Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri

0
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Giriş

Cumhuriyet Gazetesi, “amacını toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemiyle belirlemiştir. Cumhuriyet, ne hükümet ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyet’in, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet, demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır.

Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı “aydınlanma” yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, Laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi“ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

1-Genel Hükümler

1/1-Cumhuriyet Gazetesi Yayın ilkeleri, gazeteyi, ekleri, internet sitesini ve diğer Cumhuriyet yayınlarını kapsar ve bağlar.

1/2-Cumhuriyet gazetesi ve diğer yayınların yöneticileri ve çalışanları her türden çıkar ve nüfuz ilişkilerinin dışında kalmaya özel bir özen gösterirler.

1/3-Cumhuriyet gazetesi çalışanları bir siyasi partiye üye iseler, gazetedeki faaliyetleri ile siyasi çalışmalarını ayrı tutmaya özen gösterirler. Siyasi parti üyesi yazarlar yazılarını üyesi bulundukları siyasi parti içindeki konumları ya da faaliyetleri için kullanamazlar.

1/4-Cumhuriyet yayınlarında reklam, sponsorluk vb. alanlardaki çalışmalarla editoryal alandaki çalışmalar kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Haberin ana ya da vazgeçilmez unsuru olmadıkça şirketler, ticari ürünler ve markalar yer alamaz, gizli reklam yapılamaz.

28 Şubat Kararları

0
28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır. 28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır.

28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Erbakan ertesi gün; “Milli Güvenlik Kurulu 9 saatlik bir çalışma yapmıştır, bu bir rekordur. Her şeyden evvel, dünkü çalışmalarımızdan duyduğum büyük memnuniyeti, sevinci ifade etmek istiyorum. Bütün konularda tam bir fikir ve görüş birliği içerisinde olduğumuzu gördük” demiştir.

Başbakan Erbakan, kararları ilk başta imzalamamıştır. MGK Genel Sekreterliği tarafından “kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini” duyurulmuştur. Nihayet 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzalamıştır.

Erbakan başbakanlığındaki Hükümet, 18 Haziran’da istifa etmiştir.

Cumhurbaşkanı Demirel, kararların 1997’den 2009’a kadar uygulandığını ve 28 Şubat’ın darbe olmadığını savunmuştur.

28 Şubat Kararları nedeniyle açılan sorumlular hakkında açılan dava, 2012 yılında başlamıştır.

 28 Şubat Kararları

  1. Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komu-tanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.
  2. Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasada belirlenmiş, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimizi ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir.
  3. Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;
    1. Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasanın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu,
    2. . Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayırımı ile demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,
    3. Türkiye’de lâikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,
    4. Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.
  4. Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;
    1. Türkiye’de Şeriat hukukuna dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla; EK-A’daki tedbirlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine,
    2. 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9. maddesine uygun oyarak MGK Genel Sekreterliği tarafından, EK’te belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştır.
Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, basın tarafından Muhtıra olarak tanımlandı.

EK A

  1. Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın
    4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
  2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
  3. Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgi,i Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından::
    1. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tük yurtta uygulamaya konulmalı.
    2. Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, Millî Eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
  5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtilaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
  6. Mevcudiyetleri 677 Sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
  7. İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
  8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’den ilişkileri kesilen personelin diğer kamu ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
  9. Türk Silahlı Kuvvetlerine aşır dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
  10. Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mani olunmalı, bu maksatla İran’a karış komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
  11. Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
  12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
  13. Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan Türkiye’yi çağ dışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurumu ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

Beyhan Güler

0
Yargıç Beyhan Güler

Yargıç Beyhan Güler, 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kasım 1992-Ekim 1995 yılları arasında hakimlik stajı yaptı. 5.10.1995 yılında Rize hakimi olarak göreve başladı. Ardından Gaziantep ili Nurdağı ilçesi, Burdur ili Yeşilova ilçesinde çelişti. 2004-2016 yılları arasında İstanbul hakimi olarak görev yaptı. 2026 yılı itibariye İzmir hakimi olarak görev yapmaktadır.

Yargıç Beyhan Güler, 10.09.2023 tarihinde yapılan genel kurulun ardından Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir. Bu tarihten beri Ayşe Sarısu Pehlivan‘dan boşalan Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yazılarını Birgün Gazetesinde yayımlamaktadır.

Saf Hukuk Kuramı

0

Saf Hukuk Kuramı, (Almanca: Reine Rechtslehre-İngilizce: The Pure Theory of Law) Avusturyalı hukukçu ve filozof Hans Kelsen tarafından ilk olarak 1934 yılında yayınlanmıştır. Eser, Türkçeye, Doçent Dr. Ertuğrul Uzun tarafından kazandırılmış ve 2016 yılında Nora Yayınevi tarafından basılmıştır.

SAF HUKUK KURAMI – Yayıncının Sunumu

“Bu eser, 20. yüzyıl hukuk kuramı alanında tartışmasız kilit metinlerden biridir. Kelsen’in benim en önde gelen yazarım haline gelmesinin tek bir basit nedeni vardı: Bir hukuk fakültesi içerisinde hukuk hakkındaki teorik düşünüşümün ‘genel hukuk teorisi’ ile örtüşmüş olması gerektiğini fark etmiştim, bir seferinde bunu ‘filozofların’ değil ‘hukukçular’ın hukuk felsefesi olarak ifade etmiştim. Ve Kelsen’in abidevi eseri bana tam da ihtiyacım olan modeli verdi: Alman hukukçularına nadiren nasip olan sistematik ve kusursuz bir açıklığa sahip tastamam bir ‘genel hukuk teorisi’. Norberto BobbioKelsen, ününü, çok katmanlı, geniş kapsamlı külliyatının tartışmasız çekirdeğini oluşturan ve odağında yer alan, çığır açan eseri *Saf Hukuk Kuramı*na borçludur.”

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Hans Kelsen Hakkında

Hans Kelsen,  11 Ekim 1881’de Prag’da doğdu. İki yaşında iken ailesiyle birlikte Avusturya’nın başkenti Viyana’ya taşındı. Viyana Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1906 yılında doktorasını tamamladı. 1912’de Marfarete Bondi ile evlendi. 1919’da Viyana Üniversitesi’nde kamu hukuku ve idari hukuk alanında profesör oldu. 1920’de yeni Avusturya Anayasası’nın hazırlanmasına katkıda bulundu. 1934’te Saf Hukuk Kuramı isimli ünlü eserini yayınladı. Nazilerin Avrupa’daki yükselişi sebebiyle önce Cenevre’ye, ardından da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 19 Nisan 1973 tarihinde yaşama veda etti.[/box]

Saf Hukuk Kuramı ya da Saf Hukuk Teorisi

Hukukçu ve filozof Hans Kelsen, teorisini anlattığı kitabı ilk kez 1934 yılında yayınlamıştır. 1960 yılında ise kitabın özünü koruyarak genişletmiştir. Teori, bilim insanları tarafından 20. yüzyılın en etkili modern hukuk teorilerinden biri olarak tanımlanmıştır.

Kitabın İngilizce tercümesi 1967 yılında yayınlanmıştır. Pure Theory of Law, her türlü indirgemeciliği önleyecek saf bir hukuk teorisi önermekte, hukukta boşluk olmadığını, her türlü uyuşmazlığın hukuk kuralları ile çözülebileceğini savunmaktadır. Teori, realitede var olan ve deneysel yöntemle oluşturulan normlar yerine “olması gereken”e odaklanmaktadır. Teorinin felsefesi, hukuk biliminin kendisine yabancı bütün saha ve argümanları dışlayarak salt hukuka yoğunlaşmaktır. Bütün hukuki kavramların ortak yanı saf “olması gereken”dir.

TÜRKÇEYE ÇEVİRENLERİN ÖNSÖZÜNDEN BİR BÖLÜM

“Hukuk öğrenimi sırasında hukukçular pek çok kuramcının veya felsefecinin ismiyle karşılaşır. Bunların büyük bir kısmına Kamu Hukuku derslerinde değinilir. Akla ilk gelenler şüphesiz Hobbes, Locke ve Rousseau’dur. Ama bir isim vardır ki hukuk öğrencisi fakülteye adım attığı ilk andan itibaren muhtemelen her öğretim üyesinden bir kez bile olsa mutlaka duymuştur. Tahmin edeceğiniz üzere bu isim Hans Kelsen’dir. Kelsen’in adıyla özdeşleşmiş “normlar hiyerarşisi” kavramı, hukuk kurallarının hiyerarşik yapısını anlamak için anahtar kavram olarak görülür. Anayasa hukuku dersinde, Anayasa Mahkemesi’nin Kıta Avrupası hukuk sistemi içinde Kelsen tarafından teklif edildiği dile getirilir. Hukuk Felsefesi dersinde kadim doğal hukuk-hukuki pozitivizm tartışmasında adı sıklıkla anılır. Hukuk Sosyolojisinde Kelsen’in tasarladığı hukuk düzeninin gerçeklikten ne kadar kopuk olduğu anlatılır. Genel Kamu Hukuku dersinde Kelsen’in hukukla devleti özdeşleştiren devlet teorisi incelenir. Uluslararası Hukuk derslerinde Kelsen, ulusal hukuk ile uluslararası hukuk arasındaki ilişkiye dair öne sürülen önemli bir iddianın taraftarıdır. Kimi zaman ceza hukukçuları ceza normlarının yapısını incelemek ister; Kelsen’den bahsetmeden incelemeyi tamamlayamaz. İsminin hukukun neredeyse her alanında pek çok defa geçmesi, onu bir efsane haline de getirmiştir. Kendisinden bu kadar çok bahsedilen her ismin başına geldiği gibi, söylemediği şeyler atfedilmiş, çeşitli kavgaların tarafı yapılmış, bir anlamda suiistimal de edilmiştir.

….Palson’un sunuşu okunduğunda açıkça görüleceği üzere Saf Hukuk Kuramı Kantçı veya yeni-Kantçı felsefenin etkisinde yazılmıştır. Kitabın başlığında yer alan ve Kelsen’in kuramıyla özdeşleşen “saf kuram”, Kelsen’in Saf Aklın Eleştirisi’ndeki teşebbüsünün hukuk alanındaki karşılığı gibi görülebilir…

Ertuğrul Uzun & Melike Belkıs Aydın

Eskişehir, Ağustos 2016″

 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Çevirmen Ertuğrul Uzun Hakkında
Doç. Dr. Ertuğrul Uzun

Doç. Dr. Ertuğrul Uzun, 1975 yılında Akşehir’de doğdu. Çocukluğu Konya’da geçti. Konya Meram Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne kaydoldu. 1999 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ana bilim alına araştırma görevlisi olarak atandı. KHK ile ihraç edildiği 1 Eylül 2016 tarihine kadar görev yaptı. Kitap çevirileri, makaleler yazmakta, Hukuk İngilizcesi, mitoloji ve hukuk düşüncesi konularında atölyeler düzenlemektedir.

[/box]

KİTABI ALMANCA’DAN İNGİLİZCEYE ÇEVİRENLERİN ÖNSÖZÜNDEN BİR BÖLÜM

“Kelsen bu kısa denemeyi 1934’te, üzerindeki yeni-Kantçı etkinin zirvede olduğu bir dönemde yayımladı… 1934 sonrasında Kelsen, deneyimci (empiricist) repertuara ait kavramlar kullanmaya başlar. Bazı yazılarında, sözgelimi, Hume’un nedensellik analizini kullanır ve a priori bir nedensellik kategorisinin, Hume’den uzağa, yanlış yöne giden bir adım olacağını iddia eder. Nihayet 1960’tan sonra ikinci ve üçüncü aşamalarından tanıdığımız Saf Hukuk Kuramı’nın büyük bir kısmından vazgeçer ve onun yerine hukukun istenç veya “irade” kuramının unsurlarını sunar.

Eğer Kelsen’in Saf Hukuk Kuramı’nın en karakteristik şeklini bu ikinci, yeni-Kantçı aşaması temsil ediyorsa, elinizdeki deneme de onun merkezi metnidir…

B.L.P ve S.L.P

St Louis, Kasım 1990″

 

Saf Hukuk Teorisi İsimli Kitabın Bölümleri 

İÇİNDEKİLER

Kısaltmalar

Yazarın Önsözü

I – Hukuk ve Doğa
II – Hukuk ve Ahlak
III – Hukuk Kavramı ve Yeniden İnşa Edilmiş Hukuk Normu Doktrini
IV – Hukuk Kavramının Düalizminin Üstesinden Gelmek
V – Hukuk sistemi ve Hiyerarşik Yapısı
VI -Yorum
VII – Hukukun Yaratılmasının Metodları
VIII -Hukuk ve Devlet
IX – Devlet ve Uluslararası Hukuk
Sunuş: Bonnie Litschewski Paulson & Stanley L. Paulson
Ek I: İlave Notlar
Ek II: Biyografik Notlar

Kelsen’in son bölümü olan sekizinci bölüm, yorumlama konusunu en önemli yönlerinden ele alır. İlk olarak Kelsen, hukukun yorumlanmasının doğasını ve metodolojisini tartışır. İkincisi, yorumu bir biliş eylemi ve gönüllü irade olarak tartışır. Son olarak, yorumlamanın bir parçası olarak anlaşılması gerektiğini tartışır.

 

 

Statü Endişesi, Para, Şöhret, Mevki, Makam Hırsı Üzerine Bir Deneme

0

Statü Endişesi, Para, Şöhret, Mevki, Makam Hırsı Üzerine Bir Deneme / Av. Vedat Ahsen Coşar 

İsviçreli yazar ve felsefeci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ olarak çevrilip yayımlanan özgün adı ‘Status Anxiety’ isimli,  hem eğitici, hem düşündürücü, hem de kışkırtıcı kitabında, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu, başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı duygusu, başkalarını aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemeyeceğimiz kaygısı, sonsuza dek başarılı kişilere buruklukla, kendimize ise utançla bakmaya mahkûm edileceğimiz sanrısı gibi, bizi fena halde kedere ve hüzne sürükleme tehlikesini içinde taşıyan evrensel bir endişeyi, statü endişesini inceler ve şöyle yazar: ‘Bizi yüksek statü arayışına yönelten karşı konulmaz isteğin neler olduğu konusunda yaygın birtakım yargılar vardır: bunlardan ilk akla gelenler para, ün, mevkii ve itibar edinme hırsıdır.

Vedat Ahsen Coşar

Bu tür hırslarla ilgili olarak Adam Smith, 1759 yılında yazdığı ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları söyler: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye uğraşıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın bize nasıl bir yararı var? Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle, takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer, çünkü aslında o servet ona dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraber getirmektedir. Tam aksine yoksul adam, yoksulluğundan utanç duyar, çünkü o yoksulluk onu insanlığın ilgi alanının dışına itmiştir. Bizimle ilgilenilmediği duygusu, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir duygudur. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelen hiç kimsenin fark etmediği adamdır. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi ya da hiç dışarı çıkmadan kendi evinde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakar, davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her sözü, her hareketi ilgiyle karşılanır.

Aynı konuda J.J. Rousseau gerçekten okunması gereken İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’ adlı kitabına, ‘Biz her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de, gerçekte kendi gereksinimlerimizin neler olduğunu anlamak konusunda acınacak durumdayız’ diyerek başlar ve şöyle devam eder: ‘Ruhlarımız, tatmin olmak için neye gereksinme duyduklarını ender olarak dile getirirler. Olur da bir şeyler fısıldarlarsa bile, söyledikleri temelsiz ve çelişkilerle doludur. Aklımız, sağlıklı olmak için tam olarak nelere gereksinme duyduğumuzu açık yüreklilikle ifade eden bir bedene sahip değildir. Tam aksine, susadığında şarap isteyen, yatıp dinlenmesi gerektiğinde dans edeceğim diye ısrar eden bir bedendir. Aklımız, bize tatmin olabilmek için neye gereksinim duyduğunu söyleyen dışarıdaki seslerin etkisindedir. İşte! Dışarıdaki bu sesler, ruhlarımızın ender olarak ifade ettiği bize ait fısıltıları ezer geçer, önceliklerimizi belirlemek adını verdiğimiz o çok yorucu işin üstesinden gelmeye çalışırken bizim dikkatimizi dağıtır.

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine

Gerek yukarıda bir bölümünü sunduğum eserinde, gerekse siyasal toplumun oluşmasından önceki ‘tabii hal’ durumunu anlatan ‘Sosyal Sözleşme’ isimli kitabında; ‘yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanın elinde yozlaşır’ ilkesinden yola çıkan Rousseau, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkilerin adaletsizliğini ortaya koymaya çalışır. Kötü kurulmuş bir dünyada mutluluğa ulaşamayan pek çok insan gibi, hayal gücünü seferber ederek gönlüne göre kurduğu dünyaya bizi yaklaştıracak ilkeler sunar. İnsanlık tarihini, barbarlıktan uygarlığa doğru ilerleyen ve gelişen bir tarih olarak okumaz. Aksine insanlık tarihini, uygarlıktan barbarlığa doğru giden bir süreç olarak okur. Bu biçimde okuduğu için de, başlangıçta gerçekten gereksinme duyduğu şeyleri içtenlikle ifade ve talep eden insanların, giderek kendisine yabancı şeyleri talep eden, başkasının yaşamlarına kıskançlıkla bakan insanlar olup çıktıklarını ileri sürer.

Rousseau’nun görüşlerinin geçmişte yaşananlarla ne ölçüde bağdaştığı, ne ölçüde insanlık tarihinin sosyal ve maddi gerçeklerine uygun düştüğü tartışılabilir ve hatta Rousseau’nun romantik düşünceleri, moderniteye kin besleyen pastoral bir filozofun hayalleri, varsayımları ve uçuklukları olarak da kabul edilebilir. Ne var ki, Rousseau gibi İsviçreli olan Alain de Botton’da, bu konuda Rousseau’dan pek farklı düşünmez. Ona biraz da hak verircesine, insanlık tarihinden bir örnek vererek, bize Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin öyküsünü şu şekilde anlatır. ‘On altıncı yüzyılda Amerika’daki yerlilerin yaşamını ele alan kayıtlar, Kızılderililerin maddi açıdan son derece basit, yalın, ancak manevi yönden doyurucu bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlara göre, küçük kabileler halinde ve iç içe yaşayan Kızılderililer, eşitlikçi, dindar, oyunbaz ve savaşçıydı. Para ile pek işleri olmayan, bireysel olarak çok az mal mülk sahibi olan Kızılderililer, meyve yiyerek, avlanarak besleniyorlar, çadırlarda yatıyorlar, hep aynı şeyleri giyiyorlar, aynı ayakkabıları kullanıyorlardı. Kabile şefinin durumu da kabilenin diğer üyelerininkinden pek farklı değildi. Ne var ki, bu basit, bu yalın, bu maddi her türlü olanaktan ve yaşam için gerekli kolaylıktan yoksun ortamda, son derece doyurucu ve mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Kıtanın keşfi ve beyaz adamların kıtaya gelmeleri sonrasında, Kızılderililerin yaşamlarında ve statü sistemlerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Avrupalı tüccarlarla, teknolojiyle, Avrupa sanayinin ürettiği lüks mallarla, silahla, mücevherle, alkolle tanışan Kızılderililerin,  kendileri, yaşamları ve tüketim alışkanlıkları esaslı biçimde değişmeye başladı. O güne kadar değer verdikleri bilgeliğin, doğanın kurallarına bağlı basit ama doyurucu yaşamın, kendilerini korumak ve avlanmak için kullandıkları yayın, okun, mızrağın yerini, Avrupalı tüccarların getirdiği gümüş küpeler, bakır ve pirinç bilezikler, Venedik camından yapılmış kolyeler, aynalar, ipekli dokumalar, ketenden yapılmış üzeri işlemeli elbiseler, içkiler, barut, tüfek, tabanca ve bunlara sahip olma hırsı aldı. Ne var ki, tutkuyla istedikleri bütün bunlara sahip olmak, Kızılderilileri daha mutlu yapmadı. Avrupalı tüccarların getirdikleri şeylere sahip olabilmek için daha çok çalışmaya başlayan, daha çok geyik, daha çok tilki, daha çok yılan öldüren Kızılderililerin sonu yozlaşma, kendi öz değerlerini yitirme, intihar, alkolizm ve mutsuzluk oldu. Kabileler parçalandı. Bölünen kabileler Avrupa mallarını paylaşmak için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kızılderililere, Avrupa’nın lüks tüketiminden, modernliğin boyalı dış görünüşünden kendilerini kurtarıp, kabilelerinin alçakgönüllü hazlarına, boş kanyonların şafak ve akşam vakitlerindeki ışıklarına, rüzgârın, yağmurun sesine ve kendi iç seslerine geri dönmeleri yönünde yapılan çağrılar etkili olmadı ve sonuçta bütün bir ırk, bütün bir kültür, otantik değeri olan bir uygarlık yok oldu.

Alain de Botton’un da işaret ettiği üzere, yaşam, bir endişeyi terk edip ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir. Bu sözler elbette, endişelerimizi yenmekle uğraşmamamız, arzularımızı hiçbir biçimde tatmin etmeye yönelmememiz anlamına gelmemelidir. Ama herhalde, yetişkin insanlar olarak şunların da bilincine varmış olmamız gerekir. Arzuladığımız bütün bu hedefler, bir kez başarılı olduktan sonra bize durup dinleneceğimizi vaat ederler. Ancak vaatlerini hiçbir zaman yerine getirmezler. Veya bizim kendi hırslarımız buna imkân vermez.

Satın aldığımız ev, araba, markalı giysiler, aksesuarlar, takılar, sahip olduğumuz diğer bütün şeyler gibi, yaşamamızın maddi arka planında eriyip gider ve bir süre sonra onun varlığı fark edilmez olur’ diyor Alain de Botton ve şöyle devam ediyor; ‘bize asıl gerekli olan, bizim üzerimizde asıl etkili olan/olması gereken duygusal doyumlardır. Araçların, eşyaların en zarifi ve en donanımlısı bile bize; sevginin, aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, aile huzurunun ve sıcaklığının, çocuklarımızın varlığının, onların sağlıklı ve güvende oluşunun yaşattığı doyumu sağlayamaz, bir kavganın veya ayrılığın yarattığı hüsrana çare olamaz. Sahip olamadığımız mal, mülk, mevkii ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyorsak eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur.

Günü yaşayan ve güne dair şeyler üzerine düşünerek zaman geçirenlerin, bütün bunları da düşünmeleri gerekir diye yazdım bunları.

Asıl olan hayatta, işinde, mesleğinde, bulunduğun makamlarda ve mevkiiler de yaptıklarındır, ürettiklerindir, senden geriye ne ya da neler bıraktığındır. Gerisi berisi hikayedir, lafı güzaftır. Esasen hayat, “bir iskambil oyunu gibidir. Doğru kartları seçmek kuşkusuz bizim elimizde değildir ama eldeki kartlarla iyi oynamak bizim elimizdedir.Hayattaki yerimizi, değerimizi ve başarımızı da sadece ve sadece bu belirler.  

Arz ettim!

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

0

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak tarihinde Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

Bundan tam 229 yıl önce, 1791’de dünya tarihinin en trajik ve en utanç verici olayı gerçekleşti. Modern demokrasinin başlangıç tarihi sayılan 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesini beğenmeyen Olympe de Gouges erkek egemen bulduğu bildirgeye karşı Kadın hakları Bildirgesini yayınladı.

Olympe de Gouges

Gouges öncülüğünde hazırlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1) dünya tarihinde önemli yeri olan Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğini ileri süren devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştı. İnsan hakları tarihinde milat sayılan 1789’un hemen ardından gelen bu bildiri, maalesef bugün literatürde hak ettiğinden daha az yer tutmaktadır.

Oysaki bu bildiri bir öncekinden çok daha önemlidir. “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye en masum cümlelerle başlayan bildiri “Devrimci yobazları” harekete geçirmeye yetmiş ve trajik bir hikâye yaşanmıştır.

Gouges, ölüm makinası giyotine devrimciler tarafından gönderilmiştir. İnsan hakları iddiası ile devrim yapanların başka bir hak talebine karşı bu kadar vahşileşebilmesi günümüzde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında insanlığın hangi cenderelerden geçerek bu günlere geldiğinin de özetidir. Gouges, 2 Kasım 1791 günü ölüme giderken tüm insanlığı erkeklerden ibaret görenlere karşı şu sözleri haykırıyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.”(2)

Olympe suçların en ‘büyüğünü’ işleyerek bir erkekle aynı imkanlara sahip olmak istemiş ve bağışlanamaz bir suç işlemişti. Bağışlamadı egemenler Olympe’yi. Evet, çağdaş tiranlar ve barbarlar hep var oldu. Hiçbir zaman da yok olmayacaklar. Ve cesur yüreklere karşı her zaman acımasız oldular, olacaklar.

Mücadele hiç bitmeyecek

Yıl 1927! Bugün 2020 olduğuna göre bundan tam 93 yıl önce! Olympe de Gouges’un giyotine gidişinden ise 229 yıl geçmiş. Türk aydınlanma devriminin devlet eliyle halka “öğretilmeye” çalışıldığı yıllar. Gouges’un ‘İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan kadın, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.’ sözü “Türk usulü” bir yöntemle hayata geçiriliyor.

İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan ama “normal bir insan” olarak kabul görmeyen kadınlar bu defa Türkiye’de restoranda yemek yeme hakkını deniyorlar. Türkiye’nin ilk kadın hukukçularından olan Latife Hanım ve yine ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu bir restoranda yemek yiyecekler. Yemek yiyecekler ama adeta bir deprem oluyor, fırtına çıkıyor. Bu topraklarda daha evvel yaşanmamış bu sıra dışı devrimsel hareket tüm kalıpları yıkıyor. Kimse ölüme ve giyotine gitmiyor ancak basit bir yemek devlet meselesi haline geliyor. Hikâyenin detaylarına girmiyoruz ancak bu iki kadın kamuya açık bir restoranda yemek yiyor ve Türk tarihinde ilk kez yaşanan, aydınlanma devriminin sembolik adımlarından birine dönüşüyor. (3) Tüm siyasal olayların sert başlıklar taşıdığı ülkemizde büyük bir devrim kansız bir şekilde gerçekleşiyor.

Fransa’da ve başkaca birçok ülkede büyük bedeller ödenerek elde edilen kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün yarattığı hukuk devrimleri ile ete kemiğe bürünüyor ve devlet eliyle geleceğin Türk kadınları özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanınıyor. Türk kadını, eşitliğe giyotin vuranların düzeninden laik ve eşit yurttaşlık temeli üzerine kurulan yeni devletin tanıdığı haklarla “normal insan” olarak kabul ediliyor.

Bugünün Türkiye’sinde “kadın” üzerinden yürütülen tartışmaları analiz ederken işin kökenine inmek ve hakikati konuşmak gerekmektedir.

Hiçbir pürüz ve soru işareti taşımadan, pırıl pırıl kadın haklarını bu topluma armağan eden Cumhuriyet Devrimleri, laiklik üzerinden yeniden tartışılırken “yükselen kadın hareketi” mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Tüm sosyal ve siyasal alanlarda yaşanan kısırlık ve körlük, kadın hakları alanında yükselen hak mücadelesi sayesinde önünü görebilir durumdadır.

Cumhuriyetin yeni kadınları, kendilerine sunulan “insanlık” ve “eşitlik” kavramlarını doyasıya yaşadıktan sonra bu hakların artık vazgeçilmez olduğunu içselleştirmiş, benimsemiş ve bu haklardan vazgeçemeyeceklerini de anlamış durumdalar. Bu içselleştirme hem maddi anlamda miras, çalışma hakkı, ekonomik özgürlük ve diğer mali haklar alanındadır hem de bireysel özgürlükler alanındadır. Bugün artık, Medeni kanunun sağlamış olduğu somut hakları en muhafazakâr kadınlar dahi bırakmak istememektedir. Başlangıçta ve bugün dahi, tepeden inme olarak tanımlanan bir laiklik ve kadın hakları anlayışı insanın doğasına ait özellikler taşıması nedeniyle içtenlikle – kabul görmüş, bir kazanım olarak bugün vazgeçilmez hale gelmiştir.

Laik yaşam ile kadın haklarının ayrılmaz bir bütün olduğu anlaşılmış, sosyal yaşamın bir figürü olmaktan vazgeçemeyen kadınlar laikliğin ve laik rejimin de adeta sigortası olmuş durumdadır.

Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür

Kadim uygarlıklardaki, İlk filozof kadınların, ilk kadın hakları savunucularının, bundan 200-300-400 yıl önce acılar çekerek hak mücadelesinde ön saflarda dayak yiyen Avrupa’daki kadın hakları mücadelesinin aktörlerinin çektiği acılı siyasal mücadeleden gelmeyen, Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür.

Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de 1923 Aydınlanması ile sağlanan ve daha sonra uluslararası sözleşmelerle tahkim edilen yasal zeminin korunması üzerinden yürütülüyor. Toplumsal katmanların tamamına nüfuz edilememiş olsa ve bugün bu mücadele sahada ölümle sonuçlanarak erkek şiddeti ile cezalandırılsa da uzun vadede kazananın kadınlar ve laiklik olacağında kuşku yok.

Türkiye’nin ilk tiyatrocu kadınları, ilk doktorları, ilk yargıçları, ilk avukat kadınları artık binlerce kadın tarafından temsil ediliyor. Yükselen kadın Hareketi hem müktesebatı yeniden güncelliyor hem laikliği kökleştiriyor hem de geleceğin yobazlığına meydan okuyor. Bu meydan okuma muhafazakâr olarak tanımlanan toplum kesimlerinde dahi kendini gösteriyor. Kadınlar ilk kez kendi haklarını doğrudan savunmak zorunda kalıyor. Erkek şiddeti ile binlerce kadının öldüğü günlerde yükselen aydın kadın hareketi geleceği inşa ediyor. Kör rant duvarına çarpan din tüccarlığının kadınlara hiçbir şey vermediğini Türk kadını yeniden idrak ediyor.

Olympe de Gouges’un Yoldaşları

Fransız kadın hakları bildirisini yayınladığı için giyotine giden kadınların safını Türkiye’de İstanbul Sözleşmesini savunan aydın kadınlar dolduruyor. Sözleşmenin kaldırılması için dezenformasyona başvuran cehalet güruhunun her gün öldürdüğü ve şiddete maruz bıraktığı kadınlar Olympe de Gouges’a yoldaş oluyor. Dayak yiyen, cop yiyen ama vazgeçmeyen ve bağnazlığa geçit vermeyen kadınlar, Gouges’un sembolize ettiği yolu izlerken, sahada şiddete uğrayan ve medeni haklarından vazgeçmeyen kadınlar da yaşamın acı hakikatine karşı aydınlığın anahtarı oluyor.

Düşüncelerini açıkladığı için giyotine giden Olympe’nin Türkiye’deki ardılları Medeni Kanun’un ve Laikliğin “kullanıcıları” olarak ve farkında olmadan aynı acı kaderi yaşamamak üzerinden bir savunma hattı kuruyor.  Cumhuriyeti ve evrensel müktesebatı hedef tahtasına koyanların kız çocukları kentli kadınlar olarak restoranlardan çıkmıyor. Kadının kamusal alanda gülmesini dahi yasaklamaya kalkanlara inat kendi çocukları restoranlarda kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyor.

Medeni Kanun’dan Geriye Gidiş Olmaz

Medeni kanunun kendilerine verdiği insani hakların kazanımlarını yaşayan, kadın yurttaşlar bu haklardan bir adım dahi geriye gitmek istemiyor. İster muhafazakâr olsun ister liberal isterse laiklik karşıtı bir düşüncenin etkisinde bulunsun medeni kanunun ve evrensel sözleşmelerle teminat altına alınan somut hakların kendi yaşamı ve geleceği için ne kadar önemli olduğunun ayırdına varan kadınlar bu çizginin bir adım gerisini dahi kabul etmiyor. Kabul etmek bir yana bunun tartışılmasını dahi büyük bir itirazla reddediyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden yürütülen tartışmalar her ne kadar semboller üzerinden yürütülse de aile içi şiddete, sokaktaki şiddete, nafaka tartışmalarına ve kadının ikinci sınıf olarak görülmesine karşı gösterilen direnç geriye doğru gitmenin imkansızlığını resmediyor.

Laiklik Kadınlar Sayesinde Ayakta

Ezici çoğunluğu itibari ile kentlileşme yolunda olan Türk kadını Süreyya Ağaoğlu’nun açtığı yoldan sapmıyor ve laiklik elden gittiğinde bir restoranda yemek yeme hakkının elinden alınabileceğini kadınlara özgü güçlü içgüdü ile hissediyor, peşin peşin reddediyor. Şayet azıcık geriye gidişe izin verilirse Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılan mirastan eşit pay alma hakkı, çalışma hürriyeti, özgür iradesi ile evlenme ve boşanma hürriyeti, istediğinde örtünme istediğinde açılma hakkına sıra geleceğinin farkında olarak hem gerçek anlamda kendi hukukunu savunuyor hem de farkında olmadan laikliğin doğal muhafızı haline geliyor. Kentlileşmekte olan ve büyük bir nüfusa ve özgül ağırlığa tekabül eden kadınlar üzerinden laiklik ve kadın hakları yeniden tanımlanıyor.

Son yıllarda fiili uygulamalarda içi boşaltılan laikliğin dönüşü muhteşem ve vakur olacak, bu muhteşem dönüş kadınlar sayesinde olacak. Türk aydınlanma devriminin kadınların doğal ve sırf insan oldukları için verdikleri hakları bileğinin hakkı ile savunan kadınlar sayesinde.

http://www.toplumcudusunce.com/laikligin-donusu-vakur-ve-muhtesem-olacak/

İbrahim Aycan, Hukukçu
1- https://hukukansiklopedisi.com/kadin-yurttas-haklari-bildirisi-metni/
2- https://www.matematiksel.org/kadinin-sesi-marie-olympe-de-gouges/
3- https://www.milliyet.com.tr/cadde/sureyya-uzmez/restoranlarda-kadin-musteriler-2113543

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı?

0

İbrahim Aycan tarafından kaleme alınan makale ilk olarak 2021 yılı Mayıs ayında www.toplumcudusunce.com adresinde yayınlanmıştır. 

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı? / İbrahim Aycan

Herkes sızlanıyor, herkes var olan durumu eleştiriyor ama kimse kapsamlı bir program önerisi getirmiyor.

Öncelik sıralaması yapıldı mı? Laiklik mi öncelikli, kuvvetler ayrılığı mı, sosyal devlet mi, cumhuriyet devrimleri mi, kapitalizm mi, karma ekonomi mi yoksa vahşi kapitalizm mi? Aynı vahşi ekonomi politikaları uygulanmayacaksa net olarak ne vaat ediliyor?

Sivil toplum ve kurumsal yapılar öngörüsüzlükle malul duruşuna devam ediyor.

Hemen her gün binlerce hak ihlali gerçekleşen ülkede yeniden adil yargılanma nasıl mümkün olacak?

Yargı bağımsızlığı nasıl tesis edilecek? Bugünkü iktidarın yerine gelmeyi uman muhalefet göreve geldiği ilk gün HSK’ya bağımsızlık verecek mi? Adalet bakanını ve müsteşarını kuruldan çekecek mi? Evrensel metinlerin öngördüğü ölçüde tam bir yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı vaat ediyor mu?

Peki, vaat edilmeyen hayallerin rasyonalize edilmesi imkânı var mı?

Pespaye rantın ve hızlıca zengin olma sevdasının çürüttüğü, bir adım sonra da çaresizleştirdiği sosyal katmanlara nasıl bir reçete sunulacak? Toplumsal yaraları sarıp onurlu bir geleceğe insanlar yeniden nasıl hazırlanacak?

İçi boşaltılan devlet kurumları nasıl ayağa kaldırılacak? Bütün dertlerin temel ilacı olan laiklik ilkesi devlete nasıl yeniden egemen olacak? Kanunlarda var olan laiklik yeniden yaşama geçirilebilecek mi? (Bknz: Laikliğim Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak- İbrahim Aycan Demokratik parlamenter sistem yeniden kurulacak mı? Bu konuda net ve tereddütsüz bir model bugün ortaya konulacak? Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in içi nasıl doldurulacak? Yoksa meçhul bir önerme olarak mı kalacak?

Kriminal hale getirilmiş  toplumun ürettiği ağır sorunlar nasıl çözülecek? Tıka basa dolmuş cezaevlerinin hali ne olacak? Yeni cezaevleri mi kurulacak yoksa mahkûmlar ıslah edilip suçlu oranı düşürülecek mi? Bunun için plan nedir?

Toplumda ortaya çıkan her türlü sorunun bir husumete dönüşerek adlileşmesine karşı nasıl bir çözüm üretilecek? En küçük bir tartışmada kafa göz birbirine dalan toplumsal yapıyı onaracak bir ilacı keşfedemeyen memnuniyetsizler iktidarı hangi yönden eleştiriyorlar? İktidarı ele geçirince bütün bu problemler bıçak gibi kesilecek mi sanıyorlar?

Yozlaşan siyasal yapı nasıl şeffaflaşacak ve demokratik değerler üreten bir çehreye kavuşturulacak?

Torpilin ve adam kayırmacılığın bitirilmesi için plan hazır mı? Toplumun her kesimine egemen olan nepotizmi kökünden yok edecek formül var mı? Sadece nepotizm hastalığı devam etse bile bugün var olan tüm sorunların devam edeceğinin farkında mı memnuniyetsizler? Yoksa başkalarına tanınan ayrıcalıklar bittiğinde, ayrıcalıklar dünyasında sıranın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?

Giderek tırmanmakta olan ve kadına karşı şiddet olarak görselleşen “hınç ve şiddet toplumu”, barış toplumuna nasıl evrilecek?

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” tanımıyla, ‘eski’nin zaten kötü olduğunu kabul ederek bugüne meşruiyet kazandıran retorikten öte yeni bir modeli ve hangi sorunu nasıl çözeceğini açık açık nasıl konuşacak?

Popülizme ve neo-liberal tahribata karşı mücadele, hasmın yöntemleri ve literatürüyle mümkün olabilir mi?

Yeni bir retorik kurmadan diğer “sanal hikaye” biter mi?

Kapsamlı bir restorasyon planı hazırlamak gerekmiyor mu?

Memleketin her köşesinde devam etmekte olan doğa katliamlarına karşı nasıl bir politika geliştirilecek? Vahşi kapitalist politikalar devam edecekse, aynı katliamlar yaşanmaya devam etmeyecek mi? Sistem değişmeyecekse kabinenin değişmesi neyi değiştirebilir?

Dağa, taşa, ovaya, ırmak üstüne, Karadeniz yaylalarına, Kaz Dağları’na, Boğalı Dağları’na, Taşova’ya; Aydın’dan Hakkari’ye, Çanakkale’den Samsun’a ve Ordu’ya kadar çevreyi tahrip etme üzerine kurulu binlerce maden ruhsatını ne yapacaksınız?

Köyü, kasabası talan edilen, dereleri işgal edilip taşla doldurulan ve isyan eden İkizderelilerin %95 iktidar destekçisi oldukları gerçeği karşısında memnuniyetsizlerin hangi planı var?

Sosyolojinin çaresizliğine ilacı kim bulacak?

Bu ve benzeri soruların cevabını veremeyen toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların geleceği inşa etmesine imkânsız gözüyle bakabiliriz.  Değerli Uğur Tunçay’ın “Var Olanın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı yazısında söylediği gibi “her yangın bir gün söner, ancak her sönen yangın itfaiyenin mi başarısıdır?” Cayır cayır devam eden yangına karşı muhalif ve memnuniyetsiz olanların itfaiyeci olma iddiası var mı?  Tunçay’ın “Bu kadar süre içerisinde iktidarı değiştirecek bir yol ve yöntem geliştirilememiş olması ‘büyük bir tutulmanın’ etkisi altında olduğumuzu göstermektedir.” tespitini de iki türlü yorumlayabiliriz.  Dar anlamı itibariyle, kısır bir siyasal değişim bize yeni bir çözüm üretmeyecektir. Öte yandan “büyük bir tutulma” göndermesi, hem problemin derinliğine işaret ediyor hem de yumurta-tavuk hikâyesine işaret ediyor. Derin ve karanlık bir kuyunun içerisindeysek, bu dipsiz kuyudan tamamen çıkmayı vaat etmeyip sadece bir noktasına kadar çıkabileceğimizi söyleyenler ne kadar umut verici olabilir?

Mafya-Tarikat-Siyaset-Ticaret-Cehalet kördüğümünü çözecek bir formül üretilebilecek mi?

Nitekim, Toplumcu Düşünce yazarı, önceki dönem Kadıköy Belediye Başkanı  Aykurt Nuhoğlu son yazısında Bizler gidişatın belirsizliğinin farkındayız. Mutsuz insanlara dönüştük, arayış içindeyiz. Bir şey yapıyor muyuz? Emin değilim. Yapar görünüyor olabiliriz. Kendimize mücadele alanları açmak o kadar da kolay değil” diyor ve çaresizliğe vurgu yapıyor.

Bu ağır mutsuzluğun çareleri zihinlerde şimşek gibi çaktı elbette.

Bilim ve düşünce düşmanlığından vazgeçmesi gereken bir toplum!

Şiddetin her türüne karşı çıkan bir kurumsal ve sosyal yapı.

Üretimi birinci amaç haline getirecek bir ekonomik reform.

Tarihten ve geçmişteki hatalardan ders alabilecek bir hakikat arayıcılığı.

Halkı her daim “tali unsur” olarak gören devlet geleneğinin ve arızi defoların hiçbir angajmana tabi olmaksızın açıkça tartışılabilmesi.

Ortak bir hak ve hukukta uzlaşma.

Bunları çoğaltabiliriz.

Nebil İlseven son yazısında “Öte yandan, tabanda, yerel ölçekte bakıldığında, her türlü, zorluk ve kısıtlamaya karşın yaşam sürüyor.  Büyük belirsizlikler içinde göğüslenen sıkıntıları gün gün yaşayarak bilen insanlar, “Gerçek Sorunlar” karşısında “Gerçek Çözümler” üretmenin, bunları yaşama geçirmenin çabasını ortaya koymaya devam ediyorlar. Bu çetin uğraşın gerektirdiği yaratıcılık, emek, uzlaşma, dayanışma gibi unsurlar kavramlar olmaktan çıkıp, yaşamın akışı içinde ekonomik, sosyal, finansal, kültürel alanlarda canlı örneklere dönüşüyor. Tabanda yaşanan bu kollektif enerji ve irade bugün artık Siyaset’in tam da kendisidir. Siyaseti bu gerçeklik içinde görmeyen, görmezden gelen veya bu gerçekliğe uyum gösteremeyen mevcut veya gelecekteki her hangi bir siyasi yapının ikna kapasitesi ve kalıcılık iddiasının anlamlı bir değeri yoktur” diyerek bizi hakikatle yüzleşmeye davet ediyor. İlseven’in “(Bu değerlerin) Evrensellik ilke ve anlayışı ile taçlandırılması ülkenin çağdaş uygarlık yolculuğunda belirleyici bir etkendir.” sözü çok anlamlı ve referans alınması çıtayı bizlere gösteriyor.

Yukarıda sorduğumuz soruları siyasal bağlamda öne süren ve adını Türkiye Erdoğan sonrasına hazır mı?” diye koyan Ruşen Çakır ise Kemal Can, Burak Bilgehan Özpek ve Ayşe Çavdar ile yapmış olduğu programda aslında bu sorunun yapay bir soru olduğunu kabul etmekle birlikte, kısa  vadeli çözümün bir zorunluluk olduğunu kabul ediyor. Ayşe Çavdar’ın “alnı secdelilerin enkaz yağması” fikri bu dönemin 20 yıl sürmesi karşısında geçersiz bir argümana dönüşüyor Yine Çavdar’ın bir hikayeden çok temaya ihtiyaç olduğu fikri de geçersiz. Oysa ki bu toplumun bir hikaye ve temaya değil, artık hakikate ve hakikatle yüzleşmeyi göze alacak bir çözüme ihtiyacı bulunuyor.

İşin özüne dönük bir çare düşünülmediği takdirde alternatif olabilmenin de mümkün olmadığı aşikar.

Fakat yine de aynı programda Bilgehan Özpek’in kurumların yeniden yapılandırılması ile birlikte toplumun da şekillendirilmesi ve dönüştürülmesi fikri yabana atılır gibi değil. Kendisinin de dediği gibi toplumun yeniden şekillendirilmesi devlet eliyle pekala mümkün olabilir. Bu yöntem her ne kadar otoriter bulunsa da birçok ülkede denendi ve başarılı örnekleri de var. Erken Cumhuriyet Dönemi, Japonya ve Güney Kore örnekleri yanında sosyalist dünyadan Küba, toplumu dönüştürmede önemli örnekler.

Öte yandan bir sosyolojik değişimin kendiliğinden, kültürel ögelerin etkisiyle ve eğitimle yapılması doğal ve insan ömrünü aşan uzun bir süreç gerektiriyor, devlet eliyle ve siyasal modeller oluşturarak bunun yapılması uzun yolu kısaltabilir. Toplumun dönüşme arzusu ise meçhul.  Dönüşüyor ve modernleşiyor gibi görünen toplumun bir anda 50 yıl öncesinin kodlarına dönebilmesi bu konu üzerinde daha derinlikli düşünmeyi gerektiriyor.  Özpek’in önerdiği “ortak vatandaşlık” kavramının bu toplumda yer bulabilmesi ise bir rüya adeta. Evet, kurumsal devlet otoritesi yanında yeni bir kültür yaratan Cumhuriyet bunu nispeten sağlamıştı. Ancak halkın zihninde yerleşemediğini ve kültürel kodların bir türlü değiştirilemediğini de kabul etmemiz gerekiyor.  Peki, bunun çaresi nedir?

Eşit yurttaşlığı kabul etmeyen çoğunlukçu zihniyet nasıl tedavi edilecek?

Evrensel normları sürekli reddeden bir sosyolojiye karşı siyasetin bir çaresi var mı?

Bu noktada, Türk toplumunun saygı duyacağı ve aynı zamanda “korkacağı” tek şeyin yargı kurumu olduğunu varsayabiliriz.  Devlet otoritesinden güç alan, saygın ve eşit yurttaşlığı korumak üzere, evrensel standartlarda davranan bağımsız ve tarafsız bir yargı gücü! Devleti daima kutsallaştıran bir halka karşı; devletin, yargı, hukuk ve Adalet’ten ibaret olduğunu gösterecek bir düzen.

Başka bir alternatif var mıdır?

Zor soruların yanıtları da zor oluyor.

Zihnimiz açık olsun.

Av. İbrahim Aycan

25 Şubat – Hukuk Takvimi

0
25 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1812 1857-1859 ve 1860-1863 yılları arasında Danimarka Konsey Başkanı (Başbakan) olarak görev yapan hukukçu ve devlet adamı Carl Christian Hall dünyaya geldi. (25 Şubat 1812 – 14 Ağustos 1888) Okul ve kolejde seçkin bir kariyerinden sonra hukuku meslek olarak kabul etti. 1857-1859 ve 1860-1863 tarihleri aralığında başbakanlık yaptı. 1870’te Holstein-Holsteinborg kabinesinde bakan olarak seçildi ve bu görevdeyken pek çok yararlı eğitim reformunu hayata geçirdi, ancak yönetim çöktüğünde, 1873’te tamamen siyasetten çekildi. 1879 yazında, apopleksiyle mücadale etti ve hayatının geri kalan dokuz yılını neredeyse yatalak olarak geçirdi. 14 Ağustos 1888’de yaşamını yitirdi. 
1836 Samuel Colt, ürettiği silahın (Colt tabanca) patentini aldı.
1848 “Paris proletaryası” Geçici Hükümet’e Cumhuriyet ilanı için 2 saat süre tanıdı; süre bitmeden Cumhuriyet resmen ilan edildi. Paris halkının Saray’a yürüyüşü sonucunda Normandiya’ya kaçan Kral Louis Philip’in tahtı yakıldı.
1868 İstanbul Hukuk Mektebi hocalarından, felsefeci, tarihçi ve bürokrat Mehmet Ali Ayni (25 Şubat 1868 – 30 Kasım 1945) dünyaya geldi.
1888 Amerikalı avukat ve siyaset adamı John Foster Dulles (Ölümü: 24 Mayıs 1959) George Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra toplanan Versailles Barış Konferansı’nda ABD delegasyonuna hukuk danışmanı olarak atandı. Daha sonra savaş tazminatları komisyonu üyesi olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ana hatlarını oluşturan önerilerinin hazırlanmasına yardımcı oldu. 1945’te Birleşmiş Milletler’in San Francisco Konferansı’nda üst düzey danışmanlardan biri olarak görev yaptı.1953’te Dışişleri Bakanlığına atandı. 1954’te Manila Konferansı’nın toplanmasını sağladı. Soğuk savaş döneminde ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde önemli rol oynadı.
1907 Ömrü Mahkemelerde geçen ve en sonunda katledilen düşünce suçlusu Yazar Sabahattin Ali doğdu.
1915 Hukukçu Dimitrios Gunaris Yunanistan Başbakanı oldu. Ölümü idam ile oldu.
1925 Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununda değişiklik yapılarak ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplandı, yeni İstiklal Mahkemeleri kuruldu, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verildi. “Dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmasına karar verilmiştir.  
1930 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, 1567 Kanun numarasıyla, dünya genelinde büyük ekonomik buhranın yaşandığı dönemde, 25 Şubat 1930 tarihinde çıkarıldı. Resmi Gazetede yayınlanarak üç yıl süreyle geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun süresi, daha sonra çeşitli tarihlerde yayımlanan kanunlarla 25 Şubat 1970 tarihine kadar uzatıldı; son olarak 11 Şubat 1970 tarihinde yayımlanan 1224 sayılı kanunla süresiz olarak uzatıldı.1932 – Brunswick’in Nazi İçişleri Bakanı,1925’den beri “vatansız” olan Hitler’i “Ataşe”olarak atadı ve Hitler Alman vatandaşlığını kazanmış oldu. Böylece Hitler 13 Mart 1932’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Nazi Partisi’nin (NSDAP) adayı olarak katılmaya hak kazandı.1933- İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği miting düzenledi. Bu miting tarihe Vagon-Li Olayı olarak geçti. Fransız Vagon-Li (Yataklı Vagonlar) şirketinin Belçikalı Müdürünün koyduğu Türkçe yasağına tepki gösterildi.
1943 Talat Paşa’nın Almanya’da tahnit edilen naaşı, İstanbul’a getirildi. Aynı gün Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
1948 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson  dünyaya geldi. İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi. 13 Mayıs 2017’de yaşamını yitirdi.
1949 Adli Tıp Enstitüsü başkanlarından Prof. Dr. Sevil Atasoy dünyaya geldi.  Prof. Dr. Şemsi Gök’ün kızıdır.
1950 Arjantinli hukukçu ve Cumhurbaşkanı Néstor Kirchner (Néstor Carlos Kirchner Ostoić) (Ölümü: 27 Ekim 2010) La Plata Ulusal Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1987’de belediye başkanı oldu. Yoksulluk ve işsizliğin yarı yarıya azaltılması, Yargıtay’ın yenilenmesi, insanlığa karşı suç davalarının açılması konuları üzerine çalıştı.2003 yılında Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 2007 yılında Arjantin Valisi olarak görev yaptı. 2009 seçimlerinde Buenos Aires eyaleti Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1952 – Başbakanlıkta kurulmuş olan “ilmi komisyon”, Anayasa’daki antidemokratik maddeleri tespit etti; Anayasa’da antidemokratik 40 kanun var.
1953 Hukukçu ve İspanya Başbakanı José María Alfredo Aznar López dünyaya geldi. Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk okumuş ve 1975’te mezun olmuştur. 1996’dan 2004’e kadar İspanya Başbakanı olarak görev yapmıştır.
1957 Hukukçu Nobusuke Kishi, Japonya Başbakanı olarak görev başladı. 
1965 Ankara Basın Savcılığı’nın talebi üzerine polis, haklarında ihbar bulunan 3 ayrı oyunun (“İsyancılar”- Recep Bilginer, “İçeridekiler”- Melih Cevdet Anday, “Ayak Bacak Fabrikası”) metinlerini tiyatrolardan istedi.
1974 Britanyalı politikacı, hukukçu ve Birleşik Krallık eski Başbakan Yardımcısı Dominic Raab dünyaya geldi. Theresa May hükûmetinde bir dönem, İnsan Hakları Bakanlığı ve Aile Bakanlığı yaptı. 15 Eylül 2021 tarihine kadar da Boris Johnson hükûmetinde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
1979 Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ocak 1895) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.
1980
  • Bedelli Askerlik kabul edildi. Yurt dışındaki işçilerin 20 bin mark ödedikleri takdirde askerlikten muaf olması kararlaştırıldı.
  • CHP iktidarda iken 1979’da karma hale getirilen liselerde AP hükümeti Milli Eğitim Bakanlığı’nca kız ve erkek öğrencilerin ders yılı ortasında ayrılması kararı Danıştay’dan döndü. Kadıköy Kız Lisesi’ne kayıt yaptıran erkek öğrencilerin aileleri Danıştay’a başvurmuştu.
1983 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Prof.Rona Aybay, Doç.Yılmaz Akyüz, Doç.Alpaslan Işıklı ve Doç.Cem Eroğul’un görevlerine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca son verildi.1983- Köy-Koop Davası’nda, “gizli TKP üyesi oldukları” gerekçesiyle -Barış Derneği Davası’nda da yargılanan- CHP eski Milletvekili Nedim Tarhan 8 yıl, 7 kooperatif yöneticisi de 5-8 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı.
1984
  • Hakkari’de Bir Mevsim adlı filmin gösterimi, Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandı.
  • Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın “Özel finans kurumları” kurulmasına ilişkin tebliği yayınlandı.
1985 TRT Yönetim Kurulu, 1980 öncesinde Türk Dil Kurumu’nca türetilmiş olan 205 sözcüğün yayında ve reklamlarda kullanılmasını yasakladı: “Anı, Aymazlık, başyapıt, bellek, betim, deneyim…”
1986
  • Filipinlerde seçimler yapıldı. Muhalefet lideri Corazon Aquino başkan seçildi. Ferdinand Marcos ülkeyi terk etti.
  • DİSK Davası Savunması başladı. Genel Başkan Abdullah Baştürk: “Bu davanın konusu DİSK değildir; 1961 Anayasası’dır, demokrasi ve özgürlüklerdir.”
  • Türk-İş’in İzmir’de düzenlediği “Ekmek, Barış, Özgürlük” mitinginde gözaltına alınan 77 kişiden 63’ü tutuklandı.
1987 Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak izinsiz toplantılar yaptıkları iddiasıyla 8 Mayıs 1996’da DGM’de açılan davada Ekin-Bilar A.Ş.’nin, aralarında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 7 yöneticisi beraat etti
1988 Öğretmen Sıddık Bilgin’in işkencede öldürüldüğü ve ardından “kaçarken vuruldu” süsü verilerek askerlerce tarandığını ve cesedinin karakol bahçesine gömüldüğünü duruşmada tanık olarak dinlenen askerler doğruladı.
1991 Varşova Paktı feshedildi.
1992 Yeni Ülke’den gazeteci Cengiz Altun, Batman’da öldürüldü. 
1993
1994 Almanya, Refah Partisi’nin Bosna’ya yardım adı altında Almanya’ya gönderdiği paralar hakkında soruşturma başlattı.
 1995 Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen iftar yemeğinde konuştu: ”Bize karşı cephe alanlar Fethullah Hoca ile görüşüyor; Fethullah Hoca da bizdendir.”1998- 5 yıllığına yeniden devlet başkanı seçilen hukukçu Fidel Castro: “Bu ülkede asla sosyalizmden kapitalizme geçiş olmayacak”.
1999 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi ve partinin kapatılması için ihtiyati tedbir istemi ile Anayasa Mahkemesine başvurdu.
2000 Salihli Savcısı, Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmak suçundan iddianame düzenledi.
2003 En fazla 62 bin ABD askerinin Irak’a müdahale için 65 helikopter ve 255 uçak ile 6 aylığına Türkiye’nin limanları, havaalanları, demiryolları, hava sahası ve topraklarında konuşlanmasına olanak sağlayan AKP hükümeti tezkeresi TBMM’ye sunuldu.
1994 2004- KESK ve DİSK üyeleri, Meclis’te görüşülmekte olan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nı Kızılay’da protesto etti.2004- Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) kurucusu olduğu öne sürülen Teslim Töre’ye, 11 yıl süren yargılamanın sonucunda, 18 yıl dokuz ay hapis cezası verildi.2004- Yüksek Seçim Kurulu, aday listelerini zamanında yetiştiremeyen CHP’nin Eskişehir’de 28 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere katılamayacağına karar verdi.

2005 – Aynur Doğan’ın ‘Keçe Kurdan’ (Kürt Kızı) isimli albümü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yasaklanarak toplatıldı. Şarkılarda, Kürt kızlarını dağlara savaşmaya davet edildiği gerekçe gösterildi.

2005-Almanya, Vakit gazetesinin Avrupa baskısını yasakladı. Gazeteyi yayımlayan Yeni Akit Şirketi’nin mal varlığına el konuldu. Gerekçe olarak, gazetenin özellikle İsrail devletine, Yahudilere ve Batılı toplumsal değerlere karşı kışkırtıcı yazılar yayımlaması gösterildi.

2005 İngiliz avukat ve Uluslararası Af Örgütü’nün kurucusu Peter Benenson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Temmuz 1921) Oxford’daki Balliol Koleji’ne kaydoldu ancak II. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda kesti. 1955 yılında avukat olarak çalışmaya başladı. 1957’de İngiltere merkezli insan hakları ve hukuk reformu organizasyonu olan Justice’ı kurdu. 1961 yılında, iki Portekizli öğrenci, özgürlük için kadeh tokuşturdukları için 7 yıl hapse mahkûm edildi. Olayı öğrenen Benenson, The Observer’a “unutulmuş mahkûmları” korumak için uluslararası kampanya başlatılması amacıyla çağrıda bulunan bir yazı yazdı. 28 Mayıs 1961’de yayınlanan “Unutulmuş Mahkûmlar” adlı tam sayfalık bu makale ve devamında Peter Benenson’un bir yıl süren kampanyası, Uluslararası Af Örgütü’nün kurulması ile sonuçlandı.
2006 Afganistan’da eski İstihbarat şefi Esadullah Servari ölüm cezasına çarptırıldı.1978 yılında ilk komünist Devlet Başkanı Nur Muhammed Taraki’nin dönemindeki görevi sırasında, yüzlerce kişinin öldürülmesi için emir verdiği gerekçesiyle yargılanıyordu.
2008 Şarkıcı Bülent Ersoy hakkında, bir programda söylediği sözler nedeniyle halkı askerlikten soğutma iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Mahkeme Heyeti, 18 Aralık’taki karar duruşmasında; “Ben çocuk doğurmuş olsaydım askere göndermezdim” sözlerini, düşünce özgürlüğü kapsamında sayarak, Ersoy’u beraat ettirdi.
2010 Akademisyen ve ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Nisan 1915)
2013 Takvim gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Diyarbakır Cezaevi eski komutanı Esat Oktay Yıldıran hakkında yazdığı yazı nedeniyle, Yıldıran’ın “Kişisel hatırasına hakaret” iddiasıyla 90 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kütahyalı’nın cezası, mahkeme tarafından paraya çevrildi. Esat  Oktay Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nde bir dönem iç güvenlik komutanı olarak görev yapmış ve 1988’de PKK tarafından öldürülmüştü. Yıldıran’ın sistematik işkenceler yaptığını iddia eden Yıldıran’ın oğlu Timuçin Yıldıran’ın Kütahyalı’ya açtığı dava 2012 yılı Nisan ayında İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı.
2016 Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ile Erdem Gül’ün, “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ve “basın hürriyeti” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması için dosyayı ilgili mahkemeye gönderdi.
2018 PYD eski eş başkanı Salih Müslim Çekya’nın başkenti Prag’da gözaltına alındı. Türkiye iade talep etti. Müslim 2 gün sonra serbest bırakıldı.
2019 Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kuruldu
2026 Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Laiklik Bildirgesinde adı geçen 168 kişi hakkında dava açtıklarını duyurdu.

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı – 2003

0

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı, partinin 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılarak kararın gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlandıktan sonra 3 Şubat Temmuz 1995 tarihinde yapılan başvuru üzerine parti üyelerinin başvurusu üzerine verilmiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi, 6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlamıştır. Partinin kurucuları arasında Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler yer almaktadır.  Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi de değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbirin hedeflenen amaca göre orantısız ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit ederek Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

SOSYALİST TÜRKİYE PARTİSİ – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 26482/95)

NİHAİ KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG
12 Kasım 2003

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26482/95) başvuru no’lu davanın nedeni siyasi bir parti olan Sosyalist Türkiye Partisi ve on üç üyesinin; İlhamı Alkan, Süleyman Zeyyat Baba, Murat Beşer, Sedat Cengiz, Nihat Çağlı, Mehmet Ali Doğan, Aydemir Güler, Kemal İbrahim Okuyan, Uğur Pişmanlık, Ahmet Hamdi Samancılar, Hüseyin Yıldız, Neşenur Domaniç, ve Selma Kuzulugil’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 3 Şubat 1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul’da avukat B.H.Durna tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Birinci başvuran Sosyalist Türkiye Partisi (STP) siyasi bir parti olup Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Kasım 1993 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

STP, 6 Kasım 1992 tarihinde kurularak parti kuruluş bildirisi İçişleri Bakanlığına sunulmuştur.

25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesinde STP’nin feshi yönünde dava açmıştır.

Başsavcı iddianamesinde Anayasal unsurlara ve Siyasi partiler yasasına dayanarak partinin programının ve amaçlarının ulusal birliğe ve toprak bütünlüğüne aykırı olduğunu belirtmiştir.

16 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı davanın esasına ilişkin mütalâasını Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

29 Temmuz 1993’te STP’nin avukatı esas hakkındaki savunmasını iletmiştir.

30 Kasım 1993’te Anayasa Mahkemesi STP’nin kapatılmasına karar vermiştir.

9 Ağustos 1994 tarihinde Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren kararında Anayasa Mahkemesi mezkur davada Anayasanın temel prensiplerini hatırlatarak Türk topraklarında yaşayan kişilerin etnik kökenleri ne olursa olsun ortak kültür çerçevesinde bütünlük arz ettiklerine, bu kişilerin  bir bütün olarak «türk ulusu» olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturduklarına, etnik grupların çoğunlukta veya azınlıkta olmalarına göre ayrılmadıklarına değinmiştir. Mahkeme Anayasaya göre türk vatandaşları arasında ırk ve etnik kökene dayalı siyasi veya hukuki hiçbir ayrım yapılmadığını ve tüm vatandaşların temel yurttaşlık, siyasi ve ekonomik haklarından eşit ölçüde yararlandıklarını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi özellikle kurt kökenli vatandaşların Türkiye’nin her bölgesindeki türk vatandaşları ile aynı haklara sahip olduğunu, Anayasanın kurt kimliğini tanımadığı yönündeki eleştirilerin doğru olmadığını : kurt kökenli vatandaşların kimliklerini dile getirmelerine engel olunmadığının, kürtçenin tüm özel alanlarda; yazılı basında, edebiyatta ve sanatsal eserlerde kullanıldığının altını çizmiştir.

Anayasa Mahkemesi, herkesin onaylamasa dahi Anayasada yer alan esaslara uyma zorunluluğu bulunduğunu, Anayasanın farklı değerlerin savunulmasına değil etnik ayrımcılığa dayalı propaganda yapılmasını yasakladığını, Lozan Antlaşmasına göre bir grubun azınlık olarak nitelendirilmesi için ayrı bir dilin ve etnik bir kökenin olmasının yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programının içeriğinde, Türkiye’den ayrı farklı dil ye kültüre sahip bir kurt halkının varlığından söz edildiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre STP kültlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkında sahip olmalarını, bu amaç bir «bağımsızlık savaşı» vermeleri gerektiğini savunmaktadır. Mahkeme söz konusu partinin bu tutumunun şiddet yanlısı terörist bir grubun provakatif yaklaşımı ile bağdaştırılabileceğini eklemektedir.

Anayasa Mahkemesi sonuç olarak STP’nin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin 2. paragrafında yer alan kısıtlamaların yanı sıra 17. madde çerçevesindeki esasların da ihlali anlamına geldiğini, bu bağlamda yeni bir Avrupa için Paris Şartı‘nın ırkçılığı, etnik kökenden kaynaklı kin ve nefreti, terörizmi mahkum ettiğini, bunun dışında Helsinki Nihai Senedinin sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması prensiplerini garanti altına aldığını dile getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programında Devletin ulusal birliği ve toprak bütünlüğü aleyhinde bir tutum izlenmesi nedeniyle Siyasi partiler kanununun 101. maddesinin a fıkrasına uygun olarak feshedildiği açıklamasını yapmıştır.

HUKUK AÇISINDAN
1. AİHS’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN

Başvuranlar STP’nin feshedilmesi ile Sözleşmenin 11. maddesi ile güvence altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

1. Müdahalenin varlığına ilişkin

Hükümet de STP’nin kapatılması ile dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün güvence altına alındığı Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğini kabul etmektedir. Bu aynı zamanda Mahkemenin de görüşüdür.

2. Müdahalenin yasallığına ilişkin

Benzer müdahalede 2. maddede yer alan «yasayla öngörme» ve «demokratik bir toplum için zaruret» gibi bir ya da birden çok amacı içermediği hallerde 11. maddeye yönelik bir ihlal sözkonusudur.

a) «Yasayla öngörme»

Taraflar sözkonusu müdahalenin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasanın 2,3,14 ve 68 ve Anayasanın 78, 80, 81, 90 ve 101. maddelerine ve 2820 sayılı siyasi partiler kanununa dayanarak yapıldığı ve bu müdahalenin «yasayla öngörüldüğü» hususunda görüş birliği içerisindedirler. Mahkeme bu tespiti ayrıca değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.

b) Meşru amaç

Hükümete göre mevcut müdahale kamu emniyetinin sağlanması, başkalarının haklarının korunması, ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün sağlanması gibi birçok meşru amaca yöneliktir. Başvuranlar ne kürtlerin Türkiye’den ayrılmasını ne de yeni bir kurt devleti kurulmasını savunduklarını ileri sürmüşlerdir. AİHM, mezkur müdahalelerin 11. maddenin 2. paragrafında yer alan ilkelerden en azından biri olan «ulusal güvenliğin» sağlanması amacını taşıdığına itibar etmektedir.

c) «Demokratik bir toplum için gereklilik»
i. Tarafların görüşleri

Başvuranlar STP parti programında özellikle Türkiye’ye veya kürt hareketine değil aynı zamanda global dünya düzenine ve Orta Doğuya değin analizler yapıldığını, toplumun belli bir kesiminin ayrılmasından ziyade halkların birlikteliğine dikkat çekildiğini ve hiçbir şekilde «vatandaşlar arasında etnik ayrımcılık yaparak kine ve şiddete» çağrıda bulunulmadığını savunmaktadırlar.

Başvuranlar STP parti programının genel olarak «halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, türk ve kurt halklarının bir arada yaşaması için dillerinin ve kültürlerinin korunması gerektiğini» savunduğunu ifade etmektedirler.

Hükümet, STP parti programının içeriğinin Türkiye Cumhuriyetinin anayasal ilkeleriyle bağdaşmayan yeni bir siyasi düzen oluşturmak amacıyla türk halkının bir bölümünü yasadışı faaliyetlere teşvik unsurlarını taşıdığını belirtmektedir.

Temel kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe Marksist ve Leninist hedeflerin gündemde kalamayacağına ilişkin Komünist partisinin iddialarım reddeden Alman Anayasasına atıfta bulunan Hükümet, STP’nin parti programının Türkiye Cumhuriyeti Anayasa düzenini görmezden geldiğinin
altını çizmektedir.

Ayrıca «kürt halkı ile türk halkı» arasında ayrımcılık yaparak ve «kürt halkının kendi kaderini kendisi belirleme hakkı» savıyla STP, Türk ulusunda etnik kökene dayalı bir ayrımcılık oluşturmaya çalışmaktadır. Ulusal bazda etnik kökene dayalı bir azınlığın oluşturulmasını savunan bu yaklaşım ulusal toprak bütünlüğü ile bağdaşmamaktadır. Oysa ki ulusal toprak bütünlüğü ayrını yapmaksızın vatandaşların aynı haklara sahip olma esasına dayanmaktadır. Hükümet bu koşullar çerçevesinde STP’nin fesih kararının kamu düzeninin sağlanması ve başkalarının haklarının korunması bakımından «demokratik bir toplum için gerekli» olduğu ve «sosyal bir ihtiyaca cevap »
verdiği kanaatindedir.

ii. AİHM’nin değerlendirmesi

AİHM, AİHS’nin 11. maddesinin, özerk anlamına ve özel uygulama alanına karşın, görülmekte olan davanın AİHS’nin 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fikirlerin korunması ve ifade özgürlüğü AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün önemli unsurlarından biridir. Siyasal Partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde ve çoğulculuğun korunmasındaki önemli rolleri dikkate alındığında bu hükmün öncelikle uygulanacağı açıktır.

AİHM’ye göre çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bu nedenle, AİHS’nin 10. maddesinde öngörülen ifade özgürlüğünün, 2. fıkrası uyarınca, sadece açıklanan bilgi ve fikirlere taraftar olunduğunda, rahatsız etmediğinde ya da farklı olmadığında değil, aynı zamanda; taciz eden, şok eden, rahatsız eden bir nitelik taşıdığında da söz konusudur (Bkz, 7 Aralık 1976 tarihli Handyside- İngiltere kararı, s. 23, § 49, ve 23 Eylül 1994 tarihli Jersild Danimarka kararı, s. 26, § 37).

Siyasi partiler faaliyetlerini kolektif olarak ifade özgürlüğünün uygulanması üzerine oluşturduklarından, AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin güvencesi altındadırlar. (Bkz, 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi- Türkiye karan, §§ 42-43).

Bu noktada AİHM, bir siyasi partinin bir yasada ya da Devletin yasal ve anayasal yapılarında değişiklik yapmayı iki koşulla önerebileceğini düşünmektedir: birincisi bu amaçla kullanılan araçlar yasal ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik ilkelerle uyuşmalıdır. AİHM, liderleri şiddeti teşvik eden, demokrasiye saygı duymayan demokrasiyi, demokraside tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partinin, bu gerekçelerle kendisine karşı uygulanan cezalara karşı Sözleşmenin korumasını ileri süremeyeceğini düşünmektedir (Bkz, 9 Nisan 2002 tarihli Yazar ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 22723/93,22724/93 ve 22725/93, § 49 ve mutatis mutandis, 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless-İrlanda kararı, §§ 46-47, Refah Partisi ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 41340/98, 42342/98, 41343/98 ve 41344/98, § 98).

Ayrıca, AİHS’nin 11 § 2 maddesi uyarınca, demokratik bir toplumda “gerekli” olup olmadığı yani “sosyal bir ihtiyaca” cevap verip vermediği ve izlenen meşru amaç ile arasında bir orantının olup olmadığı konusu da önem taşımaktadır.

AİHM, yerel mahkemelerin görevini ikame etme gibi bir sorumluluk üstlenmediğini fakat alman kararların ve yapılan müdahalelerin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddeye yönelik bir kısıtlama getirilip getirilmediğinin denetim altına alındığını eklemektedir. Davalı hükümetin içtenlikle, özenle ve mantıklı bir şekilde yetkisini kullanıp kullanmadığı ve davanın bütünü ışığında müdahalenin “izlenen yasal amaç için” yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve yetkililer tarafından öne sürülen gerekçelerin “yeterli” olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Mahkemenin ulusal
yetkililerin kuralları AİHS’nin 11. maddesine uygun olarak yerine getirdiklerinden emin olması gerekmektedir (Bkz, mutatis mutantis, aleyhine 2 Eylül 1998 tarihli Ahmed ve diğerleri- İngiltere kararı, Derleme ,§55, İngiltere aleyhine 27 Mart 1996 tarihli Goodwin kararı, §40 görülebilir).

AİHM, STP’nin siyasi faaliyetlerine başlamadan kapatıldığını ve bu önlemin sadece parti programından dolayı alındığını hatırlatmaktadır. AİHM, söz konusu müdahalenin gerekliliğini incelemek için ulusal yetkililerin aldıkları önlemler üzerinde dayanak oluşturacaktır.

AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin STP’nin Kürtlerin gelecekte kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını talep ettiğini ve “bağımsızlık savaşı” yapma hakkını tanıdığını belirttiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi, parti programında Kürt ve Türk Milletlerini ayırarak, Türk Milletinin ve Devletinin bölünmez bütünlüğü aleyhine Türkiye sınırları dahilinde azınlıkların oluşumunu savunduğu gerekçesiyle kendi kaderini tayin hakkının ve özellikle bağımsız bölge fikrinin yasaklanmasını haklı görmüştür.

AİHM’nin görüşüne göre bu tip bir programın Türk Devletinin mevcut prensipleri ve yapısı ile uyumlu olmaması demokrasi ile de çelişkili olması anlamına gelmez; Mevcut bir devletin yapısını sorgulasa dahi farklı politik programların teklif edilmesi ve tartışılması, demokrasinin kendisine zarar vermemesi şartıyla demokratik sistemin vazgeçilmez öğeleridir (Bkz, yukarıda anılan Sosyalist Parti ve diğerleri kararına, s. 1257 § 47).

Sonuç olarak, AİHM, örgütlenme özgürlüğünün yalnızca inandırıcı ve zorlayıcı sebeplerle kısıtlanabileceğinden, AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, siyasal partiler söz konusu olduğunda dar bir yorumu zorunlu kıldığını belirtmektedir. Bu nedenle taraf devletler, AİHS’nin 11 § 2 maddesinde öngörülen zorunluluğun varlığının tespiti konusunda; hem yasalar, hem de bu yasaların uygulanması için alınan kararlar-buna bağımsız yargı organlarının kararlan da dahil- üzerinde sıkı bir Avrupa denetimi olan, sınırlı bir takdir marjına sahiptirler.

STP’nin parti programının tetkiki sonucunda, AİHM, değerlendirmeye alınması gereken unsurlar olan demokratik ilkelerin farklı reddetme biçimlerine veya ayaklanmaya ve şiddete çağrı yapacak herhangi bir unsur görmemiştir (Bkz, 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu -Türkiye kararı, n: 24246/94, § 48).

AİHM’ye göre, demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı sorunları, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubu, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır. Bu bağlamda, parti programının incelenmesi sonucunda STP’nin niyetinin açık olduğu anlaşılmaktadır.(Bkz. Sözü edilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı ve diğerleri, § 57).

Ancak siyasi bir partinin, programında alenen açıklananlardan farklı hedef ve niyetlerinin varolma olasılığı dışlanamaz. Bundan emin olmak için, bu programın içeriği ile, sahibinin eylemleri ve tutumlarını karşılaştırmak gerekir (Bkz, yukarıda anılan TBKP ve diğerleri , § 58 ve Sosyalist Parti ve diğerleri kararlarına, § 48).

Mevcut durumda STP’nin programının herhangi bir somut eylemi ile yalanlanması olanağı yoktur, zira kurulur kurulmaz kapatılmış ve programım uygulama zamanı bile bulamamıştır. Böylece sadece ifade özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan bir davranış ile cezalandırılmış bulunmaktadır.

AİHM, incelemesine sunulan olayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörizme karşı mücadelenin güçlüklerini (Bkz, yukarıda değinilen İrlanda Birleşik Krallık kararı, § 11; ve 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy- Türkiye kararı, §§ 70 ve 80) de dikkate almaya hazırdır. Ancak bu somut olayda, herhangi bir faaliyeti olmaksızın, terörizmin Türkiye’de yol açtığı sorunlarda STP’nin sorumluluğunun olduğu sonucuna varma olanağı verecek herhangi bir kanıt görememektedir.

Tüm bunlar karşısında, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbir, hedeflenen amaca göre orantısızdır ve demokratik bir toplumda gerekli değildir. Sonuç olarak bu tedbir AİHS’nin 1 1 . maddesini ihlal etmiştir.

II. AİHS’NİN 9, 10 VE 14. MADDELERİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN

Başvuranlar aynı zamanda Sözleşmenin 9,10 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. AİHM aynı olaylarla ilgili yapılan bu şikayetlerin 11. madde başlığı altında incelendiğinden bunların ayrıca incelenmesini yersiz bulmuştur.

III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Zarar

STP, partinin kapatılması ve hukuki kimliğini kaybetmesi nedeniyle gelir kaybına uğradıklarım öne sürerek uğradıkları maddi zarar için 10.000.000 FF karşılığı 1.524.490 Euro talep etmektedir.

Maddi ve manevi zarar olarak başvuranların her biri 3.000.000. FF karşılığı 457.347 Euro talep etmektedir.

STP’ye ilişkin AİHM, başvuran partinin taleplerine dair herhangi bir kanıtlayıcı belgeyi Mahkemeye sunmadığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak bu talep kabul edilemez bulunmaktadır. (Bkz. sözü edilen TBKP ve diğ. kararı, § 69).

AİHM, başvuranların ve STP’nin kurucu üyelerinin manevi zarara uğradıklarını kabul etmektedir. Bu yönde AİHS’nin 11. maddesinin ihlalinin tespitinin adil tazmin için yeterli olacağı kanısındadır.

B. Masraf ve harcamalar

Masraf ve harcamalara ilişkin başvuranlar 140.000 FF; 21.342 Euro talep etmektedirler.

Hükümet bu konuda görüş bildirmemiştir.

Mahkeme, adil ve hakkaniyete uygun olarak başvuranlara masraf ve harcamalara ilişkin toplam 10.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.

C. Temerrüt faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3’lük bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.

BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
2. AİHS’nin 9, 10 ve 14. maddelerinin incelenmesine gerek olmadığına;
3. STP’nin manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine;
4. Mevcut kararın başlı başına manevi tazmin için yeterli olduğuna;

5.

a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvuranlara masraf ve harcamalar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulamasına;

6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddelerine uygun olarak 12 Kasım 2003 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

Özet karar çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır. 

Sırrı Atalay

0

Hukukçu ve siyasetçi Sırrı Atalay, 1919 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Eylül 1985)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk ve siyaset kariyeri boyunca, yargıçlık, savcılık ve serbest avukatlık, milletvekilliği, senatörlük ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı yaptı.

Fakülteyi bitirdikten sonra Ankara Stajyer Hâkim adayı oldu. Akabinde, Lice Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, Kiğı Yargıç Yardımcısı, Iğdır Yetkili Sorgu Yargıcı olarak görevde bulundu.

Türkiye Eğitim Derneği Koleji’nde Psikoloji ve Felsefe Öğretmeni olarak çalıştı.

14 Mayıs 1950 tarihinden 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri müdahaleye kadar CHP Kars milletvekilliği görevini yürüttü. Bu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel İdare Kurulu Üyeliği, TBMM Meclis Grubu Başkanvekilliği ve Parti Meclisi Üyeliği görevlerinde bulundu.

27 Mayıs Askeri Darbesinden sonra faaliyet gösteren Kurucu Meclis Anayasa Düzenleme Komisyonu Üyeliği ve 1961 Anayasası ile kurulan Senato’da 1961 yılından 1980 yılına kadar senatörlük yaptı.

Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

15 Aralık 1964 ‘da İkinci CHP Hükümetinde Adalet Bakanlığına getirildi ve 25 Şubat 1965 tarihine kadar sürdürdü. 1977-1979 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu başkanlığı görevini icra etti.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin aralıksız olarak en uzun süre görev yapmış parlamenterlerinden oldu. 16 Haziran 1977 tarihinde Cumhuriyet Senatosu CHP Grup Başkanlığına seçildi.

1979 yılında Senato başkanıyken, Fahri Korutürk’ün rahatsızlığı nedeniyle yaklaşık üç ay boyunca Cumhurbaşkanlığına vekalet etti. 1980 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP aday adayı oldu.

1980 Askeri Darbesi sonrası 5 yıllık siyasi yasaklılar arasına alındı. MGK’nın “31 Mayıs 1983 tarihli 79 Sayılı Kararı” ile 15 eski parlamenterle beraber Zincirbozan’da “zorunlu ikamete” tabi tutuldu.

1981-1983 yılları arasında CHP adına Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 1983 yılında SODEP’in kuruluş çalışmalarında yer aldı.

9 Eylül 1985 tarihinde Bodrum’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Cebeci Asri Mezarlığı’nda defnedildi.

Zincirbozan’da tutuklu iken yazdığı anıları ölümünden sonra Hikmet Bila tarafından derlenerek “Bir Ömür Politika – Kars’tan Zincirbozan’a, Sırrı Atalay” adıyla 1986 yılında yayınlandı.

“Kars Tarım Hazinesi: Kars’ın Davaları” adlı eseri 1950 yılında basılmıştır.

Ardahan Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı öğrencisi  Gülşen ÇELİK, bitirme tezi olarak “Türk Siyasal Hayatında Sırrı Atalay: Siyasi Görüşleri ve Faaliyetleri Üzerine Bir İnceleme” başlıklı bir çalışma yapmıştır.

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

0
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1978
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3848
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan ve 7 Haziran 1978 tarihinde toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı 64’üncü oturumunda,

1948 tarihli Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Hakkında Sözleşmenin 1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Tavsiyenin hükümlerini not ederek,

1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin bazı kamu görevlisi kategorilerini kapsamadığını ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Sözleşmenin ve Tavsiye kararının işletmedeki işçi temsilcilerine uygulandığını gözönüne alarak,

Bir çok ülkede kamu hizmeti faaliyetlerinin kapsamının önemli ölçüde genişlediğini ve kamu mercileriyle kamu görevlilerinin örgütleri arasında sağlam çalışma ilişkilerinin gerekliliğini not ederek,

Üye devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerin büyük ölçüde çeşitliliğini ve uygulamadaki farklılıkları (örneğin, merkezi ve yerel makamlarından her birinin karşılıklı görevleri, federal, eyalet ve taşra makamlarının görevleri, Devlet işletmelerinin ve özerk veya yarı özerk çeşitli tipte kamu kuruluşlarının görevleri ve çalışma ilişkilerinin mahiyeti ile ilgili olarak) gözönünde tutarak,

Uluslararası bir belgenin uygulama alanının belirlenmesinde ve bu belgeyle ilgili tanımların kabulünde bir çok ülkede kamu sektöründeki çalışmayla özel sektördeki çalışma arasında mevcut farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan özel sorunları, 1949 tarihli Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin kamu görevlilerine uygulanması konusunda ortaya çıkan yorum güçlüklerini ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kontrol organlarının bazı hükümetlerin bu hükümleri kamu görevlilerinin büyük bir kısmını bu sözleşmenin uygulama alanının dışında bırakacak biçimde uyguladıklarını bir çok defa müşahade etmiş olduklarını gözönüne alarak,

Oturum gündeminin 5 inci maddesini oluşturan “Kamu Hizmetinde Örgütlenme Özgürlüğüne ve Kamu Kesiminde İstihdam Koşullarını Belirleme Usulüne İlişkin “çeşitli bazı önerilerin kabulüne karar verdikten sonra,
Bu önerilerin uluslararası bir sözleşme biçimini almasına karar vererek,

1978 tarihli “ Kamu Kesiminde Çalışma ilişkileri Sözleşmesi” adını alan aşağıdaki sözleşme’yi bugün 27 Haziran 1978 tarihinde kabul etmiştir.

BÖLÜM I 
UYGULAMA ALANI VE TANIMLAR 
MADDE 1

Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır.

Bu Sözleşmede öngörülen güvencelerin, görevleri izlenecek politikaları belirleme ve yönetim işleri kabul edilen üst düzey görevlilere veya çok gizli nitelikte görevler ifa edenlere hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

Bu Sözleşme öngörülen güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlisi” deyimi işbu Sözleşmenin 1 inci maddesi uyarınca Sözleşme’nin kapsamına giren herhangi bir kimse anlamına gelir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlileri Örgütü” deyimi oluşumu ne olursa olsun amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olan herhangi bir örgüt anlamına gelir.

BÖLÜM II 
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI 
MADDE 4

Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Böyle bir koruma, özellikle aşağıdaki amaçlara yönelik tasarruflara karşı uygulanacaktır:

Kamu görevlilerinin çalıştırılmalarını, bir kamu görevlileri örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşuluna bağlamak,

Bir kamu görevlisini, bir kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetlerine katılması nedenleriyle işten çıkarmak veya ona zarar vermek.

MADDE 5

Kamu görevlileri örgütleri, kamu makamlarından tamamen bağımsız olacaklardır.

Kamu görevlileri örgütleri kuruluş, işleyiş veya yönetimlerinde kamu makamlarının her türlü müdahalesine karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Bir kamu makamının tahakkümü altında kamu görevlileri örgütlerinin kuruluşunu geliştirmeye veya kamu görevlileri örgütlerini bir kamu makamının kontrolü altında tutmak amacıyle mali veya diğer biçimlerde desteklemeye yönelik önlemler bu madde bakımından müdahaleci faaliyetler olarak kabul edilecektir.

BÖLÜM III 
KAMU GÖREVLİLERİ ÖRGÜTLERİNE 
SAĞLANACAK KOLAYLIKLAR 
MADDE 6

Kamu görevlilerinin tanınan örgütlerinin temsilcilerine, çalışma saatleri içinde veya dışında görevlerini çabuk ve etkin bir biçimde yerine getirmelerine olanak verecek şekilde kolaylıklar sağlanacaktır.

Bu tür kolaylıkların sağlanması idarenin veya hizmetin etkin işleyişini engellemeyecektir.

Bu kolaylıkların niteliği ve kapsamı, bu sözleşmenin 7’nci maddesinde belirtilen yöntemlere göre veya diğer uygun yöntemlerle belirlenecektir.

BÖLÜM IV 
ÇALIŞMA KOŞULLARININ BELİRLENMESİ YÖNTEMLERİ
MADDE 7

Kamu görevlileri ve kamu makamları arasında çalışma koşullarının görüşülmesine olanak veren yöntemlerin ve kamu görevlileri temsilcilerinin anılan koşulların belirlenmesine katılmalarını sağlayan başka her türlü yöntemin en geniş biçimde geliştirilmesi ve kullanılmasını teşvik için gerektiğinde ulusal koşullara uygun önlemler alınacaktır.

BÖLÜM V 
UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ 
MADDE 8

Çalışma koşullarının belirlenmesiyle ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak taraflar arasında görüşme yoluyla veya ilgili tarafların güvenini sağlayacak şekilde kurulan arabuluculuk, uzlaştırma veya tahkim gibi bağımsız ve tarafsız mekanizmalardan yararlanılarak araştırılacaktır.

BÖLÜM VI 
KİŞİSEL VE SİYASİ HAKLAR 
MADDE 9

Kamu görevlileri, diğer çalışanlar gibi yalnızca görevlerinin niteliğinden ve statülerinden kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünün normal olarak uygulanması için gerekli kişisel ve siyasi haklardan yararlanacaklardır.

BÖLÜM VII 
SON HÜKÜMLER 
MADDE 10

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 11

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onayan her üye için onama belgesinin kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 12

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşme’yi onamış olup da bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince ve bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi her on yıllık sürenin bitiminde bu maddenin içerdiği koşullarla feshedebilir.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedilmesinden Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerini haberdar eder.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102’inci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

MADDE 15

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 16

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 12’inci madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bu Sözleşme artık üyelerin onamasına açık bulunmaz.

Bu Sözİeşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşme”yi onamamış bulunan üyeler için herhalde şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

MADDE 17

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi

0
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır. 

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere  bazı önerilerin kabulünü içermektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 2 Haziran 1976
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3851
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nca Cenevre’de toplanan ve 2 Haziran 1976 tarihinde altmışbirinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel konferansı, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını teyid eden ve ulusal düzeyde resmi makamları ile işveren ve işçi kuruluşları arasında etkili danışmanların teşviki için önlemler alınmasını öngören, özellikle Dernek Kurma Hürriyeti ve Teşkilatlanma Hakkının Korunması hakkındaki 1948 tarihli Sözleşme,

Teşkilatlanma ve Toplu Pazarlık Hakkına dair 1949 tarihli Sözleşme, 1960 tarihli (Sınai ve Ulusal Düzeyde) istişare Tavsiye Kararı olmak üzere, mevcut Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiyelerin hükümleri yanında, bunlara etkinlik kazandırmak üzere işveren ve işçi teşkilatlarının danışmalarda bulunmalarını (öngören) çok sayıda Uluslararası Çalışma Sözleşmesi ve Tavsiyelerinin hükümlerini hatırda tutarak, ve

Toplantı gündeminin, “Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulması” başlığını taşıyan dördüncü maddesini gözönüne alarak ve Milletlerarası çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü danışmalar hakkında bazı önerilerin kabulüne karar vererek,

Bu önerilerin Milletlerarası bir sözleşme oluşturacağını kararlaştırmak,

Bindokuzyüzyetmişaltı yılının Haziran ayının yirmibirinci günü Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi 1976 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Bu Sözleşmede “temsilci kuruluşlar” tabiri. teşkilatlanma özgürlüğü haklarından yararlanan en fazla temsil niteliğine haiz işçi ve işveren kuruluşlarını ifade eder.

MADDE 2

İşbu Sözleşme’yi onaylayan Uluslararası Çalışma Teşkilatının her üyesi 5 inci madde 1 inci fıkrada belirtilen Uluslararası Çalışma Teşkilatının faaliyetlerine ilişkin hükümet, işveren ve işçi temsilcileri arasında etkin danışmayı gerçekleştirmeyi sağlayacak usulleri işletmeyi taahhüt eder.

Bu maddenin 1 inci paragrafında öngörülen usullerin şekli ve muhtevası, temsile yetkili kuruluşların mevcut olması ve bu usullerin oluşturulmamış bulunması halinde, her ülkede bu kuruluşlara danışılarak, ulusal uygulamaya uygun şekilde tesbit edilir.

MADDE 3

Bu Sözleşme’de getirilen usullerin amaçları açısından işçi ve işveren temsilcileri, temsile yetkili kuruluşların mevcut olmaları halinde, bunlar tarafından serbestçe seçileceklerdir.

İşçi ve işverenler, danışmaların yapılacağı herhangi bir organda eşit sayıda temsil edilecektir.

MADDE 4

Yetkili makam bu Sözleşme’de getirilen usullerin idari yönden desteklenmesi sorumluluğunu üstlenir.

Yetkili makam ile, şayet mevcut ise, temsile yetkili kuruluşlar arsında, bu usuller konusunda gerekebilecek eğitimin finansmanı için düzenlenmeler yapılacaktır.

MADDE 5

Bu Sözleşme’nin amacına göre üzerinde danışma yapılacak hususlar şunlardır.

Uluslararası Çalışma Konferansı gündeminde yer alan konulara ilişkin sualnamelere verilen hükümet cevapları ile Konferansta tartışılacak öneri metinleri üzerindeki hükümet görüşleri.

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 19 ‘uncu maddesine göre Sözleşme ve Tavsiyeler sunulmasına ilişkin olarak yetkili makam veya makamlara yapılacak teklifler.

Onaylanmamış Sözleşmeler uygulanmaya geçirilmemiş tavsiyelerin, yerine göre uygulanmalarını, onaylamalarını hızlandırabilecek tedbirleri değerlendirmek üzere, uygun aralıklarla gözden geçirmeleri,

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 22’nci maddesine göre Uluslararası Çalışma Bürosuna verilen raporlardan çıkan sorunlar,

Onaylanmış Sözleşmelerin feshine ilişkin öneriler.

Bu maddenin 1 ‘inci fıkrasında atıf yapılan konuların yeterli ölçüde değerlendirilebilmelerini sağlamak açısından, danışmalar, anlaşma ile tespit edilmiş uygun aralıklarla, ancak yılda bir kereden az olmamak üzere yapılacaktır.

MADDE 6

Mevcut olmaları halinde, temsile yetkili kuruluşlarla istişare sonucunda uygun görüldüğü takdirde, yetkili makam, bu Sözleşme ile getiren hususların işleyişi konusunda yıllık bir rapor hazırlayacaktır.

MADDE 7

Bu Sözleşme’nin kesin onay belgeleri tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.

MADDE 8

Bu Sözleşme, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Üyelerinden sadece onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olanları bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her üye için, onay belgelerinin tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 9

Bu Sözleşme’yi onaylamış olan bir üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilebilecek bir bildirim ile feshedilebilecektir. Fesih, tescil tarihinin üzerinden 1 yıl geçmeden muteber olmaz.

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve önceki fıkrada belirtilen on yıllık devrenin sonundan itibaren bir yıl içinde bu madde gereğince feshetmek hakkını kullanmamış her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi her on yıllık devrenin sona ermesinden sonra bu maddede derpiş edilen hükümlere göre feshedebilecektir.

MADDE 10

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onay ve fesihlerin tescil işlerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’nın bütün üyelerine bildirilecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 11

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, önceki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu onay ve fesih işlemlerine dair bilgilerin tamamını Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü hallerde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.

MADDE 13

Genel Konferansın, bu Sözleşme’nin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme’de aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde,

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşme’nin derhal feshi neticesini doğuracaktır.

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren; işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşme’yi, onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamayacak olan üye ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

0
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

ILO Kabul Tarihi: 3 Haziran 1937
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3849
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine; 3 Haziran 1937 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yirmi üçüncü Oturumunda,

Oturum gündeminin altıncı maddesini teşkil eden, konferansın Birinci Oturumunda kabul edilmiş olan sanayi işyerlerine alınacak çocuklar için asgari yaşı tesbit eden Sözleşmenin kısmen düzeltilmesi hakkında bazı tekliflerin kabulünü kararlaştırarak,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini alması gerektiğini düşünerek,
Bindokuzyüzotuzyedi senesinin yirmi iki Haziran günü 1937 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (düzeltilmiş) adı verilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmede sanayi işletmeleri” terimi özellikle şunları içermektedir:

Madenler,taş ocakları ve topraktan her türlü maden çıkarma faaliyetleri,

Malların imal edildiği, tadil edildiği, temizlendiği, onarıldığı, donatıldığı, tamamlanıp satışa hazır hale getirildiği,parçalandığı veya imha edildiği sanayiler veya gemi inşası ve elektrik ile diğer her türlü muharrik gücün üretimi, transformasyonu ve dağıtımı dahil olmak üzere maddelerin bir değişime uğradıkları sanayiler,

Tüm bina, demiryolu, tramvay, liman, depo, dalgakıran, kanal, iç su yolu, karayolu, tünel, köprü, viyadük, kanalizasyon, kuyu, telefon veya telgraf tesisatı, elektrik şebekesi, gaz şebekesi, su şebekesi veya diğer inşaat yapımı, yenilenmesi, bakımı, onarımı, tadili, veya yıkımı, yada bu inşaat faaliyetleri öncesinde yapılan hazırlık ve temel çalışmaları,

Elle taşımacılık hariç olmak üzere, depo, iskele, rıhtım, ve antrepolarda yükleme, boşaltma işlerini de içerecek şekilde karayolu, demiryolu ve iç su yoluyla yolcu ve mal taşımacılığı,

Her ülkenin yetkili makamı, sanayi ile ticaret ve tarımı ayıran sınırı tesbit edecektir.

MADDE 2

Onbeş yaşın altındaki çocuklar kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar.

Ancak, tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilen kişilerin hayatı, sağlığı veya ahlaki bakımından tehlike arzeden işler hariç olmak üzere, milli mevzuat bu çocukların sadece işverenin aile üyelerinin çalıştığı işletmelerde çalışmasına izin verebilir.

MADDE 3

İşbu Sözleşmenin hükümleri, çalışmaları kamu makamlarınca onaylanıp denetlenmek şartıyla, teknik okullarda çocuklar tarafından yapılan işlere uygulanmaz.

MADDE 4

İşbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla her sanayi işletmesi işvereni, istihdam ettiği onsekiz yaşın altındaki kişiler için doğum tarihlerini de gösterir bir kayıt tutar.

MADDE 5

Tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilenlerin hayatı, sağlığı veya ahlakı bakımından tehlike arzeden işler için, milli mevzuat:

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaş veya yaşları tesbit eder veya,

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaşı veya yaşları tesbit etmek üzere uygun bir makamı görevlendirir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22 nci maddesi gereğince sunulacak yıllık raporlar, duruma göre, önceki fıkranın (a) bendine uygun olarak milli mevzuatça belirlenen yaş veya yaşlar hakkındaki ya da önceki fıkranın (b) bendine uygun olarak kendisine yetki verilen makam tarafından bu yetkiye istinaden alınan tedbirler hakkındaki bütün bilgileri ihtiva etmelidir.

BÖLÜM II

BAZI ÜLKELER İÇİN ÖZEL HÜKÜMLER

MADDE 6

Japonya için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 nci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Ondört yaşın altındaki çocuklar, herhangi bir kamu veya özel sanayi işletmesinde veya bunlara bağlı herhangi bir işyerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar: Milli mevzuatın bu yaştaki çocukların sadece işverenin aile fertlerinin istihdam edildiği işletmelerde çalıştırılmasına izin verdiği durumlar bu hükmün kapsamı dışındadır.

Onaltı yaşın altındaki çocuklar, maden ocakları veya fabrikalarda, milli mevzuatta tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

MADDE 7

2 nci, 4 üncü ve 5 inci maddelerin hükümleri Hindistan için geçerli değildir. Ancak, Hindistan yasama meclisi aşağıdaki maddelerin uygulamasına dair kanun çıkardığı takdirde bu maddeler bütün bölgelerde uygulanır.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onüç yaşın altındaki çocuklar demiryoluyla yolcu veya mal, veya posta nakli işlerinde ya da dok, iskele veya rıhtımlarda mal yükleme-boşaltma işlerinde (el ile taşıma hariç) istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar:

Onbeş yaşın altındaki çocuklar, aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Maden ocakları, taş ocakları ve topraktan maden çıkarmayla ilgili diğer işler:

Yetkili makam tarafından tehlikeli ve sağlığa zararlı olarak nitelenen ve bu maddenin kapsamına giren meslekler.

Tıbben çalışabilirliği belgelenmedikçe aşağıda belirtilen kişilerin yine aşağıda belirtilen işlerde çalışmalarına izin verilemez:

Oniki yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalıştırılmasına izin verilemez:

Onbeş yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların maden ocaklarında çalıştırılmalarına izin verilemez.

MADDE 8

Çin için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 inci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onbeş yaşın altındaki çocuklar aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar:

Düzenli olarak 50 veya daha fazla işçi istihdam eden maden ocaklarında; veya

Motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi istihdam eden fabrikalarda milli mevzuat tarafından tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirlenen işlerde.

Bu madde kapsamına giren işletmelerdeki işverenler istihdam ettikleri onaltı yaşın altındaki tüm kişilerin kayıtlarını tutacaklardır. Bu kayıtların yanında, yetkili makam tarafından talep edilen ve kişilerin yaşlarını gösteren birer belge bulunduru1ur.

MADDE 9

Uluslararası Çalışma konferansı, bu konunun gündeme alındığı herhangi bir oturumunda, işbu Sözleşmenin yukarıda yer alan II. Bölümünün maddelerinden herhangi biri veya birden fazlasıyla ilgili olarak üçte iki çoğunlukla değişiklik tasarıları kabul edebilir.

Bu tür bir değişiklik tasarısında, değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler belirtilir ve Konferans oturumunun kapanışını takip eden bir yıl içinde veya istisnai hallerde 18 ay içinde bu değişiklik tasarıları değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından, bu konuda kanun çıkarılması veya diğer ilgili işlemlerin yapılması için kendi yetkili makam veya makamlarına iletilir.

Bu kapsama giren her üye ülke, bu konuda yetkili makam veya makamlarının muvafakatını alması halinde; değişiklik ile ilgili resmi onay belgesini tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderir.

Bu tür bir değişiklik tasarısı, değişiklik tasarısı kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından işbu Sözleşmenin onaylanmasında “kabul edilmiş bir değişiklik” olarak yürürlüğe girer.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 10

İşbu Sözleşmeye ait resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne iletilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 11

İşbu Sözleşme, sadece onay belgeleri, Genel Direktör tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

İşbu Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her ülke için, onay belgesinin Genel Direktör tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyesi iki ülkenin onay belgeleri tescil edilir edilmez, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörü bu durumu bütün üye ülkelere bildirecektir. Genel Direktör, aynı şekilde, Teşkilatın diğer üyeleri tarafından kendisine daha sonra ulaştırılacak onay belgelerinin tescil işlemini de bütün üye ülkelere bildirecektir.

MADDE 13

İşbu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke,Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilecek bir bildirim ile Sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra yürürlüğe girer.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen 10 yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye ülke yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra işbu Sözleşmeyi, her 10 yıllık devre bitiminde bu maddede belirtilen şartlar içerisinde feshedebilir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,gerekli gördüğü her sefer, işbu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen düzeltilmesi konusunun konferans gündemine alınmasına gerek bulunup bulunmadığını inceleyecektir.

MADDE 15

Genel Konferansın, bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde:

Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 13 üncü madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşmenin derhal feshi neticesini doğuracaktır.
Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren, işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşmeyi onaylamayacak olan ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinden biri veya diğeri eşdeğerde geçerlidir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk  Derneği

0

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kurulmuştur. Derneğin merkezi İstanbul Bakırköy’dedir. Derneğe üyelik için hukukçu olma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yasa ve tüzük gereğince, gerçek kişiler ve tüzel kişiler derneğe üye olabilmektedir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği’nin etkinliklerinden bir kare

Derneğin amaç, ilke ve değerleri tüzük ile belirlenmiş olup, “uzlaşı” ,”kültür”, “hukuk” gibi kavramlar, derneğin misyonunu özetlemektedir.

Derneğin Amaçları

Fikir ve sanatın korunup geliştirilmesine, uzlaşı kültürüne, hukuk kültürüne, toplumsal adalet ve barışa katkı sağlamak; dürüst, barışsever, uzlaşmacı kişilerin yetişmesi ve dayanışmasını sağlamak,

Özel olarak fikri ve sınai haklar hukuku alanında, bilişim hukuku alanında, arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözümleri hukuku alanında ve genel olarak tüm  hukuk  alanlarında,  hukuk disiplinleri arasındaki geçişleri de göz önüne  alarak, uzmanlığı esas alan başarılı,  koordineli ve entegre çalışmalar yapmak,

Sulh, Av.K.m.35/A-uzlaşı sağlama, uzlaştırma, arabuluculuk, tahkim ve  diğer alternatif çözüm yollarının  tanıtılması ve geliştirilmesine, taraf vekilliğinin ve avukatlığın etkin olmasına  ve saygınlığına  yönelik çalışmalar yapmak; yapılan çalışmalara destek olmak,

Akran arabuluculuğuna destek vermek , hayatın içinde iletişim ve uzlaşı anlayışını geliştirmek.

Dernek gönüllüleri bir arada

Derneğin İlke ve Değerleri

Dernek yönetim ve faaliyetlerine şeffaflık ilkesinin hakim olması esastır. Gerek dernek içi çalışmalarda ve gerekse derneğin faaliyetlerinde empatik  düşünme, saygı ve hoşgörü esastır. Mesleki dayanışma ve  işbirliği yanında yeniliğe, çağdaş olana,  yaratıcılığa fırsat ve  özgürlük tanınması, özgünlük esastır. Dernek vesayet kabul etmez. Mesleki kurallar, yasal gereklilikler dışında dernek kararlarını alırken özgür ve bağımsızdır. Dernek amaç ve hedefleri çerçevesinde işbirliği ve dayanışma esastır.

Derneğin Hedefleri

Amaçları doğrultusunda gerek üyelerine ve gerekse işbirliği ve dayanışma içerisinde olduğu kişi ve kurumlara yönelik  eğitim programı,  sertifika programı, atölye çalışmaları, seminerler, konferanslar, forumlar, toplantılar, söyleşiler, tanıtıcı gösteriler ve benzer etkinlikler düzenlemek, uzlaşı kültürünün gelişimine, hukuka güvenin artmasına yönelik projeler üretmek, hazırlanmış projelere katılmak ve ortak projeler hazırlayarak bunları yürütmek derneğin hedefleri arasındadır.

Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için plâtformlar oluşturmak; Bir dernek merkezi (UKHD Uzlaşı Merkezi) kurarak bu merkezde arabuluculuk uygulamalarının, uzlaşma sağlama görüşmelerinin, uzlaştırma görüşmelerinin, uzman görüşü hizmetlerinin, kurs ve eğitim çalışmalarının ilgili mevzuata uygun şekilde yapılmasını temin etmek, bu merkeze yapılan başvuruların değerlendirilmesi için bir sistem ve organizasyon yapısı oluşturmak yine dernek tüzüğünde yer alan önemli ve güncel hedeflerdir.

Arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına müracaat, müzakere ve anlaşma aşamalarında taraf vekilli olarak avukatlığın  etkin hale getirilmesi için gerektiğinde başta Barolar ve TBB olmak üzere, ADB, TMPK ve ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapmak, eğitimler, atölye çalışmaları vb. düzenlemek.

Üyelik Sistemi

İki tür üyelik sistemi mevcuttur.  T.C. vatandaşı olup, fiil ehliyetine sahip, dernek amaç ve faaliyetlerine uygun amaç ve faaliyet göstereceği en az üç dernek asli üyesi tarafından referans verilen   gerçek ve tüzel kişiler derneğe asli üye olabilmektedir.

Dernek amaç ve hedefleri doğrultusunda yararlı çalışmalar yapacağına, dernek ile  işbirliği ve dayanışma içinde hareket edeceğine inanılan gerçek ve tüzel kişilere Yönetim Kurulu kararı ile dayanışma üyeliği (onursal üyelik) verilmektedir. Dayanışma üyeleri aidat ödememektedir. 

Derneğin Kurucu Üyeleri 

İhsan BERKHAN, Hasan Oğuz  MÜFTÜOĞLU, Dilek YUMRUTAŞ, Eylem KAHRAMAN, Ali Kemal KARAHODA, Gül Banu KIRTOK TEMEL, Semra COŞKUNTUNA

Yönetim Kurulu Üyeleri

İhsan BERKHAN (Başkan), M. Feyza DAYANIKLI (Başkan Yrd.), A.Kemal KARABHODA (Başkan Yrd.), Gül Banu KIRTOK TEMEL ( Sayman), Eylem KAHRAMAN ( Genel Sekreter)

Denetleme Kurulu Üyeleri

H.Oğuz MÜFTÜOĞLU, Semra ÇOŞKUNTUNA, Hakan KIZILELMA

Avukatlık ve Arabuluculukta Müzakere isimli söyleşiden bir kare – Avukat İhsan Berkhan ve Avukat Recep Duran

Dernek Etkinlikleri ve Eylemleri

Basın Açıklaması

“27.02.2019 tarihinde ise Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Adalet Bakanlığı’nın tarihinde birlikte düzenlediği ‘Ticari Uyuşmazlıklarda Arabuluculuk Sempozyumu’ Ankara’da TOBB İkiz Kuleler Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi .TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, 81 İl’deki Odalarda Tahkim ve Arabuluculuk Merkezleri açmaya başladıklarına vurgu yaparak, “Hiçbir ön yargım olmadan, şunu ifade etmek isterim ki, öncelikle ticari uyuşmazlıklarda arabulucuların hukukçu olma şartı kaldırılmalıdır. İki tarafı tacir olan bir uyuşmazlıklarda tacir ve sanayicilerimiz ve iktisat-finans gibi alanlarda uzmanlaşmış profesyonellerimiz de arabulucu olabilmelidir. Böylece oda ve borsalarımız ticari arabuluculuk konusunda kurumsal olarak daha aktif bir rol üstlenebilecektir” dedi.​ Sn. Hisarcıklıoğlu’nun arabulucu olmak için hukukçu olma şartının kaldırılması yönündeki talihsiz talebi sadece arabulucular değil barolar  tarafından da tepkiyle karşılandı. ANKARA BAROSU Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi tarafından yayınlanan duyuruda “Avukatlık mesleğinin ve hukukçu kimliğinin ön planda olduğu ve uygulama başarısı ve arabuluculuk tutanaklarına hukuk bilgisi-deneyiminin yansıtılmış olmasının önemi dikkate alındığında arabuluculuk sürecinin hukuk eğitimi alan kişiler dışındaki meslek gruplarına açılması toplumda oluşmuş güveni sarsacağı gibi hukuk eğitimi almayan kişiler tarafından düzenlenen hukuka aykırı düzenlemelerin yeni bir yargı yükü oluşturacağı gerçeğinin yadsınamaz olduğu” dile getirilmiştir.

Dernek Başkanı Avukat İhsan Berkhan ile İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu bir söyleşide

Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı

UKHD YK Başkanı Av.Arb.İhsan Berkhan, UKHD YK Üyesi ve Genel Sekreteri Av.Arb. Eylem Kahraman’ın yanı sıra Arabuluculuk Daire Başkanı Umut İlhan Durmuşoğlu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Üyesi Prof.Dr.Kadir Emre Gökyayla’nın da konuşmacı olarak katıldığı, iletişim ve koordinasyonunun Av.Arb.Semra Coşkuntuna, sunum ve moderatörlüğünün Av.Arb. Cansen Erdoğan tarafından yapıldığı Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı panel MSGSÜ Senatoryumunda yapılmıştır.

UKHD, 30 Nisan 2019 da MSGSÜ’de Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı semineri düzenlemiştir.

Dernek, Covid-19 sonrası normalleşme süreci ile birlikte üyelerin önerileri çerçevesinde ve ihtiyaç duyulan alanlarda eğitimler, seminerler düzenlemeye devam edeceğini ilan etmiş; arabuluculuğu, akran arabuluculuğunu, uzlaştırmayı, uzlaşma sağlamayı, avukatlı müzakereyi her ortamda, fikri ve sınai haklarda korumanın önemini, davadan önce, arabuluculuk aşamasında veya dava sırasında hukuki konularda uzman görüşü almanın yargı sürecinin hızlanmasındaki ve adalete erişimdeki önemini vurgulamıştır.

UKHD Adres ve İletişim Bilgileri

Yücetarla Cad. No.3/16 Bakırköy / İstanbul

Telefon: 0212.5424634Fax: 0 5322134237

info@uzlasi.org

http://www.uzlasi.org/iletisim

UKHD Türkiye Temsilcileri

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Türkiye Partisi, 25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından partinin kapatılması yönünde dava açılması üzerine 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış, kapatma kararının gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Kapatma gerekçesi olarak; Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olması gösterilmiş ve partinin temelli kapatılarak tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine karar verilmiştir.

6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlayan partinin kurucuları; Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’dir.

Partinin kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/2 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1993/3

Karar Günü:30.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:09.08.1994-22016

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Türkiye Partisi

DAVANIN KONUSU :Sosyalist Türkiye Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendiyle 81. maddesinin (a) ve (b) bendlerine; Anayasa’nında Başlangıç Kısmı’yla 3., 4., 14., 68., 69. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

I- Giriş

Anayasa’da özel olarak düzenlenen demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olan ve önceden izin alınmadan kurulan siyasal partiler, millî iradenin oluşmasındaki yüklendikleri rol ve görevle­ ri gereği Devlet ve toplum düzeni içinde çok önemli yere sahip tüzel kişiliği haiz kendi siyasetlerini yürütmek için teşkilatlanan kuruluşlardır. Ancak; ulus bütünlüğünü demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alacak tarzda mutlak ve sınırsız davranış yetkisine de sahip değillerdir.

Anayasa, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, aksine davranışta bulunan siyasal partilerin ise kapatılacağını ifade etmiştir.

Siyasal partilerin toplum düzeni içindeki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa, kurulan siyasal partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve faaliyetlerini takip etme ve gerektiğinde de kapatma davası açma görev ve yetkisini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 6 KASIM 1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve belgelerinin İçişleri Bakanlığınca, Cumhuriyet

Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddeleri uyarınca davalı partinin tüzük ve programıyla, kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında aşağıda belirtilecek olan aykırılıklar bulunduğu saptanmıştır.

II- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri:

1- “MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

2- “MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

3- “MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

4- “MADDE 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

  1. “MADDE 11.- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

  1. “MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

  1. “MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girmeye ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.”

8- “MADDE 69.- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddî yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hükukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetleri de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.”

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri
  2. “MADDE 78.- Siyasî partiler:
  3. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerini yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
  6. “MADDE 81.- Siyasî partiler :
  7. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  8. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  9. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propaganlarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plâkla, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamazlar ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı parti benimsediği siyasetini sürdürebilmek için hazırladığı, bilimsel sosyalizm ağırlıklı programının dava konusu edilen bölümlerinde;

Birinci bölümün;

Sosyalizm programının alt yapısı,

  1. Yüzyıla doğru dünyamız başlığı altında;

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı”, “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelenegeldiğini, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşen üzerine oturduğunun sık sık vurgulandığını bu bileşenlerin,

Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri;

Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri;

Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler….olduğunu.

Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri başlığı altında;

Ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrim sürecinin organik bir parçası olduğunu, ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bugün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini Kürt ulusal hareketinin oluşturduğunu, devrimci çizgideki ısrarı bu harekete diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırdığını, söz konusu ısrarı emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi halinde yeni dinamikler yaratmasının söz konusu olabileceğini,

Ortadoğu başlığı altında;

Sosyalist dünya yokluğunda burjuva yönetimli ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsızlık kazanma olasılığının son derece zayıf olduğunu, ortadoğudaki emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın yanı sıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi gerektiğini, bölgedeki kapitalist ülke proleteryalarının siyasal güç ve özgürlük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın ilişki bulunduğunu, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü çekim merkezi olmasını sağlayacağını, Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye’nin dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer aldığını en soldaki ulusal kavganın, Kürt hareketinin içerisinden çıktığını,

İkinci bölümün,

Anti-kapitalist dönüşümler,

Ulusal sorun başlığı altında;

1- Ulusal ve etnik kökenin hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlama-ezilme nedeni olamayacağını,

2- Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilmeleri olanağının sağlanacağını, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmıyacağını,

3- a) Ulusların ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkının yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağını,

  1. b) Ayrılma hakkının kullanılmasının insanın, insanı sömürmesine zemin oluşturan sosyo-ekonomik süreçleri gündeme getirmesi durumunda partinin bölgedeki bütün sosyalist ve devrimci güçlerle birlikte sürecin önüne geçileceğini,
  2. c) S.T.P. sosyalist kurtuluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefleyip bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağını,

öngörmektedir.

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında “ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık dışlanma ve ezilme nedeni olmayacağı, hiçbir dile ayrıcalık tanınmayacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı…”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

B- Değerlendirme;

Siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir.

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin tüzük ve programlarının, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı,

Sınıf veya zümre egemenliğine veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamayacağı,

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamıyacakları, çıkanların temelli kapatılacağı,

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir surette aynî ve nakdî yardım ile emir alamayacakları, bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu sınırlamalara aykırı hareket eden siyasî partilerin temelli kapatılacakları,

Esası getirilmiş ve

Siyasî partilerin kuruluşları, faaliyetleri denetlenmeleri, kapatılmaları ile ilgili hususların ise Anayasada belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.

Anayasada öngörülen bu düşünceden hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ile uyulmamasının sonuçları yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın ortaya koyduğu ilke ve esaslar doğrultusunda davalı parti programı incelendiğinde;

Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten

sonra;

“Ulusal ve etnik köken hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçeden başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu nedenle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Sosyalist Türkiye Partisi:

  1. a) Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
  2. b) Anayasa’nın 14. maddesinin birinci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak …veya dil …ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”
  3. c) Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasının “siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…aykırı olamaz.”
  4. d) 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yeralan 78. maddesinin (a) bendinin “Siyasî Partiler…Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, …dair hükümleri değiştirmek…dil …ayrımı yaratmak…amacını güdemezler.”
  5. e) Aynı Kanun’un 81. maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  6. f) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadırlar.

Sonuç:

Yukarıda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç kısmı, 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a maddesi gereğince kapatılmasını arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekilinin 7.5.1994 günlü ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“- Usul Açısından Ön-Savunmamız

1- Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekirdi.

a- Sözkonusu yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur. Çünkü yasanın 9. maddesi;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle inceler..” demek suretiyle, dikkat edilirse tüzük ve programlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun da gözönüne alındığı anlaşılmaktadır. 9. Maddenin altını çizdiğimiz cümlesi, esin kaynağını Anayasanın 69/5. fıkrasından almaktadır;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve kanun

hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben öncelikle inceler”

biçiminde düzenlenmiş olan anayasa maddesi, 2820 sayılı SP Yasasının

  1. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programlarının Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukuki durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş ve siyasî örgütlenmesi ve mücadelesini yeni oturtmaya çalışan yasal bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için de böylesi bir ihtar gereklidir. Olaya uygulanacak hukuk mantığı bu olmalıdır. İddianamenin açmazı da burada yatmaktadır. Dernekler yasası incelendiğinde, benzer prosedürün İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için de uygulandığını, tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Yasadaki sözkonusu çelişkiyi siyasî partiler lehine çözümlememiz gerekir.

Program ve tüzüklerdeki Anayasaya aykırılık durumlarını da giderilecek noksanlıklardan sayıp, Anayasal güvence altına alınarak diğer tüm siyasî teşekküllerden üstün tutulmuş siyasî partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Kaldı ki, siyasî partilerin eksiklik ve noksanlıklarının incelenmesiyle aynı süreçte başlayan Anayasaya uygunluk denetiminin dernekler yasasındaki gibi belli bir süre ile (90 gün) sınırlanmamasının aleyhte yarattığı durumun giderilmesi için de prosedürün bu biçimde uygulanmasında yarar bulunmaktadır.

Yasanın 101. maddesinin Teknik Hukuk mantığı ile olaya doğrudan uygulanması yasanın ve Anayasanın amaçsal yorumuna aykırı bir tutum olacaktır. Hukuk tarihimizde 1961 Anayasası ile birlikte değişik bir düzenleme mevcuttur. Bu düzenleme, siyasî partileri derneklerden ayıran, özel bir statüye sokan ve bu anlamda da dernek örgütlenmesinden hukuksal değer olarak daha üstün tutan bir niteliğe sahiptir. Siyasî partilerin sözünü ettiğimiz hukuksal değerinin bir sonucu olması gerekir. Bu sonuç ise, doğrudan kapatılma davası açılmasını önleyen bir sonuç olmalıdır. Yasanın 101. maddesi bu anlamıyla Anayasal Düzenlemenin Temel prensipleri ile çelişki halindedir. (Bu konuda ileride açımlayacağımız; 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ve Anayasa aykırılık iddiaları hakkındaki savunmamızı şimdilik bir kenara bırakırsak) Ortada, hukuksal değerler düzleminde hiyerarşik bir karmaşa bulunmaktadır. Çözüm, 101. maddenin 9. madde ile birlikte değerlendirilmesi, siyasî partiye eksiklik veya aykırılığını gidermesi için ihtarda bulunulması ve duruma göre davanın açılıp açılmamasına karar verilmesidir. 101. Maddeyi teknik hukukçu perspektifi ile değerlendirirsek, siyasî parti kapatma prosedürünün derneklerin kapatılması prosedüründen çok daha kolay, basit ve adalete aykırı olduğunu görürüz. Siyasî partilere tanınan Anayasal güvencenin içeriğini boşaltan 101. madde dar yorumlanarak, bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.

b- Davanın duruşmalı olarak görülmesi gerekir. Her ne kadar Anayasanın 149/son maddesi Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü ve yine SPY m.98/1. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın” 23. maddesi, dosya üzerinden inceleme yapılmasına yönelik iseler de, duruşmalı yargılama talebimizi engelleyen hüküm içermemektedirler. Adı geçen hükümler; bu hakkın kullanımını olsa olsa mahkemenin takdirine bırakmıştır şeklinde yorumlanabilir. Ancak “Duruşmalı” yargılama yapılmasını engelleyen madde emredici hüküm niteliğinde değildir. Keza bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış olması, sınırlayıcı bir hüküm değildir. “Duruşmalı” yargılama yapılmasını imkansız kılmaz. Burada CMUK 387. maddeyi de SPY m.98 deki atıfla ele aldığımızda, ortada örtülü boşluk mevcuttur ve bu boşluk siyasi partilere tanınan “Anayasal güvence” temel alınarak talebimiz yönünde doldurulmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası 98. maddesinin CMUK hükümlerinin uygulanacağına dair bendini “Kanun yolları” kapatılmış bir dava açısından değerlendirdiğimizde, dosya üzerinden yapılacak ve itiraz yolu dahi kapatılmış bir yargılamanın duruşmalı yapılmasının kabulü gerekmektedir. Siyasî parti kapatma davalarının birer ceza kararnamesi değerinden de aşağıya düşürülmemesi zorunludur.

c- Siyasî Partiler Yasası’nın usul yönünden değerlendirdiğimiz 101. maddesi aynı zamanda Anayasa’nın 68. maddesine de aykırıdır.

Önceden izin almadan kurulan (Anayasa m.68/3) ve demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez unsuru kabul edilen (Anayasa M.68/2) siyasî partilerin, Anayasadaki sınırları da aşan bir şekilde yasal kıskaca alınması sözkonusudur. Anayasanın 68. maddesinin davaya konu olan 4. bendinde;

“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” denmektedir. Dikkat edilirse sınırlama; altını çizdiğimiz program ve tüzük kapsamının dışına taşmazken, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a bendinde;

“Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının…” denmek suretiyle anayasal sınırlamayı aşan bir kapsam genişletme sözkonusudur. Artık mevzuatıyla da parti sorumlu tutulmaktadır.

SPY 101. maddenin başlığı “Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması” şeklindedir ve dördüncü kısımda dava konusu olaya uygulanmak istenen 81/a ve b bendleri, Anayasada bulunmayan ek sınırlamalardır ve bu durumlarıyla Anayasaya aykırıdırlar.

Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Siyasî Partiler Yasası hakkında Anayasa’ya aykırılık iddialarını imkansız hale getirdiği gerekçesi, teknik hukuksal yaklaşımın bir sonucudur. Burada “Dar yorum” yapmanın toplumsal/siyasal gerçeklik ile bağdaşmayacağına ilişkin savunmalarımızı ileride; esas hakkındaki önsavunmamız bölümünde açıklayacağız. Bununla birlikte Mahkemenin Anayasayı da aşan ve yukarıda belirttiğimiz hükümlerine açıkça aykırı olan bir yasayı temel olarak, yine aynı anayasanın “GEÇİCİ” bir hükmünü dayanak yaparak, sözkonusu maddeyi Anayasanın diğer ilkelerinden üstün tutarak hangi gerekçelerle karar vereceği tarafımızdan merak edilmektedir. Geçici 15. maddeyi aşmanın yolu Siyasî Partiler Yasası’nın davaya konu olan 78/a ve b. bendlerinin ve yine 101/a. bendinin değerlendirilmesinde Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onayladığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemi ile Anayasanın sözel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak olaya uygulanması gerekir.

Bunun dışında bir, zorlama; teknik olarak dahi bir yasal tasarruf niteliği taşımayan Siyasal Partiler Yasası’nın ilgili maddeleri ile hüküm kurma talihsizliğine mahkemeyi sevk edecektir. (Yasa tekniği olarak incelememiz ileride daha genişçe yer almaktadır.)

ç- Her olasılıkla, Konunun önemi ve toplumsal/siyasal gerçeklikteki sözünü ettiğimiz değişimlerin somutlanması açısından, parti programının hazırlanması sürecinde bulunmuş Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı Ali Önder Öndeş olmak üzere Genel Başkan yardımcısı İ.Kemal Okuyan, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Süleyman Z. Baba, Metin Çulhaoğlu ve isimlerini esas hakkındaki mütalaaya yanıt­ larımızda açıklayacağımız konunun diğer ilgililerinin sözlü açıklamalarına başvurulmasını şimdiden talep ediyoruz.

d- İddianamedeki bir başka eksikliği de Anayasal maddeleri sıralayıp adeta sevk maddeleri gibi kullanarak, sonuç kısmında işlenmesi ve savunmanın önü tıkanmaya çalışılmıştır.

Esasa İlişkin Ön-Savunmamız :

– Anayasanın Niteliği ve Geçici 15. Madde

1- 12 Eylül’ün ürünü ve kısa sürede aşınmış bir anayasanın maddeleri ile yargılama yapılmaktadır. Anayasanın hazırlanması ve yasalaştırma hareketleri Temel Hukuk ilkelerinin içeriğinin boşaltıldığı bir hukuk sistemi restorasyonu meydana getirmiştir. Bu restorasyon, anti-demokratik özünü en iyi anayasanın önsözünde belirginleştirmiştir. Verili pozitif hukukla bu davanın yürütülmesi sakıncalıdır. Bu nedenle, Toplumsal/siyasal gerçeklikle çelişik olan 12 Eylül dönemi ürünü başlangıç kısmının dava konusunu olayın değerlendirilmesinde kullanılamaz. Yasal boşluk başka araçlarla doldurulmak zorundadır.

a- 1982 Anayasası’nda, Temel Hukuk Prensipleri açısından bir karmaşa sergilenmiştir. Zamana bağlı olmayan muafiyet mantığıyla Geçici 15. madde, Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin niteliği olarak belirtilen ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyen (Anayasa m.4) Sosyal Hukuk Devleti ile çelişmektedir. Benzer çelişki Anayasanın 11. maddesinde belirtilen Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü ilkesiyle ve yine Kanun önünde eşitlik ilkesi ile de devam ettirilebilir. (Özellikle kişi ve kurumlara sağladığı muafiyet yönünden). Madde aynı zamanda “Milletlerarası sözleşmelerin iç hukuk değerini” düzenleyen 90. madde ile de çelişiktir.

Anayasa metnine dahil olan başlangıç kısmındaki ırkçılık ile 14. ve 68. maddelerdeki sınırlamalar da Sosyal Hukuk Devleti ilkesi ile (Madde 2) ve 12. maddesi ile çelişki halindedir. Hukuk terminolojisine ait olmayan bir kavram (Atatürk milliyetçiliği) Hukuksal bir değer taşımakta ve aksini savunacak düşünce ve mülahazalar anayasal korumadan yararlanamamaktadır. (Başlangıç kısmı 7. bend) Keza Türk milli menfaatleri dışında Atatürk ilke ve inkılapları dışında bir düşünce ve görüş oluşturmak da korumadan yararlanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi 10.6.1961 tarihli ve 24/55 sayılı kararında; “Anayasa ilkeleri etki ve değer bakımından eşit olup, hangi nedenle olursa olsun birini ötekine üstün tutulması mümkün olmadığından, bunların bir arada, birbirine getirdiği sınırlamalar içerisinde ve hukukun genel kuralları da gözönünde bulundurulmak suretiyle uygulanmaları zorunludur.” demek suretiyle Anayasal ilkeler arasında bütünlük ve eşitlik ile Genel Hukuk Kurallarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuş ayrıca 27.3.1986 tarih ve 31/11 sayılı kararıyla;

“Yasakoyucunun ceza alanında yasama yetkisini kullanırken, Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayılırsa hangi tür ve ölçüde ceza yaptırımıyla karşılanmaları gerektiği, hangi durum ve davranışların, ağırlaştırıcı yada hafifletici öge olarak kabul edileceği konularında takdir yetkisi vardır” (9.5.1986 t.R.G.) diyerek Amaçsal Dinamik yorum anlayışını boşluk doldurmada kullanma eğilimini sergilemiştir.

b- Anayasa’da yasa boşluklarının nasıl doldurulacağı hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi, hâkimin kendini yasakoyucunun yerine koyarak buna göre doldurulmalı, Temel Hukuk İlkeleri ve günümüz toplumsal/siyasal gerçekliğiyle çelişik olan sözünü ettiğimiz hükümler, Yoksayma yöntemi ile dikkate alınmadan hüküm kurulmalıdır.

Anayasa Mahkemesi 3.7.1986 tarihli ve 3/15 sayılı kararında;

Hukuk devletinde kanunkoyucu da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti olması, kanunkoyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutmasının gerektiği, Zira kanunun da üstünde kanunkoyucunun bozamıyacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasanın olduğunu belirtmiştir. (R.G. 10.12.1989)

Siyasî Partiler Yasasının Niteliği

2- Anayasanın 11. maddesinde düzenlenen “Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü” ilkesi, SPY’nda yukarıda belirttiğimiz maddeler aracılığıyla önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Anayasanın 68. maddesi, siyasî partiler hakkında ağır sınırlamalar taşımaktadır. 2820 sayılı SPY da bu sınırlamaları daha da genişletmiştir.

a- Davalı Siyasî Parti, 1982 Anayasasını da aşan, 12 Eylül Hukukunun yarattığı ve bağışıklık kazandırdığı mevzuat ile yargılanmaktadır. Bu önemlidir. Açıkça Anayasaya aykırılık taşıyan hükümler ile yargılanan davalı partinin kullanabileceği hukuksal araçlardan biri; uluslar-üstü hukuk kurallarıdır. 18/19 Nisan 1990 tarihindeki Anayasa Mahkemesinin 28. Kuruluş yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen sempozyumdaki açılış konuşmasında Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın N.Darıcıoğlu’nun;

“Çok önem verdiğimiz ve özenle izlediğimiz bir olgu da, Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında “uluslar-üstü hukuk” ve “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışındaki olumlu gelişmelerin anayasa yargısında yeni bir gelişmenin başlangıcını oluşturmakta olmasıdır. Anayasaya uygunluk denetiminde, ulusal Anayasalar artık tek ölçü norm olmaktan çıkmaya Anayasaya uygunluk anlayışı da “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışla bütünleşmeye başlamıştır. Böylece temel hak ve özgürlüklerin korunmasında, bu değerlere standart nitelikler kazandırılmasında şimdiden çok önemli adımlar atıldığını, büyük mesafeler katedildiğini söylemekten kıvanç duymak­ tayım”.

b- Toplumsal/siyasal yaşamı hukukla kavramanın bir sınırı vardır. Hukuk da kendini toplumsal/siyasal süreçlerle tanımlamaya çalışmalıdır. 12 Eylül döneminin tanımlamaları artık aşılmalıdır. Bunun somut alanlarından biri, İçtihad yaratma yoludur. Yargıdır. Özellikle 1982 Anayasası’nın hazırlandığı dönem ve hazırlanıp yürürlüğe giriş koşulları ile hukuk-dışı bu dönemde yürürlüğe giren ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanan yasaların, hukukun temel ilkelerine aykırı hükümlerinin Yasamanca değiştirilmemesi süreçlerinde “Bağımsız Yargının” anlamı ortaya çıkar. Sözkonusu ara dönemde 883 yasama işlemi yapılmıştır ve bunlar sözkonusu anayasal korunmadan yararlanarak, toplumsal/siyasal örgütlenme ve Temel hak ve özgürlüklere ek sınırlamalar getirmektedirler. Bu nedenle özellikle Anayasa Mahkemesi, Devletin Bekaasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.

c- Burada uygulanacak karar örneği olarak istemiyerek de olsa, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değil, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1989/4 kararını göstermek zorunda kalıyoruz;

“..yasalarda yeralan kuralların.. toplumsal gelişmeye ve üst hukuk kurallarına uygun olarak yorumlanıp uygulanması gerekir… Bu nedenlerle ağır toplumsal koşulların varlığı ve baskısı altında ve olağanüstü bir yönetim döneminde yürürlüğe giren 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 2. maddesinin 2766 sayılı yasa ile değişik son fıkrasında yeralan hükmün anlamının amaçsal bir yorumla ve Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları ile ilgili milletlerarası sözleşmeler ve Anayasa ilkeleri göz önünde bulunarak belirlenmesi gerekir.” (9.2.1990 T. ve 20428 sayılı R.G.)

Artık kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Geçici madde, adından da anlaşılacağı gibi geçicilik özelliği taşır ve oluşum sürecinin “olağanüstülüğü” de 10 yıl sonraki bir dönemde günün koşullarına göre değerlendirilmelidir.

d- Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası üzerinde yürürlüğe girdikten sonra bir çok kez değişiklik yapılmıştır. Geçici dönem ürünü bir yasa üzerinde bu kadar çok değişiklik yapılması da onun geçicilik niteliğinin bir başka kanıtını oluşturmaktadır.

Parti Programının Açıklanması

1- STP programı kuruluş tarihinden yaklaşık 10 ay öncesinde kamuoyuna “Sosyalizm program taslağı” başlığı altında matbuat olarak sunulmuş ve hakkında herhangi bir ceza kovuşturma veya soruşturması yapılmamıştır. Parti programını hazırlamak ve Parti Girişimciler Kurulunu seçecek olan Parti Hazırlık Konferansını organize etmek için oluşturulan Program Kurulu tarafından tamamlanmıştır. “Sosyalizm program taslağı” başlıklı kitapçık olarak da Dünya yayıncılık Ltd.Şti. tarafından Ocak 1992 tarihinde Aydınlar Matbaasında baskıya verilip yayımlanmıştır.

Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, TCK ve 3713 sayılı Yasa açısından sakınca görülmeyen ve bu konuda kovuşturmaya uğramayan bir program, 2820 sayılı Yasa’ya ve daha da önemlisi Anayasa’nın ilgili maddelerine göre suç oluşturmakta, yasa ve Anayasa’ya aykırılık taşımaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk Hukuk sisteminde pozitif hukuk açısından ve bu hukukun uygulanması açısından bir bütünlük mevcut değildir. Oysa ki, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” fiili suç olarak 3713 sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Ancak bu konudaki mahkeme içtihatları ve Yargıtay içtihatları, programda suç unsuru görmeyecek biçimde şekillenmiştir. İlgili Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarını son savunmamızda değerlendireceğiz.

2- İddianame parti programına bütünlüklü bir yaklaşım içerisinde olmadığı gibi, Anayasanın başlangıç kısmındaki ilkeler mantığı ile bir hukuk felsefe üretmektedir.

a- Yeni kurulan bir partinin yalnızca program ve tüzüğünü davaya dayanak yaparak “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek, dil ayrımı yaratmak; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek” (İddianame syf 11, 12) suçlamalarında bulunmak imkansızdır. Bu suçlamalarda dikkat edilirse özellikli kast aranmaktadır. Manevi unsurun varlığının tesbiti, yeni kurulmuş, iddianamenin hazırlandığı dönemde henüz 3 aylık bir siyasî çalışma yapabilmiş bir partinin etkinliklerinin araştırılması gerekir. İddianame, program ve tüzük açısından anayasa ve yasalara uygunluk denetimi ile sınırlı kalmaya çalışmışsa da, özellikli kast arayan Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/a-b bendleri açısından yapılacak değerlendirme bu kadar dar bir kanıt olanağı ile sınırlandırılamaz. Kastın varlığının araştırmaya muhtaç hali vardır.

b- Anayasanın 3/1. maddesi; “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” maddesi 4. ve 14/1. 68/4. fıkraları ile birlikte iddianamede değerlendirilmiştir. (İddianame syf. 11).

Her dört madde açısından “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacını taşımaktır. İddianame bu konuda programdan alıntı yapmak yerine “Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek” (İddianame syf. 11) Yargıtay Başsavcılığı kendi yorumu yapmış ve bu yorumu delil gibi göstermiştir.

Yine Kapatma sebeplerinin sıralandığı İddianamenin 9. sayfasındaki “IV. kapatma sebepleri ve değerlendirme” bölümünün “A-KAPATMA SEBEPLERİ”nin 1. paragrafı da partinin programından Yargıtay Başsavcılığının çıkardığı yorumu ihtiva etmektedir.. Üstelik bu bölüm tırnak içine alınarak sanki programın metni gibi sunulmuştur. İddianamenin 7,8,9. sayfaları da programın giriş bölümünün alıntılarıdır.. Ancak alıntılar program bütünlüğünden koparılarak aktarılmıştır.

Bunun en ilginç örneği iddianamenin 11. sayfasında bulunmaktadır. “Gönüllü birlik” esasını, partinin programından tek başına, kopuk olarak değerlendirmiştir. Gönüllü birlik tam da parti programının “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmak” amacına karşı savunmanın kanıtlarındandır. Manevi unsur açısından gönüllü birlik bir birleştirici unsur olarak değerlendirilmek zorundadır. Bunun dışında Kürt realitesinin açıklanması ile ilgili bölümler zaten Gönüllü birlik esasının önsel verileridir. Bugün Türk kamuoyuna mal olmuş ve devletin askerî ve sivil bürokrasisinin dahi açıklamaları ile meşrulaşmış “kürt realitesi” önsel bir veridir. Toplumsal/tarihsel bir olgudur. Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk milliyetçiliği” kavramını tanımlayarak “Devlet ve milletin bölünmez bütünlüğünü” ne tür bir eylemin yada nasıl bir programatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “Yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt ulusundan söz etmek, onun dili ve kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği ve Anayasa ve 2820 sayılı yasadaki “Tek Ulus” kavramını da kimseye dayatamayız. Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerine yardımcı olmak sosyolojik bir gerçeği kabullenmektir. Ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık veya dışlanma-ezilme nedeni olamayacağı, hiçbir kültürel yapının korunma­ sı veya dilin zenginleştirmesi çalışmasında ayrıcalık tanınmayacağını belirtmek ve gönüllü birliği hedeflemek bölücülük değil, sosyalist kuruluş sürecinin bütünleştirici ve eşitlistemimizde çifte standartlı bir Atatürk milliyetçiliği kavramı vardır. Irkçılık vardır. Ermeni, Rum, Çerkez halklarını “cemaat” olarak kabul edip, yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan kürt insanının gerçeğini kabul etmemek vardır.

3- İddianame, Sosyalist Türkiye Partisi’nin programının ruhunu anlaşılmaz kılmıştır. Bütünlüğü ile almadan yapılan, anlamadan yargılamaya kalkan bir niteliktedir. Bu nedenle Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun program ve iddianameyi değerlendirmesini savunmanın eki olarak vermek zorunluluğunu hissediyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde sözlü açıklamalarda bulunmak üzere Merkez Yürütme Kurulu’nun çağrılmasına,

3- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesini bilvekale arz ederim.”

Ön Savunmaya eklenen Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun Genel Başkan tarafından imzalanan Program ve İddianame üzerine düşünceleri de aynen şöyledir :

“Program ve İddianame Üzerine

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 25.2.1993 tarih ve S.P.43 HZ.1993/16 sayılı, STP’nin kapatılması talebiyle hazırlanmış iddianame, hazırlanış mantığı ile bir bütün olarak siyasal ve hukuksal bakımdan bugünü kavramayan, hukukun temel prensibi “objektiflik ilkesi”nden uzak, siyasî taraf olma anlayışıyla hazırlanmış bir garabetler manzumesi görünümündedir.

2- Bütünüyle gariplikler içeren bu iddianameye esas olarak iki temel noktadan itirazla başlamanın doğru olacağı inancındayız.

Birincisi, iddianame, STP programını bütünlüklü olarak değerlendirmeyen, programı orasından burasından çekiştirerek yasalara aykırılık arayan, bu anlamda, bilimsel sosyalist teoriyi kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisine duyulan tahammülsüzlük ve siyasal öfkenin her satırına sindirildiği bir belgedir. Bu yanıyla dava, marksizme, Türkiye’deki işçi sınıfı sosyalistlerine, bütünüyle işçi sınıfına ve sınıfın siyasî misyonuna karşı açılmak istenmektedir. Kısacası, Türkiye’de işçi sınıfının iktidar mücadelesini yürütme kararlılığında olan bilimsel sosyalistlerin siyasî alanda örgütlenmelerine ve kendilerini ifade edip siyasî mücadele vermelerine karşı, Türkiye burjuvazinin geleneksel tahammülsüzlüğünü, siyasî bir öfkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda da iddianame siyasîdir.

İkincisi, iddianamede günün moda kavramı “bölücülük” suçlaması ana motif gibi sunulmuştur. Burada da, değişen toplumsal/siyasal süreçler hiç hesaba katılmadan, hukuku, toplumsal/siyasal süreçlerin, değişen değer yargılarının ötesinde, mekanik bir yorumlayışla kullanma mantığı hakimdir.

Oysaki, tarih boyunca toplumsal/siyasal gelişmelerin yarattığı fiili durumun zaman zaman yazılı hukukun sınırlarını zorladığı tüm toplumbilimciler ve hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Bu durumda yasa uygulayıcılarının hukukî yorumları da yaşanılan süreçten bağımsız düşünülemez. Bu tür bir siyasal konuda yaşanılan toplumsal/siyasal süreçleri hesaba katmayan, mekanik bir hukuk yorumuyla, yalnız STP’yi değil, bölücülük suçundan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Hükümet, T.B.M.M. üyeleri, gazete köşe yazarları ve TV programlarının büyük bir bölümüne dava açmak gerekir. Özellikle 17 Mart 1993 tarihinden sonra yukarıda anılan kişi ve kuruluşların “Kürt realitesi”ne ilişkin söyledikleri sözler bu tür bir riski taşımaktadır. Ancak böylesi bir davanın muhatabı STP olmuştur. Bunun temel nedeni, iddianamede sunulduğu gibi bölücülük değil, STP’nin Bilimsel Sosyalizmi kılavuz edinmiş bir işçi sınıfı partisi olmasıdır. STP programını kendi siyasî konumlanışına göre değerlendiren, sosyalizme karşı geleneksel burjuva tahammülsüzlüğünü içeren mantık burada da hâkim kılınmıştır. Bu nedenle hukuksal açıdan bakıldığında da dava siyasî bir içerik taşımaktadır.

3- Bu durumda iddianamede;

a- İşçi sınıfının siyasal iktidarını hedefleyen bilimsel sosyalist örgütlenmelere, bir bütün olarak işçi sınıfının siyasî misyonuna karşı konumlanışta ve bu anlamda taraf olunduğu,

b- STP programının iyi algılanamadığı,

c- İddianameyi hazırlarken burjuva üst yapı kurumlarında gelenekselleşmiş olan Marksizme tahammülsüzlüğün aşılamadığı,

d- İddianamenin hazırlanışında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanılan toplumsal/siyasal süreçlerin ve değişen değer yargılarının hesaba katılmadığı bir gerçektir.

Bu gerçeklerden yola çıkarak, savunmamızı, STP programının açımlanması, Marksizm’in temel ilkelerinin ve bu ilkeler ışığında Dünya ve Türkiye’deki siyasî süreçlerin değerlendirilmesi üzerine inşa etmenin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

Önce, STP hangi nesnelliklerin üzerine basarak kendini var etmiştir’ STP programı bütünlüklü değerlendirildiğinde hangi ilkeler doğrultusunda oluşturulmuştur’ Kısaca bunlar üzerinde duracağız.

4- STP’yi var eden en temel nesnellik, programımızda açıkça belirtilmiştir;

“Bu nedenle bir sistem olarak emperyalizm-kapitalizm ile sosyalist devrim süreç ve mücadeleleri birbirinden kopartılamayacak olan ve biri diğerine karşıt iki evrensel dinamik olarak değerlendirilmelidir. Birinin varlığı diğerini de işaret eder…” (Program syf.3).

Yine S.T.P. programında;

“Türkiye, Dünya emperyalist-kapitalist sistemi içerisinde yer alan kapitalist bir ülkedir (…) Kısacası ücretli emek sömürüsü Türkiye’deki sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır…” (Program syf.13)

STP programından alınan bu iki değerlendirme en genel anlamda STP’yi var eden nesnelliklere işaret etmektedir.

Özet olarak STP, Dünya’da emperyalist-kapitalist sömürü var olduğu sürece onun karşıtı olan sosyalist mücadelenin de var olacağını, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bunun sonucu ücretli emek sömürüsü var olduğu sürece işçi sınıfının siyasî mücadelesinin var olacağını kabulle yola çıkmış, bir işçi sınıfı partisidir.

5- STP programı bu kabulün üzerine bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda oluşturulmuştur. Programda;

“2- (a) S.T.P. bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümüne klavuz edinmiştir…” (Prog. syf.20) diyerek hangi ilkeler üzerinde oturduğunu açıkça belirtmiştir.

6- Bilimsel sosyalist teoriyi klavuz edinen STP programında çerçevesini çizdiği düzenlemelerle, kaynağı marksizm olan bir sosyalist toplum projesini Türkiye’de hayata geçirmeyi amaç edinmiş, bu amaçla siyasî iktidarı almayı hedefleyen bir işçi sınıfı partisidir. Kısacası, STP, Türkiye’de şu veya bu nüanslarla ayrı örgütlenen ama temelde burjuva ideolojisini ve burjuvazinin iktidarını hâkim kılmak için mücadele eden burjuva partilerine, burjuvazinin siyasî iktidarına karşı, siyasî iktidarı almak için siyasal platformda devrimci bir muhalefet ve mücadeleyi sürdürmek amacıyla kurulmuş bir siyasî partidir.

Nasıl bir dünya ve Türkiye istiyoruz’

Bu sorunun yanıtı da bilimsel sosyalist teorinin çizdiği nihaî çerçevede vardır. Bilimsel sosyalizm nihaî olarak sınıfsız ve sömürüsüz, insanların barış içinde bir arada yaşadığı bir toplum, bir dünya yaratmaya yönelik projedir. Sosyalist toplum projesi nihaî olarak, ulusların, halkların birbirini ezmediği, dil, din, renk, ırk, cins farklılıklarına bakılmaksızın insanların bir arada barış içinde yaşadığı, insanın insanı sömürmediği reel bir dünya cennetine tekabül etmektedir. Programımızda bu amaç açıkça belirtilmiştir:

“f- Sosyalist iktidarın uzun vadeli hedefi, başka sosyalist toplumlarla birlikte, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır.” (STP Programı, sf. 21) Burada belirtilen “…sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır” sözünden her türlü ayrımcılığın reddedildiği bir insanlık projesi anlaşılmalıdır.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir toplumda “bölücülükle” suçlanamayacak tek siyasî ideal ve güç bilimsel sosyalistlerdir. İşçi sınıfını eksen alan sosyalistlerin, sınıfsız, sömürüsüz ve her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı bir insanlık yaratmaya çalışırken bölücülükle suçlanmaları son derece şaşırtıcıdır. Bu nedenle, yukarıdaki çerçevede iddianamede STP’ye yöneltilen bölücülük suçlamasını reddediyoruz.

Ayrıca esas itibarıyla, ulusları, ırkları, etnik ve dinsel grupları birbiriyle karşı karşıya getirip savaştıran sınıflı toplum yapısının yarattığı çelişkidir. Bölücülük, sınıflı toplumun günümüzdeki yapılanışı ile burjuvazinin, onu ifade eden emperyalist-kapitalist sömürünün ideolojik ve siyasal olarak yarattığı bir olgudur. Bu olgu, emperyalist kapitalist sömürünün işleyişini belirleyen kendi yasalarının ürünüdür. Silah sanayini elinde bulunduran tekeller STP’nin değil emperyalist kapitalist odakların elindedir. Halklar, etnik ve dinsel gruplar arasında yapay ayrımları körükleyen ve bölücülük yapan da silah sanayine tatlı kârlar sağlayan ve bu sayede soluklanabilen emperyalist-kapitalist odaklar ve onların taşeronlarıdır. Bu olguyu, eski SSCB ve sosyalist ülkelerde bugün yaşanan örneklerle açıklamak mümkündür. Bu ülkelerde birbirinden farklı, dil, din, ulus, etnik grubun barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan tutkal olan sosyalist ideolojinin yerini alan kapitalist restorasyon süreçleri ile birlikte emperyalist-kapitalist odakların dürtüsüyle bir savaş ortamı yaratılmıştır. Yapay ayrımlarla, halklar, etnik ve dinsel gruplar birbirine düşürülmüştür. 70 yıldır açığa çıkmayan yapay kinler, öfkeler bu ülkeleri kan gölüne çevirmiştir. Eski SSCB ve sosyalist ülkelerin bir bölümünde bugün yaşanılan bölücülüğün, ayrımcılığın, dökülen kanların sorumlusu sosyalizm değil emperyalist-kapitalist sistemin kendisidir.

Sonuç olarak, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasını amaçlayan STP’nin bölücülükle suçlanarak hakkında kapatılma davası açılmasının saçma olduğunun altını çizerek bir kez daha vurguluyoruz.

STP, işçi sınıfının iktidar mücadelesini veren bilimsel sosyalizmi ilke edinmiş Marksist bir işçi partisidir. Sınıf mücadelesini esas alan Marksistlerin sınıflı bir toplum yapısı içinde kabul edeceği en temel çelişki sınıf çelişkisidir; emek-sermaye çelişkisidir. Marksistler toplumdaki, diğer bütün çelişkileri de temel çelişki ekseninde değerlendirir ve yorumlar. Bu, programda da açıkça ifade edilmiştir:

“Her türden ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıfsal temellere oturması, ulusal ve sınıfsal dinamiklerin kendi ortaklıklarının yaratılması (…) için mücadele eder.” STP bu ilkesiyle sınıf mücadelesini kesen her türden milliyetçiliğe, ayrımcılığa karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yeniden, Yargıtay Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye dönersek:

1- STP programı, kendisini var eden nesnellik ve bu nesnel zemin üzerinde oluşan kollektif bir iradenin ürünüdür. Nesnelliğe uygunluğunun ve kendisini var eden kollektif iradenin dışında hiçbir onay beklemeksizin oluşturulmuştur. Yeniden düzenlenmesi ya da değiştirilmesi de dünyada ve Türkiye’de farklılaşabilecek muhtemel yeni nesnel koşullara ve kendisini var eden kollektif iradeye bağlıdır. Başkalarının beğenisine sunulmak üzere siyaset pazarına sunulmuş bir meta değildir. Bu tür bir netliğin, bize toplumsal yasaların ve doğal hukukun sağladığı bir hak olduğuna inanıyoruz.

2- İddianamede:

  1. a) “Sh. 7’de III. Dava Konusu Parti Programı” bölümünde STP programından mealen yapılan bir alıntı üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar STP programının bu bölümünü çok dikkatsizce okumuşlar ve ne söylenmek istendiğini doğru algılayamamışlardır. Programda, içinde bulunduğumuz yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı” “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelendiği doğrudur. Bu, 21. yüzyıl için de geçerlidir. Ek olarak, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşeni olarak Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri, Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli sınıf mücadeleleri, Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler olduğu belirtilmektedir.

Ancak, daha sonraki bölümlerde 1980’lerin ikinci yarısından sonra dünyanın siyasal coğrafyasında yaşanan köklü değişimlerin ardından önceleri geçerli olan “uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşenleri” ile ilgili tesbitin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Daha sonraki sayfalarda da, sosyalist ülkelerin dağılma sürecine girmesinden sonra bu üçlü bileşenden belirleyici olarak sadece “Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri” ayağının bugün varlığını sürdürdüğü belirtilmiştir. 21. yüzyıla girerken siyasî mücadelemize projeksiyon tutan bu tesbiti algılamayan aday üyelerimizi (ki hiç olmadı) yeniden eğitime tabi tutmak gibi bir siyasî titizliğe sahibiz. Ancak, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanların aynı titizlikle programı incelemediklerini görmekteyiz.

İkinci olarak, iddianamede 7. sayfaya kadar olan bölümde sözü edilen kanun maddeleri ile bu alıntının uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu alıntının oraya bir aksesuar olarak yerleştirilmediğini düşünürsek, bu alıntı, özel bir amaç taşımaktadır. Kısacası bu alıntının iddianameye alınması, sosyalizme tahammülsüzlüğü ifade etmektedir. Amaç, bu tahammülsüzlüğü mahkeme heyetiyle paylaşmaktır. Bir anlamda heyeti müteyakkız hale getirip etkileme amacına matuftur. Oysaki böyle bir göstermeye hiç ihtiyaç yoktur. STP, adında sosyalist sözcüğü ile, programına sindirdiği bilimsel sosyalist ilkeler ile siyasî partiler platformunda kendini hiç gizlemeden sosyalist bir işçi sınıfı partisi olduğunu deklare etmektedir. O yüzden bu tür bir gösterme yersizdir.

  1. b) İddianamede 8. sayfada “ulusal kurtuluş mücadeleleri” başlığı altında “Ortadoğu başlığı altında” bölümlerinde programımızdan yapılan alıntılarla STP programının bütünü arasında bağ kurulduğunda bir uyum vardır. STP programında “…çağımıza damga vuran dinamikler emperyalist-kapitalist sömürü ve sosyalist devrim mücadeleleridir.” (STP Programı, sh. 3) denilmektedir. İddianamede alıntı yapılan her iki bölümde de dünyanın herhangi bir coğrafyasında emperyalizme karşı konumlanmış bir ulusal direnişin (ki bu Kürt ya da Filistin direnişi olabilir) dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca, bu tür anti-emperyalist ulusal direnişlerin, çevre ülkelerdeki anti-kapitalist işçi hareketlerinin yükselmesiyle sosyalizme yakınlaşabilecekleri tesbiti yapılmaktadır. Esas olarak insanlığı sosyalist bir toplum projesine ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirten bir siyasî partinin bu tür tesbitleri yapması kadar doğal bir şey düşünemiyoruz.

İddianamenin 10. sayfasında: “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifade edilerek, özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten sonra; …” denilmektedir. Ayrıca, bu değerlendirmenin davalı parti programının incelenmesinden sonra yapıldığı belirtilmektedir. Var olan realiteyi bir kıyıya bırakırsak:

1- “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt Ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifadesi programımızın hiç bir bölümünde yer almamaktadır. İddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar kendi engin yorum yetenekleriyle bu sonuca varmışlar, ya da son yıllarda siyasî gündeme yerleşen Kürt realitesi onları bu tür bir yoruma götürmüştür. Ancak, hukukta kesin ve yazılı belgeler, kanıtlar ortadayken bunları aşan ya da tahrif eden kanaate itibar edilmez.

2- Aynı paragrafın ikinci bölümünde, STP programında, özellikle yaşayan bir “Kürt Ulusunun ” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildiği belirtilmektedir. Bu tür bir cümleyi bugün bir siyasi partinin kapatılma gerekçesi olarak Başbakan dahil Türkiye’de yaşayan kimin önüne götürürseniz götürün, sunduktan sonra bu suçlamayı yapanın hangi gezegende yaşadığı sorusuyla karşılaşılır. Çünkü:

  1. a) Hem STP’den hem de iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlardan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ve dışında bir Kürt ulusu vardır.
  2. b) Kürtlerin, kendilerini ifade ettikleri ve Türkçe’nin bağlı olduğu Ural-Altay dil grubunun dışındaki bir dil grubuna bağlı olan bağımsız bir dilleri ve bugüne taşıdıkları, ama yeterince geliştirme fırsatı verilmediği için eksikli kalan bir kültürleri vardır.
  3. c) Kürt ulusunun varlığı, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana açık-seçik ifade edilmiştir. I. ve II. meşrutiyet’te Kürdistan milletvekilleri vardır ve Kürt diye anılır. Bu anılma günümüze kadar gelmiştir.
  4. d) Son yıllarda başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere burjuvazinin diğer siyasî temsilcileri ve bir kısım akademisyenler “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken, yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık seçik bir biçimde kabul etmişlerdir.
  5. e) Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Federe Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti açık ve seçik diplomatik ilişkiye girerek yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik kabul etmiştir.
  6. f) Kürt Federe Devleti adına politik bir misyonla ülkemize gelen Celal Talabani ve Mesut Barzani ile gerek Cumhurbaşkanı gerekse Başbakan görüşmüş ve bu görüşmelerde her ikisi de Kürtçe bilmedikleri için muhtemelen tercüman aracılığı ile anlaşmışlardır. Bu da açık ve seçik bir kabuldür.

8- 31.03.1993 Show TV, akşam haberlerinde SHP’nin amblemindeki altı oka yüklediği anlamları yeniden düzenlediği belirtiliyor ve bir ok’un Kürt kimliğinin tanınması anlamına geldiği bildiriliyor. Ayrıca Kürt diline serbesti tanınması, Kürt Enstitüsü’nün kurulması ilke olarak kabul ediliyor. Bu yaşayan bir Kürt ulusunun varlığının açık ve seçik kabulu değil de nedir’

9- Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, Kuzey Irak’a giderek Kürt lideri Barzani ile muhtemelen tercüman aracılığı ile resmî görüşme yapmıştır.

  1. h) Özellikle, 17 Mart 1993’ten bu yana Türkiye’de yetkili yetkisiz herkes Kürt ulusunun varlığından açık ve seçik söz etmektedir.

ı) Abdullah Öcalan’ın KSP Başkanı Kemal Burkay’la ortak bir zeminde anlaşmasından sonra İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in memnuniyetini belirterek “Sayın Burkay” nitelemesi kişisel bir nezaket değil, mevcut burjuva hükümetine tercih edilebilir görülen bir Kürt örgütlenmesini açık ve seçik kabulden başka bir şey değildir.

  1. i) Aynı anlaşma için Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in “çok önemli bir gelişme” demesi açık ve seçik bir kabuldur.
  2. j) Önümüzdeki günlerde Abdullah Öcalan’la Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin dolaylı da olsa anlaşmaya oturmaları varsayımı gerçekleşirse bu da Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul anlamındadır.
  3. k) TV’de ve gazetesinde burjuvazinin temsilcisi M.Ali Birand, yine aynı nitelikli köşe yazarları Cengiz Çandar, Mehmet Altan v.b.nin Kürt realitesi hakkında yaptıkları ve yazdıkları da açık ve seçik bir kabuldür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz.

Yukarıdaki örneklerdeki yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul edenlerin hepsine kabul diyen devlet, STP Kürt ulusunun varlığını kabul etti diye neden ayağa kalkıyor’ Tek açıklaması olabilir: STP’ye sosyalist bir işçi sınıfı partisi olarak tahammül edilemediği için…

Eğer, STP hakkında “yaşayan” bir “Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul ettiği için” kapatılma davası açılırsa, şu veya bu biçimde benzer kabulle olaya bakan yukarıda adı geçen-geçmeyen Cumhurbaşkanı dahil tüm kişi ve kuruluşlar hakkında dava açılmasını talep ediyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz.

3- İddianamenin 10. ve 11. sayfasında STP Programından alıntılar yapılarak ve bu alıntılara yorumlar eklenerek STP suçlanıyor. Şöyle ki:

(STP Programı, Sh. 27 V-Ulusal Sorun)

“1- Ulusal ve etnik köken hiç bir biçimde bir ayrıcalık ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.

2-Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukları kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmaz…

3-a) Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.

  1. c) STP, sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

“Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.” (İddianame, Sh. 10 ve 11) denilmekte.

1- STP programı Sh. 27 V- Ulusal Sorun madde 1’in iddianameye neden konduğu anlaşılamamıştır. Bu madde buraya STP programının insani amaçlara dönük yüzünü öne çıkarmak ve programı övmek için konduysa bu zaten programın sahipleri tarafından yapılmaktadır. Yok, eğer suç dosyasını kabartmak için konduysa, insanlığı, ulusal ve etnik köken ayrımını gütmeden eşitleyen ve eşitlediği için yücelten bir cümlede suç aramak ciddi bir tehlikedir. Ayrıca, cümlenin bütünde ulusal ve etnik kökenin dışlanma ezilme nedeni olamayacağı gibi yine ciddi bir insani değer savunulmaktadır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda zencilerin ABD’nin bazı eyaletlerinde ayrı ırktan olduğu için beyazlarla aynı okula, otobüse, lokantaya alınmamalarına kısaca, rengi, ırkı farklı olduğu için dışlanmalarına, ezilmelerine tepki göstermedik mi’ 1960’lardaki bu kamu vicdanı 1993’lerde suç dosyasına mı sokulmak isteniyor’ Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin ırksal, ulusal ve etnik olarak hiç bir bağının olmadığı, sadece aynı dinden olduğu ve tarihte ortak bir geçmişi olduğu için Saray-Bosna’daki müslümanlara “insani saiklerle” sahip çıkışını nasıl açılayabiliriz’ İnsani değerlerde çifte standart olmaz. STP bu cümledeki yargıyı tüm insanlığın belleğine, vicdanına kazımak için yılmadan mücadele edecektir. Bu sosyalizmin insana verdiği değerin ifadesidir. İnsanlığı ırksal mülahazalarla birbirine düşünmek, ırklara üstünlük ya da düşüklük atfetmek ve ırksal farklılığı dışlanma-ezilme nedeni saymak rasyonel sosyalizmin, kısacası faşizmin anlayışıdır. STP de faşist ideolojiye, insanı aşağılayan ırkçı uygulamalara karşıdır. Ayrıca, fazişme, ırkçılığa karşı olmak insan olma onurunun gereğidir.

Yine iddianamenin bu bölümünde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul ettiğimiz gibi bir de Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmeleri ve zenginleştirmeleri olanağı sağlanacağını belirttiğimizden söz ediliyor. Savunmanın daha önceki bölümünde Kürt ulusunun varlığı konusunda STP’nin açık ve seçik kabulünden söz etmiştik. Bu kabule benzer yaklaşımlardan örnek vermiştik. Eğer bir ulusun varlığı konusunda kabülünüz varsa doğal olarak ulusun belirleyici özelliklerinden olan dil ve kültürünü de kabul etmek zorundasınızdır. Ayrıca, bu olgu size rağmen vardır ve kabulü bir zorunluluktur. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ya da komşu ülkelerde yaşayan milyorlarca insan Türkçe’nin dışında ayrı bir dil, Kütçe, konuşuyorsa, bu STP programında bu hüküm bulunduğu için değildir. Kürtçe, onların anadili olduğu içindir. Bir ulusun, bir halkın anadilini yasaklamak, gelişmesine, zenginleşmesine engel olmak bir insanlık suçudur. Bu insanlık ayıbının ortadan kaldırılması; Kürt halkının dilini ve kültürünü geliştirmesine, zenginleştirmesine uygun zeminin yaratılması ve olanak sağlanması da esas olarak işçi sınıfı sosyalistlerinin görevidir.

Yine programımızda yer alan “Ulusların ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” ifadesi iddianameye çarpıtılarak “…bu azınlıklara, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” diye geçirilmiştir. STP dünyanın hiç bir bölgesinde Türkiye dahil bir ulusun diğer bir ulusu zorla, baskıyla, asimile ederek ulusal kimliğini yok etmesine izin vermez. Bilimsel sosyalizm bireylerin ve toplumların özgür iradesine saygı duyar ve bireylerin ve toplumların kendi kimliklerini geliştirmelerine uygun ortam hazırlar. Her ulusun kendi geleceğini özgür iradesiyle belirlemesi kadar doğal bir hakkın kullanılmasının engellenmesine karşı çıkar.

İddianamede (Sh. 11): “Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur” denilmekte. Bu cümledeki iki yargı arasındaki bağı kurmak mümkün değil. STP hem Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor, hem de bunu yaparak ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemeyi destekliyor. İşte anlaşılması güç olan bu. Hem birlik hedeflemek hem de bütünlüğü bozmak. İnanılacak şey değil ama, bu cümle buraya bölücülük suçlamasına hedef olan STP’yi savunmak amacıyla gizli bir el tarafından konmuş sanki. Bu konuda söyleyecek fazla sözümüz yok. Evet STP Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor.

Özet olarak toparlarsak, STP, bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümünde kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisidir.

STP, bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda ulusal ve etnik kökene hiç bir ayrıcalık tanımadığı gibi bunun dışlanma ve ezilme nedeni olmasına fırsat vermez. Ezen ve ezilen ulus kavramlarının yeryüzünden kalkması için mücadele eder. STP, Kürt Ulusunun varlığını koruyup geliştirebilmeleri olanağını sağlar. Dillerin gelişmesi ve zenginleşmesi için hiç bir dile ayrıcalık tanınmasına fırsat vermez.

STP, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar. Ayrılma hakkının insanın insanı sömürmesine yol açacağı durumlarda bu sürenin önüne geçer.

STP, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler, bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

Gücünü, bilimsel sosyalist teoriden alan STP, nihaî olarak sınıfsız, sömürüsüz, insanların dil, din, ırk, renk, cins ayrımı gözetmeksizin barış içinde bir arada yaşadığı bir insanlığın yaratılmasını amaçlar.

STP, ülkemizin ve genel olarak insanlığın geleceğe, sosyalizme taşınması için var olan bir mücadele aracıdır ve programda çizilen çerçeveden taviz vermeden mücadelesine devam etme kararlılığındadır.

STP’yi ve STP programını var eden, dünyamızda ve ülkemizdeki nesnellikler ve ön kabullerle bir araya gelmiş bir kollektif iradedir. STP’nin ve STP programının varlığı yine yukarıda belirtilen koşullar ve irade ile sorgulanabilir. Bu sürece dışarıdan yapılacak bir başka iradi müdahale toplumsal gelişmenin doğal akışının önüne set çekme niyeti anlamını taşır ki bu da mümkün değildir. Hele hele insanların siyasal bilincine kazınmış ilkelerin programındaki mücadele azminin engellenmesi hiç mi hiç mümkün değildir.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 16.6.1993 günlü ve SP.43 HZ. 1993/16 sayılı Esas Hakkındaki görüşünde iddianamedeki görüşler yer almakta, ayrıca ayne şöyle denilmektedir :

” 1) Davanın yasal prosedüre uygun olarak açılmadığı iddiası;

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi, siyasî partilerin teşkilatlanmalarına ilişkin ikinci kısmın, kuruluş ile ilgili birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlığını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve Yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği eksikliklerin giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. İstenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi ya da eksikliğin öngörülen sürede giderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması hali ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklik tesbit edilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi hali bir birinden ayırt edilmiş ve herbiri farklı hukukî sonuçlara bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe bu nedenle siyasî partilerin kapatılması davası açılmayacak, ancak partilerin tüzük ve programları ile kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabilecektir. Yazılı istemde bulunma koşulunun, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen Siyasî Partiler Yasasının dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de gerekliliği kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmeden Siyasî Partiler Yasası’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelir ki, böyle bir sonuç, Siyasî Partiler Yasası’nın kabul ettiği esaslara uygun düşmez.

Bu açıklama karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bendlerine dayanmakta ve anılan Yasa’nın 101/a maddesi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki prosedüre uygun şekilde uyarı yapılmadan Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca dava açıldığı yolundaki davalı partinin savunması yerinde değildir.

2) Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama yöntemi, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 Sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33. maddesinde kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında da bu hükümlere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir. Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapabileceği, Anayasa’nın 149/son maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.

3) Siyasî Partiler Yasası’nın bir kısım maddelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası; Anayasa’nın geçici 15. maddesinde; 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemiyeceği belirtilerek, yetkili organ tarafından kaldırılmadıkça veya değiştirilmedikçe, bu dönem içinde çıkarılan yasalar, yasa hükmündeki kararnameler ile 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığı iddiası önlenmek istenmiştir.

Bir kısım maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası da, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşmasına kadar geçen süre içinde kabul edilmekle, Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamı içinde kalmakta ve onun korumasından yararlanmaktadır. Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile 101. maddesinin (a) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklindeki görüşe iştirak edilmemiştir.

4) Anayasa’nın, geçici 15. maddesinin aşılması gerektiği, başlangıç kısmı ile geçici 15. maddesinin ve bir kısım maddelerinin birbiriyle çeliştiği yolundaki iddiası;

Yasa kuralları arasındaki çelişkiden söz edebilmek için, öncelikle aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasal düzenlemelerin bulunması gerekir. Ön savunmada birbiriyle çeliştiği ileri sürülen, Anayasa’nın başlangıç kısmı, geçici 15. maddesi ve belirtilen diğer maddeler, Anayasa’nın bütünlüğü içinde yer alan, ulusal devlet niteliğinin korunması amacını güden, her biri farklı düzenlemeleri içeren ve ulusal iradenin onayından geçen, uyulması zorunlu yasa kuralları olup, bu kuralların birbiriyle çeliştiği ve aşılması gerektiğine ilişkin düşünce yerinde görülmemiştir.

Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Siyasî partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında; siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı, kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların ise temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasî partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da düzenlenmesi, tüzük ve programları ile faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak; siyasi partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu alanı düzenleyen anayasa ve yasalarla sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma devlet niteliğinin korunması, varlığını devam ettirmesi gereğinin doğal sonucu ve uluslararası hukuk düzeninin tanıdığı temel bir haktır.

Anayasa’da öngörülen bu ilke ve esaslardan hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ve uygulamasının sonuçları sırası ile yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Dava konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan yasanın 78. maddesinde;

“Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin ……..Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline……..dair hükümlerini…….değiştirmek;

……..dil, ırk…..ayrımı yaratmak,

Amacını güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…….” hükmü yeralmıştır.

Maddenin bu bendi, Anayasanın başlangıç kısmı ile devletin temel niteliklerini belirleyen ve bunları koruma altına alan hükümleri içermektedir.

Anayasanın, başlangıç kısmında yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” ifadesi ile bu esas tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Devletin kendisine yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin siyasal/hukuksal bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi, Anayasanın 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2 ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği kuralı getirilerek, devlet varlığının korunması amaçlanmıştır.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamını taşır. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlali sonucunu doğurur.

Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesi üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde yer alan Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Başlangıç kısmında, Anayasanın, “hiçbir düşünce ve mülahazanın…..Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremiyeceği…..” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde yaşamaları şeklinde tanımlanmıştır. Gerçekçi, çağdaş ve modern milliyetçilik anlayışı olan Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Özünde kültür milliyetçiliği vardır. Bu nedenle kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir.

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiştir. Atatürk milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Anayasa, başlangıç kısmı ve 2. maddesinde ona yer vermek suretiyle dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmıştır.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi konusundaki düzenlemenin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu ilkeyi belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği hükmü getirilmiş, siyasî partiler yönünden de 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partinin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin korunma­ sına yönelik bir başka güvence de Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesini (a) ve (b) bentlerinde düzenlenmiştir.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilere Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır.

Ülkemizde, Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasıyla kabul edilenler dışında bir azınlık yoktur.

Devletlerde dil, din, ırk, mezhep bakımlarından farklı toplulukların bulunması hem doğal ve hem de bir olgudur. Ancak, bu topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine ters düşer. Hele böylesi topluluklar, tarihimizde olduğu gibi ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde, etnik köken ayırımı yapmaksızın, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle ulusal sınırlar içinde “Türk ulusunu” oluşturup, Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlarsa, bu topluluklara böyle bir statünün tanınmasına gerekte kalmaz. Bu bakımdan Türk ulusu, halklardan değil ortak geçmişin oluşturduğu toplumsal uzlaşmanın yarattığı tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu ifade edilmiştir. Böylece vatandaşlık bağı dışında kalan din, dil, ırk v.s. gibi farklılıklar nazara alınmamış, Türk ulusunun, bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu, bir bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilmektedir. Bu nedenle herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek mümkün değildir.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Burada öncelikle belirtilmesi gereken husus, ulusu oluşturan yurttaşlar arasındaki etnik ayrımla­ rın, farklı dil ve kültürlerin yasaklanması değil, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Nitekim, yüzyıllardır birlikte yaşayan, ortak geçmişe, tarihe, geleneklere ve değer yargılarına sahip, çeşitli etnik kökenden gelen yurttaşların özel yaşantılarında, kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarını önleyen hiçbir yasa ve toplumsal engel bulunmamaktadır.

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulusal bütünlüğün bozulması ile sonuçlanabilecek kopmalara, bölünmelere ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açar. Siyasî partiler yönünden böyle bir amacın güdülmek istenmesi, Anayasanın, başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne aykırı düşer.

B- Değerlendirme:

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında; “Ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bu gün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini oluşturan Kürt ulusal hareketi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Önderliğinin devrimci çizgideki ısrarı, bu harekete, diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırmaktadır. Söz konusu ısrarın ABD’nin başını çektiği emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi durumunda, Kürt ulusal hareketinin, kendi sınırlarını aşan yeni devrimci dinamikler yaratması söz konusu olabilecektir.”

“Bu koşullarda bölgede emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın örülmesinin yanısıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi de bir görev olarak öne çıkmaktadır. Bu sonuncusu kuşkusuz her ulusal hareketin kendi iç sorunu olarak görülmelidir. Ancak, bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proletaryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmeleri, Fİlistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacaktır.”

“Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye, aynı zamanda, dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer almaktadır. Kaygan bir zeminde de olsa, bölgenin en soldaki ulusal kavgası Kürt hareketinin içerisinden çıkmıştır.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

Davalı parti programında yer alan bu alıntılar, programın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri için Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı, ifade edilmek istenmektedir.

Davalı parti programında ilk bakışta dikkati çeken husus, ulusal sınırlarımız içinde, Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesi verdiğinin ve Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların mevcut olduğunun belirtilmesidir. Kürt ulusu ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirme olanağının sağlanmak, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenmek istenmesi, ulusal sınırlarımız içinde bir Kürt ulusunun mevcut olduğunun kabulü ve onun ulus olarak tanınmak istenmesinden başka şekilde yorumlanamaz. Bunlarla anlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt ulusu adı altında iki ayrı ulusun, ulusal sınırlarımız içinde mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun gönüllü birliğini devam ettirmelerinden yana olduğudur. Parti programında böyle bir görüşün yer alması, Anayasanın, başlangıç kısmı, 2. ve 3. maddeleri ile Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendinde belirtilen “ülkü ve ulus bütünlüğü” temel hükmünü ihlal edici bulunmuştur.

Programda, Kürt ulusu ve etnik topluluklardan söz edilerek, kendi dil ve kültürel yapılarının korunacağına, geliştirileceğine, uluslara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı tanınacağına, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliği hedeflenerek, propaganda çalışmaları yapılacağına işaret edilmektedir. İşaret edilen bu sözlerle, Türkiye Cumhuriyetinde bir takım ulusal azınlıkların varlığı dile getirilmekte, onlara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme, başka deyişle örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmektedir. Ülkemizde, Lozan antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında, ulusal yada dinsel nitelikte azınlık bulunmadığına göre, programda Kürt ulusu ve bu gibi ulusların varlığı ileri sürülerek onlara örgütlenme hakkının tanınmasından sözedilmesi, Türkiye Devleti ülkesinde, Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (a) bendinde yasaklanan “azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Son olarak; programdaki, Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirilebilme olanağının sağlanacağı, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmayacağı, biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece, Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık hakların­ dan yararlanmaları gerektiği biçimindeki bir düşünce ve inanç yaratılmak istenmektedir. Böyle bir davranış ise Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde belirtilen yasaklamaya aykırı olur.

Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerçekleri ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisinin;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, 3, 4, ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin, (a) ve 81. maddesinin, (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan düşüncelere prog­ ramında yer verdiği sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin savunmalarının reddiyle, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101/a maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- SÖZLÜ AÇIKLAMA

20.7.1993 günü yapılan sözlü açıklamada Sosyalist Türkiye Partisi’nin Avukatı Aydın AYANOĞLU dinlenmiştir. Anlatımları ve soruların yanıtları aynen şöyledir:

“Bizim burada duruşma hakkının kullanılmasını istememiz davaya bakış açımızdan doğmaktadır. Dar yorum yapılmaması, Anayasal güvence altına alınmış siyasî partilerin bir dernekler prosedüründen daha kolay bir şekilde kapatılmasını önlemeye yönelikti. Ön savunmada usul açısından ilettiğimiz noktalar. Bunun dışında, bu davada şöyle bir çelişki var: Bilmiyorum bu nasıl çözülecek. Gerek 2820 sayılı Yasa gerekse Anayasa’da Anayasa Mahkemesi’nde siyasî partilerin kapatılması duruşmasız olarak, yani bildiğimiz üzere dosya üzerinden yapılan bir incelemedir ve “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu uygulanır” denmektedir. Oysa, bize esas hakkında mütalaa geldikten kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararı gelmektedir ve Anayasa Mahkemesi’nin kararında da sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerimizin dinleneceği gün 20 Temmuz olarak belirtilmektedir; 30 Temmuz ise esas hakkında mütalaya cevap süresi olarak bildirilmektedir ve bize ilgili karardan önce de esas hakkında mütalaa gelmektedir.

Şimdi, parti temsilcilerinin dinlenilmesi, olaya ilişkin, davaya ilişkin bilgilerin toplanması, karanlık kalan noktaların aydınlanmasına, yani delil toplanmasına ilişkindir. Bildiğimiz gibi, esas hakkında mütalaa da delillerin ikamesinin son bulduğu bir safhaya tekabül eder her ne kadar mahkemeyi bağlamasa da. Bu tekabül ettiği safha da artık son karar aşamasına gidilen, delillerin değerlendirildiği bir safhadır. Bu safhadan girildiğini belirten, bizim için bu davada belirtilen özellik esas hakkında mütalaanın tarafımıza tebliğidir, fakat tebliğinden sonra bizim daha önce ilettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma isteğimiz karar altına alınmıştır, fakat ona verilen süre bizim esas hakkında mütalaaya vereceğimiz son savunmamızdan öncesine gelmiştir. –

Burada bizim için savunmamızı engelleyen noktaları sıralamak istiyorum. Bu bizim davaya bakışımız davada bulduğumuz bir nokta bunun savunmayı engellediği nokta ise şu: Yargıtayın esas hakkında mütalasında yeni iddialar vardı. Gerçi ön savunma sırasında gelen, savcılığın bize gelen iddianamesinde pek bir değişiklik olmamasına rağmen bizim ön savunmaya cevap olarak Lozan ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında Türkiye’de ulusal azınlıkların tanınmadığına ilişkin bir açıklama vardı. Şimdi, bu açıklamaya biz, parti temsilcilerimiz cevap verebilirlerdi burada. Bunun ötesinde, bu esas hakkkındaki mütaalada bu nokta bize otomatikman Lozan Konferansının tutanaklarını inceleme talebimizi ortaya çıkaracak. Çünkü, o tutanaklarda ilginç ifadeler de var. Mesela; şeyi soracağız: İsmet İnönü tarafından Türk ve Kürt halkının temsilcisi olarak mı gitti Türk heyeti Lozan’a’ Bunun dışında, Lozan’ın taslaklarında bazı maddeler vardır ulusal azınlıklara ilişkin. Keza, Türkiye’de ilköğretim anlamında eğitim yapan, kendi dilinde eğitim yapan bir Gürcü ulusal azınlığı var mıdır, yok mudur’ Bunu soracaktık mahkemeye. Tüm bunları sorabilme şansımız… Mahkemede incelenmesini isteyecektik. Yine istiyoruz. Lozan Antlaşmasının, Lozan Konferansının tutanaklarının incelenmesini istiyoruz ve gerek Dışişleri gerek İçişleri Bakanlığından, Türkiye’deki ulusal azınlıkların durumuyla ilgili bir açıklamanın davaya katılması gerekmektedir.

Bunların dışında, esas hakkında mütalaanın açıklanmasından sonra bizim parti temsilcilerinin ve davalı vekilinin buraya gelip yapacağı açıklamalar esas hakkında mütalaaya yönelik olacaktır ve bir savunma biçimine dönecektir önceden geldiği için. Bu bir çelişki yaratmaktadır. –

Bizimki şu an sözlü açıklamalara giriştir yaptığımız açıklamalar. Davanın seyrine ilişkin bizim şu an söylediklerimiz. İsterseniz buyurun siz sorularınızı yöneltin ben vekil olarak cevaplandırayım.

Durmak istediğimiz nokta şu: Benim 7 Mayıs tarihli dilekçeme ekli olarak partinin bir yazısı vardı, ön savunma niteliğinde yazısı, ekli yazısı. O yazıda da belirtildiği üzere bu parti sosyalist bir partidir; bilimsel sosyalizmi kılavuz edindiğini ileri süren bir partidir ve sosyalizmin birleştirici olduğunu iddia eden bir partidir ve dikkat edilirse programında iddianameye alınan nokta da odur. Gönüllü birliğini savunduğunu iddia eder programın bir maddesinde. O da belirtilmiştir. Böylesi bir durumda sosyalist bir partinin bölücü, ulusal azınlık yaratıcı, yani iddianamedeki ilgili maddelere göre söylemek istiyorum, bir özelliği yoktur. Bugünkü yapılacak açıklamaların esas ekseni bu idi parti temsilcileri tarafından. Genel eksen bu idi, bunun dışında detaylar. –

Şimdi, burada Kürt realitesi aslında Türkiye Cumhuriyetinin yetkili, yürütme özellikli, yürütmeden yetkili kişilerin ortaya attığı bir kavramdır. Öncelikle basında köşe yazarlarının, Mehmet Ali Birand’la başlayan bir kavram oradan türetilmiştir. Kürt realitesini tanımak aslında bugün Güneydoğu’daki bazı problemlerin kaynağına inme gereksiniminden doğmuştur. Kürt realitesi sosyolojik olarak ayrı bir dili, ayrı bir kültürü olan, kendine özgü bir yaşayış biçimi olan bir kesimi, Güneydoğu’da yaşayan özellikle bir kesimi anlatır. Bunun devlet tarafından tanınmasıdır. Bu konuda hatta şöyle diyebiliriz: 3713 sayılı Kanunun hazırlanışı döneminde tartışıldı bunlar. Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe gazete çıkarmak, radyo yayını yapmak; bunlar tartışıldı. O dönemki tartışmalarda Kürt realitesini tanımak kavramı daha da güncelleşti ve kamuoyunu ilgilendirdi uzun bir süre. Buradaki kavram da bu anlamdadır.

Türkiye Cumhuriyetinde Ermeni asıllı vatandaşlar da tanınıyor; Türkiye Cumhuriyetinde Rum asıllı vatandaşlar da tanınıyor. Bu vatandaşlarımız kendi dillerinde eğitim yapıyorlar, yayınları çıkıyor İstanbul’da özellikle. Kendi ibadetlerini yapabiliyorlar ve kendi ulusal azınlık olarak bütün haklarına sahipler. Aynı şeyi, onlardan daha kalabalık olan, onlardan daha, onlar kadar kendi kültürlerini yaratabilmiş, ortak yaşayışını kurabilmiş başka bir kesimin de bunları kullanabilme hakkı olmalıdır. Burada ulusal azınlık yaratma, yani Siyasal Partiler Yasasındaki yasaklardan bir, iki, ben bu kavram, bu adlandırmayı yanlış buluyorum. Ulusal azınlığı bir parti yaratamaz. Ulusal azınlık varsa vardır, sosyolojik gerçektir. –

Şimdi, bu ayrılığı yanlış anlamamak gerekiyor. Bu ayrılık eğer talep edilirse bugün Türkiye’de kendi kültürünü yaşamak isteyen herkese bu hak tanınmalıdır; özü budur. Eğer bir Gürcüsü, Çerkezi, Lazı bunu isterse bu hakkı kullanabilmelidir. Yani, kendi dilini, kendi kültürünü yaşatabilmektir; her şeyini yaşatabilmektir; kendi kaderini de kendisi kararlaştırabilmelidir. Bu da bir gerçektir. Siyasî bir taraf olmak istiyorsa olabilmelidir. Çünkü, Anayasa kişisel hakları güvence altına alan bir yazılı belge olarak en çok hukuk tarihinde öneme sahiptir ve bu anlamda, burada eğer kişisel hakların yanında siyasî haklarını kullanabilmesini de istiyoruz. Dilerlerse, isterlerse kendi kaderlerini de tayin edebilmelidirler.-

Şimdi her parti programı o partinin kendi kurmak istediği, kendi ütopyasını açıklayan bir belgedir, ana belgesidir. Burada da Sosyalist Türkiye Partisi’nin programı, otomatikman Kürt realitesi üzerine, burada savunmada söylediklerimizi, yani demin açıklamaya çalıştığım partinin bu konuda ulusal meseledeki görüşlerini, eğer kendi ütopyasında kuracağı bir Anayasal hukuksal sistemde bunları güvenceye almak ihtiyacı, nasıl bugün içinde bulunduğumuz çağdaş hukuk devletinde kişisel haklar güvence altına alınıyorsa, bir çerçeve belirleniyorsa bunlara, bunların içeriği doldurulmaya çalışılıyorsa, aynı şekilde bunun hukuksal bir kimliğinin de sağlanmasıdır. Yani olaki, Sosyalist Türkiye Partisi’nin kendi iktidar döneminde diyelim, kendi hükümet döneminde diyelim, yapacağı şeyleri açıklayan, işlemleri açıklayan programında, Sosyalist Türkiye Partisi eğer Kürt realitesi veya Türkiye Cumhuriyeti içinde bu tür kendi dili, ortak yaşayışı ve kültürü olan insanların kendi kaderlerini dahi belirleyebilme haklarını kabul ediyorsa, bunun çerçevesini de çizmek zorundadır hukuksal olarak. Bunu aynı zamanda, bugün var olan, iktidarda olan partiler, eğer kendi programlarına bir noktayı almışlarsa, onlar da kendi çerçevelerini çizeceklerdir. Yasakların da çerçevesi çiziliyor. –

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, uluslar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar, ifadesi; demin söylemeye çalıştığım olaydır. Yani, bu Türkiye için değildir, bu aslında genel, evrensel bir kural haline gelmiştir. Ne için gelmiştir, sosyalizm için gelmiştir, sosyalist partiler için gelmiştir. Sosyalist partiler bütünleştirici partilerdir, sosyalist partilerde kimi dönem fedaratif yapılar önerilebilir, ama sosyalist partilerin ütopyaları üniter bir devlettir sonuçta.

Sosyalist partiler ancak ulusların mozayiğine önem verir. Bazı değerlerin yaşatılmasına önem verir. Bunlara sahip çıkıp bunları öne atıp, bunları bir ulusu parçalamak için değil, insanın kendini yaratmadaki zenginliğini öne çıkarmak için yapar. Burada bunun, Türkiye veya başka bir ülke için söylenmesinin bir anlamı yok, bunu evrensel…

Sosyolojik gerçek olarak Türkiye’de Kürtler varsa ve bu insanlar dillerini konuşuyorlarsa, bizden başka değişik lehçeleri olan bir dilleri varsa ki çok ilginç bir dava örneği sunacaktım ben, eğer parti temsilcileri de gelseydi; DDKO’nun 1971’deki Diyarbakır’daki süren bir davasında, Kürt dili diye bir dil olmadığı iddia ediliyor mahkemede, iddianamede ve o dönem sanıklar oturup Türk Dil Kurumunun sözlüğünde Türkçe olmayan kelimeleri tarıyorlar; sanırım şu an yanılıyor olabilirim; üç bine yakın Türkçe kelime buluyorlar, diğerleri yabancı kelime. Yani, demek istediğim bu; bu bir zenginliktir Türkçe için aynı zamanda. –

Türkiye içerisinde, Türk ulusundan başka Kürt ulusu vardır, diyor mu Partiniz’ sorusuna karşılık

Şimdi bu, otomatikman, bu deniliyor. sonuçta deniliyor. –

Anayasa Mahkemesi bağlı olduğu mevzuatla, bu mevzuatın içinde karar vermeye çalışıyor. Fakat Anayasa Mahkemesi aynı zamanda içtihadında, kendi içtihadında ve Danıştay da kendi içtihadında gerektiğinde evrensel hukuk ilkelerinin uygulanması gerekir ve yapılan, bağlı olduğu mevzuatla verilen kararlar büyük zararlara yol açıyor. Ön savunmamızın hukuksal özü de buydu.

V- DAVALI SİYASİ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin 29.7.1993 günlü son savunmasında aynen şöyle denilmektedir:

“Son Savunmamız :

– Usul Açısından Son-Savunmamız:

1- Davaya ilişkin ön-savunmamızdaki usuli itirazlarımızı tekrarlamakla birlikte, usule dair yeni bazı itirazlarımızı sunmak istiyoruz.

Bu bağlamda, davada uygulanan yargılama prosedüründe hata yapılmıştır. Bu hata savunma hakkını engeller mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesinde 2949 sayılı yasa gereği C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri tamamlayıcı kurallar bütünü olarak uygulanmak zorundadır. Başka bir deyişle, duruşmasız da görülse, parti kapatma ile ilgili davalarda Anayasa Mahkemesi C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri ile bağlıdır.

Ceza yargılama prosedüründe ise Esas hakkında mütalaa ve sonrasında davalı/sanıktan son savunmasının istendiği safha, yargılamanın delil toplama safhasının bitip, delillerin değerlendirilme ve son karar safhasıdır. 20.7.1993 tarihli sözlü açıklamalarımızı sunma toplantısında da belirttiğimiz gibi davalı parti adına ön-savunma dilekçemizde de talep ettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma talebimizin yüce mahkemece değerlendirilmesinden önce tarafımıza Yargıtay Başsavcılığının esas hakkında mütalaası ile tebliğ edilmiştir. Mütalaa ile birlikte son-savunma için süremizi belirten Anayasa Mahkemesi kararı da ekli yollanmıştır. Sürenin uzatılması için yaptığımız yazılı başvuruya yanıt olarak tarafımıza tebliğ edilen 6.7.1993 ara kararında: sözlü açıklamada bulunmak için Parti Temsilcilerine 20.7.1993 tarihinde sözlü açıklamada bulunma fırsatı tanınmıştır. (5.madde) Yine aynı ara kararının 2. maddesi gereğince de tarafımıza 30.7.1993 tarihine kadar son-savunma süresi verilmiştir. Yüce Mahkeme delillerin değerlendirildiği Yargıtay Başsavcılığı’nın davayı bitirme ve son karara doğru ilerleyen işlemine karşın davalı parti, delil olabilecek sözlü açıklamalarda bulunmak üzere 20.7.1993 tarihinde (Esas hakkında mütaalaya normal yanıt süresinin dolduğu tarihten sonra fakat ek süreden ise 10 gün önce) huzura çağrılmaktadır. Bir an için Yüce mahkemenin eski kararlarında da olduğu gibi “Davayı duruşmalı biçime yaklaştırma” eğiliminde olduğunu varsaysak bile en temel hak, savunma hakkı, savunmanın; çoktan son karara yönelik işlemini yapmış, delilleri tartışma safhasını bitirip kapatılmamızı tekrar talep etmiş, davayı kendi cephesinde bitirmiş iddia makamının mütaalasından sonraya bırakılması yolu ile kısıtlanmıştır. Bu durumda esas hakkında mütalaada ileri sürülen hususları sözlü açıklama sahfasında tartışmak zorunluluğunda kaldık. Ancak mahkemenin tutumu, bizi sadece bilgi vermekle sınırlı tutmak şeklinde tezahür etmiştir. Esas hakkında mütaalanın sözlü açıklama safhasındaki veriler de dikkate alınarak yeniden hazırlanması ve davalı partiye tekrar ek savunma hakkı verilmesi gerekir. 2949 sayılı Yasada belirtilen duruşmasız yargılama ilkesi, ceza yargılama prosedürünün uygulanmaması keyfiyetini doğurmaz.

2- Davayı etkileyecek nitelikte olmamakla birlikte, Türkiyenin “Ulus adına karar veren” yüksek mahkemelerinden biri olan Anayasa Mahkemesinde, çok basit bir merasimin uygulanmaması dikkatimizi çekmiştir. Davalı parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza Esas hakkında mütalaa dahil hiçbir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir. Bu gidişle davanın sonucunu Davalı partiye yapılacak tebligattan öğrenme talihsizliğimiz belirmektedir. Tebligat Kanununun hükümlerine uyularak hukuki bir prosedürün tamamlanmasını, yargılamanın düzeyi açısından talep ederiz.

3- Davanın önemli aşamalarından biri olan sözlü açıklamalarda bulunmak için parti temsilcileri, Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanının üzülerek gazetelerden öğrendiğimiz açıklamalarının aksine 5 kişi değil, 3 kişi olarak mahkeme huzuruna çıkmışlardır. Tutanağa da bu şekilde geçmiştir. Taraf vekili olarak şahsımızı da temsilci olarak kabul ettiğini sanmıyoruz. Şahsımızın davada bulunduğu konum vekalete dayalı temsildir ve yargılama hukukunda kendisine has bir konumu vardır. (Davanın talihsizlik kabul ettiğimiz bu yönüne ilişkin gazete haberlerini Ek 1 dizide sunuyoruz. Sayın Mahkeme Başkanının 22.7.1993 tarihli Sabah Gazetesinde yayımlanan, davalı partinin temsilcilerinin salonu terketmedikleri, onları kendilerinin kovduğu yollu açıklamaları ve birgün sonra bu haberi yalanlayan beyanlarına ilişkin olarak 21.22.23. Temmuz 1993 tarihli Aydınlık, Sabah, Hürriyet, Özgür Gündem gazetelerini delil olarak açıklıyoruz. (Ek 1 dizide sunulmuştur.) Böylesi olayların Türk Hukuk Tarihi açısından kara bir leke olacağını düşünüyoruz.

Kaldı ki, yine aynı gazetelerde belirtildiği gibi, parti adına açıklamada bulunmak için çağrılan temsilci adedi 2 değil, üçtür. İlgili arakararının 1. maddesinde Türkçe gramer bilgimiz bizi yanıltmıyorsa, “Parti’nin Genel Başkanı ile birlikte iki tem­ silcisinin Anayasanın 149/4 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddesi gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine” denmekle Genel Başkan ile birlikte iki temsilci daha kastedilmektedir. Aksi bir ifade Türkçe Dilbilgisi kurallarına göre şöyle olabilirdi: “Başta Genel Başkan olmak üzere iki temsilci” veya “Genel Başkan dahil iki temsilci”…Bilgisayar dizgi hatasından dolayı ön-savunmamıza ek olarak verdiğimiz Genel Başkan imzalı belgenin 3. maddesinde sözü geçen “iddianemede” sözcüğünde bir “e” harfinin eksikliğinden çok daha vahim bir hatadır.

Yine aynı gazetelerde iddia edildiği gibi Parti temsilcileri toplantıya kravatları olmadan veya kravatları yana kaymış ve gömleklerinin kolları sıvalı olarak çıkmadılar. Kravatlı ve kısa kollu gömleklerle iki temsilci, ceketli ve kravatlı olarak da üçüncü temsilci olmak üzere huzura geldiler. Devlet Memurlarının giyim mevzuatında “Yazlık kıyafet” şekline uyan bir kıyafet tarzıdır. Kaldı ki giyim hususu, mahkemenin avukat, savcı ve mahkeme heyeti üyelerini kapsayan bir hususdur. Davalı veya sanıklar buna dahil edilemez.

Bir hususu daha belirtmeden edemeyeceğim. Yüce Mahkemenin huzuruna bizzat tarafların ceketli gelmesi isteniyorsa, bizim de taraf olarak heyetin ve iddia makamının cüppeli duruşmaya çıkmasını isteme hakkımız vardır.

Verilecek nihai kararda tüm bu hususların ele alınmasını ve karar metninde işlenip, görüş geliştirilerek yanıtlanmısını ve bu şekliyle Türk Hukuk Tarihinde maddeselleşmesini istiyoruz.

4- Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı: gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasanın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hakimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adli bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “Yalancı”, “saygısız” türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U.Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U.Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (EK-4) dilekçe ile talep ediyoruz.

Esasa İlişkin Son-Savunmamız:

1- Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimi duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt, Kürt sorunu ve Kürt realitesinden sözetmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı partinin yargılandığı 1982 Anayasasının başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği” perspektifinin doğrultusunda geldik. Oysa aşağıda açıklayacağımız gibi, Kürt realitesi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında rahatça ve özellikle tartışılan bir konuydu ve bu tartışmanın öncülerinden biri Mustafa Kemal, diğeri ise İsmet İnönü idi. Meclis Tutanaklarından Lozan Konferans tutanaklarına kadar her belgede Kürtlerin varlığı resmî görüş olarak kabul edilmiştir.

2- Söylediklerimizin boşlukta kalmaması için örnekler vermek istiyoruz.

a- Ancak öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, bugün Yüce Mahkemenin önünde Kürtlerin sosyolojik varlığını kanıtlama çabası içine girmeyeceğiz. Bu dava basit sosyolojik verileri sıralamaktan öte bir anlam taşımalıdır. İddianamenin bu konudaki bölümlerini biraz sosyoloji bilgisi ile herkes yanıtlayabilir.

b- Biz, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş ve Başlangıç yıllarında bu sosyolojik gerçekliğin bizzat Cumhuriyetin kurucuları tarafından kabul edildiğini, hatta “özerklik” konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından İzmir İktisat Kongresine geçmeden önce, yurt gezisi sırasında, İzmit Kasrında 16.1.1923 tarihinde altı gazeteci ile yaptığı görüşmede belirtilmiştir. (Ek 2. Dizi) Türkçeleştirilmiş metinden aktarıyoruz:

“İZMİT KASRI:

16/17 KANUNİSANİ

1339

9.5 SONRA

Tutanak Sayfa 15

…………….

Gazi Paşa-Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine uygun olarak da katiyyen mevzuubahis olamaz. Çünkü malumualiniz, bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surette tevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kefasetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt asairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade lazımdır… Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir (Ak 1 Syf. 9.10.11 İkibine Doğru Dergisi 1987 Yıl:1 Sayı 35).

Kürtler ile Türklerin kardeşliği üzerine ve birlikte yaşamaları gerektiğine ilişkin bölümlerin de altını çizmiş bulunuyoruz.

Fakat davamız açısından önemli olan, bir çakışma vardır. Mustafa Kemal Kürt realitesini tanıyan cumhuriyetin kurucusu olarak, Kürtlerin ayrı devlet kurmalarını istememektedir. Ancak Yerel Özerklik tanınması dahilinde sorunu çözmek istemektedir. Sosyalist Türkiye Partisi aradan 70 yıl geçtikten sonra programında, Lozan Konferansında Türk Heyeti adına İsmet İnönü’nün devamlı tekrar ettiği Self-Determination/Kendi kaderini tayin hakkını. Aynen aktarıyoruz:

“-5- SAYILI TUTANAK

25 Kasım 1922

İSMET İNÖNÜ

…….İsmet Paşa, kimsenin itiraz edemeyeceği bir bildiride bulunmak zorunda olduğunu başka bir deyimle Türklerin İstanbul’da çoğunlukta bulundukları ve yalnız şimdiki ülkelerinin herhangi bir yerinde değil, başkentlerinde de plebisitten korkmadıklarını açıklamak istediğini söyledi. İSMET PAŞA, dünyanın her yanındaki halklar da kendi kaderlerini kendileri saptayabilselerdi, dünya barışına daha iyi hizmet edilmiş olacağı kesin kanısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.” (Ek 3 Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler Takım 1 Cilt 1 Kitap 1 Seha L.Meray. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları Syf 95.)

Marksist perspektifi dahilinde belirterek, fakat yine de Türk ve Kürtlerin Gönüllü birlikteliğini savunması arasındaki anlam farkını iddia makamı göstermek zorundadır. Davalı partinin farkı, self-determination hakkı ile birlikte durumu değerlendirmesidir. Yargılamada Anayasal ilke olarak Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen Atatürk Milliyetçiliği ilkesi uygulanacaksa, öncelikle bu ilkenin yaratıcısının açıklamaları dikkate alınmak zorundadır.

Türk Tarih Kurumu bu belgeyi gizlemeye çalışmış, fakat belge ortaya çıkartılmıştır. (Türk Bürokrasinin kraldan fazla kralcı bürokratik gerçekliğinin en iyi ifadesi olsa gerektir. Adı geçen dergiden aktarmaya devam ediyoruz: “Eksiksiz” denen metindeki eksik İzmit toplantısının tutanakları, “tam metin” iddiasıyla ilk kez 6 yıl sonra gün ışığına çıkacaktı. İzmit Kasrı görüşmesine katılan gazeteci milletvekili Mahmut Bey (Soydan) 1929 yılının kasım ve aralık aylarıyla, 1930 yılının ocak ayı boyunca 70 gün süren bir dizi halinde tutanakları Milliyet gazetesinde yayımlanmıştı. Bir zamanlar İsmet Paşa’nın kabinesinde bakanlık yapan İsmail Arar ise 1969 yılında Atatürk’ün İzmit konuşmasını kitap haline getirdi. Toplantıyla ilgili son yayın ise 1982 yılı tarihini taşıyordu ve Arı İnan’a aitti. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” başlığını taşıyan kitabın üzerinde “Türk Tarih Kurumu”nun adı okunuyordu.

Afet İnan’ın kızı Arı İnan, derlediği belgelere yazdığı sunuşta “Gazi Mustafa Kemal’in geziye çıkarken beraberinde götürdüğü üç zabıt katibince yazılmış” tutanakları “noksansız” yayınladığını söylüyordu. Metinlerin asılları Anıt Kabir Arşivi’ndeydi. Türk Tarih Kurumu Arşivi’nde ise tutanakların fotokopileri vardı. 2000’e Doğru toplumdan ve araştırmacılardan gizlenen belgelere ulaştığı zaman, Arı İnan’ın “noksansız” dediği metnin eksik olduğunu saptıyordu. Atatürk’ün açıklamalarından “Kürt Meselesi” başlıklı bölüm yanında, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olanlar da çıkartılmıştı.

Atatürk’ün Bölücülüğü

(Kitabın yayınlanabileceğine-Abc.) karar veren Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu üyelerinden bugün yalnız üçü yaşıyordu:

Sedat Alp, Tahsin Özgüç ve Tahsin Yazıcı, Yücel’e göre karar yerindeydi. Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Tarih Kurumu’nun bugünkü başkanı, Atatürk’ün görüşlerinin “Bölücülüğe yarayacağı” kanısındaydı. “T.T.K. Türkiye aleyhine çalışanlara belge vermek durumunda değil”di.” (Ek 1 Syf 12,14)

3- Şimdi Mustafa Kemalin Kürt sorunu hakkında yıllar yılı Türk Kamuoyundan gizlenen (ki Milli Güvenlik Kurulu arşivlerinde ve Türk Tarih Kurumu arşivlerinde saklı bulunan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin tüm belgelerin incelenmesini 2949 sayılı Yasanın 43/1,3 ve 4. fıkraları dairesinde talep ediyoruz. 43/2. fıkranın uygulama alanı yoktur. Çünkü sözkonusu belgelerin Kürt realitesi ve Devletin kuruluş yıllarındaki bu konu üzerine politikaları ile sınırlamış bulunmaktayız. Ayrıca bu konuda gizlilik gerekçesi olamaz. Böyle bir şey olsaydı, Mustafa Kemal’in görüşlerine ait açıkladığımız belge hakkında Devlet sırlarının açıklanmasından dolayı soruşturma açılırdı.) görüşlerine ek olarak, İsmet İnönü’nün Türk Temsilcisi sıfatı ile Lozan Konferansındaki Kürt meselesini sergileyişini de aktarmak istiyoruz.

Her ne kadar sözlü açıklamalarımız sırasında Değerli Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının: İ.İnönü’nün Türk ve Kürt’lerin temsilcisi olarak Lozan’da bulunmalarının belirtildiği oturumun hangisi olduğu sorusunu tarafımıza yönelttikleri sırada, Musul görüşmelerinde olabileceği olasılığını da gündeme getirmesi bizim açımızdan anlamsal bir fark yaratmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Machevellist/pragmatik bir yol izlemiş olamaz. Böyle bir yol izlenmişse, yargılamanın zaten anlamı kalmamıştır. Bir oturumda Türk Heyetinin Kürtlerin varlığını tanıması, Plebisit istemesi, başka bir oturumda bunu reddetmesi veya sözünü etmemesi olsa olsa dava açısından iddianın çürüklüğünün göstergesi olabilir. Bu konuda aktarmalara geçmeden önce Kürt sorunu hakkında Türk bürokrasisinin yıllardır “Dağ Türkleri”, “Turan kökenlilik” türünden çarpıtmalarının nereden kaynaklandığını göstermek için kısa bir bölüm aktarmak istiyoruz:

“…….Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür: Oysa, bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden, Enyclopaedia Britannica yalanlamaktadır. (Ek 1. Aynı eser syf 346).

Türk Temsilci Heyeti adına Musul Sorununda İ.İnönü’nün sunduğu bildiriler ve konuşmaları dava açısından çok önemlidir. Musul’un Türkiye sınırları içinde kalması için Kürtlerin varlığını kabul eden bir Devlet. Hatta yine aktaracağımız kısımlarda Anadolu’daki Kürtlerin varlığını da belirten Devletin şimdiki temsilcileri ve iddia makamı bunu yok sayamaz. Bölümleri aynen aktarıyoruz. Yoruma ihtiyaç hissetmiyoruz:

“21 SAYILI TUTANAK

23 Ocak 1923

İSMET İNÖNÜ

…1- Etnografik nedenler,-Musul vilayetinde yerleşik nüfus 503 000 kişiye varmaktadır. Vilayet içinde, bundan başka, Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler de vardır: Bunlar aşağı yukarı 170 000 kişi kadardır.

……. Vilayetin yerleşik nüfusunu meydana getiren 503 000 kişi resmî son Türk istatistiklerine göre, aşağıdaki unsurlardan oluşmaktadır:

KÜRT TÜRK ARAP YEZİDİ MÜS OLM TOPLAM SÜLEYMANİYE

62 830 32 960 7210 —– —– 130000

SANCAĞI

KERKÜK

97 000 79 000 8000 —– —– 184000

SANCAĞI

MUSUL

104 000 35 000 28 000 18 000 31 000 216000

SANCAĞI

MUSUL VİL

263 000 146 960 43 210 18 000 13 000 503000

TOPL NÜF

…..1- Süleymaniye ve Kerkük Sancaklarında Arap unsuru çok azdır:

2- Musul Merkez Sancağında 137 000 Türk ve Kürte karşılık yalnız 28 000 Arap vardır.

3- Son olarak bütün Musul Vilayetinde 410 790 Türkle Kürde karşılık 31 000 Müslüman olmayan vardır. Demek ki Vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türklerle Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar getirmektedir. (Sf:344)

…… Türkiye yüzyıllardır, Musul Vilayetinin gerçek sahibi olmuştur; askere alma zorunlulukları yüzünden Vilayetteki nüfus hareketini çok doğru olarak bilmek zorundaydı; son olarak, Türk istatistikleri, Dünya savaşından önce, esaslı bir inceleme sonucunda ve nüfusun çeşitli unsurları arasındaki oranı gösteren rakamları değiştirmedikçe hiçbir siyasal çıkarı olmadığı bir sırada düzenlenmiştir. (sf:344)

……Bu koşullar altında, yalnız Türk istatistiklerinin gerçeğe uygun olduğunu kabul etmek gerekir.

Kaldı ki, İngiliz Temsilci Heyetinin verdiği rakamlara göre de, Musul Vilayetinin nüfusu (1921 yılında) şu unsurlardan oluşmaktadır:

ARAP KÜRT TÜRK HIRISTİYAN YAHUDİ TOPLAM

MUSUL 170 663 179 820 14 895 57 425 9665 432468

ERBİL 5100 77 000 15 000 4100 4800 106000

KERKÜK 10 000 45 000 35 000 600 1400 92000

SÜLEYMANİYE —– 152 000 1000 100 1000 155000

TOPLAM 185 763 452 720 65 895 62 225 16 865 785468

Görülüyor ki Araplarla Müslüman-olmayanların Vilayet nüfusunun içinde azınlıkta, Kürtlerle Türklerin de çoğunlukta olduğunu, İngiliz Hükümetinin kendisi de kabul etmektedir. (Sf: 345)

…… Fethiyeden Kerkük’e uzanan dar bir toprak şeridi dışında, Dicle’nin sol kıyısındaki bölgede tüm olarak Kürtler ve Türkler oturmaktadırlar. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça olmak üzere üç dil birden konuşulmaktadır; fakat, bu şehirde oturanlardan Arapça konuşanlar ve Arap sayılanlar, aslında Türktürler; bunlar, uzun süre Araplarla ilişki kurmuş olmaları yüzünden, her iki dili de öğrenmiş bulunmaktadırlar.

Bu memleketi tanıyanlar bilirler ki, Musul’da oturanlar, hiç bir vakit, ne Arap, ne de Irak halkının bir parçası sayılmışlardır. (Sf: 345)

…… Yezidiler, Kürttürler; doğal olarak da gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir; aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır; bu yüzden, onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl, aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için, ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık demek olur. (Sf: 345)

…… TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadır.

…… Bitlis’de 1914’de patlak veren olay, bir kaç yabancı konsolosun kışkırtmaları sonucudur; hiçbir önemi yoktur ve yalnız o yerle sınırlı kalmıştır ……….İngiliz Temsilci Heyetince öne sürülen Dersim olayı da aynı niteliktedir. (Sf: 348)

Tüm bu alıntılar da göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir dönem tercihini Kürt realitesini tanıyarak yapmış, fakat bu tercih zaman içinde değişmiş ve eski tercihin belgeleri ortadan kalkmıştır. Sosyolojik gerçeklik yine Egemen siyasî tercihlere yenilmiştir.

Bu konuda ilk yılların izlenen politikalarını anlatması bakımından Ek.2. deki derginin 14. sayfasını aktarmak istiyoruz: “…Atatürk, Anadolu’ya çıktığı günden bir ay geçmeden, 18 Haziran 1919 günü Amasya’dan Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e çektiği şifrede, “Kürtler de Türklerle birleşti” müjdesini veriyordu. Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti, bu şifreden önce 30 Mayıs günü yayınladığı bildiride, Doğu illeri için, “Bu illerimiz kan, din ve tarih kardeşi olan Kürt ve Türkün namus ve yurtseverliğine emanettir” diyordu. Bu şubenin 17 Haziran günlü raporunda ise “Kürtle Türkten meydana gelen birleşmiş bir millet”in hakları savunuluyordu. Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan Erzurum Kongresi, 1923 yılında da daha somut ifade edilecek çözümü genel çizgileriyle belirlemişti. Doğu bölgesinde yaşayan unsurlar, “birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve ırki duruma ve toplumsal ve coğrafi şartlarına saygılı özkardeşti”ler. Sivas Kongresi nizamname ve beyannamesi de bu programı aynen benimsiyordu. Mustafa Kemal, Doğu bölgesindeki görüşme ve yazışmalarda, Türk ve Kürtün “birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş” olduklarını sürekli tekrarlayacaktı. 15 Eylül 1919 günlü telgrafı yalnızca bir örnekti. “İç ve dış düşmanlara karşı demirden bir kale” bu kardeşlik temelinde yükseliyordu.

20-22 Ekim 1919 günleri Amasya’da Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Müdafai Hukuk Temsil Heyeti üyelerinden Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami beyler arasında imzalanan protokol, bir bakıma yeni Türkiye’nin ilk anayasasıydı. Orada, vatan “Türk ve Kürtlerin oturduğu topraklar” olarak tanımlanıyordu. Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlamak için” her türlü hakları gerçekleştirilecekti. Mustafa Kemal, Ankara’ya geldiğinin hemen ertesi günü 28 Aralık’ta yaptığı konuşmada, “…devlet için millî yeni bir sınır kabul ettik.” diyordu. Vatanın sınırları, “Türk ve Kürt unsurlarının oturduğu” alanı içeriyordu. TBMM açılır açılmaz, hemen yaptığı önemli konuşmada, gene “kardeş milletlerin millî sınırı” diyordu Misakı Millî toprakları için. Bu sınır içinde “Türk olduğu gibi Kürt de vardı…. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıydılar” 1 Mayıs günü gene Meclis kürsüsünden bunları söylemişti M.Kemal.

Aynı formüller 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921, 1 Mart 1922 günü Mecliste yapılan konuşmalarda tekrar ediliyordu.

Lozan görüşmelerinde ise İsmet Paşa “TBMM hükümetinin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti olduğunu” belirtmişti. İsmet Paşa, 1969 yılında Ulus gazetesine anılarını anlatırken, Lozan’da “millî davalarımızı biz Türkler ve Kürtler diye savunduk” diyecekti. Mecliste yapılan konuşmalarda, Hükümet Başkanı Rauf Bey ve Kurtuluş Savaşının önde gelen isimleri, tıpkı Mustafa Kemal gibi, ısrarlı olarak “Türkiye Halkı” kavramını kullanıyor ve “Türkiyeli” olmayı vurguluyordu.” (Ek 2. Aynı dergi syf. 14, 15)

4- Savunmada boşluk bırakmak istemediğimiz için Kürtlerin varlığı, ayrı bir dil ve kültürleri olduğu ve Turan kökeninden olmadıklarına ilişkin de birkaç kısa açıklamada bulunma gereği duyuyoruz. Bu konuda özel bir araştırma yapacak kadar sosyoloji bilgimiz yoktur.

Kürt kelimesi tarihte ilk kez Yunanlı tarihçi ve komutanı Ksenefon tarafından “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde yazılı olarak kullanılmıştır. Ksenefon bu eserinde MÖ 400-401 yılında şimdiki Kürdistan’da karşılaştığı Karduki (Carduchi) kavminden bilgi veriyor ve bunların şimdiki Botan’a kadar uzandığını yazıyor. (Ek 5. Kürtler ve Kürtlerin Tarihi, syf. 15)

“Lagaş kralı MÖ 2400 yıllarında Karda kabilesinden söz eder ve MÖ 2200 yıllarında Ur padişahı Kmil Sin (Kemil Sin), Kurde toprağını prens Verdenner’e bırakmıştır. 1370’te Hitit Padişahı Subilkubme, Gurde adında bir topluluğun adını anar. Daha sonraları Asur Kitabelerinde Karadaka Yaylasından ve kurtie, kurti topluluğundan söz edilir. (Aynı eser sayfa 15)

Tarihteki Kürt krallıklarını Gutiler, Lulular, Kasitler, Mitanniler, Haldi-Urartu’lar, Medler, Subariler, Nayriler, Kardular olarak kısaca belirtmek yeter sanırım.

5- Türkiyenin politikaları çok kısa süre sonra değişmeye başladı. Tunceli Kanunu bunun çelişkilerini de ortaya koymaktadır. (Tunceli’nin idaresi hakkında kanun)

1935 yılında kanun yürürlüğe giriyor fakat Tunceli ilinin kuruluşuna ilişkin yasa 4 Ocak 1936’da çıkarılıyor. Ve Dersim isyanı 1937 yılında oluyor. Yüce Mahkemeye soruyorum: Tahrik Parlamentodan mı geliyor’

Yasanın bazı maddelerini sıralamak istiyoruz.

Görülecektir ki, söz konusu yasa, Türkiyenin son on yılına sığan yasal düzenlemelerin benzeri içeriğe sahiptir.

– Dersim ilinin Tunceli vilayetine dönüştürülerek ordu ile irtibatı baki kalmak ve rütbesinin selahiyetini haiz bulunmak üzere korkomutan rütbesinde bir zatı vali ve kumandan olarak atayan. (madde 1)

Bu vilayetin nahiye ve kazaların sınır ve ve merkezlerini dahi değiştirebilecek (madde 2). Kaymakam ve nahiye müdürlerinin dahi rütbe yetkileri ve ordu irtibatları baki kalmak şartıyla ordu muvazzaf subaylarından teşkil edilebileceği, (madde 3) Ve günümüzün anlamlı ve güzel bir kaç örnek daha verirsek, Cumhuriyet savcılarını hazırlık tahkikatında hakimlerin sahip oldukları yetkileri Tuncelide kullanılır (madde 9), maznunları ve şahitleri ayrı ayrı ve toplu olarak birbirleriyle yüzleştirebilir (madde 10). Yine savcılar ilk tahkikata icrası kanunen mecburi olan suçlarda dahi bu yetkiyi istimal edebilirler. Dava açılması izne tabi olan işlerde izin verme selahiyeti vali ve kumandanındır. (madde 12). Hakimin reddi kararları katidir. (13) Ağır cezayı müstelzim suçların tahkikatı mevkufen yapılır ve bu mevkufların duruşmadan evvel tahliyelerine dair olan kararlar ancak valinin muvafakatı ile icra olunur. İlbaylık içindeki ara muhakemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp katidir.

Vali ve kumandan emniyet ve asayiş gereği vilayet halkından olan fertleri ve aileleri vilayet içinde bir yerden diğer yerlere nakletmeye ve bunların il içinde oturmalarını men’etmeye yetkilidir. (madde 31) Ve çok güzel bir örnek de 32 ve 33. maddelerdir. Yani vali ve kumandanın bir şahıs hakkındaki takibatın tehirine ve cezaların teciline selahiyattar olması (32) idam hükümlerinin vali ve kumandan tarafından tecile lüzum görülmediği takdirde infazı ki Teşkilatı Esasiye Kanununun 26. maddesine aykırı olması önemli değil günümüz Türkiye’sinde. Askeri yönetimlerin kefaleti altındaki anayasaya aykırı aynı dönemde hazırlanan yasa maddeleri yine aynı anayasanın geçici 15. maddesinin himayesinden yararlanıp yaşam olanağı bulabiliyor.

Tunceli yasasının bir de 3713 sayılı Yasa’nın atası olma özelliği vardır. 34. madde Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan gibi çevre illere gelince, burada TCK’nun 2. kitabının 1. babı, 2. babının ve 7 babının 1 ve 455. madde hariç kalmak üzere 9. babının ….. diyerek sıraladığı suçları işleyenlerin Tuncelide ve bu yasa­ da belirtilen prosedürde yargılanacakları belirtilmiştir. Ve bu kanun geçmişe yürürlüdür. (35) Ve bu Kanunun 1935 yılı ile 1 Ocak 1940 arası yürürlükte kalacaktır (madde 37). Belki hukuk Devletine yakışır tek yan bu sınırlamadır.

Kanunun esbabı mucibesine gelince 07.11.1935 tarihli CHP Genel Başkan Vekili ve Başbakan İnönü’nün, TBMM başkanlığına gönderdiği uyarı anlamlıdır.

“En iyi usul kanunu, tatbik edildiği muhitin hususiyet ve ihtiyaçlarına en uyanı olduğu şüphesizdir. İçtimai hayatları diğer vatan parçasındaki vatandaşlara göre tam bir seviyede olan vatandaşlarla meskun ve çevresi ilişik haritada gösterilen vatan topraklarında gerek idarî ve gerek adlî bakımdan çok güzel semereler veren cumhuriyet kanunlarımızın tecrübeler neticesinde arzu edilen faydaları temin etmediği görülmüştür… bu zavallı halkı Hükümet daha yakından vesayeti altına almaya…” diye devam eder. Ve şayet yeni mandacılık, Osmanlının son dönemlerinde bizzat sayın İnönü’nün karşı çıktığı fakat Kürtler için uygun gördüğü bir yönetim tarzıdır. Hem de özel idari yapı, asker, vali ve komutan ile özel yargılama usulü olan bir vesayet kanununa dayalı bir yönetim tarzı.

Gerek kendisine ait bilgileri değerli araştırmacı İsmail Beşikçi’nin aynı adlı kitabından aldığımız (ki değerli araştırmacı bu kitabı dahil, tüm kitaplarından dolayı değişik kovuşturmalara maruz kalarak ağır cezalar almıştır) ve kısaca Tunceli Kanunu olarak belirttiğimiz yasa gerekse 1982 Anayasası ve onun bireysel hak ve özgürlükleri yok eden hükümleri Türkiyenin kendi icadı değildir. Keza 3713 sayılı Yasa’da, Pişmanlık yasaları da Türk Yasakoyucunun mucizevi birer buluşu değildir. İngiltere 74 Akti, İsrail ve İtalyadaki örneklerine bakıldığında ceza mevzuatına ayrı bir yasa olarak eklenen veya bizzat Ceza Kanunu içinde düzenleme yoluyla oluşturulan yasalara ve bu yasa ve hükümlerinin ruhuna, benzetilmişlerdir. Böylesi bir siyasî-hukukî refleksin Hukukun Evrensel İlkelerini dikkate alması ve sosyolojik bir gerçeği inkar etmesi mümkündür.

Azınlıklardan da intikam, yol vergisi türü yöntemlerle dönemin Hükümeti tarafından alınmıştır.

6- Esasa ilişkin söyleyeceklerimizi yine sözlü açıklamalar sırasında Parti temsilcilerinin üzerinde durmak ve mahkemeyi bilgilendirmek istedikleri hususlara hasredilmiş Genel Başkan imzalı bir ek dilekçe ile tamamlamak istiyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde kullandırtırılmayan sözlü açıklamalarda bulunmak üzere tekrar 3 temsilcinin çağrılmasına,

3- Tebligat Kanunu hükümlerine uyularak yazışmalardan birer örneğin vekil sıfatıyla tarafımıza da tebliğe çıkarılmasına,

4- Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hakimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine,

5- Kürt sorununa ilişkin Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin Milli Güvenlik Kurulu arşivlerindeki belgelerin delil olarak dayanmamızdan dolayı ilgili kurumdan istenmesine,

6- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesine”

Ek olarak verilen dilekçede Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı’nın görüşü de aynen şöyledir :

“İddia makamınca hazırlanan her iki iddianamenin bütününe bakıldığında partinin kapatılmasına ilişkin davada esas itibariyla Sosyalist Türkiye Partisi’nin bir bütün olarak, siyasî varlığının ve onun kişiliğinde sosyalizmin sorgulandığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu nedenle savunmanın ilk bölümünde STP’yi var eden nesnelliktir, siyasî hattımız ve mücadelemizi belirleyen ana ilkeler üzerinde duracağız.

Bir siyasî parti programını ancak onu oluşturan kollektif irade ve tarih yargılayabilir.

STP, 6 Kasım 1992’de kuruldu. STP bir yanıyla ülke nesnelliğinin diğer yanıyla da ön kabullere dayalı gönüllü birliğin oluşturduğu kollektif bir iradenin ürünüdür. STP’yi bugüne taşıyan da ülkenin verili nesnelliği ve gittikçe yaygınlaşan kollektif iradedir. Toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışı içerisinde STP’yi ve STP programını yargılayacak olan da bu kollektif irade ve onun temsil ettiği işçi sınıfı emekçiler ve sömürüye karşı olan tüm katmanlardır. Kısacası, STP’nin ve STP programının burada yargılanması doğal bir toplumsal seyre müdahale etmekten başka bir şey değildir. “Demokrasi ve insan hakları” kavramlarını ağızlarına sakız edenler bu davayla bir kez daha inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Burada, bu davada toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışının karşısına burjuva siyasal iktidarlarının yönetememe krizinin derinleştiği dönemlere tekabül eden yasaların zoru çıkarılmaktadır. Hukuk ve yasalar toplumsal-siyasal süreçlerin doğal akışına cepheden müdahale eden değil bu akışı düzenleyen araçlardır. Ama, maalesef bu ülkemizde böyle işlememektedir.

STP hangi siyasal toplumsal zemine ayaklarını basıyor’

STP bilimsel sosyalizmin evrensel değerlerini, birikimini ve deneylerini ülke toprağında yeniden üretip siyasal pratiğe taşıma hedefini önüne koymuştur. Sonuç olarak, bu siyasal pratiğin üretileceği coğrafya ülkemizdir. Üzerine basarak yol aldığı siyasal zemin de dünyadaki toplumsal ve siyasal süreçlerden muaf olmayan, bu ülkenin toplumsal dinamiklerinin ve çelişkilerinin oluşturduğu bir siyasal zemindir. STP, bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda bu tür bir zemine basmaktadır. Program da bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda dünya ve Türkiye’deki dinamikler ve çelişkiler esas alınarak hazırlanmıştır.

STP programında ikinci bölüm, partinin niteliği kimliği başlığında:

“1)

  1. a) Sosyalist Türkiye Partisi (STP), sosyalist dönüşümlere öncülük edecek sınıf olan işçi sınıfının siyasal mücadele aracıdır.
  2. b) STP diğer toplumsal sınıf ve katmanlara işçi sınıfının tarihsel perspektif ve çıkarları ekseninde yaklaşır” denilmektedir.

Bu belirlemeler bilimsel sosyalizmin insanlık tarihine ilişkin en özet tanımı olan “insanlığın tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” ilkesi esas alınarak yapılmıştır. Yaşlı dünyamızda, insanlığın ortaya çıkışından bu yana tüm toplumsal gelişmeler sınıf mücadelesi ekseninde olmuştur. Bu bugün de böyledir. Ayrıca günümüzde sınıflararası çelişkiler her geçen gün derinleşerek gelişmektedir. Tüm toplumsal olgularda onu belirleyen bir sınıfsal öz vardır.

Tarihselliğin ve nesnelliğin üzerinde ilerleyen siyasal süreçlerde bu sınıfsal öz daha hakim ve açıktır. Bugün, ülkemizde ve dünyanın büyük bir bölümünde üretim araçlarının özel mülkiyeti varsa, üretim araçlarına sahip olanlar, üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilerin emeklerinin sonucuna el koyuyorlarsa, emek ile sermaye arasında, bir başka deyişle işçi sınıfı ile burjuvazi arasında uzlaşmaz bir çelişki var demektir. STP programında bu çelişki temel çelişki olarak belirlenmiştir. Bu yüzden STP programında işçi sınıfının partisi olduğu vurgulanmıştır. Ülkemizdeki diğer siyasal partiler de sınıf temellerinden muaf değillerdir. Programlarındaki söylem ne olursa olsun kullandıkları ideolojik-politik argümanlarla, pratikleriyle sınıf aidiyetleri kesindir.

Bugün medya ve diğer araçlarla kitlelerin bilincine özelleştirmenin ideolojik saldırısını şırınga edenlerin sınıf aidiyeti yok mu’ TEK elektrik dağıtımını holdinglere, Aktaş elektrik ve Uzanlar’a satanlar, çimento üretimi yapan kârlı KİT’leri Fransız şirketlere ya da yerli holdinglere satanlar, bu politikalarıyla burjuvaziye tatlı kâr imkanları yaratanlar, binlerce işçinin işten atılmasına göz yumanlar sınıf ekseninden muaf mı’ Bu partiler programlarında “biz burjuva partisiyiz” demeseler de açıkça emeğe karşı burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekte, korumaktadırlar.

STP de, kendisini, burjuvazinin sömürü düzenine karşı işçi sınıfının siyasî mücadele aracı olarak, işçi sınıfının partisi olarak tanımlıyor. Yine, STP programı (s.13) genel tanım bölümünde; “Kısacası, ücretli emek sömürüsü Türkiye’de sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır” denilmektedir. Kapitalist toplum bir çelişkiler yumağıdır. STP düğüm noktasının emek-sermaye çelişkisi olduğunu, diğer toplumsal çelişkilerin tümünün bu eksende çözümlenebileceği tespitini yapıyor.

Doğal yapının korunması, çevre kirliliği, ırk ayırımı, etnik kavgalar, cins ayrımcılığı vb. sorunların tümünün temelinde burjuva ideolojisi ve siyasal-toplumsal-etik-ekonomik yapılanma vardır. Bu çelişkilerin tümünün kaynağı bizzat kapitalizmdir ve bu çelişkiler, nihaî olarak kapitalizmin ortadan kalkmasıyla çözüm yoluna girebilirler. Bu nedenle STP programının ruhuna esas olarak emek-sermaye çelişkisi hakimdir. Toplumdaki diğer çelişki ve dinamikleri bu eksene taşıma anlayışı hakimdir. Ulusal sorundan, cinsiyet ayrımcılığına, doğanın korunmasına kadar diğer çelişkilere bu perspektifle yaklaşıyoruz. Bu tamamiyle klasik ve rafine bir Marksist yaklaşımdır.

Buraya kadar yapılan tespitler, STP’nin bilimsel sosyalist teoriyi siyasî pratiğine esas alan bir işçi sınıfı partisi olduğunu yeterince anlatmaktadır. Bilimsel sosyalizmin kaynağı Marksizmdir. Programımızda açıklanan bu tür bir sosyalist toplum projesinin en tepesinde insanın insanı sömürmesini reddeden, kendisine bu doğrultuda toplumsal bir misyon seçen, bu misyonu yerine getirirken her türlü maddi ve manevi hazzı yaşayabilen insan unsuru vardır. Marks’ın ekonomik, siyasal hatta teknik sayılabilecek çözümlemelerinde bile insan unsuru, insana, insan yaşamına verilen değer hep en tepededir. Marksizmin insanı esas alan bu bakış açısıyla insanlığın geleceğini kurgularken ırkların, renklerin, dillerin, cinslerin birbirlerine üstünlüğünün olmadığı sınıfsız sömürüsüz bir insanlığa ulaşılacaktır. STP bu ütopyaya sıkı sıkı bağlıdır.

STP’nin “suçu” işçi sınıfı partisi olmaktır. Partimizin kapatılmasının iddianamede gösterilen zahiri gerekçesi günün moda deyişiyle “bölücülük”. Oysa bölücülükle suçlanmayacak tek ama tek siyasî düşünce, teori bilimsel sosyalist teoridir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi toplumdaki diğer tüm çelişkileri kesen, o çelişkileri sınıf mücadelesi eksenine aktaran bir dinamiğe sahiptir. Irk, renk, cins, milliyet ayrımlarını körükleyen ve insanlığı bu yapay ayrımlarla birbirine düşüren esas olarak emparyalist kapitalist sömürü düzenidir. Yeni adıyla “Yeni Dünya Düzeni”dir.

Marksizmin ulusların oluşumuna bakışında ana perspektif şudur: Ulusal yapı ve kimlik tarihsel gelişim süreçlerinin belirli bir evresine denk düşer. Sınıf mücadelelerinin belirlediği insanlık tarihi, birbirlerinden kopuk yalıtılmış topluluklardan tek bir insanlık tarihinin oluşumuna ve tüm toplumsal farklılıkların yokolacağı bir dünyaya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte ulusların ortaya çıkması ve dünyamızın ulusal sınırlara bölünmesi mutlak ve nihaî bir durum değildir. Uluslaşma sürecinin burjuvazinin yükselişine paralel seyretmesi bir diğer olgudur. Aynı sürecin bir yönü de her bir uluslaşmanın, bir toplum yasası olarak başka ve daha güçsüz etnik toplulukların asimilasyonu pahasına gerçekleştiği gerçeğidir.

Kapitalizmin uluslararası bir sistem olarak kendisiyle birlikte doğan ulusal birimleri aşma eğilimi taşımaktadır. Ancak burjuvazinin toplumsal ve siyasî egemenliği yalnızca proletaryanın sömürülmesini değil, toplumda bir dizi başka ayrımcılığı da sürekli yeniden üretmeyi gerektirmektedir. Bugün ulusların birbirlerini boğazlamasından, birbirlerine karşı önyargılar geliştirmelerinden, birbirlerine düşman olmalarından çıkar sağlamakta olan sınıf burjuvaziden başkası değildir.

Marksistler uluslar ve etnik topluluklar arasındaki farklılıkların silinmesini bir tarihsel süreç olarak görür. Sosyalizm tüm insanlık değerlerinin giderek ortaklaşa sahiplenildiği, ayrımcı politikaların hiçbir maddi zemininin kalmayacağı bir düzen olacaktır. Ayrımcılığa kendi sömürücü sınıf egemenliğini sürdürmek için ihtiyaç duyan burjuvazinin ortadan kaldırılması insanlığa bu olanağı sunacaktır. Bu yönde mücadelenin ana ekseni sosyalist devrim ve sosyalizmin iktidarının gerçekleştirilmesinden başka birşey değildir. Dolayısıyla Marksistler ulusal baskılara, zorla asimilasyona “milliyetçi” oldukları, millî duyguları körüklemeyi tercih ettikleri, ya da ulusları birbirlerinden ayırmak istedikleri için değil ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin engellenmesinin geri planında sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi ihtiyacı yattığı için, zorla asimilasyon ulusları birbirlerine düşman etmeye yarayacağı için, insanlığın sınıfsız – sömürüsüz bir bütün oluşturmasının yolunun ancak “gönüllü birlik”ten geçeceği için karşıdırlar.

Partimize yönelik bölücülük suçlamasını ilk önce bilimsel sosyalistlerin bu temel perspektifinden yola çıkarak reddediyoruz. Marksist bir parti insanlığın ayrıcalıksız bir bütün oluşturması gibi bir idealin taşıyıcısı, savunucusudur. Marksist ilkelere dayalı bir işçi sınıfı partisi olarak Marksizmin ulusal soruna bakışını esas alan bir ilkeselliğe sahibiz. Bu nedenle soruna Marksizmin ilkeleri doğrultusunda yaklaşımımızdan bihaber olan iddianameyi ve iddianamede bize atfedilen “bölücülük” suçlamasını reddediyoruz. İddia makamı “bölücülük” suçlamasını daha güncel, daha moda ve daha etkileyici bulduğu için seçmiştir. Örneğin, bu dava sınıf mücadelesinin kabardığı, yükseldiği bir konjonktürde açılsaydı, muhtemelen “sınıf esasına dayalı” olduğumuz için suçlanacaktık. Marksistlerin ulusal soruna yaklaşımı, net olarak, sosyalizm mücadelesi ve sınıf mücadelesi temellidir, tüm uluslardan proleterlerin sınıf kardeşliğine dayalıdır. O yüzden bu esasları hesaba katmadan bize atfedilen kaba bölücülük suçlamasını, ayrıca rahatsız edici buluyoruz.

İddia makamına partimiz hakkında yeni bir suç duyurusunda bulunuyoruz: Bizim programımızın her satırına sınıf mücadelesi sinmiştir.Programımızın ruhunda sınıf ilişkileri ve çelişkileri hakimdir. Bunların dikkate alınarak davanın genişletilmesini, iddianamenin yeniden hazırlanmasını ve bir işçi sınıfı partisine yakışır gerekçeden, “sınıf esasına dayalı” olmaktan dava açılmasını talep ediyoruz. Böylece bir hukukî hatanın da, aleyhte delilleri keyfi değerlendirmenin de önüne geçilmiş olur.

Öte yandan iddia makamı STP’nin bilimsel sosyalist bir parti olduğunu, sınıf mücadelesini esas aldığını programdan alıntılar yaparak açıklamaktadır. Evet, biz sınıf partisiyiz. İşçi sınıfının partisiyiz; bunu inkar etmiyoruz ve bu nitelemeden de onur duyuyoruz. Esas olarak da burjuvazinin bütün kurumlarıyla üzerimize gelmesinin nedeninin bu olduğunu iddia ediyoruz. Eğer sınıf temelli bir parti olmak suçsa, KİT’leri burjuvaziye peşkeş çekenleri, vergi kaçıranları, hayali ihracatçıları kollayan siyasî iktidar da, onu oluşturan partiler de, sözde muhalefet eden partiler de sınıf temellidir. Ama aslında Türkiye’de genel olarak sınıf partisi değil, işçi sınıfı partisi olmak suçtur.

Hukuk da sınıfsaldır.

Bütün anayasalar, yasalar bir sınıfın iktidarını temsil eden irade tarafından oluşturulur. Hukuk toplumdaki sınıflardan bağımsız, ya da sınıflarüstü değildir. 1982 Anayasasında da diğer yasalarda da incelikli bir şekilde bu anlayış vardır. Özellikle toplumu, sessiz, hareketsiz kılarak, zapt-u rapt altına almak bu anayasanın temel özelliğidir.

Bu Anayasa, 1982 yılı koşullarında, alternatifsiz, tartışmasız ve silahların gölgesinde halk oylamasına sunulmuş ve kabulü sağlanmış bir Anayasadır.

Bu Anayasa, Türkiye burjuvazisinin kronikleşen yönetememe krizinin derinleştiği bir dönemde hazırlanmış bir kriz anayasasıdır.

Bu anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu, içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal süreçlerin çok gerisinde kalmıştır. Kişinin temel hak ve özgürlüklerinden genel tanımlarda sözeden bu anayasa ve SPK hemen ardından bu hak ve özgürlüklerin kullanımını yasaklayan, kısıtlayan tedbir hükümleri getiren yasakçı bir anayasa ve SPK’dır. Bu anayasa, evrensel hukuk kurallarına taban tabana zıt ve yirmibirinci yüzyıla taşınan dünyamıza yakışmayan bir anayasadır.

Bu saptama partimizin özel görüşü de değildir. Örneğin 16 Temmuz 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Anayasa Mahkemesi yetkililerine ait olduğu belirtilen bir değerlendirme yer almaktadır:

“… Yetkililerin (Anayasa Mahkemesi yetkilileri), Anayasa değişmedikçe mahkemenin yapacağı bir şey yok. Mahkemeyi eleştirenler, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki bazı maddeleri eleştirsinler …” Bu cümleler Partimizi “yargılayan” mahkemenin de bu anayasadan ve SPK’dan şikayetini yansıtmaktadır. Bu davaya dayanak olan anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği uzun bir süredir ülkenin siyasal gündeminde, Cumhurbaşkanından, başbakanlara, TBMM Başkanlarına kadar herkesin dilindedir. Siyasetçiler, bilim adamları, hukukçular, sendikalar, Demokratik kitle örgütleri, kısacası bu ülkenin sorunları karşısında sorumluluk duyan herkes anayasa ve SPK’dan yakınmaktadır.

Bu anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği doğrultusunda ortak bir iradenin oluştuğu ortamda, yani bu yasaların toplumun vicdanında, kadük duruma geldiği koşullarda bu davanın görülmesi tek kelimeyle abestir. Hukuka ve kanunlara, uygulamada mekanik bakmamak gerektir. Hukuk uygulayacasının karar verme durumunda, yasalar kadar, toplumun ortak iradesini, değişen değer yargılarını, gelişen toplumsal-siyasal süreçleri ve kamu vicdanını da hesaba katması gerekir.

  1. ve 2. iddianameyi bölüm bölüm incelediğimizde: bu konu ile ilgili yasal düzenlemeler bölümünde Anayasanın 2. maddesinden bolca sözedilmektedir. Anayasanın 2. maddesindeki evrensel boyutu olan dört kavram üzerinde düşünmek gerekir.

Birincisi; insan haklarına saygı: yerinde infazların, işten atılmaların, insanlara dışkı yedirmelerin, topluca göçe zorlanmaların yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu uygulamaların sorumluları kendi anayasalarına göre bile anayasa suçu işliyorlar.

Bir siyasî parti hakkında programı esas alınarak kapatma davası açılması evrensel hukuk kurallarının reddidir. Burjuva iktidarlarca beslenen dinci-faşist gericiliğin “şeriat isteriz” naralarıyla 37 ilerici aydını katlettiği bir ülkede anayasanın lâiklik ilkesinden söz edilemez. İş veremediği yurttaşların yaşama hakkını gasp eden, eğitim, sağlık gibi hizmetleri de özelleştirip işçi ve emekçileri yoksulluğa ve eğitimsizliğe mahkum eden bu düzende anayasanın sosyal devlet ilkesi ihlal edilmektedir.

Anayasanın 2. maddesinde söz edilen, insan hakları, demokrasi, lâiklik ve sosyal devlet kavramlarının her geçen gün daha geçersiz hale getirildiği bu düzenin sorumlusu ne STP’dir, ne sosyalistlerdir, ne tahammül edilmeyen sosyalizmdir. Sorumlu kapitalizmin bizzat kendisidir. Yine iddianamelerde anayasanın 5. maddesinden söz ediliyor. Devletin amacı, görevi bölümünde “… insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır.” denilmektedir. Oysa ana dilleri farklı olan milyonlarca insanın ana dillerini ve kültürlerini zenginleştirip zenginleştirmelerinin yasak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Anayasanın bu tanımı da kağıt üzerinde kalmaktadır.

İddia makamı yargıladığı programı anlamamıştır. İddianame, STP programında uluslararası devrim sürecinin üç bileşeninin sık sık vurgulandığını iddia etmektedir. Programımızda bu kavram sadece iki yerde geçiyor. Ayrıca, programda bu üçlü bileşenin 21. yüzyıla girerken iki ayağının (sosyalist ülkeler-ulusal kurtuluş mücadeleleri) yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tesbiti yapılıyor. Yoksa programda, iddianamede belirtildiği gibi bu üçlü bileşeni bugüne aynen taşımamaktadır. Bu cümle iddianameye kolaycılık yapılarak programın birinci paragrafının sonundan aynen aktarılmıştır. İddia makamının partimizin programını anlayabilme yeteneği kesinlikle yoktur.

İddianamede programda alıntılanan bir bölümde “… Anti kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran vb. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacağını…” belirttiğimiz söyleniyor. Bu konunun davayla ilgisini anlamak mümkün değildir. On yıllardır Ortadoğu’da Filistin ve Kürt dinamikleri mevcuttur.

On yıllardır devam eden Molla Mustafa Barzani’lerden Yaser Arafat’lardan bugüne taşınan bir Filistin ve bir Kürt dinamiği elbette mevcuttur.

O halde STP programında bu tarihsellikten kaynaklanan bir tespitin bulunması neden yargılanır’ Ayrıca sosyalist bir partinin tüm toplumsal dinamikleri sınıf eksenli bir mücadeleye çekmek için çekim merkezi olma tesbiti kadar doğal bir yaklaşım olamaz.

  1. iddianamenin 14. sayfasında Savcılık makamı “Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez… Özünde kültür milliyetçiliği vardır.” diyor. Bu tür bir yaklaşımın siyaset biliminde, sosyolojide karşılığı zorla asimilasyon’dur. Zora dayalı asimilasyon, bir ulusun, bir halkın, bir etnik grubun dilini, kültürünü kısacası kimliğini yok saymak ve asimile eden topluluğun kimliği içerisinde eritme politikasıdır. Zorla Asimilasyon, bugün dünyamızda toplum vicdanını rahatsız eden ve kabulü müm­ kün olmayan bir uygulamadır. Marksist bir parti olarak STP, ulusların, halkların kimliklerini yok etmeye yönelik, fiili ve fiziki zora dayalı asimile etme uygulamalarına şiddetle karşıdır. STP bu görüşünde kararlı ve ısrarlıdır. Bu inancını, kararlılığını programına alması da bu tür bir ilkeselliktir.

İddianamenin 14. sayfasında Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması’na atıf yapılarak Kürt kimliğinin kabul edilmemesine dayanak aranıyor. Lozan 24 Temmuz 1923, Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması 18 Ekim 1925 tarihlidir. Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce bu metinlerin, bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklayabilmesini beklemek saçmalıktır. Siyasî antlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk formasyonu açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.

Kürt halkının bir dizi tarihsel neden ve ideolojik-fiziki zor nedeniyle ulusal kimliğinin bilincine geç kavuşmuş olması yok sayılma gerekçesi olamaz. Yine Kürt halkının Kurtuluş Savaşı’na Türklerle birlikte katılması ve ardından yapılan antlaşmalarda Türkiye Cumhuriyeti delegasyonu tarafından temsil edilmesi bu halkın yok sayılması için gerekçe olamaz. Bu anlayış bilime, hukuka, toplum vicdanına ve hakkaniyet duygumuza uygun değildir.

İddianamenin 14. sayfasında, Anayasanın 66. maddesi özetlenmekte ve “… bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilir…” denilmektedir. Bunun ülkemizde iki açıdan kabulu mümkün değildir.

Birincisi, kapitalist düzendeki toplumsal sınıflar açısından: toplumumuzda tarihsel olarak var olan sınıf farklılaşmaları son yıllarda çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Burjuvazi ile işçi-emekçi kitleler arasında her alanda mesafe daha da çok açılmış ve sınıf çelişkisi derinleşmiştir. Bugün burjuvazi yaşadığı, eğlendiği, gezdiği… mekanlar da dahil olmak üzere düğünleri, milletvekili kızlarının milyarlar harcayarak yapılan nişanları, Andromeda’larda, Klassis otellerdeki eğlenceleri bu çelişkinin derinleştiğini gösteren güncel basit örneklerdir.

Bunun yanısıra işçi-emekçi kesimlerin sağlık, eğitim, seyahat, maddî ve manevî varlığını geliştirme vb. alanlarda burjuvazi ile eşit olduğu söylenebilir mi’ Parası olmadığı için hastaneye kabul edilmeyip hastene kapılarında ölen, parası olmadığı için eğitimi yarım bırakmak zorunda kalan insanların ülkesinde yaşıyoruz. Bu ve benzeri eşitsizlikleri çelişkileri her gün görüyoruz, yaşıyoruz. Bizi kağıt üzerinde yazılanlar değil, yaşanılan gerçeklik ilgilendiriyor. O yüzden kapitalist düzende “eşitlik” sözünün bir kandırmaca olduğunu söylüyoruz.

İkincisi de, yine sınıf temeline dayalı olmak üzere Kürt halkının yaşadığı eşitsizliktir. Burjuvalaşmış, işbirlikçi Kürtler dışında Kürt işçi ve emekçilerinin eşitliğinden söz edilebilir mi’ Bu eşitsizlik farklı niyetlerle de olsa bugün herkes tarafından telaffuz ediliyor. En azından bölgesel olarak, hizmet götürmedeki eksiklikler olarak telaffuz ediliyor.

Yine son yıllarda artan bir çelişki yaşanıyor. Kürt köylerinin göçe zorlandığı, köy halkına topluca dışkı yetirildiği, okuma, beslenme, sağlık vb. alanlarda bir terkedilmişliğin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu eşitsizliklerin ve Kürt kimliğinin fiziki zor ile, sopayla örtbas edilmeye çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine Kürt dilinin ve kültürünün gelişmesinin önüne hem yasalarla hem de fiziki zorla geçildiği bir ülkede yaşıyoruz.

STP, gerek programında gerekse politikalarında bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda, yaşanılan bu gerçeklikleri tespit edip bunları dönüştürmeyi hedeflemektedir. Esas olarak sınıf gerçeğini başa koyduğu programında sınıf ilişkilerine ve ulusal soruna ilişkin tespitler, bu programı oluşturan tek tek bireylerin ve kollektif iradenin öznel niyetinden bağımsız nesnel bir vakıadır.

İddianamedeki “…Ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve …” türünden bir ifade programın hiçbir yerinde yoktur. Bu tür bir yoruma imkan verecek herhangi bir ifade de bulunmadığı gibi, tam tersine ulusal kurtuluş mücadeleleri bölümünde “…ABD’nin başını çektiği emperyalist güçler, günümüzdeki ulusal dinamikler üzerindeki en ağırlıklı dışsal belirleyen durumuna gelmişlerdir. Bu anlamda “bağımsızlıkçı” ulusal hareketlerin her biri bu dışsal belirleyenin egemenliği altına girme tehdidiyle karşıkarşıyadır…” (s.6) denilmektedir.

Yine Ortadoğu bölümünde (s.12) “… Ancak bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proleteryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki paragrafın sonunda ulusal hareketler nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olması biçiminde tarif edilmektedir. Sonuç olarak programımızın bir yaklaşımının daha iddia makamınca algılanamadığı görülmektedir.

İddianamedeki “… Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek…” ifadesi STP programının hiçbir bölümünde yoktur. İddianameye girmesi muhtemelen aşırı zorlanmış bir fikir yürütme etkisiyle olmuştur. Oysaki, programın ilgili bölümlerinde Kürt ulusal hareketi T.C. ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içerisinde değerlendirilmektedir. Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir Kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabii ki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır. “Kürt ulusal kimliğinin”, “Kürt realitesinin” herkesçe (Devletin en üst düzey yöneticileri de dahil) söylem düzeyinde de olsa konuşulduğu ve bir halkın kimliğinin tanınması doğrultusunda taleplerinin kitlesel bir şekilde telaffuz edildiği bir konjonktürde bu tür bir tespit tamamiyle objektiftir. Elimizde olmayan bir şeyi var edecek bir sihirli değnek bulunmadığına göre bu böyle kabul edilmelidir.

STP Kürt realitesini elbette kabul eder.

Her iki iddianamenin ana ekseni STP’nin “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul olarak etmesi”dir.

Ön savunmada verdiğimiz örnekleri tekrarlamayacağız. Ancak, bu tür bir nedenle bugün muhtemelen heyet üyeleri de dahil olmak üzere ülkemizde milyonlarca kişi ve kuruluş hakkında dava açılabilir. Örneğin, Başbakan Tansu Çiller ile ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz, Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulup okutulmamasını konuşuyorlar. Örneğin, Erdal İnönü İngiltere’de Kürt Enstitüsü’nün ve TV.’sinin kurulması gerektiğini ancak bunun Anayasa sorunu olduğunu ifade ediyor. Birinci savunmamızdaki örnekler de düşünüldüğünde bugün “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik” kabul etmeyen kişi ya da kuruluş bulmak zordur. Ama ne hikmetse bunu işçi sınıfının bilimsel sosyalizme inanan partisi STP söyleyince Devlet ayağa kalkmakta, partiyi kapatma davası açılmaktadır.

Parti kapatılamaz

Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma yönünde bir karar alması şu anlamlara gelecektir:

Partimize posta aracılığıyla bir mektupta Sivas’taki dinci-faşist gericiliğin gerçekleştirdiği katliama ilişkin bildirimizin arkasına bu anlayışı temsil eden biri tarafından bir tehdit yazılmıştı. Özet olarak küfürlerin dışında “sizin partinizi başınıza yıkacağız, yerle bir edeceğiz” denilmekteydi. Mahkemenizin vereceği karar kapatma doğrultusunda olduğunda, uslup ve tarz farklılığına rağmen -20 Temmuz’da sözlü savunma hakkımızın gasp edilmesi olayında Anayasa Mahkemesi Başkanının tavrı, uslup ve tarz farklılığının da olmadığını göstermiştir- sonuçları itibarıyla tehdit mektubundaki talebe denk düşülecektir. İddianamede partimizin “ulusların özgür iradelerine dayalı birliklerinin” savunduğu da yazılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma kararı vermesi heyet üyelerinin “Biz özgür iradeye değil, zora dayalı birliği savunuyoruz.” biçiminde bir deklarasyonları anlamına gelecektir. İddianamede partimizin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” savunduğu da yazılmıştır. Kapatma kararının evrensel bir insanlık değerini heyet üyelerinizin reddettiği anlamına gelecektir.

Son olarak mahkeme üyelerinin vermeleri muhtemel kapatma kararı burjuvazinin sosyalizme ve işçi sınıfının mücadelesine karşı gösterdiği sınır ve kural tanınamaz, tahammülsüzlüğün paylaşılması anlamına gelecek, heyet üyeleri burjuvazinin bizlere karşı beslediği sınıf kininin taşıyıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.

Ancak kapatma kararının sonuçları toplumsal gelişim ve nesnel sınıf mücadelesi yasaları karşısında son derece sınırlı olacaktır. Türkiye işçi sınıfı ve sosyalistlerinin mücadelesi bu tür biçimsel engelleri aşacak güç ve kararlılığa sahiptir. “Parti” kapatılamayacaktır.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

1- Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 gün SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

2- Anayasa Mahkemesi’nce, 4.3.1993 günlü toplantıda önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.

3- Sosyalist Türkiye Partisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na 5.7.1993 gününde verdiği tarihsiz dilekçesinin sonuç bölümünde;

“Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, ön-savunmada belirttiğimiz davanın duruşmalı görülmesine, bu talebimizin reddi halinde Dava hakkında Partiyi temsil eden yönetici ve yönetim organları ile avukatının sözlü açıklamalarının dinlenmesi talibimiz hükme bağlanıncaya dek, esas hakkında mütalaadan sonra tarafımızdan istenen son-savunmanın süresinin uzatılmasına karar verilmesini saygılarımla talep ederim.” denilmiştir.

4- Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kapatılması istenen Sosyalist Türkiye Partisi’ne yönelik suçlamalar hakkında ayrıntılı bilgi alınmak üzere adıgeçen Parti’nin Genel Başkanı’yla birlikte iki temsilcisinin Anayasa’nın 149/4. ve 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine,

Adı geçen Parti’ye, son savunmalarını yazılı biçimde Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için 30.7.1993 günü çalışma saati sonuna değin ek süre verilmesine,

Sözlü açıklamanın 20.7.1993 günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi özel salonunda yapılmasına,

Oybirliğiyle karar verilmiştir.

5-Anayasa Mahkemesi, 20.7.1993 gününde Yekta Güngör ÖZDEN, Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, İhsan PEKEL, Selçuk TÜZÜN, Ahmet N. SEZER, Haşim KILIÇ, Mustafa BUMİN ve Sacit ADALI’nın katılımıyla yaptığı toplantıda; Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun sözlü açıklamalarını dinlemiştir.

VII- İNCELEME

A- Ön Sorunlar Yönünden

  1. Hâkimin reddi talebi ve tebliğat sorunu

Davalı Parti vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun verdiği son savunma dilekçesinin; usul açısından son savunmamız başlıklı bölümün 4. maddesinde aynen; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı; gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır, gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hâkimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adlî bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “yalancı”, “saygısız”, türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U. Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U. Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (Ek-4) dilekçe ile talep ediyoruz.” denilmekte ve son savunmanın sonuç kısmında da,

“Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hâkimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine.” denilerek bu hususun karara bağlanması istenmektedir.

Ayrıca son savunmada “davalı Parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza esas hakkında mütalaa dahil hiç bir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir” denilmiştir.

Davanın esasına geçilmeden önce; Davalı Parti Vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN ile ilgili istemi 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yekta Güngör ÖZDEN katılmaksızın görüşüldü.

Söz konusu dilekçede ileri sürüldüğü gibi Başkanın tarafsız lığını gölgeleyecek bir durum olmamıştır. Sözlü açıklamaya gelen parti temsilcilerinin durum ve tutumu karşısında oturumu yönetme ve düzeni sağlama kapsamında Başkanın uyarısı, gerekli ve yerindedir.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in tarafsız hareket edemiyeceğine ilişkin savları haklı bulunmadığından redd-i hâkim isteminin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi uyarınca reddine 30.11.1993 günü oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 10/1 maddesi gereğince mahkeme kurulu kıdem esasına göre oluşmaktadır. Bu esasa göre kurula katılacak üyelerin her gün hatta her an değişmesi mümkündür. Kurula katılabilecek 15 kişinin adı soyadı önceden bellidir. Bu nedenle heyete katılacak üye isimlerinin bildirilmesine ilişkin istem karşılanmamıştır. Öbür yandan, Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin tebliğlere muttali olduğu verdiği son savunmasındaki beyan ve imzasından açıkça anlaşıldığından 7201 sayılı Yasa’nın 11. maddesine dayanılarak yapılan tebliğat yeterli görülmüştür. Avukat da temsilcilerden biridir.

  1. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Parti vekilinin verdiği ön savunmada özetle;

“Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, Yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekir.

Sözkonusu Yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi birlikte ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur.

Anayasanın 69/5 fıkrası 2820 sayılı SP Yasasının 9. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programların Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukukî durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için böylesi bir ihtar gereklidir. Dernekler yasası incelendiğinde, İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Siyasî Partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi dar yorumlanarak bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.” denilmektedir.

Davalı parti vekili, son savunmasında da “davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına” karar verilmesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde özetle Siyasî Partiler tüzük ve programlarıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabileceğini belirtmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Sosyalist Türkiye Partisi’nin, programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde görülmemiştir.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması veya Yeniden Sözlü Açıklama Yapılması Sorunu

Davalı Vekili’nin son savunmasının sonuç kısmında davanın duruşmalı yapılması, reddi halinde daha önce sözlü açıklamada bulunmayan üç temsilcinin dinlenmek üzere tekrar çağrılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konu ile ilgili açıklamasında da; “…bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapılabileceği Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla, ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.” denilmektedir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’un duruşma ile ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanamaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin yargının duruşmalı yapılması talebi reddedilmiştir.

Sözlü açıklamanın yeniden yapılması istemine gelince :

2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesinde “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.” hükmü yer almıştır.

Bu hüküm uyarınca gerçekleştirilen sözlü açıklama toplantısında Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisinden gerekli bilgiler alınmıştır. Sosyalist Türkiye Partisi’nin Ön ve esasla ilgili savunmasında istenilen ilave süreler verilerek savunma haklarının en kapsamlı biçimde kullanılması sağlanmıştır. İkinci bir sözlü açıklamaya, hiçbir haklı neden bulunmadığı için gerek görülmemiştir.

4- Anayasa’ya Aykırılık ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Aşılması Sorunu

Davalı Parti Vekili ön savunmasında Davada uygulanacak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. (a), 81. (a), (b) ve 101. (a) bendlerinin Anayasa’ya aykırılığı üzerinde durulmuş ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin yorumla aşılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde bu değerlendirme ve taleple ilgili görüşlere katılmamıştır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sayılıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanması yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşmaz. Kural, partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı Parti programının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde 81. maddenin (a) ve (b) bendlerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenmektedir.

Söz konusu yasal düzenlemeler Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış yasalar arasında bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Diğer taraftan bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup , kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 14., 68., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Parti Programında yer alan kimi düzenleme ve savunmalarla ilgili kararın baştarafına aynen alınan görüşlerindeki değerlendirmeler açıktır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin sözlü açıklama ve savunmalarında geçen ve karara aynen alınan istem ve anlatımların dışında başka bir kanıt yoktur. Sözlü açıklamaya ilişkin durum, gerçeğe aykırı biçimde ileri sürülmüş, Başkan hakkında red istemi, Başkanın yerine çağrılan yedek üyenin katıldığı toplantıda görüşülerek oybirliğiyle reddedildikten sonra inceleme sürdürülmüştür.

Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyle ki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak Siyasî Parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen asimile etme kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, koruyanlar, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusu’dur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirle­ ri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” diyerek Ulus’u oluşturan vatandaşların ortak değerlerini birleştirici ögelerini açıklamış, haklar ve özgürlükler yönünden ayırımsız uygulamayı vurgulamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldık­ ları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir konu da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek içinde kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konu­ ya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında Sosyalist Türkiye Partisi, programıyla, savunma ve sözlü açıklamalarında geçen görüşlerle, uluslararası belgelere ve ulusal gerçeklere karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt Ulusunun varlığı ortaya konulmakta ve kendi geleceklerini belirleme hakkı üzerinde durulmaktadır.

Dikkati çeken diğer önemli bir husus da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların Genel Kürt Kurtuluş hareketi içinde gösterilmesidir. Bu bağlamda Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar, Dünyadaki Kürtlerin kurtuluş mücadelesi içinde gösterilerek önemli gördükleri bu dinamiğe marksist görüşe dayalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin güçlü çekim merkezi olması ve oluşturulacak gücün parti olarak marksizme dayalı sosyalizm için kullanılması hedeflenmektedir. Savunmalarda programda yer alan Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de programda bu ifadelerin yer alış biçimiyle savunmalardaki açıklık gerçeği ortaya koymaktadır.

Parti Genel Başkanının açıklamasında: parti programının ilgili bölümlerinde “Kürt ulusal hareketi, Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içersinde değerlendirilmektedir. Özel olarak T.C. sınırları içinde bir kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabiki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır.” denilerek çelişkili bir anlatım ile zorlama veya saptırmanın varlığı hemen göze çarpmaktadır.

Savunmada görülen çelişkilerden biri de “Atatürk

Milliyetçiliği” ile ilgilidir.

Bir yerde “Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimini duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt sorunu ve Kürt realitesinden söz etmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı Parti’nin yagılandığı 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği perspektifinin doğrultusunda geldik.” denirken bir yerde de Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını tanımlıyarak “Devlet ve Milletin bölünmez bütünlüğü”ne ne tür eylemin ya da nasıl bir progmatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt Ulusundan söz etmek onun dili kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir.” denilmiştir.

“Atatürk Milliyetçiliği” yukarda ilgili bölümde açıklandığı gibi ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Vatan ve vatandaşlarının çağdaşlaşması ve dünya barışı ile sınırlıdır. Savunma da ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı ulus veya etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni olarak görülemez.

Savunmalarda “Tek Ulus” kavramının kimseye dayatılamıyacağı belirtilerek çok uluslu sosyalist ülkelerin değişimden önceki yapıları örneklenmektedir. Tek Uluslu devlet yapısıyla çok uluslu devlet yapısı içinde vatandaşlık haklarıyla sosyolojik gelişmenin farklı olması doğaldır. Yetmiş sene önce kurulan çok uluslu devletlerin bu gün ulus yapılarına göre ayrı ayrı devletleşmesi; bin yıl bir arada yaşamış, sosyolojik bütünleşmenin neticesi olarak gönül birlikteliği içinde Tek Ulus olarak devlet kurmuş, vatandaşlarına eşit siyasal, hukuksal ve ekonomik hakları tanımış tek uluslu devletlerinde değişik kökenden gelen toplulukların varlığı nedeniyle ayrı uluslar ve devletler haline gelmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakları ile aynı kökenden gelişe bağlı olarak diğer ülke vatandaşları hakları arasında bağlantı kurulmasının da hukuksal dayanağı yoktur. Türk kökeninden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile Türk kökeninden gelen diğer devletler vatandaşlarının hak ve mücadelesi aynı değerlendirmeye bağlanamıyacağı gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürt veya diğer kökenli vatandaşların, başka devletlerdeki Kürt veya diğer kökenli o ülkeler vatandaşlarının hak ve mücadeleleri aynı değerlendirmeye bağlanamaz.

Dünyada “bir Kürt ulusu vardır” demekle Türkiye’de “Türk Ulusu bütünlüğü dışında ayrı bir Kürt Ulusu vardır” demek ayrı anlamlar taşır.

Türkiye’deki Ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devlet kurma hakkı tanınması aynı biçimde demokratik, tek uluslu diğer devletlerde bu yolun açılması olanağı yoktur.

Görüldüğü gibi dünyada “Tek Uluslu” demokratik devlet sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir.

Böylece, savunmada geçen “Tek Ulus kavramını kimseye dayatamayız” sözünün karşılığı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulus bütünlüğünü bozmayı hiç bir kimse, demokratik devlet ve kuruluşlar dayatamaz.” olmaktadır.

Çünkü bu uluslaşma bin yıllık birlikteliğe sosyolojik, tarihsel ve siyasal gelişmelere dayanmaktadır.

Onun içindir ki; ısrarla yapılan özendirme, yanıltma kandırma, korkutma ve kışkırtmalarla desteklenen teröre karşın, Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırma çabaları başarılı olamamıştır.

Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmanın olanaksızlığı gibi Türk kökeninden ya da diğer kökenlerden gelen vatandaşlarımızı da Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek olanaklı değildir.

Savunmada görülen çelişkilerden bir diğeri de Lozan Konferansı ile ilgilidir. Savunmanın bir yerinde Lozan Andlaşmasıyla ilgili olarak “Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce yapılmış bu metinlerin bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklamasını beklemek saçmalıktır. Siyasî anlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.” denilirken diğer bir yerinde “Kürt Ulusu” varlığının Atatürk ve İsmet İnönü tarafından tanındığı, Lozan Konferansı tutanaklarına geçtiği belirtilerek Lozan Konferansı tutanaklarının incelenmesi istenilmekte ve son yıllarda “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken bir Kürt Ulusu’nun varlığının açık seçik biçimde kabul edildiği belirtilmektedir.

Atatürk ve İsmet İnönü tarafından ülke ve ulus bütünlüğünün bölünmezliği konusunda söylenen sözler, bu konuda Lozan Konferansı tutanaklarında yer alan metinler yukarda ilgili bölümlerde gösterilmiştir. Söylenen ve bugün içinde gerçek olan Kürtlerin Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer aldığı, ayrı ulus olma ve ayrı devlet kurma isteklerinin olmadığıdır. Öbür yandan savunmalardaki iddiaların aksine Türkiye’de bugün, etnik grupların, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasını hedef alınmaması, asıl amacın saptırılmaması kaydıyle, dil ve kültürlerini geliştirmesi engellenmemektedir.

Yine savunmada “Ermeni, Rum, Çerkez halklarını cemaat olarak kabul edip yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan Kürt insanın gerçeğini kabul etmemek vardır.” denilmekte ise de Çerkez veya diğer kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Kürt kökenli vatandaşlardan farklı bir statü ve hak tanınmamıştır.

Bütün bunlar sözcük oyunları, anlatım değişiklikleri ve çeşitli bahanelerle gerçekleri saptırarak Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında “Türk ve Kürt” ulusları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ortaya konularak partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur. Proğramda geçen gönüllü birlikteliğin anlamı budur.

Ön savunmada, “Siyasî Partiler Yasasının değerlendirilmesinde, Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onaylandığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemiyle Anayasa’nın özel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak uygulanması gerekir.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi; Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça ya da iptal edilmedikçe uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Öbür yandan, Devlet, Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere; uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti programındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Sosyalist Türkiye Partisi Programının ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla da bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Sosyalist Türkiye Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, kurtuluş mücadelesi veren bir Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi geleceğini belirleme hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler ve demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Parti programında ve savunmalarda ayrı uluslar olarak ortaya konan Türk ve Kürt Uluslarının gönüllü birliğinin hedeflendiğinden söz edilmekte ise de, gerçekte davalı Parti’nin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı Kürt kökenli vatandaşlarımızı bir ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmeyi öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla etnik köken ayrımını kışkırtarak ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantı kurulması bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik gruplar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Sosyalist Türkiye Partisi, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız savlarla Ulusal kurtuluş mücadelesine çekmeye ve bölünmeye yönelmiştir. Demokrasi, demokra­ tik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen çabalara hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Parti savunmasında buna karşın “Anayasa Mahkemesi Devletin bekasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.” demektedir. Bu dönüşüm ve gereksinim de kendi düşüncelerine dayanmaktadır.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programdaki düzenleme farklı ulus ve ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk Ulusu’nun ortak dili, kültürü dışındaki dil ve kültürleri bölücülüğe yönelik olarak korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Esasa ilişkin son savunmada hukukun sınıfsal olduğu görüşüyle kapatma olasılığına karşı Mahkeme ve üyelere gözdağı niteliğindeki sözler üzerinde durulması gereksiz bölümlerdir.

Sonuç olarak, Sosyalist Türkiye Partisi, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ulusal kurtuluş hareketi içinde gösterilen T.C. Devletinin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüştür. Bu bağlamda yine programında yer alan “Kürt Ulusu’nun ve bütün etnik ve toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup gelişmeleri olanağını sağlar. Dillerin geliştirilmesi, zenginleştirmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınamaz” biçimdeki düzenleme de Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ve bölücülüğe yöneliktir. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemlere kışkırtma, katkı, destek ve bu niteliğiyle de bir tür eylemdir.

Bütün bunlarla Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

Yukarda belirtilen nedenlerle, Sosyalist Türkiye Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan hükümlere aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (9) bendi gereğince kapatılması gerekir.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/16 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Türkiye Partisi’nin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’na 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (9) bendi ve 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA,
  2. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

30.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanYekta Güngör ÖZDEN BaşkanvekiliGüven DİNÇER Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Öldürülen Gazeteci ve Yazarlar

0
ÖLDÜRÜLEN GAZETECİ VE YAZARLAR

Öldürülen Türk Gazeteciler Listesi

 

Hasan Fehmi Bey / Serbesti İstanbul 6 Nisan 1909
Ahmet Samim / Sada-yı Millet İstanbul 19 Temmuz 1910
Zeki Bey / Şehrah İstanbul 10 Temmuz 1911
Şair Hüseyin Kami / Alemdar Konya 1912 veya 1914
Silahçı Tahsin / Silah ve Bomba İstanbul 27 temmuz 1914
Krikor Zohrab / Gazeteci, Yazar Urfa 1915
Diran Kelegyan / Sabah Gazetesi Baş Yazarı Çorum 13 Ağustos 1915
Hasan Tahsin (Osman Nevres) / Hukuk-u Beşer İzmir 15 Mayıs 1919
İştirakçi Hilmi / iştirak,Medeniyet İstanbul 1922
Ali Kemal / Peyam-ı Sabah İzmit 1922
Hikmet Şevket 1930
Sabahattin Ali / Marko Paşa Edirne 1948
Adem Yavuz / Anka Ajansı Kıbrıs 27 Ağustos 1974
Ali İhsan Özgür / Politika İstanbul 21 Kasım 1978
Cengiz Polatkan / Hafta Sonu Ankara 1 Aralık 1978
Abdi İpekçi / Milliyet İstanbul 1 Şubat 1979
İlhan Darendelioğlu / Ortadoğu İstanbul 19 Kasım 1979
İsmail Gerçeksöz / Ortadoğu İstanbul 4 Nisan 1980
Ümit Kaftancıoğlu / TRT İstanbul 11 Nisan 1980
Muzaffer Fevzioğlu / Hizmet Trabzon 15 Nisan 1980
Recai Ünal / Demokrat İstanbul 22 Temmuz 1980
Mevlüt Işıt / Türkiye Ankara 1 Haziran 1988
Seracettin Müftüoğlu / Hürriyet Nusaybin 29 Haziran 1989
Sami Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
Kamil Başaran / Gazete İstanbul 7 Kasım 1989
Çetin Emeç / Hürriyet İstanbul 7 Mart 1990
Turan Dursun / İkibine Doğru ve
Yüzyıl Dergileri
İstanbul 4 Eylül 1990
Gündüz Etil 1991
Mehmet Sait Erten / Azadi Denk Diyarbakır 1992
Halit Güngen / İkibine Doğru Diyarbakır 18 Şubat1992
Cengiz Altun / Yeni Ülke Batman 25 Şubat 1992
İzzet Kezer / Sabah Cizre 23 Mart 1992
Bülent Ülkü / Körfeze Bakış Bursa 1 Nisan 1992
Mecit Akgün / Yeni Ülke Nusaybin 2 Haziran 1992
Hafız Akdemir / Özgür Gündem Diyarbakır 8 haziran 1992
Çetin Ababay / Özgür Halk Batman 29 Temmuz 1992
Yahya Orhan / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
Hüseyin Deniz / Özgür Gündem Ceylanpınar 9 Ağustos 1992
Musa Anter / Özgür Gündem Diyarbakır 20 Eylül 1992
Yaşar Aktay / Serbest Hani 9 Kasım 1992
Hatip Kapçak / Serbest Mazıdağı 18 Kasım 1992
Namık Tarancı / Gerçek Diyarbakır 20 Kasım 1992
Uğur Mumcu / Cumhuriyet Ankara 24 Ocak 1993
Kemal Kılıç / Yeni Ülke Şanlıurfa 18 şubat 1993
Mehmet İhsan Karakuş Silvan 13 Mart 1993
Ercan Gürel / HHA 20 Mayıs 1993
İhsan Uygur / Sabah İstanbul 6 Temmuz 1993
Rıza Güneşer / Halkın Gücü 14 Temmuz 1993
Ferhat Tepe / Özgür Gündem Bitlis 28 Temmuz 1993
Muzaffer Akkuş / Milliyet 20 Eylül 1993
Nazım Babaoğlu / Gündem 12 Mart 1994
Erol Akgün / Devrimci Çözüm 1994
Seyfettin Tepe / Yeni politika 28 Ağustos 1995
Metin Göktepe / Evrensel İstanbul 8 Ocak 1996
Kutlu Adalı / Yeni Düzen Kıbrıs 8 Temmuz 1996
Selahattin Turgay Daloğlu İstanbul 9 Eylül 1996
Reşat Aydın / AA, TRT 20 Haziran 1997
Ayşe Sağlam Derince 3 Eylül 1997
Abdullah Doğan / Candan Fm Konya 13 Temmuz 1997
Ünal Mesutoğlu / TRT İzmir 8 Kasım 1997
Mehmet Topaloğlu / Kurtuluş Adana 1998
Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet Ankara 21 Ekim 1999
Hrant Dink / Agos İstanbul 19 Ocak 2007
İsmail Cihan Hayırsevener Bandırma 19 Aralık 2009
Nuh Köklü  İstanbul 17 Şubat 2015
Mustafa Cambaz İstanbul 15 Temmuz 2016

Kaynak: https://www.tgc.org.tr/oldurulen-gazeteciler.html

Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme

0

Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu, 18 Aralık 1990 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda imzalanmış, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılması hedeflenmiştir. Türkiye bu sözleşmeyi Türkiye 13 Ocak 1999 tarihinde imzalamış, 26 Nisan 2001 tarihinde, çekincelerle birlikte kabul etmiş ve 18 Haziran 2004 tarihinde onaylayarak 17.08.2004 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlamıştır.

Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme

Başlangıç

Bu Sözleşmeye Taraf Olan Devletler,

Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş insan hakları ile ilgili temel belgelerde yer alan ilkeleri, özellikle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini, (217 A (III) Sayılı Karar); Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara Dair Uluslararası Anlaşmayı (2200 A (XXI) Sayılı Karar eki); Medenî ve Siyasal Haklara Dair Uluslararası Anlaşmayı (2200 A (XXI) Sayılı Karar eki, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Anlaşmayı (2106 A (XX) Sayılı Karar eki) ve Çocukların Haklarına Dair Anlaşmayı (34/180 Sayılı Karar eki) gözönüne alarak;

Uluslararası Çalışma Teşkilâtının görev çerçevesi içinde oluşturulmuş ilgili belgelerde belirlenen standartlar ve ilkeleri, özellikle, İş Bulma Amaçlı Göç ile İlgili Anlaşmayı (97 Sayılı), Aşağılayıcı Şartlarda Göçler ve Göçmen İşçilere Yapılacak Muamele ve Sağlanacak İmkânlar Konusunda Eşitlik Prensibinin Teşviki ile İlgili Anlaşmayı (143 Sayılı), İş Bulma Amaçlı Göç ile İlgili Tavsiyeyi (86 Sayılı), Göçmen İşçilerle İlgili Tavsiyeyi (151 Sayılı), Zorla veya Kuvvet Kullanarak İşgücü İstihdam Etmenin İlga Edilmesine Dair Anlaşmayı (105 Sayılı) gözönüne alarak;

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtının Eğitimde Ayırımcılığın Önlenmesine Dair Anlaşmasında (Birleşmiş Milletler, Anlaşmalar Serisi, Cilt No. 429, Sayı 6193) belirtilen ilkelerin önemini tekrar teyid ederek;

İşkencenin ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ve Küçültücü Muamele ve Cezanın Önlenmesine Dair Anlaşmayı (39/46 Sayılı Kararın eki); Suçun Önlenmesi ve Sanıklara Yapılacak Muameleye Dair Dördüncü Birleşmiş Milletler Kongresi Bildirisini (Bakınız :Suçun Önlenmesi ve Sanıklara Yapılacak Muamele Konusunda Dördüncü Birleşmiş Milletler Kongresi, Kyoto, Japonya, 17-26 Ağustos 1979 :Sekreterya tarafından hazırlanan rapor (B.M. Yayınları, Satış No. : E.71.IV.8), Yasa Uygulayıcılarının Davranış Biçimleri (34/169 Sayılı Karar ve eki) ve Köleliğin Önlenmesi ile İlgili Anlaşmaları (Bakınız :İnsan Hakları :Uluslararası Belgeler Derlemesi (B.M. Yayınları, Satış No. : E.88.XIV.I) hatırda tutarak,

Uluslararası Çalışma Teşkilâtının amaçlarından birinin, Anayasasında da ifade edildiği üzere, yabancı ülkelerde istihdam edilen işçilerin menfaatlerinin korunması olduğunu hatırlayarak ve anılan örgütün göçmen işçiler ve aile fertleri ile ilgili konulardaki bilgi birikimini ve tecrübelerini akılda tutarak;

Göçmen işçiler ve aile fertleri ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler Teşkilâtının muhtelif organlarında, özellikle, başta, İnsan Hakları Komisyonu, Sosyal Kalkınma Komisyonu, B.M. Gıda ve Tarım Teşkilâtı, B.M. Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı, Dünya Sağlık Teşkilâtında ve diğer uluslararası teşekküllerde yapılmış ve yapılmakta olan çalışmaların önemini müdrik olarak,

Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin haklarının korunmasına yönelik olarak bölgesel veya ikili düzeyde bazı Devletler tarafından gerçekleştirilen gelişmeleri ve bu alanda ikili ve çok taraflı sözleşmeler imzalanmasının önem ve faydasını da keza müdrik olarak,

Milyonlarca insanı ilgilendiren ve uluslararası toplumda çok sayıda Devleti etkileyen göç olayının önemini ve kapsamını idrak ederek,

Göçmen işçi hareketlerinin Devletler ve ilgili halklar üzerindeki etkilerinin bilincinde olarak ve göçmen işçilere ve aile fertlerine yapılacak muamele ile ilgili temel ilkelerin kabul edilmesi yoluyla Devletlerin tutum ve davranışları arasında uyum sağlanmasına katkıda bulunabilecek kuralları tesis etmeyi arzu ederek,

Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin diğer nedenler yanında, Orijin Devletten ayrı olmaları ve İstihdam Devletinde bulunmaktan dolayı güçlüklerle karşılaşabilmeleri gibi nedenlerle, sık sık içine düştükleri hassas durumu dikkate alarak,

Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin haklarının her yerde yeterli şekilde tanınmamış olduğu ve bu nedenle bu hakların uygun biçimde uluslararası korunma altına alınmalarının gerektiği inancında olarak,

Özellikle ailelerin parçalanmasına yol açması sebebiyle, göç olayının göçmen işçilerin hem kendileri, hem de aile fertleri bakımından sık sık ciddî sorunlara neden olduğu gerçeğini göz önüne alarak,

Göç olayının neden olduğu insanî sorunların göçün düzensiz bir ortamda yapılması halinde çok daha ciddî sorunlara yol açtığını akılda tutarak ve bu nedenle gizli göçmen işçi hareketlerinin ve işçi kaçakçılığı olaylarının, aynı zamanda göçmen işçilerin temel insan haklarının korunmasını sağlayarak önlenmesi ve ortadan kaldırılması amacına yönelik uygun tedbirlerin alınmasının teşvik edilmesi gereğine inanarak;

Kayıtlı olmayan veya düzensiz bir durumda bulunan işçilerin diğer işçilere göre genelde daha olumsuz koşullar içinde istihdam edildiklerini ve bazı işverenlerin haksız rekabet koşullarının sağlayacağı menfaatlerden yararlanmak amacıyla bu tür işçileri istihdam etmek eğiliminde olduklarını gözönüne alarak,

Tüm göçmen işçilerin temel insan haklarının daha geniş bir şekilde tanınması halinde düzensiz bir durumda bulunan göçmen işçilerin istihdam edilmesi yollarına başvurulmasının cazip olmaktan çıkarılabileceği ve bunun da ötesinde durumları mahallî mevzuata uygun olan göçmen işçilere ve aile fertlerine belirli bazı ilave haklar verilmesinin tüm göçmenleri ve işverenleri ilgili Devletler tarafından tesis edilmiş kanunlara ve kurallara uymaya ve saygı göstermeye teşvik edeceğini de gözönüne alarak,

Bu nedenle evrensel olarak uygulanabilecek kapsamlı bir anlaşma metni içinde temel kuralları teyid ve tesis etmek suretiyle, tüm göçmen işçilerin ve aile fertlerinin haklarının uluslararası korunmasının gerçekleştirilmesine ihtiyaç duyulduğuna inanarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Kapsam ve Tanımlar

Madde 1

  1. Bu Sözleşme bundan sonra belirtilen durumlar istisna olmak üzere, cinsiyet, ırk, renk, dil, din veya inanç, siyasal veya diğer görüş, millî, etnik veya sosyal köken, taabiyet, yaş, ekonomik durum, mülkiyet, medenî hal, doğum veya diğer statüler açısından hiçbir farklılık gözetilmeksizin, tüm göçmen işçilere ve ailelerine uygulanır.
  2. Bu Sözleşme göçmen işçilerin ve aile fertlerinin, göçe hazırlık, hareket, transit geçiş ve İstihdam Devletinde kazanç getiren bir işte çalışma ve ikamet süresinin tamamı ile Orijin Devlete veya mutad olarak ikamet edilen Devlete dönüş dahil olmak üzere, göç sürecinin tamamı süresince uygulanacaktır.

Madde 2

Bu Sözleşme metninde yer alan;

  1. “Göçmen İşçi” kavramı, vatandaşlık bağı ile bağlı olmadığı bir Devlette ücret ödenen bir faaliyette çalıştırılacak, çalıştırılmakta olan veya çalıştırılmış olan bir kişiye atıfta bulunur.
  2. (a) “Sınır İşçisi” kavramı, komşu bir Devlette mutad ikametgâhını muhafaza eden ve normal olarak her gün veya en az haftada bir kez normal ikametgâhına dönen bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(b) “Mevsimlik İşçi” kayramı, niteliği gereği mevsimsel şartlara bağımlı olan ve sadece yılın bir kısmında yapılabilen işi yapan bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(c) Balıkçıları da içeren “Gemi Adamı” kavramı, vatandaşlık bağı ile bağlı olmadığı bir Devlete kayıtlı bir gemide istihdam edilen bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(d) “Sahil Açığındaki Tesiste Çalışan İşçi” kavramı, vatandaşlık bağı ile bağlı olmadığı bir Devletin egemenlik alanı içinde yeralan bir sahil açığındaki tesiste istihdam edilen bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(e) “Gezici İşçi” kavramı, bir Devlette mutad ikametgâhı olan, fakat yaptığı işin niteliği dolayısıyla, kısa süreler için, başka bir Devlete veya Devletlere seyahat etmek mecburiyetinde olan bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(f) “Projeye Bağlı İşçi” kavramı, istihdam edileceği Devlete belirli bir süre için ve sadece işvereni tarafından bu Devlette gerçekleştirilmekte olan bir projede çalışmak üzere kabul edilen bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(g) “Belirli Bir İş İçin İstihdam Edilen İşçi” kavramı, aşağıda tarif edilen bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

(i) İşvereni tarafından, kısıtlı ve belirlenmiş bir süre ile belirli bir görevi yerine getirmek için, istihdam edileceği bir Devlete gönderilen göçmen bir işçi; veya

(ii) Profesyonel, ticarî, teknik veya diğer yüksek düzeyde özel yetenek gerektiren bir işte kısıtlı ve belirli bir zaman için görevli göçmen bir işçi; veya

(iii) İstihdam Devletindeki işvereninin isteği üzerine kısıtlı ve belirli bir süre için geçici veya kısa süreli bir işte çalışan göçmen bir işçi;

Oturma müsaadesinin bitim tarihinde veya şayet bu özel görevi veya işi daha fazla yürütmüyor ise daha erken bir tarihte göçmen işçinin İstihdam Devletinden ayrılması talep edilir.

(h) “Serbest Çalışan İşçi” kavramı, bir çalışma mukavelesi olmadan kazanç getiren bir faaliyetle iştigal eden ve hayatını normal olarak bu şekilde ya tek başına ya da aile fertleri ile birlikte çalışarak kazanan göçmen bir işçiye ve İstihdam Devletinde uygulanan mevzuat veya ikili veya çok taraflı anlaşmalar uyarınca “serbest çalışan işçi” olarak tanınan diğer herhangi bir göçmen işçiye atıfta bulunur.

Madde 3

Bu Sözleşme aşağıda belirtilen kişilere uygulanmayacaktır :

(a) Kabulleri ve statüleri genel uluslararası hukuk veya uluslararası özel anlaşmalar veya sözleşmeler ile düzenlenen uluslararası kuruluşlar ve temsilcilikler tarafından gönderilen veya istihdam edilen kişiler veya resmî görevleri ifa etmek üzere bir Devlet tarafından ve ülke dışına gönderilen veya istihdam edilen kişiler;

(b) Bir Devlet tarafından veya onun adına kalkınma programlarına ve  diğer işbirliği programlarına katılmak üzere, ülke dışına gönderilen veya ülke dışında istihdam edilen, kabulü ve statüsü istihdam eden Devlet ile aktedilmiş anlaşma ile düzenlenen ve bu anlaşma uyarınca göçmen işçi sayılmayan kişiler;

(c) Kendi Devletinden başka bir Devlette yatırımcı olarak ikametgâh edinen kişiler;

(d) İlgili Taraf Devletin ulusal mevzuatında veya o Taraf Devleti bağlayan uluslararası anlaşmalarda öngörülmemişse, mülteciler ve vatansızlar;

(e) Öğrenciler ve stajyerler;

(f) İstihdam sağlayan Devlette ikamet etmelerine ve kazanç getirici bir faaliyette bulunmalarına müsaade edilmeyen gemi adamları ve sahil açığında kurulmuş bir tesiste çalışan işçiler,

Madde 4

Bu Sözleşmenin amaçları doğrultusunda “aile fertleri” kavramı, göçmen işçilerle evli kişilere veya onlarla yürürlükte olan mevzuat uyarınca evlenmeye eşit neticeler doğuran bir ilişki içinde bulunan kişilere, kendilerine bağımlı çocuklarına ve yürürlükteki kanunlar veya ilgili Devletler arasında aktedilmiş ikili veya çok taraflı anlaşmalar uyarınca aile ferdi sayılan diğer bağımlı kişilere atıfta bulunur.

Madde 5

Bu Sözleşmenin amaçları doğrultusunda, göçmen işçiler ve aile fertleri;

(a) İstihdam sağlayan Devlete o Devletin kanunları ve o Devletin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar uyarınca, girmek, oturmak ve kazanç getirici bir faaliyette bulunmak üzere müsaade verilmişse kayıtlı ve düzenli durumda olarak değerlendirilirler;

(b) Bu maddenin yukarıdaki (a) alt paragrafında öngörülen şartlara uymuyorlarsa kayıtsız ve düzensiz durumda olarak değerlendirilirler.

Madde 6

Bu Sözleşmenin amaçları doğrultusunda;

(a) “Orijin Devlet” kavramı ilgili kişinin vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu Devlet anlamına gelir;

(b) “İstihdam Devleti” kavramı, duruma göre, göçmen işçinin kazanç getirici bir faaliyette bulunacağı, bulunmakta olduğu veya bulunmuş olduğu bir Devlet anlamına gelir;

(c) “Transit Devlet” kavramı, ilgili kişinin İstihdam Devletine gitmek, veya İstihdam Devletinden Orijin Devlete veya mutad ikametgâhı bulunduğu Devlete gitmek amacıyla transit geçiş yaptığı herhangi bir Devlet anlamına gelir.

KISIM II

HAKLAR KONUSUNDA AYIRIMCILIK YAPILMAMASI

Madde 7

Taraf Devletler, insan hakları ile ilgili uluslararası sözleşmeler uyarınca, kendi ülkeleri içinde yaşayan veya yasal yetki alanına giren tüm göçmen işçilere ve aile fertlerine, cinsiyet, ırk, renk, dil, din veya inanç, siyasal veya diğer görüşler, millî, etnik veya sosyal köken, vatandaşlık, yaş, ekonomik durum, mülkiyet, medenî durum, doğum veya diğer statüler gibi nedenlerle hiçbir ayırımcılık yapmaksızın bu Sözleşmede öngörülen haklara saygı göstermeyi ve uygulamayı taahhüt ederler.

KISIM III

TÜM GÖÇMEN İŞÇİLERİN VE AİLE FERTLERİNİN İNSAN HAKLARI

Madde 8

  1. Göçmen işçileri ve aile fertleri Orijin Devletleri dahil her Devleti terketmekte hürdürler. Bu hak kanunda öngörülen sınırlamalar, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı veya ahlâkını veya diğer şahısların hak ve hürriyetlerini korumak için gerekli sınırlamalar ve bu Sözleşmede tanınan diğer haklarla uyumlu sınırlamalar istisna olmak üzere, hiçbir sınırlamaya tabi tutulamaz.
  2. Göçmen işçiler ve aile fertleri kendi Orijin Devletlerine her zaman girmek ve orada kalmak hakkına sahip olacaklardır.

Madde 9

Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin yaşama hakkı kanunla korunacaktır.

Madde 10

Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi işkenceye veya zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz.

Madde 11

  1. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi esarete veya zorbalıkla çalıştırılmaya tabi tutulamaz.
  2. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdinden güç kullanılarak veya zorla çalışma talebinde bulunulamaz.
  3. Bu maddenin 2 nci paragrafı, bir suçun cezası olarak ağır iş ve hapis cezalarının kanunla hükmedilebileceği Devletlerde, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş bir karar gereğince ağır şartlarda çalışma cezasının uygulanmasına engel teşkil etmez.
  4. Bu maddenin amacı doğrultusunda “Kuvvet kullanılarak veya zorla çalıştırılmak” kavramı aşağıdaki hususları kapsamaz :
  5. a) Bu maddenin 3 üncü paragrafında bahsekonu edilmeyen, bir mahkemenin yasal bir kararı gereğince tutuklu bulunan veya böyle bir tutukluluk durumundan şartlı olarak serbest bırakılmış bir kişiden normal olarak istenen herhangi bir iş veya hizmet,
  6. b) Toplumsal yaşam ve refahı tehdit eder nitelikte olağanüstü durumlarda veya doğal afet karşısında yapılması istenen herhangi bir hizmet;
  7. c) Normal medenî yükümlülükler arasında yer alan ve aynı zamanda ilgili Devletin vatandaşları için de zorunlu olan herhangi bir iş veya hizmet,

Madde 12

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptirler. Bu hak, kendilerinin seçeceği bir dine veya inanca sahip olmak veya geçmek hürriyetini ve bireysel veya diğer kişilerle bir topluluk meydana getirmiş olarak din ve inançlarını ibadet, dinî kurallara bağlılık, uygulama ve öğretme şeklinde açıklamak hürriyetini kapsar.
  2. Göçmen işçiler ve aile fertleri, kendi seçtikleri bir dine veya inanca sahip olmak veya geçmek özgürlüklerine zarar verecek zorlamalara maruz bırakılamazlar.
  3. Bir insanın dinini veya inancını açıklama hürriyeti ancak kanunda tarif edilen ve kamu güvenliğinin, düzeninin, sağlığının veya ahlâkının veya başkalarının temel hak ve hürriyetlerinin korunması açısından lüzumlu olan sınırlamalara tabi tutulabilirler.
  4. Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, en az birisi göçmen işçi olan ebeveynlerin ve uygulanabilmesi durumunda, kanunî vasilerin, çocuklarına kendi inançları doğrultusunda din ve ahlâk eğitimi verme özgürlüklerine saygı göstermeyi taahhüt ederler.

Madde 13

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri dışarıdan müdahale olmaksızın fikir ve düşünce özgürlüğüne sahip olacaklardır.
  2. Göçmen işçiler ve aile fertleri ifade hürriyetine sahip olacaklardır; bu hak, her türlü bilgiyi ve düşünceyi, sınır tanımaksızın, sözlü, yazılı veya basılı olarak, sanat şeklinde veya kendi seçecekleri bir araç vasıtasıyla, araştırmak, almak ve yaymak hürriyetini de kapsayacaktır.
  3. Bu maddenin 2 nci paragrafında öngörülen hakkın kullanılması beraberinde özel yükümlülükler ve sorumluluklar getirir. Bu nedenle, bu hak bazı kısıtlamalara tabi tutulabilir, ancak bunlar sadece kanunla belirlenen kısıtlamalar olabilir ve aşağıda belirtilen nedenlere dayanabilir :

a)Diğer kişilerin haklarına ve haysiyetlerine saygı göstermek için,

  1. b) İlgili Devletlerin millî güvenliğinin veya kamu düzeninin veya kamu sağlık ve ahlâkının korunabilmesi için,

c)Herhangi bir şekilde savaş propagandasının önlenmesi için;

  1. d) Ayırımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti körükleyen millî, ırksal veya dinsel nefret duygularının herhangi bir şekilde savunulmasının önlenmesi amacıyla.

Madde 14

Hiçbir göçmen işçinin veya aile ferdinin özel hayatına, ailesine, konutuna, mektuplaşmasına veya diğer şekilde haberleşmesine keyfî ve gayrî kanunî müdahalelerde bulunulamaz; şeref ve haysiyetlerine gayrî kanunî saldırılar yapılamaz. Herbir göçmen işçi ve aile ferdî bu tür saldırılara ve müdahalelere karşı kanunun öngördüğü korumadan yararlanma hakkına sahip olacaktır.

Madde 15

Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi, ister bireysel, ister başkalarıyla ortak olarak mal-mülk edinme hakkından keyfî bir şekilde mahrum bırakılamaz. İstihdam Devletinde yürürlükte olan kanunlar uyarınca, bir göçmen işçinin veya aile ferdinin sahip olduğu değerler kısmen veya tamamen kamulaştırıldığı takdirde, ilgili şahsın adil ve yeterli tazminat almaya hakkı olacaktır.

Madde 16

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri özgürlük ve kişi güvenliği hakkına sahip olacaklardır.
  2. Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin ister kamu görevlilerinden ister özel kişiler, gruplar veya kuruluşlardan kaynaklansın, şiddet, fiziksel incinme, tehdit ve korkutma gibi eylemlere karşı Devlet tarafından etkili biçimde korunmaya hakları olacaktır.
  3. Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin kimliklerinin kontrolü kanun uygulayıcısı görevliler tarafından kanunla belirlenen usullere uygun olarak yapılacaktır.
  4. Göçmen işçiler ve aile fertleri, bireysel veya toplu olarak, keyfî tutuklamaya veya gözaltına almaya maruz bırakılamazlar; kanunla belirlenen usullere uygun durumlar ve nedenler dışında özgürlüklerinden mahrum edilemezler.
  5. Tutuklandıkları zaman, göçmen işçiler ve aile fertleri, imkânlar ölçüsünde anladıkları bir lisanla, tutuklanma sebepleri hakkında bilgilendirilecekler ve anladıkları bir lisanla kendilerine yöneltilen suçlamalar hakkında gecikmeksizin kendilerine bilgi verilecektir.
  6. Göçmen işçiler ve aile fertleri, ceza gerektiren bir suç iddiasıyla gözaltına alındıklarında veya tutuklandıklarında, yetkili hâkim veya kanunla yargılama yetkisi verilmiş bir görevlinin önüne çıkarılacaklar ve makul bir süre içerisinde yargılanacak ya da serbest bırakılacaklardır. Yargılanmayı bekleme süresi boyunca tutuklu bulundurulmaları genel bir kural olmamalıdır; ancak serbest bırakılmak, yargı sürecinin herhangi bir aşamasında ve gerekirse, kararın ifası için, tekrar yargı önünde ispat-ı vücut edilmesini güvenceye almak koşuluna bağlı kılınabilir.
  7. Bir göçmen işçi veya aile fertlerinden birisi tutuklandığı veya yargılanmak üzere cezaevine konulduğu veya başka herhangi bir şekilde gözaltına alındığı takdirde;
  8. a) Vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu Orijin Devletin veya o Devletin menfaatlerini temsil eden bir Devletin diplomatik veya konsolosluk makamları, tutuklanan kişi talep ettiği takdirde, tutuklanma veya gözaltına alınma durumu ve sebepleri hakkında gecikmeksizin bilgilendirilmelidirler;
  9. b) İlgili kişi anılan makamlarla haberleşme hakkını haiz olacaktır. İlgili kişinin anılan makamlara göndermek istediği herhangi bir haber gecikmeksizin ulaştırılmalıdır ve ilgili kişi ayrıca anılan makamlar tarafından gönderilen mesajları gecikmeksizin almak hakkına sahip olacaktır.
  10. c) İlgili kişi, anılan makamların temsilcileriyle görüşmek ve kendi yasal temsil edilme hakkına ilişkin olarak onlarla düzenlemeler yapmak üzere, bu hak ve varsa ilgili Devletler arasında yürürlükte olan anlaşmalardan kaynaklanan haklar konusunda gecikmeksizin bilgilendirilecektir.
  11. Tutuklama veya gözaltına alınma yoluyla hürriyetlerinden mahrum kalan göçmen işçiler veya aile fertleri, tutukluluk durumlarının kanuna uygun olup olmadığının gecikilmeksizin karara bağlanabilmesi ve gözaltına alınma hali yasal değilse serbest bırakılmaları amacıyla yetkili bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptirler. Mahkemeye başvurduklarında, şayet kullanılan lisanı konuşamıyorlar veya anlayamıyorlarsa, kendilerine, gerekirse malî yük getirmeyecek şekilde, ücretsiz tercüman hizmetleri sağlanmalıdır.
  12. Yasalara aykırı şekilde tutuklanan veya gözaltına alınan göçmen işçilerin ve aile fertlerinin tazminata yasal hakları olacaktır.

Madde 17

  1. Hürriyetlerinden mahrum kalan göçmen işçiler ve aile fertlerine temel insan haysiyeti ve kültürel kimlikleri bakımından saygılı ve insanca muamele yapılacaktır.
  2. Sanık durumundaki göçmen işçiler ve aile bireyleri, istisnaî şartlar dışında, hüküm giymiş kişilerden ayrı tutulacaklar ve haklarında henüz hüküm verilmemiş kişi olarak durumlarına uygun muamele göreceklerdir. Sanık gençler yetişkinlerden ayrı tutulacaklar ve mümkün olabilecek en kısa zamanda yargılanmak üzere mahkeme önüne çıkarılacaklardır.
  3. Herhangi bir göçmen işçi veya aile ferdi, bir Transit Devletinde veya bir İstihdam Devletinde göç ile ilgili yasaların ihlali sebebiyle gözaltına alınması halinde, imkânlar ölçüsünde, hüküm giymiş veya yargılanmak üzere gözaltında bulunan kişilerden ayrı bir yerde bulundurulacaktır.
  4. Yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş karar gereğince geçirilmekte olan hapis süresince, göçmen işçiye veya aile ferdine yapılacak muamelenin temel amacı onun topluma yeniden kazandırılması olacaktır. Genç hükümlüler yetişkinlerden ayrı bir yerde bulundurulacaklar ve yaş ve hukukî statülerine uygun muamele göreceklerdir.
  5. Gözaltı veya tutukluluk süresince, göçmen işçiler ve aile fertleri, aile fertleri tarafından kendilerine yapılacak ziyaretler sırasında bulundukları ülkenin vatandaşlarına sağlanan haklardan aynen yararlanacaklardır.
  6. Bir göçmen işçinin hürriyetinden mahrum bırakılması halinde, ilgili Devletin yetkili organlarınca, eş ve küçük çocuklar başta olmak üzere, işçinin aile fertleri bakımından ortaya çıkabilecek sorunlar dikkate alınacaktır.
  7. Göçmen işçiler ve aile fertleri, Transit Devlette veya İstihdam Devletinde yürürlükteki kanunlar uyarınca gözaltına alındıkları veya tutuklandıklarında, anılan Devletlerin aynı durumdaki vatandaşları ile eşit haklardan yararlanacaklardır.
  8. Bir göçmen işçi veya aile ferdi, göç ile ilgili yasaların herhangi bir şekilde ihlal edilip edilmediğinin tespiti amacıyla gözaltına alınması durumunda, yapılan işlemlere ilişkin masrafları ödemeyeceklerdir.

Madde 18

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri, yargı organları önünde, ilgili devletin vatandaşlarının sahip oldukları haklara eşit şekilde sahip olacaklardır. Kendilerine yöneltilen cezaî iddiaların veya bir dava ile ilgili hak ve yükümlülüklerinin tespitinde, kanunlar uyarınca oluşturulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve kamuya açık biçimde haklarını savunma imkânına sahip olacaklardır.
  2. Haklarında cezaî müeyyide gerektiren bir suçtan dolayı dava açılmış göçmen işçiler ve aile fertleri yasalara göre suçlulukları kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılacaklardır.
  3. Haklarındaki cezaî müeyyide gerektiren iddiaların tespitinde, göçmen işçiler ve aile fertleri aşağıda açıklanan asgarî güvencelere sahip olacaklardır :
  4. a) Kendilerine yöneltilen iddiaların türü ve nedenleri hakkında, anladıkları bir lisanda, gecikmeksizin ve ayrıntılı şekilde, bilgilendirilmeleri;
  5. b) Savunmalarını hazırlayabilmeleri ve seçecekleri avukatlarla haberleşebilmeleri için yeterli süre ve olanaklara sahip olmaları;
  6. c) Gereksiz gecikmeler olmaksızın yargılanmaları;
  7. d) Kendilerinin de katıldıkları duruşmalarda yargılanmaları, kendilerini şahsen veya kendileri tarafından seçilen avukatlar aracılığıyla savunmaları; eğer avukat yardımından yararlanmıyorlarsa bu husustaki hakları hakkında kendilerine bilgi verilmesi; adalet sürecinin gerekliliklerinin lüzumlu kıldığı hallerde ve parasal güçlerinin ödemede bulunmaya yeterli olmaması durumunda herhangi bir ödeme yapmaksızın kendilerine tahsis edilecek avukatların yardımından yararlanmaları;
  8. e) Aleyhlerine tanıklık yapmak isteyen kişilere soru sorabilmeleri ve kendi aleyhlerindeki tanıkları incelemek ve kendi aleyhlerine tanıklık yapan kişilerin haiz oldukları hakların aynına sahip olacak şekilde kendi leyhlerine tanıklık yapabilecek tanıkların katılımını sağlamak;
  9. f) Mahkemede kullanılan lisanı anlayamıyor veya konuşamıyorlarsa, tercüman yardımından ücretsiz olarak yararlanmaları;
  10. g) Kendi aleyhlerine tanıklık yapmaya ve suçlarını itirafa zorlanmamaları.
  11. Genç kişilerle ilgili durumlarda, yargılama usulü, sözkonusu kişilerin rehabilitasyonunun teşvik edilmesinin arzu edilirliği ve yaşlarını göz önüne alacak şekilde olacaktır.
  12. Bir suçtan dolayı hüküm giyen göçmen işçilerin ve aile fertlerinin, kendileri ile ilgili hükmün ve tayin edilen cezanın kanunlar uyarınca, daha üst bir mahkeme tarafından gözden geçirilmesine hakları olacaktır.
  13. Bir göçmen işçi veya bir aile ferdi, yetkili mahkemenin nihaî kararı ile bir suçtan dolayı cezalandırıldığında daha sonra karar değiştirilirse veya daha sonra ortaya çıkan delillerin, kararın yanlış olduğunu tartışmasız şekilde göstermesi sonucu ilgili affa uğrarsa, daha sonra ortaya çıkan delillerin ilk yargılanma sırasında ortaya çıkarılmamasında ilgilinin tamamen veya kısmen bir sorumluluğu olmadığı takdirde, karar sonucu uğramış olduğu mağduriyet dolayısıyla, ilgilinin kanunlar uyarınca, tazminat elde etmeye hakkı olacaktır.
  14. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi, ilgili Devletin kanunları ve ceza usulü hukuku uyarınca hüküm giymiş veya affedilmiş olduğu herhangi bir suçtan dolayı tekrar yargılanamaz veya cezalandırılamaz.

Madde 19

  1. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi, işlendiği zamanda, ulusal veya uluslararası hukuk bakımından cezaî hüküm gerektiren bir suç teşkil etmeyen herhangi bir fiil veya ihmal dolayısıyla, cezaî hüküm gerektiren bir suç ile suçlanamaz ve onlara suçun işlendiği anda yürürlükte olan yasaların öngördüğü cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Suçun işlenmesinden sonra, yeni bir yasal düzenleme ile, o suç için daha hafif bir ceza getirilmişse, ilgili, öngörülen hafif şartlardan yararlandırılır.
  2. Cezaî hüküm gerektiren bir suç işlemiş olan bir göçmen işçi veya ailesi hakkında cezaî hüküm verilirken, ikamet hakkı veya çalışma hakkı başta olmak üzere, göçmen işçinin statüsü ile ilgili insanî mülahazalar göz önüne alınmalıdır.

Madde 20

  1. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdine, herhangi bir sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmaları nedeniyle hapis cezası verilemez.
  2. Hiçbir göçmen işçi veya aile ferdi sadece iş sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğü yerine getirmemiş olması dolayısıyla, sözkonusu yükümlülük ikamet veya çalışma müsaadesinin bir şartını teşkil etmedikçe, ikamet veya çalışma izninden mahrum bırakılamaz veya sınırdışı edilemez.

Madde 21

Kanunlara uygun şekilde yetkili kılınmış kamu görevlileri dışında, bir kimsenin kimlik belgelerine, ülkeye giriş, ikamet ve çalışma izinleri ile ilgili belgelere el koyması, imha etmesi veya imha etmeye teşebbüs etmesi gayri kanunidir. Ayrıntılı bir tutanak düzenlenip ilgiliye verilmeden, bu tür belgelere el konulamaz. Bir göçmen işçinin ve aile ferdinin pasaportunun veya aynı değerdeki belgesinin imhasına hiçbir şekilde müsaade edilemez.

Madde 22

  1. Göçmen işçiler ve aileleri fertleri toplu sınırdışı edilme tedbirlerine maruz bırakılamazlar. Herbir sınırdışı edilme durumu bireysel olarak incelenir ve karara bağlanır.
  2. Göçmen işçiler ve aile fertleri, ancak, kanunlara uygun olarak yetkili makamın vereceği karar gereğince, bir Taraf Devletin ülkesinden sınırdışı edilebilir.
  3. Bu karar anladıkları bir lisanda kendilerine duyurulur. Millî güvenlikle ilgili istisnaî durumlar saklı kalmak üzere, karar ve gerekçeleri, aksine zorunluluk yoksa ilgiliye yazılı olarak bildirilir. İlgili şahıslar bu haklar konusunda önceden veya en geç kararın duyurulması sırasında bilgilendirilir.
  4. Yetkili yargı organı tarafından alınmış nihaî bir kararın sözkonusu olduğu durumlar hariç, ilgili kişinin sınırdışı edilmemesini gerektiren nedeni zorunlu ulusal güvenlik nedenleri aksini gerektirmediği sürece, yetkili makama duyurmaya veya durumunun yeniden gözden geçirilmesini talepetmeye hakkı olacaktır. Durumunun yeniden gözden geçirilmesine kadar ilgili kişi, sınırdışı edilme kararının askıya alınmasını isteyebilir.
  5. Şayet icra edilmiş bir sınırdışı kararı bilahare iptal edilirse, ilgili şahsın kanunlar uyarınca tazminat talep etme hakkı doğar ve ilk karar ilgili şahsın ilgili Devlete geri dönmesini önlemek için kullanılamaz.
  6. Sınırdışı edilme halinde, ilgili şahsa ülkeden ayrılmadan önce veya sonra, ücret ve sair alacakları ve borçları ile ilgili hususları çözümlemek üzere makul bir fırsat tanınır.
  7. Sınırdışı edilme kararının uygulanmasına halel getirmemesi koşuluyla, sınırdışı edilecek göçmen işçi veya aile ferdi, vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu Devletten başka bir Devlete gitmeye teşebbüs edebilir.
  8. Sınırdışı edilmesinin gerektirdiği masraflar, göçmen işçi veya ailesi fertleri tarafından karşılanmaz. İlgili kişiden seyahat masraflarını karşılaması istenebilir.
  9. İstihdam Devletinden sınırdışı edilmek, göçmen işçinin veya aile fertlerinin, o Devletin kanunlarına uygun şekilde elde etmiş oldukları ücretler ve benzeri haklara halel getirmez.

Madde 23

Mevcut sözleşmede tanınan hakları zarar gördüğü takdirde, göçmen işçiler ve aile fertleri geldikleri Devletin veya bu Devletin haklarını koruyan Devletin diplomatik ve konsolosluk yetkililerine korunma ve yardım için başvuru hakkına sahip olacaklardır. Özellikle, sınırdışı edilme durumunda, ilgili kişi bu hak hususunda gecikmeden bigilendirilecek ve sınırdışı eden devletin yetkilileri bu hakkında kullanılmasını kolaylaştıracaklardır.

Madde 24

Her göçmen işçi ve ailesinin her ferdi her yerde yasalar önünde bir kişi olarak tanınma hakkına sahip olacaktır.

Madde 25

  1. Göçmen işçiler ücretler ve aşağıda belirtilen diğer konularda İstihdam Devletinin vatandaşlarına uygulanan muamelelerden daha olumsuzuna maruz kalmayacaklardır.
  2. a) Fazla mesai, çalışma saatleri, haftasonu tatili, ücretli tatil, güvenlik, sağlık, iş ilişkisinin sona erdirilmesi ile bu terimin kapsamı içine giren ulusal yasa ve uygulamalarda yeralan diğer çalışma şartları;
  3. b) Asgarî istihdam yaşı, evde çalışmanın kısıtlanması gibi istihdam konuları ile, ulusal yasaların ve uygulamaların kapsamı içerisine giren diğer istihdam konuları,
  4. Özel istihdam sözleşmeleriyle bu maddenin 1 inci paragrafında yer alan eşitlik ilkesinden feragat edilmesi yasalara aykırı olacaktır.
  5. Taraf Devletler, göçmen işçilerin, çalıştıkları ülkede ikametleri ve istihdamları konusunda herhangi bir düzensizlik nedeniyle, bu ilke uyarınca kazandıkları haklardan mahrum kalmamalarını teminen tüm uygun önlemleri alacaklardır. Özellikle, işverenler yasal ve sözleşmeye dayanan yükümlülüklerinden kurtulamayacaklar ve böyle bir düzensizlik nedeniyle sorumlulukları hiçbir şekilde sınırlanamayacaktır.

Madde 26

  1. Taraf Devletler aşağıdaki hususlarda göçmen işçilerin ve aile fertlerinin haklarını tanırlar;
  2. a) Ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer çıkarlarını korumak üzere, sendikaların ve yasalara uygun olarak kurulmuş bulunan diğer kuruluşların toplantı ve faaliyetlerine, sadece ilgili örgütün kurallarına tabi olarak katılmak;
  3. b) Sadece ilgili örgütün kurallarına tabi olarak yukarıda belirtildiği şekilde herhangi bir sendikaya ve kuruluşa özgürce katılmak;
  4. c) Yukarıda belirtildiği şekilde, herhangi bir sendikadan ve kuruluştan yardım talep etmek.
  5. Yasada belirtilmiş ve ulusal güvenlik, kamu düzeni veya diğer kişilerin hak ve özgürlüklerini korumak gibi demokratik bir toplum için gerekli olan durumlar dışında, sözkonusu hakların kullanılması kısıtlanamaz.

Madde 27

  1. Sosyal güvenlik konusunda, göçmen işçiler ve aile fertleri İstihdam Devletinin yasaları ile ikili anlaşmalar ve uluslararası anlaşmalarda yeralan ilgili şartları yerine getirdikleri sürece, çalıştıkları devletin vatandaşlarıyla aynı muameleyi görürler. Göçmen işçinin geldiği Orijin Devlet ile çalıştığı İstihdam Devletinin yetkili makamları bu kuralın uygulanmasına ilişkin yöntemleri saptamak üzere gerekli düzenlemeleri yaparlar.
  2. Yürürlükteki yasaların göçmen işçi ve aile fertlerine belli bir sosyal yardımı sağlayamamaları halinde, ilgili Devletler ilgili şahısların bu yardım ile bağlantılı olarak yapmış bulundukları katkının kendilerine geri ödenmesi imkânını, aynı durumdaki vatandaşlarına yapılan uygulama esas alınmak suretiyle değerlendirirler.

Madde 28

Göçmen işçiler ve aile fertleri, yaşamlarının korunması veya sağlık yönünden düzeltilmesi mümkün olmayan bir zararın önlenmesi için gerekli olan her türlü tıbbî bakım görme hakkına, ilgili Devletin vatandaşlarına yapılan uygulamaya eşit olarak sahiptirler. Sözkonusu acil tıbbî bakımın sağlanması göçmen işçilerin ikamet ve istihdamına ilişkin herhangi bir düzensizlik nedeniyle reddedilemeyecektir.

Madde 29

Göçmen işçinin her çocuğu isim, doğum kaydı ve vatandaşlık hakkına sahip olacaktır.

Madde 30

Göçmen işçinin her çocuğu, ilgili Devletin vatandaşlarıyla eşit muamele ilkesi çerçevesinde eğitim alma temel hakkına sahip olacaktır. Okul öncesi kamu eğitim kurumlarına ve okullarına giriş göçmen işçinin veya eşinin çalıştığı Devletteki ikamet ve çalışmasıyla veya çocuğun ikametiyle ilgili düzensizlikler nedeniyle reddedilemeyecektir.

Madde 31

  1. Taraf Devletler göçmen işçilerin ve aile fertlerinin kültürel kimliklerine saygı gösterilmesini sağlayacaklar ve onların geldikleri Orijin Devletleri ile kültürel bağlarını korumalarını engellemeyeceklerdir.
  2. Taraf Devletler bu konudaki gayretleri desteklemek ve teşvik etmek hususunda uygun önlemleri alabilirler.

Madde 32

Göçmen işçiler ve aile fertleri, İstihdam Devletindeki ikametleri sona erdiğinde kazançlarını ve tasarruflarını ve ilgili Devletin uygulanan kanunları uyarınca şahsî eşya ve mallarını nakletme hakkın sahip olacaklardır.

Madde 33

  1. Aşağıdaki durumlarla bağlantılı olarak göçmen işçiler ve aile fertleri Orijin Devletince, İstihdam Devletince veya Transit devletçe bilgilendirilme hakkına sahiptirler:
  2. a) Bu Sözleşmeden doğan hakları konusunda;
  3. b) Kabul edilme şartları, ilgili Devletin kanun ve uygulamaları uyarınca hak ve yükümlülükleri ve bu Devletteki idarî ve diğer formaliteleri yerine getirmelerine yardımcı olacak konularda;
  4. Taraf Devletler bu bilgilerin yayılmasını veya bilgilendirmenin işverenler, sendikalar veya diğer uygun kurum ve kuruluşlarca sağlanmasını teminen gerekli önlemleri alırlar uygunsa, ilgili diğer Devletlerle de işbirliği yaparlar.
  5. Bu tür bilgiler göçmen aileler ve aile fertlerinin talep etmeleri halinde ücretsiz ve mümkünse anlayabilecekleri bir lisanda verilir.

Madde 34

Sözleşmenin bu bölümünde yer alanların hiç birisi göçmen işçilere ve aile fertlerine, İstihdam Devletinin veya Transit Devletin mevzuatına uymaktan veya bu Devlet sakinlerinin kültürel kimliklerine saygı yükümlülüklerini yerine getirmekten imtina etme hakkı vermez.

Madde 35

Sözleşmenin bu bölümünde yer alanlardan hiç birisi  göçmen işçiler ve aile fertlerinden belgesiz veya kuraldışı durumda olanların durumlarını kurallara uygun hale getirdiği şeklinde yorumlanamaz veya bu Sözleşmenin VI. Bölümünde öngörülen ve uluslararası göç için tutarlı ve hakkaniyete uygun koşullar sağlanması amacına yönelik önlemlere halel getirmez.

BÖLÜMIV

Kayıtlı ve Kurallara Bağlı Durumda Bulunan Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin Diğer Hakları :

Madde 36

İstihdam Devletinde kayıtlı ve kurallar çerçevesinde bulunan göçmen işçiler ve aile fertleri III. Bölümde yer alan haklara ilave olarak Sözleşmenin bu bölümünde yer alan haklardan yararlanırlar.

Madde 37

Göçmen işçiler ve aile fertleri, hareketlerinden önce veya en geç İstihdam Devletine kabul edildikleri zamanda, Orijin Devlet veya İstihdam Devleti tarafından kabul edilmeleri ve özellikle kalışları ve gelir getirici faaliyetler ile ilgili koşullar hakkında ayrıca istihdam Devletinde yerine getirmeleri gereken hususlar ve bu koşulların değişmesi durumunda başvuracakları makam hakkında bilgi edinme hakkına sahiptirler.

Madde 38

  1. İstihdam Devleti, duruma göre, göçmen işçilere ve aile fertlerine kalma ve çalışma izinlerine halel getirmeksizin geçici olarak ayrılma izni sağlama hususunda her türlü çabayı gösterir. İstihdam Devleti, bunu yaparken, göçmen işçilerin ve aile fertlerinin özel ihtiyaçlarını ve bilhassa kendi devletlerine karşı olan yükümlülüklerini göz önünde bulundurur.
  2. Göçmen işçiler ve aile fertleri bu tür geçici olarak ayrılma izninin koşulları hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmek hakkına sahiptirler.

Madde 39

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri, İstihdam Devleti sınırları dahilinde yer değiştirme ve ikamet yerlerini serbestçe seçme özgürlüğüne sahiptirler.
  2. Bu maddenin 1 inci paragrafında bahsi geçen haklar, yasalarda öngörülen, ulusal güvenliğin kamu düzeninin, kamu sağlığı ve ahlakının veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasına matuf ve bu Sözleşmede tanınan diğer haklarla tutarlı olan kısıtlamalar hariç, kısıtlanamaz.

Madde 40

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri istihdam edildikleri Devlette ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer çıkarlarını geliştirmek ve korumak üzere dernekler ve sendikalar kurma hakkına sahiptir.
  2. Bu hakka, kanunla düzenlenen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu düzeni veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasına matuf kısıtlamalar hariç, kısıtlama getirilemez.

Madde 41

  1. Göçmen işçiler ve aile fertleri kendi Devletlerindeki yasalar çerçevesinde, bu Devletteki toplumsal hayata katılma, seçme ve seçilme hakkından yararlanma hakkına sahiptir.
  2. İlgili Devletler gerekli ve yasalarına uygun biçimde bu hakların kullanılmasını kolaylaştırırlar.

Madde 42

  1. Taraf Devletler göçmen işçilerin ve aile fertlerinin gerek Orijin Devletteki, gerek İstihdam Devletindeki özel ihtiyaçları, amaç ve yükümlülüklerini de göz önünde bulundurarak bunlarla ilgilenecek kuruluşların oluşturulmasını düşüneceklerdir ve uygun şekilde göçmen işçilerin ve aile fertlerinin bu kuruluşlarda serbestçe seçebilecekleri temsilcilerinin bulunması imkânlarını öngöreceklerdir.
  2. İstihdam Devletleri, kendi ulusal yasaları çerçevesinde göçmen işçilerin ve aile fertlerinin yerel toplulukların yaşamına ve yönetimine ilişkin kararlarda danışma ve katılımlarının sağlanmasına yönelik kolaylıklar sağlayacaklardır.
  3. Göçmen işçiler, İstihdam Devletinde, bu Devletin egemenliği çerçevesinde tanınmışsa, siyasal haklardan yararlanabilirler.

Madde 43

  1. Göçmen işçiler aşağıda belirtilen hususlara ilişkin olarak İstihdam Devletinin vatandaşlarıyla eşit muamele görürler.
  2. a) Eğitim kurumlarından ve hizmetlerinden yararlanmada, bu kurum ve hizmetlere kabul için gerekli şartları ve diğer düzenlemelere uygunluk sözkonusu olduğunda;
  3. b) Meslekî rehberlik ve işe yerleştirme hizmetlerinde;
  4. c) Meslekî eğitim ve yeniden eğitim tesis ve kurumlarından yararlanmada;
  5. d) Sosyal konut programları da dahil, konut ve kira konusunda istismardan korunma imkânlarından faydalanmada;
  6. e) Gerekli katılım şartlarını haiz olmak kaydıyla, sosyal ve sağlık hizmetlerinden yararlanmada;
  7. f) Göçmen statülerinde değişikliğe yol açmayacak olan ve ilgili kurumların kural ve düzenlemelerine uygun bulunan kooperatifler ile özel işletmelerden yararlanmada;
  8. g) Kültürel hayattan yararlanmada ve katılımda.
  9. Taraf Devletler, İstihdam Devletince öngörüldüğü şekilde ikâmet izni için gerekli koşulları haiz iseler, göçmen işçilerin bu maddenin 1 inci paragrafında belirtilen haklardan yararlanmasını teminen etkin eşit muameleye tabi olmaları için gerekli koşulları geliştireceklerdir.
  10. İstihdam Devletleri işverenlerin göçmen işçilere konut ya da sosyal veya kültürel kolaylıklar sağlamasını engellemeyecektir. İstihdam Devleti, bu Sözleşmenin 70 inci maddesine bağlı olarak bu tür kolaylıkları bu Devlette yerleşime ilişkin genel koşullara uyulmak kaydıyla tespit eder.

Madde 44

  1. Taraf Devletler, ailenin toplumun doğal ve temel birimi olduğunu ve toplum ve Devlet tarafından korunmaya hakkı olduğunu kabul etmiş olup, göçmen işçilerin ailelerinin birliğinin korunmasını teminen gereken önlemleri alırlar.
  2. Taraf Devletler, göçmen işçilerin eşleriyle veya denk bir ilişki içinde olan kişilerle ve bakmakla yükümlü oldukları evlenmemiş çocuklarıyla birleşmeleri için gerekli önlemleri alır ve buna imkânlar ölçüsünde uygun ortam sağlarlar.
  3. İstihdam Devletleri, insanî temellerde, bu maddenin 2 nci paragrafında önerildiği gibi, göçmen işçilerin diğer aile fertlerine de eşit muamele edilmesini olumlu yönde mütalaa ederler.

Madde 45

  1. Aşağıda belirtilen hususlarda göçmen işçinin, İstihdam Devletinde bulunan aile fertleri bu Devletin vatandaşlarıyla eşit muamele görürler :
  2. a) Eğitim kurumlarından ve hizmetlerinden yararlanmada, bu kurum ve hizmetlere kabul için gerekli şartlara ve diğer düzenlemelere uygun olmak kaydıyla;
  3. b) Mesleki rehberlik ve eğitim kurumlarından ve hizmetlerinden yararlanmada gerekli şartları haiz olmak kaydıyla;
  4. c) Sosyal ve sağlık hizmetlerinden yararlanmada gerekli katılım şartlarını haiz olmak kaydıyla;
  5. d) Kültürel hayattan yararlanmada ve katılımda.
  6. İstihdam Devletleri, olanaklar ölçüsünde Orijin Devlet ile işbirliği yapmak suretiyle, özellikle yerel dilin öğretimi açısından göçmen işçilerin çocuklarının yerel okul sistemine uyumlarını kolaylaştırıcı bir politika izlerler.
  7. İstihdam Devletleri, göçmen işçilerin çocuklarının anadillerini ve kültürlerini öğrenebilmelerini kolaylaştırmaya gayret gösterirler. Orijin devletler de bu amaç için olanaklar ölçüsünde işbirliği yaparlar.
  8. İstihdam Devletleri, gerektiğinde Orijin Devlet ile işbirliği halinde göçmen işçilerin çocuklarının anadil eğitimleri için özel programlar sağlayabilirler.

Madde 46

Göçmen işçiler ve aile fertleri, ilgili Devletlerin yasaları, ilgili uluslararası anlaşmalar ve gümrük birliklerine katılımlarından doğan yükümlülüklerine tabi olarak, kişisel kullanımları ve ev için alınan mal ve eşyanın ithalat ve ihracatından alınan gümrük harç ve vergilerinden muaftırlar. Bu muafiyet, kabul edildikleri İstihdam Devletinde geçinmeleri için yaptıkları faaliyetler için gerekli olan araç ve gerecin ithal ve ihracından doğan gümrük harç ve vergileri için de aynen geçerlidir. Gözmen işçiler ve aile fertleri;

  1. a) Orijin Devlet veya mutad olarak ikamet edilmekte olan devletten ayrılışta;
  2. b) İstihdam Devletine kabulde;
  3. c) İstihdam Devletinden kesin ayrılışta;
  4. d) Orijin Devlet veya ikamet edilen Devlete kesin dönüşte;

Sözkonusu muafiyetten yararlanırlar.

Madde 47

  1. Göçmen işçiler kazançlarını ve birikimlerini, özellikle ailelerinin geçimlerini sağlamak için gerekli miktarları İstihdam Devletinden Orijin Devlete veya bir başka Devlete transfer etme hakkına sahiptirler. Bu transferler ilgili Devletin yürürlükteki yasalarından kaynaklanan usullere ve yürürlükteki uluslararası anlaşmalara uygun olmalıdır.
  2. İlgili Devletler bu transferlerin gerçekleşebilmesi için gerekli önlemleri alırlar.

Madde 48

  1. Yürürlükteki çifte vergilendirme anlaşmalarına halel getirmeden göçmen işçiler ve aile fertleri istihdam Devletindeki kazançları bakımından;
  2. a) İstihdam Devleti tabiyetinde olup da aynı şartları taşıyan kişilerden daha yüksek harç ve vergilere tabi olamazlar;
  3. b) Bakmakla yükümlü oldukları aile fertleri için uygulanan vergi indirimleri de dahil olmak üzere, İstihdam Devletinin benzer şartlardaki vatandaşlarına sağlanan her türlü vergi indirimi veya muafiyetinden yararlanırlar.
  4. Taraf Devletler, göçmen işçiler ve aile fertlerinin kazanç ve birikimlerinin çifte vergilendirmeye tabi tutulmasını önlemek için gerekli önlemleri almaya çaba gösterirler.

Madde 49

  1. Ulusal yasalar uyarınca ikamet ve çalışma izinlerinin ayrı tutulduğu yerlerde, İstihdam Devleti göçmen işçiye en az çalışma izni süresi kadar oturma izni verir.
  2. İstihdam Devletinde kazanç sağlayacağı işini kendisi seçme hakkına sahip olan göçmen işçilerin, çalışma izinlerinin veya benzeri izinlerinin süresinin sona ermesinden önce gelir getirici işlerinin sona ermesi halinde durumları düzensiz mütalaa edilemez veya oturma izinleri geri alınamaz.
  3. İkinci paragraftaki durumda olan göçmen işçilere yeni bir gelir getirici iş bulmalarına olanak sağlayacak zamanı tanımak üzere, en azından işsizlik parası almaya hak kazanabilecekleri süreye tekabül eden bir süre boyunca oturma izinleri geri alınamaz.

Madde 50

  1. Bir göçmen işçinin ölümü veya evliliğinin sona ermesi halinde, İstihdam Devleti işçinin o Devlette oturan aile fertlerine aile birleşmesinin temini ilkesi temelinde oturma izni verilmesine olumlu yaklaşır; İstihdam Devleti bu fertlerin o zamana kadar Devlette kaldıkları süreyi de göz önüne alır.
  2. Böyle bir izin verilmeyen aile fertlerine, ayrılmadan önce, İstihdam Devletindeki işlerini tamamlayabilecekleri makul bir süre tanınır.
  3. Bu maddenin 1. ve 2 nci paragrafları bu durumdaki aile fertlerinin İstihdam Devletinin yasalarına göre veya bu Devletin taraf olduğu iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalar uyarınca sağlanan oturma ve çalışma haklarını olumsuz yönde etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 51

İstihdam Devletindeki ikamet izninin açıkca geçimi sağlamaya yönelik faaliyetin süresine bağlı olduğu durumlar hariç olmak kaydıyla, geçimi sağlamaya yönelik faaliyetin serbestçe seçilemediği İstihdam Devletindeki göçmen işçilerin durumu düzensiz olarak nitelendirilemez ve çalışma izinlerinin süresi dolmadan, geçimi sağlamaya yönelik faaliyetin bitmiş olması gerekçe gösterilerek ikamet izinleri geri alınamaz. Çalışma izninde belirlenen şartlar ve kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, bu tür göçmen işçiler, başka iş imkânları aramak, kamu projelerine katılmak ve çalışma izni süresinin geriye kalan süresinde mesleki eğitim görme haklarına sahip olacaklardır.

Madde 52

  1. Aşağıda belirtilen sınırlamalara veya şartlara baağlı olmak kaydıyla, İstihdam Devletindeki göçmen işçiler geçimlerini sağlamaya yönelik faaliyetleri özgürce seçme hakkına sahip olurlar.
  2. İstihdam Devleti herhangi bir göçmen işçi için;
  3. a) Devletin çıkarları için gerekli olduğunda ve ulusal yasalarca öngörüldüğünde belirli iş, görev, hizmet ya da faaliyet kategorilerinde çalışmaları kısıtlayabilir;
  4. b) Ülkesi sınırları dışında kazanılmış mesleki niteliklerin tanınması ile ilgili mevzuatı çerçevesinde, gelir getirici faaliyetlerin serbestçe seçilmesini kısıtlayabilir. Ancak, ilgili Taraf devletler bu mesleki yeterliliklerin tanınması hususunda gerekli çabayı gösterirler.
  5. Çalışma izinleri zamanla sınırlı olan göçmen işçiler için İstihdam Devleti; ayrıca :
  6. a) Gelir getirici faaliyetlerini serbestçe seçme hakkını, göçmen işçinin kendi ülkesinin yasasında öngörülen ve iki yılı geçmeyecek bir süre içinde o Devlette yasal biçimde ikamet etmiş olması şartına bağlayabilir.
  7. b) Kendi mevzuatı veya iki taraflı veya çok taraflı anlaşmalara dayanarak kendi vatandaşlarına veya onlarla aynı haklara sahip kişilere öncelik tanıyan bir politika çerçevesinde, göçmen işçilerin gelir getirici faaliyetlerden yararlanmalarını sınırlayabilir. Böyle bir sınırlandırma, ulusal mevzuatında beş yılı geçmeyecek şekilde öngörülen bir süre boyunca yasal olarak o ülkede ikamet etmiş bir işçiye uygulanamaz.
  8. İstihdam Devleti işe alınan göçmen işçinin kendi hesabına iş yapabileceği koşulları belirler. Bu hususta, işçinin o Devlette yasalara uygun olarak ikamet ettiği bir süre dikkate alınır.

Madde 53

  1. Kendileri sınırsız veya otomatik olarak yenilenen ikâmet izni hamili olan bir göçmen işçinin aile fertleri bu Sözleşmenin 52 nci maddesinde göçmen işçilere uygulanan şartlara bağlı olarak gelir getiren faaliyetlerini serbestçe seçebilirler.
  2. Taraf Devletler, gelir getirici bir işte çalışma müsaadesi verilmesi hususunda göçmen işçinin gelir getirici faaliyetleri serbestçe seçme müsaadesine sahip olmayan aile fertlerine, yürürlükteki ikili ve çok taraflı anlaşma hükümleri saklı kalmak kaydıyla İstihdam Devletine kabul edilmek için başvuran diğer işçilere göre, öncelik tanıyacaklardır.

Madde 54

  1. Göçmen işçiler ikamet izinlerine, çalışma izinlerine ve bu Sözleşmenin 25. ve 27 nci maddelerinde belirtilen haklarına halel gelmeksizin, aşağıda belirtilen konularda İstihdam Devletinin uyruğundaki kişilerle eşit muamele görürler;
  2. a) İşten çıkartılmaya karşı korunma;
  3. b) İşsizlik parası,
  4. c) İşsizlikle mücadele için geliştirilen kamu çalışma programlarına katılma,
  5. d) İş kaybı veya gelir getirici diğer bir faaliyetin sona ermesi durumunda, bu Sözleşmenin 52 nci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla, başka bir işe girme.
  6. Bir göçmen işçi, mukaveledeki şartların işveren tarafından ihlal edildiğini iddia ediyorsa, şikâyetine ilişkin başvuruyu Sözleşmenin 18 inci maddesi 1 inci paragrafında belirtildiği üzere İstihdam Devletinin yetkili makamlarına yapma hakkına sahiptir.

Madde 55

Gelir getirici bir faaliyette bulunmalarına izin verilen göçmen işçiler, bu iznin gerektirdiği şartları yerine getirmek kaydıyla, sözkonusu faaliyetle ilgili her konuda İstihdam Devletinin vatandaşlarıyla eşit muamele göreceklerdir.

Madde 56

  1. Ulusal yasalarda belirtilen nedenler dışında ve III. Bölümde belirtilen koruma tedbirleri saklı olmak kaydıyla, Anlaşmanın bu bölümünde atıfta bulunulan göçmen işçiler ve aile fertleri İstihdam Devleti tarafından sınır dışı edilemezler.
  2. Bir göçmen işçinin veya aile fertlerinin ikâmet ve çalışma izinlerinden doğan haklarından mahrum bırakılması amacıyla sınırdışı etme tedbirine başvurulamaz.
  3. Bir göçmen işçinin veya aile fertlerinden birinin sınır dışı edilmesi sözkonusu olduğunda, konu insancıl yönüyle düşünülmeli ve mezkûr kişinin İstihdam Devletinde ikâmet ettiği süre de dikkate alınmalıdır.

BÖLÜMV

Özel Kategorilerdeki Göçmen İşçilere ve Aile Fertlerine

Uygulanabilecek Hükümler

Madde 57

Sözleşmenin bu bölümünde belirtilen, kayıtlı veya düzenli durumda olan, özel kategorilerdeki göçmen işçiler ve aile fertleri, III. Bölümdeki ve aşağıdaki şekilde değiştirilen hususlar dışında, IV. Bölümdeki haklardan yararlanırlar.

Madde 58

  1. Sınır işçileri bu Sözleşmenin, Madde 2, paragraf 2 (a)’da tanımlandığı gibi, İstihdam Devletinde mukim olmadıkları göz önünde tutularak bu Devletin sınırları içinde bulunmaları ve çalışmaları nedeniyle IV. Bölümde sağlanan haklardan yararlanırlar.
  2. İstihdam Devletleri, belli bir sürenin sonunda sınır işçilerine gelir getirici faaliyetlerini serbestçe seçme hakkı tanıma hususuna olumlu olarak yaklaşacaklardır. Bu hakkın tanınması onların sınır işçisi statülerini etkilemeyecektir.

Madde 59

  1. Bu Sözleşmenin 2 nci madde, 2 nci paragraf (b) bendinde tanımlanan Mevsimlik İşçiler, İstihdam Devletinde yalnızca yılın bir bölümünde bulundukları vakıası göz önünde tutularak, bu Devletin sınırları içinde bulunmaları ve çalışmaları nedeniyle ve statülerinin bu Devlette mevsimlik işçi olarak tanınması koşuluyla IV. Bölümde sağlanan haklardan yararlanırlar.
  2. Uygulanabilir iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalara bağlı olarak, İstihdam Devletleri bu maddenin 1 inci paragrafı saklı kalmak kaydıyla, sınırları içinde kaydadeğer bir süre çalışmış olan mevsimlik işçilere başka gelir getirici faaliyette bulunmak hakkını tanımayı ve onlara bu Devlete kabul edilmek üzere başvuran diğer işçilere göre öncelik vermeyi tezekkür edeceklerdir.

Madde 60

Bu Sözleşmenin 2 nci madde, 2 paragraf (e) bendinde tanımlanan gezici işçiler, İstihdam Devletinin sınırları içinde bulunmaları ve çalışmaları ve bu Devlette gezici işçi olarak tanınmaları koşuluyla IV. Bölümde sağlanan haklardan yararlanırlar.

Madde 61

  1. Bu Sözleşmenin 2 nci Madde, 2 nci paragraf (f) bendinde tanımlanan proje işçileri ve aile fertleri 43 üncü Madde, 1 inci paragraf (b) ve (c) bendleri, 43 üncü madde, 1 inci paragraf (d) bendi ve sosyal konut programlarına ilişkin olması nedeniyle 45 inci Madde, 1 inci paragraf (b) bendi ve 52, 55 inci Maddeler hariç, IV. Bölümde tanınan haklardan yararlanırlar.
  2. Bir proje işçisi bu Sözleşmenin 18 inci Madde, 1 inci paragrafı uyarınca mukaveledeki şartların işveren tarafından ihlal edildiğini iddia ediyorsa, bu konudaki şikâyetini, işvereni üzerinde hukukî işlem yapma hakkı olan Devletin adlî makamlarına yöneltme hakkını haizdir.
  3. İki taraflı veya çok taraflı anlaşmalara bağlı olarak, ilgili Taraf Devletler proje işçilerinin proje süresince kendi devletlerinin veya mutad olarak ikâmet ettikleri Devletin sosyal güvenlik sisteminden yeterince yararlanmalarının sağlanması için gayret sarfedeceklerdir.İlgili Taraf Devletler, hakların kaybının veya çifte ödeme durumlarının önüne geçmek üzere gerekli önlemleri alırlar.
  4. Bu Sözleşmenin 47 nci madde hükümlerine ve ilgili iki taraflı veya çok taraflı anlaşmaların maddelerine halel gelmeksizin, ilgili Taraf Devletler proje işçilerinin ücretlerinin bu işçilerin kendi devletlerinde veya mutad olarak ikâmet ettikleri devlette ödenmesine izin verirler.

Madde 62

  1. Bu Sözleşmenin Madde 2, paragraf 2 (g)’de tanımlanan belirlenmiş bir iş için istihdam edilmiş işçiler, Madde 43, paragraf 1 (b) ve (c), Madde 43, paragraf 1 (d), sosyal konut programlarını içerdiği için Madde 52 ve Madde 53 paragraf 1 (d) hariç olmak kaydıyla, IV. Bölümde sağlanan haklardan yararlanırlar.
  2. 53 üncü Maddede öngörülen şartlar hariç olmak üzere, belirlenmiş bir iş için istihdam edilmiş işçilerin aile fertleri bu Sözleşmenin IV. Bölümünde göçmen işçilerin aile fertleri için sağlanan haklardan yararlanırlar.

Madde 63

  1. Bu Sözleşmenin 2 nci Maddesinin 2 nci paragrafının (h) bendinde tanımlanan kendi işinde çalışan işçiler, yalnızca iş sözleşmesi olan işçilere uygulanan haklar hariç olmak kaydıyla, IV. Bölümde tanınan haklardan yararlanırlar.
  2. Oturma izinlerinin mutlak suretle kabul edildikleri gelir getirici faaliyet süresine bağlı olduğu durumlar hariç, bu Sözleşmenin 52 ve 79 uncu maddelerine halel gelmemesi kaydıyla, kendi işinde çalışan işçilerin ekonomik faaliyetlerinin sona ermiş olması onların ve aile fertlerinin istihdam devletinde oturma ve gelir getirici faaliyette bulunma izinlerinin geri alınması anlamına gelmez.

BÖLÜM VI

İşçilerin ve Aile Fertlerinin Uluslararası Göçü İle İlgili Olarak Sağlıklı, Adil,

İnsanî ve Yasal Şartların Geliştirilmesi

Madde 64

  1. İlgili Taraf Devletler, Bu Sözleşmenin 79 uncu maddesine halel getirmemek kaydıyla, işçilerin ve aile fertlerinin uluslararası göçü ile ilgili sağlıklı, adil, insanî ve yasal şartların geliştirilmesi amacıyla birbirleriyle uygun şekilde danışma ve işbirliği faaliyetlerinde bulunurlar.
  2. Bu bağlamda, yalnızca iş ihtiyacı ve kaynakları değil, göçmen işçilerin ve aile fertlerinin sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer ihtiyaçları ile ilgili toplulukların göç sonucu ortaya çıkan sorunları da dikkate alınır.

Madde 65

  1. Taraf Devletler, işçilerin ve aile fertlerinin uluslararası göçü ile ilgili sorunlarına çözüm getirecek hizmetleri sağlarlar, Taraf Devletlerin hizmetleri aşağıdaki belirtilen hususları da içerir :
  2. a) Sözkonusu göçle ilgili politikaların hazırlanması ve uygulanması;
  3. b) Sözkonusu göçle ilgili konularda diğer Taraf Devletlerin yetkili organlarıyla bilgi alışverişi, danışma ve işbirliğinin yapılması;
  4. c) Göç ve istihdamla ilgili politikalar, yasa ve düzenlemeler, göçve diğer ilgili konularda diğer ülkelerle aktedilen anlaşmalar hakkında özellikle işverenlere, işçilere ve kuruluşlarına gerekli bilginin verilmesi;
  5. d) Ayrılış, seyahat, varış, kalış, gelir getirici faaliyetler, çıkış, dönüş, istihdam devletindeki çalışma ve hayat şartları ve gümrük vergisi, diğer vergiler ve diğer ilgili yasa ve yönetmelikler konusunda gerekli olan izin, işlem ve düzenlemeler hakkında göçmen işçiler ve aile fertlerine bilgi verilmesi ve gerekli yardımın sağlanması.
  6. Taraf Devletler, göçmen işçilerin ve aile fertlerinin sosyal, kültürel ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan konsolosluk ve diğer hizmetlerin uygun bir şekilde yerine getirilmesini uygun şekilde kolaylaştırırlar.

Madde 66

  1. Bu Maddenin 2 nci fıkrasına bağlı kalmak kaydıyla, işçilerin bir başka Devlette istihdam edilmeleri için işlemler yürütme hakkı aşağıdaki kuruluşlarla sınırlıdır:
  2. a) Bu işlemlerin yapıldığı Devletin kamu hizmetleri veya organları;
  3. b) İlgili devletler arasındaki anlaşmaya dayalı olarak, İstihdam Devletinin kamu hizmetleri veya organları;
  4. c) İki taraflı veya çok taraflı anlaşmalar uyarınca oluşturulan organlar.
  5. Taraf Devletlerdeki yasa ve uygulamalar çerçevesinde, bu Devletlerdeki kamu organlarının izin, onay ve denetimine bağlı olarak, bunlar adına hareket eden kurum ve muhtemel işverenler de sözkonusu işlemleri yürütebilirler.

Madde 67

  1. İlgili Taraf Devletler, göçmen işçiler ve aile fertlerinin kendi devletlerine dönmeye karar vermeleri halinde veya oturma veya çalışma izinlerinin süresinin bitmesi durumunda, ya da istihdam devletinde düzenli olmayan bir durumda bulunmaları halinde, bunların düzenli bir şekilde dönüşlerini teminen gerekli önlemleri almak konusunda işbirliği yaparlar.
  2. Durumları düzenli olan göçmen işçiler ve aile fertleriyle ilgili olarak, ilgili Taraf Devletler, anlaştıkları koşullar çerçevesinde, bunların kendi devletlerindeki ekonomik koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal ve kültürel uyumlarının yeniden sağlanabilmesi için uygun şekilde işbirliğini yaparlar.

Madde 68

  1. Transit Devletleri de dahil olmak üzere, Taraf Devletler göçmen işçilerin yasadışı veya gizli yollardan göçünü ve düzensiz olarak istihdam edilmelerini önlemek üzere işbirliği yaparlar. Her ilgili devletin kendi yargı alanı içerisinde alacağı önlemler aşağıdaki hususları kapsar:
  2. a) Göçmen giriş ve çıkışları ile ilgili olarak yanıltıcı bilgilerin yayımlanmasına karşı gerekli önlemlerin alınması;
  3. b) Yasadışı veya gizli göçmen işçi ve aile fertlerinin hareketlerinin izlenerek önlenmesi ve bu tür hareketleri organize eden ve yürüten kişi, grup veya varlıkların etkin olarak cezalandırılmaları konusunda önlemler almak;
  4. c) Düzensiz durumda bulunan göçmen işçi ve aile fertlerine karşı şiddet, tehdit veya şantaj uygulayan kişi, grup veya varlıklara etkin yaptırım uygulanması için önlemler almak.
  5. İstihdam Devletleri, ülkelerinde düzensiz durumdaki göçmen işçilerin istihdamını önleyecek bütün uygun ve etkin önlemleri alırlar. Bu önlemlere, uygun görüldüğünde, sözkonusu işçileri istihdam eden işverenlere yönelik cezalar da dahildir. Bu önlemler göçmen işçilerin işverenleri karşısında istihdamdan doğan haklarına halel getirmez.

Madde 69

  1. Taraf Devletler, ülkelerinde düzensiz durumda bulunan göçmen işçi ve aile fertleri var ise, bu durumun sürmemesi için gerekli önlemleri alırlar.
  2. İlgili Taraf Devletler sözkonusu kişilerin durumunun, yürürlükteki ulusal yasalar ve iki taraflı veya çok taraflı, yasalar çerçevesinde düzenli hale getirilmesi imkânının olup olmadığını tezekkür ederken, bunların ülkeye giriş şartları, İstihdam Devletlerindeki kalış süreleri ile özellikle aile durumlarına ilişkin hususlar olmak üzere diğer ilgili hususları göz önüne alırlar.

Madde 70

Taraf Devletler kendi vatandaşlarına uyguladığı önlemlerden daha olumsuz olmamak üzere, düzenli durumdaki göçmen işçilerin ve aile fertlerinin çalışma ve hayat şartlarının uygunluk, güvenlik ve sağlık standartları ile insanlık onuru ilkelerine uygun olması için önlemler alırlar.

Madde 71

  1. Gerekli hallerde Taraf Devletler göçmen işçilerin veya aile fertlerinin cenazelerinin kendi devletlerine nakli için gerekli kolaylıkları sağlarlar.
  2. Bir göçmen işçinin veya aile ferdinin ölümü ile ilgili bir tazminat sözkonusu olduğunda, Taraf Devletler ilgili kişilere konunun ivedilikle halli için gerekli yardımı sağlarlar. Bu sorunların halledilmesi bu Sözleşmenin ve ilgili iki taraflı veya çok taraflı anlaşmaların ışığında yürürlükteki ulusal yasalar çerçevesinde gerçekleştirilir.

BÖLÜMVII

Sözleşmenin Uygulanması

Madde 72

  1. a) Bu Sözleşmenin uygulanmasının denetlenmesi amacıyla bir “Tüm Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi” (bundan sonra “Komite” diye geçecektir) oluşturulacaktır;
  2. b) Bu Komite, Sözleşme yürürlüğe girdiğinde 10, Sözleşmenin 41 inci Taraf devlette yürürlüğe girdiğinde 14 uzmandan oluşacaktır. Bu uzmanlar yüksek ahlaklı, tarafsız ve Sözleşme ile ilgili alanlarda ihtisas sahibi kişilerden seçilecektir;
  3. a) Komite üyeleri Taraf Devletler tarafından gizli oy esasına göre, yine Taraf Devletlerce aday gösterilmiş kişilerin oluşturduğu listeden seçilecektir. Burada Orijin Devlet ve İstihdam Devleti olmak üzere coğrafî dağılımın adil olmasına ve belli başlı hukuk sistemlerinin temsil edilmesine dikkat edilir. Her Taraf Devlet kendi uyruğunda olanlardan bir kişiyi aday gösterebilir.
  4. b) Üyeler kendi şahsî statülerine göre seçilir ve hizmet ederler.
  5. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten en fazla 6 ay sonra ilk seçim yapılır. Bu seçimden sonraki seçimler ise her iki yılda bir gerçekleşir. Her seçim tarihinden en az dört ay önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlere iki ay içinde aday göstermelerini yazılı olarak bildirir. Genel Sekreter, bu şekilde belirlenen adayların alfabetik sıraya göre hazırlanmış bir listesini bunların kısa özgeçmişlerini ve hangi Taraf Devletçe aday gösterildiklerini de belirterek seçimden en geç bir ay önce Taraf Devletlere sunar.
  6. Komite üyelerinin seçimi Birleşmiş Milletler merkezinde Genel Sekreterin başkanlığında Taraf Devletlerin katıldığı bir toplantıda yapılır. Taraf Devletlerin üçte ikisinin oturum için gerekli çoğunluğu oluşturacağı bu toplantıda, en çok oy alan ve toplantıda hazır Taraf Devletlerin salt çoğunluğunun oyunu alan adaylar Komiteye seçilirler.
  7. a) Komite üyeleri dört yıllık bir süre hizmet ederler. Ancak, birinci seçimde seçilen beş üyenin süreleri seçimden sonra iki yıl sonundabiter; birinci seçimden hemen sonra, bu beş kişinin isimleri Toplantı Başkanınca kura çekimi yoluyla belirlenir;
  8. b) Bu Sözleşmenin kırkbirinci Taraf Devlette yürürlüğe girmesinin ardından, bu maddenin 2, 3 ve 4 üncü fıkralarında belirtildiği şekilde, Komiteye dört ilave üyenin seçimi yapılır. İlave üyelerden ikisinin süreleri iki yıl içinde dolar. Bu üyelerin isimleri Toplantı Başkanınca kura çekimi yoluyla belirlenir.
  9. c) Komite üyeleri, yeniden aday gösterilmeleri durumunda, tekrar seçilebilirler.
  10. Komite üyelerinden birinin vefatı, istifa etmesi veya herhangi bir nedenle Komitedeki görevini yerine getiremeyeceğini açıklaması durumunda, bu üyeyi aday gösteren Taraf Devlet vatandaşlarından birini kalan sürede görev yapması için tayin eder. Bu yeni tayin Komitenin onayına bağlıdır.
  11. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Komitenin görevlerini etkin bir şekilde yerine getirebilmesi için gerekli personeli ve imkânları sağlar.
  12. Komite üyeleri, Genel Kurulun kararlaştırdığı süre ve koşullar itibariyle Birleşmiş Milletler kaynaklarından aylık ücret alırlar.
  13. Komite üyeleri, Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalıklar ve Bağışıklıklar Sözleşmesinin ilgili bölümlerinde belirtildiği üzere, Birleşmiş Milletlerin görevlendirdiği uzmanların imkân, ayrıcalık ve bağışıklıklarından yararlanırlar. (22A(1) Sayılı Karar)

Madde 73

  1. Taraf Devletler Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine, Komite tarafından değerlenderilmek üzere bu Sözleşmenin hükümlerine geçerlilik kazandırmak için aldıklarıhukukî idarî, yasal ve diğer önlemlere dair bir rapor sunarlar.
  2. a) Rapor Sözleşmenin ilgili Taraf Devlette yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içinde sunulur;
  3. b) Bundan sonra her beş yılda bir ve ayrıca Komite talep ettiği zaman sunulur.
  4. Bu maddeye göre hazırlanacak raporlar, Sözleşmenin uygulanmasını etkileyen unsurları ve varsa güçlükleri ve ayrıca ilgili Taraf Devletteki göç akımının özellikleri hakkında bilgi de içerir.
  5. Komite raporların içeriği hakkında daha başka hususlara da karar verebilir.
  6. Taraf Devletler raporlarının ülkelerindeki kamuoyuna geniş ölçüde duyurulmasını sağlarlar.

Madde 74

  1. Komite her Taraf Devletin sunduğu raporu inceler ve uygun gördüğü yorumları ilgili Taraf Devlete iletir. Taraf Devlet Komitenin bu madde uyarınca yaptığı her yoruma ilişkin gözlemlerini Komiteye sunabilir. Komite bu raporları incelerken Taraf Devletlerden ek bilgi isteyebilir.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Komitenin olağan dönem toplantılarının açılışından uygun bir zaman önce, bu Sözleşme ile ilgili olarak Uluslararası Çalışma Örgütünün görev alanına giren konularda Komitenin Ofisin uzmanlığından yararlanmasını sağlamak üzere, ilgili Taraf Devletlerce sunulan raporların birer örneği ile bu raporların değerlendirilmesi için gerekli bilgileri Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Müdürüne iletir. Komite çalışmalarında ofisin sağlayabileceği görüş ve malzemeleri değerlendirir.
  3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, ayrıca, Komiteye danıştıktan sonra, raporun görev alanlarını ilgilendiren ilgili bölümlerinin örneklerini diğer ihtisas kuruluşlarına ve hükümetlerarası kuruluşlara da iletebilir.
  4. Komite, değerlendirmek üzere, Birleşmiş Milletlerin ihtisas kuruluşlarını ve organlarını, hükümetlerarası örgütleri ve diğer ilgili kuruluşları bu Sözleşmenin kendi alanlarını ilgilendiren bölümleriyle ilgili olarak yazılı bilgi sunmaya davet edebilir.
  5. Uluslararası Çalışma Ofisi, Komite tarafından toplantılarda danışman niteliğinde temsilci bulundurmaya davet edilir.
  6. Komite, diğer ihtisas kuruluşları ve Birleşmiş Milletler organları ile hükümetlerarası kuruluşlardan temsilcileri toplantılarda hazır bulunmaya ve kendi alanlarına giren konularda görüş bildirmeye davet edebilir.
  7. Komite, Sözleşmenin uygulanması hakkında özellikle Taraf Devletlerce sunulan rapor ve gözlemleri inceleyerek, kendi görüş ve önerilerini içeren yıllık bir raporu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sunar.
  8. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Komitenin yıllık raporlarını Sözleşmeye Taraf Devletlere, Ekonomik ve Sosyal Konseye, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonuna, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Müdürüne ve diğer ilgili kuruluşlara iletir.

Madde 75

  1. Komite kendi çalışma kurallarını kabul eder.
  2. Komite memurlarını iki yıllık bir süre için seçer.
  3. Komite olağan olarak yılda bir kere toplanır.
  4. Komitenin toplantıları olağan olarak Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde düzenlenir.

Madde 76

  1. Bu Sözleşmeye Taraf Devletlerden biri bu madde kapsamı içinde herhangi bir zamanda, Taraf bir Devletin diğer bir Taraf Devletin bu Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiasında bulunması halinde Komitenin bu konuda bilgi toplama ve görüş bildirmeye yetkili olduğunu beyan edebilir. Bu maddenin kapsamı içinde bilgi derlemek ve incelemek, ancak bu bilgilerin, Komitenin bu konuda yetkili olduğunu beyan etmiş bir Taraf Devlet tarafından verilmiş olması durumunda gerçekleşebilir. Komite böyle bir beyanda bulunmamış bir Taraf Devletle ilgili olarak bilgi kabul edemez. bu maddede belirtilen bilgi alışverişi aşağıdaki usule uygun olarak yapılır :
  2. a) Bu Sözleşmeye Taraf bir Devlet başka bir Taraf Devletin bu Sözleşmeye olan yükümlülüklerini yerine getirmediğine kanaat getirirse, bu durumu sözkonusu Devletin dikkatine yazılı olarak sunabilir. Komiteyi de bu konuda bilgilendirebilir. Konu hakkında haberdar edilen Devlet bildirimden sonra üç ay içinde bilgi veren Devlete mümkün olan ölçüde iddia edilen hususlara ilişkin iç usuller ve yapılan, yapılmak üzere olan veya daha önce yapılmış bulunan düzeltmeler hakkında yazılı açıklamada bulunur.
  3. b) Konu Taraf Devletlerin ikisini de tatmin edici bir şekilde ilk yazılı bildirimin muhatabına ulaşmasından itibaren 6 ay içinde çözümlenemezse, Taraf Devletlerden biri konu hakkında komiteyi ve diğer devleti de haberdar ederek sorunu Komiteye götürme hakkına sahiptir.
  4. c) Komite, konuyu ancak uluslararası hukukça tanınan ilkelerle uyum içinde tüm mevcut iç hukuk yollarına başvurulduğuna ve tüketildiğine kanaat getirdiğinde ele alır. Komite konu ile ilgili düzeltmelerin makul olmayan bir şekilde uzatıldığını düşünürse bu kural uygulanmaz.
  5. d) Komite, bu fıkranın (c) bendine bağlı olarak, buSözleşmede belirtilen yükümlülüklerden doğan sorunlara dostane çözüm yolları bulunması amacıyla Taraf Devletlere iyi niyet görevi önerebilir.
  6. e) Komite bu madde kapsamında derlenen bilgilerin incelenmesi sırasında kapalı toplantılar düzenler;
  7. f) Komite, bu maddenin (b) bendi çerçevesinde kendisine sunulan sorunlarla ilgili olarak, ilgili Taraf Devletlerden bilgi talebinde bulunabilir;
  8. g) Bu maddenin (b) bendinde değinilen ilgili Taraf Devletler, konunun Komitece görüşülmesi sırasında temsil edilebilme ve sözlü ve/veya yazılı sunuş yapma hakkına sahiptirler.
  9. h) Komite, bu maddenin (b) bendinde belirtilen başvuruyu aldıktan sonra on iki ay içinde aşağıdaki gibi bir rapor sunar;
  10. i) Bu maddenin (d) bendinde belirtilen çerçevede bir çözüme ulaşılması durumunda, Komite vakıaların ve ulaşılan çözümün kısaca açıklandığı bir rapor hazırlar;
  11. ii) Bu maddenin (d) bendinde belirtilen çerçevede bir çözüme ulaşılamaması durumunda ise, Komite ilgili Taraf Devletler arasındaki konuya ilişkin ilgili hususları raporunda belirtir.İlgili Taraf Devletlerin yazılı sunuşları ile kayda geçirilen sözlü sunuşları da rapora eklenir. Komite ayrıca, yalnızca ilgili Taraf devletlere aralarındaki soruna ilişkin uygun gördüğü görüşleri bildirebilir.

Her durumda, rapor ilgili Taraf Devletlere gönderilir.

  1. Bu maddenin hükümleri Sözleşmeye taraf 10 devletin 1 inci fıkra doğrultusunda beyanda bulunmaları durumunda yürürlüğe girer. Bu tür beyanlar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılır. Genel Sekreter bu beyanların birer örneğini diğer Taraf Devletlere iletir. Bir beyan herhangi bir zamanda Genel Sekretere de bildirimde bulunmak suretiyle geri alınabilir. Böyle bir geri alma bu madde kapsamında daha evvel iletilmiş bulunan bilgilerin incelenmesine halel getirmez; beyanını geri alan Taraf Devletten yeni bir beyanda bulunmadıkça başka bilgi istenmez.

Madde 77

  1. Bu Sözleşmeye Taraf bir Devlet bu madde ile, herhangi bir zamanda bu Sözleşmede sağlanmış bulunan haklarının o Devletçe çiğnendiğini iddia eden vatandaşlarından bilgi alma ve değerlendirme hususunda komitenin yetkili olduğunu tanıdığını beyan edebilir.Komite böyle bir beyanda bulunmamış Taraf bir Devletten bilgi alamaz.
  2. Komite, bu madde uyarınca isimsiz gönderilen veya bilgi sunma hakkını istismar ettiği sonucuna varılan ya da bu Sözleşmenin hükümleriyle uyuşmayan haberleri kabul edilemez olarak nitelendirir.
  3. Komite, bu madde uyarınca aşağıda belirtilen şartların mevcut olması halinde, bir bireyin verdiği bilgiyi değerlendirmeye alabilir.
  4. a) Aynı konu başka bir uluslararası araştırma veya çözüm usulü çerçevesinde incelenmemişse ve incelenmemekteyse;
  5. b) Birey tüm iç hukuk yollarını tüketmişse, bu kural, Komitenin kanaatına göre, bireyin sorunlarının çözümünün nedensiz yere sürüncemede bırakılmakta olması veya alınan önlemlerin bireyin sorununa çözüm getirmesi ihtimali olmaması durumunda geçersiz hale gelir.
  6. Bu maddenin 2 nci fıkrasındaki hükümlere göre, Komite bu madde altında kendisine ulaşan bilgileri 1 inci fıkradaki beyana imza atan ve bu Sözleşmenin herhangi bir hükmünü çiğnediği iddia olunan Taraf Devletin bilgisine sunar. Sözkonusu Devlet, 6 ay içinde Komiteye yazılı olarak konuyu açıklayıcı veya varsa sorunu telafi edici bir işlemde bulunduğuna dair bilgi sunar.
  7. Komite bu madde çerçevesinde aldığı bildirimleri ilgili birey ve Devletten toplayabildiği bilgilerin ışığında değerlendirir.
  8. Komite bu madde çerçevesinde aldığı bilgileri incelemek üzere kapalı toplantılar düzenler.
  9. Komite görüşlerini ilgili Taraf Devlet ve bireye bildirir.
  10. Bu maddenin hükümleri bu Sözleşmeye Taraf on Devletin 1 inci fıkra çerçevesinde beyanda bulunmaları halinde yürürlüğe girer. Bu beyanlar birer örneklerinin diğer Taraf Devletlere gönderilmesini sağlayacak olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılır. Bir beyan herhangi bir zamanda Genel Sekretere bildirimde bulunmak suretiyle geri alınabilir. Böyle bir geri alma bu madde çerçevesinde daha önce iletilen bir bilginin incelenmesine halel getirmez. Taraf devlet yeni bir beyanda bulunmadığı sürece, beyanın geri alındığının Genel Sekreterin bilgisine sunulmasından sonra bu madde çerçevesinde bireyden veya bireyin adına daha fazla bilgi talep edilemez.

Madde 78

Bu Sözleşmenin 76 ncı maddesinin hükümleri, Sözleşmenin kapsadığı alana giren anlaşmazlıkların ve şikâyetlerin, Birleşmiş Milletler ve uzman kuruluşlarının kuruluş anlaşmaları veya onlar tarafından kabul edilmiş anlaşmalarda öngörülen anlaşmazlıkların çözüm yolları ile ilgili usullerin uygulanmasına halel getirmeyecek şekilde uygulanacaktır ve sözkonusu hükümler Taraf devletlerin aralarındaki uluslararası anlaşmalar uyarınca anlaşmazlıkların çözümüne yönelik başka yöntemlere başvurmalarına da engel teşkil etmez.

BÖLÜM VIII

Genel Hükümler

Madde 79

Bu Sözleşmedeki hiç bir husus Taraf Devletlerin göçmen işçilerin ve aile fertlerinin kabulüne uyguladıkları ölçütleri tespit hakkını etkilemez. Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin yasal durumları ve onlara yapılacak muamele ile ilgili diğer hususlarda Taraf Devletler bu Sözleşmenin getirdiği sınırlamalara tabidirler.

Madde 80

Bu Sözleşmede yeralan hiçbir husus, Birleşmiş Milletler Şartının ve bu Sözleşmede ele alınan konular hakkında Birleşmiş Milletlerin çeşitli organlarının ve ihtisas kuruluşlarının sorumluluklarını tanımlayan kuruluş yasalarında yeralan hükümlere halel getirecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 81

  1. Bu Sözleşmede yeralan hiçbir husus, göçmen işçiler ve aile fertleri için,
  2. a) Bir Taraf Devletin kanun ve uygulamalarından; veya
  3. b) Taraf Devletin bağlı olduğu herhangi bir iki taraflı veya çok taraflı anlaşmadan;

doğan daha olumlu haklara halel getirmez.

  1. Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup veya kişiye, bu Sözleşmede yeralan hak ve özgürlüklere halel getirecek herhangi bir faaliyette bulunma hakkı verecek şekilde yorumlanamaz.

Madde 82

Göçmen işçiler ve aile fertlerine bu Sözleşme ile sağlanan haklar geri alınamaz. Göçmen işçi ve aile fertlerine bu haklardan vazgeçmeleri amacını güdecek herhangi bir baskı uygulanmasına izin verilemez. Sözleşmede tanınan hakların mukavele yoluyla aşındırılması mümkün değildir. Taraf Devletler bu ilkelere saygı gösterilmesini teminen gerekli tedbirleri alırlar.

Madde 83

Her Taraf Devlet bu Sözleşmeyle şu hususları taahhüt eder;

  1. a) Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişilere etkili bir şekilde tazminat ödenmesinin sağlanması, ihlalin resmî sıfata sahip kişiler tarafından yapılmış olması tazminat ödenmesi hakkına halel getirmez.
  2. b) Bu durumda olan kişilerin iddialarının yetkili hukukî, idarî ve adlî makamlarca o Devletin adlî sistemine göre incelenerek karara bağlanmasının ve hukukî tazmin imkânlarının geliştirilmesinin sağlanması,
  3. c) Tanınan tazmin haklarının yetkili makamlarca yerine getirilmesinin sağlanması.

Madde 84

Her Taraf Devlet bu Sözleşmedeki hükümlerin uygulanması için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri almayı taahhüt eder.

BÖLÜMIX

Nihaî Hükümler

Madde 85

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Sözleşmenin metninin aslının muhafazasından sorumludur.

Madde 86

  1. Bu Sözleşme tüm Devletlerin imzasına açıktır. Sözleşmenin onaylanması gerekmektedir.
  2. Bu Sözleşme herhangi bir Devletin katılmasına açıktır.
  3. Onaylama veya katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilecektir.

Madde 87

  1. Bu Sözleşme yirminci onaylama veya katılma belgesinin verilmesinden sonra 3 aylık bir süreyi müteakip ilk ayın birinci günü yürürlüğe girer.
  2. Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra Sözleşmeyi onaylayan veya katılan her Devlet açısından, Sözleşme bu ülkenin kendi onay veya katılma belgesinin veriliş tarihinden sonraki üç aylık süreyi takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 88

Bu Sözleşmeyi onaylayan veya katılan Devlet Sözleşmenin herhangi bir bölümünü uygulamanın dışında tutamaz veya 3 üncü madde hükmü saklı kalmak üzere, herhangi bir göçmen işçi kategorisini bu Sözleşmenin uygulaması dışında bırakamaz.

Madde 89

  1. Bu Sözleşmenin kendisi bakımından yürürlüğe girmesinden itibaren 5 yıldan evvel olmamak kaydıyla, herhangi bir Taraf Devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazıyla bildirimde bulunmak suretiyle Sözleşmeden çekilebilir.
  2. Böyle bir çekilme, bildirimin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterince alınmasından sonra geçecek 12 aylık bir müddeti takip eden ilk ayın birinci günü yürürlüğe girer.
  3. Böyle bir çekilme, çekilmenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki yükümlülüklerin yerine getirilmesini engellemez veya bu tarihten önce Komite tarafından ele alınmış bir konunun incelenmesinin sürdürülmesine halel getirmez.
  4. Sözleşmenin bir Taraf Devlet için sona ermesinden sonra, Komite o Devlet ile ilgili olarak yeni herhangi bir hususu ele alamaz.

Madde 90

  1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren 5 yıl sonra, herhangi bir Taraf Devlet Sözleşmenin gözden geçirilmesi için bir yazıyla Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine başvurabilir. Genel Sekreter bunun üzerine önerilen değişiklikleri Taraf Devletlere ileterek bunların tartışılması ve oylanması amacıyla bir konferans toplanıp toplanmaması konusundaki görüşlerini bildirmelerini ister. Müteakip 4 ay içinde Taraf Devletlerin en az üçte biri konferansın toplanmasını isterse, Genel Sekreter Birleşmiş Milletler gözetiminde bir konferans düzenler. Katılan ve oylayan Taraf Devletlerin çoğunluğunun kabul ettiği bir değişiklik Genel Kurulun onayına sunulur.
  2. Değişiklikler Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca onaylandığında ve Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasal süreçlerine göre kabul edildiğinde yürürlüğe girerler.
  3. Değişiklikler yürürlüğe girdiğinde, bunları kabul eden Taraf Devletleri bağlar, diğer Taraf Devletler ise bu Anlaşmanın değişiklikten önceki hükümleriyle ve daha önce gerçekleşmiş ve kabul etmiş oldukları değişikliklerle bağlıdırlar.

Madde 91

  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri imza, onay veya katılma sırasında Devletler tarafından konulan çekinceleri alır ve tüm Devletlere tamim eder.
  2. Sözleşmenin amaç ve hedefleri ile tutarlı olmayan çekincelere izin verilmez.
  3. Çekinceler her zaman Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirimde bulunmak suretiyle kaldırılabilir. Genel Sekreter bu konuda tüm Devletlere bilgi verir. Çekincelerin kaldırılması ile ilgili bildirimler Genel Sekreter tarafından alındığı günden itibaren geçerli olur.

Madde 92

  1. Bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması konusunda iki ya daha daha çok Taraf Devlet arasında anlaşmazlık olursa ve bu anlaşmazlık kendi aralarında görüşme yoluyla giderilemezse, bunlardan birinin talebi üzerine hakeme başvurulur. Hakemlik talebinden sonraki altı ay içinde taraflar arasında hakemliğin düzenlenmesiyle ilgili bir anlaşmaya varılamaması durumunda, taraflardan biri anlaşmazlığı, Divanın statüsüne uygun olmak kaydıyla, Uluslararası Adalet Divanına götürebilir.
  2. Taraf Devletlerden her biri bu Sözleşmenin imzalanması, onaylanması veya katılma sırasında, kendisinin bu maddenin 1 inci fıkrasıyla bağlı olmadığını beyan edebilir. Diğer Taraf Devletler de böyle bir bildirimde bulunan Devlete karşı sözkonusu fıkra ile bağlı olmazlar.
  3. Taraf Devletlerden biri bu maddenin 2 nci paragrafına göre bir bildirimde bulunmuş ise, bu bildirimini herhangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirmek suretiyle geri alabilir.

Madde 93

  1. Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı derecede geçerli olan bu Sözleşme muhafaza edilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilir.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin onaylı örneklerini bütün Devletlere iletir.

TANIK OLUNUR Kİ;

Hükümetleri tarafından yetkili kılınmış olan temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

TÜM GÖÇMEN İŞÇİLERİN VE AİLE FERTLERİNİN HAKLARININ KORUNMASINA

DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞMEYE İLİŞKİN BİLDİRİMLERİMİZ VE ÇEKİNCEMİZ

  1. A) 15 inci Maddeye ilişkin bildirim :

Yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinmeleri hakkında yasalarda öngörülen kısıtlamalar geçerliliğini koruyacaktır.

  1. B) 40 ıncı Maddeye ilişkin çekince :

Ülkemizde 2821 sayılı Sendikalar Yasasının 5 inci maddesi sendika kurucusu olma şartları arasında Türk vatandaşlığına sahip olma koşulunu öngörmektedir. Göçmen işçilerin ve aile fertlerinin istihdam edildikleri devlette sendika kurma hakları Türkiye yasaları açısından geçerli olamayacağından bu maddeye çekince konulacaktır.

  1. C) 45 inci Maddeye ilişkin bildirim :

45 inci Maddenin 2, 3 ve 4 üncü fıkraları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili yasalara göre uygulanacaktır.

D)46 ıncı Maddeye ilişkin bildirim :

46 ıncı Madde ülkemizde halen yürürlükte bulunan ulusal gümrük mevzuatımızın hükümlerine göre uygulanacaktır.

  1. E) 76 ıncı ve 77 nci Maddelere ilişkin bildirim :

Türkiye Sözleşmenin uygulanmasının denetlenmesi amacıyla oluşturulacak olan “Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi”nin yetkisini ileri bir zamanda tanıyacaktır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

GENEL KURUL                                                                                                                          DAĞITIM

                                                                                                                                                    GENEL

A/RES/45/158

25 Şubat 1991

Kırkbeşinci Oturum

Gündem Maddesi 12

GENEL KURUL TARAFINDAN KABUL EDİLEN KARAR

(Üçüncü Komitenin (A/45/838/) Sayılı Raporuna İstinaden)

45/158 inci Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme

Genel Kurul :

Özellikle en başta (1) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (217 A (III) Sayılı Karar), (2) İnsan Hakları ile İlgili Uluslararası Anlaşmalar (220 A (XXI) Sayılı Karar), (3) Irk Ayırımcılığının Her Türlü, Şeklinin Ortadan Kaldırılmasına Dair Uluslararası Anlaşma (2106 A (XX) Sayılı Karar), ve (4) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Anlaşma (34/180 Sayılı Karar) olmak üzere, insan haklarının uluslararası düzeyde korunması ile ilgili temel belgelerde açıklanan standartlar ve prensiplerin daima geçerli kalacağını bir kere daha teyid ederek;

Uluslararası Çalışma Teşkilâtının çerçevesi içinde oluşturulan standart ve ilkeleri ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtının çeşitli organlarında ve diğer uzman kuruluşlarında göçmen işçiler ve aileleri konusunda yapılmakta olan çalışmaların önemini akılda tutarak;

Şimdiye kadar oluşturulmuş standartlar ve ilkeler kümesinin mevcudiyetine rağmen, göçmen işçilerin ve ailelerinin insan haklarının, şeref ve haysiyetlerinin güvence altına alınması ve durumlarının iyileştirilmesi amacıyla daha fazla gayret sarfedilmesi gerektiğini tekrar ederek,

Göçmen işçilerin ve ailelerinin haklarının korunmasına dair uluslararası bir sözleşme taslağı hazırlanması amacıyla tüm üye Devletlerin katılımına açık bir çalışma grubu oluşturulmasına dair 17 Aralık 1979 tarihli ve 34/172 sayılı kararını hatırlayarak;

15 Aralık 1980 tarihli ve 35/198 sayılı, 16 Aralık 1981 tarihli ve 36/160 sayılı, 17 Aralık 1982 tarihli ve 37/170 sayılı, 16 Aralık 1983 tarihli ve 38/86 sayılı, 14 Aralık 1984 tarihli ve 39/102 sayılı, 13 Aralık 1985 tarihli ve 40/130 sayılı, 4 Aralık 1986 tarihli ve 41/151 sayılı, 7 Aralık 1987 tarihli ve 42/140 sayılı, 8 Aralık 1988 tarihli ve 43/146 sayılı, 15 Aralık 1989 tarihli ve 44/155 sayılı kararlarını ve anılan kararlarda “Tüm Göçmen İşçilerin ve Ailelerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Bir Sözleşme Taslağı Hazırlanması ile İlgili Çalışma Grubu”nun yetkisinin yenilendiği ve görevini sürdürmesinin istendiğini de hatırlayarak;

Çalışma Grubunun, 29 Mayıs -8 Haziran 1990 tarihleri arasında yapmış olduğu dokuzuncu oturumlararası toplantısına dair raporunu, geri kalan hükümleri tamamlamak ve 44/155 sayılı karar uyarınca taslak Anlaşma metninin Birleşmiş Milletler Sekreteryası İnsan Hakları Merkezi tarafından teknik düzeyde gözden geçirilmesinin sonuçlarını değerlendirmek amacıyla, incelemiş olarak,

Çalışma Grubunun Genel Kurul tarafından kendisine verilen görev uyarınca üstlenmiş olduğu amaçlarını gerçekleştirmeyi başarmış olduğunu akılda tutarak,

  1. Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme taslağının hazırlanmasını tamamlamış olmasından dolayı Çalışma Grubuna takdirlerini ifade eder;
  2. Bu kararın ekinde yer alan, “Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”yi kabul eder ve Devletlerin imzasına, onayına ve katılımına açar;
  3. Tüm üye Devletleri, öncelikli olarak, sözkonusu Sözleşmeyi imzalamaya ve onaylamaya veya katılmaya çağırır ve erken bir tarihte yürürlüğe girmesini ümit ettiğini ifade eder;
  4. Genel Sekreterden Sözleşme ile ilgili bilgilerin yayımlanması için gerekli tüm yardım ve kolaylıkları sağlamasını rica eder;
  5. Birleşmiş Milletler organlarını ve kuruluşlarını, hükümetlerarası ve hükümetlerdışı kuruluşları, Sözleşme ile ilgili bilgilerin yayılması ve Sözleşmenin daha iyi anlaşmasının teşviki amacıyla daha fazla gayret göstermeye davet eder;
  6. Genel Sekreterden Sözleşmenin statüsü ile ilgili olarak kırkaltıncı dönem toplantılarında Genel Kurula bir rapor sunmasını rica eder;
  7. Kırkaltıncı dönem toplantıları sırasında Genel Sekreterin raporunu, “Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmenin Uygulanması” başlıklı gündem maddesi altında incelemeye karar verir.

                                                                        Genel Kurul

                                                                   69 uncu Toplantısı

                                                                      18 Aralık 1990

AİHM Sacit Kayasu Kararı

0
Savcı Sacit Kayasu

AİHM Sacit Kayasu Kararı, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baş sorumlusu Kenan Evren hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenleyen Sacit Kayasu‘nun başvurusu üzerine 13 Kasım 2008 tarihinde verilmiştir. Kararın Türkçe’ye çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır.

Sacit Kayasu

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRE

KAYASU -TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no: 64119/00 ve 76292//01)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
13 Kasım 2008

İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

______________________________________________________________________________________

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (64119/00 ve 76292/01) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Sacit Kayasu’nun (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Eylül 2000 ve 23 Eylül 2001 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu
başvurudur.

OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI

Başvuran, 1952 doğumludur. Olayların meydana geldiği dönemde başvuran savcıydı. 5 Ağustos 1999 tarihli bir mektup ile başvuran, vatandaş sıfatıyla, 1961 Anayasası ile kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı ihtilal yaptıkları gerekçesiyle 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren eski generaller Kenan Evren, Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına şikayette bulunmuştur. Şikayet dilekçesinde başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddelerini temel almıştır.

Şikâyet dilekçesi takipsizlik kararı ile sonuçlanmış ve dava basına yansımıştır.

A -Başvuranın dilekçesini sunmasının ardından başlatılan disiplin süreci

Adalet Bakanlığı Ceza işleri Genel Müdürlüğü tarafından başvuran hakkında idari soruşturma başlatılmış, 9 Şubat 2000 tarihinde dosya HSYK’na gönderilmiştir.

6 Ocak 2000 tarihli fezlekesinde, Ödemiş Cumhuriyet Baş Savcısı, başvuran hakkında kovuşturma başlatılması yönünde görüş bildirmiştir. Savcı olmasına rağmen, Kayasu, Anayasa’nın açık hükmüne aykırı olarak, devletin bekası için çalışan devlet adamları hakkında uygunsuz ifadeler kullanmış ve basını bizzat haberdar ederek söz konusu dilekçeyi aleni hale getirmiştir. Başsavcıya göre, söz konusu davranışlar, disiplin cezasını gerektirmekteydi, cezai müeyyideye gerek bulunmamaktaydı.

HSYK, başvuranın savunmasını almıştır. 8 Mart 2000 tarihli layihasında, başvuran, söz konusu şikayet dilekçesini görevleri çerçevesinde değil de vatandaş sıfatıyla sunduğunu beyan etmiştir. Başvurana göre, söz konusu dilekçenin içeriği itibariyle başvurana disiplin cezası uygulanmasına gerek yoktu. Başvuran ayrıca amacının kimseye zarar vermek değil hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, ilgililer kendilerini hakarete uğramış hissederlerse kendisi hakkında şikayette bulunabileceklerini de sözlerine eklemiştir.

HSYK 30 Mart 2000 tarihinde, Hakimler ve Savcılar hakkındaki 2802 sayılı kanunun 65/a maddesi uyarınca başvurana kınama cezası vermiştir. HSYK’na göre, şikayet dilekçesinde başvuran tarafından kullanılan ifadeler devletin istikrarı ve bekası için çalışan bazı devlet adamlarına karşı hakaret niteliği taşımaktaydı.

17 Nisan 2000’de başvuran yazılı olarak, HSYK kararının düzeltilmesini talep etmiştir.

Başvuran yazısında, kararın kendisine gerektiği gibi tebliğ edilmediğini ve yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmüştür. Aynı yazıda başvuran, sadece dilekçe hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının kendisini aynı sonuca ulaşmak için başka bir yolu kullanmaya, savcı olarak iddianame düzenlemeye ittiğini belirtmiştir.

Başvuran hakkındaki kararda düzeltme yapılmamıştır.

24 Mayıs 2000 tarihinde, başvuran karara itiraz etmiştir. Başvuran, savunmasında belirttiği hususları yinelemiş ve itirazının reddedilmesi durumunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak haklarını savunmak zorunda kalacağını belirtmiştir. 3 Temmuz 2000 tarihinde, yine eksiksiz toplanan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu İtirazları İnceleme Kurulu tarafından “30 Mart 2000 tarihli kararın yerinde” olduğu gerekçesiyle başvuranın itirazı reddedilmiştir. İtirazları inceleme komitesi on bir üyesinin oy çokluğu ile karara varmış ve karar nihai hale gelmiştir.

B- Başvuranın dilekçesini sunmasının ardından başlatılan cezai süreç

25 Şubat 2000 tarihinde, Salihli Savcısı, aynı olaya dayanarak, Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmaktan başvuran hakkında bir iddianame düzenlemiştir.

28 Nisan 2000 tarihinde, başvuranın görevleri çerçevesinde değil de sivil kimliği ile hareket ettiğine kanaat getiren Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana isnat edilen suçları Silahlı Kuvvetlere hakaret suçu olarak yeniden tanımlamış ve başvuran hakkında son soruşturma açılmasına karar vermiştir. Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi, dosyayı, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.

23 Aralık 2000 tarihinde alınan bir kararla, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın söylemlerinde ağır eleştiri bulunduğu ancak hakaret içermediği gerekçesi ile beraatına karar vermiştir.

C- Başvuran tarafından düzenlenen iddianamenin ardından başlatılan ceza ve disiplin kovuşturmaları

28 Mart 2000 tarihinde, başvuran, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baş sorumlusu Kenan Evren hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenlemiştir.

İddianamesinde, başvuran, 12 Eylül 2000 tarihinde olayların zamanaşımına uğrayacağını ve bir hukuk devletinin emrinde çalışan bir kanun adamı olarak sanığın yasadışı eylemleri nedeniyle yargılanmasından sorumlu olduğu kanaatinde olduğunu belirtmiştir. Başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri hakkında doktrindeki farklı yorumlardan alıntılar yapmıştır. Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin cezai dokunulmazlığına ilişkin olarak ise, başvuran, MGK’nın 12 Aralık 1980 tarihinde kurulmuş olması muvacehesinde Söz konusu Anayasa hükmünün 12 Aralık 1980 tarihinden önceki eylemlere uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Başvurana göre, 12 Eylül 1980’den önceki döneme ilişkin olarak, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in MGK’nın değil de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başı olduğu düşünülmelidir. Başvuran, Genelkurmay Başkanı Evren’in muhtırasının yer aldığı 30 Ağustos 1980 tarihinde yayımlanan bir kitabı da ek olarak sunmuş, yazılı ve görsel basının arşivlerinde çok sayıda delil bulunduğunu belirtmiştir.

İddianamesinin sonuç kısmında başvuran, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i, Türk Silahlı Kuvvetlerini kanuna aykırı kullanmakla suçlamıştır. Başvuran, 30 Ağustos 1980 tarihli beyanları nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 146/1 ve 146/2 maddeleri uyarınca ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi nedeniyle de Türk Ceza Kanunu’nun 147. maddesi uyarınca Genelkurmay Başkanı Evren’in mahkumiyetini talep etmiştir.

29 Mart 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, iddianamenin nüshalarını basına verdiği ve evinde gazetecilere beyanlarda bulunduğu gerekçesi ile görevi kötüye kullanmaktan başvuran hakkında soruşturma başlatılması için izin vermiştir. Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir müfettiş, aralarında, savcıların, Adalet Sarayında çalışan bazı memurların ve gazetecilerin bulunduğu kişilerin ifadelerini almıştır. Müfettiş soruşturma dosyasına gazete kupürlerini ve davaya ilişkin diğer video kayıtlarını da eklemiştir.

Adana Cumhuriyet Savcısı 1 Nisan 2000 tarihinde başvuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmiş ve bu istemle ilgili olarak Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca takipsizlik kararı vermiştir. Bu dilekçe hiçbir zaman iddianame olarak işleme konmamıştır.

Başvuranın bu eylemi basında yankı bulmuş, kendisiyle röportajlar yapılmış ve Evren’in yargılanabilmesine dair tanınmış hukukçuların görüş ve yorumları yayınlanmıştır.

Adalet Bakanlığı Ceza Đşleri Genel Müdürlüğü tarafından tanzim edilerek yine bu bakanlığa bağlı iki idari hakimin imzaladığı 16 Mayıs 2000 tarihli mucipnameye göre başvuranla ilgili olayın iki soruşturma maddesi yönünden araştırılması gerekmekteydi. Đlk olarak, Kayasu tarafından hazırlanan iddianame soruşturma dosyası hazırlanmasına ilişkin yürürlükte olan usul kurallarından hiçbirine uymamaktaydı. Ayrıca Devletin güvenlik güçlerini aşağılayıcı ifadeler ihtiva etmekteydi. Kayasu, kişisel görüşlerine bir iddianamede yer vererek siyasi bir polemik yaratmak kastıyla hareket etmişti.

Đkinci olarak ise Kayasu iddianamenin bir kopyasını basına vermiş, ayrıca erken emekliye ayrılacağını beyan etmişti. Başvuran kameramanları ve gazetecileri davet ederek çekim yapılmasına izin vermişti. Böylelikle kamuoyunda suni bir tartışma yaratmıştı.

Raporda başvuranın bu iki eyleminin cezai yönden ve disiplin yönünden takibatı gerektirdiği sonucuna varılmıştır.

Ceza ve disiplin süreçleri aşağıda belirtildiği şekilde iç içe geçmiştir.

Tarsus Cumhuriyet Savcısı 23 Mayıs 2000 tarihli bir iddianameyle başvuranı TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca görevi suiistimal ve silahlı kuvvetleri tahkir ve tezyifle suçlamıştır. Savcı başvuranı bilhassa, aleyhte delillerin araştırılması ve sanıkların sorgulanması gibi usul kurallarından hiçbirine uymamakla, 1980 darbesinin failleri için cezai muafiyet öngören Anayasa’nın geçici 15. maddesini dikkate almamakla, söz konusu iddianamenin işleme konması için ısrar etmek ve iddianamenin muhtevasını basına açıklamakla ve incelediği bir dava hakkında birtakım beyanatlar vermekle suçlamıştır. Tarsus Cumhuriyet Savcısı başvuran tarafından hazırlanan iddianameden bazı bölümlere atıfta bulunmuştur.

Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi 20 Haziran 2000 tarihinde başvuran hakkında son soruşturma açılmasına karar vermiştir.

Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği bilatarih bir mektupta, iddianamesinin usulen meşru temeli olmadan ‘ihbar’ olarak tanımlanmasına itiraz etmiştir. Başvuran askeri darbelerle ilgili olayların tüm dünyada bilindiğini ve iddianame tanzim etmek için bir ihbara ya da hususi delillere ihtiyaç olmadığını ileri sürmüştür. Sanığın savunmasını almamasına ilişkin olarak ise, zamanaşımı süresinin dolmasına az bir süre kaldığı durumlarda usul kurallarına göre sanığın savunmasının alınmasının zorunlu olmadığına; zaten aleyhinde tanzim edilen iddianamede de kendisinin savunmasının bulunmadığına dikkat çekmiştir. Savcı sıfatıyla tanzim ederek kendi adıyla imzaladığı iddianamenin işleme konması için ısrar ettiğini kabul etmiş ve bunun başsavcının imzasını gerektiren bir iddianame tasarısı olmadığını belirtmiştir.

Hakaret iddiasına ilişkin olarak ise iddianamesinin hakaret içeren ifadeler içermediğini, ancak ülkenin tarihi boyunca meydana gelmiş silahlı müdahalelerin Türk toplumunda yarattığı korkuyu anlattığını ve bu konuda tespitlerde bulunduğunu belirtmiştir. Başvuran kendisini harekete geçiren tek etkenin ‘adalet aşkı’ olduğunu savunmuştur.

Adana Ağır Ceza Mahkemesi başvuran gibi ‘birinci sınıf’ hakim ve savcılara ilişkin son soruşturmaların Yargıtay’a bağlı bir ceza dairesi tarafından yürütülmesi gerektiği cihetle 5 Temmuz 2000 tarihinde ratione personae yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 4. Ceza Dairesi’ne havale etmiştir.

Sözü edilen daire, suçlama gerekçeleri temelinde 19 Ekim 2000 tarihinde ratione materiae görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne havale etmiştir.

Başvuran Yargıtay’daki savunmasında suçsuz olduğunu beyan etmiştir. Başvuran kendisine göre usule uygun olan iddianamenin hazırlanmasının savcılık yetkisi dahilinde olduğunu ve silahlı kuvvetlere hakaret etme niyeti taşımadığını belirtmiştir. Başvuran, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin 12 Aralık 1980’den önce işlenen suçlar için uygulanamayacağı yönündeki görüşünü yinelemiştir. Başvuran ayrıca, ihtilaf konusu iddianamenin Adana Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilmesinin yürürlükteki usule uygun olmadığını ve savcı sıfatıyla hazırladığı iddianamenin işleme konması gerektiğini ileri sürmüştür.

Başvuran 28 Mart 2001 tarihinde ihtilaf konusu iddianame metninin bilirkişi tarafından incelenmesini talep etmiştir. Başvuranın bu talebi Yargıtay tarafından kabul edilmemiştir.

Yargıtay, 4 Nisan 2001 tarihli kararıyla askeri darbe sorumlularının yargılanabilmelerine dair düşüncelerini ifade ettiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almadığı cihetle başvuranın tahkir ve tezyif (TCK’nın 159. maddesi) suçundan beraat ettirmiştir. Ancak Yargıtay görevi suiistimal iddiasını yerinde bularak TCK’nın 240. maddesi uyarınca başvuranı bir yıl hapse mahkum etmiştir. Söz konusu hapis cezası 988.650.000 TL para cezasına çevrilerek cezanın infazının ertelenmesine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın iki ay on beş gün süreyle kamu hizmetinden men edilmesine karar vermiştir. Karar gerekçesinde Yargıtay, başvuranın Anayasa’nın geçici 15. maddesinin amir hükmüne ve Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından aynı gerekçelerle sunduğu dilekçesiyle ilgili olarak evvelce verilen takipsizlik kararına rağmen Kenan Evren hakkında iddianame hazırlamakta ısrar etmesinin TCK’nın 240. maddesinde yasaklanan görevi suiistimal teşkil ettiği kanaatine varmıştır.

Başvuran bu karara Yargıtay Ceza Genel Kurulu önünde itiraz etmiştir. Hakkında takibat yapılması için verilen iznin görevini icrası çerçevesinde işlemediği fiillere dayandırıldığını ileri süren başvuran bu fiillerin görevi kötüye kullanma iddiasıyla cezalandırılamayacağına, daha önce takipsizlik kararı verilen olaylar temelinde iddianame düzenlemesinin hiçbir şekilde görevi kötüye kullanma olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerek bunun kamu vicdanını ilgilendiren bir konu olduğunu savunmuştur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 15 Mayıs 2001 tarihinde oyçokluğuyla ceza dairesinin başvuranın görevini kötüye kullandığı yönündeki kararını onayarak hakaret iddiası yönünden verdiği beraat kararını bozmuştur. Ceza Genel Kurulu ‘başvuran tarafından kaleme alınan ve 28 Mart 2000 tarihini taşıyan belgenin’ eleştiri boyutunu aştığını ve silahlı kuvvetlerin tamamını yetkisini kötüye kullanan ve silahını kendi vatandaşlarına doğrultmakta ve hukuk devletini yıkmakta tereddüt etmeyen bir kurum olmakla suçlamak suretiyle hedef aldığı kanaatine varmıştır.

Ceza Genel Kurulu, istinabe yoluyla alınan ve iddianamesinin işleme konmamasının akabindeki eylemlerine ilişkin tanık ifadelerini de dikkate almıştır. Büyük çoğunluğu gazeteci olan tanıklar başvuran tarafından çağrılmış ve sözü edilen iddianamenin bir sureti kendilerine verilmiştir. Başvuran tanıklara, iddianamenin (adli makamlar) yok edilmesini istemediği için kendilerine bir örneğini verdiğini, ayrıca, erken emekliliğini isteyeceğini söylemiştir.

Yargıtay 26 Eylül 2001 tarihinde eski kararında ısrar etmiştir. Bu karar usul hatası nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 23 Ekim 2001 tarihinde bozulmuştur. Usul bakımından eksikliklerin giderilmesinin ardından Yargıtay 13 Mart 2002 tarihinde daha önce verdiği kararı tekrarlamıştır.

Ceza Genel Kurulu 16 Nisan 2002 tarihinde kararın görevi kötüye kullanmaya (TCK 240. madde) ilişkin kısmını onamış ve karar nihai hale gelmiştir. Öte yandan, başvuranın tahkir ve tezyif suçundan beraat etmesine ilişkin kararı bir kez daha bozmuştur (TCK’nın 159. maddesi). Yargıtay’ın 13 Haziran 2002 tarihli duruşması sırasında başvuran söz konusu iddianameyi hazırlarken amacının Türk hukuk tarihiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak olduğunu dile getirmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11 Aralık 2002 tarihli nihai kararı ile Ceza Genel Kurulu’nun 16 Nisan 2002 tarihli kararına uymuş ve başvuranı TCK’nın 159. maddesi gereğince tahkir ve tezyif suçundan on ay hapis cezasına çarptırmış, söz konusu ceza para cezasına çevrilmiştir. 9. Ceza Dairesi, başvuranın mezkur iddianameyi basın mensuplarına dağıtmakla iddianamenin daha geniş bir kitleye ulaşmaya çalıştığını, böylece Devletin Silahlı Kuvvetlerini karalama ve bu kuruma hakaret etme niyetini ortaya koyduğunun altını çizmiştir.

Başvuran 20 Nisan 2000 tarihinden itibaren 2802 sayılı Kanun’un 77. maddesi uyarınca savcılık görevinden uzaklaştırılmıştır.

27 Şubat 2003 tarihinde HSYK yedi üyesinin oyçokluğuyla 2802 sayılı Kanun’un 69. maddesine uygun olarak başvuranın savcılık görevinden azledilmesine karar vermiştir.

Söz konusu kararda, başvuranın Adalet Bakanlığı Müfettişi’nin taraflı tutumuna kanaat getirdiğini bu nedenle savunma sunmayacağını belirttiğine yer verilmiştir

HSYK, başvuranın TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını yorumlamış ve başvuranın görevden alınması gerektiğine kanaat getirmiştir.

HSYK’nun yedi üyesinden biri karşı oy görüşü yazısında, çoğunluğun ceza hükmü yorumuna ve 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesinin uygulanmasına karşı çıkmıştır. Üyeye göre savcının tek bir eylemi iki suçtan mahkum olmasına neden olmuştur, bu durumda görevden uzaklaştırmak yerine tayin kararı uygulanmalıydı.

Başvuranın kararı düzeltme başvurusunu HSYK 1 Mayıs 2003 tarihli kararı ile reddetmiştir. Başvuran Söz konusu bu karardan, ekinde kararın örneği bulunmayan 27 Mayıs 2003 tarihli bir mektup ile haberdar olmuştur. Başvuran 29 Mayıs 2003 tarihinde bu son karara karşı HSYK İtirazları İnceleme Kurulu’nda itiraz ederek Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararının gerekçesinin kendisine tebliğ edilmediğini, bu durumda savunma hakkından yoksun kaldığını ifade etmiştir.

Yapılan bu son itiraz, dokuz üyeli İtirazları İnceleme Kurulu tarafından 3 Kasım 2003 tarihinde reddedilmiştir. İtirazları İnceleme Kurulu’nun dokuz üyesinden dördü başvuran ile ilgili itiraz konusu kararı alan HSYK’nda da bulunmaktaydı.

Avukatlık Kanunu’nun 5 b) fıkrası uyarınca başvuran savcılık görevinden uzaklaştırılması nedeniyle avukatlık görevini artık icra edememektedir.

HUKUK

I- BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ

AİHM, başvuruların dayandığı olayların ve esasa ilişkin ortaya çıkardığı sorunların benzerliğini göz önüne alarak İç Tüzüğü’nün 42/1 maddesi uyarınca davaların birleştirilmesine karar vermiştir.

II – İHTİLAF KONUSU

Başvuran, şikâyet dilekçesi nedeniyle kendisine verilen kınama cezasının ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sorumluları hakkında düzenlediği ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve sonunda da avukatlık mesleğini icra etmesinin yasaklanmasına neden olan iddianame nedeniyle mahkum edilmesinin ifade özgürlüğüne haksız müdahale oluşturmasından şikayetçidir. Bu bağlamda başvuran, AİHS’nin 17. maddesi ile birlikte AİHS’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır.

Başvuran ayrıca HSYK tarafından verilen disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta yeterli ve etkili bir başvuru yollunun bulunmayışından şikayetçi olmak için AİHS’nin 10 maddesi ile birlikte AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır. Başvuran Anayasaya göre, HSYK kararlarının hukuki denetim dışında bırakıldığını belirtmektedir.

Başvuran, bu bağlamda AİHS’nin 6. maddesinin 13. maddesi ile birlikte ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

AİHS’nin 7. maddesine atıfta bulunarak başvuran, vatandaş olarak Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ve bu hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının söz konusu hükmü ihlal ettiğini belirtmektedir. Başvuran, ayrıca, savcı olarak, ihtilaflı iddianameyi hazırlamaya yetkisi olduğunu ve savcılık yetkilerine dayanarak gerçekleştirdiği bir eylemden dolayı cezai mahkûmiyet almasının da AİHS’nin 7. maddesinin gereklilikleri ile bağdaşmadığını ifade etmektedir.

AİHM, başvurana verilen cezaların her birinin temel özelliğinin başvuranın 1980 darbesinin sorumluları olan generaller hakkında “kovuşturma başlatılması hususundaki ısrarı” olmasını gözden uzak tutmadan, şikayetlerin kaynağı olan olayların tamamını bir bütün olarak AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir. Ayrıca AİHM, AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte AİHS’nin 6. maddesi kapsamında düzenlenen şikayetlerin AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesine hükmetmektedir.

AİHS’nin 7. maddesi kapsamında yapılan şikâyete ilişkin olarak, AİHM, şikâyetin içeriğinin daha çok AİHS’nin 10. maddesi uyarınca müdahalenin öngörülebilirliği sorunu çerçevesinde bir inceleme gerektirdiği kanaatindedir.

III. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, hakkında verilen disiplin cezalarının ve cezai mahkumiyetlerin, AİHS’nin 10. maddesinin ihlalini oluşturduğunu ileri sürmektedir.

A- Kabul edilebilirliğe ilişkin

Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir. Hükümet, ne disiplin sürecinde ne ceza yargılaması sürecinde başvuranın şikayetini iç hukukta dile getirmediğini
savunmaktadır.

Başvuran, bu konuda görüş bildirmemiştir. AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesi ile öngörülen “iç hukuk yollarının tüketilmesi” kuralının amacı uyarınca, ilgilinin AİHM’ye yaptığı şikayetlerini, “iç hukuk tarafından belirlenen koşul ve sürelerde en azından esas bakımından” ulusal merciler önünde dile getirmesinin yeterli olacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Fressoz ve Roire-Fransa, başvuru no: 29183/95).
AİHM, mevcut davada, disiplin süreci sırasında, başvuranın, amacının hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu belirttiğini ve dilekçe hakkına atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuran, AİHS uyarınca başvuruda bulunma niyetinde olduğunu da belirtmiştir. Bu hususlar, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını esas bakımından dile getirdiğine kanaat getirmek için AİHM açısından yeterlidir.

Ceza yargılamasına ilişkin olarak, AİHM, ulusal mahkemelerin bizzat kendilerinin esas bakımından ifade özgürlüğü hakkını dile getirdiklerini not etmektedir. AİHM özellikle, 4 Nisan 2001 tarihli kararında Yargıtay’ın, başvuranın, sadece askeri darbenin sorumlularının kararına ilişkin görüşlerini ifade ettiğini, TSK’yı hedef almadığını belirttiğini not etmektedir. Böylece AİHM, yargılamanın her safhasında, ulusal mahkemelerin, AİHS’nin 10. Maddesi kapsamında ileri sürülen ihlalleri, inceleme, önleme veya telafi etme imkanlarının bulunduğunu kanaatindedir (Fressoz ve Roire). Bu durumda AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediği kapsamında yapılan itirazı reddetmektedir.

AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabul edilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabul edilebilir niteliktedir.

B- Esas

1.Tarafların iddiaları

a) Başvuran

Başvuran, ilk olarak, kendisine yönelik disiplin ve ceza yaptırımlarının, AİHM içtihadının “yasayla öngörülme” kavramına verdiği anlam çerçevesinde yasa ile öngörülmediğini ileri sürmektedir.

Kınama cezasına ilişkin olarak, başvuran, Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullanmasından dolayı kendisinin böyle bir disiplin cezasına çarptırılacağını kimsenin öngöremeyeceğini savunmaktadır.

Görevi kötüye kullanmaktan Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca verilen mahkumiyete ilişkin olarak ise başvuran, iddianamesinin sansürlendiğini ve hiçbir zaman görevleri çerçevesinde tamamlanmış bir fiil olarak kabul edilmediğini hatırlatmaktadır.

Başvurana göre, Söz konusu koşullarda, görevi kötüye kullanmaya dayanarak yapılan müdahale öngörülemez nitelikteydi.

İkinci olarak ise başvuran, her ne olursa olsun Söz konusu cezaların demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatindedir. Başvuran, özellikle izleyen hususların altını çizmektedir.

Kınama cezasına ilişkin olarak, başvuran, sıradan vatandaş sıfatı ile hareket ettiğini ve Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ileri sürmektedir.

Başvuran, Türk hukukunda dilekçe sunmanın hiçbir şekilde suç olarak nitelendirilmediğini hatırlatmaktadır.

Başvurana göre, Söz konusu hakkı kullanmanın öngörülebilir sonucu, dilekçenin sunulduğu savcının iddiaları ciddi bulması halinde dilekçede hedef alınan kişiler hakkında kovuşturma başlatılması olabilirdi.

Başvuran, ifadelerinin askerlere karşı belli bir eleştiri içerdiğini kabul etmektedir ancak söz konusu ifadelerinin hiçbir şekilde hakaret içermediğini belirtmektedir. Başvuran, bu durumun Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararı ile de desteklendiği kanaatindedir.

Başvuran, ayrıca dilekçesi hakkında basın mensuplarını, kişisel olarak bilgilendirmediğini basın mensuplarının kendi yolları ile haberdar olduklarını belirtmektedir.

Başvuran, disiplin cezası kararının 30 Mart 2000 tarihinde yani olaylardan bir yıl, iddianameyi kaleme almasından iki gün sonra verildiği hususunda AİHM’nin dikkatini çekmektedir.

Başvuran, disiplin cezasının ağır olmamasının, Söz konusu cezanın haksız niteliğini ortadan kaldırmadığı, üstelik yetkililerin her hâlükârda kendisine ağır bir ceza yaptırımı uygulanacağını bilmelerinin alınan kararın haksızlığını artırdığı kanaatindedir.

Ulusal merciler tarafından şikâyet olarak değerlendirilen ihtilaflı iddianamenin işleme konmamasından dolayı, başvuran, hiçbir şekilde savcı olarak görevlerini icra ettiği sırasında gerçekleştirilmiş bir eylemden söz edilemeyeceğini ve bu durumda da görevi kötüye kullanmaktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Böylece bu suçtan başvuranın mahkumiyeti keyfi idi.

b) Hükümet

Hükümet, başvuranın çarptırıldığı cezaların ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale oluşturduğuna itiraz etmemektedir ancak Söz konusu cezaların “yasa ile öngörüldüğünü” “meşru bir amaç” izlediğini ve bu konuda Devletlere tanınan takdir payı göz önüne alındığında, AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca bu meşru amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” savunmaktadır.

Hükümet, ihtilaflı müdahalelerin birden fazla meşru amaç güttüğünü belirtmektedir: kamu güvenliğinin sürdürülmesi, düzenin korunması, suçun engellenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması.

Disiplin cezasına ilişkin olarak, Hükümet, öncelikle başvuranın savcı ve devlet görevlisi olarak önemli bir sorumluluk taşıdığını dile getirmektedir. Savcılık mesleğini seçerek, başvuran, savcılar ve hakimlerle ilgili disiplin sistemine kendi isteğiyle tabi olmuştur. Hükümet göre, Söz konusu disiplin sistemi, özü itibariyle, bazı hak ve özgürlüklere sıradan vatandaşa uygulanmayacak kısıtlamalar getirme imkânı taşımaktadır.

Hükümet, bir savcının “hukukun, kamu düzeninin, suçun engellenmesinin ve başkalarının hak ve yükümlülüklerinin korunmasının sembolü” olduğu cihetle, üstüne düşen ödev ve sorumlulukların görevi dışındaki eylemler için de geçerli olduğunu sözlerine eklemektedir.

Hükümet, HSYK’na göre, başvuranın şikayetinin içeriğini basının bilgisine sunmasının, mesleğinin getirdiği saygınlık ve sorumluluk duygusu ile bağdaşmayacak bir davranış olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranın çarptırıldığı cezanın zorlayıcı bir sosyal gerekliliği karşıladığı kanaatindedir.

Tedbirin ağırlığına ilişkin olarak ise Hükümet, en hafif yaptırımlardan birinin uygulanmış olduğunu belirtmektedir. HSYK kararının ardından, başvuran mesleğini icra etmeye devam edebilmiştir. Hükümet, 2802 sayılı yasanın 75. maddesi uyarınca kınama cezası alan kişinin, karar tarihinden itibaren dört yıl içinde Söz konusu cezanın silinmesini talep edebileceğini belirtmektedir. Bu durumda Hükümet, başvuranın çarptırıldığı disiplin cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.

Cezai müeyyideye ilişkin olarak ise, Hükümet, yukarıda belirttiği görüşlerini yinelemektedir. Ayrıca Hükümet, Yargıtay’ın gerekçelerini benimsemekte ve Söz konusu müdahalenin zorlayıcı bir sosyal gerekliliğe cevap verdiği kanısındadır.

Hükümet, başvuranın çarptırıldığı ancak ertelenen para cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.

2.AİHM’nin takdiri

a) AİHS’nin 10. maddesinin uygulanabilirliği ve müdahalenin varlığı

AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin sağladığı korumanın genel olarak mesleki alanı özel olarak da devlet memurlarını kapsadığını hatırlatmaktadır (Vogt-Almanya, 26 Eylül 1995 tarihli karar; Wille-Lihtenştayn, başvuru no: 28396/95, Fuentes Bobo-Đspanya, başvuru no: 39293/98, 29 Şubat 2000, Guja-Moldova, başvuru no: 14227/04, bkz, diğerleri arasından hâkim ile ilgili, Harabin-Slovakya, başvuru no: 62584/00).

AİHM, başvurana yönelik cezai ve disiplin yaptırımlarının, ilgilinin hakkına “kamu erkinin müdahalesi” olduğu hususuna Hükümetin itiraz etmediğini not etmektedir.

AİHM ayrıca, bir kişinin devlet memuru olmasının reddedilmesinin AİHS açısından, kendi başına bir şikâyet konusu olamayacağını, ancak, görevinden azledilen bir memurun, kendisine yönelik eylemin AİHS’nin güvenceye aldığı hakları ihlal ettiğini düşünüyorsa AİHM’ye başvurabileceğini hatırlatır.

AİHM mevcut başvuruda, disiplin ve ceza yaptırımlarına yol açan eylemlerin bir yandan başvuran tarafından kaleme alınan metinlerin içeriği ve şekli, diğer yandan bu metinlerin basına dağıtılması nedeniyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Her ne kadar, bilgi ve görüş iletme özgürlüğünü de içeren ifade özgürlüğü hakkının kullanılması ulusal yargı makamları tarafından savcı görevinin gerekleri ile bağdaşmaz olarak nitelendirildiyse de, AİHM, hem görevi kötüye kullanma hem tahkir ve tezyif suçlarının dayanağını oluşturan ana unsurların bu hakkın kullanılması ile bağlantısı olduğunu düşünmektedir.

AİHM başvuranın AİHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan hakkına yönelik müdahalelere maruz kaldığı görüşündedir (Bkz. a contrario, sözü edilen Harabin kararı). Benzer bir müdahale AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında yer alan zorunlulukları karşılamadığı sürece AİHS’nin ihlali anlamına gelir. Amaçlanan bu hedeflere ulaşmak için mezkur müdahalenin «yasa ile öngörülüp öngörülmediğinin», Söz konusu paragrafta yer alan bir veya birçok “meşru amacın hedeflenip hedeflenmediğinin” ve bu amaçlara ulaşmanın “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının” araştırılması gerekmektedir

b) Müdahalenin yasallığı

i) «Yasa ile öngörme»

AİHM, AİHS’nin 10/2 maddesine uygun olarak bir «yasanın» yasa olarak nitelendirilebilmesi için vatandaşın davranışını ona göre düzenleyebileceği kadar kesinlik içermesi, kişinin gerektiği takdirde aydınlatıcı görüş almak suretiyle, bu yasanın düzenlediği alanda belli bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde öngörebilmesi gerektiğini hatırlatır. Bunların mutlak bir kesinlikte öngörülebilir olmaları gerekmemektedir.

Kanunun açıklığı arzu edilir bir durum olmakla birlikte bazen aşırı bir katılığı da beraberinde getirebilir: oysaki hukukun durumda meydana gelen değişikliklere adapte olabilmesi gerekmektedir. Nitekim birçok yasada şartlar gereği muğlâk formüller kullanıldığı, bunların yorumunun ve kullanılmasının uygulamaya bağlı olduğu görülmektedir. (Bkz. örneğin, Cantoni-Fransa kararı 15 Kasım 1996, Chauvy vd.-Fransa kararı, 29 Haziran 2004 no: 64915/01).

Bu başvuruda, başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin yasal dayanağı erişilebilir ve açık kanun maddelerinde yer almaktadır: başvurana uygulanan disiplin müeyyideleri 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Hakkındaki Kanun’un 65/a fıkrası, 69. ve 70. maddelerine, cezai müeyyideler ise TCK’nın 159. ve 240. Maddelerine dayanmaktadır.

AİHM ayrıca öngörülebilirlik kavramının eriminin büyük ölçüde ilgili kanunun içeriğine, düzenlediği alana ve hedef aldığı kitlenin niteliğine ve kalabalıklığına bağlı olduğunu hatırlatmaktadır. Kanunun öngörülebilirliği ilgili kişinin bu yasanın düzenlediği alanda belli bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde değerlendirebilmesi için aydınlatıcı öğütlere başvurmasına engel teşkil etmez. Aynı durum mesleklerini icra ederken büyük bir dikkat sarf etmesi gereken profesyoneller için de geçerlidir. Bu çerçevede kendilerinden eylemlerinin taşıdığı riskleri ölçerken özel bir özen göstermeleri beklenmektedir.

AİHM, başvuranın Cumhuriyet savcısı olarak sözü edilen iki metnin kendisi açısından disiplin ve cezai alanda neden olabileceği sonuçları «makul düzeyde» kestiremeyeceğini savunamayacağı görüşündedir. AİHM Söz konusu bu müdahalelerin AİHS’nin 10. maddesinin ikinci paragrafına uygun olarak «yasa ile öngörüldüğü» kanaatindedir.

ii) Meşru amaç

AİHM bahse konu müdahalelerin her birinin 10. maddenin ikinci paragrafında yer alan meşru amaçlardan en azından birini hedeflediği kanaatindedir: görevi suistimal etmekle ilgili olarak yargı erkinin tarafsızlığını ve otoritesinin sağlanması, tahkir ve tezyif ile ilgili olarak
başkalarının şöhretinin korunması.

iii) «Demokratik bir toplum için gereklilik»

a) Genel ilkeler

AİHM Vogt kararında 10. maddeye değin içtihadından kaynaklanan temel ilkeleri aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:

i. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan biri olarak demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından genel kabul gören veya zararsız veya ilgi çekmeyen «bilgi» ve «fikirler» için değil, toplumun duygularını inciten, şok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir. Bu çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir ki bunların yokluğu halinde “demokratik bir toplum”dan söz etmek mümkün değildir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın ikna edici gerekçelerle sınırlandırılması gerekmektedir.

ii.AİHS’nin 10 / 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu” ifadesi, “zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç” ın varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletlerin böyle bir ihtiyacın varlığını tespit ederken belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak buna ilişkin karar bağımsız bir mahkeme tarafından da alınmış olsa, hem yasa hem yasanın uygulanmasına ilişkin karar AİHM’nin kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan son merciidir.

iii. AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin yerini almak değil, fakat Söz konusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç, AİHM’nin görevi Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla sınırlı değildir: AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak adına ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla, Söz konusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. AİHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan haklar ile uyumlu kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili olguların makul değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır.

AİHM yine Vogt kararında şu hususu dile getirmiştir: (Bkz. aynı zamanda Ahmed vd.- Birleşik Krallık kararı 2 Eylül 1998).

«Bu ilkeler devlet memurları için de geçerlidir. Her ne kadar, konumları gereği devletin bu kişilere mahremiyet zorunluluğu getirmesi meşru ise de sonuç olarak bu kişiler de birey olarak Sözleşmenin 10. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanırlar. Bu durumda AİHM’nin, her davanın kendine özgü koşullarını dikkate alarak, bireyin ifade özgürlüğüne ilişkin temel hakkı ile demokratik bir devletin, kamu hizmetinin 10/2 maddesinde sayılan amaçları yerine getirmesini gözetmek şeklindeki meşru çıkarı arasında adil dengenin gözetilip gözetilmediğini denetlemesi gerekmektedir. AİHM bu denetimi yaparken, kamu görevlilerinin ifade özgürlüğü Söz konusu olduğunda 10/2 maddede öngörülen «görev ve sorumlulukların» şikâyet edilen müdahalenin yukarıda sayılan amaçlarla orantılı olup olmadığını değerlendirmek için ulusal makamlara tanınan belli bir takdir yetkisini haklı kılan özel bir önemi olduğunu dikkate almaktadır”

b) Bu ilkelerin mevcut başvuruya uygulanması

AİHM ulusal merciler tarafından başvuranın fiilleri karşısında alınan önlemlerin «zorlayıcı sosyal bir ihtiyaca» cevap verip vermediği ve «izlenen meşru amaçla orantılı» olup olmadığını davanın bütünü ışığında incelemek durumundadır. AİHM bu bağlamda başvuranın ifa ettiği göreve, sözü edilen metinlerin içeriğine, bu metinlerin gerçekleştirildiği koşullara ve yarattıkları tepkiye özel bir önem atfedecektir.

Başvuran tarafından icra edilen görev

Başvuranın savcı olmasından kaynaklanan özel durumunun adaletin tecellisi için adli yapı içinde kendisine öncelikli bir rol yüklemektedir. Başvuranın, görevi icabı, vatandaşın korunması ve suçun önlenmesi ve bastırılması amaçlarıyla kanunu doğrudan uygulama yetkisi bulunmaktaydı. (mutatis mutandis, Saygılı vd.- Türkiye kararı, no: 19353/03, 8 Ocak 2008).  Bu görev başvurana, adaletin iyi işlemesine ve böylece halkın adalete olan güveninin sağlanmasına katkıda bulunmak suretiyle, bireysel hakların ve hukuk devletinin koruyucusu olma yükümlülüğünü getirmektedir. (mutatis mutandis, Amihalachioaie- Moldova kararı, no: 60115/00, sözü edilen Nikula-Finlandiya kararı ve Schöpfer-Đsviçre kararı). AİHM, yargı erkinin tarafsızlığının ve otoritesinin sorgulanabileceği her durumda adli sistemin memurlarının ifade özgürlüğünü ihtiyatla kullanmalarının beklendiğinin daha önce de altını çizmişti. Ancak, her halükârda başvuranın durumundaki bir savcının ifade özgürlüğüne her türlü müdahalenin çok dikkatli bir inceleme gerektirdiğini de düşünmektedir.

Başvuran tarafından kaleme alınan iddianamenin içeriği, şekli ve içeriğinin basına taşınması

AİHM ihtilaflı ifadelerin 12 Eylül 1980 darbesinin (Darbe) sorumlularının cezai soruşturmaya tabi tutulup tutulamayacakları gibi özel bir tartışma bağlamında ve bilhassa Kasım 1982 tarihli referandum ile kabul edilen ve halen yürürlükte olan Anayasa ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Bu ifadeler darbe sorumlularına karşı cezai bir kovuşturma başlatılmasını savunmakta ve bu süreci başlatan enstrüman olmak istemektedir. AİHM bu ifadelerin sadece bu ülkenin yakın geçmişinde meydana gelmiş bir olayı değil bugününü de ilgilendiren tarihi, siyasi ve hukuki bir tartışmaya ilişkin olduğunu not etmektedir. Sonuç olarak burada Söz konusu olan başvuranın bir yanda vatandaş öte yanda bir savcı olarak katılmayı uygun gördüğü genel menfaate ilişkin bir tartışma Söz konusudur. AİHM bu bağlamda genel menfaati ilgilendiren bir konunun varlığının AİHS’nin 10. maddesi anlamındaki korumanın üst düzeyli olmasını gerektirdiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında Maronek-Slovakya kararı no: 32686/96 ve Boldea-Romanya kararı no: 19997/02).

Başvuran hem ulusal mahkemeler önünde hem AİHM önünde, Darbenin sorumlularının zamanaşımı nedeniyle imkânsız hale gelmeden önce yargılanabilmeleri için bir vatandaş ve kanun adamı sorumluluğuyla hareket ettiğini ifade etmiştir. Başvurana göre ancak, böyle bir süreç vasıtasıyla genel menfaati ilgilendiren tartışma yapılabilecekti.

Adli makamlara göre başvuran yapmış olduğu eylemlerle «suni gündem» yaratmaya çalışmıştır.

AİHM ayrıca mevcut bu başvuruda MGK üyelerinin dokunulmazlığına ilişkin Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yorumlanması konusunda ihtilafların bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın şahsi değerlendirmesine göre bu hüküm MGK’nın kurulduğu tarih olan 12 Aralık 1980 tarihinden önce gerçekleştirilmiş eylemlere uygulanamamaktadır.

Ulusal yargının yorumuna göre, başvuranın ihtilaf konusu eylemlere girişmeden önce, savcılık görevi nedeniyle, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıkça MGK üyeleri hakkında yargı yerlerine başvurulamayacağını öngördüğünü bilmemesine imkân bulunmamaktaydı.

AİHM, Anayasa’nın 15. geçici maddesinin değerlendirilmesine ilişkin kendi yetki alanına girmeyen bir tartışmaya girmeyecektir. Ayrıca, ne dava açmanın genel menfaati ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunmak için uygun bir yol olup olmadığına, ne bu olayla ilgili savcı olan başvuran ile işvereni olan devlet arasındaki “özel sadakat ve güven ilişkisinden” kaynaklanan sorunlara ilişkin görüş beyan etmeyi de gerekli görmektedir. (Bkz. mutatis mutandis, Vilho Eskelinen vd.-Finlandiya kararı, no: 63235/00).

Başvuranın davasının incelenmesinde aşağıdakilerin tespiti yeterli olmaktadır.

AİHM öncelikle ihtilaf konusu metinlerin iç içeriğine ilişkin olarak, bunların Darbe sorumlularını eleştiren ve itham eden bir yapıda olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, sert bir tonda olduğu kadar zaman zaman alaycı da olan bu ifadeleri hakaret olarak nitelendirmek güçtür.

AİHM bu bağlamda, bu ifadelerle zımnen Darbeyi gerçekleştirenlerin fiillerinin gayrimeşru olduğunun ileri sürüldüğünü, ancak, bunların bu kişiler veya kurum olarak silahlı kuvvetlere yönelik hakaret olarak nitelendirilemeyeceğini değerlendirmektedir. (Bkz. mutatis mutandis, Skalka-Polonya kararı no: 43425/98, 27 Mayıs 2003; Perna-Đtalya kararı, no: 48898/99; sözü edilen Nikula kararı).

Bu iki metnin şekline ve hitap ettikleri kitle dikkate alındığında, AİHM, bunların her şeyden önce ön soruşturma başlatmayı amaçlayan metinler olduğunu gözlemlemektedir. Takipsizlik kararı verilmesinden sonra, bu metinler, başvuran tarafından bilgilendirilen veya kendiliğinden bilgi sahibi olan basının haberdar olmasıyla kamuoyuna açık beyanlar şeklini almıştır.

AİHM adli makamlara büyük bir ihtiyatlılık görevi düştüğünü hatırlatır. Bu ihtiyatlılık gereğince, provokasyonlara yanıt vermek için bile olsa basını kullanmamalıdırlar. Adaletin yüce gerekleri ve hukuk hizmetinin büyüklüğü bunu gerektirir. (Bkz. mutatis mutandis, Buscemi-İtalya kararı no: 29569/95). Başvuranın savcı sıfatıyla basını bilgilendirmiş olmasına ilişkin olarak, işveren devlete karşı sadakat ödevini göz önünde bulunduran AİHM ilgilinin bu davranışına kefil olmak durumunda değildir. Bununla birlikte AİHM, burada AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meşru menfaatlere aykırılık teşkil edebilecek bir kişisel kanaat beyanını aşan bir amaç bulunduğunu tespit etmektedir. İhtilaf konusu beyanla esasen demokratik rejimdeki aksaklığın ortaya konulması amaçlanmaktaydı (bkz., mutatis mutandis, Wille, adıgeçen, Grigoriades –Yunanistan, 25 Kasım 1997, Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi –Avusturya, 19 Aralık 1994, Rekvényi – Macaristan, no: 25390/94, De Diego Nafria – Đspanya, no: 46833/99, 14 Mart 2002, ve Boldea – Romanya, no: 19997/02, Guja, adıgeçen). AİHM, bu durumun, AİHS bakımından birbiriyle çatışan menfaatlerin ağırlığının tespit edilmesi noktasında belli bir önem arz ettiği kanaatindedir.

Müdahalelerin güdülen meşru amaçlarla orantılılığı

AİHM, değerlendirmesinin bu aşamasında, yargı erkinin otoritesinin ve tarafsızlığının korunmasına yönelik olarak uygulanan yaptırımlarla askeri güçlerin hakaretten korunmasını amaçlayan yaptırımları birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindedir. Bu çerçevede memurların ifade özgürlüğü konusunda devletlere bırakılan takdir payı göz önünde bulundurulduğunda 30 Mart 2000 tarihli kınama cezası ile TCKnın 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanma gerekçesiyle verilen ve 15 Mayıs 2001 tarihinde kesinleşen ceza mahkumiyetinin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir.

Buna karşın AİHM hakaret gerekçesiyle TCK’nın 159. maddesi uyarınca başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının bu kısıtlamayı haklı kılar nitelikte hiçbir zorlayıcı sosyal ihtiyaca cevap vermediği kanaatindedir. İfade özgürlüğüne halel getiren generallerin birey olarak şeref ve haysiyetlerini zedeleyici saldırılar karşısında yahut herkese tanınan hukuki şartlar çerçevesinde aleyhlerinde sarf edilen hakaretamiz ifadeler karşısında yaptırım uygulatma hakkı değil, bizzat eski TCK’nın 159. maddesinde silahlı kuvvetler için öngörülen artırılmış koruma rejimidir. (bkz., mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri – Fransa, no: 51279/99, prg. 69).

AİHM’ye göre, başvuran tarafından dilekçe verilen Ağustos 1999 ile başvuranın meslekten ihracının kesinleştiği Kasım 2003 tarihleri arasında meydana gelen olayları başvuranla idare arasında tutumlarında ısrar ederek durumu tırmandırmak olarak değerlendirmek mümkündür.

Başvurana uygulanan cezai alandaki ve disiplin alanındaki yaptırımlar doğrudan ve nihai bir etki yapmış ve başvuranın savcılıktan ihracıyla ve son olarak da herhangi bir adli görev yapamamasıyla sonuçlanmıştır. AİHM mevcut davanın özel koşullarında yaptırımların bütün olarak orantılılık bakımından değerlendirilmesinin yerinde olacağı kanaatine varmaktadır.

Yargıya mensup bir memura cezai bir yaptırım uygulanması doğası gereği yalnızca ilgili memur üzerinde değil icra ettiği meslek üzerinde de caydırıcı bir etki yapar. Toplumunadaletin tecelli edeceğine güven duyması için hâkim ve savcıların hukuk devleti ilkelerini etkili bir biçimde temsil etme kapasitesinin olduğuna inanması gerekir. Dolayısıyla bu caydırıcı etki bir hâkim veya savcının ifade özgürlüğü hakkı ile adaletin işleyişi çerçevesinde rekabet halinde olan başka her türlü meşru menfaat arasında adil bir denge kurulması için dikkate alınması gereken bir etkendir.

Sonuç

İfade özgürlüğünün kamuoyunu ilgilendiren meseleler üzerindeki öneminin ve adli yetkililer başta olmak üzere memurların ödev ve sorumluluklarının bilincinde olan ve bu davadaki muhtelif menfaatleri değerlendiren AİHM, silahlı kuvvetlere hakaret gerekçesiyle savcılık görevinden alınmasına ve avukatlık mesleğini icra etmekten men edilmesine yol açan yaptırımın başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahale için güdülen meşru amaçlardan hiçbiriyle orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır. Bu itibarla AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

IV – AİHS’NİN 13. MADDESİNİN 10. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran kanaatlerini açıklamasından ötürü kendisine uygulanan disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta başvuru yolu bulunmamasından ve Anayasa uyarınca HSYK kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olmasından şikayetçi olmaktadır. Bu çerçevede başvuran 10. maddeyle bağlantılı olarak AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.

A- Kabul edilebilirliğe ilişkin

AİHM, bu şikâyetin AİHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla Söz konusu şikâyetin kabul edilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.

B-Esasa ilişkin

Başvuran HSYK’nın ifade özgürlüğü hakkını ihlal eden kararlarına karşı etkili bir başvuru yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Başvuran adli yetkililerin mesleki hayatları üzerinde ağır ve geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek nitelikteki HSYK kararlarının Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca her türlü yargı denetiminin dışında tutulduğuna dikkat çekmektedir. Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle diğer tüm vatandaşlar gibi memurların da idarenin keyfi eylemlerine karşı korunduğunu ve bu eylemlerin idari davalara konu olabildiğini savunmaktadır.

Hükümet ayrıca, dört yıllık süreyle atanan Yargıtay ve Danıştay’a bağlı savcı ve hakimlerden oluşan HSYK’nın bağımsız olduğuna dikkat çekmektedir. Hükümete göre, HSYK bünyesinde oluşturulan itirazları inceleme kurulu nezdinde itiraz etme imkânı bulmuş olan başvuranın AİHS’nin 13. maddesi anlamında etkili başvuru yolu olmadığı gerekçesiyle mağdur olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.

AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, AİHS’de bulunan hak ve özgürlüklerden iç hukukta da faydalanılabilmesini güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla bu madde AİHS’ye dayandırılan ‘savunulabilir bir şikâyetin muhtevasını incelemeye ve uygun bir telafi sunmaya yetkili bir başvuru yolunu gerekli kılar (Kudla – Polonya, no: 30210/96, prg. 157). Mevcut davada AİHM AİHS’nin 10. maddesine dayandırılan savunulabilir bir şikâyetin var olduğunu tespit etmiştir.

AİHM ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129. maddesinde memurlara ilişkin bir disiplin cezası kategorisinin (uyarma, kınama) yargı denetimi dışında bırakıldığına dikkat çeker.

İkinci olarak ise AİHM Anayasa’nın 159. maddesinin HSYK kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümlerini not eder.

AİHM, Anayasa’nın 129. maddesinde öngörülen yargı denetimi önündeki engeli daha evvel Karaçay – Türkiye (no:6615/03, 27 Mart 2007) davasında incelemiş ve uyarma ya da kınama gibi bir disiplin cezası karşısında etkili bir başvuru yolu olmamasının memuru böylesi bir disiplin tedbirinin yasallığının denetlenebilmesi ve suiistimalden kaçınabilmesi açısından her türlü güvenceden mahrum bıraktığını tespit etmiştir. Adı geçen davada AİHM AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği hükmüne varmıştır (Karaçay, adı geçen, prg. 44 ve 45). Mevcut davada ise, Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca tamamen yargı denetimi dışında bırakılmış olan HSYK tarafından verilen kınama, görevden uzaklaştırma ve meslekten ihraç gibi birden çok disiplin cezası söz konusudur.

AİHM Hükümetin 2802 sayılı kanunun 73. maddesinde öngörülen HSYK kararlarına itiraz edebilme imkânına atıfta bulunduğunu kaydetmektedir. Bu imkân başvuran tarafından kullanılmış ancak bir sonuç elde edilememiştir.

Mevcut davanın özel koşulları ve tarafların argümanları göz önünde bulundurulduğunda geriye bu imkânın, başvuranın iddia ettiği ihlalin meydana gelmesini ya da devam etmesini engellemek açısından etkili bir başvuru yolu teşkil edip etmediğinin ya da daha önce meydana gelmiş olan herhangi bir ihlal için uygun bir telafi sunup sunmadığının belirlenmesi kalmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Eskelinen, adıgeçen, prg. 30). AİHM, sözleşmeci devletlerin 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerinin kapsamının şikâyetin niteliğine göre değişkenlik göstereceğini anımsatır. AİHS’nin 13. maddesi anlamında bir “başvurunun” “etkililiği” mutlaka başvuranın lehinde bir sonucun ortaya çıkmasına bağlı değildir. Bu maddede sözü edilen makam bir yargı makamı olmak zorunda değildir, ancak bu makamın yetkileri ve sunduğu güvenceler başvurunun etkili olup olmadığının tespiti açısından önemlidir. Her ne kadar bu başvuru yollarından hiçbiri tek başına 13. maddedeki şartlar için yeterli olmasa da iç hukuktaki başvuru yollarının toplamı 13. maddenin şartlarını karşılayabilir (Silver ve diğerleri – Birleşik Krallık, 25 Mart 1983 tarihli karar, prg. 113, ve Chahal – Birleşik Krallık, 15 Kasım 1996 tarihli karar, prg. 145). AİHM mevcut davada, HSYK iç yönetmeliği uyarınca itirazları inceleme kurulunun asil ve yedek olmak üzere on bir HSYK üyesi ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı’ndan oluştuğunu ve kararlarını oy çokluğuyla aldığını gözlemlemektedir. AİHM, kınama cezası verdiğinde HSYK’nın genel kurul şeklinde teşekkül ettiğini tespit etmektedir. Bir başka deyişle başvuranın itirazını görüşen Kurul üyeleri itiraz edilen kararı verenlerle aynı kişilerdi. Meslekten ihraç kararı ise dördü ihtilaflı kararı veren Kurul üyesi olan dokuz kişiden müteşekkil bir kurul tarafından incelenmişti.

Bu koşullarda, başvuranın itirazını inceleyen oluşumu itibariyle HSYK’nın tarafsızlığı ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Üstelik HSYK iç yönetmeliğinde itirazları inceleme kurulunda görev yapan üyelerin tarafsızlığını güvence altına alacak nitelikte hiçbir tedbir öngörülmemektedir. Netice olarak Hükümet başka türlü bir hükme varmaya imkân tanıyacak nitelikte bilgi ve belge sunmamıştır. Bu unsurlar AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetini dile getirmesi için 13. maddede öngörülen asgari koşullara cevap veren bir başvuru yolundan faydalanamadığı sonucuna varması için yeterlidir.

Bu itibarla AİHM AİHS’nin 13. maddesinin 10. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiği hükmüne varmaktadır.

V -AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A- Tazminat

Başvuran evvela mevcut davanın özel koşullarında maddi zararla manevi zararı birbirinden ayırmanın güç olduğuna dikkat çekmektedir.

Başvuran hakkında verilen kınama cezası için 100.000 Euro talep etmektedir. Başvuran ayrıca aleyhinde açılan ceza davası sırasında ve sonrasında hakkında verilen ceza mahkumiyeti nedeniyle maruz bırakıldığı manevi zarar için ise 1.000.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu meselenin kendisinin ailesinin ruhsal dengesi üzerinde yaptığı olumsuz etkileri ve bu dönemde yaşadığı olayları dile getirmektedir. Başvuran kırk sekiz yaşında olduğu halde maruz bırakıldığı zorunlu işsizlikten, mesleki kabiliyetlerinin gerilemesinden ve meslek çevresindeki ilişkilerinin bozulmasından söz etmektedir.

Başvuran son olarak, ‘toplum nezdinde itibarının iadesi’ için başvuru konusu olan ceza davasının yeniden görülmesini talep etmektedir.

Maddi tazminata ilişkin olarak, başvuran, görevinden uzaklaştırıldığı dönemde maruz kaldığı maddi zarar için 150.000 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, otuz yedi ay boyunca maaşının kesilmesinden dolayı gelir kaybına uğradığını ve Söz konusu kaybın 35.000 Euro değerinde olduğunu ifade etmektedir; başvuran, aylık miktarın 408,890 TL (yaklaşık 750 Euro’ya tekabül etmektedir) değerinde olduğunu gösteren 2000 yılının şubat ayı maaş
bordrosunun bir nüshasını ek olarak sunmaktadır. Söz konusu miktara başvuran, aynı dönemdeki “gelir kayıplarını” oluşturan izleyen miktarları da eklemektedir: yararlanamadığı banka faizi olarak 30.000 Euro, görevden uzaklaştırıldığı dönemde bilirkişi işleri yapamaması nedeniyle kazanamadığı yaklaşık 30.000 Euro, beklenen terfilerinden dolayı maaş artışı meşru beklentisi olarak 15.000 ila 20.000 Euro olarak değerlendirdiği miktar. Başvuran, Söz konusu iddialarını desteklemek için sunduğu belgelere Hükümet tarafından el konulduğunu ileri sürmektedir.

Hükümet, Söz konusu miktarların aşırı olduğu kanaatindedir ve başvuranın ileri sürdüğü iddialarını destekleyecek nitelikte belgelerin bulunmadığını belirtmektedir.

Zararın hesaplanması amacıyla dikkate alınması gereken farklı etkenleri ve davanın niteliğini göz önüne alarak AİHM, yukarıda sözü edilen farklı unsurları hesaba katarak ve hakkaniyete uygun olarak toplam bir miktarın belirlenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.

Sonuç olarak, AİHM, tazminatların tamamı için başvurana 40.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

B- Yargılama masraf ve giderleri

Mevcut davada birleştirilen iki başvuru için, başvuran, AİHM önünde yapmış olduğu ve 500 Euro’sunun çeviri masrafları gibi masraflardan oluşan yargılama masraf ve giderleri için 3.000 Euro talep etmektedir. Başvuran, AİHM kendisini haklı bulduğu takdirde AİHS’nin 41. maddesi uyarınca kendisine ödenecek miktardan %10’nun avukata vereceğini içeren bir avukatlık sözleşmesini ek olarak sunmaktadır. Aksi takdirde sözleşmede söz konusu miktar başvuru başına 2.500 Euro olarak sabitlenmiştir.

Başvuran, 164 YTL’ye (yaklaşık 100 Euro) tekabül eden çevirilerin faturasını da ek olarak sunmaktadır.

Hükümet, miktarın aşırı olduğu ve mesnetten yoksun olduğu kanasındadır. AİHM içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir. Başvuran tarafından sunulan avukatlık sözleşmesine ilişkin olarak AİHM, başvuran ile avukatı arasındaki yükümlülüklerden doğan ve yargılama masraf ve giderleri için geri ödenecek miktarı yalnızca iddia edilen masrafların gerçekliğine değil aynı zaman da makul niteliğine göre (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), başvuru no: 31107/96) değerlendirmesi gereken AİHM’yi bağlamayan quota litis bir anlaşmanın söz konusu olduğu kanaatindedir.

AİHM, Sözleşme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun olarak, yargılama masrafı olarak 1000 Euro ödenmesine hükmeder.

  1. Gecikme faizi

Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYİĐRLİĞİYLE,

1-Başvuruların birleştirilmesine;

2-Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;

3-AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;

4-AİHS’nin 10. maddesi ile birlikte 13. maddesinin ihlal edildiğine;

5-

a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana:

i. her türlü vergiden muaf tutularak, tazminatların tamamı için 40.000 Euro (kırk bin Euro) ödenmesine;
ii. her türlü vergiden muaf tutularak yargılama masraf ve giderleri için 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

6- Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Kasım 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. Mevcut karar ekinde, AİHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajó’nun mutabık oy görüşü bulunmaktadır.

 

YARGIÇ SAJÓ’NUN MUTABIK OY GÖRÜŞÜ

(Tercüme)

AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki hükme katılıyorum. Bununla birlikte şunları da eklemek istiyorum.

Kayasu savcı sıfatıyla elinde bulunan mesleki imkanları kamuoyu açısından son derece büyük bir önem arz eden bir konuda kullanmıştır. Başvuran, darbe failleri için af niteliği taşıyan bir anayasa maddesiyle yaratılan dokunulmazlık zırhını delecek geçerli bir hukuki sürece başvurmaya gayret etmiştir. Başvuran ayrıca aynı amaca matuf olmak üzere şahsi dilekçe hakkını da kullanmayı denemiştir.

Savunmacı Hükümet, neden sade vatandaş sıfatıyla savcıların dilekçe verme haklarını kısıtlamak gerektiğini izah edememiştir. Resmi görevleri çerçevesinde dile getirdiği beyanlarına ilişkin olarak bir savcının bir savunma avukatıyla aynı korumadan yararlanması gerekirdi (Nikula – Finlandiya, no: 31611/96). AİHM her ne kadar başka bir bağlamda ‘muhtelif sözleşmeci devletlerde sanığın rakibi olan savcının göreviyle hâkimin görevi arasında var olan ayrım’ın (Nikula, adıgeçen, prg. 50) uygunluğunu kabul etmiş ise de bir hâkim ve bir savcının görevleri birbirinden farklı olduğundan savcılar konusunda farklı mülahazaların devreye girmesi gerekmektedir.

Savcıların beyanlarda bulunmaları noktasında bazı sınırlar mevcuttur. Adaletin sağlanması, bilhassa da mahkemelerin tarafsızlığının ve dürüstlüğünün ve sanığın ya da üçüncü kişilerin ününün korunması gibi menfaatlerin varlığı bu yönde uygun bir unsur teşkil eder. Oysa ki mevcut davada söz konusu menfaatler tehlikeye girmemiştir, zira Adana Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmiş ve bu çerçevede işleme koymamıştır.

İddianamelerine basına iletilmesi konusunda benimsenecek davranış kurallarının belirlenmesi tabiatıyla ulusal makamların görevidir. Ancak mevcut davada HSYK tarafından Kayasu aleyhinde uygulanan yaptırımlar iddianamelerin yayımı ya da sızdırılmasına ilişkin disiplin mülahazalarından kaynaklanmamaktaydı. Kayasu’nun meslekten ihracı TCK’nın 240. ve 159. maddelerinin uygulanması sonucu mahkûm edilmesinden kaynaklanmıştır. Yargıtay 16 Nisan 2002 tarihli kesin karara uyarak başvuranın ihtilaf konusu belgeyi basın mensuplarına dağıtmak suretiyle daha geniş bir kitleye ulaşmaya çalıştığını, böylelikle de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif etme niyetini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiştir. Bu belgenin dağıtılmasındaki sorun silahlı kuvvetlere sözde iftira edilmesiydi.

İfade özgürlüğüne uygulanabilir sınırlama gerekçeleri ordu gibi bir kurumun Ayrıca demokrasi içindeki konumu dikkat alındığında, ordunun genel olarak hükümetlere yönelik uygulanan kamu kontrolünün en katısına maruz olması gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Castells-İspanya kararı, 23 Nisan 1992). Orduya hizmet veren kişilerin, bağlı bulundukları kuruma karşı yapılan bir karalama olayında çok istisnai olarak şahsi ünleri zarar görür. Ordu gibi kurumların üyelerinin, şahsi olarak hafif bir zarar görebilme ihtimalleri nedeniyle kurumun ününü koruma ihtiyaçları, varlığı itibarıyla kaçınılmaz olarak bir sansür etkisi yaratacak global bir yasak konmasını gerektirmemektedir. Ordu gibi kurumların bir parçası olmak, parçası olunan kurumun iyi ya da kötü ününün üyelerine de teşmil olması riskini taşımaktadır ve bu kuruma ait olmakla birey bilerek bu riski göze almaktadır.

Bay Kayasu’nun TCK’nın 159. maddesi uyarınca mahkûm edilmesinin AİHS’nin 10. maddesini ihlal ettiğine hükmedildiği cihetle, HSYK’nın görevden azletme kararının söz konusu maddenin gereklerine uygun olduğuna hükmedilemez. Kayasu’nun davranışının meslek ahlakına ne ölçüde aykırı olduğuna karar vermek HSYK’nın görevidir, ancak, başvuranın 159. madde uyarınca mahkûm edilmesi nedeniyle, uygulanabilir kurallarda tanımlanan görevden azil kriterlerine uyulmamıştır.

Bay Kayasu ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Nitekim, kendisine verilen ağır para cezasından daha ağır bir ceza var ki o da yalnızca işinden değil aynı zamanda avukatlık mesleğini sürdürme imkânından da yoksun kalmasıdır. Başvuranın durumunda ancak bir avukat olarak gelir kaybına uğramasını tamamıyla karşılayan bir tazminat telafi olabilir, ayrıca davasının yeniden görülmesi gerekmektedir ki bu kendisine mesleğini yeniden icra edebilmesi için bir şans verecektir.

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi

0
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

Avukatlar Sendikası Av-Sen, Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır. Avukatlar Sendikası 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kurulmuştur.

ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1948
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Sanfransisko’da toplantıya çağrılarak orada 17 Haziran 1948’de otuz birinci toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü büyük Genel Konferansı, Toplantı gündeminin yedinci maddesini oluşturan sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması konusu ile ilgili çeşitli önerilerin bir sözleşme şeklinde kabulüne karar verdikten sonra,

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasanın Dibaçe kısmının, çalışanların durumunun iyileştirilmesini ve barışın sağlanmasını mümkün kılacak yollar arasında “örgütlenme özgürlüğü ilkesinin” vurgulamasını da açıklamış olduğunu, Filadelfiya beyannamesinin ifade ve dernek kurma özgürlüğünün devamlı bir ilerlemenin gerekli bir koşulu olduğunu yeniden vurgulamış ve duyurmuş bulunduğunu,

Uluslararası Çalışma Konferansının otuzuncu toplantısında, Uluslararası düzenin esaslarını oluşturması gereken ilkeleri oybirliği ile kabul ettiğini,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ikinci toplantısında, bu ilkeleri kendisine mal ettiğini ve Uluslararası Çalışma Örgütünü bir veya bir kaç Uluslararası Sözleşmenin kabulüne olanak sağlayacak şekilde çabalarını sürdürmeye davet ettiğini,

Gözönünde tutarak bin dokuz yüz kırk sekiz yılı Temmuz ayının İşbu dokuzuncu günü sendika özgürlüğüne ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 1948 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

BÖLÜM I
ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
MADDE 1

Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi aşağıdaki hükümleri yerine getirmeyi üstlenir.

MADDE 2

Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.

MADDE 3

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler.

Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar.

MADDE 4

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri yönetsel yoldan feshedilme veya faaliyetten menedilmeye tabi tutulamazlar.

MADDE 5

Çalışanların ve işverenlerin örgütler, federasyon ve konfederasyon kurma ve bunlara üye olma ve her örgüt, federasyon veya konfederasyon, uluslararası çalışanlar ve işverenler örgütlerine katılma haklarına sahiptirler.

MADDE 6

Yukarıda yazılı 2,3 ve 4’üncü maddeler hükümleri çalışanların ve işverenlerin örgütlerinin federasyon ve konfederasyonları hakkında uygulanır.

MADDE 7

Çalışanların ve İşverenlerin örgütleriyle bunların federasyon ve konfederasyonlarının tüzel kişilik kazanmaları yukarıda yazılı 2,3, ve 4’üncü maddeler hükümlerinin uygulanmasını sınırlayacak nitelikte koşullara bağlanamaz.

MADDE 8

Çalışanlar ve işverenlerle bunlara ait örgütler bu sözleşme ile kendilerine tanınmış olan hakları kullanmada, diğer kişiler veya örgütlenmiş topluluklar gibi, yasalara uymak zorundadırlar.

Yasalar, bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek şekilde uygulanamaz.

MADDE 9

Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 19 uncu maddesinin 8 inci paragrafı ile konulan ilkelere uygun olarak; bu Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumuna silahlı kuvvetler ve polis mensuplarına bu Sözleşmede öngörülen güvenceleri sağlayan yürürlükteki herhangi bir yasa, karar, adet veya antlaşmayı etkilemeyecektir.

MADDE 10

Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.

BÖLÜM II
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI
MADDE 11

Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amcıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür.

BÖLÜM III
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
MADDE 12

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası 1946 değişiklik belgesi ile değiştirilmiş bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 35 inci maddesinde sözü edilen fakat bu suretle değiştirilmiş adı geçen maddenin 4 üncü ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler dışında kalan ülkelerle ilgili olarak, bu Sözleşmeyi onayan örgütün her üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir açıklamayı onama belgesi ile birlikte veya onanmasından sonra mümkün olan en kısa bir süre içinde Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderecektir:

Hakkında Sözleşme hükümlerinin hiç bir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler

Sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;

Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının nedenleri;

Haklarındaki kararını saklı tuttuğu ülkeler.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama kuvvetine sahip olacaktır.

Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b),(c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu açıklamada mevcut çekincelerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir açıklama ile vazgeçebilecektir.

Her üye 16 ıncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği süreler zarfında Genel Müdüre, daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki mevcut durumu bildiren yeni bir açıklama gönderebilecektir.

MADDE 13

Bu Sözleşmede ele alınan konular anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman o ülkenin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle uyuşarak Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdüre, o ülke adına bu Sözleşmedeki yükümlülükleri kabul ettiğine ilişkin bir açıklama gönderebilecektir.

Bu sözleşmedeki yükümlülüklerin kabulünü bildiren bir açıklama Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne:

Ortak otoriteleri altında bulunan bir ülke için Örgütün iki veya daha fazla üyesi;

Birleşmiş Milletler antlaşması hükümleri yahut 0 ülke hakkında yürürlükte olan herhangi bir diğer hüküm gereğince o ülkenin yönetiminden sorumlu bulunan uluslararası bir makam tarafından gönderilebilir.

Bu maddenin yukarıdaki paragraflarındaki hükümler uyarınca; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen açıklamalar Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişiklik yapılmadan mı yoksa değişiklerlemi uygulanacağını bildirecektir; açıklama Sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.

ilgili üye, üyeler veya uluslararası makam; daha önceki bir açıklamayla bildirilen değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir açıklamayla tamamen veya kısmen yaz geçebilecektir.

ilgili üye, üyeler ve ya uluslararası makam, 16 ncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler süresince; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerinin başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve Sözleşmenin uygulanması bakımından mevcut durumu belirten yeni bir açıklama gönderebilecektir.

BÖLÜM IV
SON HÜKÜMLER
MADDE 14

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 15

Bu Sözleşme ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onu onayan her üye için, onama belgesi kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 16

Bu sözleşmeyi onayan her üye ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği bu müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu sözleşmeyi onamış olup da onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıllık süre içinde bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.

MADDE 17

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin İkinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 18

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel sekreterine ulaştırır.

MADDE 19

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 20

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 16 ncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu sözleşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekli ve içeriği olmakta devam eder.

MADDE 21

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Halkın Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Halkın Demokrasi Partisi(HADEP), 11 Mayıs 1994’te kurulmuş, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatılmış, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davada Halkın Demokrasi Partisi’nin(HADEP) devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığı ileri sürümüş, Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle ve Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince temellli kapatılmasına karar verilmiştir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan  üyelerinden; Murat BOZLAK, Hikmet FİDAN, Kemal  BÜLBÜL, Kemal OKUTAN, Kudret GÖZÜTOK, Eşref ODABAŞI, Recep DOĞANER, Mehmet SATAN,Hamit GEYLANİ, Mehmet Selim OKÇUOĞLU, Hayri ATEŞ, Hasan DOĞAN, Mehmet YÜCEDAĞ, Arif ATALAY, Hüseyin DURAN, İsmail MİNKARA, Hamza ABAY, Yılmaz AÇIKYÜZ, Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL), Serhat İNAN (İMAN), Güven ÖZATA, Bedir ÇETİN, Hacı PAMUK, İsmail TURAP, Abuzer ARSLAN, Rıza KILINÇ, Şükrü KARADAĞ, Ramazan SERTKAYA, Mehmet Mansur REŞİTOĞLU, Hediyetullah ÜLGEN, Mehmet Emin BAYAR, Süzan (Suzan) ERDOĞAN, Halime KÖKLÜTAŞ, Mehmet YARDIMCIEL, Şemistan AĞBABA, Zeki KILIÇGEDİK, Sakine BERKTAŞ, Hasan YILDIRIM,Beser KAPLAN,Hıdır BERKTAŞ, Sabri SEL,Ferhat AVCI,  Yaşar UÇAR, Ali GELGEÇ,Veysel TURHAN ve  Abuzer YAVAŞ hakkında siyasi yasaklar getirilmiş, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1999/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:2003/1

Karar Günü:13.3.2003

Resmi Gazete tarih/sayı:19.07.2003/25173

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

DAVALI: Halkın Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU: Halkın Demokrasi Partisi’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı “Siyasi Partiler Kanunu”nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz. 1999/37 sayılı iddianamesi şöyledir:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan bazı davalara ilişkin iddianamelerin içerikleri ve bu iddianamelerin düzenlenmesine esas olan somut delillerden, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in, Anayasa’mızın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun, parti kapatılmasına neden oluşturacak pek çok hükmünü ihlal ettiği açıklıkla anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 16.3.1998 gün ve 53 sayılı iddianamesinde: (Anayasanın l. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ hükmüyle devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesinde “Toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiştir.

Anayasanın başlangıç hükmünde “Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarında milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, her Türk vatandaşının Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerde eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürme ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, hiçbir düşünce ve mülahazanın, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının,Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…” kuralı kabul edilmiştir.

Anayasanın 3. maddesinde yer alan “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ayyıldızlı albayraktır. Milli marşı İstiklal Marşıdır, başkenti Ankara’dır.” hükmüyle Cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesiyle 1. maddesinin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” Anayasa hükümleri oldukları, Anayasanın 4. maddesi hükmüdür.

Devletin birliği ülkenin ve milletin bölünmez bir bütün olduğu ilkesi, Anayasanın en temel hükümlerindendir. Anayasaya ülkenin ve milletin birliğini bölünmezliğini sağlamaya yönelik daha birçok hüküm konmuştur. Anayasanın 5. maddesi ”Devletin temel amaç ve görevleri Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini… korumak…” 13. maddesinde Anayasa’da yer alan “…temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün… korunması amacı ile… kanunla sınırlanabilir.” 14. maddesinde Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamazlar. Bu yasaklara aykırı hareket eden ve başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.” Hükümleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla kabul edilmiş, Anayasa hükümleridir.

Anayasanın 14/2 maddesinde kabul edilen kural uluslararası hukukça da benimsenmiştir. Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 maddesi “Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün… sağlanması için ancak ve kanunla muayyen merasime, şartlara tahditlere ve müeyyidelere tabi tutulabilir” kuralıyla temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kanunla sınırlanabileceğini ve müeyyide konacağını kabul etmiştir.

Yine Anayasa’nın 27/2 maddesi bilim ve sanatı yayma hakkının, Anayasanın 1. 2. 3. madde hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı, 28. maddesinde “Basın hürriyetinin sınırlanmasında Anayasanın 26-27. maddeleri” hükümlerinin uygulanacağı, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden… her türlü haber ve yazıyı yazanlar ve bastıranlar, başkasına verenlerin” bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklarını, 30. maddesinde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenmiş bir suçtan mahkum olma halinde kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basım evi ve eklentilerinin zapt ve müsadere edilebileceği, işletmekten alıkonabileceği 42/son maddesinde Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği kuralları kabul edilmiştir.

Anayasanın siyasi partilerle ilgili 68/4 maddesinde “Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…, aykırı olamaz hükmü kabul edilmiş, bu hüküm 69/6 maddesinde ki “Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.” hükmüyle kuvvetlendirilmiştir.

Anayasa da yer alan bu hükümlerin amacı devletin birliğini, ülkenin ve milletin bütünlüğünü korumaktır. Anayasanın 11. maddesi uyarınca “Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır… “Siyasi partiler ve parti yöneticileri faaliyetlerinde Anayasa ve yasalara uymak zorundadır. Aksi halde hukuki meşruiyetlerini kaybederler.

Anayasada ırkçılık kabul edilmemiş reddedilmiştir. Anayasada kabul edilen Atatürk Milliyetçiliği ırkı değil Türk vatandaşlığını esas alır. Atatürk’te bir konuşmasında İstiklal Savaşını yapan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün vatandaşların Türk olduklarını belirtmiştir. Anayasanın 66. maddesi “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” hükmünü koymuştur. Anayasada Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapılmamış, hiçbir ırka, aileye ayrıcalık ve üstünlük tanınmamıştır. Anayasanın başlangıç hükmünde “Her Türk vatandaşının bu Anayasada ki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine sahip olduğu” belirtilmiş. Anayasanın 10. maddesinde de “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmü kabul edilmiştir.

Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri ve ayrı yurtları olduğu, temalarını işleyerek PKK’nın siyasi kanadı olduğu aşağıda gösterilecek delillerle anlaşılan HADEP içinde Türkiye’nin milli birliğini toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

HADEP, PKK İLİŞKİLERİ

Anayasa ve yasalara göre kurulan HADEP’in faaliyet ve söylemlerinin terör örgütü PKK’nın faaliyet ve söylemleriyle aynı paralellerde olduğu gözlenmiştir:

1997 yılı Ağustos ayı sonlarında gündeme gelen “Musa Anter barış treni olayında PKK yöneticileri ile HADEP yöneticilerinin aynı paralelde konuştukları aynı temayı işledikleri,

Brüksel-Diyarbakır-Brüksel güzergahı arasında düzenlenen “Musa Anter” barış treni adı verilen organizasyonun PKK’nın Türkiye ve Avrupa’da kendi güdümündeki kuruluşlarla birlikte organize ettiği, amacın oluşturulacak dünya kamuoyu baskısı ile Türkiye’yi PKK ile barışa mecbur etmek olduğu, trenin 26 Ağustos 1997 günü Brüksel’den hareket etmesinin, hareketinden bir gün önce Brüksel’de bir barış mitingi düzenlenmesinin kararlaştırıldığı trenin kapasitesinin 600 kişi olmasının, trene medya çalışanları için faks, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarıyla teçhiz edilmiş bir vagon tahsis edilmesinin, l Eylül de İstanbul’da olmasının yol boyunca Almanya’nın Köln ve Mains şehirleriyle Avusturya’nın başşehri Viyana ile, Bulgaristan’ın başşehri Sofya’da miting düzenlenmesinin ve mitingler de PKK’nın görüşü doğrultusunda barış treninin amacı, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzda cereyan eden olaylarla ilgili PKK’yı destekler bilgi verilmesinin kararlaştırıldığı barış trenine bütün hayatı Türkiye’yi bölmek için uğraşmakla geçmiş Musa Anter’in adı verildiği ve trenine Musa Anter barış treni dendiği,

Organizasyonu düzenleyenlerden “Halkların Birliği İçin Hannover Çağrısı” grubu başkanı Hans Brauscheidf’in medyaya organizasyonunun amacının “Avrupa adına Kürt halkının barış ve demokrasi taleplerini Türkiye’de, Balkanlarda basın ile halk ve kuruluşlarla yapılacak doğrudan görüşmeler ve lobi çalışmaları yolu ile iletileceği, amaçlarının savaşın durdurulması ve Kürt-Türk halklarının birlikteliği sağlamak olduğu” sözleriyle açıkladığı,

HADEP Genel Merkezi tarafından il ve ilçe başkanlıklarına gönderilen genelgeyle barış treninin tanıtılması kurum ve kişilerden trenin desteklendiğine dair imza toplanması ve bu imzaların İstanbul’da bulunan tren organize komitesine gönderilmesi, barış için bildiri, afiş, el ilanı verilmesi, söyleşiler yapılması talimatı verildiği, Dosyada mevcut barış treni ile ilgili bilgilerden:

  1. a) HADEP Genel Merkezinin 1-7 Eylül barış etkinlikleri ve Musa Anter Barış Treni hakkında il başkanlıklarına yolladığı 15.8.1997 günlü HADEP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN imzalı dosyada mevcut genelge sureti,
  2. b) “Şimdi Barış Zamanı” başlıklı HADEP amblemli “Bu treni kaçırma 29 Ağustos’ta Sirkeci’de buluşalım” yazılı, “Halklarımıza” başlıklı, “Brüksel’den kalkıp l Eylül’ de Diyarbakır’a gelecek olan Musa Anter Barış Treni 31 Ağustos akşamı Malatya’da olacaktır” yazılı KESK, İHD, Halkevleri, HADEP, ÖDP, EMEP imzalı dosyada mevcut gazete ilan suretleri kapsamından anlaşılmıştır.

Türkiye’nin zamanında müdahalesi ile barış treninin Türkiye’ye gelmesinin engellendiği, Musa Anter barış treninin gelmesinin engellenmesinden sonra PKK’nın yayın organı MED Televizyonun da 22.8.1997 günü Zülküf GÜNAY’ın hazırladığı programda konuşan Şemdin SAKIK’ın (parmaksız ZEKİ) “…Şimdi bugün biz yine barış çağrılarımızı yeniliyoruz. Generaller, Başbakan, Bakanlar barış çağrımıza karşılık vermiyor, yine barış treni Avrupa’dan çıkıp Türkiye içinden Kürdistan’a gelecek. Bunun amacı Kürt sorununu barışçıl çözümle halletmek. Ama sizde biliyorsunuz; Türk devleti bütün dışardaki dostlarını da devreye sokarak bu barış treni karşısında engel oluşturuyor. Bir planları da trenin yerine ulaşmaması biz bu konuda bir tren değil iki tren çıkarttık. Şimdi eğer barış treni yerine ulaşmazsa savaş treni yerine ulaşacaktır. Yani Türkiye sağır ve dilsiz olarak bu meseleyi kapatmasın bugün biz ne durumdayız, düşman ne durumda bu göz önündedir. Turizm bölgeleri de bu savaşta hedefimizdir.” dediği.

MED Televizyonunda yayınlanan Mahir SAYIN’ın sunduğu ve PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın telefonla katıldığı panelde:

“Çok iyi açığa çıktı ki en barışçıl bir adım da atsak bu Türkiye’deki gerçekten tam bir kendisine özgü vakıa olan insanlıkla çağdaş hiçbir ulusal demokratik değerle alakası olmayan ve gerçekten konukların da biraz da hayretlerine giden en mütavazi bir adımı bile bir meydan savaşı gibi, işte batıdan Sevr geliyor, batıdan terör geliyor diyorlar inanılmaz birşey bu. Hemen şunu burada vurgulamalıyım ki, peki sen bu kadar yıkıcı silahı nereden alıyorsun’…Yalnız bir Almanya’nın verdiği silah miktarını söyleyebilir misiniz’ Britanya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan aldığın destekle Anadolu’yu kaç tane halka ne kadar kültüre mezar ettin ve bunların hepsinin treni batıdan gelmedi mi’… Şimdi Kanther’in (Almanya İçişleri Bakanı) burada ki tavrı bize belki ilginç ve çarpıcı gelmiştir. Alman İçişleri Bakanlığı muhtemelen belki PKK propagandası olabilir diyor, bu adam korkunç bir tip, trenin PKK propagandası ile ne alakası var. Bu anlamda bir tren senin babanın malı da değil. PKK’nın propagandası olup olmaması seni ne diye ilgilendiriyor’ Sen Türkiye’nin politikasının İçişleri Bakanı mısın’ Türkiye’nin sorunu sana mı düşüyor’ Bunu biraz aydınlatmak gerekiyor. Neden bu adam Almanya’yı bırakıyor’ Almanya da PKK avı, PKK yasağı yetmediği gibi Türkiye’yi de sözüm ona terörist trenden korumak istiyor…” dediği.

MED Televizyonun da yayınlanan PKK’nın kurduğu sürgünde Kürt Parlamentosu üyeleri Ali YİĞİT ve Mahmut KILINÇ’ın katıldığı sunuculuğunu Maşallah ÖZTÜRK’ün yaptığı panel isimli programa HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN’ın PKK’nın öncülüğünde organize edilen Musa Anter barış treni organizasyonu ile görüşlerini;

“Öncelikle bu ülkede 13 yıldır sürmekte olan bir savaşı hatırlatmak isterim. Bu savaşta toplam 3500 köy boşaltılmıştır. Ayrıca gerek Türk gerekse Kürt olan binlerce kişi hayatını kaybetmiştir. 5000 kişi toprağından göçmüştür. Bu kirli savaş sadece Kürt meselesi değildir. Bu dünya üzerinde yaşayan tüm insanların sorunudur. Bütün bunlara rağmen sona ermesi gereken kirli bir savaş yaşanıyor… Biz kardeşçe özgün bir yaşam içinde barış istiyoruz. Bu noktada barışseverler de kalıcı bir barışa taraftar olarak İstanbul’a gelmiş bulunuyorlar… Biz barış istiyoruz. Devletin de konuya bu şekilde yaklaşmasını bekliyoruz. Yetmiş yıldır baskı yapılıyor. Biz bunun doğru yol olmadığını söylüyoruz. Gelin beraber kardeşçe yaşayalım diyoruz. Yani biz pazar günü orada olacağız tüm halk orada, olacaktır. Bu barışın sağlanacağına inanıyorum. Ben inanıyorum ki l Eylül Dünya Barış günü Kürt ve Türk halkı için büyük bir bayram olacak… Kürt halkı savaş değil daima barış isteyen taraftır. Bugüne kadar büyük bedeller ödedi” sözleriyle açıkladığı.

30.8.1997 günü MED Televizyon haber yayınında yine İstanbul HADEP il Başkanı Hikmet FİDAN’ın canlı telefon bağlantısında barış treni organizasyonu ve barış girişimcileri ile ilgili;

“Yarın Kadıköy meydanın da barış heyetinin Diyarbakır’a uğurlamak için saat 12.00’de tüm barışseverler bütün parti teşkilatı orada bulunacak… Başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan herkes emekçiler, yurtseverler… bu savaşın son bulması gerektiğine inanıyorlar. Artık kalıcı bir barış, Kürt sorunu barış, demokratik siyasal düzenin getirilmesini istiyor. Bu tren Brüksel’den kalkıp Amed’e gidecek. (Diyarbakır’a PKK lıların dediği gibi Amed diyor.) Bunun için çok önemli fırsat değerlendirilmeli… Avrupa’dan yola çıkan değişik yerlerden gelen barış elçilerini Amed’e uğurlamak üzere yarın Kadıköy meydanın da bulunmalarını istiyoruz, bekliyoruz, çünkü bu ülkede yaşayan herkesin çıkarı buradadır” dediği…

MED televizyonunda yayınlanan haber panel gibi açıkoturum programlarının zaptedildiği teyp ve video kasetlerin dosyada mevcut çözümlerinden anlaşılmıştır.

PKK’nın girişimleri ile düzenlenen Musa Anter Barış Treni organizasyonun asıl amacı PKK’yı Türkiye Cumhuriyeti karşısına savaşan taraf olarak çıkarmak ve PKK’ya hukuki bir şahsiyet kazandırmaktır. Şimdiye kadar PKK’nın ve PKK’ya bağlı kişi ve kuruluşların buna benzer birçok teşebbüsü olmuştur. Terör örgütü PKK Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında muhatap olacağı taraf olamaz. Yargıtay kararlarında PKK Türk Ceza Kanunu 125. maddesinde yazılı suçu işleme için kurulmuş illegal silahlı çetedir. Kurulduğundan itibaren PKK amacına ulaşmak ve adını duyurmak için kanlı Terör eylemleri gerçekleştirmiş, eylemleriyle savunmasız binlerce vatandaşımızın hayatına son vermiştir. PKK’nın hayatına son verdiği Kürt asıllı vatandaşlarımızın sayısı pusuya düşürmek ve pusu kurmak suretiyle şehit ettiği polis ve asker sayısından fazladır. PKK, terör eylemlerinden başka gelir temin etmek amacıyla eroin ticareti de yapmaktadır.

Zaman zaman ateşkes ilan ettiğini yani terör eylemlerine ara verdiğini ilan eden PKK Avrupa ve Türkiye’de kendisine bağlı kişi ve kuruluşlara barış istediği propagandasını yaptırmakta ve yapmaktadır. Barış için, PKK’nın devlet tarafından hukuken tanınması istendiği gibi; tabii olarak PKK, terör eylemlerine son vermek için devleti bölünmeye götürecek birtakım siyasi isteklerde de bulunacaktır. HADEP Musa Anter Barış treni organizasyonu hadisesinde devleti bölünmeye götürecek bazı siyasi neticeler elde etmek için PKK ile eylem ve amaç birliği içinde hareket etmiştir.

AÇLIK GREVLERİ:

PKK Cezaevlerinde de örgütlenmeye gitmiştir. PKK’nın1995 yılında gerçekleştirdiği 5 kongresinde cezaevi faaliyetleri ile ilgili PKK’nın merkez komitesinden bir üyenin de içinde bulunduğu veya merkez komitesine bağlı büronun yönlendirmesi ve denetimi altında çalışan bir “Zindan Komisyonu” kurulması, komisyonun zindan örgütlenmesini denetlemek, zindan da PKK’nın hakimiyetini sağlamak ve cezaevlerindeki birikimi dışarıda ki mücadele alanlarının hizmetine sunmakla sorumlu ve yetkili kılınmasına, tutuklu ailelerinin örgütlendirilip örgütsel faaliyetlere kanalize edilmesine karar alınmıştır.

Siirt Cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan PKK militanlarının başlattıkları ve o tarihte devam eden açlık grevlerine destek vermek için 6.1.1998 günü Siirt HADEP il binasında.

1998 yılı Ocak ayında HADEP Şişli ve Ümraniye teşkilat binalarında.

Erzurum ve Nazilli cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü PKK militanlarının başlattıkları açlık grevlerine destek vermek ve Temmuz genelgesini protesto etmek için 11.1.1998 günü mahkum yakınları ve onları destekleyen 20 kişilik grubun Bursa HADEP il merkezi binasında.

PKK militanlarının devam eden açlık grevlerini desteklemek için HADEP Antalya il merkez binasında ve Eskişehir HADEP il merkez binasında.

Erzurum Cezaevinde süren açlık grevine destek vermek için HADEP Adana il binasında ve Balıkesir HADEP il binasında açlık grevine gidildiği, HADEP’le ilgili toplanan dosyada mevcut bilgilerden anlaşılmıştır.

PKK hükümlü ve tutukluların cezaevlerinde başlattıkları açlık grevleri tamamen PKK örgütünün organize ettiği örgütsel faaliyetlerdir. HADEP yöneticileri PKK ile aynı amaca yönelik olarak bu örgütsel faaliyetlere iştirak etmişlerdir.

BASIN AÇIKLAMALARI :

24 Aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinden önce 15 Aralık 1995 günü PKK yine tek taraflı ateşkes ilan etmiş yani terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurmuştur. PKK’nın 15 Aralık’ta bir süre için terör eylemlerine ara vereceğini ilan etmesi ile ilgili İçel il başkanı Veli AYDOĞAN yaptığı basın açıklamasın da:

“…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik hakları için herşeyini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerinin haritadan silinerek adeta açlığa mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya – dilin varmayacağı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir… Bu talihsiz şiddet politikası tüm toplumsal muhalif güçlerin barış çaba ve istemlerine rağmen geliştirilmektedir. Özellikle barış ve halkların kardeşliğine önemli bir gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir… Bu kirli savaşın cezaevine taşınılma çabalarına yöneliktir. Bu uygulamalara son verilmeli ve benzeri uygulamaların son bulması için Diyarbakır Cezaevinde başlatılarak içerde ve dışarda yayılan açlık grevlerine destek olmak amacıyla Mersin’de tutsak aileleri tarafından başlatılacak olan süresiz üç günlük dönüşümlü açlık grevini destekliyor ve tüm demokrat kamuoyunu bu konuda duyarlılığa davet ediyoruz” dediği.

HADEP İstanbul il kadın komisyonunun anneler günü sebebiyle “Kamuoyuna ve İnsanlığa Çağrımızdır” başlıklı duyurusunda.

“…Bugün kan gölü haline getirilmeye çalışılan coğrafyamızdan yaşadıklarımız kelimelerle ifade edilmesi zor olan bir vahşetin akıl almayacak şekilde sürdürüldüğü savaş kurallarının hiçe sayıldığı ve sivillerin hedef olarak görüldüğü bir savaş yaşamaktayız. Can güvenliğinin olmadığı insanların gözler önünde alınıp, kaybedildiği ve çoğu zaman da intihar ettiği gerekçesiyle yapılan şiddet insanlığa bu şekilde kabul ettirilmeye çalışılıyor… Savaşın bir tarafı yani Kürt halkının temsilcileri, onurlu demokratik ve siyasi hakların tanınması temelinde bir barışa hazır olduklarını defalarca ortaya koymalarına rağmen kirli savaş bittiğinde kendilerinin saltanatlarının biteceğini bilen savaş tacirlerinin bu iktidar olduğunu biliyoruz… Kadınlarımızın gözü yaşlı kalmasını ve kirli savaşın bir parçası olmasını istemiyoruz. Türk ve Kürt emekçilerinin boğazından kesilen ekmeğin çocuklarımızdan alınan harçların bizlere kurşun gözyaşı ve kan olarak dönmesini istemiyoruz.

Bugün için 15 Aralık’tan beri uzatılan barış elini tutalım, barış çığlıklarına kulak verelim bu barışı lekeleyecek provokasyonlara karşı bir olalım. Bu anlamda kendisini insan olarak nitelendiren herkesin sürdürülen kirli savaşa karşı çıkmasını istiyoruz… Savaşın sürmesine seyirci kalmakta bir insanlık suçu olup, bu suçtan kurtulmanın yolu vahşete uğrayan Kürt halkının sorunlarının çözümü için en azından kendi vicdanlarının rahatlatmak ve kendilerine uzanan barış insanca…” dendiği

Tarsus ilçe başkanı Murat KORKMAZ’ın yaptığı basın açıklamasında.

“Ülkemizin bir bölgesinde 11 yıldır oluk gibi kan akıyor… ancak bir süre önce ülkede yapılan genel seçimler öncesi savaşan taraflardan birisi 15 Aralık’ta tek taraflı bir ateşkes ilan ettiği, ateşkesin yanıt bulması içinde ülkemizin insan hakları savunucuları ve aydınları demokrasi güçleri barış girişimcileri çeşitli panel ve toplantılar düzenlediler… Ancak ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için seçimler öncesi çeşitli vaatlerde bulunan başta da Kürt sorunu konusunda önemli adımlar atacağını söyleyen anayol hükümeti çok acıdır ki halkları kandırmaktan başka birşey sergilemiyorlar… Son Güneydoğuda yapılan operasyonlar tek taraflı ilan edilen ateşkesin bozulması için ve kirli savaşın boyutlanmasıdır… Ülkemizdeki demokrasi güçlerinin kalıcı barışın sağlanması için çaba sarfetmeye çağırıyorum” dediği.

Terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın 15 Aralık 1995 günü terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurması ile ilgili HADEP genel başkam Murat BOZLAK’ın 10.4.1996 günü basın açıklamasında:

“Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir.

15 Aralık 1995 tarihinde PKK tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkes bugüne değin sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir… Tek taraflı da olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam iyi değerlendirilmeli savaş değil barış ve demokratikleşme doğrultusunda ciddi adımlar atılmalıdır. Halkın yararı barışta ve demokratikleşmededir. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” dediği.

HADEP’le ilgili toplanan bilgilerin bulunduğu dosyada mevcut basın açıklamaları suretlerinden bellidir.

Dosyada mevcut diğer basın açıklamaları da incelendiğinde HADEP yöneticilerinin basın açıklamalarının tamamen PKK örgütünün istek ve amaçları doğrultusunda olduğu ve HADEP in PKK’ya bağımlı olduğu anlaşılır.

Terör örgütü PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulduğu haberinin duyulmasından sonra gazetede yayınlanan “Halklarımıza” başlıklı duyurusunda, “PKK genel başkanı sayın Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.” dendiği, duyuruyu imzalayanlar arasında HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve yine HADEP İstanbul il başkanlığını yapan Mahmut SAKAR, HADEP Ankara il yönetim kurulu üyesi Nur Hayat ALTAN, HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK de vardır. Duyuruda kullanılan “halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine karşı yapılan bir saldırı…” ifadesinden HADEP yöneticilerinin Abdullah ÖCALAN’ı Kürt özgürlüğünün sembolü olarak gördükleri bu itibarla Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilecek bir taarruzun halkların özgürlük özlemlerine yapılan bir saldırı olarak kabul ettiklerini ve kamuoyuna açıklama yaptıklarını gösterir.

HADEP’in yaptığı toplantılarda mitinglerinde şenliklerinde çok sayıda ERNK ve ARGK, Pankart ve flamalarının açıldığı gözlenmiştir.

HADEP Çağlayan teşkilâtının 21.3.1997 günü düzenlediği mitingde HADEP parti bayrakları ile birlikte PKK (ERNK) bayrağını taşındığı, HADEP İstanbul il teşkilatının 1997 yılında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonunda düzenlediği Nevroz kutlamalarında üzerinde “PARTİ PKK ORDU ARGK, CEPHE ERNK, GENÇLİK YCK” pankart açıldığı mitingde ve nevroz gecesinde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

İstanbul Bağcılar HADEP İlçe binasında eğitim çalışmalarının yapıldığı salonda ERNK bayrağının asılı olduğu,

Dosyada mevcut Bağcılar HADEP teşkilat binası eğitim salonu fotoğrafından anlaşılmıştır.

Tokat kırsal kesiminde güvenlik kuvvetlerimizce girdiği silahlı çatışmada öldürülen DHKP/C militanı Adnan ŞEKER’in İstanbul’da yapılan cenaze törenine PKK örgütünün militanlarının da katıldığı cenaze töreninde ERNK bayrağı ve ARGK flamalarının taşındığı aynı cenaze törenine ERNK bayrağı ve ARGK flamaları altında HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR’ın da katıldığı,

Cenaze töreninde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

DHKP/C örgütünün terör eylemlerinde PKK’ya destek veren dostu örgütlerden olduğu Tokat ve Sivas kırsalında DHKP/C ile PKK çetelerinin birbirlerine yardım etlikleri bilinmektedir. PKK militanları dost bir örgütün öldürülen militanının cenaze törenine katılmışlar, hem DHKP/C örgütüne dostluklarını göstermişler hem de çektikleri ERNK bayrakları ve ARGK flamaları ile PKK’nın propagandasını yapmışlardır. Aynı cenaze törenine HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR da katılmıştır. Mahmut ŞAKAR HADEP İstanbul il başkanı ve aynı zamanda PKK örgütü elamanıdır.

YAKALANAN PKK MİLİTANLARININ HADEP İLE İLGİLİ BEYANLARI:

Karakocan Borçatı Jandarma Karakoluna kendiliğinden teslim olan PKK örgütü üyesi Sakine DAĞISTAN beyanında.

“2 Mayıs 1995 tarihinde HADEP Kartal Samandağ belde teşkilatına katıldığını burada yapılan propaganda sonucu Kürt milliyetçisi ve devrimcisi olduğunu sonunda HADEP’in desteklemiş olduğu PKK terör örgütünü” benimsediğini silahlı mücadeleye katılmak için kırsala çıkmaya karar verdiğini bu maksatla İstanbul’dan ayrıldığını ancak yolda hatasını anlayarak kendiliğinden teslim olduğunu” söylediği

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bektaş NERGİZ’in beyanında:

“Abim Ali NERGİZ halen Kocaeli Gebze ilçesi HADEP ilçe başkanlığını yapmaktadır… Bana HADEP parti binasında kal burada özgür halk dergisini, gündem gazetesini partimizin çıkartmış olduğu Gençlik dergilerini oku takip et partimiz içerisinde bulunan örgütsel içerikli kitaplardan oku, Kürtçe kasetler dinle MED TV’yi izle partimize gelen giden kişilerle görüş, konuş onlardan fikirler al PKK örgütü hakkında bilgi edin, ben Gebze ilçesinde 2 seneye yakındır HADEP parti ilçe başkanlığı yapmaktayım. Bu süre içerisinde partimize gelen gençleri PKK terör örgütüne kazandırarak o gençleri ilişki kurduğum örgüt mensupları aracılığı ile silahlı faaliyetler göstermeleri üzere kırsal alana gönderdim. Bizler de Kürdüz. Kürdistan devletinin kurulması için Kürt ailelerinden en az bir kişi PKK terör örgütüne girerek faaliyet göstermektedir… Gençlik Komisyonunda üye olan kişiler ve Memduh isimli kişi tarafından da bütün Kürt halkını Kürdistan devletinin kurulması, Kürt halkının tam olarak sömürülmekten kurtulup, özgür bir devlet olup, kendi bayrağı ve toprağında rahat ve refah bir hayat sürdürmesi için canla başla Türkiye Cumhuriyet Devletine karşı silahlı olarak mücadele başlattıklarını ve bu mücadeleden başarılı bir şekilde çıkacaklarını vurgulayarak örgütün propagandasını yapıyorlardı. Ben de edinmiş bilgiler ve bana yapılan propagandalar sonucu örgüt adına silahlı olarak faaliyet göstermek üzere kırsal alana çıkmaya karar verdim…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Fersande GÖKTIMAR’ın beyanında:

“…Sorejkot adlı örgüt mensubu bana Çukurova Üniversitesi içerisinde çalışma yapabileceğini, ayrıca HADEP içerisinde bulunan gençlik komitelerinden örgüte eleman temin edebileceğini söyledi, bu konularla ilgili Sami isimli örgüt mensubunun bana her türlü yardımı gösterebileceğini… Çukurova Üniversitesi içerisinde ve HADEP bünyesinde bulunan Gençlik komitelerinde çalışmalara başladım. HADEP Yüreğir ilçe Gençlik Başkanlığını yapan Mehmet Murat TEKTAŞ isimli şahısla örgütün kırsal alanına eleman temin etmek amacıyla ve HADEP gençliği üzerinde daha etkili propaganda yapmak amacıyla tanıştım… Mehmet Murat TEKTAŞ bana gelerek kendisinin denetiminde üç örgüt mensubu bulunduğunu ancak üç kişiyi örgütleyebildiğini söyledi…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Edip KAYNAR’ın beyanında:

“Bu parti ilk kurulduğu yıllarda çeşitli adlar altında faaliyet gösterdi. Son olarak da HADEP adı altında faaliyet göstermektedir. Ancak bu parti Ali FIRAT (K) Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda hareket eden legal bir partidir. Genellikle parti üyeleri PKK terör örgütü sempatizanıdır. HADEP binalarında PKK terör örgütüne yönelik propagandalar sonucu örgüte katılan örgüt mensupları, örgüt içerisinde çoğunluktadır. Bende Bingöl HADEP il binası içerisindeki propagandalardan etkilenerek terör örgütüne katıldım” dediği.

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bahattin CESUR beyanında:

“…Bu şahıs beni Adana HADEP il binasına götürdü, iki-üç gün buraya birlikte gittik. O sıralarda cezaevlerinde bulunan solcu, PKK’cı örgüt mensupları adına açlık grevi başlatmıştım. HADEP il teşkilat başkanı Süleyman KILINÇ ve yardımcısı olduğunu bildiğim Fesih isimli şahıs açlık grevinin yapılması için örgütleme yapıyorlardı… bu kasetlerde de görüyorsunuz. Sizler Kürt gençlerisiniz Kürt davasına sahip çıkmalısınız. Bunun için de kırsalda ve metropollerde üzerinize düşen görevleri yapmalısınız… Buna benzer propagandalar Özgür Halk Bürosunda bulunanlar. Mezopotamya Kültür Derneği ve HADEP il binasında buraya gelen Üniversiteli gençler ve HADEP ve diğer dernek ve yayın organlarında çalışan eleman kadroları tarafından yapılmaktaydı…” dediği,

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un dosyada mevcut ifade suretlerinden anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un beyanları rastgele seçilmiş beyanlardır. HADEP’le ilgili bilgilerin toplandığı. EK 1, EK 2, EK 3 numaralı dosyalarda mevcut PKK’nın sair efradı olmaktan yakalanan çok sayıda PKK militanın beyanları incelendiğinde bu militanların da ilk eğitimlerini HADEP teşkilat binalarında aldıkları bu binalarda görevli militanların dersleri ile yine binalarda mevcut özgür halk gibi PKK’nın legal yayınları ile illegal yayınlarını okumak suretiyle beyinlerinin yıkandığı. Türkiye Devleti düşmanlığı ve özgür Kürdistan hayaline şartlandıkları. Türk Devletine karşı silahlı mücadele vermek için kırsala çıkmaya hazır hale getirildikleri anlaşılır.

HADEP’le ilgili toplanan ve yukarıda anlatılan delillerden HADEP’in tamamen illegal PKK örgütünün kontrolünde ve güdümünde bir kuruluş olduğu PKK’nın çok önem verdiği, cepheleşme faaliyetlerini HADEP vasıtasıyla organize ettiği anlaşılır.

OLAY

Diyarbakır DGM. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1997/3299-3184 Hz. ve karar numaralı 30.12.1997 günlü yetkisizlik kararı ve eklerinin Başsavcılığımıza intikalinden sonra yaptırılan tahkikat sonucunda:

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan arama genel merkezin eğitim toplantı salonunda parti eğitim komisyonu üyesi olan İhsan DURUKAL’ın hazır olduğu, salonda mevcut masa üzerinde İhsan DURUKAL’a ait bir deri çanta olduğu, çantanın içi boşaltıldığında içinden;

1- Abdullah ÖCALAN’ ın yazdığı 19.YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK harekatı isimli kitap,

Toplumlar Tarihi isimli 133 sayfa fotokopi edilmiş notlar,

Yine Toplumlar Tarihi isimli notlar,

PKK’nın Parti tarihi başlıklı 160 sayfa fotokopi yazı,

Kürdistan’da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfa fotokopi edilmiş yazı bulunduğu,

Eğitim salonunda bulunan kara tahta üstü üzerinde tebeşirle “Ape Musa Eğitim devresi 4” yazısının yazılmış olduğu,

Giriş katında bulunan depo olarak kullanılan odada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesince toplatılmasına karar verilen “Barış Kardeşlik ve Demokrasi Dileği İle” yazısı bulunan 450 adet HADEP amblemli 1998 yılına ait takvim, basın bürosu odasında hemen tamamı yasaklanmış özgür Halk Eğitim dizisine ait dergiler, Özgür Halk dergileri, Yaşamda Özgür Kadın dergisi, Öncü Yurtsever dergileri, Özgürleşen Yurtsever Gençlik dergileri, Jujin ve Rewşen dergileri, Çağdaş Zülfikar, Yeni Zülfikar, Alternatif Sosyalist dergileri, Genel Başkan Murat BOZLAK’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitap, Seracettin KIRCI’nın yazdığı “Eşa HADEPE Jana Amede” isimli kitabı ile “Aydınlar ne diyor Kürt sorunu” isimli kitap ve başka kitaplar, Genel Sekreter Hamit Geylani’nin odasında Yalçın KÜÇÜK’ün El Kitabı isimli kitabı, Abdullah ÖCALAN’ın Kadın ve Aile Sorunu isimli kitabı ve başka dokümanlar, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN’ın) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitabın bir cildi, Memduh Mahmut UYAN’ın “Gerilla Kartal” isimli kitabı ve başka dokümanların bulunduğu,

10.2.1998 günlü arama tutanağı kapsamıyla,

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan yukarıda yazılı dergi, kitap gibi dokümanların incelenmesinde,

9 sayfadan ibaret “Kürdistan Tarihi” başlıklı, ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın ders tarihi olarak 15.1.1998 Perşembe ve 16.1.1998 Cuma günlerinin gösterildiği, fotokopi edilmiş ders notları,

6 sayfa Toplumlar Tarihi başlıklı birinci sayfasının köşesinde DURUKAL yazılı ders notları,

7 sayfadan ibaret Türkiye Ekonomisi başlıklı, ders hocası olarak Ali Rıza YURTSEVER’ in ders günü olarak 21.1.1998 Çarşamba ve 22.1.1998 Perşembe günlerini gösterdiği ders notları,

Yurtseverlik başlıklı 6 sayfalık kimin tarafından yazılı olduğu belirlenmeyen,

Kürt Tarihi başlıklı 27 sayfalık doküman bulunduğu

10.2.1998 günlü tespit tutanağı kapsamından:

İhsan DURUKAL’ın çantasında Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 19 YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Harekatı isimli kitap, Toplumlar Tarihi isimli 130 sayfalık fotokopi edilmiş doküman, Toplumlar Tarihi isimli diğer notlar PKK’nın Parti Tarihi başlıklı 160 sayfalık fotokopi edilmiş yazı, Kürdistan da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfalık fotokopi edilmiş yazıdan başka Eğitim görmeye gelmiş kişilere ait özgeçmiş raporları, sınıfta oturma şeklini gösterir isimlerin yazılı olduğu kroki, Gönül SAYGIDEĞER imzalı noterde hazırlanmış vekaletname, Genel Sekreter Faysal ÖZÇİFT imzalı KESK başlıklı Ş.Urfa Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış Urfa Cezaevinde yatan şahıslarla görüşme talebi, Kamu Emekçileri Konfederasyonu başlıklı Basına ve Kamuoyuna hitaben yazılmış açıklama bulunduğu,

10.2.1998 günü saat 15.40’da yapılan inceleme ile ilgili tutulan inceleme ve tespit tutanağı kapsamından anlaşılmıştır.

Ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın gösterildiği Kürt Tarihi başlıklı ders notlarında,

“….Kürt Tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha yada çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt Tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor… Aslında Türk kelimesi hakaret anlamına gelir bir şekilde, mesela, Osmanlının son dönemlerinde Devlet işlerinin iyi gitmediğini gören yönetim. Araştırmacılara nedenini sormuşlar, araştırmacılar ise “Eskiden Devletin işleri iyi gidiyordu, ama ne zaman ki devlet yönetimine Hamamcılar, Tellaklar ve Türkler alındı o zaman devletin işlevi kötüleşti diyorlar.” dendiği,

Ali Rıza YURTSEVER’in 21.1.1998 çarşamba günü verdiği ders notlarında Türk Ekonomisinin Kürdistan Ekonomisine etkileri başlığı altında,

  1. a) Kürt Coğrafyası ucuz hammadde deposudur.

Kürt Coğrafyası ucuz iş gücü deposudur.

Kürt Coğrafyasında sanayi tesisi yoktur.

Kürt Coğrafyasında tarım çökertilmiştir.

  1. e) Kürt Coğrafyasında sermaye birikimi yoktur.

Doğuda kurulan enerji tesisleri batı sanayisi içindir. Bunun temel fonksiyonu bölgeyi sadece aydınlatmak için kullanılırken, batıda tesislerin çalışması içindir.

GAP PROJESİ: Bunun asıl amacı geniş ve verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı işadamları ve sermaye grupları almıştır. Bunu 3 maddede toplayalım:

1- İşadamları pamuk ekip batıdaki sanayi için hammadde oluşturur.

2- Yabancı işadamları ise burayı 20 yıl sonra endüstri alanı olarak düşündüğü için,

3- Burada ise karşımıza ilginç bir neden çıkıyor. Bu toprakları yabancılara satarken daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında, yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere sokuyor… Türk Devleti tüm bunlarla Kürtleri bütünüyle tüketici bir toplum haline getirmiştir.” dediği.

Yine 22.1.1998 Perşembe günkü derste Ali Rıza YURTSEVER’indir. Türkiye’nin 1980-1987 yıllarında Kürt Coğrafyasında uyguladığı ekonomik modelleri, sonuçları, Türkiye’nin idari yapısı özelleştirme ve yeni dünya düzeni üzerinde durduktan sonra,

“Geçen sayfadaki 6 madde böyle oluşmaktadır:

1- Kültür Emperyalizmi dayatılıyor.

2- Umutsuzluk, çaresizlik dayatılıyor.

3- Şiddet, baskı süreci tırmanıyor.

4- Irkçılık, militarizm egemen kılmıyor.

5- Yoksulluk, sefalet yaygınlaştırılıyor.

6- Tüketim, reklam çılgınlığı.

Yeni dünya düzenine alternatif çözümler nedir’

Şimdi dersi bitirirken görülüyor ki Avrupa da ve diğer ülkelerde sürekli sosyal demokratlar iş başına gelirken bir sağa eğilim fırtınası da başlamıştır. Bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesine bağlıdır. Çünkü ABD hegemonyası bölgeyi fethetmiş bulunmaktadır. Bir dünya savaşında yapılan birçok devrim olmuştur. İki dünya savaşında da aynı olay gerçekleşmiştir. Ve de herşeyin tüm çözümü istemesek te bir dünya savaşıyla oluşabilir. Yani bir devrimle” dediği,

İhsan DURUKAL’ın Yurtseverlik konusunu anlattığı derste;

“Tarihte acı bir hikaye olarak Yahudilerin yurtlarından göç ettirilmelerinden sonra tüm dünya halklarının onlara lanetli bir halk olarak bakılıyor. Nedeni ise bir avuç yurdunun olmamasıdır. Bu hikayeden kendimize şu sonucu çıkartabiliriz. Kürtlerin yurdu atalarının olduğu Kuzey Avrupa değil, bugünkü Kürdistan’dır. Çünkü Kürtler buraya çok emek vermişlerdir.

Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerilla da yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır. 1-Halk, 2-Yurt, 3-Sınıf sevgisi olmalıdır. Kısaca Kürdistan’daki Yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez, çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi orada vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil, doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz. Dediği; Dosyada mevcut HADEP Genel Merkezinde yapılan arama sırasında bulunmuş dokümanların arasından çıkan muhtemelen genel merkezde eğitime gelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş ders notları bulgularından anlaşılmıştır.

HADEP genel merkezinde yapılan arama ve bulunan Yurtseverlik başlıklı matbaa harfleriyle hazırlanmış 6 sayfalık dokümanda HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin anlatıldığı aynı dokümanın HADEP Eğitim komisyonu üyesi olan firari sanık İhsan DURUKAL’ın evinde yapılan aramada da bulunduğu, HADEP’in yurtseverlik konusunda;

“…Kürt halkının içinde bulunduğu konumu iyi irdelediğimizde görüyoruz ki herşeyden evvel bir kimlik ve yurtseverlik sorunu vardır… Eğer biz yurtseverliği halklara kavratabilirsek dolayısıyla partimiz kitle tabanı olan Kürt halkına yurtseverlik bağlamında yaklaşır, bunu da kavratırsak partimiz HADEP’in kitleyle bütünleşmesinde büyük oranda yol almış olacağız… tarih boyunca Kürtler sayısız halkların saldırılarıyla karşı karşıya geldikleri için zaman zaman geleneklerinde, dillerinde, kültürlerinde direnmişlerdir. Zaman zaman da baskılara boyun eğip tüm kimliksel haklarından vazgeçmiş bağlı oldukları kavimlerin kimlik yapısına bürünmüş, kendisinin olmayan başkalarının yurdunu benimsemeye onu zorla sevmeye itilmiş. Adeta ucube bir kişilik olarak teslimiyeti seçmişlerdir… Bütün bunlara rağmen kırıntıdan ibaret de olsa tamamıyla yok olup, gitmemiştir. Öylesine sağlıklı bir köke sahip ki en ufak bir müdahale ile serpilip gelişmiştir. 1970’lerin aşıldığı dönemler artık Kürtlüğün bir gerçeklik olduğu, yurtseverlik kavramı olduğu uğruna ölümün gerekli olabileceği bir olgu olması bıçak sırtında gibiydi. Yani ondan utanma ile bununla gurur duyma uyutulma ile hayatta kalmanın içice yaşadığı bir süreç yaşanıyor. Ancak 1974 sonrası ibrenin değiştiği, sahiplenmenin öze ulaşmanın önemi giderek anlam kazanıyordu…

12 Eylül Kürtlüğün yok edilişini de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir.

Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı, hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mecrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü yıllardır.

Nice destanlara nice başlangıçlara, nice ilklere, 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur. Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkışın başarmadaki inatçı ısrarı başladığı zorunlu süreçlere geçilmişti. Ok yayından hedefine doğru yola çıkmış, ustasının inançlı imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle… özellikle daha düne kadar kendimizden utanır durumdan bugün gurur duyar duruma getiren mücadele ruhuna sahip çıkmalı, saygı duymalı ve bundan sonra da sürekliliği ve giderek hedefe varma konusunda yoğun bir çaba ve her türden bedel ödemeye hazır olmalıyız. Kendi kurumlaşmamızı yaratma konusunda kendimizi geliştirmeli, çağın tüm teknolojik nimetlerinden faydalanmalıyız. Geçmişimize ait tüm değerleri geleceğe taşımanın gelecek nesillere bırakmanın zorunluluğuna kendimizi inandırmalıyız.

Gerek kendi iç bütünselliğimizi sağlamak ve gerekse dünya insanlık tarihinin bize yüklediği görevlerden dolayı sağlıklı ilkeli kişilikli dostluklar edinmesini bilmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimiz etnik düşünsel bir birleşenlerle sürekli dost olmalı, dayanışma içinde olmalı, haklarına kendimizin kadar sahip çıkmalıyız…

Bunun yolu da dayatmalara kapalı empoze edilmek istenen her türlü yabancı kültüre karşı duruş göstermesi ve kendi kültürel değerlerini geliştirmesinden geçer. Yeri geldiğinde değerlerinden kopartılmak istendiğinde topraksa toprağına, dil ise diline ve tüm kültürel gerçekliğine ölümüne bağlı olmasını bilmelidir. Yaşam boyunca gerektiğinde her türlü acıya katlanabilmeli, başkalarının çektiği acıyı yüreğinde hissetmelidir. Sadece hissetmekte değil, amacına ulaşmak yönünden yoğun bir çabanın sahibi olmalıdır.

Yıllardır süre gelen her türden baskı, sürgün, yurtsuzlaştırma, düzenle entegrasyon ve eritme politikalarına karşı yurtseverler olarak bize düşen en büyük görev örgütlenmek, mevcut örgütlülükleri güçlendirmektir…

İnsansızlaştırılmak amacıyla yakılan ve yok edilen coğrafyanın insanları bugün batı metropollerinde yeni varoşlar meydana getirmişlerdir. HADEP’e üye olarak görevimiz bu insanlara ulaşmak onların sorunlarına sahip çıkmak partimizin örgütlü şemsiyesi altına çekmektir… Göç eden insanlarımızın yabancılaşma ve başkalaşmaya meyil etmemeleri için kültürel etkinliklerle onlara gidebilmeliyiz.” sözleriyle görüşlerinin açıklandığı,

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan ve dosyada mevcut “Yurtseverlik” başlıklı dokümandan anlaşılmıştır.

“Yurtseverlik” başlıklı dokümana yansıyan görüşleri HADEP yöneticilerinin Anayasanın 3. maddesinde ifade edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür ilkesini çiğnediklerini Anayasanın 5. maddesine muhalefet olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik siyasi faaliyetlerde bulunduklarını gösterir. HADEP Ankara il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan HADEP Merkez Gençlik komisyonu ve HADEP Merkez Yürütme Kurulu imzalı (Gençlik Komisyonları Çalışma Programı)’nda,

Anadilde eğitim (Kürtçe eğitim ve öğretim) hakkı için mücadele etmek bu istemi her Öğrenci-gençlik eyleminde (yazılı sözlü pankartı vs.) dile getirmek, Kürt gençliği ve çocuklarının kürtçe yayınlarını okuyup yazmaya, Kürtçe kurs ve programlara teşvik etmek (Yurtsever, Demokrat Kültür Kurumları bünyesinde) komisyonlarımızın görevi olmalıdır.” denmiştir.

HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin açıklandığı metinde yer alan “12 Eylül kürtlüğün yok edilişin de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir. Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mezrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü kararlı yıllardır. Nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur… Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkısın, başarmadaki inatçı ısrarın başladığı zorunlu süreçlere geçilmiştir. Ok yayından yola çıkmış, ustasından imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle” sözleri HADEP yöneticilerin PKK terör örgütünü eylemlerini benimsediğini PKK ile aynı amacı paylaştığını gösterir. 1984 yılı Ağustos ayında PKK örgütü Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilk büyük eylemini gerçekleştirmiştir ve adını duyurmuştur. Metinde bu husus “nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerde günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur.” Sözleriyle anlatılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan muhtemelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş, üzerlerinde verildiği günlerin tarihi ve ders hocalarının yazılı bulunduğu ders notları, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı, HADEP merkez yürütme kurulu üyelerinin de bu kanadın yöneticileri olduğunu gösterir. HADEP, Anayasa ve yasalara göre kurulmuş, ancak terör örgütü PKK’ya bağlı, PKK’nın görüşleri doğrultusunda faaliyet gösteren bir kuruluştur.

HADEP Parti Genel Merkezinde il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda sözde eğitim çalışmaları ile Kürt asıllı vatandaşların beyni yıkanmakta Türk düşmanlığı aşılanan bu insanlar sözde Kürdistan’ı kurtarmak için kırsala çıkıp PKK çetelerine katılmaya hazır hale getirilmektedir.

Verilen derslerde, sözde Kürdistan’ın sömürüldüğü ve Türk düşmanlığı işlenmiştir. Ders hocalığını İhsan DURUKAL’ın yaptığı, Kürdistan tarihi dersinde İhsan DURUKAL “…Kürt tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha ya da çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor” demiştir.

Türk subay akademilerinde Kürt Tarihi diye bir ders belki de yoktur. Amaç Türklerin Kürtlere düşman olduğunu anlatmaktır. Türklerin Kürtlere düşman olduğuna inanan Kürt asıllı gençlerde elbette Türk asıllılara karşı Türk devletine karşı düşmanca duygular oluşacak ve bu şekilde milli birlik ve beraberlik duygusu yok edilmiş olacaktır.

Sanıklardan Ali Rıza YURTSEVER de derslerinde aynı amaçla hareket etmiştir. Türkiye Ekonomisi anlattığı derslerinde kendi deyişiyle Kürdistan’ın yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin devlet eliyle kasten fakirleştirildiğini, batı bölgelerimizin doğu bölgelerimizi sömürdüğünü anlatmış, Türkiye’nin maddi ve manevi büyük fedakarlıklarla yaptığı ve tamamlamaya çalıştığı GAP projesi ile ilgili “bunun anlamı geniş verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı iş adamları ve sermaye grupları almıştır… Bu toprakları yabancılara satarken, daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere itiyor.”

Yani GAP’ta bir kısım topraklar yabancı holdinglere devlet tarafından kasten satılıyormuş. Sebebi de ilerde o topraklarda Kürt Devleti kurulduğunda kurulan bu Kürt devleti yabancı Holdinglerden Türk Devletinin sattığı bu toprakları isteyince holdingin tabi olduğu devletle gelecekte Kürt devletinin ilişkilerini bozmakmış.

Bu derslerin Türk düşmanlığı aşılamak ve milli birliği bozmak için verildiği açıktır. Yine 22.1.1998 perşembe günkü dersinde Ali Rıza YURTSEVER “bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine bağlıdır.” sözleriyle derslerinin kesin amacını açıklamıştır.

İhsan DURUKAL yurtseverlik konusunu işlediği dersinde: “Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerillada yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır, l halk, 2 yurt, 3 sınıf sevgisi olmasıdır. Kısaca Kürdistan’daki yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez. Çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi oraya vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını, kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz” sözleriyle tarif etmiştir. Bu tarife göre yurtseverlik PKK terör örgütüne katılmak PKK terörüne karşı devletin yanında yer alan korucuları da düşman bilmektir.

HADEP Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti yürütme kurulu üyeleri olan sanıklar Murat BOZLAK, Mehmet SATAN, İshak TEPE, Mehmet Zeynettin UNEY, Hamit GEYLANİ Melik AYGÜL ve Ali Rıza YURTSEVER parti üyelerinin cahil olduğunu, yazışma usullerini dahi bilmediklerini, bu konuda hem haklarını savunmaları konusunda hem de partinin siyaseti konusunda partililerini bilgilendirmek istediklerini, amaçlarının partililerine ilerisi için yönetici hazırlamak olduğunu, bu maksatla parti içi eğitim çalışmaları yaptıklarını partilerinde PKK yanlısı eğitim yaptırmadıklarını aramalarda bulunan ders notlarından haberleri olmadığını beyanla suçlarını inkar etmişlerdir.

Ancak sanıkların bu savunmalarına itibar edilemez:

Dersin verildiği gün ve tarihin ders hocasının isimlerinin yazılı olduğu içerikleri yukarda geniş olarak anlatılan ders notları HADEP Genel merkezinde yapılan aramada bulunmuştur. Dersin HADEP Genel Merkezi Eğitim Salonunda verildiği bellidir. Dersi veren hocalardan biri olan A. Rıza YURTSEVER parti merkez yürütme kurulu üyesi diğer ders hocası İhsan DURUKAL, HADEP eğitim komisyonu üyesidir. Bu derslerin merkez yürütme üyelerinin yani sanıkların haberleri olmadan verilmesi imkansızdır.

Ayrıca aramanın yapıldığı gün eğitim salonunda bulunan kara tahtaya Ape Musa Eğitim devresi 4 yazılı olduğu arama tutanağı kapsamı ve dosyada mevcut eğitim salonundaki kara tahtanın aramanın yapıldığı gün çekilen fotoğrafı ile de bellidir. Ape Musa ile Musa Anter kastedilmektedir. Musa Anter’in kişiliği herkesçe bilinmektedir. PKK’nın düzenlediği sözde barış organizasyonu trenine de Musa Anter barış treni adı verilmiştir. Eğitim devresini Ape Musa Eğitim Devresi 4 adı verilmesi de sanıkların kastının ne olduğunu göstermektedir.

Ancak HADEP Genel Merkezi ve HADEP’in il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda ile gençlerin PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmelerinin ve HADEP’in PKK örgütünün siyasi kanadı olduğunun tek delili HADEP Genel Merkezinde bulunan ders notları değildir. HADEP Genel Merkezi ve HADEP il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan aramada PKK propagandasını içeren bol miktarda yayın ve kaset bulunmuştur. HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada basın bürosunda çoğu yasaklanmış Özgür Halk dergileri. Özgür Halkın Eğitim serisi dergileri ve buna benzer dergiler bulunmuştur. Özgür Halk dergisi tamamen PKK örgütünün propagandasını yapan dergidir. Bu dergide silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın da Ali FIRAT takma adıyla yazı yazdığı bilinmektedir. Bu derginin yayımlandığı Kürdistan Haritası dosyada mevcuttur. HADEP Genel Merkezinde bulunan bu PKK propagandası içeren dergiler parti merkezine gelenlerin okumasına açıktır. Sanıkların devamlı PKK’nın propagandasını yapan dergileri genel merkezlerinde iyi niyetle bulundurdukları düşünülemez. Ankara HADEP il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan teyp kasetlerinin de tamamının propaganda içerikli olduğu anlaşılmıştır. Bu kasetlerden birinde,

“Kalkın yeter artık bu kölelik eğer özgürlüğünüzü istiyorsanız hep beraber kalkalım biz Kürt gençleriyiz. Yolumuzu biliyoruz. Bizim yuvamız dağlardır. Eğer dostlar ben bu yolda şehit olursam benim silahımı alın dostlar. Benim yerime savaşın bizim dağlar çok şirindir. Kanlarla kaplanmış partizanlarımız içinde dolaşıyorlar. Kalkın hep birlik olalım halaylar çekelim” anlamında Kürtçe türkü vardır. Diğer kasetlerde incelendiğinde hepsinde aynı içerikte Kürtçe türküler bulunduğu anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR, Bahattin CESUR’un HADEP teşkilat binalarında ve Özgür Halk Bürolarında yapılan propagandadan etkilenerek PKK saflarına katıldıkları kırsala çıktıkları yukarıda anlatılmıştır) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesinde de:

(Yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Murat BOZLAK, Bahattin GÜNEL ve 43 arkadaşının silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek çeteye yardım ettikleri. Sanıklardan Murat BOZLAK’ın HADEP Genel Başkanı olduğu, silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasından sonra Türkiye’nin PKK’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği yüzlerce kanlı terör eyleminin asıl faili olan teröristin Türkiye’de yargılanmasının temini için iadesi girişimlerine başlaması üzerine 11.11.1998 günlü yaptığı Basın Açıklamasında:

“Resmi ideolojinin tek kimlik, tek dil, tek kültür biçiminde şekillenen anlayışının dar kalıpları çerçevesinde kalınarak bugüne değin Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusunda beklenen adımların atılmaması nedeniyle insanlarımız büyük acılar ve üzüntüler yaşadılar. İnsan Hakları ihlalleri durmak bilmedi… Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl Demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir. PKK genel başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir… Kürt sorunu tüm Türkiyelilerin sorunudur. Hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl demokratik çözümü bir zorunluluktur.

Bu noktada daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarfetmeliyiz. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız.” dendiği. Dosyada mevcut HADEP amblemli Murat BOZLAK imzalı Basın Açıklaması metninde, Yine HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü basın açıklamasında:

“PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum, Kürt sorununun siyasal, demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur… Kürt sorununun siyasal demokratik çözümünü savunmak evrensel hukuk çerçevesinde Demokratik bir haktır. Ancak ne yazık ki yapay olarak geliştirilen şovenist dalga ve devlet yetkililerinin tavrı karşısında her türlü meşru demokratik eylemimiz antidemokratik keyfi bir tutumla, keyfi bir şekilde engellenmektedir.

Bu durum karşısında Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü ve bu amaca hizmet edecek tutumları talep etmek amacıyla halktan insanlar açlık grevi yapmak amacıyla partimize başvurmuşlardır. Halkımızın bu talebini dikkate alırken bir kere daha aydın demokrat kurum ve şahsiyetlerini göreve çağırıyor. Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü konusundaki tavırlarının barışçıl çözüme hizmet eden anlayışa bürünmesini istiyoruz… Tarihsel süreç içinde siyasal demokratik, hukuksal engin deneyimleri dikkate alındığında İtalya’nın vereceği kararın Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümüne Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasına katkı sunacağına inanıyoruz. Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.” dendiği.

Dosyada mevcut HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1993 tarihli “Basına ve Kamuoyuna'” başlıklı basın açıklaması metninden:

Ankara il örgütü imzalı basın açıklamasının yapacakları eylemde kendilerine destek sağlamak amacıyla Barış partisi Genel Merkezine de fakslandığı, Dosyada mevcut Barış Partisi Genel Merkezinde nöbetçi polis memuru Doğan TOYRAN ile Barış partisi Genel sekreter Yardımcısı İbrahim KÖKSAL’ın birlikte tuttukları 17.11.1998 günlü tutanak kapsamından,

HADEP Genel başkanı Murat BOZLAK ve HADEP Ankara il örgütünün basın açıklamalarından sonra başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevine başlanıldığı,

Dosyada mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü yazılarından anlaşılmıştır. Silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN yıllardır barındığı ve PKK örgütünün kanlı eylemlerini yönlendirdiği Suriye’den Türkiye’nin sıkıştırması sonucu önce Rusya’ya kaçmış oradan da İtalya’ya geçmiş, Roma Havaalanında İtalyan makamlarınca yakalanmıştır. Yakalanmasından sonraki gelişmelerden silahlı çete başının İtalya’ya planlı olarak geçtiği, burada Türkiye üzerindeki terör eylemlerinden kesinlikle vazgeçmeksizin önceden Avrupa’da oluşturduğu lobiler vasıtasıyla yapacağı propagandayla örgütüne ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak amacında olduğu anlaşılmıştır.

HADEP genel başkanı Murat BOZLAK’ın basın açıklaması ile HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları incelendiğinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda yaptıkları bütün basın açıklamalarında Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani silahlı çete PKK ve başı Abdullah ÖCALAN’a siyasi hüviyet kazandırılması vurgulanmıştır.

4.10.1998 günü yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşan Divan Başkanı Şehabettin ÖZASLANER’in

Biz Türkiye’de Türklerin, Kürtlerin ve diğer halkların kardeşçe eşitlik temelinde birlikte yaşamasından yanayız… Çünkü bu Türkiye’yi, bu Cumhuriyeti, onların atalarından çok bizim Atalarımız, Kürtlerin Ataları da bizim Atalarımız Çanakkale’de kan dökerek elde etmiştir. Biz Atalarımızın kazandığı topraklara sahip olmak istiyoruz… HADEP Partisi olarak bir takım önerilerimiz var. l- Kürt sorununu diyalog yoluyla barışçı siyasal, demokratik yoluyla çözümünü istiyoruz…” dediği, Aynı kongrede konuşan HADEP Ankara il başkanı Kemal BÜLBÜL’ün,;

“…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ bunun tarifi şudur. Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” dediği,

Aynı kongrede, programda müzik dinletisi olmadığı halde “Grup denge Sodiri ve Hozan Mervan isimli müzik grubunu hükümet komiserinin ikazına rağmen şarkı söylettiklerini müzik grubunun sözleri,

“Sizler dağ başındasınız partimiz için özgürlüğümüz için – hep birlikte gittiler Cizre’ye Botan’a bizim sesimiz duyuldu tüm cihanlara- Benim şanım rengim duyuldu- Tüm cihanda benim rengim duyuldu – Eğer sen şehit olursan – Anam sen ağlama yurtseverlerimiz çıkmışlar dağ başına – Diyarbakır zindanları çok ağırdır. Biz çekiyoruz. – O AMED şehri bizim şehrimizdir. – O bizim kardeşimizdir.- O bizim rehberimizdir. – Devrimler devrandır, ben ölürüm. – bizim ölülerimiz yalnız dağlarda kalırlar. – Mazlum doğan Kürdistan’dır. – Sen gidersin mazlum doğan – Mazlum dağ Kürdistandır. Kürdistandır. – sen gidersin mazlum dağan mazlum dağan – sen gidersin baş kaldırmışsın mazlum dağan mazlum dağan -Arkadaşlar hep yola çıktılar partizan için – bu bizim savaşımızdır. Vay vay – yurtsever arkadaşlar gelin Kürtler – öne gelin kardeşler, memleket bizi bekliyor. -Gelin arkadaşlar dönem bizini dönemimiz – Gelin kardeşler gelin öne gelin bizim günümüzdür bugün” olan şarkıları söylediği,

Dosyada mevcut 4.10.1998 günlü HADEP Ankara ili 5. olağan kongresinde yapılan konuşmalar ve söylenen şarkıların alındığı kaset çözüm tutanağı kapsamından,

Yine 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in Büyük Kongresinde “Biji Aşiti, faşizme karşı omuz omuza. Kürdistan faşizme mezar olacak, biz PKK. lıyız. PKK halkın partisidir. Serok Apo, Biji Apo. Gerilla vuruyor, Kürdistanı kuruyor.” sloganlarının atıldığı, atılan sloganlara divanın tepkisiz kaldığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine divan başkanının PKK lehine slogan atan topluluğu uyardığı,

Dosyada mevcut 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır.

HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın ve HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar kongrelerinde söylenen gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah ÖCALAN lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağlı, HADEP il, ilçe binalarında merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür.

19.11.1998 günü HADEP genel Merkezinde yapılan aramada 15 adet Yurtsever Gençlik Dergisi. Zindan dergileri, Abdullah ÖCALAN’ın (Kadın ve Aile Sorunu) isimli kitabı Welad Dergileri, Video kasetler, Abdullah ÖCALAN’ın Politik Rapor isimli kitabı, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi isimli kitabı ve daha birçok doküman bulunduğu,

19.11.1998 günlü Yakalama ve Zaptetme Tutanağı kapsamında;

Aramada duvara asılı pano üzerine silahlı çete PKK ve PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı bir gazele kupüründe “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Romaya akacak” yazısının bulunduğu, bu yazının altında “Kürtler Roma’ya aktı” başlığı ile ÖCALAN ile ilgili haberlerin, onun altındaki gazete kupüründe de “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor” başlıklı gazete kupürünün daha altta da “Abdullah ÖCALAN: vasiyetleri bizim için emirdir.” ve altında “PKK’lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği.” yazısının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı;

Arama sırasında çekilen ve Ek-1 dosyada içindeki mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde Gençlik kolu komisyonu üyelerine eğitim verildiği. eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine partinin yolu, misyonu -legal-illegal yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğu belirtildiği;

19.11.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan negatiflerin tab edilmesi ile elde edilen ve Ek-1 dosyada mevcut fotoğraflardan,

HADEP Genel Merkezinde bulunan kasetlerden 6 sıra numaralı kasette HADEP Siirt il başkanlığının 26 Nisan I997’de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu, bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu Kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ev arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,

14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa il teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, sözleri “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen kültlerin liderisin mazlum doğan” olan şarkılar söylendiği dört gencin PKK’nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği.

Dosyada mevcut bant çözüm tutanaklarından ve de

Genel Merkezden alınan evraklar arasında Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu;

EK-2 dosyadaki PKK’lı militanların mektuplarından anlaşılmıştır.

19.11.1998 günü HADEP Ankara il örgütü binasında yapılan aramada Özgür Halk, Devrimci Gençlik dergilerinin bulunduğu, binanın duvarlarına “Kürt sorununa barışçıl, demokratik bir çözüm için açlık grevindeyiz” yazılı kağıdın altında “Faşist güçler tarafından katledildi” yazısı olan Hakim ATİK isimli bir şahsın resminin Roma barış ve siyasi çözümün başkenti olsun” yazısının bulunduğu kağıdın, öldürülen bir kadın resminin asıldığı il binasında mevcut olan ve alınan dosyaların araştırılması sonucu dosyalardan birinde, 70×30 ebatlarında PKK’nın bayrağı ile kurmayı düşündükleri Kürdistan haritasının bulunduğu, özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılına ait takvimin bulunduğu,

  1. a) 19.11.1998 günlü dosyada mevcut yakalama tutanağı kapsamı,
  2. b) HADEP Ankara il binasında çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflar, (EK-1 dosyada)
  3. c) Ek-1 dosyada mevcut 26.11.1998 günlü tutanak kapsamı ile PKK bayrağı ve Kürdistan haritasını ihtiva eden Özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılı takvimi gibi delillerden anlaşılmıştır.

HADEP Altındağ ilçe binasında yapılan aramada “Ulusal parlamento ve işlevleri” başlıklı daktilo ile yazılmış 3 sayfalık yazıda:

“…K. S. Parlamentosu çok önemli bir görevi yerine getirmek üzere kuruldu. Kürdistan’ın yüzyıllardır işgal altında oluşu ve Kürt halkının defalarca katliam ve sürgün olayları yaşaması sonucu yirminci yüzyılın son çeyreğinde ulusal ve toplumsal alanlardaki gelişmelerle birlikte uyanan halkımız öncülerinin önderliğinde örgütlenip özgürlük mücadelesine başlamıştır. Kendisini demokratik alanda ifade etmek için parti kurup örgütlenme faaliyetlerini yasalar çerçevesinde yürüten Kürt halkına bütün demokratik alanlar kapatıldı, sonra Genel Başkanları ve parti yöneticileri saldırıya uğrayarak yüzlerce şehit vererek bir o kadar da parti üyesi sistemin vurucu gücünün boy hedefi oldu. Ülkede özgürce örgütlenmek ve yaşama olanağı kalmayan demokratik alanların kendilerine kapanması sonucu ülkelerini terketmek zorunda kaldılar. İşte sürgündeki kürt parlamentosu tarih boyunca sömürgeci ve işgalcilerin zulmüne dayanamayarak Ortadoğu’dan Kafkaslara hatta Avusturalya’ya ve AB devletlerine kadar Türklerin oluşturdukları ulusal birlik çabalarının ürünüdür, aynı zamanda Türk halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin bugüne ulaştığı ulusal kurumlaşma ve iktidarlaşmanın en üst aşamasıdır. Bu parlamento tüm Kürt halkını uluslararası platformlarda temsil etme hakkına sahiptir. Bütün bu gelişmeler karşısında Halkın Demokrasi Partisinin yıllar sonraki işlevi nedir'” dendiği.

Dosyada mevcut yazı metninden;

HADEP Keçiören ilçe merkezinde yapılan aramada bulunan Halkın Demokrasi Partisi Merkezi Gençlik komisyonluğuna hitaben yazılan raporda;

“…üniversite gençliğinin yanı sıra bugün liseli gençliğin durumuna baktığımız zaman tamamen kimliksizleştirilip tek insan tipi haline getirilmiş ve düzenin okullarındaki ezberci eğitim sisteminin etkisiyle sorma ve öğrenmeden uzaklaştırılıp her şeyi kabullenen bir liseli gençliğin yaratıldığını görürüz. Özellikle Türkiye metropollerine göç edip düzenin eğitim kurumlarında okuyan Kürt gençleri asimilasyon ve köleleştirmeye uğratılarak kendi özünden uzaklaştırılmaktadır. Bizim bu öğrencilerin bu durumunu düzeltmek ve ilişkilerde HADEP’e kazandırmak için öncelikle bu gençlere TC. nin eğitim sistemini, TC. nin yaptığı baskı ve zulmün boyutunu ve yaşadıkları ilişkilerdeki çarpıklığı, kişiliklerindeki çelişkiyi su yüzüne çıkarmamız gerekmektedir. Bunun için;

l – Liselerde HADEP adına bir örgütlenme oluşturmamız.

2- Oluşturulan bu çekirdek grupla öncelikle Kürdistanlı gençlerin belirlenip ilişki sağlanması…” dendiği,

PKK militanı M. Hayri DURMUŞ ile ilgili el yazısı ile yazılmış not bulunduğu, notta;

“Hayri DURMUŞ… 1979’da yakalandığında PKK üyesiydi. Mütevazilik, olgunluk, soğukkanlılık, partiye sarsılmaz bağlılık, bütün bunlar Hayri DURMUŞ’un değişmez özellikleriydi… Tarih yıllardan 1982 aylardan Temmuzu günlerden 14’ü bir kilometre taşı olarak hanesine kaydediyordu. İşte o gün, işte o saat ve anda M. Hayri DURMUŞ kürsüye yürüdü. “Biz dedi. Yapsakta yapmasakta parti önderliği ve parti bu işleri götürür, zaferi kesinlikle kazanır. Bu önderlik bu savaşın bu mücadelenin peşini kesinlikle bırakmaz… Bu benim son duruşmam olacaktır. Kurtuluş saflarında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi için yıllarca mücadele verdim, kişisel hiç bir beklentim ve hesabım olmadı. Daha fazlasını yapamadığım için mezar taşıma bu adam halkına borçlu gitti diye yazın…” yazdığı yine el yazısı ile yazılmış bir şiir bulunduğu, şiirin sözlerinin;

“Kavganın namlusunda Ağustos sıcağında yangına dönüştüler ve biz onların adlarıyla yargıladık geçmişi künyemize isyancı gülüşleri kazıdık ve dedik ki-ey umudun yolcuları-düşlerimize sarılmış geleceğimiz-yürüyüşünüz ve gülüşünüz destandır-andımız olsunki – Yürüyüşünüz yürüyüşümüzdür. – Gülüşünüz gülüşümüzdür.- Düşleriniz bizde gerçek- bir gerçek-ya özgür vatan-ya ölümdür.” olduğu;

Ek dosyada mevcut rapor fotokopisi ve M. Durmuş HAYRİ ile yazılan yazı ile şiirden anlaşılmıştır.

HADEP Adana il binasında yapılan aramada, çok sayıda özgürleşen Yurtsever dergisi. Özgür Halk dergisi, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı Kürdistanda Kişilik Sorunu adlı kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı Sosyalizm ve Devrim Sorunları isimli kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi isimli kitap, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında sözde Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu Olsun ve Kürtçe Nevroz piroz b” yazılı sözde Kürdistan haritası olan afişlerden 106 adet bulunduğu, parti binasında ayrılan gençlik köşesinde, 15 adet güvenlik kuvvetleri ile girdikleri çatışmada öldürülen terör örgütü militanlarının resimlerinin bulunduğu,

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamı ile, 20.11.1998 günlü Tespit Tutanağı kapsamında anlaşılmıştır.

HADEP Antalya İl Başkanlığındaki yapılan aramada çok sayıda Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Öncü Yurtsever Gençlik, Jian Revşan, Zindan ve Zent dergileri, Nevroz Piroz B isimli HADEP teşkilatına ait 30 adet afiş, Mihamet Arif Vicvari Hasen Cizvari isimli ve fotoğraflı 13 adet afiş, Velate Roje isimli 2 adet afiş, Xelil Xemşin isimli ve fotoğraflı 4 adet afiş ve daha çok sayıda yasak yayın bulunduğu; 19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamında;

HADEP İstanbul il binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul İl Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK teröristi resmi ve “Yaşasın 15 Ağustos Atılım Ruhu” yazısı bulunan bez pankart, çok sayıda yasak yayın bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamında.

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı” yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M. Hayri DURMUŞ, Kemal PİR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’in resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi, Abdullah ÖCALAN’ın resminin bulunduğu kartonlar üzerine yazılmış çeşitli dövizler, İtalyan Büyükelçiliğine yazılan 30 adet dilekçe ve çeşitli örgüt terimleri bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamından,

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Özgür Kadın ve Zindan dergileri ile 10 adet tek tip kot pantolon, 12 adet komando tipi askeri pantolon ve tişört bulunduğu, 19.11.1998 günlü yapılan arama tutanağı kapsamında.

Malatya il binasında yapılan aramada örgüt yayınlarından başka, Malatya Valisi, Emniyet Müdürü, Şube Müdürünün fotoğrafları ile polis ve askeri tesislerin fotoğraflarının bulunduğu,

Türkiye genelinde yaptırılan aramalarla ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği 23.11.1998 günlü yazıları kapsamından,

HADEP Van il binasında yapılan aramada, çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip, üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında sözde PKK bayrağının bulunduğu,

Dosyada mevcut Van İl Emniyet Müdürlüğünün 19.11.1998 günlü fax yazılarından anlaşılmıştır.

Diğer HADEP binalarında da aynı belgeler bulunmuştur. Bulunan bu belgeler PKK ile HADEP arasındaki organik bağı açıkça gösterir. HADEP Merkez binası il ve ilçe binaları, PKK propagandasının açıkça yapıldığı yerlerdir. HADEP’de beyinleri yıkanan Kürt asıllı gençlik PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmektedir.

İstanbul il binasında bulunan pankartlar ile, Eminönü ilçe binasında bulunan çok sayıda tek tip pantolon ve gömlekler ile Bakırköy ilçe binasında bulunan Abdullah ÖCALAN’ın resminin olduğu dövizler İstanbul’daki PKK militanlarının eyleme bu binalardan çıktıklarını, eylem sonrası polis takibinden kurtulduktan sonra yine bu binalara sığındıklarını, buralarda kıyafet değiştirdiklerini gösterir. Van il binasında bulunan el bombasının da PKK’nın yapılması düşünülen bir eyleminde kullanılacağı kesindir.

PKK, ile HADEP arasında mevcut organik bağdan HADEP il ve ilçe yöneticilerinin PKK eylemlerine paralel ve PKK’nın amacına hizmet eden eylemlerinden HADEP merkez yürütme kurulu üyeleri olan sanıkların tamamı sorumludur. Onlarda aynı eylemin içindedirler. Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra HADEP Merkez binasındaki panoya PKK’nın propaganda organı olan gazetelerden kesilmiş herbiri Abdullah ÖCALAN ve Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra PKK eylemcilerinin eylemleri ile ilgili haber içeren gazete kupürlerinin yapıştırılması, PKK ve Abdullah ÖCALAN’ın propagandasını yapmak içindir. Sanıklar yaptıkları bu eylemin doğuracağı sonuçların şuurundadırlar.

Silahlı çetenin başının İtalya’da yakalanmasını ve Türkiye’nin çete başını yargılayabilmesi için iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla açlık grevi başlatılması da silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir. Eylemin bir başka aşamasıdır. Demokratik meşruiyeti kabul edilemez. Buradaki eylemin amacı, Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek ve bu amaca da ulaşmak için gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle otuzbin küsur insanın canına kıyan bir terör örgütüne ve onun katil başkanına destek olmak, Abdullah ÖCALAN’ın tutuklanmasını protesto etmektir. Açlık grevi HADEP yöneticileri tarafından bu amaçla başlatılmıştır. Bütün Türkiye’de HADEP binalarında başlatılan açlık grevleriyle Avrupa’ya ve bütün Dünya’ya Abdullah ÖCALAN’ın terörist bir örgütün lideri olmadığı ve arkasında bir halkın bulunduğu mesajı verilmek istenmiştir. Bu açlık grevi eylemi silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir.

PKK bir terör örgütüdür.

6.2.1993 günü Midyat ilçesine gitmekte olan minibüsün PKK teröristlerince yola yerleştirilen patlayıcıya çarpması sonucu yedi vatandaşımızın,

6.2.1992 günü PKK teröristlerinin yaptıkları bir baskınla Kurtalan ilçesi Üçyol ayrımındaki evlerde oturan üçü kadın beş vatandaşımızın,

6.3.1993 günü PKK teröristlerinin Iğdır Evcik Köyündeki kahvehaneye yaptıkları bir baskınla kahvehanede oturan dört vatandaşlarımızın,

14.6.1993 günü PKK teröristlerinin Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne yaptıkları baskınla altı vatandaşımızın, iki köy koruyucusunun,

25.6.1993 günü Mardin ili Yeşilli Koyunlu köyüne PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın yedi vatandaşımızın,

29.6.1993 günü Mardin ili Yalı köyü Hamzabey Mezrasında PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın altı vatandaşımızın,

5.7.1993 günü PKK teröristlerinin Kemaliye Başbağlar köyüne yaptıkları baskında 28 vatandaşımızın,

1.1.1994 günü Diyarbakır Ergani ilçesi Elazığ karayollarında yol kesen PKK teröristleri tarafından biri polis 8 vatandaşımızın,

12.2.1994 günü İstanbul Tuzla istasyonunda PKK militanlarının çöp bidonuna koydukları bombayı patlatmaları sonucunda 5 askeri öğrencinin,

3.8.1994 günü Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne PKK teröristlerinin düzenlediği baskınla 10 vatandaşımızın öldürülmesi ile ilgili eylemler, terör örgütü PKK’nın sivillere yönelik kanlı eylemlerinden sadece birkaçıdır.

Bu kanlı örgüt insanlığın baş belası olan uyuşturucu ticareti ile de uğraşmaktadır. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı PKK terör örgütünün organize ettiği 155 uyuşturucu madde olayında iki ton 502 kg 758 gram eroin. 13 ton 360 kg 950 gram esrar, 4 ton 255 kg 714 gram baz morfin, 2 ton 125 kg 258 gram Hint keneviri, 22 ton 440 kg. asetik asit anhidrit. 621 gram kokain, 277 000 amphetamin tablet l ton 0.80 kg. sodyum karbonat ele geçirildiğini, olaylarda 572 sanığın yakalandığını,

Bunun da haricinde Olağanüstü Hal Bölgesinde ortaya çıkartılan PKK ya ait sığınak ve hücre evlerinde 7 ton 466 kg. esrar, 1.984.000 kök Hint keneviri, 63 kg 375 g eroin, 33 kg baz morfin, l adet uyuşturucu imalathanesinin ele geçirildiği tesbit edilmiştir.

Uyuşturucu ticareti ile uğraşan bu kanlı terör örgütü ve liderine siyasi hüviyet verilemez. Böyle bir terör örgütünü Türkiye’nin muhatap kabul etmesi de düşünülemez. PKK TCK.nun 125. maddesinde yazılı suçu işlemek için kurulmuş bir silahlı çetedir. Bir suç örgütüdür. Yargıtay’ın bütün içtihatlarında da PKK silahlı çete olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her Türk vatandaşının Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanacağı, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içerisinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hakkına sahip olduğu, herkesin dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu Anayasa hükmüdür.

Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesinde sayılan bütün hak ve özgürlüklerin tamamına Türk vatandaşları da sahiptir. Türkiye’de hak ve özgürlüklerin kullanımının sınırlandırılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü sınırlandırmalardan fazla değildir.

Türkiye’de mevcut etnik guruplardan hiçbiri azınlık statüsünde değildir. Tamamı Türk vatandaşlarının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Türkiye’de etnik kültürlerin inkar edildiği de bir safsatadan ibarettir. Etnik kültürler milli kültürün bir parçasıdır. Türkiye Televizyonlarını izleyenler etnik kültürlerin televizyon ekranlarına nasıl yansıdığını görürler ve etnik kültürlerin inkarının bir safsatadan ibaret olduğunu anlarlar. Türkiye yönetiminde bürokrasisinde ve yargısında Kürt asıllı yüzlerce bürokrat hakim ve savcı, çok sayıda bakan vardır. Büyük işadamı olmuş. Türkiye’de ticaret ve sanayiye iştirak etmiş yüzlerce Kürt asıllı vatandaşımız vardır.

Türk vatandaşları arasında etnik kökenine göre hiç bir ayırım yapmadığı gerçek olan Türkiye’den hiç bir kuruluş belli bir etnik köken için imtiyaz sayılabilecek haklar verilmesini de isteyemez. Kaldı ki Türkiye’nin muhatap kabul etmesinin istendiği PKK’nın istekleri imtiyaz kabul edilecek hakların elde edilmesi ile sınırlıda değildir. HADEP binaların da bulunan Kürdistan haritaları, Türkiye’nin dışında komşularının topraklarını da içine almaktadır. Türkiye’nin komşularının topraklarında gözü yoktur. Ancak terör örgütünün hedefi bir kısmı Türkiye toprakları üzerinde olmak üzere Türkiye sınırlarını da aşan müstakil bir Kürdistan kurmaktır. Bu sebeple hiçbir kuruluş, hiçbir güç Türkiye’yi etnik bir guruba imtiyaz sayılabilecek haklar vermeye zorlayamaz, uluslararası anlaşmalarda buna cevaz vermez) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 23.8.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesinde ise;

I- OLAYLAR

l- 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gövde gösterisi halinde cereyan eden Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 2. Olağan Genel Kurultayı. Genel Merkezi Ankara’da bulunan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Genel Kurultayı’nın 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapıldığı.

Salonda aşağıdaki pankartların açılmış olduğu;

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

Kirli Savaşa Son,

Şehitlerimiz Mücadelemize Işık Tutuyor.

Gençliğin Militan Mücadelesi Kızıllaşan Topraklar Yaratıyor. Zafer, Direnen Halkımızındır.

Emekçiler HADEP’e Özgürleşmeye,

Barış, Hemen Şimdi,

Salonda HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın posteri ile Türk Bayrağı ve HADEP Parti Bayrağının yan yana asılmış olduğu,

Salon içinde ayrıca “DERXMEDAN Jİ YANE. Biji Aşiti. BERXWEDAN Rumeta. Bere Mezine” gibi Kürtçe pankartların taşındığı.

Tutsak aileleri diye nitelendirilen bazı kişilerin “biji Bİ RATİ YE GELA, Zindanlar Boşalsın, Tutsaklara Özgürlük, Cenevre Sözleşmesine Uyulsun, Ateşkese Cevap Verilsin, Evlatlarımız Onurumuzdur Çiğnetmeyeceğiz. Operasyonlar Durdurulsun” yazılı pankartları taşıyarak ve zafer işaretleri yaparak salon içinde dolaştıkları, tribünlerde bulunan kalabalığın zılgıt çekerek kendilerini destekledikleri.

Kurultayın devamı boyunca salonda aşağıdaki sloganların atıldığı:

Biji Serok APO.

Gerilla Vuruyor, kürdistan Kuruyor.

Şehit Namirin,

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

PKK Orada Ordu Burada.

PKK Halkın Halk Burada

Kirli Savaşa Son.

Önce Dörtler. Şimdi Onbinler. Zafer Direnen

Halkımızındır. Savaşsa Savaş. Barışsa Barış

Zindanlar Boşalsın Tutsaklara Özgürlük.

Genel Başkan Murat BOZLAK’ın salonda yerini almasından sonra salon içerisinde PKK örgütün sözde bayrağı ile örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın posterinin salon içerisinde dolaştırıldığı, bu esnada salonda bulunanların “Gerilla Vuruyor, Kürdistan’ı Kuruyor.

Biji serok Apo.” gibi sloganları attıkları.

Murat BOZLAK konuşmasına başladıktan sonra şeref tribünü tarafına çatıya maskeli kişiler tarafından evvela PKK örgütünün sözde bayrağının asıldığı, daha sonra bu bayrağın yanına Abdullah ÖCALAN’ın beyaz bez üzerine siyah beyaz olarak yapılmış posterinin asıldığı, daha sonra salondaki tek Türk Bayrağının yine maskeli bir şahıs tarafından ipleri çözülmek suretiyle yere düşürüldüğü, yerine PKK örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asıldığı, bu olaylar salonda bulunanlar tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanırken Genel Başkan Murat BOZLAK’ın hiç bir tepki göstermediği, konuşmasına devam ettiği, iddia olunduğu gibi Divan Başkanı Hikmet FİDAN tarafından konuşmasının ‘kesilmediği, Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın ise cereyan eden olaylar karşısında “Parti disiplinine ve tüzüğe uyalım” şeklinde cılız ve göstermelik bazı ikazlar yaptığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine Türk Bayrağı’nın yerine asılması ikazında bulunduğu, ancak Türk Bayrağının yerine asılmadığı, bunun üzerine Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın isteğiyle salonda bulunanların “Yuh” sesleri arasında Divan önüne serildiği, bayrağın büyük bir kısmının yerlerde sürünmesi ve çiğnenmesi üzerine hükümet komiseri’nin uyarısıyla buradan kaldırıldığı.

Saat 14.30 ile 15.30 arasında Divan Başkanı tarafından Kurultaya ara verildiği, ancak bu ara verişte PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin bulundukları yerden indirildikleri.

Kurultay Salonunda delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle birlikte yukarıda anlatıldığı şekilde PKK örgütünün eylemlerinin başladığı ve saat 14.30’a kadar devam ettiği, bu eylemlere Genel Başkan ve Parti Meclisi üyelerinin hiç bir müdahalesi olmadığı. Genel Başkanın olayları göre göre konuşmasına devam ettiği, salondakileri selamladığı.

24.6.1996 günü saat 05.30 sıralarında Kurultay Salonunda yapılan aramada delegelerin oturduğu bölümde sandalyelerin altına bırakılmış olan 50×75 cm ebadında PK bayrağı bulunduğu, bu bayrağın kurultayın devamı sırasında salona asılan bayrak olduğu,

Ayrıca, Parti Meclisi üyelerinin salondaki yerlerinin karşısında tribüne asılmış olarak;

“Ateşkesin ülkesinden geliyoruz.

Güneşin Saçlarına tutunarak.

Yeşil Topraklarımıza ulaşacağız.

HADEP İstanbul il Kadın Komisyonu” yazılı pankart ile parti Meclisi üyelerinin arkasındaki tribüne asılmış olarak:

“Kahrolsun sömürgecilik,

Askeri İşgale Son.

“Anti sömürgeci Gençlik” ibareli pankartlar ele geçtiği böylece legal bir siyasi kuruluş olan HADEP’in 2. Olağan Kurultayının gerçekte PKK’nın cephe örgütlenmesi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurultayı şeklinde cereyan ettiği, aşağıdaki delillerin tetkikinden anlaşılmıştır.

  1. a) Kurultayı görüntüleyen video kasetleri,
  2. b) Bu kasetlerin Çözümü,
  3. c) Teyp Kasetlerinin çözümü,
  4. d) 24.6.1996 tarihli olay tutanağı,
  5. e) Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün raporu,
  6. f) Hükümet Komiseri’nin Raporu,
  7. g) Arama ve Zaptetme tutanağı,

II- 24.06.1996 TARİHİNDE HADEP GENEL MERKEZİNDE YAPILAN ARAMA

23.6.1996 tarihinde Ankara Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Kongresinin PKK’nın gövde gösterisi halinde cereyan etmesi, Türk Bayrağının yere indirilip yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılması üzerine HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK, Parti Meclis üyeleri ve Divan üyeleri gözaltına alınmış, 24.6.1996 tarihinde HADEP Genel Merkezinde, Ankara il teşkilatı binasında ve ilçe teşkilatlarında arama yaptırılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yaptırılan aramada 2 Klasör haline getirilmiş (K.I, D.I-159 ve K.2 D. 160-340) PKK’nın yayın organları olan KURT-HA (Kürd Alman Haber Ajansı)’nın Bültenleri ele geçmiştir.

KURD-A Haber ajansının önce PKK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı olan BERXWEDAN dergisi tarafından kurulduğu ve Kürdistan Haber Ajansı olarak faaliyete geçtiği, bilahare PKK yanlısı yayın yapması üzerine Alman Hükümeti tarafından kapatıldığı, bu kapatma üzerine Kurd-Ha (Kürt Alman Haber Ajansı) olarak tekrar faaliyete geçirildiği tesbit edilmiştir.

KURD-A bültenleri incelendiğinde ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bildirileri mahiyetinde oldukları görüşmüştür.

Bu bildirilerden bazılarının başlıkları ile bazılarından örnekler aşağıya alınmıştır:

ARGK Gerillası bugün devlet güçlerine bir çok bölgede saldırdı. 16 asker öldü. 10 asker yaralandı.

ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasında sonuçları açıkladı: 53 Asker, 3 Subay. 6 Polis, 3 Korucu öldü.

Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda… Gerillaların Şırnak kuşatması devam ediyor.

Korucu köyüne yapılan baskında 12 asker öldü.

ARGK Zafer Kampı komutanı Mahir: bu yıl kurtarılmış alanlar ilan edeceğiz.

ERNK Avrupa Örgütü: süreç kesin zafere gitme sürecidir.

Lice katliamında TC. kimyasal silah kullandı. 12 kişi kör oldu. 380 kişi katledildi.

ARGK: izin belgesi alan turistler ülkemizi güven içinde ziyaret etmektedirler.

ARGK: Kürdistan’a izinsiz girilemez,

ARGK: bizim sol örgütlerle karşılıklı anlayış temelinde çözemeyeceğimiz hiç bir sorunumuz yoktur.

ERNK Avrupa örgütünün 13.10.1993 tarihli “Yiğit Kürdistan halkı demokratik kamuoyuna” başlıklı bildirisi, bu bildiride şöyle denilmiştir… “Sömürgeci faşist Türk Devletine ve onun kanlı özel savaş gücüne karşı partimiz önderliğinde sürdürülen amansız mücadele tarihimizde görülmedik düzeyde boyutlanarak ve yükselerek devam ediyor. Özellikle Kürdistanın tüm coğrafyasında yayılarak ve güçlenerek süren gerilla mücadelesi düşmanı darbeliyor. Tüm politikalarını boşa çıkarıyor, ekonomisini tıkıyor bitiyor. Devleti artık işlemez hale sokuyor ve halkımızı özgürlüğe götürüyor.”

Yaşasın Ulusal kurtuluş Savaşımız.

Yaşasın PKK. ERNK. ARGK.

Yaşasın Ulusal Önderimiz Başkan Apo.

Avrupalı 300 basın yayın merkezi ÖCALAN’la görüştü. Gerilla saldırıları yaygınlaştı. Devlet Botan’ı tümden kaybetmiştir.

ERNK Avrupa Örgütü: Hiç kimsenin haklı taleplerimiz karşısında tutum almaya hakkı yoktur.

ERNK Avrupa örgtü: Kardeşlik cephesinde birleşelim.

Devlet güçleri Mardin köylerine yöneldi.

ARGK gerilla güçlerinin denetiminde olan Cudi dağında bir helikopter daha düşürüldü.

ERNK: Eski Yugoslavya’da resmi görüşmelerde bulundu.

PKK 5. Kongresi başarı ve zaferin güvencesidir.

Sason ve Kulp operasyonunda ARGK darbesi.

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin. Kirli savaşa finans sağlamayın.

Sason operasyonunda ARGK’den cevap

Kontragerilla Adana’da yine Kan döktü.

  1. Klasörde yer alan bültenlerden örnekler:

KURD-A Haber Ajansının “Kürdistan’a Bahar Geldi” başlıklı 24.2.1995 tarihli bildirisi:

“21 Şubat tarihinde Mardin bölgesinde Devlet güçlerinin operasyona çıkacağını haber alan ARGK gerillaları gereken hazırlıkları yaparak iki koldan pusu attılar. Büyük bir güçle çıktıkları operasyonda gerillaların pususuna düşen Devlet güçleriyle ARGK gerillaları arasında başlayıp akşama kadar süren bir çatışma çıktı. Bu çatışmada ARGK gerillaları hiç bir kayıp vermezken Devlet güçleri ilk pusuda bir subay, iki uzman çavuş ve 9 er kayıp verdiler. Gerillalar tarafından atılan diğer pusularda ise iki asker ölürken çok sayıda yaralı olduğu öğrenildi. ARGK gerillalarının saldırısına uğrayan ve büyük kayıp vererek geri çekilmeye çalışan Devlet güçlerine yardıma gelen başka bir operasyon kolu da gerillaların saldırısına uğradı Yerel kaynaklar bu çatışmada çok sayıda yaralı olduğunu bildirirken Devlet güçleri kayıpları hakkında kesin sonuçlar öğrenilemedi.”

KURT-A bültenlerinden diğer başlıklar:

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin, kirli savaşa finans sağlamayın.

24 Ocak 1995’de Birleşmiş Milletlerin Cenevre’deki binasında düzenlenecek olan basın toplantısında PKK Cenevre anlaşmasını imzalayacak.

Kontra faaliyetlerde bulunan ve Türk İstihbarat Teşkilatı MİT’le birlikte çalışan ve yurtsever Kürt işadamlarının listesini ÇİLLER’e verdikleri öne sürülen Ziya Nazım (LAZO) Asker TAHİNTAN. ARGK Metropol timlerince cezalandırıldı.

– Kürdistan Sürgün Parlamentosunun temeli atıldı.

– ERNK Avrupa temsilcisi Ali GAVRAN basın açıklaması yaptı: Güneyde Türk Ordusunu büyük bozguna uğratıyoruz.

– PKK Genel Başkanının Güney Kürdistan’a yönelik operasyonu değerlendiren açıklaması: Güney Kürdistanı TC. için kapana çevirmeye kararlıyız.

– PKK MK. İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamasında: Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerillayla birleşme ve Zülfıkarı ele alma zamanıdır.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC.inançsız ve dinsizdir.

– ERNK Avrupa temsilciliğinin DEP’li milletvekillerinin yargılanmasıyla ilgili yaptığı açıklamada: Yargılanan kirli savaş mahkumu TC.dir.

– ARGK ZAXO’da TC’yi vurdu.

– BAGOK’ta çatışmalar devam ederken ARGK basın bürosu Ekim ayındaki eylemlerde 706 askerin öldüğünü açıkladı.

– Gerillalar bu kez dağlarda değil, yollarda vurdu, bir helikopter düştü 16 asker öldü.

Kürdistan Sürgün Parlamentosu Kürt halkına kutlu olsun.

– ERNK Avrupa Temsilciliğinin yaptığı açıklamada: hiç bir güç bizi kutsal davamızdan alıkoyamaz.

– PKK’nın 17. kuruluş yıldönümü kutlamaları bütün Avrupa’da şenliklerle kutlanıyor. Gecelerde ve şenliklerde konuşulanlar hep aynı noktaya vurgu yaptı. “Başkan Apo’nun yolunda yürüyoruz.”

– PKK’yı yasaklayan Almanya’ya Kürtler bir yıl sonra yine aynı cevabı verdi: “EZ Jİ PKK ME.”

– PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN, AGİK zirvesi öncesi önemli açıklamalarda bulundu: Kızılhaç ve Cenevre’ye başvuracağız.

– PKK’nın kuruluş yıldönümü Kürt Halkına ve tüm insanlığa kutlu olsun. HADEP Genel Merkezinde Ele Geçen Diğer Doküman:

  1. a) Yalçın KÜÇÜK ile Abdullah ÖCALAN’ın konuşmalarını içeren 18 sayfalık not.
  2. b) “Legal alanın sınırları'” başlıklı doküman. Bu dokümanın giriş bölümünde şöyle denilmektedir:

“…Ülkemiz binlerce yıldan beri baskı, sömürü ve inkar politikalarıyla yok edilmek, halkımız sistemli katliam, göçertme ve eritme çabalarıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Uygarlığın beşiği olan, tarihin en eski dönemlerinden itibaren varlığını çeşitli tarihsel kaynaklarında ortaya koyduğu üzere duyuran bir halk ve ülke çok yönlü saldırıların hedefi olmuştur. Ulaştığı yüksek gelişim düzeyinin doğal sonucu olarak oluşan tüm zenginlikleri, kültürel ve uygarlık açısından geri olan diğer halkların iştahını kabartmış, tarihi ipek yolunun üzerinde bulunması, doğal zenginlikleri, coğrafik konumunun önemi bu talan ve saldırganlıkların giderek artmasına yol açmıştır.

“Bu nedenle iç dinamiğiyle gelişmesinin önü tıkanmış, parça parça edilmiş, sürekli yabancı egemenliği, örgütsüzlük dayatılmıştır. Öz gücüne dayanarak gelişmesinin tüm olanakları kapatılmak istenen bir halk bugüne kadar gelebilmişse, bu temellerin çok sağlam atılmış olduğundandır. O dönemde yaşayan onlarca halkın bu gün ortadan kalktığı, tarih sahnesinden silindiği düşünülecek olursa, söylediklerimiz anlamı daha iyi kavranabilir. “Toplumsal örgütlenmesinin çağına göre ne derece gelişkin olduğu yapılan tarihi anlaşmalardan anlaşılmaktadır. Üretim araçları, insani ilişkiler, bilgi ve tecrübe düzeyinin dönemine göre oldukça ileri olmasına karşın ekseri barbar toplulukların saldırılarıyla bu ulaşılan uygarlık düzeyi dağıtılmıştır. Bir köle esir durumuna düşürülmüştür.

“Başkaları için büyük gayretler ortaya koyan, uşak gibi hareket eden bir halk durumuna getirilmiş, adeta kendi kendine yabancılaştırılmıştır. Selahaddini Eyyubi, İdrisi Bitlisi, Malazgirt 1071 savaşı,Türk Kurtuluş Savaşı, Kamuran İNAN, Hikmet ÇETİN, Salih SÜMER gibileri bunun en canlı örnekleri olarak belirtilebilir.

“İşte bu süreci tersine çevirerek zorla gasp ve talan edenlerden değerleri aynı şekilde kurtarmak, insanlık dışı hareket edene hakettiği şekilde cevap vermek, ancak bir güç ve otorite yaratmak, bu konuma yükselmekle olur. Bu ise hayatın her alanında örgütsüzlüğü, kölelik ve hizmetkarlığı aşmakla mümkün olur. Bunu yine bizler yapacağız. Yani beyni dağıtılmak, yok edilmek, tarihten silinmek istenen bu ülkenin halkı yapacaktır… işte ele aldığımız eserimiz bu dönemin savaşan halk gerçeklerimiz her yönüyle ortaya çıktığı, etkilerini duyurduğu özel bir aşamanın ürünüdür. Biraz olsun, halkımızın örgütlenmesine, doğru önderlik, çalışma, hareket ve yaşam tarzına ulaşmasında katkıda bulunursak sevinç duyarız.”

Kadın ezilmişliğinin tarihteki kökeni ve gelişimi başlıklı doküman, bu dokümanın HADEP bünyesinde kurulan Kadın Komisyonunun görevleri bölümünde yer alan esaslardan bazıları şu şekilde belirtilmiştir.

– Tüm kadınları mevcut komisyonun içerisinde örgütlemek, eğitmek ve kendi iradelerine kavuşturmak.

– Ülkemizde süren kirli savaştan en çok zarar gören baskılara maruz kalan Kürt kadınının metropollerdeki yoz yaşama, şovenizme, ulusal inkarcılığa karşı koruma, ulusal kimliklerini koruma olanağı yaratarak bu temelde eğitmek,

– Metropollerdeki kadını sömürgeciliğe, gericiliğe ve sahte yaşama yabancılaştırıcı, asimilasyoncu, eğitim ve kültüre karşı eğitmek, özgür yaşam tarzını geliştirmek ve yaymak,

– Kültürel çalışmalar bölümünde: MED-TV nin düzenli seyredilmesini sağlamak ve oradaki çalışmalardan yararlanmak.

  1. d) Yakıldığı, boşaltıldığı iddia edilen köylerin tesbiti ile ilgili PKK paralelinde hazırlanmış doküman,
  2. e) HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK’in 4.2.1996 tarihinde düzenlenen, İstanbul’da Kürt Enstitüsü’nün organize ettiği “Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm Sempozyumu”na sunduğu tebliğ,

Sanık Osman ÖZÇELİK bu tebliğde Kürtlerin atalarının Kardaklar, Gutti’ler veya MED’ler olduğunu. Kürdistan sözününde 12. yüzyıldan beri kullanıldığı, Kürtçe’nin Hind-Avrupa dil ailesinden olduğunu, Türkçe’den farklı olduğunu iddia ettikten sonra tebliğine şöyle devam etmiştir:

“…Türkiye’de 26 farklı etnik yapının yaşadığı gerçeği gözönüne alındığında ve bunlardan Kafkas kökenli Gürcü, Çerkez, Abaza, Dağıstanlı, Arap, Laz ve müslüman olmayan etnik unsurların her birinin milyonlarla ifade edildiği düşünülürse, Kürtlerin bir azınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkar. 70 yıldır uygulanan zora dayalı asimilasyoncu politikalar heterojen toplum yapısından homojen bir Türk ulusu yaratma çabaları, Türk üst ulusal kimliğinde birleşmenin Devlet katında sağladığı olanaklarla, gönüllü olarak ulusal etnik kimliğinden vazgeçen Gürcü, Çerkez, Laz, Boşnak, Arap nüfus dışarıda bırakılırsa Türk etnik yapısının bir azınlık olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalınacaktır. Toplumsal yapının üzerine böyle bir mercek tutulduğunda çok daha acı bir gerçekle karşılaşırız. Buda Türk söven-ırkçı milliyetçiliğin bayraktarlığını yapanların gerçek Türk etnik yapısından gelenler değil devşirme, dönme tabir edilen Türk etnik yapısı dışından gelenler olduğu görülecektir… Kürt nüfusun azınlık olmayıp Türklerden daha yoğun bir nüfusa sahip olmalarına kimse şaşmamalıdır. Çünkü Kürtler binlerce yıldan beri kendi topraklarında yaşamaktadırlar. Türk kardeşleriyse ancak 900 yıldır Anadolu’yu göç yoluyla kendilerine yurt edinmişlerdir. 900 yıl önce kaç Türk kardeşimiz at sırtında Orta Asya’dan buralara geldiği ve hangi üreme hızıyla büyüyerek Kürt nüfusu azınlıkta bıraktılar sorusunun yanıtı henüz verilmemiştir.

…Kürtlerin bütün baskılara, katliamlara karşın böyle bir kabullenmedeki direnci anlaşılmalıdır. Kürt gemisi fırtınaya kapılmamıştır. Sığınacak bir liman arayışı yoktur. Ve ihtiyaç halinde sığınacağı bir limanda vardı. Liman Fırat ve Dicle’dir. Liman Mezopotamya’dır. Liman Ahmade Xane, Melaye Ciziri, Selahaddini Eyyubi’dir. Liman devrimci Kawa’nın sıcak körüğüdür.

…Lozan’da istenilenlerin bir bölümü elde edilmiş, ancak Kerkük ve Musul gibi petrolce zengin Kürt illeri kaybedilmiştir. Kerkük ve Musul’un İngiliz yönetimine geçmesiyle Kürt kardeşliği de bitmiştir. Kürtler ve Kürtlük namına var olan her şeyin tarihten silinmek istendiği, Kürtlerin en sıradan insani ve ulusal demokratik taleplerinin kanla bastırıldığı bir karanlık dönem başlamıştır. 25 Eylül 1925’de “Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunları” çıkarılarak Kürt kimliği yok edilmeye çalışıldı.

Balkanlardan ve Kafkaslardan göçmenler getirilerek Kürdistan’a yerleştirildi. Açlık ve sefaletle yüzyüze bırakılan Kürtlerin anayurtlarını terketmeye, politikalar ve sürgünlerde Kürdistanlılar köklerinden koparılmaya çalışıldığı, Kürt dili yasaklandığı, Kürtlerin Türk olduğu savlarının ortaya atıldığı. Kürtlerin Kürt olmaktan utanç duymaları için gerekli her türlü propaganda ve baskı uygulanmaya çalışıldığı.

Devletin yok etme politikaları karşısında Kürtler kendi güçleri ve örgütlülükleri oranında yanıt vermeye başladılar. 1925-1938 yılları arasında 20 civarında isyan tenkil ve tedip yaşandı.

PKK 2. kez ateşkes ilan etmişti. Birincisinde olduğu gibi Devlet operasyonla sürdürmekte ve “Kökünü kazımak” politikasından vazgeçmemek niyetinde olduğunu göstermektedir. Daha fazla kan dökülmeden, daha fazla acı yaşanmadan ve kardeşlik duyguları yerini düşmanlıklara terketmeden, birlikte eşit koşullarda yaşam özlemi ve ümitler yitirilmeden, bölünmeden alınacak önlemler vardır. Barış sağlanabilir.

Bunun için,

– PKK’nın tek taraflı ilan ettiği ve uyduğu ateşkese Devlet yanıt vermelidir.

– Genel af ilan edilmelidir.

– Olağanüstü Hal uygulanmasına son verilmelidir.

– Kürt kimliği tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.

  1. f) ”Değerli arkadaşlar” başlıklı Abdullah SAYGIN imzalı doküman: Bu dokümanda şöyle denilmektedir: “…Kürt çocuklarına aile içi eğitimleri yok sayılarak, okulda öğretim verilmeye çalışılır. Bu bilime aykırıdır. 6 yaşındaki bir çocuk dil öğrenmeye zorlanamaz. Çünkü bedensel ve zihinsel olarak, bu kapasiteye sahip değildir. Türk eğitim sistemi siyasi amaçla donatılmış, sivil kışla sistemidir. Bu sivil kışlalarda Türkleştirme faaliyetleri vardır. Bunun bir diğer ifadesi asimilasyondur. Yani beyaz katliamdır. Her sabah “Ne Mutlu Türküm Diyene” dedirttiler. Kürt çocuklarına yalan dayatılan bir ülkede yaşıyoruz. Dünyanın hiç bir yerinde anadiliyle konuştuğu için cezalandırılan çocuklara rastlayamazsınız. Bu Türkiye’de vardır. Ve ben yaşadım. Kürt çocuğu kafasının içinde beyin olduğunu bile bilmeden bilinci tahrip ediliyor… “Türküm, Doğruyum” kalıpları uygulanarak inkar politikası güdülürken, çocuk ırkçı, şoven kalıplara sığdırılmaya çalışılıyor… Doğal zenginliği tahrip edilmiş ve insansızlaştırılmış bir bölge, üretimden koparılmış kişilersavaşın psikolojik tahribatını yaşıyorlar. Kirli savaşın ekonomik yanı ile milli gelirin yarısı kadarı eğitim ve sağlık bütçelerinden kesilerek Kürt halkının üzerine bomba olarak yağdırılıyor.”

Kemal OKUTAN kapatılan HEP ve DEP Genel Sekreter Yardımcısı Ankara Kapalı Cezaevi imzalı yazı,

Bu yazıda şöyle denilmektedir;

“Avrupa Parlamentosu yakında Türkiye’nin gümrük birliğine kabul edilmesini onaylayacak… Aralık ayında gerçekleştirilecek olan seçim, çağdaş dünya değerlerinden uzak, kendi halklarına acı çektiren, kendi coğrafyası saydığı toprakları bombalayan, 3500’ün üzerinde Kürt Köyünü bombalattıran, binlerce insanı katlettiren bir devletin uygulamalarını onaylama yada onaylamama seçimidir. Daha kurulduğundan beri dünya dengelerini gözeterek kendilerine çevirmek için entrikalar uygulayan Türkiye Cumhuriyeti, bugün benzeri uygulamalar sergilemektedir. Örneğin 1920’lerde Batı’ya eğer bize destek vermezsen Sovyetler Birliği ile işbirliği yaparım şantajını yapan Kemalistler, Sovyetlerinde desteğini almak için “Eğer bize yardım etmezseniz emperyalistler bizi yutar” demişlerdir. Her iki tarafın yardımlarını alan TC. günün koşulları içinde tercihini batıdan yana koymuştur.. ,.

  1. h) Sanıklardan İsmail ARSLAN, Melik AYGÜL ve Mehmet Nuri GÜNEŞ, tarafından imzalanmış olan “Halkın Demokrasi Partisi” başlıklı tutanak,

Sanıkların imzalamış oldukları bu tutanakta cezaevlerinde bulunan tutuklulardan “Tutsak” olarak bahsedilmektedir.

ı) Cezaevlerinde bulunan PKK tutuklularından HADEP Genel Merkezine gönderilen dilekçeler,

Bu dilekçelerden Dizi:901’de bulunan dilekçedeki “Taleplerimiz” bölümü örnek olarak aşağıya yazılmıştır.

Siyasi taleplerimiz;

– PKK’lı tutsaklar için savaş esirliği statüsünün kabul edilmesi,

-KK’nın tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu ateşkes çağrısına cevap verilmesi,

Askeri operasyonlar, yakıp yıkmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, zorunlu göç vs. politika uygulamalarının durdurulması,

Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine uyması ve uluslararası gözlemci heyetlerin gelerek savaşın sonuçlarına, ihlallere ilişkin yerinde incelemeler yapması,

Yine HADEP Genel Merkezinde ele geçen PKK paralelindeki illegal ve legal yayınlar;

KK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı SERXWEBUN, dergisinin Ekim 1991 tarihli 18. Özel sayısı,

  1. b) Serxwebun dergisinin Ağustos 1993 tarihli 140. sayısı ile Mayıs 1992 tarihli 125. sayısı,
  2. c) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  3. d) 51 adet Özgür Halk dergisi,
  4. e) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  5. f) İsmail BEŞİKCİ’nin Tunceli Kanunu 1925 ve Dersim Jenosidi isimli kitabı,
  6. g) PKK üzerine Düşünceler, Özgürlüğün Bedeli isimli İsmail BEŞİKÇİ’nin kitabı,
  7. h) Marksizm ve Gerilla Savaşı William J. POMEKOY,

ıı) 2 adet “Muhsin Melik Yaşam ve Mücadelesi” isimli kitap,

II-ANKARA HADEPİL TEŞKİLATI BİNASINDA VE İLÇE TEŞKİLATLARINDA YAPILAN ARAMALARDA ELE GEÇEN DOKÜMANLAR

– Ankara HADEP il binasında ele geçen örgütsel doküman:

  1. a) KURD-A Haber Ajansının bültenleri,

Bu bültenlerden bazı örnekler aşağıya yazılmıştır:

ARGK Savaş bilançosunu açıkladı, başlıklı bildiride şöyle denilmektedir:

“Türk Devleti 19 Mart tarihinden beri devam eden Güney Kürdistan’daki kirli savaşla ilgili çeşitli bilgi vermeye devam ederken ARGK genel karargahı basın bürosu savaşın 8 günlük bilançosunu yayınladı.

“Basın ve kamuoyuna 2 No.lu açıklama adını taşıyan açıklamada 8 günlük süreçte TC. ordusuyla ARGK. birlikleri arasında toplam 69 çatışmanın yaşandığı belirtildi. Buna göre Türk ordusunun sınırı aştığı tüm noktalarda çatışmalar yaşandı. Gerilla kaynakları tarafından kaydedilen ve Türk ordusunun telsiz konuşmalarında da tasdik edilen bilgilere göre 69 çatışmanın ancak 25’nin kesin sonuçları belli oldu, bu 25 çatışmada toplam 516 Türk askeri öldürülürken 21 ARGK gerillası yaşamını yitirdi ve 12 gerillada çeşitli yerlerinden yararlandı. Yine tüm uluslararası antlaşmaları hiçe sayan Türk Devletinin yönelimleri sonucu 12 sivil katledildi ve 8’ide yaralandı. Fakat bölgede çalışma yürüten uluslararası sağlık kuruluşları bu sayının daha da yüksek olduğunu belirtiyorlar. ARGK açıklamasında Türk ordusunun kayıpları hakkında 44 çatışmanın sonuçlarının belli olmadığı, ancak bunlarında sonuçlarının tesbit edilmesiyle ölü sayısının artacağı kaydedildiği, buna ek olarak ARGK birlikleri tarafından alana döşenen mayınlara çarparak ölen Türk askerlerinin sayısı belli değil.

Bültenlerden bazılarının başlıkları ise şu şekildedir;

– ARGK Askeri Konseyi: TC. ordusunu Kürdistan’dan kovacağız.

– TC Kana doymuyor. ARGK. Gerillaların Devlet güçlerine karşı gerçekleştirdikleri saldırılar tüm hızıyla sürerken Devlet güçleri de halka yönelmeye devam ediyor.

– Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda.

– Gerillaların Şırnak çıkarması devam ediyor.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul Katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC. inançsız ve dinsizdir.

12 Mart 1995 tarihinde İstanbul’un Küçükköy ve Gaziosmanpaşa Mahallelerinde gerçekleştirilen katliam ile ilgili bir açıklama yapan ERNK Avrupa temsilcisi Ali GARZAN: bu katliamın intikamını alacağız dedi.

– ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasının sonuçlarını açıkladı. 52 Asker, 3 Subay, 6 Polis, 3 Korucu öldürüldü.

– ERNK Avrupa örgütü son olarak gelişen operasyonlarla ilgili bir açıklama yaptı: Türk Özel Savaş ordusu Güney Kürdistan’da panik içinde kırıldı.

– PKK’dan Ulusal Af, ihanet lekesini artık alnınızda taşımayın.

– ERNK Avrupa örgütü: Kürdistan halkının Serhildan Ateşi Türkiye Metropollerini de sardı,

– PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN: Gazi Mahallesi katliamını devlet bağlantılı kontragerilla gerçekleştirmiştir.

– PKK MK İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada: “Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerilla ile birleşme, Zülfıkarı ele alma zamanıdır.”

– ERNK Avrupa Temsilcisi Ali GARZAN basın açıklaması yaptı: “Güneyde Türk ordusunu büyük bozguna uğratacağız.”

– Garzan Eyaleti ARGK komutanlarından Berdan: “Baharı onlara cehennem edeceğiz.

– Ajansımıza açıklamada bulunan ARGK komutanlarından Sorej: “Bu bahar diğer baharlara benzemeyecek.”

– ARGK Basın Bürosu Ocak 1995 eylem bilançosunu açıkladı: “69 Asker, 49 Korucu, 7 Kontra öldürüldü.”

– ARGK hem güney, hemde kuzeyde vuruyor.

  1. b) Program önerisi: Nasıl bir insan hakları mücadelesi ve nasıl bir İHD,

Devrimci Mücadele yayınlarından olan broşürde sayfa 4’de şöyle denilmektedir: “…insan hakları, demokrasi, ulusların kaderlerini tayin hakkı savunucusu görünen para babaları devleti, konu Kürdistan olunca “Üniter devletten vazgeçilemez” diyerek Kürt Halkının en demokratik hakkı olan kendi kaderini tayin hakkını tanımaya bir türlü razı olmamaktadır. Sömürge zulmünden kurtulmak isteyen Kürt halkına karşı en acımasız katliamlara girişmekten çekinmemektedir. Bunun bu satırları kaleme aldığım andaki en son örnekleri Şırnak ve Göle katliamlarıdır.

Hak ihlaline uğrayan insanlar kimlerdir.

  1. aa) Sömürge statüsünde yaşamaya mahkum edilen Kürt halkıdır.
  2. bb) Türk halkını oluşturan işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar kadınlar çalışmak zorunda olan diğer tabaka ve zümreler, işsizlerdir.
  3. HADEP – PKK İLİŞKİSİ

HADEP, PKK’nın silahlı mücadele alanında sürekli gerileme kaydettiği ve amacına ulaşmak için legal zeminlere fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, geçmişte PKK adına bölücü faaliyetler göstermiş kadrolar tarafından 1994 yılında kurulmuştur.

HADEP kurulduğu tarihten itibaren PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini üstlenerek, yasal olmamasına rağmen oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi komisyonları vasıtasıyla ERNK’nin rolünü üstlenmiştir.

HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimlerden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir. Yine HADEP il ve ilçe teşkilatlarındaki faaliyetleriyle PKK’nın kırsal kadrosuna eleman temin etmekle ve lojistik destek sağlamaktadır.

PKK’nın 1995 yılı başından itibaren “Kürt Kültürel Kimliği Tanınması” amacına yönelik olarak başlatılan süreçte, yurt içinde HADEP mihverli olarak ihdas edilen legal oluşumlara, uluslararası camiada da Avrupa’da meydana getirilen Toplantı Grubu’na kendisi adına siyasi taraf olmak misyonunu yüklediği bilinmektedir.

HADEP mensuplarının gerek 1995 Temmuz ayında Cezaevleri açlık grevinde gösterdikleri çabaları, gerek çeşitli demokratik kitle örgütlerine sızma ve onları ele geçirme faaliyetleri ve gerekse Marksis-Leninist Sol’un yanı sıra, diğer sözde demokratik ve aydın çevre nezdinde sürdürdükleri girişimlerle “Kürt Kültürel Kimliğinin Tanınması” koşuluyla sözde barışın sağlanacağını beyan etmeleri ve bu hususta ısrarlı olmaları kendilerine yükletilen misyonun gereğidir.

HADEP kendisine PKK tarafından yükletilen misyona uygun bir üslupla 24 Aralık 1995 seçimlerine yönelmiştir. Kendisine yükletilen misyon gereği medya ve demokratik çevrelerin geniş desteğini sağlamak amacıyla kendisine bir “Türkiye Partisi” mesajı oluşturmaya çalışmıştır. Bu maksatla geniş bir ittifak oluşturmaya çalışmış, girişimleri sonucu SİP (Sosyalist İktidar Partisi), BSP (Birleşik Sosyalist Parti) ve bölücü PSK yanlısı DDP (Demokrasi ve Değişim Partisi) gibi legal partilerle, “Emek Barış Özgürlük Bloku'” adı altında seçim ittifakı meydana getirmiştir. Ayrıca kamuoyunda isim yapmış bölücü Marksist-Leninist kişiler ile, sözde ilerici, demokrat, aydın kişileri bir araya getirmeye çalışmıştır.

Kamuoyunun desteğini sağlamak amacıyla seçim propagandalarında barış ve kardeşliğin tesis edileceği, ateşkesin sağlanacağı temalarına büyük önem vermiştir. HADEP seçim bildirgesinde propaganda eylemlerinde “Kürt Sorununun Barışçıl Yöntemlerle Eşitlik ve Özgürlük Temelinde Çözümünü ve Birlikteliğini Savunur” türündeki yumuşak ifadelerle, amaçlarının bir an önce sözde barış ortamını sağlamak olduğunu vurgulamaya çalışmışlardır. Böylece seçim çalışmaları sırasında, HADEP’in Kürt sorununda ön plana çıkması halinde PKK terörünün fonksiyonel olmaktan çıkarılarak geriletilebileceği gibi bir imaj oluşmuş ve bu imaj kamuoyuna bir kısım Medya ve sözde aydın tarafından empoze edilmeye çalışmıştır. Böyle bir imaj oluşması PKK’nın dönem taktiğine hizmet etmiştir. Nitekim PKK “Devlet Kürt sorununun çözümünde bizimle pazarlık yapmıyorsa, legal zeminden ayrılmayan, yasalara saygılı davranan HADEP ile yapsın” düşüncesini zihinlerde uyandıracak beyanlarda bulunmuştur.

HADEP seçim süresince bir kısım medya ve bazı etkili çevreler tarafından kendilerine bu tür barış misyonu yükletilmesi üzerine daha da rahatlamış olarak barışın kendileri tarafından tesis edilebileceği yolundaki açıklamalarını yoğunlaştırmış bir kısım insanlarda inandırmıştır.

Böylece PKK. HADEP vasıtasıyla yürüttüğü seçim propagandasıyla barışın tesisinin kamuoyunun ertelenemez bir talebi olduğunu, barışın sağlanması için Kürt kültürel kimliğinin tanınmasının temel şart olduğunu ve HADEP mihverli kuruluşların barışın tesisi ve Kürt kültürel kimliğinin tanınmasında taraf olarak kabul edilmesi gerektiğinin teşhir ettirmeye çalışmıştır.

Ancak, seçimlerde HADEP’in hedeflerinin ve ülke barajının çok altında rey alması yeni arayışlara yönlenmesine neden olmuştur.

Bu sırada PKK liderinin, HADEP’in yüksek oy aldığı ilerdeki adaylarının meşru milletvekilleri olduğu, bu kişilerin bölge halkının temsilcileri olduğu şeklinde açıklamaları olmuştur. PKK lideri bu açıklamaları HADEP’i yönlendirme amaçlıdır.

HADEP-PKK İLİŞKİSİNİ ORTAYA KOYAN DELİLLER VE BELGELER

l- PKK operasyonlarında yakalanan ve HADEP-PKK irtibatını dile getiren sanıkların ifadeleri,

  1. a) MEHMET-MAZLUM (K) İsak EKTİREN, 13.2.1995 tarihli ifadesinde:

“…İskenderun ERNK sorumlusu SEVİM (K) ve HADEP İlçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın talimatı ile Payas ERNK komitesini oluşturduklarını ve SEVİM (K)’a bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü. Şahabettin YILMAZ’ı teslim ettiği Kaleşnikof marka silah ile ve SEVİM (K)”un talimatı ile Payas l00.Yıl İlkokulunu taradığını, İskenderun HADEP ilçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın kendisini tanıştırdığı İSHAK (K) Fehamettin KILIÇ ile işbirliğine girdiği ve bu şahsın devlet yanlısı olduğu gerekçesiyle gösterdiği infaz edilecek ailenin eylemini kabul ettiğini, SEVİM (K)’un İskenderun HADEP içinde örgütlediği ve kırsal alana aktarılacak olan 3 militanı SEVİM (K) ile HAMİT ÖZGÜÇ:ün Payas’ta kendisine teslim ettiklerini, kırsala gidecek bir bayan, iki erkek örgüt mensubunu Mustafa KARAGÖZ’ün evinde barındırdıklarını, operasyonların başlaması üzerine eylem silahını Mustafa KARAGÖZ ile birlikte evinin bahçesine gömdüklerini ve kırsal alana aktarılacak kişileri Payas’tan kaçırarak Dörtyol HADEP ilçe Başkanı’nın evine götürdüğünü, ilçe Başkanı Abdulhakim GÜMÜŞ’ün kendilerini daha güvenli gördüğü için Mehmet YILDIZBAKAN’ın evine götürdüğünü” beyan etmiştir.

  1. b) Sanık Abdulhakim GÜMÜŞ 14.2.1995 tarihli ifadesinde: “…Parti binasına orta boylu, 20-23 yaşlarında, esmer, siyah saçlı, zayıf, Urfa’lı olduğunu ve isminin Mehmet olduğunu öğrendiği bir şahsın kendisinin gerilla olduğunu söyleyerek Cudi Dağından geldiğini kendisinden bazı isteklerinin olduğu söylediğini… İshak EKTİREN’in kendisine bu şahısların kırsal”a aktarılmak üzere getirilen şahısların olduğunu söylediğini” beyan etmiştir.
  2. c) Şirin ÇELİK 29.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatında sekreter olarak çalışıyorum… HADEP’in Gençlik komisyonunda görev alan Hüseyin KAYGUSUZ, Evren ÖZCAN, gibi kişilerle tanıştım… Evren ÖZCAN, PKK terör örgütünün fikir ve düşüncelerini benimseyen bir kişiliğe sahip insandır… Parti binasında bulunan kütüphanedeki Özgür Halk dergisi Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan çeşitli kitapları okuyordum.” demiştir.

  1. d) HACI YILMAZ (K) Sabri TOR 1.12.1994 tarihli ifadesinde: “…PKK terör örgütünün görüş ve düşüncelerini benimserim… PKK örgütü mensubu Ahmet MAKAS’a bağlı olarak faaliyet göstermekteyim. O yakalandıktan sonra Ankara Metropol sorumlusu ben oldum… Ahmet MAKAS ile tanışmamızda herhangi bir aracı olmadı. Zaten ben sürekli olarak inşaatlarda iş aradığım için kendisi ile tesadüfen tanıştık…Bu tanışma örgütsel anlamda bir tanışma değildi… Yaptığı konuşmalarda bu şahsın parti ile yani PKK ile ilişkisi olduğu kanaatine vardım. Halkın Demokrasi Partisi içinde faaliyet göstermemi ve buradaki yurtsever insanları örgütlememi istedi. Bu sırada iş aramak için inşaata gelen Altındağ HADEP üyesi Gazi AKSOY ile tanışmıştık… Ahmet MAKAS’ın bana vermiş olduğu 3 tane tabancayı bir poşet içerisine koyarak HADEP içerisinde tanımış olduğum yurtseverlerin evlerine bıraktık… HADEP içerisindeki örgütleme faaliyetlerine devam ederken çalışmış olduğum inşaatta başka bir taşeronun yanında çalışan Mardinli Hüseyin… Mardinli olan yanılmıyorsam adı Abdülselam ve Siirtli Zeki… adlı şahıslar benimle konuşarak kırsala gitmek istediklerini söylediler… Ahmet MAKAS ile tanışıp kendisi ile örgütsel alanda yakınlaştıktan sonra bana DEP sonra HADEP içinde örgütleme görevi verdiği doğrudur. Kimlerin vergi verip vermediğini, kırsalda bulunan üst düzey sorumluları bilir, ben bu kağıtlar gelmeden öncede HADEP içerisinde bulunan bazı şahıslardan vergilendirme adı altında para aldım… Ben HADEP içerisinde örgütleme faaliyetlerinde bulunurken, örgütlemiş olduğum şahıslara çevrelerinde bulunan yurtsever insanları da örgüte kazandırmak amacıyla benimle tanıştırmaları talimatı verdim” demiştir.
  2. d) Esat ÇELİK 30.11.1994 tarihli ifadesinde;

“…HADEP Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum. PKK terör örgütü ile ilişkilerim akrabam olan, aynı zamanda Altındağ’da kahvehane çalıştıran Gazi AKSOY vasıtasıyla yaklaşık l ay öncesinde başlamıştır. Gazi AKSOY isimli şahıs aynı zamanda HADEP ilçe teşkilatında yönetim kurulu üyesidir… PKK terör örgütünün yürüttüğü mücadeleye ise ılımlı bakan bir şahıstır. HADEP ilçe teşkilatına üye olmam ile birlikte evine götürüp HACI YILMAZ (K) adlı örgüt üyesi ile tanıştırdı… HADEP binasına gelen doğu ve Güneydoğu kökenli insanlar üzerinde propaganda çalışmaları yaparak örgüte kazandırma faaliyetleri yaptım” demiştir.

  1. e) AHMET (K) Mehmet Şerikan KAYA 30.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP’e üye oldum. Halen bu partinin üyesiyim. Siyasi görüşüm PKK’nın paralelinde olup, ezilen ve sömürülen Kürt halkının bağımsızlığı için silahlı mücadele veren ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört parçaya bölünmüş, Kürdistan’ın bağımsız ve birleşik bir Devlet olması inancındayım. Bu amaçla bir yıldan fazla süredir PKK örgütü içerisinde faaliyet yürütüyorum” demiştir.

  1. f) Gazi AKSOY 1.12.1994 tarihli ifadesinde:

“…DEP yönetiminde Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum ve bu partinin kapatılması ile birlikte HADEP’e de yönetim kurulu üyesi olarak girdim… PKK, örgütü silahlı olarak faaliyet gösteren yasadışı bir terör örgütüdür. Örgütün yapılanmasında yer alan her yurtsever gibi bende örgütün belirtilen ideolojisini benimsemekteyim. Ve faaliyetlerim bu ideoloji paralelinde olmaktadır.” demiştir.

  1. g) Mehmet KOYUN ifadesinde;

“…HADEP il yönetim kurulu üyesiyim… Muhittin BOTAN ile Antalya HADEP il binasında tanıştım. Kendisi Antalya’da iken Akdeniz Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenci idi. Yanlış hatırlamıyorsam partiye geldiğimde kendisinin partiye üye olmasını, yüksekokulda okuduğum için, yüksekokulda PKK’nın üyesinin olmadığını anlattım. Kendisi de bana, bende bunun için geldim. Benim Türk solundan arkadaşlarla yakın ilişkim vardır dedi. Bundan böyle kendi örgütümüz olan PKK içerisinde faaliyet göstermek istediğini anlattı. Bu şekilde HADEP Gençlik Komisyonu’na üye yaptım. Murat YÜCEL’in ilk olarak Gözde Pansiyonu’nda kalıyordu, Doktor Veli AYDOĞAN ile birlikte seçim çalışmaları yapıyorduk. Oraya gittik. Seçimlerde bize yardımcı olmasını istedik. O da kabul etti… HADEP”in kurulması ile birlikte kendisi partiye üye oldu. Kürt halkının yoğun olduğu mahallelere giderek PKK örgütü hakkında bilgiler aktarıyor, insanları bilgilendiriyor. Örgütün yapmış olduğu legal ve illegal faaliyetlerini desteklemelerini, örgüte adam kazandırmalarını, maddi ve manevi yönden yardımcı olmalarını, haklı olduğumuz bu davamızda bizlerle birlikte çalışmalarını, insanlara, yani yurtsever halka anlatıyor, örgütün propagandasını yapıyordu” demiştir.

  1. h) Kenan AKYOL’un ifadesinde;

“… DEP’e bir sene kadar önce Ümraniye ilçe teşkilatında üye oldum. Bilahare bu parti kanunsuz işler yaptığı için Parlamento tarafından kapatıldı ve yerine HADEP kuruldu. Ve bunun üzerine Ümraniye ilçesinde üye oldum. Küçük kardeşlerim olan Muzaffer AKYOL bir sene kadar önce Garzan Eyaleti olarak adlandırılan bölgede PKK içerisinde SOREJ (K) adıyla faaliyet göstermekte iken silahlı çatışma sonucunda ölü olarak ele geçirildi. Diğer kardeşim Erhan AKYOL ise Almanya’nın değişik semtlerinde PKK içerisinde faaliyet gösterdiğini bildirmiştir. Bende bu örgütün görüşlerini benimsediğimden kendisini desteklemiş, hareketlerine devam etmesini söylemiştim” demiştir.

ı) Sanık ilhan DUYAN ifadesinde:

“…Elazığ’lı Şirin ÇELİK ile tanıştım. Şirin ÇELİK bir yıl okulu uzattığından iş aramaya başladı ve 1994 yılında HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatına sekreter olarak girdi, biz de zaman zaman parti binasına Şirin ÇELİK yanına gidiyorduk. Şirin ile birlikte parti binasında yapılan Gençlik Komisyonu çalışmalarına katılıyorduk. Burada Kürt gençliği, PKK tarihi gibi dersler verilmekteydi… Şirin ÇELİK ile muhtelif zamanlarda Güneydoğu olayları ve PKK’nın vermiş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi üzerine sohbetlerimiz oluyordu. Geçen yıl Atatürk Spor Salonu’nda yapılan HADEP Kongresine şirin ÇELİK ile birlikte katıldık. Bazı gruplar da “Biji Serok Apo, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” gibi sloganlar atıldı.” demiştir.

  1. i) Sanık Mahmut Sıtkı KARAHAN ifadesinde:

“…DEP kapatıldıktan sonra yerine kurulan HADEP’e üye oldum. İlçe yönetim kurulunda görev aldım, halen bu görevim devam etmektedir. Bu partinin il yönetimini seçmek için yapılan genel kurul toplantısına katıldım. Burada “Özgürlük Şehitlerimiz” adına yapılan saygı duruşunda ayağa kalktım. Yine bu toplantıda genel af çıkartılarak Abdullah ÖCALAN’ın affedilmesi, Türkiye’ye gelerek siyasete atılması, serbest siyasi faaliyetler yürütmesi konusu söylendiğinde hep birlikte alkışladık” demiştir.

  1. j) İçel ilinde yakalanan Resul DEMİR alınan ifadesinde;

“…HADEP’e üye olmuştum. DEP kapatıldıktan sonra kurulan HADEP’in l. kongresine katılmak üzere Ankara’ya gittim. Ve orada bulunanlar Türk bayrağını yaktılar… Bir Devlet kurmak için silahlı mücadele vermekte olan PKK örgütüne maddi yardımda bulunduğum gibi HADEP’e de maddi yardımda bulundum. Maddi durumum iyi olduğu için kısa aralıklarla gelip maddi yardım talebinde bulunuyorlardı.” demiştir.

  1. k) Sanık ALİ (K) Ahmet MAKAS alınan ifadesinde:

“…Ben PKK örgütünün ideolojisine inanmaktayım… PKK örgütünün Kürt halkının temsilcisi olarak silahlı mücadele sonunda Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız birleşik Kürdistan devleti kuracağına inanıyorum… Örgütsel faaliyetlerde bulunmak üzere DEP daha sonra HADEP teşkilatlarına gidip geldim” demiştir.

  1. l) Kars ilinde yakalanan MAHİR-HAYRİ (K) Abdurrahman YILDIZ alınan ifadesinde:

“… Zeli kampına tüm eyaletlerden elçiler geldi. Ulusal mecliste alınan kararlar benim hatırladığım kadarıyla şunlardır: İllegal alanda Kürdistan Yurtsever Gençler Birliği, Kürdistan Genç Kadınlar Birliği, legal alanda ise DEP ve HADEP’in temsil ettiğini beyan etmiştir.

  1. m) Kahramanmaraş’ta yakalanan DELİL-REZZAN (K) Kamil MADENKUYU alınan ifadesinde:

“…Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren eski adı DEP, yeni adı HADEP olan siyasi partinin milletvekillerinin Suriye’ye gidip Abdullah ÖCALAN’ın talimatlarına göre hareket ettiklerini biliyorum… Türkiye’de bu partinin güçlenmesi için Abdullah ÖCALAN başta olmak üzere diğer militanlar tarafından desteklenmektedir. Hatta militanlar tarafından Kürt köylerine baskın yapılarak bu partiye destek verip üye olmaları yolunda çalışmalar yapılmaktadır.” demiştir.

  1. n) İstanbul’da yakalanan ALİ (K) İmam DOĞAN alınan ifadesinde;

“…HADEP üyesiyim… DEP kapatıldı, aynı doğrultuda ismi HADEP olarak belirlenen parti kuruldu. Buraya da il yöneticisi olarak geçtim… bilahare PKK’nın talimatı ile kurulması düşünülen Kürdistan Ulusal meclisi (KUM) (Bu TBMM’nin eşdeğerinde olan bir oluşum olup, Kürt halkının seçtiği Kürt milletvekillerinden oluşacak, Kürdistanın parlamentosu durumunda bulunacaktı) kurulacağını ve benimde milletvekili adayı olmamı Süleyman DANIŞ istedi. Bende kabul ettim. Ben legalde HADEP içerisinde üye olarak faaliyet göstermekteyim. İllegal olarak ta PKK örgütünün Marmara Komitesi içerisinde faaliyet göstermekte idim. Bende yakalanmasaydım, yol açılınca Yunanistan’daki PKK militanlarının yanına örgüt tarafından gönderilecektim.” demiştir.

  1. o) Sanık Abdulcabbar GEZİCİ alınan ifadesinde:

“… HADEP kurulurken özellikle Türk sol çevrelerinden bazı insanların buna katılması için çok çaba sarfedildi. Ancak bunda başarı sağlanamadı… Şu anda HADEP Türkiye sorumlusu Vecdi KÖYLÜOĞLU ve onun yardımcısı Cevat SOYSAL, ile beraber HADEP’e katılması için Emeğin Bayrağı, Odak, Barikat, Alınteri, Hedef, Direniş gibi dergilere giderek görüşmelerde bulunan Cevat SOYSAL, bu şahıs Batmanlı olup, PKK’nın 1980 öncesi kadrolarındandır. 1980 döneminde cezaevine girmiş, 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış, çıktıktan sonra yeniden örgütle ilişkiye girerek örgütün sendikal faaliyetlerinin koordinatörlüğünü yapmıştır. HADEP’in İstanbul’daki faaliyetlerini PKK adına yönlendirenler şunlardır:

Şemsettin KARA: Bu şahıs geçmişte İskenderun ve Çukurova bölgelerindeki illegal faaliyetlerinden dolayı yakalanmış, Malatya’da bir süre yattıktan sonra örgütün yurtdışındaki kamplarına gitmiş ve örgüt tarafından İstanbul’daki legal faaliyetlerin sorumluluğuna getirilmiştir.

Canan KARATAŞ: Şu anda HADEP il yönetim kurulu üyesidir. Geçmişte HEP ve DEP’te yöneticilik yaptı. Örgütün yurtdışı eğitim kamplarına gitmiş, ancak başarılı olamadığı için örgüt tarafından geri gönderilmiştir.

… Kemal OKUTAN HEP’in kuruluşundan beri içinde yer alan şahıstır. Başta Adana il başkanlığı yaptı, daha sonra HEP Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu, şu anda HADEP’in Genel Merkez yönetiminde.

Murat BOZLAK: Ankara Barosu Avukatlarından, HEP ve DEP’te saymanlık yaptı. Bu şahısta şu anda HADEP genel merkez yönetiminde,

İsmail ASLAN: Ankara Barosu Avukatlarındandır. HEP ve DEP’e genel saymanlık yaptı, bu şahıs şimdi HADEP genel Merkez Yönetimindedir” demiştir.

ö) Sanık ŞEYHMUS (K) Kenan KOÇ ifadesinde: “DEP kapatıldı ve HADEP açılmıştır. Onun bünyesinde aynı çalışmalara devam etmekte idik. Ayhan isimli şahıs beni HADEP il merkezine getirdi. Burası Nişantaşı’nda idi. Orada aynı zamanda Ali isimli şahısla tanıştım ve benimle birlikte Ali ve Ayhan isimli şahıslar HADEP’in Gençlik Komisyonunda çalışmaya başladık. Buralarda gençleri örgütlüyor ve eğitim çalışmaları veriyorduk. Eğitim çalışmalarında HADEP anlatılmakta, amacı anlatılmakta idi. Yapılan görev bölümüne göre Ayhan, Anadolu yakasında, Ali ise Bakırköy, Güngören, Bahçelievler semtinde gençlik komisyonlarına bakmakta, ben ise Sarıyer, Kağıthane, Gaziosmanpaşa gençlik komisyonlarına bakmakta idim. Hazırlanacak olan pankartlara PKK örgütün sloganları yazılarak eylem günü açılacak, lastikler yakılacak ve PKK lehine sloganlar atılacaktı, alınan karar buydu. Eğer yakalanmasaydım Fatih’deki korsan gösteri yürüyüşünde ben de hazırlayacağım malzemeleri diğer HADEP gençlik komisyonlarına dağıtarak katılacaktım. Molotof kokteyllerini bize müdahale edecek polis ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasına yakarak atacaktım.” demiştir.

  1. p) İstanbul ilinde yakalanan Vural KARA ifadesinde;

“… Dükkanımın telefonu çaldı, telefona çıktığımda Babam Şemsettin KARA vardı. Bana emaneti İzmir’e götüreceğimi söyledi. Bana biraz daha beklememi, bilahare tekrar arayacağını söyledi, kısa bir süre sonra beni tekrar aradı ve sende bulunan gönderdiğim malzemeleri HADEP ilçe başkanı olan Selahattin SARIKAMIŞ’a götürerek ver dedi. Ben de bunun üzerine önce malzemeleri eve götürerek saklamayı düşündüm, eve giderken yolda polisler tarafından durduruldum ve yapılan aramada arabamın bagajındaki çuval içerisinde 4 adet kaleşnikof marka otomatik silah ve 5 adet şarjörü, 350 adet bu silahlara ait dolu fişek. 70 adet 9 mm. çapında tabancalara ait olan dolu fişek ele geçti. Bunları bana Avrupada bulunan Şemsettin KARA, ilçe başkanı Selahattin SARIKAMIŞ’a ulaştırmam için göndermişti.” demiştir.

  1. r) 1995 Mayıs ayında Ankara’da yakalanan Ferhan TÜRK ifadesinde;

“HADEP İl Yönetim Kurulu Üyesiyim, bir çok kez PKK ile ilişkilerimden dolayı yakalandım ve 1991 yılında arazimi ortağına, başka birine verip kendim Ankara iline taşındım, ayrıca kardeşlerim Beşir TÜRK ve Hevin TÜRK PKK örgütünün dağ kadrosunda silahlı olarak görev yapmakta iken güvenlik kuvvetleri ile giriştikleri silahlı çatışmada öldüler. Yine amcamın oğlu Abdullah TÜRK’de aynı şekilde kırsaldaki faaliyetleri sırasında silahlı çatışmada öldü. Ağabeyim Beşir TÜRK vasıtası ile bir çok kez örgüt ile ilişkilerim oldu ve bu faaliyetlerimden dolayı yargılandım” demiştir.

  1. s) Sanık Süleyman GÜLTEKİN ifadesinde;

“İskenderun HADEP üyesiyim. Kürt kökenli olmam nedeni ile yasadışı PKK örgütünün eylem ve faaliyetlerine sıcak bakmaktayım. PKK’nın Kürt halkı için faaliyet gösterdiğine inanmaktayım. Bu nedenle 1990 yılında PKK içindeki faaliyetlerimden dolayı yakalandım” demiştir.

ş) Sanık DİLOVAN (K) Cevdet Melik KAYA ifadesinde;

“…Yasin AŞKARA ile tanıştım, daha sonra Yasin AŞKARA bizi Gaziosmanpaşa semtinde bulunan HADEP binasına götürmeye başladı, burada bizlere 1.60 cm boylarında 25 yaşlarında kel saçlı, kumral tenli bir şahıs tarafından PKK örgütü doğrultusunda siyasi eğitim verilmeye başlandı. Eğitim genellikle Kürdistan ve PKK örgütünün tarihi ve faaliyeti hakkındaydı. Buranın sekreterliğini yapan ve Bingöl’lü olduğunu tahmin ettiğim Sakine isimli bir bayanda devamlı bizimle ilgileniyordu.” demiştir.

  1. t) 1995 Ocak ayında İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonlarda yakalanan Alaaddin DUYGUN’un alınan ifadesinde:

“…Avcılar HADEP üyesiyim. PKK örgütü Türkiyenin doğu ve Güneydoğu toprakları üzerinde Marksist Leninist ilkelere dayalı olarak bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti kurmak için silahlı mücadele veren bir örgüttür. HADEP’de şu anda tamamen PKK’lıların elinde olup, bu örgütün görüşleri doğrultusunda legal olarak faaliyet göstermektedir. Bende bu örgütün içerisinde kendi isteğimle mücadele vermek için girdim. Eğer yakalanmasa idim çalışmalarıma devam edecektim.” demiştir.

  1. u) Sanık Cüneyt HAN alınan ifadesinde:

“…HADEP binasına takılmakta, buradaki sohbetleri izlemekte idim. Hatta HADEP binasında PKK örgütünün legal yayınları ile illegal yayınları bulunmakta idi. Bende dersaneden çıktığımda buraya giderek bu dergileri okumakta ve gençlik komisyonuna bazen katılmakta idim. Bu kitapların ve buradaki konuşmaların etkisinde kalarak kendimde güneydoğu bölgesinden olduğum için PKK örgütüne karşı sempati duymaya başladım… Gençlik komisyonu toplantılarına genelde Avcılarda bulunan lise öğrencileri gelmektedir.

Bu tür toplantılar genelde akşam saat 18.000 sıralarında başlamaktadır. Toplantının genel amacı ise örgüt hakkında daha detaylı bilgilere sahip olabilmek ve örgütün yapması ve yapmaması gereken görevleri ile lise öğrencilerinin örgütlenmedeki görevleri hakkında konuşmalar yapılmakta, örgüte ait kitaplar okunmakta, kitaplar okunduktan sonra görüşler alınmaktadır.” demiştir.

ü) DİLAN (K) Sakine DAĞISTAN ifadesinde:

“…HADEP Samandıra belde teşkilatı başkanı Seyfettin LAÇİN orada ayrı bir odada benimle oturdu. Yönetim Kurulu üyeliğimi hemen onayladı. Nüfus hüviyet cüzdanımı istediler. Seyfettin LAÇİN nüfus cüzdanımı alıp yırtarak, sen artık TC. kimliğinden çıktın. Kürdistan kurulana kadar ihtiyacın yok” diye söyledi.

Seyithan ile birlikte HADEP’e gittim. Bu süre içerisinde ayrıca PKK’nın dağda nasıl yetiştirildiğini, geliştirildiğini, ne şekilde hayat koşullarının devam ettiğini, dağda kullanılan silahlar hakkında partide bulunan yerini bilmediğim yerlerden çıkararak beni bilgilendirdiler. Orada dağda kullanılan kaleşnikof, G-3, MP.5 ve tabanca cinsi diğer silahlar mevcuttur. Bu partide bulunduğum 3 ay süre içerisinde devamlı Türkçe konuşmamın yasak olduğunu söylediler.

…Sık sık Doğu ve Güneydoğulu gençler zaman zaman gelir toplantılara katılırlar birbirimize isimle hitap etmeyiz, “Heval” diye hitap ederiz. Toplantılarda parti yandaşı olan legal yayınlar ve günlük basın takip edilir, okunur. TC. aleyhine konuşma ve tartışmalar yapılır, PKK’nın daha başarılı olması ve Kürdistan’ın kuruluş sürecinin çabuklaştırılması için neler yapılmalıdır, örgütlenme nasıl yapılmalıdır gibi konular tartışılırdı.

Yaklaşık 1995 Mayıs ayı sonlarında yine akşam toplantısı sırasında Seyithan EAÇİN, Doğan TUNA, Mehmet DURSUN, Nimet ARSLAN, Zeynep ESKİ, Belde Başkanı Hanifi BİNGÖLLÜ bulunduğu sırada Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kolu kırık olup, tedavi gören bir general hanımının olduğunu, buna karşı bir suikast yapıldığında TC. ordusunun telaşa kapılacağını ve birbirine düşeceğini, halk nezdinde gözden düşeceğini, güvenliklerinin yeterli olmadığı imajının doğacağı, bununda bizim savaşımıza moral katacağını ve Türk kamuoyunda daha destek alacağımızı söyledi” demiştir.

  1. v) Sanık Talip DENİZ ifadesinde;

“…HADEP Ankara il başkanlığına kayıtlı üyeliğim vardır. 1995 yılı Mayıs ayı içerisinde yasadışı Rızgari örgütü adına faaliyetlerimden dolayı Ankara Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından yakalandım. Halen HADEP üyesiyim, l Eylül’ün Dünya Barış günü olmasından dolayı partimizde Dünyada ve Türkiye’de süren kirli savaşın bitmesi için bazı etkinliklerin yapılmasına karar alınmıştı. 2.9.1995 günü Sıhhiye köprüsü üzerinde tahminen 2000 kişinin katılımı ile izinli olarak barış zinciri oluşturuldu. Yürüyüş saat 13.00’da başladı. Bazı gruplar yürüyüş sırasında slogan atmaya başladılar, bu sloganlar şöyledir. Biji Aşiti, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Biji Kürdistan, Faşist Devlet Kürdistanı Terket, Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek, Kirli Savaşa Hayır” bende zaman zaman bu sloganlara eşlik ettim, ben bu Barış zinciri yürüyüşüne partimin talimatıyla katıldım.” demiştir.

  1. y) Sanık İbrahim SÜRÜ ifadesinde:

“…Benim siyasi görüşüm HADEP’tir. Kendim Kürt kökenli olduğumdan dolayı kendime ve Kürtlere en yakın parti olarak bu partiyi gördüğümden bu partinin fikirlerini benimsiyorum. Seçim dönemi olduğu için HADEP’ten Şehabettin ÖZARSLANER adaylığını koymuştu. Kendisi Özalp’lıdır. Kendimde Özalp’lı olduğumdan zaman zaman bu şahsın aday olduğu HADEP’in, Akdamar Oteli çevresinde bulunan seçim bürosuna gider gelirim. Havaalanına gittik, biraz sonra HADEP’in milletvekili adayları geldiler. Konvoy hareket edince bizim bulunduğumuz arabada hareket etti. Arabaların içinde bulunan şahıslar çeşitli sloganlar atıyorlardı. “Biji HADEP, Biji PKK, Biji Kürdistan, Kürdistan TC’ye mezar olacak” gibi. Bunların bağırdıklarını duyunca bizim arabada bulunanlardan ben, Abdulcabbar, kendilerini tanımadığım, diğer üç şahısla slogan atmaya başladık. “Biji PKK, Biji Apo, Biji Kürdistan” diye bağırıyorduk. Doğu ve Güneydoğuda yaşayan insanların haklarını PKK’nın savunduğunu zannediyorum. Bu örgütün legal alanda destekçisinin HADEP olduğunu biliyorum. Bu partinin milletvekilleri ve üst yöneticileri her ne kadar legal olarak çalışıyorlarsa da PKK ile ilişkileri olduğunu biliyorum” demiştir.

  1. z) Halise ÜKLÜ ifadesinde:

“…24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerde HADEP’i desteklemek için HADEP Seçim Bürosuna devamlı gelip gittim, yapılan etkinliklere katıldım, ayrıca İzmir ilindeki örgüt mensuplarını desteklemek amacıyla yapılan açlık grevlerine katıldım. Ben Aydın ilinden HADEP binasında Kadınlar Komisyonunca yapılan toplantılara katıldım. Aydın’da yakalandım” demiştir.

  1. aa) Ayten (GURBET) ÜKLÜ ifadesinde;

“…HADEP parti binasına gitmem, kadınlar komisyonunca düzenlenen toplantılara katılmam dolayısıyla bu gibi yerlerde öğrendiğim bilgilerle PKK Örgütüne sempati duydum.” demiştir.

  1. bb) Sanık Mehmet Emin AKYOL ifadesinde:

“…Ben 1994-1995 yıllarında Batman HADEP il yönetim kurulu üyeliğine seçildim. Bu göreve başladıktan sonra Batman HADEP’te bazı örgüt mensuplarıyla ilişki içerisine girdim” demiştir.

Yukarıya örnek olarak alınan ifadelerden başka sanıklar Mehmet YILDIZBAKAN, Şevket GÖZCÜ, Hamit ÖZGÜÇ, Hayrettin YILMAZ, Cemal ÇAMKIRAN, Ali KAYA, Abdülkadir ASLAN, Hasan İLA, Mehmet ÜZÜMCÜ, Mehmet SÜREN, Fatma AKDEMİR. Şefıka OĞUZ, Tevfık KAYA. Yasin ÖZKAN, Hasil BALTA, Münir SUNA Y. Seyit BULUT, Ramazan KARAASLAN, Selahattin BAŞ, Murteza ASMA, Filiz MAVİŞ, Eyyüp ÜRKMEZ, Abdurrahman YURDAKUL, Bahri KARGI, İsmet YÜZÜGÜLDÜ, Şebabettin YILMAZ, Mehmet BİTER, Metin KUMRUASLAN, Cemal YILDIZ, Abuzer AYAZ, Ahmet ALP, Emine EROĞLU, Hediye DOĞAN, Halil OLCAY, Hüseyin KAYGUSUZ, Salih AKAY, İsmail SÜRGEÇ, İbrahim YAYGIR, Gazi BEKTAŞ, Cemil GEDİK, Mehmet AKAN, Mehmet AŞKIN, Fevzi CİN, Fikret ÖZBEĞE, Bayram HATUL, Hamit TUĞALAN, Mehmet YILMAZ, Selahattin SARIKAMIŞ, Zeynep AŞKARA, Şehabettin ÖZASLANER, Şeyhmuz ÇAĞRO, Süleyman SAVAŞ, Hikmet FİDAN, Kemah BAHSİ, Hamdullah Can YİĞİT, Hasan GÖKSU, Abbas GÜL, Hüseyin SUBAŞI, Ahmet ARSLAN, Ziya KÖSEOĞLU, Yılmaz ÖZTÜRK, Yasin POYRAZ, Nazım FIRAT. Süleyman DEPREM, Fevzi TUNÇ, Salih ŞİMŞEK, Burhan KIRILMAZ, İbrahim DEMİRİN, Öztürk SARITAÇ, Ahmet YILMAZ, Hanifı AYDEMİR, Önder ÇALKAN, Kadri Kadri AYDIN, Ahmet MAKAS, Nurettin SÖNMEZ, Veysel DAĞDAŞ, Abdulcabbar AK, Ahmet DOĞAN, Birgül TEKİN, Keziban SERPEN, Dilan BALTACI, Mülkiye TİLKİ, Emine TOR, Hatice TEKİN, Metin ARGUNHAN, Ali AYHAN, Oktay BAĞATIR’da ifadesinde HADEP içinde PKK adına yürütülen faaliyetleri anlatmışlardır.

Bu konuda en net açıklamaları 1991 yılı içinde PKK örgütüne katılan 1994 yılında örgütten firar eden Ümit YAĞAN yapmıştır.

Ümit YAĞAN 5.7.1996 tarihli Savcılık ifadesinde şöyle demektedir:

“..HEP, DEP ve HADEP (Halkın demokrasi Partisi) biri diğerinin uzantısı olan birinin kapatılması üzere bir ikincisinin faaliyete geçirilmesi şeklinde faaliyette bulunan PKK’nın denetiminde ve PKK merkez komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda hareket eden bir ve aynı siyasi partidir. Bu partinin legal programın ötesinde illegal olarak Kürt sorununu dile getirmek, mitingler, toplantılar ve söyleşilerde Doğu ve Güneydoğu halkını Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmek ve PKK’yı Kürt halkının silahlı gerilla gücü olarak göstererek halkı PKK içinde ve çevresinde örgütlemek yönünde faaliyetleri vardır. Bunun gibi merkez ve taşra örgütlenmesi içinde, parti hizmet binalarında PKK milis ve militanlarına görev vererek onların çalışma koşullarını hazırlamakla yükümlüdür. Parti ile PKK arasında organik bir bağ mevcuttur. Bu siyasi parti PKK’nın legal uzantısıdır. Merkez ve taşradaki yöneticileri Leyla ZANA, Ahmet TÜRK, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK gibi milletvekili ve yöneticileri zaman zaman PKK’nın yurtdışındaki kamplarına gider ve orada PKK’nın üst düzey yöneticileriyle görüşme yapar, talimatlar alırlar, aldıkları talimatlara göre hareket ederler. Bu olay sadece bu söylediğim kişilerle sınırlı değildir. Sözkonusu siyasi parti bu gün PKK’nın denetiminde, faaliyetleri de PKK’nın merkez komitesi tarafından yönlendirilmektedir.

Ben bizzat kendim 1993 yılı yaz aylarında Mehdi ZANA, Leyla ZANA, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK ve Ahmet TÜRK’ün K. Iraktaki Erbil ilinde parti yetkilileriyle (PKK) temsilcileriyle görüştüklerine ve onlardan talimat aldıklarına tanık oldum. Onlara verilen talimat sonradan öğrendiğime göre şu şekilde idi. Milletvekilliğinin sağladığı dokunulmazlığa dayanarak, parti içinde, parlamento dışında ve parlamentoda halkı ulusal Kürt bağımsızlığı etrafında örgütlemek, bu arada PKK’yı Kürt halkının bu mücadele içinde yer alan silahlı gücü gibi göstermek, halkı PKK saflarında mücadeleye çekmek, aynı zamanda dokunulmazlıklarının arkasına sığınarak ve milletvekili olmalarının sağladığı itibarla Kürt soykırımını, Doğu ve Güneydoğudaki insan hakları ihlallerini Kürt halkının kimlik, tarih ve kültürünün inkar edildiğini, yok sayıldığını Türkiye ve Dünya kamuoyuna yaymak, duyurmak şeklinde şeylerdir. Bunun gibi aynı siyasi partinin parti gelirlerinden bir kısmını doğrudan doğruya illegal yollardan PKK’ya aktarmaktadır. Kalan kısmı ise parti içi harcamalarla propaganda faaliyetlerine harcanmaktadır.

2- Diyarbakır İl Jandarma Alay komutanlığı sorumluluk bölgesinde yakalanan ve HADEP İl ve ilçe teşkilatlarında görevli PKK mensupları tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderilen sanıkların beyanları:

  1. a) Sanıklar Cahide GÜNER ve Battal TÜRKMEN Adana HADEP il teşkilatında faaliyet gösteren Rıza KAN adlı örgüt mensubunca örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini,
  2. b) Sanık Bilal TURAN HADEP il teşkilatında Mehmet (K) adlı örgüt mensubu tarafından PKK’nın dağ kadrosuna gönderildiğini,
  3. c) Sanık Bülent IRK Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Ahmet ARGÜN ve Şeyhmuz ÇELİK tarafından PKK dağ kadrosuna gönderildiğini,
  4. d) Sanıklar Mazher GÜLERYÜZ, Hasan KABAK, Şener SAKA, Hacı ÇELİK, İbrahim COŞKUN, Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli PKK örgüt üyesi FIRAT (K) tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  5. e) Sanık Zeki ÜRÜK, Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görev yapan şahıslarla irtibatlı olduğunu, PKK dağ kadrosuna gidecek olan şahısları dağa götürmek üzere kuryelik yaptığını beyan etmiştir.
  6. f) Sanık Mehmet Han AZARAK Adana HADEP il teşkilatında PKK adına vergilendirme yaparak ERNK makbuzlarıyla para topladığını, yine Adana HADEP il teşkilatında halk mahkemesi kurulduğunu, Samet YAMAN’ın, halk mahkemesi başkanı, Hakkı KURU, Müslüm KURUCU ve Emine isimli bayanın halk mahkemesi üyesi olduklarını beyan etmiştir.
  7. g) Sanıklar Güler NOYAN, Leyla NOYAN, Mahfuz ŞEN, Ramazan KORKMAZ ve Nezir BAĞ, Gaziantep HADEP il teşkilatında görevli MESUT(K) adlı PKK örgütü mensubu tarafından dağ kadrosuna gönderildiklerini, Batman HADEP il teşkilatından gelen kurye vasıtasıyla dağa götürüleceklerini beyan etmişlerdir.
  8. h) Sanıklar Reşit KAYA, Ahmet KARTAL, Sinan DOLAZ, İstanbul ili Eminönü ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli MUSA (K) adlı PKK terör örgütü mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

ı) Sanıklar Fahrettin KAYAALP, Emine ASLAN, Ceylan ASLAN, Habibe ASLAN, İstanbul ili Esenyurt ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli SERKAN (K) adlı PKK örgüt mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

  1. j) Sanıklar Bedia ASLAN, Mehmet POLAT İzmir ili Konak ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Mehmet Emin KARATAY adlı PKK mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  2. k) Sanıklar Erdal SÖYLEMEZ, Ahmet SORMAZ, Erdal BEKTAŞ, Nurettin AYDIN, Serdar OYMAN ve Serpil KILINÇ’ın Malatya ili HADEP il başkanı Mustafa TÜRK Başkan Yardımcısı Murat KÖSE, yöneticiler Kadir GÜNEŞ, Zübeyda ÜNSAL ve Kanber SÖYLEMEZ tarafından yönlendirildikleri, aynı teşkilatta görevli RUBAR (K) Ramazan DÖNMEZ’in Malatya HADEP il teşkilatında siyasi eğitim verdiğini ve kendilerini örgütün dağ kadrosuna gönderdiğini beyan etmişlerdir.
  3. l) Sanıklar Talat YORULMAZ, Deniz AYDIN, Filiz KOLAKAN, Mehmet KOLAKAN, Meryem GÖRDEĞİR, Derbaş GEÇGEL, Ercan YILIDIRIM, Yaşar ŞEHİR Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak ve örgüte eleman kazandırmak çalışmalarından dolayı yakalanmışlardır.
  4. m) Sanıklar Şahin EROĞLU, Mehmet Cinet YAYAN, Diyarbakır HADEP il başkanlığında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak örgüte eleman kazandırmak ve lojistik malzeme temin etmek suçlarından yakalanmışlardır.
  5. n) Sanık Arif GÜLERYÜZ’ün İzmir Buca HADEP il teşkilatında gençlik komisyonu üyesi iken PKK terör örgütüne katıldığı, dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  6. o) Ümit EROL’un İzmir HADEP il teşkilatında görevli SELİM (K) adlı örgüt mensubu tarafından kırsala gönderildiği dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  7. p) Naif (Nafiz) AKDENİZ’in Antalya’dan kırsala katıldığı, HADEP’te okuduğu kitapların etkisi altında PKK’yı benimsediği, bu sanığın özgeçmiş raporunun tetkikinden anlaşılmıştır.
  8. r) Dursun CELİK’in, Antalya HADEP il teşkilatında görevli MAHSUN (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla PKK’yı tanıdığı ve örgüte Nafiz AKDENİZ ve Hüseyin ARSLAN ile birlikte katıldığı dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  9. s) Sanıklar Fatih YILMAZ, Reşat DURGUN, Yakup YAŞ Diyarbakır HADEP il teşkilatında görevli iken yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  10. t) Sanık Şeyhmus YAVUZ, İzmir HADEP il teşkilatının faaliyetlerine katıldığını, Sevgi ve Selim isimli şahıslar vasıtasıyla PKK terör örgütüne katıldığını beyan etmiştir.
  11. u) Sanıklar Tahsin BAŞARAN, Fatih KAPLAN, Ömer ALTINER, Ali TAKAR, Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  12. v) Sanıklar Ramazan ERSANCAN, Hamit GÜLCAN, Diyarbakır HADEP il teşkilatı üyesi ve gençlik komisyonu üyesi iken PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  13. y) Sanık Yunus YAMAN PKK örgütüne katılmadan önce HADEP Aydın il teşkilatı üyesi olduğunu ve HOCA (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla örgüte katıldığını beyan etmiştir.
  14. z) Uğur TAYFUR örgüte İzmir HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu katıldığını beyan etmiştir.
  15. aa) Sanıklar Mehmet Akif ERDOĞAN, Bahattin KARAKAŞ, Kamuran SÜLEYMANOĞLU, Mürsel SÜLEYMANOĞLU, Murat TAŞKIRAN, Hasan IŞIK örgüte Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken yapılan propagandalar sonucu bu teşkilatta görevli örgüt mensupları vasıtasıyla örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir. Keza sanıklar Hasan ÇAKIR, Hacı EROL, Barış OKUR, M. Selim KOYUN ve İ. Halil NOYAN’da aynı parti ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  16. bb) Nurettin ÇETİN’in Batman HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldığı tesbit edilmiştir.
  17. cc) Sanık Selahattin TAŞKIN, İzmir HADEP il teşkilatında Ercan KAYA, İzmir Gaziemir HADEP ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  18. dd) M. Halit OĞUZ’un Diyarbakır HADEP ilçe teşkilatında ÇİYA (K) adıyla faaliyet gösterirken PKK terör örgütüne örgüt mensupları vasıtasıyla katıldığı tesbit edilmiştir.
  19. ee) Enver KARAKEÇİ’nin Bağlar HADEP ilçe teşkilatından HAYRİ (K) Talat YORULMAZ vasıtasıyla örgüte katıldığı tesbit edilmiştir.

Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarından illegal olarak kürt orjinli vatandaşları PKK etrafında örgütlenme, PKK’ya taban oluşturma ve PKK’nın yurtiçi, yurtdışı kamplarıyla örgütün dağ kadrosuna militan göndermek faaliyetleri yürütülmektedir. Böylece HADEP il ve ilçe teşkilatları PKK’nın asker alma daireleri haline gelmiştir.

HADEP yöneticileri her ne kadar ifadelerinde “Partilerinde bu şekilde illegal faaliyetler yürütülmediğini, bazı bireysel olayların ise kendilerini bağlamayacağına belirtmişlerse de;

Yukarıda belirtilen ifadelerden anlaşılacağı üzere bu illegal faaliyetler HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarının hemen hemen tamamında vardır. Bu durumda HADEP Genel Başkanı ve parti meclis üyelerinin bu faaliyetlerin dışında oldukları düşünülemez. Nitekim sanık Abdulkadir KAYA’nın ifadelerinde HADEP eski genel başkan yardımcısı Şeyhmus ÇAGRO’nun yurtdışındaki PKK kamplarına eleman gönderme faaliyetleri anlatılmıştır. Şeyhmus ÇAGRO halen yurtdışında firarda bulunmaktadır.

Yine haklarında soruşturma yapılmış olan sanıklar Meral DOĞAN, Seyfettin ÖZGÜR, Veysel DAĞDAŞ, Cem Sezai DEMİR, Kalender BEYDİLLİ ve Şervan BÜYÜKKAYA ifadelerinde HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonlarında tertiplenen seminerlerde ”Kadının Kürdistan Devrimindeki Yeri”, gerilla taktikleri, Kürt halkının kurtuluşa kavuşmasında PKK’nın rolü, Marksist Leninist kavramlar, Yurtsever Nedir, Devrimci bir insan neler yapmalıdır’ gibi konuların işlendiğini, böylece seminere katılan gençlerin PKK’ya kazandırılmaya çalışıldığını ifade etmişlerdir.

3- 30.5.1996 tarihli Demokrasi Gazetesinde çıkan “Halklarımıza” başlıklı Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığı iddia olunan suikastı kınayan ilan:

Bu ilanda aynen şöyle denilmektedir “PKK GENEL BAŞKANI SAYIN ABDULLAH ÖCALAN’A KARŞI GİRİŞİLEN BOMBALI SUİKAST GİRİŞİMİNİ KINIYORUZ. HALKLARIN EŞİTLİK ÖZGÜRLÜK VE KARDEŞLİK ÖZLEMLERİNE KARŞI YAPILAN BİR SALDIRI OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ.

İlanın altında HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK, HADEP Genel Başkan yardımcısı ve İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve HADEP Parti Meclisi Üyesi Serap MUTLU’nun imzalarıyla İsmail GÖLDAŞ, Haydar ÖZTÜRK, Kemal PEKÖZ, Ayşenur ZARAKOLU, Nurhayat ALTUN, Kadir SATIK, Sengül DİRİBAŞ ve Abidin KIZILYAPRAK gibi HADEP mensuplarının imzaları bulunmaktadır. HADEP’in en üst düzey yetkilisi olan sanıklar Abdullah ÖCALAN’a bağlılıklarını pek güzel ortaya koymuşlardır. Katliamcı çetenin başını özgürlük, eşitlik, kardeşlik savaşçısı olarak göstermektedirler. Bu ilan PKK-HADEP ilişkisi en açık şekilde ortaya koyan bir belge olarak değerlendirilmiştir.

– Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı olan MED-TVde yaptığı konuşmalar:

Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVde yaptığı 14.12.1995 tarihli konuşmasında “…HADEP’e gelince, HADEP ve oluşturmuş olduğu blokun parlamentoya girmesinin Türkiye’nin bîr şansı olduğunu düşünüyoruz ve Kürtlerden ziyade Türk Demokrasisi açısından olumlu olacağına inanıyorum. Biz HADEP’in siyasi çözümden ziyade Meclise girmesi veya girmemesinin o kadar önemi olmasından ziyade oluşturmuş oldukları blokun seçimden sonra partileşmesinin olumlu olacağı, bizim de buna destek olacağımızı, zira siyasi çözümün olumlu olacağını düşünüyoruz” demiştir.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 24.12.1995 tarihinde MED-TV’de yaptığı konuşmasında: “HADEP’in Türkiye Parlamentosuna girip girmemesi önemli değil hem yurtdışında hem ülke dahilinde parlamento, kongre Ocak ayında sanıyorum kendisini ilan etme kararını ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerde çarpıcı bir şekilde ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerinde çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu gibi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da bir federal parlamento ortaya çıkacaktır. Hatta bu seçilen milletvekillerini Kürdistan Federal Meclisi’nin üyeleri olarak selamlıyorum. Bunlar gerçekten bu acımasız koşullara rağmen seçilen insanlardır, kendileri artık bu faşist yaralar karşısında bile bu direnmeyle kazandıklarına göre dünyanın bunları kabul etmemesi mümkün değil. Ben bu seçimi kazanan milletvekillerini eğer ülke içinde mücadele koşulları varsa, ülke içinde mücadelelerini yürütmelerini, eğer bu koşulları yoksa resmi seçilmiş milletvekili olarak yurtdışında da mücadelelerini daha anlamlı bir biçimde vermek için görev başına çağırıyorum, daha önceki DEP milletvekillerinden sayı olarak az değildirler. Sanıyorum 2-3 katıda teşkil ediyorlar. Dolayısıyla Kürdistan’ın temsilini hem içte hem dışta her zamankinden daha iyi yapabilecek bir durum elde edilmiştir.” demiştir.

5- HADEP yetkilileri tarafından çeşitli tarihlerde yapılan basın açıklamaları, konuşmalar, bildiriler:

  1. a) 24.12.1995 seçimlerinde HADEP Antalya Milletvekili adaylarından Ahmet CİHAN ve Necdet ÖZÇELİK imzasıyla hazırlanan basın açıklamasında:

“…Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, onbinlerce insan cezaevlerine dolduruldu. Binlercesi katledildi. Halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarından büyük bir bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşta heba edildi. Kürt ve Türk insanının kardeşliğinden korkan bu zihniyet bu gün Türkiye’deki düzene egemen olmaktadır. HADEP adayları akan kanın derhal durdurulmasını onurlu bir barışın hemen gerçekleştirilmesini savunur.'” denilmiştir.

  1. b) HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK imzasıyla 18.1.1996 tarihinde yapılan basın açıklamasında. Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde (11) vatandaşımızın katledilmesinin Devlet tarafından gerçekleştirildiği vurgulanmaya çalışılmıştır.
  2. c) Kapatılan DEP milletvekillerinin tutuklanmalarının ikinci yılı münasebetiyle hazırlanan HADEP Genel Başkan yardımcısı İsmail ARSLAN imzasıyla basın açıklamasında: “…Tabi ki DEP’li milletvekillerinin ve DEP’in hukuksuzluğun, haksızlığın zulmün üzerine inatla ve kararlılıkla yürümesi bu darbede önemli bir etken olmuştur. Ama asıl olarak Kürt halkının uyanışı, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri kuşkusuz en büyük etken olmuştur. Bu olumsuz etkileri silmek kolay ve gereklidir. Ancak bu köklü çözümler gerektirdiğinden hiçbir siyasi parti ve güç bu köklü çözümleri hayata geçirecek cesaret ve kararlılığa sahip değildir. Oysa yürürlükte olan tek yanlı ateşkes bu sorunları çözmeyi düşünenlere büyük bir fırsat ve manevra alanı vermektedir.” denilmiştir.
  3. d) Murat BOZLAK imzalı 10.4.1996 tarihli basın açıklamasında: “…Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir. 15 Aralık 1995 tarihinde PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes bugüne kadar sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir. Operasyonların ve şiddetin çözüm olmadığı kan ve gözyaşından başka bir işe yaramadığı geçmişin pratiğinden anlaşılmıştır. Tek taraflıda olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam değerlendirilmeli, savaş değil barış demokratikleşme doğrultusunda önemli adımlar atılmalıdır. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” denilmiştir.
  4. e) 13.4.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara Mamak ilçe teşkilatı kongresinde ilçe başkanı seçilen İbrahim ELVEREN yaptığı konuşmasında: “…kirli savaşın sona erdirilmesini, Devletin PKK tarafından ilan edilen ateşkese cevap vermesini ve bu savaşın bitirilmesi gerektiğini…” söylemiştir.
  5. f) 5.5.1996 tarihinde yapılan HADEP İstanbul il kongresinde bir konuşma yapan İstanbul il Başkanı Hikmet FİDAN: “…Biz HADEP olarak zorunlu bir süreçten geçtik, barış süreci, savaş süreci kadar zordur. Şu ana kadar milletvekillerimiz dahil 500 şehit verdik, bu rakama cezaevlerindeki yüzbinleri katmıyorum. Bizler burada yıkılıp yakılan köylerden bahsetmeyeceğiz de bazıları gibi mutlu azınlıktan mı bahsedeceğiz’ Bütün baskılara ve yıldırmalara rağmen halkımız inatla bizleri seçmiştir.” demiştir. Aynı kongrede, “…Güneşin ülkesinden işçi sınıfına selam, karanlık ve kanlı devlet geleneğine son” pankartları asılmıştır.
  6. g) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde konuşma yapan Mehmet Nuri GÜNEŞ konuşmasında; “…Akan kanı kendilerinin durduracaklarını, Türkiye’de Kürtleri temsil eden tek partinin kendilerinin olduğunu ve Kürtlerin haklarını savunduklarını, salona gelen yurtseverleri kutladığını, Demokrasi ve Barış Partisinin Kürtleri temsil edemeyeceğini, kendilerinin arkasında 105 şehitlerinin bulunduğunu” söylemiştir.
  7. h) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde Divan Başkanlığına seçilen Ali Rıza YURTSEVER yaptığı konuşmasında: “…Bütçe açıklarının büyük bir bölümünün OHAL’da kirli savaş için kullanıldığını, Türkiye’nin temel sorununun Kürt sorunu olduğunu, savaşın devam ettiği bir zamanda PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiğiniDevletin bu konuya duyarsız kaldığını, Kürt halkının barış istediğini, işte HADEP’in bu mücadelenin öncülüğünü yaptığını” beyan etmiştir.

ı) Aynı kongrede konuşma yapan HADEP Ankara il sekreteri Babür PINAR: “…TC. tarafından anlamsız yürütülen bir savaş var. Bu hükümette buna destek çıkıyor… Kürt halkının tek dostu emekçilerdir. HADEP Kürt ve Türk emekçilerinin sembolüdür. Bu uğurda binlerce şehit vermiş bir partiyiz.” demiştir.

  1. i) HADEP Ankara il Başkanı Kemal OKUTAN ise yaptığı konuşmasında: “…2000 yıllık baskılar altında direnerek bugünlere gelen yiğit Kürt halkı, sizleri selamlıyorum. HADEP kendiliğinden bugünlere gelmedi. Kanlar dökerek bugünlere gelmiştir. Daha önce bir kaç kişiydik. Şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduk. Onlar öldürdüler, biz çoğaldık. Vedat AYDIN, Mehmet SİNCAR’ı katlederek bir yere varamazsınız. I991-1992’de Nevruz kutlandı. Ama o gün sarı, kırmızı, yeşil renklerden yüzlerce insanımız katledildi, sayın Başbakanımız bu renklerin Ergenekon’dan geldiğisöylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş açtılar. Şehitler ölmez, bu düzen sadece Kürtleri sömürmüyor, bu ölümlere sessiz kalırsanız size de sıra gelecektir. 6 aydır ateşkes var. PKK kimseye ateş etmek istemiyor. Ama bunlar operasyon üstüne operasyon yapıyor. Bu operasyonlar sona erdirilmeli. Genel af ilan edilmelidir. Zilan’da Dersim gibi bitirebileceğinizi mi zannediyorsunuz’ Buna rağmen biz bitmeyeceğiz” demiştir.
  2. j) Cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerini desteklemek amacıyla 24.5.1996 günü HADEP İçel il Başkanı Veli AYDOĞAN imzasıyla yapılan basın açıklamasında “…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik haklar için herşeylerini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerin haritadan silinerek adeta açlığa, ölüme mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya dilin varmayacağı, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir.

Coğrafyasında tüm Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve benzeri yaşayan halkların insanlık adına var olan tüm güzellikleri ortadan kaldırmak istenmektedir. Herkesin zararına olan kör şiddet politikası boyutlanarak geliştirilmek istenmektedir. Özellikle barışa ve halkların kardeşliğine önemli gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir.” demiştir.

  1. k) 25.5.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde konuşma yapan HADEP Ankara il başkanı Kemal OKUTAN konuşmasında: “…Nasıl ki DEP bu düzenin partisi olmaya niyetli değildi; HADEP’te bir düzen partisi olmayacak, zaten düzen partisi olmayacağının kanıtı da yüzlerce şahidimizdir. Binlerce insanımızın kanı aktı, ama bizler yine de bu düzenin partisi olmadık ve olmayacağız. Bu arada yine durmadılar, yine baskılara devam ettiler, öldürmekle olmayacağını gördüler, bu kez de Hatip DİCLE, Leyla ZANA, Selim ADAK, Orhan DOĞAN’ları cezaevlerine atarak bu mücadeleyi önlemeye çalıştılar. Bu da yetmedi, binlerce Hatip’i binlerce Selim’i Orhan’ı, Leyla’yı da cezaevine atsalar susmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz.

“…Ülkemizde bir savaş yürütülüyor, kirli bir savaş. Savaşın taraflarından PKK tek taraflı ateşkes ilan etti. Biz HADEP olarak diyoruz ki ey kuru kafalı Devlet yöneticileri, ey kaz kafalı Devlet yöneticileri, bu ateşkese yanıt veriniz. Bu fırsat bir daha kaçmasın. Bu fırsatı bir daha kaçırırsanız daha çok Türk anası, daha çok Kürt anası ağlayacak. Onun için diyoruz ki ne Kürt anası, ne Türk anası ağlasın. Bir an önce ateşkes çift taraflı olsun” demiştir.

  1. l) 24.12.1995 seçimlerinde diğer bölücü ve sol unsurlarla HADEP çatısı altında oluşturulan Emek, Barış, özgürlük bloku tarafından dağıtılan basın bildirisinde, ‘”…Bilindiği gibi tüm bu gelişmelere yol açan etmen Kürt sorununun şiddet yoluyla çözülmesinde ısrar, yani savaşın tırmandırılarak sürdürülmek istenmesidir. Bu politika yalnızca Kürtlere değil, işçi, emekçi, sınıflara, gençlere, kadınlara ve doğal çevreye yıkım getirmektedir. Kürt sorununun eşitlik temelinde çözülmesi ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan tüm kesimlerin çıkarınadır. Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarının büyük bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşa heba edildi.” denilmiştir.

l.3.1996 tarihinde HADEP İstanbul ili Fatih ilçe teşkilatı tarafından düzenlenen şölende parti ilçe başkanı Abdülmecit KAPAZAN yaptığı konuşmasında: “…24.12.1995 seçimleri bitmesine rağmen insanlarımız üzerindeki baskı hala devam etmektedir. Bölgedeki kirli savaş sürüyor, bir çok insanımız öldürülüyor, köylerimiz yakılıp, insanlarımız öldürülüyor. Biz HADEP olarak PKK’nın ilan ettiği ateşkese Devlet uymalıdır ve savaş dönemindeki zararlar telafi edilmeli, bölgedeki asker ve polis geri çekilmeli, bölgedeki halkların kültürel kimlikleri tanınmalı diyoruz.” demiştir.

  1. n) 16.3.1996 tarihinde “Halepçe Katliamı” ile ilgili olarak Diyarbakır il teşkilatı tarafından yayınlanan basın bülteninde “…her sayfası kan, acı ve gözyaşı ile dolu bir tarihe sahip olan Kürt halkı yeryüzünde hiç bir halkın yaşamadığı bir soykırım ve imha politikasına maruz kalmıştır. Ortadoğu’da 4 ayrı parçada yaşamak zorunda bırakılan Kürt halkı, bu parçalardaki egemenler tarafından hep bazı ezilmesi gereken bir çıban olarak görülmüş, baskı altında tutulmuş ve egemenler tarafından birbirleri aleyhine koz olarak kullanılarak ulusal bir birlik sağlamaları engellenmiştir.” denilmiştir.
  2. o) 21.3.1996 tarihinde HADEP tarafından İstanbul Zeytinburnu futbol sahasında Nevruz kutlamalarına yönelik bir toplandı düzenlendiği, toplantıda: “…Direniş tamam, sıra kurtuluşta (ERNK), Biji Serok APO, Ulusal katliamlara son, Kürt ulusal sorununa son, Biji Kürdistan” gibi pankartların taşındığı, PKK terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açıldığı, “PKK Halktır. Halk burada, Biji APO, biji PKK, Gerilla Vuruyor. Kürdistanı Kuruyor. Şehit Namırım, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” şeklinde sloganlar atıldığı gözlenmiştir.

21.4.1996 tarihinde İstanbul’da HADEP İstanbul il başkanlığınca düzenlenen “Barış ve Demokrasi Mitinginde” bir konuşma yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Ercan KANAR “…kürt halkı sizi selamlıyorum. Artık barış sesleri geliyor, savaş tüccarları bir şey yapamayacaktır… Savaşta ölen askerler şehit oluyor, gerilla öldüğü zaman öldü deniyor.” demiştir. Söz konusu mitingde ”Biji Serok APO, susma sustukça sıra sana gelecek” şeklinde sloganlar atılmıştır.

ö) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde bir konuşma yapan milletvekili adaylarından Ali ihsan ÇELİK “…baskıların ve işkencelerin kendilerini yıldıramayacağını, HADEP’in hem Türklerin hem Kürtlerin partisi olduğunu, PKK lideri Abdullah ÖCALAN’ın barış çağrısına Devletin kulak vermesi gerektiğini” söylemiştir.

  1. p) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşma yapan Feridun YAZAR: “…TC. Kürdistan aleyhine çalışıyor. Kürtlerde bir bedeli canlarıyla, kanlarıyla ödüyor. Kürtler artık Dersim’de boğulacak değildir. Kürt politikası artık Türkiye’nin ve Kürtlerin politikası olmaktan çıkmış, artık bir Avrupa politikası olmuştur.” demiştir.
  2. r) 25.10.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde HADEP Kırşehir il başkanı Kemal ODABAŞI yapmış olduğu konuşmasında: “…Mücadele sonucu cezaevlerinde tutsak olan özgürlük mahkumlarını, zindanlardaki direnişlerini buradan selamlıyorum… Ülkemizde adı konulmamış bir savaş sürmektedir. Buna kirli savaş deniyor. Savaşın temizi olmaz. Yine savaşın taraflarından bir kesimi tek taraflı ateşkes ilan etmiş, ateşkese şimdiye kadar cevap verilmemiş, savaşan tarafın muhatabı olan Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulmuştur. Bu girişimi barışın provoke edilmesi olarak algılamak gerekir.” demiştir.

6) HADEP Genel Merkezi tarafından dağıtılan bildiriler:

Aşağıdaki bildiriler örnek olarak alınmıştır.

  1. a) Kamuoyuna başlıklı, Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiriden: “…Kürtler tarih boyunca kendilerine dayatılan her türlü baskı, zulüm, şiddet ve asimilasyon politikasına karşı mücadele ederek dilini, kültürünü, ulusal kimliğini koruyarak bugünlere gelmiştir. Özgürce kendilerini ifade etme taleplerine yönelik mücadeleleri etkin bir biçimde devam etmektedir. Hiç bir gücün bu süreci geri çevirmesi mümkün değildir. Kürtler ve Ortadoğu halklarının kölelikten kurtuluş, özgürlüğe ulaşma ve 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü olan Nevruz bayramı halkımıza, kardeş Ortadoğu halklarına ve tüm ilerici insanlığa kutlu olsun. Cena Nevroz Piroz Me.” denilmiştir.
  2. b) “8 Martta Barışı Haykıralım” başlıklı Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiride:

“…Biliyoruz ki bu kirli savaş sadece kadınlarımız değil, tüm insanların ve insanlara ait tüm değerlerin yıkımına neden olmakta ve bu nedenle tüm günlerin gündemine oturmaktadır.

“Biliyoruz ki Cizre’de, Şırnak’ta, Siirt’te, Tunceli’de vücudu lav silahıyla yakılmış, kafası kolu kesilmiş Kürt gençlerinden, Rize, Samsun’a, Yozgat’a, İstanbul’a kanlı kefen içinde ölüsü giden Türk gençlerinden de birey olarak toplum olarak birazda biz sorumluyuz.” denilmiştir.

Gerek HADEP yetkililerinin beyanları, gerekse yayınladıkları tüm bildiriler PKK’yı meşrulaştırma amacına yöneliktir. Israrla PKK’nın ateşkes çağrısına cevap verilmesi, yani PKK’nm Devlet tarafından taraf olarak kabul edilmesi istenilmektedir.

24.6.1996 tarihinde Halkın Demokrasi Partisinin genel merkezinde yapılan aramada 2 klasör dolusu. Ankara il binasında yapılan aramada ise bir klasör dolusu KURD-A Haber Ajansının bildirileri ele geçmiştir.

Bu haber ajansı önceki tarihlerde PKK’nın illegal yayın organı olan ve Almanya’da yayınlanan Berxwedan dergisi tarafından Berxwedan Haber Ajansı olarak faaliyete geçirilmiş, bilahare ismi KURD-HA (Kürdistan Haber Ajansı) olarak değiştirilmiştir. KURD-HA, PKK güdümünde faaliyet gösterdiğinden Alman makamları tarafından kapatılmıştır. Bilahare KURD-A (Kürt-Alman Habar Ajansı) adı altında yeniden açılmıştır. Ülkemiz aleyhine PKK adına yayına devam etmektedir.

Bu haber ajansı Güneydoğu Anadolu’da güvenlik kuvvetlerimizin PKK terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği eylemleri Avrupa kamuoyuna çarptırarak vermektedir. Bu bültenler ARGK ve ERNK’nin bildirileri mahiyetindedir.

Yukarıya alınan çok sayıda sanık beyanları, örgütün başı Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVdeki bazı konuşmaları, HADEP üst düzey yetkililerinin muhtelif tarihlerdeki beyanları, sanıkların Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığını iddia ettikleri suikast girişimini kınayan ilanları ve HADEP Genel Merkezi ile il ve ilçe teşkilatlarında ele geçen örgütsel doküman birbirlerini tamamlayan, doğrulayan deliller olup, HADEP, PKK ilişkisini kesin olarak ortaya koymaktadırlar.

Esasen HADEP’in PKK’nın legal görünüşlü bir kuruluşu olduğu en açık ve en çarpıcı şekilde 23.6.1996 tarihinde Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Genel Kurultayında ortaya çıkmıştır. Bu kurultay yasalara göre kurulmuş bir siyasi partinin kurultayı değil, PKK’nın kurultay’ı şeklinde cereyan etmiştir. Kurultayın başından itibaren kanlı ihanet çetesinin sözde bayrağı ile eşkıyanın başı APO’nun posteri salon içinde “Biji Serok APO” çığlıklarıyla dolaştırılmaya başlanmıştır. Büyük Atatürk’ün başkentinde kutsal Türk Bayrağı yerlerde sürüklenirken yerine eşkiyanın başının posteri asılmıştır. Üstelik bu olayı salonda bulunanların hemen hemen tamamı zafer işaretleriyle alkışlanmışlardır. “Gerilla Vuruyor Kürdistanı Kuruyor,'” sloganlarını bağırarak ihanetlerini ortaya dökmüşlerdir. Türk Bayrağının bir ara divan önüne serilişi bile yuhalanmıştır. Bu ihanet hareketlerine Genel Başkan dahil hiç bir parti yetkilisinin müdahalesi olmamıştır. Divan Başkanı ciddi sayılmayacak göstermelik bazı ikazlar yapmıştır.

Parti meclisi üyesi olan sanıklar ifadelerinde Divanın oluşumu ile kendi yetkilerinin bittiğini, bu nedenle olaya müdahale edemediklerini söylemişlerdir. Ama bu sanıklar salonda parti meclisi üyelerine ayrılan yerde oturmaya devam etmişler ve çoğunluğu parti meclisi üyeliğine yeniden talip olmuşlardır. Türk Bayrağı’nın indirilmesine müdahale etmek için yetkili olmakta gerekmez. Bu bir duygu işidir. Tabii ki Türk Bayrağı yerine PKK’nın bayrağına gönül vermiş olanlardan bu müdahale beklenemez. Yine sanıklar savunmalarında “olaylar devam etseydi güvenlik kuvvetlerinden yardım istenecekti” demişlerdir. PKK’nın gövde gösterisi durumundaki bu eylemler kurultay salonuna delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle başlamış, saat 14.30’a kadar devam etmiştir. PKK’nın yapabileceği en vahim eylemi gerçekleştirerek Türk Bayrağını indirmişlerdir. Parti yetkilisi olan sanıkların müdahale için ne gibi bir eylem bekledikleri oldukça düşündürücüdür.

Parti üst düzey yetkilisi olan sanıklar muhtelif tarihlerde verdikleri beyanatlarda Türkiye’de Devletin bir kirli savaş sürdürmekte olduğunu, bu savaşa son vermek için PKK’nın tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkese derhal cevap verilmesi gerektiğini, kendilerinin barıştan yana olduklarını söylemektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ilkelere dayalı ”bağımsız birleşik Kürdistan” adı altında bir devlet kurmak isteyen ve bu amacı doğrultusunda hunharca kan döken bir ihanet hareketi ile karşı karşıyadır. Bu ihanet hareketini yok etmek Devlet olmanın gereğidir. Hiç bir Devlet kendi ülkesini böldürtmez. Büyük Türk Devleti’nin ise ülkesini ve milletini böldürtmesi hiç düşünülemez. Eğer süren savaşta bir kirlilik varsa bu eşkıyanın hunharlığından, gerçekleştirdiği acımasız katliamlardan ileri gelmektedir.

Ateşkes meşru güçler, devletler ve ordular arasında sözkonusu olur. PKK ise silahlı bir çetedir. Kanlı bir terör örgütüdür. Meşruiyeti kesinlikle yoktur, devletin PKK ile herhangi bir anlaşma yapması mümkün değildir. Ayrıca PKK’nın ilan ettiği sözde ateşkese Devletin uyması gerektiği yolundaki talepler eşkiyaya vakit kazandırarak derlenip toparlanması için imkan vermek çabalarından doğmaktadır. HADEP yetkililerinin barıştan yana oldukları yolundaki iddialarıda samimi görülmemiştir. Çünkü barışın gerçekleşmesinin tek şartı eşkıyanın başının çetesiyle birlikte teslim olarak Türk adaletine sığınmasıdır. HADEP yetkilileri gerçekten barış istiyorlarsa bu yönde çaba göstermeleri gerekir. Bu gerçekleşmediği takdirde elbetteki büyük Türk ordusu ve güvenlik kuvvetleri ülkelerini koruma ve kollama görevlerine devam edeceklerdir. Devletin başka türlü hareket etmesi düşünülemez.

Türkiye’de bir tek kimlik vardır. O da Türk Kimliğidir. Kürt kültürel kimliği tanınsın yolundaki talep ülkeyi bölmek amacıyla atılmış sinsi bir adımdır.

Devlet tektir, ülke tektir, millet tektir. Bu ilkelerden taviz verilemez, bu ilkelerden taviz vermeye kalkanlar elbetteki gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisindedirler) denilmektedir.

İSTEK : Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan delillerden:

Devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının kenar başlıklı 78, <bağımsızlığın korunması=”” style=”box-sizing: border-box;”>başlıklı 79, kenar başlıklı 80, <azınlık yaratılmasının=”” önlenmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 81. <bölgecilik ve=”” irkçılık=”” yasağı=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 82. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından; söz konusu yasa hükümleriyle, Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gereğince Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi talep olunur.</bölgecilik></azınlık></bağımsızlığın>

II- DAVALI PARTİ’NİN İDDİANAMENİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSTEMİ VE YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

A- PARTİNİN İSTEMİ

Davalı Parti’nin, 29.01.1999 günlü iddianamenin, reddine karar verilmesi istemini içeren 3.2.1999 günlü dilekçesinde:

1. Yargıtay C. Başsavcılığı 29.01.1999 tarihli bir basın açıklaması ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığını kamuoyuna duyurmuştur.

  1. Yapılan açıklamadan ve medya kuruluşlarının yayınlarından; davanın, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri nezdinde görülmekte olan 3 davadaki iddia ve kanıtlara dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

İDDİANAMENİN REDDİNİ GEREKTİREN NEDENLER:

İddianame 2820 sayılı Yasa’nın 100 üncü maddesine ve Yasakoyucu’nun amacına aykırıdır:

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100 üncü maddesinin dava ile ilgili bölümü

aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

a- Re’sen,

b- Bakanlar Kurulu karan üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle,

c- Bir siyasi partinin istemi ile,

olur

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz.”

Yasakoyucu bu düzenleme ile, seçimlerin yapılmasına karar verildiği dönemde, haksız ve hukuki olmayan nedenlerle herhangi siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmak suretiyle, o partinin yıpratılmasını, seçim şansının azaltılmasını önlemek istemiştir. Nitekim SPY’nın 100 üncü maddesinin gerekçesinde bu durum şöyle açıklanmıştır:

“… Bu hakların seçimlerde engelleme amacıyla kullanılmasını önlemek için de kullanma süreci sınırlı tutulmuştur.”

Yasa metninin, seçim döneminde dava açılamıyacağı yönündeki sınırlamayı, yalnızca Adalet Bakanlığı ve Siyasi Partilerin başvurusu üzerine açılacak davalarla sınırlı olarak öngördüğü, Yargıtay C. Başsavcısının kendiliğinden (re’sen) dava açmasını böyle bir sınırlamaya tabi tutmadığı söylenebilir. Sadece Yasa’nın yazılış şekline (lafzına) bakılarak varılacak böyle bir sonucun, Yasa’nın amacına uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur.

Yasakoyucu siyasi partiler hakkında her zaman kendiliğinden dava açma yetkisine sahip olan Yargıtay C. Başsavcısı’nın, bu yetkisini tartışma yaratacak ve ilgili parti hakkında olumsuz siyasi sonuçlar doğuracak bir dönemde kullanmayacağı; başka bir anlatımla bu yetkisini diğer zamanlarda kullanmayan Başsavcının, (davanın sonuçlanmasının süre itibariyle mümkün olmadığı) seçim döneminde haydi haydi kullanmayacağı varsayımı ile hareket etmiş ve bunu ayrıca düzenlemeye gerek görmemiştir.

Bilindiği gibi, Adalet Bakanının ya da bir siyasi partinin kapatma istemi de Yargıtay C. Başsavcısı tarafından değerlendirilmektedir. Fakat bu değerlendirmenin ve verilecek karara muhtemel itirazların yaratacağı siyasi tartışma ve ortamın; seçimlerin tarafsızlığına zarar vereceği düşünülmüştür. Aynı sakıncaların, Başsavcının kendiliğinden açacağı davada bulunmadığını söylemek olanağı da yoktur.

Açılan her kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul etme kadar reddetme ihtimali de bulunduğuna göre; seçim döneminde açılmış ve ilgili siyasi partinin seçim şansını çok büyük ölçüde etkilemiş davanın sonradan reddi halinde; ilgili siyasi partinin uğramış olduğu haksızlık ya da seçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine yapılacak tartışmalar nasıl giderilecektir ‘ Demokrasinin alacağı yara nasıl kapatılabilecektir ‘

Aylarca, hatta yıllarca açılmamış bir davanın seçim döneminde açılmasının yaratacağı sakıncalarla; seçim dönemi süresince, örneğin 3 ay gibi bir sürede dava açmamanın yaratacağı sakıncalar karşılaştırılmalıdır.

Olayımızda, iddianamenin dayandırıldığı olaylar ve dayanılan kanıtlar, ilgili mahkemeler tarafından (hem de suç duyurusu şeklinde) Yargıtay C. Başsavcılığı’na 1996 ve 1997 yıllarında iletilmiştir. Aradan geçen uzun süreye karşın Yargıtay C. Başsavcısı tarafından kapatma davası açılmamıştır. Daha da önemlisi, Seçim kararı da 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlandığı halde aradan yaklaşık 7 ay geçtikten sonra dava açılmıştır. Tüm bunlar, İddia Makamının yasanın kendisine verdiği dava açma yetkisini, Medeni Yasa’nın 2 nci maddesinde açıklanan anlamda kötüye kullandığını açıkça göstermektedir.

SONUÇ VE İSTEM

Açıklamaya çalışılan nedenlerle, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve Mahalli İdareler Genel Seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının, 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış olduğu ve içerisinde bulunduğumuz seçim döneminde kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası’na, demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu gözetilerek, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin iddianamenin reddine karar verilmesini saygı ile dileriz” denilmiştir.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında,

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde: (Bir siyasî partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlâl etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

Re’sen,

Bakanlar Kurulu Kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

Bir siyasî partinin istemi üzerine,

olur.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz) hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, kanun koyucu, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten oy verme gününün ertesi gününe kadar, siyasî partinin kapatılmasına ilişkin olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 100 üncü maddesiyle verilen hakları, seçimlerin yaklaşması nedeniyle kötüye kullanabileceklerini düşünerek, onların başvurularına sınırlama getirmiş; ancak, bu süre zarfında Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasamızın hükümlerinin askıya alınmasını da istememiştir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasa Mahkememiz, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde de görevlerini yapmaya devam edeceklerdir.

Kanun koyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu süre zarfında, şartları oluşsa bile, bir siyasî partinin kapatılması için dava açılmasını engellemek isteseydi, söz konusu maddenin birinci fıkrasının (a) bendiyle, (b) ve (c) bentleri arasında ayırım yapmaz, “Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan hükümler, milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak, oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz” demekle yetinirdi.

Kanunların açık hükümlerini değiştirecek biçimde yorum yapılamaz. Başka bir deyişle, Anayasamızın ve Siyasî Partiler Kanunu’nun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına süre sınırlaması olmaksızın verdiği, şartları oluştuğu takdirde bir siyasî partinin kapatılması için dava açma hakkı ve görevine, yasaya aykırı biçimde yorum yapılarak sınırlama getirilemez.

SONUÇ VE İSTEM : Halkın Demokrasi Partisi vekillerinin, 3.2.1999 tarihli dilekçeleriyle, “Başsavcılığımın partilerin kapatılması için düzenlediği iddianamenin reddine karar verilmesi” istemiyle yaptıkları başvuru, usul ve yasaya aykırı bulunduğundan reddine karar verilmesi yolundaki düşüncemizi takdirlerinize arz ederim” denilmiştir.

III- DAVALI PARTİNİN SEÇİMLERE KATILMASININ ÖNLENMESİ KARARI VERİLMESİ İSTEMİ

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 25.2.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı Halkın Demokrasi Partisi’nin 18.4.1999 günü yapılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerine katılmasının önlenmesi istemini içeren yazısı şöyledir:

“Federal Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 32/1 nci maddesinde:

(Federal Anayasa Mahkemesi bir uyuşmazlık sırasında, ağır sakıncaların doğmasını önlemek veya tehdit edici bir gücü engellemek için, ya da başka bir önemli nedenle kamu yararı açısından acilen zorunlu olması durumunda, Geçici Tedbir kararıyla bir durumu geçici olarak düzenleyebilir) hükmüne yer vermiştir.

Federal Alman Anayasası geçici tedbir kararını açıkça öngörmemesine rağmen, söz konusu 32/1 nci madde Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’na girmeden önce de. geçici tedbir kararları Alman Anayasa Yargısının devamlı ve temel bir öğesini oluşturmuştur.

Çünkü Anayasa yargısı, Anayasa hukukuna saygıyı garantilemek istemektedir. Kuruluşundaki amaç. Anayasanın korunmasına hizmet etmektir. – Prof. Dr. ZAFER GÖREN, Anayasa Yargısı, 1955, Türk ve Alman Anayasa Hukukunda Anayasa Yargısının Sınırları ve Yürürlüğü Durdurma Kararları, s.213-,

1982 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra, Anayasa Mahkememiz 1.8.1985 gün, 654/4 sayılı kararıyla ve gerekçesiyle, yürürlüğü durdurma talebini reddetmiştir.

Adları Türk hukukunda daima saygı ile anılan Anayasa Mahkemesi üyelerinden Recai Seçkin, Kani Vrana ve Şevket Müftügil, bu karara ilişkin karşı oy yazılarında, aşağıda yazılı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

(Anayasamızda açılan iptal davaları üzerine, iptali istenen yasa hükmünün uygulanmasının durdurulmasına Anayasa Mahkemesi’nce karar verilebileceğine ilişkin bir hüküm yer almamıştır. Bu nedenlerdir ki maddi anlamdaki, yani genel ve objektif kurallar koyan yasalar hakkında böyle bir görev ve yetkinin varlığının söz konusu edilemeyeceği kuşkusuz olmakla birlikte, Anayasamızda aynı konuda engelleyici veya yasaklayıcı bir hüküm yer almamış olması nedeni ile Anayasamızın her zaman her şeyden önce göz önünde tutulması ve uyulması gereken demokratik hukuk devleti niteliğine ve koyduğu veya tanıdığı temel hukuk ilkelerine dayanılarak ve Anayasanın 151. maddesindeki itiraz yolu ile gelen işlerde davanın ve dolayısıyla uygulamanın durdurulması kuralı da göz önüne alınarak, biçimsel yasaların konuları bakımından, yerine getirilmeleri halinde artık geriye dönüşü olmayan kişisel bir sonuç doğurmaları olasılığı varsa, bunların uygulanmalarının bir süre durdurulmasına karar verme görev ve yetkisinin esasen var olduğunu kabul zorunlu olmaktadır. Kaldı ki bir yasanın Anayasaya aykırılığı nedeni ile iptal edilmesi gibi çok geniş bir yetkiyi Anayasa Mahkemesi’ne tanıyan Anayasamızın, daha hafif sonuçlar doğuracak olan, iptali dava edilen yasa kuralının uygulanmasını, belli ve istisnai durumlarda bir süre için erteleme yetkisinin öncelikle tanınmış olduğunun kabulü gerekmektedir. Çünkü az, aksini gerektiren bir hüküm ve neden olmadıkça bütünleştirdiği çoğun içinde her zaman vardır. Anayasamızın özellikle sözü ile sustuğu ve fakat özü ile çözdüğü veya uygun bulduğu bu konudaki sorunu içtihat yolu ile de bir sonuca bağlamak Anayasa Mahkemesi’nin görevleri arasındadır. Yasalarda boşluk olan yerlerde, hukukun üstün kuralları, mahkemelerin vicdani kanıları ile oluşacak olan içtihatlarında uygulama yeri bulmalıdır. Uygulamanın bir süre için durdurulmasına karar verilmesi bir usul sorunudur. Gerek Anayasa, gerek Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya uygunluk denetiminde uygulanacak usuller yönünden tüm konuları kapsayıcı bir düzenleme getirmemiştir.

Yasakoyucu tarafından böyle bir yol seçilmesinin nedeni ise, 44 sayılı kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere, kurulan Anayasa Mahkemesi’nin niteliği itibariyle karşılaşacağı usul sorunlarını genel ve temel esaslar sayesinde içtihat yolu ile kolaylıkla çözebileceğinin kabul edilmiş olmasıdır. Yani Anayasa Mahkemesi boşluk olan hallerde karşılaşacağı her usul sorununu kesinkes çözerek bir sonuç doğuracak karara varmakla yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi de iptal davalarında yargısal bir çalışma yapmaktadır. Bu bakımdan her mahkeme gibi o da yargı yetki ve görevinin kapsamı içinde gerekli önlemleri alabilir. İptali istenilen yasa hükümlerinin iptal davasının sonuçlanmasından önce ilgili yerlerce uygulanması halinde Anayasa Mahkemesi’nce verilecek bir iptal kararının artık sonuç doğurması olanağı ortadan kalkmış olacağından, burada kişisel durumun olduğu biçimde korunması için, uygulamanın geçici bir süre durdurulması önleminin alınmasında haklı bir neden vardır).

Yukarıda yazılı karşı oy yazısında belirtilen görüşlerin hakkı olduğunu anlayan Anayasa Mahkememiz, 1993 yılından itibaren kanunların uygulanmasının durdurulması istemi ile bir çok defa karşılaşmış ve bu defa içtihadını değiştirerek, önce kanunların uygulanmasının durdurulabileceğine, daha sonra da uygulamanın durdurulmasına karar vermiştir – Anayasa Mahkememizin 21.10.1993 gün ve 33/40, 11.4.1994 gün ve 43/42 sayılı kararları-.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de, kanunların uygulanması ile ortaya çıkabilecek, giderilmesi imkânsız zararları önlemek amacıyla mahkemeler tedbir alma yetkisine sahiptirler-Prof. Dr. ZEHRA ODYAKMAZ, Yürürlüğü Durdurma, Anayasa Yargısı, 1995, S. 150-.

Yargı denetimi demokratik hukuk devletinin temel öğesidir ve etkili bir denetime olanak tanıyan hukuksal araçların kullanıma açık tutulması ile garanti altına alınmıştır. Bu araçlarda gerçekleştirilecek her türlü sınırlama yargı denetiminin özüne dokunur ve anayasal dengede bozulmaya neden olur. Yürürlüğü durdurma kararı oldu bittilerle hukuk düzeninin de zedelenmesini önlemekle tüm toplumu, üstün yetkilerle donatılmış olan idareye karşı bireyi korumaktadır. Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanını, bakanları yargılama yetkisi ile donatılmış olan Anayasa Mahkemesi’nin yürürlüğü durdurma yetkisine sahip bulunmadığını benimseyen bir anlayış dayanaktan yoksundur -Prof. Dr. S. GÜRAN, Anayasa Yargısında Yürütmenin Durdurulması, Anayasa Yargısı, 1986, s.149/153-.

Anayasamızın 138 nci maddesinde <hâkimler görevlerinde=”” bağımsızdırlar.=”” anayasaya,=”” kanuna=”” ve=”” hukuka=”” uygun=”” olarak=”” vicdani=”” kanaatlerine=”” göre=”” hüküm=”” verirler=”” style=”box-sizing: border-box;”>kuralı yer almaktadır. Bu maddede sözü geçen kavramı ile yargıcın önüne gelen uyuşmazlığın çözümü ve hukukun geçerli kılınması için vicdani kanısına göre kullanılmasını gerekli gördüğü tüm araçları kullanması, alması gereken önlemlerin hepsini alması amaçlanmıştır- Prof. Dr. RAGIP SARICA, Danıştay Kararları ve Yürütmenin Durdurulması, 1966. s. 29-.</hâkimler>

Konuyu her yönüyle inceleyen Prof. Dr. ZAFER GÖREN, anılan makalesinde:

Anayasa Mahkemesi sonraki kararlarında haklı olarak Medeni Kanun Md.l’e yollama yapmıştır.

Bu madde, yargıca açıkça boşluk doldurma yetkisini tanımaktadır.

Bu kuralın bir genel hukuk ilkesi olarak kabul edilmesi gerekir. Her yasa gibi Anayasa da onu uygulayan organlar tarafından yorumlanabilir, boşlukları doldurulabilir ve buna muhtaçtır.

…Usul kuralları hukukun genel kurallarını uygulama alanına koyma mekanizmalarıdır. Modern hukuk devletinde yargıcın hak ve hukuku sağlamasına engel olacak usul kurallarına yer yoktur. Aksine ona hukuksal gerçeği saptayabilmesi için geniş olanaklar sağlanmalıdır.

Yürürlüğü durdurma kararı Anayasa Yargısında da asıl davaya ilişkin yetkilerin dışında düşünülemez ve son kararı vermeye yetkili olma, yürürlüğü durdurma kararını vermeye yetkiyi de içerir.

Bütün bunların dışında yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisi yargı erki içinde bulunmaktadır ve yargılama yetkisinin doğal bir sonucudur. Bu ilke Anayasa Hukukunda da geçerlidir. Aksi halde Anayasa Mahkemesi’nin de isabetle belirttiği gibi hem ilgili kişiler, hem toplum ve özellikle kamu düzeni hukuk korumasından yoksun bırakılmış olur. Anayasa Mahkemesi haklı olarak pozitif hukuk tarafından yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisinin tanınıp tanınmadığına değil, Anayasa ve ilgili yasa kurallarının bunu engelleyen kurallar içerip içermediğine önem vermiştir.

Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi faaliyetinin birinci yılında birçok defa Anayasa ve Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama için öngörülen temellerin dışında başka hukuk kuralları geliştirmek zorunda kalmıştır. Federal Anayasa Mahkemesine göre, Federal Alman Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama usulüne ilişkin boşluk olduğunda öncelikle başka usul kanunlarına başvurulmak zorunludur) demektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 121 nci maddesine göre<türk kanunu=”” medenisi=”” ile=”” dernekler=”” kanunu’nun=”” ve=”” hakkında=”” uygulanan=”” diğer=”” kanunların=”” bu=”” kanuna=”” aykırı=”” olmayan=”” hükümleri,=”” siyasi=”” partiler=”” da=”” uygulanır.=”” style=”box-sizing: border-box;”></türk>

2908 sayılı Dernekler Kanununun 74 ncü maddesine göre

Anılan yasalar, Anayasa Mahkememize siyasi partiler hakkında, dernekler hakkında alınabilecek her türlü tedbiri (ihtiyati tedbir dahil) alma hakkını ve hukukun genel ilkeleri, kıyas yoluyla İdari Yargılama Usulünde yazılı tedbirleri alma hakkını vermektedir.

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>, , v.b. gibi <geçici hukuki=”” koruma=”” style=”box-sizing: border-box;”>sağlayan tedbirlerin vazgeçilmezliği ve önemi, 1999 yılında yayınlanan adlı eserde Dr. MUHAMMET ÖZEKES tarafından şöyle ifade edilmektedir:</geçici></yürütmenin>

(Normal yargılama prosedürü içinde maddi ilişkinin açıklığa kavuşturulması ve icrası belirli bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Ancak yargılamanın devamı sırasında veya daha önce ortaya çıkan değişik sebeplerden dolayı yargılama ile ulaşılmak istenen sonuçtan uzaklaşılabilir veya elde edilmesi güçleşebilir. Gerek usûl, gerekse takip hukuku şekli hukuk dalı olup, belirli prosedürlere, belirli süreler içinde uyulması gerekir. Tabiri caizse hakkını elde etmek için bu yollara başvuran kimsenin derin bir soluğa ihtiyacı vardır. Burada kusur sadece ağır işleyen adalet mekanizmasında değildir. Belirli bir prosedüre ve sürelere uyulması, tarafların haklarının korunması için bir güvencedir. Çünkü gerçeğe ulaşmak, gerçeği bulmak için kapsamlı bir araştırmaya, dolayısıyla zamana ihtiyaç duyulur. Ancak, öyle şartlar oluşabilir ki, bu prosedüre sıkı sıkıya bağlı kalınması, telâfisi imkânsız veya güç zararlara sebep olabilir. Özellikle, karşı tarafın ulaşılmak istenen sonucu bertaraf etmek için girişeceği davranışlar sebebiyle yargılamanın sonunda herhangi birşey elde edilmesi bile mümkün olmayabilir.

Yargılamanın sonucunun, yargılamaya başlandığı sırada, hatta ondan da önce güvence altına alınması ihtiyacını ortaya çıkarabilir. Bu da ancak, kesin hukukî koruma elde edilinceye kadar geçici hukukî koruma tedbirleriyle sağlanacaktır.

Geçici hukukî koruma kötü niyetli davranışlara engel olmak, yargılamanın sonucunun tehlikeye girmesini bertaraf etmek için fiilî bir zorunluluk olması yanında, hukukî bir zorunluluktur da. Hukuk devleti içinde sadece hakkın elde edilmesine yönelik yargısal bir yol imkânı sunulmakla kalmayıp, mümkün olduğunca yargılamayla ulaşılacak sonucun da güvence altına alınması gerekir. Hakkın gerçekleşmesine yönelik tüm tedbirler alınmalı, tüm imkânlar kullanılmalıdır. Aksi takdirde elde edilen karar, sadece kağıt üzerinde kalan bir karar olacaktır).

Değerli Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 29.1.1999 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için dava açtığım duyulur duyulmaz, aynı gün NTV Televizyonunda birçok kez yayınlanan söyleşisinde ve 15.2.1999 tarihinde kendisiyle yaptığım telefon konuşmasında, >demiştir.

SONUÇ

Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 98-108. maddeleri, bir siyasi partiyi kapatmak, dolayısıyla o partinin kapatma kararından sonraki tüm seçimlere katılmasını engelleme yetkisini Anayasa Mahkememize vermiştir.

Son kararı vermeye yetkili olma, kamu yararının gerektirdiği hallerde, sakıncalı durumların doğmasını önlemek veya Anayasamızı tehdit eden bir gücü engellemek için, dava sonuçlanıncaya kadar her türlü tedbiri almaya yetkiyi de içerir.

İncelemenize sunduğumuz deliller, Halkın Demokrasi Partisinin kapatılmasını gerektirmektedir.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak seçimlere az bir süre kalmıştır. Anılan Parti hakkındaki kapatma kararının gecikmesi nedeniyle bu partinin seçimlere katılmasına izin vermek, sayılamayacak kadar çok sakıncalı durum yaratacaktır.

Anayasa Mahkememiz, bugüne kadar çağdaş ve gerçekçi yorumlar yaparak, özellikle Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerde bulunan partiler hakkında anayasamız ve yasalarımızın verdiği yetkileri kullanarak, Anayasamızın bekçiliğini kusursuz bir şekilde yaptığını kanıtlamıştır.

PKK militanlarının, <oylarınızın tümünü=”” hadep’e=”” vermezseniz,=”” köylerinizi=”” yakar,=”” hepinizi=”” öldürürüz=”” style=”box-sizing: border-box;”>diyerek, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde köy ve mezralarda yaşayan vatandaşlarımızı daha şimdiden tehdide başladıkları, Halkın Demokrasi Partisi adına radyo ve televizyonlarda yapılacak konuşmaların tamamen bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik niteliğinde olacağına dair ciddî duyumlar almamız ve yukarıda açıkladığımız hususlar gözönünde tutularak:</oylarınızın>

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi hususunda bir karar verilmesini takdirlerinize arz ederim.”</yürütmenin>

B- DAVALI PARTİNİN SAVUNMALARI

Davalı Parti’nin 25.2.1999 günlü savunmasında:

“>1. Özellikle Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması ile başlayan süreçte, Türkiye Hukuk Sisteminde son derece önemli ve en yüksek makamlarından birini oluşturan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Yüce Mahkemeniz önünde görülmekte olan siyasi parti kapatma davaları ile ilgili işlemleri normal hukuki prosedür ve gelenekler dışına çıkarma eğiliminde olduğu açıktır. Bir çok kez Yüce Mahkemeniz ve yargılamanın diğer tarafı, Başsavcılık istem ve işlemlerinden medya yoluyla bilgi sahibi olmaktadır.

  1. Hukukun temel ilkelerinden birisi; görülmekte olan bir dava konusunda, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek beyan ve eylemlerde bulunulmamasıdır. Hukukta “yöntem” yalnızca bir “biçim”den ibaret değildir ve bazan davanın esası kadar önemlidir. Gerek uluslararası hukuk ilkeleri ve gerekse iç hukuk kurallarımız, özellikle de CMUY hükümleri göz önünde tutulduğunda; iddia makamını oluşturanların, sanık ya da davalı konumunda olan kişi ve kurumlara karşı “hasım” durumları yoktur. Hatta sanık ya da davalı yararına olan kanıtları da toplamak görevleri vardır.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair Yönerge “Havana Kuralları” md.13). Böyle olunca, bu makamda bulunanların böyle bir izlenim uyandırmamaya özen göstermeleri beklenir.

  1. 25 Şubat 1999 tarihli bazı basın organlarında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi, bir diğer anlatımla “partinin nihai karara gerek olmaksızın kapatılması” hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesi için Yüce Mahkemeniz’e başvurduğu yönünde haberler yer almıştır.

Başvuru ve izlenen yöntem davamız açısından son derece önemlidir:

İlk olarak; vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılacağı, davanın açıldığı tarihte belli ve biliniyordu. Şayet gerçekten hukuksal olarak, bu partinin seçimlere katılmasının ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasının gerekli olduğu düşünülüyor idiyse, dava ile birlikte tedbir isteminin de Yüce Mahkemeniz’e sunulması gerekirdi. Böyle bir talep için, Yüksek Seçim Kurulu’nun siyasi partilerin aday listelerini vermesi için tanıdığı sürenin son gününe kadar beklenilip, bir gün sonra gündeme getiriliyorsa; Başsavcılık Makamı’nın konumunun bu dilekçemizin 2 nolu ayrımında açıklanan ilkeler çerçevesinde tartışılması kaçınılmazdır.

İkinci olarak; böyle bir talebin zamanlaması, davanın ve yargılamanın hukuki gereklerden çok siyasi istem ve kaygılardan kaynaklandığı yönündeki düşüncelere haklılık kazandıracak niteliktedir.

Üçüncü ve son olarak; bu durum, medya aracılığı ile yargı alanına el atıldığı kaygılarının toplumda ve özellikle de hukuk çevrelerinde tartışıldığı bir dönemde; dava ile ilgili istem ve işlemlerin, kamuoyu yaratmak amacı ile mahkeme zemininden, medya zeminine kaydırılmasına yeni bir örnek oluşturmaktadır. Haberler bu günkü basında yer aldığına göre, başvuru dilekçesinin 24.02.1999 günü, yani Yüce Mahkemeye verilmesinden l gün önce basına verildiği anlaşılmaktadır.

SONUÇ VE İSTEM :Açıklamaya çalışılan nedenlerle,

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının önlenmesi yönünde bir başvurusunun olup olmadığının ve şayet böyle bir başvuru varsa başvuru dilekçesinin tarafımıza bildiriminin yapılmasını;
  2. Başsavcılığın yaptığı başvuru hakkında herhangi bir karar verilmeden önce, başvuru ile ilgili savunma ve görüşlerimizi bildirmemize fırsat verilmesini;
  3. Yüce Mahkemeniz’in Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın izlediği yöntem ve davranışlarının, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri açısından yaratacağı sakıncaları göz önünde bulundurmasını”;

Parti’nin 1.3.1999 günlü savunmasında;

“A. İSTEM BİR “YÜRÜTMENİN DURDURULMASI” YA DA “İHTİYATİ TEDBÎR” DEĞİLDİR. DOĞRUDAN NİHAİ KARAR BEKLENİLMEKSİZİN, YANİ YARGILAMA YAPMAKSIZIN “KAPATMA KARARI” VERİLMESİ İSTEMİDİR:

Yüce Mahkeme’nin yürütmenin durdurulması ya da ihtiyati tedbir kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı tartışmasına girmeye gerek görmüyoruz. Çünkü, Sayın Başsavcılığın istemi, bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyati tedbir” kararı değildir. Siyasi partilerin varlık nedeni seçimler yoluyla parlamentoya ya da yerel yönetim organlarına girerek, ülke yönetiminde söz sahibi olmaktır. Seçimlerin yapılmadığı dönemlerde de siyasi partiler, kendi siyasi görüş ve programları doğrultusunda ülke sorunları hakkında görüş açıklar, kamuoyunu etkilemeye çalışırlar. Fakat, temel işlevleri seçimlere katılmaktır. Bu yüzden, Siyasi Partiler Yasası’nın 105 nci maddesi iki kez üst üste seçimlere katılmayan siyasi partilerin kapatılmasını öngörmüştür.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçimlere girmesinin engellenmesine yönelik bir karar vermesi, aslında o siyasi partinin kapatılmasına karar vermesi demektir. Henüz, davalı partinin ön savunmasının dahi alınmadığı bir davada Yüce Mahkemeniz’den partinin kapatılmasına karar verilmesini talep etmenin Anayasa, hukukun genel ilkeleri ve mevcut hukuk sistemimizde yeri bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Yargıtay Başsavcısı da bunu bildiği için, dilekçesinde “yürütmenin durdurulması veya HER NE ŞEKİLDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIRILSIN… seçimlere katılmasının engellenmesi…” demektedir. Yalnızca bu ifade dahi, Sayın Başsavcının “hukukilik” gibi bir kaygısının olmadığını açıkça göstermektedir. Sayın Başsavcı, “ister hukuki olsun, ister siyasi olsun önemli değil, yeterki davalı partinin seçime girmesini engelleyin” demek istemektedir.

Ancak, Türkiye’nin en yetkin yargıçlarından oluşan Yüce Mahkemeniz’in her kararında “hukukilik” ilkesini herşeyin üstünde tutacağına inanıyoruz.

  1. YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN İSTEMİ HİÇ BİR GERÇEK NEDENE VE BU NEDENLERİ DOĞRULAYAN SOMUT KANITA DAYANMAMAKTADIR:
  2. İstem gerçek dışı, hayali nedenlere dayandırılmıştır;

Sayın Başsavcılık istemini iki nedene dayandırmıştır:

Birincisi; “PKK militanlarının, halkı oylarını HADEP’e vermeleri yönünde şimdiden tehdit etmeye başladıkları” iddiasıdır. İddianın tümüyle hayali olduğu son derece açıktır. Konuyla ilgili tüm devlet yetkilileri ve kurumları özellikle son dönemlerde yaptıkları açıklamalarda; “PKK örgütünün tümüyle çökertildiği ve terörün Türkiye’nin ciddi bir sorunu olmaktan çıktığı; terörle mücadele görevinin silahlı kuvvetlerden alınıp, normal güvenlik güçlerine vermenin zamanın geldiği; Olağanüstü Hal’in kaldırılmasının gündemde olduğu; artık sorunun dağdaki gençleri topluma kazandırmak olduğu” ısrarla ifade edilmektedir. Hatta, bu amaçla bir Pişmanlık Genelgesi çıkarıldığı; ilgili valiliklerin muhtarlarla işbirliği içerisinde bunun çalışmalarını yürüttüğü herkesçe bilinmektedir. Başta Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın bu beyanlarına karşı; Sayın Başsavcı’nın halen halkın seçimler dolayısıyla tehdit altında olduğunu söylemesinin hiç bir inandırıcılığı yoktur. Üstelik iddiasını doğrulayan bir tek kanıt da sunmamıştır.

Kaldı ki, tüm partiler aynı koşullarla seçimlere katılmaktadır. Şayet gerçekten devlet, seçim güvenliğini sağlayamayacaksa ve vatandaşların özgür iradesini sandığa yansıtmasının koşulları yoksa, bir partinin seçimlere katılmasının engellenmesi istenen sonucu vermez. Çünkü, mevcut tehdit bir başka şekilde kendini gösterir. O halde böyle bir durum söz konusu ise tümden seçimlerin iptali gerekir.

Sayın Başsavcının iddiasının tam aksine; seçimlere iki aydan az bir süre kala kapatma davası açılması ve bununla da yetinilmeyerek pozitif hukukumuzda yeri ve örneği olmadığı halde, davalı partinin seçimlere katılmasının engellenmesinin talep edilmesi; seçmenin özgür iradesi üzerindeki asıl tehdidi oluşturmaktadır.

İkincisi; HADEP adına yapılacak radyo ve televizyon konuşmalarında “… bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik…” edileceği iddiasıdır. Bu iddia, diğerinden daha da “garip” bir iddiadır. Henüz yapılmamış, hatta henüz hazırlıklarına dahi başlanılmamış konuşmalarda suç işlenileceğini iddia etmenin, nasıl bir hukuk mantığının ürünü olduğunu bilemiyoruz.

Korkarız ki, Sayın Başsavcı işi biraz daha ileri götürüp; tek tek tüm siyasi parti milletvekili adaylarını inceleyip, bunlardan bir kısmının “seçildikleri takdirde ileride suç işleyecekleri” iddiası ile, milletvekili olmalarının engellenmesi için girişimde bulunacaktır. Başsavcılık makamında bulunan bir kişinin, bir aydan fazla bir süre sonra yapılacak konuşmalarda suç işleneceğini ileri sürmesi, bu iddiasını da “aldığı duyumlara” bağlaması, hukukumuz açısından bir talihsizliktir. Varılmak istenen amaç için hukukun bu denli araç olarak kullanıldığı durum azdır.

  1. Başsavcılığın başvurusunda ileri sürülen nedenleri doğrulayan belge ya da başka herhangi somut kanıt bulunmamaktadır:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı istemine dayanak yaptığı nedenleri doğrulayan herhangi bir kanıt göstermemiştir. Gösterilen tek kanıt “ciddi duyumlar” (!) dır. Hukukumuzda “duyum”un kanıt olarak gösterildiği belki de ilk istem Sayın Başsavcılığın istemidir. Üstelik Sayın Başsavcı “duyum”a dayanarak “davalı siyasal partinin kapatılması” anlamına gelebilecek bir karar verilmesini istemektedir. Eski Anayasa Mahkemesi Sayın Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in 27 Şubat 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde çıkan demecinde de haklı olarak vurguladığı gibi; “Anayasa Mahkemesi herkesin her istediğini talep edeceği bir makam değildir.” Hukukumuzda, en basit bir davada dahi tedbir kararı verilmesi istenirken, istemin dayandığı somut kanıtlar başvuruya eklenmek zorundadır. Hiç bir kanıta dayanmayan Başsavcılık istemi reddedilmelidir.

  1. HUKUKUN TEMEL KURALLARINDAN BİRİSİ “DAVADAN BEKLENİLEN SONUCU YARATACAK ŞEKİLDE İHTİYATİ TEDBİR KARARI VERİLEMİYECEĞİ” DİR:

Her davada tarafların amaçladığı bir sonuç vardır. Örneğin davacı davayı “kazanmak” ister, buna karşılık davalı davanın “reddedilmesini” amaçlar. Şayet taraflardan birinin bu amacına eşdeğer bir ihtiyati tedbir kararı verilecek olursa, davanın bir anlamı ve işlevi kalmaz.

Yüce Mahkemeniz’in önündeki davada da Sayın Başsavcılığın amacı HADEP hakkında kapatılma kararı verilmesini sağlamaktır. Sayın Başsavcı, HADEP’in seçimlere katılmasının engellenmesi yönünde bir karar verilmesini talep etmesi, partinin kapatılması ile eşdeğerdir. Şayet bu istem kabul edilecek olursa, artık davanın ve yargılamanın bir anlamı ve işlevi kalmayacağı gibi; Yüce Mahkemeniz’in kesin yargısı da önceden ortaya konulmuş olacağından, davalı yönünden savunma yapmanın ve yargılamaya devam etmenin bir anlamı olmayacaktır.

  1. KAPATMA KARARI İLE DAHİ ELDE EDİLMEYECEK SONUÇ; YARGILANMA YAPILMADAN TEDBİR YOLUYLA ELDE EDİLMEK İSTENMEKTEDİR:

Bir siyasi partinin kapatılmasına ilişkin kararların sonuçları Anayasa’da ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenmiştir. Anayasa’nın 84 ncü maddesi, söz ve eylemleri ile bir siyasi partinin kapatılmasına neden olanların milletvekilliklerinin düşeceğini öngörmüştür. Bu konumda olmayan milletvekillerinin bu sıfatı düşmeyeceği gibi, kapatma kararının yerel yönetim organlarına seçilenlerin, örneğin Belediye Başkanlarının, konumlarına da bir etkisi bulunmamaktadır.

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı daha kapatma kararı verilmeden, partinin seçimlere girmesine engel olunmasını isteyerek; bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce insanın seçilmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu insanların tümünü potansiyel suçlu olarak kabul edip, seçilmelerini engellemek ise, seçme ve seçilme hakkına, daha doğrusu demokrasiye zarar vermenin ötesinde, hem iç hukukumuzun ve hem de uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan “suçsuzluk varsayımı” (masumiyet karinesi)ni tümüyle ortadan kaldırır. Böyle bir istemde bulunmak; Türkiye Vatandaşlarının önemli bir kısmına politikayı yasaklamak demektir. Demokrasimiz açısından son derece vahim bir durumdur.

  1. HUKUKUMUZDA İHTİYATİ TEDBİR, SONRADAN GİDERİLEMİYECEK BİR ZARARI ÖNLEMEK AMACI İLE ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR. DAVAMIZDA BÖYLE BİR DURUM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. AKSİNE, TEDBİR KARARI VERİLMESİ HALİNDE SONRADAN GİDERİLMESİ OLANAKSIZ VAHİM ZARARLAR SÖZ KONUSU OLABİLECEKTİR:

Halkın Demokrasi Partisi listelerinden milletvekili olacaklar ile yerel yönetimlere seçilecekler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Yasalarına tabi olarak görev yapacak ve bunların denetiminde olacaklardır. Anayasa ve yasalardaki yaptırımlar herkes gibi, Onlar’a da uygulanacaktır. Dolayısıyla ortada giderilmesi olanaksız bir zarar olasılığı bulunmamaktadır. Partinin kapatılması halinde de, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri uyarınca kararın gereği yerine getirilecektir. Nitekim, Sayın Başsavcı’nın tedbir istemini 27.02.1999 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde değerlendiren Prof. Dr. Yavuz SABUNCU aynı görüşleri savunmuştur.

Asıl giderilmesi olanaksız zararlar Sayın Başsavcının tedbir isteminin kabulü halinde söz konusu olacaktır:

Her davada olduğu gibi, Vekili olduğumuz HADEP aleyhine Yüce Mahkemeniz nezdinde açılan davanın da REDDEDİLME ihtimali vardır. Şayet, henüz davalı yanın savunması dahi alınmadan, tüm kanıtlar toplanmadan davanın reddedilme ihtimalinin bulunmadığı kabul edilecek olursa, yargılama kavramının hiç bir anlamı kalmaz.

Bir an için, Sayın Başsavcı’nın isteminin kabul edildiğini varsayalım. Şayet sonuçta dava reddedilecek olursa, HADEP’in girmesinin engellendiği seçimlerin meşruiyeti nasıl sağlanacaktır ‘ Yerel ve Genel seçimlerin iptali gerekmez mi’ Partinin ve bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce kişinin uğrayacakları zararlar nasıl giderilebilecektir ‘

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklandığı gibi;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın isteminin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP’le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, mümkün olan en kısa sürede istemin Yüce Mahkemece ele alınarak reddine karar vermesini saygılarımızla diliyoruz.”;

Parti’nin 14.4.1999 günlü savunmasında:

“A. ÖNCELİKLE, SAYIN BASSAVCI’NIN İLK TEDBİR İSTEMİNE KARŞI VERMİŞ OLDUĞUMUZ 01.03.1999 TARİHLİ DİLEKÇEYİ AYNEN YİNELİYORUZ:

Yüce Mahkeme’ye sunduğumuz 01.03.1999 tarihli dilekçemizde, özetle;

  1. Sayın Başsavcı’nın, Halkın Demokrasi Partisi’nin “hangi şekilde olursa olsun” seçimlere katılmasının engellenmesine yönelik isteminin bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyatı tedbir ” istemi olmadığı; doğrudan davadaki asıl istem olan “partinin kapatılması”na YARGILAMA YAPILMADAN karar verilmesi istemi olduğu;
  2. İstemin, hukuka değil; siyasi amaç ve gereklere dayandığı;
  3. İstemin, hayali iddialara ve kanıtlara dayandığı; açıklandıktan sonra;

ı. Davanın esastan karara bağlanması ile elde edilecek sonucun; ihtiyati tedbir kararı şeklinde verilemeyeceğinin, temel bir hukuk kuralı olduğu;

ıı. Hele hele, davanın sonucunda verilecek kapatma kararı ile dahi elde edilemiyecek hususların; tedbir yoluyla sağlanmasının düşünülemeyeceği;

ııı. Partinin seçimlere katılmasının engellenmesi kararı verilmesini gerektirecek “sonradan giderilmesi olanaksız bir zarardan” söz edilemeyeceği; aksine partinin esas karar dahi beklenilmeden kapatma kararı anlamına gelecek bir “siyasi faaliyetlerden men ve seçimlere girmesinin engellenmesi” şeklinde bir tedbir(!) kararının gerek parti ve mensuptan yönünden; gerek ülke demokrasisi yönünden ve gerekse bizzat Anayasa Mahkemesi yargısı yönünden yaratacağı sonuçların çok daha vahim olduğu;

yönündeki düşüncelerimiz Yüce Mahkeme’ye sunulmuştu. Yinelemeden kaçınmak için bu dilekçemize gönderme yapmakla yetiniyoruz.

  1. SAYIN BAŞSAVCI: YÜCE MAHKEMENİN 06.03.1999 TARİHLİ KARARINI VE HUKUKUMUZDA “TEDBİR” YOLUYLA DAVANIN BİTİRİLMESİ GİBİ BİR UYGULAMA VE YÖNTEM OLMADIĞINI BİLE BİLE, TÜMÜYLE SİYASAL İRDELEMELERLE İKİNCİ KEZ İSTEMDE BULUNMAKLA, HUKUKA VE YARGININ SAYGINLIĞINA BÜYÜK ZARAR VERMİŞTİR:

Bir hukuk devletinin temeli, hukuka bağlılıktır. Bunu sağlayacak olan da tarafsız ve bağımsız yargı kurumlarıdır. Yürütmenin içinde olanlar ya da siyasetçiler, kendilerince bazı kurum ve çalışmaları “ülke aleyhine ve zararlı” olarak nitelendirip, bunların mutlak suretle engellenmesi gerektiğini düşünebilirler. Hatta bu yönde talepte ve uygulamalarda da bulunabilirler.

İşte, hukuk devleti ilkesinin ve yargının önemi ve gereği burada ortaya çıkmaktadır. Yargı, yürütmeden ya da siyasilerden gelecek her türlü değerlendirme, telkin ve istemlerden bağımsız olarak; daha da önemlisi kendi siyasi tercihlerinin de etkisi altında kalmayarak, salt hukuki gereklerle yargılama yapma ve hüküm verme durumundadır.

Hukuk devletinde, yasaklar ve yaptırımlar kurallarla belirlenmiştir. Kuralları ihlal ettiği söylenenlerin ya da ceza hukuku kavramı ile suçlu oldukları iddia edilenlerin de kurallarla güvenceye bağlanmış hakları vardır. Hiç kimsenin bu kuralların gözardı edilmesini isteme hak ve yetkisi yoktur. İdamı, linçten ayıran hukuk normlarıdır ve adil yargılamadır.

Fakat üzücüdür ki, Sayın Başsavcı “devlet elden gidiyor” söylemi ile, HADEP’in yargılama yapılmadan linç edilmesini talep ediyor. Bunu sağlamak için de, her yola başvuruyor. Dün, “PKK militanları halkı HADEP’e oy vermeleri için tehdit ediyor” gibi HAYALİ ya da “HADEP adına yapılacak radyo ve tv konuşmalarında suç işlenecek” şeklinde VARSAYIMA DAYALI, suçlamalarla sonuç almak isterken; bugün Öcalan’ın, hiç görmediğimiz, fakat yaklaşık iki ay önce alındığı iddia edilen anlatımları ile ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri ile mahkemeyi etkilemeye çalışmaktadır. Önceki dilekçemizde de belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı’nın “HUKUKİLİK” gibi bir kaygısı bulunmamaktadır ve bu yaklaşımdan da en çok HUKUK zarar görmüştür.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN BAŞVURUSUNDAN SONRA; ANAYASA MAHKEMESİ’NE GİDİLEREK, BAŞVURU DİLEKÇESİNDE DAYANILAN ÖCALAN’A AİT ANLATIMLAR İNCELENMEK İSTENMİŞTİR. ANCAK MAHKEME YETKİLİLERİ TARAFINDAN, “BU ANLATIMLARIN SAYIN SAVCININ BAŞVURUSUNUN EKİNDE BULUNMADIĞI” İFADE EDİLMİŞTİR. BU YÜZDEN BAŞSAVCILIĞIN DİLEKÇESİNDE YAZILI HUSUSLAR TEK YANLI İDDİALAR OLMAKTAN ÖTEYE, HUKUKSAL DEĞER TAŞIMAMAKTADIR:

Sayın Başsavcı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesini talep ederken, ya kanıtlanması mümkün olmayan hayali iddialar ortaya atmakta ya da dayandığı iddianın kanıtını kasıtlı olarak dava dosyasına sunmayarak, savunmayı engellemeye çalışmaktadır.

Sayın Başsavcı’nın ilk tedbir istemini dayandırdığı gerekçelerin doğru olmadığı zaman içerisinde kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Örneğin; bu güne değin PKK militanlarının halk üzerinde şu ya da bu şekilde oy kullanmaları yönünde bir baskıda bulunduklarına dair medyada bir tek haber çıkmadığı gibi, herhangi bir partiden de böyle bir iddia ortaya atılmamıştır. Şayet böyle bir durum olsa idi, öncelikle bu tehditlerden zarar gören siyasal partilerin buna tepki göstermesi, ayrıca da HADEP aleyhine her fırsatı değerlendiren yöneticilerden buna ilişkin iddialar gelmesi gerekirdi.

Bir diğer iddia, “Hadep adına radyo ve televizyonlarda seçim konuşması yapacak kişilerin suç işleyecekleri” idi. Buna karşılık, ilki 11.04.1999 günü yapılan radyo ve televizyon konuşmalarında her parti temsilcisi gibi HADEP temsilcisi de konuşma yapmış ve iddia edildiği gibi kıyamet kopmamış, suç işlenmemiştir.

Sayın Başsavcı bu kez A. Öcalan’a atfedilen anlatımları kullanmıştır. Oysa, bu anlatımların tarihi 22 Şubat 1999’dur. Yani, Yüce Mahkemeniz’in ilk tedbir istemini ret ettiği 06.03.1999 tarihinden çok önce, başta Sayın Mahkemeniz ve Sayın Başsavcı olmak üzere bilinmekte idi.

Ayrıca, A. Öcalan’a atfedilen anlatımlar incelenmek istenmiş ise de, Mahkeme yetkilileri tarafından, bu anlatımların dava dosyasında bulunmadığı ifade edilmiştir. Dava dosyasına konulmayan bir kanıtın tarafımızdan incelenmesi ve değerlendirilmesi olanağı olmadığı gibi, dava dosyasına konulmayan kanıtların da yargılamanın herhangi işlemine esas alınması hukuken mümkün değildir. Sayın Başsavcı’nın dilekçesindeki iddialar, kanıtlar dilekçeye eklenmediği için, bir tarafın soyut iddiaları olmanın ötesinde hukuksal sonuçlar doğurmaz. Sayın Başsavcı, dilekçesine kanıt eklemeyerek, hukuku ve savunma hakkını önemsemeyen genel yaklaşımını yinelemiştir.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN DAVANIN ESASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİ DE İÇERMESİ GEREKEN 4.2 SAHİFELİK DİLEKÇESİNİN; 4 SAYFASININ TEDBİR İSTEMİNDEN, 0.2 SAHİFESİNİN DE “SONUÇ” BÖLÜMÜNDEN OLUŞMASI DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki 3 davanın iddianamesinin birleştirilmesi şeklindeki iddianameye, tarafımızdan 32 sayfadan oluşan ön savunma verilmiştir. Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünde, ön savunmamızda değinilen itiraz ve savunmalara, birkaç satırla da olsa yanıt vermesi beklenirdi. Fakat, ilk sahifesinin üst kısmında “ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ” yazılı olmanın dışında, davanın esası ile ilgili olarak dilekçede bir tek satırın dahi bulunmaması; ön savunmamızdaki “davanın hukuki değil, siyasi neden ve yaklaşımlarla açıldığı” görüşümüzü doğruladığı gibi, Sayın Başsavcı’nın davanın sonucundan da “esasla ilgili açıklama yapmaya gerek duymayacak” denli emin olduğu izlenimini vermektedir. Bu yaklaşımdan Türkiye Demokrasisi ve hukuk adına kaygı duymamak mümkün değildir.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın ikinci kez tedbir istemesinin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem, seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, istemin reddine karar verilmesini saygılarımızla diliyoruz” denilmiştir.

IV- ÖN SAVUNMA

Davalı Parti’nin 5.4.1999 günlü esasa ilişkin ön savunması şöyledir:

A- İDDİANAME İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

  1. 1. İddianame, dava açma hakkının siyasî amaçlarla kötüye kullanılmasının açık bir örneğidir:

Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açtığının medyadan öğrenilmesinden hemen sonra 03.02.1999 tarihinde Yüce Mahkeme’ye verdiğimiz dilekçede, Yargıtay C. Başsavcısı’nın dava açma hakkını kötüye kullandığı, nedenleriyle birlikte açıklanmıştı. Yüce Mahkeme bu görüşümüze katılmamış ise de; Sayın Başsavcının daha sonra yaptığı açıklamalar ve Hadep’in seçime sokulmaması yönündeki istemi, açılan davanın hukuksal nedenlerden çok siyasi nedenlere dayandığını ortaya koymuştur. Sayın Başsavcı, iddianamedeki olaylar ve dayanılan kanıtlar 1996 ve 1997 yıllarında kendisine suç duyurusu olarak iletildiği halde, uygun siyasi ortamı beklemiş ve hiç bir işlem yapmamıştır. Ne zamanki, 18 Nisan 1999 günü milletvekili ve yerel yönetimler genel seçimlerinin yapılacağı ve bu seçimlerde HADEP’in özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde birinci parti olacağının kesinlik kazanması üzerine; partinin mümkünse seçimlere sokulmaması, bu olmadığı takdirde de “kapatılma tehdidi” altında seçimlere sokularak seçim şansının düşürülmesinin hesapları yapılmıştır. Bir yandan, tekrar tekrar gündeme getirilen yapay nedenlerle Partinin Genel Başkanı dahil tüm üst düzey yetkilileri tutuklanmış, bitaraftan da aynı yapay nedenlere dayanılarak parti aleyhine kapatma davası açılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, Sayın Başsavcı tüm hukuk kurallarını bir kenara bırakarak, “her ne şekilde olursa olsun” Hadep’in seçimlere katılmasının önlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. Bu talepte bulunmak için de, kasıtlı olarak aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi süresinin dolmasını beklemiş ve bir gün sonra başvuruda bulunmuştur. Tüm bunlar, Hadep’in kapatılması; seçimlere sokulmaması ya da en azından mümkün olduğu kadar düşük oy alması yönünde bir “‘devlet kararı” bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ilki 18.12.1996 tarihinde basına yansıyan, gizli raporları nedeniyle kamuoyu bu durumu yakından bilmektedir. Devletin bu kararının yaşama geçirilmesi için ya hukuk kuralları tümüyle yok kabul edilmiş ya da güdülen amaca hizmet ettiği ölçüde hukuk kuralları istenilen yönde kullanılmıştır.

İddianame, dava açma hakkının kötüye kullanılmasıdır. İddianame hukuksal değil, siyasi değerlendirme ve amaçlarla hazırlanmış bir belgedir. Hukukumuzun temel kurallarından birisi hakkın kötüye kullanılmasının yasa tarafından korunamayacağıdır. İddianamenin reddi gerekir.

  1. 2. İddianame, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı olarak düzenlenmiş olup, esasa girilmeden reddi gerekir:

Siyasi partilerin uyacağı esaslar ile temelli kapatılmalarının nedenleri ve yöntemi Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerinde düzenlenmiştir. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da siyasi partilerin uyacakları esaslar ile kapatılmalarının neden ve yöntemleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 33 ncü maddesinde de parti kapatmalarına ilişkin davalarda CMUY’nın uygulanacağı öngörülmüştür. Böyle olunca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından düzenlenen ve Halkın Demokrasi Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamenin değinilen anayasal ve yasal öğeleri taşıması zorunludur.

Buna karşılık, Yargıtay C Başsavcılığı’nın 29.01.1999 tarih ve SP.60 Hz.1999/37 sayılı iddianamesi anayasal ve yasal öğelerden yoksun olup; yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir. Çünkü;

İlk olarak; İddianamede vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin ne ile suçlandığı tam olarak açıklanmamıştır. Bundan önceki parti kapatma davaları incelendiğinde; kapatılması istenen partinin hangi faaliyetinin, hangi açıklamasının ya da hangi görüşlerinin kapatma isteminin gerekçesini oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. Savunmalarda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da tek tek bu nedenler üzerinde durularak, bir sonuca varılmıştır.

Bu davaya konu iddianamede ise; partinin hangi nedenlerle kapatılmasının talep edildiği açık bir şekilde belirtilmeyerek, yalnızca Anayasa ve Yasa maddelerine gönderme yapıldığı görülmektedir.

Bir yandan, Halkın Demokrasi Partisi’nin henüz kurulmadığı ya da yeni kurulup da henüz hiç bir faaliyet göstermediği dönemlerde başka davaların sanıklarından baskı ve işkence ile alınan ısmarlama anlatımlara dayanılarak HADEP – PKK ilişkisi kanıtlanmaya çalışılmakta; bir yandan da bu parti mensuplarının resmi ideoloji ile çelişen siyasal görüşleri kapatma nedeni olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde, iddianamenin bir bölümünde Hadep yöneticilerinin PKK’nın siyasi kanat yöneticileri olduğu ileri sürülmekte; diğer bir bölümünde ise Hadep yöneticileri yasadışı silahlı örgüte yardım ettikleri ileri sürülmektedir. Partinin 2. Kurultayında Türk Bayrağı’nı indiren kişi yargılandığı ve ceza aldığı halde, kesinleşmiş yargı kararına rağmen, bu olay aynen bu davanın iddianamesine aktarılmıştır. Amaç, Yüce Mahkemeyi etki altında bırakmak ve savunmayı olur olmaz iddialar arasında boğup, tutarlı bir savunma yapılmasına engel olmaktır. Savunmaya esas alınacak “isnad” belli değildir.

İkinci olarak; İddianamede yer alan iddialar ile, “İSTEK” bölümünde uygulanması talep edilen Anayasa’nın 68/IV ve SPY’nın 78-79-80-81-82 ve 83 ncü maddeleri arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Diğer bir anlatımla, DGM iddianamelerinde yer alan eylemler ile Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın parti kapatmalarına ilişkin hükümleri arasında herhangi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmamıştır. Örneğin, iddianamede yer alan eylem ve davranışlardan hangilerinin SPY’nın 79 ncu maddesini ihlal ettiği tek cümle ile dahi açıklanmamıştır. Ya da, Anayasa’nın 68/VI maddesinde sayılı hallerden hangilerine dayanıldığı belli değildir. Sayın Başsavcı’nın iddianamenin ”İSTEK” bölümündeki bir cümlesinin bu bağın yerine geçtiği söylenemez.

Üçüncü olarak: herhangi bir siyasal partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı eylemlerden dolayı kapatılabilmesi, 69/V1 maddesinde yazılı olduğu şekilde “eylemlerin işlendiği odak haline gelme” koşulunun gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Sayın Başsavcı bu koşulu tartışma gereği dahi duymamıştır. Bu yaklaşımın başta Anayasa olmak üzere hukuka uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur. Anayasakoyucu, parti kapatmalarında dava açma yetkisini Yargıtay C. Başsavcısı’na, yargılama ve karar yetkisini de Anayasa Mahkemesi’ne vermiştir. Bununla, siyasi partilere, diğer tüzel kişilerden farklı ve daha güvenceli bir konum sağlanmak istenmiştir. Fakat iddianameye hakim olan anlayış bu değildir. DGM savcılarının hazırladığı üç iddianame birleştirilerek aynen Yüce Mahkeme’ye sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Yüce Mahkemeniz’e sunulan iddianame en basit bir ceza davasının iddianamesinde bulunması gereken özellikleri dahi taşımamaktadır. CMUY’nın 163 ncü maddesi bir iddianamede bulunması zorunlu hususları belirtmiştir. İddianamelerde, sanığın kimliği ve yargılamanın yapılacağı mahkeme dışında;

İsnat olunan suçun neden ibaret olduğunun,

Suçun yasal unsurlarının ve uygulanması gereken yasa maddelerinin,

Dayanılan kanıtların.

yazılı olması zorunludur. Oysa, Başsavcılığın iddianamesinde ne isnat edilen eylemler ve ne de kapatma isteminin yasal unsurları tam olarak açıklanmamıştır.

Anayasal ve yasal koşulları taşımayan iddianamenin Yüce Mahkeme tarafından reddi gerekir. Ya da en azından, yukarıda açıkladığımız düşünceler doğrultusunda Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki eksik hususları açıklamasına karar verilmelidir. Aksi takdirde, suçlama (isnad) açık olmadığı için; sağlıklı bir yargılama yapılamayacak, özellikle de savunma hakkı tam olarak kullanılamayacaktır. Bunun sonucu olarak iç hukuk hükümleri yanında AİHS’nin 6 ncı maddesi ihlal edilmiş olacaktır.

  1. 3. İddianame, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nci, 9 ncu, 10 ncu , 11 nci maddelerine, Sözleşmeye Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 ncu maddesine açıkça aykırıdır:

A.3.a AİHS’nin 6 ncı Maddesi yönünden:

İddianame, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları; olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Nitekim, bu mahkemelerin kaldırılması ya da en azından yeniden düzenlenmesi konusunda yeni yasama döneminde yasal değişiklere gidileceği de bilinmektedir. Bu konuya dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıca değinilmiştir. Askeri ve sivil kişilerden oluşan DGM Savcıları da, DGM’lerin kuruluş amaçları yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenmiştir. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Bağımsız ve tarafsız olması mümkün olmayan DGM Savcıları tarafından siyasi amaçlarla hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan Başsavcılık İddianamesi de, AİHS’nin adil yargılanma hakkı ile ilgili 6 ncı maddesine açıkça aykırıdır.

A.3.b AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddeleri yönünden:

İddianamenin çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir. İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır. İddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26. 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorununun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliği’ni esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören; farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddelerine aykırıdır.

  1. 3.c AİHS’nin 11 nci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler, demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 1995 yılında seçimlere katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.200.000 nin üzerinde oy almıştır. Özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi, 25’in üzerinde milletvekili çıkaracaktı. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılmak istenmektedir. Bu yolla, HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için, demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. İddianame açık bir şekilde AİHS’nin 11 nci maddesinin ihlalidir.

A.3.d Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokol’ün 3 ncü maddesi, “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur.

A.3.e AİHS’nin 6-9-10-11 ve Ek Protokol’ün 3 ncü maddeleri ile birlikte 14 ncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 nci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak islenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

  1. İDDİA VE DAYANILAN KANITLARIN NİTELİKLERİ:

Yargıtay C. Başsavcılığının 29.01.1999 tarih ve SP. 60 Hz. 1999/37 sayılı 56 sayfalık İddianamesi; halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemine dayanak oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar da bu davalardaki iddia ve kanıtlardan ibarettir. Bu saptamadan hareketle:

  1. 1. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemini içeren davanın dayanağını oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar, halen görülmekte olan davaların konularını oluşturduklarından, bu iddia ve kanıtların doğruluğu henüz hukuksal olarak belirlenmemiştir:

İddianamenin 1-18 nci sayfaları arasındaki bölüm tümüyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/80 esas nolu davanın iddianamesinden aktarmadır. Bu davada, başta Parti Genel Başkanı Murat Bozlak olmak üzere, Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu Üyeleri’nin de aralarında bulunduğu 50 nin üzerinde parti mensubu yargılanmaktadır. Davada sanıklar yasadışı silahlı örgütün siyasi kanat yöneticileri olarak suçlanmakta ve TCY.nın 168/1. TMY.nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmektedir. Bu dava ile ilgili olarak sanıkların tamamı (parti üyesi olmayan Avukat İhsan Durukal hariç) serbest bırakılmıştır.

İddianamenin 18-26 ncı sayfaları arasındaki bölüm Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1999/1 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Bu davada aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 47 kişi yargılanmaktadır. Sanıkların tümü yasa dışı silahlı örgüte (PKK) yardım etmekle suçlanmakta ve TCY’nın 169 ve TMY’nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istenilmektedir. Halen 16 sanık tutuklu bulunmaktadır.

İddianamenin 26-55 nci sayfaları arasında yer alan bölüm ise, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/104 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Dava, aralarında Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın da bulunduğu 41 sanık aleyhine 1996/80 sayı ile açılmıştır. Davada 41 sanıktan 23’ü hakkında silahlı terör örgütünün (PKK) yönetcisi olmak suçlaması ile TCY’nın 168/I maddesinin; 17′ si hakkında yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçlaması ile TCY’nın 168/II maddesinin ve l sanık hakkında da TMY’nın 8/1 maddesinin uygulanması talep edilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıklardan parti üyesi olmayan Faysal Akçan TCY’nın 168/11 maddesi uyarınca; aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve Kurultay Divan Başkanı Hikmet Fidan’ın da bulunduğu 26 sanığa TCY’nın 169 ncu maddesi uyarınca hapis cezaları, 14 sanık hakkında ise beraat kararı verilmiştir. Fakat mahkumiyet kararlarının temyizi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 08.06.1998 gün ve 1997/3736 E., 1998/1820 K. sayılı kararı ile sanık Faysal Akçan dışındaki tüm sanıklar hakkındaki kararı eksik soruşturma nedeniyle bozmuştur. Halen dava 1998/104 esas sayı ile devam etmekte olup, sanıkların tümü serbesttir.

Görüldüğü gibi, davanın dayanağını oluşturan iddianamedeki iddialar ve bunların dayandığı kanıtlar henüz yargı önündeki davalarda tartışılmakta olup; bunların hiç birisi doğrulanmış değildir. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yargı önündeki iddiaları kanıtlanmış iddialar ve kanıtları da doğrulanmış kanıtlar olarak Yüce Mahkemeye sunmuş olmasını, ceza hukuku ilkelerine aykırı olmanın ötesinde, bir siyasal partiyi kapatma konusunda önyargılı ve aceleci bir davranış olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

  1. 2. Kapatma davasında dayanak olarak gösterilen DGM önündeki davalar; Milli Güvenlik Kurulu Kararları doğrultusunda DGM Savcıları tarafından planlı ve kapatma davası açmanın gerekçesini oluşturmak üzere; yapay bir şekilde yaratılmış davalardır:

Ankara 2 Nolu DGM önünde görülmekte olan 1998/38 esas sayılı davada; DGM Savcılarının amacı tarafımızdan şöyle açıklanıyordu:

“Görülmekte olan bu dava, salt ceza hukuku normları ile açıklanabilecek bir dava değildir. Davanın “siyasi” niteliği ağır basmaktadır. Davayı hukuki olmaktan çok, siyasi bir dava haline getiren bir çok neden bulunmaktadır.

Birinci neden; davanın, seçimlere katılarak 1.200.000’nin üzerinde oy almak suretiyle, ülke genelinde %5 oy desteğine sahip bir partiyi tasfiye etmeyi amaçlıyan bir dava olmasıdır. Dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıntıları ile açıklanacağı üzere; dava tamamen HADEP’in tüzel kişiliğine yöneliktir. HADEP’in parti olarak faaliyetleri ve siyasi görüşleri davanın merkezini oluşturmaktadır. Halen tutuklu olarak yargılanan müvekkillerimiz de kendi kişisel eylemlerinden ötürü değil, bir bütün olarak partiye yönelik suçlamalardan ötürü yargılanmaktadır.

HADEP’in hedef seçilmesi; 18.12.1996 günlü basında yer alan “MGK Gizli Raporu” nda somutlaşan resmi politikanın bir sonucudur. Bu resmi politikanın gereği olarak, DGM Savcıları her fırsatta HADEP’i bir bütün olarak suçlamaya çalışmaktadırlar. Bununla, bir yandan HADEP’in kamuoyundaki destek ve saygınlığının azaltılarak, bir suç örgütü gibi gösterilmesi, öte yandan da partinin kapatılmasının zeminin yaratılması amaçlanmaktadır.

İlk deneme, “Bayrak Davası” olarak bilinen, Parti kurultayında Türk Bayrağı’nın provakasyon amacıyla indirilmesi ile ilgili davada yapılmıştır. Türk Bayrağı’nın indirilmesi gibi, hiç kimsenin onaylamayacağı bir eylem bahane edilerek, tüm parti yöneticileri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. DGM Savcılığı, bu davada da parti faaliyetlerini suçlamış, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı olduğunu savunmuş ve parti yöneticilerinin TCY. 168/1 maddesi uyarınca cezalandırılmasını istemiştir. Fakat dava, bir kısım sanıkların TCY’nın 169 ncu maddesine göre cezalandırılması ile sonuçlanmıştır. Bu kararın tarafımızdan temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamede TCY’nın 169 ncu maddesinin de unsurlarının bulunmadığı kabul edilmiş ve kararın tüm sanıklar yönünden bozulması talep edilmiştir.

Bu kez, iddianamede suçlama konusu dahi edilmeyen bir takvim bahane edilerek, soruşturma başlatılmış, parti binaları aranmış ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bu davadaki iddia ve kanıtlar da bir önceki davanın büyük ölçüde aynısıdır. Bayrak davasına ait iddianame ile, bu davanın iddianamesi karşılaştırıldığında, her iki dava arasında gerek isnatlar yönünden ve gerekse isnatlara kanıt olarak gösterilen hususlar yönünden benzerlikten öte bir özdeşlik bulunduğu görülecektir.

İkinci neden; hazırlık soruşturmasına, suçların takibi ve önlenmesi genel amacından çok; HADEP’in ve O’nun yöneticileri olan sanıkların resmi anlayışla çelişen siyasi düşüncelerini suç olarak gösterme çabasının hakim olmasıdır. İddianamede suçlamanın “Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri … olduğu temalarını işleyerek…” cümlesi ile başlaması, söylediklerimizi doğrulamaktadır.

Üçüncü neden; ceza yargılamasının araçları olan gözaltına alma, arama, sorgulama ve tutuklamanın, hukuki gereklilik sınırları içerisinde değil; varılmak istenen siyasi amaca hizmet ettiği ölçüde başvurulmuş olmasıdır. Örneğin, soruşturmanın ilk başlangıç nedeni, parti tarafından bastırılan 1998 yılı takvimi olduğu ve bu takvimde DGM Savcılığının elinde olduğu, dolayısıyla aramayı gerektiren bir neden bulunmadığı halde, parti binalarında arama yapılmıştır. Buna karşılık, iddianamede takvimlere bir cümle ile dahi değinilmemektedir. Bu durum takvimle ilgili suçlamanın, partide arama yapmak için kullanılan, yapay bir suçlama olduğunu göstermektedir. DGM Savcılığı suçlama konusu etmeyeceği bir nedeni, arama nedeni olarak göstermek suretiyle yasaya aykırı davranmıştır.

Yine, parti genel merkezinde yapılan aramadan sonra, soruşturmayı yürüten DGM Savcısına başvurulmuş ve şayet parti yöneticilerinin sorgulanmasına gerek duyuluyorsa, bu yöneticilerin istenilen gün ve saatte Savcılığa gelecekleri bildirilmiştir. Buna karşılık Savcı, parti yöneticilerinin gözaltına alınması hususunda polise emir verdiğini ve bu emri geri alamayacağını ifade etmiştir. Bundan, gözaltına almanın soruşturmanın gereği olarak değil, parti yöneticilerini kamuoyu önünde küçük düşürme amacına yönelik olduğu anlaşılmakladır.

Dördüncüsü: 8 klasör olarak takdim edilen kanıtların, isnadın kanıtlanmasına yönelik değil, aksine sanıklara yükletilen isnadın ne olduğunun tam olarak anlaşılmamasına; bunun sonucu olarak da savunmanın engellenmesine ve yargılamayı yapacak mahkemeyi olumsuz etkilemeye yönelik olmasıdır.

DGM Savcılığının 8 klasör olarak sunduğu kanıtlar, yargılananların somut ve kişisel eylemlerini ortaya koyan kanıtlar değildir. Yüzlerce sayfalık kitap fotokopileri; yüzlerce sayfalık kime ait olduğu ve nasıl elde edildiği belli olmayan polis anlatımlarının fotokopileri; hukuki hiç bir kanıt değeri olmayan, polisin yüzlerce insanla ilgili olarak yaptığı değerlendirme yazıları, davayla ve yargılananlarla bir ilgisi bulunmayan MED TV izleme raporları kanıt olarak dosyalanmıştır.

Tüm bunlar, şu anda görülmekte olan davanın siyasi boyutunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, HADEP’i sindirmek, çalışmalarını engellemek ve mümkün olursa kapatılmasını sağlamak uğruna, hukukun temel ilkeleri bir kez daha gözardı edilmiştir…” ( 28.04.1998 tarihli Tahliye Dilekçesinden)

Yüce Mahkemeniz önündeki bu dava, yaklaşık l yıl önce söylediklerimizin ne denli doğru olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

  1. 3. Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; Yüce Mahkeme nezdindeki yargılamayı ve verilecek kararı daha baştan sakatlamıştır:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi, Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemiyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarını yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifînde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça aykırı işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

. 4. Yüce Mahkemeye sunulan kanıtlar, mahkeme tarafından denetlenmeye ve doğru bir değerlendirme yapmaya elverişli değildir:

Yüce mahkeme önündeki davada, halen DGM’ler önünde görülmekte olan 3 dava dosyasına dayanılmakta olduğuna göre; bu dava dosyalarındaki tüm kanıtların Yüce Mahkeme’ye sunulması ve tek tek tartışılıp irdelenmesi gerekir. Bunların hukuka uygun ve adil bir şekilde elde edilip edilmediği tartışmasını bir kenara bıraksak dahi, bu kanıtlar Yüce Mahkeme’nin denetlemesine ve değerlendirmesine elverişli durumda değildir. Örneğin, HADEP-PKK ilişkilerinin kanıtı olarak sunulan 100’ün üstündeki kişinin beyanları fotokopi şeklinde ve tasdiksizdir. Üstelik bunların hemen hemen tamamının yalnızca emniyet aşamasındaki beyanları dava dosyalarına konulmuştur. C. Savcılığı ve mahkeme önündeki anlatımlar yoktur. Hatta, bunların çoğunun kim tarafından ve ne zaman sorgulandıkları dahi belli değildir.

Maddi kanıtların bir bölümü iddianamelere ve tutanaklara gerçeği yansıtmayacak şekilde geçirilmiştir. Örneğin, PKK bayrağı olduğu iddia edilen şeyin, bir dergi sayfası olduğu; Kürdistan Haritası denilen şeyin bir takvim yaprağı üzerindeki dekoratif fon olduğu; illegal yayın denilen kitap ve dergilerin yasal olarak yayımlanan dergi ve kitaplar olduğu anlaşılmıştır.

Aramalarda elde edildiği ileri sürülen bir kısım kanıtların, aramalar sırasında yerinde tutulan tutanaklarda bulunmadığı; nereden elde edildiği bilinmeyen bazı dokümanların Parti Genel Merkezinde ve İl, İlçe binalarında bulunmuş gibi, dava dosyasına konulduğu tespit edilmiştir.

Parti yönetici ve mensuplarına ait olmayan konuşma ve açıklamalar onlara mal edilmiş ya da içerikleri farklı yansıtılmıştır.

Bu durumda Yüce Mahkeme’nin, Yargıtay C. Başsavcısının dayandığı kanıtları nasıl denetleyip, değerlendireceği önemli bir sorundur ve kanımızca bu mümkün değildir.

  1. YÜCE MAHKEME ÖNÜNDEKİ YARGILAMADA SORUNLAR:
  2. 1. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılamaların sonucunun beklenmesi sorunu:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesi, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önünde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerine ve kanıtlarına dayandığına göre; normal koşullarda bu davaların sonuçlarının beklenilmesi gerekirdi.

Fakat, DGM yargılamalarının sonuçlanmasının beklenilmesinin, tarafımızdan talep edilmesi mümkün olmadığı gibi; Yüce Mahkeme’nin de kendiliğinden böyle bir karar vermesinin “adil yargılama ilkesi” dolayısıyla mümkün olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü;

ı. Bu davaların hazırlık soruşturması; bağımsız ve tarafsız olmayan DGM Savcıları tarafından, olağanüstü yöntemlerle ve hukuka aykırı bir şekilde yürütülmüştür:

Dilekçemizin B. bölümünde açıklandığı gibi, adil yargılama ilkesi bir bütündür. Soruşturma ve yargılamanın herhangi bir bölümündeki adil yargılama ilkesine aykırı işlem ve uygulamalar yargılamanın tümünü ve verilecek kararı adil olmaktan çıkarır. DGM Savcılarının işlevi yukarıda açıklanmıştı. MGK raporlarına yansıyan devlet kararı doğrultusunda yapılan soruşturmalarda, önce suçlama yapılmış, daha sonra da suçlamayı doğrulayıcı kanıtlar elde edilmeye çalışılmıştır. Hatta, bazan soruşturma için gerekçe yapılan neden; daha sonra suçlama konusu dahi edilmemiştir. Örneğin; Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 sayılı davada; soruşturmanın gerekçesi “Parti tarafından bastırılan duvar takvimlerinde Kürdistan Haritası olduğu” idi. Diyarbakır DGM Savcılığı tarafından bu yönde başlatılan soruşturmada söz konusu takvimlerin toplatılmasına da karar verilmiştir. Daha sonra, soruşturma dosyası görevsizlik kararı ile Ankara DGM Savcılığı’na gönderilmiştir. Ankara DGM Savcılığı, bu takvimlerin ele geçirilebilmesi için Parti Genel Merkezi ve İl, İlçe binalarında arama kararı almıştır. Soruşturma kapsamında Partinin Genel Başkanı ve tüm Parti Meclisi Üyeleri hakkında da tutuklama kararları verilmiştir. Fakat, soruşturma sonucunda açılan davanın iddianamesinde, takvim konusu tek satırla dahi suçlama konusu edilmemiştir. Bu durum takvim konusunun Hadep’i suçlamak için bir bahane olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Doğal olarak, siyasi amaçlı ve her ne olursa olsun “suçlama” amacı ile yapılan bu soruşturmalarda işlem ve muamelelerin hukuka uygun yürütülmesi beklenilemezdi. Nitekim, parti binalarında yapılan aramalarda avukatların hazır bulunma istemi kabul edilmemiştir. Arama tutanakları, sağlıklı olarak düzenlenmemiş, ekleme ve çıkarmalara elverişli ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, 2 klasör halinde dosyalar” denilmek suretiyle, sonradan dosya içerikleri istenildiği şekilde davalara yansıtılmıştır. Hazırlıktaki sanık ve tanık sorgulamaları savunma olmadan yapılmış; sorgu tutanaklarının avukatlara verilmesi istemleri reddedilmiştir. Ses ve görüntü kasetlerinin çözümü ve bilirkişi incelemeleri tümüyle savunmanın katılımı olmadan gerçeğe aykırı olarak yapılmıştır. Taciz ve sindirme amacı öylesine ileri götürülmüştür ki; avukatların Parti Yöneticilerini sorgu amacıyla DGM Savcılığı’na getirme istemleri “hayır biz onları polis vasıtası ile gözaltına alacağız” denilerek reddedilmiştir.

Bu koşullarda yürütülen hazırlık işlemlerinin, adil bir yargılamaya esas olması düşünülemez.

ıı. Yargılamayı yapan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de adil bir yargılamayı yapabilecek bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir:

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kuruluşu amacı, yapısı ve uyguladığı farklı normlar nedeniyle yıllardan beri tartışma konusudur. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne yasal anlamda meşruiyet kazandırmak amacı ile, Anayasal düzenleme yapılmış ise de, meşruiyet tartışmaları sona erdirilememiştir. Çünkü, Anayasa’da yer almalarına rağmen, DGM’ler, siyasi amaçlarla kurulmuş, tabii hakim ilkesine aykırı, uzmanlık mahkemeleri ile bir ilgisi bulunmayan, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri ile bağdaşması mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu kurumlar, muhalif siyasi düşünce ve örgütlenmelerin engellenmesine, sindirilmesine ve cezalandırılmasına hizmet etmektedir.

DGM’lerin adil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı yönündeki tartışmalar, Türkiye’nin de yetkisini kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği bir kararla yeni bir boyut kazanmıştır. AİHM’nin İNCAL/TÜRKİYE davasında (09.06.1998 tarih ve 41/1997/825/1031 sayılı) verdiği karar, DGM’lerin AİHS’nin 6 nci maddesine öngörüldüğü biçimde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme sayılamayacağı yönündedir.

Bu durumda. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığı, dolayısıyla da adil bir yargılama yapamayacağı yönündeki itirazlarımız, yalnızca savunmanın bir iddiası olmaktan öte, uluslararası bir mahkemenin kararına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, AİHS Türkiye tarafından imzalanmış ve TBMM tarafından da onaylanarak Anayasa’nın 90 ncı maddesi gereğince bir iç hukuk hükmü haline gelmiştir. Ayrıca, Türkiye 1987 yılında bireysel başvuruyu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini kabul etmiştir. O halde, aralarında Türk Yargıç’ın da bulunduğu AİHM’nin verdiği karar tüm kurum ve kuruluşları bağlar.

Bu açıklamalarımızdan çıkan sonuç; Yüce Mahkeme’nin DGM Yargılamalarını ve sonuçlarını, kendi önündeki parti kapatma davasının yargılamasına esas alamayacağıdır. Aksi takdirde DGM Savcılığı işlemleri ve DGM yargılamalarına yöneltilecek tüm itirazların Yüce Mahkeme önündeki yargılama için de geçerli olması kaçınılmazdır.

C.2. Anayasa Mahkemesi’nin İddianamede yer alan maddi olayların ve dayanılan kanıtları doğruluğunu bizzat değerlendirmesi sorunu:

İddianamedeki iddiaların ve kanıtları Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için yeterli olup olmadığına karar vermeden önce, Yüce Mahkeme’nin önünde bu iddia ve kanıtların doğruluğunun saptanması sorunu bulunmaktadır. Dayanılan kanıtlar arasında;

ı. Yazılı belgeler (yazı, resim, kitap, dergi, broşür, gazete vs),

ıı. Ses ve görüntü kasetleri,

ııı. Parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde bulunduğu savunulan diğer maddi kanıtlar (bez, pankart, giysi, mermi, silah vs.)

ıv. Tanık beyanları,

  1. Yargılanan parti yöneticilerinin çeşitli aşamalarda sanık olarak verdikleri beyanlar,

bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin uygulamaları ve çalışma yöntemi, özellikle de tarafların katılımı ile duruşma yapılmaması gibi hususlar göz önünde tutulduğunda Yüce Mahkeme’nin onlarca klasörden oluşan kanıtların doğruluğunu araştırmasının pek mümkün olmadığı düşünülmektedir. Örneğin; yalnızca dosyada kanıt olarak kullanılan 100’ün üzerindeki tanığın polis anlatımlarının araştırılması için dahi, ilgili mahkemelerden bu tanıkların savcılık ve mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesi gerekecektir. Hatta bu dahi yeterli olmayacak, savunmanın katılımını sağlamak için tanıkların mahkeme önünde yeniden dinlenmeleri gerekecektir.

Yüce Mahkemenin önündeki önemli bir sorun da; arama tutanaklarında olmadığı halde, sonradan nasıl ve ne şekilde elde edildiği bilinmeden dava dosyalarına konulan kanıtların ayıklanmasıdır.

  1. İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI İDDİALAR VE DAYANILAN KANITLARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, bu güne kadarki parti kapatma davalarından farklı olarak; Yargıtay C. Başsavcısı’nın “kapatma” istemini hangi iddia ve kanıtlara dayandırdığı net bir şekilde anlaşılmamaktadır. 3 ayrı iddianameden bölümler alınıp, sonuna “İSTEK” başlıklı bir paragraftan oluşan bir bölüm eklenmek suretiyle İddianame oluşturulmuştur.

Dolayısıyla, Sayın Başsavcı’nın kapatma nedenleri ve bunların dayanakları konusunda görüş açıklamak, hele hele Anayasa ve SPY hükümleri ile bağlantılı bir savunma yapmak mümkün görünmemektedir. Bu yüzden, aşağıda DGM Savcılıklarının iddianamelerinde parti yönetici ve mensupları ile ilgili belli başlı iddialar ve bunların kanıtları ile ilgili kısa ve genel görüşlerimiz açıklanmıştır. Yüce Mahkemenizin, kapatma istemine yönelik iddia ve kanıtların netleşmesinden sonra daha geniş ve somut açıklamalar yapma ve karşı kanıtlar sunma konusunda tarafımıza olanak tanıyacağına inanıyoruz.

  1. l Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar:

D.1.a HADEP’in “Musa Anter Barış Treni'” girişimini desteklemesi:

Bu iddia DGM yargılamasında da sanıklar tarafından açık ve net bir şekilde yanıtlanmıştır. Her şeyden önce, siyasi söylem ve iddialar dışında, bu girişimin PKK tarafından düzenlendiğini gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Barış Treni organizasyonu için İstanbul’da bir büro açılmış, Türkiye’deki çalışmalar buradan yürütülmüştür. Yüce Mahkemenizin de bildiği gibi, bu girişime yalnızca HADEP değil, bir çok siyasal parti, dernek, sendika ve demokratik kitle örgütü yanında, tek tek kişi bazında da pek çok aydın, yazar, siyasetçi de destek vermiştir.

Bu güne kadar, ne İstanbul’da kurulan irtibat bürosu ve ne de bu girişime destek veren kişi ve kuruluşlar aleyhine herhangi bir dava açılmış değildir.

Barışı amaçlayan bir girişime, barıştan yana tüm kurumların ve kişilerin destek vermesinden daha doğal bir davranış olamaz. Kimden gelirse gelsin, barışı amaçlayan bir etkinliği desteklemenin suç sayılması; savaşın desteklenmesi demektir. Ülkemizin her şeyden önce toplumsal barışa ihtiyacı vardır. Barış istemlerinin yargılanması, buna karşılık savaş çığırtkanlığının kabul görmesi ülkemiz için bir ayıptır. Barış Treni’nin engellenmesi üzerine, Türkiye’de ve yurt dışında lehte ve aleyhte pek çok düşünce ileri sürülmüş, değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri engellemeyi alkışlarken, kimileri engellemeyi kınamışlardır. Bu durum son derece doğaldır. Bu bağlamda MED TV’de de değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere bakarak; farklı konum ve yapıdaki örgütler arasında paralellik kurmak, siyasal ve ön yargılı bir yaklaşımdır.

D.l.b Açlık Grevleri Konusu ;

İddianamede 1998 yılında 8 kez kimi il ve ilçe binalarında tutuklu yakınlarının açlık grevi girişimleri olduğu iddia edilmiştir. Bu açlık grevlerine kimlerin katıldığı, kaç gün sürdüğü, nelerin talep edildiği; nasıl sona erdiği; herhangi yasal bir soruşturma konusu edilip edilmediği belli değildir. Bu konuda herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Soyut bir şekilde HADEP’in bu açlık grevlerini desteklediği iddia edilmiştir ki bunu doğrulayan bir kanıt da bulunmamaktadır.

İddianamede, PKK’nın “Zindan Komisyonu” kurduğundan ve cezaevlerindeki açlık grevlerinin bu komisyon tarafından örgütsel olarak yönlendirildiğinden söz edilmektedir. Bu iddia doğru ya da yanlış olabilir. Fakat, iddianın HADEP ile ilgisi ya da bağlantısı nedir. İddia edilen komisyonun kurulmasında HADEP’in rolü mü vardır ‘ Ya da bu Komisyon HADEP’e talimat mı vermiştir ‘

Herkesin de bildiği gibi, cezaevlerinde zaman zaman açlık grevleri ya da direnişler olmaktadır. Cezaevinde yakınları olan aileler, bu eylemlerin onlara zarar vermesinden endişe etmekte, bunun sonucu olarak da bu eylemler süresince cezaevlerinin önünde gece, gündüz bekleşmekte, bazan da kamuoyunun dikkatini soruna çekmeye çalışmaktadırlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Çocuğu, kardeşi, eşi ya da babası cezaevinde olan kişinin, açlık grevlerinin sona ermesi ve yakınının açlıktan ölmemesi için çaba göstermesi, bu amaçla siyasi partilere başvurması, onları tepki göstermeye zorlaması kadar doğal bir durum yoktur. Hangi nedenle cezaevinde olursa olsun, bir kimsenin çocuğuna, kardeşine, kocasına sahip çıkmaması düşünülemez. Bu yaşananlarla HADEP arasında bağlantı kurmak açık bir haksızlıktır.

D.l.c Basın Açıklamaları:

Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesi, parti genel başkanının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinin parti adına yaptığı yazılı ve sözlü açıklamaların partiyi bağlayacağını ve sorumluluk altına sokacağını öngörmektedir.

Bunların dışındaki parti mensuplarının yapmış olduğu yazılı ve sözlü açıklamalar partiyi bağlamaz ve varsa sorumluluk açıklamayı yapana ait olur. İddianamede ise bir kısım parti görevlilerine mal edilen açıklamalardan dolayı HADEP sorumlu tutulmakta, suçlamalara kanıt olarak gösterilmektedir.

Kaldı ki DGM nezdindeki yargılamalarda, söz konusu açıklamaları yapmakla suçlanan kişiler bu suçlamaları kabul etmemişler ve iddiaların doğru olmadığını savunmuşlardır. Yani, bu açıklamaların yapılıp yapılmadığı ya da açıklamaların içeriklerinin iddianamede yazılı olan şekilde olup olmadığı kesinlik kazanmış değildir.

D.l.d Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması:

Türkiye’deki legal örgüt ve kurumların temel sorunlarından birisi, halka açık olarak yaptıkları kapalı salon ve açık hava toplantılarını tam olarak kontrol edememeleridir. Bilindiği gibi, güvenlik güçlerinin çabaları da her zaman etkili olamamaktadır. Bunun sonucu olarak, kendi adını duyurmak ve eylem yapmak isteyen yasadışı örgüt mensupları bu toplantılara sızmakta, varlıklarını kamuoyuna gösterebilmek için de kendi işaret ve flamalarını açmaktadırlar, özellikle, sol görüşlü siyasal partilerin ve mensuplarının özgürlük anlayışları; katı polisiye yöntemleri kullanmalarına, toplantıları sabote eden bu tür gruplara karşı şiddet yöntemlerine başvurmalarına engeldir. Bu yüzden de, bütün dünyada yasal sol partilerin ve diğer kurumların düzenledikleri toplantılarda, yasadışı örgütlerin gösterilerine engel olunamamaktadır. Hadep’in düzenlediği toplantılarda da zaman zaman bu tür istenmeyen olaylar meydana gelmiştir.

Doğal olarak, bu tür olayların meydana gelmesinde kusuru olan parti yönetici ve mensuplarının kişisel yasal sorumlulukları mevcut hukuk sistemi içerisinde belirlenir. Fakat, bu tür grupların eylem ve gösterilerinden bütün olarak bir siyasal partiyi sorumlu tutmak düşünülemez.

D.l.e. Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları:

Devlet kurum ve kuruluşlarının HADEP’e bakış açısı herkesçe bilinmektedir. Her fırsatta terör olayları ile HADEP arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. MGK gizli raporlarında HADEP açıkça hedef gösterilmiştir. Medya da bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Güvenlik güçleri de aynı yaklaşımla, gözaltına aldıkları her sanıktan mutlak surette HADEP aleyhine beyan almak istemekte, bunun için baskı ve işkence dahil her yola başvurmaktadırlar.

Tüm bunlara rağmen; Hadep ile terör olayları ya da yasadışı örgütler arasında herhangi bir ilişki bulunduğuna dair bu güne kadar en küçük bir somut kanıt gösterilememiştir. Yapılan iş, göz altına alman kişilerden “PKK’ya katılmadan önce Hadep’in …. il/ilçe teşkilatına gidiyordum”, “Hadep binalarında yapılan propagandalara inandım” gibi soyut suçlamalar içeren beyanlar almaktır. Kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında alınan bu tür beyanlar, yargılamanın diğer aşamalarında ilgililer tarafından reddedilmektedir. Hadep’in yasa dışı faaliyetlere destek vermesi hiç bir koşulda söz konusu olamaz. Bu konuda inandırıcı bir tek kanıt yoktur.

D.l.f. Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar:

10.02.1998 günü Parti Genel Merkezinde arama yapılmış, bulunan ve el konulan kitap, dergi, kaset, dosya vs. düzenlenen bir tutanağa yazılarak hazır bulunanlar tarafından imzalanmıştır. Ancak, dava açıldığında, arama tutanaklarında bulunmayan bir kısım belge, yazı ve dokümanların aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına konulduğu görülmüştür. Mahkeme önündeki sorgu ve savunmalardaki buna ilişkin itirazlar dava tutanaklarında bulunmaktadır.

Arama sırasında parti binasında bulunan İhsan DURUKAL isimli bir avukatın çantasında yapılan aramada; bir kısım yazılar bulunarak el konulmuştur. Adı geçen avukat gözaltına alınmamış ve partiden ayrılmasına izin verilerek, serbest bırakılmıştır. Fakat. Av. İhsan DURUKAL’ın çantasında bulunan yazı ve dokümanlar, daha sonra HADEP ve yöneticilerini suçlamanın temel kanıtı olarak kullanılmıştır. Aynı iddialar, bu davanın iddianamesine de alınmıştır. Oysa, adı geçen şahıs parti üyesi dahi değildir. Bu şahsın evinde bulunan yazılar dahi partiye mal etmek istenmektedir.

D.l.g Parti İçi Eğitim Konusu:

Her parti gibi, HADEP’in de parti içi eğitime büyük gereksinimi vardır. HADEP’in her yasal faaliyetinin altında, başka nedenler aramak anlayışı burada da kendini göstermiş, eğitim çalışması yasa dışı örgütsel çalışmalar olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Partinin eğitim amacında ve içeriğinde bir yasaya aykırılık varsa, bunun sorumluluğu partiye aittir. Buna karşılık, herhangi bir eğiticinin partinin belirlediği amaç ve içerik dışına çıkarak anlattığı derste, yasaya aykırılık varsa bunun sorumluluğu doğrudan ilgili kişiye aittir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı eğitim kurumlarında dahi, zaman zaman program dışı ve yasaya aykırı ders verme olaylarının yaşandığı bilinmektedir.

DGM iddianamesinde bilinçli olarak, arama tutanaklarında bulunmayan; nereden ve nasıl elde edildiği belli olmayan bir takım yazı ve belgeler eğitim notları olarak lanse edilmiştir.

Ana hatları ile; parti program ve tüzüğü; yazışma usul ve yöntemleri; resmi kurumlarla ilişkiler; kongre, toplantı, miting gibi etkinliklerin yasal ve idari prosedürü; parti üyelerinin hak ve yükümlülükleri; insan hakları ve hak ihlallerinde başvuru yolları; demokratik sosyal devletin tamını ile Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunları gibi konular eğitim çalışmalarının temelini oluşturmaktadır.

Parti içi eğitim çalışması yapılmasına 1997 yılında karar verilmiştir. Parti bültenin Temmuz 1997 tarihinde yayımlanan 3 ncü sayısında “Merkezi Eğitim Komisyonu” nün hazırladığı “EĞİTİM ÜZERİNE” başlıklı yazı yer almıştır. Bu yazıda, eğitim çalışmasına karar verilmesinin nedenleri ve eğitimin belli başlı konuları açıklanmıştır. Söz konusu parti bülteni DGM dava dosyasında mevcuttur. Bu konuya ilişkin suçlamalar tümüyle asılsızdır.

D.2. DGM Savcılığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar:

D.2. a11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama:

Bu basın açıklamaları, DGM iddianamesinde (alıntı olarak da Başsavcılık iddianamesinde) bu açıklamalar, “…A. Öcalan’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu…” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ve yaklaşımın “ön yargı” dışında hiç bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu konuda esasa ilişkin savunmada ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Bu açıklamaların tek amacı “toplumda yaratılan şoven dalga nedeniyle halk arasında meydana gelecek husumeti” önlemek ve “sağduyulu davranılması” hususunda uyarıda bulunmaktır.

D.2.b. Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar:

Ankara İl Başkanlığı Kongresindeki konuşmaların hiç birisinde yasa dışı ya da Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı sözler bulunmamaktadır. Tümüyle Türkler ve Kürtler’in kardeşliği temelinde konuşmalardır. Ayrıca, yapılan konuşmalara ilişkin kasetler gerçeğe uygun olarak çözülmemiştir.

Hadep Büyük Kongresinde ise, gerek parti yöneticilerinin ve gerekse katılan delegelerin söz ve davranışlarında herhangi bir suçlama nedeni bulunamadığı için, onbin kişi üzerindeki dinleyici topluluğundan bir kaç kişinin attığı sloganlar partiye imal edilerek suçlanmak istenmektedir ki, bu kabul edilemez. Kongreye ait ses ve görüntü bantları incelendiğinde, suçlamanın ne denli haksız olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

D.2.c. Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki İl ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, HADEP ile ilgili tüm soruşturmalar, gerçek bir suç iddiasının lehteki ve aleyhteki kanıtlarını bulmak amacı ile değil; “her ne olursa olsun suçlama” amacıyla yapılmaktadır. Bu nedenle de, bir yandan soruşturmalarda DGM Soruşturmalarına göre dahi olağan sayılmayan yöntemlere başvurulmakta; öte yandan da tüm soruşturma işlemleri taraflı bir şekilde yürütülmüştür. A. Öcalan’ın İtalya’da yakalanması dolayısıyla Türkiye’de bilinçli bir şekilde yaratılan şoven milliyetçi ve saldırgan ortam DGM Savcıları tarafından da Hadep aleyhinde bir fırsat bilinmiştir. Hadep’in parti binalarına ve mensuplarına saldıran devlet güdümlü faşist unsurlar hakkında hiç bir soruşturma yapılmadığı, insanların linç edilerek öldürülmesine seyirci kalındığı bir ortamda, DGM Savcıları adeta HADEP’e saldırı emri vermiştir. Ankara DGM Savcısının emri ile aynı anda Türkiye’nin her yerinde parti binalarını polis basmış, binalardaki herkes istisnasız gözaltına alınmış ve aramalar yapılmıştır. Bu hava ve ortam içerisinde, parti binalarında olmayan bir çok aleyhte kanıt parti binalarında bulunmuş gibi tutanak tutulmuş ve Ankara’ya gönderilmiştir. Tamamen güvenlik güçlerinin inisiyatifinde olan bu arama işlemlerinin adil ve tarafsız bir şekilde yapıldığını, Türkiye’nin gerçeklerini bilen insaf sahibi hiç kimse iddia edemez.

Tüm bu aleyhteki çabalara rağmen, Parti Genel Merkezi ile tüm il ve ilçe binalarında yapılan aramalar, HADEP’e yönelik suçlamaların haksızlığını ortaya koyduğu için; tutanaklar abartılı ve gerçekleri saptıracak şekilde tutulmuştur.

Örneğin, bir dergi sayfasındaki resim, tutanaklara “parti binasında PKK bayrağı” bulundu şeklinde geçmiştir. Önce, suçlama ve soruşturma için bahane edilen ve daha sonra da iddianamelerde suçlama konusu edilmeyen, duvar takvimleri bu soruşturmanın arama tutanaklarına “‘Kürdistan Haritaları'” olarak geçmiştir.

Aramaların hiç birisi hukuka uygun ve tarafsız bir şekilde yapılmamış, parti avukatlarının hazır bulunmasına izin verilmemiştir. Arama tutanakları gerçek dışı tutulmuş, parti binalarında olmayan aleyhte kanıtlar polis tarafından tutanaklara dahil edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, tutanaklarda olmayan kanıtlar sonradan dava dosyasına konulmuştur. Dolayısıyla, bunların hiç birisinin kanıt olarak kabul edilme olanağı yoktur.

D.3. Ankara DGM Savcılığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı İddianamesine dayanan iddialar:

D.3. a. Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı:

23.06.1996 tarihinde yapılan Halkın Demokrasi Partisi 2. Büyük Kurultayında; salona çatıdan sarkacak şekilde çok büyük boyutlarda bir bayrak asılmıştır. Fakat, Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın, bayrağa arkası dönük olarak konuşmasını yaptığı sırada; çatıya çıkmış bulunan bir ya da birkaç militan tarafından Türk Bayrağı’nın ipleri çözülerek aşağı bırakılmış, salonun bir başka bölümüne de A. Öcalan’ın posterini asmışlardır. Türk Bayrağı’nın, Parti Genel Başkanı ve kongreyi yöneten Divan’ın arka bölümünde asılı olması nedeniyle, gerek divan üyeleri ve gerekse M. Bozlak, olayı önce fark etmemişlerdir. Ancak yapılan uyarılar üzerine durum fark edilmiş, gerekli uyarı ve müdahaleler yapılmıştır. Fakat, yere düşürülen Türk Bayrağı”nın yerine asılması çatının yüksekliği nedeniyle fiilen mümkün olmadığı için, Parti Genel Merkezinden getirilen başka bir Türk Bayrağı, divan kürsüsünün önüne asılmıştır. Bütün bu olaylar sırasında, salonda görevli yüzlerce polisin herhangi bir müdahalesi de olmamıştır.

Kurultayın bitmesinden ve oy sayımının tamamlanmasından sonra, gece 01.00 sıralarında salonda bulunan tüm parti görevlileri gözaltına alınmış ve sorgulamalar sonrasında 41 kişiden 40 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Türk Bayrağı’nın indirilmesi ile en küçük bir ilgileri olmadığı bilindiği halde göz altına alınan 41 kişiden 40’nın tutuklanması, DGM savcılarının ve yargıçlarının Hadep ve mensupları ile ilgili soruşturmalardaki yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi aynı iddialar partinin kapatılmasına gerekçe yapılmak istenmektedir.

Esasa ilişkin savunmamızda, bu suçlama ve yapılan yargılama ile ilgili daha geniş açıklamalar yapılacaktır.

D.3.b. 24.06,1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar:

Her soruşturmada olduğu gibi, bu kez de 24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu aramada da parti avukatlarının bulunmasına izin verilmedi. Aramalardan sonra tutulan tutanaklara göre parti merkezinde, Kürd-Alman Haber Ajansına ait bültenler, çeşitli konulara ilişkin bazı yazılar, yakılan ve boşaltılan köylere ait liste, bazı tutukluların gönderdikleri dilekçeler, kitaplar ve dergiler, bulunmuştu. Yargılama sırasında tutanaklarda bulunmayan birçok yazı ve belgenin sonradan dava dosyasına konulduğu anlaşıldı. Hatta, avukat olan sanıklardan birinin Bursa’daki bürosunda yapılan aramalarda, dava dosyasından çıkarılan belgeler “sanığa ait yasadışı örgütsel doküman” olarak dava dosyasına konuldu.

Nitekim DGM önündeki yargılamada da, ne arama tutanakları ve ne de aşağıda değineceğimiz başka davaların sanıklarının Hadep aleyhindeki beyanları hükme esas alınmıştır. Bu iddia ve kanıtlar, bir propaganda aracı olarak kullanılmış, partinin ve yargılanan sanıkları kamuoyu önünde suçlu göstermenin fonlarını oluşturmuştur. Yüce Mahkeme önündeki yargılamada da iddia ve kanıt olarak ele alınması mümkün değildir.

D.3.C. Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulunduktan sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar:

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı nedeniyle başlatılan soruşturma sonucunda, dava dosyasına 100’ün üzerinde kişinin Hadep aleyhinde verdikleri beyanlar konulmuştur. Bunların, çoğu fotokopi ve onaysızdır. Yalnızca emniyet anlatımlarının dava dosyasına konulmasına dikkat edilmiş. Savcılık ve Mahkeme önündeki anlatımlar konulmamıştır. Yargılama sırasında, yapılan itirazlar üzerine bunların bir çoğu duruşmada kanıt olarak okunmamıştır. Hangi koşullarda, nerede ve ne zaman alındıkları bilinmeyen bu beyanlar mahkemenin bozmadan önceki ilk hükmüne de esas alınmamıştır. Kanıt olarak dayanılması olanağı yoktur.

  1. DURUŞMA YAPILMASI İSTEMİMİZ:

Siyasi Partilerin kapatılması ile ilgili davalarda, davalı partinin “duruşma yapılması” istemlerinin Yüce Mahkeme tarafından kabul görmediği bilinmektedir. Yüce Mahkeme’nin bu eğilimine karşın, davamızın duruşmalı olarak yapılmasını istemek zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu güne kadar, Yüce Mahkeme’nin önüne gelen kapatma davalarında olay ve olgular konusunda taraflar arasında (Yargıtay C. Başsavcılığı ve ilgili parti) açık bir çekişmenin olmadığı görülmektedir. Tartışma, eski deyimi ile “sübut” konusunda değil “sabit görülen” eylemlerin kapatma nedeni sayılıp sayılamayacağı, diğer bir anlatımla olayların nitelendirilmesinde yoğunlaşıyordu. Davamızda ise, eylemlerin nitelendirilmesinden çok, yüklenen eylemlerin gerçekleşmiş olup olmadığı konusu önem taşımaktadır. Örnek vermek gerekirse; önceki davaların hiç birisinde yüzden fazla kişinin parti aleyhinde verdiği polis anlatımlarına dayanılmıyordu. Ya da, başkalarının görüş, düşünce ve beyanları partiye mal edilerek, suçlanmıyorlardı. Benzer iddialarla, bir kaç kez soruşturma yapıp (eylemlerin odağı haline geldiği izlenimini uyandırmak için) her defasında tüm parti yöneticilerinin tutuklandığı bir başka örnek de yoktur. Hakkında yapılan soruşturmaların ve toplanan kanıtların bu kadar şaibeli olduğu bir başka parti kapatma davası da yoktur.

Yüce Mahkemenizin tüm bunları gözeterek, tüm iddia ve kanıtların mahkeme önünde tartışılmasını ve adil bir yargılama yapılabilmesini sağlamak için duruşma yapılması istemimizi kabul edeceğine inanıyoruz.

SONUÇ VE İSTEM : Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

Öncelikle, dilekçemizin (A) bölümünde açıklanan gerekçelerle Yöntem ve yasaya aykırı olan Yargıtay Başsavcılığı İddianamesinin REDDİNE karar verilmesini, bu istemimiz kabul edilmediği takdirde de;

  1. Suçlama konuları ve yasal dayanaklarının Yargıtay Başsavcılığına açıklattırılmasına ve yapılacak açıklamadan sonra tarafımıza yeniden ön savunma hakkı verilmesine;
  2. Dayanılan kanıtlarla ilgili açıklamalarımız dikkate alınarak; adil olmayan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen kanıtların yargılamaya esas alınmamasına ve durumun taraflara bildirilmesine;
  3. Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/104 Esas sayılı dava dosyasından, bozmadan önceki mahkeme kararının ve Yargıtay bozma ilamının getirtilmesine;
  4. Parti yöneticilerinin Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki sorgu ve savunmalarının getirtilmesine;
  5. Hadep aleyhinde beyanda bulundukları iddia edilen kişilerin Mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesine ve bu kişilerin yargılandıkları davaların sonuçlarının sorulmasına;
  6. Hadep genel merkez yöneticileri ile il ve ilçe yöneticileri hakkında yasadışı örgüte üye olma ya da yardım etme suçlarından (TCY.nın 168 ve 169 ncu maddeleri uyarınca) kesinleşmiş mahkumiyet kararı olup olmadığının sorulmasına;
  7. “Musa Anter Barış Treni” girişimi dolayısıyla herhangi bir kişi ya da kurum aleyhine dava açılıp açılmadığının, açılmış ise dava sonucunun sorulmasına;
  8. Yüce Mahkeme’nin Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti ile ilgili kapatma kararlarının AİHS’ne aykırı olduğu yönündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararların dava dosyasına konularak, bu kararların gereklerinin davamızda göz önünde bulundurulmasına;
  9. Yüce Mahkeme tarafından daha önce kapatılmasına karar verilen Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Demokrasi Partisi (DEP) ile ilgili olarak bu kararlar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvurular hakkında “Kabul Edilebilirlik” kararları verildiği ve Komisyon Raporlarının Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunulduğu dikkate alınarak ve iddialardaki benzerlikler gözetilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu partilerin başvuruları ile ilgili vereceği kararların, bu davanın yargılaması yönünden “bekletici sorun” sayılmasına;

Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına; karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

V- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

“1- Yirminci yüzyılın en kanlı terör örgütü olup, gelirlerinin çoğunu uyuşturucu ticaretinden sağlayan PKK örgütü ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) arasında organik bağlantı bulunduğu.

2- HADEP’in daha önce kapatılan HEP ve DEP gibi, tamamen PKK’nın denetiminde olduğu; bu örgütün merkez Komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda eylemler düzenlediği,

3- HADEP kongrelerinin, PKK örgütü ile, bu yasadışı örgütün başı Abdullah Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği,

4- HADEP il ve ilçe örgütlerince düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık ve İşçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlarımıza, Anayasal düzenimize ve üniter devlet yapımıza karşı, düşmanlık derecesine varan görüşmeler empoze edilmeye çalışıldığı,

5- HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde: Kürt orijinli vatandaşlarımızı, PKK etrafında örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurtiçi ve yurtdışı kamplarıyla, örgütün dağ kadrosuna militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece HADEP il ve ilçe örgütlerinin, PKK’nın “Askere Alma Daireleri'” haline getirildiği, Kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde anlaşılmıştır.

Sözkonusu iddianamemizin tanziminden sonra, 1.3.1999 gün ve 214 sayılı yazımızla Mahkemenize gönderdiğimiz ABDULLAH ÖCALAN’ın 22.2.1999 tarihli ifadesinde de Halkın Demokrasi Partisi’ne ilişkin olarak:

(Seçimlerden evvel ZÜBEYİR AYDAR, AHMET TÜRK, HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SEDAT YURTTAŞ, SIRRI SAKIK’la görüştüm. Bunların bir kısmı ile bizzat yüz yüze görüştüm. Yüz yüze görüştüğüm kişiler arasında LEYLA ZANA, AHMET TÜRK, SEDAT YURTTAŞ, ZÜBEYİR AYDAR vardır. Diğer milletvekili adaylarıyla telefon ile görüştüm. Yüz yüze görüşmeler Suriye ve Lübnan’daki evimde olmuştur.

l nci Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman Kürt milletvekilleri de meclise kendi kıyafetleri ile gelmişlerdi ve kendi dilleri ile konuşuyorlardı. Esasen bunların bir çoğu Türkçe’yi bilmiyordu. Ben o zaman seçilen milletvekillerine meclise kendi kıyafetleriniz ile gidebilirsiniz. Meclis’te Kürtçe konuşabilirsiniz, yani Kürt olduğunuzu belirtebilirsiniz şeklinde talimat verdim, daha sonra onlara böyle bir görüş ilettim.

…HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın Komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’da ki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod CEVAT SOYSAL yürütmüştür, MEHMET HOCA Kod CEVAT SOYSAL benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur.

HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu SABRİ OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…

HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun içinde eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir.

…18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in CHP veya DTP ile ittifak yapıp yapamayacağı konusunda benden Avrupa’da ki görevlimiz Şahir Kod FERHAT ABDİ ŞAHİN vasıtasıyla görüş soruldu ben her iki parti içinde yapılacak ittifak için olumlu görüş belirttim. Her iki partinin baraj sorunu vardı. Bu nedenle HADEP ile her ikisinin de ittifak yapması mümkündü. Cumhuriyet Halk Partisi bu ittifak görüşmesinde bazı şartlar ileri sürmüş. Seçimlerden sonra HADEP bünyesinden milletvekili olanların parti içinde kalması, kürt sorununun Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerine göre çözülmesi ve sivri isimlerin aday olmaması gibi isteklerde bulunmuş bende bunu normal karşıladım ve ittifak çalışmasına devam edin dedim. Keza DTP Genel Başkanı HÜSAMETTİN CİNDORUK’un da uzun bir demokrasi deneyimi olması ve bu partinin de demokrat yapıda bir parti olması nedeniyle bu ittifakı da onayladım. DTP’nin kontenjan istediğini yani ön sıralarda yer istediğini söylediler. Bunun üzerine HÜSAMETTİN CİNDORUK’un Diyarbakır’da, İSMET SEZGİN’in Batman’da aday gösterilebileceğini belirttim)

Demek suretiyle, iddialarımızı doğrulamıştır.

Yine 29.1.1999 tarihli iddianamemizin tanziminden sonra tutuklu MEHMET AKTAR’ın Başsacılığı’na gönderdiği ve mahkemenize sunduğum 5 sahifeden ibaret yazı, tutuklular Mehmet Aktar, Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısınca alınan 2.3.1999 tarihli ifadelerinin içeriğinden PKK örgütü ile, HADEP arasındaki organik bağlantı kesinlikle kanıtlanmaktadır.

Her ne kadar, 25.2.1999 tarihli dilekçemizle istediğimiz:

(<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”> veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi)</yürütmenin>

Yolundaki talebimiz Mahkemenizce reddedilmişse de; talebinin kabulüne veya reddine dair kararların teşkil etmedikleri ve her zaman değiştirilebilecekleri gözönünde tutularak, aşağıdaki hususların dikkatinize sunulmasında yarar görülmüştür:

1- Konuyu iyi bildiğine inandığımız, yüzlerce Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile, Anayasa Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku profesörü ile tartışma olanağı buldum. Bu konudaki kararınızı haklı bulan, başka bir deyişle, yolunda görüş belirten tek kişiye rastlamadım.

2- Kararınız büyük bir infiale neden olmuştur.

Ben sadece iki vatandaşımızın görüşlerini aktarmakla yetineceğim. Cumhurbaşkanımız SÜLEYMAN DEMİREL 13.3.1999 tarihli STAR “Gazetesinde yayınlanan, ALİ BAYRAMOĞLU ile yaptığı söyleşide şöyle diyor:

(Güneydoğu sorununun bir yönü de temsil meselesidir. HADEP’in seçimlere katılması, “Kürtçüler şu kadar oy aldı” havasını içeride ve dışarıda doğuracaksa, bu parti seçimi ideolojisini anlatma, devleti hedef alma haline getirecekse, seçim seçim olmaktan çıkar, üniter devletin aleyhine bir vesika haline gelir. Buna hiçbir üniter devlet müsade etmez…

Ben hep demokrasiyi savundum. Ama şu anda Türkiye’nin meselesi iç barıştır. İç barış, iç huzur için herkesin fedakarlığı gerekir. Etnik ve dinsel talepleri dikkate alan çağdaş demokrasi tartışmaları Türkiye için zamansız, hatta tehlikelidir).

Piyade Üsteğmen OĞUZ ŞANAL, şahsıma yazdığı mektupta şöyle diyor:

(in seçimlere girmemesi için verdiğiniz mücadele, yaptığımız silahlı mücadelenin başarıya ulaşması açısından çok gerekliydi. Sonucun olumsuz olması “terörü, PKK’yı ve onun destekçilerini iyi tanıyan insanlar> için üzücü olmuştur. Fakat sizin orada olduğunuzu hissetmek bizi mücadelemizde daha azimli ve kararlı bir duruma getirmektedir.

Eğer vatan biz askerlere minnettarsa;

Biz askerler de size minnettarız).

3- Eğer davalar sonuçlanmadı diye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu delillenen partilerin dahi seçimlere girmesine her seçimde, bu şekilde izin verilecek olursa; pek yakında yüzlerce, hatta binlerce terörist milletvekili, Belediye Başkanı, belediye Meclisi Üyesi, İl Genel meclisi Üyesine sahip olacağız demektir. Sonradan bu partiler kapansa ne yararı var’ Yeni isimle, benzerini kurarlar ve yine seçimlere katılırlar. Aynı fasit daire devam eder. Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleri kâğıt üzerinde kalır. Asıl telafi edilemeyecek durum budur ve böyle bir ülkede yaşayamaz.

SONUÇ: Ülkemizin bütünlüğünün Kurtuluş Savaş’ımızın başlangıç yıllarında olduğu kadar tehlikede olduğu ve Sevr’i hortlatmaya çalışan aynı iç ve dış güçlerin hasmane tutumu ile karşı karşıya bulunduğumuz gözönünde tutularak:

1- Anayasa Mahkememizin derhal toplanarak, vereceği bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in her türlü siyasî faaliyetten men edilip, seçimlere katılmasının engellenmesine karar verilmesi,

2- Bu karardan sonra, normal prosedürü içinde davaya devam edilerek: Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

VI- SON SAVUNMA

Davalı Parti’nin 23.6.1999 günlü son savunması şöyledir:

“1. HADEP’in tasfiyesi yönündeki “Devlet Kararı”nın uygulanmasına yönelik plan ve bu planın yürürlüğe konması için yapılan uygulamalar yargılamayı sakatlamıştır. Bu sakatlık, daha baştan objektif anlamda yansız ve adil bir yargılama yapılmasının koşullarını ortadan kaldırmıştır:

A.l.a.HADEP aleyhine kapatma davası açılmasını sağlamaya yönelik uygulamalar:

Bu güne değin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararlarının çoğu. “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ilkesine dayandırılmıştır. Başta Anayasa olmak üzere pozitif hukukumuzdaki, düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüklerini sınırlandıran hükümlerin, demokratik ilkelere ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uygun olup olmadığı sorunu yıllardır hukukçular ve siyasal bilimciler tarafından tartışılmaktadır. Mevcut normların amacı aşacak şekilde ve Özgürlükleri daha da daraltacak yönde yorumlanıp, uygulanması da sorunun bir başka boyutudur.

Fakat Yüce Mahkeme önünde görülmekte olan bu davamızda, yukarıda açıklanan sorunlara ek olarak ve çok daha vahim bir durum vardır. Bu da ne program ve tüzüğü ve ne de açıkladığı siyasi görüş ve düşünceler dolayısıyla Anayasal ve yasal hükümlere aykırı davranmayan bir siyasal partinin, salt siyasal yaklaşımlarla ve yapay nedenler yaratılarak yargı önüne defalarca çıkarılması, bu suretle de kapatılma davasının gerekçelerinin elde edilmeye çalışılmasıdır.

Devletin. Halkın Demokrasi Partisi ile ilgili ön yargısı ve bu partinin mevcut hukuk normlarına aykırı olmasa dahi, resmi devlet ideolojisi ile çelişen siyasal görüş ve düşünceleri; öncelikle işlevsiz kılınması ve ilk fırsatta da aleyhine kapatma davası açılması yönünde bir “devlet kararı” alınmasına yol açmıştır. Devletin bu yaklaşımı zaman zaman basına da yansımıştır. Örneğin, 18.12.1996 tarihli basında yer alan “Milli Güvenlik Kurulu Gizli Raporu”nda HADEP’in tasfiyesi öngörülmektedir.

Devlet kararı gereği olarak, her fırsatta parti yöneticileri hakkında toplu soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar bahane edilerek, Türkiye tarihinde benzeri olmayan şekilde, ülke çapındaki tüm parti binalarında aramalar yapılıp, kanıt elde edilmeye çalışıldı, işte, görülmekte olan kapatma davasının dayandırıldığı DGM davaları, bu şekilde sudan nedenlerle soruşturma başlatılıp, daha sonra devlet olanaklarının kullanılması suretiyle yapay olarak yaratılan kanıtlar bahane edilmek suretiyle açılan davalardır.

Çoğu kez, soruşturmaların başlatılması için ileri sürülen iddialar ile, dava açılmasında kullanılan iddialar birbirinden farklı idi. Bu durum, önce medyatik iddialarla soruşturma başlatıp, partinin kamuoyunda yıpratıldığını, daha sonra da hazırlık aşamasında ısmarlama temin edilen kanıtlara dayanılarak, farklı iddialarla dava açıldığını ortaya koymaktadır.

Örneğin, partinin ikinci olağan genel kurulunda “Türk Bayrağı’nın indirilmesi” eylemi, yüzlerce güvenlik görevlisinin gözleri önünde gerçekleştirildiği halde, bu eyleme hiç bir şekilde müdahale edilmedi. Daha sonra olaydan parti yöneticileri sorumlu tutularak, gece yarısı yapılan bir operasyonla 50’nin üzerinde parti yöneticisi gözaltına alındı. Oysa, önceki kongrelerdeki eleştirileri dikkate alarak, çok büyük boyutta bir Türk Bayrağı’nı kongreye getirip astıranlar yöneticilerdi. Bayrağın indirilmesinden sonra, bayrağı tekrar asmak isteyip, çok büyük olması ve asılamaması nedeniyle Parti Merkezinden daha küçük boyutta bir bayrak getirtip, konuşma kürsüsünün önüne astıranlar da yöneticilerdi.

Bu olay, televizyonlarda aylarca ve yüzlerce defa gösterilmek suretiyle, kamuoyunun parti aleyhine oluşması sağlandı, bu olay bahane edilerek, tüm parti binalarında arama yapıldı. Gözaltına alınan parti yöneticilerinin tamamı tutuklandı. Bayrağı indiren kişiler yakalandığı ve yöneticilerin bu olayla hiç bir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılmasına rağmen, yöneticilerin büyük çoğunluğu hakkında ”silahlı örgüt yöneticisi olmak” iddiası ile TCY.nın 168/I maddesi, geri kalanlar hakkında da örgüt üyeliği iddiası ile TCY.nın 168/II maddesi uyarınca dava açıldı. Yaklaşık 8 ay tutuklu kaldıktan sonra, ancak hükümle birlikte serbest bırakıldılar.

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 nolu dava daha da ilginçtir: önce, partinin bastırıp dağıttığı duvar takviminin üzerinde “Kürdistan” haritası olduğu ve bu takvimde öldürülen teröristlerin şehit olarak kabul edilip isimlerinin takvimde yer aldığı iddiaları ileri sürüldü ve DGM Savcılığı tarafından kamuoyuna bu yönde açıklama yapıldı. Bu açıklamalar basında manşet olarak yer aldı.

Daha sonra, 10.02.1998 tarihinde bütün parti binalarında arama yapıldı. Bu aramalardan sonra da, üzerinde Kürdistan haritaları olan takvimlerin ele geçirildiği açıklandı.

Bu gelişmeler üzerine. parti yöneticileri kendiliğinden DGM Savcılığı’na başvurarak, gelip ifade vermek istediklerini bildirdiler. Fakat, DGM Savcılığı bu istemi kabul etmedi, mutlaka polis vasıtası ile gözaltına alınacakları söylenildi. Bu uygulamanın da amacı, kamuoyuna parti yöneticilerinin polis tarafından “zorla” gözaltına alındıkları mesajının verilmesi idi.

12.02.1998 günü tüm parti yöneticileri polis tarafından gözaltına alındı. Bu haksız uygulamaya itiraz edildi.

Aylarca sonra dava açıldı. Fakat iddialar arasında, soruşturmanın başlatılmasına neden olarak gösterilen, “partinin bastırdığı takvimlerde Kürdistan haritası olduğu” iddiası yer almadı. İddianamede ağırlıklı olarak partinin eğitim çalışmaları suçlama konusu edildi. Yargılama sırasında da sanıklara takvimlerle ilgili bir tek soru sorulmadı.

Yani, parti yöneticileri aleyhine soruşturma açılması ve tüm parti binalarının aranması için “‘takvim'” konusu BAHANE olarak kullanıldı. Amaç, ‘Türk Bayrağı’nın indirilmesi” ile ilgili dava ile yaratılan olumsuz imajı pekiştirerek, partinin kapatılmasının zeminini hazırlamaktı.

Bu yaklaşım ve amaçla yapılan soruşturma işlemlerine, açılan davalara, dava dosyasındaki kanıtlara nasıl güvenilecek ve nasıl bunlara dayanılarak nasıl değerlendirme yapılacaktır. Sayın Başsavcının söylem ve istemleri halen de aynı yaklaşımın sürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle olunca, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulmuş olan yeni kanıtlar için de aynı kaygılar yersiz değildir.

A.l.b. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yaklaşımı, dava açması ve sonrasındaki söylem ve istemleri:

A.l.b.ı Davanın açılmasında izlenilen yöntem:

Yukarıda değinilen ve uygulamaya konulan plan gereği, yanlı ve siyasi amaçlı soruşturmalar sonucunda HADEP yöneticileri aleyhine ard arda davalar açılırken, partinin kapatılması için de hem DGM Savcıları tarafından ve hem de l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Yargıtay C. Başsavcılığı nezdinde suç duyurulan yapılmıştır. Bu suç duyurularının ilki, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 04.06.1997 tarihli karandır.

Yargıtay C. Başsavcısı. kendisine yapılan suç duyurularını işleme koymayarak bekletmiştir. Bunun nedenlerinden birisi, partinin kapatılmasına yeterli kanıt bulunmaması, diğeri ise uygun siyasi ortamın beklenilmesidir.

  1. Öcalan’ın Roma’da yakalanması ve sonrasındaki gelişmeler, parti aleyhindeki planın uygulamaya konulması için son derece elverişli bir ortam sağladı. Kimsenin karşı çıkamayacağı kavramlar, kamuoyu ve kamu görevlileri üzerinde tam bir baskı unsuru olarak kullanıldı, yaratılan şoven dalga ile hukuk ve mantık bir kenara itildi. Devlet kontrolündeki PKK ve İtalya aleyhinde gösteriler, HADEP binalarına saldırılmasına, bizzat polis tarafından parti binalarındaki levha bayrakların indirilmesine ve hatta bazı parti mensuplarının linç edilmesine kadar tırmandırıldı. Bu konularda herhangi bir yasal soruşturma yapılmamasına karşın, HADEP binalarında açlık grevi yaptığı savı ile, ülke genelinde tüm HADEP binaları basılarak, içeride bulunan herkes gözaltına alındı ve tutuklandı. Ankara 2 Nolu DGM nezdindeki son dava (1999/1 esas nolu) bu koşullarda hazırlandı.

Sayın Başsavcı, HADEP yöneticileri hakkında açılan bu son davayı da eski suç duyurularına ekleyip, kamuoyunda yaratılan uygun siyasi rüzgarı arkasına alarak kapatma davasını açmıştır.

Sayın Başsavcıyı 29 Ocak 1999 günü dava açmaya iten önemli bir sebep de, genel milletvekili ve yerel yönetim seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılacağının kesinleşmesidir. Her ne kadar seçimlerin 18 Nisan 1999 günü yapılması çok önceden kararlaştırılmış ise de. seçimlerin erteleneceği görüşü uzun süre hakim olmuştur. Fakat Ocak 1999 tarihine gelindiğinde, seçim takviminin resmen işlemeye başlaması ve siyasi gelişmeler seçimlerin ertelenmeyeceğini ortaya çıkardı. Ancak devlet yönetimi, HADEP’in seçimlere katılmasının sakıncalı olduğu görüşündeydi. Bu yüzden, Türkiye tarihinde ilk kez, seçimlere 2,5 aylık bir süre kala bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılıyordu. Amaç, Sayın Başsavcı’nın deyimi ile “HER NE ŞEKİEDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIR1LS1N… seçimlere katılmasının engellenmesi…” idi.

Davanın açılmasından sonra Yüce Mahkeme’ye yaptığı başvurular ve medyaya yaptığı açıklamalar da Sayın Başsavcı’nın hukuki olmaktan çok, siyasi bir yaklaşımla dava açtığını tam bir açıklıkla ortaya koydu.

A.l.b.ıı Davanın açılmasından sonraki gelişmeler ve dava dosyasına konan kanıtlar, hem kanıtların yetersizliğini ve hem de davadaki siyasi amacı bir kez daha doğrulamıştır:

Amaç, öncelikle HADEP’in 18 Nisan 1999 seçimlerine katılmasına engel olmak olduğu için, dava açılması ile yetinilmedi. HADEP listelerinden seçime katılacak adayların başka bir partiden ya da bağımsız olarak seçimlere katılmamasını da garantileyebilmek için, aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi için öngörülen sürenin dolması beklenildi.

24 Ocak 1999 günü aday listeleri kesinleşince. Sayın Başsavcı 25 Ocak günü HADEP seçimlere katılmasının önlenmesi hususunda tedbir kararı(!) verilmesi için Yüce Mahkemenizde başvurdu. İstemin kanıtı yalnızca “duyumlar”dı. Yüce Mahkeme bu istemi oybirliği ile reddetti. Fakat, Sayın Başsavcı kararlı idi. Seçimlere 9 gün kala 9 Nisan 1999 tarihinde ikinci kez tedbir isteminde bulundu. Medyanın siyasi desteğinin sağlanması önemli olduğu için de, dilekçeyi, Sayın Mahkemeye sunmadan bir gün öncesinde basına verdi. Bu kez, isteminin haklılığını kanıtlamak için dilekçesinde “iki vatandaş”ın açıklamalarına yer verdi. Bu vatandaşlardan birisi sayın Cumhurbaşkanı ve birisi de şiddet olaylarının yoğun olduğu bir bölgede görev yapan bir subaydı. Sayın Başsavcı, tedbir isteminde dahi hukuku değil, siyasi yaklaşımları ön plana çıkarıyor ve aksi düşünenleri neredeyse “vatan haini” ilan ediyordu.

Tedbir istemi ikinci kez reddedildi. Fakat, bu istemler, özellikle bağımsız ve tarafsız yargı anlayışında onarılmaz yaralar açtığı gibi; kapatma davasının hukuki kaygı ve nedenlerden çok, siyasi nedenlere dayandığını da bir kez daha ortaya koydu.

Dava açılmasından sonra, dava dosyasındaki bu gelişmeler olurken, diğer devlet birimleri de açılan bu davayı haklı kılmanın kanıtlarını elde etme yönünde seferber oluyordu. İşte bu çabalarla A. Öcalan ve diğer bazı sanıklardan HADEP aleyhine beyanlar alındı ve dava dosyasına konuldu. Fakat, aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, özellikle A. Öcalan’ın hangi koşullarda alındığı bilinmeyen anlatımları da Sayın Başsavcı’nın HADEP aleyhindeki iddialarını doğrulamamıştır.

A.I.b.ııı Esas Hakkındaki Görüşe hakim olan anlayış:

Anayasa Mahkemesi’nin uyguladığı yöntem uyarınca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından hazırlamış olan iddianame tarafımıza bildirilmiş ve ön savunmamız alınmıştır. Ön savunmamız C. Başsavcılığı’na bildirilmiş ve davanın esası hakkındaki görüşlerinin açıklanması istenilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığının davanın esası hakkındaki görüşünde; davanın açılmasından sonra dava dosyasına giren kanıtlar ile davalı yanın ön savunmasında öne sürdüğü itiraz ve görüşler dikkate alınarak; dava dosyasındaki kanıtların irdelenmesi suretiyle, partiye isnat edilen eylemlerin kanıtlandığının ve bu eylemlerin hukuksal olarak kapatma nedeni olduğunun, açıklanması beklenirdi. En basit bir ceza davasında dahi C. Savcısının esas hakkındaki görüşünde, açıkladığımız hususlar bulunmaktadır.

Fakat, Yargıtay C. Başsavcılığının 09.04.1999 tarihli “Esas Hakkında Görüş” ünde; iddianamede yer alan iddialar ve tarafımızdan verilen ön savunma ile ilgili bir tek cümle dahi bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüş tümüyle, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulan A. Öcalan ve diğer bazı kişilerden ısmarlama bir şekilde HADEP aleyhine alınan tek yanlı anlatımlara dayandırılmıştır. Bu durumdan iki Önemli sonuç çıkarmak olasıdır:

Birincisi, davanın kabul edilebilir kanıtlar olmadan ve tümüyle “ya tutarsa” mantığı ile açıldığıdır. İkincisi. Sayın Başsavcı’nın kendi iddiaları ile tarafımızdan yapılan savunma ve itirazlarımızı tartışmayacak kadar davanın sonucundan emin olduğudur.

Yeterli kanıt olmadan, yalnızca siyasal istem ve kararlarla bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmış olması, Türkiye Demokrasisi ve Yargıtay C. Başsavcısı’nın konumu yönünden kaygı vericidir.

Sayın Başsavcı”nın davanın sonucundan eminmiş gibi davranmasının da, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, Türkiye yargısına zarar verdiği inancındayız.

A.2. Ön savunma dilekçemizde yer alan istemlerimiz konusunda Sayın Mahkemeniz tarafından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş, bu da yapacağımız savunma da belirsizlikler yaratmıştır:

A.2.a Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri ile parti faaliyetleri arasında herhangi bir bağlantı kurulmadan; yalnızca tek yanlı değerlendirme ve iddialarla partinin kapatılması talep edilmiştir. Somut parti faaliyetleri ile Anayasa/yasa hükümleri arasında neden/sonuç ilişkisi kurulması verine, ihtiyati tedbir isteminde olduğu gibi her ne suretle olursa olsun” HADEP’in kapatılmasının istenilmesi yeğlenilmiştir. Aynı yaklaşım esas hakkındaki görüşe de hakimdir. İddiaların ve bunların yasal dayanaklarının Y. C. Başsavcısı’na açıklattırılması istemimiz konusunda Yüce Mahkeme herhangi bir karar vermemiştir

Yargıtay C. Başsavcısı’nın 09.04.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşünde, temel olarak Halkın Demokrasi Partisi ile PKK arasında organik bağ bulunduğu iddiasına dayanılmıştır. Bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak gayreti ile de, A. Öcalan’a atfedilen bazı anlatımlara yer verilmiştir.

Buna karşılık. Sayın Başsavcı’nın dilekçesinin “Sonuç” bölümünde Anayasa’nın 68/IV, Siyasi Partiler Yasası’nın 78-79-80-81 ve 82 nci maddeleri uyarınca partinin kapatılması istenilmiştir. Partinin somut olarak hangi faaliyetlerinin değinilen Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı olduğu açıklanmamıştır. “PKK ile organik bağ iddiasının” dayanılan tüm Anayasa ve Yasa kurallarının ihlali anlamına geldiği düşünülebilir. Ancak böyle bir yaklaşım hukuki değil siyasi bir yaklaşımdır. Ayrıca, somut bir savunmayı engelleyicidir. “HADEP’in PKK ile bağlantısı olmadığı'” yönünde mi savunma geliştirilecektir, yoksa HADEP’in, esas hakkındaki görüşte yer alan Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı faaliyeti olmadığı mı kanıtlanmaya çalışılacaktır ‘ Başka bir anlatımla; davanın reddi için HADEP’in PKK ile organik bağlantısının bulunmadığını kanıtlamak, yeterli sayılacak mıdır’ HADEP’in PKK ile bağlantısı olduğu iddiası doğru olmasa dahi, kapatılmasını gerektirecek başka faaliyetleri var mıdır’ Varsa bu faaliyetler hangileridir ve hangi hukuki norma aykırılık oluşturmaktadır ‘

İsnadın bu denli muğlak olduğu bir davada savunma görevi nasıl yerine getirilebilecektir’ İsnadın belirsiz olduğu ve Başsavcılığa açıklattırılması gerektiği ön savunmamızda belirtilmişti. (Ön savunma sh. 2-5, A.2. nolu ayrım, Sonuç bölümü md.l) Ancak, Yüce Mahkeme bu istemimizi olumlu ya da olumsuz bir karara bağlamamıştır.

A.2.b Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; yargılamaya ve hükme esas alınması mümkün değildir. Buna ilişkin istemimiz hakkında da Yüce Mahkeme bir karar vermemiştir:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi. Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemeyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarım yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifinde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça ay kın işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

Ön savunma dilekçemizde, yukarıdaki görüşlerimiz açıklandıktan sonra, bu konuda bir karar verilmesi ve taraflara bildirilmesi istenilmişti. Bu istemle ilgili bir karar verilmemiş olması, hangi kanıtların esas alınarak savunma yapılacağı hususunda bir belirsizlik yaratmıştır.

Yüce Mahkeme, siyasi parti kapatma davalarını birer “ceza davası” olarak değerlendirmemekte ise de. ceza yargılama yönteminin uygulanması ve davanın ağır sonuçları, isnadın ve bu isnadı doğrulamak amacı ile dava dosyasına konulan kanıtların tam bir açıklıkla belli olmasını gerektirmektedir. Soyut, genel ve belirsiz iddialar savunma hakkını tümden ortadan kaldırır. Aynı şekilde, nasıl elde edildiği bilinmeyen ya da bir tarafın yokluğunda ve devlet olanaklarının aleyhte kullanılarak elde edilen kanıtlara dayanılarak diğer tarafın suçlanması da yargılamanın adilliğini ortadan kaldırır.

B- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞTE YER ALAN İDDİALARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ : Başsavcılık İddianamesinde şu iddialar yer almaktaydı:

Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar HADEP’ in “Musa Anter Barış Treni” girişimini desteklemesi.

Açlık Grevleri Konusu.

Basın Açıklamaları.

Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması.

Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları

Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar.

Parti içi Eğitim Konusu.

DGM Savalığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama.

Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar.

Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki ti ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar.

Ankara DGM Savalığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı.

24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar.

Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulundukları sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar.

Bu iddialara büyük ölçüde Ön savunmamızda yanıt verilmiş, gerekli açıklamalar yapılmıştı. Ancak özellikle açlık grevleri ve yasadışı eğitim yapılması iddialarım bir kez daha irdeleyip, açıklamalar yapmakta yarar bulunmaktadır:

Açlık Grevleri:

Açlık grevleri yapılmak suretiyle yasadışı PKK örgütünün desteklendiği iddiası, hem şu anda Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmekte olan ve halen aralarında Genel Başkan. Genel Sekreter ve Genel Başkan Yardımcılarının da bulunduğu çok sayıda parti yöneticisinin tutuklu bulunduğu 1999/1 esas sayılı davada (28.12.1998 tarih ve 527 sayılı iddianame) yer almakta ve hem de Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 esas sayılı davada (16.03.1998 tarih ve 53 sayılı iddianame) yer almaktadır.

Öncelikle, “bir ya da birkaç kişinin herhangi bir amaçla, yemek yemeyi reddetmesi” olarak tanımlanması mümkün olan açlık grevinin mevcut yasa hükümleri çerçevesinde suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Yasalarımızda hangi amaçla olursa olsun tek başına “açlık grevi”ni suç sayan bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet açlık grevi sırasında yapılan açıklamalarda suç sayılan ifadeler kullanılmamış ya da yasa dışı örgütleri övücü sloganlar atılmamış ise, bir kimsenin açlık grevi nedeniyle cezalandırılması mümkün değildir. Aksi bir anlayış, yasalarda belirlenmemiş bir eylemin suç sayılması, diğer bir söyleyişle yasalarda bulunmayan yeni bir suç tipi yaratılması anlamına gelir. Kısaca, ceza hukukunun temel ilkelerinden bir olan “kanunsuz suç olmaz” ilkesi tamamen ortadan kaldırılmış olur. Yargıç yorum yoluyla suç ve ceza yaratamaz (örn. Yargıtay Ceza Genidir. 22.10.1984/262-340 karan.)

Son dönemlerde, “terörle mücadeleye destek verme” yaklaşımı ile. özellikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından bir kısım suçların öğeleri son derece geniş yorumlanmakta, adeta yeni suç tipleri yaratılmaktadır. Bunun en tipik örneği, TCY’nın 169 uncu maddesidir. Yasa maddesindeki, silahlı çetenin, “her ne suretle olursa olsun hareketlerin kolaylaştırırsa (teshil ederse)” şeklindeki sözü çok geniş yorumlanmakta, akla gelebilecek her türlü eylem ve davranış kolaylıkla bu madde içine alınabilmektedir.

HADEP yöneticilerinin ve dolayısıyla da parti tüzel kişiliğinin suçlanması için her hangi bir neden bulamayan DGM Savcıları ve güvenlik güçleri; çeşitli dönemlerde bir kısım insanların parti binaları içerisinde açlık grevi yapmalarını, yasa dışı bir faaliyet olarak yorumlayıp, suçlama konusu etmişlerdir.

Hangi nedenlerle olursa olsun, bu gün ülkemizdeki cezaevlerinde yaklaşık onbinlerce hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunların gerek cezaevi koşullarından ve gerekse cezaevi yöneticilerinin davranışlarından şikayet ettikleri, zaman zamanda sesleri duyurabilmek, etkili olabilmek için uzun süreli açlık grevleri yaptıkları, hatta ölüm orucuna gittikleri herkesçe bilinmektedir.

Fakat hangi nedenle olursa olsun çocukları, kardeşleri, amcaları, yeğenleri vs. yakınları cezaevinde olan kişiler, önlenmezse sonunda ölüm ya da sakat kalma riski bulunan açlık grevlerine karşı duyarsız kalmaları mümkün değildir. Bunlar, cezaevlerindeki yakınlarının sorunlarını kamuoyuna duyurmak, yetkililere seslerini duyurmak amacı ile çeşitli yöntemlere başvurmaktadır. Bunlardan birisi de, sivil toplum örgütlerinin ya da siyasi partilerin binalarında çoğu kez emrivakilerle açlık grevi yapmalarıdır. Bu çerçevede, zaman zaman HADEP binalarında da bu yola başvurmuşlardır. Parti yöneticileri bu tür davranışları karşısında, ya son derece katı bir davranışla bu kişileri polis zoruyla dışarı attıracaklar, ya da ikna yoluyla eylemi sona erdirmeye çalışacaklardır. Bu eylemlerden ötürü HADEP’i suçlamak tam bir haksızlıktır.

1999/1 sayılı davada, açlık grevleri ile ilgili her zamanla iddialara ek olarak bir de “Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini engellemek amacını”da ilave etmişlerdir. Halkın Demokrasi Partisi’nin hangi amaçla olursa olsun açlık grevleri yapılması konusunda bir kararı ya da yönlendirmesi bulunmamaktadır. Buna ilişkin dava dosyalarında bir tek kanıt yoktur. Dava dosyasına kanıt olarak konulan Parti Genel Başkanı ve Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamalarında da bu anlama gelecek bir tek sözcük bulunmamaktadır. Aksine halkın sağ duyulu davranması tahriklere kapılmaması çağrısı bulunmaktadır.

Son açlık grevleri dolayısıyla ülke çapında başlatılan soruşturmalar ya takipsizlikle ya da beraatle sonuçlanmıştır. Doğrudan son açlık grevleri ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından 1998/2757 hazırlık numaralı soruşturmada verilen “takipsizlik” kararının son bölümü dilekçemiz ekinde sunulmuştur. Bu karar da yukarıda açıklanan görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Yasadışı eğitim yapıldım iddiası:

Bu iddia. “Partinin bastırmış olduğu takvimde Kürdistan haritası ve PKK militanlarının isimlerinin bulunduğu” iddiası ile başlatılan, daha sonra “yasadışı eğitim yapıldığı'” iddiasına dönüştürülen soruşturmada gündeme gelmiştir. Dayanak olarak da, parti üyesi olmayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan bazı yazılı belgeler ile parti merkezindeki aramada bulunduğu iddia edilen bazı belgeler gösterilmiştir.

Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi. yapılan bir eğitim çalışmasında herhangi bir görevlinin yasalara aykırı bir davranışını, tüm partiye mal etmek haksızlık olur. önemli olan Parti’nin hangi amaçlarla bir eğitim çalışması başlatmış olduğu ve Parti tarafından tespit edilen eğitim konularının ne olduğudur. Polisin bilerek serbest bıraktığı ve halen yakalanamayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan dokümanlar esas alınarak parti suçlanmaktadır, iddianın doğrulanması amacı ile A. Öcalan’dan da bu yönde beyanlar alınmaya çalışılmıştır. Aşağıda bu konudaki görüşlerimiz ayrıca açıklanacaktır. Fakat, şunu hemen söyleyelim ki: Öcalan’ın sorgulamasında, PKK’nın kendi mensuplarına yönelik yasa dışı eğitim çalışmaları ile. HADEP’in kendi parti yöneticilerine yönelik eğitim çalışması bilinçli bir şekilde birbirine karıştırılmıştır.

HADEP’in eğitim çalışması yapılması yönündeki kararı 1997 yılında alınmış ve bu eğitimin amacı ile konulan Parti Bülteni’nin Temmuz 1997 tarihli 3. sayısında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Partinin bizzat kendi üyelerine yönelik olarak çıkardığı ve ülke çapında tüm parti örgütüne gönderdiği Parti Bülteni’ne değer vermemek için hiç bir haklı neden yoktur.

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde ise HADEP’in kapatılma istemi şu iddialara dayandırılmıştır:

PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu.

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği.

HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği.

HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu, Gençlik/ Kadın, Sağlık ve İşçi komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı.

HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde. Kürt orijinli vatandaşları örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği.

Bu iddialar, esas itibariyle iddianamede yer alan iddiaların yinelenmesi niteliğindedir. Ancak, iddianameden farklı olarak iddialar daha çok Öcalan’ın anlatımlarına dayandırılmak istenmiştir. PKK ile bağlantılı olarak gözaltına alınan herkesten HADEP aleyhine beyan almaya çalışan bir soruşturma anlayışının, Öcalan’ın yakalanmasından sonra bu kişiden de başta HADEP olmak üzere tasfiye edilmek istenen kişi ve kurumlar aleyhine beyan almak için her yola başvuracağı belli idi. Bu yapılırken de, aksinin kanıtlanamaması için SOMUT iddialar yerine, SOYUT ve aksinin kanıtlanması mümkün olmayan iddialara dayanılacağı da tahmin ediliyordu, Öcalan soruşturmasının kamuoyuna yansıyan 3 aşamasında da (Askeri istihbarat birimlerince yapılan sorgulama aşaması, DGM Savcıları ve DGM Yedek Hakimliği’nce yapılan sorgulamalar aşaması ve yargılama aşaması) HADEP aleyhine kanıt elde edilmeye çaba gösterildi.

Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşüne dayanak yaptığı A. Öcalan’a ait olduğu söylenen anlatımlar da göz önünde bulundurularak yukarıda yer alan iddiaları yanıtlamak gerekmektedir:

  1. PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu iddiası:

Gerek, DGM’ler önündeki davalarda ve gerekse görülmekte olan kapatma davasında, HADEP ile PKK arasında organik bağ olduğu iddiası ileri sürülmüş, ancak buna ilişkin herhangi somut bir kanıt gösterilememiştir. Daha çok, itirafçı konuma düşmüş ya da baskı ve işkence ile aleyhte beyanda bulunmaya zorlanmış kişilerin beyanları kanıt olarak gösterilmekte idi. Ne. herhangi bir parti sorumlusu ile PKK arasında irtibat bulunduğu iddia edilebilmiş ve ne de parti organlarının PKK ile bağlantısı kanıtlanabilmişti. Soyut bir şekilde, partinin resmi devlet ideolojisiyle çelişen görüşleri ile, parti toplantı ve kongrelerinde zaman zaman küçük grupların korsan gösterileri ya da attıkları sloganlardan hareketle, PKK bağlantısı kurulmaya çalışılmakta idi.

Öcalan’ın yakalanması, HADEP – PKK ilişkisinin kurulması yönünde, yeni bir fırsat yarattı. Her aşamada Öcalan’a HADEP ile olan ilişkiler soruldu. Sorgulamaların hangi yöntemlerle ve nasıl bir ortamda yapıldığı bir yana; Öcalan’a atfedilen anlatımlarda HADEP ile PKK arasında organik bir ilişki bulunduğu sonucuna varılabilecek beyanlar bulunmamaktadır, Öcalan, sürekli olarak HEP-DEP ve HADEP gibi partilerin “kendilerinin etkilediği kitleye dayandıklarını”, ancak bu kuruluşların “PKK örgütleri olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını” yinelemiştir, örneğin; 23.02.1999 tarihli DGM Yedek Hakimliği anlatımının 5 nci sayfasında aynen: “…HEP. DEP ve HADEP gibi kuruluşlar etkilemekte olduğumuz kitleye dayandıktan için bu nedenlerle bize yakın olmuşlardır, ters düşmemeleri için uyarılar kadar doğru yaklaşımlar göstermeye özen gösterdik bu kuruluşlar ile bu çerçevede bir yaklaşım olmuştur. Ancak bunları bir PKK örgütü olarak değerlendirmek mümkün değildir…”

22.02.1999 tarihli DGM Savcılığı anlatımının 15 nci sayfasında aynen::

“… HADEP”le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Mademki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi realite karşısında yasal bir parti olduğunu unutmaması gerekir…”

31.051999 tarihli Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki sorgusunda aynen:

“…ben ülke içinde şu iş adamı şu sanatçı veya şu kişiler bize yardım etti şeklinde beyanda bulunacak konumda değilim… HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK’ya kırsala elaman temini yönünde çalışmalar yapılmış OLABİLİR ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Yukarıya aynen alınan anlatımlardan şu sonuca varmak mümkündür: PKK, Öcalan’ın deyimi ile aynı tabana (“aynı taban” deyiminden KÜRTLER kastediyor) dayanan HADEP’i etkilemeye, hatta yönlendirmeye çalışmıştır. Fakat, bu etkileme doğrudan bir “Emir-komuta” zinciri içerisinde değil, PKK’ya yakın kişiler vasıtası ile dolaylı şekilde yapılmaya çalışılmıştır. Yani, PKK ile HADEP arasında doğrudan herhangi bir organik bağ bulunmamaktadır. Partiye sızma ve etkileme yoluyla HADEP kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ancak, anlatımlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunda başarılı olunmadığı anlaşılmaktadır.

Çok sayıda üyeden oluşan ve olabildiğince çok sayıda kişiyi üyeliğe kabul etmeye çalışan “kitle partileri” bu özellikleri itibariyle değişik ideolojik, dinsel ve etnik grupların etkilemelerine açık kuruluşlardır. Kitle partileri içerisindeki bu farklı gruplar, parti siyasetini ve uygulamalarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek için gizli ve açık çalışmalar yaparlar. Mevcut yasal düzenin, örgütlenmelerine izin vermediği siyasal gruplar da yasal kitle partileri içerisine girerek kendi elemanları vasıtası ile o partiyi mümkün olduğu kadar kendi siyasal çizgilerine çekmeye çalışırlar. Bu durum, sol yelpazede yer alan kitle partilerinde çok daha belirgindir.

Örnek vermek gerekirse, 1980 sonrasında kurulan Halkçı Parti, SODEP ve daha sonra da CHP içerisinde, 1980 öncesi yasadışı sol siyasal örgütlenmelerin devamı niteliğindeki bir çok sol siyasal grubun bulunduğu ve bu grupların parti yönetiminde etkili olmak için birbirlerine karşı kıyasıya mücadele içerisinde oldukları herkesçe bilinmektedir.

Kitle partilerinin yapılarından kaynaklanan bu duruma bakılarak, partinin tümüyle yasa dışı örgüt haline dönüştüğü ya da yasa dışı bir silahlı örgütün yan kuruluşu olduğunu söylemek gerçeklerle ve insafla bağdaşmaz. PKK’nın, Kürtler içerisinde en fazla örgütlenmiş ve en fazla oy potansiyeline sahip bir parti olan HADEP’i etkilemeye çalışması doğaldır. Hadep’e üye olanlar arasında PKK’ya sempati duyanlar olabilir. Binlerce üyesi olan bir partide bu durumun önlenmesi mümkün değildir. Siyasi Partiler Yasası’nda siyasi partilere üye olmanın koşullan belirlenmiştir. Bu koşulları taşıyan her vatandaş üyelik başvurusunda bulunabilir. Parti yönetiminin bu kişilerin örgütlerle ilişkilerini ya da gizli amaçlarını bilmesi olanaksızdır.

Partinin bir bütün olarak suçlanabilmesi için, partinin karar organlarının ve üst düzey yöneticilerinin PKK ile bağlantı içerisinde olduklarının saptanması gerekir. Ne Öcalan’ın değişik aşamalarındaki anlatımlarında ve ne de HADEP aleyhine beyanda bulunan diğer kişilerin anlatımlarında, parti yönetici ve organları ile PKK arasında bir bağ olduğu yönünde bir iddia yoktur. Parti üst yönetiminde görevli olanların ya da parti organlarında yetkili konumda olanların hiç bir şekilde isimleri geçmemektedir.

HADEP’in siyasal görüş ve faaliyetleri de. PKK- HADEP bağlantısının kurulmasına elverişli değildir. HADEP, özellikle Kürt Sorunu konusunda resmi devlet ideolojisinden farklı siyasi görüşlere sahip olmasına rağmen, PKK’dan da gerek amaç ve gerekse yöntem açısından tümüyle farklı yasal bir kuruluştur. Partinin bu güne kadar Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan siyasi bir faaliyeti tespit edilmemiştir. Kürt Sorunu’nün Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde çözümünü savunmuştur. Bu görüşler mahkeme tutanaklarında da bulunmaktadır. Ayrıca, hiç bir şekilde silahlı mücadeleyi savunmamış ya da destek vermemiştir. Aksine, her türlü şiddete daima karşı çıkmıştır. HADEP, son 15 yıldır ülkenin doğu ve güneydoğu bölgesindeki şiddet olaylarında en fazla zarar gören bir tabana dayanmaktadır. Onların sorunlarını dile getirmesi, şiddetin yarattığı tahribata dikkat çekmesi, bölgenin olağan bir yönetime kavuşmasını istemesi HADEP yönünden kaçınılmaz bir görevdir. Resmi devlet ideolojisi ile ters düşmesi nedeniyle bu partinin PKK ile özdeşleştirilmesi, yalnızca bu partiye değil, ülkemiz demokrasisine de zarar verir.

  1. HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği iddiası:

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu iddiası, partiyi ve yöneticilerini suçlamak için ortaya atılmış soyut bir iddiadır. Soyut bir şekilde her partinin her türlü iddia ile suçlanması olasıdır. Hele hele, resmi devlet ideolojisi ile farklı politika ve söyleme sahip bir parti için buna benzer suçlamalar yapılması kaçınılmazdır. Hukuksal açıdan bakıldığında, bu iddianın ciddiyet kazanması için, her şeyden önce PKK-HADEP bağlantısının kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konmuş olması gerekir. Bu konuda yukarıda yeterli açıklamalar yapıldığı için, yinelemeye gerek bulunmamaktadır.

PKK Merkez Komitesi’nden emir ve talimat alındığı iddiası somut herhangi bir kanıta dayanmamaktadır. Bu konuda, yalnızca Öcalan’ın Savcılık anlatımının 15 inci sayfasında yer alan şu beyana dayanıldığı sanılmaktadır:

“… Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…”

Öcalan’ın bu beyanı diğer anlatımları içerisinde bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yukarda PKK-Hadep arasındaki organik bağ olup olmadığı yönündeki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, HADEP gibi binlerce üyesi olan bir kitle partisi içerisine, yöneticilerin bilgisi dışında PKK’ya sempati duyan kişilerin girmiş olması mümkündür. Anlatımları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Öcalan’ın, “HADEP’liler’ sözünden kastı, PKK örgütüne sempati duyan kişilerdir. PKK* dan emir ve talimat alan kişiler partinin yetkili yöneticileri olsa idi. anlatımlarda mutlaka bunların isimleri geçerdi. Sorgulamalar sırasında Öcalan’a, HADEP içerisindeki KİMLERİN PKK’dan EMİR ve TALİMAT ALDIKLARI yönünde herhangi bir soru sorulmamış olması da ilginçtir. Kanımızca, sorgulamalar sırasında mutlaka bu yönde sorular sorulmuş, ancak alınan yanıtlar HADEP’i ya da yöneticilerini suçlayıcı olmadığı için, tutanaklara yazılmamıştır. Çünkü HADEP yönetcilerinin DGM’lerde yargılandığı, parti hakkında kapatma davası açıldığını bile bile, DGM Savcılarının böyle bir soruyu sormamış olmasının hiç bir mantıklı açıklaması bulunmamaktadır.

Somut suçlayıcı beyanlar alınamadığı için. soyut ve başka anlamlara çekilebilecek genel açıklamaların tutanaklara yazılması ile yetinilmiş, şimdi de bunlara dayanılarak HADEP suçlanmaya çalışılmaktadır.

  1. HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği:

Siyasal ve ideolojik açıdan tam bir homojenlik taşımayan topluluklarda, genel eğilimlerin dışında, istenmeyen yasa dışı gösteri ve eylemler meydana gelebilmektedir, örneğin, tamamen yasal bir memur sendikaları mitinginde ya da öğrencilerin yasal haklan için yapmış oldukları yürüyüşlerde yasadışı bazı örgüt mensupları slogan atabilmektedir. Aynı şekilde, siyasal parti kongrelerinde de benzer olaylar yaşanmakta, yöneticiler bunları önlemekte her zaman başarılı olamamaktadır, örnek verirsek, son CHP ve MHP kongrelerinde çeşitli olaylar meydana gelmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitle partilerinde disiplini sağlamak kolay değildir. HADEP kongreleri yaklaşık 10.000 kişinin katılımı ile gerçekleşmektedir. Bu kongrelerde, bazı küçük gruplar provokasyon yapmakta, yasa dışı pankart açıp. sloganlar atmaktadır. Fakat kongre ve parti yöneticilerinin uyarı ve çabaları ile bu gruplar etkili olmadan, pasifıze edilmektedir. Fakat, HADEP’i suçlamak için fırsat kollayan kesimler 10.000 kişi içerisinde sayılan 5-10 kişiyi geçmeyen grupların bu korsan gösterilerin öne çıkarmakta, parti aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Devlet kontrolündeki medya da bu olaylara ilişkin görüntülerle açıkça beyin yıkamaktadır, örneğin, partinin 2 nci kongresinde Türk Bayrağı’nın üzücü bir şekilde indirilmesi olayı, tüm partiye mal edilmiş, görüntüleri televizyonlarda aylarca gösterilerek, kamuoyu parti aleyhine kışkırtılmıştır. Oysa, olay sırasında kongre salonunda yüzlerce güvenlik görevlisi bulunmakta idi. Olay rahatlıkla önlenebilir, sorumlular hemen yakalanabilirdi. Fakat sırf partiyi suçlamak fırsatını elde etmek için bu yapılmadı. Nitekim, olayla ilgili olarak Parti yönetcileri aleyhine açılan davada, Ankara l. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi verdiği kararda, olay sırasında görevli olan güvenlik güçleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Bu olayların parti yönetimine mal edilerek, kapatma nedeni olarak gösterilmesinin hukuksal dayanağı bulunmamaktadır.

  1. HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu. Gençlik, Kadın, Sağlık ve İsçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı iddiası:

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünde yer alan bu iddianın hangi nedenlere ve kanıtlara dayandığını bilemiyoruz. Hangi adla olursa olsun, parti adına yapılan toplantılarda anayasa düzeni ya da üniter devlet yapısına düşmanlık empoze edilmesi söz konusu değildir. Resmi devlet ideolojisi ile çelişen görüş ve düşüncelerin, anayasal düzene ve üniter devlet yapısına düşmanlık olarak nitelendirilmesi hukuksal değil siyasal bir yaklaşımdır. Başsavcılık iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşte bu iddia ileri sürülürken, hangi toplantı ya da seminerde bu tür çalışmalar yapıldığı açıklanmamıştır, iddianın hangi toplantılardaki, kimlerin konuşma ve telkinlerine dayandığı bilinmeden de bu konuda daha ayrıntılı görüş açıklama olanağı bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüşte yer alan bu iddia, iddianamenin 36 ncı sayfasında DGM Savalarının görüşlerini ifade eden şu cümlenin küçük bir değişiklikle tekrarıdır:

… Hadep’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir…” (İddianame sh. 36)

Ne iddianamede ve ne de esas hakkındaki görüşte, sözü edilen komisyon çalışmalarına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

  1. HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde, Kürt orijinli vatandaştan örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği iddiası.

İddianamede de yer alan bu iddianın temel dayanağı, PKK örgütü ile ilgili olarak gözaltına alınan bir kısım sanıkların polis anlatımlarıdır. Bu anlatımlarda, Hadep organları ya da yöneticilerine yönelik herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Daha çok, “Hadep’in … ilçe ya da il teşkilatına gidip geliyordum” ; “… kişi ile Hadep binasında tanıştım.” ; “… Hadep’in üyesiyim” vs. şeklinde bireysel anlatımlardır. Parti olarak, PKK’ya eleman yetiştirme ve gönderme yönünde faaliyet gösterildiğine dair bir tek anlatım bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu anlatımların tamamı baskı ve zor altında alınmış olup, yargılamanın diğer aşamalarında reddedilmiştir.

Daha önce PKK içerisinde çeşitli eylemleri gerçekleştiren, ancak yakalandıktan sonra ceza almaktan kurtulmak için itirafçı olmayı kabul eden sanıklardan bazı beyanlar alınmış ise de; bu kişilerin tanıklıklarına dayanılarak HADEP’in suçlanması mümkün değildir.

Ayrıca, dosyaya konulan polis anlatımlarının hangi koşullar altında ve nasıl alındığı bilinmemektedir. Bunlar HADEP yöneticilerinin yargılandıkları davalarda tanık olarak dinlenilmemiştir. HADEP yöneticilerinin ve avukatlarının hazır bulunmadığı ortamlarda alınan bu anlatımlar kanıt olarak kullanılamaz.

Esas hakkındaki görüşte, bu konuda da A. Öcalan’ın beyanlarına dayanılmıştır. Öcalan’ın DGM Yedek Hakimliği önündeki sorgusunda bu konuda bir beyanı yoktur. DGM Savcılarının yaptığı sorgulamadaki beyanları ise şöyledir:

… Hadep’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur…”

Mahkeme önündeki sorgulamada da;

“…HADEP içerisinde, PKK’ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir, ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Öcalan’ın yaklaşık 15 yıldan bu yana yurt dışında olduğu, Türkiye ile doğrudan hiç bir bağının bulunmadığı. Türkiye ile ilgili bilgileri dolaylı yollardan edindiği gözönünde bulundurularak, yukarıdaki beyanlar bir arada değerlendirildiğinde; bir olasılıktan söz edildiği anlaşılmaktadır. Yani tahmin yürütmektedir. Mahkeme önündeki beyanında kesin ifadeler yerine “OLABİLİR” gibi tahmin içeren bir sözcük kullanması da bunun açıkça göstermektedir. Türkiye’den pek çok gencin PKK’ya katıldığı herkesçe bilmen bir gerçektir. Fakat, bu katılanların HADEP tarafından organize edildiği, yönlendirildiği ya da temin edildiğine ilişkin inandırıcı bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır.

Öcalan’a atfedilen anlatımların genel değerlendirmesi ve kanıt niteliği:

Türkiye Cumhuriyeti ile 15 yıldan fazla bir süre silahlı mücadele etmiş bir kişinin yakalandığında, hangi koşullar altında sorgulandığı da önemli bir somdur’ Öcalan’a atfedilen anlatımlarda gerçeklerle çelişen pek çok husus bulunmaktadır. Bunların Öcalan tarafından mı ifade edildiği, yoksa sorgulamayı yapanlarca tutanaklara böyle geçirildiği belli değildir. Şayet, tutanaklarda yer alan hususlar doğrudan Öcalan’ın beyanları ise, olayların ve ilişkilerin birbirine karıştırıldığı, dolayısıyla da gerçekleri yansıtmadığı açıktır. Bu yüzden, değişik aşamalardaki beyanlar birbirlerini tutmamaktadır. Bunlardan bazıları sonradan Öcalan tarafından reddedilmiş ya da farklı ifade edilmiştir.

Örnekler: İstihbarat elemanlarının sorgulamalarına ait 21.02.1999 tarihli tutanakların 10 uncu sayfasında, “…1991 yılında DEP’e oy vermeyen herkesin tavuğunu bile öldürün.” dediği yazılıdır. Oysa, 1991 yılında DEP (Demokrasi Partisi) henüz kurulmamıştı).

Aynı sorgu tutanağının yine 10 uncu sayfasında, bir yandan “… örgüt bütçesinden Hadep’e bir miktar ancak ne kadar olduğunu biliniyorum ama 200 bin Mark civarında bir para aktarıldı…” dediği ifade edilirken, aynı paragrafın devamında, şöyle denilmektedir:..”.Avrupa masrafları da Avrupa temsilciliklerince karşılandı…Bu da masraf oluşturdu. Sakıncalı buldum. HEM DEVEETTEN PARA AE. HEM BİZDEN PARA AL, BEN BUNU SUÇ OLARAK GÖRÜYORUM…” Öcalan. bu anlatımı ile, hem devletten ve hem de örgütten para alınmasını doğru bulunmadığını söylemektedir. Fakat. Hadep yöneticilerinin hiç birisinin DEVLETTEN PARA ALMASI SÖZ KONUSU DEĞİL. Öyleyse, burada kastedilenler başkalarıdır. Aynı beyanlar içerisinde, parlamentoya seçilen eski HEP milletvekillerinden söz ettiği dikkate alınırsa; BU BEYANLARDA HEP VE HADEP’in BİRBİRİNE KARIŞTIRILDIĞI ANLAŞILMAKTADIR.

Öcalan’ın istihbarat birimleri ve DGM Savcıları tarafından alınan beyanlarında, başta ANAP Genel Başkanı olmak üzere birçok tanınmış politikacı, gazeteci, sanatçı ve iş adamının ismi geçmektedir. Fakat, daha sonraki beyanlarda bunlar tümüyle reddedilmiştir.

Yine Öcalan’ın anlatımlarında bazı asker, siyasetçi ve iş adamının PKK ile Devlet arasında iletişim kurduğu ileri sürülmüştür. Genel Kurmay ve diğer ilgililer tarafından bu iddialar yalanlanmış ve yalanlamalar tüm kamuoyu ve yetkililer tarafından kabul görmüştür. Kimsenin aklına bu kişiler hakkında yasal soruşturma açmak gelmemiştir. Fakat, muhalif kişi ve kurumlar aleyhine söylenen her husus kesinleşmiş doğrular olarak kabul edilmekte ve bu kişi ve kurumların aleyhine kullanılmak istenilmektedir.

Ayrıca, Öcalan, Türkiye ile ilgili konularda kendisinin doğrudan bilgi sahibi olmadığını ve ilişkilerin örgütün Avrupa teşkilatı tarafından yürütüldüğünü söylemektedir. Tüm bunlar, Öcalan’a atfedilen beyanlara dayanılarak HADEP’in suçlanamayacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca. Öcalan’ın söyledikleri ile ilgili olarak HADEP yöneticilerinin görüşleri de alınmamıştır. Bir anlamda, HADEP ve yöneticileri yargılanmadan cezalandırılmak istenmektedir.

C- DAVANIN AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE TARTIŞILMASI

Siyasal partiler, belli bir ideolojiyi ya da programı yaşama geçirebilmek ve yasal yollardan iktidarı elde etmek amacıyla örgütlenmiş kuruluşlardır. Siyasal temsilin en önemli unsurlarından biri, siyasal partilerin engelsiz örgütlenebilmeleri ve serbest bir ortamda iktidar için yarışabilmeleridir. Çok partili sistemler, çoğulcu demokratik rejimlerin özelliğidir. Siyasal partiler, toplumdaki değişik hatta çatışan görüşleri temsil ederek demokrasinin çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerini yaşama geçirir, halkın iradesinin oluşmasını sağlarlar.

1982 Anayasası’na göre de, siyasi partiler demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasal partiler, ülke sorunları karşısında çözüm üretir, halkı yönlendirirler. Siyasal partilerin, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir. Baskı ve teröre dönüştürmedikçe ya da zorla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça hukuk düzeninin korumalarından yararlanmalıdır.

Kişi hak ve özgürlükleri arasında son derece önemli bir yeri olan “örgütlenme özgürlüğü” ile, siyasal partilerin yararlandıkları hukuksal korumalar ve tabi oldukları yasaklar arasında son derece yakın bir ilgi bulunmaktadır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, siyasi partiler düzenim doğrudan etkilediği gibi; siyasi partiler düzenine getirilecek aşırı yasaklamalar da örgütlenme özgürlüğünü kullanılmaz hale getirir. Bu yüzden, siyasi partilerin kurulması ve faaliyet gösterilmesi, örgütlenme özgürlüğünün önemli bir alanı olarak kabul edilmektedir. Kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan uluslararası sözleşmelerde de. siyasal parti kurulması ve serbestçe faaliyet göstermesi, örgütlenme özgürlüğü kapsamında kabul edilmektedir.

Öte yandan, siyasi parti kurma anlamındaki örgütlenme özgürlüğü ile düşünce açıklama Özgürlüğü arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Belirli siyasal görüşlerin partileşmeleri konusunda getirilecek her engel, bu siyasal görüşlerin örgütlenme yoluyla yayılma ve ifade edilmesini de engelleyeceğinden, örgütlenme özgürlüğü yanında düşünce açıklama özgürlüğünün de kısıtlanması sonucunu doğurur. Bu da gösteriyor ki, özgürlükler alanı bileşik kaplar gibidir, herhangi bir özgürlüğün kısıtlanması şu ya da bu şekilde başka özgürlük alanlarının da olumsuz etkilenmesine yol açar. Toplum düzeni ve kamu güvenliği gerekleri zorunlu kılmadıkça özgürlükler alanına müdahale edilmemesi çoğulcu demokratik sistemin işlerliği açısından son derece önemlidir.

Görülmekte olan davanın açılmasında ve yargılamanın devamı sırasında, seçimlerin halkın özgür iradesini yansıtacak koşullarda yapılması ilkesinin tümüyle gözardı edilmiş olması da, üzerinde durulması gereken önemli sorunlardan birisidir.

Bu açıklamalar ışığında dava değerlendirdiğinde, aşağıdaki sonuçlara varılmaktadır:

C.l.- Dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı, 9 uncu, 10 uncu , 11 inci maddelerine, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 üncü maddesine açıkça aykırıdır.

Cl.a.- AİHS’nin 6 ncı Maddesi Yönünden:

Dava, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. Daha sonra da, PKK lideri A. Öcalan’a atfedilen ve nasıl elde edildiği bilinmeyen beyanlar ek dayanaklar olarak ileri sürülmüştür.

DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları: olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Yıllardan beri bu mahkemelere yöneltilen eleştirileri kabul etmeyen ve bunların normal adil mahkemeler olduğunu savunan devlet yetkilileri, sonuçta, bu mahkemelerin yapısında değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. AİHM’nin verdiği bir karar ön plana çıkarılarak, konu sadece askeri yargıcın varlığına indirgenmiştir. Oysa, en önemli sorun bu mahkemelerin kuruluş amacı ve uyguladığı yargılama kurallarıdır. Yapılan değişiklik son derece küçük, ancak olumlu bir adımdır. Fakat bu mahkemeler tümüyle kaldırılmadıkça adil bir yargılamanın yapılamayacağı kabul edilmelidir.

DGM’lerin kuruluş amaçlan yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenen DGM Savcıları’nın yürüttüğü hazırlık soruşturmasına ve bu soruşturmalarda elde edildiği söylenilen kanıtlara dayanılarak yapılacak hiç bir yargılamanın ADİL olma şansı bulunmamaktadır. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Siyasi kararlar doğrultusunda DGM Savcıları tarafından hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan bu dava. AİHS’nin 6/1 .maddesine aykırıdır. Yüce Mahkemeniz’in davayı reddetmesi, yapılan bir haksızlığı gidermeye hizmet edecektir.

Cl.b. AİHS’nin 9 ve 10 not maddeleri yönünden:

İddianamenin ve esas hakkındaki görüşün çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir.

İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır, iddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26, 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorunu”nun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliğini esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören: farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AIHS’nin 9 ve 10 uncu maddelerine aykırıdır.

Cl. c. AİHS’nin 11 inci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 18 Nisan seçimlerinde katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.600.000 in üzerinde oy almıştır, özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi. 30 civarında milletvekili çıkaracaktı. Birçok il ve ilçenin belediye başkanlığı seçimlerini de en yüksek oyu almak suretiyle kazanmıştır. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılma istenmektedir.

Buna ilişkin devlet kararı, yargı dahil tüm devlet birimlerine talimat niteliğindeki, Milli Güvenlik Kurulu Kararı olarak şöyle ifade edilmiştir:

“Madde 8. Bölgenin Ekonomik ve Sosyal Sorunlarına İlişkin Olarak: (a) Siyasi Alanda:

(I) HADEP faaliyetlerinin PASİFİZE edilmesi maksadıyla DEVLET tarafından takip ve kontrol altında tutulması.

(III) Devlet, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler vasıtası ile HADEP üzerinde açık/örtülü ve devamlı bir baskının tesis edilmesi ve gündemden düşürülmesi, (VIII) Hadep’in uyuşturucu ve silah kaçakçılığı faaliyetleri, Türkiye’ye ve Avrupa’ya verdiği zarar açısından sık sık işlenmeli ve BU KONUDA KAMUOYU OLUŞTURULMASI SAĞLANMALIDIR.”

Anlaşılacağı üzere, sadece HADEP’in siyasi faaliyetlerinin pasivize edilmesi değil, aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan bir “SUÇ ÖRGÜTÜ” olarak yansıtılması yönünde de devlet kararı bulunmaktadır. Hadep’in PKK ile bağlantılı olduğu iddiaları da buna yöneliktir. Hadep üzerinde her türlü yolla açık/örtülü ve devamlı baskı kurulması çok önceden öngörülmüştür.

Bu yolla. HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için. demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. Ortaya atılan tüm iddialar, yukarıda açıklanan devlet kararını uygulamaya ve gizlemeye yöneliktir. AİHM’nin parti kapatma kararlan nedeniyle Türkiye’yi mahkum etmesi, devleti, HADEP’in terör olayları ile ilişkisi olduğu iddialarına ağırlık vermeye yöneltmiştir. Görülmekte olan dava, açık bir şekilde AİHS’nin 11 inci maddesinin ihlalidir.

Cl.d.- Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokolün 3 ncü maddesi. “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur. Bu baskı, yalnızca kapatma davası açılması ya da tedbir işlemleriyle değil, seçimler sırasında da yurt çapında yurttaşlar üzerinde fiili baskılar şeklinde devam etmiştir.

Cl. c. AİHS’nin 6-9-10 -11 ve Ek Protokol’ün 3 üncü maddeleri ile birlikte 14 üncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 inci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak istenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

SONUÇ VE İSTEM: Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

1.Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından DGM yargılamaları ile ilgili sorgu tutanaktan sunulmuş ise de, yargılanan yöneticilerin görüşleri yazılı olarak verildiğinden, tutanaklarda yer almamaktadır. Bu nedenle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1999/1 ve 1998/38 esas nolu dava dosyalarındaki sanıklara ve avukatlarına ait savunma dilekçelerinin getirilmesine;

2.Ön savunmamızın sonuç bölümünün 2.3.6 ve 7 nci maddelerinde yer alan istemlerimizin kabulüne;

  1. Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına;

Yargılama sonucunda da davanın REDDİNE karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

VII- SÖZLÜ AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklaması şöyledir:

Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Başlangıç bölümünde Anayasanın Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirlediği vurgulanmış, hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının karşısında koruma göremeyeceği ilkesi getirilmiştir. Anayasanın 3 üncü maddesinde de bu ilke “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” biçiminde tekrarlanmıştır. Bu ilkeye verilen önem o derece de büyüktür ki, 4 üncü maddede, 3 üncü madde hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilmiştir. 5 inci maddede devletin temel amaç ve görevinin Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak olduğu gösterilmiş, 14 üncü maddede, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz hükmü getirilmiştir.

Anayasanın 68 inci maddesinde, siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmekle beraber, 11 inci maddede yer alan Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin doğal sonucu olarak Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri sınırlaması getirilmiştir. Bu sınırlama, 68 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer almakta ve siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı biçiminde vurgulanmaktadır. Aykırılığın yaptırımı ise, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca o partinin temelli kapatılmasıdır.

Kuşku yoktur ki, hiçbir devlet ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen tehdidi “siyasî parti, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurudur” diyerek gözardı edemez ve bu tehdidin sürgit devam etmesine izin veremez.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ve 11 inci maddelerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için kanunlarla kısıtlama getirilebileceği esası kabul edilmiştir.

Bir siyasî partinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Mahkemenizce tespit edilmesi halinde karar verilir.

Odak olma hali, kapatma davasının açıldığı tarihte yürürlükte olan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” şeklindeki bir hükümle belirlenmiş idi.

Kapatma davasının açılmasından sonra 14.8.1999 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4445 sayılı Kanun, Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki hükmü şu şekilde değiştirmiştir: “Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongrede veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır..”

Yüksek Mahkemeniz, Siyasî Partiler Kanununun 4445 sayılı Kanunla değişik 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasını Anayasaya aykırı bulmuş ve 12.12.2000 tarihli kararıyla odak olma halini tanımlayan bu fıkrayı iptal etmiş, böylece, Anayasa ile Siyasî Partiler Kanunu arasında o tarihte mevcut olan uyumsuzluk ortadan kaldırılmış idi.

Odak olma hali, bu iptal kararından sonra 17 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunla, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altınca fıkrasına eklenen cümleyle tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre “bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve durum o partinin büyük kongre veya genel başkanı veya genel merkez karar ve yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasamızda ve Siyasî Partiler Kanununda halen bir siyasî partinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için o parti üyeleri ya da yöneticileri hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükümleri bulunması gerektiğine dair bir hüküm mevcut değildir. Mevzuatta bu tarzda değişiklik yapılması önerileri Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul görmemiştir.

Anılan eylemler, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş ve bu durum, partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmişse veya bu eylemler doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmişse, odak olma hali gerçekleşmiş sayılır.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) üyelerinin, ülkenin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı çok sayıda eylem gerçekleştirdikleri ve bu durumun, Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasındaki parti organlarınca ve parti genel başkanınca benimsendiği, partinin çeşitli kademede bir kısım yöneticilerinin de bu eylemlerin içinde olduğu, böylece, Halkın Demokrasi Partisinin anılan eylemlerin odağı haline geldiği devlet güvenlik mahkemesi savcılarının ülke genelinde açtıkları çok sayıdaki soruşturma ve kamu davası evrakı içindeki belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

Bu davalardan bir kısmı halen derdest ise de, bir kısmı sonuçlanmıştır. Şöyle ki;

Ankara 2 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

1- 16.3.1998 tarihli 1998/53 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava, (Mahkemenin esas numarası 1998/38″dir)

Davanın sanıkları HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Yürütme Kurulunda sayman İshak Tepe, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Satan, Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Zeynettin Uney, Genel Sekreter Hamit Geylani, Parti Meclis Üyesi Melik Aygül ve Yürütme Kurulu üyesi Ali Rıza Yurtsever.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nın siyasî kanat yöneticisi olmak ve uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 168 inci maddesidir.

İddianamede, sanıkların Anayasanın açık hükümlerine rağmen devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halka oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri, ayrı yurtları olduğu temalarını işleyerek HADEP’in, PKK’nın siyasî kanadı olduğunu gösterdikleri ve HADEP içinde Türkiye’nin millî birliğini, toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulundukları anlatılmakta ve bu eylemlerin kanıtları açıklanmaktadır.

2- 30.4.1998 tarihli 1998/124 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkeme esas numarası l 998/64)

Sanıklar: HADEP Parti Meclisi üyeleri Abdullah Mehmet Varlı, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, FeridunYazar ile HADEP Ankara İl Başkanı Kemal Okutan, Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete, PKK’nin siyasî kanadı HADEP’in yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde; Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla, silahlı mücadele yapmak için PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi HADEP Ankara İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 günlü arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır” denilmekte, deliller irdelenmekte “yukarıda anlatılandan HADEP’in silahlı çete PKK’nın legal kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır” şeklinde sonuca varılmaktadır.

3- 16.6.1998 tarihli 1998/194 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkemenin esas numarası 1998/83 tür.

Sanıklar; HADEP Parti Meclisi Üyesi Hasan Doğan, HADEP Genel Başkan Yardımcısı Güven Özata ile HADEP Parti Meclisi Üyesi ve Merkez Yürütme kurulu üyesi olan 36 kişidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nin siyasî kanat yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde ise, Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Hasan Doğan ve arkadaşları HADEP Merkez Yürütme ve Parti Meclisi üyesidirler. HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca, HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle, Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla silahlı mücadele yapmak için PKK safhaların katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi, HADEP İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 tarihli arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır. Aramalarda ele geçirilen belgelerin tamamında sürekli Türkiye Cumhuriyeti Devleti düşmanlığı yapılmakta, Kürt asıllı vatandaşlar PKK saflarında devlete karşı silahlı mücadeleye teşvik edilmektedir. Bu dergileri, parti bürolarında parti yöneticileri de bulundurmaktadır. Bizzat Genel Başkan ve Genel Başkan yardımcılarının odalarında Abdullah Öcalan’ın kitapları bulunmuştur. Devamlı PKK propagandası yapan ve mahkeme kararıyla toplatılmasına karar verilen dergileri parti binalarında bulunduran sanıkların kasıtları yasak yayın bulundurma olarak yorumlanamaz. Bu dergiler, parti binalarına gelen Kürt asıllı vatandaşlara okutturulmaktadır. Bu da, eğitimin bir safhasını teşkil etmektedir. Bu dergiler, beyinleri devlet düşmanlığı ve PKK sevgisiyle yıkamaktadır. Bu çeşit dergiler, sadece Genel Merkezde değil bütün HADEP binalarında bulunmaktadır.”

“Parti Meclisi, HADEP’in kongreden sonra en yüksek organıdır. HADEP Genel Merkezinde eğitim verilmesi kararı parti meclisince alınmıştır. Bu kararı alan parti meclisi üyelerinin eğitimin içeriğinden de haberleri olduğu şüphesizdir” denilmekte, sanıkların HADEP içinde PKK’nın özel görevlisi olarak Türkiye’yi bölmeye yönelik eylem ve faaliyetlerde bulundukları sonucuna varılmaktadır.

4- 7.7.1998 tarihli ve 1998/155 sayılı iddianame; (mahkemenin esas numarası 1998/99’dur.)

Sanıklar, Kemal Bülbül, HADEP Ankara İl Başkanı; Şaize Zoroğlu, HADEP İl Yönetim Kurumlu Üyesi ve Ankara İl Kadın Komisyon Üyesi; Yıldız Kılınç, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesi; Serpil Salman, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesidir; Gülser Aydoğan, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Üyesidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırıp Bağımsız Birleşik Kürdistan adında bir devlet kurmak amacıyla oluşturulan silahlı PKK örgütüne yardımdır. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede, 2 Mart 1998 günü sanık Kemal Bülbül’ün İl Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan PKK örgütü mensubu olmak suçundan hükümlü eski DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ı ziyaret ettikten sonra sanık Kemal Bülbül’ün, cezaevi dışında bulunan topluluğa partinin basın bürosunca hazırlanmış bulunan basın açıklamasını okuduğu, bu açıklamada ‘DEP milletvekillerine karşı yapılan darbe fiyasko ile sonuçlanmıştır. Ancak, görünen odur ki, Kürt halkı DEP yöneticilerinin mücadele bayrağını yere düşürmeyerek siyasî demokratik mücadeleyi geliştirmiştir’ denildiği görülmüştür.

Sanık Kemal Bülbül’ün ikametgahında yapılan aramada ‘Tarihsel Haksızlıklarla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri’ başlıklı 7 sayfalık doküman ele geçmiştir. Sanık Kemal Bülbül bu belgeyi HADEP arşivinden aldığını söylemiştir. Bu belgede ‘Bugün Kürt halkı, iskeleti ve beyni parçalanmış, devletlerarası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdır ki, sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve tarihî ülkesi olan Kürdistan’ın hiçbir uluslararası resmî statüsü yoktur. …Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür gibi ırkçı bir resmî ideolojiyle Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihî değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenmediler. 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî verilerine göre tam 28 kez silahlı olarak ayaklandılar. 1960-1980 yılları arası, bugünkü Kürt ulusal uyanışı ve özgürlük mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır. 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi PKK’nın politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

HADEP İl Kadın Komisyonu, imzalı bildiride ise, aşağıdaki bölümler yer almıştır:

‘Sistemin 10 yıldır sürdürdüğü antidemokratik uygulamaları sonucu büyük bunalımlar yaşanmaktadır. Bu bunalımın nedeni her türlü ekonomik, demokratik, kültürel hak ve özgürlükleri savunan, dinamiklere karşı sistemin dayattığı tek ulus, tek ırk, tek düşünce, tek dil şovenizmidir. …Bu uygulamaların en kapsamlısı, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını kullanmak isteyen Kürtlere karşı geliştirilmiştir. 14 yıldır sürdürülen savaş sonucu basılmadık ev, boşaltılmadık köy, işkence edilmedik kişi bırakmamacasına hiçbir kaide ve kural gözetilmeksizin pervasızca bir zulüm uygulanmıştır’ şeklinde ifadeler bulunmaktadır.

Ayrıca, ele geçen kanıtlardan HADEP İl Kadın Komisyonu üyeleri olan sanıkların bu basın açıklamasıyla silahlı çete PKK’ya destek verdikleri vurgulanmaktadır.

2 Numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı 4 davanın, bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve arkadaşları olan 1998/38 esas numaralı dava ile birleştirilmiştir. Birleşen davaların sınıklarından bazıları yakalanamamışlardır. Bunlar gıyabi tutukludurlar. Bu nedenle, sonuçlanmayan davanın duruşması 4.3.2002 tarihine ertelidir.

5- 28.12.1998 tarihli 1998/527 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; Esas numarası, 2001/ 35, Karar no: 2001/75

Sanıklar; HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Genel Başkan Yardımcısı Bahattin Günel, Genel Sekreter Ahmet Turan Demir, Ankara İl Başkanı Kemal Bülbül, İl Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Yılmaz, Parti Meclisi Üyesi Emine Mısır ve arkadaşları olmak üzere toplam 47 sanıklı bir dava.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya hal ve vasfını bilerek yardım etmek. Uygulanması istenilen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede ”HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve HADEP Ankara örgütünün basın açıklamalarından sonra, başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah Öcalan’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlandığı… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın basın açıklaması ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı açıklamaları incelendiğinde, Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada, çetesine ve kendisine siyasî bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılmaktadır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında, Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani, silahlı çete PKK ve başı Abdullah Öcalan’a siyasî hüviyet kazandırılması amacına vurgulanmıştır.

…Yine, 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in büyük kongresinde; ‘Biji Aşiti, …Kürdistan Faşizme Mezar Olacak, Biz PKK’lıyız, PKK Halkın Partisidir. Serok APO, Biji APO; Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor’ sloganlarının atıldığı; atılan sloganlara divanın tepkisiz, kaldığı, 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar, kongrelerinde söylenenler, gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK-HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağ, HADEP il, ilçe binalarında, merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür” iddiası yer almaktadır.

Bu iddianame üzerine sanıklar yargılanmışlar, Murat Bozlak, Bahattin Günel, Turan Demir, Kemal Bülbül, Hüseyin Yılmaz, Emine Mısır, Ali Akgül, Rezzan Sümbül, M. Emin Araş, Sevgi Ünal, Dursun Turan, Cevdet Malgaz, Safiya Akalın, Ahmet Aydın, İlhan Aydın, Hüsamettin Avşar, Şaize Zoroğlu ve Sultan İzra’nın Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5 inci Maddesi ve Türk Ceza Kanununun 59 uncu maddesi uyarınca 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına çarpıtılmışlardır. Diğer sanıkların beratlarına karar verilmiştir. 24.2.2000 tarihli 1-20 sayılı karar, mahkum olan sanıkların temyizi üzerine Yargıtay’a gelmiş ve Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesi, 23.1.2001 tarihli ve 2409/162 numaralı kararıyla mahkumiyet hükmünü bozmuştur. Bozma gerekçesi, davanın 4616 sayılı Kanun kapsamına girmiş olmasıdır.

Yargıtay bozmasından sonra sanıklar hakkındaki davada 4616 sayılı Kanun uygulanarak davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmediğinden 9.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

6- 14.1.1999 tarihli ve 1998/460 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (mahkeme esas numarası, 1999/6)

Sanıklar; Şahabettin Özarslaner ve 13 arkadaşı, Suç: Silahlı çete PKK’nın hal ve vasfım bilerek silahlı çeteye yardım etmek. Uygulanması istenilen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

Sanıklardan Şahabettin Özarslaner 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP olağan ilk kongresinde divan başkanlığı; Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğur ise divan üyeliği yapmışlardır. İddianamede, 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP Ankara İl Teşkilatının olağan kongresinde divan başkanlığı yapan sanık Şahabettin Özarslaner ile divan üyeliği yapan sanıklar Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğurun kongre programında bulunmamasına ve hükümet komiserinin ikaz etmesine rağmen Mezepotamya Kültür Derneğine bağlı sanatçı sanıklar, Hasan Kocadağ, Nurcan Değirmenci, İkram Tan, Şengül Pak, Hıdır Çelik, Arife Düzdaş ve Mehmet Akbaş’a gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar söylettikleri; ayrıca, sanıklar, Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın cezaevinden gönderdikleri PKK terörünün meşru gösteren mesajını okuttukları anlatılmakta, kanıtları gösterilmektedir.

Yargılama sırasında 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için bir kısım sanıkları hakkında erteleme kararı verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.

Ankara l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

– 23.8.1996 tarihli ve 1996/614 hazırlık ve 1996/83 sayılı iddianameyle açılmış bulunan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/80)

Sanıklar, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve 39 arkadaşı. İsnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak amacıyla kurulmuş olan silahlı çetenin yöneticisi ve sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168, 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddeleri.

Bu iddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gösterisi halinde cereyan eden HADEP’in 2 inci olağan kongresinde, Türk bayrağının indirilip yerine Abdullah Öcalan’ın posterinin asılması olayı, atılan bölücü sloganlar, yapılan konuşmalar; HADEP Genel Merkezinde, il ve ilçe teşkilatları binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen bölücü yayınlar; PKK’nın kuruluşu, amacı, stratejisi paralelindeki örgütler, aparatlar, HADEP ile PKK ilişkileri anlatılmakta; PKK-HADEP ilişkilerini ortaya koyan deliller gösterilmekte ve irdelenmekte; HADEP’in, kapatılan HEP ve DEP’in devamı olarak kurulduğu, terör örgütü PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini legal alanda üstlendiği, PKK lehine sempati yaratmak ve bu örgüte eleman temin etmek için faaliyetlerde bulunduğu vurgulanmaktadır.

2- 17.12.1996 tarihli 1996/858 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/120)

Sanıklar: HADEP Ankara İl Yönetim Kurumlu üyeleri Abdurrahim Bilen, Ali Akgül, Yaşar Özcan ve Şah Hanım Kanat. Sanıklara isnat edilen suç: Bölücü silahlı çetenin sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

İddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara’da yapılan HADEP’in ikinci olağan kongresinde cereyan eden olaylardan ve HADEP Ankara İl Teşkilatı binasında yapılan aramalarda ele geçirilen yayın ve dokümanlardan bu sanıkların da sorumlu oldukları belirtilerek, 1996/614 hazırlık numaralı iddianameye atıflarda bulunulmuştur.

3- 9.10.1996 tarihli 1996/705 hazırlık numaralı iddianame. (Mahkeme esas numarası 1996/90.)

Sanıklar: Faysal Akçan ve Gıyasettin Mordeniz. Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmak. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesidir.

İddianamede, sanıklardan Gıyasettin Mordeniz’in HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonu mensubu olduğu, 23.6.1996 günü Ankara’da yapılan HADEP 2 inci Olağan Kongresinde, Türk Bayrağının indirilerek yerine bölücü örgüt başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asma olayını planlayıp gerçekleştirdikleri anlatılmaktadır.

1 numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı üç davanın bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar, Ankara l numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve 39 arkadaşı olan, 1996/80 esas numaralı davayla birleştirilmiştir. Böylece 1996/80 esas numaralı dava ana dava haline gelmiştir. Dava 4.6.1997 tarihinde karara bağlanmıştır. Mahkeme: Murat Bozlak, Hikmet Fidan’ın, Türk Ceza Kanununun 168/2 maddesiyle Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesine aykırı davrandıklarını sabit görerek 6’şar yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, 28 sanığın Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca 4 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, Faysal Akçan’ın, 162/2. madde uyarınca 22 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, diğer sanıkların ise beraatlarına karar vermiştir.

Hüküm, mahkûmiyet ve beraat kararları yönünden temyiz edilmiş, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 8.6.1998 gün ve 3736-1820 sayılı kararıyla beraat edenlerden Sırrı Sakık, mahkûm olanlardan ise Faysal Akçan hakkındaki kararlar onanmış, diğer mahkûmiyet ve beraat kararlarının bazı dosyaların birleştirilmeleri lüzumu nedeniyle bozulduğu, bozma kararından sonra 1998/104 esas numarasını alan dosyanın duruşmasının 29.1.2002 tarihine erteli olduğu anlaşılmıştır.

  1. – l .7.1998 tarihli ve l998/247 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava:

Sanıklar:

HADEP Eskişehir İl Sekreteri Yılmaz Açıkgöz, HADEP Eskişehir İl Başkanı Hamza Abay, Halit Eray Çelik ve Ahmet Uluçelebi.

İsnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya yardım.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri.

Sanıklar, açılan bu dava üzerine yargılandıkları mahkemede, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır. Mahkemenin 14.1.1999 tarihli 106-4 sayılı nihaî kararı Yargıtay’ca 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

  1. – 5. l .1998 tarihli 1997/404 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava,

Sanık: HADEP Parti Meclisi Üyesi Recep Doğaner.

İsnat edilen suç: Bölücülük propagandası yapmak

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesidir.

Bu iddianameyle açılan dava, sanığın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bölmeyi hedef alan propaganda suçu sabit görülerek mahkûmiyetle sonuçlandırılmıştır. Sanığa, Terörle Mücadele Kanununun 8/1. maddesi uyarınca ceza verilmiş ve 16.6.1998 tarihli 4-66 sayılı hüküm, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesince 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.12.1998 tarihli 1998/510 hazırlık numaralı iddianamesiyle açtığı dava,

Sanıklar: HADEP Merkez İlçe Teşkilatı Başkanı Zeki Kılıçgedik, HADEP Malatya İl Başkanı Hasan Doğan ve HADEP’in yönetim kurulu üyesi ve parti üyesi olan 18 arkadaşı.

Sanıklara isnat edilen suç: PKK adlı yasadışı örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Mahkemece, 6.12.1999 tarihinde 138-177 numarayla karara bağlanan bu davada sanıklardan Zeki Kılıçgedik, Sakine Bektaş, Hasan Doğan, Muharrem Bilbil, Yıldırım Beşer Kaplan, Serhat İman, Mahmut Göngör, Mehmet Yücedağ, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş’ın, PKK’ya, bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yaptıkları sabit görülmüş, bu sanıklar Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bu mahkeme kararı, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 4.12.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 5.12.1998 tarih 1998/867 hazırlık numaralı, 20.12.1999 tarihli 1999/20-18 numaralı, 27.1.1999 tarihli 1999/13-11 numaralı iddianamelerle açtığı davalar.

Bu davalar Van Devlet Güvenlik Mahkemesinde 1998/355 esas numaralı davada birleştirilmiştir. Sanıklar: HADEP Muş İl Başkanı Sıddık Genç, HADEP Muş Merkez İlçe Başkanı Zeki Çaçan ve 7 arkadaşı,

İddianamelerde sanıklara isnat edilen suç: Bölücü örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi 16.5.2000 tarih ve 355/144 numaralı kararıyla sanıklardan Mehmet Sıddık Genç ve Zeki Çaçan’ın silahlı bölücü örgüt PKK’ya yardım ve yataklık etmek eylemlerini sabit görerek, bu sanıkları Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri uyarınca neticeten 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına mahkûm etmiş, diğer sanıklar ise beraat etmiştir.

Temyiz edilen bu mahkûmiyet kararı Dokuzuncu Ceza Dairesinin 30.1.2001 tarihli kararıyla, eylemin 4616 sayılı Kanunun kapsamında kaldığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozmaya uyan mahkemenin 15.3.2001 tarihli kamu davasının ertelenmesine ilişkin kararı kesinleşmiştir.

Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülen davalar:

1.- HADEP Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba., Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24.12.1999 tarihli 360-385 numaralı kararıyla silahlı çetenin hareketlerini kolaylaştırmak suçundan Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuş, bu karar Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 31.10.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2.- HADEP Kars İl Başkanı Mehmet Yardımcıel ve HADEP üyesi Güven Bekirhan, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 4.6.1999 tarihli ve 389-141 numaralı kararıyla, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan propaganda suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2 milyar 250 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmış, bu hüküm Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 7.10.1999 tarihli kararıyla onanarak 7.10.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

3.- HADEP üyesi M. Nuri Güneş, Abdullah Akın ve 3 arkadaşı hakkında 30.12.1999 tarihli 1999/555 hazırlık numaralı iddianameyle HADEP Iğdır ikinci olağan kurul toplantısı sırasında yaptıkları konuşmalarda, halkı sınıf, ırk veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan açılan davada, mahkemenin 12.1.2001 tarihli 3-10 numaralı kararıyla 4616 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle değişik 4454 sayılı Kanunun 1/3 maddesi uyarınca davanın kesin hükme bağlanmasının ertelemesine karar verilmiş ve temyiz hakkı olmadığından bu karar kesinleşmiştir.

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi kararları:

1) HADEP Adana İl Sekreteri Arif Atalay, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığının 29.5.1998 tarihli 234-432 numaralı kararıyla halkı ırk, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve para cezasına mahkûm olmuş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP Adana İl Başkanı Eyüp Karakeçi, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Hasan Beliren ve arkadaşları Arzu Ateş hakkında, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 1998/501 hazırlık numaralı 13.1.1999 tarihli iddianamesiyle dava açıldığı, İddianamede sanıklara isnat edilen suçun PKK örgütüne yardım-yataklık etmek ve bölücülük propagandası yapmak olduğu., sanıkların Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmalarının istenildiği anlaşılmış, Adana l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 16-17 numaralı bu karar, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP Tarsus İlçe Başkanı Hacı Ateş, İlçe yönetim kurulu üyeleri Fatma Yurdakul, Fehim Taş, Abdurrahman Tanışma, Ahmet Çimen ve 55 arkadaşı hakkında, Adana D.G.M. Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle, PKK terör örgütüne hal ve sıfatını bilerek yardım-yataklık suçundan TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 588-18 numaralı erteleme kararı, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

4) HADEP İlçe başkanı Alaattin Erdoğan, HADEP’in çeşitli kademelerinde görevli Salih Çakır, Hayrettin Yıldız, Abdurrahim Çiftçi, Abdulmuttalip Tekin, Giyasettin Çetin ve 34 dava arkadaşı hakkında, Adana DGM Başsavcılığının 9.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle yasadışı PKK örgütünün üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından TCK’145/1, 168/2, Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklardan Alaattin Erdoğan hakkında beraat, diğer sanıklar haklarında ise 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 23.1.2001 tarihli 583-4 numaralı erteleme ve beraat kararı 1.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

İZMİR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) HADEP İzmir İl Yönetim Kurulu Üyesi Düzgün Demirçelik ve 31 arkadaşı haklarında İzmir DGM Başsavcılığının 31.12.1998 tarihli 1998/414 hazırlık numaralı iddianamesi ile PKK isimli terör örgütüne yardım etmek suçundan açılan dava, bu mahkemenin 2.12.1999 gün ve 1-316 kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Düzgün Demirçelik, Reyhan Çomak, Elif Tokay ve Niyazi İletmiş, Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca hapis ve para cezalarına mahkum edilmişlerdir.

Bu dava 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için sonradan verilen 25.12.2000 tarih ve 339-343 numaralı kararla ertelenmiştir. Temyiz edilmeyen bu erteleme kararı kesinleşmiştir.

2) HADEP Denizli Gençlik Komisyonu Başkanı Hayri Ateş hakkında, İzmir DGM Başsavcılığının 25.10.1998 tarih ve 1998/157 sayılı iddianamesiyle açtığı dava mahkemenin 24.12.1998 gün ve 262-286 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanık, 25.10.1998 tarihinde HADEP Denizli İl Teşkilatınca düzenlenen gençlik şöleninde yaptığı konuşmada bölücülük propagandası yaptığı için Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca neticeten 20 ay hapis ve para cezasına çarptırılmıştır.

Bu hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 5.3.1999 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

3) HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından 25.10.1998 tarihinde Denizli’de düzenlenen Gençlik Şöleninde konuşma yapan sanıklar Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya, bölücülük propagandası yaptıkları için, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 3.6.1999 tarihli 298/100 numaralı kararı ile Terörle Mücadele Kanununun 81/1 inci maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır.

4) HADEP İzmir Konak İlçe Başkanı Mehmet Emin Bayar ve 20 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli ve 1998/426 hazırlık numarası ile açtığı dava, bu mahkemenin 17.8.1999 tarih ve 1998/3000-164 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Mehmet Emin Bayar, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati ve Cengiz Kaçan, Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına mahkum olmuşlar, Mehmet Emin Bayar hakkındaki mahkumiyet hükmü Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 27.3.2000 tarihli kararıyla onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanığın sübut bulan eylemi, PKK terör örgütünün sözde lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasından sonra, Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla açlık grevleri ve sair şekillerde girişimler başlatmak, açlık grevlerinin HADEP İlçe Merkezi binasında yapılmasına, İl Yönetiminin onayını alarak izin vermek ve greve katılanların tüm ihtiyaçlarını karşılamaktır.

5) HADEP Karşıyaka Gençlik Komisyonu Saymanı Ahmet Bürüks Altındağ ve 23 dava arkadaşı hakkında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.5.1998 tarihli 1998/169 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava, bu mahkemenin 25.3.1999 tarihli 117-46 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 17 sanığın beraatine diğer sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Sanık Ahmet Bürüks Altındağ’ın mahkemece sabit görülen eylemi; 21.3.1998 günü yapılan Nevroz kutlamalarında PKK bayrağı açmak ve bölücü sloganlar atmak, Mahkeme, bu sanığı TCK’nun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırmış, hüküm bu sanık yönünden Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 11.10.1999 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

6) HADEP Çiğli Parti Sekreteri, Sayman ve Kadın Komisyonu sorumlusu Fatma Erik, HADEP Çiğli Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan Erdoğan, Kadın Komisyonu Başkam Halime Köklütaş, Gençlik Komisyonu Başkanı Erdem Kılıç, İlçe Başkanı Mustafa Doğan ve 13 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığınca 17.12.1998 tarihli 1998/456 hazırlık numaralı iddianame ile açılan kamu davası mahkemenin 11.5.1999 tarihli 308-74 numaralı kararı ile sonuçlandırılmış, 7 sanığın beraatine, diğerlerinin ise cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar Fatma Erik, Süzan Erdoğan, Halime Köklütaş ve Erdem Kılıç, TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlar, sanık Mustafa Doğan ise beraat etmiştir. Hüküm, yukarıda isimleri yazılı sanıklar yönünden, Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 25.1.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanıkların mahkemece sabit görülen eylemi, silahlı çete başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’dan Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla korsan gösteriler düzenlemek, bu gösterilerde PKK lehine slogan atmaktır.

7) HADEP Buca İlçe Başkanı Mehmet Emin Baydar ve 3 arkadaşı hakkında İzmir DGM Başsavcılığının 17.10.1995 tarihli 1995/467 hazırlık numaralı iddianamesiyle devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek ve silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan kamu davası açılmış, yapılan yargılama sonunda sanık Mehmet Emin Baydar mahkemenin 21.5.1998 tarihli 11-85 numaralı kararı ile, silahlı bölücü örgüt üyelerine hal ve sıfatlarını bilerek yardım etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum olmuş, sanık Mehmet Emin Baydar ile ilgili hüküm Yargıtay 9 C. D.’nin 16.11.1998 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Diğer sanıklardan M. Nuri Özen, Hasan Aşkın ve Fesih Yavaş, İzmir-Gaziemir TANSAŞ Mağazası çöp bidonuna bomba koyup patlatarak 5 kişinin ölmesine 25 kişinin yaralanması olayına katıldıkları için, TCK.nun 125 inci maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardır.

DİYARBAKIR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) İtirafçı Mehmet Yazar, Hamza Akalın, Ahmet Yakut, Celal Ayüs ve Ahmet Zülfikar Odabaşı’nın ifadelerinin yer aldığı dava:

Bu dosyada HADEP ile PKK arasındaki organik bağın kanıtı olan ifade tutanakları yer almaktadır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.8.1996 tarih ve 1996/2279 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan bu dava, Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 esas numarasında derdest olup duruşması, dosyadaki bazı eksikliklerin ikmali için 5.3.2002 tarihine ertelidir.

2) HADEP üyesi Cebbar Leygara, Abdullah Akın, Feridun Çelik, Edip Yıldız, Mesut Bektaş ve 27 dava arkadaşları hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.9.1994 tarihli 1994/6159 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava Diyarbakır 3 nolu DGM’nin 1993/658 esas numaralı davası ile birleşmiştir. Mahkemenin 22.2.2001 tarihli ve 658-88 numaralı kararı ile sonuçlanan bu davada tüm sanıkların eylemleri TCK’nun 169 uncu maddesi kapsamında görülmüş ve 4616 sayılı Kanun uyarınca kamu davasının ertelenmesine karar verilmiştir. Temyiz vaki olmadığından bu karar 21.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Bu davanın sanıklarından olan Edip Yıldız, kapatılan HADEP’in Diyarbakır Yönetim Kurulu Üyesi ve kapatılan DEP’in Diyarbakır İl Başkanıdır.

3) Diyarbakır DGM Başsavcılığının 30.12.1997 tarihli hazırlık 1997/3299, karar 1997/3184 numaralı yetkisizlik kararı.

Bu kararın ekindeki hazırlık soruşturması evrakı suç unsuru mevkuteler HADEP Genel Merkezince bastırılmış olabileceğinden, yukarıda tarih ve numarası yazılı yetkisizlik kararı ile, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiş, bu evrak kapsamı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı tarafından Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan kamu davasında ve kapatma davası iddianamesinin 11 inci sayfasının başında kanıt olarak gösterilmiştir.

İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR :

1) HADEP İl Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan sanıklar Mahmut Şakar, Mehmet Salih Yıldız, Halil Salık, Hıdır Doğan, Mehmet Salih Güven, Nusrettin Kaplan, Ayşe Karadağ, Saim Aktürk, Ferhat Yeğin, Alican Önlü, Aslan Yüce, Aslıhan Duran, Delal Eren, Fethi Özcan, Oktay Şamiloğlu, Mehmet Taş ve Erol Yılmaz haklarında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 4.11.1998 tarihli 1998/1756 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK isimli silahlı örgüte yardım etmek suçundan TCK. 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 16.1.2001 tarih ve 351-26 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 4616 sayılı Kanun uyarınca sanıklar haklarındaki kamu davasının ertelenmesine karar verilmiş ve temyiz vaki olmadığından bu karar, 24.11.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP İstanbul İl Başkanı Mahmut Şakar, Gençlik Komitesi Üyeleri Bişar Levent ve Kiyasettin Taşdemir ile 14 dava arkadaşları haklarında İstanbul DGM Başsavcılığının 16.11.1998 tarihli 1998/2345 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK adlı örgütün üyesi olmak ve bu örgüte yardım-yataklık suçundan TCK’nun 168/1, 169 uncu maddelerinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 21.2.2001 tarihli 367-52 numaralı kararıyla sonuçlanmış, sanıklardan Mahmut Şakar ile Aslan Yıldız’ın beraatlerine, diğer sanıklar haklarındaki kamu davalarının 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmesine karar verilmiş ve bu kararlar temyiz edilmeyerek 1.3.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP İstanbul-Güngören ilçesi teşkilat başkanı Hediyetullah Ülgen, HADEP yönetim kurulu üyeleri Müzeyyen Ölmez, İbrahim Ekinci, Ekrem Sangır ve Tahsin Güzel ve 6 dava arkadaşı hakkında İstanbul DGM Başsavcılığının 30.11.1998 tarih ve 1998/2544 sayılı hazırlık numaralı iddianamesiyle TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle açılan kamu davası İstanbul 4 Numaralı DGM’nin 6.12.1999 gün ve 488-620 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklardan Hediyetullah Ülgen, Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sangır, Ayhan Tekin, Sadık Altürk ve Mehmet Tahir Aksoy’un TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer sene dokuzar ay müddetle ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 26.6.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

4) HADEP Kocaeli İl başkanı Ramazan Bilginer ve dava arkadaşı Yalçın Vural hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin 13.11.1998 tarihli ve 1998/1042 hazırlık numaralı iddianamesiyle, bölücülük propagandası yapmak ve halkı ırk, ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçlarından Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesinin ve TCK’nun 312/2 nci maddesinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 6 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.1.2001 tarihli ve 307-4 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklar hakkındaki kamu davasının 4454 sayılı Yasanın l inci maddesinin 3 üncü bendi gereğince ertelenmesine karar verilmiştir. Yasa yoluna gidilmediği için bu karar, 30. l .2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Zamanınızı alarak ve sizi sıkmayı da, buna da katlanarak, sizi bir sıkıntıya sokma pahasına davalarla ilgili bu geniş bilgiyi sundum. Bu sunduğum bilgiler, iddianamemizde delil olarak gösterilen dosyalarla ilgilidir. Bu davanın açılması tarihinden itibaren halen devam etmekte olan soruşturmalar, tutuklamalar, mahkumiyet kararları, bu açıkladığım delillerin dışındadır. Bunları delil olarak Yüksek Mahkemenize sunuyorum.

Devlet topraklarının bölünmez bütünlüğüne yönelik suç işlemekten ve halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan hükümlü çok sayıda parti üyesine partinin çeşitli kademelerinde yönetim görevi verilmiş olması konusu:

Siyasî Partiler Kanununun 11/2 nci maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmüne göre, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının Birinci Babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçlarından,

Aynı bendin 5 numaralı hükmüne göre ise, TCK’nun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkum olanlar “siyasî partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler” Bu hükümler uyarınca TCK’nun 125 inci maddesinde tanzim olunan Devlet topraklarını bölme faaliyetinde bulunma suçları, TCK’nun 168 ve 169 uncu maddelerinde düzenlenen silahlı bölücü çetenin sair efradı olmak ve böyle bir çeteye yardım-yataklık suçları ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası suçları da Siyasî Partiler Kanununun 11/2 maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmü kapsamında siyasî partiye üye olmayı engelleyen sabıkalardandır.

Bu suçlardan mahkumiyetleri kesinleşmiş, başka bir ifadeyle sabıkalı oldukları için partiye üye olarak bile kaydı mümkün olmayan 68 kişiden 20’sinin İstanbul, 9’unun Şanlıurfa, 3’ünün İzmir, 2’sinin Kocaeli, 5’inin Ankara, 2’sinin Van, 3’nün Kars, 4’ünün Adana, 2’sinin Manisa, 1’inin Gaziantep, 2’sinin Hatay, 2’sinin Muş, 1’inin Tunceli, 2’sinin Tekirdağ, 2’sinin Eskişehir, 1’inin Sakarya, 2’sinin İçel, 1’inin Malatya, 2’sinin Aydın, 1’inin Mardin ve Bursa il, ilçe ve belde teşkilatlarında yönetim görevlerine getirildikleri, Siyasî Partiler Kanununun 33 üncü maddesi uyarınca Başsavcılığımız bünyesinde Siyasî Partiler Tüzüğü Bürosuna valiliklerce gönderilen evraklardan tespit edilmiş, Başsavcılığımızca bunların büyük bir bölümünün yönetim görevinden ve üyelikten ihracı sağlanmıştır. Küçük bir bölümü ise, işlem safhasındadır.

Bu suçlardan mahkum olan bu kadar fazla miktarda kişinin parti yönetiminde görevlendirilmesinin anlamı açıktır.

Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından denetimin, yönetim kurullarına getirilenler yönünden yapıldığı göz önünde tutulduğunda, davalı siyasî partinin yönetim kadroları içerisinde bu kadar çok kişinin görevlendirilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaçların eylem boyutuna ulaşmasının ve parti genel merkezinin buna zımnen ve fiilen geçit vermesinin açık kanıtıdır.

Bizce, devletin bütünlüğü ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunan Türk Ceza Kanununun 125, 168, 169; halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek. Türk Ceza Kanununun 312/2 ve Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası yapmak suçlarından mahkûm olup cezaları kesinleşmiş bu kadar çok sayıda kişinin Siyasî Partiler Kanununun hükümleri gözardı edilerek parti üyeliğine kaydedilmesi ve parti teşkilatının çeşitli kademelerinde yönetim görevlerine getirilmiş olmaları ve bu kişilerin saptanan amaçlarını gerçekleştirme olanağını bu siyasî parti içinde görmeleri bir tesadüf değil, HADEP’in ülkeyi bölme amacına yönelik bilinçli bir şekilde öngörülmüş kadrolaşmadır. Bu yoğunluk, Halkın Demokrasi Partisinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı olduğunu kabule kesinlikle yeterlidir.

İtirafçılar adına temsilci Mehmet Aktar’ın l .2.1999 tarihli dilekçesindeki beyan:

Diyarbakır E-Tipi Cezaevinde itirafçı tutuklu olarak yatmaktayken, Başsavcılığımıza hitaben yazdığı 1.2.1999 tarihli dilekçesinde, Mehmet Aktar, HADEP’in terör örgütüyle organik ilişkisi olduğunu, bu ilişkinin Avrupa’da örgütün siyasî kanadı olan ERNK yoluyla ve Türkiye cezaevlerinde PKK üyeleri aracılığıyla sağlandığını, HADEP Genel Merkez yöneticilerinin sık sık Avrupa’ya giderek PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüştüklerini, talimatlar aldıklarını, Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanının HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderildiklerini; cezaevlerinden çıkan, fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyelerinin HADEP içinde çalıştırıldıklarını, bu insanların genelde HADEP içinde yönetici konumunda olduklarını, bu kişilerin faaliyetlerinin Avrupa ERNK Örgütü tarafından denetlendiğini; HADEP’in, terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak, Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak rolünü üstlendiğini; bu amaçla sosyal etkinlikler, açlık grevleri organize ederek devlet karşıtı propagandalar yaptıklarını, Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarıyla ilişkiye geçerek Türkiye’yi tecrit etmeye çalıştıklarını;

Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak için HADEP’in kendi bünyesinde kurduğu kadın, işçi, esnaf komisyonları aracılığıyla insanları PKK sempatizanı haline getirdiğini, sonra da dağa çıkardığını: HADEP binalarının eğitim yuvaları haline getirildiğini; terör örgütü sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, PKK’nın ‘siyasal ordumuz’ adına verdiği eylemci bir kitle yaratmaya çalıştığını, bu amaçla hizmet için terör örgütünün ideolojik söylemlerinin yumuşatılıp herkesin kabul edebileceği bir kalıba döküldüğünü; Türkiye’deki sol örgütler, sendikalar, dernekler gibi oluşumlarla PKK adına ilişkiler kurduğunu; PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme, erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmının HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırıldığını; ihtiyacı olan bölgeye para da gönderildiğini; bu amaçla HADEP örgütlerinin ‘yoksullara yardım’ adı altında para, yiyecek, giyecek ilaç gibi şeyler topladığını, yardım kampanyaları düzenlediğini; yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin deşifre olmalarını önlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, bunlara HADEP içinde faaliyet gösteren önceden ayarlanmış kişilerin adreslerinin verildiğini; bunlardan deşifre olanların yurtdışına aktarılmalarının HADEP eliyle yapıldığını; sonuç olarak, HADEP’in, bölücü düşünceleri yayan, halkı, devlet düşmanı haline getiren PKK’nın paravan örgütü olduğunu belirtmiştir.

Dilekçe sahibi Mehmet Aktar, 2.3.1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede ise, 1.2.1999 tarihli dilekçesinin ve imzanın kendisine ait olduğunu, Diyarbakır E-Tipi Cezaevindeki itirafçıları temsil ettiğini, dilekçedeki görüşlerin ortak görüş olduğunu beyan etmiştir.

Dosyaya ibraz edilen Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdikleri 2.3.1999 günlü ifadeleri de, HADEP-PKK ilişkilerini ortaya koyan beyanlar içermektedir.

Az sonra okuyacağım PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, bu itirafçı sanığın ifadeleri arasındaki benzerlik dikkat çekecek boyuttadır.

PKK’nın başı Abdullah Öcalan yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği 22.2.1999 tarihli ifadesinde, HADEP’le ilişkisi konusunda, HADEP bünyesinde yurtiçinde oluşturulan gençlik ve kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla, Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarının kendi perspektifine ve görüşlerine uygun olarak yapılan çalışmalar olduğunu; Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların, HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları hususunun doğru olduğunu; yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod Cevat Soysal’in yürüttüğünü, kendisiyle telefon irtibatı kuran bu kişiye görüş ve talimatlarını ilettiği, HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü hususunun doğru olduğunu; HADEP’e kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatı vasıtasıyla 200.000 mark para yardımı yaptıklarını – ki, bu ayrı bir kapatma sebebidir- PKK mensubu cezaevi hükümlüsü Sabri Ok’un HADEP’lere talimatlar verdiğini, üst düzey kararları da verdiğini; 18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in kendisinden PKK’nın Avrupa’daki görevlisi Şahir Kod, Ferhat Abdi Şahin vasıtasıyla görüş sorduğunu; Şeyh Sait’in torunu olan Abdülmelik Fırat’ın HADEP Genel Başkanı olmak gibi bir niyetinin olduğunu, kendisinin de bunu uygun gördüğünü, ancak, HADEP teşkilatında sol görüş hakim olduğu için muhafazakâr Abdülmelik Fırat’ı istemediklerini, beyan etmiştir.

HADEP-PKK ilişkilerini çok açık bir şekilde ortaya koyan bu ifade, 1.3.1999 tarihli yazımız ekinde dosyaya ibraz edilmiştir.

Diğer deliller: HADEP’in kuruluşundan 2001 yılı sonuna kadar süren dönemde kurucu e yöneticilere ait listeler; HADEP’in çeşitli kademelerdeki yöneticileri hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemelerinde açılan 49 kamu davasıyla, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Malatya, Van ve Erzurum devlet güvenlik mahkemelerinde açılan soruşturma ve davalarla ilgili belgeler ve Yüksek Mahkemece istenilen ifade tutanakları Mahkemenize sunulmuş ve tespit ettiğiniz noksanlar ikmal edilerek 9.9.1999 tarihli yazımız ekinde gönderilmiştir.

Bundan sonraki tarihlerde, açılan kapatma davasıyla ilgisi nedeniyle Mahkemenize gönderilip HADEP’e tebliği istenen belgeler ilgili tebligat işlemleri de tamamlanmıştır.

Kapatma davası iddianamesinde değinilen 3 ana, 4 birleşmiş dava olmak üzere, toplam 7 davanın ve kapatma davası iddianamesinin tevdiinden sonra Yüksek Mahkemenizin Başsavcılığımızdan istediği, iddianamede numaraları belirtilmeyen, ancak iddianamedeki eylemlerle irtibatlı davaların son durumlarını gösteren karar ve tutanaklar 3 klasör halinde sunulmaktadır. Sunulan bu belgeler, yeni delil niteliğinde değildir.

Sonuç ve istem: çok sayıda HADEP üyesi ve yöneticisinin, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik, nitelikleri anlatılan eylemleri yoğun bir şekilde işlediği ve halen de işlemekte bulunduğu ve bu durumun Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yazılı parti organlarınca ve parti genel başkanınca bizzat suçlara iştirak etmek suretiyle zımnen ve açıkça benimsendiği, böylece, HADEP’in, Anayasamızın 4709 sayılı Kanunla değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında tanımlandığı şekilde, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik düşmanca faaliyetlerin odağı haline geldiği, sunulan delillerden anlaşılmış olduğundan, 29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyor, Halkın Demokrasi Partisinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası delaletiyle, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, eylemlerin yoğunluğu, niteliği, ulaştığı boyut ve ağırlığı göz önüne alınarak temelli kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ediyorum.

VIII- SÖZLÜ SAVUNMA

Davalı Parti’nin 1.3.2002 günlü sözlü savunması şöyledir:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimizin kapatılması istemiyle mahkemenize sunduğu 29.11.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu iddiasıyla temelli kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

9.4.1999 tarihli esas hakkındaki mütalaasında da, belirttiğimiz maddelere dayalı talebini Sayın Savcı aynen tekrar etmiştir.

Yine, 17.1.2002 tarihinde mahkemenizde yaptığı sözlü açıklamasında ise, her ne kadar 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının belirtilen maddelerine açıkça değinmemişse de “29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyoruz” diyerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklar nedeniyle de…

Sayın Başkan, davanın açıldığı tarihten sonra ülkemizde yaşanan siyasî partilerin sıkça kapatılmasının doğurduğu sıkıntılar karşısında, siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, hatta kapatma yerine farklı müeyyide uygulanmasına gidilmesi doğrultusunda önemli anayasal değişikliğe gidilmiştir. 4 Ekim 2001 tarih, 4709 sayılı Yasayla gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69 uncu maddesinin onuncu fıkrasındaki sebeplerle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla, Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddeleri, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülmeyen kapatma nedenleri öngörüldüğünden Anayasa’ya açıkça aykırıdır.

Bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasında bulunuyorum. Bu iddiamızın öncelikle incelenerek Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesini talep ediyorum. Ayrıca, Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle de Yüksek Mahkemenizin bu yönde inceleme yapıp karar vermesinin önünde yasal engel de kalmamıştır.

Sayın Başkan, HADEP, özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, toplumsal değişim ve yenileşmeyi savunan, evrensel değerlere sahip çıkan demokratik sol bir kitle partisidir; tüzüğümüzde, partimiz bu şekilde tanımlanmıştır. Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi savunan HADEP, hukukun üstünlüğüne bağlı ve insan haklarına dayalı, laik, demokratik bir düzeni Türkiye’de gerçekleştirme amacındadır.

Tüzük ve programıyla, Türkiye’de yaşayan tüm insanlarımızın sorunlarına çözüm öneren, işçinin, memurun, emeklinin, köylünün, esnafın, gençliğin, kadınların sorunlarıyla yakinen ilgilenen bir partiyiz.

Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakların, halkın refahı için en verimli biçimde nasıl kullanılabileceğine ilişkin projeleri olan, sağlık sorunundan konut sorunundan tutun çevre sorununa kadar Türkiye’de var olan tüm sorunları kendisine dert edinen gerçek bir Türkiye partisidir HADEP.

HADEP, 11 Mayıs 1994 tarihinde siyasî yaşamına başlamıştır. HADEP’i kurduğumuz dönem, hem ülkemizin hem de tüm insanlarımızın büyük zararlar gördüğü, acılar çektiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunlaşan çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Bu çatışma ortamının yarattığı gerginlik içerisinde, radikal milliyetçi gelişmelerin de etkisiyle, Kürt sorununun tartışılması dahi yapılamıyordu. Bu ortam nedeniyle programımızda yer alan kürt sorunu dışındaki sorunlara ilişkin düşünce ve çözüm önerilerimiz çok dikkat çekmedi. Var olan dışımızdaki tüm partilerin tartışmaktan çekindiği ve gündeme getirmek istemedikleri Kürt sorunu gündeme getirmemiz, şimşekleri üzerimize çekmemize yetti de arttı. O günden itibaren hem PKK’lıkla hem de bölücülükle itham edildik, bundan da hiçbir zaman için vazgeçilmedi. Davamız da buna endekslidir. Bundan dolayı Kürt meselesindeki düşüncelerimizi kısaca, Yüksek Mahkemenin huzurunda da açmak istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Türkler ve Kürtler bu topraklar üzerinde bin yıla yakın bir süreden beri birlikte yaşıyorlar. Ciddi bir kader birliği yapmışlardır; birlikte savaşmışlar, birlikte ağlamışlar, birlikte gülmüşlerdir. 1071 yılında Malazgirt’te omuz omuza düşmana karşı savaşmışlar. Ulusal Kurtuluş Savaşını omuz omuza yine birlikte birlikte kurmuşlardır. Çanakkale’de beraber savaşmışlar, birlikte şehit düşmüşler. Cumhuriyeti de birlikte kurmuşlardır. Kore’de, Kıbrıs’ta Kürt-Türk omuz omuzadır. Daha dün, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem sonucunda yıkılan evler, Türk’e ve Kürt’e ortak mezar olmuştur.

Yine, Kürtlerle Türkler arasında yoğun evlilikler yaşanmış, akrabalık bağları kurulmuştur. Keza, Kürtler bugün, Türkiye’nin her tarafında yaşamaktadırlar. İstanbul’da yaşayan Kürtlerin, Diyarbakır’dan daha fazla olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu kadar ciddi kader birliği, tarihi geçmişi olan ve iç içe geçmiş Kürt ile Türk’ü ayırmak mümkün olmadığı gibi, gerçekçide değildir. Dolayısıyla bölücülük iddiası, bu gerçeklik karşısında son derece aya havada bir iddia olmanın ötesine geçemez; Doğru ve yerinde bir iddia değildir.

Sayın Başkan, cumhuriyetin kuruluşu sırasında hâkim olan anlayış giderek değişmiş, sonuçta Kürtlerin varlığı dahi inkar edilir duruma gelinmiştir. Yüksek Mahkemenizin birçok kararında “Türk Ulusu” kavramının bir üst kimliği ifade ettiği, alt kimliklerin yok sayılmalarına yol açmayacağı belirtilmişse de, ne yazık ki, Kürtlerin varlığından bahsetmek, Kürt kültüründen bahsetmek, birlik ve beraberliği zedeleyici, bölücü anlayış olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

HADEP, alt kimliklerin kendilerini ifade etmelerinin veya gelişmelerinin engellenmesini demokrasi anlayışıyla bağdaştırmamaktadır. Böylesi bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Farklı kültürleri, ülkemizin sahip olduğu önemli bir zenginlik olarak görüyoruz. Ortak kültür ve üst kimliğe olan katkıları oranında da birleştirici ve bütünleştirici rol oynayacağı inancındayız.

Sayın Başkan, sayın üyeler; HADEP olarak hiçbir zaman şiddeti savunmadık, şiddetten yana tavır almadık, şiddeti sorun çözücü olarak görmedik; sorunların şiddet dışı, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözümünü sürekli olarak savunduk ve biz kendimize prensip edindik. Bu konuda da kitleler üzerinde etkili olduğumuz inancındayım. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamede, esasen, HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde, yöneticilerin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında “Kürt sorununun kan dökülmeden, demokratik, barışçıl çözümü vurgulanmıştır” demektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 15 yıl süreyle devam eden çatışmaların başladığı tarihlerde HADEP yoktu. Çatışmaların en yoğun biçimde yaşandığı 1990’lı yılların başında da HADEP yoktu. HADEP kurulduğu zaman çatışmaların başlamasının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiştir. Dolayısıyla, PKK’ye katkı sunduğumuz iddiası da doğru değildir. HADEP’liler olarak, çatışmaların bir an önce sona ermesini sürekli olarak istedik ve diledik. Bize göre, Kürt sorununda izlenen yanlış politikalar, demokratikleşmeyi engellediği gibi, ekonomik gelişmeyi de, maalesef, tıkamıştır.

Biz, üniter devlet yapısına bağlı kalınarak Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde Kürt sorununun geniş bir demokratikleşme programıyla çözüleceğine inanıyoruz. Sorun çözümsüz değildir, çözümü son derece kolaydır, yeter ki, çözümü içten isteyelim. Bizler bu ülkenin insanlarıyız. Türkiye, 70 milyon insanın ortak vatanıdır. Türkiye’deki olumsuzluklar ve olumluluklar hepimizi etkilemektedir. HADEP, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyümesini, gelişmesini, güçlenmesini istemektedir. Ortadoğu’da, Kafkaslarda, giderek dünyada güçlenen çağdaş, laik, demokratik devletlerin yanında hak ettiği yeri almış güçlü bir Türkiye genel istemimizdir. Bunun yolunun da toplumsal barış ve demokratikleşmeden geçtiğine inanmaktayız. Toplumsal barışını sağlamış ve demokratikleşme sürecini tamamlamış Türkiye, güçlü bir Türkiye olacaktır. Onun için de, sorunlarımızı birlikte ve diyalog yoluyla çözmek durumundayız.

Çatışma döneminde oluşan çeteleşmenin üzerine gidilmiş olmasını önemli bir adım olarak görüyoruz. Sayın Başkan, 2001 yılı Ekim ayı içerisinde Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayan bir gezimiz oldu. Bu gezi sırasında görüştüğümüz istisnasız herkesin temel istemi ekmekten, aştan önce çatışmaların -iki yılı aşkın bir süreden beri- durmasından kaynaklanan huzur ortamının devamıydı. Bunun için de yetkililerin belirttiği 5 bin civarındaki silahlı PKK’linin silahsızlandırılması gerekmektedir. Yapılacak yasal bir düzenlemeyle bunun mümkün olabileceği kanaatindeyim. Keza, OHAL ve koruculuğun kaldırılması, göç edenlerin geri dönüşlerinin sağlanması, hem sorunun çözümüne katkı sunacak hem de demokratikleşmenin önünü açacaktır. HADEP olarak bizim, Kürt sorunu konusundaki kısa çözüm önerilerimizi de bu şekilde izah edebilirim.

Farklı düşüncelerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve örgütlenmeleri çoğulcu demokrasilerin gereğidir. Ne yazık ki, HADEP açısından bu pek mümkün olmamıştır. HADEP, kurulduğu günden itibaren bugüne değin geçen süre içerisinde ciddî haksızlıklara uğramış bir partidir. Partinin kuruluşundan 21 gün sonra, Urfa’da Muhsin Melik adlı arkadaşımız -ki, bu arkadaşımız kurucu üyemizdi ve parti meclisi üyemizdi- 21 gün sonra, henüz biz Türkiye’de insanlar bizi tanımazken, silahlı saldırıya uğradı, 2 Haziran 1994’te kaldırıldığı hastanede can verdi. Yine, aynı saldırıda Mehmet Ayyıldız ismindeki üyemiz de silahlı saldırıdan yara almış ve olay yerinde can vermişti.

Keza, bu saldırılar, ölümle sonuçlanan bu saldırılar burada da bitmedi, üyelerimize yönelik ölümle sonuçlanan saldırılar Adana’da, Batman’da, Hatay’da, Elbistan’da ve Kahramanmaraş’ta da devam etti. Adana’da Yüreğir İlçe Yöneticimiz Salih Subutekin, 28.9.1994 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adana Yüreğir İlçe Başkanımız Rebi Çabuk, 3.10.1994’te, yine onunla beraber aynı gün, aynı yerde bulunan Sefer Cerf adlı Adana Yüreğir ilçe yöneticimizde silahlı saldırıda yaşamlarını yitirdiler.

Keza, Batmanda’da il yöneticimiz Ahmet Karabulut, il disiplin kurulu üyemiz Vasfı Çetin, yine il sekreterimiz Zeki Adlık, silahlı saldırılar sonucu öldürüldüler.

Keza, Hatay’da Samandağ’da üyemiz olan Mehmet Latfedici de, silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Elbistan ilçe Başkanımız Hüseyin Koku, 20.10.1995 günü Elbistan şehir merkezinde eşiyle beraber dolaşırken yanına yaklaşan ve kendilerinin sivil polis olduğunu söyleyen kişiler tarafından gözaltına alınmak suretiyle arabaya bindiriliyor, bir daha kendisine rastlanılmadı, 6 ay sonra, karlar eridikten sonra, başı kesik cesedi Malatya Pötürge yolu üzerinde bulundu.

Keza, bizim için gerçekten sıkıntıların doruk noktaya ulaştığı ve biraz sonra da değineceğim ikinci olağan kongremiz sonucunda Kahramanmaraş’a dönen kurultay delegelerimiz Hulusi Kul, Mustafa Öztürk, Mehmet Kaya Kayseri yolunda, bindikleri özel arabanın önü kesilmiş ve yine bunlar da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Ben, Sayın Savcının bunları da, HADEP’in uğradığı haksızlıkları da belirtmesini isterdim. Bundan dolayı uğradığımız haksızlıkları belirtmek amacıyla bunu ifade ettim.

Sayın Başkan, yine, keza diğer partilere tanınan örgütlenme özgürlüğü HADEP’e tanınmamıştır. Şırnak, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiç örgütümüz olmamasına rağmen girdiğimiz seçimlerde birinci parti olduğumuz -bir dönem iki, bir dönemde birinci parti olduğumuz bir il- yüzde 5’ler dolayında oy alan siyasî partiler bu ilde örgütlenirken, biz örgütlenme imkânı bulamadık. Bundan üç yıl önce Şırnak il yönetimini oluşturmak üzere görevlendirdiğimiz Şırnak, şu an Şırnak il başkanı arkadaşımız Şırnak’a gittiği zaman yer buluyor ve bu arada da emniyet müdüründen randevu isteyerek kendisiyle görüşmeye gidiyor, burada il örgütünü açmak istediğini izah etmek üzere. Randevu üzerine gittiği emniyet müdürlüğünde, o günkü emniyet müdürü kendisine dönüp “siz hangi partiden geldiniz'” diye soruyor “HADEP” diyor. HADEP’ten geldiği cevabını alınca, beni bağışlayın, çok kaba bir davranışla derhal odayı terk etmesini istiyor “sizi burada, PKK’lilerin örgütlenmesine izin vermeyiz” diyor. Tam çıkarken işaret ettiği diğer memurlar tarafından bu arkadaşımız ve yanında bulunan kişi gözaltına alınıyor. İki gün süreyle nezarethanede çıplak vaziyette gözaltında tutuldu. İki gün sonra serbest bırakıldı. Hakkında herhangi bir dava da açılmadı. Aynı arkadaşımız, şimdi yeni il binası tuttuk ve o arkadaşımızın başkanlığında il örgütü oluşturabildik Şırnak’ta; ama, Silopi’de oluşturduğumuz ilçe örgütümüzün, ilçe başkanı ile yöneticisi hâlâ kayıp durumdalar, bulamadık daha.

Yine birçok ilde de örgütlenme çalışması yaparken HADEP’in il ve ilçe yönetimlerinde yer alınmaması için insanlar bizzat tehdit edilmişlerdir kendilerinin polis olduğunu söyleyen sivil kişiler tarafından. Bu konuda, keşke imkân olsaydı Yüksek Mahkemenizin, binlerce tanık gösterebilirdim, olayı bizzat yaşamış binlerce tanık vardır.

Yine, keza Bingöl gibi önemli oy potansiyelimizin olduğu bir yerde zor örgütlenme yapabildik. Sayın Başkan, aynı tutum seçimler sırasında da kendisini gösterdi, birçok yerde açıktan HADEP’e oy verilmemesi şeklinde tehditlerle kalınmıştır.

Miting ve şölen gibi toplantılarımızda, diğer partilere verildiği gibi izin de verilmedi. Bir örnek olması açısından söylüyorum. Seçim dönemleri, siyasî partilerin, seçim propagandanın serbest kaldığı dönem de, miting yapmaları yasal haklarıdır. Bu anlamdaki hakkımızı Diyarbakır’da, ne yazık ki biz kullanma imkânı bulamadık, yasal hakkımız elimizden alındı, miting yapmamıza izin verilmedi.

Sayın Başkan, HADEP’ in pasifize edilmesi doğrultusundaki talimatlar, devletin, ne yazık ki gizli belgelerine geçti. HADEP’in yükselişi en üst kurullarda tartışılıp, bundan duyulan hoşnutsuzluk bir biçimiyle ifade edilince HADEP’e yönelik bakış da, yaklaşım da, özellikle yerel birimlerde olumsuz yönde değişmiştir. Bunun kanıtı olan bir belgeyi izninizle okumak istiyorum ve bunu Yüce Mahkemenize de takdim edeceğim. 21.10.2000 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir haber.

Deniliyor ki: “televizyonlarda, HADEP’e geçmişiyle ilgili haber programlarının yayınlanmasının sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı nezdinde girişimde bulunularak 1999 yılında yapılması düşünülen genel ve yerel seçimlere bu partinin girmemesinin sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gerekli belge ve bilgilerin gönderilmesi.” Bunlar, en üst kademedeki yönetim organlarında görev alan kişiler tarafından verildiği söylenen talimatlar.

Sayın Başkan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, birçoğu henüz DGM’lerde devam eden, bir kısmı erteleme yasası kapsamına girdiklerinden kesin hükme bağlanmadan ertelenmiş olan, yine çok az sayıda da kesinleşmiş davayı olduğu gibi bu davanın konusu yapmıştır. Bu konudaki düşüncelerimizi söylemeden önce, Sayın Başsavcının yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum.

18 Nisan 1999 seçimlerinde iki buçuk ay kala 1996 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde partimizin yöneticileri aleyhine açılan davadaki delillere dayanılarak dava açılmıştır; yani, aradan üç yıl geçtikten sonra dava açılmıştır.

Yine, seçimlerden önce, iki kez, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Sayın Mahkemenizden partimizin, her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yeter ki seçime sokulmasın istemiyle iki kez ihtiyati tedbir talebinde bulunmuştu. Yüksek Mahkemenizin son derece yerinde olan ret kararı olmamış olsa idi, 1999 seçimlerine girmeyecektik ve bugün, Diyarbakır dahil birçok belediyede seçimleri elde etmiş olmayacaktık.

Yine, keza erken seçimin Türkiye’de, kısa bir süre önce tartışıldığı bir vakıadır. Keza, yine yüzde 10’luk Türkiye barajı konusunda, özellikle hükümeti oluşturan partilerin ciddî sıkıntıları vardır ve Türkiye’de seçim barajı indirilmesi tartışılmaktadır. Keza, seçim ittifakları da tartışılmaktadır. Tam bu tartışmaların yaşandığı dönemde ve partimizin de giderek Türkiye’de güçlendiği bir sırada davanın sonuçlandırılmasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından istenilmiş olması da, demin söylediğim belge noktasında hareket ettiğimiz zaman, gerçekten bizi rahatsız etmektedir. Ama, inanıyoruz ki, Yüksek Mahkemeniz, bu rahatsızlığımızı kesinlikle giderecektir.

Yine, keza, davanın öne alınıp görülmesini talep ederken, Sayın Başsavcı, mahkemeye dilekçe verirken bir de basın açıklamaları yapmış, dolayısıyla, bunda da kamuoyunu oluşturup, hem kamuoyu oluşturan partimiz aleyhine hem de Yüksek Mahkemenizi -beni bağışlayın- etkilemeye çalışmıştır. İnanıyorum ki, bunların da bir yararı olmayacaktır.

Sayın Başkan, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında “siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz” diyor.

Yine Anayasa’nın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasında “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” demektedir.

Keza, yine Anayasamızın 69. maddesine eklenen bir fıkrayla da “bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.” Dolayısıyla…

Keza yine, sadece Anayasamız geçmişteki gibi, kapatılmayı, odak olma halinde kapatılmayı değil, devlet yardımından yoksun bırakma müeyyidesinin de uygulanabileceğine ilişkin yeni bir hüküm de getirmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa değişikliğinden sonraki ilk uygulama, Halkın Demokrasi Partisi aleyhine açılmış olan bu davada yapılacaktır.

Anayasamızın bu hükümlerine göre, suçun odak olmanın tespit edilebilmesi için bir kere bu fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi gerek. Fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi ancak bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir hükümle sabit olabilir. Yüce Mahkemenizin normal mahkemeler gibi Devlet Güvenlik Mahkemeleri veyahutta diğer ceza dava mahkemeleri gibi tanık dinleme, bilirkişi incelemesi yaptırma, dolayısıyla böyle geniş bir araştırma yapma imkânının da bulunmadığı bir gerçekliktir. Bu durumda, henüz kesin hükme bağlanmamış sadece diğer alt mahkemelerde görülen davalara dayanılarak fiilin işlendiği iddia edilemez, muhakkak hükmün kesinleşmesi gerektiğinin düşüncesindeyiz.

Keza yine, fiillerin, üyeler tarafından işlenen bu fiillerin ciddî anlamda yoğunluk kazanması gerekiyor. Yoğunluğun yanında ayrıca parti organlarınca zımnen veyahut da açıkça kabul görmüş olması gerekiyor.

Şimdi, aleyhimizde Sayın Mahkemenize sunulan üç temel davayla, buna bağlantılı olarak ibraz edilen davaları ben tetkik ettim. Demin de belirttiğim gibi, kesinleşen dava sayısı çok az ve sınırlıdır. Toplamı 20’ye yakın üyelerimiz hakkında kesinleşmiş hükmü ifade ediyor Türkiye genelinde 20 üyemiz; bunlar da, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin birinci fıkrasından, ayrıca, 312 nci maddeden kısmen de 169 ncu maddeden ceza almışlar; toplam 20 kişi, Onbinlerce kişi hakkında Türk Ceza Kanununun 169 ncu, 312 nci ve Terörle Mücadele Yasasının 8 nci maddesine dayanılarak açılmış davanın bulunduğu ülkemizde, 20 kişinin. 1.5 milyon oy almış bir siyasî partinin üyesi olan 20 kişinin ceza almış olmasını, yoğunluklu olarak bu suçun işlendiğinin kanıtı olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı kanısındayız.

Yine keza, bu suçların genel başkan tarafından veyahut da parti organları tarafından zımnen veya açıkça onandığına ilişkin herhangi bir kesin kanıt da bulunmamaktadır. Sadece bir iddia mevcuttur.

Sayın Başkan, kanaatimize göre kesinleşmemiş, henüz devam eden davaların delil olarak değerlendirilmeyeceğini belirttik; ancak, buna rağmen, yoğunluklu olarak değinildiği için, Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde benim de sanıklar arasında yer aldığım HADEP Genel Başkanı olarak, ayrıca parti yöneticilerimizin yer aldığı davalara kısaca izninizle değinmek istiyorum.

1996, 23 Haziran’ında biz İkinci Olağan Kongremizi yaptık. Bizim açımızdan gerçekten son derece talihsiz bir olayın yaşandığı bir kongreydi ve biz o gün de söylemiştik, daha sonraki tüm açıklamalarımızda da belirttik: bu, partimiz aleyhine açık bir provokasyondu. Nedeni de şu:

1995 yılı sonlarında yapılan seçime partimiz ilk defa girmiş ve Türkiye genelinde l milyon 200 bin dolayında bir oy almıştır. Bu seçimlerden hemen sonra, partimiz üzerindeki baskılar kısmen hafiflemişti. Keza yine, Parlamentonun açılış törenine biz davet edilmiştik. Dönemin Sayın Cumhurbaşkanı protokole beni davet etmişti.

Yine seçimlerden sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Sayın Başbakan adayı, o dönem Parlamentoya girmemiş, MHP ve HADEP’in düşüncelerini de kongre öncesi almak üzere bizleri de ziyaret etmişti, partimize gelmişti ve sonuç itibariyle de, kongremize gittiğimiz günde Türkiye’deki bütün siyasî partiler, sivil toplum örgütleri ve dışarıdan birçok hükümetlerde bulunan siyasal partiler de kongremize gelmişlerdi, bizi onurlandırmışlardı.

Böylesine bir ortamdaki bir siyasî partinin yöneticilerinin, halkın ortak değeri olan değerlere karşı yanlış hareket içerisine girmesinin akıllı bir siyasetçi işi olabileceğini düşünmek mümkün müdür; asla!.. Aklımıza gelmeyen, gerçekten bizim dışımızda gelişen bir provokasyon sonucu, maalesef, bizim kongremizde astığımız hepimizin de değeri olan Türk bayrağı, kendini bilmez bir kişi tarafından indirilmişti. İndiren kişi daha sonra yakalandı, gerekli ceza da verildi.

Ancak, şunu hemen belirteyim -ben Yüce Mahkemenize sunacağım- bu olaydan sonra Murat İpek isimli PKK’den ayrılmış bir kişi bir basın açıklaması yapıyor “eylemi ben fitilledim” diyor. Dolayısıyla, diyor ki: “HADEP’in kongresine, Davut ismindeki benim Şırnak’tan tanıdığım Ankara emniyetinde görevli bir kişinin daveti üzerine gittim, orada bulunan gençleri provoke ettik, olay olduktan sonra da ben kongre salonunu terk edip gittim.”

Bu ifadeyi, biz Devlet Güvenlik Mahkemesine, ki dosyamıza ibraz ettik, buraya da bu ifadeyi Yüce Mahkemenize sunacağım.

Yine, şunu hemen belirteyim. O gün kınadık, kongre kararı olarak bu olayı kınadık. Daha sonra da Milliyet Gazetesinin benimle yaptığı bir röportajda da ben bunu açıkça ifade ettim. Türk Bayrağı, hepimizin ortak değerimiz olduğunu o gün de söyledik bugün de söyledik, bundan sonra da düşüncemiz budur, bundan farklı bir düşünceye sahip olmadık; asla da sahip olduğumuzu kimse de iddia edemez.

Keza, yine olayı müteakip divan başkanı, yasa gereği divan oluştuktan sonra bütün yetkiler divandadır; genel başkanın yahut da partideki diğer organların görevi bitmiştir. Seçimli kongrelerde, ki, bizim yaptığımız seçimli bir kongreydi, dolayısıyla divan başkanı olan arkadaşımız bayrağın indirildiğini fark ettikten sonra -bant çözümlerinde de sabittir- şu uyarıyı yapmıştır: “Bayrak asılmadığı takdirde kongreyi devam ettirmeyeceğim” demiştir. Mahkemedeki bant tutanaklarında da bu tespit edilmiştir ve sonuç itibariyle biz bayrağı aldık getirdik, divanın önüne astık; büyük olduğu için, bunun küçük bir bayrakla değiştirilmesini istediler, hükümet komiseri istemişti; ben, bizzat şoförümü göndererek genel merkezimizden getirdiğimiz daha küçük boydaki bir bayrağı, Türk bayrağını, divanımızın tam önüne astık.

Kongrelerde divan, en önemli noktadır. Salonun sağ veya sol köşesi değil, en merkezi yer divandır. Biz, divana astık. Ancak, ne yazık ki, şu söylendi: “Hayır, niye yerine asmadılar’!.” gibi bir iddiayla karşılaştık.

Keza yine, şöyle bir son derece bizleri üzen bir olay da oldu, “büyük bayrak astılar, sonra bunu küçük bayrakla yer değiştirdiler. Büyük bayrak bütün Türkiye’yi temsil ediyordu, sonradan ülkeyi böldük, işte size kalan kısmı budur” dediler gibi hiç akla fikre gelmeyecek bir söylem mahkeme kararına gerekçe yapılmak istendi. Mahkemenin yaptığı inceleme sonucu benim ve 20’ye yakın arkadaşımızın içinde bulunduğu kişilere Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden ceza verildi; bu, tarafımızdan temyiz edildi, diğer arkadaşlarımız beraat ettiler. Ceza, askerî üyenin beraat istemine karşı iki üyenin onayıyla çıkmıştı 169’dan. Yani, oybirliğiyle verilmiş bir ceza değildir, sonradan Yargıtay tarafından bu dava bozuldu ve şu an için Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde devam ediyor.

Keza, izin verirseniz, Ankara 2 Nolu DGM’deki bir davaya da değinmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; 1998 yılında Abdullah Öcalan İtalya’da iken, Türkiye’de hükümet, İtalya hükümetinden Öcalan’ın en kısa süre içerisinde derhal iade edilmesini talep etmişti. O günlerde de halkta olan duyarlılıkla, insanlar, özellikle şöyle, hemen belirteyim. O dönemki hükümet, Türk Ticaret Bankası’daki yapılan kimi yolsuzluklar iddiasıyla karşı karşıyaydı ve zor durumdaydı, gerçekten zor durumdaydı; hükümetin düşme olayı söz konusu idi. Dolayısıyla, bu olay, hükümet için de âdeta gündemi değiştirmek için bir fırsat teşkil etti; halk tepki göstermeye başladı, İtalyan Büyükelçiliğine siyah çelenkler bırakıldı, İtalyan malları, kravatı, şudur budur yakıldı ve hükümet bu giderek gelişen olaylar karşısında seyirci kaldı. Giderek büyüyen bu olaylar sonucunda ne yazık ki, sonuçta bizim parti binalarımıza saldırılara dönüştü. Diyarbakır İl binamız, memurların da polislerin de bulunduğu bir sırada sivil bazı kişiler tarafından Diyarbakır ilçe binamıza -pardon- girildi, merkez ilçe binamıza ve orada bir arkadaşımız linç edilerek öldürüldü.

Keza, İzmit’te yine bu tarzda il binamıza gidildi, parti binamızda bulunan bir kişi linç edilerek öldürüldü, televizyonlarda da açık bir şekilde gösterildi. Resmî kıyafetli polis memurları balkonlara çıkıp HADEP’in balkonda asılı bayrağını da indirmekten hiç çekinmediler. Bu, oluşan genel hava içerisinde HADEP’in uğradığı son derece üzücü ve haksız bir olaydı.

Bunun karşısında, benim, 15.11.1998 tarihinde yaptığım bir basın açıklaması oldu. Bu açıklamada… Sonuç kısmını hemen söyleyeyim; “…yaşanan bu hassas süreçte, sırtlarına binmiş çetelerden dolayı nefessiz kalmış bazı politikacıların kendilerini yaşatma amacıyla kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik tavırlarını tasvip etmek mümkün değildir. Herkesin bunu görmesi ve iyi değerlendirmesi gerekir. Herşeyi bireysel çıkarlar açısından değerlendiren bir avuç politikacı dışındaki tüm yetkililere, sivil toplum örgütlerine, aydınlara, emekçilere ve 62 milyon insanımıza çağrıda bulunuyorum. Kürt sorunu, tüm Türkiyelilerin sorunudur, hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl, demokratik çözümü bir zorunluluktur. Bu noktada, daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarf etmeliyiz, sağduyulu olmalıyız; yeni gerginliklere yol açacak davranışlardan sakınmalıyız, toplumsal barışı ön plana çıkarmalıyız. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız, hedefimiz barış olmalıdır.”

Bu basın açıklamasını ben gelişmeler üzerine yaptım. Bu basın açıklamasına dayanılarak dört gün sonra ben evimden 168’e l’inci maddeden hakkımda verilen gıyabi tutuklama kararıyla alındım. Gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrildikten sonra da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne götürüldüm, tam 20 gün sonra DGM savcısı, tutuklanmamı talep eden DGM savcısı, beni ifadeye davet etti. Bir siyasî partinin genel başkanı 20 gün süreyle kendisine ait olup olmadığı dahi sorulmayan bir basın açıklaması nedeniyle içeri alınıyor; 20 gün sonra “basın açıklaması size mi aittir'” diye sordu “evet” dedim; bana ait olmasaydı ne olacaktı’!. Yani, HADEP konusundaki peşin fikirliliğin bir diğer örneği de bu.

Yine, bu basın açıklaması esas alınarak, benim bu çağrıyla Türkiye genelinde açlık grevlerini başlattığım söylendi. Bu basın açıklamasında açlık grevlerine çağrıya ilişkin herhangi bir şey yok; olmadığı gibi, bunu ima edecek bir şey de yok; tamamen herkesi sağduyuya davet eden, sükûnete davet eden bir açıklamadır. Bu açıklamadan sonra 168’e l’den bana dava açılmadı:169’dan daha sonra dava açıldı. Yine bu parti binamız ve tüm Türkiye genelindeki binalarımız arandı, aramalarda da -özellikle bunu da belirtmek istiyorum- yapılan aramalar usule aykırı sürekli yapılmıştır. Dosyalar tomar halinde parti binalarımızdan, ilçe binalarımızdan, il binalarımızdan alınıp torbalara yerleştiriliyor, götürülüyor, emniyette tasnif ediliyordu. Dolayısıyla, zaman zaman yasaklanmış kimi kitaplar, aynı iki ciltlik bir kitabın bir tanesi benim odama, bir tanesi genel başkan yardımcılarından birisinin odasına yazılabilindi. Dolayısıyla, bu aramalar sırasında böylesi bir usule aykırı aramanın da olduğunu belirtmek istiyorum.

Bu dava daha sonra erteleme yasası kapsamında görülerek kesin hükme bağlanmadan ertelendi.

Sayın Başkan, sayın üyeler; eğer, böylesi kesinleşmemiş davaları esas alırsak o zaman Yargıtay cumhuriyet başsavcıları istedikleri partiyi kapatırlar, istedikleri parti hakkında çok sayıda dava açılır o davalar getirilir dolayısıyla odak noktası olması iddiasıyla da o partinin kapatılmasını talep edebilirler.

Bu anlamda bir örnek olması açısından, yine bir örnek vermek istiyorum. Konya İl Yönetimimiz 1998 yılında bir şenlik yapıyor, benim herhangi bir mesajım yoktu, ama, ondan iki üç gün önce yaptığım bir basın açıklaması vardı; genel başkanın mesajı olmadığı için tutmuşlar, onlar, benim basın açıklamasını mesaj gibi okumuşlar. Bu şölenden sonra, şöleni tertip eden il yöneticilerimiz hakkında soruşturma başlatıldı, bu soruşturmaya basın açıklamasından dolayı benim de mesajım şeklinde algılanarak ben de bu soruşturmaya dahil edildim. 1998 yılında Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinden ifadem alındı. Aradan üç yıl geçtikten sonra Konya il yöneticileriyle benim hakkımda Adana Devlet Mahkemesinde 168’e 2’den dava açıldı ve benim tutuklanmam istendi. Bu, benim HADEP Genel Başkanlığına yeniden seçildiğim günün hemen arifesindeydi.

Devlet güvenlik mahkemelerinde HADEP’le ilgili bütün davalarda benzer iddianameler kullanılıyor, gerekçeler hepsi hemen hemen aynı. Benzer iddianameler kullanılıyor. Mahkeme tutuklama talebini reddetmişti, daha sonra bu dava görüldü ve ilk celsede hepimizin beraatine karar verildi, beraat kararı da kesinleşti. Bu açıdan Yüce Mahkemenizin böylesi kesin hükme bağlanmamış davalar konusunda titiz davranacağına inanıyorum, bunları gayriye almayacağı düşüncesindeyim.

Sayın Başkan, sayın üyeler; siyasî partilere üye olması yasak olan hiçbir kişiyi bilerek partimize üye ve yönetici yapmadık. Siyasî Partiler Kanununda bir siyasi partiye üye olmak isteyen yahut da bir siyasî partinin kongresi sırasında yöneticilik için başvuran kişiden siyasî partilerin sabıka kaydı isteme gibi bir zorunlulukları yok. Dolayısıyla, bizim böyle bir, yasal mecburiyet olmadığı için üye olanlardan sabıka kaydı istemediğimizden dolayı zaman zaman kimi siyasî partiye üye olması yasak olan, yönetici olması yasak olan kişilerde üye olmuş olabilir, yönetici olmuş olabilir; ancak, bunlar, bunlara ilişkin dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gönderiliyor, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yasak olanları tespit ettiği zaman ilgili partiye bildiriliyor. Bu şekilde bize bu güne kadar kaç kişinin ismi bildirilmiş ise, biz derhal gereğini yerine getirmişiz ve sonucunu da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmişizdir. Bilerek kendimiz farkında olarak hiçbir kimseyi partimize yasaklı bir kişiyi üye yapmadık.

Sayın Başkan, sayın üyeler; şunu da kısaca hemen belirteyim. PKK ile hiçbir organik bağımız yok, bunu gönül rahatlığıyla hep söyleyebilirim.; kimseden biz talimat almadık, dağa adam göndermedik, PKK’den de para almadık; bunların hiçbirisi doğru değildir, bu iddiaları kabul etmiyoruz. Türkiye’deki en şeffaf parti biziz; çünkü, en çok takip edilen partiyiz ve hemen şunu da belirteyim: Bizim -bırakın kendimizi- yakınlarımızın dahi telefonları dinleniyor; benim eşimin telefonlarının dinlendiği, bundan önce dinlenen telefonlar listesinde adı çıkmıştı. Dolayısıyla, böyle bir durum söz konusu olmuş olsaydı, bunun kapalı kalabileceğine asla ben inanmıyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; bugün huzurunuza belirttiğimiz nedenlerle ve savunmamız ile son savunmamızda da belirttiğimiz sebeplerden dolayı, ayrıca, yüksek Mahkemenizce de re’sen tespit edilecek edeceği nedenlerden dolayı Halkın Demokrasi Partisinin temelli kapatılmasına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebinin reddine karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ediyorum.”

IX- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN KİMİ KURALLARININ ANAYASA’YA AYKIRILIĞI KONUSU

A- DAVALI PARTİ’NİN İDDİASI

Davalı Parti vekilleri tarafından verilen 0l.03.2002 günlü dilekçede şöyle denilmektedir:

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN İSTEMİ VE DAYANILAN ANAYASA/YASA HÜKÜMLERİ:

Yargıtay C. Başsavcısı tarafından vekili olduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemi ile açılan işbu dava dosyası incelendiğinde, 29.1.1999 tarihli iddianame ve Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 tarihli “Esas Hakkındaki Görüş”ünde yer alan istem ve dayanılan yasa maddeleri ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklamalarında yer alan istem arasında farklılıklar bulunduğu görülmektedir:

– 29.1.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in kapatılması talep edilirken, bu partinin hem “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhindeki eylemlerin odağı haline geldiği” ve hem de Siyasi Partiler Yasası’nın bazı maddelerine aykırı eylemlerde bulunulduğu iddia edilmiş ve SPY’nın belirtilen hükümleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatma kararı verilmesi talep edilmiştir. Yani, iddianamede 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılmıştır.

– 9.4.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşte de; yine SPY’nın belirtilen maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılarak, iddianamedeki istem yinelenmiştir.

17.1.2002 günü C. Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamada ise, Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68/IV ve 69/VI. maddeleri uyarınca kapatılması talep edilmişse de, iddianame ve esas hakkındaki görüşün içeriğinin de yinelendiği belirtilmiştir. Yani, sözlü açıklamada Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerine dayanılıp dayanılmadığı ya da HADEP’in bu maddelere aykırı eylemler dolayısıyla kapatılmasının istenilip, istenilmediği açık değildir. Fakat, iddianameye ve esas hakkındaki görüşe gönderme yapılmış olması nedeniyle, dolaylı bir şekilde SPY’nın anılan maddelerine de dayanıldığı söylenebilir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davada SPY’nın yukarıda belirtilen maddelerine dayanıp dayanmadığı ve bu maddelerden dolayı da kapatma isteminde bulunup bulunmadığı, son derece önemlidir. Bu açıdan, kapatma isteminin hangi hukuksal nedenlere dayandırıldığının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına açıklattırması gerektiği düşüncesindeyiz.

B- 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 78, 79, 80, 81 VE 82. MADDELERİNİN ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞUNA İLİŞKİN İTİRAZIMIZ:

  1. 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın Siyasi Partilerin uyması gereken esaslar ve kapatılmaları ile ilgili hükümleri:

Siyasi Partilerin uyacakları esaslar ve kapatılma koşulları, Anayasa’nın 69. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 69. maddesinin IV. ve devamı fıkraları siyasi partilerin kapatılmaları ile ilgilidir. Siyasi partilerin kapatılmasını gerektiren nedenler maddenin beşinci, altıncı ve onuncu fıkralarında yer almaktadır. Bunlardan, yabancı devlet, kişi ya da kuruluşlarından yardım alan siyasi partilerin kapatılacağını öngören onuncu fıkra davamızı ilgilendirmemektedir. Davamızı ilgilendiren ve onuncu fıkra dışındaki temel kapatma nedenlerini düzenleyen beşinci ve altıncı fıkralar ise aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci fıkranın dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

“Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti yönetim organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasa’nın 69. maddesinin yukarıya aynen alınan beşinci ve altıncı fıkra hükümleri karşısında siyasi partilerin kapatılması (onuncu fıkrada yazılı hal hariç) iki nedenle olabilecektir. Birincisi, siyasi partinin program ve tüzüğünün 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması; ikincisi ise, bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmasıdır. Belirtilen bu iki neden dışında herhangi bir nedenle siyasi partilerin kapatılması mümkün değildir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci ve altıncı maddelerinde yazılı olan nedenlerin dışında bir nedenle ya da belirtilen nedenlerin genişletilmesi yoluyla siyasi partilerin kapatılması Anayasa’ya aykırı olacaktır.

Anayasa’nın siyasi partilerin uyacakları ve uymadıkları takdirde 69 uncu maddenin göndermesi ile kapatma nedenleri sayılacak esasları düzenleyen 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ise aynen şöyledir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Bir siyasi partinin tüzük ve programı, yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı olamayacağı gibi; eylemleri de, bu fıkra hükümlerine aykırı olamayacaktır. Aksi takdirde o siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir.

  1. İddianame ve Esas Hakkındaki Görüşte yer alan kapatma nedenleri ve uygulanacak Anayasa hükmü:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşünde, HADEP’in parti tüzük ve programına yöneltilmiş bir iddia bulunmamaktadır, iddia, “partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı hükümlere aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu”dur. Bu durumda, davamızda uygulanacak kapatma nedenleri bakımından uygulanacak Anayasa hükümleri 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ile 69 ncu maddenin altıncı fıkrasıdır. Anayasa’da yazılı nedenler dışında bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilmesi olanağı bulunmadığına göre, davamızda uygulanılması istenilen ve kapatma nedenleri olarak öne sürülen Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’nın 68/IV maddesine uygun olup olmadığının tartışılması ve saptanması gerekmektedir. Doğal olarak, yapılacak tartışma ve saptamalarda Anayasa’nın diğer hükümlerinin ve Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin de göz önünde bulundurulması bir zorunluluktur.

III. Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki görüşlerimiz:

  1. a) Siyasi Partiler Yasasının 78 inci maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu öne sürdüğümüz 78. maddesi aynen şöyledir:

Madde 78 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı, amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Yukarıdaki madde metni, Anayasa’nın 68/IV maddesinden son derece geniş ve farklı hükümler içermektedir. Anayasa’nın 68/IV maddesi, Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerini sadece aşağıdaki nedenlerle sınırlamıştır:

Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;

Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz;

Sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;

Suç işlemeyi teşvik edemez.

Yukarıya alınan SPY’nın 78 inci maddesi ise, Anayasa hükmü ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş yasaklar getirmektedir. SPY’nın 78 nci maddesi ile, Anayasa’nın 68/IV maddesi arasındaki aykırılık herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır. Bu madde, başta Başlangıç Kısmı, 2., 3,, 4., 5., ve 67. maddeleri olmak üzere Anayasa’nın birçok hükmünde yazılı hususlara gönderme yapmakta, sınırları ve içeriği belirsiz pek çok kavrama yer vermektedir. Bu maddeye dayanılarak Anayasa’da yer almayan nedenlerle siyasi partilerin kapatılması dava edilebilecektir.

  1. b) Siyasi Partiler Yasası’nın 79. maddesinin (a) ve (b) fıkraları:

Bu madde de aynen şöyledir:

Bağımsızlığın korunması:

Madde 79 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b) Yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Yabancı devletler, milletlerarası kuruluşlar ve yabancı gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı ülkelerdeki dernek, grup ve kurumlardan herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, yardım kabul edemezler; bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.

Maddenin (a) fıkrasında yer alan ‘”veya milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacı güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar” cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Öncelikle, Anayasa’nın 68/IV maddesinde böyle bir sınırlama ve hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla Anayasa’da bulunmayan bir yasak getirmekte ve siyasi partiler yönünden kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerin geldiği bu günkü konum göz önünde tutulduğunda, böyle bir yasağın sınırlarını ve içeriğini de tam olarak belirlemek mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, bu gün demokratik ülkeler “insan hakları sorunlarını” ülkelerin iç sorunu olarak görmemektedir. Hangi ülkede olursa olsun insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda, o ülkenin iç kamuoyu ve devlet organları yanında, diğer tek tek ülkeleri ya da uluslararası kuruluşları da ilgilendirmektedir. Fakat, SPY’nın 79/a maddesindeki bu cümleye dayanılarak, herhangi bir partinin insan hakları alanındaki faaliyet ve dayanışma ilişkileri kapatma nedeni olarak öne sürülebilecektir.

  1. maddenin (b) fıkrası da, hem Anayasa’nın 68/IV maddesinde olmayan yeni bir sınırlama getirmekte, hem de günümüz uluslararası ilişkiler bakımından da sakıncalar içermektedir. Bilindiği gibi, uluslar arası ilişkiler günümüzde devletler arasında, devletlerin çeşitli organları arasında (parlamentolar, meslek kuruluşları, yargı kuruluşları vs.) arasında olabileceği gibi, siyasi partiler arasında da olabilmektedir. Çeşitli ülkelerin sol partilerinin üye olduğu “Sosyalist Enternasyonal” buna bir örnektir. “Yurt dışında teşkilatlanma ve faaliyette bulunma” kavramları her türlü yoruma açık kavramlardır. Anayasa’nın 69/X maddesi hükmü ile 68 inci maddedeki “Devletin bağımsızlığına aykırı” eylemlerde bulunmama kuralı, amacı yeterince karşılamaktadır. Bu bakımdan, 79. maddenin (b) fıkrası da Anayasa’ya aykırıdır.
  2. c) Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi: Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi aynen şöyledir:

Devletin tekliği ilkesinin korunması:

Madde 80 – Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Anayasa’nın 68/IV maddesi, “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” aleyhine faaliyeti yasaklamıştır. İlk bakışta, SPY’nın 80. maddesinin yukarıdaki hükmü, Anayasa’nın 68/IV maddesinde belirtilen bu ilkenin bir tekrarı gibi görünmektedir. Ancak, her iki düzenlemenin tamamen çakıştığını söylemek mümkün değildir. Anayasa hükmünde, devletin ve milletin bütünlüğünün korunması söz konusu iken, 80. madde hükmü daha çok Devletin “yönetim biçimi” ile ilgilidir. Örneğin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Merkezi Hükümetin bazı yetkilerinin yerel yönetimlere bırakılması yönündeki bir faaliyetin, “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne” aykırı olduğu söylenemeyeceği halde, 80. maddeye aykırılık olarak değerlendirilebilecektir. Dolayısıyla, bu madde ile Anayasa’da öngörülenden farklı ve siyasi parti faaliyetlerini aşırı sınırlayan bir yasaklama getirilmiş olmaktadır.

Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi şöyledir:

Azınlıkların yaratılmasının önlenmesi:

Madde 81 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Yukarıya alınan yasa hükmü, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” kavramından farklı ve çok daha geniş sınırlamaları içermektedir. Siyasi partilerin temel varlık sebebi, ülke sorunlarını saptayıp, çözümler üretmektir. Fakat, SPY’nın 81. maddesi, Türkiye’deki farklılıkların konuşulmasını dahi yasaklamaktadır. Yasa hükmü, ülkemizin sosyolojik gerçeklerine, çağdaş çoğulcu demokrasi ilkelerine, uluslararası yükümlülüklerine ve demokratik standartların yükseltilmesi yönündeki çabalara da açıkça engel oluşturmaktadır. Bu maddede kullanılan kavramlar her yöne çekilebilecek, istenildiği anda kapatma nedeni olarak kullanılabilecek niteliktedir. Anayasa’da siyasi partilerin kapatılması nedenleri arasında “azınlıklar yaratma” gibi bir neden bulunmamaktadır. Madde tüm olarak Anayasa’ya aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi şöyledir:

Bölgecilik ve ırkçılık yasağı:

Madde 82 – Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Maddede yer alan “bölgecilik” kavramı her yöne çekilebilecek ve farklı yorumlara uygun bir kavramdır. Bu madde hükmü dolayısıyla, herhangi bir siyasi partinin, ülkenin belirli bir bölgesinin sorunlarını hedef alan söylem ve faaliyetleri kolaylıkla kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, “bölgecilik” kavramının Anayasa’daki “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ile de bir ilgisi yoktur. Bölgesel sorunların dile getirilmesinin ya da tartışılması ile “ülke bütünlüğü” arasında bir bağlantı kurmak son derece yanlış ve tehlikelidir. Madde bu yönüyle Anayasa’ya aykırıdır.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve Yüksek Mahkemenizin kendiliğinden gözeteceği nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 78 – 79 – 80 – 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki iddiamızın ciddi bulunarak, incelenmesini ve sonuçta söz konusu yasa maddelerinin İPTALİNE karar verilmesini saygı ile dileriz.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN GÖRÜŞÜ

Davalı Parti’nin Siyasi Partiler Kanunu’nun kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılığı iddiasına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 8.3.2002 günlü, SP.60.Muh.2002/141 sayılı yazısında;

Anayasamızın 3. maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı albayraktır.

Milli Marşı İstiklal Marşıdır.

Başkenti Ankara’dır.” Hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 4. maddesindeki hükme göre ise 3. madde hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.

Anayasamızın 3. maddesi dahil, başlangıç maddelerinde yer verilen temel ilkelerin siyasi partilerce ihlalini önlemek amacıyla Anayasamızın 68. maddesinin 4. fıkrasında şu şekilde bir hükme yer verilmiştir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünün veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı parti genel başkanı tarafından Anayasaya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri, Anayasamızın değiştirilmesi mümkün olmayan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ile 68. maddesinin 4. fıkrasında belirlenen ilkelere uygun olarak vaz edilmiş Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan maddelerdir.

Başsavcılığımız, bu maddelerin Anayasaya aykırı olduğuna dair davalı Parti Genel Başkanının iddiasının isabetli olmadığı görüşündedir” denilmektedir.

C- ANAYASA VE YASA KURALLARI

1- İptali İstenilen Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun iptali istenilen kuralları şunlardır:

1-“Madde 78.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b)Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

2-“Madde 79.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b)(Mülga: 12.8.1999- 4445/25. md.)
  3. c)(Değişik: 12.8.1999- 4445/13. md.)Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.”

3- “Madde 80.- Siyasi Partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”

4-“Madde 81.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

5-“Madde 82.- Siyasi Partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.”

2- İlgili Yasa Kuralları

İlgili görülen yasa kuralları şunlardır:

1- “Madde 101.-(Değişik:12/8/1999-4445/16 md.) Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”

2- “Madde 103.- Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerinin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince belirlenir.

Bir siyasi parti; bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

3- Dayanılan Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde dayanılan Anayasa kuralları şunlardır :

1- “Madde 68. – (Değişik: 23/7/1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanlarının, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.

2-“Madde 69. – (Değişik: 23/7/1995-4121/7 md.) Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25. md.) Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/25. md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(Değişik:3.10.2001-4709/25.md.)Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.”

D- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNUNUN İNCELENMESİ

1- 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. Maddesi Yönünden

Davalı Parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

10.11.1983 günlü, 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesinde, “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin yönetim dönemi içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” denilmiştir.

Bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrası ise 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu nedenle, bakılmakta olan davada uygulanacak kural olan 10.11.1983 günlü, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesi Anayasa’ya aykırı görüldüğünden, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddeleri uyarınca, bu maddeye ilişkin esas hakkında bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına, 9.7.2002 gününde karar verilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin aynı günlü, Esas: 2002/121, Karar: 2002/62 sayılı kararıyla iptal edilerek 31.8.2002 günlü, 24862 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

2- Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. Maddeleri Yönünden

Davalı Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın 1.3.2002 günlü sözlü savunmasında ve Parti vekillerinin aynı tarihli dilekçelerinde, partilerin kapatılmasının 3 Ekim 2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’yla Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde sayılan hallerle sınırlandırıldığı, bu nedenlede Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya açıkça aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 8.3.2002 günlü yazısında özetle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı Parti tarafından Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerinin, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ve 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen ilkelere uyumlu olarak düzenlendiği, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen, bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan adı geçen maddelerin Anayasa’ya aykırılık oluşturmayacağı belirtilmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde, bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti halinde kapatılmasına karar verileceği hükme bağlanmaktadır.

Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddî olduğu kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve Mahkeme’nin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması gerekmektedir.

Uygulanan yasa kurallarından, davanın değişik aşamalarında ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan, uyuşmazlığı çözmeye, davayı sona erdirmeye, kararın dayanağını oluşturmaya yahut tarafların istek ve savunmaları çerçevesinde karara varmakta ön planda tutulması zorunlu yasa hükümleri anlaşılmalıdır.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ayrı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”;

  1. maddesinde de“Bir siyasî partinin bu Kanunun 101 inci maddesi dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasi parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine bu siyasi partinin kapatılması için resen dava açar.”

denilmektedir.

Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine karar verilmiştir.

Haşim KILIÇ ile Yalçın ACARGÜN bu görüşe katılmamışlardır.

X- İNCELEME

A- ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN

1- Davanın Yasa’ya Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı

Davalı Parti, yakın bir tarihte genel seçimlerin yapılması sözkonusu olduğundan, bu dönemde kapatma davası açılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin son fıkrasında “…maddenin birinci fıkrasının Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasına ilişkin (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz…” denildiğini, anılan kuralın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılacak kapatma davalarında da uygulanması gerektiğini, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve mahalli idareler genel seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının 2.8.1998 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandığını, bu nedenle kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası ile demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında, şartların oluştuğu hallerde bir siyasi partinin kapatılması için dava açma hakkının yorum yaparak sınırlandırılmasının mümkün olmadığını belirtmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasa’da yazılı nedenlerle siyasi partiler hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma davasının re sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle ya da bir siyasi partinin istemi üzerine açılabileceği; son fıkrasında Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine kapatma davalarının milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde açılamayacağı belirtilmiş olup, bakılmakta olan davada Anayasa Mahkemesi’ne Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılmış olduğundan, söz konusu kural bu tür kapatma davalarında uygulanamaz.

Açıklanan nedenlerle, 16.2.1999 gününde Anayasa Mahkemesi’nce, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın doğrudan (re sen) siyasi parti kapatma davası açmasının bir süreye bağlı tutulmaması nedeniyle oybirliğiyle istemin reddine karar verilmiştir.

2- Davalı Parti’nin Yapılacak Genel Seçimlere Katılmasının Önlenmesi İstemi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 25.2.1999 ve 9.4.1999 günlü yazılarında özetle, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98 ila 108. maddelerinde yer alan kurallar gereğince, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçime katılmasını önlemeye yönelik tedbir niteliğinde karar verebileceğini, delillerin davalı Parti’nin kapatılmasını gerektirdiğini, kapatma kararının gecikmesi halinde partinin seçimlere katılmasının sakıncalı durumlar ortaya çıkarması olasılığı bulunduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti konuya ilişkin savunmasında özetle, istemin “yürürlüğün durdurulması” veya “ihtiyati tedbir” niteliği taşımadığı gibi koşullarının da bulunmadığını, kapatma kararı verilemeyeceğini belirtmiştir.

Yürürlüğün durdurulması kurumunun, Anayasa’ya aykırılık denetimi ile ilgili olması nedeniyle siyasi partiler hakkında açılan kapatma davalarında uygulanması olanağı yoktur.

Davalı parti hakkında açılan kapatma davası sırasında bu aşamada toplanabilen delillerin Parti’nin seçimlere girmesinin önlenmesi yolunda tedbir kararı verilebilmesi için yeterli görülmemesi nedeniyle Anayasa, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kuralları uyarınca istem yerinde görülmeyerek reddine karar vermiştir.

Haşim KILIÇ bu sonuca farklı gerekçe ile katılmıştır.

B- ESAS YÖNÜNDEN

– PKK Terör Örgütünün Faaliyet ve Amaçlarıyla İlgili Genel Açıklama

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararının PKK terör örgütünün kuruluş, amaç ve faaliyetlerine ilişkin bölümü şöyledir: “…Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri”, “UKO’cular”, “APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan – Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ”orak-çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Karkerani Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir

1970 yılında bölücü DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ve THKP/C (Dev-Genç) gibi örgütlerden etkilenen Abdullah Öcalan liderliğindeki bir grup üniversite öğrencisi, Kürt milliyetçiliği ile Marksist-Leninist fikirlerin sentezi temelinde bir görüş yaratmaya çalışmış ve doğulu öğrencilerden oluşan sempatizanlarını bu yönde eğitmiştir.

Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıkları için bağımsız bir örgütlenmeye haklarının olduğunu savunan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, bu doğrultuda sürdürdükleri faaliyet alanın 1976 yılında Ankara-Dikmen toplantısından sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşımışlardır.

1977 yılı sonrasında Kürdistan Devriminin yolu isimli broşür ile mücadelenin taktik ve stratejisini ortaya koyan grup, fiilen silahlı eylemlere başlamıştır.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice ilçesindeki ziyaret (Fis) köyünde gerçekleştirilen 1. Kongre ile grup ismini Partiya Karkerani Kürdistan (PKK) olarak benimsemiş ve 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa Milletvekili M. Celal Bucak’a yapılan saldırı ile örgüt kuruluşunu ilan etmiştir.

12 Eylül 1980 hareketinin takip eden günlerde, Suriye üzerinden Lübnan’daki Filistin kamplarına ulaşan PKK grubu, Suriye ve Lübnan’da askeri ve siyasi eğitim çalışması ve propaganda ile örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüş, Avrupa’da çeşitli sosyal-kültürel amaçlı dernekler oluşturarak ismini duyurmaya başlamıştır. Aynı tarihlerde Türkiye’den kaçarak Suriye’nin Şam şehrine yerleşen Abdullah Öcalan PKK örgütünü buradan yönlendirmeye başlamıştır.

Bu dönemde PKK, Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiye geçmiş, bunun akabinde Suriye’de bulunan PKK mensuplarından bir kısmını Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kontrolündeki Kuzey Irak’ta üslendirilmesi için varılmış ve sonra birçok PKK elemanını gruplar halinde bölgeye aktarılmıştır.

1984’te Şam’da gerçekleştirilen II. Kongre’den sonra kamplardaki mensuplarını gerilla savaşına hazırlayan örgüt stratejik savunma safhasından, stratejik denge safhasına geçmek için özellikle Güneydoğu Anadolu’nun Hakkari, Mardin ve Siirt illerini kapsayan alan içerisindeki askeri hedeflere karşı Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (Hazen Rıgariya Kürdistan- HRK) adı altında cephe-ordu örgütlenmesinin ordu ayağının ön biçimini oluşturmuş ve 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılar ile terör eylemlerine fiilen başlamıştır.

Pusu taciz atışı gibi silahlı eylemleri ile Güneydoğu bölgesinde etkili olmaya başlayan örgüt, bu avantajını çoğaltmak için 21 Mart 1985’te Nevroz Bayramını vesile ederek Cephe birimi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’yi ilan etmiştir.

1986 ila 1990 yılları silahlı eylemlerin tırmandırıldığı, kitle katliamlarının yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Örgüt 26-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan Bekaa Vadisinde 3. Kongresini yapmış ve bu kongre sonucu HRK (Kürdistan Kurtuluş Birliği) adlı askeri kanadının ismini ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirmiştir. Örgüt 3. Kongrede aldığı kararlar doğrultusunda eylemler sırasında kendilerine büyük zorluklar çıkaran köy koruculuğu sistemine karşı topyekün saldırıya geçmiş, birçok köy ve mezra basılarak genç kız ve erkekler topluca dağa kaçırılmış, birçok vatandaşımız öldürülmüştür.

Örgüt 26 ila 31 Aralık 1990 tarihleri arasında gerçekleştirilen IV. Kongrede, 2000 yılına kadar bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti Kurmak için genel ayaklanmaların başlatılması kararını almıştır. Bu karar doğrultusunda Cizre-Nusaybin ve Silopi’de kitle olayları patlak vermiştir.

Ağustos 1990 tarihinde meydana gelen Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanarak, bu bölgede yerleşime ağırlık vererek eylemlerini yoğunlaştıran örgüt, 1992 yılında Kuzey Irak bölgesinde Kürdistan Ulusal Meclisini Toplama ve kurtarılmış bölgelerde “Savaş Hükümeti” ilan etme gibi ütopik hedeflere yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin aynı yıl bölgeye düzenlediği askeri hareket sonucu ağır kayıplar veren örgüt, yeni arayışlara yönelmiş, Kuzey Irak Kürt Liderlerinden Celal Talabani ile işbirliği yaparak, yeniden toparlanmak amacıyla tek yanlı ateşkes ilan etmiştir. Bu kararın örgütte dağılma ve çözülmeye yol açacağını fark ederek 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolu üzerinde gerçekleştirdiği yol kesme eylemi ile yeniden silahlı eylemlerine başlamış, özellikle Güneydoğu yöresine basın kuruluşlarının girmesine engel olma, okul yakma ve öğretmenleri öldürme eylemleri ile bölgede devleti işlemez hale getirmeyi amaçlamıştır.

Bu dönemde örgütün kitle desteğini arttırmak ve daha fazla kimseyi kullanmak amacıyla legal alanda kurulan Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunu desteklediği, her düzeydeki birimlerinde yandaşlarının görev almasını sağladığı, ayrıca özgür halk, Yeni Ülke, Dilan ve Özgür Gündem gibi yayınlarla propagandasını yaptığı görülmüştür. 1990 genel seçimlerinde örgütün desteği ile Halkın Emek Partisi’nden parlamentoya giren Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi milletvekilleri gerek parlamentodaki faaliyetleri ve gerekse parlamento dışındaki faaliyetleri ile örgütün görüş ve düşüncelerini yansıtan tavır ve davranışlar içine girmeleri sonucu milletvekilliği dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmış ve PKK örgütü adına faaliyetleri ispatlandığı gerekçesi ile mahkum olmuşlardır.

Örgütün 1994 yılı içinde eylemlerini metropol kentlere ve turistik yörelere kaydırdığı, Yunanistan’ın desteği ile Türkiye’nin turizm gelirlerinde düşüşü hedeflediği görülmüş, ancak alınan tedbirler sonucu bir kaç münferit olay dışında başarılı olmadığı anlaşılmıştır.

Ülke içinde gerçekleştirilen etkili operasyonlar ve 1995 yılında gerçekleştirilen “çelik hareketi” sonucu örgütün eylemlerinde hızlı bir düşüş kaydedilmiştir.

PKK örgütünün amacı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki toprakları Türkiye’den ayırarak Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğundan, bunun gerçekleşmesi için uzun süreli bir halk savaşı stratejisi ile silahlı propagandayı benimsemiştir. Öncelikle halkı örgütleyerek silahlanmayı ve uzun sürecek bir gerilla savaşıyla nihai gayesine erişmeyi amaçlamaktadır.

PKK terör örgütünün gerçekleştirdiği başlıca eylemlerden örnekler şöyedir:

-1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır şekilde yaralanmış,

– 1992-1996 tarihleri arasında Konya’da 3 kişi öldürülmüş,

– Hatay bölgesinde 17.02.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,

– 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında Osmaniye de 15 kişi öldürülmüş, 18 kişi ağır yaralanmış,

– 14.10.1992 tarihinde Kilis’de bir er öldürülmüş,

– Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesine açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.

-05.08.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,

– 22.02.1981 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı sonucu 13 kişinin öldürülmesi,

– 19.08.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,

– 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,

– 29.03.1988 günü Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 07.05.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,

– 28.04.1991 günü Solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ile Orman Bölge Şefinin öldürülmesi,

– 21.06.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,

– 22.06.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 25.06.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 01.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 kişinin yaralanması,

– 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,

– 23.01.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 14.06.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 05.07.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 18.07.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 kişinin öldürülmesi,

– 15.08.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,

– 28.08.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 03.09.1993 günü Muş ili Korkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevinin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gaspı, bir hükümlünün kaçırılması,

– 17.09.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,

– 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silahlı saldırı sonucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,

– 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 13.08.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,

– 12.02.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren istasyonuna bomba konulması sonucu 5 yedek subay okulu öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,

– 09.05.1990 günü Muş-Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 görevlisinin öldürülmesi,

– 10.06.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk-Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,

– 09.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,

– 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,

– 25.10.1992 günü Muş-Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrine uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,

– 10.08.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,

– 04.08.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minibüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 18.09.1993 günü Bitlis-Muş Karayolunda 5-6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 07.09.1994 günü Hakkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolu-nun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,

– 01.06.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,

– 21.03.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom – Ferre Krom Müessese Müdürlüğüne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,

– 11.09.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell – Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması,

– 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçi-nin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,

– 21.09.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,

– 30.06.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep Kınacı isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı patlatması sonucu kendisi ile beraber 1 astsubay ve 4 erin öldürülmesi,

– 11.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi Özen’in çantasındaki bombayı patlatması sonucu. 1 astsubayın ölümü, 3 astsubay ve 2 vatandaşın yaralanması,

– 14.04.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi

– 24.06.1993 günü Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,

– 07.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,

– 11.09.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,

 – 21.06.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,

– 22.06.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkına konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,

– 11.09.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konulan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,

– 25.10.1985 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması, – 04.08.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakoluna silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülme-si, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 1 erin kaçırılması,

– 25.10.1991 günü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması,

– 24.05.1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,

– 15.09.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,

– 09.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,

– 15.06.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi,

PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar toplam; 6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4412 vatandaş, 3874 asker, 241 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8118 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.

Yukarıda örnekleri verilen, PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır”

Bu karardan, PKK örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmek amacıyla ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiği anlaşılmıştır.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği 25 Kasım 1997 günlü (69/1996/688/880) sayılı kararında, “PKK isimli örgütü amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” kabul ederek, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiş; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 25 Haziran 1998 tarihindeki toplantısında aldığı 1377 sayılı Kararın 5. maddesi ile de PKK tarafından başlatılan ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan nüfusun yerlerinden edilmesine yol açan şiddet eylemleri ve terörizm sert bir biçimde kınanmıştır. Ayrıca, 13.12.2002 günlü, L 337/93 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanan 12.12.2002 günlü terörizme karşı savaşta alınan tedbirlerin uygulanması konusunda 2001/931/CFSP sayılı Ortak Posizyonu güncelleyen ve 2002/340/CFSP sayılı Ortak Pozisyonu iptal eden Konsey Ortak Pozisyonu’nunda terörizme destek veren kişiler, gruplar ve örgütler belirtilmiş ve bu Karara ekli listenin 2/14. maddesinde terörizmi destekleyen örgütler arasında PKK’ya da yer verilmiştir.

1- İDDİA VE SAVUNMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İddianamesinde, esas hakkında görüşünde ve sözlü açıklamasında özetle, Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın, diğer yöneticilerinin, bazı il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin söylemlerinde Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, kendi kimliklerini özgürce yaşamaları gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini belirttikleri, birçok HADEP il ve ilçe teşkilatlarında açlık grevlerinin yapıldığı, 23.6.1996 günlü HADEP 2. Olağan Genel Kongresinde Türk bayrağının indirilerek yerine PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asıldığı, böylece PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağlanarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlar içerisinde bulundukları ve Davalı Parti ile mensuplarının bu eylemlerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerine göre odak oluşturduğunu, bu nedenle Davalı Parti’nin kapatılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında özetle, Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak, kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemeler ile bu mahkemeler nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararları Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen Kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin de davalı Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuktan üstün ve bağlayıcı olduğunu, davalı Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir.

2- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

a- Parti Organlarının Eylemleri

aa- Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapıldığı, bu kongrenin başlamasını takiben daha önce salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı ve yerine PKK terör başı Apdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük posterinin asıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, PKK terör örgütü ve lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarılarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salondaki bir kısım parti delegelerince çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişiler ve salondaki diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanlarının bulunduğu, Parti’nin en yetkili organı olan Büyük Kongrede açıkca PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı, Mahkememizce izlenen video kaset görüntüleri ile dosyadaki diğer kaset çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

Kongredeki olaylar karşısında Davalı Parti’nin en büyük organı olan Kongrede Genel Başkan Murat Bozlak ile Divan Başkanı Hikmet Fidan, olayları önlemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, görevli hükümet komiserinin bu yöndeki uyarılarını da dikkate almamışlardır.

Böylece, Davalı Parti’nin Genel Kongre’deki eylemleri, Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır.

bb- Davalı Parti’nin Genel Başkanı Murat Bozlak Yönünden

 23.6.1996 Günü HADEP 2. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma İle Eylemler Karşısındaki Tutumu

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapılması sırasındaki eylemler karşısında Murat BOZLAK Parti’nin Genel Başkanı olmasına karşın ikazda bulunmadığı, kayıtsız kaldığı gibi, kendi posterinin yanında asılı bulunan Abdullah Öcalan posteri ve sözde PKK bayrağının önünde yaptığı konuşmada, “…HADEP’e Kürt halkı güven duymaktadır. Zira HADEP Kürt halkının bir parçasıdır. Kürt hareketinin bir parçasıdır. Şimdi bu ülkenin temel sorunu olan Kürt sorunu konusundaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum…şimdi bu ülkenin kurtuluşunda kan veren Kürtlerin inkarı var. Anadilleri ile konuşmaları yasak, kültürlerini geliştirmeleri yasaklanmış durumda…1924 Anayasası ile birlikte Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir. 20 milyon insan için 1982 Anayasasında da aynı hüküm konulmuştur. Artılarıyla konulmuştur…Kürtler kimlik mücadelesi veriyor. Kürtler varlıkları için mücadele veriyorlar. Operasyonlara rağmen, katliamlara rağmen provakasyonlara rağmen, PKK hala bu ateşkesini devam ettiriyor. Bunu değerlendirmek lazım. Bu lafla olmaz. Adam gibi çıkacaksın madem ki sen silahını susturdun, bende talimat veriyorum askerime sizde susun diyeceksin. Operasyonla çözümlenmiyor, İŞGALLE ÇÖZÜM OLMUYOR. Çözüm olsa idi bu kaçıncı operasyon. Şimdiye kadar olurdu. Operasyonlar, katliamlar, provakasyonlar çözüm değil, çırpınıştır, batıştır, çöküştür… 2 Temel şart, savaş dursun taraflar diyalog sürecine girsin, ikinci etapta bu diyalog sürecinin uzamaması için kesin ve kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Yapılması gereken açık şeyler var. Olağanüstü hal Kürt halkının başına zulüm yağdırmakta. Başka bir işe yaramadı… Kürtler göç ettirildi, köyleri yakılıp yıkıldı. Şimdi 4 milyon civarında Kürt göçer durumdadır. Yerlerinden, yurtlarından edilmişlerdir. Bunların tazminatları ödenerek geri gönderilmelidir. Herkes kendi kültürünü geliştirsin. Herkes bu ülkede kendi kişiliği ile kendini ifade etsin. Bundan kimsenin zararı yok. Bırakın Kürtlerde kendi kişilikleri ile kendilerini ifade etsinler, gelin bu darbecilerin bu çizmecilerin getirdiği demokratik olmayan ve Türkiye toplumunun gerçeklerine uymayan bu 82. Anayasasını değiştirelim. Bu anayasa değiştirilmeli, Kürt toplumunun kimliği kabul edilmelidir…” demiştir.

Kongrenin yapıldığı salondaki olaylara Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın tepki göstermemesi, kayıtsız kalması, buradaki konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin teröre karşı mücadelesini işgal olarak tanımlanması ve Kürtlerin ayrı bir halk olarak gösterilmesi Davalı Parti ile Murat Bozlak’ın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak amacında olan PKK terör örgütünü desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “hal ve vasfını bilerek PKK isimli terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169.,31.,33. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla eksik inceleme gerekçesiyle hükmü bozması üzerine kararı veren Mahkeme yargılamanın devam ettiği sırada yürürlüğe giren 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa’yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasını ertelemiştir.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin anılan kararının gerekçesinde, “Sanık Murat BOZLAK HADEP Genel Başkanıdır. Türk bayrağının indirildiği HADEP Genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada Hadep’e Kürt halkının güven duyduğunu Türkiye’nin sorununun Kürt sorunu olduğunu Kürtlerin kimlik mücadelesi verdiğini, Türklerin, Kürdistan’ı işgal ettiğini, Türkiye’nin PKK’nın ilan ettiği ateşkese cevap vermediğini bildirerek bölücü içerikli konuşma yapmıştır. Bu konuşmayı yaparken, arkasında PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağı indirilerek yere atıldığı ayaklar altında, çiğnendiği salonu inletecek şekilde PKK’yı övücü sloganlar atıldığı halde, başını dönderip arkasına bile bakmamıştır. “Ben sizi görmüyorum. Ne yaparsanız yapın.” diyerek olayları görmezlikten gelmiştir.

Yüzü puşu ile sarılı (Faysal AKÇAN’ın beyanına göre 150 kişilik) örgüt mensubu gözlerinin önünde bölücü içerikli slogan atarken, Abdullah ÖCALAN’ın posterlerini PKK bayrağını eller üzerinde taşıyarak gösteri yaparken hiçbir müdahalede bulunmamış ve sesini çıkarmamıştır. Halbuki genel kurul toplantısını düzenleyen, büyük ebatta Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astıran kişi kendisidir. Sanık PKK örgüt mensupları ile daha önce anlaşmış indirilmek üzere Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astırmıştır. Sanığın eyleminin başka türlü değerlendirilmesi mümkün değildir. Daha önceki HADEP genel kurul toplantılarında Türk bayrağının asılmamış olması bu olguyu doğrulamaktadır. Halk deyimi ile “sağır sultanın” duyacağı herkesin görebileceği şekilde PKK örgüt mensupları, yüzleri puşu ile sarılı olarak indirilen Türk bayrağının yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını astıkları halde buna engel olmamış tersine diğer sanıklarla birlikte PKK örgüt mensuplarını gizleyerek, onları kamufle ederek, eylem yapmalarını yani örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca sanık yasadışı PKK örgütünün yurtdışından Türkiye’ye gönderdiği bölücü içerikli bildirileri haber bültenlerini, teröristleri cesaretlendirecek yazıları HADEP Genel merkezinde ve diğer teşkilat binalarında saklayarak yasa dışı PKK örgütüne yardım etmiştir. Başka suçtan sanık olan kişilerin beyanları, HADEP PKK ilişkisini dolayısı ile sanığın kastını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Sanık örgüt mensuplarının eylemde bulunmaları için ortam sağlayarak, indirilmek üzere Türk bayrağını asarak yüzü puşu ile sarılı örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek isteyerek hür iradesiyle yardım etmiştir.

Sanık HADEP GENEL Başkanıdır. Parti içinde ve genel kurul toplantı salonunda geniş yetkilere haiz iken Türk bayrağı indirildiği sırada arkasına bakarak ve konuşmasına ara vererek Türk bayrağını yerine astırması imkanı var iken bunu yapmamış tersine teröristlerin eylem yapmasına göz yummuştur. Sanığın yetkilerini, konumunu, suçun işleniş şeklini, yerini , zamanını göz önünde tutan Mahkememiz sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizde sanığa ceza tayin ederken sanığın bu durumunu takdir teşdit sebebi saymış sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizce uygun görülmüştür” denilerek, davalı Parti ile adı geçenin PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek sağladığı kabul edilmiştir.

– 13.11.1998 ve 15.11.1998 Tarihli Basın Açıklamaları

HADEP Genel Başkanı olan Murat BOZLAK’ın 15.11.1998 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, “…Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir…”;

HADEP Ankara İl Örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü “Basına ve Kamuoyuna ” başlıklı basın açıklamasında, “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum Kürt sorununun siyasal-demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur…

…Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatılıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz…” denilmiştir.

Bu açıklamalarda, PKK terör örgütü liderinden “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN” diye bahsederek ona saygınlık ve meşruluk kazandırılmak istenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinde ayrı bir Kürt ulusunun var olduğu mesajının verildiği anlaşılmıştır.

Basın açıklamalarını takiben PKK isimli terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’ye iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla başta Ankara İl binası olmak üzere Türkiye genelinde HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlanılmıştır. Bu durum davalı Parti’nin PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Murat Bozlak’ın bu eylemlerini Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla, “…PKK terör örgütü ile Halkın Demokrasi Partisi arasında organik bağ olduğu, diğer sanıklarla birlikte adı geçenin PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını müteakip başlatılan iade girişimlerini engellemek ve kendisine destek vermek amacıyla basın açıklamalarını yaptığı ve açlık grevi eylemlerinin ülke genelinde başlatıldığı…”nı kabul ederek Türk Ceza Yasası’nın 169, 59, 31, 36, 40. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezasına mahkum etmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 23.1.2001 gün ve E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı kararıyla hükmün bozulması üzerine kararı veren mahkeme, 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayı ile 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca adı geçen hakkındaki kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir.

b- Ülke Genelinde Halkın Demokrasi Partisi Yönetici ve Üyelerinin Eylemleri

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 29.1.1999 günlü, davalı Parti’nin kapatılmasına ilişkin başvurusundan önceki tarihlerde, ülke genelinde birçok HADEP yönetici ve üyesi hakkında, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik propaganda yapma, halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme, hal ve sıfatını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklıkta bulunma” suçlarından çok sayıda soruşturma yapılarak kamu davası açıldığı görülmüştür.

aa- Hikmet Fidan Yönünden

– HADEP 2. Olağan Kongresindeki Eylemler Karşısındaki Tutumu

Hikmet Fidan’ın HADEP Parti Meclis üyesi ve HADEP İstanbul İl başkanı olduğu, 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde Divan Başkanı olarak seçildiği, kongrenin başlamasını takiben salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, salonda PKK terör örgütü ve sözde lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı ve yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük ebattaki posterinin asıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmasına karşın Türk bayrağı önceki yerine asılmadığı, salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişilerle ve diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, salondaki eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanının bulunduğu ve açıkça PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Divan Başkanı olan Hikmet FİDAN’ın belirtilen bu olaylara müdahale etme ve önlem aldırma imkanı olduğu halde kayıtsız kalması, gerekli uyarıda bulunmaması ve görevli hükümet komiserinin uyarılarını dikkate almaması, kongreyi devam ettirmesi, mensubu olduğu davalı Parti ile PKK terör örgütünün dayanışma içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim adı geçenin bu eylemlerini 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla “hal ve vasfını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendiren Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararının gerekçesinde, “Kongre Divan Başkanlığı sıfatını taşıyan Hikmet Fidan, Divan başkanlığı yetkilerini kullanarak teröristlerin yaptığı eylemlere engel olmaya çalışmamış, aksine desteklemiştir. PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağının indirilerek ayaklar altında çiğnenmesine yerine PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılmasına seyirci kalmıştır. Divan başkanı olarak toplantıya ara verip güvenlik kuvvetlerini çağırarak örgüt mensuplarını yakalatıp indirilen Türk bayrağını yerine astırabilirdi. Sanık bunun tamamen aksini yapmış, toplantıya ara vermemiş diğer sanıklarla birlikte örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Örgüt mensupları divan başkanlığının önünde yüzleri puşu ile sarılı olarak PKK’nın bölücü içerikli sloganlarını atarak, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK pankartlarını ellerinde taşıyarak gösteri yapmışlardır. Bu olgu duruşmada izlenen video kasetlerle sabittir. Sanık örgüt mensuplarının faaliyetlerine zımnen katılmış onlarla birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen örgütsel faaliyetleri örgüt mensupları ile topluluk oluşturarak birlikte gerçekleştirmişlerdir. Görüldüğü gibi sanık örgüt mensuplarının Türk bayrağını indirerek ayaklar altında çiğnemelerine, PKK’nın propagandasını yapmalarına, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını asmalarına, bölücü içerikli slogan atmalarına teröristleri aralarına alarak onları gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek ve isteyerek hür iradesi ile yardım etmiştir.

Adı geçenin yetkisini genel kurul toplantısındaki yerini ve görevini, suçun işleniş şeklini, yerini, zamanını göz önünde tutan Mahkeme bu durumu takdir ve teşdit sebebi sayarak alt sınırın üzerinde bir ceza tayin etmiştir” denilmiştir.

– HADEP 2. Olağan Kongresinde 23.6.1996 günü Yaptığı Konuşma

Hikmet Fidan 23.6.1996 günü HADEP 2. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Bizim arkamızda meşruluk var, haklılık var, Kürt halklarının kimlik mücadelesi var, siyasi haklarımızın kalması talebi var. Ve biz böyle bir mecburiyetten arkamıza böyle büyük bir halk desteği alarak geliyoruz…Biz bu düzenin şiddet politikasına karşı, inkar politikasına karşı talan politikasına karşı halkımızla beraber, partilerle beraber göğüs gererek bu duruma geldik…70 yıldır bu ülkeyi yöneten düzen sahiplerinin arkasında 5000’i aşkın faili meçhul, 3000’in üzerinde yakılıp yıkılan köy, yerinden yurdundan edilen göç ettirilen 5 milyona yakın Kürt halkı, Kürt halkına uygulanan baskı ve şiddet politikası vardır…Şu anda fizikman aramızda bulunmayan ve çok yakınımızda Ulucanlar cezaevinde bulunan Hatip Dicle’leri, Leyla Zana’ları, Selim Sadak’ları, kurultayımız adına selamlıyoruz…Türkiye’nin dev gibi büyüyen sorunlarını çözmek mümkün değil. Bu nedenle diyorum ki 15 Aralık’tan bu yana süren ateşkese çift yönlü destek verelim. Bu Türkiye’nin sorunlarının çözümüne önemli bir katkı verecektir…” demiştir. Konuşmasında ülkedeki vatandaşlardan bir kısmını “Kürt halkı” olarak nitelendirmesi, bu halka karşı bir baskı ve talan politikasının yürütüldüğünü ve buna karşılık Kürt halkının da kimlik mücadelesi verdiğini belirtmesi adı geçenin ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

– 30.5.1996 Günlü Abdullah Öcalan’a Karşı Girişilen Suikasti Kınayan “Halklarımıza” Başlıklı Bildiri

30.5.1996 günlü Demokrasi Gazetesinde yer alan ve altında Hikmet Fidan’ın ismi bulunan “Halklarımıza” başlıklı bildirideki, “PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemine karşı yapılan bir sabotaj olarak değerlendiriyoruz” biçimindeki sözleriyle PKK terör örgütüne meşruluk ve saygınlık kazandırmaya çalışıldığı görülmektedir.

Hikmet Fidan’ın yukarıda sayılan eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla bozulduğu, kararı veren Mahkeme’nin “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

bb- Kemal Bülbül Yönünden

– HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma

HADEP Ankara İl Başkanı olan Kemal Bülbül HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ Bunun tarifi şudur: Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir ve bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” diyerek ülkede yaşayan insanlardan bir kısmını kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumunda olan “Kürt halkı” olarak belirtmesi ülkenin bölünmez bütünlüğünü yok etme iradesi taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca, adı geçenin kimi eylemleride Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirilip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 59. maddeleri ile 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, 4616 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 23.1.2001 günlü, E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı bozma kararı üzerine hükmü veren Mahkeme’nin, “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayılı kararıyla 4616 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

– Evinde Yapılan Aramada Ele Geçen Doküman

22.6.1998 günü Kemal Bülbül’ün evinde yapılan aramada ele geçirilen “Tarihsel Haksızlıkla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” başlıklı 7 sahifeden ibaret yazıda, “…Bu gün Kürt halkı iskeleti ve beyni parçalanmış, Devletler arası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdırki sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve Tarihi ülkesi olan Kürdistan’ın hiç bir uluslararası resmi statüsü yoktur. Kürtlerin ulusal kimliği dili, kültürü, tarihi ve tüm ulusal değerleri imha sürecine tabi tutulmuştur. …bu gün kimileri tarafından “Güneydoğu, Türkiye Kürdistan’ı, Kuzey Kürdistan” olarak anılan topraklarda Kürt nüfusu yüzde seksen-Doksan gibi büyük bir çoğunluğu temsil etmektedir… Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı topraklarının bir kısmı üzerinde kuruluş sürecinin başladığı ilk dönemlerde Türkler ve Kürtler arasında bu günkü gibi önemli sorunlar olmamıştır. Asıl sorun 1923 Lozan Anlaşması ve sonrasında ilan edilen 1924 Anayasası ile başlamıştır. Çünkü bu Anayasa “Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti” projesini tamamıyla yürürlükten kaldırmıştır. “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” gibi ırkçı bir resmi ideoloji ile Kürtlerin varlığı dahi inkar edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihi değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenemediler, 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmi verilerine göre tüm 28 kez silahlı olarak ayaklandılar… 1960-1980 yılları arası bu günkü Kürt Ulusal uyanışı ve Özgürlük Mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır… 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor. … mirasını diğer kapatılan partilerden alan partimiz bütün Anti Demokratik ve hukuk dışı uygulamalara rağmen 1995 de girdiği Genel Seçimlerden Kürtlerin oyunun büyük çoğunluğunu alarak Kürtleri legal alanda temsil eden bir siyasi parti olduğunu bir daha ortaya koymuştur. …Kürt sorununu bir azınlık sorununa indirgeyerek sadece kültürel hakların tanınmasıyla çözülebileceğine inanan bazı uluslararası çevreler bu teşhislerinde kesinlikle yanılmaktadır. Kuşkusuz ki Kürtlerin Ulusal kimliği ve Kültürel haklarının Türkiye tarafından tanınması çözümde ileri bir adım olacaktır. Ancak yetersizdir. …Kürt sorununa PKK’yı dışlayarak çözüm arayan bazı ulusal ve uluslararası topluluklar siyasi çözüme kesin olarak hizmet etmemekte, aksine sorunu daha da karmaşık hale çevirmektedir, öncelikle belirtmeliyiz ki siyasi çözüm yolunda ilerleme sağlamanın ilk adımı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında karşılıklı bir ateşkesin yürürlüğe girmesidir. …Güney Afrikada’ki ırkçı rejimi dize getiren belirleyici faktör her ne kadar zenci halkın mücadelesi ise de, Güney Afrika baskıcı rejimine karşı Avrupa, ABD ve diğer Dünya Devletlerinin uyguladıkları yaptırımlar olmasaydı Nelson Mandela bu gün Devlet Başkanı olabilir miydi’ Irkçı rejim tarihin çöp sepetine gönderilebilecek miydi’ Türkiye Cumhuriyetinde de benzer şekilde Ekonomik idari yaptırımlarla, silah ambargosu ve Turizm boykotu ile kıskaca alınmaması durumunda bu savaşın daha yıllarca süreceğini ve giderek Orta Doğu’da barış ve güvenliği ciddi boyutlarda tehdit edeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır…” denilmektedir.

Ankara il başkanı Kemal Bülbül’ün, evinde yapılan aramada elde geçirilen ve HADEP Genel Merkezi’nden aldığını ifade ettiği belgelerin içeriği ile konuşmasındaki anlatımların birbirini tamamladığı, böylece PKK terör örgütüyle fikri bağlantı içinde olduğu, fiil “PKK terör örgütüne yardım etmek” suçu olarak nitelendirilerek 7.7.1998 günlü iddianame ile açılan davada, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 25.9.2002 günlü, 1998/38 Esas ve 2002/99 sayılı Kararla “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelendiği anlaşılmıştır.

cc- Kemal Okutan Yönünden

21.12.1997 tarihine kadar HADEP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Kemal Okutan, HADEP Ankara İl Kongresinde 12.5.1996 günü yaptığı konuşmasında özetle, Kürt halkının 2600 yıllık baskılara dayandığını, HADEP’in kan dökerek bugünlere geldiğini, daha önce birkaç kişi iken şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduklarını, 1991-1992 yıllarında nevruzun kutlandığını, ancak sarı, kırmızı, yeşil renklerden pek çok insanın katledildiğini, Başbakanın bu renklerin Ergenekon’dan getirildiğini söylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş edildiğini, bu düzenin yalnız Kürtleri sömürdüğünü, PKK’nın altı aydır kimseye ateş etmediğini, buna rağmen operasyonların sürdüğünü, Zilan’da, Dersimde’ki gibi bitmeyeceklerini belirtmiş, 28.6.1996 günlü PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV’deki canlı yayına katılarak yaptığı telefon konuşmasında da, “…Mücadelemiz belli bir düzeye gelmiştir. Bu süreçte düzen partilerinin ve egemen güçlerin oyunları sözkonusu idi. Halkın mücadelesini geri çevirmek için her şeyi kullandılar. Bu taktik halk tarafından bozulmuştur. Bu bozulmadan sonra arkadaşlarımız katledilmeye başlanmıştır. HEP kapatıldı DEP kuruldu. Mehmet Sincar katledildi. DEP kapatıldı. Milletvekillerimiz hapse atıldı. HADEP kuruldu. 24 Aralık seçimlerinden önce Türkiye solu ile dayanışmaya geçildi. Bunu içine sindiremeyenler tekrar saldırıya geçti. Bu kurultay bir barış şöleni olarak kutlanmak istendi. Ama bunu engellemek için provakasyon yapıldı. PKK tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Bu gözaltılar buna cevaptır. Arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz…DGM Savcıları, Emniyet şefleri bu kadar kirli iş varken bu arkadaşlarımızı gözaltına alıyorlar. Bu bayrak yürüyüşlerini Devlet-Medya ve 12 Eylül faşistleri ortaya çıkarıyor…Biz bayrağın asılması için müdahalede bulunduk. Ama kitle psikolojisi bayrağı astıramadık…” demiştir.

Adı geçen bu konuşmalarında, PKK terör örgütünü desteklediğini, görüşlerini benimsediğini ve terör örgütü ile kendisinin ve mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla fiili terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirip Kemal OKUTAN hakkında Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin eksik inceleme gerekçesiyle 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı bozma kararı üzerine kararı veren Mahkeme “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

dd- Kudret Gözütok Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi olan Kudret Gözütok’un Bursa’daki ikametgahında yapılan aramada PKK terör örgütünün askeri kanadını oluşturan ERNK’ya ait rozet ve PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı direnişi ile PKK’nın bu konudaki politikalarını belirleyen ve Abdullah Öcalan tarafından yazılan “12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi”, “Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta”, “PKK 5. Kongresine Sunulan Politik Rapor” isimli kitaplar bulunmuş, işyerinde yapılan aramada ise, içerisinde Yozgat Cezaevinde Mart 1995 tarihinde PKK örgüt mensupları tarafından gerçekleştirilen örgütsel konferanslar sonunda yapılan değerlendirmeler, tutuklu ve hükümlülerin özgeçmişleri ve Abdullah Öcalan’a övgülerin yeraldığı 141 sayfalık el yazısı örgütlsel doküman ele geçirilmiştir.

Ele geçirilen PKK’nın askeri kanadı olan ERNK amblemli rozet, kitaplar ile PKK mensupları tarafından düzenlenen örgütsel dokümanlar bu kişiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E: 1996/80, K: 1997/102 sayılı kararıyla Kudret Gözütok’un fiilini terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirilip Türk Ceza Kanunu’nun 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı hükmüyle bozulduğu, Mahkeme’ce “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelendiği anlaşılmıştır.

ee- Eşref Odabaşı Yönünden

HADEP Kırşehir İl Başkanı olan Eşref Odabaşı’nın HADEP Genel Merkezi tarafından yayımlanan HADEP Bülteni’nin Ocak 1997 tarihli sayısında “Bir Grup Din Adamından İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı parti amblemini taşıyan yazıyı çoğaltarak Kırşehir ilçe ve köylerinde bulunan muhtar ile din adamlarına posta ile gönderdiği anlaşılmıştır.

İçeriğinde, “Kur’an’daki kimi ayetler yorumlanırken İslam dininin ana kurallarına aykırı olarak Kürt milletinin kendi kimliğini ana dili kültürü ile örf ve adetlerine uygun yaşama istekleri nedeniyle zulme uğradıkları, köyleri boşaltılarak işkenceye maruz kaldıkları, Anayasa ve yasalarımıza göre Kürt milletinin yok sayıldığı, ana dili olan Kürtçenin yasaklandığı…neden ben müslümanım diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor” biçimindeki ifadelerin yer aldığı yazıyı çoğaltıp dağtması nedeniyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 1.12.1997 günlü, E:1997/163 ve K:1997/146 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 312/2-3. maddeleri uyarınca “ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa açıkca tahrik” suçundan cezalandırıldığı, cezanın 647 sayılı Yasa’nın 6. maddesine göre ertelendiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 23.2.1998 günlü, E:1998/1165 ve K:1998/2188 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılarak adı geçenin, halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

ff- Recep Doğaner Yönünden

HADEP Meclis üyesi olan Recep Doğaner’in 1996 Eylül ayında HADEP Ankara İl binasında 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı konuşmada,“…Bugün Türkiye’nin güvenlik kuşağı adı altında 70.000’i aşkın bir asker zırhlı araç ve gereçleriyle Kuzey Irak sınırına yığılmış durumdalar. Bugün Güney Kürdistana geçecek bu güçlerin oradaki yerleşim birimlerini oradaki insanları yerlerinden yurtlarından edecekler sivil halka yine zulmü dayatacaklar. Bunlar eğer orada barışı sağlayabileceklerse kendi ülkelerindeki bu savaşa ne diyecekler’ Erzincan’da barışı sağlayamamış, Sivas’ta barışı görmemiş, Diyarbakır’da savaşı sürdürmüş, Hakkari’de hiçbir zaman barış ortamı yaratamamış ve bu sorunu, Kürt meselesini hiçbir zaman gündeminden düşürmemiş bu güç güneyde Kürtlerin bölgesinde ne yapacaktır’ Buradaki savaşı oraya taşımış olacaktır. Ama burası çok iyi anlaşılmalıdır ki, savaşı kazanacak haklılardır, savaşı hiçbir zaman teknoloji kazanamamıştır, güçlü olan kazanamamıştır, haklı olan kazanmıştır. Dünyada hep böyle olmuştur. Bu da şunu gösteriyor, mazlum halkların kurtuluşları güçlü teknolojilerin üzerindeki denemeleri sonuçsuz kalmış, halklar kendi mücadelelerini başarı ile sonuçlandırmış ve kendi haklarına kavuşmuşlardır. Bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti savaşı gündemine almış, barış isteyen insanları cezalandırıyor, barış kelimesinden dolayı insanları cezalandırıyor. Barış kelimesi yasak edilmiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu ülkede savaş var mıdır ki barış olsun deniliyor. Bal gibi savaş vardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kanlı bir savaş bu aşamada yaşanmıyor..Bu savaş yine Devlet tarafından bu coğrafyada yaşayan halklara karşı yürütülüyor…” denilmiştir.

Bu konuşma nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapmak suçundan 16.6.1998 günlü, E:1998/4 ve K:1998/66 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve beşyüz milyon lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 11.5.1999 günlü, E:1999/589 ve K:1999/2204 sayılı kararla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre adı geçenin Kuzey Irak’ta üstlenen ve buradan ülkemize girerek toplu katliamlar ile yakma ve yıkma eylemlerini gerçekleştiren PKK militanlarına karşı Türk Güvenlik Güçleri’nce girişilen operasyonları kınıyıp karşı çıkarak terör örgütü lehinde propaganda yaptığı sonucuna varılmıştır.

gg- Mehmet Satan Yönünden

HADEP Genel Başkan Yardımcısı ve üyesi olan Mehmet Satan Parti Genel Merkezi tarafından ocak 1997 tarihinde yayımlanan HADEP Bülteni’ndeki yazısında, “…Aynı zamanda Kürt halkına katliam ve tehditle barış girişimlerine karşı da gözdağı oluyor. Katliam ve tehdit bayrak provakasyonu ile daha dün uygulandı…Onbinlerce Mehmetçik ve PKK savaşçısının toprağa düşmesi binlerce anaya bacıya kardeşe hayatın zehir edilmesi bu askeri çözüm politikalarının Türkiye insanına hediyesi oldu…Sözde Mehmetçiğe sahip çıkan şehit aileleriyle dayanışma içerisinde olduğunu söyleyen bu kan emicilere sormak gerekir. Senin oğlun nerede askerlik yaptı, yapıyor’ Barış bunların korkulu rüyasıdır…Gelin bu meseleyi Türkiye’de bizler tartışalım. Dışarıda çözüm aramayalım. Sadece Kürtler değil Türk halkına da danışalım halk karar versin…Kamuoyunda işin doğası gereği arabulucu olacak, bu konuda tarafsızlığını isbatlamış Mazlum-Der ve İHD gibi kuruluşların tüm tarafları çağırıp toplumun tüm kesimlerinin özgürce düşüncelerini ifade ettiği bir çalışmaya sıcak bakacağımızı söylüyoruz. Bu tartışmadan çıkan sonuçları kamuoyu ve hükümete iletmesini tıpkı yasakların kaldırılmasında olduğu gibi bu konuda da halka danışılmasını istiyoruz…” demiştir.

Mehmet Satan’ın bu yazısında, HADEP 2. Olağan Kongresindeki bayrak indirme olayını provakasyon olarak nitelendirdiği, operasyonlar sırasında hayatını kaybeden Türk askeri ile öldürülen PKK teröristlerini eşdeğerde görerek, PKK teröristlerinden “PKK savaşcısı” olarak bahsettiği, şehit ailelerine destek verenleri “kan emiciler” olarak belirttiği, böylece amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan bir kimseye ait olması ve davalı Parti’nin yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin PKK terör örgütüne destek verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçu niteliğinde kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1-son maddeleri uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, K:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

hh- Hamit Geylani ve Veysel Turhan Yönlerinden

HADEP Genel Sekreteri ve Parti Meclisi üyesi olan Hamit Geylani ile Hadep Siirt İl Başkanı Veysel Turhal’ın Parti Genel Merkezi tarafından Ocak 1997 tarihinde yayımlanan Bültendeki yazılarında, “…Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen %10’luk barajda antidemokratik seçim sistemi ile kürt halkının özgür iradesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıtılması engellendi…Savaş alanında aldığı bazı illerde %55’lere varan oy oranı ile düzen partilerinin gerçek yüzünü açığa çıkarmış ve 22 halk meşru temsilcilerini seçmiştir…Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile her alanda ifade etmesini engelleyen ve diğer antidemokratik yasa ve uygulamaların kaldırılmasını öngörmekte ve bunun mücadelesini verecektir. Cezaevindeki siyasi tutsaklar üzerinde insanlık ve hukuk dışı uygulamalar devam etmektedir…HADEP barış demokrasi ve özgürlük mücadelesini daha yükselterek kürt halkının ulusal ve demokratik savaşımını…savunmada kesin ve kararlı olduğunu kamuoyuna duyuruyor…” demişlerdir.

Adı geçenlerin bu yazılarında Türk Devleti içinde tek bir millet olan Türk ulusunu halklar diye bölerek Türk ve Kürt halklarını iki ayrı topluluk olarak vurguladığı, ülkenin bir kısmını “savaş alanındaki iller” olarak ve terör örgütü militanlarını cezaevindeki siyasi tutsaklar şeklinde nitelendirdiği, Devletin terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadeleyi savaş olarak değerlendirdiği, bu bölgede halkın 22 meşru temsilcisini seçtiğini ve Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile ifade etmesinin engellendiğini, bunun mücadelesinin Kürt halkının ulusal ve demokratik savaşım olduğunu belirttiği, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Sekreteri ile il başkanı sıfatını taşıyan kimselere ait olması ve yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin de aynı amacı taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, adı geçenlerin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ile son fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

ıı- Mehmet Selim Okçuoğlu Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi ve hukuk komisyonu sözcüsü olan Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Parti Genel Merkezi tarafından yayımlanan Bültenin Ocak 1997 tarihli sayısındaki “Yöneticilerimiz hakkında yürütülen dava üzerine” başlıklı yazısında, “…Gözaltına alınmalarının nedeni Parti Kurultayı sırasında kurultayın yapıldığı salonun salonun tavanına Parti yönetimi tarafından asılmış bulunan Türk bayrağının toplantıya katılan izleyicilerden küçük bir grup tarafından indirilmiş olmasıydı.

Türk yasalarına göre siyasi partilerin kurultay yaptıkları yerlere Türk bayrağı asma zorunluluğu olmamasına karşın HADEP kamuoyunda bilinçli olarak yaratılmaya çalışılan şovenist propagandaya karşı iç barışı ve kardeşliği savunduğunu göstermek için Türk bayrağını asmakta bir sakınca görmedi. Salondaki bayrak HADEP tarafından satın alınmış ve kurultay salonuna asılmıştı.

…Ülkenin doğu ve güneydoğusunda bulunan kürt illerinde büyük bir oranla birinci parti olmuştu” denilerek davalı HADEP’in 2. Olağan Kongresinde meydana gelen bayrak indirme eylemini önemsemeyerek desteklenmesi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki illerin kimilerini Kürt illeri olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi aleyhine propaganda yaptığını açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçunu oluşturduğu kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59, K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 2.800.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

jj- Hayri Ateş Yönünden

HADEP Denizli İl Teşkilatı Gençlik Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten Hayri Ateş’in 24.10.1998 günü Antalya ilinde düzenlenen “Örgütlü Gençlik, Özgürleşen Gençlik” isimli toplantı ile 25.10.1998 günü HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “Gençlik Şöleni”nde yaptığı konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Kürt kökenli bir kısım vatandaşların kendilerine Kürt kimliğinin tanınması ve bunun için örgütlenmeleri gerektiğini, bu yönde savaşım yapılmasını, kürt vatandaşlara ülkeyi yönetenlerce baskılar yapıldığını, PKK genel başkanı Abdullah Öcalan tarafından ilan edilen ateşkesin halklarına büyük bir umut verdiğini, Kürtlerin kimlik istemelerine ve özgürce yaşama taleplerine kulak verilmesini ve bu halkın susmayacağını ifade etmesi nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, 24.12.1998 günlü, E:1998/262 ve K:1998/296 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca 20 ay hapis ve 10.166.666.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin 5.3.1999 günlü, E:1999/192 ve K:1999/1244 sayılı hükmü ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre, adı geçenin PKK terör örgütünü desteklediği, görüşlerini benimsediği ve bu örgütle mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğu sonucuna varılmıştır.

kk- Hasan Doğan Yönünden

HADEP Malatya İl Başkanı olan Hasan Doğan’ın, Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’a ve PKK terör örgütü mensuplarına destek ve kamuoyu oluşturmak için, HADEP Malatya İl Teşkilat binasında bir kısım tutuklu ve hükümlü yakınlarını açlık grevine başlatması, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırması, parti binası salonunda uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmesi, ayrıca parti binasında yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi nedeniyle “PKK isimli örgüte yardım ve yataklık yapmak suçu”ndan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre Hasan Doğan’ın bu eylem ve davranışlarını kendisi ve mensubu bulunduğu Halkın Demokrasi Partisi’yle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

ll- Mehmet Yücedağ Yönünden

HADEP Malatya İl Gençlik Komisyonu üyesi olan Mehmet Yücedağ parti il binasında haftasonu üniversitede okuyan öğrencilere, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ayrı bir Kürt halkının olduğunu ve bu halkın sorunlarının bulunduğunu belirtir seminerler düzenlenmesi, örgütsel içerikli tiyatro, folklor, şiir çalışmaları yaptırması nedeniyle “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenin ve mensubu olduğu Parti’nin terör örgütü ile bağlantısı olduğu sonucuna varılmıştır.

mm- Arif Atalay Yönünden

HADEP Adana İl sekreteri olan Arif Atalay Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda yaptığı konuşmasında, “…eğer bu topraklar üzerinde yaşayan her halk kendi özgür kimliğine sahip değilse bu ülkeye demokrasi gelmez. Daha önce partisi kapatılan bu halk dimdik ayakta kaldı. Halkın demokrasi partisinde mücadelesine devam etti…meclisten apar topar sürüklenerek götürüldüler ama başaramadılar, çünkü demokrasi Türkiye’de kendilerinin sonu olacak. 11 Şubat 1998 günü parti genel merkezi basılarak genel başkanımız sayın Murat Bozlak ve merkez yöneticilerimiz tutuklandı. Daha önce partimizi kapattılar, fakat mücadelemiz devam etti. Bundan ders alamayanlar şunu bilmelidirler ki bu halk ayakta kalmaya devam ettiği müddetçe, bu halk partisine sahip çıktığı müddetçe hiçbirşey kazanamayacaklardır. Bu bakımdan biz diyoruz ki bu savaş sona ersin, bu ülkeye barış gelsin, bu ülkede kan dökülmesin. Biz bu halkın diğer halklardan ayrılması veya bir halkın bir halka üstün olmasını istemiyoruz. Biz dedik ki tüm halklar kardeştir. Ancak saldırılara devam ediyorlar. Tüm bu saldırılara rağmen biz Halkın Demokrasi Partisi olarak mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizi tükenmeyecek gibi görüyorlar…Siz insanları zindanlara tıktığınızda, milyonlarca insanı inkar ettiğinizde, yerinden yurdundan ettiğinizde sesimiz çıkmayacak mı, bizim parti prensiplerimiz mazlum halkın sesini dile getirmektir. Soyguna, talana, zulme ve baskıya karşı olmaktır. Bizim politikamız barışı dile getirmektir, halkların kendi kendilerini soylu ve eşit bir şekilde ifade etmelerini sağlamaktır. Eğer biz bunlardan vazgeçersek her şeyimiz gider. Bu uğurda yüzlerce şehit verdik, binlerce şehit daha vereceğiz. Halkın Demokrasi Partisinin faaliyetlerini engellemek için aşama aşama yürürlüğe konan engellemeler devam etse bile başarıya ulaşamazsınız. Siz ki Vedat Aydın’ı, Musa Anter’i, Mehmet Sincar’ı, Savaş Buldan’ı ve Halkın Demokrasi partili 268 kişiyi katlederek ele geçirilecek bir kale olarak mı görüyorsunuz. Bu politikalarla nereye varacaksınız. Biz Anadolu’yu halklarla bezeyen ortamı özgürleştireceğiz, büyüteceğiz, yürüteceğiz…” demiştir.

Adı geçenin bu konuşmasında, etnik köken ayrılığını belirtmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele ve savaş içerisinde bulunduğunu ileri sürmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması, ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtıdır.

Kaldı ki, Adana 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16.12.1998 günlü, E:1998/234 ve K:1998/432 sayılı kararıyla adı geçenin, “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Türk Ceza Kanunu’nun.312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın 17.6.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

nn- Hamza Abay Yönünden

– 13.5.1998 Günlü Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay Sakarya caddesi Bayat Pazarında 40-50 kişilik bir gruba okuduğu “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı 13.5.1998 günlü basın açıklamasında, “…Özgürlüğün düşmanları, kirli savaşın tacirleri, kuduz köpeğin sudan korktuğu gibi yurtseverlerden, devrimcilerden ve örgütlü emekçiden korkan faşizm örgütlendirilmiş ve silahlandırılmış bir tarzda kan döküyor.

Şemdin Sakık’ın olduğu iddia edilen ifadeler aslında aylar öncesinde daktiloya alınan belirli devrimci ve yurtsever merkezleri hedefleyen kirli savaşı metropollere taşıyan faşist savaş planıydı.

Malatya’da Cihan Tahon’un faşizm tarafından akıtılan kanı kurumadan İzmir’de intihar ettiği iddia edilen Ali Serkan Eroğlu’nun zehirlenerek öldüğü kesinlik kazandı. Son dönemde yoğunlaştırılan ırkçı, faşist propagandanın devamı olarak faşist şiddetlendirilerek yoğunlaştırıldı. Antalya’da gerilla cesetlerini parçalayan saldırganlık 1 Mayısın hemen ertesinde Bolu’da Kenan Mak isimli öğrenciyi bıçaklayarak öldürdü. İstanbul’da HADEP üyesi Bilal Vural adlı devrimci pompalı tüfekle katledildi…Susmak onaylamaktır. Zaman birlik zamanıdır, zaman hesap sorma zamanıdır…” denilmiştir.

Bu basın açıklaması ile, PKK terör örgütü militanlarından gerilla olarak sözedilmesi, terörün önlenmesine yönelik operasyonların kan dökme ve kirli savaş olarak nitelendirilmesi, ülkeyi bölmeye yönelik faaliyetlere katılanlar ile destekleyenlerin yurtsever olarak adlandırılması, halkın bir bölümünün operasyonları yürütmekte olan güvenlik güçlerine karşı koymaya teşvik edilmesi ve bölücü örgütün yasadışı eylem ve faaliyetlerinin haklı ve meşru olduğunun savunulması suretiyle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaparak terör örgütüne yardım ve destek sağlandığı anlaşılmıştır.

Kaldı ki adı geçenin bu eylemi ile ilgili Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararıyla, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçundan 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına göre bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 6.5.1998 Günü Eskişehir HADEP İl Binasında Yapılan Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay 7.5.1998 günü İstikbal Gazetesinde de yayımlanan 6.5.1998 günlü Eskişehir HADEP İl Binasında yaptığı basın açıklamasında, “1998 yılının barış ve özgürlük getirmesini istemiştik. Maalesef bu yılın da diğer yıllardan farklı olmadığını görüyoruz. 15 yıldan beri sürdürülen kirli savaş en acımasızca sürdürülmektedir. Dünyada barış süreçleri yaşanırken ülkemizde hala savaşta ısrar edilmektedir. Topyekün savaş bütün aygıtlarıyla sürdürülüyor. Bugünlerde psikolojik imha savaşı halkımız üzerinde derinleştirilmiştir. Antalya’nın Serik ilçesinde gerilla cesetlerinin çıkarılması ve parçalanması tek kelime ile insanlık ayıbı ve vahşetidir. Bu vahşet yaşanırken halk buna tepki göstermiyor, şoven kışkırtmalar sonucu kendisi de bu suça iştirak ediyor. Halkın Demokrasi Partisi faşist saldırıları kınıyor ve kirli savaşa karşı barışı ve kardeşliği ısrarla savunuyoruz” denilmesi nedeniyle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1.7.1998 günlü, E:1998/74 ve K:1998/84 sayılı kararla “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iki yıl hapis ve 3.040.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 8.10.1998 günlü, E:1998/2824 ve K:1998/2484 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Adı geçenin halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

oo- Yılmaz Açıkyüz Yönünden

HADEP Eskişehir İl sekreteri olan Yılmaz Açıkyüz yerel İstikbal Gazetesinde 16.5.1998 tarihinde yayımlanan açıklamasında, “…Önceki gün akşam saatlerinde il başkanımızın evi, işyeri ve arabasında arama yapılıp parti arşivimize el kondu. Türkiye çok irrasyonel bir süreci yaşıyor. Kürt illerinde onbeş senedir adı konmamış bir savaş yaşıyor. Ellibinlerle yüzbinlerle operasyonlar yapılıyor. Adı savaş olmuyor. Kürt illerinde yükseltilen kirli savaş sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istenmektedir…” demiştir.

Yılmaz Açıkyüz’ün açıklamasında, ülkenin bir kısım illerini Kürt illeri olarak nitelendirdiği, bölgede adı konmamış kirli bir savaşın yaşanmakta olduğunu, bu savaşın sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti Devletini savaşan taraf olarak gösterdiği, böylece Parti il sekreteri olan adı geçenin Devletin güvenlik güçlerinin terörizme karşı yaptığı mücadeleyi kirli savaş olarak nitelendirerek PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmıştır.

Kaldı ki, adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçu olarak nitelendirip 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

öö- Güven Özata Yönünden

Halkın Demokrasi Partisi Genel Başkan vekili olan Güven Özata 1997 yılı Ocak ayında çıkan HADEP Bülteni’nin 2. sayfasındaki yazısında, “… Kurulu olan bu düzenden Türkiye halkı yoksul insanları zarar görürken en çok zarar gören ise yoksul Kürt halkı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde kanı ve canı bulunan Kürt insanı siyasi alanda kendi kimliği ile söz hakkına da sahip olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Kimliksizlik ve kişiliksiz kılınma temel politika haline getirilirken bu durum ister istemez bir sağlıksızlığa ve büyük dengesizliğe yol açmış baskı ve şiddetinde başlıca nedenlerini oluşturmuştur. doğaldır ki bu durum sadece Kürtlerin değil tüm Türkiye halkının da çıkarlarına ters düşmekte sorunların giderek artmasına ve büyümesine yol açmaktadır…”;

Aynı Bültenin 6., 7. ve 8. sayfalarında “HADEP’in yürüyüşü engellenemez” başlıklı il başkanları toplantısında yaptığı konuşmaya ilişkin yazıda, “… Tüm emekten yana olan güçlere ve mazlum Kürt halkına uygulanan baskılar bugün partimiz şahsında doruğa çıkarılmıştır… Kurtulduğu günden bu yana emeği ile geçinenlerin çıkarlarını ve Kürt halkının haklı demokratik meşru taleplerini savunmayı varlık nedeni sayan politikalarını… HADEP Kürt ve Türk halklarının barış taleplerini şölene dönüştürmüştür… Kürt sorununun siyasal yolla çözülmesi ve akan kanın durması için ısrarlı bir çaba sarfeden HADEP savaşan taraflardan birinin tek taraflı ateşkes ilan etmesi ile çabalarını daha da yoğunlaştırmış barışa giden yolu açık tutmayı ilke olarak ele almıştır… ancak 12 yıldır sürdürülen kirli savaş yüz milyar dolarlık bir ekonomik kayba onbinlerce Türk ve Kürt gençlerinin hayatlarına mal olmasına milyonlarca kürtün sürülmesine rağmen bir çözüm olmadığı… Türkiye yi çökertmeye taşıyan kirli savaş odaklarının gelinen noktada terör ve provakasyonların dışında iktidarlarını sürdürmeleri imkansız hale gelmiştir… arkalarında halk desteği kalmayan kirli savaş odakları suçluluklarını ve cinayetlerini kapatmak telaşı içinde hareket etmekte, barış kardeşlik ve özgürlükten insan haklarından korktukları kadar hiçbir şeyden korkmamaktadırlar… ve de kirli savaşa çeteleri gündemi değiştirerek günü kurtarmalıydılar” demiştir.

Güven Özata, söz konusu yazılarda tek bir ulus olan Türk halkını Kürt ve Türk halkları olarak ikiye ayırdığı, silahlı kuvvetlerin terör örgütüne karşı yapmış olduğu mücadeleyi halk desteği kalmayan kirli savaş ve cinayet olarak nitelendirmesi nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

pp- Mehmet Mansur Reşitoğlu Yönünden

HADEP Diyarbakır Merkez İlçe Başkanı olan Mehmet Mansur Reşitoğlu HADEP Parti ilçe binasında 16.3.1998 günü davetliler ve basın mensuplarına okuduğu “HADEP Diyarbakır İl Başkanlığı” antetli kağıda yazılı “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı bildiride, “Kürtler tarih boyunca egemenlikler altında bulundukları rejimler tarafından katliamlara maruz bırakılıp uzayan tırnak misali kesilip atılmışlardır…Kürtlerin tarihi katliamlarla doludur. Halepçe ilk olmadığı gibi son da olmamıştır. Halepçe’den önce Dersim, Ağrı Zilan katliamları yaşandığı gibi, Halepçe’den sonra da görülmüştür ki, Kürtler aynı uygulamalarla Lice’de, Şırnak’ta, Kulp’ta, Nusaybin’de, Cizre’de ve son olarak Ninova’da maruz kalmışlardır” demiştir.

Mehmet Mansur Reşitoğlu bu beyanında, 1988 yılında Irak yönetimi tarafından Kuzey Irak’ta kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen katliam ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti güvenlik güçlerinin terörü önlemek amacıyla yaptığı operasyonları aynı düzeyde nitelendirdiği, güvenlik güçlerinin teröre karşı yürüttüğü mücadeleyi kürtlerin katledilmesi olarak kabul ettiği, böylece halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

Nitekim, adı geçenin bu sözleri Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçu olarak nitelendirildiği 9.3.1999 günlü, E:1998/269 ve K:1999/70 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve ağır para cezası verildiği ve cezanın 647 sayılı Yasa’nın 4. maddesi uyarınca para cezasına dönüştürüldüğü hükmün 7.10.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

rr- Hediyetullah Ülgen Yönünden

HADEP Güngören İlçe Başkanı Hediyetullah Ülgen 16.11.1998 günü HADEP Güngören İlçe teşkilat binasına gelen şahıslara terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplanması ve “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar atması, pankart taşınması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmesi suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece, Hadep Güngören İlçe Başkanı olan adı geçenin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

ss- Mehmet Emin Bayar Yönünden

– 1995 Yılında İzmir’de Beş Kişinin Ölümü İle Sonuçlanan Bombalama Olayı

Olay tarihinde HADEP Buca İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın parti ilçe binasına gelen PKK terör örgütü mensupları ile görüşerek ilişki kurması, cezaevindeki örgüt mensuplarına bölgeden ve halktan toplanan paraları göndermesi, kırsal alanda yapılan operasyonlar sırasında yaralanan yasadışı örgüt militanlarının tedavilerini yaptırması ve lojistik destek sağlaması, 1995 yılı içerisinde İzmir ilinde meydana gelen ve beş kişinin ölümü ile sonuçlanan bombalama ve adam öldürme olaylarını kolaylaştırması, operasyon sırasında ölü olarak ele geçirilen Baver kod adlı Mahmut Balcı’nın üzerinde bulunan nottan, PKK terör örgütü elemanları ile irtibat sağlayarak onlara yardımcı olduğunun anlaşılması, PKK örgüt üyesi olmaktan mahkum olan Şahin kod adlı Hasan Aşkın’la örgütsel çalışma yapması, İzmir ilinde gerçekleştirdikleri bombalama ve terör eyleminde kullanılan 21 DS 328 plakalı aracı temin etmesi nedeniyle, “örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 21.5.1998 günlü, E:1998/11 ve K:1998/85 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.11.1998 günlü, E:1998/2728 ve K:1998/3118 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 17.11.1998 Tarihinde HADEP Konak İlçe Binasında Yapılan Açlık Grevi

Olay tarihinde HADEP Konak İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesinin önlenmesi amacıyla il teşkilatının oluru alınarak parti merkezinde 17.11.1998 tarihinde açlık grevini başlatması nedeniyle, ” örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Buca ve Konak İlçe Başkanlıklarını yapan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

şş- Süzan (Suzan) Erdoğan Yönünden

HADEP Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan (Suzan) Erdoğan’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve kadın komisyonu sorumlusu Suzan Erdoğan’ın Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerinde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve deste sağladığı sonucuna varılmıştır.

tt- Halime Köklütaş Yönünden

HADEP Çiğli Kadın Komisyonu Başkanı Halime Köklütaş’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanmasını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği hükmün kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

uu- Mehmet Yardımcıel Yönünden

HADEP Kars İl Başkanı olan Mehmet Yardımcıel, 21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığının Kars Düğün Salonunda düzenlediği nevruz kutlamaları sırasında “…Biz Kürt halkı olarak tüm devrimci, emekçi, yurtsever halk olarak bir olalım. Kendimize ait olan örf, adet ve geleneklerimiz zalimlere karşı başkaldırımızı onların bayramı olarak kutlamayacağız. Kutlamaya hakları yoktur. Arkadaşlar, Kürt halkının kırmızıyı sevdiğini söylüyorlar. Doğrudur kürt halkı yıllardır özgürlükleri için dökmüş oldukları kanın rengi olduğu için kırmızıyı seviyoruz. Kürt halkı yeşili seviyor yeşil kurtuluşun hazırlığının rengi olduğu için yeşili seviyor. Kürt halkı sarıyı seviyor çünkü sarı her şeyin hazırlığını gösterdiği için sarıyı seviyor…” biçimindeki konuşma nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Mehmet Yardımcıel’in bu sözleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan davranış içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

üü- Şemistan Ağbaba Yönünden

16.11.1998 günü HADEP Kars İl binasında yapılan aramada, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak olan bölücü terör örgütü PKK’nın bayrağı ve çok sayıda yasadışı kitaplar ve yayınların elde edilmesi, parti ilan panosunda güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmalarda ve cezaevlerinde açlık grevlerinde ölen terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulunması PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayınlarının partiye gelen kişilere izlettirilmesi nedeniyle parti yönetiminden sorumlu Hadep Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba’ya “Terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 24.12.1999 günlü, E:1998/360 ve K:1999/385 sayılı kararla “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 31.10.2000 günlü, E:2000/1681 ve K:2000/2673 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Bu durum davalı Parti ve parti binasının yönetiminden sorumlu olan il başkanı Şemistan Ağbaba’nın PKK isimli terör örgütüne destek ve yardım sağladığını açıkça göstermektedir.

vv- Zeki Kılıçgedik, Hıdır Berktaş, Yaşar Uçar, Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş Yönlerinden

HADEP Malatya Merkez İlçe Başkanı Zeki Kılıçgedik’in, merkez ilçe üyesi Hıdır Berktaş’ın, Battalgazi İlçe Başkanı Ali Gelgeç’in, Battalgazi Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Uçar’ın, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi ve parti üyeleri Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı ve Abuzer Yavaş’ın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların başlattıkları eylemleri desteklemek için parti binalarında açlık grevi başlatmaları, parti binalarının muhtelif yerlerine pankartlar “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırmaları, parti binasında uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmaleri, parti binasında ve evlerinde yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi, ayrıca Battalgazi İlçe Başkanı olan Ali Gelgeç’in evinde çatışmalarda ölen PKK örgüt mensuplarının fotoğraflarının bulunması, Hıdır Berktaş’ın muhtelif tarihlerde Dilek kasabasındaki evinde bazı kişilere MED TV izlettirdiği, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi Muharrem Bilbil’in daha önce güvenlik güçlerince uydu anten ve televizyona el konulmasına rağmen MED TV yayınlarının izlenmesinin güvenlik güçlerince engellenmesine rağmen parti binasında yayınları izlettirdiği nedenleriyle adı geçenin “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla PKK Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5., 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

yy- Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya Yönlerinden

HADEP Adıyaman parti örgütünde yönetim kurulu üyeleri Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılıç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya’nın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatmaları ve yönlendirmeleri, parti binalarında PKK terör örgütüne ait bayrağı bulundurmaları nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla TCK.169, 3713 Sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

d- Diğer Deliller

aa- PKK Terör Örgütü Başı Abdullah Öcalan’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesindeki Beyanları

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 1997/514 sayılı hazırlık soruşturması aşamasındaki 22.2.1999 günlü ifadesinde “…23 Nisan 1996 tarihinde yapılan HADEP kurultayında Türk Bayrağının indirilmesi olayı tamamen HADEP’in bir gafıdır. Olaydan birkaç gün sonra MED TV’de yaptığım konuşmada bu olayın yanlış olduğunu ortaya koydum.

HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavaya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca kod Cevat Soysal yürütmüştür. Mehmet Hoca kod Cevat Soysal benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur. Ancak ben kendilerine bu işin yasal parti olmaları nedeniyle kendilerine zarar vereceğini bu faaliyetlerinin yanlış olduğunu belirtiyordum. HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi. Kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri Ok’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir. Ancak benim demek istediğim şudur. Ben esasen bir siyasi kanal arayışı içindeyim, fakat bir HADEP’linin yasal gerçekler karşısında kendisini PKK militanı gibi görmesi ve göstermesi yanlıştır. HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor, bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir…” ;

31.5.1999 tarihinde Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/21 esas sayılı dava dosyasıyla ilgili alınan ifadesinde, “…HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz….

…Bir de 1996 süreci önemlidir. 1996 Nisan ayında Mesut Yılmaz iktidara geldikten sonra önce HADEP’ten Recep Doğaner aracılığı ile bizimle ilişkiye geçildi…

…Ya HEP ya da HADEP dönemiydi yer bulmaları için kendilerine biraz yardım istediler ikiyüzbin mark yardımda bulundum. Kimlerin aracılık ettiğini isim düzeyinde bilemiyorum Avrupa’da böyle bir yardımın yapıldığını biliyorum…”

demiştir.

Adı geçene ait ifadeler Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma davası açılmasından sonraki tarihlerde alınmış ise de, anlatımların dava açılmadan önceki eylemlerle doğrudan ilişkili olması ve Siyasi Parti ile PKK örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyması nedeniyle değerlendirilmiştir.

Abdullah Öcalan hakkında verilen Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 29.6.1999 günlü, E:1999/21 ve K:1999/13 sayılı kararından adı geçenin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğu kabul edilerek Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırıldığı ve eylemlerinin yoğunluğu, sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, hak ve nesafet kuralları da gözetilerek aynı Yasa’nın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Anılan karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiş, daha sonra 9.8.2002 günlü, 24841 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bulunan 4771 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”la yapılan değişiklikle kimi istisnalar dışında idam cezalarının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi üzerine, Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 3.10.2002 günlü, E:1999/21 ve 1999/73 sayılı ek kararıyla adı geçen hakkında verilen ölüm cezası 4771 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin (a) fıkrasına göre müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüştür.

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın yukarıda belirtilen ifadeleri Davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasında güçlü bir bağlantının bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

bb- HADEP ile PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Örgüt Elemanlarının Anlatımları

– Mehmet Aktar’ın İfadeleri

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde terör suçundan hükümlü Mehmet Aktar’ın 1 Şubat 1999 günlü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dilekçede şunları söylemiştir:

“…Terör örgütü PKK, amacına ulaşmak için terörle birlikte çeşitli legal parti ve dernekleri kullanmaktadır…

…bu tür yasal görünüm altındaki örgütler, PKK’nın halk içinde eli, ayağı, gözü, kulağı gibidir. Çünkü örgüt, direkt halk içine inmekte zorluk çekmektedir. Diğer taraftan, böylelikle uluslararası kamuoyunda sanki arkasında halk desteği varmış gibi bir izlenim uyandırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu tür paravan örgütleri vasıtasıyla biraraya topladığı insanları, Güneydoğu Anadolu bölgemiz ile Kuzey Irak’a göndererek, PKK’nın askeri kanadı olan ARGK’ye eleman kazandırmaya çalışan terör örgütü, bunda epey başarılı sonuçlar elde etmiştir. Yığınla insan HADEP tarafından kandırılıp dağa çıkarılarak, bu insanların hayatları söndürülmüştür…

…HADEP terör örgütü ile organik ilişkisi olan bir partidir. Bu ilişki Avrupa’da sözde örgütün siyasi kanadı olan ERNK yoluyla, Türkiye’de de cezaevinde bulunan PKK üyeleri aracılığıyla sağlanmaktadır. HADEP genel merkez yöneticileri sık sık Avrupa’ya giderek, burada PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüşür ve talimatlarını alırlar. Brüksel’deki “Sürgünde Kürt Parlamentosu” yine Brüksel’deki HADEP irtibat bürosu, PKK’nın talimatlarını HADEP’e aktarırlar. Yine Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanı, HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderilmektedirler. Cezaevinden çıkan fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyeleri genelde HADEP içinde çalıştırılırlar. Bu insanlar genelde HADEP içinde yönetici konumundadırlar. Yine bu kişilerin yaptığı faaliyetler, cezaevi ve Avrupa ERNK örgütü tarafından denetlenmektedir. Yanlış bir çalışma yaptıkları takdirde bu insanlar terör örgütü yöneticilerince gerektiğinde uyarılabilirler, yine görevlerine son verilebilir.

Hadep’in Terör Örgütü Açısından Oynadığı Rol

1- Terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak. Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak.

Bu amaçla sosyal etkinlikler düzenleyerek, devlet karşıtı propaganda yaparlar. Açlık grevleri organize ederek, milletvekilleri aracılığıyla Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarla ilişkiye geçerler. Bu ilişkiler vasıtasıyla Türkiye’yi tecrit etmeye çalışırlar.

2- Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak.

Bu amaçla HADEP, kendi bünyesinde kurduğu, kadın, işçi, gençlik, esnaf komisyonları aracılığı ile, insanları ilk önce terör örgütü PKK sempatizanı haline getirir. İkinci adımda ise dağa çıkarır. Bunun için de çok çeşitli etkinlikler düzenlerler. En başta HADEP binaları terör örgütünün eğitim yuvaları haline getirilmiştir. Geziler düzenleme, spor, müzik, folklor gibi çeşitli etkinliklerle halk içinde potansiyel kazanarak, bu potansiyeli örgüte aktarırlar.

3- Terör örgütünün sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, terör örgütü PKK’nın “siyasal ordumuz” adını verdiği eylemci bir kitle yaratmak. Bunun için, terör örgütünün ideolojik söylemleri yumuşatılır. Herkesin kabul edebileceği bir kalıba dökülür. Böylelikle herkesin sıcak baktığı bazı kuru söylemler ve sloganlar etrafında bölge halkını birleştirmek ve terörün şehirlerdeki destekçileri haline getirmek vs. gibi amaçlarını her türlü yöntemi kullanarak yaşama geçirmeye çalışırlar.

4- HADEP, Türkiye’de bölücü bir örgütün legal kurumları olarak faaliyet gösteren tüm dernek, sendika , kültür merkezi gibi oluşumların, yine dergi, gazete gibi basın-yayın organlarının hepsinin koordinesini yapar. Türk sol örgütlerinin bu yönlü oluşumları ile PKK adına ilişkiler kurar.

5- HADEP’ten seçilecek milletvekilleri yoluyla Meclis’te ve Türkiye rejimi içerisinde çatlak sesler yaratmak aykırı düşünceler ortaya atarak bir rejim bunalımı yaratmak veya en azından demokratik yapılanma dahilindeki bazı güçleri birbirine düşürmek. Örneğin, 1991 yılında Meclise giren HEP kökenli milletvekillerinin yaptıkları ilk iş; yemin sırasında sansasyonel söz ve davranışlarla olay çıkarmak olmuştur. Toplumu, bu olaylar etrafında bir tartışma zeminine çekerek, bu sorunu kabul edenlerle etmeyenler arasında bir ikilik yaratıp, tartıştırmak ve sonuçta kendilerini gündemleştirmeyi amaçlamışlardır. Hem de bölücü terör örgütünün düşünceleri Meclis’te bile dillendirilmiştir.

6- Örgüte lojistik destek sağlamak

Terör örgütü PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme yine erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmı HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırılmaktadır. İhtiyacı olan bölgelere para da gönderilmektedir. Bu amaçla HADEP örgütleri “Yoksullara yardım”, “Güneydoğudan göç eden muhtaç ailelere yardım” adı altında, her zaman para, yiyecek-giyecek ilaç gibi şeyler toplar. Bunun için kampanyalar düzenlerler. Bu kampanyalarda topladıkları herşeyi kırsala veya cezaevindeki PKK’lılara gönderirler.

7- Yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin halk içinde barınmalarını sağlamak, deşifre olmalarını engellemek ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek.

Örgüt tarafından eylem ve örgütlenme yapmak amacıyla Türkiye’ye gönderilen şahıslar, buralarda barınma, ilişki kurma, malzeme temin etme gibi çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. PKK, bunları bildiği için Türkiye’ye gönderdiği mensuplarına HADEP içinde faaliyet gösteren, önceden ayarlanmış kişilerin adreslerini verir, böylece terör örgütü üyesi şahısın her türlü ihtiyaçları giderilir. Toplum içinde bu kişilerin deşifre olup, örgüt üyesi olduklarının anlaşılmaması için bu kişilere iş bulunur veya bir ailenin yanına, Güneydoğu’dan gelen akraba görüntüsü verilerek yerleştirilir. Aynı şekilde deşifre olan örgüt mensuplarının yurtdışına aktarılmaları da HADEP eliyle yapılır.

8- Örgütün eylemsiz kaldığı çeşitli dönemlerde HADEP, çeşitli eylemler yaparak eylemsizliği gidermeye çalışır.

Örneğin bölücü terör örgütü PKK, eylemsiz kaldığı zor dönemlerinde ateşkes ilan edince, HADEP’e talimat vererek kitle gösterileri, açlık grevleri ve çeşitli protesto gösterileri düzenlemelerini istemektedir.

Anlaşıldığı üzere Türkiye’nin demokratik yapısından yararlanarak kurulan bu tür kuruluşlar, bölücü düşüncelerin yayıldığı halkın bu yolla zehirlendiği ve devlet düşmanı haline getirildiği, PKK’nın paravan örgütleridir. Bunun en somut örneği bizler olmaktayız. Büyük çoğunluğumuz bu tür paravan örgütlerin propagandalarına kanarak, terör örgütüne katıldık…”

Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1999 günlü yazılı istemi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 2.3.1999 tarihinde alınan ifadesinde de, dilekçe ve altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, HADEP’in seçimlere girerek PKK terör örgütünün Meclise taşınmasının engellenmesi gerektiğini, bu görüşlerin cezaevinde bulunan diğer itirafçıların da görüşleri olduğunu, HADEP’le temasta bulunan örgütün cephecisi ve yurt dışı ile bağlantısını sağlayan kişilerin halen cezaevinde bulunduğunu belirtmiştir.

Ayrıca Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akcan ve Mehmet Yazar’ın aynı tarihte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadelerinde ise:

– Mehmet ALKIN ifadesinde, “…Ben 1995 tarihinde Diyarbakır E Tipi Cezaevine yakalanarak girdim. HADEP adlı partinin temin etmiş olduğu para, ilaç ve elemanları zaman zaman ben alıp yerlerine ilettim. HADEP Diyarbakır il binasında il başkanının odasının yanındaki odada halen örgüt propagandası yapılmaktadır. Cezaevi ile örgüt arasındaki iletişimi de yine HADEP il teşkilatı tarafından tutuklu yakınları vasıtasıyla sağlanmaktadır. Ben Diyarbakır Aydın/Söke ve İzmir’deki parti binalarında bana teslim edilen elemanları alarak dağa götürdüm. Bu sistem halen böyle işlemektedir. Partinin adı ne kadar değişirse değişsin PKK örgütünün görünürde legal temsilcisi gibi davranmaktadır…”,

– Arif SAKIK ifadesinde“…Ben örgüt içerisine 1996 yılında kaçtım. Toplam 3 yıl kaldım. Ben şu anda Diyarbakır E Tipi Kapalı Tutukevinde hükümlü olarak bulunmaktayım. HADEP’in örgüte ne şekilde adam kazandırdığı konusunda bilgim vardır. Şu anda Muş merkezde fotoğrafçılık yapan HADEP’te yönetici konumunda bulunan Selahattin İŞLEK Muş civarındaki insanlara propaganda yaparak Mersin’de Adana’da ve İzmir’de sahte kimlikle faaliyette bulunan Nimet YILMAZ’a iş birliği halinde kandırdıkları kişileri PKK’nın askeri kanadına teslim etmektedirler. Her ikisi de şu anda HADEP’te faal durumdadırlar. Ayrıca Ankara’da Abdülmelik FIRAT’da bu şekilde adam temin ederek örgüte savaşçı kazandırmaktadırlar. Hatta Ankara Cezaevinde hükümlü bulunan Leyla ZANA’da zaman zaman ortak tanıdıkları vasıtasıyla örgütün üzerine fazla gitmememizi ve yıpratmamamız yönünde telkinler gelmektedir. Şu anda halen bu kişiler tarafından örgüte savaşçı gönderildiğini ziyaretime gelen tanıdıkların vasıtasıyla öğrenmekteyim…”,

– Raşit AKÇAN ifadesinde, “…Ben 1997 yılında İstanbul’da Bağcılar’da oturan ablamın yanına tedavi olmaya gittiğimde burada Bağcılar HADEP ilçe binasına gidip gelmeye başladım. Buradaki yayınları okuyarak MED TV izleyerek örgütün fikirlerinden etkilendim. Daha sonra memleketim olan Tatvan’a döndüğümde evden kaçarak Mayıs 1998 tarihinde Van iline giderek HADEP il Başkanının kendimi örgüte göndermesini istedim. Ancak il başkanı bunu kabul etmeyerek benden şüphelendi. Aradan bir saat geçtikten sonra yanında bulunan Ekrem kod isimli PKK militanı beni kenara çekerek nereli olduğumu sordu. Ve bununla birlikte İran’a geçtik. Van Başkaleden çıkış yaptık. Daha sonra güvenlik güçlerine teslim oldum. PKK militanı ile bizim tanışmamız HADEP il binasında olmuştur. HADEP İl Başkanının bu kişinin PKK militanı olup olmadığını bilmemesi mümkün değil…”,

– Mehmet YAZAR ifadesinde, “…Temsilcimiz Mehmet AKTAR’ın Yargıtay Başsavcılığına göndermiş olduğu dilekçe içindeki görüşler doğrudur. Ben örgüt içerisinde cepheciydim. Yani şehir faaliyetinde bulunuyordum. Benim HADEP’liler ile o dönemde örgüt adına yakın ilişkim vardı. Bunların ne şekilde militan kazandırıp bizim vasıtamızla örgüte gönderdikleri, kimlerin bu işlere karıştığı, bu şekilde örgüte yardımda bulunduğu bağlantıların ne olduğu, isim ve yer verilmek suretiyle halen yargılanmış bulunduğum Diyarbakır 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 Esas sayılı dosyadaki gerek benim ifadelerim ve gerekse diğer sanıkların ve özellikle HADEP’li yöneticiler Hamza AKALIN ve Ahmet YAKUT’un ifadelerinde bu bağlantılar çok açık bir biçimde ortaya konmuştur. Başsavcılık arzu eder ise, bu dosyayı incelemek suretiyle söz konusu Partinin ülkeye ne gibi zararlar verdiğini görecektir. Yine aynı dosyada HADEP yöneticileri Celal AYÜS ve Zülfükar ODABAŞI’nın ifadelerinde görülecektir…”,

şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Adı geçenlerin bu beyanları, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan ve bu yönde silahlı eylem ve faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü ile davalı Halkın Demokrasi Partisi arasında bağlantının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

cc- Halkın Demokrasi Partisi İle PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Eylemler

Haklarındaki soruşturmalarda davalı partinin değişik organlarında görevli oldukları belirtilmekle birlikte yapılan yazışmalarda bu konuda açıklık bulunmaması karşısında Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaları gözetilerek aşağıda isimleri geçen kişilerin üzerinde de durulmuştur.

– Faysal Akcan’ın HADEP 2. Olağan Kongresindeki Bayrak İndirme Eylemi

Faysal Akcan’ın 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde salona asılı bulunan Türk Bayrağını bulunduğu yerden çözerek yere attığı, yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın büyük bez üzerine çizilmiş posterini astığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, Abdullah Öcalan’ın lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmalarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar giyen kişilerle salonda bulunan diğer partililerce terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanı olduğu izlenimini veren kişilerin bulunduğu ve salonda açıkça terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Nitekim adı geçenin bu eylemini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 125. maddesi uyarınca 22 yıl altı ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 8.6.1998 gün ve 21997/3736 Esas ve 1998/1820 sayılı kararla onanarak kesinleşmiştir.

– Famiha Aslan’ın HADEP Adana İl Teşkilatının Düzenlediği 29.5.1998 Günlü Toplantıdaki Eylemi

Famiha Aslan’ın, HADEP Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda sunuculuğu sırasındaki konuşmasında,“…ateşin ve güneşin çocuklarına selam olsun, ülkelerinin aslanları olan yiğitlere selam olsun, çocuklarını, kardeşlerini ve kocalarını ölümlerden ve görünmezliklerden kaybeden analara selam olsun, yaşanılır ve özgür bir yaşam için direnen onbinlere selam olsun, güç sahibi yurtseverler ve büyük bir mücadele için burada bulunanlara merhaba…Kürdistan şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapalım, kimse Kürtlere ölü demesin, Kürtler yaşıyorlar, hiç düşmeyecek Kürt bayrağı…” demiştir.

Famiha Aslan konuşmasında, etnik köken ayrılığını vurgulayarak Devletin kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele hatta bir savaş içerisinde bulunduğunu belirtmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması nedeniyle “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Adana 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1998 günlü, 1998/234 Esas ve 1998/432 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

– Leyla Zana, Mehmet Salih Altun, Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Reşit Irgat, Reşit Köçeroğlu, Mehmet Nuri Görkey ve Fehmi Demir’in 1997 Yılı Ocak Ayında Yazdıkları HADEP Bülteninde Yayımlanan Yazıları

Leyla Zana Halkın Demokrasi Partisi bülteninin 14. sayfasında “Geciken bülten” başlığı altında Tutuklu DEP Milletvekili imzasıyla yazmış olduğu yazıda, “Bizler gibi sömürülen yok sayılan sürgün ve imha ile karşı karşıya bırakılan bir halkın kurumlaşarak politika yapması alabildiğine güçtür… HEP ve DEP mirasını devralan HADEP in onlarca şehidi bir o kadarda tutuklusu vardır. … yine şunu çık iyi bilmeliyiz ki bizi düzen partilerinden parklı kılan halkın özgücüne dayanmamız ve halktan aldığımız destek ve cesaretle hareket etmemizdir… art niyet, bencillik, kariyerimiz ve kişisel çıkar gibi yaklaşımların halkımızca kabul görmeyeceği bilinmelidir. savaşın giderek yoğunlaştığı böylesine zor bir süreçten geçerken bireysel çıkar ve benlerimizden uzaklaşarak hep bir olmalıyız”;

Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Nuri Görkey, Fevzi (Fehmi) Demir, M.Reşit Irgat, Reşit Koçeroğlu’nun ise, bahse konu bültenin 21-22-23-24. sayfalarında “HADEP’i Destekleyen Bir Grup Din Adamından: İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı , isimlerini taşıyan beyanlarında, “… Dinle kardeşlik kuralı ve tanımı bu iken ülkemizde yaşanan durum böyle midir’ yoksa Kürt milleti kendi kimliği anadili kültürü kendi örf ve adeti ve yargı değerleri ile yaşamak istiyor diye niçin zulme uğruyor… dinde bir milletin kimliği inkar, kültürünü yok saymak var mıdır. anadilini yasaklamak var mıdır… bugün Türkiyemizde anayasamıza göre Kürt milleti yoktur. Kürtlerin anadili Kürtçe yasaktır. peki Kürt insanının da diğer insanlar gibi Allah yaratmadı mı’ … bu devlet Kürtlere yasaklamıştır bu bir zulumdür. neden’ ‘ben müslümanım’ diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor. … ey islam alemi size ne oldu, Ortadoğu’da İran, Irak, Suriye, ve Türkiye de kürdü öldürüyorsunuz hem de islam adına… Kürtler İslam aleminin yetimleridir diye mi öldürülüyor… yeter müslümanlar yeter artık… bunlar ne Kürtlere ne de Türklere yarar getirir… senin Kürt kardeşinin varlığı inkar ediliyor. kültürü yok sayılıyor yerinden yurdundan ediliyor. yok olup gidiyor…”;

Mehmet Salih Altun’un aynı bültenin 25-26-27 sayfalarındaki, “HADEP Seçilmiş Halk Temsilcileri Grup Sözcüsü Yardımcısı” imzalı rapor başlıklı yazısında, “… Ama başka özellikleri daha vardı, Dilan ve Berivan Kürttü, Neden bunları anlatıyorum, Bu coğrafyada yaşamaya hele Kürt olmaya birileri bedel koymuştu. Kimisine bu bedel 80’inde ödetilir, kimisine 18 inde, 25 inde ödetilir kimi sinede Berivan ve Dilan gibi hayati tanımadan neyin bedeli olduğunu bilmeden daha çocukluğunu yaşamadan canı ile ödetilir… Türkiye’nin bugünkü drurumu yaşanan savaşı, savaşın çirkinliği acımasızlığı ve kirliliğini halka aktarmıya çalışıyorduk, ateşkes sürecini bu ateşkesin Türkiye halkları için önemini anlatmaya çalışıyorduk… dilan ile berivan iki tane küçük çocuktular isimleri kadar kendileri de güzeldi, ama birileri fermanı vermişti, dilan ile berivanlara yaşam hakkı tanınmayacaktı ve tanımadı, bunu herkes bilmelidir. berivan ile dilanları katletmek insanlık dışı bir olaydır… Gelin hep beraber başka Berivan ve Dilan’ların katledilmemesi için ve sıra sevgi ile güle gelmeden bu kirli savaşa dur diyelim, Kendimizi geleceğimiz olan çocuklarımız için siper edelim”

demişlerdir.

Sözkonusu yazıların davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin yayın organı olan “Bülten”de yer alması Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tutumunu ortaya koymaktadır.

Kaldı ki belirtilen yazılardaki söylemleriyle adı geçenlerin halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçunu işledikleri kanısına varan Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ikişer yıl hapis ve 1.720.000’er lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Tahir Han’ın 26.6.1994 Günü Atatürk Spor Salonunda Yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde Gerçekleştirdiği Eylemler

Tahir Han 26.6.1994 günü Atatürk Spor Salonunda yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “Sayın Başkan, değerli delege arkadaşlarım…Demokrasi Partisinin ilk olağan kurultayında yine bir aradaydık. O gün de halkımıza ve bize yönelik saldırılar, kuşatmalar üst boyutlardaydı. Ülkemize, ulusumuza karşı sürdürülen sömürgeci vahşet, dünyanın gözleri önünde büyük bir pervasızlıkla sürdürülüyordu…Arkadaşlar, hatırlatmak açısından söylüyorum. Biz ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel bizzat Kürdistan sorununun varlığı, Kürdistan’ın sömürge olduğu gerçeğidir. Ve Kürdistanın sömürge statüsü değişmeden de Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu bakımdan demokrasinin olmazsa olmaz şartı Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bağımsızlık ve özgürlük üst koşulu, ön koşuluyla desteklenmesidir. Dolayısıyla Kürt ulusunun bu hakkını bağımsız ve özgür koşullarda kullanmak üzere başvurduğu her türlü mücadele araçları meşrudur, haklıdır…Bu bakımdan T.C.’nin dayattığı formaliteler ve yasal zorunluluklarla çatışma içine girilmesi kaçınılmazdır. Çünkü, T.C.’nin mevcut hukuk sistemi Kürdistanın sömürge konumuna yasal bir biçim verilmesi üzerine kuruludur. Ve bizce legal mücadele yasayı değil, meşruiyeti esas almalıdır…Parlamentodaki Kürt milletvekillerinin varlığı, dünya kamuoyuna bu organın hem Kürt hem Türk ulusunun siyasal iradesini temsil eden meşru bir organ oluşuna delil gösterilmektedir. T.C’nin parlamentosu meşru olunca Kürdistan üzerindeki sömürgeci terör de meşru olmaktadır…Sömürgeci şiddet her geçen gün azgınlaşmış…yüzlerce kişi bu saldırılarda şehit düşmüş…politik kadroların legal mücadelelerindeki tüm basiretsizliklerine rağmen Kürt ulusu özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini, büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdürmüş ve bu mücadelede Kürt ulusu bizden beklenen aktif destekten yoksun bırakılmıştır” demiştir.

Adı geçen konuşmasında, Kürt halkının farklı bir kimliği ve Kürdistan isimli bir ülkesi bulunduğunu, ulus ve ülkelerine karşı bir vahşetin sürdürüldüğünü, Kürdistan’ın sömürge olduğunu, bu statü değişmeden Türkiye’nin demokratikleşmesinin mümkün olmadığını, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının, bağımsızlık ve özgürlüğünün verilmesi gerektiğini, Kürt ulusunun bu amaca ulaşabilmek için başvurduğu her türlü mücadele araçlarının meşru ve haklı bulunduğunu, Kürt halkının büyük bir özveri ve kararlılıkla özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini sürdürmekte olduğunu belirtmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan bölücülük propagandası yapmak suçundan Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.1.1997 günlü, E:1996/19 ve K:1997/3 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca 1 sene hapis ve 100.000.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 1.3.1999 gün ve E:1998/1505 ve K:1998/1132 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Bayram Karkın’ın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının Düzenlediği Nevruz Şenliğinde Yaptığı Konuşma

Bayram Karkın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının düzenlediği Nevruz şenliğinde yaptığı konuşmada, “Nevroz bize göre Mezopotamya halklarının cezaevinde yakıp Demirci Kawa yandaşlarını mağlup edişidir. Bunun davamızdaki müjdecisi Nevroz ateşidir. Yani nevroz halkların özgürleşme, özgürlüğüne kavuşma destanıdır. Peki günümüz zalim Dehakları kimlerdir’ Onlar özelleştirme, kamulaştırma…milyonlarca işçiyi sokağa atan sendika hakkı için mücadele eden işçileri joplayan cezaevlerine tıkan işçilerin alın terlerini zorunlu tasarruf diye el koyanlardır…Onlar kürt halkını kirli savaş ve katliamları ile yoketmeye çalışanlardır. Onlar artık pek çok insanın kanını içip onbinlerin yüzbinlerin kanı ile beslenen emperyalist kan içicilerdir…Onlar bir avuç kahrolasıdır. Dersim’de, Şırnak’ta, Halepçe’de en son Lice’de halklarımızı katleden kontrgerillanın ta kendisidir…Sermaye sınıfı çıkarlarını koruyan bir örgüttür…Peki bu cinayet örgütünün bir avuç para babasının tahakkümüne son verecek, onları alaşağı edecek, halkımızı, dünya halklarını kurtuluşa götürecek kurtuluşun mucize nevroz ateşini yakacak olan kimlerdir’ Yani günümüzün Demirce Kawaları kimlerdir’ Tüm baskılara katliamlara rağmen sömürüye ve zulme başkaldıran emekçi halklardır. Model işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bilimin bilinci ile donanmış devrimcilerimizdir…Ne yaparlarsa yapsınlar Nevroz sermayeye karşı devrimcinin simgelerindendir…biz diyoruz ki sermaye ve onun düzenine karşı direnmek emekçilerin ezilenlerin savaştan ve kapitalizmden özgürleşme mücadelesidir. Sömürüye, zulme ve tüm bunların asıl kaynağına karşı ortak mücadeledir…Bugün nevroz Demirci Kawanın yaktığı özgürlük ateşini tüm sokaklarda ve alanlarda yakabilmektir” demiştir.

Bayram Karkın halkın etnik köken farklılığı gözetilerek ırken bölündüğünü, işçi sınıfı ve kürt halkının zulüm gördüğünü ve sömürüldüğünü ileri sürülerek bu kesimleri yönetime karşı koymaya çağırdığı anlaşılmaktadır.

Nitekim adı geçen hakkında Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.10.1997 günlü, E:1997/146 ve K:1997/135 sayılı kararıyla ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik suçundan Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 860.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.1.1998 günlü, E:1997/18657 ve K:1998/172 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Güven Bekirhan’ın 21.3.1997 Günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda Düzenlenen Nevruz Kutlamaları Sırasında Yaptığı Konuşma

21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda düzenlenen nevruz kutlamaları sırasında sunuculuk yapan Güven Bekirhan konuşmasında, Buca ve Erzurum cezaevlerinde silahlı çete üyesi olmak ve bu çete adına silahlı eylemlere katılmak suçlarından dolayı hükümlü ve tutuklu bulunan şahıslarca gönderilmiş mesajlarmış gibi, metinleri orada bulunanlara okuduğu, metinlerin içeriğinde nevruz bayramının Kürt halkının bir bağımsızlık kazanımının yıldönümü imişçesine ve Kürtlere özgü bir gün olarak yeniden böyle bir doğrultuda, bu amaca hizmet etmesi için kutlanması gerektiğinin ifade edilmesi nedeniyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy’un Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 16.11.1998 Günü HADEP Güngören İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Güngören İlçesinde Meydana Getirilen Eylemler

HADEP İstanbul Güngören İlçe Başkanı olan Hediyetullah Ülgen parti binasına gelen şahıslara terör örgütü başının Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy ile birlikte çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplandığı, “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar attıkları, pankart taşıyarak yürüdükleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer sene dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği ayrıca Osman Tağu ve Mehmet Tahir Aksoy’a yaşları nedeniyle 55. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca cezalarında indirim yapıldığı, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 18.11.1998 Günü HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiye Küçükçiğli’de Meydana Getirilen Eylemler

Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün PKK örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını protesto etmek, örgüte destek vermek ve kamuoyu oluşturmak amacıyla 16.11.1998 ve 18.11.1998 tarihlerinde HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatında görevli kişilerin yönlendirmesiyle Çiğli Güzeltepe futbol sahası karşısında ve Küçükçiğli’de kahveler durağında yasadışı gösteriler düzenledikleri, gösterilerde adı geçenler tarafından “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar attıkları nedeniyle “yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, Erdem Kılıç’ın cezasının tekerrürden artırıldığı, Feyyaz Yılmaz’ın cezasının ise yaşının küçüklüğü gözetilerek indirildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, 1999/1439 Esas ve 2000/20 Karar sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Nevruz Yıldırım, Banu Yetkin, Elveda Çelik, Rahmetullah Tepe, Ahmet Bürüsk Altındağ, Hasine Kay ve Hüseyin Sarıaltın’ın Katıldığı 21.3.1998 Günü HADEP Teşkilatı Tarafından İzmir Cumhuriyet Alanında Düzenlenen Açık Hava Toplantısında Yapılan Konuşmalar ve Meydana Gelen Olaylar

21.3.1998 günü İzmir Cumhuriyet meydanında HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “nevruz bayramı” konulu gösteride Rahmetullah Tepe, Nevruz Yıldırım ve Elveda Çelik’in PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan ile Mazlum Doğan’ın posterlerini gösteri alanına getirdikleri, posteri Nevruz Yıldırım’ın, PKK örgütünün işaret ve amblemi bulunan bayrağı ise Ahmet Bürüsk Altındağ’ın taşıdığı, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında Hasine Kay’ın PKK terör örgütünün bayrağını sakladığı, yapılan aramada bayrağın adı geçenin evinde ele geçirildiği, Hüseyin Sarıaltın’ın da örgütün bayrağını açarak taşıdığı, adı geçenlerin gösteriler sırasında PKK terör örgütünü ve liderini öven sloganlar attıkları nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, Nevruz Yıldırım “yasadışı bölücü örgütün sair efradı olmak” suçundan 25.3.1999 günlü, E:1998/117 ve K:1999/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 168. maddesinin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay süreyle ağır hapis cezası, diğer kişiler ise “yasa dışı bölücü örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.10.1999 günlü, E:1999/1114 ve K:1999/3329 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Emine Çelebi, Abdullah Kutal, İhsan Yaşlı, Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Mirzat Sati, Burhanettin Emektar, Cengiz Kaçan ve Volkan Uğraş’ın Katıldıkları Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla ve HADEP İzmir İl ve Konak İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle, 25.10.1998 Günü Kadifekale’de ve 17.11.1998 Günü Limontepe’de Meydana Gelen Eylemler

PKK terör örgütü başının İtalya’da yakalanması ve Türkiye’ye iadesinin istenmesi üzerine Halkın Demokrasi Partisi İzmir İl yönetiminin yönlendirmesiyle adı geçenler 25.10.1998 tarihinde İzmir Kadifekale’de ve 17.11.1998 tarihinde de İzmir Limontepe semtinde gösteriler düzenledikleri, PKK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve HADEP Konak İlçe binasında örgütü desdeklemek amacıyla açlık grevi başlattıkları nedeniyle “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Burhanettin Emektar ve Volkan Uğraş’ın Türk Ceza Yasası’nın 169., 55., 59. maddeleri ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca ikişer yıl altışar ay süreyle ağır hapis cezası, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati, Cengiz Kaçan, Mehmet Emin Bayar ve İhsan Yaşlı’nın Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya’nın Katıldığı 25.10.1998 Günü Denizli HADEP Gençlik Komisyonları Tarafından Düzenlenen Gençlik Şöleni İsimli Etkinlikte Meydana Gelen Olaylar

25.10.1998 tarihinde Denizli HADEP İl Teşkilatı ve Gençlik Komisyonu tarafından Denizli Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen gençlik şöleninde sunuculuk yapan Nuri Turan konuşmasında, “…şu anda Kürdistanın askerleri için ve ölü askerler için bir dakika saygı duruşu için ayağa kalkalım” diyerek izleyicileri saygı duruşuna kaldırmış, bilahare Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında “tüm Kürtlerin bir arada olması ayakta kalması için, her Kürdün birlikte olması için çoğu zindanlarda ve hapishanelerde ömürlerini çürütmüş ve ateşle oynamışlar, çoğu Kürtler ta yıldızlara kadar uzandılar, biz bir daha diyoruz ki bizim şehitlerimiz, bizim önderlerimizdir, biz de onların arkasında yürüyeceğiz. Onlar bizim önderimiz, başımızdır, onlar bize bu yolu göstermişlerdir…”, “…Ateş bizim Kürtler içindir, ateş bedene dönüşür, ateş cana dönüşür, sizce de malum ki Dicle ile Fırat arasında kan dökülüyor, bu kana yeter diyoruz, biz artık kan dökmek istemiyoruz, eğer kan dökmek istersek, eğer canımızı vermek istersek kendi yurdumuz için canımızı ve kanımızı veririz. Hani Nemrut dağının üzerindeki Kürtler, aynı saflarda omuz omuza mücadele vermenin onurunu yaşıyoruz, yaşasın halkların kardeşliği” dediği, Beyaz Emektar isimli sunucu ile birlikte izleyicileri Kürdistan askerleri için saygı duruşuna davet ettiği ve, “…ölüm fikirlerimizin yazgı kürttü, yasaktı adı, tırnaklarımızla kazıdık adımızı Diyarbakır surlarına, bir damla gözyaşı olup, denizlerde can verdik, güneşten koptu yüreğimiz, dağlardan şehirlere ulaştı, her sözümüz bir isyan, her gürültümüz ateşten kopan bir parça olup yıldızlarla buluştu” şeklinde sözler sarfetmişler; Pamukkale Üniversiteli “yurtsever” öğrenciler tarafından gönderilen “Halkımıza kurulduğu günden bu yana baskı, şiddet ve asimilasyon politikalarını pervasızca uygulayan özel savaş rejimi günümüzde bu uygulamalarına psikolojik savaş aygıtlarını da ekleyerek savaşı tırmandırmaktadır. Kuruluş mayasında Anadolu’da yaşayan Türk, Kürt, Türkmen, Ermeni, Arap, Çerkez ve Laz halklarını soykırım temelinde gerçekleştiren özel savaş rejimi her türlü ulusal ve demokratik hak taleplerini zor aygıtlarla en kanlı bir şekilde bastırmaktadır. Ermeni soykırımı ile başlayan bu süreçle Mustafa Sülfi’lerin Karadeniz’de boğdurulması, Şeyh Said’in katledilmesi ve Dersim’de ana karnında bebeklerin süngülenmesi ile devam edip günümüze kadar gelişmektedir. Günümüzde ülkenin bir parçasının gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini en vahşi bir tarzda bastırmaya çalışırken insanların bütün değerlerini ayaklar altına alan öldürülen insanların organlarından koleksiyon yapacak kadar hayvanlaşan özel savaş rejimi aynı saldırıyı zindanlara doldurduğu tutsaklar üzerinde uygulamak istemektedir. Can güvenliğinden sorumlu olduğu tutsaklar üzerinde tam bir vahşet uygulanmaktadır. 12 Eylül karanlığında Amed şafağını yaratarak vahşete karşı direniş geleneğini başlatan Mazlum Kemal ve Hayriler ile sayıları bugün onbinleri bulmuştur. Zindanlardaki özgür tutsaklar bir halkın ulusal önderliğine karşı başlatılan ve halkı bitirmeye yönelik olan politikalarını bastırmak, protesto etmek için bedenlerini bir ateşe veriyorlar. Özel savaş rejiminin topyekün olarak başlattığı bitirme ve yoketme hareketlerine karşı zindanlarda yükselen bu meşale bütün Anadolu’yu saracaktır. Halkımızın gençliği bu saldırılara ve zindanlarda yakılan meşaleyi özgürlük dağlarında yükseltecektir, gelecek kazanılacaktır. Yaşasın halkların kardeşliği” içerikli metni okuduğu, Cezmi Yalçınkaya’nın Türkçe ve Kürtçe olarak söylediği şarkıda, “Canım hanım güle her taraf Kürdistandır…Bizim el üzerimizdeki gençler onlar Kürtlerimizdir, onlar şehit oldular, tek tek onlar bize çağrı yaptılar, bize, şehitler ölmez, dağların üzerindekiler çalışmalara devam ediyorlar, bizi yanlarına çağırıyorlar, şehitler ölmez, haydi dağ başına çıkalım, kendimizi çalışmaya verelim, hepimiz dağlardaki çalışmalarımıza devam edelim, çalışın, çalışınız, dağlardaki çalışmanızı, biz sizlere çağrı yapıyoruz, şehitler ölmez, onlar köyümüzde epey büyük kişilerdir, bizim önderimizden önderlik yapıyorlar, bizim gönlümüzde çok saygındırlar ve büyüktürler, bize sesleniyorlar, şehitler ölmez, şehitler kendini bilmeyenlerin ellerine geçtiler, o ağır ve güçlü askerlerimiz biz Kürtleri bağımsızlığa koşturacaklar, o kahraman askerlerimiz ağır güçlü Kürdistan askerleri şehitler ölmezler, ölmezler…” dediği nedenleriyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 3.6.1999 günlü, E:1998/298 ve K:1999/100 sayılı kararla adı geçenlerin 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca birer yıl hapis cezası verilmiş, bu ceza paraya çevrilerek ertelenmiş ve hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.12.1999 günlü, E:1999/2130 ve K:1999/4069 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Mahmut Güngör’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Romada Yakalanışını Protesto Amacıyla 17.11.1998 ve 6.12.1998 Günleri Arasında HADEP Malatya İl ve Battalgazi İlçe Teşkilatlarında Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Malatya’da Meydana Getirilen Eylemler

Mahmut Güngör’ün terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto etmek ve cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların açlık grevi eylemlerini desteklemek amacıyla HADEP Malatya il binasında başlatılan açlık grevine katıldığı, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve onun başı Abdullah Öcalan’ı destekleyici sözlerin yazılı bulunduğu pankartların asılması, uydu anteni kullanarak MED TV adlı televizyon yayını aracılığıyla PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, terör örgütü başının konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini yerici yayınları parti binasına gelenlere izlettirilmesine yardımcı olduğu ve evinde yapılan aramada terör örgütü yayınlarından olan gazete ve dergilerin ele geçirildiği nedeniyle adı geçenin “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve yine Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

– Sakine Sürgülü, Fatma Dolaş, Gülseren Öner, Nazife Bilgiç, Arzu Doymaz, Sakine Doymaz, Fatma Doymaz ve Hüseyin Aslan’ın Katıldığı 17.11.1998 Günü Abdullah Öcalan’ın Tutuklanmasını Protesto Amacıyla Adıyaman HADEP İl Binasında Yapılan Açlık Grevleri

Yukarıda adı geçenlerin PKK silahlı terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanması ve bu ülkede tutuklanmasını protesto etmek amacıyla Adıyaman HADEP il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatıp bu eyleme katıldıkları ve böylece yasadışı PKK silahlı çete örgütüne destek verdikleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca ceza verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

dd- Aramalarda Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

Halkın Demokrasi Partisi hakkında çeşitli soruşturmalar nedeniyle yetkili ve görevli yargı mercilerince verilen kararlar üzerine adı geçen Parti’nin birçok teşkilat binasında görevlilerce aramalar yapılmış ve bu aramalar sırasında Davalı Parti ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyacak nitelikte yayın, eşya ve diğer belgeler ele geçirilmiştir.

– HADEP Genel Merkezinde Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.2.1998 günlü, 1998/24 D. İş sayılı kararı uyarınca 10.2.1998 Günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın yazdığı “19. Yüzyıldan Günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Hareketi”, “Politik Rapor”, “PKK’nın Parti Tarihi”, “Eğitim Programı”, “Toplumlar Tarihine Giriş”, “Kürt Tarihi” başlıklı ders notlarının bulunduğu, eğitim salonundaki kara tahta üzerine tebeşirle yazılmış “Ape Musa Eğitim Devresi” yazısının bulunduğu, Ali Fırat (Abdullah Öcalan)ın “Kürdistanda Kişilik Sorunu” isimli kitabı, Seracettin Kırıcı’nın yazdığı “Eşa Hadepe Jana Amede”, “Aydınlar Ne Diyor Kürt Sorunu”, İsmail Beşikçi’nin “Kürt Aydını Üzerine Düşünceler”, Kemal Kirişçi’nin “Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi”, Abdullah Öcalan’ın “Kadın ve Aile Sorunu”, Menduh Mahmut Ayan’ın “Gerilla Kartaldır” isimli kitapların bulunduğu, kasette PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayını ile ilgili görüntülerin yer aldığı, genel olarak ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin işleyişi, siyasi gelişmeler ve yönetimle ilgili yanlı beyan ve açıklamalar içeren haber/açıkoturum görüntülerinin ve yayın sunucuyla birlikte, Necdet Buldan, Avukat Hasip Kaplan, Gazeteci Yazar Hasan Aslan Gürgün tarafından yapılan konuşmaların ve terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın telefon bağlantısıyla yaptığı açıklamaların yer aldığı kasetin elde edildiği, duvara asılan pano üzerine silahlı PKK örgütü ve örgütün başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı, bu gazete küpürlerinde, “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Roma’ya akacak”“Kürtler Roma’ya aktı”, “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor”, “Abdullah ÖCALAN : vasiyetleri bizim için emirdir.”, “PKK.lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği,” yazılarının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı, HADEP Genel Merkezi eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine “partinin yolu, misyonu – legal – illegal” yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğunun belirtildiği; 19.11.1998 günü HADEP Genel merkezinde yapılan aramada ise çok sayıda video kaseti bulunduğu, 6 numaralı kasette, HADEP Siirt İl Başkanlığı’nın 26 Nisan 1997 de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ey arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa Parti Teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen Kürtlerin liderisin mazlum doğan” sözleriyle şarkılar söylendiği, dört gencin PKK.nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği, Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– Mehmet Emin Toprak ve Hasan Gül’ün Katıldığı 17.11.1998 Günü HADEP Adıyaman İl Binasında Yapılan Eylemler

Adı geçenlerin, terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde başlatılan açlık grevine destek verdikleri nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Maltya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E: 1999/1 ve K: 1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.5.2000 günlü, E: 1999/2174 ve K: 2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın Ali Fırat ismiyle yazdığı “Türkiye Sosyalist ve Demokratik Hareketi” isimli “Kürdistan’lı Marksistlerin Görevleri” başlıklı “Sterka Rızgari” isimli kitap ile çok sayıda cezaevindeki terör örgütü suçundan tutuklu olanların HADEP Genel Merkezi’ne gönderdikleri dilekçeleri, üzerinde PKK militanlarının gazeteden kesilmiş resimlerinin bulunduğu duvar panosu, İsmail Beşikçi’nin “PKK Üzerine Düşünceler” isimli kitabı, “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, PKK faaliyetlerini görüntüleyen video kasetleri; 10.2.1998 günü yapılan aramada ise 20.2.1992 tarihli “Savaş Hukuku” başlıklı üç sahifelik yazı, 150/80 ebadında “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik isyana ve ayaklanmaya teşvik edice beyanlar içeren teyp ve video kasetlerinin ele geçirildiği bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Belgeler

HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada PKK mensuplarının fotoğraflarından oluşturulmuş PKK’yı öven dokümanlar, 10.2.1998 günü yapılan aramada ise, 1998 yılına ait üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kısım topraklarını da içine alacak şekilde düzenlenen çok sayıda Kürdistan haritasının bulunduğu duvar takvimi ele geçirilmiştir.

ee- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık Numarası Üzerinden Yürütülen Soruşturma Kapsamında Ülke Genelinde Yapılan Aramalar

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık numarası üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında ülke genelinde arama yapılmasına ilişkin karar doğrultusunda yapılan aramalarda çok sayıda belge, yayın, doküman ve eşyalar ele geçirilmiştir.

HADEP Adana İl binasında yapılan aramada, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı “Kürdistan’da Kişilik Sorunu”, “Sosyalizm ve Devrim Sorunları”, “12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi” isimli kitaplar, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu olsun ve Kürtçe “Nevroz Piroz B” yazılı 106 adet Kürdistan haritası olan afiş;

HADEP İstanbul İl Binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul il Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK. teröristi resmi ve yaşasın 15 ağustos atılım ruhu yazısı bulunan bez pankart;

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’in üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı “yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M.Hayrı DURMUŞ, Kemal PlR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’İn resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi;

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada 12 adet komando tipi askeri pantolon;

HADEP Van İl Binasında yapılan aramada çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında PKK bayrağı;

bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezi ile İl ve İlçe Teşkilatı binalarında ele geçirilen belge, yayın, doküman, eşyalar ile video ve teyp kasetlerinin nitelikleri ve içerikleri davalı Parti’nin PKK terör örgütü ile ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

XI- DEĞERLENDİRME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak ile diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyelerinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulunduklarını ve bu eylemlerinin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen odak halini oluşturduğunu ve davalı Parti’nin kapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Davalı Parti savunmasında özetle, HADEP’in kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla aşamalardaki anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemelerin ve nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılıklarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararların Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı olduğunu, Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi, PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Dava, kapatılması istenen siyasi partinin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği ileri sürülerek açıldığından öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın Başlangıcı’nın birinci paragrafında, “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda”; beşinci paragrafında, “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”; 3. maddesinin birinci fıkrasında, ” Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”; 5. maddesinde, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini …”; 14. maddesinin birinci fıkrasında, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denilmiş, ayrıca 28., 30., 58., 81., 103., 130. ve 143. maddelerinde de bölünmez bütünlük ilkesine yer verilmiştir.

Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”, 68. maddenin dördüncü fıkrasında ise, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” denilerek buna aykırı davranan siyasi partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal iradenin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Öte yandan, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasında da Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine koşut kurallar getirilerek belirtilen yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Ulusal düzenlemelerin yanısıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esaslar uluslararası sözleşmelerde de yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği, 17. maddesinde, sözleşme hükümlerinden hiçbirinin bir devlete, topluluğa veya ferde, sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veya sözleşmede belirtilenden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişme veya harekette bulunma hakkı sağladığı şeklinde tefsir olunamayacağı öngörülmüştür.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler” denilmiştir, böylece, ırkçılık, etnik düşmanlık ve terörizm kınanmış, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğu uluslararası bir çağrı olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen “Dünya İnsan Hakları Konferansı” sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. “Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü”yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerleri birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine “Türk Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve ülkesine “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla, Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini söyleyerek, amacı Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları ve böylece kimi mahkeme kararlarıyla da sabit olan Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları, ayrıca, 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde meydana gelen, ayrıntıları ilgili bölümlerde açıklanan olaylar ile Genel Merkez ve teşkilat binalarında yapılan aramalarda elde edilen eşya ve dokümanların da bu durumu doğruladığı anlaşılmıştır.

Halkın Demokrasi Partisi’ne mensup kişilerin ve parti teşkilatının gerçekleştirdikleri eylemler ile elde edilen deliller PKK terör örgütü ile davalı Parti arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koymaktadır. PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’a yönelik bombalı suikast girişimini, yakalanması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yürütülen çalışmaları, yakalanmasını ptotesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla gösteriler, bildiriler, açlık grevleri ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, “özgürlük”, “kardeşlik” ve “barış” kavramları kullanılarak ülkenin belirli kesiminde yaşayan veya belirli bir etnik kökenden geldiğini iddia eden vatandaşlar üzerinde farklı bir ulus bilincinin uyandırılmaya çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak sürdürdüğü mücadelenin “kirli savaş” olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak kimi eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması, parti içi eğitim adı altında PKK terör örgütünün eylemleri için önce Parti daha sonraki aşamada da PKK terör örgütüne eleman temin edilmesi amacıyla kimi gençlerin PKK ideolojisi doğrultusunda eğitildikten sonra örgütün dağlardaki kamplarına silahlı militan olarak yetiştirilmek üzere gönderilmesi, Parti’nin genel merkez, il ve ilçe teşkilatında çok sayıda, hakkında çeşitli yargı mercilerince toplatma ve yasaklama kararı verilen PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eşya, kitap, pankart ve doküman ile PKK terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulundurulması ve propaganda amacıyla örgütün yayın organı olan MED TV’nin gelenlere izlettirilmesi, 2. olağan kongresinde yapılan konuşma ve eylemler gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararları davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği odak haline geldiği sabit olan Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendine göre kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

XII- KAPATMA KARARININ SONUÇLARI

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasına koşut olarak Siyasi Partiler Yasası’nın 12.8.1999 gün ve 4445 sayılı Yasa ile değişik 95. maddesinin ikinci cümlesinde, “…Bir siyasi partinin kapatılmasına söz veya eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar” denilmektedir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Murat Bozlak, Hikmet Fidan, Kemal Bülbül, Kemal Okutan, Kudret Gözütok, Eşref Odabaşı, Recep Doğaner, Mehmet Satan, Hamit Geylani, Mehmet Selim Okçuoğlu, Hayri Ateş, Hasan Doğan, Mehmet Yücedağ, Arif Atalay, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hamza Abay, Yılmaz Açıkyüz, Muharrem Bilbil (Bülbül), Serhat İnan (İman), Güven Özata, Bedir Çetin, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ, Ramazan Sertkaya, Mehmet Mansur Reşitoğlu, Hediyetullah Ülgen, Mehmet Emin Bayar, Suzan Erdoğan, Halime Köklütaş, Mehmet Yardımcıel, Şemistan Ağbaba, Zeki Kılıçgedik, Sakine Berktaş, Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç, Veysel Turhan, Abuzer Yavaş’ın gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

XIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz.1999/37 sayılı İddianamesi ile Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istenilmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1- HALKIN DEMOKRASİ PARTİSİ’nin, kimi eylemleri yanında PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek de sağlayarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince TEMELLİ KAPATILMASINA,

2- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

Kadir ve Fatma’dan olma, 1952 doğumlu, Ankara Şereflikoçhisar Aktaş Köyü nüfusuna kayıtlı Murat BOZLAK,

Süleyman ve Adle’den olma, 1956 doğumlu, Mardin Ömerli Güzelağaç Köyü nüfusuna kayıtlı Hikmet FİDAN,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal BÜLBÜL,

Vakkas ve Sultan’dan olma, 1957 doğumlu, Adıyaman Besni Eğerli Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal OKUTAN,

Nuri ve Suzan’dan olma, 1957 doğumlu, Tokat Merkez Karkıncı Köyü nüfusuna kayıtlı Kudret GÖZÜTOK,

Nazim ve Remziye’den olma, 1959 doğumlu, Yozgat Yerköy Yenimahalle nüfusuna kayıtlı Eşref ODABAŞI,

Abdülvehap ve Fatma’dan olma, 1960 doğumlu, Muş Varto Kumlukıyı Köyü nüfusuna kayıtlı Recep DOĞANER,

Mustafa ve Necibe’den olma, 1956 doğumlu, Gaziantep Nizip Pazarcami Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet SATAN,

Abdullah ve Duri’den olma, 1947 doğumlu, Hakkari Şemdinli Korgan Köyü nüfusuna kayıtlı Hamit GEYLANİ,

Süleyman ve Fidan’dan olma, 1964 doğumlu, Elazığ Karakoçan Okçular Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Selim OKÇUOĞLU,

Hasan ve Sakine’den olma, 1964 doğumlu, Tunceli Pülümür Karagöz Köyü nüfusuna kayıtlı Hayri ATEŞ,

Battal ve Meryem’den olma, 1948 doğumlu, Malatya Hekimhan Koşar Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan DOĞAN,

Ali ve Sultan’dan olma, 1973 doğumlu, Malatya Arguvan Aşağısürmeli Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YÜCEDAĞ,

Hasso (Hüsso) ve Ayşe (Aşa) Fatma’dan olma, 1950 doğumlu, Adıyaman Besni Akdurak Köyü nüfusuna kayıtlı Arif ATALAY,

Bedir ve Bedriye’den olma, 1958 doğumlu, Adıyaman Kahta Çobanlı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hüseyin DURAN,

Ali ve Gülüzar’dan olma, 1964 doğumlu, Adıyaman Besni Meydan Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail MİNKARA,

Ali ve Perihan’dan olma, 1949 doğumlu, Tunceli Pertek Çakırbahçe Köyü nüfusuna kayıtlı Hamza ABAY,

Hasan ve Hayriye’den olma, 1971 doğumlu, Erzurum Hınıs Akgelin Mahallesi nüfusuna kayıtlı Yılmaz AÇIKYÜZ,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1966 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL),

Abdullah ve Zeliha’dan olma, 1975 doğumlu, Bingöl Karlıova Yorgançayır Köyü nüfusuna kayıtlı Serhat İNAN (İMAN),

Behçet ve Süphiye’den olma, 1945 doğumlu, Bitlis Merkez Atatürk Mahallesi nüfusuna kayıtlı Güven ÖZATA,

Bekir ve Veziha’dan olma, 1949 doğumlu, Adıyaman Samsat Balcılar Köyü nüfusuna kayıtlı Bedir ÇETİN,

Hasan ve Zeynep’ten olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Uzunköy nüfusuna kayıtlı Hacı PAMUK,

Devriş (Derviş) ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail TURAP,

Mahmut ve Zeynep’ten olma, 1941 doğumlu, Adıyaman Merkez Davuthan Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer ARSLAN,

Hasan ve Ayşe’den olma, 1966 doğumlu, Adıyaman Merkez Durukaynak Köyü nüfusuna kayıtlı Rıza KILINÇ,

İsmail ve Sultan’dan olma, 1951 doğumlu, Adıyaman Merkez Büyükkırıklı Köyü nüfusuna kayıtlı Şükrü KARADAĞ,

Hasan ve Emine’den olma, 1960 doğumlu, Adıyaman Merkez Kuyucak Köyü nüfusuna kayıtlı Ramazan SERTKAYA,

Ferit ve Fatma’dan olma, 1970 doğumlu, Diyarbakır Hazro İncekavak Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Mansur REŞİTOĞLU,

Hasan ve Emine’den olma, 1951 doğumlu, Diyarbakır Bismil Babahaki Köyü nüfusuna kayıtlı Hediyetullah ÜLGEN,

Bozan ve İslim’den olma, 1961 doğumlu, Şanlıurfa Merkez Yakubiye Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet Emin BAYAR,

Şah Hüseyin ve Çiçek’ten olma, 1975 doğumlu, Muş Varto Onpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Süzan (Suzan) ERDOĞAN,

Abdülbari ve Kamile’den olma, 1962 doğumlu, İzmir Çiğli Güzeltepe Mahallesi nüfusuna kayıtlı Halime KÖKLÜTAŞ,

Ebubekir ve Zümrüte’den olma, 1961 doğumlu, Kars Digor Dağpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YARDIMCIEL,

Sürmeli ve Hanife’den olma, 1966 doğumlu, Kars Selim Koyunyurdu Köyü nüfusuna kayıtlı Şemistan AĞBABA,

İbrahim ve Melek’ten olma, 1950 doğumlu, Bingöl Merkez Kültür Mahallesi nüfusuna kayıtlı Zeki KILIÇGEDİK,

Hıdır ve Hanım’dan olma, 1976 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Sakine BERKTAŞ,

Kaya ve Kibar’dan olma, 1948 doğumlu, Elazığ Palu Karabörk Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan YILDIRIM,

Rıza ve Cemile’den olma, 1957 doğumlu, Elazığ Merkez Şahinbey Köyü nüfusuna kayıtlı Beser KAPLAN,

Yusuf ve Yeter’den olma, 1941 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Hıdır BERKTAŞ,

Hüseyin ve Zeynep’ten olma, 1947 doğumlu, Adıyaman Çelikhan Kaya Mahallesi nüfusuna kayıtlı Sabri SEL,

Abuzer ve Hatice’den olma, 1971 doğumlu, Malatya Yeşilyurt İkizce Köyü nüfusuna kayıtlı Ferhat AVCI,

Hacı ve Nuriye’den olma, 1967 doğumlu, Adıyaman Kahta Yaprak Köyü nüfusuna kayıtlı Yaşar UÇAR,

Abuzer ve Zeynep’ten olma, 1971 doğumlu, Malatya Battalgazi Alacakapı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ali GELGEÇ,

Ali ve Fatma’dan olma, 1968 doğumlu, Siirt Eruh Oymakılıç Köyü nüfusuna kayıtlı Veysel TURHAN ve

Yusuf ve Fatma’dan olma, 1953 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer YAVAŞ‘ın,

Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına,

3- Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararının verildiği tarihte sona ermesine,

4- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,

5- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 13.3.2003 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Mustafa BUMİN

Başkanvekili

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Ertuğrul ERSOY

Üye

Tülay TUĞCU

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Enis TUNGA

Üye

Mehmet ERTEN

Hiyanet-i Vataniye Kanunu

0

Hıyanet-i Vataniye KanunuTürkiye‘de 29 Nisan 1920’de çıkarılan ve 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılan, vatana ihanet suçuna ilişkin 14 maddeden müteşekkil yasadır. TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu (MÜLGA KANUN NO: 3713/23)
Ceridei Resmiye ile neşir ve ilâm : 7 şubat 1337
Kanun No: 2 RGT: 07.02.1921 RG NO: 1

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

MADDE 1

Makamı Muallayı Hilafet ve Saltanatı ve Memaliki Mahruseyi Şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı defi maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet ve ifsadatta bulunan, haini vatan addolunur.

(Yüce hilafet makamı ve saltanatı ve Ülkeyi yedi yabancı devlet güçlerinden kurtarmak ve saldırıları önlemek maksadına yönelik olarak kurulan Büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.)

MADDE 2

Bilfiil hıyaneti vataniyede bulunanlar salben idam olunur. Ferden zimethal olanlar ile müteşebbisleri kanunu cezanın kırk beşinci ve kırk altıncı maddesi mucibince tecziye edilirler.

(Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.)

MADDE 3

Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve ezminei muhtelifede eşhası muhtelifeyi sirren ve kavlen hıyaneti vataniye cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki suver ve vesaiti muhtelife ile tahriren ve tersimen irtikap eyleyenler muvakkat küreğe konulurlar. Tahrikat ve teşvikat sebebile maddei fesat meydana çıkarsa muharrik ve müşevvikler idam olunurlar.

(konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. Yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar.)

MADDE 4

Hıyaneti Vataniye maznunlarının mercii muhakemesi ikar cürüm edilen mahaldeki bidayet ceza mahkemesidir. Ahvali müstacele ve fevkalade maznunun derdest edildiği mahal mahkemesi de icrayı muhakeme ve itayı karara salahiyettardır.

(Vatana ihanet zanlılarının yetkili mahkemesi suçun işlendiği yerdeki Ceza mahkemesidir. Fevkalade ve aceleyi gerektiren durumlarda zanlının yakalandığı yerdeki ceza mahkemesi de muhakeme yapmaya ve karar vermeye yetkilidir.)

MADDE 5

Hıyaneti Vataniye maznunlarının muhakemesi bidayet ceza mahkemelerinden verilecek gayrı muvakkat tevkif müzekkeresi üzerine her halde mevkufen icra edilir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi, ceza mahkemelerinden verilecek kesin tutuklama belgesi üzerine her yerde tutuklu olarak yapılır.)

MADDE 6

Zabıtayı adliye memurlarının tanzim edecekleri tahkikatı iptidaiye evrakı dairei istinkade tevdi olunmaksızın mahallin en büyük mülkiye memuruna ita olunur ve onun tarafından dahi müddei umumiler vasıtasıyla yirmi dört saat zarfında mahkemeye verilir.

(Adli zabıta memurlarının düzenleyeceği ilk tahkikat belgeleri o bölgenin en yüksek rütbeli mülki memuruna verilir ve onun tarafından savcılar vasıtasıyla mahkemeye iletilir.)

MADDE 7

Hıyaneti vataniye maznunlarına ait muhakemat, bir sebebi mücbir olmadıkça azami yirmi dört günde bir hükme raptolunacaktır. Bu müddeti bila sebebi mücbir tecavüz ettiren mahalli zabıtası ile mahkeme heyeti kanunu cezanın yüz ikinci maddesi zeyli mucibince cürmünün derecesine göre tecziye edilmek üzere mafevki mahkemesince muhakemesi bilicra azami yirmi gün zarfında hükme raptedilecektir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi zorunlu bir sebep olmadıkça yirmi dört günde sonuçlanacaktır. Zorunlu bir sebep olmaksızın bu müddeti aşan görevliler ve mahkeme heyeti Ceza kanununun yüz ikinci maddesi eki gereğince suçunun derecesine göre cezalandırılmak üzere ilgili mahkeme tarafından yirmi gün içinde muhakeme edilerek bir karara varılacaktır.)

MADDE 8

İşbu kanuna tevfikan mahakimden sadır olacak muhakamet kat’i olup Büyük Millet Meclisinden badettastik mahallerinde infaz olunur. Tastik edilmediği taktirde Meclisçe ittihaz edilecek karara tevfiki muamele olunur.

(Bu kanuna uygun olarak mahkemece verilecek olan karar kesin olup Büyük Millet Meclisinin tasdiği müteakip bölgesinde infaz olunur. Tasdik edilmeiği durumlarda, meclisin vereceği karara uygun olarak hareket edilir.)

MADDE 9

İşbu ceraimin emri muhakemesi için mahkemelerce istenecek şahsa, celp ve davete hacet kalmaksızın bila hüküm ihzar müzekkeresi tasvir kılınır.

(Bu suçların muhakemesi için mahkemelerce istenen kişi mahkemenin davet yazısına gerek kalmaksızın mahkeme karşısına çıkarılır.)

MADDE 10

İsyana iştirak etmeyen eşhas hakkında ligarazin isnadatta bulunanlar isnad ettikleri cürmün cezası ile mücazaat olunurlar.

(İsyanlara katılmayanlar hakkında kasten suçlamalarda bulunanlar, iddia ettikleri suçun cezası ile cezalandırılırlar.)

MADDE 11

Haklarında gıyaben hüküm sadır olan eşhas, derdestlerinde işbu kanuna tevfikan ve vicahen muhakemeleri icra olunur.

(Haklarında gıyaben hüküm verilenler, yakalandıkları anda yeniden muhakemeleri icra olunur.)

MADDE 12

İşbu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza, liva ve vilayet merkezlerine ve köy heyeti ihtiyariyeleri müctemian celpedilerek işham ve sureti tebliği mutazammım hey’eti mezkure azalarının imzalarını havi zabıt varakaları tutularak idare meclislerince hıfzedilmekle beraber kavaninin neşir ve ilanı hakkındaki kanuna tevfikan ayrıca neşredilecektir.

(Bu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza ve vilayet merkezlerine ve köy ihtiyar heyetleri çağrılarak ve toplanarak yüzlerine karşı okunarak tebliğ edilir ve tebliğ edildiğine dair imzalı zabıt tutularak saklanır.)

MADDE 13

İşbu kanunun icrayı ahkamına Büyük Millet Meclisi memurdur.

MADDE 14

İşbu kanun her mahalde tarihi tebliğ ve ilanından kırk sekiz saat sonra meri olacaktır.

25 Şubat 1925 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir madde ile “dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu

0
Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, 1567 Kanun numarasıyla, dünya genelinde büyük ekonomik buhranın yaşandığı dönemde, 25 Şubat 1930 tarihinde çıkarılmış; Resmi Gazetede yayınlanarak üç yıl süreyle geçerli olmak üzere yürürlüğe girmiştir. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun süresi, daha sonra çeşitli tarihlerde yayımlanan kanunlarla 25 Şubat 1970 tarihine kadar uzatılmış; son olarak 11 Şubat 1970 tarihinde yayımlanan 1224 sayılı kanunla süresiz olarak uzatılmıştır.

22 Nisan 1947 tarihinde 13 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Karar alınmıştır.

Türkiye’de yabancı sermayenin teşviki konusunda çıkartılan ilk yasa ise, 1 Mart 1950 tarih ve 5583 sayılı “Hazinece Özel Teşebbüslere Kefalet Edilmesine ve Döviz Taahhüdünde Bulunulmasına Dair Kanun‘dur

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununda 13.09.2018 Tarihinde Yapılan Değişiklik

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununda yapılan 13.09.2018 tarihinde yeniden değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklik ile; Türkiye’de yerleşik kişilerin, ilgili Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamayacaktır. Menkul ve gayrimenkul alım satım ile kiralama sözleşmelerinde döviz üzerinden belirlenmiş bedellerin 30 gün içinde Türk lirasına dönüştürülmesi öngörülmüştür.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Eski 10 Türk Lirası

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununda Yapılan Değişiklikler

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, sırasıyla; 2 Aralık 1936 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3070 sayılı, 26 Aralık 1942 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 4328 sayılı, 18 Mart 1950 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 5540 sayılı, 20 Şubat 1954 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6258 sayılı, 15 Mart 1966 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 753 sayılı, 24 Mayıs 1985 tarihli Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan 3196 sayılı, 28 Şubat 1989 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3521 sayılı, 6 Ağustos 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 4961 sayılı, 30 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 5827 sayılı Kanunlarla değişikliğe uğrayarak ilişikteki bugünkü şeklini almıştır.

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun özellikle; Bakanlar Kurulunca alınacak kararlara aykırı hareket edenlere verilecek cezaları açıklayan 3 ve 4 üncü maddeleri en çok değişikliğe uğrayan maddeleridir.

Eski 1.000 Türk Lirası

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu
                  Madde 1 – (Değişik: 15/2/1954 – 6258/1 md.)

        Kambiyo, nukut, esham ve tahvilat alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarıyan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk parasının kıymetinin korunması zımnında kararlar ittihazına Bakanlar Kurulu salahiyetlidir.(2)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

             Madde 2 – (Değişik: 16/12/1942 – 4328/1 md.)

            Bu kararlar (Türk Parası Kıymetini Koruma) başlığı altında Resmi Gazete ile ve Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın münasip göreceği diğer neşir vasıtalariyle neşir ve ilan olunur.

             Şu kadar ki kararların yürürlüğe girmesinde Resmi Gazete ile yapılacak neşir ve ilan esas olup bu gazete ile neşredilen kararlar başka vasıtalarla neşir ve ilan edilmiş olsun olmasın metinlerinde mer’iyet tarihi varsa o tarihten yok ise Resmi Gazete ile neşredildiğinin ertesi gününden itibaren Türkiye’nin her tarafında yürürlüğe girer.

Eski 500.000 Türk Lirası

             Madde 3 – (Değişik: 24/12/2008 – 5827/1 md.)

             Bakanlar Kurulunun bu Kanun hükümlerine göre yapmış bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden kişi, üçbin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılır.

             Fiil, 1 inci maddede yazılı kıymetlerin izinsiz olarak yurttan çıkarılması veya yurda sokulması mahiyetinde ise 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu hükümlerine göre suç veya kabahat oluşturmadığı takdirde kişi; eşya ve kıymetlerin rayiç bedeli kadar, teşebbüs halinde bu bedelin yarısı kadar idarî para cezası ile cezalandırılır.

——————————

(1)    7/3/1954 tarih ve 6326 sayılı Kanunun 5/4/1973 tarih ve 1702 sayılı Kanunla değişik 118 inci maddesi gereğince; bu kanun petrol hakkı sahiplerine de uygulanır.
(2)    Bakanlar Kurulunun 25/10/1988 tarihli ve 88/13431 sayılı “Bedelsiz İthala ta İlişkin Karar”; 14/11/1988 tarihli ve 19979 Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
  (3)    Bu Kanunda geçen “İcra Vekilleri Heyeti” ibareleri, “Bakanlar Kurulu”; “Maliye Vekaleti” ibareleri, “Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlık”; “Cumhuriyet müddeiumumileri” ibareleri, “Cumhuriyet savcıları” olarak; ek 1 inci maddede geçen “kambiyo kontrolörleri” ibaresi ise “Hazine kontrolörleri ve stajyer Hazine kontrolörleri” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

            Her türlü mal, kıymet, hizmet ve sermaye ithal ve ihraç edenler veya bu işlere aracılık edenlerden bu işlemlerinden doğan alacaklarını 1 inci maddeye göre alınan kararlardaki hükümlere göre ve bu kararlarda tayin edilen süreler içinde yurda getirmeyenler, yurda getirmekle yükümlü oldukları kıymetlerin rayiç bedelinin yüzde beşi kadar idarî para cezasıyla cezalandırılırlar. İdarî para cezasına ilişkin karar kesinleşinceye kadar alacaklarını yurda getirenlere, birinci fıkra hükmüne göre idarî para cezası verilir. Ancak, verilecek idarî para cezası yurda getirilmesi gereken paranın yüzde ikibuçuğundan fazla olamaz.

Eski 10.000.000 Türk Lirası

   İthalat, ihracat ve diğer kambiyo işlemlerinde döviz veya Türk Parası kaçırmak kastıyla muvazaalı işlemlerde bulunanlar, yurda getirmekle yükümlü oldukları veya kaçırdıkları kıymetlerin rayiç bedeli kadar idarî para cezasıyla cezalandırılırlar. Bu fiilin teşebbüs aşamasında kalması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.

Bu kabahatlerin bir tüzel kişinin yararına olarak işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişiye de aynı miktarda idarî para cezası verilir.

Kabahatin konusunu yabancı para oluşturması halinde; idarî para cezasının hesaplanmasında fiilin işlendiği tarih itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının bu paraya ilişkin “döviz satış kuru” esas alınır.

Hükmolunacak idarî para cezasına, suç tarihi ile tahsil tarihi arasındaki süreler için 6183 sayılı Kanuna göre tespit edilen gecikme zammı oranında, para cezası ile birlikte tahsil olunmak üzere, gecikme faizi uygulanır. Gecikme faizinin hesaplanmasında ay kesirleri nazara alınmaz.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçların tekerrürü halinde verilecek cezalar iki kat olarak hükmedilir.

Bu madde hükmüne göre idarî para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı yetkilidir.

Eski 20.000.000 Türk Lirası

             Madde 4 – (Mülga : 24/12/2008 – 5827/2 md.)
             Madde 5 – (Mülga : 24/12/2008 – 5827/2 md.)
             Ek Madde 1 – (Ek: 15/2/1954 – 6258) (1)

             Vergi Müfettişleri ve Vergi Müfettiş Yardımcıları, Hazine kontrolörleri ve stajyer Hazine kontrolörleri ve kambiyo murakabe mercileri bu kanun hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında tetkikat ve tahkikat yapmak ve tahkikat sırasında suç emareleri bulunursa maznunlar ve suçla ilgisi görülenler nezdinde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun zabıt ve arama hakkındaki hükümleri gereğince muamele ifa etmek salahiyetini haizdirler.

–––––––––––––––––––––

(1) 7/7/2011 tarihli ve 646 sayılı KHK’nin 2 nci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Maliye müfettişleri ile Maliye müfettiş muavinleri, hesap uzman ve yardımcıları” ibaresi “Vergi Müfettişleri ve Vergi Müfettiş Yardımcıları” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
              Ek Madde 2 – (Ek: 15/2/1954 – 6258; Değişik: 8/3/1966 – 753/1 md.)

             Muhacir ve mültecilerin İskan Kanununun 31 inci maddesi haricinde; menkul ve gayrimenkul mallarının bedeli ve ellerindeki nakitler karşılığında yapacakları ithalat bu kanun hükümlerine tabidir.

             Hariçteki servetlerin tevsik şekli; getirilecek malların cins ve nev’i ile ithal için müracaat zamanı ve Maliye Bakanlığınca verilecek müsaadelerin geçerlik süresi ve konuyla alakalı diğer hususlar ayrı bir Bakanlar Kurulu Kararı ile tespit olunur.

             Bu kanun yürürlükte kaldığı müddetçe; İskan Kanununun 32 nci maddesinin ithal edilecek eşyaların cins ve nev’ini tahdit ve tayin eden hükmü ile 33 üncü maddesi uygulanmaz.

             Ek Madde 3 – (Ek: 15/2/1954 – 6258)

             Bu kanuna aykırı fiilleri ihbar edenlerle suç delillerinin tesbitinde hizmeti görülenlere; hangi hallerde ikramiye verileceği ve verilecek ikramiyenin miktar ve nispeti Bakanlar Kurulu kararı ile tesbit olunur.

             Ancak verilecek ikramiyenin miktarı, bu kanun mucibince hükmolunacak para cezalarından tahsil edilecek miktarın % 45 ini geçemez.

             Ek Madde 4 – (Değişik: 15/2/1989 – 3521/2 md.)

             Bu Kanuna göre gerçek ve tüzelkişiler hakkında hükmolunacak para cezalarıyla 1 inci maddeye göre alınan kararlar uyarınca tahsili gereken alacaklar hakkında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

             Ek Madde 5 – (7/5/1985 – 3196/3 md. ile gelen Ek md. hükmü olup madde numarası teselsül ettirilmiştir.)

             Bu Kanunun 1 inci maddesine göre Bakanlar Kurulunca alınan kararlarda lehe değişiklik yapılması veya bu kararların yürürlükten kaldırılması hallerinde; değiştirilen veya kaldırılan kararlara aykırı davranışta bulunmuş olanlar hakkında, failin lehine olan kararlar ve kanun hükümleri tatbik ve infaz olunur.(1)

             Madde 6 – Bu kanun neşri tarihinden üç sene müddetle muteberdir.(2)

             Madde 7 – Bu kanun hükümlerinin icrasına Bakanlar Kurulu memurdur.

             20/2/1930 TARİHLİ VE 1567 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN
             GEÇİCİ MADDELER :
             1 – 7/5/1985 tarihli ve 3196 sayılı Kanunun geçici maddesi :

             Geçici Madde –Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte 1567 sayılı Kanuna muhalefetten dolayı tutuklu veya hükümlü olanlar derhal tahliye edilirler.

             1567 sayılı Kanuna göre verilmiş ve henüz yerine getirilmemiş mahkümiyet kararlarının yalnızca para cezalarına ilişkin kısımları infaz olunur. Hürriyeti bağlayıcı cezalar ile mütemmim ve feri cezalar infaz edilmez. İnfaz edilecek para cezasından, aynı suçtan dolayı daha önce tutuklu kalınan süreler ile infaz edilmekte olan hürriyeti bağlayıcı cezadan fiilen infaz edilmiş olan süreler, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının 1 numaralı bendindeki cürümler için gösterilen asgari hadde göre hesap edilerek mahsup edilir.

——————————

(1)    Sözü geçen 1 inci madde 1567 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin değişikliği hakkında olup yerine işlenmiştir.
(2)    Maddedeki üç yıllık süre; 2100, 2686, 3336, 3974, 4512, 5014, 5540, 6060, 6258, 7220, 402, 723 ve 990 sayılı Kanunlarla çeşitli tarihlerde uzatılmış olup; en son 3/2/1970 tarih ve 1224 sayılı Kanunla süresiz olarak uzatılmıştır.

                1567 sayılı Kanuna muhalefetten açılmış olup da bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte henüz karara bağlanmamış davalarda, sanık, hakim tarafından verilecek 10 günlük mehil içinde bu Kanunla getirilen ağır para cezasının aşağı haddini yargılama giderleriyle birlikte merciine ödediği takdirde kamu davası ortadan kaldırılır, ancak müsadere hükmü uygulanır. Verilen mehil içinde paranın ödenmemesi halinde ise kamu davasına devam olunur.

             2 – 15/2/1989 tarihli ve 3521 sayılı Kanunun geçici maddesi :

             Geçici Madde – Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce ticari amaçlarla ihraç edilen ve süresinde yurda getirilmemiş olan mal bedeli dövizlerin, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren otuz gün içinde yurda getirilerek bir bankaya satılması halinde cari alış kurundan alımları yapılır.

             Verilen süre içinde yurda getirilmeyerek bankalara satışı yapılmayan açık taahhüt hesaplarına ait dövizlerle ilgili olarak, bu dövizlerin, 1 inci maddeye göre çıkarılan kararlar uyarınca yurda getirilmeleri gereken tarihteki kur ile verilen sürenin son günündeki kura göre hesaplanacak kur farkları ilgililerden, 6183 sayılı Kanuna göre tahsil olunur.

             Yukarıdaki fıkralara göre alımı yapılan döviz ve kur farkları ile ilgili açık taahhüt hesapları kapatılır.

             3 – 30/7/2003 tarihli ve 4961 sayılı Kanunun geçici maddeleri :
             Geçici Madde 1-

Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 1567 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin (b) bendine istinaden kesinleşen mahkeme kararları ile hükmolunan, ancak henüz tahsil edilmemiş bulunan para cezalarına esas teşkil eden yurda getirilmesi gereken kıymetin ödeme tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası alış kurları üzerinden yüzde beşinin, bu Kanunun  yayımı  tarihinden  itibaren  doksan  gün  içinde ilgili vergi dairesine ödenmesi veya bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kısmen tahsil edilen para cezasının yurda getirilmesi gereken kıymetin başvuru tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası alış kurları üzerinden hesap edilen tutarının yüzde beşine tekabül ettiğinin tespiti halinde, kesinleşmiş mahkeme kararları bütün neticeleri ile ortadan kalkar. Fazla ödenen tutarlar iade edilmez.

             Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren doksan gün içinde yükümlü oldukları kıymetleri cari kurdan yurda getirenlerin, cari kur üzerinden hesaplanan değer ile defter kayıtlarında yer alan ihracat bedeli arasındaki fark, pasifte bir fon hesabında izlenir. Bu fon sermayeye eklenmesi halinde gelir veya kurumlar vergisine tabi tutulmaz.

             Geçici Madde 2-

Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 1567 sayılı Kanuna istinaden yürürlüğe konulan mevzuat hükümleri uyarınca süresi içinde zorunlu döviz ve efektif devir ve satış yükümlülüklerini yerine getirmeyen yetkili müesseseler ve kıymetli maden aracı kuruluşları, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren yüzelli gün içinde devirle yükümlü oldukları kıymetin yüzde birine tekabül eden tutarın, ödeme tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası alış kurları üzerinden Türk Lirası karşılığını ilgili vergi dairesine ödemeleri halinde, bu konuda açılmış davalar ile idarî işlemler bütün neticeleri ile ortadan kalkar.

             Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun hükümlerine göre haklarında kambiyo takibi başlatılan, ancak henüz yargıya intikal ettirilmeyenlerin, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren yüzelli gün içinde yükümlü oldukları kıymeti yurda getirmeleri halinde bu konuda yürütülen idarî işlemler ortadan kalkar. Bu hüküm çerçevesinde yurda getirilen kıymetler için cari kur uygulanır.

             Kanunun yayımı tarihinden itibaren en çok yüzseksen gün içinde kambiyo takibine konu kıymetin yüzde dördüne tekabül eden tutarın ödeme tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası alış kurları üzerinden Türk Lirası karşılığını ilgili vergi dairesine ödemeleri halinde; bu konuda açılmış davalar ile idarî işlemler ortadan kalkar.

             25.2.2003 tarihli ve 4811 sayılı Vergi Barışı Kanunundan yararlanarak adlarına salınan vergileri ödeyen ya da ödeme plânına bağlatan ihracatçı gözüken malî kuruluşlar hakkında geçici 2 nci maddedeki yüzde dört oran yüzde bir olarak uygulanır.

               1567 SAYILI KANUNA EK VE DEĞİŞİKLİK GETİREN
MEVZUATIN VEYA ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLEN HÜKÜMLERİN YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ TARİHİNİ
GÖSTERİR LİSTE
Değiştiren Kanunun/KHK’nin/ İptal Eden Anayasa Mahkemesi Kararının  Numarası 1567 sayılı Kanunun değişen veya iptal edilen maddeleri Yürürlüğe Giriş  Tarihi
2100 23/1/1933
2686 18/4/1935
3070 2/12/1936
3336 19/3/1938
3974 15/1/1941
4328 26/12/1942
4512 29/1/1944
5014 24/2/1947
5540 18/2/1950
6060 26/2/1953
6258 20/2/1954
7220 25/2/1959
402 20/2/1964
723 17/2/1966
753 15/3/1966
990 31/1/1968
1224 11/2/1970
3196 24/5/1985
3521 28/2/1989
4961 6/8/2003
5827 3,4,5 30/12/2008
KHK/646 Ek Madde 1 10/7/2011

Mahkemelerde

0
Mahkemelerde / Sabahattin Ali

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’nin mahkemelerde ve savcılıklarda yaptığı savunmalara dair belgelerin toplandığı kitaptır.

Kitap, yazdıkları ve düşünceleri yüzünden siyasal bir kimlik ile tanınmış olan Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra kızı Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

Mahkemelerde isimli kitap Sabahattin Ali’nin hayatı, eserleri ve makaleleri hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli bir derlemedir.

Sabahattin Ali

Yazar Sabahattin Ali, kitaplarında ileri sürdüğü fikirlerin yanı sıra gazete ve dergilerde yazdığı makaleler sonucunda da hakkında soruşturmalar ve davalarla muhatap olmuştur.

Eski Sinop Cezaevi

Kitapta Sabahattin Ali’nin bizzat kendi yazdığı savunmalar, dilekçeler, mektuplar bulunmaktadır. Çeşitli mahkeme tutanakları, savunma metinleri, mahkeme kararları, hapishanelerin durumunu ve hapis hayatını yansıtan notlar ve belgeler de kitapta bulunmaktadır. Kitaptaki belgeler kısa dipnotlar eşliğinde anlaşılır bir dille özetlenmektedir. Günümüz Türkçesi ile ve kronolojik sıralamaya göre bölümlere ayrılan belgeler o dönemin devlet ve yargı kurumlarının işleyişi hakkında da fikir vermektedir. Sabahattin Ali’nin yaşadıkları ve sakladığı belgeler o yılların Türkiye’sindeki adalet mekanizması ve hapishane düzeni hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu kitabın konusunu oluşturan belgeler o yıllardaki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlılığına dair önemli bilgiler içermektedir.

Müzeye Dönüştürülen Eski Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali Koğuşu

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak ve anlamak isteyenler için isimi önemli bir rehberdir. Kitap, Sabahattin Ali’nin fikri dünyası hakkında da önemli detaylar içermektedir. Bizzat Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı yazı, dilekçe, mektup ve belgeler, fotoğrafları ile beraber kitapta sunulmaktadır. Sabahattin Ali’nin 1945 yılında devlet memuriyetine alınması üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığı ve Mahkemelerde isimli kitaba koyduğu mektup siyasi düşüncelerini özetlemektedir. Ağır Ceza Mahkemelerine, Savcılık Makamlarına, Yargıtay ilgili dairelerine, Sıkıyönetim Mahkemelerine ve devlet makamlarına yazılmış dilekçe ve mektuplar bulunmaktadır. Kitapta Sabahattin Ali’ye yazılmış mektuplar da bulunmaktadır.

Yaşadığı dönem itibariyle adeta toplumsal bir mobbinge uğrayan ve yaşamı adliyelerde geçen yazar, makul bir dil ve soğukkanlı duruşunu dilekçe ve mektuplarına yansıtmıştır.

Yargı makamlarına yazılan dilekçeler genellikle hukuki olmaktan ziyade mantık ve akıl yürütmelerle iddia makamlarını ikna etme arayışındadır.

Maarif Vekaleti Müfettişlerinden/Reşat Nuri:

‘Hülasa: Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı bir tarafını göremedim. Mevzuubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz -aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Sabahattin Ali’nin Yaşamı

Sabahattin Ali, hikayeci, romancı ve şairdir. Devlet memuru olarak öğretmenlik yapmıştır. 1907-1948 yılları arasında yaşamış genç yaşta vefat etmiştir. Edebiyat eserlerinde, gazete makalelerinde ve toplumsal ilişkilerinde sol eğilimini açıkça yansıttığı için sürekli sıkıntılar yaşamıştır. Boyun eğmeyen ve uzlaşmaz kişiliğini edebi gücü ile birleştirmiştir. Düzeni, hükumetleri ve zamanın önemli kişilerini sert bir üslupla eleştirmiştir. Birçok eseri yayımlanmış, hikayeleri ile öne çıkmıştır. Yazarın hayatı neredeyse adalet sistemi ile mücadele ederek geçmiştir. Sürekli olarak mahkemeye verilmiş, kendini savunmuş, aklanmış ya da hüküm giyip hapis yatmıştır. Sabahattin Ali’nin yaşadığı adli sorunlar onun hayatının ve dolayısıyla yazarlığının önemli bir parçasıdır.

“Bir fikre sahip olmak cürüm değilse, ona lisan vermek de cürüm değildir.”

ALDIRMA GÖNÜL

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Sabahattin Ali

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması

0

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması, 25 Mayıs 1927 tarihinde, Roma’da imzalanmış, 12 Temmuz 1928’de yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun mecliste 5 Ocak 1928’de kabul edilmiştir.

Türkiye-Meksika Dostluk Antlaşması- Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesi

Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti
Diğer taraftan Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti

Samimî dostluk rabıtalarını aralarında tesis ve takviye eylemek arzusile mütehassıs oldukları ve münasebat teessüs edince işbu münasebatın her iki milletin ümran ve refahının tezayüdüne hadim olacağına aynı derece kani bulundukları cihetle bir muhadenet muahedenamesı aktine karar vermişler ve bu hususta murahhasları olmak üzere Türkiye Reisicumhuru,

İtalya Kiralı Hazretleri nezdinde Türkiye fevkalâde murahhas ve büyük elçisi Suat Beyi, ve Meksika Düveli Müttehidesi Reisicumhuru,

İtalya Kralı nezdinde fevkalâde murahhas ve orta elçi Dr. Karlos Povıkay Kazoranı tayin buyurmuşlardır.

Müşarileyhima usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini badettebliğ ahkâmı atiyeyi kararlaştırmışlardır .

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında ve kezalik tarafeynin tebaası beyninde nakabilı nakız \ c ihlâl sulh \ e müsalemet ve samimî <c daimî muhadenet mevcut olacaktır.

Madde — 2

Tarafeyni âliyeyni âkideyn iki Devlet arasında hukuku düvel esasatına tevfikan münasebatı siyasiye ve şehbenderinin tesisinde mutabıktırlar ve her birinin diplomasî ve şehbenderlik mümessillerinin mütekabiliyet şartile tarafı diğer memleketinde hukuku umumiyei düvel esasatı umumiyesile vaz ve tayin edilmiş olan muameleye mazhar olacağını nıüttefikan tasdik ve teslim ederler.

Madde — 3

İşbu muahedename tasdik edilecek ve tasdiknameler sürati mümkine ile Roma’da teati olunacaktır. Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden on beş gün sonra mevkii meriyete girecektir.

Tasdikanlilmakal tarafeyn murahhasları işbu muahedenameyi imza ve tahtim eylemişlerdir. Yirmi beş mayıs bin dokuz yüz yirmi yedi tarihinde Romada birer nüsha düveli mümziyeden  her birine tevdi edilmek üzere iki nüsha olarak tanzim kılınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesinin tasdiki hakkında kanun

Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 12 kânunusani 1.928 – Sayı : 786 )

BİRİNCİ MADDE — Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında 1927 senesi mayısının yirmi beşinci günü Roma’da akit ve imza olunan muhadenet muaheclenamesi Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik edilmiştir.

İKİNCİ MADDE — İşbu muahedenamenüı icrayi ahkâmına İcra Vekilleri Re yeti memurdur.

5 kânunusani 1928

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke

0

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke Kararı (20 Guiding Principles for the Fight against Corruption), Avrupa Konseyi tarafından 6 kasım 1997 tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Konseyi, yolsuzluğun önlenmesi için etkili tedbirler almayı ve kamuoyunun dikkatini yolsuzluk konusuna çekmeyi amaçlayarak ahlaki davranışları teşvik etmek amacıyla bildiriyi yayınlamıştır. Nihai amaç, ulusal ve uluslararası yolsuzlukların ortaya çıkarılarak bu eylemlerin cezalandırılmasını sağlamak ve insanlık onuruna yaraşır bir yapı oluşturmaktır.

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke

Bakanlar Komitesi,

10 ve 11 Ekim 1997 tarihinde Strasbourg’da yapılan Hükümet ve Devlet Başkanları ikinci toplantısında benimsenen deklarasyon ve Eylem Planı doğrultusunda, özellikle “yolsuzluğa ve organize suçlara karşı mücadele” konusundaki III. Bölüm 2. paragrafı göz önüne alarak;

Yolsuzluğun Avrupa Konseyi’nin temel ilkelerine ve değerlerine bir tehdit oluşturduğunun, vatandaşların demokrasiye olan inançlarını zayıflattığının, hukuk devleti ilkesini zedelediğinin, insan haklarına karşı bir reddiye meydana getirdiğinin ve ekonomik ve sosyal gelişmeyi engellediğinin farkında olarak; yolsuzlukla mücadelenin çok disiplinli olması gerektiğini ve bu çerçevede sırayla Valetta ve Prag’da yapılan Avrupa Adalet Bakanlarının 19. ve 21. konferansları tarafından kabul edilen kararların yanı sıra Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın da dikkate alınması gerektiğine kani olarak; yolsuzluk üzerine çok disiplinli Grup tarafından hazırlanan yolsuzluğa karşı mücadelede yirmi temel ilke taslağını ele alarak, ülkelerimizin bu konudaki çabalarına katılmak suretiyle yolsuzlukla mücadeleyi azimle sürdürmeye kararlı olarak, aşağıda yer alan Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke Kararı’nın
kabul edilmesi konusunda mutabık kalır.

1. Yolsuzluğun önlenmesinde etkili tedbirler almak ve bu çerçevede kamuoyunun dikkatini konuya çekmek ve ahlaki davranışları teşvik etmek;

2. Ulusal ve uluslararası yolsuzlukların işbirliği içinde cezalandırılmasını sağlamak;

3. Yolsuzluk suçlarının önlenmesi, soruşturulması, kovuşturulması ve bu konuda hüküm verilmesi ile sorumlu olanların görev ve fonksiyonları ile örtüşen bir bağımsızlık ve özerklikten yararlanmalarını, kanun dışı etkilerden masun olmalarını, delillere ulaşmak için etkin araçlara sahip olmalarını ve yolsuzlukla mücadelede yetkililere yardım eden kişilerin korunmasını ve soruşturmaların gizliliğinin muhafazasını sağlamak;

4. Yolsuzluk suçları sonucu elde edilen kazanca el konulması ve suçluların bu kazançtan mahrum bırakılması için uygun tedbirleri almak;

5. Adli görevlilerin yolsuzluk suçlarında kalkan olarak kullanılmalarını engellemek amacıyla uygun tedbirleri almak;

6. Demokratik bir toplumun gerektirdiği ölçüde yolsuzluk suçlarının soruşturulması, kovuşturulması ya da hüküm verilmesinde dokunulmazlığı sınırlandırmak;

7. Yolsuzlukla mücadeleden sorumlu olan kişi ve kurumların uzmanlığını artırmak ve bunlara görevlerini ifa etmeleri için gerekli olan eğitim ve uygun araçlar olanağını sağlamak;

8. Mali mevzuatın ve bu mevzuatı uygulamakla görevli olan yetkililerin, özellikle yolsuzluk suçları ile bağlantılı olan diğer giderlerin mevcut kanunlarla veya uygulamada vergiden indirilmesini engelleyerek, etkin ve koordineli bir yapıda yolsuzlukla mücadele etmeye katkıda bulunmalarını sağlamak;

9. Kamu yönetiminin örgütlenmesi, işlemesi ve karar alma sürecinin, özellikle etkinliği artırma gereksinimi ile uyumlu bir şekilde mümkün olduğu kadar şeffaflığı artırarak, yolsuzluk ile mücadele etme ihtiyacını dikkate almasını sağlamak;

10. Kamu görevlilerinin hakları ve görevleri ile alakalı kuralların yolsuzlukla mücadelenin gereklerini almasını ve yeterli ve etkili disiplin tedbirlerinin yürürlüğe konulmasını ve davranış kuralları gibi uygun araçlar vasıtasıyla kamu görevlilerinden beklenen davranışların daha ileri düzeyde ayrıntılarıyla tanımlanmasının teşvik edilmesini sağlamak;

11. Kamu yönetiminin ve kamu kesiminin faaliyetlerine uygun denetim prosedürlerinin uygulanmasını sağlamak;

12. Denetim prosedürlerinin kamu yönetiminin dışındaki yolsuzlukların tespiti ve önlenmesinde rol oynamasını kabul etmek;

13. Kamusal sorumluluk ve hesap verme sorumluluğu sisteminin kamu görevlilerinin yolsuzlukla ilgili davranışlarının sonuçlarını dikkate almasını sağlamak;

14. Adil rekabeti teşvik eden ve yolsuzluk yapanlar üzerinde caydırıcı olan uygun ve saydam kamu alımları prosedürlerini benimsemek;

15. Parlamenterlerin davranış kurallarını benimsemelerini ve yolsuzluğa caydırıcı nitelikte olan siyasal partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanı ile ilgili kuralların oluşturulmasını teşvik etmek;

16. Medyanın, ancak demokratik bir toplumda gerek duyulan sınırlama ve kısıtlamalara tabi olarak, yolsuzluk ile ilgili konularda bilgi edinme ve paylaşma özgürlüğüne sahip olmasını sağlamak;
17. Özellikle hakları ve çıkarları yolsuzluk nedeniyle etkilenen kişiler için etkili çözümler oluşturma konusunda olmak üzere, medeni hukukun yolsuzluk ile mücadele etmede söz konusu olan gereksinimleri dikkate almasını sağlamak;

18. Yolsuzluk ile ilgili araştırmaları teşvik etmek;

19. Yolsuzlukla mücadelenin tüm safhalarında, muhtemel organize suç ve kara para aklama bağlantısının göz önünde bulundurulmasını sağlamak;

20. Yolsuzlukla mücadelenin tüm aşamalarında en geniş biçimde bir uluslararası işbirliği geliştirmek.

Ve, Yolsuzlukla Etkili Bir Şekilde Mücadele Etmek Ve Yolsuzluğu Önlemek İle İlgili Olarak Dinamik Bir Sürecin Geliştirilmesine Yardımcı Olmak İçin

Bakanlar Komitesi,

1. Ulusal otoriteleri bu ilkeleri kendi ulusal mevzuat ve uygulamalarında uygulamaya koymaya davet eder;

2. Yolsuzluk İle İlgili Çok-Disiplinli Grup (Multidisciplinary Group on Corruption-GMC)’a hızlı bir şekilde, yolsuzluğa karşı Eylem Programı ile uyumlu uluslararası hukuki enstrümanların özenle hazırlaması talimatını verir;

3. Yolsuzluk İle İlgili Çok-Disiplinli Grup’a (GMC), Avrupa Konseyi’nin nezaretinde, bu ilkelerin ve kabul edilen uluslararası hukuki enstrümanların uygulanmasının izlenmesi için uygun ve etkili bir mekanizmanın oluşturulmasını öneren bir taslak metni geciktirmeden sunması talimatını verir.

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

0

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları (Kodeks sudačke etike) 4 Aralık 12.2006 tarihinde yayınlanmıştır.

Mahkemeler Kanununun (Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, Sayı: 150/05) 107. maddesi uyarınca, Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki Tüm Hâkim Kurullarının Başkanları Konseyi tarafından, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin toplantısında kabul edilmiştir.

Hırvatistan’da, çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi yargı sisteminde yolsuzluğu ve organize suçları önleme amaçlı kanunlar ve bu kanunları yürütecek birimler bulunmaktadır.

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

Hırvatistan Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin en yüksek değerlerine (hukukun üstünlüğü, anayasallık ve yasallık, insancıllık ve etik, insan hak ve özgürlüklerinin korunması) erişmek amacıyla;

Yargı makamının bağımsızlığını, tarafsızlığını, yetkinliğini, eşitlikçiliğini ve saygınlığını temin etmek amacıyla;

Yargısal görevlerin icrasında kişisel ve mesleki sorumluluk, bilinç ve etkinlik konusundaki farkındalığı artırmak amacıyla;

Hâkimlerin kişilerarası ilişkilerinin ve mahkeme çalışanlarıyla ve taraflarla olan ilişkilerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve iyileştirilmesi amacıyla;

Yüksek etik standartlar prensibinin teşvik edilmesi amacıyla;

Yargılama süreçlerine dâhil olan vatandaşlar, tüzel kişiler ve diğer tüm taraflar için yasal korumanın kanuna uygun ve zamanında temin edilmesi amacıyla;

Halkın hâkimlik mesleğinin adilliğine ve etkinliğine duyduğu güvenin güçlendirilmesi amacıyla; Aşağıdaki belgelerde yer alan uluslararası ilkeleri dikkate alarak:

  • BM  Genel Kurulunun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (10 Aralık 1948 tarihli ve 217A(III) sayılı Kararı);
  • Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” başlıklı BM Kararı, 1985;
  • 22 Ekim 1993 tarihli, 50/181 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli, 48/137 sayılı “İnsan Hakları ve Yargı” başlıklı BM Kararı;
  • Bireylerin, Grupların ve Toplumsal Organların Evrensel Olarak Tanınan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Destekleme ve Koruma Hakkına ve Sorumluluğuna İlişkin Bildirge (8 Mart 1999 tarihinde kabul edilen 53/44 sayılı BM Genel Kurul Kararı);
  • Avrupa Konseyinin “Hâkimlerin Bağımsızlığı, Tarafsızlığı, Etkinliği ve Rolü” hakkındaki R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı;
  • Bangalore Yargı Etiği İlkeleri;
  • 8-10 Ekim 1998 tarihlerinde Avrupa Konseyinde kabul edilen “Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı” ve diğer uluslararası belgeler;
İşbu Yargı Etiği Kuralları aşağıdaki hükümleri öngörür:
1. Etik Kuralları

Yargı Etiği Kuralları, yargısal faaliyetlerin başarılı şekilde yerine getirilmesi için gerekli olan bir etik ilkeler bütünüdür.

2. Anayasallık ve Yasallık

Hâkimin görevi, Anayasaya ve yasalara uygun şekilde ve Hırvatistan Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin bir parçası olan uluslararası anlaşmalara dayanarak hüküm vermek ve Anayasaya, uluslararası anlaşmalara ve Hırvatistan Cumhuriyeti kanunlarına uygun olarak kabul edilen diğer düzenlemeleri uygulamaktır.

3. İnsancıllık ve Etik

Hâkim, mesleki faaliyetlerinde ve özel hayatında insancıl şekilde hareket eder ve mesleki standartlara ve genel kültür standartlarına uygun olarak en yüksek etik ilkeleri uygular.

4. Bağımsızlık

Hâkim; toplum, toplumsal gruplar ve bireyler karşısında bağımsız şekilde hareket eder ve yasal düzenlemeleri yalnızca vicdanına göre yorumlayarak ve uygulayarak hareket eder ve karar verir.

5. Tarafsızlık

Hâkim; görevlerini tarafsız şekilde ve ırk, renk, din, ulusal köken, yaş, medeni durum, cinsel yönelim, sosyal ve maddi statü, siyasi yönelim ve diğer farklılıklar bakımından herhangi bir yanlılık veya iltimas olmaksızın yerine getirir.

Hâkim, yargılama sürecinin hakkaniyetine zarar verebilecek ve bir davada yanlılık izlenimi oluşturabilecek açıklama ve yorumlar yapmaktan kaçınır.

6. Ehliyet

Hâkimin yargısal görevlerini profesyonel şekilde yerine getirebilmesi için hukuka ve hukukun uygulanışına ilişkin yüksek düzeyde bilgi sahibi olması gerekir.

Hâkim, sunulan mesleki eğitim programlarına katılma hakkını ve vazifesini taşır.

7. Eşitlik

Hâkim, yargısal görevlerin icrasında bir davanın tüm taraflarına karşı usule uygun, anlayışlı, saygılı ve eşit şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkim, mahkeme çalışanlarının ve resmi nüfuzu altında bulunan diğer tüm kişilerin, davanın tüm taraflarına karşı eşit muamele göstermesini temin eder.

8. Yargı Görevinin Onuru

Hâkim, mahkeme dışındaki yargısal görevlerini ve faaliyetlerini yerine getirirken mahkemenin ve yargı mesleğinin itibarının ve onurunun korunmasına katkı sağlayacak davranış standartları geliştirmekle yükümlüdür.

Hakim, hâkimlik konumuna yaraşmadığı izlenimi veren her türlü uygunsuz davranıştan uzak durur ve diğer vatandaşlar için külfet olarak nitelenebilecek birtakım sınırlamaları kabul eder.

Hakim, yazılı ve sözlü ifadeleriyle hâkimlik mesleğinin ve konumunun itibarını korur.

Mahkeme başkanı veya bir dairenin başkanı olarak görev yapan hâkim, kendisinin üstün olduğu hissiyatını oluşturmaz.

Hâkim, hâkimlik konumuna uygun olmayan kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz herhangi bir görev icra etmez.
Hâkim; ailesinin, hâkimlik mesleğinin icrasında kendi eylemlerine ve kararlarına uygunsuz etkide bulunmasına müsaade etmez.

Hakim; kendisi, aile üyeleri veya başka bir kişi için özel menfaat elde etmek veya bu kişilerin menfaatlerini desteklemek üzere mesleğin itibarını kullanmaz.

Hâkim; aile üyelerinin, mahkeme çalışanlarının veya yargı erkinin yetkisine tabi olan başka herhangi bir kişinin, hâkimin görevlerini yerine getirirken yaptığı veya yapmayı ihmal ettiği bir şey karşılığında hediye, borç veya iltimas kabul etmesine müsaade etmez.

Hakim, yargı görevinin dışında hukuki danışmanlık veya adli yardım sağlamaz.

Hâkim, usul kuralları aksini gerektirmediği sürece, hâkimlik görevinin icrası kapsamında önceden baktığı herhangi bir davada veya bu davayla ilişkili başka bir davada hâkimlik görevinin sona ermesinden sonra dahi herhangi bir şekilde yer alamaz.

9. Sorumluluk

Hâkim, bakmakla sorumlu olduğu dosyaları sırasıyla karara bağlamalı, dava işlemlerinde herhangi tarafa öncelik vermemelidir.

Hakim, davalara ilişkin çalışmalarında gereksiz gecikmelerin yaşanmamasına özen gösterir ve belirlenecek usulü mümkün olduğunca erken şekilde uygulamakla yükümlüdür.

Hâkim; mesai saatlerinden azami istifade sağlanabilmesi amacıyla iş yükünün mantıklı bir şekilde dağıtılmasından sorumludur.

Hâkim, resmi görevi dâhilinde gerekli olmadığı sürece, mesleğinin icrası esnasında edindiği gizli bilgileri ifşa etmez.

10. Çalışkanlık ve Özen

Hâkim, mümkün olan en yüksek performansı elde etmek için tüm bilgisini ve gayretini ortaya koyar ve tamamlanan iş miktarını artırmak adına kaliteden ödün verilmemesini sağlar.

Hâkim, kabiliyetleri ve ilgi alanları doğrultusunda, kendisini sadece mahkeme ve yargısal karar alma süreciyle ilgili görev ve sorumluluklara değil, hâkimlik görevi ve mahkemenin işleyişi ile ilgili diğer görevlere de adar.

Hâkimin mahkeme dışarısındaki faaliyetleri, yargısal görevlerini düzenli ve düzgün şekilde yerine getirmesine engel teşkil etmemelidir.

11. Dernek Kurma Özgürlüğü

Hâkimler, yargı makamını korumak ve geliştirmek amacıyla, kendi çıkarlarını savunan ve bağımsızlıklarını ve yargı gücünün statüsünü koruyan meslek birlikleri kurma ve bu derneklerin çalışmalarına katılma hakkına sahiptir.

12. Kamuyla İlişkiler

Hâkim, kamu nezdinde hâkimlik mesleğinin itibarını yükseltecek şekilde davranır.

Hâkim, görülmekte olan belirli dava süreçlerine ve bu davalardaki mahkeme kararlarına ilişkin bir görüş ifade etmez.

Hakim; hukuk, hukuk sistemi ve yargı sisteminin işleyişi konularındaki kamusal tartışmalara katılabilir.

Hâkim; kamu içindeyken veya medya, yazılı makaleler, radyo veya televizyon programları, halka açık toplantılar, dersler vs. yoluyla toplumsal olgular konusunda yorumda bulunurken sergilediği görüntünün, ifade ettiği görüşlerin ve genel davranış biçiminin yasal düzenlemelere ve işbu belgenin hükümlerine uygun olmasına azami gayret sarf eder.

Hâkim, dava esnasında ve davayla bağlantılı olarak kendi kişiliğine vurgu yapmaktan ve görüş ve düşüncelerini özellikle medya vasıtasıyla dile getirmekten kaçınır.

13. Hâkimlerle ve Mahkeme Çalışanlarıyla İlişkiler

Hâkimler, mahkemedeki tüm çalışanlara doğru şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkimler, meslektaşlarıyla ilişkilerini ve mesleki işbirliğini geliştirir ve iyi bir şekilde sürdürür.

Hâkim, mahkeme danışmanlarına mesleki gelişimlerinde destek olur.

Hakim, mahkemedeki stajyerlerin hukuk bilgilerini geliştirmelerini sağlamalı, edinilen bilgilerin ve hukuk teorisinin pratikteki uygulanışının isabetli ve eksiksiz olmasına yönelik gayret gösterilmelidir.

Hâkim, mahkeme danışmanlarının ve mahkeme stajyerlerinin etik davranış düzeylerini işbu Etik Kuralları belgesine uygun olarak geliştirir.

14. Etik Kurallarının İhlali

Hâkimler, işbu Etik Kurallarına uymakla yükümlüdür.

Herkes, bir hâkimin bu belgenin hükümlerine aykırı olan davranışlarına dikkat çekme hakkına sahiptir.

Bir şikâyetin hedefindeki hâkimin görev yaptığı mahkemenin hâkimler kurulu başkanı, söz konusu şikâyeti hâkimler kuruluna sunar.

Hâkimler Kurulu, söz konusu hâkimin şikâyete karşı yanıt vermesini sağlar.

Hâkimler Kurulunun bir şikâyetin haklı gerekçelere dayandığını tespit etmesi halinde

Kurul, Etik Kurallarının ihlal edildiği kararını alır.

Hâkim, kararın bildirildiği tarihten sonraki sekiz gün içerisinde Etik Kurallarının ihlal edildiği yönündeki Kurul kararına karşı itirazda bulunma hakkına sahiptir. İtiraz, Mahkemeler Kanunu‟nun 107. maddesinin 2. fıkrasında bahsi geçen Kurul tarafından, Kurul üyelerinin oy çoğunluğuyla karara bağlanır.

Nihai karar, hâkimin görevini ifa ettiği mahkemenin başkanına bildirilir.

İşbu Etik Kuralların ihlaline ilişkin hükümler, Etik Kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen ihlaller için geçerlidir.

15. Nihai Hükümler

İşbu Etik Kuralları, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki tüm Hâkim Kurulları Başkanları Konseyinin bir oturumunda kabul edilmiş ve aynı gün yürürlüğe girmiş olup Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yargılama dönemi, susma dönemidir

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk
Yargılama dönemi, susma dönemidir / Prof. Dr. Sami Selçuk 
Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Aşağıdaki görüşler daha önceleri de sık sık açıklanmıştır. Yeniden anımsatmaya zorlanmak kuşkusuz çok üzücüdür.

Şu noktayı asla unutmamak gerekir: Günümüzde hukuk ve yargı bağımsızlığı bilincine ulaşmış ve “hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş halklara, evet, sadece bu tür toplumlara uygar toplum denmektedir.

Bu toplumların, temel özelliği yargılama erkinin tam bağımsız olmasıdır. Bir suç işlendiğinde suçlanan kişi, yalnızca yasama ve yürütme erklerinden değil, devletlilerden ve sokaktaki insandan da bağımsız olan yargılama organının önüne taşınır; o kişinin yöneltilen suçu işleyip işlemediğinin belirlenmesi istenir. Tam bu aşamada uygar toplumlar yargıçlara şunları söylerler: “Suçlanan kişi, bir nesne, eşya değil, saygınlığıyla donanımlı ve şerefli bir hukuk öznesidir. Sanığa yetkin bir savunma olanağı vererek, ‘insan (özne) için konmuş hukukun’ (hominum causa omne ius constitutum est) içinde kalarak ve dış dünyaya kulaklarını tıkayarak, duyu organlarınla doğrudan ve yüz yüze iletişime geçtiğin tanık, belge, bulgu vb. kanıtlara başvurarak, onu herkesin gözü önünde yargıla, hiçbir gücün, erkin etkisinde kalmaksızın özgür vicdani kanına göre yüzde yüz suçlu olduğuna inandığın takdirde mahkûm et, tersi durumda ise kesinlikle akla!”

Uygar toplumlarda özellikle de devletlilere hukuk bunları dedikten sonra herkes geriye çekilir, hukukun diyeceğini sabırla ve sessizce bekler.

Evet, hukukun üstünlüğünü ve yargının/yargılamanın bağımsızlığını hukuk ve adalet bilinciyle ve sağduyuyla içselleştirmiş uygar toplumların değişmez niteliği budur.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri on yedinci yüzyılda İngiltere’de yaşanmıştır.

Başpiskopos Richard Bancroft‘ın üst mahkemelerin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimini kırmaya çalıştığı dönemde Üst Mahkeme Başyargıcı Edward Coke (1552-1634) ile Kral arasında 1612’de adalet tarihinin ders verici olaylarından ve konuşmalarından biri yaşanmıştır.

Dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesi, yetkisini aşarak ve laik mahkemeyi dışlayarak birini tutuklamak ister. Bunun üzerine olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Bancroft, şu görüşte birleşirler: “Kral, kral adına yargı kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir.”

Evet, yargıçlar, o dönemde geleneksel hukuka göre kral adına karar vermektedirler. Ancak sorun bu denli sıradan değildir. Başka boyutları da bulunmaktadır.

Coke, bunları anımsatarak ve “Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada asla karar veremez. Dava, hukuka göre yalnızca mahkemelerce çözülebilir” diyerek buna karşı çıkar. Doğa, akıl ve mantık konularında öğrenim gördüğünü belirten Kral, hukukun akla, mantığa dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunların yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kral’ın bu konularda yetkin bilgisinden kuşku duymadığını, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklın yetmediğini, uzun deneyimler sonucu elde edilen “hukuksal akıl”la donatılmak gerektiğini söyler. Kral ise, bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağımlı kılınmasının ihanet olduğunu belirtmekle yitinir.

Bunun üzerine Coke, Krallık Kurulunun önünde, kralla çatışmayı göze alarak, adalet tarihine geçen şu ünlü yanıtı verir: “Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır.”

Edward Coke’un “hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nu savunanlara verdiği bu ders verici yanıt ve özdeyiş, ABD Yüksek Mahkemesinin adalet tarihinin ünlü olaylarını yansıtan pirinç kapısındaki kabartmalardan biriyle insanlığın hukuk bilincine kazınmıştır.

Ancak yargıçların yürütme ve yasama organlarına karşı bağımsız olmaları elbette yeterle değildir.

Yargıçlar, dış dünyaya, özellikle basına karşı da bağımsız olmalıdırlar.

Bu da yetmez. Yargıçlar, yargılama yaparken ve yargı kurarken kendi inançlarını ve görüşlerini ayraç içine almalı; kendi görüş ve inançlarına karış da bağımsız olmalıdırlar.

Özetle uygar her toplumda yargı bağımsızlığının en az koşulları bunlardır. O toplumlarda insanlar, yargılama erkinin önüne gelmiş davalar konusunda mahkemelerin kararlarını sabırla beklerler.

16 Temmuz 2016 kalkışması üzerine ve daha sonraları açılan birçok dava ile ilgili yargılamalar, günümüzde de sürmektedir. Bir kesiminde sanık sayısı çoktur; yargıçların işi yorucu, sorumlulukları ağırdır. Bu yargılamaların sonucunda eylemleri sanıkların yaptıkları vicdani kanıya göre belirlendiği takdirde bu eylemlerin suç hukukundaki adları ortaya çıkacaktır.

Bunun için yargıçların her türlü etki ve telkinden (aşılama) uzak, sağlıklı bir ortamda yargılama yapıp karar vermeleri gerekir.

Buna karşılık ülkemizde her Allah’ın günü hukukçular dâhil, her boydan insan, akşamdan sabaha uyuşmazlık konusundaki yargısını mahkemelerden önce açıklamak için yarış içindedir. Hemen herkes, bu konuda yargıçların yerine geçerek görsel ve yazılı basın organlarında hüküm kurmaktadır. Bunların arasında hukukçuların, bilim insanlarının bulunması ise ayrı bir sorundur; bilinçsizlik ve utanç örneğidir!

Aslında bu durum, yargılama erkinin bağımsızlığı ve yansızlığı konularında bilinçsizliğin ötesinde yüzeysel bir aymazlıktır. Bu noktada da kalınmamaktadır. Her boydan siyasetçi de sıraya girmiş. “Suçüstü yakalandıkları halde” sanıkların mahkemelerde “görmedim, duymadım, konuşmadım” dediklerini, ancak “acı sondan kurtulamayacaklarını” dünya kamuoyu önünde yüksek sesle söylüyor. Adalet için karşı çıkması gerekenler de, bu bilinçsizliği aymazlıkla alkışlıyorlar.

İlkin herkese, yargılamalarla ilgili değerlendirme heveslilerine ve özellikle Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin şereflerin ortaya koyarak ant içenlere Anayasa’nın çoğu devletin anayasasında yer alan hükümlerini anımsatmak isterim: “Yargı(lama) yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır” (m. 9, 138). “Suçluluğu (mahkemece) hükmen belirleninceye değin kimse suçlu sayılmaz” (ünlü ve küresel suçsuzluk karinesi, m. 38). “Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ya da kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde (aşılama) bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir demeçte bulunulamaz” (m. 138).

Onlara ve halkımıza şunları söylemek isterim:

Bildiğimce Cumhuriyetin hiçbir döneminde yargıçlar, kararlarını etkileyecek böylesine yersiz ve hastalıklı tartışmalarla kuşatılmamışlar, yargıçların yerine geçilerek hiçbir dönemde bu türden yargılar kurulmamıştır.

Dolayısıyla yargılama erki, yine hiçbir dönemde bu denli güven yitirmemiş, işlevsizleşmemiş, silikleşmemiştir.

Siz istediğiniz kadar “yargılama erki bizde bağımsızdır” diye yırtının. Asıl olan, AİHM’nin kararlarında vurguladığı üzere, yaşanandır, “görünen/görülebilir olan”dır (visible).

Yargıç olmalarını salık verdiğim öğrencilerim bile bunun ayrımında. “Bu koşullarda yargıçlık yapmamızı öneriyor musunuz?” diye soruyorlar.

Kaygılar, tasalar, üzüntüler içindeyim.

Yargılama erkinde bulunduğum sırada böyle bir sorunsalla ve soruyla hiç karşılaşmamışımdır. O dönemi bile beğenmeyenlerin iktidarında bu yaşadıklarım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına bile siyasetçilerin yargıçlara yönelik söylemlerinin girdiği bir dönemi yaşamak, beni hem utandırıyor, hem de kaygılandırıyor.

Efendiler, elbette 16 Temmuz olayında yapılan eylemler, yargıçlar tarafından ele alınacak, değerlendirilecektir.

Ancak şu noktalar asla unutulmamalıdır: Bu eylemin ya da eylemlerin ve bunlara kimlerin katıldığının belirlenmesi yetkisi ve tekeli, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşmayı kotaran yargıçlara; eylemlerin belirlenmesinden sonra bunların hukuktaki adlarının ne olduğunu açıklama tekeli de yine yargıçlara aittir. Siyasetçilere, köşe yazarlarına, sokaktaki insanlara değil.

Yineleme pahasına söylüyorum. Unutmayın. Uygar bir toplumda yalnızca “yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir” (judex est lex loquens). Bu yüzden yargıca “canlı yasa” (Faruk Erem) denmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yargıç, her şeyden önce bir insandır. Adaletin gerçekleşmesi için çabalarken hiç kuşkusuz çok duyarlıdır. Sanıldığının tersine duygusuz bir araç, makine de değildir. Bağımsızlık ve yansızlık dünyasında kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü yenmeye çabalayan yargıç, özellikle de bir suç olayını yargılayan yargıç, suçbilimin kliniğinin katkılarını da gözeterek, suçlulukla savaşıma katılmaktadır. Bu açılardan hem doğru karar vermek, hem de yaratıcı olmak; bütün bunları yerine getirirken de sanık sözcüğünün ve bu niteliği taşıyan kimsenin sıradan bir ad olmadığını gözetmek zorundadır. Yargıç, bu koşullarda yalnızca kuru ve biçimsel bir yargılama yapmamakta, aynı zamanda suçlamayı, sanığı ve onun bütünüyle kişiliğini de duyumsamaktadır. Duruşmadan edindiği izlenimlerle birlikte çağcıl bilimlerin ışığında karar verecektir. Unutulmamalıdır ki, tıpta hasta hekime iç dünyasını açmakta; yargılamada ise sanık, iç dünyasını çoğu zaman gizlemekte, yargıcı yanlış yollara sürüklemeye çabalamaktadır. Bu yüzden yargı kurarken içe bakış yöntemi elbette yetmeyecektir. Öte yandan aşılamalara (telkin) karşı yargıç, çok duyarlı olacak, içgüdüsel (insiyaki) yargılardan özenle kaçınacaktır. Nasıl gündüz saat on iki denilince insanda acıkma duygusu depreşirse, yargıç da, kendisine yönelik aşılamalardan (telkin), bulaştırma gücü yüksek coşkulardan uzak duracaktır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Erem, Faruk, Suç Bilim Açısından Adalet Psikolojisi, Ankara, 1997, s. 252-260).

Öyleyse yargılamanın önüne gelen davalarda lütfen herkes kendini o yargılamayı yürüten yargıçların yerine koysun; onlara bir şeyler tekin etmeye kalkışmasın. Kısaca hiç kimse hiç kimse dışarıdan gazel okumasın ve uygar yüzümüzü lekelemesin.

Tamam anladım. Adalete, hukuka, anayasaya vurgun değilsiniz. Ama hiç değilse yargılamaya ve adalete saygılı olun! Anayasa’ya uyun!

Birincisi, etik bir ödev; ikincisi, anayasal bir görevdir.

Ve her ikisi de, yukarıda değinildiği üzere, uygar insan ve toplum olmanın ölçütüdür.

Evet. Yargılamalar bitinceye değin uygarlık iddiasında olanlara, sadece üç maymunu oynamak düşer. O kadar.

Daha sonra ne isterlerse yapsınlar. İstedikleri kadar görsünler, duysunlar, konuşsunlar, öfkelensinler, bağırıp çağırsınlar!

Ama lütfen şimdilik susma hakkınızı kullanın. Yargılamaya karışma suçunun suçlusu, sanığı olmayın.

Eğer susmazsanız, şunu hiç unutmayın: Yanlış kurulan her kararda, yargının önüne gelemeseniz bile, yargılamanın önüne taşınmasanız bile, bir suçlu olarak sizin de payınız olacaktır.

Sizlere tavsiyem şudur: Türk Ceza Yasası’nın 277 ve 288’inci maddelerini okuyun.

O zaman Yasa’nın iletisinin ne olduğunu ve konunun ne denli duyarlı daha iyi anlarsınız.

Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Evet, görseniz bile, duysanız bile, özellikle asla konuşmayın.

Çünkü yargılama dönemi, susma dönemidir.

Makale T24’te yayımlanmıştır. 



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yapay Zekâ Çağında Sosyal Öğrenme Teorisine Dayalı Usta–Çırak Metoduyla Avukatlık Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA SOSYAL ÖĞRENME TEORİSİNE DAYALI USTAÇIRAK METODUYLA AVUKATLIK EĞİTİMİ – Avukat Fahrettin Kayhan

Bilişim çağından sonra son yıllarda yapay zekâ çağından bahsedilir olmuştur. Yapay zekâ verileri benzeri görülmemiş hızlarda işleme ve analiz etme yeteneğiyle hukuk meslekleri de dâhil olmak üzere birçok endüstriyi dönüştürerek çeşitli sektörlerde sıçrama yaratmıştır. Yapay zekânın hukuk sektörüne entegrasyonu, sadece hizmet süreçlerini değil, aynı zamanda hukuk profesyonellerinin, müvekkillerin ve yargı organlarının deneyimlerini dönüştürüyor. Yapay zekâ sözleşme incelemelerine yardımcı olmaktan hukuki araştırmalara kadar, değerli bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Hatta yapay zekânın hukuk mesleklerinin yerini alacağı, avukatlık ve yargıçlık başta olmak üzere hukuk mesleklerinin tarihe karışacağı endişesi sıklıkla dile getirilir olmuştur. Orta vadede bu öngörü imkân dâhilinde olsa bile, yapay zekânın insan avukatların yerini tamamen alacağı fikri şimdilik gerçekçi bir tahmin olmaktan uzaktır.

Hiç kuşkusuz yapay zekâ; hukuka erişimin artırılması, hukuki danışmanlık hizmetlerinin kapsam ve hızının artması ve maliyetinin düşmesi, hukuki belge ve sözleşmelerin hazırlanması, davaların analizi ve strateji geliştirme, mahkeme kararlarının tahmin edilmesi gibi birçok konuda hukukçulara destek olmaktadır. Ancak, hukuk mesleği, kişileri yargı organları önünde savunmak, insan gereksinimlerini anlamak ve karmaşık kişilerarası etkileşimde rol almak gibi temelde beşeri sorunlarla ilgilidir. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine birçok yönden yardımcı olabilirken, insan dokunuşunun yerini alamaz. Hukuk mesleklerinde üstlenilen roller, yapay zekânın şimdilik sağlayamayacağı bir düzeyde insan etkileşimi ve duygusal zekâ gerektirir.

Hal böyle olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz çağda hukukçuların yapay zekâyı rakip olarak görmeyip, ondan bir yardımcı olarak etkin olarak yararlanmaları bir zorunluluktur. Yenilikleri benimsemekte geride kalanlar, yeniliği geç benimseyenler sistem dışı kalmaya mahkûm olacaklardır. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine ve öğrencilere yönelik eğitim materyallerini kişiselleştirerek en güncel hukuki gelişmeler ve mevzuat değişikliklerine erişimi hızlandırmaktadır. Bu, sürekli öğrenme sürecini destekleyerek hukuk pratiğine uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle yapay zekâ, hukuk eğitiminde de vazgeçilmez bir araçtır.

Yapay zekânın avukatlık eğitimine sağladığı en önemli katkı, öğrenme süreçlerini bireyselleştirme kapasitesidir. Öğrenci, bu süreçte kendi hızında ilerleyebilir ve anlık geri bildirim alabilir. Ayrıca karmaşık hukuki meselelerde farklı bakış açılarını görme imkânı bulabilir. Bunun yanında, yapay zekâ destekli analiz araçları öğrencilerin karşılaştırmalı hukuk perspektifi geliştirmesine de katkı sunabilir. Farklı hukuk sistemlerine ilişkin metinlere hızlı erişim, küresel hukuk pratiğine uyum açısından önemlidir. Ancak bu eğitim fırsatları, öğrencinin pasif tüketiciye dönüşmemesi koşuluyla anlam kazanır. Eğitim sürecinde temel amaç, teknolojiyi kullanabilen ama teknolojiye bağımlı olmayan hukukçular yetiştirmektir.

Yapay zekâ çağında meslekte “ustalık” da tartışılır olmuştur. Hukuksal enformasyonun ve teknolojinin ışık hızında değiştiği bu dünyada, ustalığın kıdemle ölçülemeyeceği bir dönüşümü yaşıyoruz. Değil yapay zekâyı kullanmak, UYAP portalını bile etkin olarak kullanamayan, çağdaş araştırma araçlarından yararlanmasını bilmeyen kıdemli bir avukat, avukatlık eğitiminde ne kadar ‘usta’ olarak nitelenebilir? Teknolojiyi etkin kullanamayan avukat, çok erken yaşlanacak ve sistem dışı kalacaktır. Yapay zekâ çağında tecrübenin anlam ve değeri de değişmiştir. Tecrübe, büyük ölçüde yeniliklere uyum becerisi ile ilintili hale gelmiştir. Geldiğimiz noktada çağa uyum sağlamış, teknolojiden etkin şekilde yararlanan beş yıllık bir avukat, otuz yıllık bir avukattan daha tecrübeli sayılabilir. Yenilikleri takip etmeyen bir avukatın bilgileri birkaç yıl içinde eskiyecek ve avukat sistem dışı kalacaktır.

Avukatlık eğitimi, yalnızca hukuki bilginin aktarımından ibaret olmayıp; mesleki reflekslerin kazandırılması, etik değerlerin içselleştirilmesi ve stratejik düşünme becerisinin geliştirilmesini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir. Bu yönüyle avukatlık eğitimi, tarihsel olarak usta–çırak modeli üzerine inşa edilmiştir. Yapay zekânın hukuk alanında giderek daha fazla kullanılması ise bu modelin geçerliliğini yitirdiği değil, aksine yeniden tanımlanması gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Yapay zekâ destekli araçlar; hukuki araştırma, içtihat taraması, metin analizi ve belge hazırlama gibi alanlarda hız ve verimlilik sağlamaktadır. Ancak bu araçların avukatlık eğitiminde etkin ve sağlıklı biçimde kullanılabilmesi, usta–çırak ilişkisinin merkezde tutulmasına bağlıdır. Zira yapay zekâ, hukuki bilgiye erişimi kolaylaştırsa da, hukuki muhakeme, mesleki sezgi ve etik değerlendirme yetisini tek başına kazandıramaz.

Usta–çırak modeli içerisinde yapay zekânın en işlevsel kullanımı, yardımcı ve tamamlayıcı bir rol üstlenmesiyle mümkündür. Eğitim sürecinde çırak (stajyer avukat), dosyayı öncelikle kendisi incelemeli; olay, delil ve hukuki sorun ayrımını yaparak ilk değerlendirmesini oluşturmalıdır. Yapay zekâ bu aşamada, dosyanın özetlenmesi, benzer içtihatların bulunması ve olası hukuki risklerin işaretlenmesi gibi destekleyici işlevler görebilir. Ancak bu çıktılar, ustanın rehberliği ve denetimi olmaksızın kesin doğru olarak kabul edilmemelidir.

Dilekçe yazımı eğitimi bakımından da benzer bir yaklaşım benimsenmelidir. Yapay zekânın doğrudan dilekçe yazan bir araç olarak kullanılması, çırak açısından eğitici olmaktan ziyade köreltici bir etki yaratabilir. Etik ve pedagojik açıdan doğru olan yöntem; çırağın dilekçeyi bizzat kaleme alması, yapay zekâdan yalnızca dil, sistematik ve alternatif argümanlar konusunda destek alması, nihai değerlendirme ve yönlendirmenin ise usta tarafından yapılmasıdır. Bu sayede çırak, yalnızca “nasıl yazıldığını” değil, “neden o şekilde yazılması gerektiğini” öğrenir.

Hukuki araştırma ve içtihat çalışmaları bakımından yapay zekâ, geniş veri havuzlarını kısa sürede tarayabilme avantajı sunmaktadır. Ancak hangi içtihadın somut olay bakımından anlamlı olduğu, hangi kararın uygulamada karşılık bulacağı ve hangi argümanın stratejik olarak öne çıkarılması gerektiği gibi hususlar, ancak ustanın deneyimiyle öğretilebilir. Bu noktada usta–çırak etkileşimi, yapay zekâ çıktılarının eleştirel süzgeçten geçirilmesini sağlayan temel mekanizmadır.

Yapay zekâ çağında modern usta–çırak ilişkisinin bir diğer önemli boyutu, birlikte öğrenme ve tersine mentörlük sürecidir. Genç avukatların ve stajyerlerin teknolojik araçlara daha hızlı adapte olabilmesi, kıdemli avukatların ise mesleki deneyim, strateji ve etik konularda derin bilgiye sahip olması, karşılıklı bilgi paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu durum, klasik tek yönlü eğitim anlayışından farklı olarak, usta ve çırağın birlikte geliştiği dinamik bir modeli ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında avukatlık eğitiminde usta–çırak modelinin terk edilmesi değil, yapay zekâ araçlarıyla güçlendirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ, eğitimin öznesi değil; ustanın rehberliğinde kullanılan bir araçtır. Mesleki sorumluluğun devredilemezliği, insan denetimi ve etik ilkeler korunarak kullanılan yapay zekâ, avukatlık eğitimini niteliksel olarak ileri taşıyabilecek önemli bir imkân sunmaktadır.

Teknolojik gelişmelere rağmen usta–çırak metodu halen değerli ve geçerli bir eğitim modelidir. Model çırağa, yapay zekânın henüz veremeyeceği, mesleki refleks kazandırır, etik ve meslek kültürü aktarımı sağlar, stratejik düşünmeyi öğretir ve gerçek dünyaya adaptasyonu hızlandırır.

Ustaçırak Etkileşiminde Birlikte Öğrenme Süreci (Tersine Mentörlük Uygulaması)

Yapay zekâ çağında usta–çırak etkileşimi, ustanın çırağı yetiştirdiği tek yanlı bir etkileme olmaktan çıkmıştır. Yapay zekânın imkânlarından da yararlanarak birlikte öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi bir zorunluluktur. 38 yıllık bir avukat olarak yapay zekâ ile ilgili teknik bilgileri 2 yıllık ve 4 yıllık kıdemi olan üstatlarımdan öğrendim. Stajyerlerimden öğrenmeye de devam edeceğim. Yazıhanemizde öğrenci stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş meslektaşlarımla yapay zekâdan etkin bir şekilde yararlanma konusunda fikir birliğine vardık. Bu konuda öğrendiklerimizi karşılıklı olarak paylaşacağız. Önceliğimiz “yapay zekâ okuryazarlığımızı” geliştirmek. Ama çalışmalarımızda araştırma ve analiz süreçlerimizi tamamen yapay zekâya devretmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok. Çalışmalarımızda “Yapay zekânın İnsan denetimli kullanımı” ilkesiyle hareket edeceğiz.

Günün Sonunda

Stajyerlerimize Konya Barosu avukatlarından Avukat Ahmet Kerem ÇAKIN üstadımızın Avukatlar İçin Yapay Zekâ ile Dilekçe Yazımı adlı Seçkin Yayıncılık’tan çıkan kitabı birlikte çalışmak üzere armağan ettik.

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

0
Mimarlık Etiği

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

Bu taslak UIA ve ACE tarafından yayınlanan etik kurallardan ve TMMOB MİMARLAR ODASI MİMARLIK MESLEĞİNİ UYGULAMA, MİMARLAR ARASI DAYANIŞMA, MİMARLIK ŞEREF VE HAYSİYETİNİ KORUMA YÖNETMELİĞİ’nden yararlanılarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi bünyesinde mimarlık etiği alanında oluşturulan bir kurul tarafından Ekim 2008’de hazırlanmıştır.

(TASLAK) EKİM 2008

Giriş

Bu kodlar nerede uygulanırsa uygulansın, bütün mesleki faaliyetler için geçerlidir. Söz konusu ilkeler topluma, mimarlık ürünleriyle ilgili işverenler ve kullanıcılara, inşaat endüstrilerine ve gerek mesleğin gerekse toplumun mirasını oluşturan bir bilgi ve yaratı devamlılığı olan mimarlık sanat ve bilimine karşı yükümlülükleri kapsamaktadır.

Mimarların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalara uyum sağlama konusunda yetersiz kalmaları veya başarısız olmaları, her zaman bir yasal veya idari süreç başlatılması gerektiği anlamına gelmeyebilir.

Fakat yine de, buradaki kuralların belirlediği çerçevede olmayan davranışlar, bir mimarlık hizmeti sunucusunun çalışma prensibi ve yetkinliği konusunda bir değerlendirme yapılırken dikkate alınması gereken bir nokta olacaktır.

1. Genel Yükümlülükler

1.1.Mimar mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetini kapsayan ve eğitim, sınav, staj, sürekli mesleki gelişim ve deneyim yoluyla gelişen sistematik bir bilgi ve kuram bütününe sahip olmalıdır. Bu süreç, mimarın gerekli standartları karşıladığı konusunda kamuoyuna güvence vermelidir.

1.2. Mimar, mimarlık sanatı ve bilimine ilişkin bilgilerini yitirmemeli ve ilerletmeli, mimarlığın bir bütün olarak ortaya koyduğu kazanımlara saygılı olmalı, bunların gelişmesine katkıda bulunmalı ve mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetiyle uğraşırken bilgiye dayanan ve tarafsız mesleki değerlendirmeleri bütün diğer amaçların üstünde tutmalıdır,

1.3. Mimar, topluma, işverenlerine, meslektaşlarına ve ürettiklerini kullananlara, bilgi ve birikimiyle, mesleki sorumluluk ve görev anlayışı ile hizmet vermelidir,

1.4. Mimar mesleğinin uygulanmasıyla ilgili alanlardaki mesleki bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmek üzere çaba harcamalıdır,

1.5. Mimar, mimarlıkta eğitim, araştırma, staj, tasarım, teknoloji, eğitim, meslek pratiği, yapım yöntemleri ve uygulamayla ilgili tüm alanlarda standartların yükseltilmesi için çalışmalıdır,

1.6 : Mimar, mümkün olduğu ölçüde, ilgili sanatları desteklemeli ve yapı endüstrilerinin bilgi birikimi ve yeterliliğine katkıda bulunmalıdır,

1.7. Mimar, kendi ofis işleyişleri içinde izleme ve değerlendirme işlevini de yerine getiren yeterli ve etkin süreçlerin bulunmasını ve işlerini tam bir şekilde, verimli olarak ve zamanında yürütebilmelerini olanaklı kılacak, yeterli sayıda yetkin ve denetimci eleman bulunmasını sağlamalıdır.

1.8. Mimarın, kabul edilemeyecek bir uzlaşma yoluna gitmek zorunda kalmaktansa, mimarlık hizmetleri veya iş sözleşmesini feshetme hakkı bulunmalıdır.

1.9. Mimar, sözleşme öncesi görüşmelerde bulunurken, aynı iş veya hizmet için başka bir mimar tarafından önerilen ücreti dikkate alarak, daha önce yaptığı ücret önerisinde buna göre değişiklik yapmamalıdır.

2. Topluma Karşı Yükümlülükler

2.1. Mimar, toplum çıkarlarını korumak adına, mesleki faaliyetlerini ve sorumlu oldukları işleri ve hizmetleri düzenleyen yasaların içerik ve özlerine uymalı ve bu tür iş ve hizmetler süresince gerçekleştirdiği mesleki faaliyetlerin toplumsal ve çevresel etkilerini dikkate almalıdır.

2.2. Mimar, mimarlığı ürettiği toplumun değerler sistemine, doğal ve kültürel mirasına saygı duymalı, bunların korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmalıdır.

2.3. Mimar, mümkün olan en yüksek tasarım kalitesine ulaşarak, yalnızca çevreyi iyileştirmek için değil, aynı zamanda bu çevre içindeki yaşam ve yaşama ortamı kalitesinin sürdürülebilir bir şekilde iyileştirilmesi yönünde çaba göstermeli ve yaptıkları işin, bu işin verdiği ürünleri kullanması veya bunların varlığından yararlanması beklenebilecek herkesin en geniş anlamdaki çıkarları üzerindeki etkilerini tam olarak gözetmelidir.

2.4. Mimar, kendisini veya mesleki hizmetlerini hiç bir zaman doğruluktan uzak veya yanıltıcı biçimde sunmamalı veya tanıtmamalıdır. Onların adına çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın, başkalarının da bu tür davranışlarda bulunmasına izin vermemelidir.

2.5. Mimar, mesleki yükümlülükleriyle bağdaşmayacak veya bağımsızlığı, tarafsızlığı veya dürüstlüğü konusunda kuşku uyandırabilecek davranışlarda bulunmaktan veya kendisini böyle bir duruma sokmaktan her zaman kaçınmalıdır,

2.6. Mimar, sahip olduğu bilgiye veya mesleki görüşe ters düşen, ya da başkaları için yanıltıcı veya adaletsiz olduğunu bildiği, ya da mesleği, işvereni veya kullanıcıyı küçük düşürücü herhangi bir yazılı veya başka türlü bir ifadede bulunmamalı, böyle bir ifadeyi desteklememeli veya kabullenmemelidir.

2.7. Mimar bu Etik Kuralları ve bunların yanı sıra, verdiği veya vermeyi amaçladığı hizmetlere ilişkin diğer davranış kuralları ve yasaları incelemeli ve bunlara uymalıdır.

2.8. Mimar, hizmetlerini önyargısız ve tarafsız değerlendirmeler yaparak gerçekleştirmelidir.

2.9. Mimar, bütün mesleki hizmetlerin sağlanmasında, ilgili teknik ve mesleki standartları göz önünde tutmalıdır. Mimarlık sanatı, bilimi ve işinin gerçekleştirilmesinde bağımsız, tarafsız, bilgiye dayalı ve profesyonel görüşler tüm diğer amaçlardan önce gelmelidir.

2.10.Mimar, uygun olduğu oranda, vatandaşlar ve meslek adamları olarak toplumsal faaliyetlere katılmalı ve mimarlıkla ilgili konularda toplumun bilinçlendirilmesine destek verimlidir,

2.11. Mimar, özel sektörde ya da kamu görevlisi olarak mesleğini icra ederken ülke coğrafyasını, iklimsel ve kültürel farklılıkları, toplum ve kullanıcı yararlarını dikkate almalı, işvereni bu çerçevede uyarmalı, bu konuda sorumluluk üstlenmeli, kamuda projelerin elde edilme sürecinde yarışmalar yönteminin uygun olduğu konusunda işvereni ikna etmeye çalışmalıdır.

2.12. Mimar mesleğini icra ederken eserinin içinde yer alacağı kentin kimliğini, bütünlüğünü, görünümünü zedeleyecek çözümlerden kaçınmalı, her bir yapının kent bütünü içindeki öneminin bilincinde olarak çözümler üretmek konusunda sorumlu davranmalıdır.

2.13. Mimar “toplumsal yarar” kavramının bilinciyle hareket etmeli, kentte “rant” odaklı beklentileri içeren mesleği icra faaliyetleri içinde bulunmaktan kaçınmalı, bu tür gelişmelerden Mimarlar Odası’nı haberdar etmelidir.

2.14. Mimar kentin gerçek ihtiyaçlarının tespiti konusunda yol gösterici olmalı, buna yönelik öneriler geliştirilmelidir.

2.15. Mimar mesleğini icra ederken öncü ve geliştirici kimliğini ön planda tutmalı, benzer çevreler oluşmasına karşı olarak özgün ürünler elde edilmesi konusunda sorumlu davranmalıdır.

3. İşverene Karşı Yükümlülükler

3.1. Mimar, gerçekleştirdiği iş ve hizmetleri bağlılıkla, bilinçli olarak, yetkince ve profesyonel bir biçimde yürütmek ve bunu yaparken gerekli dikkati, beceriyi ve titizliği göstererek bağımsızlığını, tarafsızlığını ve dürüstlüğünü korumak konusunda işverene karşı yükümlülük taşır.

3.2. Mimar, işveren veya gelecekteki kullanıcılar tarafından ifade edilen ihtiyaç ve isteklere, bunların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalar ile karşıtlık yaratmaması koşuluyla, saygı göstermelidir. İşvereni veya gerekirse kullanıcıyı, ortaya çıkan veya çıkabilecek karşıtlıklar konusunda hemen bilgilendirmelidir.

Bu konuda açık bir anlaşma sağlanmaması halinde, mimarın ya kurallara uygun bir şekilde bu ihtiyaç ve istekleri karşılaması ya da mimarlık hizmeti veya iş sözleşmesini feshetmesi gerekir.

3.3. Mimar, mesleğiyle ilgili bir işi ancak yeterli bilgi ve yeteneğe sahip olduğunda ve gerektiği durumlarda, belirli bir hizmet için anlaşılan ücretin işverenlerine karşı tüm yükümlülüklerini her yönden karşılamak için yeterli mali ve teknik olanağı sağladığında veya sağlayacağından emin olduğunda kabul etmelidir.

3.4. Mimar, emeklerinin karşılığını, yalnızca ilgili hizmet veya iş sözleşmesinde belirtilen ücretler ve primler kapsamında almalıdır.

3.5. Mimar, işverenlere, güncel veya gelecekteki kullanıcılara, müteahhitlere ve diğer ilgili kişi veya kuruluşlara, haberdar oldukları ve çıkar çatışması yaratabilecek önemli durumları bildirmelidir. İşin sürdürülmesine karar verilirse, mimar mevcut koşulların bahsi geçen kişi veya kuruluşların çıkarlarına zarar vermeyeceğini ve kendi görevlerinin önünde engel oluşturmayacağını garanti altına almalıdır.

3.6. Mimar, işverenlerine ve güncel veya gelecekteki kullanıcılara bağımsız ve tarafsız önerilerde bulunmalıdır.

3.7. Mimar mesleğiyle ilgili işlerini gerekli beceri, dikkat ve özenle, gereksiz gecikmelere yol açmadan ve, kendi denetimleri altında olduğu süreç boyunca, üzerinde anlaşılmış makul bir süre içinde yürütmelidir,

3.8. Mimar, işverenlerini, onlar adına üstlendiği işlerin veya hizmetlerin ilerleyişi hakkında ve bunun yanı sıra, özellikle işveren tarafından kalite veya maliyet konusunda belirli sınırlamaların konmuş olması halinde, hem iş veya hizmetlerin hem de projenin kalitesi ve maliyetini etkileyebilecek tüm konularla ilgili olarak düzenli olarak bilgilendirmelidir.

3.9. Mimar, üstlendikleri proje, iş ve hizmetlerin ölçeğine bağlı olarak yasa karşısında sahip oldukları yükümlülükler için hem miktar hem de süre açısından yeterli bir mesleki sorumluluk sigortasına sahip olmalıdır,

3.10. Mimar, şikayetlere zamanında ve nazik bir şekilde, yazılı olarak cevap vermelidir.

3.11. Mimar, işvereni iş sözleşmesinde yer alsa da almasa da- anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek yöntemler hakkında bilgilendirmelidir:

3.12.Mimar, bir işi alabilmek için özendirici herhangi bir teklifte bulunmayacaktır,

3.13.Mimar müşterilerinin işlerinin mahremiyetine saygı gösterecektir ve gizli bilgileri, müşterinin veya örneğin açıklama yapılmasının mahkeme kararı ile talep edilmesi durumunda olduğu gibi, başka bir yetkili merciin önceden izni olmadan açıklamamalıdır.

4. Mesleğe ve Meslektaşına Karşı Yükümlükler

4.1. Mimar, bağımsızlık, tarafsızlık, mesleki gizlilik ve dürüstlük kurallarını koşulsuz benimseyerek mesleğin saygınlığını korumakla ve mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür,

4.2. Mimar, diğer kişilerin meşru hakları ve çıkarlarına saygılı bir şekilde davranmalı ve bunun yanı sıra da, kendi meslektaşlarının mesleki isteklerini ve katkılarını olumlu bir şekilde kabul etmeli, onların da haklarına saygı göstermelidir.

4.3. Mimar, iş ve hizmetlerine diğerleri –çalışanlar, işveren, kent plancıları, peyzaj mimarları, diğer mimarlar, çok disiplinli profesyonel firmalar veya şirketler, sanatçılar, iç mekân tasarımcıları, inşaat ekonomistleri, uzmanlar, müteahhitler ve proje ekibindeki diğer kişiler- tarafından yapılan katkıları da olumlu bir şekilde kabul etmelidir,

4.4. Mimar, meslektaşlarının eserlerini ve çalışmalarını, tahkir edici olmadan, mimarlık bilim ve sanatının verileri çerçevesinde, dürüst, nesnel ve yapıcı olarak eleştirebilir. Kendi çalışmalarına yönelik bu tarz eleştirileri de hoşgörü ile karşılar,

4.5. Mimar, mesleki etkinliklerini bağımsızlık, tarafsızlık, gizlilik, dürüstlük, doğruluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirmelidir,

4.6. Mimar, yaptığı eylemlerde mesleğin bağımsızlık, tarafsızlık, saygınlık ve dürüstlüğünü sergilemek konusunda çaba göstermeli, kendi temsilci ve çalışanlarının da davranışlarını buradaki etik kurallara uygun bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlamalıdır,

4.7. Mimar mesleki başarısını kendi çalışmaları üzerine kurmalıdır. Meslektaşlarını küçümseyerek ya da kötüleyerek kendini ön plana çıkartmamalıdır. Meslektaşlarının eser ve hizmetlerine karşı tutumunda mesleki saygıyı esas almalıdır,

4.8. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde katılımcıların fikrî haklarının korunmasını içermeyen bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.9. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde sağlanacak iş veya hizmetin açıkça anlaşılamadığı veya seçilecek kişilerin mesleki nitelik değerlendirmesinin ön planda olmadığı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidirler.

4.10. Mimar, önerilen ücretlerin projenin veya mimarın seçiminden önce açıklanacağı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.11. Mimar, mesleki faaliyetleriyle ilgili mali işlemlerin yasalara uygun bir şekilde idare edildiğinden emin olmalıdır,

4.12. Mimarın temsilcileri, imza sahibinin söz konusu projenin tasarımcısı olması veya söz konusu projenin imza sahibinin doğrudan denetimi ve yetkisi altında hazırlanmış olması durumu dışında, yapı izni, planlama izni, yapı yönetmeliği onayı veya diğer ilgili yasal belgelere ulaşmak üzere başvuruyu imzalayamazlar.

4.13. Mesleği düzenleyen bir merci veya bir meslek kuruluşu, kayıtlı veya lisanslı bir mimara veya bir firma, şirket veya mimarlık hizmetlerini sunmak konusunda kayıtlı veya yetkili olan başka bir tüzel kişiliğe karşı şikayette bulunduğunda veya dava açtığında, ilk durumda mi2mar veya büyük ortağı, ikinci durumda ise firma, şirket veya diğer tüzel kişiliğin başkanı veya yöneticisi şahsen (yani bir yasal veya diğer temsilci aracılığı olmaksızın) bu şikayet veya davanın muhatabı olmalıdır.

4.14.Mimar, başka bir mimarın yaptığı bir iş konusunda görüş vermek üzere görevlendirildiği zaman, bu davranış ilerde açılacak veya halen devam etmekte olan bir hukuk davasını açıkça etkilemediği sürece, diğer mimarı durumdan haberdar etmelidir,

4.15. Mimarlar ortakları ve çalışanları için uygun bir çalışma ortamı sağlamalı, onlara emeklerinin karşılığını adil
bir şekilde vermeli ve mesleki gelişmelerini olanaklı kılmalıdır.

Abusus non tollit usum

0
Abusus non tollit usum
Abusus non tollit usum

Abusus non tollit usum, Roma Hukukundan günümüze ulaşmış Latince deyimlerdendir. Bir şeyin yanlış kullanılması onun doğru kullanılamayacağı anlamına gelmez ve suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. Bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir. Bir hakkın kötüye kullanılması, onun doğru kullanımını ortadan kaldırmak için yeterli ve geçerli bir argüman değildir.

Abusus non tollit usum, kötüye kullanımı önlemek için alınacak tedbirlerin o hakkın kullanılmasını yasaklamayı gerektirmemesini ifade etmektedir. Bir eylem, olgu ve olaydan birilerinin zarar görmesi ondan istifade edenlerin istifade etme hakkını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir inanç, doktrin, kural ve bakış açısı çarpıtılabilme ve kötüye kullanılabilme özelliği taşıması nedeniyle tümden zararlı addedilemez. Ateş her tarafı yakıp yıkabilir ancak onun doğru bir şekilde kullanılması ve ateşte yemek pişirilmesi önlenemez. Örneğin, kamu görevlisine hediye vermenin kötüye kullanılması hediye vermenin tamamen yasaklanmasını gerektirmez. Yine, bir yargıç ya da kamu görevlisi görevini kötüye kullanıyor diye o meslek ve kamu görevinin gereksizliği ileri sürülemez.

Türk Medeni Kanunu İyiniyet ve Dürütlük Kuralları 

Medeni Kanunun 2. maddesine göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Medeni Kanunun 3. maddesine göre ise; Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Yani bir hak sahibi hakkını kullanırken ve borçlu borcunu öderken objektif iyi niyet kurallarına uymak, dürüst davranmak, başkalarını zarara uğratmamak zorundadır. Hak sahibi başkasına zarar vermek amacını taşımasa bile hareketi açıkça iyi niyet kurallarına aykırı ise ve başkasını zarara uğratıyorsa veya hak sahibine sağladığı yarar ile başkasına verdiği zarar arasında aşırı dengesizlik varsa bu durumu hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirebiliriz. Anayasa başta olmak üzere, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Türk B.K. hak sahibinin hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içinde hareket etmesini emretmiş aksi davranışın hukuk düzeni tarafından korunamayacağını belirtmiştir.

Belgin Erdoğmuş

0
Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 16.03.1941 tarihinde İstanbul, Beykoz’da doğmuş, ilkokulu Beykoz’da 1952 yılında bitirmiştir. Erdoğmuş, 1960 yılında Avusturya Lisesinden (Sankt George) mezun olmuştur. Erdoğmuş, liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, fakülteden mezun olduktan sonra 1966 yılında Roma Hukuku kürsüsünde asistan olarak atanarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun uygulamalarından şikayetçi olan öğretim üyeleri Ali Ülkü Azrak, Ömer Yörükoğlu ve Anayasa Hukukçusu Prof. Erdoğan Teziç ile birlikte İstanbul Üniversitesinden istifa ederek ayrılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş,1999 yılı sonunda ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na getirilmiş,  2010 yılında aynı fakültede Emeritus Profesör unvanını almış, vefatına kadar bu üniversitede görev yapmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 06.11.2013 tarihinde vefat etmiş, cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan, İstanbul 2011 yılında Der Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Almanca, İngilizce ve Latince bilen Belgin Erdoğmuş’un değişik zamanlarda yayınlanan çevirileri, makaleleri ve kitapları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’un Eserleri

In Diem Addictio, Actio Publiciana in Rem, Roma Hukuku Dersleri, Roma Eşya Hukuku, Roma Hukuku Meseleleri, Roma Hukuku Pratik Çalışmaları, Hukukta Latince Terimler ve Özlü Sözler, Roma Borçlar Hukuku Dersleri bunlardan bazılarıdır.  Türkiye’nin sayılı Roma Hukuku profesörlerinden olan Erdoğmuş, eserlerinin çoğunu Prof. Dr. Bülent Tahiroğlu ile birlikte yazmış, kaleme almış olduğu eserlerin çoğu hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur ve halen okutulmaktadır.

Açık Deniz Sözleşmesi

0
1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi

Açık Deniz Sözleşmesi, 1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri kapsamında 29 Nisan 1958 tarihinde imzalanmış ve 30 Eylül 1962 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Açık Deniz Sözleşmesi’ne taraf olmamıştır. 1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri; Balıkçılık ve Açık Denizin Canlı Kaynaklarının Korunması Hakkında Sözleşme, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Deniz Sözleşmesi ve Kara Suları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi olmak üzere dört ana sözleşmeden oluşmaktadır.

1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi

1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmelerinin yerini 10 Aralık 1982 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi almıştır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 10 Aralık 1982 tarihinde imzalanmış ve 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (United Nations Convention on the Law of the Sea (UNCLOS), açık denizlerin kullanımını, kuralları, çevre ve doğal kaynakların yönetimini düzenleyerek uluslararası hak ve sorumlulukları yeniden belirlemiştir. UNCLOS, ülkelerin kara sularını ve münhasır ekonomik bölgelerini belirlemeleri için rehberlik sağlamakta, kara suları genel olarak 12 deniz mili (yaklaşık 22.2 kilometre) olarak ölçülürken, münhasır ekonomik bölgeler 200 deniz mili (yaklaşık 370.4 kilometre) ile sınırlanmıştır.

Açık Deniz Sözleşmesi

Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler,

Açık denizle ilgili milletlerarası hukuk kurallarını tedvin etmeyi arzulayarak,

24 Şubat – 27 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı’nın aşağıdaki hükümleri, milletlerarası hukukun yerleşmiş kurallarını genellikle beyan eden kurallar olarak tasvip ettiğini kabul ederek;

Aşağıdaki hususlarda anlaştılar:

Madde 1

“Açık deniz” terimi, bir devletin karasularına ve iç sularına dahil olmayan bütün deniz kısımları manasına gelir.

Madde 2

Açık deniz, bütün milletlere açık olduğu için, hiçbir Devlet geçerli bir şekilde bu denizin herhangi bir parçasını egemenliğine tabi tutmaya kalkamaz. Açık denizler hürriyeti, bu maddelerin ve milletlerarası hukukun diğer kurallarının düzenlediği şartlara göre kullanılır. Bu hürriyet, inter alia, hem kıyı Devleti hem de kıyısı olmayan Devletler bakımından aşağıdakileri kapsar:

1. seyrüsefer hürriyeti
2. avlanma hürriyeti
3. sualtı kablo ve boru döşeme hürriyeti
4. Açık denizler üzerinde uçma hürriyeti

Bu hürriyetler ve milletlerarası genel hukuk ilkelerinin tanıdığı diğerleri, bütün Devletler tarafından başka Devletlerin açık deniz hürriyetini kullanmaktaki menfaatleri makul şekilde dikkate alınarak kullanılacaktır.

Madde 3

1. Kıyı Devletleri ile aynı şekilde açık deniz hürriyetine sahip olmak için denize kıyısı olmayan Devletler açık denize serbestçe geçiş yapabilmelidir. Bu amaçla, deniz ile denize kıyısı olmayan bir Devlet arasında yer alan Devletler, kıyısı olmayan Devletle yapacakları anlaşmaya göre ve mevcut milletlerarası sözleşmelere göre aşağıdakileri yapacaktır:

a. kıyısı olmayan Devlete, mütekabiliyet esasına göre, ülkesinden serbestçe geçiş hakkı verme, ve

b. o Devletin bayrağını çeken gemilere, kendi gemilerine veya diğer herhangi bir Devletin gemilerine, limanlara giriş ve onları kullanma bakımından aynı muameleyi yapma

2. Deniz ile kıyısı olmayan bir Devlet arasında yer alan Devletler, transit geçme hürriyeti ve limanlarda eşit muamele görme ile ilgili bütün meseleleri kıyısı olmayan Devletle karşılıklı mutabakat halinde ve kıyı Devletinin veya transit geçilecek Devletin haklarını ve kıyısı olmayan Devletin özel şartlarını dikkate alarak halledeceklerdir; meğer ki bu Devletler mevcut milletlerarası sözleşmelere taraf olsunlar.

Madde 4

Denizde kıyısı olsun veya olmasın her Devlet kendi bayrağını taşıyan gemileri açık denizde seyrüsefer ettirmek hakkına sahiptir.

Madde 5

1. Her Devlet, tabiiyetinin gemilere verilmesi, gemilerin ülkesinde tescil edilmesi ve bayrağını taşımaları hakkı için gerekli şartları tespit edecektir. Gemiler, bayrağını taşımaya yetkili oldukları Devletin tabiiyetini haizdir. Devlet ile gemi arasında gerçek bir bağın olması gerekir; özellikle Devlet, idari, teknik ve sosyal meselelerde bayrağını taşıyan gemi üzerinde etkin şekilde yetki ve kontrol icra etmelidir.

2. Her bir Devlet, bayrağını çekme hakkı bahşettiği gemilere o amaçla belgeler verecektir.

Madde 6

1. Gemiler sadece bir Devletin bayrağı altında seyredecekler ve milletlerarası antlaşmalarda ve bu Maddede açıkça öngörülen istisnai durumlar hariç, açık denizde münhasıran kendi yargı yetkisine tabi olacaklardır. Bir gemi gerçek bir mülkiyet devri veya tescil yeri değişikliği hali dışında bir yolculuk esnasında veya bir uğrak limanda bayrağını değiştiremez.

2. İki veya daha fazla Devletin bayrağı altında seyredip, yerine göre onları kullanan bir gemi bahis konusu tabiiyetlerden herhangi birisini diğer herhangi bir Devlet bakımından iddia edemez ve tabiiyetsiz gemi ile aynı muameleye tabi tutulabilir.

Madde 7

Bir önceki madde hükümleri hükümetler arası bir örgütün resmi hizmetinde kullanılan gemilerin örgütün bayrağını taşıması sorununa halel getirmez.

Madde 8

1. Harp gemileri, açık denizde bayrak Devletinden başka herhangi bir Devletin yargı yetkisinden tamamiyle bağışıktır.

2. Bu Maddelerin uygulanması bakımından, “harp gemisi”, bir Devletin deniz kuvvetlerine ait olan ve onun tabiiyetindeki harp gemilerini başkalarından ayıran harici alametler taşıyan, hükümet tarafından gereğince yetkilendirilen ve ismi deniz kuvvetleri listesinde görülen bir subayın komutasında olan ve düzenli şekilde deniz kuvvetlerinin disiplini altında olan bir mürettebatla donatılan bir gemi demektir.

Madde 9

Bir Devletin sahibi olduğu veya işlettiği ve sadece gayri-ticari devlet hizmeti için kullanılan gemiler, açık denizde, bayrak Devletinden başka herhangi bir Devletin yargı yetkisinden tamamiyle bağışıktır.

Madde 10

1. Her Devlet bayrağını taşıyan gemiler için, diğerleri yanında, aşağıdaki konularda denizde güvenliği sağlamak üzere gerekli olan tedbirleri alacaktır:

a- sinyallerin kullanılması, muhaberatın idamesi ve çarpışmaların önlenmesi;
b- geçerli milletlerarası iş belgelerini dikkate alarak gemilerin donatımı ve mürettebat için çalışma şartları;
c- gemilerin yapımı, teçhizi ve denize elverişliliği.

2. Bu gibi tedbirleri alırken, her bir Devlet genellikle kabul edilmiş milletlerarası standartlara uymaya ve onlara riayeti sağlamak için gerekli herhangi bir tedbiri almaya mecburdur.

Madde 11

1. Kaptanın veya gemi hizmetindeki diğer herhangi bir şahsın cezai veya disiplin sorumluluğunu gerektiren açık denizdeki bir çarpışma veya gemiyle ilgili diğer herhangi bir seyrüsefer olayı halinde, bu gibi kişilere karşı bayrak Devletinin veya bu gibi kişilerin vatandaşı oldukları Devletin yargısal ve idari mercilerinden başka herhangi bir merci önünde hiçbir cezai veya disiplin takibatı yapılamaz.

2. Disiplin meselelerinde, bir kaptanlık belgesi veya bir yetki belgesi veya iznini vermiş olan Devlet, belge hamili onu veren Devletin bir vatandaşı olmazsa bile gerekli hukuki işlemden sonra, bu gibi belgeleri geri almaya, tek başına yetkili olacaktır.

3. Bayrak Devletinin mercileri dışındaki diğer herhangi bir merci, bir soruşturma tedbiri olarak dahi geminin tutuklanması veya yakalanmasını hiçbir şekilde emredemez.

Madde 12

1. Her Devlet bayrağını taşıyan bir geminin kaptanından, gemiye, mürettebatına veya yolculara ciddi zarar gelmeden yapabildiği ölçüde,

a- denizde kaybolma tehlikesi içinde bulunan herhangi bir kimseye yardım etmesini;

b- tehlikede olan kimselerin, yardım ihtiyacından haberdar edilirse, böyle bir hareket kendilerinden makülen beklenebildiği ölçüde, onları kurtarmaya mümkün olan bütün süratle gitmesini;

c- bir çarpışmadan sonra, diğer gemiye, mürettebatına ve yolcularına yardım etmesini ve mümkün olan yerde, diğer gemiyi, kendi gemisinin isminden, tescil limanından ve uğrayacağı en yakın limandan haberdar etmesini isteyecektir.

2. Her kıyı Devleti denizde ve denizin üzerinde (havada) güvenlikle ilgili yeterli ve etkin araştırma ve kurtarma hizmetlerinin kurulmasını ve idamesini geliştirmek ve şartlar gerektirirse bu amaçla karşılıklı bölgesel anlaşmalar yolu ile komşu Devletlerle işbirliği edecektir.

Madde 13

Her Devlet kendi bayrağını taşımaya mezun gemilerde köle taşınmasını önlemek ve o amaçla cezalandırmak ve bayrağının gayri hukuki olarak kullanılmasını engellemek için, etkin tedbirler alacaktır. Bayrağı ne olursa olsun herhangi bir gemiye sığınan herhangi bir köle, ipso facto, serbest olacaktır.

Madde 14

Bütün Devletler, açık denizde veya bir Devletin yargı yetkisi dışındaki diğer herhangi bir yerde deniz haydutluğunun bastırılması için mümkün olan azami ölçüde işbirliği yapacaklardır.

Madde 15

Deniz haydutluğu aşağıdaki hareketlerin herhangi birisinden ibarettir:

1. Özel bir geminin veya özel bir uçağın mürettebatı veya yolcuları tarafından özel amaçlarla işlenen,

a- açık denizde, başka bir gemiye veya uçağa karşı veya böyle bir gemi veya uçakta bulunan kişilere ve mala karşı,
b. herhangi bir Devletin yargı yetkisi dışında bulunan bir gemiye. uçağa, şahıslara veya mala karşı yöneltilmiş herhangi bir gayri hukuki şiddet veya tutuklama veya herhangi bir yağmacılık hareketi.

2. Bir gemi veya uçağı haydut gemi veya uçak yapan olayları bilerek onların işletilmesine ihtiyari ile herhangi bir şekilde katılma hareketi;

3. Bu maddenin 1. alt paragrafında veya 2. alt paragrafında tarif edilen bir hareketi teşvik eden veya onu kasden kolaylaştıran herhangi bir hareket.

Madde 16

Mürettebatı isyan etmiş ve kontrolü ele geçirmiş olan bir harp gemisi, devlet gemisi veya devlet uçağı tarafından işlenen ve 15. maddede tarifi yapılmış haydutluk hareketleri, özel bir geminin işlediği hareketlerle aynı muameleye tabi tutulur.

Madde 17

Bir geminin veya uçağın onu hakim şekilde kontrol eden kişiler tarafından 15. maddede zikredilmiş hareketlerden birini işlemek amacıyla kullanılması, kullanma tasarlandıysa, gemi veya uçak, haydut bir gemi veya haydut bir uçak olarak mütalaa edilir. Gemi veya uçak, böyle bir hareketi yapmak için kullanılmışsa, bu hareketin suçlusu olan kişilerin kontrolünde kaldığı sürece aynı hükümler uygulanır.

Madde 18

Bir gemi veya uçak, haydut bir gemi veya uçak haline gelmiş olduğu halde, tabiiyetini koruyabilir. Tabiiyetin muhafazası veya kaybı, bu tabiiyeti veren Devletin kanunlarına göre belirlenecektir.

Madde 19

Açık denizde veya herhangi bir Devletin yargı yetkisi dışındaki diğer herhangi bir yerde, her Devlet bir haydut gemiye veya uçağa veya haydutluk yoluyla alınan ve haydutların kontrolünde olan bir gemiye el koyabilir ve gemide bulunan kişileri tutuklayabilir ve mallara el koyabilir. Elkoymayı gerçekleştiren Devletin mahkemeleri verilecek cezaları kararlaştırabilir ve iyi niyetle hareket eden üçüncü kişilerin hakları saklı kalmak üzere, gemi, uçak veya mallar hakkında alınacak tedbirleri de kararlaştırabilir.

Madde 20

Yeterli gerekçe olmadan haydutluk kuşkusuyla bir gemi veya uçağa elkonulduğunda, elkoymayı gerçekleştiren Devlet, geminin veya uçağın tabiiyetini taşıdığı Devlete karşı elkoymanın sebep olduğu herhangi bir kayıp veya zarardan dolayı hukuken sorumlu olacaktır.

Madde 21

Haydutluk sebebiyle herhangi bir elkoyma hareketi, sadece harp gemileri veya askeri uçaklar veya o amaçla izin verilen devlet hizmetindeki diğer gemi veya uçaklar tarafından gerçekleştirilebilir.

Madde 22

1. Anlaşmanın verdiği yetkilerden doğan müdahale hareketleri saklı kalmak üzere, açık denizde yabancı bir ticaret gemisine rastlayan bir harp gemisi,

a- geminin haydutluk yaptığından veya;
b- geminin esir ticaretine giriştiğinden; veya
c- yabancı bir bayrak taşıdığı, veya bayrağını göstermeyi reddettiği halde, geminin gerçekte harp gemisi ile aynı tabiiyette olduğundan şüpheyi gerektirecek makül bir sebep olmadıkça bu gemiye yanaşmakla haklı olamaz.

2. Yukarıdaki a, ve c alt paragraflarında öngörülen durumlarda harp gemisi, geminin kendi bayrağını çekme hakkını tetkik edebilir. Bu amaçla, şüpheli gemiye bir subay komutasında bir tekne gönderebilir. Belgeler kontrol edildikten sonra, şüpheler giderilmezse gemide daha ileri incelemeye geçebilir, bu incelemenin gerekli olan bütün ihtimamla yapılması gerekir.

3. Şüphelerin doğru çıkmaması ve yanaşılan geminin bu şüpheleri haklı çıkaracak herhangi bir hareketi yapmamış olması şartıyla gemiye verilmiş olabilecek herhangi bir kayıp veya zarar tazmin edilecektir.

Madde 23

1. Kıyı Devletinin yetkili mercilerinin, yabancı bir geminin kanunlarını ve düzenlemelerini ihlal ettiğine inanması için haklı sebepleri olduğu zaman, o geminin kesintisiz şekilde takibine gidilebilir. Böyle bir takip yabancı gemi veya botlarından birisi takip eden Devletin iç sularında, veya karasularında veya bitişik bölgesi içinde olduğu zaman başlatılmalıdır ve ancak takip kesintiye uğramadıysa, karasuları ve bitişik bölge dışında bu takibe devam edilebilir. Karasuları veya bitişik bölgede bulunan yabancı gemi durma emri aldığı zaman, emri veren geminin aynı şekilde karasuları veya bitişik bölgede olması gerekli değildir. Yabancı gemi, Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’nin 24. maddesinde tarif edilen bitişik bölgede ise, takibin yapılabilmesi, korunmaları için işbu bölgenin ihdas edildiği hakların ihlal edilmiş olması şartıyla ancak takibe gidilebilir.

2. Kesintisiz takip hakkı, takip edilen gemi kendi ülkesinin ya da üçüncü bir Devletin kara sularına girer girmez sona erer.

3. Takip eden gemi, mevcut pratik vasıtalarla takip edilen geminin veya botlarından birisinin veya bir tim olarak çalışan ve takip edilen gemiyi bir ana gemi olarak kullanan diğer araçların karasuları veya yerine göre bitişik bölge içinde bulunduğuna kani olmadıkça, kesintisiz takip başlamış sayılmaz. Yabancı gemi tarafından görülebilecek veya işitilebilecek bir mesafede görülebilir veya işitilebilir bir durma işaretinin verilmesinden sonra, ancak takip başlayabilir.

4. Kesintisiz takip hakkı sadece harp gemileri veya askeri uçaklar veya özellikle o amaç için izin verilen Devlet hizmetinde çalışan diğer gemi veya uçaklar tarafından kullanılabilir.

5. Kesintisiz takip bir uçakla gerçekleştirildiğinde:

a- Bu maddenin 1-3 cü paragraf hükümleri, mutas mutandis, uygulanacaktır.
b- Durma emri veren uçağın kendisi tutuklamayı yapabilecek durumda değilse, takibi devralmak üzere çağırmış olduğu kıyı

Devletine ait bir gemi veya uçak olay yerine varıncaya kadar gemiyi etkili bir şekilde kendisi takip etmelidir. Uçağın kendisi veya ara vermeden takibe devam eden diğer uçak veya gemiler tarafından takip edilen geminin hem durması emredilmedikçe hem de kesintisiz şekilde takip edilmiş olmadıkça, geminin uçak tarafından bir suçlu veya suç zanlısı olarak sadece fark edilmiş olması, açık denizde bir tutuklama yapmayı haklı kılmaya yetmez.

6. Bir Devletin yargı yetkisi içinde tutuklanan ve yetkili merciler önünde bir tetkik yapmak amacıyla o Devletin bir limanına refakat halinde götürülen bir geminin, yolculuk esnasında zaruret dolayısıyla açık denizin bir bölümünde geçirilmesi münhasır sebebiyle serbest bırakılması talep edilemez.

7. Bir geminin kesintisiz takip hakkını kullanmayı haklı kılmayan şartlarda açık denizde durdurulmuş olduğu veya tutuklanmış olduğu durumlarda, bu işlem dolayısıyla gemiye verilmiş olabilecek herhangi bir kayıp veya zararı tazmin edilecektir.

Madde 24

Her Devlet, gemilerinden veya borulardan petrol boşaltılması yoluyla veya deniz yatağı ve toprak altının işletilmesi ve araştırılmasından ileri gelen deniz kirlenmesini önleyecek düzenlemeleri, konuyla ilgili antlaşma hükümlerini dikkate almak suretiyle hazırlayacaktır.

Madde 25

1. Her Devlet, yetkili milletlerarası örgütlerin hazırladığı herhangi bir standart veya düzenlemeyi dikkate alarak radyoaktif artıklarla denizin kirlenmesini önleyecek tedbirleri alacaktır.

2. Bütün Devletler, radyoaktif malzemeleri veya diğer zararlı maddelerle yapılan herhangi bir faaliyetten ileri gelen denizin veya üstündeki havanın kirlenmesini önleyecek tedbirleri alırken yetkili milletlerarası örgütlerle işbirliği edecektir.

Madde 26

1. Bütün Devletlerin açık denizin yatağı üzerinde sualtı kabloları ve borularını döşemeye hakkı vardır.

2. Kıta sahanlığını araştırma ve kaynaklarını işletmek için makül tedbirleri alma hakkı saklı kalmak üzere, kıyı Devleti bu kablo ve boruların döşenmesi veya bakımını engelleyemez.

3. Bu kablo ve boruları döşediği zaman söz konusu Devlet deniz yatağı üzerinde daha önceden yerleştirilmiş olan kablo veya boruları dikkate alacaktır. Özellikle, kablo veya boruların bakımı imkanlarına halel getirilmeyecektir.

Madde 27

Her Devlet, bayrağını taşıyan bir geminin veya yargı yetkisine tabi bir kişinin kasten veya ihmalen açık denizin altındaki bir sualtı kablosunu, telgraf veya telefon haberleşmesini kesecek veya engelleyecek tarzda koparması veya zarar vermesinin ve benzer şekilde bir sualtı borusunun veya yüksek voltaj kablosunun koparılması veya zarar görmesinin cezalandırılabilir bir suç olacağını sağlayacak gerekli teşrii tedbirleri alacaktır. Bu hüküm, bu gibi koparma veya zarardan sakınmak için gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, sadece hayatlarını ve gemilerini kurtarmak meşru sebebiyle hareket eden şahısların sebep olduğu herhangi bir koparma veya zarara uygulanmayacaktır.

Madde 28

Her Devlet, açık deniz altındaki bir kablo veya boru hattının sahipleri olup da yargı yetkisine tabi olan kişilerin, o kablo veya boru hattını döşerken veya tamir ederken başka bir kablo veya bir boru hattını koparması veya bir zarar vermesi halinde, tamir masraflarını karşılamaları için gerekli teşrii tedbirleri alacaktır.

Madde 29

Her Devlet, sualtı kablosu veya boru hattına zarar vermemek için bir demir veya ağ veya diğer herhangi bir balıkçılık edavatını feda ettiğini ispat edebilen gemi sahiplerinin kaybını, bütün makül tedbirleri önceden almış olmaları şartıyla, kablo veya boru hattının sahipleri tarafından tazmin edilmelerini sağlayacak gerekli kanuni tedbirleri alacaktır.

Madde 30

Bu Sözleşmenin hükümleri halihazırda yürürlükte olan sözleşme veya diğer milletlerarası anlaşmaları, bunların tarafı olan Devletler bakımından etkilemeyecektir.

Madde 31

Bu Sözleşme, 31 Ekim 1958’e kadar Birleşmiş Milletlerin veya herhangi bir uzmanlık örgütünün üyesi olan bütün Devletlere veya Birleşmiş Milletler Gene! Kurulu’nun bu Sözleşmeye taraf olmaya davet ettiği diğer herhangi bir Devletin imzasına açık olacaktır.

Madde 32

Bu Sözleşme, onaya tabidir. Onay belgeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 33

Bu Sözleşme 31. maddede zikredilen kategorilerin herhangi birisine ait olan herhangi bir Devletin katılmasına açık olacaktır. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 34

1. Bu Sözleşme yirmi ikinci onay veya katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesi tarihini izleyen otuzuncu günde yürürlüğe girecektir.

2. Yirmi ikinci onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra Sözleşmeyi onaylayan veya katılan her bir Devlet için, Sözleşme, bu Devletin onay veya katılma belgesini tevdi etmesinden sonraki otuzuncu günde yürürlüğe girecektir.

Madde 35

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık bir sürenin geçmesinden sonra bu Sözleşmenin revizyonu ile ilgili bir talep, herhangi bir Akit Devlet tarafından Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne hitap eden yazılı bir bildirim ile yapılabilir.

2. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu böyle bir talep hakkında alınacak tedbirleri kararlaştıracaktır.

Madde 36

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletlerin üyesi bulunan bütün Devletleri veya 31. maddede zikredilen diğer Devletleri aşağıdaki hususlardan haberdar edecektir:

a- 31., 32., ve 33. maddelere uygun şekilde bu Sözleşmenin imzalanmasından ve onay veya katılma belgelerinin tevdi edilmesinden;
b- 34. maddeye uygun şekilde, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihten;
c- 35. maddeye uygun şekilde yapılacak revizyon tekliflerinden.

Madde 37

Bu Sözleşmenin, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı şekilde geçerli olan orijinali Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. O da bunun tasdikli bir örneğini 31. maddede zikredilen bütün Devletlere gönderecektir.
Yukarıdakileri tasdiken, hükümetleri tarafından usulüne göre yetkilendirilen aşağıda imzası bulunan temsilciler bu Sözleşmeyi imzaladılar.

Yirmidokuz Nisan bindokuzyüzellisekiz tarihinde Cenevre’de tanzim edildi.

Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü

0

Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü, 15 Mayıs 2003 tarihinde, Avrupa Konseyi tarafından Strazburg’da düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, protokolü(Protocol amending the European Convention on the Suppression of Terrorism) 13 Ocak 2005 tarihli ve 5288 sayılı Kanunla onaylanıştır. “Terörizmin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü”nün onaylanmasına ilişkin kanun resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü

Strazburg, 15.V.2003

Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve bu Protokolü imzalayan Devletler,

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, uluslararası terörizme karşı mücadeleye ilişkin 12 Eylül 2001 tarihli Deklarasyonunu ve 21 Eylül 2001 tarihli Kararını ve Vilnius’da 3 Mayıs 2003 tarihinde Bakanlar Komitesinin 110 uncu oturumunda kabul edilen Büyük Avrupa’da Bölgesel İşbirliği ve Demokratik Değişmezliğin Sağlamlaştırılması Hakkındaki Vilnius Bildirisini;

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin terörizmle mücadele ve insan haklarına saygı hakkındaki 1550 (2002) sayılı Tavsiye Kararını;

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulu’nun A/RES/51/210 sayılı uluslararası terörizmin bertaraf edilmesine ilişkin önlemler hakkındaki Kararını ve ekindeki 1994 tarihli Uluslararası Terörizmin Bertaraf Edilmesine İlişkin Bildiriyi tamamlayan Bildirisini, ve A/RES/49/60 sayılı uluslararası terörizmin bertaraf edilmesine ilişkin önlemler hakkındaki Kararını ve ekindeki Uluslararası Terörizmin Bertaraf Edilmesine İlişkin Bildirisi’ni hatırda tutarak;

Terörizmle mücadeleyi, insan haklarına tamamen saygı duyarak güçlendirmeyi temenni ederek ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen İnsan Hakları ve Terörizmle Mücadeleye İlişkin Rehber İlkeleri hatırda tutarak,

Bu amaçla, Strazburg’da 27 Ocak 1977’de imzaya açılan ve bundan böyle Sözleşme olarak anılacak, Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi’ne (ETS 90) değişiklik getirilmesinin uygun olacağını göz önünde bulundurarak,

Sözleşme’nin 1’inci maddesinde sayılan uluslar arası sözleşmelerin listesini güncelleştirmenin ve gerektiğinde ileride de güncellemek için basitleştirilmiş bir usul getirilmesinin uygun olacağını dikkate alarak,

Sözleşme’nin uygulanmasının takibinin güçlendirilmesinin;

Çekincelere ilişkin uygulamanın gözden geçirilmesinin;

Sözleşme’nin tüm ilgili Devletlerin imzasına açık olmasının;

Uygun olacağını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki şekilde anlaşmışlardır.

Madde 1

1. Sözleşme’nin 1’inci maddesinin giriş paragrafı bu maddenin 1’inci paragrafı olmuştur. Bu paragrafın b alt paragrafındaki “imzalanan” ibaresi “akdedilen” olarak değiştirilmiş ve bu paragrafın c, d, e ve f alt paragrafları sırasıyla aşağıdaki şekilde değiştirilmişlerdir:

“c. New York’ta 14 Aralık 1973’de kabul edilen, Diplomatik Ajanlar da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
d. New York’ta 17 Aralık 1979’da kabul edilen, Rehine Alınmasına Karşı Uluslararası Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
e. Viyana’ da 3 Mart 1980′ de kabul edilen, Nükleer Maddelerin Fiziki Korunması Hakkında Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
f. Montreal’de 24 Şubat 1988’de akdedilen, Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanundışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme‘nin uygulama alanındaki suçlar;”

2. Sözleşme’nin 1’inci maddesinin 1’inci paragrafı aşağıdaki dört alt paragraf ile tamamlanmıştır:

“g. Roma’ da 10 Mart 1988′ de akdedilen, Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
h. Roma’da 10 Mart 1988’de akdedilen, Kıta Sahanlığında Bulunan Sabit Platformların Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Protokol’ün uygulama alanındaki suçlar;
i. New York’ta 15 Aralık 1997’de kabul edilen, Terörist Bombalamalarının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar;
j. New York’ta 9 Aralık 1999’da kabul edilen Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası
Sözleşme’nin uygulama alanındaki suçlar.”

3. Sözleşme’nin 1’inci maddesi aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:

“2. 1’inci paragrafta sözü edilen sözleşmelerin kapsamına girmediği ölçüde, sadece asli fail olarak bu temel suçlardan birinin işlenmesi halinde değil, ama aynı zamanda:

a. bu temel suçlardan birini işlemeye teşebbüs;
b. bu temel suçlardan birinin işlenmesine iştirak veya bunlardan birini işlemeye teşebbüse iştirak;
c. bu temel suçlardan birinin işlenmesini örgütleme veya başkalarını bu suçları işlemeye ya da işlenmesine teşebbüse azmettirmek, hallerinde de, Âkit Devletler arasında suçluların iadesi amacıyla, aynı kaide uygulanacaktır.”

Madde 2

Sözleşme’nin 2’nci maddesinin 3’üncü paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:

“3. Aynı kaide aşağıdaki hallerde de uygulanacaktır:

a. yukarıda sayılan suçlardan birini işlemeye teşebbüs;
b. yukarıda sayılan suçlardan birine suç ortağı olarak iştirak veya böyle bir suçu işlemeye teşebbüse suç ortağı olarak iştirak etmek;
c. yukarıda sayılan suçlardan birinin işlenmesini düzenlemek veya başkalarını bu suçları işlemeye ya da
işlenmesine iştirake azmettirmek.”

Madde 3

1. Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin metni bu maddenin 1’inci paragrafı olmuş ve Âkit Devletler, aralarında daha sonra akdedecekleri suçlu iadesi sözleşmelerinde, bu suçları iade konusu olarak farz etme hususunda taahhütte bulunurlar” şeklindeki yeni bir cümle bu paragrafın sonuna ilave edilmiştir.

2. Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin metni aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:

“2. Suçlu iadesini bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlamış bulunan bir Âkit Devlet, aralarında suçluların
iadesine dair bir sözleşmenin mevcut olmadığı diğer bir Âkit Devletin iade talebi ile karşılaştığı zaman, talep edilen Âkit Devletin işbu Sözleşme’yi, 1 ve 2’nci maddelerde öngörülen suçlarla ilgili olarak iade konusunda hukukî temel olarak dikkate alma serbestisi vardır.”

Madde 4

1. Sözleşme’nin 5’inci maddesi metni bu maddenin 1’inci paragrafı olmuştur.

2. Sözleşme’nin 5’inci maddesinin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:
“2. İade talebine konu olan şahsın işkenceye maruz kalması tehlikesinin bulunması halinde, işbu Sözleşme’nin hiçbir düzenlemesi, talep edilen Devletin iade yükümlülüğünün bulunduğu şeklinde yorumlanmamalıdır.
3. Talep edilen Devletin, uygulanabilir iade sözleşmeleri uyarınca ölüm cezası verilmeyeceği ya da verilse bile infaz edilmeyeceği veya ceza indirimi olmaksızın müebbet hapse mahkum olmayacağı yönünde, talep edilen Devletçe yeterli addedilecek teminat verildiği takdirde iade yükümlülüğünde olduğu haller hariç olmak üzere, bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm; iadeye konu olan şahsın ölüm cezası veya talep edilen Devletin kanununun ceza indirimi olmaksızın müebbet hapse izin vermediği hallerde, ceza indirimi olmaksızın müebbet hapis tehlikesi altında olduğu durumlarda talep edilen Devlete iade yükümlülüğü getirecek şekilde yorumlanamaz.”

Madde 5

Sözleşme’ye 8’inci maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 9 Âkit Devletler, işbu Sözleşme düzenlemelerini tamamlamak veya buradaki ilkelerin uygulamasın kolaylaştırmak için aralarında ikili ya da çok taraflı sözleşmeler akdedebilirler.”

Madde 6

1. Sözleşme’nin 9’uncu maddesi 10’uncu madde olmuştur.

2. Yeni 10’uncu maddenin 1’inci paragrafı aşağıdaki gibi değiştirilmiştir:
“Avrupa Konseyi Suç Sorunları Komitesi (AKSSK- orijinal kısaltması CDPC) bu
Sözleşme’nin uygulanmasını takip ile görevlendirilmiştir.

a. AKSSK’ne Sözleşme’nin uygulanmasından bilgi verilir;
b. AKSSK Sözleşme’nin uygulamasını kolaylaştırmak ya da iyileştirmek amacıyla tekliflerde bulunur;
c. AKSSK Bakanlar Komitesine değişiklik taleplerine ilişkin tavsiye kararları hakkında başvuruda bulunur ve 12 ve 13’üncü maddeler uyarınca bir Âkit Devletin sunduğu her türlü değişiklik önerisinde beyanda bulunur;
d. AKSSK Âkit bir Devletin talebi doğrultusunda, Sözleşme’nin uygulamasına ilişkin her türlü görüşü beyan eder;
e. AKSSK ihtiyaç dahilinde, Sözleşme’nin uygulamasının ortaya çıkaracağı her türlü zorlukla ilgili olarak dostane çözümü kolaylaştırır;
f. AKSSK Sözleşme’nin 14’üncü maddesinin 3’üncü paragrafına uygun olarak, Bakanlar Komitesine taraf olmayan Devletlerin davetine ilişkin tavsiyelerde bulunur;
g. AKSSK Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine her yıl bu maddenin hayata geçirilmesine ilişkin olarak,
Sözleşme’nin uygulanması amaçları için bir rapor sunar.”

3. Yeni 10’uncu maddenin 2’nci paragrafı kaldırılmıştır.

Madde 7

1. Sözleşme’nin 10’uncu maddesi 11’inci madde olmuştur.

2. Yeni 11’inci maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “9’uncu maddenin 2’nci paragrafına göre” ibaresi”ne 10.e maddesindeki, ne müzakere yoluyla” ibaresi ile değiştirilmiştir. Bu paragrafın ikinci cümlesindeki “her iki hakem bir üçüncü hakemi tayin edeceklerdir” ibaresi “hakemler bir başka hakemi mahkeme başkanı olarak tayin edeceklerdir” şeklinde değiştirilmiştir. Bu paragrafın takip eden cümleleri kaldırılmıştır.

3. Yeni 11’inci maddenin 2’nci paragrafı bu maddenin 6’ncı paragrafı olmuştur. “Çoğunluğun ortaya çıkmaması durumunda başkanın oyu belirleyici olacaktır” cümlesi ikinci cümleden sonra ilave edilecektir ve son cümledeki “karar(ı)” ibaresi “Mahkemenin kararı” olarak eklenmiştir.

4. Yeni 11’inci maddenin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:

“2. İhtilaf halindeki Tarafların Avrupa Konseyi üyesi olmaları halinde ve eğer tahkim talebinde bulunulmasından itibaren üç aylık bir süre içinde Taraflardan birinin, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak hakem tayini yoluna gitmemesi halinde, bu hakem karşı Tarafın talebi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı tarafından tayin edilir.

3. İhtilaf halindeki Taraflardan birinin Avrupa Konseyi üyesi olmaması halinde ve eğer tahkim talebinde bulunulmasından itibaren üç aylık süre içinde Taraflardan birinin, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak hakem tayini yoluna gitmemesi halinde, bu hakem, karşı Tarafın talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı Başkanı tarafından tayin edilir.

4. Bu maddenin 2 ve 3’üncü paragraflarında öngörülen hallerde, eğer ilgili mahkemenin başkanı, ihtilaf
halindeki taraflardan birinin uyruğu ise, hakem tayini mahkemenin başkan yardımcısı tarafından yapılır veya eğer başkan yardımcısı ihtilaf halindeki taraflardan birinin uyruğu ise, tayin ihtilaf halindeki taraflardan birinin uyruğu olmayan en eski mahkeme üyesi tarafından yapılır.

5. 2 veya 3 ve 4’üncü paragraflarda öngörülen usulî işlemler karşılıklı olarak, hakemlerin bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak, başkanın seçimi üzerinde anlaşmaya varmamaları halinde de uygulanacaktır.”

Madde 8

Yeni 11’inci maddeden sonra aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 12
1. Bu Sözleşme’yle ilgili değişiklikler tüm Âkit Devletlerce veya Bakanlar Komitesi tarafından teklif edilebilir. Bu değişiklik teklifleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere bildirilir.
2. Üye olmayan Âkit Devletlerle ve gerektiğinde AKSSK ile istişarede bulunduktan sonra, Bakanlar Komitesi değişikliği kabul edebilir. Karar, Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörüldüğü şekilde çoğunlukla alınır.

Böylece kabul edilen tüm değişiklik metni, kabul için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere iletilir.

3. Önceki paragrafa uygun olarak kabul edilen her değişiklik, bütün tarafların onu kabul ettikleri hususunda Genel Sekretere yaptıkları bildirimden itibaren geçen otuzuncu günde yürürlüğe girer.”

Madde 9

Yeni 12. maddeden sonra aşağıdaki gibi yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 13
1. 1’inci maddenin 1’inci paragrafında belirtilen sözleşmelerin listesini güncelleştirmek amacıyla, değişiklikler Âkit her Devlet veya Bakanlar Komitesi tarafından teklif edilebilir. Bu değişiklik teklifleri yürürlükteki, Birleşmiş Milletler Teşkilatı nezdinde kabul edilmiş ve münhasıran uluslararası terörizmle ilgili sözleşmeleri kapsayabilir.

Değişiklikler, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Âkit Devletlere bildirilir.

2. Bakanlar Komitesi, üye olmayan Âkit Devletler ve gerekiyorsa AKSSK ile istişare ettikten sonra, Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörülen çoğunlukla teklif edilen bir değişikliği kabul edebilir. Bu değişiklik, Âkit Devletlere iletilmesinden başlayan tarihten itibaren bir senelik bir sürenin bitimi sonrası yürürlüğe girer. Bu süre esnasında, her Âkit Devlet değişikliğin yürürlüğe girmesi hakkında kendisiyle ilgili bir itirazı varsa Genel Sekretere bildirebilecektir.
3. Eğer Âkit Devletlerin üçte biri Genel Sekretere, değişikliğin yürürlüğe girmesine ilişkin itirazda bulunurlarsa, değişiklik yürürlüğe girmez.
4. Eğer Âkit Devletlerin üçte birinden azı bir itirazda bulunmuşlarsa, değişiklik itirazda bulunmamış Âkit Devletler için yürürlüğe girer.
5. Bir değişiklik, bu maddenin 2’nci paragrafına uygun olarak yürürlüğe girdiği zaman ve Âkit bir Devletin bu değişiklikle ilgili bir itirazda bulunması durumunda, değişiklik bu Devlet için kabul beyanının Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilmesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.”

Madde 10

1. Sözleşme’nin 11’inci maddesi 14’üncü madde olmuştur.
2. Yeni 14’üncü maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler ve Gözlemci Devletler” ibaresi “Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler” ibaresinden sonra ilave edilmiştir, ikinci cümle şu şekilde kaleme alınmıştır: “Onama, kabul, tasvip veya katılımın konusu olacaktır”, üçüncü cümledeki “veya tasvip” ibaresi “tasvip veya katılım” ibareleri ile değiştirilmiştir.
3. Yeni 14’üncü maddenin metni aşağıdaki paragraf ile tamamlanmıştır:
“3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AKSSK ile istişare ettikten sonra, bu maddenin 1’inci paragrafında belirtilenlerden başka, Avrupa Konseyi üyesi olmayan her Devleti bu Sözleşme’ye katılıma davet edebilir. Karar Avrupa Konseyi Statüsünün 20.d maddesinde öngörülen çoğunlukla ve Bakanlar Komitesinde yer alma hakkına sahip Âkit Devletlerin temsilcilerinin oy birliği ile alınır.”
4. Yeni 14’üncü maddenin 3’üncü paragrafı, bu maddenin 4’üncü paragrafı olmuş ve “veya onu tasvip
edecektir” ibaresi “onu tasvip edecek veya ona katılacaktır”, “tasviple” ibaresi, “tasvip ve katılımla” olarak değiştirilmiştir.

Madde 11

1. Sözleşme’nin 12’nci maddesi 15’inci madde olmuştur.
2. Yeni 15’inci maddenin 1’inci paragrafının ilk cümlesindeki “veya tasviple” ibaresi “tasvip veya katılımla” olarak değiştirilmiştir.
3. Yeni 15’inci maddenin 2’nci paragrafının ilk cümlesindeki “veya tasviple” ibaresi “tasvip ve katılımla” olarak değiştirilmiştir.

Madde 12

1. Bu Protokolün imzaya açılmasından önce Sözleşme’ye yapılan çekinceler, işbu Protokol ile değişikliğe
uğrayan Sözleşme için uygulanabilir değildir.
2. Sözleşme’nin 13’üncü maddesi 16’ncı madde olmuştur.
3. Yeni 16’ncı maddenin birinci paragrafının ilk cümlesine “edebilir” ibaresinden önce “(15 Mayıs 2003)
Sözleşmesine Taraf” ibaresi, “Sözleşme’ye değişiklik getiren Protokol” ibaresi de “tasvip” teriminden sonra eklenmiştir. Âkit Devlet aşağıda yazılı hususlar dahil, suçun kendine has vahim yönlerini, suçun değerlendirilişinde usulüne uygun olarak alacak ve her olaya göre ayrı ayrı usulüne uygun olarak gerekçelendirilmiş bir kararı esas alarak bu çekinceyi uygulamayı taahhüt eder” şeklindeki ikinci cümle “siyasî nedenle işlenmiş suç” teriminden sonra gelmek üzere eklenmiştir. a, b ve c alt paragraflar hariç kalmak üzere cümlenin geri kalanı kaldırılmıştır.
4. Yeni 16’ncı maddenin metni aşağıdaki gibi tamamlanmıştır:
“2. Bu maddenin 1’inci paragrafını uygularken, Âkit Devlet çekincesine dayandığı suçları belirtir.”
5. Yeni 16’ncı maddenin 2’nci paragrafı bu maddenin 3’üncü paragrafı olmuştur. Bu paragrafın birinci cümlesindeki “Âkit” ibaresi “Devlet” ibaresinden sonra ilave edilmiş ve “önceki” ibaresi “1” rakamının yerine konulmuştur.
6. Yeni 16’ncı maddenin 3’üncü paragrafı bu maddenin 4’üncü paragrafı olmuştur. Bu paragrafın birinci
cümlesindeki “Âkit” ibaresi “Devlet” ibaresinden sonra ilave edilmiştir.
7. Yeni 16’ncı maddenin metni aşağıdaki paragraflarla tamamlanmıştır:
“5. Bu maddenin 1’inci paragrafı gereğince kaleme alınan çekinceler, Sözleşme’nin ilgili Devlet tarafından yapılan değişiklik çerçevesinde yürürlüğe girdiği ilk gününden itibaren hesap edilmek üzere üç yıllık bir süre için geçerlidir. Bununla birlikte, bu çekinceler aynı süreli dönemler için yenilenebilir.
6. Çekincenin sona ermesine on iki ay kala, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu sona ermeyi ilgili Âkit
Devlete bildirir. Sona erme süresinden üç ay önce Âkit Devlet, Genel Sekreter’e çekinceyi muhafaza etmek, değiştirmek ya da geri almak konusundaki niyetini bildirir. Eğer bir Âkit Devlet, çekincesini muhafaza edeceğini bildirirse, muhafaza etme ile ilgili gerekçeleri hakkındaki açıklamalarını Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verir.
İlgili Âkit Devletin bildirimde bulunmaması durumunda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu Âkit Devlete çekincesinin otomatik olarak altı aylık bir süre için uzadığını bildirir. Eğer ilgili Âkit Devlet, çekincelerini muhafaza etmek ya da değiştirmek kararını bu sürenin bitimine kadar bildirmezse, çekince kadük olur.
7. Talep eden Devletle talep edilen Devlet arasında aksine bir anlaşma olmadıkça Âkit Devlet, bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak kaleme aldığı çekinceyi uygulayarak bir şahsı iade etmediği takdirde, istisnasız olarak ve derhal, olayı kovuşturulması amacıyla yetkili makamlarına tevdi eder. Talep edilen Devlette yetkili makamlar, kendi kanunları gereğince, aynı vahim nitelikteki suçla ilgili şartlar çerçevesinde olayın kovuşturulması amacıyla kararlarını verirler. Talep edilen Devlet doğrulanmamış bir gecikme olmaksızın kovuşturmaların nihai sonucunu talep eden Devlete ve bunu 17’nci maddede öngörülen Konferansa gönderecek olan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.
8. Bu maddenin 1’inci paragrafına uygun olarak kaleme alınmış bir çekince gereğince iade talebinin reddine ilişkin karar, derhal talep eden Devlete bildirilir. Makul bir süre içerisinde 7’nci paragraf gereğince, talep edilen Devlette esasa ilişkin hiçbir adlî karar alınmamışsa, talep eden Devlet bu durumdan, 17’nci maddede öngörülen Konferansa sorunu sunacak olan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni haberdar eder. Bu Konferans sorunu inceler ve reddin Sözleşme’nin düzenlemelerine uygunluğuna ilişkin bir görüşü yayınlar ve bunu konuyla ilgili bir açıklamayı kabul etmesi için Bakanlar Komitesi’ne sunar. Bakanlar Komitesi, bu paragrafla ilgili olarak görevlerini ifa ederken Âkit Devletlerle sınırlı olmak üzere toplanır.”

Madde 13

Yeni 16’ncı maddeden sonra aşağıdaki şekilde kaleme alınmış yeni bir madde eklenmiştir:

“Madde 17 1. 10 uncu maddenin uygulamasına halel getirmeksizin, daha sonra kısaca TKADK olarak anılacak, Terörizme Karşı Âkit Devletler Konferansı (orijinal kısaltması COSTER):

a. AKSSK ile yakın temasta bulunmak kaydıyla, ortaya çıkabilecek her sorunun belirlenmesi de dahil olmak üzere, bu Sözleşme’nin etkin uygulaması ve işleyişini,
b. Özellikle 16’ncı maddenin 8’inci paragrafında öngörülen, kaleme alınmış çekincelerin 16’ncı maddeye uygunluğunun denetimini,
c. Terörizmle mücadele konusunda belirleyici yasal ve siyasal gelişmelere ilişkin bilgi değişimini,
d. Bakanlar Komitesi’nin talebi üzerine, terörizmle mücadele alanında Avrupa Konseyi bünyesinde kabul edilen önlemlerin incelenmesini ve gerektiğinde, terörizmle mücadele alanında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi amaçlı gerekli ek önlemlerle ilgili tekliflerin hazırlanmasını ve bunu da, bu önlemlerin cezaî konularda işbirliğini kapsaması durumunda AKSSK ile danışma halinde yapılmasını,
e. Terörizmle mücadele alanında görüşlerin hazırlanmasını ve Bakanlar Komitesince talep olunan görevlerin ifasını, temin edecektir.

2. TKADK (COSTER) her Âkit Devlet tarafından belirlenen bir uzmandan oluşur. Senede bir defa olağan
oturum ile ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin ya da Âkit Devletlerin en az üçte birinin talebi üzerine olağanüstü oturumla toplanır.
3. TKADK (COSTER) kendi İç Yönetmeliğini kabul eder. Avrupa Konseyi üyesi olan Âkit Devletlerin
katılımına ilişkin masraflar Avrupa Konseyi tarafından karşılanır. TKADK’ın COSTER) bu maddeden doğan görevlerinin ifasına Avrupa Konseyi Sekretaryası yardımda bulunur.
4. AKSSK, TKADK’ın (COSTER) çalışmalarından düzenli olarak bilgilendirilir.

Madde 14

Sözleşme’nin 14′ üncü maddesi 18′ inci maddesi olmuştur.

Madde 15

Sözleşme’nin 15′ inci maddesi kaldırılmıştır.

Madde 16

1. Sözleşme’nin 16’ncı maddesi 19’uncu maddesi olmuştur.
2. Yeni 19’uncu maddenin giriş cümlesindeki “üye Devletlere” ibaresi “Âkit Devletlere” olarak değiştirilmiştir.
3. Yeni 19’uncu maddenin b paragrafındaki “veya tasviple” ibaresi “tasvip veya katılımla” ibaresi ile
değiştirilmiştir.
4. Yeni 19’uncu maddenin c paragrafındaki “11” rakamı “14” ile değiştirilmiştir.
5. Yeni 19’uncu maddenin d paragrafındaki “12” rakamı “15” ile değiştirilmiştir.
6. Yeni 19’uncu maddenin e ve f paragrafları kaldırılmıştır.
7. Yeni 19’uncu maddenin g paragrafı bu maddenin e paragrafı ve “14” rakamı
“18” olmuştur.
8. Yeni 19’uncu maddenin h paragrafı kaldırılmıştır.

Madde 17

1. İşbu Protokol Sözleşme’yi imzalayan

a. Onama, kabul veya tasvipte çekince ileri sürmeksizin imzaya bağlı olarak,
b. Onama, kabul veya tasvibi takiben çekince kaydı ile imzaya bağlı olarak, muvaffakatlarını ifade edebilen Avrupa Konseyi Devletlerinin imzasına açıktır

2. Onama, kabul ve tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 18

İşbu Protokol l7’nci maddenin düzenlemelerine uygun olarak, bütün Sözleşme Tarafları için, bu Protokolle bağlı oldukları hususunda muvaffakatlarını bildirmelerinden başlayan tarihten sonra üç aylık bir sürenin bitiminden itibaren yürürlüğe girecektir.

Madde 19

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi Devletlere:

a. Her imzayı;
b. Her onama, kabul veya tasvip belgesinin tevdiini;
c. 18’inci maddeye uygun olarak bu Protokolün yürürlüğe girişi tarihini;
d. Bu Protokole etkisi olan diğer her fiili, bildirimi veya ihbarı, bildirecektir.

Gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar, hükümleri onaylama zımnında bu Protokolü
imzalamışlardır.

Her iki metin de aynı derecede geçerli olmak kaydıyla, Avrupa Konseyi arşivlerine konulmak üzere, tek nüsha halinde 15 Mayıs 2003 tarihinde Strazburg’da yapılmıştır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu nüshanın onaylı bir örneğini her bir İmzacı Devlete gönderecektir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme

0

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de düzenlene Uluslararası Hava Hukuku Konferansı sonunda, 23 Eylül 1971 tarihinde imzalanmıştır. Sözleşme bu nedenle, Montreal Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından imzalanarak 17 Nisan 1975 tarihli ve 1888 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş ve 29 Kasım 1975 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giriştir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme – Montreal Sözleşmesi 

Bu Sözleşmeye taraf olan devletler,

Sivil havacılığın güvenliğine karşı kanun dışı eylemlerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin işletilmesini ciddi şekilde etkilediğini ve dünya uluslarının sivil havacılığın güvenliğine olan güvencesini sarstığını;

Bu gibi eylemlerin ciddi bir endişe konusu olduğuna;

Bu gibi eylemlerin önlenmesi amacıyla suçluların cezalandırılması için uygun tedbirlerin alınmasına ivedilikle gerek olduğunu, düşünerek aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde 1 

1. Herhangi bir şahıs, kanuna aykırı ve kasıtlı olarak;

a) Uçuş halindeki bir uçakta bulunan bir şahsa karşı uçağın emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunursa; veya,
b) Servisteki bir uçağı tahrip eder veya böyle bir uçağı uçamayacak hale getirecek şekilde veya uçuş halinde eninim yetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir hasara uğratırsa; veya,
c) Servisteki bir uçağa, bu uçağı tahrip’ etmesi muhtemel olan veya onu uçamayacak hale getirecek veya uçuş halinde emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel olacak şekilde hasara uğratabilecek bir cihaz veya maddeyi herhangi bir şekilde koyar veya koydurtursa; veya,
d) Hava seyrüsefer kolaylıklarını tahrip eder veya hasara uğratır veya bunların işletilmesine müdahale ederse ve bu fiillerden biri uçuş halindeki uçağın emniyetini tehlikeye düşürebilecek mahiyette ise; veya,
e) Yanlış olduğunu bildiği bilgiler vermek suretiyle uçuş halindeki bir uçağın emniyetini tehlikeye düşürürse, suç işlemiş olur.

2. Keza, bir şahıs :

a) Bu maddenin l’inci paragrafında belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye teşebbüs ederse;
veya,
b) Bu suçlardan herhangi birini işleyen veya işlemeye teşebbüs eden şahsın suç ortağı ise, suç işlemiş olur.

Madde 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

a) Bir uçak, bindirme ve yüklemeyi takiben bütün dış kapılarının kapatıldığı andan, indirme ve boşaltma için bu kapılardan herhangi birinin açıldığı ana kadar uçuş halinde kabul edilir; mecburi iniş halinde, yetkili makamlar, uçağın ve uçaktaki şahısların ve eşyanın sorumluluğunu yükleninceye kadar uçuş devam ediyor kabul edilecektir;
b) Bir uçak, belirli bir uçuş için yer personeli veya mürettebat tarafından uçuş öncesi hazırlıklara başlanılması ile inişten sonraki yirmi dört saat içerisinde serviste kabul edilir; her halde, serviste bulunduğu süre, bu maddenin (a) fıkrasında belirtilmiş olan, uçağın uçuş halinde bulunduğu tüm süreyi kapsayacaktır.

Madde 3 

Her Akit Devlet, l’înci maddede belirtilen suçları, ağır cezalarla cezalandırılacak suçlar haline getirmeyi taahhüt eder.

Madde 4

1. Bu Sözleşme askerî maksatlar ile, gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara uygulanmayacaktır.

2. l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda; uçağın yurt içi veya uluslararası bir sefer yapmakta olmasına bakılmaksızın, bu Sözleşme ancak:

a) Uçağın fiilî veya programlanmış iniş veya kalkış noktası, uçağın tescil edildiği Devletin ülkesi dışında ise; veya,
b) Suç, uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmişse, uygulanacaktır.

3. Bu Sözleşme, bu maddenin 2’nci paragrafı hükümleri saklı kalmak şartiyle, l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda suçlu veya sanığın uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde bulunması halinde de uygulanacaktır.

4. 9’uncu maddede sözkonusu edilen Devletler bakımından ve l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında belirtilen durumlarda, bu maddenin 2’nci paragrafının (a) fıkrasında işaret edilen noktalar aynı Devlet ülkesi içinde bulunursa, bu Devletin 9’uncu maddede belirtilen Devletlerden biri olması halinde, suç o Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmedikçe veya suçlu sanık o Devletten başka bir Devletin ülkesinde ele geçirilmedikçe, bu Sözleşme uygulanmayacaktır.
5. l’inci maddenin l’inci paragrafının (d) fıkrasında öngörülen durumlarda, bu Sözleşme, ancak hava seyrüseferinde kullanılıyorsa uygulanacaktır.

6. Bu maddenin 2, 3, 4 ve 5’inci paragraflarının hükümleri, l’inci maddenin 2’nci paragrafında öngörülen durumlarda da uygulanacaktır.

Madde 5

Her Akit Devlet, suçlar üzerinde, aşağıdaki hallerde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır :

a) Suç, o Devletin topraklarında işlendiğinde;
b) Suç, o Devlette tescil edilmiş bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde;
c) İçinde suçun işlendiği uçak, sanık hâlâ içinde iken kendi ülkesine indiğinde;
d) Suç, esas işyeri veya, böyle bir işyeri olmadığı takdirde, devamlı ikametgâhı o Devletin ülkesinde bulunan bir kiracıya mürettebatsız alarak kiralanmış bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde.

2. Her Akit Devlet, aynı şekilde, sanık kendi ülkesinde bulunduğu ve onu bu maddenin l’inci paragrafında sözkonusu edilen Devletlerden herhangi birine 8’inci madde uyarınca iade etmediği takdirde l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b) ve (c) bentlerinde ve o suçlarla ilgili olduğu ölçüde, l’inci maddenin 2’nci paragrafında belirtilen suçlar üzerinde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır. 3. Bu Sözleşme, millî hukuka göre kullanılan herhangi bir cezai yargı yetkisini bertaraf etmez.

Madde 6 

1. Şartların kendisini yetkili kıldığına kani olduktan sonra, suçlunun veya sanığın ülkesinde bulunduğu herhangi bir Akit Devlet onu gözaltına alacak veya muhafazasını sağlayacak diğer tedbirleri alacaktır. Gözaltına alma ve diğer tedbirler o devletin hukuku uyarınca olacak, fakat ancak, ceza yargılaması veya iade işlemlerinin başlatılmasını mümkün kılmak için gerekli süre boyunca devam edebilecektir.

2. Bu devlet, derhal olayın hazırlık soruşturmasını yapacaktır.

3. Bu maddenin l’inci paragrafı uyarınca gözaltına alınan bir şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal irtibat kurmasında yardımcı olunacaktır.

4. Bir Devlet, bu madde uyarınca, bir şahsı gözaltına alınca.

5. Maddenin l’inci paragrafında belirtilen devletlere, göz altına alınan şahsın vatandaşı olduğu devlete ve gerekli görüyorsa, diğer ilgili devletlere, şahsın gözaltına alındığını ve gözaltına alınmasını gerektiren şartlan derhal bildirecektir.

Bu maddenin 2’nci paragrafında öngörülen hazırlık soruşturmasını yapan Devlet, soruşturma sonuçlarını anılan devletlere derhal bildirecek ve yargı yetkisini kullanmak niyetinde olup olmadığını belirtecektir.

Madde 7

Sanığın, ülkesinde yakalandığı Akit Devlet, eğer onu iade etmezse, herhangi bir istisna tanımadan ve suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, olayı ceza kovuşturması yapılması maksadiyle yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda olacaktır. Bu makamlar kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddi nitelikteki herhangi bir adi suç için öngörülen usuller uyarınca vereceklerdir.

Madde 8

1. Bu suçlar, Akit Devletler arasında mevcut herhangi bir suçluların iadesi antlaşmasında iadeyi – gerektiren suçlar arasında yer almış addolunacaktır. Akit Devletler, aralarında akdolunacak suçluların iadesi konusundaki her antlaşmada, bu suçları, iadeyi gerektiren suçlar olarak dahil etmeyi taahhüt ederler.

2. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlayan bir Akit Devlet, aralarında suçluların iadesi antlaşması bulunmayan diğer bir Akit Devletten, suçlunun iadesi için bir talep alırsa, bu suçlar bakımından, bu sözleş meyi suçlunun iadesi için hukuki bir dayanak kabul edip etmemekte serbesttir. Suçlunun iadesi talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen diğer şartlara bağlı olacaktır.

3. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlamayan Akit Devletler bu suçları, talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen şartlara bağlı olarak kendi aralarında iadeyi gerektiren suçlar olarak kabul edeceklerdir.

4. Akit Devletler arasında suçluların iadesi bakımından, bu suçların her biri, sadece vukubulduğu yerde değil, aynı zamanda 5’inci maddenin 1’inci paragrafının (b), (c) ve (d) fıkralarına göre yargı yetkisini tesis etmesi gereken devletlerin ülkelerinde de işlenmiş gibi işlem görecektir.

Madde 9

Müşterek hava taşıma işletmeleri veya uluslararası işletme teşekkülleri tesis eden ve müşterek veya uluslararası tescile tâbi uçaklar işleten Akit Devletler, her uçak için yargı yetkisini kullanacak ve bu Sözleşme bakımından tescil edilen devlet sıfatını taşıyacak devleti, usulüne uygun olarak, aralarında tayin edecekler ve bu tayinden Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtını haberdar edecekler ve anılan teşkilât da keyfiyeti bu Sözleşmeye taraf olan bütün devletlere duyuracaktır.

Madde 10

1. Akit Devletler, 1. maddede belirtilen suçların işlenmesini önlemek amaciyle, uluslararası ve milli hukuka göre her türlü tedbir almaya çalışacaklardır.

2. l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işlenmesi nedeniyle bir uçuş geciktiğinde veya kesintiye uğradığında, uçak veya yolcular ve mürettebat, ülkesinde bulunan Akit Devlet, mümkün olur olmaz yolcuların ve mürettebatın yollarına devam etmelerini kolaylaştıracak ve uçağı ve yükünü, gecikmeksizin, meşru sahiplerine iade edecektir.

Madde 11

1. Akit Devletler, bu suçlara ilişkin ceza kovuşturmalarında birbirlerine en geniş ölçüde yardım sağlayacaklardır. Her halükârda talepte bulunulan Devletin hukuku uygulanacaktır.

2. Bu maddenin 1. paragrafındaki hükümler, cezai konularda karşılıklı yardımlaşmayı kısmen veya tamamen düzenleyen veya düzenleyecek olan ikili veya çok taraflı diğer herhangi bir antlaşmanın doğurduğu yükümlülükleri etkilemeyecektir.

Madde 12

l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işleneceği inancında olan bir Akit Devlet, milli hukukuna uygun olarak, bü konuda sahip bulunduğu bilgileri 5. maddenin 1. paragrafında belirtildiğine inandığı Devletlere iletecektir.

Madde 13

Her Akit Devlet, aşağıdaki hususlarla ilgili olarak sahip bulunduğu herhangi bir bilgiyi, milli hukukuna uygun olarak mümkün olduğu kadar süratle Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine bildirecektir.

a) Suçun oluş şekilleri,
b) 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca yapılan işlem;
c) Suçlu veya sanıkla ilgili olarak alman tedbirler ve özellikle iade işlemlerinin veya diğer hukukî işlemlerin sonuçları.

Madde 14

1. İki veya daha fazla Akit Devlet arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olarak çıkan ve müzakere yoluyla halledilemeyen bir anlaşmazlık, bunlardan birinin isteği üzerine hakeme havale edilecektir.

Tahkim için istekte bulunulan tarihten itibaren altı ay içinde taraflar hakem heyetinin kuruluşu konusunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, Divanin Statüsü uyarınca yapılacak bir müracaatla anlaşmazlığı Uluslararası. Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmeyi imzalama veya onaylama veya Sözleşmeye katılma sırasında, kendisini bir önceki paragrafla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Akit Devletler, böyle bir ihtirazi kayıt koyan Devlete karşı bir önceki paragrafla bağlı olmayacaklardır.

3. Bir önceki paragrafa göre böyle bir ihtirazi kayıt koymuş olan herhangi bir Akit Devlet, depoziter Hükümetlere bildirmek suretiyle, her zaman bu kaydı geri alabilir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de yapılan Uluslararası Hava Hukuku Konferansına (Bundan böyle Montreal Konferansı olarak anılacak) katılan Devletlerin imzasına Montreal’de 23 Eylül 1971 tarihinde açık olacaktır. 10 Ekim 1971 tarihinden sonra, bu Sözleşme Moskova, Londra ve Washington’da bütün Devletler için imzaya açık olacaktır, tşbu Sözleşmeyi, bu maddenin 3. paragrafı uyarınca yürürlüğe girmeden önce imzalamayan herhangi bir Devlet, her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme, imzalayan Devletlerin onayına tâbi olacaktır. Onay belgeleri ve katılma belgeleri, burada Depoziter Hükümetler olarak tayin edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetlerine tevdi edilecektir.

3. Bu Sözleşme, Montreal Konferansına katılan ve bu Sözleşmeyi imzalayan on Devlet tarafından onay belgelerinin tevdii tarihinden otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

4.Diğer Devletler için bu Sözleşme, işbu maddenin 3. paragrafında belirtildiği şekilde, yürürlüğe giriş tarihinde veya onay ya da katılma belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

5, Depoziter Hükümetler, her imza tarihini, her onay veya katılma belgesinin tevdi tarihi, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi ile diğer hususları, işbu Sözleşmeyi imzalayan ve ona katılan bütün Devletlere derhal bildireceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Depoziter Hükümetler tarafından Birleşmiş Milletler Anayasasının 102. maddesi ve Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesinin (Şikago, 1944) 83. maddesi uyarınca tescil ettirilecektir.

Madde 16

1. Herhangi bir Akit Devlet, Depoziter Hükümetlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle, bu Sözleşmeyi feshedebilir.

2. İşbu fesih keyfiyeti, yazılı ihbarın Depoziter Hükümetler tarafından alındığı tarihten itibaren altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken usulü veçhile Hükümetlerince yetkili kılınan ve aşağıda imzaları bulunan tam yetkili temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Montreal’de, bindokuzyüzyetmişbir yılı Eylül ayının yirmi-üçüncü günü İngilizce, Fransızca, Rusça ve
İspanyolca dillerinde her biri aynı derecede geçerli dört metin halinde ve üçer orijinal nüsha olarak düzenlenmiştir.

Ziştovi Antlaşması

0
Ziştovi Antlaşması
Ziştovi Antlaşması

Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. 1790 yılı Aralık ayında Ziştovi(Sistovo) kasabasında başlayan barış görüşmeleri sonuçlandırılarak 4 Ağustos 1791 tarihinde antlaşma ile sonuçlanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü, 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl hüküm sürmüş olan monarşik yapıdaki bir Alman Krallığıdır. Avusturya ise 1453-1806 yılları arasında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun en önemli parçalarından ve Habsburg Monarşisinin önemli merkezlerinden biri olmuştur.

Ziştovi’deki barış görüşmelerini tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarından olan Ziştovi Antlaşması, on dört maddeden oluşmakta, “Alman İmparatoru ve Osmanlı Devleti (Bab-ı Ali) arasında 4 Ağustos 1791 yılında Sistova’da imzalanan antlaşma metni” olarak tanımlanmaktadır. İki devlet arasında devam eden yarım yüzyıllık barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerini tekrar canlandırmak için İngiltere ve Prusya kralları ile Birleşik Eyaletler generalinin aracılığı sonucunda temsilcilerin yaptıkları görüşmeler sonucunda antlaşma şartları belirlenmiştir.

Ziştovi Antlaşması Maddeleri

Madde 1

İki devlet arasında denizde ve karada ebedi dostluğa dayalı barış olmalıdır. Her iki tarafın savaş boyunca yaptığı düşmanlığa son verilmeli ve tarafların elinde bulunan köleler ile Karadağ, Bosna, Sırbistan, Eflak ve Boğdan halkları eski yaşadıkları bölgelere dönmeli, eski mal varlıkları ve haklarına geri kavuşmalıdır. Savaş esnasında Avusturya’yı desteklemeyen topluluklar da aynı şekilde yurtlarına dönmeli ve Avusturya tarafından rahatsız edilmemelidir.

Madde 2

Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 18 Eylül 1739 tarihli Belgrad Antlaşması, 5 Kasım 1739 ve 2 Mart 1741 tarihli antlaşmalar, 25 Mayıs 1747 tarihli Belgrad Antlaşması’nın sürdürülmesi için yapılan akit, 7 Mayıs 1775 tarihli Bukovina’nın devredilmesi için yapılan antlaşma ve 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.

Madde 3

Osmanlı Devleti, 8 Ağustos 1783 tarihinde imzalanan antlaşmaya uyarak Avusturya ticaret gemilerini Kuzey Afrika kıyılarındaki korsanlardan ve diğer tehlikelerden koruyacak ve ticaret gemilerinin uğrayacakları her türlü zararı tanzim edecektir. Aynı şekilde 24 Şubat 1784 tarihli antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, egemenliğinde bulunan tüm deniz ve nehirlerde Avusturya’ya ait tüm gemilere serbest ticaret hakkı tanıyacaktır. Yine 4 Aralık 1786 tarihli fermana göre Eflak ve Boğdan eyaletlerindeki Transilvanyalı çobanlara ve onların sürülerine geliş-gidiş ve konaklama imkânı sağlayacaktır. Bunlarla birlikte savaştan önceki bütün fermanlar, sözleşmeler ve bakanlık antlaşmaları serbest dolaşım ve ticaretin sürekliği için iki devlet tarafından yeniden tanınacaktır.

Madde 4

Avusturya, Osmanlı’nın dostça tutumuna karşılık status quo’ya uygun biçimde savaşta ele geçirdiği toprakları, şehirleri, kaleleri ve hisarları onaracak ve Osmanlı’ya ait askeri mühimmatla birlikte iade edecektir. Bu durum Eflak ve Boğdan’daki yerler için de geçerli olacaktır.

Madde 5

Genel adı La Raya olan Hotin Kalesi ve semti boşaltılacak, restore edilerek Osmanlı’ya iade edilecekti. Fakat sözü edilen kale ve semt Rusya barışı imzalanana kadar Avusturya’da kalacak ve Avusturya, Rusya’yı dolaylı veya dolaysız hiçbir şekilde desteklemeyecektir.

Madde 6

Onay imzaları atıldıktan sonra iki devlet arasındaki eski sınırlar yeniden çizilecek, Eflak ve Boğdan’ın beş bölgesi için bu işlem 30 gün içerisinde yapılacaktır. Status quo kapsamında Bosna, Sırbistan, Burg, Eski Osova ve civar bölgelerdeki sınırların çizilmesi Belgrad Antlaşması’nın 13. maddesine göre yapılacaktır. Yukarı Unna bölgesi sınırları da 60 gün içerisinde yeniden gözden geçirilecekti. Belirtilen süreler kalelerin tamiri ve askeri mühimmatın kaldırılması için gereklidir.

Madde 7

Osmanlı tebaasından olan tüm mahkûm, tutsak ve rehin askerler serbest bırakılıp Ruscuk, Vidin ve Bosna’daki yetkililere teslim edilecektir. Buna karşılık Bosna Lortlarının elinde bulunan Avusturya vatandaşları da aynı şekilde iade edilecektir. İki aylık süre zarfında her iki devlette bulunan savaş tutsakları ve köleler yaş, cinsiyet ve durumları ne olursa olsun ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar köle olarak kullanılamayacak ve karşılıklı teslim edileceklerdi. Ancak gönüllü şekilde din değiştirenler bu kapsamın dışında bırakılacaktır.

Madde 8

İki devletin vatandaşları, savaş esnasında veya savaştan önce karşı tarafın topraklarına göç etmiş ve durumu yetkililere bildirip uyumlu bir şekilde yaşıyorlarsa orada yaşamaya devam edecek ve taraflar onları geri dönmeye zorlamayacaktır. Sığındıkları devlet onlara eşit haklar tanıyacak, hem yeni hem de vatandaşı oldukları eski devletteki toprakları onların olmaya devam edecektir.

Madde 9

Taraflar ticari münasebetlerini yenileme arzusundadır. Bu anlamda Belgrad Antlaşması’nın 17. ve Pasarofça Antlaşması’nın 18.maddelerinin savaş esnasında ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olmuş tüccarlar, devletten yardım isteme hakkına sahip olacak ve mağduriyetleri en hızlı şekilde hiçbir mazeret gösterilmeden giderilecektir.

Madde 10

Alınan kararlar derhal iki devletin sınırlarında bulunan yetkililere iletilmelidir. Bu kararların hayata geçirilmesi toplumsal huzur, iyi komşuluk ilişkileri ve sınırların bütünlüğü için zorunludur. Taraflar arasında yapılmış anlaşmaya göre zararların giderilmesi, suçluların işledikleri suça göre cezalandırılması dostluk ve barışın sağlanması açısından gereklidir. Bu madde her iki ülkenin arşiv kayıtlarına benzer ifadelerle geçmiştir.

Madde 11

İki ülkenin vatandaşlarına da karşı devletin topraklarında seyahat edebilme ve nehirlerinden geçebilme izni verilecek ayrıca taşıdıkları malların güvenliği 2.ve 3. maddelerde belirtildiği şekilde sağlanacaktır.

Madde 12

Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan dinine mensup rahipler ve tarikatlar korunacak, kiliseler tamir edilecektir. Kişi özgürlüğü, ibadet serbestliği, Kudüs ve diğer bölgelerdeki kutsal yerler de aynı şekilde korunacaktır. Bu konuda Belgrad Antlaşması’nın 9. maddesi ile bugüne kadar konuyla ilgili yapılan antlaşmalar ve yayımlanan fermanlar esas alınacaktır.

Madde 13

Tahta yeni sultanlar geçtiğinde taraflar birbirlerine elçiler gönderip haber verecektir. Bu elçiler seremoni ile karşılanacak, onurlandırılacak ve iyi misafir edilecektir. Osmanlı Devleti elçilere eşlik eden memurlara, misafirlere ve hizmetçilere de aynı özeni gösterip güvenliklerini en iyi şekilde sağlayacaktır.

Madde 14

Antlaşmanın iki orijinal ve birbiriyle uyumlu kopyası Fransızca ve Türkçe olarak düzenlenip iki devletin yüksek mahkemelerine iletilecek ve 40 gün içerisinde taraflar imzaladıkları kopyaları birbirlerine göndereceklerdir.

Ziştovi Antlaşması’nın yapıldığı tahmin edilen ev

“Bizler Büyük Britanya kralı, Prusya kralı ve Birleşik Eyaletler kralı adına tam yetkilendirilen ve barış için ara bulucu görevi üstlenen elçiler olarak deklare ederiz ki yukarıda belirtilen ve Avusturya ile Osmanlı arasında imzalanan barış antlaşmasının tüm maddelerini şartları ve koşullarıyla birlikte kabul edip kendi ellerimizle imzalayıp mühürledik. 4 Ağustos 179’ de Sistovo’da imzalanmıştır.”

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması – 1993

0

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması, 7 Aralık 1993 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşmasınm Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 24 Şubat 1995 Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Estonya – Türkiye İlişkileri

Türkiye Atatürk döneminde, Estonya’yı 23 Ocak 1924’te diplomatik olarak tanıma kararı almıştır. 1924 yılının Mayıs ayında Varşova Orta Elçiliği’ne atanmış olan İbrahim Tali (Öngören)’e, Estonya ile dostluk antlaşması imzalaması için yetki verilmiştir. 1 Aralık 1924 günü Dostluk, Siyasal İşbirliği, İttifak ve Tarafsızlık Antlaşması (Münakit Muhadenet Muahedenâmesi) imzalanmıştır.

“Mün’akit Ticaret ve Seyrüsefain Mukavelenâmesi” 12 Mart 1928 günü Ankara’da imzalanmıştır.  Bu mukavelename daha sonra, 16 Eylül 1929 günü Muahedename’ye dönüştürülmüş, 18 Mayıs 1931 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ve Estonya, gümrük, ticaret, ekonomik, teknik işbirliği ve teknik yardımlar bakımından ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla 13 Mart 1935 ve 6 Haziran 1937 tarihlerinde Ankara’da iki ayrı “Ticaret ve Kliring Anlaşmaları” imzalamıştır. Ticaret Anlaşması ve Kliring Anlaşmasını tamamlayan protokol 29 Ağustos 1938 günü imzalanmıştır.

Nuri Batu, 19 Eylül 1935 günü Estonya Cumhurbaşkanı’na güven mektubu sunarak Tallin’de ilk Türk temsilciliğini açmıştır.

Estonya, iki dünya savaşı arasında yaklaşık yirmi yıl bağımsız bir ülke olarak kaldıktan sonra önce Nazi orduları tarafından işgal edilmiş, 6 Ağustos 1940 tarihinde ise Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiştir.

Estonya da SSCB’den ayrılarak yeniden bağımsızlığını elde etmesi üzerine ilişkiler de yeniden başlamıştır.

2 Ekim 1991 tarihinde imzalanan Ortak Bildiri’yle iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir.

Türkiye ile Estonya arasında 3 Haziran 1997 tarihinde Tallinn’de “Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Serbest Ticaret Anlaşması” imzalanmıştır.

 6 Eylül 2005 tarihinde Ankara’da imzalanan ekli “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Estonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kültür, Eğitim, Bilim, Gençlik ve Spor Alanlarında İşbirliği Programı” tesis edilmiştir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ESTONYA CUMHURİYETİ ARASINDA DOSTLUK VE İŞBİRLİĞİ ANDLAŞMASI

Aşağıda «Taraflar» olarak adlandırılacak olan Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti,

Birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkelerine dayanarak aralarındaki karşılıklı dostluk bağlarını güçlendirmek ve aralarındaki işbirliğini geliştirmek arzusuyla,

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti arasında 1 Aralık 1924 günü imzalanmış olan Dostluk Andlaşmasına olan bağlılıklarını teyid ederek,

Birleşmiş Milletler Yasası, Helsinki Nihaî Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Yasası ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süresince kabul edilen diğer belgelerin amaç ve ilkelerine olan bağlılıklarını yineleyerek,

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

Madde : 1

Taraflar, ilişkilerini karşılıklı yarar, güven ve işbirliği temelinde her alanda geliştirmek ve genişletmek konusunda anlaşmışlardır.

Madde : 2

Taraflar, ilişkilerinin düzenli şekilde gelişmesini sağlamak amacıyla ikili ilişkilerinin seyri ile her ilki tarafı da ilgilendiren bölgesel veya uluslararası konularda düzenli aralarla Dışişleri Bakanlıkları üst düzey yetkilileri arasında siyasî danışmalarda bulunacaklardır.

Madde : 3

Taraflar, iş adamlarının birbirlerinin ülkelerindeki ve üçüncü ülkelerdeki ekonoml’ik ve ticarî projelimle işbirliği; yapmalarını d’esteklleyecekierd’r. Taraflar bu amaçla
ilgili kuruluşları arasında ekonomik alanda danışmalarda bulunulmasını teşvik edeceklerdir. Taraflar, ekonomik, biilimsieil’, tekn’ilk ve hukukî alanlarda düzenlü danışmalarla
bilgi ve deneyim değişimini destekleyeceklerdir.

Madde : 4

Taraflar, ekonomi ve bankacılık dallarında yetkililerin ve uzmanların eğitilmesinde işbirliğine önem verecekler ve bu alanlarda her düzeyde öğrendi ve stajyer değişimini teşvik edeceklerdir.

Madde : 5

Taraflar, parlamentoları ve siyasî partileri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine önem vermektedirler. Bu amaçla taraflar, parlamentolarında karşılıklı dostluk grupları oluşturulması için çaba göstereceklerdir.

Madde : 6

Taraflar, aralarındaki kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi konusunda kararlıdırlar.

Tararlar, ülkelerindeki üniverversitelere, kültürel ve sanat kuruluşlarına, aralarında doğrudan işbirliği yapmalarını önereceklerdir.

Madde : 7

Taraflar, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi ilkeleri çerçevesinde birbirileri nezdindeki resmî misyonlarının etkinliklerini kolaylaşacaklardır.

Taraflar ayrıca, konsolosluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla konsolosluk alanında anlaşmalar imzalamak olanaklarını araştıracaklardır.

Madde : 8

Taraflar, ulaştırma ve haberleşme alanlarında işbirliğinin geliştirilmesinde kararlıdırlar.

Taraflar, basın, radyo ve televizyon alanlarında işbirliğini ve her türlü haber, bilgi ve yayın değişimini ve dağıtımını destekleyeceklerdir.

Madde : 9

Taraflar, kamu kuruluşları, iş çevreleri, meslek ve sanat kuruluşları ile sendikaları arasında ilişkiler kurulmasını destekleyeceklerdir ve anılan kuruluşların temsilcileri arasında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmesini teşvik edeceklerdir.

Madde : 10

Taraflar, aralarındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandıracağı inancı ile kentler ve yerel yönetimler arasında temasların ve işbirliğinin geliştirilmesine katkıda ‘bulunacaklardır. Taraflar bu amaçla, şehirleri arasında «kardeş şehir» bağları kurulmasını destekleyeceklerdir. ‘

Madde : 11

Taraflar, gerekçesi ve amacı ne olursa olsun, her tür terör eylemine karşı olduklarını ve terörizmin hiçbir koşulda haklı gömülmeyeceğini vurgularılar.

Taraflar, uluslararası terörizme, örgütlenmiş suçlara, silah ve uyuşturucu madde ile tarihî ve sanat eserleri kaçakçılığına karşı mücadelede işbirliğinde bulunacaklardır.

Madde : 12

Taraflar, işbu Andlaşma ile geliştirilen işbirliğinin ve dostluk ilişkilerinin, üçüncü ülkelerin çıkarlarına karşı olmadığını ve diğer devletler ile imzalanmış olan ikili ve çok taraflı anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini belirtirler.

Madde : 13

İşbu Andlaşma onaylanacak ve bu Andlaşmanın onayına ilişkin en son ‘bildirimin alımını izleyen gün yürürlüğe girecektir.

İşbu Andlaşma on yıl süreli olup, Taraflardan birinin yürürlük süresinin dolmasından bir yıl önce yazılı olarak feshi ihbarda bulunmaması halinde beşer yıllık sürelerle yürürlükte kalmaya devam edecektir.

Bu Andlaşma Ankara’da 7 Aralık 1993 günü Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha olanak, ve her bir metin de aynı ölçüde özgün olmak üzere imzalanmıştır.  Yorumda farklılık  olması hallinde İngilizce metin dikkate alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı : GEREKÇE ve Meclise Yapılan Açıklamalar 

Estonya ile 1924 yılında kurulan ilişkilerimiz 1940 yılında bu ülkenin Sovyetler Birliği tarafımdan işgal edilmesine kadar gelişerek devam etmiştir. 1940 yılında başlayan Sovyetler Birliği işgalini Türkiye tanımamıştır. İşgalin sona ererek Estonya’nm bağımsızlığını yeniden kazanması üzerine, Bakanlar Kurulu, 3 Eylül 1991 günü Estonya ile ilişkilerimizin yeniden başlatılmasını kararlaştırmıştır. 7 Eylül 1992 günü Vilnius Büyükelçiliğimiz Estonya’ya akredite edilmiştir. Bu yeni dönemde, iki ülke ilişkileri kısa bir süre içinde hızla gelişmeye başlamış ve ikili ilişkilerin pek çok alanında anlaşma taslakları değişimi yapılmıştır. Bu çerçevede sadece üç maddeden oluşan 1924 tarihli «Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşması»nın yerini alacak bir andlaşmanm hazırlanması yönünde de karşılıklı olarak çalışmalar başlatılmıştır.

İmzalanma aşamasına getirilen «Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşması», Estonya Cumhurbaşkanı Lennart Merii’nin Ankara’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, 7 Aralık 1993 günü imzalanmıştır.

‘Bu Andlaşma, dünyamızda yaşanan modernleşmeyi, uluslararası ilişkilerin geçirdiği evreleri, diplomatik, siyasî, ekonomik, kültürel ilişkilerin kazandığı yeni boyutları göz önüne alarak, 1 Aralık 1924 tarihli «Dostluk Andlaşması», ile oluşturulan ikili ilişkilerimizin ahdi altyapısını günümüz koşullarına uyarlamakta ve ikili ilişkilerimizi her alanda, karşılıklı yarar ve saygı temelleri üzerinde ileriye götürme yönünde iki tarafta da bulunan siyasî iradeyi somutlaştırmaktadır.

Andlaşmanın içeriği özetle aşağıda sunulmaktadır:

DİBACE

Tarafların birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde aralarındaki dostluk bağlarını ve işbirliğini geliştirmek arzusunda oldukları belirtilmekte, 1 Aralık 1924 günlü Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşmasına bağlı oldukları teyit edilmekte, BM Yasası ve AGİK belgelerinin amaç ve ilkelerine olan bağlılıkları yinelenmektedir.

Madde : 1

Tarafların, ilişkilerini her alanda geliştirme ve genişletme konusunda mutabık oldukları belirtilmektedir.

Madde : 2

Tarafların, Dışişleri Bakanlıkları arasında düzenli danışmalarda bulunacakları kaydedilmektedir.

Madde : 3

Tarafların, işadamlarının işbirliği yapmasını, ekonomik, bilimsel, teknik ve hukukî alanlarda danışmalarda bulunulmasını özendirecekleri belirtilmektedir.

Madde : 4

Ekonomi ve bankacılık alanlarında eğitim konusunda işbirliği yapılacağı ve öğrenci ve stajyer değişiiminin destekleneceği belirtilmektedir.

Madde : 5

Parlamentolar ve siyasî partiler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla dostluk grupları kurulması yönünde gayret sarf edeceği ifade olunmaktadır.

Madde : 6

Tarafların, kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi yönünde kararlı oldukları, üniversrteleriıne, kültürel ve sanat kuruluşlarına işbirliği yapmalarını önerecekleri belirtilmektedir.

Madde : 7

Diplomatik ve konsolosluk ilişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmeleri uyarınca birbirleriınin resmî misyonlarının faaliyetler>ini kolaylaştıracakları, konsolosluk alanında anlaşmalar imzalama olanaklarını araştıracakları kaydedilmektedir.

Madde : 8

Ulaştırma ve haberleşme alanında işbirliğinin geliştirileceği, basın yayın alanında haber ve bilgi değişimini içerecek işbirliğinıin destekleneceği kaydedilmektedir.

Madde : 9

Tarafların, çeşitli kamu kuruluşları arasında ilişkiler kurulmasını ve geliştirilmesini destekleyecekleri belirtilmektedir.

Madde : 10

Yerel yönetimler arası işbirliğinin geliştirilerek, aralarında kardeş şehir bağlarının kurulmasının teşvik edileceği kaydedilmektedir.

Madde : 11

Tarafların her türüne karşı oldukları terörizmin hiçbir koşulda haklı görülemeyeceği ve uluslararası’ terörizme, örgütlü suçlara ve kaçakçılığa karşı işbirliği yapılacağı vurgulanmaktadır.

Madde : 12

Bu Andlaşmanın hiçbir üçüncü devlete karşı olmadığı, diğer devletlerle imzalanan andlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri etkilemeyeceği belirtilmektedir.

Madde : 13

Andlaşmanın onaylandıktan sonra, onaya ilişkin en son bildirimin karşı tarafa iletilmesini izleyen gün yürürlüğe gireceği, on yıl süreli olduğu, yürürlüğünün sona ermesinden bir yıl önce diğer tarafa yazılı feshi ihbarda bulunulmaması durumunda beşer yıllık sürelerle uzayacağı, Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde düzenlendiği, farklı yorumlama halinde İngilizce metnin esas alınacağı kaydedilmektedir.

Elveda Anayasa

0
Elveda Anayasa-Kemal Gözler

Elveda Anayasa isimli eser Prof. Dr. Kemal Gözler tarafından 2017 yılında yazılmış ve Ekin Yayınevi tarafından basılarak okuyucu ile buluşturulmuştur. Kitabın konusu, yazarın, 2016 yılında tartışmaya açılan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yapılan değişikliklere ilişkin görüşlerinden oluşmaktadır. Yazarın bu konuda yayınlanmış makaleleri de bulunmaktadır.

Elveda Anayasa – Kemal Gözler

Eser yayınlandıktan bir süre sonra Açık Radyo’da her gün bir bölümü okunmuştur. http://acikradyo.com.tr/program/189026/kayit-arsivi

Elveda Anayasa Kitabının Konu Başlıkları
  • Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi
  • Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine
  • Cumhurbaşkanlığı Sistemi Mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?
  • 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir? Anayasa Değişikliğinin Asıl Amacı, HSYK’yi Yeniden Dizayn Etmek, Başbakan ve Bakanların Cezaî Sorumluluklarını Sıfırlamak veya Partili Cumhurbaşkanlığını Getirmek Olabilir mi?
  • Referandum mu, Plebisit mi?
2017 Yılı Anayasa Değişikliği Referandumu Hakkında

Türkiye Anayasasında Değişiklik Referandumu 16 Nisan 2017 tarihinde yapılmış halk oylamasıdır. Anayasası’nın 18 maddesinde yapılan değişiklikler oylanmıştır. Değişiklikler, yürürlükte olan parlamenter sistemin yerine başkanlık sistemi benzeri bir yapının getirilmesi, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, TBMM’deki milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasını ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yapısal değişiklikler yapılmasını ve isminin Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) olarak değiştirilmesini kapsamaktadır. 20 Ocak 2017 tarihine TBMM’de gerekli olan beşte üç oy çoğunluk sağlanmış, 339 milletvekilinin oyları ile anayasa değişikliği teklifi meclisten geçmiş, referandum kararı verilmiştir. Yapılan referandumda 49.798.855 kişi oy kullanmış, %1,73 oranında geçersiz ve boş oy, %51,41 oranında evet, %48,59 oranında da hayır oyu verilmiştir. Değişiklikler ile getirilen yeni sistem için Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu çıkarılmıştır.

Kemal Gözler, Anayasa Değişiklikleri ile getirilen sistemin kuvvetler birliği sistemi olduğunu savunmaktadır

Elveda Anayasa Kitabının Tanıtım Yazısı

“Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren bir Anayasa değişikliği halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylayacağız. Bu Anayasa değişikliğini hazırlayanların Türkiye’ye “başkanlık sistemi” getirmek iddiasıyla yola çıktıkları herkesin malûmu. Ne var ki halkoylamasına sunulan sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Çünkü başkanlık sistemi bir kuvvetler ayrılığı sistemidir.

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsız olarak seçilir ve birbirinden bağımsız olarak görevlerini sürdürürler. Biri diğerinin görevine son veremez. Oysa önerilen sistemde Cumhurbaşkanı da, TBMM de, kendi seçimlerinin yenilenmesini göze almak kaydıyla diğerinin görevini sona erdirebilmektedir. Böyle bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi muazzam bir yalandır.Muhtemelen bu nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi, önerilen sistem için, çoğunlukla “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ibaresini kullanıyor. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem, anayasa hukuku literatüründe şimdiye kadar duyulmuş bir sistem değildir ve eğer hukuk terimleriyle, dilsel simgeler değil, kurumlar kastediliyor ise böyle bir sistemin olması mantıken mümkün de değildir. Yürütme organı, monist yapıdaysa, bu sisteme, ister “başkanlık sistemi”, ister “Cumhurbaşkanlığı sistemi”, isterse “X sistemi” densin, değişen bir şey olmaz.

Prof. Dr. Kemal Gözler

Türkiye’de önerilen hükûmet sistemine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” isminin verilmesi, bir kelime oyunun dan, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükûmet sistemi”dir. Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükûmet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.

Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.

Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükümet sistemi”dir.
Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükümet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.
Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.
Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016 – 2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.
Bu kitabı bunun için yazdım!”
Elveda Anayasa Kitabının İçindekiler

Kitaptan bir sayfa

Önsöz

Bölüm 1.- Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa: 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri

Bölüm 2.- Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine

Bölüm 3.- Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?

Bölüm 4.- 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir?

Bölüm 5.- Referandum mu, Plebisit mi?

Genel Sonuç

Sonsöz

EK BÖLÜMLER

Ek Bölüm 1.- Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine

Ek Bölüm 2.- Hükûmet Sistemleri

Bibliyografya

Dizin

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA 
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri  – Kemal Gözler

” ………. 

………..Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda hürriyet”, “elveda demokrasi”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.”

Makalenin  tamamını okumak için linke tıklayınız

http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm

16 Nisan 2017’de Oylayacağımız Anayasa Değişiklikleri Hakkında Hakkında Eleştiriler
ÖNSÖZ

Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren, Anayasamızın toplam 69 maddesini etkileyen çok önemli bir Anayasa Değişikliği Kanunu halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylanacak. Herkes konuşuyor. Tek konuşmayanlar anayasa hukukçuları! “Topçular” ve “popçular” konuşuyor; anayasacılar susuyor! Bir zamanlar, televizyonlara haber spikerleri kadar çok çıkan meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler? Bir zamanlar, vesayete karşı savaş açan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları dilinden düşürmeyen meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler?

Bu kitabı ben de susanlardan biri olmamak için yazdım!

Aslında ben, sahip olduğum “hukukun saf teorisi” anlayışı gereği, hukuk bilim adamlarının güncel siyasal konulardan uzak durması gerektiğine inanan biriyim. 30 yıl kadar önce genç bir araştırma görevlisi iken, siyasî konularda televizyonlarda konuşan, gazetelere beyanat veren anayasa hukuku hocalarını gördükçe “ben bu hocalar gibi olmayacağım” dedim ve televizyonlara, gazetelere beyanat vermemeye yemin ettim. Bu yeminimi bozmuş değilim. Pek çok defa çağrılmama rağmen, hiçbir zaman televizyonlara çıkmadım ve gazetelere beyanat vermedim. Televizyon kanallarında cahilleri dinledim. Dinlemeye de devam ediyorum. Gün geçtikçe cehaletin de seviyelerinin olduğunu görüyor ve eski cahilleri özlüyorum.

Yine yıllar önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde genç bir araştırma görevlisi iken, sadece gazetelere ve televizyonlara beyanat vermemeye değil; güncel siyasî konularda, akademik tarzda olsa bile yazmamaya da yemin etmiştim. Çalıştığım konu siyasetle iç içe de olsa, geçmişte de bugün de, belirli bir siyasî iktidarı desteklemenin veya ona karşı çıkmanın bir bilim adamının görevi olmadığına inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Ne var ki, geçmişte birkaç olayda, bu ilkem beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, televizyon kanallarında veya gazetelerde olmasa da, akademik dergilerde birkaç makale yazmak zorunda kaldım[1]. Bugün de 16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişikliği hakkında, yukarıdaki ilkemden ayrılıp bu kitabı yazma ihtiyacını hissettim. Çünkü halka Anayasa değişikliğiyle “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” veya “başkanlık sistemi” getirileceği söyleniyor. Oysa aşağıda Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem anayasa hukuku literatüründe yoktur; olması da mümkün değildir. Önerilen sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası ise muazzam bir yalandır. Böyle bir yalan karşısında susacak değilim.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Benim 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 219 sayfalık yüksek lisans tezim “Kurucu İktidar[2], 1995 yılında Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 774 sayfalık doktora tezim “Anayasayı Değiştirme İktidarı[3] üzerinedir. İzleyen yıllarda, Anayasa değişikliklerinin usûlü ve sınırlarına ilişkin başka kitaplar ve makaleler de yazdım[4]. Anayasa değişiklikleri konusunda şimdiye kadar yazdıklarımın toplamı herhalde 1500 sayfayı çoktan geçmiştir.  Keza şimdiye kadar, hükûmet sistemleri konusunda da makaleler yazdım[5]. Yine neredeyse her anayasa hukuku kitabımda hükûmet sistemlerine ayrılmış bir bölüm var. Örneğin sadece Anayasa Hukukunun Genel Teorisi isimli kitabımda hükûmet sistemleriyle ilgili konulara 95 sayfalık bir yer ayrılmıştır[6].

Herhalde Anayasa değişiklikleri ve hükûmet sistemleri konusunda herkesin uzman kesildiği bugünlerde, bu konularda, binlerce sayfa yazmış biri olarak benim de konuşmaya hakkım vardır.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Anayasa hukukunu ve özellikle de Anayasa değişikliklerini ve hükûmet sistemlerini bilen bu alanda eserler vermiş bir bilim adamı olarak gözlemlerimi kamuoyuyla paylaşmayı ve bu konuda herkesi uyarmayı üzerime vazife sayıyorum. Yanlış bir Anayasa değişikliğiyle karşı karşıyayız. Bu değişiklik kabul edilirse bu ülke zarar görecek. İşte bu kitapta bu Anayasa Değişikliği Kanununun neden yanlış olduğu ve onaylanması hâlinde ülkeye nasıl zarar vereceği açıklanıyor. Bunu söylemek ve herkesi uyarmak benim ödevim.

Nasıl salgın bir hastalığa yol açan yeni bir virüsün ortaya çıktığını ve hızla yayıldığını gözlemleyen bir tıp profesörü, bu virüsü yetkili makamlara bildirmek ve halkı da bu konuda uyarmak zorundaysa, ben de aynı şekilde, Anayasa değişikliği konusunda gözlem ve eleştirilerimi ilgililerle paylaşmak ve vatandaşları bu konuda uyarmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Hâliyle benim, Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini engelleyecek bir gücüm yok. Benim gücüm ve sorumluluğum, yaptığım gözlemleri ve eleştirileri okuyucularımla paylaşmaktan ibaret.

Doluya yakalandık. Ülkemizdeki siyasal gelişmeler üzerimize dolu gibi yağmaya devam ediyor. Bizler dolu yağarken saçak altına sığınan ve dolunun geçmesini bekleyen insanlar gibiyiz. Bu arada karşıda dolu altında kalmış bir çocuğu görüyoruz. Ona yardım edemiyoruz. Ama vicdanımız sızlıyor. Bugünlerde saçak altına sığınıp, karşıda dolunun altında kalmış çocuğa bakan ve ona yardım edemeyen bir kişinin hissettiği ızdırabı hissediyorum.

Bu kitabı vicdanım sızladığı için yazdım. Geceleri uyuyamadığım için yazdım. İçimden gelen ses “yaz!” dediği için yazdım.

* * *

Ayrıntılarını aşağıda “Anayasacıların Suskunluğu” başlıklı ikinci bölümde açıkladığım gibi ülkemizde bugünlerde bir korku atmosferi hüküm sürüyor. Kendi gölgemizden korkar hâle geldik. “Korku benim ikiz kardeşimdir” diyen Thomas Hobbes misali, korku bugün Türk aydınının ikiz kardeşi hâline geldi. Belki bir gün olur da bugünler geçerse, bu korkudan utanacağız. İnsanların böylesine korktuğu bir ortamda, bırakınız kitap ve makale yazmayı, nefes almak bile zor. Korku bu ülkenin akademik ve entelektüel hayatını boğuyor. Bu kitabı artık korkmayalım diye yazdım. Bu kitabı karanlık gecede, cılız da olsa, bir ümit ışığı olsun diye yazdım.

* * *

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016-2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.

Bu kitabı bunun için yazdım!

* * *

Anayasa hukuku alanında yazdığım pek çok kitap var. Bunların bazılarının her yıl güncelleştirilmiş yeni baskısını hazırlıyorum. Anayasa Hukukuna Giriş kitabımın en son 25’inci, Türk Anayasa Hukuku Derslerikitabımın 20’nci baskısı yapıldı. 16 Nisan’da oylayacağımız Anayasa Değişikliği Kanunu kabul edilirse, anayasal sistemimiz baştan sona değişecek. Bu sistemi kitaplarımın yeni baskılarında eleştirmek zorunda kalacağım. Hâliyle o zaman yapacağım eleştirilerin teorik eleştiri olmaktan başka bir değeri olmayacak. Bu eleştirileri o zaman yapmaktansa, şimdi, Anayasa değişikliği daha kabul edilmemiş iken yapmanın dana doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde, keşke bu eleştirileri zamanında yapsaydım diye pişmanlık duyacağım.

Bu kitabı gelecekte pişmanlık duymamak için yazdım!

* * *

Bu kitap, bazılarının aklına gelebileceği gibi siyasî önyargılarla veya belirli bir siyasî partiyi eleştirmek veya belirli bir siyasî partiye yarar sağlamak amacıyla yazılmış bir kitap değildir. Ben doğru bildiğimi yazıyorum. Yazdıklarımın hangi siyasal partinin işine yaradığı, hangisinin işine yaramadığı hususu beni ilgilendirmez[7].

* * *

Kitabın yazılış süreci hakkında da bilgi vereyim:

Kitabın birinci bölümünü oluşturan makaleyi, Anayasa Değişikliği Teklifi, TBMM Anayasa Komisyonunda görüşülmeye başlandığı günlerde anayasa.gen.tr’de 22 Aralık 2016 tarihinde yayınladım. Amacım Anayasa Değişikliği Teklifini incelemekten ziyade, “ben bu teklife karşıyım” diyebilmekti. Bunu dedikten sonra da Anayasa Değişikliği hakkında tekrar yazmayı da düşünmüyordum. Zira bu tür yazıların iktidar sahiplerini ikna etmediğini zaten bilenlerdenim.

İzleyen iki ay boyunca da Anayasa değişikliği hakkında bir şey yazmadım.

Suskunluğumu ne bozdu? Suskunluğumu bozmama yol açan iki şey oldu: Birincisi çok değerli birkaç meslektaşımın üniversiteden atılması; ikincisi ise Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasa hukukçularının susturulup, cahillerin konuşturulması.

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı Olağanüstü Hâl KHK’siyle dokuz değerli meslektaşım (Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Doç. Dr. Murat Sevinç, Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen,  Yard. Doç. Dr. Kasım Akbaş,  Yard. Doç. Dr. Kıvılcım Turanlı, Yard. Doç. Dr. Uğur Kara, Yard. Doç. Dr. İnci Solak, Dr. Dinçer Demirkent, Dr. İrem Akı)[8] “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı”[9] olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarıldı. Bu kişiler, kendileriyle aynı veya benzer alanda çalıştığım, yazılarını okuduğum değerli bilim insanlarıdır. Bu kişiler terörle işi olacak insanlar değil, pırıl pırıl akademisyenlerdir. Genç olanları Türkiye’nin geleceğidir. Örneğin Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen’in biri Türkiye’de, diğeri İsviçre’de olmak üzere iki ayrı doktorası var. Dr. Şen’in Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law isimli kitabı, meşhur Springer yayınevi tarafından yayınlanmıştır[10]. Kendisi hepimizin imrendiği bir meslektaşımızdır. Böyle bilim insanları kolay yetişmiyor. KHK ile bir gecede üniversiteden atılan bu bilim insanlarının bıraktıkları yerin doldurulması için kaç yıl gerekecek?

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı KHK ile bu değerli meslektaşlarımızın üniversiteden atılmaları beni çok üzdü. “Artık yeter. Bu kadarı da olmaz. Yazmam gerek. Yarın çok geç olacak” dedim ve yazmaya başladım.

İkinci sebep şu: Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasacıların susturulup, birtakım, kerameti kendinden menkul, anayasa hukuku alanında herhangi bir uzmanlığı olmayan, çoğunluğu hukuk doktoru dahi olmayan, sözde uzmanların televizyonlara çıkartılıp konuşturulması beni kızdırdı. Dahası topçular ve popçulara tanınan konuşma hakkının anayasa hukukçularından esirgenmesi beni sinirlendirdi. Ve “yeter artık” deyip yazmaya başladım.

* * *

Anayasa.gen.tr’de 9 Şubat’ta Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in ihracı hakkında bir protesto bildirisi yayınladım[11]. Ardından,

– 17 Şubat’ta adı geçen meslektaşlarımızın atıldığı olağanüstü hâl KHK’lerinin hukukî rejimi incelediğim “15 Temmuz Kararnameleri”,
– 20 Şubat’ta “Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu”,
– 24 Şubat’ta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi?”,
– 1 Mart’ta “16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir ‘Suistimalci Anayasa Değişikliği’ midir?”

– 5 Mart’ta “Referandum mu, Plebisit mi?”

başlıklı makalelerimi anayasa.gen.tr’de yayınladım. Böylece bu kitabın ana metnini oluşturan makaleler[12] ortaya çıkmış oldu.

 * * *

Victor Hugo’nun dediği gibi “zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur[13]. Bu kitapta ileri sürülen fikirlerin zamanının gelip gelmediğini önümüzdeki haftalarda hep beraber göreceğiz.

Kaynak: Kemal Gözler, “Bu Kitabı Neden Yazdım?” http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-kitap.htm, (20.03.2017)

DİPNOTLAR:
[1]Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan “367 krizinde, Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 2007 yılının Mayıs ayında yayınladığım, CHP’nin tezinin haksız, AKP’nin tezinin haklı olduğunu savunduğum makaledir. Bkz.: Kemal Gözler, “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbnin-secimi-tgunlugu.htm); keza Kemal Gözler, “Hukukun Siyasetle İmtihanı: Kim Sınıfta Kaldı?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.5-16 (http://www. anayasa.gen.tr/kim-sinifta-kaldi.htm). Her iki makalenin ilk versiyonları 2007 yılının Mayıs ayında anayasa.gen.tr’de yayınlanmıştır.
Bunlardan ikincisi 2008’de AKP’ye karşı kapatma davası açıldığında, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusunda içtihadını eleştiren ve AKP’nin kapatılmasının Anayasamıza aykırı olacağını savunan makalemdir: Kemal Gözler, “Parti Kapatmanın Kriteri Ne? Parti Kapatmaya Karşı Anayasa Değişikliği Çözüm mü?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 93, Bahar 2008, s.24-31 (http://www.anayasa.gen.tr/parti-kapatma.htm).
Güncel siyasal konularda yazdığım son makale, 2016 yılının Nisan ayında yayınladığım şu makalemdir: Kemal Gözler, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, http://www. anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf.  
[2]. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, (Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Yahya K. Zabunoğlu), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1990, s109-109. Söz konusu tez daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Bkz. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, Bursa, Ekin, 1. Baskı, 1998, 2. Baskı, 2016, s.87-92.
[3]. Kemal Gözler, Le pouvoir de révision constitutionnelle, Villeneuve d’Ascq, Presses universitaires du Septentrion, 1997, c.I, s.123 (http://www.anayasa.gen.tr/pcr-pdf.htm).  
[4]. Örneğin Kemal Gözler, Judicial Review of Constitutional Amendments: A Comparative Study, Bursa, Ekin Press, 2008 (http://www.anayasa.gen.tr/ jrca.htm); Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi?, Bursa, Ekin, 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm): Kemal Gözler, “Sur la validité des limites de la révision constitutionnelle déduites de l’esprit de la constitution”, Annales de la Faculté de droit d’İstanbul, Vol. XXXI, No 47, Mai 1997, s.109-121 (http://www.anayasa.gen.tr/esprit.htm); Kemal Gözler, “La question de la hiérarchie entre les normes constitutionnelles”, Annales de la Faculté de droit d’Istanbul, Vol. XXXII, No 48, 1998, s.65-92 (http://www.anayasa.gen.tr/hierarchie.htm); Kemal Gözler, “Anayasa Değişikliği Kanunları Üzerinde Cumhurbaşkanının Yetkileri”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 59, Sayı 2001/4, s.35-52 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbyetki.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasıyla Kabul Edilen Anayasa Değişikliği Kanunlarının Resmî Gazetede Yayımlanması Sorunu”, Yasama Dergisi, Sayı 7, Ekim-Kasım-Aralık 2007, s.5-17 (http://www.anayasa. gen.tr/ad-rgde-yayim.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasına Sunulan Anayasa Değişikliği Kanunlarında Halkoylamasından Önce Değişiklik Yapılabilir mi?”, Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu’na Armağan, Ankara, Yetkin, 2009, s.557-572 (www.anayasa.gen.tr/halkoylamasindan-once.htm); Kemal Gözler, “Asli Kurucu İktidar – Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, in Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (Editörler),  Demokratik Anayasa: Görüşler ve Öneriler, İstanbul, Metis Yayınları, 2012, s.45-61 (www.anayasa.gen.tr/tbmm-yeni-anayasa.htm).
[5]. Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık  Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25-47 (http://www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm); Kemal Gözler, “Hükümet Sistemimiz Değişecek mi?”, Türkiye Günlüğü, Bahar 2014, Sayı 118, s.62-69 (www.anayasa.gen.tr/hs-degisecek-mi.htm); Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine Bir Deneme”, Türkiye Günlüğü, Sayı 125, Kış 2016, s.17-21 (www.anayasa.gen.tr/hukumet-sistemi-tartisma lari.htm).
[6]. Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.I, 537-632.
[7]. Nitekim bu kitapta Adalet ve Kalkınma Partisini eleştiren yanlar varsa da, geçmişte, Adalet ve Kalkınma Partisinin işine yarayan yazılarım da oldu. Örneğin AKP’nin kapatılması davasında AKP adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile TBMM AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi huzurunda 3 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları savunmada, üç ayrı defa benim kitap ve makalelerime göndermede bulunarak AKP’yi savunmuşlardır. Bkz.: Anayasa Mahkemesi, 30 Temmuz 2008 Tarih ve E.2008/1, K.2008/2 Sayılı Parti Kapatma Kararı, Resmî Gazete, 24 Ekim 2008, Sayı 27034 (http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2008/10/20081024-10.htm). TBMM çalışmalarında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın benim bir kitabımdan yararlanarak yaptığı bir açıklama için bkz.: TBMM Genel Kurul Tutanağı, 24. Dönem, 4. Yasama Yılı, 72. Birleşim, 19 Mart 2014,https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_ SD.birlesim_baslangic?P4=22111&P5=H&page1=39&page2=39.
[8]. Hâliyle bu isimler, örnek olarak verilmiştir. 686 sayılı KHK ile ihraç edilen daha pek çok akademisyen vardır. Örneklerdeki isimler kendileriyle aynı veya yakın alanda çalıştığım için seçilmiştir.  
[9]. Yukarıda ismi sayılan meslektaşlarımızın ihraç edildiği 686 sayılı KHK’nin 1’inci maddesinde aynen “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır” denmekte ve Ekli (1) sayılı listede bu dört meslektaşımızın isimi sayılmaktadır (Resmî Gazete, 7 Şubat 2017, Sayı 29972 mükerrer, http://www. resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170207M1-1.htm).
[10].       İlker Gökhan Şen, Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law, Cham, Springer, 2015, 298 s.
[11].       Kemal Gözler, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in Kamu Görevinden Çıkarılması Hakkında Bir Açıklama”, http://www. anayasa.gen.tr/kaboglu-sevinc.htm  (Konuluş Tarihi: 9 Şubat 2017).
[12].       “15 Temmuz Kararnameleri” başlıklı makale ve “Kaboğlu ve Sevinç’in İhracına” ilişkin açıklama aynı süreçte yazılmış olsalar da, anayasa değişikliğiyle ilgili olmadıkları için bunları bu kitaba almadım.
[13].       Genellikle Victor Hugo’ya atfedilen bu sözün orijinal şöyledir: “Rien n’est plus fort qu’une idée dont l’heure est venue”.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun

0

Harika Çocuklar Kanunu- Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun, 6650 kanun numarası ile 15 Şubat 1956 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 24 Şubat 1956 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Yasa, Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen ‘İdil Biret ve Suna Kan’m yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun’u(Harika Çocuklar Kanunu) yürürlükten kaldırmıştır. “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası” olarak da bilinen yasanın yürürlükten kalkmasına karşın yeni yasa önceki yasanın kapsamını genişletmiştir. 5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Biret ve Suna Kan’ın müktesep hakları saklı tutulmuştur.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun – Harika Çocuklar Kanunu

Madde 1

Güzel Sanatlarda Fevkalâde İcra ve İbda İstidadı Gösteren Çocukları Memleket Dâhilinde veya Yabancı Memleketlerde Devlet Hesabına Yetiştirmeğe, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi, Güzel Sanatlar Umum Müdürü, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ile Ankara Devlet Konservatuvarı müdürleri, bu müesseselerin mütehassıs öğretmenleri arasından Öğretmenler Kurulunca seçilecek üçer mütehassıs ile fonetik ve plâstik sanatlar sahasında tanınmış kimseler arasından Maarif Vekâletince seçilecek iki mütehassıstan müteşekkil komisyonun tesbit ve teklifi üzerine Maarif Vekili salahiyetlidir .

Madde 2

Birinci maddede yazılı Komisyon:

a) Fevkalâde istidatlı çocukların, tahsil müesseseleri veya yetiştirmeyi deruhde eden mütehassıslarla temas suretiyle, tahsil ve yetiştirilme mahal, müddet ve programlarını tâyin ve tesbit eder ve lüzumu halinde bunları değiştirir.

b) Tahsil ve yetiştirilmeleri esnasında gerekli her türlü kontrol, murakabe ve teftişleri yapar veya yaptırır.

c) Tahsil ve yetiştirilmeleri ile ilgili esas enstrüman, teçhizat ve sair teknik vasıta ve malzemeyi tâyin edip mubayaasına veya lüzumunda hibe edilmesine karar verir .

ç ) Fevkalâde hallerde çocukları taltif veya mükâfatlandırır.

d) Lüzum gördüğü hallerde çocukların tahsillerine devam etmemelerine veya memlekete celbedilmeierine karar verir.

Madde 3

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocukların Devlet hesabına yabancı memleketlerde yetiştirilmelerinde ana ve baba veya bunlardan biri veya vasisi, bulunmadığı takdirde Maarif Vekâletince tâyin edilecek, çocuğa bakmağa muktedir en yakın aile mensuplarından biri refakat eder.

Memleket içinde parasız yatılı olmıyan müesseselerde yetiştirilmeleri halinde de bu madde hükümleri tatbik olunur .

Madde 4

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocuklarla refakatlerinde gönderileceklere, memleket içinde veya dışında yapılacak tediyelerin nev’i ve miktarları he r sene bütçe kanunlarına bağlı formüllerle tesbit olunur .

Madde 5

7/7/1948 tarihli ve 5245 sayılı kanun mer’iyetten kaldırılmıştır.

Muvakkat madde

5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Bir t ve Suna Kan haklarında da müktesep hakları baki kalmak şartiyle, bu kanun hükümleri tatbik olunur .

Madde 6

Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer’idir .

Madde 7

Bu kanunu n hükümlerini icraya Maliye ve Maarif Vekilleri memurdur .
22/2/1956

Dünya Anayasaları

0
Dünya Anayasaları

Dünya anayasaları, devletlerin temel ilkelerini, yönetilenlerle ilişkilerini, ana kuruluşunu; yasama, yürütme ve yargının örgütlenmesini ve birbirleriyle ilişkilerini; vatandaşların temel hak ve ödevlerini düzenleyen ve tüm kişi, kurum ve kuruluşları bağlayan en üst hukuk normlarıdır.

Dünya Anayasaları, her ülkenin kendi devlet kültürünü yansıtmakta, tarihsel bir altyapıları bulunmakta ve ülkelerin günümüzdeki toplumsal, siyasal, hukuksal yapıları hakkında da fikir vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Kanunu Esasi-1876

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir anasayal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

Teşkilatı Esasiye Kanunu-1921

1924 Anayasası

1961 Anayasası

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay Cumhuriyeti Anayasası, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından hazırlanmıştır. 27 Ocak 1937 tarihinde Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, 25 maddeden oluşan kısa ve özlü bir Anayasadır. Türk Anayasa metinleri arasında kendine özgü ve dönemsel bir geçiş Anayasasıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, Halkoylaması sonuçları ile birlikte yine bu Anayasanın 164. maddesi uyarınca Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa % 70,18 oranında kabul oyu ile onaylanmıştır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

Japonya Anayasası

Japonya Anayasası, ikinci dünya savaşından sonra 26 Nisan 1947 tarihinde yayınlanmış ve 26 Temmuz 1947 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Japonya Anayasası, yürürlüğe girdiği 1947 yılından bu yana değişikliğe uğramamıştır. Japonya Anayasası’nda değişiklikler yapılmasına ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Japonya Anayasasının tam metni İtalyanca metinden Türkçeye Arif ERGÜNAY tarafından tercüme edilerek 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 7. cildinde ve 1. sayısında yayınlanmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı garantörlüğünde kabul edilmiş ve bu devletler kabul edilen Anayasanın uygulanmasını sağlamayı taahhüt etmişlerdir. Kurulan devlet ve onaylanan anayasa Dünya Anayasaları içinde başka devletlerin garantörlüğünde olan istisna anayasalardan biridir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Fransa Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İtalya Resmi Gazetesinin 27 Aralık 1947 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kurucu Meclis, 22 Aralık 1947 tarihli oturumunda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış, Geçici Devlet Başkanı İtalya Cumhuriyeti Anayasasını ilan etmiştir. Anayasa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen anayasalardandır. Kazuistik yapıya sahip olmayan Anayasa 139 maddeden ve 18 geçici hükümden oluşmaktadır. İtalya, üniter sisteme sahip parlamenter cumhuriyettir.

İrlanda Anayasası

İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 47 maddeden oluşmaktadır.

İspanya Anayasası

31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edilmiştir. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edilmiştir. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylanmıştır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası

Portekiz Cumhuriyeti Anayasası

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası

Rusya Federasyonu Anayasası

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası

Belçika Anayasası

Danimarka Kraliyet Anayasası 

Polonya Cumhuriyeti Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası

Avusturya Federal Anayasası

Kırgız Cumhuriyeti Anayasası

Özbekistan Cumhuriyeti Anayasası

Türkmenistan Anayasası

Kamboçya Anayasası

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

Küba Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Barolar Birliği tarafından Faruk Erem‘e Armağan ismi ile 1999 yılında yayınlanan eserde yayınlanmıştır.

Çek Cumhuriyeti Anayasası, 01 Ocak 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çek Cumhuriyetinin anayasal düzeni; Birleşmiş Milletler Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesini, bu Anayasa’ya uygun duruma ge­tirilen temel yapılanma yasalarını, 06 Haziran 1992’den itibaren uygulanan Çekoslovak Cumhuriyeti Milli Meclisi, Çekoslovak Sos­yalist Cumhuriyeti Federal Meclisi ve Çek Cumhuriyetinin devlet sı­nırlarını tanımlayan Çek Milli Konseyi’nin temel yapılanma yasa­larını kapsamaktadır.

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

Haşimi Ürdün Krallığı Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlanmıştır.Plan, uluslararası denetim şartı ile Kosova’ya bağımsızlık vermiş ancak Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımamış, kendisine bağlı özerk bir bölge olduğu iddiasından vazgeçmemiştir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası

Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür

0

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 20 Kasım 1959 yılında Çocuk Hakları Bildirgesini, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin kabul tarihi olan 20 Kasım günü tüm dünyada “Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmaktadır. Türkiye’nin 14 Ekim 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme 27 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Dünya çapında en geniş katılımlı olan sözleşmede, çocuk hakları kapsamlı bir şekilde koruma altına alınmıştır.

Sözleşmenin temel ilkelerin de; Çocukların nerede doğduklarına, kim olduklarına, cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın çocuğun üstün yararının gözetilmesi, yaşama ,gelişme ve çocuk katılımının  sağlanması amaçlanmıştır.

Dünyada devam eden savaşlardan, yaşanan göçlerden ve artarak devam eden ekonomik sorunlardan en çok etkilenen dezavantajlı grup  çocuklardır. Başta devletler olmak üzere herkesin çocukları korumak için üzerine düşen sorumluluğu yapması adına, Çocuk Hakları Gününün hatırlanması daha da önem kazanmaktadır.

20 Kasım 2023 “Çocuk Hakları Günü” ise ayrı bir öneme sahip olup, İsrail’in  Gazze’ye yönelik saldırıların da, çocukları kasıtlı hedef almasını, saldırılarını dünya kamuoyunun gözleri  önünde ısrarla sürdürmesini ve uluslararası toplumun da  katliamlar karşısındaki sessizliğini kabul etmiyoruz. Uluslararası toplumun sesiz kaldığı bu saldırılarda 5.500 çocuk yaşamını yitirmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi savaş zamanlarında çocuklara yönelik 6 ağır ihlalden bahsetmekle birlikte; İsrail, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi imzalayan taraf devletler arasında olmasına rağmen, bu ihlallerden 3’ü olan , ‘Çocukların öldürülmesi ve sakat bırakılması, okullara veya hastanelere saldırılar ve çocukların insani yardıma erişiminin engellenmesi’ şeklindeki ihlalleri Gazze’de kasıtlı ve sistematik bir şekilde sürdürmektedir.

Gazze nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasının çocuk olduğu nüfus verilerine göre bilinmektedir. İsrail’in çoğu çocuk olmak üzere korunan sivilleri, hastaneleri, ambulansları, okulları, fırınları, gıda depoları ve su rezervlerini sistematik olarak hedef alması, insanların Gazze Şeridi’ni terk etmesi için kasıtlı aç bırakma politikasından da en çok etkilenen grup çocuklardır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” ye rağmen, başta BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) olmak üzere, BM’nin diğer organları Gazze’de yaşayan çocukları koruma sorumluluğunu yerine getirmemektedir.

BM, savaş ve silahlı çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin hazırladığı listeye İsrail’i dahil etmeyi reddetmiştir.

“BM’nin çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin yıllık kara listesinde İsrail’in hala yer almaması tam anlamıyla Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”ye aykırılık taşımaktadır. BM’nin Gazzeli ve Filistinli çocukları, dünyadaki diğer çocuklar gibi koruma sorumluluğu konusundaki başarısızlığı ve isteksizliğini kınıyor, BM ve bağlı organı UNICEF’i görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Çünkü insanlık çocuklara elindekinin en iyisini vermekle yükümlüdür!

1- Adana Barosu
2-Adıyaman Barosu
3-Afyonkarahisar Barosu
4-Ağrı Barosu
5-Aksaray Barosu
6-Amasya Barosu
7-Ankara Barosu
8-Ardahan Barosu
9-Artvin Barosu
10-Aydın Barosu
11-Balıkesir Barosu
12-Bartın Barosu
13-Batman Barosu
14-Bayburt Barosu
15-Bilecik Barosu
16-Bingöl Barosu
17-Bitlis Barosu
18-Bolu Barosu
19-Burdur Barosu
20-Bursa Barosu
21-Çanakkale Barosu
22-Çankırı Barosu
23-Çorum Barosu
24-Denizli Barosu
25-Diyarbakır Barosu
26-Düzce Barosu
27-Elazığ Barosu
28-Erzurum Barosu
29-Erzincan Barosu
30-Eskişehir Barosu
31-Gaziantep Barosu
32-Giresun Barosu
33-Gümüşhane Barosu
34-Hakkari Barosu
35-Hatay Barosu
36-Iğdır Barosu
37-Isparta Barosu
38-İstanbul Barosu
39-İzmir Barosu
40-Kahramanmaraş Barosu
41-Karabük Barosu
42-Karaman Barosu
43-Kars Barosu
44-Kastamonu Barosu
45-Kayseri Barosu
46-Kırşehir Barosu
47-Kırıkkale Barosu
48-Kırklareli Barosu
49-Kilis Barosu
50-Kocaeli Barosu
51-Konya Barosu
52-Kütahya Barosu
53-Malatya Barosu
54-Mardin Barosu
55-Mersin Barosu
56-Muğla Barosu
57-Muş Barosu
58-Nevşehir Barosu
59-Niğde Barosu
60-Ordu Barosu
61-Osmaniye Barosu
62-Rize Barosu
63-Sakarya Barosu
64-Samsun Barosu
65-Siirt Barosu
66-Sinop Barosu
67-Sivas Barosu
68-Şanlıurfa Barosu
69-Şırnak Barosu
70-Tekirdağ Barosu
71-Tokat Barosu
72-Trabzon Barosu
73-Tunceli Barosu
74-Uşak Barosu
75-Van Barosu
76-Yalova Barosu
77-Yozgat Barosu
78-Zonguldak Barosu

Avrupa Cezaevi Kuralları

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. (Recommendation Rec(2006)2-rev of the Committee of Ministers to member States on the European Prison Rules)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 1 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen güncellenmiş Avrupa Cezaevi Kuralları; İsveç, İsviçre, Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Güven Fonu ve Kanada tarafından fonlanan “Türkiye’de Sivil İzleme Kurullarının Etkinliğinin Avrupa Standartları Doğrultusunda Artırılması Projesi” kapsamında Türkçeye çevrilmiştir. 

Ceza infaz kurumlarının yönetim ve personeli ile mahpuslara yönelik muameleye ilişkin temel hukuki standart ve ilkelerden oluşan bu Kurallar, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin yasal düzenleme, politika ve uygulamalarına yön vermekte, ceza infaz sistemine ilişkin küresel bir kılavuz niteliği taşımaktadır.

AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi statüsünün 15.b maddesi gereğince,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını göz önüne alarak;

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesince yürütülen çalışmaları ve özellikle, Komitenin genel raporlarıyla oluşturduğu standartları da göz önüne alarak;

Kanunda düzenlenen bir usule uygun olması ve başvurulan son tedbir olarak uygulanması dışında hiçbir kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağını tekrarlayarak;

Hapis cezalarının infazında ve mahpusların iyileştirilmesinde, emniyet, güvenlik ve disiplin ihtiyaçlarının hesaba katılmasını, aynı zamanda insanlık onurunu zedelemeyen ve mahpuslara anlamlı meşgul edici faaliyetler ile iyileştirme programları sunan ve böylece onları toplumla yeniden bütünleşmeye hazırlayan cezaevi koşulları sağlanmasının gerekliliğini önemle belirterek;

Avrupa Konseyine üye devletlerin, kendi cezaevi politikalarına ilişkin ortak ilkeleri güncellemelerinin ve bunlara uymaya devam etmelerinin önemli olduğunu düşünerek;

Daha da önemlisi, söz konusu ortak ilkelere uyulmasının, bu alandaki uluslar arası işbirliğini artıracağını düşünerek;

Son yirmi senede Avrupa’da cezaevi alanındaki önemli gelişmeleri etkileyen sosyal değişikleri not ederek;

Cezaevi politika ve uygulamalarının belirli veçhelerine ilişkin olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, R (89) 12 sayılı cezaevlerinde eğitim hakkında, R (93) 6 sayılı cezaevlerinde AIDS ve buna ilişkin sağlık problemleri dahil olmak üzere bulaşıcı hastalıkların kontrolünün cezaevine ait ve kriminolojik veçheleri hakkında, R (97)12 sayılı ceza ve tedbirlerin uygulanmasıyla ilgili personel hakkında, R (98) 7 sayılı cezaevinde tıbbi bakımın ahlaki ve kurumsal yönleri hakkında, R (99) 22 sayılı cezaevi kalabalıklaşması ve cezaevi mevcudu enflasyonu hak¬kında, Rec (2003) 22 sayılı şartlı salıverme hakkında ve;

Bu tavsiye kararı kabul edilirken, Bakan Delegeleri toplantılarına ilişkin prosedür kurallarının 10.2c maddesinin uygulanması kapsamında, Danimarka temsilcisi, hükümetinin bu tavsiye kararının ekinin 43.2 maddesine uyup uymama hakkını saklı tutmuştur. Çünkü hücre disiplin cezası verilen mahpusun her gün doktor tarafından görülmesi gereğinin, bu personelin mahpusun daha fazla hücrede tutulmaya müsait olduğunun belirlenmesinde etkin olarak rol alması ihtimali bakımından ciddi etik endişeler yarattığı görüşündedir.

Rec (2003) 23 sayılı cezaevi idarelerince ömür boyu hapse ve diğer uzun süreli cezalara mahkûm edilen mahpusların yönetimi hakkındaki tavsiye kararlarında yer alan standartları bir kez daha onaylayarak;

Mahpusların İyileştirilmesi İçin Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kurallarını akılda tutarak;

Ceza politikaları, cezalandırma uygulamaları ve cezaevlerinin genel yönetimi konularında meydana gelen gelişmeleri yansıtması bakımından, Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında tavsiye kararının gözden geçirilmesine ve güncellenmesine önemli oranda ihtiyaç bulunduğunu düşünerek,

Üye devletlerin hükümetlerine,

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı tavsiye kararının yerine geçecek olan bu Tavsiye Kararının ekinde yer alan kuralları, mevzuat, politika ve uygulamalarında rehber edinmelerini;

Bu Tavsiye Kararı ile beraberindeki açıklayıcı metninin tercüme edilerek özellikle adli makamlara, cezaevi personeline ve bireysel olarak mahpuslara olmak üzere mümkün olabilen en geniş şekilde dağıtımını sağlamalarını tavsiye eder.

REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARINA EK
1. BÖLÜM
Temel İlkeler:

1. Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese, insan haklarının gerektirdiği gibi saygılı davranmalıdır.

2. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler, kendilerini mahkûm eden ya da tutuklayan bir karar ile hukuken ellerinden alınmayan bütün haklarını muhafaza ederler.

3. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere getirilen kısıtlamalar, asgari gereklilikte ve haklarında hükmedilen kararın meşru amacıyla orantılı olmalıdır.

4. Kaynakların eksikliği, mahpusların insan haklarını ihlal eden cezaevi koşullarını mazur gösteremez.

5. Cezaevi yaşamı, genel toplum yaşamının olumlu yönlerine mümkün olabildiğince yaklaşmalıdır.

6. Bütün hapsedilme biçimleri, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin özgür toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak şekilde düzenlenmelidir.

7. Dışarıdaki sosyal servislerle işbirliği ve toplumun mümkün olabildiği ölçüde cezaevi yaşamına katılımı teşvik edilmelidir.

8. Cezaevi personeli önemli bir kamu hizmetini yerine getirmektedir ve bu personel, işe alınmada, eğitimde ve mahpusların bakımında yüksek standartları sürdürmeyi mümkün kılan çalışma koşullarına sahip olmalıdır.

9. Bütün ceza infaz kurumları, düzenli olarak resmi denetime ve bağımsız izlemeye tabi tutulmalıdır.

Uygulama Alanı

10.1. Avrupa cezaevi kuralları, adli bir makam tarafından tutuklanan kişilere veya mahkûmiyetlerine karar verilmesi sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere uygulanır.

10.2. Kural olarak, adli bir makam tarafından tutuklanan kişiler ile mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler sadece cezaevlerinde hapsedilmelidirler. Bu durum, kurumun her iki kategori¬deki mahpuslar için tahsis edilmiş olduğu haller için geçerlidir.

10.3. Kurallar diğer kişilere de uygulanır, bunlar:

a. Diğer herhangi bir nedenden dolayı cezaevinde tutulan; ve

b. Adli bir makam tarafından tutuklanan ya da mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan ve herhangi bir nedenden dolayı başka bir yerde tutulan kişilerdir.

10.4. Cezaevinde tutulan veya paragraf 10.3. b’de belirtilen biçimlerde hapsedilen tüm kişiler, bu Kuralların amacı bakımından mahpus ola¬rak nitelendirilir.

11.1. 18 yaşın altındaki çocuklar yetişkinlere ait cezaevlerinde değil, özel olarak bu amaca tahsis edilmiş kurumlarda tutulmalıdırlar.

11.2. Buna rağmen, çocuklar istisnai olarak bu tür cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mev¬cut olmalıdır.

12.1. Akıl hastalığı çekmekte olan kişiler ile ruh sağlığı durumları nedeniyle cezaevlerinde hapsedilmesi uygun olmayan kişiler özellikle bu amaca uygun olarak kurulmuş olan bir kurumda muhafaza edilmelidirler.
12.2. Buna rağmen, söz konusu kişiler, istisnai olarak cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mevcut olmalıdır.
13. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir düşün¬ce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, doğum, mülkiyet veya herhangi bir diğer statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın tarafsız bir biçimde uygulanmalıdır.

2. BÖLÜM
Hapsedilme Koşulları:
Kabul

14. Ulusal hukuka uygun olarak düzenlenmiş geçerli bir hapsedilme kararı olmaksızın hiç kimse bir cezaevine mahpus olarak kabul edilemez veya cezaevinde tutulamaz.

15.1. Kuruma kabul esnasında, her mahpusla ilgili olarak aşağıdaki bilgiler derhal kayıt edilmelidir.

a. Mahpusun kimliğiyle ilgili bilgiler;
b. Hapsedilme nedenleri ve bu kararı veren makam;
c. Cezaevine kabulün günü ve saati;
d. 31. Kural uyarınca emanete alınması gereken kişisel eşyasının envanteri;
e. Gözle görülebilen herhangi bir yara ve önceki bir kötü muameleye ilişkin şikayetler; ve
f. Tıbbi gizlilik gerekleri de göz önünde bulundurularak mahpusun kendisinin veya başkalarının ruhsal ve bedensel iyiliği ile alakası olan her türlü sağlık bilgisi.

15.2. Kuruma kabul esnasında bütün mahpuslara 30. kural uyarınca bilgi verilmelidir.

15.3. Mahpusun hapsedildiğine ilişkin bildirim, 24.9.kurala uygun olarak kuruma kabulden hemen sonra yapılmalıdır.

16. Kabulden sonra mümkün olan en kısa sürede;

a. Mahpusun sağlığıyla ilgili olarak kabul sırasında alınan bilgi, 42. Kural uyarınca bir doktor tarafından muayene ile desteklenmelidir;
b. Mahpus hakkında 51. Kural uyarınca uygun güvenlik seviyesi belirlenmelidir;
c. Mahpusun cezaevi güvenliğine karşı taşıdığı tehlike 52. kural uyarınca belirlenmelidir;
d. Mahpusun kişisel ve iyi olmasına yönelik acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi bakımından sosyal durumu hakkında elde edilebilecek her bilgi değerlendirilmelidir; ve
e. Hükümlü olan mahpuslar bakımından, bu kuralların VIII. Bölümünde düzenlenen programların uygulanması için gerekli adımlar atılmalıdır.

Yerleştirme ve Barındırma

17.1. Mahpuslar, mümkün olabildiğince evlerine veya sosyal rehabilitasyon ortamlarına yakın cezaevlerine yerleştirilmelidirler.

17.2. Cezaevlerine yerleştirmede, suçun devamlı takibi, güvenlik ve emniyet gerekleri ve tüm mahpuslara uygun rejimlerin sağlanması ihtiyacı hesaba katılmalıdır.

17.3. İlk yerleştirme ve sonradan yapılacak bir cezaevinden diğerine nakil konusunda, mümkün olabildiğince mahpusa danışılmalıdır.

18.1. Mahpuslara sağlanan barınma yerleri ve özellikle bütün yatakhane bölümleri, insan onuruna ve mümkün olabildiğince özel yaşama saygı gösterecek biçimde olmalı, iklim koşulları ve özellikle zemin alanı, havanın metreküp miktarı, aydınlatma, ısıtma ve havalandırma dikkate alınarak, sağlık ve temizlik gereklerini karşılamalıdır.

18.2. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı veya bir araya geldiği tüm binalarda:

a. Pencereler, mahpusların normal koşullarda gün ışığında okumalarını veya çalışmalarını mümkün kılmaya yeterli büyüklükte olmalı ve klima sistemiyle yeterli ölçüde bir havalandırmanın yapıldığı haller hariç, temiz havanın içeriye girmesini sağlamalıdır;

b. Yapay aydınlatma, onaylanan teknik standartlara uygun olmalıdır ve

c. Mahpusların personel ile gecikmeksizin irtibat kurmasını mümkün kılan bir alarm sistemi olmalıdır.

18.3. Paragraf 1 ve 2’de değinilen konulardaki özel asgari gereklilikler, ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

18.4. Ulusal mevzuat, bu asgari gerekliliklerin cezaevlerinin kalabalık olması gerekçe gösterilerek ihlal edilmemesinin temini için mekanizmalar sağlamalıdır.

18.5. Başkalarıyla aynı koğuşu paylaşmasının tercih edilebilir olması dışında, mahpuslar normal olarak geceleri tek kişilik odalarda barındırılmalıdır.

18.6. Kalacak yer, sadece bu amaç için uygun olması durumunda paylaşılmalı ve mahpuslardan sadece birbirleriyle uyum içinde olanların aynı yeri paylaşmaları sağlanmalıdır.

18.7. Mümkün olabildiğince, başkalarıyla aynı koğuşu paylaşması istenen mahpuslara öncelikle bir seçim hakkı tanınmalıdır.

18.8. Mahpusların özel cezaevlerine veya bir cezaevinin özel bölümlerine yerleştirilmesine karar verilirken tutulma ihtiyaçları bakımından;

a. Tutuklu mahpusların hükümlülerden ayrı olmasına;
b. Erkek mahpusların kadın mahpuslardan ayrı olmasına; ve
c. genç yetişkin mahpusların büyüklerden ayrı olmasına dikkat edilmelidir.

18.9. Mahpusların, düzenlenen etkinliklere birlikte katılmalarına imkân sağlamak amacıyla, 8. paragrafta düzenlenen ayrı barındırma gereklilikle¬rine istisnalar konulabilir; ancak mahpuslar birlikte kalmaya muvafakat etmedikçe ve cezaevi yetkililerince hepsinin yüksek çıkarı için en iyi¬sinin böyle olacağına karar verilmedikçe, bu gruplar geceleri daima birbirinden ayrılmalıdırlar.

18.10. Bütün mahpusların kaldıkları yerler, onların kaçma ve kendilerine veya başkalarına zarar verme tehlikesine karşı asgari sınırlayıcı güven¬lik düzenlemelerine uygun koşullarda olmalıdır.

Hijyen

19.1 Her cezaevinin bütün bölümleri gerekli şekilde bakılmalı ve her zaman temiz tutulmalıdır.

19.2. Mahpuslar cezaevine kabul edildiklerinde kalacakları odalar veya diğer yatma yerleri temiz olmalıdır.

19.3. Mahpuslar, hijyene ve mahremiyete saygı gösteren sıhhi imkânlara her an ulaşabilmelidirler.

19.4. Genel hijyenin sağlanması için her mahpusun, iklime uygun sıcaklıkta ve mümkünse her gün, değilse haftada en az iki kez (veya gerekiyorsa daha sık olarak) banyo veya duş yapabilmesi için uygun tesisler sağlanmalıdır.

19.5. Mahpuslar kendilerini, giysilerini ve kaldıkları yerleri temiz ve düzenli tutmalıdırlar.

19.6. Mahpusların temizlik koşullarını yerine getirebilmeleri için cezaevi yetkilileri onlara tuvalet malzemeleri de dahil olmak üzere genel temizlik alet ve malzemelerini sağlamalıdırlar.

19.7. Kadınların sıhhi ihtiyaçları için özel düzenleme yapılmalıdır.

Giyim ve Yatak Malzemeleri

20.1. Kendine ait uygun giysisi olmayan mahpuslara iklime uygun giysiler verilmelidir.
20.2. Bu giysiler aşağılayıcı veya küçük düşürücü olmamalıdır.

20.3. Bütün giysiler iyi durumda muhafaza edilmeli ve gerektiğinde değiştirilmelidir.
20.4. Cezaevinden dışarı çıkmak için izin alan mahpuslardan, mahpus olduklarını belli edecek giysiler giymeleri istenmemelidir.
21. Her mahpusa, düzenli biçimde muhafaza edilen ayrı bir yatak ile temiz tutulmasının sağlanması için gerekli sıklıkta değiştirilen ayrı ve uygun bir yatak takımı sağlanmalıdır.

Beslenme

22.1. Mahpuslara, yaşlarını, sağlıklarını, fiziki koşullarını, dinlerini, kültürlerini ve çalıştıkları işin özelliğini hesaba katan besleyici gıdalar temin edilmelidir.

22.2. Asgari enerji ve protein miktarı da dahil olmak üzere besleyici bir gıdanın gerekleri ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

22.3. Yiyecekler hijyenik olarak hazırlanmalı ve dağıtılmalıdır.

22.4. Mahpuslara makul aralıklarla günde üç öğün yemek verilmelidir.

22.5. Mahpuslar temiz içme suyuna her zaman ulaşabilmelidir.

22.6. Pratisyen hekim veya nitelikli bir hemşire tıbbi sebeplerle özel bir mahpusun beslenmesinde değişiklik yapmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

23.1. Bütün mahpuslara hukuki danışmanlık alma hakkı tanınır. Cezaevi yetkilileri onlara bu hakkı kullanmalarında makul kolaylıklar sağlamalıdır.

23.2. Mahpuslar herhangi bir hukuki mesele hakkında kendi seçtikleri ve ücretini ödedikleri bir hukuki danışmana başvurabilirler.

23.3. Kabul edilmiş ve ücretsiz bir hukuki yardım uygulaması olması halinde, yetkililer bunu tüm mahpusların dikkatine sunmalıdır.

23.4. Mahpuslar ve hukuki danışmanları arasında hukuki konularda yapılan görüşmeler, yazışmalar ve diğer iletişimler gizli tutulmalıdır.

23.5. Ciddi bir suçun işlenmesinin önlenmesi ya da cezaevi emniyet ve güvenliğinin esaslı bir biçimde ihlal edilmesinin engellenmesi için, adli bir merci tarafından istisnai hallerde bu gizliliğe kısıtlamalar getirilebilir.

23.6. Mahpuslar, mahkeme işlemleri ile ilgili belgelere ulaşabilmeli veya bunları yanlarında bulundurmalarına izin verilmelidir.

Dış Dünya ile İlişki

24.1. Mahpusların mümkün olabilen sıklıkta mektup, telefon veya diğer iletişim vasıtalarıyla aileleriyle, başka kişilerle ve dışarıdaki kuruluşların temsilcileriyle haberleşmelerine ve bu kişilerin mahpusları ziyaret etmelerine izin verilmelidir.

24.2. Devam etmekte olan bir ceza soruşturması, emniyet, güvenlik ve düzeninin muhafaza edilmesi, suç işlenmesinin önlenmesi ve suç mağdurunun korunması için gerekli görülmesi halinde, haberleşme ve ziyaretlere kısıtlamalar konabilir ve izlenebilir. Ancak adli bir merci tarafından konulan özel kısıtlamalar da dahil olmak üzere, bu tür kısıt¬lamalar yine de kabul edilebilir asgari bir iletişime izin vermelidir.

24.3. Ulusal hukuk, mahpuslarla iletişim kurması kısıtlanamayacak olan ulusal ve uluslararası kuruluşları belirlemelidir,

24.4. Ziyaretler için yapılan düzenlemeler, mahpuslara aile ilişkilerini mümkün olduğunca normal bir düzeyde sürdürmelerine ve geliştirmelerine izin verecek bir tarzda olmalıdır.

24.5. Cezaevi yetkilileri, dış dünyayla yeterli bir iletişim sürdürmelerinde mahpuslara yardım etmelidirler ve bunun için onlara “uygun destek ve yardım sağlamalıdırlar.

24.6. Herhangi bir yakın akrabasının ölüm veya ciddi hastalık haberi ilgili mahpusa hemen iletilmelidir.

24.7. Eğer koşullar elveriyorsa, bir mahpusun yalnız başına veya görevli eşliğinde hasta bir yakınını görmesine, bir cenaze törenine katılmasına veya diğer insani sebeplerle cezaevini terk etmesine izin verilmelidir.

24.8. Mahpusların, hapsedildiklerini veya başka bir kuruma nakil edildiklerini, herhangi bir ciddi hastalığa ya da yaralanmaya maruz kaldıklarını derhal ailelerine bildirmelerine izin verilmelidir.

24.9. Cezaevi yetkilileri, bir mahpusun kuruma kabulü üzerine, aksini istemediği sürece, mahpusun ölümü veya ciddi hastalığı ya da ciddi biçimde yaralanması veya bir hastaneye sevk edilmesi gibi durumlar hemen eşine veya birlikte yaşadığı hayat arkadaşına, eğer mahpus yalnız yaşıyor ise önceden belirttiği en yakın akrabasına veya diğer herhangi bir kişiye derhal bildirilmelidir.

24.10. Belirli bir dava kapsamında, adli bir merci tarafından, belirli bir süre için konulan özel bir yasaklanma olmadıkça mahpusların gazete, dergi ve diğer yayınları okumalarına ve bunlara abone olmalarına, radyo ve televizyon yayınlarından yaralanmalarına ve böylece toplum hayatındaki gelişmelerden düzenli olarak bilgi edinmelerine izin verilmelidir.

24.11. Ulusal mevzuat tarafından hakları kısıtlanmadığı sürece, cezaevi yetkilileri mahpusların, seçimlere, referandumlara ve toplum hayatının diğer yönlerine katılmalarını sağlamalıdır.

24.12. Emniyet ve güvenliğin muhafazası, kamu yararı bulunması ya da mağdurların, diğer mahpusların veya personelin bütünlüğünün korunması gibi zorunlu nedenlerle yasaklanmadıkça mahpusların medya ile haberleşmesine izin verilmelidir.

Cezaevi Rejimi

25.1. Bütün mahpuslara sağlanan rejim dengeli bir etkinlikler programı sunmalıdır.

25.2. Bu rejim, bütün mahpuslara yeterli bir insani ve sosyal etkileşim için gereken süre kadar odalarının dışında zaman harcamalarına izin vermelidir.

25.3. Rejim, mahpusların refahına ilişkin ihtiyaçları da karşılamalıdır.

25.4. Bedensel, ruhsal veya cinsel istismara tabi tutulmuş olan mahpusların ihtiyaçlarına özel dikkat gösterilmelidir.

Çalışma

26.1. Cezaevinde çalışma, cezaevi rejiminin pozitif bir unsuru olarak görülmeli ve asla bir ceza olarak kullanılmamalıdır.

26.2 Cezaevi yetkilileri mahpuslara faydalı ve yeterli bir iş sağlamak için çaba göstermelidir.

26.3. Mahpuslara sağlanan iş, mümkün olabildiğince tahliyelerinden sonra hayatlarını kazanma yeteneklerini muhafaza edici ya da geliştirici nitelikte olmalıdır.

26.4. 13. kurala uygun olarak, mahpuslara sağlanan işin dağılımda herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmamalıdır.

26.5. Mesleki eğitimi içeren çalışmalar, bundan faydalanmaya muktedir olan mahpuslara ve özellikle de genç mahpuslara sağlanmalıdır.

26.6. Mahpuslar, iyi düzen ve disiplin gerekleri, uygun meslek seçimi ve mevcut bulunan işler ile sınırlı olarak katılmayı arzu ettikleri iş türünü seçebilirler.

26.7. Mahpusların normal mesleki yaşamın koşullarına hazırlanabilmesi için, kurumlardaki çalışma organizasyon ve yöntemleri, toplumdaki benzerleriyle mümkün olabilen en yakın biçimde aynı olmalıdır.

26.8. Kurumlardaki endüstrilerden mali kazanç elde edilmesi, standartların yükseltilmesi ve eğitim kalitesinin artırılması bakımından değerli olsa bile, mahpusların çıkarları bu amaç yüzünden ikinci plana atılmamalıdır.

26.9. Mahpuslara çalışma imkânı, ya cezaevi yetkililerince, ya da özel sözleşmeci kişilerle işbirliği yapılarak, cezaevi içinde veya dışında sağlanmalıdır.

26.10. Her halükarda, mahpusların çalışmalarına karşılık adil bir ücret verilmelidir.

26.11. Mahpuslara, kazançlarının en azından bir kısmını kullanımlarına izin verilen şeylere harcamalarına ve bir kısmını da ailelerine ayırmalarına izin verilmelidir.

26.12. Mahpusların, tahliyelerinde kendilerine verilmek üzere ya da uygun görülen diğer amaçlarda kullanılmak üzere kazançlarının bir kısmını biriktirmeleri teşvik edilebilmelidir.

26.13. Mahpuslara sağlanan sağlık ve güvenlik tedbirleri onları yeterince korumalı ve dışarıda çalışan işçilere uygulananlardan daha az dikkat tedbirleri içermemelidir.

26.14. Meslek hastalığı da dahil olmak üzere, iş kazalarına karşı mahpusların tazmin edilmesi için ulusal hukuk tarafından dışarıda çalışan işçilere sağlanandan daha az elverişli olmayan koşullar içeren düzenlemeler yapılmalıdır.

26.15. Mahpusların günlük ve haftalık azami çalışma saatleri, serbest işçilerin çalışmalarını düzenleyen mahalli kural ve geleneklere uygun olarak düzenlenmelidir.

26.16. Mahpuslara haftada en az bir dinlenme günü sağlanmalı, eğitim ve diğer etkinlikler için yeterli zaman verilmelidir.

26.17. Çalışan mahpuslar mümkün olabildiğince ulusal sosyal güvenlik sistemlerine dahil edilmelidirler.

Açık Havaya Çıkma ve Boş Zaman Faaliyetleri

27.1. Eğer hava koşulları elveriyorsa, her mahpusun günde en az bir saat açık havaya çıkarak egzersiz yapmasına fırsat verilmelidir.

27.2. Eğer hava elverişsiz olursa mahpusların egzersiz yapmalarına imkân sağlayan alternatif düzenlemeler yapılmalıdır.

27.3. Mahpusların bedensel sağlıklarını geliştirmek ve uygun egzersizler ile boş zaman etkinliklerine imkân sağlamak amacıyla doğru bir biçimde organize edilen faaliyetler cezaevi rejiminin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

27.4. Cezaevi yetkilileri uygun tesisat ve ekipman sağlayarak bu tür faaliyetleri kolaylaştırmalıdır.

27.5. Cezaevi yetkilileri ihtiyaç duyan mahpuslar için özel faaliyetler organize edilmesine yönelik düzenlemeler yapmalıdır.

27.6. Spor, oyunlar, kültürel faaliyetler, özel hobiler ve diğer boş zaman uğraşlarını kapsayan eğlendirici fırsatlar yaratılmalıdır ve mümkün ola¬bildiğince mahpusların bu etkinlikleri organize etmelerine izin veril¬melidir.

27.7. Mahpusların egzersiz esnasında ve eğlendirici faaliyetlere katılmaları için birbirleriyle bir araya gelmelerine izin verilmelidir.

Eğitim

28.1. Her cezaevi, mahpusların beklentilerini de dikkate alarak, bireysel eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için onlara mümkün olabildiğince ayrıntılı ve anlaşılır eğitim programları sağlamaya çalışmalıdır.

28.2 Okuma yazma bilmeyen veya dört işlem yapamayan mahpuslar ile temel ya da mesleki eğitimden yoksun bulunanlara öncelik verilmelidir.

28.3. Genç mahpusların ve özel ihtiyacı bulunanların eğitimine özel dikkat gösterilmelidir.

28.4. Cezaevi rejimi içerisinde eğitim, çalışmadan daha düşük bir statüye sahip olmamalı ve eğitim faaliyetlerine katılan mahpuslar bu yüzden veya başka nedenlerle mali yönden dezavantajlı duruma düşmemelidirler.

28.5. Her kurumda mahpusların yararlanması için eğlendirici ve eğitsel kaynak, kitap ve diğer kitle iletişim araçlarıyla yeterli bir biçimde donatılmış zengin bir kütüphane bulunmalıdır.

28.6. Mümkün olabilen her durumda, cezaevi kütüphanesi toplumdaki kütüphane hizmetleriyle işbirliği yapılarak düzenlenmelidir.

28.7. Uygulanabildiği ölçüde mahpusların eğitimi;

a. Ülkenin eğitim ve mesleki eğitim sistemiyle bütünlük içerisinde olmalıdır. Böylece mahpuslar tahliyelerinden sonra herhangi bir zorlukla karşılaşmaksızın eğitim ve mesleki eğitimlerine devam edebilirler;
b. Dışarıdaki eğitim kurumlarının desteğiyle olmalıdır.

Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

29.1. Mahpusların din, vicdan ve düşünce özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.

29.2. Cezaevi rejimi, uygulanabilir olduğu ölçüde mahpusların dini ibadetlerini yapmalarına ve inançlarını takip etmelerine, bu dinin veya inancın kabul edilen temsilcileri tarafından yürütülen ibadet ve toplantılara katılmalarına, din veya inancının temsilcileriyle özel görüşme yapmalarına ve din veya inançlarıyla ilgili kitaplara ve kaynaklara sahip olmalarına izin verecek şekilde düzenlenmelidir.

29.3. Mahpuslar, bir din ya da inancın ibadetini yapmaya, dini ibadet veya toplantılara katılmaya, dini uygulamalarda yer almaya veya her¬hangi bir din ya da inancın temsilcisinin ziyaretini kabul etmeye zorlanamaz.

Bilgilendirme

30.1 Kuruma kabulde ve daha sonra gereken sıklıkta, tüm mahpuslar anlayacakları bir dilde yazılı ve sözlü olarak cezaevi disiplinini sağlayan düzenlemeler ile cezaevindeki hakları ve yükümlülükleri hakkında yazılı ve sözlü olarak bilgilendirilmelidir.

30.2. Mahpuslara verilen bilgilerin yazılı bir nüshasını kendilerinde muhafaza etmelerine izin verilmelidir.

30.3. Mahpuslar kendilerini ilgilendiren herhangi bir hukuki işlem konusunda ve eğer haklarında hüküm verilmişse, çekmeleri gereken ceza süresi ve erken tahliye imkânları konusunda bilgilendirilmelidirler.

Mahpusların Eşyaları

31.1. Cezaevi kurallarına göre, mahpuslarda kalmasına izin verilmeyen bütün eşyalar mahpusun kuruma kabulü esnasında emanete alınmalıdır,

31.2. Eşyaları emanet altına alınan mahpus bunların envanterini imzalamalıdır.

31.3. Bu eşyaların iyi bir şekilde muhafaza edilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.

31.4. Bu eşyalardan herhangi birinin imha edilmesi gerekli görüldüyse bu husus kayda geçirilmeli ve mahpusa bilgi verilmelidir.

31.5. Mahpuslar güvenlik, iyi düzen ve hijyen gereklerine uymak koşuluyla, yiyecek ve içecek de dahil olmak üzere serbest toplumdakilerden anormal bir biçimde pahalı olmayan malları satın alma ya da edinme hakkına sahip olmalıdırlar.

31.6. Eğer bir mahpus yanında ilaç getirirse, doktor bunların ne şekilde kullanılacağına karar vermelidir.

31.7. Mahpuslara kendi eşyalarını saklamaları için izin verildiğinde, cezaevi yetkilileri eşyaların güvenle muhafaza edilmesine yardımcı olmak için gerekli tedbirleri almalıdır.

Mahpusların Nakli

32.1 Mahpuslar bir cezaevine nakledildiğinde veya cezaevinden alındığında ya da mahkeme veya hastane gibi diğer kurumlara sevk edildiğinde, toplumun gözü önünde mümkün olabildiğince az tutulmalı ve gerçek kimliklerinin açığa çıkmamasının temini için uygun güvenlik önlemleri alınmalıdır.

32.2. Mahpuslarının nakillerinin havalandırma veya ışıklandırması yetersiz olan ya da onlara gereksiz olarak fiziksel acı verecek ya da onurlarını kıracak taşıtlarda yapılması yasaklanmalıdır.

32.3. Mahpusların nakilleri kamu otoritelerinin kontrolü altında yapılır ve nakil giderleri bu otoritelerce karşılanır.

Mahpusların Tahliye Edilmesi

33.1. Mahpuslar ceza süreleri tamamlandığında veya bir mahkeme ya da diğer bir merci tarafından tahliyelerine karar verildiğinde gecikmeksizin serbest bırakılmalıdırlar.

33.2. Serbest bırakılma tarihi ve saati kayıt edilmelidir.

33.3 Bütün mahpuslar, tahliyelerinden sonra özgür topluma dönüşte kendilerine yardımcı olmak üzere oluşturulmuş olan düzenlemelerden yararlanma hakkına sahip olmalıdır.

33.4. Çekmesine izin verilmiş olan para ya da kurumdan dışarıya göndermesine izin verilmiş olan bu tür herhangi bir malvarlığı veya hijyen için imhası gerekli görülen herhangi bir eşya hariç olmak üzere, bir mahpusun daha önce emanete alınan tüm eşya ve parası tahliye edilirken kendisine iade edilmelidir.

33.5. Mahpus, kendisine iade edilen eşya ve para karşılığında bir makbuz imzalamalıdır.

33.6. Eğer mahpusun tahliyesi önceden belirlenmiş ise, 42. Kural gereğince doktor, tahliye tarihine mümkün olabilen en yakın zamanda mahpusu muayene etmeyi teklif etmelidir.

33.7. Tahliye edilen mahpuslara, uygun dokümanların ve kimlik belgelerinin temin edilmesi için gerekli önlemler alınmalı ve uygun bir kalacak yer ve iş bulmalarında kendilerine yardımcı olunmalıdır.

33.8. Tahliye edilen mahpuslara derhal yiyecek sağlanmalı, kendilerine iklim ve mevsim şartlarına uygun ve yeterli giyecek verilmeli ve gidecekleri yere varabilmeleri için yeterli vasıtalara sahip olmalıdırlar.

Kadınlar

34.1. Bu Kurallarda yer alan kadın mahpuslarla ilgili özel düzenlemelere ilaveten, yetkililer, onların hapiste tutulmasının herhangi bir yönünü etkileyen bir karar aldıklarında, bu tür mahpusların sosyal, psikolojik, bedensel ve mesleki ihtiyaçlarına özel dikkat göstermelidirler.

34.2. Kural 25.4 de düzenlendiği biçimde ihtiyaç halinde bulunan kadın mahpusların bu alandaki özel servislere erişimleri için özel çaba gösterilmelidir.

34.3. Kadın mahpusların cezaevi dışında doğum yapmalarına izin verilmelidir. Ancak bir çocuğun cezaevinde doğması halinde, yetkililer, gerekli tüm destek ve kolaylıkları sağlamalıdır.

Çocuklar

35.1. On sekiz yaşından küçük çocukların yetişkinlere ait bir cezaevinde tutulduğu istisnai hallerde yetkililer, tüm mahpuslara sunulan hizmetlere ilaveten, toplum içindeki çocuklara sunulan sosyal, psikolojik ve eğitsel hizmetlere, dini korunmaya, eğlenceli programlara veya bunlara denk hizmetlere kurumdaki çocukların da erişimini sağlamalıdır.

35.2. Çocuk olan ve zorunlu eğitime tabi olan her mahpusun bu tür zorunlu eğitimi alması sağlanmalıdır.

35.3. Cezaevinden tahliye edilen çocuklara ilave yardımlar sağlanmalıdır.

35.4. Çocuklar, cezaevlerinde tutulmaları halinde yüksek yararlarına aykırı olmadığı sürece cezaevinin yetişkinler tarafından kullanılan bölümünden ayrı bir yerde muhafaza edilmelidirler.

Küçük Çocuklar

36.1. Küçük çocuklar sadece yüksek yararlarının gerektirmesi halinde cezaevinde bir ebeveynle birlikte kalabilmelidirler. Bu çocuklara mahpus gibi muamele edilmemelidir.

36.2. Küçük çocukların cezaevinde bir ebeveynle kalmalarına izin verildiğinde, ebeveynin çocuğuyla birlikte katılamayacağı bir etkinliğe iştirak etmesi durumunda, çocuğun kalabileceği ve nitelikli kişilerce hizmet verilen bir kreş oluşturulması için özel düzenleme yapılmalıdır.

36.3. Bu tür çocukların rahatının sağlanması için özel bir yatak ünitesi kurulmalıdır.

Yabancı mahpuslar

37.1. Yabancı mahpuslar dışarıyla ilişki kurma hakkına sahip oldukları konusunda gecikmeksizin bilgilendirilmeli ve ülkelerinin diplomatik temsilcileriyle veya konsolosluk makamlarıyla haberleşebilmeleri için makul kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.2. Ülkede diplomatik temsilciliği veya konsolosluğu bulunmayan devletlerin vatandaşı olan mahpusların ve mülteci veya vatansızların, yararlarını koruyan ülkenin diplomatik temsilcileriyle veya görevi bu tür insanların çıkarlarına hizmet etmek olan ulusal ya da uluslar arası kuruluşlarla haberleşmesinde benzer kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.3. Cezaevi yetkilileri, cezaevinde özel ihtiyaçları olması muhtemel yabancı mahpusların yararına olacak biçimde, mahpusları temsil eden diplomatik temsilcilik veya konsolosluk yetkilileriyle tam bir işbirliği içinde olmalıdır.

37.4. Yabancı mahpuslara hukuki yardım hakkında özel bilgiler sağlanmalıdır.

37.5. Yabancı mahpuslar, cezalarının infazına başka bir ülkede devam edilmesini isteme imkânına sahip oldukları konusunda bilgilendirilmelidir.

Etnik veya Dilsel Azınlıklar

38.1. Etnik veya dilsel azınlıklara mensup olan mahpusların ihtiyaçlarının karşılanması için özel düzenlemeler yapılmalıdır.

38.2. Cezaevinde farklı grupların kültürel alışkanlıklarını uygulanabildiği ölçüde, sürdürmelerine izin verilmelidir.

38.3. Yabancı dillere ait ihtiyaçlar, yetenekli çevirmenler aracılığıyla ve bir cezaevinde kullanılmakta olan dillerin yazılı materyalleri sağlanarak karşılanmalıdır.

3. BÖLÜM Sağlık
Tıbbi Bakım

39. Cezaevi yetkilileri tüm mahpusların sağlığını korumalıdır.

Cezaevi Sağlık Hizmetlerinin Organizasyonu

40.1. Cezaevindeki sağlık hizmetleri ulusal veya toplumsal genel sağlık idaresiyle yakın ilişki içerisinde düzenlenmelidir.

40.2. Cezaevlerindeki sağlık politikası, ulusal sağlık politikasıyla bütünlük içinde ve uyumlu olmalıdır.

40.3. Mahpusların, hukuki durumları nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulmaksızın ülkede mevcut olan sağlık hizmetlerine erişmeleri sağlanmalıdır.

40.4. Cezaevlerindeki sağlık hizmetleri, mahpusların yakalanmış olabileceği herhangi bir bedensel veya ruhsal hastalık ya da rahatsızlığı orta¬ya çıkarmak ve tedavi etmek için uğraşmalıdır.

40.5. Bu amaçla, mahpuslara toplumda mevcut olanlar da dahil olmak üzere gerekli tüm tıbbi, cerrahi ve psikiyatrik hizmetler sağlanmalıdır.

Tıp ve Sağlık Personeli

41.1. Her cezaevinde en azından bir tane nitelikli genel pratisyen doktor hizmet vermelidir.
41.2. Acil durumlar söz konusu olduğunda, nitelikli bir pratisyen doktorun gecikme olmaksızın her zaman temin edilebilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır.
41.3. Tam zamanlı çalışan bir doktoru bulunmayan kurumları, yarı zamanlı çalışan bir doktorun ziyaret etmesi sağlanmalıdır.
41.4. Her cezaevinde sağlık hizmetleriyle ilgili eğitim görmüş uygun personel bulunmalıdır.
41.5. Her mahpus nitelikli bir göz uzmanı ile diş hekiminin hizmetinden yararlanabilmelidir.

Doktorun Görevleri

42.1. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa zamanda her mahpusu görmeli ve gereksiz olduğu açıkça görülmediği sürece onları muayene etmelidir.
42.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, talep edilmesi halinde tahliye esnasında ve bunun dışında gerekli olan her zaman mahpusları muayene etmelidir.

42.3. Bir mahpusu muayene ettiği sırada doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire ;

a. Tıbbi gizliliğin normal kurallarına uyulmasına,

b. Bedensel veya ruhsal bir hastalığın teşhis edilmesine, hem tedaviiçin hem de tedavinin devamının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirlerin alınmasına;

c. Mahpusun şiddete maruz kalmış olabileceğini gösteren her hangi bir iz veya belirtinin kayıt edilmesine ve ilgili makamlara rapor edilmesine;

d. Uyuşturucu, ilaç veya alkol kullanımının kesilmesi ile ortaya çıkan arazlar ile uğraşılmasına;

e. Özgürlükten yoksun bırakılma sonucunda ortaya çıkan her hangi bir psikolojik veya strese bağlı diğer sorunların tespit edilmesine;

f. Bulaşıcı hastalık veya enfeksiyon taşıdığından şüphe edilen mahpusların, enfeksiyon döneminde ayrı bir yerde tutulmasına ve onlara gereken tedavinin sağlanmasına;

g. HIV virüsü taşıyan mahpusların sadece bu sebepten dolayı diğerlerinden ayrılarak yalnız başına tecrit edilmemelerinin sağlanmasına;

h. Bedensel veya ruhsal sorunların, tahliye sonrasında yeniden topluma yerleşmeye engel olabileceğinin hesaba katılmasına;

i. Her bir mahpusun çalışmaya ve egzersiz yapmaya uygunluğunun belirlenmesine; ve,

j. Mahpusların muvafakat etmesi halinde, tahliyelerinden sonra gereken her hangi bir tıbbi ve psikiyatrik tedavinin devamı için toplum kuruluşlarıyla düzenlemeler yapılmasına;

özel bir dikkat göstermelidir.

43.1. Doktor, mahpusların bedensel ve ruhsal sağlıklarını korumalı ve toplumdaki sağlık bakım standartlarıyla uyumlu olan koşullar altında ve sıklıkta, hasta olan tüm mahpusların, rahatsız olduğu ya da yaralandığı rapor edilenlerin ve özel dikkat gösterilmesi gereken herhangi bir mahpusun tıbbi bakımını yapmalıdır.

43.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli hemşire, hücre cezası koşullarında bulunan mahpuslara özel dikkat göstermeli, onları her gün görmeli ve bu mahpusların ya da cezaevi personelinin talebiyle onlara süratle tıbbı tedavi ve yardım sağlamalıdır.

43.3. Doktor, devam eden özgürlükten yoksunluk yüzünden veya hücre cezası da dahil olmak üzere hapsedilme koşullarından her hangi birisi nedeniyle bir mahpusun bedensel veya ruhsal sağlığının ciddi bir biçimde risk altında bulunduğunu düşündüğü her zaman bu durumu müdüre bildirmelidir.

44. Doktor veya diğer bir yetkili düzenli olarak denetim yapmalı, eğer uygunsa başka yollardan bilgi toplamalı ve müdüre aşağıdakileri önermelidir:

a. Yiyecek ve içeceğin niceliği, niteliği, hazırlanması ve sunulması;
b. Kurumun ve mahpusların hijyen ve temizliği;
c. Kurumun sıhhi tesisatı, ısıtılması, aydınlatılması ve havalandırılması;
d. Mahpusların giyeceklerinin ve yataklarının uygunluğu ve temizliği.

45.1 Müdür, doktorun veya diğer bir yetkilinin 43. ve 44. Kurallara göre sunduğu rapor ve tavsiyeleri göz önüne almalı ve bu tavsiyeleri yerinde görüyor ise onları uygulamak için derhal gerekli adımları atmalıdır.

45.2. Eğer doktorun tavsiyeleri müdürün yetkisini aşıyorsa veya müdür onları uygun görmüyorsa o zaman müdür doktorun tavsiyelerini hemen, daha üst düzey bir yetkiliye kişisel görüşü ile birlikte sunmalıdır.

Tıbbi Bakımın Temini

46.1. Uzman tedavisine gerek duyan hasta mahpuslar, bu hastalığın tedavisinin cezaevinde yapılmasının mümkün olmaması halinde uzman kurumlara veya sivil hastanelere nakledilmelidir.

46.2. Cezaevi servisinin kendisine ait hastane tesislerinin olması halinde bu hastane ilgili mahpusların uygun bakım ve tedavilerini sağlamak için yeterli personele sahip olmalı ve yeterince donatılmış olmalıdır.

Akıl Sağlığı

47.1. Kural 12 de düzenlenen hallerin dışında bir akıl hastalığı veya anormalliği olan mahpusların tıbbi kontrol altında gözlem ve tedavilerinin sağlanması için, uzmanlaşmış cezaevleri ya da cezaevlerinin içerisin¬de ayrı bölümler oluşturulmalıdır.
47.2. Cezaevi sağlık servisi, ihtiyacı olan tüm mahpuslara psikiyatrik teda¬vi sağlamalı ve intiharın önlenmesine özel dikkat göstermelidir.

Diğer Konular

48.1. Mahpuslar muvafakatları olmaksızın hiçbir deneye tabi tutulmamalıdır.
48.2. Mahpuslarda bedensel yaralanmaya, zihinsel bozukluğa veya diğer sağlık sorunlarına yol açma ihtimali olan deneyler yasaklanmalıdır.

4. BÖLÜM
İyi Düzen:
İyi Düzene Genel Yaklaşım

49. Cezaevinde iyi düzen, emniyet, güvenlik ve disiplin gereklerinin hesaba katılması, aynı zamanda 25. Kural gereğince mahpuslara, insanlık onurlarına saygı gösteren yaşam koşulları sağlanması ve dolu bir faaliyetler programı sunulması yoluyla sürdürülmelidir.

50. İyi düzen, emniyet ve güvenlik bakımından, mahpusların genel hapsedilme koşullarına ilişkin konuları tartışmalarına izin verilmeli ve bu konular hakkında cezaevi yetkilileriyle iletişim kurmaları teşvik edilmelidir.

Güvenlik

51.1. Bireysel mahpuslara uygulanan güvenlik önlemleri, onların güvenle hapsedilmesinin sağlanması için gereken asgari düzeyde olmalıdır.

51.2. Fiziki engeller ve diğer teknik araçlarla sağlanan güvenlik, kontrolü altında bulunan mahpusları tanıyan dikkatli bir personel tarafından sağlanan dinamik güvenlikle tamamlanmalıdır.

51.3. Kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa sürede mahpusların:

a. Kaçmaları halinde toplum için teşkil edecekleri tehlike;
b. Kendi başlarına veya dışarıdan alacakları bir yardımla kaçma girişiminde bulunma tehlikesi;
değerlendirilmeli ve belirlenmelidir.

51.4. Böylece her mahpus taşıdığı tehlike seviyesine uygun güvenlik koşulları altında tutulmalıdır.

51.5. Gerekli olan güvenlik seviyesi, kişinin hapsedilme süresi boyunca düzenli aralıklarla gözden geçirilmelidir.

Emniyet

52.1. Kuruma kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, mahpuslar diğer mahpusların, cezaevi personelinin veya cezaevinde çalışan diğer kişilerin emniyeti için tehlike taşıyıp taşımadıkları veya kendilerine zarar verme riskleri bulunup bulunmadığı yönünden değerlendirmeye tabi tutulmalıdırlar.

52.2. Mahpusların, cezaevi personelinin ve tüm ziyaretçilerin emniyetini sağlamak ve şiddet riski ile emniyeti tehdit edebilecek diğer olayları en aza indirmek için prosedürler oluşturulmalıdır.

52.3. Bütün mahpusların, emniyet içerisinde günlük faaliyetlerde tam olarak yer almalarının sağlanması için mümkün olan her çaba gösterilmelidir.

52.4. Tüm mahpusların gece de dahil olmak üzere günün her saatinde personel ile iletişim kurması mümkün olmalıdır.
52.5. Ulusal sağlık ve emniyet mevzuatına cezaevlerinde de riayet edilmelidir.

Özel Yüksek Güvenlik ve Emniyet Tedbirleri

53.1. Özel yüksek güvenlik ve emniyet tedbirleri sadece istisnai hallerde
uygulanmalıdır.

53.2. Bu tür tedbirlerin herhangi bir mahpusa uygulanması durumunda izlenecek açık prosedürler olmalıdır.

53.3. Bu tedbirlerin her birinin mahiyeti, süresi ve uygulanma sebepleri ulusal mevzuat ile belirlenmelidir.

53.4. Her olayda, söz konusu tedbirlerin belirli bir süre için uygulanması yetkili makam tarafından onaylanmalıdır.

53.5. Onaylanmış olan sürenin uzatılmasına ilişkin olarak alınan herhangi bir karar, yeniden yetkili makamın onayına sunulmalıdır.

53.6. Bu tür tedbirler mahpus guruplarına değil, bireysel mahpuslara uygulanmalıdır.

53.7. Bu tür tedbirlere tabi tutulan herhangi bir mahpusun 70. kural hükümleri gereğince şikâyet hakkı olmalıdır.

Arama ve Kontroller

54.1. Personelin, aşağıda sayılan yer ve kişilerin üzerinde arama yaparken uymak zorunda olduğu detaylı prosedürler olmalıdır.

a. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı ve toplandığı her yer;
b. Mahpuslar;
c. Ziyaretçiler ve onların eşyaları; ve
d. Personel

54.2. Bu tür aramaların gerekli olduğu durumlar ve aramaların biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

54.3. Personele, aradıkları kişilerin insan onuruna ve kişisel eşyalarına karşı saygılı davranmak suretiyle, herhangi bir firar veya suç eşyası gizleme teşebbüsünü ortaya çıkaracak ve önleyecek şekilde arama eğitimi verilmelidir.

54.4. Aranan kişiler, arama yöntemleri nedeniyle küçük düşürülmemelidir.

54.5. Kişiler sadece hemcinsleri olan personel tarafından aranmalıdır.

54.6. Mahpusların vücut boşluklarındaki aramalar cezaevi personelince yapılmamalıdır.

54.7. Arama esnasında, mahrem yerler ile ağız, burun ve kulak içinde yapılacak inceleme sadece doktor tarafından yapılmalıdır.

54.8. Araştırma teknikleri veya personele yönelik potansiyel tehlike buna engel değilse, şahsi eşyaları aranırken mahpuslar da hazır bulundurulmalıdır.

54.9. Cezaevinin emniyet ve güvenliğinin sağlanması zorunluluğu ile ziyaretçilerin özel yaşamına saygı arasında denge kurulmalıdır.

54.10. Yasal temsilciler, doktorlar, sosyal çalışanlar vb. gibi uzman ziyaretçilerin aranmasına ilişkin prosedürler, kurum emniyet ve güvenliği ile özel mesleki giriş hakkı arasında bir denge sağlanması için onların meslek kuruluşlarıyla anlaşmaya varılarak düzenlenmelidir.

Suç Teşkil Eden Eylemler

55. Cezaevinde işlendiği iddia edilen ve suç teşkil eden eylemler serbest toplumdakine benzer şekilde soruşturulmalı ve ulusal mevzuata uygun biçimde elle alınmalıdır.

Disiplin ve Cezalandırma

56.1. Disiplin prosedürleri son çare mekanizmaları olmalıdır.
56.2. Mümkün olan her durumda, cezaevi yetkilileri mahpuslarla kendileri arasında olan veya mahpuslar arasında oluşan anlaşmazlıkları çözmek için uzlaşma ve zararı giderme mekanizmalarını kullanmalıdır.

57.1. Sadece, kurumdaki iyi düzeni, emniyeti ve güvenliği tehlikeye atacak bir davranış disiplin suçu olarak tanımlanabilir.

57.2. Ulusal mevzuat:

a. Mahpusların disiplin suçu oluşturan eylem ve ihmallerini;
b. Disiplin soruşturmalarında izlenmesi gereken prosedürleri;
c. Verilebilecek cezanın türünü ve süresini;
d. Bu cezayı vermeye yetkili olan makamı; ve
e. Disiplin cezasına İtiraz usulü ile itiraz makamını, belirlemelidir.

58. Disiplin kurallarının bir mahpus tarafından ihlal edildiği iddiası derhal bu iddiayı geciktirmeksizin soruşturacak olan yetkili makama bildirilmelidir.

59. Disiplin suçu işlediği öne sürülen mahpuslar:

a. Kendilerine isnat edilen suçlamaların mahiyeti hakkında anlayacakları bir dilde ve ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir;
b. Savunmalarını hazırlayabilmeleri için yeterli zaman ve imkanlara sahip olmalıdırlar;
c. Savunmalarını bizzat kendilerinin yapmasına ya da adaletin yararı bunu gerektiriyorsa hukuki bir yardım alarak yapmalarına izin verilmelidir;
d. Tanık dinlenmesini istemelerine ve onları dinlemelerine, ya da kendileri adına dinlenmelerine izin verilmelidir; ve,
e. Soruşturma esnasında kullanılan dili anlayamıyor veya konuşamıyorsa bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmalıdır.

60.1. Bir disiplin suçunun kesinleşmesinden sonra verilen herhangi bir ceza ulusal mevzuata uygun olmalıdır.

60.2. Verilen cezanın ağırlığı ile disiplin suçu arasında bir orantı olmalıdır.

60.3. Toplu cezalar, bedensel cezalar, karanlık bir hücreye kapatarak cezalandırma ve diğer insanlık dışı veya küçültücü cezalandırma biçimleri yasaklanmalıdır.

60.4. Verilen ceza, mahpusun ailesiyle olan bağlantısının tamamen yasaklanmasını içermemelidir.

60.5. Hücre hapsi, bir ceza olarak sadece istisnai durumlarda belirli bir süre için uygulanmalı ve süresi mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır.

60.6. Zapt etme araçları asla bir ceza olarak uygulanmamalıdır.

61. Bir disiplin suçundan dolayı suçlu bulunan mahpus, yetkili ve bağımsız bir üst makama itiraz edebilmelidir.

62. Bir cezaevinde, hiçbir mahpus disiplin işlerinde çalıştırılmamalı ve kendisine bu konuda yetki verilmemelidir.

Çifte Ceza Tehlikesi

63. Bir mahpus, aynı eylem ve davranışı nedeniyle asla iki kez cezalandırılmamalıdır.

Güç Kullanma

64.1. Cezaevi personeli, kendini savunma durumu veya kaçma teşebbüsü ya da yasal bir emre aktif veya pasif olarak karşı koyma gibi hallerde son çare olarak başvurmanın dışında, mahpuslara karşı güç kullanmamalıdır.

64.2. Güç kullanmanın ölçüsü gereken en az seviyede tutulmalı ve gerekli görülen en kısa süre için uygulanmalıdır.

65. Güç kullanmanın şartlarını da kapsayan detaylı prosedürler olmalıdır.
Bunlar:

a. Kullanılabilecek gücün çeşitli türleri;
b. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
c. Farklı güç türlerini kullanmaya yetkili personel;
d. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi;
e. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

66. Mahpuslarla doğrudan uğraşan personel, saldırgan mahpusları zapt etmek için asgari ölçüde güç kullanabilme teknikleri konusunda eğitilmelidir.

67.1. Diğer kolluk kuruluşlarının personeli, sadece istisnai hallerde cezaevindeki mahpuslarla uğraşma işine katılmalıdırlar.

67.2. Eğer ilişkileri kanunda düzenlenmemişse cezaevi makamları ile bu kolluk kuruluşlarının herhangi birisi arasında resmi bir anlaşma olmalıdır.

67.3. Böyle bir anlaşma şu şartları içermelidir:

a. Diğer kolluk kuruluşları mensuplarının, herhangi bir çatışmayı önlemek amacıyla cezaevine girebilme koşulları;
b. Söz konusu diğer kolluk kuruluşlarının, cezaevi içerisinde bulundukları sırada sahip oldukları yetkinin sınırı ve cezaevi müdürü ile olan ilişkileri;
c. Bu tür kuruluş mensuplarının kullanabilecekleri gücün çeşitli türleri;
d. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
e. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi; ve,
f. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

Zapt etme Araçları

68.1. Zincir ve demirlerin kullanımı yasaklanmalıdır.

68.2. Kelepçe, deli gömleği ve diğer bedensel kısıtlama araçları aşağıdaki haller dışında kullanılmamalıdır:

a. Gerektiğinde, nakil sırasında kaçmaya karşı engelleyici bir önlem olarak kullanılır. Bu takdirde, mahpus adli veya idari bir makamın önüne çıkarıldığında makam aksine karar vermedikçe bu araçlar çıkarılmalıdır; ya da

b. Bir mahpusun kendine veya başkalarına ya da mala ciddi bir zarar vermesini önlemek amacıyla, diğer kontrol yöntemlerinin yetersiz kaldığı hallerde müdürün emriyle kullanılır. Bu durumlarda müdür derhal doktora bilgi vermeli ve durumu bir üst cezaevi makamına rapor etmelidir.

68.3. Zapt etme araçları kesinlikle gerektiğinden daha uzun bir süre kullanılmamalıdır.

68.4. Zapt etme araçlarının kullanım biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

Silahlar

69.1. Cezaevi personeli, acil bir durum nedeniyle yürütülen bir operasyon hariç olmak üzere cezaevi sınırları içinde asla öldürücü silah taşımamalıdır.
69.2. Özel bir olay nedeniyle emniyet ve güvenliğin sağlanması için gereken haller dışında, jop ve sopalar da dahil olmak üzere diğer silahların cezaevi sınırları içerisinde mahpuslarla ilişki içerisinde olan kişilerce görülecek biçimde taşınması yasaklanmalıdır.
69.3. Silahların kullanılması konusunda eğitilmedikleri sürece personele silah verilmemelidir.

İstekler ve Şikâyetler

70.1. Mahpuslar, bireysel veya grup halinde cezaevi müdürüne veya diğer herhangi bir yetkili makama sözlü ya da yazılı olarak istek veya şikâyette bulunma fırsatına yeterince sahip olmalıdırlar.

70.2. Eğer taraflar arasında bir uzlaşmanın uygun olacağı düşünülüyor ise önce bu yol denenmelidir.

70.3. Eğer bir istek geri çevrilir veya bir şikâyet reddedilirse bunun sebepleri mahpusa bildirilmeli ve mahpusun bağımsız bir makama itiraz hakkı olmalıdır.

70.4. Mahpuslar, herhangi bir istek veya şikâyette bulunmaları sebebiyle cezalandırılmamalıdır.

70.5. Yetkili makam, mahpusun haklarının ihlal edildiğine inanmak için sebebi olan akrabalarının yaptığı herhangi bir yazılı şikâyeti dikkate almalıdır.

70.6. Bir yasal temsilci ya da mahpusların refahıyla ilgilenen bir organizasyon, ilgili mahpusun izni olmaksızın onun adına hiç bir şikâyette bulunamaz.

70.7. Adaletin yararı gerektirdiğinde mahpuslar, şikâyet ve itiraz prosedürleri konusunda hukuki danışmanlık arama ve hukuki yardım alma hakkına sahiptir.

5. BÖLÜM
Yönetim ve Personel
Bir Kamu Hizmeti Olarak Cezaevi Çalışmaları

71. Cezaevleri, asker, polis veya suçu soruşturan servislerden ayrı olan kamu otoritelerinin sorumluluğunda olmalıdır.

72.1. Cezaevleri, tüm mahpuslara insanca davranma ve insan olmalarından kaynaklanan onurlarına saygı gösterme zorunluluğunu kabul eden etik koşullar içersinde yönetilmelidirler.

72.2. Personel, cezaevi sisteminin amacını açık bir biçimde ortaya koymalıdır. Kurum yönetimi, bu amacı en iyi şekilde yerine getirilmesi için öncülük etmelidir.

72.3. Personelin görevleri, sadece infaz ve koruma için gerekli olan görevlerin daha ötesinde olmalı ve mahpusların pozitif bir bakım ve yardım programıyla cezalarını tamamlayarak toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştırma ihtiyacını da hesaba katmalıdır.

72.4. Personel, yüksek mesleki standartlar ile kişisel standartlarla görev yapmalıdır.

73. Cezaevi yetkilileri, personele ilişkin kurallara riayet edilmesine öncelik vermelidir.

74. Mahpuslarla çalışan alt kademe cezaevi personeli ile bakım ve muhafazası altındaki mahpuslar arasındaki ilişkinin yönetimine özel dikkat gösterilmelidir.

75. Personel daima kendini yönlendirmeli, görevini mahpuslara iyi bir örnek teşkil edecek ve onların saygısını kazanacak biçimde yerine getirmelidir.

Cezaevi Personelinin Seçimi

76. Personel dikkatli bir şekilde seçilmeli, hem başlangıçta hem de hizmetin devamı sırasında doğru dürüst eğitilmeli, profesyonel çalışanlar olarak ücret almalı ve sivil toplumun saygı duyabileceği bir statüye sahip olmalıdır.

77. Cezaevi makamları, yeni personelin seçimini yaparken bu personelden yapılması istenecek zor görevleri düşünerek, dürüstlüğe, insancıllığa, mesleki yeterliliğe ve kişilik uygunluğuna çok büyük önem vermelidir.

78. Profesyonel cezaevi personeli, normal olarak sürekli çalışma esasına göre atanmalı, devlet memuru statüsünde olmalı, uygun bir eğitim standardına sahip olmalı ve iyi davranışa, mesleki yeterliliğe, bedensel ve ruhsal sağlığa sahip olduğu sürece bu işte çalışma güvencesine sahip olmalıdırlar.

79.1. Maaşlar, uygun personeli bu işe cezp etmek ve elde tutmak için yeterli olmalıdır.

79.2. Elde edilen kazanç ve çalışma koşulları yasa uygulayan bir organın yürüttüğü bir işin güç ve emek isteyen özelliğine uygun olmalıdır.

80. Yarı zamanlı personel çalıştırılmasının gerektiği her durumda, bu kriterler uygun olduğunca onlara da uygulanmalıdır.

Cezaevi Personelinin Eğitimi

81.1. Personele, göreve başlamadan önce genel ve özel görevleri konusunda bir eğitim kursu verilmeli ve düzenlenen teorik ve uygulamalı sınavları geçmelidirler.

81.2. Yönetim, mesleki kariyerleri boyunca tüm personelin uygun aralıklarla düzenlenen hizmet içi eğitim ve meslek geliştirme kurslarına katılarak bilgilerini ve mesleki kapasitelerini geliştirmelerini sağlamalıdır.

81.3. Yabancılar, kadınlar, çocuklar veya akıl hastalığı olanlar gibi özel mahpus gruplarıyla çalışması gereken personele, uzmanlık gerektiren bu çalışmalar için özel eğitim verilmelidir.

81.4. Bütün personelin eğitimi, uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinin ve standartlarının, özellikle Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin ve Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi Sözleşmesinin öğretilmesini ve Avrupa Cezaevi Kurallarının uygulanmasını kapsamalıdır.

Cezaevi Yönetimi

82. Personel, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer düşünce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın eşit olarak

seçilmeli ve atanmalıdır.

83. Cezaevi makamları;

a. Cezaevlerinin uluslararası ve bölgesel insan hakları belgeleriyle aynı doğrultudaki yüksek standartlara uygun olarak yönetildiğini temin etmek; ve

b. Cezaevleri arasındaki ve bir cezaevinin farklı kategorideki personeli arasındaki iyi iletişim ile Cezaevi içinde ve dışında, özellikle mahpusların bakımını ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan birimler arasındaki doğru koordinasyonu kolaylaştırmak için yönetim ve organizasyon sistemleri oluşturmalıdırlar.

84.1. Her cezaevinin, karakter, yöneticilik kabiliyeti, uygun mesleki eğitim ve tecrübe yönünden yeterince nitelikli bir müdürü olmalıdır.

84.2. Müdürler, tam gün esasına göre atanmalı ve bütün zamanlarını res¬mi görevlerine adamalıdırlar.

84.3. Cezaevi makamları, her cezaevinin daima müdürün, müdür yardımcı¬sının veya diğer yetkili görevlinin tam sorumluluğunda olduğunu temin etmelidir.

84.4. Eğer müdür birden fazla cezaevinden sorumluysa, ona ilaveten, daima bu cezaevlerinden sorumlu birer de yetkili olmalıdır.

85. Cezaevi personelinde kadın ve erkekler dengeli bir biçimde temsil edilmelidir.

86. Cezaevi yönetiminin, genel meselelerde ve özellikle çalışma şartlarıyla ilgili konularda, kurumun ayrılmaz bir parçası olan personel ile gö¬rüş alışverişinde bulunması için düzenlemeler olmalıdır.

87.1. Düzenlemeler, yönetim, diğer personel, mahpuslar ve dış kuruluşlar arasında mümkün olabilecek en iyi iletişimi teşvik etmek için konulmalıdır.

87.2. Cezaevi müdürü, yöneticiler ve diğer cezaevi personelinin büyük çoğunluğu, mahpusların çoğunun konuştuğu veya anladığı bir dili konuşmalıdır.

88. Özelleştirilmiş olan cezaevlerinde de tüm Avrupa Cezaevi Kuralları uygulanmalıdır.

Uzman Personel

89.1. Personel arasında, mümkün olabildiğince psikiyatristler, psikologlar, sosyal çalışmacılar, öğretmenler, mesleki ve bedensel eğitim ile spor eğitimcileri gibi yeterli sayıdaki uzmanlar olmalıdır.

89.2. Cezaevi yetkilileri, mümkün olan her durumda uygun yarı zamanlı ve gönüllü çalışanları mahpuslarla yapılan çalışmalara katkıda bulunmaları için teşvik etmelidirler.

Halkın Bilinçlendirilmesi

90.1. Cezaevi yetkilileri, toplumda cezaevlerinin rolünün daha iyi anlaşılmasını teşvik için cezaevi personelince yürütülen çalışmalar ile cezaevi sisteminin amacı hakkında sürekli olarak halkı bilgilendirmelidir.

90.2. Cezaevi yetkilileri, uygun olan her durumda, toplumun gönüllü üyelerini cezaevlerine hizmet için teşvik etmelidir.

Araştırma ve Değerlendirme

91. Cezaevi makamları, cezaevlerinin demokratik bir toplumdaki rolü, amacı ve amacına ne ölçüde ulaşabildiği konusunda yapılan herhangi bir araştırma ve değerlendirme programını desteklemelidir.

6. BÖLÜM
Denetim ve İzleme:
İdari Denetim

92. Cezaevleri, ulusal ve uluslararası hukukun gereklerine ve bu Kurallarda yer alan hükümlere uygun bir biçimde yönetilip yönetilmediğinin değerlendirilmesi için düzenli olarak idari bir kuruluş tarafından teftiş edilmelidir.

Bağımsız izleme

93.1. Hapsedilme koşulları ve mahpuslara uygulanan iyileştirme faaliyetleri, raporlarını açıklayabilen bağımsız bir kurul veya kurullar tarafından denetlenmelidir,

93.2. Bu tür bağımsız izleme kurul veya kurulları, hukuken cezaevlerini denetleme konusunda yetkili olan uluslar arası kuruluşlar ile işbirliğine teşvik edilmelidir.

7. BÖLÜM
Yargılanmamış Mahpuslar:
Yargılanmamış Mahpusların Statüsü

94.1. Bu kuralların amacı bakımından yargılanmamış mahpuslar, yargılama, karar verme veya hükmün kesinleşmesi evrelerinden önce adli bir makam tarafından tutuklanarak cezaevine konulan mahpuslardır.

94.2. Bir devlet, eğer bütün temyiz başvuruları sonuçlanmamış ise suçlu bulunan veya hakkında karar verilen mahpusları yargılanmamış mahpus statüsünde kabul edebilir.

Yargılanmamış Mahpuslarla İlgili Yaklaşım

95.1. Yargılanmamış mahpuslara uygulanan rejim, gelecekte bir suçtan ceza almaları ihtimali bulunmasından etkilenmemelidir.

95.2. Bu bölümdeki kurallar, yargılanmamış mahpuslar için ek teminatlar sağlar.

95.3. Cezaevi yetkilileri yargılanmamış mahpusları ele alırken tüm mahpuslara uygulanan kuralları rehber edinmeli ve yargılanmamış mahpusların bu kurallarda düzenlenen çeşitli aktivitelere katılmalarına izin vermelidir.

Barınma

96. Yargılanmamış olan belirli bir mahpusun ne şekilde barındırılacağına dair mahkemece verilmiş özel bir emir yoksa ya da diğer yargılanmamış mahpuslarla birlikte kalmasında yarar bulunmuyorsa, yargılanmamış mahpuslara mümkün olabildiğince tek kişilik odalarda barınma seçeneği sunulmalıdır.

Giyim

97.1. Eğer cezaevinde giyilmesi uygunsa yargılanmamış mahpusların kendi giysilerini giymelerine izin verilmelidir.
97.2. Uygun giysisi olmayan yargılanmamış mahpuslara, hükümlü olanlarca giyilebilecek herhangi bir üniformaya benzer olmayan giysiler sağlanmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

98.1. Yargılanmamış mahpuslar, hukuki danışmanlık alma hakları olduğu konusunda açık bir şekilde bilgilendirilmelidirler.
98.2. Yargılanmamış mahpusların savunmalarını hazırlamaları ve yasal temsilcileriyle görüşmeleri için gerekli tüm kolaylıklar sağlanmalıdır.

Dış Dünyayla ilişki

99. Herhangi bir davada, adli bir makam tarafından belirli bir süre için konulmuş bir yasak yok ise;

a. Yargılanmamış mahpusların, hükümlü mahpuslar gibi ziyaretçi kabul etmelerine, aile fertleri ve diğer kişilerle iletişim kurmalarına izin verilmelidir.
b. Yargılanmamış mahpuslar ekstra ziyaretçi kabul edebilir veya diğer ekstra iletişim biçimlerini kullanabilirler.
c. Yargılanmamış mahpuslar kitap, gazete ve diğer basın haberlerine erişmelidirler.

Çalışma

100.1. Yargılanmamış mahpuslara çalışma fırsatı sunulmalı, fakat çalışmaya mecbur tutulmamalıdırlar.
100.2. Eğer yargılanmamış mahpus çalışmayı seçerse, 26. Kuralın ücret ödemeyle ilgili olanları da dahil olmak üzere tüm hükümleri kendisine uygulanmalıdır.

Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejime Katılma

101. Eğer yargılanmamış mahpus, hükümlüler için uygulanan rejime katılmasına izin verilmesini talep ederse, cezaevi yetkilileri mümkün ola¬bildiğince mahpusun bu talebini yerine getirmelidir.

8. BÖLÜM
Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejimin Amacı

102.1. Tüm mahpuslara uygulanan kurallara ilaveten, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim, onların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşama yönelmelerini mümkün kılmak için tasarlanmalıdır.

102.2. Özgürlükten yoksun bırakarak hapsetmenin kendisi bir cezadır. Bu nedenle, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim hapsetmenin doğasında var olan sıkıntıyı daha da ağırlaştırmamalıdır.

Rejimin Hükümlü Mahpuslar İçin Uygulanması

103.1. Eğer daha önce başlatılmamışsa, hükümlü mahpuslar için rejim, bir kişi cezaevine hükümlü statüsüyle kabul edilir edilmez başlatılmalıdır.
103.2. Böyle bir kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, hükümlü mahpusların kişisel durumları, her biri için önerilen ceza planlama¬sı ve tahliyeye hazırlanmaları için belirlenen strateji hakkında raporlar hazırlanmalıdır.
103.3. Hükümlü mahpuslar kendilerine ait ceza planlamasının hazırlanmasına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

103.4. Bu planlarda, uygulanabilir olduğu ölçüde:

a. Çalışma;
b. Eğitim;
c. Diğer faaliyetler; ve
d. Tahliyeye hazırlık, yer almalıdır.

103.5. Sosyal çalışma ile tıbbi ve psikolojik bakım da hükümlü mahpuslara uygulanan rejimlere dahil edilebilir.

103.6. Hükümlü mahpuslar için uygulanan genel rejimin tamamlayıcı bir parçası olarak cezaevinden izinli çıkma sistemi olmalıdır.

103.7. Bu yönde rıza gösteren mahpuslar, suç ile verdikleri zararı gidermek üzere bir onarıcı adalet programına dahil edilebilirler.

103.8. Müebbet hapis ve diğer uzun süreli hapis cezalarına çarptırılan mahpuslar için uygun ceza planlaması yapılmasına özel dikkat gösterilmelidir.

Hükümlü Mahpusları Hapsetmenin Kurumsal Yönleri

104.1. Özel mahpus kategorileri için uygulanan farklı rejimlerin yönetimini kolaylaştırmak üzere, mümkün olabildiğince ve 17. kuralın gereklerine bağlı kalınarak ayrı cezaevleri veya bir cezaevinin ayrı bölümleri kullanılmalıdır.

104.2. İlgili personelin kendi arasında ve bunlarla, uygulanabilir olduğu ölçüde katılacak olan diğer mahpuslar arasında tam istişareler yapılması ve bu konudaki uygun raporların incelenmesi sonucunda, mahpuslar için bireysel ceza planlaması oluşturmak ve onları gözden geçirmek için prosedürler olmalıdır.

104.3. Bu raporlar, daima ilgili mahpus ile doğrudan görevli olan personel tarafından hazırlanan raporları kapsamalıdır.

Hükümlü Mahpusların Çalışması

105.1. Hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunacak sistemli bir çalışma programı oluşturulması için çaba gösterilmelidir.

105.2. Bedensel ve ruhsal bakımdan sağlıklı oldukları doktor tarafından belirlenen, normal emeklilik yaşına erişmemiş mahpuslardan çalışmaları istenebilir.
105.3. Eğer hükümlü mahpusların çalışmaları gerekiyor ise bu çalışmanın koşulları dışarıdaki toplumda uygulanan standart ve kontrollerle uyumlu olmalıdır.

105.4. Hükümlü mahpuslar, kendileri için planlanan rejimlerin bir gereği olarak, çalışma saatleri esnasında eğitime veya diğer programlara katılırlar ise, kendilerine sanki çalışmış gibi ücret ödenmelidir.

105.5. Eğer mahkemece karar verilmişse ya da ilgili mahpus rıza gösterirse, hükümlü mahpuslara yapılan ödemelerin veya bundan oluşan birikimlerinin bir kısmı davaları kapsamında telafi edici amaçlarla kullanılabilir.

Hükümlü Mahpusların Eğitimi

106.1. Beceriler eğitimi de dahil olmak üzere, mahpusların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşam şekline yönelme beklentilerini geliştirmeyi amaçlayan sistematik bir eğitim programı, hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin kilit bir parçasını oluşturmalıdır.

106.2. Bütün hükümlü mahpuslar, eğitim ve öğretim programlarına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

106.3. Hükümlü mahpuslar için düzenlenen eğitim programları, tasarlanan cezaevlerinde kalma sürelerine göre biçimlendirilmelidir.

Hükümlü Mahpusların Tahliyesi

107.1. Hükümlü mahpuslara, tahliyelerinden doğru bir zaman önce, onları cezaevi yaşamından yasalara saygılı bir toplum yaşamına geçişe hazırlayan prosedürler ve özel programlarla yardım edilmelidir.

107.2. Özellikle daha uzun süre cezaya mahkûm edilen mahpusların, özgür toplum yaşamına aşamalı olarak dönmesinin sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır.

107.3. Bu hedefe, cezaevinde hazırlanan bir tahliye öncesi programla ya da etkili bir sosyal destekle birleştirilmiş denetim altında kısmi veya şartlı bir tahliye ile ulaşılabilir.

107.4. Cezaevi yetkilileri, tahliye edilen mahpusları denetleyen, özellikle aile yaşamına uyum sağlama ve iş bulma ile ilgili konularda onlara yardım eden ve tüm hükümlü mahpusların toplumda yeniden kendilerine bir yer edinmelerini sağlayan servis ve kuruluşlarla yakın çalışma içinde olmalıdır.

107.5. Bu tür hizmet ve kuruluşların temsilcilerine, tahliyeye hazırlamaya ve tahliye sonrası koruma programların planlamasına yardımcı olmak üzere cezaevine ve mahpuslara gerekli olan bütün şekillerde ulaşma imkânı sunulmalıdır.

9. BÖLÜM
Kuralların Güncellenmesi:

108. Avrupa cezaevi Kuralları düzenli olarak güncellenmelidir.

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter
Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk – İzmir Hukuk Fakültesi İlk Açılış Dersi

İzmir Hukuk Fakültesi 15 Kasım 1978’de eğitime başladı. Fakülte açılışında Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter ilk dersi verdi. Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk başlıklı ilk ders ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 1981 tarihli ikinci sayısında yayımlandı. Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Üniversite kütüphanesinin temellerini attı. 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışladı. Hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atıldı. Fakülte daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi adını aldı.

15 Kasım 1978 /Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK
15 Kasım 1978 / Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk / Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER

Sayın konuklar, sevgili öğrenciler,

Bugün İzmir Hukuk Fakültesi derslerine başlıyor. Vakıa Fakülte 7 öğretim üyesinin bir araya geldiği anda hukuken kurulmuştu. Ancak bir Fakülte dersleri ve öğrencileri ile var olur ve onlarla yaşar. Bu bakımdan İzmir Hukuk Fakültesi’nin Türk Üniversite hayatına girişi her halde bugündür. Bu büyük günün ilk öğrencileri olduğunuzu da hiç bir zaman unutmayın.

Dersimiz Roma Hukuku. Ben her yıl derse başlarken, bu dersin neden okutulduğunu anlatmak zorunluluğunu duyarım. Neden Roma Hukuku okutuluyor da tarihin eski çağlarına ait diğer hukuklar okutulmuyor? Roma Hukuku neden ilk sınıfta okutuluyor?

Roma Hukuku, lisede okuyup öğrendiğiniz Romalıların hukuku idi. Bu durumu ile tarihtir, geride kalmış bir hukuku ifade eder. Roma Hukukunu eski çağların bir hukuku olarak okutmak da mümkündür. Bu da faydalıdır. Eski çağların fikirlerini öğrenmek ve onlardan bugünkü problemlerin çözümünde yararlanmak daima faydalıdır. Hukuk, tarih içindeki değeri ile bir varlıktır. Hukuk bütün diğer ilimler gibi tarihi oluşması, gelişmesi ile karşımızdadır. Hukukun burada diğer ilimlerden bir farkı da vardır: İnsanlar yalnız hukuk düzeni içinde bir arada yaşayabilirler. Hukuk tarihine baktığımızda bu düzenin kurulması çabalarının binlerce yıl öteye kadar gittiğini görünüz. Diyebiliriz ki insanlık tarihinin en önemli sorunlarından biri bu düzenin kuruluşu ve onun için sarf edilen çabalar olmuştur. Tarihte uygarlıklar ancak Hukuk düzeni kurulduktan sonra başlar, hukuk düzenlerini kuramamış veya geç kurmuş toplumlar uygarlığa varamamış veya geç varmışlardır. Bunun yanında bir olayı, bir gelişmeyi ve sonucu bilmek istiyorsak, nasıl ve neden olduğunu da bilmemiz gerekir. İnsan kendisini her zaman geçmişin sorunlarına bağlı his eder. İnsan hakikî boyutunu kendi tarihi içinde alır. Roma Hukuku bu bakımdan hukuk tarihinin bir kısmıdır ve hukuk tarihi olarak düşünülebilir.

Ancak bizim Roma Hukuku dersimiz bir hukuk tarihi dersi değildir. Belki inanmayacaksınız ama, Roma Hukuku en büyük kısmı ile bugün olduğu gibi yaşayan bir hukuktur. Roma Hukuku geçmiş değil bugündür. Roma Hukukunun düşünceleri tarih olmamıştır, aynen yaşamaya uygulanmaya devam edilmektedir. Bugün iyi bir Roma Hukukçusu günümüz hukuku bakımından da çok iyi bir hukukçudur. Eğer 2000 yıl evvelki bir düşünce doğruluğunu kaybetmemişse o bugünün de bir düşüncesidir ve doğrudur. Klasik çağın büyük Yunan Hekimi Hipocrates’in kırık kollarda, kemikleri uçuca getirip, altına bir tahta koyup bağlaması 2300 yıl evveline aittir, ama bugünün de bir fikridir, çünkü doğruluğundan bir şey yitirmemiştir. Roma Hukuku kadar, hukuk problemlerini derinliğine, kendi hukuk mantığı ve felsefesi ile incelemiş hiç bir hukuk yoktur. Roma Hukukunun vardığı sonuçlar, genellikle, değişen çağlar içinde, doğru kalan sonuçlar olmuştur. Bugüne kadar, bütün tarih içinde -ve bu gün de dahil- hiçbir hukuk, Roma Hukukunun eksiksiz hukuki düşünce ve mantık dünyasını bir daha yaratamamıştır. Bunun benzer bir örneğini eski Yunan felsefesinde görebiliriz. Yunan felsefesinin fikirleri bugün de yaşamaya devam eden, bugüne ait fikirlerdir, tarih içinde geride kaldıklarını kimse söyleyemez.

Roma Hukuku acaba bu kadar mükemmel bir düzene nasıl varmıştı? Hangi etkenler onu eski çağların en kusursuz hukuku haline getirmiştir? Bu soru 19’uncu yüzyılın başından beri bir çok araştırmaların konusu olmuştur. Kesin bir hükme varmak mümkün olmamakla beraber bu gün, Roma Hukukunun bu olağanüstü gelişmesi birkaç sebebe bağlanmaktadır. Her şeyden evvel Romalıların doğuştan, tabiatları itibariyle mevcut hukuk kabiliyetleri. Tarih bize her toplumun bazı alanlarda daha kabiliyetli olduklarını gösterir. Klasik çağda Yunanlılar felsefe ve matematik alanlarında, İtalyanlar Rönesans ve sonrasında resim ve müzik alanlarında, Almanlar müzik ve felsefede, Fransızlar son yüz yıllarda Edebiyat ve resimde olağanüstü başarı ve kabiliyet göstermişlerdir. Türkler de siyasi teşkilatlanmada ve askerlikte kabiliyetlerini tarih içinde kanıtlamışlardır. Denebilir ki Romalılar tarih içinde, bu güne dek, her toplumdan fazla hukuk alanında başarı göstermişlerdir. Bu kabiliyet yalnız büyük hukukçulara ait değildi. Halkın hukuk anlayışı çok ileri idi. Çağımız Hukukçularından Kaser’in, dediği gibi[1] Romalıların, içinde bir «Hukuk hissi» vardır. Bu yaygındı ve hukuk bu suretle bütün Roma Toplumu içinde derin kökler salmıştır.

Roma Hukukunun olağan üstü gelişmesi ve bilhassa Klasik Roma Hukuku çağı dediğimiz sürede -aşağı yukarı M.Ö. 50 ile M.S. 250 arası- en yüksek düzeye ulaşması, Roma Hukukunun yapısı ile de ilgilidir. Roma Hukuku bir kanunlar, devlet kararları hukuku değildi. Olaylara, hukuki işlemlere göre verilen kararlardan oluşan bir «Hukukçular Hukuku» idi. Hiç şüphesiz Roma’nın ticaret alanındaki gelişmesi ve Akdeniz çevresinde, Atlas Okyanusu’nda da İngiltere’ye kadar uzanan çok geniş bir ticaret ağı örmesi Hukukun gelişmesine yardımcı olmuştur. Denebilir ki Romalıların denizaşırı ticaretteki hukuki problemleri bugünkülerinden çok farklı değildi. Bu hareketli ticaret hayatı içinde devamlı olarak, hukuk problemleri ve ihtilafları çıkmış, bunların halli gerekmiştir. Roma Hukukçuları burada büyük etkenliklerini göstermişlerdir. Roma Hukukçularının mahkemeleri verdikleri hukuki mütalaalar hukuka yön vermiştir. Kanunlarla değil mahkeme kararları ile gelişen Roma Hukuku günün olaylarına daima ayak uydurabilmiş hiç bir zaman çağının gerisinde kalmamıştır. Bu ortam Roma’da çok büyük hukukçuların yetişmesini de sağlamıştır. Scaevola, Labeo, Julianus, Papinianus yalnız Roma çağının değil dünya tarihinin yetiştirdiği en büyük hukukçulardır.

Dünya tarihinin günümüze kadar en büyük hukukçularını 100 rakkamı ile sınırlarsak, bunun en az 60 tanesi Roma Hukukçusu olur.

Ancak bütün bu dediklerimizle Roma Hukuku’nun günümüz Hukukunun bir parçası olduğu problemine gereken cevabı bulabilmiş olmuyoruz. Bu kadar gelişmiş olan Roma Hukuku çağımıza kadar nasıl gelmiş ve çağımız hukukunun bir parçası olması nasıl gerçekleşmiştir? Roma İmparatorluğu bildiğimiz gibi M.S. 4’ncü yüzyıldan sonra batıda yıkılmaya başlar. Cermenler Roma’yı istila eder. Doğu Roma İmparatorluğu kurulur ve Roma’nın halefi ve varisi olur. Büyük Bizans İmparatoru Justinanus M.S. 6’ncı yüzyıl içinde eski Roma İmparatorluğunu bütün kuvveti ve etkinliği ile yeniden canlandırmak ister. Askeri seferleri ve eski Roma İmparatorluğu topraklarının büyük bir bölümünü Bizans İmparatorluğu içine alabilmesi gerçekleştirmek istediği bu fikrin yalnız bir yanıdır. Justianus, Roma devletinin askerleri ile değil, hukuku ile ayakta durduğunu ve geliştiğini çok iyi biliyordu. O halde eski Roma İmparatorluğu canlandırılmak isteniyorsa Hukukunun da en parlak devrindeki şekli ile yeniden canlandırılması gerekiyordu. M.S. 6’ncı yüzyılda hukuk Klasik Çağ Roma Hukukundan bir hayli uzaklaşmış ve yüksek değerinden kaybetmişti. İustianus, çağının büyük hukukçularından oluşan bir Komisyon ile Klasik Çağ Roma Hukukunu toplatmış ve -sonraları verilen ismi ile- Corpus İuris Civilis denilen, büyük toplama eseri meydana getirmiştir. Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile, tümü ile toplanmıştı.

Corpus İuris Civilis, bir kaç yüz yıl az veya çok değişiklik getire tercümeleri (Basilicalar) ve özetleri ile (Ecloga ye Breviarum’lar yaşadı sonra Orta çağın gittikçe seviyesi düşen Ticaret ve Hukuk alanında kendini, gerilerde kalmış, unutulmuş Roma Hukukunu yeniden incelenmesi ile gösterir. 12 ve 13’ncü Yüzyıllarda Glossatörler ve sonra Post Glossatörler olmasa idi Rönesans olabilir mi idi? Sanmıyorum: Glossatörlerin en büyüğü Accursius[2] yaşadığı yıllar bakımından bir orta çağ insanı olmakla beraber (1185-1263) çağına Hukuk yolu ile verdiği yeni yön bakımından Rönesansın ilk büyük kişilerinden biridir. Roma Hukuku Rönesans çağının eşiğinde, geçmiş ile o günün çağını birleştiren ilk bağ olmuştur. İtalya üniversitelerinde Glossatör Okullarında Roma Hukukunu öğrenen ve Post Glossatörler devrinde de günün hukukuna bağlantısını uygulayan, çeşitli Avrupa ülkelerinin öğrencileri, memleketlerine döndüklerinde Roma Hukukunu uygulamak çabası içine girmişlerdir. Hiçbir kanun zoru olmadan, sırf değerindeki üstünlüğü ile kendisini kabul ettiren Roma Hukuku üç yüzyıl içinde tüm Avrupa’nın özel hukuku olmuştur. Vakıa bu olayı Roma Cermen İmparatorluğunun kendini Roma İmparatorluğunun halefi sayması ve Avrupa’da Roma İmparatorluğunun devamı, olma arzusunun yaygın olması da desteklemiştir[3]. Fatih Sultan Mehmet bile «Sultanı iklimi Rum» lakabı ile (buradaki Rum = Roma manasındadır) aynı İmparatorluğun devamında iddiasını ileri sürmüştür. Ne 18 nci Yüzyılın Tabii Hukuk akımı ne 16 ve 17 ncı Yüzyılların Hümanist Roma Hukuku Doktrini[4], Roma Hukukunun pratik alanda Avrupa’nın tümünde yayılmayı kısıtlamamış ve geciktirmemiştir. Belki aksine, daha derin ve sağlam kök salmasını gerçekleştirmişlerdir.

19 uncu yüzyılda Avrupa’da Hukuk alanında en önemli olay «Tarihçi Hukuk» Okuludur. Büyük Alman Hukukçusu F.K. von Savigny’nın (1779-1861) fikirleri ile doğan ve gelişen Tarihçi Hukuk Okulu tekrar eski Roma Hukukuna, bu defa onun ruhuna da sadık kalarak döner: Hukukun, Hukukçular tarafından yaratılmasını ön plana alır ve Hukukun Kanun kalıpları içinde boğulmasını önlemeğe çalışır. 19 ncu Yüzyılda Orta Avrupa’da bu suretle Pandekt Hukuku Okulu gelişir[5]. Pandekt Hukuk Okulu, özellikle Windscheid (1817-1892), Dernburg (1829-1907) von Jhering (1818-i892) in eserleri ve etkileri ile Roma Hukukunun, asıl eski çağlarda sahip olmadığı, bir sistematiğini yapmışlar ve onun modern bir hukukun yeni bir dayanağı olabilmesini sağlamışlardır. Denebilir ki Avrupa, çeşitli milletlerin çeşitli Medeni Kanunlarına ve değişik mahkeme kararlarına rağmen hukuki düşünme tarzı ve uyguladığı hukuk mantığı yönünden 2000 sene evvelki Roma Hukukunu hala yaşamaktadır ve bu olay Avrupa’nın hukuk birliği ve benzerliğinin temelidir.

Türkiye 1926’da Batı Hukukuna katılmıştır. Türkiye’nin Medeni Hukuk alanında İsviçre Hukukunu, Ceza alanında İtalyan Hukukunu, Ceza Usulünde Alman Hukukunu, İdare Hukukunda Fransız Hukukunu aldığını söylemek büyük bir hata olur. Türkiye tek tek memleketlerin Hukukunu değil, Batı Hukukunu, düşünce tarzı ve uygulaması ile almıştır. Bu bakımdan Batı Hukukunun temelinde yatan düşünce tarzı, yani Roma Hukuku, memleketimiz hukukunun da temelini oluşturmuştur. Ne kadar ilginçtir ki daha 1908’den beri Türkiye’de daha İslam Hukuku uygulanır ve öğretilirken o zamanın tek Hukuk Fakültesi olan İstanbul Hukuk Mektebine Roma Hukuku dersi konmuş ve öğrencilerin, gelmesi, muhtemel Batı Hukukuna hazırlanmaları düşünülmüştü. Aynı yıllarda, İslam Hukuku çağının Türkiye için kapanmakta olduğunu sezen bir çok gençler Hukuk Eğitimlerini artık Türkiye’de değil Avrupa’da yapmayı doğru görmüşlerdir. Burada bir kaç isim olarak Baha Kantar, Esat Arsebük, Muammer Raşit Sevig ve Vasfi Raşit Sevig, Mahmut Esat Bozkurt sayılabilir. Sayıları hiç olmazsa 35-40’ı bulan bu hukukçular 1926’dan sonra yeni Türk Hukukunun, bilgi itibariyle, en kuvvetli destekçileri olmuşlardır.

Bugün Roma Hukuku, yeni Avrupa düzeni içinde başka bir önemli vazife daha yüklenmiştir. Avrupa devletlerinin büyük bir çoğunluğu ekonomik birlik içine girmiştir Bunun yanında Avrupa, İstişarî parlamentosu, Konseyi, Adalet Divanları ile siyasî bir birliğin ilk adımlarını atmıştır. Birleşik bir Avrupa’nın, müşterek Hukuku ne olacaktır? Avrupa devletleri böyle bir hukukun hazırlıklarını önemli ölçüde ilerletmişler, Enstitüler, Avrupa Üniversiteleri (Luxembourg, Firenze vs), Milli Komiteler kurmuşlardır. Yapılan çalışmalar hep aynı yönde gitmektedir. Hukuk sistemleri arasında eş veya benzer taraflar nedir, müşterek bir Avrupa Hukuku için bu prensipleri dayanmak gerekir Yapılan bütün çalışmalarda çeşitli hukuklar arasında eş ve benzer taraflar olarak ortaya Roma Hukukunun prensipleri ve kurumları çıkmaktadır. Roma Hukukunun yeni ve birleşmiş bir Avrupa’nın müşterek Hukuku olacağı şimdiden bellidir. Yalnız Avrupa’nın değil bir dünya Hukukunun. temelde eş olan Hukuk Mantığı ve bünyesi Roma’dan gelmektedir. Bütün dünya Üniversitelerinde -Sosyalist devletler dahil- Roma Hukukunun okutulduğu gözden kaçmayacak bir hakikattir. Çünkü Roma Hukuku 2000 yıl evvelden gelen düşünce tarzı ve getirdiği çözümlerle hala ileriye ışık tutmaktadır. Hepimiz Roma Hukuku mantığı içinde düşünmekteyiz. Çağımızın büyük bir Roma Hukukçusu Vincenzo Arangio-Ruiz’in dediği gibi: «Volendo o non volendo, sapendo o non sapendo, siamo tutti romanisti»[6]:=İsteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek, hepimiz Roma Hukukçularıyız.

Bundan evvelki Türk Hukukçularının görevi, Batıdan alınmış ve yeni Türk Hukukunu oluşturmuş olan Hukuku memlekete yerleştirmek ve kendi malımız yapmak idi. Hukuk İnkılâbımızın yapıldığı 1926 yılında yeni mezun hukukçular, çoğunlukla hayatta değildir veya yaşlı emeklilerdir. O kuşağın görevini tam anlamı ile yaptığını ve yeni hukukumuzun memlekete kök salmasını, sağladıklarını söyleyebiliriz. O kuşak, bu köklerin sağlam olması için büyük bir titizlik ve fedakârlıkla çalışmıştır. İlginç olan taraf, o kuşaktakiler çoğunlukla yabancı dil bilmedikleri, ellerinde batı hukukuna ait çok az kaynak kitabı bulunmasına rağmen 1926’da alınmış olan Batı Hukukunu ruhu itibariyle doğru anlamaları ve bu ruha göre yorumlayıp uygulamalarıdır. Bunda okudukları Roma Hukukunun büyük etkisi olduğu şüphesizdir.

Türkiye’de bundan sonraki kuşakların ve sizlerin görevi bu hukuk düzenini hem korumak hem de batıya uygun gelişmesini sağlamaktır. Dikkat edin, Türkiye’de çeşitli emellerle batı hukukunu eleştiren, kötüleyen akımlar vardır. Başka akımlar da öğrencilerin eski çağları, fikirlerin gelişmesini bilmelerinden tedirgin olmakta ve öğretilmemesini istemektedir. Her iki akım da Roma Hukukunu çoğunlukla hedef alır. Okutulmamasını veya etkili olamayacağı az miktarda okutulmasını önerirler. Bunlar memleketin, Türk Hukukunun batılı olmasını istemeyenlerdir. Hukukta «batı» bizim için de tüm batı ülkeleri için de Roma’dır ve hep Roma idi. İzmir Hukuk Fakültesi’nin Batıya yönelmeyi simgeleyen bir dersle eğitimine başlaması çok güzel bir rastlantıdır.

Kaynakça

[1] Kaser, Zur Methode der römischen Rechtsfindung. Nachrichten der Akademie der Wissenschaften Göttingen, 1 Jahrg. 1962 No. 2 s. 49-78; ayrıca Ayiter, Kudret, Systematisches Denken und Theorie im römischen Recht, Studi in Onore di Biscardj, I.1981 s. 9-21 bakınız.
[2] Landsberg, Die Glosse des Accursius, Leipzig 1883, s. 52-63; Koschker, Paul, Europa und das römische Recht. München 1947 s. 86 ve 356 v.d.; Schwarz, Roma Hukuku Dersleri. 7 nci bası, İstanbul 1965, s. 156-163 bakınız.
[3] Koschaker-Ayiter, Modern Özel Hukuka giriş olarak Roma Özel Hukukunun ana hatları. Ankara 1977, s. 5 v.d.
[4] Koschaker, Europa und das römische Recht, 1947, s. 105 v.d.
[5] Schwarz, A.B. Roma Hukuku Dersleri, 7 nci Bası, İstanbul 1965, s. 166 v.d.
[6] V. Arangio-Ruiz, çok meşhur olan bu sözü, 20-26 Ekim 1963 tarihlerindeki «Accursius’un 500 ncü ölüm yılı» kongresinde, İmpruneta’da yaptığı kapanış konuşması sonunda söylemiştir.

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık

0
Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık / Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Özel hukukumuzun anası Medeni Hukuk ise, Medeni Hukukun atası da iki bin yıl öncesinin Roma Hukukudur.

Medeni Kanun’umuzun sistematiği (plam) ve soyut kavramları hep Roma hukukundan kaynaklanmıştır.

Romalı hukukçuların ürettikleri hukuk metinleri günümüzde yürürlükte olan ulusal hukukların oluşumunda temel harcı oluşturmuştur. Bugün Avrupa hukuklarının temelinde yatan, Romalı hukukçuların yarattığı o eşsiz hukuktur.

Unutulmasın ki hemen hemen bütün özel hukuk kavramlarını ve ilkelerini Romalı hukukçulara borçluyuz. Sözleşme, haksız fiil, haksız zenginleşme, temerrüt, sorumluluk, dürüstlük kuralı, hakkın kötüye kullanılması bu kavramlardan salt birkaçıdır.

Eşya üstünde mutlak ayni hak (ius in rem) — alacak konusunda nispi hak (ius in personam) ayırımı da Medeni Kanun’umuzun temel ayırımını (Eşya Hukuku Kitabı ile Borçlar Hukuku Kitabı ayrışmasını) belirlemiştir.

Aslında Roma hukukuna en az uzak gözüken Anglo-Amerikan dünyasının ve sosyalist dünyanın bile Romalı hukukçuların yöntemini, kavramlarını, sistematiğini ve ilkelerini benimsemiş olması yeterince anlamlı olsa gerektir.

Roma hukukunu tanımak demek, yürürlükteki hukuku tüm yapısal özellikleriyle ve temel ilkeleriyle kavramak demektir. Yasalar değiştirilse bile, onların Roma hukukundan kaynaklanan yapısal özellikleri ve temel ilkeleri değişmez.

İşte bu nedenledir ki günümüzde Avrupa’da yürütülen hukuku birleştirme çabaları da yine ancak Roma hukuku temelinde gelişebilir ve başarıya ulaşabilir.

Roma hukukunun Avrupa hukukuna etkileri konusunda özellikle şu yapıtlara bakılmalıdır:

Koschaker: Europa und das römische Recht, 1966; Kaser, Der römische Anleil am deutschen bürgerlichen Recht, JuS 1967, 337; Knütel, lus commune und römisches Recht vor Gerichten der Europaischen Union, JuS 1996, 768.

Nasıl hümanizmanın ve rönesansın kökeninde iki bin yıllık Grek düşünce ve sanat yaşamı yatıyorsa, alışveriş hukukunun kökeninde de iki bin yıllık Roma hukuku dehası yatar. Avrupa rönesansla antik Grek düşüncesini ve sanatını, resepsiyonla da antik Roma hukukunu içselleştirip özümlemiştir. O kadar ki Batı kültüründen söz edildiği zaman Roma hukuku her zaman bu Batı kültürünün ayrılmaz parçası olarak anılır.

Pekiyi ama nasıl olmuştur da iki bin yıl öncesinin köleci üretim biçiminin hukuk düzeni ortaçağda (feodal dönemde) olduğu gibi, günümüzde kapitalist hatta sosyalist üretim düzenlerinde de geçerli olabilmiştir?

Roma hukuku bu uzun süreli yürürlüğünü tüm üretim biçimlerine ortak, genel geçer meta üretimine (mal alışverişine) ilişkin en üst düzeyde hukuk sistemini oluşturmasına borçludur. Gerçekten de sözleşme ve mülkiyet ilişkilerinin hukuksal gergefini Romalılar denli ustaca işleyen çıkmamıştır tarih boyunca. Bugün hala sözleşmeye ve mülkiyete İlişkin bir sürü hukuksal uyuşmazlıkta Romalı hukukçuların çözümlerine başvurulmasının kerameti işte buradadır.

Roma hukukunun benimsenmesinin özetlenmiş serüveni şöyledir: İmparator Justinianus ki aynı zamanda Ayasofya’nın da manevi mimarıdır, Adalet Bakam Tribonianus‘a eski hukuk ustalarının eserlerini derleyip toplama görevini verir. Tribonianus başkanlığındaki komisyon altl yıllık çalışmayla Corpus İuris Civilis‘i tamamlar. Gelgelelim, Corpus İuris Civilis’in ömrü kısa olur. Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi yüzünden dikiş tutturamaz “Corpus İuris’

Roma hukukunun parlaması 1100 yılında Bologna Üniversitesi’nde Roma kaynaklarının (Digesta‘nın) keşfedilmesiyle olmuştur,

Bu bağlamda glossatorların (açıklayıcı notlar düşenlerin) çalışmaları asla unutulamaz. Onlardır ki Corpus İuris Civilis’i çağın koşullarına uyarlamışlardır. Avrupa da serbest pazar ekonomisinin bu biçilmiş kaftan hazır hukuk modelini örf ve adet hukuku diye benimsemiştir hemen.

Ama Roma hukukunun asıl patlaması, tarihçi hukuk okuluyla doğal hukuk okulunun, değişik yaklaşımlarla da olsa, birlikte Roma Hukukuna sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Roma hukukçularının tek tek olaylara özgü çözümlerini soyutlayıp genelleştiren bu hukukçular (pandektistler, Digesta’cılar) işte bu çözümleri yasal kalıplara dökülmeye elverişli hale getirmişlerdir. Roma hukukunu çağın isterlerine uyarlayan hukukçular asıl onlardır. Bugün geçerli olan “günün koşullarına uygun nesnel yorum yöntemi”ni bile bu Romanistletin (glossatorların ve pandektistlerin) çalışmalarına borçlu olduğumuzu söylemek hiç de abartılı kaçmaz.

Tüm Kara Avrupası yasalarıbda da Roma Hukukunun izleri daha İlk bakışta göze çarpar. 1794 Prusya, 1804 Fransa, 1811 Avustuıya, 1865 İtalya, 1900 Almanya ve 1911 İsviçre Medeni Kanunları hep Roma Hukuku öğelerini içerirler.

Salt Kara Avrupası’nın kapitalist hukuk çevrelerinde değil, ama aynı zamanda sosyalist sistemi benimsemiş hukuk sistemlerinde de Roma’nın alışveriş hukuku yürürlüğünü sürdürmüştür.

Yalnız Anglo-Sakson-Amerikan “common law” sisteminde, özel tarihsel nedenlerle, Roma hukukunun etkisi Kara Avrupasındaki yoğunlukta olmamıştır. İngiltere’de burjuvazi feodaliteyi köktenci biçimde tasfiye edemeyip, feodal aristokrasiyle İktidar ortaklığı kurmuştur. Feodal hukukun çağın değişen koşullarına uyarlandığı bu modelde, yürürlükteki hukuku, yargıcın ”emsal İçtihada” (örnek karar anlamında “judicial precedent”e) bağlı kalan (stare decisis) “yargısal olay hukuku” (judge made case law) belirler. Bu yargısal olay hukuku da kendisine rehber diye yalnız emsal kararları almaz, bunların yanı sıra töreyi (custom) ve hakkaniyeti (equity) de alır. Bu hukuk çevresinde yazılı (yasal) hukuka (statute law) pek ender rastlanır. Bu yazılı kurallar da söyleme ve tarihsel yasa koyucunun iradesine çok sıkı bir bağlılıkla yorumlanır.

İlk bakışta çelişik gibi gözükebilecek olgu şudur: Roma hukukunun etkisinden uzak kalabilmiş olan Anglo-Amerikan hukuku yargısal olay hukukunu (case law) benimsemekle, şekli yargılama hukukunda bu sefer Roma hukukunun uyuşmazlıkların çözümünde tuttuğu yola girmiştir. Demek ki Roma maddi hukukundan kaçanlar, bu sefer Roma usul hukukuna yakalanmışlardır!

Roma Hukukunun çağdaş hukukları etkilemesi üstüne daha ayrıntılı bilgi için bk. Erdoğmuş, Roma Hukuku, İstanbul, 1995, s. 80, i.s.; kanunlaştırma hareketleri ve değişik hukuk sistemleri üstüne daha ayrıntılı bilgiler için bk. Özsunay, Medeni Hukuka Giriş, s. 53 i.s. ve 101 İs.; Oğuz, Karşılaştırılmalı Hukuk, Ankara, 2003, s. 109 i.s.

Köleci üretim biçiminden miras kalma Roma hukukunun sosyalist üretimi savunan düşünürlerce nasıl değerlendirildiğine baktığımızda, bizi ilk karşılaşmamızda şaşırtacak gözlemlere ve saptamalara rastlarız: 

“Özel hukuk, özel mülkiyetle birlikte, doğal, ilkel topluluğun çözülüp dağılması üzerine oluşmuş ve gelişmiştir.

Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişimi, sanayi ve ticaret alanında herhangi bir sonuç vermemiş, üretim biçimleri herhangi bir değişime uğramaksızın, olduğu gibi kalmıştır.

Feodal topluluğun sanayi ve ticaret eliyle çözülüp dağıtıldığı modern toplumlarda ise, özel mülkiyetin ve özel hukukun belirmesi üzerine daha ileri gelişmeler gösterebilecek yepyeni bir dönem açılmıştır.

Ortaçağda geniş ticarette bulunan ilk kent olarak Amalfi, aynı zamanda deniz hukukunu geliştirmiştir.

Sanayi ve ticaret, özel mülkiyeti İlkin İtalya’da, daha sonra da öteki ülkelerde geliştirdikçe, olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş Roma Özel Hukuku da yeniden benimsenip yürürlüğe sokulmuştur.

Daha sonraları, burjuvazinin çıkarları prensler tarafından benimsenip, yine bu prensler tarafından feodâl soyluluğu devirmek için bir araç olarak kullanılacak oranda güç kazanınca, bütün ülkelerde (Fransa’da Onaltıncı yüzyılda) hukukun gerçek anlamda serpilip gelişmesi de başlamıştır.

Bu arada özel hukuk, İngiltere dışında bütün ülkelerde, Roma Hukuku temeline dayanarak büyük hızla ilerlemiştir. Hatta İngiltere’de bile, özel hukukun daha da geliştirilmesi için, (özellikle taşınır mülkiyeti konusunda) Roma Hukuku ilkelerinin benimsenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Hukukun da tıpkı dininki gibi bağımsız bir tarihinin olmadığı asla unutulmamalıdır.”

MARX: Alman İdeolojisi (MMVIII, 63)

‘Roma Hukuku, az veya çok değiştirilerek, burjuva toplumu tarafından benimsenmiştir. Çünkü serbest rekabetin öznesinin, kendisi hakkındaki hukuki tasavvuru Romalı kişiye (persona’ya) uymaktadır.

Roma Hukukunun aktarımının daha başlangıcında (ve hukukçuların bilimsel görüşleri söz konusu oldukça bu gün de) bir yanılgıya dayandığını ileri sürüyorsunuz!

Bir an için böyle olduğunu kabul s bile, bu olgu, söz konusu yasaların modern biçimleriyle (günümüzün hukukçuları Roma hukukunun ters yorumlarına göre onları yeniden kurmak için habire çaba gösterseler de) yanlış anlaşılmış Roma Hukuku olduğu sonucunu yaratmaz. Eğer böyle olsaydı, önceki dönemin sonraki dönem tarafından benimsenmiş her başarısının yanlış anlaşılmış eski biçim olduğu söylenebilirdi..

Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkilerinin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımıdır ki o zamandan bu yana yürürlüğe konan yasaların hiçbirisi bu hukukta herhangi bir değişiklik yapamamışlardır.”

ENGELS: Feodalitenin Çöküşü ve Ulusal Devletlerin Doğuşu

Roma Hukuku, kapitalizm öncesi basit meta üretiminin olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş hukukudur. Ne var ki aynı Roma Hukuku, genellikle, kapitalist dönemin hukuki ilişkilerini, yani burjuvazinin serpildiği sırada gereksindiği, gelgelelim, yöresel örf ve adet hukukunda arayıp da bulamadığı ilişkilerin ta kendisini düzenler.

ENGELS: Kautsky ‘ye Mektup,

(MEYXXXVI, 167)

Bu alıntılar için bk. Serozan, Marx / Engels: Devlet ve Hukuk Üzerine, İstanbul, 2010

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

0
Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü(Body of Principles for the Protection of All Persons under Any Form of Detention or Imprisonment), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1988 tarihli ve 43/173 sayılı kararıyla kabul edilmiştir.

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipleri insan hakları hukukunun önemli bir parçasıdır

Tutuklu ve Hükümlüler İçin Uygulanacak Prensipler Bütünü, her hangi bir biçimde tutulan veya hap solunan herkesin korunması için uygulanır.

TANIMLAR

Prensipler Bütününün amaçları bakımından:
a) “Gözaltına alma”, bir kimseyi suç işlediği iddiasıyla veya bir makamın tasarrufuyla yakalama eylemini;
b) “Tutulan kimse”, bir suç nedeniyle mahkum edilme durumu hariç, kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
c) “Hapsedilen kimse”, bir suçtan mahkum edilmesi nedeniyle kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
d) “Tutma”, yukarıda tanımlanan kişinin tutulmuş olma durumunu;
e) “Hapsetme”, yukarıda tanımlanan kişinin hapsedilmiş olma durumunu;
f) “Yargısal veya diğer bir makam” terimleri, yasaya göre statü ve görev süresi bakımından mümkün olan en çok yetkiye, tarafsızlık ve bağımsızlık güvencelerine sahip yargısal veya diğer bir makamı, ifade eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

1. Madde
İnsani tarzda muamele yükümlülüğü

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, insaniyetin ve insanın doğuştan sahip olduğu insanlık onuruna saygının gerektirdiği bir biçimde muamele görür.

2. Madde
Hukuka uygun tutma

Gözaltına alma, tutma veya hapsetme, sadece kanunun hükümlerine kesinlikle uygun olarak yetkili memurlarca veya bu iş için yetkilendirilmiş kişilerce yerine getirilir.

3. Madde
Saklı Hükümler

Bir Devlet her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen kişilere yasalar, sözleşmeler, hukuki düzenlemeler ve gelenekler ile tanıdığı insan haklarını, bu Prensipler Bütünü’nün bu tür hakları tanımadığı veya daha az ölçüde tanıdığını bahane ederek, tanınmış hakları kısıtlayamaz veya bu hakların kullanımını durduramaz.

4. Madde
Tutmanın ve diğer tedbirlerin yargısal denetimi

Her türlü tutma veya hapsetme kararı ve tutulan veya hapsedilen bir kimsenin insan haklarını her hangi bir biçimde etkileyen bütün tedbirlere yargısal veya diğer bir makam tarafından karar verilir veya bu tedbirler bu makamların etkili denetimine tabi tutulur.

5. Madde
Ayrımcılık yasağı

1. Bu prensipler ırk, renk, cinsiyet, dil, din ve dini inanç, siyasal veya başka bir fikir, ulusal, etnik veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi bir nedenle ayrım yapılmaksızın, bir devletin ülkesinde bulunan herkese uygulanır.

2. Kadınların, özellikle de hamile ve bebekli kadınların, çocukların ve küçüklerin, yaşlıların, hasta veya özürlü kişilerin sadece haklarını ve özel durumlarını korumak amacıyla alınan ve hukuka göre uygulanan tedbirler Ayrımcılık sayılamaz. Bu tür tedbirlere duyulan ihtiyacın bulunup bulunmadığı ve uygulanması, her zaman yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabidir.

6. Madde
İşkence yasağı

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz.

Zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza” deyimi, tutulmuş veya hapsedilmiş bir kimseyi geçici veya sürekli olarak her hangi bir doğal duyumunu kullanmaktan veya bulunduğu yer ve zamanın farkında olmaktan yoksun bırakma da dahil, fiziksel veya ruhsal bütün istismar edilme hallerine karşı mümkün olan en geniş ölçüde koruyacak bir biçimde yorumlanır.

Hiç bir durum, işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı haklı göstermek için ileri sürülemez.

7. Madde
Kuralların ihlalini cezalandırma ve ihlalleri ihbar ödevi

1. Devletler, bu prensiplerde yer alan haklara ve ödevlere aykırı bütün fiilleri hukuken yasaklar; bu tür eylemleri gerekli yaptırımlara başlar ve bu tür eylemler hakkında yapılan şikayetler konusunda tarafsız soruşturmalar yapar.

2. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan kamu görevlileri, konuyu üst makamlara veya gerektiği takdirde konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözüm getirmeye makamlara veya organlara bildirir.

3. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan her hangi bir kimse, olaya karışan kamu görevlilerin üst makamlarından başka, konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözmeye yetkili diğer makam veya organlara bildirme hakkına sahiptir.

8. Madde
Tutulan kimselerin hükümlülerden ayrı tutulması

Tutulan kişiler, mahkum edilmemiş olmalarının gerektirdiği tarzda muamele görürler. Buna göre tutulan kişiler mümkün olan en kısa sürede hapsedilmiş kişilerden ayrı bir yere konur.

9. Madde
Hukuka uygun tutma

Bir kimseyi gözaltına alan, o kimseyi tutan veya olayı soruşturan görevliler, sadece hukuken kendilerine verilmiş olan yetkileri kullanırlar ve bu yetkilerin kullanılması yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabi tutulur.

10. Madde
İsnatlar konusunda bilgilendirilme hakkı

Gözaltına alınan bir kimse, Gözaltına alındığı anda gözaltına alınma sebepleri konusunda ve hemen sonra kendisine isnat edilen suçlar hakkında bilgilendirilir.

11. Madde
Yargıç tarafından dinlenme ve savunma hakkı

1. Bir yargılama veya diğer bir makam tarafından hemen dinlemesi için kendisine etkili bir imkan verilmeyen bir kimse gözaltında tutulu bırakılamaz. Tutulan bir kimse, kendini bizzat savunma veya hukuken öngörülen usule göre avukattan yardım alma hakkına sahiptir.

2. Tutulan bir kimseye ve eğer varsa bu kimsenin avukatına da, kendisini tutma gerekçelerinin yer aldığı bir tutma kararı hemen tebliğ edilir.

3. Yargısal veya diğer bir makama, tutmanın devamına gerek olup olmadığını inceleme yetkisi verilir.

12. Madde
Gözaltı tutanağı ve tutanağın tebliği

1. Şu konular tam olarak tutanağa geçirilir:
a) Gözaltına alma gerekçeleri;
b) Gözaltına alma zamanı; gözaltına alınan kişinin nezarete konulma zamanı ile birlikte yargısal veya diğer makamın önüne ilk kez çıkarılma zamanı;
c) Ilgili kanun adamlarının kimlikleri;
d) Nezaret yeriyle ilgili tam ve açık bilgi.
2. Bu tutanaklar tutulan kişiye veya ve varsa avukatına hukukun öngördüğü biçimde tebliğ edilir.

13. Madde
Hakların bildirilmesi

Bir kimsenin sahip olduğu haklar Gözaltına alındığı ve tutulması veya hapisliği başladığı anda veya hemen sonra Gözaltına alan, tutan veya hapseden yetkililer tarafından kendisine bildirilir ve bu hakları nasıl kullanabileceği konusunda açıklama yapılır.

14. Madde
Çevirmenden yararlanma hakkı

Kendisini Gözaltına alan, tutan ve hapseden yetkililerin kullandığı dili yeterli ölçüde anlamayan veya konuşamayan bir kimse 10. prensipte, 11. prensibin ikinci fıkrasında, 12. prensibin birinci fıkrasında ve 13. prensipte belirtilen bilgileri anlayabileceği bir dilde edinme ve Gözaltına alınmasından sonra hakkında yapılan hukuki muamelelerle ilgili olarak gerekiyorsa ücretsiz olarak bir çevirmenin yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

15. Madde
Incomminicado tutma yasağı

Bu prensiplerden 16. prensibin dördüncü fıkrasında ve 18. prensibin üçüncü fıkrasında yer alan istisnalar dikkate alınmaksızın, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin dış dünyayla ve özellikle ailesi ve avukatı ile iletişim kurması yaklaşık bir-iki günden daha uzun bir süre engellenemez.

16. Madde
Tutulmasını aileye bildirme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, Gözaltına alınmasından ve tutulduğu veya hapsedildiği yerden başka bir yere nakledilmesinden hemen sonra Gözaltına alınmasını, tutulmasını veya hapsedilmesini ve naklini ve nezarette tutulduğu yeri aile üyelerine veya kendisinin tercih ettiği başka uygun kişilere bildirme veya yetkili makamların bildirmesini isteme hakkına sahiptir.

2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse yabancı ise vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğu veya diplomatik temsilciliği ile, eğer kendisi mülteci ise veya bir Uluslararası örgütün koruması altında ise, Uluslararası hukuka göre bu konuda bilgi alma hakkına sahip yetkili Uluslararası örgüte veya koruması altında bulunduğu Uluslararası örgütün temsilcisi ile iletişim kurma hakkına da sahip olduğu konusunda kendisine hemen bilgi verilir.

3. Tutulan veya hapsedilen kimse küçük ise veya haklarını anlayamayacak durumda ise, yetkili makam bu prensipte belirtilen bildirimi kendiliğinden yapar. Tutulan kimsenin ailesine veya vasilerine bildirimde bulunulması için özel bir dikkat gösterilir.

4. Bu prensipte yer alan bildirimler hiç vakit geçirilmeksizin yapılır veya yapılmasına izin verilir. Ancak yetkili makam, soruşturmanın gerektirmesi halinde bir bildirimin yapılmasını makul bir süre erteleyebilir.

17. Madde
Avukat yardımından yararlanma hakkı

1. Tutulan bir kimse bir avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkına sahiptir. Yetkili makam tutulan kimseyi bu hakka sahip olduğu konusunda bilgilendirir ve bu hakkı kullanabilmesi için kendisine makul kolaylıklar sağlar.

2. Tutulan bir kimsenin kendi seçtiği bir avukatı bulunmuyorsa, adaletin yararının gerektirdiği bütün durumlarda ve kendisinin ödeme yapabilecek gücü olmadığı takdirde ücretsiz olarak, yargısal veya başka bir makam tarafından atanmış bir avukatın yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

18. Madde
Avukatla irtibat hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse avukatı ile iletişim kurma ve avukatına danışma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimseye avukatıyla görüşebilmesi için yeterli zaman ve kolaylıklar sağlanır.
3. Kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen istisnai hallerde güvenliği ve düzeni korumak için yargısal veya başka bir makam tarafından kısıtlamanın zorunlu olduğuna karar verilmedikçe, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin hemen avukatı tarafından ziyaret edilebilme, hiç bir sansüre tabi olmaksızın tam bir gizlilik içinde görüşebilme ve iletişim kurabilme hakkını kullanması geciktirilemez veya kısıtlanamaz.
4. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin avukatıyla yaptığı görüşmeler bir kanun adamı tarafından gözle izlenebilir, ancak dinlenemez.
5. İşlenmekte olan veya işlenmeye teşebbüs edilen bir suç ile bağlantılı olarak tutulan veya hapsedilen kimse aleyhinde deliller bulunması halinde, tutulan veya hapsedilen kimsenin bu prensibe göre avukatıyla kurması mümkün olan iletişimlere izin verilmez.

19. Madde
Aile mensupları ve dış dünya ile iletişim kurma hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimseye kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen makul şartlara ve sınırlamalara tabi olarak, özellikle aile üyeleri tarafından ziyaret edilebilme ve onlarla haberleşme gibi, dış dünya ile iletişim kurabilmesi için kendisine yeterli imkan verilir.

20.Madde
İkametgahına yakın bir yerde tutulma hakkı

Tutulan veya hapsedilen kimse talep ettiği zaman eğer mümkünse genellikle ikamet ettiği yere makul uzaklıktaki bir tutukevinde veya hapishanede tutulur.

21. Madde
İtirafa zorlama yasağı ve yasak sorgulama yöntemi

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimseyi suçunu itiraf etmeye, kendini suçlandırmaya veya başka bir kimse aleyhinde ifade vermeye zorlamak amacıyla bulunduğu durumundan haksız olarak yararlanma yasaktır.
2. Tutulan hiç kimse sorgulanması sırasında şiddete, tehdide veya şahsi kararlarını veya yargılarını zayıflatabilecek sorgulama yöntemlerine maruz bırakılamaz.

22. Madde
Tutulanın sağlığına zararlı tıbbi ve bilimsel deney yasağı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, kendi rızası bile olsa, sağlığına zarar verebilecek tıbbi veya bilimsel bir deneye tabi tutulamaz.

23. Madde
Sorgu tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin sorgulanma süresi ve yapılan sorgular arasında geçen süreler ile sorgulamaları yapan görevliler ve sorgu sırasında hazır bulunan diğer kişilerin kimlikleri tutanağa geçirilir ve bu tutanak kanunda öngörüldüğü şekilde tasdik edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin kendisi veya kanunda belirtildiği takdirde avukata, bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen tutanaktaki bilgileri edinme hakkında sahiptir.

24. Madde
Tıbbi muayene yapılması

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutma yerine veya hapishaneye girişi yapıldıktan sonra mümkün olan en kısa sürede, tam ve doğru şekilde tıbbi muayenesi yapılır; bundan sonra da gerekli olduğu zaman tıbbi bakım ve tedavisi yapılır. Bu bakım ve tedavi ücretsiz verilir.

25. Madde
İkinci kez tıbbi muayene talebi

Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, sadece tutma yerinin veya hapishane güvenliğinin ve düzeninin gerektirdiği makul şartlara tabi olarak, ikinci kez tıbbi muayene yapılması veya tıbbi mütalaa alınması için yargısal veya diğer bir makama talepte bulunma hakkına sahiptir.

26. Madde
Tıbbi muayene tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tıbbi bir muayeneye tabi tutulması halinde, doktorun adı ve muayenenin sonuçları tam ve doğru bir biçimde tutanağa geçirilir. Bu tutanağı edinme hakkı sağlanır. Bunun şekil ve usulü ilgili iç hukuk hükümlerine göre tespit edilir.

27. Madde
Delil toplarken prensiplere uyulmaması

Delillerin toplanması sırasında bu prensiplere uyulmaması, tutulan veya hapsedilen kimsenin aleyhine olarak bu tür delillerin kabul edilmesine karar verilirken dikkate alınır.

 28. Madde
Eşitsel ve kültürel materyalleri elde etme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, mevcut kamu kaynaklarının imkan verdiği ölçüde ve tutma yerinde veya hapishanede güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul sınırlara tabi olarak, makul miktarda eşitsel, kültürel ve basın ürünü ve aracını elde etme hakkına sahiptir.

29. Madde
Tutma yerlerinin denetimi

1. Tutma yerlerinde kanunlara ve hukuki düzenlemelere tam olarak uyulup uyulmadığının denetlemesi için, tutma yerinin idaresinden doğrudan sorumlu makamın dışında yetkili bir makam tarafından atanan ve bu makama karşı sorumlu olan ehliyetli ve deneyimli kişiler tarafından düzenli olarak ziyaret edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, bu tür yerlerde güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul koşullar içinde, bu prensibin birinci fıkrasına göre tutma yerini veya hapishaneyi ziyaret eden kişilerle serbestçe ve tam bir gizlilik içinde iletişim kurma hakkına sahiptir.

30. Madde
Disiplin cezası

1. Tutulan veya hapsedilen kimselerin tutuldukları veya hapislikleri süresince disiplin suçu oluşturan davranışlarının türleri, uygulanabilecek olan disiplin cezasının tanımı ve süresi ile bu tür cezaları verebilecek olan yetkili makamlar, kanunda veya kanuna dayanan düzenlemelerde belirtilir ve usulüne göre yayınlanır.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse hakkında disiplin cezası verilmeden önce kendisi dinlenir. Bu kimse verilen cezanın denetlenmesi için daha üst makamlara başvurma hakkına sahiptir.

31. Madde
Tutulanların bakmakla yükümlü olduklarına yardım

Yetkili makamlar, tutulan ve hapsedilen kimselerin bakmakla yükümlü oldukları kişilere ve özellikle ailelerinin mensubu olan küçüklere ihtiyaç duymaları halinde iç hukuka göre yardım edilmesi için çaba gösterir ve bakım ve gözetimden yoksun kalan çocukların uygun bir biçimde barınmaları için özel tedbirler alır.

32. Madde
Tutmanın hukukîliğine karşı başvurma hakkı

1. Tutulan bir kimse veya avukatı iç hukuka göre her zaman, tutmanın hukukiliğine karşı itirazda bulunmak ve tutulması hukuki deşilse hemen salıverilmesini sağlamak için yargısal veya diğer bir makama başvurma hakkına sahiptir.
2. Bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen dava, süratli bir biçimde görülebilecek basit bir dava olur ve yeterli mali imkanı bulunmayan tutulu kişilerden masraf alınmaz. Bir kimseyi tutan makamlar, makul olmayan bir gecikmeye sebebiyet vermeden bu kimseyi tutmanın hukukiliği denetleyen makamının önüne getirirler.

33. Madde
Kötü muameleyi şikayet hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, kendisine yapılan muamele hakkında ve özellikle maruz kaldığı işkence veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleler konusunda, tutma yeri veya hapishaneden sorumlu makama ve daha yüksek bir makama ve gerekirse denetleme ve hukuki çözüm getirme yetkisine sahip makama şikayette ve talepte bulunma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen kimsenin veya avukatın bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen hakları kullanma imkanı bulunmuyorsa, tutulan veya hapsedilen kimsenin ailesinin bir üyesi veya bu durum hakkında bilgisi olan her hangi bir kimse yukarıda belirtilen hakları kullanabilir.
3. Şikayet edenin talebi halinde, yapılan şikayet veya taleple ilgili gizlilik korunur.
4. Her bir talep veya şikayet hemen ele alınıp incelenir ve gereksiz gecikmeye meydan vermeksizin cevaplanır. Eğer talep veya şikayet reddedilirse veya aşırı bir gecikme varsa, şikayetçi durumu yargısal veya diğer bir makam önüne getirebilir. Tutulan ve hapsedilen kimse veya bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen şikayetçiler bir talepte veya şikayette bulunmaktan ötürü zarara maruz bırakılamazlar.

34. Madde
Tutulma sırasında ölüm veya kaybolma halinde araştırma

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutulması veya hapisliği sırasında ölmesi veya kaybolması halinde, yargısal veya başka makamlar tarafından re’sen veya bu kimsenin aile üyelerinden birinin veya olay hakkında bilgisi olan her hangi bir kimsenin talebi üzerine, ölümün veya kaybolmanın nedenleri üzerinde bir araştırma yapılır. şartlar öyle gerektiriyorsa, tutmanın veya hapisliğin sona ermesinden kısa bir süre sonra ölüm ve kaybolmanın meydana gelmesi halinde de aynı usullere göre bir araştırma yapılır. Bu tür bir araştırma sonucu yapılan tespitler veya verilen bir rapor, yürütülmekte olan cezai soruşturmayı tehlikeye sokmayacak ise, talep edilmesi halinde ilgili kişilere verilir.

35. Madde
Prensiplere aykırılık halinde uğranılan zararların tazmini

1. Bu prensiplerde yer alan haklara aykırı olarak kamu görevlilerinin eylemleri veya ihmalleri nedeniyle uğranılan zararlar, uygulanması mümkün kurallara veya iç hukuktaki sorumluluk hükümlerine göre tazmin edilir.
2. Bu prensiplerde tutanağa bağlanması istenen bilgiler, bu prensipte belirtilen tazminat talepleri bakımından kullanılmak üzere iç hukukta öngörülen usullere uygun olarak verilir.

36. Madde
Masumiyet karinesi

1. Suç işlediğinden kuşkulanılan veya hakkında bir suç isnadı bulunan tutulu bir kimse, savunması için gerekli bütün güvencelere sahip olduğu aleni bir yargılama sonunda hukuka göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır ve buna göre muamele görür.
2. Hakkında soruşturma veya yargılama yapılmakta olan bir kimse, sadece adalet dağıtımını sağlamak amacıyla yasada belirtilen koşullara ve usullere uygun olarak gözaltına alınabilir veya tutulabilir. Bu durmadaki kimselerin, tutmanın gayesi bakımından veya soruşturmanın yürütülmesi amacıyla veya adaletin gerçekleşmesini engellemeyi önlemek için veya tutma yerinde güvenlik ve düzeni sağlamak bakımından kesinlikle gerekli olmayan kısıtlamalara tabi tutulmaları yasaktır.

37. Madde
Yargıç önüne çıkarılma hakkı ve nezarette gördüğü muameleyi beyan hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, gözaltına alınmasından hemen sonra yargısal veya kanunun öngördüğü diğer bir makam önüne çıkarılır. Bu makam hiç gecikmeden tutmanın hukukiliği ve gerekliliği hakkında karar verir. Bu makamın yazılı izni olmadıkça, hiç kimse soruşturma veya yargılama sürerken gözaltında tutulu bulundurulamaz. Tutulan bir kimse, bu tür bir makamın önüne çıkarıldığı zaman nezarette bulunduğu süre içinde kendisine yapılan muamele
hakkında beyanda bulunma hakkına sahiptir.

38. Madde
Salıverilme hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, makul bir sürede yargılanma ve yargılama sürerken salıverilme hakkına sahiptir.

39. Madde
Şartlı olarak salıverilme hakkı

Bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, kanunun öngördüğü istisnai haller dışında, yargılama sürerken, adalet dağıtımı için yargısal veya diğer bir makam tarafından aksine karar verilmedikçe, hukuka uygun olarak yerine getirilen yükümlülük çerçevesinde salıverilme hakkına sahiptir. Bu makam tutmanın gerekli olup olmadığını sürekli olarak denetler.

Genel Hüküm

Bu Prensiler Bütünü’nün her hangi bir hükmü, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi‘nde tanımlanan bir hakkı kısıtlayacak veya bu Sözleşmeye aykırı düşecek biçimde yorumlanamaz.

Judith Butler

0
Judith Butler

Judith Butler, günümüzün en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilmektedir. ABD’li postyapısalcı filozof Judith Butler, 24 Şubat 1956 tarihinde Cleveland, Ohio’da doğmuştur. Musevi asıllı olan Butler’in çocukluğu ortodoks, muhafazakar ve reformcu sinagoglar arasında mekik dokumakla geçmiş, seküler eğitimle üniversite yıllarında tanışmış, dinler ve cinsiyetler üzerine düşünmeye ve çalışmaya başlamıştır.

Judith Butler- Cinsiyet Belası/ Feminizm ve Kimliğin Altüst Oluşu

Michel Foucault’dan etkilenen Butler, Feminizm, cinsiyet ve  kurumlaşmış aidiyetler üzerine yoğunlaşmıştır. Butler, feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında yoğunlaşmış, Postmodern Feminizm akımının öncülerinden olmuştur. Bilimsel çevrelerde bu teorinin önde gelen temsilcisi olarak kabul görmektedir. Kaliforniya Üniversitesinde Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olarak çalışan Butler, European Graduate School’da Felsefe Profesörü’dür.

Queer Kuramı ve Judith Butler

Feminizm, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında bilimsel çalışmalarına devam etmekte, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde ve European Graduate School’da akademik faaliyet yürütmektedir. Butler 1984’te Yale Üniversitesinde “Arzu Özneleri:Yirminci Yüzyıl Fransa’sında Hegelci Yansımalar” adıyla savunmasını verdiği eseri ile felsefe dalında doktora derecesi almıştır.

Butler, 1980’lerin sonuna doğru, farklı öğretim ve araştırma merkezleri arasında feminizmin “ön kabullenilmiş terimlerini” sorgulamak için Batılı feminist teorinin içinde “post-yapısalcı” çalışmalarda bulunmuş; Johns Hopkins University ve Humanities Center (İnsanbilimleri Merkezi) da bilimsel çalışmalar yapmıştır.  Postmodern feminizm kavramı ve teorisi, Das Unbehagen der Geschlechter (cinsiyetlerin huzursuzluğu) kitabının yazarı Judith Butler’ın öncülüğünde eşitlik feminizmi üzerine kurulmuştur. Butler, toplum cinsiyeti ve biyolojik cinsiyet olmak üzere iki cinsiyetten bahsetmiş; cinsiyet kimliklerinin ortak kabul edilebilmesinin cinsiyetler arasındaki farklılıkların daha az güçlü olmasıyla bağlantılı olduğunu savunmuştur.

6
Yaşayan en büyük filozoflardan biri olarak kabul edilen Judith Butler

Teorinin en önemli temsilcisi olan Judith Butler 1990 yılında Gender Trouble, Feminism and the Subversion of Identity ve 1994 yılında Bodies that Matter isimli kitaplarını yazmıştır. Butler, her iki kitabında da gelişmekte olan Queer Teorisi üzerindeki tezlerine devam etmiştir. Butler, Cinsiyet Modeli üzerine makaleler yazmıştır.

Cinsiyet Sorunu: Feminizm ve Kimlik Bozulması

Butler’ın Cinsiyet Sorunu isimli kitabı farklı dillerde 100,000’den fazla satmıştır. Kitap; cinsiyet sorununu, daha önce bu alanlarda çalışmış olan düşünürlerden; Simone de Beauvoir, Julia Kristeva, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Monique Wittig, Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun fikirleri üzerinden eleştirel bir şekilde tartışmıştır.

Ulpianus

0
Ulpianus

Ulpianus, 170 yılında Roma İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Suriye’de doğmuş, hukuk eğitimini muhtemelen öncelikle Beyrut’ta, daha sonra Roma’da almıştır. Klasik dönemin en önemli Romalı hukukçularından biri olarak kabul edilmektedir.

Ulpianus III. asrın başlarında imparator Septimius Severus döneminde emperyal idareye girmiş ve İmparator Caracalla’nın yakın çevresinde yer alarak kamusal görevler üstlenmiş, yüksek yargıç olarak görevlendirilmiştir. Constitutio Antoniniana’nın hazırlanmasında etkili olduğu düşünülmektedir. İmparator Caracalla döneminde düzenlenen bu yasal değişikliklerle köklü reformlar yapılmış, imparatorluğun her özgür insanına, kendi sitesinin verdiği haklar saklı kalarak roma vatandaşlığı hakkı tanınmıştır.

Eserleri ve Hukuk Anlayışı 

Ulpianus, hukuka yenilik getirmekten ziyade kendisinden önce yazılmış eserleri derlemesi, yorumlaması ve kendisinden önceki hukukçuların eserlerine eklemeler ve şerhler yapması ile bilinmektedir. Roma Hukukuna ve günümüz modern hukukuna büyük etkisi olan hukuki eserlerinin kapsamı büyüktür. En önemli eserleri Libri Ad Edictum ve Libri Ad Masarium Sabinum’dir. Öğrencilere yönelik bir el kitabı olarak nitelenen “Institutiones”, Praetor Beyannamesi Şerhi, mahkemelerin örgütlenmesi ve olağan dışı usul hakkındaki kitapları ile “Kurallar” derlemesi bu eserlerden sadece bazılarıdır.  Yaşadığı dönemde dağınık halde bulunan hukuk metinlerini en iyi bilen ilk beş hukukçudan biri olarak tanımlanmaktadır.

Ulpianus, Aristoteles’ten esinlenen hukuk ve adalet tanımları ile yürürlükteki hukuk kurallarını tutarlı biçimde açıklayıp yorumlaması ile meşhurdur. Ona göre hukuk, adaletin hayata geçirilmesidir. Adalet ona göre, herkese kendisine ait olanı vermeye yönelik sürekli ve ebedi bir iradeye dayanmaktadır.

Doğu Roma imparatoru Iustinianus döneminde (527-565) hazırlanan Corpus Iuris Civilis’in en önemli kısımlarından biri olan Digesta’da zikredilen fragmanların yüzde kırkından fazlası Ulpianus’un eserlerinden alınmıştır.

İmparatorluğun en üst idarî görevine tekabül eden praefectus praetorio görevini yürüttüğü sırada 228 yılında çıkan bir askerî ayaklanma sırasında öldürülmüştür.

Mehmet Durakoğlu

0

Mehmet Durakoğlu, 1956’da Sivas’ta doğmuş ve Ankara Atatürk Lisesini bitirmiştir.

Durakoğlu, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, 1986 yılında İstanbul Barosu‘na bağlı olarak serbest avukatlığa başlamış, İstanbul Barosu bünyesinde birçok komisyon, merkez ve kurulda çeşitli görevlerde bulunmuş, son olarak baro başkanlığına seçilmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Metin Feyzioğlu bir arada

İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur. 2004 yılında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçilmiş, 2006’da Baro Başkan Yardımcısı olmuştur.

İstanbul Barosunun eski başkanları Kazım Kolcuoğlu ve Ümit Kocasakal’ın yardımcısı olarak görev yapmıştır.

2010-2012 ve 2012-2014 dönemlerinde İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu Adayı olarak girdiği seçimde % 54,42 oranında ve 13 bin 19 oy alarak baro başkanı seçilmiştir. Durakoğlu, 2018 ve 2021 yıllarında yapılan genel kurul toplantılarında yeniden baro başkanlığına getirilmiş, 2022 yılı Ekim ayındaki genel kurulda görevini Avukat Filiz Saraç’a devretmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal bir arada

Durakoğlu, Baro başkanı seçildiği seçim sonuçları açıklandıktan sonra şu açıklamayı yapmıştır: “İstanbul Barosunda yaşanan seçim yarışı sonucu itibariyle çizginin başarısıdır. İstanbul Barosu’da aydınlanma devriminin temsilcileri kazanmıştır. Bu çizgi, özellikle Türkiye’de yaşanan siyasal konjonktür itibariyle bize yaşatılanlara yaptığımız direnmenin ifadesidir. Biz öncelikle yargı bağımsızlığının olmadığı hukuk devleti olmayı beceremediğimiz, hukukun üstünlüğünü içimize sindiremediğimiz için bu mücadeleyi başlattık. Bunu yaparken çok daha önemlisi avukata dokunduk, savunma hakkının kutsallığını savunurken meslektaşlarımızın mutlu olmasını temin edecek somut işler yaptık. O teminatı vermeye çalışacağız. Aynı çizgide devam edeceğiz. En küçük değişiklik olmayacaktır. Herkes bunu bilmeli. Şu anda kazandığımız zaferlerin başarısıyla kibirlenmeden bir hizmetin inancın sonucu olarak gerçekleştirdiğimizi bilerek yürüteceğiz. Hukuk devleti olabilmemizin mücadelesidir. Avukatların gerçekten avukatlık yapabilecekleri bir Türkiye yaratabilmektir mücadelemiz. Asla Atatürkçülüğümüzden bir adım sapmayacağız. Mücadeleyi devam ettireceğiz.”
Ankara Manifestosu
İstanbul Barosu Başkanı iken Avukat Mehmet Durakoğlu, 24 Şubat 2018 tarihinde Türkiye Barolar Birliğinin Ankara’da yapılan “Türkiye Barolar Birliği ve Barolar Türkiye’dir” sloganıyla düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul toplantısında önemli bir konuşma yapmış, bu konuşma Türkiye’nin her yerinden genel kurula katılan avukatlar tarafından dakikalarca ayakta alkışlanmıştır. Konuşma bir manifesto olarak tarihe geçmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Beşiktaş İlçe Başkanı olarak görev yapmış, 1995, 1999 ve 2002 genel seçimlerinde İstanbul 2. seçim çevresi milletvekili aday listesinde yer almıştır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD), Sosyal Demokrasi Vakfı(SODEV) veTürkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı(TÜSES)‘nda  üyelik ve yöneticilik yapmış, birçok sivil toplum kuruluşunda kurucu, üye ve yönetici olarak yer almıştır.

Dış Ticaret alanında sertifika programlarında dersler vermiş ve aynı konuda birçok makalesi yayınlanmıştır.

Avukat Ahmet Durakoğlu

Mehmet Durakoğlu’nun babası Avukat Ahmet Durakoğlu, TBMM 3. ve 4. Dönem Sivas Milletvekilliği ile 3. Dönem Millet Meclisi Başkanvekilliği yapmıştır. Sivasspor Kulübünün İlk Başkanlığını yapan Ahmet Durakoğlu aynı zamanda Eski Sivas Belediye Başkanıdır.

Evli ve 2 çocuk babasıdır. Makaleleri, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmaktadır. 

27 Nisan E-Muhtırası

0

27 Nisan E-Muhtırası, 2007 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan açıklamadır.

Bildiri, Atatürkçülüğe, laikliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine vurgu yapmıştır. Bu ilkelere “sözde değil, özde bağlı” bir cumhurbaşkanı adayı talep edilmiştir.

Kamuoyu, basın açıklamasını muhtıra olarak değerlendiriştir. Bildiri internet aracılığıyla açıklandığı için “e-muhtıra” tarihe geçmiştir. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 2009 yılında katıldığı bir televizyon programında açıklamanın kendisi tarafından yazıldığını ancak fakat bir muhtıra olmadığını söylemiştir.

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt “Bizzat ben kaleme aldım” demiştir. Bildiriyle ilgili olarak 27 Nisan bildirisinin yayınlanmasından 5 yıl sonra, 2012 yılında Adalet Platformu Sözcüsü Adem Çevik, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ‘12 Eylül darbesi, 28 Şubat ve 27 Nisan açıklamasının sorumluları’ hakkında suç duyurusunda bulunmuş,  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 27 Nisan bildirisiyle ilgili olarak dönemin askeri sorumluları hakkındaki suç duyurusu evrakını ayırarak, “Suç yeri Ankara olduğu” gerekçesiyle dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu’nun, TSK’nın 27 Nisan bildirisine ilişkin soruşturması kapsamında, eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “şüpheli” sıfatıyla ifadesinin alınması için İstanbul’a talimat yazılmıştır. 2015 yılında dosyayı devralan savcı, yaptığı incelemede aradan geçen süreye rağmen Büyükanıt’ın ifadesinin alınmadığını belirlemiştir. Sağlık sorunları nedeniyle ifadesi, İstanbul Anadolu Yakası’ndaki Fenerbahçe Orduevi’ndeki ikametinde alınan Büyükanıt, suçlamaları reddetmiştir. Büyükanıt’, savunmasında yaptıklarının hukuka uygun olduğunu savunmuş ve darbe kastının olmadığını bildirmiştir. Soruşturma sürerken, Büyükanıt, 21 Kasım 2019 tarihinde hayatını kaybetti. Dosyanın tek şüphelisi olan Büyükanıt’ın hayatını kaybetmesi nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Aralık 2019 tarihinde, “soruşturma ve kovuşturma olanağı kalmadığı” gerekçesiyle takipsizlik kararı vererek dosyayı kapatmıştır.

27 Nisan E-Muhtırası Tam Metni

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.
Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği,

Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir.

Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır.

Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Genelkurmay Başkanı
Yaşar Büyükanıt

Avrupa Polis Etiği Kuralları

0
Uluslararası Polis Standardı
The European Code of Police Ethic

Avrupa Polis Etiği Kuralları(The European Code of Police Ethic), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 19 Eylül 2001 tarihinde kabul edilen (2001) 10 Sayılı Tavsiye Kararı ile ilan edilmiştir.  Avrupa Polis Etiği Kuralları, polisin hedefleri, polisin hukuk devletindeki yasal dayanakları, polis ve ceza adalet sistemi arasındaki ilişki, polisin örgütsel yapısı, polis eylem ve müdahaleleri gibi konuları ele almaktadır.

Kolluk Etiği, Avrupa’da Polis Etiği olarak tanımlanmakta; kavram, polis teşkilatı dışındaki tüm iç güvenlik hizmeti personelini de kapsamaktadır. Özel Güvenlik Sektörü de dahil olmak üzere güvenlik sektöründe yer alan tüm kurumlar etik kurallara uymak zorundadır.

Polis etiği, günlük dilde çok kullanılmayan ancak tüm iç güvenlik birimlerini içerecek anlamda kolluk etiği(law enforcement ethics) olarak ifade edilmektedir.

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Avrupa Polis Etiği Kuralları, konsey üyesi ülkelerden jandarma subaylarının da katılımıyla hazırlanmış olmasına karşın belgeye Avrupa Polis Etiği Kuralları adı verilmiş, Türk Kolluk Etik İlkeleri de Avrupa Polis Etiği Kurallarını örnek almıştır.

Avrupa Polis Etik Kuralları

Avrupa Polis Etiği Kurallarına dair (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek metin ile 66 temel kural belirlenmiştir. Tavsiye kararı, polisin amaçlarını açıklamış, hukuk devletinde polisin yaptığı görevin yasal dayanakları sayılmış, polis ile ceza adalet sistemi arasındaki ilişkilere temel ölçütler getirilmiş, kurumsal yapı tanımlanarak personelin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesine ilişkin prensipler konulmuştur.

Avrupa Polis Etiği Kuralları, polis personelinin eğitimi ve haklarının yanında polis uygulamaları ve müdahaleleri için ana ilkeler ve özel kurallar sayılmıştır. Polisin yapacağı soruşturmalarda uyulacak kurallar ile polisin özgürlüğü kısıtlamasının sınırları belirlenmiş, hesap verebilirlik ve polisin kontrol edilmesi ilkesi benimsenmiştir. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliğinin desteklenmesine vurgu yapılmıştır.

Avrupa Polis Etiği Kuralları

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b maddesi uyarınca,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha geniş bir birlik gerçekleştirmek olduğunu göz önüne alarak,

Tüm gerçek demokrasilerin temelini oluşturan, hukukun üstünlüğünü güçlendirmenin aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin de amacı olduğunu hatırda tutarak,

Ceza hukuku sisteminin, hukukun üstünlüğünü korumada anahtar bir rol oynadığını ve bu sistem içinde polisin rolünün çok önemli olduğunu göz önünde bulundurarak,

Tüm üye devletlerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde suçla etkin bir şekilde mücadele etmeye ihtiyaç duyduklarının farkında olarak,

Polisin faaliyetlerinin büyük ölçüde halk ile yakın ilişkiler gerektirdiğini ve polisin etkinliğinin halkın
desteğine bağlı olduğunu göz önünde bulundurarak,

Birçok Avrupa ülkesinde polis teşkilatlarının kanunu uygulamanın yanısıra, toplum için hizmet işlevi ve buna ek olarak sosyal işlevler de gördüğünün bilincinde olarak,

Toplumun polise duyduğu güvenin, polisin halka karşı gösterdiği tutum ve davranışlarıyla, özellikle de insan onuruna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerine gösterdiği saygı ile yakından ilişkili olduğuna inanmış olarak,

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin Davranış Kuralları Hakkında Birleşmiş Milletler Kararı’nda ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin Kararı’nda ifade edilmiş olan ilkeleri göz önünde tutarak,

Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen ceza hukuku, medeni hukuk, kamu hukuku ve aynı zamanda insan hakları bakış açısından polis faaliyetleri ile ilgili olan belgelerdeki ilke ve kuralları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar ve hükümlerini ve İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Komitesi’nin kabul ettiği ilkeleri akılda tutarak,

Avrupa’da birbirinden farklı polis teşkilatları ve örgütlenme yöntemleri olduğunun farkında olarak,

Hukuk devleti ilkesine dayalı olarak yönetilen demokratik toplumlarda, güvenliği ve bireylerin haklarını korumak için var olan polisin genel hedefleri, uygulamaları ve hesap verebilirliği için ortak Avrupa ilkeleri ve temel noktaları belirleme ihtiyacını göz önüne alarak,

Gittikçe artan bir oranda uygulanmasını ve metninin mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlamak için bu tavsiye kararına eklenen Avrupa Polis Etiği Kuralları içinde ortaya konan ilkelerin, kendi iç mevzuatları, polis uygulamaları ve davranış kuralları açısından üye devletlerin hükümetlerine rehber olmasını tavsiye eder.

Avrupa Polis Etiği Kurallarına İlişkin (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek
Kuralların uygulama alanının tanımlanması

Bu kurallar, geleneksel polis güçleri veya polis servisleri ile kamuya açık olarak görevlendirilen ve/veya kontrol edilen, temel amaçları toplum içinde hukuk ve kamu düzenini korumak olan ve devlet tarafından zor kullanma yetkisi ve/veya bu amaçlarla özel yetkiler verilen diğer kuruluşlar için geçerlidir.

I. Polisin amaçları

1. Hukuk devleti ilkelerine göre yönetilen demokratik bir toplumda polisin ana amaçları:

  • Kamunun huzuru ile hukuk ve kamu düzenini korumak,
  • Özellikle Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve saygı göstermek,
  • Suçu önlemek ve suçla mücadele etmek,
  • Suçu ortaya çıkarmak,
  • Halka yardım ve hizmet sağlamaktır.
II. Hukuk devletinde polisin yasal dayanakları

2. Polis ancak kanunla kurulabilen bir kamu kurumudur.

3. Polis operasyonları her zaman iç hukuka ve ülkenin kabul ettiği uluslar arası standartlara uygun gerçekleştirilmelidir.

4. Polisin faaliyetlerinin dayandığı kanunlar toplum tarafından ulaşılabilir, yeterince anlaşılır ve kesin olmalıdır ve gerekirse bu kanunlar, toplum tarafından aynı şekilde ulaşılabilir ve anlaşılır düzenlemelerle desteklenmelidir.

5. Polis personeli, herhangi bir vatandaş olarak herkesin tabi olduğu aynı kanunlara tabi olmalı ve istisnalar ancak, demokratik bir toplumda polisin görevini uygun bir şekilde yerine getirmesi sebebiyle konulmuşsa haklı görülmelidir.

III. Polis ve ceza adalet sistemi

6. Polisin rolü ile savcılık, yargılama ve ceza infaz sistemlerinin rolleri arasında açık bir ayrım olmalıdır ve polisin bu kurumlar üzerinde herhangi bir kontrol fonksiyonu bulunmamalıdır.

7. Polis, yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığına kesinlikle saygılı olmalıdır; polis, özellikle, hem meşru yargı hükümlerine veya kararlarına karşı itiraz etmemeli ve hem de onların uygulanmasına engel olmamalıdır.

8. Polisin, genel bir kural olarak, yargısal bir görevi yoktur. Polise verilecek herhangi bir yargısal yetki sınırlı ve kanuna uygun olmalıdır. Polisin birey haklarını etkileyen her türlü eylem, işlem veya ihmaline karşı yargı yoluna gitmek her zaman mümkün olmalıdır.

9. Polis ve savcı arasında fonksiyonel ve uygun bir işbirliği olmalıdır. Polisin, bir savcının veya sorgu hakiminin otoritesi altına verildiği ülkelerde, polise, suç soruşturma politikalarına hakim olan öncelikler ve her bir suçla ilgili adli soruşturma süreci hakkında açık talimatlar verilmelidir. Polis, verilen talimatların uygulanması hakkında adli soruşturma amirlerini sürekli bilgilendirmelidir, özellikle adli olayın gelişimi hakkında düzenli rapor vermelidir.

10. Polis, ceza adaleti sürecinde savunma avukatlarının üstlendiği role saygı duymalıdır ve ne zaman gerekse, başta özgürlüğü kısıtlanmış kişiler olmak üzere kişilerin hukuki yardım alma hakkını etkili olarak sağlamak için yardımcı olmalıdır.

11. Polis, acil haller dışında, hapishane personelinin rolünü üstlenemez.

IV. Polisin kurumsal yapısı
IV.1. Genel olarak

12. Polis, halkın saygısını kazanmak maksadıyla, kanunların profesyonel uygulayıcıları ve halka hizmet sunan bir birim olarak örgütlenmelidir.

13. Polis, sivil toplum içindeki kolluk görevlerini yerine getirirken, sivil yetkililerin sorumluluğu altında çalışmalıdır.

14. Polis ve üniformalı personeli, normal olarak, kolaylıkla tanınabilir olmalıdır. 15. Polis, kendisine verilen kolluk görevlerini yerine getirirken, tamamen hesap verebilir sayılması için, diğer devlet kurumlarından yeterli derecede operasyonel bağımsızlığa sahip olmalıdır.

16. Her kademedeki polis personeli, yaptıklarından veya ihmallerinden veya emri altındakilere verdikleri emirlerden şahsen sorumlu ve hesap verebilir olmalıdır.

17. Polis teşkilatı, teşkilat içinde açık bir emir-komuta zinciri oluşturmalıdır. Polis personelinin yaptıklarından veya ihmallerinden sonuçta hangi amirin sorumlu olduğunu saptamak her zaman mümkün olmalıdır.

18. Polis, polis-halk ilişkilerini ilerletecek ve uygun olduğunda diğer hizmet birimleriyle, mahalli topluluklarla, hükümet dışı kuruluşlarla ve etnik azınlık grupları dahil toplumun diğer temsilcileriyle etkili işbirliği geliştirecek şekilde örgütlenmelidir.

19. Polis teşkilatları, faaliyetleri hakkında, gizli bilgileri ifşa etmeden, topluma tarafsız olarak bilgi vermeye hazır olmalıdır. Medya ile ilişkileri düzenleyen mesleki ana ilkeler oluşturulmalıdır.

20. Polis teşkilatı, özellikle önemli ölçüde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygıyı garanti altına almak için polis personelinin dürüst olmalarını ve uygun görev yapmalarını sağlamaya yarayan etkin tedbirlere sahip olmalıdır.

21. Polis teşkilatı içerisinde, her kademede, polislik mesleğinin kötüye kullanılmasını önlemeye ve bu tür yozlaşmayla mücadele etmeye elverişli etkin tedbirler oluşturulmalıdır.

IV.2. Polis personelinin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesi

22. Her seviyedeki polislik mesleğine girişte, bu mesleğin amaçlarına uygun olarak tespit edilmiş kişisel niteliklere ve tecrübelere göre bir seçim yapılmalıdır.

23. Polis, sağlıklı karar verebilmeli, açık, olgun, adil olmalı, iyi iletişim kurabilmeli ve gerekli olan makamlar için liderlik ve yönetim becerisine sahip olmalıdır. Ayrıca, içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve grup sorunlarını iyi kavramış olmalıdır.

24. Ciddi suçlardan dolayı mahkum olanlar polislik mesleğinden çıkarılmalıdır.

25. Polislik mesleğine giriş prosedürleri, adayların geçmişleri hakkında yapılan gerekli araştırmalara müteakip tarafsız olan ve ayrımcılık gözetmeyen bir zeminde gerçekleştirilmelidir. Ayrıca, sonuçta polisin hizmet ettiği toplumu yansıtabilmesi için, etnik azınlık grupları dahil toplumun değişik kesimlerinden kadın ve erkekleri işe alan bir politika benimsenmelidir.

IV.3. Polis personelinin eğitimi

26. Polis eğitimi, demokrasinin temel değerleri, hukuk devleti ve insan haklarının korunması prensiplerine dayanmalı ve polisin amaçları ile uyumlu olacak şekilde geliştirilmelidir.

27. Genel polis eğitimi halka olabildiğince açık olmalıdır.

28. Genel (temel) eğitimi, düzenli aralıklarla yapılan hizmet içi eğitim ve gerektiğinde, uzmanlık, yönetim ve liderlik eğitimi takip etmelidir.

29. Zor kullanma yetkisi ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onun içtihat hukuku ile oluşturulan insan hakları ilkeleri yönünden sınırları konusundaki pratik eğitim, eksiksiz olarak her seviyedeki polis eğitimine dahil edilmelidir.

30. Polis eğitimi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele etmek ve savaşmak için gerekli olan ihtiyaçları tam olarak karşılamalıdır.

IV.4. Polis personelinin hakları

31. Polis personeli, bir kural olarak, diğer vatandaşların sahip olduğu aynı medeni ve siyasi haklara sahiptir. Bu haklar, ancak demokratik bir toplumda polisin görevini yapabilmesi için kaçınılmaz olduğu durumlarda, hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olarak sınırlanabilir.

32. Polis personeli, kamu hizmetlileri olarak, sosyal ve ekonomik haklardan mümkün olan azami şekilde yararlandırılmalıdır. Polis personeli, polislik mesleğinin özel karakteri dikkate alındığında, özellikle kendisini temsil eden kuruluşlar kurmak veya bu şekilde kurulmuş olan kuruluşlara katılmak, emeğine uygun bir ücret almak ve sosyal güvenlik imkanlarından yararlanmak ile özel sağlık ve güvenlik tedbirlerine kavuşmak haklarına sahiptir.

33. Polis personeline karşı uygulanan disiplin tedbirleri, bağımsız bir kuruluşun veya bir mahkemenin teftişine tabi tutulmalıdır.

34. Kamu otoriteleri, görevleri ile ilgili konularda haksız suçlamalara maruz kalan polis personeline destek olmalıdır.

V. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler
V.1. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Genel prensipler

35. Polis ve tüm polis operasyonları herkesin yaşama hakkına saygılı olmalıdır.

36. Polis, hiçbir şart altında, işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı (aşağılayıcı) muamele veya cezalandırma yapmayacak, yapılmasını teşvik veya müsamaha etmeyecektir.

37. Polis, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar kuvvet kullanabilir.

38. Polis, yapmayı planladığı uygulamaların yasallığını her zaman teyit etmelidir.

39. Polis personeli, amirleri tarafından usulüne uygun şekilde verilen emirleri yerine getirmelidir. Ancak, hiçbir yaptırım korkusu duymadan, yasa dışı olduğu açıkça belli olan emirleri yerine getirmekten kaçınmak ve bu tür emirleri rapor etmek de görevidir.

40. Polis, görevlerini, özellikle tarafsızlık ve ayrım yapmama prensiplerinin rehberliğinde dürüst bir şekilde yerine getirmelidir.

41. Polis, bireyin özel hayatına saygı duyulmasını isteme hakkına, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar müdahale etmelidir.

42. Kişisel verilerin polis tarafından toplanması, depolanması ve kullanılması, uluslararası veri koruma prensipleri doğrultusunda yapılmalı ve özellikle de yasal, meşru ve açıkça belirlenmiş bir amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan ile sınırlı tutulmalıdır.

43. Polis, görevlerini yerine getirirken; düşünce, vicdan, din, ifade, barışçıl amaçlı toplantı yapma, seyahat etme özgürlükleri ile mülkiyet hakları gibi bireylerin temel haklarına saygı göstermeyi sürekli akılda tutmalıdır.

44. Polis personeli, halka karşı dürüst ve saygılı olmalı; toplumdaki kolay incinebilir grupların bu durumlarını özel olarak dikkate almalıdır.

45. Polis personelinin, olaylara müdahale esnasında, normal olarak, polis oldukları ve mesleki kimlikleri tespit edilebilir olmalıdır.

46. Polis personeli, polis içindeki her türlü yozlaşmaya karşı çıkmalıdır ve polis içindeki yozlaşmayı kendi amirlerine ve diğer ilgili birimlere bildirmelidir.

V.2. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Özel durumlar
V.2.1. Polis soruşturmaları

47. Polis soruşturmaları, işlenmiş veya işlenmesi muhtemel saldırı veya suç ile ilgili en azından makul bir şüpheye dayandırılmalıdır.

48. Polis, bir suç ile itham edilen herkesin suçluluğu hakkında bir mahkeme tarafından hüküm verilene kadar masum kabul edilmesi ilkesine ve bir suç ile itham edilen herkesin belirli haklara, özellikle de, aleyhlerine yapılan ithamlar hakkında hemen bilgilendirilmeyi isteme ile savunmalarının, tercihlerine göre, bizzat kendileri tarafından veya bir avukatın hukuki yardımı ile yapılmasını isteme haklarına sahip olması ilkesine uymalıdır.

49. Polis soruşturmaları tarafsız ve adil (dürüst) bir şekilde yürütülmelidir. Soruşturmalar; çocukların, gençlerin, kadınların, etnik azınlıkları da kapsayacak şekilde azınlıkların ve kolay incinebilir kişilerin bu durumlarından kaynaklanan ihtiyaçları ile uyumlu ve duyarlı olmalıdır.

50. 48. madde akılda tutularak, polisin doğru ve güvenilir ifade almasını sağlamaya yönelik ana ilkeler tespit edilmelidir. Bu ilkeler, özellikle, ifadesi alınanların ifade alımının sebepleri ve diğer ilgili hususlar hakkında bilgilendirildiği adil ve dürüst bir ifade alma ortamını sağlamalıdır. Polis tarafından yapılan ifade alma işlemlerinin sistemli olarak kayıtları tutulmalıdır.

51. Polis, tanıkların özel ihtiyaçlarının farkında olmalı ve tanıkların tehdit edilme riski altında olduğu durumlar başta olmak üzere, soruşturma boyunca onların korunmasına yönelik kurallara riayet etmeli ve kendilerine gerekli desteği sağlamalıdır.

52. Polis, suç mağdurlarına, ayrım yapmaksızın gerekli desteği, yardımı ve bilgiyi sağlamalıdır.

53. Polis, soruşturma boyunca, ne zaman gerekli olursa tercüme hizmeti sağlamalıdır.

V.2.2. Özgürlüğün polis tarafından kısıtlanması (yakalama)

54. Kişilerin özgürlüklerinin kısıtlandığı durumlar mümkün olduğu kadar sınırlı tutulmalı ve gözaltına alınanlara, onurları, hassasiyetleri ve kişisel ihtiyaçları göz önüne alınarak davranılmalıdır. Gözaltına alınan her bir kişi için sistemli olarak gözaltı kaydı tutulmalıdır.

55. Polis, iç hukuka göre müsaade edilen ölçüde, özgürlüğü kısıtlanan kişilere bu kısıtlamanın nedenlerini ve onlara yöneltilen suçlamanın ne olduğunu derhal bildirmeli ve içinde bulundukları durumda uygulanabilecek olan prosedür hakkında gecikmeksizin özgürlüğü kısıtlanan kişilere bilgi vermelidir.

56. Polis, gözaltında tutulan kimselerin güvenliklerini, sıhhatlerini, temizliklerini, uygun beslenmelerini sağlamalıdır. Polis nezarethaneleri, makul bir büyüklükte olmalı, yeterli aydınlatma ve havalandırma koşullarına sahip olmalı ve dinlenmeye elverişli uygun eşyalar ile donatılmalıdır.

57. Özgürlükleri polis tarafından kısıtlanan kişiler, bu durumlarını, kendi tercih ettikleri üçüncü bir şahsa bildirme ve mümkün olduğunca ve kendi tercihlerine bağlı olarak, hukuki yardım alma ve bir doktor tarafından muayene edilme haklarına sahiptir.

58. Polis, bir suç işlediği şüphesinden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişiler ile diğer sebeplerden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişileri mümkün olduğu kadar birbirinden ayrı yerlerde tutmalıdır. Normal olarak, özgürlüğü kısıtlanan erkekler ile kadınlar ve aynı zamanda yetişkinler ile gençler ayrı ayrı yerlerde tutulmalıdır.

VI. Hesap verebilir olma ve polisin kontrol edilmesi

59. Polis, devlete, vatandaşlara ve onların temsilcilerine karşı hesap verebilir olmalıdır. Polis, etkin bir dış kontrole tabi olmalıdır.

60. Devletin polis üzerindeki kontrolü yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında bölüştürülmelidir.

61. Kamu otoriteleri, polise yönelik şikayetlerin araştırılması için etkili ve tarafsız işleyen bir prosedürü güvence altına almalıdır.

62. Toplum ile polis arasında, iletişim ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu hesap verme mekanizmaları geliştirilmelidir.

63. Üye ülkelerde, bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkeler üzerine kurulu, polis etik kuralları geliştirilmeli ve uygun kurumlar tarafından gözetilmelidir.

VII. Araştırma ve uluslar arası işbirliği

64. Üye ülkeler, hem polis teşkilatı içinden hem de dış kurumlar tarafından polis üzerine araştırmalar yapılmasını sağlamalı ve teşvik etmelidir.

65. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliği desteklenmelidir.

66. Bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkelerin geliştirilmesinin ve uygulanmasının yöntemleri Avrupa Konseyi tarafından dikkatlice incelenmelidir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Felipe Calderón

0
Felipe Calderón

Meksika’nın hukukçu başkanlarından Felipe de Jesús Calderón Hinojosa 18 Ağustos 1962’de dünyaya geldi. Escuela Libre de Derecho’dan mezun oldu. Harvard’dan yüksek lisans derecesi aldı. Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanıdır.

Felipe Calderón, PAN (Partido Acción Nacional) üyesi olarak siyasete atıldı. Uzun yıllar bu partide önemli görevlerde bulundu. 2000–2003 yılları arasında Enerji Bakanı olarak görev yaptı. 2006 yılında tartışmalı bir seçim sürecinin ardından Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanı seçildi.

Başkanlık Dönemi 

2006 seçimlerini sol aday Andrés Manuel López Obrador’a (AMLO) karşı çok az farkla kazandığı için büyük protestolara yol açtı, hile iddiaları gündeme geldi. Başkanlığı “meşruiyet tartışmaları” ile başladı. 1 Aralık 2006 – 30 Kasım 2012 arasında devlet başkanlığı görevini yürüttü.

Uyuşturucu kartellerine karşı açtığı savaş ile tanınmaktadır. 2006’da başlattığı bu güvenlik stratejisi, Meksika’da organize suçla mücadele için geniş çaplı askerî operasyonlara yol açtı. Ancak, bu dönemde şiddet olayları ve can kayıpları da çok arttı. 2006–2012 arasında 60.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Bu, onun en çok eleştirilen politikası oldu. Uluslararası insan hakları örgütleri  tarafından, ordu ve polis güçlerinin kartel operasyonlarında yargısız infaz, işkence, kaybolmalar gibi ağır ihlallerde bulunduğu raporlandı.

Felipe Calderón başkanlık görevinden ayrıldıktan sonra uluslararası konferanslarda konuşmalar yaptı, akademik çalışmalar yürüttü. Harvard Üniversitesi ve ABD’de çeşitli düşünce kuruluşlarında dersler verdi. Çevre ve enerji politikaları üzerine yayınlar yaptı.

Felipe Calderon