Zeytin Dalı Uzatmak, sözlük anlamı ve toplumdaki yaygın kullanımı ile, barışa davet etmek ve orta bir yolu bularak barışı sağlamak için çalışmak anlamında kullanılmaktadır. Zeytin ağacına, düşmanların bile kıyamayacağı düşünüldüğü için barışın sembolü olduğu belirtilmektedir.
Bu deyimin kaynağı birkaç şekilde izah edilmektedir. Bunlardan birincisi Eski Ahit mitolojisidir. Bu kaynağa göre, Nuh peygamber tufan biraz durulduktan sonra geminin güvertesinden bir beyaz güvercin uçurmuş ve bu beyaz güvercin bir müddet sonra ağzında bir zeytin dalıyla gemiye geri dönmüş, gemide bulunanlar tufanın bittiğini ve suların çekildiğini anlamışlardır.
Ağzında zeytin dalı olan beyaz güvercin eskiden beri barışın sembolü olarak anılagelmiştir. Nuh Tufanı sonrasında suyun üstünde beliren ilk nesnenin zeytin dalı olduğu ve tanrının önce sinirlenip yok etmek istediği insanlığa olan öfkesinin daha sonra geçtiği ileri sürülür. Tufandan çıkan ilk nesne olan Zeytin Dalının tufandan kurtulan insan ve hayvanlarla kurulacak olan yeni hayatın simgesi olduğu düşünülür.
Zeytin Dalı Uzatmak kavramı Yunan mitolojisinde de kendine yer bulmuştur. Zeytinin en bol olduğu bölgelerden biri olan Ege’de bu kavramın ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Bu mitolojiye göre, Zeus, kendisine en değerli hediyeyi veren kişiye kentin koruyuculuğunu vermeyi vaat etmiş ve bir yarışma düzenlemiş, yarışma sonucunda denizlerin tanrısı Poseidon, Zeus’a uzak diyarlara ve başka kıtalara dahi uçarak gidebilen ve savaşta asla yenilmeyecek bir at armağan etmiş, Athena ise Zeus’azeytin ağacı hediye etmiş, yarışma büyük rekabetle geçmiştir. Dünyanın en güzel hediyelerini veren Athena ve Posedion’dan birini seçecek olan Zeus, dünyanın en uzak bölgelerine gidebilecek yenilmez savaşçı bir at ile zeytin ağacı arasındaki seçimde zorlanmış, ancak Zeus ile diğer tanrı ve tanrıçalar zeytin ağacı karşısında büyülenerek tercihlerini zeytin ağacından yana kullanmışlardır. Mitolojiye göre Poseidon bile zeytin ağacından etkilenmiştir ve aralarındaki çekişmeye rağmen zeytin ağacının üstünlüğünü kabul etmiş, Posedion’un pozitif tavrı sebebiyle Athena, zeytin ağacından bir dal kırarak Poseidon’a vermiş ve aralarındaki hasımlık zeytin dalının güzelliği karşısında yok olmuş, barış gerçekleşmiş, kentin koruyucusu unvanını alan Athena’nın adı Atina kentine verilmiştir. Yunan mitolojisine göre zeytin dalı uzatmak deyimi bu hikayeden gelmektedir.
Ağır Ceza Mahkemeleri, bir başkan ve iki üye ile toplanarak karar veren, kanunda özel olarak belirtilen ağır ceza suçlarını yargılayan ceza mahkemesidir. Tüm kararlar müzakere yolu ile alınmakta, mahkeme başkanı müzakereyi yönetmekte, karara katılacak hakimler görüşünü söylemekte ve kanunun öngördüğü istisnai haller dışında oyçokluğu ile karar alınabilmektedir.
Ağır Ceza mahkemeleri, her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığın tarafından kurulmaktadır.
Ağır Ceza Mahkemeleri Türk Ceza Kanununda yer alan yağma, irtikap, resmi belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık ve hileli iflas suçları, Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakan mahkemelerdir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın birinci derece mahkeme olarak yargılayacağı kişiler Ağır Ceza Mahkemesinin görevi dışındadır.
Ağır ceza mahkemesi, kanunlarda belirtilen ceza miktarı bakımından en ağır suçlara bakan ilk derece ceza mahkemesidir. Ağır ceza mahkemesinin görevi, 5235 Sayılı Ceza Kanununun 12. maddesinde düzenlenmiştir. Suçun niteliği ve cezanın miktarı bir suçun ağır ceza mahkemesinde yargılanıp yargılanmaması belirleyicidir.
Ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamına girdiği açıkça belirtilmeyen suçlara asliye ceza mahkemesi bakmakla görevlidir. Sanık, 18 yaşından küçük ise, yargılama görevi çocuk ağır ceza mahkemesi tarafından yerine getirilmektedir. Gerek Asliye Ceza Mahkemesi ve gerekse Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçlarda; savcılık soruşturması aşamasında mahkeme tarafından verilmesi gereken tüm kararlar Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilmektedir.
Ağır Ceza Mahkemelerinin Görev Alanındaki Suçlar
Türk Ceza Kanunu dışındaki diğer kanunlarda özel olarak belirtilmediği sürece; kanunun 148 ve 149. maddesinde tanımlanan yağma suçu, 81 ve 82. maddelerde tanımlanana kasten adam öldürme suçu, 87. maddede belirtilen “neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu”, 85. maddede belirtilen taksirle ölüme neden olma suçu, 250. maddede belirtilen irtikap suçu, 247. maddede belirtilen zimmet suçu, 252. maddede tanımlanana rüşvet suçu, 204. maddedeki resmi belgede sahtecilik suçu, 158. maddede tanımlanan dolandırıcılık suçu ve 161. maddede cezalandırılması öngörülen hileli iflas suçları ağır ceza mahkemesinin görev alanındadır. Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren propaganda yapma suçu ve örgüt üyeliği suçu ağır ceza mahkemesinin yargılama alanındadır.
Ceza türleri ve miktarı bakımından; ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren tüm suçlara ağır ceza mahkemeleri bakmaktadır.
Ağır Ceza Mahkemelerinin Kararlarına İtiraz, İstinaf ve Temyiz
Ağır Ceza Mahkemelerinin tutuklama, yakalama, el koyma ve tutukluluğun devamı gibi kararları ile ara kararları ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları aleyhine itirazlar tefhim veya tebliğden itibaren yedi gün içinde, aynı yerdeki diğer ağır ceza mahkemelerine yapılmaktadır. Aynı yerde birden çok ağır ceza mahkemesinin bulunduğu durumlarda itirazlar numara olarak kendisini izleyen daireye; son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir.
Ağır Ceza Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı istinaf kanun yolu öngörülmüştür. 15 yıl ve daha fazla hapis cezaları istinaf mahkemesi tarafından kendiliğinden temyiz incelemesine tabi tutulmaktadır. Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından verilen ve kesin olmayan tüm kararlar taraflar ve cumhuriyet savcısının talebi ile istinaf incelemesine konu olmaktadır. Kanunun öngördüğü sınırlar içinde İstinaf Mahkemeleri’nin vermiş olduğu kararlar Yargıtay incelemesine tabi tutulmaktadır.
İbrahim Aycan 1976 yılında dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi, Avukatlık stajını Vekalet Ücreti Sözleşmesi konulu tezi ile tamamlayarak İstanbul Barosuna kayıtlı serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1999-2005 yıllarında, medya, reklam, iletişim ve eğitim alanlarında çalışmalar yaptı. Yayınevlerine fikri katkıda bulundu, 150’nin üzerinde klasik eseri editör ve redaktör olarak yayına hazırladı. Çeşitli eğitim kurumlarında hukuk başlangıcı, iş hukuku, işletme, yönetim organizasyon, mali hukuk, ticaret hukuku, davranış bilimleri, psikoloji ve hukuk sosyolojisi dersleri verdi.
Sinema, enerji, turizm, inşaat ve yayıncılık alanlarında faaliyet gösteren şirketlerin hukuk müşavirliğinde ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. 2014 yılında, Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı’na bağlı arabulucu oldu. 2015 yılında kurulan Arabuluculuk Gönüllüleri Derneği kurucu başkan yardımcısı olarak görev yaptı.
2013-2016 yıllarında Hukuk Kültürü Grubu adı altında; hukuk, felsefe ve sanatı bir araya getiren kültürel faaliyetler yürüttü, 30’tan fazla toplantı, atölye, hukuk ve sinema etkinliği ile konferans tertip etti, cezaevlerine kütüphane kurdu, köy okullarına bilgisayar, kırtasiye, kütüphane ve kıyafet kampanyaları düzenledi. Çerkes Hakları İnisiyatifi içinde yer aldı. İnsan hakları, çevre, doğa ve kent hakkı ile ilgili çok sayıda bildiriye imzacı oldu.
2018 yılında editörlüğünü ve yazarlığını yaptığı kitap, hukuk alanında en çok satan kitap oldu. Arabuluculuğun özünden ve amacından uzaklaşması nedeniyle ismini kitaptan çekti.
Hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi İsrail Başbakanı Menachem Begin, 16 Ağustos 1913’te Beyaz Rusya’da dünyaya geldi. Polonya’da Varşova Üniversitesinde hukuk fakültesinde okudu. Hitabet ve retorik dersleri aldı. 1935’te fakülteden mezun oldu ancak hiçbir zaman avukatlık yapmadı.
Polonyalı Yahudileri Filistin’e getirmek için çalışmalar yürüttü. Polonya’nın Almanlar tarafından işgali üzerine bugünkü Litvanya’nın başkenti Vilnius’a kaçtı. Sovyet işgalinin ardından 20 Eylül 1940’ta tutuklandı ve Lukiškės Hapishanesi’nde tutuldu. Sonraki yıllarda burada gördüğü işkenceleri yazdı. “İngiliz emperyalizminin ajanı” olmakla suçlandı ve Sovyet gulag kamplarında sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Temmuz 1941’de, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasının hemen ardından ve Polonya vatandaşı olduğu için serbest bırakıldı.
Anders Ordusuna katıldı ve Mayıs 1942’de Filistin’e gönderildi. Daha sonra Anders Ordusundan ayrılarak Filistin’e tamamen yerleşti ve bağımsız İsrail devletinin savunuculuğuna başladı. 1944’te Irgun’un liderliğini üstlendi. İngilizlere karşı isyan hareketini yönetenlerden biriydi. 1947-1948 Filistin İç Savaşında yer aldı.
Menachem Begin, İsrail Bağımsızlık Bildirgesinin ilan edilerek devletin kurulmasını takip eden yıllarda politikaya atıldı. Başbakanlığı öncesindeki sekiz seçimde de yenilgiye uğramasına rağmen 1977 seçimlerini kazanarak İşçi Partisinin 30 yıllık iktidarına son verdi. 21 Haziran 1977-10 Ekim 1983 tarihlerinde başbakanlık yaptı. 1979 yılında, Mısır devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail-Mısır Barış Antlaşmasını imzaladı. Sedat ile birlikte Nobel Barış Ödülünü kazandı. İsrail’in ilk kez bir Arap devleti tarafından tanınmasını sağladı. 9 Mart 1992’de Tel Aviv’de yaşamını yitirdi.
İbrahim Fikri Talman, 1956 yılında Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde doğdu. İstanbul Şişli Lisesini bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Fakülteden mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamladı.
1981 yılında Hakim Adayı olarak yargıçlık mesleğine başladı. Sırasıyla, Mardin Ömerli, Çorum Kargı, Çanakkale Yenice, İstanbul Şile, Kırklareli Lüleburgaz, Sivas merkez, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi(DGM), İstanbul Kartal ve İstanbul Anadolu Adliyelerinde görev yaptı.
2014 yılı HSYK seçimlerinde aday oldu, ancak seçilemedi.
Emekliliğine 6 ay kala Hakimler ve Savcılar Kurulu kararı ile ve isteği dışında Van Hakimliğine atandı. Yargıçlar Sendikası ‘Genel sekreterimizin Van’a sürgün edilmesi aynı zamanda siyasi iktidarın yargı örgütlenmesine vurduğu ağır bir darbedir’ açıklamasını yaptı. Görev süresini tamamladıktan sonra 2021 yılı başında emekli oldu.
Yarsav ve Yargıçlar Sendikası‘nın kurucuları arasında yer aldı. Her iki yargı örgütünde yönetim kurullarında görev üstlendi. Yargıçlar Sendikasında genel sekreterlik yaptı.
Yeni Ülke Dergisi ve Hukuk Defterleri Dergisi Danışma Kurulu Üyeliği yapan İbrahim Fikri Talman, evlidir, 2 kızı, 1 torunu ve 1 kedisi bulunmaktadır.
Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü, 4 Ekim 1967 tarihinde imzalanmış olan uluslararası mülteci hukuku sözleşmesidir. Protokol, 1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmenin 1 Aralık 1951 tarihinde imzalanmasının ardından uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş önemli bir metindir. 1967 Protokolü coğrafi ve zamana dayalı kısıtlamaları kaldırarak mülteciler bakımından daha korunaklı bir hukuki düzen getirmiştir.
Türkiye, Bakanlar Kurulu’nun 1 Temmuz 1968 tarihli kararı ile Protokole katılmıştır. Ancak 1951 Sözleşmesi ile getirdiği coğrafi kısıtlamayı kaldırmamış ve günümüze kadar muhafaza etmeye devam etmiştir. Türkiye’nin sözleşmeye coğrafi kısıtlama şartıyla taraf olması, Avrupa Konseyi üyesi olan ülkeler haricinde Türkiye’ye gelen sığınmacılara mülteci statüsü tanınmaması sonucu doğurmaktadır. Türkiye, Avrupalı sıfatı taşımayan kişileri uluslararası hukuk kavramı olan “mülteci” kavramı ile tanımlamamakta, geçici bir koruma sağlamaktadır.
Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü
İŞBU PROTOKOLE TARAF DEVLETLER,
Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanan Mültecilerin Hukuki Durumuna ilişkin Sözleşme’nin (bundan böyle Sözleşme diye anılacaktır), sadece 1 Ocak 1951’den önce meydana gelmiş olaylar sonucunda mülteci olan şahısları kapsadığını dikkate alarak,
Sözleşme’nin kabulünden bu yana, yeni mülteci ortamlarının ortaya çıktığını ve bu nedenle, söz konusu mültecilerin, Sözleşme’nin kapsamına girmeyebileceğini dikkate alarak,
Sözleşme’deki tanımın kapsamına giren bütün mültecilerin, Ocak 1951 tarih sınırlamasına bakılmaksızın eşit hukuki statüden yararlanmalarının arzu edilir olduğunu dikkate alarak,
1. İşbu Protokole Taraf Devletler, Sözleşme’nin 2 ila 34. maddelerini aşağıda tanımı yapılan mültecilere uygulamayı taahhüt ederler.
2. İşbu Protokol bakımından, bu maddenin 3. fıkrasının uygulanması hali dışında, “mülteci” terimi, Sözleşme’nin 1. maddesinin A 2 kısmında mevcut “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve …………” ve “söz konusu olaylar sonucunda” ifadeleri metinden çıkarılmış addedilerek, Sözleşme’nin 1. maddesinde yer alan tanıma giren her şahıs anlamına gelecektir.
3. İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşmenin madde 1 B (1) (a) hükmüne göre yapılanı mevcut duyuruların, madde 1 B (2) çerçevesinde genişletilmedikçe, bu Protokol bakımından da geçerli olması koşuluyla,
Taraf Devletler, işbu Protokolü, hiç bir coğrafi sınırlama yapılmaksızın uygulayacaklardır.
2. Madde
1. İşbu Protokol’e Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluş ile, görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işbirliğinde bulunmayı taahhüt ederler ve özellikle işbu Protokol hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevini kolaylaştıracaklardır.
2. Yüksek Komiserlik Ofisi’nin veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşun, Birleşmiş Milletler’in yetkili organlarına rapor vermesini sağlamak için, işbu Protokol’e taraf Devletler aşağıdaki konular hakkında talep edilecek bilgi ve istatistikleri uygun bir şekilde sağlamayı taahhüt ederler:
(a) Mültecilerin durumu;
(b) İşbu Protokol’ün uygulanması;
(c) Mültecilerle ilgili mevcut veya sonradan yürürlüğe girebilecek kanunlar, yönetmelikler ve kararnameler.
3. Madde
İşbu Protokol’e Taraf Devletler, bu Protokol’ün uygulanmasını sağlamak amacıyla yürürlüğe koyacakları yasaları ve yönetmelikleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceklerdir.
4. Madde
İşbu Protokol’e Taraf Devletler arasında bu Protokol’ün yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olan ve başka yollarla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık, bu uyuşmazlığın taraflarından herhangi birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na götürülecektir.
5. Madde
İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf bütün Devletlerin ve herhangi bir Birleşmiş Milletler üyesi Devletin veya herhangi bir ihtisas kuruluşu üyesinin veya Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından katılmaya davet edilmiş olanların Taraf olmasına açık olacaktır. Taraf olma, taraf oluş belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ulaştırılmasıyla yürürlüğe girecektir.
6. Madde
Federal Devlet Hükmü Üniter olmayan veya Federal bir devlet için aşağıdaki hükümler uygulanacaktır:
(a) Işbu Protokol’ün, 1. maddesinin 1. fıkrası gereğince uygulanacak olan ve federal yasama organının yasama yetkisine giren Sözleşme maddeleri konusunda, Federal Hükümetin yükümlülükleri, Federal Devlet olmayan Taraf Devletlerin yükümlülükleri ile aynı olacaktır;
(b) Işbu Protokol’ün 1. maddesinin, 1. fıkrası çerçevesinde uygulanması gereken ve Federasyonun anayasal sistemine göre, Federasyonu oluşturan devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yasama yetkisi içine giren Sözleşme maddeleriyle ilgili olarak, Federal Hükümet, bu tür maddeleri, mümkün olan en kısa zamanda, olumlu bir yorumla, federe devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yetkili makamlarının dikkatine sunacaktır;
(c) Işbu Protokol’e Taraf Federal bir Devlet, herhangi bir başka Taraf Devletin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kanalıyla kendisine ileteceği talebi üzerine, Federasyon’un ve onu oluşturan birimlerin, bu Protokol’ün 1. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde uygulamaları gereken herhangi bir belli Sözleşme hükmünün yasama kararları veya diğer önlemlerle, ne oranda uygulandığına dair bilgi verecektir.
7. Madde
Çekinceler ve Duyurular
1. Taraf olma sırasında, her Devlet, işbu Protokol’ün 4. maddesi ve Sözleşme’nin 1, 3, 4, 16 (1) ve 33. maddelerinin dışında kalan hükümlerinin, işbu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca uygulanması konusunda, Sözleşmeye taraf Devletin söz konusu madde çerçevesinde koyacağı çekincelerin, Sözleşme’nin kapsamına giren mültecilere uygulanmaması koşulu ile, çekinceler koyabilir.
2. Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşme’nin 42, maddesine uygun olarak duyurulan çekinceler, geri alınmadıkları sürece, işbu Protokol uyarınca bu devletlerin üstlendikleri yükümlülükler için uygulanacaktır.
3. Bu maddenin 1. fırkasına uygun olarak çekince koyan bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne hitaben göndereceği bir bildiri ile bu çekinceyi her zaman için geri çekebilir.
4. Taraf bir Devlet’in, Sözleşme’nin 40. maddesinin 1. ve 2. fıkraları uyarınca yaptığı duyuruların, Protokol’e taraf olurken ilgili Taraf Devletçe Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne aksine bir bildiride bulunmadığı takdirde, işbu Protokol bakımından da, yürürlükte olacağı kabul edilecektir. Sözleşme’nin 40. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ile 44. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin bire bir (mutatis mutandis) yürürlükte olacağı kabul edilecektir.
8. Madde
Yürürlüğe Girme
1. İşbu Protokol, altıncı taraf olma belgesinin ulaştığı gün yürürlüğe girecektir.
2. İşbu Protokole altıncı taraf olma belgesinin ulaştırılmasından sonra katılan her Devlet için Protokol, katılma belgesinin bu Devlet tarafından ulaştırıldığı tarihte yürürlüğe girecektir.
9. Madde
Taraf Olmaya Son Verme
1. Herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir bildiri ile işbu Protokol’e Taraf olmaktan herhangi bir zamanda vazgeçebilir.
2. İlgili Taraf Devlet için, böyle bir vazgeçme, bu vazgeçiş bildirisinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.
10. Madde
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Duyuruları Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, yukarıdaki V. maddede Adı bahsedilen Devletleri, işbu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinden, taraf oluşlardan, konan çekincelerden, geri çekilen çekincelerden, taraf olmaktan vazgeçmelerden ve bunlarla ilgili duyurularla bildirilerden haberdar edecektir.
11. Madde
Birleşmiş Milletler Sekreterliği Arşivinde Saklanma Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı derecede geçerli bulunan işbu Sözleşme’nin, Genel Kurul Başkanı ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından imzalanmış bir örneği, Birleşmiş Milletler Sekreterliği arşivlerine gönderilecektir. Genel Sekreter işbu Protokol’ün onaylanmış örneklerini Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve yukarıda V. maddede bahsi geçen diğer Devletlere gönderecektir.
Kemalpaşazâde Said Bey, 12 Ocak 1848 (5 Safer 1264) tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Tanzimat döneminin önemli devlet görevlilerinden Ahmed Kemal Paşa’nın oğludur. Asıl adı Mehmed Said olup sürekli lastik ayakkabı giydiği için Lastik Sait Bey lakabı ile anılmıştır. Modern görüşlü babası sayesinde iyi bir eğitim almıştır. İlk eğitimini özel hocalardan almış, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Babasının Elçi olarak bulunduğu Berlin’de aldığı eğitim sayesinde Almanca’yı öğrenmiş, ayrıca Fransızca’sını da geliştirerek çok sayıda dile vakıf olmuştur.
Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
Kemalpaşazâde Said Bey, eğitiminin ardından 1868 yılında bugünkü karşılığı ile Danıştay olan Şûrâ-yı Devlet’te memuriyete başlamış, 1874 yılına kadar muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yapmıştır. Ardından Hariciye Nezâreti(Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü olmuş; 1885 yılında ise Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirilmiş; Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi olmuş, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulunmuştur.
Sürgün Kararı ve Yeniden İstanbul’a Dönüşü
Kemalpaşazâde Said Bey, memuriyetten çıkarılarak müebbet hapisle cezalandırılmış, kalede hapsedilmesine karar verilerek, 20 Kasım 1899 tarihli sürgün kararı mazbatası ile Yemen’e sürülmüştür. Sürgün kararının gerekçesi, devlet ve saltanat aleyhine neşrolunan muzır neşriyata muavenet ve dedikoduya sebebiyettir. Cezasını, Yemen kenti Sana’da geçirmiştir.
Kemal Paşazade Said bey
1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda Kemalpaşazâde Said Bey İstanbul’a dönmüş, 14 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirilmiş, bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli olmuştur.
Memuriyetleri sırasında Mekteb-i Sultânî ve Mülkiye’de kitabet ve tercüme; İstanbul Hukuk Fakültesinde ise 1885 yılından 1914 yılına kadar aralıklarla Hukuk-ı Siyasiye-i Osmaniye(Kamu Hukuku) ve Hukuk-u Esasiye derslerini vermiştir.
15 Mart 1921 tarihinde vefat etmiş, Süleymaniye Camiinde babası Kemal Paşa’nın yanına defnedilmiştir.
Yazın Hayatı ve Gazeteciliği
Kemalpaşazâde Said Bey, genç yaşlarından itibaren başladığı yazın yazın hayatına emeklilik sonrasında da da devam etmiş, anıları yazmış, röportajlar vermiştir.
Türkiye’de gazeteciliğin ve yazarlığın öncülerinden sayılmaktadır. Tasvîr-i Efkâr’da Nâmık Kemal ile birlikte çalışmış, Âyîne-i Vatan gazetesinde yazılar yazmış, İstanbul Gazetesi’nde başyazar olarak görev almıştır.
Hakāyiku’l-vekāyi gazetesini çıkarmış, Vakit gazetesinin yayınlanmasına yardım etmiş, Vakit’in devamı olan Tarîk gazetesini çıkarmıştır. Vakit ve Tarîk gazetelerinde başyazarlık yaptığı sırada Şark ismiyle Beyoğlu’nda yayın yapan gazetede kendi imzasını kullanmadan“İcmâl-i Ahvâl” başlığı ile devletler arası ilişkiler, iç ve dış politika hakkında yazılar yazmıştır.
Yabancı gazeteleri takip etmiş, özellikle Avrupa’daki gelişmeleri ve uluslararası ilişkileri yazılarında işlemiş; Journal de Constantinople isimli gazetede, Avrupa gazetelerinde Osmanlı Devleti aleyhine çıkan yazılara cevap vermiştir. İkinci Abdülhamid döneminde, 1899 yılında başlayan sürgün yıllarına kadar birçok gazete ver dergilerde yazıları yayınlanmıştır.
Arap dilinin üstünlüğünü ileri sürenlere karşı, yabancı kelime ve kavramlardan arındırılmış temiz bir Türkçe’yi ve Türkçe’nin sadeleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Bağımsız bir şiir kitabı bulunmamakla birlikte beyit ve kıtalardan oluşan şiirleri gazetelerde yayınlanmış; devlet adamlarını eleştiren ve muhalif tavır takınan bir yol izlemiştir.
Kemalpaşazâde Said Bey’in Eserleri
1. Fezâil-i Ahlâkıyye ve Kemâlât-ı İlmiyye (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev)
Bu eseri, J. J. Rousseau’nun ilimler ve sanatlar hakkındaki ünlü eserinin çevirisidir. John Jack Rousseau’nun eserinin Türkçe tercümesi ve yazarın bazı ilave ilave ve tenkitlerinin bir aya getirilmesiyle oluşmuş bir eserdir. Eser her biri ayrı bir kitap halinde basılmış; fakat birbirinin devamı şeklinde üç ciltten oluşmaktadır.
Fezâil-i ahlâkiyye ve kemâlât-ı ilmiyye / Jan Jak Russo; mütercim Kemâl Paşazâde Saîd Bey
2. Hukūk-ı Düvel (Cebrail Gregor ile birlikte yazmıştır)
Devletler hukuku alanında ilk Türkçe eserdir. Kitap, devletler hukukunun tarifi, kısımları, kaynakları ve tarihi ile devlet, saltanat, millet, kavim, ırk gibi kavramlar üzerinde durmuştur.
Hukūk-ı Düvel ( Uluslararası Hukuk) – Kemal Paşazade Sait
3. Garâib-i Âdât-ı Akvâm
4. Dârü’l-kütüb
Kemal Paşazade Said beyin makalelerinden oluşmaktadır
5. Mehâkim
Dönemin mahkemelerine ilişkin genel bilgiler, devlet kurumlarının görev ve yetkileri ile hapishaneler hakkında bilgiler içermektedir.
6. Vazîfe-i Adliyye-i Etıbbâ
7. Galatât-ı Tercüme
Fransız alfabesindeki harf sırasına göre on sekiz defterden oluşturulan, kelime ve terimlerin tercüme hatalarını ve yanlış kullanımlarını örneklerle göstere bir eserdir. İlk baskısı 1889 yılında yapılmıştır.
Galatat-ı Tercüme – Kemal Paşazade Said
8. Sefir ve Şehbenderler
Eser, diplomasi mesleği, diplomatlar ve devletler arası ilişkilerde diplomatların misyonlarına ilişkindir.
Sefirler ve Şehbenderler – Said Kemal Paşazâde /1890
9. Ahmed Midhat Efendi Hazretleri’ne Arîzadır
Galatât-ı Tercüme’nin on dördüncü defteri üzerine Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı bir makaleye cevaptır.
10. Teşhîr-i İzmihlâl
Kemal Paşazade Said bey – Teşhir-i İzmihlal
Bidâyet Mahkemesi reisliği ve İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliği sırasında, komisyon hakkında eleştiriler içeren eleştiri ve görüşlerdir. Sadrazama sunulmak istenen görüş ve düşünceleri daha sonra yayınlanmıştır.
11. Medhal-i Usûl-i Mes’ûliyyet-i Vükelâ
Milletvekillerinin işledikleri suçlardan doğan sorumluluklarına ilişkindir.
12. Kāmûs-ı Saîd
Bu eser Yemen sürgünü nedeniyle yarım kalmıştır. Maarif Nezareti adına Faransızca’dan Türkçe’ye Kamus hazırlanmış ancak 22 forması basılabilmiştir. Çok geniş olarak tasarlanan eser Amphotère kelimesine kadar olan maddeleri kapsamaktadır.
Filiz Anadol tarafından yüksek lisans tezine konu olan ve 91 Osmanlı Devlet adamının hayatlarını yazdığı “Terâcim-i Ahvâl-i Muâsırîn” adlı biyografik bir çalışması bulunmaktadır.
Kemalpaşazâde Said Bey’in ayrıca; Bulunsun; Bu da Bulunsun; Tatbîk-i Kavâid-i Fenn-i Kitâbet ve Numûne-i Muharrerât-ı Devâir-i Hükûmet; Usûl-i Maîşet-i İnsan; Teşebbüsât-ı Cürmiyye; Târîh-i Hukuktan Bir Sayfa; Hukūk-ı Siyâsiyye-i Osmâniyye Dersleri ve Bir Mazbata-i Sâlifü’s-safsata Sûretidir başlıklı basılmış eserleri bulunmaktadır.
“Arapça isteyen Urban’a, Acemce isteyen İran’a. Frengilerse Avrupa’ya! Biz Türküz, bize Türkçe elzem.”
Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950’de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 Sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanmıştır.
BAŞLANGIÇ
Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96(I) sayılı kararında soy kırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soy kırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soy kırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.
Madde 2: Soy kırımı oluşturan eylemler
Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.
Gruba mensup olanların öldürülmesi;
Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;
Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;
Madde 3 : Cezalandırılacak eylemler
Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:
Soy kırımda bulunmak;
Soy kırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
Soy kırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
Soy kırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
Soy kırıma iştirak etmek;
Madde 4: Kişilerin cezalandırılması
Soy kırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.
Madde 5: Uygulama mevzuatı
Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soy kırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.
Madde 6 Soy kırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması
Soy kırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.
Madde 7 : Suçluların iadesi
Soy kırım fiili ve Üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez.
Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.
Madde 8: Birleşmiş Milletlerle işbirliği
Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soy kırım fillerinin veya Üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre harekete geçmesini isteyebilir.
Madde 9: Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması
Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soy kırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.
Madde 10: Orijinal metinler
Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.
Madde 11: İmza, onay ve katılma
Bu Sözleşme 31 Aralık 1949 tarihine kadar Birleşmiş Milletler Üyelerinin ve Üye olmayıp da Genel Kurul tarafından bu Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen Devletlerin imzasına açıktır.
Bu Sözleşme onaylanır, ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Bu Sözleşmeye 1 Ocak 1950 tarihinden sonra Birleşmiş Milletler Üyeleri ile Üye olmayıp da yukarıda belirtildiği gibi davet edilen Devletler katılabilir. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 12: Sözleşmenin uygulama alanının genişletilmesi
Bir Sözleşmeci Taraf her hangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle, bu Sözleşmenin uygulanmasını, bu Sözleşmeci Tarafın dış ilişkileri bakımından sorumlu olduğu ülke veya ülkeler bakımından genişletebilir.
Madde 13: Yürürlüğe giriş
< İlk yirmi onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinin tamamlandığı gün, Genel Sekreter bir tutanak düzenler ve bunun bir kopyasını Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen Üye olmayan Devletlere iletir.
Bu Sözleşme, yirminci onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Daha sonraki bir tarihte tevdi edilen bir onay veya katılma belgesi, bu onay veya katılma belgesinin tevdi tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Madde 14: Sözleşmenin yürürlükte kalış süresi
Bu Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl süreyle yürürlükte kalır.
Bundan sonraki beş yıllarda, bu sürelerin bitiminden en az altı ay önce çıkma beyanında bulunmamış Sözleşmeci Devletler bakımından yürürlükte kalmaya devam eder.
Çıkma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben gönderilecek yazılı bir bildirimle yürürlük kazanır.
Madde 15: Sözleşmenin yürürlükten kalkması
Sözleşmeden çıkmalar nedeniyle bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin sayısı on altının altına düşerse, Sözleşme bu çıkma bildirimlerinden en sonuncusunun yürürlük kazandığı tarihten itibaren yürürlükten kalkar.
Madde 16: Sözleşmenin değiştirilmesi
Sözleşmeci Taraflar Genel Sekretere hitaben gönderecekleri yazılı bir bildirim vasıtasıyla her zaman bu Sözleşmede değişiklik yapılmasını talep edebilirler.
Genel Kurul, böyle bir talep karşısında yapılması gereken işleme karar verilir.
Madde 17: Bildirimler
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bütün Birleşmiş Milletler Üyelerini ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletleri aşağıdaki konularda bilgilendirir:
On birinci maddeye göre alınan imzalar, onaylar ve katılmalar;
On ikinci maddeye göre alınan bildirimler;
On üçüncü madde gereğince Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
On dördüncü maddeye göre alınan çekilme bildirimleri;
On beşinci maddeye göre Sözleşmenin yürürlükten kalkması;
On altıncı maddeye göre alınan bildirimler;
Madde 18: Depozitörlük işlevi
Bu Sözleşmenin orijinal metni Birleşmiş Milletler arşivinde saklanır.
Sözleşmenin onaylı bir örneği, Birleşmiş Milletler Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletlerin her birine iletilir.
Madde 19: Kayıt
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayda geçirilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 21 Ocak 1959 tarihinde kurulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin şu anki idarî düzeni 1 Kasım 1998 yılında yürürlüğe giren AİHM İç Tüzüğünde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Mahkeme, Fransa’nın Strazburg kentindedir.
Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.
İkinci Dünya Savaşında 60 milyondan fazla insanın ölümü sonucunda savaşın ardından 26 Haziran 1945‘te San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’nde insan haklarına vurgu yapılmış ancak BM İnsan Hakları Bildirgesi, insan haklarının çiğnenmesi durumunda uluslararası korumanın nasıl gerçekleşeceğini saptamamış, bireysel başvuru yöntemine ilişkin kurumsal bir çözüm getirmemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2. Dünya Savaşından sonra oluşmuş, Avrupa Konseyi’nin girişimleri sonucu 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uygulamada daha başarılı sonuçlar veren bir sistem kurmuştur. Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler, üye devletlerde yaşanan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 1987 tarihinden itibaren, vatandaşlarının Mahkeme nezdinde bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ek Protokollerle tam zamanlı bir mahkeme statüsüne kavuşmuştur. Mahkeme statüsünden önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı olarak çalışmakta olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin denetimine ilişkin yargısal görevleri yerine getirirken, kararların yerine getirilme sürecinin kontrolü de, şimdi de aynı görevi yürütmekte olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılmıştır.
Uluslararası hukukun tanınmış kurallara göre iç hukuktaki bütün başvuru yolları tüketildikten sonra ve konu hakkında son kararın verilmesinden itibaren 6 ay içinde mahkemeye başvurulabilir. Kamu otoriteleri mahkemeye başvuru yapamazlar. Başvuru sahibinin, iddia konusu sözleşme ihlallerinden şahsen ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir. Başvuru sahibi AİHM’ e yapacağı şikayetin özünü ulusal işlemler sırasında da ortaya koymak durumundadır. Ulusal mahkemeler, AİHM yargılama yapmadan önce konu hakkında karar alabilme olanağına sahiptir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Yüksek Sözleşmeci Taraf Devlet sayısı kadar yargıç bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Taraf Devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğine ilişkin denetim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yürütülmektedir.
Mahkeme teşkilatına ve onun yargılama usulüne ilişkin hükümler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin İkinci Kısmında 19 ila 51. maddeler arasında ve AİHM İçtüzüğünde yer almaktadır. AİHM’de Sözleşmeye taraf ülke sayısı kadar hâkim görev yapar ve halen Mahkemede 47 hâkim vardır. Hâkimler, taraf devletler tarafından sunulan üç kişilik liste üzerinden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilir. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkemenin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23)
Öte yandan hâkimler kendi adlarına Mahkemede yer alırlar, yani geldikleri ülkeleri temsil etmezler. Mahkemede görev tam zamanlı olduğundan bunu aksatacak bir görev de alamazlar. Hâkimlerin tarafsızlık ve bağımsızlıklarına zarar verecek bir faaliyette bulunmaları da yasaktır. Mahkeme, hâkimlerin uymaları gereken etik ilkeleri 2008 yılında kabul ettiği Yargı Etiği Kararında ortaya koymuştur.
Mahkemenin Yapısı
Mahkemede yer alan birimleri kendi içerisinde idari ve yargısal birimler olarak ikiye ayırmak mümkündür.
Mahkemedeki idari birimler ise şunlardır: Mahkeme Genel Kurulu, bölümler ve filtraj bölümü.
Mahkeme Genel Kurulu
Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesi en önemli görevi olarak kabul edilebilir. Mahkemenin yönetici kadrosunun seçilmesi de görevleri arasındadır: başkan, iki başkan yardımcısı ve üç bölüm başkanı. Başkan yardımcıları, aynı zamanda içinde bulundukları bölümün başkanlığı görevini de devam ettirirler. Bunlardan her biri üç yıllık bir dönem için seçilirler. Öte yandan Genel Kurul, beş yıl için yazı işleri müdürü ve onun yardımcısını da seçer. Ayrıca bölümlerin üye kompozisyonuna karar verir ve Bakanlar Komitesine belli bir süre için dairelerin üye sayısının yediden beşe indirilmesi önerisinde bulunabilir (Sözleşme, md. 25).
Bölümler
Mahkeme bünyesinde idari bir yapılanma olarak beş bölüm oluşturulmuştur. Mahkeme İçtüzüğüne göre her bir hâkim, beş bölümden bir tanesinde görev yapmaktadır. Hâkimlerin bölümlere dağılımında coğrafi bölgeler, cinsiyet ve Sözleşmeci devletlerin sahip olduğu farklı hukuk sistemlerinin dengeli temsiline özen gösterilir. Ayrıca bölümlerin kompozisyonu her üç yılda bir değiştirilmektedir.
Filtraj Bölümü
14 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesiyle oluşturulan tek hâkim formasyonu Mahkemenin önündeki açıkça kabul edilemez nitelikteki başvuruları elemek açısından son derece yararlı sonuçlar vermiştir. Bu durumdan daha fazla yararlanmak için yazı işleri müdürlüğü bünyesinde yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Böylece daha önceki beş bölüm yanında bir anlamda “altıncı bölüm” olarak (resmi olarak bu şekilde adlandırılmasa da) filtraj bölümü kurulmuştur. Bu bölüm, hakkında en çok başvuru yapılan beş ülkeden gelen hukukçuların oluşturduğu alt birimler halinde çalışmaktadır. Burada amaç, kabul edilemezlik kararlarında bir standardın sağlanması, kabul edilebilirlik usulünün daha rasyonel kılınması ve çalışma usullerinin düzeltilmesidir. Yeni dönemde ise elde edilen başarı nedeniyle filtraj bölümü bünyesinde diğer ülkeler için de alt birimler kurulmuştur.
Mahkemedeki yargısal formasyonlar ise şu şekilde sıralanabilir: daireler, komiteler, tek hâkim, Büyük Daire.
Daireler
Her bir bölüm içinde daireler oluşturulmuştur. Bölüm başkanı, bütün davalarda, başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi ise seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır. Şayet, başvuru bölüm başkanının seçildiği ülkeye karşı yöneltilmişse bölüm başkan yardımcısı müzakereye başkanlık eder. Daire önündeki her davada, o dairenin asıl üyesi olmayan bölüm üyeleri yedek üye olarak yer alırlar. Dolayısıyla her başvurunun müzakeresi için bölümde farklı bir üye kompozisyonu içeren daireler karşımıza çıkar.
Komiteler
Her bölüm içinde on iki aylık bir dönem için üç hâkimden oluşan komiteler kurulur. Komiteler, özellikle Mahkemenin yerleşik içtihadının söz konusu olduğu başvuruları karara bağlarlar. Sınırlı da olsa filtraj yetkileri de, yani başvurunun kabul edilemezliği konusunda karar verme yetkileri, vardır. Bu durum tek hâkim tarafından komitelerin başvurunun kaderi konusunda karar vermeye davet edildiklerinde ortaya çıkar.
Tek hâkim
Açıkça kabul edilemez başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruları elemekle görevli yargısal formasyondur. Bu tür başvurular aslında Mahkemenin önündeki başvuruların yaklaşık olarak %90’ını oluşturmaktadır. Mahkeme başkanı, bu görevi yerine getirmek üzere 1 Haziran 2010 tarihinde ilk olarak bir yıllık süre için 20 hâkim görevlendirmiştir. 1 Haziran 2011 tarihinde ise 20 hâkim daha bunlara eklenmiştir. Bu hâkimlere, yazı işleri müdürlüğünün yaklaşık 60 hukukçusu destek vermektedirler. Ayrıca onlar daire ve Büyük Daire önündeki görevlerine de devam ederler. Ancak tek hakim formasyonu hakimleri, bu formasyonlarda kendi ülkelerine karşı yapılan başvurularda görev ifa edemezler.
Büyük Daire
17 üyeden oluşan Büyük Dairede Başkan, Başkan yardımcıları ile bölüm başkanları doğal üye olarak yer alırlar. Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi de burada bulunmaktadır. Diğer üyeler ise kura yoluyla belirlenir. Büyük Daire, Sözleşme’nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır. Daireler, incelemenin her aşamasında Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirler. Ancak bunun için başvuru hakkında henüz karar verilmemiş olması ve hükümet ile başvurucunun da buna rıza göstermesi gerekir. Öte yandan daire kararını verdikten sonra taraflardan biri üç aylık süre içinde başvurunun Büyük Daire önünde yeniden görülmesini talep edebilir. Bu talep ilk olarak Mahkeme başkanını da içinde bulunduruan beş kişilik panel tarafından incelenir, eğer kabul edilirse, başvurunun tamamı yeniden Büyük Daire tarafından incelenir.
Yargılama Usulü
Sözleşme’ye taraf devletler veya Sözleşme’nin ihlalinden mağdur olduğunu iddia eden herkes, Sözleşme’de yer alan haklarından birinin veya birkaçının taraf devlet tarafından çiğnendiği iddiasını içeren bir dilekçe ile AİHM’e başvuruda bulunabilir. Mahkeme önündeki yargılama usulü kamuya açıktır ve çelişmeli yargılama ilkesine uygundur. Ayrıca incelemenin büyük kısmı yazılı olarak yapılır. Duruşmalar çok az davada yapılır ve halka açıktır, fakat Büyük Daire, istisnai koşulların varlığı halinde kapalılık kararı da alabilir.
Kişiler, kendileri ya da bir avukat aracılığıyla başvuru yapabilirler. Ancak başvuru dilekçesi hükümete komünike edildiğinde başvurucular bir avukat tarafından temsil edilmek zorundadırlar. Avrupa Konseyi, yeterli imkânı olmayan başvurucular için bir adli yardım sistemi kabul etmiştir.
Mahkemenin resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir, fakat başvuruların taraf devletlerin dillerinden birinde de yapılabilmesi mümkündür. Bununla beraber başvuru bir kez hükümete komunike edildiğinde, Mahkemenin resmi dillerinden biri kullanılmalıdır. Bununla beraber Mahkeme Başkanı veya daire başkanı, başvurucunun ilerleyen aşamalarda kendi dilini kullanmaya devam edebileceğine de karar verebilir.
11 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce başvuruların incelenmesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından yapılan ilk inceleme aşamasını içermekteydi ve bu birimde kabul edilebilirlik hususunda karar veriliyordu. Başvuru kabul edilebilir bulunduğunda ise Komisyon, dostane çözüme ulaşmak için taraflarla görüşüyordu. Eğer bu görüşmelerden sonuç alınmazsa olayları tespit eden ve başvurunun esasına ilişkin görüşü de içeren bir rapor yazılmakta ve bu rapor Bakanlar Komitesine aktarılmaktaydı.
Mevcut uygulamada ise Mahkemeye ulaşan her başvuru ilk olarak yazı işleri müdürlüğü hukukçuları tarafından ele alınır ve uygun yargısal formasyonlar önüne gönderilir. Açıkça kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamayan bir başvuru tek hâkim önüne gönderilir ve tek hâkim, yazı işleri müdürlüğü hukukçusunun kendi sorumluluğu altında hazırladığı bir not (tek hâkim notu) üzerinden kararını verir. Tek hâkim, kendisi karar almak yerine başvuruyu incelenmek üzere komite ya da daire önüne de gönderebilir.
Yerleşik bir içtihat temelinde çözümlenecek bir başvuru ise basitleştirilmiş usulle işleyen üç hâkimden oluşan komite formasyonu tarafından karara bağlanır. Bu usul, daireler önündeki usule göre daha basit ve hızlıdır. Özellikle komitelerde ulusal hâkimin varlığı şart değildir. Ancak Komite, üyelerden birinin ulusal hâkim ile yer değiştirmesi kararı alabilir. Komite kararları oybirliğiyle alınır ve bu usulle karara bağlanan başvurular Büyük Daire önüne gönderilemez.
Tek hâkim ya da komite önüne gönderilmeyen başvurular bu konuda genel yetkili formasyonlar olan daireler tarafından ele alınır. Başvuru daire önüne geldiğinde, üyelerden biri başvurunun raportörü olarak tayin edilir. Başvurunun yöneltildiği ülkenin hâkimi ise otomatik olarak o başvurunun müzakere edildiği dairede görev alır. Eğer ulusal hâkimin başvurunun incelenmesinde görev alabilmesi mümkün değilse daire başkanı tarafından ad hoc hâkim atanır.
Bu usul çerçevesinde kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin gözlemlerini sunmak üzere başvurunun hükümete bildirilmesi öngörülmektedir. Mahkemenin kabul edilebilirlik ve esas hakkında incelemeyi birlikte yapması artık olağan usul haline gelmiştir. İlke olarak hükümet 16 haftalık süre içinde gözlemlerini sunmak zorundadır, bu süre daha sonraki aşamalarda kısaltılabilmektedir. Bu gözlemler daha sonra 4 haftalık süre içinde cevabını sunması için başvurucuya iletilir. Başvurucudan bu aşamada hakkaniyete uygun tatmin talebini de bildirmesi istenir. Başvurucunun cevabı ve talepleri ise son kez gözlemlerini sunabilmesi için hükümete gönderilir. Bu gözlemlerin de gelmesinin ardından karar taslağı hazırlanan başvuruyu hâkim-raportör, karar için dairenin önüne getirmektedir.
Dairenin Sözleşme’deki haklardan birinin ya da birkaçının ihlal edildiği yönündeki tespiti genel olarak 41. madde çerçevesinde bir miktar paranın başvurucuya ödenmesine yol açar. Aynı zamanda daire, 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal probleme ve onun çözümü için alınması gereken tedbirlere ilişkin direktifler de verebilmektedir.
Daire kararları kesin değildir. Taraflardan birinin kararı Büyük Daire önüne götürmek için sahip oldukları üç aylık sürenin sonunda bu yönde bir talep yoksa veya taraflar bu yöndeki taleplerinden vazgeçmişlerse ya da talep beş kişilik Panel tarafından reddedilmişse daire kararı kesin hüküm halini alır.
Yargılamanın her aşamasında Mahkeme, yazı işleri müdürlüğü vasıtasıyla taraflara “dostane çözüm” önerisinde bulunabilir. Dostane çözümün Mahkeme tarafından kabul edilebilmesi için ilgili hükümetin bir şekilde başvurucunun iddialarının doğruluğunu kabul etmesi, başvurucunun zararını karşılama ve lehine bazı tedbirleri alma yükümlüğü altına girmesi gerekir. Şayet taraflar bir uzlaşmaya varır ve bu yeterli görülürse Mahkeme başvuruyu gündemden düşürerek dostane çözümden gerekli sonuçları çıkarır. Şayet taraflar bir çözüme varamazsa hükümet, Mahkemeye Sözleşme’nin ihlalini tanıyan ve başvurucunun zararını tazmin eden “tek taraflı deklarasyon” bildiriminde bulunabilir. Bu tek taraflı deklarasyon kabul edilirse, başvuru yine gündemden düşürülür. Dosyaların çözümünde kullanılan bu iki usul -ki birincisi Sözleşme metninde düzenlenmiş ikincisi ise uygulamayla ortaya çıkmıştır- yıllar içinde daha sıklıkla uygulanır hale gelmiştir.
Mahkemenin kesin nitelikteki bütün kararları ilgili olduğu devlet açısından bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararlarının uygulanmasından sorumludur. Dostane çözüm kararlarının infazı da bu kapsamdadır. Bakanlar Komitesi, Sözleşme’nin ihlalinin tespit edildiği konuda ilgili devletin kararın infazı için gerekli genel veya özel tedbirleri alıp almadığını denetler. Öte yandan 14 no.lu Protokol 46. maddeyi değiştirerek uygulama aşamasına ilişkin iki yeni usul kabul etmiştir: Bakanlar Komitesinin Mahkemeden kararın anlamını belirginleştirilmesini ve ilgili devletin kararı doğru bir şekilde infaz edip etmediğini değerlendirmesini talep edebilmesi.
Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü
Yazı işleri müdürlüğü, yargısal görevlerinin ifasında Mahkemeye hukuki ve idari destek verme rolünü üstlenir. Bu müdürlük; hukukçular, idari ve teknik personel ile mütercimlerden oluşmaktadır.
Mahkeme Genel Kurulu tarafından seçilen Yazı İşleri Müdürü, Mahkeme Başkanının yetkisi altında yazı işleri teşkilatının en üst düzey görevlisidir. Mahkeme Genel Kurulu, Yazı İşleri Müdürüne görevlerinde yardımcı olmak üzere bir Yazı İşleri Müdür Yardımcısı seçer. Ayrıca Mahkemedeki her bir bölümde de bir yazı işleri müdürü ve yardımcısı görev yapar.
Yazı işleri müdürlüğü Mahkemeye sunulan başvuruların karar için hazır hale getirilmesinden ve görüşülecek karar taslaklarının hazırlanmasından sorumludur. Yazı işleri hukukçuları Mahkemede bölümlerin alt birimleri olarak ifade edebileceğimiz otuz beş ofiste (division) görev yaparlar. Bu hukukçular, usule ait konularda taraflarla yapılan yazışmaları yapar, hâkimlerin dikkatine sunulmak üzere analitik notları ve dosyaları hazırlarlar. Bu hukukçuların başvurular hakkında bir karar alma imkânı yoktur. Mahkemeye gelen başvurular ilgili ülkenin hukuk sistemi ve başvurunun dili çerçevesinde farklı ofislere gönderilebilmektedir. Yazı işleri müdürlüğünün Mahkemeye dönük hazırladığı bütün belgeler iki resmi dilden birinde kaleme alınır.
Yazı işleri müdürlüğü, hukukçuların görev aldığı ofisler yanında Mahkemenin aşağıdaki alt birimlerinde çalışanlarını da içine alır: çalışma usulleri ve başvuruların idari yönden yönetimi, bilgi-işlem, içtihat bilgilendirme ve yayınlar, araştırma ve kütüphane, hakkaniyete uygun tatmin, basın ve halkla ilişkiler ile idari işleyişe ilişkin birimler (bütçe ve finans bürosu vb.). Ayrıca gelen başvuru ve mektuplar ile dosyalar ve arşivden sorumlu bir Merkez Büro vardır. Mahkemede kararların dil açısından kalite denetimini yapan ve onları yazıldığı dil dışındaki diğer resmi dile çeviren dil uzmanları da bu müdürlük içinde yer alır.
Dostane Çözüm
Mahkemenin başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu açıklaması halinde, sorunun taraflar arasında insan haklarına saygı esasına dayanan dostane bir çözüme kavuşturulması amacıyla çaba gösterir. Dostane bir çözüme varılacak olursa Mahkeme, olayların kısa bir özetini ve ulaşılan sonucu kapsayan bir karar verdikten sonra dava kayıt listesinden silinir. Dostça bir çözüm yoluna gidilmezse Mahkeme, Sözleşmenin davalı devletçe ihlal edilip edilmediğine hükmeder.
Karar
Kararlar gerekçelidir. Mahkeme, Sözleşmenin ya da ona bağlı Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili sözleşmeci tarafın iç hukuku bunu ancak kısmen giderme olayı veriyorsa zarar gören tarafa adil bir karşılık hükmedebilir. Bunun yanı sıra davalı devlet maddi ve manevi tazminat ve ayrıca dava masrafları ile avukatlık ücretlerinin ödenmesi yaptırımına bağlanabilir.
Kararların Uygulanması
AİHM’nin verdiği nihai kararlara davaya taraf olan devletler uymak zorundadır. Yani kararlar taraf devletler için bağlayıcı niteliktedir. Mahkemenin son kararı Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Komite kararların yerine getirilmesini gözetir.
Bask kökenli Fransız hukukçu ve matematikçi Pierre de Fermat öldü. (Doğumu: 17 Ağustos 1601) İlk öğreniminin ardından üniversitede hukuk eğitimi almak üzere Orleans’a gitti. Toulouse Üniversitesinde eğitim gördü. 1631 yılında hukuk diploması aldı. Medeni hukuk alanında derece aldı. Yargıç oldu ancak matematiğe daha çok zaman ayırdı. Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkı kazandı. Vebaya yakalandı ve 1653 yılında hastalıktan kurtuldu. Memurluktan arta kalan zamanlarında matematikle ilgilendi. Sayılar teorisinde önemli sonuçlar buldu, olasılık ve analitik geometriye katkıda bulundu. Modern sayılar kuramının kurucusu kabul edildi. Fermat’nın son teoremi ile hatırlanmaktadır.
1729
Felsefeci ve siyaset kuramcısı Edmund Burke, doğdu. (Ölümü: 9 Temmuz 1797) Burke, İngiltere Avam Kamarası’nda görev yaptı. Fransız İhtilali‘ne karşı çıktı. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine destek verdi. Estetik üzerine felsefi çalışmalar ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
1746
İsviçreli sosyal reformcu, filozof ve politikacı Johann Heinrich Pestalozzi doğdu. (Ölümü: 17 Şubat 1827) Din eğitimi almasına karşın filozof Jean-Jacques Rousseau’nun etkisi ile hukuk ve siyasi adalet alanında kariyer yaptı ve felsefeye yöneldi. 1765 yılında yaklaşık 20 filozofla birlikte Helvetic Topluluğu’nu kurdu ve özgürlükler alanında çalıştı.
1833
Alman filozof ve iktisatçı Karl Eugen Dühring doğdu. (Ölümü 21 Ekim 1921) Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve Ekonomi dersleri verdi.
1848
Kemalpaşazâde Said Bey (Lastik Kemal Bey), doğdu. (Ölümü: 15 Mart 1921) Muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yaptı. Ardından Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü oldu. 1885 yılında Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirildi. Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi oldu, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulundu. 4 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi.
Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1876
Amerikalı gazeteci ve roman yazarı Jack London (John Griffith London) doğdu. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitap yazdı. Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen ilk Amerikalılardan oldu. Kariyeri boyunca defalarca intihalden suçlandı. 22 Kasım 1916’da, çiftliğinde yaşamını yitirdi.
1895
Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin doğdu. (Ölümü 25 Şubat 1979) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.
1906
Varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya kökenli Fransız filozof, Emmanuel Levinas, 12 Ocak 1906’da Kovno’da (Litvanya) doğdu. Aslen Yahudi olan Levinas Orta öğrenimini Litvanya ve Rusya’da tamamladı. 1923-30 arası Fransa, Strasbourg’ta felsefe öğrenimi gördü. 1928-29’da Almanya, Fribourg’da Husserl ve Heidegger’in derslerine katıldı. 1930’da Fransız vatandaşlığına geçti. École Normale İsraélite Orientale’de yöneticilik ve Poitiers (1964), Paris-Nanterre (1967), Sorbonne (1973) üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. Türkçe’ye tercümesi yapılan çok sayıda eseri bulunmaktadır. 25 Aralık 1995‘te yaşamını yitirdi.
Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Eleftherios Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Modern Yunanistan’ın mimarı Venizelos 23 Ağustos 1864 tarihinde doğdu ve 18 Mart 1936’da öldü. Yunanistan’ın en önemli limanlarından biri olan Siroz adasında eğitim gördü, 1887 yılının Mart ayında Girit’e avukat olarak döndü ve adanın 6’sı Müslüman 11’i Rum olan 17 avukatından biri oldu. 29 Ekim 1930’da Türkiye’deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldı. Seçimleri kaybedince Paris’e gitti ve orada iken gıyabında idama mahkûm edildi. 1936 yılında Paris’te öldü.
1939
31 Temmuz 1938 tarihinde imzalanan ve Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarındaki askersizleştirme yükümlülüğünü ortadan kaldıran Selanik Anlaşması, 4 Ocak 1939’ta kabul edildi, 12 Ocak 1939’da resmi gazetede yayınlandı.
ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasına onay verdi.
1954
Türkiye, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşmeye katıldı. BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilen ve 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmeye ilişkin 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlandı.
1961
27 Mayıs Askeri Darbesinin ardından siyasi partilerin faaliyetine yeniden izin verildi.
Fatsa Dev-Yol Davası, Amasya’da başladı. 261 sanık hakkında idam cezası istenen, 759 sanıklı davada idamı istenenler arasında eski Belediye Başkanı Fikri Sönmez de bulunuyordu.
1988
Tek tip elbise giymeyen tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileriyle görüştürülmemesi cezaevlerinde olaylar çıkmasına neden oldu.
1998
19 Avrupa ülkesi, insan klonlanmasının yasaklanması konusunda anlaştı.
2000
DSP-MHP-ANAP Koalisyon hükumeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin, idama mahkûm edilen Abdullah Öcalan hakkında verdiği ihtiyati tedbir kararına uyulmasını kararlaştırdı.
2002
ABD’li avukat ve 1977-1980 yılları arasında Başkan Jimmy Carter kabinesinde dışişleri bakanı olan Cyrus Roberts Vance öldü. (Doğumu 27 Mart 1917) 1942’de Yale Hukuk Okulu‘nu üsstün başarıyla bitirdikten sonra ABD Deniz Kuvvetleri’ne girdi. Terhis olduktan sonra 1946’da Wall Street’teki bir hukuk şirketine girdi. Uluslararası anlaşmazlıklarda Birleşmiş Milletler temsilcisi ve arabulucu olarak görev üstlendi. Kennedy yönetimi sırasında Ordu Sekreteri ve Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanı olarak Vance, dış politikaya çatışma yerine müzakere ve silahların azaltılması odağında yaklaştı. Nisan 1980’de, İran’daki Amerikan rehineleri kurtarmak için yapılan Kartal Pençesi Operasyonu’nu protesto etmek için istifa etti. 1991’den sonra eski Yugoslavya topraklarındaki savaşı durdurma çabalarına katıldı. 1993’te, Bosna-Hersek’le ilgili BM gözetiminde toplanan uluslararası barış konferansının Birleşik Krallık eski dışişleri bakanı David Owen’la beraber eşbaşkanlığına getirildi.
2006
Papa II. Ioannes Paulus ve gazeteci Abdi İpekçi suikastlarının tetikçisi Mehmet Ali Ağca, iki ayrı gasp ve soygun suçundan ötürü 5,5 yıldır hükümlü olarak bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevinden tahliye edildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, tahliyenin bütün yönleriyle değerlendirilmesi açısından Yargıtay incelemesine sunulması için yazılı emir yoluna başvuracağını bildirdi. Yapılan itiraz üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle kaldırdı ve Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu.
2019
Amerikalı kadın hakim Patricia Wald, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Eylül 1928 ) Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’na katıldı. 1968’den 1970’e kadar Washington DC’de çalıştı, Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonu’nda danışman olarak görev yaptı. Ayrıca 1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliğini yaptı. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi olarak atanan ilk kadın hakim oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yaptı. Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde ve Amerikan Hukuk Enstitüsü Konseyi’nde bulundu. 2021 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi. Amerikan Barolar Birliği‘nden madalya aldı.
2025
Fransa’da yaşayan Kamil A.’nın kızına cinsel saldırıda bulunmakla suçladığı İdris A.’yı Türkiye’de vurmaları için 60 bin euroya tetikçilerle anlaştığı, tetikçilerin de 600 bin liraya 8 ayrı tetikçi tuttuğu anlaşıldı. İdris A .2024 aralık ayında bacaklarından vuruldu, evi ve otomobili kurşunlandı. Başlatılan soruşturmada, tetikçiler ve aile üyeleri ‘yaralama’, ‘azmettirme’, ‘mala zarar verme’, ‘6136 Sayılı Kanuna Muhalefet’, ‘Genel güvenliği tehlikeye sokmak’ suçlarından tutuklandı. Bazı şüpheliler adli kontrol ile serbest bırakıldı. Fransa’da bulunan Kamil A. hakkında ‘azmettirme’ suçundan gözaltı kararı verildi.
Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı – Av. Vedat Ahsen Coşar
Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir. Nitekim Alman Sosyolojisinin kurucularından olan sosyolog, filozof ve eleştirmen George Simmel “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder” demiştir. (Ernest Hirsch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)
Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Alvin Toffler onun için “Yirmi birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktır” demiştir.
O nedenle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de tek bir felsefe, tek bir felsefi sistem, tek bir felsefe okulu yoktur, aksine çok sayıda felsefe sistemi, çok sayıda felsefe okulu vardır ve gelecekte de olacaktır.
Hayat nasıl yerinde durmuyor, sürekli olarak akıyor ve değişiyor ve değişmeyen tek şey değişim ise, değişen zamana, koşullara, ihtiyaçlara, anlayışlara, görüşlere göre, yeni felsefi akımlar, yeni felsefe sistemleri ve okulları ortaya çıkacaktır. Sonuç itibariyle zamanla ortaya çıkan her alandaki değişime bağlı olarak birçok bilim dalı birbirinden ayrılmış, her bilim dalı içinde uzmanlıklar ortaya çıkmış, her yeni bilim dalının ilkeleri, o bilim dalının özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre belirlenip şekillenmiş, buna bağlı olarak geçmişte bilimin bütününü temsil eden felsefe, günümüzde ayrı bir çalışma alanına sahip bir disiplin haline gelmiştir.
Ama bu çalışma alanı, konu yönünden değil, sadece görev yönünden diğer bilim dallarından ayrılmıştır. Değil ise, felsefenin amacı, hemen hemen bütün alanlarda ve bilim dallarında aynıdır, birdir ve ortaktır. O nedenle, bilim dalı olarak felsefeye “ilkeler bilimi” adı verilmiştir, zira hangi özel bilim dalı olursa olsun, bunların temelleri, yani dayandıkları ilkeler ile varmak istedikleri sonuçlar ve hedefler felsefe alanında birbirleriyle birleşirler. (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 54 – 1996)
Genel niteliği itibariyle bir “ilkeler bilimi” olan ve temel hedefi ve amacı uyumlu bir dünya ve hayat görüşü sağlamaya çalışan felsefe, esas itibariyle şu üç sorunu çözümlemeye çalışır:
1- Hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgiyi elde etmek mümkündür? (Bilgi Teorisi)
2- Değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerekir? (Değer Teorisi)
3- Varlığın iç yüzü, yani en yüksek hedefi nedir? (Metafizik/Fizikötesi)
Kuşkusuz değişik felsefi okulların, felsefi görüşlerin bu sorulara verdikleri cevaplar, bu konular üzerine olan görüş ve düşünceleri ile yaklaşımları farklıdır. O nedenle, bu felsefi okulların ve görüşlerin; Bilgi Teorisi, Değer Teorisi ve Metafizik/Fizikötesi çerçevesinde sınıflandırılmaları ve bu bağlam içinde ve bu çerçevede açıklanmaları gerekir. Buna göre;
a- Bilgi ve Bilgi Teorisi
Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik fütüristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Ötesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.
Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı, retorik”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.”
Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini, kendisini bilmesidir.”
Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek” ve “rakibini sözle mat etmektir.”
Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi “yapmaya, aletlere, süreçlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.
Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.
Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiş, diğer bir deyişle Sanayi Devrimi’ni bu süreç yaratmıştır.
Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinimlerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.
Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğunlaşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki bu temel değişikliktir.
Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir unsuru haline dönüşen ve hatta sermaye araçlarını, hepsi tükenebilir nitelikte olan para, toprak, makine, emek olarak gören klasik, Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimi’ni yaratan, bilginin sistematik bir şekilde kullanılması üzerine çalışan ilk kişi olarak bilinen, İşletme Yönetimi’nin babası olarak kabul edilen Amerikalı mühendis ve endüstriyel yönetim uzmanı Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.
Bilginin işlevindeki ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.
Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludurlar.
Bugün bizim “bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.
Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazandıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” mekanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Marx, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.”
Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.
Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marx’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.
Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon çağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”
Gorbaçov’un bu öngörüsünün dayanağı, Marx’ın, bilginin teknolojiyi, teknolojinin de bilgiyi ve kültürü değiştireceği yönündeki sezgisini biliyor veya bunu anlamış olmasıdır.
Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte, bilgiden yeni bilgiler edinmek mümkün olmakla ve süreç bu şekilde işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla bir şekilde artmaktadır.
Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kodlara ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşturmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satmaktadırlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kurmaktadırlar ve hatta kurmuşlardır. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırımaktadır.
Bütün bu nedenlerle ve özetle günümüzde bir sermaye aracı haline gelen, klasik, Marksist ve Keynesçi sermaye araçlarının aksine tükenmeyen, bilgiden yeni bilgiler elde eden ve geçmişte çok fazla olmayan bilgi, günümüzün küreselleşen dünyasında çok fazla bir şekilde mevcuttur ve teknolojinin sağladığı araçlarla ve kolaylıklarla dünyayı çok hızlı bir şekilde dolaşmaktadır.
Öyleki, çok az bir zaman önce, bilgi ve haber alamamaktan yakınan bizler, şimdilerde tam bir bilgi ve haber bombardımanın altındayız. Dahası geçmişte bilgiye ulaşmak oldukça zor iken, günümüzde bilgiye ulaşmak geçmişe oranla artık oldukça kolaydır. Ama bu bilgilerin bir kısmı güvenilir değildir, bir kısmı manüpülatiftir, bir kısmı kirlidir, bir kısmı ise işe yaramazdır.
Bu bağlamda doğru bilgiye, güvenilir bilgiye, işe yarar bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri amacına uygun şekilde kullanmak, çoğu durumda ve zamanda pek mümkün olmamaktadır.
İşte, felsefe, bize doğru, güvenilir ve işe yarar bilgiye ulaşmak konusunda yardımcı olan en etkili ve işlevsel bilim dalıdır. Bu bağlamda, doğru olan, güvenilir olan, işe yarayan bilgiye biz, sadece felsefenin bir dalı olan ve Epistemoloji adı verilen Bilgi Teorisi aracılığıyla ulaşabiliriz. Zira bu teori bize; hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgi elde etmenin mümkün olduğunu gösterir, bunun yollarını ve araçlarını sağlar.
Nitekim diğer tek Tanrılı dinlere oranla İslamiyet, bilgiyi insan uğraşları arasında en yüksek yere koymuş, gerek Kuran, gerekse Hz.Muhammed’in söylemleri/hadisleri, bilgi edinme yönünde teşvikte bulunmuştur. Gerçekte bilgi sözcüğü (ilm), Kuran’da Tanrı’nın adından sonra en çok kullanılan sözcüktür. Nitekim Kuran “oku” diye başladığı gibi, Hz.Muhammed de, kendisini izleyenleri “İlim Çin’de bile olsa gidip bulmaları” için teşvik etmiştir.
Diğer taraftan insan merak eden, merak ettiği şeyleri öğrenmek ve anlamak isteyen ve buna ihtiyaç duyan, yanı sıra hareket eden, neden hareket ettiğini bilen, hareketinin amacını ve şeklini kendisi tayin eden bir varlıktır. İnsanın gerek öğrenmek ve anlamak, gerekse hareket etmek isteği ve ihtiyacı “bilgi yargısı”nı oluşturur ve bilgi bu yargının kapsamındadır.
İnsanın bilgi yargısı kapsamında olan anlamak, öğrenmek, hareket etmek ihtiyaçlarının hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu hususu, değişik felsefi görüşlere göre değişen bir husustur, yani hareket etme ihtiyacı mı insanı anlamaya ve öğrenmeye sevk eder, yoksa anlamak ve öğrenmek ihtiyacı mı insanı hareket etmeye sevk eder? Bunların her ikisinin birbirlerini tetiklediği aşikar olmakla birlikte, bilgi ihtiyacının hareket etme ihtiyacından sonra geldiği akla daha yakın bir ihtimaldir.
Akıllı bir varlık olan insanın hareketleri bilinçli olduğu ölçüde bir amaca da yöneliktir ve insan, bu amaca yaklaşma ve bu amacı gerçekleştirme derecesine göre, hareketlerine bir değer biçer, insanın bu değer biçme eylemi esas itibarı ile bir “değer yargısı”dır ve bu yargı “bilgi yargısı”ndan ayrı bir kategoridir.
“Değer yargısı”, insanın bir şeyi, bir nesneyi, bir insanı, bir hareketi belirli bir ölçüte göre değerlendirmesi ve takdir etmesidir; mantıkta bu ölçüt, “doğru”dur ve bu bir bilgi yargısıdır; estetikte bu ölçüt “güzel”dir; etikte bu ölçüt “iyi”dir.
Hareket etme alanında değer teorisinin uygulama alanı, insanın bilinç dışı ve bilinç içi hareket etmesine göre değişir. İnsanın bilinç dışı hareket etmesi istisnai bir durumdur ve bu alan, insan doğası hakkındaki biyoloji, fizyoloji gibi pozitif bilimlerin açıklayacakları verilere bağlıdır; insanın bilinçli ve bilinçsiz hareketlerinin nedenlerinin irade üzerindeki etkilerinin belirlenmesi ise psikolojinin inceleme alanına girer.
İnsanın bilinç içi hareketine verilecek değer, bilinç ile hareket arasındaki uyuşmaya göre irdelenir, o halde, bu uyuşma hangi ölçüye göre tayin edilebilir sorusunun ve konusunun cevabı psikolojinin inceleme alanı dahilindedir.
İnsanın kısmen de olsa, bilinç etkisiyle hareket ettiği kabul edildiği takdirde, bilincin hareket üzerindeki etkisinin bir amacı vardır ve bu amaç felsefeyi değil, psikolojiyi ilgilendirir ama eğer bunun nedenini ararsak, bunun nedenini herhangi bir pozitif hukuk dalında bulamayz; zira pozitif bilim dalları bize “olan” hakkındaki bilgiyi, “olan”ın nereden çıktığını, neyi etkilediğini, nasıl olduğunu söyler ama “olan”ın niçin, yani hangi amaçla yapıldığını ve neden olduğunu anlatmaz; çünkü başlangıç meselesi felsefenin ana konusudur. Bilincin bu süreçte araya girmesi, hareketlerin belirli kurallara uygunluğunu sağlamak içindir.
b- Değer Kavramı ve Değer Teorisi
İnsan olarak hemen her gün, pek çok değişik konuda değerlendirmeler, yorumlar yapar ve yargılarda bulunuruz. Bu bağlamda, yalan söylemenin, birisine iftira atmanın, başkalarına zarar vermenin, ahlaksızlık yapmanın kötü, her durumda doğru olanı yapmanın, hakikati söylemenin ise iyi olduğunu düşünür ve söyleriz. Nitekim Aristoteles, o nedenle, “Platon’u/Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim” demiştir.
Bütün bu değerlendirmeler ve yargılar, aslında bir değer biçmedir ve bu değerlendirmeler ve yargılar, doğrudan etik ve ahlak felsefesiyle ilgilidir. O nedenle, değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda, bizim hangi ölçülere ve araçlara başvurmamız gerektiğinin, hangi ölçününün ve aracın kullanılmasının bizi doğru değer biçmeye ve değerlendirme yapmaya götüreceğinin bilinmesinde yarar vardır.
Doğru değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda başvurmamız ve kullanmamız gereken ölçüyü ve aracı bize sağlayan ve veren felsefenin Değer Teorisi’dir. Esasen hangi alanda ve konuda bir kural ile karşılaşırsak, bu kuralı takdir etmek, değerlendirmek için Değer Teorisi’ne başvurmak ihtiyacı duyarız. Zira bütün etik, ahlak, estetik ve hukuk felsefesi bu görev alanına girer.
c- Metafizik/Fizikötesi
Felsefenin üçüncü ana dalı olan metafizik/fizikötesi kavramının fikir babası Aristoteles’tir. Felsefenin bu dalının bu ismi alması, Aristoteles’in eserlerini derleyen ve yayımlayan Rodoslu Andronikos’un, Aristoteles’in varlığın ilkeleri hakkındaki eserini “Fizik” adlı kitaptan sonraya almış olması ve o nedenle, bu kitaba “fizikten sonraki eser” anlamına gelen “metafizik/fizikötesi” başlığının konulmuş bulunmasıdır.
Felsefenin diğer dalları olan Bilgi ve Değer Teorileri’nin tanımlanması ve bu teorilerin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi her ne kadar kolay ise de, metafizik/fizikötesi teorisinin tanımlanması ve bu teorinin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi oldukça zordur. Zira bilgi ve değer teorileri, bilgi, etik, ahlak gibi belli ilgi alanlarına sahiptir. Oysa metafizik/fizikötesi teorisinin ilgi alanlarını belli bir biçimde, belli bir tanımla ve kavramla sınırlamak mümkün değildir. Zira metafizik/fizikötesi üzerine olan görüşler ve incelemeler; varlık, varoluş, evrensellik, sebep/sonuç, uzay, uzam, zaman, olgu, olay, Tanrı gibi soyut ve göreceli kavramlar üzerinedir.
Takdir edileceği üzere, insanın deneyim dışında, üstünde ve soyut olan herhangi bir şeyi kesin olarak bilmesi, yani fizik biliminde geçerli olan metotlarla bunu tespit etmesi ve belirlemesi çok zor ve hatta çoğu zaman olanaksızdır. O nedenle, “metafizik/fizikötesi” sözcüğü, deneyin dışında ve sadece teoriler aracılığıyla, akıl yürütme yoluyla bilinen ve algılanan hususlar anlamında kullanılmış ve o şekilde de kullanılmaktadır.
Galeazzo Ciano, 18 Mart 1903 tarihinde İtalya’nın Toskana bölgesindeki Livorno’da dünyaya geldi.
Roma Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden lisans diploması aldı. Ardından Roma’daki bir gazetede kısa bir süre drama ve sanat eleştirmenliği yaptı.
1925 yılında Dışişleri Bakanlığında göreve başladı. Rio de Janeiro, Pekin ve Vatikan diplomatik misyonlarında çalıştı.
Galeazzo Ciano, 24 Nisan 1930’da Benito Mussolini’nin kızı Edda’yla evlendi ve İtalyan faşizminin mimarına damat oldu. Çiftin Raimonda isimli bir kızları ve Fabrizio ile Marzio isimli iki oğulları oldu.
Kısa bir süre Şangay Başkonsolosu olarak çalıştı ve ardından 1935 yılı Haziran ayında Mussolini’nin Basın ve Propaganda Bakanı olarak atandı. Aynı yıl içinde, İtalya’nın Etiopya’yı istilası döneminde İtalyan Hava Kuvvetlerinde bombardıman filosu Komutanlığına atandı. Bu görevi sırasında Mareşal Badoglio’dan cesaret madalyası aldı.
1936 yılında, 33 yaşındayken Dışişleri Bakanı oldu. 19 Aralık 1936 tarihinde düzenlenen Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması’na imza koyan heyetin başında idi.
5 Şubat 1943’te kabinenin tüm üyeleri ile birlikte görevden alındı. Daha sonra Vatikan Büyükelçiliği’ne atandı.
İkinci Dünya Savaşı devam etmekteyken, 1943 yılında Müttefik Devletleri’nin Sicilya adasına çıkartma yapmaları üzerine Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması yönünde oy kullandı. Ciano, kayınpederi olan Mussolini aleyhinde davrandı ve oylamada 19’a karşı 7 oyla İtalya Kralı tarafından Mussolini‘nin görevine son verildi. Mussolini görevden alındıktan sonra tutuklandı.
Ciano, Mussloini’nin devrilmesinden sonra yeni İtalyan hükûmeti tarafından tutuklanmaktan çekinerek, eşi ve üç çocuğu ile birlikte 28 Ağustos 1943’te Almanya’ya kaçtı. Hitler, Mussolini’nin Almanya’nın desteği ile İtalya’nın kuzeyinde kurulan kukla devlete teslim etti. Ciano vatana ihanet suçlamasıyla tutuklandı ve hapse atıldı. Vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. Ölmeden önce “Çocuklarıma, kimseye kin duymadan öldüğümü bildirin . Hepimiz aynı fırtınaya sürüklendik ” dedi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.
Galeazzo Ciano’nun, II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde üstlendiği devlet görevlerinde iken düzenli olarak tuttuğu siyasi günlüklerini eşi Edda tarafından daha sonra kitap olarak yayınlandı.
Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Mussolini rejiminin en güçlü ikinci kişisi olarak kabul görmektedir. Almanya ile yapılan ittifaka karşı yaptığı muhalefetinin bedelini canıyla ödemiştir.
ABD mali sisteminin kurucusu, devlet adamı, hukuk bilgini, avukat, bankacı ve ekonomist Alexander Hamilton doğdu (Ölümü 12 Temmuz 1804)
1815
Hukukçu ve Kanada Dominyonu’nun ilk başbakanı John Alexander Macdonald, İskoçya’daki Ramshorn bölgesinde doğdu. (Ölümü: 6 Haziran 1891) 1820’de ailesiyle birlikte İskoçya’dan Ontario’ya göç etti. Sınavları geçerek hukuk eğitimi almaya hak kazandı. 1830 yılında avukat olarak baroya kabul edildi. Bir süre ticari davalara baktıktan sonra ceza davalarına girmeye başladı. Eğlenceli ve jürileri etkileyici savunma yöntemlerini uyguladı. 1837’de başlayan isyan sırasında, İngiliz kolonyalistlerine karşı savaştığı için vatana ihanet suçlamasıyla yargılanan isyancıları savundu ve bilinen bir avukat halinde geldi. 1844’te, Muhafazakâr Parti’nin Kingston’daki temsilcisi olarak Kanada Yasama Meclisi’ne seçildi. 1848-1854 arasında Kanada’nın birleştirilmesini ve İngiltere’yle olan bağlarının pekiştirilmesini amaçlayan Britanya Amerikası Birliği’ni güçlendirmek için çaba gösterdi. 1857’de Kanada Eyaleti’nin başbakanı oldu ve Kanada’nın William Lyon Mackenzie King’dan sonra en uzun süre başbakanlık yapan yöneticisi unvanını aldı.
1852
Alman şansölyesi ve Avukat Konstantin Fehrenbach doğdu (Ölümü 1926) 1920 ile 1921 yılları arasında şansölyelik yaptı.
1861
Alabama, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç savaş sonrası 1868’de birliğe yeniden Kabul edildi.
1885
Amerikalı feminist ve kadın hakları aktivisti Alice Paul doğdu. ABD’de yasaların kadınlara eşit haklar tanıması talebiyle açılan ilk kampanyanın önderlerinden oldu. (Ölümü 1977)
1897
Hitlerin muhafız birlikleri olan SS’lerin önemli ismi August Heissmeyer doğdu. (Ölümü 16 Ocak 1979) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş suçlusu olarak hapis cezasına çarptırıldı.
1903
Güney Afrikalı yazar ve apartheid karşıtı eylemci Alan Stewart Paton doğdu.
1907
Fransız siyasetçi, eski başbakan Pierre Mendès France doğdu. (Ölümü 18 Ekim 1982) Paris Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve aynı üniversitede doktora yaptı. 1928 yılında Paris Barosu’na üye oldu ve baronun en genç üyesi sıfatını kazandı. 1924 yılında Radikal Sosyalist Parti’ye üye oldu ve 1932 yılı seçimlerinde Eure bölgesinden milletvekili seçilerek Meclise girdi. Léon Blum başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükûmetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı oldu. 1944 yılında toplanan ekonomi konferansında bulunan Fransız Delegasyonu’na başkanlık yaptı. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası direktörlüğü ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne Fransız Temsilciliği görevlerinde bulundu. 1954-1955 yıllarında Fransa Başbakanlığı yaptı.
1929
Sovyetler Birliği’nde çalışma süresi 7 saate indirildi.
1939
Toprak reformu çerçevesinde Aydın’da köylülere toprak dağıtıldı.
1944
Hukukçu Galeazzo Ciano, vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.
1946
Enver Hoca, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Kral Zogo tahttan indirildi. Monarşi lağvedilerek Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1954
20 gün önce sınırdan insan kaçıran bir çetenin üyesi olarak yakalandığı bildirilen Ali Ertekin’in, 8 aydır kayıp olan Sabahattin Ali’yi Nisan 1948’de Bulgaristan sınırına yakın bir yerde öldürdüğünü “itiraf ettiği” Emniyet tarafından basına açıklandı.
Hindistan’da çocuk işçiliğine karşı kampanya yürüten ve evrensel eğitim hakkını savunan Hintli sosyal reformcu Kailash Satyarthi doğdu.2014 yılında Malala Yousafzai ile birlikte çocukların vegençlerin baskı altına alınmasına karşı ve tüm çocukların eğitim hakkı için verdikleri mücadele sonucunda Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.Küresel Mart Karşı Çocuk İşçiliği, Eğitim için Küresel Kampanya ve Kailash Satyarthi Çocuk Vakfı’nı kurdu. Kailash Satyarthi ve Bachpan Bachao Andolan’daki ekibi Hindistan’da 86.000’den fazla çocuğu çocuk işçiliğinden, kölelikten ve insan ticaretinden kurtardı.
1963
TBMM’de komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
Danıştay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir ay süreyle tatil edilmesi kararını durdurdu. 6 Ocak günü üniversitede Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakılmış, ve ODTÜ 9 Ocak’ta bir ay süreyle tatil edilmişti.
1972
Bangladeş, Pakistan’tan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1975
Hukukçu ve İtalya’nın eski Başbakanı Matteo Renzi doğdu. Matteo Renzi, Floransa Üniversitesi hukuk bölümünden mezun oldu. 1996 yılında İtalyan Halk Partisine katıldı. 1999 yılında İl Sekreteri oldu. 2004 yılında Floransa İl Başkanı olarak seçildi. 22 Şubat 2014 tarihinde İtalya’nın Başbakanı olarak yemin etti. 1861 yılında birleşmesinden bu yana İtalya başbakanı olan en genç kişidir.
1976
Türkiye Barolar Birliği, AP, MSP, MHP ve CGP’nin kurduğu “Milliyetçi Cephe” koalisyon hükümetinin örtülü otoriter rejimine karşı aydınları ve demokratik kuruluşları yasal yollardan mücadeleye çağırdı.
1977
BD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti.
İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) Başkanı Paşa Güven “ruhsatsız tabanca taşıdığı” gerekçesiyle tutuklandı.
1982
277 sanıklı Adana Devrimci Yol davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı.
1984
Ankara’da görülen Halkevleri davasında askeri savcı, 19 yöneticinin 1-4 yıl arası hapse mahkum edilmesini ve Halkevleri Derneği’nin kapatılmasını istedi.
1991
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 11 Ocak 1991 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmişti. 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylandı.
1995
The Marmara Oteli pastanesinin 30 Aralık 1994’te bombalanması sırasında ağır yaralanarak tedavi altına alınan Cumhuriyet gazetesi sinema eleştirmeni, yazar Onat Kutlar yaşamını yitirdi.
1996
Gözaltına alındıktan sonra dövülerek öldürülen Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin cenazesi, yapılan törenler ve 10 binden fazla kişinin katıldığı 12 km’lik yürüyüşle İstanbul/Esenler Mezarlığı’nda toprağa verildi. Metin Göktepe’nin otopsi raporu açıklandı.
1997
Başbakan Necmettin Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Bu eylem daha sonra Refah Partisi’nin kapatılma gerekçelerinden oldu.
2002
Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme TBMM, BM tarafından hazırlanan 20 Mayıs 1999’da imzalanan “Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”u bazı çekincelerle kabul etti.
TBMM Başkanlık Divanı, Meclis’in kuruluşundan bu yana kadın personel ve gazetecilere uygulanan pantolon yasağını kaldırdı.
2005
Kapatılan DEP’in milletvekili Leyla Zana ve iki arkadaşının AİHM’de açtığı davada dostane çözüme varıldı. Türkiye, Leyla Zana’ya 9 bin avro (16 bin 5200 YTL) ödemeyi kabul etti.
2005
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e suikast girişiminde bulunmakla suçlanan Müştak Ahmed tutulduğu askeri üsten kaçtı.
Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının Başkent dışında stadyumlarda değil, sadece okullarda kutlanmasını öngören genelge yayımladı.
2013
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” 12 Eylül darbesi sonrası gözaltında -işkence görüp- kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi 105 yaşındaki Berfo Kırbayır’a Cumartesi Anneleri adına verildi.
2016
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Başsavcı Vekili; “çocuklar ölmesin” diyen Ayşe Çelik(Ayşe Öğretmen), Beyazıt Öztürk ve Beyaz Show program sorumlusu hakkında “terör örgütü propagandası”ndan soruşturma başlattı. Soruşturmada, Beyazıt Öztürk’e takipsizlik, Çelik hakkında ise yargılandığı davada bir yıl üç ay hapis cezası verildi.
Barış İçin Akademisyenler Bildirisi (Bu Suça Ortak Olmayacağız), 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla yayımlandı. İmzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla toplanan yeni imzalar sonucunda imzacı sayısı 2212’ye ulaştı. İmzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatıldı ve üniversiteden ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi, 2016 yılında Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldü.
2017
Fransız hukukçu, eski bakan Pierre Arpaillange yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Mart 1924) Toulouse ve Paris’te Hukuk eğitimi gördü. 1949 yılında yargı kariyerine başladı. 1965-1974 yılları arasında Adalet Bakanlığında teknik danışmanlık, kabine direktörlüğü, ceza işleri ve af müdürlüğü yaptı. Cezaevlerinin modernizasyonu için mücadele etti ve 1973 yılında hücrelere ısıtmalar yerleştirildi. 1974’te Yargıtay’da görev aldı. 1981 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Marie-France Garaud‘un kampanya direktörlüğünü üstlendi. Aynı yıl Paris İstinaf Mahkemesi Başsavcısı oldu. 22 Şubat 1984-13 Mayıs 1988 tarihleri arasında Yargıtay Başsavcılığı yaptı. 1988- 1990 tarihleri arasında 1. ve 2. Rocard Hükümetlerinde Adalet Bakanlığı görevinde bulundu. Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından, 1990’da Sayıştay Başkanlığına atandı ve emekli olana kadar bu görevi sürdürdü.
2018
HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana’nın milletvekilliği, devamsızlık gerekçesiyle düşürüldü.
Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay’ın başvurusu hakkında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal kararı verdi.
2025
Adana’da görevli savcı adayı Mithat Can Yalman, kaldığı otel odasında ölü bulundu. Yalman’ın baskı gördüğüne ve intihar edeceğine dair sosyal medyada duyuru yaptığı öğrenildi.
2025
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bağlı üç polis ile bir sivil ve bir de avukatın aralarında olduğu beş kişi, Suriyeli Naseraldin Naser’i takip ederek patronu Ahmed Mohannad Alrefae’ye ait 170 bin dolar, 13 bin euro ile 1 milyon 500 bin TL’yi gasp ettikleri gerekçesiyle Bakırköy 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından tutuklandı.
2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, müsilajla mücadele kapsamında uygulamaya alınan 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı kapsamında 7 ilde yaptığı denetim ve izleme çalışmaları sonucunda Tekirdağ ve Balıkesir Belediyeleri ile 4 işletmeye toplam 10,3 milyon lira para ceza uyguladı.
Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi, 2001 yılı Mayıs ayında Washington’da yapılan Dünya Tabipler Birliği genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.
Ötanazi Bildirgesi
Dünya Tabipler Birliğinin 1987 yılı Ekim ayında İspanya’nın Madrid kentinde yapılan 38. Dünya Tıp Kongresinde kabul edilen Ötanazi Bildirgesinde aşağıdaki açıklama yapılmaktadır: “Bir hastanın yaşamının bilerek sonlandırılması eylemi olan ötanazi, hastanın kendisinin ya da yakın akrabalarının isteği ile gerçekleştirilse bile etik değildir. Bu durum, hekimin, hastanın doğal ölüm sürecine izin verilmesi, durumunun hastalığın terminal evresinde izlenmesi yönündeki isteğine saygı duymasına engel değildir.”
Dünya Tabipler Birliğinin Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi
DTB’nin Eylül 1992’de İspanya’nın Marbella kentinde yapılan 44. Dünya Tıp Toplantısı’nda kabul edilen Hekim Yardımlı İntihar Üzerine Bildirgesi de, benzer biçimde aşağıdaki saptamayı yapmaktadır:
“Hekim yardımlı intihar da, ötanazi gibi etik değildir ve hekimlik mesleğince kınanması gerekir. Hekimin yardımı, bilerek ve isteyerek, bir bireyin kendi yaşamını sona erdirmesini sağlamaya yönelikse, hekim etik olmayan bir davranış içinde demektir. Bununla birlikte, tıbbi tedavinin reddedilmesi hakkı temel bir hasta hakkıdır ve hekimin bu tür bir isteğe saygı göstermesi; hastanın ölmesine neden olsa bile etik olmayan bir davranış değildir.”
DTB, hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul gördüğünü belirtmektedir.
DTB’nin Resmi Oylama Sonucu Kararlarıdır:
DTB ötanazinin tıbbi uygulamanın temel etik ilkeleriyle çeliştiğine ilişkin güçlü inancını bir kez daha onaylamakta ve ulusal tabip birliklerini ve hekimleri, ulusal yasalar buna izin verse ya da belirli koşullar altında bunu suç saymasa bile, ötanazi uygulamasına katılmaktan kaçınma konusunda desteklemektedir.
Hekim yardımlı intihar ötanazi gibi etik değildir ve hekimler tarafından kınanmalıdır. Hekimin yardımcı olduğu durum bile bile ve kasıtlı olarak kişinin yaşamına son vermesini doğrudan olanaklı kılmaktadır ve bu eylem etik değildir. Bununla birlikte tıbbi tedavinin azaltılması hakkı hastanın temel hakkıdır ve böyle bir istek ölümle sonuçlanacak olsa bile hekimin eylemi etik olmayan bir davranış olmayacaktır.
DTB hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul edildiğini not etmektedir.
DTB ötanazinin tıp pratiğinin temel etik prensipleri ile çatıştığının güçlü bir inanış olduğunu yeniden kabul etmektedir ve DTB tüm ulusal tabip birliklerini ve hekimleri ulusal yasalar izin verse ve bazı koşullarda suç sayılmasa bile ötanaziden kaçınmaları için şiddetle cesaretlendirmektedir.
Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi, 1994 yılı Eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan 46. genel kurul toplantısında güncellenmiştir.
Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi
1. Bu belgede yer alan “olağandışı durum” ile ilgili tanımlamalar daha çok tıbbi konuları içermektedir:
Olağandışı durum genellikle önemli derecede maddi kayıp, insanların ve/veya etkilenenlerin yer değiştirmesi ve/veya toplum dengesinde önemli ölçüde bozulma oluşması ya da bu durumların bir bileşkesi şeklinde sonuçlanan ve genellikle ani ve şiddetli seyreden bir felaket durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapılan tanımlama içinde uluslararası ya da ulusların kendi içinde süregelen savaşlar ve çatışmalardan kaynaklanan ve bu durumlara bağlı olarak farklı sorunlara neden olan durumlar yer almamaktadır.
Tıbbi açıdan olağandışı durumlar belli bir zaman içindeki akut ve tıp ile ilgili mesleki kapasite ve kaynaklarla, etkilenen kişilerin ya da sağlıkları tehdit altında olan diğer insanların gereksinimleri arasında önceden tahmin edilemeyen dengesizlik olarak tanımlanmaktadır.
2. Doğal (örneğin deprem), teknoloji (örneğin nükleer ya da kimyasal kazalar), ya da kaza nedenli (tren kazaları, trenin raydan çıkması) olağandışı durumlarda bazı “özel” sorunlar görülmektedir:
a. Olaylar “ani” olarak oluşmaktadır ve “hızlı” müdahalelere gerek vardır.
b. Normal durumlara yanıt verebilen tıbbi kaynakların yetersiz kalması söz konusudur: Olaydan etkilenen kişi sayısının fazla olması çok sayıda yaşam kurtarabilmek için ulaşılabilir kaynakların daha etkin bir biçimde kullanılması anlamına gelmektedir.
c. Doğanın ya da araçların zarar görmesi etkilenen kişilere ulaşmayı “zor” ve “tehlikeli” kılmaktadır.
d. Salgınların yarattığı riskler ve ortamda oluşan kirlilik sağlık üzerinde istenmeyen etkilerin oluşmasına neden olmaktadır.
e. Düzeni sağlamak için polisin ve askeri birliklerin çağrılmasını gerektiren güvensiz bir ortam oluşmaktadır.
f. Olay medya tarafından izlenmektedir.
Bunların yanı sıra olağandışı durumlar sıkı bir “güvenlik” (polis, itfaiye hizmetleri, ordu gibi) altyapısı olmamasına karşın nakil ve gıda yardımlarından tıbbi hizmetlere kadar pek çok kurtarma hareketini içeren çok yönlü bir “yanıt” sistemini gerektirir.
Bu uygulamalar kamu ve özel olarak yapılan çabaların eşgüdümünü sağlayabilmek için etkili ve merkeziyetçi bir otoriteyi gerektirir. Kurtarma ekipleri ve hekimler, bireysel etik yaklaşımlarının toplum tarafından istenilen etik gereksinimlerle bir biçimde harmanlanması gerektiği “yoğun” duygusallıkların yaşandığı bu gibi az görülen durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Daha önceden tanımlanmış ve öğretilmiş olan etik kurallar hekimlerin bireysel düzeydeki etik yaklaşımlarını tamamlar nitelikte olmalıdır.
Olay yerindeki yetersiz ve/veya zarar görmüş tıbbi kaynaklar ve kısa süre içinde çok sayıda yaralı olması “duruma özel” bir etik sorunu beraberinde getirmektedir.
Bu koşullar altında tıbbi hizmetleri sağlamak etik konulara ek olarak teknik ve yönetsel konuları da içermektedir. Bu nedenle DTB olağandışı durumlarda hekimin rolünü belirleyebilmek için aşağıda belirtilen bazı etik tutumları önermektedir.
3. Triaj
a. Triaj ile ilgili ilk etik sorun sağlık durumları çeşitlilik gösteren çok sayıdaki yaralıya yönelik sınırlı sayıdaki tedavi olanaklarını anında kullanılabilir duruma getirme konusundadır. Triaj, tanı ve sonrasındaki girişim biçiminin planlanmasına dayanan tedavi ve durumu yönetebilme konusundaki tıbbi bir uygulamadır. Hastaların yaşayabilmesi triaja bağlıdır. Bu uygulama tıbbi gereksinimleri, tıbbi girişimleri ve hazır olan kaynakları kullanılabilir duruma getirmeyi önceleyerek çok hızlı bir biçimde yapılmalıdır. Reanimasyon ile ilgili yaşamsal uygulamalar triajla aynı anda yapılabilir.
b. Triaj, yetki verilmiş ve deneyimli bir hekime yardım eden yetkin bir yardımcı personel tarafından yürütülmelidir.
c. Hekim; triaj anında aşağıdaki öncelik sırasını gözetmelidir:
Hayatlarının kurtarılması mümkün olan ancak tedaviye hemen / anında ya da öncelik açısından ilerleyen birkaç saat içinde gereksinimi olan yaşamsal tehlikesi yüksek kişiler
Yaşamsal tehlikenin yüksekliği çok öncelikli olmayan ve tedaviye hızlı ancak çok öncelikli olarak gereksinim duymayan kişiler
Yalnızca ufak bazı girişimlere gereksinim duyan ve daha sonra da tedavi olabilecek ya da kurtarma ekiplerinin girişimi ile iyileşebilecek olan yaralılar
Psikolojik olarak örselenmiş ve güvenlerini yeniden kazanmaya gereksinimi olan ve o anda bireysel olarak müdahale edilemeyen ancak eğer akut etkilenimleri olmuşsa sedasyona ya da güven ortamına gereksinim duyabilen bireyler
Gereksinimlerin var olan kaynakları aştığı radyasyon ya da o anda ve koşullarda yapılan girişim ile kurtarılamayacak kadar ağır yanık nedeniyle yaralanan ya da uzun süreli özel bir cerrahi girişim gerektiren karmaşık olgular hekimi diğer yaralılarla, tanımlanan bu durumlar arasında seçim yapmaya zorlar. Bütün bu nedenlere bağlı olarak bu tip olgular “acil bakımın dışında” olarak sınıflandırılabilir.
Olağandışı durumun öncelikleri kapsamında yaralı bir kişi ile ilgilenmemek ölümcül durumdaki bir kişiye yardım etmemek olarak düşünülemez. Bu yaklaşımın doğruluğu, en çok sayıda yaralının kurtulması ile
ortaya çıkar.
Olguların sağlık durumlarının süreç içinde farklılaşması yaralı sınıflandırmasını değiştirebilir. Bu nedenle triaj ekibinin sürekli olarak bu değerlendirmeleri yapması çok önemlidir.
Etik bakış açısıyla, triaj ve “acil bakımın dışında kalan” kişilere karşı tutumla ilgili sorun bireyin denetiminde olmayan az görülen durumlarda o anda var olan araçların tahsis edilmesi ile uyumludur. Hekimin başka durumlar için gerekli olan kaynakları, kurtulması olanaklı olmayan kişilerin yaşamlarını kurtarmak için ne pahasına olursa olsun harcama konusundaki ısrarcı tutumu etik değildir. Ancak, hekim hastalarını diğerlerinden ayırarak ve ağrılarını azaltmak için onlara ağrı kesici ya da yatıştırıcı ilaçlar vererek hastalarının özel yaşamlarına duyduğu saygıyı ve durumlarına gösterdiği merhameti onlara göstermelidir.
Hekim, eldeki kaynakları da düşünerek vicdanına göre davranmalı, durumun yarattığı sınırlılıkları da göz önüne alarak iyileşme şansı olan ve hastalığı kişiye en az düzeyde zarar verecek şekilde sınırlayan en çok sayıdaki ciddi şekilde yaralanan kişiyi kurtaracak tedavi için önceliklerini uygulamak için çaba göstermelidir. Hekim, özel gereksinimleri olabilme olasılığına karşılık çocuklara karşı özel bir duyarlılık göstermelidir.
4. Etkilenen kişilerle ilişki
1. Sunulan hizmet ilkyardım ve acil bakım hizmetleri olmalıdır. Hekim olağandışı durum anında birinin ondan yardım isteyip istemediğine bakmaksızın her bir kişiye ayrım yapmadan tıbbi yardım sağlamalıdır.
2. Hekim, hizmet sunumundaki önceliklerini belirlerken yalnızca “acil” durumlarını değerlendirmeli; tıbbi olmayan diğer konulara göre yapılan değerlendirmeleri göz ardı etmelidir.
3. Olaydan etkilenen kişilerle ilişki; ilkyardım ve acil bakıma ve eğer olanaklı ise acil durum anında hastaların rızalarının alınarak onların en üstün çıkarının korunması konusundaki gereksinimlerine göre sürdürülmelidir. Ancak, hekim, toplumların kültürel farklılıklarına uyum sağlamalı ve koşulların gerektirdiği biçimde davranmalıdır. Hekim en fazla sayıda yaralıyı kurtarmak ve morbiditeyi olabilecek en az düzeyde tutabilmek için duygusal yaklaşım kadar teknolojiyi de içeren en yüksek bakım yaklaşımını benimsemelidir.
4. Sunulan hizmet varsa olaydan etkilenen kişilerin ölümleri sonucu yas tutma ile ilgili durumları da içermektedir. Bu durum, teknik olarak sağlanan destekten farklıdır ve onların psikolojik olarak zor durumlarını tanımayı, anlamayı ve bu destek olmayı gerektiren bir süreçtir. Aynı zamanda bireylerin ve ailelerinin itibar ve ahlaki değerleri de göz önünde bulundurulmalıdır.
5. Hekim, olaydan etkilenen kişilerin geleneklerine, dinlerine ve dinsel törenlerine saygı göstermek ve tarafsız davranmak zorundadır.
6. Olanaklı ise süreçte karşılaşılan zorluklar ve etkilenen kişilerin kimlik bilgileri tıbbi izleme için kaydedilmelidir.
5. Üçüncü şahıslarla ilişki
Hekimin her bir hastaya karşı “kişisel karar verme yetkisi ve medya ve diğer üçüncü şahıslarla temas sırasında gizliliği sağlama” ve olağandışı durumları çevreleyen duygusal ve politik atmosfer konusunda saygılı davranma sorumluluğu vardır.
6. Tıp kökenli olmayan kişilerin sorumlulukları
Hekimler için geçerli olan etik ilkeler hekimin yönlendirdiği diğer personel için de geçerlidir.
7. Eğitim
DTB, olağandışı durumlarla ilgili olarak tıbbı eğitimlerin üniversite ve tıp alanındaki mezuniyet sonrası eğitim müfredatlarında yer almasını önermektedir.
8. Sorumluluk
DTB; üye devletleri ve sigorta kurumlarını, sorumluluğu azaltan ya da yurttaşlarla ilgili taahhütleri yerine getirebilmek ve hekimlerin karşı karşıya kaldığı kişisel herhangi bir zararı suiistimal edilmeden karşılayabilmek için “sorumlu” bir yapıyı oluşturma konusunda göreve çağırmaktadır.
DTB, devletlere aşağıdaki konularda önerilerde bulunmaktadır:
a. Devletler yabancı uyruklu hekimlere destek sağlamalı, onları korumalı, uygulamalarını, görünümlerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini ırk, din, vb. nedenlere bağlı ayrımcılık yapmadan kabul etmelidirler.
b. Devletler, tıbbi hizmetlerin toplumsal ayrımcılık yapılmadan icra edilmesine öncelik vermelidirler.
Avrupa Birliği Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir.
Avrupa Birliği Sayıştayı, (The European Court of Auditors) AB mali kaynaklarının gereğince yönetilip yönetilmediğini kontrol eden kurumdur.
Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır. Böylece Sayıştay’ın çalışmaları, AB sisteminin verimli ve şeffaf işlemesine yardım eder. Görevlerini yerine getirmek için Sayıştay, AB gelir veya giderleri ile ilgili çalışan herhangi bir organizasyonun ya da kişinin çalışmalarını soruşturabilir. Çoğu zaman yerinde kontroller de yapar. Sayıştay’ın bulguları, raporlar haline getirilir ve böylece herhangi bir problem Komisyon’un ve AB üye hükumetlerinin dikkatine sunulmuş olur. Denetmenler, ‘denetleme gruplarına’ ayrılır ve bu gruplar Sayıştay’ın haklarında kararlar aldığı teklif raporlarını hazırlar. Denetmenler, AB kurumlarına, üye devletlere ve AB’den yardım alan ülkelere sık sık teftiş ziyaretleri düzenler. Her ne kadar Sayıştay’ın işi Komisyon’un sorumlu olduğu parayla ilgili olsa da, pratikte bu gelir ve giderlerin %90’ı ulusal merciler tarafından idare edilir. Sayıştay’ın kendi başına yasal gücü yoktur. Eğer denetmenler bir yolsuzluk veya düzensizlik tespit ederlerse Avrupa Sahterkarlıkla Mücadele Bürosu OLAF’ı haberdar ederler.
Avrupa Birliği Sayıştayı’nın ana fonksiyonlarından birisi de, önceki yılın denetleme raporlarını her yıl düzenli olarak Avrupa Parlamentosu’na ve Konseyi’ne sunmaktır. Parlamento, Komisyon’un bütçe uygulamasını onaylamaya Sayıştay’ın raporunu inceledikten sonra karar verir. Sayıştay uygulamayı tatmin edici bulursa Konsey’e ve Parlamento’ya Avrupa vergi mükelleflerinin paralarının gereğince kullanıldığını bildiren bir rapor gönderir. Son olarak Sayıştay, AB finansal mevzuatı ve AB’nin yolsuzlukla mücadele eylemleri konularındaki teklifler hakkında da görüş sunar.
Avrupa Birliği Sayıştayının Kurumsal Yapısı
Avrupa Birliği Sayıştayı, her AB ülkesinden bir üyeye sahiptir. Bu üyeler, 6 yıllık yenilenebilir bir dönem için Konsey tarafından atanır. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 28 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamento’ya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.Üyeler, aralarında bir kişiyi, 3 yıllık yenilenebilir bir dönem için başkan olarak seçerler. Portekiz’li Vítor Manuel Da Silve Caldeira Sayıştay Başkanı’dır.
Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri çerçevesinde mali istikrarın sağlanması, gelirlerin ve giderlerin kontrol altına alınarak güçlü bir kamu maliyesinin tesisi ve sürdürülmesi yönünde önemli adımlar atılmaya başlanmış ve bu çabaların bir sonucu olarak Sayıştay, 29 Mayıs 1862 tarihinde Sultan Abdülaziz’in İrade-i Seniyyesi ile Divan-ı Ali-i Muhasebat adıyla kurulmuştur.
1876 Anayasası’nda yer alarak anayasal bir kuruluş haline gelen Sayıştay, Hazineye tabi kurumların gelir ve giderleri ile muhasebe kayıtlarının ve diğer işlemlerinin yıllık olarak denetlenmesi ve giderlerin harcamadan önce vize edilmesi işlerini yerine getirmeye başlamıştır.
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasıyla, 1920-1923 döneminde Sayıştayca yürütülen bazı görevler TBMM üyeleri arasından seçilen bütçe denetimi ile görevli geçici bir komisyon eliyle yürütülmüştür. Cumhuriyetin ilânının hemen ertesinde 24 Kasım 1923 tarih ve 374 sayılı “Divan-ı Muhasebatın Sureti İntihabına Dair Kanun” ile Kıta Avrupası Fransa modeli esas alınarak yeniden kurulan Sayıştay, 1924 Anayasası ile de anayasal kimliğini korumuştur. 1924 Anayasası‘nın 100 üncü maddesinde Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı olduğu ve devletin bütün gelir ve giderlerini denetlemekle görevlendirildiği açıkça belirtilmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, yasama ve yürütmenin TBMM bünyesinde toplanmış olmasının da etkisiyle, TBMM-Sayıştay ilişkileri karşılıklı ve yakın seyretmiş, bu dönemde Sayıştay tarafından hazırlanan raporlar TBMM’de kurulan bir komisyon tarafından incelenmiştir. Ancak zamanla TBMM ile ilişkiler zayıflamış ve Sayıştay, faaliyetlerinin tümünü yargılama sürecine yönlendirmiştir.
01.06.1934 tarihinde yürürlüğe giren 2514 sayılı “Divan-ı Muhasebat Kanunu” Sayıştayın kuruluş ve işleyişini yeniden düzenleyerek, bu tarihe kadar uygulanan dağınık Sayıştay mevzuatını yürürlükten kaldırmıştır.
1929 yılında bütün dünyada yaşanan ekonomik kriz sonucunda serbest piyasa ekonomisinin hiçbir müdahale olmaksızın kusursuz bir şekilde işlemediği anlaşılmış, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha fazla müdahalesini öngören Keynesyen politikalar ön plana çıkmıştır. Ülkemizde bu dönemde kurulmaya başlanan kamu iktisadi teşebbüsleri devletin ticari ve sınaî alanda faaliyetlere girişmesini sağlamış ve bu kurumları denetlemek üzere 1938 yılında Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu kurulmuştur. Kamu iktisadi teşebbüslerinin denetimi dünyada yaygın olarak, Sayıştaylar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, Başbakanlığa bağlı ayrı bir denetim kurumu oluşturulmuştur.
Devlet bütçesinin nitelik ve yapısal yönden gelişmeler göstermesi ve 2514 sayılı Kanun’un gereksinmeleri karşılayamaz olması nedeniyle Sayıştay, 1961 Anayasası’nın 127’nci maddesi ile yeni bir kuruluşa ve işleyişe kavuşturulmuştur. Sayıştayın sözü edilen gelişmelere ve 1961 Anayasa hükmüne uyumunu sağlamak üzere de 21.02.1967 tarihinde 832 sayılı Sayıştay Kanunu çıkarılmıştır.
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kamu harcamalarının giderek artması, Sayıştayların denetim kapsamı ve niteliğinde hızlı ve temel değişimlere gitmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Hesap ve işlemlerin tek tek incelenmesi yerine kurumların mali sistemlerine güvence veren denetimlere ağırlık verilmiştir. Bu bağlamda, Sayıştayların kuruluşlarından itibaren yaptıkları kamu gelir, gider ve mallarının mevzuata uygun olarak elde edilmesi, harcanması ve saklanmasına ilişkin denetimlerin yanı sıra, yeni bir denetim türü olarak performans denetimleri ortaya çıkmıştır.
1950’lerde herhangi bir metodoloji geliştirilmeksizin geleneksel denetimin yan ürünü olarak yapılan performans denetimi 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ülkelerin mevzuatında yer almaya başlamıştır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak ülkemizde de kamu yönetimi reformları gündeme gelmeye başlamış, 90’lı yıllarda buna yönelik çalışmalar yoğunlaşmıştır. 1996 yılında, 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişiklik ile Sayıştaya performans denetimi yetkisi verilmiştir.
Avrupa Birliği adaylık sürecinin de etkisiyle 2000’li yıllarda kamu yönetimi reformları ivme kazanmış, dünyadaki yeni kamu yönetimi anlayışı ilk kez VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planında (2001–2005), kamu hizmetlerinin sunumunda vatandaş tatmininin esas alınması olarak ifadesini bulmuştur. Başlatılan reform çalışmaları kapsamında kamu mali yönetimi yeniden ele alınmış, 2003 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile fon uygulamasına son verilmiş, devletin tüm gelir ve giderleri ile borçları tamamen bütçe kapsamına alınarak yasama denetiminden geçmesi sağlanmıştır. Bu sayede, Sayıştayın tekil işlemlere odaklanan bir anlayıştan kurumun tüm mali yapısına odaklanan bir denetim anlayışına geçmesi ve daha kapsamlı rapor üreten bir yapıya dönüşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.
19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile kamu kaynağı kullanılan tüm faaliyetler Sayıştayın denetim kapsamına alınmış ve kamu iktisadi teşebbüslerini denetleyen Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Sayıştay bünyesine dâhil edilerek, dış denetimde ikili yapıya son verilmiştir. Bu Kanun’la Sayıştay, günümüzün koşullarına, uluslararası standartlara ve yönetim ve denetim alanındaki çağdaş gelişmelere uygun olarak yeniden konumlandırılmıştır.
İspanyol hukuk, siyaset ve devlet adamı Manuel Azaña doğdu. (Ölümü: 3 Kasım 1940) Paris’te hukuk okuduktan sonra memurluk, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1930 yılında, General Miguel Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı cumhuriyetçi bir parti kurdu. San Sebastian Paktı’nı imzalayanlar arasında yer aldı. İkinci Cumhuriyet döneminde devlet başkanlığı yaptı. 1931’de, çok sert bir yasa olan Cumhuriyeti Koruma Yasası’nı çıkartarak karışıklıkları şiddetle bastırdı. Bir bölümü uzun zamandır beklemekte olan reformları hızla uygulamaya koyuldu.
1861
Florida, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı. Amerikan İç Savaşı sonrası 25 Haziran 1868’de birliğe geri döndü.
1913
Slovak komünist ve 1969-89 arasında Çekoslovakya Lideri olan Gustav Husak, doğdu.(Ölümü 1991) 1933 yılında Bratislava’daki Comenius Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok kez hapse atıldı. 1954’ten 1960’a kadar olan yılları Leopoldov Hapishanesinde geçirerek ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Alexander Dubček yönetimindeki Prag Baharı sırasında Slovakya’daki reformları denetlemekten sorumlu başbakan yardımcısı oldu. 1975’te Çekoslovakya Devlet Başkanı seçildi.
1920
Milletler Cemiyeti – Cemiyet-i Akvam, kuruldu. ABD, Cemiyete katılmadı. Türkiye 18 Temmuz 1932 tarihinde üye oldu.
1926
Heyet-i Fesadiye Davası sonuçlanarak kararlar açıklandı. Çerkes Ethem’in Kuvâ-yi Seyyâresi’nin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey; boşandığı eşini öldürten Miralay Osman ve Kürt isyanıyla birlikte Ankara civarında bir isyan hareketine giriştiği gerekçesiyle Kırşehir Milletvekili Rıza Bey, idama mahkûm edildi.
1933
İspanya’da ayaklanmaların yaygınlaşması üzerine sıkıyönetim ilan edildi.
1940
Erotik edebiyat yazarı Pierre Louÿs’in müstehcenlikle suçlanan Afrodit(Aşk Tanrıçası’nın Entrikaları) adlı kitabıyla ilgili davanın görülmesine başlandı. Türkçeye, Malatya milletvekili Nasuhi Baydar’ın çevirdiği Afrodit (1896) romanı müstehcenlik suçlamasına konu oldu ve 10 Ocak 1940’ta yapılan duruşmada romanı yayımlayan Semih Lütfi ile basan Kenan Dinçman’ı avukat olarak romancı Esat Mahmut Karakurt savundu. İbrahim Hakkı Konyalı ise davada bilirkişi olarak görev yaptı.
1945
1924 Anayasası, 20 Nisan 1924’te yürürlüğe girdi ve 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununu yürürlükten kaldırıldı. Birkaç önemli değişiklikle 1961’e dek yürürlükte kaldı. 10 Ocak 1945 tarihinde Anayasa metninin içeriği değiştirilmeden, dili Türkçeleştirilerek yeniden kabul edildi.
Birleşmiş Milletlerin ilk genel kurulu Londra’da toplandı. Bu kurulda 51 ülke temsil edildi.
1947
Demokrat Parti 1. Kongresi’nde, “Hürriyet Misakı” kabul edildi. Raporda Anayasa’ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa’nın tam olarak uygulanması, seçim kanununun değiştirilmesi ve yeni bir seçim kanununun hazırlanması ile Cumhurbaşkanlığı ve parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması talep edildi. Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’na, Hürriyet Misakı gerçekleşmediği takdirde TBMM’den çekilme yetkisi verildi.
D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
Hukuk, devlet ve siyaset adamıŞükrü Kaya, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1883) Türkiye’nin eski İçişleri Bakanı olan Kaya 1908’de İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi’nde okudu. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta bulundu. Sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı. Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi. Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı. IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu.
1961
Basın çalışanlarıyla ilgili 212 sayılı kanunda değişiklikler yapıldı. Bu yasayı protesto eden gazete sahipleri 3 gün süreyle gazete çıkarmama kararı aldılar.
1961
Türkiye Çalışan Gazeteciler Günü, (Çalışan Gazeteciler Bayramı) kutlanmaya başladı.
1967
Cumhuriyetçi Edward W. Brooke, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilk siyahi üyesi olarak görevine başladı.
1972
15 idam kararını bozan Askerî Yargıtay İkinci Dairesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
1975
Yeni İmar Kanunu yürürlüğe girdi.
1984
Kürtaj yasal hale geldi.
1984
Amerika Birleşik Devletleri ve Vatikan arasında 100 yılı aşkın bir aradan sonra diplomatik ilişkiler yeniden başladı.
1985
TRT “anı, devrim, özgürlük” gibi bazı kelimelerin kullanımına yasak getirdi.
1988
Yurt dışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
1995
TBMM televizyonu kuruldu ve oturumlar canlı olarak TRT-3’ten yayımlanmaya başladı.
1999
Susurluk davası kapsamında da aranan Haluk Kırcı yakalandı. Haluk Kırcı Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 7 kez idam cezası almıştı.
2000
Hukukçu, diplomat ve büyükelçi Semih Günver, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1949 yılında Dışişleri Meslek Memuru oldu. Çeşitli diplomatik görevlerin ardından Cezayir ve Kahire Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü ve Kültür İşleri Genel Müdürlüğü ile Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği görevlerinde bulundu. Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı, öğretim üyeliği yaptı.
2001
Hukukçu, şair ve yazar Necati Cumalı, yaşamını yitirdi. (Doğumu 1921) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser verdi. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden sayıldı. Cumalı, Yaşar Kemal’in ifadesiyle “Yaşlanmaz Şair Çocuk” olarak anılır. Necati Cumalı’nın doğduğu ve daha sonra eşiyle birlikte yaşadığı ev, müzeye çevrilerek Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi olarak halkın ziyarete açıldı. İzmir’in Urla ilçesinde yaşadığı evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi olarak düzenlenerek hizmete sunuldu.
2002
Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel hakkında, dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam 5 milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak, ‘görevini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle dava açıldı. Erçel istifa etti. 2005 yılında verilen 11 ay 20 gün hapis cezasının bin 536 YTL para cezasına çevrilmesi kararını Yargıtay 4. Ceza Dairesi onadı.
2012
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın “şüpheli” olarak yer aldığı iddianameyi kabul etti. İddianamede, Evren ve Şahinkaya için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
2012
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, tutuksuz yargılandığı İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklandı.
2016
Amerikalı LGBT hakları savunucusu aktivist ve yazar Jeanne Cordova yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Temmuz 1948 ) Kaleme aldığı LGBT haklarını yansıtan Lesbian Tide, Los Angeles Free Press ve The Advocate adlı eserleri ile bilinir. LGBT konusundaki çalışmaları ile Lambda Edebiyat Ödülü ‘nü kazandı.
2017
Hukukçu ve eski Almanya cumhurbaşkanı Roman Herzog yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1934) Münih Ludwig Maximilian Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü. Berlin Serbest Üniversitesi‘nde profesör olarak çalıştı. 1971-72 yılları arasında bu üniversitenin rektör yardımcılığını yürüttü. 1 Baden-Württemberg eyaletinin kültür bakanı oldu. 1978-1983 yılları arasında CDU/CSU’nun protestan üyeleri birliğinin başkanlığını üstlendi. 1980-1983 yılları arasında Baden-Württemberg eyaletinin içişleri bakanlığına getirildi. 1983 yılında Almanya Federal Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Aynı yıl mahkemenin başkan yardımcılığına, 4 yıl sonra da başkanlığına seçildi. 7 yıllık Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinden sonra Almanya Parlamentosu tarafından 5 yıl için cumhurbaşkanlığına seçildi.
2020
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ocak 1931 ) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi. 1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu. 1967’de Sağlık Bakanı olarak görev yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador kentinde 12. vali yardımcısı olarak görev yaptı.
2021
Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurdu; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamladı ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sundu. Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım, Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlandı.
2026
Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanmasının ardından Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Rıza Akpolat “rüşvet almak” suçundan da ayrıca tutuklandı.
1779. toplantısında Genel Sekreter’in Kıbrıs’taki gelişmeler hakkındaki raporunu dikkate alarak,
Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve diğer üye ülkelerden temsilcilerin ifadelerini dinlemiş bulunarak,
Toplantısında adadaki yeni gelişmeleri de göz önünde bulundurarak,
Şiddete başvurulmasını ve adada halen kan dökülmesini şiddetle kınayarak,
Uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturma aşamasına gelen ve Doğu Akdeniz bölgesinde patlamaya son derece hazır bir durum oluşturan olaylardan derin endişe duyarak,
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalarca kurulup garantilenen anayasal düzenini tekrar sağlama konusundan eşit derecede endişe duyarak,
4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı ve konu hakkındaki daha sonraki kararlarına atıfta bulunarak,
Birleşmiş Milletler Antlaşması‘nın 24’üncü maddesi gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması görevinin farkında olarak;
1. Bütün devletlere Kıbrıs’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyması çağrısında bulunur;
2. Halen süren çatışmaların tüm taraflarına ilk adım olarak çatışmaları durdurmaları ve bütün devletlere durumu daha da kötüleştirebilecek eylemlerden imtina etmeleri çağrısında bulunur;
3. Yukarıdaki 1. paragrafın hükümlerini ihlal eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep eder;
4. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un 2 Temmuz 1974 tarihli mektubunda değinilenler de dahil olmak üzere Kıbrıs Cumhuriyeti’nden varlığı uluslararası antlaşmalarca öngörülmeyen tüm yabancı askeri personelin gecikme olmadan çekilmesini talep eder;
5. Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na gecikme olmadan bölgede barışın yeniden sağlanması ve Kıbrıs’ın anayasal yönetimi konusunda müzakerelere girme ve Genel Sekreter’i gelişmelerden haberdar etme çağrısında bulunur;
6. Tüm taraflara Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’yle iş birliği yapıp görevini yerine getirmesine olanak tanımaları çağrısında bulunur;
7. Konuyu takip etmeye devam etmeye karar verir ve Genel Sekreter’in barışçıl koşulların mümkün olduğunca erken sürede sağlanması için alınabilecek kararlar konusunda uygun şekilde rapor vermesini talep eder.
Prof. Dr. İlhan Akın, 1927 yılında İzmir’de doğmuştur. Gazeteci Bedii Faik’in kardeşi ve nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un halası olan Gönül (Pamuk)Akın’ın eşidir.
Prof. Dr. İlhan Akın 1959 yılında doçent ve 1966 yılında profesör olmuş, 1972 yılında Profesörler Kurulu tarafından Dekanlığa seçilmiş, 1980 yılına kadar 3 defa aynı göreve seçilerek aralıksız biçimde bu görevi sürdürmüştür. 1986 yılında Hukuk Fakültesine yeniden dekan seçilmiş ve sekiz yıl daha dekanlık görevini yürütmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde toplamda 16 yıl dekanlık yapmış, 1946 yılında girdiği Hukuk Fakültesi’ne, emekli olduğu 1994 yılına kadar öğretim üyesi ve yönetici olarak 42 yıl hizmet vermiştir.
Yüksek Denizcilik Okulu’nda, (YDO) 1970’li yıllarda, Denizcilik Hukuku derslerini vermiştir.
Prof. Dr. İlhan Akın, 1993-1995 yıllarında Yüksek Öğretim Kurulu Denetleme Kurulu üyeliği ve Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK Genel Kurul üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği ve Tayfun Akgüner döneminde TRT Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.
Eski adı Türk Seyyahin Cemiyeti ve adı sonradan Türkiye Turing Kulübü(Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu-T. T. O. K.) olan dernekte, 1975-1976 yıllarında faal olarak çalışmalarda bulunmuştur.
Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu üyeliği ve Vedat Ardahan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yapmış; 1980-1984 yılları arasında Türkiye futbol Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmıştır.
İki çocuğu ve iki torunu bulunan Akın 26 Temmuz 2019 tarihinde vefat etmiştir. 29 Temmuz 2019 günü saat 11:00’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapılan törenden sonra Zincirlikuyu Camiindeki öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiştir.
Akademik Çalışmaları ve Eserleri
Prof. Dr. İlhan Akın, 1960’lı yıllarda, Türkiye’de ilk kez temel hak ve özgürlükler disiplinine ait dersler vermeye başlamış ve bu alanda daha sonraki gelişmelerin öncüsü olmuş; 1980’li yılların sonunda Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun müfredata girmesini sağlamıştır. “Kamu Hukuku- Devlet Doktrinleri-Temel Hak ve Özgürlükler” isimli eseri Hukuk Fakültelerinde Genel Kamu Hukuku dersi kapsamında ders kitabı olarak okutulmaktadır. Genel Kamu Hukuku’nun yapıtaşlarından olan bu eser, Türkiye’de devlet doktrinleri ve insan hakları anlayışının gelişmesine kaynaklık etmiştir.
Devlet Doktrinleri – Prof. Dr. İlhan Akın
Ayrıca, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, Siyasi Tarih, Türk Devrim Tarihi isimli eserleri bulunmaktadır.
Kamu Hukuku ( Devlet Doktrinleri – Temel Hak ve Özgürlükler ) – İlhan F. Akın
Türk Devrim Tarihi
Siyasi Tarih
Kamu Hukuku ( Devlet Doktrinleri – Temel Hak ve Özgürlükler ) – İlhan F. Akın
İlhan Akın – Unutamadıklarım
Prof.Dr.İlhan AKIN′a Armağan
Abuzer Kendigelen, İlhan Akın ve Semih Gemalmaz
İlhan Akın’a Saygı Günü – İÜHF
Devlet Doktrinleri – Prof. Dr. İlhan Akın
İlhan Akın (1927-2019)
İlhan Akın ve Kamu Hukuku Küsrüsünden akademisyen arkadaşları
Doç. Dr. İlhan Akın
Hatıralarını “Unutamadıklarım” isimli eserde toplamıştır.
İstanbul Üniversitesi Yayınları tarafından 329 sayfadan oluşan Prof. Dr. İlhan Akın’a Armağan adlı eser 1999 yılında yayınlanmıştır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1972-1980 ve 1986-1994 Dönemleri Dekanı Prof. Dr. İlhan Akın’a Saygı Programı, 9 Ocak 2018 tarihinde İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlenmiştir.
İÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından Prof. Dr. İlhan Akın’ın hayatı ile ilgili bir film hazırlanmış, bu film “İlhan Akın’a Saygı” gününde gösterilmiştir.
Anı Kitabı – Unutamadıklarım
Unutamadıklarım isimli eserde şöyle demektedir:
“Fakültenin bugünkü acıklı durumunu düşünürken Ebul’ulaların, Sıddık Samilerin, Ali Fuatların, Tahir Tanerlerin, Mustafa Reşitlerin, Muammer Raşitlerin, Timurların, Şensoyların, Sarıcaların ve bunlar gibi sayılamayacak kadar, pek çok olanların, şimdi mezarda kemikleri sızlıyor olmalı. Ne diyebilirim, bravo bu üniversite yasasını yapan ve mantar gibi vakıf üniversiteleri kuranlara.”
Fontainebleau Fermanı(Edict of Fontainebleau), 18 Ekim 1685’te Fransa Kralı XIV. Louis tarafından ilan edilmiştir. Fransız Din Savaşlarına görece bir barış getiren 1598 tarihli Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırmak üzere düzenlenmiştir.
Fontainebleau Fermanı, Avrupa’da din özgürlüğü tarihi, Fransız mutlakiyetçiliği ve Fransız Devrimi’ne giden dönemin en önemli belgelerindendir. Fransız İhtilali’nden önceki yüzyılda, dinsel baskıların sembollerinden biri haline gelmiştir.
Bireylere genel vicdan özgürlüğü ve Protestanlara af ve sivil haklarının iadesi gibi birçok özel imtiyaz tanıyan Nant Buyruğu böylece hükümsüz kalmıştır. Fontainebleau Fermanı birçok tarihçi tarafından Yahudilerin İspanya’dan sürülmesini ve 1609-1614 yılları arasında Müslümanların ardıllarının tamamen sürülmesini emreden 1492 tarihli Elhamra Kararnamesi ile eşdeğer kıyaslanmaktadır.
XIV. Louis’nin “tek kral, tek din” ilkesini hayata geçirme yöntemlerinden olan Fontainebleau Fermanı, Katolik olmayanlara Fransa’da medeni ve hukuki statü ve inançlarını yaşama fırsatı veren 1787 Versay Fermanı(Hoşgörü Fermanı) ve 1789 Fransız Devrimi ile tarihin derinliklerine gömülmüştür.
Milano Fermanı, M.S. 313 yılının şubat ayında ilan edilmiştir. Milano’da bir araya gelen Roma imparatorları Constantinus ve Licinius tarafından kabul edilen tarihi bir belgedir.
Milano Fermanı’nın Tarihsel Arka Planı
Batı Roma İmparatoru I. Konstantin ile Balkanları kontrol eden imparator Licinius, Mediolanum’da (Milano) buluşarak Hristiyanlara karşı politikaları değiştirmek konusunda anlaşmaya vardılar. Anlaşma sonucunda, imparatorluğun dinsel topluluklar hakkındaki siyasetinde köklü değişiklik yapılmıştır
Bu karar, 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından vaz edilmiş olan Hoşgörü Fermanı‘nı teyit etmektedir. 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından yayımlanan ‘hoşgörü fermanı’, Hristiyanlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımış, ancak Milano Fermanı kadar geniş kapsamlı bir düzenleme getirmemiştir. Yeni ferman, Hristiyanlara karşı 303 yılında başlatılan kısıtlamalara son veren ve bireylere din özgürlüğünü tanıyan bir karardır.
Ferman, İmparatorluğun vilayetlerinde dağıtılacak ortak bir mektup biçimindedir. İmparatorluğun dini ibadet konusunda tarafsız olacağı, Hristiyanlık ve diğer dinlerin uygulanmasına yönelik tüm engellerin kaldırılacağı resmen ilan edilmiştir. Hristiyan olmayanlara da özgürlük verilmiş, tarikatlara karşı hiçbir işlem yapılmaması kararlaştırılmıştır.
Bu ferman, Hristiyanlara serbestlik getirmiş ve hoşgörüyü temin ederek Roma İmparatorluğu’ndaki din politikalarında köklü bir değişim yaratmıştır. Ferman, sadece Hristiyanlara değil, tüm bireylere diledikleri dini seçme özgürlüğü tanımıştır. Ayrıca, Hristiyanlara ait el konulan mülklerin iade edilmesi de bu kararlar arasında yer almıştır.
Milano Fermanı’nın İlanı ve Sonraki Gelişmeler
Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılmasında ve daha sonra resmi bir din haline gelmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Din özgürlüğüne yönelik bu adım, Roma toplumunda bir yandan dini gerilimlerin azalmasın sağlarken diğer yandan da kilisenin siyasi bir güç olarak yükselmesine neden olmuştur.
Milano Fermanı’yla Hristiyanlar ibadet yerlerini ve müsadere edilmiş mallarını geri aldılar. Constantinus yaşamının son döneminde Hristiyan olarak vaftiz edilmiştir. Hristiyanlar aleyhine tedbirlerin alındığı imparator Iulianus (Mürtet Iulianus) döneminin ardından yeniden güç kazanan Hristiyanlık Selanik Fermanı’yla (M.S. 380) Roma imparatorluğunun resmî dini olmuştur. Kilise bu aşamadan itibaren Roma devletinin kurumsal ve hukukî modeli üzerinde hızla gelişmiştir. Kilise kendine has bir hukukla, “kanon hukuku” (veya “kilise hukuku”), donanmıştır.Müteakip asırlarda bu hukuk Avrupa’nın ‘müşterek hukukları‘ndan biri haline gelmiştir.
Milano Hoşgörü Fermanı
Ben Constantine Augustus ve ben Licinius Augustus Milano’da karşılaşmamızda ve halkın iyiliği ve güvenliği için Tanrı’ya saygı göstermeyi içeren kanunların öncelik olarak düşünülmesi gerektiğini; ve topraklarımızda himayemiz altında yaşayan tüm Hıristiyanların ve diğer dinlere (ki her Tanrısal din cennetin koltuklarındadır ve farklılıklar nazikçe bertaraf edildiğinde hepsi çok cömert ve hayırlı olabilir)inanmayı tercih eden halkımıza ait olmasını düşündük. Ve böylece bütün bu doğru karşılıkları ve yararlı nasihatleri şu şekilde düzenlemeye karar verdik; Hiç kimse kalbini Hıristiyan dininin uyumuna bırakma fırsatını gelişigüzel reddetmemeli; kendi için en iyi olanı böylece kalplerine teslim olan Ulu Tanrı’yı düşünmeli ve olağan yaptığı her iyilik ve cömertlikte bunu göstermelidir. Bu nedenle ilahi dininiz; Hıristiyanları ilgilendiren ve sizlere daha önce resmi olarak verilen gelişigüzel kanunları ve şartları ortadan kaldırmanın bizi memnun ettiğini; Hıristiyan dinini taciz edilmeden gözlemlemek isteyen herkesin bunu özgürce ve açıkça yapabileceğini bilmelidir. Biz; Hıristiyanlara verilen özgür ve sınırlandırılmamış dinsel ibadet fırsatların bütünüyle sizin endişelerinize uyabileceğini düşündük. Çağımızın barışı için diğer dinlerin açıkça ifşa edilmesi ve iyilikleri için yapılan ibadetlerin, göreneklerin özgürce yapılma hakkını ve herkesin kendini memnun edebilecek ibadet imkânına sahip olacağını ve bunların bizim tarafımızdan bahşedildiğini gördüğünüzde ilahi dininiz bunları bilecek. Bu düzenlemeler; bizim her hangi din ya da itibarın değerini düşürmediğimiz için yapıldı.
Gelişme Hakkına Dair Bildiri(Declaration on the Right to Development), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 4 Aralık 1986 tarihinde yapılan toplantısında alınan 41/128 sayılı kararıyla ilan edilmiştir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurul Salonu
Gelişme Hakkına Dair Bildiri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletler Şartı’nın ekonomik, sosyal, kültürel veya insani nitelikteki uluslararası problemlerin çözümünde ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesi ile ilgili amaçlarını ve ilkelerini akılda tutarak,
Gelişmenin uzun bir ekonomik, kültürel ve siyasal süreç olduğunu ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin aktif, serbest ve esaslı bir biçimde katılmasına dayanarak refahlarının sürekli olarak artmasını ve bundan meydana gelen menfaatlerin adil olarak dağıtılmasını amaçladığını kabul ederek,
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hükümlerine göre herkesin, bu Bildiri’de yer alan hakların ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı olduğu dikkate alarak,
Birleşmiş Milletlerin ve onun uzman kuruluşlarının, insanların bütünüyle gelişmesi ve bütün halkların ekonomik ve sosyal kalkınması ve gelişmesi ile ilgili antlaşmalarını, Sözleşmelerini, kararlarını ve tavsiye
niteliğindeki kararlarını ve diğer belgeleri ile birlikte; dekolonizasyon, ayrımcılığın önlenmesi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesi ve sağlanması, Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve Devletler arasında dostane ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi ile ilgili belgeleri de hatırlayarak,
Halkların kendi siyasal statülerini serbestçe belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri sağlama hakkına sahip olmaları nedeniyle halkların self-determinasyon hakkını hatırlayarak,
Ayrıca, her iki İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinin ilgili hükümleri çerçevesinde; halkların doğal zenginlikleri ve kaynakları üzerinde tamamıyla ve bütünüyle egemenliklerini kullanma hakkına sahip olduklarını hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ve başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü bakımından ayrımcılık yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve geliştirme yükümlülüğü bulunduğunu akılda tutarak,
Halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden arındırılmasının, insanlığın büyük bir kısmının gelişmesi için elverişli şartlar yaratılmasına katkıda bulunacağını dikkate alarak,
Kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların inkar edilmesiyle birlikte halkların ve bireylerin haklarının tam olarak sağlanmasının önünde ciddi engeller bulunmasından kaygı duyarak ve bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin bölünmez ve birbirleriyle bağımlı olduğunu ve gelişmeyi sağlamak için kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, ilerletilmesine ve korunmasına aynı özeni ve gerekli dikkati göstermek gerektiğini, ve bu bakımdan, bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri kullanmanın diğer bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri inkar etmeyi haklı gösteremeyeceğini kabul ederek,
Uluslararası barış ve güvenliğin, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için temel unsurlar olduğunu dikkate alarak,
Silahsızlanma ve gelişme arasında yakın bir ilişki olduğunu ve silahsızlanma alanındaki ilerlemenin, gelişme alanında önemli çapta ilerleme sağlayacağını ve silahsızlanma tedbirleri yoluyla tasarruf edilecek kaynakların bütün halkların ve bu arada özellikle gelişmekte olan ilkelerin ekonomik ve sosyal gelişmesine ve iyiliğine ayrılması gerektiğini yeniden teyit ederek,
Gelişme sürecinde insanının merkezi bir konumda yer aldığını ve bu nedenle gelişme politikalarının insanı gelişmenin asli unsuru ve yararlanıcısı yapması gerektiğini kabul ederek,
Halkların ve bireylerin gelişmesinin yararına olan şartların yaratılmasında asıl sorumluluğun kendi Devletlerine ait olduğunu kabul ederek,
İnsan haklarının ilerletilmesi ve korunması için uluslararası düzeyde gösterilen çabaların yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurulması çabaları ile desteklenmesi gerektiğinin farkında olarak,
Gelişme hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve gelişme sağlanması için fırsat eşitliğinin hem uluslar ve hem de ulusu oluşturan bireyler bakımından bir hak olduğunu teyit ederek,
Aşağıdaki Gelişme Hakkına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1
1. Gelişme hakkı, her insanın ve bütün halkların, bütün insan haklarınınve te mel özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal gelişmeye katılma, katkıda bulunma ve bundan yararlanma hakkına sahip olması nedeniyle vazgeçilmez bir insan hakkıdır.
2. Bir insan hakkı olarak gelişme ayrıca, İnsan Haklarına dair her iki Uluslararası Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde bütün doğal zenginlikler ve kaynaklar üzerinde tam egemenlik gibi vazgeçilmez
haklarını kullanmak da dahil, halkların self-determinasyon hakkının tam olarak gerçekleştirilmesini de ifade eder.
Madde 2
1. Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.
2. Her insanın gelişme konusunda, insan haklarına ve temel özgürlüklere tam olarak saygı gösterilmesi gereği ile birlikte, bireyin serbestçe ve bütünüyle gelişmesini sağlayacak bir topluma karşı ödevlerini de dikkate alan bireysel ve kolektif bir sorumluluğu vardır; bu nedenle bireyler gelişme için uygun bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanmasına ve korunmasına çalışırlar.
3. Devletlerin, nüfusun tamamının ve bütün bireylerin faal, serbest ve belirleyici surette gelişmeye katılmaları ve bundan kaynaklanan menfaatlerin adil bir biçimde dağıtılması esasına dayanan, ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin refahını sürekli olarak geliştirmeyi amaçlayan ulusal gelişme politikalarını formüle etme yetkisi ve görevi vardır.
Madde 3
1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesine elverişli ulusal ve uluslararası şartların yaratılması konusunda birinci derecede sorumluluğa sahiptir.
2. Gelişme hakkının gerçekleştirilmesi, Devletler arasında Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, dostane ilişkiler ve işbirliği ile ilgili uluslararası prensiplere tam olarak saygı gösterilmesini gerektirir.
3. Gelişmenin sağlanmasında ve gelişmenin önündeki engellerin tasfiye edilmesinde Devletlerin birbirleriyle işbirliği yapma ödevi vardır.
Devletler, eşit egemenlik, karşılıklı bağımlılık, karşılıklı menfaat ve bütün
Devletler arasında işbirliği esasına dayanan yeni bir uluslararası ekonomik düzeni geliştirecek ve ayrıca insan haklarının gözetilmesini ve gerçekleştirilmesini teşvik edecek tarzda yetkilerini kullanır ve
görevlerini yerine getirir.
Madde 4
1. Gelişme hakkının tam olarak gerçekleşmesini kolaylaştırmak için, Devletlerin, uluslararası gelişme politikalarını formüle etmek üzere kendi başlarına veya kolektif olarak tedbirler alma görevi vardır.
2. Gelişmekte olan ülkelerin daha hızlı bir biçimde gelişmelerini sağlamak için devamlı faaliyet göstermek gereklidir. Gelişmekte olan ülkelerin kendilerinin gösterdikleri çabaları tamamlamak üzere; her alanda gelişmelerini kolaylaştıracak araç ve imkanların bu ülkelere sağlanmasında etkili bir uluslararası işbirliği yapılır.
Madde 5
Devletler, halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden ve halkların temel hakkı olan self-determinasyon hakkını tanımayı reddeden tutumlardan arındırmak için kararlı tedbirler alır.
Madde 6
1. Bütün Devletler, ırk, cinsiyet, dil veya din gibi ayrımlar gözetmeden; herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini ve korunmasını geliştirmek, teşvik etmek ve güçlendirmek amacıyla işbirliği yapar.
2. Bütün insan hakları ve temel özgürlükler bölünmezdir ve birbirine bağımlıdır; kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, sağlanmasına ve korunmasına aynı dikkat ve acil
hassasiyet gösterilir.
3. Devletler gelişme önündeki, kişisel ve siyasal haklar ile, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara saygı gösterilmemesinden kaynaklanan engelleri tasfiye etmek için tedbirler alır.
Madde 7
Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin kurulmasını, sürdürülmesini ve güçlendirilmesini gözetir, ve bu amaçla, etkili bir uluslararası denetim altında genel ve bütünsel silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi ile birlikte, etkili silahsızlanmadan ötürü tasarruf edilen kaynakların her alandaki gelişmeye, özellikle gelişmekte olan ülkelerin gelişmesine kullanılması için ellerinden gelen çabayı gösterirler.
Madde 8
1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli her türlü tedbiri almayı ve herkesin temel kaynaklara; eğitime, sağlık hizmetlerine, yiyeceğe, barınmaya, işe ve adil bir gelir dağılımına sahip olmasını sağlamayı taahhüt eder. Gelişme sürecinde kadınların faal bir role sahip olmalarını sağlamak için etkili tedbirler alınır. Her türlü toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla, gerekli ekonomik ve sosyal reformlar yapılır.
2. Devletler, gelişmenin ve bütün insan haklarının tam olarak gerçekleşmesinin önemli bir unsuru olan halkı her alanda katılmaya teşvik eder.
Madde 9
1. Bu Bildiri’de düzenlenen gelişme hakkının her unsuru bölünmez ve birbirine bağımlı olup her unsur bir bütün içinde ele alınır.
2. Bu Bildiri’deki hiç bir hüküm, Birleşmiş Milletlerin amaçlarına ve prensiplerine aykırı olduğu veya Devletlere, gruplara veya kişilere İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve İnsan Haklarına dair Sözleşmelerde yer alan hakların ihlal edilmesini amaçlayan faaliyetlerde bulunmaya veya katılmaya hak tanıdığı şeklinde yorumlanamaz.
Madde 10
Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.
CPT, polis gözetimi altında tutulan bireylerin üç hakkına özellikle önem vermektedir: söz konusu kişinin gözaltı durumunu istediği bir üçüncü tarafa (aile ferdi, arkadaş, konsolosluk) bildirme hakkı, avukata erişim hakkı ve (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) istediği bir doktor tarafından tıbbi muayene hakkı.(1)
CPT’nin görüşüne göre bu haklar, söz konusu hukuki sistemde nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yakalama, tutuklama, vs.) özgürlüğünden mahrum edilme durumunun başlangıcından itibaren uyulması gereken, gözaltındaki kişinin kötü muameleye maruz kalmasını önleyecek üç temel koruyucu mekanizmadır.
Polis nezaretine alınan kişilere, 36. paragrafta bahsedilen haklar dahil, sahip olduğu her tür hak en kısa zamanda sarih olarak belirtilmelidir. Ayrıca bu hakların bir veya birkaçının uygulamaya geçirilmesinde, adaletin çıkarlarını korumak amacıyla herhangi bir gecikme yapılması konusunda yetkililere verilen imkanlar da açıkça belirtilmeli ve kesin zaman sınırlarına tabi olmalıdır. Özellikle avukata erişim ve polisin çağırdığı doktordan başka bir doktor tarafından tıbbi muayene isteme hakları söz konusu olduğunda, ilgili mesleki örgütlerle anlaşma sonucu önceden hazırlanmış listelerden avukat ve doktor seçilebilen özel sistemler sayesinde, bu hakların kullanımını geciktirebilecek her türlü neden ortadan kaldırılmalıdır.
Polis nezaretinde olan kişilerin avukata erişimi, avukatla temasa geçme ve avukat tarafından ziyaret edilme hakkının (her iki durumda da yapılan görüşmelerin gizliliğini temin eden şartlar altında) yanı sıra, söz konusu kişinin sorgulama sırasında avukatın da bulunmasını isteme hakkını da içermelidir.
Polis nezaretindeki kişilerin tıbbi muayenesi, polis memurlarının duyamayacağı ve tercihen göremeyeceği bir biçimde yapılmalıdır. Ayrıca yapılan bütün muayene sonuçlarının yanı sıra, tutuklunun konuyla ilgili ifadeleri ve doktorun ulaştığı sonuçlar da doktor tarafından resmi olarak kayda geçmeli ve bu kayıtlar gözaltındaki kişiye ve avukatına verilmelidir.
Sorgulama sürecine gelince, CPT polis tarafından ifadenin nasıl alınacağı konusunda açık kuralların veya uygulamaların olması gerektiğini düşünmektedir.
Ele alınması gereken konulardan bazıları:
görüşmede bulunan kişilerin kimliği (isim ve/veya sicil numara) hakkında göz altındaki kişinin bilgilendirilmesi; görüşmenin kabul edilebilir süresi; görüşmeler arasında dinlenme dönemleri ve görüşme sırasında molalar; görüşmelerin yapılabileceği yerler; tutuklunun sorgulanırken ayakta durmasının istenip istenemeyeceği; uyuşturucu, alkol, vs. etkisi altında olan kişilerle görüşme yapılması.
Ayrıca görüşmelerin başladığı ve bittiği zamanların, görüşme sırasında gözaltındaki kişinin bulunduğu isteklerin ve her bir görüşme sırasında bulunan kişilerle ilgili sistematik bir kayıt sisteminin olması da şart koşulmalıdır.
CPT, polis tarafından alınan ifadelerin elektronik olarak kaydedilmesinin, tutukluların kötü muameleye maruz kalmasını önlemek için (ve polis açısından da önemli avantajlar içeren) bir başka faydalı önlem olduğunu belirtmektedir.
CPT, gözaltına alınan her bir birey için, söz konusu kişinin nezaretiyle ilgili bütün unsurları (özgürlüğünün ne zaman elinden alındığı ve bu önlemin alınmasının nedenleri; haklarının ne zaman belirtildiği; yaralanma, ruhsal hastalık, vs. işaretleri; akraba/konsolosluk ve avukatın ne zaman temasa geçtiği ve ziyaret ettiği; ne zaman yemek verildiği; ne zaman sorgulandığı; ne zaman nakledildiği veya salıverildiği, vb.) ve bu unsurlar konusunda yapılanları içeren tek ve kapsamlı bir nezaret kaydı tutulmasının, polis nezaretindeki kişilere tanınan temel hakları daha da güçlendireceğine (ve büyük olasılıkla polis memurlarının işinin kolaylaşacağına) inanmaktadır.
Bazı konularda (örneğin kişinin üzerindeki eşyalar, hakların bildirilmesi, hakların kullanılması veya haklardan feragat edilmesi) gözaltına alınan kişinin imzası alınmalı ve gerekirse imzanın bulunmamasının nedenleri açıklanmalıdır. Ayrıca gözaltına alınan kişinin avukatı, söz konusu nezaret raporlarına erişebilmelidir.
Ayrıca, polis nezaretindeyken görülen muamele hakkında yapılan şikayetlerin incelenmesi için bağımsız bir mekanizma olması da temel bir önlemdir.
Polis nezareti, prensip gereği göreceli olarak kısa sürelidir. Bu yüzden emniyet birimlerindeki fiziksel şartların, bireylerin uzun süreli kalacağı diğer gözaltı yerlerindekiler kadar iyi olması beklenemez. Ancak bazı temel fiziksel şartlara uyulması gereklidir.
Bütün polis hücreleri, içinde bulundurulan kişi sayısına göre makul büyüklükte olmalı ve gerekli ışıklandırma (uyku süresi hariç, okumaya yetecek kadar ışık) ve havalandırma şartlarına sahip olmalıdır; tercihen hücrelerde doğal ışık olmalıdır.
Ayrıca hücrelerde dinlenme imkanı olmalı ve nezarette gece kalmak zorunda olan kişilere temiz şilte ve battaniye verilmelidir.
Nezaretteki kişiler gerektiğinde temiz ve düzgün şartlarda doğal ihtiyaçlarını karşılayabilmeli ve uygun yıkanma imkanlarına sahip olmalıdır. Bu kişilere uygun zamanlarda her gün en az bir tam öğün (sandviçten daha doyurucu bir şey) olmak üzere yemek verilmelidir.(2)
Bir polis hücresi (veya bir başka tür gözaltındaki kişinin / mahkumun kalacağı yer) için makul büyüklüğün ne olduğu zor bir sorudur. Böyle bir değerlendirme yaparken göz önünde bulundurulması gereken birçok faktör vardır. Ancak CPT heyetleri bu konuda genel kuralları belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir.
Birkaç saatten daha uzun süreli kalışlar için tek kişilik polis hücrelerinin değerlendirilmesinde halen kullanılan (asgari standart değil, arzu edilen düzey olarak görülen) kriterler şunlardır: 7 metrekare civarında, duvarlar arasında 2 metre veya daha çok, tavan ve taban arasında 2.5 metre mesafe olan yerler.
Bu hak daha sonra şöyle ifade edilmiştir: tutuklanmış kişi isterse (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) kendinin seçtiği bir doktor tarafından muayene edilme hakkı dahil, doktora erişim hakkı.
CPT’ye göre 24 saat veya daha uzun süre polis nezaretinde kalan kişilere mümkün olduğunca her gün açık havada egzersiz yapma imkanı verilmelidir.
Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu, 10 Nisan 1950 tarihinde Artvin’in Borçka ilçesinde dünyaya geldi. Demirciler Köyü İlkokulu, Borçka Ortaokulu ve Bursa Atatürk Lisesini bitirdi.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Yüksek lisans derecesini aynı fakülteden elde etti. Ankara Üniversitesinde başladığı doktorasını Haziran 1981’de Limoges Üniversitesinde tamamladı.
Fakülteyi bitirdikten sonra 1974-1978 yıllarında İçişleri Bakanlığının farklı birimlerinde görev yaptı.
1978 yılında, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde akademik kariyerine başladı.
1983’te Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne atandı.
1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuk Anabilim Dalındaki görevine başladı. 2017 yılında KHK ile ihraç edilene kadar burada görev yaptı.
1987’de doçent oldu. 1994 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku profesörü oldu.
Avukatlık Yaşamı ve Barolardaki Görevleri
Avukatlık stajını 1976 – 1977 yıllarında Ankara’da yaptı ve 1979’da Ankara Barosu’na üye oldu. Baro üyeliğini 1990 yılından itibaren İstanbul Barosu’nda sürdürmeye başladı.
1997–2001 yıllarında, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanlığını yürüttü.
Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Kurucu Başkanı oldu ve 2001-2005 yıllarında avukat, hakim ve savcıların insan hakları eğitimi çalışmalarına katkı sundu.
Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanarak 12 Eylül 2001 tarihinde kamuoyuna sunulan “Anayasa Taslağı Önerisi”ni hazırlayan kurulda yer aldı.
Akademik Kariyeri
Türkiye’de Gazi, Dicle ve Marmara Üniversitelerinde akademisyenlik yaptı Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın değişik üniversitelerinde ders, konferans ve seminerler verdi. 1986-2023 yıllarında, yurt dışında; Université de Limoges, Université Montesquieu-Bordeaux IV, Université Paris XII, IEP de Toulouse, Université Paris Descartes, Université de Montpellier I, Université Paris II (Pantheon-Assas), Université de Caen-Basse Normandie, Université de Nice Sophia Antipolis, Université Paris 3/Nouvelle Sorbonne, Université Paris 13, Université Paris 1/Sorbonne (Fransa), Universite d’Athenes (Yunanistan), Université de Siena (İtalya), Université de Sczeczin (Polonya), Université de Sfax (Tunus) ve Universite Autonoma de Barcelona gibi üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak akademik faaliyete katıldı.
Görev yaptığı üniversitelerde özellikle, Özgürlükler Hukuku, Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Çevre Hakkı konularına yoğunlaştı. Çevre hakkını bir insan hakkı olarak ele alan ve bu konuda Türkiye’de ilk çalışma yapan hukukçulardan biridir. Yabancı dillerde 70’in üzerinde bilimsel makalesi yayımlanmıştır. Anayasa hukuku ve insan hakları alanında 20’den fazla kitabı bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi ve Fransa üniversitelerinden emeklidir.
Sivil Toplum Faaliyetleri, Diğer Çalışmaları ve Aldığı Ödüller
İbrahim Kaboğlu, 2004-2010 yılları arasında Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği(The International Association of Constitutional Law – IACL) Yürütme Komitesi üyeliğini yürüttü.
19 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçen Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın kurucu listesinde yer aldı.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde (ÇYDD’nin 1989 – 2002 Dönemi Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2002 – 2005 Dönemi Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2011 yılından itibaren Genel Merkez Onur Kurulu Başkanı oldu.
2011 yılında İstanbul’da kurulan Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin(ANAYASA-DER) kurucu başkanlığını ve daha sonraki yıllarda yönetim kurulu başkanlığını yaptı.
Nisan 2006’dan beriBirgün’de yazmaktadır.Özellikle insan hakları ve Anayasa hukuku alanındaki çeşitli makale ve röportajları ile medyada geniş yer almıştır. Güncel gelişmelere ilişkin çok sayıda makalesi Bianet’te, Legalblog’da, Pencere’de, Politikyol’da ve YeniArayış’ta yayımlanmıştır.
1 Haziran 2022 tarihinde Fransa’nın en prestijli nişanı olan Légion d’Honneur (Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur) madalyası, Kaboğlu’na tevcih edildi. Ödül töreni Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yapıldı.
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı, Sonraki Olaylar ve Hakkındaki Davalar
Kaboğlu, 2003-2005 yıllarında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Kurul, 5 Şubat 2002 tarihinde, 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun uyarınca kuruldu. İnsan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin her türlü konuyla ilgili görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporları Hükümete sunmakla görevli olan Danışma Kurulu 26 Şubat 2003 tarihinde yapılan birinci toplantısında İbrahim Kaboğlu’nu başkan seçti.
Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu‘nu 22 Ekim 2004 tarihinde, İnsan haklarına ilişkin konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı’na sunuldu.
Dünyada ve Türkiye’de azınlıkların ve kültürel hakların korunması kavramını, tanımını ve tarihi yönünü el alan rapor, Başbakan Yardımcısı tarafından “marjinallerin marjinal raporu” olarak adlandırdı ve bu raporun içeriğinden hükümetin haberdar edilmediğini açıkladı. Adalet Bakanı raporu “entel fitne”, olarak tanımladı. Genelkurmay Başkan Yardımcısı ise devletin üniter yapısına aykırı buldu. Kaboğlu, 1 Kasım 2004 tarihinde, Danışma Kurulunun Başkanı olarak, söz konusu rapor hakkında yapılan eleştirilere cevap vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Televizyonda yayımlanan toplantının başında, Kamu-Sen Genel Sekreteri ve aynı zamanda Danışma Kurulu üyesi olan Fahrettin Yokuş, Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun nüshasını yırtarak ve “Bu rapor yanlış ve yasaya aykırıdır, bu raporun okunmasına izin vermeyeceğiz” diyerek toplantıyı sabote etti. Basın toplantısı, Kamu-Sen üyelerinin sloganlarıyla gövde gösterisine dönüştü. Kamu-Sen Genel Sekreteri hükümete de seslenerek İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun lağvedilerek yeniden oluşturulmasını istedi.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Başbakanlık, 2005 yılının Şubat ayında, Danışma Kurulunun görevinin 5 Şubat 2005 tarihinde sona ereceğini bildirdi, bu tarihten Kurul, Hükümet tarafından toplantıya çağrılmadı.
Ankara Cumhuriyet Savcısı, 14 Kasım 2005 tarihinde, raporun içeriği nedeniyle halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarından dolayı Kaboğlu hakkında kamu davası açtı. 2008 yılında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan açılan davadan raporun bilimsel içeriğe sahip olduğu ve şiddeti teşvik etmediği gerekçesiyle beraat kararı verildi.
Raporun açıklandığı günden sonra, hakkında birçok olumsuz haber yapıldı. Aşırı milliyetçi gruplar ve kişiler tarafından ölüm tehditleri almışlardır. Bu tehditler karşısında 2007 yılından itibaren kendisine yakın koruma tahsis edilmeye başlandı.
İbrahim Kaboglu,Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur nişanını aldığı törende- Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği
Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Yargılanması – 2016
“Barış İçin Akademisyenler”‘ olarak bilinen bilim insanlarının 10 Ocak 2016 tarihinde ilan ettikleri “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan Kaboğlu, hakkında düzenlenen iddianame ile Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası” yapma suçu ile yargılandı. Yargılama, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşti. Yapmış olduğu savunma “hukuk fakültelerinde okutulması gereken bir ders” olarak nitelenmiştir. Kaboğlu, mahkemeye yazılı olarak sunduğu savunmasını duruşmada özetleyerek anlattı ve “ön savunma” şeklinde nitelediği konuşmasında, barış bildirisinin ifade özgürlüğünün toplu kullanımı olduğunu açıkladı. Davanın ilk duruşmasında yaklaşık bir buçuk saat süren savunma sonunda salonda bulunanlar tarafından alkışlandı.
Dava, Kaboğlu milletvekili seçildikten sonra da Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti. AYM kararından sonra, aynı Mahkeme’de, Kasım 2019’da aklanma ile sona erdi.
Yargılama aşamasında yurt dışına çıkış yasağı konulması nedeniyle Sorbonne Nouvelle’deki derslerine devam edemedi ve uluslararası bilimsel toplantılara katılamadı. Verilen karar, doktorasını tamamladığı Limoges Üniversitesi ve Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği olmak üzere birçok kurum tarafından protesto edildi.
Siyasal Yaşamı – 2018
24 Haziran 2018 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi ve 27. Dönem CHP İstanbul Milletvekili olarak parlamentoda yer aldı.
2018- 2023 yılları arasındaki TBMM’de vekillik görevi sırasında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 200’ü aşkın iptal ve norm denetimi başvurusunda bizzat çalıştı.
Milletvekili olduğu dönemde, Koşuyolu’nda sürekli gürültü yapan ve çevreye zarar veren bir işletmeyi şikayet ettiği için Kaboğlu’nın aracına saldırı yapıldı, olay çok sayıda kurum tarafından protesto edildi.
TBMM’de bulunduğu dönemde Anayasa Komisyonu Üyesi olarak görev yaptı.
İstanbul Barosu Başkanlığı’na Seçilmesi – 2024
7 Ağustos 2024 tarihinde, Değişim İçin Avukatlar Grubu adıyla harekete geçen 1200 civarındaki avukat Kaboğlu’na, İstanbul Barosu Başkanlığı’na aday olması için çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine başkan adayı olduğunu açıkladı, programını ve ekibini ilan etti. 19-20 Ekim 2024 günü Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan ve 11 adayın yarıştığı Baro Genel Kurulu’nda genel, 7 bin 197 oyla İstanbul Barosu başkanlığına seçildi.
Baro Başkanlığına Açılan Soruşturma ve Dava
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında, “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından 22 Aralık 2024 günü resen soruşturma başlatıldı. Soruşturma üzerine İzmir Barosu “Eğer uluslararası hukuk ve Avukatlık Kanunu kapsamında görev yapmak suçsa bizi de yargılayın!” şeklinde açıklama yaptı. İstanbul Barosu, 21 Aralık günü sosyal medya hesaplarından “Uluslararası İnsancıl Hukuk Uygulansın” başlıklı bir bildiri yayınlamıştı.
Soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri 7 Ocak 2025 günü Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”
Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle 14 Ocak’ta dava açıldı. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı. Dava üzerine çeşitli avukat grupları ve barolar İstanbul Barosuna destek açıklaması yaptı. Eski İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baronun yanındayız. Levhada yazılı bütün meslektaşların iradelerine tasallut eden bu uygulamayı reddeden irademizin sergilenebilmesi için en uygun platform olağanüstü genel kuruldur.”dedi.
Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu’nun Eserleri
Türkçe ve yabancı dillerde yüzlerce bilimsel makalesi yayımlanan Kaboğlu’nun başlıca telif eserleri şunlardır:
Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları, Azərbaycan Respublikası Məhkəmə-Hüquq Şurası’nın(Azerbaycan Cumhuriyet Adli-Hukuk Konseyi) 22 Haziran 2007 tarihli kararıyla onaylanarak yürürlüğe konulmuştur.
Etik kuralları açıklayan Azerbaycan Cumhuriyeti Adli-Hukuk Konseyi Teşkilatı, hakimlerin ve yargı sisteminin bağımsızlığı, hakim pozisyonlarına yapılacak atamaların yapılması, hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, disiplin işlemlerinin gerçekleştirilmesi, mahkemeler ve hakimlerle ilgili diğer sorunların çözülmesi ve yargının görev alanına giren özyönetim işlevlerini yerine getiren yasal bir organdır. Görevlerini Azerbaycan Anayasasına ve Məhkəmə-Hüquq Şurası Haqqında Kanuna göre yerine getirmektedir.
Hakimler için Etik Davranış Kuralları- Azerbaycan Məhkəmə Etikası
Hâkimlerin Etik Davranış Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak) yargı aktivitelerine ilişkin etik prensiplerin ve standartların bir araya getirilmesidir. Bu Kod bazı özel ahlak, iyi davranış ve yargı görevi dışındaki faaliyetleri düzenler ve hâkimin mesleki aktiviteye karşı olan tutumunu belirler.
I. Genel Hükümler
Madde 1
Hâkim görevini gerçekleştirirken devlet, vatandaşlar ve yargı huzurunda ettiği yeminin gereklerine uygun olarak hem mesleki hem de kişisel davranışlarında en yüksek davranış standartlara uymalıdır.
Hâkimin yargıyla ilgili görevleri, diğer her türlü faaliyetinden önce gelir.
Madde 4
Hâkim, hukukun üstünlüğüne riayet eder, olgulara dayanarak karar verir, yargı faaliyetlerinin etik olmasını sağlar ve adil, tarafsız ve serinkanlı davranır.
Madde 5
Hâkim, her zaman yargı makamının onurunu ve yüksek itibarını koruyacak biçimde davranır. Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken hâkimlerin yüksek konumuna, bağımsızlığına, onuruna ve şerefine zarar verebilecek her türlü uygunsuzluktan kaçınır.
II. Yargı Görevlerine Uygulanan Kurallar
Madde 6
Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yüksek sorumluluk duygusuyla yerine getirir, davaları ve bütün unsurları zamanında değerlendirmek için gereken her türlü yasal önlemi alır.
Madde 7
Hâkim, mesleki faaliyetlerine akrabalarının, arkadaşlarının ve yakınlarının müdahale etmesini engeller. Bir hâkimin vereceği karar, aile üyelerinin ve akrabalarının menfaatlerini etkileyebilecek nitelikteyse veya tarafsızlığı hakkında herhangi bir şüphe yaratabilecek nitelikteyse hâkim davadan çekilir.
Madde 8
Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken davanın taraflarıyla ilgili herhangi bir varsayım veya önyargı olmaksızın kanun ve mahkeme önünde herkese (müdafiler, savcılar, şahitler vb.) eşit davranılması ilkesine uyar. Hâkim, herhangi bir ırk, cinsiyet, din ve millet hakkında görüşlerini ifade etmekten ve diğer her türlü ayrımcılıktan kaçınır.
Madde 9
Hâkim, ileri yargı kültürüne sahip olduğunu gösterecek biçimde bütün taraflara nazik davranır, tarafların birbirlerine ve mahkemeye saygılı davranmasını talep eder ve mahkemeye karşı saygısızlık yapan tarafları cezalandırır.
Madde 10
Hâkim, herhangi bir devlet kurumunun, idari kurumun veya bireyin etkisi altında kalmaz ve kamuoyunun görüşü veya eleştirisi, hâkimlerin kararlarının yasallığını ve esasını etkilemez. Hâkim, davaları meslektaşlarıyla birlikte değerlendirirken diğerlerinin görüşlerini gözden geçirdikten sonra kendi kanaatine ve vicdanına göre karar verir.
Madde 11
İdari yetkisi olan hâkim (mahkeme başkanı, mahkeme başkan yardımcısı, kurul başkanı ve geçici görevler icra edenler) sorumluluklarını iyi niyetle yerine getirir, bu yetkilerini diğer hâkimlere baskı yapmak amacıyla kullanmaz ve hâkimlerin bağımsızlığını sınırlayabilecek eylemlerden kaçınır.
Madde 12
Hâkim, yargı görevleriyle alakalı olarak elde ettiği bilgileri ifşa etmez. Hâkim, derdest veya yeni başlayan davalar hakkında kamu önünde yorum yapmaz. Kamu önünde veya gazetecilerle görüşmeleri sırasında kendi görüşlerini ifade etmez. Hâkim, infaz edilen mahkeme kararlarını veya diğer hâkimlerin özel hayatlarındaki eylemlerini sorgulamaz.
Madde 13
Hâkim, bir davanın taraflarıyla ilişki kurmaz ve usule uygun olmayan ilişkiler kurmaktan imtina eder.
Madde 14
Hâkim, aleni yargılama ilkesine uyar. Bu ilke, ancak kanunda belirtilen türde davalarda sınırlanabilir. Hâkim, medya temsilcilerinin yargı faaliyetleri hakkında kamuyu bilgilendirme görevine saygı göstermelidir. Hâkim, elde edilen bilgilerle mahkemeyi etkileme yönünde makul bir şüphe yoksa medya temsilcilerinin faaliyetlerini gerçekleştirmesine fırsat verir. Hâkim, medya temsilcileriyle davranışlarını veya davayı etkileyebilecek türde ilişkiler kurmaz ve söz konusu ilişkileri kendi menfaatleri için kullanmaktan imtina eder.
Madde 15
Hâkim, hâkimlik görevlerini özenli bir biçimde yerine getirebilmek için mesleki yetkinliklerini artırır ve teorik ve pratik bilgilerini sürekli olarak geliştirir.
Madde 16
Hâkim, görünüş itibariyle tertiplidir, duruşma salonunda yargıyı simgeleyen özel hâkim cübbesi giyer, usule ilişkin belgeler tertip ederken kanunlara uyar ve devlet dilinin gereklerine uyan kelimeler ve ifadeler kullanır.
Madde 17
Hâkim, kendisinin veya aile üyelerinin özel menfaatleri için yargı görevinin itibarını kullanmaz, ailesinin, sosyal ve diğer ilişkilerinin yargı görevinin itibarını zedelememesini sağlayacak biçimde davranır.
Madde 18
Hâkim, baktığı davalarla ilgili hediye, ödül, iltimas veya menfaat kabul etmez; davanın sonucunu etkileyebilecek hizmetlerden yararlanmaktan imtina eder.
III. Hâkimin Yargı Dışı Aktiviteleri
Madde 19
Hâkimin bireysel davranış standardı kendisinin adaletli, önyargısız ve tarafsız olduğu konusunda herhangi bir şüphe uyandırmamalıdır.
Madde 20
Hâkim yargının itibarına zarar vermeyecek sosyal aktivitelerde yer alabilir, yargı çalışanlarının çıkarlarını ve meslekî gelişimlerini ve bağımsızlığın korunmasını savunan hâkim birlikleri kurabilir. Hâkim bağımsızlığını veya tarafsızlığını olumsuz yönde etkileyebilecek her türlü faaliyetten kaçınır.
Madde 21
Hâkim öğretme ve araştırma amaçları dışında herhangi bir göreve atanmaz ya da seçilmez; malî ilişkilere ya da iş ilişkilerine dâhil olmaz.
Madde 22
Hâkim herhangi bir siyasi partiye ya da harekete üye olmaz, bunları herhangi bir şekilde desteklemez, kitlesel eylemlere katılmaz, siyasi görüşünü açıkça ifade etmez.
Madde 23
Hâkim yargı görevlerinin ifası ile çatışmadığı ve tarafsızlığının sorgulanmasına sebep olmadığı sürece yasal sistem ve yargı ile ilgili olarak yasama ve yürütme organları ve belediyelerle karşılıklı olarak işbirliği yapabilir.
IV. Hâkimlerin Aktivitelerinin Değerlendirilmesiyle Kodun İlgisi
Madde 24
Bu Kodda yer alan gerekliliklerin ihlali hâkimin faaliyetleri değerlendirilirken dikkate alınır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 37. Başkanı Richard Milhous Nixon dünyaya geldi (Ölümü 1994)
1922
Gine Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olan Ahmed Sékou Touré dünyaya geldi (Ölümü 1984)
1926
Piyango çekilişinin yalnızca Türk Tayyare Cemiyeti’ne ait olduğuna ilişkin kanun kabul edildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 710 sayılı Kanunla, 9.Ocak.1926 tarihinden itibaren karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango tertip ve keşide etme hakkı “Türk Tayyare Cemiyeti”ne verildi. 14 yıl süreyle “Tayyare Piyangosu” adı altında, Türk Hava gücüne katkı sağlamak amacıyla, anılan cemiyet tarafından düzenlenen çekilişler 5 Temmuz 1939 tarihli ve 3670 sayılı Kanunla Milli Piyango İdaresi kurulana kadar devam etti.
Yargıtay, Milliyetçi Hareket Partisi’nin Alparslan Türkeş’in üzerinde bulunan mal varlığının Hazine’ye devrine karar verdi
1991
Toplu taşıma araçlarında sigara içilmesi ve tütün mamullerinin reklamının yapılması yasaklandı
1992
Karadzic liderliğindeki Bosnalı Sırplar, Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurduklarını açıkladı
1996
Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe‘nin cesedi Eyüp Spor Salonu’nun yakınındaki arsada bulundu. Gazeteci Metin Göktepe, bir gün önce görevini yaparken polis tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı.
Aile Mahkemeleri kuruldu. 4787 Sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, 09.01.2003 tarihinde kabul edildi ve 18.01.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi
2009
Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığından çıkarılmasına ilişkin 1951 yılındaki Bakanlar Kurulu Kararı yürürlükten kaldırıldı
2011
Güney Sudan’da bağımsızlık referandumu yapıldı. Güney Sudan Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi gibi örgütlere üye oldu.
İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri Beraat Etti
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “basın ve yayın yoluyla terör propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamalarıyla başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı dava sonuçlandı.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verildi.
Duruşmalar, Silivri’de bulunan Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde yapıldı.
Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy, uluslararası bir endeks olan The Philosopher’s Index’te listelenmiş ilk Türk felsefe dergisidir. Yılda iki kez çıkan Felsefe Tartışmaları’nın yayın dili Türkçe’dir. Derginin kurucususu Vehbi Hacıkadiroğlu’dur. Felsefe Tartışmaları’nın kuruluşu 1987 yılında Arda Denkel, Erkut Sezgin ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun ortak bir projesi olarak gerçekleştirilmiştir.
Derginin 52. Sayısının Kapağı
Derginin kuruluş amacı, felsefi fikirlerin Türkçe basılıp paylaşılabileceği saygın bir akademik yayın organı çıkarmaktır ve bu ilke Felsefe Tartışmaları’nın yayın politikalarına yön veren bir düşünce olarak benimsenmekte ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Felsefe Tartışmaları, 2001 yılında İlhan İnan’ın editörlüğünde, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devredilmiş ve Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmaya başlanmıştır. 2005-2010 yılları arasında, Murat Baç ve İlhan İnan derginin eş-editörlüğünü birlikte yürütmüşlerdir.
Felsefe Tartışmaları 2002 yılında basılan 29. sayısından itibaren The Philosopher’s Index’te listelenmektedir. Dergi ayrıca 2008 yılında Avrupa Beşeri Bilimler Endeksi olarak kabul gören The Initial List of European Reference Index for the Humanities (ERIH) kapsamına da alınmıştır.
Felsefe Tartışmaları özgün makale, çeviri, kitap “inceleştirisi” (kitap inceleme ve eleştirisi), tartışma ve anma yazıları yayınlar. Yayınlanması için Felsefe Tartışmaları’na gönderilen tüm yazılar yayın kurulu tarafından saptanacak hakemlere gönderilir.
Hakemler, yazının alanında yayın yapmış kişilerden seçilir. Değerlendirme amacıyla Felsefe Tartışmaları’na gönderilecek yazılarda aranan özelliklere ilişkin ayrıntılar dergi tarafından detaylı şekilde ilan edilmektedir. Yazarların o sayfada verilen biçimsel ayrıntılara uyarak yazılarını oluşturmaları temel kuraldır.
Boğaziçi Üniversitesi
Derginin yayın kurulu, University of Florida, Florida’dan Murat Aydede, Galatasaray Üniversitesi’nden Tülin Bumin, Maltepe Üniversitesi’nden Betül Çotuksöken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Teo Grünberg ve Erdinç Sayan, Duke University’den Güven Güzeldere, Boğaziçi Üniversitesi’nden Gürol Irzık ve Önay Sözer, Hacettepe Üniversitesi’nden İoanna Kuçuradi ve East Carolina University’den Ümit Yalçın’dan oluşmaktadır. Derginin editörlüğünü Berna Kılıç, Nurbay Irmak ve İrem Kurtsal Steen yürütmektedir.
Derginin eski sayılarının içerik özetlerine resi sayfası olan http://www.ft.boun.edu.tr/icerik.htm adresinden ulaşılabilir.
Kampüsten bir kare
Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy, The Philosopher’s Index, The Initial List of European Reference Index for ve The Humanities (ERIH) tarafından indexlenmektdir.
Derginin Yazışma adresi: Felsefe Tartışmaları, Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 34342 Bebek, İstanbul
Solon Kanunları, M.Ö. 640-560 yıllarında yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair Solon (Yunanca: Σόλων) tarafından kaleme alınmıştır. Atina’nın soylu bir ailesinde doğan Solon (Σόλων) 594-593 yılı için “arhon” (ἄρχων) (üst düzey yönetici) seçilmiştir.
Solon bu sıfatla borç yüzünden köleliğin kaldırılması, İlyaia (Ήλιαία) halk mahkemesinin kurulması, aile hukuku reformu (bilhassa, vasiyet özgürlüğünün kabulü) gibi uzun vadede Atina’da demokrasinin gelişimini hazırlayan çok sayıda önemli reform gerçekleştirmiştir.
Solon, kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasasını hazırlamış, görevde kaldığı süre boyunca adaleti hedeflemiş, yaptığı siyasi ve ekonomik reformlarla daha sonraki reformların önünü açmıştır. Solon, halkın hukuk sistemine erişimini kolaylaştırmak için kanunları yazılı hale getirmiştir.
Solon Anayasası, Drakon Kanunlarının olumsuzluklarını ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır. Bütün borçlar silinmiş, toprağı elinden alınan köylüye toprak dağıtılmıştır.
Solon, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle 10 yıllık bir sürgüne gitmiştir. Bu davranış dönemi itibariyle asil ve onurlu duruş, 21. Yüzyıl kodlarına göre ise yüksek etik değerlere uygun bir davranıştır.
Solon Yasaları döneminde mahkemelerde yazılı savunma geleneği oluşmuş, avukatlık ve savunma mesleği kendine özgü biçimde uygulanmıştır. Yoksul ve zengin ayrımını azaltmaya dönün kanunlar karşısında herkese kendini savunma hakkı verilmiştir. Bu dönemde avukatlık mesleği modern anlamda var olmamakla birlikte, hukuk sisteminde kişilerin haklarını savunmak ve davalarda kendilerini ifade etmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.
Antik Yunan Uygarlığının Yedi Bilgesinden biri olan Atinalı Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir. Platon ve Aristoteles, Solon’u kanun koyucunun prototipi olarak değerlendirmişlerdir. “Fazladan hiçbir şey” vecizesiyle Solon “Yunanistan’ın Yedi Bilgesi”nden biri olarak anılmaktadır.
Solon Kanunları
Solon Kanunları, çiftçi borçları ve borçlar sebebiyle şahsi hürriyetin kısıtlanmasını kaldırmış, alacaklı kişiye ödeme yapılmadığı zaman borçlunun onun kölesi olacağına dair yasayı kaldırmıştır. Ticaret ve sanayinin gelişmesini kolaylaştır, tartı ve ölçülere standart getirmiştir. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini yasaklamıştır.
Asillerin hükümranlığını sınırlamak için vatandaşlığı dört ayrı sınıfta belirlemiş, bu sınıflara girmeyi soya bağlı olmaktan çıkararak maddi varlığa bağlamıştır. Yunan aristokrasinin doğumdan gelen hakları yerine, idarecilerin ürettikleri yıllık ürün miktarına göre belirlenmesi usulü getirilmiştir.
Ölülerin arkasından konuşulmasını yasaklamış, dirilerin hakkında ise tapınak, mahkeme, agora ve şenliklerde kötü konuşulmasını engellemiştir.
Solon: “Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.”
Seri katil Abdullah Palaz, ikisi baltayla, sekizi bıçak ve falçatayla, geri kalanları ise ateşli silahlarla olmak üzere aralarında cezaevi görevlilerinin de olduğu 43 kişiyi öldürdü ve 300’den fazla kişiyi yaraladı.
İlk cinayetini 12 yaşında iken işledi ancak bu cinayet faili meçhul kaldı. 15 kişinin katil zanlısı olarak ilk kez Konya Cezaevine girdi. Konyalı Efeler grubunun koğuşunu basarak 7 kişiyi öldürdü ve Antep Canavarı lakabını bu cezaevinde aldı. Abdullah Dayı olarak da anıldı. 4 defa idam cezasına ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 38 farklı cezaevinde 48 yıl yattı. Cezaevinde de birçok cinayet işledi. Kumara ve uyuşturucuya bulaşanları cezalandırdı.
Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevinde dostluk kurduktan sonra, Cezaevi müdürüyle konuşup Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmak istediğini söyledi. Kimseyi öldürmemesi koşuluyla kabul edildi ve aynı koğuşta kaldıkları süre zarfında kimseyi öldürmedi. Nazım Hikmet başka bir cezaevine gönderilince başta cezaevi müdürü olmak üzere birçok kişiyi daha öldürdü. Bu olaydan sonra Sinop Cezaevi gönderildi.
Tatar Ramazan ve Ramiz Dayı karakterlerine ilham kaynağı oldu. Hakkında, “Abdullah Dayı – Azrail’in Öbür Adı Antep Canavarı” adlı bir kitap yazıldı. Ayrıca, kendi hayatını bir kitapta topladı.
1991 yılında çıkarılan Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybetti.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Abdullah Palaz yayınladığı kitabında Nazım Hikmet’ten övgüyle söz etmektedir:
“Benim suçum kalemimdir, şiirlerimdir, insanları sevmemdir, memleketimi de çok severim.”
“Peki abi, biz yazmasını bilmeyiz ama, biz de insanları severiz. İnsanlara kötülük gelmesin diye bunca işler yaptık. Haksızlığa tahammül etmeyiz, haksızlığa uğrayanın yanında oluruz. Benim atalarım da bu memleket için savaşmıştır. Cenk etmiştir. O zaman bizim bunlardan da suçumuz olması mı gerekir?”
“Yok, sizin bunlardan suçunuz olmaz. Size bundan bir şey demezler, bize derler. Bu yüzden de bana ceza verirler.”
“Neden?”
“Çünkü, bana bunlardan dolayı komünist diyorlar.”
“Komünist ne demek ağam?”
“İşte bu anlattıklarım, yazdıklarım, düşüncelerim komünistlik oluyor.”
Ben bu “komünist” sözünü yeni duyuyordum. Güldüm. “O zaman demek ki, ben de komünistim de haberim yokmuş.”
Bu kez de o dev gibi adam güldü: “Yok, olmaz öyle şey. Çünkü sen haksızlıkların üzerine silahla gidiyorsun. İnsan sevgini, haksızlık yapanı öldürerek göstermek istiyorsun. Ben bu işi kalemimle yapıyorum. Kalemimle anlatıyorum. Senin silahın patladığı yerde kalır. Benim kalemim ise bu haksızlıkları anlatarak, bir gün bu düzeni patlatır, anladın mı?”
Hiçbir şey anlamamıştım. Ama bu dev gibi, yiğit adamı çok sevmiştim.[/box]
Hammurabi Kanunları kadim Mezopotamya’nın en meşhur hukukî eseridir. 1901 yılı Aralık ayında Fransız arkeologlar tarafından siyah renkli bazalt bir dikilitaş şeklinde keşfedilmiştir.
Halen Paris’te Louvre Müzesi’nde muhafaza edilen bu dikilitaş iki kısımdan oluşmakta ve Paris Louvre müzesinde sergilenmektedir.
Üst kısımda yer alan bir kabartma Kral Hammurabi’yi kendisine kanunları dikte eden güneş tanrısı Şamaş’ın karşısında ayakta resmetmektedir. Alt kısımda ise kanunun çivi yazısıyla yazılmış Akatça metni bulunmaktadır. Bu temsil, kanunları ilahî kökenli gören bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayışta kral, tanrı ve kulları arasında sadece bir aracıdır.
Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının uyarlaması ile ortaya çıkmıştır.
Dünyanın döndüğünü söylediği için Engizisyon’da yargılanan Galileo Galilei yaşamını yitirdi.
1784
Osmanlı Devleti, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bir “sened” ile resmen tanıdı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz, Türk Gölü olmaktan çıkmıştır.
1918
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ortak toplantısında, Avrupa’da kalıcı barışın sağlanması için, kendi adıyla anılacak olan 14 prensibi ortaya attı. Wilson İlkeleri ilan edildi.
1921
Rus avukat ve heykeltıraş Leonid Vladimirovitch Pozen yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Şubat 1849) Harkov Universitesi’ne girdi. Bir yıl sonra Sankt Petersburg Hukuk Fakültesine nakil yaptırdı. Mezuniyetinin ardından 1876’da Adalet Bakanlığına girdi, Poltava bölgesine, savcı yardımcısı adayı olarak tayin edildi. 1891’de Sankt Petersburg bölge mahkemesi savcılığında çalışmaya başladı. 1912’de Yüksek Yargıtay Hakimi oldu.
1928
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Thomas Slade Gorton III doğdu. (Ölümü: 19 Ağustos 2020) Columbia Hukuk Okulu‘ndan mezun oldu. Mesleğine Washington savcısı olarak başladı. Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Parti üyesi olarak siyasete girdi. Amerika Birleşik Devletleri Washington senatörü olarak 1981-1987, ve 1989-2001 yılları arasında iki dönem görev yaptı.
1932
Fransız hukukçu Michel Gentot doğdu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü ve Ulusal İdare Okulu’nu bitirdi. 1979-1987 yıllarında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nün müdürü oldu. İdari Belgelere Erişim Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. Lyon Bölge İdare Mahkemesi Başkanı ve Danıştay Davalar Dairesi Başkanı oldu. 1999-2004 yıllarında Ulusal Bilişim Teknolojisi ve Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve Uluslararası Çalışma Örgütünde görev yaptı.
1937
Fransız hukukçu ve siyasetçi Louis Le Pensec doğdu. Rennes Üniversitesi‘nden hukuk ve IGR-IAE’den yönetim bilimleri derecesi aldı. Rennes Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1971’de Mellac belediye başkanı, 1973’te Finistère vekili, 1976’da Finistère genel meclis üyesi olarak seçildi. Sosyalist Parti’de görev aldı. Milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulundu. Fransa’nın ilk Deniz Bakanı oldu.
1940
Türkiye, İngiltere ve Fransa ile 2 yıl süreyle krom satış antlaşması imzaladı.
1943
Fransız hukukçu ve diplomat Jacques Gabriel Huntzinger doğdu. Paris Hukuk Fakültesi’ni ve Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nü bitirdi. Hukuk doktoru oldu ve kamu hukuku alanında uzmanlaştı.. Paris X-Nanterre Üniversitesi, Besançon Üniversitesi ve Perpignan Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında asistanlık, doçentlik ve profesörlük yaptı. 1983-1985 yıllarında Avrupa Sosyalistler Partisi başkan yardımcısı oldu. 1984’te Ekonomik ve Sosyal Konsey üyesi olarak atandı. 1989 yılında Dışişleri Bakanı Roland Dumas’nın yetkili danışmanı ve Ulusal Savunma Genel Sekreterliği diplomatik danışmanı oldu. 1991-1994 yılları arasında Estonya büyükelçisi, 1996-2000 yıllarında Makedonya büyükelçisi, 2000-2003 yıllarında İsrail büyükelçisi olarak görev yaptı. Ulusal İnsan Hakları Danışma Komisyonu üyeliği yaptı.
1943
İkinci Dünya Savaşı devam ediyor: Yoksullara ucuz ekmek verilmesine ilişkin kararname yayımlandı.
1945
İspanyol hukukçu ve büyükelçi Francisco Villar y Ortiz de Urbina doğdu. Salamanca Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda memur olarak çalıştı. Afrika Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1987-1991’de Birleşmiş Milletler İspanya Daimi Temsilcisi oldu. 1996-2000 yıllarında Amerikan Devletleri Örgütü nezdinde Daimi Temsilci olarak görev aldı. 2000-2004 yılları arasında UNESCO Daimi Temsilcisi, 2004-2010 yılları arasında Fransa Büyükelçisi oldu. 2009 yılında İspanyol Diplomatik Kariyerindeki en yüksek derece olan “İspanya Büyükelçisi” rütbesine ulaştı. 2010-2012 yıllarında Portekiz Büyükelçisi olarak görev yaptı.
1946
Celâl Bayar, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı oldu.
1950
Avusturyalı hukukçu, iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter yaşamını yitirdi. (Ölümü: 8 Ocak 1950) Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. 1906 yılında doktorasını tamamladı. 1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi’nde “iktisat ve devlet” konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı. 1919-1920 yılları arasında Avusturya Maliye Bakanlığı’nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 – 1932 yılları arasında Bonn Üniversitesinde görev aldı. Almanya’da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD’ye geçerek, Harvard Üniversitesi’ne çalışmaya başladı. 1933 yılında, matematikçi ve iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu’nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. İktisat ve toplumbilimini bağdaştırmaya çalıştı.
1967
Yargıç, hikâye, oyun ve roman yazarı İlhan Tarus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Kasım 1907) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Bir süre savcılık ve yargıçlık yaptıktan sonra resmî görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşti. 1931’de gazetecilik yaptı. 1946 yılında yeniden Adalet Bakanlığı’nda memurluğa başladı. Çeşitli gazetelerde yayımladığı hikâye ve romanlarının yanı sıra Ankara Zafer gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. İlk eserlerini tiyatro türünde kaleme aldı. İlk eseri 1927’de Hareket Dergisi’nde yayınlandı. 1935 yılından itibaren Haber, Servet-i Fünûn ve Varlık dergilerinde hikâyeleri basıldı.
Akaryakıt yokluğu nedeniyle fabrikaların %80’i üretimi durdurdu.
1981
İdam talebiyle yargılanan ülkücü Ferhat Tüysüz ve 14 arkadaşı hakkında daha önce askeri savcı tarafından hazırlanan mütalaa sanıklar lehine hafifletilerek TCK 312/3-2 kapsamına giren suçlardan yargılanma talep edildi.
1982
Güney Dergisinde yazdığı bir yazıdan dolayı Yılmaz Güney gıyabında 7 yıl 6 ay hapse mahkum edildi ve tutuklama kararı çıkarıldı. Aynı dergideki başka bir yazıdan dolayı gıyaplarında Nihat Behramoğlu 6 ay, Yazı İşleri Müdürü E.Gözmen 8 yıl hapis cezası aldı.
Henry Miller’in Oğlak Dönencesi adlı romanı, müstehcen olduğu gerekçesiyle toplatıldı.
Sinema ve video eserleri yasa tasarısının Meclis komisyonunda görüşülmesi sıradında seks filmleri furyasından yakınan ANAP Milletvekili Hakkı Artukaslan: “Filmleri Diyanet İşleri Başkanlığı denetlemelidir.”
Yüksek öğrenim kurumlarında “çağdaş kıyafet ve görünüm” zorunluluğu getirildi. YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne eklenen maddede çağdaş kıyafet ve görünümün ne olduğu açıkça tanımlanmadı.
Danıştay, 1402 sayılı sıkıyönetim yasası ile İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılan Başar Sabuncu ve Leyla Altın’ın göreve dönüşüne yönelik İdare Mahkemesi kararını uygulamayan ANAP’lı Belediye’nin “bozma” başvurusunu reddederek kararı onayladı.
1986
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından cinsiyet değiştirdiği için 7 yıldır sahneye çıkmasına izin verilmeyen Bülent Ersoy’un sahneye çıkma yasağı kaldırıldı.
1992
Ankara’da bir depoda kilitli tutulan “yasak” kitaplar Kültür Bakanlığı’nda sergilenmeye başladı. Kitaplar ileride oluşturulacak Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi’ne konulacak.
Fransız hukukçu ve siyasetçi François Maurice Adrien Marie Mitterrand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ekim 1916) Paris’te hukuk ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. 1945’te Direniş Hareketi Demokratik ve Sosyalist Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. 1946-1958 yılları arasında milletvekili, 1962’den itibaren senatör olarak seçildi. Denizaşırı İller bakanlığı, İçişleri bakanlığı, Adalet bakanlığı ve Avrupa Konseyi’nde bakanlık görevlerinde bulundu. 1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa başkanı olarak görev yaptı. Beşinci Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Sosyalist Parti’den seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
2001
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, fakültede katıldığı toplantıda, türban konusunun tartışıldığı sırada çıkan karışıklıkta bıçaklandı.
F Tipi Cezaevlerine karşı süren ölüm orucu eyleminde TİKB davasından tutuklu 26 yaşındaki Lale Çolak yaşamını yitirdi.
2004
24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 10 mahpusun güvenlik güçlerince dövülerek öldürülmesiyle ilgili olarak 36’sı polis 19’u jandarma toplam 65 sanık hakkında dava açıldı. Sanıklar için ”Görevi ihmal ve ölüme sebep olmak” suçundan 3-16 yıl arası hapis cezası istendi.
2004
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği‘nin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik 8 Ocak 2004’te yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, Başbakan’a bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
İstanbul Üniversitesi’nde haklarında soruşturma açılan ve okula girişlerine izin verilmeyen öğrenciler Merkez Kampüs önünde “Alternatif Üniversite” oluşturdu.
2005
Hukukçu ve siyasetçi Mehmet Raif Aybar yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Ağustos 1915) Siyasal Bilgiler ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kocaeli Maiyet Memuru, Fatsa, Gürpınar Kaymakamı, Edirne Hukuk İşleri Müdürü, Yozgat Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü 6. Şube Müdürü olarak görev yaptı. Serbest avukat olarak çalıştı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) ve 2 Mayıs 1954 (10. Dönem) tarihlerinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Bursa Milletvekili seçildi. 9. Dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı Kâtip Üyesi olarak görevde bulundu. 6 Ocak – 15 Ekim 1961 tarihleri arasında Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilcisi olarak görev yaptı. 15 Ekim 1961 (12. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Yeni Türkiye Partisi (YTP) Ankara Milletvekili seçildi. Mustafa İsmet İnönü’nün 25 Haziran 1962 tarihinde kurmuş olduğu 27. Hükümet’te Devlet Bakanı olarak atandı. 8 Ocak 2005’te Ankara’da yaşamını yitirdi. Cendere ve Kaftan isimli eserleri bulunmaktadır.
2006
Abdi İpekçi suikastı ve gasp suçu nedeniyle hüküm giyen Mehmet Ali Ağca’nın cezasını tamamladığı Kartal Ağır Ceza Mahkemesi’nce onaylandı.
2010
Tek Gıda-İş Sendikası önünde toplanıp AKP Genel Merkezi önüne giderek kendilerini zincirleyen 41 TEKEL direnişçisi plastik kelepçeyle gözaltına alındı, akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
2013
YÖK’ün web sitesini çökerten RedHack, üniversitelerdeki yolsuzluk iddialarına ilişkin belgeleri Twitter’dan yayınladı.
2014
Uludere/Ortasu (Roboski) köyünde 28 Aralık 2011’de katledilen 19’u çocuk 34 kişiyle ilgili soruşturmada askeri savcılığın takipsizlik kararı vermesine ilişkin olarak Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi Roboski Davasını AYM ve AİHM’ne taşıyacaklarını söyleyerek Birleşmiş Milletleri göreve çağırdı.
2015
Avustralyalı yargıç ve siyasetçi Keppel Enderby yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Haziran 1926) Sidney Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1950’den 1954’e kadar Londra’da avukat olarak çalıştı. Sidney Teknik Koleji’nde ders verdi. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde hukuk alanında konferanslar verdi. 1973’te Kraliçe’nin Danışmanı (QC) olarak atandı. Gough Whitlam hükümetinde kıdemli kabine bakanı oldu. New South Wales Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı.
2016
Başbakanlık tarafından, cuma günlerinde öğle tatilinin ibadet hürriyetini engellemeyecek şekilde kullanılabilmesine olanak sağlayan genelge, 8 Ocak 2016 yılında Resmi Gazete’de yayımlandı.
2025
Ümraniye’de polis Şeyda Yılmaz’ı öldüren Yunus Emre Geçti hakkında yapılan yargılamada karar çıktı. mahkeme, sanık Yunus Emre Geçti’yi Polis Şeyda Yılmaz’a karşı “Görevli memura karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, polis memuru K.H.S.’ye karşı, “Görevli memura karşı kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl, annesi Pınar Geçti’ye karşı “Olası kastla yaralama” suçundan 3 yıl, “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan 3 yıl 9 ay hapse çarptırdı.
2025
Antalya’da, kendilerini polis olarak tanıttıkları iki kişiyi ziynet eşyalarıyla birlikte toplamda 1 milyon 273 bin lira dolandırdığı öne sürülen 3 şüpheliden ikisi tutuklandı. Şüphelilerin kendilerini İl Göç İdaresinde görevli polis olarak tanıtarak dolandırıcılık yaptıkları anlaşıldı.
Güney Afrika’daki ırkçı apartheid karşıtı hareketin lideri ve ülkenin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela‘nın torunu, arkadaşlarıyla birlikte otomobil hırsızlığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
Prensipler; ‘Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporu çerçevesinde hazırlanmıştır.
Metnin orijinal adı; ‘Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge ve Eki’dir.
Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri
Genel Kurul,
Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukuk ilkelerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve yasa halinde toplanmasının önemini tasdik eden 18 Aralık 1962 tarih ve 1815 (XVII) sayılı, 16 Aralık 1963 tarih ve 1966 (XVII) sayılı, 20 Aralık 1965 tarih ve 2103 (XX) sayılı, 12 Aralık 1966 tarih ve 2181 (XXI) sayılı, 18 Aralık 1967 tarih ve 2327 (XXII) sayılı, 20 Aralık 1968 tarih ve 2463 (XXIII) sayılı ve 8 Aralık 1969 tarih ve 2533 (XXIV) sayılı kararlarını anımsayarak,
Cenevre’de 31 Mart ile 1 Mayıs 1970 tarihleri arasında toplanmış bulunan Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporunu dikkate alarak,
Uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesi konularında Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini vurgulayarak,
Birleşmiş Milletler’in 25. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgenin kabul edilmesinin dünya barışının güçlendirilmesine katkı sağlayacağına ve uluslar arasında hukukun üstünlüğünün ilerletilmesi ve özellikle Antlaşmada vücut bulmuş olan ilkelerin evrensel olarak uygulanmasını sağlayarak uluslararası hukukun ve Devletler arası ilişkilerin gelişmesinde bir kilometre taşı oluşturacağına derinden inanmış olarak,
Bildirge metninin geniş çapta dağıtımının arzu edilir olduğunu düşünerek,
1. Mevcut karara ek metin olarak sunulmuş bulunan Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgeyi onaylar;
2. Sözleşme’nin ayrıntılı bir şekilde hazırlanmasını sağlayan çalışması için Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’ye takdirlerini ifade
eder;
3. Bildirge’nin yaygın bir biçimde bilinir hale gelmesi için bütün çabaların gösterilmesini önerir.
EK
Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve uluslar arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesinin Birleşmiş Milletler’in temel amaçları arasında olduğunu yeniden beyan ederek,
Birleşmiş Milletler halklarının birbirleri ile iyi komşular olarak barış içinde bir arada yaşamaya ve hoşgörülü davranmaya kararlı olduğunu anımsayarak,
Özgürlük, eşitlik, adalet ve temel insan haklarına saygı üzerine inşa edilmiş uluslararası barışın sürdürülmesinin ve güçlendirilmesinin ve siyasi, ekonomik ve toplumsal sistemleri ya da gelişmişlik düzeyleri göz önüne alınmaksızın tüm uluslar arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesinin önemini akılda tutarak,
Uluslar arasında hukukun üstünlüğünün teşvik edilmesinde Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini de akılda tutarak, Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğini gözeten uluslararası hukukun ilkelerine sadakat ile itaat edilmesinin ve Antlaşmaya uygun olarak,
Devletlerin üzerlerine aldıkları yükümlülüklerin iyi niyet çerçevesinde yerine getirilmesinin uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler’in diğer amaçlarının yerine getirilmesi için en üst derecede öneme sahip olduğunu göz önünde tutarak,
Antlaşmanın kabul edilmesinden bu yana geçen zaman içinde dünyada meydana gelen büyük siyasal, ekonomik ve toplumsal değişimlerin ve bilimsel ilerlemenin bu ilkelere ve yürürlükte olduğu Devletlerin yönetiminde daha etkin bir biçimde uygulanması gereksinimine artan bir önem kazandırdığını kaydederek,
Ay ve diğer gök cisimleri de dahil olmak üzere, dış uzayın, egemenlik iddiası ile kullanım ya da işgal ya da başka herhangi bir yöntem aracılığı ile ulusal bir mülk haline getirilemeyeceği konusunda tesis edilmiş bulunulan ilkeyi anımsayarak ve benzer şekilde esinlenilmiş diğer uygun koşulların tesis edilmesi sorununa Birleşmiş Milletler tarafından önem verildiği olgusunun bilincinde olarak,
Yalnızca, başka ülkelerin iç işlerine herhangi bir şekilde karışılması Antlaşmanın ruhunu ve lafzını ihlal ettiği için değil, aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumların yaratılmasına neden olduğu için de herhangi başka bir devletin iç işlerine karışmama taahhüdüne Devletler tarafından katı bir biçimde uyulmasının ulusların barış içinde bir arada yaşamasının güvence altına alınmasında vazgeçilmez bir koşul olduğuna inanmış olarak,
Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin siyasi bağımsızlık ya da ülke bütünlüğü aleyhine yönelik askeri, siyasi, ekonomik ya da herhangi başka bir zorlamadan uzak durma görevini anımsayarak,
Bütün Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmalarının zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,
Bütün Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını Antlaşma doğrultusunda barışçıl yöntemlerle çözümlemelerinin eşit ölçüde zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,
Mutlak eşitliğin temel önemini Antlaşma doğrultusunda yeniden onaylayarak ve Birleşmiş Milletler’in amaçlarının yalnızca Devletler mutlak eşitlikten yararlanır ve kendi uluslararası ilişkilerinde bu ilkenin gerekleriyle tam bir uyum içinde olurlarsa gerçekleşebileceğini vurgulayarak,
Halkların yabancı boyunduruğu, hakimiyeti ve sömürüsüne maruz bırakılmalarının uluslararası barışın ve güvenliğin tesisinde önemli bir engel teşkil ettiğine inanmış olarak,
Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayini ilkesinin çağdaş uluslararası hukuka önemli bir katkıda bulunduğuna ve mutlak eşitlik ilkesi üzerine inşa edilmiş bir biçimde bu ilkenin etkin olarak uygulanmasının Devletler arasında dostça ilişkilerin tesisinde başlıca önem taşıdığına inanmış olarak,
Bir Devletin ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulmasına ya da onun siyasal bağımsızlığına yönelik herhangi bir girişimin Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri ile bağdaşmaz olduğuna sonuç itibari ile inanmış olarak,
Bir bütün olarak Antlaşmanın hükümlerini göz önünde tutarak ve Birleşmiş Milletler’in yetkili organları tarafından ilkelerin içeriğiyle ilgili olarak kabul edilmiş bulunan konuya ilişkin kararların rolünü dikkate alarak,
Aşağıda belirtilen ilkelerin ilerici nitelikte gelişmesi ve yasa haline getirilmesini dikkate alarak:
(a) Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınması gerektiğine dair ilke,
(b) Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümlemeleri gerektiğine dair ilke,
(c) Antlaşma doğrultusunda olmak üzere, herhangi bir Devletin kendi iç işlerine ait kararlarla ilgili konulara karışmama yükümlülüğü,
(d) Devletlerin Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğü,
(e) Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesine dair ilke,
(f) Devletlerin mutlak eşitliğine dair ilke,
(g) Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üzerlerine aldıkları yükümlülükleri iyi niyet içerisinde yerine getireceklerine dair ilke, ve bu ilkelerin uluslararası toplumda daha etkili bir şekilde uygulanmalarını güvence altına almak Birleşmiş Milletler’in amaçlarının hayata geçirilmesini sağlayacaktır,
Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukukun ilkelerini göz önünde tutmuş olarak,
1. Aşağıdaki ilkeleri ciddiyetle ilan eder:
Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunmak ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınacaklarına dair ilke:
Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır.
Saldırıdan kaynaklanan bir savaş, uluslararası hukuka göre sorumluluğu olan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.
Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri uyarınca Devletlerin, saldırıdan kaynaklanan savaş lehinde propaganda yapmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır.
Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde araç olarak güç tehdidi ya da güç kullanımından kaçınma yükümlülüğü vardır.
Her Devletin, kendisinin taraf olduğu ya da başka bir şekilde saygılı olmak durumunda olduğu uluslararası bir antlaşma ile oluşturulmuş ya da bu antlaşma gereğince ortaya çıkmış ateşkes sınırları gibi uluslararası sınır tayinlerini ihlal etmek amacı ile güç tehdidi ya da güç kullanmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilenlerin hiçbiri, kendi özel rejimleri altındaki bu gibi sınırların mevcut durum ve etkileri açısından tarafların konumlarına zarar verecek ya da geçici niteliklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.
Devletlerin güç kullanımını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma konusunda bir yükümlülükleri vardır.
Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir.
Her Devletin, başka bir Devletin toprağına saldırı amacını taşıyan, ücretli askerler de dahil olmak üzere, düzensiz güçler ya da silahlı grupları örgütlemek veya örgütlenmelerini teşvik etmekten kaçınma yükümlülüğü vardır.
Her Devlet, bir başka Devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlüdür.
Bir Devletin toprağı, Antlaşmanın hükümlerine aykırı bir biçimde güç kullanılmasından kaynaklanan askeri işgalin hedefi olmamalıdır. Bir Devletin toprağı, güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda, bir başka devletin ele geçirme hedefi olmamalıdır. Güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda sağlanan hiçbir toprak kazanımı yasal olarak kabul edilmeyecektir.
Yukarıda belirtilen hiçbir şey:
(a) Antlaşma hükümlerinin ya da Antlaşma rejiminden yapılmış olan ve uluslararası hukuk açısından geçerliliği bulunan herhangi bir uluslararası antlaşmanın hükümlerini; ya da
(b) Güvenlik Konseyi’nin Antlaşma hükmünce var olan yetkilerini etkileyecek biçimde yorumlanamaz.
Bütün Devletler, etkili bir uluslararası denetim altında yürütülecek olan genel ve tam bir silahsızlanma konusunda evrensel bir antlaşmanın erken bir biçimde sonuçlandırılmasına yönelik görüşmeleri iyi niyet içinde sürdürecekler ve uluslararası gerginlikleri azaltmaya ve Devletler arasındaki güveni güçlendirmeye yönelik uygun önlemlerin kabul edilmesi için çaba göstereceklerdir.
Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine yönelik uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları uyarınca belirlenmiş olan yükümlülüklerine iyi niyet çerçevesinde uyum gösterecek ve Antlaşma üzerine temellendirilen Birleşmiş Milletler güvenlik sistemini daha etkili hale getirmek için çaba göstereceklerdir.
Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey, güç kullanımının yasal olduğu durumlarla ilgili olarak Antlaşmanın kapsamının genişletilmesi ya da daraltılması olarak yorumlanamaz.
Devletlerin, aralarındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyeceklerine ilişkin ilke:
Her Devlet, başka Devletlerle arasındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyecektir.
Devletler, kendi uluslararası anlaşmazlıklarının erken ve adil bir biçimde çözümünü, müzakere, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem kararı ile çözüme gitme, yargı yolu ile çözüme bağlama, bölgesel aracılara ya da düzenlemelere ya da kendilerinin tercih edeceği diğer barışçıl yöntemlere başvurmak yolları ile arayacaklardır. Bu türde bir çözümün araştırılması sırasında taraflar, koşullara ve anlaşmazlığın doğasına uygun olabilecek barışçıl yöntemler üzerinde uzlaşacaklardır.
Bir anlaşmazlığın taraflarının, yukarıda sayılan barışçıl araçlar aracılığı ile çözüme ulaşılamadığı durumlarda, üzerinde uzlaştıkları diğer barışçıl araçlar aracılığı ile çözüm arayışına devam etme yükümlülüğü vardır.
Uluslararası bir anlaşmazlığa taraf olan Devletler ve aynı şekilde diğer Devletler, mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesini tehlikeye düşürecek bir biçimde kötüleşmesine neden olabilecek herhangi bir davranıştan kaçınacaklar ve Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri doğrultusunda hareket edeceklerdir.
Uluslararası anlaşmazlıklar, Devletlerin mutlak eşitliği temeline dayanarak ve yöntemlerin özgür seçimi ilkesi doğrultusunda çözümlenecektir. Devletlerin, şu anda var olan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü amacı ile özgür bir biçimde üzerinde uzlaştıkları bir çözüm yöntemine başvurmaları ya da böyle bir çözüm yöntemini kabul etmeleri mutlak eşitlik ile bağdaşmaz olarak sayılmayacaktır.
Yukarıda bulunan paragraftaki hiçbir şey, özellikle uluslararası anlaşmazlıkların barışsever bir biçimde çözülmesine yönelik olanlar olmak üzere Antlaşmanın uygulanabilir hükümlerinde azaltma yapmaz ya da onları etkilemez.
Antlaşma uyarınca, herhangi bir Devletin iç mevzuat uygulamaları dahilinde olan konulara karışmamaya ilişkin ilke:
Hiçbir Devlet ya da Devletler topluluğu, nedeni ne olursa olsun, herhangi başka bir Devletin iç ya da
dış işlerine doğrudan ya da dolaylı bir biçimde karışma hakkına sahip değildir. Bu sebeple Devletin şahsına ya da onun siyasal, ekonomik ve kültürel öğelerine yöneltilmiş bulunan silahlı müdahale ya da bütün diğer müdahale biçimleri ya da tehdit teşebbüsleri uluslararası hukuku ihlal eder.
Hiçbir Devlet, onun egemenlik haklarını kullanmasını buyruğu altına almak ve ondan herhangi bir türde çıkar sağlamak amacıyla bir başka Devleti zorlamaya yönelik ekonomik, siyasi ya da herhangi başka bir türde yöntemleri uygulayamaz ya da uygulanmasını teşvik edemez.
Aynı zamanda, hiçbir Devlet, bir başka Devletin rejimini şiddet kullanarak devirmeye yönelik yıkıcı, terörist ya da silahlı etkinlikleri örgütlemeyecek, kışkırtmayacak, teşvik etmeyecek ya da bunlara yardımda bulunmayacak, mali destek sağlamayacak, hoşgörü göstermeyecek veya bir başka Devletin içindeki sivil mücadeleye müdahale etmeyecektir.
Halkları kendi ulusal kimliklerinden yoksun bırakmak amacı ile güç kullanılması, onların vazgeçilemez haklarının ve müdahale etmeme ilkesinin bir ihlalini oluşturur.
Her Devlet, başka bir Devletin herhangi bir biçimde müdahalesi olmadan, kendi siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemlerini seçmek konusunda vazgeçilemez bir hakka sahiptir.
Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey Antlaşmanın uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine ilişkin olan ilgili hükümlerini etkileyecek bir biçimde yorumlanmayacaktır.
Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğüne ilişkin ilke:
Devletlerin, uluslararası ilişkilerin değişik alanlarında, siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemleri arasındaki farklılıkları dikkate almaksızın, uluslararası barış ve güvenliği sürdürme; ve uluslararası ekonomik istikrar ve ilerlemeyi, ulusların genel refahını ve bu tür farklılıklardan kaynaklanan ayrımcılıktan bağımsız bir uluslararası işbirliğini teşvik etmek yükümlülüğü vardır.
Bu amaçla:
(a) Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda diğer Devletler ile işbirliği yapacaklardır;
(b) Devletler, herkes için geçerli olan insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini sağlamak ve her türden ırksal ayrımcılığı ve dinsel hoşgörüsüzlüğü sona erdirmek konularında işbirliği yapacaklardır;
(c) Devletler, ekonomik, toplumsal, kültürel, teknik ve ticari alanlardaki uluslararası ilişkilerini mutlak eşitlik ve müdahalede bulunmama ilkeleri doğrultusunda yürüteceklerdir;
(d) Birleşmiş Milletler’e üye Devletlerin, Antlaşmanın ilgili hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket ederken Birleşmiş Milletler ile işbirliği içinde olma yükümlülükleri vardır.
Devletler, bilim ve teknoloji alanında olduğu gibi ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda da uluslararası kültürel ve eğitimsel gelişmenin ilerletilmesi amacıyla işbirliğinde bulunmalıdırlar.
Devletler, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme olmak üzere bütün dünyadaki ekonomik büyümenin ilerletilmesinde işbirliği yapmalıdırlar.
Halkların eşit haklarına ve kendi geleceğini tayin etmesine ilişkin ilke:
Birleşmiş Milletler Antlaşması ile saklı tutulan, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesi nedeniyle bütün halklar, dış müdahale olmaksızın, özgür bir biçimde, kendi siyasal statülerini tayin etme ve kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmesini sağlamaya çalışma hakkına sahiptir ve bütün Devletler, Antlaşma hükümleri doğrultusunda, bu hakka saygı gösterme yükümlülüğündedir.
Her Devletin:
(a) Devletler arasında dostça ilişkileri ve işbirliğini ilerletmek; ve
(b) sömürgeciliğe hızla son vermek amacı ile, söz konusu halkların özgürce ifade edilmiş iradelerine gereken saygıyı göstererek; ve halkların yabancı boyunduruğu, idaresi ve sömürüsü altına alınmasının temel insan haklarının yadsınması gibi ilkenin ihlali anlamına da geldiğini ve Antlaşma’ya aykırı olduğunu akılda tutarak;
Antlaşmanın hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesinin gerçekleştirilmesini teşvik etmek ve ilkenin yerine getirilmesine yönelik olarak Antlaşma tarafından verilmiş olan sorumlulukları yerine getirmesinde Birleşmiş Milletler’e yardımda bulunmak yükümlülüğü vardır.
Her Devletin, Antlaşma doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, insan hakları ve temel özgürlüklere evrensel saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini destekleme yükümlülüğü vardır.
Egemen ve bağımsız bir Devlet kurma, bağımsız bir devletle serbest birleşme ya da bütünleşme ya da bir halk tarafından özgürce belirlenmiş herhangi başka bir siyasal statüye sahip olma o halkın kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanmasının şekillerini oluşturur.
Her Devletin, yukarıda bu ilkenin ayrıntılı incelemesinde bahsedilen halkları, kendi geleceğini tayin etme ve özgürlük ve bağımsızlık hakkından mahrum eden herhangi bir zora dayanan hareketten kaçınmak yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme haklarını kullanma amacı ile, bu türde zora dayanan hareketlere karşı ve onlara direnç göstermeye yönelik hareketlerinde bu halklar, Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri doğrultusunda destek aramak ve almak hakkına sahiptirler.
Bir sömürge toprağı ya da diğer Özerk Olmayan Ülke, Antlaşma nezdinde, kendisini yöneten Devletin statüsünden ayrı ve farklı bir statüye sahiptir; Antlaşma nezdindeki bu tür ayrı ve farklı statü, sömürgenin ya da Özerk Olmayan Ülkenin halkı, Antlaşmanın ve özellikle Antlaşmanın amaç ve ilkelerinin doğrultusunda, sahip olduğu kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanana kadar var olacaktır.
Yukarıda yer alan paragraflardaki hiçbir şey, yukarıda tanımlanmış bulunan halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesine uygun olarak kendilerini yöneten ve böylece ırk, inanç ya da renk ayrımı yapmadan ülkede yaşayan bütün halkı temsil eden bir yönetimi bulunan egemen ve bağımsız
Devletlerin toprak bütünlüğü ya da siyasal birliğini tamamen ya da bir kısmı ile parçalayacak ya da bozacak olan herhangi bir harekete izin veriyormuş ya da bunu teşvik ediyormuş gibi yorumlanamaz.
Her Devlet, herhangi başka bir Devlet ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozma amacını güden her hareketten kaçınacaktır.
Devletlerin mutlak eşitliğine ilişkin ilke:
Bütün Devletler mutlak eşitlikten yararlanırlar. Bütün Devletler, ekonomik, toplumsal, siyasal ya da başka nitelikteki farklara bağlı olmaksızın eşit haklara ve görevlere sahiptirler ve uluslararası toplumun eşit üyeleridirler.
Mutlak eşitlik özellikle aşağıda sayılan öğeleri içerir:
(a) Devletler hukuksal olarak eşittirler;
(b) Her Devlet tam egemenliğin doğasında var olan haklardan yararlanır;
(c) Her Devletin başka Devletlerin şahsına saygı gösterme görevi vardır;
(d) Devletin toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığı dokunulmazdır;
(e) Her Devlet kendi siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerini özgürce seçme ve geliştirme hakkına sahiptir;
(f) Her Devletin, kendi uluslararası yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde ve tamamen yerine getirmek ve diğer Devletler ile barış içinde yaşamak görevi vardır.
Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getireceklerine ilişkin ilke:
Her Devletin, Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.
Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.
Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kurallarının hükmü altında geçerliliği bulunan uluslararası antlaşmalar doğrultusundaki yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.
Uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın, Birleşmiş Milletler Üyelerine getirmiş olduğu yükümlülüklerle çeliştiği durumlarda, Antlaşmanın getirdiği yükümlülükler üstün olacaktır.
GENEL BÖLÜM
2. İlan eder ki:
Yukarıdaki ilkelerin yorumlanışı ve uygulamasında ilkeler birbirleri ile karşılıklı ilişki içerisindedir ve her bir ilke başka bir ilkenin bağlamı içerisinde yorumlanmalıdır.
Bu Bildiri’de bulunan hiçbir şey Antlaşmanın hükümleri ya da Antlaşmanın Üye Devletlere getirmiş olduğu hak ve yükümlülükler ya da Antlaşmanın halklara verdiği hakları, bu Bildiri’deki bu haklara ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler de dikkate alındığında, ihlal edecek biçimde yorumlanamaz.
3. Ayrıca ilan eder ki:
Bu Bildiri’de somutlaştırılan Antlaşma ilkeleri uluslararası hukukun temel ilkelerini oluşturur ve bu nedenle bütün Devletlerin uluslararası kararlarında bu ilkelerin ışığında hareket etmeleri ve bu ilkelerin sıkı bir biçimde gözetilmesini temel alarak ikili ilişkilerini geliştirmeleri talebinde bulunur.
Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı isimli eser Fransız hukukçu M.P. Fabreguettes tarafından kaleme alınmıştır. Evrensel hukuk değerlerine önemli katkılar sunan eserin ilk baskısı orijinal dilinde(La Logique judiciaire et l’art de juger, par M. P. Fabreguettes) 1914 yılında, ikinci baskısı ise güncellemelerle birlikte 1925 yılında yayınlanmıştır. Kitabın yazarı Fransız yüksek mahkeme organlarında da çalışmış olan ünlü bir bilim insanıdır.
Adliye Vekilliğince Teşkil Edilen Bir Heyet tarafından basılan ilk kitap
Eserin ilk Türkçe baskısı Adliye Vekilliğince(Adalet Bakanlığı) teşkil edilen bir heyet tarafından tercümesi yapılmak sureti ile 1945 yılına basılmıştır. Ankara Yeni Cezaevi Matbaası tarafından basılan eser en başta hakim ve savcılar olmak üzere avukat mesleğini icra eden hukukçular, akademik camia ve tüm toplum için önemli bir kaynaktır.
Adalet Bakanlığı, 1945 yılında ilk kez basılan Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı adlı eseri, orijinal halini koruyarak tıpkıbasımını yapmıştır. Eser Adalet Bakanı Gül’ün mesajıyla birlikte hukukçular, tarihçiler başta olmak üzere akademi dünyasıyla ve gazetecilerle de paylaşılmıştır.
Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı, hukuk nosyonu ve literatürü bakımından önem arz etmesi nedeniyle 1945 yılında dönemin hukukçuları eserin Türkçe’ye çevrilmesini kararlaştırmışlar ve Adalet Vekilliği bünyesinde oluşturulan bir heyet 1945 yılında bu önemli kaynağı Türk hukuk literatürüne kazandırmıştır.
Adalet Bakanlığı, gerek yargı camiasından gerekse de akademi camiasından gelen talep doğrultusunda 1945 yılında basılan nüshanın tıpkıbasımını yaparak kitabı yeniden hazırlamıştır. Eserin ilk yayımından 75 yıl sonra Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan eser, tıpkıbasımla okurların ilgisine sunulmuştur.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün mesajı
Adalet Bakanı Gül mesajında kitabın hukuk literatüründeki önemi üzerinde durmuş ve eserin Türk hukukuna yeniden kazandırılmasına karar verdiklerini anlatmıştır. Gül, mesajında, “Yazarın Fransız yargı teşkilatının farklı makamlarında çalışmış olması, kendisine hukukun pratiği ve işleyişiyle ilgili büyük bir birikim sağlamıştır. Bununla birlikte eserde kaleme alınan hususlar, Fransız hukukunun meseleleri yanında evrensel hukuk değerlerine de katkı sağlayacak niteliktedir. Literatüre tekrar kazandırdığımız bu eseri size takdim ederken, hukuk mantığı ve felsefesine ilişkin çalışmaların artmasına vesile olmasını ve hukuk dünyamıza katkılar sağlamasını temenni ediyorum” ifadelerini kullanmıştır.
Ekonomik ve Sosyal Komitenin görüşünü göz önünde tutarak (2),
Antlaşmanın 189b Maddesinde belirtilen usule uygun hareket ederek(3),
(1) Bütün Üye Devletlerde veri tabanları, mevcut mevzuatla halen yeterli şekilde korunmadığından; böyle bir korumanın, mevcut olduğu durumda, farklı nitelikleri bulunduğundan;
(2) Üye Devletlerin mevzuatları tarafından sağlanan veri tabanlarının yasal korunmasındaki bu tür farklılıkların, veri tabanlarına ilişkin olarak iç pazarın işleyişi üzerinde ve özellikle gerçek ve tüzel kişilerin, Topluluk’un tümünde uyumlaştırılmış yasal düzenlemeler çerçevesinde, çevrimiçi (on-line) veri tabanı mal ve hizmetlerini temin etme özgürlükleri üzerinde doğrudan olumsuz etkileri olduğundan; Üye Devletler bu alanda yeni mevzuatlar getirdikçe, bu tür farklılıkların daha fazla belirgin hale gelebileceğinden ve bu durumun gittikçe artan uluslararası bir boyut kazandığından;
(3) İç pazarın işleyişini veya Topluluk içindeki bilgi pazarının gelişimini menfi olarak etkilemeyen farklılıkların ortadan kaldırılması veya ortaya çıkmalarının engellenmesi gerekmezken, iç pazarın işleyişini bozan mevcut farklılıkların ortadan kaldırılması ve yeni farklılıkların doğmasının engellenmesi gerektiğinden;
(4) Veri tabanlarının telif haklarının korunması Üye Devletlerde mevzuata veya içtihat hukukuna göre değişen şekillerde mevcut olduğundan ve şayet korumanın kapsam ve koşullarına ilişkin olarak mevzuattaki farklılıklar Üye Devletler arasında kalırsa, bu tür uyumlaştırılmamış fikri mülkiyet haklarının, malların ve hizmetlerin Topluluk içinde serbest dolaşımlarını engelleyici bir etkisi olabileceğinden;
(5) Telif hakkı, veri tabanlarını oluşturan eser sahipleri için münhasır hakkın uygun bir biçimi olmaya devam ettiğinden;
(6) Uyumlaştırılmış haksız rekabet mevzuatı veya içtihat hukuku sisteminin yokluğunda, bir veri tabanı içeriğinin yetkisiz olarak çıkartılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engellemek için ilave olarak farklı tedbirler gerektiğinden;
(7) Veri tabanlarının oluşturulması önemli insani, teknik ve mali kaynakların yatırımını gerektirirken; bunların bağımsız olarak tasarlanması için gereken masrafın küçük bir kısmı ile kopya edilebilir veya erişilebilir olduğundan;
(8) Veri tabanlarının içeriğinin yetkisiz olarak çıkarılması ve/veya yeniden kullanılması , ciddi ekonomik ve teknik sonuçlar doğurabileceğinden;
(9) Veri tabanları Topluluk içindeki bilgi pazarının gelişiminde hayati bir araç olduğundan; ve de pek çok diğer alanda da faydalı olacağından;
(10) Ticaretin ve sanayinin bütün sektörlerinde yıllık olarak üretilen ve işlenen bilginin miktarında Topluluk ve dünya çapındaki üstel büyüme, ileri bilgi işlem sistemlerine bütün Üye Devletlerde yatırım yapılmasını gerektirdiğinden;
(11) Halihazırda hem Üye Devletlerin arasında hem de Topluluk ile dünyanın en büyük veri tabanı üreticisi üçüncü ülkeler arasında, veri tabanı sektöründeki yatırımların seviyesinde büyük bir dengesizlik bulunduğundan;
(12) Veri tabanı üreticileri haklarının korunmasına dair istikrarlı ve tek tip bir yasal koruma rejimi ortaya konmadıkça, modern bilgi depolama ve işleme sistemlerine Topluluk içinde böyle bir yatırım gerçekleşmeyeceğinden;
(13) İşbu Direktif elektronik, elektromanyetik veya elektro-optik veya analog işlemlerin de dahil olduğu yöntemlerle düzenlenen, saklanan ve erişilen, bazen “derlemeler” olarak adlandırılan koleksiyonları koruduğundan;
(14) Bu Direktif kapsamındaki korumanın, elektronik olmayan veri tabanlarını kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğinden;
(15) Bir veri tabanının telif hakkı ile korunup korunmayacağını belirlemek için kullanılan kriterler, veri tabanının içeriğinin seçimi veya düzenlenmesinin eser sahibinin kendi entelektüel oluşumu olduğu gerçeğine göre tarif edilmesi gerektiğinden; bu tür korumanın veri tabanının yapısını kapsaması gerektiğinden;
(16) Eser sahibinin kendi entelektüel oluşumu anlamındaki özgünlük dışındaki hiçbir kriterin, veri tabanının telif hakkı ile korunmasına uygunluğunu saptamak için kullanılmaması gerektiğinden ve özellikle hiçbir estetik veya niteleyici kriterin uygulanmaması gerektiğinden;
(17) “Veri tabanı” teriminin; eserlerin edebi, sanatsal, müzikal veya diğer koleksiyonlarını veya metinler, ses, görüntüler, sayılar, unsur ve veriler gibi diğer malzemelerin koleksiyonlarını içerdiğinin anlaşılması gerektiğinden; bağımsız çalışmaları, verileri veya sistematik veya metodik olarak düzenlenebilen ve münferit olarak erişilebilen diğer malzemeleri kapsaması gerektiğinden; bu durum, bir kaydın veya görsel-işitsel, sinematografik, edebi veya müziksel bir çalışmanın, işbu Direktifin kapsamı içine girmediği anlamına geldiğinden;
(18) Bu Direktif, eser sahiplerinin çalışmalarının bir veri tabanı içine dahil edilmesine müsaade edip etmeyeceklerine veya ne şekilde müsaade edeceklerine, özellikle de verilen yetkinin münhasır olup olmadığına karar verme özgürlüklerine halel getirmediğinden; veri tabanlarının sui generis hak ile korunması, içeriklerin üzerindeki mevcut haklara halel getirmeyeceğinden; ve özellikle bir eser sahibinin veya bağlantılı bir hakkı elinde bulunduran kimsenin çalışmalarından bazılarının münhasır olmayan bir anlaşmaya göre bir veri tabanına dahil edilmesine müsaade ettiği durumlarda, bu çalışmaların veya konunun veri tabanından çıkarılmaması veya bu çerçevede yeniden kullanılmaması şartıyla, üçüncü şahsı bu şekilde davranmaktan alıkoyacak şekilde veri tabanının yapımcısının sui generis hakkının uygulanmasına gerek olmadan ve yazarın veya bağlantılı hakkı elinde bulunduran kimseden talep edilen rızaya bağlı olarak, üçüncü bir şahıs bu çalışmalardan veya konudan faydalanabileceğinden;
(19) Müzik icralarının bir CD üzerine muhtelif kayıtlarının derlemesi, hem bir derleme olarak telif hakkı koruması koşullarını yerine getirmediği için hem de sui generis hak kapsamında geçerli olacak seviyedeki önemli bir yatırımı temsil etmediği için, kural olarak işbu Direktifin kapsamına girmediğinden;
(20) İşbu Direktif kapsamındaki koruma, sözlük ve fihrist sistemleri gibi, belirli veri tabanlarının işlemesi veya bu veri tabanlarına danışılması için gerekli olan malzemelere de uygulanabileceğinden;
(21) İşbu Direktif’te sağlanan koruma; eserlerin, verilerin veya diğer malzemelerin sistematik veya metodik olarak düzenlendiği veri tabanlarına ilişkin olduğundan; bu malzemelerin fiziksel olarak düzenli bir şekilde saklanmış olmaları gerekli olmadığından;
(22) İşbu Direktif’in anlamı içindeki elektronik veri tabanları, CD-ROM ve CD-i gibi aygıtları da içerebileceğinden;
(23) “Veri Tabanı” teriminin; bir veri tabanının yapılmasında veya işletilmesinde kullanılan ve 14 Mayıs 1991 tarihli ve 91/250/AET sayılı bilgisayar programlarının yasal korunmasına dair Konsey Direktifi ile korunan bilgisayar programlarını kapsayacak şekilde kabul edilmemesi gerektiğinden(1);
(25) Telif hakkı ifadesi zaten, 29 Ekim 1993 tarihli ve 93/98/AET sayılı telif hakkının ve bağlantılı hakların korunması süresini uyumlaştıran Konsey Direktifi ile düzenlenmiş olduğundan(3);
(26) Bir veri tabanı içine alınmış, telif hakkı ile korunan çalışmalar ve ilgili haklar ile korunan konular, yine de ilgili münhasır haklar ile korunmaya devam ettiğinden ve hakkı elinde bulunduran kimsenin veya tasarruf yetkisi sahibi halefinin izni olmaksızın veri tabanının içine dahil edilemeyeceğinden veya oradan çıkarılamayacağından;
(27) Bu suretle bir veri tabanı içine dahil edilmiş olan bu tür çalışmalardaki telif hakkı ve ilgili konudaki ilgili haklar, hiçbir şekilde bir veri tabanının içindeki çalışmaların veya konunun seçilmesine veya düzenlenmesine ilişkin olan ayrı bir hakkın mevcudiyeti ile etkilenmeyeceğinden;
(28) Veri tabanını oluşturan gerçek kişinin manevi hakları eser sahibine ait olduğundan ve Üye Devletlerin mevzuatlarına ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesine göre icra edilmeleri gerektiğinden; bu tür manevi haklar bu Direktifin kapsamı dışında kaldığından;
(29) Çalışanlar tarafından oluşturulan veri tabanlarına uygulanan düzenlemeler Üye Devletlerin takdirine bırakıldığından; bundan dolayı, bu Direktifteki hiç bir şey, bir çalışanın vazifesini ifa ederken veya iş vereninin talimatlarını yerine getirirken bir veri tabanı oluşturması halinde, sözleşmede aksi belirtilmedikçe, işverenin bu şekilde oluşturulan veri tabanındaki bütün mali hakları kullanmaya münhasıran yetkili olmasını Üye Devletlerin kendi mevzuatlarında şart koşmasını engellemediğinden,
(30) Eser sahibinin münhasır hakları, eserinden ne şekilde ve kim tarafından yararlanılacağını belirleme ve özellikle eserinin yetkili olmayan şahıslara dağıtımını kontrol etme hakkını içermesi gerektiğinden;
(31) Veri tabanlarının telif hakkı koruması, veri tabanlarının, kopyalarının dağıtılmasından başka yollarla kullanıma sunulmasını da kapsadığından;
(32) Üye Devletlerin, işbu Direktif tarafından ortaya konduğu gibi, kısıtlamalara tabi olan bu tür fiiller için, kendi ulusal hükümlerinin en azından maddeten eşdeğer olmalarını temin etmeleri gerektiğinden;
(33) Dağıtım hakkının tüketilmesi sorusu, hizmetlerin temin edilmesi alanına giren çevrimiçi veri tabanlarında ortaya çıkmadığından; bu durum, hak sahibinin rızası ile böyle bir hizmetin kullanıcısının yaptığı bu tür bir veri tabanının maddi bir kopyasına ilişkin olarak da geçerli olduğundan; fikri mülkiyetin maddesel bir ortamın, yani bir mal kaleminin, içine dahil edildiği CD-ROM veya CD-i’den farklı olarak, her çevrimiçi hizmet aslında, telif hakkının böyle öngördüğü yerlerde yetki alınmasına tabi olması gereken bir fiil olduğundan;
(34) Bununla birlikte, ister çevrimiçi hizmet ile ister diğer dağıtım vasıtaları ile olsun, hak sahibini veri tabanının bir kopyasını bir kullanıcıya kullandırmaya karar verdiğinde, bu tür bir erişim ve kullanım aksi takdirde kısıtlanmış olan fiillerin yapılmasını gerektirse bile, bu yasal kullanıcı hakkı elinde bulunduran ile yapılan anlaşmada belirlenen maksatlar için ve belirlenen yöntemlerle veri tabanına erişmeye ve veri tabanını kullanmaya mecbur olduğundan;
(35) İşbu Direktif ile kapsam içine alındığı şekliyle, telif hakkının sadece bir veri tabanı içeriğinin seçilmesine veya düzenlemelerine uygulandığı gerçeğini dikkate alarak, kısıtlanmış fiillere ait istisnaların bir listesinin tanzim edilmesi gerektiğinden; Üye Devletlere belli durumlarda bu tür istisnaları sağlamaları seçeneğinin verilmesi gerektiğinden; bununla beraber, bu seçeneğin, Bern Sözleşmesine uygun olarak ve istisnaların veri tabanının yapısı ile bağlantılı olduğu ölçüde uygulanması gerektiğinden; bazı Üye Devletlerin basına veya kayıt cihazına konan vergiler hakkındaki ulusal mevzuatları kapsamındaki hükümleri ilgilendiren, özel kullanım istisnaları ile özel maksatlarla çoğaltma istisnaları arasındaki ayrımın yapılması gerektiğinden;
(36) Bu Direktifin anlamı içindeki “bilimsel araştırma” terimi, hem fen hem de sosyal bilimleri kapsadığından;
(37) Bern Sözleşmesinin 10 (1) Maddesi bu Direktif ile etkilenmediğinden;
(38) Dijital kayıt teknolojisinin artan kullanımı, veri tabanı yapımcısını, aynı içerikte bir veri tabanı üretmek için yapımcının veri tabanının içeriklerinin yapımcının izni olmaksızın, ve aslında veri tabanı düzenlemesindeki herhangi bir telif hakkını ihlal etmeyen, kopyalanması ve elektronik olarak yeniden düzenlenmesi riskine maruz bıraktığından;
(39) Bir veri tabanı içeriğinin orijinal seçimi veya düzenlenmesindeki telif hakkını koruma amacına ilaveten, işbu Direktif, bir veri tabanının tamamını veya önemli kısımlarını bir kullanıcının veya bir rakibin belli hareketlerine karşı koruyarak, içeriklerin elde edilmesine ve biriktirilmesine yapılan mali ve mesleki yatırımın sonuçlarının yanlış tahsis edilmesine karşı veri tabanları yapımcılarının pozisyonlarını korumaya gayret ettiğinden;
(40) Bu sui generis hakkın hedefi, hakkın sınırlı süresi içinde, bir veri tabanı içeriğinin elde edilmesine, doğrulanmasına veya sunulmasına yapılan herhangi bir yatırımın korunmasını temin etmek olduğundan; bu tür yatırım mali kaynakların kullanılmasına ve/veya zamanın, çabanın ve enerjinin harcanmasına dayandığından;
(41) Sui generis hakkın hedefi, bir veri tabanı yapımcısına bu veri tabanı içeriklerinin tamamının veya önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme seçeneğini vermek olduğundan; bir veri tabanının yapımcısı, yatırım inisiyatifini ve riskini alan şahıs olduğundan; bu durum, taşeronları özellikle yapımcının tanımının dışında tuttuğundan;
(42) Yetkisiz çıkarılmayı ve/veya yeniden kullanmayı engelleme özel hakkı, meşru haklarının ötesine giden ve böylelikle yatırıma zarar veren, kullanıcı fiilleri ile alakalı olduğundan; içeriklerin tamamının veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını yasaklama hakkı sadece parazit olarak rekabet eden ürünün imalatına değil, niteliksel veya niceliksel yönden değerlendirildiğinde aynı zamanda hareketleri ile yatırıma önemli derecede zarar veren herhangi bir kullanıcıya da ilişkin olduğundan;
(43) Çevrimiçi iletim durumunda, yeniden kullanımı yasaklama hakkı, veri tabanını veya hakkı elinde bulunduranın rızası ile iletimin muhatabı tarafından yapılan maddi bir kopyasının veya kopyasının bir kısmına ilişkin olarak, tüketilmediğinden;
(44) Bir veri tabanının içeriğinin ekranda gösteriminin, bu tür içeriğin bütün veya önemli bir kısmının sürekli veya geçici olarak bir başka ortama aktarılmasını gerektirmesi halinde, bu fiilin, hakkı elinde bulunduranın yetki vermesine tabi olması gerektiğinden;
(45) Yetkisiz olarak çıkarımı ve/veya yeniden kullanımı engelleme hakkı, telif hakkı korunmasının genişletilmesinin hiç bir şekilde salt gerçekleri veya verileri de kapsayacak şekilde genişletilmesini oluşturmazken;
(46) Çalışmaların, verilerin veya bir veri tabanındaki malzemelerin tamamının veya önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme hakkının mevcudiyetinin, çalışmalarda, verilerde veya malzemelerin kendisinde yeni bir hakkın oluşmasına sebep olmaması gerektiğinden;
(47) Bilgi ürünlerini ve hizmetleri temin edenler arasındaki rekabetin yararı açısından, sui generis hak ile korumanın, özellikle bir fikri, belgesel, teknik, ekonomik veya ticari katma değeri olan yeni ürün ve hizmetlerin oluşturulması ve dağıtılması ile ilgili olarak hakim durumun kötüye kullanılmasını kolaylaştırmaya neden olmaması gerektiğinden; bundan dolayı, işbu Direktifin hükümleri, Topluluk veya ulusal rekabet kurallarının uygulamasına halel getirmeyeceğinden;
(48) Bu veri tabanı yapımcısının emeğinin karşılığının verilmesini garanti altına amacıyla veri tabanları korunmasının uygun ve tek tip bir seviyede olmasını sağlamak olan bu Direktifin hedefi, Avrupa Parlamentosu’nun ve Konseyin 24 Ekim 1995 tarihli ve 95/46/AT sayılı şahsi verilerin işlenmesi ile ilgili olarak bireylerin korunması ve bu tür bilgilerin serbest dolaşımı hakkındaki Direktifinin(1) hedefinden farklı olduğundan; Avrupa Parlamentosu’nun ve Konseyin Direktifi’nin söz konusu amacı, temel hakları özellikle de İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 8. Maddesinde tanınan kişisel gizlilik hakkını korumak için tasarlanmış olan uyumlu kurallar çerçevesinde kişisel verilerin serbest dolaşımını garanti etmek olduğundan; işbu Direktifin hükümleri, verilerin korunması mevzuatına halel getirmediğinden
(49) Bir veri tabanının tamamen veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanımını engelleme hakkına rağmen, veri tabanı yapımcısının veya telif hakkını elinde bulunduranın, veri tabanının yasal bir kullanıcının önemsiz kısımları çıkarmasını ve yeniden kullanılmasını engelleyemeyeceğinin belirtilmesi gerektiğinden; ancak, söz konusu kullanıcı, ne sui generis hakkı elinde bulunduranın ne de telif hakkını veya benzeri bir hakkı elinde bulunduranın yasal menfaatlerine, veri tabanındaki çalışmalarla veya konuya ilişkin olarak makul olmayan bir şekilde zarar vermemesi gerektiğinden;
(50) Çıkarımın kişisel maksatlar, öğretim veya bilimsel araştırma maksatları için olması durumunda veya çıkarımın ve/veya yeniden kullanımın kamu güvenliği menfaatleri veya idari veya hukuki maksatlar için yürütüldüğü durumlarda, Üye Devletlere, veri tabanı içeriklerinin önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme hakkına istisnalar temin etme seçeneği verilmesi gerektiğinden; bu tür işlemlerin veri tabanını kullanan yapımcının münhasır haklarına zarar vermemesi ve amaçlarının ticari olmaması gerektiğinden;
(51) Öğretim veya bilimsel araştırma maksatlarıyla gösterilmesi için, veri tabanının yasal bir kullanıcısına içeriklerin önemli bir kısmını çıkartmasına müsaade etme seçeneğinden faydalanan Üye Devletler, bu müsaadeyi eğitim veya bilimsel araştırmanın belli kategorileri ile sınırlayabileceklerinden;
(52) İşbu Direktifte sağlanan sui generis hak ile karşılaştırılabilir bir hak sağlayan özel kuralları olan Üye Devletlerin, yeni bir hakkı ilgilendirdiği sürece, geleneksel olarak bu tür kurallarla belirlenmiş olan istisnaları saklı tutmalarına müsaade edilmesi gerektiğinden;
(53) Bir veri tabanı yapımının tamamlandığı tarihi kanıtlama yükü, veri tabanının yapımcısına ait olduğundan;
(54) Bir veri tabanına ait içeriklerin ciddi ölçüdeki tadilatının önemli yeni bir yatırım olarak görülmesi sonucunu çıkartmak için gerekli olan kriterlerin mevcut olduğunun kanıtlanması yükü, bu tür bir yatırımdan doğan veri tabanının yapımcısına ait olduğundan;
(55) Yeni bir koruma süresi içeren önemli yeni bir yatırım, veri tabanı içeriklerinin esaslı bir tahkikini bünyesinde bulundurabileceğinden;
(56) Bir veri tabanı ile ilgili olarak yetkisiz bir çıkarılmayı ve/veya yeniden kullanımı engelleme hakkının, üçüncü ülkelerin vatandaşları olan veya orada sürekli ikamet edenler tarafından yapılan veri tabanlarına veya Antlaşmanın anlamı çerçevesinde, bu tür üçüncü ülkelerin bir Üye Devletin vatandaşı veya sürekli ikametgahı Topluluk toprakları içinde olan şahıslar tarafından yapılan veri tabanlarına benzer bir koruma sunmaları halinde, bir Üye Devletin içinde yerleşik olmayan tüzel kişiler şahıslar tarafından yapılan veri tabanlarına uygulanması gerektiğinden;
(57) Telif hakkı veya diğer hakların ihlal edilmesine ait Üye Devletlerin kanuni mevzuatları kapsamında sağlanan kanuni yollara ilaveten, Üye Devletler bir veri tabanına ait içeriklerin yetkili olmaksızın çıkarılması ve/veya yeniden kullanılmasına karşı uygun çareleri sağlamak zorunda olduğundan;
(58) Telif hakkı vasıtası ile işbu Direktif kapsamında, veri tabanının yapısına ve sui generis hak kapsamında yetkisiz çıkarılmaya ve/veya yeniden kullanıma karşı bu veri tabanının içeriğine sağlanan korumaya ilaveten, veri tabanı mal ve hizmetlerinin temin edilmesi ile ilgili Üye Devletlerdeki diğer yasal hükümler uygulanmaya devam ettiğinden;
(59) İşbu Direktif, bir Üye Devletin görsel-işitsel programların yayınlanmasına ilişkin mevzuatında tanınan her türlü kuralın, görsel-işitsel çalışmalardan oluşan veri tabanlarına uygulanmasına zarar vermediğinden;
(60) Bazı Üye Devletler halihazırda, işbu Direktifte ortaya konan telif hakkının korunması hakkını elde etmeye ilişkin kriterleri yerine getirmeyen veri tabanlarını, telif hakkı düzenlemeleri kapsamında koruduğundan; ilgili veri tabanları, işbu Direktifte ortaya konan hak kapsamında, içeriklerinin yetkisiz olarak çıkarılmasının ve/veya yeniden kullanılmasının engellenmesine ilişkin korunmaya uygun olsalar bile, bu hak kapsamındaki koruma süresi, halen yürürlükte olan ulusal düzenlemeler kapsamında yararlanılanlardan oldukça daha kısa olduğundan; bir veri tabanının telif hakkı vasıtası ile korunup korunmayacağını tayin etmek için kullanılan kriterlerin uyumlaştırılmasının, halen ilgili telif hakkını elinde bulunduranlar tarafından yararlanılan koruma süresini kısaltıcı bir etkisi olmayabileceğinden; bu amaçla, bir deragasyonun ortaya konması gerektiğinden; bu tür bir deragasyonun etkilerinin ilgili Üye Devletlerin toprakları ile sınırlanması zorunlu olduğundan;
İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİRLER:
BÖLÜM I
KAPSAM
Madde 1
Kapsam
İşbu Direktif, herhangi bir biçimdeki veri tabanlarının yasal olarak korunması ile ilgilidir.
İşbu Direktifin amacı doğrultusunda, ‘veri tabanı’ sistematik veya metodik bir şekilde hazırlanmış, elektronik veya başka yollardan bireyler tarafından ulaşılabilecek bağımsız çalışmalar, verileri veya diğer materyaller anlamına gelir.
İşbu Direktif altında koruma, elektronik yollar vasıtasıyla erişilebilen veri tabanlarının yapımında veya işletilmesinde kullanılan bilgisayar programlarına uygulanmaz.
Madde 2
Kapsama ilişkin sınırlamalar
İşbu Direktif, aşağıdaki konularla ilgili Topluluk hükümlerine halel getirmeden uygulanır:
(a) bilgisayar programlarının hukuken korunması;
(b) fikri haklar alanında telif hakları ile ilgili kiralama hakkı, ödünç verme hakkı ve belirli haklar;
(c) telif hakkının ve belli ilgili hakların korunma süresi.
BÖLÜM II
TELİF HAKKI
Madde 3
Korumanın konusu
İşbu Direktife uygun olarak, içeriklerinin seçilişi veya hazırlanışı nedeniyle eser sahibinin kendi entelektüel oluşumunu meydana getiren veri tabanları, telif hakkı ile korunur. Sözü geçen koruma için veri tabanlarının uygunluklarının belirlenmesinde başka hiçbir kriter uygulanmaz.
İşbu Direktif tarafından sağlanan veri tabanı telif hakkı koruması, içerikleri kapsayacak kadar genişletilmez ve bu içeriklerin içerdiği haklara da halel getirmez.
Madde 4
Veri tabanı eser sahipliği
Veri tabanının eser sahibi, tabanı oluşturan gerçek kişi veya gerçek kişiler grubudur, veya Üye Devletlerin mevzuatının izin verdiği durumlarda, mevzuat tarafından hak sahibi olarak tayin edilen tüzel kişidir.
Kolektif çalışmaların bir Üye Devletin mevzuatı tarafından tanındığı durumlarda, ekonomik haklar, telif hakkını elinde bulunduran kişiye ait olur.
Bir veri tabanının, bir grup gerçek kişi tarafından müşterek olarak hazırlanmış olduğu durumlarda, münhasır haklara müşterek sahip olunur.
Madde 5
Kısıtlanan fiiller
Telif hakkı ile korunabilir olan veri tabanın ifade şekli bakımından, veri tabanının eser sahibi aşağıdakileri gerçekleştirmek veya gerçekleştirilmesine yetki vermek için münhasır hakka sahip olacaktır:
(a) herhangi bir vasıtayla veya şekilde, geçici veya kalıcı olarak tümünün veya bir kısmının çoğaltılması;
(b) çeviri, uyarlama, düzenleme ve diğer değişiklikler;
(c) veri tabanının veya nüshaların kamuya herhangi bir şekilde dağıtılması. Veri tabanının bir nüshasının hak sahibi tarafından veya onun rızası ile Topluluk içerisindeki ilk satışı, hak sahibinin Topluluk içerisinde bu nüshanın yeniden satışı üzerindeki haklarını tüketir;
(d) kamuya açık herhangi bir bildirim, sunum veya temsil;
(e) (b)’de sözü geçen fiillerin sonuçlarının kamuya açık olarak çoğaltılması, dağıtımı, bildirilmesi, sunulması veya temsili.
Madde 6
Kısıtlanan fiillerin istisnaları
Yasal kullanıcı tarafından veri tabanının içeriğine erişim veya veri tabanının normal kullanımı amaçlarıyla, veri tabanının veya onun kopyasının yasal kullanıcısının 5. Maddede sıralanmış olan fiillerden herhangi birini yapması, veri tabanı eser sahibinin yetki vermesini gerektirmez. Bu hüküm, yasal kullanıcının veri tabanının yalnızca bir kısmını kullanma hakkı olduğu durumlarda uygulanır.
Üye Devletler, aşağıda belirtilen durumlarda, 5. Maddede belirtilen hakları kısıtlama imkanına sahiptir:
(a) elektronik olmayan bir veri tabanının şahsi amaç için çoğaltılması durumunda;
(b) kaynağın belirtilmesi kaydıyla ve hedeflenen ticari olmayan amaç ile haklı gerekçeleri belirtildiği kadarıyla, yalnızca eğitim amaçlı gösterim ve bilimsel araştırma amaçlı kullanım durumlarında;
(c) kamu güvenliği amaçları ile veya idari veya adli bir usul amacı ile kullanıldığı durumlarda;
(d) (a), (b) ve (c) noktalarına halel gelmeden, ulusal kanunlar tarafından geleneksel olarak izin verilen diğer telif hakkı istisnalarının bulunduğu durumlar.
Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi’ne uygun olarak bu Maddenin yorumu, uygulamasının, hak sahibinin yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar verecek veya veri tabanından normal faydalanmayla çelişki yaratacak şekilde kullanılmasına izin verecek şekilde yapılamaz.
BÖLÜM III
SUİ GENERIS HAK
Madde 7
Korumanın konusu
Üye Devletler, veri tabanının içeriğinin nicel ve/veya niteliksel olarak tümünün veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleyebilmek amacıyla içeriğin oluşturulmasına, doğrulanmasına veya sunumuna önemli derecede nicel ve/veya niteliksel yatırım yapıldığını, veri tabanının yapımcısına gösteren bir hak sağlamak durumundadırlar.
Bu Bölümün amaçları doğrultusunda:
(a) ‘çıkarmak’ bir veri tabanının içeriğinin herhangi bir vasıtayla veya herhangi bir şekilde, tümünün veya önemli bir kısmının daimi veya geçici olarak başka bir ortama aktarılması anlamına gelir;
(b) ‘yeniden kullanım’, nüsha dağıtımı, kiralama, sanal ortam veya diğer çeşit iletişim vasıtaları ile veri tabanının içeriğinin tümünün veya önemli bir kısmının kamuya sunulması anlamına gelir. Veri tabanının bir nüshasının hak sahibi tarafından veya rızası ile Topluluk içerisindeki ilk satışı, hak sahibinin Topluluk içerisinde bu nüshanın yeniden satışı üzerindeki haklarını tüketir;
Kamuya ödünç verme, çıkarma veya yeniden kullanım eylemi değildir.
1. fıkrada sözü geçen hak, sözleşme lisansı altında devredilebilir, tahsis edilebilir veya verilebilir.
1. fıkrada sağlanan hak, sözü geçen veri tabanının telif hakkı veya diğer haklar ile korunmasının uygunluğuna bakmaksızın uygulanacaktır. Ayrıca bu hak, sözü geçen veri tabanının içeriğinin telif hakkı veya diğer haklar ile korunmasının uygunluğuna bakmaksızın uygulanacaktır. Veri tabanlarının 1. fıkrada sağlanan hak altında korunması, veri tabanlarının içerikleri ile ilişkili hakları ihlal etmeyecek şekilde olacaktır.
Tekrarlanan veya sistematik olarak yapılan çıkarmalar ve/veya veri tabanının bazı bölümlerinin yeniden kullanılması gibi, veri tabanından normal faydalanmayla uyuşmazlık ve veri tabanının yapımcısının yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar veren fiillere izin verilmez.
Madde 8
Yasal kullanıcıların hak ve sorumlulukları
Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yapımcısı, veri tabanının yasal kullanıcısının içeriklerin bazı kısımlarını herhangi bir amaç için nicel veya niteliksel değerlendirmelerle çıkarma yapmasını veya yeniden kullanmasını engelleyemez. Bu Fıkra, yasal kullanıcının, veri tabanının yalnızca bir kısmını çıkarma yapma veya yeniden kullanma hakkı olduğu durumlarda uygulanabilir.
Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcısı, veri tabanından normal faydalanmayla uyuşmazlık içeren veya veri tabanının yapımcısının yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar veren fiiller ifa edemez.
Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcısı, veri tabanında bulunan içerik veya konu bakımından, telif hakkı veya bağlantılı hak sahibinin menfaatlerine zarar veren davranışlarda bulunamaz.
Madde 9
Sui generis hakkın istisnaları
Üye Devletler, herhangi bir usulle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcılarının, aşağıdaki durumlarda, veri tabanını yapan kimsenin onayını almaksızın, veri tabanının önemli miktardaki içeriğinden çıkarımlar yapabileceklerini veya bazı bölümlerini yeniden kullanabileceklerini belirtebilirler:
(a) elektronik olmayan bir veri tabanından özel amaçlar için çıkarma yapılması durumunda;
(b) kaynağın belirtilmesi kaydıyla ve hedeflenen ticari olmayan amaç ile haklı gerekçeleri belirtildiği kadarıyla, yalnızca eğitim amaçlı gösterim veya bilimsel araştırma amaçlı çıkarma yapılması durumunda;
(c) kamu güvenliği amaçları ile veya idari veya adli bir usul amacı ile çıkarım ve/veya yeniden kullanım yapılan durumlarda.
Madde 10
Korumanın süresi
7. Maddede sağlanan hak, veri tabanının yapımının tamamlandığı gün itibariyle uygulamaya konur. Tamamlanan tarihi takip eden yılın Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra süresi dolar.
Bir veri tabanının, 1. fıkrada belirtilen sürenin sona ermesinden önce herhangi bir usulle kamuya sunulmuş olması durumunda, o hakkın sağladığı koruma süresi, veri tabanının kamuya ilk sunulduğu tarihi takip eden yılın Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra dolar.
Veri tabanının içeriğinde yapılan, nicel veya niteliksel olarak değerlendirilen, ardışık eklemeler, çıkarmalar, veya değişiklikler de içeren ve veri tabanının nicel ve niteliksel olarak değerlendirilmesi sonucu yeni bir yatırım olarak görülmesi sonucunu doğuran büyük çapta herhangi bir değişiklik, bu yatırımdan doğan yeni veri tabanını kendi koruma koşullarına hak kazandırtacaktır.
Madde 11
Sui generis hak uyarınca kapsamında korumanın yararları
7. Maddede sağlanan hak, yapımcıları veya hak sahibi, bir Üye Devlet vatandaşı olan veya daimi ikametgahı Topluluk sınırları içerisinde bulunan veri tabanlarına uygulanır.
1. Fıkra aynı zamanda bir Üye Devletin yasaları doğrultusunda kurulan şirketlerin, kayıtlı bürolarının, merkezi idarelerinin, veya en büyük işletme noktalarının Topluluk sınırları dahilinde olduğu durumlarda uygulanabilir; ancak, böyle bir şirketin yalnızca kayıtlı bürolarının Topluluk sınırları dahilinde bulunduğu durumlarda, şirketin faaliyetlerinin gerçekten ve sürekli olarak bir Üye Devletin ekonomisine bağlı olması gerekir.
7. Maddede sağlanan hakkı, üçüncü devletlerde yapılan ve 1. ve 2. fıkradaki hükümlerin haricinde kalan veri tabanları için genişleten sözleşmeler, Konsey’in, Komisyon’un tasarısı üzerine vereceği kararla akdedilecektir. Bu yöntemin sonucu olarak veri tabanlarını kapsayacak şekilde genişletilen koruma süresi, 10. Madde gereğince mevcut olandan fazla olmaz.
BÖLÜM IV
ORTAK HÜKÜMLER
Madde 12
Çareler
Üye Devletler, işbu Direktifte öngörülen hakların ihlal edilmesine ilişkin uygun çareler temin eder.
Madde 13
Diğer kanuni hükümlerin devamlı uygulanması
İşbu Direktif, özellikle telif hakkı, telif hakkına bağlı haklar, veya verilerle ilgili diğer hak veya sorumluluklar, veri tabanına dahil edilmiş çalışmalar ve diğer materyaller, patent hakları, ticari markalar, tasarım hakları, ulusal hazinelerin korunması, kısıtlayıcı uygulamalar ve haksız rekabet yasaları, ticari sırlar, güvenlik, gizlilik, verilerin korunması ve gizliliği, kamu belgelerine erişilebilirlik ve sözleşme hukukuna ilişkin olan hükümlere halel getirmez.
Madde 14
Zamanla uygulama
İşbu Direktif gereğince sağlanan telif hakkı koruması, Madde 16 (1) de bahsedilen tarihten önce oluşturulan, o tarihte, işbu Direktifte belirtilen veri tabanlarının telif hakkı korunmasına ilişkin şartlarını yerine getirmiş olan veri tabanları için de sunulur.
Bir Üye Devletteki bu direktifin yayımlandığı tarihte telif hakkı düzenlemeleri kapsamında korunan bir veri tabanının, Madde 3 (1) de belirtilen telif hakkının korunması için olan uygunluk kriterlerini yerine getirememesi durumunda, 1. fıkraya rağmen, işbu Direktif, söz konusu Üye Devlette o düzenlemeler kapsamında temin edilen korumanın kalan süresinde herhangi bir kısaltılmaya sebep olmayacaktır.
7. Maddede adı geçen hakkın korunmasına ilişkin olarak işbu Direktifin hükümleri gereğince sağlanan koruma, Madde 16 (1) de bahsedilen tarihten en fazla on beş sene önce oluşturulmuş olan ve o tarihte 7. Maddede belirtilen şartları yerine getirmiş olan veri tabanları için de geçerli olur.
1. ve 3. fıkralarda sağlanan koruma, söz konusu fıkralarda bahsedilen tarihten önce edinilen haklara ve sonuçlanan eylemelere halel getirmez.
16 (1) Maddede sözü geçen tarihten en fazla on beş sene önce tamamlanmış olan bir veri tabanı söz konusu olduğunda, 7. Maddede belirtilen hak ile korumanın süresi, o tarihi takip eden Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra sona erer.
Madde 15
Belli hükümlerin bağlayıcı niteliği
6 (1) ve 8. Maddelere aykırı olan herhangi bir sözleşmeye ait hüküm, geçersiz olur.
Madde 16
Nihai Hükümler
Üye Devletler, işbu Direktif’e uymak için gerekli olan bütün kanun, tüzük ve idari hükümleri uygulamaları 1 Ocak 1998 tarihinden önce yürürlüğe sokarlar.
Üye Devletler bu hükümleri kabul ettikleri zaman, bu Direktif’e atıfta bulunurlar veya bu hükümlere, resmi olarak yayımlanmaları sırasında, böyle bir atıf eklenir. Böyle bir atfın yapılma yöntemleri, Üye Devletler tarafından belirlenir.
Üye Devletler, işbu Direktif ile düzenlenen alanda kabul ettikleri yerel kanun hükümlerinin metnini Komisyon’a tebliğ ederler.
En geç 1. fıkrada belirtilen tarihten sonraki üçüncü yılın bitiminden sonra olmamak üzere ve müteakip üç yılda bir Komisyon, Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve Ekonomik ve Sosyal Komite’ye bu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor sunar. Söz konusu rapor, Üye Devletler tarafından sağlanan belli bilgiler çerçevesinde, 8. ve 9. Maddeleri de içerecek şekilde özellikle nevi şahsına münhasır hakkın uygulamalarını inceler ve bu hakkın uygulanmasının, uygun önlemlerin alınmasını haklı çıkaracak olan, gönüllü olmayan lisans düzenlemelerinin yapılması da dahil, hakim bir durumun kötüye kullanılmasına veya serbest rekabete diğer şekildeki bir müdahaleye sebep olup olmadığını teyit eder. Gerekli olduğu durumlarda, Komisyon, veri tabanları alanındaki gelişmelere göre işbu Direktifin ayarlanması için teklifler sunar.
Madde 17
İşbu Direktif, Üye Devletlere yöneliktir.
Strasburg, 11 Mart 1996.
(1) RG No C 156, 23. 6. 1992, s. 4 ve RG No C 308, 15. 11. 1993, s. 1.
(2) RG No C 19, 25. 1. 1993, s. 3.
(3) Avrupa Parlamentosunun 23 Haziran 1993 tarihli görüşü (RG No C 194, 19. 7. 1993, s. 144), Konsey’in 10 Temmuz 1995 tarihli Ortak Pozisyonu (RG No C 288, 30. 10. 1995, s. 14). 14 Aralık 1995 tarihli Avrupa Parlamentosu Kararı (RG No C 17, 22 1. 1996) ve 26 Şubat 1996 tarihli Konsey Kararı.
(1) RG No L 122, 17. 5. 1991, s. 42. En son 93/98/AET sayılı Direktif ile tadil edilmiş olan Direktif (RG No L 290, 24. 11. 1993, s. 9).
Yargı Etiği Açısından Tarihte Ünlü Davalar, Prof. Dr. Aziz Can Tuncay tarafından kaleme alınmıştır. İlk baskısı 2019, ikinci baskısı 2021 ve üçüncü baskısı 2023’te yapılmıştır. Eser, Beta Yayınları tarafından okuyucuya takdim edilmiştir.
Kitabın yazarı, hukuk fakültelerinde Hukuksal Etik dersleri de vermektedir. Yazmış olduğu eseri ile, son yıllarda Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara tarihsel bir perspektif çizmektedir.
Hakimler, savcılar ve avukatlar açısından yargı etiği ilkeleri özetlenmektedir.
Sir John Macdonell‘ tarafından yazılan ve Türkçe’ye Mehmet Osman Dostel tarafından çevrilerek İstanbul Barosu tarafından yayınlanan Tarihi Davalar isimli eser yazarın ilham aldığı ve yararlandığı temel kaynaktır.
Ortaçağ Mahkemeleri; Sankt Vehme Mahkemeleri ve Engisizyon Mahkemeleri başlığı altında incelenmektedir. Mahkemelerin kuruluşu, oluşumu, yargılama usulü ve ülkelere göre mahkemelerin verdiği kararlar irdelenmektedir.
Kitapta, “Diğer Davalar” başlığı altında; Tapınak Şövalyelerinin yargılanması, Kadavra Sinodu, Martin Luther, Tommaso Crudeli ve Olimpia de Gouges davaları başroldeki mağdurların yaşam hikayeleri ile birlikte anlatılmaktadır.
“İnsanlık tarihi, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve acılarla doludur. Bu kitap insanlığın yetiştirdiği başlıca mümtaz kişilerin, filozofların, bilginlerin, düşünce fedailerinin, özgürlük şehitlerinin acı hikayelerini dile getirmektedir. Sokratesler, Galileolar, Brunolar, Jeanne d’Ardar, Dreyfuslar ve diğerleri siyasi ve dini gücün yönlendirdiği bağımlı, önyargılı, gayri adil yargılamaların kurbanlarından bazılarıdır. Bu kitap önyargılı, taraflı, gayri adil ve politik yargılamaya bir başkaldırı kitabıdır.”
“Kadı’yı satın alırsan adalet ölür. Adaleti ölünce devlet ölür.” Fatih Sultan Mehmet
“Siyaset mahkeme salonlarına girdiği anda adalet oradan çıkar.” François Guizot
Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri(The Valletta Principles for the Safeguarding and Management of Historic Cities), 28 Kasım 2011 tarihinde Paris’te yapılan 17. ICOMOS Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Genel Kurulunda kabul edilmiştir. UNESCO Genel Müdürü Sayın Irina Bokova ve Fransa Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Nicolas Sarkozy’nin de desteklediği kongre 106 ülkeden 1150 katılımcı ile düzenlenmiştir. Valetta İlkeleri, Türkçe’ye Zeynep Ahunbay tarafından 2014 yılında kazandırılmıştır.
International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. 1965 yılında Varşova’da kurulmuştur. Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir. ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir. ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır.
ICOMOS 17. Kongresi-Paris
Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri
GİRİŞ
Bugün insanlık bir takım değişikliklerle karşı karşıyadır. Bu değişiklikler genelde insan yerleşimlerini, özel olarak da tarihi kentleri ve kentsel alanları ilgilendirmektedir. Pazarların ve üretim yöntemlerinin küreselleşmesi bölgelerden şehirlere, özellikle büyük kentlere nüfus akınına neden olmaktadır. Siyaset ve iş dünyasındaki değişiklikler, kentlerde ve kentsel alanlarda yeni yapılanma ve çalışma koşulları ortaya çıkarmaktadır. Bunlar kimliği güçlendirme çabalarının parçası olarak, ayrımcılığa ve sosyal köksüzlüğe karşı da gereklidir.
Bugün artık uluslararası bir çerçevede ele alınan kentsel koruma alanında, yeni istekler konusundaki bilinç sürekli olarak artmaktadır. Kültür mirasının korunması ve değerlendirilmesinden sorumlu kuruluşlar becerilerini, araçlarını, eğilimlerini ve çoğu kez planlama sürecindeki rollerini geliştirmelidirler.
Buna dayanarak, ICOMOS’un Uluslararası Tarihi Kentler ve Köyler Komitesi CIVVIH, Washington Tüzüğü (1987) ve Nairobi Tavsiyesindeki (1976) yaklaşım ve düşünceleri güncellemiştir. Tarihi kentler ve kentsel alanların korunmasıyla ilgili tanım ve yöntemlerdeki belirgin evrim dikkate alınarak, amaçlar, eğilimler ve gerekli araçlar yeniden tanımlanmıştır.
Yapılan değişiklikler kültür mirasını kentsel alanın dar kapsamından çıkarmakta; konuya bölgesel ölçekten bakarak; süreklilik ve kimlik gibi somut olmayan değerler; geleneksel arazi kullanımı; kamusal alanın toplum ilişkilerindeki rolü; bütünleşme ve çevresel etkenler gibi diğer sosyo-ekonomik etkenler konularında daha derin bir farkındalık yansıtmaktadır.
Peyzajın kamusal alan olarak rolü veya kentin genel görünümünün topoğrafyası ve silueti ile birlikte bir bütün olarak kavramsallaştırılması gibi konular etrafında gelişen sorular eskiden olduğundan daha önemli gözükmektedir. Özellikle hızla büyüyen kentler için önem taşıyan diğer bir değişiklik, tarihi kentin morfolojisinin tanımlanmasına yardımcı olan geleneksel parsel boyutlarını değiştiren büyük ölçekli projelerin yarattığı sorunların ele alınmasıdır.
Bu anlamda, kültür mirasını kentsel ekosistemin parçası, önemli bir kaynak olarak ele almak gerekir. Tarihi kentlerin ve bulundukları çevrenin uyumlu gelişimi için bu görüşe saygı gösterilmelidir.
Sürdürülebilir gelişme kavramı o denli önem kazanmıştır ki, mimari planlama ve müdahaleler konusundaki temel yaklaşımlar kentin yayılmasını sınırlandırma ve kentsel mirası korumaya yönelik politikalara dayanmaktadır.
Bu belgenin temel amacı tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak her tür müdahaleye uygulanabilir ilke ve stratejiler önermektir. Bu ilke ve stratejiler hem tarihi kentlerin ve evrelerinin değerlerini korumak, hem de günümüz sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamıyla bütünleşmelerine yöneliktir.
Yapılacak müdahaleler hem yörenin soyut ve somut kültürel miras değerlerine, hem de yaşayanların yaşam kalitesine saygı göstermelidir.
Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevrelerinin korunmasına yönelik bu belge dört bölümden oluşmaktadır:
Tarihi kentler ve kentsel alanlar somut ve soyut ögelerden oluşurlar. Somut ögeler, kentin strüktürüne ek olarak, mimari ögeler, kentin içi ve çevresindeki peyzaj, arkeolojik kalıntılar, panoramalar, siluetler, bakı noktaları ve anıtsal sitleri kapsar. Soyut ögeler ise tarihi değerin özünü oluşturan etkinlikler, simgesel ve tarihi işlevler, görenekler, gelenekler, anılar ve kültürel kaynaklardan oluşur.
Tarihi kentler ve kentsel alanlar bir toplumun ve onun kültürel kimliğinin evrimini anlatan mekansal oluşumlardır. Büyük bir doğal veya insan yapısı çevrenin parçasıdırlar ve birbirlerinden ayrılmaları düşünülemez.
Tarihi kentler ve kentsel alanlar onları biçimlendiren geçmişin yaşayan kanıtlarıdırlar. Tarihi veya geleneksel alanlar günlük yaşamın parçasıdırlar. Korunmaları ve çağdaş toplumla bütünleşmeleri kent planlama ve imar hareketlerinin temelini oluşturur.
b) Çevre
Çevre tarihi kentsel mirasın bulunduğu ve onun kavranmasını, algılanmasını, yaşanmasını statik veya dinamik yönden etkileyen veya onunla sosyal, ekonomik, ya da kültürel olarak doğrudan ilişkili doğal ve/veya insan yapısı ortamdır.
c) Koruma
Tarihi kentler ile kentsel alanların ve çevrelerinin korunması, onların onarımı, konservasyonu, iyileştirilmesi ve yönetimi yanında, tutarlı gelişmeleri ve çağdaş yaşama uyarlanmaları için gerekli işlemleri kapsar.
d) Koruma altında olan kentsel alan
Korunan bir kentsel alan, şehrin tarihinin bir dönemini veya bir gelişim aşamasını temsil eder.
İçinde anıtlar ve alanın korunmasına neden olan kültürel değerleri yansıtan binaların yer aldığı özgün kentsel doku bulunur.
Koruma kentin tarihi gelişimini kapsayabilir ve onun temel sivil, dini ve sosyal işlevlerinin sürdürülmesini de destekleyebilir.
e ) Tampon bölge
Tampon bölge sit alanının dışında yer alan ve alanın kültürel değerlerini çevresindeki faaliyetlerin olumsuz etkilerine karşı korumaya yönelik, iyi tanımlanmış bir kuşaktır. Söz konusu zararlı etki fiziksel, görsel veya sosyal olabilir.
f ) Yönetim Planı
Yönetim Planı kültür mirasının korunması için kullanılacak tüm strateji ve araçları ayrıntılı
olarak tanımlayan ve aynı zamanda çağdaş yaşam gereklerini karşılayan bir belgedir. Yasal,
parasal, yönetimsel ve korumaya yönelik belgeler ile Koruma ve İzleme Planlarını içerir.
g ) Yerin ruhu
Alana özel kimliğini, anlamını, duygusunu ve gizemini kazandıran somut, soyut, fiziksel ve tinsel ögeler “yerin ruhu” olarak tanımlanmaktadır. Ruh mekânı yaratmakta; mekan da bu ruhu inşa etmekte ve biçimlendirmektedir (Quebec Bildirgesi, 2008).
2 DEĞİŞİMİN FARKLI YÖNLERİ
Yaşayan organizmalar olarak tarihi kentler ve kentsel alanlar sürekli değişime tabidirler. Bu değişiklikler kentin tüm ögelerini (doğal, insani, somut ve soyut) etkiler.
Uygun bir şekilde yönetildiğinde, değişim tarihi kent ve kentsel alanların niteliğinin, tarihi özellikleri gözetilerek geliştirilmesi için bir fırsat olabilir.
a) Değişim ve doğal çevre
Washington Tüzüğü’nde doğal çevredeki değişikliklerden kaynaklanan sorunlara dikkat çekilmiştir: “ Kültür mirasını yaşatmak, kentlilere güvenli ve sağlıklı bir ortam sunmak için, tarihi kentler (ve çevreleri) doğal afetlere ve hava kirliliği, titreşim gibi zararlı etkilere karşı korunmalıdır .“ (Madde 14)
Tarihi kent ve kentsel alanlarda değişim doğal dengeye saygı üzerine temellenmeli, doğal kaynakları yok etmekten, enerjiyi boşa harcamaktan ve doğal döngülerin dengesini bozmaktan kaçınılmalıdır.
Değişim tarihi kent ve kentsel alanlardaki ekolojik bağlamı geliştirmek; hava, su ve toprak kalitesini iyileştirmek; yeşil alanları genişletmek ve ulaşılabilirliğini artırmak, doğal kaynaklara gereksiz baskıları önlemek için kullanılmalıdır.
Tarihi kentler ve çevreleri iklim değişikliği ve sayıları artan doğal felaketlerin etkilerinden korunmalıdır.
İklim değişikliğinin tarihi kentler ve kentsel alanlara büyük ve yıkıcı etkileri olabilir çünkü kentsel dokunun kırılganlığının yanı sıra, birçok eski bina terk edilmekte ve iklim değişikliğinden kaynaklanan sorunları çözmek için büyük masraflar yapılması gerekmektedir.
Amaç iklim değişikliği karşısında tüm dünyada artan bilinçten kaynaklanan stratejilerden yararlanmak ve onları tarihi kentlerin korunması için uygun bir şekilde uygulamak olmalıdır.
b) Değişim ve yapılı çevre
Tarihi çevrede çağdaş mimarlık konusunda Washington Tüzüğü şöyle demektedir: “Çevreyle uyumlu çağdaş ögelerin katılımı bir alanın zenginleşmesine katkıda bulunabileceğinden, engellenmemelidir “ (Madde 10).
Tarihi çevreye katılan çağdaş mimari ögeler alanın değerlerine ve ortama saygılı olmalıdır.
Çağdaş mimari kentsel sürekliliği yeniden canlandırarak, şehrin estetik yönden zenginleşmesine katkıda bulunabilir.
Mekansal, görsel, soyut ve işlevsel yönden uygun mimari müdahalelerin temelinde tarihi değerlere, düzenlere ve katmanlara saygı olmalıdır.
Yeni mimari, tarihi alanın mekansal düzeni ile uyumlu ve geleneksel biçimlenmesine saygılı, günün ve yerin mimari eğilimlerinin gerçek bir ifadesi olmalıdır. Ne tür üslup ve anlatım aracıyla olursa olsun, yeni tasarımlarda çarpıcı veya aşırı tezatların olumsuz etkilerinden, kentsel dokunun ve mekanın parçalanması ve kesintiye uğratılmasından kaçınılmalıdır.
Mevcut mimariyi olumsuz etkilemeyen, yerin ruhunu kucaklayan ve ayırt edilebilen bir yaratıcılığa olanak tanıyan bir kompozisyon sürekliliğine öncelik verilmelidir.
Mimarlar ve kent plancıları tarihi kenti iyi tanımak, anlamak için yüreklendirilmelidir.
c) Kullanım ve sosyal çevre değişikliği
Yerel toplumların özel yaşam biçimlerinin değişmesi, geleneksel kullanım ve işlevlerin terk edilmesi, tarihi kent ve kentsel alanlarda olumsuz etkilere yol açabilir. Eğer bu değişimlerin niteliği dikkate alınmazsa, orada yaşayanların başka bir yere göçmesine; böylece, terk edilen yerdeki kültürel geleneklerin yok olmasına, kimlik ve karakterinin yitirilmesine yol açılabilir.
Bu durum tarihi kent ve kentsel alanların yalnız turizm ve tatile yönelik bir işleve yönelmesine, yerel halkın günlük yaşamına uygun olmayan bir yere dönüşmesiyle sonlanabilir.
Bir tarihi kentin korunması, geleneksel sanatların sürdürülmesine ve yerel halkın yerinde kalmasına yönelik çabalar gerektirir.
Kiralardaki artıştan kaynaklanan soylulaştırma sürecinin ve kentin veya kentsel alanın konut ve kamusal alanının çöküntüye uğramasının denetlenmesi önemlidir.
Soylulaştırmanın toplumları etkileyebileceğinin, alanı yaşanabilir olmaktan uzaklaştırabileceğinin ve sonunda karakterini yok etmeye kadar gidebileceğinin bilinmesi önemlidir.
Geleneksel kültürel ve ekonomik çeşitliliğinin korunması, özellikle bu o yerin ayırt edici özelliği olduğunda, çok önemlidir.
Tarihi kentler ve kentsel alanlar kitlesel turizmin bir tüketim ürünü olma riskiyle karşı karşıyadırlar; bu durum onların özgünlük ve kültür mirası değerlerini yitirmeleriyle sonuçlanabilir.
Yeni etkinlikler, ulaşım/taşıma sorunları veya trafik sıkışıklığı gibi ikincil olumsuz etkileri engelleyecek biçimde, dikkatle yönetilmelidir.
d) Değişim ve somut olmayan miras
Soyut kültürel mirasın korunması yapılı çevrenin korunması, yaşatılması kadar önemlidir.
Bir yerin karakter ve ruhunun tanımlanmasına yardımcı olan, o yerin kimliğini ve ruhunu oluşturan soyut ögeler belirlenmeli ve korunmalıdır.
3 MÜDAHALE ÖLÇÜTLERI
a) Değerler
Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler onların soyut ve somut kültür değerlerine saygı göstermeli ve dikkat çekmelidir.
b) Nitelik
Tarihi kent ve alanlarda yapılacak her müdahale, orada yaşayanların yaşam kalitelerini ve çevrenin niteliğini iyileştirmeyi hedeflemelidir.
c) Nicelik
Değişikliklerin artması tarihi kent ve değerleri üzerinde olumsuz etki yapabilir.
Eğer kentsel çevrenin ve kültürel değerlerinin iyileştirilmesine olumlu bir etkisi olmayacaksa, büyük niteliksel ve niceliksel değişikliklerden kaçınılmalıdır.
Kentin büyümesine bağlı değişiklikler denetlenmeli ve kentin genel görünümüne ve mimari dokusuna yapacakları fiziksel ve görsel etkileri en aza indirgemek için dikkatle yönetilmelidir.
d) Tutarlılık, ahenk
Tutarlılıkla ilgili olarak Nairobi Tavsiyelerinin 3. Maddesinde şöyle denilmektedir: “ Her tarihi alan ve çevresi, özel karakteri ve dengesi, onu oluşturan parçaların birbiriyle kaynaşmasına bağlı olan ve yapılar, mekânsal organizasyon ve çevresi kadar, insan faaliyetlerini de içeren tutarlı bir bütün olarak görülmelidir. Ne kadar mütevazi olurlarsa olsunlar, tüm geçerli ögeler, insan etkinlikleri de dahil olmak üzere, bütünle ilişkilerinde gözardı edilemeyecek bir anlam taşırlar. “
Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevreleri bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Dengeleri ve özellikleri onları oluşturan parçalara bağlıdır.
Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması, kentin ve çevresinin bütün olarak kavranması ve anlaşılması sürecinin bir parçası olmalıdır. Bu tarihi kentleri tüm planlama düzeylerinde ele alan, sosyal dokularına ve kültürel çeşitliliklerine saygı gösteren, tutarlı ekonomik ve sosyal gelişme politikaları gerektirir.
e) Denge ve uyum
Tarihi kentlerin korunması, zorunlu olarak, kentin temel mekansal, çevresel, sosyal, kültürel ve ekonomik dengelerinin korunmasını içermelidir. Bu durum, eski sakinlerin yerlerinde kalmalarına ve yeni sakinlerin katılımına (mahalleli veya tarihi kenti kullananlar olarak) olanak sağlayan, sıkışıklık yaratmadan gelişmeye yardımcı eylemler gerektirir.
f) Zaman
Değişim hızı denetlenmesi gereken bir parametredir. Aşırı hızla değişim, bir tarihi kentin değerlerinin bütünlüğünü olumsuz etkileyebilir.
Müdahalelerin boyutu ve sıklığı, şeffaf ve tanımlı müdahale süreçlerine bağlı olmak yanında, fizibilite çalışmalarına dayanmalı ve plan kararları ile uyumlu olmalıdır.
g) Yöntem ve bilimsel disiplin
“ Tarihi kent veya kentsel alanın geçmişi ile ilgili bilgiler arkolojik araştırmalar ile geliştirilmeli ve arkeolojik bulgular uygun şekilde korunmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 11)
Tarihi bir kent veya kentsel alanın korunması ve yönetimi, sürdürülebilir gelişme ilkeleri uyarınca, akıl, sistematik yaklaşım ve disiplinle yürütülmelidir.
Koruma ve yönetim, korunacak kentsel miras ögelerinin ve değerlerinin belirlenmesi için yapılacak disiplinlerarası ön çalışmalara dayandırılmalıdır. Koruma eylemlerini yönlendirmek için sit ve çevresi hakkında derin bilgi sahibi olunması gerekir.
Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkin bir biçimde korumak için sürekli izleme ve bakım zorunludur.
Doğru bir planlama için güncel bilgi ve verilere (çevre analizi, değişik ölçeklerde çalışmalar, bileşenlerin ve etkilerin envanteri, kentin tarihi ve gelişim evreleri, vb.) gerek vardır.
Tarihi kentin veya alanın korunması öncelikle ve en çok orada yaşayanları ilgilendirdiğinden, yöre halkı ve paydaşlarla görüşmek, onların fikirlerini almak ve sürekli iletişim içinde olmak kaçınılmazdır.
h) Yönetim
İyi yönetim tüm paydaşlar: seçilmiş yöneticiler, belediye çalışanları, kamu yöneticileri, uzmanlar, meslek örgütleri, gönüllü kuruluşlar, üniversiteler, alanda yaşayanlar vd. arasında geniş bir iletişim ağı oluşmasını sağlar. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların başarıyla korunması, canlandırılması ve sürdürülebilir gelişimi için bu şarttır.
Alanda yaşayanların katılımı bilgi akışı sağlanarak, bilinçlendirme ve eğitimle kolaylaştırılabilir. Yeni gerçekliğe uygun demokratik kuruluşları oluşturmak için, geleneksel kentsel yönetimler kültürel ve sosyal çeşitliliğin tüm yönlerini incelemelidirler.
Tarihi kentleri planlama ve koruma süreçleri sırasında yörede oturanların konulara vakıf olarak doğru tepki vermelerini sağlamak için gerekli bilgiler ve süre verilmelidir.
Özel sektörden girişimcilerin yapılı çevrenin onarımı ve restorasyonuna katılımını kolaylaştırmak için, tarihi çevreyi koruma girişimleri cesaretlendirilmeli ve onarım için parasal destek sağlanmalıdır.
i) Çok disiplinlilik ve işbirliği
“Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına yönelik planlama çalışmaları öncesinde disiplinlerarası araştırmalar yapılmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)
Ön araştırmaların başlangıcından itibaren, tarihi kentlerin korunması birçok disipline mensup uzmanın etkili işbirliğine dayandırılmalı ve araştırmacıların, kamu hizmetlilerinin, özel girişimcilerin ve daha geniş bir halk kitlesinin katılımıyla gerçekleştirilmelidir.
Bu çalışmalar sonunda, karar verici politikacılar, sosyal ve ekonomik kuruluşlar ile yerel halk tarafından kullanılabilecek somut öneriler geliştirilmelidir.
j / Kültürel çeşitlilik
Kentsel koruma planlaması çerçevesinde, tarihi kentlerde yaşamış değişik toplulukların kültürel çeşitliliği saygı görmeli ve değer verilmelidir.
Tarihi mirası tüm çeşitliliğiyle, tam olarak korumak için hassas ve uzlaşılan bir denge oluşturmak gerekir.
4 ÖNERİLER VE STRATEJİLER
a) Korunacak ögeler
1.Tarihi kentlerin tüm somut ve soyut öğelerinin niteliği ve tutarlılığı ile ifade edilen özgünlük ve bütünlükleri, özellikle:
a-Sokak dokuları, parseller, yeşil alanlar ve yapılarla yeşil ve açık alanlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu kentsel dokular;
b-Yapıların strüktür, hacim, üslup, ölçek, malzeme, renk ve bezemeleriyle tanımlanan biçim, görünüş, iç ve dış özellikleri;
c-Kent veya kentsel alan ile onu saran doğal veya insan yapısı çevre arasındaki ilişki (Washington Tüzüğü, Madde 2 d);
d-Kent veya kentsel alanın zaman içinde üstlendiği değişik işlevler;
e- Kültürel gelenekler, geleneksel teknikler, yerin ruhu ve bir yerin kimliğine katkı yapan herşey,
2. Sit bütünü ile onu oluşturan bileşenler, sitin bağlamı ve bu bağlamı oluşturan parçalar arasındaki ilişkiler,
3. Sosyal doku; kültürel çeşitlilik
4. Yenilenemez kaynaklar; boşa harcamaların en aza indirgenmesi; yeniden kullanım ve dönüşümlerin teşviki.
b) Yeni işlevler
“Yeni işlevler ve etkinlikler tarihi kentlerin veya kentsel alanların karakteriyle uyumlu olmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 8)
Yeni etkinlikler geleneksel faaliyetlerin ve yerel halkın geçimini sağlayan işleri engellememelidir. Böylece, bu bağlamdaki en önemli ögelerden bazıları, tarihi kültürel çeşitlilik ve çoğulculuk korunabilir.
Yeni bir etkinlik getirilmeden önce, ondan yararlanacak olanların sayısının, kullanım süresinin, mevcut işlevlerle uyumunun ve geleneksel yerel faaliyetlere etkisinin ne olacağının değerlendirilmesi gerekir.
Yeni işlevler tarihi kentin ünik ve yenilenemez bir ekosistem olduğu düşüncesine koşut olarak, sürdürülebilir gelişme ihtiyacını da karşılamalıdır.
c) Çağdaş mimarlık
Yeni binalar yapmak, veya eskilerini uyarlamak gerektiğinde, çağdaş mimari kentsel çevrenin tümüyle ve tarihi kentin mevcut mekansal oluşumu ile ahenk içinde olmalıdır. Çağdaş mimarlık alanın ölçeğine saygı göstermeli; mevcut mimari ve çevredeki gelişme eğilimleriyle net bir ilişki kurmalıdır.
“Herhangi bir yeni inşaata girişmeden önce, yalnız tarihi yerleşmenin genel karakterini tanımlamak için değil, fakat belirgin özelliklerini, yani, yüksekliklerin uyumunu, kullanılan renk, malzeme ve biçimleri, cephe ve çatı tiplerini, bina kütlelerinin parsel içindeki konumlarını, parsellerdeki yapılaşma oranlarını tanımlayıcı bir kentsel çevre analizi yapılmalıdır. Parsellerin yeniden düzenlenmesi, kütle değişikliğine yol açarak bütünün uyumunu tehlikeye düşürebileceğinden, parsel boyutlarına özellikle dikkat edilmelidir. “ (Nairobi Tavsiyeleri, Madde 28)
Perspektifler, görünüşler, odak noktaları ve görsel koridorlar tarihi mekânların kavranmasını sağlayan temel bileşenlerdir. Yeni müdahaleler söz konusu olduğunda saygı görmelidirler. Bir müdahaleye girişmeden önce mevcut durum dikkatle analiz edilmeli ve belgelenmelidir. Yeni yapılara doğru veya onlardan başlayan görüş konileri tanımlanmalı, üzerinde çalışılmalı ve korunmalıdır.
Tarihi alan veya peyzajda yapılacak yeni bina, özellikle yeni etkinlikler için kullanılacaksa, biçimsel ve işlevsel yönlerden de değerlendirilmelidir.
d) Kamusal alan
Tarihi kentlerdeki kamusal alanlar yalnız dolaşıma ayrılan yerler değildir; aynı zamanda düşünme, öğrenme ve kentten zevk alma mekânlarıdırlar. Tasarımı, düzenlemeleri, kullanılan sokak mobilyaları, yönetimi, karakterini ve güzelliğini korumalı ve sosyal iletişime adanmış bir kamusal alan olarak kullanımını desteklemelidir.
Yeni müdahaleler ve kullanımlar söz konusu olduğunda, açık kamusal alanla yoğun yapılı çevre arasındaki denge, dikkatle analiz edilmeli ve denetlenmelidir.
e) Hizmetler ve değişiklikler
Tarihi kentleri korumaya yönelik kentsel planlama çalışmalarında, alanda oturanların gereksindiği hizmetler dikkate alınmalıdır.
Tarihi alanlardaki eski binalara yeni donanım yerleştirilmesi yerel yönetimlerin gözden uzak tutmamaları gereken bir sorundur.
f) Devingenlik
“ Tarihi bir kentteki veya kentsel alandaki trafik kurallarla sıkı bir şekilde denetlenmelidir. “(Washington Tüzüğü, Madde 12)
“ Bir kent veya bölge planının öngördüğü yeni otoyolların tarihi kente veya kentsel alana girmemesi, fakat onlara ulaşılabilirliği arttırması gerekir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 13)
Çoğu tarihi kent ve kentsel alan yayalar ve yavaş ulaşım türleri için tasarlanmıştır. Zamanla bu yerlerin motorlu taşıtlar tarafından işgal edilmesi bozulmalara neden olmuştur. Aynı zamanda yaşam kalitesi kötüleşmiştir.
Ulaşım altyapısı (otoparklar, metro istasyonları, vd.) tarihi dokuyu veya çevresini zedelemeyecek şekilde planlanmalıdır. Tarihi bir kentte ulaşım ağının hafif bir müdahaleyle oluşturulması tercih edilmelidir.
Yaya dolaşımını desteklemek önemlidir. Bunu gerçekleştirmek için araç trafiği ciddi şekilde kısıtlanmalı ve park olanakları azaltılmalıdır. Sürdürülebilir, havayı kirletmeyen kamu ulaşım sistemleri getirilmeli ve yumuşak ulaşım geliştirilmelidir.
Yollar araştırılmalı ve yayalara öncelik verecek şekilde planlanmalıdır. Otoparklar tercihan koruma bölgeleri dışında, mümkünse tampon bölgelerin de dışında yer almalıdır.
Metro sistemleri gibi altyapılar, tarihi ve arkeolojik dokuya veya çevresine zarar vermeyecek şekilde planlanmalıdır.
Korunan alanlar ve tampon bölgelerden otoyollar geçirilmemelidir.
g) Turizm
Turizm tarihi kentlerin ve kentsel alanların gelişmesinde ve canlandırılmasında olumlu bir rol oynayabilir. Turizmin tarihi kentlerde gelişmesi, anıtların ve açık alanların iyileştirilmesi; yerel toplumun kimliğine ve geleneksel etkinliklerine saygı ve destek; bölgesel ve çevresel karakterin korunması üzerine kurulmalıdır. Turizm etkinliği yerel halkın günlük yaşamına saygı göstermeli, müdahale etmemelidir.
Yoğun turist akını, anıtlar ve tarihi alanlar için bir tehlikedir. Koruma ve yönetim planları turizmin beklenen etkisini dikkate almalı ve süreci kültür mirasının ve yerel halkın yararına düzenlemelidir.
h) Riskler
“Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkileyen doğal afetin cinsi ne olursa olsun, alınacak koruyucu önlemler ve düşünülen onarım müdahaleleri söz konusu kültür varlıklarının özelliğine göre uyarlanmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Mad.14)
Koruma planları risklere hazırlık konusunda kapasite gelişimine, çevre yönetimi ile sürdürülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.
i) Enerji tasarrufu
Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler, kültür mirasının özelliklerine saygı göstermenin yanı sıra, enerji verimliliğini arttırmayı, kirleticileri azaltmayı hedeflemelidir.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı geliştirilmelidir.
Tarihi alanlarda yapılacak yeni binalar enerji tasarruflu olmalıdır. Isı adalarının oluşmasını önlemek için kent planlamasında yeşil alanlara, yeşil koridorlara yer verilmeli ve diğer önlemler uygulanmalıdır.
j) Katılım
“Koruma programının başarısı kentlilerin ve tüm ilgili yerel grupların katılımı ve görev almalarıyla mümkün olabilir ve desteklenmelidir. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması öncelikle orada yaşayanları ilgilendirir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 3)
Tarihi kentsel alanlardaki planlama, tüm paydaşları içine alan, katılımcı bir süreç olmalıdır.
Katılım ve ilgiyi artırmak için, okul çocuklarından başlayarak, tüm yerel halka yönelik bir genel bilgilendirme programı oluşturulmalıdır. Koruma derneklerinin faaliyetleri cesaretlendirilmeli, tarihi çevrenin korunmasını ve onarımını kolaylaştırıcı parasal olanaklar sağlanmalıdır.
Kamusal bilince dayalı karşılıklı anlayış ve yerel topluluklar ile mesleki gruplar arasında ortak hedef arayışı, tarihi kentlerin başarıyla korunması, canlandırılması ve geliştirilmesinin temelini oluşturur.
Bilgi teknolojileri doğrudan ve hızlı iletişimi mümkün kılmaktadır. Bu yerel grupların etkin ve sorumlu katılımlarına olanak sağlamaktadır.
Yetkililerin ilgileri tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına konusuna çekilerek, yönetim ve gelişim planlarının başarıya ulaşmasını sağlayacak parasal olanakların oluşturulması sağlanmalıdır.
k) Koruma Planı
“ Koruma planı tarihi kentsel alanlar arasında uyumlu bir ilişki kurulmasını sağlamayı hedeflemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)
Bir yerin gelişimini engellemeden kimliğini korumak için hazırlanan Koruma planı, somut ve soyut ögeleri kapsar.
Koruma Planının temel hedefleri “ ve onlara erişmek için gerekli yasal, yönetimsel ve parasal araçlar açıkça belirtilmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)
Koruma Planı tüm kent için hazırlanan ve arkeolojik, tarihi, mimari, teknik, sosyolojik ve ekonomik değerlerin analizini içeren kentsel planlamaya dayanan bir belge olmalıdır. Bir koruma projesi tanımlamalı, bir yönetim planıyla birleştirilmeli ve sürekli izlenmelidir.
Koruma planı değişimin koşullarını, kurallarını, amaçlarını ve sonuçlarını belirlemelidir.
“Hangi binaların ve mekanların kesinlikle korunması gerektiğini, hangilerinin belirli koşullarda korunacağını ve hangilerinin sıradışı durumlarda gözden çıkarılabileceğini belirlemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)
Herhangi bir müdahaleden önce, mevcut durum ayrıntılı olarak belgelenmelidir. Koruma planı kentin değerlerine ve karakterine katkıda bulunan öğelerin yanı sıra, tarihi kenti ve kentsel alanı zenginleştiren ve/veya karakterini yansıtan bileşenleri belirlemeli ve korumalıdır.
Koruma planındaki öneriler yasal, finansal ve ekonomik yönden olduğu kadar, gerekli standartlar ve kısıtlamalar yönünden de gerçekçi bir şekilde tanımlanmalıdır.
“Koruma Planı tarihi alanda yaşayanlar tarafından desteklenmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)
Eğer bir koruma planı yoksa, tarihi kente gerçekleşecek tüm koruma ve imar etkinlikleri koruma ve geliştirme ilke ve hedeflerine uygun bir şekilde yapılmalıdır.
l) Yönetim Planı
Her tarihi kent ve kentsel alan için, türüne ve özelliklerine, kültürel ve doğal bağlamına uygun, etkili bir yönetim sistemi geliştirilmelidir. Yönetim Planı geleneksel uygulamalarla bütünleşmeli ve yürürlükte olan diğer kentsel ve bölgesel planlarıyla eşgüdüm sağlanmalıdır.
Bir yönetim planı somut ve soyut kaynakların tanınması, korunması ve geliştirilmesi üzerine kurulur.
Dolayısıyla,
kültürel değerleri belirlemelidir,
paydaşları ve onların değerlerini saptamalıdır,
olası çatışmaları saptamalıdır,
koruma hedeflerini belirlemelidir,
yasal, finansal, idari ve teknik yöntem ve araçları belirlemelidir,
güçlü yönleri, zayıflıkları, fırsat ve tehditleri anlamalıdır,
uygun stratejileri, işin bitirilme tarihini ve belli başlı eylemleri tanımlamalıdır.
Bu tür bir yönetim planının hazırlanması katılımcı bir süreçle olmalıdır.
Yerel yönetimler, görevliler, alan çalışması ve ayrıntılı belgelemeyle sağlanan bilgilere ek olarak, Yönetim Planının ekinde paydaşlarla yapılan toplantıların sonuçları ve tartışmaların analizi yer almalıdır.
İZLEME
Bu tavsiyeler ICOMOS tarafından yürütülen geniş çaplı tartışmalara bir katkı olmak üzere CIVVIH’nin ortak çalışmasıyla geliştirilmiştir.
Bu kaynak belge, tartışılan konuların evrimi ışığında güncellenebilir.
Jurisprudence ve Jurisprudent kavramları Roma Hukukunda günümüze gelen terimlerdir.
Romalı hukukçular, hukuki sorunları ve olaylar derinlemesine incelemekte, bunları belli bir metodoloji çerçevesinde yorumlayarak hayatın karmaşık olaylarına uyabilecek hukuk kurallarını, hakkaniyet ve adalet duygularından da esinlenerek kodifikasyona tabi tutmuşlardır.
Bu dönemde, ulaşılan hukuk çözüm yolları açık bir şekilde yazılmış ve halka ilan edilmiştir. Bu hukuki çabayı gösterenlere Jurisprudent, ulaşılan hukuki çözümlere ise Jurisprudence denilmiştir.
Jurisprudent, hukuk bilgini, hukuk uzmanı ya da hukuk bilimine vâkıf kimse olarak tanımlanabilir.
Jurisprudent olarak anılan kişilerin çabaları sonucunda, hukukun teorik olarak incelenmesi ve yasa çalışmalarının yapılması, hukuk sisteminin inşası, hukuk kurumlarının kurulması ve hukukun toplumdaki rolünün belirlenmesi sağlanmıştır. Roma yurttaşlığı ve devlet kavramları bu çabalar sonucunda gelişmiştir.
Roma Hukuku ile Medeni Hukuk arasında kuvvetli bağlar bulunmaktadır. Bu iki hukuk arasında köprüler kurma ve yabancı bir sistem olarak görülen Roma hukukuna kapılar açmak, çağdaş hukukçular için zorunluluktur.
7 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinden Önemli Olaylar
1634
Osmanlı İmparatorluğunda ilk defa bir şeyhülislam idam edildi. IV. Murad’ın emriyle, rüşvet iddiaları ile bir Kadı’nın idamına tepki gösteren Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi boğdurularak öldürüldü.
1714
İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı
Tanzimat döneminin mimarı olan Mustafa Reşit Paşa öldü. (Doğumu 1800) Tanzimat Fermanını 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Parkı’nda okuyarak ilân etti. Hukuk, eğitim, askeri ve sosyal alanlarda gerçekleşecek reformları başlattı. 1840’ta imzalanan Londra Antlaşması ile Mısır sorununun bir çözüme kavuşturulmasında büyük rol oynadı
1789
İlk Amerikan Başkanlık seçimleri yapıldı. Seçmenler delegeleri, onlar da bir ay sonra ülkenin ilk başkanı olan George Washington’u seçtiler
1836
Martin Van Buren, Amerika Birleşik Devletleri’nin sekizinci başkanı seçildi. Buren, hukuk eğitimi alan Amerikan başkanlarından biriydi ve 4 Mart 1833 – 4 Mart 1837 tarihleri arasında görev yaptı.
1873
Alman Yahudi felsefeci Rudolf Eisler doğdu (Ölümü 1926)
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girdi. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedildi. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelendi. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutuldu. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva ediyordu
1924
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı yabancı eğitim kurumlarının laikleştirilmesi kapsamında bu okullarda mevcut dinsel alâmet ve işaretlerin kaldırılması için Maarif Vekâletince ‘Yabancı okullarda ki dini alametlerin yasaklanmasına dair genelge’ yayınlandı.
1934
Hukukçu ve Kıbrıs Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Tassos Nikolaou Papadopoulos doğdu. (Ölümü 12 Aralık 2008) Daha sonra Birleşik Krallık’ta dava vekili (Barrister at Law) derecesiyle mezun olduğu Londra Gray’s Inn’de hukuk eğitimi gördü.
1942
Hamlet davası sonuçlandı.1941 yılında Muhsin Ertuğrul‘un çevirisini yaptığı Hamlet’in İstanbul şehir tiyatrosunda oynanmaya başlaması üzerine başlayan tartışma ve hakaretlerin mahkemeye taşınmasıyla başlayan davanın sonunda Muhsin Ertuğrul, Peyami Sefa, Neyyire Ertuğrul, Zeki Coşkun, Cihat Baban, Ziyad Ebüzziya ve Celaleddin Ezine’ye verilen cezalar ertelendi.
1944
İdare hukuku profesörü Muslihiddin Adil Taylan (Doğumu 1881)
1946
Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti‘nin kuruluş başvurusunu yaptı
1947
Batı Trakya Türkleri’nin insan hakları için verdiği mücadele ile bilinen Dr. Sadık Ahmet doğdu (Ölümü 1995)
1957
Millî Türk Talebe Birliği “rock and roll” ve “striptiz”in yasaklanmasını istedi
Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapan milletvekilleri ilk kez oybirliği ile karar aldı. Tüm siyasal partiler oy birliği ile bir karara imza atarak milletvekilleri ve senatörlerin maaşını artırdı. Zam kararına Sayıştay tepki göstererek zammın enflasyonun çok üzerinde olduğunu bildirdi.
1996
TBMM’de, üniversite harçlarını protesto eden ve ücretsiz üniversite istemek için pankart açan öğrencilerin yargılanması sona erdi, gençler toplam 96 yıl hapse mahkûm oldu
1999
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton’ın azli istemiyle açılan dava başladı
Avrupa Komisyonu’nun; Tüketici Hakları Direktifi, Haksız Ticari, Uygulamalar Direktifi, Haksız Şartlar Direktifi, İhtiyati Tedbir (Injunctions) Direktifi ve Fiyat Bildirimi Direktiflerinde değişiklik yapan ve dijital tüketicinin korunması ile ilgili ilave hükümler getiren bütüncül AB Mevzuat değişiklikleri (New Deal for Consumers) yürürlüğe girdi.
2025
1994-1999 yılları arasında Adalar Belediye Başkanlığı yapan Avukat Can Esen yaşamını yitirdi.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”
Tanzimat Fermanı, Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane’de okunmuştur. Orijinal adı Gülhane hatt-ı Hümayunu’dur.
Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839 yılında ilan edilmiştir. Dönemin padişahı olan Sultan Abdülmecid fermanı imzalamış, Hariciye nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa ise Gülhane parkında fermanı ilan etmiştir. Ferman Türk Anayasa Hukuku Tarihi bakımından önemli bir metin ve tarihsel vesikadır.
Hayat Tarih Gazetesi Gazetesinin Tanzimat Fermanı hakkındaki duyurusu
Herkesin bildiği gibi Osmanlı Devleti, doğuşundan beri şeriata bağlı olduğundan, saltanat, kuvvetli ve halk, refah içindeydi. Fakat 150 yıldan beri birbiri ardına gelen gaileler ve çeşitli sebepler yüzünden şeriata ve kanunlara uyulmadığından eski kuvvet ve zenginlik, güçsüzlük ve fakirliğe dönüşmüştür. Şeri kanunlarla yönetilmeyen memleketlerin ayakta kalamayacağı açık bir gerçek olduğundan tahta çıktığımız günden beri bütün düşüncemiz, sırf memleketi kalkındırmak ve halkı refaha kavuşturmak noktasında toplanmıştır. Halbuki devletimizin coğrafi konumu, verimli toprağı ve halkın yeteneği göz önüne alınırsa, gereken işlere girişilmediği takdirde 5-10 yıl içinde Tanrı’nın yardımıyla dilediğimiz şeylerin gerçekleşeceği muhakkaktır.Bu sebeple Tanrı’nın yardımına ve Peygamber’in rûhânîyetine güvenerek bundan böyle devletin ve ülkenin yönetimi için bazı yeni kanunlar konulması gerekli görülmüştür. Bu kanunların esasları ise, can güvenirliği, ırz, namus ve mülkiyetin korunması, verginin belirlenmesi ve gereken askerin toplanması ve hizmet süresi noktalarında toplanır. Şöyle ki: Dünyada can, ırz ve namustan daha aziz birşey yoktur. Bir insan, onları tehlikede gördükçe kendi yaratılışında ihanete eğilimi olmasa bile can ve namusunu korumak için muhakkak ki bir harekete girişir. Bununsa devlet ve memlekete ne kadar zararlı olacağı meydandadır. Buna karşılık şu da bir gerçektir ki, insan, canından ve namusundan emin olursa doğruluktan ayrılmaz. İşi ve gücü ile uğraşacağına yalnız devlet ve milletine yararlı olur. Mal güvenirliğine gelince, bu olmazsa kimse devletine ve milletine ısınamaz ve ülkesinin kalkınmasına ilgi göstermeyip sürekli bir kaygı içinde yaşar. Halbuki şu da bir gerçektir ki, malından emin olan kimse, kendi işiyle uğraşır geçim çevresini genişletmeye çalışır ve kendinde her gün devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artar.Vergilerin belirli olması noktasına gelince, bir devlet, ülkesini korumak için elbette askere muhtaçtır ve bunun için gereken gideri yapmak zorundadır. Bu gider ise tebaanın vergisiyle meydana geleceğinden bunun daha iyi bir duruma getirilmesi yollarını aramak önemlidir. Eskiden bir gelir kaynağı sayılmış olan tekel belasından yakında kurtulduk. Bu yöntem, bir bir memleketin siyasi ve mali işlerini bir adamın keyfine ve hatta baskısı altına teslim etmek demektir. Eğer bir de o adamın iyi bir karakteri yoksa yalnız kendi çıkarına bakıp her işi zulümden ibaret olacaktır. İşte bu sebeple bundan sonra herkesin emlakine ve kudretine uygun bir vergi belirlenerek kimseden fazla birşey alınmayacak ve devletin kara ve deniz askeri giderleri ile öteki giderlerini gerekli kanunlarla sınırlandırıp belli ederek ona göre yapılacaktır. Asker sorunu dahi söylediğimiz gibi önemli sorunlardandır. Ülkesini korumak için asker vermek, halkın boynunun borcudur. Fakat şimdiye kadar bölgelerin nüfus miktarı göz önünde tutulmayarak kiminden çok kiminden az asker istenmekteydi. Bu da hem düzensizliğe hem de tarım ve ticaretin zara görmesine sebep olmaktaydı. Öte yandan askerliğe gelenlerin ömürlerinin sonuna kadar bu hizmette bırakılmaları, kendilerinin ümitsizliğe düşmeleri sorununu yaratmakta, soy-sop sahibi olmaları önlenmekteydi. Bu nedenle bundan sonra her bölgeden gerektiği zaman istenecek olan askerin daha iyi bir yönteme göre alınması ve 4-5 yıl süreyle sırayla hizmet etmelerini sağlayacak bir yöntem bulunması gerekmektedir. Bu düzenli kanunlar çıkarılmadıkça kuvvetlenme, kalkınama ve huzur mümkün olmayıp hepsinin esası da yukarıda açıklanan noktalardan ibarettir. Bundan sonra suçluların davaları, şeriat kanunlarına göre herkesin önünde incelenip hüküm verilmedikçe hiç kimse hakkında gizli/açık idam ve zehirlenme gibi işlemler yapılmayacak, hiç kimse başkasının ırz ve namusuna el uzatamayacak ve herkes, mal ve mülküne tam bir serbestlik içinde sahip olacak ve kullanacak, kimse kimsenin işine karışamayacaktır. Söz gelimi, biri bir suç işlemiş olsun, onun mirasçıları onun suçu ile suçlandırılamayacağından suçlunun malına devletin el koymasıyla mirasçılar, haklarından yoksun bırakılmayacaktır. Tebaamızdan olan Müslümanların ve diğer milletlerin bu el koymalarından istisnasız faydalanmaları için can, ırz, namus ve mülkiyet maddelerinde şeriat hükmü gereğince bütün ülke halkına tarafımızdan tam garanti verilmiştir. Başka hususlara dahi oy birliğiyle karar verilmesi gerektiğinden Meclis-i Ahkam-ı Adliyye üyeleri, gereği kadar çoğaltılacak, vekil ve devlet adamları, belirli günlerde oralarda toplanacak ve herkes, kendi düşüncelerini hiç çekinmeden serbestçe söyleyerek can ve mal güvenliği ve vergilerin belirlenmesi hususlarına dair kanunları karar altına alacaklardır. Öte yandan askeri düzenlemede Bab-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrâ’sında söyleşilip gereken kanunlar kararlaştırılacaktır. Her kanun karara bağlandıkça hatt-ı hümâyûnumuzla onaylanması için tarafımıza arz olunacaktır. Şeriata uygun olan bu kanunlar, ancak din ve devlet, mülk ve milleti kalkındırmak için konulacağından tarafımızdan buna aykırı hareket vuku bulmayacağına ant içilip Hırka-i Şerife odasında bütün alimler ve vekillerin huzurunda, Tanrı adıyla ayrıca ant içilecektir. Ailem ve vekiller de ant ettirileceklerdir. Bu sebeple alimlerden ya da vezirlerden kim olursa olsun, bundan böyle kanunlara aykırı hareket edenlerin ortaya çıkan suçlarına göre rütbeye, hatır ve gönüle bakılmaksızın layık oldukları cezaya çarptırılmaları için özel bir ceza kanunnamesi düzenlenecektir. Bütün memurların şimdiki durumda yeterli maaşları vardır. Olmayanların da durumu ayarlanacaktır. Onun için şeriat bakımından çok kötü sayılan ve ülkenin yıkılmasına en büyük sebep olan rüşvetin bundan sonra olmamasının da bir kanunla sağlam bir şekilde sağlanmasına çalışılacaktır. Açıklanan bu hususlar, eski yönetimi tamamıyla değiştirip yenilileşme demek olacağından bu irâde-i şâhânemiz, İstanbul halkına ve bütün imparatorluk ahalisine ilan edilip duyurulacağı gibi, dost devletlerin de bu yöntemin inşallah sonsuza kadar kalmasına tanık olmak üzere İstanbul’da oturan sefirlere de resmen bildirilecektir. Yüce Tanrı, hepimizi başarılı kılsın, konulacak kanunlara aykırı hareket edenler, Tanrı’nın lânetine uğrasınlar ve sonsuza kadar felah bulmasınlar. Amin…
3 Kasım 1839, Pazar.
Tanzimat Fermanı Orijinal Metni
Gülhane hatt-ı Hümayunu
Cümleye malûm olduğu üzere devlet-i âliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kurânîye ve kavânîn-i şerriyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve meknet ve bilcümle tebaasının refah ve ma’mûriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuşken yüz elli sene vardır ki gavâil-i müteakibe ve esbâb-ı mütenevviâ’ya mebnî ne şer’-i şerife ve ne kavânîn-i münîfeye inkiyâd ve imtisal olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve mamûriyyet bilâkis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavânîn-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memâlikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyunumuz rûz-ı fîrûzundan beri efkâr-ı hayriyet âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziyye-i nâfıasına münhasır ve Memalik-i Devlet-i Aliyye’mizin mevki-i coğrafîsine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lâzimesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bi-tevfikihi teâlâ suver-i matlûba hasıl olacağı zahir olmakla avn ü inayet-i Hazret-i Bârîye itimat ve imdâd-ı rûhâniyyet-i Cenâb-ı Peygamberîye tevessül ve istinat birle bundan böyle Devlet-i Aliyye ve memalik-i mahrûsamızın hüsn-i idaresi zımnında bazı kavânîn-i cedide vaz ve tesisi lâzım ve mühim görülerek işbu kavânîn-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal ve tayin-i vergi ve asâkir-i mukteziyenin suret-i celb ve müddet-i istihdamı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki dünyada candan ve ırz u namustan eazz birşey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükçe hilkat-i zâtiye ve cibilliyet-i fıtriyesinde hıyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillû bilâkis can ve namusundan emin olduğu halde dahi sıdk u istikametten ayrılamayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten olacağı dahi bedihî ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınmayıp ve ne imar-ı mülke bakmayıp endişe ve ıstıraptan hâli olamadığı misullû aksi takdirinde yani emval ü emlâkinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi kendi işi ile tevsi-i daire-i taayyüşiyle uğraşıp ve kendisinde günbegün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i hareketle çalışacağı şüpheden azadedir. Ve tayin-i vergi maddesi dahi çünkü bir devlet muhafaza-i memâliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaasının vergisiyle hasıl olacağına binaen dahi bir hüsn-i suretine bakılmak ehem olup eğer ki mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yed-i vahit beliyyesinden lehülhamd memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nâfiası görülmeyen iltizamat usûl-i muzırrası elyevm cari olarak bu ise bir memleketin mesalih-i siyasiye ve umur-ı maliyesini bir adamın yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cebr ü kahrına teslim demek olarak ol dahi eğer zaten bir iyice adam değilse hemen kendi çıkarına bakıp cemi harekât ve sekenât-ı gadir ve zulümden ibaret olmasiyle bâdezin ahâli-i memalikten her ferdin emlâk ve kudretine göre bir vergi-i münasip tayin olunarak kimseden ziyade bir şey alınamaması ve devlet-i aliyyemizin berren ve bahren masarif-i askeriye vesairesi dahi kavânîn-i icabiye ile tahdit ve tayin olunup ona göre icra olunması lâzım edendir. Asker maddesi dahi ber minval-i muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak eğer ki muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin aded-i nufus-ı mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nâfiasının ihlâlini mucip olduğu misullû askerliğe gelenlerin ilâ-nihâyeti’l-ömür istihdamları dahi füturu ve kat-ı tahassülü müstelzim olmakta olmasiyle her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferat-ı askeriye için bazı usûl-i hasene ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i münavebe vaz ve tesis olunması icab-ı haldendir.
Velhasıl bu kavânîn-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve memuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayıp cümlesinin esası dahi mevadd-ı meşruhadan ibaret olduğundan fîmabad esbab-ı cünhadan dâvaları kavânîn-i şer’iye iktizasınca alenen berveçh-i tetkik görülüp hükmolunmadıkça hiç kimse hakkında hafî ve celî idam ve tesmim muamelesi icrası caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlâkine kemâl-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak ona bir taraftan müdahale olunmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda onun veresesi ol töhmet ve kabahatten beriyy-üz-zimme olacaklarından onun malını müsadere i!e veresesi hukuk-ı irsiyyelerinden kalınmamak ve tebaay-ı saltanat-ı seniyyemizden olan ahali-i İslâm ve milel-i saire bu müsaadât-ı şahanemize bil istisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’î iktizasınca kâffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı şahanemden emniyet-i kâmile verilmiş ve diğer hususlara dahi ittifak-ı ârâ ile karar verilmesi lâzım gelmiş olmakla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye âzası dahi lüzumu mertebe teksir olunarak ve vükelâ ve rical-i devlet-i aliyyenin dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkârı ve mütaleatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavânîn-i muktaziye bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriyem addesi dahi Bâb-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrasında söyleşilip her bir kanun karargir oldukça hatt-ı hümâyunumuz ile tasdik ve teşvik olunmak için taraf-ı hümâyunumuza arz olunsun ve işbu kavânîn-i şer’iyye mücerret din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için vaz olunacak olduğundan canib-i hümâyunumuzdan hilâfına hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olunup Hırka-i Şerife odasında cemi ulema ve vükelâ hazır oldukları halde kasemi billah dahi olunarak ulema ve vükelâ dahi tahlif olunacağından ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavânîn-i şer’iyyeye muhalif hareket edenlerin kabahat-i sabitelerine göre tedibat-ı lâyikalannın hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsusen ceza kanunnâmesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhaletühazihi mıktar-ı vâfi maaşları olarak şayet henüz olmıyanları var ise onlar dahi bir tanzim olunacağından şer’an menfur olup harabiyet-i mülkün sebebi âzami olan rüşvet ;madde-i kerihasının fîmabâd adem-i vukuu maddesinin dahi bilkanun-ı kavi ile tekidine bakılsın. Ve keyfiyet-i meşruha usûl-i atîkayı bütün bütün tağyir ve tahdit demek olacağından işbu irade-i şahanemiz Dersaadet ve bilcümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilân ve işae olunacağı misiilu düvel-i mütehabbe dahi bu usûlün inşaallah-ı Taa-iâ ilelebed bekasına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya dahi resmen bildirilsin. Hemen Rabbimiz Tealâ cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavânîn-i müessisenin hilâfına hareket edenler Allah-ı Tealâ nin lanetine mazhar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar âmin.
Fî 26 Şaban, Sene: 1255, Yevm: Pazar, 3 Kasım 1839.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedilmiştir. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelenmiştir. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutulmuştur. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva etmektedir.
Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı
Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne, hükumet tarafından, 1921 yılında çıkarılan kısmi afların yetersiz olduğu gerekçesiyle 27 ekim 1921 tarihinde bir teklif verilerek; “Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı” adıyla bir tasarı verilmiş, bu teklif ile “İşgale uğrayan yerlerden içerilere nakledilen cinayet şüphelileri ile zanlılarına ait evrak ve kayıt vesaire nakledilememiş veya nakil esnasında zarara uğramış ise bu gibiler imkân dâhilinde takibatları tehir olunmak üzere bulundukları yerler istinaf mahkemelerince takdir edilecek kefaletle tahliye olunası, suç mahiyeti idam ve müebbet hapis cezası ise bu gibi şüpheli ve zanlıların tahliyeden istifade edememesi, cinayet suçu ile yargılananların cezalarının beşte birini çekmiş olmaları halinde tahliye olmaları, kefaletle tahliyenin mümkün olması” teklif edilmiştir.
Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı
Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı
TBMM’ye 27 Ekim’de sunulan tekliften bir süre sonra 11 Aralık 1921 tarihinde yeni bir teklif sunularak; “Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı (Sülüsanı Müddeti Cezaiyelerini İkmal Eden Mahkûminin Affı)” ile; “Irz, zina, cinayet, hırsızlık ve rüşvet mahkûmları istisna olmak üzere üçte iki ceza müddetini tamamlayanların geri kalan cezalarının affedilmesi” teklif edilmiştir.
1922 Genel Af Kanununun Kabulü
TBMM’ye sunulan her iki teklif birlikte müzakere edilmiş, mecliste yapılan tartışmalar sonucunda Genel Af Kanunu; 7 Ocak 1922 tarihli meclis oturumunda oylamaya katılan 193 milletvekillinden 156 kabul, 22 ret, 15 çekimser oyla kabul edilmiştir. İşledikleri suçlardan pişmanlık duyanların devam eden Milli Mücadele saflarına çekilmesi ve insan gücüne ihtiyaç olması önemli bir gerekçe olmuştur. Irz ve namusla ilgili suçlara karşı duyarlılık sonucunda bu suçlar kapsam dışında tutulmuştur. Kanunun uygulanması konusunda Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlıklarının yetkilendirilmesi konusu tartışılırken Askeri Cezaevlerinde çok sayıda mahkumun olması nedeniyle Milli Savunma Bakanlığının da yetkili kılınmasına karar verilmiştir.
Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi” adıyla 12 Eylül 1928 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, Adli Yardımlaşma ve Yabancı Belge ve Kararların Geçerliliği-Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümünü amaçlamakta olup 25.05.1929 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 01 Haziran 1929 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak onay belgelerinin Bern’de teati edildiği tarih olan 07 Ağustos 1930 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesinin tasdikine dair kanun
Kabul tarihi: 25. 05/1929
Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında Ankara’da 9 Kanunuevvel 1928 tarihinde imza edilen uzlaşma, Adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi tasdik edilmiştir.
Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3 — Bu kanunun ahkâmını icraya Hariciye Vekili memurdur. 27/5/1929
Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında mevcut dostluk rabıtalarını sıkılaştırmak ve her iki memleket arasında baş gösterecek ihtilâfları muslihane bir tesviyeye tabi tutmak arzusunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti Reisi ile İsviçre Federal Meclisi bunun için bir muahede akdine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere:
Türkiye Cumhuriyeti Reisi:
Tokat Meb’usu ve Hariciye Vekâleti Müseteşan sabıkı Ali Şevki Beyefendi ile Hariciye Vekâleti Hukuk Müşaviri Veli Beyefendiyi,
Ve,
İsviçre Federal Meclisi :
Ankara’daki Fevkalâde Murahhas ve Orta Elçisi Müsyü Martini tayin etmişler ve müşarünileyhim usulüne muvafık ve muteber görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Akit taraflar, aralarında baş gösterecek ve münasip bir müddet içinde diplomasi yoluyla tesviye edilemeyecek olan bütün ihtilâfları, ikisinden birinin talebi üzerine uzlaşma usulüne ve icabında adlî tesviye veya tahkim usulüne tabi tutmayı taahhüt ederler.
Bununla beraber, âkitlerden her biri, kendi telâkkisine göre, teşkilâtı esasiye prensiplerine veya hayatî menfaatlerine dokunan veyahut beynetdüvel hukukun, devletlerin münhasıran kendi salâhiyetine terk etmiş olduğu meselelere müteallik ihtilâfları uzlaşma ve adlî tesviye veya tahkim usullerinden hariç tutmakta serbest bulunacaktır.
Akitlerden birinin, her türlü kayıt ve şarttan ari olarak, uzlaşma usulüne müracaatı kabul etmiş olması, işbu muahedenamenin altıncıdan sekizinciye kadar olan maddeleri mefhumuna göre adlî tesviye veya tahkim talebini yukarıdaki fıkrada derpiş edilen şartlarla reddetmek hakkını ihlâl etmez.
Bir ihtilâfın, uzlaşma mukaddemesine müracaat etmeksizin, doğrudan doğruya adlî tesviye veya tahkim yolu ile hal ve tesviye edileceğine karar vermeğe akitlerin daima hak v salâhiyetleri olacaktır.
Madde 2
Uzlaşma usulü, üç azadan mürekkep daimî bir komisyona tevdi edilecektir.
Âkit taraflardan her biri kendi arzusuna göre birer aza nasp ve uzlaşma daimî komisyonunun reisliği salâhiyetini haiz olacak üçüncü azayı da müttefikan tayin edeceklerdir.
Komisyon reisi, âkit devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhı mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendisi işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır.
Komisyon, işbu muahedenamenin mer’i olmağa başlamasından itibaren altı ay zarfında teşkil olunacaktır.
Reisin tayini, altı aylık müddet zarfında yapılmaz ve tayin edilmiş bir reisin çekilmesi veya vefatı halinde reislik mevkiinin açılmasından itibaren üç ay içinde icra edilmez ise iki taraftan birinin müracaatı üzerine işbu tayin icabında Beynelmilel Daimî Adalet Divanı Reisi tarafından ve reis akitlerden birisinin tebaasından ise ikinci reis tarafından mumaileyhte aynı vaziyette bulunduğu takdirde mezkûr Divanın âkit Devletler tebaasından olmayan en yaşlı azası tarafından icra edilecektir.
Komisyon azaları üç sene için naspedilirler ve hiç bir taraf müddetin tecdidine itiraz etmediği takdirde mumaileyhimin vekâletleri üç senelik bir devre için tecdit edilmiş addolunur, ve bu suretle devam eder.
Madde 3
Âkit taraflar, her ihtilâf için o ihtilâfa mahsus olarak, taraflarından müttefikan tayin edilmek ve işin hitamına kadar ayniyle zaten vazifede bulunan azalar gibi komisyona iştirak etmek üzere, uzlaşma komisyonuna diğer iki azanın ilâvesi salâhiyetini muhafaza ederler.
Madde 4
Uzlaşma komisyonu, ihtilâfın mevzuunu teşkil eden meseleleri teşrih etmek ve tanzim edeceği raporda ihtilâfın hal ve tesviyesi için lâzım gelen teklifleri sert ve dermeyan etmek vazifesiyle mükellef olacaktır.
Her hangi bir ihtilâfın komisyona arzı, âkitlerden biri tarafından reisine hitaben yazılan talepname ile olur. Müddei taraf, uzlaşmağa müracaat etmek hakkındaki kararını evvelemirde hasım tarafa bildirecektir. İşbu ihbardan itibaren üç ay içinde müddei aleyh taraf muahedenamenin birinci maddesinin ikinci fıkrasına tevfikan bir defi dermeyan etmediği takdirde ihtilâfın komisyona arzı muteber olacaktır.
Madde 5
Uzlaşma komisyonu, ihtilâf kendisine arz edildiği günden itibaren altı ay zarfında, işbu müddeti akitler müttefikan kısaltmağa veya uzatmağa karar vermedikleri takdirde raporunu tevdi edecektir.
Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir. Gerek vakaların teşrihi gerek hukukî mülahaza noktasından raporun bir hakem kararı mahiyeti yoktur.
Komisyon kendi teklifleri hakkında her iki tarafın dermeyan edecekleri mülâhazalara ait lâzım gelen müddeti tespit edecektir, işbu müddet her halde üç ayı geçmeyecektir.
İşbu muahedenamenin muhalif ahkâmı müstesna olmak üzere, uzlaşma usulü milletler arasındaki ihtilâfları muslihane bir surette tesviyeye ait 18 teşrinievvel 1907 tarihli «La Haye» mukavelenamesinin üçüncü faslının havi olduğu ahkâm ile tedvir olunur.
Madde 6
Âkitlerden biri uzlaşma komisyonunun tekliflerini kabul etmez veyahut mezkûr komisyonun raporunda tesbit edilen müddet içinde kararını beyan eylemez ise âkitlerden her biri ihtilâfın tahkimname tanzimi suretiyle milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdiini talep edebilecektir.
Madde 7
Akitler müttefikan ve tahkimname ile, daimî hakem mahkemesinin nezareti altında bulunan bir mahkemeye ihtilâfı tevdi etmek hak ve salâhiyetini muhafaza ederler. İki taraf tahkime müracaat etmeğe karar verdikleri günden itibaren üç aylık bir müddet zarfında aralarında uzlaşmak suretiyle hakem mahkemesinin teşekkül etmemiş bulunması halinde bu mahkeme «La Haye» deki Daimî Hakem Mahkemesi listesinden intihap edilmiş beş hakemden mürekkep olacaktır.
İki tarafın her biri kendi arzusuna göre bir hakem tayin edecek ve içlerinden biri hakem alelhakem olmak üzere diğer üç hakemi de müttefikan tayin edeceklerdir.
Bu üç hakem âkit Devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhları mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendileri de işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır. İki tarafın tahkime müracaat için karar verdikleri günden itibaren üç ay içinde müttefikan tayin edilecek hakemler tayin edilmez yahut hakem alelhakem naspedilmez ise milletler arasındaki ihtilâfların muslihane bir surette tesviyesine ait 18 teşrinevvel 1907 tarihli « La Haye » mukavelenamesinin kırk beşinci maddesine tevfikan işbu tayinlere tevessül edilecektir. İşbu muahedede hilâfına hüküm bulunmadıkça tahkim usulü milletler arasındaki ihtilâfların muslihane halline dair olan 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye mukavelesinin üçüncü faslında münderiç ahkâm dairesinde tanzim edilecektir.
Madde 8
Altıncı ve yedinci maddelerde kastedilen tahkimname her iki hükümet arasında nota teatisiyle takarrür edecektir. İki taraftan biri diğer tarafa bir Adlî tesviyeye müracaat etmekteki kararını tebliğ ettiği günden yahut tahkime müracaat hakkında her iki taraf karar verdiği günden itibaren üç ay müddet içinde tahkimname tanzim edilmiş olduğu takdirde milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı yahut Hakem Mahkemesi iki tarafın dermeyan edeceği iddialar esası üzerine hükmedecektir.
Madde 9
Uzlaşma veya Adliye ve tahkim usulünün devamı müddetince âkit taraflar gerek uzlaşma komisyonunun tekliflerinin kabulüne gerek milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı hükmünün veya hakem mahkemesi kararının icrasına muzır bir tesir edebilecek olan her hangi bir tedbirden içtinap edeceklerdir.
Madde 10
Adlî ilâmın veya hakem kararnamesinin icrasında veyahut birinci maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları müstesna olmak üzere işbu muahedenamenin tefsirinde baş gösterecek ihtilâflar iki taraftan yalnız birinin talebi üzerine milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdi edilebilecektir.
Madde 11
İşbu muahede ahkâmı, tasdiknamelerin teatisinden evvelki ihtilâflara – mezkûr ihtilâfların akitler arasında elyevm mevcut muahedenamelerle münasebeti olsa bile – tatbik edilmeyecektir.
Bununla beraber bu muahedenamenin mevkii tatbika vazından itibaren mezkûr muahedenamelerden tehaddüs edebilecek ihtilâfların işbu muahedename ahkâmına tabi kalmaları mukarrerdir.
Madde 12
İşbu muahedename tasdik kılınacaktır. Tasdik edilmiş nüshaları «Bern» de mümkün mertebe kısa bir müddet zarfında teati edilecektir.
Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden itibaren beş sene müddetle akdedilmiştir. İşbu müddetin hitamından altı ay evvel feshedilmediği takdirde iki taraftan birinin diğer tarafa muahedename hükümlerine nihayet vermek hakkındaki kararını tebliğ edeceği günden itibaren altı aylık bir müddetin hitamına Kadar mer’i kalacaktır. Murahhaslar, ifadelerini tasdik etmek için, iki nüsha üzerine tanzim edilmiş olan işbu muahedenameyi imza ve tahtim etmişlerdir.
İşbu muahedename Ankara’da bin dokuz yüz yirmi sekiz senesi kânunuevvelinin dokuzuncu günü tanzim edilmiştir.
Yargıç ve yazar Mustafa Saldırım, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı Fakültede Medeni Usûl ve İcra İflâs Hukuku Anabilim Dalında ” İhtiyati haciz” başlığı altındaki yüksek lisans tezi ile master derecesini 1997 yılında elde etti. 2004 yılında “Özel hukukta cumhuriyet savcısının görevleri” başlıklı tezini savunarak hukuk doktoru unvanını kazandı.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsünün birer yıllık “Tahkim” ve “Ticaret Hukuku” programları ile Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin bir yıllık “Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler” programından mezun oldu.
Eğitim konusunda köşe yazarlığı yapmakta olup, katıldığı çok sayıda ulusal ve uluslararası konferans ve sempozyumlarda; çocuk suçluluğu, infaz sistemi, suç ve ceza, ceza infaz kurumlarında eğitim ile yetişkin eğitimine ilişkin bildiriler sunmuştur.
Sırasıyla, Cumhuriyet Savcılığı (1995- 2002), Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünde hükümlü eğitiminden sorumlu tetkik hâkimliği (2002-2007) ve Yargıtay 19.HD. tetkik hâkimliği (2007-2014) görevlerinde bulunmuştur.
Singapore Mediation Centre’de(SMC’de) arabuluculuk eğitimi almış ve arabuluculuk kurumlarını incelemiş, Türkiye’de de “Arabuluculuk Eğitim Programı”nı tamamlamış ve sınavlarını geçerek arabuluculuk yapmaya hak kazanmıştır. Ayrıca, Yargıtay Başkanlığı Türkiye Uluslararası Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nden sorumludur.
Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Projesi kapsamında, Kasım ve Aralık 2017 tarihlerinde Avrupa Konseyi’nin İnfaz (Execution) bölümünde 2 ay araştırma yapmış ve AİHM kararlarının infazına ilişkin uygulamayı ve AK Bakanlar Konseyi çalışmalarını gözlemlemiştir.
“Hâkimin Hukuki Sorumluluğuna İlişkin Yargıtay Büyük Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları (2010-2014), Ankara 2014.”, “Terör Suçları, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım Suçları Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2016)”, “Geri Gönderme Yasağı Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2017)”, Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri Taslağına İlişkin Görüşlerin Değerlendirilmesi ve Birleşmiş Milletler YARGITAY YARGI ETİĞİ İLKELERİ EĞİTİMİ 108 KOLAYLAŞTIRICI EL KİTABI Yargı Etiği Standartları ile Karşılaştırılması, (Doç. Dr. İbrahim Şahbaz ile ortak kitap) 2017”, “Yargıtay Etik İlkeleri ve Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi Çerçevesinde Yargı Yetkisinin Güncel Sorunlarının Değerlendirilmesi (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2018)”,“Açıklamalı ve İçtihatlı Türk Borçlar Kanunu (2013)”, “Açıklamalı ve İçtihatlı Hukuk Mahkemeleri Kanunu (2011)”, “İhtiyati Haciz (2011)”, “Hükümlü ve Tutuklu Eğitiminin Temelleri (2011)”, “Cumhuriyet Savcısının Denetim Görevi (2007)”, ve “Özel Hukukta Cumhuriyet Savcısının Görevleri (2005)” adlı kitapları bulunmaktadır.
Birçok hukuk dergisinde yayımlanmış Türkçe ve İngilizce 29 makalesi vardır. Çeşitli paneller ile ulusal ve uluslararası toplantılarda çok sayıda bildiri sunmuş, etik ile ilgili 7 Kitapta editörlük yapmıştır. Ayrıca Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulunda Sekretarya görevini sürdürmekte olup, aynı zamanda Yargıtay Personel Etik Komisyonu üyesidir.
Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler projeleri ile uluslararası ilişkiler, kanunlar, yargı reformu ve stratejik plandan sorumlu Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısıdır
6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Adalet Komisyonu çalışmalarına Yargıtay’ı temsilen katılmıştır. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı’nın (Kanunlaşan metnin 70. maddesi ile sınırlı olarak) Bilim Komisyonu çalışmasında görev almıştır. Uluslararası ve ulusal projelerde kıdemli yönetici olarak da görevleri vardır. Evli ve iki çocuk babasıdır
Avukatın Hak ve Yükümlülükleri, Avukatlık kanununda ve Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları ile belirlenmiştir. Avukatlık Kanununun 1. maddesi avukatlığı ‘kamu hizmeti ve serbest meslek’ olarak tanımlamıştır. Avukatlık mesleği, temel olarak, hukuki mesele ve anlaşmazlıkların yasalara uygun bir şekilde çözümlenmesini sağlamaktadır. Avukat ise bu hizmeti alan kişileri yetkili mercilerde temsil etmektedir.
Avukatlar genel olarak Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür. Avukatlığın o kişiye yüklediği saygı ve güvene uygun davranmak temel prensiptir. Avukatlık Kanunu’na, göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek zorundadır.
Avukatın Hakları
Avukat-müvekkil ilişkisinden kaynaklanan haklar
Ücret hakkı
Taraflar arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılmasa dahi avukat yaptığı işin karşılığı olarak ücrete hak kazanır. Avukatlık kanunun 164. maddesine göre %25 i aşmamak üzere işin belli bir yüzdesi ücret olarak kararlaştırılabilir. 164. maddesinin 4. fıkrasına göre ücret Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi altında olamaz. Avukat üstlendiği işi haklı sebep olmaksızın takipten vazgeçerse ücret talep edemez eğer ücret aldıysa geri vermekle yükümlüdür. Avukatın azli avukatın kusur veya ihmalinden kaynaklanmıyorsa ücretinin tamamı verilecektir.
Avans ve masraf talep hakkı
Avukatlık kanunun 173. maddesinin 2. fıkrasına göre avukat üstlendiği iş için giderleri ayrıca isteyebilir. İş sahibinin giderler için avukata avans vermiş olması gerekir.
Vekalet görevini yerine getirme dolayısıyla uğramış olduğu zarar ve ziyanın giderilmesini talep hakkı
Avukatın, statüsünden kaynaklanan yetkileri
Dosya evrakını tetkik yetkisi
Vekaletname sunmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebilmek, Avukat veya stajyeri bakımından doğal bir haktır.
Dosya evrakından suret alma yetkisi
Avukat stajyeri veya yanında çalışan sekreteri vekaletname ibraz etme şartı ile kağıt veya belgelerin örneğini alabilir.
Hazır bulunma yetkisi
Hukuk davalarında kural olarak sadece baroya kayıtlı avukatlar vekil sıfatıyla mahkemeye kabul olunur, yani mahkemede hazır bulunur.
Soru sorma yetkisi
Avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, doğrudan soru yöneltme hakkında sahiptir. Ancak soru sorma hakkı duruşma disiplinine uygun biçimde kullanılmalıdır.
Örnek çıkarma ve onaylama yetkisi
Avukat, kendisine verilen vekaletnamenin örneğini çıkarıp aslına uygunluğunu imzası ile onaylayabilir. Avukatın çıkardığı vekaletname sureti, bütün yargı mercileri, resmi daire ve kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler için resmi örnek hükmündedir
Tebligat yapma yetkisi
Avukatlar, vekalet aldıkları işlerde, ilgili yargı mercii aracılığı ile ve bu yargı merciinin tebliğat konusunda bir kararı olmaksızın, diğer tarafa adli kağıt ve belge tebliğ edebilirler.
Duruşmayı terk hakkı
Meslek Kurallarının 21.maddesine göre, avukat duruşmayı terk edemez. Ancak kişisel veya meslek onurunun zorunlu kıldığı hallerde duruşmadan ayrılabilir.
Görüşme-yazışma yetkisi
Her avukat, vekaletini üstlendiği iş ile ilgili her türlü kurum, kuruluş ve kişi ile ilgili yazışma yapma yetkisine sahiptir.
Avukatın iş edinme yönünden hakları
Tekel hakkı
Avukatlık Kanununun 35.maddesinin I. fıkrası gereğince, kanun işlerinde ve hukukî meselelerde mütalâa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adlî işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Yani avukatların bir tekel hakkı bulunmaktadır
İşi reddetme hakkı
Avukat, kendisine teklif olunan işi sebep göstermeden reddetme yetkisine sahiptir. İşi reddeden avukat isterse gerekçesini açıklayabilir.
Mesleki çalışmasını yapma yönünden yetkileri
Tanıklıktan çekinme hakkı
Avukat müvekkilin muvafakatini almış olsa dahi tanıklık etmekten çekinebilir ve çekinme sebebiyle hukuki ve cezai sorumluluğu doğmaz.
Dosya inceleme ve bilgi edinme hakkı
Gizlilik kararı alınmayan ceza işlerinde her türlü soruşturma ve kovuşturma dosyaları ile idari ve hukuki davalarda avukatın tartışmasız şekilde dosyayı inceleme yetkisi bulunmaktadır. Bu yetkisini vekaletname sunmaksızın kullanabilir. Vekaletnamesini sunarak tüm dosyalardan suret alabilir. Avukat ayrıca her türü idari makamdan bilgi alma hakkına sahiptir.
Dosyadan örnek alma hakkı
Avukat, müvekkili tarafından kendisine verilen vekaletnameyi sunarak tüm dava ve soruşturma dosyalarından suret alabilir. Suret alma yetkisi tüm idari makamlardaki ilgili evraklara da şamildir.
Örnek çıkarabilme(kullanabilme)hakkı
Tebligat yapabilme hakkı
İşi stajyerle veya sekreterle takip hakkı
Avukat, kanun gereğince, yetkilendirdiği katip ve stajyeri vasıtasıyla işlerini takip edebilir.
Görevi sırasında veya görevinden dolayı avukata karşı suç işlenmesi halinde bu suçun yargıçlara karşı işlenmesine ilişkin hükümlerden yararlanma hakkı
Avukatın görevi sırasında yaptığı iş ve işlemler kamu görevi ve gerek kendisine karşı işlenen fiillerde gerekse kendisinin kusurlu davranışlarında bu usule göre hareket edilir.
Meslek örgütü ile ilişkileri yönünden hakları
Baro genel kuruluna katılma hakkı
Her avukatın bağlı olduğu baronun genel kurul toplantılarında temsil edilme ve oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Baro ve TBB seçimlerindeki seçilme hakları Avukatlık Kanununun belirlediği ilkelere tabidir.
Baro organlarına seçme ve seçilme hakkı
TBB organlarına seçme ve seçilme hakkı
Hakkındaki soruşturmalarda kendisini savunma hakkı
Disiplin kurulunda duruşmalı inceleme yapılmasını isteme hakkı
Adli yardım görevini ücret ödeyerek yapmama hakkı
Avukatlar yardımlaşma sandığına girme hakkı
İş sahibi ile ilişkileri yönünden hakları
Avukatlık ücreti isteme hakkı
Üzerine aldığı işi bırakma(çekilme)hakkı
İşi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip etme hakkı
İş sahibinin avukatın yanı sıra bir başka avukatı görevlendirmesine olur vermeme hakkı
İş sahibinden ücret dışında talep edilebilecek haklar
Avans isteme hakkı
Masrafları isteme hakkı
Tazminat talebi
Avukatın Yükümlülükleri
Özen yükümlülüğü
Avukatlık kanunu madde 34`e göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek; avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür.
Sır saklama yükümlülüğü
Avukatların, kendilerine tevdi edilen veya gerek avukatlık görevi, gerekse, Türkiye Barolar Birliği ve barolar organlarındaki görevleri dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.
Reklam yasağı
Avukatların iş elde etmek için, reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları ve özellikle tabelalarında ve basılı kağıtlarında avukat unvanı ile akademik unvanlarından başka sıfat kullanmaları yasaktır
İşi ret yükümlülüğü
Avukatlık kanunun 38. maddesine göre;
Kendisine yapılan teklifi yolsuz veya haksız görür yahut sonradan yolsuz veya haksız olduğu kanısına varırsa,
Aynı işte menfaati zıt bir tarafa avukatlık etmiş veya mütalaa vermiş olursa,
Evvelce hakim, Cumhuriyet Savcısı, hakem, bilirkişi veya memur olarak o işte görev yapmış olursa,
Kendisinin düzenlediği bir senet veya sözleşmenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek durumu ortaya çıkmışsa,
Görmesi istenilen iş, Türkiye Barolar Birliği tarafından tespit edilen mesleki dayanışma ve düzen gereklerine uygun değilse,
avukat işi mutlaka reddetmek zorundadır.
Aracı kullanmama yükümlülüğü
Avukat veya iş sahibi tarafından vaat edilen veya verilen bir ücret yahut da herhangi bir çıkar karşılığında avukata iş getirmek yasaktır.
Büro edinme zorunluluğu
Her avukat levhaya yazıldığı tarihten itibaren 3 ay içinde baro bölgesinde bir büro kurmak zorundadır
Çıkar çatışması nedeniyle vekalet almama yükümlülüğü
Bir uyuşmazlıkta taraflardan birine hukuki yardımda bulunan avukat yararı çatışan öbür tarafın vekâletini alamaz, hiçbir hukuki yardımda bulunamaz
Bildirim yükümlülüğü
Meslek Kuralının 13. Maddesine göre; Uzunca bir süre bürosundan uzak kalmak zorunda bulunan avukat, işlerine bakacak, müvekkillerini kabul edecek meslektaşının adını barosuna bildirir.
Defter tutma ve saklama yükümlülüğü
Avukat, kendisine tevdi olunan evrakı, vekaletin sona ermesinden itibaren üç yıl süre ile saklamakla yükümlüdür
Hesap verme yükümlülüğü
Avukat müvekkil veya üçüncü kişilerden aldığı değerler ve kendi ücret, masraf, tazminat alacakları hakkında hesap vermek zorundadır.
Mevzuatı Bilme ve Değişiklikleri ve Öğretiyi Takip Etme Yükümlülüğü
Avukatın, mevzuatta yapılan değişiklikler ile yargı içtihatlarını ve bilimsel öğretiyi takip etmesi gerekmektedir. Hukuki uyuşmazlığa tanı koyabilmek ve uyuşmazlığı doğru sonuçlandırabilmek bu bir yükümlülüktür.
Çekişmeli hakları edinmeme yükümlülüğü
Avukat, el koyduğu işlere ait çekişmeli hakları edinmez veya bunların edinilmesine aracılık edemez. Bu yasak, işin sona ermesinden itibaren bir yıl sürer. Yasak, avukatın ortaklarını ve yanında çalıştırdığı avukatları da kapsar.
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü(Le Dernier Jour Du’n Condamme), Victor Hugo tarafından yazılmış ve Türkçe’ye çevrilerek Hasan Âli Yücel Klasikleri arasında basılmıştır.
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü
İdam cezasına çarptırıldığını öğrenen bir mahkûm, infazından önce yaşadıklarını ölümsüzleştirebilmek için günlük tutmaya başlamıştır. Bu kısa günlükte hayatının önemli anlarından sahnelere, son günlerinde başından geçenlere, hayata tutunmak için gösterdiği umutsuzca çabalara ve kendisini artık tanıyamayan küçük kızıyla son görüşmelerine de yer vermektedir. Bir yanda halka açık infazları izlemeye gelen coşkulu kalabalığı, öte yanda tıkır tıkır işleyen adalet mekanizmasını infazını bekleyen bir mahkûmun gözünden anlatan bu eser, idam cezasına edebi bir karşı çıkış olarak nitelenmiştir.
Victor Hugo
Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı. ’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu.
Victor Hugo 1829 yılında yayımladığı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı romanıyla idam cezasına taviz vermez bir tavırla karşı çıktı. Çocukluk arkadaşlarından birisinin idam cezasına çarptırılmasının ardından, bir tutuklunun son gününü sahneye koymaya karar verdi. 1829’da, insanlık ve toplumla ilgili kaygılarının da sergilendiği Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü yayınladı. Hugo bu eseriyle geriye, idam cezasının kaldırılması için sert bir tanıklık, ileride dile getireceği siyasi söylemlerinin birçoğunun haberini çok önceden veren gerçek bir yurttaş iddianamesi bıraktı. Klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alan Notre-Dame’ın Kamburu ve Sefiller adlı romanlarıyla dünya edebiyat tarihine geçti.
Victor Hugo, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü yazdığında 26 yaşındaydı. Ölüme mahkûm bir insanın son gününü büyük bir ustalıkla anlatarak kamu vicdanını etkilemeyi ve idam cezasına karşı bir protesto hareketi başlatmayı amaçlamıştı ve başarılı da oldu. Bugün dünyanın birçok ülkesinde idam cezasının yürürlükten kaldırılmasında etkili oldu. Hem trajik hem de insanlık dışı yanları olan idam cezasını XIX. yüzyılın ilk yarısında gözler önüne serdi ve insanlık tarihinde önemli bir yer edindi.
İş Bankası Kültür Yayınlarından basılan kitabın çevirmen Volkan Yalçıntoklu 1961’de doğdu. Saint-Joseph lisesinde okudu. 9 Eylül Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik bölümünü bitirdi. Uzun yıllar kitapçılık yaptı. Fransızca ve İngilizceden çeviriler yapıyor. Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Jules Verne, Helene DeWitt, Alan Snow, Richard Maltby Jr., Lyman Frank Baum, Charles Perrault yer alıyor.
Kitabın Önsözünden
Bu kitabın yazarın isminin yer almadığı ilk baskılarında aşağıdaki satırlar mevcut değildi:
“Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki türlü anlaşılabilir. Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kâğıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun, bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hâkim olan, daha doğrusu bütün benliğine hâkim olmasına izin verdiği idam düşüncesinden onu ancak kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır.”
Kitabın Can Yayınlarından yapılan baskısına yazılan Önsöz:
Hayatının beş yılını darbe ile başa gelen Louis Bonaparte’ye karşı çıktığı için sürgünde geçiren Victor Hugo’nun başkaldırı güncesi. Modern edebiyatın ilk monoloğu sayılan romanda Hugo, idam cezasının trajikomik yanını da gözler önüne seriyor. İdama mahkûm bir adamın altı haftaya yayılan güncesini okurken asıl suçlunun kim olduğuna karar veremeyeceksiniz. Cinayeti işleyen katil mi, idamı bir şölen gibi izlemek için can atan toplum mu?
“Giyotin en acısız ölüm şekliymiş. Oysa bedensel acı, ruhsal acının yanında hiç kalır. Belki günü geldiğinde, zavallı bir insanın bu son sözleri, payına düşeni yapacaktır.”
“Tanrım bir kaçabilsem! Lütfen bana bir şans ver! Kaçmam gerek! Hem de hemen! Kapılardan, pencerelerden, çatıdan! Nereden olursa olsun!”
Eserin Tiyatroda Sahnelenmesi
Victor Hugo’nun ölümsüz eseri Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Türkiye’de ve dünyada birçok tiyatro eserine konu olmuş, sesli kitap ve radyo tiyatrosu olarak da işlenmiştir. Eser, bir mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini anlatmaktadır. İdam cezasına çarptırılan bir mahkûmun, cezasını beş hafta önce öğrenmesi üzerine yaşadığı dram üzerinden bir insanlık sorgulaması yapılıyor seyirci sorguluyor. Oyun, geçmişte birçok ülkede ve bugün halen bazı ülkelerde idam infazlarının bir eğlence gibi görülmesini, adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi konular üzerinde düşünmeye sevk ediyor.
Victor Hugo’nun aynı adlı romanında sahneye taşınan oyun 22.02.2020 tarihinde Makü Konferans ve Sergi Salonunda sahnelenmişti.
“İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”
“Ölüm cezası! İşte beş haftadan beri beni varlığıyla donduran, ağırlığıyla ezen bu tek düşünceyle yaşıyorum!”
“Delirmenin insanı yaşattığı söylenir; en azından bilinç kaybolduğu için daha az acı çekilir.”
“Manevi acının yanında fiziki acının ne önemi var?”
“Tıpkı uyurken rüya görenler gibi her şeyi oluruna bıraktım.”
“Herkes tarafından bu şekilde yüzüstü bırakılmışken içimde hissettiğim şiddetli ve bilinmeyen sarsıntıları neden kendi kendime anlatmayı denemeyeceğim ki?”
“Yüksek sesle bizi haksız bulup, alçak sesle hak vermişlerdi.”
Argumentum Ad Hominem (Ad Hominem); bir argümana cevap verirken argümanı eleştirmekten ziyade argümanı ileri süren kişiye saldırarak argümanı etkisiz kılmaya çalışmaktır. (/æd ˈhɒmənəm -ˌnɛm, ɑd‐), Argumentum ad hominem ya da insan karalama safsatası olarak bilinen Ad hominem kalıplaşmış bir Latince deyimdir. Bir argümana karşı gösterilen tepki ve reaksiyon, muhatabın görüşünü karşılamaktan uzak şekilde görüş sahibinin şahsını hedef almakta, esas konudan uzaklaşılmaktadır.
Bir argümanı eleştirmek yerine, argümanı ortaya atan kişiyi hedefe koyarak onun fikirlerini önemsizleştirmeye ve çürütmeye çalışılmakta, etik dışı bir davranış olarak öne çıkmaktadır. Tartışılan fikir yerine, fikir sahibi kişi ön plana çıkarılarak iddialar geri plana atılmaktadır. Ad hominem mantıksal bir safsata olarak tanımlanmaktadır.
Akıldan uzak bir yöntem olan ve mantıksal hata olarak tanımlanan safsata, temelden yoksun yanlış bir düşünme ve düşüncesini ileri sürme biçimidir.
Argumentatum Ad Hominem – Ad Hominem, serbest safsatadır ve etik dışıdır.
İleri sürülen mantıklı bir argümana karşı cevap olarak argümanla hiç ilgisi olmayan kişisel özelliklere saldırı gerçekleştirilir. Kimi zaman argüman sahibinin karakterine ve içinde bulunduğu durumlara veya davranışlarına saldırılmakta,; yapılan bu etik dışı saldırı, karşıdakinin argümanına karşı yeni bir argümanmış gibi sunulmaya çalışılmakta, bağlamdan çıkılmaktadır. Mantıklı argümanın mantıksız ve geçersiz bir yolla geçersiz kılınması amaçlanır. Bu yöntem kendi içinde tutarsız olduğu gibi ahlaki temelden ve bilimsellikten uzaktır.
Argumentum ad hominem, yeterli donanımı, bilimsel alt yapısı ve argümana karşı ileri sürecek fikri alt yapısı olmayan kişilerin tercih ettiği bir yöntem olarak bilinmektedir.
Gettysburg Konuşması(Gettysburg address), Hukukçu ve ABD’nin 16. başkanı olan Abraham Lincoln tarafından 19 kasım 1863 tarihinde gerçekleştirilen tarihi hitaptır.
Konuşma; Amerikan İç Savaşı’da, Gettysburg Muhabere’sini Birlik Ordusu’nun kazanmasından sonra Abraham Lincoln’ün 1863 yılında seferberlik çağrısında bulunması ile birlikte New York Eyaleti’nde hükümete karşı başlayan isyanı bastırmak üzere yapılmıştır.
Abraham Lincoln, halkı sakinleştirmiş, birliği sağlamış, ABD’de kölelik sistemini kaldırmış, dünya tarihinde dönüm noktası olarak kabul edilen bu devrim, tüm dünyada köleliğin tamamen kaldırılması yönündeki çalışmalara rehber olmuştur.
“87 yıl önce atalarımız bu kıtada, özgürlük içinde bütün insanların eşit yaratıldıkları ilkesine inanarak yeni bir ulus yarattılar. Şimdi bizler böyle bir temel üzerine kurulmuş herhangi bir ulusun ayakta kalıp kalamayacağını test eden büyük bir iç savaşın içindeyiz. Şu anda büyük bir çarpışmanın gerçekleştiği bir alanda bulunuyoruz. Biz buraya, bu alanın bir parçasını, bu ulusun yaşayabilmesi için canlarını verenlere son bir istirahatgâh yeri olarak armağan etmeye geldik. Bir diğer taraftan, bu toprağı kutsamamız, kutlu kılmamız mümkün değildir. Burada çarpışarak hayatını feda etmiş insanlar, burasını öylesine kutlu kılmışlardır ki ona bir şey eklemek ya da ondan bir şey eksiltmek bizim gücümüzün üstündedir. Dünya burada söylediklerimize az önem verse de, umursamasa da, o insanların burada yaptıklarını hiçbir zaman unutmayacaktır.
Burada bundan böyle kendini esas adaması gerekenler hayatta kalmış olanlardır. Bu bitmemiş görevi, bu cesur insanların bu kadar ilerlettiği noktadan alıp daha ileriye taşımalıyız. Biz hayatta kalanlar, işte bu görevi sırtlanıp, burada hayatını vermiş olanların fedakarlığından aldığımız kuvvetle daha çok ilerlemek zorundayız ki bu insanların bir hiç uğruna ölmediğini ispatlayalım. Tanrı’nın şahitliğindeki bu ülkenin yeni bir özgürlük doğuşu yaşamasını sağlayalım ve halkın, halk tarafından halk için yönetimi olduğu bu devlet yeryüzünden silinmesin.”
Gettysburg address
“Four score and seven years ago our fathers brought forth upon this continent, a new nation, conceived in Liberty, and dedicated to the proposition that all men are created equal.
Now we are engaged in a great civil war, testing whether that nation, or any nation so conceived and so dedicated, can long endure. We are met on a great battle-field of that war. We have come to dedicate a portion of that field, as a final resting place for those who here gave their lives that that nation might live. It is altogether fitting and proper that we should do this.
But, in a larger sense, we can not dedicate—we can not consecrate—we can not hallow—this ground. The brave men, living and dead, who struggled here, have consecrated it, far above our poor power to add or detract. The world will little note, nor long remember what we say here, but it can never forget what they did here. It is for us the living, rather, to be dedicated here to the unfinished work which they who fought here have thus far so nobly advanced. It is rather for us to be here dedicated to the great task remaining before us—that from these honored dead we take increased devotion to that cause for which they gave the last full measure of devotion—that we here highly resolve that these dead shall not have died in vain—that this nation, under God, shall have a new birth of freedom—and that government of the people, by the people, for the people, shall not perish from the earth.”
Gettysburg Konuşması Kitap Açıklaması Tarihin en büyük hatiplerinden Abraham Lincoln’ın önemli konuşmalarından oluşan bu derleme, efsanevi Gettysburg Konuşması’nın yanı sıra, Lincoln’ın kölelik karşıtı fikirlerini ve bu konudaki tutkusunu, insanlık onuruna olan inancını, özgürlüğün galip geleceği yeni bir çağa yönelik umudunu ve hitabet yeteneğini ortaya koyan diğer pek çok etkili konuşmasını da içeriyor. Tarih boyunca bazı kitaplar dünyayı değiştirdi. Bununla kalmayıp; bizleri ve birbirimizi görme biçimimizi etkiledi. O kitaplar ki tartışmalara, muhalif fikirlere, savaş ve devrimlere esin kaynağı oldular. Aydınlattılar, harekete geçirdiler, kışkırttılar, teselli ettiler. Yaşamımızı zenginleştirdiler ve bizleri ayrı ayrı kendi yaşamlarımızı sorgulamaya yönelttiler. Şimdi Kafka Kitap sizlere uygarlığı sarsan, insanlık tarihine yön veren ve kendimizi keşfetmemize yardım eden fikirleriyle; büyük düşünürlerin, çığır açanların, radikallerin ve ileriyi görenlerin eserlerini sunuyor.
Alman sosyal demokrat teorisyen ve politikacı Eduard Bernstein doğdu. (Ölümü: 18 Aralık 1932) Reformizm ve sosyalist revizyonizmin kurucusudur. Marksizmi revize ve modernize etmek için çalışmalarda bulundu. İngiliz Fabianizminden ve Kant’ın felsefesinden etkilendi. Sınıf savaşının mevcut olmadığını savundu ve sosyalizme barışçıl bir şeklide geçmenin mümkün olduğunu belirten ampirik bir eleştiri geliştirdi. Genellikle modern sosyal demokrasinin kurucu figürlerinden biri olarak tanımlandı.
1852
Fransız eğitimci ve mucit Louis Braille yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Ocak 1809) Görme engelli olan Louis Braille, görme engelliler için dünya çapında okuma ve yazmada kullanılan “körler alfabesi” sistemini icat etti. Braille alfabesi, 1’den 6’ya kadar belli bir düzen içinde sıralanmış kabartmalı noktaları parmaklarla üstünden geçerek okunan bir alfabedir. Özel karakterler içeren Asya dilleri dışında hemen her dile uyarlandı.
1862
ABD Başkanı Abraham Lincoln, Minnesota’daki Sioux isyanına katılarak tutuklanan 303 Kızılderiliden, 39’unun asılmasına karar verdi, idamlar 26 Aralık’ta infaz edildi.
1874
Hukukçu ve siyasetçi Robert Emmett Bledsoe Baylor yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Mayıs 1793) Amcası Jesse Bledsoe’nun yanında hukuk okudu ve Kentucky’de avukatlık yaptı. İstifa edip Alabama’ya taşındı ve orada avukatlık yaparken siyasi kariyerinede devam etti. 1824’te Alabama Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Din bilimi okudu, vaaz için yetkilendirildi ve törenle papaz unvanı verildi. Teksas’a taşındı ve Teksas’ın yüksek mahkemesine hakim olarak seçildi. 1845’te tasarlanan Teksas Eyalet anayasasının kurultay üyeliğinde bulundu. 25 yıl bölge yargıçlığı yaptı. Baylor Üniversitesi’nin kurucu ortağı oldu.
1883
Lübnan kökenli Amerikalı felsefi denemeci, şair ve ressam Halil Cibran doğdu.
1912
Fransız filozof ve sosyolog Jacques Ellul dünyaya geldi. (6 Ocak 1912 – 19 Mayıs 1994) Bordeaux Üniversitesi’nde kıdemli tarih ve kurum sosyolojisi profesörlüğü yapmıştır. Kariyeri boyunca 60’tan fazla kitap ve 600’dan fazla makale yayınlamıştır. Eserlerinin çoğu propaganda, teknolojinin toplum üzerindeki etkisi ve din ile politikanın etkileşimini konu almaktadır.
1919
Mahmut Şerafettin Dikerdem, 6 Ocak 1916 tarihinde İstanbul’da doğdu ve 3 Ekim 1993’te yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Gazeteci ve yazar Mehmet Ali Birand’ın dayısıdır. Dikerdem, 1935 yılında Galatasaray Lisesinden ve 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1942 yılında Cenevre’de devletler hukuku alanında doktorasını tamamladı.
1919
ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ekim 1858) Hukuk öğrenimi görmek üzere Columbia Üniversitesi’ne girdi ama ilgisini çekmediği için bir süre sonra okulu bıraktı. 1881’de, 23 yaşındayken, New York Eyalet Meclisi’ne Cumhuriyetçi Üye olarak girdi. ABD Kamu Hizmetleri Komisyonu üyeliğinde bulundu. New York Kenti Polis Memurları Kurulu’nun başkanlığını yaptı. Küba’nın bağımsızlığını kazanmasında İspanya’ya karşı savaşta rol aldı. 14 Eylül 1901 yılında henüz 42 yaşında iken başkanlığa geldi ve Amerikan tarihinin o döneme kadarki en genç devlet başkanı oldu. 1906’da Rus-Japon Savaşı’na arabuluculuk yaparak son verdirdiği için Nobel Barış Ödülü aldı.
1922
İrlanda, İngiliz-İrlanda Antlaşması’dan bir yıl sonra, 6 Ocak 1922’de Birleşik Krallık’tan tam bağımsızlığa kavuştu.
1924
Yazar Hafız İbrahim Efendi İstiklal Mahkemesi tarafından bir sene hapse mahkum edildi. Hafız İbrahim Efendi İslamiyette Ahlak ve Kadınlarda Tesettür adlı broşürde irtica propagandası yapmakla suçlandı.
1926
Türkiye’nin ilk iç ve dış istihbarat örgütü, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti kuruldu. Teşkilat daha önce Teşkîlât-ı Mahsûsa (1911-1918), Karakol Cemiyeti (1919-1920) ve Mim Mim Grubu (1920-1923) olarak faaliyet gösterdi. 1926 – 1965 arasına Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti olarak faaliyet gösterdikten sonra MİT Müsteşarlığı olarak bugünkü kurumsal yapısına kavuştu.
1927
İstanbul liman şirketi ile mavnacılar arasındaki anlaşmazlığa polis müdahale etti. Polislerden dördü yaralandı. Gözaltına alınan 300 mavnacıdan 34’ü tutuklandı.
1929
Hukukçu ve Afganistan’ın üçüncü devlet başkanı Babrak Karmal doğdu. (Ölümü: 3 Aralık 1996) Kabil Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1951’de üniversitenin öğrenci birliğinde eylemci oldu. Marksist siyasal faaliyetlere karışması nedeniyle beş yıl boyunca hapis yattı. 1965’te yapılan bir kongrede yirmi sekiz kurucu üye arasındaydı ve Kabil’de Afganistan Demokratik Halk Partisi’ni kurdu. Partinin genel sekreterliğine getirildi. 1965’ten 1973’e kadar bu partiye hizmet etti. Prag’a büyükelçi olarak atandı. Sovyetler tarafından Afgan hükümetinin yeni lideri olarak yerleştirildi.
1929
Yugoslavya Kralı I. Aleksandar, parlamentoyu feshetti ve ülkede askeri diktatörlük kurdu.
1937
Türkiye, 1927’de imzalanan Türkiye-Suriye iyi komşuluk sözleşmesini feshetti.
1938
Fransa ve Almanya dostluk anlaşması imzaladı.
1950
Birleşik Krallık, Çin’in Komünist Hükûmetini tanıdı.
1961
Milli Birlik Komitesi, 147 öğretim üyesinin üniversiteye dönmesi ile ilgili tasarıyı gündeminden çıkardı.
Hukukçu, avukat, siyaset adamı, Bilal Uçar doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. İstanbul’da bulunduğu yıllarda basın yayın alanında çalıştı. 1997 yılından sonra Denizli’de serbest avukatlık yaptı. 2001 yılında AK Parti’nin kuruluş çalışmalarında aktif şekilde yer aldı. Parti kuruluşundan 2007 yılına kadar AK Parti Denizli İl yönetiminde Başkan Yardımcılığı, 2007-2011 yılları arasında İl Başkanlığı görevini yürüttü. Adalet Komisyonu Üyeliği, haberleşme özgürlüğüne ve özel hayatın gizliliğine yönelik ihlallerin tespiti ve önlenmesine ilişkin tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Üyeliği ve Türkiye-Malta Parlamentolararası Dostluk Grubu Kurucu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 7 Ocak 2016 tarihinde Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcılığı görevine atandı.
1969
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni (ODTÜ) ziyaret eden Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakıldı.
1971
Hindistan, Pakistan’dan bağımsızlığını ilan eden Bangladeş Demokratik Cumhuriyeti’ni tanıdığını açıkladı. Pakistan Hindistan’la bütün diplomatik ilişkilerini kesti.
1977
Dev-Genç İstanbul Başkanı Paşa Güven yakalandı. İstanbul Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği kapatıldı ve 39 kişi gözaltına alındı.
1977
Polonyalı avukat, eğitimci ve insan hakları aktivisti Adam Piotr Bodnar dünyaya geldi. 15 Nisan 2021’de Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla görevden alınana kadar 2015’ten itibaren Polonya Vatandaş Hakları Ombudsmanı olarak görev yaptı.
1980
Türkiye Emekçi Partisi (TEP) Genel Başkanı Mihri Belli tutuklandı.
1980
Adam öldürmekten hükümlü 3 “ülkücü” mahkûm Yozgat Cezaevi’nden firar etti.
1981
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında, gözaltında tutulan ve aralarında Genel Başkan Kemal Nebioğlu’nun da bulunduğu 39 kişiden 15’i tutuklandı.
1982
TBB Başkan Yardımcısı Avukat Gülçin Çaylıgil ve bir avukatın 46 sanığı temsilen katıldığı DİSK Davası’nda, duruşma savcısını red ve yargıç Süleyman Takkeci’nin çekilmesi taleplerini içeren dilekçeler reddedildi.
1983
MGK yönetimi sona erdi. Konsey, çıkardığı son yasayla “Kendi dönemlerini kötüleyen ya da küçük düşüren her türlü yazılı ve sözlü beyanı” yasakladı.
1983
10 kişi Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. Vatandaşlıktan çıkarılanların arasında Yılmaz Güney ve Cem Karaca da vardı.
1983
Bölücülük iddiasıyla yargılanan Yazar Osman Şahin’in 1,5 yıllık hapis cezası Yargıtay’ca onaylandı.
1983
Aralarında Yılmaz Güney ve Cem Karaca’nın da olduğu 10 yurttaş Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı.
1984
Adalet bakanlığı cezaevlerinde 74.946 tutuklu ve hükümlü olduğunu açıkladı.
İnterstar televizyonunun siyasi reklam yasağına uymayacağını açıklaması üzerine Yüksek Seçim Kurulu, İnterstar televizyonunun yayınını 5 gün süreyle durdurdu.
1997
Tarikat kisvesi altında bazı kadınlarla evlilik dışı ilişki kurduğu iddia edilen Ali Kalkancı, Fadime Şahin adlı kadının ihbarı üzerine gözaltına alındı.
1998
Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in yerine Ahmet Necdet Sezer seçildi. 28 Eylül 1998 tarihine kadar görevde kaldı.
2000
Dört kişiye ait ölüm cezasının yerine getirilmesine dair iki ayrı Başbakanlık tezkeresi TBMM Başkanlığı’na sunuldu. TBMM’de bekleyen idam dosyalarının sayısı 39’a, idam hükümlülerinin sayısı ise 57’ye yükseldi.
2001
Fazilet Partisi (FP) Rize Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, Sincan F Tipi Cezaevi gözlemlerini İnsan Hakları Komisyonu’na sundu ve alt komisyon üyeliğinden çekildi. Rapor; mahkumların hemen hepsinde darp izi mevcut olduğunu tespit etti. Mahkumlar, bu yaraların operasyonlarda, nakillerde ve cezaevinde gördükleri işkence sonucu olduğunu ifade ettiler.
2005
ABD’de siyah karşıtı ırkçı örgüt Klu Klux Klan üyesi Edgar Ray Killen 41 yıl önce üç siyah genç siyah hakları savunucusunun öldürülmesinden sorumlu olduğu gerekçesiyle tutuklandı. 1964’te siyah seçmenleri oy kullanmaya teşvik eden üç genç Klu Klux Klan üyelerince dövülerek öldürülmüş, olay daha sonra “Missisippi Burning” (Mississippi Yanıyor) filmine konu olmuştu.
2007
Bir grup aydın, F tipi cezaevlerinde tecridin kaldırılması için girdiği ölüm orucunun 278.gününde Avukat Behiç Aşçı’yı ziyaret etti.
2012
Genelkurmay Eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, örgüt yöneticiliği ile cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs suçlarından tutuklandı. Başbuğ, tutuklanan ilk Genelkurmay Başkanı oldu.
2012
Atanamayan Öğretmenler Platformu kurucularından Şafak Bay, kanser nedeniyle hayatını kaybettikten beş ay sonra, katıldığı bir basın açıklaması nedeniyle ’Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet ettiği’ gerekçesiyle Elazığ 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nce 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Şafak Bay’ın ağabeyi Deniz Bay, kardeşinin ölümünün ardından hapis cezası almasının zoruna gittiğini ve tüm aileyi çok üzdüğünü söyledi. Anne Meryem Bay, “Mahkemeden gelen bu hapis cezası bizi ikinci kez yıktı. Şafak’tan geriye bana bir tek mezarı kaldı. Şimdi hapis cezası verenler ne yapacaklar? Gelsinler mezarını ablukaya alsınlar. Ben de 2.5 sene gitmem. Uzaktan izlerim oğlumun mezarını” diye konuştu.
2014
Genelkurmay Askeri Savcılığı, Roboski katliamını “kaçınılamayacak bir hata” olarak değerlendirerek dosya hakkında “Takipsizlik” kararı verdi.
2014
Sincan’dan Aliağa Şakran Cezaevi’ne nakledilen çocuk mahkumların, darp ve bir dizi işkenceye maruz kaldıkları açıklandı.
2017
Venezuelalı avukat ve siyasetçi Octavio Lepage yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Kasım 1923) Venezuela Merkez Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.
2018
Hukukçu ve Maryland’den ABD kongresine seçilen ilk Cumhuriyetçi kadın Marjorie Sewell Holt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Eylül 1920) Florida Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1949’da Florida barosuna, 1962’de Maryland barosuna kabul edildi. Başkan Ronald Reagan tarafından Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Genel Danışma Komitesi üyeliğine aday gösterildi. 3 Ocak 1973’ten 3 Ocak 1987’ye kadar Maryland’in 4. kongre bölgesini temsil etti.
2020
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Michael G. Fitzpatrick yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Haziran 1963) St. Thomas Üniversitesi ve Dickinson Hukuk Yüksek Okulu‘nda eğitim gördü. Dickinson Uluslararası Hukuk Dergisi’ne işletme müdürü olarak atandı. Pennsylvania ve New Jersey’de hukuk pratiğine kabul edildi. Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi Parti üyesi olarak 2005- 2007 ve 2011 – 2017 yıllarında Pensilvanya 8. Bölgeyi temsilen Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde delege olarak görev aldı.
2021
Amerika Birleşik Devletleri’nde 46. başkan Joe Biden’in başkanlığının tescilleneceği gün kongre binasında kaos çıktı, 4 kişi hayatını kaybetti. Eski Başkan Trump tarafından kışkırtılan bir kalabalık ABD kongre binasını bastı. 231 yıllık tarihinde ABD kongresi ilk kez bir iç ayaklanmadan dolayı saldırıya uğradı. Cumhuriyetçilerin itirazına rağmen Demokratlar tarafından hazırlanan, 6 Ocak Kongre baskınının soruşturulması amacıyla özel komite kurulmasını öngören yasa tasarısı, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda oylandı.
2023
Tayvanlı hukukçu ve diplomat Shen Lyu-shun yaşamını yitirdi. (12 Kasım 1949 – 6 Ocak 2023),
23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye AdaletAkademisi Kanunu ile kurulan Türkiye AdaletAkademisi 703 sayılı KHK ile 2018 yılında kapatılmıştır. Türkiye AdaletAkademisi, 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulmuştur.
Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım süreci çerçevesinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyumu sağlamak üzere, adalet alanında eğitim ve diğer bazı görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.
Türkiye Adalet Akademisi, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun 23.07.2003 tarihinde kabul edilmesi ile kurulmuştur. Kurum, tüzel kişiliğe sahiptir ve bilimsel, idari ve mali özerklik prensibi ile çalışmaktadır.
Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi ise, 15.06.1985 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile kurulmuştur. Merkez, adli ve idari yargı hakim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı olarak kurulmuş; 4954 sayılı Kanun ile Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi, Türkiye Adalet Akademisi bünyesinde Eğitim Merkezine dönüştürülmüştür.
Akademinin Amacı ve Misyonu
Kurum, amacını hukuk ve adalet alanında uygulayıcılara verdiği eğitimle ulusal ve uluslararası düzeyde model alınan, özgün, saygın ve yenilikçi bir kurum olarak; hukuka ve insan haklarına bağlı, tarafsız, bağımsız, hür vicdanıyla karar veren, meslek etik ilkelerini benimseyen ve uygulayan, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte hakim ve savcılar yetiştirmek olarak açıklamaktadır.
Hukuk ve adalet eğitimi alanında ulusal ve uluslararası gelişmeleri takip etmek, bilimsel araştırma ve çalışmalar yapmak, eğitim faaliyetlerinin standart ve kalitesinin artırılmasına yönelik stratejik hedefler belirlemek, bu amaçla kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde projeler ve uygulamalar geliştirmek kurumun diğer amaçlarıdır. Bu çerçevede çok sayıda kitap ve dergiyi yayına hazırlamaktadır.
Akademik özgürlük anlayışı ile araştırma ve geliştirme faaliyetlerine önem vermek.
Katılımcı, etkin, kaliteli ve çözüm odaklı hizmet sunmak.
Kaynakları etkin ve verimli kullanmak, liyakate önem vermek.
Şeffaf, ulaşılabilir ve hesap verebilir olmak.
Adalet Akademisi Kurumsal Şeması
Türkiye Adalet Akademisi Faaliyetleri
Akademi, eğitim faaliyetleri, danışmanlık ve yardım hizmetleri, inceleme, araştırma ve yayın hizmetleri, dokümantasyon hizmetleri, meslek öncesi ve staj gibi alanlarda faaliyetler yürütmekte; Türk ve İslam dünyası ile ilişkiler geliştirmekte; Ortadoğu ve Afrika’daki ülkelerle diyalog kurmakta; İslam ülkelerinde görev yapan hakim ve savcılara Türkiye’de uygulanan UYAP sisteminin aktarılması çalışmaları yapmaktadır.
Adalet Akademisi, yüksek lisans ve doktora eğitimi yaptırabilecek fonksiyona ulaşmayı hedeflemekte, Hakim ve Cumhuriyet Savcıları ile adaylarının yabancı dil eğitimlerini vermekte, yargı mensuplarına uzmanlık eğitimleri vermekte ve kişisel gelişim eğitimleri düzenlemektedir.
Adalet Akademisi Kütüphanesi
Adalet Akademisi Kütüphanesi
Türkiye Adalet Akademisi Kütüphanesinde kitap mevcudu 22.000’in üzerindedir. Bu kitaplardan 13.000 adedi hukuk kitapları, 9.000 adedi ise kamu yönetimi, iktisat, felsefe, sosyoloji, tarih, iletişim ve kişisel gelişim alanındaki kitaplardır.
Raoul Wallenberg İnsan Hakları Enstitüsü tarafından kütüphaneye insan hakları ile ilgili 5.000 adet kitap bağışı yapılacağı açıklanmıştır. Ayrıca, elektronik kütüphane uygulamasına geçilmesi için çalışmalar devam etmektedir.
Adalet Akademisi Tarafından Çıkarılan Yayınlar
Law and Justice Review 14. Sayı
Law and Justice Review
Law and Justice Review yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. Dergide Almanca, Fransızca ve İngilizce makaleler yayımlanmaktadır. Dergi, ASOS, EBSCO ve ULAKBİM veri tabanlarında taranmaktadır. Yayımlandığı aylar Haziran ve Aralık aylarıdır.
Akademi Dergisi 11. Sayı
Türkiye Adalet Akademisi Dergisi
Türkiye Adalet Akademisi Dergisi Hakemli bir dergidir ve dergide Türkçe ulusal hakemli makaleler yayımlanmaktadır. Dergiye gönderilen yazıların daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekmektedir. Hukuk ve adalet alanını ilgilendiren konularda, üç ayda bir basılı ve elektronik ortamda yayımlanan dergi ULAKBİM, EBSCO ve ASOS veri tabanlarında taranmaktadır. Derginin yayımlandığı aylar, Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarıdır. Akademi Dergisi Mayıs 2018 tarihine kadar 33 sayıya ulaşmıştır.
Akademi & Kürsü Dergisi
Akademi & Kürsü Dergisi
Akademi & Kürsü Dergisi Ocak 2018 itibari ile 3. Sayısını basmış süreli yayındır. Akademi & Kültür Dergisi, Türkiye Adalet Akademisi tarafından yılda iki kez yayınlanmaktadır. Dergide mesleki konulara yer verilmektedir. Dergiye gönderilen yazı ve görseller için herhangi bir telif ücreti ödenmemektedir.
Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisinde hukuk, adalet, adli bilimler, yargı, yönetim, devlet ve sosyal bilimler konularında yabancı dilde yazılmış hakemli ve hakemsiz makaleler ile yüksek mahkeme kararları ve mevzuat hükümlerinin çevirilerine yer verilmektedir. Dergiye gönderilen çevirilerin daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Yabancı dillerden Türkçeye çevrilen mahkeme kararları ve hukuk alanındaki makalelerin yer aldığı dergi üç ayda bir, basılı ve elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Derginin yayımlandığı aylar Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarıdır.
Human Rights Review 13. Sayı
Human Rights Review
Human Rights Review yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. İnsan hakları alanında İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer yabancı dillerde yazılan makalelerin yer aldığı, altı ayda bir basılı ve elektronik ortamda yayımlanan, hakemli dergi; ASOS ve EBSCO veri tabanlarında taranmaktadır. Yayımlandığı aylar Haziran ve Aralık aylarıdır.
Adres: Ahlatlıbel Mah., Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Bulvarı, 06095, Çankaya/ANKARA
Arusha Deklarasyonu(WCO Revised Arusha Declaration), Dünya Gümrük Örgütü tarafından 1993 yılında kabul edilmiş ve 2003 yılında revize edilmiştir.
Arusha Deklarasyonu‘nda kabul edilen, yolsuzlukların ve diğer etik olmayan uygulamaların azaltılması konusundaki temel prensipler, ilgili herkes tarafından uyulması beklenen temel kurallardır.
Arusha Bildirgesi, Gümrük idarelerinin dürüstlükle ilgili diğer uluslararası yükümlülüklere uyumunu sağlamayı amaçlamakta, yolsuzluğu yok etmeyi ve dürüstlüğü ön plana çıkarmayı hedeflemektedir. Yolsuzluğa karşı mücadeleyi bir reform politikası olarak benimsemekte ve bunu bir öncelik olarak kabul etmektedir.
Arusha Deklarasyonu
1. Liderlik ve Sorumluluk
Yolsuzluğun önlenmesinde asıl sorumluluk gümrüklerin başındakiler ve yetkili yönetim takımına aittir.
2. Düzenleyici Çerçeve
Gümrük hukuku, düzenlemeler, idari yönergeler ve prosedürlerin ahenkleştirmeli ve basitleştirilmeli böylece gümrük formaliteleri kanunsuzluklar olmadan yürütülmeli.
3. Şeffaflık
Gümrük alıcıları en yüksek seviyede tahmin edilebilirlik ve kesinliği hak etmektedir. Gümrük hukuku, düzenlemeleri, prosedürleri ve idari yönergeleri açık olmalı, aynı zamanda bunlar ulaşılabilir ve standart uygulanabilir olmalıdır
4. Otomasyon
Gümrük fonksiyonlarının otomasyonu ve bilgisayara uyarlaması etkinliği ve verimliliği artıracak aynı zamanda çok sayıda yolsuzluk fırsatını ortadan kaldıracaktır.
5. Reform ve Modernleşme
Yolsuzluk çağdışı ve verimsiz uygulamalarla birlikte olmaktadır. Kolaylaştırıcı ödemeler ve rüşvette böyle ortamlarda ortaya çıkmaktadır.
6. Denetleme ve Soruşturma
Gümrüklerde yolsuzlukların önlemesi ve kontrolü uygun gözlemleme, iç kontrol programları, iç ve dış denetleme ve soruşturma programları ile adli kavuşturma sistemiyle mümkündür.
7. Yürütme Kodu
Etkili bir dürüstlük programı gümrük personelini beklenen davranışlara hazırlama üzerine olmalıdır
8. Moral ve Kurumsal Kültür: Yolsuzluk genellikle moral değerlerin düşük olduğu ve çalışanların kurumlarıyla övünç duymadıkları ortamlarda meydana gelmektedir.
9. İnsan Kaynakları Yönetimi
Gümrüklerde İKY uygulaması, politikası ve prosedürleri yolsuzlukların önlenmesi konusunda temel bir rol oynamaktadır.
10. Özel Sektörle İlişkiler
Gümrük yönetimleri özel sektörle şeffaf ve verimli ilişkiler geliştirmelidir. İstemci gruplar problemin tanımlanması ve çözümü konusunda her seviyede teşvik edilmelidir.