Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Nükleer Savaş ve Çevre Felaketi

0
Noam Chomsky

Nükleer Savaş ve Çevre Felaketi isimli eser Noam Chomsky ve Laray Polk tarafından kaleme alınarak Melda Elif Keskin tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, 2013 yılında İnkılap Yayınları tarafından basılmıştır.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Kitabın Tanıtım Bülteni “Dünya çok vahim bir çevre felaketine doğru sürükleniyor.” Yaşadığımız yüzyılın en önemli entelektüellerinden, dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar Noam Chomsky, nükleer savaş ve çevre felaketi konularında son derece çarpıcı iddialarla çıkıyor karşımıza. “Türümüzün hayatta kalması açısından iki temel sorun var: nükleer savaş ve çevre felaketi,” diyen Chomsky, çağımızın iki büyük sorununa ve bu sorunların İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ortaklaştığı noktalara dikkat çekiyor. Amerika’nın ve İsrail’in uluslararası politikalarına sert eleştiriler getirirken, dünyayı nükleer ve çevresel bir felakete doğru sürükleyen ülke politikalarını ortaya koyuyor. Japonya, Vietnam ve Irak’ta kullanılan nükleer silahların insanlar ve çevre üzerinde oluşturduğu tahribat, kısa vadeli çıkarları gereği küresel ısınma gerçeğini reddeden politikacılar ve şirket sahipleri, İran ile artan nükleer gerilim, yakın gelecekteki nükleer savaş ihtimalleri gibi pek çok konunun tartışıldığı bu kitap, insanlığa bir uyarı niteliği de taşıyor.[/box]

 

Kitabın Konu Başlıkları ve Bölümleri 

Kitap, sekiz ana başlık altında yazılmıştır. Küresel ısınma ve iklim krizi hakkında devletlerin ve özellikle ABD’nin uygulamaları eleştirel biçimde incelenmekte, çevre hukuku bakımından sıkı bir ABD eleştirisi yapmaktadır.

Çevre Felaketi: Birinci bölüm, insan kaynaklı küresel ısınma, ormanların katledilmesi, biyoyakıt kullanımı gibi konuları ele almaktadır. En zengin ve en güçlü ülke olan ABD’nin çevre konusunda duyarsız olduğu vurgulanmaktadır.

Protesto ve Üniversiteler:  Kitabın ikinci bölümünde nükleer enerji üretimi ve üniversitelerin bu konuda devletlerle olan işbirliği ele alınmakta, üniversitelerin devletlere nükleer enerji üretimi konusunda destek vermemesi gerektiği savunulmaktadır.

Savaşın Zehirliliği: Kitabın üçüncü bölümü, savaşlar sırasında yaşanan çevre felaketlerini konu edinmektedir. ABD’nin çevre hakkında bencil tutumu, çevre kirliliğine karşı önlem almamasını ve bunun sebep olduğu sağlık sorunlarının suç içerdiği savunulmaktadır. Kasıtlı bir cehalet olarak nitelenen bu durum kimyasal silahların yasaklanmasını gerektirmektedir.

Nükleer Tehditler: Kitabın dördüncü bölümü, nükleer savaşa neden olabilecek teknolojinin devletler tarafından kullanılması ve ABD’nin bu konudaki tutumu eleştirilmektedir. Nükleer bir savaş yaşanma ihtimali çok güçlüdür ve birinci derece sorumlu ABD’dir.

Chomsky‘e göre, nükleer tehdidin artırılması ülkesi ABD’nin eseridir.

Çin ve Yeşil Devrim: Kitabın beşinci bölümü, Çin’in yükselişini, nükleer savaş riski ve çevre tahribatı yönüyle değerlendirmektedir.

Araştırma ve Din (Ya da Görünmez El):  Altıncı bölüm, iklim değişikliği çerçevesinde ülkelerin ve özellikle ABD’nin yürüttüğü politikalar dinsel inançlar çerçevesinde ele alınmakta, mezheplere göre analizler yapılmaktadır.

Olağanüstü Yaşamlar: Kitabın yedinci bölümü nükleer savaşa ve insan haklarına ilişkin diğer düşünürlerin çalışmalarına yer vermekte; Bertrand Russell, Einstein, Linus Pauling, Peggy Duff, Barry Commoner ve Joseph Rotblat’ın çalışmalarından bahsedilmektedir. 9 Temmuz 1955’te yayımlanan Russell-Einstein Manifestosu‘na özel atıf yapılmaktadır.

Russell-Einstein Manifestosu

Karşılıklı Mutlak Bağımlılık: Kitabın sekizinci bölümü, küresel ısınma, çevre felaketi, nükleer silahlanma ve tehdit başlıklarını, genel bir yorumla ve dünya devletlerinin tutumları üzerinden yorumlamaktadır. Karşılıklı bağımlılık, yoksullar ve zenginler paradigması üzerinden ele alınmakta, savaş, nükleer silahlanma ve çevre tahribatından en büyük zararı yoksul halkların gördüğü ifade edilmektedir. Toprak Ana’nın Hakları Evrensel Bildirgesi‘ne atıf yapılmıştır.

Kitabın sekiz Ek Belgesi:

1. Orgeneral Groves ve Yarbay Rea Arasındaki Görüşme (25 Ağustos 1945)

2. UCPV Etkinliği için El İlanı (10 Ekim 1967)

3. Bilim İnsanları Vietnem’da Tarım Ürünlerinin Yok Edilişini, Kınıyor (21 Ocak 1966)

4. Nelson Anjain’den Robert Conard’a Açık Mektup (9 Nisan 1975)

5. Marshall adalılara Ait Tıbbi Kayıtlar Gensuikin’in Elinde (27 Temmuz 1976)

6. Irak’ın Kimyasal Silah Kullanımı ile İlgili Tutanak (1 Kasım 1983)

7. Afrika’ya Açık Mektup (12 Aralık 2011)

8. Anjali Appadurai’nin Durban’daki Konuşması (9 Aralık 2011).

Yazar Noam Chomsky Hakkında 

Noam Chomsky

Chomsky, dünyadaki kutuplaşma ve küreselleşmeye dönük eleştirileri nedeniyle öncü bir filozof olarak New York Times Book Review tarafından ‘Günümüzün önemli entelektüeli’ seçilmiştir.  ‘Dünya’nın en fazla alıntı ve atıf yapılan kişisi’ olarak kabul görmektedir. Chomsky, 1984 Amerikan Psikoloji Örgütüne Bilimsel Katkı Ödülü, 1988 Kyoto Ödülü, 1996 Berlin- Brandenburg Bilim ödülü, 2004 Carl Von Ossietzky Çağdaş Tarih ve Oldenburg Politika Ödülü, 2005 Dünya Çapında Entelektüel Ödülü ve 2006 Uppsala Üniversitesi Fahri Doktora Ödüllerinin sahibidir.

Bazı eserleri birçok dile çevrilmiş, bazı kitapları Türkçe olarak yayınlanmıştır. Bilgi Sorunları ve Dil, Dil ve Zihin, Dil ve Sorumluluk, Doğa ve Dil Üzerine, Korsanlar ve İmparatorlar Gerçek Dünya’da Uluslararası Terörizm, Kader Üçgeni, Modern Çağda Entelektüellerin Rolü, Medya Denetimi Immediast Bildirgesi, Düşük Yoğunluklu Demokrasi Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Politik Güçler, Demokratik İdeallerin Çöküşü, Medya Gerçeği, Terörizm Efsanesi, Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler, Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi, Halkın Sırtından Kazanç, Sam Amca Ne İstiyor İkinci Dünya Savaşı’ndan Günümüze Amerikan Politikaları, Demokrasi Gerçek ve Hayal, Amerikan Müdahaleciliği, 11 Eylül, 11 Eylül ve Sonrası Dünya Nereye Gidiyor?, Batı’nın Yeni Standartları Kosova, Doğu Timor ve Dünya’ya Hükmeden Yeni Kuşak, Medya Gerçeği, Terörizm Kültürü, İktidarı Anlamak, Hayaller ve Umutlar, Yaşam ve Ölüm Arasında Gazze, Demokrasi ve Eğitim, Sömürgecilikten Küreselleşmeye, Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler bu eserlerden bazılarıdır.

ICOMOS – Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi

0
ICOMOS- Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi

ICOMOS International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi, 1964 Venedik Tüzüğü’nün kabulünden bir yıl sonra, 22 Haziran 1965’te Varşova’da kurulmuştur.

Venedik Tüzüğü, tarihi yapıların korunması ve restorasyonu için uluslararası kurallar belirlemiştir. Miras koruma uzmanları tarafından hazırlanan tüzük, kültürel mirasın korunması ve restorasyonu için uluslararası bir çerçeve sağlamış ve bir dizi ilke ortaya koymuştur.

Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir.

ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir.

ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır.

Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar

0
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar

Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yabancı Mahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı adıyla, Bakan Delegelerinin 21 Haziran 1984 tarihinde yaptıkları 374 sayılı oturumunda Bakan­lar Komitesi‘nce kabul edilmiştir. Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar, ceza ve tutukevlerinde tutulan yabancı mahkum ve tutuklular için standartları belirleyerek ilan etmiştir.  

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Şartlı Tahliye Hakkında Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararı

Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi statüsünün 15.b maddesi gereğince,

Üye devletlerin ceza infaz kurumlarında, büyük sayıda yabancı mahpus tutul­duğunu göz önünde bulundurarak,

Bu mahpusların farklı dil, kültür, gelenek ve din gibi unsurlardan dolayı karşı­laşabileceği zorlukları kabul ederek,

Yabancı mahpusların muhtemel tecritlerini azaltmayı ve onların topluma ye­niden yerleştirilmeleri amacıyla iyileştirilmelerinin hızlandırılmasını arzulayarak,

Bu iyileştirmenin yabancı mahpusların özel ihtiyaçlarını dikkate almasını ve onlara diğer mahpuslara sağlananlara eşit olanaklar sağlanmasını garanti etme­si gerektiğini düşünerek,

Avrupa düzeyinde belirli standartlar oluşturulması arzusunu göz önüne alarak;

Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Minimum Standart Kurallara İlişkin (73)5 sayı­lı ve Göçmen İşçiler Arasındaki Suçluluğun Yasal ve İdari Veçheleri Hakkındaki (75) 3 sayılı Tavsiye Kararlarına uygun olarak,

Üye devletlerin hükümetlerine, yasalarında ve uygulamalarında bu tavsiye ka­rarına ekli ilkeleri rehber edinmelerini tavsiye eder.

Türkiye'de Yabancı Mahpus Olmak
Türkiye’de Yabancı Mahpus Olmak
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yabancı Mahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı’na EK

Aşağıdaki ilkeler; dil, gelenek, kültürel geçmiş ve din gibi unsurlardan dolayı özel sorunlarla karşılaşma ihtimali olan farklı milliyetlere sahip yabancı mahpus­lara uygulanmak için tasarlanmıştır. Yargılanmayı veya iade edilmeyi bekleyen mahpuslara ilişkin olduğu sürece,

Bu ilkeler sadece özgürlükten yoksun bırakmanın amacına zarar vermeyecek ölçüde uygulanmalıdır.

Bu ilkelerin uygulanmasında, cezaevi güvenliğine ve kaynakların temin ede­bilirliği de dahil olmak üzere cezaevi idaresinin ihtiyaçları hesaba katılmalıdır.

Yabancı mahpusların iyileştirilmelerinde onların topluma yeniden yerleştirilme­lerine yardımcı olunmasını sağlayacak ilkeler uygulanmalıdır. Bu, milliyet, dil, din, örf ve adetler, kültürel geçmiş, mahkûmiyet süresi ve sınır dışı edilme sorumlulu­ğu gibi unsurlar dikkate alınarak, özel kategorilerdeki yabancı mahpuslar için özel tedbirler alınmasını gerektirebilir. Yabancı mahpusların iyileştirilmesinde onlara dezavantaj yaratılmasını engelleyecek her türlü makul çaba sarf edilmelidir.

 I. Ceza ve İnfaz Kurumlarına Yerleştirme

1.Yabancı mahpusların ceza infaz kurumlarına yerleştirilmesi yalnızca milliyetleri esas alınarak belirlenmemelidir. Mahpusun ceza infaz kuru­muna yerleştirilmesi tecrit durumunu azaltacak ve ıslahını kolaylaştıracaksa, bu mahpusun özel ihtiyaçlarına göre ve özellikle, mahpusun kendisiyle aynı uyruk, dil, din ve kültüründeki diğer mahpuslarla ileti­şim kurma ihtiyacına göre belirlenebilir. Bu imkân, ulusal ceza infaz sisteminin mahpusların ceza infaz kurumlarına yerleştirilmesinde is­teklerini dikkate aldığı yerlerde özellikle göz önünde bulundurulmalıdır.

 II. Cezaevlerindeki iyileştirme
a- Tecridi azaltacak ve topluma yeniden yerleştirmeyi geliştirecek tedbirler

2.Mahpusun tecrit duygusunu hafifletmek için, yabancı mahpusun aynı uyruk, dil, din veya kültüre sahip diğer mahpuslarla iletişimi kolaylaş­tırılmalı, örneğin çalışma, boş vakit geçirme veya birlikte spor yapma gibi faaliyetlere izin verilmelidir.

3.Yabancı mahpusların kendi dillerindeki materyalleri okumalarını sağla­yacak her türlü çaba sarf edilmelidir. Yabancı mahpusun hapsedildiği ülkede kalabilme ihtimali ortaya çıkar ve o ülkenin kültürüyle kaynaşmak isterse, cezaevi idaresi bunun için ona yardım etmelidir.

4.Yabancı mahpuslar da, ulusal mahpuslar kadar eğitim-öğretim ve mesleki eğitim imkânlarına sahip olmalıdır.

5.Yabancı mahpusların eğitim-öğretim ve mesleki niteliklerini geliştirme­leri için planlanmış kurslara katılabilmeleri için gerekli özel kolaylıkların sağlanması imkânı araştırılmalıdır.

6.Ziyaretler ve dış dünya ile diğer ilişkiler yabancı mahpusun özel ihti­yaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmelidir.

7. Yabancı mahpuslar ulusal vatandaşlara uygulanan mutat kurallara uy­gun olarak izin ve cezaevinden diğer yasal çıkış yollarına sahip olabil­ Yabancı mahpusun ülkeyi terk etme ve cezadan kaçma riski­nin değerlendirilmesi her bir olaya özgü esaslar dikkate alınarak yapıl­malıdır.

b.Dil sorununun azaltılması için tedbirler

8.Yabancı mahpuslar bir cezaevine kabul edildikten sonra anlayacakla­rı bir dilde, cezaevinin işleyişinin temel özellikleri, sağlanabilecek eği­tim ve çalışma imkanları ve eğer varsa bir mütercimin yardımından yararlanabilme imkanı hakkında derhal bilgilendirilmelidirler. Bu bilgi yazılı veya bunun mümkün olmadığı hallerde sözlü olarak sağlanmalıdır.

9.Hapsedildiği ülkenin dilini anlamayan bir yabancı mahpusa, mahkûmiyeti, her türlü temyiz hakkı ve özgürlüğünün kısıtlanması süresince hakkında verilen herhangi bir adlî kararın tercümesi veya sözlü anla­tımı sağlanmalıdır.

10.Yabancı mahpuslara cezaevinde konuşulan dili öğrenmeleri için uy­gun dil eğitimi imkanları sunulmalıdır.

c. Özel ihtiyaçların karşılanması için tedbirler

11.Yabancı mahpusun dini örf ve âdetlerine saygı gösterilmelidir. Uygu­lanabilindiği ölçüde yabancı mahpusun bunları yerine getirmesine izin verilmelidir.

12.Kültür farklılığından doğabilecek sorunlar da hesaba katılmalıdır.

d. Hapsedilme koşullarının kolaylaştırılması için tedbirler

13.Uygulamada vatandaşlara tanınan tüm imkânlara sahip olamayan ve genellikle daha zor hapsedilme koşullarına sahip olan yabancı mah­puslara mümkün olduğu ölçüde, bu dezavantajları dengeleyecek şe­kilde davranılmalıdır.

III. Konsolosluk Yetkililerinin Yardımı

14.Yabancı mahpuslar, kendi konsolosluk görevlileri ile temas kurmayı isteme hakkı, bu yetkililerce sağlanabilecek yardım imkânları ve mevcut konsolosluk sözleşmelerine uygun olarak, yetkili otoriteler tarafından kendilerine ilişkin olarak yapılan herhangi bir işlem konusunda gecikmeksizin derhal bilgilendirilmelidirler. Eğer bir yabancı mahpus sınır dışı edilecekse, topluma yerleşmesi iş­lemi de dahil olmak üzere, diplomatik makamın veya konsolosluk gö­revlisinin yardımından yararlanmak istiyorsa, söz konusu makam mahpusun bu isteği konusunda tam olarak bilgilendirilmelidir.

15.Konsolosluk görevlileri mümkün olan en kısa sürede, özgürlüğü kısıt­lanan kendi ülke vatandaşlarını özellikle düzenli olarak ziyaret ederek gerekli yardımda bulunmalıdır.

16.Konsolosluk görevlileri, görevleri esnasında hapseden ülkenin ilgili tüzük ve düzenlemelerine uygun olarak, yabancı mahpusların yeni­den topluma yerleştirilmesi imkânını artıracak yardımları teklif etmeli­dir. Aile fertlerinin mahpusla ilişkilerini düzenlemek ve ziyaretlerini ko­laylaştırmak suretiyle, mahpusa ailevi ilişkileri konusunda yardım sunmalıdır.

17.Konsolosluk görevlileri mevcut cezaevi mevzuatına uygun olarak ya­bancı mahpusların kendi ülkeleri ile irtibatlarını sürdürmesine yardım­cı olacak edebi ve diğer konulardaki kitapları sağlamak için her çaba­yı sarf etmelidirler.

18. Konsolosluk görevlileri kendi mahpus vatandaşları için bilgi kitapçık­ları hazırlanmasını göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu kitapçıklar, en yakın konsolosluğun telefon numarasını ve yerini içermeli, mahpusla­rın ziyaret edilmesi, savunma yapabilmelerine ilişkin bilgi sağlanma­sı, edebi ve diğer okuma materyalinin sağlanması, özellikle mahpusun kendi ülkesine iadesi konusunda mevcut uluslararası antlaşma­ların uygulanması gibi konsolosluklar tarafından sağlanabilecek yar­dım imkânları konusunda bilgilendirmelidir. Bu kitapçıklar mahpuslar tarafından hapsedilme aşamasında, en kısa sürede elde edilebilir ol­malıdır.

IV. Toplumsal Kuruluşlarca Yapılan Yardım

19.Cezaevi yetkilileri ile mahpuslara yardım ve onların yeniden topluma yerleştirilmeleri alanında çalışan sosyal kuruluşlar, işbirliği halinde ya­bancı mahpuslara ve onların özel sorunlarına özel önem vermelidirler. Mahpusun ülkesindeki sosyal kuruluşlar, mahpusun ülkesinin konso­losluk görevlileri ile işbirliği içinde hareket etmelidirler.

20. Sosyal kuruluşlar, yabancı mahpuslara sunulabilecek yardımlar ko­nusunda onların bilgilendirilmesini sağlamaları için teşvik edilmelidir­ler.

21.Yabancı mahpusların sosyal kuruluşlarla irtibatı kolaylaştırılmalıdır.

22.Yabancı mahpuslara yeterli yardımın sağlanabilmesi amacıyla, ceza­evi idaresi, mahpusların rıza göstermeleri koşuluyla, sosyal kuruluş­larca ziyaret ve yazışma için gerekli tüm imkânları sağlanmalıdır. Sa­dece sınırlı sayıda ziyaretin yapılabildiği yerlerde, uygun hallerde zi­yaret süresinin uzatılması ile mektup gönderme ve alma sınırlandırılmasının daha esnek hale getirilmesi göz önünde bulundurulmalıdır.

23.Sosyal kuruluşlarla yabancı mahpuslar arasındaki irtibatın kolaylaştı­rılması amacıyla, her iki ülkedeki yetkili makamlar, mahpusların yeni­den topluma yerleştirilmesinden sorumlu bir sosyal kuruluşun ulusal irtibat bürosunu kurmalı ve ülkesinde çalıştırmalıdır. Diplomatik veya konsolosluk makamının yanı sıra, ulusal irtibat bürosunun adresi, cezaevi idaresince, cezaevine kabul sırasında yabancı mahpusa bildirilmelidir.

24.Yabancı mahpusa yardımcı olabilecek gönüllü yardım organizasyon­ları teşvik edilmeli ve artırılmalıdır. Bu gönüllüler, ya cezaevi idaresi, ya konsolosluk birimi, ya da sosyal kuruluşların sorumluluğu altında hareket etmelidirler. Mümkün olduğu kadar, bu gönüllülere 22. mad­dede öngörülen imkânlar tanınmalıdır.

 V. Eğitim ve Cezaevi Personelinin Kullanımı

25.Cezaevi personelini eğiten personel ile diğer kategorilerdeki persone­lin yabancı mahpuslarla ilgili görevlerine destek olmak için eğitimleri teşvik edilmeli ve mutat eğitim programları ile işbirliği yapılmalıdır. Bu tür eğitim, genellikle görülen ön yargılı davranışların önlenmesi için yabancı mahpusların zorluklarının ve kültürel geçmişlerinin anlaşılma­sını geliştirmeyi amaçlamalıdır.

26.Yabancı mahpuslarla daha yakından ilgilenecek personelin sağlan­ması ve yabancı bir dilin öğrenilmesi veya özellikle belirli bir grup ya­bancı mahpusa ilişkin olarak ortaya çıkan özel sorunlar gibi konulara odaklasan daha özel eğitim düzenlemeleri aracılığıyla ilgili personelin niteliklerinin artırılması göz önünde bulundurulmalıdır.

VI. İstatistiklerin Toplanması

27.Yabancı uyrukluların kolayca idaresi için sınıflandırılmalarına imkân sağlayan önemli unsurlara ilişkin rutin istatistiklerin toplanmasına özen gö Bu bağlamda, yabancı cezaevi mevcudunu; mil­liyet, ceza süresi, işlenen suç, ülkede ikamet edip etmediği ve sınır dışı edilme sorumluluğu gibi alt ayırımlara tabi tutabilmenin arzu edil­diği akılda tutulmalıdır. Mümkün olabildiği ölçüde istatistikler günlük ortalamanın yanı sıra, bir yıllık süre boyunca alınan rakamları da içer­melidir.

28.Olağan istatistiklere dayanılarak yapılan analizlere kolaylıkla bırakıla­mayacak konular üzerinde ara sıra teftişler yapılması göz önünde tu­tulmalıdır.

VII. Sınır Dışı Edilme ve Yabancı Ülkeye İade

29.En uygun cezaevi iyileştirmesine imkân sağlanması için mahpusun sınır dışı edilmesine ilişkin kararlar, yabancı mahpusun şahsi bağlan ve topluma yeniden yerleştirilmesine yapacağı etki göz önüne alına­rak ve kararı temyiz etme hakkına zarar vermeksizin mümkün olabi­len en kısa sürede alınmalıdır.

30.Mahpusun yeniden topluma yerleştirilmesine katkı sağlanması için, cezanın infaz edildiği ülkenin yetkili makamları herhangi bir sınır dışı edilme kararını dikkate almaksızın, mevcut uluslararası düzenlemele­re uygun olarak mahpusun ülkesine iade edilme arzusunu göz önün­de bulundurmalıdır.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar

Feridun Cemal Erkin

0
Antlaşmayı imzalayan Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin

Feridun Cemal Erkin, 1900 yılında doğmuş, Galatasaray Lisesi ve Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

1916-1918 tarihlerinde askerlik hizmetini tamamlamış, 1920 yılında İstanbul Düyunu Umumiye İdaresi’ne Muhasebeci yardımcısı olarak atanmıştır.

Feridun Cemal Erkin’in babası Cemal bey, oğulları Feridun, Adnan ve Ulvi Cemal Erkin ile – 1910

1926 yılında Muhtelif Mübadele Komisyonu Türk Delegasyonu Başkatibi olarak görev yapmış, 1928 yılında Londra Büyükelçiliğinde Başkatip, 1929 yılında Siyasi Müşavirlik Mümeyyizi, 1932 yılında I. Daire 3. Şubede görev yapmış, 1934 yılında Berlin Büyükelçiliğinde Orta Elçi ve Büyükelçilik Müsteşarı, 1937’de İktisat ve Ticaret Dairesi Şefi, 1938’de Berlin Başkonsolosu olmuştur.

Dışişleri Bakanlığı Ticaret, İktisat ve Siyasi Daireler Umum Müdürlüğü, Umumi Katip Siyasi Müşavirliği ve Umumi Katipliği görevlerini yerine getirmiştir.

Dışişleri Bakanı Feridun Cemal ERKİN Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur.

Erkin, sırasıyla 1947-1948 yıllarında Roma Büyükelçiliği, 1948-1955 yıllarında Washington Büyükelçiliği, 1955-1957 yıllarında Madrid Büyükelçiliği, 1957-1960 yıllarında yıllarında Paris Büyükelçiliği  ve 1960-1962 yıllarında ise Londra Büyükelçiliği yapmıştır.

Erkin, Birleşmiş Milletler San Francisco Konferansı Başdelegeliği ve Ereğli Demir Çelik Fabrikaları İdare Kurulu Üyeliğini de yürütmüştür.

İngilizce ve Fransızca bilen Erkin, 01.04.1962 den 20.02.1965 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur.

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşmasını, 12 Eylül 1963
tarihinde  Türkiye adına Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin imzalamıştır.

Filipin Cumhuriyeti ile ilk diplomatik temas olan Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, Erkin’in Washington Büyükelçiliği döneminde imzalanmış, Türkiye Cumhuriyeti adına sözleşmeyi imzalamıştır.

Ordu Milletvekilliği ve Cumhuriyet Senatosu Üyeliği görevini yürütmüştür. 

21 Haziran 1980 tarihinde vefat etmiştir.

Çağdaş Türk Müziğine yön veren en önemli bestecilerden biri olan Ulvi Cemal Erkin’in kardeşidir.

1959 yılında büyükelçi olarak Paris’te bulunmakta iken Feridun Cemal Erkin, bir Türk olarak ilk defa Fransız Enstitüsüne kabul edilmiş, yapılan bir törenle kendisine kabzasında ay yıldız işlenmiş bir kılıç armağan edilmiştir.

Erkin’in Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi isimli eseri bulunmaktadır.

Türk-Sovyet ilişkileri ve boğazlar meselesi – Feridun Cemal Erkin

Ayrıca, Dışişlerinde 34 Yıl ismi ile yayınladığı 3. ciltlik anılarından oluşan kitabı bulunmaktadır.

Erkin’în “Dışişlerinde 34 Yıl” isimli eseri 

Kat Mülkiyeti Kanunu

0

Kat Mülkiyet Kanunu, 634 kanun numarası ile 23.06.1965 tarihinde kabul edilmiş, Resmî Gazetenin 02.07.1965 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kat Mülkiyeti Kanunu

BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
A) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı:
I – Genel kural:

Madde 1 – Tamamlanmış bir yapının kat, daire, iş bürosu, dükkan, mağaza, mahzen, depo gibi bölümlerinden ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olanları üzerinde, o gayrimenkulün maliki veya ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre, bağımsız mülkiyet hakları kurulabilir.

Yapılmakta veya ileride yapılacak olan bir yapının, birinci fıkrada yazılı nitelikteki bölümleri üzerinde, yapı tamamlandıktan sonra geçilecek kat mülkiyetine esas olmak üzere, arsa maliki veya arsanın ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre irtifak hakları kurulabilir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
II – Tarifler:

Madde 2 – Bu Kanuna göre :

a) Kat mülkiyetine konu olan gayrimenkulün bütününe (Anagayrimenkul); yalnız esas yapı kısmına (Anayapı) anagayrimenkulün ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olup, bu Kanun hükümlerine göre bağımsız mülkiyete konu olan bölümlerine (Bağımsız bölüm); bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan yerlere (Eklenti); bağımsız bölümler üzerinde kurulan mülkiyet hakkına (Kat mülkiyeti) ve bu hakka sahip olanlara (Kat maliki);

b) Anagayrimenkulün bağımsız bölümleri dışında kalıp, korunma ve ortaklaşa kullanma veya faydalanmaya yarıyan yerlerine (Ortak yerler); kat maliklerinin ortak malik sıfatiyle paydaşı bulundukları bu yerler üzerindeki faydalanma haklarına (Kullanma hakkı);

c) (Değişik: 13/4/1983-2814/1 md.) Bir arsa üzerinde ileride kat mülkiyetine konu olmak üzere yapılacak veya yapılmakta olan bir veya birden çok yapının bağımsız bölümleri için o arsanın maliki veya ortak malikleri tarafından bu Kanun hükümlerine göre kurulan irtifak hakkına (kat irtifakı); bu hakka sahip olanlara da (kat irtifak sahibi);

d) Arsanın, bu Kanunda yazılı esasa göre bağımsız bölümlere tahsis edilen ortak mülkiyet paylarına (Arsa payı);

e) Kat mülkiyetinin veya irtifakının kurulmasına ait resmi senede (Sözleşme); Denir.

III – Kat mülkiyetinin ve kat irtifakının niteliği:

Madde 3 – Kat mülkiyeti, arsa payı ve anagayrimenkuldeki ortak yerlerle bağlantılı özel bir mülkiyettir.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/1 md.) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı, bu mülkiyetem konu olan anagayrimenkulün bağımsız bölümlerinden her birinin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleri ile oranlı olarak projesinde tahsis edilen arsa payının ortak mülkiyet esaslarına göre açıkça gösterilmesi suretiyle kurulur. Arsa paylarının bağımsız bölümlerin payları ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi için mahkemeye başvurabilir. Bağımsız bölümlerden her birine bu fıkra uyarınca tahsis edilen arsa payı, o bölümlerin değerinde sonradan meydana gelen çoğalma veya azalma sebebiyle değiştirilemez. 44 üncü madde hükmü saklıdır.

(Değişik üçüncü fıkra: 23/6/2009-5912/1 md.) Kat irtifakı arsa payına bağlı bir irtifak çeşidi olup, yapının tamamı için düzenlenecek yapı kullanma izin belgesine dayalı olarak, bu Kanunda gösterilen şartlar uyarınca kat mülkiyetine resen çevrilir. Bu işlem, arsa malikinin veya kat irtifakına sahip ortak maliklerden birinin istemi ile dahi gerçekleştirilebilir.

IV – Ortak yerler:

Madde 4 – Ortak yerlerin konusu sözleşme ile belirtilebilir. Aşağıda yazılı yerler ve şeyler bu Kanun gereğince her halde ortak yer sayılır.

a) Temeller ve ana duvarlar, taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar,bağımsız bölümleri ayıran ortak duvarlar, tavan ve tabanlar, avlular, genel giriş kapıları, antreler, merdivenler, asansörler, sahanlıklar, koridorlar ve buralardaki genel tuvalet ve lavabolar, kapıcı daire veya odaları, genel çamaşırlık ve çamaşır kurutma yerleri, genel kömürlük ve ortak garajlar, elektrik, su ve havagazı saatlerinin korunmasına mahsus olup bağımsız bölüm dışında bulunan yuvalar ve kapalı kısımlar, kalorifer daireleri, kuyu ve sarnıçlar, yapının genel su depoları, sığınaklar,(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle; bu bende “Temeller ve ana duvarlar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar,” ibaresi eklenmiş ve metne işlenmiştir.)

b) Her kat malikinin kendi bölümü dışındaki kanalizasyon tesisleri ve çöp kanalları ile kalorifer, su, havagazı ve elektrik tesisleri, telefon, radyo ve televizyon için ortak şebeke ve antenler sıcak ve soğuk hava tesisleri,

c) Çatılar, bacalar, genel dam terasları, yağmur olukları, yangın emniyet merdivenleri.Yukarıda sayılanların dışında kalıp da, yine ortaklaşa kullanma, korunma veya faydalanma için zaruri olan diğer yerler ve şeyler de (Ortak yer) konusuna girer.

B) Bağlantılar :
I – Bağımsız bölümlerle arsa payı arasındaki bağlantı:

Madde 5 – Kat mülkiyetinin başkasına devri veya miras yoluyla geçmesi halinde, ona bağlı arsa payı da birlikte geçer; arsa payı, kat mülkiyetinden veya kat irtifakından ayrı olarak devredilemiyeceği gibi, miras yoluyla da geçmez ve başka bir hakla kayıtlanamaz.

Anagayrimenkulde, kat mülkiyetine bağlanmamış veya lehine kat irtifakı kurulmamış arsa payı bırakılamaz.

Kat mülkiyetini kayıtlayan haklar, kendiliğinden arsa payını da kayıtlar.

Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde bu hakla bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz.

Anagayrimenkulde kat mülkiyetinin kurulmasından önce o gayrimenkulün kütükteki sayfasına tescil veya şerhedilmiş olan haklar kat mülkiyetini de, kaide olarak arsa payı oranında, kendiliğinden kayıtlar.

II – Bağımsız bölümlerle eklentiler ve ortak yerler arasındaki bağlantı:

Madde 6 – Bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan kömürlük, su deposu, garaj, elektrik, havagazı veya su saati yuvaları, tuvalet gibi eklentiler, ait olduğu bağımsız bölümün bütünleyici parçası sayılır ve o bölümün maliki, eklentilerin de tek başına maliki olur.

Eklentiler kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesine kaydedilir ve bunlardan anayapının oturduğu zeminin dışında kalanlar kadastro planında veya tapu haritasında ayrıca gösterilir.

Bağımsız bölüm üzerinde kat mülkiyetiyle ve diğer kat maliklerinin haklariyle bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz.

Bağımsız bölümlerin başkasına devri, kayıtlanması veya kiralanması halinde, eklentiler ve ortak yerler de kendiliğinden devredilmiş, kayıtlanmış vaya kiralanmış olur.

C) Ortaklığın (Şüyuun) giderilmesi ve öncelikle satınalma (Şüf’a) hakkı:
I – Ortaklığın giderilmesi:

Madde 7 – Kat mülkiyetine veya kat irtifakına tabi olan gayrimenkulde ortaklığın giderilmesi istenemez. Bağımsız bölümler, bağımsız bir gayrimenkul gibi dava ve takip konusu olabilir bunlarda ortaklığın giderilmesi istenebilir.

II- Öncelikle satınalma hakkı:

Madde 8 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983 – 2814/3 md.) Kat mülkiyeti kurulmuş bir gayrimenkulün bağımsız bölümlerinden birinin veya kat irtifakı bağlanmış arsa payının satılması halinde diğer kat maliklerinin veya irtifak hakkı sahiplerinin öncelikle satın alma hakkı yoktur. Bir bağımsız bölümün paydaşlarından birinin kendi payını başkasına satması halinde öteki paydaşlar, öncelikle satınalma hakkını kullanabilirler. Sözleşmede bu maddenin aksine hüküm konulabilir.

D) Genel hükümlerin uygulanma alanı:

Madde 9 – Kat mülkiyetine veya kat irtifakına ait kütük kaydında veya kat malikleri arasındaki sözleşmede veya yönetim planında veya bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, kat mülkiyetinden doğan anlaşmazlıklar, Medeni Kanun ve ilgili diğer kanunlar hükümlerine göre karara bağlanır.

İKİNCİ BÖLÜM
Kat Mülkiyetinin ve Kat İrtifakının Kurulması
A) Genel kural:

Madde 10 – Kat mülkiyeti ve kat irtifakı resmi senetle ve tapu siciline tescil ile doğar. Anagayrimenkulün tümünün mülkiyeti (Kat mülkiyeti) ne çevrilmeden o gayrimenkulün yalnız bir veya birkaç bölümü üzerinde kat mülkiyeti kurulamaz.

(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/3 md.)

Kat mülkiyeti kurulurken aynı katta birbirine bitişik bulunan aynı nevideki birden fazla bağımsız bölüm veya bir yapının otel, iş veya ticaret yeri gibi iktisadî açıdan veya kullanma bakımından bütünlük arz eden birden çok katı veya bölümü, kat mülkiyeti kütüğüne tek bağımsız bölüm olarak tescil edilebilir. Böyle bir tescilin yapılabilmesi için, buna uygun değişiklik projesinin ve yapı kullanma izin belgesinin Tapu Sicil Müdürlüğüne verilmiş olması gereklidir.

(Değişik dördüncü fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)

Kat mülkiyetinin tescili, tapu memurunca düzenlenen resmî senet uyarınca veya aşağıdaki fıkralara göre yapılabilir.

(Ek fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)

Hak sahiplerine isabet eden bağımsız bölümlerin belirlenmiş olması şartıyla arsa maliki ile yüklenici arasında düzenlenen kat karşılığı inşaat sözleşmesi, kat karşılığı temlik sözleşmesi ve bağımsız bölümlerin taksimine ilişkin noterlik sözleşmesine istinaden inşa edilecek olan binaya ilişkin cins değişikliği, kat irtifakı ve kat mülkiyeti tesisi işlemi, yüklenici tarafından talep edilmesi halinde ilgili idare tarafından yapılır. Tapuya tescil işlemlerinde elektronik ortamda düzenlenen ve ilgili idare tarafından onaylı mimari proje ile yönetim planı esas alınır. Mimari proje ile yönetim planında malik imzası aranmaz.

(Ek fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)

Cins değişikliği işlemlerinde yapı kullanma izin belgesi düzenlenen yapılara ilişkin lisanslı harita kadastro mühendislik büroları, bu büroların bulunmadığı yerlerde kadastro müdürlüğü tarafından düzenlenecek tescil bildirimini müteakip, yapı kullanma izin belgesini düzenleyen kurum veya kuruluşa gönderilen cins değişikliğine ilişkin tescil bildirimi ve eki belgeler ilgili kurumca yapı kullanma izin belgesi ile birlikte ilgili tapu müdürlüğüne elektronik ortamda gönderilir. Gönderilen belgeler gereğince tapu müdürlüğü tarafından resen cins değişikliği yapılarak tapu siciline tescil sağlanır. Kat irtifakından, kat mülkiyetine geçiş işlemlerinde bu fıkra hükmü uygulanmaz.

Kat mülkiyetine konu olmaya elverişli bir gayrimenkul üzerindeki ortaklığın giderilmesi davalarında, mirasçılardan veya ortak maliklerden biri, paylaşmanın, kat mülkiyeti kurulması ve bağımsız bölümlerin tahsisi suretiyle yapılmasını isterse, hakim, o gayrimenkulün mülkiyetinin, 12 nci maddede yazılı belgelere dayanılarak kat mülkiyetine çevrilmesine ve paylar denkleştirilmek suretiyle bağımsız bölümlerin ortaklara ayrı ayrı tahsisine karar verebilir.

(Ek fıkra: 14/11/2007-5711/3 md.)

Gelirinin ortak giderlere harcanması için veya başka bir amaçla ortak yararlanmaya tahsis edilen bağımsız bölümlerin malik hanesine, bunlardan yararlanan “bağımsız bölümlerin numaraları” yazılmak suretiyle kat mülkiyeti kütüğüne tescil edilir. Bu husus bağımsız bölümlerin beyanlar hanesinde gösterilir.

B) Kat mülkiyeti kütüğü:

Madde 11 – (Değişik: 14/11/2007-5711/4 md.)

Kat mülkiyeti ve kat irtifakı, Tapu Sicili Tüzüğüne göre tutulacak kat mülkiyeti kütüğüne tescil olunur. Bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça, tescille ilgili genel hükümler, kat mülkiyeti kütüğüne yapılacak tescillerde de uygulanır.

Henüz kadastrosu yapılmamış olan yerlerde kat mülkiyeti ve kat irtifakı, Tapu Sicili Tüzüğündeki formüle göre, ayrıca tutulacak Kat Mülkiyeti Zabıt Defterine tescil olunur.

C) Kat mülkiyetinin kurulması:
I – İstem ve belgeler

Madde 12 – (Değişik: 14/11/2007-5711/5 md.)

Kat mülkiyetinin kurulması için, anagayrimenkulün kat mülkiyetine çevrilmesi hususunda o gayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının aşağıda yazılı belgeler ile birlikte tapu idaresinde istemde bulunması gerekir:

a) (Değişik: 15/2/2018-7099/5 md.) Anagayrimenkulde, yapı veya yapıların dış cepheler ve iç taksimatı bağımsız bölüm, eklenti, ortak yerlerinin ölçüleri ve bağımsız bölümlerin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleriyle oranlı arsa payları, kat, daire, iş bürosu gibi nevi ile bunların birden başlayıp sırayla giden numarası ve bağımsız bölümlerin yapı inşaat alanı da açıkça gösterilmek suretiyle, proje müellifi mimar tarafından yapılan, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen mimarî proje ile yapı kullanma izin belgesi.

b) Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı.

c) (Mü lga: 2 3 / 6 / 2 0 0 9 -5 9 1 2 / 2 m d .)

II – Sözleşme ve tescil:

Madde 13 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983-2814/5 md.) Tapu memuru kendisine verilen belgelerin tamam ve usulüne uygun ve dilekçeyi verenlerin veya istemde bulunanların yetkili olduklarına kanaat getirdikten sonra, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulmasına dair resmi sözleşmeyi düzenler. Bu sözleşme aynı zamanda tescil istemi sayılır.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/6 md.)

Sözleşme düzenlenince kat irtifakının kat mülkiyetine çevrilmesinde kat irtifakının kayıtlı olduğu kat mülkiyeti kütüğü sayfasındaki, doğrudan doğruya kat mülkiyetinin kurulması halinde ise anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu tapu kütüğü sayfasındaki mülkiyet hanesine “Bu gayrimenkulün mülkiyeti kat mülkiyetine çevrilmiştir.” ibaresi yazılarak, sayfa anagayrimenkulün leh ve aleyhine tesis edilecek irtifak hakları dışındaki işlemlere kapatılır ve kat mülkiyetine konu olan her bağımsız bölüm, kat mülkiyeti kütüğünün ayrı bir sayfasına o bölüme bağlı arsa payı ve anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu genel kütükteki pafta, ada, parsel, defter ve sayfa numaraları gösterilmek suretiyle tescil edilir; anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu genel kütük sayfasına da, bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki defter ve sayfa numaraları işlenmek suretiyle, kütükler arasında bağlantı sağlanır.

(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/6 md.)

Anagayrimenkulün sayfasında evvelce mevcut olan haklara ait sicil kaydı, irtifak hakları hariç, bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki sayfasına geçirilir. Anagayrimenkulün mülkiyetinin kat mülkiyetine çevrilmesinden sonra, anagayrimenkulün leh ve aleyhine tesis edilecek irtifak hakları da anagayrimenkulün tapu kütüğü sayfasına tescil edilir ve kat mülkiyeti kütüğünün beyanlar hanesinde belirtilir.

Kat mülkiyeti kütüğüne tescil edilen her bağımsız bölüm ayrı bir gayrimenkul niteliğini kazanır ve kütükte o bölümün tasdikli planındaki numarayı alır.

(Değişik: 13/4/1983-2814/5 md.) Kat malikine, anagayrimenkulun çaplı tasarruf belgesinden başka, istem halinde, 12 nci maddenin (a) bendinde belirtilen projeden kendi bağımsız bölümüne ait olan kısmının tasdikli bir örneği de verilir.

D) Kat irtifakının kurulması:

Madde 14 – (Değişik birinci fıkra: 23/6/2009-5912/3 md.) Henüz yapı yapılmamış veya yapısı tamamlanmamış bir arsa üzerinde kat irtifakının kurulması ve tapu siciline tescil edilmesi için o arsanın malikinin veya bütün paydaşlarının buna ait istem ile birlikte 12 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendine uygun olarak düzenlenen, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen proje ile (b) bendindeki yönetim plânını tapu idaresine vermeleri lazımdır. Kat mülkiyetine geçişte ayrıca yönetim plânı istenmez. (15/2/2018 tarihli ve 7099 say ılı Kanunun 6ncı maddesiyle; bu fıkrada yer alan “12 nci maddenin (a) bendine uygun olarak düzenlenen” ibaresi “12nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendine uygun olarak düzenlenen, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bir arsa üzerinde kat irtifakları ancak sözleşmede veya dilekçede her kat irtifakının ilgili bulunduğu bağımsız bölüme tahsisi istenen arsa payı, arsanın kayıtlı olduğu kütüğün (Beyanlar) hanesinde belirtilmek suretiyle kurulur ve yapının, verilen projeye göre tamamlanmasından sonra kat mülkiyetine konu olacak bağımsız bölümlerinin numarası ve bu bölümlere bağlı eklentiler
kütüğün beyanlar hanesinde belirtilir.

(Değişik üçüncü fıkra: 23/6/2009-5912/3 md.) Yapının tamamlanmasından sonra kat irtifakının kat mülkiyetine çevrilmesi, kat irtifakının tesciline ait resmi senede ve 12 nci maddede yazılı belgelere dayalı olarak, yetkili idarece yapı kullanma izin belgesinin verildiği tarihten itibaren altmış gün içinde ilgili tapu idaresine gönderilmesi üzerine resen yapılır. (Ek fıkra: 14/11/2007-5711/7 md.; Mülga: 23/6/2009-5912/3 md.)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kat Maliklerinin ve Kat İrtifakı Sahiplerinin Hakları
A) Kat maliklerinin hakları:
I – Bağımsız bölüm üzerinde:

Madde 15 – Kat malikleri kendilerine ait bağımsız bölümler üzerinde, bu kanunun ilgili hükümleri saklı kalmak şartiyle, Medeni Kanunun maliklere tanıdığı bütün hak ve yetkilere sahiptirler.

II – Ortak yerler üzerinde :

Madde 16 – Kat malikleri anagayrimenkulün bütün ortak yerlerine, arsa payları oranında, ortak mülkiyet hükümlerine göre malik olurlar.

Kat malikleri ortak yerlerde kullanma hakkına sahiptirler; bu hakkın genel kömürlük, garaj, teras, çamaşırhane ve çamaşır kurutma alanları gibi yerlerdeki ölçüsü, aksine sözleşme olmadıkça, her kat malikine ait arsa payı ile oranlıdır.

B) Kat irtifakı sahibinin hakları:

Madde 17 – Kat irtifakı sahipleri, ortak arsa üzerinde yapılacak yapının, sözleşmede yazılı süre içinde başlaması ve tamamlanması için kendilerine düşen borçların yerine getirilmesini, karşılıklı olarak isteme ve dava etme hakkına sahiptirler.

(Değişik: 13/4/1983 -2814/7 md.) Kat irtifakı sahipleri yapının tamamlanması için kendi aralarından veya dışarıdan bir veya birkaç kişiyi yönetici olarak tayin edebilirler. Kat mülkiyeti yöneticisinin görev, yetki ve sorumluluklarına dair hükümler, bu yönetici hakkında da uygulanır.

(Ek: 13/4/1983 – 2814/7 md.) Kat irtifakı kurulmuş gayrimenkullerde yapı fiilen tamamlanmış ve bağımsız bölümlerin üçte ikisi fiilen kullanılmaya başlanmışsa, kat mülkiyetine geçilmemiş olsa dahi anagayrimenkulün yönetiminde kat mülkiyeti hükümleri uygulanır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kat Maliklerinin ve Kat İrtifakı Sahiplerinin Borçları
A) Kat Maliklerinin borçları:
I – Genel kural:

Madde 18 – Kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler.

Bu kanunda kat maliklerinin borçlarına dair olan hükümler, bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma (Sükna) hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak faydalananlara da uygulanır; bu borçları yerine getirmiyenler kat malikleriyle birlikte, müteselsil olarak sorumlu olur.
(Mülga son fıkra: 14/11/2007-5711/24 md.)

II – Anagayrimenkulün bakımı, korunması ve zarardan sorumluluk:

Madde 19 – Kat malikleri, anagayrimenkulün bakımına ve mimarı durumu ile güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle korumaya mecburdurlar.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/8 md.) Kat maliklerinden biri, bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızası olmadıkça anagayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptıramaz. Ancak, ortak yer ve tesislerdeki bir bozukluğun anayapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya anayapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmiş olması halinde, bu onarım ve güçlendirmenin projesine ve tekniğine uygun biçimde yapılması konusunda kat maliklerinin rızası aranmaz. Kat maliki kendi bağımsız bölümünde anayapıya zarar verecek nitelikte onarım, tesis ve değişiklik yapamaz. Tavan, taban veya duvar ile birbirine bağlantılı bulunan bağımsız bölümlerin bağlantılı yerlerinde, bu bölüm maliklerinin ortak rızası ile anayapıya zarar vermeyecek onarım, tesis ve değişiklik yapılabilir.

Her kat maliki anagayrimenkule ve diğer bağımsız bölümlere, kusuru ile verdiği zarardan dolayı diğer kat maliklerine karşı sorumludur.

III – Anagayrimenkulün genel giderlerine katılma :

Madde 20 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983-2814/9 md.) Kat maliklerinden her biri aralarında başka türlü anlaşma olmadıkça:

a) Kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak;

b) Anagayrimenkulün sigorta primlerine ve bütün ortak yerlerin bakım, koruma, güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında; Katılmakla yükümlüdür. (14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle bu bentte yer alan “koruma” ibaresinden sonra gelmek üzere “, güçlendirme” ibaresi eklenmiştir.)

c) Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.

(Değişik: 13/4/1983-2814/9 md.)

Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir. Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür. (14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle bu fıkrada yer alan “yüzde on” ibaresi “yüzde beş” olarak değiştirilmiştir.)

Birinci fıkradaki giderlere, kat maliklerinden birinin veya onun bağımsız bölümünden herhangi bir suretle faydalanan kişinin kusurlu bir hareketi sebep olmuşsa, gidere katılanların yaptıkları ödemeler için o kat malikine veya gidere sebep olanlara rücu hakları vardır.

IV – Sigorta anlaşması:

Madde 21 – Anagayrimenkulün, kat malikleri kurulunca tayin edilecek değer üzerinden sigorta edilmesi kat malikleri kurulunca kararlaştırılabilir.

Sigorta yapılması halinde kat malikleri, sigorta giderlerine, arsa payları oranında, katılmakla yükümlüdürler.

Anagayrimenkulün tümünün harap olması halinde alınacak sigorta bedeli, aksine sözleşme olmadıkça, kat maliklerine, arsa payları oranında, paylaştırılır.

Yalnız bir veya bir kaç bağımsız bölüm veya eklentisi veya ortak yerlerden bir kısmı hasara uğramışsa, alınacak sigorta bedeli hasara uğrayan yerlerin onarımına arsa payları oranında harcanır.

Kat malikleri anagayrimenkulün sigortasıyla giderilemeyecek olan zararlarını karşılamaküzere, kendi bağımsız bölümlerini ayrıca kendi ad ve hesaplarına sigorta ettirebilirler; bu halde alınacak sigorta bedeli, anagayrimenkulün sigorta bedelindeki payları da ayrıca saklı kalmak üzere, yalnız kendilerine ait olur.
Sigorta hakkındaki emredici hükümler saklıdır.

V – Ortak giderlerin teminatı:

Madde 22 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983 – 2814/10 md.) Kat malikinin, 20 nci madde uyarınca payına düşecek gider ve avans borcundan ve gecikme tazminatından, bağımsız bölümlerin birinde kira akdine, oturma (sükna) hakkına veya başka bir sebebe dayanarak devamlı bir şekilde faydalananlar da müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ancak, kiracının sorumluluğu ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlı olup, yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.

Kat malikinin borcu bu yolla da alınamazsa, mahkemece tesbit edilen borcunu ödemiyen kat malikinin bağımsız bölümü üzerine, varsa yöneticinin yoksa kat maliklerinden birinin yazılı istemiyle bu borç tutarı için, diğer kat malikleri lehine kanuni ipotek hakkı tescil edilir. (Değişik son cümle: 14/11/2007-5711/10 md.) 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 893 üncü maddesinin son fıkrası hükmü burada da uygulanır.

(Değişik: 13/4/1983 – 2814/10 md.) Kat maliklerinin, gider borcunu ödemeyen kat maliki veya diğer sorumlulardan olan alacakları önceliklidir.

VI – Müsaade mecburiyeti:

Madde 23 – Kat maliklerinden birinin bağımsız bölümünde veya bu bölümdeki tesislerde meydana gelen bir hasar veya bozukluğun onarımı veya giderilmesi veya tesislerin yeniden yapılması ile yapı güvenliğiyle ilgili olarak yapılması gerekli görülen teknik incelemeler için diğer bir bağımsız bölüme girmek gerekiyorsa, o bölümün maliki veya o bölümde başka sıfatla oturanlar, giriş müsaadesi vermeye ve bölümde gerekli işlerin yapılmasına katlanmaya mecburdurlar.(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle; bu fıkrada yer alan “tesislerin yeniden yapılması” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile yapı güvenliğiyle ilgili olarak yapılması gerekli görülenteknik incelemeler” ibaresi eklenmiştir.)

Anagayrimenkulün bir kısmının harap olması halinde, harap olan bağımsız bölüm ve eklentilerinin veya ortak yerlerin veya bağımsız bölümdeki tesislerin yeniden yapılması için, sağlam kalan bağımsız bölümlerin içinden veya dışından faydalanılması gerekiyorsa, o bölümlerin malikleri veya orada başka sıfatla oturanlar buna müsaade etmeye mecburdurlar. Yukarıdaki fıkralarda yazılı müsaade yüzünden, kat maliklerinin veya orada başka sıfatla oturanların uğrayacakları zararı, lehine müsaade verilen bağımsız bölüm malikleri derhal ödemekle yükümlüdürler.

VII – Yasak işler:

Madde 24 – Anagayrimenkulün, kütükte mesken, iş veya ticaret yeri olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde hastane, dispanser, klinik, poliklinik, ecza laboratuvarı gibi müesseseler kurulamaz; kat maliklerinin buna aykırı sözleşmeleri hükümsüzdür; dispanser, klinik, poliklinik niteliğinde olmıyan muayenehaneler bu hükmün dışındadır.

Anagayrimenkulün, kütükte mesken olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu ve emsali gibi eğlence ve toplantı yerleri ve fırın, lokanta, pastahane, süthane gibi gıda ve beslenme yerleri ve imalathane, boyahane, basımevi, dükkan, galeri ve çarşı gibi yerler, ancak kat malikleri kurulunun oybirliği ile vereceği kararla açılabilir.

(Ek fıkra: 13/2/2011-6111/194 md.) 1136 sayılı Avukatlık Kanununda avukatlık büroları ve hukuk büroları ile ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meskenlerdeki avukatlık ve hukuk büroları faaliyetlerine devam ederler. Bu süre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıldır. Bu hüküm 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununda ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meslek mensupları tarafından açılan bürolar hakkında da uygulanır.

Bu karar yöneticinin veya kat maliklerinden birinin istemi üzerine bütün bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki sahifelerine şerh verilir.

VIII – Kat mülkiyetinin devri mecburiyeti:

Madde 25 – Kat maliklerinden biri bu kanuna göre kendisine düşen borçları ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle diğer kat maliklerinin haklarını, onlar için çekilmez hale gelecek derecede ihlal ederse, onlar, o kat malikinin müstakil bölümü üzerindeki mülkiyet hakkının kendilerine devredilmesini hakimden istiyebilirler.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/12 md.)

Bu gibi bir kat maliki hakkında, bağımsız bölümün mülkiyetinin hükme en yakın tarihteki değeri o kat malikine ödenerek bu mülkiyetin diğer kat maliklerine, arsa payları oranında devredilmesi için davanın açılması, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, diğer kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğuyla karar vermesine bağlıdır. Bu karara rağmen kat maliklerinden bir kısmı bu davayı açmak istemezse, davayı öteki kat malikleri açar ve hâkim hüküm vermeden önce devir bedelinin ileride hak sahibine ödenmek üzere bankada üçer aylık vadeli hesaba yatırılması ve makbuzunun ibrazı için davacılara resen belirleyeceği uygun bir süre verir. Devir bedelinin süresi içinde yatırıldığına ilişkin belge ibraz edildiğinde ve davanın kabulü halinde hâkim, davalının bağımsız bölümünün mülkiyetinin davayı açmış olan kat maliklerine arsa payları oranında devredilmesine ve devir bedelinin işlemiş faiziyle birlikte davalıya ödenmesine karar verir.

Aşağıdaki durumlarda, birinci fıkrada yazılı çekilmezlik, her halde mevcut farz edilir :

a) Ortak giderlerden ve avanstan kendine düşen borçları ödemediği için hakkında iki takvim yılı içinde üç defa icra veya dava takibi yapılmasına sebep olunması;

b) Anagayrimenkulün bulunduğu yerin sulh hakimi tarafından 33 üncü madde gereğince verilen emre rağmen, bu kanunda yazılı borç ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle öteki kat maliklerinin haklarını ihlal etmekte devamlı olarak bir yıl ısrar edilmesi;

c) Kendi bağımsız bölümünü randevu evi veya kumarhane veya benzeri yer olarak kullanmak suretiyle ahlak ve adaba aykırı harekette bulunması. (Değişik dördüncü fıkra: 14/11/2007-5711/12 md.) Bu maddedeki dava hakkı, devir konusunda kat maliklerince alınan dava açma kararının öğrenilmesi tarihinden başlayarak altı ay ve her halde dava hakkının doğumundan başlayarak beş yıl içinde kullanılmazsa veya dava sebebi ortadan kalkmışsa düşer.

B) Kat irtifakı sahiplerinin borçları:

Madde 26 – Kat irtifakı sahipleri bu hakka konu olan ortak arsa üzerinde, ileride kat mülkiyetine çevrilmek üzere yapılacak yapının sözleşmeye ve plana göre tamamlanması için kendilerine düşen borçları vaktinde yerine getirmek ve yapı işini, doğruluk kaideleri uyarınca kolaylaştırmakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/13 md.) Kat irtifakı sahiplerinden biri kendine düşen borçları, noter aracılığıyla yapılan ihtara rağmen, bu ihtar tarihinden başlayarak iki ay içinde yerine getirmezse diğerlerinin yazılı istemi üzerine hâkim, onun arsa payının ve kat irtifakının hükme en yakın tarihteki değeri karşılığında, öteki paydaşlara, arsa payları oranında devrine karar verir.

Kat irtifakı sahiplerinden birinin kusuru yüzünden, yapının kanuni süre içinde yapılamaması sebebiyle kat irtifakı düşerse, kusurlu taraf diğerlerinin bu yüzden uğradıkları zararı tazminle yükümlüdür.

BEŞİNCİ BÖLÜM
Anagayrimenkulün Yönetimi
A) Genel kurul:

Madde 27 – Anagayrimenkul, kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartiyle, bu kurul tarafından kararlaştırılır.

B) Yönetim planı:

Madde 28 – Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler.Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlıyan bir sözleşme hükmündedir.

Yönetim planında hüküm bulunmıyan hallerde, anagayrimenkulün yönetiminden doğacak anlaşmazlıklar bu kanuna ve genel hükümlere göre karara bağlanır.

(Değişik: 13/4/1983 – 2814/11 md.) Yönetim planının değiştirilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün oyu şarttır. Kat maliklerinin 33 üncü maddeye göre mahkemeye başvurma hakları saklıdır.

Yönetim planı ve bunda yapılan değişiklikler, bütün kat malikleriyle onların külli ve cüzi haleflerini ve yönetici ve denetçileri bağlar.

Yönetim planının ve onda sonradan yapılan değişikliklerin tarihi, kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesinde gösterilir ve bu değişiklikler yönetim planına bağlanarak kat mülkiyetinin kuruluş belgeleri arasında saklanır.

C) Kat malikleri kurulunun toplantısı ve kararları:
I – Toplantı zamanı:

Madde 29 – Kat malikleri kurulu, yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde toplanır. (Ek cümle: 14/11/2007-5711/14 md.) Toplu yapılarda ise kurullar, en geç iki yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim plânlarında gösterilen zamanlarda, böyle bir zaman gösterilmemişse, ikinci takvim yılının ilk ayı içinde toplanır.

Önemli bir sebebin çıkması halinde, yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten en az onbeş gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya bir taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartiyle, kat malikleri kurulu her zaman toplanabilir.

İlk çağrı yapılırken, birinci toplantıda, yeter sayının sağlanamaması halinde, ikinci toplantının nerede ve hangi tarihte yapılacağı da belirtilir. (Ek cümle: 14/11/2007-5711/14 md.) İlk toplantı ile ikinci toplantı arasında bırakılacak zaman yedi günden az olamaz.

II – Yeter sayı:

Madde 30 – Kat malikleri kurulu, kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından yarısından fazlasiyle toplanır ve oy çokluğuyla karar verir.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/15 md.) Yeter sayının sağlanamaması nedeniyle ilk toplantının yapılamaması halinde, ikinci toplantı, en geç onbeş gün sonra yapılır. Bu toplantıda karar yeter sayısı, katılanların salt çoğunluğudur.

Bu kanunda yeter sayı için ayrıca konulmuş olan hükümler saklıdır.

III – Oya katılma:

Madde 31 – Her kat maliki, arsa payı oranına bakılmaksızın, bir tek oy hakkına sahiptir.

Anagayrimenkulde birden ziyade bağımsız bölümü olan kat maliki, her bağımsız bölüm için ayrı bir oy hakkına sahiptir; bununla beraber onun malik olduğu bağımsız bölümlerin sayısı ne olursa olsun, sahip olacağı oy sayısı bütün oyların üçte birinden fazla olamaz; oy hesabı yapılırken kesirler gözönüne alınmaz.

Bir bağımsız bölümün birden ziyade maliki varsa, kat malikleri kurulunda bunları içlerinden vekalet verecekleri birisi temsil eder. Kat maliklerinden biri ehliyetsiz ise onu kanuni mümessili temsil eder.
Alınacak karar doğrudan doğruya kendini ilgilendiren kat maliki görüşmelerde hazır bulunabilir, fakat oya katılamaz.

(Değişik son fıkra: 14/11/2007-5711/16 md.) Kat maliklerinden biri, oyunu yetkili vekil eliyle kullanabilir. Bir kişi, oy sayısının yüzde beşinden fazlasını kullanmak üzere vekil tayin edilemez. Ancak, kırk ve daha az sayıdaki kat mülkiyetine tâbi taşınmazlarda bir kişi, en fazla iki kişiye vekâlet edebilir.

IV – Kararlar:

Madde 32 – Anagayrimenkul kat malikleri kurulu tarafından, sözleşme, yönetim planı ve kanun hükümleri uyarınca verilecek kararlara göre yönetilir.

Bütün kat malikleriyle külli ve cüzi halefleri, yönetici ve denetçiler, kat malikleri kurulunun kararlarına uymakla yükümlüdürler.

Anagayrimenkulün kullanılmasından veya yönetiminden dolayı kat malikleri arasında veya bunlarla yönetici ve denetçiler arasında veya denetçilerle yöneticiler arasında çıkan anlaşmazlıklar, kat malikleri kurulunca çözülür ve karara bağlanır.

Kat malikleri kurulu kararları (1) den başlayıp sırayla giden sayfa numaraları taşıyan her sayfası noter mühüriyle tasdikli bir deftere yazılarak, toplantıda bulunan bütün kat maliklerince imzalanır; karara aykırı oy verenler bu aykırılığın sebebini belirterek imza koyarlar.

Bir husus hakkında ilerde çıkan anlaşmazlıklar, karar defterinde aynı hususa dair daha önce verilmiş bir karar varsa kaide olarak ona göre çözülür.

V – Hakimin müdahalesi

Madde 33 – (Değişik birinci fıkra: 14/11/2007-5711/17 md.) Kat malikleri kurulunca verilen kararlar aleyhine, kurul toplantısına katılan ancak 32 nci madde hükmü gereğince aykırı oy kullanan her kat maliki karar tarihinden başlayarak bir ay içinde, toplantıya katılmayan her kat maliki kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her halde karar tarihinden başlayarak altı ay içinde anagayrimenkulün bulunduğu yerdeki sulh mahkemesine iptal davası açabilir; kat malikleri kurulu kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz. Kat maliklerinden birinin yahut onun katından kira akdine, oturma hakkına veya başka bir sebebe dayanarak devamlı surette faydalanan kimsenin, borç ve yükümlerini yerine getirmemesi yüzünden zarar gören kat maliki veya kat malikleri, anagayrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesine başvurarak hâkimin müdahalesini isteyebilir.

Hakim, ilgilileri dinledikten sonra, bu kanuna ve yönetim planına ve bunlarda bir hüküm yoksa, genel hükümlere ve hakkaniyet kaidelerine göre derhal kararını verir ve bunun, tespit edeceği kısa bir süre içinde yerine getirilmesi lüzumunu ilgiliye tefhim veya tebliğ eder.

(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/17 md.) Tespit edilen süre içinde hâkimin kararını yerine getirmeyenlere, aynı mahkemece, ikiyüz elli Türk Lirasından ikibin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. 25 inci madde hükmü saklıdır.

D) Yönetici:
I – Atanması:

Madde 34 – Kat malikleri, anagayrimenkulün yönetimini kendi aralarından veya dışardan seçecekleri bir kimseye veya üç kişilik bir kurula verebilirler; bu kimseye (Yönetici), kurula da (Yönetim kurulu) denir.

Anagayrimenkulün sekiz veya daha fazla bağımsız bölümü varsa, yönetici atanması mecburidir. Anagayrimenkulün bütün bölümleri bir kişinin mülkiyetinde ise, malik kanunen yönetici durumundadır.

Yönetici, kat maliklerinin, hem sayı hem arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanır.

Yönetici her yıl kat malikleri kurulunun kanuni yıllık toplantısında yeniden atanır; eski yönetici tekrar atanabilir.

Kat malikleri anagayrimenkulün yönetiminde anlaşamaz veya toplanıp bir yönetici atayamazlarsa, o geyrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesince, kat maliklerinden birinin müracaatı üzerine ve mümkünse diğerleri de dinlendikten sonra, gayrimenkule bir yönetici atanır.

Bu yönetici, aynen kat maliklerince atanan yöneticinin yetkilerine sahip ve kat maliklerine karşı sorumlu olur.

Sulh mahkemesince atanan yönetici, bu atanma üzerinden altı ay geçmedikçe, kat malikleri kurulunca değiştirilemez Ancak haklı bir sebep çıkarsa, onu atamış olan sulh mahkemesi, değiştirmeye müsaade edebilir.

Yönetici atanırken kendisiyle yapılan sözleşmede, teminat göstermesi şart edilebilir; sözleşmede böyle bir şart olmasa bile, haklı bir sebebin çıkması halinde, kat malikleri kurulu, yöneticiden teminat göstermesini istieyebilir.

(Değişik son fıkra: 14/11/2007-5711/18 md.) Yöneticinin ad ve soyadı ile iş ve ev adresinin anagayrimenkulün kapısı yanına veya girişte görülecek bir yere çerçeve içinde asılması mecburidir. Bu yapılmazsa, yöneticiden veya yönetim kurulu üyelerinin her birine, ilgilinin başvurması üzerine aynı mahkemece, elli Türk Lirasından ikiyüzelli Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

II – Yöneticinin görevleri:
1. Genel yönetim işlerinin görülmesi:

Madde 35 – Yöneticinin görevleri, yönetim planında belirtilir; yönetim planında aksine hüküm olmadıkça, yönetici aşağıdaki işleri görür:

a) Kat malikleri kurulunca verilen kararların yerine getirilmesi;

b) Anagayrimenkulün gayesine uygun olarak kullanılması, korunması, bakımı ve onarımı için gereken tedbirlerin alınması;

c) Anagayrimenkulün sigorta ettirilmesi;

d) Anagayrimenkulün genel yönetim işleriyle korunma, onarım, temizlik gibi bakım işleri ve asansör ve kalorifer, sıcak ve soğuk hava işletmesi ve sigorta için yönetim planında gösterilen zamanda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde, kat maliklerinden avans olarak münasip miktarda paranın toplanması ve bu avansın harcanıp bitmesi halinde, geri kalan işler için tekrar avans toplanması;

e) Anagayrimenkulün yönetimiyle ilgili diğer bütün ödemelerin kabulü, yönetim dolayısiyle doğan borçların ödenmesi ve kat malikleri tarafından ayrıca yetkili kılınmışsa, bağımsız bölümlere ait kiraların toplanması;

f) Anagayrimenkulün tümünü ilgilendiren tebligatın kabulü;

g) Anagayrimenkulü ilgilendiren bir sürenin geçmesinden veya bir hakkın kaybına meydan vermiyecek gerekli tedbirlerin alınması;

h) Anagayrimenkulün korunması ve bakımı için kat maliklerinin yararına olan hususlarda gerekli tedbirlerin, onlar adına alınması;

i) Kat mülkiyetine ilişkin borç ve yükümlerini yerine getirmiyen kat maliklerine karşı dava ve icra takibi yapılması ve kanuni ipotek hakkının kat mülkiyeti kütüğüne tescil ettirilmesi;

j) Topladığı paraları ve avansları yatırmak ve gerektiğinde almak üzere muteber bir bankada kendi adına ve fakat anagayrimenkulün yönetici sıfatı gösterilmek suretiyle, hesap açtırılması;

k) Kat malikleri kurulunun toplantıya çağırılması.

l) (Ek: 4/4/2015-6645/82 md.) Anagayrimenkulde bulunan asansörlerin güvenli bir şekilde işletilmesinin sağlanması amacıyla aylık bakımları ile yıllık kontrollerinin ilgili teknik düzenlemelere uygun şekilde yaptırılması ve bu işlemlere ilişkin ücretlerin ödenmesi.

(Ek fıkra: 4/4/2015-6645/82 md.) Bu Kanunun 34 üncü maddesinde belirtilen şartları taşımasına rağmen yönetici ataması yapılmayan anagayrimenkulde, birinci fıkrada sayılan işlerin yaptırılmasından kat malikleri müştereken sorumludur.

2. Defter tutulması ve belgelerin saklanması:

Madde 36 – Yönetici, kat malikleri kurulunun kararlarını protokolleri, yapılan ihtar ve tebligatın özetini ve tarihlerini ve bütün giderleri, 32 nci maddede sözü geçen deftere tarih sırasiyle yazmaya ve bu defteri ve giderlerin belgeleriyle diğer bütün belgeleri bir dosyada saklamaya mecburdur.

Bu defterin, her takvim yılının bitmesinden başlıyarak bir ay içinde yönetici tarafından notere kapattırılması mecburidir.

Bu maddede yazılı görevleri yerine getirmiyen yöneticiye 33 üncü maddenin son fıkrasında yazılı cezalar uygulanır.

3. İşletme projesinin yapılması:

Madde 37 – (Değişik: 13/4/1983 – 2814/12 md.)

Kat malikleri kurulunca kabul edilmiş işletme projesi yoksa, yönetici gecikmeksizin bir işletme projesi yapar.

Bu projede özellikle:

a) Anagayrimenkulün bir yıllık yönetiminde tahmini olarak gelir ve gider tutarları;

b) Tüm giderlerden her kat malikine, bu Kanunun 20 nci maddesindeki esaslara göre düşecek tahmini miktar;

c) Tahmini giderlerle diğer muhtemel giderleri karşılamak üzere her kat malikinin 20 nci maddedeki esaslara göre vermesi gereken avans tutarı; Gösterilir.

Bu proje,kat maliklerine veya bağımsız bölümden fiilen yararlananlara, imzaları karşılığında veya taahhütlü mektupla bildirilir. Bildirimden başlayarak yedi gün içinde projeye itiraz edilirse durum kat malikleri kurulunda incelenir ve proje hakkında, karar verilir, gerekirse yeni bir proje hazırlanır.

Kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İcra ve İflas Kanununun 68 inci maddesinin 1 inci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır.

III – Sorumluluğu:
1.Genel kural:

Madde 38 – Yönetici, kat maliklerine karşı aynen bir vekil gibi sorumludur.

(Ek fıkra: 14/11/2007-5711/19 md.) Kat malikleri kurulu, ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, kat maliklerini temsilen yöneticiye, toplu yapılarda ise ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulunca seçilen yöneticiye husumet yöneltilmesi suretiyle açılabilir. Yönetici, açılan davayı bütün kat maliklerine ve ada veya toplu yapı temsilciler kuruluna duyurur. Kurul kararının iptali halinde bu konudaki yargılama giderleri ortak giderlerden karşılanır.

2. Hesap Verme:

Madde 39 – Yönetici, yönetim planında yazılı zamanlarda eğer böyle bir zaman yazılmamışsa her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna, anagayrimenkul dolayısiyle o tarihe kadar elde edilen gelirlerin ve yapılmış olan giderlerin hesabına vermekle yükümlüdür. Kat maliklerinin yarısı isterse, bunların arsa payları ne olursa, olsun yönetim planında yazılı zamanlar dışında da hesabın gösterilmesi yöneticiden istenebilir.

IV – Hakları:

Madde 40 – Yönetici, kaide olarak vekilin haklarına sahiptir.

Kat malikleri,kendilerine düşen borçları ve yükümleri yönetici tarafından noterlikçe yaptırılan ihtara rağmen vaktinde ve tamamen yerine getirmezlerse, yönetici, hiçbir tazminat ödemeye mecbur olmaksızın, kendine ait sözleşmeyi feshedip yöneticilikten çekilerek bu yüzden uğradığı zararın tazminini kat maliklerinden istiyebilir.

Yönetici, yönetim planında veya kendisiyle yapılan sözleşmede bir ücret tayin edilmemiş olsa bile, kat maliklerinden uygun bir ücret istiyebilir.

(Değişik: 13/4/1983-2814/13 md.) Kat malikleri kurulu, kat malikleri arasından atanmış yöneticinin normal yönetim giderlerine katılıp katılmayacağı, katılacaksa, ne oranda katılacağını kararlaştırır. Bu yolda, bir karar alınmamış ise, yönetici yönetim süresince kendisine düşen normal yönetim giderlerinin yarısına katılmaz.

E) Yönetimin denetlenmesi:

Madde 41 – Kat malikleri kurulu, yöneticinin bu görevdeki tutumunu devamlı olarak denetler ve haklı bir sebebin çıkması halinde onu her zaman değiştirebilir.

Hesapların denetlenmesi için yönetim planında, belli bir zaman konulmamışsa; bu denetim her üç ayda bir yapılır; bununla beraber haklı bir sebep çıkarsa, hesap denetlenmesi her zaman yapılabilir.

Kat malikleri kurulu denetim işini, kendi aralarından sayı ve arsa payı çoğunluğuyla seçecekleri bir denetçiye veya üç kişilik bir denetim kuruluna verebilir; bu halde denetçi veya denetim kurulu yönetim planında yazılı zamanlarda, eğer zaman yazılmamışsa, her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna verecekleri bir raporla denetimin sonucunu ve anagayrimenkulün yönetim tarzı hakkındaki düşüncelerini bildirir; bu rapor çoğaltılarak birer örneği taahhütlü mektupla kat maliklerine gönderilir.

Denetçiler bu raporu ve verecekleri kararları ve gerekli gördükleri diğer hususları, (1) den başlayıp sıra ile giden sayfa numaraları taşıyan ve her sayfası noter mührüyle tasdikli bir deftere geçirip tarih koyarak altını imza ederler.

F) Yenilik ve ilaveler:
I – Faydalı olanlar:

Madde 42 – Kat malikleri,anagayrimenkulün ortak yerlerinde kendi başlarında bir değişiklik yapamazlar; ortak yerlerin düzgün veya bunları kullanmanın daha rahat ve kolay bir hale konulmasına veya bu yerlerden elde edilecek faydanın çoğaltılmasına yarıyacak bütün yenilik ve ilaveler, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır.

(Ek fıkra: 1/7/2005-5378/19 md.)

Engellilerin yaşamı için zorunluluk göstermesi hâlinde, proje tadili kat maliklerinin en geç üç ay içerisinde yapacağı toplantıda görüşülerek sayı ve arsa payı çoğunluğu ile karara bağlanır. Toplantının bu süre içerisinde yapılamaması veya tadilat alebinin çoğunlukla kabul edilmemesi durumunda; ilgili kat malikinin talebi üzerine bina güvenliğinin tehlikeye sokulmadığını bildirir komisyon raporuna istinaden ilgili mercilerden alınacak tasdikli proje değişikliği veya krokiye göre inşaat, onarım ve tesis yapılır. İlgili merciler, tasdikli proje değişikliği veya kroki taleplerini en geç altı ay içinde sonuçlandırır. Komisyonun teşkili, çalışma usûlü ile engellinin kullanımından sonraki süreç ile ilgili usûl ve esaslar Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından müştereken hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.(25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Özürlülerin” ve “özürlünün” ibareleri sırasıyla “Engellilerin” ve “engellinin” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bu işlerin giderleri, yeniliklerden faydalananlar tarafından, faydalanma oranına göre, ödenir.

Değişik dördüncü fıkra: 18/4/2007-5627/16 md.)

Kat maliklerinden birinin isteği üzerine ısı yalıtımı, ısıtma sisteminin yakıt dönüşümü ve ısıtma sisteminin merkezi sistemden ferdi sisteme veya ferdi sistemden merkezi sisteme dönüştürülmesi, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır. Ancak toplam inşaat alanı ikibin metrekare ve üzeri olan binalarda merkezi ısıtma sisteminin ferdi ısıtma sistemine dönüştürülmesi, kat maliklerinin sayı ve arsa payı olarak oybirliği ile verecekleri karar üzerine yapılır. Bu konuda yapılacak ortak işlerin giderleri arsa payı oranına göre ödenir. Merkezi ısıtma sistemlerinde ısınma giderlerinin paylaştırılmasına ilişkin usûl ve esaslar Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulacak yönetmelikle düzenlenir.

(Değişik beşinci fıkra: 18/4/2007-5627/16 md.)

Isıtma sisteminin merkezi sistemden ferdi sisteme veya ferdi sistemden merkezi sisteme dönüştürülmesine karar verilmesi halinde, yönetim planının bu karara aykırı hükümleri değiştirilmiş sayılır.

II – Çok masraflı ve lüks olanlar:

Madde 43 – Yapılması arzu edilen yenilik ve ilaveler çok masraflı ise veya yapının özel durumuna göre lüks bir nitelik taşıyorsa veya anagayrimenkulün bütün kat malikleri tarafından kullanılması mutlaka gerekli olan yerlerinde veya geçitlerinde bulunmıyorsa, bunlardan faydalanmak istemiyen kat maliki, gidere katılmak zorunda değildir; bu gibi yenilik ve ilavelerin giderini, onların yapılmasına karar vermiş olan kat malikleri öderler.

Bununla beraber, başlangıçta giderlere katılmıyan kat maliki veya onun külli veya cüzi halefleri yenilik ve ilavelerin yapılması ve korunması giderlerine sonradan, kendi arsa payları oranında katılırlarsa, yapılan lüks yenilik veya ilaveden faydalanma hakkını kazanırlar.

III- Bağımsız bölüm ilavesi:

Madde 44 – Anagayrimenkulün üstüne kat ilavesi veya mevcut çekme kat yerine tam kat yapılması veya zemin veya bodrum katlarında veya arsanın boş kısmında 24 üncü maddenin ikinci fıkrasında yazılı yerlerin sonradan yapımı veya ilavesi için:

a) Kat malikleri kurulunun buna oybirliğiyle karar vermesi;

b) Anagayrimenkulün bu inşaattan sonra alacağı duruma göre, yapılan yeni ilaveler de dahil olmak üzere bütün bağımsız bölümlerine tahsis olunacak arsa paylarının, usulüne göre yeniden ve oybirliğiyle tesbit edilmesi;

c) İlave edilecek yeni bağımsız bölüme tahsis edilen arsa payı üzerinde, tapu memuru huzurunda yapılacak resmi senetle, 14 üncü maddeye göre kat irtifakı kurularak bunun, anagayrimenkulün bütün bağımsız bölümlerinin kat mülkiyeti kütüğündeki irtifaklar hanesine tescil edilmesi ve anagayrimenkulün kapanan eski kütük sayfasiyle 13 üncü madde hükmüne göre bağlantı sağlanması; Şarttır.

Bu nitelikteki ilave ve genişletmelere muvafakat etmekle beraber kendisi katılmak istemiyen kat maliklerinin arsa paylarından, bu ilaveler sebebiyle azalan kısmın, ilaveyi yaptıranların bağımsız bölümlerine tahsisini kabul ettikleri, resmi senette belirtilir.

Bu takdirde, yeni bağımsız bölümün yapılmasına katılmıyan kat maliklerinin arsa paylarından yeni tahsis sebebiyle azalan kısmın bedeli kendilerine ödenmek şartiyle, yeni yapılan bağımsız bölüm, kat irtifakı kurulmasına dair olan eski resmi senet gereğince kat mülkiyetine çevrilerek onu yaptıranın mülkü veya yaptıranların ortak mülkü olur ve kat mülkiyeti kütüğünün ayrı bir sayfasına yeni malik veya malikler adına tescil edilir.

G) Temliki tasarruflar ve önemli işler:

Madde 45 – Anagayrimenkulün bir hakla kayıtlanması veya arsanın bölünmesi ve bölünen kısmın mülkiyetinin başkasına devrolunması gibi temliki tasarruflar veya anayapının dış duvarlarının, çatı veya damının reklam maksadiyle kiralanması gibi önemli yönetim işleri ancak bütün kat maliklerinin oybirliğiyle verecekleri karar üzerine yapılabilir.

ALTINCI BÖLÜM
Kat Mülkiyetinin ve Kat İrtifakının Sona Ermesi
A) Kat mülkiyetinin sona ermesi:
I – Anagayrimenkulün arsasiyle birlikte yok olması veya kamulaştırılması ile:

Madde 46 – Kat mülkiyeti, kat mülkiyeti kütüğündeki sicil kaydının silinmesiyle sona erer.

Anagayrimenkulün bütün bağımsız bölümlerinin bir tek kişinin mülkiyetinde toplanmasiyle kat mülkiyeti kendiliğinden sona ermez.

Sicil kaydı, bütün kat maliklerinin veya bütün bağımsız bölümleri kendi mülkiyetinde toplamış bulunan malikin, anagayrimankuldeki kat mülkiyetinin adi mülkiyete çevrilmesine ait yazılı istemi üzerine silinir ve o gayrimenkul, müstakil bölümlere bağlı arsa paylarına göre, genel kütükte yeni bir sayfaya gaçirilerek ve eski kayıtlariyle bağlantı sağlanmak suretiyle tescil olunur.

Anagayrimenkulün niteliğinde kat mülkiyetinin kurulmasından sonra değişiklikler olmuşsa, yeni sicil kaydına bunlar da yazılır.

Bağımsız bölümlerden biri bir ayni hakla veya sicile şerh verilen bir şahsi hakla kayıtlanmış bulunuyorsa, hak sahibinin muvafakatiyle o hak kütükten silinmedikçe, anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyetinin adi mülkiyete çevrilmesi ve kat mülkiyeti kütüğündeki sicil kaydının silinmesi istenemez.

Kayıtlayıcı hakkın sahibi, sicil kaydının silinmesine muvafakat etmemekle beraber hakkının yalnız borçluya ait mülkiyet payına veya hakkın niteliğine göre, bütün ortak mülkiyet paylarına aktarılmasına muvafakat ederse bu hak sicilden silinmeksizin yalnız borçlunun, adi mülkiyet gayrimenkuldeki bütün ortak mülkiyet payları üzerine geçirilmek suretiyle genel kütüğe tescil olunur.

Anagayrimenkulün arsasiyle birlikte tamamen yok olması veya kamulaştırılması halinde sicil kaydının silinmesi genel hükümlere göre yapılır.

Anagayrimenkul kamulaştırılırsa, her bağımsız bölümün kamulaştırma bedeli bağlantılı bulunduğu arsa payı ve eklentileri de gözönünde tutularak ayrı ayrı takdir olunur ve o bölümün malikine ödenir.

II – Anayapının harap olması:

Madde 47 – Anayapının tümü harap olmuşsa, anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyeti kendiliğinden sona erer.

Anayapının bağımsız bölümlerinden biri tamamen harap olur ve o bölümün maliki iki yıl içinde bölümünü yeniden yaptırmazsa, diğer kat malikleri veya bunlardan bir kısmı, bu sürenin tamamlanmasından başlıyarak bir yıl içinde o bölüme ait arsa payının, değeri karşılığında ve arsa payları oranında kendilerine devredilmesini hakimden istiyebilirler. Bu halde devrolunan arsa payları kat mülkiyeti kütüğünün ilgili sayfalarının (Beyanlar) hanesine işaret olunur; arsa payını devralanlar, devraldıkları tarihten başlıyarak iki yıl içinde, harap olan bağımsız bölümü yeniden yaptırmaya veya aynı süre içerisinde bütün kat malikleri bağımsız bölümlere bağlı arsa paylarını bu kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasındaki esaslara göre yeniden hasaplıyarak kat mülkiyeti kütüğüne geçirtmeye mecburdurlar.

Yukardaki fıkra hükmüne uyulmadığı takdirde anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyeti kendiliğinden sona ererek, gerek o gayrimenkul ve gerek harap olan bölümler için alınan sigorta bedeli üzerinde ortak mülkiyet hükümleri uygulanır.

Birden ziyade bağımsız bölüm tamamen harap olup da bunlardan birinin yeniden yapılması diğerinin yapılmasına bağlı bulunuyorsa, bağımsız bölümleri harap olan kat malikleri bunları yeniden yaptırıp yaptırmıyacaklarını, harabolma tarihinden başlıyarak altı ay içinde diğer kat maliklerine yazılı olarak bildirmeye mecburdurlar. (Değişik son cümle: 14/11/2007-5711/20 md.) Bildirmeyenlerin yeniden yaptırmak istemedikleri kabul olunur ve onların arsa payları, değeri karşılığında bölümlerini yeniden yaptırmak isteyenlere öncelikle devredilir. Harabolan bağımsız bölümler üzerindeki kat mülkiyeti bu maddede yazılı süreler devamınca kendiliğinden kat irtifakına çevrilir ve kat mülkiyeti kütüğünde beyanlar hanesine geçici şerh verilir. Bağımsız bölüm yapılınca onun üzerindeki kat mülkiyeti yeniden doğar ve geçici şerh kütükten silinir.

III – Bildirme ödevi ve kaydın silinmesi:

Madde 48 – Anagayrimenkulün veya anayapının tümünün veya bir kısmının harabolması halinde durum yönetici tarafından o gayrimenkulün bulunduğu yerin tapu idaresine ve bütün kat maliklerine; eğer yönetici yoksa, bağımsız bölümü harap olan kat maliki tarafından tapu idaresine derhal bildirir; bunun bildirilmemesi yüzünden doğacak zararların tümünden bağımsız bölümü harap olan kat maliki, zararın beşte biri oranındaki kısmından da yönetici müteselsilen sorumlu olup, Hazine sorumlu değildir.

Kat mülkiyeti sona erince, kat mülkiyeti kütüğündeki sayfalar kapatılarak gayrimenkulün kaydı anayapıdan sağlam kalan kısımlar gösterilmek ve kat mülkiyeti kütüğü kurulmadan önceki genel kütük kaydiyle bağlantı sağlanmak suretiyle, arsa payları oranında ortak mülkiyet esaslarına göre, genel kütüğe tescil edilir. Bu halde sigorta bedelleriyle enkaz üzerinde de ortak mülkiyet hükümleri yürür.

Tümü harabolan anayapının arsasında malik veya ortak malikler tarafından yine kat mülkiyeti esasına göre yeni bir yapı yapılmak istenirse, kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulmasına dair hükümler uygulanır.

B) Kat irtifakının sona ermesi:

Madde 49 – Kat irtifakına konu olan arsanın maliki veya ortak malikleri, tapu memuruna verecekleri yazılı bir beyanla kat irtifakına ait sicil kaydını sildirerek bu irtifaka her zaman son verebilirler.

Kat irtifakı, buna konu olan arsanın tamamiyle yok olması veya üzerinde yapı yapılamıyacak hale gelmesi veya kamulaştırılması ile kendiliğinden sona erer.

(Değişik fıkralar: 13/4/1983 – 2814/14 md.):

Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu irtifakın kurulması sırasında verilen plana göre beş yıl içinde yapı yapılmazsa maliklerden birinin istemi üzerine, sulh hakimi, gerektiğinde ilgilileri de dinleyerek, duruma göre kat irtifakının sona ermesine veya belli bir süre için uzatılmasına karar verir. Süre istem üzerine yeniden uzatılabilir.

Yukarıdaki fıkra uyarınca kat irtifakı kaldırıldığında tapu kütüğündeki kayıt silinir.

YEDİNCİ BÖLÜM
Son Hükümler
A) Yasaklar:

Madde 50 – Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra Medeni Kanuna ve diğer kanunlara göre, bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için irtifak hakkı kurulamaz.

Tümü kârgir olmıyan yapılarda kat mülkiyeti kurulamaz.

B) Yeni duruma uyma :
I – Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kurulan irtifaklarda:

Madde 51 – (Değişik birinci fıkra: 30/4/1969 – 1166/1 md.) Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için üzerinde irtifak hakkı kurulmuş olan gayrimenkullerin mülkiyetinin 2/1/1971 tarihine kadar kat mülkiyetine çevrilmesi ve kat mülkiyeti kütüğüne tescil ettirilmesi mecburidir. Bu yapılmazsa irtifak hakları sona ererek yalnız ortak mülkiyet devam eder.

Gayrimenkul üzerindeki mülkiyetin birinci fıkra gereğince kat mülkiyetine çevrilmesi ve kat mülkiyet kütüğüne tescili, ortak maliklerden birinin tapu ideresine başvurması üzerine tapu idaresindeki belgelere ve bu kanunun 12 nci maddesinin (b) bendinde yazılı fotoğrafa dayanılarak yapılır; bu halde fotoğrafın, tapu idaresine başvuran ortak malikin imzasiyle tasdik edilmesi yeter.

Diğer ortak malikler bu çevrilmeye itiraz edemiyecekleri gibi bunun giderlerine katılmaktan ve yönetim planı yapmaktan kaçınamazlar; kaçınılırsa, hakimin müdahalasine dair olan 33 üncü madde hükmü uygulanır.

II – Medeni Kanundan önce kurulmuş olan haklarda :

Madde 52 – Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce (Hava hakkı, oda mülkiyeti) gibi isimler altında kurulmuş olan haklar, bu kanunun yürürlüğe girmesinden başlıyarak üç yıl içinde, aşağıda yazılı hükümlere göre, bu kanun uyarınca kat mülkiyetine veya kat irtifıkına çevrilir:

a) Gayrimenkul üzerinde bu haklara konu olan yapı bölümleri mevcutsa, hak sahipleri, aralarında yapacakları bir sözleşme ile, o gayrimenkulün arsasında, bölümlerinin değerleri oranında ve hiçbir bedel ödemeye mecbur olmaksızın, Medeni Kanunun ortak mülkiyet hükümlerine göre paydaş olurlar ve Kat Mülkiyeti Kanununun ilgili hükümleri uyarınca kat mülkiyetini kurarlar.

b) Yapı bölümleri mevcut olmayıp yalnız hava hakkı mevcutsa, bu hak (a) bendindeki esaslara göre hak sahibinin arsada paydaş olması suretiyle kendiliğinden kat irtifakı hakkına çevrilir ve kütüğe o suretle tescil edilir.

c) Hak sahipleri anlaşarak bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl içinde eski haklarını kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevirmezlerse, bu çevirme, gayrimenkulün bulunduğu yerin tapu idaresince, ayrı ayrı bölümlerin değerleri oranında arsa paylarının tesbiti ve gereken belgelerin hazırlanması suretiyle ve bu maddenin (a) ve (b) bendlerindeki esaslar uyarınca, hak sahiplerinden birinin müracaatı üzerine veya doğrudan doğruya yapılır ve durum bütün hak sahiplerine bildirilir.

Bu hakların tapu idaresince kat mülkiyetine veya kat irtifakına doğrudan doğruya çevrilmesi için gereken masraflar Hazinece ödenerek, kamu alacaklarının tahsili hakkındaki özel kanun hükümlerine göre hak sahiplerinden alınır.

Hak sahipleri tapu idaresinin kararına karşı, bunun kendilerine bildirilmesinden başlıyarak bir ay içinde, sulh mahkemesine dava açmak suretiyle itiraz edebilirler.

III – Medeni Kanuna göre kurulmuş kat irtifaklarının yönetimi:

Madde 53 – Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için kurulmuş olan irtifak hakları, bu Kanuna göre kat mülkiyetine çevrilinceye kadar anagayrimenkulün yönetimi, yönetim planı yapılması mecburiyeti ve giderlere ve sigorta mecburiyetine ve bunun primlerine katılma hususlarında bu kanun hükümleri uygulanır.

C) Özel kanuna göre ortaklaştırma (Şüyulandırma) halinde kat mülkiyetinin durumu:

Madde 54 – (Değişik birinci fıkra: 14/11/2007-5711/21 md.) İmar Kanunu hükümlerine göre ortaklaştırma halinde, ortaklaştırılan gayrimenkuller arasında kat mülkiyetine tâbi gayrimenkul varsa ve ortaklaştırma, 9/11/1985 tarihinden önce ise 6785 sayılı İmar Kanununun 46 ncı maddesi, bu tarihten sonra ise 3194 sayılı İmar Kanununun 16 ncı maddesi gereğince ortaklığın giderilmesi hususunda bütün malikler anlaştıkları takdirde, ortaklığın giderilmesi bu anlaşma hükümlerine göre yapılır.

(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/21 md.)

Böyle bir anlaşmaya varılamazsa, her gayrimenkulün ortaklaştırmadan önceki geçer değerleri, birinci fıkrada sözü geçen madde hükümlerine göre ortaklığı gidermekle görevli sulh mahkemesince ayrı ayrı takdir edilerek, bunlara Türkiye İstatistik Kurumunca yayımlanan üretici fiyat endeksi uygulanmak suretiyle her bir gayrimenkulün hükme en yakın tarih itibarıyla ulaştığı değerleri tespit edildikten sonra, bunlardan değeri en fazla olan gayrimenkulün malikine, öteki gayrimenkulleri bu değerle satın almasını teklife karar verilir ve bu teklif kabul edilip bedel ödenince ortaklık giderilmiş olur.

Kesinleşen sulh mahkemesi kararının tebliğinden başlıyarak bir ay içinde bedel ödenmez veya altı ay içinde ödenmek üzere banka mektubu veya ayni teminat gösterilmezse ortaklaştırılan gayrimenkullerin tümü, imar durumuna göre mümkünse katmülkiyeti muhafaza ve diğer gayrimenkuller buna ilhak edilerek, eğer bu mümkün değilse kat mülkiyeti kaldırılarak, açık artırma yoliyle satılıp ortaklık giderilir ve
satış bedeli her gayrimenkulün, ikinci fıkra uyarınca takdir edilmiş olan değerleri arasındaki orana göre, maliklere paylaştırılır.

D) Harç ve vergiler:

Madde 55 – Bu kanuna göre kat mülkiyeti ve kat irtifakı kurulması, mülkiyetin başkasın adevrini ihtiva etmedikçe her çeşit harc ve vergiden muaftır. Bu muafiyet, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kurulan irtifak haklarının 51 nci madde gereğince kat mülkiyetine ve Medeni Kanundan önce kurulmuş olan hakların 52 nci maddeye göre kat mülkiyeti veya kat irtifakına çevrilmesi işlemlerine de şamildir.

Kurulan kat mülkiyetleri tapu memurunca derhal anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu yerin belediyesine ve vergi dairesine bildirilir.

E) Belediyesi olmıyan yerlerdeki durum:

Madde 56 – Bu kanunun belediyelere yüklediği görevler, belediye olmıyan, yerlerde o yerin bağlı bulunduğu ilçe veya il merkezleri belediyelerince, 6785 sayılı İmar Kanununun 47 nci maddesinde bahsi geçen sahalarda ise ilgili belediyece yerine getirilir.

SEKİZİNCİ BÖLÜM (1)

(Bu bölüm ve bu bölüm başlığı altındaki maddeler 10/6/1985 tarih ve 3227 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile eklenmiştir.)

Devre Mülk Hakkı

Madde 57 – Mesken olarak kullanılmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde istifade hakkı, müşterek mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak kurulabilir. Bu hakka devre mülk hakkı denir.

Madde 58 – Aksi resmi senette kararlaştırılmadıkça devre mülk hakkının bağlı olduğu pay, devrelerin sayı ve süreleri esas alınarak eşit bir biçimde belirlenir.

Devre mülk hakkı ancak mesken nitelikli, kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevrilmiş yahut müstakil yapılarda kurulabilir.

Devre mülk üzerinde bu hakla bağdaşan ayni haklar tesis edilebilir.

Devre mülk hakkı bağlı olduğu müşterek mülkiyet payına bağlı olarak devir ve temlik edilebilir ve mirasçılara geçer.

Madde 59 – Devre mülk hakkının yılın belirli dönemlerine ayrılması ve 15 günden daha az süreli olmaması gerekir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa devre mülk hakkı sahibi bu hakkın kullanımını başkalarına bırakabilir.

Madde 60 – Ana taşınmaz mal ile bağımsız bölümlerin ve müstakil yapıların tapu kütüklerinin beyanlar hanesine, bağımsız bölüm veya yapı üzerinde devre mülk hakkı kurulduğu işaret edilir ve düzenlenecek tapu senedinde de bu husus belirtilir.

Madde 61 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulacak yapı veya bağımsız bölümlerin ortak malikler arasında dönem süresi, devir ve teslimi ile istifade şekil ve usulleri, yöneticilerin seçimi ile hak ve sorumlulukları, büyük onarım için ayrılacak dönem, bakım masrafları gibi hususlar devre mülk sözleşmesinde belirlenir. Bu hususları içeren ve bütün hak sahiplerince imzalanan devre mülk sözleşmesi resmi senede eklenir ve tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilir.

Devre mülk hakkı kurulan her yapı veya bağımsız bölüm için ortak malikler, kendi aralarından veya dışarıdan bir gerek veya tüzelkişiyi yönetici ve kat malikleri kuruluna temsilci olarak tayin ederler. Bu Kanunun genel hükümlerine göre atanan yöneticilere devre mülk yöneticiliği ile ilgili görevler de verilebilir.

Madde 62 – Kat mülkiyetine çevrilmiş birden fazla bağımsız bölümlerden bazılarının üzerinde devre mülk hakkı kurulması, aksi yönetim planında kararlaştırılmamışsa, diğer bağımsız bölüm maliklerinin muvafakatlarına bağlı değildir.

Madde 63 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulan yapı veya bağımsız bölümün ortak malikleri, aksi sözleşme ile kararlaştırılmamışsa, şuyuun giderilmesini isteyemezler.

Madde 64 – Devre mülk hak sahipleri, kendilerine ayrılan ve tapu sicilinde belirtilen dönem süresi sonunda istifade ettikleri bağımsız bölüm veya yapıyı sözleşme hükümleri gereğince boşaltmaya ve yeni hak sahibine teslime mecburdurlar.

Dönem süresi sonunda tahliye olmadığı takdirde, istifade edecek dönem sahibinden birisinin veya yöneticinin tapu kaydını ve sözleşmeyi talebine ekleyerek ibrazı halinde, mahallin en büyük mülki amirin emri ile, başkaca bir işlem ve tebligata lüzum kalmadan, derhal zabıtaca boşalttırılır. İdare veya yargı organlarına yapılacak başvuru, bu boşaltma işlemini durdurmaz.

İlgililerin kanundan ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.

Madde 65 – Devre mülk hakkı sahiplerinin hak ve borçları, yetki ve sorumluluklarının tespit ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde bu Kanunda, sözleşmede veya yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde Türk Medeni Kanunu ve ilgili diğer kanun hükümleri uygulanır.

DOKUZUNCU BÖLÜM (1)

(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle; 65 inci maddeden sonra gelmek üzere “Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler” başlıklı “Dokuzuncu Bölüm” altında aşağıdaki maddeler eklenmiş, mevcut 66 ve 67 nci maddeler, 75 ve 76 ncı maddeler olarak teselsül ettirilmiştir.)

Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler
Kapsam

Madde 66 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapı, bir veya birden çok imar parseli üzerinde, belli bir onaylı yerleşim plânına göre yapılmış veya yapılacak, alt yapı tesisleri, ortak kullanım yerleri, sosyal tesis ve hizmetler ile bunların yönetimi bakımından birbirleriyle bağlantılı birden çok yapıyı ifade eder.

Toplu yapı kapsamındaki imar parsellerinin bitişik veya komşu olmaları şarttır. Ancak bu parseller arasında kalan ve imar plânına göre yol, meydan, yeşil alan, park, otopark gibi kamuya ayrılan yerler için bu şart aranmaz. Toplu yapı kapsamındaki her imar parseli, kat irtifakının veya kat mülkiyetinin tesisinde ayrı ayrı dikkate alınır. Ancak, toplu yapı birden fazla imar parselini içeriyorsa, münferit parseller üzerinde toplu yapı hükümlerine tâbi olacak şekilde kat mülkiyeti ilişkisi kurulamaz.

Yapılar tamamlandıkça, tamamlanan yapılara ilişkin kat irtifakları kat mülkiyetine çevrilebilir.

Ortak yerler
Madde 67 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapı kapsamında olup, bütünüyle bu kapsamdaki bağımsız bölümlerin ortak kullanma ve faydalanmasına tahsis edilmiş bulunan parsellerin malik hanesine, tahsis edildikleri toplu yapı kapsamındaki diğer parsellerin ada, parsel, blok ve bağımsız bölüm numaraları gösterilmek suretiyle tapu siciline kaydedilir ve bu suretle tahsis edildikleri parsellerde bulunan bağımsız bölümlerin ortak yeri olur.

Toplu yapı kapsamında bulunan birden çok yapının ortak sosyal ve alt yapı tesisleri bulundukları parsel veya yapıya bakılmaksızın, tahsis edildikleri bağımsız bölümlerin ortak yeri sayılır.

Vaziyet plân ve projeleri
Madde 68 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapılarda; yapıların konumları, ortak nitelikteki yerler ve tesisler, bunların kullanılış amaç ve şekilleri, toplu yapı kapsamındaki parsel veya parsellerin tamamını kapsayacak şekilde, bir bütün olarak ilgili makamlarca onaylanmış imar plânı hükümlerine uygun olarak hazırlanmış vaziyet plânında ve projelerde belirtilir.

Kamuya ayrılan yerlerin düzenlenmesi, işletilmesi ve bakımı, bu konuda yetkili kamu kurumu ile mutabakat sağlanması hâlinde, kamunun kullanımını kısıtlamamak şartıyla toplu yapı yönetimince üstlenilebilir.

Toplu yapı uygulamasında, kat mülkiyetinin ve kat irtifakının tesisine, aranacak belgelere, tapuda yapılacak işlemlere ilişkin hususlar, Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir.

Yönetim
Madde 69 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapı kapsamında bulunan parsel ve parsellerdeki birden çok bağımsız bölümü kapsayan ana yapıda ortak yerleri bulunan blok yapıların her biri, kendi sorunlarına ve yalnız o bloğa ait ortak yerlere ilişkin olarak, o blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan blok kat malikleri kurulunca yönetilir.

Bir parselde blok niteliğinde olmayan yapılar varsa veya bu nitelikteki yapılarla blok yapılar aynı parselde yer alıyorsa, kendi sorunlarına ve o parsele ait ortak yerlere ilişkin olarak, o parselde bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan kat malikleri kurulunca yönetilir.

Yönetim plânında blokların ve blok niteliğinde olmayan yapıların idare tarzı ayrıca belirtilir.

Bir adada birden çok parsel yer alıyorsa, adayı oluşturan parsellere ait ortak yerler, o adada bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan ada kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla, bu kurul tarafından kararlaştırılır. Bu yetki, yönetim plânında ada temsilciler kuruluna verilebilir.

Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, ada temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Ada temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. Ada temsilciler kurulunda bu yöneticiler ve temsilciler yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısı kadar oy hakkına sahiptirler.

Toplu yapı kapsamındaki ortak yapı, yer ve tesisler, bu kapsamda yer alan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan toplu yapı kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla, bu kurul tarafından kararlaştırılır. Bu yetki, yönetim plânında toplu yapı temsilciler kuruluna verilebilir. Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, toplu yapı temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. Toplu yapı temsilciler kurulunda bu yöneticiler ve temsilciler yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısı kadar oy hakkına sahiptirler.

Yönetim plânı ve değiştirilmesi
Madde 70 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapı kapsamındaki yapı ve yerler için tamamını kapsayan bir tek yönetim plânı düzenlenir. Yönetim plânı, toplu yapı kapsamındaki bütün kat maliklerini bağlar. Yönetim plânının değiştirilebilmesi için, toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin temsil ettikleri bağımsız bölümlerin tamsayısının beşte dördünün oyu şarttır.

Geçici yönetimle ilgili yönetim plânı hükümleri, toplu yapı alanındaki bağımsız bölüm maliklerinin beşte dördünün oylarıyla değiştirilebilir.

Yönetici ve denetçi atama
Madde 71 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Yönetim plânında başka türlü düzenlenmedikçe, blok kat malikleri kurulu blok için, blok niteliğinde olmayan yapıların yer aldığı parseldeki kat malikleri kendilerine özgülenen ortak yer ve tesisler için, toplu yapı temsilciler kurulu ise toplu yapı kapsamındaki bütün ortak yapı, yer ve tesisler için yönetici ve denetçi atar.

Blok yöneticisi ve denetçisi, bloktaki kat maliklerinin; blok niteliğinde olmayan yapıların ortak yer ve tesisleri için yönetici ve denetçi, bu yapılardaki kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından seçilir. Toplu yapı kapsamındaki bütün ortak yapı, yer ve tesisler için yönetici ve denetçi ise, toplu yapı temsilciler kuruluna katılan yönetici ve temsilcilerin, yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısının salt çoğunluğunun oyu ile atanır.

Ortak giderlere katılma
Madde 72 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Toplu yapı kapsamındaki belli bir yapıya veya yapıların sadece birkaçındaki kat maliklerinin ortak kullanım ve yararlanmasına tahsis edilmiş ortak yer ve tesislere ilişkin ortak giderler, o yapılardaki kat malikleri tarafından, bütün bağımsız bölümlerin ortak kullanım ve yararlanmasına tahsis edilmiş tesis ve yerlere ilişkin ortak giderler ise bütün kat malikleri tarafından karşılanır.

Blok kat malikleri, toplu yapı temsilcileri ve geçici yönetim kurulu kararları, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 68 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır. Kat malikleri, toplu yapı kapsamındaki ortak yapı, yer ve tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya bunların başka bir parselde veya kamuya ait alanlarda bulunduğunu veya bağımsız bölümlerinin veya kendilerinin durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle toplu yapı ortak gider payını ve toplanacak avansı ödemekten kaçınamazlar.

Geçici yönetim

Madde 73 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)

Yönetim plânında toplu yapı temsilciler kurulu oluşuncaya kadar, bu kurulun görevlerini üstlenmek, yetkilerini kullanmak ve kurulun oluşması için gerekli girişim ve çağrılarda bulunmak üzere, bir geçici yönetim kurulması öngörülebilir. Bu takdirde yönetim plânında geçici yönetimin nasıl oluşacağına ve ne zamana kadar devam edeceğine ilişkin hükümlere yer verilir. Geçici yönetim en geç toplu yapının bitimini izleyen bir yıl sonrasına kadar devam edebilir. Bu süre, her halde toplu yapı kapsamındaki ilk yapı ruhsatının alınmasından itibaren on yıl geçmekle sona erer.

Uygulanacak diğer hükümler

Madde 74 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Bu bölümde öngörülen özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu Kanunda yer alan bütün hükümler, toplu yapılar hakkında da aynen veya kıyas yoluyla tatbik edilir.

Görevli mahkeme:

Ek Madde 1 – (Ek: 13/4/1983-2814/15 md.)

Bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh mahkemelerinde çözümlenir.

Kullanma yerlerinin boşaltılması:

Ek Madde 2 – (Ek: 13/4/1983 – 2814/15 md.)
Kat malikleri kurulunca veya bu kurulca yetki verilen yönetici tarafından sözleşmeleri herhangi bir nedenle feshedilen veya sona eren, kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçiler ile dışarıdan atanan yöneticiler
kendilerine bu görevleri dolayısıyla bir yer tahsis edilmiş ise, bu yerleri onbeş gün içerisinde boşaltmak zorundadırlar. Bu süre içinde boşaltılmayan yerler yöneticinin veya kat maliklerinden herhangi birinin başvurusu üzerine başkaca tebligata lüzum kalmadan mahalli mülki amirlerin kararı ile bir hafta içinde zabıtaca boşalttırılır. İdare ve yargı organlarına yapılacak başvuru, bu kararların yerine getirilmesini durdurmaz. İlgililerin kanun ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.

Birden çok yapılarda uygulanacak özel hükümler:

Ek Madde 3 – (Ek:13/4/1983 – 2814/15 md.; Mülga: 14/11/2007-5711/24 md.)

Kat irtifakına geçiş:

Ek Madde 4 – (Ek: 13/4/1983 – 2814/15 md.)

Beş veya daha fazla kişi tarafından üzerinde bir veya birden çok yapı yaptırılmak amacıyla birlikte bir arsa edinilmiş olması ve pay sahiplerinden en az beşte dördünün kat irtifakına geçiş konusunda aldığı karara uyulmaması halinde, karara uymayan pay sahiplerinin gayrimenkuldeki paylarının iptaline ve bu payların, isteyen diğer pay sahipleri adına tesciline sulh mahkemesi tarafından aşağıdaki şartlarla karar verilir:

a) Müşterek gayrimenkulün yukarıda belirtilen amaçla edinildiğinin ispat edilmiş olması,

b) Müşterek maliklerin yukarıda açıklanan çoğunluğunun kat irtifakına geçiş kararına veya bununla ilgili yükümlülüklere noterlikçe yapılan tebligata rağmen iki ay içinde uyulmamış olması,

c) Karara uymayan müşterek maliklerin paylarının mahkemece tespit edilen rayiç bedelinin mahkeme veznesine depo edilmesi.

Hatalı blok veya bağımsız bölüm numaralarının düzeltilmesi

Ek Madde 5 – (Ek:4/7/2019-7181/5 md.)

Kat mülkiyetine tabi yapıların projesindeki hatalı blok numaralarının düzeltilebilmesi için; blok bazında kat malikleri kurulunun salt çoğunluğuyla alınmış karar ile lisanslı harita ve kadastro bürosu veya kadastro müdürlüğü tarafından hazırlanan teknik rapor gereğince düzenlenen ve ilgili idarece onaylanan yeni vaziyet planı ilgilisi tarafından tapu müdürlüğüne sunulur.

Kat mülkiyetine tabi yapıların projesindeki hatalı bağımsız bölüm numaralarının düzeltilebilmesi için; lisanslı harita ve kadastro bürosu veya kadastro müdürlüğü tarafından hazırlanan ve ilgili idarece onaylanan teknik rapor ilgilisi tarafından tapu müdürlüğüne sunulur. Bu fıkra kapsamında yapılan düzeltmelerde ayni ve şahsi hak lehtarlarının muvafakati aranır.

Geçici Madde 1 – (Ek: 14/11/2007-5711/23 md.; Değişik: 23/6/2009-5912/4 md.)

Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kat irtifakı kurulmuş ve üzerindeki yapılar tamamlanıp yapı kullanma izin belgesi alınmış yapılarda, kat irtifakına sahip ortak maliklerden birinin başvurusu veya yapı kullanma izin belgesinin yetkili idarece tapu idaresine gönderilmesi üzerine zorunlu deprem sigortası poliçesi dâhil başkaca hiçbir belge aranmaksızın kat mülkiyetine resen geçilir.

Geçici Madde 2 – (Ek: 23/6/2009-5912/5 md.)

Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce kurulan toplu yapılara ait yönetim planlarının, bu Kanun hükümlerine uyarlanması amacıyla yapılacak ilk değişiklik için mevcut kat malikleri kurulunun salt çoğunluğu yeterlidir. Mevcut toplu yapı yönetimleri, değiştirilen yönetim planına göre yeni yöneticiler seçilinceye kadar geçici yönetim olarak görevini sürdürür. Toplu yapı yöneticisi seçimi, en geç yönetim planının değiştirilmesini takip eden üç ay içinde yapılır.

F) Yürürlük tarihi:

Madde 75 – Bu kanun yayımı tarihinden altı ay sonra yürürlüğe girer. (1)(2)

G) Yürütme makamı:

Madde 76 – Bu kanunun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür. (1)(2)

23/6/1965 TARİHLİ VE 634 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN GEÇİCİ MADDELER:

1) 13/4/1983 tarihli ve 2814 sayılı Kanunun geçici maddeleri:

Silinmemiş kat irtifakı hakları:

Geçici Madde 1 – Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu Kanunun yürürlüğünden önce süresi içinde bitirilmemiş olan yapılara ilişkin kat irtifakları tapu kütüğünden silinmemiş ise, bunlar hakkında da 49 uncu maddenin bu Kanunla değişik hükmü uygulanır.

Önce açılmış davalar:

Geçici Madde 2 – 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğan uyuşmazlıklar nedeniyle, bu Kanunun yürürlüğünden önce asliye hukuk mahkemelerine açılmış davalar bu mahkemelerce sonuçlandırılır.

2) 5/2/1992 tarih ve 3770 sayılı Kanunun geçici maddesi:

Geçici Madde – Doğal Gazın Kullanımı Hakkında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu ile Bakanlar Kuruluna verilen Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu için adı geçen Yetki Kanunu ile verilen süre bitimine kadar geçerlidir.

3) 14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun geçici maddeleri:
Geçici Madde 1

Bu Kanun gereğince hazırlanması gereken yönetmelik, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde hazırlanır.

Geçici Madde 2

13/4/1983 tarihli ve 2814 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kat irtifakı kurulmuş binalarda yönetim plânı olmasa dahi 12 nci madde hükümlerine göre kat mülkiyeti kurulur.

Geçici Madde 3

Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kurulan toplu yapılara ait yönetim plânları, yürürlük tarihinden itibaren en geç altı ay içinde bu Kanun hükümlerine uyarlanır. Yönetim plânında bu yönde değişiklik yapılması için mevcut kat malikleri kurulunun salt çoğunluğu yeterlidir. Mevcut toplu yapı yönetimleri, yönetim plânı değişip buna göre yönetici seçilene kadar geçici yönetim olarak görevini sürdürür. Toplu yapı yöneticisi seçimi, en geç yönetim plânının değişimini takip eden üç ay içinde yapılır.
––––––––––––––––––––––
(1) 10/6/1985 tarihli ve 3227 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle “Yürürlük tarihi” ile ilgili 57 nci madde 66, “Yürütme makamı” ile ilgili 58 inci madde de 67 nci madde olarak, numaralandırılmıştır.

(2) 14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle; 65 inci maddeden sonra gelmek üzere “Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler” başlıklı “Dokuzuncu Bölüm” altında 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74 üncü maddeler eklenmiş, mevcut 66 ve 67 nci maddeler, 75 ve 76 ncı maddeler olarak teselsül ettirilmiştir.

21 Haziran – Hukuk Takvimi

0
21 Haziran Hukuk Takvimi

21 Haziran – Hukuk Takvimi

1527

İtalyan tarihçi, siyaset bilimci ve filozof Niccolò Machiavelli öldü. Hükümdar (Prens) isimli eserini ve Makyavelizm kavramını dünyaya hediye etti. (Doğumu: 1469)

1633

İtalyan gök bilgini Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı.

1788

New Hampshire, ABD Anayasasını onayladı ve 9. Eyalet olarak birliğe katıldı

1905  Egzistansiyalizm (varoşçuluk) akımının öncüsü Fransız filozof Jean-Paul Sartre doğdu (Ölümü: 1980)
1908 Londra’da 200 bin kadın, seçme ve seçilme hakkı için yürüdü. İngiltere’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını 1918 yılında elde edebildi
1914 Nobel Barış Ödülünü kazanan ilk kadın olan Avusturyalı yazar, radikal pasifist  Bertha von Suttner öldü (Doğumu: 1843)
1927

21 haziran 1927 tarihli Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma KanunuTürkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. 3 Mart 1986 tarihinde Basına Sansür Yasası olarak bilinen ve basın özgürlüğünü engellemekle itham edilen esaslı değişikliklere tabi tutuldu.

1934 Soyadı Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi.
1934 Türkiye Garanti Bankası Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1935 Saavedra Lamas Paktı 21 Haziran 1935 tarihinde; Arjantin, Brezilya, Meksika, Paraguay, Şili ve Uruguay arasında imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti, “Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair kanun“u kabul 20 Kasım 1936 tarihinde ederek Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesi ile okyanus ötesine asış mesajı verdi.
1967 Vietnam Savaşı’na karşı olduğu için askere gitmeyi reddeden Muhammed Ali Clay 5 yıl ağır hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Ceza üzerine Clay: “Katillere yardım edip, fakirleri öldürmek için 15,000 km’lik bir mesafe kat etmeyeceğim. Ölmek istesem, burada ölürüm. Şimdi, sizinle kapışarak ölürüm. Benim düşmanım sizlersiniz! Çinliler, Vietkonglar veya Japonlar değil. Özgürlüğümü istediğim zaman bana karşı çıktınız. Hakkımı aradığımda bana karşı çıktınız. Eşitlik istediğimde bana karşı çıktınız. Benden bir yere gidip, sizlerin uğruna savaşmamı mı istiyorsunuz? Ben haklarımı ve dinî özgürlüğümü elde etmeye çalışırken; sizler bana, Amerika’da bile destek vermediniz! Kendi memleketimizde bile beni savunmadınız. Hayır! Hayır size yardım etmeyeceğim. Çünkü hiç bir Vietnamlı, yolda yürürken arkamdan: ”Pis Zenci” diye bağırmadı bana!.” dedi.
1973 Slovak avukat, aktivist ve ülkenin Cumhurbaşkanı Zuzana Čaputová doğdu. 15 Haziran 2019’da cumhurbaşkanı seçildi.
1974 1974- İskenderun Demir Çelik Fabrikaları’nda çalışan 10 bin işçi eylem yaptı. Eylem nedeniyle aralarında iki sendika başkanının da bulunduğu 17 kişi tutuklandı.
1976 Rauf Raif Denktaş, yeniden Kıbrıs Türk Federe Devleti Devlet Başkanlığı’na seçildi.
1977 Hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Menahem Begin, İşçi Partisinin 30 yıllık iktidarına da son vererek İsrail’in 6. Başbakanı olarak göreve başladı.
1980 Hukukçu ve diplomat Feridun Cemal Erkin, 21 Haziran 1980 tarihinde vefat etti. Erkin, 1900 yılında doğmuştu. Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ordu Milletvekilliği ve Cumhuriyet Senatosu Üyeliği görevini yürüttü.
1982 ABD Başkanı Ronald Reagan’a suikast teşebbüsünde bulunan John Hinckley, mahkeme tarafından akli dengesi yerinde olmadığı için suçsuz bulundu.
1984 Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yabancı Mahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı adıyla, Bakan Delegelerinin 21 Haziran 1984 tarihinde yaptıkları 374 sayılı oturumunda Bakan­lar Komitesi‘nce kabul edilmiştir. Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar, ceza ve tutukevlerinde tutulan yabancı mahkum ve tutuklular için uyulması gereken standartları belirleyen prensipler bütünüdür.
1988 Başbakan Turgut Özal’ın suikastçısı Kartal Demirağ’ın ifadesini yayınlayan Cumhuriyet muhabiri Erbil Tuşalp DGM Savcısı’nın talimatıyla gözaltına alındı. Erbil Tuşalp’ın gözaltına alınması sonrasında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda arama yapıldı.
1988 Cem Karaca beraat etti. Beraat kararı, Hafta Sonu Gazetesinin 30 Ocak 1981 tarihli sayısındaki uydurma haberde Cem Karaca ile ilgili kullanılan fotoğrafın 1979 yılında bir Alman tarafından Münih’teki 1 Mayıs kutlamaları sırasında çekildiğinin anlaşılması üzerine alındı.
1996 Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Emekli General Necdet Öztorun’un adını kullanarak Başbakanlığı döneminde Tansu Çiller’i dolandırıp örtülü ödenekten 5.5 milyar TL sızdırdıkları iddiasıyla Selçuk Parsadan dahil 4 kişi hakkında en az 5 yıl hapis istemiyle dava açtı.
1996 İstanbul Eczacı Odası “ilacın meta olmadığı” gerekçesiyle “İlaç Tanıtım Yönetmeliğinin iptali için Mahkeme’ye başvurdu.
2004 BEKSAV üyeleri İstanbul/Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda Bush ve Rumsfeld’i “halk mahkemesinde” sembolik olarak yargıladı. Aynı gün, İncirlik’te NATO karşıtı eylem yapan TKP’li grup jandarma ile çatıştı, 26 kişi gözaltına alındı.
2009 Grönland’a kendi kaderini tayin etme hakkı verildi.
2011 Yüksek Seçim Kurulu, BDP’nin(Barış ve Demokrasi Partisi) desteği ile Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliğini oybirliği ile düşürdü.
2013 Tunceli’de Aleviler için kutsal sayılan Gola Çetu Parkı hakkında “baraj gölü sahasında kaldığı” gerekçesiyle mahkeme tarafından yıkım kararı verdi.
2013 Türkiye İnsan Hakları Kurumu, 21 Haziran 2012 tarihli kanun ile kuruldu. 9 Aralık 2013 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile ulusal önleme mekanizması oldu. Kurumun adı, 20 Nisan 2016’da Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu olarak değiştirildi.
2019

Medeni çalışma koşulları öngören “Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi” 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edildi.

2023 Sosyal Medya’dan din ve felsefe üzerine yayınlar yapan  Diamond Tema hakkında yürütülen soruşturmalar nedeniyle Laiklik Meclisi tarafından Adalet Bakanı Yılmaz Tunç hakkında suç duyurusunda bulunuldu. 
21 Haziran Hukuk Takvimi

20 Haziran – Hukuk Takvimi

0
20 Haziran - Hukuk Takvimi

20 Haziran – Hukuk Takvimi

Mültecilere Karşı Muameleye İlişkin İlkeler

404

20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi.  Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır.

 1481

II. Bayezid ile Cem Sultan arasında Yenişehir Ovası’nda yapılan taht savaşını, Cem Sultan kaybetti. İki kardeş arasındaki savaş 1482 ortalarına kadar devam etti. Taht Bayezid’te kaldı. Cem Sultan Rodos’a ve ardından da Papa’ya ve Fransa’ya sığındı.

 1723

İskoç Aydınlanması filozofu ve tarihçi Adam Ferguson doğdu. 1764’den 1785 yılına kadar Edinburgh’da Ahlak Felsefesi ve Etik dersleri verdi. (Ölümü: 1816)

 1820

Arjantinli avukat, politikacı, ekonomist, gazeteci ve askeri lider Manuel Belgrano öldü. Arjantin Bağımsızlık Savaşlarına katıldı ve Arjantin Bayrağını tasarladı(Doğumu: 1770)

 1933 Alman devrimci sosyalist politikacı ve kadın hakları savunucusu Clara Zetkin ömrünün son yıllarını geçirdiği Sovyetler Birliği’nde sürgündeyken  öldü. (Doğumu: 1857) Clara Zetkin  1911 yılında ilk defa Kadınlar Günü’nü düzenlemişti. 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirmiş ve öneri oy birliğiyle kabul edilmişti.
 1837 Kraliçe Victoria, 18 yaşında Birleşik Krallık tahtına çıktı.

Günümüzde monarşi ile yönetilen bazı Avrupa ülkelerinin temsilcileri Kraliçe Victoria’nın soyundan gelmektedir. 10 Şubat 1840’da evlendi. Edward Oxford adlı genç Kraliçeye suikastta bulundu ancak bu suikast başarısız oldu. Fail, vatana ihanetten yargılandı, akıl hastalığı sebebiyle beraat etti. Kraliçe, 63 yıldan fazla tahtta kalarak en uzun saltanat süren Birleşik Krallık lideri oldu. (Ölümü: 22 Ocak 1901)

1840 Samuel Morse, telgrafın patentini aldı
1926

Kemal Atatürk’e İzmir’de suikast girişimiyle ilgili tutuklamalar devam etti.  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası lider kadrosundan Ali Fuat Cebesoy tutuklandı. Kâzım Karabekir ise, 22 Haziran günü tutuklandı.

1927 TBMM’den “Ziraat ve Baytar Enstitüleri ile Ali Mektepleri Tesisine ve Ziraat Tedrisatının Islahına Dair kanun” kabul edildi
1938

19 Mayıs, 3466 sayılı kanunla Millî Bayram olarak kabul edildi. Gençlik Marşı, Gençlik ve Spor Bayramı Marşı olarak kabul edildi.

Gençlik ve Spor Bayramı 1926 yılında Gazi Günü adıyla ilk defa Samsun’da kutlandı. 1935 yılında Atatürk Günü adıyla resmi olarak kutlanmaya devam etti ve 20 Haziran 1938 tarihinde çıkarılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanuna Ek Kanun” ile “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi. 1981 yılında çıkarılan 2429 sayılı kanun ile 19 Mayıs “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi.

1942 Danıştay Yargıcı Mustafa Yücel Özbilgin, 20 Haziran 1942 tarihinde Trabzon ili Akçaabat ilçesinde doğdu. 17 Mayıs 2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen terörist saldırıda görevi başında yaşamını yitirdi.
1946 1946 – Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü PartisiŞefik Hüsnü liderliğinde kuruldu. Partinin kurulmasından kısa bir süre sonra 2 No’lu Örfi İdare Mahkemesinde açılan dava sonucu “komünist mefküreli şahıslar tarafından kurulduğu ve idare edildiği” gerekçesiyle kapatılmasına karar verildi. İstanbul Sıkıyönetim Kurulu, partinin 16 Aralık 1946 tarihinde partiyi tüm siyasi faaliyetlerden men etti ve yöneticilerini tutukladı.
1947 ABD’de onaylanan kanun uyarınca, ABD, 20 Haziran 1947’de Yunanistan ile yardım anlaşması yaptı. Aynı anlaşma 12 Temmuz 1947’de Türkiye ile yapıldı. Türkiye ve Yunanistan ile yapılan yardım antlaşmalarından önce Amerika Birleşik Devletleri Senatosunda “Yunanistan ve Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Kanun” 22 Nisan 1947 tarihinde kabul edilmişti. ABD Temsilciler Meclisi’nde 9 Mayıs 1947’de kabul edilen kanun, “barışa doğru önemli bir ilerleme” olarak tanımlanmış ve 22 Mayıs 1947’de Başkan Truman tarafından imzalanarak yürürlüğe girmişti.
1960 Mali ve Senegal, Fransa’dan bağımsızlığını ilan etti.
1986 Barış Derneği Davası sanıklarından olan CHP Adana Milletvekili İsmail Hakki Öztorun yargılama devam etmekte iken 20 Haziran 1986’da hayatını kaybetti. Aynı savanın sanıklarından olan İstanbul Barosu eski Başkanı Orhan Adli Apaydın ise 28 Şubat 1986 tarihinde yaşamını yitirmiştir.
1988 167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girdi. Türkiye,  29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile sözleşmeyi onayladı.
1995 Rumen filozof ve deneme yazarı Emil Cioran öldü. İlk eseri Çürümenin Kitabı idi. Burukluk, Doğmuş Olmanın Sakıncası, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı, Varolma Eğilimi, Ezeli Mağlup, İtiraflar ve Aforozlar Türkiye’de de basıldı. Pesimizm, Varoluşçuluk, Nihilizm ve Etik üzerine çalıştı. 
1997 Anadolu Ajansı ve TRT çalışanı gazeteci Reşat Aydın öldürüldü. 
2001 Dünya Mülteciler Günü ilan edildi
2007 İyi İdare Yasası kabul edildi.

İyi İdare Yasası, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİNİN İYİ İDARE KONUSUNDA ÜYE DEVLETLERE CM/REC(2007) SAYILI TAVSİYE KARARI’na ek olarak düzenlendi ve Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihli 999 bis sayılı Bakan Temsilcileri toplantısında kabul edildi.

İyi idare, iyi yönetişimin bir görünümüdür. İyi yönetim, sadece yasal düzenlemelerle ilgili değildir; örgütlenme ve yönetme kalitesine bağlıdır. Etkililik, verimlilik ve toplumun ihtiyaçlarına duyarlılık gereklerini karşılamak zorundadır. İyi İdare Yasasını benimsemek, kamu mallarını ve diğer kamu çıkarlarını, takip etmeyi, gözetmeyi ve korumayı gerektirmektedir. İyi İdare, bütçe gereklerine uymak zorundadır. Her türlü yozlaşmayı dışlaması gerekmektedir.

2009 Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi, 20 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipleri Birliği II. Etik Bildirgeler Çalıştayı’nda kabul edildi. Aynı çalıştayda; Türk Tabipler Birliği Hekimlik ve İnsan Hakları Bildirgesi, Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları BildirgesiTürk Tabipler Birliği Hekim Hakları BildirgesiTürk Tabipler Birliği Araştırma Etiği Bildirgesi ve Türk Tabipleri Birliği Yayın Etiği Bildirgesi güncellendi.
2015 Çevre İçin Küresel Antlaşma  20 Haziran 2015 tarihinde Paris’te imzalandı. Yasal olarak bağlayıcı olan geniş ilkeleri benimsedi. 

İyi İdare Yasası

20 Haziran – Hukuk Takvimi

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının Kapatılması

0

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Takrir-i Sükun Kanunu, parti yöneticileri hakkında devam eden davalar ve irticai faaliyetler gerekçe gösterilerek Bakanlar Kurulu Kararı ile 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır. Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası’nın 2 Ekim 1922 tarihinde İcra Vekilleri Heyeti(Bakanlar Kurulu) ile kapatılmasından sonra ikinci parti kapatma kararı TPCF hakkında alınmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1924 tarihinde Atatürk’ün eski silah arkadaşlarından Kâzım Karabekir, Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Adnan (Adıvar) Bey’in öncülüğünde kurulmuştur. Fırka’nın başkanı General Kazım Karabekir, İkinci Başkanı H.Rauf Orbay (eski başbakan) ve genel sekreteri de Ali Fuat Cebesoy’dur. Yeniliklere ve cumhuriyet rejimine karşı olanların hızla bir araya toplandıkları bir kurum haline gelen Parti’nin tüzüğünde yer alan “efkâr ve itikadat-ı diniyyeye hürmetkâr olmak” ibaresinin “dini, siyasi çıkarlara alet etmek” şeklinde cereyan etmesi kapatılmasında gerekçe gösterilmiş ve irticai faaliyetlere vurgu yapılmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları Haydarpaşa Garı’nda. Soldan sağa: Adnan (Adıvar), Ali Fuat (Cebesoy), Kâzım Karabekir, Rauf (Orbay) ve Refet (Bele)

Diyarbakır İstiklal Mahkemesinin, partinin bazı şubelerini kapatması ile Ankara İstiklal Mahkemeleri tarafından parti yöneticilerinin eylemleri hakkında hükümete yapılan bildirimler dikkate alınarak partinin kapatılması için düzenlenen Bakanlar Kurulu Kararında belirtilmiştir.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluş aşamasında, demokrasinin gelişmesi için yeni bir partinin kurulmasını iyi karşılayan Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk‘ta Terakkiperver Fırka kurucularını cumhuriyet düşmanlığı, saltanat taraftarlığı, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlamıştır.

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASININ KAPATILMASINA DAİR BAKANLAR KURULU KARARI

İcra Vekilleri Heyeti’nin 3.6.1341 tarihli içtimaında ber vech-i ati ittihaz olunmuştur.

“Mütenevvi, tahrikâtın Ankara İstiklal Mahkemesinde cereyan eden takibat ve muhakematı esnasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İstanbul civarında vezaif-i resmiyesini deruhte eden bazı eşhasın fırkanın programında mevcut “efkâr ve itikadat-ı diniyyeye hürmetkâr olmak” esasını tesvil-i efkâra ve tahrikat-ı irticakeraneye vesile ittihaz ettikleri sabit olmuş ve fırkanın vaz’ı hazırı hakkında hükümetin nazar-ı dikkate celbe müttefiken karar verildiğini natık mahkeme kararı müdde-i umumilikten hükümete tebliğ olunmuştur.

Diyarbakır İstiklal Mahkemesinin takibat ve muhakematı esnasında dahi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın resmi mümesillerinin fırka programında mevcut “efkâr ve itikadat-ı diniyyeye hürmetkâr olmak” esasını memleketi dinsizlikten kurtarmak iddiay-ı irticakeranamesine vasıta-i telkinat ittihaz ettikleri ve bu yüzden son irtica ve isyanın tezahüratı esasında bir çok vahim hadisat vukua geldigi sabit olmustur. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi kendi daire-i kazası dâhilinde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şuabatını sedde karar verdiğini hükümete tebliğ eylemiştir.

Mahkemelerde ve müllanasda cereyan eden bu ahvalden maada hükümetin ıttlaına muhtelif vilayetlerden iblağ olunan malumat Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının programlarında
mevcut esas-ı malumu dini siyasete alet addeden bir vasıta-i tesvil addetmeye çalıstıklarını göstermistir. Zaten Ankara İstiklal Mahkemesinde cereyan eden muhakemat Vahidettin etrafında bulunan vatan hainlerinin Avrupa’da teskil ettikleri merkezlerde ve memleket dâhilinde Hürriyet ve İtilaf devrinden kalma erbab-ı fesattan merbut ve vası bir sebeke-i irtica tesisine çalışmak gibi tesebbüsat-ı izhar eylemiştir. Bu ahval tahtında dini siyasete alet ittihaz etmek gibi harekete karsı vatanı siyaset etmek için kanun-u mahsus sadarıyla hükümetin takip edeceği veçheyi dahi göstermiştir.”

Nutuk/18. bölüm/Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve en hain dimağların mahsulü olan programı

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Muhterem Efendiler, “komplo” bahsini izahta ve komplonun Meclis dahilindeki safhasını tasvirde, ehemmiyetsiz gibi telâkki olunabilecek bazı teferruata temas ettim. Bunda beni mazur göreceğinizi ümit ederim. Hatıra gelir ki her hükümetten, her zaman istîzâh yapılır. Bir istîzâha bu kadar ehemmiyet vermek câiz midir? Arz etmeliyim ki mevzu-i bahis olan istîzâh, normal bir istîzâh değildi. Komplonun bir safha-i mahsusası idi. Bu istîzâh sahnesinden sonradır ki muhâlifler maskelerini atmaya mecbur edildiler. Ma’lûm olduğu vechile “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” diye bir fırka teşkil ettiler. Bu fırkanın, gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar. “Cumhuriyet” kelimesini telaffuzdan dahi içtinap edenlerin, Cumhuriyet’i, doğduğu gün, boğmak isteyenlerin, teşkil ettikleri fırkaya “Cumhuriyet” ve hem de “Terakkiperver Cumhuriyet” unvanını vermeleri, nasıl ciddî ve ne dereceye kadar samimî telâkki olunabilir? Rauf Bey ve arkadaşlarının teşkil ettikleri fırka, muhafazakâr unvanı altında meydana çıksaydı, belki manası olurdu. Fakat bizden daha ziyade Cumhuriyetçi ve bizden daha ziyade terakkiperver olduklarını iddiaya kalkışmaları, bi’t-tabi doğru değildi. “Fırka efkâr ve i’tikadât-ı diniyeye hürmetkârdır.” düstûrunu bayrak olarak eline alan zevâttan hüsn-i niyete intizâr olunabilir midi? Bu bayrak, asırlardan beri cahil ve mutaassıpları, hurafe-perestleri iğfal ederek hususî maksatlar temînine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri nihayetsiz felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıklar istilzam eden, mülevves bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sevk olunmamış mıydı? Cumhuriyetçi ve terakkiperver olduklarını zannettirmek isteyenlerin, aynı bayrakla ortaya atılmaları, dinî taassubu galeyâna getirerek milleti, Cumhuriyet’in, terakki ve teceddüdün tamamen aleyhine teşvik etmek değil midi? Yeni fırka, efkâr ve i’tikadât-ı diniyeye hürmetkârlık perdesi altında, biz hilâfeti tekrar isteriz, biz yeni kanunlar istemeyiz, bizce mecelle kâfidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler, biz sizi himaye edeceğiz; bizimle beraber olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in Fırkası hilâfeti lâğvetti. İslâmiyet’i rahne-dar ediyor. Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir, diye bağırmıyor muydu? Yeni fırkanın kullandığı formül, bu irticakârâne feryâdlarla dolu değildir denilebilir mi? Bakınız Efendiler, bu formül tarafdârlarından birinin daha çok evvel (10 Mart 1923 tarihinde) maslûb Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere: “Âlem-i İslâm’ın mâ-bihi’l-bekası olan esâsâta hücum” ediyorlar. “Bu husustaki teşrihatımızı arkadaşlara da okudum. Hepsinde tezyîd-i gayreti mûcib oldu.” “Garba temessül etmek, tarihimizi, medeniyetimizi kaybeylemek” i zarurî kılar. “… Hilâfet müessesesini yıkmak, lâ-dinî bir hükümet tesisini düşünmek, hep istikbâl-i İslâm’ı tehdit edecek âmilleri vücuda getirmekten başka bir netice veremez.” Efendiler, vakayi ve hâdisât dahi izhâr ve isbât etti ki “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” programı en hain dimağların mahsulüdür. Bu fırka, memlekette su-i kastçıların, mürtecilerin tahassungâhı, ümid-i istinâdı oldu. Haricî düşmanların, yeni Türk Devleti’ni, taze Türk Cumhuriyeti’ni mahvetmeye ma’tûf plânlarının sühûlet-i tatbikatına hizmete çalıştı. Tarih, (mürettep, umumî, irticaî) olan Şark İsyanı, esbâbını tetkik ve taharri ettiği zaman, onun mühim ve bâriz sebepleri meyânında “Terakkiperver Cumhuriyet Fırka”sının dinî mevâîdini ve şarka gönderdikleri kâtib-i mes’ûllerinin teşkilât ve tahrikâtını bulacaktır. Hatırat defterini (nafile ve teheccüd namazlarının) sevabından bâhis hadislerle dolduran, bu kâtib-i mes’ûl, şark vilâyetlerimizde tahrikât-ı diniyede bulunurken, fırkasının programını tatbik etmiyor muydu? Masum halka, beş vakit namazdan mâadâ, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat etmek, belki de ömründe namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu? Efendiler, yaptığımız inkılâbın vüs’at ve azameti karşısında, eski hurafat ve müessesatın birer birer sukutunu gören mutaassıp ve irticakâr anâsır, “efkâr ve i’tikadât-ı diniyeye hürmetkâr” olduğunu ilân eden bir fırkaya ve bâhusus bu fırkanın içinde isimleri şöhret bulmuş zevâta dört el ile sarılmaz mı? Yeni fırka yapan zevât bu hakikati müdrik değil midirler? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir suale verilmesi lâzım gelen cevap da hüsn-i niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler memleketi terakkiye îsâl edeceğim diye ortaya atılan bir fırka rüesâsı için mazeret teşkil edemez! Efendiler, yeni fırka, unvan ittihâz ettiği “Terakki” ve “Cumhuriyet” namlarının zıdd-ı tâmlarıyla inkişaf etmiştir. Bu fırkanın rüesâsı, hakikaten mürtecilere ümit ve kuvvet vermiştir. Buna misâl olarak arz edeyim: Ergani’de, usâtın valiliğini kabul eden maslûb Kadri, Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta: “Millet Meclisi’nde, Kâzım Karabekir Paşa’nın Fırkası, ahkâm-ı şer’iyeye riayetkâr ve dindardır. Bize müzaheret edeceklerine şüphe etmem. Hatta Şeyh Eyüp* nezdinde bulunan kâtib-i mes’ûlleri, fırkanın nizamnamesini getirmiştir..” diyor. Şeyh Eyüp de muhakemesi sırasında: “Dini kurtaracak yegâne fırkanın, Kâzım Karabekir Paşa’nın teşkil ettiği fırka olup, ahkâm-ı şer’iyeye riayet edileceğinin, fırka nizamnamesinde ilân edildiğini” söylemiştir. Efendiler, “Terakkiperver!” ve “Cumhuriyet” kelimelerini kullanarak, bize ve münevverân-ı millete karşı din bayrağını gizlemek tedbirinde bulunanlar, memlekette umumî irtica ve isyan yapmak için dahil ve hariçte tertipler ve teşvikler yapmakla meşgûl olanların mevcudiyetinden bihaber farz olunabilirler mi? Yeni fırkaya dahil olanların, tekmil azası mevzu-i bahis olmasa bile, dinî mevâîdi, muvaffakiyet için müessir-i âmil kabul eden ve buna dair formülü nizamnamelerine idhâl eden kimseler, memlekete müteveccih, şahıslarımıza müteveccih su-i kastlardan bihaber kabul edilemezler! İsyanın vukuundan aylarca mukaddem, memleketin şurasında burasında yapılan hafî ictimâlardan ve “Cemiyet-i Hafiye- i İslâmiye” teşkilâtından, İstanbul’da Nakşibendî meşayihinin yaptığı ictimâda, ihzâr edilecek kıyâma müzaheret vaad edildiğinden ve nihayet millî hudutlarımızın haricinde bulunup, Şark İsyanı’nı tahrik edenlerin beyannamelerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın Fırkası’ndan ümit ile bahsolunduğundan** haberdâr olmadıklarını farz edelim. Fakat Fethi Bey Hükümeti zamanında, bizzat Fethi Bey vasıtasıyla, kendilerine, fırkalarının muzır ve isyan ve irticaa müşevvik vaz’ ve mahiyetinde olduğu bildirildiği zaman olsun, hakikati mütâlaa ve müşahede etmeleri lâzım gelmez miydi? Hükümetin ve benim, pek hâlisâne olarak bu ihtaratımızdan sonra olsun hakikati anlamaları ve ona göre hareket eylemeleri icap ederdi. Onlar, bilakis bu defa da “efkâr ve i’tikadât-ı diniyeye riayetkârız” klişesini, büsbütün aksi manada tefsire kalkıştılar. Güya, ma’lûm formül ile nazarlarında, her dinin ve her din sâlikinin efkâr ve i’tikadâtına riayetkâr olduğunu ifade etmek… geniş hürriyetperver olduklarını anlatmak istiyorlarmış… Efendiler, bu tarz-ı harekete dürüst, samimî denemez! Politika âleminde, birçok oyunlar görülür. Fakat mukaddes bir mefkûrenin tecellisi olan Cumhuriyet-i idâreye, asrî harekete karşı cehil ve taassup ve her nev’î husûmet ayağa kalktığı zaman bilhassa terakkiperver ve Cumhuriyetçi olanların yeri, hakikî terakki ve Cumhuriyetçi olanların yanıdır. Yoksa mürtecilerin ümit ve faaliyet menbaı olan saf değil… Ne oldu Efendiler?! Hükümet ve Meclis, fevkalâde tedbirler almaya lüzum gördü. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkardı. İstiklâl Mahkemelerini faaliyete geçirdi. Ordunun sekiz dokuz seferber fırkasını, uzun müddet te’dîbata hasretti. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” denilen muzır teşekkül-i siyasîyi sed etti.”[/box]

Nutuk 18.Bölümün Günümüz Türkçesine Çevrilmiş Alternatif Metni

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve en hain kafaların eseri olan programı

[box type=”shadow” align=”aligncenter” class=”” width=””]Saygıdeğer Efendiler, «komplo» konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki safhasını anlatırken, önemsiz gibi sayılabilecek bazı ayrıntılar üzerinde durdum. Bunda beni haklı bulacağınızı umarım. Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman bu gensoru önergesi ile sorguya çekilebilir. Bir gensoruya bu kadar önem vermek doğru mudur? Arz etmeliyim ki, söz konusu olan gensoru normal bir gensoru değildi. Hazırlanan komplonun özel bir safhasıydı. Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler. Bilindiği üzere «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» (227) diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar. «Cumhuriyet» kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye «Cumhuriyet» ve hem de «Terakkiperver Cumhuriyet» adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir. Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları bu parti «Muhafazakâr» adı altında ortaya çıkmış olsaydı, belki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları elbette doğru değildi. «Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır» ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyiniyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi: Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, din! bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet’e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: «Biz Hilâfet’i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi Hilâfet’i kaldırdı. İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir» diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi? Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce (10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız: «İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar.» «Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdı.» «Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi» zarurî kılar. «… Hilâfet’i yıkmak, lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.» Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti ki, «Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası» nın programı en hain kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk Devleti’ni körpe Türk Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedef alan plânlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih, (gizli maksatlarla hazırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» nın dinî konularda verdiği sözleri, doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır. Hatıra defterini «fazladan ve gece kılınan namazlar (228)» ın sevabını anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor muydu? Mâsum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu? Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında, eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici unsurlar, «dinî düşünce ve inançlara saygılı» olduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler bu gerçeği kavramış değiller midir? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyiniyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz! Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği «Terakki» ve «Cumhuriyet» kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve kuvvet vermiştir. Buna örnek olarak arz edeyim: Ergani’de, âsîlerin valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan Kadri, Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta: «Millet Meclisi’nde, Kâzım Karabekir Paşa’nın partisi, şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize yardımcı olacaklarına şüphe etmem. Hattâ, Şeyh Eyüp’ün(*) yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir…» diyor. Şeyh Eyüp de yargılanması sırasında: «Dini kurtaracak tek partinin, Kâzım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olup, şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini» söylemiştir. Efendiler, «Terakkiperver» ve «Cumhuriyet» kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin bütün üyeleri söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlerden habersiz oldukları kabul edilemez! Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, Cemiyet-i Hafiye-i İslâmiye» (229) teşkilâtından, İstanbul’da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını kışkırtanların bildirilerinde (*), Kâzım Karabekir Paşa’nın partisinden ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim. Ancak, Bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim tertemiz düşüncelerle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defa da «dinî düşünce ve inançlara saygılıyız» sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek… geniş ölçüde hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış… Efendiler, böyle bir tutuma dürüst ve samimidir denemez! Politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Fakat, kutsal bir ülkünün kendini ortaya koyduğu Cumhuriyet rejimine, çağdaş yenileşmeye karşı, cahillik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman, özellikle yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçekten yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yanıdır. Yoksa gericilerin ümit ve faaliyet kaynağı olan saf değil… Ne oldu Efendiler? Hükümet ve Meclis olağanüstü tedbirler almayı gerekli gördü. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu (230) çıkardı. İstiklâl Mahkemeleri’ni kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz dokuz tümenini, uzun zaman isyanı bastırmak üzere görevlendirdi. «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» denilen zararlı siyasî kuruluşu kapattı.”[/box]

Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi

0
Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi
Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi

Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi, 20 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipleri Birliği II. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda kabul edilen mesleki etik kurallarındandır.

Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi

Çalışma hakkı en temel insan haklarından biridir. Bu hak tek başına bir anlam ifade etmeyeceği gibi, diğer temel haklardan olan yaşam hakkının özünü ihlal etmeyen sağlıklı ve güvenli bir iş ortamlarının sağlanmasıyla mümkün kılınabilir.

Sağlıklı ve güvenli ortamlarda yaşama her bireyin temel hakkı olduğuna göre çalışma hakkının kullanımı sırasında işyerlerinin, çalışanların beden bütünlüğünü ve sağlığını bozacak etmenlerden arındırılması esastır. Bu nedenle çalışanların sağlığının korunması kamusal bir alandır ve kamusal bir örgütlenme modeliyle bu alanın yapılandırılması gerekmektedir.

Çalışanların sağlık ve güvenliğinden devlet asli sorumludur. İş yaşamında devlet, çalışanlar, işverenler ve sendikalar ile birlikte işyeri hekimleri – iş güvenliği mühendisleri ve onların meslek örgütleri bu alanın sosyal taraflarıdır. Bu nedenle çalışanların sağlığının korunması, gözetilmesi ve geliştirilmesinde işyeri hekiminin önemli sorumlulukları bulunmaktadır.

Türk Tabipleri Birliği çalışanların sağlığının korunmasında aşağıdaki ilkeleri benimser ve kabul eder.
I. Çalışanların Sağlığına İlişkin Hekim Sorumluluğu

• İşyeri hekimleri mesleki bağımsızlıklarını korumakla yükümlüdür.

• İşyeri hekimi, kendi alanı ile ilgili disiplinlerden gelen çalışanlarla ekip halinde çalışmalıdır.

• İşyeri hekimi, yargı tarafından istenmedikçe, halk sağlığı açısından bildirimi zorunlu olmadıkça ya da bireyin kendi isteği olmadıkça tüm bireysel tıbbi bilgileri gizli tutmalıdır.

• İşyeri hekiminin öncelikli sorumluluğu üretimin verimliğinin artırılması değil, çalışanların sağlığının korunmasıdır

• İşyeri hekimlerinin çalışanların sağlığını tehdit eden riskleri öncelikle öncelikle saptama yükümlülüğü vardır.

• İşyeri hekimi, koruyucu hizmetleri önde tutar, bu hizmetlere yönelik çalışanların sağlık gözetimlerini yapar, risk gruplarını öncelikle gözetir ve ayrıca gerektiğinde tedavi ve rehabilite edici hizmetleri yürütür.

• İşyeri hekimi, işyeri sağlık hizmetlerini yürütürken hem ekip çalışanlarını hem de işçi ve işverenleri bilgilendirerek önerileri alır ve katılımlarını sağlar.

• İşyeri sağlık gözetimlerini yürütmekte olan işyeri hekimi; işçi sağlığı iş güvenliği alanında bilimsel, mesleki ve teknik gelişmeleri takip etmek ve bu alandaki bilgi ve görgüsünü artırarak sürekli eğitimleri izlemekle yükümlüdür.

• İşyeri hekimlerinin çalışma ortam ve koşullarının gözetilmesi ve iyileştirilmesiyle ilgili iş kazası ve meslek hastalıklarını önleme sorumluluğu vardır.

• İşyeri hekimleri, olumsuz çalışma koşulları ile ortamlarını ve meslek hastalıklarını hem çalışanlara hem de ilgili taraflara duyurmak ve bilgilendirmekle yükümlüdür.ak

• İşyeri sağlık birimi hizmetlerini yürütmekte olan ya da bu hizmetler için aday olan hekimler, birbirleriyle olan ilişkilerinde meslek ahlakı kurallarına uymakla yükümlüdürler.

• İşyeri hekimleri, mesleki değerleri ve özlük haklarını korumak için örgütlü olmalıdırlar.

II. Çalışanların Sağlığına İlişkin Tarafların Sorumluluğu

• Her çalışanın işyeri sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı vardır. Devlet bu hakkın kullanılmasını gözetmek ve denetlemekle yükümlüdür.

• İşyeri hekimlerinin mesleki bağımsızlıklarının korunması ve sürdürülmesinde devletin, meslek örgütlerinin, çalışanlar ile işverenlerin sendikalarının sorumluluğu vardır.

• Devlet, işçi, işverenler ve sendikaları; işyeri sağlık hizmetlerini bir ekip anlayışı ve örgütlenmesiyle yürütülmesi için gerekli ortamı sağlar.

• Bir başka işçinin sağlığını ve yaşamını tehlikeye sokmamak koşuluyla hekimler ile çalışanlar arasındaki bilgilerin saklanması zorunluluğuna işverenler uyarlar.

• İşverenler çalışanların sağlığını tehdit eden riskleri saptamak amacıyla gerekli çalışmaları yapar, Malzeme Güvenlik Bilgi Formları’nın eksiksiz bulundurulmasını sağlar, çevresel ölçümleri yapar ve bunlarla ilgili örgütlenmeleri oluşturur.

• İşverenler, çalışanların sağlık gözetimleriyle ilgili gerekli laboratuvar tetkiklerini yaptırmakla yükümlüdür.

• İşçi ve işverenlerin; önerileriyle işyeri sağlık hizmetleri sürecine aktif katılımları sağlanır, bu hizmetlere katkı veren çalışanlar işveren tarafından herhangi bir hak kaybına uğratılamaz.

• İşverenler, işyeri hekimlerinin mesleki gelişimlerini ve sürekli eğitimlerini sağlamakla yükümlüdür.

• İşverenler, çalışanların sağlığının gözetilmesi, korunması ve geliştirilmesi ile iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi için bütün önlemleri alırlar.

• İşverenler olumsuz çalışma koşulları ve ortamları ile meslek hastalıklarını ilgili taraflara bildirmelerinden dolayı işyeri hekimlerine herhangi bir yaptırım uygulamamalı, hak kaybına uğratmamalıdır.

• Devlet ve işverenler işyeri hekimlerinin asgari çalışma standartlarını korur ve gözetir.

• Devlet, çalışan sağlığını tehdit eden; kuralsızlaştırma, esnekleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırmasıyla birlikte işyeri hekimlerinin mesleki değerlerinin erozyonuna yol açan koşulları ortadan kaldırmakla yükümlüdür.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi

0
ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

İş ve İşçi Bulma Kurumu-1946
ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim kurulu tarafından Sanfransisko’ya davet edilerek orada 17 Haziran 1948 de otuz birinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,

Toplantı gündeminin dördüncü maddesine dahil bulunan İş ve İşçi Bulma Servisi kurulması meselesine dair muhtelif tekliflerin kabulüne,

Bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

1948 yılı Temmuz ayının dokuzuncu günü, İş ve İşçi Bulma Servisi hakkında 1948 sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte olduğu Milletlerarası Çalışma Teşkilatının her üyesi; bir amme ve parasız İş ve İşçi Bulma Servisi bulundurmalı veya bulundurulmasını sağlamalıdır.

İş ve İşçi Bulma Servisinin esas görevi icap ettiği takdirde ilgili diğer amme teşekkülleri ve hususi teşekküllerle işbirliği yaparak tam çalışmanın sağlanmasına ve idamesine müstahsil kaynakların geliştirilmesine ve bunlardan istifade edilmesine matuf milli programın ayrılmaz bir parçası olarak, iş piyasasını mümkün mertebe en iyi şekilde teşkilatlandırmayı gerçekleştirmek olmalıdır.

MADDE 2

İş ve İşçi Bulma Servisi, milli bir makamın denetimi altında milli bir iş ve işçi bulma büroları teşkilatından terekküp etmelidir.

MADDE 3

Bu teşkilat, memleketin her coğrafi bölgesinde hizmet etmeye yetecek sayıda işveren ve işçiler için elverişli yerlerde mahalli bürolardan ve lüzumu halinde bölge ve bürolarından mürekkep bir şebekeyi ihtiva etmelidir.

Şebeke Teşkilatı;

Aşağıdaki hallerde genel bir incelemeye tabi tutulmalıdır ;

İktisadi faaliyetin ve faal nüfusun dağılış tarzında mühim değişiklikler vuku bulduğunda,

Yetkili makam, bir deneme devresi zarfında elde edilen tecrübe hakkında bir takdirde bulunabilmek için, şebeke teşkilatını yeniden gözden geçirmeyi münasip gördüğünde ,

Böyle bir incelemenin lüzumlu kıldığı hallerde tadil edilmelidir.

MADDE 4

İş ve İşçi Bulma Servisinin kurulma ve işlemesinde İş ve İşçi Bulma servisi politikasının gelişmesinde işverenler ve işçiler temsilcilerinin işbirliğinin sağlanması için, danışma komisyonları vasıtasıyla münasip tedbirler alınmalıdır.

Bu tedbirler, bir veya daha fazla milli danışma komisyonlarıyla, lüzumlu hallerde, bölge komisyonlarının ve mahalli komisyonların kurulmasını derpiş etmelidir.

Bu komisyonlardaki işveren ve işçi temsilcileri, şayet mevcut iseler, işverenleri ve işçileri temsil eden teşekküllere danışıldıktan sonra, eşit sayıda tayin olunmalıdır.

MADDE 5

İş ve İşçi Bulma Servisinin, işçilerin mevcut işlere sevki hususundaki genel politikası, 4 üncü maddede derpiş olunan danışma komisyonları vasıtasıyla işverenlerin ve işçilerin temsilcilerine danışıldıktan sonra tesbit edilmelidir.

MADDE 6

İş ve İşçi Bulma Servisi, işçilerin müessir bir şekilde tedarikini ve işe yerleştirilmesini sağlayacak tarzda teşkilatlandırılmalıdır. Servis, bu maksatla, şu hususları yerine getirmelidir:

Elverişli bir iş bulabilmek için işçilere ve müesseselerine, uygun işçi bulabilmek için de işverenlere yardım etmek ve bilhassa milli ölçüde tesbit olunan hükümler uyarınca;

İş talebinde bulunanları tescil ve bunların mesleki vasıflarını, tecrübe ve arzularını not etmek, işe konulmaları için onlara sualler sormak, icap ederse, bedeni ve mesleki kabiliyetlerini yoklamak, mahal varsa mesleki yöneltme, mesleki yetişme veya yeniden mesleki intibak hususlarında onlara yardımda bulunmak,

İşverenlerden, servise haber verdikleri münhallere ve bu münhallere almak üzere aradıkları işçilerin haiz bulunmaları icap eden şartlara dair sarih malumat elde etmek,

İstenilen bedeni ve mesleki kabiliyeti haiz talipleri münhal işlere sevk etmek,

Kendisine ilk defa danışılan büro, tâlipleri uygun şekilde işe yerleştirecek, yahut boş yerleri uygun şekilde doldurabilecek durumda bulunmadığı veya daha başka olayların lüzumlu kıldığı hallerde, iş arz ve taleplerini bir bürodan başka bir büroya havale etmek suretiyle işleri düzenlemek,

Aşağıdaki hususların sağlanması için münasip tedbirler almak ;

İş arzını muhtelif mesleklerdeki iş imkanlarına göre ayarlamak maksadıyla meslekler arasında seyyaliyeti kolaylaştırmak,

İşçilerin uygun iş imkanları bulunan bölgelere nakillerine yardım maksadıyla coğrafi seyyaliyeti kolaylaştırmak,

İşçi arz ve talebindeki mahalli ve geçici dengesizliği giderme çaresi olarak, işçilerin bir bölgeden diğerine geçici şekilde nakillerini kolaylaştırmak ,

İşçilerin bir memleketten diğerine, ilgili hükümetlerce tasvip olunacak hareketlerini kolaylaştırmak,

İcap ederse, diğer makamlara işverenler ve işçi sendikalarıyla işbirliği yaparak, gerek bütün memleketteki, gerek muhtelif sanayi, meslek ve bölgelerdeki iş piyasası durumu hakkında mevcut bütün malumatı toplayıp tahlil etmek ve bu malumatı, sistemli olarak ve süratle ilgili amme makamlarıyla işveren ve işçi teşekküllerinin ve umumun emrine hazır bulundurmak,

İşsizlik sigortası ve yardımı dairesinde ve işsizlere yardımı istihdaf eden diğer tedbirlerin uygulanmasında işbirliği yapmak,

Lüzumu halinde, müsait bir çalıştırma durumunun sağlanmasına matuf sosyal ve ekonomik planların hazırlanmasında diğer amme teşekküllerine ve hususi teşekküllere yardıra etmek.

MADDE 7

Aşağıdaki hususlar için tedbirler alınmalıdır;

Tarım ve ihtisasın faydalı olabileceği herhangi diğer bir faaliyet kolu için, muhtelif iş ve işçi bulma büroları dahilinde meslek ve sanayi itibari ile ihtisas bölümlerinin bulunmasını kolaylaştırmak;

Sakat şahıslar gibi, iş için müracaat eden muayyen işçi kategorilerinin ihtiyaçlarına memnuniyet verici bir şekilde cevap vermek.

MADDE 8

İş ve İşçi Bulma ve Mesleki Yöneltme Servislerinin çerçevesi içinde gençler için özel tedbirler alınmalı ve geliştirilmelidir.

MADDE 9

İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, kendilerinin her türlü hükümet değişikliklerine ve yolsuzluk harici tesirlere tabi olmamalarını ve servisin ihtiyaçlarının icapları hariç, memuriyette istikrarlarını sağlayacak bir statü ve hizmet şartlarından faydalanan amme memurlarından teşekkül etmelidir.

Milli mevzuatın, amme hizmetine alınacak memurlar hakkında derpiş ettiği şartlar mahfuz kalmak kaydıyla, İş ve İşçi Bulma Servisinin personeli, yalnız bir adaydan göreceği görevi yerine getirmek için aranılan ehliyet gözönünde tutularak tayin edilmelidir.

Bu ehliyetlerin tahkiki yolları yetkili makam tarafından tayin olunmalıdır.

İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, görevlerini ifa edebilmeleri için münasip şekilde yetiştirilmelidir.

MADDE 10

İş ve İşçi Bulma Servisi ve icap ederse diğer amme makamları, işverenlerin ve işçilerin teşekkülleri ve diğer ilgili teşekküllerle işbirliği halinde, işverenlerle işçilerin ihtiyari esas üzerinde İş ve İşçi Bulma Servisinin imkanlarından istifade etmelerini teşvik etmek için mümkün olan bütün tedbirleri almalıdırlar.

MADDE 11

Yetkili makamlar, amme İş ve İşçi Bulma Servisiyle, kazanç gayesi takip etmeyen hususi iş ve işçi bulma büroları arasında müessir bir işbirliği sağlamak için lüzumlu her türlü tedbirler almalıdırlar.

MADDE 12

Bir üyenin ülkesi geniş bölgeleri ihtiva edip de bu bölgelerdeki nüfusun dağınıklığı veya gelişme safhası dolayısıyla yetkili makam, bu sözleşme hükümlerinin buralarda uygulanmasının kabil olmayacağını mülahaza ettiği takdirde, adı geçen makam, bu bölgeleri bu Sözleşmenin uygulanmasından ya tamamıyla veyahut muayyen işletmeler veya işler hakkında münasip göreceği istisnalar kabul etmek suretiyle kısmen muaf tutabilir.

Her üye, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 22 nci maddesi gereğince bu sözleşmenin uygulanmasına dair vereceği ilk yıllık raporunda; hakkında bu madde hükümlerine müracaat niyetinde olduğu bölgeleri ve bu hükümlere müracaat niyetinde olmasının sebeplerini göstermelidir. Hiçbir üye daha sonra, bu suretle göstermiş bulunduğu bölgelerden maadası için bu madde hükümlerine müracaat edemez.

Bu madde hükümlerine müracaat eden her üye, müteakip yıllık raporlarında, hangi bölgeler için bu madde hükümlerine müracaat hakkından vazgeçtiğini göstermelidir.

MADDE 13

Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 1946 yılında tadil edilen metninin 35 inci maddesinde zikrolunan ülkeler hususunda, bu suretle tadil edilmiş olan adı geçen maddenin 4 ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler hariç, bu sözleşmeyi onayan her teşkilat üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir beyanı Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, onamasından sonra mümkün olan en kısa müddet içinde göndermelidir;

Haklarında sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler,

Haklarında sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu,

Haklarında sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri,

Haklarında kararını sonraya bıraktığı ülkeler.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde zikrolunan taahhütler onamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve aynı sonuçları doğuracaktır.

Her üye, bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazı kayıtların hepsinden yahut bir kısmından yeni bir beyan ile vazgeçebilecektir.

Her üye l7 inci madde hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki durumu bildiren yeni bir beyan gönderebilecektir.

MADDE 14

Bu sözleşme konusuna dahil bulunan meseleler, anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman, o ülkenin milletlerarası münasebetlerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle mutabık olarak, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, o ülke adına bu Sözleşmedeki vecibeleri kabul ettiğine dair bir beyan gönderebilecektir.

Bu Sözleşme’deki vecibelerin kabulü hakkındaki bir beyan Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne ;

Müşterek otoriteler altında bulunan bir üye için iki veya daha fazla teşkilat üyesi,

Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri yahut o ülke hakkında yürürlükte olan herhangi diğer bir hüküm gereğince o ülkenin idaresinden sorumlu bulunan milletlerarası her makam tarafından gönderilebilir.

Bu maddenin yukarıdaki paragrafları hükümleri uyarınca Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi yoksa değişiklik yapılmadan mı yapılacağını bildirmelidir; beyan sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulandığını bildirdiği zaman adı geçen değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu belirtmelidir.

İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam, daha evvelki bir beyanda bildirilen değişikliği ileri sürmek hakkından, daha sonraki bir beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilecektir.

İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam 17 nci madde hükümlerine uygun olarak, sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında, Genel Müdüre daha evvelki bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve bu sözleşmenin uygulanması hususundaki durumu belirten yeni bir beyan gönderebilecektir.

MADDE 15

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 16

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil edilmesi tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, bu sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescilinden itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 17

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu, ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada yazılı on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 18

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama, beyan ve fesihlerin tescil edildiklerini, Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, kendisine gönderilen sözleşme’nin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 19

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, tescil etmiş olduğu bütün onama, beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 inci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 20

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren her on yıllık bir devre sonunda, Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu bu Sözleşmenin, uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi keyfiyetinin konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 21

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme başkaca hükümleri ihtiva eylemediği takdirde;

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 17 nci madde nazara alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve doğrudan doğruya feshini tazammum edecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onamasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.

MADDE 22

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.

17 Haziran – Hukuk Takvimi

0
17 Haziran - Hukuk Takvimi

17 Haziran – Hukuk Takvimi

İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights)

224  Roma İmparatoru Konstantin, dul ve yetimler için himaye yasası çıkardı.
1628

İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights), 17 Haziran 1628 tarihinde ilan edildi. Bildirge, I.Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusundaki fikirlerin yaygınlaşması sonucunda tepki olarak ortaya çıktı ve Kral Charles’in bu düşüncesine direniş gösterilerek Bildirge krala kabul ettirildi.

Kral I. Charles 19 Kasım 1600 tarihinde doğmuş, 30 Ocak 1649 tarihinde ölmüştür. 27 Mart 1625 tarihinden 1649 yılında idam edilene kadar İskoçya Krallığı ve İngiltere ile İrlanda krallıklarını yönetmiştir.

1641 Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, İran lehine bölücü ve yıkıcı propaganda yaptığı iddiasıyla Sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.
1878

Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne, Birinci Meşrutiyetin ve Kanunu Esasinin ilanının hemen ardından 7 Kasım 1878 tarihinde kuruldu. Sultanahmet ve Ayasofya Camileri arasında, Adliye Nezareti’nin bahçesindeki binası iki yıl içinde inşa edildi ve 17 Haziran 1880 Perşembe günü eğitime başladı. Türkiye’deki modern hukuk eğitiminin ve hukuk fakültelerinin temeli bu okul ile atıldı. Bu okulun arından Selânik, Konya, Bağdat, Beyrut ve Ankara hukuk mektepleri açıldı. Mekteb-i Hukuk’un mirası İstanbul Hukuk Fakültesi’nde devam etti.

1898 Atatürk’ün eşi, hukukçu ve Türk Modernleşmesinin sembollerinden olan Latife Hanım, (Uşaklıgil) doğdu. (Ölümü:1975)
1925

Kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü kabul edildi

1926

Kadıköy Su Şirketi devletleştirildi. “Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme 1927 de imzalandı.

1939

Fransa’da Giyotin‘le “halka açık” son infaz, Versay şehrinde Saint-Pierre Hapishanesi’nin (şimdiki Adalet Sarayı) dışında gerçekleştirildi. Giyotinle son idam ise, 10 Eylül 1977‘de yapıldı.

1942

Mısırlı hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed el-Baradey doğdu. Hukuk eğitimini Kahire Üniversitesi’nde 1962’de tamamladıktan sonra New York Üniversitesi’nde uluslararası hukuk doktorası yaptı. Doktora eğitimi sürerken, 1964’te BM‘de Mısır Daimi Temsilciliği’nde görev yapmaya başladı. 1980’de diplomatlık görevini bırakarak Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nde Uluslararası Hukuk Programı’nı yönetti. 1997’de, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu(UAEA) Başkanlığını üstlendi. Mısır’ın geçici Cumhurbaşkanı yardımcısı seçildi ancak görevinden istifa etti. Haziran’daki 2013 Mısır Askerî darbesi sonrasında hakkında vatana ihanet suçlaması ile dava açıldı.

1944

Macar siyasetçi ve hukukçu Dénes Berinkey öldü. (Doğumu: 1871) Berinkey, Mihály Károlyi döneminde iki ay Macaristan Krallığı başbakanı olarak da görev yaptı.

1944 İzlanda, Danimarka’dan ayrıldı ve cumhuriyet ilan etti
1946

Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi, İstanbul’da kuruldu. Etem Ruhi Balkan, Selahattin Yorulmazoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Necmeddin Deliorman, İrfan Recep Nayal, Ali Esenkova ve İbrahim Tokay kurucular arasında yer alan isimlerdi.

1948

ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edildi. Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

1948

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi.  Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi.

1952

Türkiye Sosyalist Partisi 17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatıldı.

1964

ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi. Türkiye tarafından 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.

1972 ABD’de  Watergate skandalı patladı.
1972 Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşmenin Onaylanması Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı, Resmi Gazetenin 17 Haziran 1972 tarihli sayısında yayınlandı. Karar 3 Mayıs 1972 tarihinde kabul edilmişti.
1994

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ilan edilen Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü kutlanmaya başlandı.

1999 ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edilen sözleşme 27 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2000 BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı. Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmış, 27. Maddesi uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesini 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır.
2019

Mısır eski cumhurbaşkanı ve hukukçu Muhammed Mursi öldü. (Doğumu: 1951)  Askeri darbe sonucunda görevden alınan ve hapse atılan Mursi’nin insanlık dışı tutukluluk koşullarında kalması insan hakları örgütleri tarafından eleştirildi. Mısır devlet raporlarına göre, 17 Haziran 2019’da, yargılandığı sırada duruşmada bilincini kaybettikten sonra hastanede öldü. Öldüğü gün, yargılandığı, başka davalardan aldığı 45 yıl hapis cezası onanmıştı. 

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi

 

17 Haziran – Hukuk Takvimi

Dil ve Hukuk

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

DİL VE HUKUK / Vedat Ahsen Coşar

Hepimizin bildiği üzere dil bir iletişim aracıdır, bu bağlamda dil, sosyal işlevi itibariyle insanlar arasında haberleşmeyi ve yanı sıra duygu, düşünce ve istekleri aktarmayı sağlar. Zira insanlar haberleşmelerini, duygu, düşünce ve isteklerini aktarmayı sadece konuşarak veya yazarak yaparlar. Toplumun ortak ürünü olan bilgi birikimi, edebiyat ve kültür, dil sayesinde oluştuğu gibi milli kimlikte sadece dil sayesinde oluşur.

Diğer taraftan toplumun inşasında, yaşamasında, korunmasında ve değişmesinde araçsal önemi ve değeri olan, insanın toplum içindeki davranış kalıplarını belirleyen hukukun en önde gelen özelliği ise normatif olması, yani normlardan oluşmasıdır.

Buna göre hukuk düzeninin temelini oluşturan normlar, bir yandan hukuki kurumları düzenlerken, diğer yandan hukukun zorlayıcı niteliğinin, yani hukuka itaatin gerçekleşmesini sağlamaya yarayan yaptırımları içerirler.

Hukuk normunun konulmasında, bu norma uyulmasında ve bu normun bir yargı organı tarafından verilen hüküm yoluyla uygulanmasında karşılaşılan önemli sorunlardan birisi de normun anlaşılabilir olmasıdır.

Normun anlaşılabilir olması veya “anlaşılabilir hukuk” denildiğinde ilk aklımıza gelen şey hiç kuşkusuz dildir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmalarının aracı olan gündelik dilin yanı sıra ve diğer bütün bilim dallarında olduğu gibi hukuk biliminin de adına yasa dili veya hukuk dili denilen kendisine ait ve özgü bir dili vardır.

Her ne kadar dil felsefesi tanımlarla ilgili olmayıp daha çok kavramların ve kurumların tipik kullanılmalarında sahip oldukları anlamlarla ilgili ise de, ortak kullanımın kendisi, anlamlılığın ölçütü olması nedeniyle dilsel formülasyonların hukukta çok fazla çeşitliliği vardır.

Onun için burada vurgu, sözcüklerin tanımına yönelik sorundan daha çok, son derece karmaşık olan anahtar kavramların tipik cümlelerdeki kullanımının açıklanması üzerinde yoğunlaşır. Buna göre, linguistik analiz, bir yandan hukuka ilişkin ortak dildeki ifadelerin baskın niteliği olan bilmecemsi özelliklerin bir kısmını çözmekten, diğer yandan da gündelik dili anlamlılığın temeli olarak almaktan oluşur.

Eğer bu tespite linguistik analiz bağlamında bir ekleme veya katkı yapmak gerekirse, Türkiye’deki hukuk/yasa dilinin, en az diğer ülkelerin hukuk/yasa dilleri kadar gündelik dilden farklı bir sözlüksel yapıya sahip olduğunu ifade etmek gerekir.

Burada ve yeri gelmiş iken kimi dil bilimcilerin ve hukukçuların işaret ettiği bir inceliğe, bir nüansa vurgu yapmak gerekir ise, bu incelik, bu nüans, hukuk dili ile yasa dilinin farklılığı veya farklı olması gerektiği noktasıdır. Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, hukuk dili yasa dilini de içeren, ancak ondan farklı olarak hukuk uygulaması ve öğretisinde kullanılan dili de kapsayan son derece geniş bir alana sahiptir.

Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dil Bilimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Sayın Işıl Özyıldırım’ın, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi’nin cilt 16, sayı 1, sayfa 89-114’de yayınlanan “Türk Yasa Dili” başlıklı makalesinde işaret ettiği üzere; Türkiye yasa dilinin sözcük düzeyindeki en çarpıcı özellikleri – yeni yasalarda ve yargı kararlarında bu nitelikteki sözcüklerin sayısı önemli ölçüde azalmış olmakla birlikte – Arapça ve Farsçadan alınan ve hukuk ile yasa dilini gündelik dilden koparan “ferağ-takyid-nizamname-sarahaten-ruzname” gibi ödünç sözcüklerin fazlalığı: “kaza-tasarruf-kabahat-sabit” gibi gündelik dilde belli bir anlam yüküyle ve sıkça kullandığımız kimi sözcüklerin hukukta ve yasada başka anlamlarda kullanılması: “Kamu-Amme/Veya-Yahut-Veyahut/Şahıs-Kişi/Azami-En Çok” gibi Türkçe, Arapça ve Farsça eş anlamlı sözcüklerin varlığı: “Herkes-Her kimse-Bir kimse-Her şahıs, Her kim-Hiç kimse” gibi özne durumundaki kişisiz ve kapsamlı sözcüklerin kullanılması: “Her doğum bir ay içinde nüfus memuruna bildirilir”, “Bu görevler meslekten yargıç ve savcılar eliyle yürütülür” gibi dikkati, kişisiz olan özneden daha çok yapılan eylem üzerinde yoğunlaştıran pasif tümceler ile “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” örneğinde olduğu gibi olumsuz tümcelerin çokluğudur.

Bütün bu örneklerin de gösterdiği üzere, gündelik dil ile yasa ve hukuk dili arasında ciddi bir farklılık, önemli ölçüde bir kopukluk vardır. O nedenle, günümüzdeki içeriği, üslubu ve işleyişi bağlamında yasa ve hukuk dilinin kendisine özgü amacı, işlevi ve kullanımıyla, anlaşılabilir olması, kimi zaman son derece düşük, gündelik dilden uzak yapısıyla özel ve gerçekten değişik bir dil örneği oluşturduğunu ifade etmek pek yanlış olmasa gerekir.

Bu doğru mudur? Ya da bu böyle mi olmalıdır? Bu soruların yanıtı konusunda birbiriyle çatışan iki görüş vardır: Bunlardan birincisi “hukukun ve yasanın kendisine özgü bir dili olmalıdır” derken, ikincisi “hukukun ve yasanın kendisine özgü bir dilinin olmamasını, gündelik dille bir farkının bulunmamasını, bu bağlamda hukuk ve yasa dilinin hemen herkes tarafından anlaşılabilecek kadar açık ve sade olması gerektiğini” savunur.

Aksine görüşlere de saygı duymakla birlikte, kanımızca, hukuk ve yasa dilini birbirinden ayırmanın daha doğru bir yaklaşım olacağı hususudur. Bu cümleden olarak hukukçular, hukukla ilgili olarak yazdıkları kitaplarda, makalelerde, eleştirilerde hukuk biliminin sınırları içerisinde ve onun gerektirdiği teknik bir dili, yani, hukuk dilini elbette kullanabilirler. Esasen buna hakları da vardır. Kaldı ki hukukun kendisine özgü, teknik ve bilimsel bir dilinin olması hem hukuk biliminin hem de hukuk kültürünün gereğidir.

Ama mademki “yasayı bilmemek mazeret sayılmıyor”, o halde ve mutlaka yasa dilinin, yargı kararları dilinin, ortalama yurdum insanı tarafından anlaşılabilecek kadar açık, yalın, sade ve gündelik dile uygun olması gerekir.

Bu, yurttaşların haklarını anlamaları, haklarının takipçisi olmalarını kolaylaştıracağı gibi, hukuk kültürünün yerleşmesine, içselleştirilmesine ve sonuç itibarı ile toplumda bir hukuka aidiyet bilincinin yerleşmesine de katkı yapacaktır. Aksine uygulama yurttaşı kendi diline yabancılaştıracağı gibi hukuka da yurttaşa yabancılaştıracaktır.

Yasa dilinin açık, sade ve anlaşılabilir olması, sadece yurttaşlar yönünden değil, uygulamanın içinde olan yargıçlar, avukatlar, savcılar için de yararlı ve gereklidir. Zira yasanın açık, sade ve anlaşılır olması durumunda, karar verecek olan yargıcın olayı nitelendirmesi kolay olacağı gibi, her zaman için öznelliği içinde barındıran ve o nedenle kişisel, keyfi ve dolayısıyla tehlikeli olan yorumlamaya da çok fazla gereksinme olmayacaktır. Böylece hukuktan beklenen adil sonuca ulaşmak hem mümkün ve hem de daha kolay olacaktır.

Kuşkusuz bu konuda en önemli görev yasa koyucuya düşmektedir. O halde yasa koyucunun, yasanın yapımında esas aldığı iradeyi hiçbir insani yoruma yer bırakmadan yasa diline sade, açık, anlaşılabilir biçimde yerleştirmesi, bu konuda hem dil bilimcilerden ve hem de yetkin hukukçulardan yararlanması gerekir.

Sonuç itibarı ile devletin yasa dili hem “mülkün/devletin temeli olan adaleti” hem de bu adalet anlayışının kolayca ve herkes tarafından anlaşılmasını sağlayacak kadar açık ve sade olmalıdır.

Yargıçların, savcıların ve özellikle avukatların düşüncelerini ve hissettiklerini iyi ifade edebilmeleri için kelime dağarcıklarının zengin, entelektüel alt yapılarının sağlam olması gerekir. Bu ise ancak bu meslek mensuplarının kendi dillerine egemen olmalarıyla mümkün-dür. Bunlar iyi hukukçu, iyi yargıç, iyi avukat, iyi savcı olmanın, yasaları gerek sözel gerekse tarihi ve özellikle amaçsal yönden doğru yorumlayabilmenin, somut olaya uygulayabilmenin olmazsa olmaz koşullarıdır. Bu ise, ancak yargıçların, avukatların, savcıların felsefeye, edebiyata, edebi eserlere, sanat eserlerine, felsefi esrlere ilgi göstermeleriyle, bunları okumalarıyla, izlemeleriyle, seyretmeleriyle mümkündür.

Bu bağlamda demek gerekir ki, okuyan, edebi eserlere, felsefi eserlere, sanat eserlerine ilgi duyan bir yargıç, bir savcı ve bir avukat, bu eserlerde ortaya konulan hayatları, bu hayatların sahibi olan insanları, bu insanların edebiyatta tematize edilen dramlarını, trajedilerini çok daha yakından görmek, tanımak imkanını bulabilir, edebiyat aracılığıyla empati ve sempati yeteneğini geliştirebilir, hukukun en önemli idesi ve amacı olan adaletin gerçekleşmesine katkı yapabilir.

İnsan okur’ Neden okur? Farkında olmak için, farkında olduğunun farkında olmak için okur. Okuması gerekir. Aydınlanmak için okur. Okuması gerekir. Bilgi ve fikir sahibi olmak için okur. Okuması gerekir. Kişisel gelişimini sağlamak için okur. Okuması gerekir. Ama hukukçular, özellikle avukatlar, yargıçlar, savcılar daha fazla okur. Daha fazla okumaları gerekir. Aksi halde Shakespeare’in söylediği gibi ‘kelimeleri kıt olur, kıt olduğu için de kelimeler nadiren boşa harcanır.

Hukukta ve yargılama faaliyetinde, kelimelerin kıt olması, beraberinde çok fazla düşünmemeyi, yargıcın kararına, savcının iddianamesine ve mütalaasına, avukatın savunmasına ve dilekçelerine ilişkin ifadelerine zafiyet olarak yansır. Bu zafiyet ise, hukukun olumlu yönde gelişmesine, ilerlemesine engel olur, yargı kararlarını isabetli, vicdani ve tatmin edici olmaktan uzaklaştırır.

Okuma kültürünün, terbiyesinin, alışkanlığının kazanılmasında ailenin, okulların önemi büyüktür. Ama eğitim, öğrenim sadece okumak değildir. Hem okumak hem de okunanlar üzerinde düşünebilme ve sorgulama yapabilme becerisidir. Bu beceri ise ancak okumakla elde edilir ve gelişir. O nedenle, eğitim ve öğretimin bu becerileri geliştirecek şekilde ve “Sokratik” bir anlayış ile ve bu temele göre planlanması gerekir.

Az bilmek için, çok okumak gereklidir’ diyor Montesquieu. Evet, çok okumak sadece bilmeyi sağlamaz, az bilmeyi, yani insanın kendisini bilmesini, haddini bilmesini, eksikliklerini görmesini sağlar. İnsanın bu nedenle de çok okuması gerekir. Zira edebi ve felsefi eserleri, sanat eserlerini okumak, kişinin düşünce yeteneğini, sorgulama yapabilme becerisini geliştirdiği kadar, kendisini tanıma ve bilme ile empati yapabilme yeteneğini de geliştirir.

Hiç kuşkusuz bu konulardaki gelişme ve ilerleme, kişinin mesleki gelişimini de olumlu yönde etkiler. Bu kişiler eğer yargıç, savcı, avukat iseler, bu gelişme ve ilerleme beraberinde yargılama faaliyetindeki toplam kaliteyi de artırır, o ülkenin hukukunu, yargısını diğer ülkeler nezdinde örnek bir model haline getirir.

Ne yazık ki Türkiye okuyan bir toplum değildir. Demokrat Eğitimciler Sendikası Araştırma Merkezinin (DESAM) raporuna göre, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 21 olan okuma oranı, Türkiye’de sadece yüzde 0,01’dir. Bu okunanlar da daha çok fıkra ve best-seller tarzı aşk romanlarıdır. Üzülerek ifade etmek gerekir ise, bu okumama alışkanlığına yargıçlar da, savcılar da, avukatlar da dahildir. Yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla yargımızın bugünkü durumu da esasen bu okumamanın bize ödettiği en önemli cezadır.

Gelişmiş ülkelerle pek çok alanda aramızda mevcut olan farkı kapatabilmemiz, dünyada hak ettiğimiz yeri alabilmemiz, DESAM’ın istatistik verilerini tersine çevirebilmemiz, yargımızı avukatıyla, yargıcıyla, savcısıyla daha kaliteli ve nitelikli bir düzeye getirebilmemiz, ancak ve ancak daha fazla okumakla, her alanda daha çok çalışmakla, daha çok üretmekle, kaliteyi ve nitelikli olmayı hedeflemekle mümkündür.

Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyler öğrenmeyenler olacak.” Bu özlü söz Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler’e ait. Bu sözün gereğini yapmak, yani dün öğrendiklerimizi, ezberlediklerimizi unutmak ve yeni şeyler öğrenmek, ancak okumakla, çok okumakla, tek yanlı okumakla değil, çok yönlü okumakla mümkündür.

Zira tek yanlı, tek yönlü okursak eğer, karşılaştırma yapamayız, sorgulama becerimizi, analitik düşünme yeteneğimizi, metodolojik formasyonumuzu geliştiremeyiz. Ve sonuçta tek boyutlu insan oluruz.

İki gözümüz, iki kulağımız, iki elimiz, iki ayağımız olmasına rağmen, tek gözümüzle görür, tek kulağımızla duyar, tek elimizle iş görür, tek ayağımızla yürürürüz. Dolayısıyla daha az görür, daha az duyar, daha az iş yapar, daha az yol kat eder, her alanda ve konuda daha az üretiriz.

Mal ve hizmet alanındaki bu daha az üretim, ülkenize ve toplumunuza enflasyon, fikir ve sanat alanındaki bu daha az üretim ise, entelektüel fukaralık olarak geri döner. Yargı alanındaki gerek insan malzemesi gerekse işleyiş olarak kalitesizlik, adaletsizliği davet eder, yargıya, hukuka olan, olması gereken güveni zedeler, yargıya, hukuka güvenin olmaması toplumu içten içe zehirler.

Yargıç, avukat ve savcı olarak, yeni şeyleri düşünmek yeni şeyleri söylemek, özetle kendimizi yenilemek için okumamız, çok okumamız gerekir. Sadece hukukla ilgili kitapları, makaleleri değil, tarihi, edebi, felsefi, siyasi eserleri ve romanları da okumamız gerekir. Okumak, az yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, sadece bilgimizi artırmaz, yazma, konuşma, düşünme, sorgulama becerimizi, metodolojik formasyonumuzu da geliştir, dahası öğrenmeyi öğretir.

Hepimizin tek bir hayatı vardır ve birçok şeyi o hayatı bizzat yaşayarak öğreniyor, kendimizi o hayata göre olduruyoruz. Kitaplar bize başka hayatları, başka insanların hayatlarını öğretir, kişisel gelişimimize katkı yapar. Onun için okumak gerekir. Dahası sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere gitmek, müzik dinlemek gerekir.

Esasen edebiyat olsun, sanat olsun, felsefe olsun, bunların her biri ayrı ayrı bir büyüme sanatıdır ve bizi biz yapan alanlardır. Bunlar bizi en az hayat kadar büyütür, oldurur, olgunlaştırır. Hayata dair birçok şeyi kendi deneyimlerimize gerek kalmadan bize öğretir. Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi geliştirir, olgunlaştırır, bizi rafine bir insan yapar.

Peki, hukuk eğitiminde edebiyattan, yani romandan, öyküden, şiirden, tiyatrodan, sinemadan ne kadar yararlanıyoruz? Daha doğrusu yararlanıyor muyuz? Hayır yararlanmıyoruz. Oysa hukuk eğitiminde edebiyatın, sanatın, edebi eserlerin kullanılması, sinemadan, tiyatrodan yararlanılması, kanımızca kanunların öğretilmesi kadar önemli, asla öğrenmek olmayan kanunların ezberletilmesinden çok daha önemli ve yararlıdır.

Hukuk fakültesinde öğrenime başladığımız zaman, bizim de yaşadığımız gibi öğrencilerin çok büyük bir kısmı hukuk fakültelerine, hukuk hakkında çok fazla şey bilmeden gelirler. Hukukla tanışmaları sonrasında, hukuk üzerine öğrendikleri şeyleri yerli yerine oturtmakta, soyut bilgileri somutlaştırmakta, yargıç, savcı veya avukat olduklarında bu bilgileri ellerindeki dosyalara uygulamakta, insani eylemleri hukuk kurallarıyla ilişkilendirmekte zorluk çekerler. Aynı zorluğu siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümlerinde okuyan öğrenciler de yaşarlar.

Oysa hukuk ve siyaset bilimi olsun, kamu yönetimi olsun, insan ve toplum hayatıyla, insan davranışlarıyla yakından ilgili olmakla, konusu, ilgi alanı insan ve toplum hayatı olan edebiyat, edebi eserler, sanat eserleri, her üç eğitimin başlangıcında öğrencilerin karşılaştıkları zorluğu aşmalarında yararlı olacak pek çok bilgiyi, deneyimi içerir. Hal böyle iken ne hukuk, ne siyaset bilimi, ne de kamu yönetimi eğitiminde, ne yazık ki, edebiyat ve sanat bir eğitim aracı olarak hemen hemen hiç kullanılmaz.

Örneğin başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, hukuk öğrenimini ekonomik nedenlerden dolayı yarıda bırakmak zorunda kalan, para sıkıntısı içinde olmasının topluma yarar sağlamasını engellediğini düşünen, o nedenle, yaşlı ve zengin olan tefeci ile olayın görgü tanığı kız kardeşini, geride hiçbir kanıt bırakmadan öldüren ve fakat vicdanından kaçamadığı için suçunu itiraf ederek polise teslim olan Raskolnikov’un trajedisini anlatan Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’ isimli romanı, ceza hukuku yönünden çok iyi bir laboratuvar kitaptır.

Yine Francis Bacon’un, İngiltere’de Lordlar Kamerası Başkanı iken, bizzat yaşadıklarına dayanarak yazdığı ve yargıçların özel ve kamusal sorumluluklarını incelediği ‘Of Judicature/Adliye/Yargı’ isimli makalesi, gerek hukuk fakültesi gerekse siyaset bilimi öğrencilerinin okumaları gereken önemli bir makaledir.

Bacon bu makalesinde, yargıçların görevinin kanunları uygulamakla ve yorumlamakla sınırlı bulunduğunu, yani ‘jus dicere’, yani “hakkı sahibine vermek” olduğunu, ‘not jus dare’, yani ‘yasa yapmak olmadığını’, yasa yapma görevinin yasama organına ait bulunduğunu ifade, yargıçların kendilerini yasa koyucu yerine koymalarını, yani yargıçlar yönetimi demek olan “jüristokrasinin” tehlikesine işaret eder.

İstihdam Politikası Sözleşmesi

0
ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi

İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.

ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1964
Kanun Tarih ve Sayısı: 9.11.1976 / 2027
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 20.11.1976 / 15769
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 29.8.1977 / 7-13875
Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23.10.1977 / 16093

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’ye davet edilerek, orada 17 Haziran 1964 de kırk sekizinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Filadelfiya Beyannamesinin, Milletlerarası Çalışma Teşkilatına, dünyanın çeşitli ülkelerinde, tam istihdam ve hayat seviyesini yükseltmeyi gerçekleştirecek kendine özgü programların uygulama alanına konulmasına yardımcı olmak yükümlülüğünü alenen tanıdığını ve Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsü girişinin işsizlikle savaş yapılmasını ve uygun geçim koşulları sağlayan bir ücret teminatını öngördüğünü,
Bu beyannamenin “ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlar, maddi ilerlemenin ve manevi gelişmelerin, serbestlik, şeref ve haysiyet iktisadi güvenlik içinde ve eşit şanslarla takip etmek hakkına maliktirler” şeklinde ifade edilen ana hedefin ışığında, iktisadi ve mali politikaların istihdam politikası üzerindeki yankılarını inceleme ve gözönünde bulundurma görevinin Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’na ait olduğunu,
İnsan Hakları Beyannamesinin “her şahsın, çalışma ve işini serbestçe seçme, eşit ve elverişli çalışma koşulları ve işsizliğe karşı korunma hakkına maliktir” ilkesini nazara alarak,
İstihdam politikasıyla doğrudan doğruya ilgili mevcut Milletlerarası Sözleşme ve Tavsiyenamelerinin, özellikle İş ve İşçi Bulma servisi kurulmasına dair 1948 Sözleşme ve tavsiyenamesi, mesleğe yöneltmeyle ilgili 1949 Tavsiyenamesi, mesleki eğitim hakkında 1962 Tavsiyenamesi ve iş ve meslek bakımından ayırım hakkında 1958 sözleşme ve Tavsiyenamesi hükümlerine işaret ederek,
Bu belgelerin, tam ve verimli istihdama ve serbestçe seçilmiş işe dayalı bir iktisadi gelişmeyi hedef tutan milletlerarası daha geniş bir program metni içinde yer verilmesi gerekeceğini gözönünde bulundurarak,
Toplantı gündeminin sekizinci maddesine dahil istihdam politikasıyla ilgili çeşitli teklifleri kabul etmeye ve bu tekliflerin milletlerarası bir sözleşme şeklini alması gerekeceğine karar verdikten sonra,
Bin dokuz yüz altmış dört yılının dokuz Temmuz günü İstihdam Politikası 1964 Sözleşmesi şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul etmiştir.

MADDE 1

İktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek işgücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, her üye tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesine matuf aktif bir politikayı esas bir gaye olarak ele alacak ve uygulayacaktır;

Bu politika;

Açıkta ve iş arayan herkese iş sağlanmasını,

Bu işin, imkan nispetinde verimli olmasını,

İşin serbestçe seçilmesini ve her işçinin kendisine elverişli bir işte çalışması için gerekli nitelikleri kazanmasını, bu işte, ırk, renk, cinsiyet, din, politik düşünce, milli veya sosyal menşe ne olursa olsun niteliklerini ve istidatlarını kullanmasını sağlamak amacına yönelmiş olacaktır.

Bu politika, iktisadi gelişme düzey ve aşamasını, istihdam hedefleri ve diğer iktisadi sosyal hedefler arasında mevcut ilişkiler gözönünde bulunduracak ve milli koşullara ve uygulamalara göre kabul edilen metotlarla yürütülecektir.

MADDE 2

Her üye ülkenin koşullarına göre kabul edilen yöntemlerle ve bu yöntemlerin elverişliliği ölçüsünde;

Koordine iktisadi ve sosyal bir politika çerçevesinde 1 inci madde de sözü geçen hedeflere ulaşmak amacıyla kabul olunan tedbirleri muntazaman tayin edecek ve gözden geçirecek,

İcabında, programlar hazırlanması da dahil bu tedbirlerin uygulanması için lüzum gösterebilecek yöntem kurallar koyacaktır.

MADDE 3

Bu sözleşmenin uygulanmasında, istihdam konusundaki tecrübe ve görüşlerinin noksansız olarak gözönünde tutulabilmesi, bu politikaların tayininde tam bir işbirliği yapılabilmesi ve bu politikalara dayanaklar bulunmasına yardımcı olunabilmesi için alınacak tedbirlerle ilgili çevrelerin temsilcilerine ve özellikle işveren ve işçi temsilcilerine danışılacaktır.

MADDE 4

Bu sözleşmenin resmi onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 5

Bu sözleşme, ancak onaylama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu sözleşme iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Bundan sonra, bu Sözleşme onu onaylayan her üye için, onaylama belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sorara yürürlüğe girecektir.

MADDE 6

Bu sözleşmeyi onaylayan üye, onu, ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

Bu sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde de öngörüldüğü şekilde feshetme hakkını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince bu maddede ön görülen koşullar içinde feshedebilecektir.

MADDE 7

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama ve fesih belgelerinin tescil edildiğini Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine bildirirken, Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 8

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelere uygun olarak, tescil etmiş bulunduğu bütün onama ve fesihler hakkındaki tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Anlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 9

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu lüzum gördüğü her seferinde bu Sözleşmenin; uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gerekip gerekmeyeceğini inceleyecektir.

MADDE 10

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmedikçe,

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti; yukarıdaki 6 ncı madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylamasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu sözleşme onu onaylayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için; her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla geçerli olmakta devam edecektir.

MADDE 11

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü

0

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü, uluslararası hukuk kurum ve kuruluşları tarafından ilk kez 2021 yılında ilan edilmiştir. 14 Haziran, Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği özel günler, avukatlarla ilgili diğer özel günler ve dünya ülkelerindeki adli yılların açılış tarihleri gözetilerek seçilmiştir.

Medeniyetin ve hukukun çağımızda ulaştığı noktada, insan haklarını ve özgürlükleri koruyan bir hukuk düzeninin tüm insanlar ve uluslar için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan hukukçular, hukuk örgütleri ve barolar, 14 Haziran tarihini Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü (International Fair Trial Day) ilan etmiştir.

Adana Barosu, ÇHD, ve İHD tarafından Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü için düzenlenen toplantıdan bir kare

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Adil yargılanma hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenmiştir ve en önemli maddedir. Bu hak, temel ve evrensel bir haktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gelen davaların yaklaşık yarısı bu maddenin ihlalinden kaynaklanmaktadır. Adil Yargılanma Hakkı gerek Türkiye Cumhuriyeti ve gerekse diğer birçok ülke tarafından anayasal güvence altına alınmış bir haktır. Türkiye Cumhuriyeti, 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde Adil Yargılanma Hakkını garanti altına almıştır. [/box]

Adil Yargılanma Hakkı

Avrupa Barolar ve Hukuk Cemiyetleri Konseyi (CCBE), Demokrasi ve İnsan Hakları İçin Avrupalı Avukatlar Derneği (ELDH), Avrupa Barolar Federasyonu (FBE), Avrupalı Demokrat Avukatlar (EDL-AED), Fransa Barolar Birliği (CNB), Uluslararası Demokratik Avukatlar Derneği (IADL), Uluslararası Avukatlar Derneği (UIA), Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Komitesi (IBAHRI), İtalya Barolar Birliği (CNF), İngiltere ve Wales(Galler) Hukuk Topluluğu ile Avukatlar için Avukatlar (L4L)  yürüttükleri çalışmalar sonucunda, Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı ve Ebru Timtik Ödülünün ilanını gerçekleştirmiştir. Her yıl 14 Haziran tarihinde gerçekleşecek olan Adil Yargılanma Hakkı Gününde o yıl seçilen bir ülkedeki adil yargılanma sorunlarına odaklanılacağı ilan edilmiştir. 2021 yılı için verilecek ödül, ölüm orucu eyleminde hayatını kaybeden Avukat Ebru Timtik’e adanmıştır.

Adil yargılanma talebiyle girdiği ölüm orucunun 238’inci gününde yaşamını yitiren avukat Ebru Timtik’in anısına 2021 yılında ilk kez düzenlenen Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı gününde Türkiye’deki hukuk örgütleri, barolar ve hukukçular çeşitli etkinlikler gerçekleştirmiş ve basın açıklamaları yapmıştır. Adalet için Hukukçular, ÇHD, Demokrasi için Hukukçular, Hukukçu Dayanışması, İnsan Hakları Derneği, ÖHD ve Toplumsal Hukuk tarafından yapılan açıklamada Avukat Ceren Uysal, “Hepimizi harekete geçiren, Ebru’nun yaşamını kaybetmesi oldu” demiştir.

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü Etkinlikleri

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü etkinliklerinin her yıl 14 Haziran’da gerçekleşmesi ve her yıl bir ülkede yaşanan Adil Yargılanma sorunlarına odaklanılması amaçlanmaktadır. Gün kapsamında, o yıl seçilen ülkede adil yargılanma hakkının güvence altına alınması için olağanüstü çaba harcayan kişi yahut kurumlara Ebru Timtik Ödülü’nün verilmesi kararlaştırılmıştır. Adil yargılanma hakkına gereken saygının gösterilmemesi nedeniyle o yıl içinde seçilmiş olan ülkede konferanslar düzenlenmesi, diğer ülkelerde etkinlikler yapılması ve tüm insanlığın dikkatinin “adil yargılanma” odak noktasına çekilmesi hedeflenmektedir.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji Komisyonu ile Adil Yargılama Takip Merkezi ve Avukat Hakları Merkezi’nin birlikte düzenlediği Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü’ne özel olarak 2022 yılında yapılmak istenen program iptal edilmiş, bu günün ülke genelinde yaygınlaşmasına marjinal yapılar tarafından engel olunmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””

]Türkiye’deki hukuk kurum ve kuruluşları 2021 yılı etkinlikleri çerçevesine şu açıklamayı yapmışlardır: 

Aşağıda imzası bulunan kuruluşlar olarak bizler, bu raporlarda tespit edilen sorunların bir yansıması olarak, ülkede adil yargılanma hakkının tam olarak korunmasını sağlamak ve bu hakkın altında yatan ilkelerin etkin bir şekilde hayata geçmesini sağlayacak bir ortam yaratmak için Türkiye yetkililerini aşağıdaki adımları uygulamaya çağırıyoruz. :

-Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak için gerekli yasal ve diğer önlemler alınmalı ve yürütme de dahil olmak üzere yargının işleyişine doğrudan müdahale, baskı veya etki oluşturan tüm uygulamalar sona erdirilmelidir;
-BM Evrensel Periyodik Gözden Geçirme kapsamındaki İnsan Hakları Konseyi ve Venedik Komisyonu da dahil olmak üzere çok sayıda insan hakları gözetim mekanizmalarının Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu yürütmeden bağımsız kılmak ve kararlarının uygulanmasını sağlamaya yönelik tavsiyeleri uygulamaya konulmalıdır.
– Türk Ceza Kanunu’nun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş, muğlak ve eleştirel seslere karşı keyfi olarak uygulandığı tespit edilen ilgili maddelerinin açıklık ve öngörülebilirlik gereklilikleri ile hukuki belirlilik ve kanunsuz ceza olmaz ilkelerini karşılayacak şekilde değiştirilmelidir.
– Avukatlara, yargıçlara, diğer hukukçulara, gazetecilere, insan hakları savunucularına, muhalif politikacılara, akademisyenlere ve diğer kişilere yönelik, uluslararası adil yargılanma standartları bağlamında yargılamalarda belirli ceza gerektiren fiillere ilişkin inandırıcı bir kanıt olmaksızın süregelen sistematik taciz, tutuklama ve yargılamalara derhal son verilmelidir.
– Tüm cezai soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ilkesini garanti edilmeli ve bu ilke korunmalıdır.
– İfade, örgütlenme ve barışçıl toplanma özgürlükleri gibi uluslararası insan hakları sözleşmelerinde korunan bu haklardan yararlanılmasını engelleyen her türlü uygulama, bu özgürlüklerin kullanımının keyfi kovuşturma ve uzun ve cezalandırmaya yönelik tutukluluk için gerekçe olarak kullanılması da dahil olmak üzere sona erdirilmelidir.
– Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 14. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına, Türkiye’nin her düzeydeki ceza mahkemelerindeki tüm ceza kovuşturmalarında uyulması sağlanmalıdır.
– Hakim ve savcıların adil bir yargılanma olmaksızın ihraç edilmeleri, avukatların mesleki faaliyetlerini ifa etmelerinin önüne set çekilmesi, şüphelilerin yasal temsilci hakkı ve avukat ve müvekkil arasında iletişim hakkı ve yanı sıra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Nisan 2019’da yayınlanan raporunda çerçevesini çizdiği üzere yargı sistemine getirilen diğer sınırlamalar da dahil olmak üzere olağanüstü hak döneminde gerçekleşip yasalaşan düzenlemeler kaldırılmalıdır.
– Avukatların, hakimlerin, gazetecilerin, muhalif politikacıların, insan hakları savunucularının ve diğerlerinin, yasal aktivitelerini engellemek ve onları sindirmeyi hedefleyen bir şekilde özellikle terör örgütüne üyelik suçlaması gibi düzleme suçlamalarla toplu yargılamalara konu edilmeleri uygulamasına son verilmelidir. –
Ülkedeki yapısal insan hakları sorunlarını ele almak ve çözmek için uluslararası gözetim mekanizmaları ve ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ile açık bir diyalog oluşturulmalı ve ilk adım olarak BM Hakimler ve Avukatlar Özel Raportörü ve diğer özel raportörlerin Türkiye ziyaret talepleri kabul edilmelidir.[/box]

Türkiye – İngiltere Ticaret Antlaşması

0

Türkiye – İngiltere Ticaret Antlaşması, “Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan ticaret ve tediyata dair anlaşma” adıyla 4 Haziran 1935 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır.

Antlaşma(Ticaret ve Ödemeler Antlaşması) TBMM’de 14 Haziran 1935 tarihinde kabul edilmiş ve resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Mal takasına formülünü de öngören antlaşma sonucunda iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler gelişme kaydetmiştir. İngiltere’nin Türk ekonomisine ilk katkısı Karabük Demir Çelik Kombinası olmuş, 1938 yılında iki ülke arasında “Londra Ticaret anlaşması” yapılmış, bu antlaşma ile Türkiye’ye 16 milyon sterlinlik (100 milyon TL’lik) kredi verilmiştir.

Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan ticaret ve tediyata dair anlaşma – Türkiye Hükümeti ile Müttehid Kıratlık Hükümeti arasında ticaret ve tediyata mütedair anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Büyük Britanya ve şimali İrlanda Müttehid Kırallığı Hükümeti, iki memleket arasında ticarî münasebatı kolaylaştırmak arzusile ve Türkiyeyi diğer memleketlere tediye muvazenesi esasını tetbika sevkeden istisnaî şeraiti iktısadiyeyi nazarı dikkate alarak aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:

MADD E 1

1 – Bu anlaşmağa bağlı birinci listede sayılı Müttehid Kırallık emtiası miktar itibarile bilâ tahdid Türkiyeye ithal edilebilecek ve bu anlaşmağa bağlı ikinci listede sayılı Müttehid Kıralhk emtiası mezkûr ikinci listede gösterilen her maddeye aid kontenjan miktarı dahilinde Türkiyeye ithal edilebilecektir.

2 – Müttehid Kıralhk emtiasından olup yukarıki fıkrada gösterilmiyen eşya Türkiyede mer’i umumî kontenjan rejiminden istifade edecektir.

3 – Bunlara ilâveten:

a) 15 mayıs 1935 tarihinden evvel Türk arazisine çıkarılan ve bu tarihte kontenjanın kifayetsizliği veya mefkudiyetinden dolayı Gümrükten geçirilmemiş olan bilcümle Müttehid Kıralhk emtiası; ve

b) 15 mayıs 1935 tarihile bu anlaşmanın mer’iyete vaz’ı tarihi arasında Türk arazisine çıkarılan ve kontenjanın kifayetsizliği veya mefkudiyetinden dolayı bu son tarihte gümrükten geçirilmemiş olan ve halen mer’iyette bulunan umumî kontenjan rejimi ile ithalleri memnu bulunmıyan her nevi Müttehid Krallık emtiası, işbu anlaşmanın mer’iyete vaz’ı tarihinden itibaren miktar itibarile bilâ tahdid ve bu maddenin bir ve ikinci fıkralarındaki hükümlere tâbi olmaksızın Türkiyeye ithal edilebilecektir.

Yukarıdaki a ve b bendlerine gelince, 17 şubat 1935 tarih ve 2/2004 sayılı Türk kararnamesine merbut V listesinde sayılı sınıflara dahil olan mallar alâkadar Vekâletlerin müsaadesine iktiran etmek şartile Türkiyeye ithal olunabilecektir.

MADDE 2

Müttehid Kıralhk Hükümeti, Türkiyenin her nevi ziraî mahsulünün Müttehid Kırallığa vaki ithalât miktarını kontrola karar verdiği tekdirde, müsaade olunacak ecnebi ithalâtında Türkiyeye muhik bir hisse ayırmak maksadile meseleyi münakaşa etmek fırsatını Türk Hükümetine evvelce bahşetmeden ithaline müsaade olunan emtia yekûnu üzerinden memleket başına kontenjan tahsis etmemeyi taahhüd eder.

MADDE 3

Türkiye Hükümeti veya Türkiye vilâyet veyahut belediye daireleri tarafından satın alınan Müttehid Kıralhk emtiası mer’i bulunan umumî kontenjan rejimile işbu emtianın ithaline memnuiyet vazedilmemiş olması ve icab eden bilcümle müsaadelerin Türkiye Hükümeti alâkadar dairesinden önceden istihsal edilmiş bulunması şartile miktar itibarile hiç bir tahdide tâbi, tutulmaksızın Türkiyeye ithal edilebilecektir.

MADDE 4

1 – Bu anlaşmağa bağlı üçüncü listede sayılan Türk malları, nereden gelirse gelsin, Müttehid Kırallığa ithallerinde mezkûr listede gösterilen rüsum veya mükellefiyetlerden başkasına veya daha fazlasına tâbi tutulmıyacaktır.

2 – Türkiye Hükümeti mezkûr listede zikrolunan ad valorem rüsumun spécifique resimlere veya spécifique resmin ad valorem resme tamamen veya kısmen kaim olması için Müttehid Kırallık Hükümeti tarafından vaki olacak her teklifi hayırhahlıkla tetkik edecektir. ;

MADDE 5

1 – Bu anlaşmanın mer’iyete vazından sonra Türkiyeye ihraç edilecek olan bilcümle Müttehid Kırallık emtiasına, Türkiyeye ithal edilebilmeleri için, işbu anlaşmağa merbut numuneye; tevfikan iki nüsha olarak tanzim olunmuş bir menşe şehadetnamesi terfik olunacaktır; bu şehadetname Müttehid Kırallık dahilinde bir ticaret odası veya diğer salâhiyettar bir makam tarafından verilecek ve bir Türk konsolosu tarafından vize edilmiş bulunacaktır.

2 – İşbu menşe şehadetnameleri bu malların Müttehid Kırallıktaki Fob kıymetini gösterecektir.

3 – Menşe şehadetnamesinin bir nüshası Türk Gümrükleri tarafından damgalandıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasına gönderilecektir; mezkûr Banka, bunun üzerine, işbu anlaşmanın 6 ve 7 nci maddeleri hükümlerine tevfikan eşya bedellerinin kendilerine tesviyesi lâzımgelen Müttehid Kırallıktaki eşhasa tediyede bulunacaktır.

MADDE 6

1 – Türkiyedeki eşhasın Müttehid Kırallıktaki eşhasa borçlu bulunduğu atideki mebaliğ, vadelerinin hululünde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında hususî bir hesaba Türk lirası i
olarak yatırılacaktır:

a) Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekilile Ankaradaki Haşmetli Kıral Hazretlerinin Büyük Elçisi arasında teati olunan 1 nisan 1935 tarihli notalar münderecatına tevfikan 148 numaralı Türk kararnamesine merbut A . listesinde münderiç eşya sınıflarına dahil olup 15 şubat 1935 den evvel Müttehid Kırallıktan ihraç edilen Müttehid Kırallık emtiası için tediyesi icab eden bakiye,

b) Bu Anlaşmanın birinci maddesinin üçüncü fıkrası hükümlerine göre Türkiyeye ithal edilen Müttehid Kırallık emtiası mukabilinde vacibüttediye mebaliğ; ve

c) Bu Anlaşmanın mer’iyete vaz’ından sonra Türkiyeye müteveccihen ihraç edilen Müttehid Kırallık emtiası için tediyesi icab eden mebaliğ,

2 — Bu suretle Türk lirası olarak yatırılan mebaliğ, Mütehid Kırallıktaki hak sahibi eşhas lehine, 7 nci maddede yazılı
A . talî hesabından mezkûr eşhasa transferleri zamanına kadar
bloke kalacaktır. Depo tarihile transfer tarihi arasındaki bilûmum şanj farkı, bu maddenin birinci fıkrasının a bendinde zikrolunan mallar mukabilinde yapılacak tediye müstesna olmak
üzere Türkiyedeki borçlunun matlubuna veya zimmetine kaydedilecek ve bu suretle Türk borçlusu borcunun tamamını İngiliz
lirası üzerinden tesviye etmiş olacaktır.

MADDE 7

1 – Müttehid kırallıktaki eşhas tarafından Türkiyedeki eşhasa, mezkûr Kırallığa bilfiil ithal olunan Türk emtiası mukabilinde tediyesi lâzımgelen ;bilûmum mebaliğ Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından gösterilecek Müttehid Kırallık dahilindeki bir bankaya, vadesinin hululü tarihinde, İngiliz lirası olarak tediye olunacak ve bunun üzerine mezkûr Bankada Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından küşadedilecek olan ve aşağıda “İngiliz lirası hesabı” olarak zikredilen faizsiz hususî bir hesaba matlub kaydolunacaktır. Türkiye Hükümeti bu kısma dahil olan bütün mebaliğin işbu fıkra ahkâmına rağmen Türkiyedeki eşhasa doğrudan doğruya tediyesi halinde, mezkûr mebaliğin de İngiliz lirası hesabına matlub kaydolunmasını temin için elden geleni yapmağa gayret edecektir; şurası mukarrerdirki, bundan dolayı Türk Hükümeti bu mebaiiğin tarihi tediyesi ile İngiliz lirası hesabına matlub kaydolunacağı tarih arasındaki kambiyo farkından hiç bir veçhile zarardide olmıyacaktır.

2 – İngiliz lirası hesabına yatırılmış olan mebaliğin % 70 i talî bir A . hesabına ve bakiye % 30 da talî bir B. hesabına naklolunacaktır.

3 – Anlaşmanın 6 nci maddesinde zikrolunan mebaliğ, tarihi tediyeleri sırasile, Müttehid Kırallık dahilindeki hak sahibi eşhasa ve A. talî hesabında mevcud akçe müsaadesi dairesinde İngiliz lirası olarak devrolunacaktır.

4 – Talî B. hesabına naklolunan mebaliğ Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının serbest tasarrufunda bulunacaktır.

MADDE — 8

1 – İşbu anlaşmanın 7 nci maddesinin 1 inci fıkrasında tasrih olunan Türkiyedeki eşhasın Müttehid Kırallıktaki borçlularına, mezkûr fıkra ahkâmına tevfikan yapılmış olan tediyatla borçlarının tasfiye edilmiş telâkki olunacağını tebliğ etmeleri için Türkiye Hükümeti muktezasını yapacaktır.

2 – Müttehid Kırallık Hükümeti sözü geçen muameleyi Kırallık dahilindeki alâkadarların ıttılâlarına isal etmek maksadile tedabir ittihaz edecek ve bu usulün umum tarafından kabulünü teşvik etmek için nüfuzunu istimal edecektir.

MADDE — 9

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, her ay nihayetinde, Müttehid Kırallık dahilinde tayin etmiş olduğu Bankaya, işbu anlaşmanın 7 nci maddesindeki maksadın temini için anlaşmanın 6 nci maddesi ahkâmı dairesinde Merkez Bankasına yatırılan mebaliğin ve kezalik Müttehid Kırallıktaki hak sahihlerine nakledilecek paraların tafsilâtı tammesini bildirecektir. Müttehid Kırallıktaki mezkûr Banka Kırallık Hükümetine bu tafsilâtı ve talî A. hesabı tafsilâtını tebliğe mezun olacaktır.

MADDE 10

A veya B talî hesablan matlubatında münderiç kâffei mebaliğ işbu itilâfın inkızasmda 7 nci maddenin 3 ve 4 üncü fıkraları şeraiti dairesinde kullanılacaktır.

MADDE 11

1 – İşbu maddenin 2 ve 3 üncü fıkraları hükümleri mahfuz kalmak şartile bu itilâfa bağlı 4 üncü listede tadad olunan Türk emtiası ile Müttehid Kıırallığın bilcümle emtiası, Türkiye’­deki eşhas ile mezkûr Kırallıktaki eşhas arasında hususî takas muamelesine mevzu teşkil edebilecektir.

2 – İşbu maddenin birinci bendinde derpiş olunan her muamelenin ifasında, Türkiyeye ithal olunan Müttehid Kırallık emtiasının Fob kıymeti mezkûr Kırallık ülkesine ithal olunan Türk mallarının Fob kıymetinin % 70 ini aşmıyacak ve bakiye % 30 u işbu itilâfın 7 nci maddesinde zikrolunan B. talî hesabına Müttehid Kırallıktaki alâkadar eşhas tarafından tediye olunacaktır.

3 – Bu kabil hususî takas muameleleri işbu itilâfın birinci ve ikinci maddesi ahkâmı mucibince vazedilmiş veya vazedilebilecek miktar itibarile her türlü ithalât tahdidatına ve mezkûr eşyaya müteallik Türkiye ve Müttehid Kıralhk dahilindeki kavanin ve nizamat ahkâmına tâbi tutulacaktır.

MADD E 12

1 – Ankarada 1 mır t 1930 da imza olunan Ticaret ve Seyrisefain muahedesinin 16 ncı maddesinin hazfi ve 39 uncu maddesinin ilk iki fıkrasının yerine aşağıdaki hükümlerin ikamesi suretile tadil edilecektir.

MADDE 13

İşbu Muahede tasdik edilecek ve tasdiknameler mümkün olan en kısa bir müddet zarfında Ankarada teati edilecektir.

Tasdiknamelerin teatisinden sonra muahedename hemen mer’iyete girecek ve Yüksek Aki d Taraflardan biri veya diğerinin diplomasi yolıle iki ay evvel yapacağı fesih ihbarına kadar mer’iyette kalacaktır; ancak, bu ihbar 4 haziran 1935 tarihinde Ankarada imzalanan Ticaret ve Tediyata dair anlaşmanın mer’iyette kaldığı müddet zarfında tesirini icra etmiyecektir.

2 – İşbu maddenin evvelki fıkrasında iki noktadan yapılan tadilât mahfuz kalmak kaydile mezkûr muahede 39 uncu maddesinin muaddel hükümlerine tevfikan yeni bir ihbardan sonra inkıza müddetine kadar mer’iyette kalacaktır.

MADDE 13

1 – Şurası mukarrerdir ki işbu anlaşmada “Ecnebi ithalâtı, tabirinden maksad, Haşmetli Büyük Britanya, irlanda ve Denizler ötesindeki İngiliz Dominyonları Kıralı, Hindistan İmparatorunun hakimiyeti metbuiyeti (souveraineté), himayesi veya mandası altında bulunan araziden maada memleketler ithalâtıdır.

2 – İşbu anlaşmanın tatbikatında :

a) “Eşhas„ Devlet teşkilâtı ve müessesatı dahil olmak üzere ferdleri, firmaları ve korporasyonları ifade eder.
b) “Türk emtiası,, Türkiyede istihsal veya imal edilen emtiayı ifade eder.
c) “Müttehid krallık emtiası» Müttehid Krallıkta istihsal veya imal edilen emtiayı ifade eder.

MADDE 14

İşbu anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknamelerin teatisinden sonra hemen mer’iyete girecektir. Mer’iyete vaz’ı tarihinden itibaren bu anlaşma dokuz ay müddetle mer’iyette kalacaktır.

Mezkûr dokuz aylık müddetin inkızasından iki ay evvel Âkid Hükümetlerden biri tarafından diğerine anlaşmanın feshi ihbar edilmediği takdirde böyle bir ihbarın yapılacağı tarihten itibaren iki aylık bir müeddetin inkızasına kadar anlaşma mer’iyette kalacaktır.

Yukarıdaki ahkâmı tasdikan vaziülimaza salâhitdar murahhaslar işbu anlaşmayı imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

Ankarada 4 haziran 1935 tarihinde, her iki metin aynı derecede muteber olmak üzere, Türkçe ve İngilizce olarak tanzim edilmiştir.

ILO 142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi

0
ILO 142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi

ILO 142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi, 4 Haziran 1975  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26.11.1992 tarihinde 3850 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25.2.1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, ILO üyelerinin, istihdam ile yakından ilişkili olarak kapsamlı ve koordineli mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları kabul ederek geliştirmesini öngörmektedir.

Sözleşme, ILO üyelerinin, istihdam ile yakından ilişkili olarak kapsamlı ve koordineli mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları kabul ederek geliştirmesini öngörmektedir. Sözleşmeyi kabul eden her üye ülke, geliştireceği politika ve programlarla toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak kişilerin kendi çıkarlarına ve beklentilerine uygun olarak çalışma kabiliyetlerini geliştirip kullanmalarını eşitlik esasına dayalı ve herhangi bir ayırım gözetmeksizin teşvik edecek ve vatandaşlarına bu imkanı verecektir.

ILO Kabul Tarihi: 4 Haziran 1975
Kanun Tarih ve Sayısı: 26.11.1992 / 3850
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12.12.1992 / 21433
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8.1.1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 25.2.1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu tarafından Cenevre’de düzenlenen ve 4 Haziran 1975 tarihinde altmışıncı toplantısını yapan,
Toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden, insan kaynaklarının geliştirilmesi: mesleki rehberlik ve mesleki eğitime ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar veren,
Bu önerilerin bir uluslararası sözleşme şeklini alacağını kararlaştıran;
Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Bin dokuz yüz yetmiş beş senesinin yirmi üçüncü günü İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi, 1975 adıyla anılabilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

MADDE 1

Her üye, özellikle kamu istihdam hizmetleri aracılığı ile, istihdam ile yakından ilişkili olarak kapsamlı ve koordineli mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları kabul edip, geliştirecektir.

Bu politika ve programlar aşağıdaki hususları dikkate alacaktır;

Bölgesel ve ulusal düzeyde istihdam ihtiyacı, fırsatları ve sorunları,

Ekonomik sosyal ve kültürel gelişmenin safha ve düzeyi ve,

İnsan kaynaklarının geliştirilmesi ile, diğer ekonomik, sosyal ve kültürel hedefler arasındaki karşılıklı ilişkiler.

Politika ve programlar ulusal şartlara uygun metodlarla takip edilecektir.

Politika ve programlar, kişinin çalışma ortamını ve sosyal çevreyi anlama ve bunları bireysel veya toplu olarak etkileme kabiliyetini geliştirecek şekilde hazırlanacaktır.

Politika ve programlar toplumun ihtiyaçları da dikkate alınmak suretiyle kişilerin kendi çıkarlarına ve beklentilerine uygun olarak çalışma kabiliyetlerini geliştirip kullanmalarını eşitlik esasına dayalı ve herhangi bir ayırım gözetmeksizin teşvik edecek ve mümkün kılacaktır.

MADDE 2

Her üye, yukarıda belirtilen hedefleri dikkate alarak, resmi eğitim sistemi içinde veya bunun dışında yer alacak şekilde, genel, teknik ve mesleki eğitime, eğitim ve mesleki rehberliğe ve mesleki eğitime ilişkin açık, esnek ve tamamlayıcı sistemleri oluşturup geliştirecektir.

MADDE 3

Her üye, tüm sakat ve özürlüler için hazırlanacak özel programlar da dahil olmak üzere, tüm çocuklara, gençlere ve yetişkinlere kapsamlı enformasyon sağlamak ve mümkün olan en geniş rehberlik amacıyla, istihdama ilişkin sürekli bilgi temini dahil mesleki rehberlik sistemlerini tedricen yaygınlaştıracaktır.

Bu bilgi ve rehberlik; meslek seçimi, mesleki eğitim ve buna ilişkin öğrenim fırsatları istihdam durumu ve istihdam beklentileri, meslekte yükselme imkanları, çalışma şartları, işte güvenlik hijyen ve ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerin çeşitli sektörlerin çalışma hayatının diğer yönlerini ve tüm sorumluluk düzeylerini kapsayacaktır.

Bu bilgi ve rehberlik, toplu sözleşmelerin genel hususlarına ve iş Kanunu kapsamındaki herkesin hak ve sorumluluklarına ilişkin bilgilerle tamamlanacaktır; bu bilgiler, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarının fonksiyon ve görevleri dikkate alınarak, ulusal mevzuat ve uygulama uyarınca sağlanacaktır.

MADDE 4

Her üye, mesleki eğitim sistemlerini, ekonominin tüm sektörlerinde ve tüm ekonomik faaliyet kollarındaki genç ve yetişkinlerin ömür boyu mesleki eğitim ihtiyaçlarını, tüm beceri ve sorumluluk düzeylerinde karşılıyacak şekilde tedricen genişletecek ve gerekli uyumu ve ahengi sağlayacaktır.

MADDE 5

Mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları, işveren ve işçi kuruluşları ve ulusal mevzuat ve uygulama ile uyumlu ve uygun olduğu takdirde ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde formüle edilip, uygulanacaktır.

MADDE 6

Bu sözleşmenin onay belgeleri tescil için Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecektir.

MADDE 7

Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Genel müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu sözleşme iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Bundan sonra işbu Sözleşme, onaylayan her üye için, onay belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 8

Bu sözleşmeyi onaylamış olan bir üye, sözleşmenin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilecek bir bildirim ile sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, tescil tarihinin üzerinden bir yıl geçmeden muteber olamaz.

Bu sözleşmeyi onaylamış bulunan ve önceki fıkrada belirtilen on yıllık devrenin sonundan itibaren bir yıl içinde bu madde gereğince feshetmek hakkını kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devrenin sona ermesinden sonra, bu maddede derpiş edilen hükümlere göre feshedebilecektir.

MADDE 9

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü; Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onay ve fesihlerin tescil işlemini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen sözleşmenin ikinci onay belgesinin tescil edildiğini Teşkilat üyelerine bildirirken; bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihe Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 10

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, önceki maddeler gereğince, tescil etmiş olduğu bütün onay ve fesih işlemlerine dair bilgilerin tamamını, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 11

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü hallerde bu Sözleşmenin, uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.

MADDE 12

Genel Konferansın, bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşmede aksine hüküm bulunmadığı takdirde;

Değişiklik getiren yeni sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 8 inci madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın işbu sözleşmenin derhal feshi neticesini doğuracaktır.

Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşmeyi onaylamayacak üye ülkeler açısından bu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 13

Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

 

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Türkiye-AB İlişkileri

0

Türkiye-AB İlişkileri

Türkiye-AB İlişkileri

12 Eylül 1963: Ankara Anlaşması’nın imzalanması (Yürürlük: 1 Aralık 1964)

1 Ocak 1973 – Katma Protokolün yürürlüğe girmesi

1 Ocak 1996: Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi

10-11 Aralık 1999: Helsinki Zirvesi’nde adaylığımızın tescili

3 Ekim 2005: Üyelik müzakerelerinin başlaması

12 Haziran 2006: Müzakere sürecinde ilk olarak 25 no’lu “Bilim ve Araştırma” faslının açılması

14 Aralık 2015: 17 no’lu “Ekonomik ve Parasal Politika” faslının açılması

30 Haziran 2016: 33 no’lu “Mali ve Bütçesel Hükümler” faslının açılması

Müzakere Süreci

2005 yılında başlayan müzakere sürecinde bugüne kadar 16 fasıl açılmış ve bunlardan biri (“Bilim ve Araştırma-25”) geçici olarak kapatılmıştır.

11 Aralık 2006 : AB Konseyi, Ankara Anlaşması’nı, AB’ye 2004 yılında katılan yeni üyelere teşmil eden Ek Protokolü GKRY bağlamında tam olarak uygulamadığımız gerekçesiyle, 8 faslın (“Malların Serbest Dolaşımı-1”, “İş Kurma ve Hizmet Sunumu Serbestisi-3”, “Mali Hizmetler-9”, “Tarım ve Kırsal Kalkınma-11”, “Balıkçılık-13”, “Ulaştırma Politikası-14”, “Gümrük Birliği-29” ve “Dış İlişkiler-30”) açılış kriterlerinden biri olarak “Ek Protokolün tam olarak uygulanması” koşulunu getirmiştir. AB Konseyi, anılan koşul yerine getirilene kadar hiçbir faslın geçici olarak kapatılmamasını ayrıca kararlaştırmıştır.

8 Aralık 2009 : GKRY tek taraflı olarak 6 faslı bloke ettiğini açıklamıştır. (“İşçilerin Serbest Dolaşımı-2”, “Eğitim ve Kültür-26”, “Enerji-15”, “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik-24”, “Yargı ve Temel Haklar-23” ve “Dış, Güvenlik ve Savunma Politikaları-31”)

Müzakere sürecinin canlandırılmasını teminen, başta 23 nolu “Yargı ve Temel Haklar” ile 24 nolu “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” fasılları olmak üzere 15 nolu “Enerji”, 26 nolu “Eğitim ve Kültür”, 31 nolu “Dış, Güvenlik ve Savunma Politikası” fasıllarının açılmasına öncelik verilmektedir. Bu çerçevede, 29 Kasım 2015 tarihli Türkiye-AB Zirvesi’nde, sözkonusu fasılların açılmasına yönelik hazırlık çalışmalarının hızlandırılması kararlaştırılmıştır. Sözkonusu beş fasıl, GKRY tarafından siyasi olarak engellenen fasıllar arasındadır.

Gümrük Birliği/Serbest Ticaret Anlaşmaları

Ülkemiz ile AB arasında 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararıyla kurulan ve 1 Ocak 1996 tarihinden bu yana yürürlükte olan Gümrük Birliği (GB), uygulamada olduğu yaklaşık yirmi yıllık dönem itibarıyla, ülkemiz ekonomisine katkı sağlamıştır. İstatistik olarak bakıldığında, ülkemiz ile AB arasındaki dış ticaret hacmi yıllık 140 milyar Avro’ya ulaşmıştır. AB ile dış ticaretimiz 7 kat artmıştır. AB ülkemizin toplam ticaretinde (ihracat ve ithalat toplamı) %41’lik bir payı temsil etmektedir. AB sözkonusu oranla ülkemizin ihracatında ve ithalatında ilk sıradadır. Ayrıca, ülkemizdeki doğrudan yabancı yatırımların 2/3’ü AB kaynaklıdır. Öte yandan, ülkemiz de AB’nin 5. büyük ticaret ortağıdır.

GB, dönemin şartları çerçevesinde ülkemizin kısa sürede AB’ye üye olacağı öngörüsüyle tesis edilmiştir. Buna karşın geçen zaman zarfında ekonomimizin hızla büyümesi, AB’nin üçüncü ülkelerle ekonomik ilişkilerinin derinleşmesi gibi faktörler sonucunda GB’nin uygulamasından kaynaklı yapısal sorunlar ortaya çıkmış ve GB mevcut haliyle tarafların beklentilerini karşılamakta yetersiz kalmıştır.

GB’nin işleyişinden kaynaklanan sorunlar hakkında üçüncü taraflardan bağımsız görüş sorulması fikri 2012 yılı başında AB tarafından gelmiştir. AB tarafından, GB’nin tüm boyutlarıyla değerlendirilmesini teminen Dünya Bankası’na hazırlatılan Mart 2014 tarihli Değerlendirme Raporu’nun GB’nin güncellenmesi süreci hazırlıklarının ilk yapı taşı olduğu söylenebilir. Takip eden dönemde ülkemiz ile AB arasında ihdas edilen Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu toplantılarında herhangi bir taahhüt içermeksizin müzakerelerde ele alınacak konulara ilişkin çalışmalar sürdürülmüş ve 12 Mayıs 2015 tarihinde Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinde mutabık kalınmıştır.

AB Komisyonu 21 Aralık 2016 tarihinde Gümrük Birliği’nin güncellemesi müzakerelerini başlatmak için AB Konseyi’nden yetki istemiştir. Komisyon’un üye ülkelerden yetki alması halinde süreç başlayacaktır.

Türkiye-AB Zirveleri

Birinci Türkiye-AB Zirvesi, 29 Kasım 2015 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilmiştir. Sözkonusu Zirve, sadece ülkemiz ile 28 AB üyesi ve üç AB Kurumu’nun Başkanı (AB Konseyi, AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu) katılımıyla düzenlenen bir toplantı olması açısından bir ilki teşkil etmiştir.

Zirve Ortak Sonuç Bildirisi’nde, ülkemizin katılım sürecinin yeniden canlandırılmasının gerekliliği hususunda mutabık kalınmış, yılda iki kez olmak üzere düzenli Zirveler gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Dış politika ve güvenlik politikası alanında Bakan düzeyinde siyasi diyalog toplantıları yapılması, Üst Düzeyli Ekonomik Diyalog Mekanizması’nın ve Üst Düzeyli Enerji Diyalogu ikinci toplantısının 2016 yılının ilk çeyreğinde gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. AB Komisyonu tarafından ülkemizde geçici koruma altındaki Suriyelilere destek sağlamak amacıyla ülkemize 3 milyar Avro kaynak sağlanması taahhüt edilmiştir.

İkinci Türkiye-AB Zirvesi, 28+1 formatında ve 3 AB Kurumunun Başkanının katılımıyla 7 Mart 2016’da Brüksel’de yapılmıştır. Ege’de düzensiz göçle mücadelede AB’yle işbirliğimizin derinleştirilmesine yönelik olarak, tamamen insani mülahazalarla ve geçici süreyle uygulanmak üzere ülkemizce AB tarafına bir öneride bulunulmuştur. Önerimiz üç temel hedefe odaklanmıştır: 1) Ege’de ölümlerin önlenmesi, 2) İnsan kaçakçılığı zincirinin kırılması, 3) Yasadışı göçün yeniden yerleştirme programıyla “yasal göç” haline gelmesi.

Üçüncü Türkiye-AB Zirvesi, 18 Mart 2016 tarihinde Brüksel’de düzenlenmiş olup Zirve sonucunda Türkiye-AB Mutabakatı kabul edilmiştir. Mutabakatın unsurları arasında;

– 20 Mart itibariyle 5 Yunan adasına giden düzensiz göçmenlerin ülkemizce alınması,

– Adalara yasadışı geçen göçmenlerin 4 Nisan tarihi itibariyle geri alınması ve aldığımız her bir Suriyeli karşılığında aynı gün ülkemizdeki Suriyelilerden AB’ye yeniden yerleştirme programının başlatılması (“1’e 1” formülü),

– “1’e 1” formülünden ayrı olarak, Ege’de yasadışı göçün kontrol altına alınmasıyla birlikte “Gönüllü İnsani Yeniden Yerleştirme Programı”nın başlatılması,

– AB’nin ülkemizdeki Suriyeliler için taahhüt ettiği 3 milyar Avro’luk kaynağın transferinin hızlandırılması, bu kaynağa ek olarak 2018 sonuna kadar 3 milyar Avro tutarında ek kaynak oluşturulması,

– Vatandaşlarımızın Schengen alanına vizesiz seyahatlerinin en geç Haziran 2016 sonunda sağlanması,

– 33 no’lu “Mali ve Bütçesel Hükümler” faslının Hollanda Dönem Başkanlığı sırasında müzakerelere açılması,

– Gümrük Birliği güncelleme çalışmalarının sürdürülmesi,

– AB’yle, Suriyelilerin Suriye içinde yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sınırımıza yakın güvenli bölgelerde yaşamaları için işbirliği yapılması yeralmaktadır.

Sığınmacı Mali İmkanı

AB tarafından ülkemizdeki geçici koruma altında bulunan Suriyelilerin ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak taahhüt edilen 3+3 milyar Avro’nun Sığınmacı Mali İmkanı mekanizması aracılığıyla ülkemize aktarılması süreci, AFAD koordinasyonunda ilgili kurumlarımızla proje temelinde yürütülmektedir.

Bakanlar Düzeyinde Siyasi Diyalog Toplantıları

Sayın Dışişleri Bakanımız ve Sayın AB Bakanımızla birlikte AB tarafından AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ile Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden sorumlu Komiserin katılımıyla dörtlü formatta Bakanlar düzeyinde Siyasi Diyalog Toplantıları yapılmaktadır. 29 Kasım 2015 tarihli Türkiye-AB Zirvesi’nde sözkonusu toplantıların sık ve düzenli bir şekilde yapılması konusunda karar alınmıştır. Toplantıların yılda iki defa yapılması kararlaştırılan Türkiye-AB Zirvelerine hazırlık mahiyetinde gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

Ortaklık Konseyi

Türkiye-AB Ortaklık Konseyi, 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması gereğince kurulmuş ve ilk toplantısı 1 Aralık 1964 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Ortaklık Konseyi Bakanlar düzeyinde toplanmakta, Türkiye ve AB tarafı eşit olarak temsil edilmektedir.

Türkiye-AB Yüksek Düzeyli Enerji Diyaloğu Toplantısı

Ülkemiz ile AB arasında Yüksek Düzeyli Enerji Diyaloğu tesis edilmiş olup, ilk toplantı, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız ve AB Komisyonu Enerji Birliği’nden Sorumlu Başkan Yardımcısı Maroş Şefçoviç başkanlığında 15 Mart 2015 tarihinde Ankara’da düzenlenmiştir. 29 Kasım Türkiye-AB Zirvesi’nde alınan karar doğrultusunda, Türkiye-AB Yüksek Düzeyli Enerji Diyaloğu İkinci Toplantısı’nın 28 Ocak 2016 tarihinde İstanbul’da yapılmıştır. Toplantıda enerji güvenliği ve kaynak çeşitliliğinin artırılması, doğal gaz, nükleer enerji, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji konularında görüş alışverişinde bulunulmuştur.

Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog Toplantısı

29 Kasım 2015 tarihli Türkiye-AB Zirvesi sonuçları bağlamında, ikili ilişkilerimizin ekonomik alanda daha geliştirilmesi ve canlandırılması hedefi doğrultusunda, Türkiye-AB Üst Düzey Ekonomik Diyalog Mekanizması ihdas edilmesi kararlaştırılmıştır. Bu çerçevede, I. Türkiye-AB Üst Düzey Ekonomik Diyalog Toplantısı 24-26 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul ve Ankara’da düzenlenmiştir. İlk kez düzenlenen Toplantıda, Sayın Başbakan Yardımcımızın başkanlığında ilgili Bakanlarımız ile ekonomik konularla ilgili AB Komiserleri biraraya gelmiş, Türkiye-AB ilişkilerinin ekonomik boyutuna ilişkin kapsamlı görüş alışverişinde bulunulmuştur.

Avrupa Birliği Hukuku 

0

Avrupa Birliği Hukuku; sözleşmeler kapsamında yer alan tamamlayıcı hukuk ve üye ülkeler arasında imzalanan antlaşmalar, Topluluğun dış ilişkilerinden kaynaklanan hukuki düzenlemeler, Adalet Divanı’nın içtihat hukuku, Topluluğun yasal düzeni çerçevesinde kabul edilen tüm kurallardan oluşmaktadır. AB Hukuk sitemine genel olarak “Müktesebat” denmektedir.

Avrupa Birliği Hukuku, Birincil Mevzuat ve İkincil Mevzuat olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir:

1.Birincil Mevzuat (Kurucu Antlaşmalar)

Birincil mevzuat, Avrupa Birliği’ni kuran antlaşmaları içermektedir. Üye devletler arasında doğrudan müzakereler sonucu kabul edilen ve ulusal parlamentolar tarafından onaylanan mevzuattır. Birincil mevzuat kaynakları Topluluğun anayasası niteliğindedir.

Topluluk hukukunun temel kaynakları olan Avrupa Topluluklarını kuran Antlaşmalar ve bu Antlaşmaları tadil eden diğer belge ve antlaşmalardan oluşur.

– Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması (Paris Antlaşması)
– Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşması (Roma Antlaşması)
– Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu Antlaşması
– Avrupa Tek Senedi
– Maastricht Antlaşması
– Amsterdam Antlaşması
– Nice Antlaşması
– Katılım Antlaşmaları

2. İkincil Hukuk

Avrupa Birliği kurumlarının Antlaşmaları temel alarak geliştirdikleri yasal araçlardır. Bu araçlar şunlardır:

– Tüzük
– Direktif
– Karar
– Tavsiye Kararı
– Görüş

 Tüzükler:

Üye devletlerin koyduğu kanunlar gibidir. 3 özelliği vardır:
– Genel geçer olması (tüm topluluğa yönelik olması);
– Doğrudan uygulanması (hiçbir hukuk işlemi gerekmeksizin);
– Bütünüyle bağlayıcı olması (tüm hükümleri uygulanması).

 Direktifler: 

Bağlayıcıdır; ancak tüzükten farklı olarak, direkt uygulanamaz. Üye ülkeler tarafından iç hukuka alınması gerekir. Üyeler, söz konusu iç hukuk araçlarını seçmekte serbesttir.

Kararlar: 

Bağlayıcıdır. Özelliği; bir ülke, firma veya kişiyi muhatap alabilmesidir.

Görüş ve Öneri:

Bağlayıcı değildir. Genellikle etik değer taşır.

Kurucu Antlaşmalar

AB hukukunun asil kaynaklarını oluşturan ve birincil mevzuat olarak da adlandırılan Kurucu Antlaşmalar, AT’nin amaçları, örgütlenmesi ve işleyiş biçimi üzerine temel hükümleri ve AT ekonomik mevzuatının büyük kısmını içerirler ve AT’nin işleyişiyle ilgili anayasal çerçeveyi ortaya koyarlar. Aynı zamanda, Topluluk kurumları, yetkilerini bu antlaşmalara dayanarak kullanmaktadır. Kurucu Antlaşmalar şunlardır:

MAASTRICHT ANTLAŞMASI

1992’de Maastricht’te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması, 1993’te yürürlüğe girdi. Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu adını aldı. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturuldu. Bu sütunlar Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliği’dir. Ortak Dışişleri Güvenlik Politikasını ortak bir savunma politikasını başlatmayı hedefler. Adalet ve İçişleri’nde ise göç ve siyasi iltica alanlarında bir Avrupa Polis Ofisi kuruldu. Maastricht ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Topluluğu bünyesine dahil edildi.

Maastricht Antlaşması’nın 2 ana hedefi vardır: Euro’nun tanıtılması için zemin hazırlayarak parasal birliğin oluşturulması ile ekonomik ve siyasi birliğin oluşturulması. İlk sütun ile diğer iki sütun arasında büyük bir fark vardır. Üye ülkeler ilk sütun olan Avrupa Topluluğunda AB kurumlarına egemenliklerinin bir bölümünü aktarırken, diğer iki sütunda böyle bir durum söz konusu değildir. Ülkeler bu iki sütunda bağımsız karar lama yetkilerini korumuşlardır. İçişleri ve Hukuk ile Ortak güvenlik ve Dış Politika sütunlarına giren konularda üyeler AB Zirveleri’nde ve Bakanlar Konseyi’nde karar alabilirler. Bu iki sütün için Maastricht’te ortak hareket, ortak karar ve çerçeve karar gibi karar alma mekanizmaları geliştirilmiştir. Maastricht Antlaşması karar alma mekanizmasında Parlamento’ya daha fazla yetki verdi ve “ortak karar alma” prosedürünü getirdi. Maastricht ile ayrıca Avrupa vatandaşlığı oluşturularak, AB vatandaşlarına yaşadıkları ülkenin belediyelerinde seçme ve seçilme hakkı verildi.

1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği adını almış ve AET kısaltması AT olarak değiştirilmiştir. Bu antlaşmayla, Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliği başlıklarında yeni bir yapı tanımlanmaktadır.

Maastricht Antlaşmasıyla oluşturulan Birliğin amaçları, sınırsız bir pazar yaratmak, ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi sağlamak, tek parayı kapsayacak bir ekonomik ve parasal birlik oluşturmak, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası uygulamak ve uzun vadede ortak bir savunma politikası oluşturmak, Avrupa vatandaşlığı kavramını oluşturmak, hukuk ve içişleri alanında daha sıkı işbirliği olarak şekillendirilmiştir. Bunların içinde en önemlilerinden birisi Avrupa Birliği vatandaşlığıdır. Buna göre, Topluluğa üye ülke vatandaşı olan herkes Birlik vatandaşıdır ve antlaşmalardan doğan hak ve sorumluluklara sahiptirler. Birlik vatandaşları, Topluluğa üye ülkelerde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkına sahiptirler. Üye ülkelerde ikamet eden ‘Birlik Vatandaşı’, o ülkenin uyruğunda olmasa bile o ülkenin belediye seçimlerinde ve Avrupa Parlamanetosu seçimlerinde aday olma ve oy kullanma ve diplomatik koruma haklarından yararlanabilmektedir.

Ayrıca Maastricht Antlaşmasıyla Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri artırılmış, ortak karar alma (co-decision) adı verilen yeni bir prosedür çerçevesinde bazı konularda veto etme ve gensoru verme yetkisi verilmiştir. Üye sayısının yeniden düzenlenmesi ve dış politika konularında nitelikli çoğunlukla karar alması da kabul edilmiştir.

ROMA (AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU) ANTLAŞMASI 

1957’de Roma’da imzalanan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Antlaşması ve Avrupa Atom Enerji Topluluğu’nu (EURATOM) kuran Antlaşma, 1958’de yürürlüğe girdi. Bu iki antlaşma, ‘Roma Antlaşmaları’ olarak bilinir. Roma Antlaşması denildiğinde sadece Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşması ifade edilir.

Roma Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran 6 ülke, diğer sektörlerde de ekonomik birliği kurmak için Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kurdu. Roma Antlaşması Avrupa Ekonomik Topluluğu’na hukuken uluslar üstü bir kuruluş olma niteliği kazandırdı.

AET’nin hedefi malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir ortak pazarın kurulması idi. Nihai hedef ise AET’nin siyasi bütünlüğe ulaşmasıydı.

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nu Kuran Antlaşma ise nükleer enerjinin barışçıl kullanımı için üye ülkelerin planladığı veya yürüttüğü araştırma programlarını koordine etmekti.

1965’de kurucu üyeler imzalamış oldukları ‘Birleşme Antlaşması’nı (Füzyon Antlaşması) imzaladılar. Böylece AKÇT, AET ve EURATOM için tek bir Konsey, Komisyon ve Parlamento oluşturuldu, bütçeleri birleştirildi ve bunlar için bir bunlara bir bütün olarak Avrupa Toplulukları denildi.

PARİS (AVRUPA KÖMÜR ve ÇELİK TOPLUĞU) ANTLAŞMASI

18 Nisan 1951’de Paris’te imzalanan ve 1952’de yürürlüğe giren, Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu kuran Antlaşma, Avrupa bütünleşmesinin temelini attı. Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından imzalanan Paris Antlaşması Avrupa Toplulukları’nı kuran üç antlaşmadan en eskisidir. 50 yıllık bir süre için imzalanan Paris Antlaşması 23 Temmuz 2002’de sona erdi.

Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schumann 1950 yılında, Avrupa’da barışın kurulabilmesi için Fransız-Alman dostluğuna dayanan ve Avrupa ülkelerinde kömür ve çeliğin kullanımının uluslar üstü bir organın sorumluluğuna vermeyi öneren bir plan geliştirdi. Plan, Savaş sanayinin bu iki ana maddesinin üretim ve kullanımının kontrolünü sağlayarak iki Dünya Savaşı sonucu yıkılan Avrupa’da savaşın çıkma olasılığını yok etmek için geliştirildi. Antlaşmanın amacı kömür ve çelik alanlarında ortak bir pazar oluşturmak ve bunu aşamalı olarak ekonominin diğer sektörlerine de genişleterek Avrupa’nın bütünleşmesiydi.

Paris Antlaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile antlaşmayı imzalayan 6 devlet ulusal egemenliklerinin bir bölümünü uluslar ustu bir kuruma devretti.

AVRUPA TEK SENEDİ

1986’da imzalanan ve 1997’de yürürlüğe giren Tek Avrupa Senedi’nin amacı 31 Aralık 1992’ye kadar Avrupa Tek Pazarı’nın aşamalı olarak tamamlanmasını amaçladı.

1968’de Gümrük Birliği ile üye ülkeler arasında yapılan ticarette gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarının kaldırıldı. Gümrük Birliği ayrıca üçüncü ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanmaya başladı. Bu, Tek pazar oluşturma yönündeki ilk önemli adımdı. 1973’de petrol krizinin neden olduğu ekonomik kriz ve 1980’lerde üye ülkelerdeki standart farklılıklarının sanayicilere bürokratik zorluklar getirmesi nedeniyle iç pazar oluşturma çalışmaları başladı.

1986’da Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Topluluklarını kuran Antlaşmalar, ilk kez kapsamlı bir biçimde revize edildi. Senet ile kişilerin, sermayenin ve hizmetlerin dolaşımında sınırlamaların olmayacağı İç Pazar’ın en önemli adımı atıldı. Ortak Pazar’la üye ülkeler arasında politik, ekonomik ve sosyal bütünleşme, ekonomik ve parasal birlik, teknolojik araştırma ve geliştirme, çevre politikası gibi yeni Topluluk politikaları belirlendi.

Tek Avrupa Senedi’nde Ortak Pazar hedefi yeniden tanımlandı, Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri “işbirliği usulü” ile arttırıldı. Ayrıca, daha önce oybirliğinin gerekli olduğu, Ortak Gümrük Tarifesi’nde değişiklik yapılması, hizmetler, sermayenin serbest dolaşımı, ortak ulaşım politikaları konularında nitelikli oy çokluğu ile karar alma mekanizması getirildi. Son olarak, “Avrupa Siyasi İşbirliği” ile üyeler arasında dış politikada işbirliği yapılması kararlaştırıldı.

AMSTERDAM ANTLAŞMASI

Ekim 1997’de imzalanan ve Mayıs 1999’da yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması Maastricht Antlaşması’nın günün koşullarına uyarlanması, tek para birimine geçiş ve AB’nin genişleme süreci için AB’yi ve üye ülkeleri hazırlamak amacıyla yapıldı.

Amsterdam Antlaşması Maastricht Antlaşması’nın oluşturduğu hukuksal çerçeveyi tamamladı ve “Avrupa Vatandaşlığı” kapsamındaki hakları güçlendirdi. AB ve AT Antlaşmaları yeniden numaralandırıldı, bunlara değişiklikler getirildi. Amsterdam Antlaşması ile AB Antlaşması’nın maddelerini değiştirdi ve maddeler A’dan S’ye harflerle belirlendi.

Avrupa Parlamentosu‘nun karar alma mekanizmasındaki rolü ortak karar alma prosedüründe getirilen değişikliklerle güçlendirildi. Ayrıca Komisyon Başkanı’nın atanması için Parlamento’nun onayı, Komiserlerin atanması içinse Komisyon Başkanı’yla ortak karar şartı getirildi.

Antlaşma ile üye ülkeler arasında sınır kontrollerinin kaldırılması amacıyla Schengen Anlaşması AB hukuku’na dahil edildi (İrlanda ve İngiltere’nin sınır kontrol hakkı saklı kaldı). Amsterdam Antlaşması’yla, ayrıca, 1.1.1999’de tek para birimine geçiş teyit edildi.

AB’nin temellerini oluşturan özgürlük, demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygı ilkelerine bağlı her Avrupa Devleti’nin üyelik için başvurabileceği, Amsterdam Antlaşması ile belirtildi.

NICE ANTLAŞMASI

Şubat 2001’de imzalanan ve Şubat 2003’te yürürlüğe giren Nice Antlaşması genişleme süreci kapsamında AB’nin gerçekleştirmesi gereken kurumsal reformları getirmek amacını taşıdı. Antlaşma, AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’ndaki üye sayıları dağılımı ile AB Konseyi‘nde karar almadaki oy ağırlıklarını belirledi, Bakanlar Konseyi’ndeki ağırlıklı oy oranlarını değiştirdi.

Nice Antlaşması’yla Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu‘ndaki üye ülkelerin oy dağılımları ve Avrupa Komisyonu üye sayıları yeni katılacak ülkeleri de kapsayacak şekilde düzenlendi. Nice Antlaşması’nın büyük ve küçük üye ülkeler arasındaki dengeyi sağlaması sonucunda AB Konseyi’ndeki oy dağılımında bir ayarlama yapıldı.

Avrupa Komisyonu‘nda ise her bir üye ülkenin Avrupa Komisyonu’nda tek üye ile temsil edilmesi kararlaştırıldı. Avrupa Birliği üye sayısı 27’ye ulaştığında ise Avrupa Komisyonu üyeleri sayısı üye devletlerin sayısından az olacağından rotasyon sistemi getirildi.

Nice Antlaşması’yla nitelikli çoğunlukla karar alınan alanların kapsamı genişletildi, vatandaşların serbest dolaşımı, sivil işlerde hukuki işbirliği, hizmetler ve fikri mülkiyetin ticari boyutu ile ilgili uluslararası anlaşmalar, sanayi politikası, üçüncü ülkelerle ekonomik, mali ve teknik işbirliği, Avrupa düzeyindeki siyasi partilerin tüzüğü, Adalet Divanı ve Birinci Derece Mahkemesi’nin işleyiş kuralları gibi alanlar bu çerçeveye alındı.

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

0
Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir.

Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulunmuş ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet olmuştur.  Virginia anayasasının başına haklar bildirisi eklenmiştir.

Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, dünyada insan haklarının gelişmesi bakımından önem taşıyan belgelerdendir. Amerikan Kongresi, kolonilerin İngiltere ile her türlü siyasal bağı kopardığını ve bağımsız olduğunu ilan ettiği ve  oybirliğiyle kabul ettiği 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nde, Virginia Haklar Bildirisi’nin ilk maddelerini tekrarlamıştır.

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, John Locke’un doktrinleri ve Kanunların Ruhu isimli eserin sahibi de olan Montesquieu‘nun gücler ayrılığı ilkelerinden esinlenerek hazırlanmıştır.

Virginia Haklar Bildirisi – Haziran 1776
Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

İşbu bildiri, Virginia halkının eksiksiz ve özgürce bir araya gelen temsilcileri tarafından ilan edilen bir haklar bildirisidir. Bu haklar, Virginia halkı ve Virginia halkının gelecek nesilleri için, yönetimlerinin temeli ve hukuki dayanağı olacaktır.

Madde 1

Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar. Doğar doğmaz edindikleri belli bazı hakları vardır; siyasal bir topluluk kurdukları zaman, hiçbir antlaşmayla gelecek nesilleri bu haklardan yoksun bırakamaz, onları bu haklardan vazgeçmeleri için zorlayamazlar; yaşama ve özgürlük haklarıyla, mülk edinme ve sahip olma, mutluluk ve güvenlik arama ve kazanma olanağı da bunların arasındadır.

Madde 2

Tüm güç halkta toplanır ve halktan gelir; yetkili kişiler halkın vekilleridirler; halk için çalışırlar; halka karşı her zaman sorumludurlar.

Madde 3

Yönetim; halkın, ulusun ya da kamuoyunun ortak yararı, savunması ve güvenliği için kurulmuştur, bu amaçla kurulmalıdır; çeşitli yönetimler ve yönetim biçimleri içinde en iyisi, en fazla mutluluğu ve güvenliği sağlayabilen ve iktidarın kötüye kullanılması tehlikesine karşı en etkin önlemleri alabilen yönetimdir; herhangi bir yönetim bu göreve layık olmadığını gösterir ya da bu görevi hiçe sayarsa, toplumun çoğunluğunun, kamu yararına en uygun gördükleri bir biçimde, bu yönetimde ıslahata gitmek, yapısını değiştirmek ya da yönetimi ilga etmek hakkı doğar; bu hak vazgeçilmez, devredilemez ve iptal edilemez bir haktır.

Madde 4

Herkese açık kamu görevinde bulunan, hiçbir kişi ya da kişiler topluluğu, kamu yararına ters düşecek, özel ve ayrı kazançlar ya da ayrıcalıklar sağlayamaz; bu görevler devredilemeyecekleri gibi, memurların, milletvekillerinin ve yargıçların makamları da babadan oğula geçmemelidir.

Madde 5

Devletin yasama ve yürütme güçleri, yargılama gücünden ayrı ve bağımsız olmalıdır; bu ilk iki gücün üyeleri, halkın sıkıntılarını hissedebilmeli, bu sıkıntılara ortak olabilmeli ve belli aralıklarla, kendi seçim bölgelerine, özel yaşamlarına geri dönmelidirler ki, iktidarsızlık çekmesinler; kadrolardaki açıklar, önceden kararlaştırılan sürekli ve düzenli seçimlerle doldurulmalıdır; bu seçimlerde eski görevlilerin tamamı ya da bir kısmı, yasaya uygunluğuna bakılarak yeniden seçilebilir.

Madde 6

Meclislerde halkın temsilcisi olarak çalışılacak kişilerin seçimi serbesttir; topluma bağlılık ve sürekli genel ilgi beslediğine dair yeterli delili alan herkesin oy hakkı vardır; kamu yararı için, kendinin ya da seçtiği temsilcilerin rızası olmadan, kimse ne vergi ödemeye zorlanabilir, ne de mülkü elinden alınabilir; aynı biçimde kimse, kamu yararını gözönünde bulundurarak kabul etmediği yasalara uymakla yükümlü değildir.

Madde 7

Herhangi bir yetkinin, herhangi bir makam tarafından kullanılması, yasaların icrası ya da sürüncemede bırakılmaları, halk temsilcilerinin onayı olmadıkça, halkın haklarına bir tecavüzdür; bu yüzden asla yapılmamalıdır.

Madde 8

Tüm ciddi yolsuzluk ve cürüm hallerinde, herkes kendisi hakkında yapılan suçlamanın gerekçesini ve niteliğini sormak, suçlamayı yapanlarla, tanıklarla yüzleşmek, kendi lehine olan delilleri göstermek, kendi çevresinden seçilmiş oybirliğiyle karar vermedikçe suçlu sayılmayacağı, tarafsız bir jüri önünde, hızla yargılanmak hakkına sahiptir. Hiç kimse kendi aleyhine delil göstermeye zorlanamaz. Ülkenin bu konuda bir yasası ya da kendisine eşit kişilerin bir kararı olmadıkça kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.

Madde 9

Hiç kimseden aşırı kefalet akçesi istenemez; yüksek para cezaları ya da zulüm sayılabilecek, olağandışı cezalar verilemez.

Madde 10

Bir memura ya da özel görevliye, işlenen suç hakkında açık bir delil olmadan kuşkulu yerleri araması ya da tarif edilmemiş, suçu açıkça anlatılıp, delilleri gösterilmemiş kişi ya da kişileri yakalaması için verilen arama ve tutuklama müzekkereleri haksız ve despotiktir; bu tür müzekkerelerin verilmemesi gerekir.

Madde 11

Mülkiyetle ilgili ya da kişiler arasındaki özel davalarda, eski, jüriyle yargılama yöntemine dokunulmamalı ve bu yöntem diğer yargılama yöntemlerine yeğlenmelidir.

Madde 12

Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de basın özgürlüğüdür; despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz.

Madde 13

Vatandaşlar arasından seçilen, silah eğitimi görmüş kişilerden kurulu, düzenli bir milis gücü özgür bir ülkenin en uygun, en doğal ve en emin güvenlik aracıdır; barış zamanında sürekli ordular bulundurmak, ülkenin iç özgürlüğü için tehlikeli sayılmalı ve bundan kaçınılmalıdır; ordu her durumda, sivil gücün emri altında bulunmalı ve sivil güç tarafından yönetilmelidir.

Madde 14

Halkın bölünmez bir yönetim kurmaya hakkı vardır, bu yüzden bu sınırlar içinde Virginia yönetiminden ayrı, bağımsız bir yönetim kurulamaz ya da oluşturulamaz.

Madde 15

Ancak adalete, ılımlılığa, tutumluluğa, alçakgönüllülüğe ve erdeme sıkı sıkıya bağlı kalarak, her fırsatta temel ilkeleri anarak, bir halk özgür bir yönetime ve özgürlüğün nimetlerine sahip olabilir.

Madde 16

Yaradana borçlu olduğumuz görevimiz, dinimiz ve bunu yerine getirme tarzımız, şiddet ve baskıyla değil, ancak irade ve inançla belirlenebilir; bu yüzden herkes, dininin gereklerini, vicdanının buyruklarına göre yerine getirmek hakkına sahiptir; birbirine karşı, Hıristiyan sabrını, sevgisini ve merhametini göstermek herkesin görevidir.

12 Haziran – Hukuk Takvimi

0
12 Haziran Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Haziran – Hukuk Takvimi

 1776
Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir. Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulundu ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet oldu. Virginia anayasanın başına haklar bildirisi eklenmiştir.
1898
Filipinler, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1913
Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa’nın 31 Ocak 1913’te başlayan görevi 12 Haziran 1913 günü sona erdi.
1933
İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması ile ilgili Kanun TBMM’de kabul edildi. Sözleşme 3 Ekim 1932’de parafe edilmişti.
1933
Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Kanun-u Medenisinin 452. Maddesine Göre Olan Tasarruflarının Mahfuz Hisseler Hakkındaki Hükümden Müstesna Olduğuna Dair Kanun” TBMM’de kabul edildi.
1940
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Başkanlığında toplanan Hükûmet, İkinci Dünya Savaşının dışında kalınmasına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir turum almasına karar verdi.
1956
Mehmet Bedrettin Köker, Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden 12 Haziran 1956 günü emekliye ayrıldı. İstanbul ve Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra 18 Temmuz 1978’de vefat etti
1957
Kırşehir yeniden il yapıldı.
1960
27 Mayıs 2960’ta yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi, 1 Nolu Kanunu kabul etti. “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun” gereğince; Geçici Anayasa açıklandı, TBMM’nin bütün hak ve yetkileri Millî Birlik Komitesi’ne verildi. 1961 Anayasasının kabul edilmesi ile birlikte, Kurucu Meclisin, Millî Birlik Komitesinin ve Temsilciler Meclisinin hukukî varlıkları sona erdi.
 1967
ABD‘de ırklar arası evliliği yasaklayan yasal hükümler tamamen kaldırıldı.
1971
Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye İşçi Partisi‘nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi‘ne başvurdu.
 1975
Yunanistan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)Avrupa Birliği Hukuku  üyeliği için resmen başvurdu.
 1986
Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” adlı romanı “muzır” bulundu. Altan ve yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı
 1986
Haydar Dümen’in “Cinsel Yaşam 2” adlı kitabı toplatıldı
 1990
SSCB’nin yerine Rusya Federasyonu kuruldu
 1991
12 Haziran 1991’de Rusya’da ilk defa yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde Yeltsin, oyların %57,3’nü alarak Rusya Federasyonunun ilk Cumhurbaşkanı oldu.
2006
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde ilk olarak 25 no’lu “Bilim ve Araştırma Faslı” açıldı
 2007
25 Temmuz 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi başkanlığına seçilen Tülay Tuğcu’nun bu görevi 12 Haziran 2007’de doldu. Tuğcu, Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın Başkanı idi.
 2011
Türkiye‘de 2011 TBMM Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. AKP yeniden tek başına iktidara geldi.
 2023
İki gündür gözaltında tutulan EHB üyesi avukat Gülhan Kaya, İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Ezilenlerin Hukuk Bürosu, “Savunma susmadı, susmayacak!” ifadeleriyle karara tepki gösterdi
 2023

Ağrı’nın Patnos ilçesinin HDP’li Belediye Eşbaşkanları Müşerref Geçer ve Emrah Kılıç “ihaleye fesat karıştırdıkları” iddiasıyla tutuklandı.

12 Haziran – Hukuk Takvimi

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu

0

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 11.06.1933 tarihinde 2305 kanun numarası ile kabul edilmiştir.

29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin onuncu yılının kutlanma şeklini belirleyen kanun, Resmi Gazetenin 17.06.1933 tarihli sayısında ilan edilerek yürürlüğe girmiştir.

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu
Madde 1

Cumhuriyet ilânının onuncu yıl dönümü üç gün kutlulanır. Bu üç gün de resmî daireler tatil, hususî daireler ve müesseseler ve ticaret evleri hakkında hafta tatili kanunu tatbik olunur.

Madde 2

Kutlulama işlerile meşgul olmak üzere merkezde Başvekâlete bağlı olan bir yüksek komisyon ve vilâyetlerde yine bu işle meşgul olacak komite ve heyetler teşkiline ve bunlar için vazifelerle Cumhuriyetin bu güne kadar ve gelecekteki muvaffakiyetlerini tebarüz ettirecek surette kutlulama için şekiller tayinine Hükümet mezundur.

Madde 3

Bu komisyon, komite ve heyetler, Hükümet,hususî idareler ve belediye bütçelerinde kutlulama masrafı
olmak üzere takatile uygun konacak paralardan Hükümetçe tesbit olunacak hükümler dairesinde saı fiyat yaparlar.

Madde 4

Kutlulama işleri için ikinci maddede yazılı komisyonlarla heyet ve komitelerin muhabereleri parasızdır.

Madde 5

Bayramdan on gün evvel başlamak ve bayram günlerile, nihayetinden sonra on gün daha sürmek üzere Hükümet kendi nakil vasıtaları tarifelerini indirebilir.

Madde 6

Asker, polis, jandarma, mektep talebeleri, izciler gibi Cumhuriyet bayramının onuncu yıl dönümü geçit resmine iştirak edeceklerin Hükümetçe tayin olunmak üzere kara ve denizden seyahatleri Hükümete ait nakliye vasıtalarında parasızdır.

Madde 7

Cumhuriyetin onuncu yılını doldurması münasebetile neşredilip Maarif Vekâletince tesbit edilen ve adları Nafıa Vekâletine bildirilen matbualardan posta ücreti alınmaz.

Madde 8

Bu bayram günlerinde bütün telgraf, mektup, ve kart ücretleri yarıya indirilir.

Madde 9

Cumhuriyetin ilk on yılı hatırası olarak bir madalya basıp isteyenlere satmağa ve hasılat fazlasını inkılâba hizmet eder bir esere sermaye olarak ayırmağa Maarif Vekâleti mezundur.

Madde 10

Teşrinisani 1933 maaşı ile teşrinievvel ayı ücretleri teşrinievvelin 28 inci günü ödenir.

Madde 11

Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 12

Bu Kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Mustafa Kemal Atatürk Onuncu Yıl Nutkunu Okurken

Onuncu Yıl Nutku

Türk Milleti!

Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ankara, 29 Ekim 1933

Köy Eğitmenleri Kanunu

0

Köy Eğitmenleri Kanunu 11 Haziran 1937 tarihinde kabul edilmiş ve 24 Haziran 1937’de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, köylünün kalkınmasını esas almış, aydınlanma devriminde köyleri ve köylüleri ihmal etmemek üzere düzenlenmiştir. Köylü’nün kalkındırılması ve eğitilmesi yönünde 1940 yılında kabul edilen Köy Enstitüleri Kanunu öncesinde yapılan kanuni düzenlemelerdendir.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yoksunluk döneminde dahi köylere sağlanan eğitim olanaklarının, aradan yüz yıl geçtikten sonra artan tüm maddi imkanlara rağmen ortadan kaldırıldığı ve köy okullarının  kapatıldığı görülmekte, aydınlanma devriminin önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

Köy Eğitmenleri Kanunu

Kanun No: 3238
Kabul tarihi: 11/6/1937
Madde 1

Nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek, ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik etmek üzere köy eğitmenleri istihdam edilir.

Madde 2

Köy eğitmenleri, Maarif ve Ziraat Vekillikleri tarafından; ziraat işleri yaptırılmağa elverişli okul veya çiftliklerde açılan kurslarda yetiştirilirler.

Eğitmen yetiştirme kurslarının masrafları Maarif ve Ziraat Vekillikleri bütçelerinden ödenir.

Madde 3

Maarif Vekilliğince seçilecek ve mezun sayılarak kurslara vazife görmek üzere gönderilecek ilk öğretim müfettişleri ile ilk okul öğretmenleri bu kurslarda bulundukları müddetçe müktesep hakları olan maaşlarını ve makam ücretlerini tam olarak alırlar.

Madde 4

Eğitmen bulunan köylerden lüzumu kadarı birleştirilerek bir bölge teşkil edilir. Her bölgeye gezici bir başöğretmen veya öğretmen tayin olunur ve bunlar köy eğitmeni yetiştirme kurslarına iştirak etmiş ilk okul Öğretmenlerinden seçilir.

Gezici öğretmen veya başöğretmenlerin müktesep hakları olan maaş ve makam ücretleri mensub oldukları hususî idare bütçelerinden ödenir.

Bunların gezmeleri için harcırah mukabili olarak bölge merkezi haricinde vazifeten geçirecekleri her gün için 100 kuruşu geçmeme üzere Maarif Vekilliğince tayin edilecek miktarda mezkûr vekillik bütçesinden tediyat yapılır.

Madde 5

Köy eğitmenlerine İcra Vekilleri Heyetince tasdikli kadrolarda tesbit edilecek miktar üzerinden ve Maarif Vekâleti bütçesine mevzu vilâyetlere yardım tahsisatından alâkadar vilâyetlerce aylık ücret; Ziraat Vekâleti bütçesinden. de meccanen tohum, fidan, damızlık ve ziraat aletleri gibi vesait verilir.

Madde 6 

Köy eğitmenlerinin kurslara alınmaları, yetiştirilme tarzları, köylerdeki ödevleri, beşinci maddede yazlı vesaiti icabında köylü lehine nasıl kullanacakları, işlerinin takib ve teftişi Maarif ve Ziraat Vekilliklerince müştereken kararlaştırılır.

Madde 7

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 8

Bu kanunun hükümlerini icraya Dahiliye, Maarif, Maliye ve Ziraat Vekilleri memurdur.

Kan Gütme Kanunu

0

Kan Gütme Kanunu, kat gütme saikiyle insan öldürme veya teşebbüs etme suçlarını düzenlemiş ve 11 Haziran 1937 tarihinde mecliste kabul edilmiştir.  Kanunun orijinal ismi ‘Kan gütme sebebile işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri failleri hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun’dur. Resmi Gazete’nin 23 Haziran 1937 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, halk arasında “kan davası” ya da “töre suçları” olarak bilinen fiillere yönelik olarak tanzim edilmiştir.

Kan Gütme Kanunu – Kan gütme sebebile işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri failleri hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun

Madde 1

Kan gütme sebebile adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs eden veya başkasını bu cürmü işlemeğe azmettiren veya tahrik eyliyen kimsenin cürüm işlendiği zaman bir dam altında yaşıyan usul ve furuları ve kardeşleri ve karı veya kocası ikametgâhlarının bulunduğu yerden başka bir yere nakledilirler.

Madde 2

Faille bir dam altında yaşamasalar bile cürüm işlendiği zaman failin ikametgâhının bulunduğu köy veya kasaba veya şehir içinde ikamet eden birinci maddede yazılı hısımlardan ve amca, dayı, hala, teyze, yeğen, kaynana veya kaynatasından her hangi birinin de takdir edilecek lüzuma göre nakillerine karar verilebilir.

Madde 3

Kan gütme saikına vâkıf olduğu kimselerin azim veya tahrikine vasıta olarak adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs edenlerin birinci ve ikinci maddelerde yazılı derecelerdeki hısımlarından cürüm işlendiği zaman failin ikametgâhının bulunduğu köy veya kasaba veya şehir içinde ikamet edenlerin de takdir edilecek lüzuma göre nakillerine karar verilebilir

Madde 4

Kan gütme saikı ile adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs edenler ve kan gütme saikına vâkıf olduğu kimselerin azim veya tahrikine vasıta olarak bu cürümleri işleyenler ve bu saikı bilerek cürme iştirak etmiş olanlar haklarında da mahkûm oldukları cezanın çektirilmesinden veya bu cezanın bir suretle düşmesinden sonra birinci madde hükmü tatbik olunur.

Madde 5

Kasten öldürülen bir şahsın yukarıdaki maddelerde yazılı derecelerdeki hısımlarından birini, öldürdüğünü veya öldürttüğünü zannettiği kimseyi veya onun yakınlarından birini kan gütme saikı ile öldüreceğine veya öidürteceğine dair kuvvetli emareler mevcud olduğu takdirde Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebi ile ağır ceza işlerini gören mahkemece nakline karar verilebilir. Salahiyetli mahkemenin tayininde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun hükümleri caridir.

Madde 6

Haklarında nakil kararı verilenler ikametgâhlarının bulunduğu yerden beş yüz kilometreden daha az bir mesafe dahilinde ikamet edemezler. Bu mesafe dışında olmak üzere istedikleri yeri kendileri tayin edebilirler.

Madde 7

Kan gütme saikı ile işlenen adam öldürme veya öldürmeğe teşebbüs cürümleri hakkında verilen hüküm katileştikten sonra bu kanuna göre nakilleri lâzım gelenler hakkındaki karar Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebile duruşma yapılmaksızın hükmü veren mahkemece verilir.

Bu karar aleyhine, tebliğ tarihinden itibaren bir hafta zarfında haklarında nakil kararı verilenler tarafından itiraz olunabilir, itiraz yazı ile veya bu hususta bir zabıt varakası yapılmak üzere mahkeme kâtibine yapılacak beyanla olur. İtiraz üzerine mahkeme duruşma yaparak karar verir. Bu kararlar Cumhuriyet Müddeiumumisile haklarında karar verilenler tarafından temyiz olunabilir. Duruşma ile temyize dair .olan muameleler Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri dairesinde yapılır.

Madde 8

Bu kanun hükümlerinin tatbik olunacağı yerleri İcra Vekilleri Heyeti tayin eder. ,

Madde 9

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 10

Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

15/6/1937

1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1172 sayılı Resmî Gezetededir

11 Haziran – Hukuk Takvimi

0
11 Haziran Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler 

11 Haziran – Hukuk Takvimi

 

1868 Kızılay, “Mecruhin ve Marda-yı Askeriyye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” adı altında kuruldu. Osmanlı Devleti zamanında 11 Haziran 1868 tarihinde Kızılay’ın temeli atılmıştı. Kurumun adı 1877 yılında Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti ve 1947 yılında da Kızılay adını aldı.
1908 11 Haziran 1908 de Libzon’da Uluslararası Telgraf Konferansı düzenlendi. Uluslararası Hukuk açısından önemli Tüzükler ve Tarifeler kabul edildi.
1929 Türkiye ile Romanya arasında Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması imzalandı.
1930 Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın kurulmasına ilişkin kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 1715 sayılı Kanun30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı.
1932 Türkiye’de Türk vatandaşlarına tahsis edilen sanat ve hizmetler hakkında kanun kabul edildi.
 1933 Cumhuriyetin ilanının 10’uncu yıldönümünü kutlama kanunu kabul edildi. Cumhuriyet’in onuncu yılının kutlanma şeklini belirleyen kanun, Resmi Gazetenin 17.06.1933 tarihli sayısında ilan edilerek yürürlüğe girdi.
1933

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Belediyeler Bankası Kanunu” kabul edildi. Banka, Belediyelerin imar faaliyetlerini finans etmek üzere, 11 Haziran 1933 tarihinde 2301 sayılı Kanunla, 15 Milyon sermaye ile kuruldu.  Banka, özel hukuk hükümlerine tabi, tüzel kişiliğe sahip, özel bütçeli Anonim Şirket statüsünde bir kalkınma ve yatırım bankası olarak faaliyete başladı.

1937 Atatürk bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını açıkladı. (Atatürk’ün VasEnder Karaçay için süremiz dolmamışsa halen şansımızı deneyebiliriz. iyeti)Kan Gütme Kanunu, kat gütme saikiyle insan öldürme veya teşebbüs etme suçlarını düzenlemiş ve 11 Haziran 1937 tarihinde mecliste kabul edilmiştir. Kanun, halk arasında “kan davası” ya da “töre suçları” olarak bilinen fiillere yönelik olarak tanzim edilmiştir.
1937 Köy Eğitmenleri Kanunu kabul edildi. Kanun, köylünün kalkınmasını esas almış, aydınlanma devriminde köyleri ve köylüleri ihmal etmemek üzere düzenlenmiştir. Köylü’nün kalkındırılması ve eğitilmesi yönünde 1940 yılında kabul edilen Köy Enstitüleri Kanunu öncesinde yapılan kanuni düzenlemelerdendir.29 Aralık 1936 tarihinde imzalanan Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya Kıratlığı arasında 29 ilkkânun 1936 da Roınada imzalanan Ticaret ve Seyrisefain nıuahedenamesile Ticaret Anlaşmasının ve merbutlarının tasdikına dair kanun” ile uygun bulunarak onaylandı.
 1945 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tartışmalara neden olan, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabul edildi.1948 Arap ülkeleri  ile İsrail’ arasındaki ateşkes kararı yürürlüğe girdi. Ateşkese, 20 Mayıs 1948’de BM Güvenlik Konseyi’nce Filistin’de arabuluculuk görevine atanan İsveçli insan hakları savunucusu ve diplomat Folke Bernadotte aracılık etmişti.
https://hukukansiklopedisi.com/2-ocak-hukuk-takvimi/
 1952 Recai Seçkin, 11 Haziran 1952 günü Yargıtay Üyeliğine atandı. Yargıtay Ticaret (11. Hukuk) Dairesi’nde Üye olarak çalışan Dr. Ahmet Recai Seçkin, 31 Ekim 1956’da Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’na getirildi, 14 Haziran 1960 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına seçildi.
1970 Sendikalar Kanunu‘nda yapılan değişiklik sonucunda DİSK ülke genelinde eylem kararı aldı.
1978 3.000 hükümlünün yararlanacağı yeni infaz yasasının yürürlüğe girmesiyle tahliyeler başladı.
1979 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Abdullah Baştürk ve 7 yöneticisi, “halkı suç işlemeye tahrik ettikleri” gerekçesiyle 7 gün hapis cezasına çarptırıldı.
 1987 Uluslararası Çalışma Örgütü, İş Kanunları ve Anayasa’nın bazı maddelerinin uluslararası sözleşmelere aykırı olması nedeniyle Türkiye’yi yeniden “İşçi haklarını çiğneyen ülkeler” listesine aldı.
 1997 Adalet Bakanı Şevket Kazan, Genelkurmay’ın brifingine katılan hakim ve savcılar hakkında soruşturma açtırdı.
 1999 Bakanlar Kurulu, 13 Mayıs 1999 tarihinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı’yı vatandaşlıktan çıkarma kararı aldı.
2008 Norveç Parlamentosu, eşcinsel çiftlerin evlenebilmelerine ve evlat edinebilmelerine olanak tanıyan yasa tasarısını kabul etti.
2018 Hicabi Dursun 11.06.2018 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na seçildi.
2022 Avukatlık Kanununda yapılan bazı değişiklikler resmi gazetede yayınlandı. Birden fazla baro kurulan illerde adli yardım hizmetinin verilebilmesi için her baro tarafından ayrı büro kurulması esası getirildi. Sigortalı olarak başka bir işte çalışanlar ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kişilerin görevleri devam etmekteyken avukatlık stajı yapmalarına imkan tanındı. Bu değişiklik “naylon staj” olarak tanımlandı ve hukuk dünyasından büyük tepki aldı. 

11 Haziran – Hukuk Takvimi

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

0

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

1815
Viyana Kongresi sona erdi. Diplomatik dokunulmazlıklara ilişkin temel prensipler bu kongrede belirlendi.
1930
TBMM’de Tütün İnhisarı Kanunu kabul edildi
1934
Belediyece yapılacak istimlâk hakkında kanun 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı  (Kanun daha sonraki yıllarda yürürlükten kaldırılmıştır.)
1934
Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında dostluk muahedesi ( Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması) 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı
1937
TBMM’de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi
1937
ILO’nun 4 Haziran 1935 tarihinde kabul edilen 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylandı.
1949
Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak örgüte resmen üye oldu.
1955
Türk bayrağını yırtmaktan sanık 4 Amerikalı, yapılan yargılamada beraat etti.
1968
Rusya Adalet Bakanı Aleksandr Vladimiroviç Konovalov (Алекса́ндр Влади́мирович Конова́лов) 9 Haziran 1968’de Leningrad’da doğdu. 1992 yılında Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun oldu. 1992-2005 yılları arasında Sankt-Peterburg savcılığında çalıştı. 2005’te Başkurdistan Başsavcılığı yaptı. 2008 yılında Rusya Federasyonu Adalet Bakanı oldu.
1977
Hukukçu, diplomat ve Vatikan Büyükelçisi  Taha Carım, 9 Haziran 1977 tarihinde Roma’da Asala Terör Örgütü tarafından öldürüldü. Carım, Galatasaray Lisesi ve Toulouse Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 29 Kasım 1941 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Şubat 1952’de, birinci sınıf konsolos olarak İskenderiye Başkonsolosluğu’na atandı. 1952 Mayıs ayında Brüksel’de NATO Daimi Temsilciliğinde göreve başladı. Karakas, Karaçi, Ottava, Beyrut ve Tahran Büyükelçiliği yaptıktan sonra 1973 yılında Vatikan Büyükelçiliğine atandı. Büyükelçiliğe yapılan saldırıda öldürüldü. Katil bulunamadı ve Roma Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma 30 Haziran 1978 tarihinde kapatıldı. Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra İspanyolca bilen Carım, Pablo Neruda’nın şiirlerini Türkçeye çevirdi.
1994
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999 sayılı yasa ile onaylandı ve Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi
1999
Yugoslavya ve NATO, Kosova’da Sırp birliklerinin geri çekilmesi anlaşmasını imzaladı. NATO, hava saldırılarını durdurdu ve 20 Haziran 1999’da resmen sona erdirdi.
2000
Avrupa Adalet Bakanları tarafından, 8-9 Haziran 2000 tarihinde Londra’da düzenlenen 23. Konferans’ta “21.Yüzyılda adaletin dağıtılması” ile ilgili 1 No.lu karar kabul edildi.

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu?

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu? / Sami Selçuk 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

2 Mayıs 2025’te T24’te yayımlanmıştır: Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür.

[/box]

Yargıtay Başkanlığında üç yıl kalacak, dolayısıyla üç “yargılama yılı” konuşması yapacaktım.

Bundan yararlanarak, demokrasi ve hukuk konularındaki düşüncelerimi kamuoyuna yansıtmalıydım.

Bu yaklaşımın sonucu olarak genelden özele yürüyen ve bir bütün olması gereken bu konuşmanın birincisi, devlet düzeni üzerinde, yani bir bakıma Cumhuriyetin kurucu felsefesine, Batıda gelişen “gün ışığında demokrasi” (openair democracy, démocratie à ciel ouvert, democrazia all’aria aperta) anlayışına ağırlık veren bir konuşma olmalıydı.

Nitekim öyle de olmuş ve 1999-2000 yargılama yılını konuşmamı bundan tam çeyrek yüzyıl önce aşağıdaki dileklerle bitirmiştim.

“İşte, önümüzde dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen ve kendisini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçü görüş.”

“İşte, önümüzde ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.”

“Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla kara sevdamız Türkiye, bizim Türkiye’miz.”

“Tercih sizlerindir.”

“Ben, Türk halkının ‘güzeli ağlatan, çirkini söyleten’ bir halk olmadığına inanmış hukukçularından biriyim.”

“Bu yüzden sadece ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalıştım, çalışıyorum. Çünkü bağımsız bir hukukçunun bu ahlaki görevi yerine getirmesi gerekirdi.”

“Ve ben bu görevi, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti bile sokaklarına dek istilaya yeltenen ‘Türkgilizce’yle değil, vurgun olduğum, ses bayrağım ana dilim Türkçe’nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazıp konuşarak sizlerin, Türk halkının önünde konuşmuş ve görevimi yerine getirdiğime inanıyorum.”

“Kısaca şu anda, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek tercihlerimi dile getirmiş bulunuyorum.”

“Özetle ben, içleri boşaltılmamış, sulandırılmamış küresel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında, köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.”

“Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçü görüşü geri istiyorum.”

“Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyor, ülkem için bunun tam tersini, yani eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.”

“Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.”

“Hoşgörünün de ötesinde ‘öteki benim eşitim’ diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikiler ile ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik bir cumhuriyet istiyorum.”

“Yaşamın ve barışın vazgeçilemez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendisini geliştiren bir toplum istiyorum.”

“Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği istiyorum.”

“Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.”

“Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasa ile örgütlenmesini istiyorum.”

“Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla ‘Memurin Muhakematı Kanunu’ gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle ve yüksek sesle vurguluyorum.

“Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi mahkemelere bağımlı kılan ve devleti bireyleri ile sürtüştüren çarpık hukuk uygulamasının ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanlarımızın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, ‘Dura dura bayatlayan adalet’ (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayan insanlarımızın ‘makûs talih’lerinin yenilmesini istiyorum.

“Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü olan yargılama erkinin öbür erklerden bütünüyle bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargılama erkinin, gücünün yasama ve yürütme erkleriyle, güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmasını istiyorum.”

“Yargılama erkinin ivedi gereksinimlerinin kısa sürede karşılanmasını, 1966 New York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını, böylelikle üst mahkemeleri, yargılama kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın ve Türkiye’nin saygınlığına yaraşan yetkin bir yargılama erki istiyorum.”

“Diyeceklerim şimdilik bunlardır.”

“Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, önümüzdeki yıllarda demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye’de ve dünyada buluşmak umuduyla sizlere şükranlarımı, saygılarımı sunarım.”

Peki, bundan sonra neler mi oldu?

Geliniz, şimdi bu dileklerden hangisinin gerçekleştiğine bir göz atalım.

Hemen baştan belirteyim ki, bu konuşmanın bana ne kazandırdığını bilemem. Ancak, kimyada çözeltilerdeki asit ve bazları ayırt etmekte kullanılan turnusol gibi, bu konuşma da, kimlerin doğru Atatürkçü anlayıştan ve günümüz demokrasisinden yana, kimlerin bunlara karşı olduğunu gün yüzüne çıkarmıştır.

Bu açıdan ilkin Atatürk’ün anlayışını yansıtan iki olaya değinmek isterim.

Bu konuda yaşanan ve Atatürk’ün demokrasi anlayışını yansıtan önemli olaylardan birincisi şudur: CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya ve Almanya gezisinden sonra toplanacak olan CHP kurultayına -ki, bu Atatürk’ün yaşamında 9.5.1935’te toplanan son kurultaydır- sunulmak üzere, İtalyan faşizminden etkilenerek yeni bir tüzük, çok ayrıntılı bir izlence (program) hazırlamıştır.

Bu parti tüzüğü, partinin eylemli Genel Başkanı Başbakan İnönü’nün görüp incelemesinden sonra Atatürk’e sunulmuştur.

İşte Atatürk, o gün, akşam yemeğine gelen konuklarını uğurladıktan sonra geceleyin hiç uyumamış, sabaha dek kitaplığında bu tüzük taslağını incelemiştir.

Bu girişime ve sakat düşüncelere çok öfkelenen Atatürk, sabahleyin gelen genel sekreterine “kim bu zorbalar?” diye sorduktan sonra, şunları söylemiştir: “Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın -ki olasılıkla, daha çok İnönü’yü amaçlamaktadır- arkadaşlar tarafından bile zerrece anlaşılmış değildir.”

Hemen ardından bu hedefi de şöyle açıklamıştır, Atatürk: “Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede padişahlığa yandaş olanlar bile bir parti kurabilsinler” (Soyak, Hasan Rıza, Atatürk’ten Hatıralar, İstanbul, 2004, s. 61-62).

Dikkat edilsin, lütfen. Atatürk, demokraside akla, değişik görüşlere ve inançlara asla hiçbir yasak, sınır tanımamakta, bütün inakları, dogmaları reddetmekte, attığı en büyük adımı, cumhuriyeti bile demokratik tartışmaya açmayı göze almakta, alabilmektedir.

Nitekim aynı bilinçle Atatürk, sağ iken ve de daha sonları çevirisi yapılan Benoit Mechin’in cezaevinde bulunduğu sırada yazdığı “Kurt ve Pars Mustafa Kemal” adlı kitabında yer alan bazı olumsuz olaylar ve değerlendirmeler üzerine bu kitabın basımından, yayımlanmasından vazgeçilmesi üzerine, “Ben insanüstü bir varlık değilim, bir insanım, elbette yanlışlarım, zayıf yönlerim olmuştur” diyecek ve yayımlanmasına izin verecek denli hoşgörülü ve gerçekçidir.

Gerçekten O, çocuğu gibi elinden tutup büyüttüğü, üzerine titrediği “Cumhuriyet”e karşıt görüşlere bile özgürlük isteyecek çapta ve büyüklükte “demokrasi ve özgürlük bilinci”ne sahip bir önderdir.

Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, Atatürk, dönemindeki bütün baskıcı, buyurgan tümelci rejimlere de karşıdır.

Bir başka olay da şudur: Fuat Köprülü’nün başkanlığında Cumhuriyetin başlarında bir “Dinde Reform Kurulu” oluşturulmuş ve bu Kurul, masada ve sandalyede namaz kılınması gibi birçok öneriyi Atatürk’e sunmuştur. Atatürk, bu önerilere çok öfkelenmiş, “Dinde reformu, demiş, dinin kendi içindeki din insanları yapabilir. Ben siyaset insanıyım. Martin Luther değilim.”

Nitekim o kurul, hemen kaldırılmıştır.

Görülüyor ki, Atatürk ideokrat, totaliter; Atatürkçü görüş, bir ideoloji, totalitarizm değildir.

Dinlere, inançlara karşı da değildir. Tam tersine dinlere, inançlara saygılıdır. Çünkü laiktir; din, inanç alanı ile bilim alanını özenle birbirinden ayırmaktadır, ayırmıştır da. Tıpkı “Ben, laboratuvarıma girerken dinimi eşikte bırakırım” diyen ve sabah laboratuvarına giderken, akşam evine dönerken tapınmak için kiliseye uğrayan on dokuzuncu yüzyılın ünlü fizyolog ve doğa bilimcisi dindar Claude Bernard (1813-1878) gibi.

Bilindiği üzere, tek kişinin yapacağı bir işi on kişi yaparsa, dokuz kişinin görünüşte işi vardır; ancak aslında dokuz kişi işsizdir.

Ekonomide buna “gizli işsizlik” denir.

Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak algılayarak, inanç ve düşünce alanına yasaklar getirmeye kalkışanlar, bunları savunanlar, zaman zaman onu bir tür totalitarizme dönüştürenler, aslında Atatürk’ü severken onu boğan “gizli Atatürk karşıtları” ya da “yüzeysel Atatürksever­ler”dir. Yani Stendhal’ın ünlü romanında Papaz Chelan’a söylettiği şu sözlerin bilinçsiz özneleridir: “İktidar koltuğundaki insanlara dalkavukluk etmeyi aklınızdan geçiriyorsanız, ruhunuzu cehenneme mahkûm etmişsiniz demektir.

Dolayısıyla “1999-2000 yargılama yılı” (adli yıl) açış konuşmam, her şeyden önce kimlerin Atatürk’ü ve Atatürkçü görüşü anladığını, kimlerin anlamadığını ortaya koyan bir turnusol olmuştur, benim açımdan.

Bu konuşmadan sonra ise, şu kanıya ulaşmışımdır: Atatürk’ü ve Atatürkçü anlayışı, bir bakıma gizli Atatürk karşıtlarından kurtarmak, bilimsel yörüngesine oturtmak zorunludur.

İşte o zaman, sadece Avrupa Birliği’nin değil, bütün kapıları açan Atatürkçü görüşün tam demokrasiye geçmede gerçek bir basamak işlevini yerine getirdiği görülecektir.

Unutulmamalıdır ki, Atatürk’ün kurduğu parti, yani CHP, bir amaç değil, demokrasinin alt yapısını hazırlayan devrimleri gerçekleştirmek ve demokrasiye adım atabilmek için sadece bir araçtan ibaretti.

O kadar.

Nitekim bir yabancı bilim insanı, Prof. Maurice Duverger, bunun ayrımına çok iyi varmış, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi, hedefi demokrasi olduğu için, başka ülkelerde görülen tek partilerden özenle ayırmış, bu tür partileri “Kemalist partiler” olarak adlandırmıştır.

Gerçekten Duverger’ye göre, bu terimle adlandırılan partilerin vaz­geçilmez amaçları, halkı geleceğin demokrasisine hazırlamaktır. Nitekim “Diktatörlük Üstüne” adlı kitabında Atatürk’ün Mussolini’ye özen­diğini söylemekle birlikte, “Siyasal Partiler” adlı kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde Atatürk Türkiye’sine önemli bir yer ayıran bu ünlü bilim insanı, şöyle demektedir: “Atatürk’ün önderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak özgürlükçü demokrasiyi tıkamamıştır. Zira Mustafa Kemal, sahip olduğu güçten, tekelden sürekli rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.’’

Kısaca Duverger’ye göre, “1923 sonrası Türk devrimiyle Türkiye, engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoklu sisteme) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.”

Yine Duverger’ye göre, “Basiretle uygulanan tek parti yönetimi, bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak...” çalışmaları yapmıştır ve “Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; bu tekelciliğe resmî bir nitelik vermemiş, özgürlükçü demokrasiyi ortadan kaldırma isteğiyle onu hukuksal kılmaya, meşrulaştırmaya kalkışmamıştır.” (Duverger, Maurice, (Ergun Özbudun), Siyasi Partiler, Ankara, 1986, s. 360, 364).

İşte bu yüzden Batı dünyasının siyaset bilimcilerinin çoğu, 1950 seçimlerini ve iktidarın barış içinde devir-teslimini “beyaz ihtilal” olarak nitelendirmiştir.

Ancak umudumuzu yitirmeyelim.

Gerçekten her dönemde köle sanılanlar, kurtuluşu eninde sonunda başarmış, yarınların efendileri olmuşlardır.

Ne var ki, bu savaşım, her yerde her zaman kolay olmamıştır.

Çünkü Atatürk’ler yeryüzüne çok sık gelmezler.

O’nun değerini iyi bilmeliyiz.

Ayrıca şunları da hiç unutmamalıyız.

Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür. Nitekim “1999-2000 yargılama yılını açış” konuşmam, daha önce de değinildiği üzere, ikinci olarak, kimlerin çağcıl demokrasinin olmazsa olmazı olan “özgürlük bilinci”ne sahip olduğunu, kimlerin olmadığını da ortaya koyan bir turnusol işlevini yerine getirmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Doğan, S., Sivil Demokrasi Çağrısı, Bir Konuşmanın Yankıları, İstanbul, 1999; Kaya, M. E., O Konuştu, Türkiye Tartıştı, Ankara, 1999; Karahasan, M., R., Başkan, İstanbul, 1999).

Bu bir.

Dayandığı Antlaşma’nın ikinci maddesine göre, Avrupa Birliği; insan özsaygısı (şeref), insan haklarına saygı, demokrasi, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü temelleri üzerine kurulmuştur.

Bu da, iki.

Yeri gelmişken ayraç içinde belirteyim ki, o konuşma, aynı günlerde ilkin Liberte yayınları arasında basılmış, hemen akabinde, başyazarı ve kimi yazarları beni eleştirdikleri -ki, bunlardan bir kesimi daha sonraları yazılarında yanlış yaptıklarını itiraf etmişlerdir- halde Hürriyet gazetesinin eki olarak da basılıp halkımıza ulaştırılmıştır.

Çeyrek yüzyıl sonra “O konuşmadaki umutların hangisi gerçekleşmiştir?” diye sorarsınız, şu yanıtı verebilirim: Yalnızca üst mahkemelerin (istinaf) kurulması.

Çok yazık ve de çok düşündürücü!?

İzninizle aşağıdaki bilgiyle yazımı bitirmek istiyorum.

1999-2000 yargılama yılını açan bu konuşma metni, yazarının isteğiyle “Liberte Yayınları” (Ankara) arasında yayımlanmakla kalmamış, yazardan izin alınmaksızın konuşmanın yapıldığını izleyen gün, Hürriyet yayınları arasında da basılarak ve ek olarak okurlara dağıtılmıştır.

Bilindiği üzere, Alman düşünürü Theodor Adorno, Auschwitz’in bombalanması ve aynı adla Polonya’da toplama kampı kompleksi oluşturulması dolayısıyla “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak, ilkelliktir” demişti. Bence de, “12 Eylül Darbesi”nden sonra, ahlakın hukuka yansıması demek olan bir anayasadan ve böyle bir Anayasa’ya göre meşru bir düzenden söz etmek, ülkemizde artık olanaksızdır.

Şiddet Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Şiddet Üzerine / Avukat Vedat Ahsen Coşar 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

‘İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.’ KARL MARX

[/box]

“Doğumunun otuz birinci yıldönümü arifesinde, akşam saat dokuza doğru, tam da sokakların sessizleştiği bir saatte, silindir şapkalı, frak giymiş iki adam Joseph K’nın evine gelirler ve Joseph K’yı da alıp dışarıya çıkarlar. Daha evin kapısından dışarı çıkar çıkmaz, aralarına aldıkları Joseph K’nın omuzlarına yapışırlar, kollarından kavrayıp ellerini yakalarlar. Böylece kentin dışına çıkarak terk edilmiş boş bir taş ocağına gelirler. Dört bir taraf, başka hiçbir ışığa vergi olmayan bir doğallık ve sessizlik içerisindeki ay ışığı ile örtülüdür. Adamlardan birinin eli, Joseph K’nın gırtlağına sarılırken, diğeri elindeki bıçağı sonuna kadar Joseph K’nın kalbine saplar ve bıçağı olduğu yerde iki kez çevirir. Son nefesini vermekte olan Joseph K. az ilerisinde katili olan iki adamın yanak yanağa vermiş bir şekilde kendisine baktıklarını görür, o da onlara bakar ve ‘Bir köpek gibi’ der.”

Alıntıladığım bu pasaj iktidar ve şiddet üzerine bugüne kadar yazılmış olan büyük romanların en başında gelen Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ‘Son’ başlığını taşıyan ‘Onuncu Bölümü’nde yer alan ölüm sahnesidir. Romanın böyle değil de Joseph K’nın affıyla, yani ona yapılan işkencenin sona ermesiyle bitmesi, acaba okuyucu yönünden daha doğru bir mesaj olur muydu? Herhalde bunu Kafka’da düşünmüştür. Ama düşünmüş de olsa, böyle bir finali tercih etmemiştir. Edebiyat eleştirmenlerine göre bunun nedeni, Kafka’nın romanını ‘suçluluk’ temasıyla değil de ‘utanç’ temasıyla bitirmek istemesidir. Kafka’nın romanını bitirirken Joseph K.nın katledilmesiyle ilgili olarak: ‘Sanki bunun utancı, kendisinden sonra da yaşamalıydı’ demiş olması bu tespiti doğrulamak­tadır.

Bu yazının konusunu oluşturan şiddet olgusunun, suçluluk boyutundan daha çok, utanç boyutu üzerinde durmak istediğim için yazmaya Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ölüm sahnesi ile başlamayı tercih ettim. Zira biz hukukçular, mesleğimizin özelliğinden olsa gerek, şiddeti, utanç temelinde değil, daha çok suçluluk temelinde değerlendiririz. Oysa şiddet, sadece bir suç değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir utanç, bir insanlık utancıdır.

Karl Marx’ın özlü ifadesiyle ‘İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.

Bu duygusal devrimi kendi içinde ve kişiliğinde yapamayanların, yani utanma duygusu olmayanların başvurduğu araç şiddettir.

Şiddet, şiddete uğrayanın, ‘ötekiliği’ kabul edilen, saygı gören bir özne olmaktan çıkarılıp duygularına ve bedenine zarar verilebilecek ve hatta ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak ele alındığı ilişkisel bir eylemdir. Kadına yönelik şiddet de dahil her türlü şiddetin köke­ni; modern toplumun yarattığı tatminsizliğin, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın, saldırganlığın, ne aşkı, ne sevgiyi, ne arkadaşlıkları ve ne de dostlukları becerebilen bir toplumun damgasını taşır.

Öyle olduğu için bugün ülkemizde her yerde şiddet var. Sokakta şiddet, televizyon dizilerinde şiddet var. Bırakın aşiret, töre, pusu, namus kültürü çocuklarının yaptıklarını bir yana, bırakın aile içi şiddeti bir yana, bırakın ikili ilişkilerde uygulanan terörizmi bir yana, bırakın yakınlık terörizmini bir yana, bırakın tinercilerin kentlerde uyguladıkları şiddeti bir yana, bizim başkalarına yaptığımız, başkalarının bize hemen her gün uyguladığı şiddete bakın. Umursamazlık şiddeti, duyarsızlık şiddeti, istismar şiddeti, cehaletin ve cüretin şiddeti, yanılgının, özen­sizliğin, dikkatsizliğin, sevgisizliğin şiddeti, iftiranın şiddeti, dedikodunun şiddeti, yalanın şiddeti. Bunlar da öldürücü, bunlar da korkutucu, bunlar da yok edici, bunlar da kahredici değil mi?

Peki! Neden şiddet?

Bunu yanıtını modern olasılık kuramının temellerini atan, akışkanlıklar mekaniğinin temel yas­alarından biri olan ve kendi adıyla anılan Pascal Yasası’nı bulan, kendisinden sonra gelen varoluşcu düşünürleri etkileyen, bu bağlamda sezgicilik ilkesini ortaya atan Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal, Türkçeye ‘Düşünceler’ adıyla çevrilerek yayınlanan ‘Pensées’ isimli eserinde şunları yazarak veriy­or: ‘İnsanoğlu büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece bir küçük adam­dır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Bu yazıtı yazmaya Kafka ile başladım, Oscar Wilde ile son vereceğim.

Karısını kılıçla boğazını keserek öldürmekten yargılanıp idama mahkûm edilen Krallık Muhafız Alayı askerlerinden otuz yaşında Charles Thomas Wooldridge, 07 Temmuz 1896 günü İngiltere’de Reading Zindanı’nın özel bölümünde asılmıştır. Aynı hapishanede hapis yatan ve asılmadan önce Wooldridge’i gören ve asılma nedenini öğrenen Oscar Wilde’ın onun anısına yazdığı ve adını ‘Reading Zindanı Baladı’ olarak koyduğu şiirinin giriş bölümüne yer vererek sözlerime son vereceğim.

‘Kırmızı ceketini giyemiyordu o artık, / Çünkü şarap kırmızı ve kan da kırmızıydı, / Ellerine de şarap ve bir de kan bulaşmıştı / Ölünün başucunda onu bulduklarında, / Sevdiği kadıncağız, sevgilisiydi ölen, / Öldürmüştü kadını vurarak yatağında. / O da yerini aldı suçlular arasında, / Soluk gri bir tulum sarkıyordu sırtından; / Bir de kasket başında, / Kaygısız, şen gibiydi, adım atışlarında; / Ki hiç görmemiştim ben böyle bakan bir adam, / Bu kadar içtenlikle güne gözleri dalan. / Ben hiç görmedim böyle, böyle bakan bir adam, / Böyle dalmış gözleri / Küçük mavi örtüye, / Zindanda tutuklu olanların gökyüzü dedikleri, / O salına salına süzülen bulutlara, Ki gümüş yelkenleri. / Öbür acıların arasında yürürken / Bir başka bölmedeki, / Ne yapmıştı bu adam diye düşünüyordum, / Acaba yaptığı ne, suçu da ne olacak, / Ki bir ses fısıldadı yavaşçacık arkamdan, / ‘O yeni gelen adam yakında asılacak.’ / Tanrım! O an zindanın taşları duvarları / Sarsılır gibi oldu, titredi birdenbire, / Gökler tepeme indi, / Kızgın çelik bir çember gibi sıktı başımı; / Kendi acım kendime büsbütün yetiyorken / Birden hepsi silindi. / Anladım, onu hangi düşünceydi kemiren / Ve iten neydi böyle onun adımlarını, / Onun pırıl pırıl parlayan güne neden / Bu kadar içtenlikle böylesi daldığını; / Sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam / Ve şimdi buna karşı verecekti canını. / Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline, / Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür, / Korkak, bir öpücükle, / Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür! / Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür, / Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar; / Bazıları öldürür arzunun elleriyle, / Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar: / Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü / Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. / Kimi insan az sever, kimisi de çok uzun, / Kimileri aşkı satar, kimileri satın alır; / Kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla, / Kimilerinde aşka serin kanla kıyılır; / Hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini, / Ama bundan ötürü herkes asılmamıştır.’

Evet! Keşke yapılmasa, keşke yapmasak diyoruz, ama yapılıyor ve yapıyoruz; hepimiz sevdiğimizi, sevmediğimizi bir biçimde öldürüyoruz ve bunun adına da şiddet deniliyor.

Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

0
ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

Radyasyondan Korunma Sözleşmesi,  1 Haziran 1960 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 7.3.1968 tarihli ve 1033 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 25.7.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanmak düzenlenmiştir.

ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi,  1 Haziran 1960 tarihinde kabul edilmiştir.

ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

ILO Kabul Tarihi: 1 Haziran 1960
Kanun Tarih ve Sayısı: 7.3.1968/1033
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 23.3.1968/12856
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 2.7.1968/6-12959
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25.7.1968/12959

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya davet edilerek orada, 1 Haziran 1960 tarihinde kırkdördüncü toplantısını yapan
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Toplantı gündeminin dördüncü maddesini teşkil eden, işçilerin iyonizan radyasyonlara karşı korunmasıyla ilgili çeşitli tekliflerin kabulüne,
Bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,
Bindokuzyüzaltmış Haziran ayının işbu yirmi ikinci günü radyasyonlara karşı korunmaya dair 1960 Sözleşmesi şeklinde adlandıralacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmeyi onaylayan Milletlerarası Çalışma Teşkilatının her üyesi, onu mevzuat yoluyla, tatbikata ait usul ve kaideler veya diğer münasip tedbirlerle uygulamayı taahhüt eder. Bu sözleşme hükümlerinin uygulama alanına konulmasında yetkili makam işçi ve işveren temsilcileriyle istişarede bulunacaktır.

MADDE 2

Bu sözleşme,işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanır.

Maruz kalınabilecek iyonizan radyasyon dozlarının zayıf olması sebebiyle, sözleşmenin uygulama alanına konulmasını sağlamak amacıyla 1. Maddede öngörülmüş olan usullerden biri yoluyla sözleşme hükümlerinden istisna edilecek olan mühürlü veya mühürsüz radyoaktif maddeler ve iyonizan radyasyon neşreden cihazlar hakkında bu sözleşme uygulanmaz.

MADDE 3

Bilgi alanında kaydedilen gelişmelerin ışığı altında,işçilerin sağlık ve emniyetleri bakımından iyonizan radyasyonlara karşı etkili bir şekilde korunmasını sağlamak maksadıyla münasip her türlü tedbir alınacaktır.

Bu maksada uygun, gerekli usul ve kaidelerle tedbirler kabul edilecek ve etkili bir korunma sağlanabilmesi için, zaruri olan bilgiler istifadeye açık bulundurulacaktır.

Bu şekilde etkili bir korunma için :

Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanmasından sonra işçilerin iyonizan radyasyonlara karşı korunması için alınan tedbirler,sözleşme hükümlerine uygun olacaktır.

Sözkonusu üye ,Sözleşmenin onaylanmasından önce almış bulunduğu tedbirleri, sözleşme hükümleriyle uygunluk temin etmek maksadıyla mümkün olan en kısa bir zamanda değiştirecek ve onaylanmadan önce mevcut olan diğer tedbirlerin de aynı istikamette değiştirilmesini teşvik edecektir.

Sözkonusu üye,Sözleşmenin onaylanması sırasında ,Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne,Sözleşme hükümlerinin ne şekilde ve hangi kategorideki işçilere uygulandığını gösteren bir bildirge gönderecek ve sözleşmenin uygulanması hakkındaki raporlarında bu konuda elde edilen gelişmeyi belirtecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,bu Sözleşmenin ilk yürürlüğe girmesinden itibaren üç senelik bir müddet sonunda Konferansa bu paragrafın (b) fıkrasının uygulanmasıyla ilgili ve bu hususta alınacak tedbirler bakımından uygun gördüğü teklifleri ihtiva eden özel bir rapor sunacaktır.

BÖLÜM II

KORUNMA TEDBİRLERİ

MADDE 4

2 inci maddede sözü edilen faaliyetler,Sözleşmenin işbu kısmında öngörülen korunmayı sağlayacak tarzda tanzim ve icra edilmelidir.

MADDE 5

İşçilerin iyonizan radyasyonlara maruz kalışlarının mümkün olan en asgari hadde indirilmesi için her türlü gayret sarfedilmeli ve fuzuli olan her türlü maruz kalışlar bütün ilgili taraflarca önlenmelidir.

MADDE 6

Çeşitli kategorilerdeki işçiler için organizma dışı veya içi kaynaklardan gelebilecek iyonizan radyasyonların tecviz edilebilir azami dozları ve organizmaya girmesine cevaz verilebilecek radyoaktif maddelerin azami miktarları, işbu Sözleşmenin 1 inci kısmına uygun olarak tespit edilecektir.

Tecviz edilen bu azami doz ve miktarlar, yeni bilgilerin ışığında, devamlı şekilde yeniden incelemeye tabi tutulacaktır.

MADDE 7

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan ve;

18 ve daha yukarı yaşta,

18 yaşından küçük olan işçiler için uygun seviyeler, 6 ıncı madde hükümlerine uygun olarak tesbit edilmelidir.

16 yaşından küçük olan hiç bir işçi iyonizan radyasyonlara sebep olan işlerde çalıştırılmamalıdır.

MADDE 8

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışmayan fakat iyonizan radyasyonlara veya radyoaktif maddelere maruz kalmaları ihtimali bulunan mahallerde kalan ve bu mahallerden geçen işçiler uygun seviyeler 6. Madde hükümleri gereğince tesbit edilmelidir.

MADDE 9

Iyonizan radyasyonlardan ileri gelen tehlikelerin mevcudiyetini göstermek üzere,uygun bir tehlike işaretinden faydalınılmalıdır.Bu konuda gerekli görülen her türlü bilgi işçilere verilmelidir.

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan bütün işçilere, bu işlerde çalıştırılmadan önce veya çalıştırıldıkları sırada, güvenlikleri ve sıhhatlerinin korunması için alınacak ihtiyat tedbirleri ve bu tedbirlerin alınmasını gerektiren sebepler hakkında lazım geldiği şekilde bilgi verilmelidir.

MADDE 10

Mevzuat işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarını intaç eden işleri işbu mevzuat tarafından tespit olunacak usuller dairesinde belirtilmelidir.

MADDE 11

Tespit edilen seviyelere riayet edilip edilmediğinin doğrulanması amacıyla,işçilerin iyonizan radyasyonlara ve radyoaktif maddelere ne dereceye kadar maruz kaldıklarını tayin etmek üzere işçilere ve işyerleri lazım geldiği şekilde kontrole tabi tutulmalıdır.

MADDE 12

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan bütün işçiler, bu işlerde çalışmadan önce veya çalışmaya başladıktan kısa bir zaman sonra sağlık muayenesine tabi tutulmalı ve bundan sonra münasip aralıklarla bu sağlık muayenelerinden geçirilmelidir.

MADDE 13

İyonizan radyasyona maruz kalmanın nitelik veya derecesi ve ya her ikisi sebebiyle,hangi hallerde aşağıdaki tedbirlerin süratle alınması icap edeceği 1. Maddede öngörülen sözleşmenin yürütümünün sağlayıcı uygulama metodlarından biri yoluyla belirtilecektir:

İşçi münasip bir sağlık muayenesine tabi tutulmalıdır;

İşveren yetkili makam tarafından verilen talimata uygun olarak bu makama tevdieten haber vermelidir,

Radyasyonlara karşı korunma konusunda yetkili şahıslar, işçinin işini hangi şartlar altında yaptığını incelemelidir;

İşveren, teknik müşahadelere ve tıbbi görüşlere dayanan düzeltici lüzumlu bütün tedbirleri almalıdır.

MADDE 14

Hiçbiri işçi,yetkili tıbbi görüşe aykırı olarak iyonizan radyasyonlara maruz kalmasını gerektirebilecek işlerde çalıştırılmamalı veya çalıştırılmaya devam edilmemelidir.

MADDE 15

Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, sözleşme hükümlerinin uygulanmasını denetleme amacıyla münasip teftiş hizmetleri sağlamayı veya yeteri kadar bu teftişin sağlanmış olup olmadığını araştırmayı ,taahhüt eder.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 16

Bu sözleşmenin kesin onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürlüğüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 17

Bu Sözleşme ancak onaylama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra bu sözleşme, onu onaylayan her üye için onaylama belgesi tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 18

Bu sözleşmeyi onaylayan her üye onu,ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir.Fesih ,tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu sözleşmeyi onaylamış olan ve bundan evvelki fıkarada sözü edilen beş yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde de öngörülen fesih hakkını kullanmayan üye yeniden 5 yıllık bir müddet için bağlanmış olacaktır.Ve daha sonra bu Sözleşmeyi , her beş yıllık devrenin bitiminde bu madde öngörülen şartlar altında feshedilebilecektir.

MADDE 19

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü,Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama ve fesihlerin tescil olduğunu Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onaylama belgesinin fesih olduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 20

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddelere uygun olarak tescil etmiş olduğu bütün onaylamalara ve fesihlere dair tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 202 nci maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere,Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 21

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu genel konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi meselesinin konferans gündemine alınması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 22

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabulu halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması keyfiyeti, yukarıdaki 18 inci madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu sözleşme, onu onayıp da tadil edici sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için,herhalde şimdiki şekil ve muhtevası ile yürürlükte olmakta devam edecektir.

MADDE 23

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İstanbul Barosu Yönetim Organları Hakkında Açılan Dava

0
Avukat Haluk İnanıcı

İSTANBUL BAROSU YÖNETİM ORGANLARI HAKKINDA AÇILAN DAVA / Haluk İnanıcı 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Hukuk dünyasının vicdanını yansıtan hukukçulardan Haluk İnanıcı, İstanbul Barosu hakkında açılan dava ile ilgili görüşlerini Hukukpolitik’te yayınlamıştır.

[/box]

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2025/2516 Esas ve 2025/1 Davaname numarası ile 14/01/2025 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Hakimliğinde 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Baronun kurulması, organlarının görevden uzaklaştırılması ve görevlerine son verilmesi” başlıklı 77. maddesinin 5.fıkrası gereğince İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yerlerine yenilerinin seçilmesi talebinde bulunmuştur. Dava halen derdesttir.

Savcılığın gerek başlattığı ceza soruşturmasının[i] gerekse belirtilen Davanameyle baro organlarının görevden alınması ve yerlerine yeniden seçim yapılması talebinin konusu aşağıda sunulan; İstanbul Barosu’nun X isimli sosyal medya hesabından yapılan 21 Aralık 2024 tarihli açıklamadır[ii].

BAROLARIN TARİHİ VARLIĞI
Tarihi Gelişimi İçinde Baro

Antik dönem bir kenara koyulursa; Barolar Orta Çağ’da avukat teriminin ilk kez kullanıldığı 1160 yılından beri yaklaşık 900 yıllık bir tarihi süreçte mücadelelerle gelişerek bugünkü demokratik toplum içindeki modern hüviyetini kazanmıştır.

Modern avukatın “altın çağı” insan temelli yeni toplum değerlerinin ortasında 19. yüzyılda ortaya çıkar.[iii] Bu çağın avukatı, modern toplumun kurulmasına bizzat “toplumsal aktörler” arasında yer alarak katılmıştır. Avukatlar, barolar modern toplumun kuruluşunda “kamu sözcüsü” rolünü üstlenmiştir.[iv] Bir toplumun “demokratik hukuk toplumuna” dönüşmesi veya bu modeli hedeflemesi doğaldır ki hukukla uğraşan avukatların toplumsal fonksiyonunu da ön plana çıkarmakta, onlara hukukla ilgili ilave görevler vermektedir.

Demokratik hukuk toplumunun inşa sürecinde avukatlar bir yandan Orta Çağ’ın devlet avukatı tipolojisinden uzaklaşarak bağımsızlık mücadelesi vermişler diğer yandan da bizzat toplumdaki hukuki ve siyasal süreçlerde yer alarak hukuk değerlerinin, kurumlarının yerleşmesi için çaba göstermişlerdir.

Bugün avukatlık mesleğinin bağımsızlığının açıklanmasında tercih edilen yaygın demokratik yaklaşıma göre; modern avukat mesleğini, savcı ve yargıçla birlikte “bir muhakeme/mahkeme süjesi olarak” yerine getirir. Diğer deyişle “hüküm” bu üç süjenin müşterek faaliyeti sonunda verilir. Avukat bu hüküm oluşurken müvekkilinin hukuki tavsife ilişkin talimatlarıyla bile bağlı değildir. Amaç maddi hakikate ulaşılarak[v] “adil bir hükmün” kurulmasıdır. Avukatın bağımsızlığı “adil hüküm”ün, “hukuk toplumu”nun teminatıdır. Aslında bu yaklaşım demokratik toplumlara özgü yargılama faaliyetini özetleyen yaklaşımdır.

Demokratik hukuk toplumlarında “avukatın bağımsızlığı” kadar “yargının bağımsızlığı” da toplumun temelleri arasında yer alır. Birbirleriyle ilişkili bu iki bağımsızlık kategorisinin kendine özgü tarihi vardır. Bu iki bağımsızlık süreci “avukat” kimliğinde çakışmaktadır. Baroların bağımsızlığı da bu iki sürece paralel olarak gelişmiştir. Avukatları diğer serbest meslek mensuplarından ayıran en önemli yan da budur. Ancak unutulmamalıdır ki, avukat ve barolar bağımsızlığını ve demokratik hukuka dayanan modern kimliğini önce Orta Çağ’ın eski rejimine sonra da otoriter devlet anlayışına karşı yaptığı mücadele ile elde etmiştir.[vi]

Avukat ve baroların “bağımsızlığı”, bu tarihi gelişim içinde öncelikle devlet organlarına ve politik alan dışında kalan medya, siyasi partiler vb. tüm toplumsal aktörlere karşı bağımsızlık olarak anlaşılır. Belirtmek gerekir ki; avukatların, baroların bağımsızlığı “ifade özgürlüğü” ile bir bütündür. İfade özgürlüğü olmadan bağımsızlıktan, bağımsızlık olmadan ifade özgürlüğünden bahsedilemez.

Özetle, baroların devlet ve tüm diğer toplumsal aktörler karşısında bağımsızlığı ve hukuku savunma görevi tarihi gelişim içinde ortaya çıkmış, olgunlaşmış ve demokratik hukuk toplumunun varlığı için vazgeçilmez hale gelmiştir. 

Türk Hukukuna Göre Baro

Türkiye’de avukatlık mesleğinin ve baroların gelişmesi Fransa’daki 1789-1920 yılları arasındaki modernleşme sürecine benzer şekilde 1876-1969 yılları arasında yaşanmıştır.[vii] 1969 yılında yürürlüğe giren Avukatlık Kanunu bu anlamda “modern avukatlık” mesleğinin kanunu olarak demokratik hukuk devleti içinde yerini almıştır. 2001 yılında Avrupa Birliği Müktesebatı kapsamında yapılan değişikliklerle de modernleşme sürecini tamamlamıştır.

Barolar öncelikle Anayasa’nın 135. maddesi kapsamında belirtildiği üzere “İdare” bölümünde yer alan “Meslek Kuruluşu” ve “kamu kurumu, kamu tüzel kişisi” niteliğine sahip özel bir kurumdur.

Anayasa
Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları

m.135: Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve hkalk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.

Avukatlık Kanunu

m.76. Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.

Avukatlar meslek örgütlerini aynı zamanda hak aramanın-savunmanın temsilcilerinin örgütü olarak nitelendirirler.

Baroların kanunlarda yazmayan ama politika biliminde kayıtlı olan, aslında yukarıdaki tanımlarda da gizli olarak yer alan bir diğer niteliği vardır. Bu da baroların demokratik toplumun “Siyasi Baskı Grupları” içinde yer almasıdır[viii]. Baroların siyasi baskı kurumu olarak niteliği, ortak menfaatler etrafında ve ortak fikirler etrafında örgütlenmesinin doğal sonucudur. Barolar hukuku savunarak hukuk siyaseti yaparlar ve hukuka aykırı her olayda hukuku temsil ederler.

Baroların Görevleri

Baroların asli iki görevi vardır:

  • Saf Mesleki Görevler: Meslek örgütü olarak meslekle ilgili stajdan, mesleğe kabulden, meslekten çıkartılmaya, disiplin kontrolüne, mesleğin gelişmesini sağlamaya kadar bütün mesleki konularla görevlendirilmiştir. (Av.K. 76)
  • Hukuk Kurumu Vasfından Doğan Görevleri: Barolar bir hukuk kurumu olarak İnsan Haklarını, Hukukun Üstünlüğünü Korumak ve Savunmak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak, Demokratik İlkelere Uygun Davranmaklyükümlü olmasıdır (An.135, Av.K.76, 95)

Dava baroların bu ikinci görev kapsamıyla ilgili olduğu için bu konuyu açmak gerekmektedir. Barolara Av.K. 76 ile verilen bu görev 95.maddede detaylandırılmıştır.

Avukatlık Kanunu

95/21. (Ek: 4667- 2.5.2001 / m.55) Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak,

Baroların bu görevi üç boyut içermektedir.

  • İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunmak
  • İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü korumak
  • İnsan haklarına ve hukukun üstünlüğü kavramlarına işlerlik kazandırmak.

Kanun, barolara insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü sadece savunma gibi pasif bir görev, konum vermekle yetinmemiş, onu koruma hatta ona işlerlik kazandırma gibi aktif görevler de vermiştir. Bu hüküm barolara insan haklarının, hukukun üstünlüğünün ihlal edildiği her toplumsal alanda yer alma, orada baro sıfatıyla hukuku, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunarak aktif rol oynamakla görevlendirmiştir. Ancak bununla da yetinmemiş, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarına “işlerlik” kazandırma görevi vermiştir. Bu da baroların bağımsız olarak insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda en geniş anlamda mücadele etme görevi üstlenmesi anlamına gelmektedir.

Kanun baroların bu görevlerini yerine getirirken hareket yöntemini de belirlemiş ve baroları demokratik ilkelere uygun davranmakla yükümlendirmiştir. Demokratik ilkelere uygun davranmak insan hakları veya hukukun üstünlüğüyle ilgili bir ihlalle karşılaştığında tarafsız olmak ve insan haklarının, hukukun üstünlüğünün evrensel ilkelerine uygun davranmak anlamına gelir.

Bu ilke özellikle devlet-vatandaş çatışmalarında, devletin insan haklarını veya hukukun üstünlüğünü ihlal ettiği hallerde de baroların tarafsız olarak hareket etme görevini tanımlamaktadır. Hukukçu hukuku koruyarak devleti korur.

Baroların Hukuku Savunması

Yukarıda değindiğimiz baroların tarihi gelişim süreci sonunda elde ettiği demokratik bir hukuk kurumu niteliği göz önüne alındığında; belirtmek gerekir ki kanunda bu açık hükümler yazılı olmasaydı bile, demokratik bir hukuk devletinde barolar “hukukun savunulması” ile doğal olarak görevlidirler.

Baro üyesi avukatların görevlerini layıkıyla yapabilmesi, müvekkillerinin hakkını-hukukunu korumasıyla mümkündür. Böyle bir görev ancak hukukun var olduğu demokratik ülkelerde gerçekleşebilir. Bir diğer deyişle, bir devletin demokratik hukuk devleti olması talebi avukatlık mesleğinin, baroların kuruluş misyonlarının ayrılmaz parçasıdır.

Avukatların, baroların bir hukuk devletinin mensupları ve hukuk aktörleri, savunmanın temsilcileri ve onların örgütü olarak “hukuk talep etmesi” avukatların, baroların tanımlarına ve yaptıkları hak arama-savunma faaliyetine mündemiçtir.

Hukuka, insan haklarına, insancıl hukuka davet, demokratik siyaset kültürünün ayrılmaz hedefleridir.

Bu çerçevede ülkedeki her kişiyi, her kurumu, her örgütü hukuka davet etmek baroların asli görevleri içindedir. Bir başka ifadeyle barolar insan hak ve özgürlükleri alanına yönelen iktidarların daraltıcı faaliyetlerine karşı koymakla görevlidir. Barolar görevlerini bu nedenle bağımsız olarak yerine getirirler, baroların bağımsızlığı Uluslararası belgelerde bu nedenle korunur.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNİN AVUKATLIK MESLEĞİNE, BAROLARA BAKIŞI

AİHM’in birçok kararında avukatların insan haklarının korunmasındaki rolünün altı çizilmekte ve mesleki örgütlerin bağımsızlığının öneminden bahsedilmektedir. Avrupa Konseyi’nin “Avukatlık Mesleğinin Özgürce Yürütülmesine İlişkin Tavsiye Kararı”na atıf yapılmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avukatlık Mesleğinin İc­rasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı’nda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dikkate alınarak avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.”ibaresi yer almaktadır.[ix]

Hajibeyli ve Aliyev v. Azerbaycan, B. No: 6477/08 ve 10414/08 sayılı, 19.4.2018 tarihli. kararı

Mahkeme, avukatların ifade özgürlüğünün hukuk mesleğinin bağımsızlığıyla ilgili olduğunu ve bunun da adaletin düzgün şekilde tecellisi için elzem olduğunu tekrarlar. Buna ek olarak, profesyonel avukat örgütleri insan haklarının korunmasında çok önemli bir rol oynar ve bu nedenle bağımsız kalabilmeyi başarmalıdır, nitekim meslektaşlara ve hukuk mesleğinin özerkliğine saygı vazgeçilmezdir. (…) Mahkeme, Hükümet’in dikkatini, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin avukatların ifade özgürlüğüne ilişkin olan ve avukatların ifade özgürlüğünden faydalanması gerektiğini, mesleğe erişim kararlarını ise bağımsız ve tarafsız hukuki mercilerin vermesi gerektiğini belirten R (2000) 21 numaralı tavsiye kararına çekmeyi gerekli görmektedir[x].

ULUSLARARASI BELGELERE GÖRE AVUKATLARIN VE BAROLARIN BAĞIMSIZLIĞI, GÖREVLERİ

Avukatların ve baroların maruz kaldıkları baskı ve saldırılar demokratik ülkelerin önlemeye çalıştıkları en önemli konuların başında gelmektedir. Avukatların ve Baroların maruz kaldıkları saldırı çeşitleri şu belgelerde yer almıştır.

  • Birleşmiş Milletler, 1990, Avukatlığın Rolüne Dair Temel Prensipler, Havana,
  • Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA), 1991, Morelia Şartı,
  • Avrupa Konseyi 2000, Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Nolu Tavsiye Kararı (AK9TK),
  • Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA), 2002, TURIN İlkeleri.

Belirttiğimiz, avukatlık mesleğinin ve mesleki örgütlerin korunmasına ilişkin en önemli uluslararası belgelere göz attığımızda, hem avukatların maruz kaldıkları saldırıların tanımlarını hem de bu saldırılara karşı avukatların bağımsızlığını koruma altına alan hükümleri görüyoruz.

 Kavramlar Uluslararası Belgeler
Avukatların ve Meslek Örgütlerinin Bağımsızlığını Koruma AK9TK, MORELİA, TURİN
Avukatların Baskıya Maruz Kalmaması AK9TK, HAV-K, TURİN
Avukatların Baskıyla Tehdit Edilmemesi AK9TK
Avukatların Görev Başında Tehditle Karşı Karşıya Kalmaması HAV-K
Tehditten Korunma Hakkı HAV-K
Devletin Uygunsuz Müdahale Yasağı AK9TK
İfade, İnanç ve Örgütlenme Hakkı AK9TKHAV-K
Hukuk ve İnsan Hakları Alanında Çalışmak HAV-K
Yürütme ve Yargı Organından Gelen Baskılar Karşısında dahi Avukatlığın Rolünün Belirtilmesi TURİN

Bugüne kadar Uluslararası Müktesebatta gelinen aşamada, avukatların ve avukat örgütlerinin bağımsızlığının korunması en temel hukuki konular arasında yer almaktadır. Avrupa Konseyinin “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı,” demokratik bir hukuk devletinde “avukata ve onun meslek örgütlerine” bakışın ana hatlarını ortaya koymaktaydı.

Avrupa Konseyi’nin “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı

PRENSİP I Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlüğün Genel Prensipleri
  1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dikkate alınarak avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.
  2. Avukatlar inanç, ifade, hareket, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahip olmalıdırlar ve özellikle adaletin sağlanması ve hukuku ilgilendiren konularla ilgili tartışmalarda yer alma ve hukuk reformları tavsiyesinde bulunma hakkına sahip olmalıdırlar.
  3. Mesleki standartlara uygun olarak hareket eden avukatlar, herhangi bir yaptırıma veya baskıya tabi tutulmamalıdırlar veya bununla tehdit edilmemelidirler.

PRENSİP V  Birlikler

  1. Barolar veya avukatların oluşturdukları diğer mesleki birlikler, kendi kendini yöneten organlardır, yetkililerden ve kamudan bağımsızdırlar.
  2. Baroların ve avukatların oluşturdukları mesleki birliklerin, üyelerini korumalarına ve üyelerinin bağımsızlıklarını ihlal eden her türlü saldırı ve usulsüz sınırlamaya karşı yapacaklar savunmalara saygı gösterilmelidir.
  3. Barolar ve diğer kurululara aşağıda sayılanları da kapsayan, avukatların bağımsızlıklarını sağlamaları için teşvik edilmelidir.

Hemen söylemek gerekiyor, avukatlara ve onların örgütlerine tanınan, tanınması önerilen haklar “vatandaşların,” hatta “vatandaş olmayan kişilerin” bile, hak arama ve savunma haklarını etkin olarak kullanması, adil yargılanma hakkından hızlı ve etkin biçimde yararlanması amacına yöneliktir.

AVRUPA KONSEYİ’nin AVUKATLIK MESLEĞİNİN KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞMESİ[xi]

Sözleşme Avrupa Konseyi’nin daha önce yayımladığı “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı”ndan sonra Avukatlık mesleği ve örgütlerinin korunması için yaptığı en önemli çalışmadır. Bu sözleşme 12 Mart 2025 tarihinde Türkiye’nin kurucu üyeleri arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’nde onaylanmıştır. Önümüzdeki Mayıs ayına kadar 46 üye devletin imzasına açılacaktır.[xii]

Bu Sözleşme ile avukatlık mesleğinin korunması için dünyada ilk kez bir Sözleşme kabul edilmiş olmaktadır. Bugüne kadar tavsiye mahiyetindeki ilkeler, kurallar ilk defa bu Sözleşme ile bir koruma mekanizmasına kavuşmuş olacaktır.

Sözleşmenin Amacı

Sözleşme amacını şöyle açıklıyor:

“Sözleşmenin amacı, avukatlık mesleği için daha iyi bir koruma sağlamanın yollarını önermek ve böylece avukatların mesleki faaliyetlerinin bir sonucu olarak maruz kaldıkları saldırı, tehdit, taciz ve gözdağındaki artışa ve yukarıda belirtildiği gibi bu faaliyetlerin yerine getirilmesinde maruz kaldıkları engelleme ve haksız müdahaleye yanıt vermektir.

Mesleğe özgü mevcut uluslararası standartlar bağlayıcı olmadığından, avukatların güçlü yasal korumaya sahip olduğu ülkelerde bile bunların uygulanmasını sağlamak zor olmuştur. (Açıklayıcı Rapor m.10.)”[xiii]

Avukatlara Yönelik Saldırı Türleri: Bu Sözleşme’nin Açıklayıcı Rapor (Gerekçe) bölümünde avukatların maruz kaldıkları saldırılar şu şekilde özetlenmektedir:

7.Avukatların karşılaştıkları sorunlar çok çeşitli niteliktedir. Özellikle insan hakları, ceza adaleti veya siyasi konuları içeren hassas veya dikkat çekici davalarla ilgilenen avukatlar, karalama kampanyaları, gözetim ve diğer yollarla belirli müvekkilleri temsil etmekten veya belirli dava türlerini takip etmekten caydırmayı amaçlayan taciz ve sindirme taktikleri gibi psikolojik baskının çeşitli formlarıyla karşı karşıya kalabilirler. En ciddi durumlarda kişisel güvenlikleri bile tehdit altına girebilir. Avukatların çalışmalarına müdahale, kamu otoritelerinin veya hükümet dışı aktörlerin yargılama süreçlerini etkileme girişimleri veya avukatlara müşterileriyle olan ilişkilerinin gizliliğini ihlal etmeleri yönünde baskı yapmaları gibi farklı biçimler alabilir… Bu müdahale, hukuk mesleğinin bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğü ilkesinin düzgün işleyişini zedelemektedir…” (Açıklayıcı Rapor m.7)

Sözleşme Meslek Kuruluşları Hatta Onların İstihdam Ettiği Kişiler Hakkında da Hüküm Getirmektedir:

Bu koruma hem bireysel avukatların hem de meslek örgütlerinin faaliyetlerini kapsar. (Sözleşme m.2/1)

Bu Sözleşmenin 9 uncu maddesinin 4 üncü paragrafında yer alan hükümler, meslek birliklerinin mesleki faaliyetlerinin yürütülmesi söz konusu olduğu ölçüde, meslek birliklerine yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır. (Sözleşme m.2/5)

Avrupa Konseyine Üye Devletler, Sözleşmeye Katıldıkları Andan İtibaren “Hukuka Uyma Çağrısı Yapan Baroları” Soruşturmayı Bir Kenara Bırakın; Bu Hakkın Kullanımı İçin Gereken Koruyucu Tedbirleri Sağlamakla Yükümlü Olacaklardır.

Madde 9- Koruyucu Önlemler

Taraf Devletler, meslek kuruluşlarının, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması veya başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tabi olarak, bu Sözleşme’de belirlenen hakları koruma yeteneğine sahip olmalarını sağlarlar:…

4.Taraflar

7 a) Avukatların ve meslek kuruluşlarının, aşağıdakilerin hedefi olmaksızın mesleki faaliyetlerini yürütebilmelerini ve bu Sözleşme’nin 7. maddesinden doğan haklarını kullanabilmelerini sağlar:
her türlü fiziksel saldırı, tehdit, taciz veya yıldırma; veya
herhangi bir uygunsuz engel veya müdahale;
b) bu paragrafın a alt paragrafında belirtilen davranışlarda bulunmaktan kaçınmalıdır; ve
c) Bu paragrafın a alt paragrafında belirtilen davranışın meydana gelmesi hakkında, bunun ceza gerektiren bir suç teşkil edebileceğine inanmak için nedenler varsa, etkili bir soruşturma yürütür.

5.Taraflar, meslek kuruluşlarının bağımsızlığını ve kendi kendini yöneten niteliğini zedeleyecek herhangi bir önlem almaktan veya herhangi bir uygulamayı onaylamaktan kaçınırlar.

DAVANAMEYLE ORTAYA ÇIKAN HUKUKİ DURUM

Davanamenin Dayandığı Hukuk Normu

Davanameyle baronun bir basın açıklamasına ilişkin olarak cezai bir soruşturma açılmış ve soruşturmayı açan makam tarafından ayrıca Davanameyle Asliye Hukuk Mahkemesinde “İstanbul Barosu başkanı ve yönetim kurulunun görevine son verilmesi ve yerlerine yenilerinin seçilmesi” istenmiştir. İlgili hüküm şöyledir:

Avukatlık Kanunu 77/5

Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içinde sonuçlandırılır.

Bu davanın açılabilmesi için diğeri birincinin içinde gizli şu iki şart gerekmektedir:

  • Baro organlarının amaçları dışında faaliyet göstermiş olacak,
  • Bu amaç dışı faaliyet kesin hükümle tespit edilmiş olacak,

Burada “faaliyet göstermiş olmak” ifadesi soruşturma makamlarına keyfi bir değerlendirme imkanı vermemektedir. Normun uygulanması için gereken bu şart bir mahkeme tarafından verilecek, kesinleşmiş bir hükme işaret etmektedir. Aksi halde savcılara hatta idari otoritelere “amaç dışı faaliyette bulunmayı” tespit etme “yetkisi” verilmiş olunur ki, bunun demokratik bir hukuk devletinde kabulü imkansızdır.

Bir savcının soruşturma açıp, sonra da o soruşturmayı delil göstererek bu normun tatbikini istemesi hukuka uygun bir davranış değildir.

Bildirinin İçeriği:

Basın açıklaması mücerret haliyle “Baronun iki gazeteci vatandaşımızın Suriye’de öldürülmesi nedeniyle, Suriye’de bulunan tüm güçlere hiçbir özne belirtmeden insancıl hukuka uyulması çağrısı yapılmaktadır. Öte yandan Türkiye’de bazı avukatların, kişilerin gözaltına alınmasındaki hukuksuzluğa dikkat çekilmektedir.

Bildiri Bir Meslek Birliğinin İfade Özgürlüğüyle İlgili Olduğu İçin Davanameyle Görevden Alma Talebi İfade Özgürlüğüne müdahale niteliği taşır.

Bu nedenle, bir hak ve özgürlüğe müdahalede başta demokratik toplum gereklilikleri ile ceza muhakeme hukukunun temel ilkelerinin varlığı sorgulanmalıdır.

İnsancıl Hukuk

Bilindiği üzere savaşlarda uygulanacak hukuk “insancıl hukuk” veya zaman zaman “silahlı çatışmalar hukuku” olarak tanımlanıyor. II.Dünya Savaşından sonra akdedilen Uluslararası Cenevre Sözleşmeleriyle imzalanan ve kendisinden önceki 19.yy. metinlerinin yerini alan, süreç içinde birçok ek protokol, uluslararası belge ile zenginleşen; savaşlarda dikkat edilecek kuralları toplayan hukuka, insan hakları hukuku terimiyle karışmaması için “insancıl hukuk” deniliyor. Temel ilkelere göre, ordular düşman muharip ve sivil ayrımı yapmak sivil zayiatı önlemek için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. Savaşlarda “Gereksiz acının önlenmesi” ilkesi uygulanmalıdır. Düşman üzerinde lüzumsuz hasara neden olan silahları kullanılmamalıdır[xiv]. İnsancıl hukuk savaş ve çatışma alanlarında uygulanacak “insan hakları” hukukudur. Hukukun üstünlüğünün ayrılmaz parçasıdır.

DAVANAME İLE AÇILAN “BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI” DAVASININ DEĞERLENDİRİLMESİ

DEĞERLENDİRME KAPSAMI

İstanbul Barosu organlarının görevden alınması ve yeniden seçim yapılması talebini, sadece “avukatlık hukuku” ve “avukatlık mesleğiyle ilgili uluslararası belgeler” kapsamında değerlendirme ile sınırlı tutuyoruz. Ceza ve Ceza Muhakeme hukukunun sadece gerekçelerine siyaset felsefesi yönünden atıf yapıyoruz.

Avukatlık Kanunu 77/5 hükmü uyarınca Davanameyle, “göreve son verme” davası açılabilmesi için gereken belirttiğimiz iki şart gerçekleşmediğine göre ortada kesin hüküm niteliği taşımayan bir savcılık işlemine göre mahkemenin karar verip veremeyeceği, ceza dosyası ile bu dosyasının ilişkisine, bekletici mesele yapılması konusunu değerlendirme kapsamı dışında tutuyoruz.

Yine Baro açıklamasında geçen ve insancıl hukuka aykırı biçimde öldürülen iki gazetecinin Türk vatandaşı olması karşısında, Devlet-Vatandaş ilişkisinin açıklanmasına bu raporda girilmeyecektir. Ancak ifade etmek gerekir ki, suçlu bile olsa kendi vatandaşını korumak her devletin devlet olma vasfına dahildir. Bir insanın suçlu olması, yakalanıp cezasını çekmesi ayrı bir konu, öldürülmesi ayrı bir konudur.

Keza Anayasa hukuku kapsamındaki değerlendirmeleri de görüşümüze dahil etmiyoruz.

BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI TALEBİNİN AVUKATLIK HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Baro’nun yaptığı bir basın açıklamasıyla atılı suçları işleyip işlemediğinin, yetkili organların görevden alınmayı gerektirip gerektirmediğinin tespiti için öncelikle bildirinin içeriğine bakılması gerekir. Bildiride, iki vatandaşımızın gazetecilik görevini yaparken Suriye’de öldürülmesinin “insancıl hukuka aykırı” olduğu ifade edilmektedir. Hukuka aykırı üstelik ölümle sonuçlanan bir ihlalin varlığı, o ihlal neticesinde ölen kişinin terörist olup olmasından bağımsız bir olaydır.

İnsan hakları hukuku ve hukukun üstünlüğü ile ilgili olarak, evrensel hukuk ilkelerini korumak, savunmak baroların asli görevinden biridir. Üstelik kanun barolara bu konuda sadece insan haklarını koru, savun dememekte, “bu kavramların yerleşmesine işlerlik kazandır” demektedir.  Şu halde baro yaptığı bu açıklama ile “görevi kapsamında” bir faaliyette bulunmuştur. Kanun barolara mağdur kim olursa olsun hukuka aykırı durumlarda “aktif rol oynama” görevi vermiştir.

Üstelik öldürülen iki kişinin terörist olduğuna ilişkin kesin bir hüküm de bulunmamaktadır. Kesin hüküm bulunsa bile, bu iki gazetecinin öldürülmesinin eleştirilmesi ve insancıl hukuk uygulanması talebine halel getirmeyecektir. Şu halde bu basın açıklamasına dayanılarak Baro organlarının görevden alınmasını talep etmek kanuna uygun bir davranış değildir. Baro görevi kapsamında bir icraatta bulunmuştur.

Davaname konusu basın açıklaması baronun görevleri kapsamında hukuka uygun bir açıklamadan ibarettir. Bir hukuk kurumu olarak baroların, hukuk açıklamalarının görevden alma talebinin gerekçesi olması hukuken mümkün değildir. Tam tersine bu tür açıklamalar koruma altına alınmalıdır.

BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI TALEBİNİN TÜRK CEZA KANUNU VE CEZA MUHAKEMESİ KANUNU GEREKÇELERİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ

2005 yılına kadar yürürlükte olan ceza hukuku anlayışını, “suçluyu cezalandırmak” olarak özetlemek mümkündür. 2005 yılında yürürlüğe giren TCK eski kanunun “suçluyu cezalandırmak” ilkesiyle hareket eden amacını değiştirmiş, yeni temel ilkeyi; “..uyulacak suç ve ceza siyasetinin temel hedefi; insan hak ve hürriyetlerini güvence altında bulundurmak, korumak, insan kişiliğine saygıyı pekiştirmek; ancak toplum savunmasını ihmal etmemek ve kişi hak ve hürriyetleriyle toplum savunmasını dengeli olarak korumak.. (Bkz.TCK gerekçesi) olarak belirlemiştir.

2005 yılında CMK açılacak soruşturmalarla ilgili iki kriter getirmiştiBunlardan birincisi, insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi zorunluğu saklı kalmak koşulu ile maddî gerçeği ortaya çıkarmayı sağlayacak tedbirleri almaya yönelik yetkileri kabul etmek, hürriyeti kısıtlayıcı tedbirlere ancak çok zorunlu hâllerde başvurmak ve kesin ihtiyaç ölçüsünde kısıtlama yapmak; ikincisi ise, bu yetkilerin ancak sonuncu bir çare olarak kullanılmasını benimsemek ve bunun koşullarını belirlemektir. Bu yetkilerin kullanılmasının genel olarak ve çok kere tâbi kılındığı koşul “gecikmesinde sakınca bulunan hâl” ölçüsüdür. (Bkz. CMK gerekçesi)”

Üstelik Türk Ceza Kanunu’nun 26.maddesi hükmü karşısında “hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.” Baro kanunlardan aldığı meşru bir yetkiyi kullanmıştır.

Görevlerini yapan bir hukuk kurumunu bir basın açıklaması nedeniyle kriminalize etmenin ardından da organların görevden alınmasını talep etmenin bu kanunun gerekçesiyle ve savcılara verdiği görevlerle açıklamak mümkün değildir.

Yukarıda belirttiğimiz ceza ve ceza muhakeme hukukunun temel ilkelerine göre insan haklarını koruma göreviyle yükümlü bir hukuk kurumu olarak baronun, bir açıklama nedeniyle soruşturma konusu yapılması, baro organlarını görevden alınması, seçimin yenilenenmesi talebi yerine; bu demokratik hukuk faaliyetinin savcılar dahil tüm yargı ve idari mercileri tarafından korunması gerekmektedir.

DAVANAMENİN DEMOKRASİNİN GEREKLİLİKLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Davaname suretiyle Baro organlarının görevden alınmasını istemek, baro faaliyetleri kapsamında bir hakkın kullanımına ve baroların ifade özgürlüğüne müdahale niteliği taşır. O halde müdahalenin “Demokrasi Gereklilikleri” açısından değerlendirilmesi gereklidir.

Baronun Kanunla Verilmiş Görevi Kapsamındaki Bir Açıklamasına Müdahale Etmek, Özgürlüklere Müdahale İçin Gerekli Kıstaslara Uygun mudur? Özgürlüklere müdahale etmenin uluslararası kriterleri bellidir.

AİHM demokratik toplum gerekliliklerini yorumlarken, dayandığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  başlangıç bölümünde amacın,

“…………insan hakları ile temel özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesinin…….. her şeyden önce, bir yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklığa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere ………Aynı inancı taşıyan ve siyasal gelenekler, idealler, özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü konularında ortak bir mirası paylaşmak

olduğu belirtilerek, hak ve özgürlüklere müdahalede üçlü bir kontrol mekanizması getirilmiştir:

  • Müdahale meşru mudur/yasal mıdır?
  • Müdahalenin yapılması zorunlu mudur?
  • Müdahale yapılırken orantılılık ilkesi gözetilmiş midir?

Bir baronun, hukuk uygulanması talebiyle ilgili bir basın açıklaması yapması karşısında “görevden alınmalarının istenmesi” demokratik toplum gereklilikleriyle hiçbir uyumu bulunmayan, hukuka aykırı bir müdahale niteliği taşımaktadır.

DAVANAME’NİN AVRUPA KONSEYİ AVUKATLIK MESLEĞİNİN KORUNMASI SÖZLEŞMESİNE GÖRE DEGERLENDİRİLMESİ

Yukarıda değindiğimiz avukatların, baroların özgürlüğü, haklarının korunması ile ilgili tüm uluslararası belgeler veya belgelerde yer alan hükümler artık Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi içinde daha kapsamlı biçimde yer aldığı için tekrara düşmemek açısından sadece bu Sözleşmeyi değerlendirmemize baz alacağız.

  • Sözleşme’nin Açıklayıcı Raporu’nun (Gerekçe) İfade Özgürlüğü başlığı altında 53.sıra numarasında;

Madde 7 – İfade özgürlüğü

Madde 7, Sözleşme Taraflarının, avukatların ve meslek örgütlerinin yalnızca hukuk mesleğinin icrasına ilişkin konularda değil, aynı zamanda insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ve reform ihtiyacı ile ilgili hususlar da dahil olmak üzere hukuk ve hukukun genel olarak uygulanmasına ilişkin konularda da görüşlerini ifade edebilmelerini sağlamalarını öngörmektedir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddeleri gibi hükümlerde yer alan ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının güvence altına alınmasını güçlendirmektedir.

açıklaması bulunmaktadır.

  • Sözleşme’nin Açıklayıcı Raporu’nun I.Bölüm 11. Sıra numarasında,

Madde 1.Sözleşmenin Amacı

(1). paragrafta, Sözleşmenin amacının, hukuk mesleğinin korunmasını ve ayrımcılık, engelleme veya haksız müdahale korkusu olmaksızın ve saldırı, tehdit, taciz veya sindirme hedefi olmaksızın mesleği icra etme hakkını güçlendirmek olduğu belirtilmektedir. Bu koruma hem bireysel avukatların hem de mesleki örgütlerinin faaliyetlerini kapsamaktadırTarafların avukatların ve meslek kuruluşlarının haklarını güvence altına almalarını talep etmeleri, onların bağlama göre farklı biçimlerde tedbirler almalarını gerektirir; bunlar arasında özel mevzuat kabul etmekten, özel eylemler yoluyla müdahaleden kaçınmaya kadar uzanan bir yelpaze yer alır.

açıklaması bulunmaktadır.

Sözleşme’ye imza atacak devletler, hem avukatların hem de meslek kuruluşlarının haklarını güvence altına alacak, faaliyetlerine müdahale edilmesine karşı özel koruyucu önlemler alacak ve kontrol için mekanizmalar kuracaklardır.

Sözleşme III Bölümde hükümlerin taraflarca “etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla bir izleme mekanizması” kurmaktadır.

Sözleşme yaptığı Meslek Örgütü tanımıyla, sadece avukatların meslek birliklerini değil, en geniş anlamda avukatların kuracakları dernek, vakıf gibi her türlü örgütü koruma altına almaktadır.

Davaname Taslak Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi’nin II/7 Maddesiyle Güvence Altına Alınan “İfade Özgürlüğü”ne Doğrudan Aykırılık Teşkil Etmektedir.

Madde 7- İfade Özgürlüğü

  1. Taraf Devletler, avukatların, müvekkillerinin davaları ile ilgili konularda, yalnızca yasaların öngördüğü kısıtlamalara tabi olmak kaydıyla ve mesleki sorumluluklardan, adaletin idaresinin gereklerinden ve özel hayata saygıdan kaynaklanan ve demokratik bir toplumda gerekli olan kamuoyunu bilgilendirme hakkını sağlarlar.
  2. Taraflar, avukatların ve meslek örgütlerinin, bireysel ve toplu olarak hukukun üstünlüğünü ve ona bağlılığı teşvik etme, mevcut ve önerilen yasal hükümlerin özü, yorumlanması ve uygulanması, yargı kararları, adaletin idaresi ve adalete erişim ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması hakkında kamuoyunda tartışmalara katılma, yanı sıra bu konularla ilgili reformlar için önerilerde bulunma hakkını güvence altına alırlar.
  3. Davaname Taslak Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi’nin II/4-1 Maddesiyle Güvence Altına Alınan Bağımsız Seçim Hakkı’na Doğrudan Aykırılık Teşkil Etmektedir.

Sözleşme, avukatların meslek birliklerinin kendi seçimlerini herhangi bir dış müdahale olmaksızın gerçekleştirmesini hüküm altına almaktadır.

Bölüm II – Maddi hükümler

Madde 4 – Meslek birlikleri

    1. Taraflar, ulusal yasal ve düzenleyici çerçevenin, meslek birliklerinin bağımsız, kendi kendini yöneten organlar olmasını garanti etmesini sağlamalıdır. Yürütme organlarının herhangi bir seçimi, yürürlükteki kurallara uygun olarak ve dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilecektir.

Şu halde, herhangi bir idari veya yargı merci tarafından mevcut baro yönetiminin görevden alınması ve yeniden seçim yapılması kararı alınması bu Sözleşme açısından da hukuka aykırı olacaktır. Altını çizmemiz gerekiyor; bu Sözleşme hukukun temsilcileri olarak avukatların ve onların meslek örgütlerinin özgürlüklerinin korunmasında Avrupa Konseyi’nin ulaştığı demokratik gelişmişlik düzeyini temsil etmektedir.

SONUÇ

Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler sonunda dava konusu, sosyal medya mecrası üzerinden İstanbul Barosu tarafından yapılan açıklamanın; baroların insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü koruma, savunma ve bu kavramlara işlerlik kazandırma yükümlülüğü çerçevesinde baroların mesleki görevleri kapsamında bulunduğu; avukatların meslek örgütü, savunma temsilcilerinin örgütü, hukuk kurumu ve demokratik bir baskı grubu olarak ifade özgürlüğünün kullanımı niteliği taşıyan bir açıklama olduğu, bir hakkın kullanımı niteliği taşıdığı, açılan davanın hukuki dayanağının bulunmadığı ve demokratik toplum gerekliliklerine uygun olmadığı; tatbiki istenen normun şartlarının oluşmadığı; ayrıca savcılık talebinin 12 Mart 2025 tarihinde Avrupa Konseyince kabul edilen Avrupa Konseyi Avukatların Korunması Sözleşmesi’ne doğrudan aykırı olduğu kanaatimizi saygıyla sunarız.

DİPNOTLAR:

*Tarafımdan hazırlanan bu hukuki görüş İstanbul Barosu Başkanı tarafından mahkemeye hukuk görüşü olarak sunulmuştur.
** İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2025/15 esas sayı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan ve Baro Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin görevden alınması ve yerlerine yeniden seçim yapılması talepli dava.
[i] İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25/12/2024 tarih, 2024/288036 sayılı hazırlık soruşturma numaralı dosyası
[ii] Uluslararası İnsancıl Hukuk UygulansınBasına yansıyan bilgilere göre, gazeteciler Nazım Dastan ve Cihan Bilgin, 19 Aralık’ta Suriye’de yaşanan gelişmeleri takip ederken uğradıkları saldırı sonucu yaşamını yitirmişlerdir. Basın mensuplarının çatışma bölgelerinde hedef alınması, Uluslararası İnsancıl Hukukun ve Cenevre Sözleşmesi’nin ihlali niteliğindedir. Dahası, savaşa taraf olmayan sivillerin hedef alınması, Roma Statüsü 8/2/b/ii. maddesinde savaş suçlarından biri olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla, silahlı çatışma bölgesinde görev yapan gazetecilerin korunmasına ilişkin kurallar, Uluslararası İnsancıl Hukukun bünyesindedir. Yine, bahsi geçen olaya ilişkin Şişhane Meydanı’nda yapılmak istenen basın açıklamasında, aralarında Baromuz üyesi dört meslektaşımız ile iki hukuk fakültesi öğrencisi ve onlarca gazetecinin olduğu yurttaşlar gözaltına alınmıştır. Uluslararası hukuku ihlal eden bu olaya ilişkin derhal soruşturma başlatılması ve sorumlulardan hesap sorulması gerekirken, Anayasal haklarını kullanan ve meslektaşları için yas tutan basın mensuplarının ve meslektaşlarımızın gözaltına alınması kabul edilemez bir durumdur. İki basın mensubu yurttaşımızın öldürülmesi olayıyla ilgili olarak etkin bir soruşturma yürütülmesini ve Anayasal haklarını kullanarak basın açıklaması yaptıktan sonra gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
[iii] Joseph Vagogne, s.5, Les Professions Libérales, PUF, 1984,
[iv] Lucien Karpik, Les Avocats, Ediitons Gallimard, s.121, 1995.
[v] Kunter, ceza muhakemesinde tarihi üç aşamayı şu şekilde belirtir: Böylece ceza muhakemesi gaye bakımından üç safhadan geçmiştir: 1)Suçlunun cezalandırılması safhası, 2)Sanığın korunması safhası, 3)Hakikatin araştırılması safhası, Prof.Dr.Nurullah Kunter, s.19, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Kazancı Matbacılık, 1986.
[vi] Haluk İnanıcı “Türkiye’de Avukatlık İdeolojisi”, Toplum ve Bilim Dergisi, s.143, 2000/87.
[vii] İnanıcı, s.138.
[viii] Münci Kapani, Politika Bilmine Giriş, s.156-157.
[ix] TBB, Avukatlık Kanunu, s.401, 2005,
[x] Nazım Tural, Avukat, https://hukukdefterleri.com/aym-ve-aihm-kararlari-ve-avukatlarin-mesleki-ozgurlugu-12-9-2020/
[xi] https://search.coe.int/cm#{%22CoEIdentifier%22:[%220900001680b2a327%22],%22sort%22:[%22CoEValidationDate%20Descending%22]} ; Çev: DeepL
[xii] 18 Eylül 2024 tarihi itibariyle Avrupa Konseyi üyesi 46 devlet şunlardır: Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, GKRY, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan;https://www.mfa.gov.tr/avrupa-konseyi_.tr.mfa#:~:text=AK’%C4%B1%20kuran%20Londra%20Antla%C5%9Fmas%C4%B1,%C3%9Clkemiz%20S%C3%B6zle%C5%9Fmeyi%20ilk%20imzalayanlar%20aras%C4%B1ndad%C4%B1r.
[xiii] Le Conseil de l’Europe adopte une convention internationale sur la protection des avocats- Portal
[xiv] Françoise Bouchet-Saulnier, “İnsancıl Hukuk Sözlüğü”, Uluslararası İnsancıl Hukuk, s.398; Paul Scharre, İnsansız Ordular, s.330, Kronik Yayınları, 2021.

Ethem Ekim

0

Cumhuriyet Savcısı Ethem Ekim 24 Kasım 1948’de Selendi’nin Terziler köyünde dünyaya geldi. İlköğretimi 3 Eylül İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra sırasıyla Kula Ortaokulu ve Manisa Lisesini bitirdi.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başladı. İstanbul’da stajyer olarak bir süre çalıştıktan sonra; Merkez/Diyarbakır, Çaykara/Trabzon, Savaştepe/Balıkesir, Sungurlu/Çorum’da görev yaptı. 

En son görev yeri olan Adana Cumhuriyet Başsavcılığında terörle mücadeleden sorumlu Başsavcı Yardımcısı olarak görevine devam ederken 20 Nisan 1993 günü sabah işine gitmek üzere çıktığı evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu koruma polisi Mehmet Kenar ile birlikte yaşamını yitirmiştir. Otomobile çapraz ateşle gerçekleşen saldırının, Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği(TİKB) tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmiştir. Saldırının failleri olduğu iddia edilen örgüt yöneticileri 22 Mayıs 1998 günü yapılan operasyonda yakalanmıştır. 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Olay öncesinde, Adana’da 23 Ekim 1992’de yakalanıp Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) üyesi olarak basına gösterilen ve 27 Ekim’de “beyin kanamasından öldüğü” açıklanan Remzi Basalak’ın işkenceden ölümüne sebep oldukları iddiasıyla Adana TEM Şubesi’nden 4 polis hakkında 18 Aralık 1992’de dava açılmıştır.[/box]

Ekim, “dürüstlüğü, vatan sevgisi, iş ciddiyeti ve sorumluluğuyla örnek bürokrat alarak görev yaptığı her yerde insanların sevgi ve saygısını kazanan” biri olarak tanımlanmaktadır.

Yaşamını yitirdiğinde evli ve üç çocuk babasıydı.

Anısını yaşatmak üzere genellikle Selendi’de olmak üzere anma günleri yapılmaktadır. Ayrıca, Selendi’de bir caddeye ve ilkokula(Şadı verilmiştir. Açık kaynak taramasında Adalet bakanlığı kayıtlarında savcının hatırası için düzenlenmekte olan törenlere ve anısını yaşatmak üzere düzenli bir faaliyete rastlanmamaktadır. 

Okulumuza Adı Verilen Şehit Savcı Ethem EKİM kimdir?

Ethem Ekim

Venedik Tüzüğü

0
Venedik Tüzüğü

Venedik Tüzüğü(Venice Charter), 25-31 Mayıs 1964 tarihleri ​​arasında Venedik’te düzenlenen Uluslararası kongrede kabul edilmiştir. INTERNATIONAL CHARTER FOR THE CONSERVATION AND RESTORATION OF MONUMENTS AND SITES (THE VENICE CHARTER 1964, tarihî yapıların korunması ve restorasyonu hakkında uluslararası bir çerçeve belirlemiş ve 31 Mayıs 1964’te nihai olarak kabul edilmiş bir  anlaşmadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında kabul edilen uluslararası metinler çoğu için önemli bir referanstır. 

 

VENEDİK TÜZÜĞÜ (1964)

Tanımlar:
Madde 1

Tarihi anıt kavramı sadece bir mimari eseri içine almaz, bunun yanında belli bir uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihi bir olayın tanıklığını yapan kentsel ya da kırsal bir yerleşmeyi de kapsar.

Bu kavram yalnız büyük sanat eserlerini değil, ayrıca zamanla kültürel anlam kazanmış daha basit eserleri de kapsar.

Madde 2

Anıtların korunması ve onarımı için, mimari mirasın incelenmesine ve korunmasına yardımcı olabilecek bütün bilim ve tekniklerden yararlanılmalıdır.

Amaç:
Madde 3

Anıtların korunmasında ve onarılmasındaki amaç, onları bir sanat eseri olduğu kadar, bir tarihi belge olarak da korumaktır.

Koruma:
Madde 4

Anıtların korunmasındaki temel tutum korumanın kalıcı olması, sürekliliğinin sağlanmasıdır.

Madde 5

Anıtların korunması, her zaman onları herhangi bir yararlı toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Bunun için bu tür bir kullanma arzu edilir, fakat bu nedenle yapının planı, ya da bezemeleri değiştirilmemelidir. Ancak bu sınırlar içinde yeni işlevin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir.

Madde 6

Anıtların korunması, ölçeği dışına taşmamak koşuluyla çevresinin de bakımını içine almalıdır. Eğer geleneksel ortam varsa, olduğu gibi bırakılmalıdır. Kütle ve renk ilişkilerini değiştirecek hiçbir yeni eklentiye, yok etmeye ya da değiştirmeye izin verilmemelidir.

Madde 7

Bir anıtın tanıklık ettiği tarihin ve içinde bulunduğu ortamın ayrılmaz bir parçasıdır. Kültür varlığının tümünün, ya da bir parçasının başka bir yere taşınmasına – anıtın korunması bunu gerektirdiği, ya da çok önemli ulusal veya uluslararası çıkarların bulunduğu durumlar dışında – izin verilmemelidir.

Madde 8

Anıtın tamamlayıcı öğeleri sayılan heykel, resim gibi süslemeler, ancak bunları korumanın başka çaresi yoksa yerlerinden kaldırılabilir.

Onarım:
Madde 9

Onarım uzmanlık gerektiren bir iştir. Amacı, anıtın estetik ve tarihi değerini korumak ve ortaya çıkarmaktır. Onarım kendine temel olarak aldığı özgün malzeme ile güvenilir belgelere saygıyla bağlıdır. Faraziyenin başladığı yerde onarım durmalıdır; yapılması gerekli herhangi bir eklemenin mimari kompozisyondan farkı anlaşılabilmeli ve gününün damgasını taşımalıdır. Herhangi bir onarım işine başlamadan önce ve bittikten sonra, anıtın arkeolojik ve tarihi bir incelemesi yapılmalıdır.

Madde 10

Geleneksel tekniklerin yetersiz kaldığı yerlerde, koruma ve inşa için bilimsel verilerle ve deneylerle geçerliliği saptanmış herhangi çağdaş bir teknik kullanılarak anıt sağlamlaştırılabilir.


Madde 11

Anıta mal edilmiş farklı dönemlerin geçerli katkıları saygı görmelidir; zira onarımın amacı üslup birliği değildir. Bir anıt üst üste çeşitli dönemlerin izlerini taşıyorsa, alttaki dönemleri açığa çıkarmak ancak bazı özel durumlarda yok edilen malzemenin önemi azsa, açığa çıkarılan malzeme büyük tarihi, arkeolojik ya da estetik değer taşıyorsa ve korunma durumu böyle bir davranışı gerekli gösterecek kadar iyi ise haklı çıkarılabilir. İlgili unsurların öneminin değerlendirilmesi ile ilgili yargıyı ve neyin yok edileceği üzerinde kararı vermek, sadece bu işi üzerine almış kimseye bırakılamaz.

Madde 12

Eksik kısımlar tamamlanırken, bütünle uyumlu bir şekilde bağdaştırılmalıdır; fakat bu onarımın, aynı zamanda sanatsal ve tarihi tanıklığı yanlış bir biçimde yansıtmaması için, özgünden ayırt edilebilecek bir şekilde yapılması gereklidir.

Madde 13

Eklemelere, ancak yapının ilgi çekici bölümlerine, geleneksel konumuna, kompozisyonuna, dengesine ve çevresiyle olan bağıntısına zarar gelmediği durumlarda izin verilebilir.

Tarihi Yerler:
Madde 14

Anıtın bulundukları yerler, bütünlüğün korunması, sağlıklı kılınıp, yaşanır şekilde ortaya konması için özel bir dikkat gerektirir. Böyle yerlerde yapılacak koruma ve onarım çalışmalarında, daha önceki maddelerde açıklanan ilkelerden esinlenmelidir.

Kazılar:
Madde 15

Kazılar 1956 yılında UNESCO tarafından kabul edilmiş arkeolojik kazılarda uygulanması istenilen uluslararası ilkelerle tanımlanan kararlara ve bilimsel standartlara uygun olarak yapılmalıdır.

Yıkıntılar korunmalı, mimari unsurların ve buluntuların sürekli olarak korunması için gerekli önlemler alınmalıdır. Bundan başka, kültür varlığının anlaşılmasını kolaylaştıracak ve anlamını hiç bozmadan açığa çıkartacak her çareye başvurulmalıdır.

Bütün yeniden inşa işlemlerinden peşinen (a priori) vazgeçilmelidir. Yalnız anastylosis’e, yani mevcut fakat birbirinden ayrılmış parçaların bir araya getirilmesine izin verilebilir. Birleştirmede kullanılan madde her zaman ayırt edilebilecek bir nitelikte olmalı ve bu, anıtın korunmasını sağlamak ve eski haline getirmek için mümkün olduğunca az kullanılmalıdır.

Yayın:
Madde 16

Bütün koruma, onarım ve kazı işlerinde her zaman çizim ve fotoğraflarla açıklık kazanmış çözüm getirici ve eleştirici raporlar halinde kesin belgeler hazırlanmalıdır.

Temizlemenin, sağlamlaştırmanın, yeniden düzenlemenin ve birleştirmenin her safhası -çalışma sırasında ortaya çıkan, tanımlanmış biçimsel ve teknik özellikler göz önünde tutularak- raporda gösterilmelidir. Bu belgeler bir resmi kurumun arşivine konmalı ve araştırıcılar bundan yararlanabilmelidir. Bu raporların yayınlanması tavsiye edilir.

Anıtların Korunması ve Onarımına İlişkin Uluslararası Tüzük taslağının hazırlanmasına ilişkin Komite çalışmalarına aşağıdaki kişiler katılmıştır:

Piero Gazzola (Italy), Chairman
Raymond Lemaire (Belgium), Reporter
José Bassegoda-Nonell (Spain)
Luis Benavente (Portugal)
Djurdje Boskovic (Yugoslavia)
Hiroshi Daifuku (UNESCO)
P.L. de Vrieze (Netherlands)
Harald Langberg (Denmark)
Mario Matteucci (Italy)
Jean Merlet (France)
Carlos Flores Marini (Mexico)
Roberto Pane (Italy)
S.C.J. Pavel (Czechoslovakia)
Paul Philippot (ICCROM)
Victor Pimentel (Peru)
Harold Plenderleith (ICCROM)
Deoclecio Redig de Campos (Vatican)
Jean Sonnier (France)
Francois Sorlin (France)
Eustathios Stikas (Greece)
Gertrud Tripp (Austria)
Jan Zachwatovicz (Poland)
Mustafa S. Zbiss (Tunisia)

Tarihi Kentlerin ve Kentsel Alanların Korunması Tüzüğü – Washington Tüzüğü

5

Tarihi Kentlerin ve Kentsel Alanların Korunması Tüzüğü, 1987 yılı Ekim ayında Washington’da yapılan ICOMOS(Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Washington Tüzüğü olarak da bilinen ilkeler, temel olarak tarihi dokuyu korumayı amaçlamaktadır.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]  ICOMOS

International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. 1965 yılında Varşova’da kurulmuştur. Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir.  ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir. ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır.[/box]

TARİHİ KENTLERİN VE KENTSEL ALANLARIN KORUNMASI TÜZÜĞÜ
(Washington Tüzüğü – 1987)

GİRİŞ VE TANIMLAR

İster zamanla yavaş yavaş gelişmiş, ister özel olarak bir araya getirilmiş olsun, kentlerde yaşayanlar, toplumların tarih boyunca sahip oldukları çeşitliliğin bir ifadesidir.

Bu tüzük küçük veya büyük tarihi kentsel alanlarla ilgilidir; kentleri ve tarihi merkezleri saran doğal ve insan yapısı çevreyi de kapsamaktadır. Bu alanlar tarihi belge olma özelliklerinin yanı sıra, geleneksel kent kültürüne ait değerleri de barındırırlar.

Endüstrileşmeyi izleyen kentsel değişimlerin etkisiyle günümüz dünyasında tarihi kentler ve kentsel alanlar tehdit altındadır; ihmal edilmekte, harap olmakta, hatta yok edilmektedirler.

Kültürel, sosyal ve hatta ekonomik kayıplara neden olan, ve geri dönüşü olmayan bu durum karşısında ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Venedik Tüzüğü’nü tamamlamak üzere, tarihi kentler ve alanlara ilgili bir uluslararası tüzük hazırlamayı gerekli görmüştür. Bu tüzükle tarihi kentlerin ve alanların korunması ile ilgili ilkeler, hedefler ve yöntemler tanımlanmaktadır. Tüzük tarihi kent ve bölgelerdeki özel ve kamusal yaşam alanları arasında uyum sağlamayı ve bu alanlarda mütevazi boyutlarda da olsa, var olan ve insanlığın belleğini oluşturan kültürel değerlerin korunmasını desteklemeyi hedeflemektedir.

UNESCO’nun “Tarihi Alanların Korunması ve Çağdaş Rolü konusunda Tavsiye” (Varşova-Nairobi 1976) kararında ve başka birçok uluslararası belgede ortaya konulduğu gibi, “tarihi kent ve kentsel alanların korunması” deyimi tarihi kent ve kentsel alanların yasal koruma altına alınması, bakımı ve restorasyonu için gerekli adımların yanı sıra, geliştirilmeleri ve çağdaş yaşama katılmaları için gerekli uyarlamaları da kapsamaktadır.

İLKELER VE HEDEFLER

1. Etkili olabilmek için, tarihi kentlerin ve diğer tarihi kentsel alanların korunması tutarlı ekonomik ve sosyal gelişme politikalarının ve her düzeydeki kent ve bölge planlamanın ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

2. Korunması istenen nitelikler kentin veya kentsel alanın tarihi karakteri ile bu karakteri oluşturan maddi ve tinsel bileşenlerdir, özellikle:

a) Parsel ve sokakların tanımladığı kent dokuları,
b) Binalarla yeşil ve açık alanlar arasındaki ilişkiler,
c) Binaların ölçek, boyut, üslup, yapım tekniği, kullanılan malzemeler, renk ve bezemeler ile tanımlanan biçimleri, iç ve dış görünüşleri,
d) Kent veya kentsel alanın doğal ve insan yapısı çevresi ile arasındaki ilişki; ve
e) Kent veya kentsel alanın zaman içinde yüklendiği değişik işlevler.

Bu özellikleri tehdit eden olumsuz etkenler tarihi kent veya kentsel alanın özgünlüğünü zedeleyebilir.

3. Koruma programının başarısı, kentlilerin katıılımı ve görev almalarıyla mümkün olabilir; bu nedenle halkın katılımı desteklenmelidir. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması öncelikle orada yaşayanları ilgilendirir.

4. Tarihi bir kentin veya kentsel alanın korunması sağduyu, sistemli yaklaşım ve disiplin gerektirir. Özel durumlarda çıkabilecek sorunlardan kaçınmak için katı yaklaşımlardan uzak durulmalıdır.

YÖNTEM VE ARAÇLAR

5. Tarihi kent ve kentsel alanların korunması için yapılacak planlama çalışmaları öncesinde disiplinlerarası araştırmalar yürütülmelidir. Koruma planları arkeoloji, tarih, mimarlık, teknikler, sosyoloji ve ekonomi bileşenlerini gözetmelidir. Koruma planının başlıca hedefleri ve bunlara erişmek için yararlanılacak yasal, yönetimsel ve parasal araçlar da açıkça belirtilmelidir.

Koruma planı tarihi kent bölgeleri ile bütün şehir arasında uyumlu bir ilişki sağlamayı hedeflemelidir.

Koruma planı hangi binaların kesinlikle korunacağını, hangilerinin belirli koşullarda korunacağını ve hangilerinin olağanüstü koşullarda feda edilebileceğini belirlemelidir.

Herhangi bir müdahaleden önce alandaki mevcut durum ayrıntılı olarak belgelenmelidir. Koruma planı tarihi alanda yaşayanlarca desteklenmelidir.

6. Koruma planı kabul edilenceye kadar, yapılması gerekli koruma uygulamaları bu tüzük ile Venedik Tüzüğü’nün ortaya koyduğu ilke ve amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmelidir.

7. Sürekli bakım tarihi bir kentin ve kentsel alanların başarılı olarak korunmasının anahtarıdır.

8. Yeni işlev ve etkinlikler tarihi kent veya kentsel alanın karakteriyle uyumlu olmalıdır.

Bu alanların çağdaş yaşama uyarlanması için gerekli teknik servislerin getirilmesi veya iyileştirilmesi işlemleri özenle yapılmalıdır.

9. Konutların iyileştirilmesi korumanın temel hedeflerinden biri olmalıdır.

10. Yeni binalar yapılması gerektiğinde veya eskileri uyarlanırken , mevcut mekansal oluşum saygı görmeli, özellikle ölçek ve parsel boyutuna dikkat edilmelidir. Çevreye uyumlu çağdaş ögeler yöreyi zenginleştirebileceğinden, yeni tasarımlar engellenmemelidir.

11. Kentin veya tarihi alanın geçmişiyle ilgili bilgiler arkeolojik araştırmalarla geliştirilmeli ve kalıntılar uygun biçimde korunmalıdır.

12. Tarihi bir kent veya kentsel alandaki trafik denetlenmeli, park alanları tarihi dokuyu veya çevresini zedelemeyecek şekilde düzenlenmelidir.

13. Kent veya bölge planlarının öngördüğü yeni otoyollar, tarihi kente veya kentsel alana sokulmamalı, fakat tarihi kente ulaşımı kolaylaştırmalıdır.

14. Kültür varlıklarının geleceğini ve içinde yaşayan halkın sağlığını güvenceye almak için tarihi kentler doğal afetler, hava kirliliği ve titreşim gibi zararlı etkenlerden korunmalıdır. Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkileyen doğal afetin cinsi ne olursa olsun, önlemler ve onarım müdahaleleri söz konusu yerin özelliğine göre tasarlanmalıdır.

15. Halkın katılımını sağlamak ve katkıları yüreklendirmek için, okul yaşındaki çocuklardan başlayarak, bütün kentlileri bilgilendiren bir program hazırlanmalıdır.

16. Korumayla ilgili bütün meslekler için uzmanlık eğitimi sunulmalıdır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

0
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, 22 Mayıs 1969 tarihinde kabul edilmiştir. Uluslararası hukukun temel kaynağı olan andlaşmaların yazılma usulü, kabulü, geçerlilik koşulları, şekil şartları, imzası ve onaylanmasına dair temel prensipler ile yürürlüğü, yaptırım gücü, değiştirilmesi ve antlaşmaların nasıl sona ereceği bu sözleşme ile belirlenmiş, andlaşmalar hukukunun genel kabul görmüş kuralları geniş katılımla kabul edilmiştir.

Uluslararası Andlaşmalar Hukuku Konferansı -1969-Viyana-Avusturya

Her egemen devletin sözleşmeleri imzalama, çekince koyma ve çekilme hakkı teyit edilmiş; kural olarak, bir andlaşmanın ancak, öngörüldüğü şekilde veya görüşmeci devletlerin mutabık kalabilecekleri tarzda ve tarihte yürürlüğe girebileceği kabul edilmiştir. Anlaşmaların geçersizliği veya feshedilme gerekçeleri, genel hukuk ilkelerindeki hata, hile, ikrah gibi kavranmlara dayandığı gibi uluslararası hukuka özgü bazı kavramlarla da açıklanmıştır. Bir andlaşmanın geçersizliği, sona ermesi, andlaşmadan çekilme veya hükümlerini askıya alma konusunda Birleşmiş Milletler Şartı‘nın 33. maddesine atıf yapılmış, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla izlenmesi prensip olarak kabul edilmiş, sözleşmenin yorumlanmasında iyiniyet kurallarına göre hareket edilmesi öngörülmüştür.

26 Mart 1968 – Antlaşmalar Hukuku Konferansı, Hofburg Sarayı

Andlaşmaların iç hukuktan üstünlüğü, geriye yürümezliği ve ahde vefa ilkesi sözleşmenin belirlediği temel ilkelerdendir. Sözleşme, uluslararası sözleşmelerde kullanılan kavramların kullanımı ile ilgili ilkeleri de açıklamıştır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, uluslararası hukuk müktesebatına vurgu yapmış; bütün devletlerin egemen eşitliği ve bağımsızlığı, devletlerin iç işlerine karışmama, kuvvet kullanmama veya kuvvet kullanma tehdidinin yasaklanması ve herkes için insan halkları ve temel hürriyetlerine saygı ve uyum ilkeleri ile Birleşmiş Milletler Şartı’na özel vurgu yapmıştır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

Bu Sözleşmenin Tarafı Olan Devletler,

Andlaşmaların milletlerarası ilişkiler tarihindeki temel rolünü gözönünde tutarak,

Milletlerarası hukukun kaynağı olarak ve, anayasal ve sosyal sistemleri ne olursa olsun, milletler arasında barışçı işbirliğini geliştirmenin bir vasıtası olarak andlaşmaların devamlı artan önemini kabul ederek,

Serbest rıza ve iyi niyet ilkelerinin ve pacta sunt servanda kuralının evrensel olarak tanındığını kaydederek,

Andlaşmalarla ilgili ihtilafların, diğer milletlerarası ihtilaflar gibi, barışçı araçlarla adalet ve milletlerarası hukuk ilkelerine göre çözümlenmesi gerektiğini teyid ederek,

Birleşmiş Milletler halklarının adalet ve andlaşmalardan doğan yükümlülüklere saygının muhafaza edilebileceği şartları tesis etme kararlılığını hatırlatarak,

Halkların eşit halkları ve self determinasyonu, bütün Devletlerin egemen eşitliği ve bağımsızlığı, Devletlerin iç işlerine karışmama, kuvvet kullanmama veya kuvvet kullanma tehdidinin yasaklanması ve herkes için insan halkları ve temel hürriyetlerine saygı ve riayet ilkeleri gibi Birleşmiş Milletler Şartı’nda vücut bulan milletlerarası hukuk ilkelerini hatırda tutarak,

Bu Sözleşmede Andlaşmalar Hukukunun tedvini ve tedrici gelişmesinin Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtilen amaçlarını, yani milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza etme, milletler arasında dostane ilişkilerin geliştirilmesi ve işbirliğinin sağlanmasını ileriye götüreceğine inanarak, Milletlerarası teamül kurallarının bu Sözleşme ile düzenlenmemiş olan sorunları yönetmeye devam edeceğini teyid ederek,

Uluslararası Andlaşmalar Hukuku Konferansı -1969-Viyana-Avusturya

Aşağıdaki hususlarda anlaştılar:

Kısım I

Giriş
Madde 1 – Bu Sözleşmenin Kapsamı

Bu Sözleşme, Devletler arasındaki andlaşmalara uygulanır.

Madde 2- Terimlerin Kullanılması

1. Bu sözleşmenin uygulanması bakımından,

a- “andlaşma”, ister tek bir belgede, isterse iki veya daha fazla ilgili belgede yer alsın ve (kendine) mahsus ismi ne olursa olsun, Devletler arasında yazılı şekilde akdedilmiş ve milletlerarası hukuka tabi olan milletlerarası anlaşma (mutabakat) demektir.
b- “onay”, “kabul”, “tasvip”, veya “katılma”, bir Devletin bu durumların her birinde milletlerarası planda bir andlaşmayla bağlanma rızasını tespit ettiği bu isimdeki bir milletlerarası işlem demektir.

c- “yetki belgesi”, bir Devletin andlaşma metnini görüşmek, kabul etmek, ve tevsik etmek, Devletin bir andlaşmayla bağlanma rızasını açıklamak, veya bir andlaşma hususundaki diğer herhangi bir işlemi yapmak için, kendisini temsil edecek kişi veya kişileri tayin eden, o Devletin yetkili mercilerinin verdiği bir belge demektir.

d- “çekince”, nasıl kaleme alınırsa alınsın veya nasıl isimlendirilse isimlendirilsin, Devletin bir andlaşmayı imzalarken, onaylarken, kabul ederken, tasvip ederken veya andlaşmaya katılırken, bazı andlaşma hükümlerinin hukuki etkisini kendisi bakımından ihraç etmek veya değiştirmek için yaptığı tek taraflı bir beyan demektir.

e- “görüşmeci Devlet”, andlaşma metinin hazırlanması ve benimsenmesine katılmış olan bir Devlet demektir.

f- “akit Devlet”, yürürlüğe girmiş olsun olmasın, andlaşmayla bağlanma rızasını bildirmiş olan bir Devlet demektir.

g- “taraf”, andlaşmayla bağlanmaya rıza gösteren ve kendisi için andlaşmanın yürürlükte olduğu bir Devlet demektir.

h- “üçüncü Devlet”, andlaşmaya taraf olmayan bir Devlet demektir.

i- “milletlerarası örgüt”, bir hükmetlerarası örgüt demektir.

2. Bu Sözleşmenin terimlerin kullanılması ile ilgili 1. paragrafın hükümleri, herhangi bir Devletin iç hukukundan bu terimlerin kullanılma şekline veya onlara verilecek anlama halel getirmez.

Madde 3 – Bu Sözleşmenin kapsamına girmeyen milletlerarası anlaşmalar

Bu Sözleşmenin, Devletlerle milletlerarası hukukun diğer kişileri arasında veya milletlerarası hukukun bu gibi diğer kişilerinin kendi aralarında akdedilen milletlerarası anlaşmalara veya yazılı şekilde yapılmayan anlaşmalara uygulanmaması:

a- bu gibi anlaşmaların hukuki gücünü;
b- bu Sözleşmede derpiş edilip de bu gibi anlaşmaların sözleşmeden bağımsız olarak milletlerarası hukuka göre tabi olduğu herhangi bir kuralın bu anlaşmalara uygulanmasını;
c- Devletlerin, milletlerarası hukukun diğer kişilerinin de tarafı oldukları milletlerarası anlaşmalarla düzenlenen kendi aralarındaki münasebetlerine bu Sözleşmenin uygulanmasını,
etkilemeyecektir.

Madde 4- Bu Sözleşmenin geriye yürümezliği

Bu Sözleşmede beyan edilip de, andlaşmaların bu Sözleşmeden bağımsız olarak milletlerarası hukuk gereğince tabi olduğu herhangi bir kuralın uygulanmasına halel gelmemek üzere, bu Sözleşme sadece Devletler tarafından bu Sözleşmenin kendileri bakımından yürürlüğe girmesinden sonra akdedilen andlaşmalara uygulanır.

Madde 5 – Milletlerarası örgütleri kuran andlaşmalar ve bir milletlerarası örgüt çerçevesinde kabul edilen andlaşmalar

Bu Sözleşme bir milletlerarası örgütün kurucu belgesi olan herhangi bir andlaşma ya ve bir milletlerarası örgüt çerçevesinde kabul edilen herhangi bir andlaşmaya, örgütün herhangi bir ilgili iç tüzük hükmüne halel gelmemek üzere, uygulanır.

Kısım II

Andlaşmaların Akdedilmesi ve Yürürlüğe Girmesi
Kesim 1
Madde 6 – Devletlerin andlaşma yapma yetkisi (ehliyeti)

Her Devletin andlaşma akdetme yetkisi (ehliyeti) vardır.

Madde 7 -Yetki belgesi

1. Bir andlaşma metninin kabulü veya tevsiki amacıyla veya Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklaması amacıyla bir kişinin bir Devleti temsil ettiği şu hallerde kabul edilir:

a- uygun bir yetki belgesini gösterdiği zaman; veya
b- ilgili Devletlerin uygulamasından veya diğer şartlardan niyetlerinin o şahsın bu amaçlar için Devleti temsil ettiğini kabul etmek ve yetki belgesini bertaraf etmek olduğu ortaya çıktığı zaman;

2. Görevleri gereği ve yetki belgesine başvurmaksızın aşağıdaki kişilerin Devletlerini temsil ettikleri kabul edilir:

a- Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanları, bir andlaşmanın akdi ile ilgili her türlü işlemin yapılması amacıyla;
b- Diplomatik misyon başkanları, kendilerini akredite eden Devletle akredite oldukları Devlet arasındaki bir andlaşmayı metin olarak kabul etmesi amacıyla;
c- Devletler tarafından bir milletlerarası konferans veya bir milletlerarası örgüt veya organlarından birine akredite olan temsilciler, o konferansta, örgütte veya organda bir andlaşma metnini kabul etmek amacıyla.

Madde 8 – İzinsiz yapılan bir işleme sonradan icazet verilmesi

Yedinci maddeye göre bir Devleti temsil etmeye mezun kabul edilmeyecek bir kişinin bir andlaşmanın akdedilmesi ile ilgili olarak yaptığı bir işlem, o Devletçe daha sonra teyid edilmedikçe hukuki sonuç doğurmaz.

Madde 9- Metnin kabulü (adoption)

1. Bir andlaşma metninin kabulü, 2. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, andlaşmanın hazırlanmasına katılan bütün Devletlerin rızasıyla olur.

2. Bir milletlerarası konferansta bir andlaşma metninin kabulü, mevcut ve oy kullanan Devletlerin üçte-ikilik oy çoğunluğu ile olur, meğer ki aynı çoğunluk farklı bir kuralın uygulanmasını karara bağlasın.

Madde 10- Metninin tevsiki (authentication)

Bir andlaşma metni aşağıdaki hallerde sarih ve kat’i olarak tespit edilir:

a – metinde öngörülebilecek bir usulle veya andlaşmanın hazırlanmasına katılan Devletlerin üzerinde mutabık kaldıklan bir usulle;
b – böyle bir usul yoksa, bu Devletlerin temsilcilerinin andlaşma metnini veya metni içine alan bir Konferans Nihai Senedini imzalamaları, ad referandum imzalamaları veya parafe etmeleri ile.

Madde 11 – Bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklama yolları

Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası imza, bir andlaşma teşkil eden belgelerin teatisi, onay, kabul, tasvip veya katılma veya üzerinde mutabık kalındıysa diğer herhangi bir araçla açıklanabilir.

Madde 12- İmza ile açıklanan andlaşma ile bağlanma rızası

1. Aşağıdaki hallerde bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası temsilcilerinin imzası ile açıklanabilir:

a – andlaşma, imzanın o etkiye sahip olacağını öngördüğü zaman;
b – görüşmeci Devletlerin imzanın o etkiye sahip olması hususunda mutabık kaldıkları başka türlü tespit edildiği zaman;
c- Devletin imzaya o etkiyi verme niyeti, temsilcisinin yetki belgesinden anlaşıldığı zaman veya görüşmeler esnasında açıklandığı zaman.

2. Birinci paragraf bakımından:

a – bir metnin parafe edilmesi, görüşmeci Devletlerin mutabık kalmaları halinde andlaşmanın imzalamasını teşkil eder;
b – bir andlaşmanın bir devletin temsilcisi tarafından ad referandum imzalanması, Devleti teyid ederse, andlaşmanın imzalanmasını teşkil eder.

Madde 13- Bir andlaşma teşkil eden belgelerin teati edilmesiyle bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanması

Devletler arasında teati (değiş-tokuş) edilen belgelerle teşkil edilen bir andlaşma ile Devletlerin bağlanma rızası o teati (değiş-tokuş) işlemi ile şu hallerde açıklanır:

a – belgeler, teati (değiş-tokuş) edilmenin o etkiye sahip olacağını öngörüyorsa; veya
b – bu Devletlerin, belgelerin teati (değiş-tokuş) edilmelerinin o etkiyi sahip olmasını kabul ettikleri başka türlü tespit ediliyorsa.

Madde 14 – Onaylama, kabul veya tasviple bir andlaşmayla bağlanma rızasının açıklanması

1. Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası aşağıdaki hallerde onay ile açıklanır:

a – andlaşma, bu rızanın onay suretiyle açıklanacağını öngörüyorsa;
b – görüşmeci Devletlerin onayın gerekli olduğu hususunda mutabık oldukları başka türlü tespit edilirse;
c- Devlet temsilcileri andlaşmayı onaya tabi olarak imzaladığı zaman; veya,
d- Devletin andlaşmayı onaya tabi olarak imzalama niyeti temsilcisinin yetki belgesinden anlaşıldığı zaman veya görüşmeler esnasında açıklandığı zaman.

2. Bir Devletin bir andlaşmayla bağlanma rızası onayınkine benzer şartlar altında kabul veya tasviple de açıklanır.

Madde 15- Bir andlaşma ile bağlanma rızasının katılmayla açıklanması

Aşağıdaki hallerde bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası katılma ile açıklanır :

a – andlaşma, bu rızanın katılma yoluyla açıklanacağını öngördüğü zaman;
b – görüşmeci Devletlerin bu rızanın o Devletçe katılma yoluyla açıklanabileceği hususunda mutabık oldukları başka türlü tespit edidiği zaman; veya
c- bütün taraflar daha sonra bu rızanın o Devlet tarafından katılma yoluyla açıkla- nabileceği hususunda mutabık kaldığı zaman.

Madde 16- Onay, kabul , tasvip veya katılma belgelerinin teati (değiş-tokuş) edilmesi veya tevdi edilmesi

Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, onay, kabul, tasvip veya katılma belgeleri aşağıdaki durumlarda bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını tespit eder:

a – akit Devletler arasında teati (değiş-tokuş) edilmeleri;
b – tevdi merciine tevdi edilmeleri; veya
c- akit Devletlere veya, kabul edildiyse, tevdi mercine bildirilmeleri.

Madde 17 – Bir andlaşmanın bir bölümü ile bağlanma rızası ve farklılık gösteren hükümlerin seçimi

1. 19-23 üncü maddelere halel gelmemek üzere, bir Devletin bir andlaşmanın bir bölümü ile bağlanma rızası ancak andlaşma buna izin verirse veya diğer akit Devletler buna rıza gösterirse geçerlidir.

2. Farklı hükümler arasında bir seçim yapmaya izin veren bir andlaşma ile bir Devletin bağlanma rızası, ancak rızanın hangi hükümlerle ilgili olduğu açıklığa kavuşturulduysa geçerlidir.

Madde 18- Yürürlüğe girmeden önce andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldırmama yükümü

Bir Devlet, aşağıdaki hallerde bir andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldıracak hareketlerden kaçınmak mecburiyetindedir:

a – onaya, kabule, veya tasvibe bağlı olarak andlaşmayı imzaladığı zaman veya andlaşma teşkil eden belgeleri teati (değiş-tokuş) ettiği zaman, andlaşmaya taraf olmamak niyetini açıklığa kavuşturmuş oluncaya kadar; veya

b – andlaşma yürürlüğe girinceye kadar veya bu yürürlüğe girmenin gereksiz yere geciktirilmemesi şartıyla, andlaşmayla bağlanma rızasını açıkladıktan sonra.

Kesim 2
Çekinceler
Madde 19 – Çekincelerin ileri sürülmesi

Bir Devlet bir andlaşmayı imzalarken, onaylarken, kabul ederken, tasvip ederken, veya bir andlaşmaya katılırken aşağıdaki hallerde bir çekinceyi ileri sürebilir:

a – andlaşma çekinceyi yasaklamadıkça;
b – andlaşma, sadece söz konusu çekinceyi kapsamı dışında bırakan, belirli çekincelerin ileri sürülebileceğini öngörmedikçe;
c- (a) ve (b) bentlerinin kapsamına girmeyen durumlarda, çekince andlaşmanın konu ve amacı ile bağdaşmazlık etmedikçe.

Madde 20- Çekincelerin kabulü ve çekincelere itiraz

1. Bir andlaşmanın açık bir şekilde izin verdiği bir çekincenin diğer akit Devletler tarafından daha sonra herhangi bir şekilde kabulü gerekmez, meğer ki andlaşma aksini öngörmüş olsun.

2. Görüşmeci Devletlerin sınırlı sayısından ve bir andlaşmanın konu ve amacından andlaşmanın bütün taraflar arasında bir bütün olarak uygulanmasının her birinin andlaşmayla bağlanma rızasının esaslı bir şartı olduğu anlaşıldığı zaman, bu çekince bütün tarafların kabulünü gerektirir.

3. Bir andlaşma bir milletlerarası örgütün bir kurucu belgesi olduğu zaman ve başka türlü öngörmedikçe, bu çekince o örgütün yetkili organının kabulünü gerektirir.

4. Bir önceki paragrafın kapsamına girmiyen durumlarda ve andlaşma aksini öngörmedikçe:

a – diğer bir akit Devletin bir çekinceyi kabul etmesi, çekince ileri süren Devleti diğer Devlet bakımından, andlaşma bu Devletler arasında yürürlüğe girerse veya girdiği zaman, andlaşmanın bir tarafı yapar;

b – diğer bir akit Devletin bir çekinceye yaptığı bir itiraz, andlaşmanın itiraz eden Devletle çekince ileri süren Devlet arasında yürürlüğe girmesini engellemez, meğer ki aksi bir niyet kati şekilde itiraz eden Devlet tarafından açıklanmış olsun:

c – bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklayan ve bir çekince içeren bir işlemi en azından başka bir akit Devlet çekinceyi kabul eder etmez hüküm doğurur.

5. İkinci ve dördüncü paragraflar bakımından ve andlaşma başka türlü öngörmezse, bir çekince, bir Devletin bundan haberdar edilmesinden sonraki oniki aylık bir dönemin sonuna kadar veya, Devletin andlaşma ile bağlanma rızasını daha sonraki bir tarihte açıklaması halinde, bu rızasını açıkladığı tarihe kadar, çekinceye hiçbir itirazda bulunmamış olması halinde, o Devlet tarafından kabul edilmiş addedilir.

Madde 21- Çekincelerin ve çekincelere yapılan itirazların hukuki etkisi

1. 19, 20 ve 23 üncü maddelere uygun şekilde diğer bir taraf bakımından tesis edilen bir çekince:

a – çekince ileri süren Devletin diğer tarafla ilişkilerinde, çekincenin ilgili olduğu andlaşma hükümlerini çekince ölçüsünde degiştirir, ve
b – diğer tarafın çekince ileri süren Devletle ilişkilerinde, bu hükümleri aynı ölçüde degiştirir.

2. Çekince, andlaşmanın diğer taraflarının kendi aralarındaki ilişkilerde andlaşma hükümlerini değiştirmez.

3. Bir Çekinceye itiraz eden bir Devlet andlaşmanın kendisiyle çekince ileri süren Devlet arasında yürürlüğe girmesine itiraz etmemiş olduğu zaman, çekincenin ilgili olduğu hükümler iki Devlet arasında çekince ölçüsünde uygulanmaz.

Madde 22- Çekincelerin ve çekincelere yapılan itirazların geri alınması

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, bir çekince her zaman geri alınabilir, ve çekinceyi kabul etmiş olan bir Devletin rızası geri alma için gerekli değildir.

2. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, bir çekinceye yapılan bir itiraz her zaman geri alınabilir.

3. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya başka türlü mutabık kalınmadıysa;

a – bir çekincenin geri alınmasını diğer bir akit Devlet bakımından ancak o Devlet bu konudaki bildirimi aldıktan sonra hüküm doğurur.
b – bir çekinceye yapılan bir itirazın geri alınması ancak çekinceyi ileri süren Devletin bu konudaki bildirimi almasından sonra hüküm doğurur.

Madde 23 – Çekincelerle ilgili usul

1. Bir çekincenin açık bir şekilde kabulünün, ve bir çekinceye yapılan bir itirazın, yazılı şekilde yapılması ve akit Devletlerle andlaşmaya taraf olmaya yetkili olan Devletlere bildirilmesi gerekir.

2. Andlaşmayı onaya, kabule veya tasvibe tabi olarak imzaladığı zaman ileri sürülmüşse, bir çekince onu ileri süren Devlet tarafından andlaşma ile bağlanma rızasını açıkladığı zaman teyid edilmelidir. Böyle bir durumda, çekince teyid edildiği tarihte ileri sürülmüş addedilecektir.

3. Bir çekincenin teyid edilmesinden önce, açık bir şekilde kabulü veya ona yapılan bir itirazın kendisi, teyid edilmeyi gerektirmez.

4. Bir çekincenin veya bir çekinceye yapılan bir itirazın geri alınması, yazılı şekilde olmalıdır.

Kesim 3
Andlaşmaların yürürlüğe girmesi ve geçici olarak uygulanması
Madde 24- Yürürlüğe girme

1. Bir andlaşma, kendisinin öngördüğü veya görüşmeci Devletlerin mutabık kalabilecekleri tarzda ve tarihte yürürlüğe girer.

2. Böyle bir hüküm veya mutabakat yoksa, andlaşma bütün görüşmeci Devletler için andlaşma ile bağlanma rızası tespit edilir edilmez yürürlüğe girer.

3. Andlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonraki bir tarihte bir Devletin andlaşma ile bağlanma rızasını açıklaması halinde, andlaşma aksini öngörmedikçe, o Devlet bakımından andlaşma o tarihte yürürlüğe girer.

4. Bir andlaşma metninin tevsiki, Devletlerin andlaşma ile bağlanma rızasının tespit edilmesi, yürürlüğe giriş tarzı veya tariıhi, çekinceler, depoziter makamının işlevleri ve andlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce zorunlu olarak ortaya çıkan diğer meseleleri düzenleyen hükümleri, andlaşma metninin kabulü (adoption) zamanından itibaren uygulanır.

Madde 25- Geçici uygulama

1. Bir andlaşma veya bir andlaşmanın bir bölümü

a – andlaşmanın kendisi öngörürse veya
b – görüşmeci Devletler başka bir tarzda böyle mutabık kalırlarsa, andlaşma yürürlüğe girinceye kadar geçici olarak uygulanır.

2. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya görüşmeci Devletler başka türlü mutabık kalmadıkça, bir andlaşmanın veya bir andlaşmanın bir bölümünün bir Devlet bakımından uygulanmasına, o Devlet, aralarında geçici olarak andlaşmanın uygulandığı diğer Devletleri andlaşmaya taraf olmamak hususundaki niyetinden haberdar ederse, son verilecektir.

Kısım III

Andlaşmalara Riayet, Andlaşmaların Uygulanması ve Yorumu
Kesim 1
Andlaşmalara Riayet
Madde 26 – Ahde vefa (pacts suıft serwanda)

Yürürlükteki her andlaşma ona taraf olanları bağlar ve tarafların onu iyi niyetle icra etmesi gerekir.

Madde 27 – İç hukuk ve andlaşmalara riayet

Bir taraf bir andlaşmayı icra etmeme gerekçesi olarak iç hukukunun hükümlerine başvuramaz. Bu kural 46. maddeye bir halel getirmez.

Kesim 2
Andlaşmaların uygulanması
Madde 28- Andlaşmların geriye yürümezliği

Andlaşmadan farklı bir niyet anlaşılmadıkça veya böyle bir niyet başka türlü tespit edilmedikçe, andlaşma hükümleri, andlaşmanın bir taraf bakımından yürürlüğe girmesinden önce meydana gelen herhangi bir hareketle veya vakıayla veya ortadan kalkan herhangi bir durumla ilgili olarak, o tarafı bağlamaz.

Madde 29 – Andlaşmaların ülke itibariyle kapsamı

Andlaşmadan farklı bir niyet anlaşılmadıkça veya böyle bir niyet başka türlü tespit edilmedikçe, bir andlaşma her bir tarafı bütün ülkesi bakımından bağlar.

Madde 30 – Aynı konu hakkında birbirini takip eden andlaşmaların uygulanması

1. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 103 üncü maddesi saklı kalmak üzere, aynı konuyla ilgili olarak ardarda yapılan andlaşmaların tarafları olan Devletlerin hakları ve yükümlülükleri, aşağıdaki paragrafa uygun şekilde tespit edilecektir:

2. Bir andlaşma, bir önceki veya sonraki andlaşmanın hükümlerine tabi olduğunu veya onlarla bağdaşmaz addedilemeyeceğini belirttigi zaman, o diğer andlaşmanın hükümleri üstündür.

3. Daha önceki bir andlaşmanın bütün tarafları aynı zamanda sonraki andlaşmaya da taraf olduğu fakat önceki andlaşma 59 uncu maddeye göre sona erdirilmediği veya yürürlüğü askıya alınınadığı zaman, daha önceki andlaşma sadece hükümlerinin sonraki andlaşmayla bağdaşması ölçüsünde uygulanır.

4. Sonraki andlaşmanın tarafları önceki andlaşmanın taraflarının tamamını kapsamadığı zaman:

a – her ikisine taraf olanlar arasında üçüncü paragrafta yer alan aynı kural uygulanır.
b – her iki andlaşmaya taraf olan bir Devletle sadece andlaşmaların birisine taraf olan bir Devlet arasında, her iki Devletin tarafı oldukları andlaşma bunların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini yönetir.

5. Dördüncü paragraf hükümleri, 41. maddeye veya 60. maddeye göre bir andlaşmanın sona erdirilmesi ile veya yürürlüğünün askıya alınmasıyla ilgili herhangi bir meseleye veya bir Devletin başka bir Devlete karşı, başka bir andlaşma gereğince üstlendiği yükümlülüklerle bağdaşmayan bir andlaşmanın yapılması veya uygulanması sebebiyle bir Devlet için doğabilecek herhangi bir sorumluluk meselesine, halel getirmez.

Kesim 3
Andlaşmaların yorumu
Madde 31- Genel yorum kuralı

1. Bir andlaşma, hükümlerine andlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek alelade manaya uygun şekilde iyi niyetle yorumlanır.

2. Bir andlaşmanın yorumu bakımından, (andlaşmanın) bütünü, girişini ve eklerini içine alan metne ilaveten, aşağıdakileri kapsar:

a – andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı olarak bütün taraflar arasında yapılmış olan andlaşmayla ilgili herhangi bir anlaşma;
b – andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı oiarak bir veya daha fazla tarafça yapılan ve diğer taraflarca andlaşmayla ilgili bir belge olarak kabul edilen herhangi bir belge.

3. Andlaşmanın bütünü ile birlikte aşağıdakiler (de) dikkate alınır:

a – Taraflar arasında andlaşmanın yorumu veya hükümlerinin uygulanması ile ilgili olarak yapılan daha sonraki (tarihli) herhangi bir anlaşma,
b – Tarafların andlaşmanın yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden andlaşmanın uygulanması ile ilgili daha sonraki herhangi bir uygulaması.
c- Taraflar arasındaki ilişkilerde milletlerarası hukukun tatbiki kabil herhangi bir kuralı.

4. Tarafların bir terime özel bir mana vermek istedikleri tespit edilirse, o terime o mana verilir.

Maddde 32- Tamamlayıcı yorum araçları

31. maddenin uygulanmasından hasıl olan manayı teyid etmek veya 31. maddeye göre yapılan yorum,

a – manayı muğlak veya anlaşılmaz bırakıyorsa,
b – çok açık bir şekilde saçma olan veya makûl olmayan bir sonuca götürüyorsa, manayı tespit etmek için andlaşmanın hazırlık çalışmalarına ve yapılma şartları dahil, tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.

Madde 33- İki veya daha fazla dilde tevsik edilmiş olan andlaşmaların yorumu

1. Bir andlaşma iki veya daha fazla dilde tevsik edildiği zaman, görüş ayrılığı halinde, belirli bir metnin üstün tutulacağını metnin kendisi öngörmedikçe veya taraflar öyle kararlaştırmadıkça, herbir dildeki metin aynı şekilde geçerlidir.

2. Metnin tevsik edildiği dillerden gayrı bir dildeki bir andlaşma sureti, ancak andlaşmanın öngörmesi veya tarafların kabul etmesi halinde geçerli bir metin telakki edilir.

3. Andlaşma hükümlerinin herbir geçerli metinde aynı manayı taşıdığı farz edilir.

4. Birinci paragrafa göre, belirli bir metinin üstün tutulduğu durumlar saklı kalmak üzere, geçerli metinler arasında yapılan bir karşılaştırma, 31. ve 32. maddelerin uygulanmasının ortadan kaldırmadığı bir mana farkı ortaya koyarsa, andlaşmanın konu ve amacı gözönünde tutulduğunda metni en iyi uzlaştıran mana benimsenecektir.

Kesim 4

Andlaşmalar ve Üçüncü Devletler
Madde 34- Üçüncü Devletlerle ilgili genel kural

Bir andlaşma, rızası olmadan üçüncü bir Devlet için ne hak ne de yükümlülük yaratır.

Madde 35- Üçüncü Devletler için yükümlülükler öngören Andlaşmalar

Bir andlaşmanın tarafları bu andlaşmanın bir hükmünün bir üçüncü Devlet için bir yükümlülük aracı olmasını kast ettiyse ve üçüncü Devlet o yükümlülüğü açıkça yazılı bir şekilde kabul ettiyse, bu andlaşma hükmünden üçüncü bir Devlet için bir yükümlülük ortaya çıkar.

Madde 36- Üçüncü Devletler için haklar öngören andlaşmalar

1. Bir andlaşmanın tarafları andlaşmanın bir hükmünün ya üçüncü bir Devlete veya o Devletin mensubu olduğu Devletler grubuna, ya da bütün Devletlere, bir hak vermesini kast ettiyse ve üçüncü Devlet buna rıza gösterirse, üçüncü Devlet için andlaşmanın bu hükmünden o hak doğar.

Üçüncü Devletin rızası, aksi belirtilmediği sürece farz edilir, meğer ki andlaşma başka türlü öngörsün.

2. Birinci paragrafa göre bir hakkı kullanan bir Devlet bu hakkın kullanılması için andlaşmada öngörülen veya andlaşmaya uygun şekilde tesis edilen şartlara uyacaktır.

Madde 37- Üçüncü Devletlerin yükümlülüklerinin veya haklarının geri alınması veya değiştirilmesi

1. Otuzbeşinci maddeye uygun şekilde üçüncü bir Devlet için bir yükümlülük ortaya çıktığı zaman, bu yükümlülük ancak andlaşmaya taraf olanların ve üçüncü Devletlerin rızası ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Meğer ki, tarafların başka türlü mutabakata vardıkları tespit edilmiş olsun.

2. Otuzaltıncı maddeye uygun şekilde üçüncü bir Devlet için bir hak ortaya çıktığı zaman, üçüncü Devletin rızası olmadan hakkın geri alınamayacağı veya değiştirilemeyeceği niyeti tespit edilirse, bu hak akit taraflarca geri alınamaz veya değiştirilemez.

Madde 38- Bir andlaşmada yer alan kuralların milletlerarası teamül aracılığı ile Üçüncü Devletleri bağlaması

34-37 nci maddelerde yer alan hiçbir hüküm, bir andlaşmada belirtilen bir kuralın bir milletlerarası teamül kuralı olarak, bu sıfatla tanınmış olduğu üzere, üçüncü bir Devleti bağlamasını engellemez.

Kısım IV
Andlaşmaların (bütün taraflar bakımından) tadili (amendment) ve (sadece bazı taraflar bakımından) değiştirilmesi (modification)
Madde 39 – Andlaşmaların (bütün taraflar için) değiştirilmesi ile ilgili genel kural

Bir andlaşma, taraflar arasında anlaşma ile değiştirilebilir. Kısım II’ye konulan kurallar, andlaşma başka türlü öngörmediği ölçüde, böyle bir anlaşmaya uygulanır.

Madde 40 – Çok taraflı andlaşmaların değistirilmesi (tadili)

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, çok taraflı andlaşmaların tadili aşağıdaki paragraflar gereğince olacaktır.

2. Çok taraflı bir andlaşmayı bütün taraflar arasında tadil etmeye dair bir teklif, her birisi:

a – böyle bir teklif hakkında yapılacak işlemle ilgili karara katılma;
b – [bu] andlaşmanın tadili için herhangi bir andlaşmanın görüşülmesine ve yapılmasına katılma; hakkına sahip olan, bütün akit Devletlere bildirilir.

3. Andlaşmaya taraf olmaya yetkili olan her Devlet, tadil edilen andlaşmaya da taraf olmaya yetkili olacaktır.

4. Tadil anlaşması, halihazırdaki andlaşmaya taraf olup da tadil anlaşmasına taraf olmayan herhangi bir Devleti bağlamaz. Bu durumda 30. maddenin 4(b) paragrafı hükmü o Devlet bakımından da uygulanır.

5. Tadil anlaşmasının yürürlüğe girmesinden sonra andlaşmaya taraf olan herhangi bir Devlet, farklı bir niyeti belirtmediyse:

a – tadil edilen anlaşmanın bir tarafı kabul edilir ve
b – tadil anlaşması ile bağlı olmayan herhangi bir taraf bakımından tadil edilmemiş andlaşmanın tarafı kabul edilir.

Madde 41- Çok taraflı andlaşmaları (tarafların sadece bazıları arasında) değistirmek için yapılan anlaşmalar

1. Çok taraflı bir andlaşmanın iki veya daha fazla tarafı aşağıdaki şartlarla sadece kendi aralarında andlaşmayı değiştirmek için bir anlaşma yapabilirler:

a – andlaşma tarafından böyle bir değişiklik ihtimali öngörüldüyse; veya
b – sözkonusu değişiklik andlaşma tarafından yasaklanmadıysa ve:

i- bu değişiklik diğer tarafların andlaşmadan doğan halklarından istifade etmelerini veya yükümlülüklerinin yerine getirilmesini etkilemiyorsa;
ii- değişiklik, kendisinden sapılması halinde, bir bütün olarak andlaşmanın konu ve amacının etkin bir şekilde yerine getirilmesiyle bağdaşmayacak bir hükümle ilgili değilse.

2. Paragraf 1 (a) kapsamına giren bir durumda, andlaşma başka türlü öngörmedikçe, söz konusu taraflar, diğer tarafları andlaşma yapma niyetlerinden ve andlaşma için öngördüğü değişiklikten haberdar edecektir.

Kısım V

Andlaşmaların Geçersizliği, Sona Erdirilmesi ve Yürürlülüğünün Askıya Alınması
Kesim 1
Genel Hükümler
Madde 42 – Andlaşmaların geçerliliği ve yürürlükte olmalarının devam etmesi

1. Bir andlaşmanın veya bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasının geçerliliğine ancak bu Sözleşmenin uygulanması yoluyla itiraz edilebilir.

2. Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya feshedilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi ancak andlaşmanın veya bu Sözleşmenin hükümelerinin uygulanması sonucu meydana gelebilir. Aynı kural bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınması hususunda da geçerlidir.

Madde 43 – Milletlerarası hukukun bir andlaşmadan bağımsız olarak empoze ettiği yükümlülükler

Bu Sözleşmenin uygulanması veya andlaşma hükümlerinin uygulanması yoluyla bir andlaşmanın geçersizliğine hükmedilmesi, sona erdirilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi, veya yürürlüğünün askıya alınması; herhangi bir Devletin andlaşmada yer aalan fakat andlaşmadan bağımsız olarak milletlerarası hukuk gereğince yerine getirilmesi gereken herhangi bir yükümlülüğünü icra etmesi görevine herhangi bir şekilde zarar vermez.

Madde 44 -Andlaşma hükümlerinin ayrılabilmesi

1. Bir tarafın, bir andlaşmada öngörülen veya 56 ncı maddeden doğan, andlaşmayı feshetme, andlaşmadan çekilme veya yürürlülüğünü askıya alma hakkı; andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya taraflar başka türlü kararlaştırmadıkça, ancak andlaşmanın tamamı hakkında kullanılabilir.

2. Bir andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya alma için bu Sözleşmede tanınan bir gerekçeye, aşağıdaki paragraflarda veya 60 ncı maddede öngörülen durumlar müstesna, ancak andlaşmanın tamamı hakkında başvurulabilir.

3. Eğer gerekçe münhasıran belirli hükümlere ilişkinse, bu gerekçeye sadece bu hükümler hakkında şu hallerde başvurulabilir:

a – anılan hükümler uygulanmaları bakımından andlaşmanın geri kalan kısmından ayırdedilebiliyorsa;
b – bu hükümleri kabul etmenin diğer taraf veya tarafların andlaşma ile bir bütün olarak bağlanma rızasının esaslı bir temeli olmadığı andlaşmadan anlaşılıyorsa veya başka türlü tespit ediliyorsa;
c- andlaşmanın geri kalan kısmının ifaya devam edilmesi gayri adil olmayacaksa.

4. Kırkdokuzuncu ve ellinci maddelerin kapsamına giren hallerde, hile veya ayartılmaya başvurma hakkı olan Devlet gerek andlaşmanın tamamı, gerekse 3. paragrafa tabi olarak sadece belirli hükümler hakkında bunu yapabilir.

5. Ellibirinci, elliikinci, ve elliüçüncü maddelerin kapsamına giren hallerde, andlaşma hükümlerinin hiçbir şekilde ayrılması caiz değildir.

Madde 45 – Andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya almayla ilgili bir gerekçeye başvurma hakkının kaybı

Bir Devlet, 46-50. maddelere veya 60. ve 62. maddelere göre bir andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya almayla ilgili bir gerekçeye aşağıdaki hallerde artık başvuramaz:

Eğer olayları öğrendikten sonra,

a – andlaşmanın, olura göre, geçerli olduğu veya yürürlükte kaldığı veya yürürlükte olmaya ettiği hususunu açıkça kabul etmiş olursa; veya
b – davranışı sebebiyle andlaşmanın, olura göre, geçersizliğine veya yürürlükte tu tulmasına zımnen rıza gösterdiğinin kabul edilmesi gerekiyorsa.

Kesim 2
Andlaşmaların geçersizliği
Madde 46 – İç hukukunun andlaşma akdetme yetkisiyle ilgili hükümleri

1. Bir Devlet, bir andlaşmayla bağlanma rızasının iç hukukunun andlaşma akdetme yetkisiyle ilgili hükümlerini ihlal etmek suretiyle açıklandığı vakıasına rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvuramaz, meğer ki ihlal aşikar ve iç hukukunun temel önemi haiz bir kuralı ile ilgili olsun.

2. Bir ihlal, söz konusu meselede normal uygulamaya göre ve iyi niyetle hareket eden herhangi bir Devlet için objektif olarak açık görünüyorsa, aşikardır.

Madde 47 – Bir Devletin rızasını açıklama yetkisine getirilen özel sınırlamalar

Bir temsilcinin bir Devletin belirli bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklama yetkisi spesifik bir sınırlamaya tabi kılınmışsa, temsilcinin o sınırlamaya riayet etmemesi kendisi tarafından açıklanan rızayı geçersiz kılma gerekçesi yapılamaz, meğer ki temsilcinin bu rızayı açıklamasından önce sınırlama diğer görüşmeci Devletlere bildirilmiş olsun.

Madde 48 – Hata

1. Bir Devletin bir andlaşmadaki bir hataya andlaşma ile bağlanma rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilmesi için hatanın andlaşma yapıldığı zaman o Devletçe varlığı farkedilen ve andlaşma ile bağlanma rızasının esaslı bir temelini teşkil eden bir olay ve durumla ilgili olması gerekir.

2. Söz konusu Devlet kendi davranışı ile hataya katkıda bulunduysa veya şartlar o Devleti muhtemel bir hatadan haberdar edecek şekilde ise, 1. paragraf hükümleri uygulanmaz.

3. Bir andlaşmanın sadece kaleme alınışı ile ilgili olan bir hata onun geçerliliğini etkilemez; o zaman 79. madde uygulanır.

Madde 49 – Hile

Bir Devlet bir andlaşmayı diğer bir görüşmeci Devletin hileli davranışı ile yapmaya itildiyse, bu Devlet hileye andlaşmayla bağlanma rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilir.

Madde 50- Bir Devletin temsilcisinin ayartılması

Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanması temsilcisinin başbir bir görüşmeci Devlet tarafından doğrudan veya dolaylı şekilde ayartılması suretiyle sağlandıysa bu Devlet böyle bir ayartılmaya andlaşma ile bağlama rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilir.

Madde 51- Bir Devlet temsilcisinin icbar edilmesi

Bir Devletin temsilcisine karşı yöneltilen hareket veya tehditler ile icbar edilerek sağlanan Devletinin bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanmasının herhangi bir hukuki etkisi olmayacaktır.

Madde 52 – Tehdit veya kuvvet kullanılması yoluyla bir Devletin icbar edilmesi

Birleşmiş Milletler Şartı’na geçirilmiş olan milletlerarası hukuk ilkelerini ihlal edecek şeilde kuvvet kullanma tehdidinde bulunmak veya kuvvet kullanmak suretiyle yapılması sağlanan bir andlaşma batıldır.

Madde 53 – Bir milletlerarası emredici hukuk normu ile çatışan andlaşmalar

Bir andlaşma yapılması sırasında milletlerarası genel hukukun emredici bir normu ile çatışıyorsa batıldır. Bu sözleşme bakımından milletlerarası genel hukukun emreredici bir normu, bir bütün olarak Devletlerin milletlerarası toplumunun, kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen ve ancak aynı nitelikte olan daha sonraki bir milletlerarası genel hukuk normu ile değiştirilebilecek olan bir norm olarak kabul ettiği ve tanıdığı bir normdur.

Kesim 3
Andlaşmaların sona erdirilmesi ve yürürlüğünün askıya alınması
Madde 54 – Bir andlaşmanın hükümlerine göre veya tarafların rızası ile sona erdirilmesi veya ondan çekilme

Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya bir tarafın çekilmesi aşağıdaki gibi olabilir:

a – andlaşma hükümlerine göre;
b – herhangi bir zamanda diğer akit Devletlerle istişare ettikten sonra bütün tarafların rızası ile.

Madde 55 – Çok taraflı bir andlaşmanın taraf sayısının andlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan sayının altına düşmesi

Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, çok taraflı bir andlaşma sadece taraf sayısının andlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan sayının altına düşmesi sebebiyle sona ermez.

Madde 56 – Sona erme, fesih veya çekilme hususunda hiçbir hüküm ihtiva etmeyen bir andlaşmanın feshi veya andlaşmadan çekilme

1. Sona ermesiyle ilgili hiçbir hüküm taşımayan ve fesih veya çekilmeyi öngörmeyen bir andlaşma, aşağıdaki haller gerçekleşmedikçe feshe veya çekilmeye tabi değildir:

a – tarafların fesih veya çekilme ihtimalini kabul etme niyetleri tespit edilmedikçe; veya
b – fesih veya çekilme hakkı andlaşmanın niteliğinden zımnen çıkarılmadıkça.

2. Bir taraf 1. paragrafa göre andlaşmayı feshetme veya ondan çekilme niyetini en az 12 ay önceden bildirecektir
.
Madde 57 – Bir andlaşmanın yürürlüğünün andlaşmanın hükümlerine göre veya tarafların rızası ile askıya alınması

Bir andlaşmanın bütün tarafları veya belirli bir taraf bakımından yürürlüğü, aşağıdaki hallerde askıya alınabilir:

a – andlaşmanın hükümlerine göre; veya
b – herhangi bir zamanda diğer akit Devletlerle istişare ettikten sonra bütün tarafların rızası ile.

Madde 58- Çok taraflı bir andlaşmarun taraflarının sadece bir kısmı arasında yapılan anlaşmayla askıya alınması

1. Çok taraflı bir andlaşmaya taraf olan iki veya daha fazla Taraf (Devlet), aşağıdaki hallerde, geçici olarak ve sadece kendi aralarında andlaşma hükümlerini yürürlüğünü askıya almak üzere bir anlaşma yapabilirler:

a – böyle bir askıya alma imkaru andlaşmayla öngörülmüşse; veya
b – sözkonusu askıya alma andlaşma ile yasaklanmadıysa ve:

i- diğer tarafların andlaşmadan doğan halklarını kullanmalarını veya yükümlülüklerini yerine getirmelerini etkilemiyorsa;
ii- andlaşmanın konu ve amacı ile bağdaşıyorsa.

2. Paragraf 1 (a) kapsamına giren bir durumda, andlaşma aksini öngörmedikçe söz konusu taraflar diğer tarafları anlaşmayı yapma niyetlerinden ve yürürlüğünü askıya almayı düşündükleri andlaşma hükümlerinden haberdar ederler.

Madde 59- Daha sonraki tarihli bir andlaşmanın yapılması ile bir andlaşmanın zımnen sona erdirilmesi veya yürürlüğünün askıya alınması

1. Bir andlaşmanın bütün tarafları aynı konuyla ilgili daha sonraki tarihli bir andlaşmayı akdederse ve:

a – tarafların meseleyi o andlaşmaya tabi kılmak istedikleri daha sonraki andlaşmadan anlaşılır veya başka türlü tespit edilirse; veya
b – daha sonraki andlaşmanın hükümleri daha öncekinin hükümleri ile ikisinin aynı zamanda uygulanamayacağı kadar bağdaşmıyorsa, o andlaşma sona ermiş kabul edilir.

2. Daha önceki andlaşmanın sadece yürürlüğünün askıya alındığını kabul edilmesi, tarafların niyetinin bu olduğunun daha sonraki andlaşmadan anlaşılması veya başka türlü tespit edilmesine bağlıdır.

Madde 60 – Bir andlaşmanın ihlal edilmesi sonucu sona erdirilmesi veya yürürlüğünün askıya alınması

1. İki taraflı bir andlaşmanın akit taraflardan birisi tarafından esaslı bir şekilde ihlali (material breach), diğer tarafa andlaşmayı sona erdirme veya tamamen veya kısmen yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir.

2. Çok taraflı bir andlaşmanın akit taraflardan birisi tarafından esaslı bir şekilde ihlali

a – diğer tarafların oybirliği ile andlaşmanın yürürlüğünü tamamen veya kısmen askıya almalarını veya andlaşmayı,

i- kendileriyle kusurlu Devlet arasındaki ilişkiler bakımından, ya da,
ii- bütün taraflar arasında, sona erdirme hakkını verir.

b – andlaşma ile bilhassa etkilenen bir tarafa, kendisi ile kusurlu Devlet arasındaki ilişkiler bakımından andlaşmanın yürürlüğünü tamamen veya kısmen askıya almasının gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir.

c – kusurlu Devletten başka herhangi bir tarafa, andlaşmanın yürürlüğünü kısmen veya tamamen kendisi bakıınından askıya alma gerekçesi olarak ihlale başvurma hakkı verir; ancak bunun için andlaşma öyle bir nitelikte olmalı ki, bir tarafın andlaşma hükürmlerini esaslı bir şekilde ihlal etmesi herbir tarafın andlaşmadan doğan yükümlülüklerini ifa etme durumunu köklü bir biçimde değiştirsin.

3. Bu madde bakımından bir andlaşmanın esaslı bir şekilde ihlali aşağıdakilerden ibarettir:

a – andlaşmanın, bu Sözleşmenin tasvip etmediği bir şekilde inkar edilmesi; veya
b – andlaşmanın konu veya amacının gerçekleştirilmesi için elzem olan bir hükmün ihlal edilmesi.

4. Yukandaki paragraflar bir ihlal halinde uygulanabilecek herhangi bir andlaşma hükmüne halel getirmez.

5. 1-3 ncü paragraflar insani nitelikteki andlaşmalarda yer alıp kişilerin korunmasıyla ilgili hükümlere, bilhassa bu gibi andlaşmalarla himaye edilen kişilere karşı herhangi bir misilleme şeklini yasaklayan hükümlere uygulanmaz.

Madde 61- Sonraki imkansızlık

1. Bir tarafın bir andlaşmayı ifa etme imkansızlığını andlaşmayı sona erdirme veya ondan çekilme gerekçesi yapabilmesi için, imkansızlığın andlaşmanın ifası için kaçınılmaz olan bir nesnenin daimi olarak ortadan kalkması veya tahrip olmasından ileri gelmesi gerekir. İmkansızlık geçici ise, ancak andlaşmanın yürürlüğünü askıya alma sebebi yapılabilir.

2. İfa imkansızlığı, bir tarafın gerek anlaşmadan doğan bir yükümlülüğünü, gerekse andlaşmanın diğer herhangi bir tarafına karşı borçlu olunan diğer herhangi bir yükümlülüğünü ihlal etmesi neticesi meydana gelmişse, o taraf, andlaşmayı sona erdirme, andlaşmadan çekilme veya yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu imkansızlığa dayanamaz.

Madde 62- Şartların Esaslı Şekilde değişmesi

1. Bir andlaşmanın akdedilmesi sırasında mevcut olan şartlarda meydana gelen taraflarca öngörülmeyen esaslı bir değişikliğe, aşağıdaki şartlar yerine gelmedikçe, andlaşmayı sona erdirme veya andlaşmadan çekilme için bir gerekçe olarak başvurulamaz:

a – bu şartların mevcudiyeti, tarafların andlaşma ile bağlanma rızalarının esaslı bir temelini teşkil etmedikçe; ve
b – değişiklik andlaşmaya göre hala icra edilecek yükümlülüklerin kapsamını köklü bir şekilde değiştirme etkisini haiz olmadıkça.

2. Şartlarda meydana gelen esaslı bir değişikliğe bir andlaşmayı sona erdirmek veya ondan çekilmek için bir gerekçe olarak şu hallerde başvurulamaz.

a – andlaşma bir sınırı tesis ediyorsa; veya
b – esaslı değişiklik ona başvuran tarafın ya andlaşmadan doğan bir yükümlülügünü ihlal etmesinin ya da andlaşmanın diğer herhangi bir tarafına karşı herhangi bir milletlerarası yükümlülüğünü ihlal etmesinin neticesi ise.

3. Yukandaki paragraflara göre bir taraf esaslı bir şart değişikliğine bir andlaşmayı sona erdirme veya ondan çekilme gerekçesi olarak başvurulabiliyorsa, değişikliğe, andlaşmayı askıya almanın bir gerekçesi olarak da başvurulabilir.

Madde 63 – Diplomatik ve konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi

Bir andlaşmanın tarafları arasında diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi, diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin mevcudiyeti bu andlaşmanın uygulanması için kaçınılmaz olmadığı ölçüde, andlaşma ile bu taraflar arasında kurulmuş olan hukuki ilişkileri etkilemez.

Madde 64 – Milletlerarası genel hukukunun yeni bir emredici normunun ortaya çıkması

Eğer milletlerarası genel hukukun yeni bir emredici normu ortaya çıkarsa, bu normla çatışan mevcut herhangi bir andlaşma batıl hale gelir ve sona erer.

Kesim 4
Usul
Madde 65 – Bir andlaşmanın geçersizliği, sona ermesi, andlaşmadan çekilme veya hükümlerini askıya alma konusunda izlenecek usul

1. Bu sözleşmeye göre gerek bir andlaşma ile bağlanma rızasındaki bir sakatlığa, gerekse bir andlaşmanın geçersizliği, sona erdirilmesi, andlaşmadan çekilme veya yürürlüğünün askıya alınmasıyla ilgili bir sebebe dayanan bir taraf, diğer tarafları, iddiasından haberdar etmek zorundadır. Bildirim, andlaşmayla ilgili olarak alınması önerilen tedbirleri ve sebeplerini belirtir.

2. Acil durumlar dışında, bildirimin alınmasından en az üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra hiçbir taraf herhangi bir itiraz ileri sürmediyse, bildirimi yapan taraf önerdiği tedbiri 67. maddede öngörüldüğü tarzda yerine getirebilir.

3. Ancak, diğer herhangi bir taraf itiraz etmişse, taraflar Birleşmiş Milletler Şartı’nın 33. maddesinde belirtilen araçlarla bir çözüm bulmaya çalışacaktır.

4. Aşağıdaki paragraflarda yer alan hiçbir hüküm tarafların ihtilafların çözümü hususunda kendilerini bağlayan yürürlükteki herhangi bir hükme göre sahip oldukları hak ve yükümlülükleri etkilemeyecektir.

5. 45. maddeye halel gelmemek üzere, bir Devletin 1. paragrafta açıklanan bildirimi daha önce yapmamış olması andlaşmanın icrasını talep eden veya ihlal edildiğini ileri süren diğer tarafa cevaben böyle bir bildirimde bulunmasına engel teşkil etmez.

Madde 66 – Yargısal çözüm, tahkim ve uzlaştırma usulleri

65. maddenin 3. paragrafına göre itirazın ileri sürüldüğü tarihten itibaren 12 aylık bir süre içinde hiçbir çözüme varılamadıysa, aşağıdaki usul izlenecektir:

a – 53 ve 64. maddenin uygulanması veya yorumu ile ilgili bir ihtilafın taraflarından herhangi birisi, yazılı bir dilekçe ile, ihtilafı Milletlerarası Adalet Divanı’nın kararına sunabilir, meğer ki taraflar müşterek rızalarıyla ihtilafı hakeme havele etmekte mutabık kalsınlar.
b – bu Sözleşmenin Kısım V’inde yer alan diğer maddelerin herhangi birisinin veya yorumu ile ilgili bir ihtilafın taraflarından herhangi birisi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bir talepte bulunmak suretiyle bu Sözleşmenin Ek’inde belirtilen usulü harekete geçirebilir.

Madde 67 – Bir andlaşmayı geçersiz ilan etme, sona erdirme, ondan çekilme, veya yürürlüğünü askıya alma belgeleri

1. 65. maddenin 1. paragrafında öngörülen bildirirm, yazılı olarak yapılmalıdır.

2. Bir andlaşmayı, andlaşmanın hükümlerine veya 65. maddenin 2. veya 3. paragrafına göre geçersiz ilan eden, sona erdiren, ondan çekilmeyi veya onun yürürlüğünü askıya almayı öngören herhangi bir işlem, diğer taraflara iletilen bir belge ile yapılır. Belge, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı, veya Dışişleri Bakanı tarafından imzalanmazsa, bu Devletin belgeyi ileten temilcisinden yetki belgesini göstermesi istenebilir.

Madde 68 – 65. ve 67. maddelerde öngörülen bildirim ve belgelerin geri alınması

65. veya 67. maddede öngörülen bir bildirim veya belge, hükmünü doğurmadan önce her zaman geri alınabilir.

Kesim 5
Bir andlaşmanın geçersizliğinin, sona ermesinin veya yürürlüğünün askıya alınmasının sonuçları
Madde 69 – Bir andlaşmanın geçersizliğinin sonuçları

1. Geçersizliği bu Sözleşmeye göre tespit edilen bir andlaşma, hükümsüzdür. Hüküınsüz bir andlaşmanın hükümlerinin hiçbir hukuki gücü yoktur.

2. Buna rağmen, böyle bir andlaşmaya güvenerek işlemler yapılmışsa,

a – herbir taraf, diğer herhangi bir taraftan karşılıklı ilişkilerinde işlem yapılmamış olsaydı hangi durum mevcut olacak idiyse o durumun mümkün olduğu ölçüde tesis etmesini istiyebilir;
b – geçersizliğe başvurulmadan önce iyi niyetle icra edilmiş olan işlemler sırf andlaşmanın geçersizliği sebebiyle gayri hukuki hale gelmez.

3. 49, 50, 51 veya 52. maddenin kapsamına giren durumlarda, 2. paragraf; kendisine hile, ayartma veya cebrin isnat edilebileceği diğer taraf bakımından uygulanmaz.

4. Belirli bir Devletin çok taraflı bir andlaşma ile bağlanma rızasının geçersizliği durumunda, bundan önceki kurallar, o Devletle andlaşmanın tarafları arasındaki ilişkilerde uygulanır.

Madde 70 – Bir andlaşmanın sona erdirilmesinin sonuçları

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya taraflar başka türlü kararlaştırmadıkça, bir andlaşmanın kendi hükümlerine göre veya bu Sözleşmeye uygun şekilde sona erdirilmesi,

a – tarafları andlaşmayı bundan sonra icra etme hususunda herhangi bir yükümlülükten kurtarır;
b – andlaşmanın sona erdirilmesinden önce andlaşmanın icra edilmesi yoluyla yaratılan tarafların herhangi bir hakkını, yükümlülüğünü veya hukuki durumunu etkilemez.

2. Bir Devlet çok taraflı bir andlaşmayı fesheder veya ondan çekilirse, paragraf 1, o Devletle andlaşmanın diğer taraflarının herbiri arasındaki ilişkilerde böyle bir fesih veya çekilmenin hüküm doğurduğu tarihten itibaren uygulanır.

Madde 71 – Genel milletlerarası hukukun emredici bir normu ile çatışan bir andlaşmanın geçersizliğinin sonuçları

1. 53. maddeye göre batıl olan bir andlaşma durumunda taraflar:

a – genel milletlerarası hukukun emredici bir normu ile çatışan herhangi bir hükme güvenerek icra edilen herhangi bir işlemin sonuçlarını mümkün olduğu ölçüde bertaraf edeceklerdir; ve
b – karşılıklı ilişkilerini genel milletlerarası hukukun emredici normuna uygun hale getireceklerdir.

2. 64. maddeye göre batıl olan ve sona eren bir andlaşma halinde, andlaşmanın sona ermesi,

a – tarafları andlaşmayı bundan sonra icra etme konusunda herhangi bir yükümlülükten kurtarır;
b – tarafların andlaşmanın sona ermesinden önceki icrası suretiyle doğan herhangi bir hak, yükümlülük veya hukuki durumlarını etkilemez, şu kadar ki bu hak, yükümlülük veya durumların daha sonra muhafaza edilmeleri genel milletlerarası hukukun emredici normu ile çatışmadığı oranda mümkündür.

Madde 72- Bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınmasının sonuçları

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, ve taraflar başka türlü karara varmadıkça, bir andlaşmanın yürürlüğünün kendi hükümlerine göre veya bu Sözleşmeye uygun şekilde askıya alınması:

a – aralarından andlaşmanın yürürlüğü askıya alınan tarafları askıya alma süresince karşılıklı ilişkilerinde andlaşmayı ifa etme yükümlülüğünden kurtarır;

b – taraflar arasında andlaşma ile kurulan hukuki ilişkileri başka türlü etkilemez.

2. Askıya alma esnasında taraflar andlaşmanın yürürlüğünün yeniden başlatılmasını engelleyecek hareketleri yapmaktan kaçınacaklardır.

KISIM VI

Çeşitli hükümler
Madde 73- Devletin halefiyeti, Devletin sorumluluğu ve muhasamatın çıkması durumları

Bu Sözleşmenin hükümleri bir andlaşma ile ilgili olarak Devletlerin halefiyeti veya bir Devletin milletlerarası sorumluluğu veya Devletler arasında ortaya çıkabilecek herhangi bir soruna halel getirmeyecektir.

Madde 74 – Diplomatik ve Konsolosluk ilişkileri ve andlaşmaların yapılması

İki veya daha fazla Devlet arasında diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi veya yokluğu, bu Devletler arasında andlaşmaların yapılmasını engellemez. Bir andlaşmanın yapılması kendi başına diplomatik veya konsolosluk ilişkileriyle ilgili durumu etkilemez.

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi

0

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi 2 Kasım 2001 tarihinde kabul ve ilan edilmiştir.

21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü ise (World Day for Cultural Diversity for Dialogue and Development) 2002 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 57/249 sayılı kararı ile kutlamaya başlanmıştır.

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi

Genel Konferans,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’yle sırasıyla medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel haklarla ilgili 1966 tarihli iki Uluslararası Sözleşme gibi evrensel olarak tanınan diğer belgelerde beyan edilen insan haklarının ve temel özgürlüklerin tam olarak uygulanmasını taahhüt edip,

Adalet, özgürlük ve barış adına insanlığın kültür ve eğitiminin yayılmasının insan onuru için vazgeçilmez olduğunu ve bunun bütün ulusların karşılıklı yardımlaşma ve endişe ruhu ile yerine getirmesi gereken kutsal bir görev oluşturduğunu” UNESCO’nun Anayasası’nın giriş bölümünde beyan edildiğini hatırlatarak,

UNESCO’ya diğer amaçlarının yanında “sözlü ve görüntülü düşüncelerin serbest dolaşımını geliştirmek için gerekli olabilecek bu tür uluslararası anlaşmaları” tavsiye etmeye yönelik özel görev veren Anayasa’nın 1. Maddesini de hatırlatarak,

UNESCO tarafından kültürel çeşitliliğe ve kültürel hakların kullanılmasına ilişkin olarak kabul edilen uluslararası belgelerin hükümlerine atıfta bulunarak,

Kültürün, toplum veya bir sosyal gruba özgü manevi, maddi, entelektüel ve duygusal özelliklerin tümü olarak kabul edilmesi gerektiğini; sanat ve edebiyatın yanı sıra yaşam biçimi ve değerler sistemi, gelenekler ve inançları da kuşattığını teyit ederek,

Kültürün kimlik, sosyal uyum ve bilgi tabanlı ekonominin gelişmesi konularında güncel tartışmaların merkezinde yer aldığını saptayarak,

Karşılıklı güven ve anlayış çerçevesinde kültürel çeşitliliğe saygı, hoşgörü, diyalog ve işbirliğinin uluslararası düzeyde barış ve güvenliğin en iyi garantisi olduğunu teyit ederek,

Kültürel çeşitliliğin tanınması, insanlığın birlik bilinci ve kültürlerarası değişimin gelişmesi temelinde daha fazla dayanışma talep ederek,

Hızla gelişen bilgi ve iletişim teknolojileri ile kolaylaşan küreselleşme süreçleri her ne kadar kültürel çeşitlilik açısından bir güçlüğü temsil etmekle birlikte kültürler ve medeniyetler arası diyaloglar için yenilenen koşullar yarattığını dikkate alarak,

UNESCO’nun Birleşmiş Milletler sistemi içinde, zengin kültürel çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini garanti altına almaya yönelik özel görev yönergesinin farkında olarak,

Aşağıdaki ilkeleri ilan edip ve işbu Beyanname’yi kabul etmiştir.

KİMLİK, ÇEŞİTLİLİK VE ÇOĞULCULUK

Madde 1- Kültürel çeşitlilik: insanlığın ortak mirası

Kültür, zaman ve mekân içerisinde çeşitli biçimler alır. Bu çeşitlilik insanlığı oluşturan grupların ve toplumların kimliklerinin özgünlüğünde ve çoğulluğunda yansıma bulur. Biyolojik çeşitliliğin doğa için gerekli olduğu kadar; değişim, yenilik ve yaratıcılık kaynağı olarak kültürel çeşitlilik de insanlık için gereklidir.

Madde 2- Kültürel çeşitlilikten kültürel çoğulculuğa

Giderek çeşitlilik arz eden toplumlarımızda; çoğul, çeşitli ve dinamik kültürel kimliklerinin yanı sıra birlikte yaşamak için de istekli olan insanlar ve gruplar arasında uyumlu bir etkileşim sağlamak esastır. Tüm vatandaşların dâhil edilmesi ve katılımına dair politikalar; sosyal uyumun, sivil toplumun canlılığının ve barışın garantisidir. Bu şekilde tanımlanan kültürel çoğulculuk, kültürel çeşitlilik gerçeğine politik bir ifade sağlar. Demokratik çerçevenin olmazsa olmazı olan kültürel çoğulculuk, kamu yaşamını destekleyen yaratıcı kapasitelerin gelişmesine ve kültürel çeşitliliğe yardımcıdır.

Madde 3- Kalkınmada bir etken olarak kültürel çeşitlilik

Kültürel çeşitlilik herkese açık olan seçenekler yelpazesi sunar; sadece ekonomik kalkınma amaçlı değil, daha tatmin edici bir entelektüel, duygusal, ahlaki ve ruhsal varlık elde etmeye yönelik bir gelişimin de temel unsurlarından biridir.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE İNSAN HAKLARI

Madde 4- Kültürel çeşitliliğin garantisi olarak insan hakları

Kültürel çeşitliliği korumak, insan onuruna saygı duymaya bağlı etik bir zorunluluktur. Bu, insan hakları ve temel özgürlükleri, özellikle de azınlıklar ve yerli halklardan kişilerin haklarına dair bir taahhüt içerir. Hiç kimse, kültürel çeşitliliğe uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınan insan haklarını ihlal etmek için veya bu hakların kapsamını kısıtlamak için başvuramaz.

Madde 5- Kültürel çeşitliliğe ortam hazırlayan kültürel haklar

Kültürel haklar, evrensel, bölünmez ve birbirine bağlı olan insan haklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Yaratıcı çeşitliliğin gelişmesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 27. Maddesinde ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 13. ve 15. Maddelerinde tanımlandığı şekliyle kültürel hakların tam olarak uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle, tüm kişiler kendilerini seçtikleri bir dilde, özellikle de kendi ana dillerinde ifade etmek ve çalışmalarını kendi seçtikleri dilleriyle oluşturup yayma hakkına sahiptir; tüm insanların kendi kültürel kimliklerine tamamen saygılı, kaliteli eğitim alma hakları vardır; ve tüm insanlar, kendi tercih ettikleri bir kültürel yaşama katılma ve insan hakları ve temel özgürlüklere tabi olan kültürel uygulamalarını sürdürme hakkına sahiptir.

Madde 6- Kültürel çeşitliliğe herkesin erişmesine doğru

Sözlü ve görüntülü düşüncelerin serbest dolaşımını garantiye alırken tüm kültürlerin kendilerini ifade edebilmesine ve kendilerini bilinir kılabilmelerine özen gösterilmelidir. İfade özgürlüğü, medya çoğulculuğu, çok dillilik, sanata, bilimsel ve teknolojik bilgiye dijital formda da dâhil olmak üzere eşit erişim ve tüm kültürler için ifade ve yayma araçlarına erişme olanağı, kültürel çeşitliliğin garantileridir.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE YARATICILIK

Madde 7- Yaratıcılığın kaynağı olarak kültürel miras

Yaratım, kültürel geleneğin kökleri üzerinde sürer; ancak diğer kültürlerle temas içinde gelişir. Bu nedenle miras, hemen her biçimiyle korunmalı, insan deneyimi ve özlemlerinin bir kaydı olarak geliştirilip gelecek nesillere aktarılmalı ve böylece yaratıcılık tüm çeşitleriyle teşvik edilip kültürler arasında gerçek bir diyalog telkin edilmelidir.

Madde 8- Kültürel mal ve hizmetler: benzersiz türde mallar/metalar

Günümüzdeki ekonomik ve teknolojik değişim karşısında, yaratım ve yenilik için geniş olanaklar açılırken, yaratıcı ürün arzının çeşitliliğine, yazar ve sanatçıların haklarının tanınmasına ve de sadece mal ya da tüketim malı olarak görülmemesi gereken; kimliğin, değerlerin ve anlamın taşıyıcısı olan kültürel ürün ve hizmetlere özel bir dikkat gösterilmelidir.

Madde 9- Yaratıcılığın katalizörleri olarak kültürel politikalar

Kültürel politikalar, bir yandan düşünce ve eserlerin serbest dolaşımını sağlarken diğer yandan çeşitlenmiş kültürel mal ve hizmetlerinin kendilerini yerel ve küresel düzeyde savunacak araçları içeren kültürel endüstriler yoluyla üretim ve yayılımını sağlayan koşulları da yaratmalıdır.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE ULUSLARARASI DAYANIŞMA

Madde 10- Dünya çapında yaratımı ve yayılımı güçlendirici kapasiteler

Mevcut dengesizlikler ve kültürel malların küresel düzeydeki değişimi karşısında, tüm ülkelerin özellikle gelişmekte olan ve geçiş sürecindeki ülkelerin ulusal ve uluslararası düzeyde etkin ve rekabetçi kültür endüstrileri kurabilmeleri için uluslararası işbirliği ve dayanışmanın güçlendirilmesi gerekir.

Madde 11- Kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum arasındaki ortaklıkları oluşturmak

Piyasa güçleri tek başına, sürdürülebilir insani kalkınma için anahtar niteliğindeki kültürel çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini garanti edemez. Bu açıdan bakıldığında, özel sektör ve sivil toplumla ortaklık içindeki bir kamu politikasının üstünlüğü yeniden vurgulanmalıdır.

Madde 12- UNESCO’nun rolü

UNESCO, görev yönergesi ve işlevlerinin verdiği yetkiye dayanarak aşağıdaki sorumluluklara sahiptir:

a) Bu Bildirge’de belirtilen ilkelerin çeşitli hükümetler arası kuruluşlar bünyesinde hazırlanan kalkınma stratejileriyle kaynaşmasını teşvik etmek,

b) Devletler, uluslararası resmî ve resmî olmayan organizasyonlar, sivil toplum ve özel sektörün kültürel çeşitlilikten yana kavramlar, amaçlar ve politikalar geliştirmek için bir araya gelebileceği bir referans noktası ve forum olarak hizmet etmek,

c) Kendi yetki alanları içinde, bu Bildirge’yle ilişkili alanlarda standart belirleme, farkındalığı artırma ve kapasite geliştirme faaliyetlerini sürdürmek,

d) Ana hatları bu Bildirge’ye eklenmiş olan Eylem Planı’nın uygulanmasını kolaylaştırmak.

(*) Çeviri, UTMK Kültürel İfadelerin Çeşitliliği İhtisas Komitesi Raportörü Yeliz Özay tarafından İngilizce’den yapılmıştır.

Louis Renault

0

Hukukçu, öğretim üyesi, yargıç, diplomat ve Nobel Barış Ödülü sahibi Louis Renault  (21 Mayıs 1843-8 Şubat 1918) Fransa’nın Saône-et-Loire bölgesindeki Autun’da doğdu.. Collège d’Autun’da okudu. Felsefe, matematik ve edebiyat alnında ödüller aldı. Dijon Üniversitesi’nde edebiyat bölümünden mezun oldu. Ardından Paris’e giderek hukuk fakültesine başladı. 1861’den 1868’e kadar yedi yıl boyunca Paris’te kaldı, onur derecesi ile mezun olduktan sonra yine hukuk alanında doktora derecesi elde etti.

1868’de akademik kariyerine başladı. Roma Hukuku ve ardından Ticaret Hukuku öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1873’te Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku öğretim üyesi oldu.

1879’da Uluslararası Hukuk Çalışmalarına Giriş adlı eserini yayınladı (Introduction à l’étude du droit international) Bu kitap hayatında büyük bir değişim yarattı. 1881’de Uluslararası hukuk profesörü oldu ve bu alanda ders vermeye başladı. Yazdığı raporlar, hukuk ve siyaset bilimi dergilerinde yayınladığı 200’den fazla makale ve diğer çalışmaları sayesinde uluslararası hukuk alanında otorite haline geldi.

1888’de Charles Lyon-Caen ile birlikte dokuz ciltlik Traité de droit commercial isimli kitabını yayınladı.

Traité de droit commercial - Louis-Renault
Traité de droit commercial – Louis-Renault

Renault, Paris Üniversitesi’ndeki göreviyken eş zamanlı olarak, Siyaset Bilimi Okulu’nda ve iki askeri okulda dersler verdi, 252 doktora tezini danışman profesör olarak yönetti.

Uluslararası Hukuk Alanındaki Çalışmaları 

1890’da Fransa Dışişleri Bakanlığı’na hukuk danışmanı olarak atandı ve yirmi yıl boyunca Avrupa’da düzenlenen uluslararası konferansta ülkesini temsil etti. Uluslararası özel hukuk, uluslararası taşımacılık, askeri havacılık, denizcilik, köleliğin kaldırılması, uluslararası işlemlerde kullanılan ticari kağıtlar, 1864 Kızılhaç Sözleşmesi’nin revizyonu ve benzeri konularındaki düzenlemelerde önemli rol oynadı.

1899’da kurulan Lahey’deki Daimi Hakemlik Mahkemesinde görev aldı ve önemli davalar yürüttü. 1899’daki ilk Lahey Barış Konferansı Nihai Senedinin baş yazarı olarak görev yaptı.

1903 yılında kendisine Fransa tarafından büyükelçi unvanı verildi. 1907’de düzenlenen ikinci Lahey Barış Konferansı’nda da yer aldı ve etkin bir rol üstlendi.

1907’de Ernesto Teodoro Moneta ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. 19 yabancı ülkeden onur nişanı aldı. Çok sayıda üniversiteden fahri doktora unvanı verildi.

1914 yılında  Lahey’de kurulan Uluslararası Hukuk Akademisi’nin başkanlığına seçildi.

Ömrünün sonuna kadar üniversitede ve çeşitli kurumlarda dersler verdi. 6 Şubat 1918’de son dersini verdikten sonra kısa bir tatil için Barbizon’daki villasına gitti, hastalandı ve 8 Şubat sabahı yaşamını yitirdi.

Çerkesya Bağımsızlık Bildirgesi

0
Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi (Declaration of Circassian Independence) 1 Ocak 1836'da ilan edilmiştir. Bildirge, Avrupa ülkelerine gönderilen bir mektup ile duyurulmuştur. Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi, hem Rusya'ya hem de Babıali'ye yönelik sert eleştiriler barındırmaktadır.

Çerkesya Bağımsızlık Bildirgesi

Bismillahirrahmanirrahim

Bu kez yapılan barış antlaşmasında ülkemiz Çerkesya’nın ne şekilde ve ne ölçüde merkezde kaldığı tüm devletler ve halk tarafından bilinmektedir. Kırım Hanlığı döneminden 1829’da çıkan savaşa kadar tüm hanlarla savaştık. Kırım Rus yönetimine girdiğinde, Ruslarla daha önce hanlarla yaptığımızdan daha fazla savaş yaptık. Hiçbir zaman kimseye boyun eğmedik. Her nasılsa 1829 savaşı sonunda Osmanlı Devleti tarafından tamamen Rus tarafına terk edildik.

Rusya, 1829 savaşından 1853 (Kırım) savaşına kadar Çerkesya kıyılarında çok sayıda kale ve tahkimat inşa etmesine, top ve asker yerleştirmesine rağmen Çerkesya halkını kimse teslim alamamıştı. Ancak yaptıkları şey, paranın gücüyle, hiçbir şey bilmeyen, İslam dininin ve devletinin ne olduğunu anlamayan bazı çocuklarımızı, Çerkeslerin durumunu gözetlemek ve yağmalamak için işe almaktı. Çerkeslerin ailelerini katlettiler, mallarını yağmaladılar. Otuz yıldır gece gündüz böyle savaşıyoruz. Bu kez 1853 Kırım Savaşı sonunda yapılan barış görüşmelerinde Büyük Güçler ve arabulucular tarafından bağımsızlığımız konusunda herhangi bir müzakere yapılmadığı ve eski durumumuzda kaldığımız anlaşılınca durumumuzu bildirdik: Osmanlı İmparatorluğu’na, İngiltere’ye ve Fransa’ya.

Bağımsızlığımızı ilan etmek için önce iki yüz elli, sonra da elli kişilik büyükelçilerimizi İstanbul’a gönderdik. Savaş sırasında İngiltere ve Fransa tarafından bu taraflara atanan konsoloslar, Çerkesya’nın bağımsız kalacağını bildirip herkese bildirdiğinden, tüm halk, tıpkı diğer devletler gibi, önceki kaosu bırakıp birlik olmuş, vergi ödemeyi ve düzeni sağlamayı kabul etmiştir. Daha sonra beni komutan olarak seçip emirlerime aykırı davranmayacaklarına dair yemin ettiler ve bana imzalı anlaşmalar verdiler. Bunun üzerine ödemeleri gereken vergi ve aşar tutarlarını belirledik.

Halkımız, ülkemizin her yerini korumaya yetecek düzenli askerin oluşturulması, top ve mühimmatın temini için verdiği senetler gereğince vergi ödüyor, içlerinden disiplini hak edenleri ceza için bize teslim ediyor. Uygun yerlerde mahkemeler kuruluyor ve şeriat uygulanıyor. Çaresiz kalan düzenli askerlerimizi milliyeti ne olursa olsun eğiteceğiz. Eğitmenin yanı sıra silah, mühimmat ve diğer ihtiyaçlarımızı karşılamak zorunda kaldık. Şimdilik bir kısım topçu, süvari ve piyade askerleri ile subayları ikmal edilerek getirildi.

Kırk gün önce Rusya Hükümetine gönderdiğimiz belirli maddeli muhtıramızda da açıklandığı gibi, (Rusların) Anapa ve çevresine asker ve topçu sevkıyatı sırasında, topçu silahlarımızın olmaması nedeniyle topçu kullanamadık. (Buna rağmen) Çerkes halkı Ruslara karşı direnmiş ve Anapa Kalesi dışında hiçbir yerde Rus kalmamıştır. Adegum’un yanında yirmi iki top ortaya çıktı. On bini aşkın süvari ve piyade askerimiz ile topçu askerlerimiz, tedarik ettiğimiz toplarla söz konusu halkın askerlerine katıldı. Şimdi Ruslarla çetin savaşlar yapılıyor. Rusların bulundukları yerden bir adım bile uzaklaşmasına izin vermedik, hendek kazdık ve orada bekledik. Anapa’nın karşısında ise Çerkes askerleri karakol görevi görüyor.

Mora kesinlikle Osmanlı İmparatorluğu’nun malıydı ve halkı cizye ödeyen tebaaydı. Gazi Mahmud Han’ın hükümdarlığı sırasında 1236 (1820-1821) yılında yedi yıl boyunca onlara karşı savaş yapıldı. Savaş sonunda Moralılar, hepimiz Hıristiyan olduğumuz için İslam Devleti Hükümeti’ni (Osmanlı Devleti) kabul etmiyoruz, bağımsızlığımızı istiyoruz deyince, bütün devletler onların isteklerini kabul ederek onları İslam Devleti’nden kaldırdılar. Sırbistan ve Eflak-Boğdan gibi bağımsız kaldılar.

Biz bunca yıldır Rus devletine karşı savaşıyoruz. Bizim de böyle bağımsız kalamamamızın sebebi nedir? Rus İmparatoruna gönderdiğimiz muhtırada Allah aşkına tek bir Çerkes kalmayıncaya kadar hepimiz kırılsak bile Hıristiyan Devlet Hükümetini (Rusya) kabul etmeyeceğimizi ve diğer konuları belirtmiştik. Her birinin birer kopyasını ofisinize ve İngiltere, Avusturya ve Fransa’ya incelenmek ve Çerkesya’daki durum hakkında bilgi edinmek için gönderdik. Bağımsızlık arzumuzun meşruiyetini açıklama cesaretini gösterdik.

Bilgilendirildiniz. Çerkes halkının bebeklerine ve çocuklarına, onların alim ve salih insanlarına ve tüm fakirlere merhamet eyleyin, Allah ve O’nun sevgili Peygamberi hürmetine, Osmanlı Devleti’nin diğer devletlere Çerkesya’nın haklı bağımsızlığını tanımada aracı olmasını niyaz ediyoruz. Çerkesya’nın durumunu sunduk. Emir ve ferman size aittir.

27 Şevval 1273/20 Haziran 1857
Men sabera zafera (Sabırlı olan kazanır),
Allah’ın kulu Sefer,
Birleşik Çerkesya Komutanı Zan-zade (Zanuqo)

21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü

0

21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü (World Day for Cultural Diversity for Dialogue and Development) 2002 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 57/249 sayılı kararı ile kutlamaya başlanmıştır. Kültürlerin bir araya gelerek insanların iletişimin gücü ve büyüsünden yararlanmaları 21 Mayıs Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü’nün ana temasıdır.

Genel Kurulun kararından önce Birleşmiş Milletlerin alt kuruluşu olan Unesco, 2 Kasım 2001 tarihinde Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi’ni kabul etmiş 21 Mayıs gününü “Diyalog ve Kalkınma için Kültürel Çeşitlilik Dünya Günü” olarak ilan etmiştir.

Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi’nin kültürel çeşitlilikle ilgili en önemli vurgularından biri diller üzerine olmuştur. Anadilde her düzeyde eğitimin, farklı dillerin korunması ve geliştirilmesinin kültürel çeşitlilik adına oldukça önemli bir durum olduğu da belirtilmiştir.

2008 yılı, UNESCO tarafından “Uluslararası Diller Yılı” ilan edilmiştir.

21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü, kültürel çeşitlilik değerlerini anlamak ve 20 Ekim 2005’te kabul edilen “Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi” hakkındaki UNESCO sözleşmesinin dört ana hedefi doğrultusunda ilerlemek için bir fırsat olarak değerlendirilmektedir.

Kültür için sürdürülebilir yönetim sistemlerinin desteklenmesi; kültürel mal ve hizmetlerin dengeli akışını sağlayan sanatçıların ve kültür profesyonellerinin hareketliliğinin arttırılması ve desteklenmesi; sürdürülebilir kalkınma çerçevesince farklı kültürleri bir araya getirmek ve bütünleştirmek; insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanıtılması temel hedeflerdir.

Belirlenen hedefler doğrultusunda dünyanın her tarafında etkinlikler düzenlenmesi için UNESCO tüm ülkelere çağrıda bulunmaktadır.

Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma

0

Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma, Türkiye ile Fransa arasında düzenlenmiş, 23 Haziran 1930 tarihinde, Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu ve Fransa Büyükelçisi René Massigli tarafından Ankara’da  imzalamıştır. Antlaşma kapsamında, bir Protokol, bir Prose – Verbal, iki ek(layiha) ve iki mektup imzalanmıştır.

Antlaşmanın temelleri Atatürk döneminde atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Atatürk sonrası imzalanan en önemli antlaşmadır.

Türkiye – Suriye Sınır Haritası

Antlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinde 30 Haziran 1930’da kabul edilmiş. 4 Temmuz 1939 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Antlaşma ile 1920 ve 1930 yıllarında düzeltme yapılan Suriye sınırı yeniden düzenlenmiş ve Milletler Cemiyeti Sınır Komisyonunun 19 Mayıs 1939’da belirlediği Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edilmiştir.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay’ın bağımsız bir devlet olmasının ardından, Suriye üzerinde kontrolü devam etmekte olan Fransa ile ilişkiler olumlu şekilde ilerlemiş, dostluk çerçevesinde sürdürülen ilişkiler sayesinde antlaşma yapılabilmiştir. Fransa, Türkiye’nin istediği şekilde Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması yoluyla sınır sorununun kesin bir şekilde çözüme kavuşturulmasını kabul etmiş, Hatay’daki Fransız kuvvetlerinin bir ay içinde bölgeden çıkarılmasını onaylamıştır.

Hatay’da oturanlara vatandaşlık seçme hakkı verilmiş, Suriye yahut Lübnan’ı seçmeyenlerin otomatik olarak Türk vatandaşı olması esası kabul edilmiştir.

Hatay sorununun çözümünden sonra bir gazete manşeti

Türkiye ile Fransa arasında Ankara’da 23 haziran 1939 tarihinde imzalanan Türkiye ile Suriye arasında araz i mesailini n kat’ î surette hallini nıutazammın Anlaşma ve müzeyyelâtının tasdikina dair kanun

Kanun No: 3658

Kabul tarihi: 30/6/1939

Madde 1 — Türkiye Cümhuriyetile Fransa Cumhuriyeti arasında 23 haziran 1939 tarihinde Ankarada imza edilen Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşma ve bu
Anlaşmanın bir protokol, ik i lahika, bir Prose – Verbal ve iki mektuptan mürekkep müzeyyelâtı kabul ve tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 — Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur. 3/7/1939

Türkiye ile Suriye arasındaki sınır çizgisinde 2010 yılından sonra gelişen olaylar kapsamında tel örgü ve duvar örüldü.

Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’ î surette hallini mutazammın anlaşma /Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma

Türkiye Cumhur Reisi ve Fransa Cumhur Reisi.

20 teşrinievvel 1921 tarihli itilâfnamenin 7 nci maddesinde ve mezkûr itilâfnamenin 7 nci ve 8 inci maddelerini itmam eden mektupda münderiç ahkâmı nazarı dikkate alarak, Türkiye ile Suriye arasındaki hududu kat’î şekilde tesbit etmek suretile ilki tnırmleket mütekabil münasebetlerini her türlü şüphe ve tereddütten azade kılarak bu münasebetleri ıslah edecek olan bir arazi anlaşmasının arzettiği faideye kani bulunarak,

Türkiye Cumhur Reisi :

Hariciye Vekili, İzmir Mebusu Bay Şükrü Saracoğluyu,

Ve Fransa Cumhur Reisi :

Fransanm Türkiyede’ki Büyük Elçisi, Lejivon Donör nişanının komandör rütbesini haiz Ekselans Bay René Massigliyi murahhasları olarak tayin etmişlerdir.

Müşarüniîeyhima, usulüne muvafık buldukları salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra atideki maddeleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Fransa 30 mayıs 1926, 22 haziran 1929 ve 3 mayıs 1939 tarihli protokollerde tarif edilmiş olan hattın:

a) Karasunun şimdiki hududu ^atletiği noktadan 230 numaralı taşa kadar, arazi üzerinde tahdidi; 19 mayıs 1939 da Antakyada imza edilen protokol da tesbit edilmiş bulunan hat ile tetabuk edecek surette;
Şurası mukarrerdir ki , 17 ve 27 numaralı hudud taşları arasındaki Gömid Köyü tamamen Türkiye’ye bırakılacak ve hat 224 numaralı taştan Yenişehir – Antakya yolunu Türkiye arazisinde bırakarak doğruca 230 numaralı hudud taşına kavuşacaktır.

b) Ve 419 numarayı taşıyan hudud taşından Askoranenin takriben 1200 metre cenubu garbisinde bir noktaya kadar şimali şarkî istikametinde uzanır, buradan, Askorane ve Kocakayrakın şarkından geçerek
Kocakayrakın takriben bir kilometre şimali garbisinde bulunan bir noktaya kadar şimale doğru imtidad edecek;

Bu noktadan itibaren hat, şato ‘harabesinin takriben bir kilometre şimalinde bulunan bir noktaya kadar garba doğru imtidad edecek ve oradan cenubu şarkiye doğıu giderek (Şato harabesinin garbinde) 1010 rakımlı tepeye erişecektir; bundan sonra cenubu garbî istikametinde Başorta şimalinde, Kara duran Deresine ulaşan derenin yatağını ve nihayet Karaduran Deresini takiben denize vasıl olacak; Surette tashih edilmesine kendi hesabına muvafakat eyler.

Yukarıda zikri geçen üç bölgede. 19 mayıs 1939 da mesaisini ikmâl etmiş olan komisyon, yeni hattı arazi üzerinde tesbite memur edilecektir. Bu suretle tayin edilen hattın ötesinde bulunan arazi en geç 23 temmuz 1939 a kadar Fransız kuvvetleri tarafından tahliye edilecek ve aynı tarihte Fransız makamatının elinde kalan salâhiyetlerin devri de ikmâl edilmiş bulunacaktır.

Madde 2

Birinci ımaddenin son fıkrasında mevzuubahis arazide mütemekkin Hatay vatandaşları Türkiye tabiiyetini bihakkın iktisap edecektir.

Madde 3

İkinci madde mucibince Türkiye tabiiyetini iktisap eden 18 yaşını mütecaviz olan kimseler işbu Anlaşmanın mer’iycte girdiği tarihten itibaren 6 aylık bir müddet zarfımda Suriye veya Lübnan tabiiyetini ihtiyar etmek hakkını haiz olacaklardır.

Balâda mezkûr hakdan istifade etmek isteyen kimseler ikametgâhlarının merbut bulunduğu idarî makama bu hususta bir beyanname tevdi edeceklerdir. Kendilerine bir makbuz verilecektir. Hakkı hiyarı istimal edenlerin listeleri, mümkün mertebe kısa fasılalarla, Fransız Konsolosluğuna tevdi olunacaktır.

Madde 4

Üçüncü maddenin ahkâmına tevfikan hakkı hıyarlarını istimal eden kimseler, müteakib 18 ay zarfında ikametgâhlarını Türkiye’nin haricine nakletmeğe mecbur olacaklardır.

Bunlar, mutasarrıf oldukları emvali gayrimenkuleyi tasfiyeye mecbur olacaklar ve her türlü menkul mallarile hayvanlarını elden çıkarmak veya beraberlerinde götürmek hususunda serbest olacaklardır.

Balâda mevzuubahis tasfiyeden mütehassıl mebaliğ, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası iskenderun Şubesinde bir bloke hesaba yatırılacak ve bu mebaliğin tarzı nakl i Türk ve Fransız Hükümetleri arasında hususî bir anlaşma ile kararlaştırılacaktır.

Bu maddenin birinci fıkrasında mezkûr kimselerin elinde bulunan Türk parasından gayri mebaliğ işbu Anlaşmaya mülhak Prose-Verbalde tesbit olunan şekilde ihraç olunabilecektir.

Madde 5

2 nci, 3 üncü ve 4 üncü maddeler ahkâmının tatbikından mütevellid bütün hususatta evli kadınlar, kocalarına ve 18 yaşından aşağı çocuklar, ebeveynlerine tâbi olacaklardır.

Madde 6

Fransa Hükümeti, Fransız Devletine aid bir arsa üzerinde kâin bulunan ve olduğu gibi idame edilecek olan İskenderun Askerî Mezarlığının bakım ve muhafazası için bir bekçi tayinine hakkı olacaktır.

Madde 7

Türkiye, 30 mayıs 1926 tarihl i itilâf, 22 haziran 1929 tarihli Protokol ve 3 mayıs 1930 tarihli Protokol ile tarif ve işbu Anlaşma ile tashih edilmiş olan hattın, arazisinin kat’î hududunu teşkil ettiğini tasdik eder. Binaenaleyh, Türkiye, Suriyenin tamamiyeti mülkiyesine tecavüz, dahilî huzurunu ihlâl veya tehlikeye koyacak mahiyette olan veya bu gayeleri istihdaf eden her hangi bir hareketi takbih eder ve arazisi üzerinde bu mahiyetteki her hareketi men ve licabında tenkil etmeği taahhüd eder.

Madde 8

Evvelki muahedelerin ve Anlaşmaların hiç bir hükmü, 7 nci maddedeki taahhüdlere mugayir addedilerek tefsir edilemeyecektir.

Madde 9

Yüksek Âkid Taraflardan Türkiye kendi arazisinde ve Fransa Suriye arazisi üzerinde iki komşu memleketin emniyet veya rejimleri aleyhine müteveccih hareketlerin ihzar ve ikamı men için muktazi bütün tedbirleri ittihaz edeceklerdir.

Madde 10

Yeni bir anlaşmanın akdini mümkün kılmak maksadile, 30 mayıs 1926 tarihli dostluk ve iy i komşuluk itilâfı ile mütemmim anlaşmaların mer’iyeti, 15 mart 1940 tarihine kadar temdiâ olunmuştur.

Bu senedlerin ahkâmı, 30 mayıs 1926, 22 haziran 1929 ve 3 mayıs 1930 tarihli protokollerle, işbu anlaşmada derpiş olunan tashih mucibince tesbit edilen Türkiye – Suriye hududunun heyeti umumiyesi için muteber olacaktır.

Şu kadar ki , otlak ve yaylak haklarına aid ahkâm mülga addedilecektir.

Madde 11

İşbu anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar sür’atle ve en geç olarak 22 temmuz 1939 da Paris’te teati olunacaktır. Tasdiknamelerin teati günü mer’iyete girecektir.

Tasdikanlilmckal balâda isimleri musarrah murahhaslar işbu anlaşmayı imza etmişler ve mühürlerini vazeylemişlerdir.

Ankara’da iki nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim olunmuştur.

PROTOKOL

Bu günkü tarihli anlaşmanın imzası esnasında zirde vaziülimza salâhiyettar murahhaslar berveçhi ati ahkâmı da kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Türkiye, Suriye ve Lübnan Hükümetlerini, Türkiye ile Suriye arasında arazi meselelerinin kat’î hallini ihtiva eden anlaşmanın 2 nci maddesi mucibince Türk tabiiyetini iktisab edecek ve bu anlaşmanın 3 üncü maddesinde mevzuubahs hakkı hiyarı istimal etmeyecek Hatay vatandaşlarının askerî ve mülkî tekaüd aidatına müteallik bilcümle vecaibden ibra eder.

Yukarıki fıkrada mevzuubahs şeraiti haiz olmayan eşhasa aid mülkî ve askerî aidatı tekaüdiye için Türkiyeye hiç bir mükellefiyet düşmeyecektir.

Madde 2

1 – Fransız tabiiyetindeki eşhası hükmiyenin Hatayda bulunan emval, hukuk ve menafide ayni tabiiyetteki eşhası hakikiyenin emvali gayrimenkulesi otuz beş milyon Fransız frangı mukabilinde tamamile Türk Hükümetinin mülkiyetine geçecektir.

Bu meblâğdan:

a) Üç milyon Fransız frangı işbu protokolün (1) numaralı lahikasında mezkûr emvale mukabi l olarak bu günkü tarihli senedler mevkii mer’iyete vazedilir edilmez tediye edilecektir.

b) Yirmi beş milyon Fransız frangı, işbu protokolün mevkii mer’iyete vaz’ını takib eden otuz gün zarfında Fransız Hükümetinin emrine amade bulundurulacaktır.

c) Bakiyesi 23 ağustos 1939 da kliring hesabına geçirilecektir.

2 – İşbu maddede mezkûr eşhası hükmiye, ecnebi parası olarak malik oldukları nukuda bu günkü tarihli anlaşmanın 4 üncü maddesine merbut Prose – Verbal ahkâmına tevfiki hareket ederek tasarruf edebileceklerdir.

Türk parası mevcudları mezkûr 4 üncü maddenin 3 üncü fıkrasında mevzuubahs bloke hesaba nakledilecektir.

3 – Fıansız tabiiyetindeki eşhası hakikiye ecnebi parası mevcudlar±nın ve emvali menkulelerinin muhtemel tasfiyesinden hasıl olacak mebaliğin transferi için Anlaşmanın 1 üncü maddesile matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından müstefid olacaklardır.

Madde 3

Bu Protokolde mevzuubahs ferağ ve intikal muamelâtı hiç bir vergiye tâbi olmayacak ve hiç bir masrafsız yapılacaktır.

Madde 4

Payas – İskenderun demiryolu hattı, işbu Protokolün mevkii mer’iyete vazından itibaren 30 günlük bir mühlet zarfında bu hattın imletmesini deruhde edecek olan Türk Devlet Demiryolları idaresine teslim edilecektir.

Devir ve teslim muamelesinin şekli alâkadar iki idare arasında tesbit olunacaktır.

Madde 5

İşbu Protokolde ve bu günkü tarihli Anlaşmada derpiş edilen sureti hal mahfuz kalmak şartile İki Yüksek Âkid Taraf ileride işbu Anlaşmadan mütevellid uyuşmalara aid bilûmum malî metalibattan mütekabilen sarfı nazar edeceklerini beyan ederler.

Madde 6

İşbu Protokol tasdik edilecek ve tasdiknameler bu günkü tarihli Anlaşmanın tasdiknanıelerile aynı şeraitte teati olunacaktır.

Ankarada, iki nüsha olarak, 23 haziran 1939 tarihinde tanzim olunmuştur.

Lahika: 1

İkinci maddeye:

Bu günkü tarihli anlaşmanın mer’iyete vaz’ı akabinde Pariste Hazinei Umumiye Merkez veznedarına üç mişyon Fransız frangının tediyesi mukabilinde, Fransa Hatay arazismde kâ’n askerî emlâk ve müştemilâtının mülkiyetini tamamen Türkiye’ye terkeder, şöyle ki:

a) İskenderunda kâ.n Derigoin kışlası tesmiye edilen ve elyevm Türk kıtaatının işgali allında bulma n bina,

h) Fransız Şark ordusunun telefon şebekesi. Kışlanın terki, Türk kıtaatı tarafından işgali esnasında bulundukları hal ve vaziyette, arsasına, duvarlar ve binalara şamildir.

Terkedilen şebeke, şehir ve şehirler arası, havaî ve tahtelârz hatları, gerek merkez postalarında ve gerekse abonelerin ikametgâhlarında mevcud tesisat ve telefon aletlerini ihtiva eder. Halen bu arazide bulunan Fransız kuvvetleri eczasına aid malzeme Fransız ordusunun mülkiyeti altında kalacaktır. Şebekenin teslim şekli, Antakya’da Yüksek Âkid Tarafların mümessilleri tarafından müştereken tesbit olunacaktır. Şu kadar ki, Fransız kuvvetleri kendilerine lüzumlu olan hatları 23 temmuz 1939 tarihinden evvel ellerinden çıkarmağa mecbur olmayacaklardır.

Ankarada. ik i nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim edilmiştir.

Lahika: II

Suriye ve Lübnan bankasına aid İskenderun ve Antakya’da kâin iki binanın mülkiyeti Fransız Devletine ferağ edilmiş ve bedelleri (bir milyon Fransız frangı) protokolün 2 nci maddesinde kararlaştırılmış olduğu veçhile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Fransız Hükümetine tediye, edilecek toptan paranın hesabında nazarı itibare alınmış olan meblâğlardan tenzil edilmiştir.

Ankara’da iki nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim edilmiştir.

PROSE – VERBAL

Bu günkü tarihle imza olunan anlaşmanın 4 üncü maddesine atfen İki Yüksek Taraf, atideki hususları kararlaştırmışlardır:

Bu günkü tarihli Anlaşmanın 3 ve 5 inci maddeleri ahkâmına tevfikan hakkı hıyarlarını istimal etmiş bulunan eşhası hakikiye ve mezkûr anlaşmanın 1 inci maddesinin son fıkrasında’ mevzıuıbahs edilen arazi üzerinde müesses olup yukarıda anılan hakkı hiyar ile münasebettar olarak Hatayda tatili faaliyet etmek isteyen Hataylı eşhası hükmiye, işbu anlaşmanın imzası akabinde Hatayda neşredilecek olbabdaki ilân tarihinden itibaren 15 gün zarfında aşağıdaki ahkâmın derpiş ettiği tevdiatı ifa etmiş bulunmak şartile malik oldukları ecnebi paralarını beraberlerinde götürmek salâhiyetini haizdirler.

Şu kadar ki, bu tevdiatın icrası, hakkı hıyarın istimali veya tatili faaliyet kararı için, bir karine teşkil etmez.

1 – Mali k oldukları ecnebi paralarını harice çıkarmak arzusunda bulunan balâda mezkûr eşhası hükmiye, ‘bunları Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İskenderun Şubesine veya onun nam ve hesabına hareket
eden Ziraat Bankası Antakya Şubesine tevdi etmeğe mecburdurlar; bunlara aid döviz ihraç müsaadesi, Merkez Bankası veya onun nam ve hesabına hareket eden Ziraat Bankası tarafından muta tevdiat ilmühaberinin ibrazı ve işbu mebaliğin ecnebi dövizlerinin ihracına müteallik ahkâmın Hatayda mevkii meriyete vazından evvel iktisab edilmiş olduğunun isbatı üzerine kambiyo memurluğu tarafından verilir.

Ledelica’b bu mebaliğden. işbu eşhası hükmiyenin, marüzzi’kir Anlaşmanın 2 ve 3 üncü maddeleri mucibince Türkiye tabiiyetini iktisab ve muhafaza etmiş bulunan eşhasa tevdi tarihinde borçlu oldukları ecnebi parasile olan mebaliğ tenzil edilecektir.

İşbu eşhası hükmiyenin elinde bulunup marrüzzikir ecnebi dövizlerin ihracına müteallik ahkâmın mevkii mer’iyete vazını müteakib iktisab edilmiş bulunan ecnebi paraları Türk parasına tahvil edilmelidir.

Bu ecnebi paraları ancak Anlaşmanın -1 üncü maddesinin 3 üncü fıkrası ahkâmına tevfikan transfere edilebilirler.

2 – İhracat ticaretile meşgul eşhası hükmiye ve hakikiye tevdi ettikleri mebaliğin, ecnebi dövizlerin ihracına müteallik ahkâmın Hatayda mevkii mer’iyete vaz’ı tarihini müteakib ihraç edilmiş emtia bedelini teşki l etmediğini isbat etmelidirler.

Ecnebi dövizlerin ihracına müteallik marrüzzikir ahkâmın rejimi tahtında ihraç edilmiş emtia karşılığını teşkil eden ecnebi dövizler balâda derpiş edilen transfer usulüne dahil olamıyacağından, bu ihracatçılar tarafından ecnebi dövizi idhal i hususunda alınmış olan taahhüdler baki kalırlar.

3 – Balâdaki 2 nci fıkrada mezkûr zümreye dahil bulunmayan eşvası hakikiye tevdi edecekleri dövizlerin menşeini isbata mecbur değildirler. Tevdi ilmühaberlerinin ibrazı üzerine döviz transfer müsaadeli kendilerine derhâl verilir.

4 — Altın meskukât ihraç hususunda ecnebi dövizlerin tâbi olduğu ahkâma tâbi olacaktır.

Ankara’ da 23 haziran 1939 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Büyük Elçi,

Bu günkü tarihli Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşmaya atfen zirdeki hususatı Zati Devletlerine arzetınekle şeref kesbeylerim.

Bu günkü tarihli Anlaşmaların ahkâmı hususiyesine halel gelmeksizin, Türkiye Hükümeti, alâkadarlar tarafından bu hususta taleb vaki olduğu takdirde, Anlatma tarihinde mezkûr Anlaşmanın birinci maddesinde istihdaf edilen arazide mütemekkin olup ecnebi parasile olan nukııdu mevcudelerini ve her nevi emvallerinin muhtemel tasfiyesinden mütevellid mebaliği bu arazi haricine çıkarmak arzusunda bulunan ecnebi tabiiyetindeki eşhası hakikiye ve hükmiyenin Anlaşmanın 4 üncü maddesi ve matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından istifade ettirmek kararındadır.

İhtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay Büyük Elçi

Ekselans Bay Rene Massigli

Fransa Büyük Elçisi
Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Vekil,

Zati Devletiniz, 23 haziran tarihli mektubile, bu günkü tarihli Türkiye ve Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşmaya atfen bana aşağıdaki hususatı iş’ar buyurmak lûtfunda bulundunuz:

«Bu günkü tarihli Anlaşmaların ahkâmı hususiyesine halel gelmeksizin, Türkiye Hükümeti, alâkadarlar tarafından bu hususta taleb vaki olduğu takdirde, Anlaşma tarihinde mezkûr Anlaşmanın 1 inci maddesinde istihdaf edilen arazide mütemekkin olup ecnebi parasile olan nukudu mevcudelerini ve her nevi emvallerinin muhtemel tasfiyesinden mütevellid mebaliği bu arazi haricine çıkarmak arzusunda bulunan ecnebi tabiiyetindeki eşhası hakikiye ve hükmiyenin Anlaşmanın 4 üncü maddesi ve matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından istifade ettirmek kararındadır.»

Sened ittihaz ettiğim bu iş’arınızı aldığımı arz ile kesbi şeref eylerim.

İhtiramatı faikamın kabulünü istirham ederim, Bay Vekil.

Ekselans Bay Şükrü Saraçoğlu

Hariciye Vekili

Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Büyük Elçi,

Türkiye ile Suriye arasında arazi meselelerinin kat’î surette hal ve tesviyesine müteallik bu günkü tarihli Anlaşmaya atfen, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Fransa Cumhuriyeti Âl i Komiserinin Sancak idaresi namına, yukarıda anılan Anlaşmanın 1 inci maddesinde mevzuubahs arazide icra edilecek asarı atika hafriyatı hakkında akdetmiş olduğu zirde mezkûr mukaveleleri muteber tanıdığını arz ile şeref kazanırım.

I – Princeton Üniversitesi ve Fransa Cumhuriyeti millî müzeleri ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 8 nisan 1937)  (Mukavelenin müddeti: 1 kânunusani 1937 tarihinden itibaren 6 sene)

II – Sir Leonard Wooley riyasetinde İngiliz Müzeler Heyeti ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 1 teşrinievvel 1936) (Mukavelenin müddeti: 5 sene)

III – Dr. Calvin Mac Ewan idaresinde Şikago Şark Enstitüsü Heyetilc olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 20 eylül 1935) (Mukavelenin müddeti: 6 sene) ihtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay  Büyük Elçi

Ekselans Bay René Massigli,
Fransa Büyük Elçisi
Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Vekil,

Zatı Devletleri bu günkü tarihli mektuplarında, aşağıda tadad edilen ve bu günkü tarihli Anlaşmanın 1 inci maddesinde istihdaf edilen arazide icra edilecek asarı atika hafriyatına müteallik mukaveleleri Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin muteber tanıdığını iş’ar buyurmak lûtfunda bulundunuz.

(I – Princeton Üniversitesi ve Fransa Cumhuriyeti millî müzelerile olan mukavele : (Mukavelenin tarihi: 8 nisan 1937) (Mukavelenin müddeti: 1 kânunusani 1937 tarihinden itibaren 6 sene)

II – Sir Leonard Woolley riyasetinde İngiliz Müzeler Heyeti ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: teşrinievvel 1936) (Mukavelenin müddeti: 5 sene)

III – Dr. Calvin Mac Ewan idaresinde Şikago Şark Enstitüsü Heyefile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 20 eylül 1935) (Mukavelenin müddeti: 6 sene)

Sened ittihaz ettiğim işbu iş’arınıza teşekkürle kesbi şeref eylerim..

İhtiramatı faikamın kabulünü rica eylerim, Bay Vekil

Ekselans Bay Şükrü Saraçoğlu,

Hariciye Vekili

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Esbabı mucibe mazbatası  / Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma’nın Gerekçesi 

Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin katği surette halli zımnında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetile Fransa Cumhuriyeti Hükümeti arasında cereyan eden müzakereler 23 haziran 1939 tarihinde neticelenerek iki hükümet beyninde bir anlaşma ve buna müzeyyel olarak bir Protokol, bir Prose – Verbal, iki lahika ve iki mektub imza edilmiştir.

Bir mukaddime ve 11 maddeden ibaret bulunan Anlaşmanın 1 nci maddesile 1921 senesinde çizildikten sonra 1920 ve 1930 senelerinde iki defa tashihe uğramış plan hattı hudud yeniden tashih edilmek suretile Hatay arazisinin Türk topraklarına iadesi temin edilmiştir.

Bu suretle yeniden tahdid edilen hududumuzun bu kısmı ile Türkiye tarafında kalan Hatay arazisi en geç 23 temmuz 1939 tarihine kadar Fransız kuvvetleri tarafından tahliye edilecek ve salâhiyetlerin devri muamelesi de yine bu tarihte ikmal edilmiş bulunacaktır.

Anavatana iltihak eden arazide meskûn ahalinin vatandaşlığımıza geçtiklerinin tesbiti ve Suriyo ve Lübnan tabiiyetlerini ihtiyar etmek isteyecek olanların da muayyen müddet zarfında, bu memleketler lehine hakkı hiyarlarını istimal ve tahtı tasarruflarındaki emvali tasfiye edebilmeleri için Anlaşmaya bazı hükümlerin ilâvesine lüzum görülmüş ve bu hükümler Anlaşmanın 2, 3, 4, 5 nci maddelerine dercedilmiştir. Müteakib maddeler Türkiye’nin bu hududu katği addettiği ve bunu tebdile matuf hareketleri tecviz etmeyeceği ve müddeti yakında bitecek olan Eyi Komşuluk Mukavelelerinin 15 mart 1940 tarihine kadar temdidi hakkındaki hükümleri ihtiva etmektedir.

Prose – Verbal: Anlaşmanın 3 ncü ve 5 nci maddeleri ahkâmına tevfikan hakkı hiyarlarını istimal eden hakikî şahısların ve bu vaziyetle alâkadar olarak Hatay’da tatili faaliyet edecek hükmî şahısların ecnebi parasile olan nukudu mevcudelerini ne şekilde ihraç edeceklerinin tesbitine lüzum görülmüş ve bu şeraiti muhtevi olarak bir prose – Verbal imza1 edilmiştir. Bu eşhas, ecnebi parasının ihracına müteallik ahkânım Halayda tatbikinden evvel veya muahharen iktisab etmiş oldukları ecnebi nukudu nazan dikkate alınarak ayrı muamelelere tâbi tutulmuştur. Bu gibi eşhasın ve müesseselerin ellerinde meveud ecnebi paralarını çıkarabilmeleri prensibi kabul edildikten sonra bunun teferruatlı bir şekilde tanzimi memleketimizden harice döviz kaçakçılığına mâni olmağa matuftur.

Protokol: Anlaşma mucibince Türkiye vatandaşlığını ihraz edecek mütekaidlerin vaziyeti Türkiye’ye yalnız Türk vatandaşları için tedbir almak ve bu vatandaşlığa girmeyenler veya çıkacak olanlar için hiç. bir vecibe ka>bul etmemek esasında tesbit edilmiştir.

Fransız eşhası hükmiyesi Devlet de dahil olarak bütün emvali gayri menkule, hukuk ve menafimi Türkiye’ye devretmiş bulunmaktadır.

Buna mukabil kısmen dövizle olmak üzere 35 milyon Fransız franklık topdan bir meblâğ tesviye edilecektir. Lahikalar: I numaralı lahika umumî yekûna dahil olub (3) milyon fransız frangı mukabilinde Türkiye’ye terkedilen Fransız askerî makamatı tasarrufunda bulunan bazı emlâk ve tesisatın teferruatını göstermeğe matuf bir vesikadır. II numaralı lahika Suriye.ve Lübnan bankasının Iskenderon ve Antakya şubelerinin mülkiyetlerinin bir milyon frank mukabilinde Fransaya terki hakkındadır.

Mektublar:

Birinci mektub: Ecnebi tabiiyetindeki eşhası hükmiye ve hakikiyenin, Anlaşmanın 4 ncü maddesi ahkâmından istifade ettirilmelerine Türkiye Hükümetince karar verilmiş bulunduğuna,

İkinci mektub: Fransız Hükûmetile bazı ecnebi müesseseler ara’sında akdedilmiş olan aşari atika hafriyatına aid mukavelelerin muteber addedileceğine dairdir. Bu vesikalar Büyük Millet Meclisinin yükek tasvibine arzedilmiştir[/box]

Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması – 1961

0

Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması, 30 Ekim 1961 tarihinde Batı Almanya ile Türkiye arasında imzalanmıştır.

Antlaşma, ikinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın istihdam ihtiyacını karşılamak üzere hazırlanmış, misafir olarak giden Türk işçiler daha sonra vatandaşlık statüsünü elde etmişlerdir. Almanya, savaştan çıkmasına ve yıkıma uğramasına rağmen işgücüne ihtiyaç duymuş, Türkiye ise savaşa girmemesine rağmen işgücü ihraç etmiştir. Antlaşmanın uygulaması, Federal Alman Çalışma Kurumu ile Türkiye İş Kurumu(İŞKUR) tarafından merkezi olarak yürütülmüştür.

Alman ve Türk Hükümet temsilcileri, 1961 yılında imzalanan sözleşmenin uygulamasından kaynaklanan sorunları çözmek için 19 Mayıs 1964 gününde Bonn’da, Federal Dışişleri Bakanlığı’nda bir araya gelerek yeni bir protokol imzalamışlardır.

İşçi göçü özellikle; Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf ve Münih’te yoğunlaşmıştır. İşçi olarak giden Türklerin sonraki kuşaktan gelen çocukları Almanya siyasi ve toplumsal yaşamında önemli roller edinmişlerdir.

TÜRKİYE-ALMANYA İŞGÜCÜ ANLAŞMASI

Türkiye Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı’nın 30 Ekim 1961 tarihli ve 505-83 SZV/3-92-42 sayılı olan Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti’nin, iş arayan Türk tebaasını Almanya Federal Cumhuriyeti’ndeki işverenler nezdinde bir işe yerleştirmeyi istihdaf eden tavassutun, metni berveçihati şekilde olması gereken bir anlaşma ile tanzim edilmesini teklif eden notasını aldığını teyit etmekle şeref duyar:

 Madde 1

Federal Almanya Cumhuriyeti’nde çalışacak Türk işçilerinin işe yerleştirilmelerini düzenlemek maksadıyla Almanya namına Federal Alman Çalışma Kurumu (bundan böyle Alman Kurumu olarak adlandırılacaktır) ve Türkiye namına Türkiye İş Kurumu (bundan sonra Türk Kurumu olarak adlandırılacaktır) işbirliği yapacaklar ve bu işin pratik bir şekilde yürütülmesi için mahalli teşekküllerinden istifade edeceklerdir. Almanya ve Türk Kurumları işe yerleştirmeyi, bu anlaşma çerçevesi dahilinde daha iyileştirmeye ve basitleştirmeye çalışacaklardır.

Madde 2

İşbirliğini kolaylaştırmak için Alman Kurumu Türkiye Cumhuriyeti’nde bir İrtibat Bürosu kuracaktır. Alman Kurumu, İrtibat Bürosunun yerini, faaliyet sınırlarını ve süresini Türk Kurumu ile anlaşarak kararlaştıracaktır. Yetkili Türk makamları İrtibat Bürosunun çalışmalarını kolaylaştırmak üzere uygun görecekleri yardımları yaparlar.

İrtibat Bürosunun çalışma masrafları Alman Kurumunca temin olunacaktır. Türk Kurumu İrtibat Bürosuna mutad büro mefruşatiyle döşenmiş ve adayların tıbbi muayenesine elverişli lüzumlu odaları bedelsiz tahsis edecektir.

Madde 3

İrtibat Bürosu ve Türk Kurumu Türk işçilerine iş arz eden Almanya’daki işverenlerin teklifleri ile buna tekabül eden Türk işçilerinin çalışma talepleri hakkında karşılıklı olarak muntazaman bilgi alışverişinde bulunurlar. Eğitim veya uzun bir çalışma sayesinde muayyen bir iş kolunda özel nitelik kazanmış işçilerin iş talepleri bir iş verme teklifi mevcut olmasa da tavassuta arz edilebilir.

İş teklifleri, işçiden beklenilen mesleki kabiliyetler, öngörülen işin türü ve muhtemel hususiyetleri ile işin muhtemel süresi hakkında kat’i malumatı ihtiva eder. Buna ilaveten şimdiki ve müstakbel ücret ve diğer çalışma mesken ve iaşe imkanları ile ilgili iş arayıcısının kararında etkili  olacak diğer teferruatı ihtiva eder.

İrtibat Bürosu, bundan başka Türk Kurumuna ilgili işçilerin aydınlatılması maksadıyla umumi olarak Almanya’da çalışma ve yaşama şartları ile başlıca iş branşları için cari ücret misalleri hakkında toplu malumat verir. Bu malumat aynı zamanda ücretlerde vergi, sosyal sigorta ve işsizlik sigortası primleri gibi yapılacak kesintileri de gösterir ve sosyal güvenlikle ilgili mühim talimatı ve bu sahada yapılan yardımları da ihtiva eder. Bu bilgiler, icap ettiği takdirde, ahval ve şartların değişmesine göre tashil olunur.

Madde 5

Türk Kurumu, uygun göreceği usullerle, yapılan iş müracaatlarını toplar, ilk seçimi yapar ve seçtiklerini, İrtibat Bürosuna takdimi üzerine alır.

Bir hürriyeti sınırlama cezası ile mahkum olmuş talipler İrtibat Bürosuna sunulmaz. Yetkili Türk makamlarınca pasaport verilmesinde sakınca görülen kimseler içinde aynı şekilde uygulanır.

İrtibat Bürosu ayrıca, Türk Kurumunca takdim olunan işçilerin öngörülen iş için sıhhi ve mesleki şartları haiz olup olmadıklarını ve Federal Almanya Cumhuriyetinde ikamete uygun olup olmadıklarını tespit eder.

Madde 6

Kabul edilen her Türk işçisi için, örneği ekli Almanca ve Türkçe bir çalışma mukavelesi tanzim olunur. Bu çalışma mukavelesi bir taraftan işveren veya yetkili mümessili ve diğer taraftan işçi tarafından imzalanır ve Türk Kurumu ile İrtibat Bürosu tarafından “görülmüştür” damgası ile damgalanır.

Madde 7

Türk makamları işçiye, işçinin Almanya’ya girişinden itibaren süresi asgari bir sene daha geçerli olacak bir pasaport vereceklerdir. Türk Konsoloslukları icabında pasaportu, geçerlilik süresi sona ermeden bir ay önce onaylar

İrtibat Bürosu, işçiye bedelsiz bir hüviyet cüzdanı verir. Bu hüviyet cüzdanı, en çok bir yıl için, Alman olmayan işçilerin işlerine ilişkin talimat gereğince çıkarmaya mecbur oldukları (çalışma müsaadesi) yerine geçerli olur ve sahibini, geçerlilik süresince, giriş vizesi alma mecburiyetinden mahrum kılar.

Buna ilaveten işçinin, yetkili Türk makamlarınca verilmiş medeni durumunu  belirten bir vesikaya da sahip olması gerekir.

Madde 8

İrtibat Bürosu, Türk Kurumu ile işbirliği yaparak Türk işçilerinin mutabık kalınmış olan hareket mahallerinden (normal olarak İstanbul) Federal Almanya Cumhuriyeti’nde çalışacakları yerlere kadar olan seyahatlerini organize eder. Türk Kurumu, işçilerin tam zamanında hareket mahallinde olmalarını sağlar.  İrtibat Bürosu, işçilerin seyahat süresine göre ayarlanan kumanyalarını veya buna tekabül edecek parayı verir. İşçilerin mutabık kalınmış hareket mahallerinden çalışacakları yerlere kadar olan seyahat masrafları, kumanya masrafları da dahil olarak, Alman Kurumu tarafından karşılanacak ve müstakbel işveren tarafından götürü bir meblağ ödenmesi suretiyle Alman Kurumuna iade olunacaktır. Dönüş masraflarının tavsiyesi işveren ile işçi arasında mevcut anlaşmadaki mutabakata bağlıdır.

Madde 9

İşçilerin Federal Almanya Cumhuriyeti’nde oturacakları yere varır varmaz, yetkili mahalli makamlara başvurmaları ve en geç üç gün içinde ve mümkünse işe başlamadan önce, o yerin yabancıların işlerine bakan makamlardan ikamet müsaadesi talep etmeleri lazımdır. İşçi, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde bir yıldan fazla çalışmak istediği takdirde, hüviyet cüzdanının müddetinin bitmesinden bir ay önce ikamet ettiği yerin yetkili Çalışma Kurumu Teşkilatına müracaatla çalışma müsaadesi talep etmek mecburiyetindedir. Bu müsaadenin verilmesi Alman olmayan işçilerin çalışmasına ilişkin umumi talimatların hükümlerine tabidir. İşçi aynı zamanda ikamet müsaadesinin süresinin de uzatılması için yabancıların işlerine bakan yetkili makamlara müracaatla mükelleftir. Bu müsaade iki seneden fazla bir müddet için verilmez. Alman Kurumunun mahalli teşkilatı Türk işçilerine, bilhassa ilk intibak devresinde, genel mahiyette bilgi vererek yardım edeceklerdir.

Madde 10

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, işbu anlaşmaya istinaden Federal Almanya Cumhuriyeti ülkesine giren işçileri formalitesiz olarak her an geri alacak, dönüş için gerekli seyahat vesikalarını verecek ve lüzumlu transit vizelerini temin edeceklerdir.

Madde 11

Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay zarfında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne aksine bir beyanda bulunmadıkça, işbu anlaşma Berlin Land’ı için de geçerlidir.

Madde 12

İşbu anlaşma önceyi kapsayacak şekilde 1 Eylül 1961 de yürürlüğe girecek, bir yıl için akdedilecek ve geçerlik süresinin sona ermesinden en geç üç ay önce iki Hükümetten biri tarafından feshedilmediği takdirde kendiliğinden bir sene daha uzayacaktır.

Türkiye Büyükelçiliği, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin F. Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nin teklifleri ile mutabık olduğunu beyan ettiğini Dışişleri Bakanlığı’na bildirmekle şeref duyar. Buna nazaran Dışişleri Bakanlığının 30 Ekim 1961 tarihli ve 505-83-SZV/3-92,42 sayılı notası ile işbu cevabi nota (Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile F. Almanya Cumhuriyeti Hükümeti arasında Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmelerine dair bir Anlaşma) teşkil ederler.

Türkiye Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı’na bu fırsattan yararlanarak en üstün saygılarını teyit eder.

Bad Godesberg, 30 Ekim 1961

PROTOKOL

Alman ve Türk Hükümet temsilcileri, 19 Mayıs 1964 günü Bonn’da Federal Dışişleri Bakanlığı’nda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti arasında Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmelerine dair akdolunan anlaşmanın tatbikatından doğan meseleleri görüşmek üzere toplanmışlardır.

Heyetlerin oturum tarzı aşağıda arz olunduğu üzeredir:

Alman Heyeti:
Prof. Dr. Meyer Linderberg, Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürlerinden,(Heyet   Başkanı)
Dr.Schmiedt, Dışişleri Bakanlığı’nda Şube Müdürü
Dr. Dahnen, Federal Çalışma Bakanlığı’nda Müşavir
Bay Bröull, Federal Dahiliye Bakanlığı’nda Müşavir
Dr. Rosemöller, İktisat Bakanlığı’nda Müşavir
Dr. Zöllner, Federal Çalışma Kurumu Müdürlerinden
Türk Heyeti:
Bay Kemal Gökçedağ, Türkiye İş Kurumu Genel Müdürü
Bay Ekmel Onbulak, Türkiye Bonn Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri
Dr. Bekam Bilaloğlu, Türkiye Bonn Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi.
I – Her iki heyet, çeşitli müzakereler sonunda, nota görüşmesi suretiyle akdolunan 30 Ekim 1961 tarihli Anlaşmanın aynı şekilde aşağıda yazılı hususlarda uygulanmasını Hükümetlerine tavsiye etmeyi kararlaştırmışlardır.

A. 2 inci maddeye aşağıdaki paragraf ilave olunacaktır.

“Her iki Hükümetçe faydalı bulunduğu takdirde, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Almanya’daki işçilerinin hak ve menfaatlerini korumakla vazifeli olmak üzere Almanya’ya memurlar gönderebilecektir. Yetkili Alman makamları Türk memurlarının vazifelerini gereği şekilde yerine getirmelerinde istenilen yakınlığı göstereceklerdir.”

B. 8 inci maddenin 3 üncü paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilecektir.

“İşçilerin mutabık kalınan hareket mahallinden işyerine kadar olan seyahat ve iaşe masrafları Federal  Çalışma Kurumu tarafından karşılanacaktır. Federal Çalışma Kurumu işverenlerden “vasati masrafı aşan nispette bir Komisyon” tahsil eyleme yönüne gidebilecektir.”

C. 9 uncu maddenin (ikamet müsaadesi 2 seneden fazla bir süre için verilmeyecektir) şeklindeki kısmı çizilecektir.

D. 10 uncu maddeye aşağıdaki 10 a maddesi ilave olunacaktır:

1) Her iki Hükümet temsilcilerinden oluşacak bir Karma Komisyon teşkil olunacaktır. İşbu Komisyon taraflardan birinin arzusu üzerine değiş tokuş yoluyla Almanya’da ve Türkiye’de toplanacaktır.

2) Temsilciler uzmanlarla görüşebileceklerdir.

3) Karma Komisyon aşağıdaki hususlarla meşgul olacaktır:

a) Anlaşmanın uygulamasından ortaya çıkan meseleleri tetkik ve icabında anlaşmanın iptalini  teklif etmek,

b) Türk işçilerinin Federal Almanya’da işe yerleştirilmeleri ve istihdamları ile ilgili meseleleri tetkik etmek.

II – Her iki heyet ayrıca Türk işçilerinin Federal Almanya’da ikamet ve istihdamları ile ilgili aşağıdaki hususları da müzakere etmişlerdir:

A) Türk heyeti Almanya’da işçi olarak çalışmakta bulunan eşlerini vize almaksızın ziyaret eden işçi eşlerine Almanya’da çalışabilmelerini temin maksadıyla ilgili makamlar tarafından gerekli ikamet müsaadesinin verilmeyişinin kabule şayan bir davranış olmadığı üzerinde durmuştur. Buna mukabil Alman Heyeti, Alman Pasaport ve Yabancılar Polisi Mevzuatının Almanya’ya vizesiz giren yabancılara, çalışma maksadına hizmet edecek ikamet müsaadesi verilmesine maalesef imkan vermediğini belirtmiştir. Alman Heyeti, ayrıca Türk Heyetine, Almanya’da çalışmakta bulunan vatandaşlarının, ileride iş tutmak üzere eşlerini Almanya’ya getirmek istemeleri halinde önceden ikamet müsaadesi temin etmeleri gerektiğini bildirmiş ve bu hususta ilgililerin Almanya’ya yönelik seyahate çıkmalarından evvel Türkiye’deki yetkili Alman Konsolosluklarına gereği için  başvurabileceklerine işaretle bu hususta Alman Konsolosluklarına esasen talimat verildiğini ifade etmiştir.

B) Alman Heyeti, Federal Dışişleri Bakanlığının Türkiye’nin Bonn Büyükelçiliğine verdiği 10 Mart 1964 tarihli notasına temasla, Türkiye Cumhuriyeti Münih Başkonsolosluğunun esasen ikamet müsaadesi bulunan aile reislerinin münferit pasaportlarına ailenin diğer fertlerini de aktarmak suretiyle, bunların da kendisine verilmiş bulunan ikamet ve çalışma müsaadesinden istifade ettirilmesi yönüne gittiğini bildirmiştir.

Türk Heyeti keyfiyetten bilgi edindiğini ve Dışişleri Bakanlığı’nın bahse konu 10 Mart 1964 tarihli notasını kısa zamanda cevaplandıracağını bildirmiştir.

C) Türk Heyeti, bazı hallerde Türk işçilerinin Almanya’da işe başladıktan sonra, sıhhi vaziyetlerinin bu işte devamlı surette çalışmalarını imkan vermeyecek bir duruma girmesi halinde işverenlerle büyük ihtilafa düştüklerini ve bu yüzden zorluk çektiklerini beyan etmiştir. Bu nev’i işçiler her ne kadar işveren firma tarafından kendilerine yapılan masrafları ödemek suretiyle aralarındaki mukavelenin feshini talep etmekte iseler de bu teklif dikkate alınmayarak kendilerinin Türkiye’ye derhal dönmeleri zaruretiyle karşı karşıya bulundukları keyfiyetine Alman Heyetinin dikkati çekildi.

Duruma tatminkar bir çözüm yolu bulunması maksadıyla keyfiyetin Federal Çalışma Kurumuna intikal ettirileceği teyit olundu.

D) Türk Heyetinin, bazı özel hallere mahsus olmak üzere, çocuk zamlarının doğrudan doğruya Türkiye’de tediyesi imkanlarının mevcut olup olmadığına dair sualine karşı Alman Heyeti 1.7.1964 tarihinde yürürlüğe girecek olan 14 Nisan 1964 tarihli Federal Çocuk Zammı Kanununun 12 inci maddesinin 3 üncü fıkrası hükmü çerçevesinde hareket edilmesi lazım geldiği şeklinde cevap vermiştir. Federal Çocuk Zammı Kanununun 12 inci maddesinin 3 üncü fıkrası ile ilgili tatbikata ait teferruat Federal Çalışma Kurumu ile yetkili Türk makamları arasında yapılacak bir anlaşma ile tayin edilecektir.

E) Türk Heyeti, iş akdinin sona ermesiyle Türkiye’ye dönen işçilerin, kendilerinden müteakip mali senenin 30 Nisan’ına kadar fazla tahsil edilen gelir vergilerini kendilerine iadesi için müracaat etmekte müşkülata maruz kaldıklarını beyan etmiştir. Türk Heyetine bu şekilde memleketine dönen işçilerin hareketlerinden evvel fazla kesilen vergilerin iadesi maksadına matuf olmak üzere gerekli talepnameleri doldurmaları lüzumunun duyurulması tavsiye olunmuştur. Bununla beraber Alman Dışişleri Bakanlığı Türk Heyetinin arzusuna atfen, fazla kesilen vergilerin talepname doldurmaksızın otomatikman iade edilebilmelerini temin için Federal Maliye Bakanlığı nezdinde teşebbüste bulunmayı ve neticesinden Türkiye Bonn Büyükelçiliğine bilgi vermeyi kabul etmiştir.

F) Türk Heyeti, Almanya’da vefat eden müslüman Türklerin defnedilebilecekleri özel mezarlıklar veya genel mezarlıklarda hususi bazı yerlerin tahsisinin mümkün olup olmadığını sormuştur. Türk Heyetine, mevzuun yetkili Alman makamlarına intikal ettirilerek tetkik edileceği ve neticesinden Bonn Büyükelçiliğine malumat verileceği cevabı verilmiştir.

G) Alman Heyeti Türkiye’nin, Alman  İrtibat Bürosunda vazifelileri giriş ve çalışma vizesinden muaf tutmasını rica etmiştir. Türk Heyeti Alman Heyetinin bu yoldaki arzusuna uygun bir hal tarzı bulunması için gayret sarf edileceğini beyan etmiştir.

H) Alman Heyeti, Alman İrtibat Bürosunun ihtiyacı olan bazı tüketim maddeleri ile, özellikle röntgen filmi ve cihazlarının gümrük resminden muaf tutulmasına dair arzularının henüz yerine getirilemediğine işaret etmiştir. Almanlar, Alman  İrtibat Bürosu için bir röntgen cihazı gümrük vergi ve resimlerinden muaf olarak sadece  İrtibat Bürosunda kullanılmak üzere ve cihazın kullanılmasının sona ermesini müteakip tekrar Türkiye dışına çıkarılmak kaydıyla, ithal etmek istemektedir. Bu hususu Ankara’daki Alman Büyükelçiliği garanti etmektedir.

Alman Heyeti, bir röntgen cihazının Alman  İrtibat Bürosunda kullanılması halinde, Türk işçilerinin bundan büyük ölçüde istifade edeceklerini, bir diğer ifade ile masraftan tasarruf edeceklerini bildirmiştir.

Türk Heyeti, Alman Heyetinin bu arzusunun dikkate alınması için durumu Hükümetine intikal ettireceğini teyit etmiştir.

İ) Alman Heyeti Türkiye’nin Türk işçilerinin buradaki kazançlarının mümkün olduğu nispette büyük bir kısmının Türkiye’ye transferine imkanlar hazırlamasındaki menfaat ve emniyete temas etmiştir. Türk Heyeti bu tür transferleri teşvik edecek bir kanunun hazırlanmakta bulunduğunu beyan etmiştir.

J) Alman Heyeti, Türk makamlarının, Türkiye ile Almanya arasında mal mübadelesi ile ilgili  16.2.1962 tarihli Anlaşmaya atıfta bulunarak, Türkiye’ye dönen işçilerden şahsi eşyaları için de Menşe Şahadetnamesini talep ettiğini ve bu durumun Alman Ticaret Odalarının işlerini ağırlaştırdığını ifade etmiştir.

Türk Heyeti, böyle bir durumun kendilerince malum bulunmadığını beyanla bu hususla ilgili teferruatı bilahare bir nota ile bildirmeyi kabul etmiştir.

Bonn’da 20 Mayıs 1964 tarihinde tanzim olunmuştur.

Alman Heyeti Başkanı                                            Türk Heyeti Başkanı

(İmza)                                                                           (İmza)

Su Hakkı ve Sulak Alanların Korunması

0

Su Hakkı ve Sulak Alanların Korunması, Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi adıyla imzalanan ve Ramsar Sözleşmesi olarak bilinen sözleşme ile hukuki olarak düzenlenmiştir.

Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde sözleşmeyi imzalanmıştır. Sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin imzalandığı 02 Şubat tarihi, sulak alanların korunmasının önemine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne 17 Mayıs 1994’ ten itibaren resmen taraf olmuş, Resmî Gazete’de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmeliği yeniden düzenlemiştir. Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Dünya Su Konseyinin İstanbul’da yaptığı toplantının ve 2009 yılı Dünya Sulak Alanlar Günü’nün ana teması “Sulak Alanlar Bizi Birleştirir”, sloganı da “Akıntıya Karşı-Akıntı Yönünde” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 2009 Dünya Sulak Alanlar gününde sulak alanların çevrelerine sağladıkları faydalar, nehir havzalarındaki faaliyetlerin sulak alanları nasıl etkilediği ve daha başarılı havza yönetimi üzerinde durulmuştur. Havzaların korunması ve doğru yönetimi konusunda bilinç oluşturulması da odak noktası olarak belirlenmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sulak alanlar, kuşlar için yuva olmanın yanında bulundukları bölgenin su rejimini ve iklimini dengeleyen, tortu ve zehirli maddeleri alıkoyarak ya da besin maddelerini kullanarak suyu temizleyen, balıkçılık, tarım, hayvancılık ve saz üretimi gibi yüksek ekonomik değere ve çok zengin biyolojik çeşitliliğe sahiptirler. Sulak alanlar, yerli ve kıtadan kıtaya göç eden milyonlarca göçmen kuşun okyanusları aşmadan önce yumurtlama, yavru çıkarma ve mevsimlik yaşama yerleri olduğu için, ekolojik açıdan son derece önemli habitatlardır. Sulak alanlar su ekosistemini, su ekosistemi ekosistemi, ekosistemde ekonomiyi destekler.

Türkiye’de sulak alanlar, sazlıkların kesilmesi, tarım amaçlı kurutmalar, doldurmalar, bilinçsiz su kullanımı, sanayi kirliliği, çarpık sanayileşme, içme suyu amaçlı kullanımlar, büyük baraj inşaatları nedeniyle yeterli su alamama ve yapılaşmalar nedeniyle azalmakta sulak alanlar ekolojik ve ekonomik değerini yitirmektedir.  Son yarım asırda sulak alanların yarısından fazlası yitirilmiştir.

Türkiye su varlığının ve temiz içme suyu hakkının tüm yurttaşlar için sağlanması, suyun ücretlendirilmesinde insani sınırların aşılmaması, suyun bir meta ve ekonomik kar aracı olmaktan çıkarılması için Anayasa, Yasa, Yönetmelikler ve Uluslararası sözleşmelerle belirlenen standartların korunarak temel insan gereksinimi ve insan hakkı olan suyun korunması gerekmektedir. Akarsular ve göl suları başka havzalara taşınmamalı, doğal bütünlük bozulmamalı, su zenginliği ile övünülen ülkede bütün sular yerinde değerlendirilmeli, su varlıklarını koruyucu ağaçlandırma ve ormanlaştırma faaliyetleri yaygınlaştırılmalıdır. Sanayide kullanılan suların çevreyi kirletmesine izin verilmemeli, kapalı devre su sistemleri yapılmalı, nüfus popülasyonunun yoğun olduğu bölgelerde tasarruf önlemleri alınmalı, atık sular sorunu çözülmeli, çevrenin kirletilmesini önleyici yatırımlar uluslararası standartlara uygun olmalıdır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avukatlar Sendikası Kararı-AYM

0
Avukatlar Sendikası

Avukatlar Sendikası Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Mart 2023 tarihinde açıklanmış, Resmi Gazete’nin 17 Mayıs 2023 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Başvuru, E-Devlet sisteminin, tüm avukatların sendikaya üye olabilmesine uygun şekilde tasarlanması talebinin kabul edilmemesi üzerine açılan idari davanın reddi üzerine yapılmıştır.

Başvurucu Avukatlar Sendikası, serbest çalışan avukatların da sendikaya üye olabilmesi için işçi/işveren ayrımının yapılmaması gerektiğini ve bu konudaki sınırlamaların kaldırılasını savunmuştur.

İş kolu sendikacılığı kapsamı dışında kalan meslek sendikacılığına yönelik sınırlamaların İdare Mahkemesi tarafından usul ve yasaya uygun bulunması AYM tarafından da teyit edilmiş, hak ihlali olarak görülmemiştir.

Avukatlar Sendikası Başvurusu Üzerine Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen Karar

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
AVUKATLAR SENDİKASI BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2018/27450)
Karar Tarihi: 30/3/2023
R.G. Tarih ve Sayı: 17/5/2023-32193
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : Hasan Tahsin GÖKCAN
Üyeler : Muammer TOPAL
    Recai AKYEL
    Yusuf Şevki HAKYEMEZ
    İrfan FİDAN
Raportör : Gülsüm Gizem GÜRSOY
Başvurucu : Avukatlar Sendikası
Temsilcisi : Sedef ÜNAL
Vekili : Av. Bedi YARAYICI

 

I. BAŞVURUNUN ÖZETİ

1. Başvuru, sendika hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

2. Başvurucu Sendika, e-Devlet sistemindeki sendika üyeliğinin “yalnızca işçilerin, ait oldukları iş kolunda olmak kaydıyla işçi sendikasına üye olabilmeleri” şeklinde düzenlendiğini belirtmiştir. Başvurucu, bu uygulamanın çalışan herkesin tüm sendikalara e-Devlet üzerinden üyeliğine imkân sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi için altyapı oluşturulması istemiyle idareye başvurmuştur. Başvuru zımnen reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, zımnen reddedilen işlemin iptali talepli dava açmıştır.

3. Başvurucu; dava dilekçesinde, sendika kurmak veya sendikaya üye olmak için çalışan olmanın yeterli olduğunu, serbest çalışan avukatlar için işçi/işveren ayrımının yapılmasının doğru olmadığını, avukatlığın serbest meslek olarak yapılmasının esas olduğunu belirterek idarenin zımni ret işleminin iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra başvurucu, sendika üyeliği için işçi/işveren ayrımı yapılan 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 2. ve 17. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek ilk derece mahkemesinin itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurmasını talep etmiştir.

4. Davanın görüldüğü Ankara 18. İdare Mahkemesi tarafından davanın reddine karar verilmiştir. Gerekçeli kararda, 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinin üçüncü fıkrasının 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’na yollaması nedeniyle 4857 sayılı Kanun’da, bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişinin işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişinin yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşların işveren olarak tanımlandığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca bir avukat yanında, avukatlık ortaklığında veya avukatlık bürosunda 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 12. maddesi ve 4857 sayılı Kanun hükümlerine göre çalışan avukatların işgören (işçi) konumunda olduğu, yanında işgören çalıştıran avukat veya avukatlık ortaklığının da işveren statüsünü haiz olduğu belirtilmiştir. Kararın gerekçesinde; mevzuat hükümlerine göre işçi sayılanların işçi sendikalarına, işveren sayılanların ise işveren sendikalarına üye olabileceği, işçi veya işverenlerin aynı iş kolunda ve aynı zamanda birden çok sendikaya üye olamayacağı, sendikaya üye olabilmek için sendikanın kurulduğu iş kolunda fiilen çalışıyor olma şartının sağlanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

5. İlk derece mahkemesi kararı Bölge İdare Mahkemesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu, süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

II. DEĞERLENDİRME

A. İlgili Hukuk

6. 6356 sayılı Kanun’un “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. “

7. 6356 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

” (1) Bu kanunun uygulanmasında;

 (ğ) Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları,

ifade eder.

 (3) Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi, işveren ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir.”

8. 6356 sayılı Kanun’un “Sendika üyeliği ve üyeliğin kazanılması” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“(1) On beş yaşını dolduran ve bu Kanun hükümlerine göre işçi sayılanlar, işçi sendikalarına üye olabilir.

 (2) Bu Kanun anlamında işveren sayılanlar, işveren sendikalarına üye olabilir.

 (3) Sendikaya üye olmak serbesttir. Hiç kimse sendikaya üye olmaya veya olmamaya zorlanamaz. İşçi veya işverenler aynı işkolunda ve aynı zamanda birden çok sendikaya üye olamaz. Ancak aynı işkolunda ve aynı zamanda farklı işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçiler birden çok sendikaya üye olabilir. İşçi ve işverenlerin bu hükme aykırı şekilde birden çok sendikaya üye olmaları hâlinde sonraki üyelikler geçersizdir.

 (5)Sendikaya üyelik, Bakanlıkça sağlanacak elektronik başvuru sistemine e-Devlet kapısı üzerinden üyelik başvurusunda bulunulması ve sendika tüzüğünde belirlenen yetkili organın kabulü ile e-Devlet kapısı üzerinden kazanılır.”

9. 4857 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren… denir.”

10. 1136 sayılı Kanun’un “Avukatlıkla birleşemiyen işler” kenar başlıklı 11. maddesi şöyledir:

“Aylık, ücret, gündelik veya kesenek gibi ödemeler karşılığında görülen hiçbir hizmet ve görev, sigorta prodüktörlüğü, tacirlik ve esnaflık veya meslekin onuru ile bağdaşması mümkün olmıyan her türlü iş avukatlıkla birleşemez.”

11. 1136 sayılı Kanun’un “Avukatlıkla birleşebilen işler” kenar başlıklı 12. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Aşağıda, sayılan işler 11 inci madde hükmü dışındadır:

c) Özel hukuk tüzelkişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlık,”

12. 26/12/2015 tarihli ve 29574 sayılı Resmî Gazete yayımlanan Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığında veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Birlikte Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik’in (Yönetmelik) “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Yönetmelik, bir avukat yanında, avukatlık ortaklığı veya avukatlık bürosunda, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi gereğince, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre çalışacak avukatların ve işveren avukatların uymaları gereken kuralları belirlemek amacıyla düzenlenmiştir.”

13. Yönetmelik’in “Tanımlar” kenar başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“ç) İşgören avukat: Bağımsız avukat niteliğini taşımakla birlikte, 1136 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi çerçevesinde, işveren avukatla akdettiği yazılı sözleşme ile üstlendiği işi yerine getiren avukatı,

d) İşveren avukat: Taraflar arasında imzalanacak yazılı sözleşme ile verilmesi kararlaştırılan sürekli hizmetten yararlanan ve hizmet karşılığında ücret ödeme yükümlülüğü başta olmak üzere ilgili mevzuattaki diğer yükümlülükleri üstlenmiş avukat ve/veya avukatlık ortaklığını, avukatlık yazıhanesini (avukatlık bürosunu),

ifade eder.”

14. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya (B. No: 46551/06, 16/9/2015) kararında, sadece işçiler ve memurların sendikal örgütler kurma hakkına sahip olması dolayısıyla serbest meslek sahibi çiftçilerin bu kapsam dışında tutulmasını sendika özgürlüğü yönünden incelemiştir.

i. Anılan karara konu olayda AİHM, sendika hakkına yönelik müdahalenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 11. maddesi kapsamında meşru bir amaç güttüğünü yani sendikalar ile diğer örgütlenme türleri arasındaki yasal farkı koruyarak ekonomik ve sosyal düzenin korunmasını amaçladığını belirtmiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, § 65).

ii. AİHM, serbest meslek sahibi başvurucuların sendika kuramamalarına ilişkin kısıtlama bakımından devletin geniş bir takdir marjı olduğunu vurgulamıştır. Ancak bunun yanı sıra başvurucuların sendika dışı örgütlenme özgürlüklerinin olduğunun, bu kişilerin kooperatifler ya da meslek birlikleri kurma haklarının bulunduğunun altını çizmiştir. AİHM, başvurucuların kurabilecekleri herhangi bir derneğin, üyelerinin kolektif çıkarlarını kamu makamları önünde savunmak için gerekli ayrıcalıklardan yoksun olacağına ikna edecek hiçbir olgu olmadığına değinmiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, §§ 70-72).

iii. AİHM, ulusal mevzuatın tarımsal ticaret örgütlerine üyelerinin çıkarlarını kamu makamları önünde savunmaları için gerekli hakları tanıdığını ve bu tür örgütlerin diğer tüm ekonomik sektörlerde olduğu gibi tarımda da çalışanlar ve kooperatif üyeleri için ayrılmış olan sendikalar şeklinde kurulmasına gerek olmadığını belirtmiştir. Sonuç olarak AİHM, başvurucu sendikanın tescil edilmemesinin bu alanda ulusal makamlara tanınan takdir marjını aşmadığı ve bu nedenle orantısız olmadığı kanaatine ulaşmış ve Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, §§ 73-75).

B. Somut Olayın Değerlendirilmesi

15. Anayasa’nın “Sendika kurma hakkı” kenar başlıklı 51. maddesinin “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” biçimindeki birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin sendika kurma hakkına sahip oldukları düzenlenmiştir. Aynı maddede sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şartların kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Bu kapsamda avukatların sendika kurma ve bu sendikalara üye olmasına ilişkin şartlar 1136 sayılı Kanun kapsamında çıkarılan Yönetmelik ve diğer kanunların ilgili maddelerine atıfla detaylı bir biçimde düzenlenmiştir.

16. Başvurucu; avukatların sendika üyeliğinde işçi/işveren ayrımı yapılmaması gerektiğini, bu yönüyle 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (ğ) bendinde yer alan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi anılan kuralı, kuralda yer alan “bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davasında daha önce incelemiştir. Anayasa Mahkemesinin yaptığı değerlendirmelerin eldeki başvuru ile ilişkili olan kısmı (AYM, E.2013/1,K.2014/161, 22/10/2014, §§ 24, 36-38) şöyledir:

“… Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istedikleri sendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve bu tüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin garanti altına alınmasını da içermektedir. Üyelerinin ekonomik, sosyal ve kültürel ortak menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla kurulan sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının, iş uyuşmazlığı çıkarması, toplu görüşme ve toplu sözleşme yapması, grev ve lokavt kararı vermesi ve uygulaması da sendika hakkı kapsamında yer almaktadır.

… aynı işkolunda çalışanların benzer çalışma koşulları ve ortak çıkarları bulunduğu düşüncesinden hareketle, mesleki farklılıkları dikkate almaksızın bir işkolunda ya da endüstride çalışanların tümünü örgütleyen işkolu sendikalarına eğilim artmış ve bunun sonucunda işkolu sendikaları temel örgüt modeli haline gelmiştir. Haklar mücadelesinde etkili olabilme ve sonuç alabilmenin ancak güçlü bir sendika ile mümkün olabileceği, bunun ise daha fazla işçinin aynı sendikada örgütlenmesine bağlı olduğu düşüncesi, işkolu sendikacılığının gelişmesine yol açmıştır. Bu çerçevede, sendikaların işkolu esasına göre kurulacağını öngören kuralların, kamu düzenini sağlamak ve devam ettirmek, daha etkin ve daha güçlü bir sendikacılığı temin etmek için çıkarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira mevcut sistem içerisinde güçlü yapılar haline gelen sendikalar işkolu esasına göre faaliyette bulunan sendikalardır… getirilen sınırlamaların meşru temellere dayandığı, hakkın özünü zedelemediği ve ölçüsüz bir müdahale oluşturmadığı görülmektedir.”

17. İşçi ve işveren sendikalarının farklı menfaatleri korumak ve geliştirmek amacıyla kurulmuş olması ve bunun doğal sonucu olarak kendine özgü faaliyetlerinin de farklılaşması işçi ve işverenlerin aynı sendika çatısı altında bulunmalarını anlamsız kılmaktadır. Bunun yanı sıra başvurucu Sendikanın sendika olarak örgütlenemediğine dair bir şikâyeti bulunmamaktadır. Ancak başvurucu, serbest çalışan avukatlar için işçi/işveren ayrımının yapılmasının doğru olmadığını, avukatlığın serbest meslek olarak yapılmasının esas olduğunu ve kurulacak sendikalarda da bunun esas alınması gerektiğini ileri sürmüştür.

18. Derece mahkemeleri 6356 sayılı Kanun’da iş kolu sendikacılığının benimsendiğini ve buradan hareketle işçi ve işverenlerin bulundukları iş kollarındaki sendikalara üye olabileceklerinin düzenlendiğini, serbest çalışan avukatlar yönünden de bu ayrımın esas alınacağını belirtmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de sendikaların iş kolu esasına göre kurulacağını öngören kuralların kamu düzenini sağlamak ve devam ettirmek, daha etkin ve daha güçlü bir sendikacılığı temin etmek için getirildiğini vurgulamıştır.

19. AİHM’in serbest meslek çalışanlarının sendika kuramamasına ilişkin değerlendirmelerine baktığımızda da serbest meslek sahipleri yönünden devletin sendikal örgütlenmeye izin vermeme yönünden takdir hakkı bulunduğunu belirttiği görülmektedir. Ancak AİHM, burada serbest meslek sahiplerinin kooperatif, meslek birlikleri gibi diğer örgütlenme biçimlerine sahip olmaları hâlinde bu örgütler aracılığıyla üyelerinin kolektif çıkarlarını kamu makamları önünde savunabileceklerini değerlendirmiştir.

20. Eldeki başvuruda, 1136 sayılı Kanun doğrultusunda çıkarılan Yönetmelik’te avukatların hangi durumlarda işçi ve işveren olabilecekleri belirlenmiştir. Bu doğrultuda avukatlar işçi ve işveren olmalarına göre ancak ilgili iş kolunda yer alan sendikaya üye olabileceklerdir. Dolayısıyla avukatların sendika çatısı altında örgütlenebildikleri görülmektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa ve ilgili mevzuat hükümlerini yorumlayarak, iş kolu sendikacılığı kapsamı dışında kalan meslek sendikacılığına yönelik sınırlamaları usul ve yasaya uygun bulmasında Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan sendika hakkına ilişkin güvenceleri gözetmediği söylenemeyecektir.

21. Sonuç olarak başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

III. HÜKÜM

Açıklanan gerekçeyle;

A. Başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına 30/3/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

0

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu‘ kitabını hazırlayan yargıç Hilmi Şeker, cezasızlığın ‘toplum ve evlatlarına yönelen eylemlere sürdürülebilir kurumsal bir destek’ olarak da tanımlanabileceğini ifade etti. Şeker, Roboski’de gerçeğin ortaya çıkarılmasından önce ailelere tazminat verileceğine dair açıklamalar yapılmasıyla ilgili “Mağdurların devletten istediği, tazminat değil çoğulcu bir muhakemenin vücuda getirdiği hakikattir. Hakikatin alternatifi yoktur” dedi. Şeker, Gazete Duvar’a verdiği röportajda kitabını anlattı.

Roboski Davası


Cihan Ülsen

GAZETE DUVAR – Tahir Elçi İnsan Hakları Vakfı bünyesinde yayın hayatına başlayan Kırık Saat Yayınları’nın ilk kitabı Hilmi Şeker’in “Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu” yayımlandı. Ülkede cari olan ve artık cerahat noktasını da aşan hukuki gündemleri Roboski davası bağlamında yeniden tartışmaya açması açısından son derece önemli bir çalışma ile karşı karşıyayız. Kitap, bir yandan Roboski dava sürecinde yaşananları ele alırken diğer taraftan bu dava özelinde kamuoyunca uzun tartışmaların yarattığı tahribatları hukukçu titizliği ile elden geçiriyor.

Hilmi Şeker’in  çalışmasının ülkedeki hak ve hukuk arayışına önemli katkılar sunacağı açık. Bu bağlamda kitabın odağında yer alan Roboski Davası’nı ve bu davanın etrafında tartışılagelen cezasızlık, yüzleşme, hakikatlerin ortaya çıkarılması ve hukuk üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Roboski Davası – Mehmet Encü ve Diğerleri- kitabı son derece önemli bir çalışma. Herkesin -özellikle yargılama süreci ile ilgili- hakkında bir fikrinin olduğu ancak bu yargılama sürecinin içerisinde tam olarak neler yaşandığına dair kimsenin açık ve net konuşamadığı Roboski Davası ile ilgili bir çalışma yapma fikri en çok hangi düşüncenizden güç alarak kitap fikrine dönüştü?

Cezasızlığın en çok kendisini adli süreç, norm ve usullerin istismarı ve yozlaştırılması aracılığıyla var ettiği tecrübelerle sabittir. Bu peçeleme biçimini, yine hukukun içinde kalarak deşifre etmek, cezasızlığın fobisidir. Eli kalem tutan, hukukçuyum diyen herkesin bu maruf formla mücadele etmesi umulmaktadır. Cezasızlığın hukukun içine çekilmesi ve burada tutulup, bitirilmesi bu ve benzeri moral desteklere ihtiyaç duyar. Bireyin yaşamını hedefleyen saldırı ile sığınakların teşhis ve tanısına dair materyalin her türlü öznel birikimden bağımsız olarak yarına taşınması, hak ihlalleriyle etkin mücadele geleneğinin oluşması açısından hayatidir. Hak ihlalleriyle soluksuz mücadelenin kodlanması, depolanması ve gerektiğinde kullanılmasıyla mümkündür. Hafıza inşası, toplumun sinir uçlarıyla oynayan meselelerin tozlanmasını önlemeyi de içerir. Günün birinde meseleye ilgi duyan birinin arşivlere inmesi olasıdır ve kitap bellekleri yoklayacak bir merakın beklentilerinin karşılamaya amade olmalıdır.

Bilinç, birikim ve sorumlulukla buluşup etikle kontrol edilmediği zaman, yargıçlık sıradan bir kamu görevine dönüşür. Yargıç olmak ve kalabilmek; toplumu savunmayı, onunla hemhal olmayı, sıradanlığın girdabında kaybolmamayı, bireyin yaşam, özgürlük ve mal varlığına kol kanat germeyi ve toplumun adalet talebini dert edinmeyi gerektirir.

Kitabın önsözündeki vurgular çalışmanın ipuçlarını ve yazarın meramını anlatması açısından son derece önemli. Önsözde hukuk güvenliği ve hukukun belirliliği ilkesi çerçevesinde cezasızlık ve yüzleşme kavramlarının altını çiziyorsunuz. Yüzleşme meselesi önemli, onu sonraya bırakarak özellikle cezasızlık meselesini sormak istiyorum. Cezasızlık bir kavram olarak son 40 yıldır dünya ile beraber Türkiye’de de tartışılıyor. Hatta tartışılmasının ötesinde Türkiye’de bir cezasızlık pratiği gelişti, adeta bir refleks haline geldi.  Devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlet ve kurumlarının denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak cezasızlık hakkında neler söylersiniz?

Bir önceki soru ile akraba bu soru ile çalışma arasında yoğun ve yaygın bir ilişki var. Cezasızlık, toplum ve evlatlarına yönelen eylemlere sürdürülebilir kurumsal bir destek olarak da tanımlanabilir. Sorunun içerisinde gizlediği örtülü yanıttan da anlaşıldığı gibi, cezasızlık, sadece adli arterlerden beslenmemekte, adliye öncesi ve sonrasına yayılan kişi özne ve dizgelerden ciddi ve sistematik destekler almaktadır.

Cezasızlık, devleti ayakta tutan hukuk ve pratiğine olan inancı kırmakla kalmaz, yurttaş ile devlet arasında hukuk üzerinden kurulan güveni örseler, güvenin tazelenmemesi ne zaman ve nerede dineceği bilinmeyen sürdürülebilir bir adlileşmeye ortam hazırlar. Cezasızlık, diyalektiğin özel versiyonu olan hak arayışını, kısıtlayan bir olgu olarak, susmayı ve sedasızlığı tahkim ederek, demokrasinin yargıdan beklentisini boşa çıkarır. Demokratik bir yargı aracılığıyla, hakikatin etrafında kenetlenemeyen toplumlar, huzursuz toplumlardır ve konuşamayan toplumlara adliyelerin yetişmesi seraptır.

Cezasızlık kavramının tanımı ve amacına yönelik önde gelen iki referans belgede ( BM Genel Kurul’unun “Ağır uluslararası insan hakları hukuku ihlalleri ve ciddi uluslararası insancıl hukuk ihlalleri mağdurlarının çözüm ve tazminat hakkına dair temel prensipler ve kurallar ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “ciddi insan hakları ihlalleri bakımından cezasızlığın sona erdirilmesine yönelik rehber ilkeler”) cezasızlıkla mücadelenin dört temel amacı şöyle sıralanıyor: adalet hakkı, hakikati bilme hakkı, tazminat hakkı ve bir daha tekrarlanmama hakkı. Kavramın tanımı ve amaçlarını Roboski Davası çerçevesinde nasıl değerlendirmeliyiz?

Koruyucu bu metinlerin ortak paydası, hak ihlalini denetlenebilir metodoloji ile açığa çıkarmak, olayın hangi koşullarda nasıl meydana geldiğini tereddütsüz olarak gün yüzüne çıkarmaktır. Bu kazının, adil yargılamanın gereklerine uygun veya nitelikli şekilde gerçekleştirilmesi için yeteri kadar standart ve rehber mevcuttur. Adalet hakkı, daha ziyade adli süreçlerin hakikati açığa çıkarma irade, yeti ve yeteneğinin disipline edilmesi ve sapmaların önlenmesine odaklanır. Hakikate erişmek, adil ve güvenilir ya da öznel ve nesnel risklerden uzak bir muhakeme olmadan imkansızdır. Buralar cezasızlık anlayışının pusu alanlarıdır. Böylelikle adli süreçleri, nevi şahsına münhasır adımlarla, dönüştürerek hedefleriyle uyumlu hale getirir. Adalet hakkı, içine hakikate erişimi de alan ve olabildiğince geniş objektif bir kapsama denk gelir.

Hakikati bilmeyi isteme, her muhakemeyi motive eden bireysel toplumsal ve kamusal özellikleri olan insani bir imkan olarak anlaşılmalıdır. Hakikat burada her türlü müeyyide veya yaptırımdan özerk; şekli gerçeklik, gerçeklik olarak tasnif edilen amaçların da üzerindedir. Buradan bakıldığında Uludere mağdurlarının, olayın art alanına odaklanmaları, burada neler olup bittiğini öğrenmek istemeleri anlaşılırdır. Yargıcın, her geçen gün kendisini acıyla çoğaltan ve kapı kapı dolaşan bu merakı gidermesi, cezasızlığın geriletilmesi açısından yaşamsaldır.

Tazminat, yaşatılan acıya biçilen parasal karşılıktır ve hakikat hakkından feragatin bedeli olamaz.

Tazminat, hakikatin açığa çıkarıldığı zemin ve koşullarda mağduriyeti görece giderme, teskin etme olanağına kavuşur. Dolayısıyla mağduriyeti parayla gidermeye kalkışmak, cezasızlıkla mücadele edemez, aksine mağdurları aşağılama ve cezasızlığa har vurup harman savuracağı uçsuz bucaksız bir alan açar.

Hiçbir toplum, bilme hakkından feragat etmez ve onu maddi alternatiflerle ikame etmeyi denemez. Hakikat bu yönüyle yüzü topluma dönük, onu inandırmaya özgülenen bir yargıdır. İnandırma, bireyi iknadan daha fazlasına tekabül eder. Tazminat, hakikate bağımlı o olduğunda varlık gösterebilen, görece kayıpların gerisinde bıraktığı sendromu aşan ancak, caydırıcı gücü olmayan giderim formudur. Pekiştirirsek hakikatten vazgeçen çözüm caydırıcı değil özendirici, teşvik edici olur.

Tekrarlanmamayı talep hakkı, ancak hukuksuzluğun yeniden uç vermemesi için alınabilecek optimum adli idari her türlü önlemi içerir. Roboski davasında takipsizlik ve türevi yargılar, önceli faili meçhul cinayetlerle birlikte düşünüldüğünde, cezasızlığı özendirici olmuştur. Cezasızlığın şımarıklığı, geleceğine tahakküm eden ve yapılandıran bu maziye yaslanmasındandır. Merakın, üstü örtülen sırra erişme talebinin engellenmesi acıya acı katmaktır. Bu uygar bir hukukun işi değildir. Cezasızlık bu acıyı sürdürülebilir kılmakla altın çağını yaşamaktadır.

Unutmamak gerekir, “yapanın yanına kar kalmak” sözü bu toprakların hukuka armağan ettiği bir vecizdir. Hukukun bu ithalle baş edebilmesi ihlalin kökleriyle birlikte mayalandığı çatlaklardan alınmasına bağlıdır. Dava çatlaklara yerleşen cezasızlığın girdabında unutulmaya mahkum edilmektedir.

Tekrarı önlemede en etkin araç, hak ihlallerinin hakikat yargısı aracılığıyla deşifre edilmesidir. Deşifre, kadim bir caydırıcı olmakla birlikte tek başına cezasızlıkla mücadele edemez. Cezasızlığın besi kanallarını kesecek, bir strateji değişikliği ve bu değişikliği yarına taşıyacak taktik adımlar, yapısal ve fiziksel iyileştirmelerdir. Yargının bu defolarla mücadele veya mukavemet yeteneğinin kazandırılarak pekiştirilmesi önemlidir. Önemli olan bir diğer husus, bu patojenlerin etki ve sonuçlarının sürekliliği olan bir bilinç çalışmasına konu edilmesidir. Yargı tecrübeleri hafife alınmayacak bir materyaldir. Böyle bir anlayış, oluşturduğu eksiksiz alt yapı ve güçlü bir organizasyon ile yapılanın cezasız kalmayacağına dair kanının yerleşmesi ve kurumsallaşması için çalışmalıdır. Topyekün ve sürdürülebilir bir irade, bu parametrelerden beslenir. Aksi halde tekerrür kaçınılmazdır. Tekrar, duyarsızlıktan, tepkisizlikten ve örtülü kabulden beslenir.

Somut olayda cezasızlık daha ilk aşamada usul ve süreçler üzerinden yargıyı kuşatmıştır. Bu kuşatmanın yarılması için devreye alınan başvuru da kendisini usuli işlemlerle peçeleyen cezasızlıkla mücadeleden imtina etmiştir. Bu gelişme, şema dışındaki Avrupa kamu düzenini de ne yazık ki tesirine almıştır. Takipsizlik ve ardılı süreçler cezasızlığın, insan hak ve özgürlükleri ya da yaşam özgürlük ve mal varlığı üzerindeki gölgesini muhafaza ettiğine delalet etmektedir.

‘BU, MODERN HUKUK SİSTEMİNİN KÜLTÜREL BİR YENİLGİSİ OLARAK DA ANLAŞILMALI’

Hukuksal tatmin ile hukuksal tazmin meselesi hakkında neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Çünkü olayın hemen ardından dönemin hükümet sözcüsünün “resmi özür dilenmesini beklemenin yanlış olacağı ancak hayatını kaybedenlerin yakınlarına tazminat ödeneceğini” söyleyen açıklamaları oldu. Sonrasında da Başbakanlık tarafından kişi başına 123 bin TL tazminat ödenmesi gündeme geldi. O zaman çok ciddi tartışmalar da yaşandı. Başta adalet hakkı ve hakikati bilme hakkının es geçilmesi suretiyle ailelere sadece tazminat ödenmesinin teklif edilmesini nasıl yorumlamalı?

Dünya, ceza adalet sisteminin adalet ve hakikat beklentisini karşılamayacak denli eskidiğinin farkındadır. Kuram ve teori dipten gelen bu homurdanmanın yeni adli yöntem ve araçlarla aşılması için yoğun bir çaba içindedir. Bu modern hukuk sisteminin, kültürel bir yenilgisi ve öze dönüş talebi olarak da anlaşılmalıdır. Önerilerden biri, zarardan etkilenen herkesi eylemin neden ve sonuçları etrafında toplayarak, eylemin sebep olduğu zararları toplumsal ve kültürel dinamiklerin katılımıyla onarmak şeklindedir. Bu cari olana nazaran, daha yerel ve doyurucu motifler içermektedir. Onaran adaletin tasarladığı hüküm, yavan bir özgürlüğü bağlayıcı cezadan ziyade, hakikatle örtüşen zarar giderici ve iyileştirici bir vargı olacaktır.

Burada hakikatin açığa çıkarılmasının her şeyden özerk ve tek başına bir adalet değeri vardır ve bu gerçekle yüzleşmek, adil bir giderim veya sağaltımın sıfır noktasıdır. Onaran adalet bu akıl ve diliyle hakikatin; failin ağır bir cezaya mahkum edilmesi ve adam çalıştıran devletin, sorumluluğunu bir miktar tazminatla bertaraf etmeye indirgenmesine izin vermemektedir. Burada sağaltan veya eylemin gerisinde bıraktığı sendromu aşan sahici ve yegane giderim hakikate ulaşmadır. Bu olmazsa olmazıdır. Mağdur ve toplumun devlet ve yargıdan beklediği tam budur.

Burada adalet hakkı, hakikate ulaşma hakkını gerçekliği için bir kolaylaştırıcı rolü üstlenir. Devletin bir sorumlu olarak, mağduriyeti eskiyen ceza adaletinin giderim formuyla tazminde sebat etmesi, hakikat talebini görmezden gelme olarak kodlanmaktadır. Meşru ilgili ve toplumsal talepleri tedirgin ve huzursuz eden budur. Bu cezasızlığın sevdiği bir flora ve faunadır.

Burada hakikatin emsalsiz ve ikamesiz bir adalet değeri vardır ve tazminat hakikatin, ardılı tali bir hak ve yükümlülüğe tekabül etmektedir. Mağdurların devletten istediği, tazminat değil çoğulcu bir muhakemenin vücuda getirdiği hakikattir. Hakikatin alternatifi yoktur.

Mağduriyetin sadece parayla aşılması, kültürel acıyı derinleştiren bir aşağılama biçimi olarak anlaşılmaktadır ve kamu otoritelerinin bundan sakınması gerekir. Toplum, hakikati tazminata indirgeyen veya tazminatı hakikatle ikame eden, genetik yapısıyla uyumsuz bu teklifi haliyle reddetmektedir.

Roboski davası ile ilgili ilk soruşturma başlatan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Haziran 2013’te “görevsizlik kararı” vererek, dosyayı askeri savcılığa sevk etti. Askeri savcılık tarafından da Ocak 2014’te şüpheli olarak adı geçen 5 askerin “kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdikleri, görev gereklerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri, dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren bir sebep bulunmadığı” belirtildi ve kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Askeri Mahkeme ise oy çokluğu ile kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itirazı reddetti. Sonrasında Anayasa Mahkemesi süreci var tabi. Anayasa Mahkemesi eksikliklerin öngörülen süre içinde giderilmemesinden ötürü başvuruyu idari kararla reddetti.  Hak arama özgürlüğü bağlamında yaşanan bu süreci, bir hukukçu olarak cari olan hukuk algısı ve pratiği ile birlikte nasıl değerlendirirsiniz?

Meydana gelen olay, gerçeklik yargısının ilgi alanındadır. Özellikle gerçeğin açığa çıkarılması ve cezasızlıkla etkin mücadele, mahkemenin görev tanımına sadakatle mümkündür. Bir başka otoritenin, hakikatin tartışılma olanağını sıradan gerekçelerle ve de görev tanımının dışına çıkarak bertaraf etmesi, adalet beklentisine hayal kırıklığı yaşatmıştır. Eylemin hangi koşullarda nasıl ve ne şekilde tahakkuk ettiği ile eylemin ceza hukukundaki karşılığını tayin ve tespit görevi hiç kuşkusuz olay mahkemesinindir. Hukuk mezunu herkes, eylemlerin, hukuka uygunluk haline tekabül edip etmediğine ilişkin olumlu veya olumsuz kuşkunun aşılması işinin mahkemenin görev tanımı içinde olduğunu bilir.

Burada kritik olan, savcılık kuşkuyu beslemek, olgunlaştırıp aşılması için mahkemeye göndermek yerine, yargılama yaparak, beraatle özdeşleşen bir hüküm vermiştir. Bu yöntem muhakemeden rol çalmaktır ve cezasızlığın umumiyetle tevessül ettiği bir yöntemdir.

Daha da önemlisi, bu ve benzeri olaylarda cezasızlığın umumiyetle, hukuka uygunluk sebeplerinden yararlanması, onları istismar ederek varlığını idame ettirmesidir. Maddi ceza hukukunun eylemi meşrulaştıran ve cezasızlık gerekçesine dönüştüren yaklaşımın, usul hükümlerini yozlaştıran yorumlarla yaptığı işbirliğinin vardığı yer, yargılamayı hükümden düşürmektir. Roboski davasında yapılan budur ve itirazın kalbi burada atmaktadır.

Yaşanan tereddütler bir yana AYM, hukuki güvenlik kavramının yanı başında konuşlanarak, Roboski mağdurlarının adalet talebini gönül gözüyle görmekten imtina etmiştir. Oysa bu mahkemeden beklenen, şekil noksanı üzerinden, nitelikli yargılama veya görünen adalet talebini bertaraf etmek değil, takipsizliğin yargılama rolünü hukuka aykırı biçimde temellük eden kararının dolaşıma çıkmasını ve sisteme entegre olmasını önlemekti.

Yargılama talebi bir haktır ve bu hakkın biricik misyonu etik bir muhakeme aracılığıyla hakikatle, hükmü buluşturmaktır. Yargılama rafa kalktığı için toplum ve kamunun, muhakemeyi açık yargılama, gerekçe ve hükmün açık tefhimi gibi kadim haklar üzerinden olayın gerçekliğini denetleme imkanı da yitirilmiştir. AHİM’in de yerel şema içindeki bu ardışık ihlalleri takdir marjıyla peçelemesi, cezasızlığın göreli krizini aşmasını kolaylaştırmakla kalmamış, üzerine titrediği hak arama özgürlüğünün, iç dinamiklerince darbelenmesine seyirci kalmayı da yeğlemiştir. Derdest tutulan davayla, Roboski faillerinin, yaşamlarının kalan kısmını şüpheli olarak sürdürmeleri, davanın gerisinde bıraktığı bir başka tortudur.

‘ADİL YARGILANMA HAKKININ HER ŞEYDEN ÖZERK BİR DEĞERİ VARDIR’

Anayasa mahkemesinin kararı çokça tartışmalara yol açtı. Mahkeme kararına ilişkin olarak görüşler iki kısma ayrılıyor. Bunlardan ilki, usulü öne çıkaran, meseleyi usul kurallarının öncelikleri doğrultusunda izah eden yaklaşım. Diğeri ise, maddi gerçeğin bulunması idealine odaklanan esasa ilişkin yaklaşım. Sizin deyiminizle, kadim ve soluksuz bir  mücadelenin bakış açısı ile yarattığı etki ve sonuçları irdeliyorsunuz. Bu açıdan bu iki bakış açısı neden bu kadar önemli? Hukukun belirliliği ilkesine göre sabit bir bakışın kabulü mümkün değil midir?

Uygar bir hukuk, sentezden beslenir. Yargı pratiğinin en büyük açmazı, esnekliği reddeden aşkın yorum ve içtihada haddinden fazla bağlılıktır. Bir metinden tek bir sonuç çıkarma inadı, kendisini çoğu kere hukuki belirlilikle peçelemektedir. Göreliliği reddeden kadim bu ısrarın yarattığı krizin, memleketi götürdüğü yer, hak ve özgürlük liginin düşme hattıdır.

Roboski Davası’nın kaderini, yerine göre esnemeyi reddeden yahut yerel görülebilirlik eşiğini aşılmaz kılan tutucu bu anlayış belirlemiştir. Usul kurallarının kültleştirilmesi, yaşam hakkına saygı gösterme yükümlülüğüne aykırılık iddiası gibi, vahim bir olayın mahkemelerce tartışılması talebinin, salt şekil kurallarına sadık kalmadığı için reddi sonucunu kaçınılmaz kılar. Roboski davasında yapılan tam da budur.

Oysa esnekliği öneren yorum, hukuki güvenliğin fobi ve kaygılarını hiçe saymamakta, aksine olayın bağlamından koparılmadan başvurunun hakkaniyete uygun yargılanma talebinin olabildiğince benimsenmesini salık vermektedir. Adil yargılanma hakkının, her şeyden özerk bir değeri vardır ve değerle temin edilmek istenen, ağır ihlal iddialarının, yoktan bahanelerle

yargılanmasını önlemektir.

İkisi arasında, yarattıkları sonuçlar açısından dağlar kadar fark vardır. İlkinde katı şekil şartları, ağır bir insan hakkı ihlal iddiasını sudan sebeplerle adliyeden tart ederken, diğeri esnek bir yorumla, bu davanın esastan görülmesi için adliye kapılarını sonuna kadar açık tutar.

Karşı oyun duruşma salonunun kapısının açık tutulması konusundaki çabası, önemli ve değerli olmakla birlikte gidişatı önlemede yetersiz kalmıştır.

 Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu, Hilmi Şeker, 160 syf., Kırık Saat Yayınları, 2020.
Bir de AİHM süreci var. AİHM iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 17 Mayıs 2018’de yapılan başvuruyu reddetti. Mahkeme gerekçe olarak Anayasa Mahkemesi kararına paralel bir şekilde dava avukatlarının, eksik olduğu bildirilen belgeleri 15 günlük sürede değil, 17 günde göndermesini hata olarak kabul etti. Yaşanan bu süreçleri açıklarken -özellikle Anayasa Mahkemesi kararına istinaden- “Abartılı hukuki güvenlik anlayışının hazırladığı tuzağı, hukuki güvenliğe sığınarak aşmak, içteliği zehirleyen bir başka çelişkidir” diyorsunuz. Cümlenizi açmanızı isteyeceğim. İçteliği zehirleyen tam olarak nedir? 

Hukuki güvenlik, belirli bir usule tabi olarak yargılanmayı isteme hakkı ve belirlilik gibi, aynı genetik atadan gelen kurumlarla hedeflenen; kişinin, objektif bir riskle karşılaşmadan hukuki yazgısını belirlemesine imkan vermek, bireyin yarınını tasarlamasına olanak tanımaktır.

Hukuki güvenlik, eşitlik ilkesinin buluşudur ve eşitlik kendisini, önceden bilinen usul ve şekil şartlarıyla var eder. Burada eşitlik, bir yandan benzer olayların sonuç üzerinden farklılaşmasını önlemeye hizmet ederken, öte yandan olayın özgünlüğünden kaynaklanan taleplerin, farklılık ölçüsünde eşitsizlik talep etmesine izin verir.

Hukuki güvenliği arşa çıkaran bir yaklaşım, aşırı şekli yorumlarla, farklılıkların adalet talebini dışlayarak, eşitsizlik üzerinden bir birlik inşa eder. Ya da eşitliği sağladığı görüntüsü vererek, olayın özgünlüğünden kaynaklanan yatay eşitliğin istisnaya uğramasını önler. Böylelikle, olayları aynılaştıran bir çözümü, adalet diye servis eder.

Roboski Davası’nda; özgünlüğüne güvenerek adalet talep eden bir başvuru, konuya çözüm önerme yeteneği olmayan yahut konuyla alakasız emsallerin potasında eritilmiştir. Bu eşitlikle özdeşleşen, içtihatların, sıklıkla başvurduğu bir tuzaktır ve bu zoraki aynılaştırma AYM nin bu olaydaki adil yargılama söylemini samimi olmaktan çıkarmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar da herkesi şaşırttı. Özellikle ihlal edilen hakkın özü konusunda önemli içtihatlarda bulunan, geniş bir yorum sahasında hak ve özgürlük alanı açan ve yaşayan hukuk prensibine göre kararlar veren bir mahkeme için verilen kararı muhafazakar ve haklara yönelik ölümcül bir darbe olarak okuyabilir miyiz? 

Burada davanın görülemezliği tetikleyen temsilci hataları ve meydana geldiği koşulların özenle değerlendirilmemesi ile ihlal arasındaki bağın koparılması, misyonuyla yollarını ayırdığına dair kuşkuları beslemektedir. AİHM, yerel şema içinde konuşlanmış bir denetleyici olmamakla birlikte, Sözleşme’nin korumaya aldığı haklara yönelen maniplasyon ve kusurlarla cepheden etkin olarak mücadele edeceğini defalarca açıklamıştır.

Roboski’ de Sözleşme defalarca, bir çok açıdan ağır bir saldırıya maruz kalmasına rağmen, özerk kavramlar doktrini gibi değerli ve etkili araçla, başvurunun kaderini belirleyen yorumlara müdahaleden, anlaşılmaz bir kararla imtina edilmesi, hukuk dışı yorumlara bekledikleri fırsatı bahşetmiştir. Spekülasyonun mayalanmasına ortam hazırlamak, Sözleşme’nin korumaya aldığı haklarla, almaşık bir Avrupa Kamu Düzeni inşa etmeyi taahhüt eden AİHM’nin işi olmamalıydı.

Dayanılan gerekçelerin zayıflığı, kararın toplumsal destek almasını önlemektedir.

Yine Anayasa Mahkemesi kararının bir diğer boyutu davanın avukatlık boyutu. Davada 31 avukatın ismi var ama sadece birine tebliğ yapılıyor. Dava avukatına yapılan tebligatla mahkemece avukattan belirtilen eksikliklerin 15 gün içinde tamamlanması isteniyor ancak verilen süre içerisinde eksiklikler tamamlanamıyor. Akabinde süre ile ilgili geç bildirilen bir mazeret var. Sonrasında ise sonuçları herkesçe malum. İhmallerden kaynaklı gelinen mahkeme sürecinden sonra bir takım tartışmalar olsa da bu konunun çok fazla tartışılmadığını ve bu konuda -avukatlar cephesinde- özeleştiri yapılmadığı kanaatindeyim. Roboski davası bağlamında bu avukatlık meselesine nereden ve nasıl dahil olmamız gerektiği hususunda görüşlerinizi merak ediyorum.

Avukatlara atfedilecek kusurları, üç temel başlık altında sınıflandırmak mümkündür. Bunlardan ilki; başvuruyu destekleyen materyallerin önceden belirlenen usullere göre ve zamanında sunulmamasıdır. Bu vekillerin yarattığı ilk krizdir. İkincisi, belirlenerek sınırlanan noksanlıkların, verilen ek süreden sonra tamamlanması, üçüncüsü süre aşımının sağlık sorunlarına dayandırılmasına rağmen, sağlık raporunun, vaktinde ve usulüne uygun olarak arz edilmemesidir.

Gecikmenin yarattığı risk, başvurucuya göre usulüne uygun, AYM’ ye göre hem usulsüz hem geç olarak sunulan sağlık raporuyla aşılmaya çalışılmaktadır. Mahkeme ile başvuru arasındaki tartışma ağırlıklı olarak burada yoğunlaşıp, derinleşmektedir.

Hukuki yardımın birden çok vekille verileceği açıklanmasına rağmen, davanın görülebilmesi için gerekli ihtiyaçların eksik karşılanması, dış ilişkilerin tek vekille sınırlandırılması, temsilin açıklanmaya muhtaç iç ilişki ve çelişkilerine delalet eder.

Buradan bakıldığında temsilin, sağlıklı bir dikey ilişki inşa edecek, başvurunun usuli eksikliklerden ötürü reddini önleyecek, yatay bir işbirliği ve dayanışma için, olağan bir çaba sarf ettiğini söylemek şimdilik mümkün görünmüyor.

‘HUKUK AYAĞINA GELEN BU FIRSATI KULLANMALIDIR’

Bu tartışmalar devam ederken dönemin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı katıldığı bir televizyon programında “Uludere konusunun, uçak konusunun tekrar inceleneceğini düşünüyorum” sözlerinin ardından dava avukatları, Haziran 2019’da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. “Yeni delil varlığı” sebebiyle Roboski dosyasının yeniden açılmasını talep etti. Soruşturma dosyası yetkisizlik kararı ile Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı’nda şu an. Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz? Yargılama sürecinin geleceği ile ilgili bir öngörünüz var mı?

Başvurunun kapsamını değiştiren her yenilik, sözde yargılanmışı yargılanır hale getirecek veya davanın yeniden görülmesi için yeterli olacaktır. Sistem yeniden yargılamayı mümkün kılan acil çıkışlarına sahiptir. Güçlü bir iradenin, bu çıkışlardan yararlanarak, mağdurların davalaşma isteğine olumlu yanıt vermesi önünde nesnel bir engel yoktur.

34 kişinin yaşamına yönelen ve içine mağdurları alan hak ihlali iddiası, yargılansa da fail ve olay üzerindeki kuşku, tüm ağırlığıyla orta yerdedir. Açıklama nesnel yansızlık açısından riskler taşısa da, cezasızlığın direncini kırmak bakımından anlamlıdır. Hukuk, cezasızlığın örselediği güveni tazelemek için, öyle veya böyle ayağına gelen bu fırsatı kullanmalıdır.

Ancak, toplumsal taleplerin itkisiyle, bazı soruşturma dosyaları telekten indirilse de; gerçeklik talebinin, cezasızlığı alt eden bir hükümle sonlandırıldığına dair doyurucu bir tecrübeden söz edilemez. Çeyrek asırdır benzer sebeplerle adalet arayan Kulp Davaları’nın birinde sanıkların beraat etmesi, diğerinde ise çekinik bırakılan umudun bireysel başvuruyla yeşertilmesi, cezasızlığın yarattığı ikilemin boyutlarına delalet eder. Sürprizlerle, med-cezirlerin cirit attığı yerde, kahin olmak imkansızdır.

Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönemlerle,  koşul ve durumlarla ilgili olarak, “Geçmişle yüzleşme / hesaplaşma” kavramı önemli. Bu anlamda geçmişle yüzleşme ya da hesaplaşma kavramlarından hangisinin tercih edilmesi gerektiğine dair tartışmalar güncelliğini koruyor. Siz ne dersiniz, geçmişle yüzleşme mi hesaplaşma mı?

Yüzleşmeyi kültürel veya onarıcı adaletin jargonu, hesaplaşmayı ise iktidar ilişkilerinden beslenen ceza adaletinin biçimlendirdiği bir kavram olarak değerlendiriyorum. Tercihim; demokratik ve çoğulcu, fail, sorumlu ve mağdurların katılımıyla sorunun kökten ve kesin çözümüne imkan verdiği, barışçı ve kapsayıcı olduğu için yüzleşmeden yanadır.

Burada uyuşmazlığı yaratanlar, ondan etkilenenlerle yüzleşerek, birlikte ve ortaklaşa bir çözüm üretirler. Yüzleşme ile vücuda gelen hakikat, bağlayıcılık ve saygınlık debisi yüksek bir hükümdür. Yüzleşme, öte yandan etik ilişkilerden adalet üreten bir metodolojiye de tekabül eder. Bu cezasızlıkla mücadelenin beklentileriyle uyumlu bir yaklaşım tarzıdır ve özellikle tekerrürü önlemek ve caydırıcılığı kurumsallaştırmak bakımından hayatidir.

Hesaplaşma; hakikati açığa çıkarmaktan ziyade, sorunu ceza ve desteği maddi giderimle derinleştirip, genişletmeye hizmet eder. Sinesinde mutasyona uğrama potansiyeli yüksek, düelloya yatkın ve pusu becerisi gelişmiş, adlileşmeye yazgılı ve toplumsal barışı tehdit eden ihtilaflar barındıran gayri demokratik bu yöntemden uzak durulmasını öneriyorum.

Kitabınızın sonunda, eleştiri ve empati arasında anlamlı, yapıcı ve yol açıcı bir bağ kurmuşsunuz, benzer asgari zemine ihtiyaç duyan çalışmalara teşvik olması açısından, bu söylemi biraz daha açar mısınız? Bu mesele üzerinden gelişecek diyalektiğin bellek ve yüzleşme açısından nasıl bir önemi var?

Eleştiri konumuz açısından aşkınlaşma ile mücadelenin geliştirdiği özellik ve aparat olarak anlaşılmalıdır. Çalışma karar mercilerinin vücuda gelen süreçlerdeki hatalarını belirleme ve kodlama teşhis ve tanınmasını temine özgülenen eleştirel bir başlangıç olarak konumlanmıştır. Empati, bir anlama çaba ve biçimidir ve eleştirinin start alması için nesnel bir misyon üstlenmektedir. İçeri ve dışarıda kapısını çaldığı her adli ve idari mekandan dışlanan Roboski Başvurusu’nun katlanan acılarından habersiz ve onu anlamakta güçlük çeken veya anlaşılmaz bulan bir araştırma ve inceleme hakikate katkı sunamaz.

Mağduriyetle duygudaşlık, cezasızlıkla etkin ve verimli mücadeleyi tahrik eden zorunlu ilk harekettir.

Dolayısıyla empatinin; hiç değilse şimdiden başlayarak, nesnel yargıyı zehirleyen ya da üçüncü göz olmaklığı engelleyen amil olarak lanse edilmesinden vazgeçilmelidir. Yargıç ile yargılanan özne ve nesne arasındaki ilişkisizlik çarpık ve hatalı nesnellik tanımlarının eseridir. Eskimiş nesnel yansızlık tanımı cinayetleri failsiz bırakma alışkanlığının zulasında sakladığı ve gerektiğinde başvurduğu gizilgücü yüksek bir araçtır. Yurttaşın yaşatılan dram ve trajediyle göz göze gelmeden, onlarla hemhal olmadan böyle bir çalışmanın erekleriyle buluştuğundan söz edilemez.

Eleştirmek, bellek yapımının istifade edeceği değerli taşıyıcı; eleştiri ise belleği oluşturan paha biçilmez bir materyaldir. Çalışmamız Roboski davasının koyak ve kuytularında dolaşarak, bilhassa kavram ve terimlerin özerk anlamlarından uzaklaşılarak davanın niçin, nasıl ve kim tarafında hangi araç ve yöntemler izlenerek dışlandığını eleştirel bir yaklaşımla anlamaya ve betimlemeye çalışmıştır.

Çalışma cezasızlığın monologla aşılma güçlüğünü aklından çıkarmamıştır ve her fırsatta meseleye ilgi duyanları, meselenin etrafında toplanma ve tartışmaya davet ederek, son sözü diyalektiğe bırakmaktadır. Diyalog ve diyalektikten neşet son söz; aynı zamanda yüzleşmenin üzerinde yürüyeceği, ihtiyacı ölçüsünde yararlanacağı asgari ve de nesnel bir zemine de tekabül eder
.

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun

0
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır Kantar Kavşağı Toplu Açılış törenine katıldı. Törende açılış kurdelesini Başbakan Erdoğan, Irak Kürt Bölgesel Yönetmi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ve sanatçı Şivan Perver ile kesti. (İbrahim Yakut - Anadolu Ajansı)

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Temmuz 2014 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin 2009 yılı ortalarında başlattığı çözüm süreci kapsamında çıkarılan Kanun, Resmi Gazete’nin 16 Temmuz 2014 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanun halen yürürlüktedir. 2018 yılında çıkarılan 700 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile  kanundaki “Bakanlar Kurulu” ibaresi yerine “Cumhurbaşkanı” ibaresi getirilmiştir.

Kanunun Kabulü Öncesinde ve Sonrasındaki Gelişmeler 

2013 yılında PKK, Türkiye sınırlarından çekileceğini duyurmuş ve 63 üyeli Akil İnsanlar Heyeti oluşturulmuştur.

Demokratik Açılım, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi, Barış Süreci ve Çözüm Süreci gibi tanımlamalar ile yürütülen müzakere döneminde kabul edilen kanuna karşı CHP ve MHP sert bir muhalefet yürütmüş, meclis komisyonlarında muhalefet şerhi koymuş, genel kurulda red oyu vermiştir.

İstanbul Barosu kanunu, “Terörün Cesaretlendirilip Ödüllendirilmesi Ve Toplumsal Ayrışmanın Derinleştirilmesi Kanun Tasarısı” olarak tanımlamıştır.

Ayrıca, barış sürecinin nasıl yürüteceğine ilişkin çalışmayı tamamlamak üzere meclis komisyonu oluşturulmuştur. Öte yandan, kamuoyunda büyük yankı uyandıran Dolmabahçe toplantısı 28 Şubat 2015’te  yapılmıştır.

Çözüm Süreci, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından fiilen sona ermiştir.

 

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun GENEL GEREKÇESİ

Türkiye 2002 yılından itibaren, tarihinin en kapsamlı demokratik değişim, dönüşüm ve normalleşme süreçlerini yaşamaktadır. Bu süreçlerde, toplumun tamamını kucaklayan, temel hak ve özgürlükler alanını genişleten, vatandaşların ülkeye aidiyetlerini ve Devlete güvenlerini pekiştiren “sessiz devrim” niteliğinde ileri adımlar atılmış, köklü reformlar gerçekleştirilmiştir. Milletimizin talep ve beklentileri doğrultusunda gerçekleştirilen bu reformlar, toplumun farklı kesimleri tarafından yaygınlıkla benimsenmiştir.

Atılan bu adımların oluşturduğu olumlu psikolojik ortam, Türkiye’nin geçmişi on yılları bulan ve toplumun barış ve kardeşliğine yönelik en önemli tehdidi oluşturan terör sorunuyla mücadelede bir paradigma değişikliğinin ve çözüm perspektifinin önünü açmıştır. Böylece terör sorunu ile vatandaşların meşru ve demokratik talepleri birbirinden ayrılmış, tüm toplum kesimlerinin sorunlarına karşı daha duyarlı bir yaklaşım benimsenmiştir.

Bu kapsamda, 2009 yılı Temmuz ayında terörü sona erdirmek ve toplumsal barış ve kardeşliği güçlendirmek amacıyla Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi başlatılmıştır. Bu süreçte, ülkemizde çeşitli toplum kesimlerinin sorunlarıyla yüzleşmeyi ve çözümler geliştirmeyi mümkün kılan özgür ve dinamik bir tartışma ortamı ortaya çıkmıştır.

2012 yılı sonlarında ise daha güçlü, demokratik, özgür, güvenli ve huzurlu bir Türkiye için bir Devlet politikası olarak çözüm süreci başlatılmıştır.

Çözüm sürecinin nihai hedefi; terörün tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ile milli birlik ve beraberliğin pekiştirilmesidir.

Çözüm süreci, şiddeti ve silahı aradan çıkarma, sözü, düşünceyi ve siyaseti devreye alma sürecidir.

Toplum, çözüm sürecine güçlü bir destek vermekte olup, kamuoyunda sürece ilişkin olumlu bir beklentinin hakim olduğu gözlemlenmektedir. Çözüm sürecinin topluma mal olmasında düşünür, yazar, akademisyen, sanatçı gibi toplumun farklı kesimlerinden ve saygın isimlerden oluşan Âkil İnsanlar Heyetinin samimi gayretlerinin de katkısı olmuştur. Artan kamuoyu desteği bu sürecin başarıya ulaşmasının en önemli garantisidir.

Öte yandan, 9/4/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplumsal barış yollarının araştırılması ve çözüm sürecinin değerlendirilmesi amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun sekiz ayı bulan çalışmaları sonucunda hazırlanan nihai rapor, sorunun çözümüne ışık tutacak önemli tespit ve öneriler içermektedir.

Ayrıca ülkemizin demokratikleşme tarihinde oldukça önemli bir yer teşkil eden ve “Dördüncü Demokratikleşme Paketi” olarak da bilinen 2/3/2014 tarihli ve 6529 sayılı Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile çözüm süreci bağlamında da önemli düzenlemeler hayata geçirilmiştir.

Sürecin ilk olumlu etkisi, akan kanın yaklaşık on dokuz aydır durması, dolayısıyla vatandaşlarımızın daha güvenli ve daha huzurlu bir ülkede yaşamaları olmuştur. Çözüm süreci sayesinde ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri on yıllardır özledikleri normalleşme görüntülerine kavuşmaya başlamıştır.

Bölgede ekonomi ve turizm canlanmaya başlamış; normalleşme ortamının olumlu yansımaları, yaşamın tüm alanlarında çok daha fazla hissedilir olmuştur.

Çözüm sürecinin başarıya ulaşması Türkiye’nin hızlı bir ekonomik gelişme ve kalkınma hamlesi içine girmesini sağlayacaktır. Ülkemiz bu temel sorununu çözdükten sonra bütün gücünü ve dinamizmini ekonomik gelişmeye aktarma fırsatı bulacaktır.

Çözüm süreci, çok boyutlu ve değişik aşamalar içeren dinamik bir süreçtir. Dolayısıyla sürecin farklı aşamalarında atılması gereken yeni adımlar söz konusu olabilecektir. Bu ise Devlet kurumlarının arasındaki etkin koordinasyonun yanı sıra halkın ve sivil toplumun sürece aktif katılımlarını sağlayacak düzenlemelerin oluşturulmasını gerektirmektedir.

Çözüm süreci, hâlihazırda ilgili kurumların mevzuatları çerçevesinde yürütülmektedir.

Gelinen noktada, sürecin ilerletilmesi ve Devlet politikası niteliğinin pekiştirilmesi açısından, münhasıran çözüm sürecine ilişkin yasal bir düzenleme yapılmasında fayda görülmektedir.

Terör eylemleri sürdüğü müddetçe, güvenlik güçlerinin ve adli makamların hukuk içinde kalarak bunlarla mücadele etmesi kanuni görevleridir. Diğer yandan, bir hukuk devletinde çözüm süreci çerçevesinde görevin ifası niteliği taşıyan faaliyetler nedeniyle kişilerin hukuki, cezai ve idari yönlerden sorumlu tutulma tehdidi altında kalmaları da kabul edilemez.

Dünyadaki benzer süreçler incelendiğinde sorunun niteliğinden ve ülkelerin kendi özgün şartlarından kaynaklanan farklı fiili ve yasal uygulamaların söz konusu olduğu dikkat çekmektedir.

Çözüm sürecinin milli niteliği ve bugüne kadarki ulusal ve uluslararası deneyimler dikkate alınarak hazırlanan Tasarı, ülkemizdeki çözüm sürecinin daha güçlü bir yasal dayanağa kavuşturulmasını amaçlamaktadır.

TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN

Kanun Numarası : 6551
Kabul Tarihi : 10/7/2014
Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih : 16/7/2014 Sayı : 29062
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 54

Amaç ve kapsam

MADDE 1

(1) Bu Kanunun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için yürütülen çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Uygulama, izleme ve koordinasyon

MADDE 2

(1) Hükümet, çözüm süreci kapsamında aşağıdaki hususlarda gerekli çalışmaları yürütür.

a) Terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine yönelik siyasi, hukuki, sosyoekonomik, psikolojik, kültür, insan hakları, güvenlik ve silahsızlandırma alanlarında ve bunlarla bağlantılı konularda atılabilecek adımları belirler.
b) Gerekli görülmesi hâlinde, yurt içindeki ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlarla temas, diyalog, görüşme ve benzeri çalışmalar yapılmasına karar verir ve bu çalışmaları gerçekleştirecek kişi, kurum veya kuruluşları görevlendirir.
c) Silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleri ile sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirleri alır.
ç) Bu Kanun kapsamında yapılan çalışmalar ile alınan tedbirlere ilişkin kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesini sağlar.
d) Alınan tedbirlere ilişkin uygulama sonuçlarını izler ve ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlar.
e) Gerekli mevzuat çalışmalarını yapar.

Yetki ve sekretarya
MADDE 3

(1) Cumhurbaşkanı, çözüm sürecine ilişkin gerekli kararları almaya yetkilidir.

(2) Çözüm süreci kapsamında yapılan çalışmaların koordinasyonu ve sekretarya hizmetleri Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yürütülür.

Kararlar ve yerine getirilmesi
MADDE 4

(1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.

(2) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.

Yürürlük
MADDE 5

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme
MADDE 6 

Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

MADDE GEREKÇELERİ

Madde-1

Madde ile, Kanunun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için başlatılan çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemek olarak belirlenmektedir.

Madde-2

Madde ile, Hükümetin çözüm süreci kapsamında alacağı tedbirler ile ilgili uygulama, izleme ve koordinasyon görevleri düzenlenmektedir.

Madde-3

Madde ile, çözüm sürecine ilişkin hususlarda Bakanlar Kuruluna gerekli kararları alma yetkisi verilmektedir. Bu kapsamda kamu kurum ve kuruluşları Bakanlar Kurulunca alınan kararların yanı sıra ilgili mevzuatlarından kaynaklanan görev ve yetkileri yürütmeye de devam edeceklerdir.

Madde ile ayrıca, çözüm süreci kapsamında yapılan çalışmalara ilişkin koordinasyonun ve sekretarya hizmetlerinin Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yürütüleceği hüküm altına alınmaktadır.

Madde 4- Madde ile, Kanun kapsamında verilen görevlerin, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirileceği düzenlenmiştir. Öte yandan, bu süreçte görev alanların ve çalışmalara katılanların, gerçekleştirdikleri faaliyetler nedeniyle gelecekte herhangi bir yaptırım tehdidi ile karşılaşmamaları amacıyla, bu görevleri yerine getiren kişilerin hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağı yönünde düzenleme yapılmaktadır.

Madde 5- Yürürlük maddesidir.

Madde 6- Yürütme maddesidir

Soraya’yı Taşlamak – The Stoning of Soraya M.

0
Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.), Türk sinemasındaki “Vurun Kahpeye” filmine benzetilmektedir.

Soraya’yı Taşlamak(The Stoning of Soraya M.), 2008 Amerikan yapımı farsça bir filmdir. Eser, İran asıllı Fransız gazeteci Freidoune Sahebjam’ın 1990 tarihli La Femme Lapidee isimli romanından uyarlanmıştır.

İranlı oyuncuların oynadığı filmin yönetmenliğini Cyrus Nowrasteh üstlenmiştir. İdam türlerinden olan ve ağır işkencelerle uygulanan recm cezasını irdelemektedir.

Soraya’yı Taşlamak(The Stoning of Soraya M.) – Künye
Yönetmen Cyrus Nowrasteh
Senaryo Cyrus Nowrasteh , Betsy Giffen Nowrasteh , Freidoune Sahebjam
Yapımcı John Shepherd , Todd Burns , Diane Hendricks , Stephen A. Marinaccio II ,Thomas J. Papa , Tracy K. Price , David Segel
Müzik John Debney
Görüntü Yönetmeni Joel Ransom
Vizyona Giriş Tarihi 14 Mayıs 2010
Süre 116 dk
Tür Dram, Polisiye
Özellikler Renkli
Ülke ABD
Etiketler İran, RecmDaha Fazlası
Internet Sitesi http://www.sorayayitaslamak.co
m

Soraya'yı Taşlamak

“Olmayın riyakârlık edenlerden. Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken, Öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.” Hafız-ı Şirazi

Gerçek bir hikayeye dayanan filmde, kocası tarafından iftiraya uğradığı için haksız bir şekilde recm edilme cezasına çarptırılan bir kadının hikayesi anlatılmaktadır. Filmin İran karşıtı bir propaganda olduğu yönünde eleştiriler yapılmış, bunun aksini düşünenler hikayenin gerçekliğini ileri sürmüşlerdir.

Film, karakterlerin aşırı uçlarda tasvir edilmesi yönünden eleştirilmiştir. Yönetmenin, recm cezasının çağ dışı, insan haklarına aykırı ve vahşi bir ceza oluşuna vurgu yapmak istemesi, şeriat yönetimi altındaki ülkelerde kadınların hakkını savunurken ekstrem örnekleri kullanmayı kaçınılmaz kılmıştır. Filmin özellikle insanı sarsan ve derinden yaralayan recm sahnesi insanlık dışı bu uygulamayı gerçeği gibi anlatabilme becerisini gösteriyor.


Soraya’yı Taşlamak filmi gözyaşları ile boğazınızda bir düğüm arasında bir etki bırakıyor. Ancak çok daha üzücü olan ve üzerinde düşünmemiz gereken, böylesi bir vahşetin reva görüldüğü dünyada “recm” cezasına çarptırılan kadınların gerçekten var oluşu. Şeriat uygulamasından bağımsız olarak yalnızca toplumsal baskı ve kitlesel tepki düzeyinde ele alındığında ise, Türk sinemasındaki “Vurun Kahpeye” filmine benzetilmektedir.

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

0

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu Nutuk’un 11. Bölümünde tüm safahatı ile anlatmaktadır.

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

Cumhuriyetin Kurulacağını Nerede, Kimlere Söyledim

Yemek yenirken; “Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!” dedim.

Efendiler, Yarın Cumhuriyet’i İlan Edeceğiz!

Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim.

Düzenlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.

Baylar, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşüp tartışmaya gerek ve gereksinme görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara da bulunmayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, düşünce ve olurları alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.

Cumhuriyetin Kuruluşuna İlişkin Yasa Tasarısını İsmet Paşa İle Hazırladık

O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın devlet biçimini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna: “Türkiye Devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir.” cümlesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şöyle değiştirdim: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir. Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanlar kurulu aracılığı ile yönetir.”

Bundan başka, Anayasanın temel maddelerinden olan 8’inci ve 9’uncu maddeleri de, değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

“Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine değin sürer. Eski başkan yeniden seçilebilir.”

“Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı, Devletin Başkanıdır. Bu kimliği ile gerekli gördükçe Meclise ve Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.”

“Madde – Cumhurbaşkanı, başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine Meclis üyeleri arasından seçtikten sonra hepsini Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse, onaylama Meclisin toplantısına bırakılır.”

Bu maddelere komisyonda ve Mecliste, din ve dille ilgili, bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

29 Ekim 1923 Günü Halk Partisi Grubunda Yapılan Görüşmeler

Saygıdeğer baylar, şimdi, isterseniz yüce kurulunuza 29 Ekim 1923 pazartesi günü Ankara’da geçen olayı, kısaca anlatmaya çalışacağım.

Pazartesi günü öğleden önce saat onda, Halk Partisi Grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan: “Yönetim Kurulu, Genel Kurula sunulmak üzere, hazırlık niteliğinde, bir bakanlar kurulu listesi düzenledi. Yönetim Kurulu kesin bir şey saptamış değildir. Karar sayın kurulunuzundur. Kabul ederseniz okunsun.” diyerek Genel Kurula, Fuat Paşa’nın Başkan olarak gösterildiği bir aday listesi sunar. Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celal Bey (İzmir) söz alarak, Bakanlar Kurulunun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmemesini önermiş. Özellikle: “Bu listede adları görülen kişiler, çekilenlerden daha güçlü değildir. Bizden gönenç ve yenilik isteyen ulus vardır. Herhalde, yeniler eskilerden güçlü olmalıdır. Seçimde ivedi göstermeyelim. Özellikle Bakanlar Kurulu Başkanı için, düşünelim.” demiş.

Saip Bey (Kozan) – Meclis Başkanlığına Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığına İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) – Yeni kurul, eski kurulun boşluğunu doldurabilecek mi? Bu konudaki düşüncelerini Başkan Paşa Hazretleri, uygun görülürse, bildirsinler aydınlanalım düşüncesini ileri sürmüş! (Ben, o sırada Mecliste bulunmuyordum).

Zülfü Bey (Diyarbakır) – Yetki, Parti Meclisinindir. Bu hak, Grup Yönetim Kurulunun değildir. Parti Meclisi toplansın! dileğinde bulunmuş.

Mehmet Efendi (Bolu) – Seçilecek Bakanlar Kurulu ancak bir ay çalışabilir. Seçimlerin böyle sık sık yenilenmesi ülkeyi ve ulusu kötü ve güç bir duruma sürükler. Bakanlar Kurulu, çekilme nedenini açıkça anlatmazsa herhangi bir Bakanlar Kurulu seçimine katılmam. Nedeni anlayalım, sonra seçelim.

Faik Bey (Tekirdağ) – Listede gösterilen kişiler öncekilerden güçlü değildir. Parti Meclisi toplanıp bu sorunu çözümlesin.

Vâsıf Bey (Manisa) – (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden söz ettikten sonra) Ülkeyi, ulusu ne için bırakıyor? Önderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni söylemek istemiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor? demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) – Ülkenin dayandığı kişilerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz. Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı güçlü bir Bakanlar Kuruluna kesin gereksememiz vardır.

Başkan Fethi Bey – Yönetim Kurulunun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulunundur; diye bir açıklama yapmayı gerekli görmüş.

Doktor Fikret Bey (Bilecik) – Vâsıf ve Necati Beylerin görüşlerine katılıyorum. Ülke, sütliman değildir. İşleri gelişigüzel yapılacak bir seçime bırakmak olmaz. Yeterli kişileri içine alan bir kurul seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) – Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildim).

İlyas Sami Bey (Muş) – Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini söylesinler. Bunalımın ortaya çıktığı gün giderilmesi daha yararlıdır. Duraksama, bunalımın artmasına yol açar. Bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre verelim, arkadaşlarını bulsun. Güçlü bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) – Kimi arkadaşlar telaşa kapılıyorlar. Bu, her ülkede olagelen bir şeydir. Hepimizin amacı yurdun mutluluğudur. Bir makine kurup tıkır tıkır işletmiyoruz. Bu da doğru. Güçlü bir hükümet nasıl bulmalı, derdi nasıl anlamalı? Anayasamızı göz önünde tutalım. Hükümetin görevini belli edelim. Meclis görüşlerini söylesin. Ondan sonra Başkan Paşamız da görüşlerini bildirsinler. Bir sonuç çıkaralım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Kişilerden söz etmeyelim. Yüksek amaçlarda birliğiz. Başkan Paşa Hazretleri görüşlerini bildirsinler.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) – Ne olursa olsun bir seçim karşısındayız. Eski Bakanlar Kurulunun, yeniden seçilse bile kabul etmemeye karar verdiklerini işitiyoruz. Bu kararı Yüksek Meclis bozmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) – Üç ana noktadan söz edeceğim. Birincisi biçim, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevi birliğimizde beliren çatlaklıklar. Biçimlerde eksiklik olursa iyi sonuç vermez. Elde bulunan listedeki değerli arkadaşlar, hangi zamanda, hangi koşullar altında çalışacaklardır? Belli değil. Güçlü bir kimsenin kendi arkadaşlarını bularak güçlü bir hükümet kurması gerekir.

Recep Bey, özellikle bu son düşünce üzerinde uzun bir konuşmada bulunmuş.

Talât Bey (Artvin) – Recep ve Abdurrahman Şeref Beyler pek güzel açıkladılar. Bakanlar Kurulu Başkanının görevi nedir? Görev ve sorumluluk yasasını bugüne değin çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatsınlar; demiş.

Ben Genel Başkan Olarak Sorunun Çözülmesiyle Görevlendirildim

Başkan, bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş, görüşme yeter görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bu önergelerden Kemalettin Sami Paşa’nın önergesi kabul olunmuş. Bu önergeye göre ben, Genel Başkan olarak sorunu çözmek için Genel Kurulca görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da, konutumda bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine toplantıya çağrıldım. Toplantı salonuna girer girmez doğru kürsüye çıktım, kısaca şu görüşü ve öneriyi ileri sürdüm:

“Baylar,” dedim, “Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılığına düşüldüğü anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar izin verin. Bulacağım çözüm yolunu bilginize sunarım.”

Başkan Fethi Bey, öneriyi oya koydu, kabul olundu. Baylar, bu bir saat içinde gereken kişileri Meclisteki odama çağırarak onlara 28 /29 Ekim gecesi hazırladığım yasa önerisi taslağını gösterdim ve kendileriyle görüştüm.

28 – 29 Ekim Gecesi Hazırladığım Yasa Tasarısını Önerdim

Öğleden sonra saat bir buçukta Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bende idi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

“Sayın arkadaşlar, çözülmesinde güçlüğe uğradığınız sorunun neden ve etmeni; bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve sakatlık, uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasamız gereğince bir bakanlar kurulu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve bakanlar kurulunu seçmek zorunda bulunuyor. Hepinizin birden bakanlar kurulu seçmek zorunda bulunmanızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce kurulunuz, bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve dayanışık bir hükümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için erek olan Anayasamızın kimi yerlerini açıklamak gereklidir. Öneri şudur.” dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere yazmanlardan birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Önerimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı:

Sabit Bey (Erzincan) – Kabine yöntemini benimsiyorum. Ancak, Anayasanın değiştirilmesi önerisi ile bugünkü bunalım giderilemez. Biz şimdi bir bakanlar kurulu başkanı seçelim. Anayasanın değiştirilmesini sonra düşünürüz; dedi.

Hâzım Bey (Niğde) – Anayasayı biz yapabilir miyiz? Sanırım yapamayız. Yetkimiz varsa bu, partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra oturumda kimse söz söyleyemiyor. Ulusun varlığı ile ilgili yasalara burada kesin bir biçim verilmesine karşıyım. Bu gibi yasalar açık oturumda ve serbestçe görüşülmeli. Her şeyden önce hükümet bunalımını giderelim, düşüncelerini ileri sürdü.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda yanıt verdi: -Her ülke ilk kez Anayasa yaparken bu iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi işlerde ayrıca kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir. Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Duraksamayalım. Şimdi biz, hükümet bunalımının giderilmesini Başkan Paşa Hazretlerine bıraktık. O da bize, bu öneriyi getirdi. Bu öneride gösterilen yöntemi, bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi bunu saptamak gereklidir. Önerilen biçim eskiden beri vardır. Bunu açıklayıp daha belirli olarak saptayacağız.

Vehbi Bey (Balıkesir) – Bizim, şimdiye değin; görüşüldüğünü duyduğumuz Anayasadan bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük. Bu yeter mi? Onun için, biz önce bunu, bir bütün olarak görüşmek üzere sonraya bırakıp bunalımı giderelim.

Halil Bey – Anayasayı değiştirmeye ve yeniden yapmaya yetkimiz vardır. Ama, bu değişiklikler gerçekten yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluğunu sağlar mı? Bunu söylemek gerekir. Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelsinler, açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bunun, hemen çözülmesinden yana değilim.

Üyelerden biri – Anayasa öyle gelişigüzel değiştirilemez.

Hamdullah Suphi Bey (İstanbul) – Dört yıl önce, ayrı ayrı seçimlerin kötülüğünü söylemiştim. Bugün de yine o durum ortaya çıktı. Gazi Paşa’nın önerisine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir yasanın daha açık bir biçimde anlatılmasıdır. Durum bu olduğuna göre, buna karşı söz söyleyecekler gelsin, düşüncelerini söylesinler. Ama uzun uzadıya beklemeye zamanımız elverişli değildir.

Ragıp Bey (Kütahya) – Yasaların en iyisi olaylardan ve gereksemeden doğanıdır. Gerekseme ise meydandadır. Anayasa tamamlanmalıdır. Açıklanmalıdır. Önerinin hemen görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey – Önerilen biçim yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Anayasanın açıklanıp saptanmasıdır. Yasaları gerekseme yapar, kuramlar yapmaz. Zaman ve olaylar her şeye egemendir. Gelişim kuralı, değişmez, kesin bir kuraldır. Önerilen tasarıda bir yenilik yoktur. [Anayasayı] daha belirli ve açık olarak anlatırsak ulusumuzun ve ülkemizin yararına elbette daha uygun iş görmüş oluruz.

Ne Olursa Olsun Hükümetimizin Biçimi Cumhuriyet Olacaktır

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu yanıtı verdi: -Önce hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nin düşüncesi şu idi: – Biz Gazi Paşa Hazretlerini yargıcı yaptık. “Bizim, Anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok.” demek, yasaya aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Anayasayı değiştirme yetkisi apaçıktır. Ne olursa olsun, hükümetimizin biçimi kesinlikle cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra, İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

“Parti Başkanının önerisini kabule kesin gerekseme vardır. Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir deneyimden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar: ‘Devletinizin başkanı yoktu. Şimdiki durumunuzda başkanınız, Meclis başkanıdır. Demek ki, siz ayrı bir başkan bekliyorsunuz.’ dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve alınyazısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasaya uygun olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretlerinin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapmak zorunludur.”

İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdürrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu sözleri de söyledi:

“Hükümet biçimlerini saymak gereksizdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur.” dedikten sonra, “Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş,varsın gelmesin!”

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul etmenin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüşlerini açıkladı. Sonra: “Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını öneririm.” dedi.

Önerim Parti Grubunda ve Hemen Mecliste Görüşülerek “Yaşasın Cumhuriyet” Sesleri Arasında Kabul Olundu

Abdullah Azmi Efendi’nin: “Bu iş önemlidir. Bu konu daha görüşülsün!” diye yükselen çıkışına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

Baylar, Parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı. Saat öğleden sonra altı idi. Tasarı Anayasa Komisyonunca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken, Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, başkanlık katında bulunan Başkan Vekili İsmet Bey smet (Eker)), Meclise şu bilgiyi verdi: “Anayasa Komisyonu, Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve hemen görüşülmesini öneriyor.” “Kabul!” sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, (ivedilikle) görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet!” diye alkışlanan söylevleriyle kabul edildi.

Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Oybirliğiyle Beni Seçti

Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclisin oyuna baş vuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık katında bulunan İsmet Bey, Meclise şöylece bildirdi:

“Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.”

Baylar, seçimden hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmayı Tutanak Dergisi‘nde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o konuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapında olağanüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıklığına değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel komisyonca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bugüne değin doğrudan doğruya Meclisin Başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız görevi, cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bu âciz arkadaşınıza veriyorsunuz. Bundan dolayı şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güveni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Meclise gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkür ederim.

Baylar, yüzyıllardan beri Doğuda kıyın ve haksızlık görmüş olan ulusumuz, Türk ulusu, soydan gelme niteliklerinden yoksun sayılıyordu.

Son yıllarda ulusumuzun eylemli olarak gösterdiği yetenek, eğilim ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne denli aymaz ve ne denli irdelemeden uzak, görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyadaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle tanıtlayacaktır.

Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu meydana getiren Türk Ulusunun son dört yıl içinde kazandığı utku, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere belirtilerini gösterecektir. Ben (âcizleri) eriştiğim bu güven ve inana yaraşır olmak için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorundayım. O gerekseme, yüce Meclisin bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı’nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz gġrevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

Her zaman sayın arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak, onların yardımı olmadan iş göreceğimi bir an bile düşünmeyerek çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır.

Baylar, Meclisçe Cumhuriyeti kabul kararı 29/30Ekim 1923 gecesi saat 8 .30’da verildi, On beş dakika sonra, yani 8.45’te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

İlk hükümeti İsmet Paşa’nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığına Fethi Bey’in seçildiğini bilirsiniz.

Cumhuriyetin Kuruluşu Üzerine Ulusun Duyduğu Genel ve İçten Sevince Katılmaktan Çekinenler

Baylar, cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak gösterilerle sevinç açığa vuruldu. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ile İstanbul’da toplanan bir takım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kuruluşunda ön ayak olanları yermeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin, cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anımsamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, “Yaşasın Cumhuriyet” başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, “sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum” bulunduğunu yayıyordu. Bu yazıların yazarı şu düşünceleri ileri sürüyordu: “. . . Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.”

Bizim yaptığımız iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet, yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu” değilmiş…

Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: “Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.”

“Ben cumhuriyetçiyim.” diyenlerin, cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçimi ülküsünün cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: “Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.” demelerindeki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: “Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanına mı veriliyor?” sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiliyordu?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?” sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavruyu, onu beslediğini söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfasında “Türkiye Cumhuriyetinin İlanı” başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: “… bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzerine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saçak altı mı olacak?..” gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözler yaymanın zamanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazeteci de, “Baylar, ivedi gösteriyorsunuz!” diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle jurnal veriyordu: “..bunalım, yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderileceği yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek kanıtlı, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara’da en önemli ve en yetkili makamlarda bulunan kimi kişiler de bunun olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.”

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, “karar almakta ivedilik” görmeleri olağandı. Ama, ” Ülke kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu” sanmaları yanlış idi.

Gazetesini: “Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar!” ve: “Sular zorlayınca dolaplar döndüler (Birbirine girdiler dolâblarla âblar/Âblar galip gelince döndüler dolâblar dizelerini anımsatıyor); ama… ne yönde?” gibi çirkin, bayağı sözlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylayışını sürdürüyordu: “Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?”

Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: “Biricik dilek… ülkeye ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine güveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise ‘cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar!’ deriz.”

Bizi alay edercesine kutlayan bu son cümle ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolayısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: “Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kendisiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.” diyor ve bu görüşünü benim söylevlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’nın bağımsızlığını sağlayan Washington’un nasıl çiftliğine çekildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Washington’a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın böyle değiştirilmesinde, benim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerindeki içtenliğe inanabilmek için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış böyle olmamıştır.

Rauf Bey’in Cumhuriyetin İlanı Üzerine Gazetecilerle Konuşması

Baylar, Rauf Bey de, bu ilişki ile, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı. Rauf Bey’in cumhuriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatangazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin iyeleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in baş başa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını bu kez, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek makamlarda bulunmuş bir kişi ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Baylar, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunu hangi yolla öğrenmişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnızca iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey’in “seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güven için teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen emaneti her zaman ve her yerde korumak ve iyi yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini” söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak, yerinde, zamanında ve içtenlikle olmak koşulu ile! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamu oyunun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, “Seçmenlerin verdikleri milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde koruyacağı ve iyi yapacağı” yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa baylar, 29/30 Ekim gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilanı gecesi, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa’yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesinde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, yemekte iken, Ankara’dan bir resmi bildiri aldı ve onu uygulamadan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şu idi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile ilan ediniz!”

İstanbul Halkının Temsilcileri Cumhuriyetin İlanını Nasıl Karşılamışlardı

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu bildiriyi büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve birbirlerini kutladılar. Bu duruma göre, İstanbul’un saygıdeğer halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygısızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: “Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzerinde incelemek doğru değildir.” diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in görüşü: “. . .ulusumuzun gönenç ve bağımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı” yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey’e sorulduğu yazılan: “Hangi hükümet biçimi en uygundur?” sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığınız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, ulusun gönenç ve bağımsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun hükümet biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: “En uygun hükümet biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.” deyiver de yanıltmacadan kurtulalım. Çünkü, söz konusu edilen hükümet biçimi Millet Meclisinde yasalaşan ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu anıştırmak ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğ gördüğünüz hükümet biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: “Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.” diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, hükümdarlar hak ve yetkilerini Tanrı’dan alırlar ve bu yasallığa dayanarak buyruklarını yürütürlermiş. Bu biçim yönetimin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak hükümdarların yetkilerini daraltıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı savaşımlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis baskısından kurtulmak için Beşinci Sultan Mehmet’e Meclisi dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığa ve tek kişi egemenliğine yandaş olmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: “Ulus, alınyazısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.” dedikten sonra: “Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve bu yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu” kanısında bulunduğunu söylüyor… Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

“Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığını, mutluluklarını sağlamaya çalışıldığını ve yurt bağımsızlığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üst tabakada biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.”

Baylar, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: “Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.” Gerçekten, Rauf Bey’in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.”

Cumhuriyetin İlanıyla Boşa Çıkan Umutlar

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın yapıldığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada açıklanmamış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, bireysel saltanat kaldırıldıktan sonra, halifelik makamında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, devlet başkanlığını halifenin üzerinde gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: ” Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun yakınlık ve gönül almalarını Tanrı vergisi sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üst tabakada biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak… çok büyük bir yanılgı olur” demekle, cumhuriyet yönetimine ne denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısını pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemeler”i hatırlatıyor. Baylar, bu hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak zor değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı makamına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu makama başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak; başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyet yönetim biçiminin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyet yönetiminin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “… Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir olupbittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyet biçimini bir günde yasalaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Bağımsızlık Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip eylemli sonucu ile tanıtlanan, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişi, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o, ben idim. Onun ben olduğumu; herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir noktayı hatırlatabilirim. Halkta uyanıklık duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; yine halkta, bu duyguların belirtilerini görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurdu işgal etmesine yol açabilecek Mondros Ateşkes Anlaşmasının asker güdümü ile ilgili maddesini olupbitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını duydu mu? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgili olduğunu savlayacak kertede ileri varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar katı olan Yüce Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve zihinleri doyuracaktır; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözlerde mantık yoktur. Önce, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, pek yasal ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman elbette onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Cumhuriyetin elbette yandaşları da, karşıcılları da vardır. Yandaşlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşıcıllara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini tanıtlamak isteseler de, onları, isteyerek yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Elbette yandaşlar, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülkü devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır. Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

Cumhuriyetin İlanı Üzerine Halifeye Yaptırılmak İstenen Rol ve Halife İçin Yapılan Yayın

Baylar, o günlerde İstanbul’da bulunan ordu müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol yaptırmak istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dendi ki: “Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözülecek kadar önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.”

“Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.” denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir yer olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, karşı çıkmadıkça Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, “Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da elbette bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını doğal sayar.” cümleleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, sanki bize gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazılardan sonra 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup yayımlandı. Lütfi Fikri Bey’in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü duyduğunu ve mutsuzluğunu tanıtlamak için bir vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş….

Lütfi Fikri Bey: “Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.” diyor; çünkü: “Dünya için yıkım olur”muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: “Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu manevi hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!”

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta, İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, tutulması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: “Türklük için kendi kendini öldürmektir.” diye nitelemeleri ve “Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.” sözleriyle cumhuriyetin amacını açıklayıp ilan etmeleri elbette, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi.11 Kasım 1923 günlü Tanin‘in “Şimdi de Halifelik Sorunu” adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun, halifelik makamını tutabilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Bu yazıda, padişah oğullarının mektuplarını yayımlayarak, padişah soyundan olan kişileri halka sevdirmeye çalışan Tanin‘de ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: “Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız,” deniliyor; sonra da: “Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları kağıda geçirmek durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor.” sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, olupbitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: “Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.”

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin‘in başladığımız başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye’de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!).

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğulları bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç anlamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Ortaya çıkan düzen, sonuçsuz kalsın imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilanı günü ona hiç acımadan saldıranların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta da duraksamayacaklardır.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, hiç uzaklaşmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet biçiminde, cumhuriyet ilan olunsa bile, yaşatılamaz.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları ve sağ oluşu. Enver Paşa, ülke dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve “Halife Damadı” sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek elbette boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu gazete yayınları ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir:”Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmesidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye’de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere’de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan’ın da imparatorudur.”

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey’in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey’i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara’ya geldi. Vatagazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış. Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey’in Ankara’da, Mecliste güdeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey’in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey’in çalışmalarının, ülkenin iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey’in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik öğesi olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi sahibinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz programına uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa gütmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzenbağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildi.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

Cumhuriyetin İlanıyla Boşa Çıkan Umutlar

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın yapıldığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada açıklanmamış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, bireysel saltanat kaldırıldıktan sonra, halifelik makamında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, devlet başkanlığını halifenin üzerinde gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: ” Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun yakınlık ve gönül almalarını Tanrı vergisi sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üst tabakada biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak… çok büyük bir yanılgı olur” demekle, cumhuriyet yönetimine ne denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısını pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemeler”i hatırlatıyor. Baylar, bu hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak zor değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı makamına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu makama başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak; başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyet yönetim biçiminin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyet yönetiminin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “… Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir olupbittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyet biçimini bir günde yasalaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Bağımsızlık Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip eylemli sonucu ile tanıtlanan, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişi, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o, ben idim. Onun ben olduğumu; herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir noktayı hatırlatabilirim. Halkta uyanıklık duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; yine halkta, bu duyguların belirtilerini görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurdu işgal etmesine yol açabilecek Mondros Ateşkes Anlaşmasının asker güdümü ile ilgili maddesini olupbitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını duydu mu? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgili olduğunu savlayacak kertede ileri varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar katı olan Yüce Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve zihinleri doyuracaktır; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözlerde mantık yoktur. Önce, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, pek yasal ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman elbette onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Cumhuriyetin elbette yandaşları da, karşıcılları da vardır. Yandaşlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşıcıllara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini tanıtlamak isteseler de, onları, isteyerek yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Elbette yandaşlar, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülkü devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır. Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

Rauf Bey’in Ankara’ya Gelerek Birtakım Propagandalarla, Parti Üyelerini Bize Karşı Kışkırtmaya Koyulması

Rauf Bey Ankara’ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça değinmelere başladı. Ama, bütün değinme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: “Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan neden ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır.” gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: “Meclis ve Hükümet, bu tezcanlılığın akla yatkın ve yasal bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.”

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey’in, geceli gündüzlü yaptığı değinme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın yasal bir neden olup olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve yasal bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve yasal bir nedene dayanmayan cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

Rauf Bey’in Oynatmak İstediği Oyunu Anlayanların Kendisini Bir Parti Toplantısında Sınava Çekmeleri

Baylar, Rauf Bey’in ne yapmak istediğini ve amacının ne olduğunu anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Elbette, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey’in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey’i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girişecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak bazı irdelemeler yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan karşıcıl yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beylerle kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, ülke içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, bu işte Rauf Bey’den önce davranılmıştır.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede; “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği” ileri sürülerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benimle karşılıklı konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşıcıl olarak İsmet Paşa ile karşılaşmak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: “Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir.” diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: “Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.” dedi.

“Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan yadsıyamayız.” sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki cümle üzerinde biraz duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyettir; ilan şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey’in “sağlam ilke” dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun ülkede ilanıdır.

Cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in telaşı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demeç veriyor.

Padişahlıktan Cumhuriyete Geçiş ve Bu Dönemde İki Görüşün Sürekli Çarpışması

Baylar, padişahlıktan (Saltanat devrinden) cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizin uygulanma olanağını saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idik. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her gün cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük makam olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik makamları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini eylemli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, eylemli olarak İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sanını taşıyordu. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşma evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimini haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan karşıcıllarımız, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: “Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?” Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yöneltilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları (saltanatçıları) susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, vicdanını inandıran, yadsınamaz ve karşı çıkı1maz bulduğunu söyleyerek bütün görüşünü ve savını benim o sözlerimle dayandırıyor. (Rauf Bey), “bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra” Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu sakat biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. “Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda” olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey’in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını saltanattan uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri saltanat katına oturmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.

Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğini söylerken: “İstiyor ama, uygulanamaz da…” yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

İsmet Paşa’nın Mecliste Rauf Bey’e Verdiği Yanıtlar

Baylar, Rauf Bey’le karşılaşan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: “Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Gözlemleyen bütün bir dünya vardır.” dedikten biraz sonra: “Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateş gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa… Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.” sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını irdelerken; “Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız.” dedi. Ondan, sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’e seslenerek: “Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir iş adamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işe başlayan adam, her zaman sonucunun iyi olacağını güven altına alır, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, kuşkuya düşmez. Yanlıştır. Yanıldınız Rauf Beyefendi!” dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’in: “Üst tabakada biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur.” yolundaki sözlerine karşılık verirken; “Büyük yanılgı bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması gereken manevi güçleri ve devrim güçlerini şu konu üzerinde ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur.” dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: “… Devlet başkanlığı sorununu çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?”

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: “Arkadaşlar,” dedi, “doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olmaz; ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumhuriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.”

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilânındaki davranışımızı eski Genel Merkez (İttihat ve Terakki Partisi Genel Merkezi) işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa bu noktaya yanıt verirken dedi ki: “Genel Merkez yaşamını, bu ülkede yaşatmış ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, zavallılıktır (bedbahtlık).”

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözleri şu yolda yanıt verdi: “Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki, baylar, Tanin kullanmış, Tevhid i Efkâr kullanmış; ben bilmiyorum.”

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: “Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunudur.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız… Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı yıkımına attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karışmayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!”

İsmet Paşa, “bravo!” sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: “Herhangi bir halife, geleneğe düşünceleriyle ya da biçime ve yönteme uyarak, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye’nin yazgısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, gönül alıyormuş gibi bir anlayış ile düşünürse bunları, ülkenin varlığı ve yaşayışı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu vatan hainliği sayacağız”

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: “Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt olarak gördüğümüz sözlerini geri alarak bu parti içinde yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, siyasal konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Mecliste bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.”

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurulun acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Konuşmacıların karşısında kimse kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve başkalarının kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey’in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Elbette hayır!..

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı davranış ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duygusuna ve ahlâkına sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca yapıyor ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlik ilgisini hemen anlamak, kamu için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu nedenlerin üstünde en önemli iç etmen “sorumsuz, olupbitti, cumhuriyetten sonra, biçim” gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemişti.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak fırsatı verilmiş oldu.

İstanbul’da kimi gazetelerin ülkenin ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki Meclis, İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Açıklaması- 2021

 Teşkilatı Esasiye Kanunu 

1

Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) Türkiye Cumhuriyetinin ilk anayasasıdır. 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Anayasa 23 maddeden oluşmaktadır.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 85 sayılı Kanun ile düzenlenmiştir. 1908’de tarihli Kânûn-ı Esâsî’ ile çelişki yaşanması durumunda Teşkilat-ı Esasiye Kanunu  hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür. Anayasa, Meclis Hükümeti sistemini kabul etmiştir.

 Teşkilatı Esasiye Kanunu

Mevaddı Esasiye

MADDE 1 – Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatanı bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

MADDE 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

MADDE 3 – Türkiye Devleti, Büyük Milleti Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” unvanını taşır.

MADDE 4.- Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir.

MADDE 5 – Büyük Millet Meclisinin intihabı iki senede, bir kere icra olunur. İntihap olunan azanın azalık müddeti iki seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir. Sabık heyet lâyik heyetin içtimaına kadar vazifeye devam eder. Yeni intihabat icrasına imkân görülmediği takdirde içtima devresinin yalnız bir sene temdidi caizdir. Büyük Millet Meclisi azasının herbiri kendini intihap eden vilâyetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir.

MADDE 6 – Büyük Millet Meclisinin heyeti umumiyesi teşrinisani iptidasında davetsiz içtima eder.

MADDE 7 – Ahkâmı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz’ı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamanaevfak ahkamı fıkhiye ve hukukiye ile adap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tayin edilir.

MADDE 8 – Büyük Millet Meclisi, hükümetin inkısam eylediği devairi kanunu mahsus mucibince intihap kerdesi olan vekiller vasitası ile idare eder. Meclis, icrai hususat için vekillere veçhe tayin ve ledelhace bunları tebdil eyler.

MADDE 9 – Büyük Millet Meclisi heyeti umumiyesi tarafından intihap olunan reis bir intihap devresi zarfında Büyük Millet Meclisi reisidir. Bu sıfatla Meclis namına imza vaz’ına ve Heyeti Vekile mukarreratını tasdika selâhiyettardır. İcra Vekilleri Heyet içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak Büyük Millet Meclisi reisi Vekiller Heyetinin de reisi tabiisidir.

 İdare 

MADDE 10 – Türkiye, coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet noktai nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder.

Vilâyet 

MADDE 11 – Vilâyet, mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’î, adlî ve askerî umum, beynelmilel iktisadî münasebet ve hükûmetin umumî tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyete şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz’edilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi Vilâyet Şûralarının salâhiyeti dahilindedir.

MADDE 12 – Vilâyet Şûraları, vilâyetler halkınca müntehap azalan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.

MADDE 13 – Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile mutelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder. İcra selâhiyeti, daimi olan bu heyete aittir.

MADDE 14 – Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından tayin olunup, vazifesi devletin umumi ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.

 Kaza 

MADDE 15 – Kaza yalnız idarî ve inzibatî cüzü olup manevi şahsiyeti haiz değildir. İdaresi, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından mansup ve valinin emri altında bir kaymakama mevdudur.

Nahiye 

MADDE 16 – Nahiye, hususi hayatında muhtariyeti haiz bir manevî şahsiyettir.

MADDE 17 – Nahiyenin bir şûrası, bir idare heyeti ve bir de müdürü vardır.

MADDE 18 – Nahiye şûrası, nahiye halkınca doğrudan doğruya müntehap azadan terekküp eder.

MADDE 19 – İdare heyeti ve nahiye müdür, nahiye şûrası tarafından intihap olunur.

MADDE 20 – Nahiye şûrası ve idare heyeti kazaî, iktisadî ve malî salâhiyeti haiz olup bunların derecatı kavanini mahsusa ile tayin olunur.

MADDE 21 – Nahiye, bir veya bir kaç köyden mürekkep olduğu gibi bir kasaba da bir nahiyedir.

 Umumi Müfettişlik 

MADDE 22 – Vilâyetler, iktisadî ve içtimaî münasebetleri itibariyle birleştirilerek, umumi müfettişlik kıtaları vücuda getirilir.

MADDE 23 – Umumî müfettişlik mıntıkalarının umumî surette asayişinin temini ve umum devair muamelatının teftişi, umumi müfettişlik mıntıkasındaki vilâyetlerin müşterek işlerinde ahengin tanzimi vazifesi umumi müfettişlere mevdudur. Umumi müfettişler Devletin umumi vezaifile mahallî idarelere ait vezaif ve mukarreratı daimi surette murakabe ederler.

Maddei Münferide

İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meri olur. Ancak elyevm münakit Büyük Millet Meclisi 5 Eylül 1336 tarihli nisabı müzakere kanununun birinci maddesinde gösterildiği üzere gayesinin husulüne kadar müstemirren müçtemi bulunacağı cihetle işbu Teşkilâtı Esasiye Kanunundaki 4’üncü, 5’inci, 6’ncı maddeler gayenin husulüne elyevm mevcut Büyük Millet Meclisi adedi mürettebinin sülüsanı ekseriyetle karar verildiği takdirde ancak yeni intihabdan itibaren meriyül icra olacaktır.

10 Cemaziyelevvel 1339 – 20 Kanunusani 1337

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

0

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Bakanlar Kurulu tarafından 19.12.2005 tarihinde hazırlanmış ve Resmi Gazetenin 17.2.2006 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Hazırlanacak tüm mevzuat taslağının sahip olması gereken standartlar bu yönetmelik ile belirlenmiştir.

Mevzuat, bir ülke veya bölgenin yasal düzenlemelerini ve resmi kurallarını içeren belgelerin bütünüdür. BU çerçevede Yönetmelik, mevzuat taslaklarının nasıl hazırlanması gerektiği ve bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda rehberlik eden kuralları içermektedir. Taslakların üst hukuk normlarına uygun olması, yargı kararlarının göz önünde bulundurulması, mevcut mevzuatın gözden geçirilmesi, taslakların anlaşılır ve kısa olması gibi ilkeler benimsenmiştir.

Yönetmeliğin amacı, hükümet, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarının yeni yasalar, kararnameler, yönetmelikler ve diğer düzenleyici belgeleri hazırlarken uymaları gereken prosedürleri düzenlemektir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]İngiliz Hukukçu ve filozof Jeremy Bentham’ın değerini hiç bir zaman kaybetmeyen sözü: “Kanun kelimelerinin pırlantalar gibi kıratla ölçülmeleri lâzımdır.” [/box]

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve İlkeler
Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Başbakanlık, bakanlıklar, bağlı, ilgili, ilişkili kurum ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından hazırlanacak kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemlerin taslak metinlerinin hazırlanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, 10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 2 nci, 8 inci ve 33 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;

a) Çerçeve madde: Çerçeve taslakların maddelerini,

b) Çerçeve taslak: Mevzuata madde veya hüküm eklenmesini, mevzuatın bazı madde veya hükümlerinin değiştirilmesini veya yürürlükten kaldırılmasını öngören metinleri,

c) Düzenleyici etki analizi: Taslağın bütçeye, mevzuata, sosyal, ekonomik ve ticarî hayata, çevreye ve ilgili kesimlere etkilerinin ne olacağını göstermek üzere hazırlanan ön değerlendirmeyi,

ç) Ek madde: Çerçeve taslaklarla mevzuata eklenecek hükümlerin mevcut maddelerden birine eklenememesi durumunda, eklenecek hükmün düzenlendiği maddeyi,

d) Geçici madde: Taslakların geçiş hükümlerini düzenleyen maddelerini,

e) Mevzuat: Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemleri,

f) Müstakil taslak: Başlı başına belirli bir alanı düzenleyen ve ilk defa yürürlüğe konulacak mevzuata ilişkin metinleri,

g) Taslak: Çerçeve ve müstakil taslakları,

ifade eder.

Taslak hazırlamada uyulacak ilkeler

MADDE 4 – (1) Taslaklar hazırlanırken aşağıdaki ilkelere uyulur:

a) Taslaklar üst hukuk normlarına aykırı olamaz.

b) Taslaklar düzenleme amacına uygun olarak hazırlanır.

c) Taslaklar hazırlanırken yargı kararları gözönünde bulundurulur.

ç) Taslaklar hazırlanırken düzenlenen alanlara ilişkin mevzuatın tamamı gözden geçirilerek, gerekiyorsa mevcut hükümlerde gerekli değişiklikler yapılır veya anılan hükümlerden ihtiyaç duyulanlar taslağa alınarak ihtiyaç duyulmayan hükümler yürürlükten kaldırılır.

d) Çerçeve taslaklarda, ilgili mevzuata işlenemeyecek ve onun dışında kalarak tek metin olma özelliğini bozacak hükümlere yer verilmez.

e) Taslakların kapsam maddesi, herhangi bir tereddüde yol açmayacak açıklıkta düzenlenir; taslağın kapsamı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyorsa, taslakta ayrıca kapsam hükmüne yer verilmez.

f) Taslağın madde metinleri kısa ve anlaşılır biçimde düzenlenir, ayraç içinde açıklayıcı hükümlere yer verilmez.

İKİNCİ BÖLÜM
Taslakların Hazırlanması ve Başbakanlığa Gönderilmesi
Taslakları hazırlayacak birimler

MADDE 5 – (1) Taslaklar, konuyla ilgili kurum ve kuruluşların görevli birimleri tarafından hazırlanır. Hukuk müşavirlikleri dışındaki birimlerce hazırlanan taslaklar hakkında hukuk müşavirliklerinin görüşü alınır.

Görüş alma

MADDE 6 – ( 1) Başbakanlığa sunulmadan önce, taslaklar hakkında ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının görüşleri alınır. Bu çerçevede ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra;

a) Bakanlıklarca hazırlanan ekonomik, sosyal politikalar ve tedbirlerle ilgili kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları ile yeni bir teşkilatlanmayı öngören taslaklar hakkında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının ,

b) Kamu personeli ve teşkilatlanmayla ilgili olarak hazırlanan taslaklar hakkında Devlet Personel Başkanlığının,

c) Tüzük taslakları hakkında devlet bakanları dâhil bütün bakanlıkların,

ç) Kamu gelir ve giderlerini etkileyen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Maliye Bakanlığı ile ilgisine göre Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı veya Hazine Müsteşarlığının; malî konuları düzenleyen kanunlar ile düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklar hakkında Maliye Bakanlığının,

d) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Adalet Bakanlığının,

e) Bakanlıklar ile Sayıştayın denetimine tâbi diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca malî konularda düzenlenecek yönetmelik taslakları hakkında Sayıştay Başkanlığının,

f) Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde hazırlanan taslaklar hakkında Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin,

görüşlerinin alınması zorunludur.

(2) Taslaklar hakkında konuyla ilgili mahallî idareler, üniversiteler, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden de faydalanılır.

(3) Kamuoyunu ilgilendiren taslaklar Başbakanlığa iletilmeden önce, teklif sahibi bakanlık tarafından internet, basın veya yayın aracılığıyla kamuoyunun bilgisine sunulabilir. Bu suretle taslak hakkında toplanan görüşler değerlendirildikten sonra teklifte bulunulur.

(4) Başbakanlık, mutabakat sağlanamayan taslaklara ilişkin olarak ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından doğrudan görüş alabilir.

Görüşlerin bildirilmesi

MADDE 7 – (1) İlgili kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları, taslaklara ilişkin görüşlerini en geç otuz gün içinde bildirir. Bu süre, ivedi durumlarda Başbakanlık tarafından kısaltılabilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş vermek için ek süre isteyebilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş bildirmekten kaçınamaz. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(2) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları da taslaklara ilişkin görüşünü otuz gün içinde bildirir. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(3) Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları taslakları öncelikle kendi görevleri açısından inceler ve düzenleyici etki analizinde belirtilen hususların yerinde olup olmadığını değerlendirir.

(4) Görüşler, ek-2’de yer alan form doldurulmak suretiyle bildirilir.

Teklif yazıları

MADDE 8 – (1) Bakanlıklarca hazırlanan taslaklara ilişkin teklif yazıları, münhasıran bakan tarafından imzalanır.

(2) Bağlı, ilgili ve ilişkili kurum ve kuruluşlarca Başbakanlığa gönderilecek taslaklara ilişkin teklif yazıları bağlı, ilgili ve ilişkili olunan bakan tarafından imzalanır. Ancak, ilgili kanunun öngördüğü hâllerle sınırlı olmak üzere, Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulmayan yönetmelikler ile genelge ve tebliğ teklifleri, ilişkili bulundukları bakanlığa da bilgi verilmesi kaydıyla düzenleyici ve denetleyici kurum başkanı tarafından imzalanır.

(3) Doğrudan Başbakana bağlı kuruluşlardan Başbakanlığa gönderilecek teklif yazıları, bu kuruluşların üst yöneticileri tarafından imzalanır.

Taslakların Başbakanlığa gönderilmesi

MADDE 9 – (1) İlgili kurum ve kuruluşlardan alınması gereken görüşler tamamlandıktan sonra;

a) Görüşe gönderilen taslak,

b) Taslağa ilişkin görüşler,

c) Görüşler dikkate alınarak düzenlenen nihaî taslak ve genel gerekçe,

ç) Görüşlerin değerlendirildiği ek-3’te yer alan form,

d) Taslağın mevcut düzenlemeyle karşılaştırılmasına ilişkin karşılaştırma cetveli,

e) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi, mühürlü ve paraflı olarak yazılı ortamda veya elektronik imza mevzuatı çerçevesinde elektronik ortamda Başbakanlığa gönderilir. Taslağı paraflayanın adı ve soyadı ile unvanı yazılır. Yazılı ortamda gönderilen belgelerin bir örneği Başbakanlığa elektronik ortamda ayrıca iletilir.

(2) Mevzuatta belirli bir süre içinde yürürlüğe konulması veya Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilmesi öngörülen düzenlemelere ilişkin taslaklar, bu sürelerden en az onbeş gün önce Başbakanlığa sevk edilir.

(3) Birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen hususlara ve 8 inci madde hükmüne uyulmadan Başbakanlığa gönderilen taslaklar işleme konulmayarak bakanlığına veya kurumuna iade edilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Taslaklara Dair Usul ve Esaslar
Taslakların şekli

MADDE 10 – (1) Taslaklarda;

a) Taslağın adı,

b) Maddeler,

c) Genel gerekçe,

bulunması zorunludur. Yürütme maddesinden sonra varsa taslağın eklerine yer verilir.

(2) Tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılması, genelge taslaklarında ad ve genel gerekçe bulunması zorunlu değildir. Ancak, tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılmaması durumunda, bu taslaklara atıf yapılırken tereddütlere yer verilmemesi için gerekli bölümlendirmeler yapılır.

(3) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında birinci fıkrada belirtilenlere ilave olarak madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi de bulunur.

(4) Kanun ve kanun hükmünde kararnamelere ilişkin olanlar dışındaki çerçeve taslaklarda,

a) Değiştirilen düzenleme yayımlanmışsa, düzenlemenin ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklerin yayımlandığı Resmî Gazetelerin tarih ve sayılarını,

b) Değiştirilen düzenleme yayımlanmamışsa, düzenleme ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklere ilişkin Bakanlar Kurulu kararları veya olurların tarih ve sayılarını,

gösteren bir liste hazırlanır ve bu liste, yayımlanan düzenlemelerde aynı Resmî Gazetede yayımlanır, yayımlanmayan düzenlemelerde düzenlemenin sonuna eklenir.

Taslağın adı

MADDE 11 – (1) Her taslağa bir ad konulur. Taslağın adı koyu, büyük harflerle yazılır ve altı çizilmez.

(2) Çerçeve taslaklarda mevzuatın adına, taslağın adında yer verilir. Çerçeve taslağın birden fazla kanun ve kanun hükmünde kararnamede değişiklik öngörmesi durumunda taslağa; “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” veya “Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” gibi adlar yerine, yapılan değişikliklerle ulaşılmak istenen amacı belirleyebilecek nitelikte bir ad verilir.

(3) Çerçeve taslakların adında, mevzuat maddelerinin değiştirilmesi veya mevzuata madde eklenmesine ilişkin ifadeler yerine, mevzuatın değiştirilmesine ilişkin ifadeler kullanılır.

(4) Uygulamada birliği sağlamak amacıyla; kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde yer alan özel hükümler saklı kalmak üzere, Resmî Gazetede yayımlanacak tüzük ve yönetmelik dışındaki düzenleyici işlemler sadece karar, tebliğ ve genelge olarak isimlendirilir.

Kısım ve bölümler

MADDE 12 – ( 1) Müstakil taslaklar kısımlara, kısımlar da bölümlere ayrılabilir. Kapsamı geniş olan taslaklar kitaplara da ayrılabilir.

(2) Her kitap, kısım ve bölüm için ayrı ayrı başlık konulur. Kitap, kısım ve bölüm ifadeleri koyu ve büyük harflerle, başlıkların ise sadece baş harfleri büyük harflerle ve koyu yazılır. Başlıkların altı çizilmez.

Maddeler

MADDE 13 – (1) Taslaklar, sırasıyla maddeler, fıkralar, bentler ve alt bentlerden oluşur.

(2) Fıkralar numarayla, bentler harfle, alt bentler numarayla belirlenir. Bentlerin sıralanmasında Türk alfabesinde yer alan bütün harfler kullanılır. Çerçeve maddelerde fıkralar numaralandırılmaz. Fıkraların numarası ayraçla, bentler ve alt bentlerin harf ve numaraları yarım ayraçla kapatılır; “z” harfinden sonra alfabetik sıralama “aa, bb, cc, çç, … zz” şeklinde yapılır.

(3) Maddeler ve çerçeve maddeler koyu, tüm harfleri büyük yazılır, numaralandırılır ve numaradan sonra kısa çizgi işareti konulur; ayrıca nokta konulmaz. Maddelerin ve çerçeve maddelerin altı çizilmez.

(4) Tanımlar maddesinde, tanımlar alfabetik sıralamaya göre bent veya alt bentlerle gösterilir.

Madde başlıkları

MADDE 14 – ( 1) Madde, ek madde ve geçici maddelere içeriğine uygun başlıklar konulur. Çerçeve maddelere başlık konulmaz.

(2) Madde hükmünün değiştirilmesi sonucunda, maddenin başlığı ile muhtevası arasındaki uyumun bozulması hâlinde, madde başlığı da muhtevaya uygun şekilde değiştirilir.

(3) Madde başlıkları koyu yazılır ve altı çizilmez. Madde başlığının sadece birinci kelimesinin ilk harfi büyük yazılır. Madde başlıklarının sonunda noktalama işaretlerine yer verilmez.

Maddelerin sıralanması

MADDE 15 – (1) Taslaklarda düzenlemenin niteliğine ve ihtiyaca göre sırasıyla amaç, kapsam, dayanak, tanımlar, teşkilat, organlar, nitelikler, görev, yetki ve sorumluluklar, cezaî hükümler, düzenleyici işlemlere ilişkin hüküm, değiştirilen ve yürürlükten kaldırılan hükümler, geçici hükümler ile yürürlük ve yürütme maddeleri ve varsa düzenlemelerin ekleri yer alır.

(2) Yürürlük maddesinde, taslağın yürürlüğe gireceği tarih tereddüde yer vermeyecek şekilde belirtilir.

Ek ve geçici maddeler

MADDE 16 – ( 1) Mevzuatta yapılacak yeni düzenlemenin mevcut maddelerden birine eklenememesi ve mevcut maddelerin sıralamasına uygun düşmemesi durumunda ek madde uygulamasına gidilir. Ek madde, yürürlük maddesinden ve varsa geçici maddelerden önce yer alır.

(2) Taslaklarda mükerrer maddelere yer verilmez, yürürlükteki metinlere ek madde eklenmesi yoluna gidilir. Eklenecek yeni maddenin düzenlemenin belirli bir bölümünde yer alması gerekiyorsa, madde ilgili bölümde “MADDE …/A-” şeklinde numaralandırılır.

(3) Yeni mevzuat metni ile getirilen düzenleme uygulanmaya başlayıncaya veya yürürlüğe girinceye kadar geçecek süre içinde yapılacak işlem ve düzenlemeler ya da uyulacak ilke ve kurallar ile daha önceki düzenlemelerden doğan hakların korunmasına ilişkin hususlar ve benzeri geçiş hükümleri geçici maddelerle düzenlenir. Geçici maddeler de ayrıca numaralandırılır. Kadro ihdas veya iptaline ilişkin düzenlemeler geçici maddelerle yapılmaz.

(4) İlave edilecek ek maddeler veya geçici maddeler, düzenlemenin esas yapısındaki sisteme uygun biçimde düzenlenir ve ek madde ve geçici maddelere mevcut ek ve geçici madde numaralarını devam ettirecek şekilde numara verilir.

Birden fazla düzenleme ve maddede değişiklik

MADDE 17 – (1) Konu itibarıyla aralarında bağlantı bulunması sebebiyle birden fazla mevzuatta düzenleme yapılmasını gerektiren hâller dışında, bir çerçeve taslak ile birden fazla düzenlemenin hükümlerinde değişiklik yapılamaz. Yapılacak değişiklikler her düzenleme için ayrı ayrı çerçeve taslaklar ile yapılır.

(2) Değiştirilmesi öngörülen maddelerin birden fazla olması durumunda bunlar tek bir çerçeve madde içinde değil, her biri ayrı çerçeve maddeler ile düzenlenir.

(3) Maddelerin değiştirilmesi durumunda, değiştirilen madde metni, madde numarası ile birlikte yazılır. Fıkra, bent ya da alt bentler değiştirilirken, satırbaşından başlanır; fıkra, bent ve alt bendin harfi veya numarası yazılır. Değiştirilen madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ve cümleler tırnak içinde yazılır.

(4) Bağlantılı birden fazla mevzuatta değişiklik yapan çerçeve taslaklarda çerçeve maddeler, değişiklik yapılan mevzuatın kabul veya yayım tarihlerine göre sıralanır.

İfadelerde değişiklik

MADDE 18 – (1) Çerçeve taslaklarda bazı kelimelerin veya ibarelerin kaldırılması, ilave edilmesi veya yerlerine başkalarının ikame edilmesi şeklinde değişiklik yapılması yerine, değiştirilen kelime veya ibarenin içinde yer aldığı madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf veya cümlenin değiştirilmesi tercih edilir.

Atıfların yapılması

MADDE 19 – ( 1) Bir madde içinde başka bir mevzuata atıf yapılıyorsa, tereddütlere yer verilmemesi için, atıf yapılan mevzuatın tarihi, sayısı ve adı ile maddesi, fıkrası, bendi, alt bendi, paragrafı veya cümlesi açıkça belirtilir.

(2) Yapılan ilk atıfta;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı, adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde Bakanlar Kurulu kararının tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

c) Diğer düzenlemelerde, düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

belirtilir.

(3) Tarihler gün, ay ve yıl olarak rakamla yazılır, aralarına eğik çizgi konulur.

(4) İlk atıftan sonra kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde sadece kanun veya kanun hükmünde kararnamenin sayısı veya adı belirtilerek atıf yapılır. Diğer düzenlemelerde ise “ aynı Yönetmeliğe”, “aynı Yönetmeliğin” gibi atıflar yapılır.

(5) Atıf yapılan kanun, kanun hükmünde kararname ve düzenleyici işlemler veya bunların madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümleleri belirtilirken, daha önce yapılan değişiklikler vurgulanmaz.

(6) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında sadece kanun ve kanun hükmünde kararnamelere atıf yapılır, düzenleyici işlemlere atıf yapılmaz. Tüzük, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklarda alt düzeydeki mevzuata atıf yapılmaz.

(7) Atıf yapılan madde numarasından sonra Türkçe ses uyumuna göre gerekli ek konulur, nokta kullanılmaz. Fıkra, paragraf ve cümlelere atıf yapılırken rakam yerine yazı kullanılır. Bent veya alt bentlere atıf yapılırken bent ve alt bentlerin harf ya da numarası ayraç içinde yazılır.

(8) Yürürlükten kaldırılan;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı; adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde, Bakanlar Kurulu kararının tarihi, sayısı ve düzenleyici işlemin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

c) Diğer düzenlemelerde düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi, sayısı ve düzenlemenin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

açıkça belirtilir. “Diğer kanunların bu Kanuna aykırı hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır/uygulanmaz.” gibi ifadelere yer verilmez.

Alt düzenlemelerin yürürlüğe girmesi

MADDE 20 – (1 ) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarının ilgili maddelerinde, düzenleyici işlemlerin, kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin yürürlük tarihinden itibaren ne kadar sürede yürürlüğe konulacağı ve yeni düzenlemeler yürürlüğe girinceye kadar varsa yürürlükteki hükümlerin uygulanmasına devam edilip edilmeyeceği belirtilir.

Gerekçeler

MADDE 21 – (1) Genel gerekçede, taslağın hazırlanmasını gerektiren nedenler açıkça belirtilir.

(2) Madde gerekçelerinde, her maddenin düzenleniş nedenleri açıklanır. Kaldırılması, değiştirilmesi veya eklenmesi istenen hükümlerin neler olduğu ve kaldırma, değiştirme veya ekleme sebepleri açıkça belirtilir. Madde gerekçeleri, her madde için ayrı ayrı düzenlenir. Madde gerekçeleri, madde metninin tekrarı biçiminde hazırlanamaz.

Yükümlülük ve sorumluluk getiren düzenlemeler

MADDE 22 – (1) Kanun, kanun hükmünde kararname ve Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konulan düzenleyici işlemler dışındaki taslaklarda;

a) Bu düzenlemelerin dayanaklarında belirtilenler dışında yükümlülük getiren hükümler, malî konularda gelir ve gider öngören hükümler ile teşkilat kuran veya kaldıran, kadro iptal veya ihdas eden hükümlere yer verilmez.

b) Bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarına görev ve sorumluluk yükleyen hükümlere yer verilmesi hâlinde, bu bakanlık ile kamu kurum ve kuruluşlarının uygun görüşleri alınır veya taslak bunlarla birlikte hazırlanır.

Taslaklarda kullanılacak dil

MADDE 23 – (1) Taslaklarda, yaşayan Türkçe kullanılır. Türkçede karşılığı bulunan yabancı kelimelere yer verilmez. Türkçede karşılığı bulunmayan teknik terimlere yer verilmesinin zorunlu olması durumunda, bu terimler aslına uygun olarak yazılır.

(2) Terim birliğinin sağlanması amacıyla taslakların başlığında ve madde metninde “yasa” kelimesi yerine “kanun” kelimesi kullanılır.

(3) Taslaklarda, varsa tanım maddesinde belirtilenler dışında kısaltmalara yer verilmez. Kısaltmalar yerine kısaltmanın temsil ettiği kelimeler açıkça yazılır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Düzenleyici etki analizi

MADDE 24 – (1) Yürürlüğe konulması hâlinde etkisinin on milyon YTL’yi geçeceği tahmin edilen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları için düzenleyici etki analizi yapılması zorunludur. Bu miktar gerekli görülen hâllerde Başbakanlıkça yeniden belirlenebilir.

(2) Başbakanlık, etkisi on milyon YTL’nin altında kalan kanun ve kanun hükmünde kararnameler ile etki miktarına bakılmaksızın diğer düzenleyici işlemler için de düzenleyici etki analizi hazırlanmasını isteyebilir.

(3) Millî güvenliği ilgilendiren konular ile bütçe ve kesin hesap kanunu taslakları için düzenleyici etki analizi hazırlanmaz.

(4) Düzenleyici etki analizi teklif sahibi bakanlık veya kamu kurum ve kuruluşu tarafından hazırlanır.

(5) Düzenleyici etki analizinde ek-1’de belirtilen hususlara yer verilir. Düzenleyici etki analizi hazırlanırken mevcut istatistiki verilerden de yararlanılır.

Re’sen düzeltme ve iade

MADDE 25 – (1) Başbakanlık, taslaklarda şekil yönünden re’sen düzeltme yapabilir.

(2) Anayasaya, kanunlara ve diğer ilgili mevzuata aykırılığı tespit edilen veya bu Yönetmeliğe uygun olarak hazırlanmayan taslaklar, noksanlıkların giderilmesi veya uygunluğun sağlanması amacıyla yeniden değerlendirilmek üzere Başbakanlık tarafından teklif sahibi bakanlık, kurum veya kuruluşa iade edilir.

Örnekler

MADDE 26 – ( 1) Bu Yönetmelikte düzenlenen hususlar ek-4’te örneklendirilmiştir.

Yönetmelikten önceki mevzuatta düzenleme

GEÇİCİ MADDE 1 – ( 1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik öngören taslaklarda, mevcut düzenlemenin şeklî sistemine uyum sağlanması esastır.

Liste hazırlama istisnası

GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan düzenlemelerde yapılacak değişiklikler hakkında 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen listenin hazırlanmasında, bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce yapılan değişikliklerin belirtilmesi zorunlu değildir.

Yürürlük

MADDE 27 – (1) Bu Yönetmeliğin;

a) Düzenleyici etki analizine ilişkin hükümleri yayımı tarihinden itibaren bir yıl sonra,

b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,

yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 28 – (1 ) Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

Adnan Güriz

0
Adnan Güriz

Prof. Dr. Adnan Güriz 1931 yılında Eskişehir’de doğmuş, Ankara Dördüncü Ortaokulunda orta öğrenimini  ve Gazi Lisesinde liseyi bitirmiş, 1953 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Prof. Dr. Adnan Güriz, kamu hukuku alanında doktorasını tamamladıktan sonra bilimsel çalışmalarına devam etmiş, İngiltere ve İsviçre’ye giderek araştırmalar yapmış; 1960 yılında “Faydacı Teoriye Göre Ahlak ve Hukuk” konulu teziyle doçent unvanını kazanmıştır.

Güriz, 1961-1963 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde ve 1969 yılından itibaren de Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde akademisyen olarak dersler vermiştir.

Prof. Dr. Adnan Güriz, 1970 yılında “Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu” başlığı ile profesörlük takdim tezini sunarak profesörlük unvanını kazanmış, 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığına getirilmiştir.

Güriz, 1998 yılında emekli olmuş ancak emekli olduktan sonra da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsüsünde bilimsel çalışmalara devam etmiş, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine ders vermeyi sürdürmüştür.

Prof. Dr. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi alanındaki çalışmaları yanında Devrim Tarihi alanında da çalışmalarda bulunuş, dersler vermiş, çeşitli fakültelerde Devrim Tarihi derslerinin verilmesini sağlamıştır.

İngilizce ve Fransızca bilen Adnan Güriz, Modern Türk Hukukunun kurucularından olan Ernst Hirsch‘ten etkilenerek Hukuk Felsefesine ilgi duymuştur. Yazdığı Hukuk Felsefesi kitabıyla hukuk felsefesi derslerinin vazgeçilmez bir kaynağını yaratmış, hukuk başlangıcı ve hukuk sosyolojisi alanında otorite olarak anılmıştır. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi derslerinin hukuk metodolojisi bakımından hukuk başlangıcı dersleri ile birlikte verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Hasta yatağında dahi doktora tezlerini inceleyecek kadar bilime bağlı bir hukuk üstadı olan Güriz, binlerce öğrenci yetiştirmiş; Hukuk Başlangıcı ve Hukuk Felsefesi kitaplarında Türkçe’de ilk kez “Feminist Hukuk Teorisi” başlığına yer vermiştir.

Güriz, 2011 yılında yaşama veda etmiş, cenazesi Ankara Üniversitesindeki anma töreninin ardından Kocatepe Camisinden uğurlanmıştır. 

Prof. Dr. Adnan Güriz’in Eserleri 

Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Demeci

Faydacı Teoriye Göre Ahlak ve Hukuk

Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu

Türkiye’de Nüfus Politikası ve Hukuk Düzeni

Kapitalist İdeoloji

Hukuk Başlangıcı

Hukuk Felsefesi

Sosyal Demokrasi İdeolojisi

Feminizm, Postmodernizm ve Hukuk

Atasözleri ve Halk Deyimleri Işığında Türk İnsanı

Makale, Tebliğ ve Kitap Bölümleri

Prof. Dr. Adnan Güriz’in yayınlanmış kitapları yanında bilimsel dergilerde yayınlanmış makaleleri, kitap bölümleri ve toplantılarda sunmuş olduğu tebliğler bulunmaktadır. Bunların başlıcaları; “Hobbes, Şahsiyeti ve Siyasi Fikirleri”, “İngiltere’de İcra Vekillerinin Mesuliyeti”, “Müstahdemin Fiili ile Zarar Arasında İlliyet Rabıtası Mevcut Olmadığı Takdirde İstihdam Edenin Kusursuz Mesuliyeti Bahis Konusu Değildir. Karar incelemesi”, “Müsamaha ve Hürriyet”, “Avrupa İnsan Hakları Divanı”, “Avrupa İnsan Hakları Komisyonu”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”,  “İngiliz Hukukunda Örf ve Adet Kaidelerinin Mer’iyeti Meselesi”, “Modern Demokrasinin Temel İlkeleri”, “Bakan Yardımcılıkları Kurulmalı mıdır?”, “Türk Anayasası Işığında  Eğitim Sorunu”, “Bir Felsefe Sorunu Olarak Düşünce”, “Niçin Toprak Reformu?”, “Toprak Reformu Yoluyla İlk Adım”, “Devlet Memurları Personel Rejimi”, “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, “İrade Hürriyeti (1)”, “İrade Hürriyeti (2)”, “Avrupa’da Reform Hareketi ve Mülkiyet Sorunu”, “Modern Mülkiyet Kavramı ve Toprak Reformu”, “Kırsal Yerleşmelerde Mülkiyet”, “Türkiye’de Siyasi Partilerin Nüfus Politikası Konusundaki Görüşleri”, “Evlilik Dışı Birleşmeler ve Bu Birleşmelerden Doğan Çocuklar”, “Land Ownership In Rural Settlements”, “Türkiye’de Nüfus Politikası ve Kalkınma Planları”,“Adalet Kavramı”, “Kapitalizm ve Hukuk”, “İdeoloji Kavramı Üzerine”, “Hak Kavramı”, “Adalet İdesinin Tartışılması”, “Adalet Kavramı Üzerine”, “Hukuk Felsefesi Öğretimi” ve“Sources of Turkish Law” başlığı ile yayınlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

0
Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi isimli kitap fizikçi ve sistem kuramcısı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei tarafından 2015 yılında yazılmıştır. Eser, Türkiye’de Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY) Ekoloji ve Hukuk kategorisinde yayınlanmıştır. Orijinal adı “The Ecology of Law: Toward a Legal System in Tune with Nature and Community” olan kitap, çevirisi Ebru Kılıç tarafından yapılarak Türkçe’ye kazandırılmıştır

Dünyayı bir makine, insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi görüş kitapta yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur. Kitabın yazarlarından Fritjof Capra, Center for Ecoliteracy’nin [Eko-okuryazarlık Merkezi] kurucu yöneticisidir, fizikçi ve sistem kuramcısıdır. Kitabın diğer ortak yazarı Ugo Mattei ise Hastings Hukuk Fakültesi ve İtalya’da Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi ve kürsü başkanı olan hukuk profesörüdür.

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

Kitabın Konusu 
Hukukun Ekolojisi, batının bilim ve hukuk geleneğini tartışmaya açmakta, küresel çapta yaşanan çevresel, sosyal ve ekonomik krizleri analiz etmekte, sorunların mekanikçi görüşten kaynaklandığını savunmaktadır. Kitap, doğa bilimleri ile hukukun antik çağdan itibaren paralel ilerlediğini ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu ileri sürmektedir.
Kitap, okuyucuya çare olarak değişimi göstermekte, toplumun yaşayış biçimi ile devletlerin ve şirketlerin statülerini tanımlayan yasaların mevcut mekanikçi durumdan çıkarılmasını; yasaların ekolojik ilkeler ışığında toplum tarafından yeniden oluşturulmasını göstermektedir.

Kitap, fen bilimleri alanındaki bir bilim insanı ile sosyal bilimler alanındaki bir hukukçunun bir araya gelerek yazılması bakımından sıra dışı bir eserdir. Perspektifi oldukça geniş olan kitap hukuk felsefesinde yepyeni bir anlayışa imza atmış, doğa, toplum ve hukuku birlikte yorumlamıştır.

Kitabın yazarları, bilim ile hukukun yakın geçmişe kadar birbirine paralel ilerlediğini, bilimsel düşünce ile hukuk düşüncesinin yoğun ve sürekli etkileşim halinde olduğunu örnekler vererek ortaya koymaktadır. Kitaba göre, bugün yaşanan çevre felaketlerinin sorumlusu mekanikçi paradigmanın hukuka yansımasıdır. Yazarlar, mekanikçi paradigmanın Darwin ile birlikte bilim alanında terk edildiğini ancak hukuk alanında bu anlayışın devam ettiğini ileri sürmekte; ekonominin her şeyin belirleyicisi olduğu hukuk alanında paradigma değişikliği olmazsa doğanın ve dolayısıyla dünyanın hızla yok olacağını belirtmektedir.

Fritjof Capra ve Ugo Mattei

Kitabın Tanıtım Yazısı 

“Artık düzeni değiştirmemizin zamanı geldi!”

“Özel mülkiyetin bir “doğal hak” sayıldığı, doğal kaynakların yeryüzünde yaşayan tüm canlıların müşterek varlığı olması gerekirken yağmalanıp sömürüldüğü bu düzen daha fazla devam edemez. 

Tartışmanın odağını Batı’nın bilim ve hukuk geleneğine oturtan Hukukun Ekolojisi, bugün küresel çapta yaşadığımız çevresel, sosyal ve ekonomik krizin dünyayı bir “makine” olarak gören ve insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi görüşten kaynaklandığını savunuyor. Bilim insanı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei, doğa bilimleri ile hukukun antikçağdan beri paralel ilerlediği ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu kanısında. Onlara göre değişimin yolu, toplumun yaşayış biçimiyle devletlerin ve şirketlerin gücünü belirleyen yasaların mevcut, mekanikçi görüşün ürünleri olmaktan çıkıp ekolojik ilkeler ışığında yeniden ve bizzat topluluklar tarafından oluşturulmasından geçiyor.”

Prof. Dr. Ugo Mattei

Prof. Dr. Ugo Mattei

Yazar Ugo Mattei, ABD’de Hastings Hukuk Fakültesi ve İtalya’da Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk profesörüdür. Ugo Mattei, 1961 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğmuş, 1983’te Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve yüksek lisans yapmış, 1989 yılında, Yale Law School, Trinity College ve Cambridge Üniversitesi’nde araştırmalar yapmıştır. Yazar, İtalyan gazetelerinde köşe yazarlığı da yapmaktadır. Uluslararası Hukuk ve Karşılaştırmalı Hukuk alanında çalışan Mattei, Amerikan Karşılaştırmalı Hukuk Kurumu Yürütme Kurulu üyesidir. Ayrıca, Uluslararası Hukuk ve Ekonomi Dergisi Yayın Kurulu üyesidir. Mattei, İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Portekizce, Rusça ve Çince dillerinde çok sayıda kitap ve yüzlerce yayın hazırlamış, birçok eseri dünya dillerine tercüme edilmiştir. Mattei, 2015 yılında ekolojist ve bilim adamı Fritjof Capra ile birlikte “Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi” isimli kitabı yayınlamıştır.

KİTABIN İÇİNDEKİLER
Önsöz
Bilim ve Hukuk Alanlarının Önde Gelen Âlimleri
GİRİŞ
Doğa Kanunları ve Hukukun Doğası
BİRİNCİ BÖLÜM
Bilim ve Hukuk
İKİNCİ BÖLÜM
Kósmos’tan Makineye
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Müşterek Varlıklardan Sermayeye
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Büyük Dönüşüm ve Modernitenin Mirası
BEŞİNCİ BÖLÜM
Makineden Ağa: 19. ve 20. Yüzyılda Bilimsel Düşünce
ALTINCI BÖLÜM
Mekanik Hukuk Bilimi
YEDİNCİ BÖLÜM
Mekanikçi Tuzak
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Sermayeden Müşterek Varlıklara
DOKUZUNCU BÖLÜM
Hukuksal Bir Kurum Olarak Müşterek Varlıklar
ONUNCU BÖLÜM
Eko-Hukuksal Devrim
Bilimsel ve Hukuki Terimler Sözlüğü
Teşekkür
Notlar
Kaynakça
Dizin 

Onarıcı Adalet

0

Onarıcı Adalet, suçun yarattığı problemin, meşru ilgili ve toplumun katılımı ile çözümünü hedefleyen almaşık adalet yaklaşımıdır. Eylemi suç olarak değil, sosyal bir problem olarak tanımlar. Amacı, mağdurların ihtiyaçlarını dikkate alıp değerlendirmek, suçu önlemek, faillerin sorumluluk üstlenmelerini temin ederek, toplumun içinde tutmak, toplumun işleyişini pekiştirerek, adli mekanizmaları devre dışı bırakmaktır.

Onarıcı adalet, toplumu suçun kaynağı olarak benimsediği için, toplumun sağaltım sürecine dahil edilmesinin gerekli görür. Buna göre suçun sonuçlarından etkilenen herkesin, onaran adaletin inşasına katılma özgürlüğü vardır. Adil bir çözüm için, esnek olmaktan başka bir çok objektif kriterin referans alınarak çözüme ulaşılması beklenmektedir.

Çözümün sübjektif sınırları geniştir ve içine mağdur ve failden başka, suçtan etkilenen hemen herkesin aktif olarak dahil edilmesi teşvik edilmektedir.  Katılım eşiğinin düşük tutulması, varılan çözümün bağlayıcılık gücünü de pekiştirmektedir. Süreç, ona liderlik eden bir kolaylaştırıcı aracılığıyla sevk ve idare edilir. Burada suçun vücuda getirdiği sorunlar, kolaylaştırıcının liderliğinde tüm katılımcıların birlikte ve ortaklaşa çabasıyla  çözüme kavuşturulur. Özü itibarıyla, suçlamak ve mahkum etmek yerine, bir problem çözme yöntem ve yaklaşımı olarak konuşlanmayı seçmektedir. Suçu, hukukun ihlali olarak görmez, aksine toplum ve evlatlarını hedefleyen bir zararlandırıcı olarak tanımlar.

Onarıcı adalet prosesinde, çatışmayı motive eden temel edenler ile meselenin çözümü birlikte değerlendirilir. Mağdurun zarar ve beklentilerini rafine hale getirir ve bu zemine odaklanır. Faili, onu suça sürükleyen koşul ve nedenleri anlaması için ikna ederek sorumluluk üstlenmeye özendirir.  Fail, şeriki olduğu çözümün var ettiği sorumluluğu üstlenmekle, hem kendisini iyileştirir, hem de mağdur ve topluma verdiği zararı giderir. Amaç,  mağduriyeti sağaltmak, faili toplumun içinde tutmak, izole olmasını önlemektir. Oldukça esnek yapısıyla geleneksel veya lokal ceza ve adalet kurumlarıyla koşut ilerleme potansiyeli vaat edebilmektedir.

Süreç; katılımcı, dengeleyici, sorun çözücü, dahil edici ve gönüllülük esasına göre ilerler. Yüzleştirici,  düzeltici, sağaltıcı, dahil edici ve şekli gerçekliği değil, gerçeği hedefler. Çözüm sürecine egemen olan karşılıklı saygıdır  ve bu özellikler tarafları zeminde tutmanın koşuludur. Çözümün ceza ile özdeşleştirilmemesi bu yaklaşımın güçlü beklentisidir.(Yargıç Hilmi Şeker tarafından kaleme alınmıştır) 

Bknz 
Tony Marshall Onarıcı Adalet nedir?
Galma Akdeniz Onarıcı Adalet