Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi uluslararası hakemli bir dergidir. MLA International Bibliography, Index Islamicus, EBSCO Publishing, Turkologischer Anzeiger ve ASOS Index gibi indekslerce taranmaktadır.
Dergi, literatür çalışmaları yapmayı, her bilim dalına dair bilimsel literatür tasnifi yapmayı, takip edilen yaklaşımları ve kullanılan kaynakları gözden geçirmeyi amaç edinmiş bir süreli yayındır.
Dergi, Türkiye hakkında farklı coğrafyalarda değişik türlerde yazılan eser telif eser sahiplerinin birbirlerinden haberdar olmasını, konu ve sorunlara disiplinler arası ve disiplinler ötesi bir perspektiften bütüncül bir yaklaşım sergilemeyi hedeflemekte, benzer alanlarda çalışmalar yapan araştırmacıların tüm çalışmaları bir arada görmesini sağlamaktadır.
Her sayısında farklı bir bilim dalını ele almakta, konunun alt dallarını içeren değerlendirme yazılarına, konuyla ilgili söyleşilere, kitap ve tezlerin, kurum, dergi ve kongrelerin tanıtımlarına yer vermektedir.
Derginin her sayısı, o sayının özel içeriğini oluşturan konunun literatürünü ele almakta, her sayının sonunda, geçen altı ayın dergilerinde Türkiye ile ilgili çıkmış makalelerin künyelerinin yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır.
Dergi, 2003 yılından itibaren altı ayda bir çıkardığı sayılarla; Türk İktisat Tarihi, Tanzimat’a Kadar Türk Siyaset Tarihi, Tanzimat‘tan Günümüze Türk Siyaset Tarihi, Türk Bilim Tarihi, Türk Hukuk Tarihi, Türk Şehir Tarihi, Yeni Türk Edebiyatı Tarihi I, Yeni Türk Edebiyatı Tarihi II, Eski Türk Edebiyatı Tarihi I, Eski Türk Edebiyatı Tarihi II, Türk Sosyoloji Tarihi, Türk Eğitim Tarihi, Türk Mimarlık Tarihi, Türk Sanat Tarihi, Dünyada Türk Tarihçiliği, İstanbul Tarihi, Türk Felsefe Tarihi, Türkiye’de İslami İlimler: Tefsir ve Kur’an İlimleri, Türkiye’de İslami İlimler: Fıkıh – Osmanlı Dönemi ve Türkiye’de İslami İlimler: Fıkıh – Cumhuriyet Dönemi konularını işlemiştir.
Dergi, gelecek sayılarında Türkiye’de Coğrafya Çalışmaları ve Türk Sineması Çalışmaları başlıkları ile literatür çalışması yapılacağını ilan etmiştir.
Felsefe Tarihi Sayısı
Yayın ve Danışma Kurulu
Derginin Yazı İşleri Müdürü Salih Pulcu’dur ve dergi editörü her sayıya ve konuya göre belirlenmektedir. Derginin yayın kurulunda, Şevket Kamil Akar, Yusuf Ziya Altıntaş, Nurullah Ardıç, Serhat Aslaner, Yücel Bulut, Ebubekir Ceylan, Coskun Çakır, Fatma Samime İnceoğlu, Abdülhamit Kırmızı, Mustafa Özel, Yunus Uğur, Ali Adem Yörük yer almaktadır.
Danışma Kurulu, soyadı sırasına göre; Engin Deniz Akarlı, Gökhan Çetinsaya, İhsan Fazlıoğlu, Mehmet Genç, Tevfik Güran, Mehmet İpşirli, Cemal Kafadar, Mustafa Kara, Kemal Karpat, Sabri Orman ve Ali Birinci bulunmaktadır.
Türkiye ve Türkiye tarihi çalışmalarına ağırlık veren derginin önceki sayılarına ve dergide yayınlanmış makalelere dijital olarak ulaşılabilmektedir.
Dergide yayınlanacak yazılarda uyulması gereken kurallar derginin resmi web sitesi www.talid.org tarafından ilan edilmektedir.
Derginin eski sayılarına internet satış portallarından ulaşılabilmekte ve satın alınabilmektedir.
Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 1970 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO Kabul Tarihi: 6 Haziran 1951
Kanun Tarih ve Sayısı: 30 Nisan 1969 / 1168 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 9 Mayıs 1969 / 13194 Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 16 Ocak 1970 / 7-91
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 26 Mart 1970 / 13455
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya davet edilerek orada 6 Haziran 1951’de 34 öncü toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı toplantı gündeminin 8 inci maddesini teşkil eden tarımda asgari ücret tesbit usulleri meselesine dair tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra, Bin dokuz yüz elli bir yılı Haziran ayının işbu 28 inci günü, Tarımda Asgari Ücret Tesbit Usulleri Hakkında 1951 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:
MADDE 1
Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onaylıyan her üyesi tarımsal işyerleriyle tarımla ilgili işlerde çalıştırılan işçilerin asgari ücret hadlerinin tesbiti mümkün kılacak münasip usuller koymayı veya bu gibi usulleri muhafaza eylemeyi taahhüt eder.
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye eğer varsa, ilgili işveren ve işçilerin en fazla temsil kabiliyetini haiz teşekküllerine danıştıktan sonra, bundan evvelki fıkrada derpiş olunan asgari ücret tesbit usullerinin hangi işyerleri, işler ve şahıs zümreleri hakkında uygulanacağını tayinde serbesttir.
Yetkili makam, tabi oldukları çalışma şartları dolayısıyle haklarında bu Sözleşme hükümlerine hepsinin veya bir kısmının uygulanması mümkün olmayan çiftçinin çalıştırdığı kendi aile fertleri gibi şahıs zümrelerini bu gibi hükümlerin uygulanmasından hariç tutabilir.
MADDE 2
Asgari ücretlerin kısmen aynı olarak ödenmesi arzuya şayan ve teamülden olduğu hallerde, milli mevzuat, toplu sözleşmeler veya hakem kararları bu şekilde tediyeye müsaade edebilir.
Asgari ücretlerin kısmen ayni olarak ödenmesine müsaade olunduğu hallerde:
Bu gibi ayni yardımların işçinin ve ailesi fertlerinin şahsen kullanma ve faydalanmalarına elverişli bulunmasını; ve,
Bu gibi ayni yardımlara takdir edilen değerin adil ve makul olmasını sağlamak üzere münasip tedbirler alınmalıdır.
MADDE 3
Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, aşağıdaki fıkralarda öngörülen şartlar mahfuz kalmak kaydiyle, asgari ücret tespit usulleriyle bu usullerin uygulanmasında takip olunacak yolları tayinde serbesttir.
Bu hususta bir karar vermeden önce, eğer varsa, ilgili işveren ve işçilerin en fazla temsil kabiliyetini haiz teşekkülleriyle ve meslek veya vazifeleri dolayısiyle bu hususta bilhassa ehliyet sahibi olup kendilerine danışılması yetkili makamca faydalı görülen sair şahıslarla etraflıca ihzari bir danışmada bulunulacaktır.
İlgili işveren ve işçiler milli mevzuatın tesbit edebileceği tarz ve ölçüde fakat her halde tam eşitlik esası üzerinden asgari ücret tesbit usullerinin uygulanmasına iştirak edecekler veya bu hususta kendilerine danışılacak veya fikirlerini ifade etme hakkını haiz olacaklardır.
Tesbit edilen asgari ücret hadlerine ilgili işveren ve işçilerin riayeti mecburi olacak ve bu hadler indirilmeyecektir.
Yetkili makam bedeni veya fikri kabiliyetleri mahdut olan işçilerin çalıştırılması imkanlarının azalmasını önlemek maksadiyle, icabettiği takdirde, münferit hallerde, asgari ücret hadlerinde istisnalara müsaade edebilir.
MADDE 4
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, ilgili işveren ve işçilerin yürürlükte olan asgari ücret hadlerinden haberdar edilmesini ve bu hadlerin uygulandığı hallerde bu hadlerden daha az ücret ödenmemesini sağlamak için gereken tedbirleri alacaktır. Bu tedbirler ilgili memleketin tarımında cari şartlar bakımından gerekli ve bu şartlara en uygun olan bütün kontrol, teftiş ve cezai müeyyide tedbirlerini ihtiva edecektir.
Hakkında asgari hadler uygulanan ve kendisine bu hadlerden az ücret ödenmiş bulunan bir işçi, milli mevzuatın tespit edeceği mühlet zarfında, mahkeme yoluyla veya sair münasip bir yoldan kendisine eksik ödenen meblağın tutarını geri almak hakkını haiz olacaktır.
MADDE 5
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, her yıl Milletlerarası Çalışma Bürosuna, asgari ücret tesbit usullerinin tatbik şekillerini ve tatbikattan alınan neticeleri belirten genel bir ekspoze gönderecek ve bu ekspozede, şümul içine giren işleri ve işçilerin takribi sayısını, tesbit edilen asgari ücret hadlerini ve eğer varsa, asgari hadlerle ilgili olarak kabul edilmiş olan önemli diğer tedbirleri özet halinde belirtecektir.
MADDE 6
Bu Sözleşmenin resmi onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 7
Bu Sözleşme, ancak Onaylama Belgeleri Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Bu Sözleşme iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Daha sonra bu Sözleşme onu onaylayan her üye için onaylama belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 8
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35 inci maddesinin 2 inci fıkrası gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek olan beyanlar şu hususları belirtecektir
İlgili üyenin, Sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler;
Sözleşme hükümlerinin değişiklikler yapılarak uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;
Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde Sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri;
Haklarındaki kararın vaziyetin daha etraflıca tetkikine kadar mahfuz tuttuğu ülkeler.
Bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onaylama kuvvetini haiz olacaktır.
Her üye bu maddenin 1 inci fıkrasının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtiyari kayıtların hepsinden veya bir kısmından, yeni bir beyanla vazgeçebilecektir.
Her üye, 10 uncu madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin fesh edilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki halihazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderebilecektir.
MADDE 9
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35 inci Maddesinin 4 öncü ve 5 inci fıkraları gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi yoksa değişiklik yapılmadan mı uygulanacağını belirtecektir; Beyan, Sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydiyla uygulanacağını bildirdiği zaman Bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.
İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası Makam, daha evvelki bir beyanla bildirilen değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir • beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilir.
İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası makam 10 uncu madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre daha evvelki bir beyanın hükümlerini başka bir bakımdan değiştiren ve Sözleşmenin uygulanması bakımından halihazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderebilir.
MADDE 10
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye onu ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda, Milletlerarası Çalışma Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.
Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında, bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetme ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince bu maddede ön görülen şartlar içinde feshedebilecektir.
MADDE 11
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama beyan ve fesihlerin tescil olunduğu Teşkilatın bütün üyelerine tebliğ edilecektir.
Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onaylama belgesinin tescil olunduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 12
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddelere uygun olarak tescil etmiş olduğu bütün onaylama beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 102 nci maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 13
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi meselesinin konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.
MADDE 14
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:
Tadil edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması keyfiyeti, yukarıdaki 10.uncu madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olarak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammun edecektir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.
Bu Sözleşme onu onaylayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyle muteber olmakta devam edecektir.
MADDE 15
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.
Hukukçu, Senatör ve İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, 1934 yılında Sakarya ili Karapürçek ilçesinde doğmuş, 23 Kasım 2021 tarihinde, Ankara’da yaşamını yitirmiştir.
Güneş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. Nallıhan Cumhuriyet Savcılığı yaptı ve Sakarya Mühendislik Akademisi Öğretim Görevlisi olarak dersler verdi.
Bir süre serbest avukatlık icra etti.
Akabinde siyasete atıldı. 1961 Anayasası uyarınca ihdas edilen Senato’da görev aldı ve 12 Ekim 1975 – 12 Eylül 1980 tarihleri arasında Cumhuriyet Senatosu Sakarya Üyeliği yaptı. XVIII. ve XXII. dönem İstanbul Milletvekilliği görevlerini yürüttü.
16 Ocak 1979 – 5 Ekim 1979 tarihleri arasında İçişleri Bakanı olarak görev yaptı, oyuncu Aynur Aydan ile aralarında geçen bir aşk skandalı sonucu hükûmetten istifa etti.
Kamu Yönetimi Uzmanı ve sosyal demokrat politikaları takip eden bir siyasetçi idi. Evli ve iki çocuk babasıydı.
Güneş, 23 Kasım 2021’de 87 yaşında Ankara’da tedavi gördüğü Özel Güven Hastanesinde hayatını kaybetti. 24 Kasım 2021’de Türkiye Büyük Millet Meclisinde düzenlenen törenin ardından toprağa verilmek üzere doğduğu yer olan Adapazarı’na doğru yola çıkarıldı. Törene, onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, AK Parti Grup Başkanı İsmet Yılmaz, eski Meclis Başkanı Cemil Çiçek ve siyasi partilerin temsilcileri ile eski bakan ve milletvekilleri katıldı.
Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş için TBMM’de yapılan tören
Güneş, 2018 yılında, Beylikdüzü Belediyesi tarafından düzenlenen Vefa gününde ödüle layık görülmüş ve yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı: “Cumhuriyetin savcısı olarak ilçelerde görev yaptım. Cumhuriyet Halk Partisi ile tanıştım. Partiye katıldım, senatör seçildim, milletvekili seçildim. İçişleri Bakanı olarak görevlendirildim. Bu süre boyunca başarı sayılabilecek her aşama Cumhuriyet Halk Partisi’ne aittir. Beni ben yapan Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin ürünü olan bir siyasetçiyim. Asıl olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir.”
Amerikan hukukçu, politikacı ve asker John C. Breckinridge doğdu. (Ölümü: 17 Mayıs 1875) Transilvanya Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi aldı. 1849’da Kentucky Temsilciler Meclisi’ne Demokrat olarak seçildi ve burada kölelikle mücadele etti. 1851’de ABD Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Kentucky’yi Kongre’nin her iki kanadında da temsil etti ve 1857’den 1861’e kadar ABD başkan yardımcılığı yaptı. ABD’nin 14. ve en genç başkan yardımcısı oldu. Amerikan İç Savaşı’nın patlak vermesi sırasında ABD Senatosu’nda görev yaptı ancak Konfederasyon Ordusu’na katıldıktan sonra sınır dışı edildi. 1865’te Konfederasyon Savaş Sekreteri olarak atandı.
1846
Osmanlı Devletinde ilk kez Ziraat Bakanlığı kuruldu.
1846
İzlandalı hukukçu, memur ve politikacı Jón Magnússon dünyaya geldi. (16 Ocak 1859 – 23 Haziran 1926) 1891 yılında Hafnar Üniversitesi’nden Hukuk diploması aldı. Uzun yıllar icra memurluğu, yargıçlık, adalet işleri ofisi yöneticiliği yaptı. Adalet, Kilise ve Maarif Bakanı olarak atandı. 1912–1913 yıllarında kongre başkanı seçildi. 4 Ocak 1917-7 Mart 1922 ve 22 Mart 1924-23 Haziran 1926 arasında iki kez başbakanlık yaptı.
1911
Şilili hukukçu ve siyasetçi Eduardo Nicanor Frei Montalva doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 1982) Universidad CatólicaHukuk Okulu’ndan mezun oldu. Siyasi kariyerine Muhafazakar Parti’de başladı. 1945’te Bayındırlık Bakanı oldu. 1949’da Frei, Atacama ve Coquimbo’dan senatör seçildi. 1954’te BM tarafından Rio de Janeiro’da düzenlenen Şansölyeler Konferansı’nın raporunu hazırlamaktan sorumlu Komisyon Başkanı olarak atandı. 1960 ve 1962 yılları arasında Columbia Üniversitesi’nde Latin Amerika’daki sorunlar üzerine ders verdi. 1962’de Notre Dame Üniversitesi’nde Latin Amerika ülkelerinin gelişimi ve entegrasyonu konusunda konferanslar verdi. 1964’ten 1970’e kadar Şili’nin 27. başkanı olarak görev yaptı.
1920
Birinci dünya savaşı sonrası kurulan Milletler Cemiyeti, ilk toplantısını Paris’te yaptı.
1923
Basın Onur Günü, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurma fikrini ilk kez dile getirdiği ve ilk basın toplantısını yaptığı güne ithafen 16 Ocak 1986’dan itibaren kutlanmakta olan, hukuk ve demokrasi günlerindendir.
1928
Doktor Şefik Hüsnü Deymer ve arkadaşlarının yargılandığı Türkiye Komünist Partisi Davası başladı. Takrir-i Sükun Kanunu çerçevesinde TİÇSF kapatılmış ve yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü, gıyabında yapılan yargılama sonucunda İstiklal Mahkemesi tarafından bir yıl hapse mahkûm edilmişti. 1926 yılında Viyana’da parti konferansını düzenlemiş, yurda dönmüş ve cezaevine gönderilmiştir. Cezaevindeyken Komünist Enternasyonal’in İcra Komitesi’ne seçilmiştir. Hüsnü, 1945 yılında da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi‘ni kurmuş, parti kuruluşunun üzerinden 6 ay geçmeden kapatılmış ve 43 parti yöneticisi ile birlikte tutuklanmış, 1950 affıyla serbest kalmış, 1951’de TKP yöneticisi olarak yeniden tutuklanmış ve 5 yıl 10 ay hüküm giymiş, 1957’de tahliye edilmiştir. 8 Nisan 1959’da Manisa’da sürgünde öldüğünde TKP Genel Sekreteri olarak görev yapıyordu.
1933
3 Mayıs 1920 – 8 Mayıs 1921 arasında Türkiye’nin ilk Dışişleri Bakanı olan Bekir Sami Kunduh(Kunduk) yaşamını yitirdi. (1867, Osetya – 16 Ocak 1933, İstanbul),
1936
1936 – Amerikalı doktor, seri katil ve yamyam Albert Fish idam edildi. (Doğumu: 1870)
1956
Uluslararası Basın Enstitüsü, Türkiye’de basına baskı yapıldığını açıkladı.
1958
Dokuz subayın, ”isyan muharrikliği(kışkırtıcılığı) yapmak ve fesat çıkarmaktan tutuklandıkları açıklandı. Tarihe Dokuz SubayDavası olarka geçen olayın sanıklarından Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu, yapılan yargılama sonucunda 2 yıl hapis ve ”ordudan tart” cezasına çarptırıldı, diğer sanıklar beraat etti.
1961
Yeni kurulacak siyasi parti tüzüklerinin İçişleri Bakanlığı’nca incelenmesine karar verildi.
1963
Yunanistan ve Türkiye’nin katılımı üzerine Kuzey Atlantik Antlaşması Protokolü’nün 2. Maddesi doğrultusunda Kuzey Atlantik Antlaşması metni değiştirildi. 16 Ocak 1963 tarihinde Konsey, Fransa’nın Cezayir Bölgesi söz konusu olduğunda, bu Antlaşmanın ilgili hükümlerinin 3 Temmuz 1962 tarihinden itibaren uygulanamaz hale geldiğini kaydetti. Antlaşma, bütün imzacı devletlerin onayı verildikten sonra 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girdi.
Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas yaşamını yitirdi. (23 Şubat 1891 – 16 Ocak 1969) Litvanya Bağımsızlık Yasası’nın yirmi imzacısından biridir.
1970
Muammer Kaddafi, Libya Başbakanı oldu.
1970
ILO 99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, Bakanlar Kurulu’nun 16 Ocak 1970 tarih ve 7-91 sayılı kararı ile kabul edildi. Sözleşme, 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 1970 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1979
Hitlerin muhafız birlikleri olan SS’lerin önemli ismi August Heißmeyer hayatını kaybetti. (Doğumu: 11 Ocak 1897) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş suçlusu olarak hapis cezasına çarptırıldı.
Hukukçu Hasan Fehmi Güneş, 16 Ocak 1979’da İçişleri Bakanı olarak göreve başladı. 5 Ekim 1979 tarihine kadar kısa bir dönem bakanlık yaptı. Oyuncu Aynur Aydan ile aralarında geçen bir aşk skandalı sonucu hükûmetten istifa etti.
Halkçı Parti (HP) milletvekili Bahriye Üçok, zina yapan erkeklerin de cezalandırılmasını öngören yasa önerisi verdi, TBMM yasa önerisini reddetti. Üçok, 6 Ekim 1990’de suikasta uğrayarak öldürüldü.
1986
New York’ta toplanan Uluslararası PEN Kongresi, Türk Hükûmetini yazarlarla ilgili tutumunu gözden geçirmeye çağırdı.
53 sanıklı Dev-Sol-7 Davası’nda 14 sanık için idam cezası istendi. Tek tip elbise giymediği için duruşma salonuna alınmayan 12 sanığın adları tutanağa geçirildi.
1987
1 Ocak 1987’de Çin’in başkenti Pekin’de Tiananmen Meydanı’nda öğrencilerin başlattığı gösteriler sonucunda, Çin Komünist Partisi Lideri Hu Yaobang istifa etti, yerine Zao Ziyang getirildi.
12 Eylül öncesi Adana’da çok sayıda kişinin öldürülmesinden yargılanan 22 ülkücüden 2’si ölüm cezasına çarptırıldı. Ağustos 1979’da cezaevi kaçağıyken yakalanan Ferhat Tüysüz “yaşı küçük olduğu” gerekçesiyle 36 yıl ağır hapse mahkum edildi.
1992
El Salvador Hükûmeti ile isyancılar, Meksiko’da bir antlaşma imzalayarak, en az 75 bin kişinin hayatına mal olan 12 yıllık iç savaşa son verdiler.
Refah Partisi Kapatma Kararı, laiklik karşıtı eylemler içinde olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Ocak 1998 tarihinde alındı ve Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin kapatılmasını kararlaştırıldı. Karar ile birlikte genel başkan Necmettin Erbakan ile birlikte Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal ile kapatma kararından önce partiden ayrılan Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliğinin düşürülmesine karar verildi. Üyelikleri düşürülen altı milletvekilinin yanında Kayseri Belediye Başkanı hakkında da ayrıca beş yıl süreyle siyaset yasağı getirildi.
2001- TÜSİAD’ın hazırlattığı “Kadın-erkek eşitliğine doğru yürüyüş: Eğitim, çalışma yaşamı ve siyaset” raporu açıklandı. Kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 33.Kadınlar arasında işsizlik erkeklerin iki katı seviyesinde, kadınlar özel sektörde kendisiyle aynı düzeydeki erkeğin kazandığının yüzde 68’ini kazanıyor.
Körfez ülkesi Kuveyt’te dört kadının seçmen olarak kaydedilmedikleri gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları dava başvurusu reddedildi. Anayasa Mahkemesi, seçme ve seçilme hakkının yalnızca erkeklere verildiğini gerekçe gösterdi.
2002
BM Güvenlik Konseyi, Usame bin Ladin’in ve Taliban üyelerinin tüm varlıklarını dondurma kararı aldı.
Türkiye, Ermenistan vatandaşlarına uygulanan vize zorunluluğunu kaldırdığını açıkladı. Yeni karar gereği Ermenistan pasaportu taşıyanlar sınır kapılarında bandrol satın alarak Türkiye’ye giriş yapabilecek.
2006
Mehmet Ali Ağca, askerlik işlemlerini yaptırmak üzere avukatı Mustafa Demirbağ ile GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesine gitti. Demirbağ, muayene sonucu Ağca’ya askerliğe elverişsiz raporu verildiğini bildirdi.
Afrika’nın seçilmiş ilk kadın devlet başkanı olan Ellen Johnson Sirleaf Liberya’da yemin ederek göreve başladı.
2014
Aden Körfezi’nde görev yapan TSK’nın 10 Şubat’tan itibaren bir yıl daha uzatılmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi TBMM’de kabul edildi
Tayvan Demokratik İlerleyiş Partisinin (DPP) kadın lideri Tsai Ing-wen, ülkenin ilk kadın lideri oldu.
2021
Amerikalı seri katil Dustin John Higgs hakkında verilen idam cezası infaz edildi. (10 Mart 1972 –16 Ocak 2021) İdam, zehirli iğne yöntemi ile gerçekleştirildi.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat ve 30 kişiyi tutuklama talebiyle, 8 kişiyi ise haklarında adli kontrol hükümlerinin uygulanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etti.
Avrupa Hakemleri Danışma Konseyi(CCJE), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuştur. Bağımsızlığın, tarafsızlığın ve hakimlerin yeterliliğine ilişkin danışma organı olan CCJE, yargı gücünün demokratik bir toplumdaki temel rolünü sağlamak üzere yalnızca yargıçlardan oluşan uluslararası bir organizasyondaki ilk organdır.
Avrupa Konseyi, hakimler ile savcıların statüsüne ve adalet sisteminin kalitesine, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının ve örgütlenme için kilit değerler olan temel özgürlüklerin teşviki ve korunmasına büyük önem vermektedir. Güçlü ve bağımsız bir yargı temel hedeftir. Gerektiğinde üye devletlerden, hakimlerin statüsü ve durumu ile ilgili özel problemleri incelemeleri istenebilir. Avrupa Konseyi, yasama organı, yürütme ve yargı arasında karşılıklı saygıyı sağlamak ve adalet sistemine daha fazla güven vermek amacıyla üye devletlerde yargının güçlendirilmesiyle ilgilenmektedir.
Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) ise, Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik hazırladığı “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanmasına ilişkin hususlar üzerine görüş bildirme görevi ile 2005 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulmuştur. Avrupa Savcıları Danışma Konseyi toplantılarına Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından katılım sağlanmaktadır. Hükümetlerarası yönlendirme ve geçici komitelerin pilot anketine uygun olarak, CCJE görüşleri, ulusal düzenlemelerin ve mevzuatın hazırlanmasında rehber olmaktadır.
Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi, tüm üye devlet temsilcilerinin katılımı ile oluşmaktadır. Üyeler, hakimlerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaktan sorumlu ulusal makamlarla ve yargının yönetiminden sorumlu ulusal kurumlarda görev yapan yargıçlardan seçilmekte, bir çok ülke temsilcisi yüksek yargı organlarından belirlenmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi Genel Sekreteryası, CCJE’nin faaliyetlerine ye olarak katılmaktadır.
CCJE Gözlemcileri
Avrupa Konseyi ile gözlemci statüsünde olan aşağıdaki Devletler, CCJE’nin faaliyetlerine katılabilmektedir. Gözlemci ülkeler, Kazakistan, ABD, Kanada, Japonya, Meksika’dır.
Ayrıca, Avrupa Hakimler Birliği (AEM), “Magistratlar avrupalılar démocratie et les libertés” (MEDEL), Avrupa İdari Hakimler Derneği, Avrupa Arabuluculuk Hakimleri Birliği (GEMME), Avrupa Adli Eğitim Ağı, Avrupa Adli Konsey Ağları (ENCJ) ve Avrupa Baroları ve Hukuk Dernekleri Konseyi (CCBE) de CCJE toplantılarına katılmak için bir temsilci gönderebilmektedir.
CCJE’nin Görevleri
Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinde açıkça ortaya kondu. CCJE’nin çalışmaları, demokratik devletlerde hukukun üstünlüğünü güçlendirmek ve insan haklarının etkin bir şekilde korunması amacıyla bu hakkın uygulanması bağlamında düzenlenmiştir.
(i) Sırasıyla 2018 ve 2019 yıllarında Bakanlar Komitesi’nin hakimlerin statüsü ve görevlerinin yerine getirilmesine ilişkin konularda dikkat etmesi için en az iki görüş hazırlamak ve kabul etmek.
(ii) Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından “Demokrasi Devleti, İnsan Hakları ve İçtihatlar Hukuku Kuralı” na ilişkin Raporlar dikkate alındığında, Avrupa Konseyi’nin Yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik Eylem Planı uyarınca, Avrupa ”ve CCPE ve CEPEJ ile doğru koordinasyonu sağlamak, her yıl, özellikle CCJE üyelerinden ve kararlardan özellikle alınan bilgilere dayanarak, Avrupa Konseyi üye devletlerinde adli bağımsızlık ve tarafsızlığa odaklanan bir rapor hazırlar ve yayınlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu’nun görüşleri, İnsan Hakları Komiseri’nin, Parlamenter Asamblesi ve uygun olan yerde GRECO’nun raporları; Bu raporlar, üye devletlerin performans derecelendirmelerini veya sıralamasını içermeyecek ve bir izleme mekanizması teşkil etmeyecektir.
(iii) Devletlerin hakimler konusunda Avrupa Konseyi standartlarına uymalarını sağlamak için üye devletlerin, CCJE üyelerinin, adli organların veya ilgili hakem derneklerinin talebi üzerine hedefli işbirliği sağlamak.
(iv) Bakanlar Komitesinin veya Genel Sekreter veya Parlamento Meclisi gibi Avrupa Konseyi’nin diğer organlarının talebi üzerine hakimlerin özel durumuna ilişkin metinler veya görüşler hazırlamak.
(v) Adli alanda mahkemeleri, hakimleri ve hakimlerin derneklerini içeren ortaklıkları teşvik etmek.
Arnavutluk
Bayan Arjana FULLANI, Adalet, Arnavutluk Yüksek Mahkemesi
Andorra
Mme Canòlic MINGORANCE CAIRAT, istagistrat au Tribunal de Corts (savaş suçu suçu)
Ermenistan
Bay Stepan MIKAYELYAN, Cour civile d’appel de l’Arménie
Avusturya
Bay Gerhard REISSNER, Avusturya Hakimler Birliği Başkan Yardımcısı, Floridsdorf Bölge Mahkemesi Başkanı
Azerbaycan
Sayın Khagani MAMMADOV, Hakim, Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi
Belçika
M. Paul MAFFEI, Cassation Mahkemesi Başkanı, Adalet Sarayı
Bosna Hersek
Dr.sci Jasmina Ćosić Dedović, Hakim, Bosna Hersek Mahkemesi
Bulgaristan
Bayan Maiia ROUSSEVA, Yargıtay, Yargıtay
Hırvatistan
Bay Duro SESSA (CCJE Başkanı)
Kıbrıs
Bay Stelios NATHANAEL, Yargıtay Hakimi
Çek Cumhuriyeti
Mgr. Luboš DÖRFL, Usti nad Labem Bölge Mahkemesi Başkanı, Çek Cumhuriyeti
Danimarka
Bayan Lene Pagter KRISTENSEN, Anayasa Mahkemesi Hakimi Seçimi
: Bayan Linda LAURITSEN, Hakim, Roskilde Belediye Mahkemesi
Estonya
Meelis EERIK, Tallinn Bölgesel Hukuk ve Ceza Mahkemesi Başkanı
Finlandiya Bay Kimmo Vanne, Turku Temyiz Mahkemesi Hakimi ve Hakimler Birliği Başkanı
Yerine: Bayan Päivi Hirvelä, Helsinki Yüksek Mahkemesi Hakimi
Fransa
M. Alain LACABARATS, Chambre Président, Cour de Cassation
Georgia
Justice Nino BAKAKURI, Cour Suprême de
Géorgie nino.bakakuri@supremecourt.ge
Almanya
Bayan Anke EILERS, Başkan Yargıç, Temyiz Mahkemesi, Köln
Yunanistan
Bayan Sofia KARYSTINAIOU-MAGOULA, YunanistanYüksek Hukuk ve Ceza Mahkemesi Hakimi (Areios Pagos)
Macaristan
Bay Árpád OROSZ
İzlanda
Bay Helgi I. JONSSON, Yüksek Mahkeme Hakimi
İrlanda
Bay George BIRMINGHAM, Yargıç, Temyiz Mahkemesi
İtalya
M. Raffaele SABATO, Yargıtay Meclisi Üyesi
Letonya
Bayan Aija BRANTA, Hakim, Letonya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi
Lihtenştayn
M. Dietmar BAUR, Juge, Adalet Divanı, Fürstliches Landgericht
Litvanya
Bayan Sigita RUDÉNAITÉ, Litvanya Yüksek Mahkemesi Sivil Bölüm Başkanı
Lüksemburg
Bayan Marianne HARLES, Cour d’appel’deki Premier Conseiller, Justice Supérieure de L-2080, Lüksemburg
Malta
Sayın Adalet Tonio MALLIA
Moldova Cumhuriyeti
Sayın Radu TURCANU, Botania Bölge Mahkemesi Başkan Yardımcısı (Chisinau Belediyesi)
Monako
Bay Jérôme FOUGERAS-LAVERGNOLLE, Premier Juge, Préident du Tribunal Correctionnel de Monaco
Karadağ
Bayan Mirjana POPOVIC, Hakim, Podgorica Yüksek Mahkemesi, Moskovska caddesi no. 169 C4, PODGORICA
Hollanda
Prof. Dr. Marc DE WERD, Hollanda Amsterdam Temyiz Mahkemesi Hakimi
Maastricht Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku Profesörü
Kuzey Makedonya
Bay Shpend DEVAJA
Norveç
Sayın Nils A. ENGSTAD, Hakim, Hålogaland Temyiz Mahkemesi
Polonya
Bayan Teresa KURCYUSZ-FURMANIK
Yargıç
Portekiz
Sayın Orlando AFONSO, Cour Suprême’de Yargıç
Romanya
Bayan Rodica Aida POPA, Juge
Rusya Federasyonu
Sayın Viktor MOMOTOV, Yüksek Mahkeme Yargıcı
San Marino
Sırbistan
Bayan Spomenka ZARIC, Yargıtay Yargıcı
Slovakya
Bay František MOZNER, Yüksek Mahkeme Hakimi
Slovenya
Bayan Nina BETETTO, CCJE Başkan Yardımcısı, Yargıtay, Yargıtay Başkan Yardımcısı
İspanya
Bay Rubén Antonio Jiménez FERNANDEZ
Yerine: Bay Manuel FERNANDEZ-LOMANA GARCIA
İsveç
Bayan Helena JÄDERBLOM
İsviçre
Bayan Kathrin KLETT, Juge fédéral, 1 dere Courit Droit Civil
Türkiye Türkiye
Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet YILMAZ, ANKARA
Sayın Emine Burcu SINOPLU, Raportör Hakim, Dışişleri ve Proje Bürosu (Türkiye İçişleri Bakanlığı), Emniyet mahallesi, Mevlana Bulvarı N ° 36 Yenimahalle, 06330 ANKARA
Ukrayna
Sayın Viktor GORODOVENKO, Ukrayna Anayasa Mahkemesi Hakimi, Kiev, 01033
İngiltere
Rab Adalet Kim LEWISON, Kraliyet Adalet Divanı
Basın Onur Günü, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurma fikrini ilk kez dile getirdiği ve ilk basın toplantısını yaptığı güne ithafen 16 Ocak 1986’dan itibaren kutlanmakta olan, hukuk ve demokrasi günlerindendir.
Batı Anadolu gezisi kapsamında 16 Ocak 1923 Salı günü Arifiye’de bir konuşma yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu konuşmanın artından İzmit’e gelmiş, basın toplantısını İzmit’te yer alan Kasr-ı Hümayun Müzesinde gerçekleştirmiştir. Kocaeli’ye gelerek dönemin önde gelen gazetecileri ile bir araya gelmiş; 6 saat süren bu tarihi basın toplantısında Cumhuriyeti kurma fikrini basın yoluyla ilk kez kamuoyuna aktarmıştır. Cumhuriyet ile ilgili temel düşüncelerin paylaşıldığı ve kadınlara seçme seçilme haklarının verilmesinin gerektiğinin konuşulduğu bu toplantıdan 9 ay sonra Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir.
16 Ocak 1923 Basın Toplantısı
Kocaeli’ deki basın toplantısı, Cumhuriyetin kuruluşuna gidilen yolda önemli dönüm noktalarından olmuştur. İzmit Basın Toplantısı, Atatürk’ün 14 Ocak 1923 tarihinde başlayan ve 35 gün süren bir yurt gezisinin ilk halkasıdır. Atatürk’ün Arifiye’de yaptığı konuşmanın ardından başlayan basın toplantısı saat 21.30’da başlamış ve gece saatlerine kadar 6 saat boyunca devam etmiştir. Atatürk, annesinin İzmir’de vefat ettiğine ilişkin haberi almasına karşın, programını bozmayarak programına devam etmiştir.
Toplantının daveti, ilgili gazetecilere Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin İstanbul Temsilcisi Dr. Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip Adıvar aracılığıyla ulaştırılmıştır.
Toplantıya; Dr. Adnan Adıvar, Velit Ebuzziya, Ahmet Emin Yalman, Falih Rıfkı Atay, Suphi Nuri İleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakom, Halide Edip Adıvar, Hilal-i Ahmer Başkanı Hamit Bey ile İleri Gazetesinin İzmit muhabiri Hakkı Kılıçoğlu başta olmak üzere Kurtuluş Savaşına ve Milli Mücadele’ye yazı ve haberleri ile katkılar sunan gazeteci ve yazarları davet edilmiş, fikirleri alınmış ve 29 Ekim’de ilan edilecek cumhuriyet fikrinin halk tarafından benimsenmesi için kamuoyu oluşturulması hedeflenmiştir. İleri gazetesinin İzmit muhabiri Hakkı Bey (Kılıçoğlu) İzmit kökenli bir gazeteci olarak toplantıda hazır bulunmuş dört kişilik bir ekip görüşmeleri not etmiştir. “Kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle Halide Edip Adıvar’ı mecliste görebilecek miyiz?” sorusuna “Elbette bir gün göreceksiniz” şeklinde yanıt vermiştir.
Toplantının, Erzurum ve Sivas kongreleri kadar önemli olduğu yönünde görüşler dile getirilmiş; Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı ve Lozan Barış Görüşmelerinin başladığı tarihlere denk gelmesi önem arz etmiştir. Atatürk, öncelikle gazetecilerin sorularını almış, bu sorular doğrultusunda konuşulacak konuları tespit etmiş, daha sonra da ana başlıklar altında bazı konuları ayrıntılarıyla ele almıştır. Katılımcı basın mensupları, toplantıda edindikleri bilgileri tüm ayrıntılarıyla gazetelerinde yazmışlardır.
Kasrı Hümayun Saray Müzesi
Padişaha ait saray anlamına gelen kasr-ı hümayun, ilk kez IV. Murat Dönemi’nde ahşap temeller üzerinde inşa edilmiş ancak deprem ve yangın nedeni ile yıkıldığı anlaşılmıştır. Günümüze ulaşan yapı, Sultan Abdülaziz Dönemi’nde (1861-1876) yapılan saraydır. Neo-Klasik üslupta, Avrupa barok sitilinde iki katlı olup cephesi mermer kaplıdır. Binanın tavan süslemeleri Fransız ressam Sason’un eseridir. Mimarı Karabet Amira Balyan’dır. Saray, dış mekân özelliklerinin yanı sıra, iç mekân özellikleriyle de dikkat çekmektedir. Zemin katın tavan süslemelerinde sitilize edilmiş rumi ve palmet motifleri kullanılmıştır. İç mekândaki parkeler ise antrolak tarzda yapılmıştır. Yapıdaki en dikkat çekici özelliklerden bir tanesi de aynalardır. Birbirlerine benzerlik gösteren ve alınlıklarla taçlandırılmış olan bu aynalar Ampir üslubun özelliklerini taşımaktadır. Mermer işçiliği tavan süslemeleri, bol sütunlu oluşu Dolmabahçe Sarayı’nın küçük bir örneğini hatırlatmaktadır. 1967 yılına kadar Vilayet ve Ziraat Odaları olarak hizmet veren saray binası bu yıldan sonra İzmit Müzesi olarak kullanılmıştır. 1992 yılında restorasyona alınan müze, 17 Ağustos depremi ile ağır hasar görmüştür. 2004 yılında restorasyona başlanmış, 2005 yılında tamamlanarak 16 Ocak 2007 tarihinde ziyarete açılmıştır. Saray, bazı Osmanlı padişahlarına hizmet vermiş, birçok devlet adamı ve önemli şahsiyeti Mustafa Kemal Atatürk de sarayda ağırlamıştır.
Edinburg Bildirgesi, “Dünya Tabipler Birliğinin Hapishane Koşulları/Tüberküloz ve Diğer Bulaşıcı Hastalıkların Yayılımı Konusunda Edinburg Bildirgesi” adıyla 2000 yılı ekim ayında kabul edilmiştir.
Dünya Tabipler Birliğinin Hapishane Koşulları/Tüberküloz ve Diğer Bulaşıcı Hastalıkların Yayılımı Konusunda Edinburg Bildirgesi
Giriş
1. Mahkumlar insani tedavi ve uygun tıbbi bakım hakkına sahiptirler. Mahkumların tedavilerinde kullanılacak standartlar, Birleşmiş Milletlerin çeşitli kurumları tarafından hazırlanan rehber ve bildirgelerle belirlenmiştir.
2. Hekim ve mahkum arasındaki ilişkideki etik kuralların, hekim ve herhangi bir hasta arasındakinden hiçbir farkı yoktur.
3. Bu kuralların önemini vurgulamak için güçlü halk sağlığı gerekçeleri vardır, yakın zamanda, birçok ülkede mahkumlar arasında tüberküloz oranının arttığını gösteren veriler, yeni cezaevi politikalarını belirlerken halk sağlığı konularının gündeme getirilmesini, var olan ceza ve hapishane sistemlerinde reform için baskıda bulunulmasını gündeme getirmiştir.
4. Hapishaneler enfeksiyon için uygun ortamlardır. Fazlasıyla kalabalık ortam, uzun mahkumiyet süresi, kapalı, kötü ışıklandırılmış, iyi ısınmayan ve dolayısıyla kötü havalandırılmış, nemli alanlar cezaevlerinde sık karşılaşılan durumlardır ve hastalıkların yayılmasına neden olur. Bu etkenler, kötü hijyen, yetersiz beslenme ve sağlık hizmetine ulaşımın sınırlı olmasıyla birleştiğinde, cezaevleri, önemli bir halk sağlığı tehdidi oluştururlar. Mahkumları; tıbbi risklere maruz bırakan ortamlarda tutmak, insani bir sorundur. Enfekte bir mahkum, diğer mahkum yanı sıra cezaevi personeli, akrabaları, ziyaretçiler ve tahliye olduğunda tüm toplum için enfeksiyon riski taşır. Enfeksiyonun yayılımını engellemenin en etkin yolu cezaevi ortamını iyileştirmek, aşırı kalabalığa çözüm bulmaktır.
5. Cezaevinde kalanlarda aktif tüberkülozda artış ve dirençli ve özellikle pek çok ilaca dirençli tüberküloz formlarının gelişmesi (DTB’nin Tüberküloz’un Tedavisi konulu Bildirgesi’nde de yer aldığı gibi), Dünya’nın bazı bölgelerinde cezaevlerinde hızla artan insidans ve prevalansla kendini göstermektedir.
6. Hepatit C ve HIV hastalığı gibi durumlar kişiden kişiye solunum yoluyla geçmediğinden tüberküloz gibi yüksek risk taşımamakta ancak kan yoluyla ya da insan vücut sıvılarının bulaşması yoluyla geçmektedir. Aşırı kalabalıklar cinsel yolla ulaşan hastalıkları, IV ilaç kullanımını, HIV, Hepatit B ve C’nin yayılımını da arttırmaktadır. Bu konulara ayrıca yer verilmelidir, ancak aşağıdaki ilkeler bu tür
enfeksiyonların da yayılımını engelleyebilir.
Gereksinim Duyulan Eylemler
7. DTB hem insani hem de halk sağlığı gerekçeleriyle aşağıdaki konulara özel önem verilmesinin çok gerekli olduğunu belirtmektedir:
1. Enfeksiyon durumlarına bakmaksızın ve Birleşmiş Milletler’in cezaevleri altyapısı ile ilgili değişik tutumları doğrultusunda mahkumların haklarını korumak.
Mahkumlar, DTB Lizbon Bildirgesi’nde yer alan tüm hasta haklarından herkes gibi yararlanmalıdır.
2. Mahkum ve tutukluların, gözaltı dönemi, tutukluluk dönemi, mahkumiyet döneminde içinde bulunduruldukları ortamın, hastalık oluşumu, artması ya da bulaşına neden olması engellenmelidir. Bu durum, cezaevleri bu amaç için kullanılmasa da, iltica işlemleri için bekleyenler için de geçerlidir.
3. Mahkum/tutukluların izole edilmeleri, enfeksiyon durumları için uygun işlem yapılmadan ve sağlık hizmetine ulaşmadan tek başlarına bir yerde tutulmaları engellenmelidir.
4. Başka bir cezaevine nakilde, bakımın sürekliliği açısından mahkum ve tutuklunun durumu ilk 12 saat içinde değerlendirilmelidir.
5. Cezaevinden çıktıklarında, özellikle bir bulaşıcı hastalığı olan kişilerin tedavilerinin sürdürülmesi sağlanmalıdır. Çünkü tedavinin yarım bırakılması bireye ve topluma zarar verir, bu nedenle de mahkum sağlığında en önemli etkenlerden birisi tedavide sürekliliğin sağlanmasıdır.
6. Halk sağlığı yöntemlerinin etkinliği ve gerekliliği açısından, bazen en ender olgularda toplum için çok ciddi risk oluşturan olguların zorunlu tutukluluğu gerekebilir. Bunun çok ender uygulanması, böylesine bir engellemenin dikkatli biçimde izlenmesi ve diğer etkin bir alternatifinin olmadığından emin olunması gerekir. Böyle bir durumda; tutukluluk durumunun çok kısa sürmesi ve engellerin en aza indirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca hastanın yakınma başvurusunun önü açık olmalı ve bağımsız bir değerlendirme, periyodik gözden geçirme sistemi oluşturulmalıdır. Her koşulda, bu duruma alternatif yöntemler uygulanmalıdır.
7. Bu model; karşılıklı enfeksiyon bulaşını engellemek ve cezaevi ortamında enfekte mahkumu tedavi etmek için tüm aşamalarıyla kullanılmalıdır.
8. Cezaevlerinde çalışan hekimlerin, mahkumlara verilen sağlık hizmetindeki eksiklikleri ve oluşan yüksek epidemiyolojik riskleri ülkelerinin sağlık otoritelerine ve kendi meslek örgütlerine rapor etme sorumlulukları vardır. Tabip birlikleri bu hekimleri herhangi bir olası olumsuz tepki karşısında korumak durumundadırlar.
9. DTB, üye ulusal tabip birliklerini, ulusal ve yerel yönetimleri; cezaevlerindeki sağlık hizmetleri ve sağlığı geliştirme konularında uygun tutum almaları, güvenli ve sağlıklı bir cezaevi ortamını sağlamaları konusunda ikna etmeye çağırmaktadır.
Türkiye, 5 Aralık 2001 tarihinde sözleşmeyi imzalamış, 5049 Sayılı Yasa ile 14 Ocak 2004 tarihinde sözleşme kabul edilmiş, onay işlemi 27 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşmiştir.
Sözleşme ile, Çocuk Haklarına Dair 20 Kasım 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Çocukların Refahı ve Korunması ile Ulusal Düzeyde Evlât Edinme ve Aile Nezdinde Yerleştirmeye İlişkin Sosyal ve Yasal İlkeler Hakkında Birleşmiş Milletler Bildirisinde öngörülen ilkeler başta olmak üzere uluslararası
belgelerde öngörülen ilkelere sadakat tekrar edilmiş ve bahse konu sözleşmelerde öngörülen hakların korunması bakımından uluslararası işbirliği teyit edilmiştir.
Sözleşme, ülkelerarası evlat edinmelerde çocuğun uluslararası hukukta geçerli olan kabuller ölçüsünde korunmasını, evlat edinmeyi konu edinen ülkeler arasında çocuk kaçırma olaylarını önlemeye yönelik önlemlerin alınmasını ve ülkelerarası evlat edinmelerin sözleşmede belirlenen kurallar çerçevesinde yapılmasının sağlanmasını sağlama amacı taşımaktadır.
ÇOCUKLARIN KORUNMASI VE ÜLKELERARASI EVLÂT EDİNME KONUSUNDA İŞBİRLİĞİNE DAİR SÖZLEŞME
Bu Sözleşmeyi imzalayan Devletler,
Kişiliğinin uyumlu gelişmesi için, çocuğun bir aile ortamında, mutluluk, sevgi ve anlayışla yetişmesi gereğini kabul ederek,
Her Devletin, çocuğun asıl ailesinde kalmasını sağlayacak uygun tedbirleri öncelikle alması lüzumunu hatırlatarak,
Uygun bir ailenin menşe Devletinde bulunamadığı bir çocuğa ülkelerarası evlât edinmenin devamlı bir aile sağlayabileceğinin yararı idrak edilerek,
Ülkelerarası evlât edinmelerin çocuğun yüksek yararları dahilinde yapılması ve onun temel haklarını güvence altına alarak çocukların kaçırılmasının, satımının veya ticaretinin önlenmesine dair koruyucu tedbirlerinin alınması zaruretine inanmış olarak,
Bu amaca yönelik ortak kurallar oluşturmak amacıyla, özellikle Çocuk Haklarına Dair 20 Kasım 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Çocukların Refahı ve Korunması ile Ulusal Düzeyde Evlât Edinme ve Aile Nezdinde Yerleştirmeye İlişkin Sosyal ve Yasal İlkeler Hakkında Birleşmiş Milletler Bildirisinde öngörülen ilkeler başta olmak üzere uluslararası belgelerde öngörülen ilkeler göz önünde tutularak, (Genel Kurulun 3 Aralık 1986 tarihli ve 41/85 sayılı Kararı),
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır.
BÖLÜM I
SÖZLEŞMENİN KAPSAMI
Madde 1
Sözleşmenin Amaçları:
a) Ülkelerarası evlât edinmelerin, çocuğun yüksek yararlarına ve uluslararası hukukun ona tanıdığı temel haklara uyularak yapılması için koruyucu tedbirleri tesis etmek;
b) Bu önlemlere uyulmasını sağlamak ve böylece çocukların kaçırılmasını, satımını ve ticaretini önlemek için Âkit Devletler arasında bir işbirliği sistemi kurmak;
c) Sözleşmeye uygun olarak gerçekleştirilen evlât edinmelerin Âkit Devletlerce tanınmasını sağlamaktır.
Madde 2
(1) Sözleşme, mutat meskeni bir Âkit Devlette (“Menşe Devlet”) bulunan bir çocuğun, mutat meskeni diğer bir Âkit Devlette (Kabul Eden Devlet) bulunan bir kişi veya eşler tarafından, menşe Devlette evlât edinildikten sonra kabul eden Devlete götürülmüş olması, götürülmekte olması veya götürülmek üzere olması hallerinde uygulanır.
(2) Sözleşme ancak devamlı bir ana, baba-çocuk ilişkisi kuran evlât edinmeler hakkında uygulanır.
Madde 3
17. Maddenin (c) bendinde sözü edilen anlaşmalar, çocuk 18 yaşına girmeden önce yapılmamış ise Sözleşmenin uygulanması sona erer.
BÖLÜM II ULUSLARARASI EVLÂT EDİNMELERİN ŞARTLARI
Madde 4
Sözleşmenin kapsamına giren bir evlât edinme, menşe Devleti yetkili makamlarınca ancak aşağıdaki hallerde gerçekleştirilecektir:
a) Çocuğun evlât edinmeye uygun olduğunun tespiti;
b) Çocuğun menşe Devletinde yerleştirilme imkânları gerekli şekilde incelendikten sonra, ülkelerarası bir evlât edinmenin, çocuğun yüksek yararlarına uygun olduğunun tespiti;
c) Aşağıdaki hususların sağlanmış olması:
(1) Evlât edinme için muvafakati zorunlu olan kişi, kurum ve makamlarla gerekli görülen hallerde istişarede bulunulmuş ve özellikle bir evlât edinmenin çocuğun asıl ailesi ile olan hukukî ilişkisini sona erdirip erdirmediği ve rızalarının sonuçları hakkında gereğince bilgi verilmiş olması;
(2) Söz konusu kişi, kurum ve makamların rızalarının serbestçe ve yasal şekle uygun olarak beyan edilmiş ve açıkça veya yazılı olarak verilmiş olması;
(3) Bu muvafakatlerin para veya herhangi bedel mukabili elde edilmemiş ve muvafakatlerden vazgeçilmemiş olması; ve
(4) Ananın rızası gerekmekte ise, ancak çocuğun doğumundan sonra verilmiş olması;
d) Çocuğun yaşına ve olgunluğuna ilişkin şu hususların sağlanmış olması:
(1) Çocuğun evlât edinmenin sonuçları ve gerekli ise buna rızası hakkında yeterince bilgilendirilmiş ve kendisiyle istişarede bulunulmuş olması;
(2) Çocuğun arzu ve görüşlerinin nazara alınmış olması;
(3) Çocuğun evlât edinmeye muvafakati gerekli ise bunun serbestçe ve aranan yasal şekillere uygun olarak verilmiş bulunduğu ve muvafakatin açıkça veya yazılı olarak verildiği hususunun tespit edilmiş olması; ve
(4) Bu muvafakatin para ya da herhangi bedel mukabili elde edilmemiş olması.
Madde 5
Sözleşmenin öngördüğü evlât edinmeler, kabul eden Devletin yetkili makamlarınca ancak aşağıdaki hallerde gerçekleştirilecektir;
a) Evlât edinecek olan ebeveynin, evlât edinme vasıflarına sahip ve uygun olduğunun tespit edilmesi,
b) Gerekli görüldüğü takdirde evlât edinecek ebeveyn ile istişarede bulunulmasının sağlanmış olması,
c) Çocuğun bu Devlete girmesine ve orada sürekli ikâmetine izin verilmiş veya verilecek olmasının tespit edilmesi.
BÖLÜM III
MERKEZÎ MAKAMLAR VE YETKİLENDİRİLMİŞ ORGANLAR
Madde 6
(1) Her Âkit Devlet, Sözleşmeyle kendilerine yüklenen görevleri yerine getirmek üzere bir Merkezî Makam tayin edecektir.
(2) Federal Devletler veya birden çok hukuk sistemine veya özerk toprak birimlerine sahip bulunan Devletler birden çok Merkezî Makam tayin etmek ve bunların görev alanlarını bölge veya kişiler itibarî ile serbestçe belirlemek hakkına sahiptir. Birden fazla Merkezî Makam tayin etmek durumunda olan bir Devlet, söz konusu bu Devlet içinde uygun Merkezî Makama iletmek üzere her türlü başvurunun yapılabileceği bir Merkezî Makam belirler.
Madde 7
(1) Merkezî Makamlar, çocukların korunmasını temin etmek ve Sözleşmenin diğer hedeflerini gerçekleştirmek için kendi aralarında ve Devletlerinin yetkili makamları arasında işbirliği yapacaktır.
(2) Merkezî Makamlar, aşağıdaki tüm uygun önlemleri doğrudan alacaktır:
a) Evlât edinmeye ilişkin kendi Devletlerinin kanunları ile istatistik ve standart formlar gibi, diğer genel bilgileri sağlamak,
b) Sözleşmenin işlerlik kazanması hakkında karşılıklı bilgilendirmeyi sürdürmek ve mümkün olduğu kadar bunun uygulanmasına yönelik engelleri bertaraf etmek.
Madde 8
Merkezî Makamlar, kendiliğinden veya kamu makamlarının aracılığı ile bir evlât edinmeden dolayı haksız maddî veya diğer kazancın önlenmesi ve Sözleşmenin amaçlarına aykırı her türlü uygulamanın yasaklanması için tüm gerekli tedbirleri alacaktır.
Madde 9
Merkezî Makamlar, kendiliğinden veya kamu makamları ya da kendi Devletine yetkili kılınan kuruluşları aracılığıyla özellikle aşağıdaki hususlarda tüm uygun tedbirleri alacaktır:
a) Evlât edinmenin gerçekleşmesi için zaruri görüldüğü takdirde çocuğun ve evlât edinecek ebeveynin durumuna ilişkin bilgilerin toplanması, saklanması ve değişimi;
b) Evlât edinmeye yönelik işlemlerin kolaylaştırılması, izlenmesi ve hızlandırılması;
c) Kendi Devletinde evlât edinme danışmanlığı ve evlât edinme sonrası hizmetlerinin geliştirilmesinin sağlanması;
d) Ülkelerarası evlât edinme konusundaki deneyimlerin değerlendirilmesine yönelik genel raporların teati edilmesi;
e) Kendi Devletinin mevzuatı mümkün kıldığı ölçüde, diğer Merkezî Makamların ya da kamu makamlarının evlât edinmenin özel bir durumu hakkında bilgi istemine dair haklı taleplerine cevap verilmesi.
Madde 10
Yetkili kılınma hakkı, sadece kendilerine tevdi edilebilecek görevleri lâyıkıyla yerine getirmeye ehil olduğunu kanıtlayan kuruluşlara verilecek ve bunlar tarafından sürdürülecektir.
Madde 11
Yetkili kılınan kuruluş:
a) Kendisini yetkili kılan Devletin yetkili makamları tarafından tespit edilen şartlar ve sınırlar dahilinde, münhasıran kazanç sağlamaya yönelik olmayan amaçlar takip eder;
b) Ülkelerarası evlât edinme alanında faaliyette bulunmak için ahlâki değerler ve eğitim ve tecrübeleriyle tanınmış kişilerce sevk ve idare edilir;
c) Bu kuruluşun kimlerden oluşacağı, işleyişi ve malî durumu, ilgili Devletin yetkili makamlarının denetimine tâbidir.
Madde 12
Bir Âkit Devlette yetkili kılınan bir kuruluş, diğer bir Âkit Devlette, her iki Devletin yetkili makamları tarafından, yetkili kılınması şartıyla faaliyette bulunabilecektir.
Madde 13
Merkezî Makamların tayini ve gerektiğinde görevlerinin kapsamı, yetkili kuruluşların ad ve adresleri de dahil olmak üzere, her Âkit Devlet tarafından Lahey Milletlerarası Özel Hukuk Konferansının Daimi Bürosuna bildirilecektir.
BÖLÜM IV
ÜLKELERARASI EVLÂT EDİNMEDE USULÎ ŞARTLAR
Madde 14
Bir Âkit Devlette mutat meskeni bulunan kişiler diğer bir Âkit Devlette mutat meskeni bulunan bir çocuğu evlât edinmeyi arzu ettiklerinde, kendi mutat mesken Devletinin Merkezî Makamına başvuracaklardır.
Madde 15
(1) Kabul eden Devletin Merkezî Makamı, başvuruda bulunanların evlât edinme ehliyetine sahip ve elverişli olduklarına kanaat getirirse, bu kişilerin kimliği, ehliyeti, evlât edinmeye elverişliliği, geçmişi, ailesi ve sağlık geçmişi, sosyal çevresi, evlât edinme sebepleri, bakımına hak kazanacağı çocukların özelliği ile birlikte uluslararası bir evlât edinmeyi üstlenme yeteneği hakkında bilgileri içeren bir rapor düzenleyecektir.
(2) Merkezî Makam, bu raporu menşe Devleti Merkezî Makamına iletecektir.
a) Çocuğun kimliği, evlât edinilmeye uygunluğu, geçmişi, sosyal çevresi, ailevî geçmişi, kendisinin ve ailesinin sağlık geçmişi ve çocuğun özel herhangi bir ihtiyacı hakkında bilgileri içeren bir rapor düzenler,
b) Raporda, çocuğun yetişme koşulları ile etnik, dinî ve kültürel geçmişi göz önünde bulundurulur,
c) 4. maddede öngörülen muvafakatların alınmasını sağlar, ve
d) Özellikle çocuk ve evlât edinecek olanlar hakkındaki raporlara dayanarak, öngörülen yerleştirmenin çocuğun yüksek yararlarına uygun olup olmadığını belirler.
(2) Merkezî Makam, menşe Devletinde ana babanın kimliğinin açıklanmaması gerekiyorsa bu hususu da dikkate alarak çocuk hakkındaki gerekli muvafakatların alındığının tevsiki ve çocuğun yerleştirilmesinin sebepleri hakkındaki raporunu, kabul eden Devletin Merkezî makamına yollar.
Madde 17
Bir çocuğun menşe Devletinde evlât edinecek olan ebeveyne teslimine, ancak aşağıdaki şartlarda karar verilebilecektir:
a) Söz konusu Devletin Merkezî Makamı evlât edinecek olan ebeveynin muvafakatini almış ise,
b) Menşe Devleti Merkezî Makamı veya bu Devletin hukuku onaylamayı zorunlu kılıyorsa, kabul eden Devletin Merkezî Makamı tarafından da bu karar onaylanmış ise,
c) Her iki devletin Merkezî Makamları, evlât edinme işinin yürütülebileceği konusunda anlaşmış ise, ve
d) Sözleşmenin 5. maddesine uygun olarak, evlât edinecek olan ebeveynin, evlât edinme ehliyetine ve elverişliliğine sahip bulunduğu ve çocuğun kabul eden Devlete girmesine ve orada sürekli ikametine izin verilmiş olduğu veya verileceği hususları tespit edilmiş ise.
Madde 18
Her iki Devletin Merkezî Makamları, çocuğun menşe Devletinden çıkışı ve kabul eden Devlete girişi ile orada sürekli ikamet izinlerini alması için gerekli tüm tedbirleri alacaklardır.
Madde 19
(1) Çocuğun kabul eden Devlete nakli, ancak 17. maddede öngörülen şartların yerine getirilmesi halinde gerçekleştirilebilecektir.
(2) Her iki Devletin Merkezî Makamları bu yer değiştirmenin güvenli ve uygun şartlarda ve mümkünse evlât edinen veya edinecek olan ebeveynin refakatinde gerçekleşmesini sağlayacaklardır.
(3) Bu yer değiştirme gerçekleşmezse, 15. ve 16. maddelerde öngörülen raporlar, gönderen makamlara iade edilecektir.
Madde 20
Merkezî Makamlar, evlât edinme süreci ve onu sonuçlandırmaya yönelik alınan tedbirler ile birlikte eğer bir deneme süresi gerekli kılınmakta ise yer değiştirme konusunda kaydedilen gelişmeler hakkında birbirlerine bilgi vermeyi sürdüreceklerdir.
Madde 21
(1) Evlât edinme çocuğun kabul eden devlete naklinden sonra yapılacaksa ve bu Devletin Merkezî Makamı, çocuğun evlât edinecek olan ebeveynin yanında kalmasının artık onun yüksek yararlarına uygun olmadığına kanaat getirirse, çocuğun korunmasına yönelik olarak özellikle aşağıdaki tedbirleri alacaktır:
a) Çocuğun, evlât edinecek olan ebeveynden geri alınması ve geçici olarak bakımının sağlanması,
b) Menşe Devleti Merkezî Makamı ile istişarede bulunarak, çocuğun evlât edinilmesi amacı ile, gecikmeksizin yeniden yerleştirilmesinin sağlanması veya bu uygun görülmezse, uzun süreli olarak alternatif bakımının sağlanması; bir evlât edinme, menşe Devletin Merkezî Makamı yeni evlât edinecek olan ebeveyn hakkında yeterli şekilde bilgilendirilmeden önce gerçekleşmeyecektir.
c) Son bir çare olarak, eğer çocuğun yararları gerektirmekte ise dönmesinin kararlaştırılması.
(2) Bu madde uyarınca alınacak tedbirler hakkında, çocuğun özellikle yaşı ve idrak gücü gözönünde tutularak, istişarede bulunulması ve gerekmekte ise çocuğun rızasının alınması sağlanacaktır.
Madde 22
(1) İşbu Bölüm altında bir Merkezî Makama tanınan görevler, kendi Devletinin kanunlarının cevaz verdiği ölçüde, III. Bölüm uyarınca yetkili kılınan kamu makam veya kuruluşları tarafından yerine getirilebilir.
(2) Bir Âkit Devlet, Sözleşme Depozitörü nezdinde, 15 ilâ 21. maddelerde Merkezî Makama tevdi edilen görevlerin, bu Devletteki kanunların cevaz verdiği ölçüde ve söz konusu Devletin yetkili makamlarının denetimine tâbi olarak aşağıdaki niteliklere sahip kişi veya kuruluşlarca yerine getirilebileceğini beyan edebilir:
a) İşbu Devlette aranan, dürüstlük, meslekî yetenek, deneyim ve sorumluluk koşullarına sahip iseler, ve
b) Ülkelerarası evlât edinme alanında faaliyette bulunmak için, ahlâki standartlar, eğitim veya deneyimler açısından yeterli iseler.
(3) 2. fıkrada öngörülen beyanı yapan bir Âkit Devlet, bu kişi ve kuruluşların ad ve adreslerini Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansının Daimi Bürosuna düzenli olarak bildirecektir.
(4) Bir Âkit Devlet, Sözleşme Depozitörü nezdinde, mutat meskeni kendi ülkesinde bulunan çocukların evlât edinilmesinin ancak Merkezî Makamlara tevdi edilen görevlerin 1. fıkraya uygun olarak yerine getirilmesi kaydı ile gerçekleşebileceğini beyan edebilir.
(5) 2. fıkraya göre bir beyanın yapılmış olması halinde dahi, 15. ve 16. maddelerde öngörülen raporlar, her durumda Merkezî Makam veya diğer makam ve kuruluşların sorumlulukları altında, 1. fıkraya uygun olarak düzenlenecektir.
BÖLÜM V
EVLÂT EDİNMENİN TANINMASI VE SONUÇLARI
Madde 23
(1) Sözleşmeye uygunluğu, yapıldığı Devletin yetkili makamı tarafından tevsik edilen bir evlât edinme, diğer Âkit Devletlerde kanunen tanınır. Tevsik belgesi 17. maddenin (c) bendinde öngörülen onayların zamanını ve kimler tarafından verilmiş olduğunu belirler.
(2) Her Âkit Devlet imza, tasdik, kabul, tasvip veya katılım sırasında, Sözleşme Depozitörüne kendi Devletinde tevsik belgesi düzenlemeye yetkili olan makam veya makamların kimliğini ve görevlerini bildirir. Söz konusu Âkit Devlet ayrıca bu makamların tayinindeki herhangi değişikliği de Depozitöre bildirecektir.
Madde 24
Bir Âkit Devlette, bir evlât edinmenin tanınması, çocuğun yüksek yararları da dikkate alınarak, ancak kamu düzenine açıkça aykırı bulunmakta ise reddedilebilir.
Madde 25
Her Âkit Devlet, Sözleşme Depozitörüne bu Sözleşmenin 39. maddesinin 2. fıkrasının uygulanması ile ilgili olarak yapılan bir anlaşmaya göre gerçekleştirilmiş olan evlât edinmeleri tanımak yükümlülüğünde olmayacağını beyan edebilir.
Madde 26
(1) Bir evlât edinmenin tanınması şu hususları ihtiva eder:
a) Çocuk ile evlât edinen ebeveyn arasındaki yasal ana, baba-çocuk ilişkisini,
b) Evlât edinen ebeveynin çocuğa karşı velâyet sorumluluğunu,
c) Çocuk ile ana ve babası arasında evlât edinmeden önce mevcut olan hukukî ilişkinin, evlât edinmenin gerçekleştiği Âkit Devlette de bu sonucu doğurması halinde, sona ermesini.
(2) Bir evlât edinme hali, daha önce mevcut olan yasal ana, baba-çocuk ilişkisinin sona ermesi sonucunu doğuruyorsa, çocuk, kabul eden Devlette ve evlât edinmenin tanıdığı diğer bir Âkit Devlette, bu Âkit Devletlerin her birinde sahip olduğu evlât edinmeden doğan haklardan aynen yararlanacaktır.
(3) Bir önceki fıkra hükümleri, evlât edinmeyi tanıyan Âkit Devlette yürürlükte bulunan ve çocuğun daha lehine olan hükümlerin uygulanmasını engellemez.
Madde 27
(1) Menşe Devlette gerçekleşen bir evlât edinme, daha önceki mevcut yasal ana, baba-çocuk ilişkisinin sona ermesi sonucunu doğurmuyorsa, Sözleşmeye uygun olarak evlât edinmeyi tanıyan, kabul eden Devlette de, aşağıdaki şartlardan birinin varlığı halinde bu sonucu doğuran bir evlât edinmeye dönüştürülebilir:
a) Eğer kabul eden Devletin kanunları buna cevaz vermekte ise,
b) Eğer 4. maddenin (c) ve (b) bentlerinde öngörülen muvafakatlar böyle bir evlât edinme amacıyla verilmiş veya verilmekte ise.
İşbu Sözleşme, bir menşe Devletin, mutat meskeni bu Devlette bulunan bir çocuğun evlât edinilmesinin söz konusu Devlette gerçekleşmesini şart koşan veya onun evlât edinmeden önce kabul eden Devlette yerleştirilmesini veya o Devlete gönderilmesini yasaklayan herhangi bir kanun hükmünü etkilemez.
Madde 29
Evlât edinmenin aynı aileye mensup kişiler arasında gerçekleşmesi veya menşe Devletin yetkili makamı tarafından öngörülen şartlara riayet edilmiş olması halleri dışında, evlât edinecek olan ebeveyn ile çocuğun anne ve babası veya çocuğun bakımını üstlenmiş kişi arasında 4 üncü maddenin (a) ilâ (c) bentleri ile 5. maddenin (a) bendindeki şartlar yerine getirilinceye kadar bir ilişki kurulmayacaktır.
Madde 30
(1) Bir Âkit Devletin yetkili makamları çocuğun kökeni hakkında, özellikle anne, babasının kimliği ile geçmişteki sağlığına ilişkin bilgiler de dahil olmak üzere, elde ettikleri bilgilerin gizli tutulmasını sağlayacaklardır.
(2) Yetkili makamlar, çocuğun veya temsilcisinin bu bilgilere, o devletin kanunlarının müsaade ettiği ölçüde gereken rehberliği yaparak erişmesini sağlayacaklardır.
Madde 31
madde hükümleri saklı kalmak üzere, özellikle 15. ve 16. maddelerde belirtilenler de dahil, Sözleşmeye uygun olarak toplanmış veya gönderilmiş kişisel bilgiler, ancak elde edilme veya gönderilme amaçları doğrultusunda kullanılacaktır.
Madde 32
(1) Hiç kimse ülkelerarası bir evlât edinme ile ilgili bir faaliyetten dolayı haksız maddî veya diğer kazanç elde edemez.
(2) Evlât edinmeye katılmış olan kişilerin sadece, makul meslekî ücretlerini içeren masraf ve harcamaları talep edilebilir veya ödenebilir
(3) Bir evlât edinmeye katılmış olan kuruluşların yönetici, idareci ve memurları verdikleri hizmete oranla makul olmayan ölçüde yüksek ücret alamazlar.
Madde 33
Bir yetkili makam, Sözleşmenin herhangi bir hükmüne riayet edilmediğini veya riayet edilmeyeceği konusunda ciddi bir risk bulunduğunu tespit ederse kendi Devletinin Merkezî Makamını derhal haberdar eder. Bu Merkezî Makam, gerekli tedbirlerin alınmasını sağlayacaktır.
Madde 34
Bir belgenin gönderildiği Devletin yetkili makamı talep ettiği takdirde, aslının onaylı bir tercümesi gönderilecektir. Aksi kararlaştırılmadıkça tercüme masrafları evlât edinecek olan ebeveyn tarafından karşılanacaktır.
Evlât edinme hakkında farklı toprak birimlerinde iki veya daha ziyade hukuk sisteminin uygulandığı bir Devlette;
a) Bu Devletteki mutat meskene yapılan herhangi bir atıf, bu Devletin bir toprak birimindeki mutat meskene yapılan atıf olarak yorumlanacaktır.
b) Bu Devletin kanununa yapılan herhangi bir atıf, ilgili toprak biriminde yürürlükte olan kanuna yapılan atıf olarak yorumlanacaktır.
c) Bu Devletin yetkili makamlarına veya kamu kuruluşlarına yapılan herhangi bir atıf ilgili toprak biriminde yetkili kılınan makamlara yapılan atıf olarak yorumlanacaktır.
d) Bu Devletin yetkili kılınan kuruluşlarına yapılan herhangi bir atıf, ilgili toprak biriminde yetkili kılınan kuruluşlara yapılan atıf olarak yorumlanacaktır.
Madde 37
Evlât edinmede farklı kategorideki kişilere, iki veya daha ziyade hukuk sistemlerinin uygulandığı bir Devlet açısından, söz konusu Devlet hukukuna yapılan herhangi bir atıf, bu Devlet hukukunun tayin ettiği hukuk sistemine atıf olarak yorumlanacaktır.
Madde 38
Birleştirilmiş bir hukuk sistemine sahip bir Devletin, Sözleşmeyi uygulamak zorunda olmadığı durumlarda, evlât edinme konusunda kendi hukuk kuralları bulunan farklı toprak birimlerine sahip bir Devlet de, Sözleşmeyi uygulamakla yükümlü değildir.
Madde 39
(1) Sözleşme, Âkit Devletlerin taraf oldukları ve bu Sözleşme ile düzenlenen konulara ilişkin hükümleri içeren herhangi milletlerarası belgeyi, bu belgeye taraf olan Devletlerin aksi yönde bir beyanı bulunmadıkça etkilemez.
(2) Her Âkit Devlet, bir veya birden çok diğer Âkit Devletlerle karşılıklı ilişkilerinde Sözleşmenin uygulanmasını geliştirmek amacı ile anlaşmalar yapabilir. Bu anlaşmalar ile, sadece 14 ilâ 16. ve 18 ilâ 21. maddelerdeki hükümler bertaraf edilebilir. Böyle bir anlaşmayı yapan Devletler, bir suretini Sözleşme Depozitörüne tevdi edecektir.
Madde 40
Bu Sözleşmeye herhangi bir çekince konulmayacaktır.
Madde 41
Sözleşme, kabul eden Devlet ile menşe Devletinde yürürlüğe girdikten sonra, 14. madde uyarınca yapılan bir başvurunun alındığı her halde uygulanacaktır.
Madde 42
Lahey Milletlerarası Özel Hukuk Konferansı Genel Sekreteri, Sözleşmenin uygulamadaki işlerliğini gözden geçirmek amacı ile bir Özel Komisyonu düzenli aralıklarla toplantıya davet edecektir.
BÖLÜM VII
NİHAÎ HÜKÜMLER
Madde 43
(1) Sözleşme, Lahey Milletlerarası Özel Hukuk Konferansının onyedinci toplantısında temsil edilen ve bu toplantıya katılan diğer Devletlerin imzasına açıktır.
(2) Sözleşme, onaylanacak, kabul veya tasvip edilecek ve onay, kabul veya tasvip belgeleri Sözleşme Depozitörü olarak Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilecektir.
Madde 44
(1) Sözleşmenin 46. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yürürlüğe girmesinden sonra her Devlet Sözleşmeye katılabilecektir.
(2) Katılma belgesi Depozitöre tevdi edilecektir.
(3) Söz konusu katılma, sadece katılan Devlet ile bu katılmaya 48. maddenin (b) bendinde öngörülen bildiriyi aldıktan sonra altı ay içerisinde itiraz etmeyen Âkit Devletler arasındaki ilişkiler bakımından hüküm ifade edecektir. Bir katılımdan sonra, her Devlet tarafından Sözleşmenin onaylanması, kabulü veya tasvibi sırasında ayrıca bu yönde bir itiraz yapılabilir. Bu itirazlar Depozitöre bildirilecektir.
Madde 45
(1) Bu Sözleşme ile düzenlenen konular hakkında farklı hukuk sistemlerinin uygulandığı iki veya daha çok toprak birimine sahip olan bir Devlet imza, onay, kabul, tasvip veya katılma sırasında Sözleşmenin bu toprak birimlerinin hepsinde veya bunlardan sadece birinde veya bir kaçında uygulanacağını beyan edebilir ve her zaman yapacağı bir bildirimle bu beyanını değiştirebilir.
(2) Böyle bir beyan Depozitöre bildirilecek ve Sözleşmenin uygulanacağı toprak birimleri açıkça belirtilecektir.
(3) Eğer bir Devlet bu madde uyarınca bir beyanda bulunmazsa, Sözleşme bu Devletin bütün toprak birimlerine teşmil edilecektir.
Madde 46
(1) Sözleşme 43. maddede öngörülen üçüncü onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiinden itibaren üçüncü ayı takip eden ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.
(2) Sözleşme diğer taraftan;
a) Sonradan onaylayan, kabul veya tasvip eden her Devlet yönünden onay, kabul, tasvip veya katılım belgesinin tevdiinden itibaren üçüncü ayı takip eden ayın ilk gününde,
b) Sözleşmenin 45. maddesi uyarınca teşmil edildiği bir toprak birimine ilişkin olarak, bu maddede öngörülen bildirimin yapılmasını izleyen üç aylık sürenin bitiminden sonraki ayın ilk gününde, yürürlüğe girecektir.
Madde 47
(1) Sözleşmeye taraf olan bir Devlet, Depozitöre yapacağı yazılı bir bildirimle Sözleşmeden çekilebilir.
(2) Sözleşmenin feshi, Depozitör tarafından bildirimin alındığı tarihi izleyen oniki aylık sürenin sona erdiği tarihi takip eden ayın ilk gününden itibaren geçerlilik kazanacaktır. Bildirimde Sözleşmenin feshinin daha uzun bir süre sonra sonuç doğurması ayrıca belirtilmişse, fesih bildiriminin Depozitör tarafından alınmasından itibaren söz konusu sürenin bitiminde, geçerlilik kazanacaktır.
Madde 48
Depozitör, Lahey Milletlerarası Özel Hukuk Konferansına üye olan Devletlerle, Onyedinci Dönem Toplantısına katılan Devletlere, 44. madde hükümlerine uygun olarak Sözleşmeye katılacak Devletler de dahil olmak üzere aşağıdaki hususları tebliğ edecektir:
a) 43. maddede öngörülen imza, onay, kabul ve tasvipleri,
b) 44. maddede öngörülen katılımları ve bu katılmalara karşı itirazları,
c) 46. madde hükümlerine uygun olarak Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihi,
d) 22., 23., 25. ve 45. maddelerde belirtilen beyan ve atamaları,
e) 39. maddede öngörülen anlaşmaları,
f) 47. maddede yer alan fesihleri.
Bunu teyiden, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıdaki imza sahipleri işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Fransızca ve İngilizce dillerinde her iki metin de eş değerde geçerli olmak ve Hollanda Hükümeti arşivlerine tevdi edilmek suretiyle ve aslına uygun onaylı bir örneği diplomatik kanaldan; Onyedinci Dönem Toplantısı sırasında Lahey Milletlerarası Özel Hukuk Konferansına üye bulunan Devletlere ve bu Toplantıya katılmış diğer Devletlere verilmek üzere tek bir nüsha halinde 29 Mayıs 1993 günü Lahey’de düzenlenmiştir.
Aquilia Kanunu, XII Levha Kanunu’nun kabulünün ardından MÖ 286’da kabul edilen tamamlayıcı yasalardır.
Lex Aqulia, mala verilen zararlar hakkında çıkarılan en kapsamlı kaynaklardandır. Kanunun kabul tarihi oldukça tartışmalıdır; bu yüzden bazı tarihçiler kanunu M.Ö. IV. yüzyıla yerleştirmektedirler.
Kanunun kapsamı başlangıçta belirli koşullar dâhilinde bir yurttaşın malvarlığına “haksız surette verilen zararların” (damnum injuria datum) onarımından ibaretti. Ancak içtihat ve praetorun faaliyetiyle onarım rejimi oldukça genişlemiştir. Bununla birlikte Roma Hukuku bütüncül bir haksız fiil sorumluluğu teorisi geliştirememiştir.
Corpus Iuris Civilis’in en önemli kısımlarından biri olan Digesta’da zikredilen fragmanların yüzde kırkından fazlasının müellifi olan Ulpianus, Lex Aquilia’nın hukuka aykırı olarak mala verilen zararı düzenleyen kendisinden önceki kanunların -gerek On İki Levha Kanunları gerekse diğerlerinin- ilgili bölümlerini ilga ettiğini ve Tribunus Aquilius’a başvurularak çıkarılmış bir plebiscitum olduğunu belirtmektedir.
Lex Aquilia’nın hatırası günümüze kadar korunmuştur. Batı dillerinde “acquilian responsibility”/“responsabilité aquilienne” ifadesi haksız fiil sorumluluğuyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Fransa’da eski hâkimler hafif bir kusurun dahi onarım yükümlülüğü doğurabileceğini hatırlatmak için “In lege Aquilia et culpa levissima venit” (Aquilia Kanunu’nda en hafif kusur sorumluluk doğurur) özdeyişini yakın zamana kadar zikretmişlerdir. Damnum iniuria datum, Lex Aquilia’da düzenlenmiştir.
D.9.2.1.pr. (Ulpianus 18 ad ed.)
“Lex Aquilia omnibus legibus, quae ante se de damno iniuria locutae sunt, derogavit, sive duodecim tabulis, sive alia quae fuit: quas leges nunc referre non est necesse. 1.Quae lex aquilia plebiscitum est, cum eam aquilius tribunus plebis a plebe rogaverit.”
D.9.2.1.pr. (Ulpianus 18 ad ed.) : Lex Aquilia, hukuka aykırı olarak verilen zararı ele alan kendisinden önceki tüm kanunların, gerek On İki Levha Kanunları gerek başka kanunların, yürürlükten kaldırdı. Söz konusu kanunları anmaya gerek yoktur. 1. Bahsi geçen Lex Aquilia, Tribunus Aquilius tarafından pleb meclisine teklif edilen bir plebiscitum’dur
Avukat Mekki Hikmet Gelenbeğ, Mekteb-i Mülkiye mezunlarından ve Mektebi Hukuk Fransızca öğretmenlerinden Mehmet Hikmet Bey‘in oğlu olarak 1891 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Mülkiye Sandıkları Nezâretinde Fransızca Mütercimliği yaptı. Mühessesatı Zatiyye Müdürlüğü, Mülkiye Mektebi Mecelle ve Usul, Ticaret Hukuku Öğretmen Muavinliği, Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu Ticaret Hukuku Öğretmenliği, (İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu – Yüksek Kısım Ticaret Hukuku öğretmeni) görevlerinde bulundu. Öğretmenlik ve diğer görevlerinin yanı sıra serbest avukatlık mesleğini icra etti. 1944’te terfi ederek yüksek kısım öğretmeni oldu, Yüksek Deniz Ticaret Mektebi Ticaret Hukuku Öğretmenliğine atandı.
İstanbul Barosu’nun çeşitli kademelerinde görev aldı ve başkanlığa seçilerek 1940-1945 arasında bu görevi yürüttü.
İstanbul milletvekili olarak seçildi ve 10 Aralık 1945 te yemin ederek göreve başladı. 17 Nisan 1947’de yeniden İstanbul Milletvekilli seçildi ve 24 Mart 1950’ye kadar görev yaptı. TBMM Ulaştırma Komisyonunda, Devlet Demiryolları ve Limanları konusunda çalışmalarda bulundu. Cumhuriyet Halk Partisi’nde Genel İdare Kurulu üyesi olarak ve partinin 7. Genel kurlunda divan kurlu üyesi olarak görev yaptı.
30 Aralık 1957’de yaşamını yitirdi. Mekki Hikmet Gelenbeğ, evli ve bir çocuk babasıydı.
Hukukçu ve Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Ali Aybar’ın kuzenidir. Babası Mehmet Hikmet Bey, 1911-1915 yıllarında Mekteb-i Mülkiyeye müdür olarak görev yapmış, fakültedeki ıslahat çalışmalarına katkıda bulunmuştur.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, ceza ve ceza usul hukuku profesörü ve avukattır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1983 senesinde mezun olmuş, yüksek lisans öğrenimini, “Cevap ve Düzeltme Hakkı” konulu tezini savunarak aynı üniversitede tamamlamıştır.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu bir televizyon söyleşisinde
Akademik Özgeçmişi
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, Doktora çalışmalarına İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında başlamıştır. Doktora tez çalışması sırasında YÖK bursundan faydalanarak Max Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde araştırmalarda bulunmuş, 1991 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Bilim Dalına araştırma görevlisi olarak atmıştır.
1994 yılında “Kabahatleri Suç Olmaktan Çıkarma Eğilimi ve Düzene Aykırılıklar Hukukunda Yargılama Rejimi” başlıklı tezi ile ceza hukuk alanında “Hukuk Doktoru” unvanını almıştır.
1996 senesinden itibaren akademik faaliyetlerini ekonomik suçlar konusunda yoğunlaştıran Mahmutoğlu, iki aylık araştırma bursu ile Max Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde ekonomik suçlar kapsamında çalışmalarda bulunmuştur.
“Ekonomik Suçlar Bağlamında Kredi Hukukundan Kaynaklanan Suç ve İdari Suçlar” başlıklı tezi ile 2000 yılında “Doçent” unvanını almış, “Kusurluluk Prensibi Açısından Azmettirenin Ceza Sorumluluğu” başlıklı takdim tezi ile 2008 yılında “Profesör” unvanına sahip olmuştur.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2012 yılında emekli olmuş, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde ve Türk – Alman Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevini sözleşmeli şekilde devam ettirmiştir.
Fatih Selami Mahmutoğlu bir toplantıda
Avukatlık Özgeçmişi
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, 1986 yılında avukatlık ruhsatnamesini alarak İstanbul Barosu’na kayıt olmuştur. Akademik çalışma süresi içerisinde 2006–2008 döneminde Kazım Kolcuoğlu’nun başkanlığını yaptığı İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’nda üye olarak görev yapmıştır.
Farklı yazarların makalelerini içeren ve İstanbul Barosu tarafından 2008 yılında yayınlanan “Avrupa Birliği’ne Uyum Sürecinde Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku” kitabının hazırlanması aşamasında proje yöneticiliği görevini üstlenmiştir.
2008 yılında ‘Fatih Selami Mahmutoğlu (FSM) Hukuk Bürosu’nu kurarak avukatlık mesleğini devam ettirmiştir. Ağırlıklı olarak ceza hukuku, idari ceza hukuku ve ceza hukuku – özel hukuk ilişkisinden kaynaklanan maddi – manevi tazminat davaları alanında faaliyetini sürdürmektedir. Hukuk bürosunda avukatlık faaliyetlerinin yanı sıra bilimsel çalışmalar yürütülmektedir ve akademik toplantılara katılımda bulunulmaktadır.
Fatih Selami Mahmutoğlu- Avukatlık Mesleğinde 30. Yıl Plaketi
Mahmutoğlu, Türkiye’nin gündeminde yer alan birçok ceza hukuku davasında müdafi olarak yer almıştır. Kamuoyu tarafından “Ergenekon” olarak adlandırılan davada Emekli Genel Kurmay Başkanı Mehmet İlker Başbuğ’un, Av. İlkay Sezer ile birlikte müdafilik görevini yürütmüştür. Söz konusu dava sürecinde, Mehmet İlker Başbuğ’un tutukluluk haline ilişkin Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru sonucunda “Başvurucunun … kişi hürriyeti ve güvenliği kapsamında Anayasa‘nın 19. maddesinin sekizinci fıkrasının İHLAL EDİLDİĞİNE,” karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesinin 2014/912 Başvuru No’lu ve 06.03.2014 Tarihli Kararı tutukluluk incelemeleri yönünden emsal nitelik taşımaktadır.
2018-2021 arasında İstanbul Barosu’nu temsilen Türkiye Barolar Birliği’nde delege olarak yer almış ve eşzamanlı olarak İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi Yürütme Kurulu’nda üyelik görevini sürdürmüştür. Stajyer avukatlara yönelik verilen eğitimlere katılımda bulunmaktadır.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, çalışma hayatı boyunca çok sayıda ulusal – uluslararası bilimsel toplantıya katkı sunmuştur ve ceza – ceza usul hukuku alanında kitap ve makale kaleme almıştır.
Katılmış olduğu toplantılar arasında Türkiye Barolar Birliği’ni temsil ettiği, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun hazırlanması ile ilgili TBMM Adalet Üst Komisyonu toplantıları ve Türkiye Barolar Birliği – il baroları işbirliği ile düzenlenen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na ilişkin bilgilendirme seminerleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra 29 Mayıs -2 Haziran 2003 tarihinde Bayreuth Üniversitesi’nde düzenlenen Ceza Hukuku Kongresi’ne iştirak etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 19 Eylül – 7 Ekim 2005 tarihleri arasında düzenlenen “Criminal Law in the United States” programında uluslararası ziyaretçi olarak bulunmuştur. 01-02 Şubat 2007 tarihinde Paris Barosu tarafından Paris Üniversitesi’nde düzenlenen İdam Cezasına Karşı 3. Dünya Kongresi’nde, “Türkiye’de Ölüm Cezası ve Avrupa Birliği Süreci’nin Etkisi” konulu tebliğ sunmuştur.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, ayrıca Türk Tabipler Birliği’nin çeşitli faaliyetlerine katkı sağlamıştır. Bu bağlamda yaşadıkları sağlık sorunlarına rağmen ceza infaz kurumunda tutulmaya devam eden Güler Zere’ye, Kuddusi Okkır’a ve Fatih Hilmioğlu’na ilişkin Türk Tabipleri Birliği’nin düzenlediği Bilimsel Araştırma Kurulu Raporu’nda infaz hukuku ve ceza muhakemesi kapsamında görüşlerini sunmuştur.
Türkiye Barolar Birliği, il baroları ve hukuk fakülteleri tarafından tertip edilen bilimsel toplantılara katılımda bulunmaya devam etmektedir.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu’nun bilimsel yayınları şu şekildedir:
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu’nun Tezleri ve Kitapları
Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi
Cevap ve Düzeltme Hakkı, Yüksek Lisans Tezi, 1985 (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi’nde mevcuttur.)
Kabahatleri Suç Olmaktan Çıkarma Eğilimi ve Düzene Aykırılıklar Hukukunda (İdari Ceza Hukukunda) Yaptırım Rejimi (Doktora Tezi), Kazancı Yayınları, İstanbul 1995.
Suç Teorisi (Prof. Dr. Kayıhan İçel ve diğerleri ile birlikte), 2. Kitap, Suç Kavramına İlişkin Genel Bilgiler – Suçun Yapısal Unsurları – Suçun Özel Oluşum Biçimleri, Sebat Yayınevi, İstanbul 1999.
Yaptırım Teorisi (Prof. Dr. Kayıhan İçel ve diğerleri ile birlikte), 3. Kitap, Genel Esaslar – Yaptırım Türleri – Cezaların Saptanması – Cezanın Düşmesi – Cezalara Seçenek Olan Kurumlar, Beta Yayınları, İstanbul 2000.
Ekonomik Suçlar Bağlamında Kredi Hukukundan Kaynaklanan Suç ve İdari Suçlar (Doçentlik Tezi), Seçkin Yayınları, Ankara 2003.
Türk Hukuku’nda Müdafiin Yasaklılık Halleri (Ar. Gör. Selman Dursun ile birlikte), Seçkin Yayınları, Ankara 2004.
Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler Şerhi ( Av. Serra Karadeniz ile birlikte), Beta Yayınları, İstanbul, Ocak 2017.
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu
Fatih Selami Mahmutoğlu
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu
Fatih Selami Mahmutoğlu
Fatih Selami Mahmutoğlu- Avukatlık Mesleğinde 30. Yıl Plaketi
Prof. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu’nun Bilimsel Makaleleri
Uyuşmazlığın Barışçı Yollarla Çözümünde Resmi Arabuluculuk, Yeni İş Dünyası Dergisi, Haziran 1986, Sy. 80, Sayfa: 0-35
Cevap ve Düzeltme Hakkının Kullanılmasında Pasif Süjelerin Ceza Sorumluluğu, İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu Yıllığı, 1988.
Türkiye’deki Siyasal Suçlar, 09.11.1989 tarihinde Almanya’nın Freiburg şehrindeki Max-Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde düzenlenen bilimsel kolokyumda sunulan tebliğ.
3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun Üzerine Düşünceler, Marmara İletişim Dergisi, Temmuz 1994.
İdari Para Yaptırımını Gerektiren Eylemler Yönünden Yargılama Rejimi, İÜHFM, C. LV, S:1-2, 1995-1996, Sayfa:151-171.
Hürriyeti Bağlayıcı Cezaların ve Hürriyeti Sınırlayıcı Emniyet Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (Federal Alman Ceza İnfaz Kanunu Çevirisi -16 Mart.1976), İÜHFM, C. LV, Say: 1-2, 1995-1996, Sayfa: 501-546.
Kanunu Bilmemek Mazeret Sayılmaz (Dr.Yener Ünver ile birlikte), İstanbul Barosu Dergisi, C:72, S: 4-5-6, İstanbul, 1998.
İnsan Hakları Açısından Tutuklama ve Türk Hukuku, Nurullah Kunter’e Armağan, İstanbul, 1998, Sayfa:155-179.
Suçluların Geri Verilmesi, Ceza Hukuku Günleri, 70. Yılında Türk Ceza Kanunu, Genel Hükümler, (26-27 Mart 1997), İstanbul, 1998.
Türk Ceza Kanunu’nun 463. Maddesi Hükmünün Taksirle İşlenen Suçlar Açısından Uygulanabilirliği Sorunu, Adalet Yüksekokulu’nun 20. Yıl Armağanı, İstanbul, 2001, Sayfa: 175-185
Karşılaştırmalı Hukuk Bakımından İnternet Süjelerinin Ceza Sorumluluğu, İÜHFM, C:LIX, Sayı:1-2, İstanbul 2001, Sayfa:39-49.
Ekonomik Suçlar Bağlamında Örgütlü Suçluluk, Organize Suçluluk, Yolsuzluk ve Kara Parayla Mücadelelerde Türkiye’nin Konumu Konulu Panel, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Çanakkale, 2001, Sayfa:3-56.
Bankacılık Suçları Bağlamında Çıkar Amaçlı Suç Örgütü, Türkiye’de Organize Suçlarla Mücadelenin Avrupa Birliği’ne Uyum Süreci Çerçevesinde Değerlendirilmesi Konulu 05.10.2001 Tarihli Panel, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi, İstanbul, 2002, Sayfa:92-118.
5020 Sayılı Yasa’nın Getirdiği Yeni Düzenlemeler, Bankacılık Kanunu ve İlişkili Kanun Değişikliklerinin Hukuk Açısından Değerlendirilmesi Konulu Panel, İstanbul Barosu Yayını, 2004, Sayfa:41-52.
Ulusal ve Uluslararası Düzenlemeler Açısından İnternet Süjelerinin Ceza Sorumluluğuna Genel Bakış, Hukuki Perspektifler Dergisi, S:1, İstanbul, 2004, Sayfa: 58-61.
TCK 403/6. Maddesinin İrdelenmesi, Adli Tıp Kurumunun 8-12 Ekim 2003 tarihleri arasında düzenlemiş olduğu 10. Adli Tıp Günleri, Adli Tıp Kurumu Yayınları-10, İstanbul, 2004 (Panel 3, 1. Oturum, Sayfa: 73-76, 2. Oturum, Sayfa: 85-87, Tartışma, Sayfa: 91-92)
Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Türkiye Barolar Birliği’nin Toplumsal Değişim Sürecinde Türk Ceza Kanunu Reformu Konulu 21-22 Mayıs 2004 Tarihli Paneli, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Birinci Baskı, Ağustos 2004, Sayfa: 237-255.
TBMM Adalet Komisyonu’nda Kabul Edilen Türk Ceza Kanunu Tasarısı Hakkında Görüş, Türkiye Barolar Birliği’ne Sunulan Rapor, Türkiye Barolar Birliği Yayını, 2. Kitap, Eylül 2004, Sayfa: 357-378.
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun Öngördüğü Esaslar Çerçevesinde Akıl Hastalığı ve Kusur Yeteneği, Adli Tıp Kurumunun 29 Eylül – 3 Ekim 2004 Tarihli 11. Adli Tıp Günleri, Adli Tıp Kurumu Dergisi, Adli Tıp Kurumu Yayınları-12, Sayfa: 85-88, Tartışma Sayfa: 88-95.
Ceza Sorumluluğunu Kaldıran ve Azaltan Nedenler, Çanakkale Barosu’nun ve Türkiye Barolar Birliği’nin Yeni Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu Konulu 01.04.2005 Tarihli Panel, TBB Yayınları 85, 3. Kitap, Ankara, Temmuz 2005, Sayfa: 138-147.
Back to Back, Fiduciary, Off Shore Bankacılık İşlemleri Bağlamında, Bankalar Kanunu 22/3 ile 22/4 Maddeleri Arasındaki Temel Farklar, Hukuki Perspektifler Dergisi, S:3, İstanbul, 2005, Sayfa: 223-238.
Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Müdafiin Görevden Yasaklanması Hali ve Bunun Alman Hukukundaki Düzenlemesiyle Karşılaştırılması (Ar. Gör. Selman Dursun ile birlikte), Polis Dergisi, S: 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, Sayfa: 25 vd.
Yargının Demokratik Sistemlerle Konumu: Demokratik Bir Güç mü, Bürokratik Bir Hegemonya mı?, Türkiye Barolar Birliği’nin 4-5-6 Ocak 2005 tarihli “Demokrasi ve Yargı” Başlıklı Sempozyum, TTB Yayınları:78, Ankara, Aralık 2005, Sayfa: 368- 384.
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Hukuk ve Adalet Dergisi, Yıl:2, S:5, Nisan 2005, Sayfa: 42-60.
Ekonomik Suçlar ve Ekonomi Ceza Hukuku, Güncel Hukuk Dergisi, S:23, Kasım 2005, Sayfa: 18-21.
Kusurluluk Prensibi Açısından Azmettirenin Ceza Sorumluluğu, İÜHFM, Cilt LXIII, S: 1-2005, Sayfa: 57-112.
CMK kapsamında Bilirkişilik ve Adli Tıp Kurumu’nun Yeri, 13. Ulusal Adli Tıp Günleri, Adli Tıp Kurumu Yayınları-17, Kasım 2006, Sayfa:42-154.
Das neue türkische Strafgesetzbuch, Allgemeiner Teil, Annales de la Faculté de Droit d’Istanbul, Volume: 38, No: 55, 2006, Sayfa: 35- 48.
5237 Sayılı TCK’daki Yeni Düzenlemeler Işığında Tıbbi Müdahalelerde Hekimin Ceza Sorumluluğu, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi ve Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği’nin 12-13 Ekim 2006 tarihli Yüksek Teknoloji Tıbbi ve Hekim – Hasta İlişkisi, Uluslararası Katılımlı 2. Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Sempozyumu Bildiri Kitabı, İstanbul 2006, Sayfa: 203-220.
İrade Dışı Tıbbi Müdahalelerden Kaynaklanan Ceza Hukuku Sorunlarına Genel Bakış, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı ile Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından 1-5 Kasım 2006 tarihlerinde düzenlenen 42. Ulusal Psikiyatri Kongresi Özet Kitabı, İstanbul 2006, Sayfa: 92-93.
Avukatların Görev Suçları ve Yargılama Rejimi, İstanbul Barosu Dergisi Ceza Hukuk Özel Sayısı, Ocak 2007, Sayfa:13-41.
Terör Suçları, XIV. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi (21- 24 Mart 2007), XIV.Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi’nin Kongre Kitabı, İstanbul, 2007, Sayfa:11-29.
Türk ve Alman Hukuklarında Avukatların Tabi Olduğu Disiplin Yargılamaları (Ar. Gör. Mehmet Cemil Ozansü ile birlikte), Dr. Şükrü ALPARSLAN’a Armağan, İstanbul Barosu ve Türk Ceza Hukuku Derneği, Genel Yayın Sıra No: 55Mayıs 2007, , Sayfa: 471-487.
Organ Bağışında Modeller; Etik ve Ceza Hukuk Açısından Yorumlanması, Organ ve Doku Naklinde Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Sorunları, 1. Uluslararası Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Kongre Bildiri Kitabı, İstanbul, 2007, Sayfa: 923-938.
TCK ve Sağlık Mevzuatımızda Organ Nakli ve Organ Bağışından Kaynaklanan Sorunlar, A’dan Z’ye Sağlık Hukuku Sempozyum Notları, Organ Bağışı ve Organ Naklinde Yasal Sorunlar Paneli, İstanbul Barosu Yayınları, 2007, Sayfa:293-298.
Spor Karşılaşmalarında Şiddetin Önlenmesi, Fenerbahçe Spor Kulübü 100. Yıl Spor ve Bilim Kongresi, İstanbul, 2007, Sayfa:30-34.
Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Bülteni İlk Önsöz.(Yıl:3 Sayı:5 Ocak 2008)
Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Bülteni 1. Önsöz. (Yıl:3 Sayı:6 Temmuz 2008)
Ceza Ve Ceza Yargılama Hukukunda Özel Yaşam, Özel Yaşamın Gizliliği Paneli, TTB Yayını 154, 18 Ekim 2008, Sayfa:100-109.
Moleküler Genetik İncelemenin Ceza Muhakemesi Hukuku Bağlamında Analizi, Türk Tıp Etiği ve Hukuku Araştırmaları Yıllığı, Ekim 2008, Sayfa: 53-62.
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki Devlete Karşı Suçların Genel Olarak Değerlendirilmesi, Türk Ceza Kanunu’nun 2 Yılı Teori ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar, TCHD Yayını 10, 2008, Sayfa: 504-515.
İşkence ve Eziyet Suçu, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Armağanı, TCHD, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara, Şubat 2008, Sayfa: 1023- 1041.
Telekomünikasyon Yoluyla İletişimin Denetlenmesi, Polise Görev, Yetki ve Sorumluluk Veren Mevzuat Uygulamaları Eğitim Projesi(MUYEP) Tebliğleri – 2, EGM Yayınları Katalog No:444, Eğitim Dairesi Başkanlığı Yayın No:43, 2008 – Ankara, Sayfa:405-418.
Askeri Ceza Yargılaması’nda Müdafiin Hukuksal Konumu, Avrupa Birliğine Uyum Sürecinde Türk Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul Barosu Yayınları, 2008,Sayfa:357.
Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Bülteni 2. Önsöz.( Yıl:4 Sayı:7-8 Ocak-Temmuz 2009)
Türk Ceza Hukuku’nda Yüz Kavramı, Yüzle Yüzleşme, Adli Tıp Kurumu Yayınları No. 20, 2009, Sayfa: 13-17.
Bankacılık Suçlarının Genel Tasnifi ve Kredi Dolandırıcılığı, Banka ve Finans Hukuku, İstanbul Barosu Yayınları, Mart 2009, İstanbul, Sayfa: 139-147.
Attitudes of The Turkish Medical Profession and Jurist Towards New Turkish Legislation Concerning Body Examination Without Consent in Criminal Procedure (İnci HOT, Hanzade DOĞAN, Coşkun YORULMAZ ile birlikte), Romanian Society of Legal Medicine, 17(1), 2009, 139-146.
İdari Ceza Hukuku’nun Doğuşu Ve Hukuk Düzeni İçindeki Yeri – Suç – Kabahat Ayrımı – İdari Ceza Hukuku’nun Temelleri, İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Tarafından Düzenlenen İdari Ceza Hukuku Sempozyum Kitabı, Seçkin Yayınları, 2009, Sayfa: 27-36
Terminal Dönemdeki Hastalar Ve Ceza İnfaz Hukuku Bağlamında Hapis cezasının Ertelenmesi, Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Bülteni, Yıl:4, S:7-8, Ocak-Temmuz 2009, Sayfa: 46-49.
Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması, Ceza Muhakemesi Kanununun 3 Yılı Teori ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar, TCHD Yayınları 11, Haziran 2009, Sayfa: 349-368.
Suç Politikasının Ana İlkeleri Bağlamında Çek Kanunu Tasarı Taslaklarının Değerlendirilmesi, Manisa Barosu Dergisi, S:110, Temmuz 2009, Sayfa: 51-68.
Şüpheli, Tutuklu Ve Hükümlünün Sağlık – Tedavi Hakkı, Panel Notları, İstanbul Barosu Yayınları, 2009, Sayfa:11-20.
Hukuk, Siyaset ve İnsan, Panel Notları, İstanbul Barosu Yayınları, 2009, Sayfa: 39- 48.
Ötanazi ve Yaşam Destek Ünitelerine Bağlı Hastaların Durumu, 21. Yüzyıl Başında Yaşama Destek Tedavileri Etik ve Hukuksal Yönler, 2. Uluslararası Tıp Etiği Ve Tıp Hukuku Kongresi Bildiri Kitabı, Ekim 2009, Sayfa: 85-92.
Etik ve Hukuksal Açıdan Hekimlerin işlediği İrtikap Suçu, 21. Yüzyıl Başında Yaşama Destek Tedavileri Etik Ve Hukuksal Yönler, 2. Uluslararası Tıp Etiği Ve Tıp Hukuku Kongresi Bildiri Kitabı, Ekim 2009, Sayfa: 721-747.
İnsan Üzerinde Deney, Yüksek Riskli Hastaya Yaklaşım Etik Ve Hukuksal Boyutlar 3. Tıp Etiği Ve Tıp Hukuku Sempozyumu Bildiri Kitabı, Aralık 2009, Sayfa: 71-76.
Avrupa Birliği’ne Uyum Sürecinde Türk Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku 2. Kitap Önsöz. (2010)
Beden Muayenesi, İstanbul Kültür Üniversitesi Fasikül Aylık Hukuk Dergisi (CEHAMER),Yıl:2, Sayı:7, Haziran 2010, Sayfa:25-28.
Ceza Hukuku Boyutuyla Epilepsi ve Demans, Klinik Aktüel Tıp NöroPsikiyatri Forumu, Cilt :4, Sayı:1, Eylül-Aralık 2010, Sayfa:14-16.
Nurse-Focused Ethical Solutions To Problems In Organ Transplantation, Nursing Ethics, November 2010, 17(6), 705-714.
Beden Muayenesi ve Vücuttan Örnek Alınması, Max Planck- Institut Criminal Law in the Global Risk Society (Hans-Heinrich Jescheck), Risk Altındaki Global Dünya Toplumu ve Ceza Hukuku, Bahçeşehir Üniversitesi, Prof. Dr. H.c. mult. Hans- Heinrich Jescheck Onuruna 27-29 Eylül 2009 Tarihlerinde İstanbul’da Düzenlenen Kolokyumun Kitabı, Ocak 2011.
Türk Ceza Kanunu’nda Yer Alan Basın Yayına İlişkin Bazı Hükümlerin Genel Olarak Değerlendirilmesi, İstanbul Kültür Üniversitesi Fasikül Aylık Hukuk Dergisi (CEHAMER), Yıl:3, Sayı:14, Ocak 2011, Sayfa:14-30.
Türk Ceza Mevzuatındaki Temel Düzenlemelere Psikiyatristlerin Fail ve Uzman Sıfatı Kapsamında Genel Bakış, Türk Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Araştırmaları Yıllığı, Ekim 2011-2012-2013, Vol.4-5-6, Sayfa : 149-174.
Klinik Araştırmalarda Etik Kurul Üyelerinin Cezai Sorumluluğu, Türk Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Araştırmaları Yıllığı, Vol. 4-5-6, Ekim 2011-2012-2013, Sayfa :389-404.
Sır Saklama Yükümlülüğü Kapsamında Hastaya Ait Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme veya Yayma Suçu, Pi Pazarlama ve İletişim Kültürü Dergisi, Yaz 2011, Sayfa No:44-47.
Çocuklara Yönelik Cinsel İstismar Suçu Ve Bu Yolla Bulaşan Hastalıkların CezaHukuku Açısından İrdelenmesi Ve Bu Kapsamda Mağdur Çocukların Ceza Yargılamasındaki Özel Konumu – Bu Süreçte Hekimlerin Hak Ve Yükümlülükleri Bağlamında Karşılaştıkları Birtakım Olası Hukuksal Sorunlar, 9. Prof. Dr. Faruk Nemlioğlu Dermatolojide Gelişmeler Sempozyumu- Dermatolojide Gelişmeler 9. Kitabı, 2011, Sayfa:323-348.
Aleyhe Bozma Yasağı – Kesin Hükmün Engelleyici Etkisi – Lehe Yasa Kuralının Uygulanması – Somut Cezanın Saptanmasında Alt Sınırdan Uzaklaşılması, Prof. Dr. Köksal Bayraktar Armağan, Cilt 1, Beta Yayınları, Ekim 2011, sayfa:271-285.
Nöroloji Uzmanlarının Bilirkişilik Sıfatıyla Adli Bilimler Bağlamındaki Rolleri, 25 Kasım – 01 Aralık 2011 tarihli 47. Ulusal Nöroloji Kongresi Adli Tıp ve Malpraktis Çalıştayı, Türk Nöroloji Dergisi, Cilt:18, Sayı:2, 2012, Sayfa: 46-53.
Adli Nöropsikiyatri Kitabı, Editör: Prof. Dr. Dursun Kırbaş, Nobel Tıp Kitapevleri, Yıl:2016, Sayfa: 179-192, ,
Yargı Bağımsızlığı, 18 – 19 Şubat 2012 tarihli Anayasa ve Ceza Hukuku ÇalıştayıSuç ve Ceza Hukuku Dergisi, Türk Ceza Hukuku Derneği Yayını, , Nisan-Mayıs-Haziran 2012, Sayı:2, Sayfa:105-123.
Türk Ceza Kanununda Yer Verilen Bilişim Alanındaki Suçlar ve Yargı Kararları Işığında Karşılaşılan Sorunlar, Prof. Dr. Füsun Sokullu Akıncı’ya Armağan, C: 2 (İÜHFM, C: LXXI), Legal Yayınları, İstanbul, 2013,Sayfa: 855- 890.
Hasta veya Hasta Yakını Tarafından Hekime Yönelik Gerçekleştirilebilecek Şiddet Vakalarında Karşılaşılabilecek Olası Ceza Hukuku Sorunları, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri Sempozyum Dizisi:78, Hekimlik Uygulamalarının Adli Tıbbi Güncellemesi Sempozyum Kitabı, 2012, Sayfa:71-85.
Bilişim Sistemleri Yoluyla Çocuklara Yönelik Cinsel İstismar Fiillerinin Ceza Mevzuatımız Açısından Değerlendirilmesi ve Bu Bağlamda Çocukların Korunmasına Yönelik Görüş ve Öneriler, Legal Hukuk Dergisi, Cilt:11, Sayı:121, Ocak 2013, Sayfa:3-20.
Ceza Yargılamasında Katılanın, Aynı Zamanda CMK 45. Maddede Öngörülen Kişilerden Biri Olması Halinde, Tanıklıktan Çekinme Hakkını kullanıp Kullanmayacağı Sorunu, Prof. Dr. Nur Centel’e Armağan, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi Özel Sayı C:19, Sayı:2, 2013, Sayfa: 191-209.
TCK’nın Genel Esasları Işığında Yeni Türk Ticaret Kanunu’nda Yer Alan Suçlarda Şirket Yöneticilerinin Ceza Sorumluluklarına İlişkin Genel Bakış, Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun İş Dünyasına Etkileri, Seçkin Yayınları, Ankara, Ekim 2014, Sayfa: 86-122.
İhale Şartlarını ve Fiyatını Etkilemek Amacıyla Yapılan Açık veya Gizli Anlaşmalardan Kaynaklanan Ceza Sorumluluğu, Kamu İhale Hukuku’na İlişkin Tebliğler ve Makaleler, Hukuk Yayınları Dizisi 310, Bilge Yayınevi Ankara, 2014, Sayfa:64-94.
Yargı Kararları Işığında Ceza ve Hukuk Mahkemelerinin Hukuka Aykırı Yöntemlerle Elde Edilen Delillere Yaklaşımı, Türk Ceza Hukuku Derneği, Sayı:2, Nisan,Mayıs,Haziran 2013,Sayfa:177-303.
İhaleye Fesat Karıştırma Suçu TCK m.235/2/a-3,4 Açısından Değerlendirme, Kamu İhale Hukuku’na İlişkin Tebliğler ve Makaleler -2 Kitabı, 1. Basım , Aristo Yayınevi, İstanbul, Ekim 2016, Sayfa : 38-84.
Bankacılık Yöntemlerinin Kullanılması Kapsamında Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama Suçu (Av. Serra Karadeniz ile birlikte), İş Bankası Yayınları Seza Reisoğlu Armağanı, Sayfa: 415-502.
Zeki Coşkun, 1960 yılında Sivas´ta doğdu. Kamu yönetimi öğrenimi gördü. İstanbul Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans ve doktora yaptı.
2001 yılından itibaren MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmaya başladı. Ayrıca Bilgi, Galatasaray, Maltepe ve Işık üniversitelerinde, özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Yayın ve iletişim sektöründe faaliyetlerde bulundu, Cumhuriyet, Radikal gibi gazetelerde köşe yazarlığı yaptı; kültür, sanat ve edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Belgesel filmler (TRT, Kültür A. Ş., TÜYAP) ve radyo programları hazırlayıp sundu, sergiler düzenledi.
Praetor Beyannamesi (Edictum praetoris) Roma Hukuku‘nun günümüze ulaşmış en önemli unsurlarından biridir.
Roma’da, Cumhuriyet döneminin başlarında bir yurttaş hakkını ileri sürmek için dava açmak istediği takdirde konsüle başvurmak ve talebini teamül tarafından öngörülen ya da XII Levha Kanunu’nda yazılı bulunan belirli bir usule bağlamak zorundadır ve bu sisteme “kanun davaları” (legis actiones) usulü denilmektedir.
Davacı bu minval üzere önde gelen yurttaşlar arasından bir hâkim tayin etmesi için öncelikle üst düzey bir magistra’ya başvurmak durumundadır. Davacının ayrıca kanunun öngördüğü bir davaya atıfta bulunması gerekmektedir. Zira talebin kanun davalarından birine tekabül etmemesi halinde yargılama gerçekleşmemektedir ve “dava yoksa, yargılama da yoktur.”
M.Ö. III. yüzyıldan itibaren bu sistemin katılığı gittikçe daha fazla rahatsızlık verir olmuş, Roma’nın gücünün artması, toprakların genişlemesi, gittikçe artan sayıda yabancının kentlere göç etmesiyle birlikte eski usulün çözmeye elvermediği yeni ihtilâf türleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kanun davaları usulünün esnetilerek dönüştürülmesi gerekli hale gelmiştir. Bu görev halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen praetor’a düşmüş, Praetor Beyannameleri, halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen Praetor’lar tarafından oluşturulmuş ve Roma Hukuku’nu geliştirmiştir.
Praetorlar ihtiyaç oldukça yeni davalar yaratarak hukuku söylemenin yeni tarzlarını geliştirmiştir. Praetorlar bunu, kendisini çevreleyen meslek hukukçularının (jurisprudent) yardımıyla, bir “formula” oluşturarak gerçekleştirmiştir. Formula praetor’un hâkimi atarken, uygun bir kanun davasının bulunmaması halinde, ona ihtilâfı ne surette çözebileceğini gösterdiği bir tür küçük programdır. Bu yeni usul “formula usulü” olarak adlandırılmış, ilk aşamada praetor mevcut davaları esnetme yoluna giderek bunların uygulama sahalarını yeni durumlara teşmil etti. İkinci aşamada ise praetor ve danışmanları mevcut davalarla herhangi bir ilgisi bulunmayan tümüyle yeni davalar geliştirdiler.
M.S. II. yüzyılda praetor’lar göreve başlamaları sırasında hukuka getirmeyi tasarladıkları yenilikleri ilân etme alışkanlığını kazandılar. Diğer magistra’lar gibi praetor da ius edicendi’ye, yani görev başlangıcında bir beyanname (edictum) yayınlama yetkisine sahipti. Adaletten sorumlu magistra’nın davacılara bahşetmeyi taahhüt ettiği davaların listesini içeren praetor beyannamesi bir tür yıllık adlî program meydana getirmektedir. Zira her bir yeni praetor selefleri tarafından getirilen davaları benimsemekte, bunlara sadece bazı yenilikler eklemektedir.
Praetor hukuku böylelikle sürekli bir yaratış süreci içerisinde bulunmuştur. Bu yeni hukuk, Cumhuriyet döneminin son iki yüzyılında ve İmparatorluk döneminin başlarında Roma hukukunun başlıca yaratıcı kaynağı olmuştur. Ancak bu son devirde praetor beyannameleri dinamizmini yitirmiş, yeni praetorlar beyannameyi değiştirmeksizin kopyalamakla yetinmeye başlamışlardır.
Roma’da, M.S. 130 yılına doğru imparator Hadrianus büyük hukukçu Iulianus’tan beyannameye nihaî bir tertip vermesini istemiş, Daimî Beyanname (Edictum perpetuum) ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede praetor’ların faaliyeti emperyal mevzuatla birlikte müteakip yüzyıllarda hukukî yaşamı düzenlemeyi sürdürmüştür. Geç İmparatorluk döneminin büyük hukukçuları Daimî Beyanname şerhleri (Libri ad Edictum) hazırlamışlardır. Bunlardan en meşhur olanı Ulpianus’un şerhidir.
XII Levha Kanunları(Lex Duodecim Tabularum) Roma’nın hukuk abidelerinin ilki ve en prestijlisidir. XII Levha Kanunu Roma yurttaşlarına (cives) mahsus hukuku ifade eden ius civile’nin temelini oluşturmuştur.
Erken Roma Cumhuriyeti’nin Pleb Tribünü olan Caius Terentilius Harsa, On İki Levha Kanunlarının yazılmasında önemli rol oynamıştır. MÖ 467’de Gaius, plebleri konsüllerin gücünü sınırlamaya teşvik etmiştir. Konsüllerin siyasî iktidarının (imperium) sınırlarının kanunen tespit edilmesi bu dönemde talep edilmeye başlanmıştır. Plebler dâhil olmak üzere tüm yurttaşların haklarının tanınması ve teminat altına alınması için yürütülen siyasî kampanya sonuç vermiştir.
XII Levha Kanunlarının Yazılış Süreci
Senato
XII Levha Kanunları, Patrici (soylular) ve Pleb (halk) arasındaki sınıf mücadelesi sonucunda oluşmuştur. Yurttaş olarak tam hukuki güvenceye sahip vatandaşlar Patricilerdir. Ticaret yapma ve mülkiyet hakkı, eşitliğe dayalı evlenme hakkı, seçme hakkı, memur seçme ve memurluk etme hakkı, silah kullanma hakkı ve orduda hizmet etme hakkı tamamen soylulara aitti. Tüm bu haklar babadan oğula geçmekteydi.
Patriciler, örf ve adetlerin yazıya geçirilmesine, uzun bir zaman karşı koymuşlardır. Patriciler birkaç yıl direndikten sonra M.Ö. 454 yılında konsüllerin imperium’unu düzenleyen kanun metinleri yazmakla görevli bir heyetin oluşturulmasını kabul etmişlerdir. Kanunun prestijini arttırmayı hedefleyen bir efsaneye göre heyet üyeleri Solon kanunlarını incelemek için Atina’ya gitmişlerdir. Pleb`lerin yoğun baskısı sonucunda M.Ö. 450 yılında kanunları oluşturmak için on kişilik bir komisyon (`decemviri legibus scribundis`) kurulmuş, Solon Kanunlarından da istifade edilerek XII Levha Kanunları iki yıl süren bir süreçte hazırlanmıştır. İlk on levha M.Ö. 451 yılında, diğer iki levha ise ertesi yıl yazılmışlardır. Hukukun yeni hükümlerinin yazılı olduğu bu levhalar forumda sergilenmekte ve böylece tüm yurttaşlar tarafından görülebilmekteydiler.
Forum Romanum
XII Levha Kanunları, on iki madeni veya tahta levha üzerine yazılmıştır. Senatonun onaylamasından sonra, tüm halkın görebileceği şekilde Roma’nın en büyük meydanına (Forum Romanum) asılmıştır. Bu nedenle adı XII Levha Kanunları olarak kalmıştır. XII Levha Kanunları, M.Ö.307` de Galler` in Roma`yı yağmalayarak imha etmelerine meydanda asılı kalmıştır.
Roma 12 Levha Kanunlar
XII Levha Kanunları(Lex Duodecim Tabularum)’nın bir kısmı M.Ö. 390 yılına doğru Galyalılar tarafından, daha sonra ise Cermen istilaları sırasında imha edilmiştir. Tahribata uğramaları nedeniyle bir kısmı günümüze kadar ulaşamamışlardır.
Hukuk Devleti ve XII Levha Kanunu
Kanunun muhtelif unsurları bu güne kısmen aktarılabilmiştir. Kanunların yazılı olduğu levhaların bir kısmı çeşitli tarihlerde savaş ya da yangın nedeniyle tahrip ya da yok olmuştur.
Mallara ve kişilere verilen zararlar, ibadet, aile, medeni usul ve icra usulleri hakkında hükümler bulunmaktadır.
Bu kurallar Roma Hukukunun günümüze kadar değişmeyen prensiplerini oluşturmuştur. İki toplum kesimi arasında yazılı bir kurallar sistemi oluşturulmuş, iktidar paylaşımı yapılmış, iki halk grubu seçme ve seçilme hakkına sahip olmuş, sınıf farklılıkları üzerinden kurulan ekonomik denge hukuk sistemine yansıtılmıştır.
XII Levha Kanununun en önemli getirisi Roma’da bir hukuk devleti tesis etmesidir. Yurttaşlara belirli haklar tanıyan kanun, dava yoluyla bu haklara saygı gösterilmesinin sağlanması imkanını getirmektedir. Kanuni koşulların bulunması halinde her yurttaş bir magistraya başvurarak yargılamadan yararlanabilmektedir. Bu durum, pontif ve konsüllerin keyfî uygulamalarına terk edilmiş eski hukuka nazaran gerçek bir devrim teşkil etmektedir.
On İki Levha Kanunları, Hellenistik dönem hukukunu, Ortaçağın Justinianus yasalarını ve Modern Hukukun oluşumunu doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiştir.
Roma Hukukunun temeli olan On İki Levha Yasaları, hukuk olmadan devletin de olmayacağını ve yasaların halkın isteği ve oyuyla yapılması gerektiği düşüncesini sonraki dönemlere miras bırakmıştır.
Uzlaşma: Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesinde sayılan suçlarla ilgili olarak, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcıları tarafından, dava açıldıktan sonra mahkemeler tarafından yapılan, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişimidir (5271 sayılı Kanun, m. 253, 254)
Uzlaşma, tarafların taleplerinden taviz vermeye hazır olduğu bir süreçtir. Tartışma, müzakere ve iletişim teknikleri yoluyla, taraflar ortak bir noktada buluşmaktadır. Bu uzlaşmayı sağlayan uzman kişiye uzlaştırmacı denmektedir.
Özel hukuk uyuşmazlıklarında kullanılan ARABULUCULUK kavramından farklı olarak Ceza Hukuku uyuşmazlıklarındaki müzakereye açık anlaşma süreçlerine uzlaşma denmektedir.
Uzlaştırmacı: Şüpheli veya sanık ile mağdur veya suçtan zarar gören arasındaki uzlaştırma müzakerelerini yöneten kişidir. Cumhuriyet savcısı tarafından görevlendirilmektedir. Uzlaştırmacıların avukat veya formel hukuk eğitimi almamış kişilerden seçilmesi eleştiri konusu olmaktadır.
Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239),
suçları.
c) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar.
(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.
(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda (madde 123/A), uzlaştırma yoluna gidilemez. (Ek cümle: 26/6/2009 – 5918/8 md.) Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz.
(4) Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya tâbi olması ve kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunması hâlinde, dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren üç gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır.
(5) Uzlaşma teklifinde bulunulması halinde, kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukukî sonuçları anlatılır.
(6) Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle mağdura, suçtan zarar görene, şüpheliye veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması halinde, uzlaştırma yoluna gidilmeksizin soruşturma sonuçlandırılır.
(7) Birden fazla kişinin mağduriyetine veya zarar görmesine sebebiyet veren bir suçtan dolayı uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, mağdur veya suçtan zarar görenlerin hepsinin uzlaşmayı kabul etmesi gerekir.
(8) Uzlaşma teklifinde bulunulması veya teklifin kabul edilmesi, soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel değildir.
(9) (Mülga: 24/11/2016-6763/34 md.)
(10) Bu Kanunda belirlenen hâkimin davaya bakamayacağı haller ile reddi sebepleri, uzlaştırmacı görevlendirilmesi ile ilgili olarak göz önünde bulundurulur.
(11) Görevlendirilen uzlaştırmacıya soruşturma dosyasında yer alan ve Cumhuriyet savcısınca uygun görülen belgelerin birer örneği verilir. Uzlaştırma bürosu uzlaştırmacıya, soruşturmanın gizliliği ilkesine uygun davranmakla yükümlü olduğunu hatırlatır.
(12) Uzlaştırmacı, dosya içindeki belgelerin birer örneği kendisine verildikten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaştırma işlemlerini sonuçlandırır. Uzlaştırma bürosu bu süreyi en çok yirmi gün daha uzatabilir.
(13) Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma müzakerelerine şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve vekil katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisi ya da vekilinin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi halinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır.
(14) Uzlaştırmacı, müzakereler sırasında izlenmesi gereken yöntemle ilgili olarak Cumhuriyet savcısıyla görüşebilir; Cumhuriyet savcısı, uzlaştırmacıya talimat verebilir.
(15) Uzlaşma müzakereleri sonunda uzlaştırmacı, bir rapor hazırlayarak kendisine verilen belge örnekleriyle birlikte uzlaştırma bürosuna verir. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde, tarafların imzalarını da içeren raporda, ne suretle uzlaşıldığı ayrıntılı olarak açıklanır. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırma bürosu soruşturma dosyasını, raporu ve varsa yazılı anlaşmayı Cumhuriyet savcısına gönderir.
(16) Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler.
(17) Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın, tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza eder.
(18) Uzlaştırmanın sonuçsuz kalması halinde tekrar uzlaştırma yoluna gidilemez.
(19) Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, 171 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, 171 inci maddenin dördüncü fıkrasındaki şart aranmaksızın, kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden sayılır.
(20) Uzlaştırma müzakereleri sırasında yapılan açıklamalar, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.
(21) Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç, uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek uzlaştırma bürosuna verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez.
(22) (Değişik birinci cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırmacıya Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen tarifeye göre ücret ödenir. Uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri, yargılama giderlerinden sayılır. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde bu giderler Devlet Hazinesi tarafından karşılanır.
(23) Uzlaşma sonucunda verilecek kararlarla ilgili olarak bu Kanunda öngörülen kanun yollarına başvurulabilir.
(24) (Değişik: 24/11/2016-6763/34 md.) Her Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde uzlaştırma bürosu kurulur ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı ile personel görevlendirilir. Uzlaştırmacılar, avukatların veya hukuk öğrenimi görmüş kişilerin yer aldığı, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen uzlaştırmacı listelerinden görevlendirilir. Uzlaştırmacı, hazırladığı raporu, tutanakları ve varsa yazılı anlaşmayı büroya gönderir. Uzlaştırma süreci sonunda soruşturma dosyaları, uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcıları tarafından sonuçlandırılır.
(25) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.)Uzlaştırmacıların nitelikleri, eğitimi, sınavı, görev ve sorumlulukları, denetimi, eğitim verecek kişi, kurum ve kuruluşların nitelikleri ve denetimleri ile uzlaştırmacı sicili, uzlaştırmacılar ve eğitim kurumlarının listelerinin düzenlenmesi, Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde kurulan uzlaştırma bürolarının çalışma usul ve esasları, uzlaştırma teklifi ile müzakere usulü, uzlaştırma anlaşması ve raporda yer alacak konular ile uygulamaya dair diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.
Mahkeme tarafından uzlaştırma
Madde-254
(Değişik: 6/12/2006-5560/25 md.)
(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir.
(2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def’aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır.
Birden çok fail bulunması hâlinde uzlaşma
Madde-255
(1) Aralarında iştirak ilişkisi olsun veya olmasın birden çok kişi tarafından işlenen suçlarda, ancak uzlaşan kişi uzlaşmadan yararlanır.
CMK Madde 253 Gerekçesi
Bu maddede yer alan uzlaşma, aslında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda düzenlenmesi gereken yeni bir kurumdur. Ancak söz konusu kurumun, esas maddî ceza hukukuna ilişkin hükmünün, Türk Ceza Kanunu içinde yer alması zorunludur. Bu nedenle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısının 17 nci maddesiyle Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesiyle uzlaşmanın maddî ceza hukukuna ilişkin hükmüne Türk Ceza Kanununda yer verilmektedir. Böylece 262 nci madde uzlaşmanın nasıl uygulanacağına dair usul esaslarını belirlemektedir. Aslında Tasarının bu maddesi ile mevzuatımıza bugün artık Batı hukukunun kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerce mevzuata sokulması tavsiye edilen yepyeni bir kurum, uzlaşma (mediation) getirilmiş olmaktadır.
Suç mağdurlarına karşı ceza adalet sisteminde onların yararlarını korumak amacını güden bir duyarlılığın gittikçe güçlenerek ortaya çıktığı görülüyor. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bugüne kadar mağdurlara karşı gösterilen özel dikkat sadece bazı adam öldürme, terör ve örgütlü suçlarda ve cezaların ertelenmesi gibi bazı kurumlar yönünden söz konusu olabiliyordu. Oysa bugün Batı ülkelerinde özel kanunlarla suç mağdurlarına veya ailelerine devletin tazminat ödemesi bile öngörülmektedir. XXI. Yüzyıl adalet sistemi, ceza adaleti yerine getirilirken, mağdurun tatmin edilmesini de ön plâna çıkarmış bulunmaktadır: Suça karşı sadece ceza yaptırımı yeterli değildir; zararın giderilmesi ve onarım en başta gelen amaç sayılmalıdır.
İşte böylece uzlaşmanın hedefi suçun işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, hâkim veya Cumhuriyet savcısının ya da onların atayacakları bir uzlaştırmacının girişimleriyle çözmek hem adaleti sağlamak ve hem de mağduru tatmin etmektir. Böylece zarar giderilince fail ile mağdur arasında barış sağlanabilecektir. Gerçi uzlaşma dışındaki bir kısım yollarla da tazminatın sağlanması olanağı vardır. Ancak uzlaşma kurumunda zararın giderilmesi onarım yanında ayrıca bir moral unsurun da sağlanmasını olanaklı kılmaktadır. Uzlaşma böylece özel önleme işlevine yardım ettiği gibi genel olarak kamunun yararlarının korunmasını da sağlamaktadır. Uzlaşma ile fail işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek, suçun sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş olmaktadır. Failin ceza sorumluluğu saptanıp zararın giderilmesi için gereken de yapılmış bulunacağından hem adalet yerine getirilmiş olacak, fiille ihlâl edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliği vurgulanacak ve dolayısıyla kamusal barışın yeniden kurulmasına hizmet edilecek ve ayrıca devlet, yaptırım uygulamak yönünden katlanacağı bir çok masraftan da kurtulmuş olacaktır. Bu çeşit uygulamalara “onarıcı adalet” denilmektedir.
Tasarının kabul ettiği sisteme göre uzlaşma aşağıdaki esaslar çerçevesinde gerçekleştirilecektir:
Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesinde uzlaşmanın hangi suçlarda uygulanabileceği belirlendiğinden bu hâllerde Cumhuriyet savcısı, Kanunun saptadığı usule göre faili davet edecek ve aşağıdaki işlemleri gerçekleştirecektir:
Suç failine, fiilinden dolayı sorumluluğu kabul edip etmediğini soracaktır.
Fail sorumluluğu kabullendiğinde ikinci olarak fiilinin neden olduğu maddî ve manevî zararların tümünü veya bunun büyük bir kısmını ödemeyi veya zararları gidermeyi kabul edip etmediğini keza soracaktır; cevap olumlu ise,
Durumu mağdura veya varsa yasal temsilcisine bildirecektir.
Mağdur, özgür iradesiyle uzlaşacağını bildirdiğinde dosya zararın uzlaşmaya uygun olarak giderilmesine kadar muhafaza edilecektir. Zarar uzlaşma çerçevesinde giderilmezse kamu davası derhal açılacaktır.
Zarar giderildiğinde Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilecektir.
Suç faili ve mağdur arasındaki maddî ve manevî zararı giderme, bazen müzakereyi gerektirebilir. Böyle bir olasılığı karşılamak üzere dördüncü fıkra Cumhuriyet savcısının uzlaşma işlemlerini idare ederek tarafları birleştirip bir sonuca ulaşmalarını sağlamak üzere bir veya birden çok uzlaştırmacı atamasını öngörmüştür. Uzlaştırmacı bir avukat olacaktır. Adı geçen derhal işe koyulacak ve atanmasından itibaren on gün içinde müdahalelerini ve sonuçlarını belirten bir raporu Cumhuriyet savcısına sunacaktır.
Uzlaştırma işlerinin giderleri, uzlaştırmacı avukata verilecek ücret dahil, suç faili tarafından ödenmeden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmeyecektir.
7188 sayılı kanun ile yapılan değişikliklerin gerekçesi: Düzenlemeyle, uygulamadan gelen talep ve öneriler ile günümüz çağdaş ceza adalet sistemlerinin genel yönelimi dikkate alınarak uzlaştırma kapsamındaki suç listesi genişletilmektedir. Kapsamın genişletilmesiyle, şüphelilerin doğrudan kamu davası ve cezai yaptırımlar yerine, ceza muhakemesinin onarıcı adalete dayanan kurumlarıyla karşılaşmaları amaçlanmaktadır. Böylelikle, suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzen, taraflar arasında sağlanan barış yoluyla yeniden tesis edilmektedir. Ayrıca, uyuşmazlıkların alternatif usuller uygulanarak mağdur odaklı bir yaklaşımla giderilmesi, geleneksel muhakeme yoluna nazaran yargı sistemini rahatlatan ekonomik faydalar da sağlamaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen değişiklikle, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte “aynı mağdura karşı” işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Böylelikle farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar bakımından bu kısıtlama kaldırılmakta ve uzlaştırma kapsamında olması halinde diğer mağdurların şüpheliyle uzlaşabilmelerine imkân tanınmaktadır.
Maddenin onikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, uzlaştırma işlemlerinin sonuçlandırılması için öngörülen uzatma süresi artırılmaktadır
Martin Luther King, ABD’deki Sivil Haklar Hareketi öncüsüdür.
“Bir hayalim var’ mottosu ile dünya tarihine yazılan ünlü konuşmasını, 28 Ağustos 1963’te yaptı. İlham verici bir lider olarak büyük bir kalabalığa hitap etti, olağanüstü sahne yarattı, birlik hissi veren bir atmosferi oluşturdu. Konuşmayı, 250 bin kişi ayakta dinledi ve alkışladı, televizyonlardan da milyonlarca insan izledi. Washington DC’deki Lincoln Anıtı’nda yapılan konuşma, tarihin akışını değiştirdi ve gelecek nesillere umut verdi.
Konuşma; özgürlük ve demokrasi temelinde kurulan ABD’de siyah-beyaz ayrımı olmaksızın gerçek özgürlüğe giden yolu açtı. Barışçıl direnişin savunucusu olan King, Amerikan toplumundaki derin ırkçı bölünmeleri ortadan kaldırmayı hedefledi. Bu konuşma, ABD’deki ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadelede dönüm noktası olarak kabul edildi.
“Bir Hayalim Var” konuşması, küresel insan hakları hareketlerinin de sembolü haline gelmiştir. Dünya genelinde şiddet karşıtı ve ırkçılık karşıtı görüşleri ile kabul gören Martin Luther King, 1964 yılında Nobel Barış Ödülü‘nü kazanmıştır.
Bir hayalim var / Martin Luther King
Bugün burada sizlerle, özgürlük adına halkımızın tarihine geçecek en büyük mitingde bir arada olmaktan mutluyum.
Beş yıl önce(1863 Lincoln Yasası) sembolik olarak gölgesinde durduğumuz muhteşem Amerika özgürlük Bildirgesi (Emancipation Proclamation) imzalandı. Bu son derece önemli olay, utandıran adaletsizliğin ateşinde dağlanan milyonlarca siyahi köleye umut ışığı olmuştur.
King’in “Bir Hayalim Var” adlı konuşması, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Abraham Lincoln tarafından 22 Eylül 1862 tarihinde ilan edilen Özgürlük Bildirgesi’nden yaklaşık bir yıl sonra yapıldı.
Ülkemiz tarihinde özgürlüklerle ilgili düzenlenmiş olan bu en büyük gösteride, şu anda aranızda bulunmaktan kıvanç duyuyorum.
Bundan bir asır kadar önce, şu an manevi himayesinde bulunduğumuz büyük Amerikalı, Özgürlük Beyannamesi’ni imzalanmıştı. Bu tarihi belge, esaret zinciri altında yaşamış ve adaletsizlik ateşiyle yanıp kavrulmuş milyonlarca zenci için, uzun ve zifiri karanlık esaret gecelerini sona erdirecek bir umut ışığı haline gelmişti. Ancak ne yazık ki, bundan 100 yıl sonra bile, siyahlar hala özgür değil ve hayatlarını ırkçılığın ve ayrımcılığın prangalarına mahkûm olarak, sürünerek geçiriyorlar.
Uçsuz bucaksız zenginlikler okyanusun içinde, fakirlikle kuşatılmış yalnız bir adada yaşıyorlar. Hala kendilerini Amerika toplumundan dışlanmış, kendi toprakları üzerinde sürgün hissediyorlar ve acılar içinde kıvranıyorlar. İşte bu maksatla; bugün, bu utanç verici durumu gözler önüne sermek için burada toplanmış bulunuyoruz.
Bir anlamda bugün, ülke başkentine artık vadesi dolmuş çeklerimizi bozdurmak için geldik. Büyük cumhuriyetimizin yüksek mimarı, İnsan Hakları Beyannamesi’nin ve anayasamızın muhteşem sözlerini imzaladıklarında, aynı zamanda her bir Amerikalı’nın bu mirastan kendine düşen payı alabileceğini de vaat etmekteydiler.
Bu öyle bir vaatti ki, herkesin; evet, siyah olsun beyaz olsun herkesin vazgeçilmez ve devredilemez, özgürce yaşama ve mutlu olma haklarını teminat altına almaktaydı.
Bu gün artık şurası gerçektir ki, Amerika vaat edilen bu haktan, vatandaşlarının renkleri söz konusu olduğunda, vazgeçmiş gibi görünüyor. Bu kutsal yükümlülüğü ifa etmek yerine, zenci vatandaşlara, üzerinde “karşılıksız” yazan sahte çekler veriliyor.
Ancak biz, Adalet Bankası’nın iflas etmiş olduğuna inanmıyoruz.
Bu ülkenin engin fırsatlar hazinesinin iflas etmiş olduğuna inanmak istemiyoruz. Onun için buraya; bu çekin, dilediğimiz anda özgürlüğümüzü ve sosyal güvencemizi geri verecek olan bu çekin, karşılığını almaya geldik.
Ayrıca, bu kutsal mekândan, Amerika’ya, bu işin çok acil olduğunu hatırlatmaya geldik. İşleri ağırdan alma veya uyuşturucu çekmiş kişiler gibi yavaştan hareket etme zamanı değildir. Vakit, demokrasiyle ilgili vaatlerin gerçekleştirme zamanıdır. Ulusumuzu adaletsizlik ve ırkçılık bataklığından, kardeşliğin sağlam zeminine oturtma zamanıdır. Vakit, tanrının tüm evlatları arasında gerçekleştirme zamanıdır.
İçinde bulunduğumuz şu anın aciliyetini görmezden gelmek ve bizi siyah vatandaşların kararlılığını yanlış değerlendirmemek, ülkemiz için gerçek bir felaket olabilir. Siyahların memnuniyetsizliğinin yol açtığı bu bunaltıcı sıcak yaz ateşi, ta ki kardeşliğin ve özgürlüğün geleceği serin sonbahar günlerine kadar sürecektir. 1963 yılı bir son değil, yalnızca bir başlangıçtır. “Zencilerin biraz hava atıp boşalmaya ihtiyaçları var, bunlar hemen sakinleşirler” diye düşünenler şunu iyi bilsinler ki, eğer bu usul önceki tutumlarına yeniden dönecek olursa, sarsıcı bir uyanışla karşılaşacaklardır. Zencilerin vatandaşlık hakları verilmediği sürece, Amerika’da ne bir rahat ne de bir huzur kalacaktır. Ta ki, adaletin aydınlığına kavuşuncaya kadar, isyan fırtınaları ulusumuzun temellerini sarsmaya devam edecektir.
Adalet sarayına giden sıcak eşiğin üzerinde durmakta olan halkıma da söylenecek bir çift sözüm var. Haklı davamızı gerçekleştirme yolunda yanlış tutum ve davranışların esiri olmamalıyız.
Hürriyet ateşimizi acı ve nefret kâsesinden içerek söndürmeye çalışmalıyız. Mücadelemizi daima ve kar ve disiplinin yüce kanatları altında sürdürmeliyiz. Yaratıcı protestolarımızın fiziksel bir şiddete dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. Her zaman, fiziksel güce, manevi gücümüzün sosuz yücelikleriyle karşılık vermeliyiz.
Zenci toplumunu çepeçevre kuşatmış bulunan bu yeni ve kutsal militan ruh, bizi tüm beyaz insanlara karşı bir güvencesizliğe yöneltmemelidir. Beyaz kardeşlerimizin pek çoğu, kendi kaderlerinin bizimki ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu idrak etmektedir. Bunun en güzel delili, şu an bizim aramızda bulunmuş olmalarıdır. Biz, bu yolu tek başımıza yürüyemeyiz.
Yolumuzda ilerlerken; daima ileriye bakacağımıza söz vermeliyiz. Artık geri dönmemiz mümkün değil… Kendilerini vatandaşlık hakları uğruna adamış kimselere, “daha ne zaman tatmin olacaksınız?”diyenlere, zenci halkın hiçbir zaman dile getiremediği polis zulüm ve dehşetin bittiği ana kadar, “asla tatmin olmayacağız!” diyeceğiz.
Bizler, bu yolda yürümekten bitkin düşmüş vücutlarımız, otobandaki motellerde ve şehirdeki otellerde istirahat edemedikçe, asla tatmin olmayacağız.
Bizler, çocuklarımızı kimliklerinden sıyıran ve insanlık değerlerinden koparan “beyazlara mahsustur” yazan tabelalar var olduğu müddetçe asla tatmin olmayacağız.
Mississippi’deki bir zenci oy veremediği ve New York’taki bir zenci oy vermeye değer bir şey olmadığına inandığı müddetçe, asla tatmin olmayacağız.
Bizler, adalet sular gibi çağlamadıkça ve haklar gür bir nehir gibi coşmadıkça, katiyen tatmin olamayız ve olamayacağız.
Bir çoğunuzun buraya büyük bir çalkantı ve zorlukların içinden sıyrılarak geldiğinizi anlamıyor değilim. Kiminiz daracık zindanlardan henüz kurtulmuş olarak burada bulunuyorsunuz. Kimileriniz de, hürriyet aşkınız zulüm rüzgârlarıyla gölgelendiği ve polis işkencesiyle tepelendiği yerlerden geliyorsunuz.
Sizler, ıstırabın her çeşidini tatmış kahramanlarsınız! Acı çekmeden kazanılan başarıların gelip geçici olduğu inancıyla, yolunuza devam edin…
Bu durumun bir şekilde değiştirilebileceğini ve mutlaka değişeceğini bilerek Mississippi’ye dönün, Alabama’ya dönün, Güney Carolin’e, Georgia’ya, Louisiana’ya dönün, modern şehirlerimizin kıyısındaki fakirhanelerinize ve gettolarınıza geri dönün.
Bugün size şunu hatırlatıyorum ki, dostlarım, ümitsizlik batağında boğulmayalım. Şu an yaşamış olduğumuz ve önümüzde bulunan zorluklara rağmen, hala bir hayalim var benim. Bu hayal, Amerikan rüyasının derinliklerine kök salmış bir hayaldir.
Evet… Bir hayalim var benim!
Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkacak ve kendi inanç değerlerini tam anlamıyla yaşayacak. Şu husus apaçık ortadadır ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır.
Bir hayalim var benim!
Gün gelecek, bir zamanlar köle olanların evlatlarıyla yine bir zamanlar köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde, birlikte kardeşlik sofrasına oturabilecekler…
Bir hayalim var benim!
Gün gelecek, Mississippi eyaleti bile, adaletsizliğin ve baskıların ateşiyle bunalmış olan o eyalet bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek…
Bir hayalim var benim!
Gün gelecek, dört büyük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerinin yapısına göre değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar…
Bugün bir hayalim var benim!
Gün gelecek, Alabama eyaleti, şirret ırkçıları ile, ağzından hep müdahale ve yasaklar yönünde sözler dökülen valisi ile, o eyalet bile, minicik siyah erkek ve kız çocuklarının, minicik beyaz erkek ve kız çocukları ile, kardeşçe el ele tutuşabilecekleri bir yer olacaktır…
Bugün bir hayalim var benim!
Evet, bir hayalim var! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Tanrı’nın yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.
Bizim umudumuzdur bu! Bu umutla güneye gideceğiz. Bu inançla umutsuzluk dağlarını yontarak bir umut anıtı yapacağız. Bu inançla ülkeyi saran ahenksiz sesleri kardeşliğin senfonisine dönüştüreceğiz. bu inanç sayesinde, bir gün özgür olacağınızı bilerek, hep beraber mücadele edecek, hep beraber hapse düşecek ve hürriyet için hep beraber ayağa kalkacağız.
İşte o gün yüce Tanrı’nın bütün kulları yepyeni bir ruhla söylenecekler bu şarkıyı:
Benim ülkem, senin ülken. Özgürlüğün güzel yurdu, sana söylüyorum bu şarkıyı. Atalarımın öldüğü toprak burası. Şehitlerin gururu olan toprak… Her bir dağın yamacından, özgürlük yankılanacak!
Ve eğer Amerika büyük bir ülke olacaksa, bunun gerçekleşmesi şarttır. Öyle ise,
New Hampshire’ın yüce tepelerinden özgürlük.
Yankılansın, New York’un ulu dağlarından.
Ve… Pennsylvania dağ kasabalarının zirvelerinden.
Colorado’nun karlarla kaplı kayalıklarından yankılansın!
Mississippi’deki her bir ağacın yamacından yankılansın özgürlük.
Ve bunu başardığımızda, her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlük şarkısının yankısını duyduğumuzda, o gün daha da yakın olacak ve Tanrı’nın bütün kulları siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve Budistler el ele tutuşarak siyahların eski bir ilahisini söyleyecekler.
Sonunda özgürüz! Şükürler olsun Tanrım! Sonunda hepimiz özgürüz.
Martin Luther King, Jr
28 Ağustos 1963 / Lincoln Memorial, Washington D.C
Hukukçu, Rus oyun yazarı, besteci, şair ve diplomat Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov doğdu. (Ölümü: 11 Şubat 1829) Moskova Devlet Üniversitesi’nde bilim ve hukuk üzerine eğitim gördü. Hariciye Bakanlığı’nda memur olarak çalışırken edebiyatla ilgilenmeye başladı. 1816’da ilk şiir şeklinde “Genç Çiftler (Молодые супруги)” adlı komedisi sahnelendi.
1809
Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon doğdu. (Ölümü: 19 Ocak 1865) Kendini “anarşist” olarak adlandıran ilk kişidir ve ilk anarşist düşünür olarak nitelenir.
1863
Alman avukat, devlet adamı ve Merkez Partisi’nin lideri Wilhelm Marx doğdu. (Ölümü: 5 Ağustos 1946) Bonn Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1888’de tapu sicilinde deneti olarak çalıştı. Bir süre avukatlık yaptı. 1894’te yargıç oldu, mahkeme üyeliği ve başkanlık görevlerinde bulundu. İstinaf Mahkemesi genel kurulunun başkanlığına yükseldi. Katolik Okullar Örgütü’nün kurucusu ve ilk başkanıydı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Katolik Almanya İçin Halk Birliği’nin başkanı oldu. 17 Ocak 1922 – 8 Aralık 1928 arasında parti başkanlığını yürüttü. 30 Kasım 1923 – 15 Ocak 1925 arasında Alman Sansölyesi, 10 Ocak 1926–12 Mayıs 1926 arasında Adalet Bakanı ve 17 Mayıs 1926–12 Haziran 1928 arasında tekrar şansölye olarak görev yaptı.
1873
Avusturyalı Marksist hukukçu, sosyolog ve sosyalist teorisyen Max Adler doğdu. (Ölümü: 28 Haziran 1937) Viyana Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1904-1922 arasında Marx-Studien dergisinin editörlüğünü yaptı. Der Kampf dergisinde makaleler yazdı. 1907’de Karl Renner ile birlikte “Viyana Sosyoloji Topluluğu”nu kurdu. 1920-1923 yılları arasında Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nden milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı. 1934’te Viyana Üniversitesinde sosyoloji dersleri vermeye başladı. I. Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfı içindeki değişiklikler, aydınlar, hukuk, devlet ve özellikle Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” üzerine incelemeler yaptı.
1882
Polonya akademik sosyolojisinin ve sosyolojide düşünce okulunun kurucusu, Polonyalı filozof ve sosyolog Florian Witold Znaniecki doğdu. (Ölümü: 23 Mart 1958) William I. Thomas ile birlikte , modern çağın temeli olarak kabul edilen Avrupa ve Amerika’da Polonyalı Köylü çalışmasının ortak yazarı olarak uluslararası ün kazandı. Ayrıca hümanist katsayı ve kültürcülük gibi terimleri tanıtarak sosyoloji teorisine büyük katkılarda bulundu. Çalıştığı Adam Mickiewicz Üniversitesi’nde ilk Polonya sosyoloji bölümünü kurdu. Amerikan Sosyoloji Derneği’nin 44. Başkanı seçildi.
1918
Mısırlı devrimci, milliyetçi ve sosyalist lider Cemal Abdünnasır Hüseyin doğdu. (Ölümü: 28 Eylül 1970) Kısa bir süre hukuk okuduktan sonra 1937’de Kraliyet Askerî Akademisi’ne girerek 1939’da mezun oldu. Mısır’ın ikinci cumhurbaşkanı olarak seçildi. Etkin bir dış politikayla Arap dünyasında önemli bir rol oynadı.
1919
Alman hukukçu, sosyalist ve Almanya Komünist Partisi ortak kurucusu Karl Liebknecht yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Ağustos 1871) Humboldt Üniversitesi‘ndeki hukuk ve politik ekonomi eğitimi sırasında Marksist düşünceyi benimsedi. 1897’de Würzburg Üniversitesi‘nde doktorasını tamamladı ve 1899’da kardeşi Theodor Liebknecht ile beraber Berlin’de bir hukuk bürosu açarak serbest avukatlık yapmaya başladı. Liebknecht, 1919’da Almanya‘daki Spartaküs Hareketi’ne(Daha sonra Almanya Komünist Partisi adını almıştır) öncülük ederek sosyalist devrim gerçekleştirmeye çalıştı ancak milliyetçiler tarafından arkadaşlarıyla birlikte vahşice katledildi. (Baknz: Rosa Luksemburg)
1929
Afro-Amerikan Baptist papaz ve Amerikan yurttaş hakları hareketi önderi Martin Luther King, doğdu. (Ölümü: 4 Nisan 1968) King’in, ‘Benim bir hayalim var‘ konuşması, 28 Ağustos 1963’te yapıldı. Konuşmayı, 250 bin kişi ayakta dinledi ve alkışladı, televizyonlardan da milyonlarca insan izledi. Washington DC’deki Lincoln Anıtı’nda yapılan konuşma, tarihin akışını değiştirdi ve gelecek nesillere umut verdi. Konuşma; özgürlük ve demokrasi temelinde kurulan ABD’de siyah-beyaz ayrımı olmaksızın gerçek özgürlüğe giden yolu açtı. King, Bağımsızlık Bildirgesi, Özgürlük Bildirgesi ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’na özel vurgular yaptı ve 1863’te milyonlarca köleyi özgür ilan eden Abraham Linloln’ün çıkardığı yasanın önemini özellikle vurguladı. Dünya genelinde şiddet karşıtı ve ırksal eşitlik görüşleriyle tanındı ve 1964 yılında Nobel Barış Ödülü kazandı. Ölümünden 9 yıl sonra, eski ABD başkanı Jimmy Carter tarafından Başkanlık Özgürlük Ödülü’ne layık görüldü ve onuruna Martin Luther King Günü kutlanmaya başlandı.
Mısır Hükûmeti, ülkedeki bütün İngiliz ve Fransız bankalarının kamulaştırılacağını açıkladı.
1964
III. Londra Konferansı 15 Ocak 1964 tarihinde toplandı. Birleşik Krallık, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Hükûmetleri ile Kıbrıs Türk ve Rum toplumu liderleri katıldı.
1987
Başörtüsü yasağı nedeniyle Erzurum İlahiyat Fakültesi öğrencileri, dekanlık binasını işgal etti.
1988
İrlandalı hukukçu ve politikacı Seán MacBride yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ocak 1904) Dublin Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü’nde görev aldı. Yaptığı çalışmalarla ve “adaletsizliğe karşı mücadelede dünyanın vicdanını harekete geçiren” adam olarak 1974 yılında Nobel Barış Ödülüne layık görüldü. International Committee of Jurists in Genel Sekreterliğini yaptı ve International Peace Bureau kurumuna başkan olarak seçildi. Organisation for European Economic Co-operation (OECD) kurumunda başkan yardımcılığı, Avrupa Konseyinde Bakanlar konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu.
1991
Sosyalist Birlik Partisi 15 Ocak 1991 tarihinde TBKP, TSİP ve Sosyalist Parti’den kopan bir grup ve bazı bağımsız sosyalist aydınlar tarafından (SBP) kuruldu. Partinin ilk genel başkanı Sadun Aren’dir. Katıldığı tek seçim olan 1994 yerel seçimlerinde %0,30 oranında oy almıştır. SBP, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi kararından kısa bir süre önce parti kendisini feshetmiş, kadrolarının çoğunluğu Birleşik Sosyalist Parti‘ye katılmış ve 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nin kuruluşunda aktif rol almışlardır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapatılan siyasi partiler arasında kısa süre sonra kapatılan partiler arasındadır.
1992
Avrupa Birliği’nin, Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığını resmen tanıması üzerine Yugoslavya dağıldı.
1996 *
Güçlükonak Katliamı gerçekleşti. Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde 11 köylü bir minibüs içerisinde kurşunlanıp, yakılarak katledildi. Albay Oğuz Kalelioğlu katliamın PKK tarafından gerçekleştirildiğini ve örgütün bir ay önce ilan ettiği ateşkesi bozduğunu açıkladı. Sivil toplum kuruluşu yetkilileri, aydın ve sanatçılar, bölgede yaptıkları incelemeler sonucunda olayın devlet içindeki güçler tarafından gerçekleştirildiği iddia etti ve olayı yargıya taşıdı. Açılan davaların hiçbirinden sonuç alınamadı. Olaydan 13 yıl sonra dönemin devlet bakanı Adnan Ekmen katliamın JİTEM tarafından gerçekleştirildiği iddia edildi.
1996
Kumkapı Davası sanığı Zeynep Uludağ, 6 yıl 8 ay hapis cezası aldı.
1997
Basında promosyonunu yasaklayan yasa TBMM’de kabul edildi.
2005
Teksas’taki bir askeri mahkeme, Charles Graner Jr. isimli ordu mensubunu, Irak’taki Abu Garip cezaevindeki mahkûmlara fiziksel, cinsel ve psikolojik tacizde bulunduğu gerekçesiyle 10 yıl hapse mahkûm etti. Askere, tutuklulara kötü muamelede bulunmak için komplo kurmak , tutukluları taciz, zulüm ve kötü muameleden korumamak, ayrıca saldırı, ahlaksızlık ve görevi ihmal suçlamaları yöneltilmişti.
2012
Galiçyalı hukukçu ve muhafazakâr siyasetçi Manuel Fraga Iribarne yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Kasım 1922) Santiago de Compostela Üniversitesi’nde Hukuk , Siyaset ve Ekonomi eğitimi aldı. Valencia Üniversitesi’nde Hukuk Tarihi alanında profesör olarak görev yaptı. Madrid Complutense Üniversitesi Siyasal ve İktisadi Bilimler Fakültesi Devlet Teorisi ve Anayasa Hukuku Kürsüsünde ders verdi. 1951’de Hispanik Kültür Enstitüsü’ne Genel Sekreter olarak atandı. 15 yıl boyunca Galiçya Başbakanlığı yaptı. İspanya’da Franco rejiminin en önemli ideologlarından biri oldu. İspanyol Halk Partisi’nin onursal başkanı seçildi.
2014
Yargıçlar Sendikası Başkanı ve Çankırı hakimi Ömer Faruk Eminağaoğlu, Gezi Parkı eylemlerine Ankara`da katıldığı ve polisin müdahalesini engellemeye çalıştığı iddiasıyla Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi`nde açılan davanın 2`nci duruşmasında beraat etti. `Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu`na` muhalefet etmek suçundan yargılanan Eminağaoğlu, ‘Gezi sürecinin barışçıl olmak kaydıyla bir hak ve özgürlük kullanımı olduğu verilen bu kararla ortaya konmuştur’ dedi.
2021
83 baro başkanı, AYM’ye seçilecek üye için 32 aday adayı arasından TBMM’ye önereceği 3 ismi: Çorum Barosu Başkanı Kenan Yaşar, Diyarbakır Barosu üyesi Zülal Erdoğan ve Erzurum Baro Başkanı Talat Göğebakan’dan birisi, TBMM tarafından yapılacak oylama sonucunda AYM üyeliğine seçilecek. Kadın hakları savunucuları, AYM’de hiçbir kadın üye olmaması nedeniyle her üç ismin de kadın olması gerektiğini savunuyordu.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Baro Başkan İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle 14 Ocak’ta dava açılması üzerine çeşitli avukat grupları ve barolar İstanbul Barosuna destek açıklaması yaptı. Eski İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baronun yanındayız. Levhada yazılı bütün meslektaşların iradelerine tasallut eden bu uygulamayı reddeden irademizin sergilenebilmesi için en uygun platform olağanüstü genel kuruldur.” dedi. Kaboğlu ise TBB Başkanı Erinç Sağkan, baro başkanları, eski başkanlar ve avukat grupları temsilcileri ile birlikte yapmış olduğu basın toplantısında 23 Şubat günü olağanüstü toplantı kararı aldıklarını açıkladı.
2025
Konya’nın Meram ilçesinde ev ve otomobilinde uyuşturucu ele geçirilen Avukat M.M.M.S., tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Önceki dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şube Başkanı Avukat AliAydın’ı, İzmir’in Çiğli ilçesinde sabah yürüyüşü yaptığı sırada öldüren katil zanlısı M.D.E. çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. M.D.E. ifadesinde cinayeti işlerken uyuşturucu maddenin etkisinde olduğunu söyledi. Öte yandan, Av. Ali Aydın Son Yolculuğuna Uğurlandı. Av. Ali Aydın anısına ilk tören ve basın açıklaması Karşıyaka Adliyesi önünde gerçekleştirildi. Törende konuşan İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Av. Ali Aydın’ın yalnızca bir avukat değil; aynı zamanda bir öğretmen, iyi bir baba, iyi bir eş ve iyi bir insan olduğunu vurguladı. “Hak savunucusuydu, özgürlük savunucusuydu. Her koşulda barış isterdi” diyen Yılmaz konuşmasında, cinayetin ilk andan itibaren İzmir Barosu tarafından yakından takip edildiğini belirterek, soruşturmanın tüm yönleriyle ve titizlikle yürütülmesi gerektiğini ifade etti. Evka 2 Cemevi’nde düzenlenen cenaze töreninin ardından Aydın, Yeni Çiğli Mezarlığı’nda toprağa verildi.
2026
Ekrem İmamoğlu’nun lisans diplomasının iptali üzerine İstanbul İdare Mahkemesinde açılan davaya ilişkin duruşma Silivri’deki cezaevi kampüsü duruşma salonunda yapıldı. Mahkeme başkanı, seyircilere dönüp konuşan İmamoğlu’na “Seyircilere değil bize konuşun” dedi. Beyanda bulunan İmamoğlu, konuşmasını Mâide Suresi 8. ayeti okuyarak bitirdi. İmamoğlu’nun avukatları ve İstanbul Üniversitesi’nin avukatlarının beyanlarının ardından duruşma sona erdi. Mahkeme, kararını daha sonra açıklayacak.
Lisans eğitiminin ardından, 2005’te Université Panthéon-Assas (Paris II)’ta yüksek lisans derecesi elde etti. Fransa’dan dönerek İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsündeki doktora eğitimini 2007 yılında bitirdi. Uluslararası Hukukta restitutio in integrum ilkesi başlıklı tezi ile kamu hukuku alanında hukuk doktoru oldu.
Akademik Kariyeri
Bilgin, akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde araştırma görevlisi olarak başladı. 2010 yılında bir süre İzmir Ekonomi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden görev aldı. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümüne araştırma görevlisi olarak atandı. 2010-2015 yıllarında bu görevi yürüttü. Bu yıllarda, büyük ilgi gören Felsefe Topluluğu’nu kurdu ve liderliğini uzun üstlendi.
2015-2021 arasında Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümünde tam zamanlı öğretim üyesi olarak bilimsel çalışmalarına devam etti.
Fehmi Kerem Bilgin, hukuk tarihi, hukuk felsefesi, felsefe tarihi ve hukuku kültürü alanındaki çalışmaları ile bilinmekte, görev yaptığı fakültelerde öğrencilerini bu alanlarla ilgilenmeye teşvik etmektedir.
Hukuk Tarihi ismi ile yürüttüğü bilgilendirici çalışmaları ilgi görmektedir.
2013-2106 yıllarında faaliyet gösteren Hukuk Kültürü Grubu çalışmalarının yaratıcılarından ve yürütücülerindendir.
Çok sayıda bilimsel toplantı, seminer ve konferansın yöneticiliği ve sunuculuğunu yürütmüştür. Birçok kitap bölümünün ve makalenin yazarıdır. İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu faaliyetleri çerçevesinde tebliğler sunmuş, İzmir Barosu HFSK’da faaliyetlere katılmış, 3 Ağustos 2022, İstanbul Barosu’nun “1. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampı” kapsamında Şirince’de düzenlenen ilk oturumda Prof. Dr. Halide Gökçe Türkoğlu ile birlikte “Cicero’nun İlk Müdafiliği: Sextus Roscius Davası” başlığında sunum gerçekleştirmiştir
Çevirileri
Bilgin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 7 Eylül 2001 tarihli toplantıda Dünya Barış Günü ilanına ilişkin verilen kararın tercümesini 2024 yılı Eylül ayında yaparak Türkçe’ye kazandırmıştır.
Hâkimler Uluslararası Derneği Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilen ve 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenen Hakimin Evrensel Şartı‘nı 2024 yılı Aralık ayında Türkçeye tercüme etmiştir. Belge, Yargı Etiği alanında dünya literatürünün ilk sıralarında yer almaktadır.
Bilimsel Makaleleri
Belçika’da Ulusal Kimlikler ve Federalizmin Gelişimi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi)
Felsefi Düşün Dergisi, Ekim ve Nisan aylarında yılda iki kez yayınlanan akademik felsefe dergisidir. Derginin İmtiyaz Sahibi Mahmut SEVER ve Yazı İşleri Müdürü Çiğdem DEMİR’dir. Dergi, The Philosopher’s Index, Tübitak Ulakbim ve EBSCO Humanities International Index tarafından indekslenmektedir.
Felsefi Düşün Dergisi Türkiye’de yayınlanan sayılı felsefe dergilerindendir
Felsefi Düşün Dergisi, ulusal ve uluslararası akademisyenlerden oluşan danışma ve hakem kurullarının denetiminden geçebilecek akademik kıstas ve yeterlikte makaleler yayınlamakta, temalı her sayısı için konunun uzmanı olan yerli ya da yabancı bir akademisyen misafir sayı editörü olarak ağırlanmaktadır.
Dergiye gönderilen Yazıların Onay Süreci ve Kör Hakemlik Sistemi
Felsefi Düşün Dergisi, kör hakemlik sistemi uygulanan hakemli bir dergidir. Derginin hakem ve danışma kurulları, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinde görev yapan akademisyenler topluluğundan oluşmaktadır. Dergiye ulaştırılan makalelerin değerlendirilme süreçleri bilimsel bir disiplinle yürütülmektedir.
Felsefi Düşün Dergisine yazarlar tarafından gönderilen yazılar yayın kurulu tarafından onaylandıktan sonra belirlenen iki hakeme gönderilmekte ve değerlendirilmeleri istenmektedir. Her iki hakem raporunda da kabul gören yazılar yayınlanmakta, hakemlerden birinin onaylamadığı durumlarda makale üçüncü bir hakeme göndermektedir. Üçüncü hakemin olumlu yanıtı ile makale yayınlanmakta, olumsuz ise yazı reddedilmektedir. Hakemler, makalelerin akademik yayın kriterlerine uygun hale gelebilmesi için düzeltme talep edebilirler. Düzeltme istenen makaleler yazarlara bildirilmekte, yazarın istenen düzeltmeleri yapmasının ardından onay süreçlerinin tamamlanması ile makalenin yayınlanmasına karar verilmektedir.
Felsefi Düşün Dergisinde, felsefenin her alanıyla ilgili yayınlanmamış telif-özgün eserler ile kitap değerlendirme yazıları yayımlanabilmektedir. Felsefi Düşün, Türkçeye daha önce kazandırılmamış olan temel felsefe eserlerinin veya filozofların felsefelerine açıklık getirebilecek otantik mektup, günlük ve benzeri metinlerden parçaların çevirilerini de yayın kurulunun onaylaması halinde yayınlamaktadır.Gönderilen makaleler 10.000 kelimeyi geçmemelidir.
Derginin Yayın ve Danışma Kurulu
Yayın Kurulu, Uğur EKREN, Gökhan MURTEZA ve Enver ORMAN’dan oluşmaktadır.
Derginin Danışma Kurulu, Murat BAC, Tülin BUMİN, Sergio CREMASCHI, Betül ÇOTUKSÖKEN, Zeynep DİREK, Dionysis DROSOS, Çiğdem DÜRÜŞKEN, Doğan GÖÇMEN, Richard GUNN, Mehmet GÜNENÇ, Özgüç GÜVEN, M. Ertan KARDEŞ, Aliye KOVANLIKAYA, Zekiye KUTLUSOY, Fania OZ-SALZBERGER, Örsan K. ÖYMEN, Seçkin SERTDEMİR ÖZDEMİR, Harun TEPE, Nilgün TOKER KILINÇ, Ahu TUNÇEL, Ş. Halil TURAN, Sadık TÜRKER, Muhsin YILMAZ, Jure ZOVKO ve Eylem YOLSAL MURTEZA’dan oluşmaktadır.
Dergi,Pandora Kitabevi, Mephisto Kitabevi, Robinson Crusoe Kitabevi ve Nezih Kitabevinde satışa sunulmaktadır. Derginin online satış ağlarından satın alınması da mümkündür
Felsefi Düşün Dergisi İletişim
E-mail: info@pinhanyayincilik.com
Telefon: (212) 259 27 60
Faks: (212) 259 27 61
Adres: Litros Yolu Fatih Sitesi No:12 / 214-15 Z. Topkapı – İstanbul
Pardon, başrollerini Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin ve Ali Çatalbaş’ın paylaştığı Türk yargı sistemindeki aksaklıkları ve sorunları trajikomik şekilde anlatan bir yapımdır.
Ferhan Şensoy’a ait Çok Tuhaf Soruşturma adlı tiyatro oyununun sinemaya uyarlanmış hali olan filmin çekimleri Sinop Cezaevi‘nde gerçekleştirilmiştir.
Gerçek bir olaydan sinemaya aktarılan filmde üç arkadaşın talihsiz hayatları anlatılmaktadır. Sıradan birer vatandaş olan üç arkadaşın yaşamı, içlerinden birinin bir hatası yüzünden tamamen değişecektir. Vaktinden çok sonra askerliğini yapan İbrahim, nerede bir resmi kıyafet görse hemen oradan kaçar hale gelmiştir. Sadece masum bir korku gibi gözüken bu fobisi yüzünden arkadaşları ve kendisinin başına gelmeyen kalmayacaktır.
İbrahim dağıtım için İstanbul’a gelmiştir ve geceyi arkadaşı Muzaffer’de geçirecektir. Fakat otobüs garajında nedensiz yere polisten kaçmaya başlayan İbrahim, Muzaffer’in evinde yakalanır ve birlikte göz altına alınırlar. Sorgulama sert geçer ve işlemedikleri bir suç yüzünden işkence görürler. Polisin, diğer suç ortağını söylemeleri halinde serbest kalacaklarını söylemesi üzerine İbrahim, aklına ilk gelen ismi söyler. Sorgulamayla başlayan kördüğüm Taksim’de büfe işleten arkadaşları Aydın’ın da gözaltına alınmasıyla iyice karmaşık bir hal alır. Aydın’ın işkenceyle alınan ifade sonucunda tüm asılsız suçlamaları kabul etmesi üzerine ise yargılama süreci başlayacaktır.
İbrahim, arkadaşlarıyla beraber kendini mahkeme salonlarından hapishaneye kadar uzanan bir yolculukta bulur. Neler olup bittiğini anlayamadan cezaevine düşen üç arkadaşın akılları hep dışarıdadır. Ama geride kalanlar yavaş yavaş kendi yollarını çizmektedir. Üç arkadaş birlikte hiç beklemedikleri yargı sistemi sorunlarıyla karşılaşacaktır. Suçsuz olmalarına rağmen 6.5 yıl hapis yatarlar ve sonunda “pardon” denilerek serbest kalırlar. Dışarı çıktıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Pardon filminin senaryo yazarı, usta sanatçı Ferhan Şensoy iç kanama geçirmesi nedeniyle, 31 Ağustos 2021’te tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir. Sanatçının Pardon filminde kullandığı ‘Benim artık illaki bir cigara içmem şart’ repliği sosyal medyada viral olmuştur.
Çok Tuhaf Soruşturma
Yanlışlıkla hapse düşen ve suçsuz olarak altı yıl içeride yatan, bu süre sonunda suçsuzluğu anlaşılarak salıverilen bir adamın başından geçen tutuklanma, soruşturma ve hapis sergüzeşti çerçevesinde, ülkemizdeki adalet mekanizmasının işleyiş biçimindeki yanlışlar, hapishanelerdeki uygulamalar ve insan hakları ihlalleri, kara mizah tarzında anlatılıyor.
Miletli Aspasia, Anadolu’nun batısında, Ege bölgesinde, Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında bir antik kent olan Milet’te M.Ö 470–400 yıllarında yaşayan önemli bir düşünürdür. Babasının adının Axiochus olduğu dışında ailesi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Sahip olduğu yüksek eğitim onun zengin bir aileden olduğunu düşündürmektedir. Bazı kaynaklar, Aspasia’nın bir savaş esiri olduğunu da belirtmektedir.
Antik düşünürler ve bazı modern bilim insanları Aspasia’nın Atina’da bir hetaera olduğunu ve genelev işlettiğini iddia etmişlerdir.
Hetairai; Antik Yunanda, iyi eğitimli ve kültürlü kadın arkadaşlara verilen isimdir. Çoğunlukla hamileriyle cinsel ilişki içerisinde olsalar da, hetairailer basit seks işçileri değillerdir.
Miletoslu Aspasia, Felsefe’nin nerede doğduğu konusundaki sorulara Yunanistan, Antik Yunan ya da Atina olarak verilen cevapların yanlış olduğunun en büyük kanıtıdır. Felsefe, Aspasia’nın yurdu olan Milet’te, Aydın-Söke yakınlarındaki Balat köyünde doğmuştur.
Miletli Aspasia’nın yaşadığı dönemde toplumsal ve siyasal yapı aristokratlar üzerinden kurgulanmaktaydı. İnsanlar, yurttaşlar(polites), yabancılar (metoikos) ve köleler(menon) biçiminde üçlü bir kategorik ayrıma tabi tutuluyordu. Yurttaşlar kendi içinde soylular (eupatrid) ve halk (demos) olarak iki temel sınıfa ayrılmaktaydı. Kadınlar ise ikinci sınıf insan olarak görülmekte ve kategorik olarak dört sınıfa ayrılmaktaydılar.
Atina’lı Perikles
Miletli Aspasia, özgür kadınlar sınıfı kabul edilen hetaeralar içinde, Atina toplumunda önde gelen bir figürdür. Hetaera olması Aspasia’yı evli kadınların bağlı bulunduğu kural ve yasal zorunluluklardan kurtarmış ve şehrin etkin toplum yaşamına katılmasını sağlamıştır. Aydın bir kadın olan Aspasia, 440’lı yılların başında Atina lideri Perikles ile aşk yaşamaya başlamış, Atinalı olmadığı için Perikles’le evlenememiş ve metres hayatı yaşamıştır. Çocuklarına özel bir yasayla Atina yurttaşlığı verilmesi çeşitli tartışmalar yaratmıştır..
Miletli Aspasia, toplum hayatında, fiziki güzelliği yanında güzel konuşma ustası olması, aklı ve zekası ile öne çıkmıştır. Plutarkhos’a göre Aspasia’nın Atina’daki evinde aralarında Sokrates’in de bulunduğu birçok düşünür misafir olmuş ve evi entelektüel bir merkez olmuştur. Aspasia’nın Sokrates‘e öğretmenlik yaptığı ve Sokrates’in ondan felsefe dersleri aldığı yönünde kuvvetli bilgiler bulunmaktadır.
Sokrates‘in öğrencisi olan Platon’un ve Aristophanes ve Xenophon’un eserlerinde Miletli Aspasia’dan söz edilmektedir.
Miletoslu Aspasia/Remzi Yayınları
Remzi yayınlarından çıkan “Miletoslu Aspasia” kitabının kapağında şöyle denilmektedir:
“Bundan 2500 yıl önce Ege Denizinin iki yakasında yasayan ve geceleri “erimiş gün ışığıyla aydınlanan insanların kuskusuz ayni zamanda hırsları, kaygıları, sevinçleri, umutları ve büyük aşkları da vardi. Her iki yakada o dönemde dünya tarihine damgasını vuracak olayların yani sıra özellikle Miletos’lu bilge Aspasia ile Atina´nın güçlü strategosu Perikles arasında büyük bir ask yasandı. Bu ask, karşıtlarının her fırsatta onları çekiştirmelerine neden oldu. Tüm engellemelere, iftiralara karsın ne Aspasia ne de Perikles ödün vermeden sevgilerine sonuna kadar sahip çıktılar.”
Kitap, Miletli Aspasia ile Atina’nın güçlü lideri Perikles arasında yaşanan bir aşk öyküsünü anlatmaktadır.
Kitabın yazarı Ahmet Semih Tulay bir arkeolog olup çeşitli müzelerde ve Milet Müzesi’nde de müdürlük görevinde bulunmuş, kazı çalışmalarına katılmıştır. Kitabın önsözünde şöyle denilmektedir: “Bu kitabın amacı, Aspasia’nın yaşam öyküsünü anlatmak yanında, üzerinde yaşadığımız toprakların kültürel zenginliğini de anlatabilmektir. Aspasia, yaşadığı yüzyıla damgasını vurmuş, dönemin ünlü bilge ve sanatçılarına ev sahipliliği, koruyuculuk yapmış; öldükten sonra da kendinden uzun yıllar söz ettirmiş, bilgisi ve yaşantısı ile tarih sayfalarında yer almış, felsefi bilgileri olan, aydın bir Anadolu kadınıdır.”
Öykünün bir bölümünde Aspasia Perikles’e hitaben şöyle söylemektedir:“Sevgili Perikles, kendine haksızlık yapma. Unutma ki, yazılanı hakkıyla okumak, yazmaktan çak daha zordur.”
Polis Mesleğine Giriş ve Poliste Terfi Esaslarını Gösteren Nizamname, 9 Ocak 1937 tarihli ve 2/7620 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulmuştur. Nizamname, 23 Haziran 1994 tarihli ve 94/5884 sayılı tüzük ile yürürlükten kaldırılmıştır
Polis mesleğine giriş
Madde 1
Polis mesleğine girmek için Emniyet Teşkilâtı Kanununun 23 üncü maddesinde gösterildiği veçhile
A – Türk olmak.
B – Filî askerlik hizmetini yapmış olmak.
C – Otuz yaşından yukarı olmamak.
Ç – 1 metre 64 santimetreden kısa boylu olmamak.
D – Gedikli erbaş ve diğer askerî okullara girecek talebenin bedenî kabiliyetleri hakkındaki hükümlere uygun derecede sağlam olmak.
E – Sarhoşluk ve kumarbazlık gibi fena hallerle tanınmış olmamak.
F – Süflî işlerle iştigal etmiş olmamak.
G -Ağır hapis veya altı aydan fazla hapis cezasile veya namus ve haysiyeti muhil bir suç ile mahkûm olmuş bulunmamak.
H – Ecnebi kız ve kadın ile evli olmamak veya yaşar bulunmamak şarttır.
Madde 2
Polis mesleğine girmek isteyenler bulundukları mahallin en büyük mülkiye memuruna arzuhal ile müracaat ederler. Bunlardan lise ve orta mekteb mezunları ile ordu veya jandarma erbaşlığından ayrılmış olan veya orta tahsilini bitirmemiş olduğu halde yabancı dil bilen ilk mekteb mezunlarının arzuhalleri 3 üncü maddede yazılı vesikalar bağlı olduğu halde vilâyetlerce doğruca Emniyet Umu m Müdürlüğüne gönderilir. Bütün memleket dahilindeki bu kabil talipler nazarı itibara alınarak beşinci maddede gösterildiği veçhile tahsil dereceleri yüksek olanlar diğerlerine tercih olunup Emniyet Umu m Müdürlüğünce usulü dairesinde münhallere tayin olunurlar. Münhallere nazaran bu vasıfları haiz olanlar kâfi gelmediği takdirde Emniyet Umu m Müdürlüğünce lüzum gösterilen yerlerde müsabaka imtihanı ilân ve icra olunarak imtihana girenlerden polisliğe kâfi bilgi ve ehliyeti olduğu anlaşılanlar da
polis memurluğuna kabul edilirler.
Madde 3
Polis mesleğine girmek istiyenler verecekleri arzuhallere aşağıdaki yazılı vesikaları bağlıyacaklardır.
A – Nüfus kâğıdı.
B – Mekteb şehadetname veya tasdiknamesi.
C – Aşı kâğıdı.
Ç – Fiilî askerlik hizmetini yapmış olduğuna dair vesika.
D – Hal tercümesi kâğıdı.
E – 9X1 2 ebadında iki fotoğraf.
Bundan başka gedikli erbaş ve diğer askerî okullara girecek talebenin bedenî kabiliyetleri hakkındaki hükümlere uygun derecede sağlam olduğu sevk olunacak tam teşekküllü bir hastahane heyeti sıhhiyesince muayene ile sabit olduğu raporla tevsik olunacağı gibi birinci maddenin E . F . G . H fıkralarına taallûk eden vaziyetleri usulen yaptırılacak tahkikat ile tevsik olunmak iktiza eder.
Madde 4
Polisliğe girmek isteyenlerin stajyerliğe kabullerini müteakıb parmak izleri alınacağı gibi gerek kendilerinin ve gerek varsa kanlarının, bütün servetlerini ve yaşayış tarzlarını membalarile gösterir bir beyanname vermeğe mecburdurlar.
Gayrimenkul malları varsa bunların tapu senedleri suretlerini bu beyannameye raptedecekleri gibi bankada mevdu paraları varsa bunların mikdarını göstereceklerdir.
A – Lise veya muadili mekteb mezunu olanlar.
B – Orta mekteb veya muadili mekteblerden mezun olanlar.
C – Ordu veya jandarma erbaşlığından ayrılmış olan ilk mekteb mezunları.
Ç – Orta tahsilini bitirmemiş olduğu halde yabancı dil bilen ilk mekteb mezunları.
Madde 6
Yukarıki maddede yazılı olanların haricinde kalıp polise girmek isteyenler için Emniyet Umu m Müdürlüğünce lüzum gösterilecek yerlerde ilân ve icra olunacak müsabaka imtihanları ilk tahsil derecesinde olmak üzere umum müdürlükçe gönderilecek sualler üzerine vilâyet polis intihap heyetlerince okuma, yazma, hesap, yurdbilgisi derslerinden yapılır. İmtihanların icra sureti bir talimatname ile tesbit edilir.
Madde 7
Müsabakada muvaffak olanlar arasında:
A – Yabancı dil bilen
B – Er olarak orduda motorlu vasıtalarla fen, muhabere ve atlı kısımlarda çalışmış olanlar
C – Bekâr olanlar, suflî hizmet addedilmeyen san’at ve meslek erbabı olanlar tercih olunurlar.
Madde 8
Polisliğe tayin edilenler icab ve ihtiyaca göre kadrolara tevzi olunarak memuriyetleri vilâyetlere tebliğ olunur. Polisliğe tayin olunanların tayinlerinin kendilerine tebliğinden itibaren on beş gün zarfında hastalık gibi bir mazerete müstenit olmaksızın memuriyeti mahalline gitmeyenler vazifeyi kabul etmemiş addolunurlar.
Madde 9
Yüksek tahsil görmüş olanlardan polisliğe girmek isteyenler bu nizamnamenin birinci ve üçüncü maddelerinde yazılı hükümlere tabidirler. Ancak bunlardan boy ve yaş kaydı aranmaz.
Madde 10
Lise mezunu olan talipler ya doğrudan doğruya polis enstitüsüne sevk veya sırası geldiği zaman sevk edilmek üzere Emniyet Umu m Müdürlüğünce tensib edilecek kadroda polis olarak istihdam
olunurlar.
Madde 11
Polis mektebi ile enstitünün ilk ve orta tahsiline iştirak edecek olanların miktarı mekteb ve enstitü kadrolarına gör e Emniyet Umum Müdürlüğünce tesbit olunur.
Madde 12
Enstitüye sevk olunacak lise mezunlarından imtihanda muvaffak olanlar iyi sicil aldıkları v e münhal bulunduğu takdirde komiser muavinliğine terfi ile kıdem tablosuna yazılırlar. İmtihanda muvaffak olmayanlar polis olarak vilâyet emniyet kadrolarından birine tayin veya muamelât memuru olarak tefrik ve istihda m olunabilirler .
Madde 13
Mekteb v e enstitüde geçecek zaman stajiyerlik müddetine mahsub edilir .
Madde 14
Stajiyerlik devrinde acizleri ve kabiliyetsizlikleri mafevklerince tesbit edilenlerle sıhhî durumları itibarile poliste istihdamları tıbbî muayene neticesinde caiz görülmeyenlerin emniyet müdür ve amirliklerinin mucib sebepli teklifleri üzerine Vekâletçe alâkaları kesilir.
Madde 15
Teşkilât Kanununun 23 üncü maddesindeki şartları hai z
olu p d a stajiye r olara k polisliğ e alınanların stajiyerli k müddeti altı
ayda n ik i seneye kadardır . Bunların aslî sınıfa geçebilmeler i için iktidar ,
ahlâk ve bunyev î vaziyetler i nazarı dikkat e alınır. İktidar ve ahlâkî va
ziyetlerini n tayin i için birinc i senede he r ay v e muteakıb senede 6 ayd a
b i r mevcu d numun e veçhile mahre m kanaa t kâğıtlar ı sici l nizamname
sine tevfika n doldurulur . B u müddetin hitamında memuriye t hayatı tedk i k v e zabıta meşakkat v e zahmetlerin e tehammûlü dereces i ta m teşekküllü heyeti sıhhiye tarafından raporl a tasdi k edilere k Emniye t Umu m
Müdürlüğüne gönderilir . Bunlarda n mesleğe elverişli olmayanla r hak
kında b u nizamnameni n 14 unc u maddes i tatbik olunur .
Poliste terfi Madde 16
Poliste terfie istihkak :
A – Liyakat.
B – Kıdemle kazanılır.
Madde 17
Polis mesleğinde terf i müddeti he r derecede en azüç senedir . Sta j müddeti b u müddet e dahildir .
Madd e 18 — Münhal bulunduğu zama n liyakat i ve ehliyeti sabit
olu p iy i sici l almı ş olanla r kıdem tablosundak i sıraya gor e terfi ederler .
Madd e 19 — Kıde m tablos u he r sene hazirand a tertib ve kadrolar a
tevz i olunur .
Madd e 20 — Lis e mezun u olmıyan polisleri n komise r muavinli
ğine, komiserli k ve başkomiserliğe kada r ola n dereceler e terf i edebil
meler i için önc e poli s Mekteb i vey a Enstitünün il k kısmını bitirdikte n
sonr a yin e Enstitünün ort a kısmından d a mezu n olmalar ı şarttır, imti
hand a muvaffa k olara k mezu n olanla r iy i sici l aldıklar ı takdird e kıd e m tablosun a ve münhal e gör e terf i ederler .
İmtihanda muvaffa k olamıyanlar terf i hakkını zay i ederek rütbeler i ‘derecesinde vazif e görürler .
Madd e 21 — 20 nc i madded e yazılı olanlarl a 12 nc i madded e ya
zılı lis e mezunlarının başkomiserlikten emniye t amirliğine vey a muadi l
memuriyetler e çıkabilmeler i için Enstitünün yüksek kısmına deva m ve
orayı muvaffakiyetl e ikma l etmiş ve iy i sici l almış olmalar ı şarttır.
Madde 22
Bi r terf i devresind e iy i sici l almıyan r^ernur kad
ronu n müsaadesi nisbetind e diğe r bi r âmirin maiyetin e vey a başka bi r
vilâyet emniye t kadrosun a verilir . B u gibileri n alacağı son sicille r terfi e
esastır.
Madde 23
Polis memuru ve komiserleri aynı derecede bulunan muamelât memurluklarına maaşı ile veya terfian tayin olunabilirler.
Madde 24
Emniyet kadrolarına sivil olarak ayrılanlardan bu vazifede muvaffak olamayanlar, Emniyet Umum Müdürlüğünün muvafakatile üniformalı sınıfa iade olunurlar.
Madde 25
Emniye t Umu m Müdürlüğünc e memleke t dahilindek i
yüksek tahsi l mekteplerin e he r sene ihtiyaç nisbetind e gönderilecek
talebeleri n evvelemird e poli s olabilmeler i için tayi n oluna n şartları hai z
olmalar ı (bo y ve yaş hadd i müstesna) ve lis e mezun u bulunmalar ı ve
yapılacak müsabakada kazanmı ş olmalar ı ve ‘ Umu m Müdürlüğün gös
tereceği ye r ve vazifelerd e seki z sene müddetl e hizme t göreceğine ve tahsillerin i terk ettikler i vey a seki z seneden evve l emniye t teşkilâtı hizmetin
d en ayrıldıklar ı vey a ayrılmalarını ica b ettirecek harekett e bulunduk
ları takdird e tahsi l için kendilerin e yapılan masraflar ı tazmi n edecekle
rin e dai r noterlikçe tasdikl i kefale t sened i vermeler i şarttır. B u şartları
hai z olanla r arasından:
A – Meslek dahilinde bulunanlar ,
B – Poliste şehid olanların çocukları,
C – Poliste malûl olanların çocukları,
Ç – Emniyet Umum Müdürlüğü teşkilâtında müstahdem bulunanların ve mutekaid olanların çocukları sırasile tercih olunurlar.
Madde 26
3201 sayılı Emniyet Teşkilâtı Kanun u hükümlerine dayanılarak kaleme alınmış ve Şûrayı Devletçe görülmüş olan bu nizamname hükümleri Resmî Gazetede basıldığı günün ertesinden itibaren yürümeğe başlar.
Ölüm cezasını kaldırmamış olan ülkelerde, sadece en ağır suçlar için idam cezası verilebilir; bu ağır suçlar, kasten işlenen ve ölüm veya diğer çok ciddi sonuçlar doğuran suçların dışında başka suçları kapsamaz.
İdam cezası, sadece suçun işlendiği tarihte kanunda ölüm cezası öngörülen suçlar için verilebilir; suçun işlendiği tarihten sonra, kanunda yapılan değişiklikle daha hafif bir cezanın getirilmesi halinde, fail bu değişiklikten yararlanır.
Suçun işlendiği tarihte on sekiz yaşın altında olan kişilere ölüm cezası verilemez; hamile kadınların veya yeni doğum yapmış kadınların veya akıl hastası olan kişilerin ölüm cezaları infaz edilmez.
İdam cezası sadece, kişiye isnat edilen suçun, olayların başka türlü açıklanmasına imkan vermeyecek bir biçimde açık ve ikna edici delillerle dayanması halinde verilebilir.
İdam cezası sadece adil bir yargılama için gerekli bütün güvencelerin tanındığı bir yargılama usulünden sonra yetkili mahkeme tarafından verilen kesin karar gereğince infaz edilir; bu güvenceler en azından Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 14. maddesinde yer alan güvencelere eşdeğerde olup, ölüm cezası verilebilecek bir zanlı veya sanığın yargılamanın her aşamasında sahip olduğu yeterli hukuki yardımdan yararlanma hakkını da kapsar.
Ölüm cezasına mahkum edilen bir kimse hakkında verilen kararı daha yüksek bir mahkemede temyiz etme hakkına sahiptir. Böyle bir temyizin zorunlu olması için gerekli tedbirler alınır.
Ölüm cezasına mahkum edilen bir kimse af edilmesini veya cezasının değiştirilmesini isteme hakkına sahiptir; bütün idam cezaları af edilebilir veya dönüştürülebilir.
Temyiz veya diğer başvuru süreçleri devam ederken veya af talebi veya idam cezasının değiştirilmesi istemi karara bağlanmadan, idam cezası infaz edilmez.
İdam cezası infaz edilecekse, bu ceza mümkün olan en az acıyı verecek bir biçimde uygulanır.
Etik, anlam olarak Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘’Ahlak bilimi’’, ‘’Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü’’ olarak gösterilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki, etik, insanların gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamlarında uyması veya kaçınması gereken davranışları tanımlamayan bir kavramdır. Ahlak Kavramı ile Etik kavramı arasında çok yakın bir anlamda iç içe girmiş bir durum vardır. Ahlak kuralları olan mevcut bir durumu anlatırken etik kuralları ise olması gereken durumu ifade eder.
Etik kurallar, toplumda oluşmuş doğru ve yanlış davranış kurallarını ortaya koymaktayken, hukuki normlar ise etik olmayan davranışlar hakkındaki yaptırımları düzenlemektedirler. Fakat hukuk kuralları ile etik kuralların her zaman birbiriyle örtüşmeyebileceği, iki alan arasında boşluklar da bulunabileceği unutulmamalıdır. Toplumun her katmanında söz konusu olan etik günümüzde daha çok meslek etiği bağlamında ön plana çıkmaya başlamıştır.
Geçmişteki deneyimler ve evrensel ilkeler bağlamında her meslek için etik kurallar ortaya konulmakta, bu mesleğe mensup kişilerin konulan kurallara uyması veya meslek etiğine zarar verecek, bir başa deyişle meslek etiği ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınması beklenmektedir.
Etik kurallar, adalete uygun karar verme işlev ve yükümlülüğü içerisinde bulunan yargı makamlarını da yakinen ilgilendirmektedir. Uluslararası boyutta anlamı ve gelişimi olan etik kurallar, uluslararası sözleşmelere de konu olmuş ve sonuç olarak yargı etiğinin temel evrensel ilkeleri günümüzde oldukça gelişmiştir.
Bu yazımızda, yargı etiğinin unsurlarını, bu unsurların neler olduğunu ve olması gereken kuralları ortaya koyarken, mahkemelerin verdikleri kararların adaletli olmasının asgari araçlarından olan yargı etiği kurallarının önemi ve bu konuda Türkiye’de kabul edilen yeni yargı etiği kuralları hakkında bilgi verilmesi ve bunların değerlendirilmesinden söz edeceğiz.
2-YARGI ETİĞİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ
Temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin korunması adına adil yargılanma gibi evrensel bir takım ilkelere uyulması yargı için oldukça önemlidir. Yargı organlarının işte bu görevleri yerine getirirken, kanunlar tarafından kendisine verilen görevleri sağlıklı yapabilmesi, böylece yasal sınırlar içinde kalması için bu organların ve mensuplarının belli değerleri taşıması günümüzde oldukça önem arz eden bir konudur.
Ülkemiz, evrensel seviyede Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde, bölgesel seviyede ise Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde öngörülen somut, bağımsız ve tarafsız bir yargı aracılığıyla, yargı organı karşısındaki tüm tarafların haklarını koruyacak bir sistem geliştirilmesi için çalışmaya başlamıştır. Ancak, bu konuda başarılı olduğunu veya olamadığını ilerleyen bölümlerde ortaya koyacağız.
80’li yıllarda yargı etiğinin farkındalığın artması ve önem kazanması sonucunda, yargı etiği ve buna ilişkin temel ilkelerin belirlenmesi için uluslararası seviyede bir takım düzenlemeler ortaya konulmuştur.[2] Bunlardan ilk örnek 28 Ağustos – 6 Eylül 1985 günleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler 7.Suç Sorunları Kongresinde alınan ‘’Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri’’ konusudur. Bu ilkeler 13. Aralık 1985 tarihinde Genel Kurulda onaylanmıştır. Genel Kurul tüm üye devletleri kendi mevzuatlarını bu il- kelere uygun hale getirmeye ve Genel Sekretere 5 yılda bir uygulama sonuçları ile ilgili rapor vermeye davet etmiştir.
Yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi yönünden bir başka aşama ise Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesinin “Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı” konusunda 1994 yılında aldığı tavsiye kararıdır[3]. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda 2002 yılında ise Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin aldığı 3 sayılı görüş oldukça önemlidir. Özetle görüşte, Hakimlerin mesleki ilkeler tarafından yönlendirilmesi, anılan ilkelerin hakimlerin tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda karşılaşabilecekleri sorunları aşmalarında yardımcı olması, bu ilkelerin disiplin sisteminden ayrı olarak kendileri tarafından ayrı belirlenmesi, her ülkede hakimlerin yargısal faaliyetleri dışında, etik ve statüleri yönünden tavsiyede bulunacak yargı içi veya dışı kurum kurulması gerektiği hususları yer almıştır[4].
Özellikle belirtmek istediğimiz husus, uluslararası belgeler arasında en güncel ve en önemli belgenin Birleşmiş Milletler tarafından 23 Nisan 2003 gün ve 2003/43 sayılı kararla kabul edilen ‘’Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’’ olduğudur. Bangalore Hindistan’da bir şehrin adıdır. Bu konu ile ilgili ilk toplantı bu şehirde yapıldığı için ilkelere bu ad verilmiştir.
2005 yılında da; Avrupa Savcıları Konferansında ‘’Budapeşte İlkeleri’’ kabul edilmiş, savcılar yönünden de mesleki davranış biçimleri ortaya konulması yönünde birtakım ilkeler tesis edilmiştir.
Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin esas aldığı ilkelere göre; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak tanımaktadır. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak görmektedir. Ayrıca, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olmasını ve kendisine bir suç yüklenirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri belirlenirken, makul süre aşılmadan, kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde de adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip bulunmasını teminat altına almaktadır.
Bangalore İlkeleri; İnsan haklarının korunmasında yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının önemini vurgulamakta, diğer tüm hakların uygulanmasının eninde sonunda adaletin doğru şekilde yerine getirilmesine dayandığı gerçeğini dile getirmekte, mahkemelerin anayasacılığı ve hukukun üstünlüğünü yaşatma görevini yerine getirebilmeleri için yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının varlığı zorunlu olduğunu belirtmektedir.
Bangalore Yargı Etiği İlkeleri, günümüzde birçok ülke tarafından benimsenen evrensel bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Bu belgenin en önemli özelliği, kuralların devletler tarafından değil, değişik hukuk sistemleri içinde çalışmış ve deneyimlerini ortaysa koyan hakimler tarafından yapılmasıdır. Yargı etiği konusunda bu kadar kapsamlı başka bir düzenleme bulunmadığından, bu belge yargı etiğinin Magna Carta’sı olarak adlandırılmaktadır.[5]
Bangalore İlkeleri HSYK’nın 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararı ile kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından 14.11.2006 gün ve 100289 sayılı yazısı ile bu durum hakim ve savcılara duyurulmuştur. Anılan karar alındıktan sonra öncelikle “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında sempozyum ve çalıştay düzenlenmiş, akabinde Yargıtay Etik İlkeleri tespit edilmiştir[6].
Öte yandan, Bu kapsamda, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından, Hâkim ve savcılar başta olmak üzere, akademisyenler, barolar, ilgili kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve medya temsilcilerinin geniş katılımıyla hazırlanan, uluslararası standartlara uyumlu ancak Türk yargı sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi değerlerinde esinlenen, yargı tarihindeki geçmiş tecrübeler korunarak oluşturulan ‘Türk Yargı Etiği Bildirgesi’ 06.03.2019 tarihinde Genel Kurul tarafından kabul edilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bildirge Resmî Gazete’de yayımlanmış ve bildirgenin kapsadığı tüm hâkim ve savcılara tebliği gerçekleştirilmiştir[7].
Bildirgede özetle, Hakim ve Savcıların, insan onuruna saygılı oldukları, insan onurunu korudukları ve herkese eşit davrandıklarını, bağımsız ve tarafsız olduklarını, yargıya olan güveni temsil ettikleri, mahremiyeti gözettikleri, mesleğe yaraşır şekilde davrandıkları, yetkin ve mesleklerinde özenli davrandıkları vurgulanmıştır.
Yargı etiği kuralları, Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik ile ehliyet ve özen olarak belirlenmiştir. Bu ilkeleri aşağıda ayrı ayrı alıp açıklayacağız Olması gerekeni söylerken ülkemizdeki eksiklikler ve düzeltmek için neler yapılmalıdır konusunu ele almaya çalışacağız.
3-YARGI ETİĞİ KURALLARI
3.1. BAĞIMSIZLIK
Yargı etiği kurallarından ilki bağımsızlık olarak gösterilmiştir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel güvencesidir. Bağımsızlık sadece hakimin bağımsız olmasını ifade etmez. Hakiminde içinde bulunduğu, onun haricinde kurumsal olarak bir başka deyişle yargı kurumunun da bağımsızlığını ifade eder. Hakim, kendi inisiyatifi ile hiçbir etki ve baskı altında olmaksızın, mevzuat çerçevesinde özgürce karar verebilmesi için bağlı olduğu, içinde bulunduğu yargı kurumunun da ona bu özgürlüğü verecek ölçüde bağımsız olması gerekir. Kurumsal bağımsızlığın olmadığı yerde, bireysel bağımsızlıktan söz etmek asla mümkün değildir. Çünkü hakimin bağımsızlığına, bir başka anlatımla onun özgür karar vermesine olanak sağlayan, onu koruyan kurumudur. Yargı kurumu, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yasama ve yürütme organları veya kendi yargı organları arasında da bağımsız değilse hakimin bireysel bağımsızlığından söz edilemez.
Hakime ve yargı kurumuna verilen bu bağımsızlık olgusu bir yetki, bir ayrıcalık değil hakim yönünden yerine getirilmesi zorunlu olan bir sorumluluktur. Hakim için, yargı bağımsızlığı bağlamında mahkemesine gelen her davayı karara bağlama ve ve yargısal faaliyetileri yerine getirme konusunda tam bir özgürlük ifade eder. Hiçbir yürütme organı, yasama organı, baskı grubu sivil toplum örgütü hatta yargı içinde başka bir organ ve hakim müdahale de bulunamaz. Hatta yeltenemez. Yargı bağımsızlığı bunu gerektirir.
Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik ülkelerden kastımız gerçek hukuk devletinde görevde bulunan bir hakim kimseye borçlu olmayıp, kimseye minnet duymaz. Çünkü o görevine kişisel ve mesleki liyakati ile gelmiştir. Kimsenin iltimas ve koruması ile o göreve gelmemiştir. Eğer liyakat ve yeterlik ilkeleri dışında başka etkilerle bir hakim o göreve gelmişse burada bir bağımsızlıktan ve hukuk devletinden asla söz edilemez.
Yargının, devletin yasama ve yürütme organlarından “bağımsız” olduğunun kabul edilebilmesi için genellikle, diğer koşullara ek olarak, mensuplarının atanma şekli görev süreleri, hizmet koşulları, dış baskılara karşı güvencelerin varlığı ve mahkemenin bağımsız bir görüntü verip, vermediği konuları dikkate alınır.
Yargının bağımsızlığı için en az üç koşul aranmaktadır:
Görev süresine ilişkin güvence:
Hakim gerek yaşam boyu veya emeklilik yaşına kadar, gerekse belirli bir süre boyunca olsun, yürütme veya atama yetkisine sahip organın tarafgir veya keyfi bir şekilde müdahalesine karşı güvenceli olan görev süresine sahip olmalıdır. Bir başka deyişle önceden belirlenmiş kurallar belli bir hakim için keyfi ve taraflı kullanılmamalıdır.
Mali ve statüye ilişkin güvence:
Kanun ile önceden belirlenen aylık maaş ve emeklilik maşının maaşının yargının bağımsızlığını etkileyebilecek biçimde başka bir organın keyfi müdahalesine tabi olmamasını ifade eder. Ancak, şartların gerektirdiği sınırlar içinde Yürütme organı farklı mahkeme türleri veya farklı statüdeki hakimler için (örn.1.sınıf hakimler, yüksek mahkeme üyeleri vb.) uygun hizmet bedellerine yönelik değişik maaş skalaları yapma yetkisine sahip olabilir. Önemli olan önceden belirlenmiş mali güvencelerin korunması ve eşitler arasındaki eşitliği koruyarak yeni mali olanaklar sağlanması veya değiştirilmesidir.
Kurumsal bağımsızlık:
Yargı görevinin yerine getirilmesine ilişkin idari konularla doğrudan bağlantılı olan bağımsızlıktır. Herhangi bir başka güç, hâkimlerin atanması, mahkeme duruşmaları ve mahkemenin işleyişi ile ilgili adaletin yönetimiyle ilgili konulara doğrudan veya dolaylı etki etme konumunda olmamalıdır.
3.2. TARAFSIZLIK
Tarafsızlık, yargı görevinin doğru ve sağlıklı bir şekilde ifası için vazgeçilmez en önemli unsurlardan birisidir. Bu ilke, sadece karar için değil, kararın oluşturulduğu tüm süreç için de geçerli olmalıdır. Bağımsızlık ve tarafsızlık ayrı ve farklı değerlerdir. Bununla birlikte yargı görevini karşılıklı olarak üst seviyeye çıkarma etkilerinden dolayı birbirleriyle bağlantılı ve adeta iç içe girmiş durumdadır. Bağımsızlık, tarafsızlık için gerekli olan ve tarafsızlığa ulaşmayı sağlayan adeta bir ön koşuldur. Bağımsız olmayan bir hakimin tarafsız olması düşünülemez. Bir hâkim bağımsız olabilir, ancak belirli bir davada tarafları nedeniyle tarafsız olmayabilir. Ancak, bağımsız olmayan bir hâkimin, kurumsal temel bağlamında tarafsız sayılması olanaksızdır.
Avrupa Şnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) tarafsızlık değerinin iki yönünden söz etmektedir. Öncelikle mahkeme tarafsız olmalı, mensubu şahsi boyutta ön yargı ve yanlılık taşımamalıdır. Şahsi tarafsızlık temelde var olup, aksine bir delilin varlığı ile olmadığı kabul edilir. Burada önemli olan hakimin ve mahkemenin toplumda, halkta uyandırdığı güven duygusunun varlığıdır. Bu nedenlerle, hakimin tarafsızlığından şüphe edilecek meşru bir gerekçenin var olması halinde hakim derhal görevden çekilmelidir.
Hakim görevini iltimas, yanlılık ve ön yargısız bir şekilde ifa etmelidir. Taraflı olunması halinde halkın güven duygusu zedelenir. Hakim bu nedenle verdiği kararın davanın herhangi bir tarafı ile olan şahsi ilişkisi veya davanın sonucundan elde edeceği menfaat gibi dış faktörlerden etkilenmiş olabileceği şüphesini uyandıracak her türlü işlem ve eylemden kaçınmalıdır.
Tarafsızlık adına yanlılık ve ön yargının olmayışının yanı sıra adaletin gerçekleştiği ve hatta bunun açıkça görülmesi toplumca algılanması da, tarafsızlık adına önemli bir durumdur. Hakimin duruşma inzibatını korumaya ilişkin yetkilerini kötüye kullanması yanlılık ya da ön yargının varlığının bir göstergesidir. Şartların gerektirdiği hallerde, duruşmanın intizamını sağlamaya ilişkin yetki, hâkimin duruşma salonunun kontrolünü ve huzurunu kontrol altına almasını sağlar. Niteliği ve etkisi itibarıyla hakime verilmiş bu yetki cezalandırıcı olduğundan, elzem olmadıkça kullanılmamalıdır.
Hakimin taraflara ve avukatlara nezaket kuralları dışındaki hareketleri hakimin ön yargılı olduğuna ilişkin bir karine teşkil edebilir. Hakim güçlü yetkisi olmasına rağmen duruşmanın düzenini koruma adına hukuk kuralları ile görevlendirildiğini asla unutmamalıdır.
Bir hâkimin insan olarak, entelektüel bir kişi olarak kişisel değerleri, felsefesi veya hukuk konusundaki kendine has inançları yanlılık olarak kabul edilmeyebilir. Yine hâkimin doğrudan davayla ilgili hukuki veya sosyal bir konuda genel bir fikre sahip olması, hâkimin davada ön yargılı ve taraflı olduğunu göstermez. Bu nedenle de davadan çekilmesini gerektirmeyecektir. Bu yanlılık olarak yorumlanmamalıdır. Hakimin bomboş, düz bir insan olması, genel kültürden yoksun olması onun tarafsızlığını kanıtlanmasına sebep olmaz, onun tarafsızlığını göstermez; bu durum sadece bir hakimin kalite eksikliğinin kanıtı olacaktır. Nitelik eksikliğinin delilidir.
Hâkim, mahkemede görevi başında ve mahkeme dışında özel hayatında da, yargı ve hâkim tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukukçular ve dava taraflarının güvenini ve hakim olarak saygınlığını koruyacak, şekilde davranmalıdır. Avukatların nedensiz bir şekilde, hiç gereği yokken azarlanması, davanın taraflarına ve tanıklara ve hatta duruşma sırasında emrinde çalışan katip ve mübaşiri azarlanması ve hakaret edilmesi, bunlar hakkında uygunsuz açıklamalar yapılması, ön yargılara kanıt ve şüphe uyandıracak beyanlar ile kontrolsüz ve sabırsız davranışlar sergilenmesi tarafsızlık görüntüsünü etkileyebileceğinden, bu tür hareketlerden kaçınılmak zorundadır.
Hakim davanın tarafları ile tek taraflı iletişimden kesinlikle kaçınmalıdır. Eğer iletişim kurulması gerekiyorsa bunu öncelikle duruşmada yerine getirmesi, bu mümkün olmaz ise odasında her bir tarafın varlığı ile yapmalıdır. Hakim taraflarla, daha önceden tanışıyor olsa bile asla mahkeme dışında iletişim kurmamalıdır.
Hakim, aile fertlerinin kendisinin yargısal mevkiinden faydalandığı izlenimini uyandıracak iş ilişkilerine girmekten kaçınmalarını sağlamalıdır. Bu, makamın kötüye kullanıldığı veya ayrımcılık yapıldığı izleniminin oluşmasının önlenmesi ve hâkimin davadan çekilme olasılığının en aza indirilmesi için unutulmaması gereken bir zorunluluktur.
Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği veya ortalama bir kişinin gözünde tarafsız olmadığı izleniminin doğabileceği durumlarda, dava hangi aşamada, hatta karar aşamasında olsa bile davadan çekilmelidir. Davadan çekilmesi gerektiği düşünülen bir hakimin tarafların rızası olsa bile davadan çekilmesi gerekir. Çünkü, adalet hizmetinin açıkça ve tarafsız şekilde yerine getirilmesinde kamunun yüksek bir menfaati bulunmaktadır.
3.3.DÜRÜSTLÜK
Dürüstlük, yargı görevinin doğru biçimde ifası için vazgeçilmez bir unsurdur.
Dürüstlük, kişinin doğruluk ve erdemlilikle davranma özelliğidir. Dürüstlük bileşenleri, doğruluk ve yargı ahlakıdır.Bir hâkim, yalnızca resmi görevlerinin ifası sırasında değil, her zaman onurlu ve yargı görevine yakışan bir tutum sergilemeli; yolsuzluk, hilekârlık ve yalandan uzak şekilde, iyi ve erdemli bir karakterde ve tutumda olmalıdır.Dürüstlüğün tanımlanmış dereceleri yoktur. Dürüstlük mutlaktır. Yargıda dürüstlük bir erdemden fazlası olup, hakimde mutlaka bulunması gereken bir zorunluluktur.
Hakim mesleki yaşamında olduğu gibi özel yaşamında da, toplumsal algılara göre adil ve toplumda değerler yönünden doğruluğu ile temayüz etmiş bir insan gibi, en az onun kadar kusursuz olmalıdır. Dürüstlüğün gereği de budur. Hakimin özel yaşamında da toplumsal değerleri göz önüne alarak, o değerlere uygun davranışlarda bulunması dürüstlüğünün unsurlarından birisidir.
Hakim, mevzuatın tüm kurallarına özenle uymalı onun dışına çıkmamalıdır. Ancak, yasanın elverdiği ölçüde takdir yetkisini tabii olarak kullanabilir. Dürüstlük bu şekilde uygulamayı gerektirmektedir. Kuralların dışına çıkarsa dürüstlükten söz edemeyecektir. Çünkü kanunlara uymak hakimin öncelikli yükümlülüğüdür. Hatta bu yükümlülüğü yerine getirmenin ötesinde özenle getirmek durumundadır. Hakimin gerek mesleki ve gerekse özel yaşamındaki davranışları ve genel tutumu oldukça önemli olup, toplumun yargı ve hakimlik mesleğine olan inancını daha da kuvvetlendirmelidir.
Hakim mesleki faaliyetinde sadece adaleti yerine getirme çabasının ötesinde bunun toplumda fark edilmesini de sağlamalıdır. Hakime ve yargıya duyulan güven ve inanç yargı mensuplarının ehliyet ve özen göstermesi ile oluşmaz, bu kişilerin ayrıca bu güveni sağlamak için dürüst ve ahlaki ilkelere bağlılığı da olmalıdır. Bir başka deyişle iyi bir hakim aynı zamanda sevgi ve saygı dolu iyi bir insan olmalıdır.
Hakim kararlarında adaletin yerine getirildiğini toplumda hissettirmelidir. Karar verirken her türlü şüphe ve güvensizlikten uzak doğru ve adaletli karar verdiği duygusunu topluma vermeli, kuşku uyandıracak her türlü davranıştan kaçınmalıdır.
3.4.MESLEĞE YARAŞIRLIK
Hakimlik mesleğine yaraşırlık ve bu görüntünün verilmesi hakimin tüm faaliyetleri adına vazgeçilmez bir unsurdur. Hakimin mesleğe yaraşırlık unsurunu ortaya koyarken söyleyeceğimiz şudur; hakimin faaliyetlerinde neyi yapıp neyi yapmadığından çok bu yaptığı ve yapmadığı şeylerin toplumda nasıl algılandığı ve nasıl değerlendirildiği konusudur. Hakim bir duruşmada hiçbir art niyeti olmasa bile taraflardan birine daha çok söz veriyor ve onunla daha çok sözlü iletişimde bulunuyorsa bu davranışları ile sanki onun tarafını tutuyor gibi bir algı yaratılmasına sebep olacaktır. Hakim kendisine verilen bir hediyeyi kabul etme veya davet edildiği bir davete icabet etme konusunda öncelikle bunun toplumda nasıl algılanacağını ve bunun toplum cephesinden nasıl görüleceğini çok iyi düşünmelidir.
Bu konuyu yazımda işlerken meslek hayatımda başıma gelen bir olayı kısaca anlatmak isterim;
Anadolu’nun büyük bir ilinde seksenli yılların başlarında İdare Mahkemesi Başkanlığı yaparken, daha önce dosya üzerinden karar verdiğimiz bir polis memurunun meslekten ihraç davasına ilişkin iptal kararından sonra göreve başlayan bu polis memuru teşekkür babında bir kutu baklava almış ve odama gelmişti. Aslında bizim adalete uygun, onun kanunen hakkı olduğu için verdiğimiz bu karardan sonra sadece duyduğu minnet nedeniyle teşekkür etmek için gelmişti. Ben büyük bir tepkiyle bu polis memurunu kovmaktan beter etmiş ve kendisine ‘’sen bizi ne zannettin’’ gibi sözler söylemiştim. Daha sonraki yıllarda, o tarihte 27 yaşında, yanlış hatırlamıyorsam ülkenin en genç İdare mahkemesi başkanı olarak tecrübesizliğimin sonucu olarak böyle bir davranışta bulunduğumu düşünüyorum. Şimdi olsa, yazı işleri müdürümü çağırıp, ona baklava kutusunu verip mahkemede tüm kalemlere dağıtmasını isterdim. Polis memuruna da, adaleti dağıtmanın bizim görevimiz olduğunu, kanuni hakkı olduğu için bu davayı kazandığını ve bizim sadece kanunları uygulayarak kararı verdiğimizi söyleyerek baklava için teşekkür edip onu uğurlardım. Tecrübesizliğim nedeniyle böyle bir davranışta bulunduğum için daha sonra aklıma geldikçe bu olaydan dolayı üzüntü duymadım desem yalan söylemiş olurum. Yukarıda da söylediğim gibi iyi hakimlik yetmez. Hakim iyi bir insan olup, kanuni ölçüler içerisinde tarafların ruh hallerini de düşünmelidir. Benim için o dava sıradan bir ihraç davası iken o polis memuru için meslek hayatının bir başka anlatımla ailesinin tüm gelirinin bittiği, çok zor duruma düştüğü bir durumla ilgili bir davadır. Sonucu onun için oldukça hayatidir.
Hakim toplumdan soyutlanmış izole bir insan değildir. Onunda toplum içinde elbette ilişkileri, dostları ve arkadaşları olacaktır. Ancak bu kişileri seçerken çok dikkat etmelidir. Öncelikle baktığı davaların ilgilisi olan kişilerle ilişki kurmaktan kaçınacağı gibi, seçeceği dost ve arkadaşları da toplumda yıpranmamış, kötü tanınan kişiler olmayacaktır.
Hakim yaşantısıyla örnek olacak şekilde davranacak, şans oyunlarından ve bu oyunların oynandığı mekanlarda bulunmamaya dikkat edecektir.
Elbette hakimin bar, meyhane gibi alkollü yerlere gitmesi yasak değildir. Ancak buralarda müdavim gibi görünmekten kaçınacak ve kötü davranışlar sergilemeyecektir. Sonuç olarak hakim hem yargı mesleğine ve özel yaşantısına dikkat ederek, toplum içinde bir taraftan yargı mensubu olarak bir taraftan da insan olarak davranışlarına azami dikkat ederek kendisine yakışmayan davranış ve söylemlerden kaçınacaktır.
Mesleğe yaraşırlıkla ilgili bir diğer konu hakimlerin, hukuk içindeki profesyonellerle yani avukatlarla ilişkileri önemli konudur. Hakimler tarafsız ve mesleğe yaraşır şekilde yaşayacaklarsa da, bu yaşantı kendilerini toplumdan tecrit edilmiş şekilde fildişi kulelerde inzivaya çekmiş bir şekilde olmayacaktır. Tabii bu hukuk profesyonelleri ile ilişkileri olacaktır ancak onlarla belirli mesafe konulacak, toplumda tarafsızlığına halel geldiği algısını yaratacak şekilde davranmayacaktır. Özellikle hakimler özel hayatlarında bu kişilerle ilişkilerini yanlış anlaşılmaya neden vermeyecek şekilde yürütecektir. Hakimin, kendisini toplumdan ve diğer meslektaşlarından soyutlaması hayatın gerçeğinden uzak kalmasına ve dolayısıyla sağlıklı karar vermesine engel olacaktır.
Hakimler kamusal konulardaki tartışmalara katılmaktan kaçınmalıdır. Ancak kendi baktığı davalar dışında oluşacak hukuksal tartışmalara katılmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Örneğin hukuksal konularda tartışması veya makaleler yoluyla kendi fikirlerini yazılı olarak topluma ve hukuk camiasına açıklaması büyük bir yarar sağlayabilir. Çünkü hakim hukuk bilgisi ile donanımlı bir kişi olmasının dışında verdiği kararlar nedeniyle hayatın olağan akışı içindeki olaylara vakıf bir hukukçudur. Onun fikirleri bu nedenle diğer hukukçulara ve daha sonraki uyuşmazlıklara ışık tutacaktır.
3.5. EŞİTLİK
Yargı görevinin doğru biçimde ifası için mahkeme önünde herkese eşit muamelede bulunmak vazgeçilmez bir unsurdur. Hâkim her türlü önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge kurarak herkesin adil yargılanma hakkını kullanmasını sağlamalı ve bu şekilde taraflara eşit muamele ilkesini uygulayarak yargı görevlerini yerine getirmelidir.
Adil ve eşit muamele eskiden beri adaletin temel özellikleri olarak kabul edilir. Kanun önünde eşitlik, yalnızca adalet için temel bir özellik değil, aynı zamanda yargının tarafsızlığıyla yakından bağlantılı olarak yargı hizmetinin sağlıklı olmasının da bir unsurudur. Doğru sonuca ulaşan, ancak tek tipleştirme yapan bir hâkim, var olan veya algılanan tarafsızlığını riske atmaktadır.
Hâkim tek tipleştirmeye, söylentiye veya ön yargıya dayalı davranışlardan etkilenmemelidir. Bu nedenle hakim anılan davranışları fark ederek, hassasiyet göstermelidir.
Mahkemelerin kadınlara ve erkeklere eşit erişim sunmasını sağlamada hâkimin üzerine düşen yükümlülük bulunmaktadır. Bu yükümlülük hâkimin taraflar, avukatlar ve mahkeme personeliyle olan ilişkileri için geçerlidir.
Hâkimlerin avukatlara gösterdiği cinsiyete dayalı ön yargı taşıyan konuşma biçimi, jestler ve diğer davranışlar, kadın avukatlara hitap ederken erkek avukatlara karşı kullanılmayan bazı günlük hayata ilişkin ifadeler, onların fiziksel görünümlerine veya kıyafetlerine yorum yapılması cinsel taciz olarak algılanabilir.
Toplumdaki kültürel, ırksal ve dinsel çeşitliliklerin farkında olmanın ve bunları anlamanın yanı sıra herhangi bir ilgisiz sebepten kaynaklanan ön yargı taşımamak da hâkimin sorumluluğudur.
Hâkim, uygun yollarla toplumda değişen davranışlar ve değerler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bununda ötesinde hâkim, mesleğine ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelikteki uygun eğitim fırsatlarından faydalanmaya da gayret etmelidir.
Hâkim, ortalama bir gözlemcinin onun tarafsızlığına haklı bir güven duymasını sağlayacak şekilde davranmaya çalışmalıdır. Kısacası hakim, yargı görevini yerine getirirken, söz veya davranışlarıyla ve ilgisiz gerekçelerle, herhangi bir kişi ya da gruba karşı yanlı veya ön yargılı davranışlar sergileyemez.
Hakim, davanın tarafları, avukatlar ve tanıklara karşı aşağılayıcı, onları küçük düşürücü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Onlara karşı nazik ve görgü kuralları içinde davranmalıdır. Örneğin hakim ceza verdiği bir sanığı aşağılamamalı sanık ve müştekiye aynı davranış biçimi içerisinde hitap etmelidir.
Hâkim, mahkemesindeki ortamı belirleyen ve adil yargılanma için gerekli atmosferi oluşturan kişidir. Mahkemedeki kişilere yönelik eşit olmayan ya da farklı davranışlarda bulunmamalıdır. Mahkemede hazır bulunan avukatlar, dava tarafları veya tanıklar gibi herkes, insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı biçimde muamele görme hakkına sahiptir. Hâkim, mahkemede bulunan herkesin, ırk, cinsiyet, din veya diğer sosyal ve ekonomik sebeplere dayalı ön yargılı tutumlardan korunmasını sağlamalıdır.
Hakim kendisinin çözümlemesi için önüne gelen işle ilgili olarak mahkemenin emrinde olan kişilerin ayrımcılık yapmasına da asla izin vermez.
4.6. EHLİYET VE ÖZEN
Ehliyet ve özen yargı görevinin yerine getirilmesi için en önemli ön koşullardır. Bu husus her zaman ifade edilmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, her görevi ifa etmek için o konuda yetkin olmak, bir başka deyişle ehliyet sahibi olmak gerekir. Yargı gibi önemli bir görevin yerine getirilmesi için öncelikle bilgi, beceri, konu ile ilgili donanım ve bunu yapabilmek için belli bir süre hazırlık yapılmasını gerektirmektedir. Hakimin görevini layıkıyla yapabilmesi ve ehliyetini ortaya koyabilmesi için yukarıda saydığımız özelliklerin yanı sıra ruhsal ve fiziksel yönden de sağlıklı düşünme ve karar verme yetisine sahip olması gerekir.
Bu satırların yazarının hakimlik mesleğine başladığı tarihte, adli yargıda, “Türkiye’nin her yerinde hakimlik ve savcılık görevini yapabilir” şeklinde rapor alınması gerektiğini söylemek isterim.
Hakim, ehliyetli olduğunu tam olarak gösterebilmek ve bunu mesleğine yansıtabilmek için öfkesini, heyecanını kontrol altına alabilmelidir. Bu kontrolü sağlayamadığı taktirde ehliyetli bir hakim gibi sağlıklı karar vermesi mümkün değildir.
Yine bu satırların yazarı, 1980 öncesi girdiği Danıştay tetkik hakimliği sınavında, kendisi ile birlikte sınava giren, yazılı sınavda ilk üç içerisinde bulunan ve o yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üçüncülükle bitiren bir meslektaşının bilgi ve donanım yönünden çok üst düzeyde olmasına rağmen heyecanını kontrol edemediği için sınavı kazanamadığına tanık olmuştur. Bugün bu denli titizlikle bir sınav yapılmadığını bilerek bu konunun çok önemli olduğunun altını çizmek isterim. Eğer hakim daha sonra, başlangıçta sahip olduğu bu özelliği meslek sürecinin belli bir noktasında kaybettiği taktirde Anayasa ve usulde paralellik ilkesi kurallarına uyularak sağlık kurulu raporu ile bu görevinden alınmalıdır.
Öte yandan, hakimin sağlıklı değerlendirmeler yaparak tarafsız ve hızlı karar vermesi yargı görevine verdiği özenin bir göstergesidir.
Hakim öncelikle görevini sevmeli, onu benimsemelidir.
Hakimin tek başına görevine özen göstermesi sağlıklı ve hızlı kararlar için yeterli değildir. Bu özeni yerine getirebilmesi için mahkemedeki teknik ve nitelikli personelin de katkısına bağlıdır. Mahkemenin fiziksel imkanları bile bu özenle doğrudan ilgilidir. Mahkemedeki tüm şartların iyi olması, kaynakların ve iş yükünün görev kapasitesi ile orantılı olması da bu özenin ortaya çıkmasının en önemli ön koşullarından bazılarıdır.
Hakimlerin maddi olanakları, bunun devamında aile hayatı, eş ve çocuklarına görevi ile orantılı bir hayat sunması da görevine göstereceği özeni doğrudan etkilemektedir.
Hakimlerin başlangıçta belli ehliyet ve yetilere sahip oldukları yönündeki ön kabul nedeniyle mesleğe alınmalarından sonra meslek içinde iken de bu ehliyetlerini geliştirmeleri gerekir. Bunun için yargı mesleği içinde yetkili organlarca düzenlenecek meslek içi eğitimlere katılmaları ve bu ehliyetlerini daha da geliştirmek için bilgilerini sürekli güncelleyerek içtihatları ve hukuktaki tüm gelişmeleri takip etmelidir.
Burada yeri gelmişken bu konu ile ilgili olarak 521 sayılı Danıştay Kanunun yürürlükte olduğu geçmişte Danıştay bünyesindeki yasal bir durumdan söz etmek isterim.
Danıştay tetkik Hakim adayları (o tarihteki adıyla Danıştay Yardımcılar) Danıştay Başkanlığınca açılacak yazılı ve sözlü sınav sonucunda alınırdı.[8] Sınavı kazanan Danıştay tetkik hakimi adayları bir yıllık adaylık süresi sonunda oldukça üst düzey bir yeterlik sınavına[9] tabi tutulur, kazanamayan olursa ertesi yıl bir kez daha girmek üzere adaylığa devam ederlerdi. Ertesi yıl yapılan yeterli sınavında da başarılı olamayan Danıştay Tetkik Hakimi adaylarının Danıştay’ la ilgisi kesilir ve Genel idare hizmetleri sınıfında bir başka kurum emrine atanırlardı. Yine Danıştay tetkik hakimliği görevine devam edenler her iki yılda bir derece terfi eder, 6.dereceden 5.dereceye geçişte yine adeta üniversite doçentliği sınavı gibi bir sınava tabi olur[10] ve kazanamayanlar bu sınavı kazanana dek 6.dereceden 5. dereceye terfi edemezlerdi. Danıştay’daki bu üniversite benzeri akademik kariyer gibi yükselme bununla da kalmaz 3.dereceden 2.dereceye terfi edecek olan tetkik hakimleri idare hukuku alanında bir tez hazırlar[11] ve bu tezin Tez Kurulunca kabul edilmesiyle 2.dereceye terfi ederlerdi. Görüleceği gibi o tarihte Danıştay’daki görevde yükselme kriterleri adeta üniversitedeki akademik unvanların alınması gibiydi. Bu nedenle o tarihteki Danıştay mensupları gerçekten ehliyetli, yetenekli ve görevinin ehli hakimlerdi. Onların kurduğu idari yargı sistemi ve içtihatları üzerine yürüyen bir idari yargımız onlardan çok şey öğrendi. Bende bu büyüklerimizden çok şey öğrendim ve onların üzerimde çok emeği olduğunun bilincindeyim. Vefat etmiş meslek büyüklerimi rahmetle yad ediyor, halen hayatta olanlara da sağlık ve afiyet diliyorum.
4. HUKUK DEVLETİ VE YARGI
Hukuk, bir toplumda yaşayan bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen ve yürürlükte bulunan kurallara uyulmasını sağlamak için müeyyidelerle desteklenen bir devlet gücüdür. [12] Hukuk varlığını insanlar arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerden alır. Nihai amacı ise yine kaynağı bulunduğu bu ilişkileri düzenlemektir. ‘Hukuk, zorba devletleri ahlakileştirmek amacını güder.[13]
Hukuk Devleti İlkesi, devletin bütün faaliyetlerinin hukukun öngördüğü kurallara sadık kalması yoluyla devletin hukuk içine çekilmesini, hukuk ile bağlanmasını, serbestinin engellenerek adaletin sağlanmasını, vatandaşların hukuki güvenlik içinde yaşamını devam etmesini sağlar. Hukuk devleti, insan haklarına öncelik tanıyan, hak ve özgürlükleri kollayıcı, eşit bir hukuk düzeni kuran, tüm uygulamalarında hukuka ve anayasaya uyan, yargı denetimine bağlı bulunan bir devleti ifade eder.[14] Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 tarihli kararında; “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.” [15] diyerek hukuk devletinde olması gereken bazı özelliklerden de açıkça söz etmiştir. Yine Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 tarihli kararında; “hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu gerçekleştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasaya ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.”[16] diyerek hukuk devletinin nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.
Anayasalarında hukukun üstünlüğü ilkesi yer alan devletlerin karşılaşabileceği en problemli konu devlet yöneticilerinin kendilerini söz konusu kuralların üzerinde görmesi ve bu kuralların kendilerini sınırlayamayacağı düşüncesinde olmalarıdır.[17] Hukuk devleti kavramını demokrasi, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, özgürlük gibi sözcükler tanımlarken, ihlal, aykırılık, haksızlık, adaletsizlik, keyfilik gibi sözcükler ise bu kavramlarla örtüşmeyen, bunların içine girmeyen sözcüklerdir.[18]
Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temel şartı olmasının yanı sıra adalete uygun yargılamanın güvencesidir. Bu yönüyle hakim yargı bağımsızlığın temsilcisi konumundadır.[19]
5. HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN UNSURLARI
Hukuk devletinin özelliklerini anlatmak sayfalar alacağı için sadece özelliklerini maddeler halinde yazmakla yetinip, yeri geldiğince bu özellikler açısından ülkemizdeki yargı etiği sorunlarına ve neler yapılabileceğine değinmeye çalışacağım.
Hukuk devletinin temel unsurları şu şekilde sıralanabilir:
Temel hak ve Özgürlüklerin güvence altına alınması
Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği hakkı
Anayasal Devlet
Kuvvetler ayrılığı
Normlar hiyerarşisi
Demokratik rejim
İdarenin kanuniliği ve hukuka uygunluk denetimi
İdarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazmin yükümlülüğü
Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve Ne bis in idem ilkesi
Yargının Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı
Savunma hakkı
Adil yargılanma hakkı
Hukuk devleti ilkesinin bu özelliklerini burada sadece sayarken bunları geniş olarak açıklamaktan kaçınarak bu özelliklerin tamamına sahip bir hukuk devletinde yargının nasıl bir durumda olması gerektiği ve ülkemizin bu ilkeler açısından da ne tür eksiklikleri bulunduğunu dilimiz döndüğünce söylemeye gayret göstereceğiz.
6. İDEAL BİR HUKUK EĞİTİMİ VE ÜLKEMİZDEKİ HUKUK EĞİTİMİ
Tüm üniversitelerimizin öğrenci kaynağı olan ortaöğretim okullarının niteliği, hukuk eğitiminde kaliteyi tutturmada belirleyici olmaktadır. Ülkemizde ortaöğrenimin maalesef yetersiz ve niteliksiz oluşu, yine son yıllarda daha fazla açılan İmam Hatip okullarının da hukuk fakültelerinin insan kaynağı içerisinde yer alması hukuk eğitiminin kalitesini düşürmektedir.
Orta öğretimin kalite seviyesinin hukuk lisans eğitimine etkisi, diğer lisans eğitim türlerine göre çok daha önemlidir. Sosyal bilimlerin en önemlilerinden birisi olan hukuk eğitimine başlayan bir öğrencinin temel hukuk derslerinde zorlanmaması, başarılı olması için belli düzeyde sosyal bilimlere ilişkin bilgi birikimine, kavrayış yeteneğine ve iyi bir genel kültüre sahip olması gerekir. Bunlar ileride iyi bir hukukçu olmanın, hukuk eğitiminde etkinliği ve verimliliği sağlamanın temel taşlarıdır.
Bir başka ifadeyle, ortaöğretimde iyi bir mantık, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih dil ve edebiyat eğitimi almış öğrenciler, hukuk eğitimini özümseyip başarıyla sürdürebilir. Bu nedenle, orta öğretimdeki eğitim kalitesinin yükseltilmesi için büyük reformlar yapılması şarttır. Bu reformlar yapılmadıkça hukuk fakülteleriniz ne kadar üst seviyede olsa da iyi hukukçu yetiştirmeniz asla mümkün değildir.
Hukuk fakültelerinin kaynağı olan ortaöğretim ile ilgili sorunları belirttikten sonra kısaca Hukuk Fakültelerinin durumundan söz etmek gerekir.
Ülkemizde, Hukuk fakültesi sayısının gereksinimin oldukça üzerine çıkması ve özel kriterler aranmaksızın her geçen gün yeni bir fakülte açılması kaliteyi düşürmektedir. Hukukçuların neredeyse tamamının görüşü bu şekildedir.
Bildiğimiz kadarıyla 2021 yılı başı itibariyle Türkiye’de 38’i devlet, 35’i vakıf ve 11’i de Kıbrıs’ta olmak üzere 84 hukuk fakültesi bulunmaktadır. Bu tarihten sonrada açılan yanılmıyorsam 11 hukuk fakültesi de olduğu göz önüne alındığında, 100’e yakın hukuk fakültesine dayanmaktadır. Hukuk fakültesinde bu artışa rağmen maalesef zaten yetersiz olan öğretim üyesi sayısını çok daha aşağıya çekmiştir. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları da devletten özele giden öğretim üyesi akışını hızlandırmış ve Devlet Üniversitesi hukuk fakültelerini olumsuz yönde etkilemiştir.
Öte yandan vakıf üniversitelerine ve Kıbrıs’taki üniversitelere bağlı hukuk fakültelerinin sırf ekonomik devamlılıklarını sağlama adına kontenjanlarını doldurmak ve yine eldeki öğrencilerini kaybetmemek için çok toleranslı ve rahat sınıf geçmeyi sağlayan eğitim sistemi uygulamaları maalesef hukuk eğitiminin de düşmesine neden olmaktadır.
Bu satırların yazarının kendinden büyük meslektaşlarından duyduğu bakalorya yani baraj sınavı uygulamasını hatırladığında hukuk eğitiminin ne denli geriye düştüğünü söylemek zorundayız.
Hukuk eğitimi, öğrencilerin mezun olduktan sonra mesleklerini icra ederken öğreneceği konulara dair dersleri değil bu aşamadayken ihtiyaç duyacakları yeteneklerini ortaya koymak, hukuki problemi doğru anlama, hukuki analiz ve muhakeme gibi, hukukçu gibi düşünce becerisi kazandırmaya yönelik olmalıdır. Maalesef son yıllarda ezberci, pratik yapmayan, sadece konuları bir tarih dersi gibi anlatan bir eğitim modelinde öğrenciler yetiştirildiği ve bu nedenle hukuki muhakeme yeteneğinden çok uzakta mezunlar yetiştirildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum oldukça üzücüdür.
Yargı etiği kurallarına her yönüyle bağlı yetenekli hukukçular yetişmesi için yukarıda saydığımız sorunların öncelikle çözülmesi gerekir. Şunu söyleyebiliriz ki, iyi bir yargı mensubu olabilmek için, başarılı ve nitelikli bir hukuk eğitimi almış olmak çok önemli bir ön koşuldur.
Ülkemizde hukukun üstünlüğüne dayalı çoğul ve özgürlükçü bir demokrasiye geçme yönünde güçlü ve bilinçli bir toplumsal talebin ve siyasi iradenin ortaya çıkması halinde, bu süreci çabuklaştırma ve kalıcı hale getirmede iyi yetişmiş nitelikli ve yetkin hukukçuların büyük bir katkısı olacağı muhakkaktır. Bu da nitelikli, iyi eğitim almış hukukçularla olur.
7.1- HAKİMLİĞE KABULDE YAPILAN SINAVLAR
Bilindiği gibi hukuk mesleklerine giriş sınavı veya idari yargı ön sınavı 1802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun ilgili hükümlerine göre yazılı ve mülakat sınavı olarak kadrolarda boşalma oldukça Adalet Bakanlığınca yapılmaktadır. Yazılı yarışma sınavı Adalet Bakanlığınca ÖSYM’ne yaptırılmakta, mülakat sınavı ise Adalet bakanının görevlendireceği Bakan yardımcılarının birisinin başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilecek bir kişi olmak üzere yedi kişiden oluşmaktadır.
Yazılı sınavı Adalet Bakanlığı adına ÖSYM tarafından yapıldığından geçmiş yıllarda bazı yolsuzluklar basına yansımış ve davalar açılmış olsa da bugün itibariyle böyle yolsuzluklar olduğu yönünde bir bilgi ve duyumumuz olmamıştır.
Ancak, mülakat sınavı yukarıda da arz ettiğim gibi, Mülakat Kurulunun oluşumundan da anlaşılacağı üzere, tüm üyeler yürütmenin yani Adalet Bakanlığının memurları olup, Bakanın emrindeki kişilerdir. Mülakatta belli siyasi partiye ve görüşe ait kişilerin kayırıldığı açıkça konuşulmaktadır.
Bunun da ötesinde Danıştay’ın bir çok kararlarına rağmen mülakatlara yargısal denetimin yapılabilmesi adına kamera konulması istenilmekte ise de maalesef sınava kamera konulması yönünde bir düzenleme bulunmadığı için böyle bir denetim yolu da kapalıdır.
Sınavlarda hiçbir kayırma olmadığını kimse ileri süremez. Bu nedenle liyakatli, ehliyetli ve bilgili hakim adaylarının mesleğe alındığını söylemek mümkün değildir. Bu sınavın yürütme erkinin dışında bağımsız bir organca yapılması ancak bu problemi çözecektir. Sınav Kurulu bağımsız ve tarafsız olsa da, mülakat sınavının yargısal denetimi için sınavda kamera kaydı alınması zorunludur. Ancak, bu şekilde hak ve adalet korunabilir. Hakim adaylarının bu şekilde mesleki yeterlilik ve liyakat ilkelerine göre seçilmeleri halinde yargı etiğine uygun bir şekilde mesleğe başlayan yargı mensupları olarak görev yapmaları da sağlanmış olacaktır.
7.2- HAKİMLİK TEMİNATI
Çağdaş ve demokratik devlet kendi belirlediği kuralları hiçbir otoritenin ve gücün etkisi altında kalmadan uygulayabilecek bir yargı sistemi oluşturmak ister ve kendisini bununla yükümlü sayar. Böyle bir devlet bu yoldaki adımlarını yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı şeklinde atacaktır. Bu adımları atabilen devlet hukuka saygılı, hukuk ilkelerine bağlı, hukukun üstünlüğünü kabul eden devlettir.[20]
Hakim, özellikle yasama ve yürütme organlarından gelecek baskı ve etkilere direnebilecek güçte ve bu nedenle de bağımsız olabilmelidir. Hakim, bu organların dışında da, hiçbir makamın hatta diğer meslektaşlarının da etkisinde kalmamalı onlardan gelebilecek telkinlere de kapalı olmalıdır. Sonuç olarak özetle söylemek gerekirse hakim, Anayasa, Kanun, diğer hukuki düzenlemeler ve vicdani kanaatine göre karar vermelidir. Hakimler yönünden böyle olan bir durum yargılanan kişiler yönünden de çok önemli olup, hakimlik teminatı onlarında başlıca güvenceleridir.
Yargı bağımsızlığı; hukuk devletinin yukarıda da saydığımız temel ilkelerinden birisi olmasının yanı sıra yargılama fonksiyonunun da güvencesidir.
Yargı bağımsızlığını sağlamaya yönelik, onu gerçekten ayakta tutan müesseselerden birisi hatta en önemlisi hakimlik teminatı olarak adlandırılan kişisel bir bağımsızlık durumudur.
Şunu da belirtmemiz gerekir ki, yargının bağımsız nitelik taşıması yargı mensuplarına tanınan bir ayrıcalıklı durum olmayıp, tersine vatandaşların adil yargılanma hakkının güvencesinin temelini teşkil eder.[21]
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı; hakimin üstünlüğünü ve ayrıcalığını sağlamak için değildir. Bu ilkeler, egemen olan iktidar gücüne, devlete, sermayeye ve başkaca güçlere karşı hak arama özgürlüğünün sigortasıdır.
Yargı bağımsızlığı ilkesi hakimlik teminatı ile korunmaya çalışılır. Hakimlerin yasama ve yürütme organlarından bağımsız olduğu, hakimlere direktif veremeyecekleri ve tavsiyede bulunamayacakları olguları hakimlerin bağımsızlığını ifade ederken, anılan bu bağımsızlığı korumaya matuf müesseselere de hakimlik teminatı denilmektedir.[22]
Mahkemeden adil bir karar çıkmasının ön koşulu hakimin ekonomik, coğrafi ve mesleki güvencesinin varlığı hakimlik teminatı ile doğru orantılıdır. Bu güvenceler olmaz ise orada hakimlik teminatından söz edilemez.
Yukarıdaki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Bangalore Yargı Etiği ilkelerinde, yargı bağımsızlığı kapsamında ortaya çıkan hakimlik teminatına; ‘’Hakim herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak şekilde, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine getirmelidir. ilkesiyle yer verilmiş ve önemi vurgulanmıştır.[23]
Hakimlik teminatı kavramı, hakimlerin özlük işlerinin kim tarafından yapılacağını sorgulamamızı gerektirecektir. Özlük işlerinin tamamının yürütme veya yasama organına bırakılması teminata vurulacak en büyük darbedir.
Her şeyden önce Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatının koruyucusu konumunda olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) idari işlem niteliğindeki kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması hakimlik teminatını zedeleyen başlıca unsurdur.
Özlük hakları hakkında HSK tarafından verilen bir kararı yargı önüne götüremeyen bir hakimin teminat altında olduğundan söz edilemez.
Ekonomik durumları rahat çalışmalarına olanak sağlamayan, yüksek mahkeme üyeleri ile 1.sınıfa ayrılmış hakimler arasında yüksek hakimler lehine ayrıcalık getiren hükümler hakimlerin motivasyonunu bozmuştur. Açılan davada, düzenlemenin Anayasaya aykırılığı öne sürülmüş, davaya bakan idare mahkemesi konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Hakimler arasında huzursuzluğa yol açan bu hükümlerle ilgili olarak Anaya Mahkemesinin kararı beklenmektedir.
Hakimlik teminatı ile ilgili Anayasal ve yasal hükümler ne kadar hukuk devleti ilkelerine uygun ve mükemmel olursa olsun eğer bu hükümler uygulamada yer bulmuyor, yasama ve yürütme erki bu düzenlemelere aykırı davranıyor ve uymuyorsa böyle bir sistemde yargı bağımsızlığından ve hakimlik teminatından asla söz edilemez.
Hakimlerin teminatsız olması, etki altında bırakılması, hukuk dışı baskılara karşı gelen hakimlerin her an meslekten azledilme kaygısı içinde olmaları veya coğrafi teminata aykırı olarak başka bölgelere atanabilecekleri tehdidi altında görev yapmaları adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmayacağı gibi bu şartlarda çalışan hakimler de maalesef adaletli karar veremezler.
8.1- YARGININ YASAMAYA KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI
Yargı bağımsızlığının en önemli öğesi olan hakimlerin kararlarını kanunların çizdiği sınırlar içerisinde ve vicdani, kanaatlerine göre özgür bir irade ile karar verebilmesinin öncelikli şartı yargının yasama erkine karşı bağımsız olmasıdır. [24]
Anayasamızın 11.maddesi[25] Anayasa hükümlerinin temel hukuk kuralları olduğunu, kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını hükme bağlamıştır. Bu Anayasal hüküm yasama erkinin hukuk kurallarına ve Anayasaya uygun davranmak zorundadır. Yasama organının kanun çıkarma temel görevi olması nedeniyle yargı üzerinde hakimiyet kurma olasılığı olabilir. Bu nedenle yasama organı ya kanunları çıkarmadan önce bu durumu sağlaması yada kanunlar çıktıktan sonra kanunlar üzerinde bir denetimin varlığı adına Anayasa Mahkemesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesinin denetimi ön plana çıkarak yasama organının sınırlandırılması yargı bağımsızlığı adına en önemli kazanım olmuştur. Anayasaya uygunluk için hukuk devletinde düzenlenen yemin etme, çift meclis tesisi, yasaların halk oyuna sunulması, bazı demokrasilerde Recal (geri çağırma), yasaların hazırlanmasında uzmanlardan faydalanılması gibi müesseseler de öngörülmüştür. Fakat bu müesseselerden hiçbirisi kanunların Anayasaya uygunluk denetimi görevini yapan Anayasa yargısı kadar etkin olamamıştır.
Bu nedenle 1961 Anayasası ile yasamanın çıkardığı kanunların Anayasaya uygunluk denetimini yapacak bir Anayasa Mahkemesinin kurulması, yasama organın bu önemli işlevinin yargıya açık hale getirilerek, yargıya karşı olabilecek olası bir müdahalenin önüne set çekilmiştir.
1982 Anayasasının 140. Maddesinde[26] Hakimlerle ilgili çeşitli durumları TBMM’nin çıkaracağı kanunlarla düzenleneceği hükmü ile yasamanın alanı bir anlamda genişletilmiştir. Maddenin içinde kanunla yapılacak bu düzenlemenin ‘’mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre’’ yapılması koşulu getirilerek yargı bağımsızlığı korunmaya çalışılmıştır. Ancak, yargının yasama erkine karşı yargı bağımsızlığı anlamında en büyük güvencesi Anayasa Mahkemesidir.
8.2- YARGININ YÜRÜTMEYE KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI
Yargının bağımsızlığına gelebilecek en büyük tehlikenin kaynağının yürütme organı olabileceği düşünülmektedir. Yürütme ile yargı erki aralarındaki sınırlar tarihsel süreç içerisinde iş bölümü yapılarak çizilmiştir. İdarenin, yargı mensuplarının yargısal görevleri dışında kalan idari işlemleriyle ilgili alanda etkin olması, Anayasal güvence altına alınan hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamanın da ötesinde idarece bir güç, baskı unsuru olarak kullanılabileceği tartışmasızdır.
İkbali, idari bir makamın elinde olan bir yargıcın ne denli bağımsız ve tarafsız olabileceği izahtan varestedir.[27] Hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığı adına bu durum asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Böyle bir yetki mutlaka bağımsız bir makamın elimde bulunmalıdır. Anayasamızın Cumhurbaşkanının görevlerini sayan 104 maddesi[28] Cumhurbaşkanının af yetkisi olup, Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin Anayasa 138.maddenin yürütme açısından bir istisnası olup, yargının yetki alanına giriş söz konusudur.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyelerinin belli bölümünü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Başsavcı Vekilinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi yargı bağımsızlığı adına olumsuz ve bağımsızlık olgusuna ters düşen bir durumdur.[29] Acilen bu hükümlerin değiştirilmesi ve yargı içinde bağımsız yargı mensupları tarafından seçilmeleri gerekir. Aşağıda Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili olarak söz edeceğimizden burada bu konuyu geçeceğiz.
9. ÜLKEMİZDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ DURUMU
Ülkemizde yargının bağımsızlığı uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bu konuda yaygın, birden çok öneri ve eleştiriler bulunmaktadır. Bu konuları bir başka deyişle yargı bağımsızlığını etkileyen ve zedeleyen durumları aşağıda özetle sunmaya çalışacağız.
1982 Anayasasının Hakimler ve Savcılar Kurulu Başlıklı 159. maddesinde[30] düzenlenen hükümde Kurul başkanının Adalet Bakanı olması ve yine müsteşarın da Kurulun tabii üyesi olması en çok eleştirilen ve bağımsızlığı zedelen bir hüküm olmuştur. Bunların dışında kalan Kurul üyelerinin Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşması ve böylece Kurulun yargının tamamını kapsamaması da ayrı bir eleştiri noktası olmuştur.
Diğer bir eleştiri konusu anılan 159.maddenin devamında Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümdür. Bu hükmün hukuk devleti ilkesini zedelediği konusundaki düşünceye çoğu hukukçu iştirak etmektedir.
HSK bir yüksek mahkeme değildir. İdari bir makam olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Anayasamızın 125.maddesi açıktır. İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olmasına karşın yargı bağımsızlığının en önemli unsuru olan hakimlik teminatının taşıyıcı kolonu olan hakimlerin özlük haklarına ilişkin olarak meslekten ihraç dışında yargı yoluna başvuramamasını anlamakta güçlük çekiyorum. Hukuka saygılı, yargısının bağımsızlığına ve adaletine güvenen bir devlet asla hakimleri için bu yolu kapatmaz ve kapatmamalıdır.
Hakimlik teminatı ile ilgili söyleyeceğimiz bir başka konu, yine 159.maddede yer alan hakimlerle ilgili denetleme, görevleri ile ilgili suçlar konusunda araştırma , inceleme ve soruşturmanın ilgili dairenin teklifi ve HSK başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılacağı, müfettişlerini atama yetkisinin Adalet Bakanına ait olduğu yazılmıştır. Maddede yine görüleceği üzere Genel Sekreterin kurulun göstereceği 3 aday arasından HSK başkanınca atanacağı da belirtilmiştir. Bu nedenle
Kurulun bütçesinin bağımsız olmaması, sekretaryası ve dolayısıyla hakimleri denetleyecek müfettişlerin Adalet Bakanının bir anlamda kontrolü altında, ikballerinin ona bağlı olması yargı bağımsızlığını zedeleyen konular olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda bir diğer nokta Hakim savcıların denetimi, atanmaları konusundaki öneriler Bakanlığın emrinde olan müfettişlere bırakılırken, soruşturma izninin Adalet Bakanına bırakılması çelişki yaratmaktadır.
2010 Anayasa değişikliği ile, daha önceden Yargıtay ve Danıştay’ca seçilen Kurul üyelerinin seçiminde değişikliğe gidilerek, Cumhurbaşkanı, Adalet Akademisi, idari ve adli yargı hakim ve savcıların da etki edebilmesine olanak tanınmıştır. 2017 Anayasa değişikliği ile birlikte Kurulun 4 üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği, 7 üyesinin TBMM tarafından seçileceği hüküm altına alınarak, Yargıtay, Danıştay ve Adalet Akademisinin Kurula üye seçmesi usulüne son verilmiştir.
Şunu öncelikle söylememiz gerekir ki, yüksek yargı organlarının üye seçimlerinde salt çoğunluk ve gizli oy yöntemleri kullanılmalıdır. Öte yandan Yargı organlarının Anayasa Mahkemesine üye seçimlerini kendilerinin yapması, yargı bağımsızlığını güvenceye alacağı gibi yargı üzerindeki siyasi spekülasyonları da ortadan kaldıracağına inanıyoruz.
2017 Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilen bir diğer değişiklik Askeri Yargıtay ve AYİM’in kaldırılmasıdır. Bazı çevreler Askeri yargıda görev alan hakimlik vasıflarını taşımayan asker rütbeli üyelerin bulunması yargı bağımsızlığını sarstığı gerekçesiyle eleştirmişlerdir. Ancak, bizce çözüm Askeri Yargıtay’ın ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması değil sadece hakim sınıfından olan hakim subaylarla çalışacak bir yargı şeklinde restore edilseydi daha olumlu olurdu diye düşünüyoruz. Tam bir örnek olmamakla birlikte askeri sağlık kuruluşlarının kaldırılması çoğunlukla olumsuz bulunuyorsa, askeri sağlık hizmeti gibi askeri yargı da özel teknik bilgileri ve psikolojiyi gerektiren bir faaliyet olduğundan bağımsız yargı özelliklerini taşıyan bir sistem içerisinde hakim teminatını haiz hakim subaylardan oluşan bir yargı sistemi kurulsa daha isabetli olurdu diye düşünüyoruz.
10. SONUÇ
Yargı etiği ve bu etiğin gerektirdiği kurallara uyulması gerçekten çok önemli olup, bu kurallara uyan, yargı etiğinin gerektirdiği şekilde hareket eden yargı mensupları çoğaldıkça yargının kalitesi olukça yükselecektir.
Yargı faaliyeti ve bu faaliyeti yerine getiren bir hukukçu, ortaöğretimden başlayan ve hukuk fakültesi ile devam eden bir eğitim ve bunun sonunda kazanılan bir sınavdan sonra meslek içi eğitim ve deneyimlerle süren bir meslek hayatı… Bu yol gerçekten meşakkatli, yorucu ve büyük bir sorumluluk gerektiren süreçtir.
Bir hakim hiçbir etki altında kalmaksızın, kanunlara uygun ve vicdanı rahat olarak bir karar vermişse elbet gece yastığına başını koyduğunda rahatça uyuyacaktır. Tabi bu kişilik olarak dürüst ve vicdanlı bir insan portresine uygun bir örnektir.
Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı adına bilenen ve belki de daha önce çok defa söylenmiş önerileri tekrarlamak isterim.
Tam bir yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı sağlayacak yargı reformunun varlığı şarttır.
Yargı kağıt üstünde değil uygulamada da olabilecek şekilde, güçlü bir yürütme ve yasama organına karşı korunmalı ve bu ortam içerisinde kararını vermelidir.
Hakim ve savcı adaylarının seçilmesinde objektif kurallar düzenlenmeli, hakim ve savcı adayı belirleme sınavlarında yürütme organın etkisi tamamen ortadan kaldırılmalı veya en aza indirgenmelidir. Ülkemizde, halen bütünüyle siyasetin denetimine ve müdahalesine olanak sağlayan, objektiflikten uzak bir sürecin yürütülmekte olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen mülakatlar neticesinde, sınavdan aldığı not veya liyakat ölçütü yerine sınav komisyonunun taraflı ve keyfi sorularına verilen cevaplar çerçevesinde takdire dayalı bir atama sistemi olup, bu durum hakim ve savcı bağımsızlığı yönünden oldukça önemli kuşkular doğurmaktadır. Anılan mülakatlarda kamera sistemi de konulmayarak, sınav adeta yargı denetiminden de kaçırılmaktadır
Hakimlerin mesleğe kabul, atama ve terfi, disiplin ve görevden alınma işlemlerine ilişkin usul ve kurallar objektif nitelikte olmalı, ayrımcılık yasağına aykırı olmamalı ve ilgili mevzuatta açıkça yer almalıdır.
Köklü bir demokrasi ve hukuk kültürünü haiz olmayan yeni demokrasilerde, yargı bağımsızlığının korunması bakımından en iyi model, hakimlerin yasama ve yürütmeden ayrışmış tam bağımsız bir kurul tarafından atanmaları ve özlük haklarının bu kurulca yerine getirilmesidir. Bu kurulun üyelerinin tamamı hakimlerden oluşmalı ve kurul atama ve terfilerde belirleyici bir rol üstlenmelidir. Bu kurul, hakimlerin kariyerlerini etkileyen her türlü inisiyatifin kullanılmasında söz sahibi merci olmalıdır.
Bir diğer önerimiz, geçmişte 521 sayılı Danıştay Kanununun yürürlükte olduğu süreçte Danıştay’da meslek içinde yükselmenin adeta akademik kariyer kazanımı gibi olduğunu belirtmiştik.[31]
Hakimlerin atanması ve terfi konusunda sınav sisteminin benimsenmesi oldukça büyük bir güvence sağlamaktadır.
Sınav sistemi ile birlikte hakimlerin tamamen objektif kriterlere göre kendisinden kıdemli birkaç hakim tarafından değerlendirilmesinin getirilmesi de yararlı olacağını düşünüyoruz..
Hakimlerin terfiine, görev ve yer değiştirmelerine ilişkin kararlar ilgili hakimlerle görüşülerek alınmalı ayrıca karardan sonra ilgili hakime yeniden incelenme talep etme hakkı tanınmalıdır.
Hakimler ancak yasada öngörülmüş usul ve nedenlerle görevden alınmalı, bu konularda da karar verecek yetkili kurul yasama ve yürütmeden bağımsız olmalıdır.
Görev süreleri dolmadan görevden alınan veya yerleri değiştirilen hakimlere etkili bir yargısal başvuru hakkı verilmesi gerekir.
Kısaca söyleyebileceğimiz diğer husus, yargı bağımsızlığı için coğrafi güvencenin varlığının zorunlu olduğu, yine hakimin kararından dolayı hukuki sorumluluğunun ve rücu mekanizmasının işletilmesinin sağlanması gerektiğidir.
Tüm umudumuz gelecekte bütün kurumları ile saat gibi işleyecek gerçek bir demokraside, yargının da aynı saatin bir parçası gibi çalışarak adalet, hakkaniyet içerisinde tarafsız ve bağımsız hakimlerce etkiden uzak karar verilmesidir. Bir gün bu noktaya geleceğimiz inancındayım.
Dipnotlar ve Kaynakça:
[1] Baseak Avukatlık Ortaklığı, Of Counsel
[2]Söz konusu uluslararası metinler için bkz. T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004, http://www.abgm.adalet.gov.tr/ pdf/bangalortr.pdf, (E.T. 30.07.2023).
[3] T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004.s.14-18
[4] Gürsel ÖZKAN, “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017, s. 54.
[5] Tuğan, E.N, Ömür Demirdal Gönülşen, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.
[6] Demirdal, M. Balkan Niğde Ömer Halisdemir Ünv. H.F.Dergisi Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme, Niğde s.99
[7] 14.03.2019 gün ve 30714 sayılı Resmi Gazete.
[8] 521 Say. mülga Danıştay Kanunu Md.15
[9] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.15
[10] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.121
[11] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.123
[12] Ejder Yılmaz ‘Hukuk Sözlüğü’ Ankara, Yetkin Yayınları, 2005 s.490
[13] Sami Selçuk, Bağımsız Yargı Özgür Düşünce, 1. Baskı, Ankara, İmge Kitapevi, Mart 2007, s.37
[14] Muhittin Taylan, Hukuk devleti Sempozyumu, İzmir Barosu,1974, s.46
[15] Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 gün ve E.1991/7, K.1991/43 say. Kararı
[16] Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 gün ve E.2012/94, K.2013/89 say. Kararı
[17] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hukuk Devleti Sempozyumu, İzmir Barosu, 1974. s.18
[18] Güneş Müftüoğlu, Sosyal Devlet ve Hukuk Devleti, 1.BaskıAnkara, Seypa Yayınları, 1996,s.327
[19] Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara, Eylül 2004.s.3
[20] Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s.12
[21] Özdemir Özok, ‘’Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı’’ TBB Dergisi, Sayı 84, 2009, s.27
[22] Baki Kuru, ‘’Hakim ve Savcıların Bağımsızlığı ve Teminatı, Ankara, Sevinç Matbaası, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1966, s.6
[24] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınevi, 4.Baskı, Bursa.2007, s.848
[25] XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü
MADDE 11- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.
[26] C. Hâkimlik ve savcılık mesleği
MADDE 140- Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür.
Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.
Hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.
Hâkimler ve savcılar altmışbeş yaşını bitirinceye kadar hizmet görürler; askerî hâkimlerin yaş haddi, yükselme ve emeklilikleri kanunda gösterilir.
Hâkimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.
Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.
Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.
[27] Tosun Öztekin, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, C.1, İstanbul 1984, s.432.
[28] …. Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.
[29] Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s. 30.
[30] III. Hâkimler ve Savcılar Kurulu
MADDE 159- (Değişik: 12/9/2010-5982/22 md.)
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilir.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.
Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.
Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.
(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.
Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.
Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.
Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.
Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
Alkolün Toplum ve Sağlık Üzerine Etkisini Azaltmaya Yönelik Bildirge, Dünya Tabipler Birliğinin 2005 yılında Santiago’da düzenlenen genel kurul toplantısında kabul edilmiştir.
Alkolün Toplum ve Sağlık Üzerine Etkisini Azaltmaya Yönelik Bildirge
Önsöz
1. Alkol tüketimi pek çok toplumda son derece yaygındır. Alkol; küresel düzeyde hastalık yükünün %4’ünü oluşturur; bu sayı küresel düzeyde tütün kullanımı ve hipertansiyona bağlı hastalık ve ölümler kadar çoktur. Alkol tüketimi ile 60’tan fazla hastalık ve ölümlü trafik kazalarına bağlı yaralanmalar arasında nedensel bir ilişki bulunmaktadır.
2. Alkol tüketimi gelişmekte olan ülkelerde düşük mortaliteli hastalık yükü için önde gelen risk faktörlerindendir, gelişmiş ülkelerde ise üçüncü büyük risk faktörüdür. Sağlık üzerindeki sayısız kronik ve akut etkilerinin ötesinde alkol kullanımının yaygın toplumsal, mental ve emosyonel sonuçları bulunmaktadır. Alkol tüketimine ilişkin bu küresel yük, hem mortalite hem de morbidite açısından önemlidir.
3. Alkole ilişkin sorunların nedeni; bireysel olarak alkollü içeceklerin tüketilmesi ile birlikte bireyin içinde bulunduğu fiziksel çevre, kültürel, ekonomik, politik ve sosyal koşullardır.
4. Toksisitesi, intoksikasyon etkisi ve bağımlılık yaratıcı etkisiyle önemli tıbbi, psikolojik ve toplumsal zararlara yol açan bir madde olması nedeniyle, alkol sıradan bir içecek ya da tüketilen sıradan bir ürün olarak değerlendirilemez. Bazı bireyler için alkol bağımlılığında genetik yatkınlığın bir risk faktörü olduğu konusundaki kanıtlar giderek güçlenmektedir. Mental retardasyonun önlenebilir nedenlerinden olan fetal alkol sendromu ve alkolün fetus üzerine etkileri, gebelik döneminde alkol tüketimi sonucu oluşabilir.
Giderek güçlenen bilimsel kanıtlar, tam anlamıyla fizyolojik olgunlaşmanın tamamlanmadığı erişkin dönem öncesinde alkol kullanımının gençlerin mental, bilişsel, toplumsal ve beyin işlevleri üzerine zararlı etkileri, erişkin döneme gelindiğinde bağımlılığı ve alkole bağlı oluşan sorunları arttırdığını göstermiştir.
Düzenli alkol tüketimi ve içkili ortamlar adolesanlarda okul başarısını olumsuz etkileyebilmekte, suça karışma hızını arttırabilmekte, cinsel performans ve davranışa da olumsuz yönde etkide bulunabilmektedir.
5. Alkol reklam ve promosyonları Dünya’da hızla yayılmakta, özellikle bilinçli ve dikkatli bir biçimde, gençleri de kapsayan hedeflere yönelmektedir. Bu endüstrinin büyük ölçüde göz ardı edilen öz denetim kurallarına karşın, alkol kullanma açısından risk taşıyan genç kuşakların etkilenmesi ve bu grupların alkole alıştırılması amaçlanmaktadır.
6. Etkili bir alkolle mücadele politikası, alkol arzını denetleyecek ve/veya toplumun alkollü içeceklere talebini etkileyecek önlemler getirebilir. Bu tarz geniş bakış açısı olan yasal düzenlemelerle; alkol arz ve talebinin denetlenmesi, alkole ulaşabilirliğin kontrolü (yaş, zaman, yerleşim yeri), halk eğitiminin ve yardıma gereksinimi olan kişilerin tedavisinin sağlanması, alkollü içecek fiyatları ve alkol tüketiminden kaynaklanan sorunların çözümüne kaynak oluşturmak için vergilendirme politikaları uygulanması, trafik kazaları, aile içi şiddet gibi alkole bağlı sorunların oluşumunu engelleyecek stratejilerin belirlenmesi sağlanabilir.
7. Alkole bağlı sorunlar kişi başına düşen tüketimle büyük ölçüde ilişkilidir. Bu nedenle alkol tüketiminin azaltılması sorunları azaltabilir. Alkollü içeceklerle ilgili olarak vergilendirme politikaları gibi fiyat üzerinden yapılan uygulamalar alkol tüketimini etkileyebilir. Bu tür önlemler ağır içicileri bile etkileyebileceği gibi genç içicilerin alkolü bırakmasını kolaylaştırabilir.
8. Ağır içicilerin, alkole ilişkin sorunları ya da alkol bağımlılarının tüketime bağlı oluşan sorunların ortaya çıkmasında büyük payı vardır. Bununla birlikte, birçok ülkede alkole ilişkin sorunların çoğunluğu, “bağımlı” olarak kabul edilmeyen “sosyal içici”lerin çok fazla miktarda alkol aldıkları zaman görülmektedir. Bu durum Dünya’nın pek çok bölgesinde özelikle “sarhoş olmak” amacıyla
içen gençlerin sorunudur.
9. Bazı toplumlarda araştırmalar düşük dozda alkol tüketiminin sağlık üzerine “sınırlı” yararları olduğunu göstermiş olmasına karşın bu durum aynı toplum için tüketimin olası zararları açısından çok ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmelidir.
10. Sosyal içicilik ortamını ve alkollü içeceklere ulaşılabilirliği etkileyen toplum temelli yaklaşımlar bireysel yaklaşımlardan (eğitim gibi) daha etkilidir. Alkole ulaşabilirliği sınırlayarak ve en küçük satın alma yaşını yasal düzenlemelerle belirleyerek gençleri içki içmekten alıkoyan politikalar alkol nedenli zararların oluşmasını azaltabilir. Sürücüler için izin verilen kan alkol düzeyi sınırını düşüren yasalar ve alkol satış noktalarının sayısının kontrolü alkolle ilgili sorunların azaltılmasında etkili olmuştur.
11. Son yıllarda üretim, pazarlama ve alkol tüketimi ile ilgili zorlayıcı uygulamalarda zayıflamalar Dünya genelinde alkollü içeceklere ulaşılabilirliği artırmıştır. Bu durum da hükümetler düzeyinde, bireysel düzeyde, tıp ve sağlık alanlarında acil müdahale programlarını gerektirmektedir.
Öneriler
DTB, ulusal tabip birliklerini ve tüm hekimleri alkolün sağlık ve toplum üzerindeki etkilerini azaltmaya katkı sağlaması için aşağıdaki başlıkları uygulamaya davet etmektedir:
12. Aşağıdaki ulusal politikalarla ilgili savunuculuk yapılması:
a. Alkol tüketiminin sağlığa olan zararları hakkında özellikle gençleri de kapsayacak biçimde halk eğitimi ile birlikte diğer etkinliklerin sürdürülmesi
b. Birincil olarak, kendilerini ve başkalarını riske atacak kişileri caydırmaya odaklanmış kanıta dayalı yasal yaptırımlar oluşturulması,
c. Toplum sağlığını geliştirmeye yönelik yasal ve diğer çevresel desteklerin uygulanması.
13. Gelişmekte olan ülkelerde; gelişmiş ülkelerdeki “en iyi” uygulama modellerinin uyarlamalarının yapıldığı ulusal politikaların üretilmesi: bu politikalar, yasal olarak en küçük satın alma yaşının belirlenmesi, alkol satışı ile ilgili politikaları, satış saatlerinin, günlerinin ve satış yapılan yerlerin sayısının sınırlandırılması, vergilerin artırılması, alkollü araç kullanımına karşı etkili önlemler geliştirilmesi (sürücüler için daha düşürülmüş kan alkol düzeyleri, trafik güvenlik önlemlerinin etkin biçimde uygulanması, rasgele solunum testleri, yinelenen alkollü araç kullanımına yasal ve tıbbi müdahaleler gibi) başlıklarını içerebilir.
14. Alkol endüstrisi tarafından kullanılan kanıta dayalı olmayan alkol kontrol stratejilerinin farkında olunması ve bunların karşısında durulması
15. Gençlerin alkol tüketimi ile ilgili daha az toplumsal baskıyla büyüyebilmesi için reklam, promosyon ve alkolün sağlanmasının sınırlandırılması. Alkol reklamlarının alkol endüstrisinin öz denetim kurallarıyla tanımlanmış olan içeriğe uygunluğunu denetleyecek bağımsız bir izleme biriminin oluşumunun desteklenmesi
Ulusal ve bölgesel sağlık örgütleri, uzmanlık dernekleri, ilgili diğer kurumlarla (hükümet birimleri, bilimsel, mesleki, resmi olmayan ve gönüllü kurumlar, özel sektör ve sivil toplum) aşağıdaki konularda işbirliği içinde çalışmaları:
a. Özellikle gençler arasında, gebelik döneminde, işyerlerinde ve trafikte alkolün zararlı kullanımının azaltılması;
b. Her bireyin, alkol tüketimine yönelik başkaları tarafından yapılan baskıdan ve alkolün sağlık açısından zararlarından uzak kalabilmesinin sağlanması,
c. Okullarda kanıta dayalı korunma stratejilerinin yürütülmesi.
16.
a. Hastaların alkol kullanımına bağlı hastalıklar ve “riskli” içicilik açısından taranması ya da taramaların sistematik olarak klinik pratikte kullanılabilen kanıta dayalı tarama araçlarıyla nitelikli personel tarafından yapılmasının sağlanması;
b. Anketler aracılığıyla kişiye yönelik tarama/kitle taramaları yürütülmesi, bunlardan değerlendirilmesi gerekenlerin seçilmesi;
c. Yüksek risk grubundaki içicileri tüketimlerini ölçülü hale getirmek konusunda güdülemek için girişimlerin sağlanması;
d. Alkol bağımlısı kişilerin, kanıta dayalı ilaçların kullanımını da içerecek biçimde özel tedavi ve rehabilitasyonunun sağlanması, bu kişilerin ailelerine yardım edilmesi
16. Hekimlerin, sağlık birimlerinde alkolün etkisine ilişkin veri toplanmasıyla ilgili olarak desteklerinin alınması konusunda özendirici çalışmaların yapılması
17. Dünya Sağlık Örgütü’nün 27 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe giren “Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”ne benzer şekilde, bir “Alkol Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”nin hazırlanıp, uygulamaya konulması konusuna önem verilmesi
18. Var olan ve gelecekte uygulanacak olan alkol kontrol önlemlerinin sürdürülmesi için bütün bunların yanı sıra, alkolün sıradan bir ürün olmadığı fikrinin ve alkollü içeceklerin üretim, dağıtım, satış, reklam, promosyon ya da bu konudaki yatırımları etkileyen önlemlerin uluslararası ticaret anlaşmalarının dışında tutulması gerektiği düşüncesinin benimsenmesi
Prof. Dr. Ahmet Türk, 1966 yılında Kütahya’nın Simav ilçesinde doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Simav’da tamamlamış, 1983 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde lisans öğrenimine başlamış ve Hukuk Fakültesini 1987 tarihinde bitirdikten sonra yaklaşık bir yıl serbest avukatlık yapmıştır. Türk, 1989’da Gazi Üniversitesi İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak akademik kariyerine başlamıştır.
Prof. Dr. Ahmet Türk, 1990 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrenimini “İcra Hukukunda Menfi Tespit Davası, Koşulları ve Yargılama Usulü” adlı yüksek lisans tezi ile bitirmiş, aynı enstitüde doktora öğrenimine başlamış, Almanya Federal Cumhuriyeti Akademik Değişim Servisi”nin (DAAD) verdiği araştırma bursunu kazanarak bir yıllığına Almanya’ya gitmiş, Köln Üniversitesi’nde bilimsel araştırmalar yapmış, Türkiye’ye dönerek doktorasını “Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı ve Borca Batıklığın Hukuki Sonuçları” adlı doktora tezi bitirmiş ve hukuk doktoru olmuştur.
Prof. Dr. Ahmet Türk avukatlık yıllarında
Prof. Dr. Ahmet Türk, 1999-2000 yılları arasında Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında yardımcı doçent unvanıyla görev yapmış, 2000 yılından itibaren Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak akademik kariyerine deva etmiş, 3 Mart 2008’de doçent unvanını almıştır. Türk, 13.02.2009’da Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret hukuku Anabilim Dalı doçent kadrosuna, 14.03.2017 tarihinde ise profesör kadrosuna atanmıştır.
Almanca ve İngilizce bilen Türk, 2003 ve 2007 yıllarında Almanya Federal Cumhuriyeti Akademik Değişim Servisi”nin (DAAD) verdiği burslarla iki kez daha Almanya’da bilimsel araştırmalar yapmıştır.
Türk’ün çalışma ve uzmanlık alanları, Şirketler Hukuku, Taşıma Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Banka Hukuku (özellikle Banka İşlemleri Hukuku), Sermaye Piyasası Hukuku, Ticari sözleşmeler ve Dış Ticaret Hukuku’dur.
Prof. Dr. Ahmet Türk, Yeni Türk Ticaret Kanunu ve Sermaye Piyasası Mevzuatına Göre Anonim Ortaklığın Kendi Paylarını Edinmesi, Hukuki Yönden Banka Havalesi, Maddi Hukuk ve İcra-İflas Hukuku Yönleriyle Menfi Tespit Davası, Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı ve Borca Batıklığın Hukuki Sonuçları isimi eserlerin sahibidir.
Prof. Dr. Ahmet Türk, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı, Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Dokuz Eylül Hukuk Araştırmaları Merkezi (DEHAMER) Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini yürütmektedir.
Prof. Dr. Ahmet Türk’ün, “Sermaye Ortaklıklarında “Özkaynakların Yerini Tutan Ödünçler”, “Anonim Ortaklıkta Borca Batıklık ve İflâsın Ertelenmesi Konusunda 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu ve Yürürlük Kanunu İle Getirilen Yenilik ve Değişiklikler”, “Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun Getirdiği Değişiklik ve Yeniliklerle Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı Ve Hukuki Sonuçları”, “Türk Ticaret Kanunu Tasarısının Geneli, Ticaret Şirketlerine İlişkin Genel Hükümler ve Anonim Ortaklığa İlişkin Hükümlerinden Bazıları Hakkında Düşünceler”, “Kambiyo Senedi Borçlusu Tarafından Açılan Bedelsizliğe ve Hükümsüzlüğe Dayalı Menfi Tespit Davalarının Gösterdiği Özellikler”, “Sermaye Ortaklıklarının ve Kooperatiflerin Borca Batıklık Nedeniyle İflâsı ve İflâsın Ertelenmesi Konusunda İcra ve İflâs Kanunu’nda Yapılan Son Değişikliklerin Değerlendirilmesi ve Öneriler”, “Anonim Ortaklıkta Gizli Yedek Akçeler”, “Limited Şirkette Ortaklık Payının Devri”, “Hukuka Aykırı Olarak Bilânçoda Kârın Düşük Gösterilmesi Halinde Pay Sahiplerinin Hakları”, “Anonim Ortaklığın Mali Durumunun İyileştirilmesi”, “Banka Kredi Açma Sözleşmelerinden Doğan Kredi Alacaklarına Müteselsil Kefalete İlişkin Bazı Sorunlar”, “Müdürlerin Temsil ve Yönetim Yetkileri Bakımından Hukuki Durumu ve Anonim Ortaklığa Ticari Mümessil Atanıp Atanamayacağı Sorunu”, “Bilanço Açığını Gidermek Amacıyla Yapılan Esas Sermaye İndirimi”, “Takip Konusu Alacağın Zamanaşımına Uğraması Nedeniyle Menfi Tespit Davası Açılması” başlıkları ile yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır.
Soru önemli, sahibi şimdilerde adı pek anılmasa da, Türkiye’de düşünce ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulunmuş bir isim. Cemal Süreya’nın vakti zamanında edebiyatçıların cumhurbaşkanı adayı olarak önerdiği Vedat Günyol 20 Ağustos 1972’de soruyor, ‘Devlet insan mı’ sorusunu.
Zeki Coşkun
Yayın yönetmeni yeni devlet hayırlı olsun müjdesini verdikten sonra söyleyecek bir şey kalmıyor. O yeninin ilk ve temel özelliklerine işaret ediyordu. Öyleyse biz de gidenin, gitmekte olanın ne olduğuna bakalım. Onun neden gittiğini, gelen ve gelmekte olana yolun, yolların nasıl açıldığını da anlarız belki böylece.
En iyisi 50 yıl kadar önce sorulan bir soruyu yineleyerek başlamak: Devlet insan mı?
Soru önemli, sahibi şimdilerde adı pek anılmasa da, Türkiye’de düşünce ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulunmuş bir isim. Cemal Süreya’nın vakti zamanında edebiyatçıların cumhurbaşkanı adayı olarak önerdiği Vedat Günyol 20 Ağustos 1972’de soruyor, “devlet insan mı” sorusunu.
Her şeyden önce bir yurttaşın sorusu bu.
Uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş, devlet memurluğundan 60 yaşında “I. Derece”den emekli olmuş, memurluğun ötesinde; eğitimciliğinin yanı sıra yazarlığı, çevirmenliği, yayıncılığıyla da gönüllü kamu hizmetini gençlik yıllarından son nefesine dek sürdüren bir yurttaşın sorusu. Tüm bunlarla birlikte hukukçu bir yurttaşın sorusu.
SORAN KİM?1938’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Paris’te başladığı devletler hukuku doktorasını II. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalan Günyol, on yıl sonra dönüp, “Devletler Hukukunda Birey” konulu teziyle tamamlamış. Zorunlu olarak yurda döndüğünde, mezun olduğu fakültede kamu hukuku asistanlığı ve Fransızca okutmanlığı yapmış. 1950’den başlayarak sekiz yıl avukat olarak çalışmış, uluslararası bir bankanın hukuk müşavirliğini üstlenmiş… Kısacası, akademisyen ve profesyonel hukukçu olarak da soruyor Günyol: Devlet İnsan mı?
“Hukuk okuyanlar bilir, devletin insanlardan ayrı bir varlık diye tanımlandığını. Duguit diye bir hukuk kuramcısı böyle diyor. Devlet, kendini meydana getiren insanlardan apayrı tüzel kişiliğe sahip bir varlıkmış, yani o insanlardan bağımsız, onların üstünde, insan istemini aşan, kendi istemini insanlarınkinden üstün tutan bir varlık. Biz 1934· 1936 dönemi hukuk öğrencileri, böylesi bir görüşün ağırlığını duyurma eğiliminde olan bir bilim ortamında yetiştik. Üniversite’nin, Darülfünun’un yerini alan genç, dinamik Atatürk Üniversitesi’nin biz öğrencileri, “Hitler A1manyası”ndan kaçan üstün değerde bilim adamlarının liberal, alabildiğine açık, geniş düşünceleriyle beslenen biz öğrencileri, bu görüşün tersini de yine onlardan öğrendik. O günlerde alabildiğine özgür bir bilim havası esiyordu üniversitede. Kesler’ler, Hirsch’ler, Chwarz’lar, Röpke’ler, Auerbach’lar o dönemin, o mutlu dönemin yıldızlarıydı. Ama onlar, o yıldızlar çabuk söndü. Ve Alman devlet felsefesinden esinlendiği şüphe götürmez olan Fransız bilgini Duguit’nin görüşü, yerli bilim adamlarımızın dilinde ve kafasında, bir dogma sertliği ve bükülmezliği kazanmıştı.”
Ancak Günyol kendisini hiçbir zaman “hukukçu” olarak görmedi, sunmadı.
Etik bir seçim miydi bu, bilinmez. Öğretmenliği de “meslek” olarak gördüğünü sanmıyorum. Neredeyse tüm yaşamını verdiği deneme – eleştiri yazarlığı, çevirmenlik, kendi maaş ve diğer kazançlarıyla finanse ederek 25 yıl sürdürdüğü yayıncılık da onun için “meslek” değil, gönüllü uğraşıydı. Birey, yurttaş, insan olarak kendini var ettiği gönüllü ve zorunlu uğraş.
Ortaokul – lise öğretmenliğinin ötesini istememesi, bu tutumun göstergesi olsa gerek. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde gönüllü eğitmenliği de öyle. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü ve Tercüme Bürosu (1942 – 1948), İslam Ansiklopedisi Yazı Kurulu (1949 – 1959) üyelikleri, Günyol için çalışma yaşamında bilişsel, düşünsel birikimini kamusallaştırmanın önceliğini ortaya koyar. 1952’de Ufuklar adıyla başlayan, 1953’den 1976’ya Yeni Ufuklar adıyla 275 sayı süren dergiciliği de aynı tutumu sergiler. 1959’dan 1977’ye dek etkinliğini sürdüren Çan Yayınları’nı da bunlara eklemek gerek.
Yeni Ufuklar, 1950’lerden 1970’lerin başına dek Türk edebiyatında birkaç kuşağın hem kılavuzu hem doğum yeridir. Özellikle ilk on yıl, birbirine karşıt sayılacak iki eğilimi bir arada besler, barındırır: İlk ürünlerini veren Köy Enstitülüler’in yerelliği, toplumsallığı önde tutan söylemiyle, dönemin Batı düşünce ve edebiyatından esinlenen varoluşçuluk, yabancılaşma çizgisindeki ürünler, çeviriler yan yanadır dergide. Orhan Duru, Ferit Edgü ilk çıkışlarını Yeni Ufuklar’da yapar. 1960’larda yeni kuşaklarla; Selim İleri, Nedim Gürsel’le sürecektir yenilikçi tavır.
Yılmaz Pütün, namı diğer Yılmaz Güney, derginin gönüllü Adana – Çukurova temsilcisi, dağıtıcısı, cebinden koyduğu paralarla onlarca abone sağlayıcısıdır. İlk öyküleri de Yeni Ufuklar’da yayımlanır. Keza Ferhan Şensoy’un ilk öyküsünü de yine orada yayınlanır: Yeni Ufuklar sayı 202, Mart 1969.
Genç kuşaklar ilk ürünlerini yayınlamanın yanında “telif ücreti”ni ilk kez Yeni Ufuklar’la, yani Günyol’la tanır, kazanırlar.
Daha çok şey söylenebilir Günyol’un dersliklerden dergi sayfalarına, küçücük yayınevi bürolarına, oradan dostları, öğrencileriyle paylaştığı evlerine uzanan eğitmenliği, paylaşımcılığı, iletişimciliği için. Yazdıklarından, çevirip Türkçeye kazandırdığı birçok yazardan, yapıttan hiç söz etmedik ama şimdilik duralım ve soruya, bir başka soruyla birlikte dönelim.
Ne zaman ve neden soruluyor devlet insan mı, sorusu?
DEVLETLE KARŞILAŞMALAR
Vedat Günyol, kadrolu – maaşlı memurluktan önce gönüllü kamu hizmetlisi olarak görev üstlendiği devletle iki kez de “sanık” sıfatıyla karşılaştı. İlki 1964’de, ikincisi 1971’de. Her ikisinde de 1940’larda MEB yayın ve çeviri bürosundan beri kendi deyişiyle “kafa-gönül dostu” Sabahattin Eyuboğlu’yla birlikte yargılandılar.
Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol
Fransız devriminin radikal önderlerinden Babeuf’den derleyip çevirdikleri Devrim Yazıları’nı 1963’de Çan Yayınları’nda yayınlamışlardı. 27 Mayıs 1960 darbesi, “devrim” olarak alkışlanmıştı Türkiye’de ama Eyuboğlu’nun da aralarında olduğu 147 kişi üniversiteden atılmıştı… Darbeci ekip kendi içinde ayrışmalar yaşarken Albay Talat Aydemir de yolundan saptığını düşündüğü “devrim”i gerçekleştirmek üzere karşı darbe hamlesinde bulunmuştu 1962 ve 1963’te. Son hamle sonrası tutuklanmış, yargılanmış ve idama mahkum edilmişti.
Aydemir infazı beklerken Devrim Yazıları’nı okuyordu. Kitap, Babeuf’ün giyotine gitmeden önce eşine ve çocuklarına yazdığı mektupla son buluyordu. Mayıs 1797 tarihli mektubun sonundaki “Erdemli bir uykunun koynuna dalıyorum” tümcesinin altına Aydemir, “Büyük Allah beni bu sayfadan mahrum bırakacak, inancım tamdır,” notunu düşmüştü 2 Temmuz 1964 gecesi. Üç gün sonra darağacında son nefesini vermişti. Ailesine teslim edilen eşyaları arasında Babaef’ün kitabı da vardı.
Bu bilgi her nasılsa basına sızdırılmıştı. Darbeci albayın son günlerinde bile elinden bırakmadığı “Devrim Yazıları” için toplatma kararı çıktı. Çevirmenler yargılandı. Babeuf Davası iki yıl sürdü ve ayrı kitap oldu.
***
Günyol – Eyuboğlu ikilisi 12 Mart 1971’deki askeri darbe sonrası bu kez gizli örgüt kurmaktan tutuklanıp yargılandı. Tilda Kemal, Azra Erhat ve Eyuboğlu’nun eşi Magdi Rufer’in telefon konuşması dinlemeye takılmış, oradaki “trio kurma”, kayıtların deşifresinde TKP kurmaya dönüşmüştü. Dört ay tutukluluk sonrası Günyol, Eyuboğlu ve Erhat 3 Kasım 1971’deki ilk duruşmada beraat etmişti.
Kendini kamuya adayan Eyuboğlu için yıkım olmuştu yargılanma ve tutuklanma. 10 Ocak 1973’de hayata gözlerini yumdu.
Günyol, yenilenmiş olarak çıkmıştı hapisten. Geride bıraktığı tüm yaşam deneyimi, düşünce birikimiyle kaleme alır Devlet İnsan mı başlıklı yazıyı. Kuramsal tanımla başlar tartışmaya.
Hukuk okuyanlar bilir, devletin insanlardan ayrı bir varlık diye tanımlandığını. Duguit diye bir hukuk kuramcısı böyle diyor. Devlet, kendini meydana getiren insanlardan apayrı tüzel kişiliğe sahip bir varlıkmış, yani o insanlardan bağımsız, onların üstünde, insan istemini aşan, kendi istemini insanlarınkinden üstün tutan bir varlık.
Son paragrafa geldiğinde fiili, tarihsel gerçeklikle başlıktaki soruyu yanıtlar Günyol:
“devlet denen koca varlık, istesek de istemesek de, bir insan niteliğindedir, yani onu yönetenlerin renginde, isteminde, özleminde bir varlıktır sadece. Devlet bir insan mıdır diye sormuştum başlangıçta. Evet, diyorum, devlet bir insandır, ya da devlet gücünü elinde tutanların tâ kendisidir çoğu zaman. Louis X IV boşuna mı demiş «devlet benim» diye.
Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri; Amerikan Psikoloji Birliği (APA) tarafından hazırlanmış ve Psikolog Işıl Çoklar tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek Türk Psikoloji Bülteni‘nin, 2006 yılı Aralık sayısında yayınlanmıştır. Belge ile ilan edilen ilkeler, dünya devletleri tarafından Aile Hukukuna ilişkin mevzuat çalışmaları kapsamında rehber olarak kabul edilmektedir.
Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri, psikoloji ile hukukun birlikte çalışmasını zorunlu kılan Aile Hukuku alanında ilan edilmiş olan evrensel metinlerdendir.
Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri
Giriş
Çocuk velayeti ve diğer ebeveynlik düzenlemelerine ilişkin kararlar, boşanma, vesayet, istismar, ihmal ve ebeveynlik haklarının sonlandırılması gibi farklı yasal bağlamlarda ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki kılavuzda belirtilen ilkeler özellikle boşanma bağlamında çocuğun velayeti için rehberlik eden psikologlar için geliştirilmiştir. Bu ilkeler Amerikan Psikoloji Birliği’nin Psikologların Etik İlkeleri ve Yürütme Yasaları’na (APA, 1992) göre yapılandırılmış olup, niyeti büyük bir amaca hizmet etmektir. Yönergeler zorunlu ya da kapsamlı olmak amacında değildir.
Bu yönergelerin hedefi , velayete ilişkin değerlendirmelerde psikolojik uzmanlığın kullanılmasındaki yetkinliği artırmaktır.
Boşanma, çocukla ilgili ebeveyn haklarının ve sorumluluklarının yeniden yapılandırılmasını gerektirmektedir. Ebeveynler, yeni düzenleme konusunda anlaşabilirlerse mahkeme için karar verilmesi gereken bir tartışma olmayacaktır.
Ancak, ebeveynler böyle bir uzlaşmaya varamazlarsa, mahkeme, karar verecek olan yetkilinin atamasını yapmak ve her ebeveynin çocukla sürdüreceği fiziksel ilişkiyi belirlemeye yardımcı olmak zorundadır. Mahkemeler, hakların ve sorumlulukların yeniden yapılandırılmasını belirlerken “çocuğun yararı” ilkesini uygularlar.
Psikologlar, mahkemelere çocuğun yararının değerlendirilmesi için yeterli, objektif ve tarafsız bilgiyi sağlayıp, velayet değerlendirmesinde amaç ve yönü açık bir biçimde göstererek, rollerini etik olarak yerine getirirler ve değerlendirme kapsamında verileri netleştirerek önemli bir hizmet sunarlar. Amerikan Psikoloji Birliği’nin Etik Komitesi, psikologların boşanma tartışmalarına katılmalarının psikologların etkisinin yanlış kullanılmasıyla ilişkili soruları arttırdığına, bu durumun bazen APA Etik Komitesi’nin dikkatini çeken şikayetlerle sonuçlandığına, yasal ve adli literatürde soruların arttığına dikkati çekmiştir.
Velayet değerlendirmelerinde mahkemeye yeterli ve uygun psikolojik hizmeti sunmak için özel becerilere ve bilgiye ihtiyaç vardır. Boşanma bağlamında velayetin değerlendirilmesi aşırı derecede talep gören bir görev olabilir. Gerginlik ve kaygı dolu bir sürece dahil olan ebeveynler rekabet içinde olabilirler. Psikolog/değerlendirmeyi yapan kişi üzerindeki stres artabilir. Velayet değerlendirmesinin yarattığı gerginlik, çocuk istismarı, ihmali ve /veya aile içi şiddet suçlamalarının var olduğu davalarda ileri düzeye ulaşabilir.
Psikoloji, velayet kararlarına önemli katkılarda bulunabilecek bir konumdadır. Velayet değerlendirmeleri süresince elde edilen psikolojik veriler ve uzmanlık, çocuğun yararına görünen başka türlü ulaşılması mümkün olamayacak bilgiye ek bir kaynak ve ek bir perspektif sağlayabilir.
1. Değerlendirmenin esas amacı, psikolojik açıdan çocuğun yararına olanı belirlemektir:
Velayet değerlendirmesinde psikolojik olarak çocuğun yararına olabilecek bireysel faktörleri ve aile faktörlerini belirlemek esastır. Psikoloğa mahkeme tarafından daha spesifik sorular yöneltilebilir.
2. Çocuğun yararı ve iyi-olma hali başlıca dikkat edilecek konudur: Bir velayet değerlendirmesinde, çocuğun yararı ve “iyi olma”sı esastır. Velayet için rekabet eden anne babalar, aynı haklara sahip olabilirler, ancak ebeveynler arasında değerlendirme yapılırken çocuğun yararı üstün tutulmalıdır.
3. Değerlendirmede ebeveynlik kapasitesi, çocuğun psikolojik ve gelişimsel ihtiyaçları ve karar sonucunda ortaya çıkacak uyum esas alınmalıdır: Çocuğun yararına olacak psikolojik faktörleri göz önünde bulundururken, psikolog çocuğun psikolojik ve gelişimsel ihtiyaçları ve her iki ebeveynin de ebeveynlik kapasitesi üzerinde durmalıdır. Bu (a) ebeveynlerin ebeveynlik kapasitelerinin, yeterliliklerinin ve eksikliklerinin değerlendirilerek belirlenmesini; (b) her çocuğun psikolojik işlevselliğinin ve gelişimsel ihtiyaçlarının değerlendirilmesini ve uygunsa çocuğun isteklerinin belirlenmesini; (c) ebeveynlerin birbirleri arasındaki ve çocukla aralarındaki etkileşimin de göz önünde
bulundurularak, her bir ebeveynin bu ihtiyaçları sağlayabilmedeki işlevselliğinin belirlenmesini içermelidir.
Ebeveynlerin ebeveynliğe ilişkin değerleri, çocuğun gelecekteki ihtiyaçları için plan yapmaları, çocuğa düzenli ve sevgi dolu bir ev sağlayabilme kapasiteleri ve çocuğu olumsuz yönde etkileyebilecek potansiyele sahip uygunsuz ya da suiistimal edici davranışları da göz önünde bulundurulmalıdır. Çocuk ya da ebeveynlik becerisi üzerinde etkisi olabileceği için psikopatoloji böyle bir değerlendirme için önemlidir, ancak esas odak noktası değildir.
II. Genel İlkeler: Bir Velayet Değerlendirmesine Hazırlanmak
4. Psikoloğun rolü objektif ve yansız bir duruşu sürdürmeye çabalayan profesyonel bir uzman olmaktır: Psikoloğun rolü profesyonel uzmanlıktır. Psikolog tüm anlamlı delili değerlendirip, hukuku uygulayarak son kararı veren bir yargıç gibi davranmaz. Psikolog müvekkiline en iyi koşulu sunmaya çabalayan bir avukat gibi de davranmaz. Psikolog, dengeli ve yansız bir biçimde mahkemeyi ve çocuğun gelecekteki koruyucularını, velayet davasını ilgilendiren anlamlı psikolojik faktörler konusunda bilgilendirir ve gerekli öneride bulunur. Psikolog ister mahkeme tarafından atanmış isterse taraflardan biri tarafından boşanma işlemleri sırasında görevlendirilmiş olsun, tarafsız olmalıdır.
Psikolog ya da müvekkil bu tarafsız rolü kabul etmezse, psikolog davadan çekilmeyi düşünmelidir. Geri çekilmeye izin verilmezse, bu tür durumlarda, psikolog eski rolleri ve tarafsızlığını etkileyebilecek diğer faktörleri kabul eder.
5. Psikolog bu alanda özel bir yetkinlik kazanır:
A. Velayet değerlendirmesi yapmayı tasarlayan bir psikolog böyle değerlendirmelerin üstesinden gelmenin özel yetkinlikler ve bilgi gerektirdiğinin farkındadır. Çocukların, yetişkinlerin ve ailelerin psikolojik olarak değerlendirilmesinde yetkinlik gereklidir, ancak yeterli değildir. Çocuk ve aile gelişimi, çocuk ve aile psikopatolojisi alanlarında ve boşanmanın çocuklar üzerindeki etkileri konusunda eğitim, çalışma, deneyim ve/veya süpervizyon psikologların yetkin velayet değerlendirmelerini hazırlamalarına
yardımcı olur. Psikolog aynı zamanda yargılamada uygulanan boşanmayla ilgili yasalar, velayet kısıtlamalarını da içeren yasal standartlar ve prosedürlere de aşina olmaya çalışmalıdır.
B. Psikolog, veri toplama yöntemlerinde ve süreçlerinde, kabul edilmiş olan klinik ve bilimsel standartlarla tutarlı olan bilimsel ve profesyonel gelişmelerin güncel bilgisini kullanır. Psikolojik testler ve diğer değerlendirme araçlarının kullanımında Eğitsel ve Psikolojik Testler İçin Standartlar (APA, 1982)’a bağlı kalınmalıdır.
C. Velayet değerlendirmelerini sürdürürken, çocuk istismarı, ihmali, aile içi şiddet iddiaları ve diğer konular belirli bir değerlendiricinin uzmanlığının alanına girmeyebilir. Eğer böyleyse, psikolog bu karmaşık konuları belirlemek için ek bir konsültasyon, süpervizyon ve/veya özel bilgiye, eğitim veya çocuk istismarı, ihmali ve aile içi şiddete ilişkin deneyime sahip olmalıdır. Psikolog, yaşadığı ülkenin/
eyaletin çocuk ihmali ve istismarı, aile içi şiddet ve ilgili konulara ilişkin kanunları hakkında bilgi sahibi olmalıdır.
6. Psikolog, toplumsal ve kişisel önyargıların farkındadır ve ayrımcılık içermeyen uygulamaları yapar: Velayet değerlendirmesi yapan psikolog, yaş, cinsiyet, ırk, etnisite, uyruk, din, cinsel yönelim, engel, dil, kültür ve sosyo-ekonomik duruma ilişkin önyargıların objektif bir değerlendirmeye ve öneriye ne gibi etkilerde bulunabileceğinin bilincindedir.Psikolog bu tür önyargıların farkına varır ve üstesinden gelmek için çabalar ya da değerlendirmeden çekilir.
7. Psikolog çok yönlü ilişkilerden kaçınır:
Çocuk ya da ailesi için terapötik bir hizmet sunan/sunmuş olan ya da taraflarla başka bir şekilde ilişkisi bulunan psikologlar, tarafsızlıklarını riske atabilecek bu tür durumlarda çocuğun velayeti konusunda değerlendirme yapmaktan kaçınırlar. Ancak bu, çocukla ya da aileyle terapötik ilişki içinde bulunan psikoloğun davada tanıklık edip, ifade vermesine engel değildir. Ayrıca, velayet davası süresince psikolog, tarafl ardan herhangi birini bir terapi hastası olarak kabul etmez. Bu durumda çocukla ve tarafl arla kurulan terapötik ilişki dikkatle sürdürülmelidir. Bir terapi hastasının velayet davasında tanıklık yapması istenen bir psikolog, devam eden terapötik ilişki üzerinde oluşması muhtemel etkinin ve böyle bir rolün beraberinde getireceği önyargının bilincindedir. Mahkeme, hastasıyla kurduğu profesyonel ilişkide farkına varabileceği gerçek bilgiler hakkında tanıklık etmesi için psikoloğa ihtiyaç duysa da, genelde psikolog, mahkeme tarafından istenmediği sürece görülen davada velayet ya da çocukla ebeveyn arasında düzenlenecek şahsi ilişki hakkında profesyonel olarak görüş bildirmekten kaçınmalıdır. (bkz. Etik Standart 7.03).
III. Prosedür İle İlgili İlkeler : Bir Velayet Davası Değerlendirmesi Yapmak
8. Değerlendirmenin kapsamı, değerlendirmeyi yapan kişi tarafından, davanın kendisine gönderilme nedeni temel alınarak belirlenir: Velayetle ilgili değerlendirmenin kapsamı, değerlendirmeyi yapacak olan kişiye başvuran kişi veya mahkemenin ortaya koyduğu ya da durumun içerdiği konunun/sorunun doğası tarafından belirlenir. Her ne kadar geniş çaplı velayet değerlendirmeleri, çocukla ilgilenen tüm bakıcıların ve ebeveynlerin değerlendirilmesini, hatta aralarındaki etkileşimlerin gözlenmesini gerektirse
de, belirli bir davada değerlendirme diğer ebeveynle karşılaştırma yapmadan ve önerilerde bulunmadan yalnızca bir ebeveynin ebeveynlik kapasitesini değerlendirmekle sınırlandırılabilir. Aynı şekilde, değerlendirme sadece çocukla da sınırlandırılabilir. Psikoloğun bir başka ruh sağlığı uzmanı tarafından ortaya atılmış olan varsayımları ve ölçme yöntemlerini değerlendirmesi istenebilir.
Bir psikolog, davadaki taraflarla ilgisi olmaksızın mahkemeye çocuğun gelişimi hakkında bilirkişilik hizmetinde de bulunabilir.
9. Psikolog, tüm yetişkin katılımcıları bilgilendirerek, görüşme konusunda izin alır ve eğer uygunsa çocuk katılımcıları da bilgilendirir:
Velayet değerlendirmesini sürdürürken psikolog, tüm yetişkin katılımcıların
(a) değerlendirmenin amacı, doğası ve yöntemi;
(b) psikolog değerlendirmesinin kim tarafından istendiği ve
(c) faturaları kimin ödeyeceği (ülkemizde bu hizmet ücretli değildir) hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlar.
Yetişkin katılımcıları ölçme araçları, teknikleri ve toplanacak olan verinin ne şekilde düzenleneceği konusunda bilgilendirir. Psikolog bu bilgiyi, eğer uygunsa, çocuklara da anlayabilecekleri ölçülerde verir.
10. Psikolog, katılımcıları elde edilen bilginin gizlilik ve paylaşılma sınırları konusunda bilgilendirir: Velayet konusunda değerlendirme yapan bir psikolog yetişkinlerin, mümkün olduğu ölçüde çocukların da psikologla kurulan profesyonel ilişkiyi karakterize eden gizlilik sınırlarının farkında olmasını sağlar. Psikolog, katılımcıları, görüşmeyi kabul etmeleri durumunda, mahkemenin gerekli gördüğü hallerde bilgilerin açıklanabileceğini de kabul etmiş olacakları konusunda uyarır. Psikolog gerektiğinde tüm yetişkin katılımcılar ve onların yasal temsilcilerinin gizliliğinden feragat edebilir.
11. Psikolog veri toplamanın çeşitli yöntemlerini kullanır: Psikolog değerlendirme yaparken, belirli bir velayet davasında ortaya çıkabilecek sorunları belirleyecek en uygun yöntemleri kullanır ve veri toplamak için genellikle birden fazla yönteme başvurur. Bu yöntemler örneğin; klinik görüşme, gözlem ve/veya psikolojik ölçme araçlarıdır. Geçerliliği kesin olmayan önemli gerçeklerin ve görüşlerin en az iki ayrı kaynaktan belgelenmesi gerekir. Psikolog, görece geçerli raporları bir araya getirebilir (Örn: okullardan, sağlık çalışanlarından, çocuk bakıcılarından ve benzeri kurumlardan elde edilen raporlar). Psikolog değerlendirme açısından yararlı olabilecek durumlarda aile dışındaki kişilerle, arkadaşlarla da görüşebilir. Üçüncü kişilerden elde edilmiş olan veriler, değerlendirmenin sonucuna temel teşkil edecekse psikolog bunları en azından bir başka kaynakla doğrular ve eğer mümkünse bunu raporunda da belgeler.
12. Psikolog klinik veri ya da ölçüm hakkında gereğinden fazla ve uygunsuz yorumlarda bulunmaz: Psikolog, veri tarafından yeterince desteklenmeyen sonuçlar ortaya koymaktan kaçınır. Psikolog, görüşme veya testlerden elde ettiği verilerin yanı sıra verilerin güvenirlik ve geçerliğine ilişkin sorunları da yakınsak geçerliğe ulaşabilmek için dikkatlice ve ölçülü biçimde yorumlar. Psikolog, mahkemeye kullanılan yöntemin ve elde edilen verinin sınırlılıklarını bildirmeye çalışır.
13. Psikolog, kişisel olarak değerlendirilmemiş olan bir kimsenin psikolojik işlevselliğine ilişkin bir görüş bildirmez: Bu öneri, elbette psikoloğu değerlendirilmiş olan bir kimsenin(ebeveyn ya da çocuk) ifadeleri, teorik konular veya hipotetik sorular konusunda görüş bildirmekten alıkoymaz, ancak bilginin sınırlılığı dikkate alınmalıdır.
14. Eğer önerilerde bulunuluyorsa, bunlarda psikolojik açıdan çocuğun yararı esas alınmalıdır: Her ne kadar bu uzmanlık alanında, velayet davalarında mahkeme tarafından karar verilirken psikologların kanaat bildirmeleri konusunda bir uzlaşma sağlanmamış olsa da, psikologlar konu hakkında her iki tarafın da görüşlerinden haberdar olmak ve kendi pratiklerine ilişkin mantığı açıklayabilir konumda olmak zorundadırlar.
Psikolog, velayet konusunda kanaat bildirmeyi seçmezse, bu kanaat üzerinde uzlaşma sağlanmış (geçerliliği kabul edilmiş olan) psikolojik verilerden elde edilmeli ve çocuğun yararı ilkesine dayandırılmalıdır. Kanaat/öneriler, açıkça belirtilmiş, bilimsel ve profesyonel standartlarca oluşturulmuş varsayımlara, verilere ve yorumlara dayanmalıdır. Belirli davalarda, psikologlar kendi önyargıları veya dayanaksız inançlarına karşı kendilerini de denetlerler.
15. Psikolog mali düzenlemeleri açıklar: Psikolog değerlendirme için gerekli mali düzenlemeleri tarafl ara açıklar (Ülkemizde bu değerlendirme ve raporlar Aile Mahkemeleri bünyesinde çalışan uzmanlar tarafından yapıldığı için taraflardan herhangi bir ücret alınmamaktadır.).
16. Psikolog yazılı belgeler sağlar:
Velayet konusunda değerlendirme yapılırken elde edilen tüm kayıtlar APA Kayıt Tutma İlkeleri’ne göre ve yasal ilkelere uygun olarak saklanmalı ve kayda geçirilmelidir.
* American Psychological Association (1994). Guidelines for child custody evaluations in divorce proceedings. American Psychologist, 49 (7), 677-680.
Ukrayna Yargı Etiği Kuralları(CODE OF JUDICIAL ETHICS), Ukrayna Hakimler Kurulu(Congress of Judges of Ukraine) tarafından güncellenerek 22 Şubat 2013 tarihinde Kiev’de ilan edilmiştir.
Yargı etiği kodlarının hazırlanmasında BM Sözleşmeleri ve Avrupa Birliği sözleşmeleri ile uluslararası yargı etiği belgeleri belirleyici belirleyici olmuştur. Belgenin hazırlanmasında Ukrayna’nın her yerinden 220 yargıç katkıda bulunmuştur. Güncellenen etik belge, iletişim, hakimin veya aile üyelerinin ekonomik ilişkileri, medyayla etkileşim ve mahkeme dışındaki davranışlar gibi konuları daha kapsamlı bir şekilde ele almıştır.
Ukrayna’da yapılacak yargı reformları için 9 Kasım 2021 tarihinde kurulan bir Etik Konseyi bulunmaktadır. Etik Konseyine; kusursuz bir mesleki itibara, güçlü mesleki ve ahlaki niteliklere sahip, en az on beş yıllık hukuki kariyere sahip avukat, savcı, hakim ve akademisyenler seçilebilmektedir. Kurul üyeleri tek bir defa seçilebilmekte ve altı yıl görev yapmaktadır. Kurulun kararlarına web sitesinde erişilebilmektedir.
YARGI ETİĞİ KODU / UKRAYNA HÂKİMLER KURULU
Sayın Meslektaşlarım,
Devletimizde adım adım uygulanmakta olan yargı reformu, anayasal hukukun üstünlüğü prensibini etkin bir şekilde garanti altına alacak ve toplum tarafından güvenilecek ve saygı gösterilecek bağımsız, açık, adil ve etkili bir mahkeme inşa edecek şekilde tasarlanmaktadır.
Yargı ve Hâkimlerin Statüsüne ilişkin 7 Temmuz 2010 tarihli 2453 sayılı Ukrayna Kanunu mahkemelerin genel yargı yetkisi sistemini, hâkimlerin statüsünü, yargı heyetlerini oluşturmak ve yargı öz yönetimini gerçekleştirmek için gerekli olan prosedürü belirlemek için kavramsal olarak yeni bir yaklaşım tesis etmektedir ve etkin bir yargı inşa etmek için uluslararası bakımdan en iyi yöntemleri uygulamaktadır.
Bu Kanunun 56. maddesi, Ukrayna Yargıçlar Kongresini Yargı Etiği Kurallarında yargı etiği meselelerini ele almakla görevlendirir. Yasa ve Ukraynalı Hâkimler Kurulu X. Olağanüstü Kongresinin yeni bir Yargı Etiği Kodu hazırlanmasına ilişkin emri uyarınca Ukraynalı Hâkimler Kurulu ilk olarak modern Ukrayna toplumunun ahlâkî değerlerinden ve yargı etiğinin kamunun detaylı incelemesi altında olduğu anlayışından yola çıkmıştır.
Bir mahkemenin otoritesi büyük ölçüde hâkimlerin otoritesine, niteliklerine ve kendilerinin hem görev başında hem de görev dışındaki davranışlarına bağlıdır.
Meslekî yargı etiği uluslararası standartları ve Avrupa, Amerika ve Asya’dan meslektaşlarımızın olumlu deneyimleri dikkate alınmıştır.
Yargı Etiği Kodu XI. Ukrayna Hâkimler Kongresi tarafından onaylandıktan sonra Ukrayna yargı topluluğunun ahlâkî olgunluk, sosyal sorumluluk ve Avrupa’ya entegrasyonunu hızlandırmak için hazır olma konularındaki sınavı geçtiği söylenebilir.
Sizleri bir mihenk taşı teşkil eden bu olay vesilesiyle içtenlikle tebrik ediyor ve sizlere meslekî başarı, karşılıklı anlayış, karşılıklı saygı ve güven diliyorum.
En iyi dileklerimle,
VV. ONOPENKO Ukrayna Hâkimler Kurulu Başkanı
Ukrayna Yargı Etiği Kuralları
ÖNSÖZ
Hukukun üstünlüğü prensibi temelinde herkesin yargı korunması hakkını garanti altına almak ve Ukrayna devleti adına yalnızca Anayasa, Ukrayna kanunları ve bağlayıcı doğasına Ukrayna Parlamentosunun razı geldiği Ukrayna’nın uluslararası sözleşmeleri temelinde adaleti gerçekleştirmek her bir hâkimin ahlâkî bakımdan yüksek standartlara sahip olmasını gerektirmektedir.
Görevlerinin öneminin farkında olan Ukraynalı hâkimler, yargıya olan güveni güçlendirmek ve bu güveni devam ettirmek için yüksek davranış standartları sergilerler ve bunları desteklerler, bu yüzden hem adaleti sağlarken hem de görev dışında etik kurallara uyuma ilişkin önemli kısıtlamalara gönüllü olarak uyum sağlarlar.
Ukrayna Anayasası ve Hâkimlerin Statüsüne ve Yargıya ilişkin Ukrayna Kanunu tarafından yönetilen Ukrayna Kongresi, hâkimin statüsüne ilişkin etik standartlar tesis etmeyi amaçlayan Yargı Etiği Kodunu onaylar. Bu Etik Kodu şu belgeleri dikkate almaktadır:
Hâkim, mahkemenin dürüstlüğüne, bağımsızlığına, tarafsızlığına ve adilliğine olan kamu güvenini güçlendirmek için hukuka, hukukun üstünlüğü prensibine, yargı yeminine ve yüksek davranış standartlarına sıkı bir bağlılık örneği sergiler.
MADDE 2
Hâkim adaletin idaresine ilişkin aktivitelerine herhangi bir uygunsuz etkide bulunulmasından kaçınır ve kararlarını alırken meslektaşlarından bağımsız hareket eder. Bireysel çıkarlarını ya da başkalarının çıkarlarını gerçekleştirmek için kendi yargısal statüsünü kullanmaz ve başkalarının da bunu yapmasına müsaade etmez.
MADDE 3
Hâkim makul, yasalara uyan ve iyi bilgili bir kişi karşısında kusursuz görünmek için elinden gelen her türlü çabayı gösterir.
MADDE 4
Bu Kod tarafından ortaya konulan etik davranış kurallarının ihlali, yargısal disiplin sorumluluğu için gerekçeler oluşturmak ve uygunsuz davranışın ciddiyetini belirlemek için kullanılamaz.
BÖLÜM II ADALETİN İDARESİNDE YARGI DAVRANIŞI MADDE 5
Adaletin idaresinde yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü prensibinin uygulanması için bir önkoşul teşkil eder ve adil yargılanmanın ayrılmaz bir parçasıdır.
MADDE 6
Hâkim herhangi bir dış etkiyi, uyarıcıyı, tehdidi, müdahaleyi ve kamu eleştirisini dikkate almaksızın resmî görevlerini bağımsız bir şekilde, delilleri kendisinin değerlendirmesi sonucu elde ettiği olguların idaresinde ve adil yargılanmanın garantisi olan hukukun üstünlüğü ve kendi hukuk anlayışı temelinde gerçekleştirir.
MADDE 7
Hâkim kendisine verilen görevleri titizlikle ve tarafsız bir biçimde gerçekleştirir ve kendi bilgisini ve uygulamaya yönelik yeteneklerini geliştirmek için harekete geçer.
MADDE 8
Hâkim sınırlar dâhilinde ve usul kanununun tesis ettiği usule uygun olarak adaleti gerçekleştirir ve usule dâhil olanlara ve diğer kişilere düşünceli, nezaketli, kendini kontrol ederek ve saygılı bir biçimde yaklaşır.
MADDE 9
Hâkim adaleti gerçekleştirirken ırk, cinsiyet, milliyet, siyasi görüş, sosyal ve ekonomik statü, engellilik durumu temelinde herhangi bir kişiye karşı saygısızlık etmekten kaçınır ve başkalarının da bu şekilde saygısızlık yapmasına müsaade etmemelidir.
MADDE 10
Hâkim görevlerini tarafsız bir şekilde herhangi bir önyargı barındırmaksızın gerçekleştirir ve adaletin idaresinde hâkimlerin, bilirkişilerin, jüri üyelerinin eşit statüsüne ilişkin şüphe uyandırabilecek davranış, eylem ya da ifadelerden kaçınır.
MADDE 11
Hâkim mahkeme işlemleri hakkında bilgi edinme hakkına saygı gösterir ve mahkeme işlemlerinin açıklığı prensibinin ihlaline müsaade etmemelidir. Kanunla belirlenmiş usul çerçevesinde hâkim, vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini ihlâl etmeden, bu kişilerin itibarını ve onuru ile adaletin otoritesini zedelemeksizin medyaya bilgi edinme olanağı sunabilir.
MADDE 12
Hâkim kamuya açık açıklamalarda bulunmaz, devam etmekte olan davalara ilişkin medyaya açıklama yapmaz ve yürürlüğe giren kararlara ilişkin şüphe oluşmasına sebep olmaz. Davayı gördüğü için edindiği bilgileri ifşa etmez.
MADDE 13
Mahkemede idari bir görev gerçekleştiren hâkim, hâkimlerin eşit statüsüne ilişkin olarak şüphe uyandırabilecek davranışlardan, eylemlerden ya da ifadelerden ve mahkeme operasyonlarının organizasyonuna ilişkin konuları hâkimlerin kolektif olarak ele almasından
kaçınır.
MADDE 14
Hâkim diğer tarafların yokluğunda taraflardan biri veya temsilcisiyle tek taraflı iletişime girmekten kaçınır.
MADDE 15
Davaların tarafsız olarak görülmesi hâkimin başlıca görevidir. Hâkimin, taraflardan birine karşı önyargılı olması durumunda ve kendisinin davanın sonucuna etki edebilecek delil ya da olgu hakkında kişisel bilgisinin olması durumunda usul hukukunun öngördüğü davalarda çekilme hakkı bulunmaktadır.
Hâkim davadan çekilme hakkını suiistimal etmez. Davada objektif bir hüküm vermesi imkânsız ise hâkim davadan çekilir.
BÖLÜM III HÂKİMİN GÖREV DIŞI DAVRANIŞLARI MADDE 16
Hâkim herhangi bir siyasi partiye ve meslekî birliğe üye olmaz, herhangi bir siyasi aktiviteye katılmaz, temsil görevi gerçekleştirmez, akademik sebepler, öğretme ve sanat amacıyla olmadığı sürece herhangi bir ücretli görevde bulunmaz ya da ücretli bir iş yapmaz. Hâkim tüm diğer aktiviteleri arasında yargısal görevlerine öncelik verir.
MADDE 17
Hâkimin, kendi statüsüne ve mahkemenin otoritesine zarar vermediği ve adaletin idaresini etkilemediği sürece sivil toplum aktivitelerine ve kamuya açık etkinliklere katılma hakkı vardır, fakat bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek her türlü uygunsuz iletişimden
kaçınmak zorundadır.
MADDE 18
Hâkim kendi malî çıkarlarının farkındadır ve aile üyelerinin mali çıkarlarından haberdar olmak için de makul adımları atar.
MADDE 19
Hâkim aile, sosyal ve diğer ilişkileri ile yasama ve yürütme erklerinden gelen müdahalelerin karar vermedeki davranışını etkilememesi gerektiğini göz önünde bulundurur.
MADDE 20
Hâkimin sosyal medya hesabına sahip olması, internet forumlarını ve diğer çevrimiçi iletişim şekillerini kullanması kabul edilebilir bir durumdur, fakat hâkim, yalnızca hâkimin ve yargının otoritesine zarar vermeyen bilgilere ilişkin yorum yapabilir ya da bunlar konusunda
paylaşımda bulunabilir.
Asliye Ticaret mahkemeleri sadece ticari davalara bakmaktadır. Ticaret mahkemeleri, asliye hukuk mahkemelerinin alt bir türü mahiyetindedir. Asliye ticaret mahkemeleri olmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri, Ticaret Mahkemesi sıfatı ile karar vermektedir. Asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yargı çevresindeki bir ticari davada görev kuralına dayanılmamış olması, görevsizlik kararı verilmesini gerektirmemektedir.
Türk Ticaret Kanununun 5. maddesinde sayılan işler ticari işlerdir ve ticaret mahkemesinde görülürler. Dava değerine bakılmaksızın tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri Ticaret Mahkemelerinin görev alanındadır. Bir yerde ticaret davalarına bakan birden çok asliye ticaret mahkemesi varsa, iş durumunun gerekli kıldığı yerlerde ticaret mahkemelerinden biri veya birkaçı deniz ticaretine ve deniz sigortalarına ilişkin hukuk davalarına bakmakla görevlendirilebilir. Asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki ilişki görev ilişkisi olup, bu durumda göreve ilişkin usul hükümleri uygulanır.
Asliye ticaret mahkemesi, özel mahkeme statüsünde olduğundan, asliye hukuk mahkemesi ile asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişki iş bölümü ilişkisi olmaktan çıkmış, bir görev ilişkisine dönüşmüştür. Bu nedenle, işbölümü ilk itiraza tabi iken, görev hususu ilgili mahkeme tarafından davanın her aşamasında dikkate alınarak görevsizlik kararı verilebilecektir.
Asliye Ticaret Mahkemeleri prensip olarak ticari davalara bakmakta olduğundan bu mahkemelerin görev alanına giren işlerin genel çerçevesi Türk Ticaret Kanunu tarafından belirlenmiştir. Buna göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan davalar ticari dava olarak kabul edilmektedir ve bu ticari davalara asliye ticaret mahkemesi bakmaktadır. Her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili çekişmesiz yargı işi niteliğindeki ticari davalar ile tarafların tacir olup olmadığına bakılmaksızın Ticaret Kanununun ticari dava ve çekişmesiz yargı işi olarak kabul ettiği işler de Asliye Ticaret Mahkemelerinden görülmektedir.
Asliye Ticaret Mahkemelerinin Bakmakla Görevli Olduğu Davalar
Asliye ticaret mahkemesi, genel olarak şu davalara bakmakla görevlidir:
Ticari işlerden kaynaklanan her türlü alacak davaları
Çek iptali davası
İflas ve iflasın ertelenmesi davası
Ticari nitelikte menfi tespit, istirdat ve itirazın iptali davası
Ticari iş olması nedeniyle her türlü tazminat davası
Sigorta hukuku ilgili davalar
Ticari nitelikte ipoteğin fekki ve ihalenin feshi davası
Malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi nedeniyle açılacak ticari davalar
Ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları ile ilgili hükümler gereği açılacak davalar
Rekabet yasağına ilişkin davalar
Kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen hükümler gereği açılacak davalar
Saklama sözleşmeleri gereği açılacak davalar
Borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlere ilişkin davalar
Bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin davalar
Jan Eliasson, 17 Eylül 1940’ta İsveç’in Göteborg kentinde doğdu.
İşletme, Ekonomi ve Hukuk alanında eğitim aldı. Amerikan Üniversitesi, Göteborg Üniversitesi ve Uppsala Üniversitesi’nden onursal dereceler kazandı.
1982-1983 yıllarında İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Diplomatik Danışmanlığını yürüttü. 1983-1987 yılları arası Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Genel Müdürü olarak görev aldı.
1988’den 1992’ye kadar İsveç’in New York’taki Birleşmiş Milletler misyonuna katılarak Daimi Temsilcisi olarak görev yaptı. Bu görevi ile birlikte Genel Sekreter’in İran/Irak Kişisel Temsilcisi olarak görev yaptı.
Eliasson, 1993-94 yıllarında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) adına, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ Sorununda arabuluculuk yaptı.
1994-1999 yıllarında İsveç Dışişleri Devlet Sekreteri olarak çalıştı.
2000’den 2005’e kadar Washington’da, İsveç Büyükelçisi olarak görev aldı. 13 Haziran 2005 tarihinde oybirliğiyle Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 60. oturumuna başkanlık yaptı.
24 Nisan 2006–6 Ekim 2006 arasında İsveç Dışişleri Bakanı olarak görev yürüttü.
2006’da, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Sudan Özel Temsilcisi olarak atandı ve 2008’e kadar bu görevi sürdürdü.
1 Temmuz 2012-31 Aralık 2016 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Yardımcısı oldu.
1988 yılından beri Uppsala Üniversitesi’nde arabuluculuk, çatışma çözümü ve BM reformu konusunda misafir öğretim üyesi görevini yapmaktadır. Çeşitli üniversitelerde dış politika ve diplomasi konusunda sık sık ders vermektedir.
Karar, Türkiye’de Namus Cinayeti ya da Töre Cinayeti olarak bilinen suçlara ilişkindir.
Karar, kadınlara karşı namus adına işlenen suçlarının önlenmesi ve ortadan kaldırılmasına yönelik uluslararası çabaların gerekliliğini vurgulamakta ve devletlerin bu tür suçları önleme, kovuşturma ve mağdurlara koruma sağlama yükümlülüklerini hatırlatmaktadır. Namus adına işlenen suçların insan haklarına aykırı olduğu ve kadınların insan haklarından yararlanmasının önünde önemli bir engel olduğu belirtilmektedir. Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların nedenlerini ve sonuçlarını araştırmak, bilimsel veriler toplamak, farkındalık yaratmak ve mağdurlara destek sağlamak için çeşitli tedbirlerin alınmasının gereği vurgulanmakta; uluslararası toplumu, namus cinayeti ya da töre cinayeti olarak bilinen bu sorunun çözümüne yönelik çabaları desteklemeye çağırmakta ve devletler tarafından gerçekleştirilen girişimler konusunda bilgi içeren kapsamlı raporların hazırlanmasını öngörmektedir.
TDK Sözlüğünde Namus Cinayeti; “Ahlak ve onuruna ters düşen bir durumdan kurtulmak için işlenen cinayet, Töre cinayeti” olarak tanımlanmaktadır. (Türkiye’de, medya tarafından namus cinayeti olarak tanımlanan olaylara ilişkin haberleri okumak için tıklayınız )
Genel Kurul tarafından kabul edilmiş önerge
Üçüncü Komite raporu üzerine (A/57/549) Namus Adına Kadınlara Karşı İşlenen Suçların Ortadan Kaldırılmasına Yönelik Çalışma
Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı ile Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge ve aynı zamanda IV. Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu ve “Kadın 2000: 21. Yüzyıl için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış” başlıklı Genel Kurul özel oturumunun sonuç belgesini hatırlayarak,
Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların bir insan hakları sorunu olduğunu ve Devletlerin bu tür suçları önleme, kovuşturma ve suçluları cezalandırmak için gereken özeni gösterme ve mağdurlara koruma sağlama yükümlülükleri olduğunu ve bu yükümlülükleri yerine getirmemenin kadınların insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanmasını engellediğini veya ortadan kaldırdığını akılda tutarak,
Namus adına işlenen suçlar da dahil olmak üzere, kadınlara ve kız çocuklarına karşı uygulanan her türlü şiddetin ceza gerektiren bir suç olarak muamele görmesi ve kanunla cezalandırılabilir olması ihtiyacını vurgulayarak,
Namus adına işlenen suçlar da dahil olmak üzere, kadınlara karşı çeşitli şekillerde uygulanan şiddetin temel nedenlerini yeterince anlayamamanın ve bu tür şiddete ilişkin veri yetersizliğinin, ulusal ve uluslararası düzeylerde bilgiye dayalı politika analizini ve bu tür şiddetin önlenmesi çabalarını engellediğinin farkında olarak,
İnsan Hakları Komitesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, Çocuk Hakları Komitesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi raporlarının ilgili bölümlerinde ve İnsan Hakları Komisyonu Kadınlara Karşı Şiddet, Sebepleri ve Sonuçları Özel Raportörü’nün raporunun ilgili bölümlerinde tanımlandığı gibi bu suçların mağdurlarının kadınlar ve kız çocukları olmasından derin endişe duyarak,
Bu tür suçların hiçbir dini ve kültürel değerle bağdaşmadığını vurgulayarak,
23 Nisan 2002 tarih ve 2002/52 sayılı İnsan Hakları Komisyonu kararını akılda tutarak,
Namus adına kadınlara karşı işlenen suçların ortadan kaldırılmasının Hükümetler ve uluslararası toplum tarafından –diğer şeylerin yanı sıra uluslararası işbirliği çabaları ve sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplum aracılığı ile– daha fazla çaba ve taahhüt gerektirdiğini ve toplumsal tutumda temel değişiklikleri gerektirdiğini vurgulayarak,
Namus adına kadınlara karşı işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kaldırılması için en kritik araçlardan biri olarak kadınların güçlendirilmesinin ve kadınların karar alma ve politika oluşturma sürecine etkili katılımlarının öneminin altını çizerek,
1.
(a) Devletlerin, kadınlara karşı her türlü şiddeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri ve girişimlerinin yanı sıra, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların ortadan kalkmasını amaçlayan, ilgili iç hukuk mevzuatında bu tür suçlara ilişkin değişikliklerin kabul edilmesi, bu yasaların etkili bir şekilde uygulanması ve eğitsel, sosyal ve ulusal çapta bilgi ve farkındalık yaratma kampanyalarını da içeren diğer tedbirlerin alınmasını kapsayan faaliyet ve girişimlerini;
(b) Birleşmiş Milletler organlarınca yürütülen projeler ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu ve Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu gibi fon ve programların kadınlara karşı namus adına işlenen suçlar sorununa işaret eden çabalarını, bu çabaların koordine edilmesini teşvik ederek;
(c) Bu suçlar ve onların zararlı etkileriyle ilgili farkındalık yaratan, kadın kuruluşları, taban hareketleri ve bireyleri içeren sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplum tarafından yürütülen çalışmaları memnuniyetle karşılar;
2. Kadınların namus adına işlenen suçların mağdurları olmaya devam etmesinden ve bu tür şiddetin dünyanın bütün bölgelerinde çeşitli şekillerde ve sürekli yapılmakta olmasından ve faillerin kovuşturma ve cezalandırılmasındaki başarısızlıklardan duyduğu endişeyi belirtir;
3. Devletleri,
(a) İlgili uluslararası insan hakları belgeleri bağlamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye ve Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu ile Genel Kurul özel oturumu sonuç belgesini uygulamaya;
(b) Kadınlara karşı namus adına işlenen ve çeşitli şekillerde gerçekleştirilen suçları önleme ve ortadan kaldırma çabalarını, yasal, idari ve planlı önlemler aracılığıyla yoğunlaştırmaya devam etmeye;
(c) Kadınlara karşı namus adına işlenen suç vakalarını çabuk ve derinlemesine araştırmaya, etkili bir biçimde kovuşturmaya ve belgelemeye ve faillerini cezalandırmaya;
(d) Bu tür suçlara müsamaha edilmemesini sağlamak için tüm gerekli tedbirlerin alınmasına;
(e) Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kaldırılması ihtiyacı konusunda farkındalık yaratma çabalarını, bu tür suçların işlenmesine izin veren tutum ve davranışları değiştirmek amacıyla, diğerlerinin yanı sıra, topluluk liderlerini de sürece katarak yoğunlaştırılmasına,
(f) Medyanın farkındalık yaratma kampanyalarına dahil olma çabalarını teşvik etmeye;
(g) Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya ve bu konudaki bilgiyi artırmaya yönelik tedbir ve programları –polis, yargı ve adliye personeli gibi yasayı uygulamakla sorumlu kişilere mesleki eğitim sağlanması dahil olmak üzere– teşvik etmeye, desteklemeye ve uygulamaya, onların bu tür suçlara dair şikâyetlere tarafsız ve etkili şekilde cevap verme kapasitelerini güçlendirmeye ve gerçek ve potansiyel mağdurların korunmasını güvence altına alan gerekli önlemleri almaya;
(h) Soruna işaret eden sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplumun çalışmalarına destek olmaya devam etmeye ve hükümetler arası örgütlerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliğini güçlendirmeye;
(i) Gerçek ve potansiyel mağdurların –diğer şeylerin yanı sıra, uygun koruma, güvenli sığınak, danışmanlık, adli yardım, sağlık bakım hizmetleri, rehabilitasyon ve topluma yeniden entegrasyonlarının sağlanarak– ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, mümkün olduğunda destek hizmetlerinin kurulmasına, güçlendirilmesine veya buna olanak sağlanmasına;
(j) Mağdurların ve diğer kişilerin kadınlara karşı namus adına işlenen suçları güvenli ve gizli bir ortamda bildirebilmeleri için kurumsal mekanizmaların yaratılması, güçlendirilmesi veya kolaylaştırılması yoluyla bu tür suçlara ilişkin şikâyetlerin etkili olarak ele alınmasına;
(k) Bu tür suçların meydana gelmesinde, yaş dağılımına ait bilgiyi de kapsayan istatistiki bilginin toplanmasına ve dağıtılmasına;
(l) Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi de dahil olmak üzere insan hakları sözleşme yapılarına sunulan raporlarda, uygun olduğunda, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kalkması çabalarında kabul edilen ve uygulanan hukuki tedbirler ve politikalar hakkında bilgiyi, rapor yükümlülükleri kapsamında olduğu takdirde, dahil etmeye davet eder;
4.
(a) İlgili Birleşmiş Milletler organları, fonları, programları da dahil olmak üzere uluslararası toplumu, diğer şeylerin yanı sıra, teknik yardım ve danışmanlık hizmetleri programları aracılığıyla, tüm devletlerin, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi için kurumsal kapasitelerini güçlendirmeyi ve bu tür suçların temel nedenlerine yönelmeyi amaçlayan çabalarında, talepleri olduğunda desteklemeye,
(b) İlgili insan hakları sözleşme yapılarını, uygun durumlarda bu soruna işaret etmeye devam etmeye,
(c) Kadının Statüsü Komisyonu’nu, 47. oturumunda “Pekin Eylem Platformu ve ‘Kadın 2000: 21. Yüzyıl için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış’ başlığındaki Genel Kurul özel oturumu sonuç belgesinde tanımlandığı gibi kadınların insan hakları ve kadınlara ve kız çocuklarına karşı her türlü şiddetin ortadan kaldırılması” konulu öncelikli tema altında bu sorunu ele almaya davet eder;
6. Genel Sekreter’den, Genel Kurul’un 59. oturumunda kadınlara karşı şiddetin ortadan kaldırılması konusunda sunacağı raporunda, işbu kararın konusuna dair tüm mevcut verilere dayanan, mümkün olduğunca destekleyici istatistiki verilerle bu suçların temel nedenlerinin analizini ve Devletler tarafından gerçekleştirilen girişimler konusunda bilgiyi içeren kapsamlı bir raporun yer almasını talep eder.
Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, Birleşik Krallıkta doğan ve bu ülke ile ABD, Kanada, Avustralya, Güney Afrika, Hindistan ve bazı eski Birleşik Krallık sömürgelerinde uygulanan hukuk sistemidir. Bu sistemin önemi ve özelliği kanun kodifikasyona dayalı olmaması ve örf ve adet kuralları ile içtihatlardan güç alarak oluşmasıdır. Ortak hukuk olarak da nitelendirilmektedir. Uygulamaya dayanan ve yargısal içtihatlarla belli prensiplere ulaşan Anglosakson hukuk sistemi mahkemelerin verdiği bağlayıcı kararların benzer somut olaylara uygulanması yoluyla gelişmiştir. Bu bağlamda Anglo-Sakson Hukukuna “yargıçlarca oluşturulmuş hukuk” anlamında (judge-made law) da denmektedir.
Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin uygulandığı bölgeleri gösteren harita
Bu sistemde yargı birliği geçerlidir ve Kıta Avrupası sisteminde olduğu gibi kamu hukuku-özel hukuk ayrımı ya da benzer şekilde adli yargı-idari yargı gibi farklılıklar bulunmamaktadır.
Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, önceden sistematik bir şekilde kodifikasyona tabi tutulmamıştır. Common Law bir kanunlaştırma hareketi sonucunda oluşmamış, gelenek görenek ve teamüller ile yargıçların örf ve adet kurallarına bakarak hukuk kurallarını oluşturmasıyla başlamıştır. Bu sistemde hakim, hukuku yaratır. Yürürlükteki hukuki kurallardan ziyade yargı mercilerinin verdiği hükümler hukuk sisteminin temelini kurar. Jüri sistemi de bu hukuk sisteminde bulunmaktadır.
Kanunlar, dağınık halde olup Kıta Avrupası Hukuk Sisteminde olduğu gibi Medeni Kanunlar, Ticaret Kanunları, Borçlar Kanunu gibi ayrımlar bulunmamaktadır. Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, yargı organlarının uzun yıllar içinde oluşturdukları içtihatlar üzerinden gelişmiştir.
Her yargıç davayı sonuçlandırırken ondan önce hükme bağlanmış ve hakkında içtihat oluşturulmuş benzer davaların sonuçları ile bağlı olduğundan gelenekler ve teamüllere göre oluşmuştur. Bu hukuk sisteminde, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar ile devlet ve özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda yargılama usulleri açısından farklılık bulunmamaktadır.
Örf, adet ve gelenekler Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin asli kaynakları arasında yer almıştır. Hakimler, bir örf ve adet kuralı varsa bunu uygulamış yasa koyucunun hukuki uyuşmazlık hakkında norm koymasını beklememiştir. Bu sistemde yargı birliği ilkesi geçerli olduğundan mahkemeler, adliye mahkemeleri ve idari mahkemeler, yada adli yargı, idari yargı şeklinde ayrıma tabi tutulmamıştır. Mahkemeler, farklı isimlerle anılsa da tüm mahkemeler tek ve en yüksek mahkemeye tabi bulunmaktadır ve uyguladıkları yargılama usulleri de aynıdır.
Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin Uygulandığı Ülkeler
Dünya ülkelerinin nüfuslarına göre yapılan hesaplamaya göre en yaygın kullanılan hukuk sistemi Anglo-Sakson Hukuk Sistemidir. Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, günümüzde İrlanda, Birleşik Krallık bölgesi, İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda, Avustralya, Yeni Zelanda, Bangladeş, Hindistan,Pakistan, Güney Afrika, Kanada, Hong Kong ve ABD benzeri ülkelerde uygulanmaktadır. Bazı ülkeler ise sistemden etkilenerek kısmen uygulamakta bu tarz ülkeler karma sistemi benimsemektedir.Kıta Avrupası Hukuk Sistemi ile Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin birbirini etkileme oranı karma sistemin yapısını şekillendirmektedir.
Basın özgürlüğü, demokratik hukuk devletlerinde korunması gereken önemli değerlerdendir. Bu özgürlük çağdaş Dünya Anayasaları tarafından güvence altına alınmıştır.
Basın, toplumun bilgi edinmesi ve gelişmesi bakımından ve aynı zamanda kültür, sanat, edebiyat, siyaset ve akla gelebilecek her alanında topluma mal olmuş kişilerin halka tanıtımında ve bu kişilerin toplum adına denetimi bakımından görev yapmaktadır.
Basın özgürlüğü, demokratik hukuk devletlerinde korunması gereken en önemli ilkelerdendir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde açıklanan küresel basın özgürlüğü endeksine göre Türkiye, 2018 yılı itibariyle 180 ülke içerisinde 157’nci sırada iken 2020 yılı basın özgürlüğü endeksinde ise 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer almıştır.
Basın Özgürlüğü demokrasinin ön koşullarından biridir.
Basın Özgürlüğünün Kapsamı ve Sınırı
Basın, görevini yerine getirirken sonsuz bir serbestliğe sahip değildir ve sınırlamalara tabidir. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması basın özgürlüğünün sınırlarını çizer. Anayasa ve Basın Kanununa göre basın özgürdür ve yasal güvence altındaki basının haber verme hakkı gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlıdır. Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Bu unsurlardan birini taşımayan haberin veya eleştirinin hukuka uygun olduğundan söz edilemez ve saldırıya uğrayan kişisel hak korunmaya değer bir üstünlük kazanır.
Basın Özgürlüğü, haber gerçeği yansıtsa dahi kullanılacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve yorumun haberin verilişinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunmasını öngörmektedir. Öze ilişkin koşulların varlığı durumunda da biçimsel koşullara uyulması zorunluluğu vardır. Eleştirinin yapılmasında gereksiz, yararlı olmayan beyan, niteleme ve değerlendirmelere gidilerek içerik ile uygun düşmeyen tahrik edici, yalın bir okuyucuda husumet ve kuşku yaratıcı dil ve ifade kullanılır, seçilen sözcükler aşağılayıcı, küçük düşürücü, incitici nitelikte olursa konu ile ifade arasındaki denge bozulur, haber veya eleştiri hukuka aykırı duruma gelir.Basın özgürlüğü; bilgi edinme, düşünceyi yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını da içerir.
Düşünce Özgürlüğü ve Basın
İfade Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından temel hak niteliğindedir. Çoğunlukçu, özgürlükçü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü; sadece genel kabul gören ve zararsız veya önemsiz sayılan düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta rahatsız edici, endişe verici, sarsıcı düşünceler için de geçerlidir.
Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için gereklidir.
Basın Özgürlüğü kapsamında yapılan açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği unutulmamalıdır.
Haber Verme hakkı
Haber verme hakkının hukuka uygun bir biçimde kullanılabilmesi için gereken ölçütler dört başlık altında toplanmaktadır.
Bunlar;
1- Haber gerçek olmalı,
2- Haber güncel olmalı,
3- Haberin verilmesinde kamu yararı bulunmalı,
4- Haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunmalıdır.
Düzeltme ve Cevap Hakkı: Tekzibe konu yazının nesnel bir olguya dayanması gerekmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca, düzeltme ve cevap hakkı, kişilik haklarına saldırı ve gerçeğe aykırı yayın yapılmasına karşı düzenlenmiş bir haktır. Tekzip hakkı, haber verme hakkının sınırlanmasına yol açacak yaygınlıkta kullanılamaz. Tekzip hakkını kullanan kişi somut olgu hakkında gerçeğe aykırılık iddiasını objektif ölçülere dayanarak iddia etmelidir. Düzeltme ve cevap hakkı kullanılırken suç unsuru içermeyen ve üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan ifadeler kullanılmalıdır.
Onarıcı Adalet Programlarının Kullanımına İlişkin Temel İlkeler, 24 Temmuz 2002 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından 2002/12 sayılı tavsiye kararı olarak kabul edilmiştir. Çeviri metni, Necati Nursal’a ait Uluslar arası Cezaevi Standartları ve Denetimli Serbestlik Kuralları Kitabı’ndan alınmıştır.
Ceza Meselelerinde Onarıcı Adalet Programlarının Kullanımına İlişkin Temel İlkeler Hakkındaki Tavsiye Kararı
Ekonomik ve Sosyal Konsey,
Suçu Önleme ve ceza adaleti Komisyonu’na, uzlaştırma ve onarıcı adalet alanında Birleşmiş Milletler Standartları oluşturmasının arzu edilebilirliği üzerinde düşünmesini talep ettiği, 28 Temmuz 1999 tarihli ve 1999/26 sayılı “Ceza Adaletinde Uzlaştırmanın ve Onarıcı Adalet Tedbirlerinin Geliştirilmesi ve Uygulanması” başlıklı kararını hatırlayarak,
Bu amaç için yeni bir düzenleme geliştirilmesinin tavsiye edilirliği de dahil olmak üzere, ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin ortak ilkeler oluşturmanın arzu edilebilirliği ve yönetimi hakkında Birleşmiş Milletler Suçu Önleme ve Ceza Adaleti Programı Ağı kurumlarının yanı sıra, Üye Devletlerden ve uluslar arası kuruluşlar ile sivil toplum örgütlerinden görüşlerine başvurması için Genel Sekretere talepte bulunduğu 27 Temmuz 2000 tarihli ve 2000/14 sayılı “Ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeler” başlıklı kararını da hatırlayarak,
“Hukuk sürecinde suçlular ve mağdurlar: hesap verebilirlik ve doğruluk” başlıklı gündem konusu altında Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların İyileştirilmesi Onuncu Kongresi sırasındaki onarıcı adalete ilişkin tartışmaları dikkate alarak,
31 Ocak 2002 tarihli ve 56/261 sayılı “Suç ve Adalete İlişkin Viyana Bildirisi’nin Uygulanması İçin eylem Planları: Yirmi Birinci Yüzyılın Güçlüklerinin Karşılanması” başlıklı Genel Kurul tavsiye kararının dikkate alınması, özellikle de Viyana Bildirisi’nin 28. paragrafında üstlenilen taahhütlerin takibi için ilgili eylemi dikkate alarak,
29 Ekim 2001’den 1 Kasım 2001’e kadar Ottova’da düzenlenen toplantılarda, Onarıcı Adalet Uzmanlar Grubunun çalışmasını takdirle not ederek,
Genel Sekreter’in onarıcı adalete ilişkin raporu ile Uzmanlar Grubunun Onarıcı adalete ilişkin raporunu dikkate alarak,
1. Mevcut tavsiye kararına eklenen, ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri dikkate alır;
2. Onarıcı adalete ilişkin programların oluşturulması ve uygulanmasında, ceza meselelerinde onarıcı adalete programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri uygulamaları için Üye Devletleri teşvik eder;
3. Ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri olası en geniş biçimde Üye Devletler, Birleşmiş Milletler Suçu Önleme ve Ceza Adaleti Program Ağı ve diğer uluslar arası, bölgesel ve sivil toplum kuruluşları arasında yayması için Genel Sekreter’e ricada bulunur.
4. Onarıcı adalete ilişkin uygulamaları kabul eden Üye Devletler’e, bu uygulamalarına ilişkin bilgileri, talepleri halinde diğer devletlere de vermeleri için çağrıda bulunur;
5. Buna ilaveten, onarıcı adalete ilişkin araştırma, eğitim veya diğer programların geliştirilmesi ve uygulanmasının yanı sıra tartışma faaliyetleri ve tecrübelerin değişimi konusunda birbirlerine yardımcı olmaları için Üye Devletler’e çağrıda bulunur.
6. Daha ötesi, gönüllü yardımlar sağlanarak, kalkınmakta olan ülkelere ile ekonomileri geçiş döneminde olan ülkelere, talepleri halinde, onarıcı adalet programlarının geliştirilmesinde onlara destek olmak amacıyla teknik yardım sağlamayı düşünmeleri için Üye Devletler’e çağrıda bulunur.
Sema Sandalcı, 12 Ekim 1965 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. İlköğretimini Malül Gazi Halit
Armay İlkolu’nda tamamladı. Ortaokul ve Liseyi ise Küçükyalı 50.Yıl Lisesi’nde bitirdi. Lisans Eğitimi sonrasında 1991 yılında Aziz Nesin’in açtığı Bilar’daki Yunanca kurslarına çevirmen Panayot Abacı eşliğinde başladı.
İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Klasik Filoloji Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldu. Aynı kürsüde yüksek lisansını 1993 yılında tamamladı.
Doktora çalışmalarını Roma Yazımında Satira Türü ve Kadın başlıklı araştırması ile 1999’da tamamladı.
İlerleyen yıllarda, 2014’te, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Balkan Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’ne doçent kadrosuyla atandı. Ek olarak, 06 Mart 2014 – 16 Mart 2017 tarihleri arasında bölüm başkanı olarak görev yaptı.
Günümüzde Sandalcı, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Balkan Dilleri Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Bu kapsamda, Latin Dili ve Grameri, Eski Yunanca, Eskiçağ Edebiyatı, Yunan Dili Tarihi ve Yunan Mitolojisi dersleri vermektedir.
Bunun yanı sıra, Uluslararası Hakemli Dergilerde makaleleri yayınlanmakta, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılarda tebliğler sunmaktadır. Ayrıca, Ilyada isimli eserin bölüm yazarıdır.
Eserleri ve Makaleleri
Akademik çalışmaları arasında, Eski Yunanca Dilbilgisi ve Cümle Yapısı, Modern Yunanca Dilbilgisi, Roma Edebiyatında Satura Türü, Tarım Kültüründen Seçkiler, Tanrıların Anadolu Toplantısı adlı kitapları bulunmaktadır.
Eski Yunanca’dan Euripides ve Plutarkhos, Yunanca’dan Y. Andreadis, H. Samuilidis, V. T. Theodorakupulos, D. Sotiriyu, A. Kiriakidu, F. Asteris, T. Rodantis P. G. Lambardis Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında yer almaktadır.
Ayrıca,”Ksenophon-Peri Hippikes”, “Bereket Kaybolmasın Diye Geçmişten Günümüze Trakya’da Süregelen Hasat Adetleri ve Başka Yörelerimizden Örnekler,”, “Eski Roma’da Babanın Aile Üzerindeki Otoritesi (Patria Potestas) ve Kadının Aile İçindeki Yeri ile İlgili Genel Bilgi,”, “Eski Yunan-Roma Destanında Dardanos”, “Türkçe’de Yerleşik Kalan Eski Hellen-Roma Mitolojisi Kökenli Bazı Kelimeler Üzerine”, “Eski Yunan ve Roma Mitolojisinde Güreşin Köken İzleri” ve “Eski Roma ile Bazı Yörelerimizin Günümüz Düğün Törenlerinin Benzerlikleri Üzerine” benzeri konularda makaleleri ve bilimsel tebliğleri bulunmaktadır.
Hukuk Kültürüne Katkısı
Doç. Dr. Sema Sandalcı, Antik Yunan kültürü üzerine çok sayıda makalesi ve kitabı ile tanınmaktadır. Özellikle, On İki Levha Kanunu üzerine yazmış olduğu yüksek lisans tezi hukuk literatürü açısından önemli bir kaynaktır.
Kan Davaları – Sosyal Antropolojik Yaklaşım / Doç. Dr. Mahmut Tezcan
SUNUŞ
Elinizdeki yapıt, Eğitim Fakültesi, Eğitim Sosyolojisi Kürsüsü Asistanlarından Sayın Mahmut Tezcan’ın aynı fakültenin 1969-1970 öğrenim yılı Lisans-Üstü Programındaki “Köy Sosyolojisi Açısından Halk Eğitimi ve Toplum Kalkınması” konulu dersimiz için hazırladığı seminer ödevidir.’ Kan dâvası olayı özellikle köylerimizdeki toplumsal, ekonomik ve eğitsel sorunların kör düğüm olduğu bir noktadır. Konuyla ilgili araştırmalar yok denecek kadar azdır. Daha doğrusu, öteki araştırmalarda yan konu olarak ele alınabildiği ölçüde incelenmektedir. Bu arada konu, edebî bazı yapıtlarda da işlenmiştir. Toplumsal değişme, özellikle, kentleşme süreci içinde kan dâvâsı olayı yeni eğitsel, ekonomik ve toplumsal boyutlar kazanmaktadır.
Yazar, konuyla ilgili kaynakları derinlemesine taramış, mülâkat tekniklerinden de yararlanarak konuyla ilgili örnek olayları derlemiştir. Bir Lisans-Üstü seminerinin genişlik ve akademik düzeyini aşan ciddî bir emek ürünü olan bu yapıt, kuşkusuz, ileride girişilmesi gerekli alan araştırmalarıyla tamamlanmak zorundadır.
Yapıt, bu tür alan araştırmaları için ön hazırlık niteliğindedir. Alan araştırmaları, olayın nedenlerinden hangisinin ağır bastığım ortaya çıkarabilir, böylece köy sorunlarımıza bazı çözüm yolları getirebilir. Bu nedenle, yazardan alan araştırmaları da bekleyerek bundan sonraki çalışmalarında da başarılar dilerim.
30.11.1971
Doç. Dr. Cevat Geray
Eğitim Sosyolojisi Kürsüsü öğretim Üyesi
YAZAR MAHMUT TEZCAN’IN KİTABA YAZDIĞI ÖNSÖZ
Kan gütme olayları, Ülkemizde şimdiye değin sosyolojik ve kriminolojik yönleriyle ele alınmış bir konu değildir. Konu, esas olarak hukukçular tarafından ele alınmış olmakla birlikte yine de hukuksal yönden bir kaç makale konusu olmaktan öteye gidememiştir. Olayın toplumsal yönleri ile ilgili olarak bir iki makale yayınlanmıştır. Ayrıca çeşitli toplumsal araştırmalarda konuya çok kısa olarak değinilmiştir. Biz kendi araştırmamızın verileri dışında. bu kaynaklardan da yararlandık.
Olayın ülkemizde toplumsal bir sorun olarak varlığı gün geçtikçe önemini arttırmaktadır. Bu bakımdan her yönden bilinmesinde yarar vardır. Özellikle olayların temel nedenlerinin bilinmesi önlemler alınmasında kolaylıklar sağlayacaktır. Olay, tüm halkımızı ilgilendirdiği gibi, özellikle yönetimsel ve hukuksal sorumluluk taşıyan kimseleri de yakından ilgilendirmektedir.
Araştırmamız, konunun toplumsal yönden bütün boyutlarıyla ele alınmasında bir. başlangıç niteliğindedir. Bu bakımdan, ilerde bu konu ile ilgili olarak yurt ölçüsünde yapılacak geniş çaptaki toplumsal araştırmalara bir ışık tutabilirsek kendimizi mutlu sayacağız. Esasen bu monografinin amacı da budur.
Araştırmanın tümünü gözden geçiren, bütün aşamalarında gerek yakın ilgi, gerekse kaynak bakımından yardımlarını esirgemeyen
Fakültemiz Eğitim Sosyolojisi Kürsüsü öğretim üyelerinden hocam Doç. Dr. Cevat GERAY’a çok teşekkür ederim. Araştırmanın bu duruma gelmesinden kendisinin teşvik ve emeği çoktur.
Yine, Fakültemiz “Çocuk Suçluluğu” dersi asistanı arkadaşım Dr. Esin Konanç’tan da olayın özellikle hukuksal yönleriyle ilgili bölümünde gerek görüş ve gerekse kaynakların sağlanması bakımından oldukça yararlandım. Kendisine de ayrıca teşekkür ederim.
Bilim ve teknoloji, özellikle 20. yüzyılda büyük bir ilerleme kaydetmiş, insanlığın on binlerce yıllık mirasını yansıtan bu gelişmeye BM kayıtsız kalmamış, ortak mirasın insanlığın geleceği için kullanılması için ilkeler belirlemiştir.
Bilimsel ve Teknoloji Bilim ve Teknolojik İlerlemelerin, Barışın ve İnsanlığın Yararına Kullanılmasına dair Bildiri(Declaration on the Use of Scientific and Technological Progress in the Interests of Peace and for the Benefit of Mankind), BM Genel Kurulunun 10 Kasım 1975 tarihli ve 3384 (XXX) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.
Bilimsel ve Teknolojik İlerlemelerin, Barışın ve İnsanlığın Yararına Kullanılmasına dair Bildiri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,
Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, insan toplumunun gelişmesinde en önemli faktörlerden biri haline geldiğini not ederek,
Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, halkların ve ulusların yaşam koşullarını iyileştirmede daha fazla imkan sunarken, bir çok örnekte görüldüğü gibi, toplumsal sorunlara da yol açmış olmasını ve ayrıca bireylerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini tehdit etmesini de dikkate alarak,
Bilimsel ve teknolojik başarıların silahlanma yarışını hızlandırmak, ulusal kurtuluş hareketlerini bastırmak ve bireyleri ve halkları sahip oldukları insan haklarından ve temel özgürlüklerden yoksun bırakmak için kullanılabileceği kaygısıyla not düşerek,
Bilimsel ve teknolojik başarıların ayrıca, bireylerin veya grupların kişisel ve siyasal hakları ile insanlık onuru için tehlike oluşturabileceği kaygısıyla not düşerek,
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin insanlığın yararı için tam olarak kullanılmasını sağlama ve bazı bilimsel ve teknolojik buluşları şimdiki ve gelecekteki muhtemel zararlı sonuçlarından arındırma konusundaki acil bir gerekliliği not ederek,
Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, gelişmekte olan ülkelerin toplumsal ve ekonomik gelişmesini hızlandırmak bakımından büyük önem taşıdığını kabul ederek,
Bilim ve teknoloji transferinin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik gelişmesini hızlandırmada başlıca yollardan biri olduğunun farkında olarak,
Halkların self-determinasyon hakkını ve bilimsel ve teknolojik ilerleme şartları bakımından insan hakları ve özgürlükleri ile insanlık onuruna saygının gerekli bulunduğunu yeniden teyit ederek,
1. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik gelişmelerden elde edilen sonuçların uluslararası barış ve güvenliğin güçlendirilmesi ile özgürlük ve bağımsızlık için, ve ayrıca halkların ekonomik ve sosyal gelişmesi ve Birleşmiş Milletler Şartı’na göre insan hakları ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasını sağlamak üzere uluslararası işbirliği yapar.
2. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, bireyin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmelerde ve ilgili diğer uluslararası belgelerde yer alan insan haklarını ve temel özgürlüklerini kullanmasına özellikle Devlet organları tarafından kısıtlama getirilmesini ve müdahale edilmesini önlemek için gerekli her türlü tedbiri alır.
3. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların, nüfusun her bölümünün maddi ve manevi ihtiyaçlarını tatmin etmesini sağlamak için tedbirler alır.
4. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların diğer Devletlerin egemenliğini ve ülke bütünlüğünü ihlal etme, diğer Devletlerin iç işlerine müdahale etme, saldırı savaşlarını sürdürme, ulusal kurtuluş hareketlerini bastırma veya ırkçı ayrımcılığa dayanan bir politika izleme gibi amaçlar için kullanılması ile ilgili her türlü eylemde bulunmaktan kaçınır. Bu eylemler sadece Birleşmiş Milletler Şartı’nı ve uluslararası hukuk prensiplerini hayasızca ihlal etmekle kalmaz, fakat insanlığın yararı için bilimsel ve teknolojik gelişmelere rehberlik eden amaçların kabul edilemeyecek şekilde tahrip edilmesini oluşturur.
5. Bütün Devletler, gelişmekte olan ülkelerdeki halkların sosyal ve ekonomik haklarının gerçekleştirilmesi amacıyla bu ülkelerin bilimsel ve teknolojik kapasitelerinin kurulması, güçlendirilmesi ve geliştirilmesinde işbirliği yapar.
6. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik menfaatlerin nüfusun her katmanına yaygınlaştırılması, bu insanları bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hem sosyal hem de maddesel nitelikteki muhtemel zararlı etkilerinden korumak, dahası bu gelişmelerin bireylerin veya grupların özellikle mahremiyetine saygı gösterilmesi ve insan kişiliğinin ve insanın fiziksel ve zihinsel bütünlüğünün korunması hakları bakımından kötüye kullanılmasını önlemek için tedbirler alır.
7. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların kullanılmasının ırk, cinsiyet, dil veya dinsel inanç gibi her hangi bir ayrımcılığa tabi tutulmadan insan haklarının ve temel özgürlüklerin tam olarak gerçekleştirilmesini sağlamak için yasal tedbirler de dahil, gerekli her türlü tedbiri alır.
8. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların insan hakları ve temel özgürlükler ile insanlık onuru aleyhine kullanılmasını önlemek ve engellemek için yasal tedbirler de dahil, gerekli her türlü tedbiri alır.
9. Bütün Devletler ne zaman gerekli görürlerse, bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde insan haklarını ve özgürlüklerini güvence altına alan mevzuata uygunluk sağlamak için tasarrufta bulunabilir.
Hüseyin Hatemi’nin temel tezi, bugün insan hakları ve hukuku diye anılan şeyin İlahi Hikmetten (İslam) doğduğu varsayımıdır. Gerek “İnsan Hakları Öğretisi” gerekse “Hukuk Devleti Öğretisi” isimli kitaplarında işlediği bu teze göre; “İnsan Hakları, Yaratıcı’nın hiçbir istisna söz konusu olmaksızın ve tam bir eşitlikle insanlık ailesinin her bireyine tanıdığı insanlık onuruna (değerine) bağlı olan haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve millet farkı gözetilmediği gibi, insanlık onuruna sıkıca bağlı olan ve yararlanılabilmesi için ‘insan” bireyi olmaktan başka şart aranmayan dar ve gerçek anlamda insan haklarında hiç bir farklılık ve ayrıcalık söz konusu olamaz.”
Ona göre, Kant, Marx, Sartre gibi Batılı düşünürler; Herakletios, Pisagor, Platon gibi İlahi Hikmetten yararlanan filozofların gerisine düşmüştür. Aslında tarih boyunca insan haklarından kısımlar içeren belgelerin hepsi bu meyanda Batı’da siyasi ve hukuki metinlerde boy gösteren insan hakları, tabii hukuk veya benzer isimlerle ilahi öğretiden beslenirii. Fransız İhtilali ile insan haklarının İlahi Hikmet ile ilişkisi kesildiyse de II.Dünya Savaşı’ndan sonra “İnsan Hakları Genel Bildirisi” (1948) ile bu ilişki yeniden kurulmuştur.(iii.)”
Değişmez Değerler ve Adalet Devleti
Hüseyin Hatemi’ye göre İlahi Hikmetten (değerlerden) kaynaklanan ilkeler değişmeziv. “Adalet de insanlar arasındaki ilişkilere uygulanması gereken ilk ölçüt ve adalete uyma gereği Allah’dan insanlara bu ilişkiler düzeyinde verilen ilk buyruktur.. Hukuk devletinin temel kavramı da adalettir”. Şu halde “Yaratıcı’dan ‘adalet’ emrini alan kimse, herkese hakkını ve istihkakını verirken herkesin ne gibi ‘hak’ka sahip olduğunu Yaratıcı’ya sormalıdırv.” Hukuk devleti terimi yerine “Adalet Devleti” terimini kullanmak daha doğrudur.
Marksist materyalizme gelince bu öğretinin elinde değişmez değerler dizisi yoktur. Materyalizme göre adalet kavramı görelidirvi. Bireyi değil sınıfı esas alması bu sonuca yol açarvii. Bu nedenle Adalet devletinden söz edemezviii. İlahi Hikmetten uzaklaşma insan haklarından uzaklaşmadır, bir anlamda bozulmadır. İlahi Hikmetten kaynaklanan değerler dizisinin değeri ve öneminin bilincine varılmamışsa, kavram, terim ve değerler kargaşasına sürüklenmiş ise.. çıkar grupları ortalığa hakim olur(ix).
Hatemi Eleştirisi
Hatemi’nin neredeyse tüm Batı düşünürlerini küçümsemesi, içinde İlahi Hikmet kırıntıları olanları, bir anlamda monist düşünürleri makbul görmesi Batı düşünce tarihinin gelişimini tam olarak idrak edememesinden kaynaklanıyor. Örneğin bu yaklaşım içinde bilmin neden İlahi Hikmetin egemen olduğu Doğu’da değil de Batı’da geliştiğini açıklamak mümkün değildir. Özellikle Marks’ı küçümsemesi Marksist tarihi gelişim teorisini anlamamasından kaynaklanmaktadır. Hatta İlahi Hikmetten bahsettiğini sandığını (logos) Herakletios’un değişim kavramını, diyalektik düşüncenin bu ilk biçiminin önemini de ihmal ediyor görünmektedir. Herakletios aynı zamanda Hatemi’nin bozulma dediği değişimin ilkelerini bulmaya çalışan ilk düşünürler arasındadır. Bu anlamıyla Marks Herakletios’un ardılıdır.
Marks’ın Hatemi’nin İlahi Hikmetten uzaklaşma “bozulma” dediği şeye toplumsal değişim diyerek; bu değişimin maddi yasalarını bulmaya çalışmış bir düşünürdür öncelikle. Bir diğer deyişle Hatemi’nin birkaç cümle ile İlahi Hikmetten uzaklaşılırsa ortalığı çıkar gurupları ele geçirir diye bahsettiği konuyla; onun çıkar grupları dediğine sınıf diyerek sınıfların üretim tarzından tarzına değişiklik göstermesiyle, yani insanlığın gelişiminin toplumsal yasalarıyla uğraşmıştır. Toplumsal değer değişimlerinin üretim tarzlarındaki devrimlere bağlı olduğunu ispat etmiştir. Hatemi’nin bir düşünce serdetmediği bu konuda onlarca kitap, makale yazmanın ötesinde; bilimsel ve eylemsel bir devrimin kurucusudur. Kendisini yüzlerce düşünür, milyonlarca insan takip etmiştir. Bugün eserleri üniversitelerde ders kaynakları arasında gösterilmektedir.
Hatemi için insanlığın “bozulma” halinden kurtulmasının tek çaresi İlahi Hikmete inanmasıdır. Arada adaletsizliğe karşı durmaktan bahsetse de bu karşı duruşun nasıl olacağı konusunda bir düşünce modeli bulunmamaktadır. Bozulma karşısında insanların İlahi Hikmet bilincinin nasıl yükseleceğine ilişkin de bir önerisi yoktur. Bir anlamda onun teorisi “kadere razı” olma teorisidir. Oysa Marks önce bir inceleme yöntemi, soyutlama tarzı sonra da insanın değişiminin insan ilişkilerinin değişimine onun da maddi yasalara, sınıf mücadelesine tabi olduğunu ortaya koyar. Ardından insana değil, insan ilişkilerine, örgütlü mücadeleye dayanan bir eylem teorisi (praksis) koyar ortaya. İnsanların da ancak bu mücadele ilişkisi içinde bilinçleneceğini belirtir.
Hatemi’nin Önemi
Hatemi’nin geliştirmeye çalıştığı İlahi Hikmete dayalı İnsan Hakları ve Adalet Devleti öğretisi eleştirdiği Batı düşüncesine karşı çok zayıfsa da, İlahi Hikmet-İnsan Hakları ilişkisini kurması; İlahi Hikmeti, uygulamadaki modern dünya ile bağdaşmayan dini pratiklerden ayıklama çabası; tüm insan haklarının İlahi Hikmetten doğduğu iddiası; doğru olmamakla birlikte küçümsenmemesi gerekli bir çabadır. Çünkü farklı düşünce-inanç referansları olan insanları-toplumsal kesimleri insan haklarına dayanan hukuk temelinde bir araya getirme, uzlaşma imkanı içermektedir. Tabii, bu imkan İlahi Hikmetin insan haklarının geldiği seviyede, “Yaratıcı’ya sorma” ilkesi çerçevesinde insan haklarını budama çabasına da dönebilir. Ama tüm bunlar denenmeden bilinemez. Bu nedenle makalemizde Hatemi düşüncesine bir imkan olarak değindik.
i. Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, s.196, İşaret Yayınları, 1988.
ii. Hatemi, “ins..”, s.187; 196.
iii. Hatemi, “ins..”, s.212,216.
iv. Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s.9, İşaret Yayınları, 1989.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından 08 Mart 2022 tarihli ve 2022/639 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilmiştir.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi‘nin, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlediğine özel vurgu yapılmış; hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kurallarının, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflediği açıklanmıştır.
Modern dijital çağ yeni bir iletişim mecrası olarak sosyal medyayı ve diğer internet ağlarını ortaya çıkarmıştır. Bu hal, yargı sistemi de dâhil olmak üzere meslek etiğine ilişkin yeni bir durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durumun sonucu olarak, hem uluslararası hem ulusal planda yargıya ilişkin müstakil etik ilkeler yanında özel olarak hâkim ve savcıların sosyal medya kullanımına ilişkin daha ayrıntılı etik rehberler geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
Hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde güvence altındadır. Hâkim ve savcılar, mesleki sınırlamalar ile Türk Yargı Etiği Bildirgesi çerçevesinde ifade özgürlüğünden yararlanırlar. Sosyal ağlara üye olmak özel hayat ve ifade özgürlüğü alanına giriyor olsa da, bunların kullanımı ihtiyatlı olmayı, kullanım ve işleyiş koşulları hakkında iyi bilgilenmeyi gerektirmektedir. Bu durum, yargıyı ilgilendiren konularda görüş, düşünce ve mesleki deneyim paylaşımını amaçlayan hâkim ve savcılara özgü mesleki tartışma forumları için de geçerli olabilmektedir.
Sosyal medya ve ağlarda aktif olmasalar dahi, hâkim ve savcıların; kararlarının, ifadelerinin veya davranışlarının dijital dünyada amacından saptırılarak yayılması riski karşısında sosyal medya ve ağ kullanımlarında daha dikkatli ve özenli davranmaları gerekmektedir.
14.03.2019 tarih ve 30714 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Türk Yargı Etiği Bildirgesi, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlemiş bulunmaktadır. Hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kuralları, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflemiştir.
Bu rehber; Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin ‘İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel,
işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken,
mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler’’ şeklindeki ilkesi çerçevesinde, sosyal
medya ve ağları kullanırken yaşanabilecek tereddütleri gidermek ve hâkim ve savcılara yol
göstermek üzere hazırlanmıştır.
1) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA SANAL KİMLİK İNŞASINDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
1.1 Dâhil olacakları sosyal medya platformlarını titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar. Bu değerlendirmeyi yaparken ilgili platformun içeriğini gözetirler.
1.2 Haberleşme ya da gündemi takip etme amacıyla veyahut mesleki, akademik ve benzeri amaçlarla kullanılan platformlarda hesap oluşturabilirler.
1.3 Sosyal medya kimliklerini oluştururken gerçek isimlerini kullanabilirler. Sosyal medyada müstear isim kullanımlarının etik ilkelere uygun davranma yükümlülüklerini ortadan kaldırmayacağını bilirler.
1.4 Kamuoyu nezdinde itibar uyandıran şahıs görüntüsünde davranılarak paylaşımda bulunan gerçek dışı hesapları oluşturmaktan uzak dururlar.
1.5 Sosyal medya profillerinde görev unvanlarına ve çalıştıkları kurum bilgisine yer verebilirler.
1.6 Profil fotoğraflarını; bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açmayacak şekilde seçmeye özen gösterirler.
1.7 Görevleri sebebiyle kendilerine tahsis edilen elektronik posta adreslerini sosyal medya kimliği oluştururken kullanmazlar.
1.8 Dâhil oldukları sosyal medya ve ağların, bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açabilecek bir ortama dönüşmesi durumunda üyeliklerini sonlandırırlar.
1.9 Birinci dereceden aile yakınlarının sosyal medya ve ağlarda hesap oluştururken kendilerinin mesleki kimliklerine atıf yapmamalarını temin ederler.
2) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA SANAL ARKADAŞLIK, ETKİLEŞİM VE İLİŞKİLER
2.1 Sosyal medyada arkadaşlık isteği gönderirken veya kabul ederken, takip etme talebinde bulunurken veya takip edilme isteklerine onay verirken seçici, ihtiyatlı ve özenli davranırlar.
2.2 Meslektaşlarıyla, avukat ve bilirkişilerle veya özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerle sosyal medya ve ağlarda arkadaşlık kurarken, bu kişilerin kendi işlem ve kararları üzerinde etkide bulunabileceği izlenimini oluşturmaktan uzak dururlar.
2.3 Bakmakta oldukları uyuşmazlıkla ilişkili olabilecek taraflar, vekiller, bilirkişiler, tanıklar, arabulucular ve uzlaştırmacılar gibi şahıslarla arkadaşlık ilişkisi kurmaz, etkileşime girmezler.
2.4 Bağımsızlık ve tarafsızlıklarını zedeleyecek bir algı, şüphe veya tereddüt hâsıl olduğunda, mevcut arkadaşlık, takip veya etkileşimi sonlandırırlar.
2.5 Siyasi şahsiyetlerle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını tartışmaya açabilecek ve yargıya olan güveni zedeleyebilecek ilişkiler kurmazlar.
2.6 Nefret ve şiddet söylemine, ayrımcı, toplumu kutuplaştırıcı ve ırkçı söylemlere içeriğinde yer veren gruplara katılmaz, bunları takip etmez, bu tarz paylaşımları olan kişilerle arkadaşlık ilişkisi kurmazlar.
3) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA ETİK DAVRANIŞ MODELİ VE PAYLAŞIM ÖLÇÜTLERİ
3.1 Kişisel ve kurumsal sosyal medya ve ağ hesaplarında yaptıkları paylaşımlarda yargıyı temsil ettiklerinin bilinciyle ve sorumluluğuyla hareket ederler. Sosyal medya ve ağlarda kullandıkları ifadelerin ve paylaşımların yargının itibarına doğrudan etki ettiğinin farkındadırlar.
3.2 Sosyal medya ve ağlardaki beğeni, değerlendirme, yorum ve paylaşımlarının; silinseler bile varlıklarını devam ettirebileceği, kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceği ve tarafsızlıklarını sorgulanabilir hale getirebileceği hususlarını öngörerek seçici, ihtiyatlı ve özenli davranırlar.
3.3 Gerekli gizlilik ve güvenlik ayarlarını yapmış olsalar dahi, sosyal medya ve ağlardaki fotoğraf, video ve benzeri paylaşımlarının bu platformlar dışına yayılabileceğini öngörerek hareket ederler.
3.4 Paylaşım ve etkileşimlerinde insan onurunu ve insan haklarını gözetirler. Ani ve tepkisel yanıtlar vermekten, saygı ve nezaket sınırları dışına taşan yorumlar yapmaktan ve polemiğe girmekten kaçınırlar.
3.5 Sosyal medya ve ağlardaki tüm paylaşımlarını saygı ve hoşgörü çerçevesinde şekillendirirler. Paylaşım ve yorum yaparken, soru ya da eleştiri cevaplarken, bu paylaşım ve yorumlarının üçüncü kişiler tarafından bağlamından koparılabileceğini, saptırılabileceğini veya yanlış yönlendirilebileceğini gözden uzak tutmazlar.
3.6 Paylaşımlarında soğukkanlı ve sağduyulu davranırlar. Sosyal medya ve ağ hesaplarında paylaştıkları içeriğin, terbiye ve incelik sınırları içerisinde kalmasına özen gösterirler. Yıkıcı, itici, kırıcı ve saldırgan bir üslup kullanmamaya dikkat ederler.
3.7 İfade özgürlüklerini siyasi mesaj içerebilecek veyahut öyle algılanabilecek şekilde kullanmazlar.
3.8 Ayrımcılık, nefret söylemi, ırkçılık, siber zorbalık veya şiddet içeren, çocuk hak ve hürriyetlerini ihlal eden ya da başka bir şekilde rahatsız edici paylaşım ve etkileşimler yapmaktan kaçınırlar.
3.9 Görülmekte olan dava, derdest soruşturma veya verilen kararlar hakkında yorum yapmazlar. Bakmakta oldukları dava veya yürüttükleri soruşturmalar nedeniyle veyahut başka bir şekilde öğrendikleri bilgileri ve resmi belgeleri sosyal medya ağları üzerinden paylaşmazlar.
3.10 İleride önlerine gelebilecek uyuşmazlıklar hakkında ihsas-ı rey olarak algılanabilecek kişisel kanaat, değerlendirme ve içerik paylaşmazlar.
3.11 Hukuki danışmanlık mahiyetinde fikir beyan etmezler. Bu anlama gelebilecek paylaşımlarda bulunmazlar.
3.12 Meslektaşlarının mesleki yetkinliklerini ve saygınlıklarını tartışmaya açmazlar.
3.13 Sosyal medyadaki paylaşımlarının kurumları adına yapıldığı izlenimini vermekten kaçınırlar. Adli hizmetlere ilişkin kamuoyu bilgilendirmelerinin kurumsal sosyal medya hesapları üzerinden paylaşılacağını bilirler.
3.14 “Paylaşımlarının her zaman kendi fikirlerini yansıtmadığı’’ yönünde bir sorumluluk reddi açıklaması yapmış olmalarının, paylaşım, beğeni, retweet ve benzeri etkileşimlerindeki etik davranma sorumluluklarını ortadan kaldırmayacağını bilirler.
3.15 Sosyal medya ve ağlarda paylaşacakları fotoğraf ve video gibi görselleri oluştururken içinde bulunacakları ortamı titizlikle seçerler.
3.16 Özel hayata saygı ilkesi gereği, üçüncü kişilere ait görselleri veyahut bilgileri rızaları olmaksızın paylaşmaz ve etiketlemezler.
3.17 Toplumsal değerleri tahkir edici veya bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerine zarar verici sosyal medya ve ağ içeriklerini; sanat eseri, edebi veya bilimsel eser adı altında olsa dahi paylaşmaz ve beğenmezler.
3.18 Resmi belgelerin ifşa olmasına sebebiyet vermemek için sosyal medya ve ağlarda paylaştıkları fotoğraf ve video benzeri görselleri titizlikle seçerler.
3.19 Sosyal medya ve ağ paylaşımlarını kamu hizmeti için verilen cihazlarla ve çalışma saatleri içerisinde yapmazlar.
3.20 Ticari kaygı içeren veya reklam amacı taşıyan paylaşımların yayılmasına destek verici davranışlardan kaçınırlar.
3.21 Doğruluğundan emin olmadıkları, toplumu yanlış yönlendirebilecek, toplumda kargaşaya veya infiale neden olabilecek haberlerin yayılmasına hizmet etmezler.
3.22 Paylaştıkları an itibarı ile bir sakıncası bulunmayan paylaşımlarının, bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açabilecek bir niteliğe dönüştüğünü fark ettiklerinde, söz konusu paylaşımları silerler.
3.23 Birinci dereceden aile bireylerinin yapacakları sosyal medya paylaşımlarının; bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve yargıya olan güveni
tartışmaya açmayacak nitelikte olmasını temin ederler.
4) SİBER TEHLİKELER KARŞISINDA SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA GİZLİLİK AYARLARI VE GÜVENLİĞİN ÖNEMİ
4.1 Kullanacakları sosyal medya platformunun gizlilik ve güvenlik ayarları hakkında bilgi sahibi olurlar. Gerekli ayarlamaları yapmadan paylaşımda bulunmaz, hesaplarının gizlilik ve ngüvenlik ayarlarını düzenli aralıklarla kontrol ederler.
4.2 Gerekli gizlilik ve güvenlik ayarlarını yapmış olsalar dahi dijital olarak depolanan verilerin başkalarınca ele geçirilebileceğini gözetirler. Sildikleri bir verinin varlığını devam ettirebileceği olasılığını gözeterek; kişisel bilgi, yazışma ve özel addettikleri fotoğraf veya görsellere bu platformlarda yer verme hususunda dikkatli davranırlar.
4.3 Sosyal medya hesaplarında yer verecekleri kişisel bilgileri asgari düzeyde tutar ve bu bilgileri kimlerin görüntüleyebileceği konusunda ihtiyatlı davranırlar.
4.4 Kendilerinin, meslektaşlarının veya mahkemenin güvenliğini tehlikeye düşürebilecek nitelikte coğrafi konum, adres bilgisi veya fotoğraf paylaşımından kaçınırlar.
5) SOSYAL MEDYA KULLANIMINDA EĞİTİM VE FARKINDALIK OLUŞTURMA
5.1 Kullanmayı planladıkları sosyal medya platformunun veya dâhil olmayı düşündükleri grubun; amacı, kapsamı, üye profili ile üyelik için ne gibi kişisel bilgileri talep ettiği hususlarını araştırarak yeterli bilgiyi edinirler.
5.2 Sosyal medya kullanımı hakkındaki bilgilerini güncel tutmak amacıyla gerekli eğitimleri almaya ve bu husustaki gelişmeleri takip etmeye gayret gösterirler.
5.3 Güvenlik ve gizlilik konusunda aile bireylerini bilgilendirmekle yükümlüdürler.
Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri / Hilmi Şeker – Yargıç
CMK’nın CMUK ‘la yer değiştirmesinin üzerinden beş yıl geçti.(Makale 2009’da yazılmıştır) Yeninin umarlarını ne denli gerçekleştirdiğini merak ettik. Bu merakımızı giderecek yegâne edenin deneyimler olduğunu düşündük. Deneyimler, bu anlamda usuli rasyonaliteye kaynak aktaran, onu biçimlendiren ve kurumsallaştıran değerli bir amildir. Bu kısa çalışma, bazı kurumların şahsında, hedeflerle ulaşılanların uyum ve çelişkilerini açığa çıkarmayı erek edindi. Ortaya çıkan sonuç, uygulamanın hukuku içselleştirmediği ve buna uygun tavır geliştirmediğini göstermektedir.
1-İddianamenin İadesi(CMK 174)
174 madde, kuşkuyu davaya dönüştüren ya da kuvvetli şüpheyi iddiaya eviren edenlerin uygulamayla ortadan kaldırılarak, iddianamenin inanca indirgenmesini böylelikle, davalaşma eşiğinin yasanın açık ve yalın iradesine aykırı olarak düşürülmesini önlemeye özgülenmiştir. Yasama geliştirdiği bu cihazla, eşiği geçemeyecek olanları, 170 teki olgularla sınırlayarak, taleple bağlılığı mutlak olmaktan çıkarmış, böylece salt muhakemenin amaçlarına hizmet edenin, yargılanacak olmasına izin vererek, yargıya nesnesini istisnai de olsa belirleme yetkisi vermiştir.
İade kurumu, dönüş hattını gevşeterek olgunlaşmamış olanın kaynağına dönerek, kendisini gözden geçirmesi, ikmal etmesine fırsat tanırken, donanımlı inancın da eşiği atlayarak görücüye çıkmasına vize vermektedir. Süzerek seçmek, makul sürede yargılama anlayışının kronolojik kusurlarla baş etmede kullandığı başlıca çaredir. Muhakemenin amacı, doğru zeminde, doğru kimselerle, likilide edilmiş nesneyi, makul sürede tartışmak, tartışılanın sırrına erişmekten başka, bu sonucun usuli bir rasyonaliteyle barışık ve konvansiyonel ihtiyaçlarla koşut olduğunda ısrar etmektir.
Amaç; olumlu veya olumsuz kuşkuların makul sürede aşılmasını yarayacak bir davanın açılmasını sağlamak, başlayan tartışmayı da doğru bir zeminde doğru nesne üzerinde, doğru malzeme ve araçlarla başlatarak sonlandırmaktır. Veya tartışılacak nesneyi sınırlayarak, kuşkunun yayılma ve yeniden yargılanma ihtimalini sıfırlayacak önlemlerin parçası olmaktır.
Bu olgu, kovuşturma devresinin ömrünü uzatarak, yargılamanın makul sürede sonlanmasını önlerken, öte yandan prametür bir iddianın hükme dönüşmesine zemin hazırlayarak, bireyin özgürlük, güvenlik ve adil yargılanma hakkını, ham iddianameler aracılığıyla ağır bir şekilde çiğnemektedir. İddia makamı, elindeki evrakı iddianameye dönüştürme telaşıyla, mahkeme kapısına dayanırken, şüphe 170. maddedeki mimari yapısından ödün vermekte, mahkeme ise hazırlıksız, erken ve bin bir kaygıyla kapısına dayanan sözde iddianameyi, kendisini revize ve toparlaması için iadeyi yegane çare olarak görmektedir. Ya da iş yükünden kurtulma saikiyle kaleme alınan iddia, yok yere veya çeşitli bahanelerle iade edilerek, işi çoğaltacak daradan kurtulma, yarını olmayan çareye dönüşmektedir. Otoriteler katında oluşan iade bağlamlı uyuşmazlığa, üst merciler iştirak etmekte, geçen süre kadar yargılama nefes kesmekte, yargılama zaman, kaynak ve emekten oluşan maliyetini katlayarak yol almaktadır.
Toplumun adlileşme riskini tetikleyen bu amilin, bilinen etki ve sonuçlarının lokalize edilerek kaynağına hapsedilmesi, aşkınlıkların hukukla sınırlandırılması, yargının hukukun içinde tutulması veya uygulamanın hukukun içine çekilmesiyle olanaklıdır. Yargıtay’ın şımarttığı bu uygulamanın bırakılması, iadeyi düzenleyen hükümlere sadık kalmayı önermesi, sapmalara meyilli zihinsel karışıklıkları tetikleyen deneyimleri frenlemesiyle mümkündür.
Bilinen kararlar, bu amaca hizmet etmemekte aksine, dava ile iddianame arasındaki belirgin hatları zorlayarak/örseleyerek yeterince temellendirilmemiş kuşkunun iddiaya evirilerek emek, mesai ve zamanın ittifakıyla insan onurunun çiğnenmesine neden olmaktadır. Kaynakların yok yere heba edilmesi, birey, toplum ve kamuya patinaj yaptırmak demektir.
Yargılama bütçesini genleştiren, devasa boyutlara erişen, iş yükünü şişiren ve birçok otoriteyi, aklanmayla sonuçlanacak bir kuşkunun peşinde koşmaya icbar eden ve aslına sırtını dönen bu uygulamanın, görünen adalete inatlaşması ya da uygulamanın teşvikiyle geleneksel anlayışla flörte başladığını unutmamak gerekir.
2-Görev Sorunu
Ağır Ceza Mahkemeleri ile Asliye Ceza Mahkemeleri, arasındaki görev uyuşmazlığının, uyuşmazlığı yaratan otoritelerin ortak üst yetkili mahkemesi tarafından çözülmesi önerilmektedir. Uygulama yasanın anılan hükmünü bertaraf ederek, asliye ve ağır ceza mahkemesi arasında meydana gelen görev odaklı uyuşmazlıkların, aynı yerde bulunan birden fazla ağır ceza mahkemesi tarafından çözülmesini dayatarak, yasanın bu konudaki hassasiyeti, hukuk dışı parametrelerin itkisiyle dışlanmakta, yasanın açık ve yalın buyruğu alenen ihlal edilmektedir. Böylece asliye ile ağır ceza mahkemesi arasında oluşan görev uyuşmazlığını çözmekle ödevli Yargıtay, yasayla kendisine bırakılan rol ve işlevini defolu ve aşkın içtihatlarla, yerel ağır ceza mahkemelerine ciro etmektedir. Anılan aşkınlıkla doğal yargıç ilkesi, yasaya inat eylemli ve otonom uygulamalarla bir kez de görev hükümleri üzerinden askıya alınmaktadır.
Yasanın, sıralı mahkemeler arasındaki uyuşmazlığı çözecek üçüncü gözü seçmedeki bu özeni, özeni yaratan ard alan görülmeden ve üçüncü gözün adil yargılanma hakkı için güvenceye aldığı yararlar, elinin tersiyle kenara itilmektedir. Ortak üst dereceli mahkemenin, eş görev, rol ve statüdeki mahkemeler arasından tercih edilmesi, yargılamanın makul sürede gerçekleşmesi ve Yargıtay’ın iş potansiyelinin azaltılmasını hedeflerken, yansızlık ve bağımsızlık gibi yargıyı ayakta tutan yaşamsal değerler sıkboğaz edilerek, yaşayabilecekleri yegane alan daraltmaktadır. Adil yargılanma hakkının evlatları arasındaki krizi makul olandan yana kullanan bu seçim tarzı, uyuşmazlığı mahallinde çözerken, emeklemekte olan yasayı çekiştirerek kurumsallaşmasını önlemektedir.
3-Tutuklama
Tutuklama, yargılamanın uygulamadan gelen kamburu olmayı sürdürmektedir. Yasa takdiri bu yetkinin sayılı kriterlerin tahakkuku koşuluna endekslerken(100), yargıcı yaslanacağı argümanın ya da hukuki ve fiili olguların bilgisini birey ve toplumla paylaşmaya zorlamaktadır (101/1). Yargıcı bu değerlere bağlı kalmaya zorlayan yasa, koşulların gerçekleşmesi halinde tutuklamayı, takdir yetkisinin inisiyatifine bırakmaktadır. Tutukluluğun ölçütü söz konusu olduğunda ödünsüzlükte sebat eden yasa, tutukluluğun ölçüsü mevzubahis olduğunda suskun kalmayı veya bu alanda eylemeyi yargıcın takdirine bırakmaktadır.
Uygulama bu iradeyi besleyen parametreleri yeterince keşfetmediği gibi, bu seçimin yapmak istediklerini doğru ve gerçek şekilde anlama ödevinden ısrarla kaçınmaktadır. Yasa özgürlüğün ve güvenlik hakkının korunmasını, bireyin olanaklarını geliştirme hakkına kast eden bir önlem olarak telakki etmiş, tutukluluk ve özgürlük arasındaki iflah olmaz çelişkinin aşılmasını, karşıtlığı yaratacak veya tetikleyecek koşullar üzerinden detaylı bir tartışma inceleme yapılması koşuluna yaslamıştır.
Yargıcın, kendisiyle baş başa kaldığı bu ortamda, olayda özgürlüğün sınırlandırılmasını gerektiren olguları iyi bir yer tutarak belirlemek ve ona göre eylemekle yükümlüdür. Bu ödevden imtina etmek ya da en küçük bir özensizliğin kendisini hukuki olmayan veya gayrimeşru bir karar olarak lanse edeceğini unutmamak gerekir. Deneyim dünyasının, belirlenen değerlerle uyumlu olduğunu ya da bu felsefeyle bağdaşır eylediğini ifade etmek imkânsızdır. İmkânsızlığı vücuda getiren, gerçeklikle hüküm arasındaki mesafedir. Başka bir deyişle gerçeğin hükme nasıl dönüştüğü, sahici olanla izah edilmek veya ontolojik ve epistemolojik boyutlarıyla ortaya konulmak yerine, temellendirmeyi gerçek ve doğruluk testine imkân vermeyen yasal terim, kavram ya da söylemin tekrarıyla sınırlayarak, bireyi kavrayacak garanti ve destekler askıya alınmaktadır.
Bu eyleme biçimi, sıralı normları birçok açıdan ihlal etmekte, tutukluluğun hangi ölçütler referans alınarak gerçekleştirildiğini belirleme imkânını kanun yoluna başvuru olanağına bırakırken, temelsiz, doyurucu olmayan tutukluluk kararıyla gerektiği gibi mücadele imkânı ya zayıflatılmakta veya yok edilmektedir. Tutukluluğun, yargılamanın emrinde ve onun beklentilerini karşılayan paradigması temelsizlikler üzerinden örselenmekte, örselenen kurum başka amaçlara hizmet eden amile dönüşmektedir. Birey hükümle tanışmadan onun yarattığı etki ve sonuçla yaşamaya icbar edilmektedir.
Uygulama tutukluluk veya onunla benzer hedefleri paylaşan kurumların varlık sebebini ziyadesiyle öğrenmek ve öğrendiklerini yaşama geçirmeye çalışmalıdır. Tutuklu sayısının, hükümlü sayısını geçmesi, burada işlerin iddia edildiği gibi gitmediğine karine oluşturmaktadır. Bu durum soyut olanın, sahaya inerken yoğun bir mutasyona uğratıldığına işaret etmektedir. Öteki ifadeyle, önlem olmaklıkla sınırlı bir misyona imza atan tutuklama, iddianın kışkırtması ve yargıcın otonom ve aşkın tutumuyla cezaya dönüşmektedir. Takdirin kontrol altına alınması, temellendirmeyle mümkündür. Güncel kararlar, tutukluluğun hangi öncüllere yaslanarak, kendisini geçerli kıldığı, geçerliliği besleyen güvence, temel ve desteklerin neler olduğunu hiçe sayarak, toplumsal meşruiyet, hukuk ve yasa arasındaki optimum uyumu, bir başka bahara bırakmaktadır.
Sonuç itibarıyla aralarında tutukluluk kararının da yer aldığı birçok işlem, karar ve hükümlerin gerekçe bakımından doyurucu olduklarını, dolayısıyla CMK’nın 34.maddesi ve onu teyit eden ardıllarıyla bağdaştığını söylemek mümkün değildir. Bu olanaksızlık, geçmişte bedeli birey üzerinden toplum ve kamuya ödetilen usulsüz tutuklama kararını disipline etmeye çalışan yeni mantığı sürdürülebilir bir nitelikten hasretten uzak tutmaktadır. Kurumsallaşan gerekçe defoları, tutuklama üzerinden insanların ve toplumun güvenliğini tehdit etmeyi sürdürürken, hukuki olanla yargıç arasındaki doğru ilişki, yorumlarla askıya alınmaktadır. Uygulama zihninin kıvrımlarına sıkışan geleneğin etkisinden kurtulamamakta, kendisini alışkanlık tutkusu olarak karakterize eden uygulama, hukuki olanla inatlaşmaya devam etmektedir. Bu duruma son verecek olan, uyuma direnen mantalitedir. Değişen veya revize olan mantalite, uygulamayı hukuki olanla disipline ederek, yeninin eskiyi alt etmesine olanak ve kolaylık tanıyacaktır.
4-TCK 86/3/a maddesi
TCK 86/3/a maddesi, aile içi şiddetin takibini şikâyet kurumu dışında tutmayı hedefleyen bir düzenlemedir. Madde, aile bireylerinin kalkıştıkları veya gerçekleştirdikleri etkili eylemin yazgısını konu edinerek, aile birliğine yönelen ve suç teşkil eden eylemlerin takibini şikayete bağlı olmaktan çıkarmakta, böylece şikâyet ya da şikâyetten vazgeçmenin soruşturma/kovuşturmayı yönetmesine onay vermekten kaçınmaktadır. Yasa bu yaklaşımıyla aile birliğini hedefleyen etkili eylem suçunun, şikâyetten vazgeçmeyle düşürülmesini yasaklayarak, yasağın ailenin dağılmasını önleyeceğini düşünmektedir.
Aile içi şiddeti sönümlemeyi hedefleyen bu düzenin, toplumsal dinamik ve örtüyle ne denli uyumlu olduğu tartışmalıdır. Ailenin saldırılar aracılığıyla korunmasını sağlayanın, hükümle yaptırıma dönüşmesi olasılığında, yaptırımın aileyi ayakta tutup tutmayacağı sosyolojik verilerin desteğine muhtaçtır. Yaptırıma uğrayanın, dışarıda kalması veya birliği terke zorlanması, ailenin hoşgörüsünü görmezden gelen düzenin noksanıdır. Hoşgörünün egemenliğinde oluşan bir affın, kendisini şikâyetten vazgeçme olarak gerçekleştirmesine izin verilmemesi, ailenin hoşgörüsüne sığınan bireyin dışarıda tutularak, yaptırımlarla ailenin dağılmasına neden olabilir. Şikâyetten vazgeçme bu niteliğiyle korumaya alınan değeri konsolide ederken, engellenerek etki ve sonuç doğurmaya icbar edilmesi, aileyi yıkıma taşıyabilir.
Uygulama arkasına eşitlik hükümlerini de alarak, konuyu dava yoluyla Anayasa Yargısı’na defalarca taşımış, mahkeme iddiaları iptal etmekten kaçınmıştır. Durulan yerin açıyı daraltması, kurumun bu zaaflarının gözetilmesini önlemiştir. Aile içi şiddetin yakıcı ve tehdit edici niteliğinin hoşgörüyle olan çelişkisinin toplumsal değer ve dinamiklerin hakemliğinde bir kez daha tartışılması gerekir. Hoşgörü yetkisinin toplumsal beklentilerle uyumu, bir başka beklentiyi ihtiyaç olmaktan çıkarma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin harekete geçmesi, vazgeçme yoluyla davanın düşürülerek, adlileşen ailenin toparlanarak, toplumsal barışın yargı dışı etkin bir başka araçla sağlanması demektir.
Yasa yapıcı, her şeyin ya da her uyuşmazlığın, yaptırımlar üzerinden çözümünden yana değildir. Bu yaklaşımının 86. maddeye yeterince yansıtılmaması, yaygın olsa da aile içi şiddetin adliyeye taşınarak burada herkesin gözü ve kulakları önünde çözülmesi, çözümün uzun vadeli bir uyuşmazlığı barındırma ihtimalini güçlendirmektedir.
5-CMK 128 maddesi: [/u][/b]
CMK 128 maddesi, suç ürünü mal, alacak ve haklara el konmasını benimseyerek, mülkiyet ve zilyetlik hakkını, istisnaya uğratmaktadır. İstisnaların, özgürlüklerle çelişen doğası onların, özenli kullanılması ya da aşkın kullanılmasını önleyen tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Yasa el konulacak şeylerin saymak ve sınırlamak suretiyle, mülkiyet hakkının istisnalara uğratılma potansiyelini engellemiştir. Böylece el konulacak olanları tasnif ederek ayrıksı uygulamalarla çoğaltılmasına onay vermekten ısrarla kaçınmıştır. Başka ifadesiyle deneyimlerin, dilediğinde dilediği yöntem, araçlarla önüne gelen her şeye el atmasını, el konulacak şeyi likit ve lokal hale getirerek, yasaklamıştır.
Uygulama suçun var ettiği mal, alacak ve haklarla, bu nitelikte olmayanları ayırt etmekten kaçınarak, mülkiyet hakkı kapsamındaki her türlü şeye el konulması sonucunu yaratacak deneyimlere imza atmaktadır. Yasa yapıcı, son derece yalın bir buyrukla el konulacak olanla olmayan arasındaki ayırımın yapılarak, suçtan mütevvelit olanlarına el konulmasını istemekte sebat etmektedir. Deneyimler, özen ve dikkat isteyen bu ayırımı yapmak yerine, kolay olanı tercih ederek bireyin ve uzantılarının yaşam hakkını tehdit etmektedirler.
6-CMK Birinci kısmın, beşinci bölümü
CMK Birinci kısmın, beşinci bölümü varlığını yargı için yaşamsal olan “yansızlık” ilkesini pratize edecek önlemleri almaya adamıştır. Uygulama, davaya bakma yasağının sınırlarına, yargılamanın yenilenmesi halinde, önceki yargıya katılan yargıcı da katarak, yansızlığı temin eden seti tahkim etmiştir. Yasa yapıcı, Yargıtay kararlarının gönderileceği kurumu belirleyen 304/2 de; bozulan kararların iade edileceği mahkemeler arasına, hükmü denetlenen dışındakileri de alarak, gerektiğinde bozma sonrası yargılamanın bu otorite tarafından yapılmasını öngörerek, yansızlığı pekiştirmeyi hedeflemiştir. Aynı madde bu kararın hangi hallerde verileceği konusunda sessiz kalmayı tercih ederken, bozulan dosyanın ait olduğu mahkemeye gönderilme ihtimaline kapıları aralayarak, hükümle ihsası reyde bulunanın, yeniden yargılama yapmasına fırsat vermiştir.
Yasa yapıcının, verdiği bu avansı, 23/3 aracılığıyla kısması bir paradokstur. Bu paradoks, yansızlığı sağlayan mekanizmada kırılmaya yol açmakla kalmamakta, davaya bakacak yargıcı temin etmekte, sayısız güçlüklere neden olmaktadır. Hâkim sayısının kısıtlı olduğu yerlerde, dosyanın adli sınırlar dışına çıkmasına sebep olan bu düzenleme, hakim sayısı fazla olan yerlerde ise, aynı dosyaya birden fazla yargıcın bakması ve mahkemelere ait yüzlerce dosyanın iş potansiyeline bağlı olarak, mahkemeler arasında yargıç bulmaya ve bu yargıçlar aracılığıyla çözüme kavuşmayı beklemektedir.
Bu durum yasamanın, yansızlık anlayışının henüz oturmadığını ya da konuya tamamen egemen olduğuna dair kuşkulara neden olmakta, anılan kuşku, uygulamada sürpriz neticelere vesile olmaktadır. Oysa yeni yasa, önemli ve ciddi iddialarla ortaya çıkmış, bu çıkış neredeyse devrim olarak lanse edilmiştir. Misyonunun büyük ve yüklü kısmını savunma ve kanun yolunun etkili kullanılması, makul sürede yargılanma gibi görünen adalete hayat veren değerlerin gerçekliğine adayan bu düzenlemelerin, bu ve benzer uygulamalarla ilan edilen amaca ne denli hizmet edeceği tartışmalı hale gelmektedir.
7-CMK 98 madde uygulaması
CMK 98 madde uygulaması, özgürlüğü tehdit eden gizil bir güce ulaşmıştır. Hakkında soruşturma aşamasında yakalama kararı verilen bireyin, yakalama kararı veren mahkemenin tabi olduğu adli sınırlar içinde bulunması halinde, kararı veren otoriteler önüne çıkarılmakta, işlem yakalama aracılığıyla yol almaktadır. Bireyin adli sınırların ötesinde olması, yakalanan birey hakkında yapılması gerekenlerin listesini, yardımlaşma işleminin ihtiyacına dönüştürmektedir.
Mahkeme adli yardımla çizilen görev tanımı doğrultusunda eylemekte, bireyi bu amaçla sınırlı olarak tutmakta veya salıvermektedir. Görev tanımının belirlenmemesi, uygulamanın ekseriyetle izlediği bir yöntemdir. Bu olasılıkta, mahkeme istinabe eden otoriteyle çeşitli vesile ve araçlarla ilişki kurmakta, bu ilişkiyi yön verecek haritanın oluşumuna değin birey, özgürlüğünden ihtiyaç duyulan zaman kadar yoksun kalmakta, böylece güvenlik hakkı uygulamanın yarattığı kaynağından kopuk uygulamayla sekteye uğramaktadır.
Yakalama kararı verilmesine dair istemin, alt dereceli mahkeme tarafından reddi üzerine yapılan itirazı inceleyen merci, yakalama kararı vermesi olasılığında, yakalanan bireyin itiraz merci önüne mi, yoksa yakalandığı an görevli olan nöbetçi mahkemeye mi çıkarılacağına ilişkin tereddüt, bireyin özgürlük hakkını tehdit etmekte, yargılanacak makamın belirlenmesi süresince, bireyin özgürlüğü belirsizliğe terk edilmektedir.
Uygulama yetkili mahkeme konusunda beliren bu duraksamayı, gidermekten kaçınmakta, çoğunlukla birey itirazı benimseyen mahkeme önüne çıkarılmaktadır. Öte yandan yargılama aşamasında savunma hakkının kullanılmasını sağlamakla sınırlı olarak verilen yakalama kararlarının infazı sırasında, yakalanan birey, nöbetçi mahkemeye çıkarılmakta, yakalama kararının amaçları bertaraf edilecek şekilde yakalama tutuklamaya dönüştürülerek, amacıyla sınırlı kullanılma kararı veren mahkemeye bırakılırken, birey aradan geçen süre kadar özgürlüğünden yoksun bırakılmaktadır. Oysa yasama 94, 96 ve 199 maddelerle yakalamanın hangi amaçlara yöneldiğini ve bu önleme hangi koşullarda başvurulacağı ve de nasıl infaz edileceğini belirlemiştir. Bu konu, özgürlüğü güvenceye alan onca norm ve deneyim doğrultusunda yorumlanarak çözülmesi gerekirken, birey yasal yargıç ilkesi dışlanarak nöbetçi mahkemeye sevk edilmesi, kabulü imkânsız bir sapmadır. Nöbetçi hakimin, yakalamayla sınırlı karar vermesi gerekirken, görev tanımının dışına taşarak, yakalamayı mutasyona uğratması, özgürlükleri koruma sözü veren yasanın istekleriyle bağdaşmaz.
Günümüz koşulları mekânlar arası mesafeyi araçlar vasıtasıyla aşmaya imkân vermekle birlikte, bu imkânı harekete geçirecek mali güçten yoksun adliye ve uzantılarının CMK 94.maddesindeki hedeflerin yakalanmasını önlemektedir. Van’da yakalanan bireyi, İstanbul’a getirecek maddi olanaklardan mahrumiyet, bireyin maddi olanağa kavuşma süresi kadar bireyin tutuklanmasına neden olmaktadır. Oysa yakalama ile tutuklamanın farklı amaçlara özgülenmesi, tutuklamanın marjinal önlem olmaklığı, onun alelade yöntemlerle ve yetkili mahkeme dışında ve kendiliğinden kullanılmasını yasaklamaktadır. Uygulamanın istisnai bu araçları özdeşleştiren ya da birini diğeriyle değiştirecek şekilde kullanması ve bu konudaki deneyimlerini sürdürmesi, özgürlüğü korumaya soyunan bir bakışın tasarladıkları arasında değildir.
8-Bilirkişi Kurumu(CMK 62 -73)
Yargının yakasına yapışan bu illet, yoluna soluklanmadan devam etmektedir. Yasama; 63/1 madde hükmüyle, bilirkişi görüşüne başvurmayı gerektiren halleri “özel ve teknik bilgi”ye olan ihtiyaçla sınırlamıştır. Özel ve teknik ihtiyaçlardan anlaşılması gerekenin ne olduğu izahtan varestedir. Bu saptama veya görev tanımı, kapsamına hukuki olanı belirleme veya mütalaaya eklenmesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla deneyimlerin hukuki konularda bilirkişi görüşüne müracaat etmesini pozitif hukuk yoksamaktadır. Yasamanın kuşku taşımayan yalın bu buyruğunun kendisini pratize ettiğinden söz etmek mümkün değildir.
Mahkemeler özellikle zimmet ve bankacılık gibi suçlarda, suçun unsurlarının belirlenmesine yarayacak tanımlarla bilirkişi atamakta ya da bilirkişi heyetine hukuki bilirkişiyi katarak, mütalaa almayı itiyat haline getirmektedirler. Yargının peşini bırakmayan bu sapmanın uygulamaya yerleşmesini öneren Yargıtay’dır. Birçok Yargıtay dairesi, olayın çözümüne katkı sunduğundan bahisle, içerisinde hukukçu akademisyenlerin olduğu kurullar oluşturmasını salık vermekte, böylece yasayla çelişen uygulama Yargıtay kararıyla kutsanmaktadır.
Kutsanan karara uyan mahkeme bilirkişi görüşünde hukukun tartışılmasına seyirci kalarak, varlık nedenini inkâr etmekle kalmamakta, bilirkişi raporunu hükme dönüşerek, yerini bilirkişiye bırakmaktadır. Böylece hukuki konuların çözümü, yargıç dışındaki öznelere ciro edilerek, uyuşmazlık bilirkişi tarafından çözülmekte yasanın sözü, Yargıtay’ın deneyimiyle örselenerek askıya alınmaktadır. Bilirkişi kurumunun disipline edecek çözüm arayışlarının ne zaman sona ereceği meçhuldür. Geçen süre, bilirkişinin Yargıtay kararlarının verdiği güce yaslanarak, Hiçbir dirençle karşılaşmadan yargı sürecine sızmalarını hızlandırmakta, şımaran kurum kürsüyü zorlamayı sürdürmektedir.
Ceza muhakemesi, kuşkuyu perdeleyenin ne olduğunun yardımcı araç ve ihtiyari kanıtlarla ortaya çıkarılmasını hedeflerken, araç veya yardımcının yargılayanın öznesi olmasına izin vermekten kesinlikle kaçınmaktadır. Amaç, kuşkuyu saran örtünün, hukukçu olmayanların sağlayacağı yardımla aralamak, gerçekliğin açığa çıkarılmasına katkı veren edenleri belirlemektir. Bu edenlerin yasaklı olduğu alanın hukukla sınırlanması, aralamaya yardımın maksimum hatlarını tayin etmekte, morfolojik bandın hukuki aşamasından hasretten uzak tutulmasını istemektedir. Uygulama bazı suçların unsurlarının anılan nitelikteki kurul veya kişi tarafından açığa çıkarılmasıyla yetinmemekte uğraş alanını içine TCK 61.madde uygulamasını da katarak, ceza tayininde referans alınacak değerleri alarak, bilirkişi görüşünün yargılamanın odağına oturtmaktadır. Bu uygulama toplum nezdinde yargının irtifa kaybetmesine yol açmakla kalmamakta, yargılananların bilirkişilere odaklanmasına yol açmakta, tahta oturan bilirkişi hüküm kurmanın keyfini çatmaktadır. Bu düzensizlik bilirkişi mahkeme veya yargılananları zan altında bırakarak meşruiyeti riske etmektedir.
9- Çapraz sorgu;(201)
Çapraz sorgu olarak da lanse edilen bu kurum, usuli rasyonaliteyi besleyen önemli arterlerdendir. Yasa yapıcı, bu dinamikle, eşitlik ilkesi ve çelişmeli yargı ilkesini hayata geçirerek, yargılama konusu nesnenin, bu ilkelerin gözetiminde diyalojinin kurallarına uygun ya da yanlardan birinin avantaj sağlanmasını önleyecek şekilde tartışılmasından başka, yanların nesnenin gerçek ve doğruluğunu sınayacak imkân ve kolaylıklardan yararlanmasını güvenceye almayı amaçlamıştır.
Eşitlik, hükmün oluşumuna katkı verenlerin özerkliğini sağlamayı hedefler. Yarışan görüşler arasındaki denge kaybı, eşitlik ilkesini zedeleyerek, diyalektik tartışmayı sakatlar. Diyalektik tartışma zedelenen veya kısıtlanan özerklik ölçüsünde hukuki ve meşru olmaktan çıkar. Bu dianın, mekânını mono olana terki, hükmün monoyla sınırlanması veya mononun hükme dönüşmesi, yargılamanın manasını yitirmesi demektir. Yargılamaya katılanların işlev ve sıfatlarının değişen niteliği, süjeleri kanıt olana dönüştürerek, onlarla kurulacak diyaloğ üzerinden gerçeğin ışıkla buluşması sağlanır.
Bilirkişi raporunun sınanması, eşitliğin yaratacağı olanak ve kolaylıklarla mümkün olur. Çelişme prensibi, eşitlik ilkesini sağlayacağı lojistiğe yaslanmadan yaşam bulması mümkün olmaz. Uygulama, bu gerçeğin çoğu kez farkında değildir. Farkında olmamaklık, hem doğru yerin tutulmasını önlemekte hem de daralan açı nedeniyle algıyı zayıflamaktadır. Algı zayıflığını yaratan yasama değil, çapraz sorgunun getirilerinin yeterince kavranmamış uygulamadan kaynaklanmaktadır.
Yargılamanın kara kutusu tutanaklar, çapraz sorgu hükümlerinin uygulama tarafından askıya alındığını kanıtlayacak yetidedir. Adil yargılanma hakkının yorumuyla edinilen bu ilkelerin, ne denli yaşam bulduğu, yargılamaya ne denli hükmettiği sıradan bir araştırmayla anlaşılmaya olanak vermektedir. Toplu mahkemelerde üye yargıçların doğrudan soru sorma yetkisi duruşmayı yönetmekle sınırlanan başkanın, keyfi uygulamalarına takılmakta, yargıçlar katında başlayacak diyalektik nesnesini kaybetmekte, donanımı noksan yargıç, hukukun adalete dönüşmesine ihtiyaç duyduğu katkıyı sunamamaktadır.
Çapraz sorgu bu yönüyle hükme malzeme taşıyan bir arter ya da bu arterin taşıdığı alüvyondur. Varlığını gerçeği besleyecek mineralin tedarikine özgülemiştir. Çapraz sorgudan vazgeçmek, vazgeçme ölçüsünde tezi desteksiz, hükmü mecalsiz bırakır. Adil yargılanmayı ayakta tutan bu dinamiklerin duruşma salonlarını terk etmesi, yasa yapıcının bu kavramlar üzerinden kurduğu hayal ve özlemlerin ertelenmesine neden olmuştur.
Uygulama her fırsatta, iş yükü organizasyon bozukluğu ve alt yapı eksikliğinin etki ve sonuçlarına yükleyerek, hükmün görünen adaletin emirlerini dışlamasını meşru kılmanın peşindedir. Zaman, mekân ve olanakların yetersizliği herkesin malumudur ve bu malum bu günün Türkiye’sinde adil yargılama engeli olmaktan çıkarılmalıdır. Gerçeğin bilgisini açığa çıkaracak kişilerin tartışmasına vesile olan, bu olanak ve araçtan anılan nedenle imtina etmek, usul yasasının bu iddiasını hafife almaktır.
10-Delillerin kabul edilebilirliği kurumu
Delillerin kabul edilebilirliği kurumu, bu ideale farklı yerden omuz veren önemli bir müessesedir. Bununla temin edilmek istenen maksat, hükme lojistik sağlayan vaka, talep ve tartışılanın hukuki ve meşru bir kaynaktan geldiğini belirlemek, meşruluk testini aşan bu aracın kullanıma elverişli olup olmadığını ya da kanıt olma yetenek ve debisine sahip olup olmadığını belirlemeyi hedefler.
Bu kurum yeni ceza yasamızda, delillerin ortaya konulması ve tartışılması üst başlığıyla işler hale getirmektedir. Belli ki yasa koyucu her delilin değil, yeterli, meşru, hukuki, doyurucu ve gerçeğin açığa çıkarılmasına katkı verenin, delil olmasını istemektedir. Bu akış açısı, hukukun benimsemediği ya da toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bir nesnenin delil olmasını yasaklamaktadır. Anılan yasak, soruşturmacının işkence gibi gayri insani ya da iradeyi fesada uğratarak elde edilen delilin tartışılarak deşifre edilmesinden başka, onun dışlanarak, işkence gibi insani olmayan ve insan onurunu hiçe sayan işlem, eylem ve kararları ve uzantılarına tevessülünü, kanıtın meşru ve teknik olanın yardımıyla elde edilmesini ve tartışmaya açılmasını sağlamaktadır.
AİHM, bu kurumu deneyimleriyle ziyadesiyle teşvik etmekte, geliştirdiği içtihatlarla, yargıcı meşru olanla bağ kurmaya ve hüküm inşa etmeye icbar etmektedir. Uygulama yasak yöntemlerle elde edilenin, tiksindiren olduğunu kavrayacak debiye ulaşmakla birlikte, yasağın kapsamının kesin hatlarla belirlendiğini söylemek olanaksızdır. Delillerin kabul edilebilirliği henüz kendisini bağımsız ara kararlarıyla karakterize etmekten yoksundur. Uygulama son derece önemli ve tartışmaya konu teşkil eden bu kurumun, pratize şansı yakaladığını bu şansı kayıtlayarak alışkanlığa dönüştürmenin yolunu bulmalıdır.
Delillerin belli bir disiplin içinde sunulmaması, onların yeterince ayıklanarak kullanılabilir hale gelmesini önlemekle kalmamakta, yargıyı uzunca bir süre tartışacak malzeme ve nesnesini aramaya icbar etmektedir. Geçen süre, makul sürede yargılama idealini ciddi bir şekilde tehdit etmekte, birey sunduğu bir delilin neden hükme verilecek katkıdan ayrık tutulduğunu öğrenmekten mahrum bırakılmaktadır. Kabul edilebilirlik kararı, ara kararı olarak kaleme alındığında bu ara kararına yönelme ve ona saldırma imkânı verirken, bundan imtina savunma hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını önlemektedir.
11-Duruşma gününün tayini ve davetiye
Duruşma gününün tayini ve davetiye, tartışacak olanları tartışma masasına davet etmenin sıfır noktasıdır. Tartışılacak kimselerle tartışılacak yerin belirlenmesi, duruşma gün, saat ve yerinin isabetle seçimi ve tartışanların bu sürece dâhilini sağlayacak şekilde olmak mecburiyetindedir.
Bu ödevden imtina etmek, tartışmaya katılacakların bu sürecin dışında tutulmasını kolaylaştırmak demektir. Tartışma olanak ve kolaylıklarından yoksun kalmak, diyalojinin gereklerinden uzak kalmak böylece, mahkemenin kusuruyla hükmü şekillendiren konsorsiyum, kollikyom ve zeminden dışlanmaktır.
Duruşma gününün diyalojinin gerçekleşmesine katkı verecek şekilde seçilmesi bireyin ve yargıçların bu süreci ihtiyaçları karşılayacak şekilde belirlemeleri anlamına gelmektedir. Güncel deneyimlerin bu amaçla ne denli barışık oldukları tartışmalıdır. İstanbul başta olmak üzere birçok adliyede uygulamanın yargılamanın bu ihtiyacına yanıt verecek duruşma günü tayin ettiklerini söylemek olanaksızdır. Aynı günde yargılama haddini aşacak şekilde randevu verilmesi, yargıcı zamanla yarıştırmakta birçok umar ve beklenti zamanın yarattığı bu sele kapılarak heba olmaktadır.
Birden ziyade duruşmanın aynı saate yayılması, onlarca tartışmacının aynı gün ve saatte farklı masa ve nesne üzerinde tartışmaya davet edilmesi manasına gelir. Gerçeklerle çelişen ve imkânsız olan bu davete zamanında iştirak, birey için mümkün olsa bile mahkeme için imkânsıza dönüşmektedir. Aynı gün ve saatte yargılanmaya gelen veya yargılamaya iştirak etmek isteyenler yığılmaya neden olmakta, birey veya vekil yanlış idare edilen zamanın yarattıkları kayıplara maruz kalmakta, beklemenin yarattığı bezginlik süjelerin salon veya adliyeyi terke zorlamaktadır. Yargılama terk nedeniyle bir ya da birkaç celse talikle, ömrünü uzatmaktadır. Yargılamanın maliyeti, araya giren sürenin yarattığı insani ihtiyaçlarla artmakta, avukat bir başka adliyede başlayacak savunma görevini yapmaktan yoksun kalmaktadır. Uygulama, yasanın randevuyu esas alan bu mantığını ötelemeye devam etmekte, uyarı ve yakınmalar ne yazık ki kayıpları önleyecek etki yaratmaya kifayet etmemektedir.
12-CMK 147 maddesi
CMK 147 maddesi, ceza muhakemesinin muratlarından başat olanı gerçekleştirmeyi üstlenmiştir. Etkin bir savunma ve savunmanın kendisini kanun yolu aracılığıyla bir başka platformda yeniden tartışılır kılabilmesine bağlıdır. Bu amacın gerçekleşmesi, amaca destek olan türev hakların etkinliğini sağlamadaki yetiyle ölçülür.
Çağdaş yasalar, bu misyonu ayakta tutan edenleri, 147.maddenin çatısı altına bir araya getirmiştir. Bu madde, tartışmak için yargılamaya çağrılmış bireyin, ihtiyacı olan malzemeyi nasıl ve ne şekilde sağlayacağına dair olanakları ve kolaylıkları anlatır. Bu anlatma, bir bakıma bireyin özerklik sahasının sınırlarını tayin eder. Yani çizilen bu alanda neler yapabilme hak ve yetkisine sahip olduğundan haberdar edilerek, diyalojik özerkliğin sıra dışı ve hukuki olmayan yöntemlerle etkisiz kılınması önlenir. Böylece bireyin düşünsel özerkliği, ona hak ve yetkileri hatırlatılarak teminata alınır.
Konuşma engellerinden kurtulma, yarışan düşünceye karşı koyarak onu çürütme, hukuki ve meşru olmayan engellerden kurtulma olanaklarıyla ölçülür. Soyutu tekrar, kanunu sözde olanla aşmak demektir. Özerklik, içeriğinde susmayı da barındırır. Susmak, hukukta örtülü yoksama anlamına gelir. Susarak konuşma, suçsuzluk karinesini arkasına alarak aklanmayı istemek demektir. Susma, suçlama konusuyla sınırlı olarak açıklamadan imtina etmek, durağan ve devinimsiz kalarak, ispatı iddia edene bırakmaktır. Susmak, diyalektik sürece devinimsiz şekilde katılmaktır. Bireyin müdafii aracılığıyla sürece katılması, ardıl hakların önde olanıdır. Prosefyonel hukuki yardım ya da müdafiinin hukuki bilgi ve birikiminden yararlanarak ve bu olanakların açtığı yolda ilerlemek, hukuktan yararlanarak, savunmayı güçlendirmektir.
AİHS teknik yardım almayı, süreçten başarıyla ayrılma ya da diyalojinin etkinliği için yaşamsal addetmektedir. Başkasının sunduklarıyla tartışmak, kendisini etkin olarak savunmak konuşamama veya tartışamamanın yarattığı dezavantajdan kurtulmak demektir. Somut delillerin toplanmasını istemek, salonun dışında kalan ya da sanığın erişme imkanına sahip olmadığı argümanları, yargıl yönetiminin sağladığı kolaylık ve olanaklarla toplanmasını sağlamayı taahhüt eder.
Konuşabilmek ona dayanacak bilgi, birikim ve malzemenin varlığını gerektirir. Tasarruf alanında olmayana dayanmak, savunmayı takatten düşürür. Uzun uzadıya anlatılan bu düzenin, kendisini bu ideallerin selamet ve gerçekliği için yeterince işler hale getirdiğini benimsemek olanaksızdır. Uygulamanın adil yargılama hakkına yaşam veren bu getiri kalemlerinden bireyi yeterince ve sahici olarak yararlandırdığını söylemek mümkün değildir.
Yargıç çoğu kez 147.maddenin söylemini hazırladığı şablonlar aracılığıyla yinelemekte, bazen de yenilemeyi gereksiz görerek, sanığı suçlamakta, özerkliğe bilgi, birikim, destek ve malzeme taşıyan onca şeyden sanığı mahrum bırakarak kolayı seçmektedir. Bireyin kişiliğinde vücuda gelen eğitimsizlik, acemilik ve bilgisizlik yargıcı, üçüncü göz olmaktan çıkmaya zorlamakta, böylece hakların yeterince ve tasarlandığı gibi uygulanma olasılığı riske girmektedir. Birey, kendisi dışında gelişenlerin yarattığı mahrumiyet ortamında yazgısını, haklarını kısıtlayanın insafına bırakmaktadır. Adalet Bakanlığı ile Barolar arasında, müdafii ücreti üzerinden çıkan uyuşmazlık, sokaklara taşmakta ve Baronun 147 madde uygulamasına vereceği desteğin kesilmesine neden olmaktadır. Yargının, kıtaları aşarak hukukumuza entegre olan bu deneyimi içselleştirmesine kendisinin de dâhil olduğu birçok nedenin ittifakı yol olmakta, herkesin yenilik addettiği bu düzen, istenile sonucu vermekten kaçınmaktadır.
13-CMK 147/1/i ve 219 maddesi(Tutanaklar)
CMK 147/1/i ve 219 maddesi, duruşmada olup bitenlerin tutanak aracılığıyla kayıtlanmasını buyurmaktadır. Tutanak, duruşmanın kara kutusu ya da belleği olarak da tanımlanabilir.
Bu tanım referans alındığında, anılan kurumla, şüpheyle başlayan ve hükümle son bulan morfolojik süreçte, tartışma masasında olanları, onların söylem, söz davranış ve etkinliklerini, tartışmaya açılan bilumum olay, olgu ve malzemeleri, tartışmayı hükme taşımaya özgülenen tüm detay ve aşamaları, oluşan sorun ve aşılan problemlerle, bu problemlerin hangi yöntemlerle aşıldığını, aşılırken kimden, neden, nasıl ve nereden yararlanıldığını, ittihaz olunan ara ve nihai kararlarla, bu kararın kamuyla nasıl ve ne şekilde paylaşıldığını kayıtlayarak, açıklamayı ve olası uyuşmazlıkların aşılmasında yararlanılacak nesne olması hedeflenmektedir.
Spesifik bu işlev, tutanakların hafife alınması ya da dışlanmasını önlemektedir. Tutanaklar işlevsel olarak, yargılama süreci hakkında maksimum bilgiyi depolamak, biriktirilen bilgiyi gerektiği ya da gereksinim duyulan ölçüde kullanmak, Ya da tutulan belleği hatırlatarak oluşan ihtilafların hizmetine sunulmayı üstlenir. Onca yükü taşıyan tutanağı, kendi başına bırakmak veya onun alelade yöntemlerle ve usuli rasyonaliteyi dışlar nitelikte kaleme alınmasına yasa izin vermemiştir. Onayın reddi kendisini, tutanaklara resmi evrak olmaklık ve sıradan belgelerden ayrık bir gücü kullanma şeklinde karakterize etmektedir. Böyle bir belgenin kanıtlayan, açıklayan ve tarihsel kimliği, onun, herkesin ilgi alanında ve ziyadesiyle kalmasını sağlamaktadır.
Tutanak, işlev ve kişiliğiyle korunmayı ziyadesiyle hak etmekte, böylece işlevini hukuki ve meşru olmayan yöntemlerle yitirmesi veya etkinlik sahasının sıradan gerekçelerle büzülmesi, meşru olmayan yöntemlerle gücünün örselenmesi önlenerek varlığı korumaya alınmaktadır. Önleme, kendisini tutanaklara ilişmezlik ve tutanakların yargı kararıyla tashih ve iptaline değin geçerliliğini koruma şeklinde göstermektedir. Dokunulmazlık ve muteberlik karinesi, önemli bir güvence ve korumayı sağlayan güçlü bir kalkandır. Bu dayanak, hükmün gerektiğinde sırtını dayadığı ve her ihtiyaç duyduğunda müracaat ettiği bu nesnenin güvenilir olmasını istemekte, etki ve sonuçlarını sağlamlığını inandığı tutanaklara yaslamaktadır.
Bu denli yaşamsal olan ve hükmün belleği olan bu değerin uygulamada, değeriyle müsemma bir ilgiyle karşılaştığını söylemek erkendir. Bizi böyle söylemeye icbar eden, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında kaleme alınan tutanakların, öz ve özün anlaşılmasına aracı olan şekildeki sapmaların çokluğudur. Bu sapmalar kendisini yazım hataları, dil ve anlam bütünlüğünü bozucu şekilde eylemek, belgeyi estetik kaygılardan uzak bir format ve sıradan düzeltme ve tahrif gibi hukukça reddedilen ilişme biçimleri şeklinde göstererek, onların güvenirliğini kuşkulu hale getirerek, yasanın üzerinde titrediği bu nesne kimi zaman koruma, depolama veya arşivleme hatalarından ötürü tanınmaz ve iş göremez hale gelmektedir. Dahası öznesinin özensizliği doğa ve yapay edenlerle elbirliği yaparak, olası bir uyuşmazlıkta o çok güvenilen tutanak tarihsel olana tanıklık yapmayı reddetmektedir. Bozuk türkçeyle kaleme alınan hükmün yarattığı algılama ve anlam hatalarıyla önünü görmesi, egemen olması mümkün değildir.
Tutanaklar, hayatını öznesine borçludur. Yaşamın yazgısını belirleyen yargıçtır. Sıraladığımız onca sorunun vebali, tutanaklara vücut veren ve yaşatan özne ve koşullar yüklenmektedir. Yüz kelimeyle oluşturulun bir tutanağın, hukuku ne denli adalete dönüştüreceği ya da tutanağın yarını nasıl dizayn edeceği tartışmalıdır. Bilgi birikim ve yazı diliyle bellek arasında yaşamsal bir ilişki vardır. Bu ilişki, kısıt olandan güvenilir, meşru, makul ve doğru bir yargısal emir yaratılmasına müsaade etmez.
Yazım, düzeltme, değiştirme, yok etme yargının aşina olduğu ancak dillendirmediği bir gerçeğidir. Bunların bir kısmı su yüzüne çıkarak, tartışılması tutanak yargı ve özneler arasındaki ilişkinin iyi gitmediğine karine oluşturur. Kamu gözlerini buraya dikmiştir ve yargıcının hükme kaynak aktaran, ona lojistik sağlayan bu nesnenin, göz bebekleri gibi korunması ve her istendiğinde istenilen yöntem ve araçlarla dokunulmasını yasaklamaktadır. Bu yasağın ceza, disiplin ve hukuki yaptırımlarla desteklenmesi, tutanağın görünen adalet ve kamu için ne anlama geldiğini gösteren diğer kanıtlardır.
14-Ara kararları
Ara kararları, müstakil bir düzenlemeden ayrık tutulmuştur. Öğretinin, ceza yargılamasına yön veren bu değerin yaratacağı etki sonuçları, misyonu, ondan yoksunluğun ne anlama geldiğini kavramaktan uzak kalması ya da önemin beklentileri karşılar düzeyde olmaması, onun düzende hak ettiği yeri edinmesini önlemiştir.
Ara kararı; şüphe ile hüküm arasındaki periyodun ceza muhakemesi hukukunun misyon ve beklentilerine yanıt vermesini hedefleyen eylem, işlem ve kararların, söz ve davranış ile imaların konsorsiyumundan oluşan kurumsal bir kimliğin adıdır. Bu kimliği popüler kılan, tanımın gizlediği veya barındırdığı işlevin ceza muhakemesinin gerçekleştirmeyi vaadettiği savunma hakkı, kanun yolunu etkin kullanılması ve makul sürede yargılanma hakkına verdiği inanılmaz ve devasa destekten kaynaklanır.
Ara kararı, bu işleviyle hukuki dinlenilme hakkı ya da diyalojinin sağlıklı bir şekilde kurulması, işlemesi ve ürettikleriyle hükme dönüşmesini sağlayan, bu süreçte oluşan sorunların aşılmasını üstlenen ve kendisini nihai karar dışında kalan kararlar biçiminde lanse eden davranış biçimidir. Bireyin duruşmaya davet edilmesinden, duruşma disiplinini sağlamaya, tartışma malzemesi ve nesnesinin kanıt ve malzemenin kabul edilebilirliğine, bir başka malzemeyi içeren yargının beklenmesinden, diğer kurum ve kuruşlarla ilişki kurulmasına değin, akla gelen bilumum etkinliğin pratize olmasına kaynaklık eder vesile olur.
Ara kararlarının kaideten temyiz edilemez oluşu, onlara eğilme debisini artırmakta, artan bu debi sapmalar ölçüsünde, hükümde kırılma veya hukuki ve meşruiyet sorunlarına yol açmaktadır. Ara kararının hükmün ihtiyacı olanı servis etmesi, gereksinim duyulmayan ya da fuzuli olandan hükmü uzak tutması, hükümle ilişkisinin boyutlarını belirlemede etkili olmaktadır. Aralarında yoğun bir ilişki olan veya birlikte bir dünya yaratan bu değerlerin yekdiğerinden ayrı yaşaması veya ihanet etmesi, adil yargılanma hakkının bu değerler aracılığıyla rafa kalkması yaşamını sönümlemesi demektir.
Ara kararları kendisini yazıyla ifade eder. Bu ifade tarzına muhtaç olmaklık, teknik olandan başka, ara kararlarının bilinen misyonunu ifaya yarayacak bir dilin kullanılmasına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, gün geçtikçe artmakta, ivme kazanan hızın kesmesi için lazım gelen önlemlerin almak, birlikte ve otaklaşa eylemek, ara kararlarının yarattığı sapmaları aşmada etkili olabilir. Kötü kaleme alınmış ve bu yüzden anlaşılması güçleşen bir kararın, dava malzemesi toplaması, bireyi duruşmaya davet etmesi, geçici koruma önlemi alabilmesi ya da bireyin duruşma salonundan uzaklaştırması mümkün olmaz.
Yarattığı etkilerle hükmü biçimlendiren bu değer veya besi parçacıklarının önemleriyle uyumlu bir özenle karşılaştıkları sözlenemez. Yargı, bu değeri keşfetmek ve onun sunduğu olanaklardan ziyadesiyle yararlanmak, onun istemediklerinden uzaklaşarak, hükmü zehirlemesini önlemenin yolunu tez elden bulmalıdır. Kanun yolunun etkinliğini artırmak, diyalektik tartışmayı yöneten bu kararların sundukları veya mahrum bıraktıklarıyla ölçülür. Bilirkişi tayin eden bir ara kararının, karnından konuşması bilirkişinin yetki aşımına sevk edeceği gibi, hükmün ihtiyacı olan bir malzemenin aşkınlıklarla kirlenmesine neden olabilir. CMK uygulaması, gözlerini biraz daha açmak ve onu yarına taşıyacak bu kurumla flörte başlamayı denemek zorundadır. Aksi halde oluşan sapmalar, çığa dönüşerek özlemleri seraba dönüştürmeyi ihmal etmeyecektir.
Gerekçe hükmün meşruiyeti ve hukukiliğini sağlamaya adanmış mantıki, usuli, hukuki, diyalojik rasyonaliteyi sağlamayı, bu yön ve özellikleriyle olup bitenleri birey, toplum ve kamuyla paylaşarak, hükmün ve öncesinin denetlenmesini kafasına koyan bir geçerlilik ölçütüdür. Hükmü ve onu var eden arka planı kamuoyunun gözleri önüne sererek, meşruluk ve hukukilik talep eden bir işlev, nesne veya öznedir.
Bu denli yaşamsal olan bu edenin, CMK’nın ilgi alanının dışında kalması mümkün değildir. Atası, retorikten ilham alan bu kurum, son yüz yıldır tartışılmakta, gelişerek kendisini argümantasyon adıyla bilimin odağına oturtmaktadır. Birçok felsefeci ömrünü, ontoloji ve epistemolojiyle ilişkili bu devasa kurumun hukuki alandaki ilişki, etki ve sonuçlarını araştırmaya adamaktadır. Bunları keşfeden yasama, CMK’nın başlangıç hükümlerinden (34) başlayarak, fırsatını bulduğu her yerde iddianame, mütalaa, ara kararı, önlem ve hükmün savunma hakkı ile kanun yolunun etkinliğini artıracak debide temellendirmesini önermektedir.
Çünkü yasama temellendirilmeyenin veya hastalıklı bir temellendirmenin, kanaat olmakla yetineceği, kendisini aşarak hukuki olana dönüşmeyeceğini bilmektedir. Hüküm, maddi olanın, usulün desteğiyle gerçeğe dönüştürdüğü kuşkudur. Kuşkunun aşılabilmesi, bu sürecin sağlılığına bağlıdır. Bu niteliğiyle gerekçe, hükmün geçerli olması ya da meşru ve hukuki olabilmesi için ihtiyaç duyduğu usuli, maddi olandan mütevvelit ard alanın ayrıntılardan arî, yalın, açık, doğru, hukuki, makul, yasal ve yeterli olanla izahını ister ve içerir. Hükmü olumlayan ve destekleyen bu değer, makul ve meşru olan gerekçedir. Sahici gerekçe, bunları isterken kendisini lekeleyecek, hükümden düşürecek, prestij kaybına yol açacak, zehirleyecek ve uygulanmaz kılacak olandan şiddetle ayrı ve uzak kalmayı geleceği için kaçınılmaz addeder.
Böyle bir gerekçeden herkesin memnuniyet ve saygı duyduğu bir yargı çıkar. Yargı, ancak böyle bir değerle yarınları vaade edebilir. Ya da birey, toplum ve kamunun yaşamına hükmedebilir. Bu denli yaşamsal olan, sınırların ötesinden ima yoluyla var edilen değerlerle de desteklenmekte, AİHM muhtelif deneyimleriyle bu hakka elinden gelen desteği icat ettiği içtihatlarla vermeyi ihmal etmemektedir. Üretilen içtihatların, yargılamayı ne denli etkisine aldığı sıradan bir elin kazısıyla mümkündür. Uygulama, yaşamsal bir değerle nasıl ve ne şekilde ilişki kurduğu, onun ideal beklenti ve umarlarıyla ne denli ilgilendiği tartışmaya muhtaçtır. Özgürlüğü kısıtlanan, mal varlığı elinden alınan ve yaşamına hükmedilen bireyin, kendisini hedeflemekle kalmayan, yarattığı etki ve sonuçlarla kendisiyle ilişkili herkes ve her şeyi etkisine alarak oluşan hükmü besleyen nedenceleri bilmek zorundadır.
Yargısal deneyimler, ceza muhakeme hukukunun ereklerine kaynak aktaran ve onu doğrudan ve dolaylı lojistikle ayakta tutan bu değerlerle barışık, mutlu ve kıskandıracak bir birliktelik yaşadığını söylemek doğru değildir. Özgürlükten mahrumiyet söz konusu olduğunda dillerden düşmeyen kurum, kendisini hissedilir kılmak için insanlarının temelsiz kararlarla kısıtlanmasını beklemek yanlıştır. Gerekçesizlik bireylerin canına tak edecek, birey ve yargı otoritelerinin kurumsal bağını koparacak sapmaları kurumsallaştıran bir seyir izlemektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlarımızla tanışan gerekçe, 61 anayasasıyla emeklemeyi, 72 anayasasıyla olgunlaşmayı, 82 anayasasıyla kurumsallaşmayı denerken, bu değerden kopmayı aklına getirmemiştir. Usul yasaları gerekçe hakkıyla prametür de olsa anayasalardan evvel tanışmış, onun adil yargılanma için ne anlama geldiğini erkenden keşf etmişlerdir. Devletle yaşıt bu kurumun, önemiyle müsemma bir pozisyon, rol, işlev, yer ve profile sahip olmadığı, gözlerini kamuya diken bakışların mahzunluğuyla sabittir. Birey ve toplum, yargıyla, gerekçe üzerinden ibralaşamadığı için, kurum ve bireyle kavgaya tutuşmakta, kamusal aktör ve edenler tutuşulan bu kavgaya dâhil olmakta, büyüyen kavga etkisine rejimi de alarak, çığ gibi büyümektedir.
Kurumlar arası denge ve dinamiği disipline eden anayasa mahkemesi, yüksek mahkeme sıfatıyla temelsiz, yetersiz, sözde, hukuki ve meşru olmayan parametrelere yaslanarak, sistemi ayakta ve işler kılmayı erek edinen bu kurum, politik, ideolojik ve hukuki olmayan gerekçelerle tartışmaları alevlendirmekte, kendi varlık ve misyonunu tartışmaya açmakta, büyüyen tartışma kendisinin gerekçeleri üzerinden yeniden dizayn edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Gerekçelerin açıklanmasının yürürlük koşulu addedilen bir sistemde gerekçeler yayımlanmamakta veya geç yayımlanarak, kamusal düzen iptal edilenle bir müddet yaşamaya icbar edilmektedir.
Yargıtay ve Danıştay gibi derece mahkemelerini biricik kılan işlevleri, gerekçeden beslenmekte, gerekçe denetimine özgülenen bu kurumlar, denetlerken gerekçesiz karar vererek, varlıklarıyla çelişmektedirler. Etkinlikleriyle gerektiğinde yasamaya yaklaşma yetkisi bulunan bu kurumların, içtihatlarıyla olumsuz yasamaya katılabilmeleri ya da herkesi bağlayabilmeleri makul, meşru ve hukuki olanla beslenmelerine bağlıdır. Gerekçe denetimi yapan otoritenin, denetlerken temellendirmeden imtina etmesi, doğru değildir. Böyle bir kararın etkileyici bağlayıcı ve düzenleyici hatta yapıcı olması mümkün hayaldir. Anayasa mahkemesi kararının bağlayıcılığı, onun yükünü artırmakta bağlayıcılığın saygınlığı, onun, üstün değerlerle kurduğu meşru ilişkinin yazgısına bağlanmaktadır.
Usuli geçerlilik ve benimsenebilirlik, bağlayıcılığın sosyolojik ömrünü belirler. Uzun ömürlü olmaklık, yarınları tasarlamak veya dizayn etmek ancak geçerli ve meşru olmaklıkla mümkündür. Kamusal alanı rehin alan temel sorunlar, en çok kendisini gerekçe sapması üzerinden var etmiştir. Sorunlarla yaşayan ve sorun yaratan gerekçe, hukukun uyarlarıyla uyumlu bir yaşamı tercih ederek sürdürülebilir kılar. Adil yargılanma hakkının ima yoluyla ürettiği ve savunma hakkı ile kanun yolunun etkinliğinden başka, birçok edenin işlerliğine vakf edilen gerekçe kurumunun, serpilebilmesi, istediklerinin verilmesi istemediklerinden uzak durulmasıyla mümkündür.
İstenilenleri dilimiz döndüğünce anlattık, İstemediklerine gelince: trend açıklıktan yana bir ivmeye işaret etmektedir. Hukuk, yargılarken açık olmayı, yargıyı merak eden her göze, duymak ve dokunmak isteyen her ele, hukukun önerileriyle bağdaşır şekilde bilgi tedarik etmeyi salık verir. Bu öneri, aynı zamanda şeffaf bir süreçte ve diyalojinin kurallarının evirdiği, hükmün istisnasız herkesin duyabileceği şekilde tefhimini öngörür. Dahası hükmü var eden nedenlerin, makul bir yöntem ve teknikle bireyle paylaşılmasını gerektirir. Bireyden hükmü ve ard alanını saklamak, hükmü hukuki ve meşru olmayan yöntemlerle ilgililerden sakınmak, saklamak, gerekçe yoluyla masumiyeti lekelemek, bilgilendirme etkinliğini sakatlamak, oluşturulan mali ve ekonomik engellerle bireyin bilgilenme sürecinin dışına itmek, diyalojinin kurallarıyla inatlaşarak, yargılanan bireyin yargılama nesnesiyle temasını kesmek, delil ve malzemeyi tartışmasını önlemek, delillerin kabul edilebilirlik hakkından yoksun bırakılmak, çeşitli nedenlerle konuşma ve tartışma özerkliğini kısıtlamak, susarak konuşmayı önlemek, egemen olduğu bir dil aracılığıyla savunma yapma hakkını kısıtlanmak, makul sürede ve etkili araçlarla suçlamayı öğrenme ve buna karşı koyma hakkından, açıklama bilgilenme, değerlendirme özgürlüğünden yoksun bırakılmak, sıra dışı, doğru yetersiz ve meşru olmayan nedenlerle sürpriz kararlara muhattab kılınmak, hükmün belleği tutanakların yasal ve meşru yöntemler dışlanarak değiştirilme ve tahrif edilmesi, politik, dini, milliyetçi, romantik, ideolojik nedenlerin etkisinde kalarak, hükmün geriye doğru temellendirilerek, yansızlık ve bağımsızlık ilkelerinin hafife alınması, yargı dışında kalan dinamiklerin yargıyı etkilemesine onay verilmesi, yargılarken romantik ve nostaljik olana yaslanarak, düş, özlem, duygu ve sahici olmayanın gerçeklik olanla ilişki kurmasına, hukuki olmayan değerlerin hukukla inatlaşarak, hukuk yaratmasına, duygunun yüceltilmesine milliyetçiliğin hukuk üretmesine, üretilen hukukun öznel olanı, yaşamın odağına oturtarak ve giz ve sır olanın, savunma hakkını güçten düşürerek, sır kadar gerekçeden yoksunluğu sineye çekilmesine, nesnel olanla ilişkisini askıya almasına, nesnel ve güncel gerekçe anlayışı ve bu anlayışın kurmak istediği düzen onay vermemektedir.
Yazımızın ömrü ve kaleme alınma amacı, gerekçeye dair her şeyin ortaya dökülmesine izin vermemektedir. Deneyimlerin, birey ve toplumun beklentilerini karşılamaya özgü ve bu isterlere odaklanan bu anlayışla bağdaşır bir çizgiden giderek uzaklaştığı aşikardır. Bu uzaklaşmayı iş yükü, organizasyon bozukluğu, alt yapı noksanı ve zamansızlık gibi tümsek ve bariyerlerle meşrulaştırılmak, bu konudaki bilinç kısırlığı ve bu kısıtlılığın kolay aşılmayacağına delalet etmektedir. Yargıyı, hesap vermeye zorlayan temellendirme ödevidir. Bu ödevden imtina etmeyi haklı çıkaran meşru ve hukuki Hiçbir eden veya nesne ile haklı bir nedence bulunmamaktadır. Öne sürülen ve yargının yakasına yapışan nedenler sanal ve yapay olanlardır. Yargı, gerekçesizlik sapmalarının neden olduğu irtifa kaybını durdurmak ve ona hak ettiği günlere kavuşmak istiyorsa kendisini, etkinliklerini ve duruşma salonlarını dileyen herkese açmak ve bu olgu ve deneyimlerin sağladığı olanak ve kolaylıklara tutunarak birey, toplum ve kamuyla ibralaşmak zorundadır.
İbralaşmayı yoksamak veya hafife almak, yargının demokratikleşme fikrini soğuk karşılamak, özgürlükler yerine, kurum ve maddi olanı korumayı kafasına koyan sistem ve değerlerin kaynağına malzeme taşımak ya da başka amaçlara hizmet etmek demektir. Nippur’lu yargıçların müthiş bu keşfine topraklarımız aşinadır. Suskun kadın davasının mimarları Nippur’lu yargıçların, kil tabletleriyle oluşturduğu hüküm, gerekçenin bilinen ilk gerekçeli karardır. Yargının kendi kusuruyla düştüğü bu kısıtlılık halinden kurtulması, Nipurlu Yargıçların 7000 yıl evvel var ettikleri bu güvenceye sadık kalmak ve bu geleneğin ayakta tuttukları değerlere bağlı kalmalarıyla mümkündür. Yargının demokratik denetiminin sırları, bu geleneğin var ettiği değerlere sadakatle mümkündür.
16-Yargılama dili dışında bir dille savunma yapmak
Yargılama dili dışında bir dille savunma yapmak, etkili savunma dile egemen olmayı gerektirir. Dinlenilme hakkı, düşünsel özgürlüğün yargısal türevidir. Kökleri sokakta olan bu edenin, geleneksel düşünce özerkliğinden bağımsız bir yazgı yaşaması mümkün değildir. Görünen adalet, hükmün geçerliliğini, usuli rasyonaletiyle uyumuna endeksler. Belirlenmiş usul hükümlerinin önerileriyle uyumlu eylemeyi, hükmün etkin ve saygınlığının koşulu addeder. Böylece yargının usulle çelişmesini, hükümden bağımsız sorgulayarak, çelişkiyi usul hükümlerinden yana bir avantajla çözmeyi yeğler.
Dolayısıyla, onu var eden formel süreçle paradoksunu, affedilmez bir kusur olarak telakki eder. Hükmün usulle çelişmesi, denetimi meşru ve zorunlu kılar. Yargılama yöntemi, kül olarak kendisini diyalojik ilkelerin işlerliği üzerine yapılandırır. Bu ilkelerle uyumlu eylemenin her fırsatta reçete ve araçlarını hazır tutmaya çalışır. Dizge amaçlarla uyumlu ve onları yaşama nakledecek yeterli ve etkili araçlara sahiptir. Yasama yargılama dilini kullanamayanın, etkin savunma hakkından yoksun kalacağını bilir. Böylece savunma hakkını etkinleştirmenin, konuşma özerkliğini kurumsallaştırmakla güvenceye kavuşacağını bilir.
Özerklik, konuşurken veya tartışırken, bilgilenme, yanıtlama ve açıklamayı etkin kılacak tüm engellerden sıyrılmayı gerektirir. Salonda tutulan her engel özerkliğin sınırlanması anlamına gelir. Kısıtlarla tartışmak, tartışmayı örtülü ve yapay diyaloğa dönüştürür. Suni tartışma, kuşkunun ışıkla buluşmasına veya inancın hükme dönüşmesine hizmet etmez. Sahici tartışma, yargılamaya katılan herkesin dilediği dille savunma yapmasını, varlığının sebebi sayar. Pozitif düzenleme, ömrünü gerçeğe adamış ve gerçeği açığa çıkaracak ortamı, özneyi susmaya ve konuşmamaya zorlayan patojenlerden arındırmıştır.
Pratik, soyutun bu tercihine saygı duymak ve etkinlikleri bu öneri ve buyrukların gerçekliğine adamakla mükelleftir. Deneyimlerin bu inceliğe sahip olduğunu varsaymak, bölgesel ve evrensel değerleri hafife almaktır. Güncel uygulama, duruşma diliyle savunmayı kural olmaktan çıkararak, ödün vermeyen ilkelere dönüştürmüştür. İlkelerin ödünsüzlüğü, yargı dilini bilmeyenlerin savunma hakkını kısıtlar debiye ulaşmaktadır. Sözleşme, yargılama diliyle savunmayı benimserken, isterlerinden sapmayı diyalojik ihtiyaçlarla sınırlamayı ihmal etmemiştir. Böylece, yargılama dilinin, savunma engeli olmasına onay vermemiştir.
Alt yapı noksanı, kurumsallaşmış tercüme ve tercüman olanağından yoksunluk, etkili dille tartışma olanağını sıfırlamaktadır. Çevre adliyeler, yasamanın bu direktifini, profesyoneller aracılığıyla gerçekleştirme olanağından yoksun kalmakta, bu ihtiyaç genelde adliye veya kamu görevlileri aracılığıyla karşılanmakta, simültane tercüme ve dile egemen olmamaktan kaynaklanan kusurlar, eşitlik ve çelişme ilkelerinin işlerliğini seraba dönüştürmektedir.
Konuşma ve tartışmadan gıdasını alan hüküm, tercüme kusurları kadar noksan kalmakta, noksanlık ölçüsünde hüküm prematür bir yaşama mahkûm edilmektedir. Bu düşlerini diyalojinin yönettiği bir yargı üzerine kuran yöntem hukukunun, gerçeklere toslaması demektir. Yargı, 147.madde ve uzantılarıyla temin edilmek istenen amaca, kaynak taşıyan bu apronda, ola gelen noksan ve kusurları hafife alan tercüme ve tercüman sorununu aşacak, yerel ve küresel normlara müracaatını sıklaştırmak, hukukun yararına olan ve açıkta duran bu kuralları, konuşmakta güçlük çekenlerin emrine sunmalıdır.
17-Bildirim kaynaklı sapmalar
Ceza yargısı hükmün tabanını geniş tutmayı, hukuksal, usuli, mantıki ve toplumsal kabul edilebilirliğin temini için zorunlu görür. Böylelikle, çoğulcu yapıyla vücuda gelenin, gözetilme sorunlarıyla karşılaşmasını önler. Öteki ifadeyle, daha çok öznenin iştirakiyle oluşan hükmün, otorite olacağını ve çoğuldan beslenmenin vereceği güçle, daha çok kimse ve nesneyi etkisine alacağını bilir. Otorite olmak, çok kimseyi bağlayarak, meşru ilgililerle sınırlı yeni uyuşmazlıkları önlemek, yargılananın gizlenerek yeniden yargılanmayı denemesini ve farklı yerlerde yargılanmışların karşılaşarak çelişmelerini önlemeyi hedefler.
Bu denli renkli amaç ve hedeflere özgülenen hükmün, sağlamlık standardını yakalayabilmesi için, onun sorgulanmasına katılacak kimselerin özenle seçilmesini gerektirir. Husumet ve sıfat gibi hukuki araçlar anılan hedefe özgüleniriler. Tüm bunların gerçekleşmesi, dava konusu hakla ilgisi olanlar veya hükümden etkilenenlerin yargılamaya katılmalarını zorunlu kılar. Hükümden etkilenenlerin sağlıklı seçimi ve tartışma masasına davet edilmeleri, çoğulcu yargı fikrinin gerçekliğine verilecek katkının sıhhati için kaçınılmazdır.
Yasama, yargılamaya davet edilenlerin, sürece katkı sunmaları için optimum bildirim tekniklerinden olabildiğince yararlanılmasını tercih eder. Yargılama hukuku, yazılı daveti kural olarak benimserken, istisnai olarak diğer araç ve enstrümanlardan istifadeyi ayrıksı koşulların tahakkukuna bağlar. İletişimin hızı, vasıta kılan kurumu(PTT)yegâne aracı olmaktan çıkarırken, bildirimi yapacak araçların portföyünde çeşitliliğe yol açar. Gelişmelere duyarlı yasama, bildirimin gerçek ve doğruluğuna odaklanarak, sahici bir bildirimi için özel ve genel tüm düzenlemeleri araçsallaştırmayı ve adli otoritelerin emrine sunmayı görev saymıştır. Kaynağı bakımından, kimi zaman özel kimi zaman genel normlarla bildirim ihtiyacını karşılayarak, yargıcı ihtiyacı olanı tercihe teşvik eder.
İhtiyacı belirleyen, savunma ve görünen adaletin erekleridir. Etkili savunma ve makul sürede yargılama değerlerinin gereksinim duyduğu araç, teknik ve aracıyı seçmek, seçilmiş ve buyrulmuş usuller hariç, otoritelerin takdirindedir. İyi niyetli bu önerilerin uygulamada mutanta uğramadığını söylemek ziyadesiyle iyimserlik sayılır. İşlerin kötü gitmesi iki koldan bildirime saldırarak, onun kişiliğinde hukuki dinlenilme veya savunma hakkını etkisiz bırakan kusurlardır. Dağıtım kurumlarının çoğalması, burada istihdam edilen memurların, tebliğ veya tefhimle temin edilmek istenen amaç hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olmalarını önlemektedir. Kurumsal olandan yoksunluk, adli otoritelerden gelen ve bireylerin yaşamını etkisine alan bu belgelerin yaşamsallıklarını algılamayı önlemektedir.
Bu noksanlık, kendisini içerisinde her türlü bildirim kusuru barındıran tebliğler şeklinde karakterize ederek, bilgilenmeyi evraklar aracılığıyla hükümden düşürmektedir. Yargı otoritelerinin tebliğin gerçek ve doğruluğu hakkındaki denetim görevlerini aksatmaları, savunmaya, işlemlere ve hükme musallat olan bu kusurları yüceltmektedir. Yücelen kusur, kutsanmanın etkisiyle pekişerek, etki alanını içine sürpriz kusurları alacak şekilde genleştirmektedir.
Yargıtay CGK ile HGK arasında tebliğin gerçek ve doğruluk ya da usulle uyumluluğu üzerinden süregelen, güç savaşı meydana gelen tebliği bağlamlı sorunların aşılmasını önlemektedir. Her iki kurum arasındaki görüş farklılığının İBK aracılığıyla son bulmaması, TK 21. maddesinin işlerlik koşullar üzerindeki tartışmaları sonuçsuz bırakarak, bireyin sürece katkı vermesi, aleyhine olanlara karşı koyması ve kanun yolu araçlarıyla yargıyı denetleyerek hukukun içinde kalmaya zorlama fikrini pratize olanağını, yargının sözde içtihatlarıyla yitirmektedir. Birçok iddiayla yola çıkan usul yasası, yargısal deneyimlerin ördüğü engellerle karşılaşarak, makul sürede yargılama, eşitlik, çelişmeli yargı, meşru ilgili, hükmün sınırlarının belirlenmesi ve gözetilme gibi birçok spesifik amaçlarının işlerliğini görme hakkından yoksun kalmaktadır. Unutmamak gerekir, sıradan bir araştırma bireyin bu apronda karşılaştığı birçok ihlal nedeniyle yaşama küstüğünü, varlığını ve özgürlüğünü salt bu nedenle yitirdiğini görecektir. Deneyimlerin oluşturduğu nevi şahsına münhasır bu usul, hukuku yasayı kaynağına hapsetmiştir.
18-Miranda Kuralı
Amerika Yüksek Mahkemesi’nin 1966 yılında vücuda getirerek, dünyaya armağan ve ihraç ettiği “Miranda Kuralı”, çok geçmeden uygar ülkelerin pozitif hukuklarını etkisine alır. Sınırlarımızı zorlayan bu haklar demeti, nihayet kendisini uyum paketinin teşvikiyle, CMK 147.madde şeklinde lanse etmeyi başarır. Bu kuralla amaçlanan, kuşku ve onu yönelten mercilerle karşılaşan bireyin özgürlük ve güvenlik hakkını korumaya alarak, gücün aşkınlığına karşı bireyi güvenceye almaktır. Bu koruma bariyeri içeriğinde, savunma hakkının etkinliğini sağlayan güvencelerden, kanun yolunun verimliliğini hedefleyen garantilere değin, bir çok olanak, hak ve özgürlüğün tanınma ve teşhisine ilişkin oldukça geniş önlemler serisini barındırır.
Bu denli yaşamsal olan ve yaşamsal olduğu için de sınırların ötesindeki güvencelerle desteklenen koruyucu setin, uygulamada hak ettiği özen ve işlerlik anlayışıyla karşılaştığını ya da insani bir muamele gördüğünü söylemek zordur. Adliyelerin bilgisayarla tanışmasından sonra, yasadan beyaza transfer edilen bu koruyucu önlemler dizisi, olduğuyla kalmakta, yargıç veya uzantılarıyla karşılaşan birey, bu hakların çoğu kez farkında olmadan, hükmün yakıcılığıyla yüzleşmektedir.Sanığın profesyonel yardım almasını yarayacak, kanalların verimsizliği, yargıcın hakları hatırlatmasını, yargıyı geciktiren bir risk olarak görerek, böylece müdafiinin yardımına muhtaç birey, yargıcın kaygılarına neden engellere tercih edilmektedir. Böylece, makul sürede yargı ile Miranda’nın sağladığı güvenceler çekişmekte, bu çekişmeden çoğu kez kronolojik kaygılar galip ayrılmaktadır.
Bireyin lehine kanıt toplatma veya sunma arzusu da bu kaygılardan payını alarak, sanık aleyhine giden bu süreci durdurma veya yazgısını değiştirme imkân ve kolaylığını, şablonlara indirgenmiş anlayışın çektiği setten ötürü ertelenmektedir. Sanık bu anlayışın yarattığı etkilerle, özne olmaktan çıkarak, kendisi dışındakilerin nesnesi olmaya mahkûm edilmektedir. Böyle bir atmosferde, sanığın katkılarından yoksun kalan diyalektik apron, hükme istediği çoğulcu dinamikleri yeterince servis etmesi güçleşmektedir. Durum aynen budur, betimlemeye çalıştığımız ve yargıcın sanıkla iletişimini koparan, engellerin tetiklediği durum, binbir umut ve özlemi barındıran Miranda Kuralı’nın kendisini pratize etmesi için epeyce zamana ihtiyacı olduğuna tanıklık etmektedir.
Miranda Kuralı’nın kendisini ifade etmesine yargı otoritelerinin zihni ve bu zihniyeti şekillendiren romantik ve nostaljik hukuk mantalitesi izin vermemektedir. “Beyanı kanıta evirme geleneği” ve onun bıraktığı derin izler, akılla elde edilenin hükme dönüştürecek iradeyi vesayete alarak, özgürlük ve güvenlik şemsiyesinin altında ve onun refakatiyle elde edileni içselleştirmeyi, başkaca kusurlarla düşün ve eylem birliği yapan ruhsal edenler engellemektedir. Hergün herkesin gözü ve kulağı önünde cereyan eden bu tabloya, varlığını adaletin tecellisine adayan özneler seyirci kalmakta, CMK’nın satır aralarında kalmaya bırakılan güvenlik ve özgürlük hakkı, günün birinde kendilerini ziyaret edecek cübbelileri dört gözle beklemektedirler.
19-Uzlaşma(253):
Bireysel ve toplumsa barışı adliye eşiğinde gidermeyi kafasına koyan uzlaşma, elinde olmayan nedenlerle iflasın eşiğine gelmiştir. Madde, her toplumun genlerinde taşıdığı uzlaşma anlayışını, tetikleyerek hukuka dönüştürmeyi, ya da hukukun kapısını zorlayan uyuşmazlığın eşikte karşılayarak ,bozulan düzenin oracıkta ve alternatif araçlarla onarmaya çalışmayı hedeflemektedir.
Yargı dışı çözüm anlayışı ya da yargılama eşiğinin yükseltilerek seçilmiş olanların geçişine onay veren paradigmanın, sisteme kazandırdığı bu kurumun, anılan beklentileri karşılamadığı istatistiklerle sabittir. Genlerdeki bu dinamiğin işlevselliğini sağlamakta güçlük çıkaran edenlerin neler olduğuna dair bilimsel bir perspektifin varlığından söz etmek mümkün değildir. Yargı, çoğu kurumun işletilmesini engelleyen dinamikleri burada da devreye sokarak, uzlaşma için ayrılacak süre, bütçe ve emeği boşa sarf edilmiş kaynaklar cümlesi telakki ederek, uzlaşma olanak ve kolaylığını fırsata dönüştürmeyi yoksamaktadır. Makamlar, uzlaşma sürecini selametle yürütmenin alacağı zamanı, yargısal diğer işlerini yönetmeye ayırmalarının verimli olacağını düşünmekte, böylece uzlaştırıcı seçimi, seçilecek olanın süreci idaresi ve sonuçlandırılmasının hayal kırıklığıyla sonlanmasının yargılama için maliyetlerinden kaçınmayı seçmektedir. Uzlaştırıcı tekelinin seçilmiş olanla sınırlanması, seçilmiş olanın getirisi düşük bu görevi yapmaktan imtina etmesi, uzlaşma için yapılacak ayinlerin karmaşıklığı ile gerçekleşmesi için tüketilecek basamakların çokluğu, toplumun yabancısı olmadığı bu kurumun beklenen verimi sağlamasını kısıtlamaktadır. Uygulama anılan nedenlerin tetiklediği nedencelerle kurumun işlerlik ve etkinliğini kısıtlamaktan başka, yasama çeşitli nedenlerle bel bağladığı bu kurumun etkinlik alanından, cinsel nitelikli suçlar, etkin pişmanlık hükümlerinin kapsamındaki eylemlerle mülkiyet hakkına yönelen suçları çıkararak, ona yaşamı dar etmiş, etkinlik ve ilerlemesini durdurmuştur.
Üstelik etkin pişmanlık hükümlerinin, bireyi yaptırımların etkisinden tamamen uzak tutamaması, uzlaşma ve etkin pişmanlık kurumlarının kesişme alanında kalan eylemin, etkin pişmanlık kurumunun sınırlarına katılmasıyla, uzlaşmanın sağladığı düşme avantajını tamamen yitirmektedir. Bu yasamanın başlangıçtaki vaad, irade ve amaçlarında kırılmaya yol açmıştır. Bununla yetinmeyen yasama bir adım daha atarak, uzlaşma kapsamındaki bir eylemin kapsam dışı bir eylemle birlikte işlenmesini, uzlaşmanın ilgi alanından çıkararak onun, değerlenme olanak ve kolaylığını sınırlamıştır. Adlileşme riskini daraltan ve toplumsal barışı yanların katılımıyla sağlamayı misyona edinen büyük iddiaların sahibi kurum, zamana direnememiş, hedef küçülterek uygulamadan aldığı darbeyle kan kaybetmiştir. Yasamayla daralan yaşam alanında eylemek zorunda bırakılan kurumun, sınırlı bu alandaki özerkliği de anıldığı üzere, uygulayıcıların direnciyle karşılaşarak küçülmektedir. Örselenerek küçülen kurum, gelinen aşamada, yargının iş yükünü sırtlayan olmaktan tamamen uzaklaşmanın alt yapı ve psikolojisini edinmiştir.
20-İletişimin tespit ve dinlenmesi135)
İletişimin izlenmesi, amacını ikrarı temellendirme, ikrara davet veya icbarı şeklinde belirlemektedir.(Gerekçeden) Yasa yapıcının insan onuru ve mahremiyetiyle komşu bu kurumun özensiz ve aşkın kullanılmasını yasaklayarak, bireysel özgürlükleri tehlikeli eylem ve işlemlerin uzağında tutmuştur. İletişimin izlenmesinin özel yaşama müdahale ihtimali, onun emin ellerde ve usuli rasyonaliteyle bağdaşır kullanılmasına bağlıdır. Dinleme ve izleme merakının yaratacağı tahribatın ebatlarını tahmin eden yasama, izlemeyi imkânlı kılan kararların, gerçek ve doğruluğunun seçilmiş bir geçerlilik standardına bağlamıştır.
Sınırların ötesinden beslenen bu standart, yetkinin aşkın kullanılma olasılığını bertarafını, kurumun formel şartları taşıması koşuluna endeksler. Böylece, her dileyenin istediği anda ve seçilen özneyi dinlenmesini yasaklayarak, yasağın kuvvetli şüphenin başkaca delillerle güçlendirilme imkânından yoksun olması halinde, yürürlüğünü yitireceğini hükme bağlar. Böylece, iletişimin kullanılacak istisnai bir araç olduğuna vurgu yaparak, ona müracaatın şartlarını zorlaştırarak kurumun işlerliğini araç, konu, kişi, kapsam, zaman bakımından kısıtlamaya tabi tutar.
Uygulama, istisnai bu yetkinin kontrolsüz kalacağında yaratacağı etki ve sonuçları yeterince algılamakta akim kalmaktadır. Yargı, zabıtadan ve başka yerlerden gelen istekleri, istisnayla uyumlu bir denetime tabi tutmayarak, sıradan isteklerin karara dönüştürmekte, kimin, nerede, nasıl, neden ve hangi araçlarla dinleneceğini belirlemekte akim kalarak, meşru ve hukuki olmayan isteklerin denetim açıklarını kullanarak, başka amaçların aracına dönüşmektedir. Yargı, başka amaç ve isterlerin kendilerini müzekkerelerin satır aralarına gizleyerek, oluşturulan maharetli kulaklarla özel yaşamı ayrıntılarına değin betimlenmekte, betimlenen özel yaşam, en olmadık zamanda ağlar aracılığıyla servis edilmektedir. Müzekkere ve karar içerikleri büyüteç altına alındığında, yasa yapıcının, izlenmenin etki ve sınırlarıyla kimin, neden, ne zaman ve niye izlendiğine dair istekleri likit ve lokalize etmek ereğiyle kaleme aldığı, uygulamanın ise 3 ve 4. fıkralarla emredilen ayinleri izlemekte ve koşulları taşımakta akim kalmaktadır.
Özel hayatı askıya alan bireyin mahremiyetini herkese açan aşkın bu yetki, etkisini hukukla sınırlı tutmamakta, hayatı ortaya saçılan birey, aşkın kararlarla trajedi yaşamaya zorlanmaktadır. Aşkın yorumların, alınan önlemlerle kısıtlanması, kesin bir çözüm üretmekten uzaktır. Tanımlanmamış kimselerin, boşlukları zorlayarak bireyin defolu kararlarla herkesin gözü önünde yaşamaya zorlamasına, yargı izin vermeyi şiddetle reddetmek ve birey ve toplumu meşru ve hukuki olmayan, usuli rasyonaliteyi sonuna değin zorlayan kararların, çok geçmeden kendisini de etkilemekte tereddüt etmeyeceğini öngörmek zorundadır. Gerekçe defolarıyla yola çıkan iletişimin tespiti kararları, toplumun genetiğiyle oynayarak, paranoyak bir topluma inşasına kalkışırken, usuli geçerlilik normlarının önerilerini yargıçlar ve savcıların katkısıyla hafife almaktadırlar.
21-Denetimli Serbestlik
Bireyi özgürlüğü bağlayıcı cezanın yakıcılığından uzaklaştırarak ıslahı hedefleyen önemli bir yaptırım türü veya muhakeme hukukunun amaçlarına kendince katkı sunan yüzü topluma dönük önemli bir enstrümandır.
İnfaz kurumu, bireyi topluma kazandıran bu kararları, kusurlu tebliği işlemleriyle uygulanmaz kılmakta, bu şekilde mahkemeye iade edilen hüküm üzerine başlayan yargılama sonucunda, seçenek yaptırım yerini özgürlüğü bağlayıcı cezaya terk ederek, birey kendisinden bağımsız kusurların etkisiyle alternatif yaptırımdan yararlanma imkân ve kolaylığından mahrum bırakılmaktadır. Almaşık yöntemler üzerine inşa edilen beklentiler, araya giren ve tebligat imkânsızlığına yaslanan sözde gerekçelerle, yaşama geçme şansını büyük ölçüde yitirmektedir.
Tebligat engeline takılan almaşık yaptırım, özgürlük bağlayıcı cezayla yer değiştirdiğinde, bulunamayan birey soluklanmadan cezaevine gönderilmektedir. İnfaz ve yargılama hukukunun ereklerine kaynak aktarmada iddialı bu kurumun, uygulamanın yarattığı engellerle iş göremez hale gelmesi, dünyanın mükemmel saydığı bir kurumun, onu uygulayanların yarattığı engellerle hiçleşebileceği anlaşılmak zorundadır. Yasama ve yürütme, yargıya ciro ettikleri bu kurumların işlerliğini sağlayacak koşulları tartmadan, yola çıkmalarının iş yükü, infaz riski gibi engellere takılacağını unutmamaları gerekir. Uzlaşma, denetimli serbestlik ve benzer kurumlar, alt yapı noksanı, organizasyon bozukluğu ve sair yetersizliklerin yarattığı psikolojik girdapta can çekişmektedir. Yargıcın içselleştirmediği bir idealin işlerlik şansı yoktur. Yasama büyük projelerini yaşama geçirecek bu parametreyi doğru sonuç verecek bir denklemde kullanmak mecburiyetindedir.
Hipokrat Yemini, hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının mesleklerini icra ederken uyacaklarına dair ettikleri yemindir. Günümüzde Tıp Etiği kurallarının temelini ve tarihsel kaynağını Hipokrat Yemini oluşturmaktadır.
Hipokrat
Antikçağ filozofu Hipokrat (Hippokrates) tarafından yazıldığı kabul edilmektedir. Antikçağdan sonra önemini yitiren yemin, Avrupa Aydınlanması sonrasında meslek etiğinin gelişmesi neticesinde yeniden gündeme gelmiştir. İlk tıp etiği kuralları, 1794 yılında İngiliz doktor Thomas Percival tarafından yazılmış ve 1846 yılında Amerikan Tabipler Birliği tarafından kabul edilmiş, 1948 yılında Dünya Tabipler Birliği tarafından Cenevre Bildirgesi ve Hekimlik Andı ilan edilmiştir. Dünya Tabipler Birliği tarafından ilan edilen ve çağa uygun şekilde güncellenen bildirge ve yeminin Türkiye’de ki tüm hekim adayları tarafından benimsenmesi Türk Tabipler Birliği tarafından zorunlu görülmektedir.
Hipokrat Yemini-Klasik Versiyon
Hekimlik Andı ile birlikte Tıp Fakültelerinden mezun olan öğrenciler de ayrıca yemin etmekte, bu yemin metinleri farklılık arz etmektedir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] HİPORAT: Tıp ilminin babası olarak kabul edilen Hipokrat (Hippocrates) İsa’dan önce 460 yılında Kos adasında doğmuştur. Babası Heraklides de hekimdir. Yaşadığı dönemdeki insanlar gibi hastalıkların olağanüstü güçlere bağlamamış, her hastalığın rasyonel bir açıklaması olduğuna inanmıştır. Bilimsel çalışmalar yapmış, tıp bilimini inşa etmiştir. Hipokrat, Zatürre ve sara hastalığını ilk tanımlayan tıp insanı olmuştur. Düşünce ve duyguların genel inanışın aksine kalpten değil beyinden kaynaklandığını ilk defa ortaya atan kişidir. Kos adasında bir tıp okulu kurmuş, etik üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Günümüzdeki Tıp Etiği Kurallarının temelini atmış, tıp etiği alanında Hipokrat ismi simgeleşmiştir. Yetmiş civarında kitabı bulunmaktadır. Hipokrat Yemini, Hipokrat’ın ardılları tarafından yazılmıştır. MÖ 377 yılında ölmüştür. [/box]
Türkiye’de tıp fakültesini bitiren öğrenciler; “Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”şeklinde yemin etmektedir.
Hipokrat Yemini
“Hekim Apollon, Aesculapios, Hygeia ve Panacea adına, bütün Tanrılar ve Tanrıçaların şahitliğinde yemin ederim ki, aşağıdaki andımı kabiliyetim ve gücüm yettiğince yerine getireceğim.
Bu sanatı bana öğreteni ebeveynim yerine koyacağım, hayatımı onunla paylaşacağım ve ihtiyacı olursa mallarımı onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşlerim gibi bakacağım, istedikleri taktirde bu sanatı onlara ücretsiz ya da yazılı bir söz almaksızın öğreteceğim, bilgilerimi oğullarıma, ustalarımın oğullarına, ve bu mesleğin kurallarını kabul edenlerden başka kimseye öğretmeyeceğim. Tedavi reçetelerimi kabiliyetim ve gücüm yettiğince hiçbir zaman birisine zarar vermek için değil, hastalarımın iyiliği için kullanacağım. Hiç kimseyi memnun etmek için ölümcül bir ilaç reçete etmeyeceğim gibi, ölümüne neden olabilecek bir tavsiyede dahi bulunmayacağım. Bir kadına düşük yaptıracak aletler vermeyeceğim. Hayatımın ve sanatımın saflığını koruyacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olduğu aşikar olanlar için bile kullanmayacağım, bu işi ehillerine bırakacağım. Gittiğim her eve sadece hastanın iyiliği için gireceğim, kendimi hastalık yapıcı etkenlerden ve özellikle de ister hür ister köle olsun kadın ve erkeklerle aşkın hazlarından uzak tutacağım, sanatımın icrası esnasında ya da günlük hayatımda bana gelen ve yayılmaması gereken bilgileri sır olarak tutacağım ve hiçbir zaman açmayacağım. Bu andımı tuttuğum sürece, hayatım ve sanatımın icrası bana mutluluk versin, tüm insanlar tarafından her zaman saygı göreyim, eğer yeminimden dönersem bunun zıddı bana az gelsin.”
Hastanın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime,
Hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime,
İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime,
Görevimle hastam arasına ; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime ,
Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağıma,
Mesleğimi vicdanımla, onurumla ve iyi hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma,
Hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime,
Mesleğimi bana öğretenlere, meslektaşlarıma ve öğrencilerime hak ettikleri saygıyı ve minnettarlığı göstereceğime,
Tıbbi bilgimi hastaların yararı ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için paylaşacağıma,
Hizmeti en yüksek düzeyde sunabilmek için kendi sağlığımı, esenliğimi ve mesleki yetkinliğimi korumaya dikkat edeceğime,
Tehdit ediliyor olsam bile, tıbbi bilgilerimi, insan haklarını ve bireysel özgürlüklerini çiğnemek için kullanmayacağıma,
Sivil Toplum Örgütü veya Sivil Toplum Kuruluşu, siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel, hukuki ve benzeri alanlarda faaliyet gösteren, resmi kurum statüsü taşımayan, bağımsız olarak çalışan, gönüllülük esasına dayalı, kar amacı taşımayan kuruluştur.
Sivil Toplum Örgütünün gelirleri üyelerinden aldığı aidatlar ile topladığı bağışlardan oluşmaktadır. İktisadi işletmesi olan ve bu işletmelerden gelir elde eden sivil toplum kuruluşları da bulunmaktadır.
Dar anlamda vakıf ve dernekleri kapsayan Sivil Toplum Örgütleri geniş anlamda oda, sendika, meslek örgütü ve diğer kuruluşları da içine almakta, topluma, bireylere ve üyelerine yararlı faaliyetler yürütmektedir. Sivil toplum kuruluşunun ilgi alanına duyarlı bireylerin bir araya gelerek eğitim, sağlık, çevre, kültür, insan hakları, bilim ve teknoloji gibi toplumun temel sorunlarına çözüm bulmak amaçlanmaktadır.
Demokratik değerlere sahip toplumlarda tüm ihtiyaçların devlet tarafından tek başına karşılanamaması nedeniyle Kamuya Yararlı Dernekler de bulunmakta ve bu dernekler devlet tarafından resmi olarak desteklenmektedir.
Sivil toplum örgütlerinin en önemli özelliği hizmetin para karşılığında verilmemesi, topluma dönük faaliyetlerin gönüllü olarak yapılmasıdır. Sivil Toplum Örgütlerinin tek amacı topluma hizmet etmek, toplumun sorunlarına çözüm bulmak ve hizmetlerinin karşılığında ücret almamaktır. Dayanışma prensibi ile çalışan bu kuruluşlar; örgütlenmelerini ve faaliyetlerini devletin koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştirir ve devletin yetersiz kaldığı hizmetlerde halkın yararına çalışırlar.
İnternet ve Daha Geniş Dijital Dünyada Hukukun Üstünlüğü(The rule of law on the Internet and in the wider digital world) konulu tematik belge, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Hukuku Çerçevesinde, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Douwe Korff tarafından 2014 yılında kaleme alınmıştır.
Douwe Korff, önde gelen bir insan hakları ve veri koruma uzmanıdır. Bu alanlarda Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği kurumları ile birlikte çalışmaktadır. Londra Metropolitan Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk Profesörü olarak çalışmaktadır.
Günümüzde, insan haklarımızın önemli bir kısmı İnternet ve dijital ortamda kullanılmaktadır. Fakat, insan hakları aynı mecralarda ihlal edilebilmektedir. Belgenin ana mantığı yeni imkan ve risklere dayanmakta, dijital çağda hukukun üstünlüğünün sürdürülebileceğini sağlamayı hedeflemektedir. Özellikle; ifade özgürlüğü, veri koruma, gizlilik, siber suçlar ve ulusal güvenlik denklemine odaklanılmaktadır.
İnternet ve Daha Geniş Dijital Dünyada Hukukun Üstünlüğü
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından yayımlanan tematik belge, Özet ve Komiser’in Tavsiyeleri
Özet
Bu tematik belge, giderek aciliyet kazanan bir sorunu ele almaktadır: internette ve onu içeren geni dijital dünyada, hukukun üstünlüğünün yerleşmesini ve kalıcı hale gelmesini nasıl sağlayabiliriz?
1. bölüm çevrimiçi etkinliklerin kapsamını ve bu ortama yönelik tehditleri ele almaktadır;
2. bölüm yavaş yavaş oluşmakta olan “internet yönetimi” ilkelerini tartışmakta ve ABD (ve Avrupa özelinde, Birleşik Krallık) tarafından dijital dünya üzerinde uygulanan özel denetime ve bu denetimin internette neden olabileceği bölünmeye dikkat çekmektedir.
3. bölüm hukukun egemenliğinin uluslararası standartlarının bir taslağını çıkarmakta ve hukukun bu yeni alanda uygulanmasında ortaya çıkan bazı sorunlara değinmektedir. 4. bölüm ise daha önceki bölümlerde ortaya çıkan temel konulara – ifade özgürlüğü, özel şirketlere devredilen kolluk görevi, verilerin korunması, bilişim suçları ve millî güvenlik – daha detaylı bir bakı getirmekte ve bu kavramların gerektirdiği hassas dengeleri tartışmaktadır.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, bu tematik raporda ortaya atılan konularla ilgili bazı tavsiyeler oluşturmuştur; bunlar da Özet’in hemen arkasında yer almaktadır.
İnsan etkinlikleri için yeni bir ortam
Bugün yerel, bölgesel ve küresel etkinliklerimizde bize yeni araçlar sunan, küresel ve dijital bir ortamda yaşıyoruz. Bu etkinliklere siyasi aktivizm, kültürel alışveriş ve insan haklarının kullanımının yeni türleri de dâhil. Bu etkinlikler, “aslında gerçek değil” diyebileceğimiz anlamda sanal değiller. Tam tersine, gerçek vatandaşların yaşamlarının önemli bir bölümünü oluşturmaktalar. İnternete ve dijital medyaya ulaşımımızın kısıtlanması ve çevrimiçi etkinliklerimizin ya da elektronik iletişimlerimizin izlenmesine yönelik girişimler, bizim temel haklarımız olan ifade ve bilgi alma, örgütlenme, mahremiyet ve özel yaşam özgürlüklerimize (ve muhtemelen din ve inanç özgürlüğü ya da adil yargılanma hakkı gibi diğer haklarımıza da) bir müdahale oluşturmaktadır.
Yeni küresel dijital ortam, elbette aynı zamanda hukuksuz davranışlar için de yeni bir alan oluşturmaktadır.
Örneğin nefret söylemi ya da çocuk pornografisinin yayılması, şiddete kışkırtma, telif hakkı ihlalleri (“korsanlık”), dolandırıcılık, kimlik hırsızlığı, kara para aklama ve zararlı yazılımlarla (mesela truva atı yazılımları ya da solucanlarla) elektronik iletişim altyapısının kendisine yapılan saldırılar ya da “hizmet reddi” (“denial of service”) saldırılarını sıralayabiliriz. Bilişim suçları ve bilişim güvenliği önemli sorunlar haline gelmiştir.
Bu tehditler her geçen gün daha da ulus aşırı hale gelmektedir; dolayısıyla bilişim suçları, bilişim güvenliği ve terörle mücadele etme gerekliliği ile ilgili geniş bir uluslararası fikir birliği mevcut olmakla birlikte, ayrıntılar hakkında, neyin tehdit sayılacağı konusunda bile, pek bir mutabakat yoktur.
Burada dört mesele öne çıkmaktadır.
Birinci olarak, bilişim suçlarını engellemeye yönelik devlet faaliyetleri, bilişim güvenliğine yönelik tehditler ve millî güvenliğe yönelik tehditler giderek birbirinin içine girmektedir; bu tip faaliyetler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmakta ve bunlarla uğraşan kurumlar ve kuruluşlar giderek birbiriyle daha yakın çalışmaktadır. İkincisi; devletler artık tüm bu konulardaki eylemlerini koordine etmektedirler. Üçüncü olarak; millî güvenlik ve istihbarat kuruluşlarının çalışmaları giderek bireylerin ya da grupların dijital ortamdaki faaliyetlerinin izlenmesine dayalı hale gelmektedir. Dördüncü olarak; suç işlendikten sonra hukuki yaptırım uygulamaktansa, artık istihbarat ve önlemeye önem verilmektedir. Bu da, daha önce gizli servislere özgü olan teknikleri ve teknolojileri şimdi emniyet teşkilatlarının kullanması anlamına gelmektedir.
Dijital ortamın doğası Tehlikeli veri
“Büyük Veri” (eylemlerimizle ilgili verilerin paylaşıldığı ve/veya bütün olarak birilerinin çıkarına kullanıldığı) ve “Eşyaların interneti”nin (giderek daha fazla fiziksel nesnenin – eşyaların – internet üzerinden tanıtıldığı) çağında, anonim kalmayı sağlamak giderek zorlaşmaktadır: Ortada ne kadar çok veri varsa, bir kişinin kimliğini tespit etmek de o kadar kolaylaşmaktadır. Dahası, Büyük Veri’nin daha da ince ve karmaşık şekillerde madenlenmesi, kullanıcı profillerinin oluşturulmasına yol açmaktadır. Her ne kadar bu profiller nadir durumları saptamakta kullanılsa da (örneğin geniş bir veri grubundan – diyelim Yolcu İsim Kayıtlarından – bir teröristi bulmak) güvenilir değildir ve istemsizce de olsa ırk, cinsiyet, din ya da milliyet üzerinden ayrımcılığa neden olabilir. Bu profiller öyle karmaşık şekillerde oluşturulmaktadır ki, bunlara dayalı kararlar filen sorgulanamaz hale gelmektedir, hatta bu kararları uygulayanlar bile altta yatan mantığı tamamen kavrayamamaktadır.
Dijital ortam tamamen kendi yapısı nedeniyle mahremiyete ve diğer temel haklara zarar verebilir ve kararların hesap verebilir şekilde alınmasını engelleyebilir. Bu nedenle mahremiyet haklarını zayıflatarak ya da yok ederek, iletişim ya da örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayarak hukukun üstünlüğünü zayıflatma ve keyfi müdahalelere neden olma potansiyeli çok büyüktür.
Küresel ve özel fakat gökte değil
İnternetin açık yapısı nedeniyle (ki bu onun en büyük gücüdür) ağ üzerindeki herhangi bir uç nokta hemen hemen tüm diğer uç noktalarla iletişim kurabilir. Bunun için en verimli olarak hesaplanan yolu izler; veriler çeşit çeşit anahtarlardan, yönlendiricilerden ve kablolardan akarak geçer: Bu internetin fiziksel altyapısıdır. Elektronik iletişim
sistemi kendi doğası nedeniyle ulus aşırıdır, hatta küreseldir; altyapısı ise, ‘Bulut’ tanımlamasına rağmen aslında fizikseldir ve gerçek mekanlara yerleştirilmiştir. Şu anda bu fiziksel bileşenlerin pek çoğu ABD’dedir ve devlet kurumları tarafından değil özel kuruluşlar tarafından yönetilip denetlenmektedir.
İnternetin ana altyapısı, dünyanın okyanusları ve denizleri altından geçen yüksek kapasiteli fiber optik kablolardan ve onlara karadan bağlanan kablo ve yönlendiricilerden oluşur.
Avrupa için en önemli kablolar, kıta Avrupa’sından Birleşik Krallık’a, oradan da Atlas Okyanusu’nun altından ABD’ye giden kablolardır.
Amerikan şirketlerinin İnternet ve Bulut’taki egemenliği göz önüne alındığında bu kabloların Avrupa’ya gelen ve Avrupa’dan çıkan verinin hemen hemen tamamı dâhil olmak üzere dünyanın tüm internet trafiğinin ve internet tabanlı iletişim verisinin büyük bir oranını taşıdığı görülür.
Denetim kimde?
İnternet denetimi
Avrupa Konseyi ve başka merciler tarafından, uluslararası kamu hukukunun ve uluslararası insan hakları hukukunun çevrimiçi ve çevrimdışı ortamlarda eşit uygulanması ve internette hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayan önemli internet yönetişimi ilkeleri ortaya konmuştur. Bu ilkeler internet yönetişiminin çok paydaşlı yapısını kabul etmekte ve desteklemektedir; ayrıca kamu ve özel sektörü yeni teknolojilerin, hizmetlerin ve uygulamaların tasarımı da dâhil olmak üzere tüm işlemlerinde ve etkinliklerinde insan haklarını ön plana almaya teşvik etmektedir. Devletleri de, başka milletlerin egemenliklerine saygı göstermeye ve kendi bölgesel yargı yetkilerinin dışında kalan kişilere ya da kurumlara zarar verecek faaliyetlerden kaçınmaya çağırmaktadır.
Fakat bu ilkeler hala büyük oranda sözde kalmakta ve bir iyi niyet ifadesinden öteye gidememektedir: Bu ilkelerin gerçekte uygulanmasını sağlayacak internet yönetimi düzenlemelerinde hala eksiklikler bulunmaktadır.
Aynı zamanda, internet yönetişiminin hesaba katması gereken bir gerçek – kısmen şirketlerinin baskınlığından, kısmen de geçmişten gelen düzenlemelerden dolayı – ABD’nin internet üzerinde dünyanın tüm devletlerinden daha fazla denetiminin olmasıdır. ABD’nin, yakın ortağı Birleşik Krallık ile birlikte, internet altyapısının büyük bölümüne erişimi vardır.
Daha önce ABD Millî Güvenlik Kurumu içerisinde bir yüklenici şirket hesabına çalışmış olan Edward Snowden, ABD ve Birleşik Krallık’ın bu denetim ve erişim kabiliyetlerini internetin, küresel elektronik iletişim sistemlerinin ve sosyal ağların kitlesel olarak gözetlemesi amacıyla kullandıklarını ifşa etmiştir. Devletlerin Snowden’in bu açıklamalarına internetin bölünmesi ile cevap verebileceğine dair korkular bulunmaktadır; ülkeler ya da bölgeler, kendi verilerinin sadece yerel yönlendiriciler ve kablolar aracılığıyla yönlendirilmesi ve yerel bulutlarda depolanmasını isteyebilirler. Bu, küresel ağa ulusal bariyerler yaratarak, bildiğimiz anlamıyla interneti yok etme riski taşımaktadır. Eğer ABD, interneti ve küresel iletişim sistemlerini etkileyen faaliyetlerini uluslararası insan hakları standartlarına daha uygun hale getirmezse, bu şekilde kesintili bir internet yaratmaya doğru ilerleyişi durdurmak zor olacaktır.
Özel sektör denetimi
İnternetin ve diğer dijital ortamların büyük bölümünün altyapısı özel kuruluşların elindedir, bunların çoğu da ABD şirketleridir. Bu sorunlu bir durumdur çünkü şirketler doğrudan uluslararası insan hakları hukukuna tabi değildir – uluslararası hukukun direk özneleri devletler ve hükümetlerdir – ve bu tip şirketlerden tazminat elde etmek çok daha zordur. Ayrıca, özel kuruluşlar kuruldukları ya da faaliyet gösterdikleri ülkelerin ulusal kanunlarına bağlıdır ve bu kanunlar her zaman uluslararası hukuk ya da uluslararası insan hakları standartlarına uygun değildir: internet üzerindeki faaliyetlere uluslararası insan hakları hukukuna aykırı kısıtlamalar (genelde ifade özgürlüğü anlamında) getirebilirler; ya da, örneğin internet faaliyetlerinin ya da elektronik iletişimin izlenmesi gibi konularda uluslararası insan hakları hukukuna aykırı müdahalelerde bulunabilir veya bu müdahalelere izin verebilirler; ve bu tip eylemler sınır ötesi şekilde, diğer devletlerin egemenliklerini ihlal edecek şekilde uygulanabilir.
Ulusal hukukun, dijital dünyanın önemli bir kısmının kontrolünü elinde bulunduran özel şirketlerin faaliyetlerine uygulanması son derece karmaşık ve hassas bir konudur.
Tabii ki devletlerin interneti ya da elektronik iletişim sistemlerini kullanan suç faaliyetleriyle mücadele hakkı, hatta görevi vardır. Bu nedenle doğal olarak özel sektörün de işbirliğini isterler. Sorumlu şirketler de ürün ve hizmetlerinin suç amacıyla kullanılmasını engellemek isteyeceklerdir. Bununla birlikte, bu tip durumlarda devletler hem uluslararası insan hakları taahhütlerine bire bir uygun davranmalı hem de diğer devletlerin egemenliklerine tamamen saygı göstermelidir. Özellikle devletler, aracıların “gönüllü” olarak insan haklarını kısıtlamaya teşvik ederek anayasal ya da uluslararası yükümlülüklerinden kaçmaya çalışmamalı, şirketler de bireylerin insani haklarına saygı göstermelidir.
Dijital ortamda hukukun üstünlüğü
Hukukun üstünlüğü
Hukukun üstünlüğü, devletin kendisi de dâhil, kamu ve özel olmak üzere tüm kişi, kurum ve kuruluşların yasalar karşısında sorumlu olduğu bir yönetim ilkesidir. Söz konusu yasalar resmen açıklanmış olmalı, herkese eşit bir şekilde bağımsız bir yargı tarafından uygulanmalı, ve uluslararası insan hakları kuralları ve standartlarına uyumlu olmalıdır. Hukuk karşısında eşitlik, hukuki sorumluluk, hukukun uygulanmasında adalet, güçler ayrımı, karar verme sürecine katılım, hukuki kesinlik, keyfiyetten kaçınma ve yöntemsel ve yasal şeffaflık ilkelerine bağlılık ilkelerini de içinde barındırır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından geliştirilmiş temel “hukukun üstünlüğü” kriterleri
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kendi dava hukuku içinde, ayrıntılı “hukukun üstünlüğü” kriterleri geliştirmiş ve bu kriterler başka uluslararası insan hakları organları tarafından da benimsenmiştir. Bu kriterleri karşılayabilmek için temel haklar üzerindeki tüm kısıtlamalar net, kesin, kolay ulaşılır ve öngörülebilir yasal kurallara dayanmalıdır ve açık bir biçimde meşru amaçlara hizmet etmelidir; “gerekli” ve ilgili meşru amaçla “orantılı” olmalıdır (belli bir “takdir payı” dâhilinde); ve bu şartların ihlal edildiği iddiasıyla başvurulabilecek “etkili bir [tercihan yargısal] hukuk yolu” bulunmalıdır.
Ayrım yapmadan “herkes
İnsan haklarının “herkese”, tüm insanlara uygulanması şartı, 1945’ten beri uluslararası insan hakları hukukunun en önemli özelliklerinden biridir: bunlar insan haklarıdır, sadece vatandaş hakları değildir. Bu nedenle, çok sınırlı istisnalar dışında, tüm devletlerin, insan haklarını etkileyen ya da ona müdahale eden tüm kanunları, yaşanan yer ya da milliyete dayanan ayrımcılıklar da dâhil “hiçbir tür” ayrım yapmadan “herkese” uygulanmalıdır.
İnternetin işleyişinde ABD’nin ve ABD şirketlerinin özel konumu dolayısıyla, ABD’deki anayasal ve kurumsal yasal çerçeveler özel öneme sahiptir. Buna karşın, insan hakları hukukunun yukarıda bahsedilen ilkesine aykırı olarak, ABD Anayasasında ve dijital ortamı ilgilendiren çeşitli ABD yasalarında yer alan pek çok insan hakları güvencesi, sadece ABD vatandaşlarına ve ABD’de yaşayan ABD vatandaşı olmayan kişilere uygulanmaktadır (“ABD kişileri”). İfade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünü kapsayan Birinci Anayasa Değişikliğinden, ABD vatandaşlarını “arama emri olmadan yapılan aramalara” karşı koruyan Dördüncü Anayasa Değişikliğinden ve millî güvenlik ve istihbarat ile ilgili yasalarca (FISA Değişikliği ve Patriot Yasaları) sağlanan aşırı izlemelerden (sınırlı) korunma haklarının çoğundan sadece “ABD kişileri” yararlanabilmektedir.
“[Sözleşmeye taraf devletin] [toprakları ve] Yetki alanı dâhilinde”
Devletlerin uluslararası insan hakları hukuku altındaki sorumluluklarına sınır ötesi eylemlerinde de uyma görevi
Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICCPR) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (ECHR) de dâhil olmak üzere başlıca uluslararası insan hakları anlaşmaları, devletleri bu anlaşmalarla belirlenmiş insan haklarını “yargı yetkilerine tabi olan herkes için” “sağlamaya” ya da “güvence altına almaya” zorunlu kılar. Bu zorunluluğa, – yakın zamanda İnsan Hakları Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yeniden doğrulandığı gibi – giderek daha fazla bölgesel değil, işlevsel bir anlam verilmektedir. Diğer bir deyişle, her bir devlet fiziksel denetimi altında olan ya da hakları kendisinin (ya da kurumlarının) eylemleri tarafından etkilenen herkes için bu hakları sağlama ya da güvence altına almak zorundadır.
Bu da demektir ki devletler, bireylerin insan haklarını etkileyebilecek her işlemlerinde – sınır ötesinde gerçekleşen ya da sınır ötesi tesiri olan eylemlerde bulunduklarında dahi – uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymalıdırlar.
Yaşadıkları yerden, milliyetlerinden ve diğer durumlarından bağımsız olarak, verileri Avrupalı denetleyiciler tarafından işlenen tüm bireyleri koruyan Avrupa veri koruma hukukunun takdir ettiği üzere, yukarıda bahsettiğimiz zorunluluğun –dijital dünyanın yapıtaşı olan– veri için, özellikle de kişisel veri için, özel sonuçları vardır. Fakat ABD, uluslararası insan hakları hukukunun bu şekilde uygulanmasını resmi olarak reddetmektedir. Dijital ortamda ABD’nin (ve bu ülkenin yargı yetkilerine tabi ABD şirketlerinin) baskınlığı göz önünde bulundurulduğunda bu durum, bu yeni ortamda hukukun egemenliğine ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Başta ifade özgürlüğü olmak üzere, rakip veya çelişen kanunların çevrimiçi etkinliklere eşzamanlı olarak uygulanmasının zorluğu
Birbiriyle rekabet eden – ve çelişen – farklı ulusal kanunların uygulanması sorunu, internet üzerinde hukukun üstünlüğünü güvence altına almak için acil olarak ele alınması gereken bir konudur. Burada söz konusu olan, hükümetlerin uluslararası hukuka uygun ve demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı tedbirleri alma hakkı değildir. Bu sınırlar dahilinde, hükümetler elbette yetki alanlarına giren düzenlemelerle ilgili kararlar vermekte özgür olmalıdır. Konu, hükümetlerin ya da mahkemelerin, bireylerin kendi yaşadıkları ülkenin kanunlarına uygun davrandıkları halde haklarının üçüncü ülkelerin kanunlarına dayanarak kısıtlanmasına yol açabilecek önlemler alabilme gücü ve hakkıdır. Bireyler, yabancı kanunların aksine, kendi ülkelerinin kanunlarını bilir ya da bilebilir ve bu kanunların nasıl uygulanacağını öngörebilir.
İlke olarak, yaşadıkları ya da kuruldukları ülkeden bilgiyi ulaşılabilir kılan kişi ve kuruluşlar, bu ülkenin kanunlarına uymak zorunda olmalıdır; yabancı web sitelerindeki materyallere, bu materyallerin yaşadıkları ülkede kanun dışı olduğunu bilebilecekken ve de bilmesi gerekirken ulaşan ya da indiren kişilerin ise, yaşadıkları ülkenin kurallarına uyması beklenebilir. Devletlerin uluslararası hukuka göre yasadışı olmayan yabancı materyaller üzerinde yargı yetkisi kullanması, materyaller ya da bunların yayıcısı ile tedbiri alan devlet arasında net ve yakın bir bağlantının bulunması gibi durumlar dışında, prensipte sınırlı kalmalıdır.
İnsan hakları ve özel kuruluşlar
İnsan hakları hukuku ve Ruggie ilkeleri ile Avrupa Konseyi ve diğer rehber ilkeler
Uluslararası insan hakları hukuku temelde yalnızca devletleri ve kamu yetkililerinin eylemlerini (ya da ihmallerini) bağlar. Fakat şimdi şirketler tarafından uygulanması planlanan yeni uluslararası standartlar ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlileri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin İş Dünyası ve İnsan Hakları Özel Temsilcisi John Ruggie tarafından tasarlanmış BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri (Ruggie İlkeleri)’dir. Fakat Ruggie İlkeleri hala ev sahibi devletlerin, şirketlerin yaptığı insan hakları ihlallerine karşı yapması gereken görevlere odaklanmaktadır. Bunun tersi olan durumla, yani devletlerin şirketlerden onların uluslararası insan hakları kanununu ihlal etmesine neden olacak taleplerde bulunması ile ayrıntılı olarak ilgilenmez.
Avrupa Konseyi ve diğer merciler tarafından, hükümetlerin ya da diğer özel kuruluşların uluslararası insan hakları kanununu ihlal edebilecek önlemleri destekleme taleplerini karşılamak durumunda kalan (ya da bu duruma düşme ihtimali olan) şirketlerin sorumlulukları hakkında daha fazla rehberliğin geliştirilmesi önemli görünmektedir.
İnternet ve e-iletişim şirketlerinin, devletlerin talimatıyla – ya da “teşvikine” dayanarak – fltreleme ya da engelleme yapması
İnternetteki materyalleri suç saymanın dışında –ki bu, materyaller başka bir ülkede üretildiğinde geriye dönük olarak, yani materyaller yayınlanıp erişildikten sonra, sıklıkla gerçekleşmekte–, devletlerin çevrimiçi belli materyallere ve bilgiye erişimi engelleme çabaları gittikçe artmaktadır. Bu tür engelleme ya da filtreleme, iletişimleri inceleyip daha önce belirlenmiş ölçütlere dayanarak bu materyalin talepte bulunan alıcıya (genelde interneti gezmekte olan birisine) iletilip iletilmeyeceğine karar veren bir yazılım ya da donanım tarafından gerçekleştirilmektedir.
Bu durumda, baskıcı devletlerin muhalif web sitelerini, ya da dine dayalı rejimlerin, dine hakaret olarak gördükleri web sitelerini engellemeye çalışması bir bakıma şaşırtıcı değildir. Fakat, hukukun egemenliğine saygı gösterdiği kabul edilen devletler de –Avrupa Konseyine üye devletler de dâhil – kabul edilemez buldukları materyallere erişimi her geçen gün daha fazla engellemeye çalışmaktadır. Ya da, daha sinsice ve kendilerini sorumluluktan soyutlayacak şekilde, internetin geçit denetçilerini (internet servis sağlayıcıları ve GSM operatörleri) bu işi açık ve net olan kamu hukuku yasal çerçevesinin dışında, “gönüllü” olarak yapmaya teşvik etmektedirler.
Genellikle, demokratik ülkelerde, engelleme ve filtreleme önlemleri, en azından başlangıçta resmi olarak, ırkçı ya da dinci “nefret söylemi” ya da çocuk pornografisi gibi meşru hedeflere yönelmekteydi.
Fakat sistemlerin çalışma yöntemlerinde önemli kusurlar bulunmaktadır:
engelleme, doğası gereği (kasıt olmaksızın) yanlış pozitifler (yasaklanan materyali içermeyen sitelerin engellenmesi) ve yanlış negatifler (yasaklanan materyali içeren sitelerin filtreye takılmadan geçmeyi başarması) yaratma ihtimali taşır;
genellikle belli web sitelerini engellerken diğerlerini engellememeye yönelik ölçütler ve engellenmiş web sitelerinin listesi en iyi ihtimalle pek şeffaf değildir, en kötü ihtimalle ise gizlidir;
neyin engellenip neyin engellenmeyeceği kararının – bilinçli olarak – özel kuruluşlara bırakıldığı durumlar başta olmak üzere, itiraz süreçleri külfetli olabilir, pek bilinmiyor olabilir ya da hiç bulunmayabilir;
engelleme önlemlerini atlatmak, fazla teknik becerisi olmayan kişiler için bile oldukça kolaydır;
en önemlisi, çocuk pornografisi ile ilişkisi özelinde, engelleme, asıl sorunun (yani söz konusu çocukların tacizinin) üzerine gitmekte tamamen başarısız kalır.
Yukarıdaki sorunlar, şu gerçekle birleşerek daha da büyümektedir: devletler çocuk pornografisi ve nefret söylemi gibi en ciddi konulara karşı site engellemeye bir kez başladıklarında, bunu hoşlarına gitmeyen başka alanlara doğru genişletme eğilimindedir. Küresel olarak, Avrupa da dâhil olmak üzere, devletler tarafından sadece nefret söylemi ve terörizm savunusu olan siteleri değil, örneğin cinsel haklar ya da azınlık hakları hakkında siyasi tartışmalar ya da bilgilerin bulunduğu siteleri de engellemeye yönelik girişimler olmuştur.
İçeriğin bir yasaya dayanarak engellendiği durumları, hukuki temeli olmayan engellemelerden ayırmak yararlı olacaktır. Engelleme önlemlerine meşru hedef olan belli içeriklerin bulunduğu tartışılmaz bir gerçektir (yasa dışı içeriğin hukuki olarak engellenmesi). Fakat engelleme önleminin amacı ve onu gerçekleştirmek için kullanılan fili teknik araçlar, önlemin orantılı ve dolayısıyla hukuki olup olmadığını belirlemedeki önemini hala korumaktadır – örneğin, eğer söz konusu içeriğe tesadüfen erişimin önemli düzeylerde olduğuna dair bir belirti yoksa ve engelleme önleminden sonra kasıtlı erişim hala kolaysa, engellemenin orantılılığı daha tartışmalıdır.
Eğer hangi sitelerin engelleneceği kararı, engelleme hakkında sorumluluğu üzerine almayan devletler tarafından “teşvik edilmiş” özel kuruluşlara bırakıldıysa (içeriğin hukuki temel olmaksızın engellenmesi), konu daha da karmaşık hale gelmektedir. Birleşik Krallık ve İsveç gibi bazı ülkeler, İnternet Servis Sağlayıcıları ile yapılan gönüllü
düzenlemelere dayanan engelleme sistemleri başlatmıştır. Bu tip engelleme için, önlemin etkililiğine ya da orantılılığına dair kaygılar hala geçerliliğini korurken, bu durum yanıtlanması gereken daha genel ve temel bir sorunu ortaya çıkarmaktadır: Bu engelleme önlemlerinin ne kadarı gerçekten gönüllü veya devlet ne kadar sorumlu? AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)’nin 10. maddesinin sadece kamu yetkililerinin bu hakka müdahalesinden bahsetmesi, devletleri böyle bir etkisi olan özel kuruluşların aldıkları önlemler karşısında temize çıkarmaz – özellikle de devletin bu önlemleri filen şiddetle teşvik ettiği durumlarda. Bu tür durumlarda, devlet bu tür bir sistemi yasama temeline oturtmadığı için sorumlu tutulabilir, çünkü bu tür bir temel olmaksızın kısıtlamaların yasalara dayandığı söylenemez.
Yakın tarihli bir kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi rastgele engelleme yapmanın tehlikelerine net olarak dikkat çekmiştir. Yıldırım – Türkiye vakasındaki hükmünde Mahkeme söz konusu önlemin – Atatürk’e saygısızlık olarak görülen bir Google sitesini engellemek için Google Sitesi tarafından barındırılan tüm web sitelerine Türkiye’den erişimin engellenmesinin – keyfi etkiler doğurduğu ve Google Sitesi tarafından sunulan tüm sitelerin toptan engellenmesine yol açtığı için, sadece rencide edici web sitesine erişimi engellemeye yönelik olduğunun iddia
edilemeyeceğini ifade etmiştir. Dahası, internet sitelerini engellemeye yönelik adli inceleme süreçlerinin, kötüye kullanmayı önleme ile ilgili ölçütleri karşılamakta yetersiz kaldığı görülmüştür, çünkü iç hukuk, belirli bir siteye yönelik engelleme emrinin genel olarak erişimi engelleyecek bir araç olarak kullanılmamasını sağlayacak koruyucu tedbirler sunmamaktaydı. Bu nedenle Mahkeme AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.
Telif haklarının korunması amacıyla, şirketlerin talebi doğrultusunda ve mahkeme emriyle başka şirketlerin uyguladığı rastgele derin paket muayenesi (DPI)
Yukarıda anlatılana benzer şekilde, fikri mülkiyet hakkı sahipleri korsan içerik paylaşımını sağladığı ileri sürülen sitelere karşı uygulamak üzere her geçen gün daha fazla filtre ve engelleme isteğinde bulunmakta ve iddia edilen paylaşımla alakalı olarak internet kullanıcılarının bilgilerine ulaşmayı giderek artan şekilde talep etmektedir. Bunun yöntemlerine internet servis sağlayıcılarının zorunlu DPI kullanımını sağlamak ve bu yolla muhtemel (ya da olası) hak ihlalcilerini saptamak da dâhildir. DPI, “denetçi”nin sadece “paket”in çıkış ya da varış noktalarına bağlı olarak kapsamlı üstveriyi değil, aynı zamanda bu iletişimlerin içeriğini de incelemesini gerektirmektedir.
“Paketler”, belirli bir içerikle ilişkilendirilmiş bir model ya da algoritmaya göre seçilip ayrılmaktadır. Fikri mülkiyet hakkı sahipleri için bu, telif hakkı koruması altındaki belli bir video ya da fotoğraftır. Fakat aynı teknoloji, özünde herhangi bir şeyin aranmasını mümkün kılmaktadır: belli bir siyasi konuşma, belli bir devrimci şarkı, ya da bir sendikanın bayrağı gibi. Bu önlemler, telif hakkı ihlali yapması muhtemel (ya da olası) olan birkaç tanesi saptanmaya çalışılırken bir servis sağlayıcının (ya da cep telefonu ağının) tüm kullanıcılarının gözetlenmesini gerektirdiğinden oldukça tacizkar olup, bu nedenle de ciddi gereklilik ve orantılılık sorunları ortaya çıkarmaktadır.
Hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hem de Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın kararları, bir İnternet Servis Sağlayıcı’nın (ya da cep telefonu operatörünün) yürüttüğü tüm iletişimlerin masum kullanıcılar kitlesi içindeki olası hak ihlalcilerini saptamak amacıyla rastgele filtrelenmesinin –yani genel izleme ve gözetleme yapılmasının– insan hakları kanununa aykırı olduğunu kuvvetle ima etmektedir.
Devletlerin sınır ötesi yargı yetkisi kullanımları
Yasama ve yürütme güçlerini, kendi fiziksel alanı üzerinde değil de başka bir devletin alanında tutulan veriyi ele geçirme ya da bu veri üzerinde denetim sağlamak için kullanan bir devlet, yargı yetkisini sınır ötesi olarak, başka bir devletin yetki alanında kullanıyor demektir. Bunu genel olarak, bu verileri diğer devlette bulunan sunuculardan çekmek için internetin fziksel altyapısını ve küresel iletişim sistemlerini kullanarak, ya da yurtdışındaki bu tür veriye erişimi bulunan özel kuruluşları başka bir ülkedeki sunuculardan ya da cihazlardan bu veriyi çekip devlete vermeye zorlayarak yapar.
Genel uluslararası kamu hukukuna göre, yabancı makamlara sınır ötesi icra yetkisi veren anlaşmaların yokluğunda, ilk devletin bunu ikinci devletin rızası olmadan yapması yasal değildir.
Meseleler ve aralarındaki denge Meseleler
İnternette ve daha geniş dijital dünyada hukuk düzenini kurmak ifade özgürlüğü, tüzel kişiler (özellikle anonim şirketler) ve insan hakları, veri korunması ve siber suçları etkileyen kuralların netleştirilmesini gerektirecektir. Buna bağlı alarak ele alınması gereken soru, bu yeni ortamda tüm bunlar arasındaki dengenin nasıl kurulması
gerektiğidir.
İfade özgürlüğü
İnternette ve daha geniş dijital ortamda yapılanlara ilişkin ulusal yasalar, özellikle de ifade özgürlüğüne dair olanlar, çoğu kez aynı anda uygulanmaya çalışılmakta ve çelişmektedir: birçok devletin yasalarına göre kişiler, bir ülke içinde ya da ülkeden çevrimiçi ya da elektronik yazışmalarla gerçekleşen bir ifadede, bu ifade bulunulan ülkede yasaya uygun olsa bile bir başka ülkenin yasalarına aykırıysa, bu ikinci ülkenin yasalarına göre bundan sorumlu tutulabilirler. Bu durum, internetteki ve o ortamdaki hukuk düzenine temelden bir tehdit oluşturur. Bu konu henüz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadında tam olarak ele alınmamıştır.
Yukarıda belirtildiği gibi, bu konuyu çözmenin tek yolu, devletler ve ulusal mahkemelerin, yurtdışından internet üzerinden dağılan ifade ve bilgiler uluslararası hukuka göre usulsüz olmadığı ya da devletin yargılama yetkisini kullanmasını haklı çıkaran bariz bağlantılar sunmadığı sürece, bu ifade ve bilgilere kendi yerel yasal standartlarını uygulamaktan kaçınacaklarını açık bir şekilde göstermeleri olabilir.
Bir diğer önemli mesele de bir internet sitesi, hatta İSS’ler yöneten birey ya da şirketlerin, internet sitesinde paylaşılan içeriğe dair yükümlülüğüdür. Burada da bugüne dek Avrupa düzeyindeki içtihat sınırlandırılmıştır. Halen özel şirketler açık yükümlülükler (ya içeriği kaldır ya da cezayı göze al) ile açık olmayan yükümlülükler (kullanıcıya yasaya uygun içeriğe erişmeyi garanti etmek) arasında kalmış görünmektedir. Sonuç olarak özel şirketler kurallara gereğinden fazla riayet etmeyi seçip tüm kullanıcıları yasaya gayet uygun olan içeriklere erişmekten alıkoyarken, aynı zamanda bundan etkilenen kullanıcılara geniş yorumlanabilecek hizmet şartları empoze ederek onlardan gelebilecek olası şikayetlerden kendilerini korumaya meyledebilir. Bunlar çözülmesi gereken temel meselelerdir.
Kolluk görevinin özelleştirilmesi
İnternetin ve küresel dijital ortamın büyük ölçüde tüzel kişiler (özellikle de, ama bununla sınırlı olmamakla birlikte ABD şirketleri) tarafından kontrol ediliyor oluşu da hukuk düzenine bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gibi özel kuruluşlar, ifade özgürlüğü hakkının devlet tarafından sınırlandırılması için geçerli olan anayasal ya da uluslararası yasal kısıtlamalara tabi olmadan bilgiye erişime sınırlamalar getirebilir ya da getirmeye “teşvik” edilebilirler. Başka özel kuruluşların talebi üzerine yerel mahkemeler bu özel kuruluşlara muhtemel (ya da yalnızca olası) özel mülkiyet hakkı (genelde de fikrî mülkiyet hakkı) ihlallerini saptamak için verileri tacizkâr bir biçimde inceleme emri verebilir. Kanun yürütme ya da millî güvenlik sebepleriyle, başka bir ülkenin – ya da bu başka ülkedeki şirketlerin ya da veri sahiplerinin – rızasını almadan, bu diğer ülkenin egemenliğini, şirketlerin hakkı olan ticarî mahremiyeti ve veri sahibinin insan haklarını ihlal edecek şekilde, resmî, ticari ve kişisel veriler dâhil, birtakım verileri başka ülkelerdeki sunuculardan “çekmeleri” emredilebilir.
Birleşmiş Milletler’in Ruggie İlkeleri bu meseleleri ele almanın önemine işaret etse de çözüm sunmamaktadır. Bahsedildiği gibi, bu yüzden yeni yaklaşım ve yönergelere ihtiyaç vardır. Vatandaşlarının insan haklarını özel kuruluşların ihlal etmesini engelleyemeyen devletlerin bundan sorumlu tutulabileceğini ve yine devletlerin, özel kuruluşların uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumsuz genel hizmet şartlarının geçersiz sayılmasını sağlama yükümlülüğü olduğunu belirten Avrupa Konseyi, bu tartışmaya önemli katkılar yapmıştır.
Verilerin korunması
Avrupa veri koruma hukuku, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından geliştirilmiş genel “hukukun üstünlüğü” ilkelerinin özel yansımaları olan bir dizi temel ilke (adil işleme; amaç belirtme ve amaç sınırlaması; veriyi en aza indirme; veri niteliği; ve veri güvenliği) ve bir dizi hak (veriye konu olan kişinin hakları) ve başvuru yolları (bağımsız
veri koruma yetkililerince yapılan kontrol) üzerine kuruludur. Avrupa Konseyi’nin Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulma Sürecinde Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi (108 sayılı Sözleşme) ve bu konudaki AB kuralları, özel olarak kişisel verilerin işlenmesi bağlamında insan hakları hukukunun genel şartlarına riayetin nasıl sağlanması gerektiğini belirlemektedir. Avrupa veri koruma modeli giderek artan şekilde Avrupa Konseyi alanının dışında da benimsenmektedir: (halen bir yenilenme sürecinde olan) 108 sayılı Sözleşme, internet ve daha geniş dijital dünya için elzem olan, uluslararası hukuk düzenini bu açıdan güvenceye almada dünya çapında bir “altın standart” haline gelmektedir.
Avrupa’da veri koruma Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın, zorunlu, şüpheye dayanmayan ve hedef belirlenmemiş bir şekilde verilerin saklamasını reddettiği bir kararıyla daha da güçlendirilmiştir. Edward Snowden’in istihbarat ve güvenlik hizmeti uygulamaları hakkındaki ifşaatıyla başlayan tartışmayla bağlantılı olarak, gizli, büyük çaplı ve rastgele izleme programlarının Avrupa insan hakları hukukuyla uyumlu olmadığı ve terörle mücadele ya da millî güvenliğe yönelik başka önemli tehditlerle haklı çıkarılamayacağı giderek daha da belirgin hale gelmektedir. Bu tür müdahaleler ancak kesinlikle gerekliyse ve meşru bir amaçla orantılıysa kabul edilebilir.
Avrupa standartlarına uygun veri koruma, internette ve daha geniş dijital dünyada hukukun üstünlüğüne yönelik ilk ve en önemli temel taşını oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, 108 sayılı Sözleşme’nin halen sürmekte olan yenilenmesinin (çağa uydurulmasının) standartlarda herhangi bir düşüşe yol açmamasının sağlanması hayatî önem taşıyacaktır. ABD’nin 108 nolu Sözleşme’ye katılımı, yalnızca ABD vatandaşları için değil, temel veri koruma hakkına ve bunun sağladığı haklara riayete dair daha kapsamlı bir küresel yaklaşıma doğru bir hamle olarak özellikle değerli olacaktır.
Bilişim Suçları
Siber Suçlar Sözleşmesi taraf devletlerin ulusal mevzuatlarında –bilgisayar sistemlerine yasadışı erişim (hackleme), elektronik haberleşmelerin yasadışı olarak ele geçirilmesi, kötü amaçlı yazılım gönderilmesi, telif hakkı ihlalleri ve çocuk pornografisinin üretimi ya da dağıtımı gibi– belli eylemleri suç saymasını şart koşar; Ek Protokol’ü de taraf devletlerin, ırkçı ve yabancı düşmanı içeriğin (nefret söyleminin) dağıtımını suç haline getirmesini şart koşar. Ayrıca bu tür suçlarla mücadeleye ilişkin, kanıtların incelenmesi ve korunması, suçluların iadesi ve benzeri konularda karşılıklı hukuki yardım da dâhil olmak üzere uluslararası işbirliğine de kapsamlı biçimde imkan tanır. Sözleşme Avrupa dışındaki devletlere de açıktır ve ABD de dâhil böyle beş devlet tarafından onaylanmıştır.
Küresel dijital ortamdaki suçlara karşı çıkan bir sözleşmenin gerekliliği şüphe götürmez olmakla birlikte – Avrupa Konseyi de böyle bir süreci başlattığı için övgüye değerdir – Sözleşme taraf devletlerin onu uygulayışı açısından hukuk düzenine riayeti temin etmede henüz tamamen donanımlı değildir.
Bunun bir nedeni Sözleşme’nin kapsamlı bir insan hakları hükmü içermemesi, bu yüzden de devletlerin cezaya tabi suçları gereğinden geniş tanımlamasına, mevzuatlarında bu suçlara dair gerekli istisnalar veya savunma ilkelerini dâhil etmemesine (muhbirler için kamu yararı savunması gibi) karşı bir koruma sağlamadığı gibi, çifte yargılamaya veya taraf devletlere (resmî ya da gayri resmî) destek sağlanmasına (bunun insan haklarını ihlal edebileceği durumlarda) karşı da korumamaktadır.
Bir başka sebep de Sözleşme’nin, dijital veya ulus aşırı bağlamlarda hukuk düzenini destekleyen, Avrupa Konseyi tarafından geliştirilmiş diğer başlıca belgelere bağlı olmamasıdır. Sözleşme AİHS’ye taraf olmayan ya da Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin (UMSHS) benzer koşullarını tamamen kabul etmemiş devletlere de (ABD’nin kendi sınır ötesi faaliyetleri ve “ABD’li olmayan kişilerin” hakları açısından yapmış olduğu gibi) açık olduğu için, böyle bir bağlantı daha da gerekli görünmektedir. Avrupa hukuk düzeninin bakış açısından, Siber Suçlar Sözleşmesi’ne katılım hem devletlerin AİHS veya UMSHS gereği olan yükümlülüklerini tamamen kabul etmesini hem de Veri Koruma Sözleşmesi, Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi’ni onaylamasını gerektirmelidir.
Son olarak Sözleşme’nin 26. ve 32. maddeleri emniyet teşkilatının sınır ötesinde bile bilgi toplamada, sarih koruyucu tedbirler belirlemeden “gayriresmî” yollara başvurma eğilimini destekler izlenimi vermektedir (örneğin normalde hukuk düzeniyle yönetilen bir ülkede mahkeme izni gerektirecek tacizkar bilgi toplama faaliyetleri için gayriresmî yöntemlerin uygulanması gibi). Ayrıca bu iki madde bu tür yetkililerin giderek artan biçimde doğrudan başka ülkelerdeki sunuculardan veri “çekme” ya da resmî, devletlerarası karşılıklı adlî yardım anlaşmalarına başvurmadan, muhtemelen verinin bulunduğu devletin egemenliğini ihlal eder şekilde bunu yetki alanlarındaki şirketlerden – özellikle de başlıca internet devlerinden – isteme eğilimini de destekler görünmektedir.
108 no.lu Sözleşme’nin 16. maddesinde belirlenmiş olan kişisel verilerin ulus aşırı faaliyetlerde hangi koşullarda toplanabileceğine veya iletilebileceğine ilişkin açık sınırlamaların olması ilkesi Siber Suçlar Sözleşmesi’ne de ilham vermelidir. Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nun bir dizi tavsiye ve tebliği, veri koruma ilkelerini muhafaza etmeyle gerekli hukukî yaptırıma izin verme arasında nasıl bir denge sağlanabileceği konusunda faydalı bir rehber olabilir. Siber Suçlar Sözleşmesi’ne taraf olan üye ülkelerin bu belgelere riayeti güçlendirilmelidir.
Siber Suçlar Sözleşmesi’ne eklenmesi önerilen yeni Ek Protokol’ün tasarlanması bu sorunlardan en azından bazılarını çözme imkanı sunabilir. Bu iyileştirmelerle Siber Suçlar Sözleşmesi internette ve daha geniş dijital dünyada hukukun üstünlüğü için ikinci bir temel taşı olabilir.
Millî güvenlik
Hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hem de Avrupa Konseyi Veri Koruma Sözleşmesi prensipte, taraf devletlerin tüm faaliyetleri için geçerlidir: ikisi de bazı özel kural ve istisnalar içerse de millî güvenlik meseleleri açıkça hariç tutulmamıştır. Bu açıdan Avrupa Konseyi’nin görev ve yetki tanımı ve bu aygıtların kapsamı, millî güvenliği AB görev ve yetki alanının bilhassa dışında tutan AB hukukundan farklıdır. Bunun anlamı şudur: millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerinin uluslararası yasalarla düzenlenmesi söz konusu olduğunda, Avrupa Konseyi, en azından Avrupa’da başrolü üstlenmelidir.
Millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerine istinaden hukukun üstünlüğünü güvenceye alma gerekliliği, özellikle Edward Snowden’in ABD’nin Millî Güvenlik Kurumu (NSA), Birleşik Krallık’ın Devlet Haberleşme Merkezi (GCHQ) ve bunların 5EYES grubundaki ortaklarının (Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda) küresel izleme işlemleri hakkındaki ifşaatı ışığında bariz hale gelmiştir. Bu ifşaat, bu kurumların düzenli olarak internetin belkemiğini oluşturan yüksek kapasiteli fiber optik kablolara bağlandıklarını, ayrıca dünya çapında devasa bir ölçekte cep telefonu ve diğer haberleşmeleri dinlemekte olduklarını, örneğin başlıca haberleşme sistemlerine kurdukları “arka kapıları” (back door) kullanıp bu tür sistemlerdeki güvenlik zaaflarını istismar ederek telsiz haberleşmelerine girip dinlediklerini göstermiştir.
Avrupa ve uluslararası insan hakları hukukunda millî güvenlik tüm diğer kaygılara baskın çıkan bir koz değildir. Nitekim “millî güvenlik” kavramı kapsamına neyin girmesinin meşru olacağı sorusunun kendisi yargıya tabidir; yani uluslararası insan hakları hukuku ışığında neyin meşru bir şekilde bu terimin kapsamına girdiğini –dolayısıyla neyin girmediğini – belirlemek mahkemelerin işi olmalıdır. 19. Madde (Article 19) adlı bir STK tarafından yazılmış ancak BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü dâhil olmak üzere çeşitli uluslararası forumlar tarafından desteklenmiş Millî Güvenlik, İfade Özgürlüğü ve Bilgiye Erişim Üzerine Johannesburg İlkeleri bu konuda yararlı bir rehber olmuştur. Bu ilkeler, devletlerin insan haklarına müdahale etme sebebi olarak millî güvenliğe, ancak ülkenin bizzat yapısını ve temel kurumlarını tehdit eden konulara ilişkin olarak başvurabileceğini açıklığa kavuşturmaktadır.
Bazen terör bu düzeye ulaşabilir ama çoğu durumda millî güvenlik paradigması içinde ele alınmaktansa hukuki yaptırımla başa çıkılması gereken bir olgudur. Bu, devletlerin internete ve e-haberleşmeye dair eylemleri için de geçerlidir.
Millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının eylemlerine ve bunların arasındaki işbirliği ve bilgi alışverişine hukuki temel oluşturabilecek açık uluslararası anlaşmalar yoktur.
Birçok ülkede bu kuruluşların çalışmalarını düzenleyen açık ve yayınlanmış mevzuat çok sınırlıdır. Bazılarında yayınlanmış hiçbir kural dahi yoktur. Bu kurum ve hizmet birimlerinin – yurtiçinde, sınır ötesinde ya da birbirleriyle işbirliği içinde – hangi kurallara göre çalıştığı bilinene dek faaliyetlerinin hukuk düzeniyle uyumlu olduğu söylenemez. Ciddi endişe kaynağı bir başka husus da birçok kontrol sisteminin açıkça etkisiz kalıyor olmasıdır.
Bir başka deyişle, her ne kadar evrensel insan hakları yapısının böylesi elzem bir parçasının temelini oluşturabilecek temel ilkeler mevcut olsa da, millî güvenlik açısından şu ana dek hukukun üstünlüğünü korumaya yönelik bir temel taşı bulunmamaktadır.
Emniyet teşkilatıyla istihbarat ve güvenlik kuruluşları arasındaki ortaklığın gittikçe arttığı göz önüne alındığında, hukukun üstünlüğünü düzeninin bu şekilde reddi, istihbarat ve güvenlik kuruluşlarından polis memurları ve savcılara sıçrama tehlikesi içermektedir. Bu konuda ulusal ve uluslararası düzeyde açık hukuki çerçevelerin yokluğu da internette ve küresel dijital ortamda hukukun üstünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturmaktadır.
Komiser’in tavsiyeleri
Komiser bu tematik belgenin bulgularını ve sonuçlarını dikkate alarak, internette ve daha geniş dijital ortamda hukuk düzenine saygıyı geliştirme amacıyla aşağıdaki tavsiyelerde bulunmaktadır.
I. İnsan haklarının evrenselliğiyle çevrimiçi ve çevrimdışında eşit uygulanmaları üzerine
1. Hukukun üstünlüğünün temel gerekleri hem çevrimiçi hem de çevrimdışı ortamda eşit olarak geçerlidir ve uygulamada da öyle olması sağlanmalıdır. Bu özellikle şu anlama gelir:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa Konseyi veri koruma kurallarının tümü bütün Avrupa Konseyi üye devletlerinin tüm kişisel veri işleme etkinlikleri için geçerlidir; üye devletlerin millî güvenlik ve istihbarat kurumları da buna dâhildir;
interneti ve daha geniş dijital dünyayı denetleyen özel sektör özneleriyle yapılan özel amaçlı düzenlemelerle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi (özel ve aile yaşamına saygı hakkı) ve 10. maddesi (ifade özgürlüğü) de dâhil olmak üzere, hukuk düzeni yükümlülüklerinden kaçınılamaz;
Avrupa Konseyi üyesi devletler, Avrupa dışındaki devletlerin interneti kullanan ya da daha geniş dijital ortamda aktif olan bireyleri etkileyen her eylemlerinde uluslararası insan hakları yükümlülüklerine aynı şekilde uymalarını sağlamak için çaba göstermelidir; ve
hiçbir devlet (ve emniyet teşkilatı, millî güvenlik ve istihbarat kurumları dâhil olmak üzere devlet organlarının hiçbiri), Avrupa ülkesi olsun ya da olmasın, başka bir ülkenin ya da ülkelerin açıkça ifade edilmiş rızası olmadan başka bir ülkede depolanmakta olan – ya da internetten ve elektronik iletişimlerin “belkemiği” kabloları aracılığıyla ülkeden ülkeye geçen – verilere erişememelidir. Bunun tek istisnası, böyle bir erişimin uluslararası hukukta açık, kesin ve sınırları belirlenmiş bir hukuki temelinin olduğu ve erişimin uluslararası veri koruma ve insan hakları standartlarıyla uyumlu olduğu durumlar olabilir
II. Veri koruma üzerine
2. Avrupa Konseyi Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulma Sürecinde Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesini (108 sayılı Sözleşme) henüz kabul etmemiş olan üye devletler bunu yapmalıdır. Bu sözleşme ayrıca üye olmayan devletlere de açıktır ve eğer geniş olarak benimsenirse, internet ve onu içine alan dijital ortamda hukukun
üstünlüğünün en önemli temel taşı olabilir.
3. Bu sözleşmeyi kabul etmiş olan üye devletler, onun ulusal seviyede bütünüyle uygulanmasını sağlamalıdır.
4. Hali hazırda devam etmekte olan 108 sayılı Sözleşme’nin yenilenmesi süreci, Avrupa ya da küresel veri koruma standartlarında herhangi bir düşüşe yol açmamalıdır. Tam tersine, kuralların, özellikle de Internet ve onu da içine alan geniş dijital dünya ile ve millî güvenlik ve istihbarat amacıyla izlemeler ile bağlantılı olarak, daha net hale gelmesini ve daha iyi uygulanmasını sağlamalıdır;.
5. AB veri koruma kurallarının şu anda devam etmekte olan reformu bağlamında, hukukun üstünlüğünü olumsuz etkileyebilecek mevcut kurallar, örneğin rızayla, fişlemeyle ve yabancı emniyet güçlerinin kişisel veriye erişimiyle ilgili olanlar, netleştirilmeli ve 108 sayılı Sözleşme dahil olmak üzere uluslararası insan hakları yükümlülüklerine ve Avrupa Konseyi’nin ilgili tavsiyeleri ve rehber ilkelerine uyumlu hale getirilmelidir.
6. Şüpheye dayanmayan iletişim verilerinin toptan saklanması temel olarak hukukun üstünlüğüne aykırıdır, veri koruma prensiplerinin özü ile uyumsuzdur ve etkisizdir. Üye devletler buna başvurmamalı ya da verinin üçüncü kişiler tarafından zorunlu olarak saklanmasını dayatmamalıdır.
III. Bilişim suçları üzerine
7. Avrupa Konseyi Bilişim Suçları Sözleşmesine taraf devletler, Sözleşme altında yaptıkları (ya da yapmaktan imtina ettikleri) her şeyde uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymalıdırlar; buna herhangi bir suç soruşturmasında ya da kovuşturmada ilgili suçların (ve onlarla alakalı unsurların, istisnaların ve savunmaların) tanımlanması, ve karşılıklı hukuki yardımlaşma ve suçluların iadesi de dahildir.
8. Eğer herhangi bir taraf devlet kendi sınırları dışındaki bireyleri etkileyecek eylemlerde bulunursa, bu o tarafı Bilişim Suçları Sözleşmesi altındaki ya da uluslararası insan hakları anlaşmaları (özellikle AİHS ve UMSHS) altındaki yükümlülüklerinden muaf tutmaz; tam tersine, bu yükümlülükler bu tür sınır ötesi eylemleri de eşit derecede bağlar.
10. Üye devletler, emniyet teşkilatları da dâhil olmak üzere, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin polis sektöründe kişisel verinin kullanımını düzenleyen R (1987) 15 sayılı Tavsiye Kararı’nı, kişilerin fişlenmesi bağlamında kişisel verilerin otomatik işlemden geçirilme sürecinde bireylerin korunması ile ilgili Rec(2010)13 sayılı Tavsiye Kararı’nı ve 2013 tarihli Temel Haklara Yönelik Dijital İzleme ve Diğer Gözetim Teknolojilerinden Kaynaklanan Tehlikeler Üzerine Bildirgesi’ni uygulamalıdır.
11. Üye devletler, emniyet teşkilatlarının başka bir ülkede yer alan sunuculardan ve altyapıdan resmi olmayan düzenlemeler altında veri elde etmemelerini, Bunun yerine Bilişim Suçları Sözleşmesi tarafından yaratılmış olan karşılıklı adli yardım düzenlemelerini ve kolaylaştırılmış veri muhafazası için özel düzenlemeleri kullanmalarını sağlamalıdır. Bir ülkedeki emniyet kurumları, başka bir ülkedeki internet servis sağlayıcıları, sosyal ağlar ve cep telefonu operatörleri gibi özel kuruluşların, müşterilerinin verilerini genel hizmet şartları altında açığa vurma yetkisini elde etmiş olmalarına bel bağlamamalıdır.
IV. Yargı yetkisi üzerine
12. Ulusal yargı yetkisinin ulus aşırı bilişim suçları ile ilgili sınır ötesi uygulamasında sınırlar olmalıdır. Bu sınırlar tanımlanırken, bireyin kendi ülkesinde (ya da bu fillerin işlendiği ülkede) suçlara dair aslî sınırlamalar, istisnalar ya da savunmalar tanınıyorsa, bunlar bu tür sınırları, istisnaları ya da savunmaları kabul etmeyen diğer devletler tarafından hak iddia edilen yargı yetkisinin kullanımında da hesaba katılmalıdır.
13. Özelde ifade özgürlüğü hakkı bağlamında, yaşadıkları ya da kuruldukları ülkeden bilgiyi erişilir kılan bireyler ve şirketler, prensip olarak sadece o ülkenin kanunlarına uymak zorunda olmalı; aynı zamanda bu materyallere (onların kendi yaşadıkları ülkede yasadışı olduğunu bilebilecekken ve bilmeleri gerekirken) yabancı web sitelerinden ulaşan ya da onları indiren bireylerin ise, bulundukları ülkenin kanunlarına uymaları beklenmelidir. Uluslararası hukuka göre yasadışı olan içerik dışında, devletler yabancı dijital materyaller üzerinde sadece sınırlı durumlarda, özellikle materyal veya yayıcısı ile söz konusu ülke arasında net ve yakın bir ilişki olduğu durumda, yargı yetkisi kullanmalıdır.
V. İnsan hakları ve tüzel kişiler üzerine
14. Üye ülkeler, devletin insan hakları yükümlülüklerini ihlal eden kısıtlamalar getirmek için, interneti ve daha geniş dijital ortamı kontrol eden özel şirketlere bel bağlamaktan vazgeçmelidir. Dolayısıyla özel şirketlerin, insan haklarını ihlal eden fil ya da ihmallerinin devlete sorumluluk yüklediği durumlar hakkında daha fazla kılavuzluk gereklidir. Buna, devletin ihlale katılımı hangi düzeyi aştığında sorumluluğunun devreye gireceği ve devletin, özel şirketlerin genel hizmet şartlarının insan hakları standartlarıyla ihtilaf içinde olmamasını sağlama yükümlülüğü hakkında kılavuzluk da dâhildir. Devletin doğrudan katılımı olmadan gerçekleşen, tüzel kişilerin ticari amaçlı uygulamalarına ilişkin devletin sorumlulukları da incelenmelidir.
15. BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’ni (Ruggie İlkeleri) geliştirerek ticari işletmelerin, interneti veya daha geniş dijital ortamı etkileyen faaliyetlerine dair sorumlulukları üzerine, özellikle de şirketlerin, hükümetlerden gelen, uluslararası insan hakları hukukunu çiğneyen isteklerle karşı karşıya kalabilecekleri veya böyle isteklerin muhtemel olduğu durumları kapsayacak şekilde daha fazla rehberlik geliştirilmelidir.
VI. Engelleme ve filtreleme üzerine
16. Üye devletler internet içeriğine erişim üzerindeki, kendi yetki alanlarındaki kullanıcıları etkileyen her türlü kısıtlamanın, bu tür tüm kısıtlamaların kapsamını düzenleyen ve olası istismarları önleyici adli gözetimi garanti eden, sıkı ve öngörülebilir bir yasal çerçeveye dayalı olmasını temin etmelidir. Buna ek olarak, yerel mahkemeler herhangi bir engelleme önleminin gerekli, etkili ve orantılı olup olmadığını, ve özellikle de sadece engellemeyi gerektiren spesifik içeriği etkileyecek şekilde yeterince hedeflenmiş olup olmadığını incelemelidir.
17. Üye devletler yukarıda tanımlanmış ölçütlere uygun bir çerçeve dışında engellemede bulunmakla ilgili olarak, interneti ve daha geniş dijital ortamı kontrol eden özel sektör tüzel kişilerine bel bağlamamalı veya onları teşvik etmemelidir.
VII. Millî güvenlik faaliyetleri üzerine
18. AİHS ve 108 sayılı Sözleşme, bu sözleşmelere taraf olan devletlerin, millî güvenlik ve istihbarat faaliyetleri de dâhil tüm faaliyetlerine uygulanmalıdır.
19. Spesifik olarak, internet ve daha geniş dijital ortamda hukuk düzenine riayeti sağlamak için:
devletlerin insan haklarına müdahalelerini millî güvenliğe dayandırmasına, ancak ülkenin bizzat yapısına ve temel kurumlarına yönelik tehditler söz konusu olduğunda izin verilmelidir;
millî güvenliğe tehdit iddiası üzerinden temel haklara müdahalede bulunmak isteyen devletler bu tehdidin ceza ve ceza muhakemesi ile ilgili uluslararası standartlarla uyumlu olağan ceza hukuku yoluyla önlenemeyeceğini ispat edebilmelidir;
yukarıdaki ifade devletlerin internete ve elektronik haberleşmeye ilişkin eylemleri için de geçerlidir.
20. Üye devletler millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerini, kapsayıcı bir yasal çerçeve dâhiline çekmelidir. Bu kurumların ve hizmet birimlerinin –yurtiçinde, sınır ötesinde ya da birbirleriyle işbirliği içinde–hangi kurallara göre çalıştığı konusunda şeffafık sağlanana kadar faaliyetlerinin hukukun üstünlüğüyle uyumlu olduğu varsayılamaz.
21. Üye devletler aynı zamanda millî güvenlik hizmetleri üzerinde etkin demokratik gözetimin yürürlükte olmasını temin etmelidir. Etkin demokratik gözetim için, özellikle de güvenlik hizmeti memurları arasında, insan haklarına ve hukuk düzenine riayet kültürü teşvik edilmelidir.
Günümüzde internet ve daha geniş kapsamlı dijital ortamlar, insan haklarımızın önemli bir bölümünü kullandığımız araçlardır. Ancak aynı araçlar insan haklarımızın ihlal edilmesine yol açacak şekilde de kullanılabilmektedir.
Çevrimiçi ortamda insan haklarının kullanımının çevrimdışı ortamdakiyle aynı düzeyde olması gerektiği konusunda genel bir görüş birliği vardır.
Ancak uygulamada bunun gerçekleşmesini sağlayacak aktörler bu iki ortamda tam olarak birbirine karşılık gelmemektedir. Bu bağlamda dikkate değer bir konu, bazı devletlerin ve özel şirketlerin internet ve internetin fiziki altyapısı üzerindeki orantısız etkisi ve kontrolüdür.
Bu tematik belgede, söz konusu özel yönetişim konularının belirleyici olduğu bu ortamda hukukun üstünlüğünün nasıl sağlanabileceği ele alınmaktadır. Bu yapılırken özellikle insan hakları açısından önem taşıyan bazı politika alanlarına odaklanılmıştır. Bu alanlar ifade özgürlüğü, veri koruma ve özel hayatın gizliliğinden siber suçlar ve ulusal güvenliğe kadar uzanmaktadır. Belgede hukukun üstünlüğünün internetteki faaliyetlerimize uygulanmasını teminat
altına almak için atılabilecek olası adımlar önerilmektedir.
Açık yargılanma, yargının demokratik denetimini sağlayan, duruşma hakkının toplumun gözü kulağı önünde tam, etkin ve verimli olarak gerçekleştirilmesine olanak sağlayan kadim buluştur. Işığın kovulduğu bir ortamda gerçekleşecek duruşmanın yaratacağı risklerle mücadele etmek, bu buluşu motive eden güncel ve sürdürülebilir gerekçelerdir. Duruşma hakkı, açık yargılanma hakkının türevi, altsoyudur. Eşitlik ve çelişmeli yargılanma ilkesini motive eden öncü ve önceldir. Yargılamaya etkin katılarak sunum, argüman ve temellere yaslanarak karşı tezi çürütme ve onunla baş edebilmek, duruşma hakkının geliştirdiği özellik ve meziyetlerle mümkündür. Güncellenmiş duruşma hakkı, duruşmalara öylesine katılmayı değil, davayı sürdürme, katılma ve izleme ve etkili şekilde dahil olmayı gerektirmektedir. Etkili katılma, duruşmaya davet edilmeksizin tahakkuk edemez. Sistem, davetin hem bilgilendirmeyi hem de bildirmeyi başaracak debi ve nitelikte olmasını arzulamaktadır. Bilgilendirme ve bildirme hakkının alternatif yöntemlerle istisnaya uğraması benimsenmekle birlikte, hak ihlallerinin özel bir çaba ile risk olmaktan çıkarılması da önerilmektedir. Duruşma hakkından feragatin adil yargılanma hakkı üzerindeki baskısı, yargıcı sahici feragat iradesini açığa çıkarmaya zorlamaktadır. Duruşma hakkının, istismar edilmesi veya diğer haklarla çelişmesi halinde kısıtlanmasına olanak sağlayan sistem, hak ihlali halinde adil yargılama hakkını riske eden işlemlerin yenilenmesini sıcak karşılamaktadır. Hakkın geliştirdiği özellikleri bir çok örnek üzerinden anlamaya çalışan deneme, açık yargılanma hakkına eşlik eden ölçüt ve ölçülerle okuyucuyu buluşturmayı dert edinir. Dahası duruşma ve savunma hakkının öngörülebilir usuller çerçevesinde gerçekleştirilmesine bir çok tecrübe üzerinden yaptığı okumalarla, Sözleşme ve pratiğinin aleni yargılanma hakkına ilişkin yaklaşımını belirleyerek, bu alana asgari bir katkı sunmayı amaçlar
Açık yargılanma, yargının demokratik denetimini sağlayan, duruşma hakkının toplumun gözü kulağı önünde tam, etkin ve verimli olarak gerçekleştirilmesine olanak sağlayan kadim buluştur. Işığın kovulduğu bir ortamda gerçekleşecek duruşmanın yaratacağı risklerle mücadele etmek, bu buluşu motive eden güncel ve sürdürülebilir gerekçelerdir. Duruşma hakkı, açık yargılanma hakkının türevi, altsoyudur. Eşitlik ve çelişmeli yargılanma ilkesini motive eden öncü ve önceldir. Yargılamaya etkin katılarak sunum, argüman ve temellere yaslanarak karşı tezi çürütme ve onunla baş edebilmek, duruşma hakkının geliştirdiği özellik ve meziyetlerle mümkündür. Güncellenmiş duruşma hakkı, duruşmalara öylesine katılmayı değil, davayı sürdürme, katılma ve izleme ve etkili şekilde dahil olmayı gerektirmektedir. Etkili katılma, duruşmaya davet edilmeksizin tahakkuk edemez. Sistem, davetin hem bilgilendirmeyi hem de bildirmeyi başaracak debi ve nitelikte olmasını arzulamaktadır. Bilgilendirme ve bildirme hakkının alternatif yöntemlerle istisnaya uğraması benimsenmekle birlikte, hak ihlallerinin özel bir çaba ile risk olmaktan çıkarılması da önerilmektedir.
Duruşma hakkından feragatin adil yargılanma hakkı üzerindeki baskısı, yargıcı sahici feragat iradesini açığa çıkarmaya zorlamaktadır. Duruşma hakkının, istismar edilmesi veya diğer haklarla çelişmesi halinde kısıtlanmasına olanak sağlayan sistem, hak ihlali halinde adil yargılama hakkını riske eden işlemlerin yenilenmesini sıcak karşılamaktadır. Hakkın geliştirdiği özellikleri bir çok örnek üzerinden anlamaya çalışan deneme, açık yargılanma hakkına eşlik eden ölçüt ve ölçülerle okuyucuyu buluşturmayı dert edinir. Dahası duruşma ve savunma hakkının öngörülebilir usuller çerçevesinde gerçekleştirilmesine bir çok tecrübe üzerinden yaptığı okumalarla, Sözleşme ve pratiğinin aleni yargılanma hakkına ilişkin yaklaşımını belirleyerek, bu alana asgari bir katkı sunmayı amaçlar.
6. madde açıkça belirtilmese de duruşmalı yargılanma 6/1 maddede yer alan temel ilkelerden biridir.
Duruşma hakkı, yargı yönetiminin demokratik denetimine, yargı ve ilgililerin yargılamaya iştirakine, yargılamaya söz, jest ve mimiklerle etkin ve verimli olarak katılmalarına imkan veren çok işlevli buluştur. Kişinin yazgısını belirleyen bir hükmün oluşturulma sürecine katılma, kendisi için çok önemli olan bir davayı izlemekte açık menfaatinin kabulü gerekir. Bireyin duruşma hakkı, kaynağını Sözleşme’ nin 6/3- (d), (e) maddelerinden alır . Hakkaniyete uygun yargılamanın ima yoluyla ürettiği bu hak, saydamlığa katkı vermekten başka 6/3 deki sayılan güvencelerin gerçekleşmesini temine odaklanır.
Aleni yargılanma hakkı iki unsurdan oluşur. Bunlardan ilki yargılamayı toplum, kamu ve bunlar adına görev yapan kişi ve kuruluşların gözü kulağı önünde gerçekleştirerek, kamuoyunun denetiminden uzak kalmaktan kaynaklanan riskleri ortadan kaldıran açıklık, ikincisi yazılı usulle yetinmeyip yargılamayı duruşmalı olarak gerçekleştirilmesini sağlayan duruşma hakkından oluşur.
Duruşma hakkı, sadece 6/1 deki güvenceleri korumak ve işlerliğini sağlamakla yetinmemekte, yargının demokratik denetimini sağlayarak, gizlilikten kaynaklanan, karanlıktan beslenen hukuka aykırılıklarla mücadeleyi de hedeflemektedir. Duruşma hakkını, başat karakterinden hareketle, açık yargılamanın hedeflerini gerçekleştirmeye odaklanan misyon, veya 6/3/ c, d, e deki güvenceleri temine özgülenen garantör ve çelişmeli yargılanma hakkının uzantısı olarak betimlemek mümkündür.
Duruşmada hazır bulunma hakkı, aynı zamanda duruşmaya etkili katılma ve çelişmeli yargılanma hakkının parçasıdır. Duruşmada hazır bulunma hakkından söz edilebilmesi için, her şeyden evvel duruşmaya muhtaç, bir yargılamanın varlığı gerekir. Duruşma ihtiyacının hasıl olmadığı, duruşma ile temine edilen amaca alternatif yöntemlerle erişilmesi, duruşmanın yargılamaya hizmet etmekten çıkması veya esasa etkili olmadığı hallerde duruşmada hazır bulunma hakkının doğduğundan veya işlerliğinden söz edilemez. Duruşmada hazır bulunma hakkı, etkili katılma hakkının önceli, sözel yargılamanın öncüsüdür.
Duruşma gerektiren dava türlerini, kişilik özellikleri ve hayat tarzının kararı doğrudan etkilediği ve başvurucunun tutumunun dikkate alındığı davalar şeklinde örneklemek mümkündür. Duruşma gerektiren dava türleri yasa veya pratik menşeli olabilir. Yargılaması duruşma yapılmasına bağlı olan davalarda, ister yasa ister uygulamadan kaynaklı olsun, duruşmada hazır bulunma hakkı istisnaya uğratılamaz. Yargılamanın evrak üzerinde yapılması takdire bırakılmış ise, duruşma ihtiyacını, gerçeklik yargısının özellik ve gereksinimleri tayin ve tespit eder.
Duruşma ihtiyacını kanıtlama ödevi, duruşma talebinde sebat eden taraftadır.
Duruşmanın gereksinim olduğunu öne süren taraf, gereksinimi doğuran meşru nedenler ile duruşma yapılmaması halinde adil yargılanma hakkının kayıpları konusunda mahkemeyi ikna etmekle ödevlidir.
Yargılamanın duruşmalı olarak icrasına hükmedildiği takdirde, tarafların usulüne uygun olarak yargılamaya davet edilmesi kaçınılmazdır. Usulüne uygun çağrı, optimum bilgilendirme ile yetinmemeli, aynı zamanda güvenilir, gerçek ve doğru bir bildirimi de hedeflemelidir. Duruşma hakkının bu ve benzeri davalarda vekil aracılığıyla kullanılması , hakkın kullanılması ve ihlalle mücadele için yeterlidir.
Meşru ilgilinin adil şekilde yargılandığından söz edilebilmesi, yargılamaya doğrudan, etkin ve verimli olarak katılmasına bağlıdır.
Hükmün etki ve sonuçları ile duruşma hakkı arasında doğrudan, yaygın ve yoğun bir ilişki vardır. Kişinin inşasına katılmaktan mahrum bırakıldığı, yargılama sürecinden dışlandığı, yıldırıldığı, çekinmeye zorlandığı yargılama sonucu vücuda gelen bir hükme sadık kalması beklenmemelidir. Doğrudanlık, yüzyüzelik ve yoğunluk ilkeleriyle temin edilmek istenen maksat, ilgilinin, açık yargılamaya etkin katılmasını sağlamak, hükmü ondan etkilenen öznelerle birlikte ve ortaklaşa olarak inşasını güvenceye almaktır.
İlgili salt duruşmada bulunma hakkına sahip değil, aynı zamanda yargılamayı izleyip, takip etme ve yargılamaya etkili olarak katılma hakkına sahiptir. Katılma, izleme, takip etme ve etkili olmaklığı duruşma hakkını vücuda getiren ve sürdürülebilir kılan bileşenler olarak tanımlamak olasıdır. Etkin katılma: bireyin duruşmalara tam, aktif, verimli ve sürdürülebilir şekilde iştiraki için usuli tüm güvencelerin sağlayan bir sistemin vücuda getirilmesi ve kurumsallaştırılmasıyla mümkün olur. İzleme, katılma, takip ve etkililiği kısıtlayan veya ortadan kaldıran her eylem, işlem ve kararla mücadele etmek, duruşma hakkının korunması ve etkinliğinin artırılması manasına gelir.
Yargıç, tarafların yargılamayı elverişli araçlarla izlemeleri, takip etmeleri, yargılamaya katılmaları ve etkili olabilmeleri için duruşma salonunu elverişli hale getirmek ve elverişliliği sürdürülebilir kılmak için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
Sanığı korkutacak ritüel, izlemeyi güçleştirecek ve dikkati dağıtacak atmosfer, iletişimi önleyecek konuşlanma, teşhiri tetikleyen ortam, görüş, konuşma ve iletişimi tamamen veya kısmen kesen sevk ve idare, vekille iletişimi koparan bir oturma düzeni, duruşma hakkını kısıtlayan davranış biçimleri olarak kabul görmektedir.
Usuli belirsizlik, taraf vekilinin dinlenmeden önce saatlerce bekletilmesi, argümanların dikkate alınıp değerlendirilmesindeki eşitsizlik, delillerin taraflardan özellikle saklanması, dosya ve diğer bilgi belgelere kamu yararı bahanesiyle erişimin engellenmesi duruşma hakkını istismar eden, hükümden düşüren, eşitsizliği ve çelişmeyi kısıtlayan diğer engeller olarak kabul edilmektedir.
Anılan örnekler, duruşma hakkının fiziki, yapısal ve işlerlik gibi bir çok engelden arınması ile yetinmemekte, eşit ve özgür bir yargılama iklimi ile taraf konforunun sağlanmasını temine odaklanmaktadır.
Güncel duruşma anlayışı, zor zamanlardan kalma yargılama yöntem, araç, aygıt ve mekanizmaları arşive göndermekte, duruşma salonu ile yargı otoritesini ceberut olarak sunan yargılama ve celselere son vermektedir.
Kabuk değiştiren duruşma hakkı; inceltilmiş psikolojik ve fiziki şiddetle özdeşleşen ve onu çağrıştıran ve ima eden pratikleri deşifre ederek, tedavülü yasak ihlal biçimleri olarak damgalamaktadır.
Kişinin hadleri zorlayan eşiklerle mahkemeye erişimine engel olmak, davasını yürütmesini karmaşık ve meşru olmayan araç ve yöntemlerle engellemek, yanıt hakkını keyfi olarak kısıtlamak, yargılamayı monoloğa indirgemek, mali ve ekonomik yüklerle tarafları çekinik kalmaya veya çekilmeye zorlamak, görülmekte olan davada yasama yoluyla müdahale eşitlik ve çelişmeli yargılama ilkeleri üzerinden sisteme sızan ve duruşma hakkını kemiren meşhur ve maruf örneklerdir.
Etkin katılımın önceliği, ilgilinin usulüne uygun, öngörülebilir yöntem ve araçlarla duruşmalara davet edilmesidir.
Kişinin duruşmaya çağrılması, gerekli ancak yeterli değildir. Etkinlik, savunmanın adaletin selametine hizmet edecek şekilde güvenceye alınmasını, duruşma günü ile tebligat arasında duruşmaya en iyi şekilde hazırlanmayı mümkün kılacak sürenin varlığını gerektirir. Duruşma sözel savunmaya alan yaratmayı ve sözle hükmün inşa edilmesini amaçlar. Savunmaya umarlarını karşılayan zaman ve olanaklar tanınmadığı sürece yararlı ve etkili olamaz.
Yargıç duruşma hakkının tam, etkin ve verimli olarak kullanılmasını sağlamak, keyfiliği önlemekle için optimum önlemler almak ve geliştirmekle mükelleftir. Hakkın hukuk yargılamasında uygulanması görecelidir. Medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin davalarda kişinin özellikleri, yaşam biçimi ile kişisel davranışlarının hükmün oluşumuna katkı sağladığı hallerde, duruşma hakkı ihtiyaca dönüşür. İhtiyacın irtifa kazanması, duruşma hakkını göreceli olmaktan çıkararak, mutlak hale dönüştürür. Nafaka davaları kişisel ilişki, kişi şöhretinin korunması ve tanık dinlenmesi gibi davalarda duruşmada bulunma hakkı optimum seviyeye erişir.
Kendini savunma, sunum yapma ve çelişmeli yargılama ilkesini hayata geçirme, delillerin sınama duruşma hakkının kapsamını oluşturan etkinliklerin bir kısmıdır.
Adil muhakeme genel olarak, ilgilinin bir mahkeme nezdinde davasını etkin, [verimli ve tam] olarak sunma gibi genel bir hakkı temin eder. Duruşmaya katılma hakkı, ilgilinin duruşmaya katılma, aleyhindeki dava, sunum ve kanıtlara karşı koyma, onları çürütmesine imkan tanır. Hakkın kullanılmasından söz edilebilmesi için, yargılamanın duruşmaya gereksinim duyması gerekir.
İlk derece yargısının, duruşma hakkına saygı duyması, istisnalar hariç bu hakkı işler kılacak önlemler alması ve yaşam alanını genişletmesi ve hakkın kullanımını kolaylaştırması zorunludur. Belirleyici olan gerçeklik yargısının duruşmaya olan ihtiyacının gözetilmesidir.
Duruşma hakkı, meşru ilgiliye gerçeklik yargısına katılarak, eşit ve özgür şekilde hükmün yazgısını belirleme olanağı tanır.
Gerçeklik yargısı; kuşkunun belli araç, yöntem ve proseslerle tartışılması, tarafların dayandığı argümanların gerçek ve doğruluğunun sınanmasını hedefler. Yargılamanın kalbi burada atar. Hükümden etkilenenlere her şeyi tartışma ve çürütme olanağı tanınmadan hüküm kurulması mümkün değildir. Tarafların beklentilerine yanıt vermek, öngörülebilir bir usulle yargılanma ve sürprizlerden olabildiğince korunmalarıyla mümkündür. Katılım hakkından yoksun bırakılarak, oluşturulan bir hükmün etkileyici, saygın, verimli ve bağlayıcı olması beklenemez. Hukuki tanı yargısı, taraflardan ayrık ve onlarsız gerçekleşebilirken, gerçeklik yargısı taraflarla diyalog kurulmadan ve yargı diyalektiğine katılmaları sağlanmadan gerçekleşemez. Yargısal bir diyalog ve diyalektik konuşacak ve tartışacak, çürütecek, karşı koyacak ve direnecek özne ve seslere gereksinim duyar.
Kural duruşma hakkının gerçeklik yargısını yapan mahkeme nezdinde kullanılmasıdır. AİHM’ e göre, ilk ve tek dereceli bir mahkeme önünde görülen bir davada duruşma (oral hearing) yapılması gerekebilir. Gerçeklik yargısının ihtiyaç duyduğu duruşma hakkının, ilk derece yargı yerinde kullanılmamış olması halinde, ardışık dereceli mahkeme nezdinde kullanılarak telafi ve ikmal edilmesi mümkündür. Sistem sübut yargısını ilk derece mahkemelerine bırakır. Ancak bu ardışık ara ve son derce yargı yerlerinin duruşma yapmayacakları anlamına gelmez. Bu adli politik bir tercih olmakla birlikte, ara mahkemelerin karma karakteri, hakkın yaşayacağı risk ve kaygıları minimize eder. Bir bütün olarak bakıldığında, gerçeklik yargısına duyulan ihtiyacın, sonraki aşamalarda herhangi bir şekilde ikame edilmesi ihlal riskini önlemektedir. Duruşma noksanının telafi edilebilmesi herşeyden evvel ardışık mahkemenin gerçeklik yargısı yapma yetkisine sahip olmasına bağlıdır. Yargı şeması içinde yer alan herhangi bir yargı otoritesinin, başvurucunun katılımını sağlayacak şekilde duruşma hakkını tanıması, duruşma yapması ihlali hükümden düşürecektir. İkame eden yargı otoritelerinin duruşma hakkına işlerlik sağlamaları istisnai ve telafi edici mahiyettedir. Anılan imkanın devre dışı bırakılması, kısıtlanması ve etkisiz kılınması duruşma hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir.
Yargı sistemimiz, istinaf mahkemesine göreceli gerçeklik yargısı yapma imkanı verir. İlk yargı yerinde teğet geçilen duruşma hakkının, Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde kullanılma olasılığı vardır. Bu olanak ihlal kaygısı ile baş edebilecek debidedir. Yargıtay’ın görevinin gerekçe ve hukuki denetimle sınırlılığı ya da gerçeklik yargısı yapma yasağı, kendisinden önceki derece mahkemelerinin duruşma hakkını çiğneyen uygulamalarını tarafları dinleyerek aşmasını önlemektedir. Bu hukuki tanı yargısı üzerinden geçiştirilecek bir hukuka aykırılık ise ihlalin Yargıtay denetimi sırasında aşılması olasılık dahilindedir. Yargıtay denetimi sınırlı da olsa duruşmalı yapılabilmektedir. Mürafa olarak adlandırılan bu katılım biçimi, işlevini tarafları dinleyerek gerçekleştirse de bu dinlenilme veya duruşma türevinin münhasır ve kısıtlı olması, gerçeklik yargısını tartışma dışı bırakması beklentilerin karşılamasını güçleştirir. Hukukilik denetiminin duruşmaya tanıdığı göreceli olanağın, duruşma hakkına bel bağlayan bir sistemi ikna etmesi ve doyurması mümkün değildir. Dolayısıyla bu aşamadaki sınırlı, dar ve göreceli yedeklerle, hak ihlalinin kati şekilde giderilme potansiyeline sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. AİHM, K./İsviçre tecrübesine münhasır olarak, sözlü duruşmanın temyiz aşamasında gerekli olmadığına hükmetmiştir.
Başvurucunun temyiz duruşmasında hazır bulunma hakkı görecelidir. AİHM, istinaf yahut temyiz yargısının salt hukuki denetime özgülenmesi veya başvurucunun geçerli istinaf veya temyiz nedeni göstermemesi halinde bu merciler önünde, ilgilinin de katılacağı açık bir duruşmayı gerekli görmemiştir. AHİM, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıklarda, hukukilik denetiminin yanı sıra, maddi olayı bütün yönleriyle değerlendirme yetkisine sahip duruşma yapan bir üst yargı yeri olmadığı sürece ilk derece yargı yerindeki duruşmanın zorunlu olamayacağı kanaatindedir. Gerçeklik yargısı yapmayan üst dereceli mahkemeden duruşma talep edilemez. Böyle bir talebin reddi ihlal olarak betimlenemez. Kanun yolunun salt hukuki denetime özgülenmesi veya başvuru sahibinin geçerli gerekçelere dayanarak kanun yoluna müracaat etmemesi, duruşma hakkını hükümden düşürür. Buradan bakıldığında başvurucunun, gerçeklik yargısı yapmayan veya bunu tartışmayan bir kanun yolu merciine başvurarak duruşma talep etmesi mümkün olmadığı gibi, geçerli temyiz nedeni olmayan ya da kanun yolu için öne sürülen gerekçelerin yasal ve meşru olmaması, kanun yolu başvurusunu duruşmalı yapılma isteğinin reddini gerektirecektir. Dizgelerin kanun yolu eşiğini belli koşulların varlığına bağlayacakları gibi, görülebilirliği belli hukuki hatalarla sınırlamaları olasıdır. Böyle bir ihtimalde ilkin yapılması gereken, eşiğin belirlediği standartlarla uyumlu bir talebin varlığıdır. Talebin asgari standartlarla uyumsuzluğu halinde, temyiz talebinin kabulü mümkün olmayacaktır. Hukuka aykırılığın belirlenen tip veya kanuni modelle uyumsuzluğu, kanun yolu talebinin uyumsuz gerekçelerden dolayı usulden reddini gerektirir. Kanuni gerekçelere istinat etmeyen kanun yolu isteği reddedileceğinden, duruşma talebi temelini kendiliğinden yitirecektir. Bu durumda duruşma hakkının ihlalinden söz etmek mümkün olmaz.
Temyizin gerçeklik yargısı yapması halinde, duruşma hakkı gerekli olabilmektedir. AHİM bu takdirde hazır bulunma hakkının işlerliğini bazı kriterlerle uyumluluğuna bağlar. Mahkeme bu gibi hallerde, öncelikle, talebin reddiyle birlikte neyin yitirilebileceğini ve temyiz mahkemesinin esasa ilişkin hükmü kurarken, tarafların dinlenilmesine gerek duyup duymadığını göz önünde bulundurur. Temyiz hakkının olmadığı veya hükmün kesin olduğu hallerde duruşma ihtiyacı en yüksek seviyeye ulaşır. İlk derece mahkemesi önünde duruşma yapılan veya duruşma hakkından feragat edilen durumlarda temyiz aşamasında duruşma zorunluluğu ortadan kalkar. Temyiz sadece hukuki sebeplerin incelenebileceği bir yol olarak öngörülmüşse, duruşma yapılması kaideten gerekli olmaktan çıkar. Özellikle başvurucunun ifade vermek istemesi ya da mahkemeye yardımcı olmak istediği durumlarla delillerin, veya beyanların gerçek ve doğruluğunun sınanmasının ihtiyaca dönüşmesi hali duruşma gereksinimini tayininde ölçüt olarak kabul görmektedir.
Riskli olan, ilk ve tek derece yargısının duruşmayı yoksayan pratiğidir. İlk ve tek yargılama aşamasından önce, herhangi bir şekilde duruşma yapılmaması, duruşmanın gerçeklik yargısı ve hukuki tanı muhakemesi açısından önemli ve vazgeçilmez hale gelmesi durumunda, duruşma yapılmaması ihlal nedeni olabilir. Mahkemenin verdiği kararların kesin olması halinde, duruşma hakkının çiğnenme olasılığı yüksektir. Kesin kararların, istisnai yolla denetlenme ihtimalleri olsa da sistemin alternatif veya yedeklerle duruşmalı denetime imkan vermemesi, kesin hüküm yargısını veya kesin kararları her zamankinden daha özenli ve dikkatli olmaya icbar eder.
AİHM, hükümden sonra duruşma imkanı tanınmasını, hakkı telafi eden, eski hale getiren olanak olarak telakki eder. Yargılama öncesi şu veya bu şekilde yanların dinlenmiş olması hakkın yerine getirilmesi olarak kabul edilemez. Tedbir duruşması veya evrak üzerinde ön incelemeyi, bu hakkın kullanılması ile özdeş kabul etmek yanılgıdır. Mahkeme, üye devletlerin maliyeti düşürme, zamanla baş etme, emek, mesai ve sair uzatıcı ve istismar edici amillerle mücadele kapsamında, duruşma hakkını kısıtlama veya hakkı meşru nedenlerle sınırlama yetkisini kabul etmektedir. Risklerin bahane edilerek, istisnaların geniş yorumlanarak duruşma hakkının ortadan kaldırması reddedilmektedir.
Duruşma eşiğini yüksek tutan sistemlerin, bu eşiğin aşılması için çeşitli ölçüt ve ölçüler kullandığı bilinmektedir. Özellikle usul ekonomisi ya da makul sürede yargılama ile duruşma hakkı arasındaki dengenin korunma ihtiyacı, yargıcı duruşma hakkından ödün vermeye zorlamaktadır. Duruşma hakkına geri adım attıran ve onun inadını kıran bu edenlerin başını, başvurucunun duruşma talep hakkından vazgeçmesidir. Davanın özelliğinden neşet eden nedenlere yaslanarak evrak üzerinde incelemeyle yetinmek mümkündür.
Talep halinde evrak üzerindeki yargılamanın, duruşmalı yargılamaya tahvili takdir marjı kapsamındadır. Ancak böyle bir olasılıkta öngörülebilir usule tabi olma hakkın ihlal edilmemesi için, ara kararının makul gerekçelerle temellendirilmesi ve tarafların bu sürprizden güvenli şekilde haberdar edilmeleri zorunludur.
Talebin dikkate alınıp değerlendirilmesi ve karara bağlanmasında gerekçe ve dayanakların aldığı rolün önemi tartışmasızdır. İlk derece yargı yerinde, duruşma yapılmamasını haklı gösterecek istisnai sebeplerin varlığı zorunludur. Mahkemenin neden duruşma yapılmadığı konusunda kabul edilebilir açıklama yapmaması dikkate şayandır. İlk derece yargı yerinde duruşma yapılmamakla birlikte, ikinci seviye yargı yerinde duruşmalı yargılama isteğinin reddini haklı çıkaracak istisnai gerekçelerin izahtan vareste tutulması ihlal olarak kabul görür. Dava öncesi idari kurullar nezdindeki dinlenme talebinin duruşma hakkını ikame eden bir süreç olarak değerlendirilmez. Teknik manada bir duruşmadan söz edilebilmesi için, yargılayanın sahici yargı otoritesi olması gerekir, idari kurulların bu bağlamda yaptıkları tahkikatın açık yargılama olarak telakki edilmesi olanaksızdır. En azından kuşkuludur. Yargı otoritelerinin nezaret etmediği, sevk ve idare etmediği süreçteki dinlenilme, sözlü sunumlarla diyalogları duruşma hakkına katkı sunan usuli işlemler olarak değerlendirilemez.
Duruşma hakkının organizasyon eksikliği, alt yapı noksanı ve sair yetersizlik gibi nedenlerle kısmaya kalkışmak, ülkemiz açısından kabul edilebilir bir mazeret değildir.
AHİM, dava yükü ve makul süre gibi parametre ve kaygılardan hareketle kanun yolu mercileri tarafından duruşma yapılmamasını kabul edilebilir bir özür olarak benimser. Buna rağmen kanun yolu otoritelerinin ilk derece yargısının duruşma yapmamasından kaynaklı ihlalleri gidermeleri olanaklıdır.
AİHM, ilk derece ve ardılı mahkemelerde, başvurucuya sözlü sunum yapma, iddia ve savunmasını dilediğince dillendirme olanağının tanınmış olmasının duruşma hakkının ihlal iddialarını temelsiz bırakacağını belirtir. Axen örneği duruşma hakkının, ilk ve ikinci derece yargısı tarafından kullandırılmasının, temyiz yargısının duruşmasız denetim yoluyla hak ihlaline neden olduğu iddiasını hükümsüz bırakan bir tecrübedir. AİHM bu deneyimle duruşma hakkının yargı yerlerinde ve kanun yolundan önce ardışık olarak defalarca, doyurucu şekilde kullanılmasına verdiği önemli bir tepkidir. Hakkın sömürülmesini önleyen bu kısıtlama, duruşma hakkının defalarca kullanılmasının, kanun yolu aşamasında öne sürülen duruşma hakkının ihlaline dair iddiaları konusuz bırakacağını gösterir.
Sutter tecrübesi, ilk derece yargısı ve ardıl mahkemede gerçeklik yargısına katılan ve burada kendisine tanınan hakları yeterince kullanan başvurucunun, temyiz mahkemesindeki yargılamanın, duruşmasız yapılmadığına ilişkin başvurusunun kabul görmeyeceğine delalet eder. Mahkeme bu deneyiminde, açık yargılama, saydamlık, yargının demokratik denetimi, güven ilkesine sadakat gibi bir çok parametre ile duruşma hakkı arasında ilişki kurmakla kalmamış, demokratik bir toplumda kamuya açık yargılama ve duruşma hakkının yaşamsal önemine de vurgu yapar. Mahkeme tek tek veya lokal periyodlarla hak ilişkisini kurmak yerine, bir bütün olarak dava açılmasından hükmün verilmesine, hükmün açıklanmasından denetlenmesine değin, oldukça uzun bir süreçte, başvurucunun duruşma hakkından beklentilerinin ne denli karşılandığı ile yakından ilgilenmiştir. Temyiz mahkemesinin rolünü bir kaç adım öne çıkararak, eşiğin altında kalan duruşma taleplerinin, evvelce karşılanması nedeniyle hükümsüz kaldığını teyit eder. Sutter örneği, Axen deneyimini geliştiren ve doğrulayan bir pratiktir. AİHM anılan örneklere yaslanarak, varlığını hukuki denetimle sınırlamış bir yargı mekanizmasının duruşma hakkını dikkate almamasını 6/1 madde kapsamından çıkarır.
AİHM mevcut rezervine kattığı önemli içtihadıyla, duruşma hakkının uygulanma olanağını bir başka amil üzerinden genişletir. Evvelki örneklerde duruşma hakkını göreceli olarak denetim işlev ve rolü üzerinden daraltan AİHM, bu kez denetim fonksiyonunu hakkı tek başına belirleyen, yazgısını tayin eden bir ölçüt olmaktan çıkarır. Mahkemeye göre duruşma hakkı bağlamlı uyuşmazlıkların çözümünde davanın niteliği, yargılamadan beklentilerle duruşma hakkının sağladığı eşitlik ve çelişmeli yargı ilkesi, delillerin kabul edilebilirliği gibi bir çok ölçüt ve edenin dikkate alınıp değerlendirilmesi gerektiğini belirtir.
Ekbatani /İsveç davasında, ilk derece yargısının başvurucuya tanıdığı duruşma hakkını, her şeye rağmen doyurucu bulunmaz. Kanun yolu yargısının hukuki denetim rolünü üstlenmesi, ara derece mahkemesinin duruşma bağlamlı hak ihlalini önlemede aktif rol almasını pekiştirir. AİHM istinaf mahkemesinin duruşma açtıktan sonra; görevli memur ve tanığın dinlenilme talebini reddetmesi ve ilk derece yargısını içselleştirilmesini ihlal olarak kabul etmiştir. AİHM’ e göre, söz konusu olan bir istinaf mahkemesi ise ve sanığın masum veya suçlu olduğuna ilişkin bir sorunu karara bağlayacak ise yargılamanın duruşmalı yapılması zorunludur.
Mahkeme ihlale neden olguları a) istinaf yargısının gerçeklik yargısı yapma yetkisini yeterince ve doyurucu olarak kullanmaması, b) gerçeklik yargısının ihtiyacı olan delillerin tartışmaya açılmaması, tarafların delile odaklı dinlenilmemesi, mevcutlarla yetinip duruşma hakkı ile çelişme ilkesi arasındaki denge ve ilişkiyi gözetmemesi, c) son derece/temyiz yargısının gerçeklik yargısı yapma yetkisinin bulunmaması ile oluşan sendromun istinaf yargısı tarafından aşılamaması, d) ilk derece yargı yerinin duruşma hakkının beklentilerini yeterince karşılamaması, e) davanın niteliği itibarıyla duruşma hakkını ihtiyaca dönüştürmesi, f) ara derece mahkemesinin eksik delille hükme varması ve ilk hükmü olduğu gibi benimsemesi şeklinde kategorize eder.
Mahkeme anılan nedenlerin tahakkuku halinde, ilk derece yargısının yarattığı hak ihlalinin, ikinci derece yargısı tarafından giderilememesinin özerk bir değer olarak görünen adaleti zedelediği kanaatindedir.
AHİM sürat, etkinlik ve ekonomik nedenlere istinaden duruşma yapılmamasını tolare etmektedir. Sistemlerin başvuruculara otomatik duruşma hakkı tanıması veya duruşmanın yargılamanın bütününe yayması beklenmemelidir. Duruşma hakkı ile evrak üzerinde inceleme arasındaki yarışın, duruşmaların doğası, davanın boyutu, yerel mahkemenin gücü ve bireyin duruşma yapılmasıyla elde edeceği yararlar gözetilerek sevk ve idare edilmesi gerekir.
AİHM, çelişmeli niza hakkını kısıtlayan derece yargısının, hukuki ve maddi açıdan denetlenebilirliği, ilgilinin sonraki aşamada bakış açısı ve yaklaşımını serimleme, sunma imkanına kavuşturulmasını ihlali önler nitelikte bulunmuştur. Gerçeklik yargısının yinelenmesi, ihlali, risk olmaktan çıkaran ya da duruşma hakkını yedeklerle tahkim eden yaklaşımın tezahürüdür. AİHM, yargılamayı bir bütün olarak ele alarak, hatanın aktarma yargısı tarafından giderilmesini telafi edici addetmiştir. Davanın gözden geçirilmiş olmasıyla, gerçeklik yargısı üzerindeki sisin aralanmış, duruşmasızlığın yarattığı kayıp etkisiz kılmış, geriye doğru hükümden düşürülmüştür. Aktarma yargısının gerçekliği sınama gizilgücü, başlangıçtaki ihlali hiçleştirmiştir.
Olgu yargısı ile çelişmeli yargı arasındaki ilişki yoğundur. Bu yoğunluğun hükme katkı sunabilmesi duruşma hakkının gerçekliğine ve kullanılmasına gereksinim duyar. Duruşma hakkı burada devreye girerek, ortaya konulan iddia, savunma dayanak ve argümanlarına saldırarak onları hükümden düşürme işlevi üstlenir. Duruşma hakkı, işini dezavantajı önleyen çelişmeli yargı hakkı aracılığıyla pratize eder. Çelişmeli yargı, gerçeklik yargısı söz konusu olduğunda duruşma hakkının eli ayağı, gözü ve kulağına dönüşür. Çelişmeli yargılamanın benimsenmiş olmasının, medeni hakka ilişkin muhakemede tarafların duruşmada hazır bulunarak, yargılamaya aktif olarak katılmasına olanak tanıma, hükmü birlikte ve ortaklaşa uğraşla inşa ihtiyacından neşet eder.
AİHM, duruşma hakkının gerçeklik yargısı ile görevli ardışık mahkemelerce reddedilmesinin mümkün olduğu kanaatindedir. Helmers/İsveç davası, ilk derece yargı yerinde duruşma yapılmasının, ardışık fazda duruşma isteğinin reddini gerektirmeyeceğini göstermesi açısından önemlidir. Bu davayı önemli kılan duruşma hakkını kısıtlayan içtihatları, belli koşullar altında ödün vermeye zorlayan dinamiğidir. Helmers pratiği geliştirdiği özelliklerle, duruşma hakkını içine temyiz ve itiraz merciini alacak denli genişletmektedir. AİHM, bazı davalarda gerçeklik yargısının üstlendiği rolün doruk yapabileceğini, burada yapacağı tartışma ve öne süreceği delillerle yargıyı değiştirme olanağı bulabileceği kabul edilir. Sübutun kaderini değiştirir nitelikteki taleplerin dışlanması, ilk derece yargı yerindeki duruşma hakkını hükümden düşürmekte, onu ikincil duruma itmektedir.
Helmers davasında özellikle dava konusu- ki burada Helmers’in şeref ve kariyerini zan altında bırakan bir isnat söz konusudur- yargılamanın bütünü, istinaf yargısının rol ve işlevi gibi parametreler gözetildiğinde önemini artırmaktadır. Sübutun bir kez daha tartışmaya açılması ve masumiyetin pekiştirilmesi olasılığı mahkemenin duruşma talebini reddetmesinin koşullarını ortadan kaldırmakta, reddi haklı kılacak özel koşulların olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Anılan dava duruşma hakkını genişleten ve pekiştiren bir örnektir ve bu örnek duruşma hakkı ile somut olay adaleti arasındaki bağı, davanın özgünlüğü üzerinden geliştiren bir pratiktir. Mahkeme bir çok kararında, genelde duruşma ihtiyacının önceki aşamalarda giderilmesini yeterli bulup, talebin istinaf ve temyizde tekrar edilmesini reddederken, anılan davada bu nedenceleri salt red nedeni olmaktan çıkarmakta, yargıca duruşma isteğinin reddi için daha güçlü, ikna edici ve inandırıcı özel gerekçeler bulmaya sevk etmektedir. Buradan gözden kaçmaması gereken husus, her şeye rağmen, tartışma ve gerçeklik yargısına dair gereksinimin sönümlenmemiş, kuşkunun zahiri hükme rağmen varlığını sürdürüyor olmasıdır.
Jan-Ake Anderson/İsveç davası hak ihlalini, cezanın niceliği ile hakkın niteliği arasındaki çekişme ve yarışın belirlediği bir davadır. Bu davada para cezası gerektiren suçtan ötürü yapılan yargılamalarda, açık duruşma hakkının ihlal edildiğine dair başvuru AİHM yargıçlarını da ikiye böler. Mahkeme davaya kaynaklık eden cezayı hafife alarak, duruşmasız yargı ve hükmün ihlal riski yaratmadığını belirlerken, azlığı oluşturan oylar (7) cezanın niceliğinin, hakların özüne yönelik kalkışmaları belirleyici olamayacağını savunurlar. Karşı oylar, 6/1madde hükmünün özü itibarıyla güvenceye alınan minimum hakların temel özelliğine atıf ve vurgu yaparak, başat belirleyicinin minimum haklara yönelen kalkışma olduğunu belirtirler. Buradan bakıldığında Jan-Ake Anderson/İsveç davası, duruşma hakkını koruyan göreceli ve mutlaklık arasındaki sayısız kertede, kendisine mutlaklığa yakın bir yerde konuşlanmasına imkan tanıyan bir deneyimdir.
Duruşma hakkına şans tanıyan pratiklerin, yükselen bir trend izledikleri görülmektedir. Jan-Ake Anderson/İsveç davasını, sıradan bir trafik cezasını hafife alarak, davanın duruşmadan vareste tutulması gerektiğini savlayan çoğunluğun, duruşma hakkını zirveye taşıma mücadelesi olarak betimlenebilir. AİHM, her ne kadar cezanın niceliği ile duruşma hakkı arasında ters bir ilişki ve orantı kurmuş ve hafif cezalarda duruşma hakkı tanınmamasını savunmuş ise de karşı oyların, bu niceliği belirleyici olmaktan çıkaran niteliği karşısında anlamını yitirmiştir. Çoğunluk, hakkın özüne yönelen ve onu hedefleyen kalkışmaların tek başına ihlal için yeterli olacağını belirtmektedir. Bu yerinde bir yaklaşımdır. O halde duruşma ile evrak üzerinde yargılama arasındaki yarışı kontrol eden en önemli eden, kalkışmanın 6/1 deki minimal hakları hedefleyen dinamik ve potansiyelidir. Potansiyelin gücü ve yarattığı risk, yaptırımın hafifliğini gölgede bırakarak duruşma yapılmasını gerekli hale getirmelidir.
Monell ve Morris/Birleşik Krallık davası kanun yolu denetimi ile duruşma hakkını aynı kavşakta buluşturan ayrıksı bir tatbikattır. AİHM bu kanun yolu hakkının yazılı sunumlarla doyurucu şekilde kullanıldığı gibi, başvuruculara kanun yoluna başvuruyu meşru ve haklı kılacak yeteri dayanağın bulunmadığı konusunda ücretsiz tavsiye yardımı aldıklarını, böylelikle hukuki tanı denetiminin duruşmalı yapılmasına dair ihtiyacın ortadan kaldırıldığından bahisle, isteği reddeden yerel uygulamayı benimsemiştir. AİHM yazılı savların adalet ve menfaat gereksinimini karşıladığını dolayısıyla iş yükünü artırmamak ve zaman israfını önlemek açısından duruşma isteğinin meşru zeminini kaybettiğini düşünür ve ihlal iddiasını reddeder. Bu deneyimi vitrine çıkaran özellik, usul ekonomisi ile adalet duygusu ve hakkaniyet gereksinimine oynayan duruşma hakkı arasındaki çelişkinin aşılma yöntemidir. Mahkeme duruşma ihtiyacının samimiyetini ortadan kaldıran bir kaç parametreye dayanarak, ihlal iddiasını yersiz ve gereksiz bulur. Buna göre başvurucuların doyurucu bir yazılı sunum yapmaları, kanun yolu yargısının faydasızlığı konusundaki ücretsiz hukuki yardım almaları ve kanun yolu yargısının katılımı zorunlu kılmayan mahiyet ve karakteri ile adalet duygusunun tatmini duruşmayı lüzumsuz kılmıştır.
Duruşmada hazır bulunma hakkı mutlak değildir. Kişi, hem açık yargılama hem de duruşma hakkından vazgeçebilir. Duruşma düzeninin bozulması, kimliği gizli tutulan tanığın dinlenmesi veya tanığın korkutulma kaygısının aşılması gibi sınırlı ve sayılı olmayan nedenlerin tahakkuku duruşma hakkından ödün verilmesini gerektirebilir. Bu gibi durumların çoğaltılması olasıdır. Duruşmadan tart, uzaklaştırma ve hakkın bloke edilmesini gerektiren olguların istisnai oluşu, hakkın kullanımını bertaraf edecek bir debi ve oyluma erişimini önler.
Büyük Daire, daha önceki davalarda duruşmalı yargılanma hakkının nicelik üzerinden değil, uyuşmazlığın niteliğine göre kısıtlanabileceği kanaatindedir. Jussila v Finlandiya davasından önce, teknik hukuki meselelere özgülenen veya karmaşık olmayan ceza davalarıyla sınırlı olarak duruşma hakkının istisnai olarak kısıtlanmasına izin verilmekteydi. Aslolan kişinin duruşma hakkını koruyan yasal düzenlemelerin mevcudiyetidir. Sistem, herşeyden evvel kişiye derece mahkemelerinde davasını duruşmalı olarak yürütülmesini isteme hakkı tanımakla yükümlüdür. Duruşma talebinin, önceden belirlenebilir ölçüt ve ölçüler üzerinden güvenceye alınması, belirli usule tabi olmaklık ilkesinin gereğidir. Takdir yetkisinin denetlenebilmesi veya keyfi uygulamaların, öngörülebilir usullerle kontrol edilmesi, merkez üssü duruşma hakkı olan eşitlik ve çelişmeli yargı ilkesi ile diğer teminatları etkisine alan hak ihlallerinin önlenmesi bakımından önemlidir.
Duruşma hakkından veya duruşmada hazır bulunma hakkından feragat etmek olasıdır. Feragat: duruşma hakkını beyanla sona erdiren ya da beyanın mahkemeye erişmesi ile etki ve sonuç doğuran, buna bağlı olarak duruşmaya etkin katılımı ihtiyaç olmaktan çıkaran taraf usul işlemidir. Feragatin kapsamı, yargılamadan neşet eden duruşma hakkıyla mahdut olup, içine yargılamanın tüm aşama ve işlemlerini alacak denli genişletilemez.
Duruşma hakkından açık veya örtülü şekilde feragat etmek mümkündür. Duruşma hakkından zımni olarak vazgeçme, tereddüde mahal olmayacak şekilde belirgin olması ve aynı zamanda kamu yararına ters düşmemesi, feragatin önemiyle uyumlu asgari güvenceleri içermelidir. Kamu yararının duruşmayı gerektirdiği hallerde vazgeçme geçersizdir, beklenen etki ve sonucu doğurmaz. Öteki deyişle vazgeçme hakkının kullanılması için, gerçeklik yargısının, bu hakkı tolare edebilecek kapasite, koşul ve yeterliliğe sahip olması gerekir. Bazı hallerde kişinin duruşmaya gelmesi, kamusal nedenlerle gerekli olabilir bu gibi hallerde, açık veya örtülü vazgeçme geçersiz hale gelir.
Açık veya örtülü feragatten söz edilebilmesi, duruşma hakkından vazgeçmenin etki ve sonuç doğurabilmesi için her şeyden evvel meşru ilgiliye usulüne uygun, tam ve duruşmaya katılımı teşvik eden yazılı bir davetiyenin, güvenilir araç ve yöntemle tebliğ edilmesi icab eder. Tebligat veya davetiyenin olası bir usulsüzlüğü, haktan örtülü feragat için ciddi bir risk doğurur. Büyük Daire’ ye göre; hakların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak usul ve esas koşulların uygun resmi bir tebligat yapılması gerekir. Bu bağlamda belirsiz, resmi olmayan yahut dolaylı bilgi bilgilendirme ve öğrenme için kafi değildir. Anılan kural, bilgilenme yerine geçen kabul edilebilir olgularla istisnaya uğratılmıştır. Burada resmi bildiri, (tebligat) ikame edilebilir olgularla ikame edilerek, kişinin duruşmadan haberdar olduğu kabul edilir.
Varsayımsal bildirimde, kişinin duruşmadan haberdar olduğu ve oturumlara katılmakta duraksama yaşamadığı kabul edilebilir. Vakıanın, tebligat ile yer değiştirebilmesi mahkemenin ikna olmasına, inandırılmasına bağlıdır. Bilgilendirme ile elde edilmek istenen yararı zedeleyen veya ortadan kaldıran her girişim, yahut ayrıksı bilgilendirme risklidir. Riskin debi ve niteliği; istisnai yöntemin yazgısını tayin etmekle kalmayacak, yargıcı tebligatın meşruluğu ile kişinin duruşma hakkından neden vazgeçtiğini makul gerekçelerle izaha zorlayacaktır. Buradan bakıldığında istisnai veya varsayımsal bilgilendirme bir sapmadır ve sapmanın hakkı hükümden düşürme potansiyeli somut olayın özellikleri gözetilerek dikkat ve özenle değerlendirilmelidir.
Örtülü vazgeçme, ilgilinin usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen duruşmaya iştirak etmemek suretiyle katılımdan neşet eden haklarını kullanmaktan kaçınması, çekinik kalması demektir. Tebligatın etkinliğinden söz edilebilmesi için, makul süre içinde ve [meşru ilgilinin] anladığı dilden yapılması gerekir. Tebligatın anlaşılan dilde yapılmaması ihlale vücut verir. Kişinin dolaylı yollardan davetiyeden haberdar olması, bilgiye kişisel olanaklarıyla vakıf olması veya duruşmadan tesadüfen haberdar olması umarlarla uyumlu bir bildirim ve bilgilendirme olarak kabul edilemez. Tebligatın temin edilen maksada özgülenmesi için yaratacağı etki ve sonuçları ilgilisi ile paylaşan bir dil ve içeriğe sahip olması gerekir. Duruşmaya katılmamanın yaratacağı sonuçlar hakkında, taraflara bilgi aktarmaktan kaçınan veya bu bilgiyi vermekte akim kalan bir tebligata dayalı olarak duruşma hakkından feragat edildiğinden söz edilemez. Sonuçların belirsizleştiği, duraksama yarattığı yahut öngörülemez hale geldiği her halde feragat kuşkulu demektir.
Yasama gerçek bilgilendirmeden, varsayımsal tebliğe değin, bir çok ihtimali barındıran bir bilgilendirme skalasında sebat etmiştir. Takdiri adres veya bilinen en son adreste tebligat yapılamaması halinde, varsayımsal diğer tebliğ olasılıklarına cevaz verilmesi, her şeye rağmen tebliğ yapılamamasından kaynaklanan riskleri önleme kaygısının sonucudur. Olağan tebliğ ve davet usullerinden uzaklaşan uygulamaların yaratacağı riski kavrayan dizge, tebligat sapmalarının yaratacağı riski kontrol altına alma ve keyfiliği önlemeyi, belirlenebilir şekil ve usullerle aşmaya çalışma çabası içindedir. Tüm uğraşa rağmen sahici tebliğin yapılamaması halinde, varsayımsal tebliğle yetinme, duruşma hakkının ihlali olarak değerlendirilmemektedir. Yargılamanın zamana yayılmasının, kanıtlar üzerindeki bozucu, bellek üzerindeki tahrip edici etkisine tahammülün güçleşmesi, bilgilendirme yükümlülüğünü alternatif yöntem arayışına sevk etmektedir. Adresin bilinmesine rağmen, varsayımsal yöntemlere yönelme, hiç kuşkusuz adil yargılanma hakkını ihlal edecektir.
Somogyi/İtalya usulsüz tebligat iddiası ile duruşma hakkından vazgeçme arasındaki ilişkinin izlemesi gereken güzergah hakkında önemli donelere sahiptir. Somogyi bu davada tebellüğ belgesindeki imzanın kendisine ait olmadığını öne sürerek, yokluğunda yapılan yargılamanın yinelenmesini ister. Yerel yargı, ilgilinin iddialarını tartışmaya imkan vermez, imza incelemesi için girişimde bulunmaz. Üstüne üstlük ilgilinin usulsüzlükten neşet eden hak kayıplarını telafi, yenileme ve temyiz isteğini de reddeder. Konuyu tartışan AİHM; a) adil yargılanmanın demokratik bir toplumda taşıdığı önemle uyumlu olarak, mahkemenin bu olayda olduğu gibi duruşma hakkını kısıtlayan ve ortadan kaldıran olgular üzerindeki kuşkunun kaldırılması ve sınanması için çaba sarf etmesi gerektiğini, b) ardışık yerel mahkemelerin tebligatla ilgili kuşkuların aşılması için her hangi bir çaba sarf etmeyerek, ilgilinin Sözleşme’ye aykırılığı giderecek imkanlardan yoksun bırakıldığını, c) böylelikle mahkum olduğu bir yargılama sonucunda, duruşma hakkından açık şekilde feragat edip etmediğini tespit edecek dikkatli bir incelemenin yapılmadığını, d) hakkındaki davanın basın ve alternatif diğer yollardan öğrenilmesinin, usulüne uygun bir bildirim olarak telakki edilmeyeceğini, e) duruşmaya katılma hakkının kullanılması için genel ve özel tüm önlemlerin alınmadan ve kişinin duruşmadan feragat ettiğine ilişkin tüm kuşkular aşılmadan, yargılamanın gıyaben gerçekleştirilmesini ihlal olarak nitelemiştir.
Somogyi örneği, yargımızın paçasına yapışan usulsüz tebliğin yol açtığı önemli bir sorunu tartışmaya açması bakımından değerlidir. Yargımız, henüz duruşmaya davet, davete icabet etmemenin yarattığı sorunları sağlıklı ve tam olarak yüzleşmiş değildir. Özellikle gıyapta ve vicahtaki tebliğin kabul edilebilmesi için izlenmesi gereken usule aykırılıkların görmezden gelinmesi, kendiliğinden gözetilmemesi, itiraz konusu edilenlerin de ayrıntılı ve özenli bir incelemeden vareste tutulması, tebligat-davetiye-duruşma üçlüsünün aşması gereken daralı bir meseledir. Böyle bir iddianın büyüteç altına alınarak, gerçek ve doğruluğunun sınanması, yoklukta yapılan duruşmaların kabul edilebilmesi açısından yaşamsaldır. Somogyi tecrübesinde, tebellüğ belgesindeki itirazın, ayrıca ve tüm ısrarlara rağmen incelenmemesi ve araştırılmaması, usulsüz tebligata dayalı olarak yürütülen yargılamaya yönelen temyizin süre aşımı nedeniyle reddedilmesi, ilgilinin görünen adaletle ilgili umarlarını karşılıksız bırakarak, ihlali derinleştirmiştir.
Colozza/İtalya duruşma hakkından feragati zorlayan bir diğer tecrübedir. Bu örnek, ilgilinin yargılama konusu hakkında evvelce çeşitli vesilelerle bilgi edinmiş olması ya da alternatif yollarla yargılama konusu hakkında malumat sahibi olması, usulüne uygun tebligat yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağına delalet etmektedir. Örnekte duruşmaya davetten söz edilebilmesi için, ilgiliye erişilebilecek bilimum adres ve olanakların kullanılması ve tüketilmesi gereğine özellikle vurgu yapılmaktadır. Ülkenin kayıt sistemi veya bilgi bankasına sahip olmaması kişi aleyhine yorumlanarak, bu durumun ilgilinin duruşma hakkından vazgeçmesi olarak telakki edilmez. Gıyapta yargılamanın benimsenebilmesi için, her şeyden önce, kişinin bilinebilen en son adresinin belirlenmesi ve davaya dair bilgi ile duruşma gün, saat ve yeri hakkında ilgilinin güvenli olarak bilgilendirilmesi beklenir. İlgilinin bireysel çabaları, dolaylı öğrenme ve basın aracılığıyla dava hakkında malumat edinme, evvelce ifade edildiği gibi usulüne uygun bildirim ve davetiyeyi ikame eden almaşıklar değildir. İlgiliye erişimi sağlayacak yeteri araştırma yapılmadan ve iletişim imkanları ziyadesiyle zorlanmadan kişiye Sözleşme, ve yerel hukuk tarafından tanınan asgari güvencelerin etkili şekilde tanındığından söz edilemez.
Duruşma hakkından feragat edilebilmesinden sonra, hakkın yeniden kullanılması ya da ardışık aşamalara katılma hakkını ortadan kaldırmaz. Vazgeçmek geri alınabileceği gibi ardışık duruşmalara katılarak vazgeçme etkisiz kılınabilir. Buradan bakıldığından hukuk yargısında vazgeçme, duruşma ve yargılanma hakkını hükümden düşürecek şekilde katı şekilde yorumlanmalıdır. Duruşmada hazır bulunma hakkından vazgeçildiğinin kabul edilebilmesi için, feragatin açık, anlaşılır ve kuşkudan uzak olması ve hakkın önemiyle bağdaşır minimum önlemlerin alınması koşuluna bağlıdır. Feragatin gerisinde bıraktığı boşluğun, kesin ve önemiyle uyumlu asgari teminatlarla donatılması gerekir. Mahkeme duruşma hakkı ile temin edilmek istenen maksadın ihmallerle etkisiz kılınmasını önlemekte, açık ve anlaşılır bir vazgeçme söz konusu olmadıkça etki ve sonuç doğurmasının imkansızlığına vurgu yapmaktadır. Demek istediğim, AİHM bu deneyimiyle vazgeçmenin etki ve sonuçlarını kavrama olanaklarının çoğaltılmasını, etki ve sonuçlar hakkında yeterli malumat verilmeksizin vazgeçmenin kabul görmesini önlemektedir. Özellikle, minimum güvenceler sağlanmadan, duruşma hakkının gerisinde bıraktığı ve yargılamanın selametini tehdit eden patojenleri kontrol edecek önlemler alınmadan vazgeçmeye statü vermeyi reddetmektedir. Vazgeçmenin etki ve sonuçlarının yargılama, hüküm ve yargılananlar üzerindeki baskısı yargıcı uyanık eylemeye, özenli davranmaya ve yalanla arasına mesafe koymaya zorlar.
Minimum güvenceden kasıt, duruşmaya katılım hakkını teşvik eden çözümler üretmek, hakkın kullanımını engelleyen edenlerle mücadele etmek, gözden düşürmeyi bertaraf edici önlemler almak olarak tanımlanabilir. Davet ile neyin amaçlandığı, duruşmaya katılımla kazanılanların, katılmamakla kayıpların açık ve anlaşılır şekilde izahından başka, duruşma gün ve saati ile yeri konusunda yalın ve anlaşılır olmak önlemlerin bazılarıdır. Duruşma salonunu bireye dar etmek, caydırıcı tutum ve davranışlarla kişiyi duruşmadan soğutmak, adli mobbingle çekinik eylemeye icbar, kişiyi, açık veya örtülü feragate zorlamakla kalmaz, hükmü monologla hükümden düşürür. Hükmün bağlayıcılık debisini azaltır.
Bu bağlamda etkili bir çağrı ve davet için olanakların seferber edilmesi ve tüketilmesine rağmen kişi ile iletişim kurulamaması ve bu vesile ile tebligatla duruşma hakkını kullanmak üzere davet edilememesi, gıyapta yargılamayı meşrulaştırır. Gıyapta duruşmanın kabul edilebilmesi için davetiye ve tebliğ olanaklarının sonuna değin zorlanması, bilinen olasılıkların tüketilmesi her şeye rağmen ilgilinin duruşmaya davet edilme olanağını ortadan kalkması gerekir. Olanakların zorlanıp zorlanmadığı, imkanların neler olduğu ve nasıl ne şekilde devreye alındığı, basamakların nasıl çıkıldığı, seçeneklerin nasıl elendiği meselesi yaşamsaldır. Yargıç hassas bu misyonunu özenle, sabırla ve tebligatla temine dilmek istenen maksadı gözeterek gerçekleştirmelidir.
AHİM duruşma hakkının özendirilmesi, duruşmaya iştirak için özel bir çaba sarf edilmesi gerektiğinden yanadır.
Kişinin yargılamayı geciktirmeye ve hakkı sömürmeye kalkışmadığı sürece kişinin duruşma hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğinden gerekir. İçtihat savunma hakkı ile duruşmaya etkin katılma arasındaki derin, yaygın ve yoğun ilişkinin farkındadır ve bu organik bağı kırılmaya uğratan sekter tutumlarla mücadelede kararlıdır. Duruşma hakkının, savunmaya verdiği yoğun destek, duruşma hakkını savunma hakkının öncülüne dönüştürür. AİHM, yargıca duruşma hakkını işler kılan tüm seçenekler tüketilmeden yoklukta duruşma yapılmasını ve iletişimsizliğin yarattığı ihlalinin örtülü feragatle özdeşleştirilmesini şiddetle reddetmektedir. Örtülü feragat ile tebligat arasında haddinden fazla münasebet mevcuttur ve bu ilişki elinden geldiğince tebligatı örtülü vazgeçmenin nedeni ve edeni olmaktan çıkarmalıdır.
Bilinen adrese tebligatla yetinilmesi, tebliğin hafife alınması yahut almaşık adreslerin temin edilmesinden imtina, bildirim yükümlülüğüyle bağdaşmaz. Olası bir kuşku, eski adrese tebligatı tartışmalı kılar. Hükmün bu kusuru sinesine çekerek, hüküm sürmesi içselleştirilemez.
Duruşma hakkının usuli engellerle kısıtlanmaması ve ortadan kaldırılmaması icab eder. Duruşmaya iştirak isteğinin usule aykırı olduğundan bahisle reddedilmesini değerlendiren AİHM, ilgilinin özellikleri, dava açısından üstlendiği rol ve adil yargılanma hakkının taraflara duyduğu ihtiyaçtan hareketle, talebin reddini ihlal olarak kabul mimlemiştir.
Usulsüzlüğün örtülü feragat addedilebilmesi veya duruşma hakkının kanuni tiple uyumsuzluğundan ötürü dışlanabilmesini, görünen adaletin ihtiyaçları ile ilgilinin hükme ve yargılamaya sunacağı katkının debisidir. İhtiyacın debisindeki artış, katılma isteğinin usulsüzlüğünü hükümden düşüren veya hoş görülebilir kılan bir olgudur. Kremzow-Avusturya davası duruşmaya katılma isteğinin usulsüzlüğüne yargı otoritelerinin vereceği tepkinin dozu ve niteliğini ölçmeye yarayışlı bir tecrübedir. Bu deneme, şekil ile öz arasındaki kadim kavganın, hangi parametreler üzerinden kontrol edilip yönetileceğini göstermek bakımından ilginçtir. Usulsüz katılma istekleri her zaman ve umumiyetle reddedileme ve duruşma hakkından örtülü vazgeçme olarak nitelenemez.
Konuyu kanun yolu boyutu üzerinden okuyan bir başka örnekte; gerçeklik yargısı yapan ve eş zamanlı olarak hükmü denetleyen mahkemede hazır bulunma hakkı ilgiliye değil vekiline bildirilmiştir. Anılan örnekte ilgilinin, aktarma yargısına katılması gelenekten değildir. Buna rağmen ilgilinin yokluğunda ve müdafinin vicahında yapılan yargılamada, ilgili özgürlüğünden mahrum kalan bir yaptırımla cezalandırılmıştır. Duruşma hakkının çiğnendiğinden bahisle yapılan başvuruyu değerlendiren Mahkeme, gerçeklik yargısının duruşmaya katılımı gerektirdiğini, duruşmanın delillerin tartışılması aşamasına katkı sunduğunu, ilgilinin davet edilmemesiyle adil yargılanma hakkının çiğnendiği kanaatine varmıştır. Anılan tecrübe, kanıtların gerçek ve doğruluğunun sınanması gereken hallerle sınırlı olarak tebligat ve çağrıyı pozitif ödeve dönüştürmektedir.
191 gün süren ve her gün üç saat duruşmaya iştirak eden sanıkların 40. günden başlayarak sağlıklarının duruşmayı katılmayı imkansız hale getirmesini tartışan mahkeme, duruşmaya tarafların yokluğunda vekillerinin vicahında sürdürülmesini duruşma hakkının ihlali olarak nitelendirilmemiştir. Sanıkların müdafileri aracılığıyla yeterince temsil edilmeleri, müdafilerin müvekkillerle doyurucu şekilde ilişki ve iletişim kurmaları ile açlık grevinin sağlık üzerindeki negatif etkisi, gıyapta yargılamayı doğuran sebebin sanıkların kusurundan neşet etmesi ihlalin reddi kararının motive eden gerekçeler olmuştur.
Yapay hastalık beyanları, duruşma düzeninin riske edilmesi gibi durumlarda duruşma hakkının istisnaya uğraması mümkündür. Hakkın etkinliği ile yargılama diyalektiğinin selameti arasındaki hassas dengenin sağlanıp korunmasından taraf ve mahkeme sorumludur. Duruşma düzenini ihlal edenlerle, yargılamayı suni sağlık mazeretleriyle sabote eden girişimlerin, duruşma hakkının ihlal edildiğinden yakınmaları doğruyu söyleme ve dürüst davranma misyonuyla bağdaşmaz.
Mahkeme, duruşma ve açık yargılama hakkıyla göğüs göğüse çarpışan gıyapta duruşma yetkisinin, sıradanlaşmasının, gerçeklik yargısı için ölümcül bir silaha dönüşeceği kanaatindedir. Duruşma hakkını sınırlayan ve ortadan kaldıran riskin bertaraf edilebilmesi, gıyap kararının disipline edilmesine, sömürülmemesine bağlıdır.
Duruşma hakkından vazgeçildiğinin kabulü için; a) savunma olanaklarının özne ve nesne üzerinden derinleştirilerek genişletilmesi, b) ilgililerin çekilmesi ve çekinik kalmasıyla geride bıraktığı savunma boşluğunun almaşık araç yöntem ve öznelerle doldurulması, c) savunmanın temsil imkanlarının maksimize edilmesi, vekil ile müvekkil arasındaki iletişimin güçlü ve sürdürülebilir kılınması, d) yokluktaki duruşmaların alternatif imkanlarla izlenme, bilgilendirme ve değerlendirme olanağının çoğaltılması koşuluna bağlıdır.
AİHM, duruşmaya katılmaktan kaçınan ilgililerin, gerçeklik yargısına etkin şekilde katıldıklarını, bu koşullar altında duruşmaya katılma hakkıyla temin edilmek istenenin karşılandığı ve gıyapla ortaya çıkan riskin tolare edilmesinin kolaylaştırıldığı kanaatindedir. Kararın bağlayıcılığını zayıflatan önemli eden, doğrudan katılım hakkının, ardışık ve fasılasız celselerle sürdürülmenin sağlık hakkı üzerinde yarattığı basınç ve baskının görmezden gelinmesidir. Yorma, yıldırma gibi önleyici ve kısıtlayıcıların, duruşma hakkı ile çelişkisi tartışmasızıdır. İlgilinin vücudu üzerindeki tasarruf hakkının yarattığı sağlık sorunlarının duruşmadan feragatle özdeşleşen kusur olarak telakki edilmesi, hakkaniyeti zorlayan bir yaklaşımdır. Görünen adaleti bezdiren mesele, duruşma hakkını kısıtlayan dinamikler arasındaki paydaşlığın görülmemesinden başka, hakkı baskılayan bir çok parametre arasından sanıklardan neşet eden kusurun yegane kısıtlayan olarak vitrine çıkarılmasıdır. Mahkeme, günde üç saati bulan soluksuz, ağır, yorucu ve bunaltıcı yargılamanın, sağlık ve savunma hakkı, görünen adalet ve deontoloji üzerinde yarattığı stresi görmezden gelmiştir. Sağlık nedeniyle talik ile makul sürede yargılama, duruşma hakkı ile gıyapta yargılama, sınama ve çürütme hakkı ile yoklukta savunmanın yarattığı yoksunluk, boşluk arasındaki çelişkiye neden olan asli kusuru veya bileşik defoyu bulamamak ihlal iddiasını karşılıksız bırakır. Bir çok edenin oluşumunda rol aldığı sapmadan, sadece sağlık ve grev hakkının mesul tutulması, kararın politik tercihlerin gölgesinde şekillendiği izlenimi yaratmaktadır.
Zana/Türkiye davası örtülü feragat ile duruşmaya iştiraki teşvik ödevi arasındaki kadim ve çetin çelişkiyi, ayrıntılarla ortaya koyan, dahası Ensslin, Baader and Rapse/Almanya örneğine boyut kazandıran değerli bir tecrübedir. Zana, ilk yargılamaya iştirak ederek, yetkisizlik savında bulunmuş, dolayısıyla esasa ilişkin savuma yapmaktan kaçınmıştır. Nakledildiği yerde, talimat mahkemesi tarafından savunma yapmak üzere davet edilmiş, Zana ilk oturuma açlık grevi nedeniyle katılmamıştır. Zorla getirtme kararı üzerine duruşmaya getirtilen Zana, usule yönelik yetkisizlik tezini yinelemiş, ancak esasa ilişkin konuşmayı ikinci kez reddetmiştir. Yetkisizlik kararının kabulünden sonra, Zana’ nın, yeniden talimatla dinlenilmesine karar verilmiştir. Sanık, bu kez resmi dille sorgulanmayı reddetmiş, ana dille savunma yapmak istediğini ifade etmiştir. Talimat mahkemesi, savunma yapmaması halinde duruşma ve savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağını bildirmiş, Zana’ nın Kürtçe savunmada sebat etmesi üzerine, mahkeme, sanığın savunmadan imtina ettiğini varsayarak durumu tutanağa geçirmiştir. Sanık, yokluğunda ve müdafilerinin katılımıyla yapılan yargılamada, 12 ay hapis cezasıyla cezalandırmıştır. Zana, duruşmada bulunmamasının, gıyap kararının, etkili savunma hakkını engellediğinden bahisle ihlal başvurusunda bulunmuştur. AİHM, ilgilinin mahkemede anadille savunma yapma isteğinin duruşma veya savunma hakkından zımnen feragat ettiği anlamına gelmeyeceğini kabul etmiştir. Mahkeme, Zana’ nın, yargılamaya katılmasının önlenerek hükmü biçimlendirme hakkının kısıtlanmasını duruşma hakkının ihlali olarak nitelemiştir. AİHM gerçeklik yargısına katılımın önlenmesi ile ortaya çıkan savunma sendromumun vekillerin dolaylı ve doğrudan katılma veya sağladıkları hukuki yardımla giderilemediği kanaatindedir.
Zana davası, duruşma hakkından örtülü vazgeçme, ana dilde savunma ve savunmanın kapsamı ile etkin ve verimli bir diyaloğun koşullarını sağlama ödevi ile savunmanın güvencelerden yoksun bırakılmasının yaratacağı etki ve sonuçların nasıl ve ne şekilde tolare edileceği, savunmanın gerisinde bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağı, yoksunluğun hüküm için yarattığı yetmezlikle mücadele biçimi arasındaki ilişkiyi irdeleyen önemli çok boyutlu bir deneyimdir.
Goddi/İtalya numunesi, duruşmaya katılma hakkını önleyen bir başka bariyeri yani tutuklu veya hükümlülerin duruşma hakkından hangi koşullar altında imtina etmiş sayıldıklarının belirlenmesi bakımından kritik değer taşımaktadır. Bu davada ilgili duruşma hakkını kullanmak için gerekli organizasyonun yapılması için idareye başvurmuştur. Goddi, idare gerekli önlemleri almadığı duruşma hakkını kullanması için yeteri olanak ve kolaylığın sağlanmadığını, talebinin reddedilmesinden ötürü, duruşmalara etkin ve verimli şekilde katılamadığını dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla AİHM’e başvurmuştur. AİHM, talebin idare tarafından reddedildiğini kanıtlama ödevinin başvurucuda olduğunu, vakıaların başvurucu tarafından kanıtlanmaması nedeniyle ihlal başvurusunu reddetmiştir.
Stavros ve İnceoğlu bu deneyimi devletin tasarrufu altındaki kişilerin kısıtlılığının ispat külfetine yer değiştirtmesi gerektiğinden bahisle eleştirir. Bu oldukça haklı ve kabul edilebilir bir eleştiridir. Eleştiriyi meşrulaştıran AHİM’ in devletin tasarrufu altında yaşamını yitirenlerle ilgili olarak, ölümün şekli ve gerçekleşme biçimi konusundaki ispat külfetinin devlete ait olduğunu defalarca yineleyen tecrübesinin bir başka yer ve zamandaki tezahürüdür. Bu deneyimler devletin kontrolü altındaki bireylerin, idare ile ilişkilerinden neşet eden ispat külfetini kural olarak ortadan kaldırmaktadır.
Temsilci vasıtasıyla duruşma hakkını kullanmaktan mahrum bırakılmak ya da bireyin duruşma hakkını kullanmaya icbar edilmesi 6. maddenin ihlali olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, duruşma hakkından göreli vazgeçmeyi veya duruşmaya vekil ve müdafi aracılığıyla katılma özgürlüğünün kısıtlanmasını görünen adaletle bağdaşmaz bulmaktadır. Duruşma hakkının temsilci aracılığıyla kullanılmasına ivme kazandıran yaklaşım, savunma ve duruşma hakkı üzerindeki tasarruf hakkını pekiştirme arzusu taşır. Usulüne uygun olarak davet edilen sanığın duruşmada hazır bulunmaması, müdafiden yardım alma hakkını bertaraf etmez.
Temsilci aracılığıyla duruşma hakkından yararlanmak haktır. Hukuk kurallarının aşırı yorumu veya aşkın kullanımından kaynaklanan hak ihlalleri soğuk karşılanmaktadır. AİHM, bir çok kararında, usulün sömürülmesi ile hakların kısıtlanması ve ortadan kaldırılmasını eleştirmektedir. Mahkemeye göre, hakkın kullanımı aşırı biçimsel şartların varlığına endekslenmemelidir. İlgilinin yokluğunda, onun gerisinde bıraktığı boşluğun, temsilci tarafından doldurulmasına izin verilmeli, hiç değilse diyaloğun vekil aracılığıyla tamamlanmasına olanak tanınmalıdır.
Gıyapta yargılamadan sonra, duruşma hakkından haberdar olan ilgilinin katılma isteğinin kabulü halinde, yokluğunda yapılan işlemlerin yenilenmesi gerekip gerekmediği tartışılmaya muhtaç bir sorundur. Tebligat kusurundan kaynaklanan gıyabi oturumlardaki usuli işlemlerin, katılımla birlikte hükümden düşeceği tartışmasızdır. Duruşmaya davetten neşet eden kusurun bertaraf edilebilmesi, diyalogun tazelenmesi, delillerin yeniden ve vicahta tartışılması, ilgilinin yokluğunda sübut eden delillere saldırma ve onları çürütme imkanının kullanılmasını gerektirir. Bu bağlamda duruşma hakkını yetersiz ve usulsüz bildirimle yitiren ilgilinin, bilahare duruşmaya etkin şekilde katılarak sübut yargılamasını yenilemesi halinde, başlangıçtaki aykırılık giderilmiş olacaktır. Poitrimol/Fransa örneği hukuka aykırılığın bilahare etkin katılımla temin edilmek istenen maksadın tam olarak elde edilmesinden ötürü temelsiz ve konusuz kalması haline tekabül eder.
Bilgilendirme ve bildirim yükümlülüğüne aykırı gerçekleştirilen tebligatın iptali veya geçersizliğine hükmedilmesi halinde, adil yargılama hakkını hükümden düşüren veya hak üzerinde baskı oluşturan tüm usul işlemlerinin yenilenmesi, Colozza davasının kendine has farklılıklarıyla teyit edilmektedir. Burada gerçeklik veya hukuki tanı aşamalarının bir bütün olarak yenilenmesi değil, hükmün kaderini tayin eden işlemlerin tazelenmesi yeterli görülmektedir. Olası bir duraksamada, adil yargılanma hakkının zedelenmemesi için tereddüde konu işlemin yenilenmesi zorunludur. Yenilemenin işlemi yapan veya yargılamayı gerçekleştiren derece yargısı tarafından yapılması kural olmakla birlikte, sorun yaratan işlem ve aşamaların izleyen yargı yeri tarafından yinelenmesi mümkündür. Yenileme; davanın esası hakkında yeterli ve ikna edici bir inceleme ya da yargılamayı yapan mahkeme nezdinde doyurucu, telafi edici bir duruşma yapılmakla mümkündür. Duruşma hakkının ihlalinden kaynaklanan eksikliklerin kanun yolu aşamasında giderilmesi, ihlalin kanun yolu aracılığıyla bilahare giderilmesi olarak tanımlanmaktadır.
Unutmamak gerekir, hak ve özgürlüklerin istismar edilmemesi esastır. Bilgilendirmeden kaçınma, bilgi edinmemek için gerçekleşen her hile, dolanma tolare edilemeyen hukuka aykırılıktır. Bu gibi durumlarda duruşma hakkının ihlalinden söz edilemeyeceği gibi, yargılamanın yenilenmesi de mümkün değildir. Yeniden yargılanma ve duruşma hakkının kullanılabilmesi, yargıcın takdirindedir. Takdir yetkisi, duruşma hakkının özünü ortadan kaldıracak veya onu istismar edecek yenilenme taleplerini kontrol etmekle ödevlidir.
Sonuç:
Açık yargılanma ve alt soyu duruşmaya katılma hakkından kamusal, toplumsal ve bireysel kaygılarla vazgeçmek, sınırlarıyla oynamak mümkündür. Kamunun denetim ve saydamlık gereksinimiyle, bireyin duruşmadan feragat hakkı arasındaki yarışın, paradoksa dönüşmemesi kürsünün hakka egemen ilkeleri özümsemesi ve özenle uygulamasına bağlıdır.
Görece ilişilebilen bu hakkın, umarları karşılayabilmesi ve Sözleşme ile güvenceye alınan hakları örselememesi, muhtemel kısıtlamaların yer, şekil, zaman, özne açısından büyüteç altına alınması, sıkı bir denetime tabi tutulmasıyla mümkündür.
İstismarla mücadele, duyarlılık debisi yüksek, özellik geliştirmiş gerekçelerle mümkündür.
Kaynakça:
1.Cengiz, Serkan/Demirağ, Fahrettin/Ergül/ Mc Bride, Jeremy/Tezcan, Durmuş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Ceza Yargılaması Kurum ve Kavramları, TBB, Ankara 2008 2.Doğru, Osman/Nalbant, Atilla, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararları, 3.Yargıtay Başkanlığı, Avrupa Konseyi, Ankara 2012 4.İnceoğlu, Sibel, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta, İstanbul 2002 5.Gözübüyük, Şeref/Gölcüklü, A. Feyyaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan, Ankara 2003, 3. Baskı 6.Mole, Naula/Harby, Catharina, Adil Yargılanma Hakkı,Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Ankara 2001 7.Reid, Karen, Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri, SCALA/KHRP, İstanbul 2000 8.Şeker, Hilmi, Esbab-Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe, Beta, İstanbul 2010 9.Tezcan, Durmuş/ Erdem, Mustafa Ruhan /Sancakdar, Oğuz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Açık Cezaevi Matbaası, Ankara, 2004 10. D.J. Harris/ M.O’ Boyle/E.P. Bates/ C.M. Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Oxford Unıversty Press , Avrupa Konseyi, 2013
Kanun Adamı, senaristliğini Erdoğan Tünaş’ın, yönetmenliğini Cüneyt Arkın’ın yaptığı 1985 yapımı Türk hukuk filmidir. Başrollerini Cüneyt Arkın ve Bahar Öztan paylaşmıştır. Türk sinemasında, 900’e yakın filmde oynayan Cüneyt Arkın, Avukat Murat rolündedir.
Film, arkadaşını idamdan kurtarmaya çalışan bir adamın yaşadıklarını anlatmakta ve bir avukatın, kanun dışı adamlarla mücadelesinin öyküsünü sunmaktadır. 1980’lerin en başarılı ve en unutulmaz yapımlarından biri olarak nitelendirilmiştir. Eleştirmenler filmin müziğine özel vurgu yapmışlardır.
Sürükleyici hikayede Avukat rolünde olan Murat’ın yakın arkadaşı Kemal cinayetten yargılanmaya başlanmıştır. Bir süredir hastanede tedavi gören Kemal, suçu kabul etmiş ancak Avukat Murat, Kemal’in cinayet işlemeyeceğini iddia ederek davaya dahil olmuştur. İftiraya uğrayan dostunun hapse girmesine engel olup onun suçsuzluğunu ortaya çıkarmaya çalışan Avukat Murat, onun suçlu olduğuna asla inanmamaktadır. Büyük bir hukuki mücadeleye girer ve davanın ertelenmesini sağlar. Murat, dava boyunca arkadaşı Kemal’in suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışacak ve hakikatin peşinde koşacaktır.
Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.
Nahçıvan’ın Statüsü
Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’nin statüsü 12 Kasım 1995 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Azerbaycan Anayasası ile belirlenmiştir. Anayasanın temeli, 12 Kasım 1995’te yapılan referandumda Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası‘dır. Anayasa’ya göre “Nahcivan Özerk Respublikasının kanun yapma sistemi Azerbaycan Respublikasının kanun yapma sistemine uygun olmalıdır.” Nahçıvan, içişlerinde özerk, savunma ve dış politikasında ise Azerbaycan’a bağlı bir statüdedir.
Nahçıvan’ın Statüsü ve Tarihsel Gelişim
Nahçıvan’ın özerkliğinin temelleri, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Uluslararası Anlaşmalarıyla atılmıştır. Bu uluslararası anlaşmalarda Nahçıvan’ın Azerbaycan’ın bir parçası olduğu ilan edilerek Nahçıvan’ın toprak sınırları bir kez daha belirlenmiştir. Nahçıvan, 16 Mart 1921’den itibaren ilk Nahçıvan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 16 Haziran 1923’ten sonra Nahçıvan Bölgesi, 9 Şubat 1924’ten sonra Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 17 Kasım 1990’dan itibaren ise Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 1926’da, ikincisi 1937’de, üçüncüsü ise 1978’de kabul edilmiştir.
Azerbaycan Anayasa’sındaki Nahçıvan’a İlişkin Hükümler
Madde 136
Nahcivan Özerk Respublikası yüksek düzey şahsi
Nahcivan Özerk Respublikası yüksek düzey şahsi Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi başkanıdır .
Madde 137
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi
I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi 45 üyeden oluşur .
II. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin yetki süresi 5 yıldır.
III. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin başkan ve onun yardımcılarını seçer , daimi ve diğer komisyonları teşkil eder .
Madde 138
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin belirlediği umumi kurallar
I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin aşağıdakilere dair umumi kurallar belirler :
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisine seçimler :
vergiler :
Nahcivan Özerk Respublikası iktisadiyatın gelişme istikametleri :
sosyal teminat :
çevrenin korunması :
turizm :
sıhhıy , ilm, medeniyet .
II:. Bu maddede gösterilen meselelere dair Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi kanunlar kabul eder .
Madde 139
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin çözdüğü meseleler
I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi aşağıdaki meseleleri çözer :
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin çalışmasının teşkili:
Nahcivan Özerk Respublikasının bütcesinin onayı:
Nahcivan Özerk Respublikasının iktisadi ve sosyal programlarının onayı :
Nahcivan Özerk Respublikasının Başbakanın vazifeye tayin etmesi ve alması :
Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu terkibinin onayı :
Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kuruluna güven .
II: Bu maddede gösterilen meselelere dair Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi kararlar kabul eder .
Madde 140
Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu .
I. Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulunun terkibini Nahcivan Özerk Respublikasının
II. Başbakanının teklifi ile Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi onaylar .
Nahcivan Özerk Respublikasının Başbakanını Azerbaycan Respublikası Prezidentinin takdimatına esasen Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi tayin eder .
III. Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu:
özerk respublika bütcesinin tasarısını hazırlayıp Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisine takdim eder :
özerk respublika bütcesini icra eder :
özerk respublikanın iktisadi programlarının hayata geçirilmesini temin eder :
özerk respublikanın sosyal programlarının hayata geçirilmesini temin eder :
Azerbaycan Respublikası Prezidentinin onun yetkilene ait ettiği diğer meseleleri çözer .
IV. Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu karar ve serencamlar kabul eder .
Madde 141
Nahcivan Özerk Respublikasında yerli icra hakimiyeti .
Nahcivan Özerk Respublikasında yerli icra hakimiyetilerinin başkanlarını Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi başkanının takdimatı esasında Azerbaycan Respublikası Prezidentinin tayin eder.
Beşinci bölüm
Hukuk ve hukuk Bölüm 10. Yasama sistemi Madde 147
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının Yasal Gücü
I. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nde en yüksek yasal güce sahiptir.
II. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası doğrudan yasal güce sahiptir.
III. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sisteminin temelidir.
Madde 148
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sistemine dahil olan eylemler
I. Yasama sistemi aşağıdaki normatif yasal düzenlemelerden oluşmaktadır:
1) Anayasa;
2) referandum tarafından kabul edilen eylemler;
3) yasalar;
4) kararnameler;
5) Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Kararları;
6) merkezi yürütme organlarının normatif eylemleri. II. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar,
Azerbaycan Cumhuriyeti hukuk sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır.
III. Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nin Anayasa ve yasaları ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararları yasal güce sahiptir.
IV. Özerk Cumhuriyeti Nahçivan’ın yasama sistemi, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sistemine uygun olmalıdır.
V. Yetkileri kapsamında, yerel icra makamları yasama eylemleriyle çelişmeyen normatif düzenlemeler yapabilirler.
Madde 149
Normatif-yasal düzenlemeler
I. Normatif yasal düzenlemeler hukuk ve adalete (çıkarların eşitliği) dayanmalıdır.
II. Referandum tarafından kabul edilen eylemler sadece yayınlandığında, bunların uygulanması ve yürütülmesi, vatandaşlar, yasama, yürütme ve yargı makamları, tüzel kişiler ve belediyeler için zorunludur.
III. Yasalar Anayasa’ya aykırı olmamalıdır. Bütün vatandaşlar, yasama, yürütme ve yargı makamları, tüzel kişiler ve belediyeler için sadece yayınlanmış yasalar ve düzenlemeler zorunludur.
IV. Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın kararları, Anayasa’ya ve Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına aykırı olamaz. Bütün vatandaşlar, yürütme makamları ve tüzel kişiler için sadece yayınlanan kararnameler zorunludur.
V. Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararları, Anayasa’ya, Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına ve Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kararlarına aykırı değildir. Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun kararları sadece vatandaşların, merkezi ve yerel idarelerin ve tüzel kişiliklerin uygulanması ve uygulanması için zorunludur.
VI. Merkezi yürütme organlarının eylemleri, Anayasa’ya, Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına, Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kararnamelerine ve Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararlarına aykırı olamaz.
VII. Bireylerin ve tüzel kişilerin hukuki durumlarını iyileştiren, yasal sorumluluğu ortadan kaldıran veya hafifleten normatif yasal düzenlemelerin gücü geriye doğrudur. Diğer normatif yasal eylemlerin gücü geriye doğru değildir.
VIII. Normatif yasal düzenlemeler yayınlanmalıdır. Hiç kimse, yayınlanmamış normatif yasal düzenlemeye bağlı kalmaya zorlanamaz ve bu tür eylemlerin icrasına (uyumsuzluğuna) karşı sorumlu tutulamaz. Normatif yasal işlemlerin yayınlanması kuralı, Anayasa ile belirlenir.
NaxçIvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyası – Nahcivan Özerk Cumhuriyeti Anayasası
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasının təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublİkasının Konstİtusİya Qanunu Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisi qərara alır:
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası təsdiq edilsin.
Bu Konstitusiya qanunu imzalandığı gündən qüvvəyə minir.
Azərbaycan Respublikasının Prezidenti Heydər ƏLİYEV
Bakı şəhəri, 29 dekabr 1998-ci il
№ 603-IKQ
NaxçIvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyası
Naxçıvanın muxtariyyətinin əsasları hazırda qüvvədə olan 16 mart 1921-ci il tarixli Moskva və 13 oktyabr 1921-ci il tarixli Qars beynəlxalq müqavilələri ilə qoyulmuşdur. Həmin beynəlxalq müqavilələrdə Naxçıvanın Azərbaycanın tərkib hissəsi olması bir daha bəyan edilərək Naxçıvanın ərazi hüdudları dəqiqləşdirilmişdir.
Naxçıvan 1921-ci il martın 16-dan başlayaraq əvvəlcə Naxçıvan Sovet Sosialist Respublikası, 1923-cü il iyunun 16-dan sonra Naxçıvan diyarı, 1924-cü il fevralın 9-dan Naxçıvan Muxtar Sovet Sosialist Respublikası, 1990-cı il noyabrın 17-dən isə Naxçıvan Muxtar Respublikası adlandırılmışdır.
1926-cı ildə Naxçıvan Muxtar Sovet Sosialist Respublikasının ilk, 1937-ci ildə ikinci, 1978-ci ildə üçüncü Konstitusiyası qəbul edilmişdir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının bu Konstitusiyasının əsasını Azərbaycan Respublikasının 1995-ci il 12 noyabrda ümumxalq səsverməsində — referendumda qəbul edilən Konstitusiyası təşkil edir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası ilə üzvi surətdə bağlı olan bu Konstitusiyası qəbul edilərkən təntənəli surətdə aşağıdakı niyyətlər bəyan edilir:
Azərbaycan dövlətinin müstəqilliyini, suverenliyini və ərazi bütövlüyünü qorumaq;
haqq-ədalətə, qanuna əsaslanaraq Naxçıvan Muxtar Respublikasının əhalisinin layiqli həyat səviyyəsini təmin etmək, güzəranını yaxşılaşdırmaq;
Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya çərçivəsində demokratik, hüquqi, dünyəvi dövlət quruluşuna təminat vermək, qanunun aliliyini qorumaq.
Yuxarıda göstərilən ülvi niyyətlərlə bu Konstitusiya qəbul edilir.
I fəsil
Ümumİ müddəalar
Maddə 1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının statusu
Naxçıvan Muxtar dövləti Azərbaycan Respublikası tərkibində demokratik, hüquqi, dünyəvi muxtar respublikadır.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının statusunu Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, 16 mart 1921-ci il tarixli Moskva və 13 oktyabr 1921-ci il tarixli Qars beynəlxalq müqavilələri müəyyən edir.
Maddə 2. Muxtariyyatın əsasları
Naxçıvan Muxtar Respublikası Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının mənafeləri ilə bağlı olan bütün digər məsələlər Naxçıvan Muxtar Respublikası tərəfindən həll edilir, o şərtlə ki, bu məsələlərin həlli Azərbaycan Respublikasının dövlət orqanlarının səlahiyyətlərinə aid edilməyib.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində o, Azərbaycan Respublikasının ümumi mənafeləri ilə bağlıdır.
Maddə 3. Hakimiyyətlərin bölünməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasında dövlət hakimiyyəti hakimiyyətlərin bölünməsi prinsipi əsasında təşkil edilir:
qanunvericilik hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi həyata keçirir;
icra hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti həyata keçirir;
məhkəmə hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının məhkəmələri həyata keçirir.
Bu Konstitusiyanın müddəalarına əsasən qanunvericilik, icra və məhkəmə hakimiyyətləri qarşılıqlı fəaliyyət göstərirlər.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları və bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərmanları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində, Naxçıvan Muxtar Respublikası məhkəmələri isə Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildirlər.
Maddə 4. Dövlət hakimiyyətinin mənimsənilməsinə yol verilməməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasında vətəndaşların heç bir hissəsi, sosial qrup, təşkilat və ya heç bir şəxs hakimiyyətin həyata keçirilməsi səlahiyyətini mənimsəyə bilməz.
Hakimiyyətin mənimsənilməsi xalqa qarşı ən ağır cinayətdir.
Maddə 5. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədridir.
Bu Konstitusiya ilə müəyyən olunan hallarda və qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi həm qanunvericilik, həm icra hakimiyyəti sahələrində aşağıdakı səlahiyyətləri həyata keçirir:
1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə seçkiləri təyin edir;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikası dövlət hakimiyyət orqanlarının qarşılıqlı fəaliyyətini təmin edir;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarını imzalayır və dərc edir;
4) Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət və ictimai siyasi həyatının mühüm məsələləri barədə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə məlumat verir;
5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin istefası haqqında qərar qəbul edir;
6) Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət büdcəsində icra hakimiyyəti üçün nəzərdə tutulmuş xərclər çərçivəsində mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarını yaradır;
7) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyaları arasındakı dövrdə Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinin fəaliyyətini təmin edir;
8) Naxçıvan Muxtar Respublikasını xarici dövlətlərlə və beynəlxalq təşkilatlarla, habelə başqa fiziki və hüquqi şəxslərlə münasibətdə təmsil edir;
9) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi, Naxçıvan Muxtar Respublikasının İqtisad Məhkəməsi, Naxçıvan Muxtar Respublikası ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələrin hakimlərinin vəzifəyə təyin və vəzifədən azad edilməsinə dair təkliflər verir;
10) Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin seçilməsi haqqında Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdimat verir;
11) Naxçıvan Muxtar Respublikasının yerli icra hakimiyyətləri başçılarının vəzifəyə təyin və vəzifədən azad edilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təqdimat verir;
12) ali xüsusi rütbələrin verilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təkliflər verir;
13) Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunun, rayon, şəhər və ixtisaslaşdırılmış prokurorlarının vəzifəyə təyin və vəzifədən azad olunmasına dair təkliflər verir;
14) Naxçıvan Muxtar Respublikasında Azərbaycan Respublikasının hərbi doktrinasını həyata keçirir, Azərbaycan Respublikası Silahlı Qüvvələrinin Naxçıvan Muxtar Respublikası ərazisində yerləşmiş birləşmələrinin komandan heyətləri haqqında təklif verir;
15) vətəndaşlıq məsələlərinə dair təklif verir;
16) əfv edilmə məsələlərinə dair təklif verir;
17) Təhlükəsizlik Şurasını təsis edir və ona rəhbərlik edir;
18) ümumi və qismən səfərbərliyin həyata keçirilməsini təmin edir;
19) vətəndaşların müddətli hərbi xidmətə çağırılmasının və müddətli hərbi xidmətdən tərxis olunmuş hərbi qulluqçuların sosial müdafiəsinin təmin olunması tədbirlərinin həyata keçirilməsinə yardım edir;
20) Azərbaycan Respublikasının Prezidenti tərəfindən elan edilmiş fövqəladə və hərbi vəziyyət rejiminin həyata keçirilməsinə yardım edir, Naxçıvan Muxtar Respublikasında fövqəladə və hərbi vəziyyət elan olunması məsələsinə dair təklif verir;
21) Naxçıvan Muxtar Respublikasının fəxri adlarını təsis edir, Azərbaycan Respublikasının dövlət təltifləri ilə təltif edilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təklif verir;
22) Azərbaycan Respublikasının Prezidenti tərəfindən Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin səlahiyyətlərinə aid edilmiş digər məsələləri icra qaydasında həll edir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikasının mənafeləri ilə bağlı iqtisadi və mədəni məsələlərdə, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası ilə müəyyən edilmiş həddə və Azərbaycan Respublikasının qanunları ilə müəyyən olunmuş qaydada Azərbaycan Respublikasının beynəlxalq münasibətlərində Naxçıvan Muxtar Respublikasını təmsil edir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlətçiliyinin varisliyini təmin edir.
Bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətinə aid edilən məsələlər üzrə Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi fərmanlar, başqa məsələlər barəsində isə sərəncamlar qəbul edir.
Maddə 6. Ərazi
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisi Azərbaycan Respublikasının dövlət sərhədləri hüdudunda vahiddir, toxunulmazdır və bölünməzdir.
Maddə 7. Əsas insan və vətəndaş hüquqlarının və azadlıqlarının təmin edilməsi
Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasında təsbit edilmiş əsas insan və vətəndaş hüquq və azadlıqlarının qorunması, gözlənilməsi və Azərbaycan Respublikası vətəndaşlarının vəzifələrinin icrasını təmin etmək Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət orqanlarının əsas vəzifəsidir.
Maddə 8. Naxçıvan Muxtar Respublikasında vətəndaşların seçki hüququ
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində daimi yaşayan Azərbaycan Respublikasının vətəndaşları seçmək və seçilmək hüququna malikdirlər.
Məhkəmələr tərəfindən fəaliyyət qabiliyyətsizliyi təsdiq olunmuş şəxslərin seçkilərdə iştirak etmək hüququ yoxdur.
III. Hərbi qulluqçuların, hakimlərin, dövlət məmurlarının, din xadimlərinin, məhkəmənin qanuni qüvvəyə minmiş hökmü ilə azadlıqdan məhrum edilmiş şəxslərin, bu Konstitusiyada və qanunda nəzərdə tutulan digər şəxslərin seçilmək hüququ qanunla məhdudlaşdırıla bilər.
Maddə 9. Paytaxt
Naxçıvan Muxtar Respublikasının paytaxtı Naxçıvan şəhəridir.
Maddə 10. Naxçıvan muxtar dövlətinin rəmzləri
Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət rəmzləri Azərbaycan Respublikasının dövlət bayrağı, gerbi və Azərbaycan Respublikasının dövlət himnidir.
II fəsil
Qanunverİcİlİk hakİmİyyətİ
Maddə 11. Qanunvericilik hakimiyyətinin həyata keçirilməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasında qanunvericilik hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi həyata keçirir.
Maddə 12. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin say tərkibi
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi 45 deputatdan ibarətdir.
Maddə 13. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının seçkilərinin əsasları
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları majoritar seçki sistemi, ümumi, bərabər və birbaşa seçki hüququ əsasında sərbəst, şəxsi və gizli səs vermə yolu ilə seçilirlər.
Maddə 14. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi çağırışının səlahiyyət müddəti
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər çağırışının səlahiyyət müddəti 5 ildir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər çağırışının seçkiləri hər beş ildən bir noyabr ayının birinci bazar günü keçirilir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarının səlahiyyət müddəti Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin çağırışının səlahiyyət müddəti ilə məhdudlaşır.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından çıxanların yerinə yeni seçkilər keçirilərsə, yeni seçilən deputatın səlahiyyət müddəti deputatlıqdan çıxanın qalan səlahiyyət müddəti ilə məhdudlaşır.
Maddə 15. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığına namizədlərə aid tələblər
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində daimi yaşayan,seçkilərdə iştirak etmək hüququna malik olanhər bir Azərbaycan Respublikası vətəndaşı qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı seçilə bilər.
İkili vətəndaşlığı olan, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olan, icra və ya məhkəmə hakimiyyəti sistemlərində qulluq edən, elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyəti istisna olmaqla, başqa ödənişli fəaliyyətlə məşğul olan şəxslər, din xadimləri, fəaliyyət qabiliyyətsizliyi məhkəmə tərəfindən təsdiq edilən, ağır cinayətlərə görə məhkum olunmuş şəxslər, məhkəmənin qanunu qüvvəyə minmiş hökmü ilə azadlıqdan məhrumetmə yerlərində cəza çəkən şəxslər Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə deputat seçilə bilməzlər.
Maddə 16. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının seçkilərinin nəticələrininyoxlanılması və təsdiqi
Seçkilərin nəticələrinin düzgünlüyü qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi tərəfindən yoxlanılır və təsdiq edilir.
Maddə 17. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının səlahiyyətinin bitməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının səlahiyyətləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin yeni çağırışının ilk iclas günü bitir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin səlahiyyət müddətinin bitməsinə 120 gündən az müddət qalarsa, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlığından çıxanların yerinə seçkilər keçirilmir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi 31 deputatın səlahiyyətləri təsdiq olunduqda səlahiyyətlidir.
Maddə 18. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyaları
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi hər il iki növbəti sessiyaya yığılır.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 31 deputatının səlahiyyətləri təsdiq edildikdən sonra Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclası həmin gündən başlayaraq bir həftədən gec olmayaraq çağırılır.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin növbədənkənar sessiyaları Azərbaycan Respublikası Prezidenti, Azərbaycan Respublikası Milli Məclisi tərəfindən, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 16 deputatının tələbi əsasında və ya öz təşəbbüsü ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən çağırılır.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin növbədənkənar sessiyasının gündəliyini müvafiq olaraq onun çağırılmasını tələb edənlər müəyyənləşdirir. Bu gündəlikdəki məsələlərə baxıldıqdan sonra növbədənkənar sessiyanın işi bitir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyalarının iclasları açıq keçirilir. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 31 deputatının tələbi ilə və ya Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali vəzifəli şəxsinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyasının qapalı iclası keçirilə bilər.
Maddə 19. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından məhrumetmə vəNaxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarının səlahiyyətlərinin itirilməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı aşağıdakı hallarda mandatından məhrum edilir:
1) seçkilər zamanı səslərin düzgün hesablanmadığı aşkar olunduqda;
2) Azərbaycan Respublikası vətəndaşlığından çıxdıqda və ya başqa dövlətin vətəndaşlığını qəbul etdikdə;
3) cinayət törətdikdə və məhkəmənin qanunu qüvvəyə minmiş hökmü olduqda;
4) icra və məhkəmə hakimiyyəti sistemlərində qulluq etdikdə, din xadimi olduqda, elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyəti istisna olmaqla, başqa ödənişli fəaliyyətlə məşğul olduqda;
5) özü imtina etdikdə;
6) bu Konstitusiyanın 23-cü maddəsinin III hissəsinin tələbini pozduqda;
7) deputat üçün qanunla müəyyən edilmiş etik davranış qaydalarını kobud surətdə pozduqda.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından məhrumetmə haqqında qərar qanunla müəyyən edilmiş qaydada qəbul edilir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları öz səlahiyyətlərini daimi icra edə bilmədikdə və qanunda nəzərdə tutulmuş digər hallarda onların səlahiyyətləri itirilir. Bu haqda müvafiq qərarın qəbul edilmə qaydası qanunla müəyyən edilir.
Maddə 20. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının toxunulmazlığı
Səlahiyyət müddəti ərzində Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatının şəxsiyyəti Naxçıvan Muxtar Respublikasında toxunulmazdır. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı səlahiyyət müddəti ərzində cinayət başında yaxalanma hallarından başqa, cinayət məsuliyyətinə cəlb edilə bilməz, tutula bilməz, onun barəsində məhkəmə qaydasında inzibati tənbeh tədbirləri tətbiq edilə bilməz, axtarışa məruz qala bilməz, şəxsi müayinə edilə bilməz. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı cinayət başında yaxalanarsa, tutula bilər. Belə olduqda, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatını tutan orqan bu barədə dərhal Naxçıvan Muxtar Respublikası prokuroruna xəbər verməlidir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatının toxunulmazlığına yalnız Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunun təqdimatına əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sadə səs çoxluğu ilə qəbul edilmiş qərarı ilə xitam verilə bilər.
Maddə 21. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatının məsuliyyətə cəlb olunmasına qoyulan qadağanlar
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisindəki fəaliyyətinə, səsverməyə və söylədiyi fikrə görə məsuliyyətə cəlb oluna bilməzlər. Razılığı olmadan onlardan bu hallarla əlaqədar izahat, ifadə tələb edilə bilməz.
Maddə 22. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin işinin təşkili
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi öz iş qaydasını müəyyən edir və Ali Məclisin müvafiq orqanlarını yaradır, o cümlədən öz sədrini və onun müavinlərini seçir, komitələr və komissiyalar təşkil edir.
Maddə 23. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aktları
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi öz səlahiyyətlərinə aid məsələlər üzrə qanunlar və qərarlar qəbul edir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində qanunlar və qərarlar Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası və bu Konstitusiya ilə müəyyən edilmiş qaydada qəbul edilir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları səsvermə hüququnu şəxsən həyata keçirirlər.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.
Maddə 24. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müəyyən etdiyi ümumi qaydalar
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi aşağıdakı məsələlərə dair ümumi qaydalar müəyyən edir:
1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə seçkilər;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının statusu;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin statusu;
4) Azərbaycan Respublikasının iqtisadi və vergi siyasətinə uyğun olaraq vergilər;
5) Naxçıvan Muxtar Respublikası iqtisadiyyatının inkişafı istiqamətləri;
6) sosial təminat;
7) ətraf mühitin qorunması;
8) turizm;
9) səhiyyə, elm və mədəniyyət;
10) Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətinə aid edilən digər məsələlər.
Bu maddədə göstərilən məsələlərə dair Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi qanunlar qəbul edir.
Maddə 25. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin həll etdiyi məsələlər
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi aşağıdakı məsələləri həll edir:
1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin işinin təşkili;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikasının büdcəsinin təsdiqi;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının iqtisadi və sosial proqramlarının təsdiqi;
4) Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin vəzifəyə təyin edilməsi və vəzifədən azad edilməsi;
5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinin təsdiqi;
6) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinə etimad;
7) Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin təqdimatı ilə Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin seçilməsi;
8) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali vəzifəli şəxsinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Mərkəzi Seçki Komissiyasının üzvlərinin təyin edilməsi;
9) bu Konstitusiyada nəzərdə tutulmuş hallarda Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərmanlarının təsdiqi;
10) Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətinə aid edilən digər məsələlər.
Bu maddənin I hissəsinin 1-ci və 2-ci bəndlərində göstərilən məsələlərə dair qanunlar, qalan məsələlərə dair isə eyni qaydada qərarlar qəbul edilir.
Maddə 26. Qanunvericilik təşəbbüsü hüququ
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində qanunvericilik təşəbbüsü hüququ (qanun layihələrini və başqa məsələləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müzakirəsinə təqdim etmək hüququ) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirinə, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə və Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğuna mənsubdur.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun qanunvericilik təşəbbüsü qaydasında Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müzakirəsinə verdiyi qanun və qərar layihələri müzakirəyə təqdim olunmuş şəkildə çıxarılır və səsə qoyulur.
III. Belə qanun və ya qərar layihələrində dəyişikliklər qanunvericilik təşəbbüsü hüququndan istifadə edən orqanın razılığı ilə edilə bilər.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim etdiyi qanun və qərar layihələri iki ay ərzində səsə qoyulur.
Qanun və qərar layihəsini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi və Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğu təcili elan edibsə, bu müddət 20 gün təşkil edir.
Qanun və qərar layihələri əsaslandırılmalı və onların qəbul edilməsinin məqsədləri göstərilməlidir.
Maddə 27. Qanunların və qərarların imzalanması
Qanunlar və qərarlar qəbul edildiyi gündən 10 gün müddətində Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən imzalanır.
Təcili elan olunan qanun və qərar layihəsi Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən qəbul edildiyi gündən 24 saat ərzində imzalanır.
Maddə 28. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aktlarının qüvvəyə minməsi
Qanunun və Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarının özündə başqa qayda nəzərdə tutulmayıbsa, qanun və qərar dərc edildiyi gündən qüvvəyə minir.
Maddə 29. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədrinə aid tələblər
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi tərəfindən seçilir, ona tabedir və ona hesabat verir. O, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi tərəfindən geri çağırıla bilər.
Yaşı otuzdan aşağı olmayan,Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində beş ildən az olmayaraq daimi yaşayan, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olmayan, ali təhsilli, ikili vətəndaşlığı olmayan Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər bir deputatı Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri seçilə bilər.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin seçkisi qaydasını Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi müəyyən edir.
Maddə 30. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin öz səlahiyyətlərini daimi icra edə bilməməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri istefa verdikdə, səhhətinə görə öz səlahiyyətlərini icra etmək qabiliyyətini itirdikdə müəyyən edilmiş müddətdə yeni sədr seçilənə qədər onun səlahiyyətlərinin icrası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin birinci müavini, o da olmadıqda müavini tərəfindən yerinə yetirilir.
Maddə 31. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin vəzifədən kənarlaşdırılması
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin vəzifədən kənarlaşdırılması qaydası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin Daxili Nizamnaməsi ilə müəyyən edilir.
Maddə 32. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin səlahiyyətləri
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri:
1) Ali Məclisin növbədənkənar sessiyalarını çağırır;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin iclaslarına sədrlik edir;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin vəzifəyə təyin edilməsi üçün Azərbaycan Respublikası Prezidenti tərəfindən təqdim olunmuş şəxsin namizədliyini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim edir;
4) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirinin təklifinə əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabinetinə üzvlüyə namizədləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə təqdim edir;
5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı öz mandatından imtina etdikdə və qanunla müəyyən edilmiş digər hallarda onu deputat mandatından məhrum edir;
6) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisin sədri səlahiyyətlərinin həyata keçirilməsi ilə əlaqədar qərar qəbul edir;
7) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədr müavinliyinə namizədlərin seçilməsi və Ali Məclisin sədr müavinlərinin vəzifədən azad edilməsi barədə Ali Məclisə təklif verir;
8) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müəyyən etdiyi qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aparatını təşkil edir və onun rəhbərliyini təyin edir;
9) bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən digər məsələləri həll edir.
Maddə 33. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin aktları
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri qərarlar qəbul edir.
III fəsil
İcra hakİmİyyətİ
Maddə 34. Naxçıvan Muxtar Respublikasında icra hakimiyyəti
Naxçıvan Muxtar Respublikasında icra hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti həyata keçirir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Naxçıvan Muxtar Respublikasının yuxarı icra orqanıdır.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə tabedir və onun qarşısında müntəzəm hesabat verir.
Maddə 35. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin statusu
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərmanları, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası, qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.
Maddə 36. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibi
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinə Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, onun müavinləri, Naxçıvan Muxtar Respublikasının nazirləri və başqa mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının rəhbərləri daxildirlər.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibini Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi təsdiq edir.
Maddə 37. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirini Azərbaycan Respublikasının prezidentinin təqdimatına əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi təyin edir.
Maddə 38. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin iclasları
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin iclaslarına bir, qayda olaraq, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri sədrlik edir.
Maddə 39. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin səlahiyyətləri
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti:
muxtar respublika büdcəsinin layihəsini hazırlayıb Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim edir;
muxtar respublikanın büdcəsini icra edir;
muxtar respublikanın iqtisadi proqramlarının həyata keçirilməsini təmin edir;
muxtar respublikanın sosial proqramlarının həyata keçirilməsini təmin edir;
nazirliklər və digər mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarına rəhbərlik edir, onların aktlarını ləğv edir;
Azərbaycan Respublikası Prezidentinin onun səlahiyyətlərinə aid etdiyi digər məsələləri həll edir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti iqtisadi və mədəni sahələrdə Naxçıvan Muxtar Respublikasını Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetində təmsil edir.
Maddə 40. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin aktları
Ümumi qaydalar müəyyən etdikdə Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti qərarlar, başqa məsələlər üzrə sərəncamlar qəbul edir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin aktları başqa qayda müəyyən edilməmişsə, dərc edildiyi gündən qüvvəyə minir.
Maddə 41. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvlüyünə namizədlərə aid tələblər
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, Baş nazirin müavini, nazir, digər mərkəzi icra hakimiyyəti orqanının rəhbəri vəzifəsinə seçkilərdə iştirak etmək hüququna malik olan, ali təhsilli, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olmayan Azərbaycan Respublikasının vətəndaşı təyin edilir.
Maddə 42. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvlərinə aid tələblər
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvləri heç bir başqa seçkili və ya təyinatlı vəzifə tuta bilməzlər, elmi-pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyətindən başqa heç bir sahibkarlıq, kommersiya və digər ödənişli fəaliyyətlə məşğul ola bilməzlər, vəzifə maaşından, habelə elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyətinə görə aldığı vəsaitdən başqa məvacib ala bilməzlər.
IV fəsil
Məhkəmə hakİmİyyətİ
Maddə 43. Məhkəmə hakimiyyətinin həyata keçirilməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasında məhkəmə hakimiyyətini ədalət mühakiməsi yolu ilə yalnız məhkəmələr həyata keçirirlər.
Məhkəmə hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi,Naxçıvan Muxtar Respublikasının İqtisad Məhkəməsi,Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri həyata keçirirlər.
III. Məhkəmə hakimiyyəti Konstitusiya, mülki və cinayət məhkəmə icraatı vasitəsi ilə və qanunla nəzərdə tutulan digər vasitələr ilə həyata keçirilir.
Cinayət məhkəmə icraatında Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğu və müdafiə tərəfi iştirak edir.
Məhkəmə quruluşu və məhkəmə icraatı qaydası qanunla müəyyən olunur.
Məhkəmələrin səlahiyyətlərinin dəyişdirilməsi məqsədi ilə müəyyən olunmamış hüquqi üsulların tətbiq edilməsi və fövqəladə məhkəmələrin yaradılması qadağandır.
VII. Məhkəmə icraatı həqiqətin müəyyən edilməsini təmin etməlidir.
Maddə 44. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsi ümumivə ixtisaslaşdırılmışməhkəmələrin icraatına aid edilən mülki, cinayət və digər işlər üzrə ali məhkəmə orqanıdır; o, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində apelyasiya qaydasında ədalət mühakiməsini həyata keçirir. O, qanunla müəyyən edilmiş prosessual qaydalarda ümumi məhkəmələrin işinə nəzarəti həyata keçirir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya nəzarətini təmin edir. O, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabinetinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinin sədrinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun sorğusu əsasında aşağıdakı məsələləri həll edir:
1) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına uyğunluğu;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarına uyğunluğu;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına uyğunluğu.
III. Hər kəs onun hüquq və azadlıqlarını pozan Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik və icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarından bu maddənin II hissəsinin 1-3-cü bəndlərində göstərilən məsələlərin Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi tərəfindən həll edilməsi üçün, habelə bələdiyyə və məhkəmə aktlarından Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə pozulmuş insan hüquq və azadlıqlarının bərpa edilməsi məqsədilə qanunla müəyyən edilmiş qaydada şikayət verə bilər.
Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya nəzarətinin həyata keçirilməsi ilə bağlı Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin aktlarından qanunla müəyyən edilmiş qaydada Azərbaycan Respublikasının Konstitusiya Məhkəməsinə şikayət verilə bilər.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının məhkəmələri insan hüquq və azadlıqlarının həyata keçirilməsi məsələləri ilə bağlı Naxçıvan Muxtar Respublikası qanunlarının şərh edilməsi haqqında qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə müraciət edə bilər.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin hakimlərini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə verilmiş təklifi və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin təqdimatı ilə Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisi təyin edir.
VII. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin qərarları dərc edilməlidir.
Maddə 45. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri qanunla səlahiyyətlərinə aid edilmiş işlər üzrə birinci instansiya məhkəmələridir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələrinin hakimlərini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin təklifi ilə Azərbaycan Respublikasının Prezidenti təyin edir.
Maddə 46. Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu
Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu qanunla nəzərdə tutulmuş qaydadaeynicür və dürüst və hallarda qanunların icra və tətbiq olunmasına nəzarət edir, qanunla nəzərdə tutulmuş hallarda cinayət işləri başlayır və istintaq aparır, məhkəmədə dövlət ittihamını müdafiə edir, məhkəmədə iddia qaldırır, məhkəmə qərarlarından protest verir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu ərazi prokurorlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası prokuroruna və Azərbaycan Respublikasının Baş prokuroruna tabeliyinə əsaslanan vahid mərkəzləşdirilmiş orqandır.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunu Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin təklifi əsasında Azərbaycan Respublikası Baş prokurorunun təqdimatı ilə Azərbaycan Respublikasının Prezidenti vəzifəyə təyin edir.
Ərazi və ixtisaslaşdırılmış prokurorları Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin Azərbaycan Respublikası Prezidentinə verilmiş təklifi və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin razılığı ilə Azərbaycan Respublikasının Baş prokuroru vəzifəyə təyin və azad edir.
V fəsil
Qanunverİcİlİk sİstemİ
Maddə 47. Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının hüquqi qüvvəsi
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikasının digər normativ hüquqi aktları arasında ən yüksək hüquqi qüvvəyə malikdir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası birbaşa hüquqi qüvvəyə malikdir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikası qanunvericilik sisteminin əsasıdır.
Maddə 48. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi
Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Azərbaycan Respublikasının qanunvericilik sisteminin tərkib hissəsidir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Azərbaycan Respublikası qanunvericilik sisteminə uyğundur.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Naxçıvan Muxtar Respublikasının aşağıdakı normativ hüquqi aktlarından ibarətdir:
1) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası;
2) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları;
3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları;
4) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları;
5) Naxçıvan Muxtar Respublikasının mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ aktları.
Maddə 49. Naxçıvan Muxtar Respublikasının normativ hüquqi aktları
Normativ hüquqi aktlar hüquqa və haqq-ədalətə (bərabər mənafelərə, bərabər münasibətə) əsaslanmalıdır.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına zidd olmamalıdır, yalnız dərc edilmiş qanunların tətbiqi və icrası Naxçıvan Muxtar Respublikasında bütün vətəndaşlar, icra hakimiyyəti və məhkəmə hakimiyyəti, hüquqi şəxslər və bələdiyyələr üçün məcburidir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları Azərbaycan Respublikası Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına zidd olmamalıdır, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları yalnız dərc edildikdə Naxçıvan Muxtar Respublikasında onların tətbiqi və icrası vətəndaşlar, mərkəzi və yerli icra hakimiyyəti orqanları, hüquqi şəxslər üçün məcburidir.
Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına zidd olmamalıdır. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları yalnız dərc edildikdə Naxçıvan Muxtar Respublikasında onların tətbiqi və icrası vətəndaşlar, mərkəzi və yerli icra hakimiyyəti orqanları, hüquqi şəxslər üçün məcburidir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının aktları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarlarına və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının aktlarına zidd olmamalıdır.
VI fəsil
Naxçıvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyasına dəyİşİklİklər və əlavələr
Maddə 50. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklərin və əlavələrinqəbul edilmə qaydası
Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində 35 səs çoxluğu ilə qəbul edildikdən sonra təsdiq olunmaq üçün Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisinə təqdim edilir.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr haqqında təklif Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində 2 dəfə səsə qoyulur. İkinci səsvermə birinci səsvermədən 3 ay sonra keçirilir.
III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr haqqında Konstitusiya qanunları həm birinci, həm də ikinci səsvermədən sonra təklif, qanunlar üçün nəzərdə tutulmuş qaydada, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədrinə imzalamaq üçün təqdim olunur.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının ayrılmaz hissəsidir və Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının əsas mətninə zidd olmamalıdır.
Keçİd müddəaları
Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi tərəfindən qəbul edildikdən və Azərbaycan Respublikası Milli Məclisi tərəfindən təsdiq edildikdən sonra rəsmən dərc olunduğu gündən qüvvəyə minir. Bu Konstitusiyanın qüvvəyə mindiyi gündən 1978-ci il mayın 30-da qəbul edilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası (Əsas Qanunu) qüvvədən düşür.
Naxçıvan Muxtar Respublikasının xalq deputatlarının səlahiyyətləri yeni seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclas günü başa çatır.
Yeni seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin azı 31 deputatının seçildiyinin elan edildiyi gündən sonra bir ay ərzində keçirilir.
III. 1995-ci il sentyabrın 12-də qəbul edilmiş “Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə seçkilər haqqında” Naxçıvan Muxtar Respublikası Qanununun 79-cu maddəsi bu Qanun əsasında seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 1-ci çağırışının səlahiyyətləri bitənədək qüvvədədir.
Bu Konstitusiyanın qəbul edildiyi günədək Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində qüvvədə olan Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları və başqa normativ hüquqi aktları bu Konstitusiyaya zidd olmayan hissədə öz qüvvəsini saxlayır.
VIII ÜNİTE
Nahcivan Özerk Respublikası
Madde 134 : Nahcivan Özerk Respublikasının Statüsü
Nahcivan Özerk Respublikası Azerbaycan Respublikasının tarkibinde özerk devletdir .
Nahcivan Özerk Respublikasının Statüsü bu Anayasa ile belirlenir .
III. Nahcivan Özerk Respublikası Azerbaycan Respublikasının ayrılmaz bir parçasıdır .
Azerbaycan Respublikası Anayasası , kanunları , Azerbaycan Respublikası Prezidentinin fermanları ve Azerbaycan Respublikasının Bakanlar Kurulunun kararları Nahcivan Özerk Respublikasının arazisinde mecburidir .
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisinin kabul ettiği Nahcivan Özerk Respublikası Anayasası ve kanunları muvafık olarak Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunlarına ; Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulunun kabul ettiği kararlar Azerbaycan Respublikası Anayasasına, , Azerbaycan Respublikası Prezidentinin fermanlarına, Azerbaycan Respublikasının Bakanlar Kurulunun kararlarına zıt olmamalıdır .
Madde 135 : Nahcivan Özerk Respublikası hakimiyetin bölünmesi .
Nahcivan Özerk Respublikası kanun yapma hakimiyeti Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi , icar hakimiyetini Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulu , mahkeme hakimiyetini Nahcivan Özerk Respublikası mahkemeleri hayata geçirir .
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce Meclisi Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunları ile onun yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde , Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulu Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunları ve Azerbaycan Respublikası Prezidentinin fermanları ile onun yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde , Nahcivan Özerk Respublikası mahkemeleri ise Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunları ile onların yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde müstakildir .
İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, anayasa hukukçusu ve hukuk tarihçisi Ord. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya tarafından kaleme alınmış ve ilk baskısı 1979 yılında Çağdaş Yayınları tarafından yapılmıştır. Kitap daha sonra Alba Yayınları tarafından da basılmıştır.
“Paris’in şirin müzelerinden birinde, Karnaval’de, Fransız İhtilali’ne ilişkin eşyaları ve belgeleri seyrediyorum. Gözlerim salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takıldı. Altındaki etikete eğildim ve okudum:’1791Anayasası’. Fransa’nın ilk yazılı anayasası. Biraz daha dikkatle bakınca alt satırdaki şu müthiş cümle beni dondurdu ‘insan derisiyle kaplanmıştır’. Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını insan bir kez daha anlıyor. Sanki her Anayasa insan derisiyle kaplı…”
“Özgürlük mücadelesinin amacı; İnsanın insan olmak onuruyla, bir takım haklara ve hürriyetlere sahip bulunduğu kabul ettirmekti.”
“İnsanın içinde serbest hareket edebileceği küçük bir dünyası vardı. Bu haklarını iktidar vermemişti. O haklar, onlara doğuştan – insan olarak doğduğu için- sahipti. İktidar bu küçük dünyaya girmemeliydi. Yönetenler bu hakları tanımakla, korumakla ve geliştirmekle sorumluydu.”
“Hürriyetsiz yaşamaktansa, Londra Kalesi’nin bir kişinin zor sığabileceği hücrelerinde, zalimlerin dünyasından nefret ederek, kalın duvarlara tırnakları ile siyasal vasiyetlerini yazanların savaşıdır bu… Hürriyetsiz yaşamaktansa, 1620’de Küçücük May Flower yelkenlisiyle Atlantiğin sonsuzluğuna atılmayı seçenlerin, uşak olmaktansa Magosa zindanında yaşamayı seçenlerin savaşı…”
“Yıllarca önce üniversitenin büyük dış kapısından rahmetli Cevat Fehmi Başkut’la beraber çıkarken, bana döndü: “Lütfen, biraz daha fazla yazın” dedi. Ben aslında çok yazan bir yazar değilim. Yazmam uzun sürer, yazdıklarımı yırtar, tekrar tekrar değiştiririm. Bu bakımdan günlük fıkra yazarlarına hayret ederim ve de hayranlık duyarım. Yıllar yine geçti. Yine aynı yere yakın, rahmetli hoca Profesör Şükrü Baban’la rastlaştık. Konuşma sırasında “Beyefendi yazın, daha fazla yazın. Sizde etof (kumaş anlamına) var” dedi. Bu sözcük beni hayli geriye götürdü. Yine rahmetli Ethem İzzet Benice, Açıksöz gazetesine ilk yazımı verdiğim zaman okumuş, 1936 yılında aynı sözcüğü kullanmıştı. Hikâye ve makale olarak gazetesinde hayli yazım çıkmıştı. Bu anıların ve uyanların bende bıraktığı izleri büyük bir zevkle hatırlıyorum. Daha eski yıllarda günlük gazetelerin ünlü yazarlarına gider, onlarla taşır ve yazı yazmak istediğimi söylediğim zaman bir örnek isterlerdi. Olgunluk imtihanını verdiğim gün yine Açıksöz’de bir yazım çıkmıştı. Elimde o günkü gazete ben Türkçe kompozisyon sınavına giriyordum. Okuyacağınız bu yazılar, bu gibi duyguların ve anıların damgalarını taşır. Bu yazılar hukuk mesleğini geniş anlamıyla ve içeriğiyle seçmiş bir öğretim üyesinin memleket sorunları karşısında gösterdiği merak ve tepkilerin eseridir. Bu kitabı bir eser olarak değil, ama güncel olayların üzerimdeki etkileri olarak değerlendirmek gerekir ve tümü de günün izlerini taşırlar. Belirli olaylar karşısında kamuoyuna seslenmek de bir çeşit gazeteciliktir – ben öyle kabul ediyorum -ve kamuoyuna hesap verme gibi anlıyorum. İlk izlenimlerim beni arayıp yazılarımı yorumlayan ve yazmaya adeta zorlayan dostlarımın tepkisiyle köklendi. Aziz hocam rahmetli Profesör Enver Ziya Karal’ın bana bir mektup göndererek Vatan gazetesindeki yazılarımı övdüğünü anımsıyorum ve beni yüreklendirdiğini de belirtmek istiyorum. Türkiye’de günlük gazetelerde çıkan yazıların bir özelliği vardır…” (1988 yılı Arba Yayınları baskısı)
İklim Değişikliği Tehdidine Karşı İstanbul Manifestosu; “Gezegen Elden gidiyor, buna razı olamayız” başlığı altında, ev sahipliğini Mercator-İPM Kıdemli Araştırmacısı Ömer Madra’nın yaptığı davetle, 23 Mart 2013’te ilan edilmiştir.
Manifestoya, kamuoyunca tanınan birçok bilim insanı ve sanatçının yanı sıra Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşları da imzaları ile destek vermişler, dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir. Manifestonun ardından başlayan kampanya sürecinde bir dizi etkinlik icra edilmiştir.
Her yerde ve elbette Türkiye’de de: Batı’da ve Doğu’da kavurucu orman yangınları, Karadeniz’de ve Akdeniz’de ani seller, Güneydoğu’da sinsi kuraklık, tüm ülkede azalan yer altı suları…
Bunların hiçbiri birer rastlantı ya da “münferit vaka” değil. İklim değişiyor ve bu, ekmeğimizden suyumuza hayatımızın her yönünü, her ânını derinlemesine etkiliyor.
Doğanın amansızca yağmalanması yüzünden Mezopotamya’da, Avrupa’da, Orta Amerika’da birçok kadim uygarlık yeryüzünden silinip süpürüldü. Eğer şimdi harekete geçmez, doğaya bakışımızı değiştirmezsek, bizim de çocuklarımıza bırakacağımız bir uygarlık olmayacak. Onlara kazanmaları neredeyse imkânsız bir var olma mücadelesi, mutlak bir çaresizlik bırakacağız.
Evrensel ahlâk ilkelerini ayaklar altına almış, kısa vadeli çıkarlarımızı hayatlarının önüne geçirmiş olacağız.
İklim değişiyor; çözümlerimiz ve vaktimiz varken harekete geçmemeyi vicdan kabul etmez.
Bizler, sıradan insanlar olarak, doğaya bakış açımızı ve önü alınmaz bencilliğimizi değiştirme zamanının geldiğini düşünüyoruz. Artık doğayla barışma zamanının geldiğini! Bu değişimi gerçekleştirebilecek gücün, hepimizin yüreğinde olduğunu biliyoruz.
Ve şunu da biliyoruz: Şimdi başaramazsak, her şey bitecek. Oyun bitecek. Barış, sonsuz bir hayal olarak kalacak. Karşımızda, yeni ve farklı bir “düşman” var çünkü; hayatta yaptığımız başka her şeyi anlamsız kılmaya yetecek büyüklükte bir belâ.
İklim değişiyor ve sosyal adaletsizliği kat be kat artırıp derinleştiriyor. Toprağın sağlığı ve suyun saflığı, yeryüzü toplumlarının ayakta kalıp kalamayacağını gösterecek olan son ölçüler artık…
Gezegen sürekli uyarıyor. Ama gözler kör, kulaklar sağır kalmaya devam ederse, kibir denen şeyin ne büyük bir felaket olduğunu yakında hepimiz öğreneceğiz… İşte onun için, vicdanı olan tüm yurttaşlarımızı, elde hâlâ çözüm imkânı varken, gezegeni kurtarma seferberliğinde kendi payına düşeni yapmaya, bu büyük sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz.
İklim daha fazla değişmeden biz değişelim, çözümün parçası olalım.
İKLIM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI İSTANBUL MANİFESTOSU
GEZEGEN ELDEN GIDIYOR: BUNA RAZI GELEMEYIZ
“Gezegen elden gidiyor: Buna razı gelemeyiz” başlıklı “İklim Değişikliğine Karşı İstanbul Manifestosu”, ev sahipliğini Mercator-İPM Kıdemli Araştırmacısı Ömer Madra’nın yaptığı davetle, 23 Mart 2013’te ilan edildi. 130’un üzerinde siyasetçi ve sivil toplum temsilcisi, bu girişime desteklerini bildirmek için İstanbul Politikalar Merkezi’nde toplandı. Bir çok temsilci, iklim değişikliğinin kendileri ve kurumları için neden önemli bir tehdit oluşturduğuna dair kısa konuşmalar yaptı. Çevreci gruplar, inanç temsilcileri, siyasetçiler, insan hakları örgütleri ve sanat dernekleri gibi aktörlerin çeşitliliği, toplumun her kesiminin iklim değişikliğine karşı ortak mücadele etmesi gerektiğinin altını çizdi. Etkinliğin hazırlanması aşamasında Adalet Ağaoğlu, Ara Güler, Harun Tekin, Rakel Dink, Sezen Aksu, Tarkan and Yaşar Kemal gibi Türkiye’nin bazı saygın isimleri manifestonun ilk imzacıları arasındaydı.
İLK İMZACILAR
Adalet Ağaoğlu
Prof. Dr. Ali Nesin
Ara Güler
Prof. Dr. Barbaros Çetin
Doç. Dr. Güven Güzeldere
Haluk Bilginer
Harun Tekin
İbrahim Betil
Prof. Dr. İbrahim Özdemir
Prof. Dr. Murat Türkeş
Nebahat Akkoç
Dr. Ömer Madra
Pelin Batu
Rakel Dink
Sevil Turan
Sezen Aksu
Şafak Pavey
Tarhan Erdem
Tarkan
Ümit Boyner
Dr. Ümit Şahin
Yaşar Kemal
DESTEKLEYEN KURULUŞLAR
350.org
Açık Radyo
Aids Savaşım Derneği
Alevi Dernekleri Federasyonu
Anadolu Kültür
Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Ceza İnfaz Sisteminde Toplum Derneği
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)
Çevre Hukuku Derneği
Çevre İçin Hekimler Derneği
Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi
Çocuklar İçin Adalet Takipçileri (ÇİAT)
Doğa Derneği
Doğa Koruma Merkezi
Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim
Eşit Haklar İçin İzleme Derneği
EUROSOLAR (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye Bölümü)
Fikir Sahibi Damaklar Konviviyumu / Slow Food Türkiye
GEA-Arama Kurtarma Grubu
Genç Hayat Vakfı
GOLA Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği
Greenpeace Akdeniz
Hak-İş
Heinrich Böll Stiftung Derneği
Helsinki Yurttaşlar Derneği
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi
İnternet Medya ve Bilişim Federasyonu
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV)
İstanbul Politikalar Merkezi-Sabancı Üniversitesi-Stiftung Mercator Girişimi
Kadıköylü Bilim, Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS)
Kafkas Dernekleri Federasyonu
Kaos GL Derneği
Küresel Eylem Grubu (KEG)
LGBTT Aileleri İstanbul Grubu (LİSTAG)
Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı (MAG)
Sıfır Ayrımcılık Derneği
Sosyal Kalkınma ve Cinsiyet Eşitliği Politikaları Merkezi (SOGEP)
Yüksek Öğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi, 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde Peru’nun başkenti Lima’da toplanan Dünya Üniversiteler Servisi – WUS tarafından onaylanarak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 40. yıldönümünde kabul edilmiştir. Belge, tüm dünyada üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliği konusunda referans olarak kabul edilmektedir.
Bildirge 19 maddeden oluşmaktadır. 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde toplanan Dünya Üniversiteler Servisi, üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarının yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarını kabul ederek Yükseköğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi’ni hazırlamıştır. Bu bildirgeye göre, her insan eğitim hakkına sahiptir ve eğitim, toplumsal eşitlik, barış, tüm ulusların eşit gelişimi ve çevrenin korunması gibi çağdaş toplumların ana hedeflerinin kavranmasında ve bunlara ulaşılmasında bir araçtır. Her devlet, her tür ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da başka görüş, milliyet veya toplumsal köken, ekonomik durum ya da başka bir statüye ilişkin olarak herhangi bir ayrımcılık yapmadan eğitim hakkını güvence altına almalıdır. “Akademik özgürlük”, akademik topluluk üyelerinin, tek ya da bir bütün olarak, araştırma, irdeleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratıcı olma, öğretme, ders verme ve yazma yoluyla bilginin geliştirilmesi ve aktarılması için özgür olmaları anlamını gelmektedir. Tüm yükseköğretim kurumları, kişilerin ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarının gerçekleşmesini gözetir ve bilim ve teknolojinin bu hakları zedeleyecek biçimde kötüye kullanılmasını önlemek için çaba gösterir. Tüm yükseköğretim kurumları ilgilerini toplumun karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunlara yöneltirler. Yükseköğretim kurumları, kendi toplumlarında politik baskılar ve insan hakları ihlallerini kınamalıdırlar. Tüm yükseköğretim kurumları, bilimsel ve teknolojik bağımlılığı önlemek ve bilginin edinilmesi ve kullanılmasında dünyadaki tüm akademik çevrelerin eşit konuma sahip olmalarını sağlamak için çaba göstermelidirler. Devletler, yükseköğretim kurumlarının özerkliğine müdahale etmemekle ve toplumdaki diğer güçlerin müdahalelerini de önlemekle yükümlüdürler.
YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARININ ÖZERKLİĞİ VE AKADEMİK ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE LİMA BİLDİRGESİ
Başlangıç
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 40. yıldönümünde 6-10 Eylül tarihleri arasında Lima’da toplanan DÜNYA ÜNİVERSİTELER SERVİSİ (WUS) Altmışsekizinci Genel Kurulu, insan hakları alanında, başta insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Andlaşması, Uluslararası Temel ve Politik Haklar Andlaşması ve Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Andlaşması olmak üzere Birleşmiş Milletler’in ve diğer evrensel ve bölgesel örgütlerin oluşturdukları geniş kapsamlı uluslararası standartları gözeterek,
Üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarını yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarına inanarak,
Tüm diğer insan haklarından yararlanılmasında ve insanca kişilerin ve bireylerin yetişmesinde eğitim hakkının önemini vurgulayarak,
Eğitim haklarından yalnızca, akademik özgürlüğün var olduğu ve yüksek öğretim kurumlarının özerk oldukları bir ortamda tam anlamıyla yararlanılabileceğini göz önüne alarak,
Ve eğitime ilişkin şu ilkeleri kabul ederek,
a) Her insan eğitim hakkına sahiptir.
b) Eğitim insan kişiliğinin ve onurunun tam gelişimini sağlamaya yöneliktir ve insan haklarına, temel özgürlüklere ve barışa duyulan saygıyı pekiştirir. Eğitim tüm insanların özgür ve eşitlikçi bir toplumun kurulmasına etkin biçimde katılmalarını sağlar ve tüm uluslar, tüm dini ve etnik gruplar ile tüm ırklar arasında anlayışı, hoşgörüyü ve dostluğu geliştirir. Eğitim kadınlarla erkekler arasında karşılıklı anlayışı, saygıyı ve eşitliği geliştirir. Eğitim, toplumsal eşitlik, barış, tüm ulusların eşit gelişimi ve çevrenin korunması gibi çağdaş toplumların ana hedeflerinin kavranmasında ve bunlara ulaşılmasında bir araçtır.
c) Her devlet, her tür ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da başka görüş, milliyet veya toplumsal köken, ekonomik durum ya da başka bir statüye ilişkin olarak herhangi bir ayrımcılık yapmadan eğitim hakkını güvence altına almalıdır. Her devlet, ulusal gelirinin uygun bir miktarını eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla ayırmalıdır.
d) Eğitim olumlu bir toplumsal değişimin aracıdır. Dolayısıyla, eğitim her ülkenin toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel durumundan kopuk olmamalı, bütün hak ve özgürlüklerin tam olarak edinilmesine yönelik bir biçimde statükonun değiştirilmesine katkıda bulunmalı ve daimi biçimde değerlendirilmeye açık tutulmalıdır.
Bu bildiriyi kamuoyuna açıklar.
Tanımlar
1. Bu Bildirgede kullanıldığı biçimiyle:
a) “Akademik özgürlük”, akademik bir çevre üyelerinin tek tek ya da toplu halde bilgiyi araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma veya yazma yoluyla edinmelerinde, geliştirmelerinde ve iletmelerindeki özgürlükleri anlamına gelir.
b) “Akademik çevre”, bir yüksek öğretim kurumunda öğretim, araştırma, inceleme yapan ve çalışan herkesi kapsar;
c) “Özerklik” yüksek öğretim kurumlarının iç işleyişlerine, mali işlerine ve yönetimlerine ilişkin kararlar almada ve eğitim, araştırma, dışa yönelik çatışmalar ve diğer ilgili faaliyetlerde kendi politikalarını oluşturmada devlet ve toplumun tüm diğer güçleri karşısındaki bağımsızlıkları anlamına gelir;
d) “Yüksek öğretim kurumları” üniversitelerden, orta öğretim sonrası eğitim veren diğer kuruluşlardan ve bunlarla ilgili araştırma ve kültür merkezlerinden oluşur.
2. Yukarıdaki tanımlar, akademik özgürlüğün ve özerkliğin bu bildirgede getirilen kısıtlamalara tabi olmadıkları anlamına gelmez.
Akademik Özgürlük
3. Akademik özgürlük, üniversitelerin ve diğer yüksek öğretim kurumlarının üstlendikleri eğitim, araştırma, yönetim ve hizmet işlevleri için vazgeçilmez bir ön koşuldur. Akademik çevrenin tüm üyeleri herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve devletten ya da herhangi bir başka kaynaktan gelebilecek müdahale veya baskı endişesini taşımadan işlevlerini yerine getirme hakkına sahiptir.
4. Devletler akademik çevrenin tüm üyeleri için İnsan Hakları Konusunda Birleşmiş Milletler Anlaşmalarında tanınan temel, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları sağlamak ve bunlara saygı göstermekle yükümlüdür. Akademik çevrenin her üyesi, başta düşünce vicdan, din, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere kişinin özgürlüğü ve dokunulmazlığı ile seyahat özgürlüğünden yararlanır.
5.Akademik çevreye girme olanağı toplumun tüm üyeleri için hiç bir engelleme olmaksızın eşit olacaktır. Herkes, yetenekleri temelinde hiç bir ayrım yapılmaksızın öğrenci, öğretmen, araştırmacı, işçi ya da yönetici olarak akademik çevre içinde yer alma hakkına sahiptir. Akademik çevrenin fırsat eşitliğine sahip olmamış üyeleri için eşitliğin sağlanmasını fiilen hızlandırmaya yönelik geçici önlemler, fırsat ve muamele eşitliği sağlama amaçlarına ulaşıldığında sona erdirilmek koşuluyla ayrımcı girişimler olarak değerlendirilmez. Tüm devletler ve yüksek öğrenim kurumları öğretim üyeleri ve araştırmacılar için istikrarlı ve güvenceli bir istihdam sistemini temin ederler. Akademik çevrenin hiç bir üyesi, akademik çevrenin demokratik yollarla seçilmiş bir organı önünde adil bir savunma yapılmadan göreviden alınamaz.
6. Akademik çevrenin araştırma işlevi ile ilgili tüm üyeleri, bilimsel araştırmanın evrensel ilke ve yöntemlerine tabi olarak, herhangi bir müdahaleye maruz kalmaksızın araştırma çalışmalarını sürdürme hakkına sahiptir. Bu kişiler aynı zamanda araştırmalarının sonuçlannı başkalarına özgürce iletme ve sansürsüz yayımlama hakkına da sahiptir.
7. Akademik çevrenin öğretimle ilgili tüm üyeleri, öğretimin kabul edilmiş ilkelerine, standartlarına ve yöntemlerine tabi olarak, herhangi bir müdahaleye maruz kalmaksızın öğretme hakkına sahiptir.
8. Akademik çevrenin tüm üyeleri, dünyanın herhangi bir yerindeki meslekdaşları ile temas halinde olma özgürlüğü kadar eğitim kapasitelerini geliştirme özgürlüğünden de yararlanırlar.
9. Tüm yüksek öğretim öğrencileri mevcut müfredat içinde istediği branşı seçme hakkı ve edindiği bilgi ve deneyimin resmi olarak tanınması hakkı da dahil olmak üzere, öğrenim özgürlüğünden yararlanırlar. Yüksek öğretim kurumları öğrencilerin mesleki ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılamayı amaçlamalıdır. Devletler, eğitimlerini sürdürebilmek için yardıma ihtiyacı olan öğrencilere gerekli kaynakları sağlamalıdır.
10.Tüm yüksek öğretim kurumları öğrencilerin, kurumun idari organlarında yer almalarını temin ederler. Tüm devletler ve yüksek öğretim kurumları öğrencilerin herhangi bir ulusal ya da uluslararası sorunla ilgili görüşlerini tek tek ya da toplu halde ifade etmek haklarına saygı gösterirler.
11. Devletler, tüm orta öğretim mezunları veya yüksek öğretim düzeyinde öğrenimlerini sürdürebileceklarini ispat edebilecek diğer kişiler için ücretsiz bir yüksek öğretim sistemi tasarlamak, düzenlemek ve yaşama geçirmek için tüm gerekli önlemleri almalıdırlar.
12. Akademik çevrenin tüm üyeleri, çıkarlarını korumak amacıyla sendikalar kurma ya da sendikalara katılma hakkı da dahil olmak üzere başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Akademik çevrenin tüm kesimlerinin sendikaları, kendi alanlarına tekabül eden mesleki standartların oluşturulmasına katılmalıdırlar.
13. Yukarıda sıralanan hakların kullanılması bazı özel görev ve sorumlulukları da birlikte getirir ve başkalarının haklarının korunması için gerekli olan bazı kısıtlamalara tabi tutulabilir. Öğretim ve araştırmalar mesleki standartlara tümüyle uyularak sürdürülmeli ve toplumun karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunlara yanıt verir nitelikte olmalıdır.
Yüksek Öğrenim Kurumlarının Özerkliği
14. Tüm yüksek öğretim kurumları, kişilerin ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarının gerçekleşmesini gözetir ve bilim ve teknolojinin bu hakları zedeleyecek biçimde kötüye kullanılmasını önlemek için çaba gösterir.
15. Tüm yüksek öğretim kurumları ilgilerini toplumun karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunlara yöneltirler. Bu amaçla, bu kurumların müfredatları ve faaliyetleri bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına yanıt verir. Yüksek öğretim kurumları, kendi toplumlarında politik baskıları ve insan hakları ihlallerini kınamalıdırlar.
16. Tüm yüksek öğretim kurumları diğer benzeri kurumlar ve kendi akademik çevreleri içindeki bireylerle, baskıya maruz kaldıkları zaman dayanışma içinde olmalıdırlar. Bu dayanışma maddi ya da manevi olabilir ve baskı kurbanlarına sığınma, iş ya da eğitim olanakları sağlamayı içermelidir.
17. Tüm yüksek öğretim kurumları, bilimsel ve teknolojik bağımlılığı önlemek ve bilginin edinilmesi ve kullanılmasından dünyadaki tüm akademik çevrelerin eşit konuma sahip olmalarını sağlamak için çaba göstermelidirler. Bu kurumlar bölgesel, politik ya da benzeri diğer engelleri aşan uluslararası bir akademik işbirliğini teşvik etmelidirler.
18. Akademik özgürlükten gerektiği gibi yararlanmak ve yukarıdaki maddelerde sözü geçen yükümlülüklere uymak, yüksek öğretim kurumlarının üst düzeyde özerkliğe sahip olmasını gerektirir. Devletler, yüksek öğretim kurumlarının özerkliğine müdahale etmemekle ve toplumdaki diğer güçlerin müdahalelerini de önlemekle yükümlüdürler.
19. Yüksek öğretim kurumlarının özerkliği, ilgili akademik çevrenin tüm üyelerinin aktif katılımını içeren demokratik bir özyönetimle gerçekleşir. Akademik çevrenin tüm üyeleri, herhangi bir ayırım yapılmaksızın akademik ve idari işlerin yürütülmesinde yer alma hakkına ve olanağına sahiptirler. Yüksek öğretim kurumlarının tüm yönetim organları özgürce seçilir ve akademik çevrenin değişik kesimlerinden temsilcileri içerir. Özerklik, eğitim, araştırma, dışa yönelik çalışmalar, kaynakların kullanımı ve diğer ilgili faaliyetlerle ilgili politikaların belirlenmesine ve yürütülmesine ilişkin kararları kapsamalıdır.