Polis Mesleğine Giriş ve Poliste Terfi Esaslarını Gösteren Nizamname

0
Kolluk Etik İlkeleri

Polis Mesleğine Giriş ve Poliste Terfi Esaslarını Gösteren Nizamname, 9 Ocak 1937 tarihli ve 2/7620 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulmuştur. Nizamname, 23 Haziran 1994 tarihli ve 94/5884 sayılı tüzük ile yürürlükten kaldırılmıştır 

Polis mesleğine giriş
Madde 1

Polis mesleğine girmek için Emniyet Teşkilâtı Kanununun 23 üncü maddesinde gösterildiği veçhile

A – Türk olmak.
B – Filî askerlik hizmetini yapmış olmak.
C – Otuz yaşından yukarı olmamak.
Ç – 1 metre 64 santimetreden kısa boylu olmamak.
D – Gedikli erbaş ve diğer askerî okullara girecek talebenin bedenî kabiliyetleri hakkındaki hükümlere uygun derecede sağlam olmak.
E – Sarhoşluk ve kumarbazlık gibi fena hallerle tanınmış olmamak.
F – Süflî işlerle iştigal etmiş olmamak.
G -Ağır hapis veya altı aydan fazla hapis cezasile veya namus ve haysiyeti muhil bir suç ile mahkûm olmuş bulunmamak.
H – Ecnebi kız ve kadın ile evli olmamak veya yaşar bulunmamak şarttır.

Madde 2

Polis mesleğine girmek isteyenler bulundukları mahallin en büyük mülkiye memuruna arzuhal ile müracaat ederler. Bunlardan lise ve orta mekteb mezunları ile ordu veya jandarma erbaşlığından ayrılmış olan veya orta tahsilini bitirmemiş olduğu halde yabancı dil bilen ilk mekteb mezunlarının arzuhalleri 3 üncü maddede yazılı vesikalar bağlı olduğu halde vilâyetlerce doğruca Emniyet Umu m Müdürlüğüne gönderilir. Bütün memleket dahilindeki bu kabil talipler nazarı itibara alınarak beşinci maddede gösterildiği veçhile tahsil dereceleri yüksek olanlar diğerlerine tercih olunup Emniyet Umu m Müdürlüğünce usulü dairesinde münhallere tayin olunurlar. Münhallere nazaran bu vasıfları haiz olanlar kâfi gelmediği takdirde Emniyet Umu m Müdürlüğünce lüzum gösterilen yerlerde müsabaka imtihanı ilân ve icra olunarak imtihana girenlerden polisliğe kâfi bilgi ve ehliyeti olduğu anlaşılanlar da
polis memurluğuna kabul edilirler.

Madde 3

Polis mesleğine girmek istiyenler verecekleri arzuhallere aşağıdaki yazılı vesikaları bağlıyacaklardır.

A – Nüfus kâğıdı.
B – Mekteb şehadetname veya tasdiknamesi.
C – Aşı kâğıdı.
Ç – Fiilî askerlik hizmetini yapmış olduğuna dair vesika.
D – Hal tercümesi kâğıdı.
E – 9X1 2 ebadında iki fotoğraf.

Bundan başka gedikli erbaş ve diğer askerî okullara girecek talebenin bedenî kabiliyetleri hakkındaki hükümlere uygun derecede sağlam olduğu sevk olunacak tam teşekküllü bir hastahane heyeti sıhhiyesince muayene ile sabit olduğu raporla tevsik olunacağı gibi birinci maddenin E . F . G . H fıkralarına taallûk eden vaziyetleri usulen yaptırılacak tahkikat ile tevsik olunmak iktiza eder.

Madde 4 

Polisliğe girmek isteyenlerin stajyerliğe kabullerini müteakıb parmak izleri alınacağı gibi gerek kendilerinin ve gerek varsa kanlarının, bütün servetlerini ve yaşayış tarzlarını membalarile gösterir bir beyanname vermeğe mecburdurlar.

Gayrimenkul malları varsa bunların tapu senedleri suretlerini bu beyannameye raptedecekleri gibi bankada mevdu paraları varsa bunların mikdarını göstereceklerdir.

Madde 5

Polisliğe girmek istiyenler aşağıda yazılış sırasile tercihan mesleğe alınırlar.

A – Lise veya muadili mekteb mezunu olanlar.
B – Orta mekteb veya muadili mekteblerden mezun olanlar.
C – Ordu veya jandarma erbaşlığından ayrılmış olan ilk mekteb mezunları.
Ç – Orta tahsilini bitirmemiş olduğu halde yabancı dil bilen ilk mekteb mezunları.

Madde 6

Yukarıki maddede yazılı olanların haricinde kalıp polise girmek isteyenler için Emniyet Umu m Müdürlüğünce lüzum gösterilecek yerlerde ilân ve icra olunacak müsabaka imtihanları ilk tahsil derecesinde olmak üzere umum müdürlükçe gönderilecek sualler üzerine vilâyet polis intihap heyetlerince okuma, yazma, hesap, yurdbilgisi derslerinden yapılır. İmtihanların icra sureti bir talimatname ile tesbit edilir.

Madde 7

Müsabakada muvaffak olanlar arasında:

A – Yabancı dil bilen
B – Er olarak orduda motorlu vasıtalarla fen, muhabere ve atlı kısımlarda çalışmış olanlar
C – Bekâr olanlar, suflî hizmet addedilmeyen san’at ve meslek erbabı olanlar tercih olunurlar.

Madde 8

Polisliğe tayin edilenler icab ve ihtiyaca göre kadrolara tevzi olunarak memuriyetleri vilâyetlere tebliğ olunur. Polisliğe tayin olunanların tayinlerinin kendilerine tebliğinden itibaren on beş gün zarfında hastalık gibi bir mazerete müstenit olmaksızın memuriyeti mahalline gitmeyenler vazifeyi kabul etmemiş addolunurlar.

Madde 9

Yüksek tahsil görmüş olanlardan polisliğe girmek isteyenler bu nizamnamenin birinci ve üçüncü maddelerinde yazılı hükümlere tabidirler. Ancak bunlardan boy ve yaş kaydı aranmaz.

Madde 10

Lise mezunu olan talipler ya doğrudan doğruya polis enstitüsüne sevk veya sırası geldiği zaman sevk edilmek üzere Emniyet Umu m Müdürlüğünce tensib edilecek kadroda polis olarak istihdam
olunurlar.

Madde 11

Polis mektebi ile enstitünün ilk ve orta tahsiline iştirak edecek olanların miktarı mekteb ve enstitü kadrolarına gör e Emniyet Umum Müdürlüğünce tesbit olunur.

Madde 12

Enstitüye sevk olunacak lise mezunlarından imtihanda muvaffak olanlar iyi sicil aldıkları v e münhal bulunduğu takdirde komiser muavinliğine terfi ile kıdem tablosuna yazılırlar. İmtihanda muvaffak olmayanlar polis olarak vilâyet emniyet kadrolarından birine tayin veya muamelât memuru olarak tefrik ve istihda m olunabilirler .

Madde 13

Mekteb v e enstitüde geçecek zaman stajiyerlik müddetine mahsub edilir .

Madde 14

Stajiyerlik devrinde acizleri ve kabiliyetsizlikleri mafevklerince tesbit edilenlerle sıhhî durumları itibarile poliste istihdamları tıbbî muayene neticesinde caiz görülmeyenlerin emniyet müdür ve amirliklerinin mucib sebepli teklifleri üzerine Vekâletçe alâkaları kesilir.

Madde 15

Teşkilât Kanununun 23 üncü maddesindeki şartları hai z
olu p d a stajiye r olara k polisliğ e alınanların stajiyerli k müddeti altı
ayda n ik i seneye kadardır . Bunların aslî sınıfa geçebilmeler i için iktidar ,
ahlâk ve bunyev î vaziyetler i nazarı dikkat e alınır. İktidar ve ahlâkî va ­
ziyetlerini n tayin i için birinc i senede he r ay v e muteakıb senede 6 ayd a
b i r mevcu d numun e veçhile mahre m kanaa t kâğıtlar ı sici l nizamname ­
sine tevfika n doldurulur . B u müddetin hitamında memuriye t hayatı tedk i k v e zabıta meşakkat v e zahmetlerin e tehammûlü dereces i ta m teşekküllü heyeti sıhhiye tarafından raporl a tasdi k edilere k Emniye t Umu m
Müdürlüğüne gönderilir . Bunlarda n mesleğe elverişli olmayanla r hak ­
kında b u nizamnameni n 14 unc u maddes i tatbik olunur .

Poliste terfi
Madde 16

Poliste terfie istihkak :

A – Liyakat.
B – Kıdemle kazanılır.

Madde 17

Polis mesleğinde terf i müddeti he r derecede en azüç senedir . Sta j müddeti b u müddet e dahildir .
Madd e 18 — Münhal bulunduğu zama n liyakat i ve ehliyeti sabit
olu p iy i sici l almı ş olanla r kıdem tablosundak i sıraya gor e terfi ederler .
Madd e 19 — Kıde m tablos u he r sene hazirand a tertib ve kadrolar a
tevz i olunur .
Madd e 20 — Lis e mezun u olmıyan polisleri n komise r muavinli ­
ğine, komiserli k ve başkomiserliğe kada r ola n dereceler e terf i edebil ­
meler i için önc e poli s Mekteb i vey a Enstitünün il k kısmını bitirdikte n
sonr a yin e Enstitünün ort a kısmından d a mezu n olmalar ı şarttır, imti ­
hand a muvaffa k olara k mezu n olanla r iy i sici l aldıklar ı takdird e kıd e m tablosun a ve münhal e gör e terf i ederler .
İmtihanda muvaffa k olamıyanlar terf i hakkını zay i ederek rütbeler i ‘derecesinde vazif e görürler .
Madd e 21 — 20 nc i madded e yazılı olanlarl a 12 nc i madded e ya ­
zılı lis e mezunlarının başkomiserlikten emniye t amirliğine vey a muadi l
memuriyetler e çıkabilmeler i için Enstitünün yüksek kısmına deva m ve
orayı muvaffakiyetl e ikma l etmiş ve iy i sici l almış olmalar ı şarttır.

Madde 22

Bi r terf i devresind e iy i sici l almıyan r^ernur kad ­
ronu n müsaadesi nisbetind e diğe r bi r âmirin maiyetin e vey a başka bi r
vilâyet emniye t kadrosun a verilir . B u gibileri n alacağı son sicille r terfi e
esastır.

Madde 23

Polis memuru ve komiserleri aynı derecede bulunan muamelât memurluklarına maaşı ile veya terfian tayin olunabilirler.

Madde 24

Emniyet kadrolarına sivil olarak ayrılanlardan bu vazifede muvaffak olamayanlar, Emniyet Umum Müdürlüğünün muvafakatile üniformalı sınıfa iade olunurlar.

Madde 25

Emniye t Umu m Müdürlüğünc e memleke t dahilindek i
yüksek tahsi l mekteplerin e he r sene ihtiyaç nisbetind e gönderilecek
talebeleri n evvelemird e poli s olabilmeler i için tayi n oluna n şartları hai z
olmalar ı (bo y ve yaş hadd i müstesna) ve lis e mezun u bulunmalar ı ve
yapılacak müsabakada kazanmı ş olmalar ı ve ‘ Umu m Müdürlüğün gös ­
tereceği ye r ve vazifelerd e seki z sene müddetl e hizme t göreceğine ve tahsillerin i terk ettikler i vey a seki z seneden evve l emniye t teşkilâtı hizmetin ­
d en ayrıldıklar ı vey a ayrılmalarını ica b ettirecek harekett e bulunduk ­
ları takdird e tahsi l için kendilerin e yapılan masraflar ı tazmi n edecekle ­
rin e dai r noterlikçe tasdikl i kefale t sened i vermeler i şarttır. B u şartları
hai z olanla r arasından:

A – Meslek dahilinde bulunanlar ,
B – Poliste şehid olanların çocukları,
C – Poliste malûl olanların çocukları,
Ç – Emniyet Umum Müdürlüğü teşkilâtında müstahdem bulunanların ve mutekaid olanların çocukları sırasile tercih olunurlar.

Madde 26

3201 sayılı Emniyet Teşkilâtı Kanun u hükümlerine dayanılarak kaleme alınmış ve Şûrayı Devletçe görülmüş olan bu nizamname hükümleri Resmî Gazetede basıldığı günün ertesinden itibaren yürümeğe başlar.

Madde 27

Bu nizamname hükümlerini Dahiliye Vekili yürütür.

Alkolün Toplum ve Sağlık Üzerine Etkisini Azaltmaya Yönelik Bildirge

0

Alkolün Toplum ve Sağlık Üzerine Etkisini Azaltmaya Yönelik Bildirge, Dünya Tabipler Birliğinin 2005 yılında Santiago’da düzenlenen genel kurul toplantısında kabul edilmiştir.

Alkolün Toplum ve Sağlık Üzerine Etkisini Azaltmaya Yönelik Bildirge

Önsöz

1. Alkol tüketimi pek çok toplumda son derece yaygındır. Alkol; küresel düzeyde hastalık yükünün %4’ünü oluşturur; bu sayı küresel düzeyde tütün kullanımı ve hipertansiyona bağlı hastalık ve ölümler kadar çoktur. Alkol tüketimi ile 60’tan fazla hastalık ve ölümlü trafik kazalarına bağlı yaralanmalar arasında nedensel bir ilişki bulunmaktadır.

2. Alkol tüketimi gelişmekte olan ülkelerde düşük mortaliteli hastalık yükü için önde gelen risk faktörlerindendir, gelişmiş ülkelerde ise üçüncü büyük risk faktörüdür. Sağlık üzerindeki sayısız kronik ve akut etkilerinin ötesinde alkol kullanımının yaygın toplumsal, mental ve emosyonel sonuçları bulunmaktadır. Alkol tüketimine ilişkin bu küresel yük, hem mortalite hem de morbidite açısından önemlidir.

3. Alkole ilişkin sorunların nedeni; bireysel olarak alkollü içeceklerin tüketilmesi ile birlikte bireyin içinde bulunduğu fiziksel çevre, kültürel, ekonomik, politik ve sosyal koşullardır.

4. Toksisitesi, intoksikasyon etkisi ve bağımlılık yaratıcı etkisiyle önemli tıbbi, psikolojik ve toplumsal zararlara yol açan bir madde olması nedeniyle, alkol sıradan bir içecek ya da tüketilen sıradan bir ürün olarak değerlendirilemez. Bazı bireyler için alkol bağımlılığında genetik yatkınlığın bir risk faktörü olduğu konusundaki kanıtlar giderek güçlenmektedir. Mental retardasyonun önlenebilir nedenlerinden olan fetal alkol sendromu ve alkolün fetus üzerine etkileri, gebelik döneminde alkol tüketimi sonucu oluşabilir.

Giderek güçlenen bilimsel kanıtlar, tam anlamıyla fizyolojik olgunlaşmanın tamamlanmadığı erişkin dönem öncesinde alkol kullanımının gençlerin mental, bilişsel, toplumsal ve beyin işlevleri üzerine zararlı etkileri, erişkin döneme gelindiğinde bağımlılığı ve alkole bağlı oluşan sorunları arttırdığını göstermiştir.

Düzenli alkol tüketimi ve içkili ortamlar adolesanlarda okul başarısını olumsuz etkileyebilmekte, suça karışma hızını arttırabilmekte, cinsel performans ve davranışa da olumsuz yönde etkide bulunabilmektedir.

5. Alkol reklam ve promosyonları Dünya’da hızla yayılmakta, özellikle bilinçli ve dikkatli bir biçimde, gençleri de kapsayan hedeflere yönelmektedir. Bu endüstrinin büyük ölçüde göz ardı edilen öz denetim kurallarına karşın, alkol kullanma açısından risk taşıyan genç kuşakların etkilenmesi ve bu grupların alkole alıştırılması amaçlanmaktadır.

6. Etkili bir alkolle mücadele politikası, alkol arzını denetleyecek ve/veya toplumun alkollü içeceklere talebini etkileyecek önlemler getirebilir. Bu tarz geniş bakış açısı olan yasal düzenlemelerle; alkol arz ve talebinin denetlenmesi, alkole ulaşabilirliğin kontrolü (yaş, zaman, yerleşim yeri), halk eğitiminin ve yardıma gereksinimi olan kişilerin tedavisinin sağlanması, alkollü içecek fiyatları ve alkol tüketiminden kaynaklanan sorunların çözümüne kaynak oluşturmak için vergilendirme politikaları uygulanması, trafik kazaları, aile içi şiddet gibi alkole bağlı sorunların oluşumunu engelleyecek stratejilerin belirlenmesi sağlanabilir.

7. Alkole bağlı sorunlar kişi başına düşen tüketimle büyük ölçüde ilişkilidir. Bu nedenle alkol tüketiminin azaltılması sorunları azaltabilir. Alkollü içeceklerle ilgili olarak vergilendirme politikaları gibi fiyat üzerinden yapılan uygulamalar alkol tüketimini etkileyebilir. Bu tür önlemler ağır içicileri bile etkileyebileceği gibi genç içicilerin alkolü bırakmasını kolaylaştırabilir.

8. Ağır içicilerin, alkole ilişkin sorunları ya da alkol bağımlılarının tüketime bağlı oluşan sorunların ortaya çıkmasında büyük payı vardır. Bununla birlikte, birçok ülkede alkole ilişkin sorunların çoğunluğu, “bağımlı” olarak kabul edilmeyen “sosyal içici”lerin çok fazla miktarda alkol aldıkları zaman görülmektedir. Bu durum Dünya’nın pek çok bölgesinde özelikle “sarhoş olmak” amacıyla
içen gençlerin sorunudur.

9. Bazı toplumlarda araştırmalar düşük dozda alkol tüketiminin sağlık üzerine “sınırlı” yararları olduğunu göstermiş olmasına karşın bu durum aynı toplum için tüketimin olası zararları açısından çok ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmelidir.

10. Sosyal içicilik ortamını ve alkollü içeceklere ulaşılabilirliği etkileyen toplum temelli yaklaşımlar bireysel yaklaşımlardan (eğitim gibi) daha etkilidir. Alkole ulaşabilirliği sınırlayarak ve en küçük satın alma yaşını yasal düzenlemelerle belirleyerek gençleri içki içmekten alıkoyan politikalar alkol nedenli zararların oluşmasını azaltabilir. Sürücüler için izin verilen kan alkol düzeyi sınırını düşüren yasalar ve alkol satış noktalarının sayısının kontrolü alkolle ilgili sorunların azaltılmasında etkili olmuştur.

11. Son yıllarda üretim, pazarlama ve alkol tüketimi ile ilgili zorlayıcı uygulamalarda zayıflamalar Dünya genelinde alkollü içeceklere ulaşılabilirliği artırmıştır. Bu durum da hükümetler düzeyinde, bireysel düzeyde, tıp ve sağlık alanlarında acil müdahale programlarını gerektirmektedir.

Öneriler

DTB, ulusal tabip birliklerini ve tüm hekimleri alkolün sağlık ve toplum üzerindeki etkilerini azaltmaya katkı sağlaması için aşağıdaki başlıkları uygulamaya davet etmektedir:

12. Aşağıdaki ulusal politikalarla ilgili savunuculuk yapılması:

a. Alkol tüketiminin sağlığa olan zararları hakkında özellikle gençleri de kapsayacak biçimde halk eğitimi ile birlikte diğer etkinliklerin sürdürülmesi

b. Birincil olarak, kendilerini ve başkalarını riske atacak kişileri caydırmaya odaklanmış kanıta dayalı yasal yaptırımlar oluşturulması,

c. Toplum sağlığını geliştirmeye yönelik yasal ve diğer çevresel desteklerin uygulanması.

13. Gelişmekte olan ülkelerde; gelişmiş ülkelerdeki “en iyi” uygulama modellerinin uyarlamalarının yapıldığı ulusal politikaların üretilmesi: bu politikalar, yasal olarak en küçük satın alma yaşının belirlenmesi, alkol satışı ile ilgili politikaları, satış saatlerinin, günlerinin ve satış yapılan yerlerin sayısının sınırlandırılması, vergilerin artırılması, alkollü araç kullanımına karşı etkili önlemler geliştirilmesi (sürücüler için daha düşürülmüş kan alkol düzeyleri, trafik güvenlik önlemlerinin etkin biçimde uygulanması, rasgele solunum testleri, yinelenen alkollü araç kullanımına yasal ve tıbbi müdahaleler gibi) başlıklarını içerebilir.

14. Alkol endüstrisi tarafından kullanılan kanıta dayalı olmayan alkol kontrol stratejilerinin farkında olunması ve bunların karşısında durulması

15. Gençlerin alkol tüketimi ile ilgili daha az toplumsal baskıyla büyüyebilmesi için reklam, promosyon ve alkolün sağlanmasının sınırlandırılması. Alkol reklamlarının alkol endüstrisinin öz denetim kurallarıyla tanımlanmış olan içeriğe uygunluğunu denetleyecek bağımsız bir izleme biriminin oluşumunun desteklenmesi

Ulusal ve bölgesel sağlık örgütleri, uzmanlık dernekleri, ilgili diğer kurumlarla (hükümet birimleri, bilimsel, mesleki, resmi olmayan ve gönüllü kurumlar, özel sektör ve sivil toplum) aşağıdaki konularda işbirliği içinde çalışmaları:

a. Özellikle gençler arasında, gebelik döneminde, işyerlerinde ve trafikte alkolün zararlı kullanımının azaltılması;

b. Her bireyin, alkol tüketimine yönelik başkaları tarafından yapılan baskıdan ve alkolün sağlık açısından zararlarından uzak kalabilmesinin sağlanması,

c. Okullarda kanıta dayalı korunma stratejilerinin yürütülmesi.

16. 

a. Hastaların alkol kullanımına bağlı hastalıklar ve “riskli” içicilik açısından taranması ya da taramaların sistematik olarak klinik pratikte kullanılabilen kanıta dayalı tarama araçlarıyla nitelikli personel tarafından yapılmasının sağlanması;

b. Anketler aracılığıyla kişiye yönelik tarama/kitle taramaları yürütülmesi, bunlardan değerlendirilmesi gerekenlerin seçilmesi;

c. Yüksek risk grubundaki içicileri tüketimlerini ölçülü hale getirmek konusunda güdülemek için girişimlerin sağlanması;

d. Alkol bağımlısı kişilerin, kanıta dayalı ilaçların kullanımını da içerecek biçimde özel tedavi ve rehabilitasyonunun sağlanması, bu kişilerin ailelerine yardım  edilmesi

16. Hekimlerin, sağlık birimlerinde alkolün etkisine ilişkin veri toplanmasıyla ilgili olarak desteklerinin alınması konusunda özendirici çalışmaların yapılması

17. Dünya Sağlık Örgütü’nün 27 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe giren “Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”ne benzer şekilde, bir “Alkol Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”nin hazırlanıp, uygulamaya konulması konusuna önem verilmesi

18. Var olan ve gelecekte uygulanacak olan alkol kontrol önlemlerinin sürdürülmesi için bütün bunların yanı sıra, alkolün sıradan bir ürün olmadığı fikrinin ve alkollü içeceklerin üretim, dağıtım, satış, reklam, promosyon ya da bu konudaki yatırımları etkileyen önlemlerin uluslararası ticaret anlaşmalarının dışında tutulması gerektiği düşüncesinin benimsenmesi

Prof. Dr. Ahmet Türk

0
Prof. Dr. Ahmet Türk

Prof. Dr. Ahmet Türk, 1966 yılında Kütahya’nın Simav ilçesinde doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Simav’da tamamlamış, 1983 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde lisans öğrenimine başlamış ve Hukuk Fakültesini 1987 tarihinde bitirdikten sonra yaklaşık bir yıl serbest avukatlık yapmıştır. Türk, 1989’da Gazi Üniversitesi İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak akademik kariyerine başlamıştır.

Prof. Dr. Ahmet Türk, 1990 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrenimini “İcra Hukukunda Menfi Tespit Davası, Koşulları ve Yargılama Usulü” adlı yüksek lisans tezi ile bitirmiş, aynı enstitüde doktora öğrenimine başlamış, Almanya Federal Cumhuriyeti Akademik Değişim Servisi”nin (DAAD) verdiği araştırma bursunu kazanarak bir yıllığına Almanya’ya gitmiş, Köln Üniversitesi’nde bilimsel araştırmalar yapmış, Türkiye’ye dönerek doktorasını “Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı ve Borca Batıklığın Hukuki Sonuçları” adlı doktora tezi bitirmiş ve hukuk doktoru olmuştur.

Prof. Dr. Ahmet Türk avukatlık yıllarında

Prof. Dr. Ahmet Türk, 1999-2000 yılları arasında Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında yardımcı doçent unvanıyla görev yapmış, 2000 yılından itibaren Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak akademik kariyerine deva etmiş, 3 Mart 2008’de doçent unvanını almıştır. Türk, 13.02.2009’da Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret hukuku Anabilim Dalı doçent kadrosuna, 14.03.2017 tarihinde ise profesör kadrosuna atanmıştır.

Almanca ve İngilizce bilen Türk, 2003 ve 2007 yıllarında Almanya Federal Cumhuriyeti Akademik Değişim Servisi”nin (DAAD) verdiği burslarla iki kez daha Almanya’da bilimsel araştırmalar yapmıştır.

Türk’ün çalışma ve uzmanlık alanları, Şirketler Hukuku, Taşıma Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Banka Hukuku (özellikle Banka İşlemleri Hukuku), Sermaye Piyasası Hukuku, Ticari sözleşmeler ve Dış Ticaret Hukuku’dur.

Prof. Dr. Ahmet Türk, Yeni Türk Ticaret Kanunu ve Sermaye Piyasası Mevzuatına Göre Anonim Ortaklığın Kendi Paylarını Edinmesi, Hukuki Yönden Banka Havalesi, Maddi Hukuk ve İcra-İflas Hukuku Yönleriyle Menfi Tespit Davası, Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı ve Borca Batıklığın Hukuki Sonuçları isimi eserlerin sahibidir.

Prof. Dr. Ahmet Türk,  Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı, Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Dokuz Eylül Hukuk Araştırmaları Merkezi (DEHAMER) Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini yürütmektedir.

Prof. Dr. Ahmet Türk’ün, “Sermaye Ortaklıklarında “Özkaynakların Yerini Tutan Ödünçler”, “Anonim Ortaklıkta Borca Batıklık ve İflâsın Ertelenmesi Konusunda 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu ve Yürürlük Kanunu İle Getirilen Yenilik ve Değişiklikler”, “Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun Getirdiği Değişiklik ve Yeniliklerle Anonim Ortaklıkta Sermaye Kaybı Ve Hukuki Sonuçları”, “Türk Ticaret Kanunu Tasarısının Geneli, Ticaret Şirketlerine İlişkin Genel Hükümler ve Anonim Ortaklığa İlişkin Hükümlerinden Bazıları Hakkında Düşünceler”, “Kambiyo Senedi Borçlusu Tarafından Açılan Bedelsizliğe ve Hükümsüzlüğe Dayalı Menfi Tespit Davalarının Gösterdiği Özellikler”, “Sermaye Ortaklıklarının ve Kooperatiflerin Borca Batıklık Nedeniyle İflâsı ve İflâsın Ertelenmesi Konusunda İcra ve İflâs Kanunu’nda Yapılan Son Değişikliklerin Değerlendirilmesi ve Öneriler”, “Anonim Ortaklıkta Gizli Yedek Akçeler”, “Limited Şirkette Ortaklık Payının Devri”, “Hukuka Aykırı Olarak Bilânçoda Kârın Düşük Gösterilmesi Halinde Pay Sahiplerinin Hakları”, “Anonim Ortaklığın Mali Durumunun İyileştirilmesi”, “Banka Kredi Açma Sözleşmelerinden Doğan Kredi Alacaklarına Müteselsil Kefalete İlişkin Bazı Sorunlar”, “Müdürlerin Temsil ve Yönetim Yetkileri Bakımından Hukuki Durumu ve Anonim Ortaklığa Ticari Mümessil Atanıp Atanamayacağı Sorunu”, “Bilanço Açığını Gidermek Amacıyla Yapılan Esas Sermaye İndirimi”,  “Takip Konusu Alacağın Zamanaşımına Uğraması Nedeniyle Menfi Tespit Davası Açılması” başlıkları ile yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır.

Devlet insan mı?

0
Zeki Coşkun

Devlet insan mı? / Zeki Coşkun 

Soru önemli, sahibi şimdilerde adı pek anılmasa da, Türkiye’de düşünce ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulunmuş bir isim. Cemal Süreya’nın vakti zamanında edebiyatçıların cumhurbaşkanı adayı olarak önerdiği Vedat Günyol 20 Ağustos 1972’de soruyor, ‘Devlet insan mı’ sorusunu.

En iyisi 50 yıl kadar önce sorulan bir soruyu yineleyerek başlamak: Devlet insan mı?

Soru önemli, sahibi şimdilerde adı pek anılmasa da, Türkiye’de düşünce ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulunmuş bir isim. Cemal Süreya’nın vakti zamanında edebiyatçıların cumhurbaşkanı adayı olarak önerdiği Vedat Günyol 20 Ağustos 1972’de soruyor, “devlet insan mı” sorusunu.

Her şeyden önce bir yurttaşın sorusu bu.

Uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş, devlet memurluğundan 60 yaşında “I. Derece”den emekli olmuş, memurluğun ötesinde; eğitimciliğinin yanı sıra yazarlığı, çevirmenliği, yayıncılığıyla da gönüllü kamu hizmetini gençlik yıllarından son nefesine dek sürdüren bir yurttaşın sorusu. Tüm bunlarla birlikte hukukçu bir yurttaşın sorusu.

SORAN KİM?1938’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Paris’te başladığı devletler hukuku doktorasını II. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalan Günyol, on yıl sonra dönüp, “Devletler Hukukunda Birey” konulu teziyle tamamlamış. Zorunlu olarak yurda döndüğünde, mezun olduğu fakültede kamu hukuku asistanlığı ve Fransızca okutmanlığı yapmış. 1950’den başlayarak sekiz yıl avukat olarak çalışmış, uluslararası bir bankanın hukuk müşavirliğini üstlenmiş… Kısacası, akademisyen ve profesyonel hukukçu olarak da soruyor Günyol: Devlet İnsan mı?

“Hukuk okuyanlar bilir, devletin insanlardan ayrı bir varlık diye tanımlandığını. Duguit diye bir hukuk kuramcısı böyle diyor. Devlet, kendini meydana getiren insanlardan apayrı tüzel kişiliğe sahip bir varlıkmış, yani o insanlardan bağımsız, onların üstünde, insan istemini aşan, kendi istemini insanlarınkinden üstün tutan bir varlık. Biz 1934· 1936 dönemi hukuk öğrencileri, böylesi bir görüşün ağırlığını duyurma eğiliminde olan bir bilim ortamında yetiştik. Üniversite’nin, Darülfünun’un yerini alan genç, dinamik Atatürk Üniversitesi’nin biz öğrencileri, “Hitler A1manyası”ndan kaçan üstün değerde bilim adamlarının liberal, alabildiğine açık, geniş düşünceleriyle beslenen biz öğrencileri, bu görüşün tersini de yine onlardan öğrendik. O günlerde alabildiğine özgür bir bilim havası esiyordu üniversitede. Kesler’ler, Hirsch’ler, Chwarz’lar, Röpke’ler, Auerbach’lar o dönemin, o mutlu dönemin yıldızlarıydı. Ama onlar, o yıldızlar çabuk söndü. Ve Alman devlet felsefesinden esinlendiği şüphe götürmez olan Fransız bilgini Duguit’nin görüşü, yerli bilim adamlarımızın dilinde ve kafasında, bir dogma sertliği ve bükülmezliği kazanmıştı.”
Ancak Günyol kendisini hiçbir zaman “hukukçu” olarak görmedi, sunmadı.

Etik bir seçim miydi bu, bilinmez. Öğretmenliği de “meslek” olarak gördüğünü sanmıyorum. Neredeyse tüm yaşamını verdiği deneme – eleştiri yazarlığı, çevirmenlik, kendi maaş ve diğer kazançlarıyla finanse ederek 25 yıl sürdürdüğü yayıncılık da onun için “meslek” değil, gönüllü uğraşıydı. Birey, yurttaş, insan olarak kendini var ettiği gönüllü ve zorunlu uğraş.

Ortaokul – lise öğretmenliğinin ötesini istememesi, bu tutumun göstergesi olsa gerek. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde gönüllü eğitmenliği de öyle. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü ve Tercüme Bürosu (1942 – 1948), İslam Ansiklopedisi Yazı Kurulu (1949 – 1959) üyelikleri, Günyol için çalışma yaşamında bilişsel, düşünsel birikimini kamusallaştırmanın önceliğini ortaya koyar. 1952’de Ufuklar adıyla başlayan, 1953’den 1976’ya Yeni Ufuklar adıyla 275 sayı süren dergiciliği de aynı tutumu sergiler. 1959’dan 1977’ye dek etkinliğini sürdüren Çan Yayınları’nı da bunlara eklemek gerek.

Yeni Ufuklar, 1950’lerden 1970’lerin başına dek Türk edebiyatında birkaç kuşağın hem kılavuzu hem doğum yeridir. Özellikle ilk on yıl, birbirine karşıt sayılacak iki eğilimi bir arada besler, barındırır: İlk ürünlerini veren Köy Enstitülüler’in yerelliği, toplumsallığı önde tutan söylemiyle, dönemin Batı düşünce ve edebiyatından esinlenen varoluşçuluk, yabancılaşma çizgisindeki ürünler, çeviriler yan yanadır dergide. Orhan Duru, Ferit Edgü ilk çıkışlarını Yeni Ufuklar’da yapar. 1960’larda yeni kuşaklarla; Selim İleri, Nedim Gürsel’le sürecektir yenilikçi tavır.

Yılmaz Pütün, namı diğer Yılmaz Güney, derginin gönüllü Adana – Çukurova temsilcisi, dağıtıcısı, cebinden koyduğu paralarla onlarca abone sağlayıcısıdır. İlk öyküleri de Yeni Ufuklar’da yayımlanır. Keza Ferhan Şensoy’un ilk öyküsünü de yine orada yayınlanır: Yeni Ufuklar sayı 202, Mart 1969.

Genç kuşaklar ilk ürünlerini yayınlamanın yanında “telif ücreti”ni ilk kez Yeni Ufuklar’la, yani Günyol’la tanır, kazanırlar.

Daha çok şey söylenebilir Günyol’un dersliklerden dergi sayfalarına, küçücük yayınevi bürolarına, oradan dostları, öğrencileriyle paylaştığı evlerine uzanan eğitmenliği, paylaşımcılığı, iletişimciliği için. Yazdıklarından, çevirip Türkçeye kazandırdığı birçok yazardan, yapıttan hiç söz etmedik ama şimdilik duralım ve soruya, bir başka soruyla birlikte dönelim.

Ne zaman ve neden soruluyor devlet insan mı, sorusu?

DEVLETLE KARŞILAŞMALAR

Vedat Günyol, kadrolu – maaşlı memurluktan önce gönüllü kamu hizmetlisi olarak görev üstlendiği devletle iki kez de “sanık” sıfatıyla karşılaştı. İlki 1964’de, ikincisi 1971’de. Her ikisinde de 1940’larda MEB yayın ve çeviri bürosundan beri kendi deyişiyle “kafa-gönül dostu” Sabahattin Eyuboğlu’yla birlikte yargılandılar.

Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol
Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol

Fransız devriminin radikal önderlerinden Babeuf’den derleyip çevirdikleri Devrim Yazıları’nı 1963’de Çan Yayınları’nda yayınlamışlardı. 27 Mayıs 1960 darbesi, “devrim” olarak alkışlanmıştı Türkiye’de ama Eyuboğlu’nun da aralarında olduğu 147 kişi üniversiteden atılmıştı… Darbeci ekip kendi içinde ayrışmalar yaşarken Albay Talat Aydemir de yolundan saptığını düşündüğü “devrim”i gerçekleştirmek üzere karşı darbe hamlesinde bulunmuştu 1962 ve 1963’te. Son hamle sonrası tutuklanmış, yargılanmış ve idama mahkum edilmişti.

Aydemir infazı beklerken Devrim Yazıları’nı okuyordu. Kitap, Babeuf’ün giyotine gitmeden önce eşine ve çocuklarına yazdığı mektupla son buluyordu. Mayıs 1797 tarihli mektubun sonundaki “Erdemli bir uykunun koynuna dalıyorum” tümcesinin altına Aydemir, “Büyük Allah beni bu sayfadan mahrum bırakacak, inancım tamdır,” notunu düşmüştü 2 Temmuz 1964 gecesi. Üç gün sonra darağacında son nefesini vermişti. Ailesine teslim edilen eşyaları arasında Babaef’ün kitabı da vardı.

Bu bilgi her nasılsa basına sızdırılmıştı. Darbeci albayın son günlerinde bile elinden bırakmadığı “Devrim Yazıları” için toplatma kararı çıktı. Çevirmenler yargılandı. Babeuf Davası iki yıl sürdü ve ayrı kitap oldu.

***

Günyol – Eyuboğlu ikilisi 12 Mart 1971’deki askeri darbe sonrası bu kez gizli örgüt kurmaktan tutuklanıp yargılandı. Tilda Kemal, Azra Erhat ve Eyuboğlu’nun eşi Magdi Rufer’in telefon konuşması dinlemeye takılmış, oradaki “trio kurma”, kayıtların deşifresinde TKP kurmaya dönüşmüştü. Dört ay tutukluluk sonrası Günyol, Eyuboğlu ve Erhat 3 Kasım 1971’deki ilk duruşmada beraat etmişti.

Kendini kamuya adayan Eyuboğlu için yıkım olmuştu yargılanma ve tutuklanma. 10 Ocak 1973’de hayata gözlerini yumdu.

Günyol, yenilenmiş olarak çıkmıştı hapisten. Geride bıraktığı tüm yaşam deneyimi, düşünce birikimiyle kaleme alır Devlet İnsan mı başlıklı yazıyı. Kuramsal tanımla başlar tartışmaya.

Hukuk okuyanlar bilir, devletin insanlardan ayrı bir varlık diye tanımlandığını. Duguit diye bir hukuk kuramcısı böyle diyor. Devlet, kendini meydana getiren insanlardan apayrı tüzel kişiliğe sahip bir varlıkmış, yani o insanlardan bağımsız, onların üstünde, insan istemini aşan, kendi istemini insanlarınkinden üstün tutan bir varlık.

Son paragrafa geldiğinde fiili, tarihsel gerçeklikle başlıktaki soruyu yanıtlar Günyol:

“devlet denen koca varlık, istesek de istemesek de, bir insan niteliğindedir, yani onu yönetenlerin renginde, isteminde, özleminde bir varlıktır sadece. Devlet bir insan mıdır diye sormuştum başlangıçta. Evet, diyorum, devlet bir insandır, ya da devlet gücünü elinde tutanların tâ kendisidir çoğu zaman. Louis X IV boşuna mı demiş «devlet benim» diye.

***

Sorusu olan?

22 Mart Pazartesi 2021 günlü Gazete Duvar’da yayınlanmıştır. 

Madımak’ta kimler ve neler yakıldı?

Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri

0

Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri; Amerikan Psikoloji Birliği (APA) tarafından hazırlanmış ve Psikolog Işıl Çoklar tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek Türk Psikoloji Bülteni‘nin, 2006 yılı Aralık  sayısında yayınlanmıştır. Belge ile ilan edilen ilkeler, dünya devletleri tarafından Aile Hukukuna ilişkin mevzuat çalışmaları kapsamında rehber olarak kabul edilmektedir.

Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri, psikoloji ile hukukun birlikte çalışmasını zorunlu kılan Aile Hukuku alanında ilan edilmiş olan evrensel metinlerdendir.

Çocuk Velayeti Değerlendirme İlkeleri

Giriş

Çocuk velayeti ve diğer ebeveynlik düzenlemelerine ilişkin kararlar, boşanma, vesayet, istismar, ihmal ve ebeveynlik haklarının sonlandırılması gibi farklı yasal bağlamlarda ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki kılavuzda belirtilen ilkeler özellikle boşanma bağlamında çocuğun velayeti için rehberlik eden psikologlar için geliştirilmiştir. Bu ilkeler Amerikan Psikoloji Birliği’nin Psikologların Etik İlkeleri ve Yürütme Yasaları’na (APA, 1992) göre yapılandırılmış olup, niyeti büyük bir amaca hizmet etmektir. Yönergeler zorunlu ya da kapsamlı olmak amacında değildir.

Bu yönergelerin hedefi , velayete ilişkin değerlendirmelerde psikolojik uzmanlığın kullanılmasındaki yetkinliği artırmaktır.

Boşanma, çocukla ilgili ebeveyn haklarının ve sorumluluklarının yeniden yapılandırılmasını gerektirmektedir. Ebeveynler, yeni düzenleme konusunda anlaşabilirlerse mahkeme için karar verilmesi gereken bir tartışma olmayacaktır.

Ancak, ebeveynler böyle bir uzlaşmaya varamazlarsa, mahkeme, karar verecek olan yetkilinin atamasını yapmak ve her ebeveynin çocukla sürdüreceği fiziksel ilişkiyi belirlemeye yardımcı olmak zorundadır. Mahkemeler, hakların ve sorumlulukların yeniden yapılandırılmasını belirlerken “çocuğun yararı” ilkesini uygularlar.

Psikologlar, mahkemelere çocuğun yararının değerlendirilmesi için yeterli, objektif ve tarafsız bilgiyi sağlayıp, velayet değerlendirmesinde amaç ve yönü açık bir biçimde göstererek, rollerini etik olarak yerine getirirler ve değerlendirme kapsamında verileri netleştirerek önemli bir hizmet sunarlar. Amerikan Psikoloji Birliği’nin Etik Komitesi, psikologların boşanma tartışmalarına katılmalarının psikologların etkisinin yanlış kullanılmasıyla ilişkili soruları arttırdığına, bu durumun bazen APA Etik Komitesi’nin dikkatini çeken şikayetlerle sonuçlandığına, yasal ve adli literatürde soruların arttığına dikkati çekmiştir.

Velayet değerlendirmelerinde mahkemeye yeterli ve uygun psikolojik hizmeti sunmak için özel becerilere ve bilgiye ihtiyaç vardır. Boşanma bağlamında velayetin değerlendirilmesi aşırı derecede talep gören bir görev olabilir. Gerginlik ve kaygı dolu bir sürece dahil olan ebeveynler rekabet içinde olabilirler. Psikolog/değerlendirmeyi yapan kişi üzerindeki stres artabilir. Velayet değerlendirmesinin yarattığı gerginlik, çocuk istismarı, ihmali ve /veya aile içi şiddet suçlamalarının var olduğu davalarda ileri düzeye ulaşabilir.

Psikoloji, velayet kararlarına önemli katkılarda bulunabilecek bir konumdadır. Velayet değerlendirmeleri süresince elde edilen psikolojik veriler ve uzmanlık, çocuğun yararına görünen başka türlü ulaşılması mümkün olamayacak bilgiye ek bir kaynak ve ek bir perspektif sağlayabilir.

Boşanma Sürecinde Çocuğun Velayetini Değerlendirme İlkeleri
I. Oryantasyon İlkeleri : Velayet

Konusundaki Değerlendirmenin Amacı

1. Değerlendirmenin esas amacı, psikolojik açıdan çocuğun yararına olanı belirlemektir:

Velayet değerlendirmesinde psikolojik olarak çocuğun yararına olabilecek bireysel faktörleri ve aile faktörlerini belirlemek esastır. Psikoloğa mahkeme tarafından daha spesifik sorular yöneltilebilir.

2. Çocuğun yararı ve iyi-olma hali başlıca dikkat edilecek konudur: Bir velayet değerlendirmesinde, çocuğun yararı ve “iyi olma”sı esastır. Velayet için rekabet eden anne babalar, aynı haklara sahip olabilirler, ancak ebeveynler arasında değerlendirme yapılırken çocuğun yararı üstün tutulmalıdır.

3. Değerlendirmede ebeveynlik kapasitesi, çocuğun psikolojik ve gelişimsel ihtiyaçları ve karar sonucunda ortaya çıkacak uyum esas alınmalıdır: Çocuğun yararına olacak psikolojik faktörleri göz önünde bulundururken, psikolog çocuğun psikolojik ve gelişimsel ihtiyaçları ve her iki ebeveynin de ebeveynlik kapasitesi üzerinde durmalıdır. Bu (a) ebeveynlerin ebeveynlik kapasitelerinin, yeterliliklerinin ve eksikliklerinin değerlendirilerek belirlenmesini; (b) her çocuğun psikolojik işlevselliğinin ve gelişimsel ihtiyaçlarının değerlendirilmesini ve uygunsa çocuğun isteklerinin belirlenmesini; (c) ebeveynlerin birbirleri arasındaki ve çocukla aralarındaki etkileşimin de göz önünde
bulundurularak, her bir ebeveynin bu ihtiyaçları sağlayabilmedeki işlevselliğinin belirlenmesini içermelidir.

Ebeveynlerin ebeveynliğe ilişkin değerleri, çocuğun gelecekteki ihtiyaçları için plan yapmaları, çocuğa düzenli ve sevgi dolu bir ev sağlayabilme kapasiteleri ve çocuğu olumsuz yönde etkileyebilecek potansiyele sahip uygunsuz ya da suiistimal edici davranışları da göz önünde bulundurulmalıdır. Çocuk ya da ebeveynlik becerisi üzerinde etkisi olabileceği için psikopatoloji böyle bir değerlendirme için önemlidir, ancak esas odak noktası değildir.

II. Genel İlkeler: Bir Velayet Değerlendirmesine Hazırlanmak

4. Psikoloğun rolü objektif ve yansız bir duruşu sürdürmeye çabalayan profesyonel bir uzman olmaktır: Psikoloğun rolü profesyonel uzmanlıktır. Psikolog tüm anlamlı delili değerlendirip, hukuku uygulayarak son kararı veren bir yargıç gibi davranmaz. Psikolog müvekkiline en iyi koşulu sunmaya çabalayan bir avukat gibi de davranmaz. Psikolog, dengeli ve yansız bir biçimde mahkemeyi ve çocuğun gelecekteki koruyucularını, velayet davasını ilgilendiren anlamlı psikolojik faktörler konusunda bilgilendirir ve gerekli öneride bulunur. Psikolog ister mahkeme tarafından atanmış isterse taraflardan biri tarafından boşanma işlemleri sırasında görevlendirilmiş olsun, tarafsız olmalıdır.

Psikolog ya da müvekkil bu tarafsız rolü kabul etmezse, psikolog davadan çekilmeyi düşünmelidir. Geri çekilmeye izin verilmezse, bu tür durumlarda, psikolog eski rolleri ve tarafsızlığını etkileyebilecek diğer faktörleri kabul eder.

5. Psikolog bu alanda özel bir yetkinlik kazanır:

A. Velayet değerlendirmesi yapmayı tasarlayan bir psikolog böyle değerlendirmelerin üstesinden gelmenin özel yetkinlikler ve bilgi gerektirdiğinin farkındadır. Çocukların, yetişkinlerin ve ailelerin psikolojik olarak değerlendirilmesinde yetkinlik gereklidir, ancak yeterli değildir. Çocuk ve aile gelişimi, çocuk ve aile psikopatolojisi alanlarında ve boşanmanın çocuklar üzerindeki etkileri konusunda eğitim, çalışma, deneyim ve/veya süpervizyon psikologların yetkin velayet değerlendirmelerini hazırlamalarına
yardımcı olur. Psikolog aynı zamanda yargılamada uygulanan boşanmayla ilgili yasalar, velayet kısıtlamalarını da içeren yasal standartlar ve prosedürlere de aşina olmaya çalışmalıdır.

B. Psikolog, veri toplama yöntemlerinde ve süreçlerinde, kabul edilmiş olan klinik ve bilimsel standartlarla tutarlı olan bilimsel ve profesyonel gelişmelerin güncel bilgisini kullanır. Psikolojik testler ve diğer değerlendirme araçlarının kullanımında Eğitsel ve Psikolojik Testler İçin Standartlar (APA, 1982)’a bağlı kalınmalıdır.

C. Velayet değerlendirmelerini sürdürürken, çocuk istismarı, ihmali, aile içi şiddet iddiaları ve diğer konular belirli bir değerlendiricinin uzmanlığının alanına girmeyebilir. Eğer böyleyse, psikolog bu karmaşık konuları belirlemek için ek bir konsültasyon, süpervizyon ve/veya özel bilgiye, eğitim veya çocuk istismarı, ihmali ve aile içi şiddete ilişkin deneyime sahip olmalıdır. Psikolog, yaşadığı ülkenin/
eyaletin çocuk ihmali ve istismarı, aile içi şiddet ve ilgili konulara ilişkin kanunları hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

6. Psikolog, toplumsal ve kişisel önyargıların farkındadır ve ayrımcılık içermeyen uygulamaları yapar: Velayet değerlendirmesi yapan psikolog, yaş, cinsiyet, ırk, etnisite, uyruk, din, cinsel yönelim, engel, dil, kültür ve sosyo-ekonomik duruma ilişkin önyargıların objektif bir değerlendirmeye ve öneriye ne gibi etkilerde bulunabileceğinin bilincindedir.Psikolog bu tür önyargıların farkına varır ve üstesinden gelmek için çabalar ya da değerlendirmeden çekilir.

7. Psikolog çok yönlü ilişkilerden kaçınır:

Çocuk ya da ailesi için terapötik bir hizmet sunan/sunmuş olan ya da taraflarla başka bir şekilde ilişkisi bulunan psikologlar, tarafsızlıklarını riske atabilecek bu tür durumlarda çocuğun velayeti konusunda değerlendirme yapmaktan kaçınırlar. Ancak bu, çocukla ya da aileyle terapötik ilişki içinde bulunan psikoloğun davada tanıklık edip, ifade vermesine engel değildir. Ayrıca, velayet davası süresince psikolog, tarafl ardan herhangi birini bir terapi hastası olarak kabul etmez. Bu durumda çocukla ve tarafl arla kurulan terapötik ilişki dikkatle sürdürülmelidir. Bir terapi hastasının velayet davasında tanıklık yapması istenen bir psikolog, devam eden terapötik ilişki üzerinde oluşması muhtemel etkinin ve böyle bir rolün beraberinde getireceği önyargının bilincindedir. Mahkeme, hastasıyla kurduğu profesyonel ilişkide farkına varabileceği gerçek bilgiler hakkında tanıklık etmesi için psikoloğa ihtiyaç duysa da, genelde psikolog, mahkeme tarafından istenmediği sürece görülen davada velayet ya da çocukla ebeveyn arasında düzenlenecek şahsi ilişki hakkında profesyonel olarak görüş bildirmekten kaçınmalıdır. (bkz. Etik Standart 7.03).

III. Prosedür İle İlgili İlkeler : Bir Velayet  Davası Değerlendirmesi Yapmak

8. Değerlendirmenin kapsamı, değerlendirmeyi yapan kişi tarafından, davanın kendisine gönderilme nedeni temel alınarak belirlenir: Velayetle ilgili değerlendirmenin kapsamı, değerlendirmeyi yapacak olan kişiye başvuran kişi veya mahkemenin ortaya koyduğu ya da durumun içerdiği konunun/sorunun doğası tarafından belirlenir. Her ne kadar geniş çaplı velayet değerlendirmeleri, çocukla ilgilenen tüm bakıcıların ve ebeveynlerin değerlendirilmesini, hatta aralarındaki etkileşimlerin gözlenmesini gerektirse
de, belirli bir davada değerlendirme diğer ebeveynle karşılaştırma yapmadan ve önerilerde bulunmadan yalnızca bir ebeveynin ebeveynlik kapasitesini değerlendirmekle sınırlandırılabilir. Aynı şekilde, değerlendirme sadece çocukla da sınırlandırılabilir. Psikoloğun bir başka ruh sağlığı uzmanı tarafından ortaya atılmış olan varsayımları ve ölçme yöntemlerini değerlendirmesi istenebilir.

Bir psikolog, davadaki taraflarla ilgisi olmaksızın mahkemeye çocuğun gelişimi hakkında bilirkişilik hizmetinde de bulunabilir.

9. Psikolog, tüm yetişkin katılımcıları bilgilendirerek, görüşme konusunda izin alır ve eğer uygunsa çocuk katılımcıları da bilgilendirir:

Velayet değerlendirmesini sürdürürken psikolog, tüm yetişkin katılımcıların

(a) değerlendirmenin amacı, doğası ve yöntemi;

(b) psikolog değerlendirmesinin kim tarafından istendiği ve

(c) faturaları kimin ödeyeceği (ülkemizde bu hizmet ücretli değildir) hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlar.

Yetişkin katılımcıları ölçme araçları, teknikleri ve toplanacak olan verinin ne şekilde düzenleneceği konusunda bilgilendirir. Psikolog bu bilgiyi, eğer uygunsa, çocuklara da anlayabilecekleri ölçülerde verir.

10. Psikolog, katılımcıları elde edilen bilginin gizlilik ve paylaşılma sınırları konusunda bilgilendirir: Velayet konusunda değerlendirme yapan bir psikolog yetişkinlerin, mümkün olduğu ölçüde çocukların da psikologla kurulan profesyonel ilişkiyi karakterize eden gizlilik sınırlarının farkında olmasını sağlar. Psikolog, katılımcıları, görüşmeyi kabul etmeleri durumunda, mahkemenin gerekli gördüğü hallerde bilgilerin açıklanabileceğini de kabul etmiş olacakları konusunda uyarır. Psikolog gerektiğinde tüm yetişkin katılımcılar ve onların yasal temsilcilerinin gizliliğinden feragat edebilir.

11. Psikolog veri toplamanın çeşitli yöntemlerini kullanır: Psikolog değerlendirme yaparken, belirli bir velayet davasında ortaya çıkabilecek sorunları belirleyecek en uygun yöntemleri kullanır ve veri toplamak için genellikle birden fazla yönteme başvurur. Bu yöntemler örneğin; klinik görüşme, gözlem ve/veya psikolojik ölçme araçlarıdır. Geçerliliği kesin olmayan önemli gerçeklerin ve görüşlerin en az iki ayrı kaynaktan belgelenmesi gerekir. Psikolog, görece geçerli raporları bir araya getirebilir (Örn: okullardan, sağlık çalışanlarından, çocuk bakıcılarından ve benzeri kurumlardan elde edilen raporlar). Psikolog değerlendirme açısından yararlı olabilecek durumlarda aile dışındaki kişilerle, arkadaşlarla da görüşebilir. Üçüncü kişilerden elde edilmiş olan veriler, değerlendirmenin sonucuna temel teşkil edecekse psikolog bunları en azından bir başka kaynakla doğrular ve eğer mümkünse bunu raporunda da belgeler.

12. Psikolog klinik veri ya da ölçüm hakkında gereğinden fazla ve uygunsuz yorumlarda bulunmaz: Psikolog, veri tarafından yeterince desteklenmeyen sonuçlar ortaya koymaktan kaçınır. Psikolog, görüşme veya testlerden elde ettiği verilerin yanı sıra verilerin güvenirlik ve geçerliğine ilişkin sorunları da yakınsak geçerliğe ulaşabilmek için dikkatlice ve ölçülü biçimde yorumlar. Psikolog, mahkemeye kullanılan yöntemin ve elde edilen verinin sınırlılıklarını bildirmeye çalışır.

13. Psikolog, kişisel olarak değerlendirilmemiş olan bir kimsenin psikolojik işlevselliğine ilişkin bir görüş bildirmez: Bu öneri, elbette psikoloğu değerlendirilmiş olan bir kimsenin(ebeveyn ya da çocuk) ifadeleri, teorik konular veya hipotetik sorular konusunda görüş bildirmekten alıkoymaz, ancak bilginin sınırlılığı dikkate alınmalıdır.

14. Eğer önerilerde bulunuluyorsa, bunlarda psikolojik açıdan çocuğun yararı esas alınmalıdır: Her ne kadar bu uzmanlık alanında, velayet davalarında mahkeme tarafından karar verilirken psikologların kanaat bildirmeleri konusunda bir uzlaşma sağlanmamış olsa da, psikologlar konu hakkında her iki tarafın da görüşlerinden haberdar olmak ve kendi pratiklerine ilişkin mantığı açıklayabilir konumda olmak zorundadırlar.

Psikolog, velayet konusunda kanaat bildirmeyi seçmezse, bu kanaat üzerinde uzlaşma sağlanmış (geçerliliği kabul edilmiş olan) psikolojik verilerden elde edilmeli ve çocuğun yararı ilkesine dayandırılmalıdır. Kanaat/öneriler, açıkça belirtilmiş, bilimsel ve profesyonel standartlarca oluşturulmuş varsayımlara, verilere ve yorumlara dayanmalıdır. Belirli davalarda, psikologlar kendi önyargıları veya dayanaksız inançlarına karşı kendilerini de denetlerler.

15. Psikolog mali düzenlemeleri açıklar: Psikolog değerlendirme için gerekli mali düzenlemeleri tarafl ara açıklar (Ülkemizde bu değerlendirme ve raporlar Aile Mahkemeleri bünyesinde çalışan uzmanlar tarafından yapıldığı için taraflardan herhangi bir ücret alınmamaktadır.).

16. Psikolog yazılı belgeler sağlar:

Velayet konusunda değerlendirme yapılırken elde edilen tüm kayıtlar APA Kayıt Tutma İlkeleri’ne göre ve yasal ilkelere uygun olarak saklanmalı ve kayda geçirilmelidir.

* American Psychological Association (1994). Guidelines for child custody evaluations in divorce proceedings. American Psychologist, 49 (7), 677-680.

Ukrayna Yargı Etiği Kuralları

0

Ukrayna Yargı Etiği Kuralları(CODE OF JUDICIAL ETHICS), Ukrayna Hakimler Kurulu(Congress of Judges of Ukraine) tarafından güncellenerek 22 Şubat 2013 tarihinde Kiev’de ilan edilmiştir.

Yargı etiği kodlarının hazırlanmasında BM Sözleşmeleri ve Avrupa Birliği sözleşmeleri  ile uluslararası yargı etiği belgeleri belirleyici belirleyici olmuştur. Belgenin hazırlanmasında Ukrayna’nın her yerinden 220 yargıç katkıda bulunmuştur. Güncellenen etik belge, iletişim, hakimin veya aile üyelerinin ekonomik ilişkileri, medyayla etkileşim ve mahkeme dışındaki davranışlar gibi konuları daha kapsamlı bir şekilde ele almıştır.

Ukrayna’da yapılacak yargı reformları için 9 Kasım 2021 tarihinde kurulan bir Etik Konseyi bulunmaktadır. Etik Konseyine; kusursuz bir mesleki itibara, güçlü mesleki ve ahlaki niteliklere sahip, en az on beş yıllık hukuki kariyere sahip avukat, savcı, hakim ve akademisyenler seçilebilmektedir. Kurul üyeleri tek bir defa seçilebilmekte ve altı yıl görev yapmaktadır. Kurulun kararlarına web sitesinde erişilebilmektedir. 

YARGI ETİĞİ KODU / UKRAYNA HÂKİMLER KURULU

Sayın Meslektaşlarım,

Devletimizde adım adım uygulanmakta olan yargı reformu, anayasal hukukun üstünlüğü prensibini etkin bir şekilde garanti altına alacak ve toplum tarafından güvenilecek ve saygı gösterilecek bağımsız, açık, adil ve etkili bir mahkeme inşa edecek şekilde tasarlanmaktadır.

Yargı ve Hâkimlerin Statüsüne ilişkin 7 Temmuz 2010 tarihli 2453 sayılı Ukrayna Kanunu mahkemelerin genel yargı yetkisi sistemini, hâkimlerin statüsünü, yargı heyetlerini oluşturmak ve yargı öz yönetimini gerçekleştirmek için gerekli olan prosedürü belirlemek için kavramsal olarak yeni bir yaklaşım tesis etmektedir ve etkin bir yargı inşa etmek için uluslararası bakımdan en iyi yöntemleri uygulamaktadır.

Bu Kanunun 56. maddesi, Ukrayna Yargıçlar Kongresini Yargı Etiği Kurallarında yargı etiği meselelerini ele almakla görevlendirir. Yasa ve Ukraynalı Hâkimler Kurulu X. Olağanüstü Kongresinin yeni bir Yargı Etiği Kodu hazırlanmasına ilişkin emri uyarınca Ukraynalı Hâkimler Kurulu ilk olarak modern Ukrayna toplumunun ahlâkî değerlerinden ve yargı etiğinin kamunun detaylı incelemesi altında olduğu anlayışından yola çıkmıştır.

Bir mahkemenin otoritesi büyük ölçüde hâkimlerin otoritesine, niteliklerine ve kendilerinin hem görev başında hem de görev dışındaki davranışlarına bağlıdır.

Meslekî yargı etiği uluslararası standartları ve Avrupa, Amerika ve Asya’dan meslektaşlarımızın olumlu deneyimleri dikkate alınmıştır.

Yargı Etiği Kodu XI. Ukrayna Hâkimler Kongresi tarafından onaylandıktan sonra Ukrayna yargı topluluğunun ahlâkî olgunluk, sosyal sorumluluk ve Avrupa’ya entegrasyonunu hızlandırmak için hazır olma konularındaki sınavı geçtiği söylenebilir.

Sizleri bir mihenk taşı teşkil eden bu olay vesilesiyle içtenlikle tebrik ediyor ve sizlere meslekî başarı, karşılıklı anlayış, karşılıklı saygı ve güven diliyorum.

En iyi dileklerimle,

VV. ONOPENKO
Ukrayna Hâkimler Kurulu Başkanı

Ukrayna Yargı Etiği Kuralları
ÖNSÖZ

Hukukun üstünlüğü prensibi temelinde herkesin yargı korunması hakkını garanti altına almak ve Ukrayna devleti adına yalnızca Anayasa, Ukrayna kanunları ve bağlayıcı doğasına Ukrayna Parlamentosunun razı geldiği Ukrayna’nın uluslararası sözleşmeleri temelinde adaleti gerçekleştirmek her bir hâkimin ahlâkî bakımdan yüksek standartlara sahip olmasını gerektirmektedir.

Görevlerinin öneminin farkında olan Ukraynalı hâkimler, yargıya olan güveni güçlendirmek ve bu güveni devam ettirmek için yüksek davranış standartları sergilerler ve bunları desteklerler, bu yüzden hem adaleti sağlarken hem de görev dışında etik kurallara uyuma ilişkin önemli kısıtlamalara gönüllü olarak uyum sağlarlar.

Ukrayna Anayasası ve Hâkimlerin Statüsüne ve Yargıya ilişkin Ukrayna Kanunu tarafından yönetilen Ukrayna Kongresi, hâkimin statüsüne ilişkin etik standartlar tesis etmeyi amaçlayan Yargı Etiği Kodunu onaylar. Bu Etik Kodu şu belgeleri dikkate almaktadır:

BÖLÜM I
GENEL HÜKÜMLER
MADDE 1

Hâkim, mahkemenin dürüstlüğüne, bağımsızlığına, tarafsızlığına ve adilliğine olan kamu güvenini güçlendirmek için hukuka, hukukun üstünlüğü prensibine, yargı yeminine ve yüksek davranış standartlarına sıkı bir bağlılık örneği sergiler.

MADDE 2

Hâkim adaletin idaresine ilişkin aktivitelerine herhangi bir uygunsuz etkide bulunulmasından kaçınır ve kararlarını alırken meslektaşlarından bağımsız hareket eder. Bireysel çıkarlarını ya da başkalarının çıkarlarını gerçekleştirmek için kendi yargısal statüsünü kullanmaz ve başkalarının da bunu yapmasına müsaade etmez.

MADDE 3

Hâkim makul, yasalara uyan ve iyi bilgili bir kişi karşısında kusursuz görünmek için elinden gelen her türlü çabayı gösterir.

MADDE 4

Bu Kod tarafından ortaya konulan etik davranış kurallarının ihlali, yargısal disiplin sorumluluğu için gerekçeler oluşturmak ve uygunsuz davranışın ciddiyetini belirlemek için kullanılamaz.

BÖLÜM II
ADALETİN İDARESİNDE YARGI DAVRANIŞI
MADDE 5

Adaletin idaresinde yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü prensibinin uygulanması için bir önkoşul teşkil eder ve adil yargılanmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

MADDE 6

Hâkim herhangi bir dış etkiyi, uyarıcıyı, tehdidi, müdahaleyi ve kamu eleştirisini dikkate almaksızın resmî görevlerini bağımsız bir şekilde, delilleri kendisinin değerlendirmesi sonucu elde ettiği olguların idaresinde ve adil yargılanmanın garantisi olan hukukun üstünlüğü ve kendi hukuk anlayışı temelinde gerçekleştirir.

MADDE 7

Hâkim kendisine verilen görevleri titizlikle ve tarafsız bir biçimde gerçekleştirir ve kendi bilgisini ve uygulamaya yönelik yeteneklerini geliştirmek için harekete geçer.

MADDE 8

Hâkim sınırlar dâhilinde ve usul kanununun tesis ettiği usule uygun olarak adaleti  gerçekleştirir ve usule dâhil olanlara ve diğer kişilere düşünceli, nezaketli, kendini kontrol ederek ve saygılı bir biçimde yaklaşır.

MADDE 9

Hâkim adaleti gerçekleştirirken ırk, cinsiyet, milliyet, siyasi görüş, sosyal ve ekonomik statü, engellilik durumu temelinde herhangi bir kişiye karşı saygısızlık etmekten kaçınır ve başkalarının da bu şekilde saygısızlık yapmasına müsaade etmemelidir.

MADDE 10

Hâkim görevlerini tarafsız bir şekilde herhangi bir önyargı barındırmaksızın gerçekleştirir ve adaletin idaresinde hâkimlerin, bilirkişilerin, jüri üyelerinin eşit statüsüne ilişkin şüphe uyandırabilecek davranış, eylem ya da ifadelerden kaçınır.

MADDE 11

Hâkim mahkeme işlemleri hakkında bilgi edinme hakkına saygı gösterir ve mahkeme işlemlerinin açıklığı prensibinin ihlaline müsaade etmemelidir. Kanunla belirlenmiş usul çerçevesinde hâkim, vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini ihlâl etmeden, bu kişilerin itibarını ve onuru ile adaletin otoritesini zedelemeksizin medyaya bilgi edinme olanağı sunabilir.

MADDE 12

Hâkim kamuya açık açıklamalarda bulunmaz, devam etmekte olan davalara ilişkin medyaya açıklama yapmaz ve yürürlüğe giren kararlara ilişkin şüphe oluşmasına sebep olmaz. Davayı gördüğü için edindiği bilgileri ifşa etmez.

MADDE 13

Mahkemede idari bir görev gerçekleştiren hâkim, hâkimlerin eşit statüsüne ilişkin olarak şüphe uyandırabilecek davranışlardan, eylemlerden ya da ifadelerden ve mahkeme operasyonlarının organizasyonuna ilişkin konuları hâkimlerin kolektif olarak ele almasından
kaçınır.

MADDE 14

Hâkim diğer tarafların yokluğunda taraflardan biri veya temsilcisiyle tek taraflı iletişime girmekten kaçınır.

MADDE 15

Davaların tarafsız olarak görülmesi hâkimin başlıca görevidir. Hâkimin, taraflardan birine karşı önyargılı olması durumunda ve kendisinin davanın sonucuna etki edebilecek delil ya da olgu hakkında kişisel bilgisinin olması durumunda usul hukukunun öngördüğü davalarda çekilme hakkı bulunmaktadır.

Hâkim davadan çekilme hakkını suiistimal etmez. Davada objektif bir hüküm vermesi imkânsız ise hâkim davadan çekilir.

BÖLÜM III
HÂKİMİN GÖREV DIŞI DAVRANIŞLARI
MADDE 16

Hâkim herhangi bir siyasi partiye ve meslekî birliğe üye olmaz, herhangi bir siyasi aktiviteye katılmaz, temsil görevi gerçekleştirmez, akademik sebepler, öğretme ve sanat amacıyla olmadığı sürece herhangi bir ücretli görevde bulunmaz ya da ücretli bir iş yapmaz. Hâkim tüm diğer aktiviteleri arasında yargısal görevlerine öncelik verir.

MADDE 17

Hâkimin, kendi statüsüne ve mahkemenin otoritesine zarar vermediği ve adaletin idaresini etkilemediği sürece sivil toplum aktivitelerine ve kamuya açık etkinliklere katılma hakkı vardır, fakat bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek her türlü uygunsuz iletişimden
kaçınmak zorundadır.

MADDE 18

Hâkim kendi malî çıkarlarının farkındadır ve aile üyelerinin mali çıkarlarından haberdar olmak için de makul adımları atar.

MADDE 19

Hâkim aile, sosyal ve diğer ilişkileri ile yasama ve yürütme erklerinden gelen müdahalelerin karar vermedeki davranışını etkilememesi gerektiğini göz önünde bulundurur.

MADDE 20

Hâkimin sosyal medya hesabına sahip olması, internet forumlarını ve diğer çevrimiçi iletişim şekillerini kullanması kabul edilebilir bir durumdur, fakat hâkim, yalnızca hâkimin ve yargının otoritesine zarar vermeyen bilgilere ilişkin yorum yapabilir ya da bunlar konusunda
paylaşımda bulunabilir.

Asliye Ticaret Mahkemeleri 

0
Asliye Ticaret Mahkemeleri
Asliye Ticaret Mahkemeleri 

Asliye Ticaret mahkemeleri sadece ticari davalara bakmaktadır. Ticaret mahkemeleri, asliye hukuk mahkemelerinin alt bir türü mahiyetindedir. Asliye ticaret mahkemeleri olmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri, Ticaret Mahkemesi sıfatı ile karar vermektedir. Asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yargı çevresindeki bir ticari davada görev kuralına dayanılmamış olması, görevsizlik kararı verilmesini gerektirmemektedir.

Türk Ticaret Kanununun 5. maddesinde sayılan işler ticari işlerdir ve ticaret mahkemesinde görülürler. Dava değerine bakılmaksızın tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri Ticaret Mahkemelerinin görev alanındadır. Bir yerde ticaret davalarına bakan birden çok asliye ticaret mahkemesi varsa, iş durumunun gerekli kıldığı yerlerde ticaret mahkemelerinden biri veya birkaçı deniz ticaretine ve deniz sigortalarına ilişkin hukuk davalarına bakmakla görevlendirilebilir. Asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki ilişki görev ilişkisi olup, bu durumda göreve ilişkin usul hükümleri uygulanır.

Asliye ticaret mahkemesi, özel mahkeme statüsünde olduğundan, asliye hukuk mahkemesi ile asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişki iş bölümü ilişkisi olmaktan çıkmış, bir görev ilişkisine dönüşmüştür. Bu nedenle, işbölümü ilk itiraza tabi iken, görev hususu ilgili mahkeme tarafından davanın her aşamasında dikkate alınarak görevsizlik kararı verilebilecektir.

Asliye Ticaret Mahkemeleri prensip olarak ticari davalara bakmakta olduğundan bu mahkemelerin görev alanına giren işlerin genel çerçevesi Türk Ticaret Kanunu tarafından belirlenmiştir. Buna göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan davalar ticari dava olarak kabul edilmektedir ve bu ticari davalara asliye ticaret mahkemesi bakmaktadır. Her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili çekişmesiz yargı işi niteliğindeki ticari davalar ile tarafların tacir olup olmadığına bakılmaksızın Ticaret Kanununun ticari dava ve çekişmesiz yargı işi olarak kabul ettiği işler de Asliye Ticaret Mahkemelerinden görülmektedir.

Asliye Ticaret Mahkemelerinin Bakmakla Görevli Olduğu Davalar

Asliye ticaret mahkemesi, genel olarak şu davalara bakmakla görevlidir:

  • Ticari işlerden kaynaklanan her türlü alacak davaları
  • Çek iptali davası
  • İflas ve iflasın ertelenmesi davası
  • Ticari nitelikte menfi tespit, istirdat ve itirazın iptali davası
  • Ticari iş olması nedeniyle her türlü tazminat davası
  • Sigorta hukuku ilgili davalar
  • Ticari nitelikte ipoteğin fekki ve ihalenin feshi davası
  • Malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi nedeniyle açılacak ticari davalar
  • Ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları ile ilgili hükümler gereği açılacak davalar
  • Rekabet yasağına ilişkin davalar
  • Kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen hükümler gereği açılacak davalar
  • Saklama sözleşmeleri gereği açılacak davalar
  • Borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlere ilişkin davalar
  • Bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin davalar

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi

0

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, Birleşik Krallıkta doğan ve bu ülke ile ABD, Kanada, Avustralya, Güney Afrika, Hindistan ve bazı eski Birleşik Krallık sömürgelerinde uygulanan hukuk sistemidir. Bu sistemin önemi ve özelliği kanun kodifikasyona dayalı olmaması ve örf ve adet kuralları ile içtihatlardan güç alarak oluşmasıdır. Ortak hukuk olarak da nitelendirilmektedir. Uygulamaya dayanan ve yargısal içtihatlarla belli prensiplere ulaşan Anglosakson hukuk sistemi mahkemelerin verdiği bağlayıcı kararların benzer somut olaylara uygulanması yoluyla gelişmiştir. Bu bağlamda Anglo-Sakson Hukukuna “yargıçlarca oluşturulmuş hukuk” anlamında (judge-made law) da denmektedir.

Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin uygulandığı bölgeleri gösteren harita

Bu sistemde yargı birliği geçerlidir ve Kıta Avrupası sisteminde olduğu gibi kamu hukuku-özel hukuk ayrımı ya da benzer şekilde adli yargı-idari yargı gibi farklılıklar bulunmamaktadır. 

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, önceden sistematik bir şekilde kodifikasyona tabi tutulmamıştır. Common Law bir kanunlaştırma hareketi sonucunda oluşmamış, gelenek görenek ve teamüller ile yargıçların örf ve adet kurallarına bakarak hukuk kurallarını oluşturmasıyla başlamıştır. Bu sistemde hakim, hukuku yaratır. Yürürlükteki hukuki kurallardan ziyade yargı mercilerinin verdiği hükümler hukuk sisteminin temelini kurar. Jüri sistemi de bu hukuk sisteminde bulunmaktadır.

Jüri Sistemi

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi ve İçtihatlar

Kanunlar, dağınık halde olup Kıta Avrupası Hukuk Sisteminde olduğu gibi Medeni Kanunlar, Ticaret Kanunları, Borçlar Kanunu gibi ayrımlar bulunmamaktadır. Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, yargı organlarının uzun yıllar içinde oluşturdukları içtihatlar üzerinden gelişmiştir.

Her yargıç davayı sonuçlandırırken ondan önce hükme bağlanmış ve hakkında içtihat oluşturulmuş benzer davaların sonuçları ile bağlı olduğundan gelenekler ve teamüllere göre oluşmuştur. Bu hukuk sisteminde, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar ile devlet ve özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda yargılama usulleri açısından farklılık bulunmamaktadır.

Örf, adet ve gelenekler Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin asli kaynakları arasında yer almıştır. Hakimler, bir örf ve adet kuralı varsa bunu uygulamış yasa koyucunun hukuki uyuşmazlık hakkında norm koymasını beklememiştir. Bu sistemde yargı birliği ilkesi geçerli olduğundan mahkemeler, adliye mahkemeleri ve idari mahkemeler, yada adli yargı, idari yargı şeklinde ayrıma tabi tutulmamıştır. Mahkemeler, farklı isimlerle anılsa da tüm mahkemeler tek ve en yüksek mahkemeye tabi bulunmaktadır ve uyguladıkları yargılama usulleri de aynıdır. 

Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin Uygulandığı Ülkeler

Dünya ülkelerinin nüfuslarına göre yapılan hesaplamaya göre en yaygın kullanılan hukuk sistemi Anglo-Sakson Hukuk Sistemidir. Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, günümüzde İrlanda, Birleşik Krallık bölgesi, İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda, Avustralya, Yeni Zelanda, Bangladeş, Hindistan,Pakistan, Güney Afrika, Kanada, Hong Kong ve ABD benzeri ülkelerde uygulanmaktadır. Bazı ülkeler ise sistemden etkilenerek kısmen uygulamakta bu tarz ülkeler karma sistemi benimsemektedir.Kıta Avrupası Hukuk Sistemi ile Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin birbirini etkileme oranı karma sistemin yapısını şekillendirmektedir.

 Amerikan Samoası
 Antigua ve Barbuda
 Avustralya
 Bahamalar
 Bangladeş
 Barbados
 Belize
 Bhutan
 İngiliz Virgin Adaları
 Kanada
 Cayman Adaları
 Cyprus
 Dominik
  İngiltere ve Galler
(UK)
 Fiji
 Cebelitarık
 Gana
 Grenada
 Hong Kong
 Hindistan
 İrlanda
 İsrail
 Jamaika
 Kiribati
 Liberya
 Marshall Adaları
 Myanmar
 Nauru
 Yeni Zelanda
Kuzey İrlanda
(UK)
 Palau
 Pakistan[7]
 Saint Kitts ve Nevis
 Saint Vincent ve the Grenadines
 Singapur
 Tonga
 Trinidad ve Tobago
 Tuvalu
 Uganda
 ABD

Onarıcı Adalet Programlarının Kullanımına İlişkin Temel İlkeler

0

Onarıcı Adalet Programlarının Kullanımına İlişkin Temel İlkeler, 24 Temmuz 2002 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından 2002/12 sayılı tavsiye kararı olarak kabul edilmiştir. Çeviri metni, Necati Nursal’a ait Uluslar arası Cezaevi Standartları ve Denetimli Serbestlik Kuralları Kitabı’ndan alınmıştır.

Ceza Meselelerinde Onarıcı Adalet Programlarının Kullanımına İlişkin Temel İlkeler Hakkındaki Tavsiye Kararı 

Ekonomik ve Sosyal Konsey,
Suçu Önleme ve ceza adaleti Komisyonu’na, uzlaştırma ve onarıcı adalet alanında Birleşmiş Milletler Standartları oluşturmasının arzu edilebilirliği üzerinde düşünmesini talep ettiği, 28 Temmuz 1999 tarihli ve 1999/26 sayılı “Ceza Adaletinde Uzlaştırmanın ve Onarıcı Adalet Tedbirlerinin Geliştirilmesi ve Uygulanması” başlıklı kararını hatırlayarak,
Bu amaç için yeni bir düzenleme geliştirilmesinin tavsiye edilirliği de dahil olmak üzere, ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin ortak ilkeler oluşturmanın arzu edilebilirliği ve yönetimi hakkında Birleşmiş Milletler Suçu Önleme ve Ceza Adaleti Programı Ağı kurumlarının yanı sıra, Üye Devletlerden ve uluslar arası kuruluşlar ile sivil toplum örgütlerinden görüşlerine başvurması için Genel Sekretere talepte bulunduğu 27 Temmuz 2000 tarihli ve 2000/14 sayılı “Ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeler” başlıklı kararını da hatırlayarak,
Özellikle, Suçtan ve Yetki İstismarı Mağdurlarına Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi de dahil olmak üzere, mağdurlara yönelik mevcut uluslar arası taahhütleri hesaba katarak,
“Hukuk sürecinde suçlular ve mağdurlar: hesap verebilirlik ve doğruluk” başlıklı gündem konusu altında Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların İyileştirilmesi Onuncu Kongresi sırasındaki onarıcı adalete ilişkin tartışmaları dikkate alarak,
31 Ocak 2002 tarihli ve 56/261 sayılı “Suç ve Adalete İlişkin Viyana Bildirisi’nin Uygulanması İçin eylem Planları: Yirmi Birinci Yüzyılın Güçlüklerinin Karşılanması” başlıklı Genel Kurul tavsiye kararının dikkate alınması, özellikle de Viyana Bildirisi’nin 28. paragrafında üstlenilen taahhütlerin takibi için ilgili eylemi dikkate alarak,
29 Ekim 2001’den 1 Kasım 2001’e kadar Ottova’da düzenlenen toplantılarda, Onarıcı Adalet Uzmanlar Grubunun çalışmasını takdirle not ederek,
Genel Sekreter’in onarıcı adalete ilişkin raporu ile Uzmanlar Grubunun Onarıcı adalete ilişkin raporunu dikkate alarak,

1. Mevcut tavsiye kararına eklenen, ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri dikkate alır;

2. Onarıcı adalete ilişkin programların oluşturulması ve uygulanmasında, ceza meselelerinde onarıcı adalete programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri uygulamaları için Üye Devletleri teşvik eder;

3. Ceza meselelerinde onarıcı adalet programlarının kullanımına ilişkin temel ilkeleri olası en geniş biçimde Üye Devletler, Birleşmiş Milletler Suçu Önleme ve Ceza Adaleti Program Ağı ve diğer uluslar arası, bölgesel ve sivil toplum kuruluşları arasında yayması için Genel Sekreter’e ricada bulunur.

4. Onarıcı adalete ilişkin uygulamaları kabul eden Üye Devletler’e, bu uygulamalarına ilişkin bilgileri, talepleri halinde diğer devletlere de vermeleri için çağrıda bulunur;

5. Buna ilaveten, onarıcı adalete ilişkin araştırma, eğitim veya diğer programların geliştirilmesi ve uygulanmasının yanı sıra tartışma faaliyetleri ve tecrübelerin değişimi konusunda birbirlerine yardımcı olmaları için Üye Devletler’e çağrıda bulunur.

6. Daha ötesi, gönüllü yardımlar sağlanarak, kalkınmakta olan ülkelere ile ekonomileri geçiş döneminde olan ülkelere, talepleri halinde, onarıcı adalet programlarının geliştirilmesinde onlara destek olmak amacıyla teknik yardım sağlamayı düşünmeleri için Üye Devletler’e çağrıda bulunur.

37. Genel Kurul 24 Temmuz 2002

Doç. Dr. Sema Sandalcı

0

Sema Sandalcı, 12 Ekim 1965 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. İlköğretimini Malül Gazi Halit
Armay İlkolu’nda  tamamladı. Ortaokul ve Liseyi ise Küçükyalı 50.Yıl Lisesi’nde bitirdi. Lisans Eğitimi sonrasında 1991 yılında Aziz Nesin’in açtığı Bilar’daki Yunanca kurslarına çevirmen Panayot Abacı eşliğinde başladı.

İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Klasik Filoloji Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldu. Aynı kürsüde yüksek lisansını 1993 yılında tamamladı.

Doktora çalışmalarını Roma Yazımında Satira Türü ve Kadın başlıklı araştırması ile 1999’da tamamladı.

İlerleyen yıllarda, 2014’te, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Balkan Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’ne doçent kadrosuyla atandı. Ek olarak, 06 Mart 2014 – 16 Mart 2017 tarihleri arasında bölüm başkanı olarak görev yaptı.

Günümüzde Sandalcı, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Balkan Dilleri Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Bu kapsamda, Latin Dili ve Grameri, Eski Yunanca, Eskiçağ Edebiyatı, Yunan Dili Tarihi ve  Yunan Mitolojisi dersleri vermektedir. 

Bunun yanı sıra, Uluslararası Hakemli Dergilerde makaleleri yayınlanmakta, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılarda tebliğler sunmaktadır.  Ayrıca, Ilyada isimli eserin bölüm yazarıdır.

Eserleri ve Makaleleri 

Akademik çalışmaları arasında, Eski Yunanca Dilbilgisi ve Cümle Yapısı, Modern Yunanca Dilbilgisi, Roma Edebiyatında Satura Türü, Tarım Kültüründen Seçkiler, Tanrıların Anadolu Toplantısı adlı kitapları bulunmaktadır.

Eski Yunanca’dan Euripides ve Plutarkhos, Yunanca’dan Y. Andreadis, H. Samuilidis, V. T. Theodorakupulos, D. Sotiriyu, A. Kiriakidu, F. Asteris, T. Rodantis P. G. Lambardis Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında yer almaktadır.

Ayrıca,”Ksenophon-Peri Hippikes”, “Bereket Kaybolmasın Diye Geçmişten Günümüze Trakya’da Süregelen Hasat Adetleri ve Başka Yörelerimizden Örnekler,”, “Eski Roma’da Babanın Aile Üzerindeki Otoritesi (Patria Potestas) ve Kadının Aile İçindeki Yeri ile İlgili Genel Bilgi,”, “Eski Yunan-Roma Destanında Dardanos”,  “Türkçe’de Yerleşik Kalan Eski Hellen-Roma Mitolojisi Kökenli Bazı Kelimeler Üzerine”, “Eski Yunan ve Roma Mitolojisinde Güreşin Köken İzleri” ve “Eski Roma ile Bazı Yörelerimizin Günümüz Düğün Törenlerinin Benzerlikleri Üzerine” benzeri konularda makaleleri ve bilimsel tebliğleri bulunmaktadır.

Hukuk Kültürüne Katkısı 

Doç. Dr. Sema Sandalcı, Antik Yunan kültürü üzerine çok sayıda makalesi ve kitabı ile tanınmaktadır. Özellikle, On İki Levha Kanunu üzerine yazmış olduğu yüksek lisans tezi hukuk literatürü açısından önemli bir kaynaktır.

Bilimsel ve Teknolojik İlerlemelerin, Barışın ve İnsanlığın Yararına Kullanılmasına dair Bildiri

0

Bilim ve teknoloji, özellikle 20. yüzyılda büyük bir ilerleme kaydetmiş, insanlığın on binlerce yıllık mirasını yansıtan bu gelişmeye BM kayıtsız kalmamış, ortak mirasın insanlığın geleceği için kullanılması için ilkeler belirlemiştir.

Bilimsel ve Teknoloji Bilim ve Teknolojik İlerlemelerin, Barışın ve İnsanlığın Yararına Kullanılmasına dair Bildiri(Declaration on the Use of Scientific and Technological Progress in the Interests of Peace and for the Benefit of Mankind), BM Genel Kurulunun 10 Kasım 1975 tarihli ve 3384 (XXX) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Bilimsel ve Teknolojik İlerlemelerin, Barışın ve İnsanlığın Yararına Kullanılmasına dair Bildiri

BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, insan toplumunun gelişmesinde en önemli faktörlerden biri haline geldiğini not ederek,

Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, halkların ve ulusların yaşam koşullarını iyileştirmede daha fazla imkan sunarken, bir çok örnekte görüldüğü gibi, toplumsal sorunlara da yol açmış olmasını ve ayrıca bireylerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini tehdit etmesini de dikkate alarak,

Bilimsel ve teknolojik başarıların silahlanma yarışını hızlandırmak, ulusal kurtuluş hareketlerini bastırmak ve bireyleri ve halkları sahip oldukları insan haklarından ve temel özgürlüklerden yoksun bırakmak için kullanılabileceği kaygısıyla not düşerek,

Bilimsel ve teknolojik başarıların ayrıca, bireylerin veya grupların kişisel ve siyasal hakları ile insanlık onuru için tehlike oluşturabileceği kaygısıyla not düşerek,

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin insanlığın yararı için tam olarak kullanılmasını sağlama ve bazı bilimsel ve teknolojik buluşları şimdiki ve gelecekteki muhtemel zararlı sonuçlarından arındırma konusundaki acil bir gerekliliği not ederek,

 Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, gelişmekte olan ülkelerin toplumsal ve ekonomik gelişmesini hızlandırmak bakımından büyük önem taşıdığını kabul ederek,

Bilim ve teknoloji transferinin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik gelişmesini hızlandırmada başlıca yollardan biri olduğunun farkında olarak,

Halkların self-determinasyon hakkını ve bilimsel ve teknolojik ilerleme şartları bakımından insan hakları ve özgürlükleri ile insanlık onuruna saygının gerekli bulunduğunu yeniden teyit ederek,

Birleşmiş Milletler Şartı’nın, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin, İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmelerin, Sömürge Ülkelerine ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine dair Bildiri’nin, Devletler arasında Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Dostane İlişkiler ve İşbirliği kurulması ile ilgili Uluslararası Hukuk Prensiplerine dair Bildiri’nin, Toplumsal Kalkınma ve Gelişmeye dair Bildiri’nin, ve Devletlerin Ekonomik Hakları ve Görevleri Şartı’nın temelini oluşturan prensiplerin gerçekleştirilmesini sağlamayı isteyerek,

Aşağıdaki hükümleri ilan eder:
1. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik gelişmelerden elde edilen sonuçların uluslararası barış ve güvenliğin güçlendirilmesi ile özgürlük ve bağımsızlık için, ve ayrıca halkların ekonomik ve sosyal gelişmesi ve Birleşmiş Milletler Şartı’na göre insan hakları ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasını sağlamak üzere uluslararası işbirliği yapar.
2. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, bireyin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmelerde ve ilgili diğer uluslararası belgelerde yer alan insan haklarını ve temel özgürlüklerini kullanmasına özellikle Devlet organları tarafından kısıtlama getirilmesini ve müdahale edilmesini önlemek için gerekli her türlü tedbiri alır.
3. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların, nüfusun her bölümünün maddi ve manevi ihtiyaçlarını tatmin etmesini sağlamak için tedbirler alır.
4. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların diğer Devletlerin egemenliğini ve ülke bütünlüğünü ihlal etme, diğer Devletlerin iç işlerine müdahale etme, saldırı savaşlarını sürdürme, ulusal kurtuluş hareketlerini bastırma veya ırkçı ayrımcılığa dayanan bir politika izleme gibi amaçlar için kullanılması ile ilgili her türlü eylemde bulunmaktan kaçınır. Bu eylemler sadece Birleşmiş Milletler Şartı’nı ve uluslararası hukuk prensiplerini hayasızca ihlal etmekle kalmaz, fakat insanlığın yararı için bilimsel ve teknolojik gelişmelere rehberlik eden amaçların kabul edilemeyecek şekilde tahrip edilmesini oluşturur.
5. Bütün Devletler, gelişmekte olan ülkelerdeki halkların sosyal ve ekonomik haklarının gerçekleştirilmesi amacıyla bu ülkelerin bilimsel ve teknolojik kapasitelerinin kurulması, güçlendirilmesi ve geliştirilmesinde işbirliği yapar.
6. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik menfaatlerin nüfusun her katmanına yaygınlaştırılması, bu insanları bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hem sosyal hem de maddesel nitelikteki muhtemel zararlı etkilerinden korumak, dahası bu gelişmelerin bireylerin veya grupların özellikle mahremiyetine saygı gösterilmesi ve insan kişiliğinin ve insanın fiziksel ve zihinsel bütünlüğünün korunması hakları bakımından kötüye kullanılmasını önlemek için tedbirler alır.
7. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların kullanılmasının ırk, cinsiyet, dil veya dinsel inanç gibi her hangi bir ayrımcılığa tabi tutulmadan insan haklarının ve temel özgürlüklerin tam olarak gerçekleştirilmesini sağlamak için yasal tedbirler de dahil, gerekli her türlü tedbiri alır.
8. Bütün Devletler, bilimsel ve teknolojik sonuçların insan hakları ve temel özgürlükler ile insanlık onuru aleyhine kullanılmasını önlemek ve engellemek için yasal tedbirler de dahil, gerekli her türlü tedbiri alır.
9. Bütün Devletler ne zaman gerekli görürlerse, bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde insan haklarını ve özgürlüklerini güvence altına alan mevzuata uygunluk sağlamak için tasarrufta bulunabilir.

İlahi Hikmetin İnsan Hakları Öğretisi / Haluk İnanıcı

0
Avukat Haluk İnanıcı

HÜSEYİN HATEMİ / İlahi Hikmetin İnsan Hakları Öğretisi

Haluk İnanıcı tarafından “Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?” başlığı altındaki makaleye açıklayıcı bir not olarak 22.01.2024 tarihinde kaleme alınmıştır. 

Hüseyin Hatemi’nin temel tezi, bugün insan hakları ve hukuku diye anılan şeyin İlahi Hikmetten (İslam) doğduğu varsayımıdır. Gerek “İnsan Hakları Öğretisi” gerekse “Hukuk Devleti Öğretisi” isimli kitaplarında işlediği bu teze göre; “İnsan Hakları, Yaratıcı’nın hiçbir istisna söz konusu olmaksızın ve tam bir eşitlikle insanlık ailesinin her bireyine tanıdığı insanlık onuruna (değerine) bağlı olan haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve millet farkı gözetilmediği gibi, insanlık onuruna sıkıca bağlı olan ve yararlanılabilmesi için ‘insan” bireyi olmaktan başka şart aranmayan dar ve gerçek anlamda insan haklarında hiç bir farklılık ve ayrıcalık söz konusu olamaz.”

Ona göre, Kant, Marx, Sartre gibi Batılı düşünürler; Herakletios, Pisagor, Platon gibi İlahi Hikmetten yararlanan filozofların gerisine düşmüştür. Aslında tarih boyunca insan haklarından kısımlar içeren belgelerin hepsi bu meyanda Batı’da siyasi ve hukuki metinlerde boy gösteren insan hakları, tabii hukuk veya benzer isimlerle ilahi öğretiden beslenirii. Fransız İhtilali ile insan haklarının İlahi Hikmet ile ilişkisi kesildiyse de II.Dünya Savaşı’ndan sonra “İnsan Hakları Genel Bildirisi” (1948) ile bu ilişki yeniden kurulmuştur.(iii.)”

Değişmez Değerler ve Adalet Devleti

Hüseyin Hatemi’ye göre İlahi Hikmetten (değerlerden) kaynaklanan ilkeler değişmeziv. “Adalet de insanlar arasındaki ilişkilere uygulanması gereken ilk ölçüt ve adalete uyma gereği Allah’dan insanlara bu ilişkiler düzeyinde verilen ilk buyruktur.. Hukuk devletinin temel kavramı da adalettir”. Şu halde “Yaratıcı’dan ‘adalet’ emrini alan kimse, herkese hakkını ve istihkakını verirken herkesin ne gibi ‘hak’ka sahip olduğunu Yaratıcı’ya sormalıdırv.” Hukuk devleti terimi yerine “Adalet Devleti” terimini kullanmak daha doğrudur.

Marksist materyalizme gelince bu öğretinin elinde değişmez değerler dizisi yoktur. Materyalizme göre adalet kavramı görelidirvi. Bireyi değil sınıfı esas alması bu sonuca yol açarvii. Bu nedenle Adalet devletinden söz edemezviii. İlahi Hikmetten uzaklaşma insan haklarından uzaklaşmadır, bir anlamda bozulmadır. İlahi Hikmetten kaynaklanan değerler dizisinin değeri ve öneminin bilincine varılmamışsa, kavram, terim ve değerler kargaşasına sürüklenmiş ise.. çıkar grupları ortalığa hakim olur(ix).

Hatemi Eleştirisi

Hatemi’nin neredeyse tüm Batı düşünürlerini küçümsemesi, içinde İlahi Hikmet kırıntıları olanları, bir anlamda monist düşünürleri makbul görmesi Batı düşünce tarihinin gelişimini tam olarak idrak edememesinden kaynaklanıyor. Örneğin bu yaklaşım içinde bilmin neden İlahi Hikmetin egemen olduğu Doğu’da değil de Batı’da geliştiğini açıklamak mümkün değildir. Özellikle Marks’ı küçümsemesi Marksist tarihi gelişim teorisini anlamamasından kaynaklanmaktadır. Hatta İlahi Hikmetten bahsettiğini sandığını (logos) Herakletios’un değişim kavramını, diyalektik düşüncenin bu ilk biçiminin önemini de ihmal ediyor görünmektedir. Herakletios aynı zamanda Hatemi’nin bozulma dediği değişimin ilkelerini bulmaya çalışan ilk düşünürler arasındadır. Bu anlamıyla Marks Herakletios’un ardılıdır.

Marks’ın Hatemi’nin İlahi Hikmetten uzaklaşma “bozulma” dediği şeye toplumsal değişim diyerek; bu değişimin maddi yasalarını bulmaya çalışmış bir düşünürdür öncelikle. Bir diğer deyişle Hatemi’nin birkaç cümle ile İlahi Hikmetten uzaklaşılırsa ortalığı çıkar gurupları ele geçirir diye bahsettiği konuyla; onun çıkar grupları dediğine sınıf diyerek sınıfların üretim tarzından tarzına değişiklik göstermesiyle, yani insanlığın gelişiminin toplumsal yasalarıyla uğraşmıştır. Toplumsal değer değişimlerinin üretim tarzlarındaki devrimlere bağlı olduğunu ispat etmiştir. Hatemi’nin bir düşünce serdetmediği bu konuda onlarca kitap, makale yazmanın ötesinde; bilimsel ve eylemsel bir devrimin kurucusudur. Kendisini yüzlerce düşünür, milyonlarca insan takip etmiştir. Bugün eserleri üniversitelerde ders kaynakları arasında gösterilmektedir.

Hatemi için insanlığın “bozulma” halinden kurtulmasının tek çaresi İlahi Hikmete inanmasıdır. Arada adaletsizliğe karşı durmaktan bahsetse de bu karşı duruşun nasıl olacağı konusunda bir düşünce modeli bulunmamaktadır. Bozulma karşısında insanların İlahi Hikmet bilincinin nasıl yükseleceğine ilişkin de bir önerisi yoktur. Bir anlamda onun teorisi “kadere razı” olma teorisidir. Oysa Marks önce bir inceleme yöntemi, soyutlama tarzı sonra da insanın değişiminin insan ilişkilerinin değişimine onun da maddi yasalara, sınıf mücadelesine tabi olduğunu ortaya koyar. Ardından insana değil, insan ilişkilerine, örgütlü mücadeleye dayanan bir eylem teorisi (praksis) koyar ortaya. İnsanların da ancak bu mücadele ilişkisi içinde bilinçleneceğini belirtir.

Hatemi’nin Önemi

Hatemi’nin geliştirmeye çalıştığı İlahi Hikmete dayalı İnsan Hakları ve Adalet Devleti öğretisi eleştirdiği Batı düşüncesine karşı çok zayıfsa da, İlahi Hikmet-İnsan Hakları ilişkisini kurması; İlahi Hikmeti, uygulamadaki modern dünya ile bağdaşmayan dini pratiklerden ayıklama çabası; tüm insan haklarının İlahi Hikmetten doğduğu iddiası; doğru olmamakla birlikte küçümsenmemesi gerekli bir çabadır. Çünkü farklı düşünce-inanç referansları olan insanları-toplumsal kesimleri insan haklarına dayanan hukuk temelinde bir araya getirme, uzlaşma imkanı içermektedir. Tabii, bu imkan İlahi Hikmetin insan haklarının geldiği seviyede, “Yaratıcı’ya sorma” ilkesi çerçevesinde insan haklarını budama çabasına da dönebilir. Ama tüm bunlar denenmeden bilinemez. Bu nedenle makalemizde Hatemi düşüncesine bir imkan olarak değindik.

i. Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, s.196, İşaret Yayınları, 1988.
ii. Hatemi, “ins..”, s.187; 196.
iii. Hatemi, “ins..”, s.212,216.
iv. Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s.9, İşaret Yayınları, 1989.
v. Hatemi, “Huk…”, s.9.
vi. Hatemi, “Huk..”, s.65.
vii. Hatemi, “Huk..”, s.116.
viii. Hatemi, “Huk..”, s.34.
ix. Hatemi, “Huk..”, s.106.

Kaynak Linki : https://hukukansiklopedisi.com/turkiyede-hukuk-ve-yarginin-demokratiklesmesinde-muhafazakar-cogunlugun-rolu/

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi

0
Hakimler ve Savcılar Kurulu

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından 08 Mart 2022 tarihli ve 2022/639 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi‘nin, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlediğine özel vurgu yapılmış; hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kurallarının, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflediği açıklanmıştır.

TÜRK YARGI ETİĞİ BİLDİRGESİ KAPSAMINDA SOSYAL MEDYA KULLANIM REHBERİ

Modern dijital çağ yeni bir iletişim mecrası olarak sosyal medyayı ve diğer internet ağlarını ortaya çıkarmıştır. Bu hal, yargı sistemi de dâhil olmak üzere meslek etiğine ilişkin yeni bir durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durumun sonucu olarak, hem uluslararası hem ulusal planda yargıya ilişkin müstakil etik ilkeler yanında özel olarak hâkim ve savcıların sosyal medya kullanımına ilişkin daha ayrıntılı etik rehberler geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde güvence altındadır. Hâkim ve savcılar, mesleki sınırlamalar ile Türk Yargı Etiği Bildirgesi çerçevesinde ifade özgürlüğünden yararlanırlar. Sosyal ağlara üye olmak özel hayat ve ifade özgürlüğü alanına giriyor olsa da, bunların kullanımı ihtiyatlı olmayı, kullanım ve işleyiş koşulları hakkında iyi bilgilenmeyi gerektirmektedir. Bu durum, yargıyı ilgilendiren konularda görüş, düşünce ve mesleki deneyim paylaşımını amaçlayan hâkim ve savcılara özgü mesleki tartışma forumları için de geçerli olabilmektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sosyal medya ve ağlarda aktif olmasalar dahi, hâkim ve savcıların; kararlarının, ifadelerinin veya davranışlarının dijital dünyada amacından saptırılarak yayılması riski karşısında sosyal medya ve ağ kullanımlarında daha dikkatli ve özenli davranmaları gerekmektedir.

14.03.2019 tarih ve 30714 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Türk Yargı Etiği Bildirgesi, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlemiş bulunmaktadır. Hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kuralları, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflemiştir.

Bu rehber; Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin ‘İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel,
işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken,
mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler’’ şeklindeki ilkesi çerçevesinde, sosyal
medya ve ağları kullanırken yaşanabilecek tereddütleri gidermek ve hâkim ve savcılara yol
göstermek üzere hazırlanmıştır.

1) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA SANAL KİMLİK İNŞASINDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

1.1 Dâhil olacakları sosyal medya platformlarını titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar. Bu değerlendirmeyi yaparken ilgili platformun içeriğini gözetirler.

1.2 Haberleşme ya da gündemi takip etme amacıyla veyahut mesleki, akademik ve benzeri amaçlarla kullanılan platformlarda hesap oluşturabilirler.

1.3 Sosyal medya kimliklerini oluştururken gerçek isimlerini kullanabilirler. Sosyal medyada müstear isim kullanımlarının etik ilkelere uygun davranma yükümlülüklerini ortadan kaldırmayacağını bilirler.

1.4 Kamuoyu nezdinde itibar uyandıran şahıs görüntüsünde davranılarak paylaşımda bulunan gerçek dışı hesapları oluşturmaktan uzak dururlar.

1.5 Sosyal medya profillerinde görev unvanlarına ve çalıştıkları kurum bilgisine yer verebilirler.

1.6 Profil fotoğraflarını; bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açmayacak şekilde seçmeye özen gösterirler.

1.7 Görevleri sebebiyle kendilerine tahsis edilen elektronik posta adreslerini sosyal medya kimliği oluştururken kullanmazlar.

1.8 Dâhil oldukları sosyal medya ve ağların, bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açabilecek bir ortama dönüşmesi durumunda üyeliklerini sonlandırırlar.

1.9 Birinci dereceden aile yakınlarının sosyal medya ve ağlarda hesap oluştururken kendilerinin mesleki kimliklerine atıf yapmamalarını temin ederler.

2) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA SANAL ARKADAŞLIK, ETKİLEŞİM VE İLİŞKİLER

2.1 Sosyal medyada arkadaşlık isteği gönderirken veya kabul ederken, takip etme talebinde bulunurken veya takip edilme isteklerine onay verirken seçici, ihtiyatlı ve özenli davranırlar.

2.2 Meslektaşlarıyla, avukat ve bilirkişilerle veya özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerle sosyal medya ve ağlarda arkadaşlık kurarken, bu kişilerin kendi işlem ve kararları üzerinde etkide bulunabileceği izlenimini oluşturmaktan uzak dururlar.

2.3 Bakmakta oldukları uyuşmazlıkla ilişkili olabilecek taraflar, vekiller, bilirkişiler, tanıklar, arabulucular ve uzlaştırmacılar gibi şahıslarla arkadaşlık ilişkisi kurmaz, etkileşime girmezler.

2.4 Bağımsızlık ve tarafsızlıklarını zedeleyecek bir algı, şüphe veya tereddüt hâsıl olduğunda, mevcut arkadaşlık, takip veya etkileşimi sonlandırırlar.

2.5 Siyasi şahsiyetlerle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını tartışmaya açabilecek ve yargıya olan güveni zedeleyebilecek ilişkiler kurmazlar.

2.6 Nefret ve şiddet söylemine, ayrımcı, toplumu kutuplaştırıcı ve ırkçı söylemlere içeriğinde yer veren gruplara katılmaz, bunları takip etmez, bu tarz paylaşımları olan kişilerle arkadaşlık ilişkisi kurmazlar.

3) SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA ETİK DAVRANIŞ MODELİ VE PAYLAŞIM ÖLÇÜTLERİ

3.1 Kişisel ve kurumsal sosyal medya ve ağ hesaplarında yaptıkları paylaşımlarda yargıyı temsil ettiklerinin bilinciyle ve sorumluluğuyla hareket ederler. Sosyal medya ve ağlarda kullandıkları ifadelerin ve paylaşımların yargının itibarına doğrudan etki ettiğinin farkındadırlar.

3.2 Sosyal medya ve ağlardaki beğeni, değerlendirme, yorum ve paylaşımlarının; silinseler bile varlıklarını devam ettirebileceği, kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceği ve tarafsızlıklarını sorgulanabilir hale getirebileceği hususlarını öngörerek seçici, ihtiyatlı ve özenli davranırlar.

3.3 Gerekli gizlilik ve güvenlik ayarlarını yapmış olsalar dahi, sosyal medya ve ağlardaki fotoğraf, video ve benzeri paylaşımlarının bu platformlar dışına yayılabileceğini öngörerek hareket ederler.

3.4 Paylaşım ve etkileşimlerinde insan onurunu ve insan haklarını gözetirler. Ani ve tepkisel yanıtlar vermekten, saygı ve nezaket sınırları dışına taşan yorumlar yapmaktan ve polemiğe girmekten kaçınırlar.

3.5 Sosyal medya ve ağlardaki tüm paylaşımlarını saygı ve hoşgörü çerçevesinde şekillendirirler. Paylaşım ve yorum yaparken, soru ya da eleştiri cevaplarken, bu paylaşım ve yorumlarının üçüncü kişiler tarafından bağlamından koparılabileceğini, saptırılabileceğini veya yanlış yönlendirilebileceğini gözden uzak tutmazlar.

3.6 Paylaşımlarında soğukkanlı ve sağduyulu davranırlar. Sosyal medya ve ağ hesaplarında paylaştıkları içeriğin, terbiye ve incelik sınırları içerisinde kalmasına özen gösterirler. Yıkıcı, itici, kırıcı ve saldırgan bir üslup kullanmamaya dikkat ederler.

3.7 İfade özgürlüklerini siyasi mesaj içerebilecek veyahut öyle algılanabilecek şekilde kullanmazlar.

3.8 Ayrımcılık, nefret söylemi, ırkçılık, siber zorbalık veya şiddet içeren, çocuk hak ve hürriyetlerini ihlal eden ya da başka bir şekilde rahatsız edici paylaşım ve etkileşimler yapmaktan kaçınırlar.

3.9 Görülmekte olan dava, derdest soruşturma veya verilen kararlar hakkında yorum yapmazlar. Bakmakta oldukları dava veya yürüttükleri soruşturmalar nedeniyle veyahut başka bir şekilde öğrendikleri bilgileri ve resmi belgeleri sosyal medya ağları üzerinden paylaşmazlar.

3.10 İleride önlerine gelebilecek uyuşmazlıklar hakkında ihsas-ı rey olarak algılanabilecek kişisel kanaat, değerlendirme ve içerik paylaşmazlar.

3.11 Hukuki danışmanlık mahiyetinde fikir beyan etmezler. Bu anlama gelebilecek paylaşımlarda bulunmazlar.

3.12 Meslektaşlarının mesleki yetkinliklerini ve saygınlıklarını tartışmaya açmazlar.

3.13 Sosyal medyadaki paylaşımlarının kurumları adına yapıldığı izlenimini vermekten kaçınırlar. Adli hizmetlere ilişkin kamuoyu bilgilendirmelerinin kurumsal sosyal medya hesapları üzerinden paylaşılacağını bilirler.

3.14 “Paylaşımlarının her zaman kendi fikirlerini yansıtmadığı’’ yönünde bir sorumluluk reddi açıklaması yapmış olmalarının, paylaşım, beğeni, retweet ve benzeri etkileşimlerindeki etik davranma sorumluluklarını ortadan kaldırmayacağını bilirler.

3.15 Sosyal medya ve ağlarda paylaşacakları fotoğraf ve video gibi görselleri oluştururken içinde bulunacakları ortamı titizlikle seçerler.

3.16 Özel hayata saygı ilkesi gereği, üçüncü kişilere ait görselleri veyahut bilgileri rızaları olmaksızın paylaşmaz ve etiketlemezler.

3.17 Toplumsal değerleri tahkir edici veya bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerine zarar verici sosyal medya ve ağ içeriklerini; sanat eseri, edebi veya bilimsel eser adı altında olsa dahi paylaşmaz ve beğenmezler.

3.18 Resmi belgelerin ifşa olmasına sebebiyet vermemek için sosyal medya ve ağlarda paylaştıkları fotoğraf ve video benzeri görselleri titizlikle seçerler.

3.19 Sosyal medya ve ağ paylaşımlarını kamu hizmeti için verilen cihazlarla ve çalışma saatleri içerisinde yapmazlar.

3.20 Ticari kaygı içeren veya reklam amacı taşıyan paylaşımların yayılmasına destek verici davranışlardan kaçınırlar.

3.21 Doğruluğundan emin olmadıkları, toplumu yanlış yönlendirebilecek, toplumda kargaşaya veya infiale neden olabilecek haberlerin yayılmasına hizmet etmezler.

3.22 Paylaştıkları an itibarı ile bir sakıncası bulunmayan paylaşımlarının, bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açabilecek bir niteliğe dönüştüğünü fark ettiklerinde, söz konusu paylaşımları silerler.

3.23 Birinci dereceden aile bireylerinin yapacakları sosyal medya paylaşımlarının; bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve yargıya olan güveni
tartışmaya açmayacak nitelikte olmasını temin ederler.

4) SİBER TEHLİKELER KARŞISINDA SOSYAL MEDYA VE AĞLARDA GİZLİLİK AYARLARI VE GÜVENLİĞİN ÖNEMİ

4.1 Kullanacakları sosyal medya platformunun gizlilik ve güvenlik ayarları hakkında bilgi sahibi olurlar. Gerekli ayarlamaları yapmadan paylaşımda bulunmaz, hesaplarının gizlilik ve ngüvenlik ayarlarını düzenli aralıklarla kontrol ederler.

4.2 Gerekli gizlilik ve güvenlik ayarlarını yapmış olsalar dahi dijital olarak depolanan verilerin başkalarınca ele geçirilebileceğini gözetirler. Sildikleri bir verinin varlığını devam ettirebileceği olasılığını gözeterek; kişisel bilgi, yazışma ve özel addettikleri fotoğraf veya görsellere bu platformlarda yer verme hususunda dikkatli davranırlar.

4.3 Sosyal medya hesaplarında yer verecekleri kişisel bilgileri asgari düzeyde tutar ve bu bilgileri kimlerin görüntüleyebileceği konusunda ihtiyatlı davranırlar.

4.4 Kendilerinin, meslektaşlarının veya mahkemenin güvenliğini tehlikeye düşürebilecek nitelikte coğrafi konum, adres bilgisi veya fotoğraf paylaşımından kaçınırlar.

5) SOSYAL MEDYA KULLANIMINDA EĞİTİM VE FARKINDALIK OLUŞTURMA

5.1 Kullanmayı planladıkları sosyal medya platformunun veya dâhil olmayı düşündükleri grubun; amacı, kapsamı, üye profili ile üyelik için ne gibi kişisel bilgileri talep ettiği hususlarını araştırarak yeterli bilgiyi edinirler.

5.2 Sosyal medya kullanımı hakkındaki bilgilerini güncel tutmak amacıyla gerekli eğitimleri almaya ve bu husustaki gelişmeleri takip etmeye gayret gösterirler.

5.3 Güvenlik ve gizlilik konusunda aile bireylerini bilgilendirmekle yükümlüdürler.

Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri

0
hilmi şeker
Yazar Hilmi Şeker

Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri / Hilmi Şeker – Yargıç 

CMK’nın CMUK ‘la yer değiştirmesinin üzerinden beş yıl geçti.(Makale 2009’da yazılmıştır) Yeninin umarlarını ne denli gerçekleştirdiğini merak ettik. Bu merakımızı giderecek yegâne edenin deneyimler olduğunu düşündük. Deneyimler, bu anlamda usuli rasyonaliteye kaynak aktaran, onu biçimlendiren ve kurumsallaştıran değerli bir amildir. Bu kısa çalışma, bazı kurumların şahsında, hedeflerle ulaşılanların uyum ve çelişkilerini açığa çıkarmayı erek edindi. Ortaya çıkan sonuç, uygulamanın hukuku içselleştirmediği ve buna uygun tavır geliştirmediğini göstermektedir.

1-İddianamenin İadesi(CMK 174)

174 madde, kuşkuyu davaya dönüştüren ya da kuvvetli şüpheyi iddiaya eviren edenlerin uygulamayla ortadan kaldırılarak, iddianamenin inanca indirgenmesini böylelikle, davalaşma eşiğinin yasanın açık ve yalın iradesine aykırı olarak düşürülmesini önlemeye özgülenmiştir. Yasama geliştirdiği bu cihazla, eşiği geçemeyecek olanları, 170 teki olgularla sınırlayarak, taleple bağlılığı mutlak olmaktan çıkarmış, böylece salt muhakemenin amaçlarına hizmet edenin, yargılanacak olmasına izin vererek, yargıya nesnesini istisnai de olsa belirleme yetkisi vermiştir.

İade kurumu, dönüş hattını gevşeterek olgunlaşmamış olanın kaynağına dönerek, kendisini gözden geçirmesi, ikmal etmesine fırsat tanırken, donanımlı inancın da eşiği atlayarak görücüye çıkmasına vize vermektedir. Süzerek seçmek, makul sürede yargılama anlayışının kronolojik kusurlarla baş etmede kullandığı başlıca çaredir. Muhakemenin amacı, doğru zeminde, doğru kimselerle, likilide edilmiş nesneyi, makul sürede tartışmak, tartışılanın sırrına erişmekten başka, bu sonucun usuli bir rasyonaliteyle barışık ve konvansiyonel ihtiyaçlarla koşut olduğunda ısrar etmektir.

Amaç; olumlu veya olumsuz kuşkuların makul sürede aşılmasını yarayacak bir davanın açılmasını sağlamak, başlayan tartışmayı da doğru bir zeminde doğru nesne üzerinde, doğru malzeme ve araçlarla başlatarak sonlandırmaktır. Veya tartışılacak nesneyi sınırlayarak, kuşkunun yayılma ve yeniden yargılanma ihtimalini sıfırlayacak önlemlerin parçası olmaktır.

Bu olgu, kovuşturma devresinin ömrünü uzatarak, yargılamanın makul sürede sonlanmasını önlerken, öte yandan prametür bir iddianın hükme dönüşmesine zemin hazırlayarak, bireyin özgürlük, güvenlik ve adil yargılanma hakkını, ham iddianameler aracılığıyla ağır bir şekilde çiğnemektedir. İddia makamı, elindeki evrakı iddianameye dönüştürme telaşıyla, mahkeme kapısına dayanırken, şüphe 170. maddedeki mimari yapısından ödün vermekte, mahkeme ise hazırlıksız, erken ve bin bir kaygıyla kapısına dayanan sözde iddianameyi, kendisini revize ve toparlaması için iadeyi yegane çare olarak görmektedir. Ya da iş yükünden kurtulma saikiyle kaleme alınan iddia, yok yere veya çeşitli bahanelerle iade edilerek, işi çoğaltacak daradan kurtulma, yarını olmayan çareye dönüşmektedir. Otoriteler katında oluşan iade bağlamlı uyuşmazlığa, üst merciler iştirak etmekte, geçen süre kadar yargılama nefes kesmekte, yargılama zaman, kaynak ve emekten oluşan maliyetini katlayarak yol almaktadır.

Toplumun adlileşme riskini tetikleyen bu amilin, bilinen etki ve sonuçlarının lokalize edilerek kaynağına hapsedilmesi, aşkınlıkların hukukla sınırlandırılması, yargının hukukun içinde tutulması veya uygulamanın hukukun içine çekilmesiyle olanaklıdır. Yargıtay’ın şımarttığı bu uygulamanın bırakılması, iadeyi düzenleyen hükümlere sadık kalmayı önermesi, sapmalara meyilli zihinsel karışıklıkları tetikleyen deneyimleri frenlemesiyle mümkündür.

Bilinen kararlar, bu amaca hizmet etmemekte aksine, dava ile iddianame arasındaki belirgin hatları zorlayarak/örseleyerek yeterince temellendirilmemiş kuşkunun iddiaya evirilerek emek, mesai ve zamanın ittifakıyla insan onurunun çiğnenmesine neden olmaktadır. Kaynakların yok yere heba edilmesi, birey, toplum ve kamuya patinaj yaptırmak demektir.

Yargılama bütçesini genleştiren, devasa boyutlara erişen, iş yükünü şişiren ve birçok otoriteyi, aklanmayla sonuçlanacak bir kuşkunun peşinde koşmaya icbar eden ve aslına sırtını dönen bu uygulamanın, görünen adalete inatlaşması ya da uygulamanın teşvikiyle geleneksel anlayışla flörte başladığını unutmamak gerekir.

2-Görev Sorunu

Ağır Ceza Mahkemeleri ile Asliye Ceza Mahkemeleri, arasındaki görev uyuşmazlığının, uyuşmazlığı yaratan otoritelerin ortak üst yetkili mahkemesi tarafından çözülmesi önerilmektedir. Uygulama yasanın anılan hükmünü bertaraf ederek, asliye ve ağır ceza mahkemesi arasında meydana gelen görev odaklı uyuşmazlıkların, aynı yerde bulunan birden fazla ağır ceza mahkemesi tarafından çözülmesini dayatarak, yasanın bu konudaki hassasiyeti, hukuk dışı parametrelerin itkisiyle dışlanmakta, yasanın açık ve yalın buyruğu alenen ihlal edilmektedir. Böylece asliye ile ağır ceza mahkemesi arasında oluşan görev uyuşmazlığını çözmekle ödevli Yargıtay, yasayla kendisine bırakılan rol ve işlevini defolu ve aşkın içtihatlarla, yerel ağır ceza mahkemelerine ciro etmektedir. Anılan aşkınlıkla doğal yargıç ilkesi, yasaya inat eylemli ve otonom uygulamalarla bir kez de görev hükümleri üzerinden askıya alınmaktadır.

Yasanın, sıralı mahkemeler arasındaki uyuşmazlığı çözecek üçüncü gözü seçmedeki bu özeni, özeni yaratan ard alan görülmeden ve üçüncü gözün adil yargılanma hakkı için güvenceye aldığı yararlar, elinin tersiyle kenara itilmektedir. Ortak üst dereceli mahkemenin, eş görev, rol ve statüdeki mahkemeler arasından tercih edilmesi, yargılamanın makul sürede gerçekleşmesi ve Yargıtay’ın iş potansiyelinin azaltılmasını hedeflerken, yansızlık ve bağımsızlık gibi yargıyı ayakta tutan yaşamsal değerler sıkboğaz edilerek, yaşayabilecekleri yegane alan daraltmaktadır. Adil yargılanma hakkının evlatları arasındaki krizi makul olandan yana kullanan bu seçim tarzı, uyuşmazlığı mahallinde çözerken, emeklemekte olan yasayı çekiştirerek kurumsallaşmasını önlemektedir.

3-Tutuklama

Tutuklama, yargılamanın uygulamadan gelen kamburu olmayı sürdürmektedir. Yasa takdiri bu yetkinin sayılı kriterlerin tahakkuku koşuluna endekslerken(100), yargıcı yaslanacağı argümanın ya da hukuki ve fiili olguların bilgisini birey ve toplumla paylaşmaya zorlamaktadır (101/1). Yargıcı bu değerlere bağlı kalmaya zorlayan yasa, koşulların gerçekleşmesi halinde tutuklamayı, takdir yetkisinin inisiyatifine bırakmaktadır. Tutukluluğun ölçütü söz konusu olduğunda ödünsüzlükte sebat eden yasa, tutukluluğun ölçüsü mevzubahis olduğunda suskun kalmayı veya bu alanda eylemeyi yargıcın takdirine bırakmaktadır.

Uygulama bu iradeyi besleyen parametreleri yeterince keşfetmediği gibi, bu seçimin yapmak istediklerini doğru ve gerçek şekilde anlama ödevinden ısrarla kaçınmaktadır. Yasa özgürlüğün ve güvenlik hakkının korunmasını, bireyin olanaklarını geliştirme hakkına kast eden bir önlem olarak telakki etmiş, tutukluluk ve özgürlük arasındaki iflah olmaz çelişkinin aşılmasını, karşıtlığı yaratacak veya tetikleyecek koşullar üzerinden detaylı bir tartışma inceleme yapılması koşuluna yaslamıştır.

Yargıcın, kendisiyle baş başa kaldığı bu ortamda, olayda özgürlüğün sınırlandırılmasını gerektiren olguları iyi bir yer tutarak belirlemek ve ona göre eylemekle yükümlüdür. Bu ödevden imtina etmek ya da en küçük bir özensizliğin kendisini hukuki olmayan veya gayrimeşru bir karar olarak lanse edeceğini unutmamak gerekir. Deneyim dünyasının, belirlenen değerlerle uyumlu olduğunu ya da bu felsefeyle bağdaşır eylediğini ifade etmek imkânsızdır. İmkânsızlığı vücuda getiren, gerçeklikle hüküm arasındaki mesafedir. Başka bir deyişle gerçeğin hükme nasıl dönüştüğü, sahici olanla izah edilmek veya ontolojik ve epistemolojik boyutlarıyla ortaya konulmak yerine, temellendirmeyi gerçek ve doğruluk testine imkân vermeyen yasal terim, kavram ya da söylemin tekrarıyla sınırlayarak, bireyi kavrayacak garanti ve destekler askıya alınmaktadır.

Bu eyleme biçimi, sıralı normları birçok açıdan ihlal etmekte, tutukluluğun hangi ölçütler referans alınarak gerçekleştirildiğini belirleme imkânını kanun yoluna başvuru olanağına bırakırken, temelsiz, doyurucu olmayan tutukluluk kararıyla gerektiği gibi mücadele imkânı ya zayıflatılmakta veya yok edilmektedir. Tutukluluğun, yargılamanın emrinde ve onun beklentilerini karşılayan paradigması temelsizlikler üzerinden örselenmekte, örselenen kurum başka amaçlara hizmet eden amile dönüşmektedir. Birey hükümle tanışmadan onun yarattığı etki ve sonuçla yaşamaya icbar edilmektedir.

Uygulama tutukluluk veya onunla benzer hedefleri paylaşan kurumların varlık sebebini ziyadesiyle öğrenmek ve öğrendiklerini yaşama geçirmeye çalışmalıdır. Tutuklu sayısının, hükümlü sayısını geçmesi, burada işlerin iddia edildiği gibi gitmediğine karine oluşturmaktadır. Bu durum soyut olanın, sahaya inerken yoğun bir mutasyona uğratıldığına işaret etmektedir. Öteki ifadeyle, önlem olmaklıkla sınırlı bir misyona imza atan tutuklama, iddianın kışkırtması ve yargıcın otonom ve aşkın tutumuyla cezaya dönüşmektedir. Takdirin kontrol altına alınması, temellendirmeyle mümkündür. Güncel kararlar, tutukluluğun hangi öncüllere yaslanarak, kendisini geçerli kıldığı, geçerliliği besleyen güvence, temel ve desteklerin neler olduğunu hiçe sayarak, toplumsal meşruiyet, hukuk ve yasa arasındaki optimum uyumu, bir başka bahara bırakmaktadır.

Sonuç itibarıyla aralarında tutukluluk kararının da yer aldığı birçok işlem, karar ve hükümlerin gerekçe bakımından doyurucu olduklarını, dolayısıyla CMK’nın 34.maddesi ve onu teyit eden ardıllarıyla bağdaştığını söylemek mümkün değildir. Bu olanaksızlık, geçmişte bedeli birey üzerinden toplum ve kamuya ödetilen usulsüz tutuklama kararını disipline etmeye çalışan yeni mantığı sürdürülebilir bir nitelikten hasretten uzak tutmaktadır. Kurumsallaşan gerekçe defoları, tutuklama üzerinden insanların ve toplumun güvenliğini tehdit etmeyi sürdürürken, hukuki olanla yargıç arasındaki doğru ilişki, yorumlarla askıya alınmaktadır. Uygulama zihninin kıvrımlarına sıkışan geleneğin etkisinden kurtulamamakta, kendisini alışkanlık tutkusu olarak karakterize eden uygulama, hukuki olanla inatlaşmaya devam etmektedir. Bu duruma son verecek olan, uyuma direnen mantalitedir. Değişen veya revize olan mantalite, uygulamayı hukuki olanla disipline ederek, yeninin eskiyi alt etmesine olanak ve kolaylık tanıyacaktır.

4-TCK 86/3/a maddesi

TCK 86/3/a maddesi, aile içi şiddetin takibini şikâyet kurumu dışında tutmayı hedefleyen bir düzenlemedir. Madde, aile bireylerinin kalkıştıkları veya gerçekleştirdikleri etkili eylemin yazgısını konu edinerek, aile birliğine yönelen ve suç teşkil eden eylemlerin takibini şikayete bağlı olmaktan çıkarmakta, böylece şikâyet ya da şikâyetten vazgeçmenin soruşturma/kovuşturmayı yönetmesine onay vermekten kaçınmaktadır. Yasa bu yaklaşımıyla aile birliğini hedefleyen etkili eylem suçunun, şikâyetten vazgeçmeyle düşürülmesini yasaklayarak, yasağın ailenin dağılmasını önleyeceğini düşünmektedir.

Aile içi şiddeti sönümlemeyi hedefleyen bu düzenin, toplumsal dinamik ve örtüyle ne denli uyumlu olduğu tartışmalıdır. Ailenin saldırılar aracılığıyla korunmasını sağlayanın, hükümle yaptırıma dönüşmesi olasılığında, yaptırımın aileyi ayakta tutup tutmayacağı sosyolojik verilerin desteğine muhtaçtır. Yaptırıma uğrayanın, dışarıda kalması veya birliği terke zorlanması, ailenin hoşgörüsünü görmezden gelen düzenin noksanıdır. Hoşgörünün egemenliğinde oluşan bir affın, kendisini şikâyetten vazgeçme olarak gerçekleştirmesine izin verilmemesi, ailenin hoşgörüsüne sığınan bireyin dışarıda tutularak, yaptırımlarla ailenin dağılmasına neden olabilir. Şikâyetten vazgeçme bu niteliğiyle korumaya alınan değeri konsolide ederken, engellenerek etki ve sonuç doğurmaya icbar edilmesi, aileyi yıkıma taşıyabilir.

Uygulama arkasına eşitlik hükümlerini de alarak, konuyu dava yoluyla Anayasa Yargısı’na defalarca taşımış, mahkeme iddiaları iptal etmekten kaçınmıştır. Durulan yerin açıyı daraltması, kurumun bu zaaflarının gözetilmesini önlemiştir. Aile içi şiddetin yakıcı ve tehdit edici niteliğinin hoşgörüyle olan çelişkisinin toplumsal değer ve dinamiklerin hakemliğinde bir kez daha tartışılması gerekir. Hoşgörü yetkisinin toplumsal beklentilerle uyumu, bir başka beklentiyi ihtiyaç olmaktan çıkarma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin harekete geçmesi, vazgeçme yoluyla davanın düşürülerek, adlileşen ailenin toparlanarak, toplumsal barışın yargı dışı etkin bir başka araçla sağlanması demektir.

Yasa yapıcı, her şeyin ya da her uyuşmazlığın, yaptırımlar üzerinden çözümünden yana değildir. Bu yaklaşımının 86. maddeye yeterince yansıtılmaması, yaygın olsa da aile içi şiddetin adliyeye taşınarak burada herkesin gözü ve kulakları önünde çözülmesi, çözümün uzun vadeli bir uyuşmazlığı barındırma ihtimalini güçlendirmektedir.

5-CMK 128 maddesi: [/u][/b]

CMK 128 maddesi, suç ürünü mal, alacak ve haklara el konmasını benimseyerek, mülkiyet ve zilyetlik hakkını, istisnaya uğratmaktadır. İstisnaların, özgürlüklerle çelişen doğası onların, özenli kullanılması ya da aşkın kullanılmasını önleyen tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Yasa el konulacak şeylerin saymak ve sınırlamak suretiyle, mülkiyet hakkının istisnalara uğratılma potansiyelini engellemiştir. Böylece el konulacak olanları tasnif ederek ayrıksı uygulamalarla çoğaltılmasına onay vermekten ısrarla kaçınmıştır. Başka ifadesiyle deneyimlerin, dilediğinde dilediği yöntem, araçlarla önüne gelen her şeye el atmasını, el konulacak şeyi likit ve lokal hale getirerek, yasaklamıştır.

Uygulama suçun var ettiği mal, alacak ve haklarla, bu nitelikte olmayanları ayırt etmekten kaçınarak, mülkiyet hakkı kapsamındaki her türlü şeye el konulması sonucunu yaratacak deneyimlere imza atmaktadır. Yasa yapıcı, son derece yalın bir buyrukla el konulacak olanla olmayan arasındaki ayırımın yapılarak, suçtan mütevvelit olanlarına el konulmasını istemekte sebat etmektedir. Deneyimler, özen ve dikkat isteyen bu ayırımı yapmak yerine, kolay olanı tercih ederek bireyin ve uzantılarının yaşam hakkını tehdit etmektedirler.

6-CMK Birinci kısmın, beşinci bölümü

CMK Birinci kısmın, beşinci bölümü varlığını yargı için yaşamsal olan “yansızlık” ilkesini pratize edecek önlemleri almaya adamıştır. Uygulama, davaya bakma yasağının sınırlarına, yargılamanın yenilenmesi halinde, önceki yargıya katılan yargıcı da katarak, yansızlığı temin eden seti tahkim etmiştir. Yasa yapıcı, Yargıtay kararlarının gönderileceği kurumu belirleyen 304/2 de; bozulan kararların iade edileceği mahkemeler arasına, hükmü denetlenen dışındakileri de alarak, gerektiğinde bozma sonrası yargılamanın bu otorite tarafından yapılmasını öngörerek, yansızlığı pekiştirmeyi hedeflemiştir. Aynı madde bu kararın hangi hallerde verileceği konusunda sessiz kalmayı tercih ederken, bozulan dosyanın ait olduğu mahkemeye gönderilme ihtimaline kapıları aralayarak, hükümle ihsası reyde bulunanın, yeniden yargılama yapmasına fırsat vermiştir.

Yasa yapıcının, verdiği bu avansı, 23/3 aracılığıyla kısması bir paradokstur. Bu paradoks, yansızlığı sağlayan mekanizmada kırılmaya yol açmakla kalmamakta, davaya bakacak yargıcı temin etmekte, sayısız güçlüklere neden olmaktadır. Hâkim sayısının kısıtlı olduğu yerlerde, dosyanın adli sınırlar dışına çıkmasına sebep olan bu düzenleme, hakim sayısı fazla olan yerlerde ise, aynı dosyaya birden fazla yargıcın bakması ve mahkemelere ait yüzlerce dosyanın iş potansiyeline bağlı olarak, mahkemeler arasında yargıç bulmaya ve bu yargıçlar aracılığıyla çözüme kavuşmayı beklemektedir.

Bu durum yasamanın, yansızlık anlayışının henüz oturmadığını ya da konuya tamamen egemen olduğuna dair kuşkulara neden olmakta, anılan kuşku, uygulamada sürpriz neticelere vesile olmaktadır. Oysa yeni yasa, önemli ve ciddi iddialarla ortaya çıkmış, bu çıkış neredeyse devrim olarak lanse edilmiştir. Misyonunun büyük ve yüklü kısmını savunma ve kanun yolunun etkili kullanılması, makul sürede yargılanma gibi görünen adalete hayat veren değerlerin gerçekliğine adayan bu düzenlemelerin, bu ve benzer uygulamalarla ilan edilen amaca ne denli hizmet edeceği tartışmalı hale gelmektedir.

7-CMK 98 madde uygulaması

CMK 98 madde uygulaması, özgürlüğü tehdit eden gizil bir güce ulaşmıştır. Hakkında soruşturma aşamasında yakalama kararı verilen bireyin, yakalama kararı veren mahkemenin tabi olduğu adli sınırlar içinde bulunması halinde, kararı veren otoriteler önüne çıkarılmakta, işlem yakalama aracılığıyla yol almaktadır. Bireyin adli sınırların ötesinde olması, yakalanan birey hakkında yapılması gerekenlerin listesini, yardımlaşma işleminin ihtiyacına dönüştürmektedir.

Mahkeme adli yardımla çizilen görev tanımı doğrultusunda eylemekte, bireyi bu amaçla sınırlı olarak tutmakta veya salıvermektedir. Görev tanımının belirlenmemesi, uygulamanın ekseriyetle izlediği bir yöntemdir. Bu olasılıkta, mahkeme istinabe eden otoriteyle çeşitli vesile ve araçlarla ilişki kurmakta, bu ilişkiyi yön verecek haritanın oluşumuna değin birey, özgürlüğünden ihtiyaç duyulan zaman kadar yoksun kalmakta, böylece güvenlik hakkı uygulamanın yarattığı kaynağından kopuk uygulamayla sekteye uğramaktadır.

Yakalama kararı verilmesine dair istemin, alt dereceli mahkeme tarafından reddi üzerine yapılan itirazı inceleyen merci, yakalama kararı vermesi olasılığında, yakalanan bireyin itiraz merci önüne mi, yoksa yakalandığı an görevli olan nöbetçi mahkemeye mi çıkarılacağına ilişkin tereddüt, bireyin özgürlük hakkını tehdit etmekte, yargılanacak makamın belirlenmesi süresince, bireyin özgürlüğü belirsizliğe terk edilmektedir.

Uygulama yetkili mahkeme konusunda beliren bu duraksamayı, gidermekten kaçınmakta, çoğunlukla birey itirazı benimseyen mahkeme önüne çıkarılmaktadır. Öte yandan yargılama aşamasında savunma hakkının kullanılmasını sağlamakla sınırlı olarak verilen yakalama kararlarının infazı sırasında, yakalanan birey, nöbetçi mahkemeye çıkarılmakta, yakalama kararının amaçları bertaraf edilecek şekilde yakalama tutuklamaya dönüştürülerek, amacıyla sınırlı kullanılma kararı veren mahkemeye bırakılırken, birey aradan geçen süre kadar özgürlüğünden yoksun bırakılmaktadır. Oysa yasama 94, 96 ve 199 maddelerle yakalamanın hangi amaçlara yöneldiğini ve bu önleme hangi koşullarda başvurulacağı ve de nasıl infaz edileceğini belirlemiştir. Bu konu, özgürlüğü güvenceye alan onca norm ve deneyim doğrultusunda yorumlanarak çözülmesi gerekirken, birey yasal yargıç ilkesi dışlanarak nöbetçi mahkemeye sevk edilmesi, kabulü imkânsız bir sapmadır. Nöbetçi hakimin, yakalamayla sınırlı karar vermesi gerekirken, görev tanımının dışına taşarak, yakalamayı mutasyona uğratması, özgürlükleri koruma sözü veren yasanın istekleriyle bağdaşmaz.

Günümüz koşulları mekânlar arası mesafeyi araçlar vasıtasıyla aşmaya imkân vermekle birlikte, bu imkânı harekete geçirecek mali güçten yoksun adliye ve uzantılarının CMK 94.maddesindeki hedeflerin yakalanmasını önlemektedir. Van’da yakalanan bireyi, İstanbul’a getirecek maddi olanaklardan mahrumiyet, bireyin maddi olanağa kavuşma süresi kadar bireyin tutuklanmasına neden olmaktadır. Oysa yakalama ile tutuklamanın farklı amaçlara özgülenmesi, tutuklamanın marjinal önlem olmaklığı, onun alelade yöntemlerle ve yetkili mahkeme dışında ve kendiliğinden kullanılmasını yasaklamaktadır. Uygulamanın istisnai bu araçları özdeşleştiren ya da birini diğeriyle değiştirecek şekilde kullanması ve bu konudaki deneyimlerini sürdürmesi, özgürlüğü korumaya soyunan bir bakışın tasarladıkları arasında değildir.

8-Bilirkişi Kurumu(CMK 62 -73)

Yargının yakasına yapışan bu illet, yoluna soluklanmadan devam etmektedir. Yasama; 63/1 madde hükmüyle, bilirkişi görüşüne başvurmayı gerektiren halleri “özel ve teknik bilgi”ye olan ihtiyaçla sınırlamıştır. Özel ve teknik ihtiyaçlardan anlaşılması gerekenin ne olduğu izahtan varestedir. Bu saptama veya görev tanımı, kapsamına hukuki olanı belirleme veya mütalaaya eklenmesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla deneyimlerin hukuki konularda bilirkişi görüşüne müracaat etmesini pozitif hukuk yoksamaktadır. Yasamanın kuşku taşımayan yalın bu buyruğunun kendisini pratize ettiğinden söz etmek mümkün değildir.

Mahkemeler özellikle zimmet ve bankacılık gibi suçlarda, suçun unsurlarının belirlenmesine yarayacak tanımlarla bilirkişi atamakta ya da bilirkişi heyetine hukuki bilirkişiyi katarak, mütalaa almayı itiyat haline getirmektedirler. Yargının peşini bırakmayan bu sapmanın uygulamaya yerleşmesini öneren Yargıtay’dır. Birçok Yargıtay dairesi, olayın çözümüne katkı sunduğundan bahisle, içerisinde hukukçu akademisyenlerin olduğu kurullar oluşturmasını salık vermekte, böylece yasayla çelişen uygulama Yargıtay kararıyla kutsanmaktadır.

Kutsanan karara uyan mahkeme bilirkişi görüşünde hukukun tartışılmasına seyirci kalarak, varlık nedenini inkâr etmekle kalmamakta, bilirkişi raporunu hükme dönüşerek, yerini bilirkişiye bırakmaktadır. Böylece hukuki konuların çözümü, yargıç dışındaki öznelere ciro edilerek, uyuşmazlık bilirkişi tarafından çözülmekte yasanın sözü, Yargıtay’ın deneyimiyle örselenerek askıya alınmaktadır. Bilirkişi kurumunun disipline edecek çözüm arayışlarının ne zaman sona ereceği meçhuldür. Geçen süre, bilirkişinin Yargıtay kararlarının verdiği güce yaslanarak, Hiçbir dirençle karşılaşmadan yargı sürecine sızmalarını hızlandırmakta, şımaran kurum kürsüyü zorlamayı sürdürmektedir.

Ceza muhakemesi, kuşkuyu perdeleyenin ne olduğunun yardımcı araç ve ihtiyari kanıtlarla ortaya çıkarılmasını hedeflerken, araç veya yardımcının yargılayanın öznesi olmasına izin vermekten kesinlikle kaçınmaktadır. Amaç, kuşkuyu saran örtünün, hukukçu olmayanların sağlayacağı yardımla aralamak, gerçekliğin açığa çıkarılmasına katkı veren edenleri belirlemektir. Bu edenlerin yasaklı olduğu alanın hukukla sınırlanması, aralamaya yardımın maksimum hatlarını tayin etmekte, morfolojik bandın hukuki aşamasından hasretten uzak tutulmasını istemektedir. Uygulama bazı suçların unsurlarının anılan nitelikteki kurul veya kişi tarafından açığa çıkarılmasıyla yetinmemekte uğraş alanını içine TCK 61.madde uygulamasını da katarak, ceza tayininde referans alınacak değerleri alarak, bilirkişi görüşünün yargılamanın odağına oturtmaktadır. Bu uygulama toplum nezdinde yargının irtifa kaybetmesine yol açmakla kalmamakta, yargılananların bilirkişilere odaklanmasına yol açmakta, tahta oturan bilirkişi hüküm kurmanın keyfini çatmaktadır. Bu düzensizlik bilirkişi mahkeme veya yargılananları zan altında bırakarak meşruiyeti riske etmektedir.

9- Çapraz sorgu;(201)

Çapraz sorgu olarak da lanse edilen bu kurum, usuli rasyonaliteyi besleyen önemli arterlerdendir. Yasa yapıcı, bu dinamikle, eşitlik ilkesi ve çelişmeli yargı ilkesini hayata geçirerek, yargılama konusu nesnenin, bu ilkelerin gözetiminde diyalojinin kurallarına uygun ya da yanlardan birinin avantaj sağlanmasını önleyecek şekilde tartışılmasından başka, yanların nesnenin gerçek ve doğruluğunu sınayacak imkân ve kolaylıklardan yararlanmasını güvenceye almayı amaçlamıştır.

Eşitlik, hükmün oluşumuna katkı verenlerin özerkliğini sağlamayı hedefler. Yarışan görüşler arasındaki denge kaybı, eşitlik ilkesini zedeleyerek, diyalektik tartışmayı sakatlar. Diyalektik tartışma zedelenen veya kısıtlanan özerklik ölçüsünde hukuki ve meşru olmaktan çıkar. Bu dianın, mekânını mono olana terki, hükmün monoyla sınırlanması veya mononun hükme dönüşmesi, yargılamanın manasını yitirmesi demektir. Yargılamaya katılanların işlev ve sıfatlarının değişen niteliği, süjeleri kanıt olana dönüştürerek, onlarla kurulacak diyaloğ üzerinden gerçeğin ışıkla buluşması sağlanır.

Bilirkişi raporunun sınanması, eşitliğin yaratacağı olanak ve kolaylıklarla mümkün olur. Çelişme prensibi, eşitlik ilkesini sağlayacağı lojistiğe yaslanmadan yaşam bulması mümkün olmaz. Uygulama, bu gerçeğin çoğu kez farkında değildir. Farkında olmamaklık, hem doğru yerin tutulmasını önlemekte hem de daralan açı nedeniyle algıyı zayıflamaktadır. Algı zayıflığını yaratan yasama değil, çapraz sorgunun getirilerinin yeterince kavranmamış uygulamadan kaynaklanmaktadır.

Yargılamanın kara kutusu tutanaklar, çapraz sorgu hükümlerinin uygulama tarafından askıya alındığını kanıtlayacak yetidedir. Adil yargılanma hakkının yorumuyla edinilen bu ilkelerin, ne denli yaşam bulduğu, yargılamaya ne denli hükmettiği sıradan bir araştırmayla anlaşılmaya olanak vermektedir. Toplu mahkemelerde üye yargıçların doğrudan soru sorma yetkisi duruşmayı yönetmekle sınırlanan başkanın, keyfi uygulamalarına takılmakta, yargıçlar katında başlayacak diyalektik nesnesini kaybetmekte, donanımı noksan yargıç, hukukun adalete dönüşmesine ihtiyaç duyduğu katkıyı sunamamaktadır.

Çapraz sorgu bu yönüyle hükme malzeme taşıyan bir arter ya da bu arterin taşıdığı alüvyondur. Varlığını gerçeği besleyecek mineralin tedarikine özgülemiştir. Çapraz sorgudan vazgeçmek, vazgeçme ölçüsünde tezi desteksiz, hükmü mecalsiz bırakır. Adil yargılanmayı ayakta tutan bu dinamiklerin duruşma salonlarını terk etmesi, yasa yapıcının bu kavramlar üzerinden kurduğu hayal ve özlemlerin ertelenmesine neden olmuştur.

Uygulama her fırsatta, iş yükü organizasyon bozukluğu ve alt yapı eksikliğinin etki ve sonuçlarına yükleyerek, hükmün görünen adaletin emirlerini dışlamasını meşru kılmanın peşindedir. Zaman, mekân ve olanakların yetersizliği herkesin malumudur ve bu malum bu günün Türkiye’sinde adil yargılama engeli olmaktan çıkarılmalıdır. Gerçeğin bilgisini açığa çıkaracak kişilerin tartışmasına vesile olan, bu olanak ve araçtan anılan nedenle imtina etmek, usul yasasının bu iddiasını hafife almaktır.

10-Delillerin kabul edilebilirliği kurumu

Delillerin kabul edilebilirliği kurumu, bu ideale farklı yerden omuz veren önemli bir müessesedir. Bununla temin edilmek istenen maksat, hükme lojistik sağlayan vaka, talep ve tartışılanın hukuki ve meşru bir kaynaktan geldiğini belirlemek, meşruluk testini aşan bu aracın kullanıma elverişli olup olmadığını ya da kanıt olma yetenek ve debisine sahip olup olmadığını belirlemeyi hedefler.

Bu kurum yeni ceza yasamızda, delillerin ortaya konulması ve tartışılması üst başlığıyla işler hale getirmektedir. Belli ki yasa koyucu her delilin değil, yeterli, meşru, hukuki, doyurucu ve gerçeğin açığa çıkarılmasına katkı verenin, delil olmasını istemektedir. Bu akış açısı, hukukun benimsemediği ya da toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bir nesnenin delil olmasını yasaklamaktadır. Anılan yasak, soruşturmacının işkence gibi gayri insani ya da iradeyi fesada uğratarak elde edilen delilin tartışılarak deşifre edilmesinden başka, onun dışlanarak, işkence gibi insani olmayan ve insan onurunu hiçe sayan işlem, eylem ve kararları ve uzantılarına tevessülünü, kanıtın meşru ve teknik olanın yardımıyla elde edilmesini ve tartışmaya açılmasını sağlamaktadır.

AİHM, bu kurumu deneyimleriyle ziyadesiyle teşvik etmekte, geliştirdiği içtihatlarla, yargıcı meşru olanla bağ kurmaya ve hüküm inşa etmeye icbar etmektedir. Uygulama yasak yöntemlerle elde edilenin, tiksindiren olduğunu kavrayacak debiye ulaşmakla birlikte, yasağın kapsamının kesin hatlarla belirlendiğini söylemek olanaksızdır. Delillerin kabul edilebilirliği henüz kendisini bağımsız ara kararlarıyla karakterize etmekten yoksundur. Uygulama son derece önemli ve tartışmaya konu teşkil eden bu kurumun, pratize şansı yakaladığını bu şansı kayıtlayarak alışkanlığa dönüştürmenin yolunu bulmalıdır.

Delillerin belli bir disiplin içinde sunulmaması, onların yeterince ayıklanarak kullanılabilir hale gelmesini önlemekle kalmamakta, yargıyı uzunca bir süre tartışacak malzeme ve nesnesini aramaya icbar etmektedir. Geçen süre, makul sürede yargılama idealini ciddi bir şekilde tehdit etmekte, birey sunduğu bir delilin neden hükme verilecek katkıdan ayrık tutulduğunu öğrenmekten mahrum bırakılmaktadır. Kabul edilebilirlik kararı, ara kararı olarak kaleme alındığında bu ara kararına yönelme ve ona saldırma imkânı verirken, bundan imtina savunma hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını önlemektedir.

11-Duruşma gününün tayini ve davetiye

Duruşma gününün tayini ve davetiye, tartışacak olanları tartışma masasına davet etmenin sıfır noktasıdır. Tartışılacak kimselerle tartışılacak yerin belirlenmesi, duruşma gün, saat ve yerinin isabetle seçimi ve tartışanların bu sürece dâhilini sağlayacak şekilde olmak mecburiyetindedir.

Bu ödevden imtina etmek, tartışmaya katılacakların bu sürecin dışında tutulmasını kolaylaştırmak demektir. Tartışma olanak ve kolaylıklarından yoksun kalmak, diyalojinin gereklerinden uzak kalmak böylece, mahkemenin kusuruyla hükmü şekillendiren konsorsiyum, kollikyom ve zeminden dışlanmaktır.

Duruşma gününün diyalojinin gerçekleşmesine katkı verecek şekilde seçilmesi bireyin ve yargıçların bu süreci ihtiyaçları karşılayacak şekilde belirlemeleri anlamına gelmektedir. Güncel deneyimlerin bu amaçla ne denli barışık oldukları tartışmalıdır. İstanbul başta olmak üzere birçok adliyede uygulamanın yargılamanın bu ihtiyacına yanıt verecek duruşma günü tayin ettiklerini söylemek olanaksızdır. Aynı günde yargılama haddini aşacak şekilde randevu verilmesi, yargıcı zamanla yarıştırmakta birçok umar ve beklenti zamanın yarattığı bu sele kapılarak heba olmaktadır.

Birden ziyade duruşmanın aynı saate yayılması, onlarca tartışmacının aynı gün ve saatte farklı masa ve nesne üzerinde tartışmaya davet edilmesi manasına gelir. Gerçeklerle çelişen ve imkânsız olan bu davete zamanında iştirak, birey için mümkün olsa bile mahkeme için imkânsıza dönüşmektedir. Aynı gün ve saatte yargılanmaya gelen veya yargılamaya iştirak etmek isteyenler yığılmaya neden olmakta, birey veya vekil yanlış idare edilen zamanın yarattıkları kayıplara maruz kalmakta, beklemenin yarattığı bezginlik süjelerin salon veya adliyeyi terke zorlamaktadır. Yargılama terk nedeniyle bir ya da birkaç celse talikle, ömrünü uzatmaktadır. Yargılamanın maliyeti, araya giren sürenin yarattığı insani ihtiyaçlarla artmakta, avukat bir başka adliyede başlayacak savunma görevini yapmaktan yoksun kalmaktadır. Uygulama, yasanın randevuyu esas alan bu mantığını ötelemeye devam etmekte, uyarı ve yakınmalar ne yazık ki kayıpları önleyecek etki yaratmaya kifayet etmemektedir.

12-CMK 147 maddesi

CMK 147 maddesi, ceza muhakemesinin muratlarından başat olanı gerçekleştirmeyi üstlenmiştir. Etkin bir savunma ve savunmanın kendisini kanun yolu aracılığıyla bir başka platformda yeniden tartışılır kılabilmesine bağlıdır. Bu amacın gerçekleşmesi, amaca destek olan türev hakların etkinliğini sağlamadaki yetiyle ölçülür.

Çağdaş yasalar, bu misyonu ayakta tutan edenleri, 147.maddenin çatısı altına bir araya getirmiştir. Bu madde, tartışmak için yargılamaya çağrılmış bireyin, ihtiyacı olan malzemeyi nasıl ve ne şekilde sağlayacağına dair olanakları ve kolaylıkları anlatır. Bu anlatma, bir bakıma bireyin özerklik sahasının sınırlarını tayin eder. Yani çizilen bu alanda neler yapabilme hak ve yetkisine sahip olduğundan haberdar edilerek, diyalojik özerkliğin sıra dışı ve hukuki olmayan yöntemlerle etkisiz kılınması önlenir. Böylece bireyin düşünsel özerkliği, ona hak ve yetkileri hatırlatılarak teminata alınır.

Konuşma engellerinden kurtulma, yarışan düşünceye karşı koyarak onu çürütme, hukuki ve meşru olmayan engellerden kurtulma olanaklarıyla ölçülür. Soyutu tekrar, kanunu sözde olanla aşmak demektir. Özerklik, içeriğinde susmayı da barındırır. Susmak, hukukta örtülü yoksama anlamına gelir. Susarak konuşma, suçsuzluk karinesini arkasına alarak aklanmayı istemek demektir. Susma, suçlama konusuyla sınırlı olarak açıklamadan imtina etmek, durağan ve devinimsiz kalarak, ispatı iddia edene bırakmaktır. Susmak, diyalektik sürece devinimsiz şekilde katılmaktır. Bireyin müdafii aracılığıyla sürece katılması, ardıl hakların önde olanıdır. Prosefyonel hukuki yardım ya da müdafiinin hukuki bilgi ve birikiminden yararlanarak ve bu olanakların açtığı yolda ilerlemek, hukuktan yararlanarak, savunmayı güçlendirmektir.

AİHS teknik yardım almayı, süreçten başarıyla ayrılma ya da diyalojinin etkinliği için yaşamsal addetmektedir. Başkasının sunduklarıyla tartışmak, kendisini etkin olarak savunmak konuşamama veya tartışamamanın yarattığı dezavantajdan kurtulmak demektir. Somut delillerin toplanmasını istemek, salonun dışında kalan ya da sanığın erişme imkanına sahip olmadığı argümanları, yargıl yönetiminin sağladığı kolaylık ve olanaklarla toplanmasını sağlamayı taahhüt eder.

Konuşabilmek ona dayanacak bilgi, birikim ve malzemenin varlığını gerektirir. Tasarruf alanında olmayana dayanmak, savunmayı takatten düşürür. Uzun uzadıya anlatılan bu düzenin, kendisini bu ideallerin selamet ve gerçekliği için yeterince işler hale getirdiğini benimsemek olanaksızdır. Uygulamanın adil yargılama hakkına yaşam veren bu getiri kalemlerinden bireyi yeterince ve sahici olarak yararlandırdığını söylemek mümkün değildir.

Yargıç çoğu kez 147.maddenin söylemini hazırladığı şablonlar aracılığıyla yinelemekte, bazen de yenilemeyi gereksiz görerek, sanığı suçlamakta, özerkliğe bilgi, birikim, destek ve malzeme taşıyan onca şeyden sanığı mahrum bırakarak kolayı seçmektedir. Bireyin kişiliğinde vücuda gelen eğitimsizlik, acemilik ve bilgisizlik yargıcı, üçüncü göz olmaktan çıkmaya zorlamakta, böylece hakların yeterince ve tasarlandığı gibi uygulanma olasılığı riske girmektedir. Birey, kendisi dışında gelişenlerin yarattığı mahrumiyet ortamında yazgısını, haklarını kısıtlayanın insafına bırakmaktadır. Adalet Bakanlığı ile Barolar arasında, müdafii ücreti üzerinden çıkan uyuşmazlık, sokaklara taşmakta ve Baronun 147 madde uygulamasına vereceği desteğin kesilmesine neden olmaktadır. Yargının, kıtaları aşarak hukukumuza entegre olan bu deneyimi içselleştirmesine kendisinin de dâhil olduğu birçok nedenin ittifakı yol olmakta, herkesin yenilik addettiği bu düzen, istenile sonucu vermekten kaçınmaktadır.

13-CMK 147/1/i ve 219 maddesi(Tutanaklar)

CMK 147/1/i ve 219 maddesi, duruşmada olup bitenlerin tutanak aracılığıyla kayıtlanmasını buyurmaktadır. Tutanak, duruşmanın kara kutusu ya da belleği olarak da tanımlanabilir.

Bu tanım referans alındığında, anılan kurumla, şüpheyle başlayan ve hükümle son bulan morfolojik süreçte, tartışma masasında olanları, onların söylem, söz davranış ve etkinliklerini, tartışmaya açılan bilumum olay, olgu ve malzemeleri, tartışmayı hükme taşımaya özgülenen tüm detay ve aşamaları, oluşan sorun ve aşılan problemlerle, bu problemlerin hangi yöntemlerle aşıldığını, aşılırken kimden, neden, nasıl ve nereden yararlanıldığını, ittihaz olunan ara ve nihai kararlarla, bu kararın kamuyla nasıl ve ne şekilde paylaşıldığını kayıtlayarak, açıklamayı ve olası uyuşmazlıkların aşılmasında yararlanılacak nesne olması hedeflenmektedir.

Spesifik bu işlev, tutanakların hafife alınması ya da dışlanmasını önlemektedir. Tutanaklar işlevsel olarak, yargılama süreci hakkında maksimum bilgiyi depolamak, biriktirilen bilgiyi gerektiği ya da gereksinim duyulan ölçüde kullanmak, Ya da tutulan belleği hatırlatarak oluşan ihtilafların hizmetine sunulmayı üstlenir. Onca yükü taşıyan tutanağı, kendi başına bırakmak veya onun alelade yöntemlerle ve usuli rasyonaliteyi dışlar nitelikte kaleme alınmasına yasa izin vermemiştir. Onayın reddi kendisini, tutanaklara resmi evrak olmaklık ve sıradan belgelerden ayrık bir gücü kullanma şeklinde karakterize etmektedir. Böyle bir belgenin kanıtlayan, açıklayan ve tarihsel kimliği, onun, herkesin ilgi alanında ve ziyadesiyle kalmasını sağlamaktadır.

Tutanak, işlev ve kişiliğiyle korunmayı ziyadesiyle hak etmekte, böylece işlevini hukuki ve meşru olmayan yöntemlerle yitirmesi veya etkinlik sahasının sıradan gerekçelerle büzülmesi, meşru olmayan yöntemlerle gücünün örselenmesi önlenerek varlığı korumaya alınmaktadır. Önleme, kendisini tutanaklara ilişmezlik ve tutanakların yargı kararıyla tashih ve iptaline değin geçerliliğini koruma şeklinde göstermektedir. Dokunulmazlık ve muteberlik karinesi, önemli bir güvence ve korumayı sağlayan güçlü bir kalkandır. Bu dayanak, hükmün gerektiğinde sırtını dayadığı ve her ihtiyaç duyduğunda müracaat ettiği bu nesnenin güvenilir olmasını istemekte, etki ve sonuçlarını sağlamlığını inandığı tutanaklara yaslamaktadır.

Bu denli yaşamsal olan ve hükmün belleği olan bu değerin uygulamada, değeriyle müsemma bir ilgiyle karşılaştığını söylemek erkendir. Bizi böyle söylemeye icbar eden, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında kaleme alınan tutanakların, öz ve özün anlaşılmasına aracı olan şekildeki sapmaların çokluğudur. Bu sapmalar kendisini yazım hataları, dil ve anlam bütünlüğünü bozucu şekilde eylemek, belgeyi estetik kaygılardan uzak bir format ve sıradan düzeltme ve tahrif gibi hukukça reddedilen ilişme biçimleri şeklinde göstererek, onların güvenirliğini kuşkulu hale getirerek, yasanın üzerinde titrediği bu nesne kimi zaman koruma, depolama veya arşivleme hatalarından ötürü tanınmaz ve iş göremez hale gelmektedir. Dahası öznesinin özensizliği doğa ve yapay edenlerle elbirliği yaparak, olası bir uyuşmazlıkta o çok güvenilen tutanak tarihsel olana tanıklık yapmayı reddetmektedir. Bozuk türkçeyle kaleme alınan hükmün yarattığı algılama ve anlam hatalarıyla önünü görmesi, egemen olması mümkün değildir.

Tutanaklar, hayatını öznesine borçludur. Yaşamın yazgısını belirleyen yargıçtır. Sıraladığımız onca sorunun vebali, tutanaklara vücut veren ve yaşatan özne ve koşullar yüklenmektedir. Yüz kelimeyle oluşturulun bir tutanağın, hukuku ne denli adalete dönüştüreceği ya da tutanağın yarını nasıl dizayn edeceği tartışmalıdır. Bilgi birikim ve yazı diliyle bellek arasında yaşamsal bir ilişki vardır. Bu ilişki, kısıt olandan güvenilir, meşru, makul ve doğru bir yargısal emir yaratılmasına müsaade etmez.

Yazım, düzeltme, değiştirme, yok etme yargının aşina olduğu ancak dillendirmediği bir gerçeğidir. Bunların bir kısmı su yüzüne çıkarak, tartışılması tutanak yargı ve özneler arasındaki ilişkinin iyi gitmediğine karine oluşturur. Kamu gözlerini buraya dikmiştir ve yargıcının hükme kaynak aktaran, ona lojistik sağlayan bu nesnenin, göz bebekleri gibi korunması ve her istendiğinde istenilen yöntem ve araçlarla dokunulmasını yasaklamaktadır. Bu yasağın ceza, disiplin ve hukuki yaptırımlarla desteklenmesi, tutanağın görünen adalet ve kamu için ne anlama geldiğini gösteren diğer kanıtlardır.

14-Ara kararları

Ara kararları, müstakil bir düzenlemeden ayrık tutulmuştur. Öğretinin, ceza yargılamasına yön veren bu değerin yaratacağı etki sonuçları, misyonu, ondan yoksunluğun ne anlama geldiğini kavramaktan uzak kalması ya da önemin beklentileri karşılar düzeyde olmaması, onun düzende hak ettiği yeri edinmesini önlemiştir.

Ara kararı; şüphe ile hüküm arasındaki periyodun ceza muhakemesi hukukunun misyon ve beklentilerine yanıt vermesini hedefleyen eylem, işlem ve kararların, söz ve davranış ile imaların konsorsiyumundan oluşan kurumsal bir kimliğin adıdır. Bu kimliği popüler kılan, tanımın gizlediği veya barındırdığı işlevin ceza muhakemesinin gerçekleştirmeyi vaadettiği savunma hakkı, kanun yolunu etkin kullanılması ve makul sürede yargılanma hakkına verdiği inanılmaz ve devasa destekten kaynaklanır.

Ara kararı, bu işleviyle hukuki dinlenilme hakkı ya da diyalojinin sağlıklı bir şekilde kurulması, işlemesi ve ürettikleriyle hükme dönüşmesini sağlayan, bu süreçte oluşan sorunların aşılmasını üstlenen ve kendisini nihai karar dışında kalan kararlar biçiminde lanse eden davranış biçimidir. Bireyin duruşmaya davet edilmesinden, duruşma disiplinini sağlamaya, tartışma malzemesi ve nesnesinin kanıt ve malzemenin kabul edilebilirliğine, bir başka malzemeyi içeren yargının beklenmesinden, diğer kurum ve kuruşlarla ilişki kurulmasına değin, akla gelen bilumum etkinliğin pratize olmasına kaynaklık eder vesile olur.

Ara kararlarının kaideten temyiz edilemez oluşu, onlara eğilme debisini artırmakta, artan bu debi sapmalar ölçüsünde, hükümde kırılma veya hukuki ve meşruiyet sorunlarına yol açmaktadır. Ara kararının hükmün ihtiyacı olanı servis etmesi, gereksinim duyulmayan ya da fuzuli olandan hükmü uzak tutması, hükümle ilişkisinin boyutlarını belirlemede etkili olmaktadır. Aralarında yoğun bir ilişki olan veya birlikte bir dünya yaratan bu değerlerin yekdiğerinden ayrı yaşaması veya ihanet etmesi, adil yargılanma hakkının bu değerler aracılığıyla rafa kalkması yaşamını sönümlemesi demektir.

Ara kararları kendisini yazıyla ifade eder. Bu ifade tarzına muhtaç olmaklık, teknik olandan başka, ara kararlarının bilinen misyonunu ifaya yarayacak bir dilin kullanılmasına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, gün geçtikçe artmakta, ivme kazanan hızın kesmesi için lazım gelen önlemlerin almak, birlikte ve otaklaşa eylemek, ara kararlarının yarattığı sapmaları aşmada etkili olabilir. Kötü kaleme alınmış ve bu yüzden anlaşılması güçleşen bir kararın, dava malzemesi toplaması, bireyi duruşmaya davet etmesi, geçici koruma önlemi alabilmesi ya da bireyin duruşma salonundan uzaklaştırması mümkün olmaz.

Yarattığı etkilerle hükmü biçimlendiren bu değer veya besi parçacıklarının önemleriyle uyumlu bir özenle karşılaştıkları sözlenemez. Yargı, bu değeri keşfetmek ve onun sunduğu olanaklardan ziyadesiyle yararlanmak, onun istemediklerinden uzaklaşarak, hükmü zehirlemesini önlemenin yolunu tez elden bulmalıdır. Kanun yolunun etkinliğini artırmak, diyalektik tartışmayı yöneten bu kararların sundukları veya mahrum bıraktıklarıyla ölçülür. Bilirkişi tayin eden bir ara kararının, karnından konuşması bilirkişinin yetki aşımına sevk edeceği gibi, hükmün ihtiyacı olan bir malzemenin aşkınlıklarla kirlenmesine neden olabilir. CMK uygulaması, gözlerini biraz daha açmak ve onu yarına taşıyacak bu kurumla flörte başlamayı denemek zorundadır. Aksi halde oluşan sapmalar, çığa dönüşerek özlemleri seraba dönüştürmeyi ihmal etmeyecektir.

15-Ve gerekçe

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Hukukta-Gerekce-Hilmi-Seker-2018.jpgGerekçe hükmün meşruiyeti ve hukukiliğini sağlamaya adanmış mantıki, usuli, hukuki, diyalojik rasyonaliteyi sağlamayı, bu yön ve özellikleriyle olup bitenleri birey, toplum ve kamuyla paylaşarak, hükmün ve öncesinin denetlenmesini kafasına koyan bir geçerlilik ölçütüdür. Hükmü ve onu var eden arka planı kamuoyunun gözleri önüne sererek, meşruluk ve hukukilik talep eden bir işlev, nesne veya öznedir.

Bu denli yaşamsal olan bu edenin, CMK’nın ilgi alanının dışında kalması mümkün değildir. Atası, retorikten ilham alan bu kurum, son yüz yıldır tartışılmakta, gelişerek kendisini argümantasyon adıyla bilimin odağına oturtmaktadır. Birçok felsefeci ömrünü, ontoloji ve epistemolojiyle ilişkili bu devasa kurumun hukuki alandaki ilişki, etki ve sonuçlarını araştırmaya adamaktadır. Bunları keşfeden yasama, CMK’nın başlangıç hükümlerinden (34) başlayarak, fırsatını bulduğu her yerde iddianame, mütalaa, ara kararı, önlem ve hükmün savunma hakkı ile kanun yolunun etkinliğini artıracak debide temellendirmesini önermektedir.

Çünkü yasama temellendirilmeyenin veya hastalıklı bir temellendirmenin, kanaat olmakla yetineceği, kendisini aşarak hukuki olana dönüşmeyeceğini bilmektedir. Hüküm, maddi olanın, usulün desteğiyle gerçeğe dönüştürdüğü kuşkudur. Kuşkunun aşılabilmesi, bu sürecin sağlılığına bağlıdır. Bu niteliğiyle gerekçe, hükmün geçerli olması ya da meşru ve hukuki olabilmesi için ihtiyaç duyduğu usuli, maddi olandan mütevvelit ard alanın ayrıntılardan arî, yalın, açık, doğru, hukuki, makul, yasal ve yeterli olanla izahını ister ve içerir. Hükmü olumlayan ve destekleyen bu değer, makul ve meşru olan gerekçedir. Sahici gerekçe, bunları isterken kendisini lekeleyecek, hükümden düşürecek, prestij kaybına yol açacak, zehirleyecek ve uygulanmaz kılacak olandan şiddetle ayrı ve uzak kalmayı geleceği için kaçınılmaz addeder.

Böyle bir gerekçeden herkesin memnuniyet ve saygı duyduğu bir yargı çıkar. Yargı, ancak böyle bir değerle yarınları vaade edebilir. Ya da birey, toplum ve kamunun yaşamına hükmedebilir. Bu denli yaşamsal olan, sınırların ötesinden ima yoluyla var edilen değerlerle de desteklenmekte, AİHM muhtelif deneyimleriyle bu hakka elinden gelen desteği icat ettiği içtihatlarla vermeyi ihmal etmemektedir. Üretilen içtihatların, yargılamayı ne denli etkisine aldığı sıradan bir elin kazısıyla mümkündür. Uygulama, yaşamsal bir değerle nasıl ve ne şekilde ilişki kurduğu, onun ideal beklenti ve umarlarıyla ne denli ilgilendiği tartışmaya muhtaçtır. Özgürlüğü kısıtlanan, mal varlığı elinden alınan ve yaşamına hükmedilen bireyin, kendisini hedeflemekle kalmayan, yarattığı etki ve sonuçlarla kendisiyle ilişkili herkes ve her şeyi etkisine alarak oluşan hükmü besleyen nedenceleri bilmek zorundadır.

Yargısal deneyimler, ceza muhakeme hukukunun ereklerine kaynak aktaran ve onu doğrudan ve dolaylı lojistikle ayakta tutan bu değerlerle barışık, mutlu ve kıskandıracak bir birliktelik yaşadığını söylemek doğru değildir. Özgürlükten mahrumiyet söz konusu olduğunda dillerden düşmeyen kurum, kendisini hissedilir kılmak için insanlarının temelsiz kararlarla kısıtlanmasını beklemek yanlıştır. Gerekçesizlik bireylerin canına tak edecek, birey ve yargı otoritelerinin kurumsal bağını koparacak sapmaları kurumsallaştıran bir seyir izlemektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlarımızla tanışan gerekçe, 61 anayasasıyla emeklemeyi, 72 anayasasıyla olgunlaşmayı, 82 anayasasıyla kurumsallaşmayı denerken, bu değerden kopmayı aklına getirmemiştir. Usul yasaları gerekçe hakkıyla prametür de olsa anayasalardan evvel tanışmış, onun adil yargılanma için ne anlama geldiğini erkenden keşf etmişlerdir. Devletle yaşıt bu kurumun, önemiyle müsemma bir pozisyon, rol, işlev, yer ve profile sahip olmadığı, gözlerini kamuya diken bakışların mahzunluğuyla sabittir. Birey ve toplum, yargıyla, gerekçe üzerinden ibralaşamadığı için, kurum ve bireyle kavgaya tutuşmakta, kamusal aktör ve edenler tutuşulan bu kavgaya dâhil olmakta, büyüyen kavga etkisine rejimi de alarak, çığ gibi büyümektedir.

Kurumlar arası denge ve dinamiği disipline eden anayasa mahkemesi, yüksek mahkeme sıfatıyla temelsiz, yetersiz, sözde, hukuki ve meşru olmayan parametrelere yaslanarak, sistemi ayakta ve işler kılmayı erek edinen bu kurum, politik, ideolojik ve hukuki olmayan gerekçelerle tartışmaları alevlendirmekte, kendi varlık ve misyonunu tartışmaya açmakta, büyüyen tartışma kendisinin gerekçeleri üzerinden yeniden dizayn edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Gerekçelerin açıklanmasının yürürlük koşulu addedilen bir sistemde gerekçeler yayımlanmamakta veya geç yayımlanarak, kamusal düzen iptal edilenle bir müddet yaşamaya icbar edilmektedir.

Yargıtay ve Danıştay gibi derece mahkemelerini biricik kılan işlevleri, gerekçeden beslenmekte, gerekçe denetimine özgülenen bu kurumlar, denetlerken gerekçesiz karar vererek, varlıklarıyla çelişmektedirler. Etkinlikleriyle gerektiğinde yasamaya yaklaşma yetkisi bulunan bu kurumların, içtihatlarıyla olumsuz yasamaya katılabilmeleri ya da herkesi bağlayabilmeleri makul, meşru ve hukuki olanla beslenmelerine bağlıdır. Gerekçe denetimi yapan otoritenin, denetlerken temellendirmeden imtina etmesi, doğru değildir. Böyle bir kararın etkileyici bağlayıcı ve düzenleyici hatta yapıcı olması mümkün hayaldir. Anayasa mahkemesi kararının bağlayıcılığı, onun yükünü artırmakta bağlayıcılığın saygınlığı, onun, üstün değerlerle kurduğu meşru ilişkinin yazgısına bağlanmaktadır.

Usuli geçerlilik ve benimsenebilirlik, bağlayıcılığın sosyolojik ömrünü belirler. Uzun ömürlü olmaklık, yarınları tasarlamak veya dizayn etmek ancak geçerli ve meşru olmaklıkla mümkündür. Kamusal alanı rehin alan temel sorunlar, en çok kendisini gerekçe sapması üzerinden var etmiştir. Sorunlarla yaşayan ve sorun yaratan gerekçe, hukukun uyarlarıyla uyumlu bir yaşamı tercih ederek sürdürülebilir kılar. Adil yargılanma hakkının ima yoluyla ürettiği ve savunma hakkı ile kanun yolunun etkinliğinden başka, birçok edenin işlerliğine vakf edilen gerekçe kurumunun, serpilebilmesi, istediklerinin verilmesi istemediklerinden uzak durulmasıyla mümkündür.

İstenilenleri dilimiz döndüğünce anlattık, İstemediklerine gelince: trend açıklıktan yana bir ivmeye işaret etmektedir. Hukuk, yargılarken açık olmayı, yargıyı merak eden her göze, duymak ve dokunmak isteyen her ele, hukukun önerileriyle bağdaşır şekilde bilgi tedarik etmeyi salık verir. Bu öneri, aynı zamanda şeffaf bir süreçte ve diyalojinin kurallarının evirdiği, hükmün istisnasız herkesin duyabileceği şekilde tefhimini öngörür. Dahası hükmü var eden nedenlerin, makul bir yöntem ve teknikle bireyle paylaşılmasını gerektirir. Bireyden hükmü ve ard alanını saklamak, hükmü hukuki ve meşru olmayan yöntemlerle ilgililerden sakınmak, saklamak, gerekçe yoluyla masumiyeti lekelemek, bilgilendirme etkinliğini sakatlamak, oluşturulan mali ve ekonomik engellerle bireyin bilgilenme sürecinin dışına itmek, diyalojinin kurallarıyla inatlaşarak, yargılanan bireyin yargılama nesnesiyle temasını kesmek, delil ve malzemeyi tartışmasını önlemek, delillerin kabul edilebilirlik hakkından yoksun bırakılmak, çeşitli nedenlerle konuşma ve tartışma özerkliğini kısıtlamak, susarak konuşmayı önlemek, egemen olduğu bir dil aracılığıyla savunma yapma hakkını kısıtlanmak, makul sürede ve etkili araçlarla suçlamayı öğrenme ve buna karşı koyma hakkından, açıklama bilgilenme, değerlendirme özgürlüğünden yoksun bırakılmak, sıra dışı, doğru yetersiz ve meşru olmayan nedenlerle sürpriz kararlara muhattab kılınmak, hükmün belleği tutanakların yasal ve meşru yöntemler dışlanarak değiştirilme ve tahrif edilmesi, politik, dini, milliyetçi, romantik, ideolojik nedenlerin etkisinde kalarak, hükmün geriye doğru temellendirilerek, yansızlık ve bağımsızlık ilkelerinin hafife alınması, yargı dışında kalan dinamiklerin yargıyı etkilemesine onay verilmesi, yargılarken romantik ve nostaljik olana yaslanarak, düş, özlem, duygu ve sahici olmayanın gerçeklik olanla ilişki kurmasına, hukuki olmayan değerlerin hukukla inatlaşarak, hukuk yaratmasına, duygunun yüceltilmesine milliyetçiliğin hukuk üretmesine, üretilen hukukun öznel olanı, yaşamın odağına oturtarak ve giz ve sır olanın, savunma hakkını güçten düşürerek, sır kadar gerekçeden yoksunluğu sineye çekilmesine, nesnel olanla ilişkisini askıya almasına, nesnel ve güncel gerekçe anlayışı ve bu anlayışın kurmak istediği düzen onay vermemektedir.

Yazımızın ömrü ve kaleme alınma amacı, gerekçeye dair her şeyin ortaya dökülmesine izin vermemektedir. Deneyimlerin, birey ve toplumun beklentilerini karşılamaya özgü ve bu isterlere odaklanan bu anlayışla bağdaşır bir çizgiden giderek uzaklaştığı aşikardır. Bu uzaklaşmayı iş yükü, organizasyon bozukluğu, alt yapı noksanı ve zamansızlık gibi tümsek ve bariyerlerle meşrulaştırılmak, bu konudaki bilinç kısırlığı ve bu kısıtlılığın kolay aşılmayacağına delalet etmektedir. Yargıyı, hesap vermeye zorlayan temellendirme ödevidir. Bu ödevden imtina etmeyi haklı çıkaran meşru ve hukuki Hiçbir eden veya nesne ile haklı bir nedence bulunmamaktadır. Öne sürülen ve yargının yakasına yapışan nedenler sanal ve yapay olanlardır. Yargı, gerekçesizlik sapmalarının neden olduğu irtifa kaybını durdurmak ve ona hak ettiği günlere kavuşmak istiyorsa kendisini, etkinliklerini ve duruşma salonlarını dileyen herkese açmak ve bu olgu ve deneyimlerin sağladığı olanak ve kolaylıklara tutunarak birey, toplum ve kamuyla ibralaşmak zorundadır.

İbralaşmayı yoksamak veya hafife almak, yargının demokratikleşme fikrini soğuk karşılamak, özgürlükler yerine, kurum ve maddi olanı korumayı kafasına koyan sistem ve değerlerin kaynağına malzeme taşımak ya da başka amaçlara hizmet etmek demektir. Nippur’lu yargıçların müthiş bu keşfine topraklarımız aşinadır. Suskun kadın davasının mimarları Nippur’lu yargıçların, kil tabletleriyle oluşturduğu hüküm, gerekçenin bilinen ilk gerekçeli karardır. Yargının kendi kusuruyla düştüğü bu kısıtlılık halinden kurtulması, Nipurlu Yargıçların 7000 yıl evvel var ettikleri bu güvenceye sadık kalmak ve bu geleneğin ayakta tuttukları değerlere bağlı kalmalarıyla mümkündür. Yargının demokratik denetiminin sırları, bu geleneğin var ettiği değerlere sadakatle mümkündür.

16-Yargılama dili dışında bir dille savunma yapmak

Yargılama dili dışında bir dille savunma yapmak, etkili savunma dile egemen olmayı gerektirir. Dinlenilme hakkı, düşünsel özgürlüğün yargısal türevidir. Kökleri sokakta olan bu edenin, geleneksel düşünce özerkliğinden bağımsız bir yazgı yaşaması mümkün değildir. Görünen adalet, hükmün geçerliliğini, usuli rasyonaletiyle uyumuna endeksler. Belirlenmiş usul hükümlerinin önerileriyle uyumlu eylemeyi, hükmün etkin ve saygınlığının koşulu addeder. Böylece yargının usulle çelişmesini, hükümden bağımsız sorgulayarak, çelişkiyi usul hükümlerinden yana bir avantajla çözmeyi yeğler.

Dolayısıyla, onu var eden formel süreçle paradoksunu, affedilmez bir kusur olarak telakki eder. Hükmün usulle çelişmesi, denetimi meşru ve zorunlu kılar. Yargılama yöntemi, kül olarak kendisini diyalojik ilkelerin işlerliği üzerine yapılandırır. Bu ilkelerle uyumlu eylemenin her fırsatta reçete ve araçlarını hazır tutmaya çalışır. Dizge amaçlarla uyumlu ve onları yaşama nakledecek yeterli ve etkili araçlara sahiptir. Yasama yargılama dilini kullanamayanın, etkin savunma hakkından yoksun kalacağını bilir. Böylece savunma hakkını etkinleştirmenin, konuşma özerkliğini kurumsallaştırmakla güvenceye kavuşacağını bilir.

Özerklik, konuşurken veya tartışırken, bilgilenme, yanıtlama ve açıklamayı etkin kılacak tüm engellerden sıyrılmayı gerektirir. Salonda tutulan her engel özerkliğin sınırlanması anlamına gelir. Kısıtlarla tartışmak, tartışmayı örtülü ve yapay diyaloğa dönüştürür. Suni tartışma, kuşkunun ışıkla buluşmasına veya inancın hükme dönüşmesine hizmet etmez. Sahici tartışma, yargılamaya katılan herkesin dilediği dille savunma yapmasını, varlığının sebebi sayar. Pozitif düzenleme, ömrünü gerçeğe adamış ve gerçeği açığa çıkaracak ortamı, özneyi susmaya ve konuşmamaya zorlayan patojenlerden arındırmıştır.

Pratik, soyutun bu tercihine saygı duymak ve etkinlikleri bu öneri ve buyrukların gerçekliğine adamakla mükelleftir. Deneyimlerin bu inceliğe sahip olduğunu varsaymak, bölgesel ve evrensel değerleri hafife almaktır. Güncel uygulama, duruşma diliyle savunmayı kural olmaktan çıkararak, ödün vermeyen ilkelere dönüştürmüştür. İlkelerin ödünsüzlüğü, yargı dilini bilmeyenlerin savunma hakkını kısıtlar debiye ulaşmaktadır. Sözleşme, yargılama diliyle savunmayı benimserken, isterlerinden sapmayı diyalojik ihtiyaçlarla sınırlamayı ihmal etmemiştir. Böylece, yargılama dilinin, savunma engeli olmasına onay vermemiştir.

Alt yapı noksanı, kurumsallaşmış tercüme ve tercüman olanağından yoksunluk, etkili dille tartışma olanağını sıfırlamaktadır. Çevre adliyeler, yasamanın bu direktifini, profesyoneller aracılığıyla gerçekleştirme olanağından yoksun kalmakta, bu ihtiyaç genelde adliye veya kamu görevlileri aracılığıyla karşılanmakta, simültane tercüme ve dile egemen olmamaktan kaynaklanan kusurlar, eşitlik ve çelişme ilkelerinin işlerliğini seraba dönüştürmektedir.

Konuşma ve tartışmadan gıdasını alan hüküm, tercüme kusurları kadar noksan kalmakta, noksanlık ölçüsünde hüküm prematür bir yaşama mahkûm edilmektedir. Bu düşlerini diyalojinin yönettiği bir yargı üzerine kuran yöntem hukukunun, gerçeklere toslaması demektir. Yargı, 147.madde ve uzantılarıyla temin edilmek istenen amaca, kaynak taşıyan bu apronda, ola gelen noksan ve kusurları hafife alan tercüme ve tercüman sorununu aşacak, yerel ve küresel normlara müracaatını sıklaştırmak, hukukun yararına olan ve açıkta duran bu kuralları, konuşmakta güçlük çekenlerin emrine sunmalıdır.

17-Bildirim kaynaklı sapmalar

Ceza yargısı hükmün tabanını geniş tutmayı, hukuksal, usuli, mantıki ve toplumsal kabul edilebilirliğin temini için zorunlu görür. Böylelikle, çoğulcu yapıyla vücuda gelenin, gözetilme sorunlarıyla karşılaşmasını önler. Öteki ifadeyle, daha çok öznenin iştirakiyle oluşan hükmün, otorite olacağını ve çoğuldan beslenmenin vereceği güçle, daha çok kimse ve nesneyi etkisine alacağını bilir. Otorite olmak, çok kimseyi bağlayarak, meşru ilgililerle sınırlı yeni uyuşmazlıkları önlemek, yargılananın gizlenerek yeniden yargılanmayı denemesini ve farklı yerlerde yargılanmışların karşılaşarak çelişmelerini önlemeyi hedefler.

Bu denli renkli amaç ve hedeflere özgülenen hükmün, sağlamlık standardını yakalayabilmesi için, onun sorgulanmasına katılacak kimselerin özenle seçilmesini gerektirir. Husumet ve sıfat gibi hukuki araçlar anılan hedefe özgüleniriler. Tüm bunların gerçekleşmesi, dava konusu hakla ilgisi olanlar veya hükümden etkilenenlerin yargılamaya katılmalarını zorunlu kılar. Hükümden etkilenenlerin sağlıklı seçimi ve tartışma masasına davet edilmeleri, çoğulcu yargı fikrinin gerçekliğine verilecek katkının sıhhati için kaçınılmazdır.

Yasama, yargılamaya davet edilenlerin, sürece katkı sunmaları için optimum bildirim tekniklerinden olabildiğince yararlanılmasını tercih eder. Yargılama hukuku, yazılı daveti kural olarak benimserken, istisnai olarak diğer araç ve enstrümanlardan istifadeyi ayrıksı koşulların tahakkukuna bağlar. İletişimin hızı, vasıta kılan kurumu(PTT)yegâne aracı olmaktan çıkarırken, bildirimi yapacak araçların portföyünde çeşitliliğe yol açar. Gelişmelere duyarlı yasama, bildirimin gerçek ve doğruluğuna odaklanarak, sahici bir bildirimi için özel ve genel tüm düzenlemeleri araçsallaştırmayı ve adli otoritelerin emrine sunmayı görev saymıştır. Kaynağı bakımından, kimi zaman özel kimi zaman genel normlarla bildirim ihtiyacını karşılayarak, yargıcı ihtiyacı olanı tercihe teşvik eder.

İhtiyacı belirleyen, savunma ve görünen adaletin erekleridir. Etkili savunma ve makul sürede yargılama değerlerinin gereksinim duyduğu araç, teknik ve aracıyı seçmek, seçilmiş ve buyrulmuş usuller hariç, otoritelerin takdirindedir. İyi niyetli bu önerilerin uygulamada mutanta uğramadığını söylemek ziyadesiyle iyimserlik sayılır. İşlerin kötü gitmesi iki koldan bildirime saldırarak, onun kişiliğinde hukuki dinlenilme veya savunma hakkını etkisiz bırakan kusurlardır. Dağıtım kurumlarının çoğalması, burada istihdam edilen memurların, tebliğ veya tefhimle temin edilmek istenen amaç hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olmalarını önlemektedir. Kurumsal olandan yoksunluk, adli otoritelerden gelen ve bireylerin yaşamını etkisine alan bu belgelerin yaşamsallıklarını algılamayı önlemektedir.

Bu noksanlık, kendisini içerisinde her türlü bildirim kusuru barındıran tebliğler şeklinde karakterize ederek, bilgilenmeyi evraklar aracılığıyla hükümden düşürmektedir. Yargı otoritelerinin tebliğin gerçek ve doğruluğu hakkındaki denetim görevlerini aksatmaları, savunmaya, işlemlere ve hükme musallat olan bu kusurları yüceltmektedir. Yücelen kusur, kutsanmanın etkisiyle pekişerek, etki alanını içine sürpriz kusurları alacak şekilde genleştirmektedir.

Yargıtay CGK ile HGK arasında tebliğin gerçek ve doğruluk ya da usulle uyumluluğu üzerinden süregelen, güç savaşı meydana gelen tebliği bağlamlı sorunların aşılmasını önlemektedir. Her iki kurum arasındaki görüş farklılığının İBK aracılığıyla son bulmaması, TK 21. maddesinin işlerlik koşullar üzerindeki tartışmaları sonuçsuz bırakarak, bireyin sürece katkı vermesi, aleyhine olanlara karşı koyması ve kanun yolu araçlarıyla yargıyı denetleyerek hukukun içinde kalmaya zorlama fikrini pratize olanağını, yargının sözde içtihatlarıyla yitirmektedir. Birçok iddiayla yola çıkan usul yasası, yargısal deneyimlerin ördüğü engellerle karşılaşarak, makul sürede yargılama, eşitlik, çelişmeli yargı, meşru ilgili, hükmün sınırlarının belirlenmesi ve gözetilme gibi birçok spesifik amaçlarının işlerliğini görme hakkından yoksun kalmaktadır. Unutmamak gerekir, sıradan bir araştırma bireyin bu apronda karşılaştığı birçok ihlal nedeniyle yaşama küstüğünü, varlığını ve özgürlüğünü salt bu nedenle yitirdiğini görecektir. Deneyimlerin oluşturduğu nevi şahsına münhasır bu usul, hukuku yasayı kaynağına hapsetmiştir.

18-Miranda Kuralı

Amerika Yüksek Mahkemesi’nin 1966 yılında vücuda getirerek, dünyaya armağan ve ihraç ettiği “Miranda Kuralı”, çok geçmeden uygar ülkelerin pozitif hukuklarını etkisine alır. Sınırlarımızı zorlayan bu haklar demeti, nihayet kendisini uyum paketinin teşvikiyle, CMK 147.madde şeklinde lanse etmeyi başarır. Bu kuralla amaçlanan, kuşku ve onu yönelten mercilerle karşılaşan bireyin özgürlük ve güvenlik hakkını korumaya alarak, gücün aşkınlığına karşı bireyi güvenceye almaktır. Bu koruma bariyeri içeriğinde, savunma hakkının etkinliğini sağlayan güvencelerden, kanun yolunun verimliliğini hedefleyen garantilere değin, bir çok olanak, hak ve özgürlüğün tanınma ve teşhisine ilişkin oldukça geniş önlemler serisini barındırır.

Bu denli yaşamsal olan ve yaşamsal olduğu için de sınırların ötesindeki güvencelerle desteklenen koruyucu setin, uygulamada hak ettiği özen ve işlerlik anlayışıyla karşılaştığını ya da insani bir muamele gördüğünü söylemek zordur. Adliyelerin bilgisayarla tanışmasından sonra, yasadan beyaza transfer edilen bu koruyucu önlemler dizisi, olduğuyla kalmakta, yargıç veya uzantılarıyla karşılaşan birey, bu hakların çoğu kez farkında olmadan, hükmün yakıcılığıyla yüzleşmektedir.Sanığın profesyonel yardım almasını yarayacak, kanalların verimsizliği, yargıcın hakları hatırlatmasını, yargıyı geciktiren bir risk olarak görerek, böylece müdafiinin yardımına muhtaç birey, yargıcın kaygılarına neden engellere tercih edilmektedir. Böylece, makul sürede yargı ile Miranda’nın sağladığı güvenceler çekişmekte, bu çekişmeden çoğu kez kronolojik kaygılar galip ayrılmaktadır.

Bireyin lehine kanıt toplatma veya sunma arzusu da bu kaygılardan payını alarak, sanık aleyhine giden bu süreci durdurma veya yazgısını değiştirme imkân ve kolaylığını, şablonlara indirgenmiş anlayışın çektiği setten ötürü ertelenmektedir. Sanık bu anlayışın yarattığı etkilerle, özne olmaktan çıkarak, kendisi dışındakilerin nesnesi olmaya mahkûm edilmektedir. Böyle bir atmosferde, sanığın katkılarından yoksun kalan diyalektik apron, hükme istediği çoğulcu dinamikleri yeterince servis etmesi güçleşmektedir. Durum aynen budur, betimlemeye çalıştığımız ve yargıcın sanıkla iletişimini koparan, engellerin tetiklediği durum, binbir umut ve özlemi barındıran Miranda Kuralı’nın kendisini pratize etmesi için epeyce zamana ihtiyacı olduğuna tanıklık etmektedir.

Miranda Kuralı’nın kendisini ifade etmesine yargı otoritelerinin zihni ve bu zihniyeti şekillendiren romantik ve nostaljik hukuk mantalitesi izin vermemektedir. “Beyanı kanıta evirme geleneği” ve onun bıraktığı derin izler, akılla elde edilenin hükme dönüştürecek iradeyi vesayete alarak, özgürlük ve güvenlik şemsiyesinin altında ve onun refakatiyle elde edileni içselleştirmeyi, başkaca kusurlarla düşün ve eylem birliği yapan ruhsal edenler engellemektedir. Hergün herkesin gözü ve kulağı önünde cereyan eden bu tabloya, varlığını adaletin tecellisine adayan özneler seyirci kalmakta, CMK’nın satır aralarında kalmaya bırakılan güvenlik ve özgürlük hakkı, günün birinde kendilerini ziyaret edecek cübbelileri dört gözle beklemektedirler.

19-Uzlaşma(253):

Bireysel ve toplumsa barışı adliye eşiğinde gidermeyi kafasına koyan uzlaşma, elinde olmayan nedenlerle iflasın eşiğine gelmiştir. Madde, her toplumun genlerinde taşıdığı uzlaşma anlayışını, tetikleyerek hukuka dönüştürmeyi, ya da hukukun kapısını zorlayan uyuşmazlığın eşikte karşılayarak ,bozulan düzenin oracıkta ve alternatif araçlarla onarmaya çalışmayı hedeflemektedir.

Yargı dışı çözüm anlayışı ya da yargılama eşiğinin yükseltilerek seçilmiş olanların geçişine onay veren paradigmanın, sisteme kazandırdığı bu kurumun, anılan beklentileri karşılamadığı istatistiklerle sabittir. Genlerdeki bu dinamiğin işlevselliğini sağlamakta güçlük çıkaran edenlerin neler olduğuna dair bilimsel bir perspektifin varlığından söz etmek mümkün değildir. Yargı, çoğu kurumun işletilmesini engelleyen dinamikleri burada da devreye sokarak, uzlaşma için ayrılacak süre, bütçe ve emeği boşa sarf edilmiş kaynaklar cümlesi telakki ederek, uzlaşma olanak ve kolaylığını fırsata dönüştürmeyi yoksamaktadır. Makamlar, uzlaşma sürecini selametle yürütmenin alacağı zamanı, yargısal diğer işlerini yönetmeye ayırmalarının verimli olacağını düşünmekte, böylece uzlaştırıcı seçimi, seçilecek olanın süreci idaresi ve sonuçlandırılmasının hayal kırıklığıyla sonlanmasının yargılama için maliyetlerinden kaçınmayı seçmektedir.
Uzlaştırıcı tekelinin seçilmiş olanla sınırlanması, seçilmiş olanın getirisi düşük bu görevi yapmaktan imtina etmesi, uzlaşma için yapılacak ayinlerin karmaşıklığı ile gerçekleşmesi için tüketilecek basamakların çokluğu, toplumun yabancısı olmadığı bu kurumun beklenen verimi sağlamasını kısıtlamaktadır. Uygulama anılan nedenlerin tetiklediği nedencelerle kurumun işlerlik ve etkinliğini kısıtlamaktan başka, yasama çeşitli nedenlerle bel bağladığı bu kurumun etkinlik alanından, cinsel nitelikli suçlar, etkin pişmanlık hükümlerinin kapsamındaki eylemlerle mülkiyet hakkına yönelen suçları çıkararak, ona yaşamı dar etmiş, etkinlik ve ilerlemesini durdurmuştur.

Üstelik etkin pişmanlık hükümlerinin, bireyi yaptırımların etkisinden tamamen uzak tutamaması, uzlaşma ve etkin pişmanlık kurumlarının kesişme alanında kalan eylemin, etkin pişmanlık kurumunun sınırlarına katılmasıyla, uzlaşmanın sağladığı düşme avantajını tamamen yitirmektedir. Bu yasamanın başlangıçtaki vaad, irade ve amaçlarında kırılmaya yol açmıştır. Bununla yetinmeyen yasama bir adım daha atarak, uzlaşma kapsamındaki bir eylemin kapsam dışı bir eylemle birlikte işlenmesini, uzlaşmanın ilgi alanından çıkararak onun, değerlenme olanak ve kolaylığını sınırlamıştır. Adlileşme riskini daraltan ve toplumsal barışı yanların katılımıyla sağlamayı misyona edinen büyük iddiaların sahibi kurum, zamana direnememiş, hedef küçülterek uygulamadan aldığı darbeyle kan kaybetmiştir. Yasamayla daralan yaşam alanında eylemek zorunda bırakılan kurumun, sınırlı bu alandaki özerkliği de anıldığı üzere, uygulayıcıların direnciyle karşılaşarak küçülmektedir. Örselenerek küçülen kurum, gelinen aşamada, yargının iş yükünü sırtlayan olmaktan tamamen uzaklaşmanın alt yapı ve psikolojisini edinmiştir.

20-İletişimin tespit ve dinlenmesi135)

İletişimin izlenmesi, amacını ikrarı temellendirme, ikrara davet veya icbarı şeklinde belirlemektedir.(Gerekçeden) Yasa yapıcının insan onuru ve mahremiyetiyle komşu bu kurumun özensiz ve aşkın kullanılmasını yasaklayarak, bireysel özgürlükleri tehlikeli eylem ve işlemlerin uzağında tutmuştur. İletişimin izlenmesinin özel yaşama müdahale ihtimali, onun emin ellerde ve usuli rasyonaliteyle bağdaşır kullanılmasına bağlıdır. Dinleme ve izleme merakının yaratacağı tahribatın ebatlarını tahmin eden yasama, izlemeyi imkânlı kılan kararların, gerçek ve doğruluğunun seçilmiş bir geçerlilik standardına bağlamıştır.

Sınırların ötesinden beslenen bu standart, yetkinin aşkın kullanılma olasılığını bertarafını, kurumun formel şartları taşıması koşuluna endeksler. Böylece, her dileyenin istediği anda ve seçilen özneyi dinlenmesini yasaklayarak, yasağın kuvvetli şüphenin başkaca delillerle güçlendirilme imkânından yoksun olması halinde, yürürlüğünü yitireceğini hükme bağlar. Böylece, iletişimin kullanılacak istisnai bir araç olduğuna vurgu yaparak, ona müracaatın şartlarını zorlaştırarak kurumun işlerliğini araç, konu, kişi, kapsam, zaman bakımından kısıtlamaya tabi tutar.

Uygulama, istisnai bu yetkinin kontrolsüz kalacağında yaratacağı etki ve sonuçları yeterince algılamakta akim kalmaktadır. Yargı, zabıtadan ve başka yerlerden gelen istekleri, istisnayla uyumlu bir denetime tabi tutmayarak, sıradan isteklerin karara dönüştürmekte, kimin, nerede, nasıl, neden ve hangi araçlarla dinleneceğini belirlemekte akim kalarak, meşru ve hukuki olmayan isteklerin denetim açıklarını kullanarak, başka amaçların aracına dönüşmektedir. Yargı, başka amaç ve isterlerin kendilerini müzekkerelerin satır aralarına gizleyerek, oluşturulan maharetli kulaklarla özel yaşamı ayrıntılarına değin betimlenmekte, betimlenen özel yaşam, en olmadık zamanda ağlar aracılığıyla servis edilmektedir. Müzekkere ve karar içerikleri büyüteç altına alındığında, yasa yapıcının, izlenmenin etki ve sınırlarıyla kimin, neden, ne zaman ve niye izlendiğine dair istekleri likit ve lokalize etmek ereğiyle kaleme aldığı, uygulamanın ise 3 ve 4. fıkralarla emredilen ayinleri izlemekte ve koşulları taşımakta akim kalmaktadır.

Özel hayatı askıya alan bireyin mahremiyetini herkese açan aşkın bu yetki, etkisini hukukla sınırlı tutmamakta, hayatı ortaya saçılan birey, aşkın kararlarla trajedi yaşamaya zorlanmaktadır. Aşkın yorumların, alınan önlemlerle kısıtlanması, kesin bir çözüm üretmekten uzaktır. Tanımlanmamış kimselerin, boşlukları zorlayarak bireyin defolu kararlarla herkesin gözü önünde yaşamaya zorlamasına, yargı izin vermeyi şiddetle reddetmek ve birey ve toplumu meşru ve hukuki olmayan, usuli rasyonaliteyi sonuna değin zorlayan kararların, çok geçmeden kendisini de etkilemekte tereddüt etmeyeceğini öngörmek zorundadır. Gerekçe defolarıyla yola çıkan iletişimin tespiti kararları, toplumun genetiğiyle oynayarak, paranoyak bir topluma inşasına kalkışırken, usuli geçerlilik normlarının önerilerini yargıçlar ve savcıların katkısıyla hafife almaktadırlar.

21-Denetimli Serbestlik

Bireyi özgürlüğü bağlayıcı cezanın yakıcılığından uzaklaştırarak ıslahı hedefleyen önemli bir yaptırım türü veya muhakeme hukukunun amaçlarına kendince katkı sunan yüzü topluma dönük önemli bir enstrümandır.

İnfaz kurumu, bireyi topluma kazandıran bu kararları, kusurlu tebliği işlemleriyle uygulanmaz kılmakta, bu şekilde mahkemeye iade edilen hüküm üzerine başlayan yargılama sonucunda, seçenek yaptırım yerini özgürlüğü bağlayıcı cezaya terk ederek, birey kendisinden bağımsız kusurların etkisiyle alternatif yaptırımdan yararlanma imkân ve kolaylığından mahrum bırakılmaktadır. Almaşık yöntemler üzerine inşa edilen beklentiler, araya giren ve tebligat imkânsızlığına yaslanan sözde gerekçelerle, yaşama geçme şansını büyük ölçüde yitirmektedir.

Tebligat engeline takılan almaşık yaptırım, özgürlük bağlayıcı cezayla yer değiştirdiğinde, bulunamayan birey soluklanmadan cezaevine gönderilmektedir. İnfaz ve yargılama hukukunun ereklerine kaynak aktarmada iddialı bu kurumun, uygulamanın yarattığı engellerle iş göremez hale gelmesi, dünyanın mükemmel saydığı bir kurumun, onu uygulayanların yarattığı engellerle hiçleşebileceği anlaşılmak zorundadır. Yasama ve yürütme, yargıya ciro ettikleri bu kurumların işlerliğini sağlayacak koşulları tartmadan, yola çıkmalarının iş yükü, infaz riski gibi engellere takılacağını unutmamaları gerekir. Uzlaşma, denetimli serbestlik ve benzer kurumlar, alt yapı noksanı, organizasyon bozukluğu ve sair yetersizliklerin yarattığı psikolojik girdapta can çekişmektedir. Yargıcın içselleştirmediği bir idealin işlerlik şansı yoktur. Yasama büyük projelerini yaşama geçirecek bu parametreyi doğru sonuç verecek bir denklemde kullanmak mecburiyetindedir.

Yenilerinde buluşmak dileğiyle,

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Hipokrat Yemini

0

Hipokrat Yemini, hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının mesleklerini icra ederken uyacaklarına dair ettikleri yemindir. Günümüzde Tıp Etiği kurallarının temelini ve tarihsel kaynağını Hipokrat Yemini oluşturmaktadır.

Hipokrat

Antikçağ filozofu Hipokrat (Hippokrates) tarafından yazıldığı kabul edilmektedir. Antikçağdan sonra önemini yitiren yemin, Avrupa Aydınlanması sonrasında meslek etiğinin gelişmesi neticesinde yeniden gündeme gelmiştir. İlk tıp etiği kuralları, 1794 yılında İngiliz doktor Thomas Percival tarafından yazılmış ve 1846 yılında Amerikan Tabipler Birliği tarafından kabul edilmiş, 1948 yılında Dünya Tabipler Birliği tarafından Cenevre Bildirgesi ve Hekimlik Andı ilan edilmiştir. Dünya Tabipler Birliği tarafından ilan edilen ve çağa uygun şekilde güncellenen bildirge ve yeminin Türkiye’de ki tüm hekim adayları tarafından benimsenmesi Türk Tabipler Birliği tarafından zorunlu görülmektedir.  

Hipokrat Yemini-Klasik Versiyon

Hekimlik Andı ile birlikte Tıp Fakültelerinden mezun olan öğrenciler de ayrıca yemin etmekte, bu yemin metinleri farklılık arz etmektedir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] HİPORAT: Tıp ilminin babası olarak kabul edilen Hipokrat (Hippocrates) İsa’dan önce 460 yılında Kos adasında doğmuştur. Babası Heraklides de  hekimdir. Yaşadığı dönemdeki insanlar gibi hastalıkların olağanüstü güçlere bağlamamış, her hastalığın rasyonel bir açıklaması olduğuna inanmıştır. Bilimsel çalışmalar yapmış, tıp bilimini inşa etmiştir. Hipokrat, Zatürre ve sara hastalığını ilk tanımlayan tıp insanı olmuştur. Düşünce ve duyguların genel inanışın aksine kalpten değil beyinden kaynaklandığını ilk defa ortaya atan kişidir. Kos adasında bir tıp okulu kurmuş, etik üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Günümüzdeki Tıp Etiği Kurallarının temelini atmış, tıp etiği alanında Hipokrat ismi simgeleşmiştir. Yetmiş civarında kitabı bulunmaktadır. Hipokrat Yemini, Hipokrat’ın ardılları tarafından yazılmıştır. MÖ 377 yılında ölmüştür. [/box]

Türkiye’de tıp fakültesini bitiren öğrenciler; “Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” şeklinde yemin etmektedir.

Hipokrat Yemini 

“Hekim Apollon, Aesculapios, Hygeia ve Panacea adına, bütün Tanrılar ve Tanrıçaların şahitliğinde yemin ederim ki, aşağıdaki andımı kabiliyetim ve gücüm yettiğince yerine getireceğim.

Bu sanatı bana öğreteni ebeveynim yerine koyacağım, hayatımı onunla paylaşacağım ve ihtiyacı olursa mallarımı onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşlerim gibi bakacağım, istedikleri taktirde bu sanatı onlara ücretsiz ya da yazılı bir söz almaksızın öğreteceğim, bilgilerimi oğullarıma, ustalarımın oğullarına, ve bu mesleğin kurallarını kabul edenlerden başka kimseye öğretmeyeceğim. Tedavi reçetelerimi kabiliyetim ve gücüm yettiğince hiçbir zaman birisine zarar vermek için değil, hastalarımın iyiliği için kullanacağım. Hiç kimseyi memnun etmek için ölümcül bir ilaç reçete etmeyeceğim gibi, ölümüne neden olabilecek bir tavsiyede dahi bulunmayacağım. Bir kadına düşük yaptıracak aletler vermeyeceğim. Hayatımın ve sanatımın saflığını koruyacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olduğu aşikar olanlar için bile kullanmayacağım, bu işi ehillerine bırakacağım. Gittiğim her eve sadece hastanın iyiliği için gireceğim, kendimi hastalık yapıcı etkenlerden ve özellikle de ister hür ister köle olsun kadın ve erkeklerle aşkın hazlarından uzak tutacağım, sanatımın icrası esnasında ya da günlük hayatımda bana gelen ve yayılmaması gereken bilgileri sır olarak tutacağım ve hiçbir zaman açmayacağım. Bu andımı tuttuğum sürece, hayatım ve sanatımın icrası bana mutluluk versin, tüm insanlar tarafından her zaman saygı göreyim, eğer yeminimden dönersem bunun zıddı bana az gelsin.”

Hipokrat Yemininin Orijinal Metni

«Ὄμνυμι Ἀπόλλωνα ἰητρὸν καὶ Ἀσκληπιὸν καὶ Ὑγείαν καὶ Πανάκειαν καὶ θεοὺς πάντας τε καὶ πάσας, ἵστορας ποιεύμενος, ἐπιτελέα ποιήσειν κατὰ δύναμιν καὶ κρίσιν ἐμὴν ὅρκον τόνδε καὶ συγγραφὴν τήνδε‧

ἡγήσεσθαι μὲν τὸν διδάξαντά με τὴν τέχνην ταύτην ἴσα γενέτῃσιν ἐμοῖς, καὶ βίου κοινώσεσθαι, καὶ χρεῶν χρηί̈ζοντι μετάδοσιν ποιήσεσθαι, καὶ γένος τὸ ἐξ αὐτοῦ ἀδελφοῖς ἴσον ἐπικρινεῖν ἄρρεσι, καὶ διδάξειν τὴν τέχνην ταύτην, ἢν χρηί̈ζωσι μανθάνειν, ἄνευ μισθοῦ καὶ συγγραφῆς, παραγγελίης τε καὶ ἀκροήσιος καὶ τῆς λοίπης ἁπάσης μαθήσιος μετάδοσιν ποιήσεσθαι υἱοῖς τε ἐμοῖς καὶ τοῖς τοῦ ἐμὲ διδάξαντος, καὶ μαθητῇσι συγγεγραμμένοις τε καὶ ὡρκισμένοις νόμῳ ἰητρικῷ, ἄλλῳ δὲ οὐδενί.

διαιτήμασί τε χρήσομαι ἐπ’ ὠφελείῃ καμνόντων κατὰ δύναμιν καὶ κρίσιν ἐμήν, ἐπὶ δηλήσει δὲ καὶ ἀδικίῃ εἴρξειν.

οὐ δώσω δὲ οὐδὲ φάρμακον οὐδενὶ αἰτηθεὶς θανάσιμον, οὐδὲ ὑφηγήσομαι συμβουλίην τοιήνδε‧ ὁμοίως δὲ οὐδὲ γυναικὶ πεσσὸν φθόριον δώσω. ἁγνῶς δὲ καὶ ὁσίως διατηρήσω βίον τὸν ἐμὸν καὶ τέχνην τὴν ἐμήν.

οὐ τεμέω δὲ οὐδὲ μὴν λιθιῶντας, ἐκχωρήσω δὲ ἐργάτῃσι ἀνδράσι πρήξιος τῆσδε.

ἐς οἰκίας δὲ ὁκόσας ἂν ἐσίω, ἐσελεύσομαι ἐπ’ ὠφελείῃ καμνόντων, ἐκτὸς ἐὼν πάσης ἀδικίης ἑκουσίης καὶ φθορίης, τῆς τε ἄλλης καὶ ἀφροδισίων ἔργων ἐπί τε γυναικείων σωμάτων καὶ ἀνδρῴων, ἐλευθέρων τε καὶ δούλων.

ἃ δ’ ἂν ἐν θεραπείῃ ἢ ἴδω ἢ ἀκούσω, ἢ καὶ ἄνευ θεραπείης κατὰ βίον ἀνθρώπων, ἃ μὴ χρή ποτε ἐκλαλεῖσθαι ἔξω, σιγήσομαι, ἄρρητα ἡγεύμενος εἶναι τὰ τοιαῦτα.

ὅρκον μὲν οὖν μοι τόνδε ἐπιτελέα ποιέοντι, καὶ μὴ συγχέοντι, εἴη ἐπαύρασθαι καὶ βίου καὶ τέχνης δοξαζομένῳ παρὰ πᾶσιν ἀνθρώποις ἐς τὸν αἰεὶ χρόνον‧ παραβαίνοντι δὲ καὶ ἐπιορκέοντι, τἀναντία τούτων. »

Cenevre Bildirgesi ile belirlenen Hekimlik Andı ise şu şekildedir: 

“Hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak;

Yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma,

Hastanın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime,

Hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime,

İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime,

Görevimle hastam arasına ; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime ,

Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağıma,

Mesleğimi vicdanımla, onurumla ve iyi hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma,

Hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime,

Mesleğimi bana öğretenlere, meslektaşlarıma ve öğrencilerime hak ettikleri saygıyı ve minnettarlığı göstereceğime,

Tıbbi bilgimi hastaların yararı ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için paylaşacağıma,

Hizmeti en yüksek düzeyde sunabilmek için kendi sağlığımı, esenliğimi ve mesleki yetkinliğimi korumaya dikkat edeceğime,

Tehdit ediliyor olsam bile, tıbbi bilgilerimi, insan haklarını ve bireysel özgürlüklerini çiğnemek için kullanmayacağıma,

Kararlılıkla, özgürce ve onurum üzerine,

Ant içerim.”

Sivil Toplum Örgütü

0
Sivil Toplum Kuruluşları

Sivil Toplum Örgütü veya Sivil Toplum Kuruluşu, siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel, hukuki ve benzeri alanlarda faaliyet gösteren, resmi kurum statüsü taşımayan, bağımsız olarak çalışan, gönüllülük esasına dayalı, kar amacı taşımayan kuruluştur.

Sivil Toplum Örgütünün gelirleri üyelerinden aldığı aidatlar ile topladığı bağışlardan oluşmaktadır. İktisadi işletmesi olan ve bu işletmelerden gelir elde eden sivil toplum kuruluşları da bulunmaktadır.

Dar anlamda vakıf ve dernekleri kapsayan Sivil Toplum Örgütleri geniş anlamda oda, sendika, meslek örgütü ve diğer kuruluşları da içine almakta, topluma, bireylere ve üyelerine yararlı faaliyetler yürütmektedir. Sivil toplum kuruluşunun ilgi alanına duyarlı bireylerin bir araya gelerek eğitim, sağlık, çevre, kültür, insan hakları, bilim ve teknoloji gibi toplumun temel sorunlarına çözüm bulmak amaçlanmaktadır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Demokratik değerlere sahip toplumlarda tüm ihtiyaçların devlet tarafından tek başına karşılanamaması nedeniyle Kamuya Yararlı Dernekler de bulunmakta ve bu dernekler devlet tarafından resmi olarak desteklenmektedir.

Sivil toplum örgütlerinin en önemli özelliği hizmetin para karşılığında verilmemesi, topluma dönük faaliyetlerin gönüllü olarak yapılmasıdır. Sivil Toplum Örgütlerinin tek amacı topluma hizmet etmek, toplumun sorunlarına çözüm bulmak ve hizmetlerinin karşılığında ücret almamaktır. Dayanışma prensibi ile çalışan bu kuruluşlar; örgütlenmelerini ve faaliyetlerini devletin koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştirir ve devletin yetersiz kaldığı hizmetlerde halkın yararına çalışırlar.

İnternet ve Daha Geniş Dijital Dünyada Hukukun Üstünlüğü

0

İnternet ve Daha Geniş Dijital Dünyada Hukukun Üstünlüğü(The rule of law on the Internet and in the wider digital world) konulu tematik belge, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Hukuku Çerçevesinde, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Douwe Korff tarafından 2014 yılında kaleme alınmıştır.

Douwe Korff, önde gelen bir insan hakları ve veri koruma uzmanıdır. Bu alanlarda Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği kurumları ile birlikte çalışmaktadır. Londra Metropolitan Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk Profesörü olarak çalışmaktadır.

Günümüzde, insan haklarımızın önemli bir kısmı İnternet ve dijital ortamda kullanılmaktadır.  Fakat, insan hakları aynı mecralarda ihlal edilebilmektedir. Belgenin ana mantığı yeni imkan ve risklere dayanmakta, dijital çağda hukukun üstünlüğünün sürdürülebileceğini sağlamayı hedeflemektedir. Özellikle; ifade özgürlüğü, veri koruma, gizlilik, siber suçlar ve ulusal güvenlik denklemine odaklanılmaktadır.

İnternet ve Daha Geniş Dijital Dünyada Hukukun Üstünlüğü

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından yayımlanan tematik belge, Özet ve Komiser’in Tavsiyeleri

Özet

Bu tematik belge, giderek aciliyet kazanan bir sorunu ele almaktadır: internette ve onu içeren geni dijital dünyada, hukukun üstünlüğünün yerleşmesini ve kalıcı hale gelmesini nasıl sağlayabiliriz?

1. bölüm çevrimiçi etkinliklerin kapsamını ve bu ortama yönelik tehditleri ele almaktadır;

2. bölüm yavaş yavaş oluşmakta olan “internet yönetimi” ilkelerini tartışmakta ve ABD (ve Avrupa özelinde, Birleşik Krallık) tarafından dijital dünya üzerinde uygulanan özel denetime ve bu denetimin internette neden olabileceği bölünmeye dikkat çekmektedir.

3. bölüm hukukun egemenliğinin uluslararası standartlarının bir taslağını çıkarmakta ve hukukun bu yeni alanda uygulanmasında ortaya çıkan bazı sorunlara değinmektedir. 4. bölüm ise daha önceki bölümlerde ortaya çıkan temel konulara – ifade özgürlüğü, özel şirketlere devredilen kolluk görevi, verilerin korunması, bilişim suçları ve millî güvenlik – daha detaylı bir bakı getirmekte ve bu kavramların gerektirdiği hassas dengeleri tartışmaktadır.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, bu tematik raporda ortaya atılan konularla ilgili bazı tavsiyeler oluşturmuştur; bunlar da Özet’in hemen arkasında yer almaktadır.

İnsan etkinlikleri için yeni bir ortam

Bugün yerel, bölgesel ve küresel etkinliklerimizde bize yeni araçlar sunan, küresel ve dijital bir ortamda yaşıyoruz. Bu etkinliklere siyasi aktivizm, kültürel alışveriş ve insan haklarının kullanımının yeni türleri de dâhil. Bu etkinlikler, “aslında gerçek değil” diyebileceğimiz anlamda sanal değiller. Tam tersine, gerçek vatandaşların yaşamlarının önemli bir bölümünü oluşturmaktalar. İnternete ve dijital medyaya ulaşımımızın kısıtlanması ve çevrimiçi etkinliklerimizin ya da elektronik iletişimlerimizin izlenmesine yönelik girişimler, bizim temel haklarımız olan ifade ve bilgi alma, örgütlenme, mahremiyet ve özel yaşam özgürlüklerimize (ve muhtemelen din ve inanç özgürlüğü ya da adil yargılanma hakkı gibi diğer haklarımıza da) bir müdahale oluşturmaktadır.

Yeni küresel dijital ortam, elbette aynı zamanda hukuksuz davranışlar için de yeni bir alan oluşturmaktadır.

Örneğin nefret söylemi ya da çocuk pornografisinin yayılması, şiddete kışkırtma, telif hakkı ihlalleri (“korsanlık”), dolandırıcılık, kimlik hırsızlığı, kara para aklama ve zararlı yazılımlarla (mesela truva atı yazılımları ya da solucanlarla) elektronik iletişim altyapısının kendisine yapılan saldırılar ya da “hizmet reddi” (“denial of service”) saldırılarını sıralayabiliriz. Bilişim suçları ve bilişim güvenliği önemli sorunlar haline gelmiştir.

Bu tehditler her geçen gün daha da ulus aşırı hale gelmektedir; dolayısıyla bilişim suçları, bilişim güvenliği ve terörle mücadele etme gerekliliği ile ilgili geniş bir uluslararası fikir birliği mevcut olmakla birlikte, ayrıntılar hakkında, neyin tehdit sayılacağı konusunda bile, pek bir mutabakat yoktur.

Burada dört mesele öne çıkmaktadır.

Birinci olarak, bilişim suçlarını engellemeye yönelik devlet faaliyetleri, bilişim güvenliğine yönelik tehditler ve millî güvenliğe yönelik tehditler giderek birbirinin içine girmektedir; bu tip faaliyetler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmakta ve bunlarla uğraşan kurumlar ve kuruluşlar giderek birbiriyle daha yakın çalışmaktadır. İkincisi; devletler artık tüm bu konulardaki eylemlerini koordine etmektedirler. Üçüncü olarak; millî güvenlik ve istihbarat kuruluşlarının çalışmaları giderek bireylerin ya da grupların dijital ortamdaki faaliyetlerinin izlenmesine dayalı hale gelmektedir. Dördüncü olarak; suç işlendikten sonra hukuki yaptırım uygulamaktansa, artık istihbarat ve önlemeye önem verilmektedir. Bu da, daha önce gizli servislere özgü olan teknikleri ve teknolojileri şimdi emniyet teşkilatlarının kullanması anlamına gelmektedir.

Dijital ortamın doğası
Tehlikeli veri

“Büyük Veri” (eylemlerimizle ilgili verilerin paylaşıldığı ve/veya bütün olarak birilerinin çıkarına kullanıldığı) ve “Eşyaların interneti”nin (giderek daha fazla fiziksel nesnenin – eşyaların – internet üzerinden tanıtıldığı) çağında, anonim kalmayı sağlamak giderek zorlaşmaktadır: Ortada ne kadar çok veri varsa, bir kişinin kimliğini tespit etmek de o kadar kolaylaşmaktadır. Dahası, Büyük Veri’nin daha da ince ve karmaşık şekillerde madenlenmesi, kullanıcı profillerinin oluşturulmasına yol açmaktadır. Her ne kadar bu profiller nadir durumları saptamakta kullanılsa da (örneğin geniş bir veri grubundan – diyelim Yolcu İsim Kayıtlarından – bir teröristi bulmak) güvenilir değildir ve istemsizce de olsa ırk, cinsiyet, din ya da milliyet üzerinden ayrımcılığa neden olabilir. Bu profiller öyle karmaşık şekillerde oluşturulmaktadır ki, bunlara dayalı kararlar filen sorgulanamaz hale gelmektedir, hatta bu kararları uygulayanlar bile altta yatan mantığı tamamen kavrayamamaktadır.

Dijital ortam tamamen kendi yapısı nedeniyle mahremiyete ve diğer temel haklara zarar verebilir ve kararların hesap verebilir şekilde alınmasını engelleyebilir. Bu nedenle mahremiyet haklarını zayıflatarak ya da yok ederek, iletişim ya da örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayarak hukukun üstünlüğünü zayıflatma ve keyfi müdahalelere neden olma potansiyeli çok büyüktür.

Küresel ve özel fakat gökte değil

İnternetin açık yapısı nedeniyle (ki bu onun en büyük gücüdür) ağ üzerindeki herhangi bir uç nokta hemen hemen tüm diğer uç noktalarla iletişim kurabilir. Bunun için en verimli olarak hesaplanan yolu izler; veriler çeşit çeşit anahtarlardan, yönlendiricilerden ve kablolardan akarak geçer: Bu internetin fiziksel altyapısıdır. Elektronik iletişim
sistemi kendi doğası nedeniyle ulus aşırıdır, hatta küreseldir; altyapısı ise, ‘Bulut’ tanımlamasına rağmen aslında fizikseldir ve gerçek mekanlara yerleştirilmiştir. Şu anda bu fiziksel bileşenlerin pek çoğu ABD’dedir ve devlet kurumları tarafından değil özel kuruluşlar tarafından yönetilip denetlenmektedir.

İnternetin ana altyapısı, dünyanın okyanusları ve denizleri altından geçen yüksek kapasiteli fiber optik kablolardan ve onlara karadan bağlanan kablo ve yönlendiricilerden oluşur.

Avrupa için en önemli kablolar, kıta Avrupa’sından Birleşik Krallık’a, oradan da Atlas Okyanusu’nun altından ABD’ye giden kablolardır.

Amerikan şirketlerinin İnternet ve Bulut’taki egemenliği göz önüne alındığında bu kabloların Avrupa’ya gelen ve Avrupa’dan çıkan verinin hemen hemen tamamı dâhil olmak üzere dünyanın tüm internet trafiğinin ve internet tabanlı iletişim verisinin büyük bir oranını taşıdığı görülür.

Denetim kimde?

İnternet denetimi

Avrupa Konseyi ve başka merciler tarafından, uluslararası kamu hukukunun ve uluslararası insan hakları hukukunun çevrimiçi ve çevrimdışı ortamlarda eşit uygulanması ve internette hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayan önemli internet yönetişimi ilkeleri ortaya konmuştur. Bu ilkeler internet yönetişiminin çok paydaşlı yapısını kabul etmekte ve desteklemektedir; ayrıca kamu ve özel sektörü yeni teknolojilerin, hizmetlerin ve uygulamaların tasarımı da dâhil olmak üzere tüm işlemlerinde ve etkinliklerinde insan haklarını ön plana almaya teşvik etmektedir. Devletleri de, başka milletlerin egemenliklerine saygı göstermeye ve kendi bölgesel yargı yetkilerinin dışında kalan kişilere ya da kurumlara zarar verecek faaliyetlerden kaçınmaya çağırmaktadır.

Fakat bu ilkeler hala büyük oranda sözde kalmakta ve bir iyi niyet ifadesinden öteye gidememektedir: Bu ilkelerin gerçekte uygulanmasını sağlayacak internet yönetimi düzenlemelerinde hala eksiklikler bulunmaktadır.

Aynı zamanda, internet yönetişiminin hesaba katması gereken bir gerçek – kısmen şirketlerinin baskınlığından, kısmen de geçmişten gelen düzenlemelerden dolayı – ABD’nin internet üzerinde dünyanın tüm devletlerinden daha fazla denetiminin olmasıdır. ABD’nin, yakın ortağı Birleşik Krallık ile birlikte, internet altyapısının büyük bölümüne erişimi vardır.

Daha önce ABD Millî Güvenlik Kurumu içerisinde bir yüklenici şirket hesabına çalışmış olan Edward Snowden, ABD ve Birleşik Krallık’ın bu denetim ve erişim kabiliyetlerini internetin, küresel elektronik iletişim sistemlerinin ve sosyal ağların kitlesel olarak gözetlemesi amacıyla kullandıklarını ifşa etmiştir. Devletlerin Snowden’in bu açıklamalarına internetin bölünmesi ile cevap verebileceğine dair korkular bulunmaktadır; ülkeler ya da bölgeler, kendi verilerinin sadece yerel yönlendiriciler ve kablolar aracılığıyla yönlendirilmesi ve yerel bulutlarda depolanmasını isteyebilirler. Bu, küresel ağa ulusal bariyerler yaratarak, bildiğimiz anlamıyla interneti yok etme riski taşımaktadır. Eğer ABD, interneti ve küresel iletişim sistemlerini etkileyen faaliyetlerini uluslararası insan hakları standartlarına daha uygun hale getirmezse, bu şekilde kesintili bir internet yaratmaya doğru ilerleyişi durdurmak zor olacaktır.

Özel sektör denetimi

İnternetin ve diğer dijital ortamların büyük bölümünün altyapısı özel kuruluşların elindedir, bunların çoğu da ABD şirketleridir. Bu sorunlu bir durumdur çünkü şirketler doğrudan uluslararası insan hakları hukukuna tabi değildir – uluslararası hukukun direk özneleri devletler ve hükümetlerdir – ve bu tip şirketlerden tazminat elde etmek çok daha zordur. Ayrıca, özel kuruluşlar kuruldukları ya da faaliyet gösterdikleri ülkelerin ulusal kanunlarına bağlıdır ve bu kanunlar her zaman uluslararası hukuk ya da uluslararası insan hakları standartlarına uygun değildir: internet üzerindeki faaliyetlere uluslararası insan hakları hukukuna aykırı kısıtlamalar (genelde ifade özgürlüğü anlamında) getirebilirler; ya da, örneğin internet faaliyetlerinin ya da elektronik iletişimin izlenmesi gibi konularda uluslararası insan hakları hukukuna aykırı müdahalelerde bulunabilir veya bu müdahalelere izin verebilirler; ve bu tip eylemler sınır ötesi şekilde, diğer devletlerin egemenliklerini ihlal edecek şekilde uygulanabilir.

Ulusal hukukun, dijital dünyanın önemli bir kısmının kontrolünü elinde bulunduran özel şirketlerin faaliyetlerine uygulanması son derece karmaşık ve hassas bir konudur.

Tabii ki devletlerin interneti ya da elektronik iletişim sistemlerini kullanan suç faaliyetleriyle mücadele hakkı, hatta görevi vardır. Bu nedenle doğal olarak özel sektörün de işbirliğini isterler. Sorumlu şirketler de ürün ve hizmetlerinin suç amacıyla kullanılmasını engellemek isteyeceklerdir. Bununla birlikte, bu tip durumlarda devletler hem uluslararası insan hakları taahhütlerine bire bir uygun davranmalı hem de diğer devletlerin egemenliklerine tamamen saygı göstermelidir. Özellikle devletler, aracıların “gönüllü” olarak insan haklarını kısıtlamaya teşvik ederek anayasal ya da uluslararası yükümlülüklerinden kaçmaya çalışmamalı, şirketler de bireylerin insani haklarına saygı göstermelidir.

Dijital ortamda hukukun üstünlüğü

Hukukun üstünlüğü

Hukukun üstünlüğü, devletin kendisi de dâhil, kamu ve özel olmak üzere tüm kişi, kurum ve kuruluşların yasalar karşısında sorumlu olduğu bir yönetim ilkesidir. Söz konusu yasalar resmen açıklanmış olmalı, herkese eşit bir şekilde bağımsız bir yargı tarafından uygulanmalı, ve uluslararası insan hakları kuralları ve standartlarına uyumlu olmalıdır. Hukuk karşısında eşitlik, hukuki sorumluluk, hukukun uygulanmasında adalet, güçler ayrımı, karar verme sürecine katılım, hukuki kesinlik, keyfiyetten kaçınma ve yöntemsel ve yasal şeffaflık ilkelerine bağlılık ilkelerini de içinde barındırır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından geliştirilmiş temel “hukukun üstünlüğü” kriterleri

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kendi dava hukuku içinde, ayrıntılı “hukukun üstünlüğü” kriterleri geliştirmiş ve bu kriterler başka uluslararası insan hakları organları tarafından da benimsenmiştir. Bu kriterleri karşılayabilmek için temel haklar üzerindeki tüm kısıtlamalar net, kesin, kolay ulaşılır ve öngörülebilir yasal kurallara dayanmalıdır ve açık bir biçimde meşru amaçlara hizmet etmelidir; “gerekli” ve ilgili meşru amaçla “orantılı” olmalıdır (belli bir “takdir payı” dâhilinde); ve bu şartların ihlal edildiği iddiasıyla başvurulabilecek “etkili bir [tercihan yargısal] hukuk yolu” bulunmalıdır.

Ayrım yapmadan “herkes

İnsan haklarının “herkese”, tüm insanlara uygulanması şartı, 1945’ten beri uluslararası insan hakları hukukunun en önemli özelliklerinden biridir: bunlar insan haklarıdır, sadece vatandaş hakları değildir. Bu nedenle, çok sınırlı istisnalar dışında, tüm devletlerin, insan haklarını etkileyen ya da ona müdahale eden tüm kanunları, yaşanan yer ya da milliyete dayanan ayrımcılıklar da dâhil “hiçbir tür” ayrım yapmadan “herkese” uygulanmalıdır.

İnternetin işleyişinde ABD’nin ve ABD şirketlerinin özel konumu dolayısıyla, ABD’deki anayasal ve kurumsal yasal çerçeveler özel öneme sahiptir. Buna karşın, insan hakları hukukunun yukarıda bahsedilen ilkesine aykırı olarak, ABD Anayasasında ve dijital ortamı ilgilendiren çeşitli ABD yasalarında yer alan pek çok insan hakları güvencesi, sadece ABD vatandaşlarına ve ABD’de yaşayan ABD vatandaşı olmayan kişilere uygulanmaktadır (“ABD kişileri”). İfade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünü kapsayan Birinci Anayasa Değişikliğinden, ABD vatandaşlarını “arama emri olmadan yapılan aramalara” karşı koruyan Dördüncü Anayasa Değişikliğinden ve millî güvenlik ve istihbarat ile ilgili yasalarca (FISA Değişikliği ve Patriot Yasaları) sağlanan aşırı izlemelerden (sınırlı) korunma haklarının çoğundan sadece “ABD kişileri” yararlanabilmektedir.

“[Sözleşmeye taraf devletin] [toprakları ve] Yetki alanı dâhilinde”

Devletlerin uluslararası insan hakları hukuku altındaki sorumluluklarına sınır ötesi eylemlerinde de uyma görevi

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICCPR) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (ECHR) de dâhil olmak üzere başlıca uluslararası insan hakları anlaşmaları, devletleri bu anlaşmalarla belirlenmiş insan haklarını “yargı yetkilerine tabi olan herkes için” “sağlamaya” ya da “güvence altına almaya” zorunlu kılar. Bu zorunluluğa, – yakın zamanda İnsan Hakları Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yeniden doğrulandığı gibi – giderek daha fazla bölgesel değil, işlevsel bir anlam verilmektedir. Diğer bir deyişle, her bir devlet fiziksel denetimi altında olan ya da hakları kendisinin (ya da kurumlarının) eylemleri tarafından etkilenen herkes için bu hakları sağlama ya da güvence altına almak zorundadır.

Bu da demektir ki devletler, bireylerin insan haklarını etkileyebilecek her işlemlerinde – sınır ötesinde gerçekleşen ya da sınır ötesi tesiri olan eylemlerde bulunduklarında dahi – uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymalıdırlar.

Yaşadıkları yerden, milliyetlerinden ve diğer durumlarından bağımsız olarak, verileri Avrupalı denetleyiciler tarafından işlenen tüm bireyleri koruyan Avrupa veri koruma hukukunun takdir ettiği üzere, yukarıda bahsettiğimiz zorunluluğun –dijital dünyanın yapıtaşı olan– veri için, özellikle de kişisel veri için, özel sonuçları vardır. Fakat ABD, uluslararası insan hakları hukukunun bu şekilde uygulanmasını resmi olarak reddetmektedir. Dijital ortamda ABD’nin (ve bu ülkenin yargı yetkilerine tabi ABD şirketlerinin) baskınlığı göz önünde bulundurulduğunda bu durum, bu yeni ortamda hukukun egemenliğine ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Başta ifade özgürlüğü olmak üzere, rakip veya çelişen kanunların çevrimiçi etkinliklere eşzamanlı olarak uygulanmasının zorluğu

Birbiriyle rekabet eden – ve çelişen – farklı ulusal kanunların uygulanması sorunu, internet üzerinde hukukun üstünlüğünü güvence altına almak için acil olarak ele alınması gereken bir konudur. Burada söz konusu olan, hükümetlerin uluslararası hukuka uygun ve demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı tedbirleri alma hakkı değildir. Bu sınırlar dahilinde, hükümetler elbette yetki alanlarına giren düzenlemelerle ilgili kararlar vermekte özgür olmalıdır. Konu, hükümetlerin ya da mahkemelerin, bireylerin kendi yaşadıkları ülkenin kanunlarına uygun davrandıkları halde haklarının üçüncü ülkelerin kanunlarına dayanarak kısıtlanmasına yol açabilecek önlemler alabilme gücü ve hakkıdır. Bireyler, yabancı kanunların aksine, kendi ülkelerinin kanunlarını bilir ya da bilebilir ve bu kanunların nasıl uygulanacağını öngörebilir.

İlke olarak, yaşadıkları ya da kuruldukları ülkeden bilgiyi ulaşılabilir kılan kişi ve kuruluşlar, bu ülkenin kanunlarına uymak zorunda olmalıdır; yabancı web sitelerindeki materyallere, bu materyallerin yaşadıkları ülkede kanun dışı olduğunu bilebilecekken ve de bilmesi gerekirken ulaşan ya da indiren kişilerin ise, yaşadıkları ülkenin kurallarına uyması beklenebilir. Devletlerin uluslararası hukuka göre yasadışı olmayan yabancı materyaller üzerinde yargı yetkisi kullanması, materyaller ya da bunların yayıcısı ile tedbiri alan devlet arasında net ve yakın bir bağlantının bulunması gibi durumlar dışında, prensipte sınırlı kalmalıdır.

İnsan hakları ve özel kuruluşlar

İnsan hakları hukuku ve Ruggie ilkeleri ile Avrupa Konseyi ve diğer rehber ilkeler

Uluslararası insan hakları hukuku temelde yalnızca devletleri ve kamu yetkililerinin eylemlerini (ya da ihmallerini) bağlar. Fakat şimdi şirketler tarafından uygulanması planlanan yeni uluslararası standartlar ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlileri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin İş Dünyası ve İnsan Hakları Özel Temsilcisi John Ruggie tarafından tasarlanmış BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri (Ruggie İlkeleri)’dir. Fakat Ruggie İlkeleri hala ev sahibi devletlerin, şirketlerin yaptığı insan hakları ihlallerine karşı yapması gereken görevlere odaklanmaktadır. Bunun tersi olan durumla, yani devletlerin şirketlerden onların uluslararası insan hakları kanununu ihlal etmesine neden olacak taleplerde bulunması ile ayrıntılı olarak ilgilenmez.

Avrupa Konseyi ve diğer merciler tarafından, hükümetlerin ya da diğer özel kuruluşların uluslararası insan hakları kanununu ihlal edebilecek önlemleri destekleme taleplerini karşılamak durumunda kalan (ya da bu duruma düşme ihtimali olan) şirketlerin sorumlulukları hakkında daha fazla rehberliğin geliştirilmesi önemli görünmektedir.

İnternet ve e-iletişim şirketlerinin, devletlerin talimatıyla – ya da “teşvikine” dayanarak – fltreleme ya da engelleme yapması

İnternetteki materyalleri suç saymanın dışında –ki bu, materyaller başka bir ülkede üretildiğinde geriye dönük olarak, yani materyaller yayınlanıp erişildikten sonra, sıklıkla gerçekleşmekte–, devletlerin çevrimiçi belli materyallere ve bilgiye erişimi engelleme çabaları gittikçe artmaktadır. Bu tür engelleme ya da filtreleme, iletişimleri inceleyip daha önce belirlenmiş ölçütlere dayanarak bu materyalin talepte bulunan alıcıya (genelde interneti gezmekte olan birisine) iletilip iletilmeyeceğine karar veren bir yazılım ya da donanım tarafından gerçekleştirilmektedir.

Bu durumda, baskıcı devletlerin muhalif web sitelerini, ya da dine dayalı rejimlerin, dine hakaret olarak gördükleri web sitelerini engellemeye çalışması bir bakıma şaşırtıcı değildir. Fakat, hukukun egemenliğine saygı gösterdiği kabul edilen devletler de –Avrupa Konseyine üye devletler de dâhil – kabul edilemez buldukları materyallere erişimi her geçen gün daha fazla engellemeye çalışmaktadır. Ya da, daha sinsice ve kendilerini sorumluluktan soyutlayacak şekilde, internetin geçit denetçilerini (internet servis sağlayıcıları ve GSM operatörleri) bu işi açık ve net olan kamu hukuku yasal çerçevesinin dışında, “gönüllü” olarak yapmaya teşvik etmektedirler.

Genellikle, demokratik ülkelerde, engelleme ve filtreleme önlemleri, en azından başlangıçta resmi olarak, ırkçı ya da dinci “nefret söylemi” ya da çocuk pornografisi gibi meşru hedeflere yönelmekteydi.

Fakat sistemlerin çalışma yöntemlerinde önemli kusurlar bulunmaktadır:
  • engelleme, doğası gereği (kasıt olmaksızın) yanlış pozitifler (yasaklanan materyali içermeyen sitelerin engellenmesi) ve yanlış negatifler (yasaklanan materyali içeren sitelerin filtreye takılmadan geçmeyi başarması) yaratma ihtimali taşır;
  • genellikle belli web sitelerini engellerken diğerlerini engellememeye yönelik ölçütler ve engellenmiş web sitelerinin listesi en iyi ihtimalle pek şeffaf değildir, en kötü ihtimalle ise gizlidir;
  • neyin engellenip neyin engellenmeyeceği kararının – bilinçli olarak – özel kuruluşlara bırakıldığı durumlar başta olmak üzere, itiraz süreçleri külfetli olabilir, pek bilinmiyor olabilir ya da hiç bulunmayabilir;
  • engelleme önlemlerini atlatmak, fazla teknik becerisi olmayan kişiler için bile oldukça kolaydır;
  • en önemlisi, çocuk pornografisi ile ilişkisi özelinde, engelleme, asıl sorunun (yani söz konusu çocukların tacizinin) üzerine gitmekte tamamen başarısız kalır.

Yukarıdaki sorunlar, şu gerçekle birleşerek daha da büyümektedir: devletler çocuk pornografisi ve nefret söylemi gibi en ciddi konulara karşı site engellemeye bir kez başladıklarında, bunu hoşlarına gitmeyen başka alanlara doğru genişletme eğilimindedir. Küresel olarak, Avrupa da dâhil olmak üzere, devletler tarafından sadece nefret söylemi ve terörizm savunusu olan siteleri değil, örneğin cinsel haklar ya da azınlık hakları hakkında siyasi tartışmalar ya da bilgilerin bulunduğu siteleri de engellemeye yönelik girişimler olmuştur.

İçeriğin bir yasaya dayanarak engellendiği durumları, hukuki temeli olmayan engellemelerden ayırmak yararlı olacaktır. Engelleme önlemlerine meşru hedef olan belli içeriklerin bulunduğu tartışılmaz bir gerçektir (yasa dışı içeriğin hukuki olarak engellenmesi). Fakat engelleme önleminin amacı ve onu gerçekleştirmek için kullanılan fili teknik araçlar, önlemin orantılı ve dolayısıyla hukuki olup olmadığını belirlemedeki önemini hala korumaktadır – örneğin, eğer söz konusu içeriğe tesadüfen erişimin önemli düzeylerde olduğuna dair bir belirti yoksa ve engelleme önleminden sonra kasıtlı erişim hala kolaysa, engellemenin orantılılığı daha tartışmalıdır.

Eğer hangi sitelerin engelleneceği kararı, engelleme hakkında sorumluluğu üzerine almayan devletler tarafından “teşvik edilmiş” özel kuruluşlara bırakıldıysa (içeriğin hukuki temel olmaksızın engellenmesi), konu daha da karmaşık hale gelmektedir. Birleşik Krallık ve İsveç gibi bazı ülkeler, İnternet Servis Sağlayıcıları ile yapılan gönüllü
düzenlemelere dayanan engelleme sistemleri başlatmıştır. Bu tip engelleme için, önlemin etkililiğine ya da orantılılığına dair kaygılar hala geçerliliğini korurken, bu durum yanıtlanması gereken daha genel ve temel bir sorunu ortaya çıkarmaktadır: Bu engelleme önlemlerinin ne kadarı gerçekten gönüllü veya devlet ne kadar sorumlu? AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)’nin 10. maddesinin sadece kamu yetkililerinin bu hakka müdahalesinden bahsetmesi, devletleri böyle bir etkisi olan özel kuruluşların aldıkları önlemler karşısında temize çıkarmaz – özellikle de devletin bu önlemleri filen şiddetle teşvik ettiği durumlarda. Bu tür durumlarda, devlet bu tür bir sistemi yasama temeline oturtmadığı için sorumlu tutulabilir, çünkü bu tür bir temel olmaksızın kısıtlamaların yasalara dayandığı söylenemez.

Yakın tarihli bir kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi rastgele engelleme yapmanın tehlikelerine net olarak dikkat çekmiştir. Yıldırım – Türkiye vakasındaki hükmünde Mahkeme söz konusu önlemin – Atatürk’e saygısızlık olarak görülen bir Google sitesini engellemek için Google Sitesi tarafından barındırılan tüm web sitelerine Türkiye’den erişimin engellenmesinin – keyfi etkiler doğurduğu ve Google Sitesi tarafından sunulan tüm sitelerin toptan engellenmesine yol açtığı için, sadece rencide edici web sitesine erişimi engellemeye yönelik olduğunun iddia
edilemeyeceğini ifade etmiştir. Dahası, internet sitelerini engellemeye yönelik adli inceleme süreçlerinin, kötüye kullanmayı önleme ile ilgili ölçütleri karşılamakta yetersiz kaldığı görülmüştür, çünkü iç hukuk, belirli bir siteye yönelik engelleme emrinin genel olarak erişimi engelleyecek bir araç olarak kullanılmamasını sağlayacak koruyucu tedbirler sunmamaktaydı. Bu nedenle Mahkeme AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Telif haklarının korunması amacıyla, şirketlerin talebi doğrultusunda ve mahkeme emriyle başka şirketlerin uyguladığı rastgele derin paket muayenesi (DPI)

Yukarıda anlatılana benzer şekilde, fikri mülkiyet hakkı sahipleri korsan içerik paylaşımını sağladığı ileri sürülen sitelere karşı uygulamak üzere her geçen gün daha fazla filtre ve engelleme isteğinde bulunmakta ve iddia edilen paylaşımla alakalı olarak internet kullanıcılarının bilgilerine ulaşmayı giderek artan şekilde talep etmektedir. Bunun yöntemlerine internet servis sağlayıcılarının zorunlu DPI kullanımını sağlamak ve bu yolla muhtemel (ya da olası) hak ihlalcilerini saptamak da dâhildir. DPI, “denetçi”nin sadece “paket”in çıkış ya da varış noktalarına bağlı olarak kapsamlı üstveriyi değil, aynı zamanda bu iletişimlerin içeriğini de incelemesini gerektirmektedir.

“Paketler”, belirli bir içerikle ilişkilendirilmiş bir model ya da algoritmaya göre seçilip ayrılmaktadır. Fikri mülkiyet hakkı sahipleri için bu, telif hakkı koruması altındaki belli bir video ya da fotoğraftır. Fakat aynı teknoloji, özünde herhangi bir şeyin aranmasını mümkün kılmaktadır: belli bir siyasi konuşma, belli bir devrimci şarkı, ya da bir sendikanın bayrağı gibi. Bu önlemler, telif hakkı ihlali yapması muhtemel (ya da olası) olan birkaç tanesi saptanmaya çalışılırken bir servis sağlayıcının (ya da cep telefonu ağının) tüm kullanıcılarının gözetlenmesini gerektirdiğinden oldukça tacizkar olup, bu nedenle de ciddi gereklilik ve orantılılık sorunları ortaya çıkarmaktadır.

Hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hem de Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın kararları, bir İnternet Servis Sağlayıcı’nın (ya da cep telefonu operatörünün) yürüttüğü tüm iletişimlerin masum kullanıcılar kitlesi içindeki olası hak ihlalcilerini saptamak amacıyla rastgele filtrelenmesinin –yani genel izleme ve gözetleme yapılmasının– insan hakları kanununa aykırı olduğunu kuvvetle ima etmektedir.

Devletlerin sınır ötesi yargı yetkisi kullanımları

Yasama ve yürütme güçlerini, kendi fiziksel alanı üzerinde değil de başka bir devletin alanında tutulan veriyi ele geçirme ya da bu veri üzerinde denetim sağlamak için kullanan bir devlet, yargı yetkisini sınır ötesi olarak, başka bir devletin yetki alanında kullanıyor demektir. Bunu genel olarak, bu verileri diğer devlette bulunan sunuculardan çekmek için internetin fziksel altyapısını ve küresel iletişim sistemlerini kullanarak, ya da yurtdışındaki bu tür veriye erişimi bulunan özel kuruluşları başka bir ülkedeki sunuculardan ya da cihazlardan bu veriyi çekip devlete vermeye zorlayarak yapar.

Genel uluslararası kamu hukukuna göre, yabancı makamlara sınır ötesi icra yetkisi veren anlaşmaların yokluğunda, ilk devletin bunu ikinci devletin rızası olmadan yapması yasal değildir.

Meseleler ve aralarındaki denge
Meseleler

İnternette ve daha geniş dijital dünyada hukuk düzenini kurmak ifade özgürlüğü, tüzel kişiler (özellikle anonim şirketler) ve insan hakları, veri korunması ve siber suçları etkileyen kuralların netleştirilmesini gerektirecektir. Buna bağlı alarak ele alınması gereken soru, bu yeni ortamda tüm bunlar arasındaki dengenin nasıl kurulması
gerektiğidir.

İfade özgürlüğü

İnternette ve daha geniş dijital ortamda yapılanlara ilişkin ulusal yasalar, özellikle de ifade özgürlüğüne dair olanlar, çoğu kez aynı anda uygulanmaya çalışılmakta ve çelişmektedir: birçok devletin yasalarına göre kişiler, bir ülke içinde ya da ülkeden çevrimiçi ya da elektronik yazışmalarla gerçekleşen bir ifadede, bu ifade bulunulan ülkede yasaya uygun olsa bile bir başka ülkenin yasalarına aykırıysa, bu ikinci ülkenin yasalarına göre bundan sorumlu tutulabilirler. Bu durum, internetteki ve o ortamdaki hukuk düzenine temelden bir tehdit oluşturur. Bu konu henüz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadında tam olarak ele alınmamıştır.

Yukarıda belirtildiği gibi, bu konuyu çözmenin tek yolu, devletler ve ulusal mahkemelerin, yurtdışından internet üzerinden dağılan ifade ve bilgiler uluslararası hukuka göre usulsüz olmadığı ya da devletin yargılama yetkisini kullanmasını haklı çıkaran bariz bağlantılar sunmadığı sürece, bu ifade ve bilgilere kendi yerel yasal standartlarını uygulamaktan kaçınacaklarını açık bir şekilde göstermeleri olabilir.

Bir diğer önemli mesele de bir internet sitesi, hatta İSS’ler yöneten birey ya da şirketlerin, internet sitesinde paylaşılan içeriğe dair yükümlülüğüdür. Burada da bugüne dek Avrupa düzeyindeki içtihat sınırlandırılmıştır. Halen özel şirketler açık yükümlülükler (ya içeriği kaldır ya da cezayı göze al) ile açık olmayan yükümlülükler (kullanıcıya yasaya uygun içeriğe erişmeyi garanti etmek) arasında kalmış görünmektedir. Sonuç olarak özel şirketler kurallara gereğinden fazla riayet etmeyi seçip tüm kullanıcıları yasaya gayet uygun olan içeriklere erişmekten alıkoyarken, aynı zamanda bundan etkilenen kullanıcılara geniş yorumlanabilecek hizmet şartları empoze ederek onlardan gelebilecek olası şikayetlerden kendilerini korumaya meyledebilir. Bunlar çözülmesi gereken temel meselelerdir.

Kolluk görevinin özelleştirilmesi

İnternetin ve küresel dijital ortamın büyük ölçüde tüzel kişiler (özellikle de, ama bununla sınırlı olmamakla birlikte ABD şirketleri) tarafından kontrol ediliyor oluşu da hukuk düzenine bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gibi özel kuruluşlar, ifade özgürlüğü hakkının devlet tarafından sınırlandırılması için geçerli olan anayasal ya da uluslararası yasal kısıtlamalara tabi olmadan bilgiye erişime sınırlamalar getirebilir ya da getirmeye “teşvik” edilebilirler. Başka özel kuruluşların talebi üzerine yerel mahkemeler bu özel kuruluşlara muhtemel (ya da yalnızca olası) özel mülkiyet hakkı (genelde de fikrî mülkiyet hakkı) ihlallerini saptamak için verileri tacizkâr bir biçimde inceleme emri verebilir. Kanun yürütme ya da millî güvenlik sebepleriyle, başka bir ülkenin – ya da bu başka ülkedeki şirketlerin ya da veri sahiplerinin – rızasını almadan, bu diğer ülkenin egemenliğini, şirketlerin hakkı olan ticarî mahremiyeti ve veri sahibinin insan haklarını ihlal edecek şekilde, resmî, ticari ve kişisel veriler dâhil, birtakım verileri başka ülkelerdeki sunuculardan “çekmeleri” emredilebilir.

Birleşmiş Milletler’in Ruggie İlkeleri bu meseleleri ele almanın önemine işaret etse de çözüm sunmamaktadır. Bahsedildiği gibi, bu yüzden yeni yaklaşım ve yönergelere ihtiyaç vardır. Vatandaşlarının insan haklarını özel kuruluşların ihlal etmesini engelleyemeyen devletlerin bundan sorumlu tutulabileceğini ve yine devletlerin, özel kuruluşların uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumsuz genel hizmet şartlarının geçersiz sayılmasını sağlama yükümlülüğü olduğunu belirten Avrupa Konseyi, bu tartışmaya önemli katkılar yapmıştır.

Verilerin korunması

Avrupa veri koruma hukuku, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından geliştirilmiş genel “hukukun üstünlüğü” ilkelerinin özel yansımaları olan bir dizi temel ilke (adil işleme; amaç belirtme ve amaç sınırlaması; veriyi en aza indirme; veri niteliği; ve veri güvenliği) ve bir dizi hak (veriye konu olan kişinin hakları) ve başvuru yolları (bağımsız
veri koruma yetkililerince yapılan kontrol) üzerine kuruludur. Avrupa Konseyi’nin Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulma Sürecinde Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi (108 sayılı Sözleşme) ve bu konudaki AB kuralları, özel olarak kişisel verilerin işlenmesi bağlamında insan hakları hukukunun genel şartlarına riayetin nasıl sağlanması gerektiğini belirlemektedir. Avrupa veri koruma modeli giderek artan şekilde Avrupa Konseyi alanının dışında da benimsenmektedir: (halen bir yenilenme sürecinde olan) 108 sayılı Sözleşme, internet ve daha geniş dijital dünya için elzem olan, uluslararası hukuk düzenini bu açıdan güvenceye almada dünya çapında bir “altın standart” haline gelmektedir.

Avrupa’da veri koruma Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın, zorunlu, şüpheye dayanmayan ve hedef belirlenmemiş bir şekilde verilerin saklamasını reddettiği bir kararıyla daha da güçlendirilmiştir. Edward Snowden’in istihbarat ve güvenlik hizmeti uygulamaları hakkındaki ifşaatıyla başlayan tartışmayla bağlantılı olarak, gizli, büyük çaplı ve rastgele izleme programlarının Avrupa insan hakları hukukuyla uyumlu olmadığı ve terörle mücadele ya da millî güvenliğe yönelik başka önemli tehditlerle haklı çıkarılamayacağı giderek daha da belirgin hale gelmektedir. Bu tür müdahaleler ancak kesinlikle gerekliyse ve meşru bir amaçla orantılıysa kabul edilebilir.

Avrupa standartlarına uygun veri koruma, internette ve daha geniş dijital dünyada hukukun üstünlüğüne yönelik ilk ve en önemli temel taşını oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, 108 sayılı Sözleşme’nin halen sürmekte olan yenilenmesinin (çağa uydurulmasının) standartlarda herhangi bir düşüşe yol açmamasının sağlanması hayatî önem taşıyacaktır. ABD’nin 108 nolu Sözleşme’ye katılımı, yalnızca ABD vatandaşları için değil, temel veri koruma hakkına ve bunun sağladığı haklara riayete dair daha kapsamlı bir küresel yaklaşıma doğru bir hamle olarak özellikle değerli olacaktır.

Bilişim Suçları

Siber Suçlar Sözleşmesi taraf devletlerin ulusal mevzuatlarında –bilgisayar sistemlerine yasadışı erişim (hackleme), elektronik haberleşmelerin yasadışı olarak ele geçirilmesi, kötü amaçlı yazılım gönderilmesi, telif hakkı ihlalleri ve çocuk pornografisinin üretimi ya da dağıtımı gibi– belli eylemleri suç saymasını şart koşar; Ek Protokol’ü de taraf devletlerin, ırkçı ve yabancı düşmanı içeriğin (nefret söyleminin) dağıtımını suç haline getirmesini şart koşar. Ayrıca bu tür suçlarla mücadeleye ilişkin, kanıtların incelenmesi ve korunması, suçluların iadesi ve benzeri konularda karşılıklı hukuki yardım da dâhil olmak üzere uluslararası işbirliğine de kapsamlı biçimde imkan tanır. Sözleşme Avrupa dışındaki devletlere de açıktır ve ABD de dâhil böyle beş devlet tarafından onaylanmıştır.

Küresel dijital ortamdaki suçlara karşı çıkan bir sözleşmenin gerekliliği şüphe götürmez olmakla birlikte – Avrupa Konseyi de böyle bir süreci başlattığı için övgüye değerdir – Sözleşme taraf devletlerin onu uygulayışı açısından hukuk düzenine riayeti temin etmede henüz tamamen donanımlı değildir.

Bunun bir nedeni Sözleşme’nin kapsamlı bir insan hakları hükmü içermemesi, bu yüzden de devletlerin cezaya tabi suçları gereğinden geniş tanımlamasına, mevzuatlarında bu suçlara dair gerekli istisnalar veya savunma ilkelerini dâhil etmemesine (muhbirler için kamu yararı savunması gibi) karşı bir koruma sağlamadığı gibi, çifte yargılamaya veya taraf devletlere (resmî ya da gayri resmî) destek sağlanmasına (bunun insan haklarını ihlal edebileceği durumlarda) karşı da korumamaktadır.

Bir başka sebep de Sözleşme’nin, dijital veya ulus aşırı bağlamlarda hukuk düzenini destekleyen, Avrupa Konseyi tarafından geliştirilmiş diğer başlıca belgelere bağlı olmamasıdır. Sözleşme AİHS’ye taraf olmayan ya da Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin (UMSHS) benzer koşullarını tamamen kabul etmemiş devletlere de (ABD’nin kendi sınır ötesi faaliyetleri ve “ABD’li olmayan kişilerin” hakları açısından yapmış olduğu gibi) açık olduğu için, böyle bir bağlantı daha da gerekli görünmektedir. Avrupa hukuk düzeninin bakış açısından, Siber Suçlar Sözleşmesi’ne katılım hem devletlerin AİHS veya UMSHS gereği olan yükümlülüklerini tamamen kabul etmesini hem de Veri Koruma Sözleşmesi, Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi’ni onaylamasını gerektirmelidir.

Son olarak Sözleşme’nin 26. ve 32. maddeleri emniyet teşkilatının sınır ötesinde bile bilgi toplamada, sarih koruyucu tedbirler belirlemeden “gayriresmî” yollara başvurma eğilimini destekler izlenimi vermektedir (örneğin normalde hukuk düzeniyle yönetilen bir ülkede mahkeme izni gerektirecek tacizkar bilgi toplama faaliyetleri için gayriresmî yöntemlerin uygulanması gibi). Ayrıca bu iki madde bu tür yetkililerin giderek artan biçimde doğrudan başka ülkelerdeki sunuculardan veri “çekme” ya da resmî, devletlerarası karşılıklı adlî yardım anlaşmalarına başvurmadan, muhtemelen verinin bulunduğu devletin egemenliğini ihlal eder şekilde bunu yetki alanlarındaki şirketlerden – özellikle de başlıca internet devlerinden – isteme eğilimini de destekler görünmektedir.

108 no.lu Sözleşme’nin 16. maddesinde belirlenmiş olan kişisel verilerin ulus aşırı faaliyetlerde hangi koşullarda toplanabileceğine veya iletilebileceğine ilişkin açık sınırlamaların olması ilkesi Siber Suçlar Sözleşmesi’ne de ilham vermelidir. Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nun bir dizi tavsiye ve tebliği, veri koruma ilkelerini muhafaza etmeyle gerekli hukukî yaptırıma izin verme arasında nasıl bir denge sağlanabileceği konusunda faydalı bir rehber olabilir. Siber Suçlar Sözleşmesi’ne taraf olan üye ülkelerin bu belgelere riayeti güçlendirilmelidir.

Siber Suçlar Sözleşmesi’ne eklenmesi önerilen yeni Ek Protokol’ün tasarlanması bu sorunlardan en azından bazılarını çözme imkanı sunabilir. Bu iyileştirmelerle Siber Suçlar Sözleşmesi internette ve daha geniş dijital dünyada hukukun üstünlüğü için ikinci bir temel taşı olabilir.

Millî güvenlik

Hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hem de Avrupa Konseyi Veri Koruma Sözleşmesi prensipte, taraf devletlerin tüm faaliyetleri için geçerlidir: ikisi de bazı özel kural ve istisnalar içerse de millî güvenlik meseleleri açıkça hariç tutulmamıştır. Bu açıdan Avrupa Konseyi’nin görev ve yetki tanımı ve bu aygıtların kapsamı, millî güvenliği AB görev ve yetki alanının bilhassa dışında tutan AB hukukundan farklıdır. Bunun anlamı şudur: millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerinin uluslararası yasalarla düzenlenmesi söz konusu olduğunda, Avrupa Konseyi, en azından Avrupa’da başrolü üstlenmelidir.

Millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerine istinaden hukukun üstünlüğünü güvenceye alma gerekliliği, özellikle Edward Snowden’in ABD’nin Millî Güvenlik Kurumu (NSA), Birleşik Krallık’ın Devlet Haberleşme Merkezi (GCHQ) ve bunların 5EYES grubundaki ortaklarının (Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda) küresel izleme işlemleri hakkındaki ifşaatı ışığında bariz hale gelmiştir. Bu ifşaat, bu kurumların düzenli olarak internetin belkemiğini oluşturan yüksek kapasiteli fiber optik kablolara bağlandıklarını, ayrıca dünya çapında devasa bir ölçekte cep telefonu ve diğer haberleşmeleri dinlemekte olduklarını, örneğin başlıca haberleşme sistemlerine kurdukları “arka kapıları” (back door) kullanıp bu tür sistemlerdeki güvenlik zaaflarını istismar ederek telsiz haberleşmelerine girip dinlediklerini göstermiştir.

Avrupa ve uluslararası insan hakları hukukunda millî güvenlik tüm diğer kaygılara baskın çıkan bir koz değildir. Nitekim “millî güvenlik” kavramı kapsamına neyin girmesinin meşru olacağı sorusunun kendisi yargıya tabidir; yani uluslararası insan hakları hukuku ışığında neyin meşru bir şekilde bu terimin kapsamına girdiğini –dolayısıyla neyin girmediğini – belirlemek mahkemelerin işi olmalıdır. 19. Madde (Article 19) adlı bir STK tarafından yazılmış ancak BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü dâhil olmak üzere çeşitli uluslararası forumlar tarafından desteklenmiş Millî Güvenlik, İfade Özgürlüğü ve Bilgiye Erişim Üzerine Johannesburg İlkeleri bu konuda yararlı bir rehber olmuştur. Bu ilkeler, devletlerin insan haklarına müdahale etme sebebi olarak millî güvenliğe, ancak ülkenin bizzat yapısını ve temel kurumlarını tehdit eden konulara ilişkin olarak başvurabileceğini açıklığa kavuşturmaktadır.

Bazen terör bu düzeye ulaşabilir ama çoğu durumda millî güvenlik paradigması içinde ele alınmaktansa hukuki yaptırımla başa çıkılması gereken bir olgudur. Bu, devletlerin internete ve e-haberleşmeye dair eylemleri için de geçerlidir.

Millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının eylemlerine ve bunların arasındaki işbirliği ve bilgi alışverişine hukuki temel oluşturabilecek açık uluslararası anlaşmalar yoktur.

Birçok ülkede bu kuruluşların çalışmalarını düzenleyen açık ve yayınlanmış mevzuat çok sınırlıdır. Bazılarında yayınlanmış hiçbir kural dahi yoktur. Bu kurum ve hizmet birimlerinin – yurtiçinde, sınır ötesinde ya da birbirleriyle işbirliği içinde – hangi kurallara göre çalıştığı bilinene dek faaliyetlerinin hukuk düzeniyle uyumlu olduğu söylenemez. Ciddi endişe kaynağı bir başka husus da birçok kontrol sisteminin açıkça etkisiz kalıyor olmasıdır.

Bir başka deyişle, her ne kadar evrensel insan hakları yapısının böylesi elzem bir parçasının temelini oluşturabilecek temel ilkeler mevcut olsa da, millî güvenlik açısından şu ana dek hukukun üstünlüğünü korumaya yönelik bir temel taşı bulunmamaktadır.

Emniyet teşkilatıyla istihbarat ve güvenlik kuruluşları arasındaki ortaklığın gittikçe arttığı göz önüne alındığında, hukukun üstünlüğünü düzeninin bu şekilde reddi, istihbarat ve güvenlik kuruluşlarından polis memurları ve savcılara sıçrama tehlikesi içermektedir. Bu konuda ulusal ve uluslararası düzeyde açık hukuki çerçevelerin yokluğu da internette ve küresel dijital ortamda hukukun üstünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturmaktadır.

Komiser’in tavsiyeleri

Komiser bu tematik belgenin bulgularını ve sonuçlarını dikkate alarak, internette ve daha geniş dijital ortamda hukuk düzenine saygıyı geliştirme amacıyla aşağıdaki tavsiyelerde bulunmaktadır.

I. İnsan haklarının evrenselliğiyle çevrimiçi ve çevrimdışında eşit uygulanmaları üzerine

1. Hukukun üstünlüğünün temel gerekleri hem çevrimiçi hem de çevrimdışı ortamda eşit olarak geçerlidir ve uygulamada da öyle olması sağlanmalıdır. Bu özellikle şu anlama gelir:

  • Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa Konseyi veri koruma kurallarının tümü bütün Avrupa Konseyi üye devletlerinin tüm kişisel veri işleme etkinlikleri için geçerlidir; üye devletlerin millî güvenlik ve istihbarat kurumları da buna dâhildir;
  •  interneti ve daha geniş dijital dünyayı denetleyen özel sektör özneleriyle yapılan özel amaçlı düzenlemelerle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi (özel ve aile yaşamına saygı hakkı) ve 10. maddesi (ifade özgürlüğü) de dâhil olmak üzere, hukuk düzeni yükümlülüklerinden kaçınılamaz;
  • Avrupa Konseyi üyesi devletler, Avrupa dışındaki devletlerin interneti kullanan ya da daha geniş dijital ortamda aktif olan bireyleri etkileyen her eylemlerinde uluslararası insan hakları yükümlülüklerine aynı şekilde uymalarını sağlamak için çaba göstermelidir; ve
  • hiçbir devlet (ve emniyet teşkilatı, millî güvenlik ve istihbarat kurumları dâhil olmak üzere devlet organlarının hiçbiri), Avrupa ülkesi olsun ya da olmasın, başka bir ülkenin ya da ülkelerin açıkça ifade edilmiş rızası olmadan başka bir ülkede depolanmakta olan – ya da internetten ve elektronik iletişimlerin “belkemiği” kabloları aracılığıyla ülkeden ülkeye geçen – verilere erişememelidir. Bunun tek istisnası, böyle bir erişimin uluslararası hukukta açık, kesin ve sınırları belirlenmiş bir hukuki temelinin olduğu ve erişimin uluslararası veri koruma ve insan hakları standartlarıyla uyumlu olduğu durumlar olabilir
II. Veri koruma üzerine

2. Avrupa Konseyi Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulma Sürecinde Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesini (108 sayılı Sözleşme) henüz kabul etmemiş olan üye devletler bunu yapmalıdır. Bu sözleşme ayrıca üye olmayan devletlere de açıktır ve eğer geniş olarak benimsenirse, internet ve onu içine alan dijital ortamda hukukun
üstünlüğünün en önemli temel taşı olabilir.

3. Bu sözleşmeyi kabul etmiş olan üye devletler, onun ulusal seviyede bütünüyle uygulanmasını sağlamalıdır.

4. Hali hazırda devam etmekte olan 108 sayılı Sözleşme’nin yenilenmesi süreci, Avrupa ya da küresel veri koruma standartlarında herhangi bir düşüşe yol açmamalıdır. Tam tersine, kuralların, özellikle de Internet ve onu da içine alan geniş dijital dünya ile ve millî güvenlik ve istihbarat amacıyla izlemeler ile bağlantılı olarak, daha net hale gelmesini ve daha iyi uygulanmasını sağlamalıdır;.

5. AB veri koruma kurallarının şu anda devam etmekte olan reformu bağlamında, hukukun üstünlüğünü olumsuz etkileyebilecek mevcut kurallar, örneğin rızayla, fişlemeyle ve yabancı emniyet güçlerinin kişisel veriye erişimiyle ilgili olanlar, netleştirilmeli ve 108 sayılı Sözleşme dahil olmak üzere uluslararası insan hakları yükümlülüklerine ve Avrupa Konseyi’nin ilgili tavsiyeleri ve rehber ilkelerine uyumlu hale getirilmelidir.

6. Şüpheye dayanmayan iletişim verilerinin toptan saklanması temel olarak hukukun üstünlüğüne aykırıdır, veri koruma prensiplerinin özü ile uyumsuzdur ve etkisizdir. Üye devletler buna başvurmamalı ya da verinin üçüncü kişiler tarafından zorunlu olarak saklanmasını dayatmamalıdır.

III. Bilişim suçları üzerine

7. Avrupa Konseyi Bilişim Suçları Sözleşmesine taraf devletler, Sözleşme altında yaptıkları (ya da yapmaktan imtina ettikleri) her şeyde uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymalıdırlar; buna herhangi bir suç soruşturmasında ya da kovuşturmada ilgili suçların (ve onlarla alakalı unsurların, istisnaların ve savunmaların) tanımlanması, ve karşılıklı hukuki yardımlaşma ve suçluların iadesi de dahildir.

8. Eğer herhangi bir taraf devlet kendi sınırları dışındaki bireyleri etkileyecek eylemlerde bulunursa, bu o tarafı Bilişim Suçları Sözleşmesi altındaki ya da uluslararası insan hakları anlaşmaları (özellikle AİHS ve UMSHS) altındaki yükümlülüklerinden muaf tutmaz; tam tersine, bu yükümlülükler bu tür sınır ötesi eylemleri de eşit derecede bağlar.

9. Bilişim Suçları Sözleşmesine tüm taraf devletler aynı zamanda Veri Koruma Sözleşmesi, Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesini de onaylamalı ve titizlikle uygulamalıdır.

10. Üye devletler, emniyet teşkilatları da dâhil olmak üzere, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin polis sektöründe kişisel verinin kullanımını düzenleyen R (1987) 15 sayılı Tavsiye Kararı’nı, kişilerin fişlenmesi bağlamında kişisel verilerin otomatik işlemden geçirilme sürecinde bireylerin korunması ile ilgili Rec(2010)13 sayılı Tavsiye Kararı’nı ve  2013 tarihli Temel Haklara Yönelik Dijital İzleme ve Diğer Gözetim Teknolojilerinden Kaynaklanan Tehlikeler Üzerine Bildirgesi’ni uygulamalıdır.

11. Üye devletler, emniyet teşkilatlarının başka bir ülkede yer alan sunuculardan ve altyapıdan resmi olmayan düzenlemeler altında veri elde etmemelerini, Bunun yerine Bilişim Suçları Sözleşmesi tarafından yaratılmış olan karşılıklı adli yardım düzenlemelerini ve kolaylaştırılmış veri muhafazası için özel düzenlemeleri kullanmalarını sağlamalıdır. Bir ülkedeki emniyet kurumları, başka bir ülkedeki internet servis sağlayıcıları, sosyal ağlar ve cep telefonu operatörleri gibi özel kuruluşların, müşterilerinin verilerini genel hizmet şartları altında açığa vurma yetkisini elde etmiş olmalarına bel bağlamamalıdır.

IV. Yargı yetkisi üzerine

12. Ulusal yargı yetkisinin ulus aşırı bilişim suçları ile ilgili sınır ötesi uygulamasında sınırlar olmalıdır. Bu sınırlar tanımlanırken, bireyin kendi ülkesinde (ya da bu fillerin işlendiği ülkede) suçlara dair aslî sınırlamalar, istisnalar ya da savunmalar tanınıyorsa, bunlar bu tür sınırları, istisnaları ya da savunmaları kabul etmeyen diğer devletler tarafından hak iddia edilen yargı yetkisinin kullanımında da hesaba katılmalıdır.

13. Özelde ifade özgürlüğü hakkı bağlamında, yaşadıkları ya da kuruldukları ülkeden bilgiyi erişilir kılan bireyler ve şirketler, prensip olarak sadece o ülkenin kanunlarına uymak zorunda olmalı; aynı zamanda bu materyallere (onların kendi yaşadıkları ülkede yasadışı olduğunu bilebilecekken ve bilmeleri gerekirken) yabancı web sitelerinden ulaşan ya da onları indiren bireylerin ise, bulundukları ülkenin kanunlarına uymaları beklenmelidir. Uluslararası hukuka göre yasadışı olan içerik dışında, devletler yabancı dijital materyaller üzerinde sadece sınırlı durumlarda, özellikle materyal veya yayıcısı ile söz konusu ülke arasında net ve yakın bir ilişki olduğu durumda, yargı yetkisi kullanmalıdır.

V. İnsan hakları ve tüzel kişiler üzerine

14. Üye ülkeler, devletin insan hakları yükümlülüklerini ihlal eden kısıtlamalar getirmek için, interneti ve daha geniş dijital ortamı kontrol eden özel şirketlere bel bağlamaktan vazgeçmelidir. Dolayısıyla özel şirketlerin, insan haklarını ihlal eden fil ya da ihmallerinin devlete sorumluluk yüklediği durumlar hakkında daha fazla kılavuzluk gereklidir. Buna, devletin ihlale katılımı hangi düzeyi aştığında sorumluluğunun devreye gireceği ve devletin, özel şirketlerin genel hizmet şartlarının insan hakları standartlarıyla ihtilaf içinde olmamasını sağlama yükümlülüğü hakkında kılavuzluk da dâhildir. Devletin doğrudan katılımı olmadan gerçekleşen, tüzel kişilerin ticari amaçlı uygulamalarına ilişkin devletin sorumlulukları da incelenmelidir.

15. BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’ni (Ruggie İlkeleri) geliştirerek ticari işletmelerin, interneti veya daha geniş dijital ortamı etkileyen faaliyetlerine dair sorumlulukları üzerine, özellikle de şirketlerin, hükümetlerden gelen, uluslararası insan hakları hukukunu çiğneyen isteklerle karşı karşıya kalabilecekleri veya böyle isteklerin muhtemel olduğu durumları kapsayacak şekilde daha fazla rehberlik geliştirilmelidir.

VI. Engelleme ve filtreleme üzerine

16. Üye devletler internet içeriğine erişim üzerindeki, kendi yetki alanlarındaki kullanıcıları etkileyen her türlü kısıtlamanın, bu tür tüm kısıtlamaların kapsamını düzenleyen ve olası istismarları önleyici adli gözetimi garanti eden, sıkı ve öngörülebilir bir yasal çerçeveye dayalı olmasını temin etmelidir. Buna ek olarak, yerel mahkemeler herhangi bir engelleme önleminin gerekli, etkili ve orantılı olup olmadığını, ve özellikle de sadece engellemeyi gerektiren spesifik içeriği etkileyecek şekilde yeterince hedeflenmiş olup olmadığını incelemelidir.

17. Üye devletler yukarıda tanımlanmış ölçütlere uygun bir çerçeve dışında engellemede bulunmakla ilgili olarak, interneti ve daha geniş dijital ortamı kontrol eden özel sektör tüzel kişilerine bel bağlamamalı veya onları teşvik etmemelidir.

VII. Millî güvenlik faaliyetleri üzerine

18. AİHS ve 108 sayılı Sözleşme, bu sözleşmelere taraf olan devletlerin, millî güvenlik ve istihbarat faaliyetleri de dâhil tüm faaliyetlerine uygulanmalıdır.

19. Spesifik olarak, internet ve daha geniş dijital ortamda hukuk düzenine riayeti sağlamak için:
  • devletlerin insan haklarına müdahalelerini millî güvenliğe dayandırmasına, ancak ülkenin bizzat yapısına ve temel kurumlarına yönelik tehditler söz konusu olduğunda izin verilmelidir;
  • millî güvenliğe tehdit iddiası üzerinden temel haklara müdahalede bulunmak isteyen devletler bu tehdidin ceza ve ceza muhakemesi ile ilgili uluslararası standartlarla uyumlu olağan ceza hukuku yoluyla önlenemeyeceğini ispat edebilmelidir;
  • yukarıdaki ifade devletlerin internete ve elektronik haberleşmeye ilişkin eylemleri için de geçerlidir.

20. Üye devletler millî güvenlik ve istihbarat kurumlarının faaliyetlerini, kapsayıcı bir yasal çerçeve dâhiline çekmelidir. Bu kurumların ve hizmet birimlerinin –yurtiçinde, sınır ötesinde ya da birbirleriyle işbirliği içinde–hangi kurallara göre çalıştığı konusunda şeffafık sağlanana kadar faaliyetlerinin hukukun üstünlüğüyle uyumlu olduğu varsayılamaz.

21. Üye devletler aynı zamanda millî güvenlik hizmetleri üzerinde etkin demokratik gözetimin yürürlükte olmasını temin etmelidir. Etkin demokratik gözetim için, özellikle de güvenlik hizmeti memurları arasında, insan haklarına ve hukuk düzenine riayet kültürü teşvik edilmelidir.

Günümüzde internet ve daha geniş kapsamlı dijital ortamlar, insan haklarımızın önemli bir bölümünü kullandığımız araçlardır. Ancak aynı araçlar insan haklarımızın ihlal edilmesine yol açacak şekilde de kullanılabilmektedir.

Çevrimiçi ortamda insan haklarının kullanımının çevrimdışı ortamdakiyle aynı düzeyde olması gerektiği konusunda genel bir görüş birliği vardır.

Ancak uygulamada bunun gerçekleşmesini sağlayacak aktörler bu iki ortamda tam olarak birbirine karşılık gelmemektedir. Bu bağlamda dikkate değer bir konu, bazı devletlerin ve özel şirketlerin internet ve internetin fiziki altyapısı üzerindeki orantısız etkisi ve kontrolüdür.

Bu tematik belgede, söz konusu özel yönetişim konularının belirleyici olduğu bu ortamda hukukun üstünlüğünün nasıl sağlanabileceği ele alınmaktadır. Bu yapılırken özellikle insan hakları açısından önem taşıyan bazı politika alanlarına odaklanılmıştır. Bu alanlar ifade özgürlüğü, veri koruma ve özel hayatın gizliliğinden siber suçlar ve ulusal güvenliğe kadar uzanmaktadır. Belgede hukukun üstünlüğünün internetteki faaliyetlerimize uygulanmasını teminat
altına almak için atılabilecek olası adımlar önerilmektedir.

Nahçıvan Anayasası

0

Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.

Nahçıvan’ın Statüsü

Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’nin statüsü 12 Kasım 1995 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Azerbaycan Anayasası ile belirlenmiştir. Anayasanın temeli, 12 Kasım 1995’te yapılan referandumda Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası‘dır. Anayasa’ya göre “Nahcivan Özerk Respublikasının kanun yapma sistemi Azerbaycan Respublikasının kanun yapma sistemine  uygun olmalıdır.”  Nahçıvan, içişlerinde özerk, savunma ve dış politikasında ise Azerbaycan’a bağlı bir statüdedir.

Nahçıvan’ın Statüsü ve Tarihsel Gelişim 

Nahçıvan’ın özerkliğinin temelleri, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Uluslararası Anlaşmalarıyla atılmıştır. Bu uluslararası anlaşmalarda Nahçıvan’ın Azerbaycan’ın bir parçası olduğu ilan edilerek Nahçıvan’ın toprak sınırları bir kez daha belirlenmiştir. Nahçıvan, 16 Mart 1921’den itibaren ilk Nahçıvan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 16 Haziran 1923’ten sonra Nahçıvan Bölgesi, 9 Şubat 1924’ten sonra Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 17 Kasım 1990’dan itibaren ise Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 1926’da, ikincisi 1937’de, üçüncüsü ise 1978’de kabul edilmiştir.

Azerbaycan Anayasa’sındaki Nahçıvan’a İlişkin Hükümler 

Madde 136
Nahcivan Özerk Respublikası yüksek düzey şahsi
Nahcivan Özerk Respublikası yüksek düzey şahsi Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi başkanıdır .
Madde 137
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi

I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi 45 üyeden oluşur .

II. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin yetki süresi 5 yıldır.

III.  Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin başkan ve onun yardımcılarını seçer , daimi ve diğer komisyonları teşkil eder .

Madde 138
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin belirlediği umumi kurallar

I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin aşağıdakilere dair umumi kurallar  belirler :

    • Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisine seçimler :
    • vergiler :
    • Nahcivan Özerk Respublikası iktisadiyatın gelişme istikametleri :
    • sosyal teminat :
    • çevrenin korunması :
    • turizm :
    • sıhhıy , ilm, medeniyet .

 II:. Bu maddede gösterilen meselelere dair Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi kanunlar kabul eder .

Madde 139
Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin çözdüğü meseleler

I. Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi aşağıdaki meseleleri çözer :

  • Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin çalışmasının teşkili:
  • Nahcivan Özerk Respublikasının bütcesinin onayı:
  • Nahcivan Özerk Respublikasının iktisadi ve sosyal  programlarının onayı :
  • Nahcivan Özerk Respublikasının  Başbakanın vazifeye tayin etmesi ve alması :
  • Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu  terkibinin onayı :
  •  Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kuruluna güven .

II: Bu maddede gösterilen meselelere dair Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi kararlar kabul eder .

Madde  140

Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu .

I. Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulunun terkibini Nahcivan Özerk Respublikasının

II. Başbakanının teklifi ile Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi onaylar .

  1.  Nahcivan Özerk Respublikasının  Başbakanını Azerbaycan Respublikası Prezidentinin  takdimatına esasen Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi tayin eder .

III.  Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu:

    • özerk respublika bütcesinin tasarısını hazırlayıp Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisine takdim eder :
    • özerk respublika bütcesini icra eder :
    • özerk respublikanın iktisadi programlarının hayata geçirilmesini temin eder :
    • özerk respublikanın sosyal programlarının hayata geçirilmesini temin eder :
    • Azerbaycan Respublikası Prezidentinin onun yetkilene ait ettiği diğer meseleleri çözer .

IV. Nahcivan Özerk Respublikasının Bakanlar Kurulu karar ve serencamlar kabul eder .

Madde 141
Nahcivan Özerk Respublikasında yerli icra hakimiyeti .

Nahcivan Özerk Respublikasında yerli icra hakimiyetilerinin başkanlarını Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi başkanının takdimatı esasında Azerbaycan Respublikası Prezidentinin tayin eder.

Beşinci bölüm
Hukuk ve hukuk Bölüm 10. Yasama sistemi Madde 147
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının Yasal Gücü

I. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nde en yüksek yasal güce sahiptir.

II. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası doğrudan yasal güce sahiptir.

III. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sisteminin temelidir.

Madde 148
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sistemine dahil olan eylemler

I. Yasama sistemi aşağıdaki normatif yasal düzenlemelerden oluşmaktadır:

1) Anayasa;
2) referandum tarafından kabul edilen eylemler;
3) yasalar;
4) kararnameler;
5) Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Kararları;
6) merkezi yürütme organlarının normatif eylemleri. II. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar,

Azerbaycan Cumhuriyeti hukuk sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır.

III. Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nin Anayasa ve yasaları ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararları yasal güce sahiptir.

IV. Özerk Cumhuriyeti Nahçivan’ın yasama sistemi, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama sistemine uygun olmalıdır.

V. Yetkileri kapsamında, yerel icra makamları yasama eylemleriyle çelişmeyen normatif düzenlemeler yapabilirler.

Madde 149
Normatif-yasal düzenlemeler

I. Normatif yasal düzenlemeler hukuk ve adalete (çıkarların eşitliği) dayanmalıdır.

II. Referandum tarafından kabul edilen eylemler sadece yayınlandığında, bunların uygulanması ve yürütülmesi, vatandaşlar, yasama, yürütme ve yargı makamları, tüzel kişiler ve belediyeler için zorunludur.

III. Yasalar Anayasa’ya aykırı olmamalıdır. Bütün vatandaşlar, yasama, yürütme ve yargı makamları, tüzel kişiler ve belediyeler için sadece yayınlanmış yasalar ve düzenlemeler zorunludur.

IV. Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın kararları, Anayasa’ya ve Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına aykırı olamaz. Bütün vatandaşlar, yürütme makamları ve tüzel kişiler için sadece yayınlanan kararnameler zorunludur.

V. Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararları, Anayasa’ya, Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına ve Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kararlarına aykırı değildir. Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun kararları sadece vatandaşların, merkezi ve yerel idarelerin ve tüzel kişiliklerin uygulanması ve uygulanması için zorunludur.

VI. Merkezi yürütme organlarının eylemleri, Anayasa’ya, Azerbaycan Cumhuriyeti yasalarına, Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kararnamelerine ve Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararlarına aykırı olamaz.

VII. Bireylerin ve tüzel kişilerin hukuki durumlarını iyileştiren, yasal sorumluluğu ortadan kaldıran veya hafifleten normatif yasal düzenlemelerin gücü geriye doğrudur. Diğer normatif yasal eylemlerin gücü geriye doğru değildir.

VIII. Normatif yasal düzenlemeler yayınlanmalıdır. Hiç kimse, yayınlanmamış normatif yasal düzenlemeye bağlı kalmaya zorlanamaz ve bu tür eylemlerin icrasına (uyumsuzluğuna) karşı sorumlu tutulamaz. Normatif yasal işlemlerin yayınlanması kuralı, Anayasa ile belirlenir.

NaxçIvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyası – Nahcivan Özerk Cumhuriyeti Anayasası 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasının təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublİkasının Konstİtusİya Qanunu Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisi qərara alır:
  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası təsdiq edilsin.
  2. Bu Konstitusiya qanunu imzalandığı gündən qüvvəyə minir.
 Azərbaycan Respublikasının Prezidenti  Heydər ƏLİYEV
Bakı şəhəri, 29 dekabr 1998-ci il
№ 603-IKQ

 

NaxçIvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyası

Naxçıvanın muxtariyyətinin əsasları hazırda qüvvədə olan 16 mart 1921-ci il tarixli Moskva və 13 oktyabr 1921-ci il tarixli Qars beynəlxalq müqavilələri ilə qoyulmuşdur. Həmin beynəlxalq müqavilələrdə Naxçıvanın Azərbaycanın tərkib hissəsi olması bir daha bəyan edilərək Naxçıvanın ərazi hüdudları dəqiqləşdirilmişdir.

Naxçıvan 1921-ci il martın 16-dan başlayaraq əvvəlcə Naxçıvan Sovet Sosialist Respublikası, 1923-cü il iyunun 16-dan sonra Naxçıvan diyarı, 1924-cü il fevralın 9-dan Naxçıvan Muxtar Sovet Sosialist Respublikası, 1990-cı il noyabrın 17-dən isə Naxçıvan Muxtar Respublikası adlandırılmışdır.

1926-cı ildə Naxçıvan Muxtar Sovet Sosialist Respublikasının ilk, 1937-ci ildə ikinci, 1978-ci ildə üçüncü Konstitusiyası qəbul edilmişdir.

Naxçıvan Muxtar Respublikasının bu Konstitusiyasının əsasını Azərbaycan Respublikasının 1995-ci il 12 noyabrda ümumxalq səsverməsində — referendumda qəbul edilən Konstitusiyası təşkil edir.

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası ilə üzvi surətdə bağlı olan bu Konstitusiyası qəbul edilərkən təntənəli surətdə aşağıdakı niyyətlər bəyan edilir:

Azərbaycan dövlətinin müstəqilliyini, suverenliyini və ərazi bütövlüyünü qorumaq;

haqq-ədalətə, qanuna əsaslanaraq Naxçıvan Muxtar Respublikasının əhalisinin layiqli həyat səviyyəsini təmin etmək, güzəranını yaxşılaşdırmaq;

Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya çərçivəsində demokratik, hüquqi, dünyəvi dövlət quruluşuna təminat vermək, qanunun aliliyini qorumaq.

Yuxarıda göstərilən ülvi niyyətlərlə bu Konstitusiya qəbul edilir.

I fəsil

Ümumİ müddəalar

Maddə 1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının statusu

 

  1. Naxçıvan Muxtar dövləti Azərbaycan Respublikası tərkibində demokratik, hüquqi, dünyəvi muxtar respublikadır.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının statusunu Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, 16 mart 1921-ci il tarixli Moskva və 13 oktyabr 1921-ci il tarixli Qars beynəlxalq müqavilələri müəyyən edir.

Maddə 2. Muxtariyyatın əsasları

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının mənafeləri ilə bağlı olan bütün digər məsələlər Naxçıvan Muxtar Respublikası tərəfindən həll edilir, o şərtlə ki, bu məsələlərin həlli Azərbaycan Respublikasının dövlət orqanlarının səlahiyyətlərinə aid edilməyib.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində o, Azərbaycan Respublikasının ümumi mənafeləri ilə bağlıdır.

Maddə 3. Hakimiyyətlərin bölünməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasında dövlət hakimiyyəti hakimiyyətlərin bölünməsi prinsipi əsasında təşkil edilir:

qanunvericilik hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi həyata keçirir;

icra hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti həyata keçirir;

məhkəmə hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının məhkəmələri həyata keçirir.

  1. Bu Konstitusiyanın müddəalarına əsasən qanunvericilik, icra və məhkəmə hakimiyyətləri qarşılıqlı fəaliyyət göstərirlər.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları və bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərmanları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində, Naxçıvan Muxtar Respublikası məhkəmələri isə Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildirlər.

Maddə 4. Dövlət hakimiyyətinin mənimsənilməsinə yol verilməməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasında vətəndaşların heç bir hissəsi, sosial qrup, təşkilat və ya heç bir şəxs hakimiyyətin həyata keçirilməsi səlahiyyətini mənimsəyə bilməz.
  2. Hakimiyyətin mənimsənilməsi xalqa qarşı ən ağır cinayətdir.

 

Maddə 5. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədridir.
  2. Bu Konstitusiya ilə müəyyən olunan hallarda və qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi həm qanunvericilik, həm icra hakimiyyəti sahələrində aşağıdakı səlahiyyətləri həyata keçirir:

1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə seçkiləri təyin edir;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikası dövlət hakimiyyət orqanlarının qarşılıqlı fəaliyyətini təmin edir;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarını imzalayır və dərc edir;

4) Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət və ictimai siyasi həyatının mühüm məsələləri barədə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə məlumat verir;

5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin istefası haqqında qərar qəbul edir;

6) Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət büdcəsində icra hakimiyyəti üçün nəzərdə tutulmuş xərclər çərçivəsində mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarını yaradır;

7) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyaları arasındakı dövrdə Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinin fəaliyyətini təmin edir;

8) Naxçıvan Muxtar Respublikasını xarici dövlətlərlə və beynəlxalq təşkilatlarla, habelə başqa fiziki və hüquqi şəxslərlə münasibətdə təmsil edir;

9) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi, Naxçıvan Muxtar Respublikasının İqtisad Məhkəməsi, Naxçıvan Muxtar Respublikası ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələrin hakimlərinin vəzifəyə təyin və vəzifədən azad edilməsinə dair təkliflər verir;

10) Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin seçilməsi haqqında Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdimat verir;

11) Naxçıvan Muxtar Respublikasının yerli icra hakimiyyətləri başçılarının vəzifəyə təyin və vəzifədən azad edilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təqdimat verir;

12) ali xüsusi rütbələrin verilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təkliflər verir;

13) Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunun, rayon, şəhər və ixtisaslaşdırılmış prokurorlarının vəzifəyə təyin və vəzifədən azad olunmasına dair təkliflər verir;

14) Naxçıvan Muxtar Respublikasında Azərbaycan Respublikasının hərbi doktrinasını həyata keçirir, Azərbaycan Respublikası Silahlı Qüvvələrinin Naxçıvan Muxtar Respublikası ərazisində yerləşmiş birləşmələrinin komandan heyətləri haqqında təklif verir;

15) vətəndaşlıq məsələlərinə dair təklif verir;

16) əfv edilmə məsələlərinə dair təklif verir;

17) Təhlükəsizlik Şurasını təsis edir və ona rəhbərlik edir;

18) ümumi və qismən səfərbərliyin həyata keçirilməsini təmin edir;

19) vətəndaşların müddətli hərbi xidmətə çağırılmasının və müddətli hərbi xidmətdən tərxis olunmuş hərbi qulluqçuların sosial müdafiəsinin təmin olunması tədbirlərinin həyata keçirilməsinə yardım edir;

20) Azərbaycan Respublikasının Prezidenti tərəfindən elan edilmiş fövqəladə və hərbi vəziyyət rejiminin həyata keçirilməsinə yardım edir, Naxçıvan Muxtar Respublikasında fövqəladə və hərbi vəziyyət elan olunması məsələsinə dair təklif verir;

21) Naxçıvan Muxtar Respublikasının fəxri adlarını təsis edir, Azərbaycan Respublikasının dövlət təltifləri ilə təltif edilməsinə dair Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə təklif verir;

22) Azərbaycan Respublikasının Prezidenti tərəfindən Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin səlahiyyətlərinə aid edilmiş digər məsələləri icra qaydasında həll edir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikasının mənafeləri ilə bağlı iqtisadi və mədəni məsələlərdə, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası ilə müəyyən edilmiş həddə və Azərbaycan Respublikasının qanunları ilə müəyyən olunmuş qaydada Azərbaycan Respublikasının beynəlxalq münasibətlərində Naxçıvan Muxtar Respublikasını təmsil edir.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlətçiliyinin varisliyini təmin edir.
  2. Bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətinə aid edilən məsələlər üzrə Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsi fərmanlar, başqa məsələlər barəsində isə sərəncamlar qəbul edir.

Maddə 6. Ərazi

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisi Azərbaycan Respublikasının dövlət sərhədləri hüdudunda vahiddir, toxunulmazdır və bölünməzdir.

Maddə 7. Əsas insan və vətəndaş hüquqlarının və azadlıqlarının təmin edilməsi

 

Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasında təsbit edilmiş əsas insan və vətəndaş hüquq və azadlıqlarının qorunması, gözlənilməsi və Azərbaycan Respublikası vətəndaşlarının vəzifələrinin icrasını təmin etmək Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət orqanlarının əsas vəzifəsidir.

Maddə 8. Naxçıvan Muxtar Respublikasında vətəndaşların seçki hüququ

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində daimi yaşayan Azərbaycan Respublikasının vətəndaşları seçmək və seçilmək hüququna malikdirlər.
  2. Məhkəmələr tərəfindən fəaliyyət qabiliyyətsizliyi təsdiq olunmuş şəxslərin seçkilərdə iştirak etmək hüququ yoxdur.

III. Hərbi qulluqçuların, hakimlərin, dövlət məmurlarının, din xadimlərinin, məhkəmənin qanuni qüvvəyə minmiş hökmü ilə azadlıqdan məhrum edilmiş şəxslərin, bu Konstitusiyada və qanunda nəzərdə tutulan digər şəxslərin seçilmək hüququ qanunla məhdudlaşdırıla bilər.

Maddə 9. Paytaxt

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının paytaxtı Naxçıvan şəhəridir.

Maddə 10. Naxçıvan muxtar dövlətinin rəmzləri

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının dövlət rəmzləri Azərbaycan Respublikasının dövlət bayrağı, gerbi və Azərbaycan Respublikasının dövlət himnidir.

II fəsil

Qanunverİcİlİk hakİmİyyətİ

Maddə 11. Qanunvericilik hakimiyyətinin həyata keçirilməsi

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasında qanunvericilik hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi həyata keçirir.

Maddə 12. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin say tərkibi

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi 45 deputatdan ibarətdir.

Maddə 13. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının seçkilərinin əsasları

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları majoritar seçki sistemi, ümumi, bərabər və birbaşa seçki hüququ əsasında sərbəst, şəxsi və gizli səs vermə yolu ilə seçilirlər.

Maddə 14. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi çağırışının səlahiyyət müddəti

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər çağırışının səlahiyyət müddəti 5 ildir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər çağırışının seçkiləri hər beş ildən bir noyabr ayının birinci bazar günü keçirilir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarının səlahiyyət müddəti Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin çağırışının səlahiyyət müddəti ilə məhdudlaşır.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından çıxanların yerinə yeni seçkilər keçirilərsə, yeni seçilən deputatın səlahiyyət müddəti deputatlıqdan çıxanın qalan səlahiyyət müddəti ilə məhdudlaşır.

Maddə 15. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığına namizədlərə aid tələblər

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində daimi yaşayan,seçkilərdə iştirak etmək hüququna malik olanhər bir Azərbaycan Respublikası vətəndaşı qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı seçilə bilər.
  2. İkili vətəndaşlığı olan, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olan, icra və ya məhkəmə hakimiyyəti sistemlərində qulluq edən, elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyəti istisna olmaqla, başqa ödənişli fəaliyyətlə məşğul olan şəxslər, din xadimləri, fəaliyyət qabiliyyətsizliyi məhkəmə tərəfindən təsdiq edilən, ağır cinayətlərə görə məhkum olunmuş şəxslər, məhkəmənin qanunu qüvvəyə minmiş hökmü ilə azadlıqdan məhrumetmə yerlərində cəza çəkən şəxslər Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə deputat seçilə bilməzlər.

Maddə 16. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının seçkilərinin nəticələrinin yoxlanılması və təsdiqi

 

Seçkilərin nəticələrinin düzgünlüyü qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi tərəfindən yoxlanılır və təsdiq edilir.

Maddə 17. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının səlahiyyətinin bitməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının səlahiyyətləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin yeni çağırışının ilk iclas günü bitir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin səlahiyyət müddətinin bitməsinə 120 gündən az müddət qalarsa, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlığından çıxanların yerinə seçkilər keçirilmir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi 31 deputatın səlahiyyətləri təsdiq olunduqda səlahiyyətlidir.

Maddə 18. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyaları

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi hər il iki növbəti sessiyaya yığılır.

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 31 deputatının səlahiyyətləri təsdiq edildikdən sonra Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclası həmin gündən başlayaraq bir həftədən gec olmayaraq çağırılır.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin növbədənkənar sessiyaları Azərbaycan Respublikası Prezidenti, Azərbaycan Respublikası Milli Məclisi tərəfindən, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 16 deputatının tələbi əsasında və ya öz təşəbbüsü ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən çağırılır.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin növbədənkənar sessiyasının gündəliyini müvafiq olaraq onun çağırılmasını tələb edənlər müəyyənləşdirir. Bu gündəlikdəki məsələlərə baxıldıqdan sonra növbədənkənar sessiyanın işi bitir.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyalarının iclasları açıq keçirilir. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 31 deputatının tələbi ilə və ya Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali vəzifəli şəxsinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sessiyasının qapalı iclası keçirilə bilər.

Maddə 19. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından məhrumetmə və Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarının səlahiyyətlərinin itirilməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı aşağıdakı hallarda mandatından məhrum edilir:

1) seçkilər zamanı səslərin düzgün hesablanmadığı aşkar olunduqda;

2) Azərbaycan Respublikası vətəndaşlığından çıxdıqda və ya başqa dövlətin vətəndaşlığını qəbul etdikdə;

3) cinayət törətdikdə və məhkəmənin qanunu qüvvəyə minmiş hökmü olduqda;

4) icra və məhkəmə hakimiyyəti sistemlərində qulluq etdikdə, din xadimi olduqda, elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyəti istisna olmaqla, başqa ödənişli fəaliyyətlə məşğul olduqda;

5) özü imtina etdikdə;

6) bu Konstitusiyanın 23-cü maddəsinin III hissəsinin tələbini pozduqda;

7) deputat üçün qanunla müəyyən edilmiş etik davranış qaydalarını kobud surətdə pozduqda.

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlığından məhrumetmə haqqında qərar qanunla müəyyən edilmiş qaydada qəbul edilir.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları öz səlahiyyətlərini daimi icra edə bilmədikdə və qanunda nəzərdə tutulmuş digər hallarda onların səlahiyyətləri itirilir. Bu haqda müvafiq qərarın qəbul edilmə qaydası qanunla müəyyən edilir.

Maddə 20. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının toxunulmazlığı

 

  1. Səlahiyyət müddəti ərzində Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatının şəxsiyyəti Naxçıvan Muxtar Respublikasında toxunulmazdır. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı səlahiyyət müddəti ərzində cinayət başında yaxalanma hallarından başqa, cinayət məsuliyyətinə cəlb edilə bilməz, tutula bilməz, onun barəsində məhkəmə qaydasında inzibati tənbeh tədbirləri tətbiq edilə bilməz, axtarışa məruz qala bilməz, şəxsi müayinə edilə bilməz. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı cinayət başında yaxalanarsa, tutula bilər. Belə olduqda, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatını tutan orqan bu barədə dərhal Naxçıvan Muxtar Respublikası prokuroruna xəbər verməlidir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatının toxunulmazlığına yalnız Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunun təqdimatına əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sadə səs çoxluğu ilə qəbul edilmiş qərarı ilə xitam verilə bilər.

Maddə 21. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatının məsuliyyətə cəlb olunmasına qoyulan qadağanlar

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisindəki fəaliyyətinə, səsverməyə və söylədiyi fikrə görə məsuliyyətə cəlb oluna bilməzlər. Razılığı olmadan onlardan bu hallarla əlaqədar izahat, ifadə tələb edilə bilməz.

Maddə 22. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin işinin təşkili

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi öz iş qaydasını müəyyən edir və Ali Məclisin müvafiq orqanlarını yaradır, o cümlədən öz sədrini və onun müavinlərini seçir, komitələr və komissiyalar təşkil edir.

Maddə 23. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aktları

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi öz səlahiyyətlərinə aid məsələlər üzrə qanunlar və qərarlar qəbul edir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində qanunlar və qərarlar Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası və bu Konstitusiya ilə müəyyən edilmiş qaydada qəbul edilir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları səsvermə hüququnu şəxsən həyata keçirirlər.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.

Maddə 24. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müəyyən etdiyi ümumi qaydalar

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi aşağıdakı məsələlərə dair ümumi qaydalar müəyyən edir:

1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə seçkilər;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının statusu;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin statusu;

4) Azərbaycan Respublikasının iqtisadi və vergi siyasətinə uyğun olaraq vergilər;

5) Naxçıvan Muxtar Respublikası iqtisadiyyatının inkişafı istiqamətləri;

6) sosial təminat;

7) ətraf mühitin qorunması;

8) turizm;

9) səhiyyə, elm və mədəniyyət;

10) Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətinə aid edilən digər məsələlər.

  1. Bu maddədə göstərilən məsələlərə dair Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi qanunlar qəbul edir.

Maddə 25. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin həll etdiyi məsələlər

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi aşağıdakı məsələləri həll edir:

1) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin işinin təşkili;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikasının büdcəsinin təsdiqi;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının iqtisadi və sosial proqramlarının təsdiqi;

4) Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin vəzifəyə təyin edilməsi və vəzifədən azad edilməsi;

5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinin təsdiqi;

6) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinə etimad;

7) Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin təqdimatı ilə Naxçıvan Muxtar Respublikasının İnsan hüquqları üzrə müvəkkilinin seçilməsi;

8) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali vəzifəli şəxsinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikası Mərkəzi Seçki Komissiyasının üzvlərinin təyin edilməsi;

9) bu Konstitusiyada nəzərdə tutulmuş hallarda Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərmanlarının təsdiqi;

10) Azərbaycan Respublikası Konstitusiyası və qanunları ilə onun səlahiyyətinə aid edilən digər məsələlər.

  1. Bu maddənin I hissəsinin 1-ci və 2-ci bəndlərində göstərilən məsələlərə dair qanunlar, qalan məsələlərə dair isə eyni qaydada qərarlar qəbul edilir.

Maddə 26. Qanunvericilik təşəbbüsü hüququ

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində qanunvericilik təşəbbüsü hüququ (qanun layihələrini və başqa məsələləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müzakirəsinə təqdim etmək hüququ) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirinə, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə və Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğuna mənsubdur.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun qanunvericilik təşəbbüsü qaydasında Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müzakirəsinə verdiyi qanun və qərar layihələri müzakirəyə təqdim olunmuş şəkildə çıxarılır və səsə qoyulur.

III. Belə qanun və ya qərar layihələrində dəyişikliklər qanunvericilik təşəbbüsü hüququndan istifadə edən orqanın razılığı ilə edilə bilər.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi deputatlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim etdiyi qanun və qərar layihələri iki ay ərzində səsə qoyulur.
  2. Qanun və qərar layihəsini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatları, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi və Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğu təcili elan edibsə, bu müddət 20 gün təşkil edir.
  3. Qanun və qərar layihələri əsaslandırılmalı və onların qəbul edilməsinin məqsədləri göstərilməlidir.

Maddə 27. Qanunların və qərarların imzalanması

 

  1. Qanunlar və qərarlar qəbul edildiyi gündən 10 gün müddətində Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən imzalanır.
  2. Təcili elan olunan qanun və qərar layihəsi Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri tərəfindən qəbul edildiyi gündən 24 saat ərzində imzalanır.

Maddə 28. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aktlarının qüvvəyə minməsi

 

Qanunun və Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarının özündə başqa qayda nəzərdə tutulmayıbsa, qanun və qərar dərc edildiyi gündən qüvvəyə minir.

Maddə 29. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədrinə aid tələblər

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi tərəfindən seçilir, ona tabedir və ona hesabat verir. O, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi tərəfindən geri çağırıla bilər.
  2. Yaşı otuzdan aşağı olmayan,Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində beş ildən az olmayaraq daimi yaşayan, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olmayan, ali təhsilli, ikili vətəndaşlığı olmayan Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin hər bir deputatı Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri seçilə bilər.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin seçkisi qaydasını Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi müəyyən edir.

Maddə 30. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin öz səlahiyyətlərini daimi icra edə bilməməsi

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri istefa verdikdə, səhhətinə görə öz səlahiyyətlərini icra etmək qabiliyyətini itirdikdə müəyyən edilmiş müddətdə yeni sədr seçilənə qədər onun səlahiyyətlərinin icrası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin birinci müavini, o da olmadıqda müavini tərəfindən yerinə yetirilir.

Maddə 31. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin vəzifədən kənarlaşdırılması

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin vəzifədən kənarlaşdırılması qaydası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin Daxili Nizamnaməsi ilə müəyyən edilir.

Maddə 32. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin səlahiyyətləri

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri:

1) Ali Məclisin növbədənkənar sessiyalarını çağırır;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin iclaslarına sədrlik edir;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin vəzifəyə təyin edilməsi üçün Azərbaycan Respublikası Prezidenti tərəfindən təqdim olunmuş şəxsin namizədliyini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim edir;

4) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirinin təklifinə əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabinetinə üzvlüyə namizədləri Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinə təqdim edir;

5) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin deputatı öz mandatından imtina etdikdə və qanunla müəyyən edilmiş digər hallarda onu deputat mandatından məhrum edir;

6) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisin sədri səlahiyyətlərinin həyata keçirilməsi ilə əlaqədar qərar qəbul edir;

7) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədr müavinliyinə namizədlərin seçilməsi və Ali Məclisin sədr müavinlərinin vəzifədən azad edilməsi barədə Ali Məclisə təklif verir;

8) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin müəyyən etdiyi qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin aparatını təşkil edir və onun rəhbərliyini təyin edir;

9) bu Konstitusiya ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən digər məsələləri həll edir.

Maddə 33. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin aktları

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədri qərarlar qəbul edir.

III fəsil

İcra hakİmİyyətİ

Maddə 34. Naxçıvan Muxtar Respublikasında icra hakimiyyəti

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasında icra hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti həyata keçirir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Naxçıvan Muxtar Respublikasının yuxarı icra orqanıdır.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə tabedir və onun qarşısında müntəzəm hesabat verir.

Maddə 35. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin statusu

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabineti Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası, qanunları, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərmanları, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası, qanunları ilə onun səlahiyyətlərinə aid edilən məsələlərin həllində müstəqildir.

Maddə 36. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibinə Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, onun müavinləri, Naxçıvan Muxtar Respublikasının nazirləri və başqa mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının rəhbərləri daxildirlər.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin tərkibini Naxçıvan Muxtar Respublikası Baş nazirinin təklifi ilə Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi təsdiq edir.

Maddə 37. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri

 

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş nazirini Azərbaycan Respublikasının prezidentinin təqdimatına əsasən Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi təyin edir.

Maddə 38. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin iclasları

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin iclaslarına bir, qayda olaraq, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri sədrlik edir.

Maddə 39. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin səlahiyyətləri

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti:

muxtar respublika büdcəsinin layihəsini hazırlayıb Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə təqdim edir;

muxtar respublikanın büdcəsini icra edir;

muxtar respublikanın iqtisadi proqramlarının həyata keçirilməsini təmin edir;

muxtar respublikanın sosial proqramlarının həyata keçirilməsini təmin edir;

nazirliklər və digər mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarına rəhbərlik edir, onların aktlarını ləğv edir;

Azərbaycan Respublikası Prezidentinin onun səlahiyyətlərinə aid etdiyi digər məsələləri həll edir.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti iqtisadi və mədəni sahələrdə Naxçıvan Muxtar Respublikasını Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetində təmsil edir.

Maddə 40. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin aktları

 

  1. Ümumi qaydalar müəyyən etdikdə Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabineti qərarlar, başqa məsələlər üzrə sərəncamlar qəbul edir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin aktları başqa qayda müəyyən edilməmişsə, dərc edildiyi gündən qüvvəyə minir.

Maddə 41. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvlüyünə namizədlərə aid tələblər

Naxçıvan Muxtar Respublikasının Baş naziri, Baş nazirin müavini, nazir, digər mərkəzi icra hakimiyyəti orqanının rəhbəri vəzifəsinə seçkilərdə iştirak etmək hüququna malik olan, ali təhsilli, başqa dövlətlər qarşısında öhdəliyi olmayan Azərbaycan Respublikasının vətəndaşı təyin edilir.

Maddə 42. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvlərinə aid tələblər

 

Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin üzvləri heç bir başqa seçkili və ya təyinatlı vəzifə tuta bilməzlər, elmi-pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyətindən başqa heç bir sahibkarlıq, kommersiya və digər ödənişli fəaliyyətlə məşğul ola bilməzlər, vəzifə maaşından, habelə elmi, pedaqoji və yaradıcılıq fəaliyyətinə görə aldığı vəsaitdən başqa məvacib ala bilməzlər.

IV fəsil

Məhkəmə hakİmİyyətİ

Maddə 43. Məhkəmə hakimiyyətinin həyata keçirilməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasında məhkəmə hakimiyyətini ədalət mühakiməsi yolu ilə yalnız məhkəmələr həyata keçirirlər.
  2. Məhkəmə hakimiyyətini Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi,Naxçıvan Muxtar Respublikasının İqtisad Məhkəməsi,Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri həyata keçirirlər.

III. Məhkəmə hakimiyyəti Konstitusiya, mülki və cinayət məhkəmə icraatı vasitəsi ilə və qanunla nəzərdə tutulan digər vasitələr ilə həyata keçirilir.

  1. Cinayət məhkəmə icraatında Naxçıvan Muxtar Respublikasının Prokurorluğu və müdafiə tərəfi iştirak edir.
  2. Məhkəmə quruluşu və məhkəmə icraatı qaydası qanunla müəyyən olunur.
  3. Məhkəmələrin səlahiyyətlərinin dəyişdirilməsi məqsədi ilə müəyyən olunmamış hüquqi üsulların tətbiq edilməsi və fövqəladə məhkəmələrin yaradılması qadağandır.

VII. Məhkəmə icraatı həqiqətin müəyyən edilməsini təmin etməlidir. 

Maddə 44. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsi ümumivə ixtisaslaşdırılmışməhkəmələrin icraatına aid edilən mülki, cinayət və digər işlər üzrə ali məhkəmə orqanıdır; o, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində apelyasiya qaydasında ədalət mühakiməsini həyata keçirir. O, qanunla müəyyən edilmiş prosessual qaydalarda ümumi məhkəmələrin işinə nəzarəti həyata keçirir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya nəzarətini təmin edir. O, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Nazirlər Kabinetinin, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinin sədrinin və Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğunun sorğusu əsasında aşağıdakı məsələləri həll edir:

1) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına uyğunluğu;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin sərəncamlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunlarına uyğunluğu;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarlarının, Naxçıvan Muxtar Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına uyğunluğu.

III. Hər kəs onun hüquq və azadlıqlarını pozan Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik və icra hakimiyyəti orqanlarının normativ hüquqi aktlarından bu maddənin II hissəsinin 1-3-cü bəndlərində göstərilən məsələlərin Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsi tərəfindən həll edilməsi üçün, habelə bələdiyyə və məhkəmə aktlarından Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə pozulmuş insan hüquq və azadlıqlarının bərpa edilməsi məqsədilə qanunla müəyyən edilmiş qaydada şikayət verə bilər.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasında Konstitusiya nəzarətinin həyata keçirilməsi ilə bağlı Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin aktlarından qanunla müəyyən edilmiş qaydada Azərbaycan Respublikasının Konstitusiya Məhkəməsinə şikayət verilə bilər.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının məhkəmələri insan hüquq və azadlıqlarının həyata keçirilməsi məsələləri ilə bağlı Naxçıvan Muxtar Respublikası qanunlarının şərh edilməsi haqqında qanunla müəyyən edilmiş qaydada Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məhkəməsinə müraciət edə bilər.
  3. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin hakimlərini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin Azərbaycan Respublikasının Prezidentinə verilmiş təklifi və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin təqdimatı ilə Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisi təyin edir.

VII. Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məhkəməsinin qərarları dərc edilməlidir. 

Maddə 45. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələri qanunla səlahiyyətlərinə aid edilmiş işlər üzrə birinci instansiya məhkəmələridir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ümumi və ixtisaslaşdırılmış məhkəmələrinin hakimlərini Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin təklifi ilə Azərbaycan Respublikasının Prezidenti təyin edir.

Maddə 46. Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu qanunla nəzərdə tutulmuş qaydadaeynicür və dürüst və hallarda qanunların icra və tətbiq olunmasına nəzarət edir, qanunla nəzərdə tutulmuş hallarda cinayət işləri başlayır və istintaq aparır, məhkəmədə dövlət ittihamını müdafiə edir, məhkəmədə iddia qaldırır, məhkəmə qərarlarından protest verir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikası Prokurorluğu ərazi prokurorlarının Naxçıvan Muxtar Respublikası prokuroruna və Azərbaycan Respublikasının Baş prokuroruna tabeliyinə əsaslanan vahid mərkəzləşdirilmiş orqandır.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikası prokurorunu Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin təklifi əsasında Azərbaycan Respublikası Baş prokurorunun təqdimatı ilə Azərbaycan Respublikasının Prezidenti vəzifəyə təyin edir.

  1. Ərazi və ixtisaslaşdırılmış prokurorları Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisi sədrinin Azərbaycan Respublikası Prezidentinə verilmiş təklifi və Azərbaycan Respublikası Prezidentinin razılığı ilə Azərbaycan Respublikasının Baş prokuroru vəzifəyə təyin və azad edir.

V fəsil

Qanunverİcİlİk sİstemİ

Maddə 47. Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının hüquqi qüvvəsi

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikasının digər normativ hüquqi aktları arasında ən yüksək hüquqi qüvvəyə malikdir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası birbaşa hüquqi qüvvəyə malikdir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikası qanunvericilik sisteminin əsasıdır.

Maddə 48. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Azərbaycan Respublikasının qanunvericilik sisteminin tərkib hissəsidir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Azərbaycan Respublikası qanunvericilik sisteminə uyğundur.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunvericilik sistemi Naxçıvan Muxtar Respublikasının aşağıdakı normativ hüquqi aktlarından ibarətdir:

1) Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası;

2) Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları;

3) Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları;

4) Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları;

5) Naxçıvan Muxtar Respublikasının mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının normativ aktları.

Maddə 49. Naxçıvan Muxtar Respublikasının normativ hüquqi aktları

 

  1. Normativ hüquqi aktlar hüquqa və haqq-ədalətə (bərabər mənafelərə, bərabər münasibətə) əsaslanmalıdır.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına zidd olmamalıdır, yalnız dərc edilmiş qanunların tətbiqi və icrası Naxçıvan Muxtar Respublikasında bütün vətəndaşlar, icra hakimiyyəti və məhkəmə hakimiyyəti, hüquqi şəxslər və bələdiyyələr üçün məcburidir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları Azərbaycan Respublikası Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına zidd olmamalıdır, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərmanları yalnız dərc edildikdə Naxçıvan Muxtar Respublikasında onların tətbiqi və icrası vətəndaşlar, mərkəzi və yerli icra hakimiyyəti orqanları, hüquqi şəxslər üçün məcburidir.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikası ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına zidd olmamalıdır. Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarları yalnız dərc edildikdə Naxçıvan Muxtar Respublikasında onların tətbiqi və icrası vətəndaşlar, mərkəzi və yerli icra hakimiyyəti orqanları, hüquqi şəxslər üçün məcburidir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının aktları Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına və qanunlarına, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin fərman və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərar və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikasının ali vəzifəli şəxsinin fərman və sərəncamlarına, Naxçıvan Muxtar Respublikası Nazirlər Kabinetinin qərarlarına və sərəncamlarına, Azərbaycan Respublikası mərkəzi icra hakimiyyəti orqanlarının aktlarına zidd olmamalıdır.

VI fəsil

Naxçıvan Muxtar Respublİkasının Konstİtusİyasına dəyİşİklİklər və əlavələr

Maddə 50. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklərin və əlavələrin qəbul edilmə qaydası

 

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində 35 səs çoxluğu ilə qəbul edildikdən sonra təsdiq olunmaq üçün Azərbaycan Respublikasının Milli Məclisinə təqdim edilir.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr haqqında təklif Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisində 2 dəfə səsə qoyulur. İkinci səsvermə birinci səsvermədən 3 ay sonra keçirilir.

III. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr haqqında Konstitusiya qanunları həm birinci, həm də ikinci səsvermədən sonra təklif, qanunlar üçün nəzərdə tutulmuş qaydada, Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin sədrinə imzalamaq üçün təqdim olunur.

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyasına dəyişikliklər və əlavələr Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının ayrılmaz hissəsidir və Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyasının əsas mətninə zidd olmamalıdır.

Keçİd müddəaları

  1. Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisi tərəfindən qəbul edildikdən və Azərbaycan Respublikası Milli Məclisi tərəfindən təsdiq edildikdən sonra rəsmən dərc olunduğu gündən qüvvəyə minir. Bu Konstitusiyanın qüvvəyə mindiyi gündən 1978-ci il mayın 30-da qəbul edilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası (Əsas Qanunu) qüvvədən düşür.
  2. Naxçıvan Muxtar Respublikasının xalq deputatlarının səlahiyyətləri yeni seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclas günü başa çatır.

Yeni seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin ilk iclası Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin azı 31 deputatının seçildiyinin elan edildiyi gündən sonra bir ay ərzində keçirilir.

III. 1995-ci il sentyabrın 12-də qəbul edilmiş “Naxçıvan Muxtar Respublikasının Ali Məclisinə seçkilər haqqında” Naxçıvan Muxtar Respublikası Qanununun 79-cu maddəsi bu Qanun əsasında seçilmiş Naxçıvan Muxtar Respublikası Ali Məclisinin 1-ci çağırışının səlahiyyətləri bitənədək qüvvədədir.

  1. Bu Konstitusiyanın qəbul edildiyi günədək Naxçıvan Muxtar Respublikasının ərazisində qüvvədə olan Naxçıvan Muxtar Respublikasının qanunları və başqa normativ hüquqi aktları bu Konstitusiyaya zidd olmayan hissədə öz qüvvəsini saxlayır.

                                                             VIII  ÜNİTE

                      Nahcivan Özerk Respublikası

Madde  134 : Nahcivan Özerk Respublikasının Statüsü

  1.  Nahcivan Özerk Respublikası Azerbaycan Respublikasının tarkibinde özerk devletdir .
  2.  Nahcivan Özerk Respublikasının Statüsü bu  Anayasa ile belirlenir .

III.  Nahcivan Özerk Respublikası Azerbaycan Respublikasının ayrılmaz bir parçasıdır .

  1. Azerbaycan Respublikası Anayasası , kanunları  , Azerbaycan Respublikası Prezidentinin  fermanları ve Azerbaycan   Respublikasının Bakanlar  Kurulunun kararları Nahcivan Özerk Respublikasının arazisinde mecburidir .
  2.  Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisinin kabul ettiği Nahcivan Özerk Respublikası Anayasası ve  kanunları  muvafık olarak Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunlarına ; Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulunun kabul ettiği kararlar Azerbaycan Respublikası Anayasasına, , Azerbaycan Respublikası Prezidentinin  fermanlarına, Azerbaycan   Respublikasının Bakanlar  Kurulunun kararlarına zıt  olmamalıdır .

Madde 135 :  Nahcivan Özerk Respublikası hakimiyetin bölünmesi .

  1.  Nahcivan Özerk Respublikası kanun yapma hakimiyeti Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi , icar hakimiyetini Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulu , mahkeme hakimiyetini Nahcivan Özerk Respublikası  mahkemeleri hayata geçirir .
  2.  Nahcivan Özerk Respublikası Yüce  Meclisi Azerbaycan Respublikası Anayasası ve kanunları ile onun yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde , Nahcivan Özerk Respublikası Bakanlar Kurulu Azerbaycan Respublikası Anayasası ve  kanunları ve Azerbaycan Respublikası Prezidentinin  fermanları ile onun  yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde , Nahcivan Özerk Respublikası  mahkemeleri ise Azerbaycan Respublikası Anayasası ve  kanunları ile  onların yetkilerine ait olan meselelerin çözümünde müstakildir .

İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa

0

İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, anayasa hukukçusu ve hukuk tarihçisi Ord. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya tarafından kaleme alınmış ve ilk baskısı  1979 yılında Çağdaş Yayınları tarafından yapılmıştır. Kitap daha sonra Alba Yayınları tarafından da basılmıştır.

“Paris’in şirin müzelerinden birinde, Karnaval’de, Fransız İhtilali’ne ilişkin eşyaları ve belgeleri seyrediyorum. Gözlerim salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takıldı. Altındaki etikete eğildim ve okudum:’1791Anayasası’. Fransa’nın ilk yazılı anayasası. Biraz daha dikkatle bakınca alt satırdaki şu müthiş cümle beni dondurdu ‘insan derisiyle kaplanmıştır’. Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını insan bir kez daha anlıyor. Sanki her Anayasa insan derisiyle kaplı…”

“Özgürlük mücadelesinin amacı; İnsanın insan olmak onuruyla, bir takım haklara ve hürriyetlere sahip bulunduğu kabul ettirmekti.”
“İnsanın içinde serbest hareket edebileceği küçük bir dünyası vardı. Bu haklarını iktidar vermemişti. O haklar, onlara doğuştan – insan olarak doğduğu için- sahipti. İktidar bu küçük dünyaya girmemeliydi. Yönetenler bu hakları tanımakla, korumakla ve geliştirmekle sorumluydu.”
“Hürriyetsiz yaşamaktansa, Londra Kalesi’nin bir kişinin zor sığabileceği hücrelerinde, zalimlerin dünyasından nefret ederek, kalın duvarlara tırnakları ile siyasal vasiyetlerini yazanların savaşıdır bu… Hürriyetsiz yaşamaktansa, 1620’de Küçücük May Flower yelkenlisiyle Atlantiğin sonsuzluğuna atılmayı seçenlerin, uşak olmaktansa Magosa zindanında yaşamayı seçenlerin savaşı…”

“Yıllarca önce üniversitenin büyük dış kapısından rahmetli Cevat Fehmi Başkut’la beraber çıkarken, bana döndü: “Lütfen, biraz daha fazla yazın” dedi. Ben aslında çok yazan bir yazar değilim. Yazmam uzun sürer, yazdıklarımı yırtar, tekrar tekrar değiştiririm. Bu bakımdan günlük fıkra yazarlarına hayret ederim ve de hayranlık duyarım. Yıllar yine geçti. Yine aynı yere yakın, rahmetli hoca Profesör Şükrü Baban’la rastlaştık. Konuşma sırasında “Beyefendi yazın, daha fazla yazın. Sizde etof (kumaş anlamına) var” dedi. Bu sözcük beni hayli geriye götürdü. Yine rahmetli Ethem İzzet Benice, Açıksöz gazetesine ilk yazımı verdiğim zaman okumuş, 1936 yılında aynı sözcüğü kullanmıştı. Hikâye ve makale olarak gazetesinde hayli yazım çıkmıştı. Bu anıların ve uyanların bende bıraktığı izleri büyük bir zevkle hatırlıyorum. Daha eski yıllarda günlük gazetelerin ünlü yazarlarına gider, onlarla taşır ve yazı yazmak istediğimi söylediğim zaman bir örnek isterlerdi. Olgunluk imtihanını verdiğim gün yine Açıksöz’de bir yazım çıkmıştı. Elimde o günkü gazete ben Türkçe kompozisyon sınavına giriyordum. Okuyacağınız bu yazılar, bu gibi duyguların ve anıların damgalarını taşır. Bu yazılar hukuk mesleğini geniş anlamıyla ve içeriğiyle seçmiş bir öğretim üyesinin memleket sorunları karşısında gösterdiği merak ve tepkilerin eseridir. Bu kitabı bir eser olarak değil, ama güncel olayların üzerimdeki etkileri olarak değerlendirmek gerekir ve tümü de günün izlerini taşırlar. Belirli olaylar karşısında kamuoyuna seslenmek de bir çeşit gazeteciliktir – ben öyle kabul ediyorum -ve kamuoyuna hesap verme gibi anlıyorum. İlk izlenimlerim beni arayıp yazılarımı yorumlayan ve yazmaya adeta zorlayan dostlarımın tepkisiyle köklendi. Aziz hocam rahmetli Profesör Enver Ziya Karal’ın bana bir mektup göndererek Vatan gazetesindeki yazılarımı övdüğünü anımsıyorum ve beni yüreklendirdiğini de belirtmek istiyorum. Türkiye’de günlük gazetelerde çıkan yazıların bir özelliği vardır…” (1988 yılı Arba Yayınları baskısı)

İnsan derisiyle kaplı anayasa…

1791 Fransız Anayasası Taslağı Kapağı

İklim Değişikliği Tehdidine Karşı İstanbul Manifestosu

0

İklim Değişikliği Tehdidine Karşı İstanbul Manifestosu; “Gezegen Elden gidiyor, buna razı olamayız” başlığı altında, ev sahipliğini Mercator-İPM Kıdemli Araştırmacısı Ömer Madra’nın yaptığı davetle, 23 Mart 2013’te ilan edilmiştir.

Manifestoya, kamuoyunca tanınan birçok bilim insanı ve sanatçının yanı sıra Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşları da imzaları ile destek vermişler, dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir. Manifestonun ardından başlayan kampanya sürecinde bir dizi etkinlik icra edilmiştir.

İklim Değişikliği Tehdidine Karşı İstanbul Manifestosu

İklim değişiyor.

Her yerde ve elbette Türkiye’de de: Batı’da ve Doğu’da kavurucu orman yangınları, Karadeniz’de ve Akdeniz’de ani seller, Güneydoğu’da sinsi kuraklık, tüm ülkede azalan yer altı suları…

Bunların hiçbiri birer rastlantı ya da “münferit vaka” değil. İklim değişiyor ve bu, ekmeğimizden suyumuza hayatımızın her yönünü, her ânını derinlemesine etkiliyor.

Doğanın amansızca yağmalanması yüzünden Mezopotamya’da, Avrupa’da, Orta Amerika’da birçok kadim uygarlık yeryüzünden silinip süpürüldü. Eğer şimdi harekete geçmez, doğaya bakışımızı değiştirmezsek, bizim de çocuklarımıza bırakacağımız bir uygarlık olmayacak. Onlara kazanmaları neredeyse imkânsız bir var olma mücadelesi, mutlak bir çaresizlik bırakacağız.

Evrensel ahlâk ilkelerini ayaklar altına almış, kısa vadeli çıkarlarımızı hayatlarının önüne geçirmiş olacağız.

İklim değişiyor; çözümlerimiz ve vaktimiz varken harekete geçmemeyi vicdan kabul etmez.

Bizler, sıradan insanlar olarak, doğaya bakış açımızı ve önü alınmaz bencilliğimizi değiştirme zamanının geldiğini düşünüyoruz. Artık doğayla barışma zamanının geldiğini! Bu değişimi gerçekleştirebilecek gücün, hepimizin yüreğinde olduğunu biliyoruz.

Ve şunu da biliyoruz: Şimdi başaramazsak, her şey bitecek. Oyun bitecek. Barış, sonsuz bir hayal olarak kalacak. Karşımızda, yeni ve farklı bir “düşman” var çünkü; hayatta yaptığımız başka her şeyi anlamsız kılmaya yetecek büyüklükte bir belâ.

İklim değişiyor ve sosyal adaletsizliği kat be kat artırıp derinleştiriyor. Toprağın sağlığı ve suyun saflığı, yeryüzü toplumlarının ayakta kalıp kalamayacağını gösterecek olan son ölçüler artık…

Gezegen sürekli uyarıyor. Ama gözler kör, kulaklar sağır kalmaya devam ederse, kibir denen şeyin ne büyük bir felaket olduğunu yakında hepimiz öğreneceğiz… İşte onun için, vicdanı olan tüm yurttaşlarımızı, elde hâlâ çözüm imkânı varken, gezegeni kurtarma seferberliğinde kendi payına düşeni yapmaya, bu büyük sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz.

İklim daha fazla değişmeden biz değişelim, çözümün parçası olalım.

İKLIM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI İSTANBUL MANİFESTOSU

GEZEGEN ELDEN GIDIYOR: BUNA RAZI GELEMEYIZ

“Gezegen elden gidiyor: Buna razı gelemeyiz” başlıklı “İklim Değişikliğine Karşı İstanbul Manifestosu”, ev sahipliğini Mercator-İPM Kıdemli Araştırmacısı Ömer Madra’nın yaptığı davetle, 23 Mart 2013’te ilan edildi. 130’un üzerinde siyasetçi ve sivil toplum temsilcisi, bu girişime desteklerini bildirmek için İstanbul Politikalar Merkezi’nde toplandı. Bir çok temsilci, iklim değişikliğinin kendileri ve kurumları için neden önemli bir tehdit oluşturduğuna dair kısa konuşmalar yaptı. Çevreci gruplar, inanç temsilcileri, siyasetçiler, insan hakları örgütleri ve sanat dernekleri gibi aktörlerin çeşitliliği, toplumun her kesiminin iklim değişikliğine karşı ortak mücadele etmesi gerektiğinin altını çizdi. Etkinliğin hazırlanması aşamasında Adalet Ağaoğlu, Ara Güler, Harun Tekin, Rakel Dink, Sezen Aksu, Tarkan and Yaşar Kemal gibi Türkiye’nin bazı saygın isimleri manifestonun ilk imzacıları arasındaydı.

İLK İMZACILAR

Adalet Ağaoğlu

Prof. Dr. Ali Nesin

Ara Güler

Prof. Dr. Barbaros Çetin

Doç. Dr. Güven Güzeldere

Haluk Bilginer

Harun Tekin

İbrahim Betil

Prof. Dr. İbrahim Özdemir

Prof. Dr. Murat Türkeş

Nebahat Akkoç

Dr. Ömer Madra

Pelin Batu

Rakel Dink

Sevil Turan

Sezen Aksu

Şafak Pavey

Tarhan Erdem

Tarkan

Ümit Boyner

Dr. Ümit Şahin

Yaşar Kemal

DESTEKLEYEN KURULUŞLAR

350.org

Açık Radyo

Aids Savaşım Derneği

Alevi Dernekleri Federasyonu

Anadolu Kültür

Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

Ceza İnfaz Sisteminde Toplum Derneği

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)

Çevre Hukuku Derneği

Çevre İçin Hekimler Derneği

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi

Çocuklar İçin Adalet Takipçileri (ÇİAT)

Doğa Derneği

Doğa Koruma Merkezi

Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği

EUROSOLAR (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye Bölümü)

Fikir Sahibi Damaklar Konviviyumu / Slow Food Türkiye

GEA-Arama Kurtarma Grubu

Genç Hayat Vakfı

GOLA Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği

Greenpeace Akdeniz

Hak-İş

Heinrich Böll Stiftung Derneği

Helsinki Yurttaşlar Derneği

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

İnternet Medya ve Bilişim Federasyonu

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV)

İstanbul Politikalar Merkezi-Sabancı Üniversitesi-Stiftung Mercator Girişimi

Kadıköylü Bilim, Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS)

Kafkas Dernekleri Federasyonu

Kaos GL Derneği

Küresel Eylem Grubu (KEG)

LGBTT Aileleri İstanbul Grubu (LİSTAG)

Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı (MAG)

Sıfır Ayrımcılık Derneği

Sosyal Kalkınma ve Cinsiyet Eşitliği Politikaları Merkezi (SOGEP)

Sosyal Politikalar Derneği (SPoD)

Su Hakkı Kampanyası

Şahkulu Sultan Vakfı

Şeffaflık Derneği

Şemikan Çalışma ve Dayanışma Birliği

Taksim Gezi Parkı Derneği

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Merkezi

Telsiz ve Radyo Amatörleri Cemiyeti (TRAC)

Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG)

Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği

Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA Vakfı)

Türkiye Sakatlar Derneği

Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasi Araştırmalar Vakfı (TÜSES)

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi

Umut Vakfı

WWF Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)

Yeryüzü Derneği

Yeşil Düşünce Derneği

Bu manifesto 12 binden fazla kişi tarafından imzalanmıştır ve halen change.org’da desteğe açıktır.

İmzalamak isteyenler için web adresi:

http://www.change.org/tr/kampanyalar/gezegeneldengidiyor-buna-razı-gelemeyiz-iklim-için-hâlâ-çözüm-mümkünken-siz-de-imzalayın

Türk Yargısı ve Etik Değerler: Kaf Dağının Ardı

0

Türk Yargısı ve Etik Değerler: Kaf Dağının Ardı / Av. Ergin Cinmen

Yargının, yasama ve yürütmeden ama illa da yürütmeden bağımsız olması gereğinin adil bir toplum düzeni için şart olduğu Montesquieu’den beri kabul görmektedir.

Bunun için Anayasalar yapılmıştır. 1789 Devriminin ateşleri içinde yapılan 1791 Fransız Anayasası bu nedenle insan derisiyle ciltlenip bir müzede sergilenmeye başlanmıştır.

Benim kişiliğime çok şey katan sevgili hocam Tarık Zafer TUNAYA “İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa” adlı kitabının ön sözünde şöyle diyor: “Paris’in şirin müzelerinden birinde, Karnavale’de, Fransız İhtilali’ne ilişkin eşyaları ve belgeleri seyrediyordum. Gözlerim salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takıldı. 1791 Anayasası. Fransa’nın ilk yazılı anayasası. Biraz daha dikkatle bakınca alt satırdaki şu müthiş cümle beni dondurdu. ‘İnsan derisi ile kaplanmıştır.’ Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını insan bir kere daha anlıyor.”

Fransız Devrimi çok kanlı oldu. Birçok masum insan bu Devrim’in yaktığı ateşte belki yandı. Belki bu süreçte birçok insan büyük adaletsizliklerle giyotinde can verdi. Ama bir paradoks da yaşandı evet binlerce insan öldü ama uygarlığın temelleri de bu devrimin ateşlediği fikirlerle atıldı. Ama ne yazık ki 1789 hala aşılamadı.

Hala ifade özgürlüğü, hala kuvvetler ayrılığı, hala bağımsız ve tarafsız yargı için mücadele etmek gerekiyor.

İsrail’de Adil Yargı için, Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin siyasi iktidar tarafından budanmaması için halk aylardır sokaklarda.

Türkiye için adil yargı, ifade özgürlüğü gibi temel haklar hep gündemde kaldı. Maalesef artan bir ivmeyle gündemde kalmaya devam ediyor.

İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa

——————————–

Uzunca bir süredir anı defteri tutmaya çabalıyorum. Kendimi disipline ettiğim zamanlarda günü gününe yazmayı başarıyorum. Ancak bazen bir bakıyorum ki aradan geçen iki ay boyunca bir şey yazmamışım. Sonra nedenini anladım; birazı tembelliğimden olsa da çoğu memleket gündeminin tıklım tıkış dolu olmasından…

Bu doluluk, ülke yargısının siyasete bağlı olmasından yani yargıda etik kavramının Türkiye versiyonunun çok sorunlu olmasından kaynaklanıyor.

Bu ülke anayasasının 90. Maddesine göre tanınmış olan AİHM’nin kararlarına rağmen; Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş altı yılı aşkın bir süredir hala tutuklu bulunduruluyorsa; ülkenin güneydoğusunda ve oranın halkı tarafından seçilmiş olan belediye başkanları yıllardır içeride tutuluyorsa ve belediye başkanı diye yerlerine valiler atanıyorsa; salt gazetecilik mesleğinin icrası nedeniyle insanlar televizyon ekranlarından alınıp hapishaneye konuluyorsa; ifade ve düşünce özgürlüğü ortadan kaldırılmışsa; “Gezi tutukluları” hala tutukluysa; seçilmiş milletvekili mecliste değil de hapishanede tutuluyorsa; Anayasa Mahkemesi’nin onca kararına rağmen en küçük bir toplantı bile yasaklanıyorsa, itiraz edene cop ve cezaevi gösteriliyorsa ve daha bir çok hukuksuzluk neredeyse müesses nizam haline getirilmişse, bu uygulamalar beraberinde büyük bir oto sansüre tabi tutuluyorsa ve bu uygulamaların hemen hepsinin yasaların yargı etiğine aykırı “uygulamalarından” kaynaklanıyorsa; tüm bunların aşağıda  detaylarıyla değineceğim Yargı Etiğinin adeta hunharca ihlalinden kaynaklandığını rahatlıkla, üzüntüyle, hatta bu ülkenin bir yurttaşı olarak “utançla” söyleyebilirim.

Şunu kabul edelim, 2002’de iktidara gelip hala iktidarda bulunan ve son seçimlerden sonra oluşan, Cumhuriyet tarihinin en sağ iktidarının büyük ortağı AKP’nin, iktidara geldikten hemen sonra dinci/şeriatçı suçlamalarını savmak ve o süreç içinde yer alan militarist tehditleri savuşturmak için AB ile yakınlaşması sonucu yasalarımız ve Anayasamız oldukça demokratik hükümlere kavuşmuştu. Ancak özellikle 15 Temmuz “tuhaf” darbe girişiminin ardından yargının tamamen yürütmenin kontrolüne girmesinden sonra popülizm, post thruthizm yoluyla sahip olduğu medya ve sosyal iletişim ağlarıyla her türlü demokratik muhalefet etkisiz hale getirildi. Bu etkisizleştirmede yargı aygıtının oynadığı rolü irdelemeden yargı etiğini tartışmak havanda su dövmektir.

Özellikle değinirsek; Cumhuriyet Gazetesi davasında, Güney Doğu Anadolu Bölgesi belediye  başkanları davalarında, Kavala, Demirtaş ve Gezi Davası adıyla anılan davalarda ve daha bir çok davada etkisizleştirilmelerine karar verilen kişiler önce medya yoluyla halkın gözünde itibar suikastlarına uğrayıp sabaha karşı yapılan şafak baskınlarıyla (sanki çok tehlikeli kişilermiş gibi) gözaltına alındıktan sonra açılan soruşturmalara Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından konan gizlilik kararı neticesinde ortalama bir yıl haklarındaki suçlamalara dayanak olan belgeleri göremedikleri bir yana, gerçekliği şüpheli kanıtları avukatlarıyla birlikte –her türlü ahlak kuralına aykırı olarak- ancak medyadan öğrendiler.

Aynı süreç içinde yürütme organı, yaptığı anayasal değişikliklerle başta HSK, AYM, Yargıtay ve Danıştay olmak üzere tüm yargıyı kendisine bağlamıştır. Yani iki yüz elli yıllı aşan kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı kuralları; etik değerlerin hepsine aykırı olarak ihlal edilmiştir ve hala da ihlal edilmektedir.

Yargı Etiği: Adı Var, Kendisi Yok (mu?)

Konumuz yargı etiği olduğu için yukarıdaki ahvali yargı etiği ilkeleriyle de irdelemek bugünü daha iyi olarak anlamamıza yardım edecektir.

Nedir bu Yargı Etiği veya Bangalore değerleri?

“Etik” kelimesi sözlük anlamı itibarıyla şöyle tanımlanıyor: “Töre bilimi, ahlak bilimi, ahlaki, ahlakla ilgili olarak tanımlanmaktadır Etik; ahlaki olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insan davranışları ile ilgili problemleri inceleyen felsefe dalı.”

Bu tanımı akılda tutarak yazımıza devam edelim.

Yargı Etiğinin ne olduğu, hangi nedenlerle yargı ahlakının bir sorun olarak dünyanın ve Türkiye’nin gündeminde bulunduğunu anlamak için aşağıda açıkladığım süreci ve sürecin hangi yerli ve yabancı aktörlerle yürüdüğünü gözlemlemek gerekiyor.

Anlaşıldığı kadarıyla dünya çapında yaşanan ve öncelikle 3. Dünya ülkelerinin yaşadığı sorunlar üzerine; 1994 yılında resmi olarak kurulan Birleşmiş Milletler Uluslararası Suçun Önlenmesi Merkezi’nin davetiyle ve Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Kongresi ile birlikte, Yargıda Dürüstlüğün Güçlendirilmesine Yönelik Yargı Grubu’nun ilk toplantısı Nisan 2000 tarihinde Viyana’da gerçekleşir.

Toplantının katılımcıları Bangladeş’ten Yüksek Mahkeme Başkanı Latifur Rahman, Hindistan Karnataka Eyaleti’nden Yüksek Mahkeme Başkanı Bhaskar Rao, Nepal’den Yargıç Govind Bahadur Shrestha, Nijerya’dan Başyargıç Uwais, Güney Afrika Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Langa, Tanzanya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Nyalali ve Uganda’dan Yargıç Odoki olmuştur.

Söz konusu toplantıda alınan kararlar çerçevesinde 2002 yılında, daha sonra karar altına alınan ilkelere mesnet olacak ve anlaşıldığı kadarıyla içeriği çok önemli aşağıda yazılı belgeler dikkate alınarak çalışmalar tamamlanır.

Diğer bir deyişle Bangalore Etik değerleri dünya yargı uygulamalarının 2002’ye kadar oluşan toplamından ortaya çıkan bir yargı manifestosudur. Tespit edilecek etik kurallara ulaşmak için yararlanılan bu belgeler şöylece sıralanır:

  • Amerikan Barolar Birliği Delegeler Meclisi tarafından kabul edilen Yargı Etiği İlkeleri, Ağustos 1972.
  • Avustralya Eyaletleri ve Bölgeleri Yüksek Mahkeme Başkanları tarafından yayınlanan Yargı Bağımsızlığı İlkeleri Bildirgesi, Nisan 1997.
  • Bangladeş Halk Cumhuriyeti Anayasası Madde 96(4)(a) kapsamında sağlanan yetkinin kullanılmasında Yüksek Yargı Kurulu tarafından öngörülen Bangladeş Yüksek Mahkeme Hâkimleri için Etik İlkeler, Mayıs 2000.
  • Kanadalı Hâkimler Konferansı iş birliğinde hazırlanan ve Kanada Yargı Konseyi tarafından tasdik edilen Hâkimler için Etik İlkeler, 1998.
  • Idaho Yargı Etiği İlkeleri, 1976.
  • Hindistan Yüksek Mahkeme Başkanları Konferansı tarafından kabul edilen Yargı Hayatının Değerlerinin Yeniden Belirlenmesi, 1999.
  • Iowa Yargı Etiği İlkeleri.
  • Kenya Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, Temmuz 1999.
  • Malezya Federal Anayasası Madde 125(3A) tarafından verilen yetkilerin kullanılmasında, Yüksek Mahkeme Hâkimi, Temyiz Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanları’nın tavsiyesi üzerine Yang di-Pertuan Agong tarafından öngörülen Malezya Hâkimlerinin Etik İlkeleri, 1994.
  • Namibya Sulh Hâkimleri için Etik İlkeler.
  • Yargı Etiğini Düzenleyen Kurallar, New York Eyaleti, ABD.
  • Nijerya Federal Cumhuriyeti Yargı Görevlileri için Etik İlkeler.
  • Pakistan Yüksek Mahkemesi ve Üst Mahkemelerin Hâkimleri tarafından uyulacak Etik İlkeler.
  • Filipinler Yargı Etiği İlkeleri, Eylül 1989.
  • Filipinler Barolar Birliği tarafından teklif edilen, Manila Asliye Hâkimleri tarafından onaylanan ve belediye hâkimleri ile şehir hâkimleri de dahil olmak üzere Yüksek Mahkemenin idari gözetimi altındaki hâkimler tarafından uyulmak ve onlara rehberlik etmek üzere kabul edilen Filipinler Yargı Etiği Kuralları.
  • Yandina Bildirisi: Solomon Adaları’nda Yargının Bağımsızlığı İlkeleri, Kasım 2000.
  • Yüksek Mahkeme Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkemeler, İş Temyiz Mahkemesi ve Arazi Alacakları Mahkemesi Başkanları tarafından kabul edilen Güney Afrika Hâkimleri için Rehber İlkeler, Mart 2000.
  • Hâkimler ve Sulh Hâkimleri Konferansı tarafından kabul edilen Tanzanya Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, 1984.
  • Teksas Yargı Etiği İlkeleri.
  • Yüksek Mahkeme ve Üst Mahkeme Hâkimleri tarafından kabul edilen Uganda Hâkimleri, Sulh Hâkimleri ve Diğer Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, Temmuz 1989.
  • Amerika Birleşik Devletleri Yargı Konferansı Etik İlkeleri.
  • Virginia Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edilen ve ilan edilen Virginia Eyaleti için Yargı Etiği Kuralları, 1998.
  • Washington Eyaleti Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edilen Yargı Etiği İlkeleri, ABD, Ekim 1995.
  • Zambiya Parlamentosu tarafından kabul edilen Yargı (Etik İlkeleri) Kanunu, Aralık 1999
  • Uluslararası Ceza Hukuku Birliği, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ile Yargıçların ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi tarafından toplanan bir uzmanlar komitesinin hazırladığı Yargı Bağımsızlığına İlişkin Taslak İlkeler (“Siracusa İlkeleri”), 1981.
  • Yargı Bağımsızlığı Çalışmaları Özel Raportörü Dr. L.V. Singhvi tarafından hazırlanan Yargı Bağımsızlığı Evrensel Bildirgesi Taslağı (“Singhvi Bildirgesi”), 1989.
  • Altıncı Yüksek Mahkeme Başkanları Konferansı’nda kabul edilen Lawasia Bölgesi’nde Yargının Bağımsızlığı İlkelerine İlişkin Pekin Bildirisi, Ağustos 1997.
  • Harare (Zimbabve başkenti) İlkeleri’nin etkin biçimde uygulanması için iyi yönetişim, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını teşvik eden ve yürütme, parlamento ve yargı arasındaki ilişkileri düzenleyen iyi uygulamalara ilişkin Uluslar Topluluğu için Latimer House Rehber İlkeleri, 1998.
  • Yargıçların ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi tarafından toplanan uzmanlar grubunun kabul ettiği Yargı Sisteminin Tarafsızlığını Sağlamaya, Yolsuzluğu Önlemeye ve Yok Etmeye Dair Politika Çerçevesi, Şubat 2000.

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Yargı Grubu’nun ikinci toplantısı Bangalore’da, Şubat 2001 tarihinde yapılmıştır. Bu toplantıya katılanlar arasında Bangladeş’ten Yüksek Mahkeme Başkanı Mainur Reza;

Chowdhury, Kanada’dan Yargıç Claire L’Heureux Dube, Hindistan Karnataka Eyaleti’nden Yüksek Mahkeme Başkanı Reddi, Nepal’den Yüksek Mahkeme Başkanı Upadhyay,

Nijerya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Uwais, Güney Afrika’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Vekili Langa, Sri Lanka’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Silva, Tanzanya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Samatta ve Uganda’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Odoki bulunmaktadır.

Hâkim Weeramantry başkanlığı üstlenirken Yüksek Yargıç Kirby raportör olarak görev almıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi Başkanı Yüksek Yargıç Bhagwati de toplantıya katılmış ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ni temsil etmiştir.

Bu toplantıda Grup, daha önce hazırlanan taslağı inceleyerek ilerlemek suretiyle temel değerleri belirlemiş, ilgili ilkeleri geliştirmiş ve Bangalore Yargı Etiği İlkeleri Taslağı üzerinde anlaşmaya varmıştır. Ancak Yargı Grubu, Bangalore Taslağı’nın çoğunlukla gelenek hukuku ülkelerinin hâkimleri tarafından geliştirilmiş olması nedeniyle uygun biçimde onaylanmış uluslararası yargı etiği ilkeleri statüsünü kazanabilmesi için diğer hukuki geleneklerden gelen hâkimler tarafından da incelenmesinin gerekli olduğunu kabul etmiştir.

Bangalore Taslağı hem gelenek hukuku hem de Kıta Avrupası hukuku sistemlerinden hâkimler arasında geniş çapta yaygınlaştırılmış ve çeşitli yargı konferanslarında tartışılmıştır.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

———————————–

Taslak metin, Haziran 2002 tarihinde Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi Çalışma Grubu (CCJE-GT) tarafından incelenmiştir. Toplantıya katılanlar arasında Avusturya Hâkimler Birliği Başkan Yardımcısı Reissner, Çek Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi’nden Hâkim Fremr, Fransa Cour d’Appel de Paris [Paris İstinaf Mahkemesi] Başkanı Lacabarats, Almanya Federal İdare Mahkemesi’nden Hâkim Mallmann, İtalya’dan Sulh Hâkimi Sabato, Litvanya Temyiz Mahkemesi’nden Hâkim Virgilijus, Lüksemburg Cour d’Appel [İstinaf Mahkemesi] Başmüşaviri Wiwinius, Portekiz Temyiz Mahkemesi’nden Müşavir Afonso, Slovenya Yüksek Mahkemesi’nden Yargıç Ogrizek, İsveç Svea Temyiz Mahkemesi Başkanı Hirschfeldt ve Birleşik Krallık’tan Yüksek Yargıç Mance bulunmuştur.

Amerikan Barolar Birliği’nin girişimiyle, Bangalore Taslağı ulusal dillere çevrilmiş, özellikle Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kosova, Romanya, Sırbistan ve Slovakya olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki hâkimler tarafından incelenmiştir.

Bangalore Taslağı, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi Çalışma Grubu’ndan alınan yorumlar ve yukarıda bahsedilen diğer görüşler; Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin yargının bağımsızlığına ilişkin standartlarla ilgili Görüş Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin hâkimlerin profesyonel davranışlarını, özellikle de etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık konularını düzenleyen ilkeler ve kurallara ilişkin taslak Görüşü ışığında tekrar gözden geçirilmiş ve Haziran 2002 tarihinde Avustralya Yüksek Mahkeme Başkanları Konseyi tarafından yayınlanan Yargı Etiği Rehberi ile Baltık Devletleri Hâkimleri için Model Etik İlkeler, Çin Halk Cumhuriyeti Hâkimleri için Yargı Etiği İlkeleri ve Makedonya Hâkimler Birliği’nin Yargı Etiği İlkeleri gibi daha yakın zamanlı ilkelere atıfta bulunulmuştur.

Bangalor Taslağı’nın gözden geçirilmiş hâli Kasım 2002 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi olan Lahey, Hollanda’da yer alan Peace Palace’ta düzenlenen Hâkim Weeramantry’nin başkanlık ettiği Kıta Avrupası hukuku ülkelerinden Yüksek Hâkimler (veya temsilcilerin) Yuvarlak Masa Toplantısı’nda sunulmuştur.

Katılımcılar arasında Brezilya Federal Temyiz Mahkemesi’nden Hâkim Vladimir de Freitas, Çek Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi Başkanı Iva Brozova, Mısır Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı Mohammad Fathy Naguib, Fransa Cour de Cassation [Yargıtay] Müşaviri Christine Chanet, Meksika Suprema Corte de Justicia de la Nacion [Ulusal Yüksek Adalet Divanı] Başkanı Genaro David Gongora Pimentel, Mozambik Yüksek Mahkemesi Başkanı Mario Mangaze, Hoge Raad der Nederlanden [Hollanda Yüksek Mahkemesi] Başkanı Pim Haak, Norveç Yüksek Mahkemesi’nden Yargıç Trond Dolva ve Filipinler Yüksek Mahkemesi Başkanı Hilario Davide bulunmuştur. Ayrıca oturumlardan birine Uluslararası Adalet Divanı üyeleri: Hâkim Ranjeva (Madagaskar), Hâkim Herczegh (Macaristan), Hâkim Fleischhauer (Almanya), Hâkim Koroma (Sierra Leone), Hâkim Higgins (Birleşik Krallık), Hâkim Rezek (Brezilya), Hâkim Elaraby (Mısır) ve Özel Hâkim Frank (ABD) de katılmıştır. BM Özel Raportörü de toplantıya iştirak etmiştir.

İşte “Bangalor Yargı Etiği İlkeleri”, bu toplantılar silsilesinin ürünüdür. (1)

——————————-

Görüldüğü gibi, toplantılara katılan bunca ülkenin arasında ülkemizin bulunmaması önemli bir sorundur.

Ülkemizin ilgili kurumlarından hiçbir yargıç davet edilmemiş midir yoksa davet gelmiş de icabet mi edilmemiştir? İcabet etmek isteyen yargıçlarımız varsa; hangi nedenlerle engellendikleri çok geç de olsa irdelenmek zorundadır. Çünkü bugün yaşanan sorunların altında yatan gerçek nedenlerden birinin erki kullanan kimi hukuk uygulayıcıların kişiliksizleştirilmesi olduğu kanısını taşıyorum.

Bunun tartışması yazının ileriki bölümünde yapılacaktır; ondan önce Bangalore değerlerinin neler olduğuna bakalım.

Bangalore Değerleri:

Burada yalnızca değerlerin neler olduğuna değineceğim. Bunların alt paragrafları akademik alanı kapsadığından başka bir yazarın ve yazının konusu olacaktır.

1-Değer: BAĞIMSIZLIK İlkesi: Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bu nedenle hâkim hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını korumalı ve bu konuda örnek teşkil etmelidir.

  1. Değer: TARAFSIZLIK İlkesi: Tarafsızlık, yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilmesine esas teşkil eder. Bu ilke sadece kararlar için değil, kararların oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir.
  1. Değer: DOĞRULUK İlkesi: Doğruluk, yargı görevinin düzgün bir şekilde yerine getirilmesinde esastır.
  1. Değer: DÜRÜSTLÜK İlkesi: Dürüstlük ve dürüstlük görüntüsü, bir hâkimin tüm faaliyetlerinin icrasında esaslı bir unsurdur.
  1. Değer: EŞİTLİK İlkesi: Mahkemeler önünde herkese eşit muamele gösterilmesi, hâkimlik görevinin gereğince yerine getirilmesi için elzem bir unsurdur.
  1. Değer: EHLİYET VE LİYAKAT İlkesi: Ehliyet ve liyakat, yargı görevinin gereğince yerine getirilmesinin ön koşullarıdır.

UYGULAMA: Yargı vazifesinin doğası gereği, hâlihazırdaki hukuk sistemlerinde bu ilkeleri uygulamaya yönelik mekanizmaları bulunmayan ulusal yargı teşkilatları, bu mekanizmaları temin etmek için etkili tedbirler almalıdır.

Yukarıda yazılı Yargı Etiği normlarına uyması yargıcın görevidir. Ancak yargıcın bu görevini yerine getirmesi için gereken sistemi devletin kurması gerekmektedir. Etik değerlerin “Uygulama” maddesi Devletin bu yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

—————————-

Yukarıda belki de okuyucuyu yoracak listeler verdim.

Ancak bu listeleri teşkil eden ülkelerin siyasal ve sosyal durumu, içinde bulundukları kümeler değerlendirilmezse memleketimizin yargısının etikasının anlaşılması bir az zor olacak.

Birinci listenin katılımcıları Bangladeş, Hindistan, Nepal, Nijerya, Güney Afrika, Tanzanya, Uganda’dan gelen yargıçlar. Bu yargıçlar kendi sorunlarını çözmek için bulundukları yerden çok uzakta; Viyana’da, Avrupa hukukunun temsilcilerinin bir anlamda gözetimi altında toplanırlar. Ve Etik kuralların tespiti için başka bir toplantının yapılması gereğini karar altına alınlar.

Yapılacak bu toplantıda artık tüm dünya hukukçularına önerilen Etik Değerler tespit edilecektir.

Ancak bu etik değerlerin tespiti için katılımcı ülkelerin pratiklerinin tespitine gerek bulunmaktadır.

Yukarıda listesini verdiğim pratikler ilgili ülkelerin deneyiminden süzülüp gelmiş belgelerdir.

Görüldüğü üzere nüfusu iki milyona varmayan, zamanında demokrasileri çok gelişmemiş ülkelerin yargıçlarının bir araya gelip toplanıp tespit ettiği etik ilkeler bulunuyormuş.

Peki bizim etik ilkelerimiz var mı?

Anlaşıldığı kadarıyla “değerlerin” oluşumunda şu veya bu nedenlerle hiçbir katkısı bulunmayan ve bu durumdan alınan Türk yargı sistemi derhal kollarını sıvamış ve hem de Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerinin en yoğun olarak ihlal edildiği 2014-2018 yılları arasını kapsayan 10. Kalkınma Planı’nda Yargı Reformu Stratejisi’nde yargı etiği kodlarının belirlenmesi hedefleri öne çıkmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda, Cumhurbaşkanının atadığı Adalet Bakanı Başkanlığında Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Mart 2019’da Türk Yargı Etiği Bildirgesini duyurmuştur. Ayrıca 2018’de tamamlanan Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi’nin sonunda da Yargıtay Etik Kodlarının belirlenmiş olduğu görülmektedir.

Ancak bu etik kodlar incelendiğinde görülmüştür ki; onlarca akademisyen, Yargıtay üyesi, tetkik hâkimi, savcı ve Yargıtay personelinin katıldığı, 1.000.000 ABD Doları bütçeli bir projenin sonuç bildirisi olarak ortaya çıkan Yargıtay Etik İlkeleri’nin, hali hazırda tüm dünyada kabul görmüş ve bilinen bir metin olan Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ile değerler, ilkeler ve uygulamalı örnekler bazında benzerliği aşan derecede paralellik göstermesi bazı araştırmacılarda hayal kırıklığı yaratmıştır. (2)

Oysaki, etik değer dediğimiz kurallar HSK gibi bir devlet kurumu tarafından değil doğrudan doğruya mesleği icra eden yargıçların oluşturduğu kurullar tarafından saptanmalıdır.

Ancak Ülkemizde böyle bir gelenek bulunmadığı için neticede devletin Cumhurbaşkanı tarafından üyeleri atanan HSK tarafından Bangalore Etik Kuralları Türk yargıcının etik kuralları olarak ilan edilivermiştir.(!)

———————————

Bence Türk yargısının “etik kurallarını” tespit etmek için önce yargımızın bünyesel/sosyolojik kodlarını tespit etmek gerekmektedir.

I-Öncelikle belirtelim ki Cumhuriyet tarihimiz olağanüstü yargı uygulamaları ile geçmiştir ve bu durum halen devam etmektedir.

  • Hemen ardından zamanın “Örfi İdare Mahkemeleri (Sıkıyönetim)” zuhur etmiştir. Yargıçları doğrudan zamanın Millî Savunma Bakanlığı tarafından atanan bu mahkemelerde tabi ki bağımsızlık ve tarafsızlık aramak mümkün değildir. Ancak halk indinde bu kurumlar da birer mahkemedir.
  • Ardından gelen 12 Mart Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri üç gencin idamına karar vermiştir. İdam cezaları infaz edilmiştir. Ayrı fiillerle müebbet ağır hapisle cezalandırılanlar beş yıl sonra çıkarılan af kanunuyla salıverilmişlerdir. Halk indinde bunlar da bildik “mahkeme” olarak addedilmiştir.
  • 12 Eylül.1980 darbesiyle Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri yeniden gündeme gelmiştir. 1984 tarihine kadar yargılanıp cezası kesinleşen 50 insan idam edilmiştir. 1984 yılından sonra özellikle batıdan gelen baskılar sonucu verilmiş olan idam cezaları infaz edilmemeye başlanmıştır. Aynı fiilden yargılanıp kararları 1984 tarihinden sonra kesinleşen insanlar 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasanının geçici birinci maddesiyle 10 yıl cezaevinde kalıp salıverilmişlerdir. İnsanın kanını donduran pratik ise idam cezasını gerektiren suç işleyen iki kişiden birinin derhal yakalanıp 1984 yılına kadar yargılanıp idam cezasına mahkûm edilip cezası infaz edilirken, diğerinin daha sonra yakalanıp cezasının 1984 yılından sonra kesinleşme halidir. 1984 yılından sonra idam cezaları infaz edilmediği için 10 yıllık bir hapis süresi sonunda insanlar tahliye edildiler. Yani kaçmak fiilen mükafatlandırıldı. Yani sistem kendisi içinde de çürümüştü. Ve Halk böyle kararları veren kuruluşları da mahkeme olarak tanıdı.

  • Ardından kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin (DGM) dağıttığı “şeyin” adalet olmadığı çok açıktı. Sırf mahkeme üyelerinden birisinin asker olması nedeniyle verilmiş olan her hükümle ilgili olarak AİHM tarafından ihlal kararı veriliyordu.
  • DGM’ler, daha sonra yerini kendilerini özgürlük mahkemeleri diye tanıtan Sulh Ceza Hakimliklerine bıraktı. Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi bahane edilerek bugün yaşamımızda yer alan ve DGM’lerin devamı niteliğindeki fiili İhtisas Ağır Ceza Mahkemeleri ve yalnızca tutuklama kararı verdiği algısı oluşan Sulh Ceza adlı hakimlikler bugün bana göre yalnızca yukarıda saydığım geleneksel düzlemin devamı mahiyetindedir. Yukarıda da değindiğim, Osman Kavala. Selahattin Demirtaş, Güneydoğulu belediye başkanlarına açılan ve hepsi de tutuklu olarak görülen davalar, gazetecilere açılan dava ve tutuklamalar ve bu günlerde yaşadığımız “adalet(sizlik)” bu mahkemeler eliyle dağıtılmaktadır.

II–Olağanüstü koşulların tabi ki olağanüstü yargılamaları da olur. Ancak o ülkenin Anayasası bu durumu önceden hüküm altına alır ve ölçüt belirterek öngörülebilirlik sağlar. Bu ölçüt Anayasa’da yazılır, yazılmakla kalınmaz uygulanır da. Ancak ülkemizde olağan koşullara bir türlü geçilemediğinden olağanüstü siyasi hat yargıyı da kapsamaktadır. Zaten onun içindir ki, kurallara açıkça aykırı olmasına rağmen devletin Cumhurbaşkanı ve iktidar ortakları hiç çekinmeden yargının elindeki davalarla ilgili görüş beyan edebilmektedir.

Söz konusu kişiler, bu toplumun en az yarısı için idol kişilerdir. O zaman halkın hatta yargıçların ve özellikle savcıların adalete ve mahkemelere yüklediği değer de devleti teşkil edenlerin vermiş olduğu değer kadar olmaktadır.

Zaten bu nedenledir ki zamanında darbenin lideri Kenan Evren’in karşısına dizilmiş olan Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin fotoğrafı akıllardan hiç gitmez.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün Kenan Evren’e vermiş olduğu fahri hukuk doktorası toplumsal hafızaya adeta kazınmıştır.

Adli yıl açılışının önceki yıllarda Baştepe’de yapılması yargıcı, savcıyı rahatsız etmemişse etik kodlarımızın bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmektedir. 2023-2024 yılı açılışının Yargıtay’da yapılması bu hatadan dönüldüğünü göstermesi bakımından önemlidir.

Yani anayasada istediği kadar devletimizin bir hukuk devleti olduğu yazsın; devlet, çocuğunu istediği zaman seven, istediği zaman döven bir “Devlet baba” pozisyonundadır. Bu yalnızca halk indinde de değildir. Özellikle yargıç ve savcılarda da bu anlayış söz konusudur.

Hukukun mu devletin mi yargıcı?

Bu soru kipine yanıt vermek için Yargıtay ve Danıştay dahil yüksek yargının AİHS’ye ve AİHM’ye bakışlarını, bu iki değere yaklaşımlarını irdelemek gerekiyor.

Bilindiği üzere Türkiye AİHS’yi 4 Kasım 1950 tarihinde imzalamış 10 Mart 1954 tarihinde ise Onay Belgesini Avrupa Konseyi Genel sekreterliğine vermiştir. Doğal olarak 1954 tarihinden itibaren AİHS hükümlerini iç hukukunda uygulama sözü vermiştir.

1987 yılında ise Bireysel Başvuru Hakkını tanımıştır.

Siyasi iradenin çıkardığı yasalara rağmen yargı sistemimiz AİHS’yi ve onu yaşama geçiren AİHM kararlarını hiçbir zaman sindirememiştir.

Yine siyasi irade uluslararası ortamda gelen eleştirileri savuşturmak için Anayasanın 90. Maddesinde değişikliğe gitmiş, 2004 tarihinde yapılan düzenleme ile “usulüne göre yürürlüğe konan uluslararası antlaşmaların anayasaya aykırılığı nedeniyle iptali için başvurulamayacağını hüküm altına almanın dışında “ulusal yasalarla uluslararası antlaşmalar farklı hükümler içerdiğinde uluslararası antlaşmaların uygulanacağı” belirtilmiştir.

Tüm bunlara rağmen içinde Yargıtay ve Danıştay olarak bildiğimiz yüksek yargı AİHM kararlarını iç hukuk olarak hiçbir zaman tam olarak benimseyemedi. AİHM içtihatlarını uygulamadı ve kararlarını da iç hukuka rağmen uygulamaktan hep kaçındı.

Bunun sonunda Türkiye Avrupa Konseyine üye devletler arasında AİHM tarafından tüm zamanların en fazla ihlal kararı verilen ülkesi oldu.

Bunu gidermek için 30.03.2011 tarih ve 6216 sayılı yasanın 3/1-c maddesiyle yurttaşlara AYM’ye bireysel başvuru hakkı tanındı.

Buna göre AİHM ile Anayasada yazılı aynı konuya ilişkin bir hakkın ihlal edilmesi iddiası ile AYM’ye bireysel başvuruda bulunabileceksiniz.

Yani AİHM’nin önüne gidebilmek için bir de AYM başvurusunu tüketmeniz gerekecektir.

İşte bu süreç içinde AYM ihlal kararları vermeye başladıktan sonra zamanında AİHM kararlarına direnen yüksek yargı bu kez de AYM ihlal kararlarına direnmeye başladı. İşte şimdi tam da bu durumu günümüzde yaşamaya başladık.

Başta 20 yıldır iktidarda olan AKP ve iktidarın ortağı MHP, mahkemenin önündeki dosyalarla ilgili olarak açıktan ve tehdide varan açıklamalarda bulundular.

28 Şubat 2016 tarihli haberde Tayyip Erdoğan’ın AYM’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili ihlal kararı nedeniyle yapmış olduğu açıklama şöyleydi: “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği tahliye kararı için “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.”

MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin 6 Temmuz.2021 tarihinde yaptığı konuşmanın ilgili bölümü aynen şöyle: “Terör propagandası nasıl oluyor da hak ihlali olarak değerlendiriliyor? Günü geldiğinde dağdaki eşkıya için de hak ihlali kararı verilecek midir? AYM bu tip davalara terör örgütlerinin hücre evinden ya da mağara deliklerinden mi bakıyor? Hiç kimse bugünkü sıfatlarına güvenip de yanlışa ortak olmamalıdır. Volkan olsalar bile sonları elbette bir avuç küldür.”

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Yüksek yargının ve siyasetin hukuka bakışı iki yönden değerlendirilebilir.

Birincisi Türk yargısı kahir ekseriyetiyle hukukun evrensel değerlerini bugün dahil hiçbir şekilde içselleştirememiştir.

Hukukun Evrensel İlkeleri

İkincisi ise Türk yargısı kahir ekseriyetiyle güncel milliyetçi ve güvenlikçi atmosferden derhal etkilenebilmektedir. Zamanın ruhuna derhal kapılabilmektedir.

Zaten bu nedenle yargı mensuplarının bağımsız yargı diye bir sorunları bulunmamaktadır. Çoğunlukla kendilerini devletin diğer memurları gibi olarak görürler ve öylece çalışırlar. Türk İslam sentezi fikri onları diğer çoğunluk gibi düşünmeye itmektedir. Sosyolojik açıdan milliyetçi oldukları gibi hukukta da milliyetçiliği şiar kabul ederler. O nedenle de uluslararası hukuk ölçütlerine hep mesafelidirler.

Bu nedenledir ki her yıl yapılan adli yıl açılış toplantılarında Yargıtay Birinci Başkanlarının konuşmalarında çoğunlukla hukuk pırıltısı göremezsiniz. O yıl kim Yargıtay 1. Başkanı ise sığ bir memur psikolojisiyle, kuru bir üslupla ne yargı bağımsızlığı ne de yargının sistemsel sorunları ile ilgilenilmez. O nedenle de Yargıtay birinci başkanı dendi mi hala akla ya Sami Selçuk’tan ya da Ahmet Necdet Sezer’den başkasının adı pek gelmez.

Onun içindir ki Bangalore’de belirlenen değerler tespit edilirken Türkiye’den hiçbir yargıç ya çağrılmaz ya da çağrılır da kimse gitmez.

Onun içindir ki 3. Dünya Ülkelerinde dahi yargıçlar kendi aralarında toplanarak ilkesel kararlar verip manifestolar yazarlarken Türkiyeli yargıçların böyle bir gaileleri olmamıştı.

Olsa bile “Yargıtay Etik İlkeleri” adıyla ortaya konan kopya ilkelerle yargımız geçinir gider.

Bana göre Türk Yargı Etiği İlkeleri bundan ibarettir bana göre! Maalesef.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

İşin diğer araştırmaya değer meselesi de hangi nedenlerle yargının bir de etik/ahlak ilkelerine ihtiyacı olduğudur.

Öyle ya örneğin bildiğimiz yargı bağımsızlığı, yargıç tarafsızlığı, eşitlik ilkesi bizde olduğu gibi her ülkenin önce Anayasasında ve sonra da o ülkenin mahkeme ve yargıç statüsünü belirleyen yasalarında yer alır.

Yani demem odur ki; objektif ve nitelikli yasalar aynı zamanda Bangalore kurallarını uygulamayı şart koşmasına rağmen ne oldu da dünyanın hemen hemen tüm bölgelerine dağılmış olan ülke yargıçları ve onların devletleri bir de “etik” kaygısına düşmüşler.(!) Onların iç işleyişlerini bilemem!

Bizim ülkemizde eskiden beri yürütülen ve dönem dönem değme otoriter ülke yargılamalarına bile rahmet okutan uygulamalar nedeniyle gerçekten de yargı kurumunu etikten önce Anayasa ve kanunlardaki emredici kurallara uymaya davet etmek istiyorum.

Kaynaklar:
  1. Orijinal anlatım Yargıtay tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
  2. TUĞAN, E.N, ÖMÜRGÖNÜLŞEN, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.

Mahzen

0

Mahzen, genellikle binaların bodrum katında bulunan ve depo olarak kullanılan kısımdır.

Kavram hukuk alanında; takipsiz kalmış, zamanaşımına uğramış yahut işlemden kaldırılmış dava ve icra dosyalarının tutulduğu arşiv ve depoya verilen isimdir. Teknik altyapının olmadığı ve elektronik tarama sisteminin bulunmadığı eski dönemde adliyelerde sıkça kullanılan bir kavramdır. Dosyanın mahzende olması, o dosya hakkında yargılama faaliyetinin aktif olarak yürütülmediği ya da tamamen sona erdiği anlamı taşımaktaydı.

Mahzende olan dosyalar erişim için daha fazla zaman ve çaba gerektirmektedir. Dosyanın arşivde olması durumuna göre daha düzensiz bir depolama söz konusudur. Dosyanın SEKA‘ya gönderilmiş olması durumu ise fiziken tamamen imha edildiği ve özet bilgiler ile gerekçeli karar dışında dosyaya erişimin mümkün olmadığı anlamı taşımaktadır.

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması

1
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması, 12 Eylül 1963 tarihinde toplanan tam yetkili temsilciler tarafından Ankara’da imzalanmıştır.

Antlaşmayı Türkiye adına Dışişleri Bakanı Feridun Cemal ERKİN imzalamıştır.

Antlaşmayı imzalayan Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin

Avrupa Ekonomik Topluluğu Bakanlar Konseyi, Türkiye’nin yapmış olduğu üyelik başvurusunu kabul etmiş, üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olmak üzere bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önermiş, Anlaşma 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın nihai amacı Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna tam üye olmasıdır.

Ankara Antlaşması, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmaktadır. Başbakan İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır.

Ankara Antlaşmasının ardından 23 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol ile birlikte, Ankara Antlaşması’nda öngörülen hazırlık dönemi sona ermiş ve Geçiş Dönemine ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür.

Türkiye, topluluğa üye olamamış ancak 1995 yılında Gümrük Birliği Kararı kabul edilmiş ve Avrupa Birliği sanayi mallarına uygulanan gümrük vergilerini kaldırmıştır.

Ankara Antlaşması İmza Töreni- 1963

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması
BAŞLANGIÇ

Bir yandan,
Türkiye Cumhurbaşkanı,
Öte yandan,
Majeste Belçika Kralı,
Federal Almanya Cumhurbaşkanı,
Fransa Cumhurbaşkanı,
İtalya Cumhurbaşkanı,
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi,
Majeste Hollanda Kraliçesi,
ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi,

Türk halkı ile Avrupa Ekonomik Topluluğu içinde bir araya gelmiş halklar arasında gittikçe daha sıkı bağlar kurmaya AZİMLİ OLARAK;

Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndaki yaşama şartlarının, hızlandırılmış bir ekonomi ilerleyişi ve uyumlu bir alış veriş genişlemesi ile devamlı olarak iyileşmesini, böylece Türkiye ekonomisi ile Topluluk üyesi Devletlerin ekonomileri arasındaki arayı azaltmayı sağlamaya KARARLI OLARAK;

Türk ekonomisinin kalkınmasının ortaya koyduğu özel sorunları ve belli bir sürede Türkiye’ye bir ekonomik yardım yapılması gerekliliğini GÖZÖNÜNDE BULUNDURARAK;

Türk halkının yaşama seviyesini iyileştirme çabasına, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun getireceği desteğin, ileride Türkiye’nin Topluluğa katılmasını kolaylaştıracağını KABUL EDEREK;

Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran Antlaşma’nın esindiği ülküyü birlikte izliyerek, barış ve hürriyet güvencesini pekleştirmeye AZMEDEREK;

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’nın 238. maddesi uyarınca Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında ortaklık yaratan bir anlaşma aktini KARARLAŞTIRMIŞLAR ve bunun için

TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı Bay Feridun Cemal ERKİN’i

MAJESTE BELÇİKA KRALI:
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Bay Paul Henri SPAAK’ı
FEDERAL ALMANYA CUMHURBAŞKANI
Dışişleri Bakanı Bay Gerhard SCHROEDER’i
FRANSA CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı Bay Maurce COUVE de MURVILLE’i

İTALYA CUMHURBAŞKANI:
Hazine Bakanı Bay Emilio COLOUMBO’yu
ALTES RUAYAL LÜKSEMBURG BÜYÜK DÜŞESİ:
Hükümet Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Bay Eugène SCHAUS’u
MAJESTE HOLANDA KRALİÇESİ:
Dışişleri Bakanı Bay Joseph M. A. H. LUNS’u ve AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU KONSEYİ:

Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyinin şimdiki Başkanı ve Hollanda Dışişleri Bakanı Bay Joseph M. A. H. LUNS’u

tam yetki ile atamışlardır. Adları geçenler, yetki belgelerinin karşılıklı olarak verilmesinden ve bunların usul ve şekil bakımından uygunluklarının anlaşılmasından sonra, aşağıdaki hükümler üzerinde uyuşmuşlardır;

KISIM: I
İlkeler
Madde – 1

Bu Antlaşma ile Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık kurulmuştur.

Madde – 2
  1. Anlaşma’nın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile gözönünde bulundurarak, Taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir.
  2. Yukarıdaki fıkrada belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için 3, 4 ve 5. maddelerde gösterilen şartlara ve usullere göre bir gümrük birliğinin gittikçe gelişen şekilde kurulması öngörülmüştür.
  3. Ortaklığın:
    a) Bir hazırlık dönemi,
    b) Bir geçiş dönemi,
    c) Bir son dönemi,
    vardır.
Madde – 3
  1. Hazırlık döneminde Türkiye, geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmek için, Topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirir.

Bu hazırlık dönemine ve özellikle Topluluğun yardımına ilişkin uygulama usulleri, Anlaşma’ya ekli Geçici Protokol ile Mali Protokol’de belirtilmiştir.

  1. Hazırlık döneminin süresi, Geçici Protokol’de öngörülen usullere uygun uzatma dışında, beş yıldır.

Geçiş dönemine, Geçici Protokol’ün 1. maddesinde öngörülen şartlara ve usullere uyularak geçilir.

Madde – 4
  1. Geçiş döneminde Akit Taraflar, karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esası üzerinden:

– Türkiye ile Topluluk arasında bir gümrük birliğinin gittikçe gelişen şekilde yerleşmesini,

Ortaklığın iyi işlemesini sağlamak için Türkiye’nin ekonomik politikalarının Topluluğunkilere yaklaştırılmasını, bunun için de gerekli ortak eylemlerin geliştirilmesini sağlar.

  1. Bu dönemin süresi, birlikte öngörülebilecek istisnalar saklı kalmak üzere, on iki yılı geçemez. Bu istisnalar, gümrük birliğinin makûl bir süre içinde kurulup tamamlanmasına engel olamaz.
Madde – 5

Son dönem gümrük birliğinin dayanak ve Akit Tarafların ekonomi politikaları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini gerektirir.

Madde – 6

Ortaklık rejiminin uygulanmasını ve gittikçe gelişmesini sağlamak için Akit Taraflar, Anlaşma ile verilen görevlerin sınırları içinde eylemde bulunan bir Ortaklık Konseyi’nde toplanırlar.

Madde – 7

Akit Taraflar, bu Anlaşma’dan doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayıcı her türlü genel ve özel tedbirleri alırlar.

Taraflar, Anlaşma hedeflerinin gerçekleştirilmesini tehlikeye düşürülebilecek her türlü tedbirden sakınırlar.

KISIM: II
Geçiş döneminin uygulanmaya konması
Madde – 8
  1. maddede anılan amaçların gerçekleşmesi için Ortaklık Konseyi, geçiş döneminin başlamasından önce ve Geçici Protokolün 1. maddesinde öngörülen usule göre, Topluluğu kuran Antlaşma’nın kavradığı ve gözönünde bulundurulması gereken alanlarla, özellikle bu kısımda gözetilenlere mahsus hükümlerin uygulama şartlarını, usullerini, sıra ve sürelerini yararlı görülecek her türlü korunma kurallarını tespit eder.
Madde – 9

Akit Taraflar, Anlaşma’nın uygulanma alanında, 8. maddenin uygulanması ile ilgili olarak ortaya konabilecek özel hükümler saklı kalmak üzere, uyrukluk dolayısıyla uygulanan her türlü ayrımın, Topluluğu kuran Anlaşmanın 7. maddesinde anılan ilke uyarınca yasak olduğunu kabul ederler.

BÖLÜM: 1
Gümrük Birliği
Madde – 10
  1. Anlaşma’nın 2. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen gümrük birliği, mal alış verişlerinin tümünü kavrar.
  2. Gümrük Birliği.

– Topluluk üyesi Devletlerle Türkiye arasında, ithalâtta olduğu gibi ihracatta gümrük vergileri ve eşit etkili resimlerin ve miktar kısıtlamalarının, milli üretime, Anlaşmanın hedeflerine aykırı bir koruma sağlamayı gözeten eşit etkili başka her türlü tedbirin yasaklanmasını;

– Türkiye’nin üçüncü memleketlerle ilişkilerinde Topluluğun Ortak Gümrük Tarifesi’nin kabulünü ve Toplulukça dış ticaret konusunda uygulanan sair mevzuata yaklaşmayı kapsar.

BÖLÜM: 2
Tarım
Madde – 11
  1. Ortaklık rejimi, Topluluğun ortak tarım politikasını gözönünde bulunduran özel usullere göre, tarımı ve tarım ürünleri alış verişini de kavrar.
  2. Tarım ürününden, Topluluğu kuran Antlaşma’nın II. Ekinin konusu olan ve sözü edilen Antlaşma’nın 38. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin uygulanması ile halen tamamlanmış bulunan listede sayılı ürünler anlaşılır.
BÖLÜM: 3
Ekonomik nitelikteki sair hükümler
Madde – 12

Akit Taraflar, aralarında serbest işçi akımını kademeli olarak gerçekleştirmek için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 48, 49 ve 50. maddelerinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.

Madde – 13

Akit Taraflar, yerleşme serbestliği kısıtlamalarını aralarında kaldırmak için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 52 ilâ 56. (Dahil) maddeleri ile 58. maddesinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.

Madde – 14

Akit Taraflar, hizmet edimi serbestliği kısıtlamalarını aralarında kaldırmak için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 55, 56 ve 58 ilâ 65. (Dahil) maddelerinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.

Madde – 15

Topluluğu kuran Antlaşma’nın ulaştırma ile ilgili hükümlerinin ve bunların uygulanması dolayısıyla girişilmiş olan tasarrufların Türkiye’ye teşmili şartları ve usulleri, Türkiye’nin coğrafya durumu gözönünde bulundurularak düzenlenir.

Madde – 16

Akit Taraflar, Topluluğu kuran Antlaşma’nın üçüncü büyük bölümünün 1. kısmında yer alan rekabet, vergileme ve mevzuatın yaklaştırılması ile ilgili hükümlerde anılan ilkelerin, ortaklık ilişkilerinde uygulanması gerektiğini kabul ederler.

Madde – 17

Anlaşma’ya Taraf olan her Devlet, ekonomisine, fiyat seviyesi kararlılığı içinde devamlı ve dengeli bir genişleme sağlarken, genel ödeme bilançosuna denge sağlamak ve parasına olan güveni devam ettirmek için gerekli ekonomi politikasını uygular.

Taraf Devlet, bu hedeflere ulaşmak için konjonktür politikası ve özellikle mali politika ve para politikası uygular.

Madde – 18

Anlaşma’ya Taraf olan her Devlet, kambiyo kurları konusunda Ortaklık amaçlarının gerçekleştirilmesini sağlamaya elverişli bir politika uygular.

Madde – 19

Türkiye ve Topluluk üyesi Devletler, Anlaşma’nın uygulanmasında mal, hizmet, sermaye ve kişi akımının aralarında serbestleştirildiği ölçüde, mal, hizmet ve sermaye alış verişlerine ilişkin ödeme veya transferlerle ücret ve sermaye transferlerinin, alacaklının veya faydalananların ikamet ettikleri memleket parasıyla yapılmasına müsaade ederler.

Madde – 20

Akit Taraflar, Anlaşma amaçlarının gerçekleştirilmesine yarayan Türkiye ile Topluluk üyesi Devletler arasındaki sermaye hareketlerini kolaylaştırmak için aralarında danışırlar.

Akit Taraflar, Topluluk memleketlerinden gelen ve Türk ekonomisinin kalkınmasına yardımı olabilecek sermayelerin Türkiye’de yatırımını teşvik eden her çeşit aracı araştırmaya çabalarlar.

Her üye Devlet ülkesinde ikamet edenler, Türkiye’nin başka bir üye Devlete veya üçüncü bir memlekete tanıdığı bütün kolaylıklardan, özellikle yabancı sermaye eylemi ile ilgili kambiyo ve vergi konularındaki kolaylıklardan yararlanırlar.

Madde – 21

Akit Taraflar, üçüncü memleketlerin ileride Topluluğa katılmaları veya ortak olmaları halleri de dahil olmak üzere, üçüncü memleketler karşısındaki ticaret politikalarının koordinasyonunu ve bu alandaki karşılıklı çıkarlarının korunmasını sağlamaya elverişli bir danışma usulünü hazırlama konusunda uyuşmuşlardır.

KISIM: III
Genel ve son hükümler
Madde – 22
  1. Anlaşma ile belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için, Anlaşma’nın öngördüğü hallerde Ortaklık Konseyi’nin karar yetkisi vardır. İki taraftan her biri, verilmiş kararların yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür. Ortaklık Konseyi yararlı tavsiyelerde de bulunabilir.
  2. Ortaklık Konseyi, Anlaşma’nın hedeflerini gözönünde tutarak, ortaklık rejimi sonuçlarını belli aralıklarla inceler. Bununla beraber, hazırlık dönemi boyunca bu incelemeler bir görüş teatisi sınırları içinde kalır.
  3. Geçiş döneminin başlaması ile, ortaklık rejiminin gerçekleşmesi yolunda, Anlaşma amaçlarından birine ulaşmak için, Akit Taraflar’ın bir ortak davranışı gerekli görüldüğü takdirde, Anlaşma bunun için gerekli davranış yetkisini öngörmese bile, Ortaklık Konseyi uygun kararları alır.
Madde – 23

Ortaklık Konseyi’ni, bir yandan Türkiye Hükümeti’nden üyeler, öte yandan, Topluluk üyesi Devletler Hükümetleri’nden, Konseyi’nden ve Komisyonu’ndan üyeler meydana getirir.

Ortaklık Konseyi üyeleri, İçtüzüğün öngördüğü şartlarla kendilerini temsil ettirebilirler.

Ortaklık Konseyi, kararlarını oy birliği ile alır.

Madde – 24

Ortaklık Konseyi başkanlığı, altışar aylık süreler için Türkiye ile Topluluk temsilcilerinden biri tarafından, sıra ile yapılır. İlk başkanlık süresi Ortaklık Konseyi kararı ile kısaltılabilir.

Ortaklık Konseyi İçtüzüğünü yapar.

Ortaklık Konseyi, görevlerinde kendisine yardım edebilecek her komiteyi ve özellikle Anlaşma’nın iyi yürütülmesi için gerekli işbirliği devamlılığını sağlayacak bir komite kurmaya karar verebilir.

Ortaklık Konseyi bu komitelerin görev ve yetkilerini belirtir.

Madde – 25
  1. Her Akit Taraf, Anlaşma’nın uygulama ve yorumu ile ilgili ve Türkiye’yi veya Topluluğu, Topluluk üyesi bir Devleti ilgilendiren her anlaşmazlığı Ortaklık Konseyine getirebilir.
  2. Ortaklık Konseyi Anlaşmazlığı karar yolu ile çözebilir; keza, anlaşmazlığı Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’na ve mevcut herhangi bir başka yargı merciine götürmeyi kararlaştırabilir.
  3. Taraflardan her biri, kararın veya hükmün yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür.
  4. Anlaşmazlık, işbu maddenin 2. fıkrasına göre çözülememiş ise, Akit Taraflar’ın geçiş dönemi ve son dönemde başvurabilecekleri tahkim ve sair yargı usulü yollarını, Anlaşma’nın 8. maddesi uyarınca Ortaklık Konseyi düzenler.
Madde – 26

Anlaşma’nın hükümleri, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun yetki alanına giren maddelere uygulanmaz.

Madde – 27

Ortaklık Konseyi, bir yandan Avrupa Parlamenter Asamblesi, Topluluğun Ekonomik ve Sosyal Komitesi ve öteki organları ile, öte yandan, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin yukarıdaki maddeleri karşılayan organları arasında işbirliğini ve temasları kolaylaştırmak için her türlü yararlı tedbiri alır.

Bununla beraber, hazırlık dönemi süresince, bu temaslar, yalnız Avrupa Parlamenter Asamblesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasındaki ilişkilerle sınırlanır.

Madde – 28

Anlaşma’nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma’dan doğan yükümlerin tümünün Türkiye’ce üstlenebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılması olanağını incelerler.

Madde – 29
  1. Anlaşma bir yandan Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde, öte yandan Belçika Krallığı, Federal Almanya Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dükalığı ve Hollanda Krallığının ülkelerinde uygulanır.
  2. Genel Anlaşma, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 227. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinde gözetilenleri karşılayan alanlar bakımından Fransız denizaşırı illerine de uygulanır.

Anlaşma’nın başka alanlarla ilgili hükümlerinin, sözü geçen illerde uygulanma şartları, Akit Taraflar arasında ileride varılacak anlaşma ile belirlenir.

Madde – 30

Akit Taraflarca Anlaşma’ya eklenmesi uygun bulunan protokoller, Anlaşma’nın ayrılmaz parçalarıdır.

Madde – 31

Anlaşma, imza eden Devletlerin kendi anayasa usullerine uyularak onaylanır; Topluluk yönünden Konseyce, Topluluğu kuran Antlaşma hükümleri uyarınca bir karar alınması ve bunun Akit Taraflar’a tebliği ile, geçerli olarak aktedilmiş olur.

Yukarıdaki fıkrada anılan akdin tasdik ve tebliğ belgeleri Brüksel’de karşılıklı olarak verilir.

Madde – 32

Anlaşma, 31. maddede sözü geçen tasdik belgelerinin karşılıklı olarak verilmesi tarihini kovalayan ikinci ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde – 33

İşbu Anlaşma, her metin eşitlikle geçerli olmak üzere, Türk, Alman, Fransız, İtalyan ve Hollanda dilleri ile ikişer nüsha olarak yazılmıştır.

________________________________________________________________________

PROTOKOL NO. 1

GEÇİCİ PROTOKOL

Akit Taraflar,

Türk ekonomisi için, özellikle hazırlık döneminde, tütün, kuru üzüm, kuru incir ve fındık ihracatının önemine inanarak,

Ortaklık Anlaşmasının 3. maddesinde öngörülen Geçici Protokolü tesbit etmek isteğiyle,

Aşağıdaki hükümler üzerine uyuşmuşlardır:

Madde – 1
  1. Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden dört yıl sonra, Ortaklık Konseyi, Türkiye’nin ekonomik durumunu gözönünde bulundurarak, Anlaşmanın 4. maddesinde gözetilen geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerin, bir Katma Protokol ile tespit edip edemeyeceğini inceler.

Katma Protokol Akit Taraflar’ca imzalanacak ve her birinde uyulması gereken anayasa usullerinin tamamlanmasından sonra yürürlüğe girecektir.

  1. Beşinci yılın sonunda Katma Protokol tespit edilememiş ise, Ortaklık Konseyi’nde kararlaştırılarak ve 3 yılı geçmeyecek bir süreden sonra 1. fıkrada öngörülen usule yeniden başvurulur.
  2. Bu protokol hükümleri, Katma Protokol yürürlüğe girinceye ve en geç onuncu yılın sonuna değin uygulanır.

Bununla beraber, Katma Protokol tespit edilmiş, fakat onuncu yıl sonunda yürürlüğe girememiş ise, Geçici Protokol en çok bir yıllık bir süre için uzatılır.

Not- 1.9.1971 tarihine kadar geçerli olan işbu Geçici Protokol yerine, 1.9.1971-31.12.1972 devresinde 7/2905 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile tasdik edilen Geçici Anlaşma kaim olmuş ve 1.1.1973 tarihinden itibaren de Katma Protokol yürürlüğe girmiştir.

Katma Protokol dokuzuncu yılın sonunda tespit edilemediği takdirde, Ortaklık Konseyi, hazırlık döneminin onuncu yılının bitiminden sonra uygulanacak rejimi kararlaştırır.

Madde – 2

İşbu Protokolün yürürlüğe girişi ile birlikte Topluluk Üyesi Devletler, Türkiye kaynaklı ve Türkiye çıkışlı ithalatları için aşağıdaki yıllık tarife kontenjanlarını açarlar:

a) 24.01 – Ham ve mamul olmayan tütün: Tütün döküntülüri
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 1.250 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 6.600 ”
Fransa 2.550 ”
İtalya 1.500 ”
Hollanda 600 “

Bu tarife kontenjanlarının sınırı içinde her üye Devlet, Toplulukça 9 Temmuz 1961 tarihinde imzalanan Ortaklık Anlaşması çerçevesinde aynı ürünler ithalatına uyguladığına eşit bir gümrük vergisi uygular.

b) 08.04 – Yalnız kuru üzüm (İçinde 15 Kg. veya daha az mal bulunan ambalajlarla)
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 3.250 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 9.750 ”
Fransa 2.800 ”
İtalya 7.700 ”
Hollanda 6.500 “

Bu tarife kontenjanlarının sınırı içinde her üye Devlet, Toplulukça 9 Temmuz 1961 tarihinde imzalanan Ortaklık Anlaşması çerçevesinde aynı ürünler ithalatına uyguladığına eşit bir gümrük vergisi uygular.

c) 08.03 – Yalnız kuru incir (İçinde 15 Kg. veya daha az mal bulunan ambalajlarla)
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 840 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 5.000 ”
Fransa 7.000 ”
Hollanda 160 “

Bu tarife kontenjanları çerçevesinde Topluluk üyesi her Devlet, milli gümrük vergilerinin kuru incir için Ortak Gümrük Tarifesi’nde son yaklaşma anına kadar, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 14. maddesinin 1. fıkrası anlamındaki esas vergiden, Topluluk üyesi Devletlerin kendi aralarında yaptıkları indirimlerin yarısının düşülmesi ile elde edilene eşit bir gümrük vergisi uygular.

Geçici Protokol hükümleri, Topluluk üyesi Devletler milli gümrük vergilerinin kuru incir Ortak Gümrük Tarifesine son yaklaşma anında yürürlükte bulunuyorsa, Topluluk, 3. madde hükümlerini gözönünde bulundurarak, yukarıdaki bent gereğince Türkiye’ye sağlananlara eşit ticari faydaların saklı tutulması için gerekli tarife tedbirlerini alır.

d) 08.05 – Dış ve iç kabukları çıkarılmış olanlar da dahil olmak üzere yaş veya kuru sert kabuklu meyvalar: Yalnız fındık
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 540 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 14.500 ”
Fransa 1.250 ”
Hollanda 710 “

Bu tarife kontenjanları çerçevesinde Topluluk Üyesi her Devlet %2,5 ad valorem gümrük vergisi uygular.

Bunun dışında, Topluluk Üyesi Devletler, Anlaşma’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte bu ürün için, Topluluk içi gümrük vergilerinin tamamen kaldırılmasını ve Ortak Gümrük Tarifesi’nin tüm olarak uygulanmasını gerçekleştirirler.

Madde – 3
  1. maddede gösterilen ürünler için, Topluluk Üyesi Devletler milli gümrük vergilerinin Ortak Gümrük Tarifesi’ne son yaklaşmasından itibaren, Topluluk her yıl, Türkiye yararına o tarihte açılmış milli tarife kontenjanlarının tutarına eşit hacimde tarife kontenjanları açar. Bu usul Ortaklık Konseyi’nce ertesi takvim yılı için, 4. madde gereğince alınan kararlara zarar vermeksizin uygulanır.

Bununla beraber, fındık bakımından bu usul, ancak Topluluk Üyesi Devletler’in milli gümrük vergilerinin öteki üç ürünün tümü ile Ortak Gümrük Tarifesi’ne uyumu anında uygulanır.

Madde – 4

Anlaşma’nın yürürlüğe girişini kovalayan ikinci yıldan başlayarak, Ortaklık Konseyi 2 ve 3. maddelerde gösterilen tarife kontenjanlarının hacmini artırmayı kararlaştırabilir. Ortaklık Konseyi’nin aksine kararı olmadıkça, bu artırmalar iktisap edilmiş olur. Her artırma, ancak ertesi takvim yılından başlayarak uygulanır.

Madde – 5

Anlaşma’nın yürürlüğe girişi, takvim yılı başına rastlamaz ise, Topluluk Üyesi Devletler, Anlaşma’nın yürürlüğe girişinden, ertesi takvim yılının başına kadar ki süre için, bu sürenin beher ayı hesabıyla, 2. maddede anılan miktarların onikide birini karşılayan hacimde tarife kontenjanları açarlar.

Bununla beraber, Ortaklık Konseyi, Anlaşma yürürlüğe girer girmez, sözü geçen ürünler ihracatının mevsimlik niteliğini gözönünde tutarak, yukarıdaki bendin uygulanması ile elde edilen tarife kontenjanları hacimlerinin artırılmasını kararlaştırabilir.

Madde – 6

Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden itibaren üçüncü yılın bitiminde Ortaklık Konseyi, 2. maddede gösterilenlerden başka ürünlerin Topluluk pazarında sürümünü teşvike elverişli tedbirleri kararlaştırabilir.

Madde – 7

Tütün, fındık veya kuru incir için ortak tarım politikasının uygulanmaya konması ile birlikte, Topluluk, işbu Protokol gereğince Türkiye’ye sağlananlara eşit ihracat imkanlarını saklı tutmak üzere, bu ortak tarım politikası için öngörülen rejimi gözönünde bulundurarak, gerekebilecek tedbirleri alır.

Madde – 8

İşbu Protokol’ün 2. maddesinde gösterilen ürünler için Toplulukça tarife kontenjanları açılması halinde, bu tarife kontenjanları çerçevesinde uygulanacak gümrük vergileri seviyesi bakımından, Türkiye’ye anlaşmaya taraf olmayan bir memleketten daha az elverişli bir işlem yapılamaz.

Madde – 9

Türkiye, Topluluk Üyesi Devletlerden birine veya bir kaçına tanıdığı en elverişli işlemi üye Devletlerin hepsine teşmile gayret eder.

Madde – 10

Her Akit Taraf, hazırlık dönemi ile birlikte, yerleşme hakkı, hizmet edimi, ulaştırma ve rekabetle ilgili her çeşit güçlükleri Ortaklık Konseyi’ne getirebilir. Ortaklık Konseyi gerekirse, bu güçlükleri gidermek için, Akit Taraflar’a her türlü yararlı tavsiyelerde bulunabilir.

Madde – 11

İşbu Protokol Anlaşma’ya eklenmiştir.

________________________________________________________________________________________________________

PROTOKOL NO. 2

MALİ PROTOKOL

Akit Taraflar,

Ortaklık Anlaşması amaçlarının izlenmesini kolaylaştırmak için Türk ekonomisinin hızlandırılmış bir şekilde kalkınmasına faydalı olmak KAYGISIYLA, aşağıdaki hükümler üzerinde UYUŞMUŞLARDIR:

Madde – 1

Türk ekonomisinin verimliliğini artırmaya yardımcı, Anlaşma’nın amaçlarının gerçekleştirilmesine faydalı olan ve Türk kalkınma planı çerçevesinde yer alan yatırım projeleri için finansman işlemleri, Türk Devleti ile Türk teşebbüsleri tarafından, Avrupa Yatırımlar Bankası’na sunulabilir. Banka, bunların tabi tutulacağı işlemden müracaat sahiplerine bilgi verir.

Madde – 2

Olumlu bir sonuca bağlanan istemler ödünçler vasıtasıyla finanse edilir. Bu ödünçlerin tutarı 175 milyon hesap birimine erişebilir ve Anlaşma’nın yürürlüğe girişini kovalayan beş yıl içinde bağlanabilir.

Madde – 3

Finansman istemleri, Türk teşebbüslerinden geldiği zaman, ancak Türk Hükümeti’nin oluru ile olumlu sonuca bağlanabilir.

Madde – 4

1 – Ödünçler, finansmanına ayrıldıkları projelerin ekonomik özelliklerine göre verilir.

2 – Özellikle kârlılığı uzun vadeli veya yazılı yatırımlara ilişkin ödünçler, indirilmiş faiz haddi, uzatılmış ödeme süresi, ödemesiz dönem gibi özel şartlar ve gereği halinde, bu ödünçlerin Türkiye tarafından ödenmesini kolaylaştırabilecek başka özel ödeme şartları ile donatılabilir.

3 – Bir ödünç, Türk Devleti’nin dışında bir teşebbüs veya topluluğa verildiği zaman, Türk Devleti’nin garantisine bağlanır.

Madde – 5
  1. Banka, bu ödünçlerin verilmesini, ihale veya teklif almalar düzenlenmesine bağlayabilir. Bu ihale veya teklif almalara katılma, Türkiye ve Topluluk Üyesi Devletler uyruklu her gerçek veya tüzel kişiye eşit rekabet şartları ile açıktır.
  2. Ödünçler, kabul edilen yatırım projelerinin gerçekleşmesi için gerekli ithalat giderleri kadar iç giderlerin karşılanmasında da kullanılabilir.
  3. Banka, fonların en rasyonel şekilde ve Anlaşma hedeflerine uygun olarak kullanılmasını gözetir.
Madde – 6

Türkiye, bu ödünçlerden faydalanan borçluların, ödünçlerin ana para ve faizlerinin ödenmesinin gerektirdiği dövizleri edinmelerine imkan vermekle yükümlüdür.

Madde – 7

Bazı projelerin gerçekleştirilmesi için bu Protokol çerçevesinde yapılacak yardım, özellikle üçüncü devletler, milletlerarası mali kuruluşlar veya Türkiye ya da Topluluk Üyesi Devletler kalkınma ve kredi müesseseleri ve resmi makamlarının dahil olacakları finansmanlara katılma şeklinde olabilir.

Madde – 8

Anlaşma’da ve bu Protokol’de gösterilen şartlarla Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınmasına getirilen yardım, Türk Devletininkini tamamlayıcı bir çaba teşkil eder.

Madde – 9

İşbu Protokol Anlaşma’ya eklenmiştir.

_________________________________________________________________________________

SON SENET

Bir yandan,
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ve
Öte yandan,
Majeste Belçika Kralının,
Federal Almanya Cumhurbaşkanı’nın,
Fransa Cumhurbaşkanı’nın,
İtalya Cumhurbaşkanı’nın
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi’nin,
Majeste Hollanda Kraliçesi’nin
ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi’nin

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan Anlaşma’nın imzası için Ankara’da 12 Eylül 1963 gününde toplanan tam yetkili temsilcileri aşağıdaki metinleri tespit etmişlerdir:

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan ANLAŞMA ile aşağıda sayılan protokolleri:

Protokol no. 1: Geçici Protokol
Protokol no. 2: Mali Protokol

Tam yetkili temsilciler bundan başka
Aşağıda sayılan ve işbu Senede ekli:

  1. Geçici Protokol’ün 2. maddesi ile ilgili olarak kuru üzüme ilişkin niyet bildirisini;
  2. Mali Protokol’ün 2. maddesinde sözü geçen hesap biriminin değerine ilişkin yorum bildirisini;
  3. Ortaklık Anlaşmasında geçen “Akit Taraflar” deyiminin yorumu ile ilgili bildiriyi kabul etmişler;

Ve Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nin aşağıda sayılan ve işbu Senede ekli bulunan bildirilerini not etmişlerdir:

  1. Alman uyrukluların tanımı ile ilgili bildiri;
    2. Anlaşma’nın Berlin’e uygulanmasına ilişkin bildiri.

Tam yetkili temsilciler işbu Senede ekli bildirilerin icabında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan Anlaşma ile aynı şartlarda geçerliklerinin sağlanması için gerekli usullere tabi tutulacağı hususunda uyuşmuşlardır.

BUNUN BELGESİ OLARAK, aşağıda adları yazılı tam yetkili temsilciler işbu son Senedin altına imzalarını atmışlardır.

Ankara’da 12 Eylül 1963 gününde yapılmıştır.

Türkiye Cumhurbaşkanı adına:
Feridun Cemal ERKİN
Majeste Belçika Kralı adına:
Paul Henri SPAAK
Federal Almanya Cumhurbaşkanı adına:
Gerhard SCHROEDER
Fransa Cumhurbaşkanı adına:
Maurice COVUE de MURVİLLE
İtalya Cumhurbaşkanı adına:
Emillo COLOMBO
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi adına:
Eugène SCHAUS
Majeste Hollanda Kraliçesi adına:
Joseph M. A. H. LUNS
Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi adına:
Joseph M. A. H. LUNS

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’da gereken usullerin yerine getirildiğinin, özellikle Avrupa Parlamenter Asamblesi’ne danışıldığının Öteki Akit Tarafa bildirilmesinden sonra ancak Topluluğu kesin olarak bağlayacağı ihtiyat kaydı ile

GEÇİCİ PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİ İLE İLGİLİ OLARAK KURU ÜZÜME İLİŞKİN NİYET BİLDİRİSİ

Topluluk, kuru üzüm için ortak bir pazar örgütü kurmayı tasarlamadığını bildirir.

MALİ PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİNDE SÖZÜ GEÇEN HESAP BİRİMİNİN DEĞERİNE İLİŞKİN YORUM BİLDİRİSİ

Akit Taraflar aşağıdaki hususları bildirirler:

  1. Mali Protokol’ün 2. maddesinde öngörülen tutarın açıklanmasında kullanılan hesap biriminin değeri 0.88 867 088 gram saf altındır.
  2. 1. fıkrada tanımlanan hesap birimi bakımından Topluluk üyesi bir devletin para paritesi, bir hesap biriminin içindeki saf altının ağırlığı ile Milletlerarası Para Fonu’na bu para için bildirilmiş olan pariteye tekabül eden saf altın ağırlığı arasındaki orandır. Bildirilmiş bir paritesi yoksa veya cari işlemlerde Para Fonu’nun müsaade ettiği sınırın dışında pariteden uzaklaşan kur uygulaması varsa, paranın paritesine tekabül eden altın; dolaylı veya dolaysız olarak tamamlanmış ve altına çevrilebilen bir paranın Fon’a bildirilmiş paritesi esası ile, hesap gününde Üye Devlet’e, cari ödemeler için sözü edilen altına çevrilebilir paraya uygulanmakta olan kambiyo rayicine göre hesaplanır.
  3. Yukarıdaki 1. fıkrada belirtilen hesap birimi Mali Protokol’ün uygulama süresince değişmeyecektir. Bununla beraber, uygulama süresinin bitiminden önce Milletlerarası Para Fonu’nca, Statülerinin 7. Kısmının 4. maddesi gereğince bütün paraların seyyanen altına olan paritelerinin aynı oranda değişmesi kararlaştırılırsa, hesap biriminin saf altın ağırlığı bu ayarlamanın ters fonksiyonuna göre değiştirilecektir.

Topluluk Üyesi Devletler’den birinin veya bir kaçının, Milletlerarası Para Fonu’nun yukarıdaki bendde öngörülen kararını uygulamaması halinde hesap biriminin saf altın ağırlığı, Milletlerarası Para Fonu’nca kararlaştırılmış ayarlamanın ters fonksiyonuna göre değiştirilecektir. Ancak, Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi böylece ortaya çıkan durumu inceleyecek ve Komisyonun önermesi üzerine ve Para Komitesi’nin görüşü alınarak gerekli tedbirleri mevsuf çoğunlukla kararlaştıracaktır.

ORTAKLIK ANLAŞMASI’NDA GEÇEN “Akit Taraflar” DEYİMİNİN YORUMU İLE İLGİLİ BİLDİRİ

Akit Taraflar, Ortaklık Anlaşması’nın, metinde geçen “Akit Taraflar” deyimine, bir yandan Türkiye Cumhuriyeti, öte yandan, Topluluk ile Üye Devletler veya sadece, ya Üye Devletler ya da Topluluk anlamı verilmek suretiyle, yorumlanması hususunda anlaşmışlardır. Bu deyime her defasında verilecek anlam, Anlaşmanın bunları karşılayan hükümlerinden çıkarılacaktır. Bazı hallerde “Akit Taraflar” deyimi, Topluluğu kuran Antlaşma’nın geçiş dönemi süresince Üye Devletler, bu dönemin bitiminden sonra Topluluk anlamına gelebilecektir.

FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ’NİN BİLDİRİLERİ
  1. Alman uyrukluların tanımı ile ilgili bildiri:

Federal Almanya Cumhuriyeti Temel Kanunu anlamında bütün Almanlar Federal Almanya Cumhuriyeti uyruğunda sayılır.

  1. Anlaşma’nın Berlin’e uygulanmasına ilişkin bildiri:

Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nce üç aylık bir süre içinde Akit Taraflar’a aksine bir bildiri de bulunmadıkça, Ortaklık Anlaşması Berlin Eyaletine de uygulanır.

ANLAŞMA’NIN İMZASI SIRASINDA İKİ HEYET BAŞKANI ARASINDA TEATİ EDİLEN MEKTUPLAR
Mektup: Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı B. Günther SEELIGER’den Türk Heyeti Başkanı, Büyükelçi B. Hasan Esat IŞIK’a

Tarih: 12 Eylül 1963

Konu: Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunlar

Bay Başkan, Ankara, 12 Eylül 1963

Bu müzakereler sırasında belirttiğiniz isteğe uymak üzere, Ortaklık Anlaşması’nın 4 ve 12. maddeleri hükümleri gözönünde bulundurularak, Ortaklık Konseyinin, Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunlar hazırlık döneminden itibaren inceleyebilmesini Topluluğun kabul eylediğini size bildirmekle şeref duyarım.

Bu mektubun alındığının lütfen bildirilmesini rica ederim.

En üstün saygılarımın kabulünü dilerim Bay Başkan.

Günther SEELIGER
Avrupa Ekonomik Topluluğu
Heyeti Başkanı

_________________________________________

Mektup: Türk Heyeti Başkanı, Büyükelçi B. Hasan Esat IŞIK’tan Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı, B. Günther SEELIGER’e

Tarih: 12 Eylül 1963

Konu: Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı’nın mektubuna cevap

Bay Başkan, Ankara, 12 Eylül 1963

12 Eylül 1963 günlü mektubunuzla, bana aşağıdaki hususu bildirmek lütfunda bulunmuştunuz:
“Bay Başkan,
Bu müzakereler sırasında belirttiğiniz isteğe uymak üzere, Ortaklık Anlaşması’nın 4 ve 12. maddeleri hükümleri gözönünde bulundurularak, Ortaklık Konseyinin, Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunları hazırlık döneminden itibaren inceleyebilmesini Topluluğun kabul eylediğini size bildirmekle şeref duyarım.
Bu mektubun alındığının lütfen bildirilmesini rica ederim.”
Bu mektubun alındığını bildirmekle şeref duyarım.
En üstün saygılarımın kabulünü dilerim Bay Başkan.

Hasan Esat IŞIK
Türk Heyeti Başkanı

“Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma” ya ekli “Geçici Protokol” ün birinci maddesi uyarınca 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan Katma Protokol ve Ekleri ile Mali Protokol, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu yetki alanına giren maddelerle ilgili Anlaşma ve Son Senet’in onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Kanun

Kanun No. 1448 R. Gazete No. 13915
Kabulü: 22.7.1971 R.G. Tarihi: 3.8.1971

Madde 1 – 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmış, 4/2/1964 tarih ve 397 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş 22/10/1964 tarih ve 6/3820 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmış, 20/11/1964 tarih ve 6/3930 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe girmiş olan “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma” ya ekli “Geçici Protokol”ün birinci maddesi uyarınca, bahis konusu Anlaşma’nın 4. maddesinde gözetilen geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerini tespit etmek üzere 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan “Katma Protokol ve Ekleri” ile “Mali Protokol”, “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Yetki Alanına Giren Maddelerle İlgili Anlaşma” ve “Son Senet” in onaylanması uygun bulunmuştur.

Madde 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 3 – Bu Kanun’un hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Karar No. 7/5476 R.Gazete No. 14406
Tarihi: 21.12.1972 R.G. Tarihi: 29.12.1972

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’ya ekli geçici Protokol’ün birinci maddesi uyarınca, Hükümetimizle Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında 23 Kasım 1970’de imzalanmış ve 22 Temmuz 1971 tarih ve 1448 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş olan “Katma Protokol”, “Mali Protokol”, “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun Yetki Alanına Giren Maddelerle İlgili Anlaşma” ve “Son Senet”in, 1 Ocak 1973 tarihinden itibaren yürürlüğe girmek üzere onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 15 Aralık 1972 tarih ve ESGM (ESAD) 760.430/72-1284 sayılı yazısı üzerine, 31 Mayıs 1963 tarih 244 sayılı Kanunun 2 ve 3. maddeleri uyarınca Bakanlar Kurulu’nca 21/12/1973 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi

0

Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Criminal Law Convention on Corruption), Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından,  Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ve ilan edilmiş, 1 Temmuz 2002’de onaylanmıştır. Sözleşme, yolsuzluğun uluslararası eşgüdüm içerisine suç olarak tanımlanması için  düzenlenen en önemli sözleşmelerdendir.

Türkiye, sözleşmeyi onaylamıştır. Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinin Onaylanması Uygun Bulunduğuna Dair 5065 Sayılı Kanun 14 Ocak 2004 tarihinde TBMM’de kabul edilmiştir.

Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi

Strazburg, 27.1.1999

GİRİŞ

Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve diğer Devletler,

Avrupa Konseyinin amacının üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak,

Bu Sözleşme’ye imza atan diğer Devletlerle işbirliğini kuvvetlendirmenin önemini kabul ederek,

Uygun bir mevzuatın ve eksiksiz koruyucu önlemlerin kabulü de dahil olmak üzere, bir öncelik olarak, toplumun yolsuzluğa karşı korunmasını hedefleyen ortak bir ceza politikası izlenmesi gerekliliğinin bilincinde olarak,

Yolsuzluğun, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları için bir tehdit oluşturduğunun, iyi yönetim, hakkaniyet ve sosyal adalet ilkelerini temelden yıktığının, rekabeti bozduğunun, iktisadi gelişmeyi kösteklediğinin ve demokratik kurumların istikrarını ve toplumun ahlaki temellerini tehlikeye attığının altını çizerek,

Yolsuzlukla mücadelede etkinliğin, ceza hukuku alanındaki yoğun, hızlı ve uyumlu bir uluslararası işbirliğinden geçtiğinin bilincinde olarak,

Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Amerikan Devletleri Kuruluşu, İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı ve Avrupa Birliği tarafından yürütülen faaliyetler de dahil olmak üzere, yolsuzlukla mücadelede bilinçlenmeyi ve uluslararası seviyede işbirliğini geliştirmeye yönelik yeni gelişmeleri kutlayarak, La Valetta’da 1994 yılında yapılan 19 uncu Avrupa Adalet Bakanları Konferansı tavsiye kararları doğrultusunda Kasım 1996’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen Yolsuzluğa Karşı Eylem Programını göz önünde bulundurarak,

Bu doğrultuda, Avrupa Konseyi’nin yolsuzluğa karşı faaliyetlerine, Konsey’e üye olmayan Devletlerin katılımının önemini hatırda tutarak ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın ortaya çıkarılmasındaki değerli katkıları için onları kutlayarak,

Öte yandan, 1997 yılında Prag’da yapılan 21 inci Avrupa Adalet Bakanları Konferansı’nda kabul edilen l numaralı Kararın, Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nı yürürlüğe koyma yolunda çağrıda bulunduğunu ve özellikle üye Devletler ve üye olmayan Devletlere eşit haklar tanıyacak şekilde açık olan, yolsuzluk eylemlerini eşgüdümlü olarak suç haline getiren, bu nevi suçların kovuşturulmasında kuvvetli bir işbirliği ve etkin bir takip mekanizması öngören bir ceza hukuku sözleşmesinin hazırlanmasını tavsiye ettiğini anımsayarak, 10 ve 11 Ekim 1997 tarihlerinde Strazburg’da yapılan İkinci Zirve Toplantısı sırasında Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanlarının, yolsuzluğun yaygınlaşmasının doğurduğu
tehlikelere ortak çözümler aranmasını kararlaştırdıkları ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’na uygun olarak, örgütlü suç ve karapara aklama ile olan ilişkileri de dahil olmak üzere, yolsuzluğa karşı mücadeledeki işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla Bakanlar Komitesi’ni, özellikle uluslararası hukuki belgelerin hazırlanması çalışmalarını hızlı bir biçimde sonuçlandırmak ile görevlendiren bir eylem planını kabul ettikleri hatırda tutularak, Bakanlar Komitesi’nin 101 inci toplantısı sırasında 6 Kasım 1997’de kabul ettiği Yolsuzlukla Mücadelede 20 Temel İlke’yi içeren ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın icrası için uluslararası hukuki belgelerin hazırlanmasının hızla sonuçlandırılması gerekliliğinin altını çizen (97) 24 sayılı Tavsiye Kararı’nı ayrıca dikkate alarak, Bakanlar Komitesi’nin 4 Mayıs 1998 tarihindeki 102 nci dönem toplantısı sırasında, üyelerinin bu alandaki taahhütlerini yerine getirmelerine dikkat ederek, yolsuzlukla mücadeledeki kapasitelerini geliştirmeyi amaçlayan Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’nu kuran kısmi ve genişletilmiş anlaşmayı teyit eden (98) 7 sayılı kararının kabulü göz önünde bulundurularak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.

Bölüm I- Tanımlar
Madde 1- Tanımlar

Bu Sözleşme’nin amacına uygun olarak:

a)“Kamu görevlisi” deyimi; Devletin ulusal kanunlarına göre bu görevi ifa ettiği ve ceza kanunu uygulamasında da “memur”, “devlet memuru”, “belediye başkanı”, “bakan” veya “hakim” olarak yapılan tanım çerçevesinde değerlendirilmelidir;

b)Yukarıdaki fıkrada geçen “hakim” sözcüğü savcıları ve yargı görevini ifa edenleri kapsar;

c)Bir diğer Devletin kamu görevlisini alakadar eden kovuşturma hallerinde, kovuşturmayı yapan Devlet, kamu görevlisi tanımını, bu tanımın kendi milli hukuku ile bağdaştığı ölçüde uygulayabilir;

d) “Tüzel kişi” teriminden, Devletler, Devlet yetkisini kullanan diğer kamu birimleri ve uluslararası kamu kuruluşları hariç kalmak kaydıyla, uygulanan milli hukuk gereğince bu statüye sahip tüm kişiler anlaşılır.

Bölüm II- Ulusal seviyede alınacak önlemler
Madde 2- Ulusal kamu görevlilerine rüşvet verilmesi

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, kamu görevlilerinden birine, bizzat kendisi veya bir başkası için, doğrudan ya da dolaylı olarak, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işi yapmak veya yapmaktan kaçınması için, her türlü haksız menfaati vaat ve teklif etme veya verme fiilini, bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 3- Ulusal kamu görevlilerinin rüşvet alması

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, kamu görevlilerinden birinin, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işi yapmak veya yapmaktan kaçınmak için her türlü haksız menfaati, doğrudan ya da dolaylı olarak, bizzat kendi veya bir başkası için istemesi veya almasını veya bu konuda bir teklif ya da vaadi kabul etmesini, fiilin bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 4- Ulusal kamu meclisleri üyelerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, yasama veya idari yetkiyi kullanan herhangi bir ulusal kamu meclisi üyesi olan bir şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 5- Yabancı kamu görevlilerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, bir başka Devletin kamu görevlisi ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 6- Yabancı kamu meclislerinin üyelerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, bir başka Devletin yasama veya idari yetkiyi kullanan herhangi bir kamu meclisi üyesi olan bir şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 7- Özel sektörde rüşvet verilmesi

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bir ticari etkinlik çerçevesinde, özel sektördeki bir kurumu yöneten veya o kurum için çalışan bir kimseye, bizzat kendisine veya bir başkasına, görevlerine aykırı bir işi yapmak ya da göreviyle ilgili bir işi yapmaktan kaçınması için her türlü haksız menfaati, doğrudan veya dolaylı olarak vermeyi vaat etme veya verme fiilinin, bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 8- Özel sektörde rüşvet alınması

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bir ticari etkinlik çerçevesinde, özel sektördeki bir kurumu yöneten veya o kurum için çalışan bir kimsenin, bizzat kendisi veya bir başkası için görevlerine aykırı bir işi yapmak ya da göreviyle ilgili bir işi yapmaktan kaçınması için haksız bir menfaati, doğrudan ya da üçüncü bir kişi vasıtasıyla, istemesi veya almasını veya bu konudaki bir teklifi veya vaadi kabul etmesini, fiilin bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 9- Uluslararası örgüt görevlilerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, Tarafların üyesi olduğu her türlü uluslararası veya ulus-üstü bir örgüt ya da birimde, örgütün personel yönetmeliğine uygun olarak, memur ya da sözleşmeli görevli sıfatına sahip kişi ve ayrıca bu tür bir örgüt bünyesinde görevli olsun ya da olmasın, yukarıda anılan memur ya da görevlilerle aynı faaliyetleri yürüten her türlü şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemler alırlar.

Madde 10- Uluslararası parlamentolar üyelerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 4 üncü maddeyle ilgili fiillerin Tarafların üyesi olduğu bir uluslararası ya da ulus-üstü kuruluşun parlamenter meclisi üyesi ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 11- Uluslararası mahkemelerin hakim ve görevlilerinin yolsuzluğu

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerde belirtilen fiillerin, adli görevler ifa eden bütün şahıslar ya da yargı yetkisi Taraflarca kabul edilmiş mahkemelerin görevlileri ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 12- Nüfuz ticareti

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, her türlü haksız menfaati doğrudan ya da dolaylı olarak, 2, 4 ila 6 ve 9 ila 11 inci maddelerde belirtilen, karar almaya muktedir herhangi bir kişi üzerinde bir etki yaratma yeteneğine sahip olduğunu belirten veya teyit eden herhangi bir kimseye, o şahıs ya da bir başka kişi için olsun ya da bu etkiyi sağlamak için ve etkinin ifade edilip edilmediğine ya da var sayılan etkinin istenen sonucu doğurup doğurmadığına bakılmaksızın, haksız bir menfaati bir karşılık olmak kaydıyla, vaat etmek, teklifte bulunmak ve vermek fiilini, bilerek işlenme halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar.

Madde 13- Yolsuzluk suçlarından elde edilen gelirlerin aklanması

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, Avrupa Konseyi’nin Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve Elkonulmasına İlişkin Sözleşmesi (Sözleşme No. 141) gereğince, anılan Sözleşme’nin 6 ncı maddesinin l ve 2 nci maddelerinde yazılı suçlardan birinden oluşması durumunda ve Tarafların bu suçlara ilişkin olarak çekince veya bildirim ileri sürmemesi veya bu suçları karapara aklama mevzuatı çerçevesinde vahim suçlar olarak addetmemeleri durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar.

Madde 14- Muhasebe suçları

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak ve çekince koymamaları veya bildirimde bulunmamaları ölçüsünde, aşağıda yazılı ve 2 ila 12 nci maddelerde belirtilen suçları işlemek, gizlemek ya da niteliğini değiştirmeye yönelik fiil ve ihmallerin, bilerek işlenmeleri halinde, cezai ya da diğer çeşit yaptırımlar gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar:

a) yanlış ya da eksik bilgiler içeren bir fatura veya her türlü belge veya muhasebe kaydını düzenlemek veya kullanmak;

b) bir tediyeyi muhasebe kayıtlarına dahil etmeyi haksız şekilde ihmal etmek.

Madde 15- İştirak fiilleri

Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bu Sözleşme gereğince düzenlenen suçlara her türlü iştirak fiilini, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 16- Dokunulmazlık

Bu Sözleşme’nin düzenlemeleri, herhangi bir sözleşmenin, protokolün veya statünün ve onların uygulama metinlerinin, dokunulmazlıkların kaldırılması hakkındaki düzenlemelerine halel getirmez.

Madde 17- Yetki

l – Taraflar :

a) suçun kısmen veya tamamen kendi toprakları üzerinde işlenmesi durumunda,
b) suçun failinin vatandaşlarından, kamu görevlilerinden veya ulusal kamu meclislerinin üyelerinden biri olması halinde,
c)suçun kapsamına, aynı zamanda vatandaşları olduğu, kamu görevlilerinden veya ulusal kamu meclislerinin üyelerinden veya 9 ila 11 inci maddelerde belirtilen şahıslardan birinin, dahil olması halinde,

bu Sözleşme’nin 2 ila 14 üncü maddelerinde belirtilen suçlarla ilgili olarak, yetkilerini düzenlemek için gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.

2-Taraflar, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir bildirim ile bu maddenin l/b ve l/c fıkralarında veya bu fıkraların herhangi bir bölümünde açıklanan yetki kaidelerini uygulamama ya da özel şartlar ya da hallerde uygulama hakkını saklı tuttuklarını belirtebilirler.

3-Taraflardan biri bu maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen çekince olanağını kullandığı takdirde, suçun faili olarak kabul edilen kişinin ülkesinde bulunması ve diğer bir Taraf ülkesine iadesinin, yalnızca vatandaşı olması sebebiyle kabul edilmemesi durumunda, yetkisini bu Sözleşmede öngörülen suçlarla ilgili düzenlemek için gerekli gördüğü önlemleri alır.

4-Bu Sözleşme, Tarafların kendi iç hukuklarına uygun olarak düzenledikleri cezai konulardaki yetkilerinin ifasına mani olmaz.

Madde 18- Tüzel kişilerin sorumluluğu

l- Taraflar, bu Sözleşme gereğince düzenlenen rüşvet verme, nüfuz ticareti ve karapara aklama suçlarından dolayı, bu suçların, tüzel kişinin çıkarları doğrultusunda, o tüzel kişilikte etkili bir konumda bulunan herhangi bir gerçek kişi tarafından, kişisel ya da tüzel kişiliğin uzvunun bir parçası olarak:

-tüzel kişiliği temsil etme; ya da, -tüzel kişilik adına karar alma; ya da,
– tüzel kişilikte denetim icra etme,
yetkisine dayanarak işlenmesi ve ayrıca, böyle bir tüzel kişinin yukarıda zikredilen suçlara tahrik veya teşvik etmek suretiyle iştirak etmesi halinde, tüzel kişilerin sorumlu tutulabilmelerini sağlamak amacıyla gerekli yasal ve diğer önlemleri alırlar.

2-Birinci fıkrada belirtilen hallerin haricinde, Taraflar, bir tüzel kişinin l inci fıkrada belirtilen bir gerçek kişi tarafından gözetim ve kontrol eksikliği nedeniyle aynı fıkrada belirtilen suçların anılan tüzel kişi namına onun otoritesindeki bir gerçek kişi tarafından işlenmesinin mümkün olması halinde, sorumlu tutulabilmesinin sağlanması amacıyla gerekli önlemleri alırlar.

3- Bir ve iki numaralı fıkralar gereğince tüzel kişinin sorumluluğu, birinci fıkrada belirtilen suçların faili, azmettireni veya iştirakçisi durumundaki gerçek kişiler hakkında ceza kovuşturması yapılmasını engellemez.

Madde 19- Yaptırımlar ve Önlemler

1-Bu Sözleşme gereğince düzenlenen suçların vahameti dikkate alınarak, Taraflar, 2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin olarak, bunların gerçek kişiler tarafından işlenmeleri halinde, iadeye cevaz verecek hürriyeti bağlayıcı cezaları da içeren etkin, orantılı ve caydırıcı cezai ve cezai olmayan yaptırımlara tabi önlemleri öngörürler.

2-Taraflar, 18 inci maddenin l ve 2 numaralı fıkraları uyarınca düzenlenen sorumlulukla ilgili olarak, tüzel kişilerin para cezaları da dahil olmak üzere, etkili, orantılı ve caydırıcı cezai ve cezai olmayan yaptırımlara tabi tutulmasını sağlarlar.

3-Taraflar, bu Sözleşme ile düzenlenen suçlarla ilgili olarak elde edilen vasıta ve gelirleri, ya da bu gelirlere eşdeğer malvarlığını müsadere etmek ve onlardan yoksun bırakmak amacıyla gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 20- Uzman makamlar

Taraflar, şahısların ve kurumların rüşvetle mücadelede uzmanlaşması için gerekli gördükleri önlemleri alırlar. Bunlar, yetkilerini her türlü yasadışı baskıdan uzak ve etkili olarak ifa etmek için, Tarafların hukuk sistemlerinin temel ilkeleri çerçevesinde gerekli bağımsızlığa sahip olacaklardır. Taraflar, bu makamların personelinin ifa ettikleri görevlere uyumlu bir formasyona ve mali kaynaklara sahip olmalarını gözetirler.

Madde 21- Ulusal makamlar arasında işbirliği

Taraflar, kamu makamlarının ve bu arada tüm kamu görevlilerinin, ulusal hukuka uygun olarak,

a)2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlardan birinin işlendiği yolunda makul sebeplerin varlığının bulunması durumunda, soruşturma ve kovuşturma ile ilgili makamları, kendi girişimleri ile haberdar etmeleri,
b) talep doğrultusunda, bahse konu makamlara gerekli bilgileri sağlamaları, suretiyle, suçların soruşturulması ve kovuşturulması ile görevli makamlarla işbirliği yapmaları için gerekli gördüğü uygun önlemleri alırlar.

Madde 22- Adaletle işbirliği yapanların ve tanıkların korunması

Taraflar,

a)2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin olarak bilgi sağlayan ya da bir başka şekilde soruşturma ve kovuşturma makamları ile işbirliği yapan kişilerin,
b)bu nevi suçlarla ilgili olarak ifade veren tanıkların, etkin ve uygun şekilde korunmalarını sağlamak amacıyla gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.

Madde 23 – Delillerin toplanmasını ve suçtan kaynaklanan gelirlerin müsaderesini kolaylaştırmaya yönelik önlemler

1-Taraflar, 2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin delillerin toplanmasını kolaylaştırmak amacıyla ve bu Sözleşme’nin 19 uncu maddesinin 3 üncü fıkrasında zikredilen tedbirlere maruz olan yolsuzluk vasıta ve gelirlerini, yahut bu gelirlere eşdeğer malvarlıklarını belirlemek, aramak, dondurmak ve el koymak için ulusal hukuka uygun olarak, hususi soruşturma tekniklerinin kullanımını gerektirecekler de dahil olmak üzere, yasal ve diğer önlemleri alırlar.

2- Taraflar, mahkemelerini veya diğer yetkili makamlarını, bu maddenin birinci paragrafında belirtilen önlemleri kullanmaları amacıyla, bankacılık, finansal ve ticari dosyaların iletilmesine ya da zaptına emir vermeleri için yetkili kılmak üzere gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.

3- Bankacılık sırrı bu maddenin l ve 2 numaralı fıkralarında belirtilen önlemlere bir engel teşkil etmez.

Bölüm III- Uygulamanın Takibi
Madde 24- Takip
Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) bu Sözleşme’nin Taraflarca uygulanmasını takip eder.
Bölüm IV- Uluslararası işbirliği
Madde 25- Genel ilkeler ve uluslararası işbirliğinde uygulanacak önlemler

1-Taraflar, yürürlükteki cezai konularda uluslararası işbirliği hakkındaki uluslararası belgelerin hükümlerine, yahut tek ya da karşılıklı mevzuat temelinde anlaşılan düzenlemelere ve ulusal hukuklarına uygun olarak, bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçlara ilişkin soruşturma ve yargılama hususlarında, birbirleriyle mümkün olan en geniş biçimde işbirliği yaparlar.

2-Yukarıdaki l inci fıkrada belirtilen türden hiçbir uluslararası belgenin ya da düzenlemenin Akit Taraflar arasında yürürlükte bulunmaması durumunda, 26 ila 31 inci maddeler uygulanır.

3-Bu bölümün 26 ile 31 inci maddeleri, yukarıdaki l inci maddede belirtilen uluslararası belge veya düzenlemelerin hükümlerinin kapsamlarından daha elverişli olmaları halinde aynı şekilde uygulanır.

Madde 26- Karşılıklı yardımlaşma

1-Taraflar, kendi ulusal kanunlarına göre, bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçları soruşturmak ve kovuşturmak yetkisine sahip makamlardan gelecek talepleri mümkün olan en geniş şekilde, gecikmeksizin yerine getirmek için yardımlaşırlar.

2-Bu maddenin birinci fıkrası anlamındaki yardımlaşma, talebi alan Tarafın, talebin ifasının, temel çıkarlarına, ulusal egemenliğine, ulusal güvenliğine veya kamu düzenine halel getireceği düşüncesinde olması durumunda reddedilebilir.

3-Taraflar, bu bölüm düzenlemeleri çerçevesinde, banka sırrını öne sürerek yardımlaşmayı reddedemeyeceklerdir. Kendi iç hukukları öngördüğü takdirde, Taraflar, banka sırrının kaldırılmasını içerecek bir işbirliği talebine, cezai konularda yetkili olan bir hakim, ya da savcı dahil diğer bir yargı makamı tarafından izin verilmesini talep edebilir.

Madde 27- İade

1-Bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçlar, Taraflar arasında yürürlükte bulunan iade sözleşmeleri kapsamları içerisinde yer alan, iadeye cevaz veren suçlar olarak addedilir.

Taraflar, aralarında akdedecekleri bütün iade anlaşmalarına, bu nevi suçları, iadeye cevaz veren suç olarak dahil edecekleri konusunda taahhütte bulunurlar.

2-İadeyi bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlayan Taraflardan biri, kendisi ile iade sözleşmesi akdetmediği bir diğer Taraftan bir iade talebi aldığı takdirde, bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş bütün suçlar için, bu Sözleşme’yi iade için yasal bir temel olarak addedebilir.

3-İadeyi bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlamayan Taraflar, bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş suçları iadeye cevaz veren suçlar olarak addederler.

4-İade, talebi alan Tarafın hukukunca öngörülen şartlara veya talebi alan Tarafın iadeyi reddedebileceği sebepler de dahil olmak üzere, uygulanabilir iade sözleşmelerine bağlıdır.

5-Bu Sözleşme’yle düzenlenen bir suç nedeniyle talep olunan iade, yalnızca talep konusu kişinin uyrukluğu nedeniyle reddediliyorsa veya talebi alan Taraf iadeye konu suçla ilgili olarak kendini yetkili görüyorsa, talebi alan Taraf, talepte bulunan Taraf ile başka bir anlaşmaya varılmadıkça, olayı kovuşturulması için yetkili makamlarının önüne getirir ve alınacak kesin sonuçtan talep eden Tarafı uygun bir sürede haberdar eder.

Madde 28- Talep olmadan iletilen bilgiler

Kendi yürüttüğü soruşturma ve yargılamalara halel gelmeksizin, Taraflardan biri, önceden mevcut bir talep olmaksızın, bu bilgilerin açığa çıkmasının bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturmalara başlamak veya tamamlamak üzere bilgileri alacak Tarafa yardımcı olacağını ya da o Tarafı bu bölüm dahilinde bir talepte bulunmaya sevk edeceğini farz ederek, bu Tarafa olaylara ilişkin bilgileri iletebilir.

Madde 29- Merkezi makam

1-Taraflar, bu bölüm uyarınca düzenlenecek talepleri göndermekle, onları cevaplamakla, ifa etmekle veya onları ifaya yetkili makamlara iletmekle yükümlü bir veya gerektiğinde birkaç merkezi makamı belirleyecektir.

2-Taraflar, imza anında veya onay, kabul, uygun bulma ya da katılma belgelerinin tevdii sırasında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bu maddenin birinci fıkrasının uygulaması ile ilgili olarak belirlenen makamları ve adreslerini iletirler.

Madde 30- Doğrudan iletişim

1-Merkezi makamlar birbirleriyle doğrudan haberleşirler.
2-Acil hallerde, adli yardım talepleri ve buna ilişkin iletişimler doğrudan talep eden Tarafın, savcılıkları da dahil olmak üzere, adli makamlarınca, talep olunan Tarafın benzer seviyedeki makamlarına gönderilebilir. Bu durumda, talep eden Tarafın merkezi makamı tarafından talebin bir kopyası aynı anda talep edilen Tarafın merkezi makamına gönderilmelidir.
3- Bu maddenin l inci ve 2 nci fıkralarının uygulanmasına ilişkin düzenlenen tüm talep ve iletişimler INTERPOL aracılığıyla da gönderilebilir.
4-Talep, bu maddenin 2 nci fıkrası uyarınca sunulmuşsa ve gereğini ifa için talebi alan makam yetkili değilse, talebi alan makam onu yetkili makamına iletir ve bu durumdan talep eden Tarafı doğrudan haberdar eder.
5-Bu maddenin 2 nci fıkrası uyarınca takdim edilen, zecri tedbirler içermeyen talep veya iletişimler talep edilen Tarafın yetkili makamına, talep eden Tarafın yetkili makamı tarafından doğrudan gönderilebilir.
6-Taraflar, imza anında veya onay, kabul, uygun bulma ya da katılma belgelerinin tevdii sırasında, bu bölümün uygulamasına ilişkin olarak yapılacak taleplerin, etkinliği sağlama düşüncesiyle, merkezi makamlarına yapılmasını Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirebilirler.

Madde 31- Bilgi verme

Talebi alan taraf, talep eden Tarafı, vakit geçirmeksizin bu bölüm dahilinde alınan bir talep üzerine, yapılan işlem ve bu işlemin nihai neticesinden derhal haberdar eder. Talep edilen Taraf ayrıca talep eden Tarafı, istenen işlemlerin ifasını imkansız hale getiren veya ifasını hatırı sayılır ölçüde geciktirecek bütün durumlardan vakit geçirmeksizin haberdar eder.

Bölüm V- Nihai hükümler
Madde 32- İmza ve yürürlüğe giriş

1-Bu Sözleşme Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin ve hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlerin imzasına açıktır. Bu Devletler:

a)onama, kabul etme veya uygun bulmaya ilişkin bir çekince ileri sürmeksizin imza ile; ya da,

b)müteakiben onama, kabul etme veya uygun bulma işlemleri ikmal edilmek üzere, onama, kabul etme veya uygun bulmaya bağlı imza ile,

Sözleşme’yle bağlanmaya ilişkin rızalarını belirtebilirler.

2-Onama, kabul ve tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdii edilecektir.

3-Bu Sözleşme, ondört Devletin, l inci fıkra hükümleri uyarınca, Sözleşme’yle bağlı oldukları yolundaki muvafakatlerini ifade ettikleri tarihten sonraki üç ayı takip eden ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Onama anında Yolsuzluğa Karşı Devletler Topluluğu’na (GRECO) üye olmayan böyle bir Devlet, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden bu Topluluğa üye olacaktır.

4-Sözleşme’yle bağlı olduğu yolundaki muvafakatini bilahare ifade edecek olan her imzacı Devlet için, Sözleşme, l inci fıkra hükümlerine uygun olarak, Sözleşme ile bağlı olduğu yolundaki muvafakatini bildirdiği tarihten üç ay sonraki ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Onama anında Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’ya üye olmayan imzacı Devlet Sözleşme’nin kendisi için yürürlüğe girdiği gün bu Gruba kendiliğinden üye olacaktır.

Madde 33- Sözleşmeye katılım

1-Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye taraf Devletlere danıştıktan sonra, Avrupa Topluluğu’nu ve Sözleşme’nin hazırlanmasına katılmamış bütün üye olmayan Devletleri, Avrupa Konseyi’nin Statüsü’nün 20/d maddesinde öngörülen çoğunluk kararıyla ve Bakanlar Komitesi’nde temsil edilmeye hakkı olan taraf Devletler temsilcilerinin oy birliği ile, bu Sözleşme’ye katılmaya davet edebilecektir.

2-Avrupa Topluluğu ve bütün katılımcı Devletler için, Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdiinden sonrasını takip eden üç aylık sürenin bitimindeki ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Avrupa Topluluğu ve bütün katılımcı Devletler, katılım anında üye değillerse, GRECO’ya bu Sözleşme’nin kendileri için yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden üye olacaklardır.

Madde 34- Bölgesel uygulama

l- Her Devlet, imza veya onay, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdii sırasında bu Sözleşme’nin uygulanacağı bölge ya da bölgeleri belirleyebilir.

2- Taraflar, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir bildirimde, belirlediği diğer bir bölge için bu Sözleşme’nin uygulamasını genişletebilir.

Sözleşme bu bölge için bu bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasını takip eden üç ayın bitimindeki ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

3-Daha önceki iki paragraf uyarınca yapılmış olan, her bölgeyle ilgili olarak yapılan bildirimler, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yönelik olarak yapılacak ihbar ile geri çekilebilecektir. Geri çekme, anılan ihbarın Genel Sekreter tarafından alınmasını takip eden üç ayın bitimindeki ayın ilk günü hüküm doğuracaktır.

Madde 35- Diğer Sözleşme ve anlaşmalarla ilişki

1- Bu Sözleşme, özel sorunları düzenleyen çok taraflı uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan hak ve yükümlülüklere halel getirmez.

2- Sözleşme’ye Taraf olanlar, aralarında, bu Sözleşme’yle ilgili sorunları düzenleyen ikili ya da çok taraflı anlaşmaları, bu Sözleşme’nin düzenlemelerini tamamlamak ya da kuvvetlendirmek veya ilgili olduğu konulardaki ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla akdedebilirler.

3-İki veya daha fazla Tarafın, daha önceden bu Sözleşme ile düzenlenen bir konuda bir anlaşma veya andlaşma akdetmiş, ya da bu konuyla ilgili olarak ilişkilerini bir başka şekilde düzenlenmiş olması halinde, uluslararası işbirliğini kolaylaştırdığı ölçüde, bu Sözleşme yerine anılan anlaşma ya da andlaşmayı tatbik etmeye, yahut ilişkilerini aynı şekilde sürdürmeye yetkilidir.

Madde 36- Bildirimler

Her Devlet, imza veya onay, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 5 inci maddeyle ilgili olarak yabancı kamu görevlilerinin, 9 uncu maddeyle ilgili olarak uluslararası örgütlerin görevlilerinin veya 11 inci maddeyle ilgili olarak uluslararası mahkemelerin hakimleri ve memurlarının rüşvet almalarını ve vermelerini, kamu görevlisi veya hakimin işlemde bulunmak ya da bulunmamak suretiyle görevini ihlal etmesi haline münhasır olacak biçimde suç haline getireceği yolunda bildirimde bulunabilir.

Madde 37- Çekinceler

1-Her Devlet, imza veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 4, 6 ila 8, 10 ve 12 nci maddelerde belirtilen fiilleri veya 5 inci maddede belirtilen rüşvet suçlarını iç hukukuna uygun olarak, tamamen veya kısmen suç haline getirmeyeceğine ilişkin çekince koyabilir.

2-Her Devlet, imza veya onay, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 17 nci maddenin 2 nci fıkrasındaki çekinceyi kullanacağını bildirebilir.

3- Her Devlet, imza veya onay, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 26 ncı maddenin l inci fıkrası uyarınca yapılan bir adli yardım talebini, talebin talep edilen Tarafça siyasi bir suç olarak addedilmesi durumunda reddedebileceğini bildirebilir.

4-Bir Devlet, bu maddenin l, 2 ve 3 üncü fıkralarının uygulamasından, anılan fıkralarda belirtilen beşten fazla düzenlemeye çekince koyamaz. Başka hiçbir çekince kabul edilemez.

Aynı türdeki 4, 6 ve 10 uncu maddelere ilişkin çekinceler tek bir çekince olarak addedilecektir.

Madde 38- Bildirim ve çekincelerin geçerliliği ve incelenmesi

1- 36 ncı maddede öngörülen bildirimler ve 37 nci maddede öngörülen çekinceler ilgili Devlet tarafından Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl geçerlidir. Ancak, bu çekinceler aynı müddetteki süreler için yenilenebilir.

2-Bildirim ya da çekincenin müddetinin dolmasından on iki ay evvel, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu müddetin dolması ile ilgili olarak ilgili Devleti bilgilendirir. Müddetin bitiminden en az üç ay önce Devlet, Genel Sekreter’e, bildirim ya da çekinceyi muhafaza edeceğini, değiştireceğini veya geri çekeceğini tebliğ eder. Aksi halde, Genel Sekreter, bu Devleti, bildiriminin veya çekincesinin altı aylık bir süre için kendiliğinden uzamış sayılacağı yolunda bilgilendirir. Eğer, ilgili Devlet bu sürenin bitiminde çekincelerini muhafaza etmek veya değiştirmek kararını tebliğ etmezse, çekince veya çekinceler ortadan kalkar.

3-Taraflardan biri, 36 ve 37 nci maddelere uygun olarak bir bildirim veya bir çekince açıklamışsa, yenileme sırasında bunları ya da talep üzerine, muhafaza ediş sebeplerini doğrulayan açıklamaları, GRECO’ya bildirir.

Madde 39- Değişiklikler

1-Bu Sözleşme ile ilgili değişiklikleri bütün Taraflar teklif edebilir ve her talep Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Avrupa Konseyi üyesi ülkelere ve 33 üncü maddedeki düzenlemeler doğrultusunda bu Sözleşme’ye katılan veya katılmaya davet edilen her üye olmayan Devlete iletilir.

2-Taraflardan birine teklif edilen her değişiklik, bu teklifi kendi görüşü ile birlikte Bakanlar Komitesi’ne sunacak olan Avrupa Suç Sorunları Komitesi’ne (CDPC) iletilir.

3- Bakanlar Komitesi teklif edilen değişikliği ve CDPC’nin görüşünü inceler ve bu Sözleşme’ye taraf olan Konsey üyesi olmayan Devletlere danıştıktan sonra değişikliği kabul edebilir.

4-Bu maddenin 3 üncü fıkrasına uygun olarak, Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen her değişiklik metni kabulleri için Taraflara iletilir.

5-Bu maddenin 3 üncü fıkrasına uygun olarak kabul edilen her değişiklik Tarafların tümünün onu kabul ettiklerini Genel Sekreter’e bildirmelerinden otuz gün sonra yürürlüğe girer.

Madde 40- İhtilafların halli

1-Avrupa Konseyi Suç Sorunları Komitesi bu Sözleşme’nin yorumlanması ve uygulanmasından bilgi sahibi edilecektir.

2-Bu Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanmasına ilişkin olarak Taraflar arasında ihtilaf bulunması halinde, Taraflar ihtilafı, aralarındaki ortak bir anlaşma çerçevesinde görüşme yoluyla veya Avrupa Suç Sorunları Komitesi’ne, ihtilaf halindeki Tarafları alacağı kararlarla bağlayacak bir hakem mahkemesine ya da Uluslararası Adalet Divanı’na götürmek de dahil olmak üzere, kendi seçtikleri diğer barışçı bir vasıtayla halletmeye çalışacaklardır.

Madde 41- Fesih

1-Taraflar, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir tebligat ile her zaman bu Sözleşme’yi feshettiklerini bildirebilirler.

2-Fesih tebligatı, tebligatın Genel Sekreter tarafından alınmasından itibaren geçen üç ayın başlangıcındaki ayın birinci günü etki doğuracaktır.

Madde 42- Tebligatlar

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere ve bu

Sözleşme’ye katılmış bütün Devletlere :

a) bütün imzalamaları,
b)bütün onama, kabul, tasvip ve katılım belgelerinin tevdiini,
c)32 ve 33 üncü maddelerine uygun olarak bu Sözleşme’nin bütün yürürlüğe giriş tarihlerini,
d)36 ve 37 nci maddeler gereğince yapılan bütün bildirim ve çekinceleri,
e)bu Sözleşme ile ilgili diğer bütün fiil, bildirim ve iletişimleri, tebliğ edecektir.

Bu konuda gereğince yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşme’yi imzalamışlardır.

Bu Sözleşme Fransızca ve ingilizce dillerinde ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, Avrupa Konseyi’nin arşivinde saklanacak tek nüsha halinde Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde yapılmıştır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu nüshanın onaylı bir örneğini bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere, Sözleşme’nin hazırlanmasına katılmış üye olmayan Devletlere ve ona katılmaya davet edilmiş bütün Devletlere gönderecektir.

ÇEKİNCE

Türkiye Cumhuriyeti Sözleşme’nin 37 nci maddesinin 1 inci fıkrasına göre, Sözleşme’nin 4, 7, 8 ve 10 uncu maddelerinde yer verilen fiillere ulusal mevzuatında kısmen veya tamamen cezai yaptırımı gerektiren bir suç olarak yer vermeme hakkını saklı tutar.

Not : Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca Sözleşmenin çekince kaldırılmak suretiyle onaylanması uygun bulunmuştur.

Dünya Mantık Günü

0

Dünya Mantık Günü(World Logic Day), Rio de Janeiro Üniversitesi öğretim üyesi Jean-Yves Béziau’nun önerisi ve girişimi ile 32 ülkenin katılımı sonucunda 14 Ocak 2019 tarihinden itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Dünya Mantık Gününün belirlenmesinde, Alfred Tarski’nin doğum günü ve Kurt Gödel’in ölüm günü olması etkili olmuştur.

Etkinlik UNESCO himayesindedir. 2020 Dünya Mantık Günü, 35 ülkede yaklaşık altmış etkinlikle kutlanmıştır. Dünya Mantık Günü’nün üçüncüsü, Türkiye’de  14 Ocak 2021 tarihinde, 21. yüzyılda mantığın Türkiye’de kurumsallaşmasının öncülerinden biri olan Prof. Dr. Şafak Ural‘ın Dünya Mantık Günü Bildirisi ile kutlanmış, bildiri üzerinden, mantığın günümüz koşullarındaki yeri ve imkânı tartışılmıştır.

Ali Şafak Ural – Temel Mantık

Uluslararası Felsefe ve Hümanist Araştırmalar Konseyi(International Council for Philosophy and Humanistic Studies-CIPSH) tarafından UNESCO’ya önerilmiş, UNESCO Yürütme Kurulu  tarafından 2019 yılı Ekim ayındaki 207. oturumda tartışılarak kabul edilmiş, UNESCO’nun 40. Genel Konferansı tarafından ilan edilmiştir. UNESCO’nun ilk Dünya Mantık Günü’nü ilan etmesinin ardından UNESCO Genel Direktörü Audrey Azoulay , mantığın önemini vurgulayan bir bildiri yayınlamıştır. Girişim, Bilim ve Teknoloji Felsefesi Birliği’nin (IUHPST-International Union of History and Philosophy of Science) tarafından da desteklenmektedir.

Günün amacı, mantığı olması gereken yere ve birinci sıraya taşımaktır. Bütün mantıkçılar, mantık yapmaya ve mantığı konuşmaya davet edilmekte; bilime yönelik ve bilim dışı tehditlerle mücadele etmek, toplumun tüm kesimlerinde ve politika yapıcılar arasında bilime güven oluşturmak için dünya çağında kampanya fırsatı sağlamaktadır. Bilginin, bilimlerin ve teknolojinin gelişimine rağmen, önemi kavranmayan mantık bilimi konusunda kamuoyundaki duyarlılığın yükseltilmesi hedeflenmektedir. Dünya Mantık Günü kutlaması, uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi, araştırma ve öğretimde mantığın gelişimini teşvik etmeyi, derneklerin, üniversitelerin ve mantıkla ilgili diğer kurumların faaliyetlerini desteklemeyi ve halkın mantık anlayışını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bilim, teknoloji ve yenilikler çağında, eğitim ve bilimin ilerlemesine dayalı bir barış, diyalog ve karşılıklı anlayış kültürünün geliştirilmesine katkı sağlamak diğer amaçlardandır.

Dünya Mantık Gününün Amaçları 
  • Mantıksal araştırmaların gelişimini teşvik etmek
  • Mantığa ilgi duyan insanlar arasındaki etkileşimi teşvik etmek ve güçlendirmek
  • Tüm bilimsel alanların araştırmacıları arasında daha iyi bir mantıksal birlik kurmak
  • Mantıkçıların çalışmalarını dünya çapında bilinir kılmak
  • Dünyada mantığı geliştirmek, tanıtmak ve bilinir kılmak
  • 14 Ocak Dünya Mantık Günü için etkinlikler planlamak, konferans, çalıştay, bilimsel toplantı, sempozyum ve kolokyumlar düzenleme
MANTIK 

Mantık, dünyayı ve insanı anlamaya dönük rasyonel yaklaşım modelidir. Mantık çağdaş bir evrenseldir. Geleneksel olarak felsefe ve matematiğin bir bileşenidir. Doğa ve sosyal bilimler içinde merkezi bir roldedir. Doğru ve yanlışı akıl yürütme ve bilimsel bakımdan inceleyen temel disiplindir. Mantığın esas amacı doğru düşünceyi bulmaktır. Kendine özgü bilimsel formülleri ve önermeleri bulunmaktadır. Bilimsel araştırmada mantığın yerleşik kuralları bulunmaktadır.

Türkiye’de Mantık Etkinlikleri 

Türkiye’de, 2012’den itibaren Mantık Çalıştayı düzenlenmeye başlandı. 2014’te İstanbul Üniversitesi Mantık Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Mantık Derneği’nin kuruluşu gerçekleşti. Eylül 2014’te Mantık Yaz Okulu düzenlenmeye başlandı. 2015’te Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Berimsel Ontoloji Laboratuvarı kuruldu. Haziran 2015’te UNILOG 2015: 5. Evrensel Mantık Dünya Kongresi ve Okulu İstanbul’da yapıldı. Dünyanın dört bir tarafından 400’e yakın mantıkçı, bu kongre ile İstanbul’da bir araya geldi. 2016’da Mantık Derneği Yayınları kuruldu ve aynı yıl ilk iki kitabını yayımladı.

Dünya Mantık Günü Mesajı (Basın Bülteni)

“Mantık Derneği olarak V. Dünya Mantık gününü kutlamaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz.

Mantığın bir disiplin olarak kurulması Aristoteles’in çalışmalarına yani yaklaşık 2500 yıl geriye gitmektedir. Bu süreç içinde mantık, XIX.yüzyıla kadar, temel ilkelerini hep korumuştur. Fakat VI. yüzyılda İslam Dünyasında yapılan çalışmalar yeni bir evrenin de başlangıcını oluşturur. Bu dönemde gramerciler (nahivciler) ile mantıkçılar arasında ortaya çıkan tartışmaların konusu ve amacı, kutsal kitabı doğru anlayabilmektir. Böylece mantık bu dönemde anlamaya yönelik bir işlev kazanmış, yani yeni bir uygulama alanı bulmuştur: İslam Dünyasında mantık, bir organon (aklın bir aleti) olarak sadece kutsal kitabı anlamak için değil, teolojinin inşasında da Farabi, ibn Sina, ibn Rüşt gibi düşünürler tarafından kullanılmıştır.

Aristoteles dışında yeni bir mantık kurulması ve bir ‘organon’ olarak kullanılması arzusu, özellikle R. Bacon ve G. W. Leibniz örneğinde görüldüğü gibi, birçok düşünürün rüyasını süslemiştir. Horatius’un (Epistulae, 1.2.40-41): “dimidium facti qui coepit habet; sapere aude; incipe/başlanmış iş bitmiş iştir; bilge olmaya cesaretin olsun; başla!” sözü, Kant’ın elinde Aydınlanma Çağı’nı ifade eden “bilmeye (aklını kullanmaya) cesaret et!” özdeyişi halini almıştır. G. Frege ile özdeşleşen yeni mantık çalışmaları, Viyana Çevresi düşünürleri aracılığıyla felsefi bir boyut kazanmış, giderek evrilmiş ve günümüzde “bilgisayar çağı” adı altında yepyeni bir döneme adını vermiştir.

Düşünce tarihi içinde uygulamaya yönelik başarıların, hatta bugünün teknoloji medeniyetinin arkasında, doğrudan veya dolaylı olarak, matematik, geometri ve mantık gibi soyut düşünebilme becerisinin katkısını görmek mümkündür. Şüphesiz özellikle mantık, sadece doğru düşüncenin kurallarını veren bir disiplin değildir; bu özelliği sayesinde o aynı zamanda soyut düşünebilme becerisi de kazandırır. Soyut düşünebilmek ise farklı bakabilmenin ve eleştirel olabilmenin temel koşuludur.

Farklı düşünebilmenin ve eleştirel bakabilmenin çok iyi bilinen diğer bir özelliği, kişileri ve toplumları öfkelerden, kızgınlıklardan uzaklaştırabilmesi ve sorunun çözümüne odaklanmayı sağlayan bir alet olmasıdır. Hiç şüphe yok ki günümüzde bu alete -mantığa- her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz.

14 Ocak’ın 2019’da UNESCO tarafından Dünya Mantık Günü olarak kabul edilmesini sağlayan Jean-Yves Beziau‘ya sonsuz teşekkürler.  Prof. Dr. Şafak URAL /  Mantık Derneği Başkanı”

14 Ocak – Hukuk Takvimi

0
14 Ocak Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

14 Ocak – Hukuk Takvimi

 1539
Küba, İspanya’nın sömürgesi oldu.
1824
Yunanistan’ın ikinci başbakanı ve Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanı Atanasios Kanakaris yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1760)
1834
Bağımsız Bulgaristan’ın ilk Başbakanı Todor Stoyanov Burmov doğdu. (Ölümü: 7 Kasım 1906)
1875
1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvan sever ve anti-nükleer aktivist Albert Schweitzer doğdu. (Ölümü: 4 Eylül 1965) Gabon’da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği “yaşama saygı felsefesi” ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edildi.
1898
İngiliz çocuk edebiyatı yazarı Lewis Carroll yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ocak 1832) Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Aynanın İçinden adlı meşhur kitapların yazarıdır.
1914
Diplomat Selahattin Ülkümen doğdu. (Ölümü: 7 Haziran 2003) 1943’te Rodos Başkonsolosluğu görevine getirildi. Holokost sırasında, Rodos’tan sınır dışı edilmemeleri için Yahudilere Türk vatandaşlığı verip onların hayatlarını kurtarmasıyla tanındı. Bu davranışından ötürü 1989’da Yad Vaşem’de, İsrail tarafından Uluslararası Dürüstler Madalyası ile onurlandırıldı.
1932
Amerika Birleşik Devletlerinde işsiz sayısının 8,2 milyona ulaştığı açıklandı.
1938
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1938
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında yapılan Sadabat Paktı, TBMM’de onaylandı.
1941
İstanbul Valiliği, Üniversite Talebe Birliği tüzüğünü onayladı. Talebe Birliği faaliyete geçti.
1942
İkinci Dünya Savaşının etkileri nedeniyle Türkiye’deki ilk karneli ekmek uygulaması İstanbul’da başladı. Yetişkinler için yarım, ağır işçiler için tam ekmek verildi.
1964
Meclis, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ortak Pazar Anlaşmasını onayladı.
1970
Türk lirası, 1211 sayılı kanuna göre çıkarıldı.
1974
Sendikacı ve TÜRK-İŞ Konfederasyonu eski Başkanı Seyfi Demirsoy yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1920) TÜRK-İŞ yönetimiyle beraber işçi çalışma düzeni, sosyal güvenlik, işçi eğitimi ve parlamento ile müşterek ülke menfaati ön planda tutularak toplu sözleşme kanunlarını hayata geçirdi.
1975
Tüm Üniversite, Akademi ve Yüksek Okullar Asistanları Birliği (TÜMAS) kuruldu.
1983
Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e fahri profesörlük ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin fahri hukuk doktorluğu unvanları verildi.
2000
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, beş Bosnalı Hırvat’ı, 1993 yılında Ahmiçi köyünde en az 103 Müslüman’ı katledilme suçundan 25 yıl hapse mahkûm etti.
2004
Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Criminal Law Convention on Corruption) Türkiye, tarafından  Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinin Onaylanması Uygun Bulunduğuna Dair 5065 Sayılı Kanun ile 14 Ocak 2004 tarihinde TBMM’de kabul edildi. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ve ilan edildi. 1 Temmuz 2002’de onaylandı. Sözleşme, yolsuzluğun uluslararası eşgüdüm içerisine suç olarak tanımlanması için  düzenlenen en önemli sözleşmelerdendir.
2004
Çocukların Korunması ve Ülkelerarası Evlat Edinme Konusunda İşbirliğine Dair Sözleşme, Türkiye tarafından 5 Aralık 2001 tarihinde sözleşmeyi imzalandı. 5049 Sayılı Yasa ile 14 Ocak 2004 tarihinde sözleşme kabul edildi ve onay işlemi 27 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşti. Sözleşme, 29 Mayıs 1993 günü Lahey’de düzenlendi. (The Convention of 29 May 1993 on Protection of Children and Co-operation in Respect of Intercountry Adoption)
2011
Tunus’ta bir kişinin kendini yakmasıyla başlayan gösterilerin ardından, Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçtı ve geçiş hükûmeti kuruldu.
2014
Nijerya Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, aynı cinsiyetten kişilere evlenme yasağı getiren yasayı onayladı.
2019
Dünya Mantık Günü (World Logic Day), Rio de Janeiro Üniversitesi öğretim üyesi Jean-Yves Béziau’nun önerisi ve girişimi ile 32 ülkenin katılımı sonucunda 14 Ocak 2019 tarihinden itibaren kutlanmaya başlandı. Dünya Mantık Gününün belirlenmesinde, Alfred Tarski’nin doğum günü ve Kurt Gödel’in ölüm günü olması etkili oldu.
2019
Kemal Kurkut davasında mahkeme heyeti, sanık polis Yakup Ş.’nin tutuklama talebini reddetti. Mahkeme heyeti ATK Genel Kurulu’nun hazırlayacağı bilirkişi raporunun beklenmesine karar vererek duruşmayı 14 Ocak 2020’ye erteledi.
2025
İstanbul Barosu, yönetim kurulu hakkında hukuk dışı bir şekilde başlatılan savcılık soruşturması işlemine karşı idare mahkemesinde dava açtığını duyurdu.
2025
İstanbul Barosu hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle dava açıldı.  1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı.
2026 Önceki dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şube Başkanı Avukat Ali Aydın, İzmir’in Çiğli ilçesinde sabah yürüyüşü yaptığı sırada uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Aydın’ın cesedi olay yerindeki incelemenin ardından İzmir Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. İHD Genel Başkanı Eren Keskin, saldırganın yakalandığını belirtti. Katil zanlısı M.D.E., emniyetteki ifadesinde uyuşturucu ve uyarıcı madde etkisi altında Aydın’ı öldürdüğünü söyledi. 

13 Ocak – Hukuk Takvimi

0

13 Ocak – Hukuk Takvimi

1854
Amerikalı Anthony Faas, akordeonun patentini aldı
1876
Türkiye’de savunma mesleğini düzenleyen ilk yazılı metin olan Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname, Takvim-i Vekayi’nin tamamlayıcısı mahiyetindeki Düstur’da 16 Zilhicce 1292 (13 Ocak 1876) tarihinde yayınlandı. Nizamname, 17 Kasım 1875 (18 Şevval 1292 – 5 Teşrinisani 1291) tarihinde düzenlenmişti. (Düstur: Belirli zamanlarda kabul edilen mevzuatın taşıdığı tarihlerin sırasına göre hazırlanarak tertiplere ayrılan ve her tertibi de muhtelif ciltlerden oluşan kanun külliyatıdır. Resmi Gazete‘nin(Takvim-i Vekayi)  tamamlayıcısıdır.)
1898
Emile Zola, Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure’a yazdığı “İtham ediyorum!” başlıklı açık mektubunu içeren L’Aurore gazetesinde yayımladı. Mektup, Dreyfus Davası‘nı kamuoyu gündemine taşıdı.
1923
Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey (Orbay), TBMM’de Lozan Konferansı’yla ilgili olarak Hükümet görüşünü açıkladı
1929
Amerikalı kanun adamı Wyatt Earp öldü (Doğumu 1848)
1943
Maarif Vekaletine bağlı olmak üzere, 4357 Sayılı Kanun ile İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı (İlksan) kuruldu
1944
Birleşik Krallık’a sipariş edilmiş olan denizaltıları ve uçak filosunu teslim almakla görevli olan personeli taşıyan “Refah” şilebinin 23 Haziran 1941 tarihinde batırılması olayından sonra sorumlular hakkında açılan Refah Faciası Davası sona erdi. Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde 29 Nisan 1943’te açılan dava sonunda bütün sanıklar beraat etti.
1956
Adnan Menderes ve Namık Gedik hakkında 6-7 Eylül Olayları nedeniyle soruşturma açılmasını isteyen önerge reddedildi
1957
Osmanlı Devleti’nin son dönem, Türkiye’nin ise ilk dönem hukukçularından olan. Ebül’ula Mardin 75 yaşında hayatını kaybetti. (Doğumu 1881) 1903 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hayatı boyunca öğretim üyeliği yaptı ve 1951 yılında Medeni Hukuk alanında ordinaryüs profesör oldu. 1914-1919 yıllarında Niğde, 1920’de Mardin mebusu olarak Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bulundu.
1959
Kadın avukatlar, “Bir Kilo Namus” adlı eserinde kadınların şeref ve haysiyetlerinin zedelendiğini ileri sürerek Refik Erduran aleyhine dava açtı
1986
İşkence yapanlara verilen cezaların arttırılması ve sorgu sırasında sanık avukatlarının da hazır bulunmasını öngören yasa önerisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde reddedildi
1986
Savunma Sanayii Müsteşarlığı, 3238 Sayılı Yasa ile kuruldu
1990
Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyahi valisi Douglas Wilder, Virginia’da görevine başladı
1993
BM Genel Sekreteri Boutros Boutros-Ghali, Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme”yi 13 Ocak 1993 tarihinde Paris’te imzaya açtı ve, tüm devletleri sözleşmeye imza vermeye davet etti. Sözleşme 1997’ye kadar imzaya açık kaldı. Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC), Türkiye tarafından 5564 sayılı Kanun ile 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girdi.
1997
Susurluk Skandalı sonrası açılan soruşturması kapsamında özel tim görevlisi polisler Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy, tutuklanarak ceza evine gönderildi.14 Ocak’ta ise Sedat Bucak’ın 3 koruma polisi ile şoförü de, Devlet Güvenlik Mahkemesine sevk edildi. Koruma polisi Ömer Kaplan, savcılık tarafından serbest bırakıldı. 2 polis ile şoför tutuklandı.
2004
2012
Hukuk ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş yaşamını yitirdi. (Doğumu 1924) Yargıç Raif Bey’in oğlu olan Denktaş,1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de okumak üzere Birleşik Krallık’a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve Kıbrıs Cumhuriyetinde avukatlığa başladı. Daha sonra savcılık yaptı ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi. KKTC’nin kurulmasının ardından Kurucu Cumhurbaşkanı oldu ve 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilen KKTC Anayasasını yürürlüğe koydu. 1983’ten 2005’e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yaptı. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi.
2025
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “Aziz İhsan Aktaş’ın elebaşılığını yaptığı öne sürülen bir suç örgütünün belediyelere rüşvet vererek ihale organize ettiği” gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın da aralarında olduğu toplam 47 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini açıkladı. Soruşturma kapsamında, daha önce tutuklanarak yerine kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer için de gözaltı kararı verildi.
  • Mersin’in Akdeniz ilçesinin DEM Partili Belediye Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, Akdeniz ilçe belediyesine Akdeniz Kaymakamı Zeyit Şener’in vekalet edeceğini açıkladı.
  • ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla açılan soruşturmada hakkında yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol kararı verilen BTP lideri Baş, karakola giderek imza verdi, “Adalet herkese lazım” dedi.
  • Adalet Bakanlığının Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre 4 ilde idare, 2 ilde ise vergi mahkemesi kuruldu. İdare mahkemesi kurulu il sayısı 65’e, vergi mahkemesi kurulu il sayısı 38’e yükseldi.

13 Ocak – Hukuk Takvimi

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)

1
AFAD Kimyasal Silahlara Karşı Korunma Eğitimi vermiştir.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC), kimyasal silahların üretimini, stoklanmasını ve kullanımını yasaklayan bir silah kontrol ve denetim antlaşmasıdır. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nü de kuran sözleşmenin resmi adı “Kimyasal Silahların geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme”dir.

Silahsızlanma Konferansı ve Komitesi

Kitle imha silahlarının yasaklanmasına dönük ilk oluşum 1968 yılında 18 ülkenin katıldığı Silahsızlanma Komitesi ile başlamıştır. Oluşumun adı 1984 tarihinde Silahsızlanma Konferansı olmuştur.

Silahsızlanma Konferansı 2 Eylül 1992 tarihinde “Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme” raporunu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunmuştur.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 30 Kasım 1992 tarihinde sözleşmeyi onaylamıştır. BM Genel Sekreteri de 13 Ocak 1993 tarihinde Paris’te sözleşmeyi imzaya açmış ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) yürürlüğe girmiş, tüm devletler sözleşmeye imza vermeye davet edilmiş ve 1997’ye kadar imzaya açık kalmıştır.

Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, sözleşme ile amaçlanan hedeflere paralel olarak 2004 yılında “Devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması  ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması” yönünde 1540 sayılı kararını almıştır.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC) ve Türkiye

Kitle İmha Silahlarının yayılma riskinin yüksek olduğu bölgelere yakın bir konumda bulunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesine ilişkin 1540 sayılı Kararını desteklemiştir.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sözleşme, uluslararası hukuk kapsamında yürütülen silahsızlanma çabalarında tarihsel bir öneme sahiptir. Devletlerarası savaşta yahut iç savaşta kullanıldığı tarihsel bir gerçek olan kimyasal silahlar, kimyasal katliamlara neden olmakta, insanlık suçu oluşturmaktadır. Hukuk denetiminin olmadığı otoriter devlet yönetimlerinin kendi halklarına karşı kimyasal silah kullanması ihtimali, sözleşme imzacısı ülkelere küresel bir denetim yapma yönünde ahlaki bir görev de vermektedir.

Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW)

Büyükelçi Ahmet Üzümcü Lahey’deki Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) başkanlığına 2010 yılında seçilmiştir.

Kitle imha silahlarının 21. yüzyılda sonsuza kadar ortadan kaldırılması için hazırlanan Kimyasal Silahlar Sözleşmesi, sözleşme hükümlerinin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla uygulama ve denetim mekanizması oluşturmuştur.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC) Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) tarafından uygulanmakta ve yönetilmektedir. Örgüt Birleşmiş Milletler’in bir organı değildir ancak Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlerle yakın işbirlikleri kurmaktadır. Örgütün merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir ve üye sayısı 192’yi geçmiş olup imza atmayan az sayıda ülke kalmıştır.

Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ), kimyasal silahların taraf devletlerce geliştirilmesini, üretilmesini, satışını, stoklanmasını ve kullanılmasını engellemek ve kimyasal silahların imhasını yürütmekle görevlidir.

Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ), Birleşmiş Milletler ile işbirliği çerçevesinde Suriye’nin kimyasal silahlarının imhasına ilişkin çalışmalar yürütmüş; bu çalışmalarından dolayı 2013 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür.

Sözleşmenin Amacı

Kitle imha silahlarının kullanıldığı  kullanıldığı bazı olaylar sonucunda; tekrar aynı trajik olayların yaşanmaması için biyolojik ve kimyasal silahlarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi amaçlanmıştır. Soğuk savaş sonrasında Biyolojik Silahlar Sözleşmesi ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi düzenlenmiştir.

Taraf devletler, dünyadaki tüm stokların 2012 yılına kadar yok edilmesi için bir takvim hazırlamış, ancak bu amacın kısa vadede gerçekleşemeyeceği anlaşılmıştır.

Sözleşme sonucunda, sözleşmeye imza atan taraf devletler her koşulda ve her zaman; Kimyasal Silah geliştirmemeyi, üretmemeyi, bir başka şekilde elde etmemeyi, stoklamamayı, elde tutmamayı ve doğrudan veya dolaylı yoldan bir başkasına devretmemeyi, kimyasal silah kullanmamayı; kimyasal silah kullanımı amacıyla herhangi bir askeri hazırlık içinde yer almamayı; hiç kimseye, bu sözleşme çerçevesince bir taraf devlete yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte yardımcı olmamayı, bu yönde cesaret vermemeyi veya teşvik etmemeyi taahhüt etmişlerdir.

Bu yasaklar, taraf devletlerin bizzat uyması gereken yasaklar olduğu gibi; kendi ülkelerindeki gerçek ve tüzel kişilerin de bu yasaklara uymasını sağlamayı ve gereken yasal düzenlemeleri yapmayı içermektedir.

Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC)’nin getirdiği yasaklar gereğince Türkiye 5564 sayılı Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanunu çıkarılmıştır. Yasa, sözleşmenin ülke çapında uygulanabilmesi amacıyla idari ve cezai hükümler barındırmaktadır.

Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) KBRN Uzmanları 2016 yılında Kimyasal Silahlar Sözleşmesine taraf olan birçok ülkeden Türkiye’ye gelen katılımcılara, olası bir kimyasal tehdit karşısında, ülkelerindeki sivil vatandaşların güvenliğinin sağlanması amacıyla eğitim vermiştir. AFAD, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü ile işbirliği içinde kimyasal tehditler, numune alma, keşif, tespit, arındırma işlemleri ve kimyasal silahların etkileri konusunda çalışma yapılmıştır.

AFAD Kimyasal Silahlara Karşı Korunma Eğitimi vermiştir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

0
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri, ILO tarafından kabul edilmiş olan ve Türkiye tarafından uygulanan 59 adet sözleşmeden oluşmaktadır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi

ILO-2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi, 29 Ekim 1919 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 916.02.1950 tarihinde 5543 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 18.02.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, merkezi bir makamın kontrölüne tabi resmi parasız iş bulma büro sistemi kurulmasını öngörmüştür.

11 No’lu Örgütlenme Özgürlüğü (Tarım) Sözleşmesi

ILO 11 No’lu Örgütlenme Özgürlüğü (Tarım) Sözleşmesi, 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 24.10.1960 tarihinde 110 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 28.10.1960 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınların maden ocaklarında yeraltı işlerinde çalıştırılmasını yasaklamıştır.

14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi

ILO 14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

15 Nol’lu Asgari Yaş (Trimciler ve Ateşçiler) Sözleşmesi

ILO 15 No’lu Asgari Yaş (Trimciler ve Ateşçiler) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 29 Ekim 1921 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Mayıs 1959 tarihli ve 7292 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

26 No’lu Asgari Ücret Belirleme Yöntemi Sözleşmesi

26 No’lu ILO Asgari Ücret Belirleme Yöntemi Sözleşmesi 30 Mayıs 1928 tarihinde ILO tarafından kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Haziran 1973 tarihinde onaylanmış, Resmi Gazetenin 03 Temmuz 1973 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi

ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi

ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1933 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 11 Şubat 1946 tarihli ve 4866 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, aynı konudaki 96 sayılı sözleşmenin onaylanması sonucu yürürlükten kalkmıştır.

42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize)

ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize), 4 Haziran 1934 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4864 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi

ILO 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi, 4 Haziran 1935 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1937 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınların maden ocaklarında yeraltı işlerinde çalıştırılmasını yasaklamıştır.

53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme

ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4906 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.

55 No’lu Gemi adamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme

ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.

58 No’lu Asgari Yaş (Deniz) Sözleşmesi (Revize)

ILO 58 No’lu Asgari Yaş (Deniz) Sözleşmesi (Revize), 22 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25 Mayıs 1959 tarihinde 7293 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, gemilerde çalışan çocukların durumuna ilişkin hükümler taşımaktadır.

59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

68 No’lu Gemilerde Mürettebat İçin İaşe ve Yemek Hizmetlerine İlişkin Sözleşme

ILO 68 No’lu Gemilerde Mürettebat İçin İaşe ve Yemek Hizmetlerine İlişkin Sözleşme,  6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15 Temmz 2003 tarihinde 4943 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme, yük veya yolcu taşıyan her tür ticari amaçlı açık deniz gemilerinde çalışan mürettebatın iaşe ve yemek hizmetleri için uygun standartları düzenlemektedir.

69 No’lu Gemi Aşçılarının Mesleki Ehliyet Diplomalarına İlişkin Sözleşme

ILO 69 No’lu Gemi Aşçılarının Mesleki Ehliyet Diplomalarına İlişkin Sözleşme, 6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4944 sayılı yasa ile onaylamıştır.

Sözleşme, ticaret maksadıyla yük veya insan taşımaya tahsis edilmiş denizaşırı sefer yapan gemilerde tayfanın yemeklerini hazırlamaktan doğrudan doğruya sorumlu olan gemi aşçılarının statüsüne dair hükümleri düzenlemektedir.

73 No’lu Gemi adamlarının Sağlık Muayenesine İlişkin Sözleşme

ILO 73 No’lu Gemiadamlarının Sağlık Muayenesine İlişkin Sözleşme 6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4908 sayılı yasa ile onaylamıştır.

Sözleşme, ticaret maksadıyla yük veya insan taşımaya tahsis edilmiş denizaşırı sefer yapan gemilerde çalışan personelin sağlık muayenesine ilişkin hükümleri düzenlemektedir. Sözleşmenin kapsamına giren kişiler, bir pratisyen doktorun imzaladığı sağlık raporu olmadıkça açık denizlerde sefer yapan gemilerde çalışamaz.

77 No’lu Gençlerin Tıbbi Muayenesi (Sanayi) Sözleşmesi

ILO 77 No’lu Gençlerin Tıbbi Muayenesi (Sanayi) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 19 Eylül 1946 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 16.08.1983 tarihli ve 2878 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 18.08.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kamusal veya özel sınai işyerlerinde veya bu işyerleriyle ilgili işlerde çalıştırılan veya çalışılan çocuklar ve gençlere uygulanmak üzere kabul edilmiştir.

80 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi

ILO 80 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, 19 Eylül 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 24.05.1949 tarihinde 5393 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 28.05.1949 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyetinin feshi ve Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün değiştirilmesi sebebiyle Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş sözleşme metinlerindeki bazı kavramların yeni literatüre göre değiştirilmesini öngörmektedir.

81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi

ILO 81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 13.12.1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22.12.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, sınai iş yerlerinde ve ticari iş yerlerinde teftişi düzenlemekte, tüm iş yerlerinde teftişi düzenleyen bir teftiş sistemi kurulmasını öngörmekte ve bu teftiş sisteminin standartlarını  belirlemektedir.

87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi

ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

92 No’lu Mürettebatin Gemide Barınmasına İlişkin Sözleşme

ILO 92 No’lu Mürettebatın Gemide Barınmasına İlişkin Sözleşme, 8 Haziran 1949 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4907 sayılı yasa ile onaylamıştır.

Sözleşme, kamu veya özel mülkiyetindeki her türlü ticari amaçlı yük veya yolcu gemilerine uygulanmak üzere kabul edilmiştir. Mürettebatın barınacağı yerlerin güvenlik ve sağlık bakımından standartlar getiren sözleşme kalite ve hijyen kurallarını da belirlemiştir.

94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi

ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye tarafından 14.12.1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesine göre, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan ihaleleri kazanan işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesine taraf sendika üyesi olup olmadıklarına bakılmaksızın ve bir teşmil karan gerekmeksizin, yürürlükteki toplu iş sözleşmesinin, ücret, çalışma süreleri ve diğer çalışma şartlarına ilişkin haklarından aynen yararlanabilmektedir.

95 No’lu Ücretlerin Korunması Sözleşmesi

ILO 95 No’lu Ücretlerin Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye tarafından 24.10.1960 tarihli ve 109 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 28.10.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, yapmış olduğu çalışmalar karşılığında kendisine bir ücret ödenen yada ödenmesi gereken herkes için uygulanmak üzere kabul edilmiştir. Prensip olarak ücretlerin doğrudan işçiye ödenmesi, başka kişilere ödeme yapılamaması, ücretin nakit olarak ödenmesi ve nakit dışı ödemelerin yasaklanması öngörülmüştür.

96 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi (Revize)

ILO 96 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesinin revize edilmesi yoluyla, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 8 Ağustos 1951 tarihli ve 5835 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 14 Ağustos tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi

98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, ILO’nun temel haklara ilişkin 8 sözleşmesinden biridir ve Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasındadır.

98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, 18 Haziran 1949 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 8 Ağustos 1951 tarihli ve 5834 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 14 Ağustos 1951 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi

ILO 99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 1970 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

100 No’lu Eşit Ücret Sözleşmesi

100 Sayılı Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi, 29 Haziran 1951 tarihinde imzalanmıştır.

102 No’lu Sosyal Güvenlik (Asgari Standartlar) Sözleşmesi

ILO 102 No’lu Sosyal Güvenlik (Asgari Standartlar) Sözleşmesi, 28 Haziran 1952 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 29 Temmuz 1971 tarihli ve 1451 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 15 Ekim 1974 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi

ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 5 Haziran 1957 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye tarafından 14.12.1960 tarihli ve 162 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi imzalayan ülkeler zorla ve mecburi çalıştırmanın derhal ve tamamen ortadan kaldırılmasını sağlama için etkin tedbirler almayı taahhüt etmişlerdir.

108 No’lu Gemi adamları Ulusal Kimlik Katlarına İlişkin Sözleşme

111 No’lu Ayırımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesi

111 Sayılı ILO İş ve Meslek Yönünden Ayrım Hakkında Sözleşme 25 Haziran 1958 tarihinde imzalanmıştır.

115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi,  1 Haziran 1960 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 7.3.1968 tarihli ve 1033 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 25.7.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanmak düzenlenmiştir.

116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi

ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır.

118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi

ILO 118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi 28 Haziran 1962 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 19.7.1971 tarihli ve 1453 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 09.06.1973 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmaya paralel olarak hayat seviyesini yükseltmek iş gücünün sosyal güvenceye kavuşmasını temin etmek amacıyla mükellefiyetler getirmektedir. Her ülke, kendi vatandaşları hakkında fiilen Sağlık yardımları, Hastalık ödenekleri, Analık yardımları, Malüllük yardımları, Yaşlılık yardımları, Ölüm yardımları, İş kazaları ve meslek hastalıkları yardımları, İşsizlik yardımları ve Aile yardımlarına ilişkin hükümleri uygulamak zorundadır.

119 No’lu Makinaların Korunma Tertibatı ile Techizi Sözleşmesi

ILO 119 No’lu Makinaların Korunma Tertibatı ile Techizi Sözleşmesi, 5 Haziran 1963 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 23.5.1967 tarihli ve 872 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 22.8.1967 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi

ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.

123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi

ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi, 22 Haziran 1965 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 08.051991 tarihli ve 3729 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 02.10.1991 tarihli sayısı ile yayınlanarak 08.12.1992 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

127 No’lu Azami Ağırlık Sözleşmesi

ILO 127 No’lu Azami Ağırlık Sözleşmesi, 28 Haziran 1967 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30.11.1972 tarihli ve 1635 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 14.11.1974 tarihli sayısı ile yayınlanarak 13.11.1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

133 No’lu Mürettebatın Gemide Barındırılmasına İlişkin Sözleşme (İlave Hükümler)

134 No’lu İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme

ILO 134 No’lu İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme, 14 Ekim 1970 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 15.7.2003 tarihli ve 4935 yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, gemi adamlarının çalışmaları sırasında uğrayabilecekleri iş kazalarına ilişkin önlemleri düzenlemiş, iş kazaların önlenmesi ve sağlığın korunması ile ilgili tüm genel kurallara atıfta bulunarak denizcilik işlerine özgü kazaların önlenmesi için hükümler getirmiştir.

135 No’lu İşçi Temsilcileri Sözleşmesi

ILO 135 No’lu İşçi Temsilcileri Sözleşmesi, 2 Haziran 1971  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25. 11. 1992 tarihinde 3845 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25. 02.1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, sendika özgürlüğünü korumak, her türlü ayrımcılığa karşı işçileri korumak, örgütlenme ve toplu pazarlık hakkına uygun şekilde işletmelerdeki işçi temsilcilerinin görevlerini hızlı ve etkin şekilde yapmasını sağlamak üzere kabul edilmiştir.

138 No’lu Asgari Yaş Sözleşmesi

ILO 138 No’lu Asgari Yaş Sözleşmesi, 6 Haziran 1973  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 23 Ocak 1998 tarihinde onaylanmış, Resmi Gazetenin 27 Ocak 1998 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi

ILO 142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi, 4 Haziran 1975  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26.11.1992 tarihinde 3850 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25.2.1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, ILO üyelerinin, istihdam ile yakından ilişkili olarak kapsamlı ve koordineli mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları kabul ederek geliştirmesini öngörmektedir. Sözleşmeyi kabul eden her üye ülke, geliştireceği politika ve programlarla toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak kişilerin kendi çıkarlarına ve beklentilerine uygun olarak çalışma kabiliyetlerini geliştirip kullanmalarını eşitlik esasına dayalı ve herhangi bir ayırım gözetmeksizin teşvik edecek ve vatandaşlarına bu imkanı verecektir.

144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi

ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere  bazı önerilerin kabulünü içermektedir.

146 No’lu Gemi adamlarının Yıllık Ücretli İznine İlişkin Sözleşme

ILO 146 No’lu Gemiadamlarının Yıllık Ücretli İznine İlişkin Sözleşme, 13 Ekim 1976 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 15 Temmuz 2003 tarihinde 4940 sayılı yasa ile onaylanmış; Resmi Gazetenin 02.12.2003 tarihli sayısında yayınlanarak 28 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

152 No’lu Liman İşlerinde Sağlık ve Güvenliğe İlişkin Sözleşme

153 No’lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme

ILO 153 No’lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme, 6 Haziran 1979  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 15.7.2003 tarihinde 4933 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

155 No’lu İş Sağliği ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 3 Haziran 1981
Kanun Tarih ve Sayısı: 07.01.2004 / 5038
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 13.01.2004 / 25345

158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi

ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999  sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

159 No’lu Mesleki Rehabilitasyon ve İstihdam (Sakatlar) Sözleşmesi

161 No’lu Sağlık Hizmetlerine İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1985
Kanun Tarih ve Sayısı: 07.01.2004 / 5039
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 13.01.2004 / 25345

164 No’lu Gemi adamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme

ILO 164 No’lu Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 24 Eylül 1982 tarihinde kabul edilmiş, 15.7.2003 tarihli ve 4945 sayılı yasa ile onaylanmış,  Resmi Gazete’de yayımlanarak Türkiye’de de yürürlüğe girmiştir.

166 No’lu Gemi adamlarının Ülkelerine Geri Gönderilmesine İlişkin Sözleşme

167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 1988

167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmiş, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girmiş, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylanmıştır. Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasında yer alan 167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, inşaat alanındaki her türlü iş, işlem, faaliyet ve nakliye dahil, inşaat sahasının hazırlanması, yıkım işleri, bina yapımı, mühendislik, montaj ve sökme işleri gibi tüm inşaat işlerini ve bu işlerde çalışan kişileri kapsamaktadır.

176 No’lu Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi

182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi

ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edilmiş,27 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin prensipleri belirlemiştir.  Sözleme, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarını, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.  ILO üyeleri, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmek için tüm etkin tedbirleri almayı; en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, iş sağlığı ve güvenliği hakkında alınabilecek tedbirleri periyodik olarak gözden geçirmeyi taahhüt etmiştir.

ILO 161 No’lu Sağlık Hizmetlerine İlişkin Sözleşme

1
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi

ILO 161 No’lu Sağlık Hizmetlerine İlişkin Sözleşme, 7 Haziran 1985 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine,  Cenevre’de yaptığı Yetmiş birinci Oturumunda, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı tarafından kabul edilmiştir.

ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1985
Kanun Tarih ve Sayısı: 07.01.2004 / 5039
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 13.01.2004 / 25345

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine, 7 Haziran 1985 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yetmiş birinci Oturumunda, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı;

İşçinin işinden kaynaklanan rahatsızlık, hastalık ve yaralanmaya karşı korunmasının, Anayasası gereğince, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne verilmiş görevlerden biri olduğunu işaret ederek,

İlgili uluslararası çalışma Sözleşme ve Tavsiye Kararlarını, özellikle, ulusal düzeydeki politika ve eylem prensiplerini oluşturan 1953 tarihli İşçilerin Sağlığını Korumaya İlişkin Tavsiye Kararı, 1959 tarihli İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin Tavsiye Kararı, 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Sözleşmesi ve 1981 tarihli İş Güvenliği ve Sağlığı Sözleşmesi ve Tavsiye Kararını dikkate alarak,

Oturum gündeminin 4 üncü maddesini oluşturan İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin bazı tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin bir uluslararası sözleşme şeklini almasına karar vererek,

Bin dokuz yüz seksen beş yılı Haziran ayının yirmi altıncı günü, İş Sağlığı Hizmetleri Sözleşmesi, 1985 olarak adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.

BÖLÜM I
ULUSAL POLİTİKANIN PRENSİPLERİ
Madde 1

Bu sözleşmenin amacı bakımından:

“İş Sağlığı Hizmetleri” terimi esas olarak önleyici işlevlere sahip olan ve işletmedeki işveren, işçiler ve onların temsilcilerine;

İşle ilgili en uygun fiziksel ve zihinsel sağlık koşullarını karşılayacak düzeyde, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı oluşturmak ve bunu sürdürmek için gereksinimler,

İşin, işçilerin fiziksel ve zihinsel sağlık durumlarını dikkate alacak şekilde, onların yeteneklerine uygun biçimde uyarlanması,
konularında tavsiyede bulunma sorumluluğu olan hizmetlerdir.

“İşçilerin işyerindeki temsilcileri terimi“, ulusal mevzuat veya uygulamaya göre bu şekilde tanımlanan kişileri ifade eder.

Madde 2

Her üye, ulusal şartları ve uygulamaları ışığında ve bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışmak suretiyle, iş sağlığı hizmetleri konusunda uygun bir ulusal politika geliştirecek, uygulayacak ve periyodik olarak gözden geçirecektir.

Madde 3

Her Üye, bütün ekonomik faaliyet dallarında ve tüm işletmelerde , kamu sektörü ve üretim kooperatifleri üyelerini de kapsayan, bütün işçiler için, iş sağlığı hizmetlerini sürekli bir şekilde geliştirmeyi üstlenir. Sağlanan hizmet, işletmelerin kendine has risklerini karşılamaya yeterli ve uygun olmalıdır.

Eğer, tüm işletmeler için iş sağlığı hizmetleri hemen oluşturulamıyorsa, ilgili her üye, bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışarak bu hizmetlerin oluşturulması için planlar hazırlayacaktır.

İlgili her Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22 inci maddesi uyarınca Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili olarak vermek durumunda olduğu ilk uygulama raporunda, bu Maddenin 2 inci paragrafı gereği hazırladığı planları belirtecek, daha sonraki raporlarında da, bunların uygulanması konusundaki gelişmeleri gösterecektir.

Madde 4

Yetkili makam, bu Sözleşme hükümlerinin yürürlüğe konulması için alınması gereken önlemler konusunda, bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışacaktır.

BÖLÜM II
GÖREVLER
Madde 5

Her işverenin istihdam ettiği işçilerin sağlık ve güvenliği için sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla ve işçilerin iş sağlığı ve güvenliği konusunda katılımının gerekliliği göz önüne alınarak, iş sağlığı hizmetleri, işletmedeki iş risklerine uygun ve yeterli olacak şekilde aşağıdaki görevleri kapsayacaktır.

İşyerlerinde sağlığa zararlı risklerin tanımlanması ve değerlendirilmesi;

Sağlık üniteleri, kantinler, yatakhaneler ve işveren tarafından bu tür hizmetlerin sunulduğu yerler dahil olmak üzere, işçinin sağlığını etkileyebilecek çalışma ortamında ve iş uygulamalarındaki faktörlerin gözetimi;

İşyerlerinin tasarımı, makine ve diğer teçhizatın durumu, bakımı ve seçimi ve çalışma sırasında kullanılan maddeler dahil olmak üzere işin planlanması ve organizasyonu konusunda tavsiyede bulunma,

Yeni teçhizatın sağlık açısından değerlendirilmesi ve test edilmesi gibi iş uygulamalarının iyileştirilmesine yönelik programların geliştirilmesine katılım,

İş sağlığı, güvenliği, hijyen ve ergonomi, kişisel ve müşterek koruyucu donanım konularında tavsiyede bulunma,

İş ile ilişkisi bakımından, işçilerin sağlığının gözetimi,

İşin işçiye uygunluğunun geliştirilmesi,

Mesleki rehabilitasyon önlemlerine katkıda bulunma,

İş sağlığı, hijyen ve ergonomi alanlarında bilgi, eğitim ve öğretim sağlamada işbirliği;

İlk yardım ve acil durum tedavi hizmetlerini örgütleme;

İş kazaları ve meslek hastalıklarının analizine katılma;

BÖLÜM III
ÖRGÜTLENME
Madde 6

İş sağlığı hizmetlerinin oluşturulması,

Mevzuat ile; yada,

Toplu sözleşmeler veya ilgili işçiler ve işverenlerin üzerinde anlaştığı başka bir şekilde; veya,

Yetkili makamın ilgili işçi ve işverenlerin temsilcisi olan kuruluşlara danışarak belirlediği herhangi bir şekilde;

yapılacaktır .

Madde 7

İş sağlığı hizmetleri, duruma göre, tek bir işletmeye hizmet biçiminde olacağı gibi, çok sayıda işletme için genel bir hizmet biçiminde de örgütlenebilir.

Ulusal şartlara ve uygulamaya göre, iş sağlığı hizmetleri;

İşletmeler veya ilgili işletme grupları;

Kamu otoriteleri veya resmi servisler;

Sosyal güvenlik kurumları;

Yetkili makamın görevlendirdiği diğer organlar;

Yukarıdakilerin bir birleşimi;

tarafından düzenlenebilir.

Madde 8

İşveren, işçiler ve bulunmaları durumunda onların temsilcileri, eşit şekilde iş sağlığı hizmetlerine ilişkin örgütsel ve diğer önlemlerin uygulanmasına katılacak ve işbirliği yapacaklardır.

BÖLÜM IV
ÇALIŞMA KOŞULLARI
Madde 9

Ulusal hukuk ve uygulamalara uygun olarak iş sağlığı hizmetleri çok disiplinli olmalıdır. Personelin katılımı, yerine getirilecek görevlerin niteliğine göre belirlenecektir.

İş sağlığı hizmetleri, işletmedeki diğer hizmetlerle eşgüdümlü bir şekilde yürütülecektir.

Ulusal hukuk ve uygulamalar çerçevesinde, iş sağlığı hizmetleri ile sağlık hizmetlerinin sağlanmasından sorumlu diğer organlar arasında yeterli işbirliği ve koordinasyonun sağlanmasına yönelik önlemler alınacaktır.

Madde 10

İş sağlığı hizmetlerini sunan personel, 5 inci Madde sıralanan görevlere ilişkin olarak, işveren, işçi ve bulunmaları durumunda bunların temsilcilerinden mesleki anlamda tam bir bağımsızlığa sahip olarak çalışacaklardır.

Madde 11

Yetkili makam, yerine getirilecek görevlerin niteliğine ve ulusal hukuk ve uygulamaya göre, iş sağlığı hizmetlerini sağlamakla görevli personelde aranan nitelikleri belirleyecektir.

Madde 12

İşçilerin işle ilgili sağlığının gözetimi, onların ücretlerinde herhangi bir azalmaya neden olmayacak, ücretsiz yapılacak ve mümkün olduğu ölçüde çalışma saatleri içerisinde yerine getirilecektir.

Madde 13

Bütün işçiler, yaptıkları işin ihtiva ettiği sağlık tehlikeleri hakkında bilgilendirileceklerdir.

Madde 14

İşveren ve işçiler, çalışma ortamında bulunan ve işçilerin sağlığını etkilediği bilinen ve etkileyebileceğinden şüphe edilen etkenler hakkında iş sağlığı hizmetlerini verenleri haberdar edeceklerdir.

Madde 15

Sağlık sorunları ve bu nedenle işe gelememe ile işyerinde var olabilecek sağlık tehlikeleri arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının tespiti için, işçilerin sağlık sorunları ve bu nedenle işe gelememe durumları hakkında iş sağlığı hizmetlerine bilgi verilecektir. İşveren, İş sağlığı hizmeti veren personele işe gelememe nedenlerini incelemesi talebinde bulunamaz.

BÖLÜM V
GENEL HÜKÜMLER
Madde 16

İş sağlığı hizmetleri oluşturulduğunda, bu hizmetlerin hem denetlenmesi hem de yönlendirilmesinden sorumlu makam veya makamlar ulusal yasa ve yönetmeliklerle belirlenecektir.

Madde 17

Bu Sözleşme’ nin resmi onay belgeleri, tescili için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.

Madde 18

Bu Sözleşme sadece, onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlayacaktır.

Bu sözleşme , iki Üyenin onayının Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Bu sözleşme, daha sonra, sözleşmeyi onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 19

Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, sözleşmeyi, ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda, tescil için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek bir işlem ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.

Madde 20

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine gönderilen bütün onay ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onay belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihe Örgüt Üyelerinin dikkatini çekecektir.

Madde 21

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, tescil ettiği bütün onay ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

Madde 22

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve bu Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verecektir.

Madde 23

Konferans, bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması durumu, yukarıdaki 19 uncu madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu Sözleşme Üyelerin onaylamasına kapanmış olacaktır.

Bu Sözleşme, onu onaylayıp da değiştirici Sözleşmeyi onaylamamış üyeler için, her halükarda şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam edecektir.

Madde 24

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin her ikisi de aynı şekilde geçerlidir.

Muzıka Bandolarının sayısının artırılarak yeni bir sûrette teşkil edilmesi hakkında ferman

0

Muzıka Bandolarının sayısının artırılarak yeni bir sûrette teşkil edilmesi hakkında ferman, 1869 yılında Sultan Abdulaziz döneminde yayınlanmıştır. 

15 Nisan 1869 tarihinden itibaren alaylar neferlerinden geçici elemanlar temini terkedilmiş ve yeniden muzıka bandoları 80’er neferden oluşturulmasına karar verilmiştir.

Türkiye’de Batılı tarzda ilk askeri müzik topluluğu olan Osmanlı Saray Bandosu’nu, Sultan II. Mahmut’un talimatıyla 1828 yılında Giuseppe Donizetti (1788-1856) kurmuştur. 

İrâde Dâhiliye 41045

‘Atûfetlü Efendim Hazretleri,

Ordû-yı hümâyûnlar alayları muzıka bandolarının mevcûdlarıkadîmden tâm tertîb olarak seksen neferden mürekkeb olduğu halde muahharen bir aralık nısf tertîb olmak üzere ma’a-zâbitân kırkar nefere kasru tenzîl olunmuş ve bu mevcûdun kâfî olamaması hasebiyle bir müddetten berû muvakkaten alaylarda bulunan neferâttan ol-miktâr daha ahz u zamm ile istihdâm kılınmakta bulunmuş ise de ‘acemî neferât alınması muzıka bandolarınca müttehiden icrâsı iktizâ eden usûl ü nagamâta halel verdiği misillû neferât-ı ‘askeriyyenin dahî taburlarınca ta’lîm ü te’allümlerine mâni’ olduğundan ba’demâ alaylar efrâdından muvakkaten neferât ahzına hâcet kalmamak evvel-be-evvel hâssa ordû-yı hümâyûnu birinci ve üçüncü ve dördüncü alaylarıyla beşinci talî’a taburu bandolarından bed’ ile ba’dehû ordû-yı mezkûrun sâir alaylarında ve daha sonra diğer ordû-yı hümâyûnlar alayları muzıka bandolarında ta’mîmen icrâ olunmak üzere işbû muzıka bandoları mevcûdunun ma’a-zâbitân seksener nefere iblâğı ile zâbitân ve neferâtının sâye-i ma’âlî-vâye-i hazret-i pâdişâhîde nâil olacakları rütbe ve mükâfâta ve müteferri’âtına dâir tezkire-i ‘aliyye-i cenâb-ı sipeh-sâlârî melfûfuyla berâber ‘arz u takdîm kılınmış olmağla ol-bâbta her ne-veçhile emr ü fermân-ı hazret-i tâc-dârî şeref-sünûh u sudûr buyurulur ise ana göre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-veri terkîmine ibtidâr kılındıefendim. Fî 3 Muharrem sene 86

Ma’rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki,

Resîde-i dest-i ta’zîm olan işbû tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle evrâk-ı ma’rûza manzûr-ı ‘âlî-i hazret-i şehen-şâhî buyurulmuş ve husûsât-ımeşrûhanın ber-vech-i istîzân icrâ-yı mukteziyyâtışeref-sünûh u sudûr buyurulan emr ü irâde-i seniyye-i hazret-i mülûkâne mantûk-ı münîfinden olarak evrâk-ı merkûme yine savb-ı sâmî-i hîdîvîlerine i’âde kılınmış olmağla ol-bâbta emr ü fermân hazret-i veliyy’ül-emrindir. Fî 4 Muharrem sene 86. Evvel-be-evvel Der-‘aliyye’de bulunup selamlık resm-i ‘âlîsinde bulunmaları mu’tâd olan ve Bâb-ı Vâlâ-yı Ser-askerî’de bulunan hassa birinci ordû-yı hümâyûnu birinci ve üçüncü ve dördüncü alaylarıyla beşinci talî’asında müstahdem dört bando hakkında serî’an îfâ ve ba’dehû birinci ordû-yı hümâyûnun sâir alaylarının ve ândan sonra sırasıyla diğer ordû-yıhümâyûnlar alaylarının muzıka bandolarında icrâ olunmak üzere asâkir-i hazret-i mülûkâne muzıka bandolarının nizâmnâmesidir:

Birinci Bend: Muzıka bandolarının mevcûdları bir müddetten berû nısf tertîb olarak ma’a-zâbitân kırkar neferden ibâret olup bunun ‘adem-i kifâyesinden nâşî alaylar tüfenk-endâz takımından muvakkat sûretiyle muzıkalara mevcûdlarının birer misli ve andan ziyâde neferât alınarak idâre olunmakta olduğundan ba’demâ alaylardan öyle muvakkat sûretiyle nefer alınmak taht-ı memnû’iyette tutulmak üzere bandolar mevcûdları ma’a-zâbitân seksener nefere iblâğ kılınacak yani beher bando mevcûdu bir yüzbaşı ve evvel ve sânî olarak iki mülâzım ve bir ser-çavuş ve altı sıra çavuşu ve bir bölük emîni ve on iki onbaşı ve elli yedi neferden ibâret olacak ve bundan böyle bu râddede tutulacaktır. Bandolardan ‘adem-i isti’dâd ve muzıkaca kusûr-ı fehm ve idrâklari muahharen tebeyyün ederek tüfenk-endâz silkine ilhâk ve iâdelerine mecbûriyet hâsıl olanlardan mâ’adâ tüfenk-endâz olan bölüklere nefer ve onbaşı ve bölük emîni ve çavuş nakli hiçbir sûretle câiz olmayacaktır.

İkinci Bend: Bandolar efrâdının icrâ-yı istibdâllerinde şerâit-i mu’teberesine tatbîkan beş sene müddet daha hizmet etmek üzere terk-i tezkere edenlere ‘atiyye olarak i’tâ olunmakta olan beşer yüz kuruşa beşer yüz kuruş daha zamm olunacağından işbû nizâmnâmenin târih-i tesîsinden sonra istibdâli icrâ olunanlardan ol-veçhile beş sene müddet daha hizmet etmek üzere rızâlarıyla terk-i tezkere edenler olup da hüner ve ma’lûmâtıelverişli oldukları mu’allimleri tarafından tasdîk ve tensîb olunduğu halde o misillûlara ‘atiyye-i şâhâne olarak biner kuruş ihsân olunacak ve nısf maaşları dahî zamm edilecektir ve bu sûretle tâm on sene hizmet etmiş olanların redîflik müddetleri dahî ber-mûceb-i nizâm mu’af olacaktır. Üçüncü Bend: Bandolara lüzûmu hâlinde alınacak neferât alaylar malı olup müsâferet sûretiyle el-yevm bandolarda müstahdem olanların münâsiblerinden ve hasbe’n-nizâm alaylara dâhil olmuş ve duhûlleri henüz bir seneye varmamış olan mücedded neferâtın muzıkaca isti’dâd u kâbiliyeti rû-nümâ olanlarından muzıkalardan istibdâl olunmuş olan takımın isteklü ve sıfât-ı matlûbede olup her vechile muzıkaya elverişlü olanlarından ve hâriçten gönüllü olarak istek edenlerin fenn-i mûsikî ve usûl-i sâz-kârîye âşinâ bulunanlarından bi’l-imtihân intihâb olunacak ve mu’âyene-i tıbbiyyeleri dahî ba’d’el-icrâ alil ve ‘ilel ve eskâmdan sâlim oldukları halde ahz u kabûl kılınacaktır

Dördüncü Bend: Alınacak neferât-ı müstebdele meyânında mukaddemâ bölük emîni veyâ onbaşılık veyâhut çavuşluk rütbelerini ihrâz etmiş olanlar bulunduğu halde mukaddemki rütbesi maaşıyla alınarak münhal mahal vukû’unda sırasıyla yerleştirilecektir ve bu rütbeliler vaktiyle ba’d’el-istibdâl muahharen bedel yazılarak bandoya gelmiş veyâhut ‘inde’l-lüzûm akçesi bedelât-ı nakdiyyeden îfâ olunarak alınmış bedellerden iseler neferlikle ve nefer maaşıyla kayd u tahrîr olunacaktır.

Beşinci Bend: Bandolar zâbitânının terfî-‘i rütbelerinin terfî-‘i rütbe kânûnnâme-i hümâyûnu ve nizâm-ı mahsûs ahkâmına tevfîkan kemâ-kân icrâsına aslâ hâil ü mâni’ yoğise de hasb’el-kader nâil oldukları rütbelerde şâyet terfî-‘i rütbe edemeyip müddet-i istihkâkiyyelerinden hayli ziyâde kalanlar olur ise anlara dahî bir mükâfât icrâsı lâzimeden olduğundan mezkûr bandolarda bulunan yüzbaşılardan on sene rütbe-i hâliyyesinde kalmışolanlara on sene hitâmında almakta olduğu yüzbaşılık ta’yîninin kolağalık ta’yînine iblâğıyla kolağası ta’yîni i’tâ olunacak ve bu on seneden sonra üç sene daha terfî-‘i rütbe edemeyip de yine yüzbaşılıkta kalanların bu üç sene hitâmında almakta oldukları yüzbaşılık maaşına yüzbaşılık maaşıyla solkolağalık maaşı beyninde olan tefâvütün birer nısfı ve bundan sonra iki sene daha yüzbaşılıkta kalmış olanların maaşına tefâvüt-ü meşrûhanın birer nısfıdaha zamm olunarak bu sûrette muzıka bandolarında on beş sene mütevâliyen bir rütbede olarak hizmet etmiş bir yüzbaşının ma’a-zamâim maaş u ta’yîni tam sol kolağalık muhassasâtına bâliğ olacağından kemâ-kân yüzbaşılık hizmetini îfâ etmek üzere münhal mahal olsun olmasın rütbe-i hâliyyesi sol kolağalığa ve ber-vech-i meşrûh on sene rütbe-i hâliyyesinde kalan mülâzım-i evvelin on sene mürûrunda ta’yîni yüzbaşı ta’yînine iblâğolunup ba’dehû üç sene daha terfî-‘i rütbe edemediği sûrette maaşına mülâzım-ı evvel maaşıyla yüzbaşı maaşı beyninde olan tefâvütün bir nısfı ve bundan sonra iki sene daha yine ol-rütbede kalur ise diğer bir nısfı zamm olunarak yine mülâzımlık hizmetini îfâ etmek üzere rütbesi yüzbaşılık rütbesine ve mülâzım-ı sânînin on sene mürûrunda ta’yîni yüzbaşı ta’yînine ba’d’el-iblâğ bundan sonra dört sene daha terfî-‘i rütbe edemediği halde maaşına mülâzım-ı sânî maaşıyla yüzbaşılık maaşı beyninde olan tefâvütün bir nısfı ba’demâ üç sene daha rütbesinde kaldığı takdîrce tefâvüt-i mezkûrenin diğer bir nısfı zamm edilerek yine hizmet-i sâbıkasına bakmak üzere rütbesi kezâlik yüzbaşı rütbesine terfî’ olunacaktır.

Altıncı Bend: Mezkûr muzıka bandolarında kadîmden mevcûd ve müstahdem olup da işbû nizâmnâmenin ba’d’et-te’sîs neşrinde muzıkalarda olmak üzere on veya on üç veyâhut on beş ve daha ziyâde seneler bir rütbede kalarak hizmet etmiş olan yüzbaşı ve mülâzım-ı evvel ve sânîlere yalnız bend-i sâbıkta on seneye mahsûs olarak gösterilen ta’yînler sâlif’üz-zikr târih-i nizâmnâmeden itibâren zamm u îfâ kılınacak yani bunlar hakkında şimdiden yalnız on sene zamâimiyle mükâfât olunup andan fazla seneler bu defalık gayr-ı mu’teber olarak bundan böyle yüzbaşı ve mülâzım-ı evvelin üç ve sânînin dört sene daha terfî-‘i rütbe etmeksizin bir rütbede hizmetleri vukû’a geldikte zikr olunan senelere mahsûs zamîmeler bend-i sâbıkta gösterildiği vechile i’tâ olunacaktır. Fî 2 Zi’l-ka’de sene 285.

Suçüstü Hali

0

Suçüstü Hali, Roma Hukuku‘ndaki “Flagrante delicto” kavramından modern hukuk sistemlerine iktisap edilmiştir.

Hukuki terim olarak, Eski Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda “meşhut suç” olarak kullanılmıştır. 1982 Anayasası’nda ise “suçüstü” olarak tanımlanmıştır.(AY. m.19)

Cürmümeşhut; şahit olunan cürüm, işlenirken başkaları tarafından görülen suç, göz önünde işlenen suç şeklinde tanımlanmaktadır. Kavram eski dönemde halk arasında yaygın olarak “cürmümeşhut” olarak bilinmiştir.

Suçüstü; bir kişinin suçu işlemekte iken yahut işledikten kısa bir süre sonra yakalanmasıdır.

Roma Hukukunda gelen bu kavramın Türk Hukuku’ndaki karşılığı “suçüstü hali”dir. 

Suçüstü;
  • İşlenmekte olan veya henüz işlenmiş olan bir suçu, 
  • Suçun işlenmesinden hemen sonra takip edilen veya suçun az önce işlendiğine dair eşya ya da delille yakalanan kimsenin işlediği suçları kapsamaktadır.

Suçüstü hali durumlarında kolluk kuvvetleri, suçluyu herhangi bir adli karara ihtiyaç duymaksızın alıkoyma yetkisine sahiptir. Bu hususu Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 90. maddesi düzenlemiştir. Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” halinde yakalama ve gözaltı yapmak mümkündür. Suç fiili devam ediyorsa yakalamayı herkes yapabilir. Ancak en kısa sürede kolluk kuvvetlerine haber verilmesi zorunludur. 

Dokunulmazlığı olan milletvekilleri bakımından suçüstü halinde, istisnai haller öngörmektedir. Anayasa’nın 83/2. maddesi bu istisnayı açıklamaktadır. “…Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali”nde, muhakeme engeli olan dokunulmazlık söz konusu olmamaktadır.

 

Evliliğe Rıza Gösterilmesi, Asgari Evlenme Yaşı ve Evliliğin Tesciline Dair Sözleşme

0

Evliliğe Rıza Gösterilmesi, Asgari Evlenme Yaşı ve Evliliğin Tesciline Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 7 Kasım 1962 tarihinde kabul edilmiştir. (Convention on Consent to Marriage, Minimum Age for Marriage and Registration of Marriages)

Türkiye’nin taraf olmadığı Sözleşme 9 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme metni, Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği Merkezi adına Defne Orhun tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Sözleşmenin Hedefleri

  • Evliliğe zorlamanın ve baskının yasaklanması,
  • Evliliklerde tarafların tam ve özgür rızasının sağlanması, tarafların eşit haklara sahip olması,
  • Asgari evlenme yaşının belirlenmesi ve uygulanması.
  • Çocuk evliliklerinin önlenmesi ve genç kızların ergenlik çağında nişanlanmalarının yasaklanması,
  • Resmi sicile bütün evliliklerin kaydedilmesi,
  • Evliliğin yetkili merciler ve şahitler huzurunda şeffaf bir şekilde yapılması,
  • Evlilik süreçlerinde uluslararası hukuki düzenlemelere uyum,
  • Geleneksel evlilik uygulamalarının modern insan hakları normlarına uygun hale getirilmesi,
  • Irk, din, dil ve cinsiyet ayrımcılığı olmaksızın evlilik hakkının korunması,
  • Aile kurma hakkının evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi.

Evliliğe Rıza Gösterilmesi, Asgari Evlenme Yaşı ve Evliliğin Tesciline Dair Sözleşme

Sözleşmeci Devletler,

Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapılmaksızın herkesin insan hak ve özgürlüklerine evrensel olarak saygı gösterilmesini ve riayet edilmesini teşvik etmeyi arzulayarak,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 16. maddesindeki şu ifadeleri hatırlayarak,

(1) Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, uyrukluk veya din bakımlarından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkını haizdir. Her erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haizdir.

(2) Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, 17 Aralık 1954’te 843 (IX) sayılı kararla, evlilik ve aileyle ilgili belirli bazı geleneklerin, eski yasaların ve uygulamaların, Birleşmiş Milletler Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde sayılan ilkelerle bağdaşmadığını dile getirdiğini hatırlayarak,

Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerin bağımsızlıklarını kazanana dek idaresini yürüten veya bundan sorumlu olduğu varsayılan Devletler de dahil olmak üzere tüm Devletlerin, diğerlerinin yanı sıra, eş seçimi konusunda tam özgürlük sağlayarak, çocuk evliliklerini ve genç kızların ergenlik çağına gelmeden nişanlanmalarını ortadan kaldırarak, gerekli olan hallerde uygun cezalar getirerek ve tüm evliliklerin kaydının tutulacağı mülki veya başka nitelikte bir sicil oluşturarak, söz konusu gelenekleri, eski yasaları ve uygulamaları yürürlükten kaldırmak amacını taşıyan tüm uygun tedbirleri almaları gerektiğini yeniden teyit ederek,


Aşağıdaki hükümler üzerinde mutabakata varmışlardır:

Aşağıdaki hükümler üzerinde mutabakata varmışlardır:

Madde 1
  1. Hiçbir evlilik, her iki tarafın da tam ve özgür rızası olmadan resmen akdedilemeyecektir; bu rıza, yasayla öngörüldüğü şekilde, gereken biçimde duyurulduktan sonra ve nikâh kıymaya yetkili merci ve şahitlerin huzurunda taraflarca dile getirilmelidir.
  2. Yukarıdaki 1. fıkrada yer alan ifadelere bakılmaksızın yetkili mercinin istisnai koşullar bulunduğu ve tarafın, yetkili bir merci huzurunda ve yasayla öngörülmüş olabilecek şekilde rızasını açıklamış ve geri çekmemiş olduğu konusunda ikna olması halinde taraflardan birinin hazır bulunması gerekli olmayacaktır.
Madde 2

İşbu Sözleşme’ye Taraf Devletler, evlilik için asgari yaş belirlemek üzere yasama tedbirleri alacaklardır. Yetkili bir mercinin, ciddi gerekçelere dayanarak, müstakbel çiftlere yaş konusunda bir muafiyet tanıdığı durumlar haricinde bu yaşın altındaki hiç kimse tarafından resmi bir evlilik akdi gerçekleştirilemez.

Madde 3

Tüm evlilikler, yetkili merci tarafından uygun bir resmi sicile kaydedilecektir.

Madde 4
  1. İşbu Sözleşme, 31 Aralık 1963 tarihine dek, tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletler veya uzmanlaşmış kurumların mensupları ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye Taraf olmak üzere davet edilmiş başka bir Devlet adına imzaya açık tutulacaktır.
  2. İşbu Sözleşme onaylama işlemine tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulacaktır.
Madde 5
  1. İşbu Sözleşme 4. maddenin 1. fıkrasında atıfta bulunulan tüm Devletlerin katılımına açık olacaktır.
  2. Katılım, katılım belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle yürürlük kazanacaktır.
Madde 6
  1. İşbu Sözleşme, sekizinci onay veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihi izleyen dokuzuncu günde yürürlüğe girecektir.
  2. İşbu Sözleşme, sekizinci onay veya katılım belgesinin tevdiinden sonra Sözleşme’yi onaylayan veya Sözleşme’ye katılan her Devlet açısından söz konusu Devlet’in onay veya katılım belgesini tevdi etmesini izleyen dokuzuncu günde yürürlüğe girecektir.
Madde. 7
  1. Herhangi bir Sözleşmeci Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı bildirimde bulunarak işbu Sözleşme’yi feshedebilirler. Bu fesih ihbarı, bildirimin Genel Sekreter’e ulaştığı tarihten bir yıl sonra yürürlük kazanacaktır.
  2. İşbu Sözleşme, tarafların sayısını sekizden daha aza düşüren fesih kararının yürürlük kazandığı gün yürürlükten kalkacaktır.
Madde 8

İşbu Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanması konusunda iki veya daha çok sayıdaki Sözleşmeci Devlet arasında çıkabilecek ve müzakere yoluyla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık –eğer taraflar başka bir çözüm usulünde anlaşmamışlarsa– uyuşmazlığın bütün taraflarının talebi ile karara bağlanmak üzere Uluslararası Adalet Divanı’na götürülecektir.

Madde 9

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletlere ve işbu Sözleşme’nin 4. maddesi 1. fıkrasında öngörülmüş olan üye olmayan Devletlere aşağıdaki hususlarda bildirimde bulunacaktır:

(a) 4. madde uyarınca edinilen imzalar ve onay belgeleri;

(b) 5. madde uyarınca edinilen katılım belgeleri;

(c) 6. madde uyarınca Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi;

(d) 7. maddenin 1. fıkrası uyarınca edinilen fesih ihbarları;

(e) 7. maddenin 2. fıkrası uyarınca ilga.

Madde 10
  1. Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu işbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivlerine tevdi edilecektir.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Sözleşme’nin tasdikli suretini tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletlere ve 4. madde 1. fıkrada öngörülmüş olan üye olmayan Devletlere iletecektir.

 

Avukat Fıkraları

0
Avukat Fıkraları

Avukat Fıkraları

 
Saf Köylü ve Avukat

Saf köylünün mahkemede davası varmış. Bir avukat bulup ona vekalet vermiş ama davayı kazanacağından emin değil.

Avukata danışmış: – Acaba hakime bir çift kaz yollasam mi?

“Kat’iyen” demiş avukat, “İşte o zaman davayı kesin kaybederiz. Rüşvet konusunda en titiz yargıçtır o”

Gel zaman git zaman… Dava sona ermiş. Avukatının kötü savunmasına rağmen saf köylü davayı kazanmış. Avukat sonuca inanamamış.

Bizim saf köylü: Dua et bana, bir çift kaz göndermesem bu davayı kaybedecektim.
Avukat: Ne diyorsun sen, yargıca kaz m gönderdin?
Köylü: Tabii, ama karşı taraf adına.

Avukat Temel 

Temel  isimli bir avukata sorarlar: “Bir daha dünyaya gelsen Avukat mı, yoksa imam mı olmak istersin?”

“İmam.” demiş.

Nedenini sormuşlar:

“Mevzuat hep aynı, hiç değişmiyor.”

 

Yaratıcı Savunma 

Avukat, hırsızlıkla suçlanan müvekkilini yaratıcı bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir. Yargıca hitaben “Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, müvekkilimin bizzat kendisi değildir. Sadece bir kol tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi cezalandırıyorsunuz?” der. Yargıç, gülümseyerek “Peki o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahkum ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir.” der.

Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla takma kolunu çıkartırlar ve dönüp giderler

Merak

Bir gece vatandaş kümesten tavuk civciv ve yumurta çalarken jandarma tarafından suçüstü yakalanır kümes sahibi şikayetçi olur ve adam hakim karşısına çıkarılır. Anlat der hakim. Sanık “ben avukatımı bekleyeceğim savunmamı onunla beraber yapacağım” der.

Hakim; “Evladım bir koltuğunda tavuklar, bir koltuğunda horozlar, bir cebinde civciv diğerinde yumurta varken almış jandarma seni avukat ne diyecek duruma!

Adam cevap verir: “Ben de onun ne söyleyeceğini merak ediyorum hakim bey”

Masal

Dede torununa masal anlatıyormuş: Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde anlı şanlı bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları çalışkan ve doğru, hakimleri adil ama avukatları yalancı imiş.”

Torun birden söze girmiş. “Ay dede burası çok komik, bunu bir daha tekrar etsene.”

Danışma Ücreti

New York’ta bir partide ünlü bir estetik cerrah, tanınmış bir avukatın yanına yaklaşıp sormuş:

“Üstadım şu az ötedeki sarışını görüyorsunuz değil mi? Az önce bana mesleki konuda önemli bir bilgi danıştı. Sizce verdiğim yanıt için ücret talep etmem hukuka uygun olur mu?”

Avukat: “Elbette” demiş. “Kesinlikle bir danışma ücretine hak kazanmış oluyorsunuz”

Doktor, ertesi sabah kliniğine gider gitmez gönül ferahlığı ile 500 dolarlık bir fatura kesip sarışın kadına yollamış.

Öğleden sonra kahvesini yudumlarken bir kargo gelmiş. Açtığında ne görsün: Avukatın ofisinden gönderilmiş 1000 dolarlık bir fatura!

Danışma Ücreti 

Avukatın yazıhanesinin duvarında büyük harflerle şu uyarı yer almaktadır:

“Danışmadan ücret alınmaz.”

Vatandaş, buna güvenerek sorununu avukata anlatır,  avukat da gerekli bilgileri vatandaşa verir.

Vatandaş, avukata teşekkür ederek kapıya yönelir. Tam çıkmak üzereyken avukatın ikazıyla yerinde kalakalır: “Danışma ücretini vermediniz”

Vatandaş şaşırmıştır. “Avukat bey, duvarda danışmadan ücret alınmadığı yazıyordu” der.

Avukat: “Danışmadan ücret almıyoruz. ama, danışınca ücret alıyoruz”

Boşanma Davası

Temel boşanma davası için avukata gider. Evliliğinin artık çekilmez hal aldığını ve boşanmak istediğini söyler. Bunun üzerine avukat şiddetli geçimsizlikten dava açılacağını bildirerek bir dilekçe hazırlar.  Dilekçeyi Temel’e okumaya başlar. Okudukça Temel gerilir, okudukça gerilir. Sonra Temel hızla ayağa kalkıp kapıya yönelir.

Avukat sorar: “Dur nereye gidiyorsun.”

Temel arkasına bakmadan yanıt verir. “Bu kadın bana ne eziyetler etmişte farkında değilmişim. Ben onu bir güzel döveyim, yüreğim soğusun da o zaman dava açalım.”

Avukat Başkasını Savunuyor

Avukat, duruşmada söz alarak kürsüye doğru ilerleyip: “Sayın mahkeme heyeti” demiş, “Müvekkilim anne ve babasına son derece saygılı, küçükleri seven, hayatta hiçbir kötülük yapmamış, altın kurallarla yaşamış, bir onur, bir dürüstlük ve centilmenlik abidesidir. Onu herkes sever ve…”

Sanık, yanındaki diğer sanığın kulağına eğilip; “Rezaleti görüyor musun?..” demiş, “Adama çuvalla para verdik, herif gidip bir başkasını savunmaya başladı!..”

Şimdi Ben de İnanıyorum 

Hakim sanığa sormuş: “Karakoldaki ifadende suçunu itiraf etmişsin, peki şimdi neden inkar ediyorsun?

Sanık: O zaman avukatım yoktu. Şimdi suçsuz olduğuma ben bile inandım.

Trafik Kazası 

Bir avukat ile doktor yolda trafik kazasına karışırlar. Aracından inen avukat, doktorun aracının yanına giderek, “geçmiş olsun bir şeyin var mı” diye sorar.

Doktor: Önemli bir şeyim yok, ufak tefek sıyrıklar.

Avukat arabadan bir içki çıkarır ve doktora: “Çek bir fırt rahatlarsın” der.

Doktor avukatın nezaketini kırmaz ve içkiden içer. Doktor bir taraftan konuşur bir taraftan içmeye devam eder. Ve birden görgüsüzlük yaptığını düşünerek avukata; “Sen de alsana birkaç yudum” der.

Avukat: “Hayır teşekkür ederim ben trafik polisleri geldikten sonra içeceğim…”

Televizyonu Mahkemeye Veren Temel

Bizim Temel, bir TV kanalında yarışmaya katılır. Kazandığı parayı eksik verirler. Temel sebebini sorar.

“E, öyle vergi kesiyoruz” cevabını alır. Bunun üzerine Temel, avukata başvurur. Avukat ona Televizyonu mahkemeye ver der. Aradan zaman geçer avukat yolda Temeli görür, ona sorar.
Ula televizyonu mahkemeye verdin mi ?
Temel cevaplar.
Verdim ama ertesi cün keri ketirdim oni…
İnsan yine de televizyonsuz yapamayi! Sonradan geri aldim oni.

Bodrum’daki Yargıtay 

Eşleri avukat olan kadınlar altın gününde toplanmışlar. Börekler çaylar derken sohbet koyulaşmış. Herkes kocasının nasıl da önemli bir avukat olduğunu anlatmaya başlamış.

Kadınlardan biri; “Benim kocam hep ağır ceza davalarına bakar.” demiş. Diğer bir kadın atılmış; “Benim kocam da ipten az adam almamıştır.” Her biri kocalarının maharetlerini anlatıp durmuşlar. Yaşı oldukça ileri olan kadınlardan biri: “Benim kocamın işi zor vallahi, davaları hep Yargıtay’da oluyor, yıllardan beri Ankara’ya gidip gelmekten yoruldu.” demiş.

Mücevherlerini göstererek öne atılan genç kadın: “O da bir şey mi, benim kocam her hafta Bodrum’daki Yargıtayda duruşmada”

Lokanta 

İki avukat birlikte bir lokantaya gitmişler, çantalarından birer sandviç çıkarıp yemeye başlamışlar.

Masaya gelen garson: Burada kendi yiyeceklerinizi yiyemezsiniz.

Sandviçlerini birbirlerine verip değiş tokuş yapmış avukatlar.

“Afedersiniz,bilmiyorduk”

Uyanık Avukat

Avukat hırsızlıkla suçlanan müvekkilini etkileyici bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir.

Avukat yargıca hitaben:

“Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, müvekkilimin bizzat kendisi değildir. Dolayısıyla sadece bir kol, yani bir organ tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi, tüm bir organizmayı cezalandırıyorsunuz?” der.

Yargıç, gülümseyerek; “Peki, o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahkum ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir.” der.

Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla cezaya çarptırılan takma kolu çıkartıp mübaşire verirler ve keyifle mahkeme salonunu terk ederler.

Müracaata Kalan Dosya

Duruşma salonunda duruşma bekleyip aynı anda elinde telefonla oyun oynarken duruşmayı kaçıran bir avukat hakime; “Hakim bey bizim dosya ne oldu?” der.
Hakim: Müracaata bıraktık sayın avukatım.
Avukat dışarı çıkar, adliyeyi araştırdıktan sonra; “Hakim bey adliyeyi gezdim müracaatı bulamadım.”

Avukat ve Sorgu Meleği

Avukatın biri ölür ve öteki tarafa göçer. Cennetin kapısında sorgu meleği avukatın günahlarını dinlemeye başlar:

1) Çevreyi kirleten büyük bir şirketi, suçlu olduklarını bildiğim halde savundum ve beraat ettirdim.

2) Bir seri cinayet katilini, yüksek ücret ödediği için savundum ve idamdan kurtardım.

3) Birçok müşterimden fahiş fiyat aldım.

4) Parası olmayan kadınları savunmak için onlara seks teklif ettim.”

Ve liste uzadıkça uzar. Melek, “Bitti mi?” diye sorunca avukat telaşla atılır:
-“Evet! Yalnız bir dakika! Bu yaptığım iyilikler ne olacak?”.

Bunun üzerine Melek bir süre düşünür; “Hmm dur bir bakalım. Bir tarihte dilencinin birine para vermişsin.”

Avukat sevinir: “Evet! evet!”

-“Hmmm” der melek, ”Bir başka tarihte de boyacı çocuğa bahşiş vermişsin…”

Avukat yüzünde büyük bir sırıtmayla cevap verir;“Evet! tabii ki!”

Melek, yanında duran yardımcısına döner ve söyle söyler; “Bu herife parasını verin ve derhal cehenneme atın!”

Avukat ile Doktorun Trafik Kazası

Avukat ıssız bir kasaba yolunda arabası ile seyrederken manzaraya dalar, tam önünde giden doktorun arabasına arkadan şiddetle çarpar. Her ikisi de hışımla araçlarından inerler.

Doktor elleri ayakları titrer bir vaziyette avukata bağırarak; “Kör müsün be adam, bütün kabahat sende, ben doktorum bunun hesabını sana ödeteceğim, gitti güzelim arabam…” diye serzenişte bulunur.

Avukat sakin bir şekilde arabasının bagajını açar, oradan bir şişe viski çıkarır. “Bak doktor bey ben de avukatım, dua et canımıza bir şey olmadı, sakin ol, al şu içkiden iç o zaman sakin sakin konuşuruz” der.

Doktor avukatın nezaketini kırmaz ve içkiden içer. Doktor bir taraftan konuşur bir taraftan içmeye devam eder. Ve birden görgüsüzlük yaptığını düşünerek; “Avukat bey siz de içmez misiniz?

Cevap: “Hayır teşekkür ederim ben trafik polisleri geldikten sonra içeceğim…”

Uyanık Avukat 

ABD’nin bir eyaletinde trafik yoğunluğunu azaltmak için yeni bir düzenleme yapılmış, bu düzenlemeye göre her bir araçta seyir halinde en az iki yolcu olmalı kuralı getirilmiş.

Trafik polisi kullandığı araçta tek başına yolculuk yapan kadın ceza yazmış. Kadın konuyu zeki avukatına, avukat da mahkemeye taşımış.

Avukat cezaya itiraz etmiş: Müvekkilim hamile olduğu için araçta yalnız değildir, araçta iki kişi bulunmaktadır.

Mahkeme itirazı kabul etmiş, ceza kaldırılmış.

Aradan bir süre geçtikten sonra polis ofisinden yeni bir tebligat gelmiş: Sürücü koltuğunda iki kişinin oturması nedeniyle…

Danışma Ücretlidir 

Amerikalı ünlü avukatın ofisine bir müşteri gelmiştir.
– Sizden bazı konularda akıl almak istiyorum.
– Soracağınız iki soru için 100 dolarınızı alırım.
– İki soru için 100 dolar çok değil mi?
– Olabilir dostum. Şimdi daha sağlam olduğunu düşündüğüm ikinci sorunuzu bekliyorum.

Karşılıksız çek

Avukat, cezaevinde sanıkla görüşmektedir. Sanık: ‘Aman avukatım, ne olursun beni kurtar’ der.  Avukat da parası olup olmadığını sorar.

Sanık bunun üzerine: ‘Ne demek beyefendi, çekinizi hemen yazayım, dışarı çıkınca da yine bir çek daha keseyim’ der.

Avukat: ‘E, o zaman davanı alabilirim, söyle bakalım, seni neyle suçluyorlar?’

Sanık : Karşılıksız çek keşide etmek.

Neye dayanıyorsun?

Dar bir Hakim odasında çok taraflı bir dava görülmektedir. Odanın içi davacı, davalı, tanıklar ve Avukatlarla hınca hınç doludur Hakim, davacıdan delillerini sorar. O da, tanık beyanlarına, keşfe ve tapu kayıtlarına dayandığını ifade eder. Bu arada söz sırası davalıya gelir. Hakim, davalıya “sen neye dayanıyorsun” diye sorar. Davalı da odanın en dip kenarından hakime cevap verir “Ben kapıya dayanıyorum efendim”

Yalan Makinası

Mahkemede görülen boşanma davasında davacının Avukatı karşı tarafın getirdiği yalancı şahitlerin beyanlarından bıkmıştır. Davacı aile dostu olduğundan dolayı, olayların iç yüzünü bilmektedir ve yalancı şahitlerin beyanlarından dolayı çok kızmıştır. Zira bu beyanlardan dolayı davayı kaybetmek üzeredir. Hakimden söz alır ve “Hakim Bey, keşke tarafları ve tanıkları bir yalan makinasına bağlama imkanı olsa , o zaman bütün hakikat çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır” der. Hakim bey gereği düşünüldü der ve ekler: Davacı vekilinin yalan makinasına bağlanma talebinin reddine..”

Sokrates İyi Adamdır

Bir grup entelektüel avukat bir araya gelip sohbet ederlermiş. İçlerinden biri pek okumaz, sadece muhabbet olsun diye katılırmış toplantılara. Ne var ki herkes entel-dantel konuştuğu halde bizimki hep sessiz kaldığını fark edince içerleyip kendi kendine söz vermiş “Mevzu neyse ben de konuşacağım yeter artık” diye.

O gün, konu haksız yere mahkûm olan ünlülerden açılmış: Sokrat’tan, Galile’den, Bruno’dan örnekler veriliyor, “Böyle büyük adamlara haksız yere ceza verilir mi arkadaş?” diye konuşulmakta. Mevzu bir ara Sokratesin Savunması üzerinde yoğunlaşınca bizimki lâfa karışacak gibi olmuş ama yok ki dağarcığında bir şey. Dayanamamış, tam herkes dağılırken sesini yükseltmiş:

-Şöyledir böyledir ama, iyi adadır ha!

 Ona Lolo Buna Lolo

Kavga esnasında adamın birisi kavga ettiği kişiye ağır küfürler ve hakaretler etmiş. Küfür ve hakarete maruz kalan şikayetçi olmuş, adam hakkında ceza mahkemesinde dava açılmış. Ceza alacağından korkan adam kendini savunması için bir avukat ile anlaşmış. Avukat dediklerini yapması halinde adama beraat ettireceğini söylemiş. Adam avukatın şartını ve istediği ücreti kabul etmiş.

Avukat adama: “Mahkemede hiç konuşmayacaksın, hakim sana soru sorduğunda LOLO LOLO LOLO diyeceksin, sana ne sorarsa dilsiz taklidi yap ve hep lolo de demiş.. Zinhar konuşmak yok tamam mı?

Avukatın dediğini yapmış sanık. Sonra avukatı söz almış ve “Gördüğünüz gibi müvekkilim dilsizdir, hep lolo diyor, bu şekilde birine hakaret etmesi olanaksız ve bu davada Müvekkilimin beraatını talep etmekteyim” demiş.

Sonunda hakim sanığın beraatına karar vermiş. Dışarı çıkmışlar, Avukat, hadi demiş senin işin tamam hallettik, şimdi gelelim vekalet ücretine deyince; bizimki sadece Lolo Lolo diye cevap vermiş..

Avukatın tepesi atmış: “Seni utanmaz! Ona lolo buna lolo, bize de mi lolo ulan!”

Cinayet

Avukat Temel, cinayet sanığını savunmaktadır.

– Müvekkilim masumdur Hakim Bey. Cinayet kaza ile olmuştur.

– Kaza olur mu? Sanık maktule tam 6 kurşun sıkmış.

– Hakim Bey, müvekkilimin kulakları az işitir de!

Marsa Gidecek Avukat

NASA Mars’a adam gönderecekmiş. Sadece bir kişi gidebilecek, giden de geri dönemeyecekmiş.

İlk aday olan mühendise bu iş için ne kadar isteyeceğini sormuşlar: “Bir Milyon Dolar…” demiş ve eklemiş “MIT’ye bağışlayacağım” İkinci aday olan doktora da aynı soruyu sormuşlar. Doktor: “İki Milyon Dolar” demiş. “Bir milyonunu aileme, bir milyonunu da tıbbi araştırmalara bağışlayacağım.”

Üçüncü aday olan avukat aynı soruya; Üç Milyon Dolar” diye cevap verince yetkililer; “Diğerleri bu kadar az isterken sen neden üç milyon istiyorsun”demişler.

Avukat yetkililere doğru eğilmiş, kısık bir sesle:

“Bir milyonunu ben alırım, bir milyonunu size veririm, mühendisi de Mars’a göndeririz.”

Cinayet Davası

Mahkemede bir cinayet davası görülüyormuş. Adamın katil olduğu neredeyse kesinmiş. Bunu fark eden davalı avukatının aklına bir şeytanlık gelmiş; “Bayanlar baylar! Hepinize bir sürprizim var!” diyerek saatine bakmış. “Tam bir dakika sonra, müvekkilim tarafından öldürüldüğü iddia edilen kişi bu mahkeme salonundan içeri girecek.”

Bunun üzerine hakim, seyirciler, bütün kafalar mahkeme salonunun kapısına dönmüş… 1 dakika geçmiş… Hiçbir şey olmamış…

Bunun ardından avukat: “Bakın…Ortaya bu iddiayı attım ve hepiniz heyecan içinde kapıya bakıp 1 dakika boyunca beklediniz. Bu gösteriyor ki, gerçekten ortada bir ölü olduğuna ve dolayısıyla müvekkilimin katil olduğuna sizler de inanmıyorsunuz.”

Bu sözün ardından hakim kararını açıklamış ve adamı mahkum etmiş.

Avukat şok içinde: “Ama nasıl olur? Az önceki gösteriden hepiniz etkilendiniz… Hepinizin kapıya baktığını gördüm!”

Hakim: “Evet doğru… Hepimiz baktık… Ama müvekkiliniz bakmadı!”

 
Rahip, Doktor ve Avukat

Bir rahip, bir doktor ve bir avukat deniz kazası sonucu okyanusta anakarayı gören ıssız bir adada mahsur kalmışlar. Adadan kurtulabilmek için tek yol yüzerek karaya çıkmakmış ancak deniz köpekbalıklarıyla doluymuş.

Başka çare olmadığını anlayan üçlüden önce doktor karaya yüzmeye karar vermiş. Aahip ve avukata dönerek, “”Ben hayatımı insanları kurtarmaya adadım, bu yüzden de Tanrı yardım eder.” demiş ve okyanusa atlamış. Daha bir kulaç atamadan köpekbalıkları doktoru yemişler.

Sıra rahibe gelmiş. Rahip avukata, “Ben tüm ömrümü Tanrıya adadım, o bana yardım edecektir, burada ölemem” demiş ve atlamış. Tabii köpekbalıkları rahibi de oracıkta yemişler.

Avukat olanları görünce bir değerlendirme yapmış, bu iki adam hayatlarını insanlığa ve tanrıya adadıkları halde öldüler, ben de hep adalet sistemi için çalıştım bu köpek balıkları beni de kesin yer, ama burada aç susuz ölmektense atlayıp hemen ölürüm” diye düşünmüş ve kendini okyanusa atıvermiş.

Denizde olağandışı bir hareketlenme olmuş, bütün köpek balıkları “Buyur üstat” demişler ve avukatın geçeceği yolda bir kordon oluşturmuşlar.

Matematikçi, Fizikçi ve Avukat 

Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar: ”2 kere 2 kaç eder.”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kağıt kalemi almış, uzun uzun düşünüp hesapladıktan sonra; ‘Eminim ki dört eder.” demiş.

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. yarım saat sonra; ”Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2’lik bir hata payı olabilir.’

Sıra avukata gelmiş. Avukatı almışlar içeriye, sormuşlar aynı soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş: ”Kaç olmasını istersiniz.”

Mahkemede Poz Yapmak

Bir Demiryolu işçisi tren kazasında sakat kalmış, işçinin avukatı da davalı şirkete tazminat davası açmış.

Davayı anlatıyormuş avukat: “Müvekkil işçi poz yaparken tren kazası olmuş ve sakat kalmıştır.”

Bu sözle ciddi bir açık yakaladığını düşünen şirketin çaylak avukatı atılmış:

—Orası film stüdyosu mu? Poz yapacağına işine gücüne baksaydı.

Zimmet

Başarılı Avukat Hüsnü Niyetli mahkeme sonunda beraat eden müvekkiline dönüp: “Artık duruşmalar bitti, bana doğruyu söyleyebilirsin, gerçekten o parayı zimmetine geçirdin mi?” diye sormuş.

Adam “Vallahi…” demiş. “Ben geçirdiğimi zannediyordum ama savunmanızdan sonra içime ciddi bir kuşku düştü…”

İş Bitirici Avukat

Cep telefonlarının olmadığı, avukat ofislerine yazıhane denildiği dönemde Avukat Satılmış İşbilmez kentin en iyi semtinde bürosunu kurmuş ve avukatlığa başlamıştır. Sabahın ilk saatlerinde kapı çalmış, sekreter giren kişiyi avukatın odasına buyur etmiştir.

Yeni müşteriyi ikna etmek isteyen avukat hemen telefona sarılmış “O iş bitti, zaten ben aldığım her davayı kazanırım.” minvalinde uzun uzun konuştuktan sonra telefonu kapatır.

Sonra sekreterin odaya aldığı kişiye dönmüş; “‘Kusura bakmayın, sizi beklettim. Ama görüyorsunuz ki işler çok yoğun. Sizin davanız neydi?’

Cevap: Telefonu tamir etmeye gelmiştim.

Papazın Vasiyeti

Bir papaz, bir doktor, bir öğretmen ve bir avukattan oluşan sıkı bir arkadaş grubu, yine bir araya geldikleri bir gün, papaz cebinden 30.000 dolar çıkarır ve her birine 10.000 dolar vererek, öldüğünde bu paraların da mezarına gömülmesini onlardan rica eder.

Bir süre sonra papaz ölür. Öğretmen, doktor ve avukat mezarına birer zarf gömerler. Cenaze sonrası üç arkadaş meyhaneye gidip efkar dağıtmaya karar verir.

Boşalan kadehler arttıkça hepsini sıkıntı kaplamaya başlar ve ilk önce öğretmen atlar; “Arkadaşlar, çok utanıyorum ama itiraf etmek zorundayım. Papazın verdiği paranın bir kısmını okul için kullandım, ama mecburdum. Sonuçta bir hayır işi. Mezara 7.500 dolar bıraktım. Özür dilerim”

Doktor kendine ortak bulmuştur; “Sorma, ben de ne yazık ki 5.000 dolar koyabildim, hastanenin bir takım şeylere ihtiyacı vardı.”

Avukat kendinden emin ve arkadaşlarına sinirli; “Sizlere inanamıyorum, bu yaptığınız çok çirkin! (Ellerini yukarı açarak) Eyy papaz arkadaşım, hiç merak etme ben paranın tamamını gönderdim yanına, 10.000 dolar değerinde çek kefenin sağ cebinde, nur içinde yat!”  

 

ADLİYENİN YOLUNU BİLMEZDİN

Bir avukat sabah erken saatlerde Manisa’da hacze gitmek için otelden çıkmış. Fakat adliyenin nerede olduğunu bilmiyormuş. Yolda bir oto tamircisine rastlamış, sormuş:

— “Hemşerim, adliye nerede acaba?”

Tamirci gayet ilgili bir şekilde tarif etmiş:
— “Şuradan dümdüz git, sağda göreceksin.”

Avukat teşekkür edip adliyeye varmış, icra memurlarıyla birlikte hacze gitmiş. Kapı açılınca karşısına kim çıksın? Sabah yol sorup tarif aldığı oto tamircisi!

Tamirci bir anda sinirlenmiş:
— “Yahu kardeşim! Daha sabah adliyenin yolunu bilmezken ben sana öğrettim. Şimdi geldin sabah sabah benim dükkânı hacze! Bu ne iştir?”

Memurlar kahkahaya boğulmuş, avukat ise mahcup bir tebessümle kalakalmış.:

—  Ustam, sabah adliyenin yolunu sen öğrettin… Şimdi de ben sana haczin yolunu öğreteyim gari. 

 

 

 

 

Boşanma

Boşanma davası sonuçlanmış, hakim kararı okumuş, davalı koca kararı anlamadığını belirtince, hakim açıklama yapmış:

– Sizi boşadım, çocuğu anneye verdim, eşinize de ayda 1000 TL nafaka verdim.

Davalı Koca: “Allah razı olsun hakim bey, ben de ayda 500 TL veririm, gül gibi geçinip giderler”

Güvenlik Tedbiri

0
GÜVENLİK TEDBİRLERİ

Güvenlik tedbirleri özellikle tehlikeli bir takım suçlular veya isnat yeteneği yahut ceza sorumluluğu bulunmayan failler için uygulanan ve özünde iyileştirme, ıslah ve sosyalleştirme amacı bulunan tedbirlerdir.

Bu tedbirler bütün suçlular için değil ancak belli tehlikelilik arz eden suçlular ve şahsi durumları gereği haklarında ceza verilemeyecek kişilere uygulanabilir. Tüzel kişilerin isnat yeteneği veya kusurundan bahsedilemeyeceği için bunlar hakkında ceza verilemez; bunun yerine güvenlik tedbiri uygulanabilir (5237 sayılı Kanun m.53-60).

Güvenlik Tedbirleri,
  • Mahkemece verilen cezaya ek bir yaptırım olarak,
  • Mahkemece verilecek cezanın yerine geçmek üzere,
  • Müstakil bir yaptırım olarak, uygulanabilir. 

Güvenlik Tedbirinin birinci amacı, suç işleyen kişileri ıslahını sağlayarak topluma kazandırmaktır. Suçlunun yeniden suç işlemesinin önüne geçmek ikinci temel amaçtır.

Güvenlik tedbiri, suçun işleyen failin tehlikeli durumu dikkate alınarak uygulanmaktadır. Bu yatırım türüne mahkeme kararı ile hükmedilmektedir. Özellikle akıl hastaları ve uyuşturucu bağımlıları bakımından uygulama alanı bulmaktadır.

Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

TCK Madde 32: Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbirinin Uygulanması

Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamamaktadır. Ancak, gerçek kişilerin işledikleri suçlar yahut tüzel kişiliğin faaliyetleri dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar uygulanabilmektedir. Bu tedbir, tüzel kişinin yetkililerinin işlediği suçlar yahut tüzel kişiliğin çiğnediği normlar nedeniyle gündeme gelmektedir. Tehdit, şantaj, cebir veya kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, hırsızlık, müstehcenlik, kumar oynanması için yer ve imkan sağlama, rüşveti evrakta sahtecilik, güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarının işlenmesi, suretiyle haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında, bunlara özgü güvenlik tedbirler uygulanmaktadır.

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde de aynı tedbirler uygulanmaktadır. Özellikle, örgütlü suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, devletin güvenliğine karşı suçlar, insan ticareti, organ ticareti, insan üzerinde deney, soykırım suçları bakımından bu tedbir uygulanabilmektedir.

İhaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, fiyatları etkileme, kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma, “Ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması”, mal veya hizmet satımından kaçınma, tefecilik suçlarına karışanlar ile çevreye zarar veren tüzel kişilere de yaptırım uygulanmaktadır.

Türk Ceza Kanununda Güvenlik Tedbirleri

Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma

Madde 53- (1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;

  1. a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,
  2. b) Seçme ve seçilme ehliyetinden (…),
  3. c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,
  4. d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
  5. e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,

yoksun bırakılır.

(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.

(3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir.

(4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.

(5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.

(6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.

 

Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri

Madde 57- (1) Fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi hakkında, koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.

(2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine infaz hâkimi kararıyla serbest bırakılabilir.

(3) Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen fiilin niteliğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbi kontrol ve takibinin gerekip gerekmediği, gerekiyor ise, bunun süre ve aralıkları belirtilir.

(4) Tıbbi kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve aralıklarla, Cumhuriyet savcılığınca bu kişilerin teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan sağlık kuruluşuna gönderilmeleri ile sağlanır.

(5) Tıbbi kontrol ve takipte, kişinin akıl hastalığı itibarıyla toplum açısından tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan rapora dayanılarak, infaz hâkimliğince yeniden koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı fıkralarda belirlenen işlemler tekrarlanır.

(6) İşlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, infaz hâkimi kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

(7) Suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine infaz hâkimi kararıyla serbest bırakılabilir.

 

Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri

Madde 60- (1) Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet halinde, iznin iptaline karar verilir.

(2) Müsadere hükümleri, yararına işlenen suçlarda özel hukuk tüzel kişileri hakkında da uygulanır.

(3) Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının işlenen fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hakim bu tedbirlere hükmetmeyebilir.

(4) Bu madde hükümleri kanunun ayrıca belirttiği hallerde uygulanır.

Hâkimlerin Uzmanlaşması

0

Hakimlerin Uzmanlaşması başlıklı ve CCJE(2012)15 sayılı görüş (ON THE SPECIALISATION OF JUDGES), Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi’nin (CCJE) 5-6 Kasım 2012’de Paris’te düzenlenen 13. genel toplantısında kabul edilmiştir.

Görüşü hazırlamakla görevli çalışma grubu ilk toplantısını 26-28 Mart tarihleri ​​arasında, ikinci toplantısını ise 18-20 Haziran 2012 tarihleri ​​arasında Strazburg’da gerçekleştirerek raporlar hazırlamıştır. Bu raporlar çerçevesinde hazırlanan hukuki görüş, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 13 Kasım 2012 tarihinde onaylanarak üye devletlere ilan edilmiştir.

Belgeyi hazırlayan komitede, Durro SESSA (Hırvatistan), Jean-Claude WIWINIUS (Lüksemburg), Niels ENGSTAD (Norveç), Orlando AFONSO (Portekiz), Nina BETETTO (Slovenya), José COBO SAENZ (İspanya), Bernard CORBOZ (İsviçre), Aneta ARNAUDOVSKA (Makedonya Cumhuriyeti), Richard AIKENS (Birleşik Krallık), nes RIEDEL (Almanya) ve Alain LACABARATS (Fransa) yer almıştır. Belgenin çevirisi, İdari Yargının Etkinliğinin Artırılması ve Danıştay’ın Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi projesi kapsamında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortak şekilde finanse edilmiştir.

Adaleti tesis etmek için son kararı veren hâkimlerin tüm hukuk alanlarında uzmanlaşması imkansızdır. Bu nedenle hâkimlerin belli alanlarda bilgi ve deneyimlerini yoğunlaştırmaları onların verecekleri kararlarının kalitesini artıracak, mahkemelerin etkinliğini artıracak ve yargı yükünü azaltacaktır. Sadece belirli dava türleriyle ilgilenen ihtisas mahkemelerinin kurulması mahkemenin yeterliliğini ve verimliliğini artıracaktır.

15 No.lu Görüş (2012) 
HÂKİMLERİN UZMANLAŞMASI
CCJE 13. Genel toplantısında kabul edilmiştir (Paris, 5-6 Kasım 2012)

Giriş

1. Bakanlar Komitesi tarafından belirlenen iş tanımı uyarınca, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), 2012 yılında hâkimlerin uzmanlaşması hakkında bir Görüş hazırlamaya karar vermiştir.

2. İşbu Görüş, daha önceki CCJE Görüşleri, Hâkimlerin Magna Cartası, CCJE tarafından hâkimlerin uzmanlaşması hakkında hazırlanan ankete üye devletlerin yanıtları ve CCJE uzmanı Sayın Maria Guilana Civinini (İtalya) tarafından yazılan ön rapora dayanılarak hazırlanmıştır.

3. Bu Görüşün hazırlanmasında CCJE ayrıca, Avrupa Konseyi müktesebatı ve özellikle Hâkimlerin Statüsüne İlişkin Avrupa Şartı, Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları hakkında üye devletlere yönelik Rec(2010)12 sayılı Tavsiye Kararı ve Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ) tarafından hazırlanan “Avrupa Yargı Sistemleri” raporunu (2010 baskısı) dikkate almıştır[1].

4. Üye devletlerin anketlere verdiği yanıtlar ve uzmanın hazırladığı anket, üye Devletlerde uzmanlaşmış hâkimlerin ve/veya ihtisas mahkemelerinin yaygın olduğunu göstermiştir. Bu tür uzmanlaşmalar gerçekten var olmakla birlikte, hâlihazırda var olan mahkemeler arasında ihtisas daireleri ya da ayrı ihtisas mahkemeleri oluşturulmasını içeren çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim, Avrupa çapında yaygınlaşmıştır [2].

5. İşbu Görüş çerçevesinde, “uzmanlaşmış hâkim” hukukun sınırlı alanıyla (örneğin: Ceza hukuku, vergi hukuku, aile hukuku, ekonomi ve finans hukuku, fikri mülkiyet hukuku, rekabet hukuku) ilgilenen veya belirli alanlarda (örneğin: Sosyal, ekonomik ve aile hukuku ile ilgili) belirli vaziyetlere ilişkin davalara bakan hâkimdir.

6. Ceza davalarında yer alan jüri üyeleri[3], yukarıda bahsedilen “uzmanlaşmış hâkimler” tanımı kapsamında değerlendirilmemiştir. Jüri üyeleri, tüm ceza davalarında yer almamaktadır. Düzenli hâkimlik yapısının bir parçası olan hâkimlerle aynı kurallar ve kanunlara tabi olmamakla birlikte yargı hiyerarşisinin bir parçası veya disiplin ve etik kurallarına da tabi değildirler.

7. İşbu Görüşün amacı, temel hakların korunmasının yanı sıra adaletin niteliği ve hâkimlerin statüsünün güvenceye alınmasına duyulan üstün ihtiyaç gereğince uzmanlaşma ile ilgili temel sorunları incelemektir.

A. Uzmanlaşmanın olası avantajları ve dezavantajları

a. Uzmanlaşmanın olası avantajları

8. Uzmanlaşma sıklıkla, herhangi bir kasıtlı tercihten ziyade, kanunlardaki değişikliklere uyum sağlama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Sürekli olarak uluslararası, Avrupa veya ulusal seviyede yeni mevzuat benimsenmesi ve içtihat ile doktrin değişiklikleri, hukuk bilimini son derece karmaşık ve geniş bir hale getirmektedir. Bir yandan toplum ve davaların tarafları mahkemelerden gittikçe artan bir şekilde profesyonellik ve verimlilik beklerken, hâkimlerin tüm bu alanlara hâkim olması zordur. Hâkimlerin uzmanlaşması, kendi yetki alanlarında gerekli bilgi ve deneyime sahip olmalarını sağlayabilir.

9. Söz konusu hukuki alanda derinlemesine bilgiye sahip olmak, bir hâkimin vereceği kararların niteliğini iyileştirebilir.

Uzmanlaşmış hâkimler, belirli alanlarda daha fazla deneyim kazanırken bu durum, mahkemelerinin yetkinliğini artırabilir.

10. Dava dosyalarının, seçilen bir grup uzmanlaşmış hâkimde toplanmasını sağlamak, yargı kararlarında istikrarı ve en nihayetinde de yasal kesinliği mümkün kılabilir.

11. Sürekli olarak benzer dosyalara bakmak, hâkimlerin kendilerine verilen davalar hakkındaki olguları teknik, sosyal veya ekonomik düzeyde daha iyi anlamalarına ve böylece söz konusu olgulara daha uygun çözümler bulmalarına yardımcı olabilir.

12. Hukuktan farklı bir bilime ilişkin bilgi sağlayan uzmanlaşmış hâkimler, uzlaşmazlık konusu olan sorunlara çoklu disiplinli bir yaklaşım benimseyebilir.

13. Belirli bir hukuki alanda daha fazla deneyim ile elde edilen uzmanlaşma, sürekli artan dava sayıları dikkate alındığında, mahkemelerin verimliliği ve dosya yönetiminin iyileştirilmesine yardımcı olabilir.

b. Uzmanlaşmanın olası kısıtları ve tehlikeleri

14. Pek çok farklı sebepten dolayı yargıda uzmanlaşma arzu edilir bir durum olsa da çeşitli tehlikeleri de barındırmaktadır. Yargıda uzmanlaşmanın taşıdığı temel risk, uzmanlaşmış hâkimlerin, genel hâkim yapısından ayrılması ihtimalidir.

15. Hâkimlerin, uzmanlaşma sebebiyle daha önce aynı konularda verdiği kararları tekrarlama eğiliminde olması, içtihadın toplumun ihtiyaçlarına göre gelişmesini engelleyebilir. Bu tehlike ayrıca, belirli bir alandaki kararların daima aynı ve belirli hâkim grubu tarafından alınması durumunda da ortaya çıkmaktadır.

16. Uzmanlaşmış hukukçular, kendi alanlarına özgü ve (genellikle) diğer hukukçuların bilmediği kavramlar geliştirmeye eğilimlidir. Bu da kanun ve usulün ayrışmasına, uzmanlaşmış hâkimlerin diğer alanlardaki gerçekliklerden kopmasına ve genel ilkeler ile temel haklardan uzaklaşmaları ihtimaline neden olabilir. Bu ayrışma, yasal kesinlik ilkesini zayıflatabilir.

17. Toplum, uygulamada mümkün olmasa da, uzmanlaşmış hâkimler olmasını bekleyebilir. Uzmanlaşma, yalnızca, mahkemelerin yeterli boyuta ulaştığı durumlarda mümkün olabilir. Küçük mahkemeler ihtisas daireleri kurabilmeyi veya bu gibi dairelerden yeterli sayıda kurabilmeyi imkânsız bulabilir. Bu da hâkimleri çok yönlü olmak ve böylece çok farklı uzmanlık konularına bakabilme yeteneğine sahip olmak zorunda bırakır. Hâkimlerin aşırı derecede bireysel uzmanlaşması, gerekli olan bu çok yönlülüğe zarar verecektir.

18. Bazı durumlarda, hâkimlerin uzmanlaşması, yargı birliğine zararlı olabilir. Uzmanlaşma, hâkimlere, uzmanlık alanlarındaki deneyimlerinin onları diğerlerinden farklı bir üst gruba dahil ettiği hissini verebilir. Genel halka da bazı hâkimlerin “süper hâkim” olduğu veya tam tersine, bir mahkemenin esas yargı sisteminden ayrı, tamamen teknik bir organ olduğu izlenimini verebilir. Bu durum, yeterince uzmanlaşmış olmadığı düşünülen mahkemelere kamunun güvenmemesi sonucunu doğurabilir.

19. Yüksek uzmanlığa sahip bir mahkemenin kurulması, hâkimlerin yargının geri kalanından ayrılması ve bu kişilerin taraflar, menfaat grupları veya diğer Devlet güçlerinden baskıya açık kalması amacı veya etkisi de taşıyabilir.

20. Hukukun herhangi bir alanında; ortak eğitimlerde, konferanslarda veya toplantılarda hâkimler, avukatlar ve savcıların aşırı yakınlaşmasının bıraktığı izlenimin yarattığı tehlike gerçekten mevcuttur. Bu, yalnızca yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin imajın lekelenmesine neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda hâkimleri gizli bir etkiye ve bu sayede de kararlarının doğrultusunu gerçek bir riske açık bırakmaktadır.

21. Mahkemelerin kabul edilebilir bir iş yükü olması gerektiğinden, çok kısıtlı bir alanda uzmanlaşmış bir mahkeme kurulması, ilgili alandaki dosyaların tüm ülke veya bölge içerisinde tek bir mahkemede yoğunlaşmasına neden olabilir. Bu da mahkemelere erişimi engelleyebilir veya hâkim ve davanın tarafları arasında ciddi bir mesafeye neden olabilir.

22. Bir kürsünün parçası olan ve belirli bir teknik veya uzman görüşü sağlamaktan sorumlu olan uzmanlaşmış bir hâkimin, tarafların savunması için sunulmadan önce meslektaşlarına kişisel görüşü veya olguları ifade etmesi tehlikesi bulunmaktadır[4].

23. Kamunun endişelerine karşılık vermek amacıyla ihtisas mahkemeleri kurulması (örn. Terörle Mücadele
Mahkemeleri) [5], resmi makamların diğer mahkemelerde olmayan materyal ve insan kaynaklarını bu mahkemelere sağlamasıyla sonuçlanabilir.

B. Genel ilkeler – temel hak ve ilkelere saygı: CCJE’in duruşu

24. CCJE, genel veya uzmanlaşmış tüm hâkimlerin, her şeyden önce, yargılama sanatında uzman olması gerektiğini vurgular. Hâkimlerin, olguların ve kanunların nasıl incelenmesi ve değerlendirilmesi gerektiğini ve çok çeşitli alanlarda karar vermeleri gerektiğini bilmeleri gerekmektedir. Bunu yapabilmek için yasal kurumlar ve ilkelere ilişkin geniş bilgiye sahip olmaları gerekmektedir.

25. Üye Devletlerin yanıtları ve uzmanın raporu, mahkemelere gelen davaların pek çoğuna uzmanlaşmamış hâkimlerin baktığını ortaya koymuş ve bu hâkimlerin üstlendiği etkin rolü vurgulamıştır.

26. Kural olarak, hâkimlerin tüm alanlarda davalara karar verme yetisinin olması gerekmektedir. Kanunlara ve altında yatan ilkelere ilişkin genel bilgileri, sağduyuları ve hayatın gerçekleri hakkındaki bilgileri, uzmanlaşma alanları da dahil olmak üzere, gerektiğinde bilirkişi desteğiyle onlara, tüm alanlarda kanunları uygulama yeteneğini vermektedir [6].

“Uzmanlaşmamış hâkimlerin” rolü asla hafife alınamaz.

27. Herhangi bir mahkemede, uzmanlaşmamış hâkimler genellikle çeşitli uzmanlık sektörlerine atanmakta ve kariyerleri boyunca birçok kez farklı alanlarda görev almaktadır. Bu da onlara çok çeşitli hukuki alanlarda geniş bir deneyim sunmakta ve böylece yeni görevlerine alışmalarını ve davanın taraflarının ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamaktadır. Bu yüzden, belirli derecede uzmanlaşma gerektirenler de dahil olmak üzere, çok büyük çeşitlilik gösteren konulara bakması gereken genel bir mahkemenin ihtiyaçları ile başa çıkabilmek için gereken esneklik ve çok yönlülüğü edinmek üzere, en başından itibaren tüm hâkimlerin genel bir eğitim alması hayati öneme sahiptir.

28. Yine de bazı alanlarda kanunlar o kadar karmaşık veya spesifik hale gelmiştir ki bu alanlardaki davalara uygun bir şekilde bakabilmek için daha yüksek bir uzmanlaşma gerekmektedir. Bu sebeple, belirli alanlardan sorumlu olan uygun niteliğe sahip hâkimlerin sağlanması tavsiye edilir.

29. Tüm hâkimler gibi uzmanlaşmış hâkimler de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması hakkında
Sözleşmenin (Sözleşme – AİHS) 6. Maddesinde belirtilen bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılamalıdır.

Uzmanlaşmış hâkimler ve mahkemelerin Sözleşmenin bu hükmünde belirtilen diğer tüm koşulları da karşılaması gerekmektedir: mahkemeye erişim, uygun süreç, adil yargılanma hakkı ve makul sürede duyulma hakkı. Bu gerekliliklere saygı çerçevesinde ihtisas dairelerinin düzenlenmesi mahkemelerin yükümlülüğüdür.

30. CCJE, ihtisas daireleri veya mahkemelerinin kurulmalarının katı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünmektedir.

Bu organların, uzmanlaşmamış hâkimlerin liyakatini göz ardı etmemesi ve her koşul altında aynı güvence ve kaliteyi temin etmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, mahkemenin büyüklüğü, hizmet gereklilikleri ve hâkimlerin tüm hukuki alanlara hâkim olmasının gittikçe zorlaştığı gerçeği ve uzmanlaşmanın maliyeti gibi bir hâkimin işine hükmeden tüm kıstaslar da dikkate alınmalıdır.

31. Uzmanlaşma asla, her hâkimin karşılaması gereken kalite gerekliliklerinin önüne geçmemelidir. CCJE, bu gerekliliklerin yargı kararlarının kalitesi hakkında 11 No.lu Görüşü (2008) içerisinde yer aldığını ve gerekliliklerin, uzmanlaşmış hakimler de dahil olmak üzere, tüm hâkimler için geçerli olduğunu belirtir. İhtisas mahkemelerinde yargının idaresi için ideal şartların temin edilmesi için gerekli olan her şey yapılmalıdır.

32. İlke olarak, genel usul kuralları ihtisas mahkemeleri için de geçerli olmalıdır. Her bir ihtisas mahkemesine özgü usuller getirilmesi, bu usullerin yaygınlaşarak, adalete erişim ve hukukun kesinliği konularında riskler oluşturma eğilimini doğurur. Mahkemeye özgü usul kurallarına yalnızca, ihtisas mahkemesinin kurulmasına neden olan ihtiyaçlardan birine (örneğin: Çocukların menfaatini güvence altına almak için oluşturulan ve spesifik kurallara tabi olarak muayenesini sağlayan aile hukukuna ilişkin usuller) karşılık gelmesi halinde izin verilebilir.

33. Mahkemenin bir bütün olarak tarafsızlığı ve hâkimin delilleri değerlendirmedeki özgürlüğünden oluşan adil yargılanma ilkelerine uyulmasının sağlanması elzemdir. Mahkeme heyetinin bir parçası olarak bir bilirkişi veya hâkim yardımcısının görev aldığı sistemlerde, hukuk eğitimi almış bu hâkime söz konusu bilirkişi veya yardımcı tarafından verilen tavsiyelere tarafların yanıt verme haklarını muhafaza etmeleri de önemlidir. Aksi takdirde, taraflara sorgulama veya karşı çıkma fırsatı tanınmadan bilirkişi görüşü karara dahil edilebilir. CCJE, hâkimlerin bir bilirkişi tayin ettiği ya da tarafların bilirkişileri tanık olarak çağırdığı ve tarafların hâkim önünde, bu bilirkişinin bulgularına ve çıkardığı sonuçlara itiraz edebileceği ve tartışabileceği bir sistemi tercih edilebilir olarak değerlendirmektedir.

34. Bir ihtisas mahkemesinde olsun ya da olmasın mahkemedeki tüm dosyalar aynı özenle incelenmelidir. İhtisas mahkemelerinin baktığı davaları önceliklendirmek için sebep yoktur. Yalnızca nesnel ihtiyaca dayanan, özgürlükten yoksun bırakılma veya çocuk velayetine ilişkin acil tedbirler, kişi veya mülkün korunması, çevre, kamu sağlığı, kamu düzeni veya güvenliği gibi hususları içeren davalarda önceliklendirmelere izin verilebilir.

35. İhtisas mahkemelerinin yeterli insan, idari ve materyal kaynağından yararlanması gerekirken, bu durum kaynaklar açısından aynı koşullara sahip olması gereken diğer mahkemelerin zararına olmamalıdır.

36. CCJE, hâkimler açısından daha fazla hareketlilik ve esnekliğin olmasının, uzmanlaşmaya ilişkin yukarıda bahsedilen dezavantajların giderilmesine yardımcı olabileceğini düşünmektedir. Hâkimlerin kariyerleri boyunca mahkeme veya uzmanlık değiştirme ve hatta uzmanlaşma görevlerinden genel görevlere geçme veya tam tersini yapma hakkı bulunmalıdır.

Hareketlilik ve esneklik, hâkimlere daha çeşitli ve farklı kariyer fırsatları sunmanın yanı sıra durumlarını değerlendirerek, içtihat ve genel olarak hukukun gelişmesini sağlayan diğer hukuki disiplinlere geçmelerine imkân tanıyacaktır. Ancak, bu hareketlilik ve esneklik, hâkimlerin bağımsızlığı ve azledilemezliği ilkelerini tehlikeye atmamalıdır [7].

37. Belirli hukuki alanlarda ortaya çıkan karmaşıklık veya özel gereksinimleri karşılamak için uzmanlaşmış hâkimlerin sağlanması, bireysel veya belirli koşullar gereğince özel, geçici veya olağanüstü mahkemelerin kurulmasından farklı bir durumdur. Bu mahkemelerin, Sözleşmenin 6. Maddesinde yer alan tüm güvenceleri sağlayamamasına ilişkin olası bir tehlike mevcuttur. CCJE halihazırda bu gibi mahkemelerin kurulmasına karşı itirazlarını ifade etmiş ve bu aşamada terörizm bağlamında hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunmasına ilişkin hâkimlerin rolü hakkında 8 No.lu Görüşünün (2006) içeriğine atıfta bulunmaktadır. Her halükârda, CCJE bu gibi mahkemelerin var olması halinde de, olağan mahkemelerin
yükümlülüğü olan tüm güvenceleri karşılamaları gerektiğini vurgular.

38. Özetlemek gerekirse, CCJE uzmanlaşmanın, yalnızca adaletin idaresini desteklemesi halinde, yani hem davaların hem de yargı kararlarının nitelikli olmasını temin etmek için tercih edilebilir olduğunun ispatı durumunda meşru olabileceğine inanmaktadır.

C. Uzmanlaşmanın belirli yönleri

1. Hâkimlerin uzmanlaşması

39. CCJE’ye göre, işbu Görüşün ilkeleri, aşağıda dikkate alınan ihtisas mahkemesi tipleri için geçerlidir.

40. Ankete verilen yanıtlar, “ihtisas” mahkemelerinde kullanılan hâkim tiplerine ilişkin üye devletler arasında belirgin farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur.

41. Uzmanlaşma, farklı araçlarla hayata geçirilebilir. İlgili devletin yasal çerçevesinin müsaade ettiği sınırlara göre, yargının genel teşkilatlanmasından ayrı ve farklı ihtisas mahkemeleri olabileceği gibi, genel yargı sisteminin bir parçası olan ihtisas mahkemeleri veya daireleri de olabilir. İhtisas mahkemeleri veya dairelerinin yargı yetkisi sıklıkla, uzmanlaşmamış mahkemelerden farklı olacaktır; ihtisas mahkemesi genellikle çok daha az sayıda olmakla birlikte, bazen sadece ülkenin başkentinde yer alır. İhtisas mahkemeleri ve dairelerinde hâkim yardımcıları yer alabilir.

42. Uzmanlaşmanın elde edilmesinde kullanılan en yaygın araç, uzmanlaşmış dava dairelerinin kurulmasıdır. Bu genellikle dahili mahkeme kuralları aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Uzmanlaşmada ana alanlar; aile ve çocuk hukuku, fikri mülkiyet hukuku, ticaret hukuku, iflas hukuku, ağır suçlar, suç soruşturması ve cezai müeyyidelerin infazı olarak sıralanabilir.

i. “Hukukçu olmayan hâkimler”

43. Pek çok üye devlette, hukuk eğitimine sahip bir veya birden fazla hâkimin yanı sıra hukukçu olmayan bir veya birden fazla mahkeme üyesinden oluşan ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır. Bu gibi “hukukçu olmayan hâkimler” çok çeşitli olup, bu konuya ilişkin detaylı incelemeyi burada sunmak mümkün değildir. Söz konusu “hukukçu olmayan hâkimler” sıklıkla, belirli bir menfaat grubunu (örneğin: İşçiler veya işverenler, mülk sahipleri ve kiracılar, belediye meclisleri) temsil eder ya da ilgili ihtisas mahkemesinin konusuna özgü uzmanlığa sahiptirler.

ii. Profesyonel hâkimler

44. Profesyonel hâkimler, birkaç farklı yöntemle uzmanlaşmış hâkim olabilir. Hâkim olarak atanmadan önce
uzmanlaşmış bir avukat olarak elde ettikleri deneyimler veya hâkim olarak atandıktan sonra uzmanlaşma çalışmalarıyla elde ettikleri deneyimlerin sonucunda olabilirler. Alternatif olarak, uzmanlaşmış bir hâkim, hukukun bir uzmanlık alanına veya hukuki olmayan bir alana özgü eğitim almış ve daha sonra bir ihtisas mahkemesine atanmış veya genel bir mahkemede uzmanlık davalarına bakıyor olabilir.

45. Mahkeme yapısının daha yüksek seviyelerinde hâkimlerin uzmanlaşmasının söz konusu olduğu durumlarda, daha yüksek seviyelerde de tüm dosya tiplerine bakabilme esnekliği olabilmesi için hâkimlerin belirli bir düzeyde çok yönlü olabilmesi gerekmektedir. İstinaf ve temyiz mahkemelerinin hukuki ve anayasal görevi olan mevzuat ve içtihadın yorumlanması ve uygulanmasında tutarlılığın yerine getirilmesinin temini için bu esneklik gereklidir. Ayrıca bu esneklik, belirli alanların istinaf ve temyiz seviyesinde kendi görüşlerini dayatacak bir pozisyonda olup, ilgili alanda kanunun gelişmesinin engellenmesine neden olabilecek çok küçük bir hâkim grubu tarafından ele alınmamasını da temin edecektir.

2. Belirli mahkemelerin veya daha büyük bir grup içerisindeki mahkemelerin uzmanlaşması

46. Bazı yargı çevrelerinde, olağan mahkemelerin haricinde ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır [8]. Bazı durumlarda, ayrı olan bu ihtisas mahkemeleri, ihtisas mahkemelerinin veya daha büyük yargı çevrelerinde mahkeme ihtisas dairelerinin kurulmasını sağlayan AB araçlarının sonucu olarak kurulmuştur [9]. Diğer durumlarda ise ihtisas mahkemeleri, daha büyük bir mahkeme grubunun parçası olabilir[10].

Her durumda, mahkemenin kendisi de, davalardan sorumlu olan hâkimler de uzmanlaşmıştır. Her ülkede benimsenen yapı, kısmen tarihsel gelişmenin, kısmen de söz konusu yargı çevresinde uzmanlaşmış bir mahkeme veya hâkime yönelik talebin bir sonucudur.

3. Uzmanlaşmış hâkimlerin bölgesel dağılımı

47. Bazı ileri derecede uzmanlık alanlarında, mahkemeye gelen dosya sayısının çok düşük olduğunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda, hâkim başına dengeli bir iş yükü düşmesi ve uzmanlaşma gerektirmeyen diğer dosyalara da bakmalarını mümkün kılmak için uzmanlaşmış hâkimleri bir mahkemede toplamak gerekebilir. Ancak, eğer aynı mahkemede toplamaya yönelik yapılan bu işlem daha ileriye götürülürse, ihtisas mahkemesinin mahkeme kullanıcılarından uzaklaşması riski ortaya çıkacaktır ve CCJE’ye göre bu sorundan kaçınılması gerekmektedir.

4. İnsan kaynakları, materyal ve mali kaynaklar

48. Uzmanlaşmış hâkimler ve mahkemelere yeterli insan ve materyal kaynağının, özellikle de bilgi işlem teknolojisinin sağlanması elzemdir.

49. İhtisas mahkemelerinde beklenen dava yükünün diğer mahkemelere göre düşük olması halinde, birkaç ihtisas mahkemesi ve hatta mümkünse tüm mahkemeler tarafından birlikte kullanılabilecek kaynaklar ve teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanılmasına dikkat edilmelidir. İnsan ve materyal kaynaklarının bir araya getirilmesi, uzmanlaşmanın düzenlenmesi ile bağlantılı sorunlardan kaçınmak için bir yöntem olabilir. Genel ve ihtisas mahkemelerini ve heyetlerini içeren büyük “adalet merkezleri” kurulması ise mahkemelerin yerleri arasında gittikçe artan mesafelerle, mahkemeye kolay erişimin önüne geçebilir.

50. Uzmanlaşmış mahkemeler ve hâkimlerin gereksinimleri ve maliyetleri, özel tedbirlerin gerekmesi, dosyaların hacimli olması veya duruşmalar ve kararların uzun olması gibi sebeplerle olağan mahkemeler ve hâkimlere kıyasla daha fazla olabilir.

51. Belirli bir uzmanlık alanında bunun gibi ek maliyet unsurları tespit edilebilirse, bu fazladan maliyetlerin bir kısmını veya tamamını karşılamak için davanın belirli bir tarafının daha yüksek masraf ödemesi gerekçelendirilebilir. Bu durum, örneğin ticari veya endüstriyel inşaat davaları veya patent ya da rekabet davaları için uygun olabilecekken, çocuk velayeti davaları, iştirak nafakası davaları veya diğer aile hukuku dava tipleri gibi davalar için uygun olmayacaktır. Uzmanlık gerektiren davalar için daha yüksek maliyetler olması mahkemelerin üstlendiği ilave işten daha fazla olamaz ve hem mahkemeler hem de dava tarafları için mahkemelere yüklenen iş ile uzmanlaşmanın getirdiği faydaya orantılı olmalıdır. Aynı şekilde, yalnızca daha fazla kâr elde etmek amacıyla ihtisas mahkemelerinin kurulması da makul ya da meşru görünmemektedir.

D. Hâkimin uzmanlaşması ve statüsü

1. Uzmanlaşmış hâkimin statüsü

52. Yukarıda adı geçen tüm uzmanlaşma tiplerinde, yargının bir üyesi olarak hâkimin rolü değişmez. Hâkimlerin uzmanlaşması, yargının bağımsızlığı ilkesinden herhangi bir şekilde sapılmasını hiçbir yönüyle gerektiremez ve meşru kılamaz (mahkemelerin ve bireysel hâkimlerin bağımsızlığı, bkz. 1 No.lu Görüş (2001)).

53. Buradaki kılavuz ilke, uzmanlaşmış hâkimlere statüleri bakımından uzmanlaşmamış hâkimlerden hiçbir şekilde farklı davranılmaması olmalıdır. Dolayısıyla atama, görev süresi, azledilemezlik ve disipline ilişkin kanun ve kurallar uzmanlaşmış hâkimler için de diğer hâkimlerle aynı olmalıdır.

54. Bunu en iyi şekilde sağlamak için hem uzmanlaşmış hem de uzmanlaşmamış hâkimlere yönelik tek bir seçim organının varlığı gereklidir. Hâkimlere ilişkin tek bir yapı olması, evrensel olarak geçerli olması gereken temel haklar ve ilkelere tüm hâkimlerin saygı duymasını temin edecektir. Aynı doğrultuda, CCJE, farklı hâkimlerin farklı kuruluşlarda farklı kurallara tabi olmasına neden olabilecek, belirli uzmanlıklara göre farklı yargı organları ve sistemlerinin oluşturulması taraftarı değildir.

55. CCJE, pek çok Avrupa ülkesinde geleneksel olarak birkaç farklı yargı hiyerarşisi olduğunu bilmektedir (örneğin; olağan ve idare mahkemelerinde). Bunlar, hâkimlerin statüsündeki farklılıklar ile de ilişkilendirilebilir. CCJE, bu gibi ayrı hiyerarşilerin yargının idaresi ve adalete erişimi karmaşık hale getirebileceğini düşünmektedir.

56. CCJE’ye göre:

– Yargı yetkisine ilişkin uyuşmazlıkların adalete erişimi engellememesi veya Sözleşme’nin 6. Maddesine aykırı olarak gecikmelere neden olmamasını;
– Diğer yargısal hiyerarşilere, ihtisas mahkemelerine, birimlerine ve görevlerine uygun bir şekilde erişimin tüm hâkimler için açık olmasını;
– Aynı kıdeme sahip tüm hâkimlerin, özel görevlere yönelik ek ücretler istisna olmak üzere, aynı maaşı
almasını temin etmelidir (bkz. bir sonraki fıkra).

57. Uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimlerin eşit statüsü ilkesi, maaşlar için de geçerli olmalıdır. Bakanlar Komitesinin Rec(2010)12 Sayılı Tavsiyesinin 54. Maddesine göre hâkimlerin maaşları, “meslekleri ve sorumlulukları ile orantılı olmalı” ve diğerlerinin yanı sıra “kararlarını etkilemeye yönelik teşviklere karşı koruyacak yeterlilikte olmalıdır”[11].

Bu doğrultuda, yalnızca hâkimin uzmanlaşmasına binaen verilen herhangi bir ek maaş veya diğer ücretler, mesleğin özellikleri ve sorumluluklarının ağırlığı genel bir kural olarak uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için eşit olduğundan, meşru görünmemektedir. Uzmanlaşmış hâkimin mesleğinin özellikleri veya sorumluluklarının ağırlığı (uzmanlık görevine atanmanın getirdiği kişisel sorumluluklar da dahil olmak üzere) bir tazminin gerektiği sonucunu doğuran özel sebeplerin tespit edilebildiği durumlarda ek maaş, diğer ücretler veya bazı ödemeler (örneğin gece mesaisi durumunda) meşrulaşabilir.

58. Hâkimlerin etik, cezai, hukuki ve disiplin sorumlulukları uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler arasında farklılık göstermemelidir. CCJE’nin 3 No.lu Görüşünde belirtilen hâkimlerin mesleki davranışlarına ilişkin standartlar, uzmanlaşmış ve uzmanlaşmamış hâkimler için eşit derecede geçerlidir. Herhangi farklı bir muamele için yeterli gerekçe tespit edilmemiştir.

59. Uzmanlaşmış bir hâkimin yalnızca küçük ve uzmanlaşmış bir grup avukatla ve hatta dava taraflarıyla ilgilenme olasılığının olması halinde tarafsızlık ve bağımsızlığını temin etmek için kendi davranışlarında dikkatli olması gerekebilir.

2. Değerlendirme ve terfi

60. Bir hâkimin çalışma performansının değerlendirilmesinde kıstaslar çok çeşitlidir ve iyi bilinmektedir (bkz. 3 ve 20(2007) No.lu CCJE Görüşleri). Uzmanlaşma tek başına, uzmanlaşmış hâkimin çalışmasına daha yüksek değer vermeyi meşru kılmaz. Bir veya daha fazla uzmanlaşma alanının kabulünde gösterilen esneklik, bir hâkimin çalışma performansının değerlendirilmesinde önemli bir unsur olabilir.

61. Bu sebeple, yargı konseyi veya hâkimlerin performansının değerlendirilmesinden sorumlu başka bir bağımsız kurum, uzmanlaşmış bir hâkimin bireysel performansının, uzmanlaşmamış bir hâkimin performansı ile kıyaslanıp kıyaslanamayacağı veya hangi oranda kıyaslanabileceğini belirlerken çok dikkatli olmalıdır. Küçük bir grubun parçası olabilecek ve çalışmaları değerlendiren kişi için şeffaf veya bilindik olmayabilecek bir uzmanlaşmış hâkime kıyasla, uzmanlaşmamış bir hâkimin performansına ilişkin net bir fikir edinmek genellikle daha kolay olduğundan, bu değerlendirme özel bir dikkat ve özen gerektirmektedir.

62. Terfi konusunda da benzer durumlar geçerlidir [12]. CCJE’ye göre, yalnızca uzmanlaşmaları sebebiyle uzmanlaşmış hâkimlere daha erken terfi imkânı tanımak meşrulaştırılamaz.

3. Eğitim ve uzmanlaşma imkânı

63. CCJE’nin genel eğitim hakkında 4 No.lu Görüşü’ndeki (2003) ilkeler uzmanlaşma eğitimi için de eşit derecede geçerlidir. Bu bağlamda, hâkimlerin bağımsızlığının güvence altına alınması ve mümkün olan en nitelikli eğitimin sağlanmasına ilişkin tüm gereklilikler, ilke olarak hem uzmanlaşmamış hem de uzmanlaşmış hâkimler açısından geçerli olduğundan, bu iki tip hakim grubu arasında statü farkı bulunmamaktadır. Genel olarak, eğitimler tüm hâkimlere açık olmalıdır.

64. İlke olarak, bir hâkimin uzmanlaşma isteğine saygı duyulmalıdır. Bu bakımdan CCJE, 10 No.lu Görüşüne ve bu görüşün bilhassa hâkimlerin seçilmesine ilişkin olan hükümlerine atıfta bulunur. Aynı şekilde, böyle bir istek bildirildiğinde, makul süre içerisinde yeterli eğitim [13] verilmelidir.

Bu eğitim, hâkimin uzmanlaşma alanına atanmasından önce verilmeli ve yeni görevine başlamadan önce tamamlanmalıdır.

65. Eğitim gereksinimleri ve bunların faydası ile mevcut kaynaklar arasında bir denge olmalıdır. Bu nedenle, örneğin söz konusu eğitim için kaynakların sağlanamayacağı veya yalnızca daha önemli eğitim ihtiyaçlarından vazgeçilerek yapılabileceği durumlarda bir uzmanlık eğitimi beklenemez. İlgili alandaki dava yükünün ihtisas mahkemeleri veya heyetlerinin varlığını gerekçelendiremeyecek kadar düşük olması gibi durumlarda da bir uzmanlık alanına atama talep edilemez. Mahkemenin, yetki kapsamının, bölgenin ve hatta devletin büyüklüğü uzmanlaşma ve uzmanlık alanlarında eğitime ilişkin farklı çözümleri gerektirebilir. Ancak, uygun olan hallerde ulusal sınırlar içerisinde sürekli eğitim konusunda iş birliği faydalı olabilir.

4. Yargı Konseyinin Rolü

66. Var olması halinde yüksek yargı konseyi veya dengi bir kurumun yetki ve sorumluluklarının, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için aynı şekilde uygulanması gerekmektedir. Uzmanlaşmış hâkimlerin, uzmanlaşmamış hâkimler gibi temsil edilmesi veya sorunlarını sunma fırsatına sahip olması gerekmektedir. Kamu yararı göz önünde bulundurularak, herhangi bir gruba ayrıcalıklı muameleden kaçınılmalıdır.

5. Uzmanlaşma ve hâkim birliklerine katılım

67. Uzmanlaşmış hâkimler, hâkim birliklerine üye olmak ve üyeliklerini devam ettirmek konusunda tüm diğer hâkimlerle aynı hakka sahip olmalıdır. Yargı organının bir bütün olarak tutarlılığı adına, uzmanlaşmış hâkimlere yönelik özel birlikler oluşturulması arzu edilmez. Uzmanlaşmış hâkimler olarak, mesleki fikir teatisi, konferanslar ve toplantılar gibi kendi alanlarına yönelik menfaatleri kendilerine sağlanmalı ancak, statülerine ilişkin menfaatleri genel bir hâkimler birliği tarafından güvence altına alınabilir ve alınmalıdır.

Sonuçlar

i. CCJE, genel veya uzmanlaşmış tüm hâkimlerin, her şeyden önce, yargılama sanatında uzman olması gerektiğini vurgular.

ii. İlke olarak, hukuki yargılamada baskın rol, “uzmanlaşmamış” hâkimler tarafından üstlenilmelidir.

iii. Uzmanlaşmış hâkimlik ve ihtisas mahkemeleri, kanunun ve olguların karmaşık ve spesifik olmasından ve bu sebeple adaletin uygun idaresinden dolayı gerekli olması halinde getirilmelidir.

iv. Uzmanlaşmış hâkimler ve ihtisas mahkemeleri, daima bir bütün olarak tek bir yargı organının parçası olarak kalmalıdır.

v. Uzmanlaşmış hâkimler, uzmanlaşmamış hâkimler gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi uyarınca bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılamalıdır.

vi. İlke olarak, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler eşit statüde olmalıdır. Etik kuralları ve hâkimlerin yükümlülüğü, herkes için aynı olmalıdır.

vii. Uzmanlaşma, olağan mahkemelerde veya ihtisas mahkemelerinde adaletin kalitesini azaltmamalıdır.

viii. Hâkimlerin hareketliliği ve esnekliği, uzmanlaşmaya ilişkin gereksinimleri karşılamak için genellikle yeterli olacaktır. İlke olarak, uzmanlaşma ve eğitim alma fırsatı bu sebeple tüm hâkimler için mümkün olmalıdır. Uzmanlık eğitimi, kamusal yargı eğitim kurumları tarafından düzenlenmelidir.

ix. Hukukçu olmayan uzman hâkim yardımcılarının, hâkim uzman heyetinde yer almasından ziyade, bilirkişilerin mahkemeler veya taraflarca seçilmesi ve bu bilirkişilerin görüşlerinin tarafların itirazına ve rızasına tabi olması tercih edilir.

x. Yargı konseyi veya benzer bir organın yetkileri ve sorumlulukları, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için eşit derecede uygulanmalıdır.

Dipnotlar:

[1] Her ne kadar bu referans belgeleri, özel olarak hâkimlerin uzmanlaşması ile ilgili olmasa da belirttikleri ilkelerin tüm hâkimler için geçerli olmasıyla uzmanlaşmış hâkimleri de içermektedir.
[2] CCJE’nin anketinde aşağıdaki uzmanlık alanları, pek çok Avrupa ülkesinde yaygın örnekler olarak tespit edilmiştir: Aile Mahkemeleri, Çocuk Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri / Danıştay, Göç/Mülteci Mahkemeleri, Kamu Maliyesi Mahkemeleri, Askeri Mahkemeler, Vergi Mahkemeleri, İş/sosyal Mahkemeleri, Tarım Sözleşmeleri Mahkemeleri, Tüketici Alacakları Mahkemeleri, Küçük Alacaklar Mahkemeleri, Vasiyet ve Miras Mahkemeleri, Patent/Telif/Marka Mahkemeleri, Ticari Mahkemeler, İflas Mahkemeleri, İmar Mahkemeleri, Tahkim, Ağır Ceza Mahkemeleri, Ceza Soruşturması Gözetim Mahkemeleri (örn. yakalama emri, teknik takip vb.), Ceza İnfaz ve Tutukevleri İzleme Mahkemesi. Avrupa Birliği hukuku, Topluluk markaları (Topluluk Markaları Mahkemeleri, Topluluk markaları hakkında (EC) 40/94 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli Konsey Tüzüğü’nün 90. Maddesi) ve Topluluk tasarımları (Topluluk Tasarımları Mahkemesi, tasarımları hakkında (EC) 6/2022 sayılı ve 12 Aralık 2001 tarihli Konsey Tüzüğü’nün 80. Maddesi) gibi belirli yasal alanlarda ihtisas daireleri veya mahkemelerinin kurulması şartını getirir.
[3] Örneğin, Ağır Ceza Mahkemelerinde birkaç üye Devlette “hâkim yardımcıları”, bir mahkemenin yasal olmayan eğitim almış üyeleri olarak yer alan kişilerin aksine, bir jüriye dahil olmak için rastgele seçilen insanlar olarak tanımlanmaktadır, bkz. fıkra 43. Bu hâkim yardımcıları, ceza davalarında hükmün yanı sıra bir davalının suçluluğu hakkında karar verirken, hukuk davalarında zararlara ilişkin karar verebilir.
[4] Buna, spesifik teknik bilgiye sahip hukukçu olmayan hâkimlerin yer aldığı patent mahkemeleri örnek olarak verilebilir.
[5] “İhtisas mahkemeleri” olağanüstü veya “geçici” mahkemelerden ayrı tutulmalıdır – bkz. fıkra 37.
[6] Buna; sağlık, iş kazaları, yangın, inşaat, teknolojik işler vb. örnek gösterilebilir.
[7] Bkz. CCJE 1 No.lu Görüş (2001), fıkralar 57, 59 ve 60.
[8] Buna örnek olarak Fransa’da tribunaux de commerce, Belçika’da iş mahkemeleri ve Birleşik Krallık’ta İstihdam Mahkemeleri gösterilebilir.
[9] Bkz. dipnot 2’de yer alan örnekler.
[10] İngiltere ve Galler’de, Patent Mahkemesi, daha ziyade mülkiyet ve vergi uyuşmazlıklarına bakan Yüksek Mahkemenin bir parçasıdır. Ticaret Mahkemesi, sözleşme, kabahatlere ilişkin uyuşmazlıklar ve idare hukuku dosyalarına bakan Kraliçe Hakemler Kürsüsünün bir parçasıdır.
[11] Ayrıca bkz. CCJE 1 No.lu Görüş, fıkra 61.
[12] Ayrıca bkz. CCJE 1 No.lu Görüş, fıkra 29.
[13] Ayrıca bkz. CCJE 4 No.lu Görüş, fıkra 30.

Sırrı Süreyya Önder Savunması – 2018

0

Derpiş Etmek

0
Derpiş Etmek: Göz önünde tutma ve öngörme anlamında kullanılmaktadır.  Ancak günümüzde bu kelime yaygın olarak kullanılmamaktadır.
Önceden verilen bir kararı tanımlamamaktadır. Belli bir konuda önceden düşünmeyi ve tasarlamayı ifade etmektedir. Bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden düşünmek, planlamak ya da göz önüne almaktır.
Uluslararası hukukta ve eski sözleşme metinlerinde ve sözleşme teatilerinde sıkça kullanılan bir kavramdır.
  • Göz önünde bulundurmak
  • Göz önünde tutmak
  • Uygun görmek, öngörmek, tasarlamak” anlamına gelmektedir. Osmanlı Türkçesi’nde daha çok resmi yazışmalarda yahut diplomaside kullanılmış bir ifadedir.
  • Öngörmek
  • Derpîş edilmek: Göz önünde bulundurulmak.
  • To Derpis

Cezaevi Çalışmaları ve İskandinav Ceza İnfaz Sistemi

0
Cezaevi Çalışmaları ve İskandinav Ceza İnfaz Sistemi isimli eser, Yazar İpek Özel tarafından kaleme alınmıştır. Kitap, On İki Levha Yayıncılık tarafından 2021 yılı Ekim ayında basılmıştır.
Yazar, İnsan Hakları Hukuku alanında uzun yıllardır çalışan ve akademisyenlik yapan öğretim üyesidir.

Cezaevi Çalışmaları ve İskandinav Ceza İnfaz Sistemi

Hapis cezalarının nasıl infaz edildiği, bu cezaların hakkaniyetli verilip verilmediğinden bile daha hayatidir! Zira hükmedilen yaptırımın, hakkaniyetinden şüphe olmadığı durumlarda bile özgürlüğü bağlayıcı cezaların infazına geçildiği andan itibaren son derece kritik, yeni bir süreç başlar. Bu süreç hükümlünün kendisiyle yüzleştiği, yasalara uygun yaşayacak becerilere sahip olmayı öğrendiği, toplumun ise bir daha suç işlenmemesi için kendisini yeniden düzenlediği bir dönemdir. İskandinavlar bu süreçte, Türkiye’dekine benzer infaz yasalarıyla benzersiz bir uygulama ortaya koyarlar. Yasalarındaki farkla değil asıl hapis cezasının infazına yönelik uygulamalardaki inceliklerle cezaevi paradigmasını tersine çevirirler. Özgürlüğü bağlayıcı cezaları infaz ederken insan haklarından ödün vermeyerek, aksine bu süreçte insan haklarını da geliştirerek, cezaevinin, en ağır suçları işlemiş hükümlüler için bile, pekala insani gelişimi mümkün kılan yerler haline gelebileceğini kanıtlarlar. Bu öğreti cezaevine bakışı yeniden gözden geçirmek suretiyle, dünyanın diğer coğrafyalarında da cezaevi duvarları içindeki iklimin cezaevi duvarları dışındaki dünyanın da lehine olacak şekilde değiştirilmesinin mümkün olabileceğini gösterir. Kitabımın bu bağlamda Türkiye cezaevi çalışmaları alanında yeni bir tartışma başlatmasını dilerim.(ARKA KAPAKTAN)

 

Yazar İpek Özel Hakkında:
20 senedir Advocacy Management (Misyon / Dava Savunuculuğu), Stratejik iletişim yönetimi, Marka yönetimi, stratejik planlama, liderlik, inovasyon yönetimi, etnografik araştırma alanlarında lisans, ön lisans ve lisans üstü seviyelerde dersler vermektedir. 1997-2016 yılları arasında Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinde, 1997-2006 yılları arasında da Yeditepe Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, dönem dönem de misafir öğretim görevlisi olarak davet aldığı, İTÜ Tasarım Yönetimi Bölümü, İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültelerinde dersler vermiştir. Akademik kariyeri yanı sıra gerek iş dünyasında gerek Uluslararası İnsan hakları örgütlerine yönelik projelerde aktif rol almaştır. CEO ve Yönetim Kurulu seviyesinde dava ve misyon savunuculuğu, liderlik, marka yönetimi, strateji geliştirme, kurumsal iletişimi yönetme, inovasyon kültürü, kurumsal iklim geliştirme alanlarında güncel gelişmelerin teorik ve dünya çapında uygulamaların birleştiği projeleri planlamış, uygulamış ve yönetmiştir. Etnografik araştırmacı ve yazar olarak ise yerel ve küresel projeler için stratejik karar alma yolunda konsept, yaşam biçimleri, tavır, inanç, eğilim ölçümleri alanlarında araştırmaları planlamış, uygulamış ve yönetmiştir. Yönetim Kurulu ve orta kademe yöneticilerin strateji geliştirme, karar alma, stratejileri uygulama, sorun çözme süreçlerine destek olmuş, Davos, BM, World Economic Forum gibi konferans ve buluşmalarda yaptıkları sunuşlara yönelik konuşmalar ve raporlar hazırlamıştır.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
BİRİNCİ BÖLÜM

I. Cezaevi Çalışmaları ve Ceza İnfaz Sisteminde İnsan Hakları Yaklaşımı
A. Özgürlüğü Bağlayacı Cezaların İnfazında İlkeler
B. Suçla Mücadelede Cezaevlerinin Rolü

İKİNCİ BÖLÜM

II. Cezaevi Paradoksu
A. Cezaevinin Başarısızlığının Nedenleri
B. Cezaevi Yönetmenin Artan Maliyeti
C. Kapatılmanın Doğası Gereği Yarattığı Etkiler
D. Cezaevindeki Hak İhlallerinin Ekstra Sonuçları
E. Türkiye Cezaevleri
F. Türkiye Cezaevlerinde Karşılaşılan Sorunlar
G. Suç gruplarına göre hükümlülerin sınıflandırılması
H. Cezaevinde Sağlık ve Bakım Hizmetleri
I. Cezaevi Yönetim ve Denetimi
J. Rehabilitasyon programları
K. Eğitim Hizmetleri
L. İletişim Hak İhlalleri
M. Kötü muameleye ve işkence yasağına yönelik ihlaller
N. Cezaevlerinde Açlık grevleri ve ölüm oruçları

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

III. İskandinav Ceza İnfaz Sistemi
A. İskandinav Ceza Sisteminin İstisnaliği (Scandinavian Exceptionalism)
B. İskandinav Ceza İnfaz Sisteminin Yapı Taşları
C. Cezalandırıcı Değil Onarıcı Adalet Yaklaşımı
D. Dışlanmış Tutukludan İnsan Tutukluya Geçiş
E. İskandinav Ceza İnfaz Sistemi Pratiği: Halden Cezaevi Örneği
F. İskandinav İstisnaliğine Yönelik Eleştiriler

SONUÇ VE DEĞERLENDİRMELER

 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] İpek Özel: Üniversite ve cezaevleri ile diplomatik kanalları çalıştırıyorum ki sınava girebilsinler, ders notlarına, kitaplarına erişebilsinler. Çünkü üniversiteler güvenlik gerekçesiyle onları sınava kabul etmekten çekinebiliyor. Sadece ders kitabı değil kendi kişisel gelişimlerine katkıda bulunacak bir çok kitap, dergi ya da yayını da onlara ulaştırıyorum. Sınavlara girmeleri kabul edildiğinde üniversiteye nakledilmeleri için gereken lojistik işlemleri de yapıyorum. Çevremdeki herkese akademisyenlere, psikologlara, sanatçılara, sıradan insanlara, gazetecilere, kendi öğrencilerime, dostlarıma, öğrencilerin çok uzun yıllar hüküm giyip, cezaevinde yaşadığı zorlukları anlatmaya çalışıyorum. Herkes bu meselenin farkına varsın, duyarlılık göstersin istiyorum.[/box]

Can Atalay Savunması

0

Can Atalay Savunması, tutuklu iş insanı Osman Kavala ve akademisyen Yiğit Aksakoğlu dahil 16 şüphelinin ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandığı davanın ilk duruşmasının ikinci gününde, 25 Haziran 2019 tarihinde mahkemeye yapılan sözlü savunmadır.

Can Atalay Gezi Davası Savunması

En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bu iddianame esas olarak Türkiye tarihinin, topraklarının en onurlu toplumsal olaylarından birini karalama çabasının en güncel örneği. Bu iddianame uzun yıllar boyunca siyasi ve toplumsal hayatı, ceza yargılamasını basit bir aracı haline getiren bir örnektir, yamalı bir bohçadır.

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın anayasal düzenden ne anladığını anlamadık. Savcılık, anayasal düzenden sadece Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 8’inci Maddesi’ni anlıyor. İddianame, anayasal düzenin diğer unsurlarıyla ilgilenmediği gibi hükümetin yükümlülükleriyle de ilgilenmemiş ve hiç-bir şey dememiştir. Anayasal düzenden bahsederken 25.’inci maddeyi, 28’nci maddeyi 33’üncü maddeyi konuşmayacak mıyız? Anayasal düzenden bahsederken herkesin izin almaksızın gösteri düzenlemekten, konut hakkından, sağlıklı çevre hakkından, sosyal güvenlik hakkından bahsetmeyecek miyiz?

Mücella Yapıcı’nın neredeyse tüm ömrü kültür ve tabiat varlıklarını korumakla geçti. İddianame eksiktir, yamalı bohçadır, esaslı bir yöntem sorununa sahiptir. Böylesi bir iddianamede, savcılık bizler için ağırlaştırılmış müebbet istiyor. Ama kendi tezinde ce-bir ve şiddet unsuru o kadar zayıf ki Türkiye’nin dört bir yanında kırılan camı çerçeveyi, öldürülen hayvanları bizim hanemize yazıyor. Bize bu cebir ve şiddet unsurunu oluşturmak için sıraladıklarından ortaya karışık 30-50 verseniz, kimimiz çok yaşlılıkta ceza-evinden çıkarız ya da hiç çıkamayız. Sizin (heyet) dünkü yumuşak tavrınız, bu iddianamenin ağırlığını ortadan kaldırmıyor. Burada toplumsal hayata müdahale için yargının araçlaştırılmasını izliyoruz. Bunu Fethullahçı çetenin AKP ile nasıl yaptığını biliyorum.

Karşı karşıya kaldığımız tehlikenin farkındayım.

Ağırlaştırılmış müebbet isteyen bir savcı, hukuk fakültesi mezunuysa TMK7/2’nin un-surları oluşmamışken bize, Taksim Dayanışma ’ya ağırlaştırılmış müebbet isteyemez. İddianamede bir tane TMK7/e oluşmuştur diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Tek bir örnek gösteremezsiniz.

Mücella Yapıcı beraat etti. 2911’den beraat etti. Ama sizin şunu tartışmanız gerek: nasıl başladı? 27 Mayıs’ta, 31 Mayıs’ta nasıl başladı? O günden beri 2911 ihlal edildi mi? Suçun nitelikli halleri oluştu mu? OLUŞMADI! Çünkü yapılan inşaat yasak! İmar planına aykırı! Yayalaştırma projesi diyorlar, yaya kaldırımı yapmayı unutuyorlar. Bir gece İstanbul büyükşehir belediyesindeki taşeron kardeşlerimizle oradaki ağaçları sökmeye çalışıyorlar. 28 Mayıs sabahı, kim olduğu belli olmayan 50 erkek, herkesin üzerine hücum ediyor, insanlar onlara itiraz ediyor. Elektrik tesisatı kopuyor, Bunların hiçbirinden bahis yok. Taşeron işçilerin ardından insanların üzerine taarruz eden kolluk kuvvetlerinden bahis yok ama bize 2911’den ceza istiyor.

İddianamenin açıklanmasından sonra savcılık bize ve müdafilerimize laf yetiştirdi. Biz konuşabiliriz ama devlet güçleri, ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan insanlara yanlış bilgi vererek açıklama yapamaz.

Biz iddianameyi öğrendikten sonra savcılık bize tezvirat yaparak yanıt verdi: ‘Biz Fethullahçı çeteye mensup hakimler, savcıların dinleme kararlarıyla ilgili yeniden kıymetlendirme yaptık’ diyerek. Yeniden kıymetlendirme kabul edilebilir bir unsur değildir. Neyi yeniden kıymetlendiriyor? Bu kadar önemli bir toplumsal olayda, içinde onurla bulunduğunu söyleyen insanlar olarak, Taksim Dayanışmasında olduğunu bir gün reddetmemiş insanlara diyor ki ‘Sizinle ilgili soruşturma 15 Haziran 2013’te başladı.’ 27 Mayıs’ta başlayan, 28 Mayıs’taki ağır polis şiddetiyle başka bir kriz haline dönüşen bir olay. Her gün olayın vahametini anlatıyoruz.

Kimse bizi soruşturmanın 15 Haziran’da başladığına inandıramaz. Bu dosyadaki ilk işlem İstanbul’da başlamıyor. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı 1. Sınıf Emniyet Müdürü Mehmet Yeşilkaya’nın İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne 15 Haziran 2013’teyazdığı ‘Gezi Parkı Olayları’ konulu bir yazı var. Yazı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde Nazmi Ardıç tarafından karşılanıyor. Bu Fethullahçı çetenin en örgütlü olduğu iki yerden biri.

İddianamenin özeti, imzasız Fethullahçı çete ve AKP işbirliği ile hazırlanmış bir rapordur. Gezi direnişini anlayamadığınız, anlamazdan geldiğiniz gibi, tıpkı AKP ve Fethullahçı çete gibi Taksim Dayanışmasını da anlayamazdınız. Taksim Dayanışması bir bütündür. Neden 135. maddeden bahsetmiyoruz? Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere yani barolar, TMMOB’a bağlı tüm odalar, hizmet yönünden yerin-den yönetim kuruluşlarıdır. Tıpkı hükümet ve dönemin İBB’si gibi anayasal kuruluşlardır.

Ben anayasal düzeni beğenmeyebilirim, eşitlikçi özgürlükçü bir anayasal düzen isteyebilirim. Ama mevcut anayasal düzen, Şehir Plancıları Odası neyse Beyoğlu Belediyesi de odur, diyor. Bu anayasal kuruluşların itirazları, devlet yönetimine katılma biçimleri suçlulaştırılamaz.

1980’lerde 12 Eylül’ün sonrasında neoliberalizmin cisimleştiği uygulamalarla birlikte, İdari Yargılama Usulü Kanunda 1994’ te yapılan değişiklikten bu yana meslek örgütlerinin kamu yararını korumasının önüne geçmeye çalışılmıştır. Bu ideolojik-hukuki kamusallık karşıtı kampanyanın en önemli adımlarından birisinin 2010 tarihli Anayasa referandumu olduğunu, yargının kritik tüm noktalarının tamamıyla Fethullahçılara teslimidir. 2010’da ceza yargılamasında Fethullahçı çetenin önündeki son engel kaldırıldıktan sonra gözümüzün önünde idari yargı çöküyor.

Nükleere karşı çıkmak bir suç olarak nitelendirilebilir mi Hakim Bey?

Sağlık hakkımızın gaspına, su kaynaklarının ticarileştirilmesine, tarım hakkımızın elimizden alınmasına kulp takma çabası beyhudedir.

Biz bunların hepsini yaptık. Bunların hiçbirinde suç yoktur, burada da suç olarak nitelendirilemez!

Eğer bugün Haydarpaşa Garı rantçılara peşkeş çekilemediyse ve orası hala trenlerini bekleyen bir gar ise bu Haydarpaşa Dayanışması’nın mücadelesiyledir. Suç mudur? Türkiye kamunun yararını korumak suç mudur?

Özcesi, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası kamu yararını korumak için tüm yurttaşlara ve yurttaşların meşru örgütlerine çağrıda bulunmuştur: ‘Gelin İstanbul’un kent merkezindeki son müşterek kamusal yeşil alana, son afet sonrası toplanma alanına sahip çıkalım’ demiştir.

Savcılığın esas motivasyonu gezi direnişinin karalanmasıdır. Milyonlarca insanın ortak kararının, bu ülkenin geleceğine ilişkin sözünü karalamak istiyor savcı. Bakanlıklar, çeşitli fonlar kullanmasına rağmen fon kullanımını suçlaştırıyor. Fon kullanımı suç değil.

Ama diyor ki: Gezi fonlarla finanse edilmiştir. Yalan!

Tek bir kör kuruşun benim ya da Tayfun Kahraman’ın ya da Mücella Yapıcı’nın cebine girdiğinin delili yok. Mimarlar odası TMMOB’a bağlıdır. Tek kuruş fon kullanılmaz.

Tekrar ediyorum, fon kullanımı suç değildir. Ama Gezi direnişinde sokağa çıkanları, fon kullanan garibanlar olarak resmetmek hiç kimsenin haddi değildir.

Biz bilmiyor muyduk, geziden sonra bize yönelineleceğini? Fısıldamıyorlar mıydı kulağımıza? Taksim Dayanışması bir ilk miydi? Biz bilmiyor muyduk, geziden sonra bize yönelineleceğini? Fısıldamıyorlar mıydı kulağımıza? Taksim Dayanışması bir ilk miydi? Haydarpaşa Dayanışması ha keza.

Kuzey Ormanları’na sahip çıkmamız suç olabilir mi?

İstanbul’un Anayasası olarak adlandıran İstanbul Çevre Düzeni Planı kuzeye doğru genişleyen her şeyi ihanet olarak tanımlar. Bu 2009 tarihli bir plan.

Kuzey Ormanları’na, AKM’ye sahip çıkışımız suç olabilir mi?

Türkiye’nin kamu kaynaklarının, bir insanın hırsları nedeniyle kaderine terk edilip yıkılmasına karşı çıkmak suç mu?

Biz, AKM’nin nasıl yıkıma terk edildiğini izledik.

Vapurlara sahip çıkmak suç olabilir mi?

Demokrasi dediğimiz şey sadece sandık olabilir mi? Kaldı ki bazen o bile olmayabilir. Demokrasi sandığa sıkıştırılabilir mi? Devlet yönetimine katılmanın tek yolu sandık olabilir mi? Dava açarak, imza toplayarak, dilekçe yazıp, telefonla, görüşmeyle, sokakta itiraz ederek devlet yönetimine katılmaya çalışıyoruz.

Geçtiğimiz yıl kapitalist metropollerin tümünde, Avrupa’nın neredeyse tüm başkentlerinde, küresel iklim krizine dikkat çekmek isteyen lise öğrencileri eğitimi durdurdular, boykot yaptılar. Haftalarca sürdü. Anayasal düzeni cebir ve şiddetle değiştirmek istedikleri iddiası kimsenin aklına gelir mi?

Demokrasi tüm kurum kuruluş ve kurallarıyla bir bütündür. Sadece sandığa indirgenemez. Demokrasi bir bütündür bölünemez.

Sayın heyet, Gezi direnişi esas olarak iki ana kavramla özetlenebilir. Gezi direnişi kurucu bir iradedir. Demokrasinin yeniden kurulmasının, nasıl olması gerektiğinin bir iradesidir.

Gezi direnişi bir itiraz hareketidir. Anayasal hakkı kullanarak itiraz hareketidir.

Taksim neden önemlidir? Taksim, İstanbul’un daha doğrusu Türkiye’nin meydanıdır. Emek ve Cumhuriyet Meydanı’dır. Resmi adı önemlidir. İnsanlar sevinçlerini, üzüntülerini Türkiye’nin meydanında yapmak isterler. Yasaklanana kadar Polis Günü de futbol şampiyonluğu da burada kutlanırdı. Artık polis gününde serbest, diğer herkese şiddet serbest. Bazı meydanlar meydan olmaktan çıkarılmıştır. Sultanahmet Meydanı mesela. Tüm toplumsal olaylarda Taksim meydanı önemli bir bahisti.

1969’da Türkiye’nin emperyalizmle olan bağlarının koparılması istemiyle yapılan mitinge, önce 6. Filo’ya doğru namaz kılanların saldırmasıyla öldürülen iki işçi Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan orada can verdi. 1 Mayıs katliamı sonrasında katliamın 30 yılında, 1 Mayıs’larda Taksim’de toplama kararı açıklandı ve milyonlarca insan yıllar boyunca Taksim’e aktı.

Dünyanın her yerinde mekan önemlidir.

Muhalefetin itiraz seslerini kent merkezinden sürme çabasında AKP yalnız değil. Olmuş ve olan tüm neoliberal liderler muhalefeti kent merkezinden sürmek istiyor. Taksim Gezi’si, kent merkezindeki son yeşil kamusal alan, afet sonrası toplanma alanı, tek boş alan, kent merkezinde farklı sınıfların karşılaşmasını mümkün kılan, evsizlere ev alan, canınız sıkıldığında para harcamaksızın vakit geçirebileceğiniz bir alan. Bu meta dışındaki alanın betonlaşmasına, sermaye düzenine tabi kırılmasına bir reddi-yedir Gezi.

Gezi direnişi, bu ağacı kesmek isteyenlere NO PASARAN çizgisi çekmiştir. Savcılığa teşekkür ederim bizi bu kadar mahir gördüğü için. İştirakçisi olmaktan mutluyum. 28’inde taşeron işçi ve kollukla üzerimize saldıran, 30’undaki şafak baskınında, 30 Mayıs -31 Mayıs’tan ölü çıkmaması şanstır. 31 Mayıs akşamı itibariyle her bir kent yurttaşı kent meydanına itiraza geldi

. Türkiye tarihinde bu kadar farklı toplumsal kesimin yan yana gelip kardeşleştiği başka bir örnek yoktur.

O kadar ilgi çekicidir ki Türkiye’de son 10 yılda sendika hakkı ortadan kaldırıldığı için o kadar çok işçi direnişi gerçekleşti. Kadın kurtuluş hareketini bu kadar güçlendiren şey bu son 10 yıllık durumdur Kadınların, Benim bedenim benim kararım sözü. Benim bedenimle ilgili konuşmak hiçbir kimsenin haddi değildir. Onur Yürüyüşü, LGBTİ bireylerin artarak gerçekleştirdikleri onur yürüyüşü, hayvan hakları eylemi, internet yasağına karşı eylemler… O kadar büyük bir tepki vardı ki… AKP iktidarı neoliberal iktidarların biricik örneği değil. Hepsi kendi yurttaşlarına ve insanların ortak kazanımlarına zarar veriyorlar. AKP bunun özel bir örneği, çünkü dinbaz. Kapitalizmin değersizliğini dinbazlığın içinden geçirmeye çalışan neoliberal bir otoriteryenlik. Peki Gezi’nin kurucu yönü?

Gezi kurucudur. Demokrasinin nasıl bir şey olması gerektiğine ilişkin somut bir işarettir. Gezi, bugün parayı esas alan sermayenin biricik değer olarak saptandığı dünyaya karşı başka bir dünyanın olduğunu gösteren bir kurucudur. Geziye Komün denmesi boşuna değildir. Sandviç göndermişler, öyle diyor iddianame. Ben hayatımda yediğim en güzel börekleri, en güzel dolmaları gezide yedim. O el yapımı börekleri Osman Kavala fonlamadı.

Geziyi finanse etmek Kavala’nın, Mücella Yapıcı’nın ya da Can Atalay’ın haddi değildir!

Gezinin 1. gününde kafa travması ne kadar biliyor musunuz? Kimse bilmiyor TTB’nin erken tarihli açıklamasına göre 1500’ün üstünde. Ense köklerine, kafaya atılan atışların sonucu. İnsanlar bunu göze alarak geldiler. Göz kayıplarının çoğu ilk iki günde oldu İnsanlar bunu göze alarak geldi. Adalet ve Kalkınma Partisi diliyle konuşuyorum ama: Böyle bir şey olabilir mi? Gezi’nin altına bostan kurdular, fide ekiyorlardı insanlar. Gezi’den sonra kaç tane kent bostanı kuruldu biliyor musunuz? Savcılık bakmamış bile. Emperyalizmin göbeğinde itirazını yükselten Occupy hakkında kimsenin aklına anayasal düzeni cebirle değiştirme suçlaması gelmedi.

Vietnam Savaşı sırasında asker olmayacağız diyen gençler, İsrail’in Filistin’i işgalini protesto edenler… Suç mu bunlar?

Arap Baharı’ndan bahsediliyor. AKP iktidarı Arap Baharı’nın en büyük destekleyicisi değil miydi? Tunus’ta, Mısır’da ilk desteği AKP yapmadı mı? Libya’da ‘Fransa’ya ne oluyor? Biz ordumuzu göndereceğiz’ diyen Erdoğan değil miydi? Gezi direnişi sırasında biz buradaydık. Erdoğan ise o tarihte Tunus’taydı. Aklımızla dalga mı geçiyorlar?

Biz kamu yararı için gücümüz yettiğini yapmaya devam ettik.

Abdülhamit tarafından tüm İstanbullulara tahsis edilmiş olan bir yeşil alana Gökkafes’in dikilmesine itiraz suç olabilir mi? Köprüler… 1/25 ölçekli 2. köprü planında Birinci Köprü’nün İstanbul için hayırlı olmadığı söylenmiştir. Üçünü Köprü’de ‘Şehircilik bilimi çok ilerledi, 3. köprüde aynı olmayacaktır.’ dediler. Ben ne olursa olsun Zap’a Köprü diyenlerin haklı olduğunu düşünüyorum.

Akkuyu Nükleer Enerji Santrali Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüklerden biri. Bergama. Bergama’da köylülerin direnişi suçlanabilir mi? Alman ajanlığından yargılanıp beraat ettiler. Sonra ne oldu? Fethullahçı çeteye teslim edilen en verimli alanlardan biri oldu. Fethullahçıları köşe etmek için oradaki insanların itirazlarını yerle yeksan ettiler.

Geziden sonraki Cerattepe direnişi… Çok isim not aldım. Türkiye’de avukatlık böyle bir şey. Türkiye’deki avukatlık geleneğimiz, Türkiye’nin yüz aklarından biridir.

Tahir Elçi, dört ayaklı minareye zarar vermeyin derken bir kurşunla öldürülmüştür. Türkiye’de tüm toplumsal mücadelelerde avukatlığın özel bir konumu olmuştur. Benim kendime ait gördüğüm avukatlık geleneği budur.

Biz para kazanmak için değil doğru bildiğimizi yapmak, toplumsal mücadelelere katkıda bulunmak için avukatlık yapıyoruz. 1908’in o sloganı gibi, istibdatın karşısına dikilen milyonlar gibi: eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet…

Mimarlar Odası avukatı olarak yaptığım işlerin bir bölümünü almış savcı. Ben sayayım: 2004’te ‘NATO hukuka karşıdır, biz de NATO’ya karşı avukatlarız.’ dedik. Duruşma kapısında linç edilen aydınlarımızın, üstlerine gaz boşaltılan halkın yanında olmaya çalıştık.

2009’da IMF’nin toplantısının İstanbul’da yapılmasını istemedik. Emperyalizm suçlaması var ya, ondan diyorum. O dönemde tüm hakları ihlal edilen vatandaşların avukatlığını yaptık.

Meselenin muhatabı olmamasına rağmen, kendisini muhatap haline getirmiş bir hükümete, seçilmiş olması hukuka aykırı, anayasaya aykırı davranma, hukuku bir araç haline getirme, insanlığın yüzyıllar içinde elde ettiği kazanımları çiğneme hakkı vermez.

Hukuk konserve açacağı değildir! ‘Hükümet istifa’ sloganı taleplerde yazmıyordu. Ama 2013’ün o yazında ‘Hükümet istifa’ sloganı herkese anasının ak sütü gibi helaldir! ‘Hükümet istifa’ sloganı Türkiye’deki her siyasi görüşün, her dili konuşan insanların kardeşleşmesi oldu. Bu slogan ‘anayasal düzeni cebirle değiştirmek’ değildir. Dediğim gibi demokrasi bir bütündür bölünemez. İddianamede ‘Anayasal düzene şirk koşmak’ diyor. Şirk koşmak, ticaret hukukunun, ceza ya da anayasal hukukun bir kavramı değildir. Şirk koşmak dini bir kavramdır. 17 Ağustos depreminde Geziciler, çapulcular olarak oraya koştuk. Çok büyük dayanışma gösterdik. Taş kaldırdık, koli taşıdık, arama kurtarma yaptık ve kimse bize anayasal düzene şirk koşuyorsun demedi. Biz yurttaş olarak görevimizi yerine getirdik.

Gezi direnişi bu ülkenin en önemli toplumsal deneyimidir.

Gezi, Türkiye’de biriken gerilimin fayının kırılmasıdır. Biz kırmadık o fayı. Gerilime karşı her şeyi yaptık. Doğal fay kırılınca deprem bölgesine dayanışmaya koşanlar, toplumsal fay kırılınca anayasal şirk koşuyor mu diyeceksiniz? Gezi direnişini Taksim Dayanışması’na sıkıştırmak mümkün mü? Değil! Taksim Dayanışması hiçbir şiddet çağrısı yapmadan tercümanlık vazifesi yaptı. Fakat milyonlarca insanın sokağa çıktığı hali Taksim Dayanışması’na sıkıştıramayız, Taksim Dayanışması’nın gerçekliği bu değil. 29 Mayıs’ta yürütmenin durdurulması için dilekçe verdim. “Bakın bu iş başka iş oluyor” dedik ama hakim karar vermedi. Uzun süre karar vermedi. 15’inde parktan çıkartıldık. 18’inde salı günü Ulusal Yargı Ağı’na giriyorum ve orada bir görüşme tutanağı görüyorum. Başkan ve üyeler, iptal yazıyor. Bütün arkadaşlarıma diyorum ki “görüşme tutanağını gördüm iptal yazıyor. Ama benim önerim, gerekçeyi görmeden açıklama yapmayalım. Birincisi hakime ayıp olur. İki gerekçesini görmedik, o nedenle iptalin niteliğini bilemeyiz”

İdari yargıda gerekçesiz karar hiçbir şey ifade etmez.

Üçüncüsü biz gerekçe yazılmadan bunu açıkladığımız için heyete baskı kurabilirler ve gerekçe değişebilir. Sonra uzun bir ara geçti. 3 Temmuz’da Zaman Gazetesi muhabiri aradı. Başka bir kararda bu davanın bilgisini gördü. Bence o kararı kendisi de gördü. Tabi ki Fethulahçı, tabii ki suç ortağı, o dönemki iktidarla kader birliği içinde. Ben de asker arkadaşımla konuşuyormuş gibi olabildiğince açıklamaya çalışıyorum. 4 Temmuz’dan sonra Zaman Gazetesi’ne bakın, şahsım kaç defa hedef gösterilmiş. Ama savcılık bir suç ortaklığı var gibi anlatmaya çalışıyor ama mümkün değil. 3 Temmuz’daki bu konuşmanın ardından, yalvardım vermediler kararı, 3’ü akşamı meydana gidip kararı açıkladık. Ferahladı mı? Biraz ferahladı.“ Ama iddianame o kadar AKP-Fethullahçı suç ortaklığının bugünkü ifadesidir ki, 15 Temmuz’da kamuflajıyla tanktan çıkan Mithat’ın hakkını savunuyor. Savcı, Fethullahçılara inanarak karara kağıt parçası diyor. Tankçı Mithat’a inanıyor, hakim kararına kağıt parçası diyor. 6 Temmuz’da o kadar panikliyorlar ki 8 Temmuz’da Taksim Dayanışması üyeleri panikle gözaltına alınıyor.

Ben Ocak 2014’ten beri bizim hakkımızda gözaltı kararı çıkarma planları olduğunu biliyorum.

16 Temmuz’da İBB’nin kararın durdurulduğuna dair bize tebliğ yok dediği yazısı var. Kadir Topbaş neden görevden alınmadı bilmem ama Fethullahçılarla da emperyalistlerle de iş tutanlar bellidir ve bizimle bunun bir alakası yoktur.

Gezi direnişi, emperyalizmin parçası olamayacağı gibi, Fethullahçıların temsil ettiği karanlığın da tam karşısındadır.

Akif Beki isimli gazeteci kılığındaki iş takipçisinin, utanmazın ismini neden iddianameden çıkartıyorsunuz? Her gün CNNTürk’de şahsıma ve Taksim Dayanışması’na hakaret etti. KCK’dan, Ergenekon’dan biliriz. Fethullahçı alçaklar TV ve basından hönkürür ardından operasyon başlar. Neden Akif Beki’nin ismini mahlaslıyor, çıkartıyorsunuz da onunla ilgili yazılan sözlere yer veriyorsunuz? Garaj İstanbul toplantısıyla ilgili kim neyin toplantısını yaptığını bilmiyoruz. O dönem herkes Geziyle ilgili bir şeyler yapıyordu. Yiğit Aksakoğlu’nun fotoğrafını görmeden kim olduğunu hatırlamadık mesela.

Ben Kavala’yı tanırım. Herkes gibi basından tanırım.

Konuşmamızda bir tek para pul meselesi yok ki mahkeme kararıyla dinlenmiş bir sürü telefon görüşmesi var. Alman Konsolosluğu ile konuşma meselesi… Bu iki metreden çekilen fotoğrafı hatırlıyorum. Bokunu çıkardınız, dedim. Mahkeme kararını veriyorum orada. Neden Türkiye’nin en önemli toplumsal meselesiyle ilgili bilgi alma ihtiyacı olarak görmüyoruz? Randevuyu Taksim Hill’e verdim. Neden? Tüm görüşmeler Gezi Cafesi’nde ya da Taksim Hill’de bu kadar polisin olduğu yerde? Murat Pabuç meselesi… Murat Pabuç’un nasıl ifadesi alınmış bunu soruyor mu savcı? Murat Pabuç’un dilinin çamurunu bize sıçratmaya hakkı yoktur! Murat Pabuç ya da mensubu olduğu parti kendi rezilliğini kendi kapatsın ama savcılık bunu alıyorsa bu ifadenin hukukiliğini tartışsın. Hanzade Germiyanoğlu ile ilgili de dediğim gibi fon kullanmak suç değil.

Fakat biz fon kullanarak çalışmıyoruz. Taksim Dayanışması’nın bir tek kuruş yabancı para kullandığına ilişkin tek ima yok.

Kişisel olarak kursağımızdan tek kör kuruş geçmedi, ki mimarlar odasının da genel kurul ilanı var. Ama şu itirazı da söylemek istiyorum: Bu şahıs, Gezi sürerken, Ethem, Berkin, Ali daha hastanedeyken Ahmet daha sağken Gezi vesilesiyle para kazanmaya niyetlenmiştir, bizimle de ahlaken de uzak yakın ilgisi yoktur. Bizimle alakası olamayacak meselelerle ilgili bu kadar açık kuvvetli konuşması ceza yargılaması açısından bana biraz manidar geliyor…

Ben 2013 haziranı itibariyle Mısır’da şeriatçı Mursi ile darbeci Sisi arasında tercih yapmak zorunda mıyım?

Mısır’da da Tunus’ta da ne şeriatçılardan ne darbecilerden yana değiliz. Biz üçüncü tarafız: demokrasiden, eşitlikten tarafız. Gezi direnişi anti faşisttir, polis şiddetine geçit yok, no pasaran demektir.

Gezi emperyalizme karşıdır. Hiçbir yabancı oyunu ile ‘komplo’ ile izah edilemez.

Bu başından beri geziyi anlamama-anlayamama-anlamazlıktan gelme halinin devamıdır. Bu memleketin ağacına, ormanlarına sahip çıkmak, tarım topraklarının tarumar edilmesine itiraz etmek, akan suyunun bütün ekosistemi bozar şekilde talan edilmesini kabul etmemek, işçisinin ölüm koşulunda çalıştırılmasına karşı direnmek, çocuğunun eğitim hakkından mahrum edilmesi sonucunda kaçak cemaat yurtlarında öldürülmesinin peşini bırakmamak esas yurtseverlik budur.

Emperyalizm dahi diyemeyip kırk dereden su getirenler geziyi karalayamaz.

1960’da 6. filoyu kıble alıp namaz kılanlar bize antiemperyalizmi anlatamaz. İddianamede Kadıköy’de akla ziyan gaz kullanımı ile öldürülen Elif Çermikli ablamızdan söz edilmiyor. Parktaki pankartta yazdığı gibi, mahalleme, meydanıma, ağacıma, suyuma, toprağıma, evime, tohumuma, ormanıma, köyüme, kentime, bedenime dokunma.

Ben sıradan bir vatandaş olarak, emeği ile geçinen bir yurttaş olarak kendi kaderime karar vermek istiyorum.

Haklardan bahsetmeden kurallardan bahseden hukuk düzenine itiraz ediyorum.

Türkiye’de hangi dili konuşuyor konuşsunlar, hangi inancı yaşıyor olsalar da, hangi görüşten olsalar da bu kadar kardeşleştiği başka bir pratik yaşamadık. Gezi’nin bu kadar güzel anımsanmasının sebebi budur. GEZİ, insanın kendi kaderini eline alma iradesi, kararlılığıdır.

GEZİ, bu ülkenin Ortadoğu’nun karanlıktan çıkacağını ihtimalidir.

GEZİ, bu memleketin eşitlik, özgürlük ve adalet umududur.”

Aydın Sefa Akay Kararı – AYM

0

Aydın Sefa Akay Kararı : Birleşmiş Milletler Yargıcına Uygulanan Tutuklama Tedbirinin Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkını İhlali İddiasının Kabul Edilemez Olduğu

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 12/9/2019 tarihinde, Aydın Sefa Akay (B. No: 2016/24562) başvurusunda Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
 Olaylar

Emekli büyükelçi olan başvurucu, olay sırasında Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) yargıçlığı görevini yürütmektedir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra başvurucu hakkında FETÖ/PDY hiyerarşik yapılanmasında yer aldığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu ifadesinde diplomatik dokunulmazlığı olduğunu ve tutuklama koşullarının bulunmadığını söylemiştir. Sulh Ceza Hâkimliğinin kararıyla tutuklanan başvurucunun karara yaptığı itiraz reddedilmiş, bunun üzerine bireysel başvuruda bulunulmuştur.

Öte yandan Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi ile başvurucunun cezalandırılması istemiyle Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Hükme karşı yapılan istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesi tarafından esastan reddedilmiştir. Başvurucu, İstinaf Mahkemesinin kararına karşı temyiz yoluna başvurmuş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla davanın temyiz incelemesi devam etmektedir.

İddialar

Başvurucu; darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Başvurucu, görevinden kaynaklanan diplomatik dokunulmazlık güvencelerine riayet edilmeksizin tutuklandığını iddia etmiştir.

BM Uluslararası Ceza Mekanizması bünyesinde yargıç (hâkim) statüsünde bulunan kişiler uluslararası hukuk uyarınca diplomatik temsilcilere sağlanan ayrıcalık, bağışıklık, muafiyetler ile imkânlardan yararlanacaklardır. Ancak konuyla ilgili düzenlemelerde belirtilen muafiyet ve dokunulmazlıklar görevli olduğu devlet makamları nezdinde sağlanmaktadır. Uyruğu olduğu, temsilciliğini yaptığı devlet makamlarına karşı belirtilen muafiyet ve dokunulmazlıklar ileri sürülemeyeceğinden, soruşturma genel hükümlere göre yürütülecek ve bu soruşturmada tutuklama tedbirine genel yetkili yargı organı olarak sulh ceza hâkimliklerince karar verilebilecektir.

Bu nedenle somut olayın koşullarında başvurucunun IRMCT hâkimi olması nedeniyle uluslararası hukuktan kaynaklanan güvencelere uyulmaksızın kanuna aykırı olarak tutuklandığı iddiası yerinde değildir. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.

Tutuklama kararının verildiği andaki genel koşullar ve somut olayın özel koşulları ile Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararın içeriği birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun tutuklama nedenlerinin olgusal temelleri vardır.

Somut olayın tüm özellikleri dikkate alındığında Sulh Ceza Hâkimliğinin, isnat edilen suç için öngörülen yaptırımın ağırlığını, işin niteliğini ve önemini de gözönünde tutarak başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı sonucuna varmasının keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez. Tüm bu nedenlerle tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı açıktır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Özel hayata saygı ve konut dokunulmazlığı haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3.Yakalama ve gözaltı kararının hukuka aykırı olması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Tutuklamanın hukuki olmaması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

5. Tutukluluğun makul süreyi aşması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 12/9/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Bölgesel veya Azınlık Dilleri Uzmanlar Komitesi

0
Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Komitesi

Bölgesel veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı Uzmanlar Komitesi (Committee of Experts of the European Charter for Regional or Minority Languages); Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Daimi Konferansı tarafından hazırlanarak yürürlüğe konulan 1 Mart 1998’de yürürlüğe giren Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı’na taraf devletler tarafından oluşturulan  ve Şart’ta öngörülen izleme mekanizmasının yürütülmesinden sorumlu olan komitedir.

Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı

Şart’ın 17. Maddesi uyarınca kurulan bağımsız uzmanlar Komitesi, Şart’a taraf devlet sayısı kadar uzman üyeden oluşmaktadır ve üyelerinin görev süresi altı yıl olarak belirlenmiştir. Komite üyeleri, Şart’a konu edilen konularda en yüksek dürüstlüğe ve yetkinliğe sahip kişiler arasından atanırlar. Altı yıl sonunda uzmanların yeniden atanması mümkündür.  Uzmanlar çalışmalarını tam bir bağımsızlıkla yapmakta, hükümetlerden talimat almama konusunda yüksek etik standartlara sahip olmaları beklenmektedir.

Komite, her devletteki bölgesel veya azınlık dillerinin gerçek durumunu inceleyerek tarafların taahhütlerine uygunluğa ilişkin değerlendirme raporları hazırlamakta ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine rapor etmektir. Raporların hedefi Şart’a uyumu güçlendirmektir.
Şart’ın temel hedefleri; bölgesel veya azınlık dillerin kültürel zenginliğin bir parçası olduğunun devletler tarafından kabul edilmesi, her bölgesel veya azınlık dilinin coğrafi alanına saygı gösterilmesi, bu tür dillerin konuşma ve yazıda, kamusal ve özel yaşamda kullanımının kolaylaştırılması ve teşvik edilmesi, bu dillerin öğretilmesi için çaba gösterilmesi, bu dillerin kullanımının yok olmasına yönelik ayrımcılık, dışlama ve kısıtlamaların ortadan kaldırılmasıdır.

Şart’a taraf olan devletler, ilk bir yıl içinde ve daha sonraki yıllarda ise periyodik olarak her üç yılda bir Uzmanlar Komitesi’ne rapor sunmakla soruludur.

Devletler tarafından Komite’ye sunulacak raporlar kamuya açıktır ve komite tarafından incelendikten sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne değerlendirme raporu sunulmaktadır.

Ahmet Altan Savunması

0

Ahmet Altan tarafından, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ​17 sanığın yargılandığı davanın 22 Haziran 2017 tarihli duruşmasında yapmış olduğu savunmadır. Altan, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla 4 yıl 7 ay tutuklu olarak yargılandı. 14 Nisan 2021 tarihinde Silivri Cezaevinden tahliye edildi. 

 

Sayın Yargıç,

İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.

Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.

Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz.

Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.

Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.

Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.

Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.

Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.

Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.

Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.

Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.

Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.

Ne diyor iddianame?

Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu: Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.

Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.

Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.

İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.

Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?

Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?

Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?

Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?

Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?

O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki var mı öyle bir kanıt?

Tabii ki yok.

Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.

Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.

İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.

Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.

Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.

Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.

Eeee?

Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?

“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.

Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?

İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.

Var mı böyle bir kanıt?

Elbette yok.

Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.

O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?

Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.

Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.

Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.

Burada küçük bir sorun var.

Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.

Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.

Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.

Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.

Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.

Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.

Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.

Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.

Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.

Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.

Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.

Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.

Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.

Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?

Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.

Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?

Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.

Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.

Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.

Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.

Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.

Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.

Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.

Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.

Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.

Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.

İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.

Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.

Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.

Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.

Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.

15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.

O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.

Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.

Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.

Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.

Bu kadar rahat yalan söyleyebilen bir adamın ifadesini savcı iddianameye koyabiliyor.

Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.

Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.

“Kanıtın var mı” diye sormuyor.

Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.

Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.

Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.

Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.

Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.

Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?

Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.

Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.

Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.

Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.

On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?

Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.

Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.

Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.

Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.

İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.

Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.

Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.

Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.

Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.

Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.

Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.

Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?

Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.

Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.

Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.

Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.

Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.

Niye sormamış?

Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?

Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.

Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.

Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.

Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.

Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.

Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.

Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.

Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.

AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?

Ama kızdığım o değil.

Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.

Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.

İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.

Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.

O yazıları kimin emriyle yazmışım?

Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?

Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?

Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.

Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.

Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.

Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.

Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.

Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.

17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.

Bu kadar net.

Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?

Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?

Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.

Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.

Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.

Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.

Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.

Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.

Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.

Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?

İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.

Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?

Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.

Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.

“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.

Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.

Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.

Şimdi gelelim hukuka.

Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?

Askerî darbe.

Suç tarihi ne?

15 Temmuz 2016.

Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?

2012’de.

En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?

Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.

Yapsaydı da suç olmazdı.

Savcı “örgüt lehine süreklilik arz eden” yayınlara ve söylemlere bakmak istiyorsa AKP’ye bakacak.

Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.

Cemaati sürekli savunanlar onlar.

Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?

Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?

Yok.

Tutarsız bir hukuk olabilir mi?

Olamaz.

Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.

Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.

“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.

Biri Önder Aytaç.

Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.

Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.

Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.

“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.

Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.

Niye yazmamış?

Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.

Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.

Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.

Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.

Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.

Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.

Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.

Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.

Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.

Hayatın doğal akışına uygundur.

İkinci söyleyeceğim de şu:

Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayım, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.

Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.

Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?

Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?

Saçmalıktan başka ne bu?

Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.

Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.

Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.

Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.

Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.

Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.

Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.

Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.

2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?

Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?

Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?

Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?

Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?

Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?

Bir görelim bakalım neler oluyormuş.

Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.

Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.

Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.

Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.

Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:

“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”

Savcının tarif ettiği suç ne?

“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…

Suç bu.

Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.

Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:

“Bu süreçte…”

Hangi süreç bu?

2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?

Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.

Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.

Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:

6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?

Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.

Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.

Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.

“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.

Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.

İzninizle önce bir soru sorayım.

Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?

Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?

Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?

Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.

Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.

Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.

Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?

Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.

Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.

O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?

Yok.

Kimlerin imzası var peki?

Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.

Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.

Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.

Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?

2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.

Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?

Yok.

Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?

2010-2016 arasında.

O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?

Yok.

Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.

Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.

Bizim savcı bunları bilmiyor mu?

2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?

Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?

Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?

Olduğunu sanmıyorum.

Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.

Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.

Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.

Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.

İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.

Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.

Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?

Böyle bir suçlamanın benim iddianamede bulunmasının saçmalığını da gördükten sonra şimdi gelelim Balyoz darbesinin benimle gerçekten ilgili olan kısmına. Şu “kumpas” denilen benim yayınladığım Balyoz haberine.

Savcı da Balyoz’a “kumpas” diyor ve benim bu haberi yayınlayarak “darbecilik” suçu işlediğimi ileri sürüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin bu tür haberlerin suç olmayacağını belirten kararına hiç değinmeyeceğim bile. O konuyu avukatlarım söyler.

Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.

Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.

Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.

Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.

Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.

Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?

İki emre de uymuyorlar.

Açıkça emre itaatsizlik ediyorlar.

Olay, generallerin emre itaatsizliği ile başlıyor.

Generaller toplanıp ne tür hazırlıklar yapıyorlar peki?

Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.

Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.

Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.

Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.

O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.

2010 yılında Mehmet Baransu gelip “bir darbe hazırlığı yapılmış olduğunu” söyledi.

“Belgesi var mı” dedim.

“Var” dedi.

“Belgesi varsa getir, bakalım” dedim.

Birkaç gün sonra bu konuşma kayıtlarını ve içinde yazılı belgelerin bulunduğu CD’leri getirdi.

Konuşma kayıtlarını dinledik, CD’lerdeki yazılı belgeleri inceledik.

Doğru olduklarına kanaat getirdik ve yayınladık.

Olay bu.

Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.

Basit bir soru.

Şu soruya bu iddianameyi yazan savcı da, bu salonda bulunanlar da, Balyoz haberine “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler de cevap versinler:

Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?

“Bugün Birinci Ordu’nun generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma, belediye başkanlarını değiştirme, 200 bin kişiyi tutuklayıp stadyumlara doldurma, Yunanistan’la çatışma planları yapabilirler, kimse karışamaz” diyor musunuz?

Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.

“Bugün Birinci Ordu generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma planları yapma hakkına sahiptir” diyor musunuz?

“Evet, tabii böyle planlar yapabilirler, elbette Genelkurmay’ın emirlerine itaatsizlik edebilirler” diyorsanız bunu açıkça söyleyin.

Söyleyin, herkesle birlikte ben de duyayım.

Ama bunu söyleyemiyorsanız, “olur mu öyle şey, generaller nasıl siyasetçileri gözaltına alma hazırlığı yapabilirler” diyorsanız, o zaman Balyoz haberlerine “kumpas” diyemezsiniz.

Hiçbiriniz diyemezsiniz.

Bu savcı da diyemez.

Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.

Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.

Şu soruyu da sorayım:

Bugün bir gazeteci, generallerin böyle hazırlıklar yaptıklarının belgelerini bulursa yayınlamalı mı?

Yoksa susmalı mı?

Bu sorulara herkes açıkça ve gür bir sesle cevap versin.

Bu sorulara cevap vermeden Balyoz haberlerine “kumpas” demek kimsenin haddi değildir, bu savcının da haddi değildir.

Üstelik bugünkü başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay Başsavcısı da o haberlerin kumpas olmadığını düşünüyorlar. Bunu açıkça beyan ediyorlar.

Onlarla aynı fikirde olduğum nadir konulardan biri bu.

Balyoz seminerine “darbe hazırlığı” dediğim için beni darbecilikle suçlamaya kalkan savcı, Başbakan, Adalet Bakanı, Yargıtay Başsavcısı için suç duyurusu yapmıyor.

Neden yapmıyor?

Benim söylediğim suçsa onların söylediği de suç. Onların söylediği suç değilse benim söylediğim de suç değil.

Çok net ve açık.

Karışık bir tarafı yok bu konunun.

Bütün bu gerçekler ortadayken siz nasıl kalkıp Balyoz planlarını yayınladığım ve Balyoz seminerine darbe hazırlığı dediğim için beni suçlayabilirsiniz?

Bana bu çelişkinin hukukî ve mantıkî nedenlerini açıklayın, açıklayabilirseniz.

Açıklayamazsınız.

Çünkü bu saçmalığın hukukî ve mantıkî bir açıklaması yok.

Ne bu savcı, ne bu habere “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler bu sorulardan kurtulabilir.

Beni hapse atmak onları bu sorulardan kurtarmaya yetmez.

Ayrıca bu savcıya ve herkese şunu da hatırlatayım, Tayyip Erdoğan Balyoz seminerindeki konuşmalar için “o konuşmaları dinleyince şoke oldum” demişti. Gidin bir sorun bakalım niye “şoke” olmuş.

Generallerin Genelkurmay’ın emirlerine karşı gelmesine aldırmadan, yaptıkları tüyler ürpertici konuşmaları dinlemeden, isim isim düzenlenen tutuklama listelerine bakmadan kolayından “kumpas” deyip geçiyor, bir de bu saçmalıkla beni suçlamaya kalkıyorsunuz.

Benim sorduğum sorulara cevap vermeden beni kim, ne hakla yargılayacak?

Var mı bu sorulara cevap vermek isteyen?

Bu salonda demiyorum, bu ülkede var mı benim sorularıma cevap vermek isteyen?

Bunlara net ve açık cevap verecek, verebilecek birinin çıkacağını, çıkabileceğini hiç sanmıyorum.

Sayın Yargıç,

Ben “Balyoz” haberlerini yayımladığımda askerî vesayet hâlâ devam ediyordu.

Bugün AKP’nin medyası olduğu gibi o zaman da askerî vesayetin medyası vardı.

Bugün korkak ve çıkarcı gazetecilerin AKP’ye yaranmaya çalışması gibi o gün de korkak ve çıkarcı gazeteciler generallere yaranmaya çalışıyorlardı.

Eğer benim yayımladığım Balyoz haberlerinin benzerlerini daha önce yayımlama cesaretini göstermiş olsalardı bu ülke böyle bir darbe çöplüğüne dönmezdi.

Bu cesareti hiçbir zaman gösteremediler.

Askerî vesayetin baskısı altında ezilen solcuların, Kürtlerin, aydınların, yazarların, gerçek dindarların acılarına sırtlarını döndüler.

Şimdi medyanın önemli bölümü aynı utanmazlığı AKP döneminde sergiliyor.

Balyoz haberi gibi haberleri yayımlamak bir gazetecinin en önemli görevlerinden biridir.

O haberi yayımlamayan bir gazeteci kendine, mesleğine, insanlarına ihanet etmiş demektir.

Ben kendime, mesleğime, insanlarıma ihanet etmediğim için askerî vesayet döneminde de yargılandım, bugün de yargılanıyorum.

Ne yazık ki bu ülkede demokrasi isteminin bedeli budur.

Savcı, benimle ilgili iddianamede Ergenekon ve Askerî Casusluk davalarından da söz etmiş. Türkçeyi doğru dürüst yazamadığı için ne dediğini anlamak epey zor.

İddianamede lafını geçirdiğine göre herhalde beni bunlarla da suçluyor deyip kısaca cevap vereceğim.

Askerî Casusluk konusundaki haberleri Taraf Gazetesi çıkarmadı. O meseleyi çok iyi anlamadığımız için biz o konuyla ilgili çok fazla haber yapmadık.

Bizim gazeteyle ilgili bir konu değil. Niye savcı o davadan söz etmiş, anlamadım.

Ergenekon davalarına gelince…

Ergenekon soruşturmaları Taraf Gazetesi açılmadan çok önce başladı.

Biz daha sonra o davanın haberlerini diğer gazetelerle birlikte verdik.

Ergenekon’un varlığına kesinkes inanıyorum. Ergenekon dediğimiz devletin içine yerleşmiş suç çeteleri. Susurluk çetesi gibi, 17 bin insanı faili meçhul cinayetlerle kurban edenler gibi, Danıştay saldırısını örgütleyen güç gibi, Malatya Zirve katliamını kışkırtanlar gibi, öldürdükleri insanları “Sapanca ölüm üçgenine” atanlar gibi, Hrant Dink cinayeti gibi… Daha böyle epey suç sayabilirim.

Ben bu çetelerin ortaya çıkarılmasını kesinlikle destekliyordum. Bugün de destekliyorum.

Ne yazık ki bizim iddianameyi yazan savcının 15 Temmuz soruşturmasını sulandırıp ana mecrasından saptırması gibi birileri de Ergenekon soruşturmasını sulandırıp çarpıttı.

Suç örgütlerini devletin içinden temizleme imkânı yok edildi.

Yazık oldu.

“Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları” tanıdığımızın iddia edilmesi gibi saçmalıkları, Balyoz konusundaki çarpıtmaları cevapladığımıza göre geriye kaldı benim üç yazımla Can-Erzincan televizyonundaki konuşma.

Şimdi bir savcı düşünün ki üç yazıyla bir konuşmadan müebbetlik darbecilik suçu çıkartsın. Üstelik de evrensel hukuk, yazılarla konuşmalardan “suç çıkmaz” diye açıkça yazarken.

Yazılarımla konuşmalarımın darbecilikle ilgili olduğu iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yok aslında ama bugünkü hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini, insanların nasıl kolayca hapse atıldığını göstermek için o iddialara da teker teker cevap vereceğim.

Şimdi bu savcıya da acımıyor değilim. Ona yazarları hapse atmasını ve onları orada tutmasını söylemişler. O da bunu yapabilmek için bir imkânsızlığın peşine düşerek bizi 15 Temmuz darbesiyle ilişkilendirmeye uğraşmış.

Önce “darbeci olduğu söylenen adamları tanıdıkları söylenen adamları tanıyorsunuz” diye bir saçmalıktan giriyor.

Daha önce kanıtladığım gibi bu tez yürümüyor. Kendi iddianamesinin içine kendini yalanlayan paragraflar yazmak zorunda kalıyor.

Arkasından bana dönüp “Sen 2010’da yayınladığın haberle 2016’daki darbenin kadrolarını işbaşına getirdin” diyor.

Eh, bu da pek mantıklı olmuyor.

Sonunda geliyor, “Siz darbe olacağını biliyordunuz” tezine dayanıyor.

Anladığım kadarıyla kurduğu mantık silsilesi şöyle işliyor:

“Darbenin olacağını biliyordunuz, demek darbeciler size darbe olacağını söyledi, darbeciler bunu size söylediğine göre demek sizin darbecilerle doğrudan ilişkiniz var, doğrudan ilişkiniz olduğuna göre demek siz darbenin destekçisi ve parçasısınız.”

Kurduğu mantık silsilesi bu.

Peki, bu mantık silsilesinin dayandığı bir kanıt var mı?

Hayır, tek bir kanıt bile yok.

Peki, ne var?

Savcının “kanaati” var, “ben öyle hissettim” demeye getiriyor.

Savcının hissiyatı bizim davada kanıt yerine geçiyor.

Savcı öyle hissetmiş, o zaman yazarları hapse atalım.

Hukukun geldiği nokta bu işte.

Şimdi bakalım bizim hisli savcımızın hissiyatı nereye dayanıyor.

Ortada üzerinde konuşacağımız bir kanıt olmadığı için savcının hissiyatını dayandırdığı konuşmayı inceleyeceğiz.

Kanıtla, belgeyle ilişkisi olmayan savcımızın “hissiyatının” da yanlış olduğunu ortaya koyacağız.

İşe bakın, bir “hissiyat” davasında biz müebbetle yargılanıyoruz.

Savcının “hissiyatını” hareketlendiren şey benim Can-Erzincan Televizyonunda Nazlı Ilıcak’la Mehmet Altan’ın ev sahipliğini üstlendiği programda yaptığım konuşma.

Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada “subliminal mesaj” verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı.

“Subliminal mesaj” gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu “subliminal” lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.

Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi “subliminal” lafı unutuluyor.

Onun yerine sahneye “siz darbeyi biliyordunuz” iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.

Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?

Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?

Bir savcının hissiyatı gereği, insanlar için “ağırlaştırılmış müebbet” hapis istenebilir mi?

Hukuka göre bunların hepsinin cevabı “hayır.”

Hukuka göre ortada hiçbir kanıt olmadan sadece savcının “hissiyatına” dayanan bir dava olamaz.

Ama burada oluyor.

Biz de bu saçmalıklara cevap vermek zorunda kalıyoruz.

Gayriciddi iddialara ciddi cevaplar vermek zorunda kaldığımız için hukuk tanrısı bizi affetsin deyip gelelim o konuşmaya.

Sayın Yargıç,

Biliyorsunuz bu tür konuşma programlarında gündemi genellikle konuğun özellikleri belirler.

Benim programa davet edilmemin iki güncel nedeni vardı.

Birincisi, yeni yayınlanan Ölmek Kolaydır Sevmekten isimli son romanım.

Bu roman, Balkan Savaşlarını ve iktidara gelen İttihatçıların beceriksizliklerini, ülkeyi yönetmekteki yetersizliklerini saklayabilmek için uyguladıkları zorbalıkları anlatır kişisel maceraların arka planında.

O nedenle o dönemdeki İttihatçılar ve bugünkü uygulamaları ile o ittihatçılara çok benzeyen AKP iktidarı konuşuldu.

İkinci güncel konu ise o programdan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlayacak olan ve benim 52 yılla yargılandığım Balyoz davası idi.

Balyoz konusu da bu nedenle konuşuldu.

O nedenle de konuşma bu iki konu ve bu konuların güncel siyasetle ilişkisi üzerinden ilerledi.

O gün söylediklerimi bugün de aynen düşünüyorum. Düşüncelerimde en küçük bir değişiklik yok. Üstelik bütün gelişmelerin de benim öngörülerimi doğru çıkarttığını görüyorum.

O konuşmada bugünkü AKP iktidarının İttihatçılara çok benzediğini, iktidara gelebildiklerini ama ülkeyi yönetemediklerini söylüyorum.

Durum tam da bu.

AKP’liler “dinbaz İttihatçılara” dönüştüler. Baskıyı artırdılar ve ülkeyi yönetemiyorlar.

AKP iktidarında Türkiye her gün biraz daha çöküyor.

Enver Paşa ile Erdoğan’ın benzediğini söylüyorum. Çok benziyorlar gerçekten de. Enver dünyadaki Türklerin lideri olma hayaliyle Osmanlı’yı çökertti. Erdoğan da dünyadaki Müslümanların lideri olma hayaliyle Türkiye’yi tam bir çöküntüye soktu.

Erdoğan’ın Suriye ve Ortadoğu politikalarına bugün Erdoğan’ın kendisi bile sahip çıkmıyor. Hata ettiklerini AKP yöneticileri bile söylüyorlar.

Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir dış politika faciası yaşanıyor.

Erdoğan’ın “bütün yargı bana bağlıdır” sözünü eleştiriyorum o konuşmada. Yargının bir adama bağlı olmasına bugün de sonuna kadar karşıyım.

Hukuka değer veren herkes de buna karşı çıkar zaten.

Şimdi geliyorum savcının büyük harflerle yazdığı iki cümleme.

“Erdoğan’ın ben başkan oldum demesi suç, ki ileride birisi buna hatırlayacak” diyorum.

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazdığını hiç anlamadım.

Erdoğan, “fiilî başkan” olduğunu söyledi. Bu söz, anayasanın dışına çıktığının itirafı.

Anayasanın dışına çıkmak, anayasayı ve anayasal düzeni yok saymak suçtur. Erdoğan bu suçu işlediğini kendisi açıkça kabul ediyor.

Elbette ki bir devlet, eğer gerçekten devletse, işlenen bir suçu unutmaz. Unutamaz.

Bunu söylemekten, bu gerçeği hatırlatmaktan daha doğal ne olabilir?

Hukuku ve yargıyı hatırlatmak, bunların varlığını vurgulamak nasıl suç olabilir?

Suçu Erdoğan işliyor. Onun suç işlediğini söylediğim için ben yargılanıyorum.

Buna da “adalet” deniyor.

“Fiilî başkanlığını” ilan etmek anayasal bir darbedir.

Zaten bu son anayasa değişikliğine Erdoğan’ın işlediği suçu yasallaştırmak için gittiklerini kendileri de söylemediler mi?

Devlet Bahçeli, “fiilî durumu” anayasaya uydurmak gerektiğinin altını çizmedi mi?

Yapılan eylem anayasaya uygun olsa, o eylemi anayasaya uydurmak için yeni bir anayasa yapmak neden gereksin?

Doğru dürüst bir devlette “fiilî duruma” izin verilmez, herkes yasaların içinde kalmaya zorlanır.

Bizde ise siyasetçi yasaya uymuyor, yasa siyasetçiye uygun hâle getiriliyor.

Savcının büyük harflerle yazdığı bir cümle daha var.

“Yasadışı, gayrimeşru bir suça bir toplum ve devlet direnmezse sonucu iyi olmuyor” diyorum.

Bu cümle suç değil.

Bu cümlenin tersini söylemek abes.

Bir toplumun ve devletin suça direnmesi gerektiğini söylemek neden suç oluyor?

Eğer bunun suç olduğunu düşünüyorsanız bu cümlenin tersini yüksek sesle söyleyin bakayım.

“Yasadışı suçlara toplum ve devlet direnmesin, teslim olsun,” deyin.

Diyebilir misiniz?

Eğer derseniz, “yasadışı bir suç olan darbeye” direnmeyi nasıl savunacaksınız?

Savunamazsınız.

Konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Bence bugün askerî vesayetle el ele çalışıyorlar. Askerî vesayetin kendi tarihi boyunca özlediği ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremediği her türlü fantezisini Erdoğan ve adamları gerçekleştiriyor.”

Evet, durum tam da bu.

Askerî vesayetin paşaları Türkiye’yi gelişmiş dünyadan koparmak istiyordu. Erdoğan ve AKP bugün bunu gerçekleştiriyor.

Paşalar yargıyı ve hukuku yok etmek istiyordu. Bugün yapılan aynen bu.

Paşalar bütün muhalifleri, bütün demokratları hapsetmek istiyordu. Bugün yapılan bu.

Paşalar bütün medyayı denetim altına almak istiyordu. Bugün gerçekleşen bu.

Daha sayayım mı?

Bunları söylemenin, bu benzerlikleri dile getirmenin suçla, darbeyle ne ilgisi var?

Askerî vesayet günlerine dönmeye karşı çıkmak nasıl askerî bir darbenin destekleyiciliği olarak algılanabilir?

Bu arada savcı benim konuşmamda geçen her “Erdoğan” sözcüğünü de iddianamede büyük harflerle yazmış.

Niye?

Çünkü benim Erdoğan’ı eleştirdiğimi ve bunu yaptığım için hapsedilmem gerektiğini söylemek istiyor.

Yeni dönemin hukuku bu işte:

“Erdoğan’ı eleştiremezsin. Eleştirirsen hapse girersin.”

Erdoğan’ı eleştiriyorum, siz de beni hapse atıyorsunuz.

Bu, hukuk değil.

Bu ne?

Bu, fiilî başkanlığa uygun düşen “fiilî” hukuk.

Hukuk adına suç işlemek bu.

Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim.

Bazen olur böyle şeyler. Hukuku savunduğun, haklı olduğun için hapse girersin. Suçu işleyen de savcı rolüne girebilir.

Ama kimse korkmasın, telaşlanmasın. Bu çok uzun sürmez. Hukuk bir gün uyanır.

Konuşmamdan savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümlemi okuyorum şimdi:

“Öyle bir anlatıyorlar ki Erdoğan sanki hayatı boyunca burada kalacak. Erdoğan iki sene sonra gidecek. Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez.”

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazmadığını anlıyorsunuz herhalde.

“Ertesi gün darbe olacağını bildiğini” iddia ettiği adamlar, iki sene sonra Erdoğan’ın seçimle gideceğini konuşuyorlar.

Ertesi gün darbe olacağını bilen adam nasıl oluyor da “Erdoğan’ın iki sene sonra seçimle gideceğini” söyleyerek “subliminal” darbe mesajı veriyor?

Bir siyasetçinin “seçimle gideceğini” söylemek suç mu?

Ne suçu?

Üstelik bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Erdoğan seçimle gidecek.

Erdoğan’ın iktidardan gitmesi için darbeye ihtiyaç yok ki, Erdoğan izlediği siyasetle zaten gidişini hazırlıyor.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi aslında durum.

İzlediği siyasetle bindiği dalı kestiğini görüyorsun. Söylüyorsun. Savcı “nereden biliyorsun, darbecisin” diyor.

Erdoğan’ı darbe falan değil ekonomi indirecek iktidardan. Bunun nasıl olacağını da anlatacağım daha sonra.

Biz şimdi iddianamedeki konuşmamızı izlemeyi sürdürelim.

Savcı, Mehmet Altan’ın bir cümlesini büyük harflerle yazıyor iddianamesine.

Mehmet Altan “iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede” diyor.

Ben cevap veriyorum:

“Belli değil, elli tane AKP’li milletvekili biz Akşener’le parti kuruyoruz dese, ayrılsa bütün sistem sarsılıyor. Bu adam sağlam bir zeminde durmuyor.”

Meral Akşener’in adı durduk yerde geçmedi elbette.

Akşener’le arkadaşları parti yönetimini değiştirecek bir kongrenin toplanması için çalışmalarını sürdürüyordu o günlerde.

Parti tabanında güçlü oldukları görülüyordu.

Aradan daha bir yıl geçmeden söylediklerimizin ne kadar gerçekçi bir ihtimale dayandığı ortaya çıktı.

Erdoğan ve AKP yöneticileri MHP’yle birleşerek % 65’lik bir seçmeni yanlarına alıp ebediyen iktidarda kalacaklarını hayal ediyorlardı.

Ne oldu 16 Nisan referandumunda?

AKP ile MHP bütün hilelere, kanunsuzluklara, baskılara, yasaklara rağmen zor bela % 51’i bulabildiler.

Meral Akşener arkadaşlarıyla birlikte MHP tabanını alıp götürdü.

Akşener liderliğindeki bazı MHP’liler, bazı AKP’liler, Saadet Partililer, HDP’li Kürtler, Vatan Partililer, birçok küçük partinin seçmeni CHP öncülüğünde bir araya gelip Erdoğan’a da baskıcı rejimine de “hayır” dediler.

Erdoğan’ın üstünde durduğu zemin sağlam mıymış?

Toplumun yarısı sinmedi, korkmadı, dimdik ayakta durdu. Ve AKP’lilerin hiç hesap etmediği yepyeni bir “demokrasi platformu” oluştu.

Bu arada gözümüzün önünde bir rol değişiminin yaşandığını gördük.

Bir zamanlar askerî vesayetin ve baskının partisi olan CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde demokrasinin temsilcisi hâline gelirken, “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı” bir proje hâline getirirken, bir zamanlar demokrasinin temsilcisi olan AKP baskının, zorbalığın, vesayetin temsilcisi hâline geldi.

Bunun sonucunda AKP ilk kez Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Adana ve Mersin’i aynı seçimde kaybetti.

Gençleri kaybetti.

Kadınları kaybetti.

Büyük şehirleri, gençleri, kadınları kaybeden hiçbir parti, hiçbir lider iktidarda kalamaz.

Yüzde ellinin baskıya “hayır” dediği cesur bir toplumda zorbalık rejimi çok uzun süremez.

Söylediklerimiz daha bir yıl geçmeden gerçekleşiyor.

Savcı bizi neyle suçluyor?

Gerçekleri ve gelişmeleri görmekle mi?

Gerçekleri söylemekle mi?

7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu.

7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti.

Ama bir noktadan sonra ölüm de şiddet de siyasetçilerin beklediği iktidarı sağlamaz onlara.

İnsanlar ölümden yorulur, ölümden bıkar, ölümle özdeşleşmeye başlayan partiden uzaklaşır.

Askerî vesayet aynen böyle yıkıldı.

Hayatla değil ölümle özdeşleşti. Ölümü yüceltti, ölümü kutsadı.

Toplumu yordu, bıktırdı ve yıkıldı.

Şimdi aynı şeyi AKP yapıyor.

Ölümü kutsuyor, ölümü yüceltiyor, sürekli şehadet propagandası yapıyor, gençlere hayat yerine ölüm vaat ediyor.

Ölümün ürkütücü karanlığına sokuyor bütün ülkeyi.

Yoruyor, bıktırıyor toplumu.

Onun için de gidecek iktidardan.

O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum.

Suç mu böyle düşünmek?

Darbecilik mi?

Değil tabii.

Sadece iktidar ve onun savcıları gerçeklerin söylenmesini istemiyor. Onun için de bizim gibi insanları hapse atıyor.

İstediği kadar hapse atsın.

Gerçekleri ve geleceği değiştiremez.

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“MİT TIR’ları denilen, Can Dündar’ı mahkûm ettirdiler kendi mahkemelerinde. Ama uluslararası suç sayılabilecek bir tuhaflık duruyor ortada. Bütün darbecilerle, Ergenekoncularla işbirliği var. Yolsuzluk davaları var.”

Can Dündar mahkûm edildi.

Peki ne oldu?

MİT TIR’larının ne olduğunu öğrenebildik mi? Mesele şeffaf bir şekilde ortaya çıktı mı? O TIR’ların içinde ne olduğunu anladık mı?

O TIR’ları kimin gönderdiğini, kime gönderdiğini biliyor muyuz?

Bunlar şeffaf bir siyasî iktidarın yapacağı işler mi?

Bunlar tam da “Ergenekon” dediğimiz “derin devletin” yapacağı işler.

Derin devleti yeniden hatırlattılar.

“Öyle değil” diyen varsa o TIR’larda ne olduğunu, olayın içyüzünü anlatsın bu halka.

Yolsuzluk davaları olduğunu söylüyorum.

O davalar burada bitti ama Amerika’da devam ediyor. Amerikalı yetkililer o davaların üzerinden Erdoğan’la pazarlık ettiklerini açıklıyorlar.

Neyin pazarlığını ediyorlar?

Ne verip karşılığında ne istiyorlar?

Biliyor muyuz?

Hayır.

Bilme hakkına sahip miyiz?

Evet.

Neden bilmiyoruz? Neden bu gerçekleri Amerikalılardan öğreniyoruz?

Bunları söylemek nasıl oluyor da darbecilik suçu sayılıyor?

Devletin şeffaf olmasını istemek darbecilik mi?

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu, EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.”

Şimdi, bu cümlelerden bir darbecilik çıkartabilmek için zekâsızlık yetmez, ölümcül bir kötü niyet de gerekir.

Bunlar benim 30 yıldır savunduğum düşünceler. Hukukun önemini, askerlere ayrıcalık tanımanın tehlikesini vurgulayan cümleler.

“EMASYA” denilen ve şehirlerin yönetiminde askerlere öncelik tanıyan uygulamayı AKP kaldırmış ve bunu yapmakla çok övünmüştü.

Bu uygulama iyiyse niye kaldırdı, kötüyse niye getirdi?

Askerî vesayet dönemine benziyor dediğimiz bu işte.

Sonuçlarını da görüyoruz.

Türkiye hızla bir çöküşe gidiyor.

“Bunu yapmayın” dediğimiz için mi darbeci oluyoruz?

Bu sözlere darbecilik demek için “biz mantıkla, akılla, hukukla bağlarımızı kestik” demek gerekir ki savcı da onu diyor aslında.

Nazlı Ilıcak, “ben görüyorum ki bugünkü şartlar değişecek, bunu da çok güzel anlattınız” diyor bana.

Savcı, Ilıcak’ın sözlerini de büyük harflerle yazmış iddianamesine.

“Bu şartlar değişecek” sözünü tehlikeli ve suç nedeni olarak görüyor anlaşılan.

“Aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyerek hayatın sürekli değiştiğini söyleyen Heraklit’i bulsa asacak herhalde.

Mehmet Altan da, “mümkün değil gitmesi” diyor. Savcı bu üç kelimeyi de büyük harflerle yazmış.

Mümkün mü peki böyle gitmesi?

Gidiyor mu?

Ekonomideki rakamlara bakın, referandum sonuçlarına bakın, “böyle gitmesinin” mümkün olup olmadığını görürsünüz.

İddianamedeki konuşmamda savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümle söylüyorum.

“Zorbalık yapabilirsiniz ama eğer bu hukuka aykırıysa yenilirsiniz” diyorum.

Bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Zorbalık, eline silah geçirmiş zayıflıktır. Zorbalık arttıkça zayıflık da artar.

Sonunda zorbalık yenilir, hukuk galip gelir.

Savcının bizi tutuklatma nedeni olan bu konuşmanın neredeyse her satırında hukuka sahip çıkıyoruz, neredeyse bütün konuşma bir hukuk savunması ama hukuku savunmak savcı tarafından darbecilik sayılıyor.

Ve biz hapis yatıyoruz.

Bu ülkede hapis yatmamak için hukuk düşmanı mı olmak gerekiyor?

Galiba savcı, hukuku savunanın hapse gireceğine dair hiç de “subliminal” olmayan fevkalâde açık bir mesaj veriyor Türkiye’ye.

Gene iddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle:

“Haklı adamlar hapisten de mücadeleyi kazanır. Haksız adamlar sarayda da kaybeder.”

Büyük harflerle yazdığına göre savcı bu cümlede de suç buluyor.

Savcı bu cümlede neye itiraz ediyor?

Haklıların kazanamayacağını mı, haksızların kaybetmeyeceğini mi düşünüyor?

“Haksızlar kaybeder” demeyi mi yasaklamaya çalışıyor?

Şu hâle bakın, hakkı, haklıyı, hukuku savunan bir konuşmadan dolayı biz yargılanıyoruz.

Hiç utanmadan “hukuku savunmanın” darbecilik olduğunu söylüyorlar.

Aslında savcının söylemek istediği şu:

“Hukuku savunan herkesi bundan sonra hapse atacağız.”

Aferin sana. At gitsin.

Zaman senin zamanın.

Ama zaman değişir, zaman hep değişir.

İktidarların, zorbaların sorunu da bu gerçeği bir türlü görmemeleridir.

28 Şubat’ın generalleri de “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” sanıyorlardı. O generallerin savcıları da insanları içeri atıyordu.

Biz o zaman da “bu böyle gitmez, hukuksuz davranmayın, hukuka dönün” diyorduk.

Böyle söylediğim için defalarca yargılandım.

Ne oldu?

Sürdü mü?

Sürmedi. Süremezdi.

Bugünkü zorbalıklar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar da süremez.

Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler.

Hukukla ekonomi arasında ciddi bağlar vardır çünkü.

Siz baskıyı artırıp hukuku boğdukça ülkenin güvenilirliği yok olur. Hukuksuz ve güvenilmez ülkelerde iç ve dış yatırımlar durur. Ekonomi çöküşe geçer. Enflasyon, işsizlik patlar gider.

İnsanlar çocuklarına tek bir köfte yediremez, bir muz alamaz.

Çocuklarının lokantalara, pastanelere, manavlara o arzu dolu sessiz bakışları karşısında çaresizce acı çeker, kendi çocuklarından utanır hâle gelirler.

Sonunda çocuklarının aç bakışlarına dayanamaz ve bütün bunlara neden olan siyasî iktidarı gönderirler.

Bugün bu ülkede yaşanan süreç tam da budur.

Bizim gibi insanları hapse atacağız derken hukuku yok edip ekonomiyi batırıyorlar.

Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’den beri ilk defa “denetime” aldı. Darbe döneminin Türkiye’sine davrandıklarını gibi davranıyorlar çünkü bugünkü siyasî iktidar darbeci askerlerin zorbalığını benimsedi.

Avrupa’nın değerlerinden uzaklaşmanın faturası bu ülkeyi ekonomik bir cehenneme çevirecek.

İşsizlik, pahalılık, çaresizlik, açlık artacak.

Siz sürebilir mi sanıyorsunuz bir iktidar bu şartlarda?

Sürmeyeceğini, süremeyeceğini göreceksiniz.

Bizi hapse atmak, yalan dolu iddianameler yazmak kurtarmaya yetmez bu iktidarı.

Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor.

Her gün kendi ateşiyle tükeniyor.

Kendilerini de Türkiye’yi de yakmamaları için çok uyardık, hâlâ da uyarıyoruz.

Onların cevabı da savcılarıyla polislerini gönderip bizi hapse atmak oluyor.

Bunları söylemek, hukuka dönün, zorbalığı bırakın demek darbecilik mi oluyor?

İktidarın artık hiçbir eleştiriye dayanamayan zavallı çaresizliği bu. Türkiye’yi yakarken kendilerini de öyle bir yaktılar ki cılk yara oldu her yanları.

En küçük bir eleştiri tenlerine değdiğinde canlarını delice acıtıyor, cevap veremiyor, polisleriyle savcılarını gönderiyorlar.

Bugün yaşadığımız maceranın özeti bu zavallılık işte.

Hapiste olanların değil, hapse atanların zavallılığı.

O zavallılığın somut bir ifadesi olan bu iddianameyi okumaya devam edelim.

Benim konuşmamdan savcının büyük harflerle yazdığı cümle şu:

“Bu hırsız iktidar orada çok fazla kalamaz, bu hırsız iktidar hukuka karşı geliyor, hakka karşı geliyor, ahlaka karşı geliyor, hattâ siyasete karşı geliyor, siyaset dışı işler yapıyor…”

Bu cümlenin “küçük harflerle” yazılan devamı da şöyle:

“Bu orada duramaz, bunun sihri haksızlığa uğrayanların bir araya gelmesi, dayanışması, birbirine sahip çıkması, omuz vermesi ve hukuku talep etmesi.”

Savcı, “hırsız iktidar” sözünü darbeciliğe kanıt gösteriyor anladığım kadarıyla. Buna karşı insanların bir araya gelip hukuk talep etmelerini önermem de bu iktidarın savcılarına göre darbeciliğe giriyor herhalde.

İktidarın hırsızlık yaptığını düşünüyorum ve söylüyorum. Yasalarımıza göre bunu söylemek suç değildir. Darbecilik hiç değildir.

Her ne kadar ahir zaman şeyhülislamları, dini de, ahlâkı da ayaklar altına alarak “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verse de, bu fetva yolsuzluğun hırsızlık olmadığını değil, o fetvayı verenin dinle de ahlâkla da bağının kalmadığını gösterir.

Yolsuzluk hırsızlıktır.

Bu iktidar yolsuzluk yapıyor. Sadece şu köprüleri yaparken devlet kesesinden müteahhitlere ödedikleri milyonlarca dolar yeter onların yolsuzluktan yargılanmasına.

Savcı bunları söylememi istemiyor.

Savcıya mı soracağım ne söyleyeceğimi?

Paraları çalsınlar, sonra da çalmayın diyenleri darbeci diye hapse atsınlar.

Biz de buna hukuk diyelim.

Savcı, iddianameye aldığı konuşmada Nazlı Ilıcak’ın da bir cümlesini büyük harflerle yazıp, suç olduğunu işaret etmiş.

Ilıcak, “fiilî durumun mutlaka hesabı sorulacak, bu anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzluklar değil bir de açık anayasa ihlalleri var. Bir gün mutlaka bunun hesabı sorulacak” diyor.

Savcı buna kızmış.

Bizim savcının en tahammül edemediği laf galiba “hukuksuzlukların hesabı sorulacak” lafı.

Nasıl bir hukuk adamıysa, hukukun hiçbir yolsuzluğun, hukuksuzluğun, suçun hesabını soramayacağı bir düzen istiyor.

Bu savcının istediği düzende suç işleyenler değil, “suç işleyenlere hesap sorulacak” diyenler cezalandırılıyor.

AKP, aradığı savcıyı bulmuş.

Bunlardan kaç tane daha var acaba? Yargı sisteminin içinde daha kaç kişi bu ülkenin hukukunu ve ekonomisini çökertmek için faaliyet gösteriyor?

Sonra gene geliyoruz benim büyük harflerle yazılmış cümlelerime.

Menderes’le onun genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’un ilişkilerini örnek göstererek şöyle diyorum:

“Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.”

Mehmet Altan, kendisini güvenceye almak için General Sisi’yi göreve getiren ve Sisi tarafından devrilen Mısır Devlet Başkanı Mursî’yi örnek göstererek, “Mursî, Sisi’yle oynadı” diyor.

Ben de devam ediyorum:

“Askerle oynadı. Askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz.”

Savcı “suç” diye bu satırları iddianamede büyük harflerle yazmış.

Bizim savcı, darbecilikle suçladığı adam daha önce neler yazmış diye hiç merak etmediğinden benim 30 yıldır bu konuda yazılar yazdığımı, AKP’den önceki iktidarları da askerden kendi iktidarları için destek almaya kalkışmamaları için uyardığımı bilmiyor.

Sanıyor ki biz ilk kez bu konuları o programda konuştuk.

Bir siyasî iktidar meşruiyetini ve gücünü halktan ve hukuktan alır.

İşleri ellerine yüzlerine bulaştırmaya, bu durumu saklamak için baskı yapmaya ve bu baskı için de askeri kullanmaya kalktıklarında darbe olur.

Bu, her zaman böyle olmuştur.

1960’da da böyle oldu, 70’de de, 80’de de…

Siz hukukun dışına çıkıp askerin silahı ile iktidarınızı pekiştirmeye kalktığınızda, asker de “iktidar benim silahımın ucunda duruyorsa, o zaman o silahı tutan güç olarak o iktidarı ben hak ediyorum” der ve darbe yapar.

Demirel kendini güvenceye almak için Kenan Evren’i, Mursî kendini güvenceye almak için Sisi’yi genelkurmay başkanı yaptı.

İkisi de kendi getirdikleri generaller tarafından devrildiler.

Bir sivil iktidarı bu açık tehlikeye karşı uyarmak nasıl suç oluyor?

Nasıl darbecilik oluyor?

Akıldan, mantıktan, hukuktan kopmadan bunu açıklayabilecek kimse var mı?

Savcının o televizyon konuşmasında suç olarak gördüğü cümleler bunlar işte.

Hepsi de hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, şeffaflığı savunan cümleler.

Şu anda Türkiye’de savunulması en tehlikeli olan, siyasî iktidarın yok etmek için çırpındığı değerler bunlar.

Şimdi gelelim savcının bu konuşmayı suçlamak için yazdığı sonuç bölümüne.

İlk cümlesine bayıldım.

Çaresizlikten aklı karışmış bu savcı bende bazen bir acıma ve sempati duygusu uyandırmıyor da değil.

Savcı, bizi programda “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunmakla” suçluyor.

Anlatımın kusuruna bakmayın. Anadilini düzgün kullanamadığı için cümleyi böyle yazmış.

Bizim Erdoğan’ı ve hükümeti tehdit edecek bir güce sahip olduğumuzu düşünmesi çok sevimli değil mi gerçekten?

Adamlar hukuk falan tanımadan bizi sallasırt edip hapse atmışlar, savcı “bunlar Erdoğan’ı tehdit ediyorlar” diyor.

Nasıl tehdit ediyorum ben Erdoğan’ı?

“Hukuk vardır” diyerek mi?

“Böyle giderse seçimi kaybedeceksin” diyerek mi?

Nasıl tehdit ediyorum?

Gerçekten benim onları tehdit edecek bir güce sahip olduğumu düşünüyorlarsa, benden bu kadar korkuyorlarsa, bunu eğlenceli bulurum doğrusu, onu da söyleyeyim.

Bunu eğlenceli bulmayacak birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Bir de şu “hakaretvari söylemler” lafını çok sevdim.

Ne demek “hakaretvari” Sayın Yargıç?

Bu kavramın yasalardaki karşılığı ne?

Eğer hakaret ettiysem “hakaret” demesi gerekir, ki bu eylemin ceza kanununda başka bir maddesi var zaten. Darbecilikle ilgili bir suç değil.

“Hakaret” demiyor. Belli ki hakaret etmediğimi o da görüyor.

Peki, “hakaretvari” demek sert eleştirmek mi?

Eleştirmek suç değil.

E, bu “hakaretvari” ne demek?

Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor.

Sonra diyor ki bu siyasî iktidarın “yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğunu söylüyorlar.”

Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu?

Darbecilik mi?

Uyarmayalım mı iktidarı?

Savcı, “uyarmayın, eleştirmeyin, konuşmayın” diyor.

Savcının bunu söylemeye hakkı yok.

Benim iktidarın hukuksuzluklarını eleştirmem savcıyı hiç ilgilendirmez.

Onun işi iktidarın hukuksuzluklarını izlemek, soruşturmak, kanıt bulduğunda dava açmak. Ama nerede onda bu cesaret…

O, hukuksuzluğun değil, hukuksuzluğu eleştirenlerin peşine düşüyor. Tipik bir AKP dönemi savcısı.

“Kısa süre içinde ülke yönetiminden gideceğini söylüyorlar bu iktidarın” diyor.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

İlk başkanlık seçimlerini de kaybedeceklerini düşünüyorum.

Bir siyasî iktidarın gideceğini söylemek suç değildir. Sorunlu olan, ne olursa olsun iktidarın asla gitmeyeceğini söylemektir.

İktidarlar gelir gider.

Siyaset budur, demokrasi budur.

Bir savcı, “iktidarın gideceğini söylemek darbeciliktir” dediği anda yasaları çiğnemiş, iktidarın seçimle değişebileceği kuralını reddetmiş ve çok ciddi bir suç işlemiş olur ki bu savcı bu ciddi suçu işliyor.

Bu iddianamenin, bu iddianameyi yazan savcıya karşı bir suç kanıtı olarak kullanıldığını ileride göreceksiniz.

“Yargılanacaklarını söylüyorlar,” diyor.

Bu iktidarın yargılanacağını söylüyormuşum.

Evet, söylüyorum.

Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarı hukukun üstünde mi?

Savcı, onları hukukun ve yargının üstünde mi görüyor?

Asla yargılanmayacaklarına mı inanıyor?

Bu inancın hukukî dayanağı nedir?

Savcının ne bu inancının ne de iddialarının hukukî bir dayanağı var. Savcı, hukuku açıkça çiğneyerek “bu iktidarı eleştiremezsiniz, eleştirirseniz hapse atarım” diyor.

Şimdi en güzel yere geldik.

AKP iktidarının ülke yönetiminden gideceğini söyleyerek, “bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini” beyan etmişiz.

Darbe girişimini terör örgütüyle fikir ve eylem birliği içinde olmadan bilmemiz mümkün değilmiş. Amacımız gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmakmış.

Ve böylece maskesini indirip ağzındaki baklayı çıkarmış oluyor.

Bu savcı, sayfalarca süren laf salatasından ve saçmalıklardan sonra asıl söylemek istediğini nihayet söylemiş oluyor okuduğum bu son paragrafta.

Savcı, 15 Temmuz’da darbe olacağını bildiğimizin ve darbecilerle “fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzun” kanıtı olarak hangi sözümü kanıt gösteriyor?

“AKP iktidarı ülke yönetiminden gidecek” demişim.

Aynen böyle düşünüyorum.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek nasıl darbecilerle “eylem birliği” içinde olduğumuzu kanıtlıyor?

Daha önce de sordum, bir daha soruyorum:

Bu savcı ne düşünüyor? AKP’nin asla iktidardan gitmeyeceğini mi?

Neye dayanarak böyle düşünüyor?

Ekonomi cehenneme dönmüş, turizm batmış, işsizlik patlamış, hukuka güvensizlik had safhaya varmışken, bütün bunların sebebi olan siyasî iktidarın asla ülke yönetiminden gitmeyeceğini düşünmesinin dayanağı ne?

Bu savcıya göre AKP seçimle işbaşından gidemez mi? Neden seçimle gidemez?

Savcı bizi darbecilikle suçlamadan önce bunu açıklamak zorunda.

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin asla iktidardan seçimle gitmeyeceğini iddia edebiliyor?

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin gideceğini söyleyen herkesin darbeci olduğunu iddia edebiliyor?

AKP yöneticileri “biz asla seçimle gitmeyeceğiz” mi dediler, savcıyı buna mı inandırdılar?

Nedir?

Birisi bana bu savcının mânâsız, mesnetsiz iddialarının gerekçesini açıklasın.

Bakın bir daha söylüyorum, bir partinin iktidardan gideceğini söylemek asla suç değildir. Gitmeyeceğini söylemek suçtur.

Sayın Yargıç,

Bu savcının, lafı evirip çevirip bizimle ilgili iddianamenin sonunda “darbecilerle eylem birliği içinde olduğumuzun kanıtı” diye ortaya koyduğu benim söylediğim iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar” cümleleri.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” demişim.

Böyle diyorum.

Bir hukuk devletinde gerçekleşmesi fevkalâde muhtemel iki meşru ihtimal bunlar.

Bu iki meşru ihtimalin bir hukuk devletinde asla gerçekleşmeyeceğini söyleyebilir misiniz?

“AKP asla iktidardan gitmeyecek ve asla yargılanmayacak” diyebilir misiniz?

Bir hukuk devletinde fevkalâde meşru iki ihtimali dile getirmek nasıl “darbecilerle eylem birliği içinde” olmanın kanıtı olarak gösterilebilir?

Savcının kanıt olarak ortaya koyduğu sadece bu iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacak” dediğim için biz aylardır hapis yatıyor ve müebbetle yargılanıyoruz.

Ülkenin, hukukun, adaletin geldiği noktaya bakın.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek artık “darbecilerle eylem birliği içinde olmanın kanıtı” sayılıyor.

Savcı, bizi darbecilerle “eylem birliği” içinde olmakla suçluyor. “Eylem” hareket demek.

İki söz, iki cümle nasıl “eylem birliği” sağlıyor?

Söz ve eylem arasında hiçbir fark kalmadı mı artık?

Hukuksuzluk, zorbalık bu dereceye mi vardı? AKP’nin iktidardan gideceğini söylemek “darbe eylemi” mi sayılıyor?

“AKP iktidardan gidecek” demek “darbe eylemi” ise Meclis’i bombalamak ne?

“AKP iktidardan gidecek” sözü ile Meclis’i bombalama eylemi arasındaki farkları tümüyle ortadan kaldırıyor muyuz?

“AKP gidecek” demek, Meclis’i bombalamak kadar ağır bir suç mu artık?

Savcıya göre öyle.

Şu siyasî iktidarın ülkeyi getirdiği hâle bakın. Kelimeleri bombalarla eşdeğer tutuyorlar.

Şimdi durumun korkunçluğunu, rezaletin boyutlarını, yargının içine düşürüldüğü faciayı iyice vurgulamak için bir daha söylüyorum:

Benim “AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” sözlerim, 15 Temmuz darbesine katıldığımızın, darbecilerle “eylem birliği” yaptığımızın, 15 Temmuz’da darbecilerle birlikte hareket ettiğimizin “kanıtı” olarak sunuluyor iddianamenin sonunda.

Kanıt, benim söylediğim dört kelime.

AKP’nin iktidardan gideceğini söylediğim için savcı üç kere ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmamızı istiyor.

Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim:

AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.

Üstelik büyük bir ihtimalle bu ilk seçimde olacak. Referandum sonuçları bunun ilk işaretlerini verdi zaten.

İyice gülünçleşen, ciddiyetini, önemini, güvenilirliğini, ağırlığını kaybeden hukuk sisteminin açık bir örneği olan bu davadaki başka bir garabete daha işaret etmek istiyorum.

Benim katıldığım televizyon programında ev sahipliğini Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan yapıyordu.

Ilıcak ile Altan ev sahibi oldukları için büyük bir kibarlık göstererek konuşma hakkını bana verdiler. Bu nedenle programın çok büyük bölümünde ben konuştum.

Zaten savcının iddianameye koyduğu konuşma metninin neredeyse yüzde doksanından fazlası benim sözlerimden oluşuyor.

Suç diye büyük harflerle yazdığı cümlelerin yüzde doksanından fazlası da bana ait.

Savcının “kanıt” diye gösterdiği o dört kelimelik cümleyi de ben söyledim.

Peki, konuşmayı ben yaptığım, kanıt olduğu ileri sürülen cümleleri ben söylediğim hâlde neden Mehmet Altan benimle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı?

Mehmet Altan’ın tutuklanması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Onun tutuklanması bu davanın altında yatan gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Şimdi bu davada bizimle ilgili tek bir kanıt bile yok. Olamaz da zaten.

Benim tutuklanmam için ileri sürülen bir “bahane” var. Söylediğim dört kelime.

Benim için kanıt yok ama bahane var.

Mehmet Altan için “bahane” bile yok.

İddianamenin ona ayrılan 2,5 sayfasını da dikkatle okudum. İki buçuk sayfanın bir sayfası onun “hukuk ve demokrasi olmadan olmaz” diye biten bir yazısına ayrılmış.

O iki buçuk sayfada bir “bahane” bile bulunmuyor.

Çöken bu hukuk sisteminin herhangi bir kanıt bulmasından vazgeçtik, artık bir bahaneye bile razıyız ama Mehmet Altan için o bahane bile bulunamıyor.

Peki Mehmet Altan niye tutuklandı?

Ve onun tutuklanıp bir bahane bile olmadan müebbetle yargılanması bize neyi gösteriyor?

Bizim tutuklanmamızın kanıtla, bahaneyle, darbeyle bir alakası yok. Bize bunu gösteriyor.

Biz AKP’yi ve izlediği politikaları eleştirdiğimiz için tutuklandık. Bu yüzden müebbetle yargılanıyoruz.

Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” dediği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve onun savcıları tarafından bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Sadece biz değil, muhalefet eden herkes saçma sapan gerekçelerle hapse atılıyor.

Amaç, bizi susturmak değil sadece. Sesimizi duyurabileceğimiz, politik görüşlerimizi dile getirebileceğimiz bir mecra da yok zaten.

Amaç, biz ve bizim gibi insanlara uygulanan hukuk ve mantık dışı şiddetle bütün toplumu korkutup sindirmek.

Ama bu amaçlarına ulaşamadılar.

Referandum sonuçları, bu amaçlarına ulaşamadıklarını, toplumu korkutamadıklarını herkese gösterdi.

Bu utanç verici davalarla Türkiye’yi dünyaya rezil ettiler, koca ülkeyi dünyanın şamar oğlanına çevirdiler.

Tek sonuç bu oldu.

Sayın Yargıç,

Savcının bir iki mânâsız iddiası daha var, izninizle onlara da değineceğim.

Savcı benim sadece “darbeci” olduğumu iddia etmekle yetinmemiş. “Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için “PKK terör örgütü lehine kaos ortamı oluşturulmaya çalışılması faaliyetleri doğrultusunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğumu” da iddia ediyor.

Cümle çok çetrefil ama aldırmayın. Adam Türkçe yazamıyor.

Onun söylemek istediğini ben size sadeleştirerek söyleyeyim.

“Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım.

Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır.

Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı?

Gerçek bu değil mi?

Gerçekleri söylemek neden kaos ortamı oluşturmak olsun?

Gerçekleri söylemek neden dezenformasyon olsun?

Savcının bizden talebi hep aynı:

“Gerçekleri söylemeyin.”

Tehdidi hep aynı:

“Gerçekleri söylerseniz sizi hapse atarım.”

Benim de savcıya cevabım şu:

Senin hapishanen bana vız gelir, ben gerçekleri söylerim. Siz söylenmesinden korkacağınız işler yapmayın. Masum insanları öldürmeyin, yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik yapmayın.

Ben hayatım boyunca gerçekleri söyledim, bundan vazgeçecek değilim.

Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu:

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.

Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim.

Ayrıca Hüseyin Cahit’in ünlü sözünü biraz değiştirerek şunu da söyleyeyim:

Böyle bir davanın iddianamesini yazan savcı olmaktansa, böyle bir davanın sanığı olmayı, hayatımın geri kalanını hapiste geçirmeyi daha onurlu bulurum.

Savcı 14 Temmuz gecesi programına katıldığım Can-Erzincan TV’nin 15 Temmuz’dan sonra bir KHK ile kapatıldığını söyleyip bu televizyonun “terör örgütü ile iltisaklı” olduğunu ileri sürüyor.

Bu iddialar benim iddianamemde ne arıyor?

Biz orada konuştuğumuzda televizyon yasal ve meşru değil miydi?

Bu nasıl bir mantık?

Televizyonun daha sonra kapatılmış olması nasıl bizim suçlu olduğumuzun belirtisi olarak sunulabilir?

Sadece bu örnek bile hukuka nasıl tasallut edildiğini göstermeye yeter.

Savcının çok hoşuma giden bir suçlaması var, ona da cevap verip yavaş yavaş ifademi bitireceğim.

Savcı, konuşmamda Mehmet Baransu’yu savunduğumu, “bu şekilde ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı şeklinde yorumlarda bulunarak örgütsel amaç doğrultusunda soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalıştığımı” söylüyor.

Savcının yazdıklarını Türkçeye tercüme edersek söylediği şu:

Ben ifade özgürlüğünün olmadığını söyleyerek, soruşturmaları “örgütsel amaç doğrultusunda” itibarsızlaştırmaya çalışmışım.

Utanmazlığın bir sınırı yok gördüğünüz gibi…

Savcıya göre “örgütsel amacı” olmayan biri “ifade özgürlüğü yok” demez.

Bu söylediklerine kendisi de inanıyor mu onu da merak ediyorum gerçekten. Eğer gerçekten inanıyorsa, o zaman hukuku değil tıbbı ilgilendiren bir vak’a var karşımızda demektir.

Ben “fikir özgürlüğü yok” diyerek soruşturmaları da itibarsızlaştırıyormuşum.

Önce savcıya kötü haberi vereyim.

Soruşturmalarınızın en küçük bir itibarı yok. Ne Türkiye’de ne dünyada.

Soruşturmalarınızı itibarsızlaştırmak için kimseye de ihtiyacınız yok. İddianame diye yazdığınız yalanlarla bu işi bizzat kendiniz yapıyorsunuz zaten.

İtibarsızsınız.

“Fikir özgürlüğü yok” demek suçmuş.

160’tan fazla gazeteciyi hapse atacaksınız, binlerce akademisyeni tek bir kararnameyle işten çıkaracaksınız, bir de “fikir özgürlüğü var” diyeceksiniz, öyle mi?

Fikir özgürlüğünün zerresi yok bu ülkede.

Askerî vesayet günlerinden bile daha beter, daha rezilâne bir baskı düzeni var sadece.

Fikir özgürlüğü olsa ben yaptığım konuşmalar, yazdığım yazılar nedeniyle müebbetle yargılanır mıydım?

Mehmet Altan, hakkında bir “bahane” bile olmadan bir şafak vakti tutuklanır mıydı?

Ne fikir özgürlüğü?

Hangi fikir özgürlüğü?

Savcıların yalan söyleme özgürlüğünden başka özgürlük kalmadı bu ülkede.

“Fikir özgürlüğü yok” demeyecekmişim.

Savcı beyimiz “dünya dönüyor” demeyi de yasaklasın bari.

Engizisyon savcılarını geçti bu savcı. Her türlü gerçeğe düşman.

Bu ülkede fikir özgürlüğü yok Sayın Yargıç.

Benim bu mahkemede yargılanmam bile fikir özgürlüğü olmadığını kanıtlamaya yeter.

Solcu, Kürt, liberal, Atatürkçü, ulusalcı, muhafazakâr 160’dan fazla gazeteci hapiste bugün.

Aralarında büyük görüş farklılıkları olan bu insanların ortak özelliği ne?

AKP muhalifi olmak.

Sadece bu tablo bile bugün fikir özgürlüğünün ve hukuk sisteminin bu ülkede ne hâlde olduğunu ortaya koyuyor işte.

Bu gerçeği bütün dünya görüyor.

Türkiye’de fikir özgürlüğü olduğunu iddia eden bu savcı, beni darbecilikle suçlamak için üç de yazımı almış iddianameye.

Fikir özgürlüğü var ama yazılar darbecilik sayılıyor.

Sevsinler fikir özgürlüğünü.

“Mutlak Korku” başlıklı yazıda Erdoğan’ın anayasaya uymadığını, bütün yasaları çiğnediğini söylemişim. Yasama, yürütme ve yargıyı denetim altına alan bir diktatör olduğunu, siyasî hayatının sonuna geldiğini söylemişim.

Ve, “sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi” diye yazmışım.

Kendimle tamamen aynı fikirdeyim.

Erdoğan, “fiilî” başkan olduğunu söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek anayasayı çiğnedi.

Güçleri tek elde toplamaktan bahseden de zaten kendisi. Güçleri tek elde toplayan siyasetçiye de diktatör denir.

Evet, kötü bir piyesin sonuna geliyoruz. Evet, bedeli ağır oldu. Evet, yakında bu bitecek.

İlk seçimde Erdoğan çok büyük bir ihtimalle iktidarı kaybedecek.

Bunun bütün ipuçları da referandumda görülüyor zaten.

Bunları söylemek neden darbecilik oluyor?

Erdoğan’ı eleştirmeyi, onun iktidarı kaybedeceğini söylemeyi bu savcı neden darbecilikle eşdeğer hâle getirmek istiyor?

Hangi yetkiyle bir siyasetçinin eleştirilmesini önlemeye çalışıyor?

Bir siyasetçiyi eleştirmeyi darbecilikle eşdeğer tutmanın hukukî açıklaması nedir?

Böyle bir hukukî açıklama yoktur.

“Ezip Geçmek” başlıklı yazımda da Erdoğan’ın iç savaş istediğini söyleyip “saray duvarları top mermileriyle çöktüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç olur” demişim.

Bir yazar, Erdoğan’ın bir eski bürokrata “iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini yazdı. Bürokratın kendisi ona anlatmış. Bu yazı yalanlanmadı. Belli ki Erdoğan bunu söylemiş.

Bir cumhurbaşkanı ülkesinde iç savaş çıkmasını nasıl isteyebilir, nasıl “iç savaş çıkarsa çıksın” diyebilir?

İç savaş korkunç bir şeydir.

Hiç kimse ülkede “iç savaş çıkarsa çıksın” diyemez.

Bunu eleştirmek değil, bunu söylemek suçtur.

Tabii ki bunu eleştirdim.

Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlattım.

15 Temmuz’da bunun küçük bir örneğini yaşadık.

Erdoğan’ın sarayı değil ama Meclis bombalandı.

Bunun nasıl dehşet verici bir iş olduğunu görmediniz mi?

“İç savaş istemeyin” demek nasıl suç sayılabilir?

Biri “iç savaş çıkarsa çıksın” diyor, ben de “böyle şeyler söyleme, iç savaş korkunçtur” diyorum.

Ve savcıya göre suç işleyen ben oluyorum.

Savcının hoşuna gitmek için ben de mi “iç savaş çıkarsa çıksın” demeliyim?

Bu nasıl suçlama?

Delirmiş mi bu savcı?

Benim bu yazım Osman Özsoy diye birinin Erdoğan’ı “tehdit ettiği” döneme rastlamış. Savcının karışık Türkçesinden ne dediğini tam anlamadım ama sanırım bunu söylemek istiyor.

Osman Özsoy’u tanımıyorum.

Erdoğan’ı tehdit etti mi etmedi mi hiçbir fikrim yok.

Ama bir başkasının sözleriyle ben nasıl suçlanabilirim?

Bizim savcı ipi kopmuş uçurtma gibi, uçup gidiyor. Birisinin bir şey söylediğini iddia ediyor, bunu da benim hakkımdaki iddianameye koyuyor.

Hiç tanımadığım birinin söylediğini iddia ettiği sözlerle benim suçlu olduğumu kanıtlamaya kalkıyor.

Ben Erdoğan’ı tehdit etmiyorum, uyarıyorum. “İç savaş isteme” diyorum.

Aynı şeyi şimdi de söylüyorum.

İç savaş korkunçtur.

Suç mu bunu söylemek?

Üçüncü yazım da “Montezuma” başlıklı yazım.

Erdoğan’ın askerî vesayet isteyen ulusalcılar tarafından esir alındığını söylemişim.

Evet, söyledim.

Şimdi de söylüyorum.

Erdoğan’ın Rusya ve Suriye politikalarını belirlediklerini, arabuluculuk yaptıklarını zaten ulusalcıların kendileri de açıklıyor.

Bunu söylemenin darbecilikle ne ilgisi var?

Savcı hep aynı noktaya geliyor:

“Erdoğan’ı eleştirmek darbeciliktir” diyor.

Ben de “hayır” diyorum.

Bir siyasetçiyi eleştirmek darbecilik değildir. Erdoğan bir siyasetçi. Son beş yılda çok fazla hata yapmış bir siyasetçi.

Tabii ki eleştirilecek.

Ülke gözümüzün önünde çöküyor bu yanlış politikaların sonucunda.

Bunu eleştirmeyeceğiz de neyi eleştireceğiz?

Savcı savcılık yapmıyor.

Bir yasakçılığın sözcülüğünü üstleniyor, görevini kötüye kullanıp bir siyasetçinin fedailiğine soyunarak herkesi tehdit ediyor.

Bütün bu iddianamenin, bu iddianamenin içindeki yalanların özeti bu.

Bu iddianamedeki yalan dolu suçlamalara vereceğim cevaplar bunlar.

Bir tek kanıt bile ortaya koyamayan bu yalan dolu iddianamenin tek amacı insanları korkutmak ve susturmak.

Dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde insanlar bu suçlamalarla hapse atılıp yargılanmaz.

Sırf fikirlerimizden ve eleştirilerimizden dolayı bizi hapse atıp yargılamak bu ülkenin ve bu ülkenin yargı sisteminin utancıdır.

İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok.

O nedenle bir talebim de yok.

Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak.

John Fowles, bir romanında “dünyadaki bütün yargıçlar verdikleri kararlarla yargılanır” der.

Doğru bir söz.

Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır.

Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız.

Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin.

Hakkında hüküm verilecek olan sizsiniz çünkü…

Vaktiniz ve sabrınız için teşekkür ederim.

Ahmet Altan 

Patricia McGowan Wald

0

Amerikalı kadın yargıç Patricia Wald 16 Eylül 1928  tarihinde Connecticut’ta doğdu. (Ölümü: 12 Ocak 2019)

Alesinden üniversiteye giden ilk kişi olarak lisans derecesini Connecticut College’den aldı. Üniversiteyi birincilikle bitirdi.

1951 yılında Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu ve 1952’de sınıf arkadaşı Robert L. Wald ile evlendi. 180 kişilik sınıfta on kadından biriydi. Fakültede, Yale Hukuk Dergisi’nin editörlüğünü yaptı.

1951-1952 yıllarında ABD İkinci Temyiz Dairesinden Yargıç Jerome N. Frank’in katipliğini yürüttü.

1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Başkan Carter döneminde  Adalet Bakanlığı Yasama İşleri Dairesi’nde başsavcı yardımcısı olarak görev aldı.  1968’den 1970’e kadar Washington DC’de Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonunda danışman olarak görev yaptı.

1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliği grevinde bulundu. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı.

1977’de yasama işlerinden sorumlu ABD başsavcı yardımcılığına atandı.

30 Nisan 1979’da Başkan Jimmy Carter tarafından Amerika Birleşik Devletleri Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi yargıcı olarak atandı ve 1986’dan 1991’e kadar baş yargıç olarak görev yaptı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesine atanan ilk kadın yargıç ve 1986 yılında da ilk baş yargıç oldu. Uzun yıllar çalıştıktan sonra 1999 yılında emekli oldu.

Yargıç Patricia Wald, 1994 yılında Amerikan Barolar Birliği’nin, eski Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra yeni kurulan demokrasilerde yargı sistemlerinin kurulmasına yönelik tavsiyeler vermek üzere çalışan Orta ve Doğu Avrupa Hukuk Girişimi’nde aktif olarak yer aldı.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi Hollanda’nın Lahey kentinde 1999’dan 2001’e kadar görev yaptı.  Yargı alanındaki kariyerini Uluslararası Ceza Mahkemesinde tamamladı

Yargıçlıktan emekli olduktan sonra, yurtdışında insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü destekleyen Açık Toplum Vakfı Adalet Girişimi’nin yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı.

Yargıçlık mesleğinde insancıl hukuk alanındaki kararları ile adından söz ettirdi, bireysel haklar ve anayasal özgürlüklerle ilgili 800’den hukuki mütalaa, karar ve şerhe imza attı.

Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Hukuku Bölümünde çalışmalar yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü’nde Başkan Yardımcısı ve Amerikan Anayasa Topluluğu yönetim kurulu üyesi görev aldı.

(ALI) ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi Üyesiydi.

2004 yılında Başkan Bush tarafından, Kitle İmha Silahları Komisyonuna üye olarak atandı.

2011 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı.

20 Kasım 2013 tarihinde Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı.

Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi. Amerikan Barolar Birliği‘nden Amerikan Barolar Birliği(ABA) Margaret Brent Kadın Avukatlar ödülünü aldı.

Yargıç Wald, hukuk alanında kadınlar için bir öncüydü. Avukatlık yapan Robert Wald’la evli ve beş çocuk annesiydi. 12 Ocak 2019’da pankreas kanseri nedeniyle Washington, DC’de yaşamını yitirdi.

Hukuki konularda geniş bir yelpazede çok sayıda makalesi yayınlanmıştır. Ulusal ve uluslararası ceza hukuku, anayasa hukuku ve insan haklarına ilişkin 100’ün üzerinde makalesi ve 4 kitabı bulunmaktadır.

Patricia Wald, Başkan Obama ile birlikte

Hukuki Argümantasyon

0
Vedat Ahsen Coşar

Hukuki Argümantasyon / Av. Vedat Ahsen Coşar 

Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan ve bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve göstermeye çalışan bir sistemdir. Buna göre argümantasyon, bir akıl yürütme, bir muhakeme yapma şeklidir.

Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanmak yoluyla savunmak, açıklamak ve dayanaklandırmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini arttırmaktır.

Diğer taraftan hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli, diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi bu alanlarda da çalışma yapar.  Bu bağlamda, hukuki argümantasyon,  tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınılacağı, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaların kullanılacağı, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.

Nitekim bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisi kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Bu alanda başvurulan ve uygulanan teori, ahlak ve bilim felsefesi alanlarında da çalışmaları olan İngiliz asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Stephen Toulmin’in argümantasyon modelidir. Toulmin, matematik, mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunan Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’den büyük oranda etkilenmiştir.

Çukurova Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Dr. Habibe ALDAĞ’ın, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, 2006, s.13-34’de yer alan “Toulmin’ın Tartışma Modeli” isimli makalesinde, informal mantık ve retorik kuramının öncüsü olan Toulmin’ın “The Uses of Argument/Argümanın Kullanımı” isimli kitabında, mantıkta tartışmanın  sadece “nedenlerden sonuçlara ulaşmak” olarak algılanışına karşı çıktığı; “iddia, veri, garanti, destek, niteleyen, reddedici” olmak üzere altı alt öğeden oluşan yeni bir tartışma şeması veya analiz yollu bir tartışma modeli sunduğu ifade edilmektedir.

Yine “Stephen Toulmin’ın Argümantasyon Kuramı” başlığı altında Cem Yaşın ve Can Cengiz “İletişim Ansiklopedisi”nde şu hususları seslendirmektedirler: “… Toulmin’ın argümantasyon modelinin dört amacı vardır: ‘Dinleyici/izleyiciyi çözümlemek ve uyumlu hale gelebilme yetisini geliştirmek’, ‘Destekleyici materyallerin seçimini etkin hale getirmek’, ‘Fikir ile kullanılan malzemenin özelliklerini geliştirmek ve bunların bütünlüğünü sağlamak’, “Konuşmaları geliştirme ve eleştirme yetisini geliştirmek.’ (McCroskey, 1965: 91)

Aynı şekilde Habibe Aldağ (2006) Toulmin’ın argümantasyon modelini tanımlayan altı özelliği şu şekilde sıralamaktadır: ‘Tartışma sosyal bir anlam oluşturma çabasıdır’, ‘Tartışma etkileşimsel ve dinamik bir süreçtir’, ‘Tartışma desteklenen iddialar bütünüdür’, ‘Tartışma düşüncelerin test edilmesini sağlayan bir araçtır’, ‘Tartışmaya ilişkin özellikler tartışmanın içinde geçtiği bağlama göre belirlenir’, ‘Her tartışma özel bir alan altında incelenmelidir.’(Aldağ, 2006: 17)

Toulmin’ın Argümantasyon Kuramında hatibin dinleyicinin kabul etmesini istediği ‘iddianın’ (claim): dinleyicinin ve hatibin kabul ettiği olaylardan ve fikirlerden oluşan ‘veri’ (data), veriden iddiaya geçişi sağlayan ‘garanti’den (warrant) oluşan üç temel unsur bulunmaktadır. Bu örnekler McCroskey’nin (1965:92) aktardığı örnekte ‘Çelik endüstrisinde ücretlerin artması veri (data), ücret artışının fiyatlardaki artışa sebep olması garanti (warrant), çelik fiyatlarının artacak olması iddiasıdır (claim).’ (McCroskey, 1965: 91)

Toulmin ‘Argümanın Kullanımı/The Uses of Argument’ konusunda daha sonra yayınlanan argümantasyon kitaplarının birçoğunda yer alan bir örnek üzerinden veri, iddia ve garanti ilişkisini bir şemayla detaylandırmaktadır. Toulmin’a (1958:92) göre veri garantinin geçerli olduğu sürece iddiayı desteklemektedir. Örnekte veri için ‘Harry Bermuda’da doğmuştur’ ifadesi yer almaktadır. Garanti olarak Bermuda’da doğanların İngiliz vatandaşı olduğu ileri sürülmektedir. İddia ise ‘Harry İngiliz vatandaşıdır’ ifadesidir. Garanti geçerli olduğu sürece iddia da geçerlidir. Üç temel elemana ek olarak niteleyici (qualifier), çürütücü (rebuttal) ve destektekleyici (backing) olmak üzere üç eleman da Toulmin’in modelini tamamlamaktadır. Bu elemanlardan niteleyici (qualifier), iddiayı destekleyecek verilerin gücünü ortaya koymakta; Çürütücü (rebuttal) iddianın geçerli olmadığı koşulları ileri sürmekte; Destek (backing) ise garantide ifade edilen varsayımları destekleyecek malzemeyi düzenlemektedir. Toulmin’in örneğinde garanti olan ‘Bermuda’da doğanlar İmgiliz vatandaşıdır şeklindeki eleman zayıf kaldığında, Birleşik Kırallık yasaları olan destek devreye girmektedir. Buradaki çürütücü eleman ebeveynlerin yabancı olmasıdır. Bu yüzden verinin iddiayı ispat etmesi için garantinin geçerli ve çürütücünün geçersiz olması gerekir.

Toulmin, (1958: 100) modelinin klasik mantığın tasımının belirsiz olduğu durumlarda açık olduğunu en bilindik tasım örneği üzerinden açıklamaktadır. Bu örnekte Soktrates insandır ifadesi tikel öncül, insanlar ölümlüdür ifadesi evrensel öncül ve sonuç ise Sokrates’in ölümlü olmasıdır. Ama Toulmin birçok argümanda bu kadar yalın ve kesin önermelerde bulunmamaktadır.  Toulmin, argümanların çoğu zaman daha karmaşık olduğunu, bu nedenle veri, garanti ve destek ayrımına gittiğini, bu kesin olmayış durumunu ise bir örnekle şu şekilde açıklamaktadır: ‘Petersen İsveçli’dir; İsveçliler nadir olarak Katoliktir; Dolayısıyla Peterson kesinlikle Katolik değildir.’ (Toulmin, 1958: 101) Bu örnekte Peterson’ın Katolik olmadığı iddiası Peterson’ın İsveçli olmadığı verisi ile sunulmakta, garanti olarak bir İsviçreli olarak kesinlikle Katolik olmamalıdır ifadesi kullanılmaktadır. Burada garanti, İsveçlilerin Katolik olma oranının %2’den daha az olması ile desteklenmektedir.

Toulmin’ın modeli retorik ve hukuk gibi birçok disiplinde tartışma ve iletişim sürecinin çözümlenmesi için analitik bir araç sağlamaktadır. Nitekim Salim ve Al-Deen William (2019) Shakespeare’in ‘Venedik Taciri’ eserini çözümlemek için Toulmin modelini kullanmışlardır. Çalışmada modelin altı unsurunun karakterlerce kullanımı incelenmiştir. Shakespeare’in oyunu bir tefeci olan Shylock ile aldığı parayı ödeyemeyen Antonio arasında geçmektedir. Salim ve Al-Deen (2019: 248) çalışma boyunca altı unsuru tüm taraflar için tek tek tanımlamakta ve bir tablo halinde bunların dökümünü vermektedirler. Shylock ile Antonio arasındaki sözleşmeye göre Antonio’nin ödemediği borcuna karşılık tüccar Shylock Antonio’nun etini kesebilecektir. Mahkeme sürecinde argümantasyonun gücü ile et kesme kan akıtmaya dönüşmüş ve Yahudi tacir Shylock bir Hiristiyanın canına kastetmeden suçlu bulunmuş ve Antonio’nun merhametine sığınmıştır. Salim ve Al-Deen (2019) çalışma boyunca her karakter için metin içinde geçen altı unsuru tek tek tanımlamışlar ve bunları şema üzerinden çözümlemişlerdir.

Toulmin’in argümantasyon kuramının yazılım, algoritma ve yapay zeka gelişiminde de önemli bir etkisi olmuştur. Gabriel ve diğerlerine (2020: 77) göre yapay zeka atonomisi: İnançlar (Beliefs), İstekler (Desires) ve Niyetlerden (Intention) oluşan zihinsel tutumların temsil edildiği bir yazılım mimarisi ile temellenmektedir. İnsanla iletişime geçip konuşan tüm yazılım temelli yapılarda Toulmin modelini kullanmak mümkündür. Gabriel ve diğerlerine (2020: 87) göre, niteleyicilerin birleştirilmesi ile meydana gelen her yeni iddia için (inançlar) oluşturulan bir plan olarak akıl yürütme süreci uygulanmalıdır. Zira akıl yürütme amacıyla Toulmin’in argümantasyon modelinin kullanılması, yapay zeka ile çalışan kişisel asistanlar ve diğer insan makine arayüzleri için temel algoritmanın oluşumuna imkan sağlamaktadır. Yapay zekayı oluşturan algoritma: veri, garanti ve çürütücüleri değerlendirecek iddia veya yargı oluşturmak için niteleyiciyi kullanacaktır. Başka bir deyişle Toulmin’in argümantasyon modelinin bileşenleri insan makine iletişiminde algılayıcı ve analitik yazılım mimarisinin iskeletini oluşturabilmektedir.

Toulmin, klasik mantığa getirdiği eleştiriler ile gündelik yaşamadaki akıl yürütme biçimlerini çözümleyecek bir model oluşturmuştur. Toulmin’in argümantasyon modeli ve kuramı argümantasyon ve retorik çalışmalarını farklı bir boyuta taşımıştır. Öyle ki, Toulmin’in modeli mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturmuştur. Toulmin’in akıl yürütme üzerine geliştirdiği kuramın bilimsel düşünceye uygulanması, argümantasyon kuramını sağlık bilimlerinden hukuk bilimine ve yine birçok disipline taşımıştır. Zira insan düşüncesini çözümleyen modelin, bilgisayar temelli tüm makine ve arayüzlere uygulanma imkanı bulunmaktadır.”

Bu sunumlardan da anlaşılacağı üzere, Toulmin’in klasik mantığa dahil ettiği argümantasyon modeli ve kuramı, hukukta da kullanılan akıl yürütme/muhakeme yöntemine uygulanabilir niteliktedir. Çünkü bu model, tartışma ve çatışma sürecinin çözümlenmesi konusunda çalışma yapan kişiye analitik bir araç sağlamaktadır.

Hukuk uygulamasının en önemli alanı olan yargılama sürecinin ve bu süreci düzenleyen ve disipline eden usul hukukunun, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli üzerine kurulu olduğu aşikardır. Bu bağlamda, yargılama sürecinde de, Toulmin’in argümantasyon modelinin ve şemasının öngördüğü şekilde bir işleyiş vardır. Bu işleyişe göre, yargıç, tarafların iddia ve savunmalarını dinlemekte, tarafların ileri sürdükleri olaylardan, olgulardan ve delillerden oluşan toplanan verileri değerlendirmekte, bunlardan iddiaya ve savunmaya geçişi sağlayan güvenceleri, verilerle, yani kanıtlarla karşılaştırarak iddiayı ve savunmayı denetlemekte ve bunların sonuçlarına göre karar vermekte, kararını da bunları esas alarak gerekçelendirmektedir.

Günümüzde hukuk ve yargılama alanında da kullanılmaya başlanılan ve fikir babası “makineler düşünebilir mi?” sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing olan ve insan zekâsına özgü algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımda bulunma, karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemi olan “yapay zeka” uygulaması da, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli ve şeması üzerine kuruludur.

O nedenle, hukuk eğitiminde ve öğretiminde, ileride avukat, yargıç ve savcı olacak olan öğrencilerin, argümantasyon eğitimi almalarında, mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturan bu modele göre akıl yürütme kuramını, özellikle avukatlık mesleği yönünden önem arz eden retorik ve tartışma yöntemini öğrenmelerinde yarar vardır.

Sümer Hukuku

0

Sümer Hukuku, Mezopotamya olarak bilinen bölgede büyük bir medeniyet kuran Sümerler’in oluşturduğu hukuk sistemidir. M.Ö. 4000 – M.Ö. 2000 yılları arasında bugünkü Irak sınırları içinde doğmuştur.

Mezopotamya bölgesinde daha sonra ortaya çıkan birçok medeniyetin temellerini Sümerler atmış ve bu medeniyetlerin hukuk sistemlerine öncülük etmiştir. Mezopotamya’da daha sonra düzenlenen Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının bir uyarlaması olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Mezopotamya’dan aldıkları bu yasaları Anadolu’da düzenleyerek, ilk kanunları oluşturmuşlardır. Bu süreçte medeni hukuk ve ceza hukuku büyük bir gelişme göstermiştir.

Sümer Hukuku 

Güç ve otoritenin sürekli korunması arzusu, hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dünyanın bilinen ilk yazılı hukuk düzenlemeleri, M.Ö. 2375 yılında Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu düzenlemeler, özel mülkiyet ve aile hukukuna dair talimatnamelerden oluşmaktadır. Kimsesizlerin ve korunmasız kesimlerin hakları güvence altına alınmıştır. Urukagina, din adamlarının etkisini sınırlayarak, ticaret, evlenme, boşanma, miras ile özel mülkiyet konularında adaleti sağlamak amacıyla bu kuralları yazılı hale getirmiştir. Urukagina’nın düzenlemelerini “yasa” olarak kabul edenler de bulunmaktadır.

Urukagina dönemine ati bir kil tablet – Louvre Müzesi

Sümer Hukukunda Yasaların Genel Yapısı

Sümer kanunlarında para cezaları ön plandadır. Atina’da M.Ö. 7. yüzyılda düzenlenen Drakon Kanunları gibi ölüm cezalarına ön planda değildir. Urukagina’nın kanunları, fidye ve bedel sistemi ile yapılandırılmıştır. Örneğin, bir köle evin hanımı gibi davranıp beyine veya hanımına hakaret ederse, ağzı tuzla ovalanacaktır. Bir adam, başka bir adamın kölesinin kızlığını kötülük amacıyla bozarsa sahibine tazminat ödeyecektir. Bir adam, kız olarak aldığı eşini boşarsa ona tazminat verecek; dul olarak aldığı eşini boşarsa ona daha az bir tazminat ödeyecektir. Bir kadının sadakatsizlikle suçlanması durumunda kadın nehre atılacak, nehir tanrısı kadını temize çıkarırsa iftirayı atan kişi bir ceza olarak kadına tazminat ödeyecektir.

Mezopotampa Bölgesi

Sümer Hukuku kapsamında düzenlenen ilk yazılı kanunlar, Antik çağdaki birçok hukuk sistemini etkilemiştir. Sümer Kanunları, Antik Yunan döneminde düzenlenen kurallara esin kaynağı olmuş, hukuk devletinin kurulmasında öncülük etmiştir.

Sümerlerde mahkeme düzeni oldukça gelişmişti ve şu unsurlar mevcuttu:

  • Yargıçlar heyeti

  • Katipler

  • Suçlayıcı makamlar (Savcı benzeri)

  • Savunucular (erken dönem avukat benzeri)

Sümerlerdeki bu yapı, modern hukuk sistemine benzer şekilde işleyen bir adalet işleyişine işaret etmektedir.

Ur-Nammu Kanunu

İlk yasa koyucu Ur-Nammu adlı Sümerli bir hukukçu ve kraldır. Ur-Nammu kanunları bir başkasının asılsız yere suçlanması, kaçak köleler, yaralamalar ve bir başkasının tarlasına zarar verme gibi konuları düzenlemiştir. M.Ö. 3000 yıllarında Sümer topraklarında yaygın bir mahkeme örgütünün ve yetkin yargıçların olduğu ve bilinmektedir. Sümer adli sisteminde suçlayıcı, yargıç, yargıçlar heyeti, katip ve savunman(avukat) niteliğinde kişiler bulunmaktadır. Bu durum modern hukuk sistemi ile benzerlik taşımaktadır.

Muazzez İlmiye Çıg-Sümerli Ludingirra

Ur-Nammu Kanunu hükümlerinin büyük kısmı ceza hukuku ve aile hukukunu ilgilendirmektedir. Kanunda öldürme ve hırsızlık gibi bazı suçlar için idam cezası öngörülmüştür. Ancak, diğer suçlar için muhtelif para cezaları getirilmektedir.

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ
Muazzez İlmiye Çığ

Ur-Nammu Kanunu’nun bilinen ilk versiyonu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kil tabletlerde bulunan kanunlar İstanbul arkeoloji müzesi bünyesinde, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay tarafından çözümlenmiştir. İnsanlığın Sümer Medeniyetini  öğrenmesini ve anlamasını sağlayan Çığ, 17 Kasım 2024 günü 110 yaşında iken yaşama veda etmiştir.

Sümerlerde Noterlik

Noterlik kurumunun ilk örneklerine Sümerlerde “Burgul” adı altında MÖ 7. yüzyılda rastlanmıştır. Sümerli Yargıçlar’ın ünü gözetildiğinde noterliğe ilk olarak Sümerlerde rastlanmış olması şaşırtıcı değildir. İnsanlık tarihindeki ilk yazı örneklerine de M.Ö. 3300 yıllarında Sümerlerde rastlanmaktadır. Bu  yazılar, ucu sivri materyallerle yazılmış olduğundan çivi yazısı olarak isimlendirilmiştir. Daha sonraki uygarlıklar çivi yazısını geliştirmişler, Akadlar, Elamlar, Hititler, Urartular ve Fenikeler de çivi yazısını kullanmışlardır.

Sümerler yazıyı ilk kullanan uygarlıktır.

Sümerler, Bilim, Mitoloji ve Din

Yazı ve astronomi ilk kez Sümerler döneminde Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Matematik ve geometri biliminin temellerini atan Sümerler, dört işlemi geliştirmiş, çarpma ve bölme tablolarını oluşturmuş, dairenin alanını hesaplamış, güneş saatini bulmuş, ay yılına dayalı ilk takvimi yapmış, burçları belirlemiş ve bir ayı 30 gün, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. Sümerler, yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda öncü bir toplumdur. Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğü ve nazar boncuğu gelenekleri de ilk kez Sümerler’de görülmüştür.

İlahi dinler olarak bilinen İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik’te yer alan yaratılış ve tufan hikayeleri de Sümerler dönemine dayanmaktadır.

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları

0

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, Prof. Dr. Vecdi Aral tarafından kaleme alınmış, ilk olarak 1983 yılında Filiz Kitabevi tarafından basılmış ve kitabın ilk versiyonu 1984 ve 1992 yıllarında aynı yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2010 yılında On İki Levha Yayınları tarafından yeniden yayınlanmıştır.

Eser; Bilim, Felsefe ve Hukuk Felsefesini birlikte ele almakta, Hukuk ve Değer, Değer Teorisi, Hukuk ve Ahlak,  Ahlak Teorisi, Objektif ve Yasa Üstü Bir Kavram Olarak Adalet, Değişik Türde Adalet Kavramları, Hukukun Toplumsal İşlevine İlişkin Değişik Görüşler, Çağdaş Hukuk Anlayışı, Doğal Hukuk ve Kabule Değer Doğal Hukuk İlkeleri başlıkları altında Hukuk Felsefesinin Temel Sorunlarını incelemektedir.

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Vecdi Aral – On İki Levha Yayınları

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Önsöz
“Hukuk, insanın yine insan için meydana getirdiği bir yapıt ve böylece insan yaşamına büyük ölçüde etkili bir olgudur. O, varlığın var olabilmek için sahip olduğu gücün insan yaşamında egemenlik altına alınmasının bir deyimi ve görünümüdür. Çünkü güç, sırf güç olmakla yapıcı olduğu gibi yıkıcı da olabilir. İşte akıl sahibi olan insan, doğada ve dolayısıyla kendisinde mevcut olan bu gücü var edici hedeflere yönelmek, bu yolla insanca bir dünya yaratmak üzere bir düzene sokmuş, bu düzene de hukuk adını vermiştir. Hukuk her şeyden önce, bir kaos ortamında acımasızca yok edici bir iş görebilecek olan kaba gücün bir disiplin altına alınmasını deyimler. Yalnız önemle belirtilmelidir ki, barış sağlamakla görevli olan bu düzen, bu hukuk, bu işlevini yerine getirmek üzere üstün gücün buyruğuna verilmiş olmayıp tersine, güç hukukun buyruğuna verilmiştir.
Hukuk, güç kavramını dışlar. Gerçi hukuk, iyi ya da kötü amaçlı her eylem için zorunlu güce her zaman muhtaçtır, fakat güç mantıken onun içeriğini belirleyemez, hukuk güce teslim edilemez. Hukukta bir meşruiyet, genel geçerlilik sorunu vardır. Meşruiyet tartışmasının dışında kalacak bir güç, insani olarak kabul edilemez. Böyle bir gücün, hukuk olarak kabul edilmesi durumunda, güçlülerin sürekli savaşı sonucu, sürekli olması gereken hiç bir düzen ve barış kurulamaz; kendini haklı gören güç, diğer herhangi üstün bir güce de, kendine bir düzen kurma hakkını teslim etmiş demektir. İşte, sürekli ve insanların içten kabulü ile gerçekleşecek bir barış düzeni olmakla hukuk diye adlandırılabilecek düzen, bu niteliğe sahip olmak için onun, hayvanla ortaklaşa sahip olduğumuz kaba güçten değil, insan yanımızı oluşturan akıl ve vicdandan kaynaklanması zorunlu olur. İnsanın tinsel dediğimiz bu yanında, ide ve değerler bulunur. İnsanın bu yanını, ide ve yüksek değerler oluşturur. Bu değerlerden biri de, ahlâki değerler içinde yer alan adalettir. Buna göre, hukuku hukuk yapan kesinlikle adalettir diyebiliriz. Hukuk olgusu, bir adalet olgusudur; adaletin somutlaşması, onun gerçeklik dünyasında bir görünümüdür. Böyle olmakla adalet, bir yandan da hukuka bir bilim olma niteliğini kazandırmaktadır; çünkü herhangi bir çalışmanın ve onun sonucu olarak meydana gelen düşünsel ürünün bilim adını taşıyabilmesi için, varlığı ya da onun bir görünümünü konu edinmiş olması zorunludur. Adalet de, yukarıda deyimlendiği gibi, varlığın düşünsel boyutunda yer alır; böylece de hukuk bilimine konu oluşturur. Adalet dediğimiz bu düşünsel varlığı araştıran hukuk, kendisi de düşünsel bir yapıda olmakla adaletle olan bağıntısının, mantık ve bilgi teorisi açısından kopmazlığını, koparılamazlığını ortaya koymaktadır.

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Vecdi Aral – Filiz Kitabevi

Mantıktaki yeter neden yasasına göre, bir düşüncenin gerekçesi ve geçerliliği ancak yine bir düşünce olabilir; bu düşünce, sonunda apaçık bir düşünceye varıncaya dek yürütülmek gerekir. Adalet, hukukta bu son düşünceyi oluşturur. İnsanların hukuk duygusunda somutlaşan adalet, özünde bir eşitlik düşüncesinden ibarettir. Böylece hukuk, aslında akıl ve anlam taşıyıcısı olmak bakımından özdeş olan insanların, bu özdeşliklerinin eşitlik biçiminde dışlaşması, dışa vurumudur. Bu nedenle, hukukun hukuk olarak bilinmesi ve onun yaşam ilişkilerinin çeşitliliğine göre oluşturacağı kamu hukuku-özel hukuk, nisbi hak-mutlak hak ve bunun gibi çok zengin kavramların hukuk kavramı altında toplanabilmesi, genel olarak hukukun bu özelliğinin ve bundan kaynaklanan ilkelerinin aydınlatılmasına bağlıdır.”

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Yargıya Felsefeyle Bakmak

0
Yargıya Felsefeyle Bakmak

Yargıya Felsefeyle Bakmak, Kurtul Gülenç ve Özlem Duva tarafından yayına hazırlanmıştır. Kitap, yargı kavramını, yargının statüsünü ve bu statünün belirli bir biçimde konumlandırılmasından kaynaklanan teorik ve pratik sorunları tartışmaya açan bir çalışmadır.

Yargıya Felsefeyle Bakmak isimli eser Cogito Dizisinden çıkmıştır. Kitap, yargı ve yargı yetisi kavramlarını, insan, din, dil, bilgi, etik, politika, estetik, hukuk gibi felsefenin farklı disiplinleri ve problemlerinden yola çıkarak ele almaktadır. Yargı kavramının tüm boyutlarıyla tartışıldığı eserin yazarları Uluğ Nutku, Yasin Ceylan, R. Levent Aysever, Mehmet Ali Sarı, Devrim Sezer, Hakan Çörekçioğlu, Metin Bal, Murat Satıcı ve Kemal Şahin’dir.

Yargıya Felsefeyle Bakmak-Yapı Kredi Yayınları

Yargıya Felsefeyle Bakmak – İçindekiler 

Yargı ve İnsan    : Yargı ve Ölçü / Uluğ Nutku

Yargı ve Din      : İnanç ve Düşünce / Yasin Ceylan

Yargı ve Dil       : Bir Söz Edimi Olarak Yargı Edimi / R. Levent Aysever

Yargı ve Bilgi     : Düşünce, Dil ve Dünya Arasında Bir Kesişim: Yargı / Mehmet Ali Sarı

Yargı ve Etik      : İtiraz, Tartışma, Demokrasi: Arendt’te Yargı Yetisinin Etik ve Politik Önemi

                            /Devrim Sezer

Yargı ve Politika : Çağdaş Bir Politik Yargının İmkanının Koşulları / Hakan Çörekçioğlu

Yargı ve Estetik : Platon’dan Kant’a Estetik ve Yargı / Metin Bal

Yargı ve Hukuk : Adalet, Yasallık ve Demokrasi Uğraklarında Yargı Meselesi / Murat Satıcı

Yargı ve Adalet : Olmayan Şey’in Adaleti / Kemal Şahin

Kitabı Hazırlayanların Kitap Hakkında Yazdıkları 

Son zamanlarda yargıya dair tartışmalara giderek artan bir ilgi söz konusu olmasına rağmen, bu tartışmaların, yargı kavramının ne olduğu, insandaki yargılama yetisinin nasıl işlediği ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair çözümlemeleri yeterince içerdiği söylenemez. Bu yüzden yargı kavramını, onun hukuksal statüsünü ve bu statünün belirli bir biçimde konumlandırılmasından kaynaklanan teori ve pratik sorunların enine boyuna tartışılmasına ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz.

Modern çağda yasalara ve yasa dolayımı üzerinden yargı mekanizmasına yönelik hukuksal plandaki bir hakimiyet, insanların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerini bir nesnellik alanına taşıma yönündeki arzu ve isteklerini, belirli bir gücün denetimine devretmelerine zemin hazırlayacak biçimde bozulmaya uğratmıştır. Bu bozulmanın önemli bir parçası olarak yargı, herhangi bir normun bir insani yasaya önceliğini gerektiren, bir hakikat ilkesi olarak normları yargı verme kapasitemizin önüne koyan, bu yanıyla da tahakküm üreten bir yapı haline gelmiştir.

Bu durumda insan Kafkaesk bir anlatı biçimiyle, yasa bekçisinin açacağı kapıyı beklemek dışında bir arzusu ve ümidi olmayan, yargı yetisini yitirmiş ve kendi yaşamının aktörü olmaktan uzak, kendisine biçilen rolü en iyi şekilde gerçekleştirmek üzere yargı edimini hakim otoritenin güdümüne terk etmiş insanlar topluluğunun bir parçası olmaktan öteye gidememiştir. Böylece hukukun öznesi olması gereken yurttaşlar, tam da hukuk ve yargı adına, ekonomik ve bürokratik düzeylerde atomize varlıklar veya parçacıklar haline gelmişlerdir. O halde, diyebiliriz ki, yargı yetisinin kaybı aslında insanlar arasındaki bağın ve ortak bir yaşam olanağının kaybıdır.

Yirminci yüzyıl siyaset felsefesinin önemli isimlerinden biri olan Hannah Arendt’in çarpıcı bir biçimde dile getirmiş olduğu gibi totalitarizm, insanların yargı yetilerini kaybettikleri bir deneyim olarak kötülüklerin sıradanlaştığı bir anı temsil eder.

Arent’ten esinlenerek diyebiliriz ki dünyadaki kötülüklerin, adaletsizliklerin kökenini yasa ve yasanın uygun işleyişinde aradığımız kadar yargı ve yargı ediminin niteliği üzerinde durarak tartışmaya açmış olsaydık, bugün ülkemizde de, bir anayasa metninin sınırlarına çekilerek tartışılmaya çalışılan hukuksal sorunların politik-pratik boyutunu göz ardı etmeden, onları, sahici çözümler üretebilecek bir bağlama yerleştirmiş olabilirdik. Şüphe yok ki bu çaba için yargı gücünün politik karakterine vurguda bulunmak yetmeyecektir; “yargı nedir?”, “yargı gücü nasıl işler?”, “yargılarımız nasıl oluşur?”, “düşünce, dil, dış dünya ilişkisi bağlamında yargılarımızın önem-bağlamı nasıl belirlenebilir?”, “dilsel bir mesele olarak yargıda bulunmak ne demektir?”, “özgür yargılar nasıl gelişir?” gibi felsefi sorulara odaklanmamız gerekmektedir. Bu da bizi zorunlu olarak yargılama ve yargı geliştirme meselesini, aklın teorik ve pratik kullanımları içerisindeki değerlendirmelere götürecektir…

…Yargılar dolayımıyla kurulacak bir kamusal muhakeme, hukuksal bir stratejideki meşruiyetin kaynağı olacağı gibi, aynı zamanda özgürce yargı vermenin garanti altına alınması bakımından bir imkan ve modern devlet ve hukuk anlayışının formel yasa prosedürleri içinde eriyip yokolmuş yargı yetisini canlandırmak için de bir uyarı niteliğinde okunabilir.

Yargı yetisinin anlamı üzerine bu türden bir düşünüm bizi, yargı ve erk arasındaki ilişkileri de sorunsallaştırmaya ve yargılamayı teknik bir kavram olmaktan fazlası olarak değerlendirmeye götürür.

Cinsel Sözleşme

0

Cinsel Sözleşme, Carole Pateman tarafından yazılmış ve Zeynep Alpar tarafından Türkçeye  tercüme edilerek Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafından basılmıştır.

Feminist düşünür olarak tanımlanan Yazar Carole Pateman Sussex’te doğmuştur.. Ruskin College’da lisansını tamamlayıp Oxford Üniversitesi’nden doktora derecesini almış, Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Avustralya’da ve ABD’de biç çok üniversitede ders vermiştir. Avustralalya Siyaset Bilimi Derneği, Amerika Siyaset Bilimi Derneği Konseyi, Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği gibi kuruluşlarda aktif görevler aldı. Halen Los Angeles California Üniversitesi (UCLA) Siyaset Bilimi Bölümü’nde ders vermektedir.

Yazarın, Contract and Domination, The Disorder of Women: Democracy, Deminism and Political Theory, The Problem of Political Obligation: A Critical Analysis of Liberal Theory ve Participation and Democratic Theory isimli kitapları bulunmaktadır.

Orijinal adı The Sexual Contract olan kitabın tanıtım bülteni şu şekildedir:

“Bütün insanlar doğuştan özgürse neden bütün kadınlar doğuştan köledir? Bu sorunun sorulduğu günden beri feministler erkeklerin kadınlar üstündeki ataerki hakkına karşı mücadele veriyor. Cinsel Sözleşme, erkeklerin özgürlüğü ile kadınların tabiyetinin ilk sözleşmeyle nasıl kurulduğunu ortaya koyarak bu çabaya büyük bir katkıda bulunuyor.

Carole Pateman bugün bir klasik kabul edilen çalışmasında, bir özgürlük hikâyesi olarak sunulan toplumsal sözleşme teorisini tartışmaya açıyor. İlk sözleşme hikâyesinin yarısının eksik olduğunu söyleyen Pateman, ilk sözleşme yapılırken, erkeklerin kadınlara egemen olmasının ve erkeklerin kadınlar üzerinde eşit cinsel erişime sahip olmasının öngörüldüğünü kaydediyor.

Toplumsal sözleşme bir özgürlük hikâyesi iken, cinsellik sözleşmesinin bir tabiyet hikâyesi olduğunu vurgulayan Pateman, sözleşme teorisinde evrensel özgürlüğün daima bir hipotez, bir hikâye, siyasi bir kurgu olduğunu hatırlatıyor. Evlilik, kölelik, iş, fahişelik, taşıyıcı annelik gibi çeşitli alanlardaki sözleşme türlerini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen Cinsel Sözleşme, eşitlik ilkesine dayalı bir sözleşme arayışındaki feminist yaklaşıma da, toplumsal sözleşmeyi sivil özgürlüğün başlangıcı olarak sunan anaakım siyaset bilimine ve her iki kanattan ideolojilere de kör noktalarını gösteren çığır açmış bir metin.

Cinsel Sözleşme, siyaset bilimi ve felsefesi, kadın çalışmaları, sosyoloji ve hukuk alanlarından akademisyenlerin ve öğrencilerin temel başvuru kaynaklarından biri.”

Carole Pateman bilimsel çevrelerce klasik kabul edilen eserinde, özgürlük hikayesi olarak sunulan toplumsal sözleşme teorisini tartışmaya açıyor ve ilk sözleşme hikayesinin yarısının eksik anlatıldığını söylüyor. Pateman, ilk sözleşmenin cinsel sözleşme olduğunu ve bu sözleşme yapılırken erkeklerin kadınlara egemen olmak üzere hareket ettiğini, aslında erkeklerin kadınlar üzerinde eşit cinsel güce sahip olmasının kabullenildiğini ileri sürüyor.

Toplumsal sözleşmenin bir özgürlük hikayesi olduğunu, cinsel sözleşmesinin ise tek taraflı bir edilgenlik olduğunu vurgulayan Pateman, ileri sürdüğü sözleşme teorisinde evrensel özgürlüğün aslında bir hipotez, bir masal ve siyasi kurgu olduğunu vurguluyor. Evlilik, kölelik, iş ve emek benzeri sözleşme türlerini kendine özgü yöntemlerle araştıran ve inceleyen Pateman, eşitlik ilkesine dayanan bir sözleşme isteyen feminist akıma da eleştirel bir yaklaşım getirmekte ve toplumsal sözleşmeyi özgürlüğün başlangıcı kabul eden siyaset bilimine yepyeni bir pencere açmaktadır.

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

0
Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Beijing Kuralları), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 29 Kasım 1985 tarihinde ve 40/33 sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Orijinal adı Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kurallar’dır. (United Nations Standard Minimum Rules for the Administration of Juvenile Justice-The Beijing Rules)

Çocuk Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar, Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenen bir konferansta oluşturulmuş, oluşturulan taslak 1985 yılında İtalya’nın Milano kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Yedinci Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisine Dair Kongresi’nde tartışılmış ve nihai olarak 29 Kasım 1985’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir. Bileşmiş Milletlerin tüm mahkumlar için düzenlemiş olduğu Mahkumların Islahı İçin Standart Asgari Kurallar ise 30 Ağustos 1955 tarihinde kabul edilmiştir.

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

ÖNSÖZ

Genel Kurul,

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile genç insanların haklarına ilişkin diğer uluslararası insan hakları belgelerini dikkate alarak,

1985 yılının Uluslararası Gençlik Yılı: Katılım, Kalkınma ve Barış Yılı ilân edildiğini; uluslararası topluluğun, Çocuk Hakları Bildirgesi’ne tanınan önemin de gösterdiği gibi genç insanların haklarının korunmasına ve geliştirilmesine önem verdiğini dikkate alarak,

Üye Devletler için model teşkil edecek olan, çocuk ceza adaleti sisteminin yönetimi ve çocuk suçluların bakımı için asgarî standart kuralların geliştirilmesi çağrısında bulunan ve Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 6. Birleşmiş Milletler Kongresi tarafından kabul edilen çözüm 4’ü anımsatarak,

Ayrıca, taslak kuralların, 14-18 Mayıs 1984 tarihleri arasında Beijing’de yapılan Uluslararası Hazırlık Toplantısı aracılığıyla 26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne aktarılmasına temel olan 25 Mayıs 1984 tarih ve 1984/153 sayılı Ekonomik ve Sosyal Konsey kararını anımsatarak,

Gençlerin, insanî gelişme sürecinin erken aşamalarında bulunmaları nedeniyle, fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişme açısından özel bakıma ve yardıma; barış, özgürlük, değer ve güvenlik koşullarında yasal korumaya gereksinimleri olduğunu kabul ederek,

Mevcut ulusal yasal düzenlemelerin, politikaların ve uygulamaların gözden geçirilmesi gerekebileceğini belirleyerek,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [199.94 KB]

Ayrıca, mevcut sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal ve hukukî koşullarda bu tür standartların yerleştirilmesinin güç olabileceğini kabul etmekle birlikte, aynı standartların en azından asgarî bir sınır olacak hedeflenebileceğini kabul ederek,

1. Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’ın geliştirilmesi konusunda Suç Önleme ve Kontrol Komitesi, Genel Sekreter ve Birleşmiş Milletler Suç Önleme ve Suçlulara Muamele Asya ve Uzak Doğu Enstitüsü ile diğer Birleşmiş Milletler kuruluşlarının yaptıkları çalışmaları memnuniyetle karşılar;

2. Genel Sekreter’in, Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’la ilgili taslağa ilişkin raporunu yine memnuniyetle karşılar;

3. Beijing’de yapılan Bölgelerarası Hazırlık Toplantısı’nı, görüşme ve nihaî girişim için Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne sunulan kurallar metnini nihaî haline getirdiği için kutlar;

4. Bu karara ek olarak verilen ve Yedinci Kongre tarafından benimsenen Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’ı ve Yedinci Kongre’nin bu Kurallar’ın Beijing Kuralları olarak anılmasına ilişkin tavsiyesini kabul eder;

5. Üye Devletler’i, gerektiği durumlarda, kendi ulusal yasalarını, politikalarını ve uygulamalarını, bu arada özellikle çocuk ceza adaleti sisteminde görev yapan kişilerin eğitilmelerine ilişkin uygulamaları Beijing Kuralları’na uygun hale getirmeye ve bu Kurallar’ı ilgili yetkililere ve genel kamuoyuna sunmaya davet eder;

6. Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne, Birleşmiş Milletler’in suç önleme ve suçlulara muamele alanında görev yapan kuruluşlarının da yardımıyla, Beijing Kuralları’nın etkili biçimde uygulanmasını sağlayacak önlemleri alma çağrısında bulunur;

7. Üye Devletler’i, Beijing Kuralları’nın uygulanması konusunda Genel Sekreter’e bilgi vermeye ve alınan sonuçlara ilişkin raporları düzenli olarak Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne iletmeye davet eder;

8. Üye Devletler’den ve Genel Sekreter’den, çocuk ceza adaleti alanındaki etkili uygulama ve politikalar konusunda araştırma yapmalarını ve veri tabanı geliştirmelerini talep eder;

9. Beijing Kuralları’nın Birleşmiş Milletler’in bütün resmî dilleriyle mümkün olan en geniş biçimde tanıtılması ve bu arada çocuk ceza adaleti alanındaki etkinlikler konusunda bilgilendirmenin yoğunlaştırılması için Genel Sekreter’den talepte bulunur ve Üye Devletler’i de bu yöndeki çalışmalara davet eder;

10. Genel Sekreter’den, Beijing Kuralları’nın uygulanmasına yönelik pilot projeler geliştirmesini talep eder;

11. Genel Sekreter’den ve Üye Devletlerden, Beijing Kuralları’nın, özellikle personel alımı, eğitimi ve mübadelesi ile araştırma ve değerlendirme gibi alanlarda başarılı biçimde uygulanmasını ve kurumlara yerleştirme dışında yeni alternatifler geliştirilmesini sağlayacak gerekli kaynakları sağlamalarını talep eder;

12. Birleşmiş Milletler Suç Önleme ve Suçlulara Muamele 8. Kongresi’nden, Beijing Kuralları ile buradaki kararda yer alan tavsiyelerin uygulanmasında kaydedilen mesafeyi çocuk ceza adaleti kapsamında ayrı bir gündem maddesi olarak ele almasını talep eder;

13. Birleşmiş Milletler sisteminin ilgili bütün organlarını, bu arada özellikle bölge komisyonlarını ve uzman kuruluşları, Birleşmiş Milletler’in suç önleme ve suçlulara muamele ile ilgili kurumlarını, diğer hükümetler arası kuruluşlarla hükümet dışı kuruluşları Sekreterya ile işbirliği yapıp, Beijing Kuralları’nda yer alan ilkelerin uygulanması için kendi teknik yetkinlik alanlarında uyumlu ve sürekli çabalara zemin oluşturacak gerekli önlemleri almaya davet eder.

BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL İLKELER
1. Temel görüşler

1.1 Üye ülkeler, kendi temel çıkarları dairesinde, çocukların ve ailelerin daha iyiye yönlendirilmelerini sağlamalıdır.

1.2 Üye ülkeler, çocukların doğru yoldan saptırılmaya müsait yaşlarda olmaları nedeniyle, bu dönemlerinde onlara toplum içinde yararlı bir yaşam sağlamak için çaba göstermeli ve suçtan ve kabahatlerden uzak bir yaşam için çocukların içinde bulundukları koşulları iyileştirmelidirler.

1.3 Çocukların refahını arttırmak amacı ile aile, gönüllüler ve öteki toplumsal gruplar yanında okullar ile diğer kurumlar da dahil olmak üzere her kaynağın harekete geçilerek elbirliği ile çalışmalarını sağlamak için gerekli özen gösterilmeli, böylece hukukun araya girmesi olabildiğince aza indirilmeli ve hukuka aykırı davranışta bulunan çocuklara etkili, hakkaniyetli ve insanca davranılması sağlanılmalıdır.

1.4 Gençliğin korunması ve toplumda barış düzenin sürdürülmesi amacı ile tüm çocuklara ayrıntılı bir sosyal adalet çerçevesi içinde uygulanacak adalet, her ülkenin ulusal kalkınma sürecinin bir parçası olarak görülmelidir.

1.5 Bu Kurallar bütününün her üye ülkede uygulama yöntemleri o ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel koşullarına bağlıdır.

1.6 Çocuk ceza adaleti hizmetleri, hizmetteki personelin çalışma yöntemleri, yaklaşımları ve bilgileri de dahil olmak üzere sistematik olarak geliştirilmelidir.

Açıklama

Temel nitelik taşıyan bu genel ilkeler, genel olarak kapsayıcı sosyal politikaları gerektirip çocukların refah düzeylerinin mümkün olduğunca artırılmasını amaçlamaktadır. Bu sayede çocuk ceza adaleti sisteminin devreye girme gereklilikleri en aza indirilecek, böylece söz konusu uygulamaların çocuklar üzerinde yaratabileceği zararlı etkiler de azaltılmış olacaktır. Çocukların, suçun işlenmesinden önce bu tür bakım ve özenden yararlanmaları, Kurallar’ın uygulanmasına gerek bırakmayacak temel politikaları oluşturmaktadır.

1.1’den 1.3’e kadar olan kurallar, çocuklara yönelik yapıcı bir sosyal politikanın, başka şeylerin yanısıra, çocuk suçlarının ve çocuk suçluluğunun önlenmesindeki önemli rolüne işaret etmektedir. Kural 1.4 çocuk ceza adaleti sistemini çocuklara yönelik sosyal adaletin ayrılmaz bir parçası olarak görürken, kural 1.6 çocuk ceza adaleti sisteminin sürekli olarak iyileştirilmesi, genel olarak çocuklara yönelik geliştirici bir sosyal politika çizgisinden geriye düşülmemesi ve bu arada personel hizmetlerinin sürekli geliştirilmesi  gerekliliğine değinmektedir. Kural 5.1, ise Üye Devletler’de halen mevcut koşulları dikkate alarak, belirli kuralların uygulanma tarzının ülkeden ülkeye farklılık gösterebileceğine işaret etmektedir.

2. Kuralların uygulama alanları ve tanımlar

2.1 Aşağıdaki Standart Kurallar, çocuk suçlulara ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ve diğer görüşler, millî ve sosyal köken, varlık, doğum yeri vs. hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanacaktır.
2.2 Kurallar’ın amaçları bakımından aşağıdaki tanımlar, üye ülkelerin kendi hukuk sistemleri ile bağdaşabildiği ölçüde uygulamada kullanılacaktır.

(a) Çocuk, mevcut hukuk sistemi içinde işleyebileceği bir suçtan dolayı kendisine büyük insanlardan farklı davranılması gereken kişidir;
(b) Suç, mevcut hukuk sistemi içinde ceza verilmesini gerektirecek her türlü eylem ve ihmaldir;
(c) Çocuk suçlu, suç işlediği iddia edilen ya da suç işlediği ortaya çıkan bir çocuk veya genç bir insandır.

2.3 Her hukuk sisteminde aşağıdaki amaçların gerçekleştirilmesi için özellikle çocuk suçlulara uygulanabilecek kanunlar kabul edilmeli ve çocuk ceza adaleti alanında düzenlemeler yapılmalı ve anılan kişiler için kurum ve kuruluşlar gerçekleştirilmelidir. Bu amaçlar şunlardır:

(a) Çocuk suçluların temel hakları korunurken, aynı zamanda her çeşit gereksinimlerinin karşılanması;
(b) Toplumun gereksinimlerinin karşılanması;
(c) Aşağıdaki kuralların tamamen ve hakkaniyetle uygulanması.

Açıklama

Bu Kurallar, farklı hukuk sistemlerinde uygulanmak üzere düzenlenmiş olup çocuk suçlularla ilgili her sistem ve tanım altında bu kişilere uygulanacak işlemlere ilişkin asgarî standartları içermektedir. Kurallar daima tarafsızlıkla ve hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalıdır. Dolayısıyla kural 2.1, Kurallar’ın her zaman tarafsız biçimde ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanmasının önemine işaret etmektedir. Bu kural Çocuk Hakları Bildirgesi’nin 2. ilkesinin metnine uygundur.

Kural 2.2, Asgarî Standart Kurallar’ın konusunu oluşturan “çocuk”, “suç” ve “çocuk suçlu” kavramlarını tanımlamaktadır. (bkz. kural 3 ve 4). Şu da göz önüne alınmalıdır ki, yaş sınırı her üye ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve hukukî sistemlerine dayalı olarak farklılıklar gösterecektir. Dolayısıyla, Üye Devletler’in ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve hukukî sistemlerine gerekli saygı gösterilmektedir. Bu durumda 7 yaşından 18 yaşına (ya da daha fazlaya) kadar olan sınırlar içinde bir çocuk tanımı getirmiştir. Çok değişik hukuk sistemleri içinde farklılık kaçınılmaz olsa bile bu durum Asgarî Standart Kurallar’ın geçerliliğini ortadan kaldırıcı nitelikte değildir. Kural 2.3, Asgarî Standart Kurallar’ın millî hukuk sistemleri içinde yasal ve pratik uygulamasında özellikle bu amaca yönelik millî kanunların gerekliliğini işaret etmektedir.

3. Kuralların kapsamının genişletilmesi

3.1 Bu Kurallar’ın ilgili hükümleri sadece çocuk suçlulara değil, fakat aynı zamanda büyük tarafından yapıldığı zaman suç oluşturmayacak bir eylemi gerçekleştiren herhangi bir çocuğa da uygulanmalıdır.
3.2 Kurallar’ın temel ilkelerinin, haklarında koruma ve sosyal yardım tedbirleri alınmış olan bütün çocuklara teşmil edilmesi için de çaba harcanmalıdır.
3.3 Ayrıca Kurallar’ın aynı zamanda genç (çocuk olmayan) suçlulara da teşmili için çaba harcanmalıdır.

Açıklama

Kural 3, Asgarî Standart Kurallar’ın kapsamını aşağıda belirtildiği şekilde genişletilmiştir:

(a) Değişik millî hukuklarda “statü suçları” olarak tanınan ve büyüklerden ziyade çocuklar için suç oluşturan (örneğin okuldan kaçmak, okula ve aileye itaatsizlik, toplum içinde sarhoşluk gibi) bazı eylemler anlatılmak istenmiştir (kural 3.1);

(b) Haklarında koruma ve sosyal yardım tedbirleri alınmış olan çocukları da kapsayacak şekilde bu Kurallar’ın uygulama alanları genişletilmiştir (kural 3.2);

(c) Her olay için önceden belirlenmiş yaş sınırları içindeki çocuk olmayan yetişkin suçlulara da teşmil edilmiştir (kural 3.3). Bu Kurallar’ın bu üç alana genişletilmesi haklı sebeplere dayanır görülmektedir. Kural 3.1 bu alanda asgarî teminatlar öngörmektedir ve kural 3.2’de kanunla ihtilafa düşen çocuklar açısından daha insancıl, daha hakkaniyete dayalı ve daha doğru bir ceza adaleti getirmek açısından daha özlenen bir aşama oluşturulmaktadır.

4. Cezaî sorumluluk yaşı

4.1 Cezaî sorumluluğun alt sınırını belirleyen sistemler açısından, bu sınır çocuğun duygusal, zihinsel ve entelektüel açılardan olgunluğa eriştiği yaşın altında tutulmamalıdır.

Açıklama

Cezaî sorumluluğa ilişkin asgarî yaş sınırı, tarih ve kültüre göre değişmektedir. Bu konuda modern yaklaşım, çocuğun cezaî sorumluluğunun gerektirdiği ahlâkî ve psikolojik unsurlara uyumlu olarak cezaî sorumluluğun psikolojik ve manevî sonuçlarını kaldırmaya hazır olup olmadığıdır. Yani, çocuğun kişisel anlama ve isteme yeteneğinin anti sosyal davranışından onu sorumlu tutmaya yeterli olup olmadığıdır. Cezaî sorumluluk yaşı küçük tutulur ya da böyle bir sınır hiç konulmamış olursa sorumluluk kavramı anlamını kaybeder.

Genelde suç ve kabahat oluşturan davranışlara ilişkin sorumlulukla, öteki sosyal hak ve sorumlulukların sınır yaşı arasında bir ilişki vardır (örneğin evlenme yaşı, rüşt yaşı vb.). Bu durumda, uluslararası alanda genel kabul görebilecek makul bir yaş sınırı belirlemek üzere çaba harcanması gerekmektedir.

5. Çocuk ceza adaleti sisteminin amaçları

5.1 Çocuk ceza adaleti sisteminde daima çocuğun iyileştirilmesi ön plana alınmalıdır ve çocuk suçlulara gösterilecek tepki hem suçun hem de suçlunun içinde bulunduğu koşullarla orantılı olmalıdır.

Açıklama

Kural 5, çocuk ceza adaleti sisteminin en önemli iki hedefini açıklamaktadır. Birinci hedef çocuğun durumunun iyileştirilmesidir. Bu amaç, çocuk suçluların, çocuk mahkemelerinde yahut idarî makamlarda yargılandıkları hukuk sistemlerinde odak noktayı oluşturmaktadır. Fakat çocuğun iyileştirilmesi amacının çocukların genel mahkemelerde yargılandıkları sistemlerde de vurgulanması gereklidir. İkinci hedef ise “oran ilkesidir”. Bu ilke genel anlamıyla suçun ağırlığı ile ilişkili olarak cezaî hükümlerin ayarlanmasıdır.

Çocuk suçlular söz konusu olunca, yalnızca bu ağırlığın değil, aynı zamanda kişisel koşulların da göz önüne alınması gerekmektedir. Bu koşullar (sosyal durum, aile durumu, suçla ortaya çıkan zarar ya da kişisel koşullar üzerine etki yapan diğer noktalar) kararı dengelenmelidir (örneğin suçlunun verdiği zararı tazmin için gösterdiği gayret ya da sağlıklı ve yararlı bir yaşama dönme arzusu gibi).

Aynı şekilde, çocuk suçlunun korunmasını amaçlayan tedbirler bazı durumlarda gerektiğinden fazla ileri gitmekte ve onun temel haklarına zarar vermektedir. Burada da olayla tepkiyi iyi ayarlamak gerekir.

Özünde Kural 5 bu haliyle genç suçlunun işlediği suça ne fazla ne de eksik bir tepki gösterilmesini istemektedir. Bu maddede düzenlenen hususlar, yeni bazı tepki tiplerinin geliştirilmesini özendirdiği gibi çocuklar üzerindeki sosyal kontrolün gereksiz yere büyümesini de önleyecek tedbirlerin de alınmasını özendirmektedir.

6. Takdir yetkisinin kapsamı

6.1 Çocuk suçluların çeşitli özel ihtiyaçları ve çeşitli uygun yaptırımlar göz önüne alındığında, yargılamanın her aşamasında, özellikle inceleme, soruşturma, muhakeme ve tedbirlerin uygulanması sırasında yeterli bir takdir yetkisi tanınmaktadır.
6.2 Anılan takdir yetkisinin her aşamada kullanılmasında bu yetkinin sorumlulukla uygulanmasının sağlanmasına çalışılacaktır.
6.3 Bu yetkiyi kullanan kişiler bunu uygulamak için özel olarak eğitilmiş ve bunu kullanacak nitelikte kimseler olacak ve bu yetkilerini görevlerine uygun titizlik ve hakkaniyetle kullanacaklardır.

Açıklama

Kurallar 6.1, 6.2 ve 6.3, çocuk ceza adaleti sisteminin etkili ve insanca uygulanabilmesi açısından konuyla
ilgili bir çok hususu ortaya koymaktadır. Öncelikle takdir yetkisinin yargılamanın önemli evrelerinde kullanılmasına izin vermek suretiyle karar mercilerinin her olaya özgü, doğru karar vermelerinin sağlanması söz konusudur. Bunun yanısıra gerekli denetim ve dengelerden söz edilerek takdir yetkisinin aşırıya kaçması engellenmiştir. Bu aşırıya kaçmayı önlemenin en yerinde iki yolunun meslekten olmak ve sorumluluk taşımak olduğu belirtilmektedir. Aynı zamanda kalifiye meslek eğitiminin ve uzman yetiştirmenin çocuk suçlularla ilgili davalarda takdir yetkisinin adilane kullanımında yararlı olduğu belirtilmektedir. Bu metinde ayrıca takdir yetkisinin yanında, iadei muhakeme, temyiz gibi kararların yeniden incelenmesine olanak tanıyan kurallara atıfta bulunarak sorumluluğun önemi anlatılmaktadır. Bu mekanizmaların burada ayrı ayrı belirtilmesinin sebebi, değişik hukuk sistemleri olan ülkelerin göz önüne
alınarak uluslararası genel bir Asgarî Kurallar dizisi getirmektedir.

7. Çocukların hakları

7.1 Masumiyet karinesi, suçlamanın bildirilmesi, konuşmama hakkı, avukatla temsil edilme hakkı, veli veya vasinin hazır bulunması hakkı, tanıklarla yüzleştirme ve tanıklara çapraz sorgu hakkı, daha üst makama temyiz hakkı ve temel usulî güvenceler yargılamanın her aşamasında güven ve altına alınmalıdır.

Açıklama

Kural 7.1, yürürlükteki insan haklarına ilişkin düzenlemelerle tanınmış olan dürüst ve hakkaniyetli yargılamanın esaslı bazı unsurlarını dile getirmektedir. Sözgelimi masumiyet karinesi aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 11. maddesinde ve Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 14. maddesinde de yer almaktadır. Bu Asgarî Kurallar’ın 14. maddesi ise çocukların yargılanmasına ilişkin özel hükümler de getirmektedir.

8. Özel yaşamın gizliliğinin korunması

8.1 Her aşamada çocuğun afişe olması yahut damgalanması gibi zararlara yol açabilecek durumların ortadan kaldırılması için gizliliğe azamî özen gösterilmelidir.
8.2 İlke olarak, çocuk suçlunun kimliğine ilişkin hiçbir bilginin yayınlanmasına izin verilmemelidir.

Açıklama

Kural 8, çocuğun kimliğinin gizlenmesi hakkının korunması ilkesinin önemine işaret etmektedir. Genç insanlar “damgalanmak” konusunda özellikle çok hassastır. Kriminolojik araştırmalar, genç insanların “kabahatli” ve “suçlu” gibi sıfatlarla tanınmaktan büyük çapta ve zararlı olarak etkilendiklerini ortaya çıkarmıştır.

Bu Kural ayrıca dava hakkında kitle iletişim araçlarında yayınlanan haberlerin zararlı etkilerinden de çocukların korunmasını amaçlamaktadır. Çocuğun çıkarı, hiç değilse ilke düzeyinde korumaya alınmıştır. (8. maddenin genel olarak kapsamına aldığı şeyler 21. maddede ayrıntıları ile belirlenmiştir.)

9. Mevcut hükümlerin mahfuz tutulması

9.1 Bu Kurallar’daki hiçbir hüküm Birleşmiş Milletler’ce kabul edilen Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın ve öteki İnsan Hakları’nı düzenleyici Kurallar ile evrensel olarak tanınan çocukları korumaya yönelik standartların uygulanmasını engelleyici şekilde yorumlanmamalıdır.

Açıklama

Kural 9’un amacı, bu Kurallar’ın konuyla ilgili öteki düzenlemelerle birlikte uygulandıkları durumlarda herhangi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesidir. Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; Uluslararası Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme sayılabilir. Mevcut Kurallar’ın uygulanmasında unutulmaması gerekli en önemli nokta, daha geniş hükümler içeren uluslararası düzenlemelerin uygulanmasının engellenmemesidir (bkz. madde 27).

İKİNCİ BÖLÜM

İNCELEME VE SORGULAMA

10. İlk aşama

10.1 Bir çocuk gözaltına alınır alınmaz durum derhal ebeveynlerine veya yasal veli ya da vasisine bildirilir. Durumun derhal bildirilmesi mümkün olmazsa bu bildirim mümkün olan en kısa zamanda yapılır.
10.2 Hakim ya da yetkili makam gecikmesizin çocuğun serbest bırakılma durumunu tetkik etmelidir.
10.3 Yasayı uygulamakla görevli makamlarla çocuk suçlunun ilişkileri daima çocuğun yasal durumunu gözetir tarzda ve onun iyiliği ve olayın özelliğinden dolayı zarar görmemesi esasına dayalı olarak düzenlenmelidir.

Açıklama

Kural 10.1, Hükümlülerinin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın 92. maddesindeki ilkenin tekrarıdır.

Kural 10.2 ise hakim veya yetkili makamın vakit geçirmeksizin çocuğu serbest bırakmasını öngörmektedir. Kuralda sözü edilen yetkili makam polis de dahil olmak üzere gözaltına alınan birini serbest bırakmaya yetkili tüm kamu kurum ve kuruluşlarını kapsamaktadır (ayrıca bkz. Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, madde 9, parag. 3).

Kural 10.3 ise usul hükümlerinin bazı yönleriyle, çocukların işledikleri suçlarla ilgili polisin davranışlarından söz etmektedir. Bu maddede geçen çocuğun zarar görmesi deyimi çok esnek bir anlatım olup meydana gelebilecek bir çok zararlı davranışı kapsamaktadır (örneğin çok sert bir dille hitap, fiziksel saldırı veya çevreye afişe etmek gibi). Adaletin çocuğa uygulanmasının bizatihi kendisi çocuğa zarar verebilir. Bu itibarla zararın önlenmesi deyimi çok geniş yorumlanmalıdır ki, ilk başta böyle davranmakla çocuğun daha fazla zarara uğraması önlenebilsin. Bu husus özellikle çocuklarla ilk temasa geçen yetkili makamlar için geçerlidir. Zira bunların davranışı çocuğun devlet ve topluma bakış açısını ve tutumunu köklü olarak etkileyebilir. Daha da ötesinde, ileride yapılacak müdahalelerin başarısı da bu ilk davranışlara bağlıdır. Merhamet ve tatlı sert davranmak bu durumlar için çok önemlidir.

11. Yargı dışı yollara başvurma

11.1 Çocuk suçlularla ilgili olarak kural 14.1’de sözü edilen yetkili makamlarca genel mahkemede yargılamadan başka çarelerin olup olmadığı hususu göz önüne alınmalıdır.
11.2 Çocukların davalarıyla ilgili polis, savcılık veya öteki yetkili makamlar, resmî ceza usulüne başvurmaksızın, her hukuk sisteminde ve işbu Asgarî Kurallar çerçevesinde olayı halletmeye yetkili olmalıdır.
11.3 Çocuklara özgü bu yargı dışı yollara başvurma halinde, yetkili topluluk ya da kuruluşa yapılacak başvurunun çocuğun veya kanunî veli veya vasisinin rızasını içeren yargılama sonunda verilecek kararın başvuru halinde temyiz edilebilir olması gerekmektedir.
11.4 Çocuk suçluluğu olaylarının yargı mekanizması dışında hallini kolaylaştırmak için topluluk programları, geçici gözetim ve rehberlik ve suç mağdurlarının zararlarının tazmini gibi çeşitli çabalar harcanmalıdır.

Açıklama

Çocukların genel mahkemeler yerine özel kurumlarda yargılanmaları bir çok hukuk sisteminde resmî ya da gayri resmî olarak uygulama alanı bulmuştur. Bu uygulamanın çocuklar için bir avantajı da, normal bir yargılama usulünün olumsuz sonuçlarının engellenmiş olmasıdır (örneğin bir mahkumiyet ya da hüküm nedeniyle damgalanma gibi). Bir çok halde, herhangi bir müdahalede bulunmamak en iyi çözümdür. Bu durum özellikle suçun çok ciddî nitelikte olmadığı ve ailenin, okulun veya öteki gayri resmî sosyal kontrol müesseselerinin olumlu ya da yapıcı tepki göstermeye müsait olduğu durumlarda söz konusu olmaktadır.

Kural 11.2’de de belirtildiği gibi, yargı dışı diğer yollara başvurma işlemi, karar sürecinin herhangi bir aşamasında polis, savcılık ya da mahkemeler, kurullar ve konseyler gibi başka organlar tarafında  gerçekleştirilebilir. Bu yetki, ilgili sistemde geçerli kurallara ve usullerle, bu belgede yer alan kurallara göre tek bir makam, birkaç makam ya da ilgili makamların hepsi tarafından gerçekleştirilebilir. Söz konusu işlemin yalnızca çocuk suçlularla sınırlı tutulmaması, bu yöntemi önemli bir araç haline getirmektedir.

Kural 11.3, çocuğun ya da veli veya vasinin önerilen çözümü onaylamalarını öngörmektedir. (Bu onay
olmaksızın toplum hizmetleri yaptırmak Angaryayı Lağveden Konvansiyona aykırı düşmektedir.) Yine de
bu onay, gayri kabili rücu olmamalıdır. Çünkü bazen çocuk buna çaresizlik içinde muvafakat etmiş olabilir.

Bu madde, yargı dışı çözümlerin her safhasında, zorlama ve korkutma olanaklarını en aza indirmeye gayret edilmesi gereğini vurgulamaktadır. Çocuklar (örneğin mahkeme önüne çıkmamak için) bir baskı  hissetmemeliler ya da onay vermeye zorlanmamalıdırlar. Böylelikle, talep halinde yetkili merciin, çocuk suçlularla ilgili hükümlerin uygun olup olmadığının objektif bir değerlendirmesini yapması tavsiye edilir. (Bu yetkili mercii kural 14’de belirtilen başka bir mercii de olabilir)

Kural 11.4, Çocuklar için normal yargı prosedürünün yerini alabilecek gerçekçi çözümlerin, toplumsal programlarla düzenlenmesini önerir; özellikle mağdurdan haksız alınmış malların geri verilmesi, tazmin edilmesi veya çocuklar üzerinde geçici bir gözetim ve yönlendirme programı uygulanarak ilerde kanuna karşı gelmelerinin önlenmesi gibi. Yargı dışı tedbirlere başvurmanın gerekçeleri (daha ağır suçların işlenmiş olmaları halinde dahi) her durumun özel koşullarına göre değişir (ilk suç, bir çetenin baskısı ile suç işleme gibi).

12. Polis teşkilatında uzmanlaşma

12.1 Doğrudan doğruya çocukların suçtan korunması konusunda görevlendirilen, yahut görevleri gereği çocuk suçlularla sık sık temas etmek durumunda olan polis görevlilerinin özel olarak eğitilmesi gereklidir. Bu amaçlarda büyük kentlerde özel polis birimleri oluşturulmalıdır.

Açıklama

Kural 12, çocuk ceza adaletinin çocuklara uygulanması ile görevli tüm kanun adamlarının özel olarak eğitilmesine dikkat çekmektedir. Polisin çocuk suçlularla ilk temas noktası olduğu göz önüne alındığında, bilgili olması ve iyi davranışta bulunması büyük önem arz etmektedir.

Kentleşme ile suç arasındaki ilişkilerin karmaşık bir nitelik taşıdığı açıkken, çocuk suçlarındaki artışla kentlerin özellikle hızlı ve plansız biçimde daha da büyümesi arasında ilişki kurulmuştur. Dolayısıyla, alanlarında uzmanlaşmış polis birimlerinin varlığı, yalnızca bu belgede yer alan belirli ilkelerin (örneğin kural 1.6 gibi) uygulanması açısından değil, ayrıca daha genel olarak çocuk suçlarının önlenmesi, denetlenmesi ve çocuk suçlulara yönelik muamele açısından da vazgeçilmez olmaktadır.

13. Tutuklu yargılama

13.1 Yargılamanın tutuklu olarak yapılmasına en son çare olarak başvurulmalı ve süre mümkün olduğu kadar kısa tutulmalıdır.
13.2 Tutukluluk yerine mümkün olduğu kadar yakın gözetim, yoğun bakım veya bir aile yanına yahut eğitim kurumuna yerleştirme gibi alternatif önlemler getirilmelidir.
13.3 Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklara Birleşmiş Milletler’ce kabul edilen Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın tanıdığı tüm haklar tanınmalıdır.
13.4 Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklar yetişkin olan suçlulardan ayrı bir kurumda veya aynı kurum içinde ayrı bir bölümde tutulmalıdır.
13.5 Tutukluluk sırasında bütün çocuklar, yaşlarının, cinsiyetlerinin ve kişiliklerinin gerektirdiği bütün sosyal, kültürel, eğitim, psikolojik ve tıbbî yardım ve bakımlardan yararlandırılmalıdır.

Açıklama

Çocuklar bakımından “suçun sirayeti” tehlikesi hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Bu tehlikeden dolayı konunun kurala bağlanması önem kazanmaktadır. Dolayısıyla, alternatif önlemlerin önemine dikkat çekmek gerekmektedir. Anılan nedenle kural 13.1’de çocuğun çıkarı için yeni bir bakış açısı getirilmiştir. Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklar, Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın yanısıra, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin özellikle 9. ve 10. maddelerinin, 2(b). ve 3. paragrafların sağladığı garantiler kapsamına alınmaktadırlar.

Kural 13.4, Devletler’in, yetişkin suçluların yol açabilecekleri olumsuz sonuçlara karşı en az kuralda değinilen önlemler kadar etkili başka önlemlere başvurmalarını engellemez.

Genç suçluların çok çeşitli nedenlerden ileri gelebilecek gereksinimlerine de maddede dikkat çekilmek istenmiştir. Anılan nedenler örneğin çocuğun kız veya erkek olması, uyuşturucu madde müptelası olması, alkolik olması, akıl hastası ya da tutukluluktan ileri gelen bir hastalıktan muzdarip olması gibi çeşitli nedenler olabilir. İşte bu çok çeşitli gereksinimler, çocuk tutukluların ayrı bir kurum veya bölümde tutulmalarının haklı bir nedenini oluşturmaktadır.

Çocuk tutukluların çeşitli fiziksel ve psikolojik özellikler taşımaları alınacak önlemlerin sınıflandırılmasını gerektirebilir. Buna göre çocuklardan kimileri yargılama öncesi başkalarından ayrı tutularak kendilerine daha iyi yardım sağlanabilir ve bu çocukların daha olumsuz yönlere kaymaları önlenebilir.

Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Altıncı Kongresi’nde alınan çocuk suçlulara ilişkin 4 sayılı kararda çocuklar hakkında düzenlenecek Standart Kurallar’ın yargılamanın tutuklu apılması halinin ancak son çare olarak başvurulabilecek bir yol olduğu hususunu kapsaması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca çocukların, yetişkin hükümlülerden gelebilecek kötü etkilerden hemen etkilenebilecek nitelikte olmaları nedeniyle, bu hususun da göz ardı edilmemesi aynı kararda vurgulanmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YARGILAMA VE HÜKÜM

14. Yargılamaya yetkili makam

14.1 Kural 11 uyarınca çocuğa özgü bir yargı dışı yola başvurulmamışsa çocuğun yargılamakta olduğu
(mahkeme, heyet, konsey, vb.) yetkili makamda yargılamanın dürüst ve hakkaniyetle yapılması gerekir.
14.2 Yargılamalar çocuğun çıkarlarına en iyi yardımcı olacak şekilde ve onun anlayabileceği tarzda ve
söylediklerini serbestçe ifade edebileceği ortamda cereyan etmelidir.

Açıklama

Hüküm veren makamın, evrensel bir tanımını yapmak oldukça zordur. “Yetkili makam”, tek bir hakim veya heyet halinde çalışan mahkeme ve heyetleri ile (İskoç-İskandinav sistemlerinde olduğu gibi) idari heyetler veya öteki gayri resmî topluluk ve hakem heyetlerini de kapsamaktadır.

Çocukların yargılanmasının da kanunun karşısında kendisini savunmak durumunda olan herkese uygulanan ve asgarî standartları içeren ve kanunî usul ilkesi olarak bilinen usuller dairesinde yapılması gerekmektedir.

Bu ilkeye göre dürüst ve hakkaniyetli bir yargılama en temel güvenceleri ve masumiyet karinesini kapsamaktadır. Bunun yanında tanıkların mevcut bulundurulması ve beyan vermeleri, olağan savunma yolları, duruşmada son söz söyleme hakkı, istinaf ve temyiz hakkı vb. gibi haklar da bu ilkenin içinde yer alır (kural 7.1’de de göz önüne alınmalıdır).

15. Yasal temsilcilerin, ebeveyn ve vasilerin hazır bulunmaları

15.1 Yargılanmaları sırasında çocukların yasal danışmaları vasıtasıyla temsil edilme veya ülkede varsa adlî yardımdan yararlanmak için başvurma hakları vardır.
15.2 Ebeveynler veya yasal temsilcilere yargılamalara katılma hakkı verilmeli ve yargılayan makam, bu kişilerden çocuğun çıkarları için kendisine katkıda bulunmalarını talep edilebilmelidir. Bununla birlikte bu kişilerin hazır bulunmamaları çocuğun çıkarına olursa, yetkili makam anılan kişilerin yargılamalarda bulunmamalarını isteyebilir.

Açıklama

Kural 15.1’in ifadesi ile Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın 93. maddesinin ifadesi aynıdır. Kural 15.2’de belirtilen ebeveynin veya yasal temsilcilerin duruşmada hazır bulunması ilkesi, çocuğa psikolojik ve duygusal yardımın bir parçası olarak görülebilir.

Yetkili makamın olayı en iyi biçimde çözüme bağlama girişimleri, özellikle, çocuk suçlunun hukukî temsilcileriyle (ya da çocuğun gerçekten güvendiği bir başka kişinin) işbirliğinden yarar sağlayabilir. Ancak, bu duyarlılık, ebeveynin ve vasilerin duruşmalarda hazır bulunmaları sırasında çocuğa karşı düşmanca bir tavır sergilemeleri halinde geri tepebilir; böyle olasılıklar söz konusu olduğunda bu kişilerin
duruşmalara alınmaması sağlanmalıdır.

16. Sosyal araştırma raporları

16.1 Yargılayan makam tarafından önemsiz ve tali derecedeki suçlar dışındaki bütün vakalarda çocuğun
suçu işlemeden önceki yaşam koşulları ve suçun hangi ortam içinde işlendiği konusunda hükümden önce
yeterli araştırma yapılmalıdır.

Açıklama

Çocuklara ilişkin davalarda sosyal araştırma raporları veya hüküm öncesi raporları son derece önemli ve vazgeçilmez belgelerdir. Bu belgeler sayesinde yetkili makam çocuğun sosyal ve ailevi geçmişi, okul durumu, eğitim deneyleri vb gibi konularda bilgi sahibi olmaktadır. Bu amaçlar için bazı hukuk sistemlerinde mahkemeye bağlı sosyal servisler ve personel kullanılmaktadır. Ayrıca geçici tahliye sonrası
çocuğu gözaltında tutmakla görevli kimseler de bu işle görevlendirilebilir. Bu itibarla bu maddede, nitelikli sosyal araştırma raporları elde edilebilmesi için nitelikli personel kullanımının gereğine işaret edilmektedir.

17. Yargılamada ve hükümde uyulması gereken ilkeler

17.1 Yargılama yapan makama aşağıda yazılı ilkeler kılavuzluk etmelidir:

(a) Verilecek ceza sadece suçun ağırlığı ve işleniş tarzıyla değil, çocuğun içinde bulunduğu koşullar ve ihtiyaçları ve hem de toplumun gereksinimleri ile de oranlı olmalıdır.
(b) Çocuğun kişisel özgürlüğüne getirilecek kısıtlamalar çok dikkatli bir incelemeden sonra konulmalı ve bu kısıtlamaların mümkün olduğu kadar az olmasına özen gösterilmelidir.
(c) Özgürlükten yoksun bırakma, suçun başka bir kişiye yönelik ciddî bir saldırı niteliğinde bulunması veya çocuğun ciddî suç işlemeyi itiyat haline getirmiş olması halleri dışında verilmemelidir.
(d) Çocuğun ıslah edilmesi ilkesi çocuklara ilişkin davalarda yol gösterici ilke olmalıdır.

17.2 Çocuklar hakkında idam cezası verilemez.
17.3 Çocuklar hiçbir halde fiziksel bir cezaya maruz bırakılmamalıdır.
17.4 Yetkili makamın her zaman için yargılamaya ara verme yetkisi olmalıdır.

Açıklama

Çocuk suçlular hakkındaki yargılamada temel ilkelerin formüle edilmesinin en önemli güçlüğü aşağıda belirtilen hususlarda felsefî bağlamda bazı anlaşmazlıklar bulunmasıdır. Bu hususlar şunlardır:
(a) Topluma yeniden kazandırma mı, yoksa ceza mı?
(b) Yardım etmek mi, yoksa baskı ve ceza mı?
(c) Her olayın özelliğine göre tepki göstermek mi, yoksa genelde toplumu korumak için gerekli görülen tepki mi?
(d) Genel yıldırma mı, yoksa bireysel savunma mı?

Yukarıda değinilen yaklaşımlar arasındaki çatışma çocuklara ilişkin davalarda yetişkinlere ilişkin davalardan daha fazladır.

Çocuk suçlarının nedenleri ve bu suçlara yönelik tepkiler çok çeşitli olduğundan, bu alternatifler de birbirinin içine geçmektedir.

Konumuz olan çocuklar için Asgarî Kurallar’ın amacı, hangi yaklaşımın daha doğru olduğunu tanımlamak değil, bu yaklaşımlardan evrensel kabul görenini açıklamaktır. Bu nedenle Kural 17.1’in özellikle (a) ve
(c) altparagrafları konuya ilişkin bir ortak çıkış noktası olabilir. Şöyle ki, bu hükümlere yetkili makamlarca
gerektiği kadar önem verilirse anılan hükümler, çocuk suçluların temel haklarının korunmasını güvence altına alabilirler.

Kural 17.1’in (b) altparagrafı katı cezalandırma yaklaşımlarının doğru olmadığına işaret etmektedir.

Bununla birlikte yetişkinlere ilişkin davalarda olduğu gibi, çocukların işlediği ağır suçlarda da ağır cezalara
hükmetmenin bazen yararlı olacağı düşünülebilir; ancak çocuklara ilişkin vakalarda çocuğun ıslahı ve geleceği gibi hususların daima verilecek cezadan önce düşünülmesi gereken hususlar olduğu açıktır.
Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresi’nde alınan 8 sayılı karara koşut olarak; kural 17.1(b) mümkün olduğu kadar ayrıntılı yasal düzenleme yapmayı özendirici niteliktedir. Bunun nedeni, genç insanın özel gereksinimlerinin öngörülmüş olmasıdır. Bunun yanı sıra, kamunun güvenliğini de gözardı etmemek lazımdır. Şartlı salıverme, hükmün yürütülmesini durdurma vs. alternatif tahliye edici önlemler de mümkün olduğu kadar geniş derecede düşünülmelidir.

Kural 17.1(c), Altıncı Kongre’de alınan 4. karara atıfta bulunarak, çocuklara ilişkin davalarda hapsin, kamu güvenliğini sağlayacak başka bir çare kalmadığı zaman başvurulabilecek bir yol olduğunu vurgulamaktadır.

Kural 17.2, idam cezası yasaklanarak Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 5. paragrafına koşut bir hüküm getirmiştir. Fiziksel cezanın yasaklanması ile ilgili olan kural ise, yukarıda değinilen Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 7. maddesine olduğu gibi, Herkesin İşkenceye ve Diğer Zalimce, İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Korunmasına Dair Bildirge’ye ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Tasarısı’na da uygun bir düzenlemedir.

Yargılamaya ara verilmesi yetkisini tanıyan kural 17.4 ise, yetişkinlere ilişkin davalarda bulunmayıp sadece çocuklara ilişkin davalarda olabilecek esaslı bir yetkiye işaret etmektedir. Zira her zaman yetkili makam dava hakkında yeterince aydınlanmış ve karar verecek duruma gelmiş olabilir.

18. Dava sonucunda verilebilecek çeşitli kararlar

18.1 Yargılayan makamın sadece mevzuata bağlı kalmasını sağlayabilmek ve gerekli esnekliğe sahip kılınabilmesi amacıyla dava sonucunda verilebilecek alternatif yaptırımlar üretilmelidir. Sözü edilen yaptırımlar birbiri ile kombine de edilmelidir. Anılan yaptırımlar aşağıdakileri de kapsamalıdır:

(a) Bakım, rehberlik ve gözetim düzenlemesi;
(b) Şartlı salıverme;
(c) Sosyal hizmet yaptırma kararı;
(d) Para cezaları ve zararların tazmini;
(e) Vasıtalı ıslah ve öteki ıslah önlemeleri;
(f) Çeşitli terapi gruplarına katılım ve benzeri etkinliklere ilişkin düzenlemeler;
(g) Koruyucu aile yanına, toplumsal merkezlere veya başka bir eğitim merkezine yerleştirme;
(h) Yukarıdakilere benzer düzenlemeler.

18.2 Hiç bir çocuk, davasındaki koşullar gerektirmedikçe ebeveyninin gözetiminden kısmen ya da tamamen ayrılmamalıdır.

Açıklama

Kural 18.1, çeşitli hukuk sistemlerinde şimdiye kadar uygulanıp başarılı olduğu kanıtlanmış bir kısım önlem ve düzenlemelerin listesini içermektedir. Anılan önlemlerin tümü başarı vaat eden ve geliştirilebilir seçenekler içermektedir. Bu kuralda personele ilişkin herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Zira bazı yörelerde sayılan önlemler da az sayıda personelle de uygulanabilmektedir.

Kural 18.1’de verilen örnekler kamuoyuna daha etkili önlemlerin de alınabileceği yolunda güven vermektedir. Toplumsal kökenli düzenlemeler bir çok yönüyle geleneksel niteliktedir. Bu temel üzerinde
ilgili otoriteler, toplumsal kökenli hizmetler sunmaya özen göstermektedirler.

Kural 18.2, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 2. paragrafına paralel olarak ailenin önemine dikkat çekmektedir. Anılan Sözleşme kuralında aile, “toplumun doğal ve temel birimi” olarak tanımlanmış ve ebeveynin çocukların bakımı ve gözetilmesi konusunda sadece haklarının değil sorumluluklarının da bulunduğu belirtilmiştir. Bu nedenle kural 18.2, çocukların ebeveyninden ayrılmasının ancak en son çare olduğuna işaret etmektedir. Bu yola örneğin çocuğun kötüye kullanılması gibi durumlarda başvurulabilir.

19. Kurumların olabildiğince az kullanılması

19.1 Çocuğun bir kuruma kapatılması daima en son çare olmalı ve buna gerekli olan en kısa sürede son verilmelidir.

Açıklama

Gelişen kriminoloji, ıslahta kurumsal yerine kurum dışı yöntemlerin kullanılmasını savunmaktadır. Bu iki yöntem arasında pratikte hiç bir fark görülmemiştir. Ama kurumsal uygulamada ortaya çıkabilecek bazı zararlı etkilerin, normal ıslah yöntemleriyle üstesinden gelinemeyecek sonuçları olmaktadır. Bu durum özellikle olumsuz etkilere karşı oldukça hassas olan çocuklar için geçerlidir. Daha ötesinde, sadece özgürlüğünden yoksun kalmak değil, fakat normal sosyal çevreden soyutlanmak gibi anılan olumsuz etkiler, gelişmelerinin ilk basamağında bulunan kişiler için yetişkinlerden daha kötü sonuçları kesinlikle getirmektedir.

Kural 19, kurumsal ıslahı, nitelik (son çare) ve zaman (en kısa sürede son verilmesi) bakımından olmak üzere iki yönüyle kısıtlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca kural 19, çocuğun başka çare kalmadığı haller dışında hapsedilmesi hükmü ile Birleşmiş Milletler 6. Kongresi’nde alınan 4 sayılı kararın koyduğu temel ilişkiyi de yansıtmaktadır. Kural bu haliyle çocuğun bir kuruma kapatılması halinde kendisinin kişisel ihtiyaçlarının, kurumun ve hapsedilme koşullarının da iyileştirilmesi için düzenlemeler yapılması gereğini de akla getirmektedir. Kuruma yerleştirilme yoluna gidildiği takdirde önceliği kapalı kurumlar yerine açık kurumlara tanımak gereği de açıktır. Elbette bu kurumun ıslahevi veya eğitsel nitelikte olması da tercih edilmelidir.

20. Gereksiz gecikmenin önlenmesi

20.1 Her dava, başından itibaren hiçbir gecikmeye mahal vermeksizin hızla yürütülmelidir.

Açıklama

Çocuklara ilişkin davalarda resmî işlemlerin hızla yürütülmesi büyük önem taşıyan bir husustur. Aksi takdirde çeşitli düzenlemeler ve yaptırımlarla başarılmış iyi şeyler tehlikeye girer. Yaptırımların suça maddî ve psikolojik olarak bir an önce uygun hale getirilmesi geciktikçe bu durum çocuğu zora sokar.

21. Kayıtlar

21.1 Çocuk suçlulara ilişkin kayıtlar kesinlikle gizli tutulmalı ve üçüncü kişilerin bilgisine kapalı olmalıdır. Kayıtların ayrıntıları sadece davaya bakmış veya konuyla görevi gereği ilgilenmiş yetkili kişilerle sınırlı
tutulmalıdır.
21.2 Çocuk suçlulara ilişkin kayıtlar aynı çocuğu ilgilendiren yetişkinlere ait davalarda kullanılmamalıdır.

Açıklama

Bu kural çocuk suçlunun çıkarlarıyla suçu kontrol altına almak durumunda bulunan polis ve savcılık kayıtları arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır (ayrıca bkz. kural 8). Maddede sözü edilen “yetkili kişiler” diğer kişilerin yanısıra, araştırmacıları da kapsamına alır.

22. Profesyonellik ve eğitim ihtiyacı

22.1 Çocuk suçluların işleriyle ilgili her düzeydeki personel, meslekî eğitim, hizmet içi eğitim, yeniliklerin öğretilmesi gibi eğitim yöntemleri ile donatılmış olmalıdır.
22.2 Çocuklarla ilgili adlî yargılama personeli çeşitlilik göstermektedir. Bu adlî organlarda kadınların ve azınlıkların da eşit sayıda temsil edilmelerine gayret edilmelidir.

Açıklama

Çocukları yargılamakla görevli yetkili makamlar değişik ülkelerde farklı eğitimlerden gelmiş olabilirler (örneğin Gelenek Hukuku uygulayan Büyük Britanya Birleşik Krallığı veya Roma Hukuku’nu uygulayan öteki ülkelerde yargılama yapan kişi ve kurumlar farklı ünvan ve mesleklerden olabilirler). Bütün bu değişik kişi ve kurumların sosyoloji, psikoloji, kriminoloji ve davranış bilimleri konusunda asgarî derecede eğitilmiş olmaları arzu edilmektedir. Bu husus yargılama yapan makamın bağımsız olması ve özel bir şekilde örgütlenmesi kadar önem taşımaktadır.

Sosyal hizmet uzmanları ve gözetim görevlileri için çocuklar konusunda önceden deneyimli olmak koşulu belki en önemli husus olmayabilir ama, yine de asgarî nitelikler konusunda hizmet içi eğitim gerekmektedir.

Çocuk ceza adaleti sisteminin uygulamasında nitelikli personel istihdam edilmesi, tarafsız ve etkili çalışmanın en esaslı unsurlarından biridir.

Bu bağlamda anılan ilke, çocuk ceza adaleti sistemini uygulayan kişilerin bu fonksiyonlarını en iyi şekilde yerine getirmelerini sağlamak amacıyla eğitimi, gelişimi, meslekte ilerlemelerini temin etmek için gereklidir.

Anılan personelin, bu meslekte tarafsızlığın sağlanması için, her türlü siyasi görüş, cinsiyet, ırk, din, kültür veya başka yönden ayrıma tâbi tutulmamasının gerekliliği ortadadır. Bu görüş Altıncı Kongre’de tavsiye edilmiştir. Bunun da ötesinde Altıncı Kongre’de kadın personelin çocuklarla ilgili çocuk ceza adaleti sistemi uygulamalarında daha fazla istihdam edilmeleri ve gerekli eğitimden geçirilmeleri tavsiyesinde de bulunulmuştur.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
KURUM DIŞI ISLAH

23. Kararların infaz yolları

23.1 Yukarıdaki kural 14.1’de değinilen yetkili makamın kendisinin yahut veya başka yetkili makamın verdiği kararların etkinlikle yerine getirilebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
23.2 Yukarıda değinilen düzenlemeler yetkili makamın verdiği kararların zaman zaman değiştirilebilmesi yetkisini de kapsamalıdır. Verilen kararların değiştirilebilmesi yetkisi ancak bu Kurallar’da öngörülen ilkelere uyum sağlayabilmesi amacıyla kullanılmalıdır.

Açıklama

Çocuklara ilişkin dava sonunda verilen kararlar büyüklere ilişkin olanlardan daha fazla olarak suçlunun yaşamını uzun bir süre etkilemektedir. Bu cümleden yola çıkarak, kararı veren yetkili makamın yanı sıra gözetim görevlileri, gençlik refah merkezleri vs. gibi kararın verilmesine etkili olmuş öteki kuruluşlar da verilen kararın infazının gözetimine katkıda bulunmaktadırlar. Bazı ülkelerde kararın infazını gözetmekle görevli bir yargıç bile görevlendirilmektedir.

Yetkili makamın oluşumu, gücü ve esnek olması gereklidir ki, bu durum kural 23’de açıklanmış olup verilen kararların geniş bir kabul görmesini sağlamaktadır.

24. Yardım sağlama hükümleri

24.1 Yargılamanın her aşamasında çocuğun iyileştirilmesine fırsat yaratmak amacıyla yerleştirme, her türlü eğitim ve iş bulma gibi yardımlar sağlanması için çaba gösterilmelidir.

Açıklama

Çocuğun iyileştirilmesi en önemli düşüncelerden biridir. Bu itibarla Kural 24 bu amaca ulaşabilmek için her türlü imkân ve hizmet ve öteki yardım ve desteklerin verilmesi gereğini vurgulamaktadır.

25. Gönüllülerin ve toplumsal hizmetlerin harekete geçirilmesi

25.1 Gönüllüler, gönüllü birlikleri, bölgesel kuruluşlar ve öteki toplumsal kaynaklar çocuğun mümkün olduğu kadar bir aile ortamında bulunması başta olmak üzere iyileştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla harekete geçirilmelidir.

Açıklama

Bu kural çocuğun ıslah ve iyileştirilmesi için yapılması gerekli çalışmalara işaret etmektedir. Yetkili makamın kararlarının etkinlikle yerine getirilmesi isteniyorsa toplumsal işbirliği zaruri olmaktadır.

Gönüllüler ve gönüllü hizmetler özelde değerli kaynaklardır. Ancak henüz olabilecekleri kadar yararlı olamamaktadırlar. Bazı hallerde eski suçlularla işbirliğinden (özellikle eski uyuşturucu alışkanlığı suçlularından) de yarar umulabilir.

Kural 25, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 1.1 ile 1.6. maddelerinde öngörülen ilkelerden esinlenmektedir.

BÖLÜM BEŞ
KURUMSAL ISLAH

26. Kurumsal ıslahın amaçları

26.1 Kuruma yetiştirilen çocuğun eğitim ve ıslahının amacı, onun toplumda yapıcı ve üretici bir rol alabilmesini temin ve bunu gerçekleştirmek için de bakım, koruma, kültürel ve meslekî yetenekler elde edebilmesi için yardım etmek olmalıdır.
26.2 Kurumlarda çocuklara sosyal, kültürel, meslekî, psikolojik, tıbbî ve bedensel olmak üzere yaşlarının, cinsiyetlerinin ve kişiliklerinin gerektirdiği ve tamamen iyileşmeleri amacına yönelik yardım sağlanmalıdır.
26.3 Çocuklar yetişkinlerden ayrı kurumlarda yahut yetişkinleri de barındıran kurumların ayrı bölümlerinde tutulmalıdır.
26.4 Çocuk kız suçlulara tutuldukları kurumlarda kişisel ihtiyaçları ve sorunları ile mütenasip ihtimam gösterilmelidir. Kızlara hiçbir surette çocuk erkek suçlulara gösterilenden daha az bakım, koruma ve yardım sağlanmamalıdır.
26.5 Kuruma kapatılmış çocukların, çıkarları ve iyiliği için ebeveynlerinin veya yasal temsilcilerinin ziyaret hakkı bulunmalıdır.
26.6 Çocuğun gerekli eğitimi almaksızın kurumu terk etmesine meydan verilmemesi ve düzgün bir akademik veya meslekî eğitim alabilmesi için Bakanlıklar veya müesseseler arası işbirliği teşvik edilmelidir.

Açıklama

Kural 26.1 ve 26.6’da belirlenen kurumsal ıslahın amaçları her sistem ve kültür tarafından kabul edilebilir hususlardır. Bununla birlikte henüz her sisteme girmiş olmadıklarından bu konuda yapılması gerekli epeyce iş vardır.

Tıbbî ve psikolojik yardım ve bakım, özellikle uyuşturucu madde müptelası, saldırgan ve akıl hastası genç insanlar için hayati önemi haizdir. Çocukların masumiyetini korumak ve büyüklerden gelebilecek olumsuz etkileri önlemeyi amaçlayan kural 26.3’deki hüküm, Altıncı Kongre’de alınan 4 sayılı kararın temel kılavuz ilkelerinde biridir. Bu kural Devletler’i büyüklerden gelebilecek olumsuz etkilere karşı çocuklar için en az kuraldaki hükümler kadar etkili olabilecek başka önlemler almaktan alıkoyamaz. (Ayrıca bkz. kural 13.4)

Kural 26.4 Altıncı Kongre’de işaret edildiği üzere kız suçluların normal olarak erkek suçlulara göre daha az ihtimam gördüğü fikrinden kaynaklanmaktadır. Özellikle Altıncı Kongre’de alınan 9 sayılı kararda kız suçluların hapiste iken özel ihtiyaç ve sorunlarına daha fazla önem verilmesi çağrısında bulunmuştur.

Daha da ötesinde bu kural, bu kongrenin Karakas Bildirgesi olarak bilinen ve suçluların eşit ıslahını öngören belgeye de uyumlu olduğu gibi Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne de uyumludur.

Kural 26.5’deki ziyaret hakkı bu kuralların 7.1., 10.1., 15.2., 18.2. maddelerinin hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Kural 26.6’da öngörülen Bakanlıklar ve kuruluşlar arası işbirliği ise kurumsal ıslah ve eğitimin kalitesinin yükseltilmesi için özel önem taşımaktadır.

27. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen hükümlülerin ıslahı için Asgarî Standart Kurallar’ın uygulanması

27.1 Yargılanmayı bekleyenler de dahil olmak üzere kurumlara yerleştirilmiş tüm çocuk suçlulara Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ı uygulanabilir.
27.2 Asgarî Standart Kurallar’da öngörülen ilkelerin tamamen uygulanması ve mümkün olabildiği kadar çocukların yaşları, cinsiyetleri ve kişiliklerinin gerektirdiği ihtiyaçlarının sağlanabilmesi amacıyla çaba sarf edilmelidir.

Açıklama

Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar Birleşmiş Milletler’in bu alanda kabul ettiği ilk belgelerinden biridir. Genel kanıya göre Kurallar’ın dünya çapında bir etkisinin olduğu kabul edilmektedir.

Buna karşın cezaevlerinin insancıl ve dürüst idaresinde bu Kurallar’ın önemli etkileri bazı ülkelerde halen bir özlem niteliğindedir.

Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’da çocuk suçluların korunması için temel hükümler getirilmiştir. (örnek: barınma, yapı, yatak, giyinme, yıkanma, şikayet ve talepler, dış dünya ile ilişkiler, yiyecek, tıbbî bakım, dinî hizmetler, yaşlara göre ayrım, personel, çalışma vs.) Bunun yanı sıra anılan Kurallar’da ceza, disiplin ve tehlikeli suçlara uygulanacak yaptırımlar da bulunmaktadır. Anılan Asgarî Standart Kurallar’ının özellikle çocuk suçluların tutulduğu kurumlar açısından bu Kurallar’a göre daha az etkili olduğunu düşünmek doğru olmaz.

Kural 27, kurumlarda tutulan çocukların doğal talepleri noktası üzerinde odaklanmaktadır (kural 27.1). Bunun yanı sıra kural 27.2’de ise onların yaş, cinsiyet ve kişiliklerinin gerektirdiği ihtiyaçlarına dikkat  çekilmelidir. Bu haliyle kural 27 amaçları ve içeriği açısından Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar ile uyumlu bir düzenleme getirmektedir.

28. Şartlı tahliyenin derhal ve sık sık uygulanması

28.1 Yetkili makam tarafından şartlı tahliyeye mümkün olan en kısa zamanda karar verilmeli ve bu yetki en geniş şekilde kullanılmalıdır.
28.2 Kurumlardan şartlı tahliyesine karar verilen çocuklar yetkili bir makam tarafından gözetim altında bulundurulmalı ve kendilerine toplumsal destek sağlanmalıdır.

Açıklama

Şartlı tahliyeye karar verebilme yetkisi kural 14.1’de sözü edilen yetkili makam ya da başka bir makam tarafından verilebilir. Burada önem taşıyan husus, “yetkili olan makamın” değil “doğru” olan makamın saptanabilmesidir.

Koşulların elverdiği ölçüde şartlı tahliyenin verilen hüküm müddetince sürdürülebilmesi tercih edilmelidir. Tatmin edici bir ıslah programından sonra kurumdaki tutuklulukları sırasında tehlikeli olarak bilinen suçlular bile mümkün olduğu takdirde şartlı tahliyeden yararlandırılmalıdırlar. Gözetim altında bulundurulmak koşuluyla salıverme gibi şartlı tahliye de yetkili makam tarafından tayin edilen bir süre için “iyi hal”, toplumsal programlara katılma ve yarım gün yurtlarda kalma gibi koşullarla yapılabilir.

Suçluların bir kurumdan şartlı tahliyeleri halinde gözetim memuru ya da başka bir memur tarafından (özellikle gözetim şartı ile salıvermenin henüz kabul edilmediği yerlerde) gerekli yardım sağlanmalı ve toplumsal destek özendirilmelidir.

29. Yarı kurumsal düzenlemeler

29.1 Yarım gün evlerde kalmak, eğitim veya gündüz eğitimi merkezleri gibi çocuğun toplumla yeniden bütünleşebilmesi için gerekli yarı kurumsal düzenlemelerin yapılması amacıyla çaba sarfedilmelidir.

Açıklama

Kurumsal bir ıslahtan sonraki dönemde ihtimamın önemi gözardı edilmemelidir. Bu Kural yarı kurumsal düzenlemelerin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Bu Kural aynı zamanda çocuk suçluların topluma yeniden başarı ile intibak edebilmeleri için önemli bir adım oluşturan rehberlik ve yapısal desteğin sağlanması amacıyla yeni bir dizi imkân ve hizmetin yürürlüğe konulması gereğine işaret etmektedir.

ALTINCI BÖLÜM
ARAŞTIRMA, PLANLAMA, POLİTİKA ÜRETME VE DEĞERLENDİRME

30. Politika üretme, planlama ve değerlendirmenin temeli olan araştırma

30.1 Etkili planlamanın ve politika üretiminin temeli olarak gerekli araştırmanın organize edilmesi ve geliştirilmesi için çaba gösterilmelidir.
30.2 Periyodik olarak çocuklar tarafından işlenen suçların ve kabahatlerin nitelikleri, istikameti ve nedenlerinin yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi için çaba gösterilmelidir.
30.3 Sistem içinde sabit bir araştırma mekanizması kurularak çocuklarla ilgili suçlar hakkında bilgi toplamak ve bunları değerlendirmek suretiyle çocuk ceza adaleti sisteminin geliştirilmesi ve reforma tâbi tutulması için gerekli çabalar gösterilmelidir.
30.4 Çocuk ceza adaleti sisteminin sistematik olarak geliştirilmesi ve planlanması ulusal kalkınma çabalarının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalıdır.

Açıklama

Araştırmanın çocuk ceza adaleti politikalarında temel ve önemli bir mekanizma olarak kullanılmasının nedeni, uygulamaları günü gününe izleyerek gelişmeler hakkında bilgilendirmek suretiyle sistemin sürekli ilerlemesini ve gelişmesini sağlamaktır. Araştırma ve politika arasındaki karşılıklı etkileşim, özellikle çocuk ceza adaleti uygulamalarında çok önemlidir. Gençlerin yaşam tarzındaki hızlı ve şiddetli değişimle nedeniyle bu kişiler tarafından işlenen suçların şekil ve boyutlarında da değişimler olmakta ve bu yüzden toplum ve adalet sistemi bu değişime kısa sürede yanıt verememektedir.

Belirtilen nedenlerle kural 30, çocuk ceza adaleti sistemi uygulamalarında ve politika saptanmasında araştırmayı sistemin bir parçası olarak öngörmüştür. Kural, planlama yapmanın ve düzenli olarak değerlendirmede bulunmanın her türlü kalkınma amaçları arasında en geniş yeri tuttuğuna dikkat çekmektedir.

Çocukların sorun ve ihtiyaçları ile çocuklar tarafından işlenen suçların istikametinin sabit bir şekilde değerlendirmeye alınması, doğru politikalar saptanması ve yeni yöntemler geliştirilmesinin hem resmî hem de kuruluşlar tarafından yapılacak araştırmalarda sadece adalet sistemi ile yüz yüze gelen çocukların değil, tüm çocukların da fikirlerinin alınması ilginç olur.

Planlama süreci, gerekli hizmetlerin oluşturulması için etkili ve adil bir sistemin gereğini vurgulamalıdır. Bu amaca ulaşabilmesi için çocukların gereksinimleri ve sorunları ile kesin önceliklerin tanımlanması bakımından geniş çerçeveli ve düzenli bir değerlendirme mekanizması gerekmektedir. Bu cümleden olmak üzere, özel yöntemler geliştirmek, geliştirilen bu yöntemlerin uygulanmasını denetlemek amacıyla çeşitli kaynaklar arasında işbirliği yapılmalı ve kamuoyu desteği sağlanmalıdır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [130.50 KB]