Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

0
ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

Radyasyondan Korunma Sözleşmesi,  1 Haziran 1960 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 7.3.1968 tarihli ve 1033 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 25.7.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanmak düzenlenmiştir.

ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi,  1 Haziran 1960 tarihinde kabul edilmiştir.
ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi

ILO Kabul Tarihi: 1 Haziran 1960
Kanun Tarih ve Sayısı: 7.3.1968/1033
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 23.3.1968/12856
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 2.7.1968/6-12959
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25.7.1968/12959

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya davet edilerek orada, 1 Haziran 1960 tarihinde kırkdördüncü toplantısını yapan
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Toplantı gündeminin dördüncü maddesini teşkil eden, işçilerin iyonizan radyasyonlara karşı korunmasıyla ilgili çeşitli tekliflerin kabulüne,
Bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,
Bindokuzyüzaltmış Haziran ayının işbu yirmi ikinci günü radyasyonlara karşı korunmaya dair 1960 Sözleşmesi şeklinde adlandıralacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmeyi onaylayan Milletlerarası Çalışma Teşkilatının her üyesi, onu mevzuat yoluyla, tatbikata ait usul ve kaideler veya diğer münasip tedbirlerle uygulamayı taahhüt eder. Bu sözleşme hükümlerinin uygulama alanına konulmasında yetkili makam işçi ve işveren temsilcileriyle istişarede bulunacaktır.

MADDE 2

Bu sözleşme,işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanır.

Maruz kalınabilecek iyonizan radyasyon dozlarının zayıf olması sebebiyle, sözleşmenin uygulama alanına konulmasını sağlamak amacıyla 1. Maddede öngörülmüş olan usullerden biri yoluyla sözleşme hükümlerinden istisna edilecek olan mühürlü veya mühürsüz radyoaktif maddeler ve iyonizan radyasyon neşreden cihazlar hakkında bu sözleşme uygulanmaz.

MADDE 3

Bilgi alanında kaydedilen gelişmelerin ışığı altında,işçilerin sağlık ve emniyetleri bakımından iyonizan radyasyonlara karşı etkili bir şekilde korunmasını sağlamak maksadıyla münasip her türlü tedbir alınacaktır.

Bu maksada uygun, gerekli usul ve kaidelerle tedbirler kabul edilecek ve etkili bir korunma sağlanabilmesi için, zaruri olan bilgiler istifadeye açık bulundurulacaktır.

Bu şekilde etkili bir korunma için :

Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanmasından sonra işçilerin iyonizan radyasyonlara karşı korunması için alınan tedbirler,sözleşme hükümlerine uygun olacaktır.

Sözkonusu üye ,Sözleşmenin onaylanmasından önce almış bulunduğu tedbirleri, sözleşme hükümleriyle uygunluk temin etmek maksadıyla mümkün olan en kısa bir zamanda değiştirecek ve onaylanmadan önce mevcut olan diğer tedbirlerin de aynı istikamette değiştirilmesini teşvik edecektir.

Sözkonusu üye,Sözleşmenin onaylanması sırasında ,Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne,Sözleşme hükümlerinin ne şekilde ve hangi kategorideki işçilere uygulandığını gösteren bir bildirge gönderecek ve sözleşmenin uygulanması hakkındaki raporlarında bu konuda elde edilen gelişmeyi belirtecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,bu Sözleşmenin ilk yürürlüğe girmesinden itibaren üç senelik bir müddet sonunda Konferansa bu paragrafın (b) fıkrasının uygulanmasıyla ilgili ve bu hususta alınacak tedbirler bakımından uygun gördüğü teklifleri ihtiva eden özel bir rapor sunacaktır.

BÖLÜM II

KORUNMA TEDBİRLERİ

MADDE 4

2 inci maddede sözü edilen faaliyetler,Sözleşmenin işbu kısmında öngörülen korunmayı sağlayacak tarzda tanzim ve icra edilmelidir.

MADDE 5

İşçilerin iyonizan radyasyonlara maruz kalışlarının mümkün olan en asgari hadde indirilmesi için her türlü gayret sarfedilmeli ve fuzuli olan her türlü maruz kalışlar bütün ilgili taraflarca önlenmelidir.

MADDE 6

Çeşitli kategorilerdeki işçiler için organizma dışı veya içi kaynaklardan gelebilecek iyonizan radyasyonların tecviz edilebilir azami dozları ve organizmaya girmesine cevaz verilebilecek radyoaktif maddelerin azami miktarları, işbu Sözleşmenin 1 inci kısmına uygun olarak tespit edilecektir.

Tecviz edilen bu azami doz ve miktarlar, yeni bilgilerin ışığında, devamlı şekilde yeniden incelemeye tabi tutulacaktır.

MADDE 7

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan ve;

18 ve daha yukarı yaşta,

18 yaşından küçük olan işçiler için uygun seviyeler, 6 ıncı madde hükümlerine uygun olarak tesbit edilmelidir.

16 yaşından küçük olan hiç bir işçi iyonizan radyasyonlara sebep olan işlerde çalıştırılmamalıdır.

MADDE 8

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışmayan fakat iyonizan radyasyonlara veya radyoaktif maddelere maruz kalmaları ihtimali bulunan mahallerde kalan ve bu mahallerden geçen işçiler uygun seviyeler 6. Madde hükümleri gereğince tesbit edilmelidir.

MADDE 9

Iyonizan radyasyonlardan ileri gelen tehlikelerin mevcudiyetini göstermek üzere,uygun bir tehlike işaretinden faydalınılmalıdır.Bu konuda gerekli görülen her türlü bilgi işçilere verilmelidir.

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan bütün işçilere, bu işlerde çalıştırılmadan önce veya çalıştırıldıkları sırada, güvenlikleri ve sıhhatlerinin korunması için alınacak ihtiyat tedbirleri ve bu tedbirlerin alınmasını gerektiren sebepler hakkında lazım geldiği şekilde bilgi verilmelidir.

MADDE 10

Mevzuat işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarını intaç eden işleri işbu mevzuat tarafından tespit olunacak usuller dairesinde belirtilmelidir.

MADDE 11

Tespit edilen seviyelere riayet edilip edilmediğinin doğrulanması amacıyla,işçilerin iyonizan radyasyonlara ve radyoaktif maddelere ne dereceye kadar maruz kaldıklarını tayin etmek üzere işçilere ve işyerleri lazım geldiği şekilde kontrole tabi tutulmalıdır.

MADDE 12

Doğrudan doğruya radyasyon işlerinde çalışan bütün işçiler, bu işlerde çalışmadan önce veya çalışmaya başladıktan kısa bir zaman sonra sağlık muayenesine tabi tutulmalı ve bundan sonra münasip aralıklarla bu sağlık muayenelerinden geçirilmelidir.

MADDE 13

İyonizan radyasyona maruz kalmanın nitelik veya derecesi ve ya her ikisi sebebiyle,hangi hallerde aşağıdaki tedbirlerin süratle alınması icap edeceği 1. Maddede öngörülen sözleşmenin yürütümünün sağlayıcı uygulama metodlarından biri yoluyla belirtilecektir:

İşçi münasip bir sağlık muayenesine tabi tutulmalıdır;

İşveren yetkili makam tarafından verilen talimata uygun olarak bu makama tevdieten haber vermelidir,

Radyasyonlara karşı korunma konusunda yetkili şahıslar, işçinin işini hangi şartlar altında yaptığını incelemelidir;

İşveren, teknik müşahadelere ve tıbbi görüşlere dayanan düzeltici lüzumlu bütün tedbirleri almalıdır.

MADDE 14

Hiçbiri işçi,yetkili tıbbi görüşe aykırı olarak iyonizan radyasyonlara maruz kalmasını gerektirebilecek işlerde çalıştırılmamalı veya çalıştırılmaya devam edilmemelidir.

MADDE 15

Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, sözleşme hükümlerinin uygulanmasını denetleme amacıyla münasip teftiş hizmetleri sağlamayı veya yeteri kadar bu teftişin sağlanmış olup olmadığını araştırmayı ,taahhüt eder.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 16

Bu sözleşmenin kesin onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürlüğüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 17

Bu Sözleşme ancak onaylama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra bu sözleşme, onu onaylayan her üye için onaylama belgesi tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 18

Bu sözleşmeyi onaylayan her üye onu,ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir.Fesih ,tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu sözleşmeyi onaylamış olan ve bundan evvelki fıkarada sözü edilen beş yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde de öngörülen fesih hakkını kullanmayan üye yeniden 5 yıllık bir müddet için bağlanmış olacaktır.Ve daha sonra bu Sözleşmeyi , her beş yıllık devrenin bitiminde bu madde öngörülen şartlar altında feshedilebilecektir.

MADDE 19

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü,Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama ve fesihlerin tescil olduğunu Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onaylama belgesinin fesih olduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 20

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddelere uygun olarak tescil etmiş olduğu bütün onaylamalara ve fesihlere dair tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 202 nci maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere,Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 21

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu genel konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi meselesinin konferans gündemine alınması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 22

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabulu halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması keyfiyeti, yukarıdaki 18 inci madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu sözleşme, onu onayıp da tadil edici sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için,herhalde şimdiki şekil ve muhtevası ile yürürlükte olmakta devam edecektir.

MADDE 23

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İstanbul Barosu Yönetim Organları Hakkında Açılan Dava

0
Avukat Haluk İnanıcı

İSTANBUL BAROSU YÖNETİM ORGANLARI HAKKINDA AÇILAN DAVA / Haluk İnanıcı 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Hukuk dünyasının vicdanını yansıtan hukukçulardan Haluk İnanıcı, İstanbul Barosu hakkında açılan dava ile ilgili görüşlerini Hukukpolitik’te yayınlamıştır.

[/box]

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2025/2516 Esas ve 2025/1 Davaname numarası ile 14/01/2025 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Hakimliğinde 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Baronun kurulması, organlarının görevden uzaklaştırılması ve görevlerine son verilmesi” başlıklı 77. maddesinin 5.fıkrası gereğince İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yerlerine yenilerinin seçilmesi talebinde bulunmuştur. Dava halen derdesttir.

Savcılığın gerek başlattığı ceza soruşturmasının[i] gerekse belirtilen Davanameyle baro organlarının görevden alınması ve yerlerine yeniden seçim yapılması talebinin konusu aşağıda sunulan; İstanbul Barosu’nun X isimli sosyal medya hesabından yapılan 21 Aralık 2024 tarihli açıklamadır[ii].

BAROLARIN TARİHİ VARLIĞI
Tarihi Gelişimi İçinde Baro

Antik dönem bir kenara koyulursa; Barolar Orta Çağ’da avukat teriminin ilk kez kullanıldığı 1160 yılından beri yaklaşık 900 yıllık bir tarihi süreçte mücadelelerle gelişerek bugünkü demokratik toplum içindeki modern hüviyetini kazanmıştır.

Modern avukatın “altın çağı” insan temelli yeni toplum değerlerinin ortasında 19. yüzyılda ortaya çıkar.[iii] Bu çağın avukatı, modern toplumun kurulmasına bizzat “toplumsal aktörler” arasında yer alarak katılmıştır. Avukatlar, barolar modern toplumun kuruluşunda “kamu sözcüsü” rolünü üstlenmiştir.[iv] Bir toplumun “demokratik hukuk toplumuna” dönüşmesi veya bu modeli hedeflemesi doğaldır ki hukukla uğraşan avukatların toplumsal fonksiyonunu da ön plana çıkarmakta, onlara hukukla ilgili ilave görevler vermektedir.

Demokratik hukuk toplumunun inşa sürecinde avukatlar bir yandan Orta Çağ’ın devlet avukatı tipolojisinden uzaklaşarak bağımsızlık mücadelesi vermişler diğer yandan da bizzat toplumdaki hukuki ve siyasal süreçlerde yer alarak hukuk değerlerinin, kurumlarının yerleşmesi için çaba göstermişlerdir.

Bugün avukatlık mesleğinin bağımsızlığının açıklanmasında tercih edilen yaygın demokratik yaklaşıma göre; modern avukat mesleğini, savcı ve yargıçla birlikte “bir muhakeme/mahkeme süjesi olarak” yerine getirir. Diğer deyişle “hüküm” bu üç süjenin müşterek faaliyeti sonunda verilir. Avukat bu hüküm oluşurken müvekkilinin hukuki tavsife ilişkin talimatlarıyla bile bağlı değildir. Amaç maddi hakikate ulaşılarak[v] “adil bir hükmün” kurulmasıdır. Avukatın bağımsızlığı “adil hüküm”ün, “hukuk toplumu”nun teminatıdır. Aslında bu yaklaşım demokratik toplumlara özgü yargılama faaliyetini özetleyen yaklaşımdır.

Demokratik hukuk toplumlarında “avukatın bağımsızlığı” kadar “yargının bağımsızlığı” da toplumun temelleri arasında yer alır. Birbirleriyle ilişkili bu iki bağımsızlık kategorisinin kendine özgü tarihi vardır. Bu iki bağımsızlık süreci “avukat” kimliğinde çakışmaktadır. Baroların bağımsızlığı da bu iki sürece paralel olarak gelişmiştir. Avukatları diğer serbest meslek mensuplarından ayıran en önemli yan da budur. Ancak unutulmamalıdır ki, avukat ve barolar bağımsızlığını ve demokratik hukuka dayanan modern kimliğini önce Orta Çağ’ın eski rejimine sonra da otoriter devlet anlayışına karşı yaptığı mücadele ile elde etmiştir.[vi]

Avukat ve baroların “bağımsızlığı”, bu tarihi gelişim içinde öncelikle devlet organlarına ve politik alan dışında kalan medya, siyasi partiler vb. tüm toplumsal aktörlere karşı bağımsızlık olarak anlaşılır. Belirtmek gerekir ki; avukatların, baroların bağımsızlığı “ifade özgürlüğü” ile bir bütündür. İfade özgürlüğü olmadan bağımsızlıktan, bağımsızlık olmadan ifade özgürlüğünden bahsedilemez.

Özetle, baroların devlet ve tüm diğer toplumsal aktörler karşısında bağımsızlığı ve hukuku savunma görevi tarihi gelişim içinde ortaya çıkmış, olgunlaşmış ve demokratik hukuk toplumunun varlığı için vazgeçilmez hale gelmiştir. 

Türk Hukukuna Göre Baro

Türkiye’de avukatlık mesleğinin ve baroların gelişmesi Fransa’daki 1789-1920 yılları arasındaki modernleşme sürecine benzer şekilde 1876-1969 yılları arasında yaşanmıştır.[vii] 1969 yılında yürürlüğe giren Avukatlık Kanunu bu anlamda “modern avukatlık” mesleğinin kanunu olarak demokratik hukuk devleti içinde yerini almıştır. 2001 yılında Avrupa Birliği Müktesebatı kapsamında yapılan değişikliklerle de modernleşme sürecini tamamlamıştır.

Barolar öncelikle Anayasa’nın 135. maddesi kapsamında belirtildiği üzere “İdare” bölümünde yer alan “Meslek Kuruluşu” ve “kamu kurumu, kamu tüzel kişisi” niteliğine sahip özel bir kurumdur.

Anayasa
Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları

m.135: Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve hkalk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.

Avukatlık Kanunu

m.76. Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.

Avukatlar meslek örgütlerini aynı zamanda hak aramanın-savunmanın temsilcilerinin örgütü olarak nitelendirirler.

Baroların kanunlarda yazmayan ama politika biliminde kayıtlı olan, aslında yukarıdaki tanımlarda da gizli olarak yer alan bir diğer niteliği vardır. Bu da baroların demokratik toplumun “Siyasi Baskı Grupları” içinde yer almasıdır[viii]. Baroların siyasi baskı kurumu olarak niteliği, ortak menfaatler etrafında ve ortak fikirler etrafında örgütlenmesinin doğal sonucudur. Barolar hukuku savunarak hukuk siyaseti yaparlar ve hukuka aykırı her olayda hukuku temsil ederler.

Baroların Görevleri

Baroların asli iki görevi vardır:

  • Saf Mesleki Görevler: Meslek örgütü olarak meslekle ilgili stajdan, mesleğe kabulden, meslekten çıkartılmaya, disiplin kontrolüne, mesleğin gelişmesini sağlamaya kadar bütün mesleki konularla görevlendirilmiştir. (Av.K. 76)
  • Hukuk Kurumu Vasfından Doğan Görevleri: Barolar bir hukuk kurumu olarak İnsan Haklarını, Hukukun Üstünlüğünü Korumak ve Savunmak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak, Demokratik İlkelere Uygun Davranmaklyükümlü olmasıdır (An.135, Av.K.76, 95)

Dava baroların bu ikinci görev kapsamıyla ilgili olduğu için bu konuyu açmak gerekmektedir. Barolara Av.K. 76 ile verilen bu görev 95.maddede detaylandırılmıştır.

Avukatlık Kanunu

95/21. (Ek: 4667- 2.5.2001 / m.55) Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak,

Baroların bu görevi üç boyut içermektedir.

  • İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunmak
  • İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü korumak
  • İnsan haklarına ve hukukun üstünlüğü kavramlarına işlerlik kazandırmak.

Kanun, barolara insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü sadece savunma gibi pasif bir görev, konum vermekle yetinmemiş, onu koruma hatta ona işlerlik kazandırma gibi aktif görevler de vermiştir. Bu hüküm barolara insan haklarının, hukukun üstünlüğünün ihlal edildiği her toplumsal alanda yer alma, orada baro sıfatıyla hukuku, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunarak aktif rol oynamakla görevlendirmiştir. Ancak bununla da yetinmemiş, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarına “işlerlik” kazandırma görevi vermiştir. Bu da baroların bağımsız olarak insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda en geniş anlamda mücadele etme görevi üstlenmesi anlamına gelmektedir.

Kanun baroların bu görevlerini yerine getirirken hareket yöntemini de belirlemiş ve baroları demokratik ilkelere uygun davranmakla yükümlendirmiştir. Demokratik ilkelere uygun davranmak insan hakları veya hukukun üstünlüğüyle ilgili bir ihlalle karşılaştığında tarafsız olmak ve insan haklarının, hukukun üstünlüğünün evrensel ilkelerine uygun davranmak anlamına gelir.

Bu ilke özellikle devlet-vatandaş çatışmalarında, devletin insan haklarını veya hukukun üstünlüğünü ihlal ettiği hallerde de baroların tarafsız olarak hareket etme görevini tanımlamaktadır. Hukukçu hukuku koruyarak devleti korur.

Baroların Hukuku Savunması

Yukarıda değindiğimiz baroların tarihi gelişim süreci sonunda elde ettiği demokratik bir hukuk kurumu niteliği göz önüne alındığında; belirtmek gerekir ki kanunda bu açık hükümler yazılı olmasaydı bile, demokratik bir hukuk devletinde barolar “hukukun savunulması” ile doğal olarak görevlidirler.

Baro üyesi avukatların görevlerini layıkıyla yapabilmesi, müvekkillerinin hakkını-hukukunu korumasıyla mümkündür. Böyle bir görev ancak hukukun var olduğu demokratik ülkelerde gerçekleşebilir. Bir diğer deyişle, bir devletin demokratik hukuk devleti olması talebi avukatlık mesleğinin, baroların kuruluş misyonlarının ayrılmaz parçasıdır.

Avukatların, baroların bir hukuk devletinin mensupları ve hukuk aktörleri, savunmanın temsilcileri ve onların örgütü olarak “hukuk talep etmesi” avukatların, baroların tanımlarına ve yaptıkları hak arama-savunma faaliyetine mündemiçtir.

Hukuka, insan haklarına, insancıl hukuka davet, demokratik siyaset kültürünün ayrılmaz hedefleridir.

Bu çerçevede ülkedeki her kişiyi, her kurumu, her örgütü hukuka davet etmek baroların asli görevleri içindedir. Bir başka ifadeyle barolar insan hak ve özgürlükleri alanına yönelen iktidarların daraltıcı faaliyetlerine karşı koymakla görevlidir. Barolar görevlerini bu nedenle bağımsız olarak yerine getirirler, baroların bağımsızlığı Uluslararası belgelerde bu nedenle korunur.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNİN AVUKATLIK MESLEĞİNE, BAROLARA BAKIŞI

AİHM’in birçok kararında avukatların insan haklarının korunmasındaki rolünün altı çizilmekte ve mesleki örgütlerin bağımsızlığının öneminden bahsedilmektedir. Avrupa Konseyi’nin “Avukatlık Mesleğinin Özgürce Yürütülmesine İlişkin Tavsiye Kararı”na atıf yapılmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avukatlık Mesleğinin İc­rasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı’nda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dikkate alınarak avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.”ibaresi yer almaktadır.[ix]

Hajibeyli ve Aliyev v. Azerbaycan, B. No: 6477/08 ve 10414/08 sayılı, 19.4.2018 tarihli. kararı

Mahkeme, avukatların ifade özgürlüğünün hukuk mesleğinin bağımsızlığıyla ilgili olduğunu ve bunun da adaletin düzgün şekilde tecellisi için elzem olduğunu tekrarlar. Buna ek olarak, profesyonel avukat örgütleri insan haklarının korunmasında çok önemli bir rol oynar ve bu nedenle bağımsız kalabilmeyi başarmalıdır, nitekim meslektaşlara ve hukuk mesleğinin özerkliğine saygı vazgeçilmezdir. (…) Mahkeme, Hükümet’in dikkatini, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin avukatların ifade özgürlüğüne ilişkin olan ve avukatların ifade özgürlüğünden faydalanması gerektiğini, mesleğe erişim kararlarını ise bağımsız ve tarafsız hukuki mercilerin vermesi gerektiğini belirten R (2000) 21 numaralı tavsiye kararına çekmeyi gerekli görmektedir[x].

ULUSLARARASI BELGELERE GÖRE AVUKATLARIN VE BAROLARIN BAĞIMSIZLIĞI, GÖREVLERİ

Avukatların ve baroların maruz kaldıkları baskı ve saldırılar demokratik ülkelerin önlemeye çalıştıkları en önemli konuların başında gelmektedir. Avukatların ve Baroların maruz kaldıkları saldırı çeşitleri şu belgelerde yer almıştır.

  • Birleşmiş Milletler, 1990, Avukatlığın Rolüne Dair Temel Prensipler, Havana,
  • Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA), 1991, Morelia Şartı,
  • Avrupa Konseyi 2000, Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Nolu Tavsiye Kararı (AK9TK),
  • Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA), 2002, TURIN İlkeleri.

Belirttiğimiz, avukatlık mesleğinin ve mesleki örgütlerin korunmasına ilişkin en önemli uluslararası belgelere göz attığımızda, hem avukatların maruz kaldıkları saldırıların tanımlarını hem de bu saldırılara karşı avukatların bağımsızlığını koruma altına alan hükümleri görüyoruz.

 Kavramlar Uluslararası Belgeler
Avukatların ve Meslek Örgütlerinin Bağımsızlığını Koruma AK9TK, MORELİA, TURİN
Avukatların Baskıya Maruz Kalmaması AK9TK, HAV-K, TURİN
Avukatların Baskıyla Tehdit Edilmemesi AK9TK
Avukatların Görev Başında Tehditle Karşı Karşıya Kalmaması HAV-K
Tehditten Korunma Hakkı HAV-K
Devletin Uygunsuz Müdahale Yasağı AK9TK
İfade, İnanç ve Örgütlenme Hakkı AK9TKHAV-K
Hukuk ve İnsan Hakları Alanında Çalışmak HAV-K
Yürütme ve Yargı Organından Gelen Baskılar Karşısında dahi Avukatlığın Rolünün Belirtilmesi TURİN

Bugüne kadar Uluslararası Müktesebatta gelinen aşamada, avukatların ve avukat örgütlerinin bağımsızlığının korunması en temel hukuki konular arasında yer almaktadır. Avrupa Konseyinin “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı,” demokratik bir hukuk devletinde “avukata ve onun meslek örgütlerine” bakışın ana hatlarını ortaya koymaktaydı.

Avrupa Konseyi’nin “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı

PRENSİP I Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlüğün Genel Prensipleri
  1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dikkate alınarak avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.
  2. Avukatlar inanç, ifade, hareket, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahip olmalıdırlar ve özellikle adaletin sağlanması ve hukuku ilgilendiren konularla ilgili tartışmalarda yer alma ve hukuk reformları tavsiyesinde bulunma hakkına sahip olmalıdırlar.
  3. Mesleki standartlara uygun olarak hareket eden avukatlar, herhangi bir yaptırıma veya baskıya tabi tutulmamalıdırlar veya bununla tehdit edilmemelidirler.

PRENSİP V  Birlikler

  1. Barolar veya avukatların oluşturdukları diğer mesleki birlikler, kendi kendini yöneten organlardır, yetkililerden ve kamudan bağımsızdırlar.
  2. Baroların ve avukatların oluşturdukları mesleki birliklerin, üyelerini korumalarına ve üyelerinin bağımsızlıklarını ihlal eden her türlü saldırı ve usulsüz sınırlamaya karşı yapacaklar savunmalara saygı gösterilmelidir.
  3. Barolar ve diğer kurululara aşağıda sayılanları da kapsayan, avukatların bağımsızlıklarını sağlamaları için teşvik edilmelidir.

Hemen söylemek gerekiyor, avukatlara ve onların örgütlerine tanınan, tanınması önerilen haklar “vatandaşların,” hatta “vatandaş olmayan kişilerin” bile, hak arama ve savunma haklarını etkin olarak kullanması, adil yargılanma hakkından hızlı ve etkin biçimde yararlanması amacına yöneliktir.

AVRUPA KONSEYİ’nin AVUKATLIK MESLEĞİNİN KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞMESİ[xi]

Sözleşme Avrupa Konseyi’nin daha önce yayımladığı “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı”ndan sonra Avukatlık mesleği ve örgütlerinin korunması için yaptığı en önemli çalışmadır. Bu sözleşme 12 Mart 2025 tarihinde Türkiye’nin kurucu üyeleri arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’nde onaylanmıştır. Önümüzdeki Mayıs ayına kadar 46 üye devletin imzasına açılacaktır.[xii]

Bu Sözleşme ile avukatlık mesleğinin korunması için dünyada ilk kez bir Sözleşme kabul edilmiş olmaktadır. Bugüne kadar tavsiye mahiyetindeki ilkeler, kurallar ilk defa bu Sözleşme ile bir koruma mekanizmasına kavuşmuş olacaktır.

Sözleşmenin Amacı

Sözleşme amacını şöyle açıklıyor:

“Sözleşmenin amacı, avukatlık mesleği için daha iyi bir koruma sağlamanın yollarını önermek ve böylece avukatların mesleki faaliyetlerinin bir sonucu olarak maruz kaldıkları saldırı, tehdit, taciz ve gözdağındaki artışa ve yukarıda belirtildiği gibi bu faaliyetlerin yerine getirilmesinde maruz kaldıkları engelleme ve haksız müdahaleye yanıt vermektir.

Mesleğe özgü mevcut uluslararası standartlar bağlayıcı olmadığından, avukatların güçlü yasal korumaya sahip olduğu ülkelerde bile bunların uygulanmasını sağlamak zor olmuştur. (Açıklayıcı Rapor m.10.)”[xiii]

Avukatlara Yönelik Saldırı Türleri: Bu Sözleşme’nin Açıklayıcı Rapor (Gerekçe) bölümünde avukatların maruz kaldıkları saldırılar şu şekilde özetlenmektedir:

7.Avukatların karşılaştıkları sorunlar çok çeşitli niteliktedir. Özellikle insan hakları, ceza adaleti veya siyasi konuları içeren hassas veya dikkat çekici davalarla ilgilenen avukatlar, karalama kampanyaları, gözetim ve diğer yollarla belirli müvekkilleri temsil etmekten veya belirli dava türlerini takip etmekten caydırmayı amaçlayan taciz ve sindirme taktikleri gibi psikolojik baskının çeşitli formlarıyla karşı karşıya kalabilirler. En ciddi durumlarda kişisel güvenlikleri bile tehdit altına girebilir. Avukatların çalışmalarına müdahale, kamu otoritelerinin veya hükümet dışı aktörlerin yargılama süreçlerini etkileme girişimleri veya avukatlara müşterileriyle olan ilişkilerinin gizliliğini ihlal etmeleri yönünde baskı yapmaları gibi farklı biçimler alabilir… Bu müdahale, hukuk mesleğinin bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğü ilkesinin düzgün işleyişini zedelemektedir…” (Açıklayıcı Rapor m.7)

Sözleşme Meslek Kuruluşları Hatta Onların İstihdam Ettiği Kişiler Hakkında da Hüküm Getirmektedir:

Bu koruma hem bireysel avukatların hem de meslek örgütlerinin faaliyetlerini kapsar. (Sözleşme m.2/1)

Bu Sözleşmenin 9 uncu maddesinin 4 üncü paragrafında yer alan hükümler, meslek birliklerinin mesleki faaliyetlerinin yürütülmesi söz konusu olduğu ölçüde, meslek birliklerine yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır. (Sözleşme m.2/5)

Avrupa Konseyine Üye Devletler, Sözleşmeye Katıldıkları Andan İtibaren “Hukuka Uyma Çağrısı Yapan Baroları” Soruşturmayı Bir Kenara Bırakın; Bu Hakkın Kullanımı İçin Gereken Koruyucu Tedbirleri Sağlamakla Yükümlü Olacaklardır.

Madde 9- Koruyucu Önlemler

Taraf Devletler, meslek kuruluşlarının, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması veya başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tabi olarak, bu Sözleşme’de belirlenen hakları koruma yeteneğine sahip olmalarını sağlarlar:…

4.Taraflar

7 a) Avukatların ve meslek kuruluşlarının, aşağıdakilerin hedefi olmaksızın mesleki faaliyetlerini yürütebilmelerini ve bu Sözleşme’nin 7. maddesinden doğan haklarını kullanabilmelerini sağlar:
her türlü fiziksel saldırı, tehdit, taciz veya yıldırma; veya
herhangi bir uygunsuz engel veya müdahale;
b) bu paragrafın a alt paragrafında belirtilen davranışlarda bulunmaktan kaçınmalıdır; ve
c) Bu paragrafın a alt paragrafında belirtilen davranışın meydana gelmesi hakkında, bunun ceza gerektiren bir suç teşkil edebileceğine inanmak için nedenler varsa, etkili bir soruşturma yürütür.

5.Taraflar, meslek kuruluşlarının bağımsızlığını ve kendi kendini yöneten niteliğini zedeleyecek herhangi bir önlem almaktan veya herhangi bir uygulamayı onaylamaktan kaçınırlar.

DAVANAMEYLE ORTAYA ÇIKAN HUKUKİ DURUM

Davanamenin Dayandığı Hukuk Normu

Davanameyle baronun bir basın açıklamasına ilişkin olarak cezai bir soruşturma açılmış ve soruşturmayı açan makam tarafından ayrıca Davanameyle Asliye Hukuk Mahkemesinde “İstanbul Barosu başkanı ve yönetim kurulunun görevine son verilmesi ve yerlerine yenilerinin seçilmesi” istenmiştir. İlgili hüküm şöyledir:

Avukatlık Kanunu 77/5

Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içinde sonuçlandırılır.

Bu davanın açılabilmesi için diğeri birincinin içinde gizli şu iki şart gerekmektedir:

  • Baro organlarının amaçları dışında faaliyet göstermiş olacak,
  • Bu amaç dışı faaliyet kesin hükümle tespit edilmiş olacak,

Burada “faaliyet göstermiş olmak” ifadesi soruşturma makamlarına keyfi bir değerlendirme imkanı vermemektedir. Normun uygulanması için gereken bu şart bir mahkeme tarafından verilecek, kesinleşmiş bir hükme işaret etmektedir. Aksi halde savcılara hatta idari otoritelere “amaç dışı faaliyette bulunmayı” tespit etme “yetkisi” verilmiş olunur ki, bunun demokratik bir hukuk devletinde kabulü imkansızdır.

Bir savcının soruşturma açıp, sonra da o soruşturmayı delil göstererek bu normun tatbikini istemesi hukuka uygun bir davranış değildir.

Bildirinin İçeriği:

Basın açıklaması mücerret haliyle “Baronun iki gazeteci vatandaşımızın Suriye’de öldürülmesi nedeniyle, Suriye’de bulunan tüm güçlere hiçbir özne belirtmeden insancıl hukuka uyulması çağrısı yapılmaktadır. Öte yandan Türkiye’de bazı avukatların, kişilerin gözaltına alınmasındaki hukuksuzluğa dikkat çekilmektedir.

Bildiri Bir Meslek Birliğinin İfade Özgürlüğüyle İlgili Olduğu İçin Davanameyle Görevden Alma Talebi İfade Özgürlüğüne müdahale niteliği taşır.

Bu nedenle, bir hak ve özgürlüğe müdahalede başta demokratik toplum gereklilikleri ile ceza muhakeme hukukunun temel ilkelerinin varlığı sorgulanmalıdır.

İnsancıl Hukuk

Bilindiği üzere savaşlarda uygulanacak hukuk “insancıl hukuk” veya zaman zaman “silahlı çatışmalar hukuku” olarak tanımlanıyor. II.Dünya Savaşından sonra akdedilen Uluslararası Cenevre Sözleşmeleriyle imzalanan ve kendisinden önceki 19.yy. metinlerinin yerini alan, süreç içinde birçok ek protokol, uluslararası belge ile zenginleşen; savaşlarda dikkat edilecek kuralları toplayan hukuka, insan hakları hukuku terimiyle karışmaması için “insancıl hukuk” deniliyor. Temel ilkelere göre, ordular düşman muharip ve sivil ayrımı yapmak sivil zayiatı önlemek için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. Savaşlarda “Gereksiz acının önlenmesi” ilkesi uygulanmalıdır. Düşman üzerinde lüzumsuz hasara neden olan silahları kullanılmamalıdır[xiv]. İnsancıl hukuk savaş ve çatışma alanlarında uygulanacak “insan hakları” hukukudur. Hukukun üstünlüğünün ayrılmaz parçasıdır.

DAVANAME İLE AÇILAN “BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI” DAVASININ DEĞERLENDİRİLMESİ

DEĞERLENDİRME KAPSAMI

İstanbul Barosu organlarının görevden alınması ve yeniden seçim yapılması talebini, sadece “avukatlık hukuku” ve “avukatlık mesleğiyle ilgili uluslararası belgeler” kapsamında değerlendirme ile sınırlı tutuyoruz. Ceza ve Ceza Muhakeme hukukunun sadece gerekçelerine siyaset felsefesi yönünden atıf yapıyoruz.

Avukatlık Kanunu 77/5 hükmü uyarınca Davanameyle, “göreve son verme” davası açılabilmesi için gereken belirttiğimiz iki şart gerçekleşmediğine göre ortada kesin hüküm niteliği taşımayan bir savcılık işlemine göre mahkemenin karar verip veremeyeceği, ceza dosyası ile bu dosyasının ilişkisine, bekletici mesele yapılması konusunu değerlendirme kapsamı dışında tutuyoruz.

Yine Baro açıklamasında geçen ve insancıl hukuka aykırı biçimde öldürülen iki gazetecinin Türk vatandaşı olması karşısında, Devlet-Vatandaş ilişkisinin açıklanmasına bu raporda girilmeyecektir. Ancak ifade etmek gerekir ki, suçlu bile olsa kendi vatandaşını korumak her devletin devlet olma vasfına dahildir. Bir insanın suçlu olması, yakalanıp cezasını çekmesi ayrı bir konu, öldürülmesi ayrı bir konudur.

Keza Anayasa hukuku kapsamındaki değerlendirmeleri de görüşümüze dahil etmiyoruz.

BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI TALEBİNİN AVUKATLIK HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Baro’nun yaptığı bir basın açıklamasıyla atılı suçları işleyip işlemediğinin, yetkili organların görevden alınmayı gerektirip gerektirmediğinin tespiti için öncelikle bildirinin içeriğine bakılması gerekir. Bildiride, iki vatandaşımızın gazetecilik görevini yaparken Suriye’de öldürülmesinin “insancıl hukuka aykırı” olduğu ifade edilmektedir. Hukuka aykırı üstelik ölümle sonuçlanan bir ihlalin varlığı, o ihlal neticesinde ölen kişinin terörist olup olmasından bağımsız bir olaydır.

İnsan hakları hukuku ve hukukun üstünlüğü ile ilgili olarak, evrensel hukuk ilkelerini korumak, savunmak baroların asli görevinden biridir. Üstelik kanun barolara bu konuda sadece insan haklarını koru, savun dememekte, “bu kavramların yerleşmesine işlerlik kazandır” demektedir.  Şu halde baro yaptığı bu açıklama ile “görevi kapsamında” bir faaliyette bulunmuştur. Kanun barolara mağdur kim olursa olsun hukuka aykırı durumlarda “aktif rol oynama” görevi vermiştir.

Üstelik öldürülen iki kişinin terörist olduğuna ilişkin kesin bir hüküm de bulunmamaktadır. Kesin hüküm bulunsa bile, bu iki gazetecinin öldürülmesinin eleştirilmesi ve insancıl hukuk uygulanması talebine halel getirmeyecektir. Şu halde bu basın açıklamasına dayanılarak Baro organlarının görevden alınmasını talep etmek kanuna uygun bir davranış değildir. Baro görevi kapsamında bir icraatta bulunmuştur.

Davaname konusu basın açıklaması baronun görevleri kapsamında hukuka uygun bir açıklamadan ibarettir. Bir hukuk kurumu olarak baroların, hukuk açıklamalarının görevden alma talebinin gerekçesi olması hukuken mümkün değildir. Tam tersine bu tür açıklamalar koruma altına alınmalıdır.

BARO ORGANLARININ GÖREVDEN ALINMASI TALEBİNİN TÜRK CEZA KANUNU VE CEZA MUHAKEMESİ KANUNU GEREKÇELERİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ

2005 yılına kadar yürürlükte olan ceza hukuku anlayışını, “suçluyu cezalandırmak” olarak özetlemek mümkündür. 2005 yılında yürürlüğe giren TCK eski kanunun “suçluyu cezalandırmak” ilkesiyle hareket eden amacını değiştirmiş, yeni temel ilkeyi; “..uyulacak suç ve ceza siyasetinin temel hedefi; insan hak ve hürriyetlerini güvence altında bulundurmak, korumak, insan kişiliğine saygıyı pekiştirmek; ancak toplum savunmasını ihmal etmemek ve kişi hak ve hürriyetleriyle toplum savunmasını dengeli olarak korumak.. (Bkz.TCK gerekçesi) olarak belirlemiştir.

2005 yılında CMK açılacak soruşturmalarla ilgili iki kriter getirmiştiBunlardan birincisi, insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi zorunluğu saklı kalmak koşulu ile maddî gerçeği ortaya çıkarmayı sağlayacak tedbirleri almaya yönelik yetkileri kabul etmek, hürriyeti kısıtlayıcı tedbirlere ancak çok zorunlu hâllerde başvurmak ve kesin ihtiyaç ölçüsünde kısıtlama yapmak; ikincisi ise, bu yetkilerin ancak sonuncu bir çare olarak kullanılmasını benimsemek ve bunun koşullarını belirlemektir. Bu yetkilerin kullanılmasının genel olarak ve çok kere tâbi kılındığı koşul “gecikmesinde sakınca bulunan hâl” ölçüsüdür. (Bkz. CMK gerekçesi)”

Üstelik Türk Ceza Kanunu’nun 26.maddesi hükmü karşısında “hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.” Baro kanunlardan aldığı meşru bir yetkiyi kullanmıştır.

Görevlerini yapan bir hukuk kurumunu bir basın açıklaması nedeniyle kriminalize etmenin ardından da organların görevden alınmasını talep etmenin bu kanunun gerekçesiyle ve savcılara verdiği görevlerle açıklamak mümkün değildir.

Yukarıda belirttiğimiz ceza ve ceza muhakeme hukukunun temel ilkelerine göre insan haklarını koruma göreviyle yükümlü bir hukuk kurumu olarak baronun, bir açıklama nedeniyle soruşturma konusu yapılması, baro organlarını görevden alınması, seçimin yenilenenmesi talebi yerine; bu demokratik hukuk faaliyetinin savcılar dahil tüm yargı ve idari mercileri tarafından korunması gerekmektedir.

DAVANAMENİN DEMOKRASİNİN GEREKLİLİKLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Davaname suretiyle Baro organlarının görevden alınmasını istemek, baro faaliyetleri kapsamında bir hakkın kullanımına ve baroların ifade özgürlüğüne müdahale niteliği taşır. O halde müdahalenin “Demokrasi Gereklilikleri” açısından değerlendirilmesi gereklidir.

Baronun Kanunla Verilmiş Görevi Kapsamındaki Bir Açıklamasına Müdahale Etmek, Özgürlüklere Müdahale İçin Gerekli Kıstaslara Uygun mudur? Özgürlüklere müdahale etmenin uluslararası kriterleri bellidir.

AİHM demokratik toplum gerekliliklerini yorumlarken, dayandığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  başlangıç bölümünde amacın,

“…………insan hakları ile temel özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesinin…….. her şeyden önce, bir yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklığa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere ………Aynı inancı taşıyan ve siyasal gelenekler, idealler, özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü konularında ortak bir mirası paylaşmak

olduğu belirtilerek, hak ve özgürlüklere müdahalede üçlü bir kontrol mekanizması getirilmiştir:

  • Müdahale meşru mudur/yasal mıdır?
  • Müdahalenin yapılması zorunlu mudur?
  • Müdahale yapılırken orantılılık ilkesi gözetilmiş midir?

Bir baronun, hukuk uygulanması talebiyle ilgili bir basın açıklaması yapması karşısında “görevden alınmalarının istenmesi” demokratik toplum gereklilikleriyle hiçbir uyumu bulunmayan, hukuka aykırı bir müdahale niteliği taşımaktadır.

DAVANAME’NİN AVRUPA KONSEYİ AVUKATLIK MESLEĞİNİN KORUNMASI SÖZLEŞMESİNE GÖRE DEGERLENDİRİLMESİ

Yukarıda değindiğimiz avukatların, baroların özgürlüğü, haklarının korunması ile ilgili tüm uluslararası belgeler veya belgelerde yer alan hükümler artık Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi içinde daha kapsamlı biçimde yer aldığı için tekrara düşmemek açısından sadece bu Sözleşmeyi değerlendirmemize baz alacağız.

  • Sözleşme’nin Açıklayıcı Raporu’nun (Gerekçe) İfade Özgürlüğü başlığı altında 53.sıra numarasında;

Madde 7 – İfade özgürlüğü

Madde 7, Sözleşme Taraflarının, avukatların ve meslek örgütlerinin yalnızca hukuk mesleğinin icrasına ilişkin konularda değil, aynı zamanda insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ve reform ihtiyacı ile ilgili hususlar da dahil olmak üzere hukuk ve hukukun genel olarak uygulanmasına ilişkin konularda da görüşlerini ifade edebilmelerini sağlamalarını öngörmektedir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddeleri gibi hükümlerde yer alan ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının güvence altına alınmasını güçlendirmektedir.

açıklaması bulunmaktadır.

  • Sözleşme’nin Açıklayıcı Raporu’nun I.Bölüm 11. Sıra numarasında,

Madde 1.Sözleşmenin Amacı

(1). paragrafta, Sözleşmenin amacının, hukuk mesleğinin korunmasını ve ayrımcılık, engelleme veya haksız müdahale korkusu olmaksızın ve saldırı, tehdit, taciz veya sindirme hedefi olmaksızın mesleği icra etme hakkını güçlendirmek olduğu belirtilmektedir. Bu koruma hem bireysel avukatların hem de mesleki örgütlerinin faaliyetlerini kapsamaktadırTarafların avukatların ve meslek kuruluşlarının haklarını güvence altına almalarını talep etmeleri, onların bağlama göre farklı biçimlerde tedbirler almalarını gerektirir; bunlar arasında özel mevzuat kabul etmekten, özel eylemler yoluyla müdahaleden kaçınmaya kadar uzanan bir yelpaze yer alır.

açıklaması bulunmaktadır.

Sözleşme’ye imza atacak devletler, hem avukatların hem de meslek kuruluşlarının haklarını güvence altına alacak, faaliyetlerine müdahale edilmesine karşı özel koruyucu önlemler alacak ve kontrol için mekanizmalar kuracaklardır.

Sözleşme III Bölümde hükümlerin taraflarca “etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla bir izleme mekanizması” kurmaktadır.

Sözleşme yaptığı Meslek Örgütü tanımıyla, sadece avukatların meslek birliklerini değil, en geniş anlamda avukatların kuracakları dernek, vakıf gibi her türlü örgütü koruma altına almaktadır.

Davaname Taslak Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi’nin II/7 Maddesiyle Güvence Altına Alınan “İfade Özgürlüğü”ne Doğrudan Aykırılık Teşkil Etmektedir.

Madde 7- İfade Özgürlüğü

  1. Taraf Devletler, avukatların, müvekkillerinin davaları ile ilgili konularda, yalnızca yasaların öngördüğü kısıtlamalara tabi olmak kaydıyla ve mesleki sorumluluklardan, adaletin idaresinin gereklerinden ve özel hayata saygıdan kaynaklanan ve demokratik bir toplumda gerekli olan kamuoyunu bilgilendirme hakkını sağlarlar.
  2. Taraflar, avukatların ve meslek örgütlerinin, bireysel ve toplu olarak hukukun üstünlüğünü ve ona bağlılığı teşvik etme, mevcut ve önerilen yasal hükümlerin özü, yorumlanması ve uygulanması, yargı kararları, adaletin idaresi ve adalete erişim ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması hakkında kamuoyunda tartışmalara katılma, yanı sıra bu konularla ilgili reformlar için önerilerde bulunma hakkını güvence altına alırlar.
  3. Davaname Taslak Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi’nin II/4-1 Maddesiyle Güvence Altına Alınan Bağımsız Seçim Hakkı’na Doğrudan Aykırılık Teşkil Etmektedir.

Sözleşme, avukatların meslek birliklerinin kendi seçimlerini herhangi bir dış müdahale olmaksızın gerçekleştirmesini hüküm altına almaktadır.

Bölüm II – Maddi hükümler

Madde 4 – Meslek birlikleri

    1. Taraflar, ulusal yasal ve düzenleyici çerçevenin, meslek birliklerinin bağımsız, kendi kendini yöneten organlar olmasını garanti etmesini sağlamalıdır. Yürütme organlarının herhangi bir seçimi, yürürlükteki kurallara uygun olarak ve dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilecektir.

Şu halde, herhangi bir idari veya yargı merci tarafından mevcut baro yönetiminin görevden alınması ve yeniden seçim yapılması kararı alınması bu Sözleşme açısından da hukuka aykırı olacaktır. Altını çizmemiz gerekiyor; bu Sözleşme hukukun temsilcileri olarak avukatların ve onların meslek örgütlerinin özgürlüklerinin korunmasında Avrupa Konseyi’nin ulaştığı demokratik gelişmişlik düzeyini temsil etmektedir.

SONUÇ

Yukarıda yaptığımız değerlendirmeler sonunda dava konusu, sosyal medya mecrası üzerinden İstanbul Barosu tarafından yapılan açıklamanın; baroların insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü koruma, savunma ve bu kavramlara işlerlik kazandırma yükümlülüğü çerçevesinde baroların mesleki görevleri kapsamında bulunduğu; avukatların meslek örgütü, savunma temsilcilerinin örgütü, hukuk kurumu ve demokratik bir baskı grubu olarak ifade özgürlüğünün kullanımı niteliği taşıyan bir açıklama olduğu, bir hakkın kullanımı niteliği taşıdığı, açılan davanın hukuki dayanağının bulunmadığı ve demokratik toplum gerekliliklerine uygun olmadığı; tatbiki istenen normun şartlarının oluşmadığı; ayrıca savcılık talebinin 12 Mart 2025 tarihinde Avrupa Konseyince kabul edilen Avrupa Konseyi Avukatların Korunması Sözleşmesi’ne doğrudan aykırı olduğu kanaatimizi saygıyla sunarız.

DİPNOTLAR:

*Tarafımdan hazırlanan bu hukuki görüş İstanbul Barosu Başkanı tarafından mahkemeye hukuk görüşü olarak sunulmuştur.
** İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2025/15 esas sayı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan ve Baro Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin görevden alınması ve yerlerine yeniden seçim yapılması talepli dava.
[i] İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25/12/2024 tarih, 2024/288036 sayılı hazırlık soruşturma numaralı dosyası
[ii] Uluslararası İnsancıl Hukuk UygulansınBasına yansıyan bilgilere göre, gazeteciler Nazım Dastan ve Cihan Bilgin, 19 Aralık’ta Suriye’de yaşanan gelişmeleri takip ederken uğradıkları saldırı sonucu yaşamını yitirmişlerdir. Basın mensuplarının çatışma bölgelerinde hedef alınması, Uluslararası İnsancıl Hukukun ve Cenevre Sözleşmesi’nin ihlali niteliğindedir. Dahası, savaşa taraf olmayan sivillerin hedef alınması, Roma Statüsü 8/2/b/ii. maddesinde savaş suçlarından biri olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla, silahlı çatışma bölgesinde görev yapan gazetecilerin korunmasına ilişkin kurallar, Uluslararası İnsancıl Hukukun bünyesindedir. Yine, bahsi geçen olaya ilişkin Şişhane Meydanı’nda yapılmak istenen basın açıklamasında, aralarında Baromuz üyesi dört meslektaşımız ile iki hukuk fakültesi öğrencisi ve onlarca gazetecinin olduğu yurttaşlar gözaltına alınmıştır. Uluslararası hukuku ihlal eden bu olaya ilişkin derhal soruşturma başlatılması ve sorumlulardan hesap sorulması gerekirken, Anayasal haklarını kullanan ve meslektaşları için yas tutan basın mensuplarının ve meslektaşlarımızın gözaltına alınması kabul edilemez bir durumdur. İki basın mensubu yurttaşımızın öldürülmesi olayıyla ilgili olarak etkin bir soruşturma yürütülmesini ve Anayasal haklarını kullanarak basın açıklaması yaptıktan sonra gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
[iii] Joseph Vagogne, s.5, Les Professions Libérales, PUF, 1984,
[iv] Lucien Karpik, Les Avocats, Ediitons Gallimard, s.121, 1995.
[v] Kunter, ceza muhakemesinde tarihi üç aşamayı şu şekilde belirtir: Böylece ceza muhakemesi gaye bakımından üç safhadan geçmiştir: 1)Suçlunun cezalandırılması safhası, 2)Sanığın korunması safhası, 3)Hakikatin araştırılması safhası, Prof.Dr.Nurullah Kunter, s.19, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Kazancı Matbacılık, 1986.
[vi] Haluk İnanıcı “Türkiye’de Avukatlık İdeolojisi”, Toplum ve Bilim Dergisi, s.143, 2000/87.
[vii] İnanıcı, s.138.
[viii] Münci Kapani, Politika Bilmine Giriş, s.156-157.
[ix] TBB, Avukatlık Kanunu, s.401, 2005,
[x] Nazım Tural, Avukat, https://hukukdefterleri.com/aym-ve-aihm-kararlari-ve-avukatlarin-mesleki-ozgurlugu-12-9-2020/
[xi] https://search.coe.int/cm#{%22CoEIdentifier%22:[%220900001680b2a327%22],%22sort%22:[%22CoEValidationDate%20Descending%22]} ; Çev: DeepL
[xii] 18 Eylül 2024 tarihi itibariyle Avrupa Konseyi üyesi 46 devlet şunlardır: Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, GKRY, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan;https://www.mfa.gov.tr/avrupa-konseyi_.tr.mfa#:~:text=AK’%C4%B1%20kuran%20Londra%20Antla%C5%9Fmas%C4%B1,%C3%9Clkemiz%20S%C3%B6zle%C5%9Fmeyi%20ilk%20imzalayanlar%20aras%C4%B1ndad%C4%B1r.
[xiii] Le Conseil de l’Europe adopte une convention internationale sur la protection des avocats- Portal
[xiv] Françoise Bouchet-Saulnier, “İnsancıl Hukuk Sözlüğü”, Uluslararası İnsancıl Hukuk, s.398; Paul Scharre, İnsansız Ordular, s.330, Kronik Yayınları, 2021.

Ethem Ekim

0

Cumhuriyet Savcısı Ethem Ekim 24 Kasım 1948’de Selendi’nin Terziler köyünde dünyaya geldi. İlköğretimi 3 Eylül İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra sırasıyla Kula Ortaokulu ve Manisa Lisesini bitirdi.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başladı. İstanbul’da stajyer olarak bir süre çalıştıktan sonra; Merkez/Diyarbakır, Çaykara/Trabzon, Savaştepe/Balıkesir, Sungurlu/Çorum’da görev yaptı. 

En son görev yeri olan Adana Cumhuriyet Başsavcılığında terörle mücadeleden sorumlu Başsavcı Yardımcısı olarak görevine devam ederken 20 Nisan 1993 günü sabah işine gitmek üzere çıktığı evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu koruma polisi Mehmet Kenar ile birlikte yaşamını yitirmiştir. Otomobile çapraz ateşle gerçekleşen saldırının, Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği(TİKB) tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmiştir. Saldırının failleri olduğu iddia edilen örgüt yöneticileri 22 Mayıs 1998 günü yapılan operasyonda yakalanmıştır. 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Olay öncesinde, Adana’da 23 Ekim 1992’de yakalanıp Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) üyesi olarak basına gösterilen ve 27 Ekim’de “beyin kanamasından öldüğü” açıklanan Remzi Basalak’ın işkenceden ölümüne sebep oldukları iddiasıyla Adana TEM Şubesi’nden 4 polis hakkında 18 Aralık 1992’de dava açılmıştır.[/box]

Ekim, “dürüstlüğü, vatan sevgisi, iş ciddiyeti ve sorumluluğuyla örnek bürokrat alarak görev yaptığı her yerde insanların sevgi ve saygısını kazanan” biri olarak tanımlanmaktadır.

Yaşamını yitirdiğinde evli ve üç çocuk babasıydı.

Anısını yaşatmak üzere genellikle Selendi’de olmak üzere anma günleri yapılmaktadır. Ayrıca, Selendi’de bir caddeye ve ilkokula(Şadı verilmiştir. Açık kaynak taramasında Adalet bakanlığı kayıtlarında savcının hatırası için düzenlenmekte olan törenlere ve anısını yaşatmak üzere düzenli bir faaliyete rastlanmamaktadır. 

Okulumuza Adı Verilen Şehit Savcı Ethem EKİM kimdir?

Ethem Ekim

Bülent Arınç

0
Bülent Arınç

Avukat ve siyasetçi Bülent Arınç, 25 Mayıs 1948’de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Uzun süre Manisa’da serbest avukatlık yaptı. Sağ görüşlü Millî Selamet Partisi’nin (MSP) Manisa Gençlik Kolları Başkanlığı ve Manisa İl Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1985’te Refah Partisi’nin İzmir’de düzenlediği Refah Gecesi’nde yapılan konuşmalar nedeniyle hakkında dava açıldı. Arınç yargılama sonunda iki yıl hapis cezasına çarptırıldı, ancak cezası Yargıtay tarafından iptal edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nda görev aldı.  Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) kurucuları arasında yer aldı. 2002 ve 2004’de iki kez TBMM Başkanı seçildi ve bu görevini 2007 tarihine kadar sürdürdü. 2009-2015 yılları arasında; 61. ve 62. hükûmetlerde başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. 2019 yılında üyesi olduğu Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulundan 2020 tarihinde istifa etti.

Venedik Tüzüğü

0
Venedik Tüzüğü

Venedik Tüzüğü(Venice Charter), 25-31 Mayıs 1964 tarihleri ​​arasında Venedik’te düzenlenen Uluslararası kongrede kabul edilmiştir. INTERNATIONAL CHARTER FOR THE CONSERVATION AND RESTORATION OF MONUMENTS AND SITES (THE VENICE CHARTER 1964, tarihî yapıların korunması ve restorasyonu hakkında uluslararası bir çerçeve belirlemiş ve 31 Mayıs 1964’te nihai olarak kabul edilmiş bir  anlaşmadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında kabul edilen uluslararası metinler çoğu için önemli bir referanstır. 

 

VENEDİK TÜZÜĞÜ (1964)

Tanımlar:
Madde 1

Tarihi anıt kavramı sadece bir mimari eseri içine almaz, bunun yanında belli bir uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihi bir olayın tanıklığını yapan kentsel ya da kırsal bir yerleşmeyi de kapsar.

Bu kavram yalnız büyük sanat eserlerini değil, ayrıca zamanla kültürel anlam kazanmış daha basit eserleri de kapsar.

Madde 2

Anıtların korunması ve onarımı için, mimari mirasın incelenmesine ve korunmasına yardımcı olabilecek bütün bilim ve tekniklerden yararlanılmalıdır.

Amaç:
Madde 3

Anıtların korunmasında ve onarılmasındaki amaç, onları bir sanat eseri olduğu kadar, bir tarihi belge olarak da korumaktır.

Koruma:
Madde 4

Anıtların korunmasındaki temel tutum korumanın kalıcı olması, sürekliliğinin sağlanmasıdır.

Madde 5

Anıtların korunması, her zaman onları herhangi bir yararlı toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Bunun için bu tür bir kullanma arzu edilir, fakat bu nedenle yapının planı, ya da bezemeleri değiştirilmemelidir. Ancak bu sınırlar içinde yeni işlevin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir.

Madde 6

Anıtların korunması, ölçeği dışına taşmamak koşuluyla çevresinin de bakımını içine almalıdır. Eğer geleneksel ortam varsa, olduğu gibi bırakılmalıdır. Kütle ve renk ilişkilerini değiştirecek hiçbir yeni eklentiye, yok etmeye ya da değiştirmeye izin verilmemelidir.

Madde 7

Bir anıtın tanıklık ettiği tarihin ve içinde bulunduğu ortamın ayrılmaz bir parçasıdır. Kültür varlığının tümünün, ya da bir parçasının başka bir yere taşınmasına – anıtın korunması bunu gerektirdiği, ya da çok önemli ulusal veya uluslararası çıkarların bulunduğu durumlar dışında – izin verilmemelidir.

Madde 8

Anıtın tamamlayıcı öğeleri sayılan heykel, resim gibi süslemeler, ancak bunları korumanın başka çaresi yoksa yerlerinden kaldırılabilir.

Onarım:
Madde 9

Onarım uzmanlık gerektiren bir iştir. Amacı, anıtın estetik ve tarihi değerini korumak ve ortaya çıkarmaktır. Onarım kendine temel olarak aldığı özgün malzeme ile güvenilir belgelere saygıyla bağlıdır. Faraziyenin başladığı yerde onarım durmalıdır; yapılması gerekli herhangi bir eklemenin mimari kompozisyondan farkı anlaşılabilmeli ve gününün damgasını taşımalıdır. Herhangi bir onarım işine başlamadan önce ve bittikten sonra, anıtın arkeolojik ve tarihi bir incelemesi yapılmalıdır.

Madde 10

Geleneksel tekniklerin yetersiz kaldığı yerlerde, koruma ve inşa için bilimsel verilerle ve deneylerle geçerliliği saptanmış herhangi çağdaş bir teknik kullanılarak anıt sağlamlaştırılabilir.


Madde 11

Anıta mal edilmiş farklı dönemlerin geçerli katkıları saygı görmelidir; zira onarımın amacı üslup birliği değildir. Bir anıt üst üste çeşitli dönemlerin izlerini taşıyorsa, alttaki dönemleri açığa çıkarmak ancak bazı özel durumlarda yok edilen malzemenin önemi azsa, açığa çıkarılan malzeme büyük tarihi, arkeolojik ya da estetik değer taşıyorsa ve korunma durumu böyle bir davranışı gerekli gösterecek kadar iyi ise haklı çıkarılabilir. İlgili unsurların öneminin değerlendirilmesi ile ilgili yargıyı ve neyin yok edileceği üzerinde kararı vermek, sadece bu işi üzerine almış kimseye bırakılamaz.

Madde 12

Eksik kısımlar tamamlanırken, bütünle uyumlu bir şekilde bağdaştırılmalıdır; fakat bu onarımın, aynı zamanda sanatsal ve tarihi tanıklığı yanlış bir biçimde yansıtmaması için, özgünden ayırt edilebilecek bir şekilde yapılması gereklidir.

Madde 13

Eklemelere, ancak yapının ilgi çekici bölümlerine, geleneksel konumuna, kompozisyonuna, dengesine ve çevresiyle olan bağıntısına zarar gelmediği durumlarda izin verilebilir.

Tarihi Yerler:
Madde 14

Anıtın bulundukları yerler, bütünlüğün korunması, sağlıklı kılınıp, yaşanır şekilde ortaya konması için özel bir dikkat gerektirir. Böyle yerlerde yapılacak koruma ve onarım çalışmalarında, daha önceki maddelerde açıklanan ilkelerden esinlenmelidir.

Kazılar:
Madde 15

Kazılar 1956 yılında UNESCO tarafından kabul edilmiş arkeolojik kazılarda uygulanması istenilen uluslararası ilkelerle tanımlanan kararlara ve bilimsel standartlara uygun olarak yapılmalıdır.

Yıkıntılar korunmalı, mimari unsurların ve buluntuların sürekli olarak korunması için gerekli önlemler alınmalıdır. Bundan başka, kültür varlığının anlaşılmasını kolaylaştıracak ve anlamını hiç bozmadan açığa çıkartacak her çareye başvurulmalıdır.

Bütün yeniden inşa işlemlerinden peşinen (a priori) vazgeçilmelidir. Yalnız anastylosis’e, yani mevcut fakat birbirinden ayrılmış parçaların bir araya getirilmesine izin verilebilir. Birleştirmede kullanılan madde her zaman ayırt edilebilecek bir nitelikte olmalı ve bu, anıtın korunmasını sağlamak ve eski haline getirmek için mümkün olduğunca az kullanılmalıdır.

Yayın:
Madde 16

Bütün koruma, onarım ve kazı işlerinde her zaman çizim ve fotoğraflarla açıklık kazanmış çözüm getirici ve eleştirici raporlar halinde kesin belgeler hazırlanmalıdır.

Temizlemenin, sağlamlaştırmanın, yeniden düzenlemenin ve birleştirmenin her safhası -çalışma sırasında ortaya çıkan, tanımlanmış biçimsel ve teknik özellikler göz önünde tutularak- raporda gösterilmelidir. Bu belgeler bir resmi kurumun arşivine konmalı ve araştırıcılar bundan yararlanabilmelidir. Bu raporların yayınlanması tavsiye edilir.

Anıtların Korunması ve Onarımına İlişkin Uluslararası Tüzük taslağının hazırlanmasına ilişkin Komite çalışmalarına aşağıdaki kişiler katılmıştır:

Piero Gazzola (Italy), Chairman
Raymond Lemaire (Belgium), Reporter
José Bassegoda-Nonell (Spain)
Luis Benavente (Portugal)
Djurdje Boskovic (Yugoslavia)
Hiroshi Daifuku (UNESCO)
P.L. de Vrieze (Netherlands)
Harald Langberg (Denmark)
Mario Matteucci (Italy)
Jean Merlet (France)
Carlos Flores Marini (Mexico)
Roberto Pane (Italy)
S.C.J. Pavel (Czechoslovakia)
Paul Philippot (ICCROM)
Victor Pimentel (Peru)
Harold Plenderleith (ICCROM)
Deoclecio Redig de Campos (Vatican)
Jean Sonnier (France)
Francois Sorlin (France)
Eustathios Stikas (Greece)
Gertrud Tripp (Austria)
Jan Zachwatovicz (Poland)
Mustafa S. Zbiss (Tunisia)

Tarihi Kentlerin ve Kentsel Alanların Korunması Tüzüğü – Washington Tüzüğü

5

Tarihi Kentlerin ve Kentsel Alanların Korunması Tüzüğü, 1987 yılı Ekim ayında Washington’da yapılan ICOMOS(Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Washington Tüzüğü olarak da bilinen ilkeler, temel olarak tarihi dokuyu korumayı amaçlamaktadır.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]  ICOMOS

International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. 1965 yılında Varşova’da kurulmuştur. Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir.  ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir. ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır.[/box]

TARİHİ KENTLERİN VE KENTSEL ALANLARIN KORUNMASI TÜZÜĞÜ
(Washington Tüzüğü – 1987)

GİRİŞ VE TANIMLAR

İster zamanla yavaş yavaş gelişmiş, ister özel olarak bir araya getirilmiş olsun, kentlerde yaşayanlar, toplumların tarih boyunca sahip oldukları çeşitliliğin bir ifadesidir.

Bu tüzük küçük veya büyük tarihi kentsel alanlarla ilgilidir; kentleri ve tarihi merkezleri saran doğal ve insan yapısı çevreyi de kapsamaktadır. Bu alanlar tarihi belge olma özelliklerinin yanı sıra, geleneksel kent kültürüne ait değerleri de barındırırlar.

Endüstrileşmeyi izleyen kentsel değişimlerin etkisiyle günümüz dünyasında tarihi kentler ve kentsel alanlar tehdit altındadır; ihmal edilmekte, harap olmakta, hatta yok edilmektedirler.

Kültürel, sosyal ve hatta ekonomik kayıplara neden olan, ve geri dönüşü olmayan bu durum karşısında ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Venedik Tüzüğü’nü tamamlamak üzere, tarihi kentler ve alanlara ilgili bir uluslararası tüzük hazırlamayı gerekli görmüştür. Bu tüzükle tarihi kentlerin ve alanların korunması ile ilgili ilkeler, hedefler ve yöntemler tanımlanmaktadır. Tüzük tarihi kent ve bölgelerdeki özel ve kamusal yaşam alanları arasında uyum sağlamayı ve bu alanlarda mütevazi boyutlarda da olsa, var olan ve insanlığın belleğini oluşturan kültürel değerlerin korunmasını desteklemeyi hedeflemektedir.

UNESCO’nun “Tarihi Alanların Korunması ve Çağdaş Rolü konusunda Tavsiye” (Varşova-Nairobi 1976) kararında ve başka birçok uluslararası belgede ortaya konulduğu gibi, “tarihi kent ve kentsel alanların korunması” deyimi tarihi kent ve kentsel alanların yasal koruma altına alınması, bakımı ve restorasyonu için gerekli adımların yanı sıra, geliştirilmeleri ve çağdaş yaşama katılmaları için gerekli uyarlamaları da kapsamaktadır.

İLKELER VE HEDEFLER

1. Etkili olabilmek için, tarihi kentlerin ve diğer tarihi kentsel alanların korunması tutarlı ekonomik ve sosyal gelişme politikalarının ve her düzeydeki kent ve bölge planlamanın ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

2. Korunması istenen nitelikler kentin veya kentsel alanın tarihi karakteri ile bu karakteri oluşturan maddi ve tinsel bileşenlerdir, özellikle:

a) Parsel ve sokakların tanımladığı kent dokuları,
b) Binalarla yeşil ve açık alanlar arasındaki ilişkiler,
c) Binaların ölçek, boyut, üslup, yapım tekniği, kullanılan malzemeler, renk ve bezemeler ile tanımlanan biçimleri, iç ve dış görünüşleri,
d) Kent veya kentsel alanın doğal ve insan yapısı çevresi ile arasındaki ilişki; ve
e) Kent veya kentsel alanın zaman içinde yüklendiği değişik işlevler.

Bu özellikleri tehdit eden olumsuz etkenler tarihi kent veya kentsel alanın özgünlüğünü zedeleyebilir.

3. Koruma programının başarısı, kentlilerin katıılımı ve görev almalarıyla mümkün olabilir; bu nedenle halkın katılımı desteklenmelidir. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması öncelikle orada yaşayanları ilgilendirir.

4. Tarihi bir kentin veya kentsel alanın korunması sağduyu, sistemli yaklaşım ve disiplin gerektirir. Özel durumlarda çıkabilecek sorunlardan kaçınmak için katı yaklaşımlardan uzak durulmalıdır.

YÖNTEM VE ARAÇLAR

5. Tarihi kent ve kentsel alanların korunması için yapılacak planlama çalışmaları öncesinde disiplinlerarası araştırmalar yürütülmelidir. Koruma planları arkeoloji, tarih, mimarlık, teknikler, sosyoloji ve ekonomi bileşenlerini gözetmelidir. Koruma planının başlıca hedefleri ve bunlara erişmek için yararlanılacak yasal, yönetimsel ve parasal araçlar da açıkça belirtilmelidir.

Koruma planı tarihi kent bölgeleri ile bütün şehir arasında uyumlu bir ilişki sağlamayı hedeflemelidir.

Koruma planı hangi binaların kesinlikle korunacağını, hangilerinin belirli koşullarda korunacağını ve hangilerinin olağanüstü koşullarda feda edilebileceğini belirlemelidir.

Herhangi bir müdahaleden önce alandaki mevcut durum ayrıntılı olarak belgelenmelidir. Koruma planı tarihi alanda yaşayanlarca desteklenmelidir.

6. Koruma planı kabul edilenceye kadar, yapılması gerekli koruma uygulamaları bu tüzük ile Venedik Tüzüğü’nün ortaya koyduğu ilke ve amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmelidir.

7. Sürekli bakım tarihi bir kentin ve kentsel alanların başarılı olarak korunmasının anahtarıdır.

8. Yeni işlev ve etkinlikler tarihi kent veya kentsel alanın karakteriyle uyumlu olmalıdır.

Bu alanların çağdaş yaşama uyarlanması için gerekli teknik servislerin getirilmesi veya iyileştirilmesi işlemleri özenle yapılmalıdır.

9. Konutların iyileştirilmesi korumanın temel hedeflerinden biri olmalıdır.

10. Yeni binalar yapılması gerektiğinde veya eskileri uyarlanırken , mevcut mekansal oluşum saygı görmeli, özellikle ölçek ve parsel boyutuna dikkat edilmelidir. Çevreye uyumlu çağdaş ögeler yöreyi zenginleştirebileceğinden, yeni tasarımlar engellenmemelidir.

11. Kentin veya tarihi alanın geçmişiyle ilgili bilgiler arkeolojik araştırmalarla geliştirilmeli ve kalıntılar uygun biçimde korunmalıdır.

12. Tarihi bir kent veya kentsel alandaki trafik denetlenmeli, park alanları tarihi dokuyu veya çevresini zedelemeyecek şekilde düzenlenmelidir.

13. Kent veya bölge planlarının öngördüğü yeni otoyollar, tarihi kente veya kentsel alana sokulmamalı, fakat tarihi kente ulaşımı kolaylaştırmalıdır.

14. Kültür varlıklarının geleceğini ve içinde yaşayan halkın sağlığını güvenceye almak için tarihi kentler doğal afetler, hava kirliliği ve titreşim gibi zararlı etkenlerden korunmalıdır. Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkileyen doğal afetin cinsi ne olursa olsun, önlemler ve onarım müdahaleleri söz konusu yerin özelliğine göre tasarlanmalıdır.

15. Halkın katılımını sağlamak ve katkıları yüreklendirmek için, okul yaşındaki çocuklardan başlayarak, bütün kentlileri bilgilendiren bir program hazırlanmalıdır.

16. Korumayla ilgili bütün meslekler için uzmanlık eğitimi sunulmalıdır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

0
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, 22 Mayıs 1969 tarihinde kabul edilmiştir. Uluslararası hukukun temel kaynağı olan andlaşmaların yazılma usulü, kabulü, geçerlilik koşulları, şekil şartları, imzası ve onaylanmasına dair temel prensipler ile yürürlüğü, yaptırım gücü, değiştirilmesi ve antlaşmaların nasıl sona ereceği bu sözleşme ile belirlenmiş, andlaşmalar hukukunun genel kabul görmüş kuralları geniş katılımla kabul edilmiştir.

Uluslararası Andlaşmalar Hukuku Konferansı -1969-Viyana-Avusturya

Her egemen devletin sözleşmeleri imzalama, çekince koyma ve çekilme hakkı teyit edilmiş; kural olarak, bir andlaşmanın ancak, öngörüldüğü şekilde veya görüşmeci devletlerin mutabık kalabilecekleri tarzda ve tarihte yürürlüğe girebileceği kabul edilmiştir. Anlaşmaların geçersizliği veya feshedilme gerekçeleri, genel hukuk ilkelerindeki hata, hile, ikrah gibi kavranmlara dayandığı gibi uluslararası hukuka özgü bazı kavramlarla da açıklanmıştır. Bir andlaşmanın geçersizliği, sona ermesi, andlaşmadan çekilme veya hükümlerini askıya alma konusunda Birleşmiş Milletler Şartı‘nın 33. maddesine atıf yapılmış, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla izlenmesi prensip olarak kabul edilmiş, sözleşmenin yorumlanmasında iyiniyet kurallarına göre hareket edilmesi öngörülmüştür.

26 Mart 1968 – Antlaşmalar Hukuku Konferansı, Hofburg Sarayı

Andlaşmaların iç hukuktan üstünlüğü, geriye yürümezliği ve ahde vefa ilkesi sözleşmenin belirlediği temel ilkelerdendir. Sözleşme, uluslararası sözleşmelerde kullanılan kavramların kullanımı ile ilgili ilkeleri de açıklamıştır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, uluslararası hukuk müktesebatına vurgu yapmış; bütün devletlerin egemen eşitliği ve bağımsızlığı, devletlerin iç işlerine karışmama, kuvvet kullanmama veya kuvvet kullanma tehdidinin yasaklanması ve herkes için insan halkları ve temel hürriyetlerine saygı ve uyum ilkeleri ile Birleşmiş Milletler Şartı’na özel vurgu yapmıştır.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

Bu Sözleşmenin Tarafı Olan Devletler,

Andlaşmaların milletlerarası ilişkiler tarihindeki temel rolünü gözönünde tutarak,

Milletlerarası hukukun kaynağı olarak ve, anayasal ve sosyal sistemleri ne olursa olsun, milletler arasında barışçı işbirliğini geliştirmenin bir vasıtası olarak andlaşmaların devamlı artan önemini kabul ederek,

Serbest rıza ve iyi niyet ilkelerinin ve pacta sunt servanda kuralının evrensel olarak tanındığını kaydederek,

Andlaşmalarla ilgili ihtilafların, diğer milletlerarası ihtilaflar gibi, barışçı araçlarla adalet ve milletlerarası hukuk ilkelerine göre çözümlenmesi gerektiğini teyid ederek,

Birleşmiş Milletler halklarının adalet ve andlaşmalardan doğan yükümlülüklere saygının muhafaza edilebileceği şartları tesis etme kararlılığını hatırlatarak,

Halkların eşit halkları ve self determinasyonu, bütün Devletlerin egemen eşitliği ve bağımsızlığı, Devletlerin iç işlerine karışmama, kuvvet kullanmama veya kuvvet kullanma tehdidinin yasaklanması ve herkes için insan halkları ve temel hürriyetlerine saygı ve riayet ilkeleri gibi Birleşmiş Milletler Şartı’nda vücut bulan milletlerarası hukuk ilkelerini hatırda tutarak,

Bu Sözleşmede Andlaşmalar Hukukunun tedvini ve tedrici gelişmesinin Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtilen amaçlarını, yani milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza etme, milletler arasında dostane ilişkilerin geliştirilmesi ve işbirliğinin sağlanmasını ileriye götüreceğine inanarak, Milletlerarası teamül kurallarının bu Sözleşme ile düzenlenmemiş olan sorunları yönetmeye devam edeceğini teyid ederek,

Uluslararası Andlaşmalar Hukuku Konferansı -1969-Viyana-Avusturya

Aşağıdaki hususlarda anlaştılar:

Kısım I

Giriş
Madde 1 – Bu Sözleşmenin Kapsamı

Bu Sözleşme, Devletler arasındaki andlaşmalara uygulanır.

Madde 2- Terimlerin Kullanılması

1. Bu sözleşmenin uygulanması bakımından,

a- “andlaşma”, ister tek bir belgede, isterse iki veya daha fazla ilgili belgede yer alsın ve (kendine) mahsus ismi ne olursa olsun, Devletler arasında yazılı şekilde akdedilmiş ve milletlerarası hukuka tabi olan milletlerarası anlaşma (mutabakat) demektir.
b- “onay”, “kabul”, “tasvip”, veya “katılma”, bir Devletin bu durumların her birinde milletlerarası planda bir andlaşmayla bağlanma rızasını tespit ettiği bu isimdeki bir milletlerarası işlem demektir.

c- “yetki belgesi”, bir Devletin andlaşma metnini görüşmek, kabul etmek, ve tevsik etmek, Devletin bir andlaşmayla bağlanma rızasını açıklamak, veya bir andlaşma hususundaki diğer herhangi bir işlemi yapmak için, kendisini temsil edecek kişi veya kişileri tayin eden, o Devletin yetkili mercilerinin verdiği bir belge demektir.

d- “çekince”, nasıl kaleme alınırsa alınsın veya nasıl isimlendirilse isimlendirilsin, Devletin bir andlaşmayı imzalarken, onaylarken, kabul ederken, tasvip ederken veya andlaşmaya katılırken, bazı andlaşma hükümlerinin hukuki etkisini kendisi bakımından ihraç etmek veya değiştirmek için yaptığı tek taraflı bir beyan demektir.

e- “görüşmeci Devlet”, andlaşma metinin hazırlanması ve benimsenmesine katılmış olan bir Devlet demektir.

f- “akit Devlet”, yürürlüğe girmiş olsun olmasın, andlaşmayla bağlanma rızasını bildirmiş olan bir Devlet demektir.

g- “taraf”, andlaşmayla bağlanmaya rıza gösteren ve kendisi için andlaşmanın yürürlükte olduğu bir Devlet demektir.

h- “üçüncü Devlet”, andlaşmaya taraf olmayan bir Devlet demektir.

i- “milletlerarası örgüt”, bir hükmetlerarası örgüt demektir.

2. Bu Sözleşmenin terimlerin kullanılması ile ilgili 1. paragrafın hükümleri, herhangi bir Devletin iç hukukundan bu terimlerin kullanılma şekline veya onlara verilecek anlama halel getirmez.

Madde 3 – Bu Sözleşmenin kapsamına girmeyen milletlerarası anlaşmalar

Bu Sözleşmenin, Devletlerle milletlerarası hukukun diğer kişileri arasında veya milletlerarası hukukun bu gibi diğer kişilerinin kendi aralarında akdedilen milletlerarası anlaşmalara veya yazılı şekilde yapılmayan anlaşmalara uygulanmaması:

a- bu gibi anlaşmaların hukuki gücünü;
b- bu Sözleşmede derpiş edilip de bu gibi anlaşmaların sözleşmeden bağımsız olarak milletlerarası hukuka göre tabi olduğu herhangi bir kuralın bu anlaşmalara uygulanmasını;
c- Devletlerin, milletlerarası hukukun diğer kişilerinin de tarafı oldukları milletlerarası anlaşmalarla düzenlenen kendi aralarındaki münasebetlerine bu Sözleşmenin uygulanmasını,
etkilemeyecektir.

Madde 4- Bu Sözleşmenin geriye yürümezliği

Bu Sözleşmede beyan edilip de, andlaşmaların bu Sözleşmeden bağımsız olarak milletlerarası hukuk gereğince tabi olduğu herhangi bir kuralın uygulanmasına halel gelmemek üzere, bu Sözleşme sadece Devletler tarafından bu Sözleşmenin kendileri bakımından yürürlüğe girmesinden sonra akdedilen andlaşmalara uygulanır.

Madde 5 – Milletlerarası örgütleri kuran andlaşmalar ve bir milletlerarası örgüt çerçevesinde kabul edilen andlaşmalar

Bu Sözleşme bir milletlerarası örgütün kurucu belgesi olan herhangi bir andlaşma ya ve bir milletlerarası örgüt çerçevesinde kabul edilen herhangi bir andlaşmaya, örgütün herhangi bir ilgili iç tüzük hükmüne halel gelmemek üzere, uygulanır.

Kısım II

Andlaşmaların Akdedilmesi ve Yürürlüğe Girmesi
Kesim 1
Madde 6 – Devletlerin andlaşma yapma yetkisi (ehliyeti)

Her Devletin andlaşma akdetme yetkisi (ehliyeti) vardır.

Madde 7 -Yetki belgesi

1. Bir andlaşma metninin kabulü veya tevsiki amacıyla veya Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklaması amacıyla bir kişinin bir Devleti temsil ettiği şu hallerde kabul edilir:

a- uygun bir yetki belgesini gösterdiği zaman; veya
b- ilgili Devletlerin uygulamasından veya diğer şartlardan niyetlerinin o şahsın bu amaçlar için Devleti temsil ettiğini kabul etmek ve yetki belgesini bertaraf etmek olduğu ortaya çıktığı zaman;

2. Görevleri gereği ve yetki belgesine başvurmaksızın aşağıdaki kişilerin Devletlerini temsil ettikleri kabul edilir:

a- Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanları, bir andlaşmanın akdi ile ilgili her türlü işlemin yapılması amacıyla;
b- Diplomatik misyon başkanları, kendilerini akredite eden Devletle akredite oldukları Devlet arasındaki bir andlaşmayı metin olarak kabul etmesi amacıyla;
c- Devletler tarafından bir milletlerarası konferans veya bir milletlerarası örgüt veya organlarından birine akredite olan temsilciler, o konferansta, örgütte veya organda bir andlaşma metnini kabul etmek amacıyla.

Madde 8 – İzinsiz yapılan bir işleme sonradan icazet verilmesi

Yedinci maddeye göre bir Devleti temsil etmeye mezun kabul edilmeyecek bir kişinin bir andlaşmanın akdedilmesi ile ilgili olarak yaptığı bir işlem, o Devletçe daha sonra teyid edilmedikçe hukuki sonuç doğurmaz.

Madde 9- Metnin kabulü (adoption)

1. Bir andlaşma metninin kabulü, 2. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, andlaşmanın hazırlanmasına katılan bütün Devletlerin rızasıyla olur.

2. Bir milletlerarası konferansta bir andlaşma metninin kabulü, mevcut ve oy kullanan Devletlerin üçte-ikilik oy çoğunluğu ile olur, meğer ki aynı çoğunluk farklı bir kuralın uygulanmasını karara bağlasın.

Madde 10- Metninin tevsiki (authentication)

Bir andlaşma metni aşağıdaki hallerde sarih ve kat’i olarak tespit edilir:

a – metinde öngörülebilecek bir usulle veya andlaşmanın hazırlanmasına katılan Devletlerin üzerinde mutabık kaldıklan bir usulle;
b – böyle bir usul yoksa, bu Devletlerin temsilcilerinin andlaşma metnini veya metni içine alan bir Konferans Nihai Senedini imzalamaları, ad referandum imzalamaları veya parafe etmeleri ile.

Madde 11 – Bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklama yolları

Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası imza, bir andlaşma teşkil eden belgelerin teatisi, onay, kabul, tasvip veya katılma veya üzerinde mutabık kalındıysa diğer herhangi bir araçla açıklanabilir.

Madde 12- İmza ile açıklanan andlaşma ile bağlanma rızası

1. Aşağıdaki hallerde bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası temsilcilerinin imzası ile açıklanabilir:

a – andlaşma, imzanın o etkiye sahip olacağını öngördüğü zaman;
b – görüşmeci Devletlerin imzanın o etkiye sahip olması hususunda mutabık kaldıkları başka türlü tespit edildiği zaman;
c- Devletin imzaya o etkiyi verme niyeti, temsilcisinin yetki belgesinden anlaşıldığı zaman veya görüşmeler esnasında açıklandığı zaman.

2. Birinci paragraf bakımından:

a – bir metnin parafe edilmesi, görüşmeci Devletlerin mutabık kalmaları halinde andlaşmanın imzalamasını teşkil eder;
b – bir andlaşmanın bir devletin temsilcisi tarafından ad referandum imzalanması, Devleti teyid ederse, andlaşmanın imzalanmasını teşkil eder.

Madde 13- Bir andlaşma teşkil eden belgelerin teati edilmesiyle bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanması

Devletler arasında teati (değiş-tokuş) edilen belgelerle teşkil edilen bir andlaşma ile Devletlerin bağlanma rızası o teati (değiş-tokuş) işlemi ile şu hallerde açıklanır:

a – belgeler, teati (değiş-tokuş) edilmenin o etkiye sahip olacağını öngörüyorsa; veya
b – bu Devletlerin, belgelerin teati (değiş-tokuş) edilmelerinin o etkiyi sahip olmasını kabul ettikleri başka türlü tespit ediliyorsa.

Madde 14 – Onaylama, kabul veya tasviple bir andlaşmayla bağlanma rızasının açıklanması

1. Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası aşağıdaki hallerde onay ile açıklanır:

a – andlaşma, bu rızanın onay suretiyle açıklanacağını öngörüyorsa;
b – görüşmeci Devletlerin onayın gerekli olduğu hususunda mutabık oldukları başka türlü tespit edilirse;
c- Devlet temsilcileri andlaşmayı onaya tabi olarak imzaladığı zaman; veya,
d- Devletin andlaşmayı onaya tabi olarak imzalama niyeti temsilcisinin yetki belgesinden anlaşıldığı zaman veya görüşmeler esnasında açıklandığı zaman.

2. Bir Devletin bir andlaşmayla bağlanma rızası onayınkine benzer şartlar altında kabul veya tasviple de açıklanır.

Madde 15- Bir andlaşma ile bağlanma rızasının katılmayla açıklanması

Aşağıdaki hallerde bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızası katılma ile açıklanır :

a – andlaşma, bu rızanın katılma yoluyla açıklanacağını öngördüğü zaman;
b – görüşmeci Devletlerin bu rızanın o Devletçe katılma yoluyla açıklanabileceği hususunda mutabık oldukları başka türlü tespit edidiği zaman; veya
c- bütün taraflar daha sonra bu rızanın o Devlet tarafından katılma yoluyla açıkla- nabileceği hususunda mutabık kaldığı zaman.

Madde 16- Onay, kabul , tasvip veya katılma belgelerinin teati (değiş-tokuş) edilmesi veya tevdi edilmesi

Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, onay, kabul, tasvip veya katılma belgeleri aşağıdaki durumlarda bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını tespit eder:

a – akit Devletler arasında teati (değiş-tokuş) edilmeleri;
b – tevdi merciine tevdi edilmeleri; veya
c- akit Devletlere veya, kabul edildiyse, tevdi mercine bildirilmeleri.

Madde 17 – Bir andlaşmanın bir bölümü ile bağlanma rızası ve farklılık gösteren hükümlerin seçimi

1. 19-23 üncü maddelere halel gelmemek üzere, bir Devletin bir andlaşmanın bir bölümü ile bağlanma rızası ancak andlaşma buna izin verirse veya diğer akit Devletler buna rıza gösterirse geçerlidir.

2. Farklı hükümler arasında bir seçim yapmaya izin veren bir andlaşma ile bir Devletin bağlanma rızası, ancak rızanın hangi hükümlerle ilgili olduğu açıklığa kavuşturulduysa geçerlidir.

Madde 18- Yürürlüğe girmeden önce andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldırmama yükümü

Bir Devlet, aşağıdaki hallerde bir andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldıracak hareketlerden kaçınmak mecburiyetindedir:

a – onaya, kabule, veya tasvibe bağlı olarak andlaşmayı imzaladığı zaman veya andlaşma teşkil eden belgeleri teati (değiş-tokuş) ettiği zaman, andlaşmaya taraf olmamak niyetini açıklığa kavuşturmuş oluncaya kadar; veya

b – andlaşma yürürlüğe girinceye kadar veya bu yürürlüğe girmenin gereksiz yere geciktirilmemesi şartıyla, andlaşmayla bağlanma rızasını açıkladıktan sonra.

Kesim 2
Çekinceler
Madde 19 – Çekincelerin ileri sürülmesi

Bir Devlet bir andlaşmayı imzalarken, onaylarken, kabul ederken, tasvip ederken, veya bir andlaşmaya katılırken aşağıdaki hallerde bir çekinceyi ileri sürebilir:

a – andlaşma çekinceyi yasaklamadıkça;
b – andlaşma, sadece söz konusu çekinceyi kapsamı dışında bırakan, belirli çekincelerin ileri sürülebileceğini öngörmedikçe;
c- (a) ve (b) bentlerinin kapsamına girmeyen durumlarda, çekince andlaşmanın konu ve amacı ile bağdaşmazlık etmedikçe.

Madde 20- Çekincelerin kabulü ve çekincelere itiraz

1. Bir andlaşmanın açık bir şekilde izin verdiği bir çekincenin diğer akit Devletler tarafından daha sonra herhangi bir şekilde kabulü gerekmez, meğer ki andlaşma aksini öngörmüş olsun.

2. Görüşmeci Devletlerin sınırlı sayısından ve bir andlaşmanın konu ve amacından andlaşmanın bütün taraflar arasında bir bütün olarak uygulanmasının her birinin andlaşmayla bağlanma rızasının esaslı bir şartı olduğu anlaşıldığı zaman, bu çekince bütün tarafların kabulünü gerektirir.

3. Bir andlaşma bir milletlerarası örgütün bir kurucu belgesi olduğu zaman ve başka türlü öngörmedikçe, bu çekince o örgütün yetkili organının kabulünü gerektirir.

4. Bir önceki paragrafın kapsamına girmiyen durumlarda ve andlaşma aksini öngörmedikçe:

a – diğer bir akit Devletin bir çekinceyi kabul etmesi, çekince ileri süren Devleti diğer Devlet bakımından, andlaşma bu Devletler arasında yürürlüğe girerse veya girdiği zaman, andlaşmanın bir tarafı yapar;

b – diğer bir akit Devletin bir çekinceye yaptığı bir itiraz, andlaşmanın itiraz eden Devletle çekince ileri süren Devlet arasında yürürlüğe girmesini engellemez, meğer ki aksi bir niyet kati şekilde itiraz eden Devlet tarafından açıklanmış olsun:

c – bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklayan ve bir çekince içeren bir işlemi en azından başka bir akit Devlet çekinceyi kabul eder etmez hüküm doğurur.

5. İkinci ve dördüncü paragraflar bakımından ve andlaşma başka türlü öngörmezse, bir çekince, bir Devletin bundan haberdar edilmesinden sonraki oniki aylık bir dönemin sonuna kadar veya, Devletin andlaşma ile bağlanma rızasını daha sonraki bir tarihte açıklaması halinde, bu rızasını açıkladığı tarihe kadar, çekinceye hiçbir itirazda bulunmamış olması halinde, o Devlet tarafından kabul edilmiş addedilir.

Madde 21- Çekincelerin ve çekincelere yapılan itirazların hukuki etkisi

1. 19, 20 ve 23 üncü maddelere uygun şekilde diğer bir taraf bakımından tesis edilen bir çekince:

a – çekince ileri süren Devletin diğer tarafla ilişkilerinde, çekincenin ilgili olduğu andlaşma hükümlerini çekince ölçüsünde degiştirir, ve
b – diğer tarafın çekince ileri süren Devletle ilişkilerinde, bu hükümleri aynı ölçüde degiştirir.

2. Çekince, andlaşmanın diğer taraflarının kendi aralarındaki ilişkilerde andlaşma hükümlerini değiştirmez.

3. Bir Çekinceye itiraz eden bir Devlet andlaşmanın kendisiyle çekince ileri süren Devlet arasında yürürlüğe girmesine itiraz etmemiş olduğu zaman, çekincenin ilgili olduğu hükümler iki Devlet arasında çekince ölçüsünde uygulanmaz.

Madde 22- Çekincelerin ve çekincelere yapılan itirazların geri alınması

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, bir çekince her zaman geri alınabilir, ve çekinceyi kabul etmiş olan bir Devletin rızası geri alma için gerekli değildir.

2. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, bir çekinceye yapılan bir itiraz her zaman geri alınabilir.

3. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya başka türlü mutabık kalınmadıysa;

a – bir çekincenin geri alınmasını diğer bir akit Devlet bakımından ancak o Devlet bu konudaki bildirimi aldıktan sonra hüküm doğurur.
b – bir çekinceye yapılan bir itirazın geri alınması ancak çekinceyi ileri süren Devletin bu konudaki bildirimi almasından sonra hüküm doğurur.

Madde 23 – Çekincelerle ilgili usul

1. Bir çekincenin açık bir şekilde kabulünün, ve bir çekinceye yapılan bir itirazın, yazılı şekilde yapılması ve akit Devletlerle andlaşmaya taraf olmaya yetkili olan Devletlere bildirilmesi gerekir.

2. Andlaşmayı onaya, kabule veya tasvibe tabi olarak imzaladığı zaman ileri sürülmüşse, bir çekince onu ileri süren Devlet tarafından andlaşma ile bağlanma rızasını açıkladığı zaman teyid edilmelidir. Böyle bir durumda, çekince teyid edildiği tarihte ileri sürülmüş addedilecektir.

3. Bir çekincenin teyid edilmesinden önce, açık bir şekilde kabulü veya ona yapılan bir itirazın kendisi, teyid edilmeyi gerektirmez.

4. Bir çekincenin veya bir çekinceye yapılan bir itirazın geri alınması, yazılı şekilde olmalıdır.

Kesim 3
Andlaşmaların yürürlüğe girmesi ve geçici olarak uygulanması
Madde 24- Yürürlüğe girme

1. Bir andlaşma, kendisinin öngördüğü veya görüşmeci Devletlerin mutabık kalabilecekleri tarzda ve tarihte yürürlüğe girer.

2. Böyle bir hüküm veya mutabakat yoksa, andlaşma bütün görüşmeci Devletler için andlaşma ile bağlanma rızası tespit edilir edilmez yürürlüğe girer.

3. Andlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonraki bir tarihte bir Devletin andlaşma ile bağlanma rızasını açıklaması halinde, andlaşma aksini öngörmedikçe, o Devlet bakımından andlaşma o tarihte yürürlüğe girer.

4. Bir andlaşma metninin tevsiki, Devletlerin andlaşma ile bağlanma rızasının tespit edilmesi, yürürlüğe giriş tarzı veya tariıhi, çekinceler, depoziter makamının işlevleri ve andlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce zorunlu olarak ortaya çıkan diğer meseleleri düzenleyen hükümleri, andlaşma metninin kabulü (adoption) zamanından itibaren uygulanır.

Madde 25- Geçici uygulama

1. Bir andlaşma veya bir andlaşmanın bir bölümü

a – andlaşmanın kendisi öngörürse veya
b – görüşmeci Devletler başka bir tarzda böyle mutabık kalırlarsa, andlaşma yürürlüğe girinceye kadar geçici olarak uygulanır.

2. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya görüşmeci Devletler başka türlü mutabık kalmadıkça, bir andlaşmanın veya bir andlaşmanın bir bölümünün bir Devlet bakımından uygulanmasına, o Devlet, aralarında geçici olarak andlaşmanın uygulandığı diğer Devletleri andlaşmaya taraf olmamak hususundaki niyetinden haberdar ederse, son verilecektir.

Kısım III

Andlaşmalara Riayet, Andlaşmaların Uygulanması ve Yorumu
Kesim 1
Andlaşmalara Riayet
Madde 26 – Ahde vefa (pacts suıft serwanda)

Yürürlükteki her andlaşma ona taraf olanları bağlar ve tarafların onu iyi niyetle icra etmesi gerekir.

Madde 27 – İç hukuk ve andlaşmalara riayet

Bir taraf bir andlaşmayı icra etmeme gerekçesi olarak iç hukukunun hükümlerine başvuramaz. Bu kural 46. maddeye bir halel getirmez.

Kesim 2
Andlaşmaların uygulanması
Madde 28- Andlaşmların geriye yürümezliği

Andlaşmadan farklı bir niyet anlaşılmadıkça veya böyle bir niyet başka türlü tespit edilmedikçe, andlaşma hükümleri, andlaşmanın bir taraf bakımından yürürlüğe girmesinden önce meydana gelen herhangi bir hareketle veya vakıayla veya ortadan kalkan herhangi bir durumla ilgili olarak, o tarafı bağlamaz.

Madde 29 – Andlaşmaların ülke itibariyle kapsamı

Andlaşmadan farklı bir niyet anlaşılmadıkça veya böyle bir niyet başka türlü tespit edilmedikçe, bir andlaşma her bir tarafı bütün ülkesi bakımından bağlar.

Madde 30 – Aynı konu hakkında birbirini takip eden andlaşmaların uygulanması

1. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 103 üncü maddesi saklı kalmak üzere, aynı konuyla ilgili olarak ardarda yapılan andlaşmaların tarafları olan Devletlerin hakları ve yükümlülükleri, aşağıdaki paragrafa uygun şekilde tespit edilecektir:

2. Bir andlaşma, bir önceki veya sonraki andlaşmanın hükümlerine tabi olduğunu veya onlarla bağdaşmaz addedilemeyeceğini belirttigi zaman, o diğer andlaşmanın hükümleri üstündür.

3. Daha önceki bir andlaşmanın bütün tarafları aynı zamanda sonraki andlaşmaya da taraf olduğu fakat önceki andlaşma 59 uncu maddeye göre sona erdirilmediği veya yürürlüğü askıya alınınadığı zaman, daha önceki andlaşma sadece hükümlerinin sonraki andlaşmayla bağdaşması ölçüsünde uygulanır.

4. Sonraki andlaşmanın tarafları önceki andlaşmanın taraflarının tamamını kapsamadığı zaman:

a – her ikisine taraf olanlar arasında üçüncü paragrafta yer alan aynı kural uygulanır.
b – her iki andlaşmaya taraf olan bir Devletle sadece andlaşmaların birisine taraf olan bir Devlet arasında, her iki Devletin tarafı oldukları andlaşma bunların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini yönetir.

5. Dördüncü paragraf hükümleri, 41. maddeye veya 60. maddeye göre bir andlaşmanın sona erdirilmesi ile veya yürürlüğünün askıya alınmasıyla ilgili herhangi bir meseleye veya bir Devletin başka bir Devlete karşı, başka bir andlaşma gereğince üstlendiği yükümlülüklerle bağdaşmayan bir andlaşmanın yapılması veya uygulanması sebebiyle bir Devlet için doğabilecek herhangi bir sorumluluk meselesine, halel getirmez.

Kesim 3
Andlaşmaların yorumu
Madde 31- Genel yorum kuralı

1. Bir andlaşma, hükümlerine andlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek alelade manaya uygun şekilde iyi niyetle yorumlanır.

2. Bir andlaşmanın yorumu bakımından, (andlaşmanın) bütünü, girişini ve eklerini içine alan metne ilaveten, aşağıdakileri kapsar:

a – andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı olarak bütün taraflar arasında yapılmış olan andlaşmayla ilgili herhangi bir anlaşma;
b – andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı oiarak bir veya daha fazla tarafça yapılan ve diğer taraflarca andlaşmayla ilgili bir belge olarak kabul edilen herhangi bir belge.

3. Andlaşmanın bütünü ile birlikte aşağıdakiler (de) dikkate alınır:

a – Taraflar arasında andlaşmanın yorumu veya hükümlerinin uygulanması ile ilgili olarak yapılan daha sonraki (tarihli) herhangi bir anlaşma,
b – Tarafların andlaşmanın yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden andlaşmanın uygulanması ile ilgili daha sonraki herhangi bir uygulaması.
c- Taraflar arasındaki ilişkilerde milletlerarası hukukun tatbiki kabil herhangi bir kuralı.

4. Tarafların bir terime özel bir mana vermek istedikleri tespit edilirse, o terime o mana verilir.

Maddde 32- Tamamlayıcı yorum araçları

31. maddenin uygulanmasından hasıl olan manayı teyid etmek veya 31. maddeye göre yapılan yorum,

a – manayı muğlak veya anlaşılmaz bırakıyorsa,
b – çok açık bir şekilde saçma olan veya makûl olmayan bir sonuca götürüyorsa, manayı tespit etmek için andlaşmanın hazırlık çalışmalarına ve yapılma şartları dahil, tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.

Madde 33- İki veya daha fazla dilde tevsik edilmiş olan andlaşmaların yorumu

1. Bir andlaşma iki veya daha fazla dilde tevsik edildiği zaman, görüş ayrılığı halinde, belirli bir metnin üstün tutulacağını metnin kendisi öngörmedikçe veya taraflar öyle kararlaştırmadıkça, herbir dildeki metin aynı şekilde geçerlidir.

2. Metnin tevsik edildiği dillerden gayrı bir dildeki bir andlaşma sureti, ancak andlaşmanın öngörmesi veya tarafların kabul etmesi halinde geçerli bir metin telakki edilir.

3. Andlaşma hükümlerinin herbir geçerli metinde aynı manayı taşıdığı farz edilir.

4. Birinci paragrafa göre, belirli bir metinin üstün tutulduğu durumlar saklı kalmak üzere, geçerli metinler arasında yapılan bir karşılaştırma, 31. ve 32. maddelerin uygulanmasının ortadan kaldırmadığı bir mana farkı ortaya koyarsa, andlaşmanın konu ve amacı gözönünde tutulduğunda metni en iyi uzlaştıran mana benimsenecektir.

Kesim 4

Andlaşmalar ve Üçüncü Devletler
Madde 34- Üçüncü Devletlerle ilgili genel kural

Bir andlaşma, rızası olmadan üçüncü bir Devlet için ne hak ne de yükümlülük yaratır.

Madde 35- Üçüncü Devletler için yükümlülükler öngören Andlaşmalar

Bir andlaşmanın tarafları bu andlaşmanın bir hükmünün bir üçüncü Devlet için bir yükümlülük aracı olmasını kast ettiyse ve üçüncü Devlet o yükümlülüğü açıkça yazılı bir şekilde kabul ettiyse, bu andlaşma hükmünden üçüncü bir Devlet için bir yükümlülük ortaya çıkar.

Madde 36- Üçüncü Devletler için haklar öngören andlaşmalar

1. Bir andlaşmanın tarafları andlaşmanın bir hükmünün ya üçüncü bir Devlete veya o Devletin mensubu olduğu Devletler grubuna, ya da bütün Devletlere, bir hak vermesini kast ettiyse ve üçüncü Devlet buna rıza gösterirse, üçüncü Devlet için andlaşmanın bu hükmünden o hak doğar.

Üçüncü Devletin rızası, aksi belirtilmediği sürece farz edilir, meğer ki andlaşma başka türlü öngörsün.

2. Birinci paragrafa göre bir hakkı kullanan bir Devlet bu hakkın kullanılması için andlaşmada öngörülen veya andlaşmaya uygun şekilde tesis edilen şartlara uyacaktır.

Madde 37- Üçüncü Devletlerin yükümlülüklerinin veya haklarının geri alınması veya değiştirilmesi

1. Otuzbeşinci maddeye uygun şekilde üçüncü bir Devlet için bir yükümlülük ortaya çıktığı zaman, bu yükümlülük ancak andlaşmaya taraf olanların ve üçüncü Devletlerin rızası ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Meğer ki, tarafların başka türlü mutabakata vardıkları tespit edilmiş olsun.

2. Otuzaltıncı maddeye uygun şekilde üçüncü bir Devlet için bir hak ortaya çıktığı zaman, üçüncü Devletin rızası olmadan hakkın geri alınamayacağı veya değiştirilemeyeceği niyeti tespit edilirse, bu hak akit taraflarca geri alınamaz veya değiştirilemez.

Madde 38- Bir andlaşmada yer alan kuralların milletlerarası teamül aracılığı ile Üçüncü Devletleri bağlaması

34-37 nci maddelerde yer alan hiçbir hüküm, bir andlaşmada belirtilen bir kuralın bir milletlerarası teamül kuralı olarak, bu sıfatla tanınmış olduğu üzere, üçüncü bir Devleti bağlamasını engellemez.

Kısım IV
Andlaşmaların (bütün taraflar bakımından) tadili (amendment) ve (sadece bazı taraflar bakımından) değiştirilmesi (modification)
Madde 39 – Andlaşmaların (bütün taraflar için) değiştirilmesi ile ilgili genel kural

Bir andlaşma, taraflar arasında anlaşma ile değiştirilebilir. Kısım II’ye konulan kurallar, andlaşma başka türlü öngörmediği ölçüde, böyle bir anlaşmaya uygulanır.

Madde 40 – Çok taraflı andlaşmaların değistirilmesi (tadili)

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, çok taraflı andlaşmaların tadili aşağıdaki paragraflar gereğince olacaktır.

2. Çok taraflı bir andlaşmayı bütün taraflar arasında tadil etmeye dair bir teklif, her birisi:

a – böyle bir teklif hakkında yapılacak işlemle ilgili karara katılma;
b – [bu] andlaşmanın tadili için herhangi bir andlaşmanın görüşülmesine ve yapılmasına katılma; hakkına sahip olan, bütün akit Devletlere bildirilir.

3. Andlaşmaya taraf olmaya yetkili olan her Devlet, tadil edilen andlaşmaya da taraf olmaya yetkili olacaktır.

4. Tadil anlaşması, halihazırdaki andlaşmaya taraf olup da tadil anlaşmasına taraf olmayan herhangi bir Devleti bağlamaz. Bu durumda 30. maddenin 4(b) paragrafı hükmü o Devlet bakımından da uygulanır.

5. Tadil anlaşmasının yürürlüğe girmesinden sonra andlaşmaya taraf olan herhangi bir Devlet, farklı bir niyeti belirtmediyse:

a – tadil edilen anlaşmanın bir tarafı kabul edilir ve
b – tadil anlaşması ile bağlı olmayan herhangi bir taraf bakımından tadil edilmemiş andlaşmanın tarafı kabul edilir.

Madde 41- Çok taraflı andlaşmaları (tarafların sadece bazıları arasında) değistirmek için yapılan anlaşmalar

1. Çok taraflı bir andlaşmanın iki veya daha fazla tarafı aşağıdaki şartlarla sadece kendi aralarında andlaşmayı değiştirmek için bir anlaşma yapabilirler:

a – andlaşma tarafından böyle bir değişiklik ihtimali öngörüldüyse; veya
b – sözkonusu değişiklik andlaşma tarafından yasaklanmadıysa ve:

i- bu değişiklik diğer tarafların andlaşmadan doğan halklarından istifade etmelerini veya yükümlülüklerinin yerine getirilmesini etkilemiyorsa;
ii- değişiklik, kendisinden sapılması halinde, bir bütün olarak andlaşmanın konu ve amacının etkin bir şekilde yerine getirilmesiyle bağdaşmayacak bir hükümle ilgili değilse.

2. Paragraf 1 (a) kapsamına giren bir durumda, andlaşma başka türlü öngörmedikçe, söz konusu taraflar, diğer tarafları andlaşma yapma niyetlerinden ve andlaşma için öngördüğü değişiklikten haberdar edecektir.

Kısım V

Andlaşmaların Geçersizliği, Sona Erdirilmesi ve Yürürlülüğünün Askıya Alınması
Kesim 1
Genel Hükümler
Madde 42 – Andlaşmaların geçerliliği ve yürürlükte olmalarının devam etmesi

1. Bir andlaşmanın veya bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasının geçerliliğine ancak bu Sözleşmenin uygulanması yoluyla itiraz edilebilir.

2. Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya feshedilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi ancak andlaşmanın veya bu Sözleşmenin hükümelerinin uygulanması sonucu meydana gelebilir. Aynı kural bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınması hususunda da geçerlidir.

Madde 43 – Milletlerarası hukukun bir andlaşmadan bağımsız olarak empoze ettiği yükümlülükler

Bu Sözleşmenin uygulanması veya andlaşma hükümlerinin uygulanması yoluyla bir andlaşmanın geçersizliğine hükmedilmesi, sona erdirilmesi veya taraflardan birinin andlaşmadan çekilmesi, veya yürürlüğünün askıya alınması; herhangi bir Devletin andlaşmada yer aalan fakat andlaşmadan bağımsız olarak milletlerarası hukuk gereğince yerine getirilmesi gereken herhangi bir yükümlülüğünü icra etmesi görevine herhangi bir şekilde zarar vermez.

Madde 44 -Andlaşma hükümlerinin ayrılabilmesi

1. Bir tarafın, bir andlaşmada öngörülen veya 56 ncı maddeden doğan, andlaşmayı feshetme, andlaşmadan çekilme veya yürürlülüğünü askıya alma hakkı; andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya taraflar başka türlü kararlaştırmadıkça, ancak andlaşmanın tamamı hakkında kullanılabilir.

2. Bir andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya alma için bu Sözleşmede tanınan bir gerekçeye, aşağıdaki paragraflarda veya 60 ncı maddede öngörülen durumlar müstesna, ancak andlaşmanın tamamı hakkında başvurulabilir.

3. Eğer gerekçe münhasıran belirli hükümlere ilişkinse, bu gerekçeye sadece bu hükümler hakkında şu hallerde başvurulabilir:

a – anılan hükümler uygulanmaları bakımından andlaşmanın geri kalan kısmından ayırdedilebiliyorsa;
b – bu hükümleri kabul etmenin diğer taraf veya tarafların andlaşma ile bir bütün olarak bağlanma rızasının esaslı bir temeli olmadığı andlaşmadan anlaşılıyorsa veya başka türlü tespit ediliyorsa;
c- andlaşmanın geri kalan kısmının ifaya devam edilmesi gayri adil olmayacaksa.

4. Kırkdokuzuncu ve ellinci maddelerin kapsamına giren hallerde, hile veya ayartılmaya başvurma hakkı olan Devlet gerek andlaşmanın tamamı, gerekse 3. paragrafa tabi olarak sadece belirli hükümler hakkında bunu yapabilir.

5. Ellibirinci, elliikinci, ve elliüçüncü maddelerin kapsamına giren hallerde, andlaşma hükümlerinin hiçbir şekilde ayrılması caiz değildir.

Madde 45 – Andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya almayla ilgili bir gerekçeye başvurma hakkının kaybı

Bir Devlet, 46-50. maddelere veya 60. ve 62. maddelere göre bir andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme, ondan çekilme veya yürürlüğünü askıya almayla ilgili bir gerekçeye aşağıdaki hallerde artık başvuramaz:

Eğer olayları öğrendikten sonra,

a – andlaşmanın, olura göre, geçerli olduğu veya yürürlükte kaldığı veya yürürlükte olmaya ettiği hususunu açıkça kabul etmiş olursa; veya
b – davranışı sebebiyle andlaşmanın, olura göre, geçersizliğine veya yürürlükte tu tulmasına zımnen rıza gösterdiğinin kabul edilmesi gerekiyorsa.

Kesim 2
Andlaşmaların geçersizliği
Madde 46 – İç hukukunun andlaşma akdetme yetkisiyle ilgili hükümleri

1. Bir Devlet, bir andlaşmayla bağlanma rızasının iç hukukunun andlaşma akdetme yetkisiyle ilgili hükümlerini ihlal etmek suretiyle açıklandığı vakıasına rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvuramaz, meğer ki ihlal aşikar ve iç hukukunun temel önemi haiz bir kuralı ile ilgili olsun.

2. Bir ihlal, söz konusu meselede normal uygulamaya göre ve iyi niyetle hareket eden herhangi bir Devlet için objektif olarak açık görünüyorsa, aşikardır.

Madde 47 – Bir Devletin rızasını açıklama yetkisine getirilen özel sınırlamalar

Bir temsilcinin bir Devletin belirli bir andlaşma ile bağlanma rızasını açıklama yetkisi spesifik bir sınırlamaya tabi kılınmışsa, temsilcinin o sınırlamaya riayet etmemesi kendisi tarafından açıklanan rızayı geçersiz kılma gerekçesi yapılamaz, meğer ki temsilcinin bu rızayı açıklamasından önce sınırlama diğer görüşmeci Devletlere bildirilmiş olsun.

Madde 48 – Hata

1. Bir Devletin bir andlaşmadaki bir hataya andlaşma ile bağlanma rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilmesi için hatanın andlaşma yapıldığı zaman o Devletçe varlığı farkedilen ve andlaşma ile bağlanma rızasının esaslı bir temelini teşkil eden bir olay ve durumla ilgili olması gerekir.

2. Söz konusu Devlet kendi davranışı ile hataya katkıda bulunduysa veya şartlar o Devleti muhtemel bir hatadan haberdar edecek şekilde ise, 1. paragraf hükümleri uygulanmaz.

3. Bir andlaşmanın sadece kaleme alınışı ile ilgili olan bir hata onun geçerliliğini etkilemez; o zaman 79. madde uygulanır.

Madde 49 – Hile

Bir Devlet bir andlaşmayı diğer bir görüşmeci Devletin hileli davranışı ile yapmaya itildiyse, bu Devlet hileye andlaşmayla bağlanma rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilir.

Madde 50- Bir Devletin temsilcisinin ayartılması

Bir Devletin bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanması temsilcisinin başbir bir görüşmeci Devlet tarafından doğrudan veya dolaylı şekilde ayartılması suretiyle sağlandıysa bu Devlet böyle bir ayartılmaya andlaşma ile bağlama rızasını geçersiz kılan bir gerekçe olarak başvurabilir.

Madde 51- Bir Devlet temsilcisinin icbar edilmesi

Bir Devletin temsilcisine karşı yöneltilen hareket veya tehditler ile icbar edilerek sağlanan Devletinin bir andlaşma ile bağlanma rızasının açıklanmasının herhangi bir hukuki etkisi olmayacaktır.

Madde 52 – Tehdit veya kuvvet kullanılması yoluyla bir Devletin icbar edilmesi

Birleşmiş Milletler Şartı’na geçirilmiş olan milletlerarası hukuk ilkelerini ihlal edecek şeilde kuvvet kullanma tehdidinde bulunmak veya kuvvet kullanmak suretiyle yapılması sağlanan bir andlaşma batıldır.

Madde 53 – Bir milletlerarası emredici hukuk normu ile çatışan andlaşmalar

Bir andlaşma yapılması sırasında milletlerarası genel hukukun emredici bir normu ile çatışıyorsa batıldır. Bu sözleşme bakımından milletlerarası genel hukukun emreredici bir normu, bir bütün olarak Devletlerin milletlerarası toplumunun, kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen ve ancak aynı nitelikte olan daha sonraki bir milletlerarası genel hukuk normu ile değiştirilebilecek olan bir norm olarak kabul ettiği ve tanıdığı bir normdur.

Kesim 3
Andlaşmaların sona erdirilmesi ve yürürlüğünün askıya alınması
Madde 54 – Bir andlaşmanın hükümlerine göre veya tarafların rızası ile sona erdirilmesi veya ondan çekilme

Bir andlaşmanın sona erdirilmesi veya bir tarafın çekilmesi aşağıdaki gibi olabilir:

a – andlaşma hükümlerine göre;
b – herhangi bir zamanda diğer akit Devletlerle istişare ettikten sonra bütün tarafların rızası ile.

Madde 55 – Çok taraflı bir andlaşmanın taraf sayısının andlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan sayının altına düşmesi

Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, çok taraflı bir andlaşma sadece taraf sayısının andlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan sayının altına düşmesi sebebiyle sona ermez.

Madde 56 – Sona erme, fesih veya çekilme hususunda hiçbir hüküm ihtiva etmeyen bir andlaşmanın feshi veya andlaşmadan çekilme

1. Sona ermesiyle ilgili hiçbir hüküm taşımayan ve fesih veya çekilmeyi öngörmeyen bir andlaşma, aşağıdaki haller gerçekleşmedikçe feshe veya çekilmeye tabi değildir:

a – tarafların fesih veya çekilme ihtimalini kabul etme niyetleri tespit edilmedikçe; veya
b – fesih veya çekilme hakkı andlaşmanın niteliğinden zımnen çıkarılmadıkça.

2. Bir taraf 1. paragrafa göre andlaşmayı feshetme veya ondan çekilme niyetini en az 12 ay önceden bildirecektir
.
Madde 57 – Bir andlaşmanın yürürlüğünün andlaşmanın hükümlerine göre veya tarafların rızası ile askıya alınması

Bir andlaşmanın bütün tarafları veya belirli bir taraf bakımından yürürlüğü, aşağıdaki hallerde askıya alınabilir:

a – andlaşmanın hükümlerine göre; veya
b – herhangi bir zamanda diğer akit Devletlerle istişare ettikten sonra bütün tarafların rızası ile.

Madde 58- Çok taraflı bir andlaşmarun taraflarının sadece bir kısmı arasında yapılan anlaşmayla askıya alınması

1. Çok taraflı bir andlaşmaya taraf olan iki veya daha fazla Taraf (Devlet), aşağıdaki hallerde, geçici olarak ve sadece kendi aralarında andlaşma hükümlerini yürürlüğünü askıya almak üzere bir anlaşma yapabilirler:

a – böyle bir askıya alma imkaru andlaşmayla öngörülmüşse; veya
b – sözkonusu askıya alma andlaşma ile yasaklanmadıysa ve:

i- diğer tarafların andlaşmadan doğan halklarını kullanmalarını veya yükümlülüklerini yerine getirmelerini etkilemiyorsa;
ii- andlaşmanın konu ve amacı ile bağdaşıyorsa.

2. Paragraf 1 (a) kapsamına giren bir durumda, andlaşma aksini öngörmedikçe söz konusu taraflar diğer tarafları anlaşmayı yapma niyetlerinden ve yürürlüğünü askıya almayı düşündükleri andlaşma hükümlerinden haberdar ederler.

Madde 59- Daha sonraki tarihli bir andlaşmanın yapılması ile bir andlaşmanın zımnen sona erdirilmesi veya yürürlüğünün askıya alınması

1. Bir andlaşmanın bütün tarafları aynı konuyla ilgili daha sonraki tarihli bir andlaşmayı akdederse ve:

a – tarafların meseleyi o andlaşmaya tabi kılmak istedikleri daha sonraki andlaşmadan anlaşılır veya başka türlü tespit edilirse; veya
b – daha sonraki andlaşmanın hükümleri daha öncekinin hükümleri ile ikisinin aynı zamanda uygulanamayacağı kadar bağdaşmıyorsa, o andlaşma sona ermiş kabul edilir.

2. Daha önceki andlaşmanın sadece yürürlüğünün askıya alındığını kabul edilmesi, tarafların niyetinin bu olduğunun daha sonraki andlaşmadan anlaşılması veya başka türlü tespit edilmesine bağlıdır.

Madde 60 – Bir andlaşmanın ihlal edilmesi sonucu sona erdirilmesi veya yürürlüğünün askıya alınması

1. İki taraflı bir andlaşmanın akit taraflardan birisi tarafından esaslı bir şekilde ihlali (material breach), diğer tarafa andlaşmayı sona erdirme veya tamamen veya kısmen yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir.

2. Çok taraflı bir andlaşmanın akit taraflardan birisi tarafından esaslı bir şekilde ihlali

a – diğer tarafların oybirliği ile andlaşmanın yürürlüğünü tamamen veya kısmen askıya almalarını veya andlaşmayı,

i- kendileriyle kusurlu Devlet arasındaki ilişkiler bakımından, ya da,
ii- bütün taraflar arasında, sona erdirme hakkını verir.

b – andlaşma ile bilhassa etkilenen bir tarafa, kendisi ile kusurlu Devlet arasındaki ilişkiler bakımından andlaşmanın yürürlüğünü tamamen veya kısmen askıya almasının gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir.

c – kusurlu Devletten başka herhangi bir tarafa, andlaşmanın yürürlüğünü kısmen veya tamamen kendisi bakıınından askıya alma gerekçesi olarak ihlale başvurma hakkı verir; ancak bunun için andlaşma öyle bir nitelikte olmalı ki, bir tarafın andlaşma hükürmlerini esaslı bir şekilde ihlal etmesi herbir tarafın andlaşmadan doğan yükümlülüklerini ifa etme durumunu köklü bir biçimde değiştirsin.

3. Bu madde bakımından bir andlaşmanın esaslı bir şekilde ihlali aşağıdakilerden ibarettir:

a – andlaşmanın, bu Sözleşmenin tasvip etmediği bir şekilde inkar edilmesi; veya
b – andlaşmanın konu veya amacının gerçekleştirilmesi için elzem olan bir hükmün ihlal edilmesi.

4. Yukandaki paragraflar bir ihlal halinde uygulanabilecek herhangi bir andlaşma hükmüne halel getirmez.

5. 1-3 ncü paragraflar insani nitelikteki andlaşmalarda yer alıp kişilerin korunmasıyla ilgili hükümlere, bilhassa bu gibi andlaşmalarla himaye edilen kişilere karşı herhangi bir misilleme şeklini yasaklayan hükümlere uygulanmaz.

Madde 61- Sonraki imkansızlık

1. Bir tarafın bir andlaşmayı ifa etme imkansızlığını andlaşmayı sona erdirme veya ondan çekilme gerekçesi yapabilmesi için, imkansızlığın andlaşmanın ifası için kaçınılmaz olan bir nesnenin daimi olarak ortadan kalkması veya tahrip olmasından ileri gelmesi gerekir. İmkansızlık geçici ise, ancak andlaşmanın yürürlüğünü askıya alma sebebi yapılabilir.

2. İfa imkansızlığı, bir tarafın gerek anlaşmadan doğan bir yükümlülüğünü, gerekse andlaşmanın diğer herhangi bir tarafına karşı borçlu olunan diğer herhangi bir yükümlülüğünü ihlal etmesi neticesi meydana gelmişse, o taraf, andlaşmayı sona erdirme, andlaşmadan çekilme veya yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu imkansızlığa dayanamaz.

Madde 62- Şartların Esaslı Şekilde değişmesi

1. Bir andlaşmanın akdedilmesi sırasında mevcut olan şartlarda meydana gelen taraflarca öngörülmeyen esaslı bir değişikliğe, aşağıdaki şartlar yerine gelmedikçe, andlaşmayı sona erdirme veya andlaşmadan çekilme için bir gerekçe olarak başvurulamaz:

a – bu şartların mevcudiyeti, tarafların andlaşma ile bağlanma rızalarının esaslı bir temelini teşkil etmedikçe; ve
b – değişiklik andlaşmaya göre hala icra edilecek yükümlülüklerin kapsamını köklü bir şekilde değiştirme etkisini haiz olmadıkça.

2. Şartlarda meydana gelen esaslı bir değişikliğe bir andlaşmayı sona erdirmek veya ondan çekilmek için bir gerekçe olarak şu hallerde başvurulamaz.

a – andlaşma bir sınırı tesis ediyorsa; veya
b – esaslı değişiklik ona başvuran tarafın ya andlaşmadan doğan bir yükümlülügünü ihlal etmesinin ya da andlaşmanın diğer herhangi bir tarafına karşı herhangi bir milletlerarası yükümlülüğünü ihlal etmesinin neticesi ise.

3. Yukandaki paragraflara göre bir taraf esaslı bir şart değişikliğine bir andlaşmayı sona erdirme veya ondan çekilme gerekçesi olarak başvurulabiliyorsa, değişikliğe, andlaşmayı askıya almanın bir gerekçesi olarak da başvurulabilir.

Madde 63 – Diplomatik ve konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi

Bir andlaşmanın tarafları arasında diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi, diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin mevcudiyeti bu andlaşmanın uygulanması için kaçınılmaz olmadığı ölçüde, andlaşma ile bu taraflar arasında kurulmuş olan hukuki ilişkileri etkilemez.

Madde 64 – Milletlerarası genel hukukunun yeni bir emredici normunun ortaya çıkması

Eğer milletlerarası genel hukukun yeni bir emredici normu ortaya çıkarsa, bu normla çatışan mevcut herhangi bir andlaşma batıl hale gelir ve sona erer.

Kesim 4
Usul
Madde 65 – Bir andlaşmanın geçersizliği, sona ermesi, andlaşmadan çekilme veya hükümlerini askıya alma konusunda izlenecek usul

1. Bu sözleşmeye göre gerek bir andlaşma ile bağlanma rızasındaki bir sakatlığa, gerekse bir andlaşmanın geçersizliği, sona erdirilmesi, andlaşmadan çekilme veya yürürlüğünün askıya alınmasıyla ilgili bir sebebe dayanan bir taraf, diğer tarafları, iddiasından haberdar etmek zorundadır. Bildirim, andlaşmayla ilgili olarak alınması önerilen tedbirleri ve sebeplerini belirtir.

2. Acil durumlar dışında, bildirimin alınmasından en az üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra hiçbir taraf herhangi bir itiraz ileri sürmediyse, bildirimi yapan taraf önerdiği tedbiri 67. maddede öngörüldüğü tarzda yerine getirebilir.

3. Ancak, diğer herhangi bir taraf itiraz etmişse, taraflar Birleşmiş Milletler Şartı’nın 33. maddesinde belirtilen araçlarla bir çözüm bulmaya çalışacaktır.

4. Aşağıdaki paragraflarda yer alan hiçbir hüküm tarafların ihtilafların çözümü hususunda kendilerini bağlayan yürürlükteki herhangi bir hükme göre sahip oldukları hak ve yükümlülükleri etkilemeyecektir.

5. 45. maddeye halel gelmemek üzere, bir Devletin 1. paragrafta açıklanan bildirimi daha önce yapmamış olması andlaşmanın icrasını talep eden veya ihlal edildiğini ileri süren diğer tarafa cevaben böyle bir bildirimde bulunmasına engel teşkil etmez.

Madde 66 – Yargısal çözüm, tahkim ve uzlaştırma usulleri

65. maddenin 3. paragrafına göre itirazın ileri sürüldüğü tarihten itibaren 12 aylık bir süre içinde hiçbir çözüme varılamadıysa, aşağıdaki usul izlenecektir:

a – 53 ve 64. maddenin uygulanması veya yorumu ile ilgili bir ihtilafın taraflarından herhangi birisi, yazılı bir dilekçe ile, ihtilafı Milletlerarası Adalet Divanı’nın kararına sunabilir, meğer ki taraflar müşterek rızalarıyla ihtilafı hakeme havele etmekte mutabık kalsınlar.
b – bu Sözleşmenin Kısım V’inde yer alan diğer maddelerin herhangi birisinin veya yorumu ile ilgili bir ihtilafın taraflarından herhangi birisi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bir talepte bulunmak suretiyle bu Sözleşmenin Ek’inde belirtilen usulü harekete geçirebilir.

Madde 67 – Bir andlaşmayı geçersiz ilan etme, sona erdirme, ondan çekilme, veya yürürlüğünü askıya alma belgeleri

1. 65. maddenin 1. paragrafında öngörülen bildirirm, yazılı olarak yapılmalıdır.

2. Bir andlaşmayı, andlaşmanın hükümlerine veya 65. maddenin 2. veya 3. paragrafına göre geçersiz ilan eden, sona erdiren, ondan çekilmeyi veya onun yürürlüğünü askıya almayı öngören herhangi bir işlem, diğer taraflara iletilen bir belge ile yapılır. Belge, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı, veya Dışişleri Bakanı tarafından imzalanmazsa, bu Devletin belgeyi ileten temilcisinden yetki belgesini göstermesi istenebilir.

Madde 68 – 65. ve 67. maddelerde öngörülen bildirim ve belgelerin geri alınması

65. veya 67. maddede öngörülen bir bildirim veya belge, hükmünü doğurmadan önce her zaman geri alınabilir.

Kesim 5
Bir andlaşmanın geçersizliğinin, sona ermesinin veya yürürlüğünün askıya alınmasının sonuçları
Madde 69 – Bir andlaşmanın geçersizliğinin sonuçları

1. Geçersizliği bu Sözleşmeye göre tespit edilen bir andlaşma, hükümsüzdür. Hüküınsüz bir andlaşmanın hükümlerinin hiçbir hukuki gücü yoktur.

2. Buna rağmen, böyle bir andlaşmaya güvenerek işlemler yapılmışsa,

a – herbir taraf, diğer herhangi bir taraftan karşılıklı ilişkilerinde işlem yapılmamış olsaydı hangi durum mevcut olacak idiyse o durumun mümkün olduğu ölçüde tesis etmesini istiyebilir;
b – geçersizliğe başvurulmadan önce iyi niyetle icra edilmiş olan işlemler sırf andlaşmanın geçersizliği sebebiyle gayri hukuki hale gelmez.

3. 49, 50, 51 veya 52. maddenin kapsamına giren durumlarda, 2. paragraf; kendisine hile, ayartma veya cebrin isnat edilebileceği diğer taraf bakımından uygulanmaz.

4. Belirli bir Devletin çok taraflı bir andlaşma ile bağlanma rızasının geçersizliği durumunda, bundan önceki kurallar, o Devletle andlaşmanın tarafları arasındaki ilişkilerde uygulanır.

Madde 70 – Bir andlaşmanın sona erdirilmesinin sonuçları

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe veya taraflar başka türlü kararlaştırmadıkça, bir andlaşmanın kendi hükümlerine göre veya bu Sözleşmeye uygun şekilde sona erdirilmesi,

a – tarafları andlaşmayı bundan sonra icra etme hususunda herhangi bir yükümlülükten kurtarır;
b – andlaşmanın sona erdirilmesinden önce andlaşmanın icra edilmesi yoluyla yaratılan tarafların herhangi bir hakkını, yükümlülüğünü veya hukuki durumunu etkilemez.

2. Bir Devlet çok taraflı bir andlaşmayı fesheder veya ondan çekilirse, paragraf 1, o Devletle andlaşmanın diğer taraflarının herbiri arasındaki ilişkilerde böyle bir fesih veya çekilmenin hüküm doğurduğu tarihten itibaren uygulanır.

Madde 71 – Genel milletlerarası hukukun emredici bir normu ile çatışan bir andlaşmanın geçersizliğinin sonuçları

1. 53. maddeye göre batıl olan bir andlaşma durumunda taraflar:

a – genel milletlerarası hukukun emredici bir normu ile çatışan herhangi bir hükme güvenerek icra edilen herhangi bir işlemin sonuçlarını mümkün olduğu ölçüde bertaraf edeceklerdir; ve
b – karşılıklı ilişkilerini genel milletlerarası hukukun emredici normuna uygun hale getireceklerdir.

2. 64. maddeye göre batıl olan ve sona eren bir andlaşma halinde, andlaşmanın sona ermesi,

a – tarafları andlaşmayı bundan sonra icra etme konusunda herhangi bir yükümlülükten kurtarır;
b – tarafların andlaşmanın sona ermesinden önceki icrası suretiyle doğan herhangi bir hak, yükümlülük veya hukuki durumlarını etkilemez, şu kadar ki bu hak, yükümlülük veya durumların daha sonra muhafaza edilmeleri genel milletlerarası hukukun emredici normu ile çatışmadığı oranda mümkündür.

Madde 72- Bir andlaşmanın yürürlüğünün askıya alınmasının sonuçları

1. Andlaşma başka türlü öngörmedikçe, ve taraflar başka türlü karara varmadıkça, bir andlaşmanın yürürlüğünün kendi hükümlerine göre veya bu Sözleşmeye uygun şekilde askıya alınması:

a – aralarından andlaşmanın yürürlüğü askıya alınan tarafları askıya alma süresince karşılıklı ilişkilerinde andlaşmayı ifa etme yükümlülüğünden kurtarır;

b – taraflar arasında andlaşma ile kurulan hukuki ilişkileri başka türlü etkilemez.

2. Askıya alma esnasında taraflar andlaşmanın yürürlüğünün yeniden başlatılmasını engelleyecek hareketleri yapmaktan kaçınacaklardır.

KISIM VI

Çeşitli hükümler
Madde 73- Devletin halefiyeti, Devletin sorumluluğu ve muhasamatın çıkması durumları

Bu Sözleşmenin hükümleri bir andlaşma ile ilgili olarak Devletlerin halefiyeti veya bir Devletin milletlerarası sorumluluğu veya Devletler arasında ortaya çıkabilecek herhangi bir soruna halel getirmeyecektir.

Madde 74 – Diplomatik ve Konsolosluk ilişkileri ve andlaşmaların yapılması

İki veya daha fazla Devlet arasında diplomatik veya konsolosluk ilişkilerinin kesilmesi veya yokluğu, bu Devletler arasında andlaşmaların yapılmasını engellemez. Bir andlaşmanın yapılması kendi başına diplomatik veya konsolosluk ilişkileriyle ilgili durumu etkilemez.

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi

0

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi 2 Kasım 2001 tarihinde kabul ve ilan edilmiştir.

21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü ise (World Day for Cultural Diversity for Dialogue and Development) 2002 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 57/249 sayılı kararı ile kutlamaya başlanmıştır.

Unesco Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi

Genel Konferans,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’yle sırasıyla medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel haklarla ilgili 1966 tarihli iki Uluslararası Sözleşme gibi evrensel olarak tanınan diğer belgelerde beyan edilen insan haklarının ve temel özgürlüklerin tam olarak uygulanmasını taahhüt edip,

Adalet, özgürlük ve barış adına insanlığın kültür ve eğitiminin yayılmasının insan onuru için vazgeçilmez olduğunu ve bunun bütün ulusların karşılıklı yardımlaşma ve endişe ruhu ile yerine getirmesi gereken kutsal bir görev oluşturduğunu” UNESCO’nun Anayasası’nın giriş bölümünde beyan edildiğini hatırlatarak,

UNESCO’ya diğer amaçlarının yanında “sözlü ve görüntülü düşüncelerin serbest dolaşımını geliştirmek için gerekli olabilecek bu tür uluslararası anlaşmaları” tavsiye etmeye yönelik özel görev veren Anayasa’nın 1. Maddesini de hatırlatarak,

UNESCO tarafından kültürel çeşitliliğe ve kültürel hakların kullanılmasına ilişkin olarak kabul edilen uluslararası belgelerin hükümlerine atıfta bulunarak,

Kültürün, toplum veya bir sosyal gruba özgü manevi, maddi, entelektüel ve duygusal özelliklerin tümü olarak kabul edilmesi gerektiğini; sanat ve edebiyatın yanı sıra yaşam biçimi ve değerler sistemi, gelenekler ve inançları da kuşattığını teyit ederek,

Kültürün kimlik, sosyal uyum ve bilgi tabanlı ekonominin gelişmesi konularında güncel tartışmaların merkezinde yer aldığını saptayarak,

Karşılıklı güven ve anlayış çerçevesinde kültürel çeşitliliğe saygı, hoşgörü, diyalog ve işbirliğinin uluslararası düzeyde barış ve güvenliğin en iyi garantisi olduğunu teyit ederek,

Kültürel çeşitliliğin tanınması, insanlığın birlik bilinci ve kültürlerarası değişimin gelişmesi temelinde daha fazla dayanışma talep ederek,

Hızla gelişen bilgi ve iletişim teknolojileri ile kolaylaşan küreselleşme süreçleri her ne kadar kültürel çeşitlilik açısından bir güçlüğü temsil etmekle birlikte kültürler ve medeniyetler arası diyaloglar için yenilenen koşullar yarattığını dikkate alarak,

UNESCO’nun Birleşmiş Milletler sistemi içinde, zengin kültürel çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini garanti altına almaya yönelik özel görev yönergesinin farkında olarak,

Aşağıdaki ilkeleri ilan edip ve işbu Beyanname’yi kabul etmiştir.

KİMLİK, ÇEŞİTLİLİK VE ÇOĞULCULUK

Madde 1- Kültürel çeşitlilik: insanlığın ortak mirası

Kültür, zaman ve mekân içerisinde çeşitli biçimler alır. Bu çeşitlilik insanlığı oluşturan grupların ve toplumların kimliklerinin özgünlüğünde ve çoğulluğunda yansıma bulur. Biyolojik çeşitliliğin doğa için gerekli olduğu kadar; değişim, yenilik ve yaratıcılık kaynağı olarak kültürel çeşitlilik de insanlık için gereklidir.

Madde 2- Kültürel çeşitlilikten kültürel çoğulculuğa

Giderek çeşitlilik arz eden toplumlarımızda; çoğul, çeşitli ve dinamik kültürel kimliklerinin yanı sıra birlikte yaşamak için de istekli olan insanlar ve gruplar arasında uyumlu bir etkileşim sağlamak esastır. Tüm vatandaşların dâhil edilmesi ve katılımına dair politikalar; sosyal uyumun, sivil toplumun canlılığının ve barışın garantisidir. Bu şekilde tanımlanan kültürel çoğulculuk, kültürel çeşitlilik gerçeğine politik bir ifade sağlar. Demokratik çerçevenin olmazsa olmazı olan kültürel çoğulculuk, kamu yaşamını destekleyen yaratıcı kapasitelerin gelişmesine ve kültürel çeşitliliğe yardımcıdır.

Madde 3- Kalkınmada bir etken olarak kültürel çeşitlilik

Kültürel çeşitlilik herkese açık olan seçenekler yelpazesi sunar; sadece ekonomik kalkınma amaçlı değil, daha tatmin edici bir entelektüel, duygusal, ahlaki ve ruhsal varlık elde etmeye yönelik bir gelişimin de temel unsurlarından biridir.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE İNSAN HAKLARI

Madde 4- Kültürel çeşitliliğin garantisi olarak insan hakları

Kültürel çeşitliliği korumak, insan onuruna saygı duymaya bağlı etik bir zorunluluktur. Bu, insan hakları ve temel özgürlükleri, özellikle de azınlıklar ve yerli halklardan kişilerin haklarına dair bir taahhüt içerir. Hiç kimse, kültürel çeşitliliğe uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınan insan haklarını ihlal etmek için veya bu hakların kapsamını kısıtlamak için başvuramaz.

Madde 5- Kültürel çeşitliliğe ortam hazırlayan kültürel haklar

Kültürel haklar, evrensel, bölünmez ve birbirine bağlı olan insan haklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Yaratıcı çeşitliliğin gelişmesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 27. Maddesinde ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 13. ve 15. Maddelerinde tanımlandığı şekliyle kültürel hakların tam olarak uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle, tüm kişiler kendilerini seçtikleri bir dilde, özellikle de kendi ana dillerinde ifade etmek ve çalışmalarını kendi seçtikleri dilleriyle oluşturup yayma hakkına sahiptir; tüm insanların kendi kültürel kimliklerine tamamen saygılı, kaliteli eğitim alma hakları vardır; ve tüm insanlar, kendi tercih ettikleri bir kültürel yaşama katılma ve insan hakları ve temel özgürlüklere tabi olan kültürel uygulamalarını sürdürme hakkına sahiptir.

Madde 6- Kültürel çeşitliliğe herkesin erişmesine doğru

Sözlü ve görüntülü düşüncelerin serbest dolaşımını garantiye alırken tüm kültürlerin kendilerini ifade edebilmesine ve kendilerini bilinir kılabilmelerine özen gösterilmelidir. İfade özgürlüğü, medya çoğulculuğu, çok dillilik, sanata, bilimsel ve teknolojik bilgiye dijital formda da dâhil olmak üzere eşit erişim ve tüm kültürler için ifade ve yayma araçlarına erişme olanağı, kültürel çeşitliliğin garantileridir.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE YARATICILIK

Madde 7- Yaratıcılığın kaynağı olarak kültürel miras

Yaratım, kültürel geleneğin kökleri üzerinde sürer; ancak diğer kültürlerle temas içinde gelişir. Bu nedenle miras, hemen her biçimiyle korunmalı, insan deneyimi ve özlemlerinin bir kaydı olarak geliştirilip gelecek nesillere aktarılmalı ve böylece yaratıcılık tüm çeşitleriyle teşvik edilip kültürler arasında gerçek bir diyalog telkin edilmelidir.

Madde 8- Kültürel mal ve hizmetler: benzersiz türde mallar/metalar

Günümüzdeki ekonomik ve teknolojik değişim karşısında, yaratım ve yenilik için geniş olanaklar açılırken, yaratıcı ürün arzının çeşitliliğine, yazar ve sanatçıların haklarının tanınmasına ve de sadece mal ya da tüketim malı olarak görülmemesi gereken; kimliğin, değerlerin ve anlamın taşıyıcısı olan kültürel ürün ve hizmetlere özel bir dikkat gösterilmelidir.

Madde 9- Yaratıcılığın katalizörleri olarak kültürel politikalar

Kültürel politikalar, bir yandan düşünce ve eserlerin serbest dolaşımını sağlarken diğer yandan çeşitlenmiş kültürel mal ve hizmetlerinin kendilerini yerel ve küresel düzeyde savunacak araçları içeren kültürel endüstriler yoluyla üretim ve yayılımını sağlayan koşulları da yaratmalıdır.

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE ULUSLARARASI DAYANIŞMA

Madde 10- Dünya çapında yaratımı ve yayılımı güçlendirici kapasiteler

Mevcut dengesizlikler ve kültürel malların küresel düzeydeki değişimi karşısında, tüm ülkelerin özellikle gelişmekte olan ve geçiş sürecindeki ülkelerin ulusal ve uluslararası düzeyde etkin ve rekabetçi kültür endüstrileri kurabilmeleri için uluslararası işbirliği ve dayanışmanın güçlendirilmesi gerekir.

Madde 11- Kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum arasındaki ortaklıkları oluşturmak

Piyasa güçleri tek başına, sürdürülebilir insani kalkınma için anahtar niteliğindeki kültürel çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini garanti edemez. Bu açıdan bakıldığında, özel sektör ve sivil toplumla ortaklık içindeki bir kamu politikasının üstünlüğü yeniden vurgulanmalıdır.

Madde 12- UNESCO’nun rolü

UNESCO, görev yönergesi ve işlevlerinin verdiği yetkiye dayanarak aşağıdaki sorumluluklara sahiptir:

a) Bu Bildirge’de belirtilen ilkelerin çeşitli hükümetler arası kuruluşlar bünyesinde hazırlanan kalkınma stratejileriyle kaynaşmasını teşvik etmek,

b) Devletler, uluslararası resmî ve resmî olmayan organizasyonlar, sivil toplum ve özel sektörün kültürel çeşitlilikten yana kavramlar, amaçlar ve politikalar geliştirmek için bir araya gelebileceği bir referans noktası ve forum olarak hizmet etmek,

c) Kendi yetki alanları içinde, bu Bildirge’yle ilişkili alanlarda standart belirleme, farkındalığı artırma ve kapasite geliştirme faaliyetlerini sürdürmek,

d) Ana hatları bu Bildirge’ye eklenmiş olan Eylem Planı’nın uygulanmasını kolaylaştırmak.

(*) Çeviri, UTMK Kültürel İfadelerin Çeşitliliği İhtisas Komitesi Raportörü Yeliz Özay tarafından İngilizce’den yapılmıştır.

Louis Renault

0

Hukukçu, öğretim üyesi, yargıç, diplomat ve Nobel Barış Ödülü sahibi Louis Renault  (21 Mayıs 1843-8 Şubat 1918) Fransa’nın Saône-et-Loire bölgesindeki Autun’da doğdu.. Collège d’Autun’da okudu. Felsefe, matematik ve edebiyat alnında ödüller aldı. Dijon Üniversitesi’nde edebiyat bölümünden mezun oldu. Ardından Paris’e giderek hukuk fakültesine başladı. 1861’den 1868’e kadar yedi yıl boyunca Paris’te kaldı, onur derecesi ile mezun olduktan sonra yine hukuk alanında doktora derecesi elde etti.

1868’de akademik kariyerine başladı. Roma Hukuku ve ardından Ticaret Hukuku öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1873’te Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku öğretim üyesi oldu.

1879’da Uluslararası Hukuk Çalışmalarına Giriş adlı eserini yayınladı (Introduction à l’étude du droit international) Bu kitap hayatında büyük bir değişim yarattı. 1881’de Uluslararası hukuk profesörü oldu ve bu alanda ders vermeye başladı. Yazdığı raporlar, hukuk ve siyaset bilimi dergilerinde yayınladığı 200’den fazla makale ve diğer çalışmaları sayesinde uluslararası hukuk alanında otorite haline geldi.

1888’de Charles Lyon-Caen ile birlikte dokuz ciltlik Traité de droit commercial isimli kitabını yayınladı.

Traité de droit commercial - Louis-Renault
Traité de droit commercial – Louis-Renault

Renault, Paris Üniversitesi’ndeki göreviyken eş zamanlı olarak, Siyaset Bilimi Okulu’nda ve iki askeri okulda dersler verdi, 252 doktora tezini danışman profesör olarak yönetti.

Uluslararası Hukuk Alanındaki Çalışmaları 

1890’da Fransa Dışişleri Bakanlığı’na hukuk danışmanı olarak atandı ve yirmi yıl boyunca Avrupa’da düzenlenen uluslararası konferansta ülkesini temsil etti. Uluslararası özel hukuk, uluslararası taşımacılık, askeri havacılık, denizcilik, köleliğin kaldırılması, uluslararası işlemlerde kullanılan ticari kağıtlar, 1864 Kızılhaç Sözleşmesi’nin revizyonu ve benzeri konularındaki düzenlemelerde önemli rol oynadı.

1899’da kurulan Lahey’deki Daimi Hakemlik Mahkemesinde görev aldı ve önemli davalar yürüttü. 1899’daki ilk Lahey Barış Konferansı Nihai Senedinin baş yazarı olarak görev yaptı.

1903 yılında kendisine Fransa tarafından büyükelçi unvanı verildi. 1907’de düzenlenen ikinci Lahey Barış Konferansı’nda da yer aldı ve etkin bir rol üstlendi.

1907’de Ernesto Teodoro Moneta ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. 19 yabancı ülkeden onur nişanı aldı. Çok sayıda üniversiteden fahri doktora unvanı verildi.

1914 yılında  Lahey’de kurulan Uluslararası Hukuk Akademisi’nin başkanlığına seçildi.

Ömrünün sonuna kadar üniversitede ve çeşitli kurumlarda dersler verdi. 6 Şubat 1918’de son dersini verdikten sonra kısa bir tatil için Barbizon’daki villasına gitti, hastalandı ve 8 Şubat sabahı yaşamını yitirdi.

Çerkesya Bağımsızlık Bildirgesi

0
Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi (Declaration of Circassian Independence) 1 Ocak 1836'da ilan edilmiştir. Bildirge, Avrupa ülkelerine gönderilen bir mektup ile duyurulmuştur. Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi, hem Rusya'ya hem de Babıali'ye yönelik sert eleştiriler barındırmaktadır.

Çerkesya Bağımsızlık Bildirgesi

Bismillahirrahmanirrahim

Bu kez yapılan barış antlaşmasında ülkemiz Çerkesya’nın ne şekilde ve ne ölçüde merkezde kaldığı tüm devletler ve halk tarafından bilinmektedir. Kırım Hanlığı döneminden 1829’da çıkan savaşa kadar tüm hanlarla savaştık. Kırım Rus yönetimine girdiğinde, Ruslarla daha önce hanlarla yaptığımızdan daha fazla savaş yaptık. Hiçbir zaman kimseye boyun eğmedik. Her nasılsa 1829 savaşı sonunda Osmanlı Devleti tarafından tamamen Rus tarafına terk edildik.

Rusya, 1829 savaşından 1853 (Kırım) savaşına kadar Çerkesya kıyılarında çok sayıda kale ve tahkimat inşa etmesine, top ve asker yerleştirmesine rağmen Çerkesya halkını kimse teslim alamamıştı. Ancak yaptıkları şey, paranın gücüyle, hiçbir şey bilmeyen, İslam dininin ve devletinin ne olduğunu anlamayan bazı çocuklarımızı, Çerkeslerin durumunu gözetlemek ve yağmalamak için işe almaktı. Çerkeslerin ailelerini katlettiler, mallarını yağmaladılar. Otuz yıldır gece gündüz böyle savaşıyoruz. Bu kez 1853 Kırım Savaşı sonunda yapılan barış görüşmelerinde Büyük Güçler ve arabulucular tarafından bağımsızlığımız konusunda herhangi bir müzakere yapılmadığı ve eski durumumuzda kaldığımız anlaşılınca durumumuzu bildirdik: Osmanlı İmparatorluğu’na, İngiltere’ye ve Fransa’ya.

Bağımsızlığımızı ilan etmek için önce iki yüz elli, sonra da elli kişilik büyükelçilerimizi İstanbul’a gönderdik. Savaş sırasında İngiltere ve Fransa tarafından bu taraflara atanan konsoloslar, Çerkesya’nın bağımsız kalacağını bildirip herkese bildirdiğinden, tüm halk, tıpkı diğer devletler gibi, önceki kaosu bırakıp birlik olmuş, vergi ödemeyi ve düzeni sağlamayı kabul etmiştir. Daha sonra beni komutan olarak seçip emirlerime aykırı davranmayacaklarına dair yemin ettiler ve bana imzalı anlaşmalar verdiler. Bunun üzerine ödemeleri gereken vergi ve aşar tutarlarını belirledik.

Halkımız, ülkemizin her yerini korumaya yetecek düzenli askerin oluşturulması, top ve mühimmatın temini için verdiği senetler gereğince vergi ödüyor, içlerinden disiplini hak edenleri ceza için bize teslim ediyor. Uygun yerlerde mahkemeler kuruluyor ve şeriat uygulanıyor. Çaresiz kalan düzenli askerlerimizi milliyeti ne olursa olsun eğiteceğiz. Eğitmenin yanı sıra silah, mühimmat ve diğer ihtiyaçlarımızı karşılamak zorunda kaldık. Şimdilik bir kısım topçu, süvari ve piyade askerleri ile subayları ikmal edilerek getirildi.

Kırk gün önce Rusya Hükümetine gönderdiğimiz belirli maddeli muhtıramızda da açıklandığı gibi, (Rusların) Anapa ve çevresine asker ve topçu sevkıyatı sırasında, topçu silahlarımızın olmaması nedeniyle topçu kullanamadık. (Buna rağmen) Çerkes halkı Ruslara karşı direnmiş ve Anapa Kalesi dışında hiçbir yerde Rus kalmamıştır. Adegum’un yanında yirmi iki top ortaya çıktı. On bini aşkın süvari ve piyade askerimiz ile topçu askerlerimiz, tedarik ettiğimiz toplarla söz konusu halkın askerlerine katıldı. Şimdi Ruslarla çetin savaşlar yapılıyor. Rusların bulundukları yerden bir adım bile uzaklaşmasına izin vermedik, hendek kazdık ve orada bekledik. Anapa’nın karşısında ise Çerkes askerleri karakol görevi görüyor.

Mora kesinlikle Osmanlı İmparatorluğu’nun malıydı ve halkı cizye ödeyen tebaaydı. Gazi Mahmud Han’ın hükümdarlığı sırasında 1236 (1820-1821) yılında yedi yıl boyunca onlara karşı savaş yapıldı. Savaş sonunda Moralılar, hepimiz Hıristiyan olduğumuz için İslam Devleti Hükümeti’ni (Osmanlı Devleti) kabul etmiyoruz, bağımsızlığımızı istiyoruz deyince, bütün devletler onların isteklerini kabul ederek onları İslam Devleti’nden kaldırdılar. Sırbistan ve Eflak-Boğdan gibi bağımsız kaldılar.

Biz bunca yıldır Rus devletine karşı savaşıyoruz. Bizim de böyle bağımsız kalamamamızın sebebi nedir? Rus İmparatoruna gönderdiğimiz muhtırada Allah aşkına tek bir Çerkes kalmayıncaya kadar hepimiz kırılsak bile Hıristiyan Devlet Hükümetini (Rusya) kabul etmeyeceğimizi ve diğer konuları belirtmiştik. Her birinin birer kopyasını ofisinize ve İngiltere, Avusturya ve Fransa’ya incelenmek ve Çerkesya’daki durum hakkında bilgi edinmek için gönderdik. Bağımsızlık arzumuzun meşruiyetini açıklama cesaretini gösterdik.

Bilgilendirildiniz. Çerkes halkının bebeklerine ve çocuklarına, onların alim ve salih insanlarına ve tüm fakirlere merhamet eyleyin, Allah ve O’nun sevgili Peygamberi hürmetine, Osmanlı Devleti’nin diğer devletlere Çerkesya’nın haklı bağımsızlığını tanımada aracı olmasını niyaz ediyoruz. Çerkesya’nın durumunu sunduk. Emir ve ferman size aittir.

27 Şevval 1273/20 Haziran 1857
Men sabera zafera (Sabırlı olan kazanır),
Allah’ın kulu Sefer,
Birleşik Çerkesya Komutanı Zan-zade (Zanuqo)

Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma

0

Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma, Türkiye ile Fransa arasında düzenlenmiş, 23 Haziran 1930 tarihinde, Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu ve Fransa Büyükelçisi René Massigli tarafından Ankara’da  imzalamıştır. Antlaşma kapsamında, bir Protokol, bir Prose – Verbal, iki ek(layiha) ve iki mektup imzalanmıştır.

Antlaşmanın temelleri Atatürk döneminde atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Atatürk sonrası imzalanan en önemli antlaşmadır.

Türkiye – Suriye Sınır Haritası

Antlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinde 30 Haziran 1930’da kabul edilmiş. 4 Temmuz 1939 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Antlaşma ile 1920 ve 1930 yıllarında düzeltme yapılan Suriye sınırı yeniden düzenlenmiş ve Milletler Cemiyeti Sınır Komisyonunun 19 Mayıs 1939’da belirlediği Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edilmiştir.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay’ın bağımsız bir devlet olmasının ardından, Suriye üzerinde kontrolü devam etmekte olan Fransa ile ilişkiler olumlu şekilde ilerlemiş, dostluk çerçevesinde sürdürülen ilişkiler sayesinde antlaşma yapılabilmiştir. Fransa, Türkiye’nin istediği şekilde Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması yoluyla sınır sorununun kesin bir şekilde çözüme kavuşturulmasını kabul etmiş, Hatay’daki Fransız kuvvetlerinin bir ay içinde bölgeden çıkarılmasını onaylamıştır.

Hatay’da oturanlara vatandaşlık seçme hakkı verilmiş, Suriye yahut Lübnan’ı seçmeyenlerin otomatik olarak Türk vatandaşı olması esası kabul edilmiştir.

Hatay sorununun çözümünden sonra bir gazete manşeti

Türkiye ile Fransa arasında Ankara’da 23 haziran 1939 tarihinde imzalanan Türkiye ile Suriye arasında araz i mesailini n kat’ î surette hallini nıutazammın Anlaşma ve müzeyyelâtının tasdikina dair kanun

Kanun No: 3658

Kabul tarihi: 30/6/1939

Madde 1 — Türkiye Cümhuriyetile Fransa Cumhuriyeti arasında 23 haziran 1939 tarihinde Ankarada imza edilen Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşma ve bu
Anlaşmanın bir protokol, ik i lahika, bir Prose – Verbal ve iki mektuptan mürekkep müzeyyelâtı kabul ve tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 — Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur. 3/7/1939

Türkiye ile Suriye arasındaki sınır çizgisinde 2010 yılından sonra gelişen olaylar kapsamında tel örgü ve duvar örüldü.

Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’ î surette hallini mutazammın anlaşma /Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma

Türkiye Cumhur Reisi ve Fransa Cumhur Reisi.

20 teşrinievvel 1921 tarihli itilâfnamenin 7 nci maddesinde ve mezkûr itilâfnamenin 7 nci ve 8 inci maddelerini itmam eden mektupda münderiç ahkâmı nazarı dikkate alarak, Türkiye ile Suriye arasındaki hududu kat’î şekilde tesbit etmek suretile ilki tnırmleket mütekabil münasebetlerini her türlü şüphe ve tereddütten azade kılarak bu münasebetleri ıslah edecek olan bir arazi anlaşmasının arzettiği faideye kani bulunarak,

Türkiye Cumhur Reisi :

Hariciye Vekili, İzmir Mebusu Bay Şükrü Saracoğluyu,

Ve Fransa Cumhur Reisi :

Fransanm Türkiyede’ki Büyük Elçisi, Lejivon Donör nişanının komandör rütbesini haiz Ekselans Bay René Massigliyi murahhasları olarak tayin etmişlerdir.

Müşarüniîeyhima, usulüne muvafık buldukları salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra atideki maddeleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Fransa 30 mayıs 1926, 22 haziran 1929 ve 3 mayıs 1939 tarihli protokollerde tarif edilmiş olan hattın:

a) Karasunun şimdiki hududu ^atletiği noktadan 230 numaralı taşa kadar, arazi üzerinde tahdidi; 19 mayıs 1939 da Antakyada imza edilen protokol da tesbit edilmiş bulunan hat ile tetabuk edecek surette;
Şurası mukarrerdir ki , 17 ve 27 numaralı hudud taşları arasındaki Gömid Köyü tamamen Türkiye’ye bırakılacak ve hat 224 numaralı taştan Yenişehir – Antakya yolunu Türkiye arazisinde bırakarak doğruca 230 numaralı hudud taşına kavuşacaktır.

b) Ve 419 numarayı taşıyan hudud taşından Askoranenin takriben 1200 metre cenubu garbisinde bir noktaya kadar şimali şarkî istikametinde uzanır, buradan, Askorane ve Kocakayrakın şarkından geçerek
Kocakayrakın takriben bir kilometre şimali garbisinde bulunan bir noktaya kadar şimale doğru imtidad edecek;

Bu noktadan itibaren hat, şato ‘harabesinin takriben bir kilometre şimalinde bulunan bir noktaya kadar garba doğru imtidad edecek ve oradan cenubu şarkiye doğıu giderek (Şato harabesinin garbinde) 1010 rakımlı tepeye erişecektir; bundan sonra cenubu garbî istikametinde Başorta şimalinde, Kara duran Deresine ulaşan derenin yatağını ve nihayet Karaduran Deresini takiben denize vasıl olacak; Surette tashih edilmesine kendi hesabına muvafakat eyler.

Yukarıda zikri geçen üç bölgede. 19 mayıs 1939 da mesaisini ikmâl etmiş olan komisyon, yeni hattı arazi üzerinde tesbite memur edilecektir. Bu suretle tayin edilen hattın ötesinde bulunan arazi en geç 23 temmuz 1939 a kadar Fransız kuvvetleri tarafından tahliye edilecek ve aynı tarihte Fransız makamatının elinde kalan salâhiyetlerin devri de ikmâl edilmiş bulunacaktır.

Madde 2

Birinci ımaddenin son fıkrasında mevzuubahis arazide mütemekkin Hatay vatandaşları Türkiye tabiiyetini bihakkın iktisap edecektir.

Madde 3

İkinci madde mucibince Türkiye tabiiyetini iktisap eden 18 yaşını mütecaviz olan kimseler işbu Anlaşmanın mer’iycte girdiği tarihten itibaren 6 aylık bir müddet zarfımda Suriye veya Lübnan tabiiyetini ihtiyar etmek hakkını haiz olacaklardır.

Balâda mezkûr hakdan istifade etmek isteyen kimseler ikametgâhlarının merbut bulunduğu idarî makama bu hususta bir beyanname tevdi edeceklerdir. Kendilerine bir makbuz verilecektir. Hakkı hiyarı istimal edenlerin listeleri, mümkün mertebe kısa fasılalarla, Fransız Konsolosluğuna tevdi olunacaktır.

Madde 4

Üçüncü maddenin ahkâmına tevfikan hakkı hıyarlarını istimal eden kimseler, müteakib 18 ay zarfında ikametgâhlarını Türkiye’nin haricine nakletmeğe mecbur olacaklardır.

Bunlar, mutasarrıf oldukları emvali gayrimenkuleyi tasfiyeye mecbur olacaklar ve her türlü menkul mallarile hayvanlarını elden çıkarmak veya beraberlerinde götürmek hususunda serbest olacaklardır.

Balâda mevzuubahis tasfiyeden mütehassıl mebaliğ, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası iskenderun Şubesinde bir bloke hesaba yatırılacak ve bu mebaliğin tarzı nakl i Türk ve Fransız Hükümetleri arasında hususî bir anlaşma ile kararlaştırılacaktır.

Bu maddenin birinci fıkrasında mezkûr kimselerin elinde bulunan Türk parasından gayri mebaliğ işbu Anlaşmaya mülhak Prose-Verbalde tesbit olunan şekilde ihraç olunabilecektir.

Madde 5

2 nci, 3 üncü ve 4 üncü maddeler ahkâmının tatbikından mütevellid bütün hususatta evli kadınlar, kocalarına ve 18 yaşından aşağı çocuklar, ebeveynlerine tâbi olacaklardır.

Madde 6

Fransa Hükümeti, Fransız Devletine aid bir arsa üzerinde kâin bulunan ve olduğu gibi idame edilecek olan İskenderun Askerî Mezarlığının bakım ve muhafazası için bir bekçi tayinine hakkı olacaktır.

Madde 7

Türkiye, 30 mayıs 1926 tarihl i itilâf, 22 haziran 1929 tarihli Protokol ve 3 mayıs 1930 tarihli Protokol ile tarif ve işbu Anlaşma ile tashih edilmiş olan hattın, arazisinin kat’î hududunu teşkil ettiğini tasdik eder. Binaenaleyh, Türkiye, Suriyenin tamamiyeti mülkiyesine tecavüz, dahilî huzurunu ihlâl veya tehlikeye koyacak mahiyette olan veya bu gayeleri istihdaf eden her hangi bir hareketi takbih eder ve arazisi üzerinde bu mahiyetteki her hareketi men ve licabında tenkil etmeği taahhüd eder.

Madde 8

Evvelki muahedelerin ve Anlaşmaların hiç bir hükmü, 7 nci maddedeki taahhüdlere mugayir addedilerek tefsir edilemeyecektir.

Madde 9

Yüksek Âkid Taraflardan Türkiye kendi arazisinde ve Fransa Suriye arazisi üzerinde iki komşu memleketin emniyet veya rejimleri aleyhine müteveccih hareketlerin ihzar ve ikamı men için muktazi bütün tedbirleri ittihaz edeceklerdir.

Madde 10

Yeni bir anlaşmanın akdini mümkün kılmak maksadile, 30 mayıs 1926 tarihli dostluk ve iy i komşuluk itilâfı ile mütemmim anlaşmaların mer’iyeti, 15 mart 1940 tarihine kadar temdiâ olunmuştur.

Bu senedlerin ahkâmı, 30 mayıs 1926, 22 haziran 1929 ve 3 mayıs 1930 tarihli protokollerle, işbu anlaşmada derpiş olunan tashih mucibince tesbit edilen Türkiye – Suriye hududunun heyeti umumiyesi için muteber olacaktır.

Şu kadar ki , otlak ve yaylak haklarına aid ahkâm mülga addedilecektir.

Madde 11

İşbu anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar sür’atle ve en geç olarak 22 temmuz 1939 da Paris’te teati olunacaktır. Tasdiknamelerin teati günü mer’iyete girecektir.

Tasdikanlilmckal balâda isimleri musarrah murahhaslar işbu anlaşmayı imza etmişler ve mühürlerini vazeylemişlerdir.

Ankara’da iki nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim olunmuştur.

PROTOKOL

Bu günkü tarihli anlaşmanın imzası esnasında zirde vaziülimza salâhiyettar murahhaslar berveçhi ati ahkâmı da kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Türkiye, Suriye ve Lübnan Hükümetlerini, Türkiye ile Suriye arasında arazi meselelerinin kat’î hallini ihtiva eden anlaşmanın 2 nci maddesi mucibince Türk tabiiyetini iktisab edecek ve bu anlaşmanın 3 üncü maddesinde mevzuubahs hakkı hiyarı istimal etmeyecek Hatay vatandaşlarının askerî ve mülkî tekaüd aidatına müteallik bilcümle vecaibden ibra eder.

Yukarıki fıkrada mevzuubahs şeraiti haiz olmayan eşhasa aid mülkî ve askerî aidatı tekaüdiye için Türkiyeye hiç bir mükellefiyet düşmeyecektir.

Madde 2

1 – Fransız tabiiyetindeki eşhası hükmiyenin Hatayda bulunan emval, hukuk ve menafide ayni tabiiyetteki eşhası hakikiyenin emvali gayrimenkulesi otuz beş milyon Fransız frangı mukabilinde tamamile Türk Hükümetinin mülkiyetine geçecektir.

Bu meblâğdan:

a) Üç milyon Fransız frangı işbu protokolün (1) numaralı lahikasında mezkûr emvale mukabi l olarak bu günkü tarihli senedler mevkii mer’iyete vazedilir edilmez tediye edilecektir.

b) Yirmi beş milyon Fransız frangı, işbu protokolün mevkii mer’iyete vaz’ını takib eden otuz gün zarfında Fransız Hükümetinin emrine amade bulundurulacaktır.

c) Bakiyesi 23 ağustos 1939 da kliring hesabına geçirilecektir.

2 – İşbu maddede mezkûr eşhası hükmiye, ecnebi parası olarak malik oldukları nukuda bu günkü tarihli anlaşmanın 4 üncü maddesine merbut Prose – Verbal ahkâmına tevfiki hareket ederek tasarruf edebileceklerdir.

Türk parası mevcudları mezkûr 4 üncü maddenin 3 üncü fıkrasında mevzuubahs bloke hesaba nakledilecektir.

3 – Fıansız tabiiyetindeki eşhası hakikiye ecnebi parası mevcudlar±nın ve emvali menkulelerinin muhtemel tasfiyesinden hasıl olacak mebaliğin transferi için Anlaşmanın 1 üncü maddesile matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından müstefid olacaklardır.

Madde 3

Bu Protokolde mevzuubahs ferağ ve intikal muamelâtı hiç bir vergiye tâbi olmayacak ve hiç bir masrafsız yapılacaktır.

Madde 4

Payas – İskenderun demiryolu hattı, işbu Protokolün mevkii mer’iyete vazından itibaren 30 günlük bir mühlet zarfında bu hattın imletmesini deruhde edecek olan Türk Devlet Demiryolları idaresine teslim edilecektir.

Devir ve teslim muamelesinin şekli alâkadar iki idare arasında tesbit olunacaktır.

Madde 5

İşbu Protokolde ve bu günkü tarihli Anlaşmada derpiş edilen sureti hal mahfuz kalmak şartile İki Yüksek Âkid Taraf ileride işbu Anlaşmadan mütevellid uyuşmalara aid bilûmum malî metalibattan mütekabilen sarfı nazar edeceklerini beyan ederler.

Madde 6

İşbu Protokol tasdik edilecek ve tasdiknameler bu günkü tarihli Anlaşmanın tasdiknanıelerile aynı şeraitte teati olunacaktır.

Ankarada, iki nüsha olarak, 23 haziran 1939 tarihinde tanzim olunmuştur.

Lahika: 1

İkinci maddeye:

Bu günkü tarihli anlaşmanın mer’iyete vaz’ı akabinde Pariste Hazinei Umumiye Merkez veznedarına üç mişyon Fransız frangının tediyesi mukabilinde, Fransa Hatay arazismde kâ’n askerî emlâk ve müştemilâtının mülkiyetini tamamen Türkiye’ye terkeder, şöyle ki:

a) İskenderunda kâ.n Derigoin kışlası tesmiye edilen ve elyevm Türk kıtaatının işgali allında bulma n bina,

h) Fransız Şark ordusunun telefon şebekesi. Kışlanın terki, Türk kıtaatı tarafından işgali esnasında bulundukları hal ve vaziyette, arsasına, duvarlar ve binalara şamildir.

Terkedilen şebeke, şehir ve şehirler arası, havaî ve tahtelârz hatları, gerek merkez postalarında ve gerekse abonelerin ikametgâhlarında mevcud tesisat ve telefon aletlerini ihtiva eder. Halen bu arazide bulunan Fransız kuvvetleri eczasına aid malzeme Fransız ordusunun mülkiyeti altında kalacaktır. Şebekenin teslim şekli, Antakya’da Yüksek Âkid Tarafların mümessilleri tarafından müştereken tesbit olunacaktır. Şu kadar ki, Fransız kuvvetleri kendilerine lüzumlu olan hatları 23 temmuz 1939 tarihinden evvel ellerinden çıkarmağa mecbur olmayacaklardır.

Ankarada. ik i nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim edilmiştir.

Lahika: II

Suriye ve Lübnan bankasına aid İskenderun ve Antakya’da kâin iki binanın mülkiyeti Fransız Devletine ferağ edilmiş ve bedelleri (bir milyon Fransız frangı) protokolün 2 nci maddesinde kararlaştırılmış olduğu veçhile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Fransız Hükümetine tediye, edilecek toptan paranın hesabında nazarı itibare alınmış olan meblâğlardan tenzil edilmiştir.

Ankara’da iki nüsha olarak 23 haziran 1939 tarihinde tanzim edilmiştir.

PROSE – VERBAL

Bu günkü tarihle imza olunan anlaşmanın 4 üncü maddesine atfen İki Yüksek Taraf, atideki hususları kararlaştırmışlardır:

Bu günkü tarihli Anlaşmanın 3 ve 5 inci maddeleri ahkâmına tevfikan hakkı hıyarlarını istimal etmiş bulunan eşhası hakikiye ve mezkûr anlaşmanın 1 inci maddesinin son fıkrasında’ mevzıuıbahs edilen arazi üzerinde müesses olup yukarıda anılan hakkı hiyar ile münasebettar olarak Hatayda tatili faaliyet etmek isteyen Hataylı eşhası hükmiye, işbu anlaşmanın imzası akabinde Hatayda neşredilecek olbabdaki ilân tarihinden itibaren 15 gün zarfında aşağıdaki ahkâmın derpiş ettiği tevdiatı ifa etmiş bulunmak şartile malik oldukları ecnebi paralarını beraberlerinde götürmek salâhiyetini haizdirler.

Şu kadar ki, bu tevdiatın icrası, hakkı hıyarın istimali veya tatili faaliyet kararı için, bir karine teşkil etmez.

1 – Mali k oldukları ecnebi paralarını harice çıkarmak arzusunda bulunan balâda mezkûr eşhası hükmiye, ‘bunları Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İskenderun Şubesine veya onun nam ve hesabına hareket
eden Ziraat Bankası Antakya Şubesine tevdi etmeğe mecburdurlar; bunlara aid döviz ihraç müsaadesi, Merkez Bankası veya onun nam ve hesabına hareket eden Ziraat Bankası tarafından muta tevdiat ilmühaberinin ibrazı ve işbu mebaliğin ecnebi dövizlerinin ihracına müteallik ahkâmın Hatayda mevkii meriyete vazından evvel iktisab edilmiş olduğunun isbatı üzerine kambiyo memurluğu tarafından verilir.

Ledelica’b bu mebaliğden. işbu eşhası hükmiyenin, marüzzi’kir Anlaşmanın 2 ve 3 üncü maddeleri mucibince Türkiye tabiiyetini iktisab ve muhafaza etmiş bulunan eşhasa tevdi tarihinde borçlu oldukları ecnebi parasile olan mebaliğ tenzil edilecektir.

İşbu eşhası hükmiyenin elinde bulunup marrüzzikir ecnebi dövizlerin ihracına müteallik ahkâmın mevkii mer’iyete vazını müteakib iktisab edilmiş bulunan ecnebi paraları Türk parasına tahvil edilmelidir.

Bu ecnebi paraları ancak Anlaşmanın -1 üncü maddesinin 3 üncü fıkrası ahkâmına tevfikan transfere edilebilirler.

2 – İhracat ticaretile meşgul eşhası hükmiye ve hakikiye tevdi ettikleri mebaliğin, ecnebi dövizlerin ihracına müteallik ahkâmın Hatayda mevkii mer’iyete vaz’ı tarihini müteakib ihraç edilmiş emtia bedelini teşki l etmediğini isbat etmelidirler.

Ecnebi dövizlerin ihracına müteallik marrüzzikir ahkâmın rejimi tahtında ihraç edilmiş emtia karşılığını teşkil eden ecnebi dövizler balâda derpiş edilen transfer usulüne dahil olamıyacağından, bu ihracatçılar tarafından ecnebi dövizi idhal i hususunda alınmış olan taahhüdler baki kalırlar.

3 – Balâdaki 2 nci fıkrada mezkûr zümreye dahil bulunmayan eşvası hakikiye tevdi edecekleri dövizlerin menşeini isbata mecbur değildirler. Tevdi ilmühaberlerinin ibrazı üzerine döviz transfer müsaadeli kendilerine derhâl verilir.

4 — Altın meskukât ihraç hususunda ecnebi dövizlerin tâbi olduğu ahkâma tâbi olacaktır.

Ankara’ da 23 haziran 1939 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Büyük Elçi,

Bu günkü tarihli Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşmaya atfen zirdeki hususatı Zati Devletlerine arzetınekle şeref kesbeylerim.

Bu günkü tarihli Anlaşmaların ahkâmı hususiyesine halel gelmeksizin, Türkiye Hükümeti, alâkadarlar tarafından bu hususta taleb vaki olduğu takdirde, Anlatma tarihinde mezkûr Anlaşmanın birinci maddesinde istihdaf edilen arazide mütemekkin olup ecnebi parasile olan nukııdu mevcudelerini ve her nevi emvallerinin muhtemel tasfiyesinden mütevellid mebaliği bu arazi haricine çıkarmak arzusunda bulunan ecnebi tabiiyetindeki eşhası hakikiye ve hükmiyenin Anlaşmanın 4 üncü maddesi ve matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından istifade ettirmek kararındadır.

İhtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay Büyük Elçi

Ekselans Bay Rene Massigli

Fransa Büyük Elçisi
Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Vekil,

Zati Devletiniz, 23 haziran tarihli mektubile, bu günkü tarihli Türkiye ve Suriye arasında arazi mesailinin kat’î surette hallini mutazammın Anlaşmaya atfen bana aşağıdaki hususatı iş’ar buyurmak lûtfunda bulundunuz:

«Bu günkü tarihli Anlaşmaların ahkâmı hususiyesine halel gelmeksizin, Türkiye Hükümeti, alâkadarlar tarafından bu hususta taleb vaki olduğu takdirde, Anlaşma tarihinde mezkûr Anlaşmanın 1 inci maddesinde istihdaf edilen arazide mütemekkin olup ecnebi parasile olan nukudu mevcudelerini ve her nevi emvallerinin muhtemel tasfiyesinden mütevellid mebaliği bu arazi haricine çıkarmak arzusunda bulunan ecnebi tabiiyetindeki eşhası hakikiye ve hükmiyenin Anlaşmanın 4 üncü maddesi ve matufünlehi Prose – Verbal ahkâmından istifade ettirmek kararındadır.»

Sened ittihaz ettiğim bu iş’arınızı aldığımı arz ile kesbi şeref eylerim.

İhtiramatı faikamın kabulünü istirham ederim, Bay Vekil.

Ekselans Bay Şükrü Saraçoğlu

Hariciye Vekili

Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Büyük Elçi,

Türkiye ile Suriye arasında arazi meselelerinin kat’î surette hal ve tesviyesine müteallik bu günkü tarihli Anlaşmaya atfen, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Fransa Cumhuriyeti Âl i Komiserinin Sancak idaresi namına, yukarıda anılan Anlaşmanın 1 inci maddesinde mevzuubahs arazide icra edilecek asarı atika hafriyatı hakkında akdetmiş olduğu zirde mezkûr mukaveleleri muteber tanıdığını arz ile şeref kazanırım.

I – Princeton Üniversitesi ve Fransa Cumhuriyeti millî müzeleri ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 8 nisan 1937)  (Mukavelenin müddeti: 1 kânunusani 1937 tarihinden itibaren 6 sene)

II – Sir Leonard Wooley riyasetinde İngiliz Müzeler Heyeti ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 1 teşrinievvel 1936) (Mukavelenin müddeti: 5 sene)

III – Dr. Calvin Mac Ewan idaresinde Şikago Şark Enstitüsü Heyetilc olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 20 eylül 1935) (Mukavelenin müddeti: 6 sene) ihtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay  Büyük Elçi

Ekselans Bay René Massigli,
Fransa Büyük Elçisi
Ankara

Ankara, 23 haziran 1939
Bay Vekil,

Zatı Devletleri bu günkü tarihli mektuplarında, aşağıda tadad edilen ve bu günkü tarihli Anlaşmanın 1 inci maddesinde istihdaf edilen arazide icra edilecek asarı atika hafriyatına müteallik mukaveleleri Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin muteber tanıdığını iş’ar buyurmak lûtfunda bulundunuz.

(I – Princeton Üniversitesi ve Fransa Cumhuriyeti millî müzelerile olan mukavele : (Mukavelenin tarihi: 8 nisan 1937) (Mukavelenin müddeti: 1 kânunusani 1937 tarihinden itibaren 6 sene)

II – Sir Leonard Woolley riyasetinde İngiliz Müzeler Heyeti ile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: teşrinievvel 1936) (Mukavelenin müddeti: 5 sene)

III – Dr. Calvin Mac Ewan idaresinde Şikago Şark Enstitüsü Heyefile olan mukavele: (Mukavelenin tarihi: 20 eylül 1935) (Mukavelenin müddeti: 6 sene)

Sened ittihaz ettiğim işbu iş’arınıza teşekkürle kesbi şeref eylerim..

İhtiramatı faikamın kabulünü rica eylerim, Bay Vekil

Ekselans Bay Şükrü Saraçoğlu,

Hariciye Vekili

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Esbabı mucibe mazbatası  / Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma’nın Gerekçesi 

Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin katği surette halli zımnında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetile Fransa Cumhuriyeti Hükümeti arasında cereyan eden müzakereler 23 haziran 1939 tarihinde neticelenerek iki hükümet beyninde bir anlaşma ve buna müzeyyel olarak bir Protokol, bir Prose – Verbal, iki lahika ve iki mektub imza edilmiştir.

Bir mukaddime ve 11 maddeden ibaret bulunan Anlaşmanın 1 nci maddesile 1921 senesinde çizildikten sonra 1920 ve 1930 senelerinde iki defa tashihe uğramış plan hattı hudud yeniden tashih edilmek suretile Hatay arazisinin Türk topraklarına iadesi temin edilmiştir.

Bu suretle yeniden tahdid edilen hududumuzun bu kısmı ile Türkiye tarafında kalan Hatay arazisi en geç 23 temmuz 1939 tarihine kadar Fransız kuvvetleri tarafından tahliye edilecek ve salâhiyetlerin devri muamelesi de yine bu tarihte ikmal edilmiş bulunacaktır.

Anavatana iltihak eden arazide meskûn ahalinin vatandaşlığımıza geçtiklerinin tesbiti ve Suriyo ve Lübnan tabiiyetlerini ihtiyar etmek isteyecek olanların da muayyen müddet zarfında, bu memleketler lehine hakkı hiyarlarını istimal ve tahtı tasarruflarındaki emvali tasfiye edebilmeleri için Anlaşmaya bazı hükümlerin ilâvesine lüzum görülmüş ve bu hükümler Anlaşmanın 2, 3, 4, 5 nci maddelerine dercedilmiştir. Müteakib maddeler Türkiye’nin bu hududu katği addettiği ve bunu tebdile matuf hareketleri tecviz etmeyeceği ve müddeti yakında bitecek olan Eyi Komşuluk Mukavelelerinin 15 mart 1940 tarihine kadar temdidi hakkındaki hükümleri ihtiva etmektedir.

Prose – Verbal: Anlaşmanın 3 ncü ve 5 nci maddeleri ahkâmına tevfikan hakkı hiyarlarını istimal eden hakikî şahısların ve bu vaziyetle alâkadar olarak Hatay’da tatili faaliyet edecek hükmî şahısların ecnebi parasile olan nukudu mevcudelerini ne şekilde ihraç edeceklerinin tesbitine lüzum görülmüş ve bu şeraiti muhtevi olarak bir prose – Verbal imza1 edilmiştir. Bu eşhas, ecnebi parasının ihracına müteallik ahkânım Halayda tatbikinden evvel veya muahharen iktisab etmiş oldukları ecnebi nukudu nazan dikkate alınarak ayrı muamelelere tâbi tutulmuştur. Bu gibi eşhasın ve müesseselerin ellerinde meveud ecnebi paralarını çıkarabilmeleri prensibi kabul edildikten sonra bunun teferruatlı bir şekilde tanzimi memleketimizden harice döviz kaçakçılığına mâni olmağa matuftur.

Protokol: Anlaşma mucibince Türkiye vatandaşlığını ihraz edecek mütekaidlerin vaziyeti Türkiye’ye yalnız Türk vatandaşları için tedbir almak ve bu vatandaşlığa girmeyenler veya çıkacak olanlar için hiç. bir vecibe ka>bul etmemek esasında tesbit edilmiştir.

Fransız eşhası hükmiyesi Devlet de dahil olarak bütün emvali gayri menkule, hukuk ve menafimi Türkiye’ye devretmiş bulunmaktadır.

Buna mukabil kısmen dövizle olmak üzere 35 milyon Fransız franklık topdan bir meblâğ tesviye edilecektir. Lahikalar: I numaralı lahika umumî yekûna dahil olub (3) milyon fransız frangı mukabilinde Türkiye’ye terkedilen Fransız askerî makamatı tasarrufunda bulunan bazı emlâk ve tesisatın teferruatını göstermeğe matuf bir vesikadır. II numaralı lahika Suriye.ve Lübnan bankasının Iskenderon ve Antakya şubelerinin mülkiyetlerinin bir milyon frank mukabilinde Fransaya terki hakkındadır.

Mektublar:

Birinci mektub: Ecnebi tabiiyetindeki eşhası hükmiye ve hakikiyenin, Anlaşmanın 4 ncü maddesi ahkâmından istifade ettirilmelerine Türkiye Hükümetince karar verilmiş bulunduğuna,

İkinci mektub: Fransız Hükûmetile bazı ecnebi müesseseler ara’sında akdedilmiş olan aşari atika hafriyatına aid mukavelelerin muteber addedileceğine dairdir. Bu vesikalar Büyük Millet Meclisinin yükek tasvibine arzedilmiştir[/box]

Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması – 1961

0

Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması, 30 Ekim 1961 tarihinde Batı Almanya ile Türkiye arasında imzalanmıştır.

Antlaşma, ikinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın istihdam ihtiyacını karşılamak üzere hazırlanmış, misafir olarak giden Türk işçiler daha sonra vatandaşlık statüsünü elde etmişlerdir. Almanya, savaştan çıkmasına ve yıkıma uğramasına rağmen işgücüne ihtiyaç duymuş, Türkiye ise savaşa girmemesine rağmen işgücü ihraç etmiştir. Antlaşmanın uygulaması, Federal Alman Çalışma Kurumu ile Türkiye İş Kurumu(İŞKUR) tarafından merkezi olarak yürütülmüştür.

Alman ve Türk Hükümet temsilcileri, 1961 yılında imzalanan sözleşmenin uygulamasından kaynaklanan sorunları çözmek için 19 Mayıs 1964 gününde Bonn’da, Federal Dışişleri Bakanlığı’nda bir araya gelerek yeni bir protokol imzalamışlardır.

İşçi göçü özellikle; Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf ve Münih’te yoğunlaşmıştır. İşçi olarak giden Türklerin sonraki kuşaktan gelen çocukları Almanya siyasi ve toplumsal yaşamında önemli roller edinmişlerdir.

TÜRKİYE-ALMANYA İŞGÜCÜ ANLAŞMASI

Türkiye Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı’nın 30 Ekim 1961 tarihli ve 505-83 SZV/3-92-42 sayılı olan Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti’nin, iş arayan Türk tebaasını Almanya Federal Cumhuriyeti’ndeki işverenler nezdinde bir işe yerleştirmeyi istihdaf eden tavassutun, metni berveçihati şekilde olması gereken bir anlaşma ile tanzim edilmesini teklif eden notasını aldığını teyit etmekle şeref duyar:

 Madde 1

Federal Almanya Cumhuriyeti’nde çalışacak Türk işçilerinin işe yerleştirilmelerini düzenlemek maksadıyla Almanya namına Federal Alman Çalışma Kurumu (bundan böyle Alman Kurumu olarak adlandırılacaktır) ve Türkiye namına Türkiye İş Kurumu (bundan sonra Türk Kurumu olarak adlandırılacaktır) işbirliği yapacaklar ve bu işin pratik bir şekilde yürütülmesi için mahalli teşekküllerinden istifade edeceklerdir. Almanya ve Türk Kurumları işe yerleştirmeyi, bu anlaşma çerçevesi dahilinde daha iyileştirmeye ve basitleştirmeye çalışacaklardır.

Madde 2

İşbirliğini kolaylaştırmak için Alman Kurumu Türkiye Cumhuriyeti’nde bir İrtibat Bürosu kuracaktır. Alman Kurumu, İrtibat Bürosunun yerini, faaliyet sınırlarını ve süresini Türk Kurumu ile anlaşarak kararlaştıracaktır. Yetkili Türk makamları İrtibat Bürosunun çalışmalarını kolaylaştırmak üzere uygun görecekleri yardımları yaparlar.

İrtibat Bürosunun çalışma masrafları Alman Kurumunca temin olunacaktır. Türk Kurumu İrtibat Bürosuna mutad büro mefruşatiyle döşenmiş ve adayların tıbbi muayenesine elverişli lüzumlu odaları bedelsiz tahsis edecektir.

Madde 3

İrtibat Bürosu ve Türk Kurumu Türk işçilerine iş arz eden Almanya’daki işverenlerin teklifleri ile buna tekabül eden Türk işçilerinin çalışma talepleri hakkında karşılıklı olarak muntazaman bilgi alışverişinde bulunurlar. Eğitim veya uzun bir çalışma sayesinde muayyen bir iş kolunda özel nitelik kazanmış işçilerin iş talepleri bir iş verme teklifi mevcut olmasa da tavassuta arz edilebilir.

İş teklifleri, işçiden beklenilen mesleki kabiliyetler, öngörülen işin türü ve muhtemel hususiyetleri ile işin muhtemel süresi hakkında kat’i malumatı ihtiva eder. Buna ilaveten şimdiki ve müstakbel ücret ve diğer çalışma mesken ve iaşe imkanları ile ilgili iş arayıcısının kararında etkili  olacak diğer teferruatı ihtiva eder.

İrtibat Bürosu, bundan başka Türk Kurumuna ilgili işçilerin aydınlatılması maksadıyla umumi olarak Almanya’da çalışma ve yaşama şartları ile başlıca iş branşları için cari ücret misalleri hakkında toplu malumat verir. Bu malumat aynı zamanda ücretlerde vergi, sosyal sigorta ve işsizlik sigortası primleri gibi yapılacak kesintileri de gösterir ve sosyal güvenlikle ilgili mühim talimatı ve bu sahada yapılan yardımları da ihtiva eder. Bu bilgiler, icap ettiği takdirde, ahval ve şartların değişmesine göre tashil olunur.

Madde 5

Türk Kurumu, uygun göreceği usullerle, yapılan iş müracaatlarını toplar, ilk seçimi yapar ve seçtiklerini, İrtibat Bürosuna takdimi üzerine alır.

Bir hürriyeti sınırlama cezası ile mahkum olmuş talipler İrtibat Bürosuna sunulmaz. Yetkili Türk makamlarınca pasaport verilmesinde sakınca görülen kimseler içinde aynı şekilde uygulanır.

İrtibat Bürosu ayrıca, Türk Kurumunca takdim olunan işçilerin öngörülen iş için sıhhi ve mesleki şartları haiz olup olmadıklarını ve Federal Almanya Cumhuriyetinde ikamete uygun olup olmadıklarını tespit eder.

Madde 6

Kabul edilen her Türk işçisi için, örneği ekli Almanca ve Türkçe bir çalışma mukavelesi tanzim olunur. Bu çalışma mukavelesi bir taraftan işveren veya yetkili mümessili ve diğer taraftan işçi tarafından imzalanır ve Türk Kurumu ile İrtibat Bürosu tarafından “görülmüştür” damgası ile damgalanır.

Madde 7

Türk makamları işçiye, işçinin Almanya’ya girişinden itibaren süresi asgari bir sene daha geçerli olacak bir pasaport vereceklerdir. Türk Konsoloslukları icabında pasaportu, geçerlilik süresi sona ermeden bir ay önce onaylar

İrtibat Bürosu, işçiye bedelsiz bir hüviyet cüzdanı verir. Bu hüviyet cüzdanı, en çok bir yıl için, Alman olmayan işçilerin işlerine ilişkin talimat gereğince çıkarmaya mecbur oldukları (çalışma müsaadesi) yerine geçerli olur ve sahibini, geçerlilik süresince, giriş vizesi alma mecburiyetinden mahrum kılar.

Buna ilaveten işçinin, yetkili Türk makamlarınca verilmiş medeni durumunu  belirten bir vesikaya da sahip olması gerekir.

Madde 8

İrtibat Bürosu, Türk Kurumu ile işbirliği yaparak Türk işçilerinin mutabık kalınmış olan hareket mahallerinden (normal olarak İstanbul) Federal Almanya Cumhuriyeti’nde çalışacakları yerlere kadar olan seyahatlerini organize eder. Türk Kurumu, işçilerin tam zamanında hareket mahallinde olmalarını sağlar.  İrtibat Bürosu, işçilerin seyahat süresine göre ayarlanan kumanyalarını veya buna tekabül edecek parayı verir. İşçilerin mutabık kalınmış hareket mahallerinden çalışacakları yerlere kadar olan seyahat masrafları, kumanya masrafları da dahil olarak, Alman Kurumu tarafından karşılanacak ve müstakbel işveren tarafından götürü bir meblağ ödenmesi suretiyle Alman Kurumuna iade olunacaktır. Dönüş masraflarının tavsiyesi işveren ile işçi arasında mevcut anlaşmadaki mutabakata bağlıdır.

Madde 9

İşçilerin Federal Almanya Cumhuriyeti’nde oturacakları yere varır varmaz, yetkili mahalli makamlara başvurmaları ve en geç üç gün içinde ve mümkünse işe başlamadan önce, o yerin yabancıların işlerine bakan makamlardan ikamet müsaadesi talep etmeleri lazımdır. İşçi, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde bir yıldan fazla çalışmak istediği takdirde, hüviyet cüzdanının müddetinin bitmesinden bir ay önce ikamet ettiği yerin yetkili Çalışma Kurumu Teşkilatına müracaatla çalışma müsaadesi talep etmek mecburiyetindedir. Bu müsaadenin verilmesi Alman olmayan işçilerin çalışmasına ilişkin umumi talimatların hükümlerine tabidir. İşçi aynı zamanda ikamet müsaadesinin süresinin de uzatılması için yabancıların işlerine bakan yetkili makamlara müracaatla mükelleftir. Bu müsaade iki seneden fazla bir müddet için verilmez. Alman Kurumunun mahalli teşkilatı Türk işçilerine, bilhassa ilk intibak devresinde, genel mahiyette bilgi vererek yardım edeceklerdir.

Madde 10

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, işbu anlaşmaya istinaden Federal Almanya Cumhuriyeti ülkesine giren işçileri formalitesiz olarak her an geri alacak, dönüş için gerekli seyahat vesikalarını verecek ve lüzumlu transit vizelerini temin edeceklerdir.

Madde 11

Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay zarfında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne aksine bir beyanda bulunmadıkça, işbu anlaşma Berlin Land’ı için de geçerlidir.

Madde 12

İşbu anlaşma önceyi kapsayacak şekilde 1 Eylül 1961 de yürürlüğe girecek, bir yıl için akdedilecek ve geçerlik süresinin sona ermesinden en geç üç ay önce iki Hükümetten biri tarafından feshedilmediği takdirde kendiliğinden bir sene daha uzayacaktır.

Türkiye Büyükelçiliği, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin F. Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nin teklifleri ile mutabık olduğunu beyan ettiğini Dışişleri Bakanlığı’na bildirmekle şeref duyar. Buna nazaran Dışişleri Bakanlığının 30 Ekim 1961 tarihli ve 505-83-SZV/3-92,42 sayılı notası ile işbu cevabi nota (Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile F. Almanya Cumhuriyeti Hükümeti arasında Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmelerine dair bir Anlaşma) teşkil ederler.

Türkiye Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı’na bu fırsattan yararlanarak en üstün saygılarını teyit eder.

Bad Godesberg, 30 Ekim 1961

PROTOKOL

Alman ve Türk Hükümet temsilcileri, 19 Mayıs 1964 günü Bonn’da Federal Dışişleri Bakanlığı’nda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti arasında Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmelerine dair akdolunan anlaşmanın tatbikatından doğan meseleleri görüşmek üzere toplanmışlardır.

Heyetlerin oturum tarzı aşağıda arz olunduğu üzeredir:

Alman Heyeti:
Prof. Dr. Meyer Linderberg, Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürlerinden,(Heyet   Başkanı)
Dr.Schmiedt, Dışişleri Bakanlığı’nda Şube Müdürü
Dr. Dahnen, Federal Çalışma Bakanlığı’nda Müşavir
Bay Bröull, Federal Dahiliye Bakanlığı’nda Müşavir
Dr. Rosemöller, İktisat Bakanlığı’nda Müşavir
Dr. Zöllner, Federal Çalışma Kurumu Müdürlerinden
Türk Heyeti:
Bay Kemal Gökçedağ, Türkiye İş Kurumu Genel Müdürü
Bay Ekmel Onbulak, Türkiye Bonn Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri
Dr. Bekam Bilaloğlu, Türkiye Bonn Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi.
I – Her iki heyet, çeşitli müzakereler sonunda, nota görüşmesi suretiyle akdolunan 30 Ekim 1961 tarihli Anlaşmanın aynı şekilde aşağıda yazılı hususlarda uygulanmasını Hükümetlerine tavsiye etmeyi kararlaştırmışlardır.

A. 2 inci maddeye aşağıdaki paragraf ilave olunacaktır.

“Her iki Hükümetçe faydalı bulunduğu takdirde, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Almanya’daki işçilerinin hak ve menfaatlerini korumakla vazifeli olmak üzere Almanya’ya memurlar gönderebilecektir. Yetkili Alman makamları Türk memurlarının vazifelerini gereği şekilde yerine getirmelerinde istenilen yakınlığı göstereceklerdir.”

B. 8 inci maddenin 3 üncü paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilecektir.

“İşçilerin mutabık kalınan hareket mahallinden işyerine kadar olan seyahat ve iaşe masrafları Federal  Çalışma Kurumu tarafından karşılanacaktır. Federal Çalışma Kurumu işverenlerden “vasati masrafı aşan nispette bir Komisyon” tahsil eyleme yönüne gidebilecektir.”

C. 9 uncu maddenin (ikamet müsaadesi 2 seneden fazla bir süre için verilmeyecektir) şeklindeki kısmı çizilecektir.

D. 10 uncu maddeye aşağıdaki 10 a maddesi ilave olunacaktır:

1) Her iki Hükümet temsilcilerinden oluşacak bir Karma Komisyon teşkil olunacaktır. İşbu Komisyon taraflardan birinin arzusu üzerine değiş tokuş yoluyla Almanya’da ve Türkiye’de toplanacaktır.

2) Temsilciler uzmanlarla görüşebileceklerdir.

3) Karma Komisyon aşağıdaki hususlarla meşgul olacaktır:

a) Anlaşmanın uygulamasından ortaya çıkan meseleleri tetkik ve icabında anlaşmanın iptalini  teklif etmek,

b) Türk işçilerinin Federal Almanya’da işe yerleştirilmeleri ve istihdamları ile ilgili meseleleri tetkik etmek.

II – Her iki heyet ayrıca Türk işçilerinin Federal Almanya’da ikamet ve istihdamları ile ilgili aşağıdaki hususları da müzakere etmişlerdir:

A) Türk heyeti Almanya’da işçi olarak çalışmakta bulunan eşlerini vize almaksızın ziyaret eden işçi eşlerine Almanya’da çalışabilmelerini temin maksadıyla ilgili makamlar tarafından gerekli ikamet müsaadesinin verilmeyişinin kabule şayan bir davranış olmadığı üzerinde durmuştur. Buna mukabil Alman Heyeti, Alman Pasaport ve Yabancılar Polisi Mevzuatının Almanya’ya vizesiz giren yabancılara, çalışma maksadına hizmet edecek ikamet müsaadesi verilmesine maalesef imkan vermediğini belirtmiştir. Alman Heyeti, ayrıca Türk Heyetine, Almanya’da çalışmakta bulunan vatandaşlarının, ileride iş tutmak üzere eşlerini Almanya’ya getirmek istemeleri halinde önceden ikamet müsaadesi temin etmeleri gerektiğini bildirmiş ve bu hususta ilgililerin Almanya’ya yönelik seyahate çıkmalarından evvel Türkiye’deki yetkili Alman Konsolosluklarına gereği için  başvurabileceklerine işaretle bu hususta Alman Konsolosluklarına esasen talimat verildiğini ifade etmiştir.

B) Alman Heyeti, Federal Dışişleri Bakanlığının Türkiye’nin Bonn Büyükelçiliğine verdiği 10 Mart 1964 tarihli notasına temasla, Türkiye Cumhuriyeti Münih Başkonsolosluğunun esasen ikamet müsaadesi bulunan aile reislerinin münferit pasaportlarına ailenin diğer fertlerini de aktarmak suretiyle, bunların da kendisine verilmiş bulunan ikamet ve çalışma müsaadesinden istifade ettirilmesi yönüne gittiğini bildirmiştir.

Türk Heyeti keyfiyetten bilgi edindiğini ve Dışişleri Bakanlığı’nın bahse konu 10 Mart 1964 tarihli notasını kısa zamanda cevaplandıracağını bildirmiştir.

C) Türk Heyeti, bazı hallerde Türk işçilerinin Almanya’da işe başladıktan sonra, sıhhi vaziyetlerinin bu işte devamlı surette çalışmalarını imkan vermeyecek bir duruma girmesi halinde işverenlerle büyük ihtilafa düştüklerini ve bu yüzden zorluk çektiklerini beyan etmiştir. Bu nev’i işçiler her ne kadar işveren firma tarafından kendilerine yapılan masrafları ödemek suretiyle aralarındaki mukavelenin feshini talep etmekte iseler de bu teklif dikkate alınmayarak kendilerinin Türkiye’ye derhal dönmeleri zaruretiyle karşı karşıya bulundukları keyfiyetine Alman Heyetinin dikkati çekildi.

Duruma tatminkar bir çözüm yolu bulunması maksadıyla keyfiyetin Federal Çalışma Kurumuna intikal ettirileceği teyit olundu.

D) Türk Heyetinin, bazı özel hallere mahsus olmak üzere, çocuk zamlarının doğrudan doğruya Türkiye’de tediyesi imkanlarının mevcut olup olmadığına dair sualine karşı Alman Heyeti 1.7.1964 tarihinde yürürlüğe girecek olan 14 Nisan 1964 tarihli Federal Çocuk Zammı Kanununun 12 inci maddesinin 3 üncü fıkrası hükmü çerçevesinde hareket edilmesi lazım geldiği şeklinde cevap vermiştir. Federal Çocuk Zammı Kanununun 12 inci maddesinin 3 üncü fıkrası ile ilgili tatbikata ait teferruat Federal Çalışma Kurumu ile yetkili Türk makamları arasında yapılacak bir anlaşma ile tayin edilecektir.

E) Türk Heyeti, iş akdinin sona ermesiyle Türkiye’ye dönen işçilerin, kendilerinden müteakip mali senenin 30 Nisan’ına kadar fazla tahsil edilen gelir vergilerini kendilerine iadesi için müracaat etmekte müşkülata maruz kaldıklarını beyan etmiştir. Türk Heyetine bu şekilde memleketine dönen işçilerin hareketlerinden evvel fazla kesilen vergilerin iadesi maksadına matuf olmak üzere gerekli talepnameleri doldurmaları lüzumunun duyurulması tavsiye olunmuştur. Bununla beraber Alman Dışişleri Bakanlığı Türk Heyetinin arzusuna atfen, fazla kesilen vergilerin talepname doldurmaksızın otomatikman iade edilebilmelerini temin için Federal Maliye Bakanlığı nezdinde teşebbüste bulunmayı ve neticesinden Türkiye Bonn Büyükelçiliğine bilgi vermeyi kabul etmiştir.

F) Türk Heyeti, Almanya’da vefat eden müslüman Türklerin defnedilebilecekleri özel mezarlıklar veya genel mezarlıklarda hususi bazı yerlerin tahsisinin mümkün olup olmadığını sormuştur. Türk Heyetine, mevzuun yetkili Alman makamlarına intikal ettirilerek tetkik edileceği ve neticesinden Bonn Büyükelçiliğine malumat verileceği cevabı verilmiştir.

G) Alman Heyeti Türkiye’nin, Alman  İrtibat Bürosunda vazifelileri giriş ve çalışma vizesinden muaf tutmasını rica etmiştir. Türk Heyeti Alman Heyetinin bu yoldaki arzusuna uygun bir hal tarzı bulunması için gayret sarf edileceğini beyan etmiştir.

H) Alman Heyeti, Alman İrtibat Bürosunun ihtiyacı olan bazı tüketim maddeleri ile, özellikle röntgen filmi ve cihazlarının gümrük resminden muaf tutulmasına dair arzularının henüz yerine getirilemediğine işaret etmiştir. Almanlar, Alman  İrtibat Bürosu için bir röntgen cihazı gümrük vergi ve resimlerinden muaf olarak sadece  İrtibat Bürosunda kullanılmak üzere ve cihazın kullanılmasının sona ermesini müteakip tekrar Türkiye dışına çıkarılmak kaydıyla, ithal etmek istemektedir. Bu hususu Ankara’daki Alman Büyükelçiliği garanti etmektedir.

Alman Heyeti, bir röntgen cihazının Alman  İrtibat Bürosunda kullanılması halinde, Türk işçilerinin bundan büyük ölçüde istifade edeceklerini, bir diğer ifade ile masraftan tasarruf edeceklerini bildirmiştir.

Türk Heyeti, Alman Heyetinin bu arzusunun dikkate alınması için durumu Hükümetine intikal ettireceğini teyit etmiştir.

İ) Alman Heyeti Türkiye’nin Türk işçilerinin buradaki kazançlarının mümkün olduğu nispette büyük bir kısmının Türkiye’ye transferine imkanlar hazırlamasındaki menfaat ve emniyete temas etmiştir. Türk Heyeti bu tür transferleri teşvik edecek bir kanunun hazırlanmakta bulunduğunu beyan etmiştir.

J) Alman Heyeti, Türk makamlarının, Türkiye ile Almanya arasında mal mübadelesi ile ilgili  16.2.1962 tarihli Anlaşmaya atıfta bulunarak, Türkiye’ye dönen işçilerden şahsi eşyaları için de Menşe Şahadetnamesini talep ettiğini ve bu durumun Alman Ticaret Odalarının işlerini ağırlaştırdığını ifade etmiştir.

Türk Heyeti, böyle bir durumun kendilerince malum bulunmadığını beyanla bu hususla ilgili teferruatı bilahare bir nota ile bildirmeyi kabul etmiştir.

Bonn’da 20 Mayıs 1964 tarihinde tanzim olunmuştur.

Alman Heyeti Başkanı                                            Türk Heyeti Başkanı

(İmza)                                                                           (İmza)

Su Hakkı ve Sulak Alanların Korunması

0

Su Hakkı ve Sulak Alanların Korunması, Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi adıyla imzalanan ve Ramsar Sözleşmesi olarak bilinen sözleşme ile hukuki olarak düzenlenmiştir.

Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde sözleşmeyi imzalanmıştır. Sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin imzalandığı 02 Şubat tarihi, sulak alanların korunmasının önemine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne 17 Mayıs 1994’ ten itibaren resmen taraf olmuş, Resmî Gazete’de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmeliği yeniden düzenlemiştir. Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Dünya Su Konseyinin İstanbul’da yaptığı toplantının ve 2009 yılı Dünya Sulak Alanlar Günü’nün ana teması “Sulak Alanlar Bizi Birleştirir”, sloganı da “Akıntıya Karşı-Akıntı Yönünde” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 2009 Dünya Sulak Alanlar gününde sulak alanların çevrelerine sağladıkları faydalar, nehir havzalarındaki faaliyetlerin sulak alanları nasıl etkilediği ve daha başarılı havza yönetimi üzerinde durulmuştur. Havzaların korunması ve doğru yönetimi konusunda bilinç oluşturulması da odak noktası olarak belirlenmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sulak alanlar, kuşlar için yuva olmanın yanında bulundukları bölgenin su rejimini ve iklimini dengeleyen, tortu ve zehirli maddeleri alıkoyarak ya da besin maddelerini kullanarak suyu temizleyen, balıkçılık, tarım, hayvancılık ve saz üretimi gibi yüksek ekonomik değere ve çok zengin biyolojik çeşitliliğe sahiptirler. Sulak alanlar, yerli ve kıtadan kıtaya göç eden milyonlarca göçmen kuşun okyanusları aşmadan önce yumurtlama, yavru çıkarma ve mevsimlik yaşama yerleri olduğu için, ekolojik açıdan son derece önemli habitatlardır. Sulak alanlar su ekosistemini, su ekosistemi ekosistemi, ekosistemde ekonomiyi destekler.

Türkiye’de sulak alanlar, sazlıkların kesilmesi, tarım amaçlı kurutmalar, doldurmalar, bilinçsiz su kullanımı, sanayi kirliliği, çarpık sanayileşme, içme suyu amaçlı kullanımlar, büyük baraj inşaatları nedeniyle yeterli su alamama ve yapılaşmalar nedeniyle azalmakta sulak alanlar ekolojik ve ekonomik değerini yitirmektedir.  Son yarım asırda sulak alanların yarısından fazlası yitirilmiştir.

Türkiye su varlığının ve temiz içme suyu hakkının tüm yurttaşlar için sağlanması, suyun ücretlendirilmesinde insani sınırların aşılmaması, suyun bir meta ve ekonomik kar aracı olmaktan çıkarılması için Anayasa, Yasa, Yönetmelikler ve Uluslararası sözleşmelerle belirlenen standartların korunarak temel insan gereksinimi ve insan hakkı olan suyun korunması gerekmektedir. Akarsular ve göl suları başka havzalara taşınmamalı, doğal bütünlük bozulmamalı, su zenginliği ile övünülen ülkede bütün sular yerinde değerlendirilmeli, su varlıklarını koruyucu ağaçlandırma ve ormanlaştırma faaliyetleri yaygınlaştırılmalıdır. Sanayide kullanılan suların çevreyi kirletmesine izin verilmemeli, kapalı devre su sistemleri yapılmalı, nüfus popülasyonunun yoğun olduğu bölgelerde tasarruf önlemleri alınmalı, atık sular sorunu çözülmeli, çevrenin kirletilmesini önleyici yatırımlar uluslararası standartlara uygun olmalıdır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avukatlar Sendikası Kararı-AYM

0
Avukatlar Sendikası

Avukatlar Sendikası Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Mart 2023 tarihinde açıklanmış, Resmi Gazete’nin 17 Mayıs 2023 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Başvuru, E-Devlet sisteminin, tüm avukatların sendikaya üye olabilmesine uygun şekilde tasarlanması talebinin kabul edilmemesi üzerine açılan idari davanın reddi üzerine yapılmıştır.

Başvurucu Avukatlar Sendikası, serbest çalışan avukatların da sendikaya üye olabilmesi için işçi/işveren ayrımının yapılmaması gerektiğini ve bu konudaki sınırlamaların kaldırılasını savunmuştur.

İş kolu sendikacılığı kapsamı dışında kalan meslek sendikacılığına yönelik sınırlamaların İdare Mahkemesi tarafından usul ve yasaya uygun bulunması AYM tarafından da teyit edilmiş, hak ihlali olarak görülmemiştir.

Avukatlar Sendikası Başvurusu Üzerine Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen Karar

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
AVUKATLAR SENDİKASI BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2018/27450)
Karar Tarihi: 30/3/2023
R.G. Tarih ve Sayı: 17/5/2023-32193
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan : Hasan Tahsin GÖKCAN
Üyeler : Muammer TOPAL
    Recai AKYEL
    Yusuf Şevki HAKYEMEZ
    İrfan FİDAN
Raportör : Gülsüm Gizem GÜRSOY
Başvurucu : Avukatlar Sendikası
Temsilcisi : Sedef ÜNAL
Vekili : Av. Bedi YARAYICI

 

I. BAŞVURUNUN ÖZETİ

1. Başvuru, sendika hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

2. Başvurucu Sendika, e-Devlet sistemindeki sendika üyeliğinin “yalnızca işçilerin, ait oldukları iş kolunda olmak kaydıyla işçi sendikasına üye olabilmeleri” şeklinde düzenlendiğini belirtmiştir. Başvurucu, bu uygulamanın çalışan herkesin tüm sendikalara e-Devlet üzerinden üyeliğine imkân sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi için altyapı oluşturulması istemiyle idareye başvurmuştur. Başvuru zımnen reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, zımnen reddedilen işlemin iptali talepli dava açmıştır.

3. Başvurucu; dava dilekçesinde, sendika kurmak veya sendikaya üye olmak için çalışan olmanın yeterli olduğunu, serbest çalışan avukatlar için işçi/işveren ayrımının yapılmasının doğru olmadığını, avukatlığın serbest meslek olarak yapılmasının esas olduğunu belirterek idarenin zımni ret işleminin iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra başvurucu, sendika üyeliği için işçi/işveren ayrımı yapılan 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 2. ve 17. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek ilk derece mahkemesinin itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurmasını talep etmiştir.

4. Davanın görüldüğü Ankara 18. İdare Mahkemesi tarafından davanın reddine karar verilmiştir. Gerekçeli kararda, 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinin üçüncü fıkrasının 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’na yollaması nedeniyle 4857 sayılı Kanun’da, bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişinin işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişinin yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşların işveren olarak tanımlandığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca bir avukat yanında, avukatlık ortaklığında veya avukatlık bürosunda 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 12. maddesi ve 4857 sayılı Kanun hükümlerine göre çalışan avukatların işgören (işçi) konumunda olduğu, yanında işgören çalıştıran avukat veya avukatlık ortaklığının da işveren statüsünü haiz olduğu belirtilmiştir. Kararın gerekçesinde; mevzuat hükümlerine göre işçi sayılanların işçi sendikalarına, işveren sayılanların ise işveren sendikalarına üye olabileceği, işçi veya işverenlerin aynı iş kolunda ve aynı zamanda birden çok sendikaya üye olamayacağı, sendikaya üye olabilmek için sendikanın kurulduğu iş kolunda fiilen çalışıyor olma şartının sağlanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

5. İlk derece mahkemesi kararı Bölge İdare Mahkemesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu, süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

II. DEĞERLENDİRME

A. İlgili Hukuk

6. 6356 sayılı Kanun’un “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. “

7. 6356 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

” (1) Bu kanunun uygulanmasında;

 (ğ) Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları,

ifade eder.

 (3) Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi, işveren ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir.”

8. 6356 sayılı Kanun’un “Sendika üyeliği ve üyeliğin kazanılması” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“(1) On beş yaşını dolduran ve bu Kanun hükümlerine göre işçi sayılanlar, işçi sendikalarına üye olabilir.

 (2) Bu Kanun anlamında işveren sayılanlar, işveren sendikalarına üye olabilir.

 (3) Sendikaya üye olmak serbesttir. Hiç kimse sendikaya üye olmaya veya olmamaya zorlanamaz. İşçi veya işverenler aynı işkolunda ve aynı zamanda birden çok sendikaya üye olamaz. Ancak aynı işkolunda ve aynı zamanda farklı işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçiler birden çok sendikaya üye olabilir. İşçi ve işverenlerin bu hükme aykırı şekilde birden çok sendikaya üye olmaları hâlinde sonraki üyelikler geçersizdir.

 (5)Sendikaya üyelik, Bakanlıkça sağlanacak elektronik başvuru sistemine e-Devlet kapısı üzerinden üyelik başvurusunda bulunulması ve sendika tüzüğünde belirlenen yetkili organın kabulü ile e-Devlet kapısı üzerinden kazanılır.”

9. 4857 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren… denir.”

10. 1136 sayılı Kanun’un “Avukatlıkla birleşemiyen işler” kenar başlıklı 11. maddesi şöyledir:

“Aylık, ücret, gündelik veya kesenek gibi ödemeler karşılığında görülen hiçbir hizmet ve görev, sigorta prodüktörlüğü, tacirlik ve esnaflık veya meslekin onuru ile bağdaşması mümkün olmıyan her türlü iş avukatlıkla birleşemez.”

11. 1136 sayılı Kanun’un “Avukatlıkla birleşebilen işler” kenar başlıklı 12. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Aşağıda, sayılan işler 11 inci madde hükmü dışındadır:

c) Özel hukuk tüzelkişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlık,”

12. 26/12/2015 tarihli ve 29574 sayılı Resmî Gazete yayımlanan Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığında veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Birlikte Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik’in (Yönetmelik) “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Yönetmelik, bir avukat yanında, avukatlık ortaklığı veya avukatlık bürosunda, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi gereğince, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre çalışacak avukatların ve işveren avukatların uymaları gereken kuralları belirlemek amacıyla düzenlenmiştir.”

13. Yönetmelik’in “Tanımlar” kenar başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“ç) İşgören avukat: Bağımsız avukat niteliğini taşımakla birlikte, 1136 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi çerçevesinde, işveren avukatla akdettiği yazılı sözleşme ile üstlendiği işi yerine getiren avukatı,

d) İşveren avukat: Taraflar arasında imzalanacak yazılı sözleşme ile verilmesi kararlaştırılan sürekli hizmetten yararlanan ve hizmet karşılığında ücret ödeme yükümlülüğü başta olmak üzere ilgili mevzuattaki diğer yükümlülükleri üstlenmiş avukat ve/veya avukatlık ortaklığını, avukatlık yazıhanesini (avukatlık bürosunu),

ifade eder.”

14. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya (B. No: 46551/06, 16/9/2015) kararında, sadece işçiler ve memurların sendikal örgütler kurma hakkına sahip olması dolayısıyla serbest meslek sahibi çiftçilerin bu kapsam dışında tutulmasını sendika özgürlüğü yönünden incelemiştir.

i. Anılan karara konu olayda AİHM, sendika hakkına yönelik müdahalenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 11. maddesi kapsamında meşru bir amaç güttüğünü yani sendikalar ile diğer örgütlenme türleri arasındaki yasal farkı koruyarak ekonomik ve sosyal düzenin korunmasını amaçladığını belirtmiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, § 65).

ii. AİHM, serbest meslek sahibi başvurucuların sendika kuramamalarına ilişkin kısıtlama bakımından devletin geniş bir takdir marjı olduğunu vurgulamıştır. Ancak bunun yanı sıra başvurucuların sendika dışı örgütlenme özgürlüklerinin olduğunun, bu kişilerin kooperatifler ya da meslek birlikleri kurma haklarının bulunduğunun altını çizmiştir. AİHM, başvurucuların kurabilecekleri herhangi bir derneğin, üyelerinin kolektif çıkarlarını kamu makamları önünde savunmak için gerekli ayrıcalıklardan yoksun olacağına ikna edecek hiçbir olgu olmadığına değinmiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, §§ 70-72).

iii. AİHM, ulusal mevzuatın tarımsal ticaret örgütlerine üyelerinin çıkarlarını kamu makamları önünde savunmaları için gerekli hakları tanıdığını ve bu tür örgütlerin diğer tüm ekonomik sektörlerde olduğu gibi tarımda da çalışanlar ve kooperatif üyeleri için ayrılmış olan sendikalar şeklinde kurulmasına gerek olmadığını belirtmiştir. Sonuç olarak AİHM, başvurucu sendikanın tescil edilmemesinin bu alanda ulusal makamlara tanınan takdir marjını aşmadığı ve bu nedenle orantısız olmadığı kanaatine ulaşmış ve Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (Manole ve “Romanien Farmers Direct”/Romanya, §§ 73-75).

B. Somut Olayın Değerlendirilmesi

15. Anayasa’nın “Sendika kurma hakkı” kenar başlıklı 51. maddesinin “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” biçimindeki birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin sendika kurma hakkına sahip oldukları düzenlenmiştir. Aynı maddede sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şartların kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Bu kapsamda avukatların sendika kurma ve bu sendikalara üye olmasına ilişkin şartlar 1136 sayılı Kanun kapsamında çıkarılan Yönetmelik ve diğer kanunların ilgili maddelerine atıfla detaylı bir biçimde düzenlenmiştir.

16. Başvurucu; avukatların sendika üyeliğinde işçi/işveren ayrımı yapılmaması gerektiğini, bu yönüyle 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (ğ) bendinde yer alan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi anılan kuralı, kuralda yer alan “bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davasında daha önce incelemiştir. Anayasa Mahkemesinin yaptığı değerlendirmelerin eldeki başvuru ile ilişkili olan kısmı (AYM, E.2013/1,K.2014/161, 22/10/2014, §§ 24, 36-38) şöyledir:

“… Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istedikleri sendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve bu tüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin garanti altına alınmasını da içermektedir. Üyelerinin ekonomik, sosyal ve kültürel ortak menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla kurulan sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının, iş uyuşmazlığı çıkarması, toplu görüşme ve toplu sözleşme yapması, grev ve lokavt kararı vermesi ve uygulaması da sendika hakkı kapsamında yer almaktadır.

… aynı işkolunda çalışanların benzer çalışma koşulları ve ortak çıkarları bulunduğu düşüncesinden hareketle, mesleki farklılıkları dikkate almaksızın bir işkolunda ya da endüstride çalışanların tümünü örgütleyen işkolu sendikalarına eğilim artmış ve bunun sonucunda işkolu sendikaları temel örgüt modeli haline gelmiştir. Haklar mücadelesinde etkili olabilme ve sonuç alabilmenin ancak güçlü bir sendika ile mümkün olabileceği, bunun ise daha fazla işçinin aynı sendikada örgütlenmesine bağlı olduğu düşüncesi, işkolu sendikacılığının gelişmesine yol açmıştır. Bu çerçevede, sendikaların işkolu esasına göre kurulacağını öngören kuralların, kamu düzenini sağlamak ve devam ettirmek, daha etkin ve daha güçlü bir sendikacılığı temin etmek için çıkarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira mevcut sistem içerisinde güçlü yapılar haline gelen sendikalar işkolu esasına göre faaliyette bulunan sendikalardır… getirilen sınırlamaların meşru temellere dayandığı, hakkın özünü zedelemediği ve ölçüsüz bir müdahale oluşturmadığı görülmektedir.”

17. İşçi ve işveren sendikalarının farklı menfaatleri korumak ve geliştirmek amacıyla kurulmuş olması ve bunun doğal sonucu olarak kendine özgü faaliyetlerinin de farklılaşması işçi ve işverenlerin aynı sendika çatısı altında bulunmalarını anlamsız kılmaktadır. Bunun yanı sıra başvurucu Sendikanın sendika olarak örgütlenemediğine dair bir şikâyeti bulunmamaktadır. Ancak başvurucu, serbest çalışan avukatlar için işçi/işveren ayrımının yapılmasının doğru olmadığını, avukatlığın serbest meslek olarak yapılmasının esas olduğunu ve kurulacak sendikalarda da bunun esas alınması gerektiğini ileri sürmüştür.

18. Derece mahkemeleri 6356 sayılı Kanun’da iş kolu sendikacılığının benimsendiğini ve buradan hareketle işçi ve işverenlerin bulundukları iş kollarındaki sendikalara üye olabileceklerinin düzenlendiğini, serbest çalışan avukatlar yönünden de bu ayrımın esas alınacağını belirtmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de sendikaların iş kolu esasına göre kurulacağını öngören kuralların kamu düzenini sağlamak ve devam ettirmek, daha etkin ve daha güçlü bir sendikacılığı temin etmek için getirildiğini vurgulamıştır.

19. AİHM’in serbest meslek çalışanlarının sendika kuramamasına ilişkin değerlendirmelerine baktığımızda da serbest meslek sahipleri yönünden devletin sendikal örgütlenmeye izin vermeme yönünden takdir hakkı bulunduğunu belirttiği görülmektedir. Ancak AİHM, burada serbest meslek sahiplerinin kooperatif, meslek birlikleri gibi diğer örgütlenme biçimlerine sahip olmaları hâlinde bu örgütler aracılığıyla üyelerinin kolektif çıkarlarını kamu makamları önünde savunabileceklerini değerlendirmiştir.

20. Eldeki başvuruda, 1136 sayılı Kanun doğrultusunda çıkarılan Yönetmelik’te avukatların hangi durumlarda işçi ve işveren olabilecekleri belirlenmiştir. Bu doğrultuda avukatlar işçi ve işveren olmalarına göre ancak ilgili iş kolunda yer alan sendikaya üye olabileceklerdir. Dolayısıyla avukatların sendika çatısı altında örgütlenebildikleri görülmektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa ve ilgili mevzuat hükümlerini yorumlayarak, iş kolu sendikacılığı kapsamı dışında kalan meslek sendikacılığına yönelik sınırlamaları usul ve yasaya uygun bulmasında Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan sendika hakkına ilişkin güvenceleri gözetmediği söylenemeyecektir.

21. Sonuç olarak başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

III. HÜKÜM

Açıklanan gerekçeyle;

A. Başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına 30/3/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

0

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu‘ kitabını hazırlayan yargıç Hilmi Şeker, cezasızlığın ‘toplum ve evlatlarına yönelen eylemlere sürdürülebilir kurumsal bir destek’ olarak da tanımlanabileceğini ifade etti. Şeker, Roboski’de gerçeğin ortaya çıkarılmasından önce ailelere tazminat verileceğine dair açıklamalar yapılmasıyla ilgili “Mağdurların devletten istediği, tazminat değil çoğulcu bir muhakemenin vücuda getirdiği hakikattir. Hakikatin alternatifi yoktur” dedi. Şeker, Gazete Duvar’a verdiği röportajda kitabını anlattı.

Roboski Davası


Cihan Ülsen

GAZETE DUVAR – Tahir Elçi İnsan Hakları Vakfı bünyesinde yayın hayatına başlayan Kırık Saat Yayınları’nın ilk kitabı Hilmi Şeker’in “Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu” yayımlandı. Ülkede cari olan ve artık cerahat noktasını da aşan hukuki gündemleri Roboski davası bağlamında yeniden tartışmaya açması açısından son derece önemli bir çalışma ile karşı karşıyayız. Kitap, bir yandan Roboski dava sürecinde yaşananları ele alırken diğer taraftan bu dava özelinde kamuoyunca uzun tartışmaların yarattığı tahribatları hukukçu titizliği ile elden geçiriyor.

Hilmi Şeker’in  çalışmasının ülkedeki hak ve hukuk arayışına önemli katkılar sunacağı açık. Bu bağlamda kitabın odağında yer alan Roboski Davası’nı ve bu davanın etrafında tartışılagelen cezasızlık, yüzleşme, hakikatlerin ortaya çıkarılması ve hukuk üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Roboski Davası – Mehmet Encü ve Diğerleri- kitabı son derece önemli bir çalışma. Herkesin -özellikle yargılama süreci ile ilgili- hakkında bir fikrinin olduğu ancak bu yargılama sürecinin içerisinde tam olarak neler yaşandığına dair kimsenin açık ve net konuşamadığı Roboski Davası ile ilgili bir çalışma yapma fikri en çok hangi düşüncenizden güç alarak kitap fikrine dönüştü?

Cezasızlığın en çok kendisini adli süreç, norm ve usullerin istismarı ve yozlaştırılması aracılığıyla var ettiği tecrübelerle sabittir. Bu peçeleme biçimini, yine hukukun içinde kalarak deşifre etmek, cezasızlığın fobisidir. Eli kalem tutan, hukukçuyum diyen herkesin bu maruf formla mücadele etmesi umulmaktadır. Cezasızlığın hukukun içine çekilmesi ve burada tutulup, bitirilmesi bu ve benzeri moral desteklere ihtiyaç duyar. Bireyin yaşamını hedefleyen saldırı ile sığınakların teşhis ve tanısına dair materyalin her türlü öznel birikimden bağımsız olarak yarına taşınması, hak ihlalleriyle etkin mücadele geleneğinin oluşması açısından hayatidir. Hak ihlalleriyle soluksuz mücadelenin kodlanması, depolanması ve gerektiğinde kullanılmasıyla mümkündür. Hafıza inşası, toplumun sinir uçlarıyla oynayan meselelerin tozlanmasını önlemeyi de içerir. Günün birinde meseleye ilgi duyan birinin arşivlere inmesi olasıdır ve kitap bellekleri yoklayacak bir merakın beklentilerinin karşılamaya amade olmalıdır.

Bilinç, birikim ve sorumlulukla buluşup etikle kontrol edilmediği zaman, yargıçlık sıradan bir kamu görevine dönüşür. Yargıç olmak ve kalabilmek; toplumu savunmayı, onunla hemhal olmayı, sıradanlığın girdabında kaybolmamayı, bireyin yaşam, özgürlük ve mal varlığına kol kanat germeyi ve toplumun adalet talebini dert edinmeyi gerektirir.

Kitabın önsözündeki vurgular çalışmanın ipuçlarını ve yazarın meramını anlatması açısından son derece önemli. Önsözde hukuk güvenliği ve hukukun belirliliği ilkesi çerçevesinde cezasızlık ve yüzleşme kavramlarının altını çiziyorsunuz. Yüzleşme meselesi önemli, onu sonraya bırakarak özellikle cezasızlık meselesini sormak istiyorum. Cezasızlık bir kavram olarak son 40 yıldır dünya ile beraber Türkiye’de de tartışılıyor. Hatta tartışılmasının ötesinde Türkiye’de bir cezasızlık pratiği gelişti, adeta bir refleks haline geldi.  Devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlet ve kurumlarının denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak cezasızlık hakkında neler söylersiniz?

Bir önceki soru ile akraba bu soru ile çalışma arasında yoğun ve yaygın bir ilişki var. Cezasızlık, toplum ve evlatlarına yönelen eylemlere sürdürülebilir kurumsal bir destek olarak da tanımlanabilir. Sorunun içerisinde gizlediği örtülü yanıttan da anlaşıldığı gibi, cezasızlık, sadece adli arterlerden beslenmemekte, adliye öncesi ve sonrasına yayılan kişi özne ve dizgelerden ciddi ve sistematik destekler almaktadır.

Cezasızlık, devleti ayakta tutan hukuk ve pratiğine olan inancı kırmakla kalmaz, yurttaş ile devlet arasında hukuk üzerinden kurulan güveni örseler, güvenin tazelenmemesi ne zaman ve nerede dineceği bilinmeyen sürdürülebilir bir adlileşmeye ortam hazırlar. Cezasızlık, diyalektiğin özel versiyonu olan hak arayışını, kısıtlayan bir olgu olarak, susmayı ve sedasızlığı tahkim ederek, demokrasinin yargıdan beklentisini boşa çıkarır. Demokratik bir yargı aracılığıyla, hakikatin etrafında kenetlenemeyen toplumlar, huzursuz toplumlardır ve konuşamayan toplumlara adliyelerin yetişmesi seraptır.

Cezasızlık kavramının tanımı ve amacına yönelik önde gelen iki referans belgede ( BM Genel Kurul’unun “Ağır uluslararası insan hakları hukuku ihlalleri ve ciddi uluslararası insancıl hukuk ihlalleri mağdurlarının çözüm ve tazminat hakkına dair temel prensipler ve kurallar ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “ciddi insan hakları ihlalleri bakımından cezasızlığın sona erdirilmesine yönelik rehber ilkeler”) cezasızlıkla mücadelenin dört temel amacı şöyle sıralanıyor: adalet hakkı, hakikati bilme hakkı, tazminat hakkı ve bir daha tekrarlanmama hakkı. Kavramın tanımı ve amaçlarını Roboski Davası çerçevesinde nasıl değerlendirmeliyiz?

Koruyucu bu metinlerin ortak paydası, hak ihlalini denetlenebilir metodoloji ile açığa çıkarmak, olayın hangi koşullarda nasıl meydana geldiğini tereddütsüz olarak gün yüzüne çıkarmaktır. Bu kazının, adil yargılamanın gereklerine uygun veya nitelikli şekilde gerçekleştirilmesi için yeteri kadar standart ve rehber mevcuttur. Adalet hakkı, daha ziyade adli süreçlerin hakikati açığa çıkarma irade, yeti ve yeteneğinin disipline edilmesi ve sapmaların önlenmesine odaklanır. Hakikate erişmek, adil ve güvenilir ya da öznel ve nesnel risklerden uzak bir muhakeme olmadan imkansızdır. Buralar cezasızlık anlayışının pusu alanlarıdır. Böylelikle adli süreçleri, nevi şahsına münhasır adımlarla, dönüştürerek hedefleriyle uyumlu hale getirir. Adalet hakkı, içine hakikate erişimi de alan ve olabildiğince geniş objektif bir kapsama denk gelir.

Hakikati bilmeyi isteme, her muhakemeyi motive eden bireysel toplumsal ve kamusal özellikleri olan insani bir imkan olarak anlaşılmalıdır. Hakikat burada her türlü müeyyide veya yaptırımdan özerk; şekli gerçeklik, gerçeklik olarak tasnif edilen amaçların da üzerindedir. Buradan bakıldığında Uludere mağdurlarının, olayın art alanına odaklanmaları, burada neler olup bittiğini öğrenmek istemeleri anlaşılırdır. Yargıcın, her geçen gün kendisini acıyla çoğaltan ve kapı kapı dolaşan bu merakı gidermesi, cezasızlığın geriletilmesi açısından yaşamsaldır.

Tazminat, yaşatılan acıya biçilen parasal karşılıktır ve hakikat hakkından feragatin bedeli olamaz.

Tazminat, hakikatin açığa çıkarıldığı zemin ve koşullarda mağduriyeti görece giderme, teskin etme olanağına kavuşur. Dolayısıyla mağduriyeti parayla gidermeye kalkışmak, cezasızlıkla mücadele edemez, aksine mağdurları aşağılama ve cezasızlığa har vurup harman savuracağı uçsuz bucaksız bir alan açar.

Hiçbir toplum, bilme hakkından feragat etmez ve onu maddi alternatiflerle ikame etmeyi denemez. Hakikat bu yönüyle yüzü topluma dönük, onu inandırmaya özgülenen bir yargıdır. İnandırma, bireyi iknadan daha fazlasına tekabül eder. Tazminat, hakikate bağımlı o olduğunda varlık gösterebilen, görece kayıpların gerisinde bıraktığı sendromu aşan ancak, caydırıcı gücü olmayan giderim formudur. Pekiştirirsek hakikatten vazgeçen çözüm caydırıcı değil özendirici, teşvik edici olur.

Tekrarlanmamayı talep hakkı, ancak hukuksuzluğun yeniden uç vermemesi için alınabilecek optimum adli idari her türlü önlemi içerir. Roboski davasında takipsizlik ve türevi yargılar, önceli faili meçhul cinayetlerle birlikte düşünüldüğünde, cezasızlığı özendirici olmuştur. Cezasızlığın şımarıklığı, geleceğine tahakküm eden ve yapılandıran bu maziye yaslanmasındandır. Merakın, üstü örtülen sırra erişme talebinin engellenmesi acıya acı katmaktır. Bu uygar bir hukukun işi değildir. Cezasızlık bu acıyı sürdürülebilir kılmakla altın çağını yaşamaktadır.

Unutmamak gerekir, “yapanın yanına kar kalmak” sözü bu toprakların hukuka armağan ettiği bir vecizdir. Hukukun bu ithalle baş edebilmesi ihlalin kökleriyle birlikte mayalandığı çatlaklardan alınmasına bağlıdır. Dava çatlaklara yerleşen cezasızlığın girdabında unutulmaya mahkum edilmektedir.

Tekrarı önlemede en etkin araç, hak ihlallerinin hakikat yargısı aracılığıyla deşifre edilmesidir. Deşifre, kadim bir caydırıcı olmakla birlikte tek başına cezasızlıkla mücadele edemez. Cezasızlığın besi kanallarını kesecek, bir strateji değişikliği ve bu değişikliği yarına taşıyacak taktik adımlar, yapısal ve fiziksel iyileştirmelerdir. Yargının bu defolarla mücadele veya mukavemet yeteneğinin kazandırılarak pekiştirilmesi önemlidir. Önemli olan bir diğer husus, bu patojenlerin etki ve sonuçlarının sürekliliği olan bir bilinç çalışmasına konu edilmesidir. Yargı tecrübeleri hafife alınmayacak bir materyaldir. Böyle bir anlayış, oluşturduğu eksiksiz alt yapı ve güçlü bir organizasyon ile yapılanın cezasız kalmayacağına dair kanının yerleşmesi ve kurumsallaşması için çalışmalıdır. Topyekün ve sürdürülebilir bir irade, bu parametrelerden beslenir. Aksi halde tekerrür kaçınılmazdır. Tekrar, duyarsızlıktan, tepkisizlikten ve örtülü kabulden beslenir.

Somut olayda cezasızlık daha ilk aşamada usul ve süreçler üzerinden yargıyı kuşatmıştır. Bu kuşatmanın yarılması için devreye alınan başvuru da kendisini usuli işlemlerle peçeleyen cezasızlıkla mücadeleden imtina etmiştir. Bu gelişme, şema dışındaki Avrupa kamu düzenini de ne yazık ki tesirine almıştır. Takipsizlik ve ardılı süreçler cezasızlığın, insan hak ve özgürlükleri ya da yaşam özgürlük ve mal varlığı üzerindeki gölgesini muhafaza ettiğine delalet etmektedir.

‘BU, MODERN HUKUK SİSTEMİNİN KÜLTÜREL BİR YENİLGİSİ OLARAK DA ANLAŞILMALI’

Hukuksal tatmin ile hukuksal tazmin meselesi hakkında neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Çünkü olayın hemen ardından dönemin hükümet sözcüsünün “resmi özür dilenmesini beklemenin yanlış olacağı ancak hayatını kaybedenlerin yakınlarına tazminat ödeneceğini” söyleyen açıklamaları oldu. Sonrasında da Başbakanlık tarafından kişi başına 123 bin TL tazminat ödenmesi gündeme geldi. O zaman çok ciddi tartışmalar da yaşandı. Başta adalet hakkı ve hakikati bilme hakkının es geçilmesi suretiyle ailelere sadece tazminat ödenmesinin teklif edilmesini nasıl yorumlamalı?

Dünya, ceza adalet sisteminin adalet ve hakikat beklentisini karşılamayacak denli eskidiğinin farkındadır. Kuram ve teori dipten gelen bu homurdanmanın yeni adli yöntem ve araçlarla aşılması için yoğun bir çaba içindedir. Bu modern hukuk sisteminin, kültürel bir yenilgisi ve öze dönüş talebi olarak da anlaşılmalıdır. Önerilerden biri, zarardan etkilenen herkesi eylemin neden ve sonuçları etrafında toplayarak, eylemin sebep olduğu zararları toplumsal ve kültürel dinamiklerin katılımıyla onarmak şeklindedir. Bu cari olana nazaran, daha yerel ve doyurucu motifler içermektedir. Onaran adaletin tasarladığı hüküm, yavan bir özgürlüğü bağlayıcı cezadan ziyade, hakikatle örtüşen zarar giderici ve iyileştirici bir vargı olacaktır.

Burada hakikatin açığa çıkarılmasının her şeyden özerk ve tek başına bir adalet değeri vardır ve bu gerçekle yüzleşmek, adil bir giderim veya sağaltımın sıfır noktasıdır. Onaran adalet bu akıl ve diliyle hakikatin; failin ağır bir cezaya mahkum edilmesi ve adam çalıştıran devletin, sorumluluğunu bir miktar tazminatla bertaraf etmeye indirgenmesine izin vermemektedir. Burada sağaltan veya eylemin gerisinde bıraktığı sendromu aşan sahici ve yegane giderim hakikate ulaşmadır. Bu olmazsa olmazıdır. Mağdur ve toplumun devlet ve yargıdan beklediği tam budur.

Burada adalet hakkı, hakikate ulaşma hakkını gerçekliği için bir kolaylaştırıcı rolü üstlenir. Devletin bir sorumlu olarak, mağduriyeti eskiyen ceza adaletinin giderim formuyla tazminde sebat etmesi, hakikat talebini görmezden gelme olarak kodlanmaktadır. Meşru ilgili ve toplumsal talepleri tedirgin ve huzursuz eden budur. Bu cezasızlığın sevdiği bir flora ve faunadır.

Burada hakikatin emsalsiz ve ikamesiz bir adalet değeri vardır ve tazminat hakikatin, ardılı tali bir hak ve yükümlülüğe tekabül etmektedir. Mağdurların devletten istediği, tazminat değil çoğulcu bir muhakemenin vücuda getirdiği hakikattir. Hakikatin alternatifi yoktur.

Mağduriyetin sadece parayla aşılması, kültürel acıyı derinleştiren bir aşağılama biçimi olarak anlaşılmaktadır ve kamu otoritelerinin bundan sakınması gerekir. Toplum, hakikati tazminata indirgeyen veya tazminatı hakikatle ikame eden, genetik yapısıyla uyumsuz bu teklifi haliyle reddetmektedir.

Roboski davası ile ilgili ilk soruşturma başlatan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Haziran 2013’te “görevsizlik kararı” vererek, dosyayı askeri savcılığa sevk etti. Askeri savcılık tarafından da Ocak 2014’te şüpheli olarak adı geçen 5 askerin “kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdikleri, görev gereklerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri, dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren bir sebep bulunmadığı” belirtildi ve kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Askeri Mahkeme ise oy çokluğu ile kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itirazı reddetti. Sonrasında Anayasa Mahkemesi süreci var tabi. Anayasa Mahkemesi eksikliklerin öngörülen süre içinde giderilmemesinden ötürü başvuruyu idari kararla reddetti.  Hak arama özgürlüğü bağlamında yaşanan bu süreci, bir hukukçu olarak cari olan hukuk algısı ve pratiği ile birlikte nasıl değerlendirirsiniz?

Meydana gelen olay, gerçeklik yargısının ilgi alanındadır. Özellikle gerçeğin açığa çıkarılması ve cezasızlıkla etkin mücadele, mahkemenin görev tanımına sadakatle mümkündür. Bir başka otoritenin, hakikatin tartışılma olanağını sıradan gerekçelerle ve de görev tanımının dışına çıkarak bertaraf etmesi, adalet beklentisine hayal kırıklığı yaşatmıştır. Eylemin hangi koşullarda nasıl ve ne şekilde tahakkuk ettiği ile eylemin ceza hukukundaki karşılığını tayin ve tespit görevi hiç kuşkusuz olay mahkemesinindir. Hukuk mezunu herkes, eylemlerin, hukuka uygunluk haline tekabül edip etmediğine ilişkin olumlu veya olumsuz kuşkunun aşılması işinin mahkemenin görev tanımı içinde olduğunu bilir.

Burada kritik olan, savcılık kuşkuyu beslemek, olgunlaştırıp aşılması için mahkemeye göndermek yerine, yargılama yaparak, beraatle özdeşleşen bir hüküm vermiştir. Bu yöntem muhakemeden rol çalmaktır ve cezasızlığın umumiyetle tevessül ettiği bir yöntemdir.

Daha da önemlisi, bu ve benzeri olaylarda cezasızlığın umumiyetle, hukuka uygunluk sebeplerinden yararlanması, onları istismar ederek varlığını idame ettirmesidir. Maddi ceza hukukunun eylemi meşrulaştıran ve cezasızlık gerekçesine dönüştüren yaklaşımın, usul hükümlerini yozlaştıran yorumlarla yaptığı işbirliğinin vardığı yer, yargılamayı hükümden düşürmektir. Roboski davasında yapılan budur ve itirazın kalbi burada atmaktadır.

Yaşanan tereddütler bir yana AYM, hukuki güvenlik kavramının yanı başında konuşlanarak, Roboski mağdurlarının adalet talebini gönül gözüyle görmekten imtina etmiştir. Oysa bu mahkemeden beklenen, şekil noksanı üzerinden, nitelikli yargılama veya görünen adalet talebini bertaraf etmek değil, takipsizliğin yargılama rolünü hukuka aykırı biçimde temellük eden kararının dolaşıma çıkmasını ve sisteme entegre olmasını önlemekti.

Yargılama talebi bir haktır ve bu hakkın biricik misyonu etik bir muhakeme aracılığıyla hakikatle, hükmü buluşturmaktır. Yargılama rafa kalktığı için toplum ve kamunun, muhakemeyi açık yargılama, gerekçe ve hükmün açık tefhimi gibi kadim haklar üzerinden olayın gerçekliğini denetleme imkanı da yitirilmiştir. AHİM’in de yerel şema içindeki bu ardışık ihlalleri takdir marjıyla peçelemesi, cezasızlığın göreli krizini aşmasını kolaylaştırmakla kalmamış, üzerine titrediği hak arama özgürlüğünün, iç dinamiklerince darbelenmesine seyirci kalmayı da yeğlemiştir. Derdest tutulan davayla, Roboski faillerinin, yaşamlarının kalan kısmını şüpheli olarak sürdürmeleri, davanın gerisinde bıraktığı bir başka tortudur.

‘ADİL YARGILANMA HAKKININ HER ŞEYDEN ÖZERK BİR DEĞERİ VARDIR’

Anayasa mahkemesinin kararı çokça tartışmalara yol açtı. Mahkeme kararına ilişkin olarak görüşler iki kısma ayrılıyor. Bunlardan ilki, usulü öne çıkaran, meseleyi usul kurallarının öncelikleri doğrultusunda izah eden yaklaşım. Diğeri ise, maddi gerçeğin bulunması idealine odaklanan esasa ilişkin yaklaşım. Sizin deyiminizle, kadim ve soluksuz bir  mücadelenin bakış açısı ile yarattığı etki ve sonuçları irdeliyorsunuz. Bu açıdan bu iki bakış açısı neden bu kadar önemli? Hukukun belirliliği ilkesine göre sabit bir bakışın kabulü mümkün değil midir?

Uygar bir hukuk, sentezden beslenir. Yargı pratiğinin en büyük açmazı, esnekliği reddeden aşkın yorum ve içtihada haddinden fazla bağlılıktır. Bir metinden tek bir sonuç çıkarma inadı, kendisini çoğu kere hukuki belirlilikle peçelemektedir. Göreliliği reddeden kadim bu ısrarın yarattığı krizin, memleketi götürdüğü yer, hak ve özgürlük liginin düşme hattıdır.

Roboski Davası’nın kaderini, yerine göre esnemeyi reddeden yahut yerel görülebilirlik eşiğini aşılmaz kılan tutucu bu anlayış belirlemiştir. Usul kurallarının kültleştirilmesi, yaşam hakkına saygı gösterme yükümlülüğüne aykırılık iddiası gibi, vahim bir olayın mahkemelerce tartışılması talebinin, salt şekil kurallarına sadık kalmadığı için reddi sonucunu kaçınılmaz kılar. Roboski davasında yapılan tam da budur.

Oysa esnekliği öneren yorum, hukuki güvenliğin fobi ve kaygılarını hiçe saymamakta, aksine olayın bağlamından koparılmadan başvurunun hakkaniyete uygun yargılanma talebinin olabildiğince benimsenmesini salık vermektedir. Adil yargılanma hakkının, her şeyden özerk bir değeri vardır ve değerle temin edilmek istenen, ağır ihlal iddialarının, yoktan bahanelerle

yargılanmasını önlemektir.

İkisi arasında, yarattıkları sonuçlar açısından dağlar kadar fark vardır. İlkinde katı şekil şartları, ağır bir insan hakkı ihlal iddiasını sudan sebeplerle adliyeden tart ederken, diğeri esnek bir yorumla, bu davanın esastan görülmesi için adliye kapılarını sonuna kadar açık tutar.

Karşı oyun duruşma salonunun kapısının açık tutulması konusundaki çabası, önemli ve değerli olmakla birlikte gidişatı önlemede yetersiz kalmıştır.

 Roboski Davası –Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu, Hilmi Şeker, 160 syf., Kırık Saat Yayınları, 2020.
Bir de AİHM süreci var. AİHM iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 17 Mayıs 2018’de yapılan başvuruyu reddetti. Mahkeme gerekçe olarak Anayasa Mahkemesi kararına paralel bir şekilde dava avukatlarının, eksik olduğu bildirilen belgeleri 15 günlük sürede değil, 17 günde göndermesini hata olarak kabul etti. Yaşanan bu süreçleri açıklarken -özellikle Anayasa Mahkemesi kararına istinaden- “Abartılı hukuki güvenlik anlayışının hazırladığı tuzağı, hukuki güvenliğe sığınarak aşmak, içteliği zehirleyen bir başka çelişkidir” diyorsunuz. Cümlenizi açmanızı isteyeceğim. İçteliği zehirleyen tam olarak nedir? 

Hukuki güvenlik, belirli bir usule tabi olarak yargılanmayı isteme hakkı ve belirlilik gibi, aynı genetik atadan gelen kurumlarla hedeflenen; kişinin, objektif bir riskle karşılaşmadan hukuki yazgısını belirlemesine imkan vermek, bireyin yarınını tasarlamasına olanak tanımaktır.

Hukuki güvenlik, eşitlik ilkesinin buluşudur ve eşitlik kendisini, önceden bilinen usul ve şekil şartlarıyla var eder. Burada eşitlik, bir yandan benzer olayların sonuç üzerinden farklılaşmasını önlemeye hizmet ederken, öte yandan olayın özgünlüğünden kaynaklanan taleplerin, farklılık ölçüsünde eşitsizlik talep etmesine izin verir.

Hukuki güvenliği arşa çıkaran bir yaklaşım, aşırı şekli yorumlarla, farklılıkların adalet talebini dışlayarak, eşitsizlik üzerinden bir birlik inşa eder. Ya da eşitliği sağladığı görüntüsü vererek, olayın özgünlüğünden kaynaklanan yatay eşitliğin istisnaya uğramasını önler. Böylelikle, olayları aynılaştıran bir çözümü, adalet diye servis eder.

Roboski Davası’nda; özgünlüğüne güvenerek adalet talep eden bir başvuru, konuya çözüm önerme yeteneği olmayan yahut konuyla alakasız emsallerin potasında eritilmiştir. Bu eşitlikle özdeşleşen, içtihatların, sıklıkla başvurduğu bir tuzaktır ve bu zoraki aynılaştırma AYM nin bu olaydaki adil yargılama söylemini samimi olmaktan çıkarmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar da herkesi şaşırttı. Özellikle ihlal edilen hakkın özü konusunda önemli içtihatlarda bulunan, geniş bir yorum sahasında hak ve özgürlük alanı açan ve yaşayan hukuk prensibine göre kararlar veren bir mahkeme için verilen kararı muhafazakar ve haklara yönelik ölümcül bir darbe olarak okuyabilir miyiz? 

Burada davanın görülemezliği tetikleyen temsilci hataları ve meydana geldiği koşulların özenle değerlendirilmemesi ile ihlal arasındaki bağın koparılması, misyonuyla yollarını ayırdığına dair kuşkuları beslemektedir. AİHM, yerel şema içinde konuşlanmış bir denetleyici olmamakla birlikte, Sözleşme’nin korumaya aldığı haklara yönelen maniplasyon ve kusurlarla cepheden etkin olarak mücadele edeceğini defalarca açıklamıştır.

Roboski’ de Sözleşme defalarca, bir çok açıdan ağır bir saldırıya maruz kalmasına rağmen, özerk kavramlar doktrini gibi değerli ve etkili araçla, başvurunun kaderini belirleyen yorumlara müdahaleden, anlaşılmaz bir kararla imtina edilmesi, hukuk dışı yorumlara bekledikleri fırsatı bahşetmiştir. Spekülasyonun mayalanmasına ortam hazırlamak, Sözleşme’nin korumaya aldığı haklarla, almaşık bir Avrupa Kamu Düzeni inşa etmeyi taahhüt eden AİHM’nin işi olmamalıydı.

Dayanılan gerekçelerin zayıflığı, kararın toplumsal destek almasını önlemektedir.

Yine Anayasa Mahkemesi kararının bir diğer boyutu davanın avukatlık boyutu. Davada 31 avukatın ismi var ama sadece birine tebliğ yapılıyor. Dava avukatına yapılan tebligatla mahkemece avukattan belirtilen eksikliklerin 15 gün içinde tamamlanması isteniyor ancak verilen süre içerisinde eksiklikler tamamlanamıyor. Akabinde süre ile ilgili geç bildirilen bir mazeret var. Sonrasında ise sonuçları herkesçe malum. İhmallerden kaynaklı gelinen mahkeme sürecinden sonra bir takım tartışmalar olsa da bu konunun çok fazla tartışılmadığını ve bu konuda -avukatlar cephesinde- özeleştiri yapılmadığı kanaatindeyim. Roboski davası bağlamında bu avukatlık meselesine nereden ve nasıl dahil olmamız gerektiği hususunda görüşlerinizi merak ediyorum.

Avukatlara atfedilecek kusurları, üç temel başlık altında sınıflandırmak mümkündür. Bunlardan ilki; başvuruyu destekleyen materyallerin önceden belirlenen usullere göre ve zamanında sunulmamasıdır. Bu vekillerin yarattığı ilk krizdir. İkincisi, belirlenerek sınırlanan noksanlıkların, verilen ek süreden sonra tamamlanması, üçüncüsü süre aşımının sağlık sorunlarına dayandırılmasına rağmen, sağlık raporunun, vaktinde ve usulüne uygun olarak arz edilmemesidir.

Gecikmenin yarattığı risk, başvurucuya göre usulüne uygun, AYM’ ye göre hem usulsüz hem geç olarak sunulan sağlık raporuyla aşılmaya çalışılmaktadır. Mahkeme ile başvuru arasındaki tartışma ağırlıklı olarak burada yoğunlaşıp, derinleşmektedir.

Hukuki yardımın birden çok vekille verileceği açıklanmasına rağmen, davanın görülebilmesi için gerekli ihtiyaçların eksik karşılanması, dış ilişkilerin tek vekille sınırlandırılması, temsilin açıklanmaya muhtaç iç ilişki ve çelişkilerine delalet eder.

Buradan bakıldığında temsilin, sağlıklı bir dikey ilişki inşa edecek, başvurunun usuli eksikliklerden ötürü reddini önleyecek, yatay bir işbirliği ve dayanışma için, olağan bir çaba sarf ettiğini söylemek şimdilik mümkün görünmüyor.

‘HUKUK AYAĞINA GELEN BU FIRSATI KULLANMALIDIR’

Bu tartışmalar devam ederken dönemin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı katıldığı bir televizyon programında “Uludere konusunun, uçak konusunun tekrar inceleneceğini düşünüyorum” sözlerinin ardından dava avukatları, Haziran 2019’da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. “Yeni delil varlığı” sebebiyle Roboski dosyasının yeniden açılmasını talep etti. Soruşturma dosyası yetkisizlik kararı ile Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı’nda şu an. Bu süreci nasıl yorumluyorsunuz? Yargılama sürecinin geleceği ile ilgili bir öngörünüz var mı?

Başvurunun kapsamını değiştiren her yenilik, sözde yargılanmışı yargılanır hale getirecek veya davanın yeniden görülmesi için yeterli olacaktır. Sistem yeniden yargılamayı mümkün kılan acil çıkışlarına sahiptir. Güçlü bir iradenin, bu çıkışlardan yararlanarak, mağdurların davalaşma isteğine olumlu yanıt vermesi önünde nesnel bir engel yoktur.

34 kişinin yaşamına yönelen ve içine mağdurları alan hak ihlali iddiası, yargılansa da fail ve olay üzerindeki kuşku, tüm ağırlığıyla orta yerdedir. Açıklama nesnel yansızlık açısından riskler taşısa da, cezasızlığın direncini kırmak bakımından anlamlıdır. Hukuk, cezasızlığın örselediği güveni tazelemek için, öyle veya böyle ayağına gelen bu fırsatı kullanmalıdır.

Ancak, toplumsal taleplerin itkisiyle, bazı soruşturma dosyaları telekten indirilse de; gerçeklik talebinin, cezasızlığı alt eden bir hükümle sonlandırıldığına dair doyurucu bir tecrübeden söz edilemez. Çeyrek asırdır benzer sebeplerle adalet arayan Kulp Davaları’nın birinde sanıkların beraat etmesi, diğerinde ise çekinik bırakılan umudun bireysel başvuruyla yeşertilmesi, cezasızlığın yarattığı ikilemin boyutlarına delalet eder. Sürprizlerle, med-cezirlerin cirit attığı yerde, kahin olmak imkansızdır.

Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönemlerle,  koşul ve durumlarla ilgili olarak, “Geçmişle yüzleşme / hesaplaşma” kavramı önemli. Bu anlamda geçmişle yüzleşme ya da hesaplaşma kavramlarından hangisinin tercih edilmesi gerektiğine dair tartışmalar güncelliğini koruyor. Siz ne dersiniz, geçmişle yüzleşme mi hesaplaşma mı?

Yüzleşmeyi kültürel veya onarıcı adaletin jargonu, hesaplaşmayı ise iktidar ilişkilerinden beslenen ceza adaletinin biçimlendirdiği bir kavram olarak değerlendiriyorum. Tercihim; demokratik ve çoğulcu, fail, sorumlu ve mağdurların katılımıyla sorunun kökten ve kesin çözümüne imkan verdiği, barışçı ve kapsayıcı olduğu için yüzleşmeden yanadır.

Burada uyuşmazlığı yaratanlar, ondan etkilenenlerle yüzleşerek, birlikte ve ortaklaşa bir çözüm üretirler. Yüzleşme ile vücuda gelen hakikat, bağlayıcılık ve saygınlık debisi yüksek bir hükümdür. Yüzleşme, öte yandan etik ilişkilerden adalet üreten bir metodolojiye de tekabül eder. Bu cezasızlıkla mücadelenin beklentileriyle uyumlu bir yaklaşım tarzıdır ve özellikle tekerrürü önlemek ve caydırıcılığı kurumsallaştırmak bakımından hayatidir.

Hesaplaşma; hakikati açığa çıkarmaktan ziyade, sorunu ceza ve desteği maddi giderimle derinleştirip, genişletmeye hizmet eder. Sinesinde mutasyona uğrama potansiyeli yüksek, düelloya yatkın ve pusu becerisi gelişmiş, adlileşmeye yazgılı ve toplumsal barışı tehdit eden ihtilaflar barındıran gayri demokratik bu yöntemden uzak durulmasını öneriyorum.

Kitabınızın sonunda, eleştiri ve empati arasında anlamlı, yapıcı ve yol açıcı bir bağ kurmuşsunuz, benzer asgari zemine ihtiyaç duyan çalışmalara teşvik olması açısından, bu söylemi biraz daha açar mısınız? Bu mesele üzerinden gelişecek diyalektiğin bellek ve yüzleşme açısından nasıl bir önemi var?

Eleştiri konumuz açısından aşkınlaşma ile mücadelenin geliştirdiği özellik ve aparat olarak anlaşılmalıdır. Çalışma karar mercilerinin vücuda gelen süreçlerdeki hatalarını belirleme ve kodlama teşhis ve tanınmasını temine özgülenen eleştirel bir başlangıç olarak konumlanmıştır. Empati, bir anlama çaba ve biçimidir ve eleştirinin start alması için nesnel bir misyon üstlenmektedir. İçeri ve dışarıda kapısını çaldığı her adli ve idari mekandan dışlanan Roboski Başvurusu’nun katlanan acılarından habersiz ve onu anlamakta güçlük çeken veya anlaşılmaz bulan bir araştırma ve inceleme hakikate katkı sunamaz.

Mağduriyetle duygudaşlık, cezasızlıkla etkin ve verimli mücadeleyi tahrik eden zorunlu ilk harekettir.

Dolayısıyla empatinin; hiç değilse şimdiden başlayarak, nesnel yargıyı zehirleyen ya da üçüncü göz olmaklığı engelleyen amil olarak lanse edilmesinden vazgeçilmelidir. Yargıç ile yargılanan özne ve nesne arasındaki ilişkisizlik çarpık ve hatalı nesnellik tanımlarının eseridir. Eskimiş nesnel yansızlık tanımı cinayetleri failsiz bırakma alışkanlığının zulasında sakladığı ve gerektiğinde başvurduğu gizilgücü yüksek bir araçtır. Yurttaşın yaşatılan dram ve trajediyle göz göze gelmeden, onlarla hemhal olmadan böyle bir çalışmanın erekleriyle buluştuğundan söz edilemez.

Eleştirmek, bellek yapımının istifade edeceği değerli taşıyıcı; eleştiri ise belleği oluşturan paha biçilmez bir materyaldir. Çalışmamız Roboski davasının koyak ve kuytularında dolaşarak, bilhassa kavram ve terimlerin özerk anlamlarından uzaklaşılarak davanın niçin, nasıl ve kim tarafında hangi araç ve yöntemler izlenerek dışlandığını eleştirel bir yaklaşımla anlamaya ve betimlemeye çalışmıştır.

Çalışma cezasızlığın monologla aşılma güçlüğünü aklından çıkarmamıştır ve her fırsatta meseleye ilgi duyanları, meselenin etrafında toplanma ve tartışmaya davet ederek, son sözü diyalektiğe bırakmaktadır. Diyalog ve diyalektikten neşet son söz; aynı zamanda yüzleşmenin üzerinde yürüyeceği, ihtiyacı ölçüsünde yararlanacağı asgari ve de nesnel bir zemine de tekabül eder
.

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun

0
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır Kantar Kavşağı Toplu Açılış törenine katıldı. Törende açılış kurdelesini Başbakan Erdoğan, Irak Kürt Bölgesel Yönetmi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ve sanatçı Şivan Perver ile kesti. (İbrahim Yakut - Anadolu Ajansı)

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Temmuz 2014 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin 2009 yılı ortalarında başlattığı çözüm süreci kapsamında çıkarılan Kanun, Resmi Gazete’nin 16 Temmuz 2014 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanun halen yürürlüktedir. 2018 yılında çıkarılan 700 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile  kanundaki “Bakanlar Kurulu” ibaresi yerine “Cumhurbaşkanı” ibaresi getirilmiştir.

Kanunun Kabulü Öncesinde ve Sonrasındaki Gelişmeler 

2013 yılında PKK, Türkiye sınırlarından çekileceğini duyurmuş ve 63 üyeli Akil İnsanlar Heyeti oluşturulmuştur.

Demokratik Açılım, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi, Barış Süreci ve Çözüm Süreci gibi tanımlamalar ile yürütülen müzakere döneminde kabul edilen kanuna karşı CHP ve MHP sert bir muhalefet yürütmüş, meclis komisyonlarında muhalefet şerhi koymuş, genel kurulda red oyu vermiştir.

İstanbul Barosu kanunu, “Terörün Cesaretlendirilip Ödüllendirilmesi Ve Toplumsal Ayrışmanın Derinleştirilmesi Kanun Tasarısı” olarak tanımlamıştır.

Ayrıca, barış sürecinin nasıl yürüteceğine ilişkin çalışmayı tamamlamak üzere meclis komisyonu oluşturulmuştur. Öte yandan, kamuoyunda büyük yankı uyandıran Dolmabahçe toplantısı 28 Şubat 2015’te  yapılmıştır.

Çözüm Süreci, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından fiilen sona ermiştir.

 

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun GENEL GEREKÇESİ

Türkiye 2002 yılından itibaren, tarihinin en kapsamlı demokratik değişim, dönüşüm ve normalleşme süreçlerini yaşamaktadır. Bu süreçlerde, toplumun tamamını kucaklayan, temel hak ve özgürlükler alanını genişleten, vatandaşların ülkeye aidiyetlerini ve Devlete güvenlerini pekiştiren “sessiz devrim” niteliğinde ileri adımlar atılmış, köklü reformlar gerçekleştirilmiştir. Milletimizin talep ve beklentileri doğrultusunda gerçekleştirilen bu reformlar, toplumun farklı kesimleri tarafından yaygınlıkla benimsenmiştir.

Atılan bu adımların oluşturduğu olumlu psikolojik ortam, Türkiye’nin geçmişi on yılları bulan ve toplumun barış ve kardeşliğine yönelik en önemli tehdidi oluşturan terör sorunuyla mücadelede bir paradigma değişikliğinin ve çözüm perspektifinin önünü açmıştır. Böylece terör sorunu ile vatandaşların meşru ve demokratik talepleri birbirinden ayrılmış, tüm toplum kesimlerinin sorunlarına karşı daha duyarlı bir yaklaşım benimsenmiştir.

Bu kapsamda, 2009 yılı Temmuz ayında terörü sona erdirmek ve toplumsal barış ve kardeşliği güçlendirmek amacıyla Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi başlatılmıştır. Bu süreçte, ülkemizde çeşitli toplum kesimlerinin sorunlarıyla yüzleşmeyi ve çözümler geliştirmeyi mümkün kılan özgür ve dinamik bir tartışma ortamı ortaya çıkmıştır.

2012 yılı sonlarında ise daha güçlü, demokratik, özgür, güvenli ve huzurlu bir Türkiye için bir Devlet politikası olarak çözüm süreci başlatılmıştır.

Çözüm sürecinin nihai hedefi; terörün tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ile milli birlik ve beraberliğin pekiştirilmesidir.

Çözüm süreci, şiddeti ve silahı aradan çıkarma, sözü, düşünceyi ve siyaseti devreye alma sürecidir.

Toplum, çözüm sürecine güçlü bir destek vermekte olup, kamuoyunda sürece ilişkin olumlu bir beklentinin hakim olduğu gözlemlenmektedir. Çözüm sürecinin topluma mal olmasında düşünür, yazar, akademisyen, sanatçı gibi toplumun farklı kesimlerinden ve saygın isimlerden oluşan Âkil İnsanlar Heyetinin samimi gayretlerinin de katkısı olmuştur. Artan kamuoyu desteği bu sürecin başarıya ulaşmasının en önemli garantisidir.

Öte yandan, 9/4/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplumsal barış yollarının araştırılması ve çözüm sürecinin değerlendirilmesi amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun sekiz ayı bulan çalışmaları sonucunda hazırlanan nihai rapor, sorunun çözümüne ışık tutacak önemli tespit ve öneriler içermektedir.

Ayrıca ülkemizin demokratikleşme tarihinde oldukça önemli bir yer teşkil eden ve “Dördüncü Demokratikleşme Paketi” olarak da bilinen 2/3/2014 tarihli ve 6529 sayılı Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile çözüm süreci bağlamında da önemli düzenlemeler hayata geçirilmiştir.

Sürecin ilk olumlu etkisi, akan kanın yaklaşık on dokuz aydır durması, dolayısıyla vatandaşlarımızın daha güvenli ve daha huzurlu bir ülkede yaşamaları olmuştur. Çözüm süreci sayesinde ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri on yıllardır özledikleri normalleşme görüntülerine kavuşmaya başlamıştır.

Bölgede ekonomi ve turizm canlanmaya başlamış; normalleşme ortamının olumlu yansımaları, yaşamın tüm alanlarında çok daha fazla hissedilir olmuştur.

Çözüm sürecinin başarıya ulaşması Türkiye’nin hızlı bir ekonomik gelişme ve kalkınma hamlesi içine girmesini sağlayacaktır. Ülkemiz bu temel sorununu çözdükten sonra bütün gücünü ve dinamizmini ekonomik gelişmeye aktarma fırsatı bulacaktır.

Çözüm süreci, çok boyutlu ve değişik aşamalar içeren dinamik bir süreçtir. Dolayısıyla sürecin farklı aşamalarında atılması gereken yeni adımlar söz konusu olabilecektir. Bu ise Devlet kurumlarının arasındaki etkin koordinasyonun yanı sıra halkın ve sivil toplumun sürece aktif katılımlarını sağlayacak düzenlemelerin oluşturulmasını gerektirmektedir.

Çözüm süreci, hâlihazırda ilgili kurumların mevzuatları çerçevesinde yürütülmektedir.

Gelinen noktada, sürecin ilerletilmesi ve Devlet politikası niteliğinin pekiştirilmesi açısından, münhasıran çözüm sürecine ilişkin yasal bir düzenleme yapılmasında fayda görülmektedir.

Terör eylemleri sürdüğü müddetçe, güvenlik güçlerinin ve adli makamların hukuk içinde kalarak bunlarla mücadele etmesi kanuni görevleridir. Diğer yandan, bir hukuk devletinde çözüm süreci çerçevesinde görevin ifası niteliği taşıyan faaliyetler nedeniyle kişilerin hukuki, cezai ve idari yönlerden sorumlu tutulma tehdidi altında kalmaları da kabul edilemez.

Dünyadaki benzer süreçler incelendiğinde sorunun niteliğinden ve ülkelerin kendi özgün şartlarından kaynaklanan farklı fiili ve yasal uygulamaların söz konusu olduğu dikkat çekmektedir.

Çözüm sürecinin milli niteliği ve bugüne kadarki ulusal ve uluslararası deneyimler dikkate alınarak hazırlanan Tasarı, ülkemizdeki çözüm sürecinin daha güçlü bir yasal dayanağa kavuşturulmasını amaçlamaktadır.

TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN

Kanun Numarası : 6551
Kabul Tarihi : 10/7/2014
Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih : 16/7/2014 Sayı : 29062
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 54

Amaç ve kapsam

MADDE 1

(1) Bu Kanunun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için yürütülen çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Uygulama, izleme ve koordinasyon

MADDE 2

(1) Hükümet, çözüm süreci kapsamında aşağıdaki hususlarda gerekli çalışmaları yürütür.

a) Terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine yönelik siyasi, hukuki, sosyoekonomik, psikolojik, kültür, insan hakları, güvenlik ve silahsızlandırma alanlarında ve bunlarla bağlantılı konularda atılabilecek adımları belirler.
b) Gerekli görülmesi hâlinde, yurt içindeki ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlarla temas, diyalog, görüşme ve benzeri çalışmalar yapılmasına karar verir ve bu çalışmaları gerçekleştirecek kişi, kurum veya kuruluşları görevlendirir.
c) Silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleri ile sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirleri alır.
ç) Bu Kanun kapsamında yapılan çalışmalar ile alınan tedbirlere ilişkin kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesini sağlar.
d) Alınan tedbirlere ilişkin uygulama sonuçlarını izler ve ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlar.
e) Gerekli mevzuat çalışmalarını yapar.

Yetki ve sekretarya
MADDE 3

(1) Cumhurbaşkanı, çözüm sürecine ilişkin gerekli kararları almaya yetkilidir.

(2) Çözüm süreci kapsamında yapılan çalışmaların koordinasyonu ve sekretarya hizmetleri Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yürütülür.

Kararlar ve yerine getirilmesi
MADDE 4

(1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.

(2) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.

Yürürlük
MADDE 5

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme
MADDE 6 

Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

MADDE GEREKÇELERİ

Madde-1

Madde ile, Kanunun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için başlatılan çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemek olarak belirlenmektedir.

Madde-2

Madde ile, Hükümetin çözüm süreci kapsamında alacağı tedbirler ile ilgili uygulama, izleme ve koordinasyon görevleri düzenlenmektedir.

Madde-3

Madde ile, çözüm sürecine ilişkin hususlarda Bakanlar Kuruluna gerekli kararları alma yetkisi verilmektedir. Bu kapsamda kamu kurum ve kuruluşları Bakanlar Kurulunca alınan kararların yanı sıra ilgili mevzuatlarından kaynaklanan görev ve yetkileri yürütmeye de devam edeceklerdir.

Madde ile ayrıca, çözüm süreci kapsamında yapılan çalışmalara ilişkin koordinasyonun ve sekretarya hizmetlerinin Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yürütüleceği hüküm altına alınmaktadır.

Madde 4- Madde ile, Kanun kapsamında verilen görevlerin, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirileceği düzenlenmiştir. Öte yandan, bu süreçte görev alanların ve çalışmalara katılanların, gerçekleştirdikleri faaliyetler nedeniyle gelecekte herhangi bir yaptırım tehdidi ile karşılaşmamaları amacıyla, bu görevleri yerine getiren kişilerin hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağı yönünde düzenleme yapılmaktadır.

Madde 5- Yürürlük maddesidir.

Madde 6- Yürütme maddesidir

Soraya’yı Taşlamak – The Stoning of Soraya M.

0
Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.), Türk sinemasındaki “Vurun Kahpeye” filmine benzetilmektedir.

Soraya’yı Taşlamak(The Stoning of Soraya M.), 2008 Amerikan yapımı farsça bir filmdir. Eser, İran asıllı Fransız gazeteci Freidoune Sahebjam’ın 1990 tarihli La Femme Lapidee isimli romanından uyarlanmıştır.

İranlı oyuncuların oynadığı filmin yönetmenliğini Cyrus Nowrasteh üstlenmiştir. İdam türlerinden olan ve ağır işkencelerle uygulanan recm cezasını irdelemektedir.

Soraya’yı Taşlamak(The Stoning of Soraya M.) – Künye
Yönetmen Cyrus Nowrasteh
Senaryo Cyrus Nowrasteh , Betsy Giffen Nowrasteh , Freidoune Sahebjam
Yapımcı John Shepherd , Todd Burns , Diane Hendricks , Stephen A. Marinaccio II ,Thomas J. Papa , Tracy K. Price , David Segel
Müzik John Debney
Görüntü Yönetmeni Joel Ransom
Vizyona Giriş Tarihi 14 Mayıs 2010
Süre 116 dk
Tür Dram, Polisiye
Özellikler Renkli
Ülke ABD
Etiketler İran, RecmDaha Fazlası
Internet Sitesi http://www.sorayayitaslamak.co
m

Soraya'yı Taşlamak

“Olmayın riyakârlık edenlerden. Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken, Öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.” Hafız-ı Şirazi

Gerçek bir hikayeye dayanan filmde, kocası tarafından iftiraya uğradığı için haksız bir şekilde recm edilme cezasına çarptırılan bir kadının hikayesi anlatılmaktadır. Filmin İran karşıtı bir propaganda olduğu yönünde eleştiriler yapılmış, bunun aksini düşünenler hikayenin gerçekliğini ileri sürmüşlerdir.

Film, karakterlerin aşırı uçlarda tasvir edilmesi yönünden eleştirilmiştir. Yönetmenin, recm cezasının çağ dışı, insan haklarına aykırı ve vahşi bir ceza oluşuna vurgu yapmak istemesi, şeriat yönetimi altındaki ülkelerde kadınların hakkını savunurken ekstrem örnekleri kullanmayı kaçınılmaz kılmıştır. Filmin özellikle insanı sarsan ve derinden yaralayan recm sahnesi insanlık dışı bu uygulamayı gerçeği gibi anlatabilme becerisini gösteriyor.


Soraya’yı Taşlamak filmi gözyaşları ile boğazınızda bir düğüm arasında bir etki bırakıyor. Ancak çok daha üzücü olan ve üzerinde düşünmemiz gereken, böylesi bir vahşetin reva görüldüğü dünyada “recm” cezasına çarptırılan kadınların gerçekten var oluşu. Şeriat uygulamasından bağımsız olarak yalnızca toplumsal baskı ve kitlesel tepki düzeyinde ele alındığında ise, Türk sinemasındaki “Vurun Kahpeye” filmine benzetilmektedir.

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

0

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu Nutuk’un 11. Bölümünde tüm safahatı ile anlatmaktadır.

Cumhuriyet Nasıl Kuruldu? Nutuk 11. Bölüm

Cumhuriyetin Kurulacağını Nerede, Kimlere Söyledim

Yemek yenirken; “Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!” dedim.

Efendiler, Yarın Cumhuriyet’i İlan Edeceğiz!

Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim.

Düzenlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.

Baylar, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşüp tartışmaya gerek ve gereksinme görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara da bulunmayan kimi kişiler hiçbir yetkileri yokken, düşünce ve olurları alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.

Cumhuriyetin Kuruluşuna İlişkin Yasa Tasarısını İsmet Paşa İle Hazırladık

O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın devlet biçimini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim:

Birinci maddenin sonuna: “Türkiye Devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir.” cümlesini ekledim.

Üçüncü maddeyi şöyle değiştirdim: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir. Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanlar kurulu aracılığı ile yönetir.”

Bundan başka, Anayasanın temel maddelerinden olan 8’inci ve 9’uncu maddeleri de, değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

“Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine değin sürer. Eski başkan yeniden seçilebilir.”

“Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı, Devletin Başkanıdır. Bu kimliği ile gerekli gördükçe Meclise ve Bakanlar Kuruluna başkanlık eder.”

“Madde – Cumhurbaşkanı, başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine Meclis üyeleri arasından seçtikten sonra hepsini Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse, onaylama Meclisin toplantısına bırakılır.”

Bu maddelere komisyonda ve Mecliste, din ve dille ilgili, bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

29 Ekim 1923 Günü Halk Partisi Grubunda Yapılan Görüşmeler

Saygıdeğer baylar, şimdi, isterseniz yüce kurulunuza 29 Ekim 1923 pazartesi günü Ankara’da geçen olayı, kısaca anlatmaya çalışacağım.

Pazartesi günü öğleden önce saat onda, Halk Partisi Grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan: “Yönetim Kurulu, Genel Kurula sunulmak üzere, hazırlık niteliğinde, bir bakanlar kurulu listesi düzenledi. Yönetim Kurulu kesin bir şey saptamış değildir. Karar sayın kurulunuzundur. Kabul ederseniz okunsun.” diyerek Genel Kurula, Fuat Paşa’nın Başkan olarak gösterildiği bir aday listesi sunar. Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celal Bey (İzmir) söz alarak, Bakanlar Kurulunun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmemesini önermiş. Özellikle: “Bu listede adları görülen kişiler, çekilenlerden daha güçlü değildir. Bizden gönenç ve yenilik isteyen ulus vardır. Herhalde, yeniler eskilerden güçlü olmalıdır. Seçimde ivedi göstermeyelim. Özellikle Bakanlar Kurulu Başkanı için, düşünelim.” demiş.

Saip Bey (Kozan) – Meclis Başkanlığına Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığına İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) – Yeni kurul, eski kurulun boşluğunu doldurabilecek mi? Bu konudaki düşüncelerini Başkan Paşa Hazretleri, uygun görülürse, bildirsinler aydınlanalım düşüncesini ileri sürmüş! (Ben, o sırada Mecliste bulunmuyordum).

Zülfü Bey (Diyarbakır) – Yetki, Parti Meclisinindir. Bu hak, Grup Yönetim Kurulunun değildir. Parti Meclisi toplansın! dileğinde bulunmuş.

Mehmet Efendi (Bolu) – Seçilecek Bakanlar Kurulu ancak bir ay çalışabilir. Seçimlerin böyle sık sık yenilenmesi ülkeyi ve ulusu kötü ve güç bir duruma sürükler. Bakanlar Kurulu, çekilme nedenini açıkça anlatmazsa herhangi bir Bakanlar Kurulu seçimine katılmam. Nedeni anlayalım, sonra seçelim.

Faik Bey (Tekirdağ) – Listede gösterilen kişiler öncekilerden güçlü değildir. Parti Meclisi toplanıp bu sorunu çözümlesin.

Vâsıf Bey (Manisa) – (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden söz ettikten sonra) Ülkeyi, ulusu ne için bırakıyor? Önderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni söylemek istemiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor? demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) – Ülkenin dayandığı kişilerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz. Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı güçlü bir Bakanlar Kuruluna kesin gereksememiz vardır.

Başkan Fethi Bey – Yönetim Kurulunun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulunundur; diye bir açıklama yapmayı gerekli görmüş.

Doktor Fikret Bey (Bilecik) – Vâsıf ve Necati Beylerin görüşlerine katılıyorum. Ülke, sütliman değildir. İşleri gelişigüzel yapılacak bir seçime bırakmak olmaz. Yeterli kişileri içine alan bir kurul seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) – Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildim).

İlyas Sami Bey (Muş) – Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini söylesinler. Bunalımın ortaya çıktığı gün giderilmesi daha yararlıdır. Duraksama, bunalımın artmasına yol açar. Bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre verelim, arkadaşlarını bulsun. Güçlü bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) – Kimi arkadaşlar telaşa kapılıyorlar. Bu, her ülkede olagelen bir şeydir. Hepimizin amacı yurdun mutluluğudur. Bir makine kurup tıkır tıkır işletmiyoruz. Bu da doğru. Güçlü bir hükümet nasıl bulmalı, derdi nasıl anlamalı? Anayasamızı göz önünde tutalım. Hükümetin görevini belli edelim. Meclis görüşlerini söylesin. Ondan sonra Başkan Paşamız da görüşlerini bildirsinler. Bir sonuç çıkaralım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Kişilerden söz etmeyelim. Yüksek amaçlarda birliğiz. Başkan Paşa Hazretleri görüşlerini bildirsinler.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) – Ne olursa olsun bir seçim karşısındayız. Eski Bakanlar Kurulunun, yeniden seçilse bile kabul etmemeye karar verdiklerini işitiyoruz. Bu kararı Yüksek Meclis bozmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) – Üç ana noktadan söz edeceğim. Birincisi biçim, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevi birliğimizde beliren çatlaklıklar. Biçimlerde eksiklik olursa iyi sonuç vermez. Elde bulunan listedeki değerli arkadaşlar, hangi zamanda, hangi koşullar altında çalışacaklardır? Belli değil. Güçlü bir kimsenin kendi arkadaşlarını bularak güçlü bir hükümet kurması gerekir.

Recep Bey, özellikle bu son düşünce üzerinde uzun bir konuşmada bulunmuş.

Talât Bey (Artvin) – Recep ve Abdurrahman Şeref Beyler pek güzel açıkladılar. Bakanlar Kurulu Başkanının görevi nedir? Görev ve sorumluluk yasasını bugüne değin çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatsınlar; demiş.

Ben Genel Başkan Olarak Sorunun Çözülmesiyle Görevlendirildim

Başkan, bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş, görüşme yeter görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bu önergelerden Kemalettin Sami Paşa’nın önergesi kabul olunmuş. Bu önergeye göre ben, Genel Başkan olarak sorunu çözmek için Genel Kurulca görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da, konutumda bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine toplantıya çağrıldım. Toplantı salonuna girer girmez doğru kürsüye çıktım, kısaca şu görüşü ve öneriyi ileri sürdüm:

“Baylar,” dedim, “Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılığına düşüldüğü anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar izin verin. Bulacağım çözüm yolunu bilginize sunarım.”

Başkan Fethi Bey, öneriyi oya koydu, kabul olundu. Baylar, bu bir saat içinde gereken kişileri Meclisteki odama çağırarak onlara 28 /29 Ekim gecesi hazırladığım yasa önerisi taslağını gösterdim ve kendileriyle görüştüm.

28 – 29 Ekim Gecesi Hazırladığım Yasa Tasarısını Önerdim

Öğleden sonra saat bir buçukta Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bende idi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

“Sayın arkadaşlar, çözülmesinde güçlüğe uğradığınız sorunun neden ve etmeni; bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve sakatlık, uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasamız gereğince bir bakanlar kurulu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve bakanlar kurulunu seçmek zorunda bulunuyor. Hepinizin birden bakanlar kurulu seçmek zorunda bulunmanızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce kurulunuz, bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve dayanışık bir hükümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için erek olan Anayasamızın kimi yerlerini açıklamak gereklidir. Öneri şudur.” dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere yazmanlardan birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Önerimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı:

Sabit Bey (Erzincan) – Kabine yöntemini benimsiyorum. Ancak, Anayasanın değiştirilmesi önerisi ile bugünkü bunalım giderilemez. Biz şimdi bir bakanlar kurulu başkanı seçelim. Anayasanın değiştirilmesini sonra düşünürüz; dedi.

Hâzım Bey (Niğde) – Anayasayı biz yapabilir miyiz? Sanırım yapamayız. Yetkimiz varsa bu, partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra oturumda kimse söz söyleyemiyor. Ulusun varlığı ile ilgili yasalara burada kesin bir biçim verilmesine karşıyım. Bu gibi yasalar açık oturumda ve serbestçe görüşülmeli. Her şeyden önce hükümet bunalımını giderelim, düşüncelerini ileri sürdü.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda yanıt verdi: -Her ülke ilk kez Anayasa yaparken bu iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi işlerde ayrıca kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir. Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Duraksamayalım. Şimdi biz, hükümet bunalımının giderilmesini Başkan Paşa Hazretlerine bıraktık. O da bize, bu öneriyi getirdi. Bu öneride gösterilen yöntemi, bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi bunu saptamak gereklidir. Önerilen biçim eskiden beri vardır. Bunu açıklayıp daha belirli olarak saptayacağız.

Vehbi Bey (Balıkesir) – Bizim, şimdiye değin; görüşüldüğünü duyduğumuz Anayasadan bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük. Bu yeter mi? Onun için, biz önce bunu, bir bütün olarak görüşmek üzere sonraya bırakıp bunalımı giderelim.

Halil Bey – Anayasayı değiştirmeye ve yeniden yapmaya yetkimiz vardır. Ama, bu değişiklikler gerçekten yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluğunu sağlar mı? Bunu söylemek gerekir. Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelsinler, açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bunun, hemen çözülmesinden yana değilim.

Üyelerden biri – Anayasa öyle gelişigüzel değiştirilemez.

Hamdullah Suphi Bey (İstanbul) – Dört yıl önce, ayrı ayrı seçimlerin kötülüğünü söylemiştim. Bugün de yine o durum ortaya çıktı. Gazi Paşa’nın önerisine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir yasanın daha açık bir biçimde anlatılmasıdır. Durum bu olduğuna göre, buna karşı söz söyleyecekler gelsin, düşüncelerini söylesinler. Ama uzun uzadıya beklemeye zamanımız elverişli değildir.

Ragıp Bey (Kütahya) – Yasaların en iyisi olaylardan ve gereksemeden doğanıdır. Gerekseme ise meydandadır. Anayasa tamamlanmalıdır. Açıklanmalıdır. Önerinin hemen görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey – Önerilen biçim yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Anayasanın açıklanıp saptanmasıdır. Yasaları gerekseme yapar, kuramlar yapmaz. Zaman ve olaylar her şeye egemendir. Gelişim kuralı, değişmez, kesin bir kuraldır. Önerilen tasarıda bir yenilik yoktur. [Anayasayı] daha belirli ve açık olarak anlatırsak ulusumuzun ve ülkemizin yararına elbette daha uygun iş görmüş oluruz.

Ne Olursa Olsun Hükümetimizin Biçimi Cumhuriyet Olacaktır

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu yanıtı verdi: -Önce hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nin düşüncesi şu idi: – Biz Gazi Paşa Hazretlerini yargıcı yaptık. “Bizim, Anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok.” demek, yasaya aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Anayasayı değiştirme yetkisi apaçıktır. Ne olursa olsun, hükümetimizin biçimi kesinlikle cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra, İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

“Parti Başkanının önerisini kabule kesin gerekseme vardır. Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir deneyimden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar: ‘Devletinizin başkanı yoktu. Şimdiki durumunuzda başkanınız, Meclis başkanıdır. Demek ki, siz ayrı bir başkan bekliyorsunuz.’ dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve alınyazısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasaya uygun olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretlerinin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapmak zorunludur.”

İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdürrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu sözleri de söyledi:

“Hükümet biçimlerini saymak gereksizdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur.” dedikten sonra, “Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş,varsın gelmesin!”

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul etmenin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüşlerini açıkladı. Sonra: “Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını öneririm.” dedi.

Önerim Parti Grubunda ve Hemen Mecliste Görüşülerek “Yaşasın Cumhuriyet” Sesleri Arasında Kabul Olundu

Abdullah Azmi Efendi’nin: “Bu iş önemlidir. Bu konu daha görüşülsün!” diye yükselen çıkışına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

Baylar, Parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı. Saat öğleden sonra altı idi. Tasarı Anayasa Komisyonunca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken, Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, başkanlık katında bulunan Başkan Vekili İsmet Bey smet (Eker)), Meclise şu bilgiyi verdi: “Anayasa Komisyonu, Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve hemen görüşülmesini öneriyor.” “Kabul!” sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, (ivedilikle) görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet!” diye alkışlanan söylevleriyle kabul edildi.

Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Oybirliğiyle Beni Seçti

Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclisin oyuna baş vuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık katında bulunan İsmet Bey, Meclise şöylece bildirdi:

“Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.”

Baylar, seçimden hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmayı Tutanak Dergisi‘nde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o konuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapında olağanüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıklığına değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel komisyonca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bugüne değin doğrudan doğruya Meclisin Başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız görevi, cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bu âciz arkadaşınıza veriyorsunuz. Bundan dolayı şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güveni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Meclise gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkür ederim.

Baylar, yüzyıllardan beri Doğuda kıyın ve haksızlık görmüş olan ulusumuz, Türk ulusu, soydan gelme niteliklerinden yoksun sayılıyordu.

Son yıllarda ulusumuzun eylemli olarak gösterdiği yetenek, eğilim ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne denli aymaz ve ne denli irdelemeden uzak, görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyadaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle tanıtlayacaktır.

Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu meydana getiren Türk Ulusunun son dört yıl içinde kazandığı utku, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere belirtilerini gösterecektir. Ben (âcizleri) eriştiğim bu güven ve inana yaraşır olmak için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorundayım. O gerekseme, yüce Meclisin bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı’nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz gġrevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

Her zaman sayın arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak, onların yardımı olmadan iş göreceğimi bir an bile düşünmeyerek çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır.

Baylar, Meclisçe Cumhuriyeti kabul kararı 29/30Ekim 1923 gecesi saat 8 .30’da verildi, On beş dakika sonra, yani 8.45’te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

İlk hükümeti İsmet Paşa’nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığına Fethi Bey’in seçildiğini bilirsiniz.

Cumhuriyetin Kuruluşu Üzerine Ulusun Duyduğu Genel ve İçten Sevince Katılmaktan Çekinenler

Baylar, cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak gösterilerle sevinç açığa vuruldu. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ile İstanbul’da toplanan bir takım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kuruluşunda ön ayak olanları yermeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin, cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anımsamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, “Yaşasın Cumhuriyet” başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, “sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum” bulunduğunu yayıyordu. Bu yazıların yazarı şu düşünceleri ileri sürüyordu: “. . . Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.”

Bizim yaptığımız iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet, yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu” değilmiş…

Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: “Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.”

“Ben cumhuriyetçiyim.” diyenlerin, cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçimi ülküsünün cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: “Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.” demelerindeki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: “Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanına mı veriliyor?” sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiliyordu?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?” sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavruyu, onu beslediğini söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfasında “Türkiye Cumhuriyetinin İlanı” başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: “… bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzerine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saçak altı mı olacak?..” gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözler yaymanın zamanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazeteci de, “Baylar, ivedi gösteriyorsunuz!” diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle jurnal veriyordu: “..bunalım, yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderileceği yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek kanıtlı, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara’da en önemli ve en yetkili makamlarda bulunan kimi kişiler de bunun olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.”

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, “karar almakta ivedilik” görmeleri olağandı. Ama, ” Ülke kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu” sanmaları yanlış idi.

Gazetesini: “Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar!” ve: “Sular zorlayınca dolaplar döndüler (Birbirine girdiler dolâblarla âblar/Âblar galip gelince döndüler dolâblar dizelerini anımsatıyor); ama… ne yönde?” gibi çirkin, bayağı sözlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylayışını sürdürüyordu: “Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?”

Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: “Biricik dilek… ülkeye ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine güveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise ‘cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar!’ deriz.”

Bizi alay edercesine kutlayan bu son cümle ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolayısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: “Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kendisiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.” diyor ve bu görüşünü benim söylevlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’nın bağımsızlığını sağlayan Washington’un nasıl çiftliğine çekildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Washington’a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın böyle değiştirilmesinde, benim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerindeki içtenliğe inanabilmek için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış böyle olmamıştır.

Rauf Bey’in Cumhuriyetin İlanı Üzerine Gazetecilerle Konuşması

Baylar, Rauf Bey de, bu ilişki ile, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı. Rauf Bey’in cumhuriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatangazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin iyeleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in baş başa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını bu kez, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek makamlarda bulunmuş bir kişi ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Baylar, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunu hangi yolla öğrenmişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnızca iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey’in “seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güven için teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen emaneti her zaman ve her yerde korumak ve iyi yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini” söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak, yerinde, zamanında ve içtenlikle olmak koşulu ile! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamu oyunun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, “Seçmenlerin verdikleri milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde koruyacağı ve iyi yapacağı” yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa baylar, 29/30 Ekim gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilanı gecesi, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa’yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesinde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, yemekte iken, Ankara’dan bir resmi bildiri aldı ve onu uygulamadan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şu idi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile ilan ediniz!”

İstanbul Halkının Temsilcileri Cumhuriyetin İlanını Nasıl Karşılamışlardı

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu bildiriyi büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve birbirlerini kutladılar. Bu duruma göre, İstanbul’un saygıdeğer halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygısızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: “Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzerinde incelemek doğru değildir.” diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in görüşü: “. . .ulusumuzun gönenç ve bağımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı” yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey’e sorulduğu yazılan: “Hangi hükümet biçimi en uygundur?” sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığınız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, ulusun gönenç ve bağımsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun hükümet biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: “En uygun hükümet biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.” deyiver de yanıltmacadan kurtulalım. Çünkü, söz konusu edilen hükümet biçimi Millet Meclisinde yasalaşan ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu anıştırmak ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğ gördüğünüz hükümet biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: “Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.” diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, hükümdarlar hak ve yetkilerini Tanrı’dan alırlar ve bu yasallığa dayanarak buyruklarını yürütürlermiş. Bu biçim yönetimin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak hükümdarların yetkilerini daraltıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı savaşımlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis baskısından kurtulmak için Beşinci Sultan Mehmet’e Meclisi dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığa ve tek kişi egemenliğine yandaş olmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: “Ulus, alınyazısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.” dedikten sonra: “Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve bu yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu” kanısında bulunduğunu söylüyor… Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

“Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığını, mutluluklarını sağlamaya çalışıldığını ve yurt bağımsızlığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üst tabakada biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.”

Baylar, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: “Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.” Gerçekten, Rauf Bey’in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.”

Cumhuriyetin İlanıyla Boşa Çıkan Umutlar

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın yapıldığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada açıklanmamış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, bireysel saltanat kaldırıldıktan sonra, halifelik makamında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, devlet başkanlığını halifenin üzerinde gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: ” Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun yakınlık ve gönül almalarını Tanrı vergisi sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üst tabakada biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak… çok büyük bir yanılgı olur” demekle, cumhuriyet yönetimine ne denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısını pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemeler”i hatırlatıyor. Baylar, bu hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak zor değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı makamına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu makama başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak; başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyet yönetim biçiminin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyet yönetiminin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “… Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir olupbittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyet biçimini bir günde yasalaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Bağımsızlık Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip eylemli sonucu ile tanıtlanan, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişi, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o, ben idim. Onun ben olduğumu; herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir noktayı hatırlatabilirim. Halkta uyanıklık duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; yine halkta, bu duyguların belirtilerini görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurdu işgal etmesine yol açabilecek Mondros Ateşkes Anlaşmasının asker güdümü ile ilgili maddesini olupbitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını duydu mu? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgili olduğunu savlayacak kertede ileri varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar katı olan Yüce Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve zihinleri doyuracaktır; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözlerde mantık yoktur. Önce, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, pek yasal ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman elbette onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Cumhuriyetin elbette yandaşları da, karşıcılları da vardır. Yandaşlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşıcıllara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini tanıtlamak isteseler de, onları, isteyerek yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Elbette yandaşlar, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülkü devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır. Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

Cumhuriyetin İlanı Üzerine Halifeye Yaptırılmak İstenen Rol ve Halife İçin Yapılan Yayın

Baylar, o günlerde İstanbul’da bulunan ordu müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol yaptırmak istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dendi ki: “Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözülecek kadar önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.”

“Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.” denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir yer olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, karşı çıkmadıkça Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, “Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da elbette bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını doğal sayar.” cümleleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, sanki bize gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazılardan sonra 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup yayımlandı. Lütfi Fikri Bey’in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü duyduğunu ve mutsuzluğunu tanıtlamak için bir vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş….

Lütfi Fikri Bey: “Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.” diyor; çünkü: “Dünya için yıkım olur”muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: “Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu manevi hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!”

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta, İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, tutulması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: “Türklük için kendi kendini öldürmektir.” diye nitelemeleri ve “Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.” sözleriyle cumhuriyetin amacını açıklayıp ilan etmeleri elbette, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi.11 Kasım 1923 günlü Tanin‘in “Şimdi de Halifelik Sorunu” adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun, halifelik makamını tutabilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Bu yazıda, padişah oğullarının mektuplarını yayımlayarak, padişah soyundan olan kişileri halka sevdirmeye çalışan Tanin‘de ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: “Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız,” deniliyor; sonra da: “Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları kağıda geçirmek durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor.” sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, olupbitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: “Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.”

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin‘in başladığımız başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye’de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!).

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğulları bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç anlamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Ortaya çıkan düzen, sonuçsuz kalsın imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilanı günü ona hiç acımadan saldıranların başında, “cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta da duraksamayacaklardır.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, hiç uzaklaşmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet biçiminde, cumhuriyet ilan olunsa bile, yaşatılamaz.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları ve sağ oluşu. Enver Paşa, ülke dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve “Halife Damadı” sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek elbette boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu gazete yayınları ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir:”Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmesidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye’de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere’de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan’ın da imparatorudur.”

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey’in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey’i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara’ya geldi. Vatagazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış. Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey’in Ankara’da, Mecliste güdeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey’in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey’in çalışmalarının, ülkenin iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey’in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik öğesi olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi sahibinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz programına uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa gütmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzenbağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildi.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

Cumhuriyetin İlanıyla Boşa Çıkan Umutlar

Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın yapıldığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada açıklanmamış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, bireysel saltanat kaldırıldıktan sonra, halifelik makamında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey’in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, devlet başkanlığını halifenin üzerinde gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: ” Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.” denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun yakınlık ve gönül almalarını Tanrı vergisi sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey’in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üst tabakada biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: “Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak… çok büyük bir yanılgı olur” demekle, cumhuriyet yönetimine ne denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısını pekiştirmek için “en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemeler”i hatırlatıyor. Baylar, bu hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak zor değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı makamına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu makama başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak; başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyet yönetim biçiminin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyet yönetiminin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: “… Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir olupbittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.”

Baylar, cumhuriyet biçimini bir günde yasalaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: “Bağımsızlık Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip eylemli sonucu ile tanıtlanan, Büyük Millet Meclisi” idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişi, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o, ben idim. Onun ben olduğumu; herkesten daha iyi Rauf Bey’in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, “yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini” söyleyen Rauf Bey’in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. “Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.” diyen Rauf Bey’e bundan yararlanarak bir noktayı hatırlatabilirim. Halkta uyanıklık duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; yine halkta, bu duyguların belirtilerini görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurdu işgal etmesine yol açabilecek Mondros Ateşkes Anlaşmasının asker güdümü ile ilgili maddesini olupbitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını duydu mu? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca “Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey” sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgili olduğunu savlayacak kertede ileri varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: “Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar katı olan Yüce Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve zihinleri doyuracaktır; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.”

Baylar, bu sözlerde mantık yoktur. Önce, Rauf Bey de demiyor mu ki: “Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.” Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, pek yasal ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman elbette onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Cumhuriyetin elbette yandaşları da, karşıcılları da vardır. Yandaşlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşıcıllara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini tanıtlamak isteseler de, onları, isteyerek yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Elbette yandaşlar, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülkü devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır. Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

Rauf Bey’in Ankara’ya Gelerek Birtakım Propagandalarla, Parti Üyelerini Bize Karşı Kışkırtmaya Koyulması

Rauf Bey Ankara’ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça değinmelere başladı. Ama, bütün değinme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: “Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan neden ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır.” gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: “Meclis ve Hükümet, bu tezcanlılığın akla yatkın ve yasal bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.”

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey’in, geceli gündüzlü yaptığı değinme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın yasal bir neden olup olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve yasal bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve yasal bir nedene dayanmayan cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

Rauf Bey’in Oynatmak İstediği Oyunu Anlayanların Kendisini Bir Parti Toplantısında Sınava Çekmeleri

Baylar, Rauf Bey’in ne yapmak istediğini ve amacının ne olduğunu anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Elbette, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey’in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey’i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girişecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak bazı irdelemeler yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan karşıcıl yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beylerle kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, ülke içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, bu işte Rauf Bey’den önce davranılmıştır.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede; “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği” ileri sürülerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benimle karşılıklı konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşıcıl olarak İsmet Paşa ile karşılaşmak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: “Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir.” diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: “Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.” dedi.

“Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan yadsıyamayız.” sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki cümle üzerinde biraz duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyettir; ilan şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey’in “sağlam ilke” dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun ülkede ilanıdır.

Cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in telaşı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demeç veriyor.

Padişahlıktan Cumhuriyete Geçiş ve Bu Dönemde İki Görüşün Sürekli Çarpışması

Baylar, padişahlıktan (Saltanat devrinden) cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizin uygulanma olanağını saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idik. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her gün cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük makam olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik makamları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini eylemli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, eylemli olarak İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sanını taşıyordu. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşma evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimini haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan karşıcıllarımız, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: “Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?” Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yöneltilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları (saltanatçıları) susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, vicdanını inandıran, yadsınamaz ve karşı çıkı1maz bulduğunu söyleyerek bütün görüşünü ve savını benim o sözlerimle dayandırıyor. (Rauf Bey), “bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra” Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu sakat biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. “Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda” olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey’in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını saltanattan uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri saltanat katına oturmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.

Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğini söylerken: “İstiyor ama, uygulanamaz da…” yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

İsmet Paşa’nın Mecliste Rauf Bey’e Verdiği Yanıtlar

Baylar, Rauf Bey’le karşılaşan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: “Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Gözlemleyen bütün bir dünya vardır.” dedikten biraz sonra: “Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateş gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa… Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.” sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını irdelerken; “Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız.” dedi. Ondan, sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’e seslenerek: “Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir iş adamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işe başlayan adam, her zaman sonucunun iyi olacağını güven altına alır, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, kuşkuya düşmez. Yanlıştır. Yanıldınız Rauf Beyefendi!” dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey’in: “Üst tabakada biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur.” yolundaki sözlerine karşılık verirken; “Büyük yanılgı bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması gereken manevi güçleri ve devrim güçlerini şu konu üzerinde ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur.” dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: “… Devlet başkanlığı sorununu çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?”

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: “Arkadaşlar,” dedi, “doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olmaz; ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumhuriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.”

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilânındaki davranışımızı eski Genel Merkez (İttihat ve Terakki Partisi Genel Merkezi) işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa bu noktaya yanıt verirken dedi ki: “Genel Merkez yaşamını, bu ülkede yaşatmış ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, zavallılıktır (bedbahtlık).”

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözleri şu yolda yanıt verdi: “Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki, baylar, Tanin kullanmış, Tevhid i Efkâr kullanmış; ben bilmiyorum.”

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: “Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunudur.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız… Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı yıkımına attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karışmayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!”

İsmet Paşa, “bravo!” sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: “Herhangi bir halife, geleneğe düşünceleriyle ya da biçime ve yönteme uyarak, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye’nin yazgısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, gönül alıyormuş gibi bir anlayış ile düşünürse bunları, ülkenin varlığı ve yaşayışı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu vatan hainliği sayacağız”

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: “Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt olarak gördüğümüz sözlerini geri alarak bu parti içinde yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, siyasal konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Mecliste bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.”

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurulun acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Konuşmacıların karşısında kimse kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve başkalarının kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey’in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Elbette hayır!..

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı davranış ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duygusuna ve ahlâkına sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca yapıyor ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlik ilgisini hemen anlamak, kamu için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu nedenlerin üstünde en önemli iç etmen “sorumsuz, olupbitti, cumhuriyetten sonra, biçim” gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemişti.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak fırsatı verilmiş oldu.

İstanbul’da kimi gazetelerin ülkenin ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki Meclis, İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Açıklaması- 2021

 Teşkilatı Esasiye Kanunu 

1

Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) Türkiye Cumhuriyetinin ilk anayasasıdır. 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Anayasa 23 maddeden oluşmaktadır.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 85 sayılı Kanun ile düzenlenmiştir. 1908’de tarihli Kânûn-ı Esâsî’ ile çelişki yaşanması durumunda Teşkilat-ı Esasiye Kanunu  hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür. Anayasa, Meclis Hükümeti sistemini kabul etmiştir.

 Teşkilatı Esasiye Kanunu

Mevaddı Esasiye

MADDE 1 – Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatanı bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

MADDE 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

MADDE 3 – Türkiye Devleti, Büyük Milleti Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” unvanını taşır.

MADDE 4.- Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir.

MADDE 5 – Büyük Millet Meclisinin intihabı iki senede, bir kere icra olunur. İntihap olunan azanın azalık müddeti iki seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir. Sabık heyet lâyik heyetin içtimaına kadar vazifeye devam eder. Yeni intihabat icrasına imkân görülmediği takdirde içtima devresinin yalnız bir sene temdidi caizdir. Büyük Millet Meclisi azasının herbiri kendini intihap eden vilâyetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir.

MADDE 6 – Büyük Millet Meclisinin heyeti umumiyesi teşrinisani iptidasında davetsiz içtima eder.

MADDE 7 – Ahkâmı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz’ı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamanaevfak ahkamı fıkhiye ve hukukiye ile adap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tayin edilir.

MADDE 8 – Büyük Millet Meclisi, hükümetin inkısam eylediği devairi kanunu mahsus mucibince intihap kerdesi olan vekiller vasitası ile idare eder. Meclis, icrai hususat için vekillere veçhe tayin ve ledelhace bunları tebdil eyler.

MADDE 9 – Büyük Millet Meclisi heyeti umumiyesi tarafından intihap olunan reis bir intihap devresi zarfında Büyük Millet Meclisi reisidir. Bu sıfatla Meclis namına imza vaz’ına ve Heyeti Vekile mukarreratını tasdika selâhiyettardır. İcra Vekilleri Heyet içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak Büyük Millet Meclisi reisi Vekiller Heyetinin de reisi tabiisidir.

 İdare 

MADDE 10 – Türkiye, coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet noktai nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder.

Vilâyet 

MADDE 11 – Vilâyet, mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’î, adlî ve askerî umum, beynelmilel iktisadî münasebet ve hükûmetin umumî tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyete şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz’edilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi Vilâyet Şûralarının salâhiyeti dahilindedir.

MADDE 12 – Vilâyet Şûraları, vilâyetler halkınca müntehap azalan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.

MADDE 13 – Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile mutelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder. İcra selâhiyeti, daimi olan bu heyete aittir.

MADDE 14 – Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından tayin olunup, vazifesi devletin umumi ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.

 Kaza 

MADDE 15 – Kaza yalnız idarî ve inzibatî cüzü olup manevi şahsiyeti haiz değildir. İdaresi, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından mansup ve valinin emri altında bir kaymakama mevdudur.

Nahiye 

MADDE 16 – Nahiye, hususi hayatında muhtariyeti haiz bir manevî şahsiyettir.

MADDE 17 – Nahiyenin bir şûrası, bir idare heyeti ve bir de müdürü vardır.

MADDE 18 – Nahiye şûrası, nahiye halkınca doğrudan doğruya müntehap azadan terekküp eder.

MADDE 19 – İdare heyeti ve nahiye müdür, nahiye şûrası tarafından intihap olunur.

MADDE 20 – Nahiye şûrası ve idare heyeti kazaî, iktisadî ve malî salâhiyeti haiz olup bunların derecatı kavanini mahsusa ile tayin olunur.

MADDE 21 – Nahiye, bir veya bir kaç köyden mürekkep olduğu gibi bir kasaba da bir nahiyedir.

 Umumi Müfettişlik 

MADDE 22 – Vilâyetler, iktisadî ve içtimaî münasebetleri itibariyle birleştirilerek, umumi müfettişlik kıtaları vücuda getirilir.

MADDE 23 – Umumî müfettişlik mıntıkalarının umumî surette asayişinin temini ve umum devair muamelatının teftişi, umumi müfettişlik mıntıkasındaki vilâyetlerin müşterek işlerinde ahengin tanzimi vazifesi umumi müfettişlere mevdudur. Umumi müfettişler Devletin umumi vezaifile mahallî idarelere ait vezaif ve mukarreratı daimi surette murakabe ederler.

Maddei Münferide

İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meri olur. Ancak elyevm münakit Büyük Millet Meclisi 5 Eylül 1336 tarihli nisabı müzakere kanununun birinci maddesinde gösterildiği üzere gayesinin husulüne kadar müstemirren müçtemi bulunacağı cihetle işbu Teşkilâtı Esasiye Kanunundaki 4’üncü, 5’inci, 6’ncı maddeler gayenin husulüne elyevm mevcut Büyük Millet Meclisi adedi mürettebinin sülüsanı ekseriyetle karar verildiği takdirde ancak yeni intihabdan itibaren meriyül icra olacaktır.

10 Cemaziyelevvel 1339 – 20 Kanunusani 1337

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

0

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Bakanlar Kurulu tarafından 19.12.2005 tarihinde hazırlanmış ve Resmi Gazetenin 17.2.2006 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Hazırlanacak tüm mevzuat taslağının sahip olması gereken standartlar bu yönetmelik ile belirlenmiştir.

Mevzuat, bir ülke veya bölgenin yasal düzenlemelerini ve resmi kurallarını içeren belgelerin bütünüdür. BU çerçevede Yönetmelik, mevzuat taslaklarının nasıl hazırlanması gerektiği ve bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda rehberlik eden kuralları içermektedir. Taslakların üst hukuk normlarına uygun olması, yargı kararlarının göz önünde bulundurulması, mevcut mevzuatın gözden geçirilmesi, taslakların anlaşılır ve kısa olması gibi ilkeler benimsenmiştir.

Yönetmeliğin amacı, hükümet, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarının yeni yasalar, kararnameler, yönetmelikler ve diğer düzenleyici belgeleri hazırlarken uymaları gereken prosedürleri düzenlemektir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]İngiliz Hukukçu ve filozof Jeremy Bentham’ın değerini hiç bir zaman kaybetmeyen sözü: “Kanun kelimelerinin pırlantalar gibi kıratla ölçülmeleri lâzımdır.” [/box]

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve İlkeler
Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Başbakanlık, bakanlıklar, bağlı, ilgili, ilişkili kurum ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından hazırlanacak kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemlerin taslak metinlerinin hazırlanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, 10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 2 nci, 8 inci ve 33 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;

a) Çerçeve madde: Çerçeve taslakların maddelerini,

b) Çerçeve taslak: Mevzuata madde veya hüküm eklenmesini, mevzuatın bazı madde veya hükümlerinin değiştirilmesini veya yürürlükten kaldırılmasını öngören metinleri,

c) Düzenleyici etki analizi: Taslağın bütçeye, mevzuata, sosyal, ekonomik ve ticarî hayata, çevreye ve ilgili kesimlere etkilerinin ne olacağını göstermek üzere hazırlanan ön değerlendirmeyi,

ç) Ek madde: Çerçeve taslaklarla mevzuata eklenecek hükümlerin mevcut maddelerden birine eklenememesi durumunda, eklenecek hükmün düzenlendiği maddeyi,

d) Geçici madde: Taslakların geçiş hükümlerini düzenleyen maddelerini,

e) Mevzuat: Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemleri,

f) Müstakil taslak: Başlı başına belirli bir alanı düzenleyen ve ilk defa yürürlüğe konulacak mevzuata ilişkin metinleri,

g) Taslak: Çerçeve ve müstakil taslakları,

ifade eder.

Taslak hazırlamada uyulacak ilkeler

MADDE 4 – (1) Taslaklar hazırlanırken aşağıdaki ilkelere uyulur:

a) Taslaklar üst hukuk normlarına aykırı olamaz.

b) Taslaklar düzenleme amacına uygun olarak hazırlanır.

c) Taslaklar hazırlanırken yargı kararları gözönünde bulundurulur.

ç) Taslaklar hazırlanırken düzenlenen alanlara ilişkin mevzuatın tamamı gözden geçirilerek, gerekiyorsa mevcut hükümlerde gerekli değişiklikler yapılır veya anılan hükümlerden ihtiyaç duyulanlar taslağa alınarak ihtiyaç duyulmayan hükümler yürürlükten kaldırılır.

d) Çerçeve taslaklarda, ilgili mevzuata işlenemeyecek ve onun dışında kalarak tek metin olma özelliğini bozacak hükümlere yer verilmez.

e) Taslakların kapsam maddesi, herhangi bir tereddüde yol açmayacak açıklıkta düzenlenir; taslağın kapsamı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyorsa, taslakta ayrıca kapsam hükmüne yer verilmez.

f) Taslağın madde metinleri kısa ve anlaşılır biçimde düzenlenir, ayraç içinde açıklayıcı hükümlere yer verilmez.

İKİNCİ BÖLÜM
Taslakların Hazırlanması ve Başbakanlığa Gönderilmesi
Taslakları hazırlayacak birimler

MADDE 5 – (1) Taslaklar, konuyla ilgili kurum ve kuruluşların görevli birimleri tarafından hazırlanır. Hukuk müşavirlikleri dışındaki birimlerce hazırlanan taslaklar hakkında hukuk müşavirliklerinin görüşü alınır.

Görüş alma

MADDE 6 – ( 1) Başbakanlığa sunulmadan önce, taslaklar hakkında ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının görüşleri alınır. Bu çerçevede ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra;

a) Bakanlıklarca hazırlanan ekonomik, sosyal politikalar ve tedbirlerle ilgili kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları ile yeni bir teşkilatlanmayı öngören taslaklar hakkında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının ,

b) Kamu personeli ve teşkilatlanmayla ilgili olarak hazırlanan taslaklar hakkında Devlet Personel Başkanlığının,

c) Tüzük taslakları hakkında devlet bakanları dâhil bütün bakanlıkların,

ç) Kamu gelir ve giderlerini etkileyen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Maliye Bakanlığı ile ilgisine göre Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı veya Hazine Müsteşarlığının; malî konuları düzenleyen kanunlar ile düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklar hakkında Maliye Bakanlığının,

d) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Adalet Bakanlığının,

e) Bakanlıklar ile Sayıştayın denetimine tâbi diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca malî konularda düzenlenecek yönetmelik taslakları hakkında Sayıştay Başkanlığının,

f) Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde hazırlanan taslaklar hakkında Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin,

görüşlerinin alınması zorunludur.

(2) Taslaklar hakkında konuyla ilgili mahallî idareler, üniversiteler, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden de faydalanılır.

(3) Kamuoyunu ilgilendiren taslaklar Başbakanlığa iletilmeden önce, teklif sahibi bakanlık tarafından internet, basın veya yayın aracılığıyla kamuoyunun bilgisine sunulabilir. Bu suretle taslak hakkında toplanan görüşler değerlendirildikten sonra teklifte bulunulur.

(4) Başbakanlık, mutabakat sağlanamayan taslaklara ilişkin olarak ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından doğrudan görüş alabilir.

Görüşlerin bildirilmesi

MADDE 7 – (1) İlgili kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları, taslaklara ilişkin görüşlerini en geç otuz gün içinde bildirir. Bu süre, ivedi durumlarda Başbakanlık tarafından kısaltılabilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş vermek için ek süre isteyebilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş bildirmekten kaçınamaz. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(2) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları da taslaklara ilişkin görüşünü otuz gün içinde bildirir. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(3) Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları taslakları öncelikle kendi görevleri açısından inceler ve düzenleyici etki analizinde belirtilen hususların yerinde olup olmadığını değerlendirir.

(4) Görüşler, ek-2’de yer alan form doldurulmak suretiyle bildirilir.

Teklif yazıları

MADDE 8 – (1) Bakanlıklarca hazırlanan taslaklara ilişkin teklif yazıları, münhasıran bakan tarafından imzalanır.

(2) Bağlı, ilgili ve ilişkili kurum ve kuruluşlarca Başbakanlığa gönderilecek taslaklara ilişkin teklif yazıları bağlı, ilgili ve ilişkili olunan bakan tarafından imzalanır. Ancak, ilgili kanunun öngördüğü hâllerle sınırlı olmak üzere, Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulmayan yönetmelikler ile genelge ve tebliğ teklifleri, ilişkili bulundukları bakanlığa da bilgi verilmesi kaydıyla düzenleyici ve denetleyici kurum başkanı tarafından imzalanır.

(3) Doğrudan Başbakana bağlı kuruluşlardan Başbakanlığa gönderilecek teklif yazıları, bu kuruluşların üst yöneticileri tarafından imzalanır.

Taslakların Başbakanlığa gönderilmesi

MADDE 9 – (1) İlgili kurum ve kuruluşlardan alınması gereken görüşler tamamlandıktan sonra;

a) Görüşe gönderilen taslak,

b) Taslağa ilişkin görüşler,

c) Görüşler dikkate alınarak düzenlenen nihaî taslak ve genel gerekçe,

ç) Görüşlerin değerlendirildiği ek-3’te yer alan form,

d) Taslağın mevcut düzenlemeyle karşılaştırılmasına ilişkin karşılaştırma cetveli,

e) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi, mühürlü ve paraflı olarak yazılı ortamda veya elektronik imza mevzuatı çerçevesinde elektronik ortamda Başbakanlığa gönderilir. Taslağı paraflayanın adı ve soyadı ile unvanı yazılır. Yazılı ortamda gönderilen belgelerin bir örneği Başbakanlığa elektronik ortamda ayrıca iletilir.

(2) Mevzuatta belirli bir süre içinde yürürlüğe konulması veya Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilmesi öngörülen düzenlemelere ilişkin taslaklar, bu sürelerden en az onbeş gün önce Başbakanlığa sevk edilir.

(3) Birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen hususlara ve 8 inci madde hükmüne uyulmadan Başbakanlığa gönderilen taslaklar işleme konulmayarak bakanlığına veya kurumuna iade edilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Taslaklara Dair Usul ve Esaslar
Taslakların şekli

MADDE 10 – (1) Taslaklarda;

a) Taslağın adı,

b) Maddeler,

c) Genel gerekçe,

bulunması zorunludur. Yürütme maddesinden sonra varsa taslağın eklerine yer verilir.

(2) Tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılması, genelge taslaklarında ad ve genel gerekçe bulunması zorunlu değildir. Ancak, tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılmaması durumunda, bu taslaklara atıf yapılırken tereddütlere yer verilmemesi için gerekli bölümlendirmeler yapılır.

(3) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında birinci fıkrada belirtilenlere ilave olarak madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi de bulunur.

(4) Kanun ve kanun hükmünde kararnamelere ilişkin olanlar dışındaki çerçeve taslaklarda,

a) Değiştirilen düzenleme yayımlanmışsa, düzenlemenin ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklerin yayımlandığı Resmî Gazetelerin tarih ve sayılarını,

b) Değiştirilen düzenleme yayımlanmamışsa, düzenleme ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklere ilişkin Bakanlar Kurulu kararları veya olurların tarih ve sayılarını,

gösteren bir liste hazırlanır ve bu liste, yayımlanan düzenlemelerde aynı Resmî Gazetede yayımlanır, yayımlanmayan düzenlemelerde düzenlemenin sonuna eklenir.

Taslağın adı

MADDE 11 – (1) Her taslağa bir ad konulur. Taslağın adı koyu, büyük harflerle yazılır ve altı çizilmez.

(2) Çerçeve taslaklarda mevzuatın adına, taslağın adında yer verilir. Çerçeve taslağın birden fazla kanun ve kanun hükmünde kararnamede değişiklik öngörmesi durumunda taslağa; “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” veya “Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” gibi adlar yerine, yapılan değişikliklerle ulaşılmak istenen amacı belirleyebilecek nitelikte bir ad verilir.

(3) Çerçeve taslakların adında, mevzuat maddelerinin değiştirilmesi veya mevzuata madde eklenmesine ilişkin ifadeler yerine, mevzuatın değiştirilmesine ilişkin ifadeler kullanılır.

(4) Uygulamada birliği sağlamak amacıyla; kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde yer alan özel hükümler saklı kalmak üzere, Resmî Gazetede yayımlanacak tüzük ve yönetmelik dışındaki düzenleyici işlemler sadece karar, tebliğ ve genelge olarak isimlendirilir.

Kısım ve bölümler

MADDE 12 – ( 1) Müstakil taslaklar kısımlara, kısımlar da bölümlere ayrılabilir. Kapsamı geniş olan taslaklar kitaplara da ayrılabilir.

(2) Her kitap, kısım ve bölüm için ayrı ayrı başlık konulur. Kitap, kısım ve bölüm ifadeleri koyu ve büyük harflerle, başlıkların ise sadece baş harfleri büyük harflerle ve koyu yazılır. Başlıkların altı çizilmez.

Maddeler

MADDE 13 – (1) Taslaklar, sırasıyla maddeler, fıkralar, bentler ve alt bentlerden oluşur.

(2) Fıkralar numarayla, bentler harfle, alt bentler numarayla belirlenir. Bentlerin sıralanmasında Türk alfabesinde yer alan bütün harfler kullanılır. Çerçeve maddelerde fıkralar numaralandırılmaz. Fıkraların numarası ayraçla, bentler ve alt bentlerin harf ve numaraları yarım ayraçla kapatılır; “z” harfinden sonra alfabetik sıralama “aa, bb, cc, çç, … zz” şeklinde yapılır.

(3) Maddeler ve çerçeve maddeler koyu, tüm harfleri büyük yazılır, numaralandırılır ve numaradan sonra kısa çizgi işareti konulur; ayrıca nokta konulmaz. Maddelerin ve çerçeve maddelerin altı çizilmez.

(4) Tanımlar maddesinde, tanımlar alfabetik sıralamaya göre bent veya alt bentlerle gösterilir.

Madde başlıkları

MADDE 14 – ( 1) Madde, ek madde ve geçici maddelere içeriğine uygun başlıklar konulur. Çerçeve maddelere başlık konulmaz.

(2) Madde hükmünün değiştirilmesi sonucunda, maddenin başlığı ile muhtevası arasındaki uyumun bozulması hâlinde, madde başlığı da muhtevaya uygun şekilde değiştirilir.

(3) Madde başlıkları koyu yazılır ve altı çizilmez. Madde başlığının sadece birinci kelimesinin ilk harfi büyük yazılır. Madde başlıklarının sonunda noktalama işaretlerine yer verilmez.

Maddelerin sıralanması

MADDE 15 – (1) Taslaklarda düzenlemenin niteliğine ve ihtiyaca göre sırasıyla amaç, kapsam, dayanak, tanımlar, teşkilat, organlar, nitelikler, görev, yetki ve sorumluluklar, cezaî hükümler, düzenleyici işlemlere ilişkin hüküm, değiştirilen ve yürürlükten kaldırılan hükümler, geçici hükümler ile yürürlük ve yürütme maddeleri ve varsa düzenlemelerin ekleri yer alır.

(2) Yürürlük maddesinde, taslağın yürürlüğe gireceği tarih tereddüde yer vermeyecek şekilde belirtilir.

Ek ve geçici maddeler

MADDE 16 – ( 1) Mevzuatta yapılacak yeni düzenlemenin mevcut maddelerden birine eklenememesi ve mevcut maddelerin sıralamasına uygun düşmemesi durumunda ek madde uygulamasına gidilir. Ek madde, yürürlük maddesinden ve varsa geçici maddelerden önce yer alır.

(2) Taslaklarda mükerrer maddelere yer verilmez, yürürlükteki metinlere ek madde eklenmesi yoluna gidilir. Eklenecek yeni maddenin düzenlemenin belirli bir bölümünde yer alması gerekiyorsa, madde ilgili bölümde “MADDE …/A-” şeklinde numaralandırılır.

(3) Yeni mevzuat metni ile getirilen düzenleme uygulanmaya başlayıncaya veya yürürlüğe girinceye kadar geçecek süre içinde yapılacak işlem ve düzenlemeler ya da uyulacak ilke ve kurallar ile daha önceki düzenlemelerden doğan hakların korunmasına ilişkin hususlar ve benzeri geçiş hükümleri geçici maddelerle düzenlenir. Geçici maddeler de ayrıca numaralandırılır. Kadro ihdas veya iptaline ilişkin düzenlemeler geçici maddelerle yapılmaz.

(4) İlave edilecek ek maddeler veya geçici maddeler, düzenlemenin esas yapısındaki sisteme uygun biçimde düzenlenir ve ek madde ve geçici maddelere mevcut ek ve geçici madde numaralarını devam ettirecek şekilde numara verilir.

Birden fazla düzenleme ve maddede değişiklik

MADDE 17 – (1) Konu itibarıyla aralarında bağlantı bulunması sebebiyle birden fazla mevzuatta düzenleme yapılmasını gerektiren hâller dışında, bir çerçeve taslak ile birden fazla düzenlemenin hükümlerinde değişiklik yapılamaz. Yapılacak değişiklikler her düzenleme için ayrı ayrı çerçeve taslaklar ile yapılır.

(2) Değiştirilmesi öngörülen maddelerin birden fazla olması durumunda bunlar tek bir çerçeve madde içinde değil, her biri ayrı çerçeve maddeler ile düzenlenir.

(3) Maddelerin değiştirilmesi durumunda, değiştirilen madde metni, madde numarası ile birlikte yazılır. Fıkra, bent ya da alt bentler değiştirilirken, satırbaşından başlanır; fıkra, bent ve alt bendin harfi veya numarası yazılır. Değiştirilen madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ve cümleler tırnak içinde yazılır.

(4) Bağlantılı birden fazla mevzuatta değişiklik yapan çerçeve taslaklarda çerçeve maddeler, değişiklik yapılan mevzuatın kabul veya yayım tarihlerine göre sıralanır.

İfadelerde değişiklik

MADDE 18 – (1) Çerçeve taslaklarda bazı kelimelerin veya ibarelerin kaldırılması, ilave edilmesi veya yerlerine başkalarının ikame edilmesi şeklinde değişiklik yapılması yerine, değiştirilen kelime veya ibarenin içinde yer aldığı madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf veya cümlenin değiştirilmesi tercih edilir.

Atıfların yapılması

MADDE 19 – ( 1) Bir madde içinde başka bir mevzuata atıf yapılıyorsa, tereddütlere yer verilmemesi için, atıf yapılan mevzuatın tarihi, sayısı ve adı ile maddesi, fıkrası, bendi, alt bendi, paragrafı veya cümlesi açıkça belirtilir.

(2) Yapılan ilk atıfta;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı, adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde Bakanlar Kurulu kararının tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

c) Diğer düzenlemelerde, düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

belirtilir.

(3) Tarihler gün, ay ve yıl olarak rakamla yazılır, aralarına eğik çizgi konulur.

(4) İlk atıftan sonra kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde sadece kanun veya kanun hükmünde kararnamenin sayısı veya adı belirtilerek atıf yapılır. Diğer düzenlemelerde ise “ aynı Yönetmeliğe”, “aynı Yönetmeliğin” gibi atıflar yapılır.

(5) Atıf yapılan kanun, kanun hükmünde kararname ve düzenleyici işlemler veya bunların madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümleleri belirtilirken, daha önce yapılan değişiklikler vurgulanmaz.

(6) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında sadece kanun ve kanun hükmünde kararnamelere atıf yapılır, düzenleyici işlemlere atıf yapılmaz. Tüzük, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklarda alt düzeydeki mevzuata atıf yapılmaz.

(7) Atıf yapılan madde numarasından sonra Türkçe ses uyumuna göre gerekli ek konulur, nokta kullanılmaz. Fıkra, paragraf ve cümlelere atıf yapılırken rakam yerine yazı kullanılır. Bent veya alt bentlere atıf yapılırken bent ve alt bentlerin harf ya da numarası ayraç içinde yazılır.

(8) Yürürlükten kaldırılan;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı; adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde, Bakanlar Kurulu kararının tarihi, sayısı ve düzenleyici işlemin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

c) Diğer düzenlemelerde düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi, sayısı ve düzenlemenin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

açıkça belirtilir. “Diğer kanunların bu Kanuna aykırı hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır/uygulanmaz.” gibi ifadelere yer verilmez.

Alt düzenlemelerin yürürlüğe girmesi

MADDE 20 – (1 ) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarının ilgili maddelerinde, düzenleyici işlemlerin, kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin yürürlük tarihinden itibaren ne kadar sürede yürürlüğe konulacağı ve yeni düzenlemeler yürürlüğe girinceye kadar varsa yürürlükteki hükümlerin uygulanmasına devam edilip edilmeyeceği belirtilir.

Gerekçeler

MADDE 21 – (1) Genel gerekçede, taslağın hazırlanmasını gerektiren nedenler açıkça belirtilir.

(2) Madde gerekçelerinde, her maddenin düzenleniş nedenleri açıklanır. Kaldırılması, değiştirilmesi veya eklenmesi istenen hükümlerin neler olduğu ve kaldırma, değiştirme veya ekleme sebepleri açıkça belirtilir. Madde gerekçeleri, her madde için ayrı ayrı düzenlenir. Madde gerekçeleri, madde metninin tekrarı biçiminde hazırlanamaz.

Yükümlülük ve sorumluluk getiren düzenlemeler

MADDE 22 – (1) Kanun, kanun hükmünde kararname ve Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konulan düzenleyici işlemler dışındaki taslaklarda;

a) Bu düzenlemelerin dayanaklarında belirtilenler dışında yükümlülük getiren hükümler, malî konularda gelir ve gider öngören hükümler ile teşkilat kuran veya kaldıran, kadro iptal veya ihdas eden hükümlere yer verilmez.

b) Bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarına görev ve sorumluluk yükleyen hükümlere yer verilmesi hâlinde, bu bakanlık ile kamu kurum ve kuruluşlarının uygun görüşleri alınır veya taslak bunlarla birlikte hazırlanır.

Taslaklarda kullanılacak dil

MADDE 23 – (1) Taslaklarda, yaşayan Türkçe kullanılır. Türkçede karşılığı bulunan yabancı kelimelere yer verilmez. Türkçede karşılığı bulunmayan teknik terimlere yer verilmesinin zorunlu olması durumunda, bu terimler aslına uygun olarak yazılır.

(2) Terim birliğinin sağlanması amacıyla taslakların başlığında ve madde metninde “yasa” kelimesi yerine “kanun” kelimesi kullanılır.

(3) Taslaklarda, varsa tanım maddesinde belirtilenler dışında kısaltmalara yer verilmez. Kısaltmalar yerine kısaltmanın temsil ettiği kelimeler açıkça yazılır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Düzenleyici etki analizi

MADDE 24 – (1) Yürürlüğe konulması hâlinde etkisinin on milyon YTL’yi geçeceği tahmin edilen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları için düzenleyici etki analizi yapılması zorunludur. Bu miktar gerekli görülen hâllerde Başbakanlıkça yeniden belirlenebilir.

(2) Başbakanlık, etkisi on milyon YTL’nin altında kalan kanun ve kanun hükmünde kararnameler ile etki miktarına bakılmaksızın diğer düzenleyici işlemler için de düzenleyici etki analizi hazırlanmasını isteyebilir.

(3) Millî güvenliği ilgilendiren konular ile bütçe ve kesin hesap kanunu taslakları için düzenleyici etki analizi hazırlanmaz.

(4) Düzenleyici etki analizi teklif sahibi bakanlık veya kamu kurum ve kuruluşu tarafından hazırlanır.

(5) Düzenleyici etki analizinde ek-1’de belirtilen hususlara yer verilir. Düzenleyici etki analizi hazırlanırken mevcut istatistiki verilerden de yararlanılır.

Re’sen düzeltme ve iade

MADDE 25 – (1) Başbakanlık, taslaklarda şekil yönünden re’sen düzeltme yapabilir.

(2) Anayasaya, kanunlara ve diğer ilgili mevzuata aykırılığı tespit edilen veya bu Yönetmeliğe uygun olarak hazırlanmayan taslaklar, noksanlıkların giderilmesi veya uygunluğun sağlanması amacıyla yeniden değerlendirilmek üzere Başbakanlık tarafından teklif sahibi bakanlık, kurum veya kuruluşa iade edilir.

Örnekler

MADDE 26 – ( 1) Bu Yönetmelikte düzenlenen hususlar ek-4’te örneklendirilmiştir.

Yönetmelikten önceki mevzuatta düzenleme

GEÇİCİ MADDE 1 – ( 1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik öngören taslaklarda, mevcut düzenlemenin şeklî sistemine uyum sağlanması esastır.

Liste hazırlama istisnası

GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan düzenlemelerde yapılacak değişiklikler hakkında 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen listenin hazırlanmasında, bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce yapılan değişikliklerin belirtilmesi zorunlu değildir.

Yürürlük

MADDE 27 – (1) Bu Yönetmeliğin;

a) Düzenleyici etki analizine ilişkin hükümleri yayımı tarihinden itibaren bir yıl sonra,

b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,

yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 28 – (1 ) Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

Adnan Güriz

0
Adnan Güriz

Prof. Dr. Adnan Güriz 1931 yılında Eskişehir’de doğmuş, Ankara Dördüncü Ortaokulunda orta öğrenimini  ve Gazi Lisesinde liseyi bitirmiş, 1953 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Prof. Dr. Adnan Güriz, kamu hukuku alanında doktorasını tamamladıktan sonra bilimsel çalışmalarına devam etmiş, İngiltere ve İsviçre’ye giderek araştırmalar yapmış; 1960 yılında “Faydacı Teoriye Göre Ahlak ve Hukuk” konulu teziyle doçent unvanını kazanmıştır.

Güriz, 1961-1963 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde ve 1969 yılından itibaren de Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde akademisyen olarak dersler vermiştir.

Prof. Dr. Adnan Güriz, 1970 yılında “Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu” başlığı ile profesörlük takdim tezini sunarak profesörlük unvanını kazanmış, 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığına getirilmiştir.

Güriz, 1998 yılında emekli olmuş ancak emekli olduktan sonra da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsüsünde bilimsel çalışmalara devam etmiş, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine ders vermeyi sürdürmüştür.

Prof. Dr. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi alanındaki çalışmaları yanında Devrim Tarihi alanında da çalışmalarda bulunuş, dersler vermiş, çeşitli fakültelerde Devrim Tarihi derslerinin verilmesini sağlamıştır.

İngilizce ve Fransızca bilen Adnan Güriz, Modern Türk Hukukunun kurucularından olan Ernst Hirsch‘ten etkilenerek Hukuk Felsefesine ilgi duymuştur. Yazdığı Hukuk Felsefesi kitabıyla hukuk felsefesi derslerinin vazgeçilmez bir kaynağını yaratmış, hukuk başlangıcı ve hukuk sosyolojisi alanında otorite olarak anılmıştır. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi derslerinin hukuk metodolojisi bakımından hukuk başlangıcı dersleri ile birlikte verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Hasta yatağında dahi doktora tezlerini inceleyecek kadar bilime bağlı bir hukuk üstadı olan Güriz, binlerce öğrenci yetiştirmiş; Hukuk Başlangıcı ve Hukuk Felsefesi kitaplarında Türkçe’de ilk kez “Feminist Hukuk Teorisi” başlığına yer vermiştir.

Güriz, 2011 yılında yaşama veda etmiş, cenazesi Ankara Üniversitesindeki anma töreninin ardından Kocatepe Camisinden uğurlanmıştır. 

Prof. Dr. Adnan Güriz’in Eserleri 

Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Demeci

Faydacı Teoriye Göre Ahlak ve Hukuk

Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu

Türkiye’de Nüfus Politikası ve Hukuk Düzeni

Kapitalist İdeoloji

Hukuk Başlangıcı

Hukuk Felsefesi

Sosyal Demokrasi İdeolojisi

Feminizm, Postmodernizm ve Hukuk

Atasözleri ve Halk Deyimleri Işığında Türk İnsanı

Makale, Tebliğ ve Kitap Bölümleri

Prof. Dr. Adnan Güriz’in yayınlanmış kitapları yanında bilimsel dergilerde yayınlanmış makaleleri, kitap bölümleri ve toplantılarda sunmuş olduğu tebliğler bulunmaktadır. Bunların başlıcaları; “Hobbes, Şahsiyeti ve Siyasi Fikirleri”, “İngiltere’de İcra Vekillerinin Mesuliyeti”, “Müstahdemin Fiili ile Zarar Arasında İlliyet Rabıtası Mevcut Olmadığı Takdirde İstihdam Edenin Kusursuz Mesuliyeti Bahis Konusu Değildir. Karar incelemesi”, “Müsamaha ve Hürriyet”, “Avrupa İnsan Hakları Divanı”, “Avrupa İnsan Hakları Komisyonu”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”,  “İngiliz Hukukunda Örf ve Adet Kaidelerinin Mer’iyeti Meselesi”, “Modern Demokrasinin Temel İlkeleri”, “Bakan Yardımcılıkları Kurulmalı mıdır?”, “Türk Anayasası Işığında  Eğitim Sorunu”, “Bir Felsefe Sorunu Olarak Düşünce”, “Niçin Toprak Reformu?”, “Toprak Reformu Yoluyla İlk Adım”, “Devlet Memurları Personel Rejimi”, “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, “İrade Hürriyeti (1)”, “İrade Hürriyeti (2)”, “Avrupa’da Reform Hareketi ve Mülkiyet Sorunu”, “Modern Mülkiyet Kavramı ve Toprak Reformu”, “Kırsal Yerleşmelerde Mülkiyet”, “Türkiye’de Siyasi Partilerin Nüfus Politikası Konusundaki Görüşleri”, “Evlilik Dışı Birleşmeler ve Bu Birleşmelerden Doğan Çocuklar”, “Land Ownership In Rural Settlements”, “Türkiye’de Nüfus Politikası ve Kalkınma Planları”,“Adalet Kavramı”, “Kapitalizm ve Hukuk”, “İdeoloji Kavramı Üzerine”, “Hak Kavramı”, “Adalet İdesinin Tartışılması”, “Adalet Kavramı Üzerine”, “Hukuk Felsefesi Öğretimi” ve“Sources of Turkish Law” başlığı ile yayınlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

0
Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi isimli kitap fizikçi ve sistem kuramcısı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei tarafından 2015 yılında yazılmıştır. Eser, Türkiye’de Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY) Ekoloji ve Hukuk kategorisinde yayınlanmıştır. Orijinal adı “The Ecology of Law: Toward a Legal System in Tune with Nature and Community” olan kitap, çevirisi Ebru Kılıç tarafından yapılarak Türkçe’ye kazandırılmıştır

Dünyayı bir makine, insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi görüş kitapta yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur. Kitabın yazarlarından Fritjof Capra, Center for Ecoliteracy’nin [Eko-okuryazarlık Merkezi] kurucu yöneticisidir, fizikçi ve sistem kuramcısıdır. Kitabın diğer ortak yazarı Ugo Mattei ise Hastings Hukuk Fakültesi ve İtalya’da Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi ve kürsü başkanı olan hukuk profesörüdür.

Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi

Kitabın Konusu 
Hukukun Ekolojisi, batının bilim ve hukuk geleneğini tartışmaya açmakta, küresel çapta yaşanan çevresel, sosyal ve ekonomik krizleri analiz etmekte, sorunların mekanikçi görüşten kaynaklandığını savunmaktadır. Kitap, doğa bilimleri ile hukukun antik çağdan itibaren paralel ilerlediğini ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu ileri sürmektedir.
Kitap, okuyucuya çare olarak değişimi göstermekte, toplumun yaşayış biçimi ile devletlerin ve şirketlerin statülerini tanımlayan yasaların mevcut mekanikçi durumdan çıkarılmasını; yasaların ekolojik ilkeler ışığında toplum tarafından yeniden oluşturulmasını göstermektedir.

Kitap, fen bilimleri alanındaki bir bilim insanı ile sosyal bilimler alanındaki bir hukukçunun bir araya gelerek yazılması bakımından sıra dışı bir eserdir. Perspektifi oldukça geniş olan kitap hukuk felsefesinde yepyeni bir anlayışa imza atmış, doğa, toplum ve hukuku birlikte yorumlamıştır.

Kitabın yazarları, bilim ile hukukun yakın geçmişe kadar birbirine paralel ilerlediğini, bilimsel düşünce ile hukuk düşüncesinin yoğun ve sürekli etkileşim halinde olduğunu örnekler vererek ortaya koymaktadır. Kitaba göre, bugün yaşanan çevre felaketlerinin sorumlusu mekanikçi paradigmanın hukuka yansımasıdır. Yazarlar, mekanikçi paradigmanın Darwin ile birlikte bilim alanında terk edildiğini ancak hukuk alanında bu anlayışın devam ettiğini ileri sürmekte; ekonominin her şeyin belirleyicisi olduğu hukuk alanında paradigma değişikliği olmazsa doğanın ve dolayısıyla dünyanın hızla yok olacağını belirtmektedir.

Fritjof Capra ve Ugo Mattei

Kitabın Tanıtım Yazısı 

“Artık düzeni değiştirmemizin zamanı geldi!”

“Özel mülkiyetin bir “doğal hak” sayıldığı, doğal kaynakların yeryüzünde yaşayan tüm canlıların müşterek varlığı olması gerekirken yağmalanıp sömürüldüğü bu düzen daha fazla devam edemez. 

Tartışmanın odağını Batı’nın bilim ve hukuk geleneğine oturtan Hukukun Ekolojisi, bugün küresel çapta yaşadığımız çevresel, sosyal ve ekonomik krizin dünyayı bir “makine” olarak gören ve insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi görüşten kaynaklandığını savunuyor. Bilim insanı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei, doğa bilimleri ile hukukun antikçağdan beri paralel ilerlediği ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu kanısında. Onlara göre değişimin yolu, toplumun yaşayış biçimiyle devletlerin ve şirketlerin gücünü belirleyen yasaların mevcut, mekanikçi görüşün ürünleri olmaktan çıkıp ekolojik ilkeler ışığında yeniden ve bizzat topluluklar tarafından oluşturulmasından geçiyor.”

Prof. Dr. Ugo Mattei

Prof. Dr. Ugo Mattei

Yazar Ugo Mattei, ABD’de Hastings Hukuk Fakültesi ve İtalya’da Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk profesörüdür. Ugo Mattei, 1961 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğmuş, 1983’te Torino Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve yüksek lisans yapmış, 1989 yılında, Yale Law School, Trinity College ve Cambridge Üniversitesi’nde araştırmalar yapmıştır. Yazar, İtalyan gazetelerinde köşe yazarlığı da yapmaktadır. Uluslararası Hukuk ve Karşılaştırmalı Hukuk alanında çalışan Mattei, Amerikan Karşılaştırmalı Hukuk Kurumu Yürütme Kurulu üyesidir. Ayrıca, Uluslararası Hukuk ve Ekonomi Dergisi Yayın Kurulu üyesidir. Mattei, İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Portekizce, Rusça ve Çince dillerinde çok sayıda kitap ve yüzlerce yayın hazırlamış, birçok eseri dünya dillerine tercüme edilmiştir. Mattei, 2015 yılında ekolojist ve bilim adamı Fritjof Capra ile birlikte “Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi” isimli kitabı yayınlamıştır.

KİTABIN İÇİNDEKİLER
Önsöz
Bilim ve Hukuk Alanlarının Önde Gelen Âlimleri
GİRİŞ
Doğa Kanunları ve Hukukun Doğası
BİRİNCİ BÖLÜM
Bilim ve Hukuk
İKİNCİ BÖLÜM
Kósmos’tan Makineye
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Müşterek Varlıklardan Sermayeye
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Büyük Dönüşüm ve Modernitenin Mirası
BEŞİNCİ BÖLÜM
Makineden Ağa: 19. ve 20. Yüzyılda Bilimsel Düşünce
ALTINCI BÖLÜM
Mekanik Hukuk Bilimi
YEDİNCİ BÖLÜM
Mekanikçi Tuzak
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Sermayeden Müşterek Varlıklara
DOKUZUNCU BÖLÜM
Hukuksal Bir Kurum Olarak Müşterek Varlıklar
ONUNCU BÖLÜM
Eko-Hukuksal Devrim
Bilimsel ve Hukuki Terimler Sözlüğü
Teşekkür
Notlar
Kaynakça
Dizin 

Onarıcı Adalet

0

Onarıcı Adalet, suçun yarattığı problemin, meşru ilgili ve toplumun katılımı ile çözümünü hedefleyen almaşık adalet yaklaşımıdır. Eylemi suç olarak değil, sosyal bir problem olarak tanımlar. Amacı, mağdurların ihtiyaçlarını dikkate alıp değerlendirmek, suçu önlemek, faillerin sorumluluk üstlenmelerini temin ederek, toplumun içinde tutmak, toplumun işleyişini pekiştirerek, adli mekanizmaları devre dışı bırakmaktır.

Onarıcı adalet, toplumu suçun kaynağı olarak benimsediği için, toplumun sağaltım sürecine dahil edilmesinin gerekli görür. Buna göre suçun sonuçlarından etkilenen herkesin, onaran adaletin inşasına katılma özgürlüğü vardır. Adil bir çözüm için, esnek olmaktan başka bir çok objektif kriterin referans alınarak çözüme ulaşılması beklenmektedir.

Çözümün sübjektif sınırları geniştir ve içine mağdur ve failden başka, suçtan etkilenen hemen herkesin aktif olarak dahil edilmesi teşvik edilmektedir.  Katılım eşiğinin düşük tutulması, varılan çözümün bağlayıcılık gücünü de pekiştirmektedir. Süreç, ona liderlik eden bir kolaylaştırıcı aracılığıyla sevk ve idare edilir. Burada suçun vücuda getirdiği sorunlar, kolaylaştırıcının liderliğinde tüm katılımcıların birlikte ve ortaklaşa çabasıyla  çözüme kavuşturulur. Özü itibarıyla, suçlamak ve mahkum etmek yerine, bir problem çözme yöntem ve yaklaşımı olarak konuşlanmayı seçmektedir. Suçu, hukukun ihlali olarak görmez, aksine toplum ve evlatlarını hedefleyen bir zararlandırıcı olarak tanımlar.

Onarıcı adalet prosesinde, çatışmayı motive eden temel edenler ile meselenin çözümü birlikte değerlendirilir. Mağdurun zarar ve beklentilerini rafine hale getirir ve bu zemine odaklanır. Faili, onu suça sürükleyen koşul ve nedenleri anlaması için ikna ederek sorumluluk üstlenmeye özendirir.  Fail, şeriki olduğu çözümün var ettiği sorumluluğu üstlenmekle, hem kendisini iyileştirir, hem de mağdur ve topluma verdiği zararı giderir. Amaç,  mağduriyeti sağaltmak, faili toplumun içinde tutmak, izole olmasını önlemektir. Oldukça esnek yapısıyla geleneksel veya lokal ceza ve adalet kurumlarıyla koşut ilerleme potansiyeli vaat edebilmektedir.

Süreç; katılımcı, dengeleyici, sorun çözücü, dahil edici ve gönüllülük esasına göre ilerler. Yüzleştirici,  düzeltici, sağaltıcı, dahil edici ve şekli gerçekliği değil, gerçeği hedefler. Çözüm sürecine egemen olan karşılıklı saygıdır  ve bu özellikler tarafları zeminde tutmanın koşuludur. Çözümün ceza ile özdeşleştirilmemesi bu yaklaşımın güçlü beklentisidir.(Yargıç Hilmi Şeker tarafından kaleme alınmıştır) 

Bknz 
Tony Marshall Onarıcı Adalet nedir?
Galma Akdeniz Onarıcı Adalet

9 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
9 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

9 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1618 Hukukçu ve Venedik Cumhuriyeti doçesi Nicolò Donato (Nicoló Doná) yaşamını yitirdi. (28 Ocak 1539, Venedik – 9 Mayıs 1618, Venedik). 4 Nisan 1618 – 9 Mayıs 1618 arasında 1 ay 5 gün süren kısa bir süre devlet başkanlığı yaptı. 93’üncü dükadır. (Doçe: Seçildikten sonra hayat boyu devlet başkanlığı yapan devlet adamları) Mezarı Murano adasında Santa Chiara Kilisesi içindedir.
1800 Amerikalı kölecilik karşıtı, isyancı John Brown dünyaya geldi. (9 Mayıs 1800; Torrington, Connecticut – 2 Aralık 1859; Virginia) 1834’ten itibaren kölecilikle mücadeleye girişti. 1845’te çiftçilerle tarım işletmecileri arasında çıkan çatışmalar sonucunda ayaklanma girişimlerini başlattı. 1855’te altı oğlu ve bir damadıyla birlikte kölecilik karşıtı gerilla hareketine başladı. 1859’daki eylemlerde köleci federal ordu tarafından yaralı olarak yakalandı, iki ay sonra 2 Aralık 1859’da köle ayaklanması hazırlamak ve vatana ihanet suçlarından asılarak idam edildi.
1805 Alman filozof, tarihçi ve şair Johann Christoph Friedrich von Schiller yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Kasım 1759) Tıp ve hukuk eğitimi aldı. “İnsanın vahşi doğası ve ruhu ile ilişkisi üzerine deney” adlı doktora tezi yazdı. Yasa ve özgürlük çatışmasını öne çıkaran Der Räuber isimli eseri 1781’de yayımlandı. Fransa tarafından Fahri Vatandaşlık verildi. 45 yaşında hayata veda etti ve geride sayısız eser bıraktı.
1860 Amerikalı katil ve elektrikli sandalyeyle idam edilen ilk kişi William Francis Kemmler doğdu. (Ölümü: 6 Ağustos 1890) Cinayetle suçlanan William Francis Kemmler, New York’ta bulunan Auburn Hapishanesi’nde infaz edildi.
1920 23 Nisan’da açılan TBMM, İslam dünyasına bir bildiri yayınladı.
1920 Türk hukukçu ve siyasetçi Galip Bahtiyar Göker, 9 Mayıs 1920’de Edirne’deki büyük kongreye mebus olarak katıldı. Kongrede alınan kararların beşinci maddesine göre Göker, Trakya’nın hukuk ve haklarını Avrupa’da savunmak üzere delege olarak yetkilendirildi.
1921 9 Mayıs 1921’de Hükûmet darbesi tertip etmekten Ankara İstiklal Mahkemesinde mahkûm edilen Halk İştirakiyun Fırkası üyesi komünistlerden Nazım Resmor (Dâhiliye Eski Vekili ve Tokat Mebusu); Matbuat ve İstihbarat müdüriyeti eski memurlarından Ziynetullah Nuşirevan; Emek Gazetesi kadrosundan Abdülkadir; Baytar Binbaşı Salih Hacıoğlu ve ikinci derecede suçlu dört kişi; özellikle Sakarya Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra, ülke içinde ve dışında gücünü iyice pekiştirmiş olan TBMM Hükûmeti tarafından, 19 Aralık 1921 tarihli 155 sayılı kanun uyarınca affedilmişlerdir.
1921 Yeşil Ordu Cemiyeti, İstiklal Mahkemesi tarafından kapatıldı.
1921 Çerkez Ethem, idama mahkum edildi.
1935 Cumhuriyet Halk Fırkası Dördüncü Büyük Kurultayı toplandı. Kurultayda, “fırka” yerine “parti” sözcüğü benimsendi. Altı Ok daha ayrıntılı bir şekilde ele alındı. “Partinin güttüğü bütün bu esaslar Kemalizm prensipleridir” denilerek; Kemalizm, ilk kez resmi olarak tanımlandı.
1936 Benito Mussolini, İtalya Faşist İmparatorluğu’nu ilan etti.
1945 Nazi gizli servisi Gestapo’nun Şefi, Reichstag ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring, ABD 7. Ordusu’na esir düştü.
1945 Nazi Almanyası’nın teslim oluşu: Sovyetler Birliği’nde “Zafer Günü” olarak ilan edilip kutlanmaya başlandı.
1947 Türkiye – ABD arasında yapılan 12 Temmuz 1947 Yardım Antlaşmasından önce Amerika Birleşik Devletleri Senatosunda “Yunanistan ve Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Kanun” 22 Nisan 1947 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun tasarısı ABD Temsilciler Meclisi’nde 9 Mayıs 1947 tarihinde onaylanmış ve “barışa doğru önemli bir ilerleme” olarak tanımlanarak 22 Mayıs 1947’de Başkan Truman tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiştir.
1947 Japon hukukçu ve diplomat Yukiya Amano doğdu. (Ölümü: 18 Temmuz 2019) Tokyo Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1972’de Dışişleri Bakanlığı’na katıldı. Uluslararası silahsızlanma sorunu ve nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarında uzmanlaştı. Japonya’nın Vientiane, Washington ve Brüksel’deki Büyükelçiliklerinde görev yaptı. Cenevre’deki Silahsızlanma Konferansı’na Japonya Delegasyonu ve Japonya’nın Marsilya Başkonsolosu oldu. 2002’de Silahların Kontrolü ve Bilimsel İşler Genel Müdürü olarak atandı ve 2004’te Silahsızlanma, Yayılmayı Önleme ve Bilim Dairesi Genel Müdürü oldu. 2005 yılında Japonya’nın IAEA’daki büyükelçisi olarak görev yaptı. Eylül 2005’ten Eylül 2006’ya kadar Amano, IAEA Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. Bu süre zarfında IAEA ve Genel Direktörü Mohamed ElBaradei Nobel Barış Ödülü’nü aldı. 2009 ve 2019 yılları arası Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 5. Genel Müdürü olarak görev yaptı.
1950 Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı ve Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan bildirgedir. Bildirgenin yayınlandığı 9 Mayıs, 1985 Milan Zirvesi’nde 9 Mayıs’ın Avrupa Günü olarak kutlanması kararı alındı.
1950 Uluslararası Demiryolu Taşımalarına İlişkin Sözleşme (COTIF)” 9 Mayıs 1950’de imzalandı.
1950 1938’de, harp okulu öğrencilerini isyana teşvik etmek suçundan 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırılmasının ve mahpusluğunun üzerinden 12 yıl geçtikten sonra Nâzım Hikmet “Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum” diyerek 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlamıştı. Yakınları, arkadaşları, ailesi şairi kararından vazgeçiremedi. Annesi Celile Hanım, 1950 yılının 9 Mayıs günü üzerinde şu cümlelerin yazdığı pankartla Galata Köprüsü’nde imza toplamaya ve açlık grevine başladı: “Haksız yere mahkûm edilen oğlum Nâzım açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum gece gündüz oruçluyum. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.” Yalnızca su ve sigara içen Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı. Celile hanım gözaltına alındı, savcılık sorgusunun ardından gece serbest bırakıldı.
1955 Batı Almanya, NATO’ya katıldı.
1958 Yeni Gün gazetesi ve Akis dergisi birer ay kapatıldı. Yazı İşleri Müdürleri Mehmet Altan Öymen 10 ay, Tarık Holulu ise 16 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1958 Üniversite öğrencilerinin düzenlemek istedikleri “flört” konulu panel İstanbul valiliği tarafından yasaklandı.
1959 Macar avukat ve politikacı János Áder doğdu. Budapeşte Eotvos Lorand Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilimler Fakültesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1986’dan 1990’a kadar Bilimler Sosyolojik Araştırma Enstitüsü’nün Macar Akademisi araştırma görevlisi oldu. 1990 ve 1994 seçimlerinde Fidesz Partisi’nin başkanı oldu. 1990 ile 2009 yılları arası Macar Parlamentosu’nda milletvekilliği yaptı. 1998-2002 yılları arası Macaristan Ulusal Meclis Başkanı oldu. 2009 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa Parlamentosunun üyesi oldu.2012 tarihinde cumhurbaşkanı seçildi. Yeni Macar anayasasının 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinden son seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
1960 Hür Adam gazetesi 10 hafta süreyle kapatıldı.
1960 Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşması” adıyla tanzim edildi ve antlaşmanın tasdikine dair Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 9 Mayıs 1960’ta kabul edildi ve Resmî Gazetenin 16 Mayıs 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1960 ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), ilk doğum kontrol hapının piyasaya sürülmesini onayladı.
1962 16 yabancı şirkete Türkiye’de petrol arama izni verildi.
1969 ILO 99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi. 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 9 Mayıs 1969 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1971 Bazı inzibat erlerinin şehirlerarası yol kontrollerinde uzun saçlı gençlerin saçlarını kestikleri haberleri Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yalanlandı.
1971 Darüşşafaka Lisesi’ne kız öğrenci alınması kararlaştırıldı.
1971 Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Fakir Baykurt gözaltına alındı.
1975 Ankara ve Mersin Öğretmen Okulları’nda çıkan öğrenci çatışmalarında, 13 öğrenci yaralandı. Gazi Eğitim Enstitüsü 10 gün süreyle kapatıldı.
1976 Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) kurucularından Ulrike Meinhof, Stutgart’daki Stemmheim cezaevindeki tecrit hücresinde asılmış olarak bulundu. 1972’de yakalanıp ön duruşmada 8 yıl hapse mahkûm edilen Meinhof, ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu.
1976 Türk Hukuk Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy ile Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Muhittin Taylan haftalık “Yankı” dergisinde yayınlanan söyleşilerinde ülkücü terörün kaynağı olarak gösterdikleri MHP’nin kapatılması gerektiğini ileri sürdüler.
1976 CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Zeki Alçın Başbakan Demirel’in, hakkında tutuklama kararı bulunan Ülkü Ocakları Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleriyle 7 Mayıs’ta makamında yaptığı gizli toplantıyı eleştirdi.
1977 Bankaların özel yardım sandıklarının SSK’ya bağlanmasını öngören kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.
1978 Hukukçu ve İtalya Başbakanı Aldo Romeo Luigi Moro yaşamını yitirdi. Kızıl Tugaylar örgütünün 16 Mart’ta kaçırdığı eski başbakan Moro’nun cesedi Roma’da bir arabanın bagajında bulundu. Eski Başbakan, Bari Aldo Moro Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden parlak bir öğrenci olarak 13 Kasım 1938’de mezun oldu. Fakültede iken öğrenci birliği başkanlığı yaptı. Mezun olduktan sonra hukuk felsefesi ve ceza hukuku alanında doktorasını tamamlayarak profesör oldu. Üniversitenin çeşitli fakültelerinde öğretim görevlisi olarak dersler görev yaptı. Siyasete olan ilgisini 1943 ve 1945 yılları arasında şekillendirdi ve Hıristiyan Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı ve Kurucu Meclis’te temsilcisi oldu, 1959- 1964 yılları arasında sekreter seçildi. 1963’te Sapienza University of Rome’da hukuk profesörlüğü yaptı.  Mariano Rumor ve Emilio Colombo hükümetlerinde Adalet Bakanı (1955-1957), Milli Eğitim Bakanı (1957-1959) ve Dışişleri Bakanı (1969-1972 ve 1973-1974) olarak görev yaptı. Beş kez Başbakanlık yaptı. 1 Temmuz 1975 – 31 Aralık 1975 aralığında Avrupa Konseyi Başkanı olarak görev yaptı. Son olarak 1976’da Başbakan seçildi.16 Mart 1978’de, tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılması amacıyla Kızıl Tugaylar örgütü tarafından kaçırıldı, 55 günlük rehin hayatından sonra vahşice öldürüldü. İtalya’nın savaş sonrası en uzun süre görev yapan başbakanlarından biri oldu.
1979 1 Mayıs’ta yasağa rağmen sokağa çıkan TİP Genel Başkanı Behice Boran ve 330 Partili hakkında savcılık 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası istedi.
1980 1 Mayıs yasağına karşı 30 Nisan’da iş bırakma çağrısı yapıp gözaltına alınan 39 DİSK yöneticisi ve yüze yakın işçi serbest bırakıldı.
1983 Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Nadir Nadi ile Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’e, Nadir Nadi’nin gazetede 1961’de yazıp 23 Ocak 1983’de tekrar yayınlanan “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı makalesinden dolayı 2 ay 20’şer gün hapis cezası verildi. Ceza paraya çevrildi.
1984 İstanbul Selimiye’de gözaltında olan Türküola plak firmasının sahibi Feridun Biliş ile derlemeci-türkücü Muhlis Akarsu tutuklandı. Tutuklu Selda Bağcan, Muhlis Akarsu ve Feridun Biliş hakkında Sıkıyönetim 2 No’lu Askeri Mahkemesi’nce 5-15 yıl arası hapis istemiyle dava açıldı.
1988 İstanbul Üniversitesi önünde 1 saat süreyle açlık grevi yapan 85 öğrenci polisçe dağıtıldı, 30’u gözaltına alındı.
1988 Basın Müzesi İstanbul Çemberlitaş’ta açıldı.
1989 Bir Ceza Avukatının Anıları, Türkiye Barolar Birliğinin ilk başkanı da olan Prof. Dr. Faruk Erem tarafından kaleme alındı. Eser, 9 Mayıs 1989 tarihinde sinemaya uyarlandı.
1991 Zonguldak madencilere destek olmak için 1 gün derse girmeyen 18 özel dershane öğretmenine “meslekten men” cezası verildi
1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, iklim değişikliği ile mücadelenin aciliyetini göz önünde bulundurarak 9 Mayıs 1992 tarihinde New York’ta kabul edildi.
1998 Cumartesi Annelerinin Galatasaray’daki 156.buluşması engellendi. 12 kişi tartaklanarak gözaltına alındı.
2000 İstanbul DGM’de, Susurluk sanıkları ve Alaattin Çakıcı aynı gün yargılandı.
2000 Aralarında Uğur Mumcu suikastı faillerinin de bulunduğu 9 kişinin sorgusuna devam edildi. Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş, faili meçhullerle ilgili önemli bilgilere ulaşıldığını belirtti.
2000 Schuman Bildirgesi’nin 50. yıl dönümü, Avrupa Birliği kurumlarınca kutlandı.
2001 Türkiye’nin en büyük ve stratejik kamu varlıklarından olan Türk Telekom’un özelleştirilmesinde IMF ve Dünya Bankası’na verilen taahhütler doğrultusunda, lisans yetkisinin Ulaştırma Başkanlığı’ndan “Telekomünikasyon Kurumu”na devri konusunda -Devlet Bakanı Kemal Derviş’in yoğun temasları sonucunda-koalisyon partileri uzlaştı.
2001 Adana Yüreğir’de 5 Ekim 1999’da bir eve düzenlenen baskında 1’i DHKP-C’li 2 kişinin öldürülmesinden dolayı “yargısız infaz”iddiasıyla yargılanan 6 polis, çeşitli indirimlerle 6 ay 20’şer gün hapis ve 3’er ay memuriyetten men cezasına çarptırıldı, cezalar ertelendi.
2002 Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol (Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the sale of children), Türkiye açısından 19 Eylül 2002 tarihinde yürürlüğe girdi. 20 Kasım 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesine Ek olarak Genel Kurulun 25 Mayıs 2000 tarihli ve 54/263 sayılı Kararıyla kabul edilip imza, onay ve katılıma açılan Sözleşme Türkiye tarafından 8 Haziran 2000 tarihinde imzalandı ve 9 Mayıs 2002 tarihinde onaylanarak 4755 Sayılı Kanun 14 Mayıs 2002 gün ve 24755 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştı.
2012 Pınar Aydınlar ile Grup Munzur üyeleri hakkında Munzur Festivali’nde “terör örgütünün propagandasını yapmak”tan dava açıldı.
2012 “Ayşenur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü” Prof.Dr.Büşra Ersanlı, Nuray Mert ve Ahmet Şık’a verildi.
2015 Mısır’ın devrik lideri Hüsnü Mübarek ve oğulları, yeniden yargılandıkları “başkanlık sarayları” davasında üçer yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı.
2015 12 Eylül Darbesinin baş aktörü ve eski Cumhurbaşkanı Ahmet Kenan Evren ağrı ceza mahkemesinde yargılanmakta iken, tedavi gördüğü GATA’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle 98 yaşında öldü. (17 Temmuz 1917, Kula, Manisa – 9 Mayıs 2015, Ankara)
2017 İstanbul Ortaköy’de, yeni yıl kutlamaları yapılan Reina gece kulübünde, 39 kişinin hayatını kaybettiği silahlı katliama ilişkin iddianamede, saldırıyı gerçekleştiren Masharipov’un 40 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 2 bin 397 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.
2019 Filipinli avukat ve iş adamı Abul Khayr Dangcal Alonto yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ekim 1945) Kahire Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi okudu ve daha sonra San Beda Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1972’de Marawi Şehri belediye başkan yardımcılığına seçildi ve o yıl ülkenin en genç şehir yöneticisi oldu. 1974’te Marawi belediye başkanı vekili oldu. 1979’da, 1976 Trablus Anlaşması’nın imzalanmasından iki yıldan fazla bir süre sonra Müslüman Mindanao’da Özerk Bölge’nin kurumsallaşmasına katıldı. Meclis Üyesi seçildi ve Bölgesel Özerk Hükümet Geçici Başkanı oldu. Daha sonra Bölgesel Yasama Meclisi Başkanı seçildi. 1994 yılında Nijerya ve 21 Afrika Devletine Olağanüstü ve Tam Yetkili Büyükelçi ve Misyon Şefi olarak atandı. 2014’te, MNLF Merkez Komitesinin ilk üyeleri, Alonto’yu MNLF Başkanı olarak atadı. 2016’da Başkan Rodrigo Duterte tarafından Mindanao Kalkınma Otoritesi başkanı olarak atandı ve 2019’daki ölümüne kadar ilk Müslüman başkanı olarak görev yaptı.
2022 Van’ın Edremit ilçesinde, 80 yaşındaki Makbule Özer “örgüte yardım etmek” iddiasıyla tutuklandı.
2025 Ekrem İmamoğlu’nun Türkçe hesabının ardından İngilizce X hesabı da erişime engellendi. X hesabına internet erişim engeli getirilmesinin ardından paylaşımları ydırarak sokakta dağıtması ile gündem olan Avukat Burak Saldıroğlu gözaltına alındı.
2025 ABD’de Filistin’e destek verdiği gerekçesiyle gözaltında tutulan doktora öğrencisi Rümeysa Öztürk’ün mahkeme kararıyla serbest bırakılmasına karar verildi.

Bir Ceza Avukatının Anıları

0

Bir Ceza Avukatının Anıları, Türkiye Barolar Birliğinin ilk başkanı da olan Prof. Dr. Faruk Erem tarafından kaleme alınmıştır.

Eserdeki anıların bir kısmını yazar yaşamış, bir kısmını ise adliye koridorlarında meslektaşlarından duymuştur. Her olayı, anlamca ağırlık noktasını göze çarpacak biçimde anlatmıştır. Yazar, yaşanmış hikayeleri esere yansıtırken meslek sırlarını gözetmiş, kişilerin tanınmamasını sağlayacak şekilde değişiklikler yapmıştır. Yazarın kendi yaşamından çok şey kattığı bu kitap bir belgesel ya da roman değildir.
Bir Ceza Avukatının Anıları Tiyatro Oyunu
Bir Ceza Avukatının Anıları isimli tiyatro oyunu, Faruk Erem‘in kaleme aldığı kitaptan senaryolaştırılarak tiyatroda sahnelenmiştir. Geniş okuyucu kitlesince ilgi gören kitap, ilk olarak 1984-1985 sezonunda Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiş, aradan 10 yıl geçtikten sonra oyunun büyük ilgi görmesi üzerine, Antalya Devlet Tiyatrosu, Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Kulübü, Cumhuriyet Üniversitesi Tiyatro Oyuncuları, Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu ve Çağdaş Grup gibi topluluklar tarafından Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ve yurt dışında bir çok değişik versiyonda tekrar sahnelenmiştir.
Ünlü “Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar” şeklindeki felsefesinden hareketle kitabını yazan Erem, hümanist bakış açısıyla hukuka ve insana olan inancını dile getirmiş, Türk Hukuk Tarihine adını yazdırmış, idam cezasının kaldırılmasında da büyük emek vermiştir.

Faruk Erem, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdikten sonra Belçika’da hukuk alanında doktora yapmış, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent olarak görev almış, bir yıl İtalya’da kalarak ceza hukuku ve kriminoloji alanında çalışmış, İtalya’dan döndükten sonra Profesör olmuştur.

Profesör Doktor Faruk Erem, Ankara Üniversitesinde dekan olarak idarecilik yapmış ve 1978’de emekli olmuştur. Erem, Türkiye Barolar Birliği‘nin ilk Başkanıdır ve bu görevi 9 Ocak 1980 tarihine kadar sürdürmüştür.
Erem, Türk Ceza Hukukunu içtihatlarını ve uygulamalarını derinden etkileyen bilim insanlarındandır.
“Bir Ceza Avukatının Anıları” eserinden uyarlanan, her bölümünde farklı bir davanın konu edildiği televizyon filmi şeklindeki dizi 1979 yılında TRT’de yayınlanmıştır. Dizide, Melike Zobu,Halil Ergün, Nermin Özses, Suzan Roziter, Reşat Ateşeri, Mustafa Yazıcı, Sabahat İzgü ve Zehra Savaş rol almışlardır. Dizinin yönetmenliğini Ömer Lütfi Akad üstlenmiştir.

Eser, 9 Mayıs 1989 tarihinde sinema’ya uyarlanmıştır.Emekli Başkan isimli birinci bölümde, görevi boyunca 5 idam kararı vermiş bir hakimin bu kararlarından birinden vicdan azabı çekmesi ve gerçeği öğrendikten sonra kalp krizi sonucu ölmesi hikaye edilmiştir. Oyuncular, Müşfik Kenter, Kerim Afşar, Kamran Usluer, Ali Şen, Hikmet Çelik, Hüseyin Er, Zafer Önen, Lütfi Kopan, Muhteşem Durukan, Fikret Ergin, Erkan Yücel, Nefrin Tokyay ve Çetin Öner’dir.

Bir Ceza Avukatının Anıları” adlı tv dizisi önce 4 bölüm olarak planlanmış daha sonra sekiz bölüme çıkarılmıştır. Daha sonraları bürokratik engeller nedeniyle dizi sayısı tekrar dörde indirilmiştir. Bölümler şu şekildedir: 1-Emekli Başkan-1979, Çekiç ve Titreşim-1979, Kuma-1979, Isı-1979 ,Mertlik, Suçlular ve Ötekiler, Kan ve Mayın

BİR CEZA AVUKATININ ANILARI- 1. BÖLÜM

 

BİR CEZA AVUKATININ ANILARI: TİYATRO OYUNU/ÇAĞDAŞ GRUP

ÇAĞDAŞ SERBEST MUHASEBECİ SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER GRUBUNUN TİYATRO OYUNU HAKKINDAKİ HABER

 

Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu

0

Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, 3628 Sayılı Kanun numarası ile  ve Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet Ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu adıyla 19.04.1990 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 04.05.1990 tarihli ve 20508 nolu sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

.

Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu

BİRİNCİ BÖLÜM: GENEL HÜKÜMLER 
AMAÇ 
Madde 1

Bu Kanunun amacı, rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele cümlesinden olarak; bu Kanunda sayılanların mal bildiriminde bulunmalarını, bildirimlerin yenilenmesini, mal edilmelerin denetimiyle, haksız mal edinme veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunma halinde uygulanacak hükümleri, bu Kanunda belirlenen suçlarla bazı suçlardan dolayı kamu görevlileri ve suç ortakları hakkında takip ve muhakeme usulünü düzenlemektir.

MAL BİLDİRİMİNDE BULUNACAKLAR 
Madde 2

a) Her tür seçimle iş başına gelen kamu görevlileri ve dışardan atanan Bakanlar Kurulu üyeleri, (Muhtarlar ve ihtiyar heyeti üyeleri hariç)
b) Noterler,
c) Türk Hava Kurumunun genel yönetim ve merkez denetleme kurulu üyeleri ile genel merkez teşkilatında ve Türk Kuşu Genel Müdürlüğünde, Türkiye Kızılay Derneğinin merkez kurullarında ve Genel Müdürlük teşkilatında görev alanlar ve bunların şube başkanları,
d) Genel ve katma bütçeli daireler, il özel idareleri, belediyeler ve bunlara bağlı kuruluş veya alt kuruluşlarda, kamu iktisadi teşebbüsleri (İktisadi devlet teşekkülleri ve kamu iktisadi kuruluşları) ile bunlara bağlı müessese, bağlı ortaklık ve işletmelerde, özel kanunlarla veya özel kanunların verdiği yetkiye dayanılarak kurulan ve kamu hizmeti gören kurum ve kuruluşlar ile bunların alt kuruluşlarında veya komisyonlarında aylık, ücret ve ödenek almak suretiyle kamu hizmeti gören memurları, işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ile yönetim ve denetim kurulu üyeleri,
e) (Mülga bent: 24/06/1995 – KHK -557/21 md.)
f) Siyasi parti genel başkanları, vakıfların idare organlarında görev alanlar, kooperatiflerin ve birliklerinin başkanları, yönetim kurulun üyeleri ve genel müdürleri, yeminli mali müşavirler, kamu yararına sayılan dernek yönetici ve deneticileri,
g) Gazete sahibi gerçek kişiler ile, gazete sahibi şirketlerin yönetim ve denetim kurulu üyeleri, sorumlu müdürleri, başyazarları ve fıkra yazarları,
Mal bildiriminde bulunmak zorundadırlar.
Özel Kanunlarına göre mal bildiriminde bulunmak zorunda olanlar da bu Kanun hükümlerine tabidir.

HEDİYE 
Madde 3

Yukarıdaki maddede sayılan kamu görevlileri, milletlerarası protokol, mücadele veya nezaket kaideleri uyarınca veya diğer herhangi bir sebeple, yabancı devletlerden, milletlerarası kuruluşlardan, sair milletlerarası hukuk tüzelkişiliklerinden, Türk uyruğunda olmayan herhangi bir özel veya tüzelkişi veya kuruluştan; aldıkları tarihteki değeri on aylık net asgari ücret toplamını aşan hediye veya hibe niteliğindeki eşyayı aldıkları tarihten itibaren bir ay içinde kendi kurumlarına teslim etmek zorundadırlar. Ancak, yabancı devlet adamları ve milletlerarası kuruluş temsilcileri tarafından verilen imzalı hatıra fotoğraflarının çerçeveleri bu madde hükümlerine dahil değildir.
Hediyelerin bedellerinin tespiti çıkarılacak yönetmeliğe göre Maliye ve Gümrük Bakanlığınca yapılır.

HAKSIZ MAL EDİNME 
Madde 4

Kanuna veya genel ahlaka uygun olarak sağlandığı ispat edilmeyen mallar veya ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar şeklinde ortaya çıkan artışlar, bu Kanunun uygulanmasında haksız mal edinme sayılır.

İKİNCİ BÖLÜM: MAL BİLDİRİMLERİ 
BİLDİRİMLERİN KONUSU 
Madde 5

Bu Kanun kapsamına giren görevlilerin kendilerine, eşlerine ve velayetleri altındaki çocuklarına ait bulunan taşınmaz malları ile görevliye yapılan aylık net ödemenin, ödeme yapılmayan görevlilerin ise, 1 inci derece Devlet Memurlarına yapılan aylık net ödemenin beş katından fazla tutarındaki her biri için ayrı olmak üzere, para, hisse senetleri ve tahviller ile altın, mücevher ve diğer taşınır malları, hakları, alacakları ve gelirleriyle bunların kaynakları, borçları ve sebepleri mal bildiriminin konusunu teşkil eder.

BİLDİRİMİN ZAMANI 
Madde 6

Mal Bildirimlerinin;
a) Bu Kanun kapsamındaki göreve atanmada, göreve giriş için gerekli belgelerle,
b) Bakanlar Kurulu üyeliğine atanmalarda, atamayı izleyen bir ay içinde,
c) Seçimle gelinen görevlerde seçimin kesinleşmesi tarihini izleyen iki ay içinde,
d) Mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda bir ay içinde,
e) Yönetim ve denetim kurulu üyelikleri ile komisyon üyeliklerine seçim ve atamalarda göreve başlama tarihini izleyen bir ay içinde,
f) Görevin sona ermesi halinde, ayrılma tarihini izleyen bir ay içinde,
g) Gazete sahibi gerçek kişiler ile, gazete sahibi şirketlerin yönetim ve denetim kurulu üyeleri faaliyete geçme tarihini, sorumlu müdürleri, başyazarları ve fıkra yazarları bu işe veya görevlerine başlama tarihini izleyen bir ay içinde,
Verilmesi zorunludur.
(a) Bendinde yazılı bildirim verilmedikçe göreve atama yapılamaz.

BİLDİRİMİN YENİLENMESİ 
Madde 7

Bu Kanun kapsamındaki görevlere devam edenler, sonu (0) ve (5) ile biten yılların en geç şubat ayı sonuna kadar bildirimlerini yenilerler. Yeni bildirimler yetkili merci tarafından daha önceki bildirimler ile karşılaştırılırlar.

BİLDİRİMLERİN VERİLECEĞİ MERCİLER 
Madde 8

Bildirimlerin verileceği merciler şunlardır:
a) Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu Üyeleri için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı,
b) Kamu kurum ve kuruluşlarında görevli personel için özlük işleriyle ilgili sicil ve belge raporlarının bulunduğu makam veya merci,
c) Kurum, teşebbüs, teşekkül ve kuruluşların Genel Müdürleri, yönetim ve denetim kurulu için ilgili Bakanlık,
d) Yüksek mahkemelerin daire başkan ve üyeleri için mahkemenin başkanı,
e) Noterler için Adalet Bakanlığı,
f) Diğer kurum ve kuruluşların memur ve hizmetlileri için atamaya yetkili makam veya merci,
g) Türk Hava Kurumu ile Türkiye Kızılay Derneğinde görev alanlar için kurum ve dernek genel başkanlığı,
h) (Mülga bent: 24/06/1995 – KHK – 557/21 md.)
i) Görevlerinden ayrılanlar için bu görevlerinde iken bildirimlerinin vermeleri gereken makam veya merci,
j) Siyasi parti genel başkanları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
k) Kooperatifler ve birliklerin başkanları, yönetim kurulu üyeleri ve genel müdürleri için kooperatiflerin ve birliklerin denetimlerinin yapıldığı kuruluşlar,
l) Yeminli mali müşavirler için Maliye ve Gümrük Bakanlığı,
m) Türk Hava Kurumunun, Türkiye Kızılay Derneğinin ve Kamu yararına sayılan derneklerin genel yönetim ve merkez denetleme kurulu üyeleri için İçişleri Bakanlığı, bunların şube başkanları için bulundukları İl Valilikleri,
n) İl Genel Meclisi Üyeleri için Valiler, Belediye Meclis Üyeleri için Belediye Başkanları, Belediye Başkanları için İçişleri Bakanlığı,
o) Mal bildirimi verecek son merciler için, kendi kuruluşlarının özlük işleri ile ilgili makam veya merci,
p) Gazete sahibi gerçek kişiler ile, gazete sahibi şirketlerin yönetim ve denetim kurulu üyeleri, sorumlu müdürleri, başyazarları ve fıkra yazarları bulundukları yer en büyük mülki amirliği,
r) Vakıfların idare organlarında görev alanlar için Vakıflar Genel Müdürlüğü,
Görevleri sebebiyle birden fazla mal bildiriminde bulunması gerekenler asli görevlerinden dolayı bir tek mal bildiriminde bulunurlar.

BİLDİRİMLERİN GİZLİLİĞİ 
Madde 9

Mal bildirimleri, özel kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla bildirimde bulunanın özel dosyasında saklanır. Bildirimlerin içeriği hakkında, 20 nci madde hükmü dışında hiçbir şekilde açıklama yapılamaz ve bilgi verilemez. Ayrıca mal bildirimlerindeki bilgiler ve kayıtlar esas alınarak içeriği hakkında yayında bulunulamaz.
(Ek fıkra: 25/05/2004 – 5176 S.K./8.mad) Ancak, Kamu Görevlileri Etik Kurulu mal bildirimlerini gerektiğinde inceleme yetkisine sahiptir. Mal bildirimlerindeki bilgilerin doğruluğunun kontrolü amacıyla ilgili kişi ve kuruluşlar (bankalar ve özel finans kurumları dahil) talep edilen bilgileri en geç otuz gün içinde Kurula vermekle yükümlüdürler.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CEZA HÜKÜMLERİ 
Madde 10

6 ncı maddede belirtilen sürelerde mal bildiriminde bulunmayana bildirimlerin verileceği mercilerce ihtarda bulunulur. İhtarın kendisine tebliğinden itibaren otuz gün içinde mazeretsiz olarak bildirimde bulunmayana üç aya kadar hapis cezası verilir.
Soruşturma ile ilgili olarak verilen süre zarfında mal bildiriminde bulunmayana üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.

GERÇEĞE AYKIRI AÇIKLAMA 
Madde 11

Mal bildiriminin muhtevası hakkında 9 uncu maddeye aykırı davranan üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Bu fiilin basın yoluyla işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.

GERÇEĞE AYKIRI BİLDİRİMDE BULUNMA 
Madde 12

Kanunen daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde gerçeğe aykırı bildirimde bulunana altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.

HAKSIZ MAL EDİNME, MAL KAÇIRMA VEYA GİZLEME 
Madde 13

Kanunun daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde haksız mal edinene üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş milyon liradan on milyon liraya kadar adli para cezası verilir.
Haksız edinilen malı kaçıran veya gizleyene de aynı ceza verilir.

ZORALIM 
Madde 14

Haksız edinilmiş olan malların zoralımına hükmolunur. Bu malların elde edilememesi veya bir malın tümünün haksız mal edinme konusu teşkil etmemesi sebepleri ile zoralımın mümkün olmadığı hallerde haksız edinilen değere eşit bedelinin hazineye ödenmesine karar verilir. Bu bedel, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun Hükümlerine göre tahsil olunur.

KAMU HİZMETLERİNDEN YASAKLANMA 
Madde 15

Bu Kanunun 11 ve 12 nci maddeler hükümleri ile cezalandırılanlara ceza süresi kadar; 13 üncü madde hükmüne göre cezalandırılanlara müebbeten kamu hizmetlerinden yasaklanma cezası hükmolunur.

TECİL, PARAYA ÇEVİRME VE ÖN ÖDEME YASAĞI 
Madde 16

Bu bölümde yazılı olan cezalar 10 uncu maddenin birinci fıkrası hariç tesil edilemez, şahsi hürriyeti bağlayıcı olanlar para veya tedbire çevrilemez, failleri hakkında Türk Ceza Kanununun 119 uncu maddesi hükümleri uygulanamaz.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: BU KANUNDA YAZILI SUÇLAR İLE BAZI SUÇLARDAN DOLAYI SORUŞTURMA USULÜ 
SORUŞTURMA 
Madde 17

(Değişik fıkra: 12/12/2003 – 5020 S.K./12. md.) *1* Bu Kanunda ve 18/06/1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununda yazılı suçlarla, irtikap, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmi ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 02/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz.
Yukarıdaki fıkra hükmü müsteşarlar, valiler ve kaymakamlar hakkında uygulanamaz.
Görevleri veya sıfatları sebebi ile özel soruşturma ve kovuşturma usulüne tabi olan sanıklarla ilgili kanun hükümleri saklıdır.

SUÇUN İHBARI 
Madde 18

Yukarıdaki maddede yazılı suçlara ilişkin ihbarlar doğrudan Cumhuriyet Başsavcılıklarına yapılır. İhbar üzerine derhal bir ihbar tutanağı düzenlenir ve bir örneği muhbire verilir. Acele ve gecikmesinde sakınca umulan hallerde tutanak düzenlenmesi sonraya bırakılabilir. Muhbirlerin kimlikleri, rızaları olmadıkça açıklanmaz. İhbar asılsız çıktığında aleyhine takibat yapılanın istemi üzerine muhbirin kimliği açıklanır.
(Ek fıkra: 12/12/2003 – 5020 S.K./3. md.) Yukarıdaki fıkraya göre yapılan ihbar veya takipsizlik kararı ve iddianame Cumhuriyet başsavcılığınca, Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü ile varsa diğer ilgili kamu kurum veya kuruluşlarına bildirilir. Hazine avukatının yazılı başvuruda bulunması halinde Maliye Bakanlığı, başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanır.
Bu suçlardan dolayı müfettiş ve muhakkikler de soruşturma neticesinde delil veya emare elde ettikleri takdirde, işi yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar ve evrakı tevdi ederler. Cumhuriyet Başsavcılığı müfettiş ve muhakkikler tarafından kendisine tevdiine lüzum görülmediği halde dahi evrakın taalluk ettiği iş hakkında soruşturma yapmak üzere gerekçe göstererek evrakı ait olduğu merciden isteyebilir.
17 nci maddede yazılı suçlardan dolayı delil veya emare elde eden müfettiş ve muhakkikler durumu yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar ve evrakı tevdi etmedikleri takdirde bunlar hakkında da yapılacak takibattan dolayı Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat Hükümleri uygulanmaz. (1)
İhbar konusu müsnet suç hakkında dava açılıncaya kadar bilgi vermek ve yayın yapmak yasaktır.

SORUŞTURMA USULÜ 
Madde 19

Cumhuriyet Savcısı 17 nci maddede yazılı suçların işlendiğini öğrendiğinde sanıklar hakkında doğrudan doğruya ve bizzat soruşturmaya başlamakla beraber durumu atamaya yetkili amirine veya 8 inci maddede sayılan mercilere bildirir.
Cumhuriyet Savcısı soruşturmaya başladığında ihbarı doğrulayan emareler bulduğu takdirde sanıktan, haksız edinilen malın kaçırıldığı yolunda delil ve emare elde edildiği takdirde sanığın ikinci dereceye kadar kan ve sıhri hısımları ile gelini ve damadından mal bildiriminde bulunmalarını ister. Bu istemin sanığa ve diğer ilgililere ulaştığı tarihten itibaren yedi gün içinde Cumhuriyet Savcısına mal bildiriminin verilmesi zorunludur. Soruşturmanın müfettiş veya muhakkik tarafından yapılması halinde müfettiş veya muhakkik de sanıktan ve yukarıda sayılan ilgililerden mal bildirimi isteminde bulunurlar. Bu istemin sanık ve ilgililere ulaştığı tarihten itibaren yedi gün içinde müfettiş veya muhakkike mal bildiriminin verilmesi keza zorunludur.
Cumhuriyet Savcısı, kamu davası açılmadan önce haksız edinildiği yolunda delil veya emare elde edilen para veya mal ile ilgili tedbirin alınmasını görevli mahkemeden veya para veya malın bulunduğu yer hukuk mahkemesinden isteyebilir.

BİLGİ VERME ZORUNLULUĞU 
Madde 20

(Değişik madde: 12/12/2003 – 5020 S.K./14. md.) *1*
Özel kanunlarında aksine bir hüküm bulunsa bile ilgili gerçek veya tüzel kişiler veya kamu kurum ve kuruluşları; bu Kanuna göre takip, soruşturma ve kovuşturmaya yetkili kişi, Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü veya temsilcisi ve bu Kanundaki diğer mercilerce istenen bilgileri gecikmeksizin makul sürede eksiksiz vermek zorundadır. Aksine davranan kişiler hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Bu ceza, para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.

ASKER KİŞİLERİN SORUŞTURMASI 
Madde 21

Bu Kanunda yazılı suçların asker kişiler tarafından işlenmesi halinde soruşturmaları askeri savcılar tarafından bu Kanun hükümlerine göre yürütülür.

BEŞİNCİ BÖLÜM: ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER 
YÖNETMELİK 
Madde 22

Mal bildiriminin şekli, düzenleniş biçimi, sayısı, neleri kapsayacağı ve merciine nasıl ulaştırılacağı hususları ile Kanunun uygulanması bakımından gerekli görülecek diğer konular, Kanunun yayımını izleyen altı ay içinde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir ve bu yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlanır.

KALDIRILAN HÜKÜMLER 
Madde 23 

9 Ağustos 1983 tarih ve 2871 sayılı Kamu Görevlileri ile ilgili Mal Bildirimi Kanunu ile bu Kanunun yürürlükten kaldırdığı Kanunlar ve 15/05/1930 tarih ve 1609 sayılı Bazı Cürümlerden Dolayı Memurlar ve Şerikleri Hakkında Takip ve Muhakeme Usulüne Dair Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

GEÇİCİ MADDELER

Geçici Madde 1 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihi takip eden bir ay içinde 2 nci maddede sayılanlar mal bildiriminde bulunurlar.
Mal bildiriminde bulunmayan veya gerçeğe aykırı beyanda bulunanlar hakkında üçüncü bölümdeki ceza hükümleri uygulanır.
Geçici Madde 2 – Bu Kanunun 2 nci maddesinde sayılanlardan 22 nci maddeye müsteniden çıkartılacak yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihe kadar 9 Ağustos 1983 tarih ve 2871 sayılı Kanuna göre hazırlanan beyannamenin alınmasına devam olunur.
Geçici Madde 3 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce bu Kanunla kapsama yeni alınan suçlardan dolayı, Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat hükümlerine göre, kesinleşmiş lüzumu muhakeme veya meni muhakeme kararları hariç, yapılan tahkikat evrakı derhal ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına gereği için tevdi olunur.

YÜRÜRLÜK 
Madde 24

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

YÜRÜTME 
Madde 25

Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi

0
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır. 

ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi; Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır.

ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi; Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır.

ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1961
Kanun Tarih ve Sayısı: 4.5.1967/862
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 13.5.1967/ 12597
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 28.6.1968/6-10267
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 28.8.1968/12988

Sözleşmelerin uygulanmasıyla ilgili Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından hazırlanacak raporlara dair hükümlerin yeknesak hale getirilmesi amacıyla Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkında Sözleşme

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılarak orada 7 Haziran 1961 tarihinde 45 inci toplantısını yapan,
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Sözleşmelerin uygulanması ile ilgili olarak Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından hazırlanacak raporlara dair hükümlerin yeknesak hale getirilmesi amacıyla Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin kabulünü kararlaştırdıktan sonra;
Bu tekliflerin bir milletlerarası sözleşme şeklini alması gerektiği hususunu nazarı itibare alarak,
Bin dokuz altmış bir yılının Haziran ayının yirmi altıncı günü, son maddelerin değiştirilmesine dair 1961 Sözleşmesi şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Milletlerarası Çalışma Konferansı tarafından ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilmiş olan Sözleşmelerin metinlerindeki, sözleşmelerin uygulanması hakkında Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Genel Konferansa bir rapor sunulmasını öngören son madde kaldırılarak yerine aşağıdaki madde ikame olunacaktır:
“Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, lüzum gördükçe işbu Sözleşmenin uygulanması hakkında genel Konferansa bir rapor sunulmasını ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gerekip gerekmediğini inceleyecektir.”

MADDE 2

Konferans tarafından ilk otuz iki toplantı dönemi sırasında kabul edilmiş olan bir Sözleşmeye ait kesin onama belgesini işbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden sonra Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildiren Teşkilatın her üyesi o sözleşmeyi , işbu sözleşmeyle değiştirilmiş şekliyle onaylamış sayılacaktır.

MADDE 3

İşbu Sözleşmenin iki nüshası Konferans Başkanı ve Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından imza edilecektir. Bu nüshalardan biri Milletlerarası Çalışma Bürosu arşivine tevdi edilecek diğeri ise; Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102. Maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderilecektir.Genel Müdür, işbu Sözleşmenin onaylı birer öreneğini Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerine gönderecektir.

MADDE 4

İşbu Sözleşmeye ait kesin onaylama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Genel Müdürüne gönderilecektir.

İşbu Sözleşme, Milletlerarası Çalışma Teşkilatının iki Üyesinin onaylama belgelerinin Genel Müdür tarafından alındığı tarihte yürürlüğe girer.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü İşbu sözleşme yürürlüğe girer girmez ve yeni onaylama belgelerini alır almaz durumdan Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerini ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini haberdar edecektir.

Bu sözleşmeyi onaylayan teşkilatın her üyesi, konferansın ilk otuziki toplantı döneminde kabul olunan sözleşmeler gereğince,bu sözleşmelerde tesbit edilmiş aralıklarla, söz konusu sözleşmelerden her birinin uygulanması hakkında konferansa bir rapor sunması ve bu sözleşmelerin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gerekip gerekmeyeceğini incelemesi yönünden Yönetim Kuruluna tahmil edilen mükellefiyetin yerine bu sözleşmenin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren yukarıda 1 inci maddede zikredilen değişik hükmün kaim olduğunu kabul eder.

MADDE 5

İşbu Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması,Konferansın, ilk otuz iki dönemi sırasında kabul etmiş olduğu Sözleşmelerden herhangi birinde mevcut herhangi bir hükmü nazara alınmaksızın, o sözleşmenin kendiliğinden münfesih olmasınıgerektirmeyecek ve işbu sözleşmenin yürürlüğe girmesi ,o sözleşmenin yeni olaylara kapanması sonucunu doğurmayacaktır.

MADDE 6

Konferansın işbu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul ederse yeni sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça:

Değişik yeni sözleşmenin Teşkilatın bir üyesi tarafından onaylaması; yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, işbu sözleşmenin kendiliğinden münfesih sayılmasını gerektirecektir;

Değişik yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iş bu sözleşme üyelerin onayına artık açık bulundurulmayacaktır.

İşbu Sözleşme, onu onamış fakat değişik sözlşemeyi onaylamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla yürürlükte kalmaya devam edecektir.

MADDE 7

İşbu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce nüshaalrı aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Demokrasi, insan hakları, hukuk, ahlak ve etik üzerine!

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, HUKUK, AHLAK VE ETİK ÜZERİNE! / Avukat Vedat Ahsen Coşar 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]“Dostlara Adil Davranılır, Düşmana Kanun Uygulanır”[/box]

Thebai’de krallığı paylaşamayan Antigone’nun kardeşleri Eteokles ile Polyneikes birbirleriyle girdikleri savaş sonunda ölürler. Bu aşamada tahta çıkan Kreon, Eteokles’in yurdunu savunurken öldüğünü, o nedenle kahraman olduğunu ilan ederek onun için görkemli bir cenaze töreni hazırlar. Polyneikes’in ise yabancılarla işbirliği yaparak yurduna saldırdığını, o nedenle hain olduğunu, gömülmeyeceğini, mezarsız kalacağını, bu suretle kurda kuşa yem olacağını, onu kim gömmeye kalkışacak olur ise ölümle cezalandırılacağını buyurur.

Antigone Kreon’un bu emrine karşı çıkar ve kardeşi Polyneikes’i gömer. Bu eylemi sonrasında Antigone suçlu sıfatıyla kral Kreon’un huzuruna getirilir ve aşağıdaki sorgulama başlar:

Kreon: Neden emrime karşı geldin? Emrimin ne olduğunu bilmiyor muydun?
Antigone: Biliyordum. Nasıl bilmem? Herkese ilan edildi.
Kreon: Demek buna rağmen benim emrime karşı koymaya cesaret ettin.
Antigone: Bana emir veren Zeus değildi. Hades’te hüküm süren Dike de biz fanilere böyle bir emir vermemiştir. Senin emirlerinde, insan sözlerini Tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret bulunduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu kanunlar dün ve bugün yaşamıyorlar, bunlar ezelden beri hep vardırlar ve ne zamandan beri var olduklarını da bilen yoktur.
Kreon: Thebai’liler arasında bunu böyle düşünen yalnız sensin.
Antigone: Herkes böyle düşünüyor, fakat korkudan konuşamıyorlar.
Kreon: Herkesten ayrı düşündüğün için utanmıyor musun?
Antigone: Öz kardeşime saygı göstermekte utanılacak ne var?
Kreon: Onunla dövüşüp ölen de kardeşin değil miydi?
Antigone: Öz kardeşimdi.
Kreon: Diğerine gösterdiğin ilgiden dolayı günah işlemiyor musun?
Antigone: Mezarında yatan ölü hükmünü böyle vermeyecektir.
Kreon: Ama sen bir günahkara karşı aynı ilgiyi gösteriyorsun.
Antigone: O bir köle değildi.
Kreon: Birinin koruduğu bu ülkeyi diğeri harap ediyordu.
Antigone: Olsun. Hades her ikisine de aynı mezar hakkını tanır.
Kreon: Ama orada iyi insan kötü insanla aynı muameleyi görmek istemez.
Antigone: Ölüm diyarında böyle bir kural olduğunu bana kim söyleyebilir?
Kreon: Düşmanımız bizim için asla, hatta ölümünden sonra dahi dost değildir.
Antigone: Ben dünyaya kini değil, sevgiyi paylaşmaya geldim.

Bu satırlar, okuyanlarınızın çok iyi bildiği veya anımsayacağı üzere Sophokles’in, ‘Antigone’ isimli eserinden bir bölüm. Antigone ile yazmaya başlamamın nedeni, Antigone’un hukukun oluşturulmasında ve uygulanmasında, ahlak, etik ve doğal hakların anlamını, işlevini ve önemini ortaya koyan iyi bir örnek olmasıdır.

Sivil itaatsizliğin tarihin yazımladığı belki de ilk örneği olan Antigone’da birbiriyle çatışan iki ayrı hukuk vardır. Bir yanda Antigone’un dayandığı doğal hukuk, yani bugün bizim insan hakları dediğimiz, kaynağını etikten, ahlaktan, vicdandan alan, evrensel değerlerle daha çok örtüşen hukuk, diğer yanda Kreon’un dayandığı ve temsil ettiği egemenin hukuku, yani hikmet-i hükümet.

Peki hukuk nedir ve nasıl doğmuştur? Tarihçi Hukuk Okulu’nun iddia ettiği gibi hukuku, halkın ruhu, milletin vicdanı mı doğurmuştur? Yoksa hukuk Sosyolojik Hukuk Okulları’nın ileri sürdüğü üzere toplum hayatının bir ürünü müdür? Ya da pozitivistlerin savunduğu gibi aklın merkeze konulması sonucu ortaya çıkan bir sonuç mudur? Veya Locke’un sözleşme kuramında ileri sürdüğü şey midir, yani bir güven ve özgürlük değiş tokuşu mudur? Ve nihayet formalist kuramlar bağlamında hukuk en güçlü olanın iradesi midir?

Amacım bu soruların yanıtını aramak, bu yanıtı ararken kimi felsefi tartışmaların içine girmek değil elbette. Amacım sadece ve geçmişteki bütün zamanlarda ve hemen her toplumda ister egemenin iradesinin ürünü olsun, ister halkın ruhundan doğmuş bulunsun, ister ise toplumun, toplumsal olayların ürünü olsun, bir hikmet-i hükümetin ve onun bir hukukunun olduğuna işaret etmektir.

Geçmiş zamanlarda dış etkilere, evrensel kimi değerlere sıkıca kapalı, son derece yerel ve otantik olan egemenin hukuku artık günümüzde pek öyle değil. Öyle değil, zira artık bir tek egemen yok. Yerel egemen veya egemenlerin yanı sıra küresel egemen veya egemenler ile onların hukuku var. Öyle olduğu için ‘bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk’ günümüzde sadece yerel değil, aynı zamanda küresel bir olgudur. Hukuku küreselleştiren en önemli etken ise, kendisi küresel bir kuram, kavram ve değer olan insan haklarının varlığıdır. Onun için günümüzde Antigone’lar yalnız olmadığı gibi, Kreon’lar da yalnız ve eksik değildirler.

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir, hesap sorulabilir yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. O nedenle ve bu gelişim ile değişimlere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte sadece egemen söylemin değil, günlük hayatımızın da önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik, adalet gibi temel ontolojik ve ahlaki değerlerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, ‘insanın, insan olarak sahip olduğu ve doğarken beraberinde getirdiği onurdan’ kaynaklanır. O nedenle yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen değeri haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen tehditlerine karşı insan onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilmiş olan en değerli, en vazgeçilmez haklar toplamıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, hak temelli toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle, bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar ve Filistin’de Filistin halkına uygulanan haksızlıklar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz, bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin özgün anlatımıyla; insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ile denetimi altındadır. Bu, sadece bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını – devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlar ile bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını – da ifade eder.

Yine Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığının doğal sonucu olarak bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş ve bu değerler her ne kadar Batıda unutulmuş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli bu suretle, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif hem de subjektif bir zorunluluk olarak kabul görmektedir.

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

Aramakta olduğumuz iyiliğin servet olmadığı açıktır; çünkü servet sadece faydalıdır ve başka bir şey içindir. Aradığımız şey erdemdir.’ Bu sözler Aristoteles’e ait.

Erdemli olmak için ahlak sahibi, ahlak sahibi olmak için de etik sahibi olmak gerekir. O nedenle, felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan ‘etik’, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelmiş olan bireysel çıkar ve hesapların yıkıcı etki ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol gösterici görevi üstlenmiştir.

Alman düşünür Annemarie Pieper’in ‘Etiğe Giriş’ isimli özgün eserinde işaret ettiği üzere etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeye çıkarma kaygılarına sabitlemiş niceliksel düşünce karşısında; bütün bunlara sığmayan, bunları aşan, pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış olan özgürlük, eşitlik, adalet, hoşgörü, erdem gibi soylu amaç ve hedefleri sunan bir nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır.

Bu niteliksel değerler, kolektif sorumluluklarının bilincinde, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak benimseyen ve yaşamlarında bunları kendilerine mal etmiş ve şiar edinmiş olan bireylerin, kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.

Özgürlük, eşitlik, adalet gibi niteliksel değerlerin her biri aynı zamanda birer haktırlar. Amerikalı feminist, psikolog Carol Gilligan’ın da vurgu yaptığı üzere haklar ahlakı, eşitliğe dayanır ve merkezinde adalet anlayışı vardır. Hak, hukukun tanıdığı ve koruduğu çıkardır. Bu çıkar sorumluluğu da beraberinde taşır. Hakların ahlakiliğinin karşısında, sorumluluğun etiği vardır. Haklar etiği, eşit saygının, ötekinin ve benliğin hak iddialarını dengelemenin bir ölçütü iken; sorumluluklar etiği, sevgi ve önemseme gibi değerlere dayanır ve bunlardan beslenir. Adalet ve önemseme karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu gibi haklar da toplumsal sorumluluğa bağlıdır.

Niteliği itibari ile negatif bir kavram olan hukukun en önemli işlevi zarar vermemezlik, yani zarar verilmesini engellemektir. Bunu sağlamak için hukuk himayeci, korumacı olmak durumundadır. Negatif özelliği gereği hukukun amacı adaletsizliğin, zorbalığın egemen olmasını önlemektir. Bu ise ancak hukukun, haklar ve sorumluluklar etiği temelinde oluşturulması ve uygulanmasıyla, yani saygıda eşitlik sağlanmasıyla, benliğin ve başkalarının hak iddialarının dengelenmesiyle, sevgi ve önemseme temelinde şekillendirilmesiyle, kısaca insan hakları eksenine oturtulmasıyla, yani Kreon’un yaptığı gibi ‘Dostlara adil davranılır, düşmana kanun uygulanır’ şeklinde değil, herkese adil davranılmasıyla, hukukun böyle oluşturulması, anlaşılması ve uygulanmasıyla mümkün olur.

Neden mi yazdım bunları? Dünden bugüne Türkiye’de hukuk herkese adil uygulanmadığı, pek çok olayda ‘dostlara adil davranıldığı, düşmana kanun uygulandığı’ için yazdım bütün bunları!

Demokrasi  Yüzleşmenin Adıdır: Anlaşılır Dille Suçlama

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Demokrasi  Yüzleşmenin Adıdır: Anlaşılır Dille Suçlama – Hilmi Şeker / Yargıç

Anlaşılır bir dille suçlanma, görünen adaletin idealidir. Anlaşılmayan dil aracılığıyla savunma ve kanun yolunu kullanmaya zorlanma, görünen adaletin umarlarını dışlamak, adil yargılanma hakkını çiğnemektir.

Yargı dilini bilmek, bilinen dilde savunma yapmayı yoksamak tek başına savunma dilinin kötüye kullanılması anlamına gelmez. Kötüye kullanım, gerçekleri yadsımak veya gerçeğin tahrifiyle sınırlı olmayı yeğler. Hukuk niyetlerle ilgilenmez, onu okumaktan hoşlanmaz. Hukukun kapıya koyduğu bir nesnenin, iyi veya kötü arasında hakemlik yapması doğru olmaz.

Varlığını gerçeğe borçlu olan veya zulasında sakladıklarıyla gerçeği vaat eden dilin, yöntem yasalarıyla bloke edilmesi, yargı aritmetiğinin etik talepleriyle bağdaşmaz. İşbirliğinin yarını, diyalojinin ahlaki özlemleriyle koşut eylemesine bağlıdır.

Gerçeğin açığa çıkarılmasına endekslenen yargı paradigması, savunma dilinin kadim kişiliği, birikim ve deneyimlerle üstlendiği rolü yadsımaz. Aksine verilen desteği, arama çalışmasının bileşeni olarak görür. Ondan optimum yararlanmanın koşullarını zorlar, böylece kuşkunun, sağırlar diyaloğunu fırsat addederek, hükmü deforme arzusunu köreltir.

Gerçek, çoğulcu anlayışla vücut bulmayı, yargılama diliyle eylemeyi tekâmülün koşulu sayar. Böylelikle, duruşma salonlarını ana dille barıştırarak, ana dilin işlerlik alanını, içine yargılama mekanizmasını ve hükmün aritmetiğini de alacak şekilde genleştir. Türkçeden başka dil konuşan uyruğa, ana diliyle eyleme olanağı tanınması, savunma ve kanun yolunun etkinliğini artırarak, yargının demokratikleştirme fırsatı sunar.

Demokratik yargı borcunu, ya dilin yakasına yapışan uğursuzluğu bertaraf ederek ya da dili hükümden düşüren engelleri çevreleyerek ödemeli veya savunmayı dille etkisiz kılan ideolojik saplantılarla yolunu ilk kavşakta ayırmalıdır. Bireyin olanaklarının dayatılan dille kısıtlanması, borcun üzerine yatmayı teşvik eden, ideolojik- bürokratik bir açmazdır. Bu tutum; yarattığı değişim körlüğüyle, toplumsal beklentilerin zamanında ve gerektiği gibi okunmasını önler, oluşan kayıp uyarlamanın ihtiyaç duyduğu aktüel araç ve kaynakları gereksinim olmaktan çıkarır.

İçtenlik karinesinden yargı yönetiminin yararlanması, mahrumiyet ve güçlüklerle karşılaşan savunmaya ek külfetler yüklemek, ağzı var dili yok savunmayı iddianın merhametine terk ederek, Roma’nın itham yargısını veya Engizisyon’un savunmaya kapalı ruhunu çağırmak demektir.

Aktüel dinamikler, savunmanın gereksinim duyduğu çağcıl araç ve yöntemlerden yararlanma umarını, şımartılmış, şişirilmiş ve ömrünü tamamlamış dünün yapay gücüyle yarıştırmayı denemez. Aksine; ana diliyle eylemeyi, adil ve güvenli yargılamanın paha biçilmez kaynağı ilan ederken, ifadeye özgülenen lisanı, art niyetli kişi ve kurumların sömürü vasıtası olmaktan çıkararak, görünen çelişkiyi, kadim değerlerin hakemliğine bırakır.

Anlayamama ve konuşamamanın gizemli ve göreceli doğası, ihtiyatın amaç dışı parametrelerle tatmin ve tahkimine fırsat verir. İhtiyatı belirleyen parametrelerin, meşru ve hukuki olmayandan beslenen gerçekliği, patojenlerin istilasını kolaylaştırır. Sürece sızan kaygılar, çok geçmeden hassasiyetlerin biçimlendirdiği, nevi şahsına münhasır bir kamu düzeni anlayışını harekete geçirir.

Obsesif kaygının şekillendirdiği sakınma düzeni, kuşkucu doğasıyla sıradan bir savunmayı kendinden menkul ölçütlerle sınayarak, hükmün gerçeklerden ve çağcıl değerlerden yararlanmasını başka amaçlara hizmet olarak telakki ederken, küresel savunma anlayışının önerilerinden nasiplenmeyi, ayrılıkçı çabalarla özdeşleştirir.

İvme kazanan bu akıl, tercih edilen dille ifade edileni yok, söyleneni yaşanmamış farz etmekle kalmaz, savunmanın kullanmakta ısrar ettiği lisanı, “anlaşılmayan bir dil” olarak lanse ederek, savunmayla ilişkisini etik kuralları hiçe sayarak askıya alır.

Olup bitenleri izleyen gözler, ara kararların yarattığı yan etkileri, ya sivil itaatsizlik ya da pasif direniş gibi çözümlerle aşmaya çalışırken, ısısı dinmeyen siyaset kullandığı kışkırtıcı dille, çözümsüzlüğü konsolide etmeyi fırsata dönüştürür.

Küresel değerler, etkili dille savunmayı saltık bir söylemle dışlamak yerine, aşkınlıkları yargılamanın erekleriyle sınırlayarak, savunma dilini hukukun içinde tutar.  Böylece, gereklilik-zorunluluk-ihtiyaç üçlemesinin, “anarşizm” ve “üniter” gibi kavram ve değerlerle yaşadığı gerilimi, dilin diyalektiğe vereceği katkıyla sınırlar.

Bilmemenin kapsamına, meramını yeterince veya gerektiği kadar anlatamamayı alacağı muhakkaktır. Bilmeyenin anlaması, anlamayanın, kavraması, kavrayamayanın etkin bir savunma stratejisi belirlemesi beyhudedir. Yargı yönetiminin bilmediği veya anlamadığı bir dilin gücünü hesaplaması, potansiyelini tartması ya da yetkinliğini tartması güçtür.

Susturulmuş seda ile susmayı yeğlemiş dil farklı olgulardır. Biri tazyikle susmaya zorlanmışken, diğeri özgür iradesiyle sessizliği tercih etmiştir. İlkinde, meram ile iradenin birlikteliği meşru olmayanın itkisiyle sonlanırken, diğerinde irade ve söz ittifakla susmayı seçmektedir.  Hukuk, zorun etkisiyle oluşana meşruluk atfetmez.

Küresel metinlerle onları yorumlayan kurumlar; koridorlarda gelişi güzel mütercim aramayı, kürsünün uzantıları aracılığıyla tercümeyi, yoğunluk ilkesinin arzularını görmezden gelerek kişi ve şeylere dokunmayı tutkunun tetiklediği tutuculuk olarak algılar.

Çok dilliliği dışlayan anlayıştan neşet eden hükmün çoğulcu olması, dâhil edici, özgürleştirici, müzakereci, kucaklayıcı, tartışmacı olması, yarınları hazırlaması, yaratıcı ve egemen olması mümkün olmaz. Onu etkisiz kılan, çoğulcu ve demokratik değerlerden yoksun yanı, katılımcılığı hor gören söylemi, konvansiyonel beklentilerle inatlaşan doğası ve konuşmaya zorlayan kompülsif genetiğidir. Arzuları teğet geçen, umarları ıskalayan veya güçle ortaklık yapan bir dilin yarattığı yargı zayıf ve kırılgandır. Tökezlemeye müsait hükmün herkesi bağlaması ya da patroniyal etki ve sonuç doğurması mümkün olmaz.

Çoğun aklını öteleyen, kültürünü ve kadim deneyimlerini hafife alan bir hükmün, yargı dilinin teşvikiyle tartışmadan ayrık tutulan yanı bağlamasına, usulün uyanık genleri onay vermez.

Dişlerin kenetlenmesi, kuşkuyu koruyarak, hükme dönüştürmektir. Kuşkunun hükme dönüşmesi, gerilimin dondurularak atiye bırakılması, uyuşmazlığın toplumsal düzeni tehdit etmesine rıza göstermektir. Şımartılan gerilim, toplumsal barışı, kaosun maharetli ellerine bırakır.

Sınırsızlık ve belirsizlik yarattığı korku, kuşku ve duraksamayla bireysel barışın önünü tıkar. Muğlâklığın esir aldığı hüküm, palazlanarak toplumsal barışa geçit vermeyen bir duvara dönüşür.

Yargının övünce tahvil ettiği binlerce sayfa iddianameyi okumak, yüzlerce nesne ve özne arasında lazım olanı bulma, yanıtlama, değerlendirilmesini isteme, oluşan değeri adalete dönüştürmek veya hükmün aritmetiğine katmak emek, zaman, maliyetten başka bireyin, ustası olduğu dilin sağladığı avantajlara gereksinim duyar. Aksini söylemek, dikey dilin ağırlığıyla beli bükülen savunmayı, dizleri üzerine çökertmektir.

Çökmeye zorlanan dil, düzeni reddeder. Düzeni yoksamak, adli mekanizmayı yerle bir eder. Dağılan adli düzenek, sanığı kopuş savunmasına sürükler. Kaybetme olasılığı artan savunma, masayı devirme olanağı bulur. (Verges) Masanın devrilmesi, kürsünün son sözle vedalaşması manasına gelir. Sözün kürsüye dönmesi, korkularına yenik düşen yargının demokratikleşmesine bağlıdır. Demokrasi, korkularla yüzleşmenin adıdır. Hilmi Şeker/Hukukçu/2017,İstanbul

Suçlar ve Cezalar Hakkında

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Suçlar ve Cezalar Hakkında / Prof. Dr. Sami Selçuk

Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında (Dei delitti e delle pene) adlı ünlü yapıtını bundan 240 yıl önce yayımladı.

O günden bu yana yapıt hakkında birçok inceleme yapıldı; ulusal ya da uluslararası toplantılar düzenlendi. Bunların her birinde kitaptaki görüşler gözetilerek uygulamada neler yapıldığı irdelendi ve tartışıldı; bir bakıma büyük düşünüre sık sık hesap verildi.

Yasakçı hukuk yerine barışçı hukuku savunan insancı (hümanist) dünya sevdalıları, yapıtlarına; ceza hukukuyla ilgili bütün kitaplar da, çağcıl ceza hukukuna onun adıyla giriş yaptılar.

Ne var ki, ülkemizde, bu tür etkinlikler pek yaşanmadı. Peki, kimdir Beccaria ve neden bu denli önemlidir?
Marki Cesare Beccaria Bonesana’nın yalın ve gösterişten uzak, ama incelemelerle dolu yaşamı 15 Mart 1738’de Milano’da başlamış, 28 Kasım 1794’te aynı kentte sona ermiştir.

Suçlar ve Cezalar Hakkında

Beccaria’nın yaşamım, yapıtlarım ve etkilerini merak edenlerin, Beccaria’nın İnsanlığa Bildirisi adlı mütevazı incelememde yeterli bilgiyi bulacaklarını ummaktayım.

Çevirisini yaptığım Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı bu kitap, hiç kuşkusuz Beccaria’nın en önemli yapıtı, daha doğrusu başyapıtıdır ve 1764’te yayımlanmıştır.

Beccaria, arka arkaya yapılan baskılardan sonra, dile getirilen eleştirileri gözeterek, paragrafların ve bölümlerin yerlerini değiştirmiş, kimi bölümleri parçalayıp yeni bölümlere ayırarak, 1766’da kitabını yeniden bastırmıştır. Kitabın ilk baskısı, 42 bölüm olduğu halde, 1766 baskısı 47 bölümdür. Fransızca baskılar, genellikle ilk baskıya ve özellikle de Morellet’nin yaptığı değişikliklere bağlı kalmıştır. Ancak Beccaria; ömrü boyunca bilimle uğraşmış; gerçekleri bilimin ışığında bulmaya çalışmış, bilginin çoğalması gerektiğini, bilgili toplumlarda bilginlere değer verildiğini ve yarım bilginin tehlikeli olduğunu savunmuş; düşünce yasaklarına  her zaman karşı çıkmış; eleştirilere sürgit açık ve görüşlerinde bunlara göre değişiklikler yapmaya hazır bir düşünürdür. Bu yüzden, onun en son yaptığı düzeltmelere bağlı kalmak, çevirmen için kanımca bir zorunluluktur.  Ben de bu zorunluluğa uydum ve çeviride 1766 baskısını esas aldım.

Yapıtın dili ve çevrisi konusunda da birkaç söz söylemekte yarar vardır. Yapıtın dili, gerçekten çok kapalıdır; zorludur. Yazarların ortak kanısı da budur. Bu saptama, doğrudur. Nitekim, Şubat 1766 tarihli mektubunda Morellet, yapıtta kullanılan anlatımın sıradan, hatta az çok okumuş insanlar için bile çok kapalı olduğunu, oysa insanları düşündürmek için yazılan yapıtların açık ve kısa olmaları gerektiğini, çünkü bu yapıtların herkes tarafından okunacaklarını, onlar üzerine incelemeler yapılacağını belirtmektedir. Akim dili ile otoritenin dilini ayıran (XXVIII) Beccaria da, kitabının “okura” bölümünde ve Mayıs 1766 tarihli mektubunda bu eleştirilere hak vermektedir. Gerekçesi gerçekçidir. Zira o, yazarken Machiavelli, Galilei ve Giannone’nin başına gelenleri düşünmüş; kendi deyişleriyle, “boş inançların salladıkları zincirlerin ve gerçeğin iniltilerini boğan bağnazlığın gürültüsünü işitir” gibi olmuştur.  Yine kendi anlatımıyla, bu dehşet saçan sahnenin görünümü, kimi zaman Beccaria’yı, “ışığı bulutlar içinde kuşatmaya”, yani kapalı anlatımlara zorlamış, bu yüzden insanlığı, kendini kurban etmeden, savunmak istemiştir. Ancak, yapıtı düşünürler için değil, sıradan insanlar için yazdığını belirterek, Morellet’den kapalı gördüğü kesimler konusunda kendisini uyarmasını dilemiş, onu yardıma çağırmıştır.

Voltaire de yorumunda, anlatımda kapalı olan noktalara değinmektedir (sözgelimi, XVI. bölümdeki bir cümleyi buna örnek gösterir). Dahası, Brissot de Warville ile Diderot, yapıtın Fransızca çevirisinin kapalı olan kesimlerine notlar düşerek açıklamalar yapmak gereğini duymuşlardır.

Yıllar önce, İtalyan ceza hukukunu ve İtalyancayı çok iyi bilen, bugün artık aramızda bulunmayan çok değerli bir bilim adamımıza, bu yapıtı düşünürün anadilinden Türkçeye çevirmesini önerdiğim zaman, kitabın dilinin çok kapalı, bu yüzden çevirinin de güç olduğunu belirmiş ve önerimi benimsememişti. Özetle, Beccaria, yapıtında kapalı bir anlatımı seçmiştir. Çünkü, kovuşturulmaktan korkmuştur. Hatta yazdıktan sonra onu yayımlamaktan çekinmiş, yapıtını yakmaya bile kalkışmıştır. Bir bakıma haklıdır. Zira yukarıda da belirttiğim gibi, kurulu düzene karşı çıkmak hiçbir dönemde kolay olmamıştır. Üstelik Beccaria yapıtını yazdığı zaman çok gençtir; önünde yaşayacağı nice yıllar vardır. Nitekim, korktuğu başına gelmiş, yapıt bir ara Venedik’te yasaklanmış, İspanya’da hüküm giymiştir.

Bana gelince, yapıtı, daha önce belirttiğim gibi, yazarı tarafından sön kez düzeltilip gözden geçirilen ve Mart 1766’da Livorno’da basılan İtalyanca metinden dilimize çevirmeye çabaladım. Burada, dikkat edilirse, “çalıştım” yerine bilinçli olarak “çabaladım” diyorum. Gerçekten, bu çeviri etkinliği, çalışmaktan da öte bir çabalama olmuştur, benim için. Doğrusu, Fransızcada birbirlerinden çok başka olan dört çeviri ve Fransızcanın katkısı olmasaydı, ben de bu çeviriye girişme yürekliliğini belki gösteremezdim ya da işin yarısında bu çeviriyi bırakırdım. Nedenleri de açık. Birincisi, anlatım çok kapalı. İkincisi, ünlü deyişle “her çevirmen haindir”. Ancak Beccaria’nın çevirmenleri biraz daha haindirler. Gerçekten, bu ihanet bütün çevirilerde açıkça görülmektedir. Morellet’nin ve öbür çevirmenlerin Fransızcaya çevirileri de öyledir. Kanımca bu konuda en doğru değerlendirme şu olacaktır: Bütün çevirmenler Beccaria’ya ihanet etmiş ya da etmek durumunda kalmışlardır. Zira onun her çevirisi birbirinden başkadır, hatta yapıtta yer almayan cümleler bile çevirilerde yer almışlardır. Nitekim yaptığım çeviride bunları göstermek kararıyla yola çıktım ve kimilerini de yapıtın başlarında belirttim. Ancak öylesine çoktular ki, daha sonra bundan vazgeçtim. Aynı suçlamalardan kendimi ne denli kurtarabildiğimi doğrusu bilemiyorum.

Aslında, çeviri olgusu, içinde çelişki taşıyan bir etkinliktir. Çeviren bir yandan iki dil arasındaki deyiş ve yapı ayırımlarını olabildiğince silmeye; öte yandan da onları anlam açısından buluşturmaya çabalar. Böylece, düşünceler arasındaki küçük başkalıklar hem görünürler ve hem de çevirinin sözlük çalışmasını aşan bir etkinlik olduğunu ortaya koyarlar.

Çeviri etkinliğine bu anlayışla yaklaşıldığı zaman, Beccaria’nın çevirmenini daha çok yoracağı ve zorlayacağı açıktır.

Şunları da belirtmek isterim: Çeviri sırasında bana göre ilginç ve önemli olan satırları/özdeyişleri vurgulamak için italik harfleri kullandım. Ayrıca, merak edenler için, yapıtın ilk baskısı ile son baskısı arasındaki değişiklikleri dipnotlarda gösterdim. Yine dipnotlarda sergilenen kimi görüşlerin eski ve çağcıl hukuk karşısında ne ölçüde benimsendiklerini değerlendirmeye çalıştım.

Özetle dipnotları, yapıtın yazarına değil, bütünüyle çevirmene aittir. Bugün için artık yeni olmayan salt felsefi kesimler bir yana bırakılırsa, 18. Yüzyıldan bu yana yapıt, insancı anlayışla ve ceza hukukuyla ilgili çalışmaların çıkış noktası olmuştur.

Kanımca Türk hukukçusu, bu anıt yapıtı her zaman kolayca ulaşabileceği bir yerde, hatta elinin altında bulundurmalıdır. Tıpkı bir sözlük gibi, bir ceza yasası gibi. Çünkü, bu yapıt, ceza yasalarının bir ilkeler sözlüğüdür. Hem de vazgeçilemez bir sözlüğü. O açıdan tarih dışı kalmış Türk hukuk uygulamasının çağım yakalayabilmesi için bu kitabı okumak yetmez. Onun içine girmeli, gerçekleri oradan görmeli ve uzun uzun düşünmeli, Türk hukukçusu. Kim ki bunu yapar, ceza hukukuyla buluştuğunu değil, ceza hukukunu yeniden keşfettiğini görecektir. Beccaria, akılcı bir kuramcı, idealist bir öngörücü (vizyoner) olarak, çoğu kendinden önce bilinen dağınık görüşleri bir araya getirirken zaman zaman katalizör kimliğini ön plana çıkartsa da, Türk hukukçusu için her zaman yenidir. Zira Beccaria’yı okumak düşünmektir; düşünmekse eylemlerin en sağlıklısıdır.

Beccaria, artık yaşamıyor. Ama yapıtı dipdiri, hâlâ yol gösteriyor. O, artık bir klasik.

Bu gerçeği nasıl anlatmalı bilmem ki?

Acaba şöyle desem yeterli olur mu?

“Beccaria öldü. Yaşasın Beccaria!”

Yargıyı Yargıçtan Korumak

0
Kötü yasa yoktur, iyi yargıç vardır

Yargıyı yargıçtan korumak /  Av. Dr. Başar Yaltı 

“Kötü yasa yoktur, iyi yargıç vardır.”

Anayasanın 36 ncı maddesine göre herkesin yargı mercileri önünde “adil yargılanma” hakkı bulunmaktadır. Bu hak, 3.10.2001 tarihinde yapılan değişiklikle Anayasaya girmiş, Anayasanın, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde, “Hak arama hürriyeti” adı altında yer almıştır.

Adil yargılanma hakkı “kavram” olarak Anayasada yerini almış olmakla birlikte, bu kavramın kapsam ve içeriğini yansıtan düzenlemeleri hukuk mevzuatımızda bulmak mümkün değildir. Diğer hak ve özgürlüklerde olduğu gibi, adil yargılanma hakkının ne olduğu konusunda da, “batı hukuku” kaynaklarına başvurmak gerekmektedir.

Bu nedenle olacak, 7.5.2004 tarihinde Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasına ekleme yapılarak; temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmiştir. Böylece, iç hukuk karşısında, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınmıştır.

Türkiye’nin, temel hak ve özgürlükler konusunda imzaladığı sözleşmelerden en önemli ikisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmedir (MSHİS). Bu sözleşmelerin konumuz bakımından önemi, adil yargılanma hakkının ana çerçevesinin sözleşmelerde açıkça belirlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Adil yargılanma hakkı, AİHS nin 6ncı, MSHİS nin 14üncü maddesinde ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, Türkiye’nin yargı yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da adil yargılanma hakkının kapsamı bakımından önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Anayasa ile tanınan hak ve özgürlüklerin korunması ve yerine getirilmesi devletin öncelikli görevleri arasındadır. Anayasanın 65. maddesinde, sosyal ve ekonomik konulardaki hakların, mali kaynakların yeterliliği oranında yerine getirileceği belirtilmiş olmasına karşın, kişilerin hak ve özgürlükleri bakımından Anayasada bir sınırlama öngörülmemiştir. Dolayısıyla, Anayasanın kişi hak ve özgürlükleri konusunda yaptığı düzenlemelerin yerine getirilmesi devlet organları bakımından bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, Anayasanın 40. maddesiyle güvence altına alınmıştır. Anayasa ile tanınan kişi hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için ayrıca talep edilmeleri gerekmemektedir. O hakkı kullandırmakla görevli kamu kurumlarının / görevlilerinin kendiliklerinden hakkın kullanımına ilişkin ortamı hazırlamaları anayasal bir yükümlülüktür. Anayasa ile tanınmış temel bir hak olduğundan, adil yargılanma hakkı bakımından da aynı çerçeve geçerlidir. Dolayısıyla yargı yerlerinde davalı veya davacı (sanık / katılan) olarak bulunan kişilerin, adil yargılanma hakkını kullanabilmeleri için gerekli ortam ve koşulların kendilerine devlet tarafından sağlanması gerekmektedir.

Kişi hak ve özgürlükleri bugünkü aşamasına, insan hakları için verilen zorlu mücadeleler sonucu ulaşmış, anayasacılık hareketleri sonucunda da yazılı / tanımlı hale gelmiştir. Elde edilen hakların devlet otoritesine karşı korunması bakımından bağımsızlık ve tarafsızlık niteliklerine sahip bir yargı organının varlığı özgürlüklerin güvencesi olarak görülmüştür. Oysa kimi durumlarda, bizzat yargı yerleri (mahkemeler) hak ihlallerinin kaynağı, hatta nedeni olabilmektedir. Yargı yerleri siyasal iktidarın denetim ve etkisine girebilmekte, bağımsızlık ve tarafsızlıklarını yitirebilmekte, adil ve hakkaniyete uygun yargılama bakımından yetersiz kalabilmektedir. Bu gerçeklik, adil yargılanmanın bir insan hakkı olarak geliştirilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Daha açık bir söyleyişle, adil yargılanma hakkıyla kişilerin, mahkemelerin saldırısından ve kayıtsızlığından korunması amaçlanmıştır.

Adil yargılanma hakkı, suçlama ile başlayıp, infaz ile tamamlanan uzun bir süreci kapsar.[1] Adil yargılanma hakkının kullanılmasında sorumluluk, büyük ölçüde yargı mensuplarına (yargıç ve savcılara) düşmektedir. Böylece hakkın kullanılması, yargı görevlilerinin, adil yargılama koşullarına uygun yargılama yapıp yapmadıklarına dönüşmektedir. Anayasa gereğince, yargıçlar, anayasa ile kişilere tanınan adil yargılanma hakkının gereklerine uygun şekilde yargılama yapmak zorundadırlar. Mahkemelerin bağımsızlığı ve kimsenin yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği (m.138/1) ilkesi, adil yargılama yapmak üzere yargıçlara tanınmış bir ayrıcalıktır. Bu ilke yargıçları sorumsuz kılmaz. Çünkü yurttaşlara bir hak olarak tanınan adil yargılanma, yargıçlar bakımından bir görevdir.

Ne yazık ki, ne Hakimler ve Savcılar Kanununda ne de mevzuatın başka bir yerinde yargıçların yargılama görevlerini adil yargılanma hakkının gereklerine göre yerine getireceklerine ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Disiplin suçu bakımından dahi bu konuda bir düzenleme yoktur.

Bangalor yargı etiği ilkelerinde, dürüst yargılama yapmanın ve tarafsız davranmanın yargıçlar için bir görev olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu çerçevede, yargıçların, meslekî davranış bakımından, makul olarak düşünme yeteneği olan bir kişide her hangi bir serzenişe yol açmayacak hal ve tavır içinde olmaları gerektiği dile getirilmiştir. Ayrıca, yargıcın davranış ve tutumunun, yargının doğruluğuna ve tutarlılığına ilişkin inancı kuvvetlendirici nitelikte olması gerektiği, adaletin hem somut olayda, hem görüntüde gerçekleştirildiğinin sağlanmasının önemli olduğu vurgulanmıştır.

Bu genel açıklamalar ışığında, yargının içinde bulunduğu durumu gözden geçirmek gerekmektedir.

Son dönemde yapılan bir anket sonucuna göre halkın % 68 kadarı yargıya güven duymamaktadır. Toplumda böyle bir duygunun oluşmasında, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yapılan siyasal nitelikli yargılamalardan edinilen izlenimin etkili olduğu görüşü hakimdir. Özel mahkemelerde yapılan uygulamalar sonucunda ikili bir yargı anlayışı ortaya çıkmıştır. Özel mahkemeler ve yargıçları, adeta bir düşman ceza yargısı[2] uygulamaktadırlar. Bu mahkemelerde yapılan yargılamalarda; savunma hakkının kısıtlanması, haksız ve hukuka aykırı tutuklamalar, tutuklama sürelerinin uzunluğu, gerekçesiz kararlar, gizli tanık, yasaya aykırı elde edilen deliller, birbiriyle ilgili ya da ilgisiz birçok davanın tek bir dava içinde birleştirilmesiyle ortaya çıkan torba davalar, insan gücünü aşar nitelikte iddia ve suçlama dokümanı yaratılarak yargıçlardan adil sonuç beklenilmesi gibi nedenler, adil yargılanma hakkına uyulmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

HSYK nun siyasal bir örgüt gibi çalışması, yargıç ve savcılar arasındaki cemaatçi örgütlenmenin varlığı, yaratılan korku ve sindirmenin ve yeni vesayetçi anlayışın, yargıçların bağımsız ve tarafsız düşünme ve davranma yetilerini etkilemesi, yargıçlar arasında ayrışma yaşanmasına neden olmuş, yargı siyasallaşarak güven erozyonuna uğramıştır.

Son dönemde, adeta yeni bir yargıç / savcı tipi yaratılmıştır. Bu yargıç, siyasal iktidara / cemaate yüzü dönük olarak durmakta, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını önemsememekte, ön yargılarıyla hareket etmekte, toplumun bir kesimini düşman olarak algılamakta, avukatı sevmemekte, adaleti dünyevi bir olgu olarak değil, “öteki dünyaya” hazırlayıcı bir sonuç olarak görmektedir. Anayasal haklara karşı aldırışsızdır. Yeni yargıç, tartışmaktan, itirazdan ve felsefeden hoşlanmamaktadır. Sorgulamayan, yaratıcı ve evrensel düşün(e)meyen yeni yargıç, bilge değildir. Bir hukuk teknisyenidir. Entelektüel birikimi yetersizdir. Yorum yapmaya, gerekçe yazmaya üşenen yeni yargıç, düşünce kekemesidir. Yeni yargıç, içine kapanık ve asosyaldir. Aldığı işaret ve gösterilen parmağa göre (blok) oy kullanmaktadır. Suçlarken aklayan, aklarken olumsuzlayan çelişki içindeki yeni yargıç, hüküm veren değil, hükmeden bir anlayıştadır.

Yargı, bu yargıçtan kurtulmalıdır.

[1] Adil yargılanma hakkının kapsam ve içeriği, AİHM kararları ve AİHS ve MSHİS hükümleriyle tanımlanmış ve somutlaştırılmıştır. Bu çerçevede yargı yerlerinde hak arayan kişilere, adil yargılanma hakkı kapsamında aşağıda belirtilen hakları kullanma olanağının sağlanması gerekmektedir:
Bağımsız, tarafsız ve doğal hakim ilkesine uygun bir yargı yeri tarafından yargılanma hakkı,
Adil, hakkaniyete uygun ve açık olarak yargılanma hakkı,
Makul bir süre içinde, sebepsiz yere gecikmeden yargılanma hakkı,
Hakkındaki suç isnadının niteliği ve nedenleri konusunda ayrıntılı bir şekilde ve anlayabileceği bir dilde derhal bilgilendirilme hakkı,
Savunmasını hazırlamak ve kendi seçtiği avukatla görüşmek için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olma hakkı,
Duruşmalarda hazır bulunma / bulundurulma hakkı,
Kendisini bizzat veya kendi seçeceği bir avukat aracılığıyla savunma hakkı,
Eğer avukatı bulunmuyorsa sahip olduğu haklar konusunda bilgilendirilme; adaletin yararı gerektirdiği her durumda kendisine bir avukat tayin edilme ve eğer avukata ödeme yapabilecek yeterli imkanı yoksa ücretsiz olarak bir avukatın yardımından yararlanma hakkı,
Aleyhindeki tanıkları sorguya çekme veya çektirme ve lehindeki tanıkların mahkemeye çıkmalarını ve aleyhindeki tanıklarla aynı koşullarda sorguya çekilmelerini sağlama hakkı,
Masumiyet karinesinden yararlanma (suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılma) hakkı,
İşkence ve onur kırıcı ceza ve kötü muamelelere tabi tutulmama hakkı.
[2] Düşman ceza yargısı deyimi, delillerden yola çıkılarak suçlunun saptanması yerine, kişilerin potansiyel suçlu kabul edilerek eylemlerinden suç yaratma anlayışını yansıtmaktadır. Bu anlayış, klasik ceza hukuku ve adil yargılanma hakkıyla bağdaşmamaktadır.
2012

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol

0

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol, “İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair 13 No.lu Protokol” adıyla imzalanmıştır.

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol, 6/10/2005 tarihli ve 5409 sayılı Kanun ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 13 Aralık 2005 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol Türkiye tarafından 2005 yılında kabul edilmiştir.

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol
(İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair 13 No.lu Protokol)

Vilnius, 3.V.2002

İşbu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler,

Demokratik bir toplumda herkesin yaşama hakkının temel bir değer olduğuna ve ölüm cezasının kaldırılmasının bu hakkın korunmasında ve tüm insanların haysiyetlerinin tamamıyla tanınmasında büyük bir önem taşıdığına inanarak;

Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin (bundan böyle Sözleşme olarak anılacaktır) teminat altına aldığı yaşama hakkının korunmasını güçlendirmeyi temenni ederek;

Strazburg’da 28 Nisan 1983 tarihinde imzalanan Sözleşme’ye Ek Ölüm Cezasının Kaldırılmasına Dair 6 No.lu Protokol’ün, savaş ya da yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş olan fiiller için verilen ölüm cezalarını ortadan kaldırmadığını göz önünde bulundurarak;

Deniz Gezmiş Hüseyin İnan Yusuf Aslan

Ölüm cezasının her durumda kaldırılması için nihaî adımı atmaya karar vererek;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokol
Madde 1 – Ölüm cezasının kaldırılması

Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.

Adnan Menderes-İdam Sehpasında

Madde 2 – İstisna getirme yasağı

Sözleşme’nin 15 inci maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümlerine istisna getirilmeyecektir.

Madde 3 – Çekince koyma yasağı

Sözleşme’nin 57 nci maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleriyle ilgili hiçbir çekince konulamaz.

Madde 4 – Ülkesel uygulama

1 Her devlet, imza anında veya onaylama, kabul yahut uygun bulma belgesini tevdi ederken bu Protokol’ün uygulanacağı ülke ya da ülkeleri belirtir.

2 Her devlet, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunarak, bu Protokol’ün uygulama alanını, bildirimde belirtilen diğer herhangi bir ülkeye teşmil edebilir. Bu ülke bakımından Protokol, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınışını müteakip üç aylık süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3 İlk iki fıkraya göre yapılan herhangi bir bildirim, Genel Sekreter’e gönderilecek bir ihbarla, bildirimde belirtilen ülkeyle ilgili olarak geri alınabilir ya da değiştirilebilir. Geri alma ya da değiştirme, ihbarın Genel Sekreter tarafından alınışını müteakip üç aylık süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 5 – Sözleşme ile bağlantı

Bu Protokol’ün 1 ilâ 4 üncü maddelerinin hükümleri Taraf Devletler arasında Sözleşme’ye ek maddeler olarak telâkki edilir, ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 6 – İmza ve Onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin imzalarına açıktır. Protokol, onay, kabul veya uygun bulma işlemlerine tâbidir. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, aynı zamanda veya daha önceden Sözleşme’yi onaylamadıkça, bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez veya uygun bulamaz. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

Darağacında 3 fidan

Madde 7 – Yürürlüğe giriş

1 Bu Protokol, on Avrupa Konseyi üyesi devletin 6 ncı madde hükümleri uyarınca Protokol ile bağlanma hususundaki rızalarını beyan ettikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

2 Bu Protokol ile bağlanma hususundaki rızasını daha sonra beyan eden üye devletler için Protokol, onay, kabul ya da uygun bulma belgesini tevdi ettikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 8 – Muhafaza Görevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi devletlere:

a her imzalamayı,

b her onaylama, kabul etme ve uygun bulma belgesinin tevdiini,

c 4 ve 7 nci maddeler gereğince, bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği her tarihi,

d bu Protokol ile ilgili diğer her işlem, bildirim ve yazışmayı,

bildirir.

Yukarıdaki hükümleri tasdiken, aşağıda imzaları bulunan ve usulüne uygun şekilde yetkili kılınmış temsilciler bu Protokol’ü imzalamışlardır.

2002 Mayısının 3 üncü günü, Vilnius’da, Avrupa Konseyi arşivlerinde muhafaza edilmek ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca tek bir nüsha hâlinde düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tasdikli suretleri Avrupa Konseyi üyesi devletlerin her birine gönderecektir.

Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair Protokolü PDF olarak da okuyabilirsiniz

Kanun (Yasa)

0

Kanun ya da diğer deyişle Yasa, toplum için uyulması gereken nesnel, soyut, genel ve sürekli nitelikteki hukuk kurallarını içeren, etkileri yönünden objektif hukuk alanında yeni bir durum yaratan ya da var olan bir durumu düzenleyen veya ortadan kaldıran kural ya da işlemlerdir.

Kanunlar, Türkiye’de TBMM tarafından yapılmaktadır. Anayasa, İçtüzük ve teamüllere uygun olarak yapılır ve Cumhurbaşkanınca yayımlandıktan sonra yürürlüğe girer.

Kanun Maddesi: Kanun, tüzük, yönetmelik ve benzeri metinlerde, birbirinden ayrı düzenlemeler ve hükümleri sistematik bir biçimde sıralayan ve ardışık numaralarla gösterilen temel bölümlerdir.  En az bir fıkra içermek zorunda olan madde; fıkra, bent, alt bent, cümle ve ibare gibi daha küçük birimlere ayrılır. Her madde ile bir konu düzenlenir. Madde kısa, öz ve anlaşılır olur. Kod kanun önerilerinde; niteliğine ve ihtiyaca göre sırasıyla amaç, kapsam, tanımlar, teşkilat, organlar, nitelikler, görev, yetki ve sorumluluğa ilişkin hükümler, mali hükümler, cezai hükümler, tüzük veya yönetmeliğe ilişkin hükümler, yürürlükten kaldırılan hükümler, geçici maddeler, yürürlük ve yürütme maddeleri yer alır.

Madde Başlığı: Maddenin içeriğini yansıtan ve madde metninin hemen üzerinde yer alan ibaredir. Matlap olarak da adlandırılır. Başlık, aranan bir maddenin bulunmasında ve madde hükmünün yorumlanmasında yol göstericidir.

Madde Gerekçesi: Her maddenin düzenlenme amacının açıklandığı; kaldırılması, değiştirilmesi ve eklenmesi öngörülen hükümlerin neler olduğu ve bunların sebeplerinin açık bir şekilde belirtildiği kısımdır. Madde gerekçesi, kanun maddelerinin tekrarı mahiyetinde olmamalıdır.

Kanun numarası: TBMM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kanunlara, Kanunlar ve Kararlar Başkanlığı Sicil Bürosu tarafından tutulan Kanun Defteri’ne bakılarak kabul tarihine göre verilen sıra numarasıdır. Kanunlar, adlarının yanı sıra kabul tarihleri ve bu numaralarla anılırlar.

Kanun tasarısı: İlgili bakanlıklar tarafından genel gerekçe ve madde gerekçesi içerecek şekilde hazırlanan ve Bakanlar Kurulunun tüm üyelerinin imzalarıyla birlikte TBMM Başkanlığına sunulan kanun önerisidir.

Kanun teklifi: En az bir milletvekilinin imzasıyla ve gerekçeli bir şekilde TBMM Başkanlığına sunulan kanun önerisidir.

Kanunlar Külliyatı: Osmanlı döneminde çıkarılıp günümüze intikal eden yasa ve bu nitelikteki nizamnamelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar çıkarılan kanunların bir arada görüldüğü ve Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğünce hazırlanan yayındır. “Yürürlükteki Kanunlar Külliyatı” ve “Yürürlükteki Bazı Kanunların Mülga Hükümleri Külliyatı” olmak üzere iki bölümden oluşur. Yürürlükteki bir kanunun, zaman içinde yapılan değişikliklerin de işlendiği son hâlini görmek için Yürürlükteki Kanunlar Külliyatı’na bakmak gerekir. Bu Külliyat’a Başbakanlığın internet sitesinden erişilebilmektedir.

Kanunlar Dergisi: Bir yasama yılında çıkarılan tüm kanunlar ile o yasama yılında kabul edilen ve Resmî Gazete’de yayımlanan TBMM kararlarını gösteren süreli yayındır. Kavanin Mecmuası olarak da bilinir. Dergi’de, bir kanuna esas teşkil eden işin teklif mi tasarı mı olduğu, görüşüldüğü komisyonlar, sıra sayısı numarası, görüşüldüğü Genel Kurul birleşimleri, sıra sayısının ve tutanakların ekli olduğu tutanak dergilerinin bilgilerine ulaşılır. Kanunlar dergileri TBMM Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Temel Kanun: Kapsamlı kanun tasarı ve tekliflerinin, 30 maddeyi geçmeyen bölümler hâlinde özel bir yöntemle görüşülmesidir. Bu yöntemde maddeler ayrı ayrı görüşülmemekte ve maddeler üzerinde verilen önerge sayısı daha da sınırlandırılmaktadır (İçt. m. 91).

Torba Yasa: Birbiriyle ilişkili veya birbirinden bağımsız birçok kanunda değişiklik yapan çerçeve kanundur.

Yürürlük maddesi: Bir kanunun ne zaman uygulanmaya başlayacağını gösteren maddedir. Kanunun zorunlu unsuru değildir. Kendi metninde ne zaman yürürlüğe gireceği belirtilmeyen kanunlar, Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren 45 gün sonra yürürlüğe girer (1322 sayılı Kn. m. 3).

Yürütme maddesi: Kanun hükümlerinin uygulanmasında yetkili ve sorumlu kişi veya kurumu düzenleyen maddedir. Kanun yapım tekniği gereği kanunların yürütme maddesinin bulunması zorunludur.

İlga etmek: Bir kanunun tamamının, bazı maddelerinin veya bazı hükümlerinin yürürlüğüne başka bir kanun marifetiyle son verilmesi, uygulamadan kaldırılması, hükümsüz kılınmasıdır. Yürürlükten kaldırılan kanunlara Mülga Yasa, yürürlükten kaldırılan hükümlere ise mülga hüküm denmektedir. 

Leviathan

0
Leviathan

Leviathan,  2014 yapımı drama türünde hukuk, devlet ve sistem tartışmalarını içeren bir Rus filmidir. Film, prömiyerini 23 Mayıs’ta 2014 Cannes Film Festivali’nde yapmış, 2015 yılı ocak ayında vizyona girmiştir. Mahkeme ve hukuk sisteminin işleyişine ilişkin sahnelerde kusursuzca uygulanan bir hukuk tekniği bulunmakta, ancak tekniğin kusursuz uygulanışı adaleti sağlamamaktadır.

Leviathan filmi, “Yozlaşmış Rusya’nın Acımasız Bir Portresi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Andrey Zvyagintsev’in “Kremlin’le polemiğe giren, yozlaşmaya karşı cesur bir başyapıt” olarak tanımlanan filmi, Eyüp Peygamber’in öyküsünden esinlenmiş modern bir uyarlamadır. Akla ve kalbe dokunan bir film olarak tanımlanan Leviathan, ilk sahnesinden bitiş jeneriğine kadar aynı tempo ve merak duygusunu koruyan bir yapımdır.

Süresi
141 Dakika
Yapım Yılı
 2014
Film Dili
 Rusça
Ülke
Rusya
Tür
Dram
Yönetmen
 Andrey Zvyagintsev
Oyuncular
Aleksei Serebryakov, Elena Lyadova, Vladamir Vdovichenkov, Roman Medyanov

Kendi iktidarından başka güç tanımayan ve amaçlarını elde etmek için hukuku pervasızca kullanan erk sahiplerine karşı mücadele etmek kolay olmayacaktır. Hukuk mücadelesi sırasında aile içinde meydana gelen çözülmeler ve her bir bireyin içinde bulunduğu psikoloji izleyiciye berrak bir şekilde aktarılmaktadır. Hukuk dili izleyicinin anlayacağı bir biçimde yalın ve yerinde kullanılmış, yönetmen, mesajını filmdeki ayrıntılara gizlemiştir. Siyasi kişilikler üzerinden yansıtılan genel sorunlar ve yozlaşmış toplum yapısı filmde tüm çıplaklığı ile ortaya konulmuştur.

Filmin yönetmeni Andrey Zıvyaginçev, ABD’de yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek filmin hikayesini zenginleştirmiş; küçük tamirhanesi, çimento fabrikası yapmak için büyük sermaye odakları tarafından elinden alınan ve bunun sonucunda intihar eden Marvin Heemeyer adlı bir yurttaşın dramından da ilham almıştır.  Film kıyıda köşede kalmış kişilerin bile sistem tarafından yakalanarak yok edilebileceğini göstermektedir.

Film, devlet desteğiyle çekilmesine karşın Rusya eleştirisi yapmaktan çekinmemiş, Rusya’yı temsilen Oscar’a aday olmuştur. Yönetmen Andrey Zvyagintsev; “Bu film Putin karşıtı değil, bozuk düzene karşı bir film. Bir vatandaş kendisini koruması gereken kanun ve düzenden, polisten din adamına kadar her yerden darbe alıyor. Bu tam bir ‘kıyamet’ hali. Ama dünyanın herhangi bir yerinde geçebilirdi, örneğin Türkiye’de veya Macaristan’da!” demiştir.

Filmin Konusu

Rusya’nın kuzeyinde, Barents Denizi kıyısındaki küçük bir kasabada karısı Lilya ve oğlu Romka ile yaşayan Nikolay, bir otomobil tamircisidir. Sistemle sıkıntı yaşamamış, orta yaşları geride bırakmış, sıradan biridir. Yaşadığı evi ve çevresini ailesiyle birlikte, tırnaklarıyla kazıyarak kurmuştur. Kasabanın belediye başkanı Vadim, Nikolay’ın dükkanını, evi ve arazisiyle birlikte satın almayı teklif etmekte, ancak üç kuşaktır ailesine ait olan doğduğu yerden kopmayı istemeyen Nikolay mal varlığına göz diken başkanın teklifini reddetmekte, hukuku kendine yontan devlet mekanizmasına ve devlet adına hareket eden canavarlaşmış figürlere karşı mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Nikolay sahip olduğu prensipler gereğince toprağına göz diken belediye başkanına meydan okumakta, rüşvet ve yolsuzluğa boğulmuş düzende işler kılıfına uydurularak ailenin mal varlığına  mahkeme kararıyla el konulmaktadır.

Nikolay çare olarak askerlik arkadaşı olan Moskovalı avukat Dmitriy Seleznyov’a başvurmuş, Dmitriy’nin geliş ile birlikte hukuk mücadelesi başka bir yöne kaymış, olayların akışı değişmiştir. Gündem, yozlamış devlet sistemi ile mücadeleden bireysel dram, fırsatçılık, açgözlülük, ihtiras ve ihanete doğru evrilmiştir.

Filmin Aldığı Ödüller

2014 Cannes En İyi Senaryo Ödülü

2014 Münih Arri En İyi Film Ödülü

2014 Palic En İyi Film

2015 Altın Küre Ödülü

Başyapıt olarak nitelenen film, Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmiyle birlikte yarışmıştır.

Film Hakkında Hukuk Kültürü Grubunun 2015 Yılı Eylül Aynda Yapmış Olduğu Sinema Okuma Etkinliğinde Yapılan Analizler

Thomas Hobbes “Leviathan” kavramını, toplumsal bir olguyu seküler düzlemden uzaklaştırmak adına kullanmış, devletin, Tanrı gibi hükmetmesi gerektiğini savunmuştur. Hobbes’un tanımladığı “Herkesin herkesle savaşı”nı (Bellum omnium contra omnes) bitiren devlet yerine herkesin herkesle savaşında taraf tutan devlet, filmin sonundaki devasa balina iskeleti ile sembolize edilmiş, çürümüşlüğün sembolizmini yapmıştır.

George Orwell’in Katalonya’ya selam romanında işlediği tema gibi artık savaşları iyilerin kazanmadığı bir dünya resmedilmiştir.

Filmde çocuğu evlat edinen aile iyi niyetli olsa da bu iyi ve erdemli davranışıyla haksızlığı desteklemiş olmaktadır. Çocuğun “Para için mi bana bakmak istiyorsunuz?” diye sormasıysa neo-liberal ilişkilere yapılmış bir atıf bulunmaktadır.

 Dindar toplumda ruhbanlık ve sermaye ilişkisine bir örnek olarak filmde kilisenin aldığı yardımlar gösterilmekte, vodkanın da pahalı olanını kabul eden rahip figürü ile sorgulama yapılmaktadır. Marx’ın “Katı olan her şey buharlaşıyor.” dediği pasaj filmde “Papaz bir bürokrasi memurudur.” şeklinde izleyicinin karşısına çıkmakta; filmdeki papaz, markalar üzerine nutuk attıktan sonra kilisesine yapılan yardımlar karşılığında düştüğü çelişkilerle deşifre edilmektedir.

Filmde “Kirlenme devletin doğal bir sonucu mudur?” tartışması açılmaya çalışılmıştır. İsyan ve sorgulamanın çöküş anında başladığı görülmekte, bu noktada Jacques Lacan’ın “Sembolik olan parçalandığında hakikat ortaya çıkar.” deyişi akla gelmektedir.

Bürokrasinin kurallarına göre oynandığında kazanma ihtimalinin varlığı gösterilmekte, fakat bu kirli oyundaki ilk tereddüt mağlubiyeti getirmektedir.

Filmde aile kavramının çöküşünün izleniyor olması, karşılıklı olarak sistemin ve ailenin birbirlerini çökerttiklerini anlatmaya çalışmaktadır.

Filmde, Leonid Brejnev ve Boris Yeltsin’in portrelerinin ateş edilerek parçalandığına şahit olunmakta, ancak Lenin’e ateş edilirken portrenin parçalanışı görülmemekte yalnızca sesi duyulmaktadır.  Bu durum Lenin kültünün devam edişine dair bir gönderme olarak yorumlanmaktadır. Filmin lider portrelerine dair diğer bir alt mesajı ise bütün karanlık hesapların Viladimir Putin portrelerinin önünde yapılıyor olmasıdır. Rusya Kültür Bakanlığı’ndan yardım alınarak çekilmiş bu filmin, güncel siyasete dair sert eleştiriler içeriyor olması otoriter olarak bilinen Rusya’nın ifade özgürlüğünde bir çok ülkeden daha ileri olduğunu göstermektedir.

Walter Benjamin’in “Faşizm başarısız bir devrimin üzerinde yükselir.” tespiti ile Sovyetlerin devamı olan Rusya’yı tanımlamasına karşın Rusya’da faşizmi kışkırtan aydınların olmaması filmin Rusya’da müsamaha ile karşılanmasını sağlamış; iktidar faşizminin buna elverişli bir toplumsal yapı ve aydın sınıfına muhtaç olduğu gerçeği ile yüzleşilmiştir.

Slavoj Zizek; William Butler Yeats’in ikinci geliş şiirini alıntılayarak artık iyilerin de kötüler kadar sistemliliğe ihtiyaçları olduğunu vurgulamaktadır. Büyük ideolojilerin sona erdiği iddiasındaki post-modern söylem artık bir kenara bırakılmalıdır.

Leviathan

İkinci Geliş – William Butler Yeats

Dönerek ve dönerek genişleyen girdapta
Şahin işitemez şahinciyi;
Nesneler parçalanır; mihrak dayanamaz;
Daha çok kargaşa salınmış dünyaya,
Kanla kararmış sular yükselir, ve her yerde
Boğulmuştur masumiyetin töreni;
En iyinin inancı eksiktir büsbütün, en kötüyse
Şehvetli bir yoğunlukla dopdolu.

Kuşkusuz ki bir vahiy arifesindeyiz;
Kuşkusuz ki İkinci Geliş arifesindeyiz.
İkinci Geliş! Bu sözler henüz söylenmişti
Spiritus Mundi’den muazzam bir timsal
Görüşümü engellediğinde: çölün kumlarında bir yerde
Aslan bedenli ve insan başlı bir biçim,
Boş bakışlı ve güneş misali acımasız,
Kımıldatır yavaş kalçalarını, etrafındaki tek şey
Öfkeli çöl kuşlarının yalpalayan gölgeleri.
Karanlık çöker yeniden; fakat şimdi bilirim
Yirmi asırlık taşsı uyku
Sallanan bir beşikle bir karabasan sıkıntısı vermiş,
Ve hangi hoyrat hayvan, nihayet zamanı geldiğinde,
Doğmak için Betlehem’e doğru yürür salınarak?
(1919)

THE SECOND COMING – William Butler Yeats

Turning and turning in the widening gyre

The falcon cannot hear the falconer;

Things fall apart; the centre cannot hold;

Mere anarchy is loosed upon the world,

The blood-dimmed tide is loosed, and everywhere

The ceremony of innocence is drowned;

The best lack all conviction, while the worst

Are full of passionate intensity.

Surely some revelation is at hand;

Surely the Second Coming is at hand.

The Second Coming! Hardly are those words out

When a vast image out of Spiritus Mundi

Troubles my sight: somewhere in sands of the desert

A shape with lion body and the head of a man,

A gaze blank and pitiless as the sun,

Is moving its slow thighs, while all about it

Reel shadows of the indignant desert birds.

The darkness drops again; but now I know

That twenty centuries of stony sleep

Were vexed to nightmare by a rocking cradle,

And what rough beast, its hour come round at last,

Slouches towards Bethlehem to be born?

Yalan Söyleme Eyleminin Suç Olarak Öngörülmesi: Eğer Mümkün İse Hangi Şartlar Altında Yalan Söylemek Suç Olarak Öngörülebilir?

0

Yalan Söyleme Eyleminin Suç Olarak Öngörülmesi: Eğer Mümkün İse Hangi Şartlar Altında Yalan Söylemek Suç Olarak Öngörülebilir?

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Makale, Bryan H. Druzin ve Jessica Li tarafından kaleme alınmış. Doç. Dr. Nagehan KIRKBEŞOĞLU tarafından 2017 yılında Türkçe’ye çevrilmiştir.

Doç . Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

[/box]

Bu makalede yalan söyleme eyleminin bir suç olarak ihdas edilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bunu önermekle biz, “ağır zarara yol açan pek fena yalan söyleme eylemi” olarak kavramlaştırdığımız tamamen yeni bir suç kategorisinin oluşturulmasını önermekteyiz. Bu çerçevede makale iki geniş amaca sahip bulunmaktadır: ilk olarak, böyle bir suç kategorisinin neden mevcut olması gerektiğini ve ikincisi de, bu suçun ana hatlarıyla nasıl yapılandırılması gerektiğini açıklamaktır. Makalenin asıl katkısı, yalan söyleme eyleminin bazı türlerinin bütünüyle cezalandırılması şeklinde belirttiğimiz amacının radikal bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla, böyle bir öneri bugüne kadar henüz yapılmamıştır. Makalede yapılan analizler aynı zamanda “aşırı suçlama” (overcriminalization) konusunda geniş çapta yapılacak bir tartışmaya da katkıda bulunmaktadır. Yalanın bazı türlerinin suç olarak ihdas edilmesi fikri ilk bakışta hayâl ürünü gibi görünse de, bunun yapılmasının sadece makûl değil, aynı zamanda gerçekten de gerekli olduğu kanaatindeyiz.

I. GİRİŞ

Bir sitede ikamet ettiğinizi düşünün. Komşunuz (ismine Bartley diyelim) bir gün kapınızı çalar ve size küçük çocuğunuzun birinci katta asansöre sıkışarak öldüğünü söyler. Bartley’in tarif ettiği kâbusun adeta kurmaca bir iş olduğunu fark etmek üzere korkuyla sıkışmış, çılgın bir panik halinde ve kalbiniz göğüs kafesinize vurarak alt kata koşturursunuz. Çocuğunuz iyidir. Bartley’nin size söylediği şey, sizi korkutmak için tasarlanmış bir yalandı. Diyelim ki Bartley bunu art arda insanlara yapıyor ve bundan sapıkça bir zevk elde ediyor. Bu makalenin sorduğu soru basit bir şekilde şudur: Bartley’nin bu davranışı suç olabilir mi?

Bu soruya verilen cevap ise: “evet”dir. Yukarıdaki abartılı örneğe konu olan senaryonun haksız fiil sorumluluğuna (yani kasıtlı olarak duygusal sıkıntıya maruz bırakarak(3) da yola açacağını kabul etmemize rağmen, söz konusu örnek aşağıdaki tartışmanın da odak noktası olarak katkıda bulunacaktır. Bartley’nin davranışı -ağır zarara neden olması halinde- ceza hukukunun tüm dikkatini çekmeyi ve gerekli yaptırımına maruz bırakılmayı hak etmektedir. Bu anlamda Bartley’in yaptığı eylem bir suç olmalıdır – ancak halen suç değildir.

Yalan söylemenin yanlış bir davranış olduğunu ileri süren, uzun süredir var olan (kadim) güçlü ahlâkî bir ilke vardır. İyi sosyalleşmiş insanlar tarafından dürüstlüğün saygıdeğer bulunduğu, hilenin bütün çeşitleri(4) ve yalan söylemenin de kınandığı olgusu tartışmaya yer bırakmayacak niteliktedir. Ancak yine de herkesin yalan söyleyebildiği bilinen bir gerçektir.

Bu çerçevede dürüst olmama, insanlar arası etkileşiminin yaygın bir özelliği olarak görünmektedir. Ortalama kişi öldürmez, soygun yapmaz veya tecavüz etmez, ancak yalan söyleyebilir ve hatta sık yalan söyleyebilir. Arkadaşlar birbirlerine kibar olmak için yalan söyleyebilir; öğrenciler eksik yaptıkları ödevleriyle ilgili profesörlerine yalan söyleyebilir; kocalar eşlerine aslında nerede oldukları hakkında yalan söyleyebilir; gençler edindikleri arkadaşlar hakkında ebeveynlerine yalan söyleyebilir; hatta biz aslında iyi hissetmediğimiz halde iyi hissettiğimizi söyleyerek yalan söylemiş oluruz. Akrabalarımız yalan söyleyebilir, meslektaşlarımız yalan söyleyebilir, biz onlara yalan söyleyebiliriz.

Bununla beraber, okuyucunun Bartley’nin davranışına ilk tepkisi, muhtemelen faile karşı bir nefret ve onun bir tür cezaya hükmedilmesi gerektiği yönünde olsa da, yine de biz Bartley’in davranışının cezalandırılması gerektiği düşüncesine mesafeli kalabiliriz. Yalana karşı var olan ahlâkî yasak ile ceza hukukunun genel olarak bu davranışa ceza verme konusundaki isteksizliği arasındaki uyumsuzluk bu makalenin odak noktası olmakla beraber, biz de yalan söyleme eyleminin gerçekten suç sayılmasını gerektiren farklı koşullar kümesini müzakere etmeye çalışacağız. Bu makalede her çeşit yalan söyleme eyleminin cezalandırılması gerektiğini iddia etmemekle beraber; aksine, doğrudan ve açıkça ağır bir zarara neden olan ve böyle bir zarar ile sonuçlanan yalanların cezalandırılması gerektiğini öneriyoruz.

Gerçekten, fiziksel veya zihinsel sıkıntı vermenin ötesine geçerek; “ağır zarar”ın fırsat kaybı, özgürlük kaybı veya daha kolay tanımlanamayan bir hasar şeklinde ortaya çıkabildiği ve herhangi bir haksız fiil niteliği olmayan yalanları konu edinen birçok kurgu düşünülebilir. Örneğin, bir bireyin yetim bir çocuğa, bu çocuğun ebeveyn olarak bildiği kişilerin aslında onların hayatta olmasına ve çaresizce çocuğu aramalarına rağmen onların öldüğünü söylediği bir senaryo düşünün(5). Burada suç tam olarak nedir? Bir kadının sevgilisine doğum kontrolü kullandığı konusunda yalan söyleyerek sevgilisinin kendisini hamile bırakmasını sağladığını düşünün. Bu adam sonuçta böyle bir çocuğun babası olmak istememektedir. Durumu tersten düşünerek kadının istemeyerek hamile bırakıldığını düşünün. Buradaki zararın derecesi (haksız fiile konu olan) nedir? Bir kadının, bir erkeğin evliliğini ve ailesini yok etmek maksadıyla o erkekle duygusal ilişkiye girdiklerini iddia etmesi nasıl açıklanabilir?(6)

Böyle bir yalandan ağır bir zarar doğmaz mı? Aynı şekilde bir kişinin oda arkadaşının tıp fakültelerine kabul mektuplarını kıskançlıkla gizlediği ve oda arkadaşına da başvurduğu tüm okullardan reddedildiğini söylediği bir senaryo düşünün(7). Aslında hatırı sayılır zararlara sebep olup da mevcut hukuk sistemi tarafından bu zararların tam anlamıyla önlenemediği ya da hatalı bir içerikle de olsa önlenebildiği türden yalanların konu edildiği onlarca kurgu tasavvur edilebilir.

Yalan söyleme eylemini suç olarak ihdas etme fikri ilk bakışta radikal bir fikir gibi görünse de, bu eylemin hâlihazırda yalan tanıklık, yalan beyan ve cezayı gerektirir nitelikte küçük dürücü beyan suçlarında olduğu gibi pek çok farklı başlık altında cezaya tâbi kılındığı düşünüldüğünde bu fikrin kabul edilmesi aslında çok da uzak görünmemelidir. Bu makale (yukarıda bahsedilen suçlar için) getirilen yasaklamanın kapsamını eşit veya daha büyük zarara sebep olan ve tamamıyla benzer tarzdaki davranışları da içine alacak şekilde genişletmemenin mantıksal bir tutarsızlık ortaya çıkardığı iddiasındadır. Bununla beraber bu çalışmada, halen ceza hukukumuz tarafından özel olarak ele alınmayan yalan söyleme eyleminin belirli istisnaî durumlarda suç sayılıp sayılmayacağı meselesi tartışılacaktır. Ancak okuyucunun itirazı, bireylerin özel hayatları içerisinde kalan ilişkilerin ceza hukukunun ilgi alanı dışında kalması gerektiği yönünde olabilir.

Başka bir ifadeyle, böyle bir eylemi suç olarak düzenleme fikrine okuyucu, özel yaşam alanına yapılacak böyle bir müdahalenin kabul edilemez ve tehlikeli olduğu gerekçeleriyle itiraz yöneltebilir. Hülasa böyle bir argüman söz konusu itiraza ciddî bir geçerlilik de kazandırabilir. Gerçekten de yalan söyleme eylemini suç olarak öngörme fikrine karşı kamu düzeni temelinde güçlü itirazlar yükselebilir; ancak, aşağıda da izah edileceği üzere, yasanın kapsamının böyle bir davranışı da içine alacak şekilde genişletmenin zorlayıcı sebepleri de bulunmaktadır.

Bireyleri bu tür zararlardan korumada pozitif hukukun hâl-i hazırdaki yetersizliği, onun ihmalini haklı çıkaran bir argüman olarak kullanılamayacağı gibi, ceza hukukunun hareketsiz kalması da bu tür sakıncalı ve zarar verici eylemlerin cezalandırılmaması gerektiğine delalet etmez. İşte bu makalede de yalan söyleme eyleminin son derece fena türlerinin cezalandırılması gerektiği fikri savunulmaktadır. Bunu yaparak biz, “ağır zarara yol açan pek fena yalan söyleme eylemi” olarak kavramlaştırdığımız tamamen yeni bir suç kategorisinin oluşturulmasını önermekteyiz. Bu çerçevede makale geniş iki amaca sahip bulunmaktadır: birincisi, böyle bir suç kategorisinin neden mevcut olması gerektiğini ve ikincisi de bu suçun ana hatlarıyla nasıl yapılandırılması gerektiğini açıklamaktır.

Bu amaca yönelik olarak öncelikle siyaset bilimi kuramcısı Joel Feinberg tarafından önerilen bazı temel kavramları alıntı yapacağız. Feinberg’in “yön veren ilkeleri” incelendiğinde görülecektir ki; bu makalede söz konusu davranışın suç olarak kabul edilmesi fikri, bir davranışın devlet tarafından usûlüne uygun biçimde suç olarak ihdas edilmesi için Feinberg’in öngördüğü parametrelere uyularak ve yine onun öngördüğü “zarar ilkesi” ihlal edilmeden inşa edilmiştir.(8)

Makalenin bu alana katkısı, yalan söyleme eyleminin bazı türlerinin bütünüyle cezalandırılması şeklinde belirttiğimiz amacın radikal bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla, böyle bir öneri bugüne kadar henüz yapılmamıştır. Bu sebeple, yalan söyleme eylemi akademik çevrelerde en azından kavramsal olarak makûl karşılanacak olursa, işte o zaman bu makale de amacına ulaşmış olacaktır.

Makale iki bölümden oluşmaktadır.

Bölüm II’de yalan söyleme eyleminin gerçekten yanlış bir davranış biçimi olup olmadığı hususu ve bu konuda ahlâk felsefecileri tarafından ortaya konulan argümanlar inceleme konusu yapılmaktadır. Yalan söyleme eyleminin birçok türünün gerek ceza hukuku gerekse de haksız fiil hukuku ve hukukun diğer alanları içinde birbirinden farklı hâl ve şartlarıyla düzenlenmiş olduğundan bahisle söz konusu eylemin cezalandırılması noktasındaki duyarlılığımıza karşı büyük bir tepki oluşmamalıdır. Nitekim çalışmada bu konuyu ilgilendiren yasal düzenlemelere de yer verilmiştir.

Ceza hukukunun kapsamının yalan söyleme eyleminin mağdurlarını kapsayacak ve onları koruyacak şekilde genişletilmesindeki isteksizliğin birtakım zorlayıcı sebepleri bulunmaktadır ki; buna ilişkin tartışmalar da yakından incelenecektir.

BÖLÜM III’de esasında yalan söyleme eyleminin cezalandırılmasının bazı sınırlı şartlarla öngörülmesi yönünde bir öneri sunulmaktadır. Makalenin ikinci yarısı ise ana fikrin şekillendirildiği kısımdır. İşte bu kısımda suçun temel unsurlarını ortaya koyarak ve onun büyük oranda radikal bir öneri haline gelmesini sağlayan çıkarımları sunarak tamamen yeni bir suçu yapılandırmaktayız. Gerçekten de, yalanların bazı türlerinin suç haline getirilmesi başlangıçta hayâl ürünü gibi görünebilir, ancak bu makalenin amacı yalnızca bu durumun akla yatkınlığını sağlamak değil, aynı zamanda bu tür bir suçun kanun koyucu tarafından oluşturulmasının gerekliliğini tartışmaktır.

II. YALAN SÖYLEME EYLEMİNİN BAZI TÜRLERİ NEDEN CEZALANDIRILMALIDIR: POZİTİF HUKUKUN YALAN SÖYLEME EYLEMİNE YAKLAŞIMI

A. YALAN SÖYLEME EYLEMİNİN AHLÂKÎ BOYUTLARI

Bu konudaki mülâhazalarımızı ortaya koymak için sezgiye dayalı bir başlangıç noktası seçtik: annelerin azarlarken kullanmaktan kaçınmadığı ve her birimizin çocuk iken belki de ilk öğrendiği ahlâkî ilke; yalan söylemenin yanlış bir davranış olduğudur. Konuyu doğru bir biçimde kavramsallaştırmak için öncelikle bu eylemin ahlâkî boyutlarını incelememiz gerekmektedir. Bunun için, ilk olarak yalan söyleme eylemini teorize eden bazı felsefî görüşlerin öncelikle haritalanması gereklidir. Yalan söyleme ile ne kastedildiğini yapılan tanımlar üzerinden izâh etmekle başlayalım. Felsefeci Arnold ISENBERG, bu makalenin amacına hizmet edecek bir yalan tanımı önermektedir. Ona göre yalan; “bir kimsenin kendi inanmadığı bir şeye başka birinin inanmasını sağlama kastıyla yaptığı bir beyandır”(9).

Yalan söylemek yaygın bir biçimde yanlış bir davranış olduğundan dolayı kınanmakta iken, bu ahlâkî yasağın arkasında yatan gerekçeler dramatik bir biçimde birbirinden farklılık göstermektedir. Bu yöndeki öncül argümanlar, her bir yalan söyleme eyleminin kendi özü itibariyle yanlış olduğuna veya yol açtığı zararların büyüklüğünün söz konusu eylemin yasaklanması için yeterli bir sebep oluşturduğuna ilişkindir. Birbirinden farklı olan bu iki görüş, birbiriyle çatışan iki kuram tarafından temsil edilmektedir: deontoloji ve sonuçsalcılık (sonuççuluk) (consequentialism): birincisi davranışın kendisini hedef alır; diğeri ise davranışların doğurduğu etkileri10. Bundan dolayı sonuçsalcılık yaklaşımı sırf zararlı sonuçlarından dolayı yalan söyleme eylemini yanlış bir davranış olarak kabul ederken; deontoloji, yalan söyleme eyleminin özü itibariyle yanlış bir davranış olduğunu ileri sürer.

İleride ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere, suç yaratma (crimininalization) konusunda daha incelikli ve ayrıntılı yaklaşımlar mevcuttur: örneğin bunlardan bir kısmı liberteryenizm, ekonomik analiz, faydacılık ve sözleşmeci kuram (contractarianism) içinde teessüs etmiştir(11). Bununla beraber söz konusu teoriler, deontolojik ve sonuçsalcılık kuramlarının bağlı oldukları ve içerdikleri unsurlar bağlamında birbirinden farklılıklar göstermektedir. İşte biz de bu makalede söz konusu iki temel kuramsal yaklaşımla yakından ilgileneceğiz. Ancak makalede bu kuramlardan ilkini şiddetle reddedip, ikinci kuramı benimsemiş olduğumuzu şimdiden ifade etmemiz gerekir. Bu çalışmada öne sürülen tezde, yalan söyleme eyleminin kesin olarak yanlış bir davranış olduğuna ilişkin deontolojik bir bakış sergilemekten ziyade, bazı yalan beyanların sebep olduğu zararlara odaklanan bir bakış açısı esas alınmaktadır. Bir şeyi anlamak aslında ve ilk önce onun ne olmadığını anlamaya yaradığı için, deontolojik kuramı da bir bütün olarak reddetmeden önce bu kurama yakından bir göz atmakta fayda vardır.

1. Augustine, Aquinas ve Kant

En katı deontolojik teoriler yalan söyleme eyleminin aslında kendi özünde yanlış bir davranış olduğunu kabul etmektedir. Aziz Augustine ve Aziz Aquinas Aristo’dan etkilenerek yalan söyleme eyleminin doğanın kanunlarına aykırı olduğunu savunmuşlardır(12). Onlara göre, amacı ve sonucu ne olursa olsun, bir kişinin kendi inanmadığı bir şeyi ileri sürmesi kaçınılmaz olarak günahtır(13).

Immanuel Kant meşhur ifadesiyle yalan söyleme eylemini, “bütün koşullar altında mutlak yanlış olan, asılsız iddiadır” olarak tanımlamaktadır(14). Onun görüşüne göre yalan söyleyen bir kişi “insanoğlu olarak kendi haysiyetini bir kenara atar, onu adeta bütünüyle tahrip eder(15)”. Yalan söyleme eylemi tüm insanlığa karşı bir suç teşkil eder ve belki daha da önemlisi yalan söyleyen kişinin kendi özünü kirletir. Kant bu hususta en meşhûr örneğini katilin müstakbel kurbanının nerede olduğunu sorduğu olay üzerinden vermiştir. Kant’ın görüşüne göre, böyle sıra dışı koşullarda bile yalan söylemek yanlış bir davranıştır. Öyle ki bu soruyu cevaplamaya zorlanan kişinin katile müstâkbel kurbanının nerede olduğu konusunda yalan söylemesi dahi kategorik olarak yanlış bir davranış olacaktır(16). Bu gerçekten de biraz ürkütücü bir değerlendirme olsa da, Kant’ın bakış açısı gayet açıktır.

2. Diğer deontolojik tartışmalar: Hobbes ve Rawls

Bazı yazarlar yalan söylemenin yanlışlığına ilişkin özgün dilbilimsel kanıtlar ortaya koymuşlardır: Buna göre tanım gereği bir iddia doğruyu içerir, yalan bir ifadenin beyan edilmesi dilin evrensel ve temel kullanım kuralını ihlâl eder ve bu nedenle her daim yanlıştır(17). Diğer bir kanıt ise, yalan söylemenin yanlışlığını yalan ifadenin mağdurun özerkliğini ihlâl etmesi olgusuna dayandırır. Bu argüman bir yalanın mağdurun akıl yürütme sürecini bozduğu ve rasyonel düşünce sistemine olumsuz olarak müdahale ettiği görüşünden yola çıkar; yalan bir kişinin inancına ve davranış biçimine ilişkin akılcı seçimler yapma kabiliyetini elinden alır- bu ise bir birey olarak onun bütünlüğüne yapılan haksız bir saldırıdır(18). Mağdurun iradesi ve eylemleri, konuşmacının amaçları doğrultusunda değiştirilir ve manipüle edilir(19). Bu aşamadaki bir müdahale ise “kişisel kazanımla yapılacak değerlendirmeler tarafından aksi ispat edilemeyeceği için varsayımsal olarak” yanlıştır(20).

Söz konusu deontolojik kaygının merkezinde “özerklik” ile beraber “iradîlik” kavramı da bulunmaktadır(21). Örneğin, A’nın B’ye içeriğinde bir bardak şarap olduğunu söylediği sıvıyı C’ye servis etmesi isteğinde bulunduğu bir yalan düşünelim. A, şarabın bir zehir içerdiğini biliyor ancak B’ye bunun şarap olduğunu söyleyip C’ye de bunu servis etmesi konusunda kendisine ısrar ediyor. Bu sayede B misafirini zehirleyebilir, ancak bunu istemli olarak yapmaz.

Sonuç olarak A’nın yalanı, B’nin davranışının istem dışı yapılmasını sağlamıştır(22). Bu bağlamda yalan söyleyen kişi aslında, mağdurun kendi kendini yönetme kapasitesine saygı göstermediğini ortaya koymaktadır. Bu görüş çoğu zaman Kant’a dayandırılır ve bazı Kantçılar tarafından daha da geliştirilmiştir. Ancak bu  yazarlar da yalan söylemenin yanlış bir davranış olduğuna ilişkin temel prensibe – yalanın paternalist gerekçeler (yalan söylenilen kişinin menfaatine olması) veya masum bir insanı savunmak amacıyla söylenmesi dışında –  çok fazla istisna önermemişlerdir(23). Sonuç olarak, bu görüş doğrultusunda yalan ifade sonucu hâsıl olan yanlış inanç tam olarak zararın bizatihî kendisidir, mağdurun bunun ötesinde somut olarak farklı türde somut bir zarara uğraması gerekli değildir.

Tartışmanın bir başka tarafında ise bazı yazarlar, hepimizin bir dereceye kadar karşımızdakinin doğruyu söylemesine bağlı olduğumuz, varlığı inkâr edilemeyecek türden adil oyun (“fair play”) sorumluluğumuz bulunduğunu iddia etmektedir(24). Bu adil oyun sorumluluğunun kökeni Hobbes’un toplumsal sözleşme anlayışında yer almaktadır ve son zamanlarda ise siyaset bilimci filozof John Rawls tarafından da birtakım eklemeler yapılmıştır:

Varsayalım ki… işbirliği ile üretilen fayda belli bir seviyeye kadar ücretsiz olsun: Bu durumda eğer herhangi bir kişi kendi görevini yerine getirmese bile diğerlerinin tamamının (veya birçoğunun) kendi görevlerini yerine getirmeye devam edeceğini ve buna rağmen kendisinin yine de şemadaki kazançtan bir pay elde edebileceğini biliyorsa o taktirde söz konusu işbirliği şeması artık sabit değildir. Bu şartlar altında şemanın faydalarından yararlanmayı kabul eden bir kişi, kendi görevini yerine getirerek adil oyunun kurallarına uymakla ve işbirliği yapmasa bile üretilen faydadan ücretsiz olarak yararlanma avantajını kullanmamak ile yükümlüdür(25).

Sonuç itibariyle, büyük çoğunluğun doğruyu söyleme eğiliminde olduğu bir toplumda, yalancılar en uygun zamanlarda yalanlarından faydalanmayı seçebildikleri için bedavacı (free-rider) hale gelir. Bu argüman özellikle insanlar arası etkileşimi destekleyici nitelikteki güven ağını kopararak toplumsal iradeyi zarara uğratan yalanlara odaklanmaktadır(26).

3. Mill, Feinberg ve Zarar Prensibi

Bu başlık nihaî olarak bizi sonuçsalcılık akımına götürmektedir. Faydacılık akımından John Stuart Mill’e göre yalanlar karşılıklı güveni yok etmektedir ki bunun da eksikliği, medeniyeti, erdemi, en geniş ölçekte insan mutluluğunun bağlı olduğu her şeyi yok etmek şeklinde isimlendirilebilecek daha nice şeyden fazlasına sebep olmaktadır(27). İşte bu noktada Mill sonuçsalcı bir yaklaşım önermektedir; onun yaptığı vurgu, davranışın daha geniş çaplı sonuçlarını baz almaktadır. Mill, birkaç dar ve iyi tanımlanmış istisna dışında yalanlara karşıgenel yasaklayıcı bir uygulamanın faydacılık akımının amacına en iyi şekilde hizmet edeceğini kabul etmektedir(28).

Mill’in kendi görüşünü destekleyici olarak ortaya koyduğu meşhûr zarar prensibi şu şekildedir: “uygar bir toplumun herhangi bir üyesi üzerinde kendi iradesine aykırı olarak gücün meşrû biçimde kullanılmasının tek amacı, o kişinin başkalarına zarar vermesini önlemektir”(29).

Feinberg bu ilkeyi, bir davranışı cezalandırmak için yeterli bir zemin sağlayan “hukukî paternalizm” ve “hukukî ahlâkçılık”ı dışlayarak genişletmektedir(30). Feinberg’in çalışmaları, Mill’in zarar prensibini daha da rafine edip, ceza kanunlarının etkin bir şekilde uygulanabileceği sınırları belirlemek amacıyla farklı zarar türlerini birbirinden ayırt ederek daha ayrıntılı yorumladığı için bilhassa önemlidir. Nitekim Feinberg’in çalışmaları, pek fena yalan söyleme suçunun çerçevesini çizmek için gerekli parametreleri sağlamada önemli bir rol oynamaktadır. Cezaî yaptırımların uygulanmasını haklı çıkaracak zararların derecesini belirleme görevini üstlenirken Feinberg’e tekrar değineceğiz. Zira yasanın bireylerin özel hayatlarına müdahalesinin temel gerekçesi olan zarar prensibi mevcut çalışmamızın da temelini oluşturmaktadır(31).

Mill’in açıkça ortaya koyduğu istisna dışında, yukarıda vurgulanan argümanlar esasında yalan söyleme eyleminin doğasındaki ahlâksızlığa odaklanmaları bakımından deontolojik bir konuma gelmiştir. Bu argümanlar oldukça önemli olmasına rağmen bu makalede onlarla herhangi bir etkileşim alanı bulunmamaktadır. Zira bu çalışmada deontolojik iddiaların değerli olduğu kabul edilmekle beraber, bizim tezimiz yalan söyleme eyleminin mutlak biçimde ahlâken kınanabilirliği düşüncesi ile bağlı olmadığından çok daha pragmatiktir. Bir başka deyişle, bu makale kesin bir biçimde bahsi geçen tartışmanın sonuçsalcılık tarafında yer almaktadır. Bu nedenle, ileride sunacağımız görüşlerimiz eylemin sebep olduğu zarar ile sınırlandırılmıştır. Yalanları hedeflemekteki amacımız haddi zatında ahlâka içkin herhangi bir deontolojik iddiaya dayanmamakla beraber, sadece söz konusu eylemden kaynaklanabilecek zararları sınırlamaktır – yalanların etik olmamaları sebebiyle kökünün kazınması değil de, kişilerin ve toplumun daha geniş çapta refahının korunması için bireyleri söz konusu eylemin pek fena biçimlerinden caydırmak amaçlanmalıdır. Bu noktada pek fena yalan söyleme suçunun unsurları ve şartlarının düzenlenmesi sürecini etkileyeceği için teorik yöntemler önem arz etmektedir.

Bazı eylemlerin mutlak biçimde ahlâkî bir niteliğe sahip olduğu düşüncesi birtakım normatif algıların içselleştirilmesini sağlayan bu tarz eylemlerle bütünleşik zararlara tanıklık ederek tetiklenmektedir. Aslına bakılacak olunursa, bir davranışta quasi-deontolojik bir algıya sebep olan ve o davranışa içkin ahlâkî bir niteliğin mevcut olduğunu teşhis etmiş olmaktayız(32). Muhtemelen bu sürecin kökleri evrimin derinliklerindedir(33). Sezgisel çağrışımlar zarar derecesine ilişkin karmaşık hesaplamalara göre daha pratik ve etkili olduğu için, bu tür bir prerasyonel içselleştirme, toplumsallaşma ve grup işbirliği açısından belirgin yaşamsal bir avantaj sağlar(34).

Bu anlamda, deontolojik yaklaşımın doğası uyarlanabilir vasıflı olması sayesinde tartışılabilir düzeydedir. Bir kişinin bedenine bıçak saplama eylemi, hayat kurtaran tıbbî bir müdahale gerçekleştiren cerrahın eylemi ya da kurbanını acımasızca bıçaklayan bir katilin eylemi ile aynıdır. Bir eylemin ahlâkî doğası tamamıyla o eylemden cereyan eden sonuçlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır – can alan bir katilin ya da hayat kurtaran cerrahın olayında olduğu gibi. Tekrar edecek olursak: Amacımız sırf doğası gereği yanlış bir davranış olduğu için yalan söyleme eylemini bütünüyle suç saymak olmayıp, sadece belli yalanların sonucu olarak ortaya çıkan zararları önlemektir.

Sonuç olarak bir zarar ortaya çıkmış olmalıdır ve bu zarar bilhassa ağır olmalıdır. Eğer söz konusu eylemi cezalandırmak için hakikî ve objektif bir ölçüt var ise o da budur.

B. YALAN SÖYLEME EYLEMİNE İLİŞKİN MEVCUT HUKUKİ DÜZENLEME

Bazı koşullar altında yalan suçunu cezalandırma fikri, hileli eylemlerin ceza hukuku, sözleşme hukuku, anayasa hukuku ve çeşitli yasalar altında belli şartlarla zaten düzenlenmiş olduğu göz önüne alındığında bu kadar radikal görünmemelidir. Bu alt başlıkta, söz konusu hukukî yapının kapsam ve sınırlarını açıklığa kavuşturmak için, yalan söyleme eylemini hâl-i hazırda bünyesinde barındıran yasal düzenlemelerin kapsamına ilişkin genel bir bakış sunacağız.

1. Haksız Fiil Hukuku
a- Yanlış Bilgilendirme

Yanlış bilgilendirme eylemi bir haksız fiildir ve eğer maddî bir zarara sebep olursa hukukî bir sorumluluk doğurabilir(35). Haksız fiil niteliğindeki yanlış bilgilendirme (hile veya dolandırma olarak da adlandırılır) öncelikli olarak maddî zararları kapsamaktadır. Yanlış bilgilendirme, fail tarafından mağdura yöneltilen ve mağdurun da kendi zararına olacak şekilde inandığı yanlış beyandır(36).

Haksız fiildeki temel unsur karşı tarafı aldatmaktır- buna kast unsuru da denilmektedir(37). Fail “kendi beyanının yanlış olduğunu bilmeli veya kendi içinde doğruluk payı taşımadığına inanmalı veyahut da beyanının doğruluğu veya yanlışlığı konusunda dikkatsiz ve özensiz davranmış olmalıdır”(38). Ayrıca, fail mağdurun söz konusu beyanın somut doğruluğuna inandığını bilmeli ve bu inanç haklı ve makûl sayılmalıdır(39). Örneğin, aynı zamanda arazi sahibi olan bir şehir planlamacısı bilerek yanlış şekilde söz konusu arazinin ticari olarak imar edilmiş kıymetli bir arazi olduğu yönünde reklam yaparsa, bu “yanlış bilgilendirme” olacaktır; eğer ki alıcı, yanlış beyana inanarak araziyi satın almışsa, bundan dolayı uğradığı herhangi maddî bir zarar için planlanmacıya karşı dava açabilir. Bir avukat, doktor veya yediemin açısından gizliliği olan maddî olguların açıklanması sonucunu doğurabileceği için söz konusu haksız fiil sorumluluğu sonuçları itibariyle oldukça geniş olabilir.

Birçok eyalette teknik olarak kast unsuru aranmadığı gibi, yanlış bilgilendirmenin taksirle yapılmasından doğan maddî zararlar için de mağdura dava açma imkânı tanınmaktadır(40). Bu unsur, failin kendi beyanının doğruluğunu kanıtlamak için makûl adımlar atmadığı durumları kapsadığı gibi, kendi beyanının doğru olup olmadığı noktasında kayıtsız davrandığı hâlleri de içermektedir.

Geleneksel olarak zararlar maddî ya da ekonomik zararlar ile sınırlıydı; ancak günümüzde birçok mahkeme mala ve cana verilen zararları telafi etmeye ve hatta bazı şartlarla ızdırap, hayâl kırıklığı ve haz kaybı niteliğindeki manevî zararların tazmini talebini de kabul etmektedir(41).

b. Sahtekârlık

Haksız fiil niteliğindeki “yanlış bilgilendirme” eyleminin ceza yaptırımını gerektirdiği durumlardan birisi olan sahtekârlık, bir kişinin muhatabını kendi nitelikleri konusunda hileye uğratmasıdır. Bu eylem maddî zararlara yöneliktir ki buradaki finansal zararlar çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Örneğin, Kuzey Karolina’da sahtecilik hükümleri, “bir kişiyi dolandırarak ondan para, mülkiyet, hizmet, alacak veya bu nitelikte benzer menfaatler temin etme amacıyla başka bir kişiye ait para, mülkiyet, hizmet, alacak veya bu nitelikte benzer şeyleri ele geçirme”(42) eylemi ile ilişkilendirilmektedir. Ortak hukukta sahtekârlık, mağdurun mülkiyet sahipliğinin devrine sebep olacak şekilde tasarlanmış kasıtlı yanlış bilgilendirme olarak tanımlanır.

c. İftira

Yalan söyleme eylemi haksız fiilin başka görünümleri altında da ortaya çıkabilir. Bir kişinin onurunu lekeleyici ifadeler sözlü ya da yazılı iftira biçiminde olursa haksız fiil sorumluluğuna sebep olabilir.

İftira, bir kişi hakkındaki yanlış bir bilginin onun zarara uğramasına sebep olacak şekilde alenileştirilmesidir(43).

İftira içerikli bir ifade, bir kişiden nefret edilmesine, “onun hor görülmesine ve onunla alay edilmesine yol açarak onun itibarını zedelemek amacıyla tasarlanmış bir beyandır”(44). Birçok ülkede iftira medenî hukuk anlamında bir haksız fiil niteliğinde olduğu gibi aynı zamanda da suçtur(45). Tazminat olarak ödenecek para cezaları ile birlikte cezaî sorumluluk oldukça ağır olabilir.

Nitekim Alman Hukukunda iftira adlî cezaya tâbi suçtur; öyle ki fail iftira suçundan dolayı beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilir. Aynı şekilde Yunanistan, Kazakistan ve Çin’de de iftira suçundan dolayı beş yıla kadar hapis cezaları öngörülmektedir(46). Kanada Ceza Hukuku uyarınca, bir kimse hakkında bilerek yanlış bir bilgi yayınlayan bir kişi yazılı iftira suçundan dolayı beş yıla kadar hapis cezasına hükmedilir(47).

İtalyan Ceza Hukuku uyarınca iftiranın çeşitli biçimleri, televizyon yayınları ya da örneğin yazılı basın yoluyla yapılanları altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır(48).

Moldova’da iftira suçunun cezası yedi yıla kadar hapis cezası olabilmektedir(49).

Birçok otoriter rejimde iftira karşıtı yasalar siyasî kontrolün araçlarından biri olarak ya da gazetecilerin muhalefetini bastırmak amacıyla kullanılır(50).

Orta ve Güney Amerika ülkelerinde, descato (saygısızlık) olarak bilinen iftira karşıtı yasalar yaygındır. Descato kanunları özellikle kamu görevlilerinin onurunu korur(51).  Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Küba, Ekvator, El Salvador, Guatemala, Haiti, Paraguay, Uruguay ve Venezuela’da bu yasalar halen yürürlüktedir(52). Bu yasaların uygulanması bir ifadenin yalan içerikli olmasını gerektirmemektedir. İftira suçuna karşılık hapis cezası uygulaması, çoğunlukla hükümetler tarafından bunun siyasî amaçlar için kullanıldığı Asya ve Ortadoğu’da yaygındır(53).

Amerika Birleşik Devletleri’nde iftira eyleminin cezalandırılmasını sağlayan herhangi bir federal yasa bulunmamaktadır; aynı şekilde cezalandırılabilir nitelikteki iftira suçu on yedi eyalette ve iki bölgede sadece “kitaplarda” kalmaktadır(54). 1965–2004 yılları arasında yaygın olmasa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ceza infaz yasaları uyarınca iftira suçundan dolayı on altı kişi mahkûm edildi; bunlardan dokuzu hapis cezasına çarptırıldı(55). Söz konusu mahkeme kararları gereği ortalama hapis süresi altı ay, yaklaşık 173.6 gündü(56).

Diğer cezalar ise şartlı tahliye, denetimli serbestlik ve ortalama 1.700 ABD doları para cezasını içermektedir(57). Özellikle SLAPP davaları (halkın iştiraki aleyhine stratejik dava) (58) olarak bilinen ve muhalifleri susturmak, korkutmak ve onları külfetli hukuk maliyetlerinin altında sindirmek amacıyla onlara karşı iftiradan dolayı açılan sunî tazminat davalarına karşı birçok ülkede anti-SLAPP yasaları(59) yürürlüğe konuldu. Olayların birçoğunda, yazılı ve sözlü iftira ve benzeri suçlarla ilgili davalar, imarlaşma ve arazi kullanımı gibi kamusal meselelere ilişkin
açıklamada bulunmayı, protesto eylemi yapmayı ya da bu konuları gündeme getirmeyi isteyen kişilere karşı açılmaktadır(60). Bu tarz davalar aslında genellikle şehir planlamacıları, politikacılar ile insan ve tüketici hakları muhaliflerinin misilleme amacıyla açtıkları davalar olmaktadır.

d. Gıda Ürünlerini Kötüleme Kanunları

ABD’nin çoğu yerinde iftira brokoliye kadar uzanır. Colorado eyalet yasası uyarınca, bir tarım ürünü hakkında bilerek “önemli derecede yanlış beyanda bulunmak” suçtur61. Buna ek olarak, diğer on iki eyalette gıda üreticilerinin
kendilerine yapılan eleştirileri iftira sebebiyle başarılı bir şekilde dava etmelerini kolaylaştıran gıda ürünlerini kötüleme kanunları (Vegansal Kötüleme Kanunları)62 olarak bilinen kanunlar çıkarıldı(63). Bu kanunlar gıda üreticilerinin “kolay çürüyebilen gıda ürünlerini veya mallarını kötüleyenlere karşı uğradıkları zararların tazmini için dava açmalarına” zemin oluşturdu(64).

Tarım ürünlerini kötülemeye ilişkin yasal düzenlemeler uyarınca söz konusu tazminat alacağına esas olarak “yanlış bilgilerin” halka yayılmış olması şartı aranmakta iken; diğer bir şart da eyalet kanunlarına göre kötüleyenin kendi ifadesinin yanlış olduğunun farkında olması gerekip gerekmediğine göre değişmektedir(65). Örneğin, Alabama ve Oklahoma’da oldukça sıkı bir sorumluluk standardından bahsetmek mümkündür; buna göre bir ifadeyi dava edilebilir kılan tek zorunlu unsur: “yanlış bilgilerin herhangi yolla halka duyurulmasıdır”(66).

Florida, Arizona ve Georgia’da bu eylemin “kasıtlı veya kötü niyetli” bir biçimde yapılması şartı aranmaktadır(67).

Teksaslı bir sığır yetiştiricisinin televizyon karakteri Oprah Winfrey’e karşı, o ve konuğunun deli dana hastalığının sığır eti güvenliği konusunda yarattığı korku üzerine yaptıkları yorumların “bozulabilir gıdaların kötülenmesi” ve “ticaretin karalanması” unsurlarını taşıdığı gerekçesiyle açtığı Texas Beef Group v. Winfrey davasında gıda ürünlerini kötüleme kanunları kamu duyarlılığının ön plana çıkmasına sebep oldu(68).

2. Sözleşme Hukuku

Hiç şüphesiz yalan söyleme eylemi “yanlış bilgilendirme” olarak tezahür ettiğinde sözleşme hukuku alanında da sorumluluk doğurabilir. Haksız fiillerde olduğu gibi yanlış bilgilendirme, bir kişinin sözleşmeye girmesine neden olan olaylar veya yasa kuralları konusunda o kişiye karşı yapılan açık, yanlış veya yanıltıcı beyanda bulunmaktan ibarettir(69). İçtihat hukuku (case law), bu eylemi “doğru olmadığını bilerek veya doğruluğuna inanmadan veyahut da doğru olup olmadığı konusunda kayıtsızlık ve dikkatsizlik içinde yapılan yanlış bir bildirim” olarak tanımlamaktadır(70). Yanlış bilgilendirmenin yapıldığı şekle bağlı olarak zarar gören taraf sözleşmeyi feshedebilir, tazminat davası açabilir veya her ikisini birden talep edebilir(71).

İlginçtir ki; yanlış bilgilendirme eyleminin karakteristik unsuru, diğer tarafı aldatma niyetidir(72). Bu nedenle yanlış bilgi içeren salt satış görüşmeleri ve fikir açıklamaları hiçbir şekilde yanlış bilgilendirme eylemi ile eş değerde tutulamaz(73). Ortaya çıkan zararlar birbiriyle aynı olsa bile, bir kişiyi aldatma niyetinin derecesi, hile kastı, ihmal ve kusursuzluk arasında yapılan ayrım vasıtasıyla yanlış bilgilendirme eyleminin ciddiyetini belirleyecektir. Sözleşme tarafının yalan söyleme kastının derecesi her bir eylemi birbirinden ayırt eden önemli bir unsurdur.

3. Anayasa Hukuku

Yalan söyleme eylemi, anayasa hukuku kapsamında da ele alınmaktadır. İfade özgürlüğüne bahşedilen anayasal koruma, Birleşik Devletler Anayasası’na göre herhangi bir bireysel hakka göre tanınmış belki de en sağlam korumadır(74). Birinci Değişiklik ifade özgürlüğüne açık bir koruma sağlamaktadır: “Kongre ifade özgürlüğünü kısıtlayan…. hiçbir kanun yapamaz”(75). Ancak bu hak bile konuşmacının kasıtlı olarak yanlış bilgi açıklamasında bulunduğu bazı durumlarda kısıtlamalara tâbidir(76). Örneğin, iftira içerikli bir konuşma anayasal olarak korunmamaktadır. “Birinci Değişiklik’e göre yanlış düşünce diye bir kavram söz konusu olmamasına rağmen”(77), New York Times Co. v. Sullivan ve Gertz v. Robert Welch, Inc davalarında konuşmacının kendisinin verdiği bilginin kesinlikle yanlış olduğunu bildiği durumlarda Birinci Değişiklik’teki anayasal korumanın iftira niteliğindeki ve karalayıcı ifadeleri kapsamayacağı kanaati yerleşmiştir(78).

Yüksek Mahkeme, “Anayasa, maddî/manevî zarara sebep olan bütünüyle yanlış ifadeler için mutlak koruma sağlanamayacağını” açık bir biçimde ifade etmiştir(79). Somut olaya özgü kötü niyetin ispatlanabileceği bu gibi durumlarda, konuşmacı iftira veya karalama suçlamalarıyla karşı karşıya kalabilir80. “Somut olaya özgü kötü niyet”, konuşmacının kendi ifadesinin yanlışlığının farkında olduğu (veya ifadesinin doğruluğunu veya yanlışlığını umursamadan özensizce konuşma yaparak) ve böyle davranarak zarara uğratmayı istediği durumlarda söz konusudur81. Aynı şekilde aldatıcı reklamlar da anayasal koruma altında değildir(82).

İftira suçunu konu alan mahkeme kararlarına bakıldığında kanunun aslında devletin toplumu iftiradan kaynaklanan zararlardan korumaktan ziyade aldatıcı fiyat veya ürün reklamlarının sebep olduğu zararlara karşı korumak olduğu ve bunun için de daha kapsamlı adımlar atılmasının tavsiye edildiği görülecektir(83).

Nefret söylemi(84) Birleşik Devletler’de85 anayasal düzlemde korunurken, diğer yargı çevrelerinde böyle bir korumadan bahsetmek pek mümkün değildir(86).

Örneğin birçok Avrupa hukuk çevresinde Yahudi soykırımını inkâr etmek suçtur(87). II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımı yaşandığını inkâr eden kişiler birçok Avrupa ülkesinde yargılanmıştır(88). Avusturya, Belçika, İsviçre ve Almanya’daki yasalar bizatihi Yahudi soykırımının değersizleştirilmesini bir suç olarak kabul etmektedir(89). Yahudi soykırımın inkârı anti-semitik bir söylem olarak görüldüğü bu ülkelerde, (kanıtlanmış bir zarar bulunmaksızın) bu konudaki yalan bir ifade cezaî kovuşturmanın başlatılmasında yeterli olduğu için, söz konusu davranıştan dolayı herhangi bir “fiilî” zararın doğmuş olması şartı aranmaz(90). Elbette ki, buradaki yalan ifadeden fiilî bir zararın doğması şartının aranmaması, soykırımın inkârının Yahudi olmayanlar arasında anti-Semitizmi teşvik edeceği ve bunun devamını sağlayıp Yahudilere yönelik saldırılara sebep olabileceği dikkate
alındığında isabetlidir(91).

4. Ceza Hukuku

Bu çalışmanın kapsamına en fazla uygunluk gösteren husus bazı şartlar altında özel olarak yalan söyleme eyleminin suç olarak kabul edilmesidir. Yukarıda iftira suçuna kısaca değindik; ancak yalan söyleme eyleminin cezalandırılmasının kapsamı iftirayla sınırlı değildir. İngiliz ceza hukuku uyarınca aldatma bazı şartlar altında suçtur. Yıllar geçtikçe daha fazla eylem ve aldatma biçiminin suç haline getirilmesi yönünde kademeli bir ilerleme kaydedildiği için, bu konu artık ciddî bir mesele teşkil etmemektedir. İlk İngiliz kanunları yalnızca toplumun genelini
hedef alan tehditleri konu edinmekteydi ve bu nedenle de yalnızca kalpazanlık, ağırlık ve ölçü birimlerinin yanlış kullanılması gibi belirli aldatma kategorileri cezaya tâbi tutulmaktaydı(92).

Sanayi Devrimi’nin başlamasıyla İngiltere’de dolandırıcılık suçlarının yaygınlaşmasını takiben: 1757 yılında yapılan yasal bir düzenlemeyle suç olarak ihdas edilen ve başka bir kişiye ait olan “para, mal, emtia veya ticari eşya”ın mülkiyetini elde etmek için sahte bir görünüş içerisinde “kasten veya tasarlayarak” o kişiyi aldatmak veya dolandırmak amacıyla yapılan tüm yalan beyanda bulunma eylemleri (yukarıda incelenen) aldatma suçları listesine girmiş oldu(93).

a. Yalan Tanıklık

Hukuk kuralları zamanla değişmeye devam etti ve hileye ilişkin konularda ceza yasasının uzun yıllar boyunca etkileyici bir biçimde bir geliştiğini gözlemledik. Birçok ülkede, yalan yere yemin ve yalan beyan suçları, karşılığında ağır cezaların öngörüldüğü ciddî suçlar haline gelmiştir(94).

ABD yasalarına göre, yalan tanıklık suçunun beş temel unsuru vardır: (1) ABD yasalarına göre usulüne göre yapılmış yemin (2) yemin içeren beyanın yetkili bir mahkeme, memur veya görevli huzurunda alınmış olması, (3) yalan beyan, (4) rızayla alınmış olması, (5) davaya esas teşkil eden maddî vakıayla ilgisinin bulunması gerekmektedir(95). Tarihî olarak bakıldığında yalan tanıklık suçu her zaman ağır bir suç olarak görülmüştür:

Hammurabi Kanunları, Roma Kanunları ve Fransa’nın ortaçağda yürürlükte olan hukuk kuralları uyarınca, yalan tanıklık edenler ölüm cezasına çarptırılmaktaydı96. Nitekim İbranice İncil, dokuzuncu emirde “Komşunuzun aleyhinde yalan tanıklıkta bulunmayın” öğüdünü vererek yalan tanıklık eylemine atıfta bulunur(97).

Modern dönemde de bu suça ilişkin tavır değişmedi: son zamanlarda suçla ilgili tutumlar, yalan tanıklık eyleminin hâlâ çok ağır bir suç olarak değerlendirildiğini göstermektedir(98). Suçun ciddiyeti, failin eyleminin mahkemenin yetkisini gasp ederek adaletin sağlanamaması sonucunu doğurduğu için kamuya karşı bir suç olarak kabul edildiği gerçeğinden kaynaklanmaktadır. ABD yasalarına göre yalan tanıklık ağır bir suçtur ve failler hakkında beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir(99). İngiltere’de Yalan Tanıklık Kanunu’na (1911) göre, yalan tanıklık suçu için yedi yıla kadar ağır hapis cezası öngörülebilmektedir(100).

b. Yalan Beyan Suçu

Federal bir yetkiliye yalan beyanda bulunmak da aynı şekilde suçtur(101).

Açıklamanın esaslı bir beyan olarak ele alınması için, “bu beyanın yöneltilen karar organının kararını etkileyecek güce ya da yönlendirme yeteneğine sahip olması gerekmektedir”(102). Resmî görevlinin söz konusu beyan çerçevesinde hataya düşürülmüş olması önemli değildir. Eylemin bizatihi kendisi cezaî sorumluluk doğurmak için yeterlidir. Maddî unsurları itibariyle herhangi bir yanlış, hayâlî veya hileli beyanda bulunmaktan veya ifade vermekten suçlu bulunanlar federal yasa uyarınca (somut olayın özelliklerine bağlı olarak) beş veya sekiz yıla kadar
hapis cezasına çarptırılır(103). Bu hüküm yazılı yalan beyanları da kapsamaktadır(104).

c. Sahte Kimliğe Bürünme Suçu

Sahte kimliğe bürünmek de bir suçtur. Örneğin, New York ceza kanunu uyarınca, “gerçek adı, doğum tarihi veya adresi ile bilgileri üzerinden soruşturma yapılmasını engellemek amacıyla polis memuruna veya uzlaştırmacıya bu tür bilgileri bilerek yanlış veren bir kişinin” bu eylemlerinden dolayı suçlu olduğuna hükmedilir(105). New York Ceza Kanunu birinci derecede kimliğe bürünme (bir polis memurunu taklit etme(106) ve ikinci derece kimliğe bürünme (“birinden menfaat temin etme, birine zarar verme ya da birini dolandırma amacıyla” kimliğe bürünme) eylemlerini içeren suçları da düzenlemektedir(107). New York Kanunu ile düzenlenmiş olan yalan beyan ile ilgili diğer suçlar arasında aldatıcı reklamlar(108) ve kredi koşulları ile ilgili yalan beyanda bulunma suçları da bulunmaktadır(109).

d. Dolandırıcılık

Nihayet son başlıkta yalan söyleme eyleminin dolandırıcılık şeklinde görünümünü ele alacağız. Dolandırıcılık eylemine karşı haksız fiilden kaynaklanan bir davanın açılmasının yanı sıra eyalet ve federal düzeyde de ceza davası açılmaktadır(110). Ortak hukukun ilk dönemlerinde dolandırıcılık eylemi yalnızca kamuoyunun dolandırıldığı durumlarda cezaî kovuşturmaya tâbi tutulmaktaydı; özel hukuk kişileri arasındaki dolandırıcılık eylemlerinin akıbeti tamamen hukuk davalarına bırakılmıştı(111). Fakat diğer aldatma eylemlerinde olduğu gibi, hukuk sistemi giderek bu tür eylemleri de suç olarak düzenlemeye başlamıştır.

Dolandırıcılık birbirinden farklı şekillerde kendini gösterdiği için ona ilişkin net bir tanım vermek oldukça güç olmakla beraber en basit düzeyde şu şekilde bir tanım verilebilir: “doğruyu gizlemek ya da yanlış önerilerde bulunmak suretiyle bir başkası üzerinde üstünlük kazanmak için başvurulan ve insan becerisiyle tasarlanan çeşitli yöntemlerdir. Eylemin kendisi tüm oyunları, hileleri, kurnazlığı ikiyüzlülüğü (değiştirme, gizleme) ve başkasının kandırılmasına neden olan tüm haksız yolları içermektedir”(112). Hileli davranış oldukça sofistike olabilse de, temel bileşeni sadece para, mal veya hizmet temin etme amacıyla karşı tarafı aldatmaktır(113).

Daha açık ifade etmek gerekirse, dolandırıcılığın kendisi tipik olarak vazedilen unsurlarla(114) tanımlanmış bir suç olmaktan ziyade, çeşitli ceza yasalarının özünde varlık gösteren bir kavramdır”(115). Bundan dolayı dolandırıcılık teşkil eden davranış çeşitli biçimlerde ortaya çıkabildiğinden dolandırıcılığın tanımı da bu suçtan bahseden yasal düzenlenmenin niteliğine bağlı olarak farklılık gösterebilir(116). Hem federal hem eyalet yönetimleri, bu tür eylemleri kovuşturmak için dolandırıcılığın çeşitli biçimlerini düzenleyen düzenlemeler ihdas etmişlerdir.

Dolandırıcılığı düzenleyen yasalar, dolandırmak amacıyla örgüt kurmak ve internet dolandırıcılığı gibi çeşitli aldatıcı davranışları kapsayan geniş spektrumlu kurallardan, “suçun konusunu dar bir alana sınırlayan” kurallara kadar çeşitlilik göstermektedir(117).

Dolandırıcılıkla ilgili olarak Amerikan Hukuku genel olarak İngiliz dolandırıcılık hukukunda Hırsızlık Kanunları altında tanımlanan ve aldatma suçları olarak bilinen suçlarla benzerlik göstermektedir(118). 2006 yılında çıkarılan Sahtekârlık Kanunu, 1968 ve 1978 tarihli Hırsızlık Kanunlarının yerini almıştır(119). Kanunun güncel amacı, kendisine veya başkasına menfaat temin etmek veya bir kişinin zarar görmesine sebep olmak veyahut onu zarar görme riskine maruz bırakmak amacıyla yanlış bilgilendirme yapan kişinin hile ile yaptığı bu bilgilendirme eyleminden dolayı suç işlemiş sayılacağını öngören § 2 (1) hükmüdür(120). Bu makalede söz konusu suçun türlerinin ayrıntılı olarak açıklanması herhangi bir fayda sağlamayacaktır, ancak şimdilik şunu belirtmekle yetinelim ki; ABD hukukunda olduğu gibi İngiliz dolandırıcılık yasasının kapsamını esas itibariyle maddî ve finansal kazanç veya kayıplar oluşturmakla beraber, bu kapsamı başka türdeki hasar veya kayıp biçimlerini de içine alacak şekilde genişletme fikri desteklenmemektedir(121).

İngiliz Ortak Hukukunda da aynı şekilde dolandırmak amacıyla örgüt kurma eylemi tamamen ekonomik nitelikte bir zarara sebep olma olgusuyla ilişkilendirilmektedir(122). Suçun unsurlarının oluşması için, “örgüt üyelerinin mağduru aldatarak onun ekonomik menfaatlerinin risk altına girmesine ya da kendisini ekonomik zarara uğratacak bir davranışta bulunmasına veya tam aksi bir davranışta bulunmaktan kaçınmasına sebep olacak ya da olabilecek hileli işleri yapmak için anlaşmaya vardıkları kanıtlanmalıdır…”(123).

Dolandırıcılık teriminin merkezinde tamamen ekonomik bir algı vardır(124). Böyle olduğu için dolandırıcılıkla ilgili suçlar hilenin ekonomik kazanca yönelik yapıldığı durumlarda başarılı bir şekilde kovuşturulurken, zararın niteliğinin farklı olduğu durumlarda ise mesele büyük ölçüde çözümsüz kalmaktadır. Örneğin dolandırıcılık suçlaması bu makalenin girişindeki senaryolar için sonuç vermeyecektir.

Genel olarak, ceza kanununda hileli davranışın kapsamı kademeli olarak genişletilmiştir. Bu husus, bu bölümde ele alınan suçların çoğunda açıkça görülmektedir. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemenin temeli, ekonomik veya idarî alana veyahut bir kişinin itibarına yapılan saldırı sonucu ortaya çıkacak ağır zarar kavramına dayanır. Aynı şekilde bu makalede önerdiğimiz suçun varlığı da bir yalan tarafından sebep olunan zararın ağırlığına bağlıdır. Bu önerilen suç, özel ahlâk alanına karşı yapılan kendine göre haklı bir saldırı veya ahlâk sansürü uygulaması değildir.

Söz konusu suç; -zararın oluşmasına ihtiyaç duyulmadığı (belli bir kişiyi kastetmeksizin zarar verme anlamında) fahişelik, kumar, loitering (suç işleme şüphesi yaratacak şekilde aylakça dolaşma), kamusal alanda sarhoşluk, uyuşturucu kullanımı, hız yapma veya kamusal alanda teşhir gibi mağdursuz suç(125) olarak adlandırılan suçlarla mukayese edilebilir nitelikte değildir – bu tarz suçları yasaklayan kuralların amacı özü itibariyle ahlâka aykırı olan davranışın kendisini yasaklamaktır(126).

Daha önce de belirtildiği gibi, daha birçok somut olay üzerinden tartışma yapılması mümkün olsa bile, biz bu makalede yalan söyleme eyleminin ahlâken sorumlu tutulabilir tarafıyla ilgilenmiyoruz; bunun yerine bu eylemin sonuçlarıyla- yani sebep olduğu zararla- ilgileniyoruz.  Nitekim iki yazarın açık bir şekilde ifade ettiği gibi “bir kişinin kendine özgü inşa ettiği yolda cehenneme gitme yönünde vazgeçilmez nitelikte bir hakkı vardır, yeter ki o yolda başka birinin canına ya da mülküne zarar vermesin”(127).

C. YALAN SÖYLEME EYLEMİNE YÖNELİK YASAL DÜZENLEME YAPMA KONUSUNDAKİ İSTEKSİZLİK

Açıkça görünmektedir ki, yıllar geçtikçe hem medeni hukuk hem de ceza hukuku sistemleri hileli davranışa karşı gittikçe daha az hoşgörülü hale gelmeye başlamıştır. Her ne kadar ceza hukuku kamusal düzlemde hem devlete karşı yalan söyleme hem de ekonomik kayba neden olan dolandırıcılık eylemlerini cezalandırsa da, ceza hukukunun bireyler arasındaki özel ilişkilere müdahale etme isteğinin birtakım sabit sınırları vardır. Aslında, ceza kanununun hileli davranışlara ilişkin düzenlemelerinin aynı konuda toplumda var olan ahlâkî değerler ile çelişmesinin sağlam birtakım gerekçeleri bulunmaktadır. Tartışmayı ilerletmeden önce bu gerekçelere de yer vermekte fayda vardır.

1. Yasal Düzenlemelerin Yüksek Maliyetli Olması

Ceza hukukunun yalan söyleme eylemini düzenleme konusundaki yetersizliği veya isteksizliğine ilişkin en ikna edici açıklamalardan biri, bu eylemi genel olarak hileli davranışa ait kurallarla ilişkili olacak şekilde yasalaştırmanın çok yüksek maliyetli olmasıdır. Hileli konuşma ve davranışın her biçiminin ortadan kaldırılması arzu edilebilirken, kıt kaynaklar göz önüne alındığında, diğer önceliklerin merkezde yer aldığı daha pratik düşünceler ön plana çıkmalıdır.

Üstelik ceza hukuku sistemlerinin hal-i hazırda daralmış bütçeleri göz önüne alındığında, haklarında hüküm verilen dava tarafı özel kişilere ve yasal kurumlara yüklenecek olan soruşturma ve kovuşturma dahil yargılama masraflarını
ayarlamak da oldukça güçtür.

2. Kayıt Dışı Uygulamaların Fazilet

Yalan söyleme eyleminin düzenlenememesinin muhtemel bir diğer gerekçesi de, hukuk sisteminin gayri resmî nitelikteki sosyal ilişkilerin sorumluluğunu üstlenmeyi ertelemeyi tercih etmesidir – makbûl olan yalancıları cezalandırmak için onaylanmama ve dışlanma mekanizmalarını kullanan daha spontan bir düzendir(128).

Hileye ilişkin normların kayıt dışı olarak uygulanması yasal/resmî yaptırımlara göre daha fazla avantaja sahiptir: kolluk kuvvetleri ve mahkemelerin dedikodu, dışlama ve fişleme gibi sosyal fenomenleri dikkate almasıyla birlikte adli ve idari masraflarda kısıntı söz konusu olabilmektedir(129). Buna ek olarak, hileli davranışın sonuçları ekonomik bir zararı kapsamıyorsa, başkaları tarafından yalancıya uygulanan toplumsal yaptırımlar uzun vadede daha etkili olabilir ve mağdurlar için daha tatminkâr olabilir. Maddî zararlar söz konusu olduğunda mağdurlar yasal yollara başvurmayı tercih edebilir, ancak akran gruplar aslında hilenin sebep olduğu maddî olmayan zararları değerlendirme sürecinde daha verimli olabilir ve hileyi yapan kişiye bu davranışı onaylanamadıklarını ifade ederek onu dizginleyebilirler(130). Bu gayrı-resmî uygulama, toplumun aldatıcı davranış üzerinde gözetim yapmasını gerektirse de, bu gözetim doğal olarak gerçekleşir çünkü davranış normlarını ihlâl edenler keşfedilir ve gerektiği gibi cezalandırılır. Böylece, kendi kendini düzelten bir toplumsal sürece devletin ağır elinin müdahale etmesine ihtiyaç duyulmaz.

3. Özel Meselelere Müdahale Etme Konusunda İsteksizlik

Birçok yazar özel kişiler arasında gerçekleşen konuşmaları ve sosyal etkileşim alanlarına ceza hukukunun müdahale etmesi gerektiği görüşüne karşıdır. Devlet genellikle özel meselelere müdahil olmaya ve bu anlamda kahvelerde ve evlerde vatandaşlar arasında karşılıklı olarak paylaşılan söz ve bilgilere yön vermeye isteksiz davranmaktadır. Bu tür bir müdahale, devlet tarafından özel hayata büyük bir saldırı teşkil eder. Eğer Ceza Kanunu her yerde doğru konuşmayı zorunlu kılmakla görevliyse, yalan ne kadar küçük olursa olsun, içeriği veya sebep olduğu zararın seviyesi ne olursa olsun sonuç korkutucu olur. Keza Birinci Değişiklik ile ciddî anayasal kaygı uyandıran ifade özgürlüğü meselesi tekrar gündeme gelecektir. Devletin dokunaçlarının insan ilişkilerini gereksiz ayrıntısıyla incelediği bu seviyedeki bir devlet müdahalesi, onun adeta polis devletine benzemesine yol açmaktadır. Bu durum gizlilik ve kişisel özgürlüğün korunmasını hedef alan anayasal ideallere aykırı görünmektedir.

4. Kaygan Zemin

Yukarıdakilerle doğrudan ilgili olarak bu alanın kesinlikle “kaygan zemin” olduğu endişesi mevcuttur: -ceza kanununun yalan söyleme eylemini yaptırıma bağlaması, en küçük ve en gereksiz beyaz yalanların söylendiği otuma odalarında bile insanların birbirlerine söyledikleri yalanlardan dolayı cezaî sorumluluklarının doğmasına sebep olacaktır. Böyle bir müdahalenin bir kez olsun başlamış olması, bireysel hayatın en özel taraflarını bozguna uğratan bir dizi düzenlemenin de arkadan geleceği konusunda tereddüt uyandırmaktadır.

Nitekim ceza kanununun kapsamının genişletilmesine ilişkin sınırlar, aslında bir anlamda bireysel özgürlük alanına devletin el atmasına karşı birer siperdir.

Yasalar her zaman olduğu gibi “aşırı suçlama” konusu, bir davranış biçimini suç sayarak ceza kanunun kapsamının daha da genişletilmesinde az da olsa faydalı bir taraf bulunduğu düşüncesi etrafında tartışılmaya devam edecektir.

Doktrinde aşırı suçlama konusuna duyulan ilgi artmaktadır(131). Hukuk camiasında adalet sisteminin hâl-i hazırda “aşırı suçlama”da bulunduğu konusunda geniş bir fikir birliği bulunmaktadır(132).Bazıları yalan söyleme eyleminin suç olarak düzenlenmesi fikrine bu meseleyi daha da körükleyeceği gerekçesiyle itiraz yöneltebilir. Bu fenomene örnek veren kitaplarda halen amacı itibariyle şüphe barındıran birçok yasa kuralına yer verilmektedir. Örneğin, işlendiği eyalete bağlı olarak değişkenlik gösteren cezaya tabî suçlar: içecek yerine parfüm ya da losyon satmak(133), tavşanları veya kuşları boyamak(134), güvercinleri yuvalarından korkutmak(135), taşkınlık ve gürültü yaparak ibadet halindeki cemaati rahatsız etmek(136). Columbia Bölgesi’nde federal yasa uyarınca ABD bayrağı üzerine bir reklam yerleştirmek suçtur137. Son birkaç yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde federal bölge ve eyalet düzeyinde “ceza hukukunun boyutu ve kapsamında ani bir genişlemeye” ve cezalandırmada belirgin bir artışa tanık olunmuştur(138).

Ken Mann gibi bazı akademisyenler, ceza hukukunu “küçültmeyi” mesleki bir amaç haline getirmişlerdir. Bu bilim adamları, cezalandırma amacı barındıran yaptırımları kullanma ihtiyacını azaltarak, büyük oranda ceza hukukunu yansıtan ve cezalandırıcı yönü daha fazla olan bir medeni hukuk sistemini savunmaktadırlar(139).

Devlet tarafından sıradan vatandaşların günlük faaliyetlerine yapılacak müdahalenin boğucu bir hal alabileceği endişesine sahip olan Mann gibi pek çok yazar, ceza kanunun kademeli olarak genişlemesinin alkışlanacak bir fenomen olmadığını savunmaktadır. Her çeşit yalanın yasaklanması ahlâkî bir zorunluluğun yerine getirilmesini sağlarken, bu durum gerçekte toplumda büyük bir tahribat yaratabilir. Bu görüşe göre yalan söylemek, takip edilmeyi ve cezalandırılmayı hak eden yanlış bir davranış değildir; ceza yasasının alanına yönelik bazı kısıtlamalar, devletin özel hayatın gizli taraflarını açığa çıkarmayı haklı göstermeye başlamasından önce zorla inşa edilmelidir.

5. Hilenin Faydaları ve Yalanın Yararlı Olacağı Düşüncesiyle Yasal Düzenleme Yapma Konusunda İsteksizlik

Yasanın hileye hoşgörülü olmasına ilişkin bir diğer ikna edici gerekçe de, yasal düzenlenme yapma konusundaki isteksizliğin sebebini hilenin aslında olağanüstü derecede yararlı olabileceği düşüncesine bağlamaktadır. Diderot, Hegel ve Nietzsche gibi yazarlar, Kant’ın kategorik ve yarı kategorik ahlâkçılığına karşı ayaklandılar; çünkü onlar dünya üzerinde bazı dönüştürücü etkilere sahip olmak isteyenleri alkışlıyorlardı(140).

Nietzsche, bir seferinde, ideal bir aktivistin “gerçeği söylemekten ziyade yalan söyleyen” bir kişi olduğunu… Çünkü bunun daha çok ruh ve irade gerektirdiğini” ifade etmiştir(141). Bu bakış açısıyla bakıldığında, hakikat son derece güvenli ve basmakalıp bir liman olsa da düzeni bozmaya cesaret eden, zekâyı ve ahlâkı parçalayan kişi aslında yalan söyleyen kişidir(142).

Ahlâk felsefecisi David Nyberg, hakikâti söylemeyi “ahlâken abartılmış” olarak nitelendirir ve yalanların ve diğer aldatma biçimlerinin mahremiyetin ve duygusal konforun korunması açısından sivil topluma getireceği olumlu katkıları vurgular(143). Onun bakış açısına göre, dürüst olmamak birbiriyle olan etkileşimlerimizde büyük ölçüde yer alır; bu ise uyarlanabilir temel bir yetenektir ve iyi amaçlara hizmet edebilir(144).

Yalan söyleme eylemini ve yalan söyleyenleri kınamakla birlikte, hilenin kültürümüzün temel bir parçası olduğunu, mazur görülebilir ve gerekli iletişim araçlarından biri olduğunu da kabul ediyoruz. Bir adayın iş görüşmesindeki davranışlarını düşünelim; parlak gülümsemesi ve el sıkışması ile gösterdiği seçkin tutumu ve görüşme boyunca müstakbel işverenine karşı yapmacık tavırlarını ve duruşunu ve hatta kendi deneyimi ve eğitim geçmişi konusundaki abartmalarıyla ve yalanlarla kurduğu teması – bu temas boyunca yaşananların tamamı iş arayan bir kişinin aslında sahip olmadığı özgüven ve yetenek kendisinde varmış gibi yansıtması ve karşı tarafı yanıltması titizlikle tasarlanmıştır.

Bazı meslek alanları için yalan söyleme eylemi işlerinin temel bir parçasıdır: delil toplamak ve işbirliğini ortaya çıkarmak için kolluk kuvvetleri sıklıkla şüphelilere yalan söylemektedir; doktorlar ve hemşireler acıyı teskin etmek için hastalara yalan söyler; araştırmacılar tepkileri ve davranışları değiştirmek amacıyla birtakım konuları incelemek için yalan söylemektedir; politikacılar ve diplomatlar dış politika müzakerelerinde avantaj elde etmek için yalan söylemektedir ve avukatlar görevlerinin meşru bir parçası görerek davayı dezavantajlı hale getirecek bilgileri müvekkillerinden gizlemektedir(145).

Gerçekten de çelişmeli adalet sisteminde “hukuk düzeninin geleneksel yapısı gerçeği gizlemek için kullanılabilir…”(146).

Yalan söyleme eylemi her yerde ve her an sürekliliği olan bir eylemdir(147). ABD’de yapılan araştırmalar, bir kişinin ortalama günde bir kaç kez yalan söylediğini ve birçoğunun daha fazlasını söylediğini göstermektedir(148). Aslında çok fazla ya da çok az yalan söyleyen kişilerin insafsız izlenimi yarattığı ileri sürülse de; çok iyi sosyalleşmiş bir kişi, bu iki uç arasında sorunsuz bir şekilde dolaşabilir(149).

Yalan söylemenin her an her yerde olması, bunun işe yaradığını ve adeta toplumsal varlığımızın temel bir parçasını oluşturduğunu akla getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında yalan söyleme eylemi ceza hukukunun yaptırımını hak etmeyen veya gerekli kılmayan sıradan bir olaydır.

Ağır zararla sonuçlanan pek fena yalan söyleme suçu bu itirazları hesaba katmalı ve bu konuların tamamının menzilinden kaçınmak için hazırlanmalıdır. Kanunkoyucu bu alanı son derece fena yalanlarla sınırlandırmalıdır – bu eylemi suç olarak düzenlerken ortaya çıkabilecek potansiyel tehlikeler, yalandan doğan çeşitli toplumsal zararlar karşısında düzgün bir şekilde dengelenmelidir. Yalan söyleme eyleminin kendisinin istinasız olarak ahlâka aykırı olduğu savunulsa bile, eylemin konusu olan her çeşit yalan cezaya tâbi olmamalıdır.

D. YALANLARI ÖZEL OLARAK SINIFLANDIRMA SORUNSALI

Gerçekten de her yanlış olan cezaya tâbi değildir ve her cezaya tâbi olan da ahlâken yanlış değildir. Bu iki alanın birleştirilmesi birtakım pratik sonuçlar içerebilir. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, bu makalede ortaya konan suç, yalan söyleme eylemini özü itibariyle kınayan deontolojik bir temelle formüle etmekten ziyade, yalanın sonucu olarak ortaya çıkan zarara odaklanarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bu ayrım, önerilen suçun teorik temelini açıklığa kavuştururken önemli bir soruyu da ortaya koyar: amacımız yalanın kendisinden ziyade yalanın sonucu olarak ortaya çıkan zararı azaltmak ise o zaman neden yalan söyleme eyleminin içinden yalnızca zarar doğuranlarını seçip ayırmıyoruz?

Bir başka deyişle, hedeflenen zarara neden olmak için tasarlanmış davranışları yasaklamak yerine neden yalan söyleme eylemenin kendisini suç olarak düzenleyelim?

Bu itirazın başlı başına kayda değer bir tarafı vardır. Nitekim belirli suçların sebep oldukları zararın doğasına ve derecesine göre sınıflandırılmasında zarar fikrine verilen kavramsal önem gayet anlaşılabilir düzeydedir(150). Bir yazar bu durumu “dönemin ve hukuk kültürlerinin aksine, suçların tek bir kavram etrafında sınıflandırılması kötücüldür” diyerek açıklamaktadır(151).

Aslında burada sorulacak soru, “kimin veya hangi çıkarın zarar gördüğü veya korunmaya çalışıldığı” şeklinde ortaya çıkar/152). Toplumsal zararların belirli türleri esas alınarak yapılan sınıflandırma şu şekildedir: “(1) kişiye yönelik suçlar, (2) mülkiyete yönelik suçlar, (3) konut ve zilyetliğe karşı suçlar ve sair”(153). Bu konuyu belirli suçların tasarlanması anına kadar genişletebiliriz. Suçlar genellikle eylemden doğacak belirli bir “sonuç” uğruna işlenir. Daha kesin bir ifadeyle, zarar hem ceza hukukunun “’olmazsa olmaz” unsuru hem de cezayı haklı kılan ahlâkî unsur olarak görülerek…suçluluk tanımının merkezinde yer alır”(154).

Nitekim kanunlarımızın kapsamlı düzenlemesi de davranışın sebep olduğu zarar üzerinde yoğunlaşmaktadır(155). Bununla birlikte, tipik olarak belli bir davranış şekli tanımlanmıştır. Bu ise belirgin bir amaca hizmet eder: hangi davranış tarzının yasaklandığına dair insanları eğitmek için “eylemin” bütününü belirli davranış biçimlerine ayrıştırmak hayatî önem arz etmektedir.

Yukarıdaki tartışmayı mantıksal absürdlük zeminine taşıdığımızda, teorik olarak ceza hukukunun tamamını ilga edip, yerine “başka bir kişi ya da kişileri haksız yere zarara uğratan davranışlarda bulunmayı” yasaklayan tek bir hüküm ihdas etmek mümkündür, burada hükmedilecek ceza zararın ağırlığı ile orantılıdır (suçun kapsamı teşebbüs ve taksiri de içerecek şekilde genişletilebilir). Ancak bu çıkarım bizi, muazzam genişlikteki bu tarz bir torba suçun ihdas edilmesindeki gizli tehlikeleri ve devletin boyunu aşması ile sonuçlanacak kâbus gibi senaryoları anlık görmekten daha fazlasına götürmez. Kanunlarımızın kapsamı şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ve meşru sınırlar ile çevrilmeli ve bu sınırlar içerisinde tutulmalıdır. Yüksek Mahkeme, “ceza kanunu hükümlerinin, davranışlarıyla cezaî sorumluluk altına girecek olanları bilgilendirmek için yeterince açık olması gerektiğini” belirtmiştir(156).

Cezaî sorumluluk doğuracak davranışlar “yeterli açıklıkta tanımlanmalıdır”(157). Bu nedenle suçlar, hangi davranışın kabul edilebilir olduğunu ve hangisinin kabul edilemez olduğunu saptamak için belirli tipteki eylemlere ayrıştırılmalıdır. Bu husus özellikle Bartley’in yalanında olduğu gibi açıkça muğlak ve içi boş zararlarla uğraşırken daha da ön plana çıkmaktadır.

Sonuçta özel hayat alanına bu kadar müdahaleci bir adım atacak olursak, cezaî düzenlemenin alanını çok dar ve çerçevesi iyi çizilmiş bir davranış biçimine indirgeme noktasında da çok dikkatli olmalıyız.

Bazı durumlarda, zararın niteliği cezaî yaptırımı hak edecek kadar büyük olmasına rağmen, zararın niteliği birbirinden farklı biçimlerde ortaya çıkabileceği için bunun çerçevesini kesin olarak çizmek zor olabilir. Örneğin, New York kanunları uyarınca Bartley’nin yalanı herhangi bir suça uymayacaktır; bu davranış biçiminden dolayı Bartley New York Ceza Kanununun § 240.26 maddesi uyarınca yalnızca ikinci derece huzur bozma kabahatinden dolayı sorumlu tutulabilir.

Hâlbuki yalan söyleme eylemi, bu zararların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Yasalaşmada aşırıya kaçma tehlikesi olmadan amaca ulaşmak zor olacağı için ortaya çıkan ağır bir zarar üzerinden yasal düzenleme yapmanın en makûl ve mantıklı yolu olarak yalan söyleme eylemi görmezden gelinmektedir. Ancak bu örnekte bahsi geçen zararın oldukça dar tanımlanmış bir eylem olan yalan söyleme eylemine sabitlenmiş durumda olduğu gayet açıktır.

Eylem ve ortaya çıkan zarar yasama belirsizliğini önlemek için bir bakıma birbirleriyle ikame edilebilir. Örneğin, özellikle ortaya çıkan zarar fark edilebilir derecede müstakil nitelikte ise, bu zarara yol açan davranışın açık bir biçimde tanımlanması ile daha fazla kesinlik elde edilebilir. Bu makalede önerilen suçun konusu olaylarda zararın niteliği çeşitlilik gösterdiği için zararı tam olarak tespit etmek güçlük arz edebilir. Bununla birlikte, ortaya çıkan zararı bir eyleme –ki bu eylem yalan söyleme eylemidir- sıkı sıkıya bağlıyoruz.

Hiç şüphesiz, her yasal düzenlemenin doğasında kaçınılmaz şekilde bir belirsizlik bulunur; lâkin bu belirsizlik pratik olarak mümkün olan en asgarî seviyeye indirilmelidir. Toplumsal açıdan avantajlı olabilecek şekilde yasanın kapsamı genişletilirken, kanunkoyucu yasanın aşırı genişlemesi ve aşırı suçlama tehlikesine karşın bu kapsamın olabildiğince dar tutulmasını sağlamak için büyük çaba göstermelidir. Böyle bir belirsizlik, “belirsizlik doktrini”(158) bağlamında hükümsüzlük seviyesine ulaşmasa ve adil yargılama sürecini ihlâl edecek nitelikte olmasa bile, özellikle niteliği itibariyle muğlak olan bir zararı ele alırken yasalaşma aşamasında olabildiğince genellikten kaçınılmalıdır. Cinayet sonucu ortaya çıkan zarar açıktır (ölüm meydana gelir) ve hırsızlıktan kaynaklanan zararlar da belirgindir (eşya yasalara aykırı bir şekilde alınır) ancak bazı kötücül yalanlardan kaynaklanabilecek zararlar belirgin şekilde açık değildir. Bu nedenle en azından davranış daha açık
ve net tanımlanmalıdır. Yasaların genelliğinin maliyeti, yasal genişlemenin ağır bedeli ve yaptırımda seçicilik tehlikesidir. Gerçekten de, bu durum Latince bir vecizede gayet isabetli olarak şu şekilde ifade edilmektedir: misera est servitus ubi jus est aut incognitum aut vagum (“sefillik, içinde bilinmeyen veya belirsiz olan yasaların barındığı kölelik halidir”)(159).

Bunların dışında bir de caydırıcılık konusu vardır. Bu anlamda örneğin, sebep olabileceği zarar nedeniyle alkollü araç kullanmayı suç olarak öngörmek toplumsal açıdan avantajlıdır. Nitekim sarhoş bir sürücü, bir kişinin ağır yaralanmasına, ölümüne veya malvarlığında zarara uğramasına sebep olduğu için (veya potansiyel olarak sebep olabileceği için) bu davranıştan kolayca sorumlu tutulabilir. Bununla birlikte, hangi davranışın suç olduğunun (ve – umut edilir ki- bu davranıştan caydırmak için) açıklığa kavuşturulması için, kanunkoyucu zarara sebep olma olgusu ile yakından ilişkilendirdiği spesifik bir eylemi suç olarak öngörür. Bizim önerdiğimiz husus da aslında budur:

Yalanın bazı türleri ağır zararlara yol açabilir, dolayısıyla da bireyleri bu tür eylemleri icra etmekten caydırmak maksadıyla bizzat bu davranışların cezalandırılmasını sağlamaya çalışmaktayız. Bir an için ABD Ceza Kanununu ele alalım. Dolandırıcılık ve yalan beyan suçlarıyla ilgili federal yasa, bir şahsın hilesi(160), tasdikli çeklerde değişiklik yapmak(161), arazi ödünç tahvili veya banka kredisi borçlanma senedi üzerinde tahrifat(162), gizliliği olan kuruluşların gizli telefon kayıt bilgilerini edinerek dolandırıcılık veya benzer faaliyetlerde bulunmak(163), açık denizlerde veya diğer sularda iken sahtecilik yapmak(164) sebebiyle sorumlu tutulabileceği birbirinden bağımsız bir yığın eylemi tanımlamaktadır. Teorik olarak, bu kapsamlı liste yerine dolandırıcılık suçuna ilişkin tek bir geniş tanımlama yapılabilirdi. Aslında, dolandırıcılık suçu hırsızlık gibi daha geniş biçimde tavsif edilebilir ve hatta ABD Ceza Kanununun tamamının başlığı “başka birine haksız yere zarar vermek” olan tek bir suçtan oluşana dek kanunlaşmada genelliğin ölçüsü genişletilebilirdi.

Şimdi de e-posta dolandırıcılığına ilişkin yasal düzenlemeyi kısaca değerlendirelim. E-postanın içeriği (eyaletler arası bir kurye), federal yasanın uygulanabileceği bir eylemin net olarak teşhis edilmesinden başka bir anlam ifade etmez(165).

Bazı yazarlar ise bu husustaki yasal düzenlemelerde daha en baştan yeterli açıklık olduğunu düşünebilir. Örneğin, hileli iflas hükümlerine tabî bir kovuşturmada, eylemin kapsamı yasal düzenleme tarafından açık ve net bir davranış biçimiyle sınırlandırılmıştır(166). Başka bir örnek, bilişim dolandırıcılığına ilişkin yasal düzenlemedir. Devlet bilgisayarlarının karıştırılması ve şifrelerin kırılması gibi çok spesifik eylemler yasal düzenlemede ana hatlarıyla belirtilmiştir(167).

Belirli davranışlar açıkça öngörülmek suretiyle “savcılar yasa hükmünün kapsamını yalnızca bilgisayar kullanımını gerektiren her türlü hileli davranışı kapsayacak şekilde genişletmekten alıkonulmaktadır”(168). Aynı şekilde (ekonomik suçlar bakımından) Model Ceza Kanunu “ticari bir işin görülmesi sırasında dolandırıcılık, başka birinin kredi kartını kullanma ve sahtecilik yapma gibi hilenin çeşitli türlerini barındıran suç tiplerini ayrıntılı olarak düzenlemektedir”(169). Dolandırıcılığın bu suça özgü spesifik davranış tiplerini ayrıntılarıyla düzenleyen bir dizi suça ayrıştırılması belirliliğin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

İdeal olan, bir suçun zarar ve eyleme ilişkin tüm bileşenlerinin olabildiğince dar tanımlanmasıdır. Gerçekten de eğer zorunlu olarak bu denklemin bir tarafı belirsiz kalmışsa, işte o zaman bu belirsizliği en aza indirgemek için bileşenin kalan kısmı olabildiğince açık ve net olmalıdır. Eylem ve zarar, yasal belirliliğin iki kanadını temsil eder; bir taraf zayıfsa, diğer taraf bu durumu telafi etmek için daha belirgin olmalıdır. Mevcut yasal düzenlemelerimizin görmezden geldiği yalan söyleme eyleminin özellikle ağır zarara sebep olan türünü tespit etmenin ve bu eylemden caydırmanın en iyi yolu, bu eylemi suç olarak ihdas etmektir.

III. YALAN SÖYLEME EYLEMİNİ SUÇ OLARAK İHDAS ETMEYE DOĞRU: AĞIR ZARAR DOĞURAN PEK FENA YALAN SÖYLEME EYLEMİNİ YAPILANDIRMAK

Bu makalede yalanlarının tamamının cezaya tâbi kılınması savunulmamaktadır. Bazı durumlarda bir yalan tarafından sebep olunan zararlar cezaî yaptırımı gerektirecek kadar ağır olabilir, ancak bu durum her zaman geçerli değildir

Önerdiğimiz suç, yalnızca eylem odaklı olmadığı gibi, deontolojik etik temelli de değildir(170). Zararın derecesi, cezaya tâbi eylem için yegâne turnusol testidir. Dolayısıyla, biz hareketin sonuçlarına bakmalıyız; öyle ki belli durumlarda hilenin bazı biçimleri o kadar fenadır ki cezaya tâbi olması adeta bir gereklilik arz eder.

Makalenin ilk yarısında cezalandırılabilir bazı yalan türlerini belirttikten sonra, geri kalan kısmında da böyle bir suçun nasıl yapılandırılacağı ile ilgili tartışmalara yakından göz atmayı tercih ettik. Feinberg’in zarar ilkesine ilişkin çalışmaları bunu yaparken bize yardımcı olacaktır.

A. YALANLARIN CEZAYA TABİ KILINMASI İÇİN ÖNERİLEN ŞARTLAR

Birçok hukukçu yalan konusu ile ilgilenirken Sissela Bok bu konuda ufuk açan bir metin yazmıştır171. Yazar çalışmasında özellikle yalan söyleme eyleminin uğraşılması zor bir konu olduğunu ve bunun çözülmesi kolay olmayan ahlâkî belirsizlikler içerdiğini belirtmektedir(172). Öyle ki yalan hayatımızın her alanına sızdığından, bazı durumlarda etik açıdan kabul edilebilir hale gelmiştir, ancak yine de bazıları için kınanabilir niteliktedir.

Bok, insanların yalan söylemelerinin altında çeşitli nedenler olduğunu gözlemler; ona göre güç kazanmak, sıkıntıdan kurtulmak, itibarı kurtarmak veya başkasını incitmekten kaçınmak için yalan söylenebilir(173). Yazara göre genel bir başlangıç noktası olarak insanlar yalan söylemekten kaçınmalıdır; bu onlara başlangıçta olumsuz yönde bir ağırlık verecektir ancak bir seçenek işaretlemek zorunda kalırlarsa her zaman doğruluk alternatifini aramalıdırlar(174). Yazarın varsayımı yalanın sebep olduğu zararı temel almaktadır. Zira yalan söyleme eylemi, mağdura derhal zarar vermek ile onu güven ve işbirliği erozyonuna uğratarak aslında uzun vadede topluma zarar vermek gibi iki yönlü bir etkiye sahiptir(175).

Yalan söyleme eylemi ve hilenin çeşitli şekilleri sıra dışı olmaktan ziyade normal davranışlar olarak görüldüğü için yalan söylemek toplumumuzun sıradan bir özelliğidir. Bu nedenle zor olan şey, kabul edilebilir yalanlar ile (açıkça) kabul edilebilir olmayanlar arasına ince çizgi ile sınır çekmektir.

Yalanların ve hileli davranışların her türünü cezalandırmanın idari ve yasal açıdan imkânsız olacağını ve bunun da aslında arzu edilen bir durum olmadığından bahsetmiştik. Bu sebeple bu yönde bir görüşü savunmak isabetli değildir. Sonuçta, ceza hukukunun örtülü amaçlarından biri, toplumun genel refahının ve işleyişinin azamî seviyede tutulmasıdır. Neden alkolün (aile içi şiddete, depresyona ve genel suça katkıda bulunan faktörlerden biri olmasına rağmen) yasadışı olmadığı ve araçlar için hız sınırının x mph’den az olması kazaları ve ölümleri azaltmasına rağmen neden yasal sınırın x mph olduğunun gerekçelerinden biri de budur(176). Belli bir noktada kanunkoyucu bilinçli (veya bilinçsiz) bir şekilde, bireylerin potansiyel olarak zarar verici faaliyetlerde bulunmalarına izin verme yönünde kararını verir, çünkü bu faaliyetlerin tamamen yasaklanması toplumun genel mutluluk ve refahını daha fazla bozabilir. Sonuçta eyleme ilişkin bu alan da dengelenebilir. Örneğin tütün kullanımı yasadışı değildir. Bununla birlikte, sigarayı hangi yaşta kimlerin içebileceği ve nerede içebileceği düzenlenmiş durumdadır. Doğru ve yanlışın birbiriyle yarıştırıldığı çoğulcu bir toplumda yaşadığımız için, yalan söylemeye karşı toplum tarafından takınılan ahlâkî tutum ile ceza hukuku birebir uyuşamaz.

Ne var ki, yalan söyleme eyleminin toplumda tamamıyla yaygın bir hal alması, bu davranışın mutlak biçimde doğru ve kabul edilebilir bir davranış olduğunu da göstermez. Yalanın bazıları için alışkanlık haline geldiği ve yalana bazı bağlamlarda zımnen göz yumulduğu gerçeği, yalanın ceza hukukunun yaptırımından korunmasını gerektirmez. Davranışın mağdur için her zaman olumsuz bir sonuç doğurduğu cinayet ve hırsızlık gibi bazı ağır suçlardan farklı olarak, yalanların da farklı korkunç tarafları vardır: Bir yalanın hayata geçebilmesi yalancı ve mağdur arasında etkileşim gerektirir ve bu etkileşim farklı şekillerde olabilir. Kanunkoyucunun yalancıları kovuşturmak için kayıtsızlığının ve isteksizliğinin arkasında yatan temel unsur şudur: yalanların arkasında geniş bir motivasyon yelpazesi vardır ve yalancı ile “yalan” arasındaki etkileşimin çok farklı tezahürleri vardır, bu sebeple hangi yalanın cezaya tâbi olacağını ve hangisinin olmayacağını tespit etme görevi aşırı güçlük arz eder. O halde ihtiyaç duyduğumuz şey, yalanları türlerine göre sınıflandırmaktır ki, böylece içlerinden hangilerinin cezaî yaptırıma tâbi olacağını kolayca seçebiliriz.

B. YALANLARIN SINIFLANDIRILMASI

Amerikan hukukçu Steven Morrison yalanların sınıflandırmasında oldukça yarar sağlayan bir sistematik geliştirdi; yazara göre yalanlar ciddiyetlerinin derecesi bakımından denklik göstermemektedirler.

Ona göre en ciddî (en az mazur görülebilir) olandan en az ciddî (en çok mazur görülebilir) olana kadar sıralanabilecek altı çeşit yalan şunlardır :

(1) başka bir kişiye veya varlığa zarar veren yalanlar; (2) yalancıya menfaat sağlayan yalanlar; (3) başka bir kişiye veya varlığa menfaat sağlayan yalanlar; (4) yalancının zarar görmesini önleyen yalanlar; (5) yalnızca yalancıya zarar veren yalanlar ve (6) başka bir kişinin veya varlığın zarar görmesini önlemek için tasarlanmış olanlar (177).

Bu kategoriler birbirinden farklı yalan türlerinin yararlı bir dökümünü oluşturur; zira bu kategorik bölümlenme tek bir yasa hükmünün hepsine eşit muamele etmek üzere tasarlanamayacağını göstermektedir. Bu konuda bir adım daha ileri bir tespitte bulunan Morrison’a göre, ceza kanununun rolü toplumun mutluluğunu ve güvenliğini en üst düzeye çıkarmak ve etkinlik kazanmak ise, o zaman özellikle kategorik olarak iki ila altı arasında belirtilen yalanlarının cezalandırılmaması gerekmektedir(178).

Bir yalan kişinin kendisi, muhatabı veya her ikisi için bir fayda sağlıyorsa veya bir zararı önlüyorsa teşvik edilmeli ve hatta tebrik edilmelidir(179).

Morrison’un şematik sınıflandırmasına bakıldığında sebep oldukları zarar açısından tüm yalanların birbirine denk olmadığı açıktır. Bu nedenle, yalanlar istisnaî ve dar koşullar dışında genel bir çerçeve altında kriminalize edilmemelidir. Bunun için gerçekten de üst düzey yasal tedbirler alınmalıdır. Bu noktada hangi yalanların hangi şartlar altında cezaya tâbi olacağını asgari düzeyde belirlemek için gereken çaba gösterilmelidir. İşte bu çalışmada da, yalanların ağır zarara sebep olması kastıyla söylenmiş olması ve eylemin söz konusu zararla sonuçlanması halinde suç sayılması gerektiği önerilmektedir.

Birçok (oldukça geniş bir kısım) yazar, beyan muhatabı olan bir kişinin doğruyu bilmeye hakkı olduğuna dair varsayımda bulunurken, ceza hukuku bu varsayımda o kadar cömert olamaz ve her tür yalanı cezaya tâbi kılamaz. Morrison’un yalan sınıflandırması özel olarak hangi yalan türünün suç haline getirilebileceğini belirleme noktasında isabetlidir. Zira herkesin gerçeği bilme noktasında eşit hakka sahip olmadığı yönündeki görüş üzerinden tartışma konusu yaratılabilir ise de; bazı yalanların olumlu sonuçları dikkate alındığında, bunların seçkin etik normlar tarafından tolere edilebileceği veya meşru kabul edilebileceği meselenin tam da özünü oluşturur.

Kant’ın örneğini bir kez daha verecek olursak, hedefindeki kurbanın kapısının önüne gelerek onun yerini araştıran katilin gerçeği bilmeye hakkı olduğuna çok az insan razı olacak ve birçok insan da katile yalan söyleme konusunda ahlâk kökenli bir vicdan azabına sahip olmayacaktır. Aynı şekilde bir Nazi subayının Yahudilerin çatı katında barındıklarını bilmeye hakkı yoktur. Çoğu insan burada yalan söylemenin “doğru” bir davranış tarzı olacağını kabul eder. Bu, Morrison’un altıncı kategorisinde yer alan türe uygun bir yalandır: başka bir kişinin veya varlığın zarar görmesini önlemek için tasarlanmış olanlar. Yalanın bu türü en iyicil türüdür.

Yüksek miktarlarda sigara içen bir sigara tiryakisinin kendi doktoruna sigara tüketiminin seyrek olduğu konusunda yanlış bilgi verdiğini düşünelim. Morrison’un sınıflandırmasında bu beşinci kategoriye uyan bir yalan olurdu: sadece yalancıya zarar veren bir yalan. Bu yalan türü (diğerlerine zarar vermek açısından) nispeten zararsızdır.

Bir diğer örnekte, cüzdanınızı teslim etmenizi isteyerek size yaklaşan bir hırsız var ve siz üzerinizde cüzdanınız olmadığını (aslında olmasına rağmen) iddia ettiniz.  Yine, katilin olayında olduğu gibi, temel varsayım ve inancımız hırsızın gerçeği bilmek hakkına sahip olmadığı yönünde olduğu için çoğu insan yalancıya eleştirel bakmayacaktır. Bu tür bir yalan dördüncü kategoriye girer ve meşru görülebilir: yalancının zarar görmesini önleyen yalanlar.

Şimdi ağır bir hastadan sevgili kızının ölümünü gizleyen bir doktorun durumunu düşünün. Burada, yalanın sağladığı muhtemel menfaat sabit iken, menfaat durumu yalanın ağırlık seviyesi ile dengelenmektedir. Böyle bir olayda yalan söyleme kararı net biçimde kolay bir seçim değildir ve çoğu insan yalan söylemeden önce çok dikkatli düşünürdü. Buradaki yalan üçüncü kategoriye uymaktadır: başka bir kişiye veya varlığa menfaat sağlayan yalanlar. Bu yalanı meşru kabul etmekte zorlanmamızın temel sebebi, karşımızdaki kişinin gerçeği bilmek ve kendi kendine tedbir alma hakkına sahip olması gerektiği noktasındaki içgüdüsel tepkimizdir – bunu bir kenara atmanın bir bakıma daha büyük bir zarara sebep olacağıdır.

İkinci kategoride yer alan ve yalancıya fayda sağlayan yalanlar için, görevli gelen davetlilere kimlik bilgileri ya da donanımıyla ilgili egzotik yalanlar söyleyen biri örnek verilebilir. Burada mağdurlara doğrudan bir zarar verilmemekle birlikte, kendine özgü bir görüntü ortaya koyarak, mağdurları yalancıyı bağımsız bir perspektifle formüle etmeleri fırsatından mahrum bırakır ki; bu bile başlı başına bir tür zarar verir(180)

Ve son olarak, yalan sınıflandırmasında Morrison’a göre en ciddî seviyede olanı birinci kategoride yer alan yalan türüdür: başka bir kişiye veya varlığa doğrudan zarar veren yalanlar.

Makalenin giriş paragrafında Bartley tarafından söylenen yalan bunun en yalın haline örnektir ve asgari seviyede haklı görülebilir. Özetle, yalın ve içgüdüsel bakıldığında bir ila altıncı sıra arasında yer alan yalanlar – öz gelişim, paternalizm, kendini koruma ve altruizm (özgecilik) kaynaklı oldukları için – ceza kanunun yaptırımını gerektirmezken (hatta altıncı kategoride yer alan yalanlar bazı şartlarla teşvik edilebilir), birinci kategoride yer alan yalanlar cezaî olarak yaptırıma tâbi tutulabilir ve hatta tutulmalıdır.

C. AĞIR BİR ZARARA YOL AÇAN PEK FENA YALAN SÖYLEME EYLEMİ: SUÇUN UNSURLARI

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, şimdi önerdiğimiz suçun zorunlu unsurlarını ortaya koyalım. Ağır bir zarara yol açan pek fena yalan söyleme suçunun actus reus’u, yalanın fiilî zararın ortaya çıkmasına sebebiyet verecek türden yazılı veya sözlü iletişim yoluyla nakledilmesidir. Kusur (mens rea) ise failin (dikkatsizlik ve özensizlik niteliğinde olmayan) ağır zarar sonucunu makûl derecede öngörebilmesini içeren özel kast’tır.

Önerilen suça ilişkin madde hükmü şu şekilde düzenlenebilir:

Başka bir kişiye: (1) o kişiye ağır zarar vermek kastıyla ve (2) ağır zarara yol açması şartıyla bilerek yalan söyleyen bir kişi ağır zarara sebep olan pek fena yalan söyleme eyleminden sorumludur. Bu madde hükmünde belirtilen “yalan”, bir kişiye sözlü veya yazılı olarak yanlış bilgi verme anlamına gelmektedir.

Suçun bu iki unsurunun içinde yer alan dört bileşen bulunur. Actus reus (eylem) unsuru bakımından devlet, (1) kişinin başka bir kişiye yanlış bilgi verdiğini ve (2) o kişinin bundan dolayı ağır zarara uğradığını ispatlamakla yükümlüdür.

Mens rea (kusur) unsuru bakımından (1) yanlış bilginin bilerek verilmesi ve (2) ağır zarara sebep olma kastının bir arada bulunması gerekmektedir. Bununla birlikte, meydana gelen zararın tam ve özel olarak hedeflenen zarar olması gerekli olmadığı gibi; yalanın sonucu olarak hedeflenen zarar ile aynı ağırlık derecesine sahip bir zararın doğmuş olması yeterlidir.

Suça uygulanabilecek nihaî ceza yasama organının kararı ve mahkemelerin takdir marjına bağlı olarak değişecektir. Bu ceza, ortaya çıkan zararın ağırlığına bağlı olarak basit bir para cezasından fiili hapis cezasına kadar değişebilir. “Ağır zarar”ın kesin tanımını yapmak bu makalenin kapsamı dışında kalmaktadır.

Ancak giriş paragrafında yer alan Bartley örneğinde olduğu gibi ciddî psikolojik zarara veya zihinsel sıkıntıya sebep olan yalan uygun bir başlangıç noktası oluşturur. Bununla birlikte, ağır zararların kasıtlı bir yalandan kaynaklandığı çok sayıda senaryo düşünebilir – örneğin görüşmelerin başlangıcında resmedilen kötü niyetli yalan örneklerinin birkaçının sonucu olarak ortaya çıkan fırsat kaybı.

Elbette, fırsat kaybının “ağır zarar” olarak kabul edilmesi meseleyi yukarıda bahsedilen kaygan zemin tartışmalarına maruz bırakabilir ve buna ek olarak çeşitli dolandırıcılık hükümleriyle örtüştürerek ekonomik işleyişin zarara uğramasına sebep olan hilenin cezalandırılması sağlanabilir. Bu durum açıkça göstermektedir ki; “ağır zarar” kavramına kesin ifadelerle mutlak bir tanım vermek oldukça zor olacağı için, kavramın netleştirilmesi ve rafine edilmesi işini içtihat hukukunun (case law) işleyişine bırakmak en iyi çözüm olacaktır.

Son olarak, cezaî yaptırıma tâbi olacak yalanın yazılı ve sözlü olarak beyan edilen yalan olduğunu, (müspet eylem veya ihmal ile beyan edilen) yalan beyan veya yanıltıcı bilgilendirme olmadığını vurgulamak önemlidir. Bunun nedeni, yalanın hilenin bir alt kümesini oluşturmasıdır. Hile, failin başkalarının zihninde yanlış izlenim yaratabilecek sınırsız çeşitlilikte tasarımları ve oyunları kapsayan çok daha geniş bir davranış yelpazesini içerir. Genel olarak hileyi suç haline getirmek yasalaşmada gereğinden fazla aşırıya kaçma ve bunun da istikrar kazanması riskini beraberinde getirecektir. Bu nedenle yalan söyleme suçunun unsurları kesindir ve failin açıkça yalan söylemesini ve bu eylemin başkasını zarara uğratmasını ve bu zararın fiilen oluşmasını içerir. Bu son bileşen, söz konusu suça ait alt başlıkta failin teşebbüsten sorumlu tutulmasını imkânsız hale
getirerek suçun kapsamını sınırlandırmaktadır.

D. HİLE VE YALAN SÖYLEME EYLEMİ ARASINDAKİ AYIRIM

Pek fena yalan söyleme suçu yazılı veya sözlü şekilde ortaya çıkarken, bu durum genel olarak hile ile yalan söyleme eylemini de birbirinden ayrıştırır. Bunun altında yatan pratik mülahazalar burada kısaca tartışılacaktır. Belirttiğimiz gibi, yalan söyleme eylemini suç haline getirmek mahkemeleri hüküm verme aşamasında yasa yapan bir mayın tarlası haline sokabilir. Bu nedenle, mevzuatın kapsamını sadece pek fena yalan söyleme eylemi ile ve dar tanımlanmış yalan türlerini içerecek şekilde daraltmak esastır. Yalan büyük ölçüde açık ve net bir eylemdir.

Diğer yandan hile çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir; yanlış bilgilendirme yapma, sorular sorma, görüş bildirme, hedef şaşırtma, emirler verme veya çeşitli sözlü ve sözsüz davranışları içerebilir. Kant’ın tasarladığı ve nitelik itibariyle sadece yalandan ibaret olmayan hileye ilişkin ünlü bir örnek ise şu şekildedir; A’nın bir çantayı paketlemesi ve bunu gördüğünde kendisinin bir yolculuğa çıktığı sonuca varacağını umarak B’ye çantayı bırakması, B’yi tatile çıktığına inandırmak için A’nın yaptığı bir hiledir(181). John, Sevgililer Günü’nde Londra’da olduğundan emin olmasına rağmen Mary’ye “o gece ya Londra ya da Cambridge’de” olduğunu söylerse, Mary’yi kendisinin nerede olduğunu bilmediğini veya bunun belirsiz olduğunu farz etmeye yönlendirerek kesinlikle Mary’yi aldatmış olurdu. Ancak burada John hilekâr sayılmasına rağmen, ifadesi doğru olarak da yorumlanabileceğinden yalan söylememiş sayılır.

Stuart P. Green gibi bazı hukuk felsefecileri, bir şeyi doğru olarak kabul etmeden önce dinleyicinin belirli şartlar altında yaptığı beyanın doğruluğunu teyit etme sorumluluğunu üstlendiğini savunan ‘sorumluluk dinleyiciye ait’ (caveat auditor) prensibi sebebiyle hilenin her zaman açık bir biçimde yalandan çok daha az kötücül bir davranış olduğunu ileri sürerler(182). Yalan mağdurlarından farklı olarak, hileye maruz kalmış olanlar kısmen kendi aldatmacasında mimardır.  Hileye maruz kalan kişi yanıltıcı kanıtlarla karşılaşmış olmasına rağmen, yine de kendi seçiminden sonuç çıkarma konusunda (eğer herhangi bir sonuç çıkarması gerekiyorsa) serbesttir. Bir “sonuç çıkarma çağrısı”nın varlığı, yalan ve karşılıklı iletişime kapalı olan hile arasındaki en önemli ayırt edici faktördür.

Genel olarak hileye ilişkin geniş bir tanım vermekle uğraşırken karanlık bir arazide dolaşmış oluyoruz. Zira hilenin hangi aşamada gerçekleştiği her zaman açık ve net olmayabilir. Buna karşılık sözlü ve açık bir yalan kendisini dar çerçeveli, somut ve net bir eylem olarak ortaya koyar. Suçu genel anlamda hile seviyesine kadar yükseltmek belirlilik unsurunun terk edilmesine yol açacaktır ki; bu unsur olmaksızın cezaî aşırılık (Actus reus’u ispatlamadaki lojistik engelden bahsetmiyorum bile) riski büyük oranda artacaktır. Özetle burada belirtilen suçun daha genel kapsamlı hileli davranış biçimlerini kapsayan dolandırıcılık suçundan farklı olarak, yazılı veya sözlü olarak açık ve belirgin bir eylemle sınırlı olması başlıca farklardandır.

Şimdi, Morrison’un yalan sınıflandırmasının bu tartışmaya ne kadar yarar sağladığını açıkça belirtmeliyiz; burada önerilen pek fena yalan söyleme eylemi Morrison’un hiyerarşik sınıflandırmasında özellikle birinci kategoride yer alan yalan türünün yapısına uygunluk sağlamaktadır: başka bir kişiye veya varlığa zarar veren yalanlar. Bununla birlikte, bu sınıfa dahil olsa bile, bu tür yalanlar mutlaka cezaî yaptırıma tâbi olunmayı gerektirmez.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, yalan yapısı itibariyle ciddî bir seviyede olmalıdır. Burada önerilen suçun kapsamı son derece dar bir alanla sınırlandırılmıştır- aşırı derecede fena sayılan bu eylemin sadece sınırlı sayıdaki görünümleri cezaî yaptırıma tâbi olacaktır. Bu aynı zamanda yalan tarafından sebep olunan zararın ağırlığına bağlıdır. Bununla birlikte, hangi tür yalanların cezaî yaptırıma (örneğin başka bir kişiye ağır zarar veren) tâbi tutulması gerektiğini tespit ettikten sonra, uygulanacak yaptırımları belirlemek için zararın hangi derecesinin gerekli olduğunu açıklığa kavuşturmamız gerekir. Bu noktada, birinci kategoride yer alan tüm yalanlar söz konusu suçun kapsamına girmemelidir – yalnızca başka bir kişinin önemli derecede zarara uğramasına sebep olan yalanlar dikkate alınmalıdır.

Yapmamız gereken şey, cezaî yaptırım sürecinin işlemeye başlaması için gerekli olan zarar derecesini tam olarak ortaya koymaktır. Bunu yapmak için Feinberg’e dönüyoruz.

E. DENGENİN DOĞRU AYARLANMASI: FEINBERG’IN YÖN VEREN İLKELERİ VE YALAN SÖYLEME EYLEMİNİN SUÇ OLARAK ÖNGÖRÜLMESİ

Morrison’un sınıflandırması, farklı yalan türlerinin tanımlanmasında son derece yararlı olsa da, ceza yaptırımların uygulanması için hangi seviyede zarara ihtiyaç duyulduğunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bartley örneği, onun bu davranışına karşı olumsuz bir tepki geliştirmek amacıyla tasarlanmış olmasına rağmen, bir kişiye zarar veren ama bunun gibi açıkça cezaya tâbi kılınmayı gerektirmeyen yalanlara çok sayıda örnek verilebilir. Kocalar eşlerine aslında işlerini gördükleri sırada nerede oldukları hakkında yalan söyleyebilir; arkadaşlar birbirlerinin uyuşturucu veya kumar alışkanlıklarını (uzun vadede korudukları insanların zarar görmesine sebep olsa bile) örtbas etmesine yardımcı olabilir; okulda ve işyerinde her gün yapılan dedikodu özsaygıyı düşürebilir ve huzursuzluk yaratabilir.

Bu yalanların hepsi zarara sebep olur; ancak, sebep oldukları zararlar böyle aşırı cezaî bir yaptırımı gerektirecek kadar ciddî olmadığından suç sayılmamalıdır. Bu durumda sorulacak soru şu şekildedir: Cezaî yaptırım uygulama sürecinin hangi aşamadan itibaren başlatılması gerekir? Bu zarar ne kadar ağır olmalı? Makûl bir cezaî koruma ile mahkemenin yargılama sınırlarını aşması arasında kavramsal bir çizgi nereden çizebilir? Bu iki uç nokta arasındaki doğru dengenin kurulması önemlidir. Joel Feinberg böyle bir değerlendirme yapmamızda bize yol gösterebilecek kavramsal çerçeveyi sunar. Ceza hukukunun ilgilendiği zarar kategorileri ile yasaların emin bir şekilde göz ardı edebileceği zarar kategorileri arasında nasıl bir sınır çekileceği Joel Feinberg’in çözmeye çalıştığı bir meseledir(183).

Bu mesele aslında Feinberg’in devletin hakkaniyete uygun biçimde hangi tür davranışları suç sayması gerektiği sorusuna genel bir cevap bulabilmek için yürüttüğü geniş kapsamlı projesinin bir parçasıdır(184).

Feinberg, John Stuart Mill’e ithafen şunları söylemektedir:
O halde en meşru ya da doğru yöntemle suç ihdası meselesinde genelleme yaparak, şimdilik, devletin ciddî özel bir zararın doğmasına veya makûl sayılamayacak bir zarar riskine veyahut da önemli kamu kurumları ve uygulamalarının zarar görmesine sebep olan davranışları yasaklamasının hakkaniyete uygun olduğunu ifade edebiliriz. Kısacası, -hayatına müdahale edilen tarafın dışında- diğer tarafın zarar görmesini veya zarara uğraması riskini önlemek için makûl ölçüde ve gerekli olduğu takdirde (yani böyle bir müdahaleyi etkili ve gerekli kılacak makûl sebepler bulunduğu takdirde) devletin vatandaşların davranışlarına müdahale etmesi ahlâken meşru bir eğilimdir. Daha kesin bir ifadeyle, fail dışındaki taraflara (özel ya da kamusal) zarar verilmesini önleme ihtiyacı hukukun yaptırım gücünü uygulamak için her zaman haklı bir sebep teşkil eder. (185)

Cinayet, tecavüz, kötü muamele ve şiddet içerikli saldırı eylemlerini içeren suç sınıfının sebep olduğu zararlar açık bir biçimde görünür durumda olmasına rağmen, “zarar prensibi” daha “bulanık” bir davranışın suç sayılmasıyla birlikte cezaya tâbi kılınmasına karar verme aşamasında kanun koyuculara yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır.

John Stuart Mill zarar prensibinin aslında özgürlük ihlalini haklı kılan yegâne belirleyici ilke olduğu görüşünün bir sonucu da, şartları yerine getirmeyen davranışların cezalandırılamamasıdır(186).

Feinberg zarar prensibinin tamamlayıcı ölçütlerle veya “yön veren prensipler” ile birlikte ele alınması gerektiğini ileri sürmektedir(187).

Feinberg’e göre zarar prensibi yasama faaliyetinin en geçerli ilkesidir ancak bu prensip verimli bir başlangıç noktası olarak hizmet ederken tek başına yeterli değildir ve başka kriterlerle modifiye edilmelidir(188).

Morrison’un yalan türlerine ilişkin yaptığı sınıflandırmayla birlikte ele alındığında, Feinberg’in yön veren ilkeleri pek fena yalan söyleme suçunun yapılandırılması aşamasında bize gayet anlaşılır bir dizi parametre sağlamaktadır.

1. Sadece Huzursuzluk Değil

Yön veren ilkelerden biri “başkalarına zarar veren her türlü eylem yasaklanamaz, yalnızca önlenebilir ve ağır zararlara neden olanlar”(189) olduğu için belirli davranışları önlemek amacıyla yasal bir düzenleme yapabilmek için zararın ağırlık seviyesinin ciddî boyutta olması ve yaşamla birlikte gelen sıkıntıların, acıların, kırgınlıkların ve külfetlerin ötesinde yer alması gerekmektedir.

Hoş olmayan duygu durumları ve mutsuz deneyimler (mutlaka zarar içerikli olmasa da) iki kategoriye ayrılabilir: “incinenler ve incitenler”(190). Feinberg, gerçekten zarar doğurucu durumlar ile zarar oluşturmakta yetersiz kalan çeşitli düzeydeki hüzün içerikli, istenmeyen fiziksel ve zihinsel hallerin tamamı arasında bir ayrım yapmaya çalışır; çünkü “menfaatlerimiz zarara uğramaksızın da deneyimlerimiz bizi rahatsız edebilir, öfkelendirebilir, incitebilir”(191). Hukukta temel ilkelerden biri olan de minimis non curat lex (hukuk küçük ayrıntılarla ilgilenmez) (192) bu yön veren ilkeyi de desteklemektedir, çünkü önemsiz bir ayrıntıya müdahale etmenin aslında onun önlediği şeyden çok daha fazla zarar vereceği düşünülmektedir.

Nitekim Model Ceza Kanunu Tasarısını hazırlayanlar “de minimis ilkesi” olarak adlandırdıkları hususun önemini açıkça belirtmişlerdir – ufak tefek yanlışlıklar yasanın konusu olmamalıdır193. Bu durum da genel itibariyle bu çalışmanın çizdiği görünümle tutarlılık göstermektedir – yalanın sebep olduğu zararın boyutunun büyük olması ve sadece incinme ya da üzülme seviyesinde olmaması gerekir.

Nitekim bu makalede, tüm yalanların cezaî yaptırıma tâbi olması gerektiği ileri sürülmemektedir; suç büyük ölçüde esaslı zarar veren yalanlarla sınırlı olmalıdır.

2. Riske Karşı Zarar Olasılığı

Bir diğer yön veren ilke de kanun koyucunun zarar riskine karşı uyanık olmasıdır. Bu, zararın büyüklüğü ile zarar olasılığının birleşimidir(194). Bu konuda Feinberg, eylemin yapısında ihmale dayalı unsurlar olsa da (atıcının şaşırtıcı bir taktik yapması durumu hariç) havada rastgele bir tüfek atma örneğini kullanır; kaldı ki burada da hareketin sebep olduğu mevcut riske (düşük olasılık ama boyutu yüksek zarar) karşı denge kurulmalıdır(195).

Öte yandan hastaların hastanelere hızla ulaştırılmasını sağlamak için hız sınırını aşan ambulansların aldığı risk bu davranışa atfedilen toplumsal değer bakımından haklı görülebilir196. Bu yön veren ilkeleri Morrison’un yalanlar kategorisi ile birlikte ele alırsak, altıncı sıradaki yalan kategorisinin (katile söylenen yalanın) birtakım sosyal değerler taşıdığı söylenebilirken, birinci sıradaki yalan için haklı bir gerekçe sunmak daha zordur.

Başka bir kişiye veya varlığa zarar veren yalanların (herhangi bir yarar temin etmeksizin) yalancının hastalıklı bir zevk elde etmesi dışında- kendi doğasına içkin bir değer taşımadıklarını varsaymak hiç de zor değildir. Buna ek olarak, yüksek olasılık ve ciddî boyuttaki zarar birlikte ele alındığında bu davranışta yüksek oranda risk (yüksek olasılık vardır çünkü kurban tarafından bir yalana inanılması ve güvenilmesi ihtimali havaya rastgele atış yaparken bir izleyiciye zarar verilmesi ihtimalinden daha fazladır) vardır. Bu nedenle, yalnızca birinci kategoriye uyan yalanlar cezaî yaptırıma tâbi kılınmalıdır.

3. Yığılan Zararlar

Yukarda bahsedilen yön veren ilke ile doğrudan ilgili olup da kanun koyucunun dikkat etmesi gereken bir diğer konu da: yığılan zararlar meselesi. Kanun koyucu gerçekte zararsız olabilecek belirli bir davranış tipinin yanı sıra bazı davranışlara izin vermenin sebep olacağı genel zararı göz önünde bulundurmalıdır197. Alkol tüketimi bu anlamda Feinberg’in işaret ettiği dikkat çekici bir örnektir. Burada alkol tüketiminin sebep olacağı zararların, alkolün yasaklanmış olması halinde ortaya çıkacak zararlardan daha fazla olacağı meselesi elbette tartışma konusu olamaz. Ancak, alkol geniş kapsamlı yasaklanırsa kendi tüketim düzeylerini kontrol eden ve içki içerken sorumluluk sahibi davranan insanların büyük çoğunluğu masum zevklerinden yoksun bırakılmış olacaktır(198).

Birkaç kişinin yanlış davranmasından ötürü birçok insanın sahip olduğu ayrıcalıklardan mahrum bırakılması haksızlık olur. Yalanların büyük çoğunluğunun zararsız ve masum olduğu gerekçesiyle yalan söyleme eyleminin cezalandırılmasına karşı olanlar bu ilkeyi kullanarak cezaî yaptırıma karşı çıkabilirler. Bu makalede bütün yalanların cezalandırılması gerektiği savunulmuş olsaydı, bu argüman da o zaman etkili bir karşı sav olarak kabul edilebilirdi. Nitekim bu çalışmada farklı yalan türleri arasında kesin bir sınır çekilmiş olup, yalnızca en ağır zararı doğuran yalanların cezaî yaptırıma tâbi olması gerektiği ileri sürülmektedir. Alkol tüketimi insanların büyük çoğunluğu için bir miktar toplumsal değer taşıdığı halde, başkasına ciddî şekilde zarar vermek amacıyla yalan söyleme eyleminin zevk verdiği kabul edilecek olsa bile, bu eylemin söz konusu “zevk”ten yoksun bırakılmadan daha ağır basacak cinsten meşru ve mazur görülebilir bir zevk içerdiği çok net bir şekilde söylenemez. Çatışan menfaatlerin göreceli önemini kıyaslayacak olursak, A’nın yalan söyleme konusundaki menfaatinin B’nin yalana karşı korunması menfaatinden daha büyük olduğu yönündeki bir gerekçeyi haklı kabul etmek zor olacaktır199. Bu makalenin genel eğiliminin ve bazı şartlar altında yalan söyleme eyleminin suç olarak öngörülmesi fikrinin genel olarak zarar prensibi ve özel olarak ise Feinberg’in yön veren ilkeleri ile tutarlılık içinde olduğu açıktır.

Morrison ve Feinberg, pek fena yalan söyleme suçunu yapılandırmak için kapsamlı teorik rehberlik sunmaktadırlar. Morrison’un yalanlar sınıflandırması, cezaî yaptırımları tetikleyebilecek yalan türlerini tanımlamaktadır – başka bir kişiye veya varlığa zarar veren yalanlar. Feinberg’in yön veren ilkeleri ise, zararın derecesini, olasılığını ve bu zararın toplam maliyet-fayda ilişkisini göz önünde bulundurmayı gerektiren aşamaları tam olarak tespit ederek bu kategorileri daha da belirginleştirir. Bu sistematik, suçun kapsamını sonucu itibariyle spesifik bir zarar seviyesine indirgenmiş belli bir davranış tipi olarak daraltmamıza da olanak tanır.

F. CEZA HUKUKU VEYA HAKSIZ FİİL? DAHA İYİ ÇÖZÜMÜ HANGİSİ SUNABİLİR?

Son olarak ele almamız gereken konu aslında meseleye ilişkin olarak merak edilen en genel sorundur: bireyleri cezbeden pek fena yalan söyleme eyleminden men etmek için en uygun alan ceza hukuku mudur? Bunu gerçekleştirmek için sert yaptırımlı ceza hukukundan daha az müdahaleci yollar var mıdır? Hukuk sisteminin şu anda aynı amaca ulaşmak – ağır maliyetli yaptırımlar uygulayarak insanların başkalarına zarar vermesini engellemek- için tasarlanmış iki ayrı kural dizisi kullandığını belirtmek gerekir. Nitekim bu amaca ulaşmak için hem medeni hukuk hem de ceza hukukumuz vardır.

Medeni hukuktaki cezalandırıcı unsur, özellikle kötücül bir davranış için cezaî nitelikte tazminat uygulamasında belirgin seviyededir ve burada kast, ağır ihmal veya başkalarının haklarını bilinçli olarak ihmal etme şeklindeki kusur tipleri araştırılır.

Ceza yasasının genişletilmesinden ziyade sınırlandırılmasını savunan yazarlardan bazıları, yukarıda ifade edildiği gibi, ceza hukukunun bazı kötücül davranışlara müdahale etmek için doğru alan olmadığını iddia edebilirler200. Bunun altında yatan gerekçe, ceza hukukunun aşamalı olarak genişlemesinin cezaya ihtiyaç duymayan ya da cezayı hak etmeyen davranışların kaçınılmaz olarak süreceği endişesidir.

Bu görüşün isabetli tarafları olduğunu belirtmek gerekir. Ancak aynı zamanda, medeni hukukun “tecziyeden uzak” haksız fiil hükümlerinin insanların yaptığı yanlışları yeterli oranda telafi etmeye yetmemesi gerçek bir tehlike olarak ortada durmaktadır. Bu makalede tasavvur edilen suçun sadece ceza hukuku ve medeni hukuk sistemi tarafından ele alınmasının üç tane gerekçesi vardır: ceza hukuku, medeni yasaların ihtiva etmediği gerçek yaptırımı sağlar; utanç ve damgalama cezaî yaptırıma eşlik eder; adli kovuşturma, mağdurun cezalandırma talebinden bağımsız olarak işler.

Robert Cooter’in klasik çalışmalarında açıkladığı gibi, medeni hukuk “değerleme” yaparken ceza hukuku “müeyyidelendirme” yapar(201).

Ceza kanunu, belirli türden davranışların tamamen sona ermesini sağlamak için tasarlanmışken, medeni kanun bu davranışın sonucunu değerlemekle daha fazla ilgilidir; medeni kanun insanları belli bir işleyişten tamamen alıkoymak arzusunda değildir- sadece pervasız ve tehlikeli bir işleyişe son vermek amacındadır(202).

Ceza hukukunun, medeni hukukun sahip olamadığı ayıplanma ve kınanma yönünde ahlâkî bir etki yaratma gücü vardır. Toplumsal faydadan yoksun olan davranışı yasakladığı mesajını etkin bir şekilde verir. Dahası, ceza hukuku cezaları medeni hukuktaki tazminata göre daha ciddî dağıtmaktadır.

Bartley’nin amacının rencide etmek ve ciddî zarar vermek olduğunu varsayalım: mağdur Bartley’i haksız fiil hükümlerine göre dava edebilir, ancak nihaî hedefe ulaşılırsa ve fail de tazminat ödemeye yaklaşmazsa, o zaman mağdur medeni kanun yaptırımlarından büyük ölçüde etkilenmeyecektir. Bartley olağanüstü zengin olsaydı, söz konusu tazminat kararı çok az da olsa caydırıcı bir etki sağlayacaktı – bu sadece başka bir kişiye psikolojik olarak işkence yapmasının ya da hayatlarını mahvetmesinin “çok eğlenceli” tarafının bir bedeli olabilir.

Suç aynı zamanda ahlâkî bir hata olarak görülür ve hiç şüphesiz fail ceza hukuku vasıtasıyla utancın ve damgalanmanın ağırlığını taşır; bu da haksız fiil hükümlerinin sağlayamadığı bir sonuçtur(203).

Sonuçta, bir kişiyi haksız fiil faili olarak ilan etmektense suçlu olarak damgalamak onun karakterine yapılacak en ağır saldırıdır. Utanç ve damgalanma olgularının medeni hukukta bulunmayan nitelikte caydırıcı bir etkisi vardır. Buna ek olarak, mağdurların çoğu zaman faillerin peşine düşmek ve onları dava etmek için yeterli kaynakları bulunmayabilir; aynı şekilde fail de yargılanamaz durumda olabilir (örneğin davalı iflas etmiş olabilir), tüm bunlar mağduru somut olayı hukuk mahkemesine taşımasında yeterli düzeyde teşvik etmekten uzaklaştırır.

Devletin kovuşturmayı kendiliğinden başlattığı ceza hukuku sistemi uyarınca mağdurlar, yargılama masrafları, davalının maddî durumu ve yargılama sürecine ait genel “risk”ler ile ilgilenmek zorunda kalmadıkları için, yukarıda bahsettiğimiz sorunlar büyük oranda geçerliliğini kaybetmiş olur.

İfade etmek gerekir ki; tüm bu gerekçelerden amaçlanan hedefin aslında caydırıcılık olduğu sonuçsalcı bir yaklaşımın gerektirdiğinden daha fazlası değildir. Başka birini ağır zarara uğratma kapasitesine sahip davranışlar bakımından yalnızca medeni kanun yaptırımları ile yetinilmemesi elzemdir. Bir davranışın haksız fiil hükümlerine maruz kalması gayet yerinde ve isabetlidir; ancak bununla birlikte aynı davranışın ceza hukukunda da olması gereken tepkiyle karşılaşması gerekmektedir. Çünkü bu tür davranışların ancak ceza hukuku vasıtasıyla uygun şekilde cezalandırılması ve etkili bir cezaya layık görülmesi mümkündür.

IV. SONUÇ

Bazı yazarlar mevcut ceza kanunu tasarısı sürecinde kanunun kapsamının daraltılması, aşırı suçlamadan kaçınılması ve toplumsal olarak mazur görülebilir davranışlar için cezaların azaltılması gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu makalenin temelini oluşturan etik değerler bu yazarların hevesini kırsa da, çalışma bir bütün olarak, -yalan söyleme eyleminin hangi şartlar altında suç sayılması gerektiğini, birinin zarardan korunmaya olan menfaatinin neden diğerinin yalan
söyleme özgürlüğüne ağır bastığını ve zarar prensibinin bir kişiyi diğerine karşı korumakta nasıl haklı bir gerekçe oluşturduğunu idrak etmek isteyen- yazarları hayâl kırıklığına uğratmamalıdır.

Çatışan menfaatlerin göreceli önemini tartmak ve tarafları etkileyebilecek yıkıcı ve yapıcı uygulamaların derecesini açıkça ortaya koyabilecek objektif bir yöntem bulunmasa bile, Feinberg’in gerekçelerine açıkça işlevsellik kazandıran sonuçsalcı yaklaşım yalan söyleme eyleminin en fena
biçimlerinin cezalandırılmasını yalnızca haklı göstermekle kalmaz, aynı zamanda bunu talep eder. Ceza hukukunun işlevi bireyleri belli davranış biçimlerinden caydırmak suretiyle zararı önlemek ise, o zaman yasalarımız bazı ağır zararların konu edildiği davalar bakımından yalan söyleme eylemini cezaî yaptırıma tâbi tutma konusunda ihmalkâr davranmayacaktır.

Yalan söyleme eylemine eşlik eden birçok somut yarar bulunsa ve davranışın bütünüyle yasaklanması olası tüm sosyal etkileşimlere büyük oranda zarar verse bile, yalan söylemeye iten çeşitli motivasyonlar arasında belirgin ayrımlar söz konusudur ve hatta daha da önemlisi yalanın sebep olduğu zararların derecelerinin birbirinden farklı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Yelpazenin en uç noktasında, mağdurun uğradığı zararın konu edildiği problemli davalar hukukun yasaklayıcı gücünü mazur gösterecek kadar ciddî boyuttadır.

Özel şartlarıyla yalan söyleme eyleminin suç olarak düzenlenmesi herhangi bir yasa koyucu için meşakkatli bir mesele olacaktır; ancak bu suçun ortaya çıkabileceği sınırlı koşullar altında, özellikle de başkasının taciz edilmeme noktasındaki menfaatinin çok daha büyük ve tartışmasız hayatî önem taşıdığı durumlarda, sanığın dilediğini söyleme noktasında aktif bir menfaat talep edememesi gerekir.

Kaynakça 

  1. Asst. Prof. Bryan H. Druzin – The Chinese University of Hong Kong- Faculty of Law/Jessica  LiLL.B., Cambridge University ve Clifford Chance LLP London.
  2.  Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi- Fethiye İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi –nagehanhukuk@hotmail.com
    2. Küresel Bakış, Yıl:8, Sayı:23 (Aralık 2017)
  3. Söz konusu haksız fiilin temel unsurları şunlardır: (1) Failin kasıtlı veya dikkatsiz davranması; (2) Davranışın ölçüsüz ve çirkin olması; (3) hareketin duygusal sıkıntıya neden olması ve (4) mağdurun, failin davranışının sonucu olarak ciddî duygusal sıkıntı çekmesi. Bkz: Wilkinson v. Downton, (1897) 2 Q.B. 57; Bkz: RESTATEMENT (SECOND) OF TORTS § 46 (1965) (Şiddetli Duygusal Sıkıntıya Neden Olan Çirkin Davranış).
  4. “Yalan” ve “hile” kavramlarının bu makalenin ilk bölümünde birbirlerinin yerine kullanıldığını belirtelim. Bununla birlikte, her iki davranış biçimi arasında belirgin farklılıklar vardır ve bu farklılık makalenin ikinci bölümünde daha ayrıntılı olarak açıklanacaktır.
  5. Söz konusu bireyin çocuğa karşı bakım yükümlülüğüne sahip olmadığını varsayıyoruz.
  6. Böyle bir eylem Amerika Birleşik Devletlerinde suç değildir. Somut olayda iftira içerikli bir eylemden bahsedilmesi mümkün olmasına rağmen, böyle bir kurguda söz konusu eylemin iftira suçu teşkil edeceğini söylemek bile oldukça güçtür. Bkz. aşa: Bölüm II.B.1.c (“İftira”). Bu kurguda cinsiyetler tersine çevrilirse, işte o zaman eski Florida Kanunu’na göre bu davranış bir kabahat teşkil etmektedir. Bkz: FLA. STAT. § 836.04 (2010). (“Evli veya evli olmayan bir kadın hakkında ona bir iffetsizlik isnadı doğuracak şekilde yanlışlıkla ve kötü niyetle konuşan kişi birinci dereceden kabahatten dolayı suçlu kabul edilir…”). Hiç şüphesiz, böyle bir davranış sebep olduğu zarar ile orantılı olarak verilecek bir cezayı hak etmektedir.
  7. Aynı kişi oda arkadaşının kendisine ait e-posta adresini kullanmasını engellemiş olsaydı, aksi yönde davranan oda arkadaşı, B sınıfı bir kabâhatten dolayı para cezasıyla ya da altı aya kadar hapis cezasıyla karşılaşacaktı 18 U.S.C. § 1701 (2006), ancak böyle bir kınama, zararı gerçekten telafî edici nitelikte olmadığı gibi söz konusu failin davranışına denk düşen makûl bir niteleme de olmayacaktır.
  8. Bkz: aşa: Bölüm II. A.3.
  9. Arnold ISENBERG, Deontology and the Ethics of Lying, 24 PHIL. & PHENOMENOLOGICAL RES. 463, 466 (1964). İlginçtir ki, Isenberg, bir kimsenin yalan söylerken mutlak bir biçimde karşı tarafı aldatma niyeti taşıdığı yönündeki önyargılı görüşün yanlış olduğunu iddia eder; öyle ki bir kimse muhatabına karşı hileli davranma kastı olmaksızın da yalan söyleyebilir. Konuşmacı tarafın niyeti oldukça önemlidir. Konuşmacı, kendisine zaten inanmayan bir kimseyi başka şekilde inandırma niyetinden yoksun ise yalan söylemiş olmaz. Örneğin, hataen söylenmiş yanlış bir söz yalan değildir ve eğer konuşmacı yanlış olduğunu bildiği bu hatalı söze muhatabının da inanmayacağının farkında ise, işte o zaman yalan söylemekten bahsedilmemesi gerekir. Alaylı bir söz kullanımı bunun bir örneği olabilir. Aynı şekilde daha fazla dinî eğilime sahip olan kişiler için Aziz Augustine benzer bir tanım kullanır: “bir kişinin yanlış olduğunu bildiği bir sözü aldatmak kastıyla söylemesidir”. RANDAL MARLIN, PROPAGANDA AND THE ETHICS OF PERSUASION 142 (2002). Başka tanınmış yazarlar da benzer tanımlar önermişlerdir. Immanuel Kant, yalanı “bir kişiye karşı kasıtlı olarak yapılan gerçek dışı bir bildiri” olarak tanımlamaktadır. SISSELA BOK, LYING: MORAL CHOICE IN PUBLIC AND PRIVATE LIFE 286 (1979). Benjamin Constant ve Hugo Grotius, yalanın “gerçeği bilmeye hakkı olan bir kimseye karşı kasıtlı olarak yapılan gerçek dışı bir bildiri” olarak tanımlanması gerektiğini savunmaktadırlar. Joseph Betz, Sissela Bok on the Analogy of Deception and Violence, 19 J. VALUE INQUIRY 217, 217 (1985).
  10. Kısacası deontoloji, “belli başlı bazı davranışların kendi içerisinde yanlış olduğuna ilişkin duyulan inançtır.” KASPER LIPPERT-RASMUSSEN, DEONTOLOGY, RESPONSIBILITY, AND EQUALITY 15 (2005). Deontoloji, “ahlâken doğru ya da yanlış olanın, en iyi sonucu hangisinin doğurduğuna bağlı olarak değişeceğini savunan faydacılık akımını teorik olarak destekleyen sonuçsalcılığın zıddı olarak kabul edildiğinde belki daha iyi anlaşılabilir…Sonuçsalcıların inandıkları birçok değer sonuçta enstrümantaldir ve aslında hepsi de ahlâklılıktan önce var oldukları için ahlâkî olmayan değerleri yüceltmişlerdir”. STEPHEN L. DARWALL, DEONTOLOGY 1 (2003). Deontologlar, bazı eylemlerin sonuçlarına bakılmaksızın kategorik olarak yanlış olduğuna inanmaktadır. Bu tezin belki de en tanınmış savunucularından biri ileride de belirtileceği üzere Immanuel Kant’tır.
  11. Suç yaratma konusunda iyi bir analiz için şu iki yaklaşım: ekonomik analiz ve faydacılık (ve tabii ki hukukî ahlâkçılık) için bkz: DOUGLAS N. HUSAK, OVERCRIMINALIZATION: THE LIMITS OF THE CRIMINAL LAW 180–205 (2008).
  12. 12 Larry Alexander & Emily Sherwin, Deception in Morality and Law, 22 LAW & PHIL. 393, 396 (2003).
  13.  a.e..
  14. Immanuel Kant, THE METAPHYSICS OF MORALS 182 (Mary Gregor ed., Cambridge Univ. Press 1996) (1797).
  15.  a.e..
  16. Alexander & Sherwin, yuk. dipnot 12, s. 397.
  17. a.e..
  18. Bkz: Alan Strudler, Incommensurable Goods, Rightful Lies, and the Wrongness of Fraud, 146 U. PA. L. REV. 1529, 1546 (1998).
  19. Bkz: Alexander & Sherwin, yuk. dipnot 12, s. 397.
  20. Strudler, yuk. dipnot 18, s. 1546.
  21. a.e..
  22. Yalan söyleyen kişinin mağdurlarını ikna etmede başarılı olması onlardaki iradîliği ortadan kaldırma sonucu doğururken, yalan ifadeye inanmadığı için müstakbel mağdurun özerkliğini baltalamayı başaramadığı durumlarda ise başarısız bir yalan söyleme girişiminden bahsetmek gerekecektir. a.e. s. 1548.
  23. a.e. s. 1546-47. Bazı özerklik teorisyenleri, belirli koşullarda yalan söylemenin meşru olabileceği fikrini isteksizce benimsemektedir; tıpkı bir kişinin arkadaşının kalp krizi geçirmemesi için onu üzücü haberlerden koruması örneğinde olduğu gibi. a.e.s. 1547.
  24. a.e. s. 1557-58.
  25. 25 John Rawls, Legal Obligation and the Duty of Fair Play, LAW AND PHILOSOPHY 3, 10 (Sidney Hook ed., 1964).
  26. Bkz: Alexander & Sherwin, yuk. dipnot 12, s. 398.
  27. John Stuart Mill, UTILITARIANISM (1869), yeni baskı UTILITARIANISM AND ON LIBERTY 181, 199 (Mary Warnock ed., 2d ed. 2003).
  28. Alexander & Sherwin yuk. dipnot 12, s. 399.
  29. JOHN STUART MILL, ON LIBERTY 6 (Bobbs-Merrill 1956) (1859).
  30. Bkz: JOEL FEINBERG, HARM TO SELF (1986); JOEL FEINBERG, HARMLESS WRONGDOING (1988).
  31. Bir davranışın ahlâksızlığının cezaî yaptırım için gerekli bir şart olup olmadığı hakkında yararlı tartışmalar için -Mill ve Feinberg dışında- genel olarak bkz: PATRICK DEVLIN, THE ENFORCEMENT OF MORALS (1968); H.L.A. HART, LAW, LIBERTY, AND MORALITY (1963); MICHAEL S. MOORE, PLACING BLAME (1997); JOSEPH RAZ, THE MORALITY OF FREEDOM (1986); JONATHAN SCHONSHECK, ON CRIMINALIZATION (1994); Larry Alexander, Harm, Offense, and Morality, 7 CAN. J.L. & JURIS. 199 (1994).
  32. Bkz: Bryan Druzin, Law, Selfishness, and Signals: An Expansion of Posner’s Signaling Theory of Social Norms, 24 CAN. J.L. & JURIS. (önümüzdeki ilkbahar 2011) (uyarlanabilir nitelik olarak normatif içselleştirmeyi açıklayarak).
  33. Bu durum, haksız fiile sebep olan çoğu karmaşık ticari yanlışın birçok suça eşit veya birçok suçtan daha fazla zarara sebep olmasına rağmen doğasındaki kriminal veya gayri ahlâkî unsurun toplum tarafından neden kolayca algılanmadığını açıklamaktadır. Diğer taraftan bu durum ayrıca vergi kaçakçılığı veya beyaz yakalı dolandırıcılık suçları gibi bazı suçların ahlâken yanlışlığı ile uyumlu bir hissiyat uyandırmamasının nedenini de açıklamaktadır; zira eylemin ardından gelen zararlar karmaşıktır ve doğrudan doğruya açık değildir, buna karşılık örneğin saldırı ya da cinayet suçlarında içselleştirme süreci kolaylıkla geri tepmez. Bernard Madoff
    gibi ünlü bir dolandırıcının olayında bile, kendisinin sahip olduğu içgüdüsel suçluluk duygusu,
    onun mağdurlarına verdiği zararın gerçek boyutuyla orantılı değildir.
  34. Bkz: Druzin, yuk. dipnot 30.
  35. Bkz: Richard A. Epstein, Privacy, Property Rights and Misrepresentations, 12 GA. L. REV. 455, 466–67 (1977).
  36. WILLIAM P. STATSKY, ESSENTIALS OF TORTS 291 (2000).
  37. a.e s. 202.
  38. a.e s. 292.
  39. a.e .
  40. Bkz: a.e .
  41. Aynı eser s. 289.
  42. N.C. GEN. STAT. § 14-100(a) (2010).
  43. BLACK’S LAW DICTIONARY 427 (8th ed. 1999).
  44. Parmiter v. Coupland, (1840) 151 Eng. Rep. 340, 343.
  45. Bkz: ORG. FOR SEC. & CO-OPERATION IN EUROPE, LIBEL AND INSULT LAWS: A MATRIX ON WHERE WE STAND AND WHAT WE WOULD LIKE TO ACHIEVE 1 (2005), bkz: http://www.osce. org/files/documents/1/0/41958.pdf
  46. Bkz: aynı eser s. 68, 84. İftira suçunun Çin Hukukunda bir uygulamasını görmek için bkz: H. L. Fu & Richard Cullen, Defamation Law in the People’s Republic of China, 11 TRANSNAT’L L. 1, 1 (1998), ve Criminal Defamation, GLOBAL CAMPAIGN FOR FREE EXPRESSION, http://www. article19.org///.html (son erişim tarihi: May 20, 2010).
  47. Kanada Ceza Kanunu, 2010 c. C-46, § 300. Kanada Ceza Kanunu’nun 296.maddesinin 1. fıkrasına göre, “dini aşağılayıcı yazılı iftira” yayınlayan kişi iki yıla kadar hapsi cezası ile cezalandırılabilir. Bununla beraber söz konusu kişi dini konudaki bir fikrini “iyi niyetle ve uygun bir dilde ifade ettiğini” ya da “iyi niyetle kullanılmış bir argümanla ve uygun bir dilde” ifade etmeye teşebbüs ettiği yönünde bir savunma ileri sürebilir. Bkz: m.296/f.1. 1961 tarihli Yeni Zelanda Suçlar Kanunu m.123 hükmünde de “dini aşağılayıcı yazılı iftira” eylemi bir yıla kadar hapis cezasına hükmedilebilecek bir suç olarak düzenlenmektedir. İngiltere ve Galler’de de benzer bir cezaî düzenleme Irksal ve Dinsel Nefret Yasası (2006) ile yer değiştirmek üzere 2008 yılında kaldırıldı. Bkz: Ceza Adaleti ve Göç Yasası, 2008, c. 5, § 79. (Ortak hukuktaki dini aşağılayıcı ve inancı sarsıcı yazılı iftira suçu kaldırıldı); Irksal ve Dinsel Nefret Yasası, 2006, c.1,§ 1.
  48. ORG. FOR SEC. & CO-OPERATION IN EUROPE, bkz. yuk: dipnot 45, s. 78–79.
  49. a.e. s. 107.
  50. Bkz. Fu & Cullen, yuk. dipnot 44, s. 1; ayrıca bkz: GLOBAL CAMPAIGN FOR FREE EXPRESSION, yuk. dipnot 44.
  51. FRANCISCO FORREST MARTIN & STEPHEN J. SCHNABLY, INTERNATIONAL HUMAN RIGHTS
    AND HUMANITARIAN LAW: TREATIES, CASES AND ANALYSIS 763 (2006).
  52. 52 Bkz: GLOBAL CAMPAIGN FOR FREE EXPRESSION, yuk. dipnot 44.
  53. 53 Bkz: a.e..
  54. ORG. FOR SEC. & CO-OPERATION IN EUROPE, yuk. dipnot 45, s. 171. Bu eyaletler şunlardır: Colorado (COLO. REV. STAT. § 18-13-105 (2010)); Florida (FLA. STAT. § 836.01-836.11 (2010)); Idaho (IDAHO CODE ANN. § 18-4801-18-4809 (2010)); Kansas (KAN. STAT. ANN. § 21-4004 (2010)); Louisiana (LA. REV. STAT. ANN. 14:47 (2010)); Michigan (MICH. COMP. LAWS § 750.370 (2010)); Minnesota (MISS. CODE ANN. § 609.765 (2010)); Montana (MONT. CODE ANN. § 13- 35-234 (2010)); New Hampshire (N.H. REV. STAT. ANN. § 644:11(2010)); New Mexico (N.M. STAT. ANN. § 30-11-1 (2010)); North Carolina (N.C. GEN. STAT. § 14-47 (2010)); North Dakota (N.D. CENT. CODE § 12.1-15-01 (2010)); Oklahoma (OKLA. STAT. tit. 21 §§ 771-781 (2010)); Utah (UTAH CODE ANN. § 76-9-404 (West 2010)); Virginia (VA. CODE ANN. § 18.2-417 (2010));
    Washington (WASH. REV. CODE § 9.58.010 (2010)); Wisconsin (WIS. STAT. § 942.01 (2010)), as well as the territories of Puerto Rico (P.R. LAWS ANN. tit. 33, §§ 4101–4104 (2010)), ve the Virgin Islands (14-59 VI CODE ANN. § 1172 (LexisNexis 2010)).
  55. ORG. FOR SEC. & CO-OPERATION IN EUROPE, yuk. dipnot 43, at 78–79.
  56.  a.e..
  57.  a.e..
  58. SLAPP davaları hakkında geniş değerlendirmeler için bkz: George W. Pring & Penelope Canan, Strategic Lawsuits against Public Participation (SLAPPs): An Introduction for Bench, Bar and Bystanders, 12 U. BRIDGEPORT L. REV. 937 (1991) (güncel gelişmeler ve değerlendirmeler için) ayrıca bkz: MICHAEL PILL, STRATEGIC LAWSUITS AGAINST PUBLIC PARTICIPATION (SLAPP): SUBSTANTIVE LAW AND LITIGATION STRATEGY (1998); GEORGE WILLIAM PRING & PENELOPE CANAN, SLAPPS: GETTING SUED FOR SPEAKING OUT (1996).
  59. ABD’de bulunan 19 eyalet -Kaliforniya, Delaware, Florida, Gürcistan, Indiana, Louisiana, Maine, Massachusetts, Minnesota, Nebraska, Nevada, New Mexico, New York, Oregon, Pennsylvania,
    Rhode Island, Tennessee, Utah ve Washington’da- bu tarz yasal düzenlemeler yapılmıştır.
  60. 60 a.e. s. 173.
  61. COLO. REV. STAT. ANN. § 35-31-101 (2007). (“İnsan ya da evcil hayvanlar tarafından kullanılan gıdalar ile normal koşullarda yetiştirilen, toplanan, üretilen meyve, sebze, tahıl, et ve diğer ürünlerin ticaretini engelleme kastıyla herhangi bir kişi, şirket, ortaklık, dernek veya topluluğun kendisi veya bunların çalışanı, acentesi, temsilcisi ya da yardımcısı hakkında….bilerek….önemli derecede yanlış beyanda bulunmak hukuka aykırıdır”.
  62. Gıda ürünlerini kötüleme kanunlarının tarihi ve onların akasındaki kollektif çaba ile ilgili özlü açıklamalar için bkz: SHELDON RAMPTON & JOHN STAUBER, MAD COW U.S.A. 17–24, 137–45 (1997).
  63. Bu eyaletler şunlardır: Alabama (ALA. CODE § 6-5-620 (1995)); Arizona (ARIZ. REV.STAT. ANN. § 3-113 (1995)); Florida (FLA. STAT. § 865.065 (1994)); Georgia (GA. CODE ANN. § 2-16-1 (1995)); Idaho (IDAHO CODE ANN. § 6-2001 (1995)); Louisiana (LA. REV. STAT. ANN. § 3:4501 (1995)); Mississippi (MISS. CODE ANN. § 69-1-253(a) (1995)); Kuzey Dakota (N.D. CENT. CODE § 32-44-02 (2010)); Ohio (OHIO REV. CODE ANN. § 2307.81 (2010)); Oklahoma (OKLA. STAT. tit. 2, §§ 3011-12 (2010)); Güney Dakota (S.D. CODIFIED LAWS § 20-10A-2 (2010)); ve Teksas (TEX. CIV. PRAC. & REM. CODE ANN. §§ 96.001-.004 (2010)).
  64.  Naklen alıntılanan bu ifadeler için bkz: ALA. CODE § 6-5-620 (1994); ARIZ. REV. STAT. ANN. § 3-113 (West 1995); FLA. STAT. § 865.065 (1994); GA. CODE ANN. § 2-16-1 (1994); LA. REV. STAT. ANN. § 4501 (West 1995); MISS. CODE ANN. § 69-1-251 (1994); OHIO REV. CODE ANN. § 2307.81(A) (1996); and S.D. CODIFIED LAWS § 20-10A-2 (1995).
  65. Bkz: Kevin A. Isern, When Is Speech No Longer Protected by the First Amendment: A Plaintiff’s Perspective of Agricultural Disparagement Laws, 10 DEPAUL BUS. L.J. 233, 239– 40 (1997).
  66. ALA. CODE § 6-5-620(1) (1994); OKLA. STAT. § 2-3011(1) (1995).
  67. ARIZ. REV. STAT. ANN. § 3-113(A) (West 1995); FLA. STAT. § 865.065(a) (1994); GA. CODE ANN. § 2-16-2(1) (1994).
  68. Winfrey “başka bir burger yemekten bütünüyle nefret ettirildiğini” haykırdı. Tex. Beef Grp. v. Winfrey, 201 F.3d 680, 688 (5th Cir. 2000). Gösteriden sonraki iki hafta içinde sığır eti fiyatları yaklaşık yüzde on oranında düştü ve on bir ay boyunca baskı altında kaldı. Bkz: F. Dennis Hale, Free Speech Rouges and Freaks: An Analysis of Amusing and Bizarre Litigants of Free Expression, 25 COMM.& L. 55, 63 (2003).
  69. EWAN MCKENDRICK, CONTRACT LAW 217–18 (8th ed. 2009).
  70. Derry v. Peek, (1889) 14 App. Cas. 337.
  71. JEFFREY F. BEATTY & SUSAN S. SAMUELSON, BUSINESS LAW AND THE LEGAL ENVIRONMENT 318 (2006).
  72. Vaat içerikli hile hakkında çarpıcı açıklamalar için bkz: IAN AYRES & GREGORY KLASS, INSINCERE
    PROMISES: THE LAW OF MISREPRESENTED INTENT (2005).
  73. 73 Bkz: Bisset v. Wilkinson, [1927] A.C. 177 (somut olaydaki yanlış bilgilendirme eyleminin yalan beyanda bulunma olarak değerlendirilemeyeceği yönünde); Immock v. Hallett (1866) 2 L.R.P.C. 21 (aşırı övgünün- abartmanın- doğru bir beyan olarak düşünülemeyeceği yönünde). 
  74. Bkz: Robert A. Sedler, An Essay on Freedom of Speech: The United States Versus the Rest of the World, 2006 MICH. ST. L. REV. 377, 379 (2006).
  75. “Kongre, bir din kuruluşuna saygı gösterilmesini veya onun faaliyetlerinin özgürce gerçekleştirilmesini, ifade özgürlüğünü, basının özgürlüğünü; halkın barış içinde toplanma ve mağduriyetlerin giderilmesi için dilekçe verme hakkını kısıtlayan herhangi bir yasal düzenleme yapamaz”. U.S. CONST. amend. I, § 2.
  76. Bkz: Gertz v. Robert Welch, Inc., 418 U.S. 323, 340 (1974); Konigsberg v. State Bar, 366 U.S. 36, 49, 49 n. 10 (1961).
  77. Gertz, 418 U.S. s. 339.
  78. N.Y. Times Co. v. Sullivan, 376 U.S. 254 (1964).
  79. 79 Va. Pharmacy Bd. v. Va. Consumer Council, 425 U.S. 748, 777 (1976).
  80. N.Y. Times Co., 376 U.S. s. 282. 81 Bkz s. 286–88. Örneğin New York Ceza Kanunu çerçevesinde aldatıcı reklam 190.20. N.Y. PENAL LAW § 190.20 bölümü altında tanımlanmıştır (McKinney 2009).
  81. Keimer v. Buena Vista Books, Inc., 89 Cal. Rptr. 2d 781, 786 (Cal. Ct. App. 1999); ayrıca
  82. bkz: KEITH WERHAN, FREEDOM OF SPEECH: A REFERENCE GUIDE TO THE UNITED STATES CONSTITUTION 124 (2004).
  83. Va. Pharmacy Bd., 425 U.S. s. 777.
  84. Burada nefret söylemi ağırlıklı olarak Yahudi soykırımının inkâr edilmesi bağlamında ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, nefret söyleminin pek çok biçiminde beyan ne kadar acımasız olursa olsun, konuşmacının aslında kendi söylediklerinin doğru olduğuna inanması muhtemeldir. Yahudi soykırımının inkâr edilmesine yaptığımız atıfta pek çok inkârcının kendi iddia ettikleri durumun doğruluğuna inanmadıkları varsayımını kabul ediyoruz.
  85. Bkz: Michel Rosenfeld, Hate Speech in Constitutional Jurisprudence: A Comparative Analysis, 24 CARDOZO L. REV. 1523 (2002) (teknolojinin ABD’nin anayasal koruması altında bulunan nefret söylemi üzerindeki etkileri ile ilgili); Paul J. Becker et al., The Contentious American Debate: The First Amendment and Internet-based Hate Speech, 14 INT’L REV. L., COMPUTERS & TECH. 33 (2000) (Nefret söyleminin internet üzerinden anayasal olarak korunmasının incelemesi).
  86. Bkz: Sionaidh Douglas-Scott, The Hatefulness of Protected Speech: A Comparison of the American and European Approaches, 7 WM. & MARY BILL RTS. J. 305 (1998) (nefret söyleminin korunmasının ABD’de ve diğer yargı çevrelerinde mukayese edilmesi ile ilgili); Kevin Boyle, Hate Speech—The United States Versus the Rest of the World, 53 ME. L. REV. 487 (2001) (ABD’deki nefret söylemi korumasının uluslararası çevrelerdeki yeri ile ilgili).
  87. Yahudi soykırımının inkâr edilmesine şu anda on Avrupa ülkesinde para cezası veya hapis cezası verilmektedir: Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya, Litvanya, Polonya, Slovakya ve İsviçre. Christina Schori Liang, Europe for the Europeans: The Foreign and Security Policy of the Populist Radical Right, in EUROPE FOR THE EUROPEANS: THE FOREIGN AND SECURITY POLICY OF THE POPULIST RADICAL RIGHT 1, 24 (Christina Schori Liang ed., 2007).
  88. Robert A. Kahn, Imagining Legal Fairness: A Comparative Perspective, in NEW APPROACHES TO COMPARATIVE POLITICS: INSIGHTS FROM POLITICAL THEORY 125, 134 (Jennifer S. Holmes ed., 2003).
  89. Bkz: Catriona McKinnon, Should We Tolerate Holocaust Denial?, 13 RES PUBLICA 9, 13 (2007)
  90. Bkz: McKinnon, yuk: dipnot 87.
  91. Aynı eser s. 19.
  92. 92 Bkz: Alexander & Sherwin, yuk: dipnot 12, s.405.
  93. Stuart P. Green, Lying, Misleading and Falsely Denying: How Moral Concepts Inform the Law of Perjury, Fraud, and False Statements, 53 HASTINGS L.J. 157, 185 (2001). Bu suçun kapsamı dolandırıcılık ve sahtekârlıkla ilgili ortak hukuktan gelen suçlardan oldukça geniş olmasına rağmen, yalan beyan eylemi yanlış bir vaat, fikir açıklaması ya da tahminde bulunmaktan ziyade mevcut bir gerçeğin yanlış gösterilmesinden ibaret kaldığı için kapsamı sınırlı kalmıştır. Örneğin, bir mücevherin değerini aldatma kastıyla güncel  değerinden daha farklı bir fiyat üzerinden değerlendirmek sorumluluk doğururken, mücevherin önümüzdeki yıl içinde değer kazanacağı konusunda yalan söylemek herhangi sorumluluk doğurmayacaktır.
  94. WORLD OF CRIMINAL JUSTICE 562 (Shirelle Phelps ed., 2002).
  95. Bkz: 18 U.S.C. § 1621 (2006); 18 U.S.C. § 1623 (2006). Yalan beyan eylemi, yalan tanıklık suçu ile yakından ilgilidir; zira yanlış olduğunu bilerek “maddî vakaya ilişkin bir beyanın” herhangi bir mahkeme veya büyük jüri kararından önce veya bunlara yardımcı olmak üzere yemin altına alınmasını gerektirir. Green, yuk: dipnot 93, s. 174.
  96. Aynı eser.
  97. 97 Exodus 20:16 (King James). İncil, başka yerlerde de yalan tanıklık yapılmasına benzer göndermeler yapar: “Yanlış bir bilgiyi yaymayınız: “Kötülük uğruna tanıklık yaparak elinizi günahkâr bir kimseyle birleştirmeyin”. Exodus 23:1 (King James); “Komşunuzun aleyhinde yalan tanıklıkta bulunmayın”, Benzer referanslar için bkz: Deuteronomy 5:20 (King James). Exodus 23:6, 7 Leviticus 19:11, 16; Deuteronomy 19:15–21; 1 Samuel 22:8–19; 1 Kings 21:10– 13; Psalms 15:3, 101:5–7; Proverbs 10:18, 11:13; Matthew 26:59, 60; Acts 6:13; Ephesians 4:31; 1 Timothy 1:10; 2 Timothy 3:3; James 4:11.
  98. Green, yuk dipnot 91, s. 175.
  99. 18 U.S.C. § 1621 (2006); 28 U.S.C. § 1746 (2006).
  100. Yalan Tanıklık Kanunu, 1911, 1 & 2 Geo. 5, c. 6, § 1 (Eng.).
  101. 18 U.S.C. §
  102. United States v. Gaudin, 515 U.S. 506, 509 (1995).
  103. 18 U.S.C. § 1001(a)(2) (2006).
  104. 18 U.S.C. § 1001(a)(3).
  105. N.Y. CEZA KANUNU § 190.23 (McKinney 2009).
  106. N.Y. CEZA KANUNU § 190.26
  107. N.Y. CEZA KANUNU § 190.25
  108. N.Y. CEZA KANUNU § 190.20
  109. N.Y. CEZA KANUNU § 190.55
  110. 110 DAVID BRODY & JAMES R. ACKER, CRIMINAL LAW 342 (2007).
  111. Ellen S. Podgor, Criminal Fraud, 48 AM. U. L. REV. 729, 736 (1999); see also J.W. CECIL TURNER, KENNY’S OUTLINES OF CRIMINAL LAW 275 (1952) (kamuoyunu hedef alan dolandırıcılığın tanımı); WILLIAM LAWRENCE CLARK & WILLIAM LAWRENCE MARSHALL, A TREATISE ON THE LAW OF CRIMES § 12.30 (Marian Quinn Barnes ed., 7th ed. 1967) (kamuoyunu hedef alan ve özel hukuk kişileri arasındaki dolandırıcılığın ayrımı hakkında); LLOYD L. WEINREB, CRIMINAL LAW: CASES, COMMENT, QUESTIONS 451–54 (5th ed. 1993) (kamuoyunu hedef alan ve özel hukuk kişileri arasındaki dolandırıcılığın ayrımının tarihsel kökeniyle beraber tartışılması).
  112. BLACK’S LAW DICTIONARY 468 (5th ed. 1979).
  113. Bkz: THOMAS J. GARDNER & TERRY M. ANDERSON, CRIMINAL LAW 379 (2008).
  114. Bir kişinin tek bir eylemi baz alındığında o kişi federal kanunlar uyarınca “dolandırıcılık” suçundan dolayı mahkûm edilemeyebilir. Buna karşılık bazı eyaletlerde “dolandırıcılık” suçunu özel olarak tipikleştiren yasal düzenlemeler mevcuttur. Bkz:, e.g., N.M. STAT. ANN. § 30-16-6 (Michie 1978).
  115. Bkz: Podgor, yuk. dipnot 111, s. 730.
  116. a.e. s. 740.
  117. a.e. s. 734.
  118. a.e. s. 737; ayrıca bkz.: EMLIN MCCLAIN, 1 TREATISE ON THE CRIMINAL LAW 669–70 (1897) (İngiltere ve ABD Hukukunda dolandırıcılık suçlarının mukayese edilmesi ile ilgili olarak); ANTHONY ARLIDGE ET AL., ARLIDGE & PARRY ON FRAUD 33 (2d ed. 1996) (İngiliz Hukukunda dolandırıcılığın tanımı ile ilgili olarak).
  119. Kanunun Bölüm 1(1) maddesine göre, § 2 (yalan bilgilendirme yoluyla dolandırıcılık), § 3 (bilgiyi gizleme yoluyla dolandırıcılık), veya § 4 (görevin kötüye kullanılması yoluyla dolandırıcılık) hükümlerinde belirtilen yasakları ihlal bir kişi dolandırıcılık eyleminden dolayı suçlu kabul edilir.. Bkz: Dolandırıcılık Kanunu, 2006, c. 35, § 1.
  120. Bkz: Carol Withey, The Fraud Act 2006—Some Early Observations and Comparisons with the Former Law, 71 J. CRIM. L. 220, 221 (2007).
  121. “Kazanç ve kayıp”ın tanımı Dolandırıcılık Kanunu (2006) § 5’de verilmiştir. “Kazanç” yalnızca para veya diğer mülkiyet konusu eşyaları (aynî ve nisbî nitelikteki haklar dahil) kazanmayı veya kaybetmeyi kapsadığı gibi, geçici veya kalıcı nitelikteki kazanç veya kayıpları da içerir. Bkz: a.e. s. 226.
  122. The leading English authority for the offense is Scott v. Metropolitan Police Commissioner, [1975] A.C. 819. For an overview of the crime of conspiracy to defraud, see DUNCAN BLOY ET
    AL., PRINCIPLES OF CRIMINAL LAW 165–68 (2000).
  123. Lord Goff in R v. Wai Yu-tsang, (1992) 1 A.C. 269.
  124. Bunun tek bir istisnası, mağdurun kamu görevlisi olduğu ve failin davranışının merkezinde söz konusu kamu görevlisinin görevini kötü yönde etkileme kastının bulunduğu durumdur. PETER GILLIES, THE LAW OF CRIMINAL CONSPIRACY 109 (1990). Scott v. Metropolitan Police Commissioner davasında, İngiliz Lordlar Kamarası, “örgütlü dolandırıcılık eyleminin bir kişinin finansal çıkarlarını etkilemeyecek şekilde tasarlanmış olması halinde bu suçun oluşmayacağı hususunu açıklığa kavuşturdu, Bu kararda yer alan her iki görüşte de, ekonomik zarar olgusunun gerekliliği özel olarak vurgulanmıştır. a.e. s. 113.
  125. Mağdursuz suçlar hakkında ayrıntılı açıklamalar için bkz: E.M. SCHUR & H.A. BEDAU, VICTIMLESS CRIMES—TWO SIDES OF A CONTROVERSY (1974); ayrıca bkz: Alan Wertheimer, Victimless Crimes, 87 ETHICS 302 (1977) (mağdursuz suçların cezalandırılmasının hatalı olup olmadığı yönündeki tartışmalar).
  126. Aslında bu yasal düzenlemeler Mill’in zarar ilkesiyle çatışmaktadır. Bkz MILL, yuk: dipnot. 27 (Bir kişinin fiziksel ya da ahlâken iyiliğinin amaçlanması yeterli haklı neden oluşturmaz. Zira belli bir davranışı yapmak sırf başkalarının görüşüne göre daha akıllıca veya doğru olacağı için ve bunun da bir kişiyi daha mutlu kılacağından bahisle hiç kimse söz konusu davranışı yapmaya ya da aksi bir davranışı yapmaktan vazgeçmeye mecbur bırakılamaz. Bir kişinin davranışlarında topluma karşı sorumluluğunun doğduğu tek alan, davranışlarının başkalarını ilgilendiren kısmıdır”). 
  127. NORVAL MORRIS & GORDON J. HAWKINS, THE HONEST POLITICIAN’S GUIDE TO CRIME
    CONTROL 2 (1972).
  128. Spontane düzen ve norm uygulaması hakkında doktrindeki görüşler oldukça dikkat çekicidir. Doktrindeki görüşlerin tam bir listesi olmamasına rağmen bu konuda genel bakış açısı sunmak üzere bkz: ROBERT C. ELLICKSON, ORDER WITHOUT LAW 139 (1991); 1 F.A. HAYEK, LAW, LEGISLATION, AND LIBERTY (1973); JOHN MAYNARD SMITH, EVOLUTION AND THE THEORY OF GAMES (1982); MATT RIDLEY, THE ORIGINS OF VIRTUE 53 (1997); MICHAEL TAYLOR, COMMUNITY, ANARCHY AND LIBERTY 28 (1982); Robert Axelrod and William D. Hamilton, The Evolution of Cooperation, 211 SCI. 1390 (1981); Robert Axelrod, The Emergence of Cooperation Among Egoists, 75 AM. POL. SCI. REV. 306 (1981); B.L. Benson, Economic Freedom and the Evolution of Law, 18 CATO J. 209 (1998); R.C. Ellickson, The Aim of Order Without Law, 150 J. INSTITUTIONAL & THEORETICAL ECON. 97 (1994). Kavram hakkında genel bir bakış açısı sağlamak üzere, bkz: Barry Norman, The Tradition of Spontaneous Order, 5 LITERATURE OF LIBERTY 6 (1982). Ticari ilişkilerde yasal normların spontane ortaya çıkışıyla ilgili olarak bkz: Bryan Druzin, Law Without The State: The Theory of High Engagement and the Emergence of Spontaneous Legal Order Within Commercial Systems, 41 GEO. J. INT’L L. 559 (2010) (yasa kurallarının ticaretin karmaşık yapısından doğduğu yönünde).
  129. Bkz: Alexander & Sherwin, yuk: dipnot 12, s. 436.
  130. a.e.
  131. GENE HEALY, GO DIRECTLY TO JAIL: THE CRIMINALIZATION OF ALMOST EVERYTHING (2004); DOUGLAS HUSAK, OVERCRIMINALIZATION: THE LIMITS OF THE CRIMINAL LAW (2008); SANFORD H. KADISH, The Crisis of Overcriminalization, in BLAME AND PUNISHMENT: ESSAYS IN THE CRIMINAL LAW 21, 21–61 (1987); SANFORD H. KADISH, More on Overcriminalization, in BLAME AND PUNISHMENT: ESSAYS IN THE CRIMINAL LAW 36 (1987); SANFORD H. KADISH, The Use of Criminal Sanctions in Enforcing Economic Regulations, in BLAME AND PUNISHMENT: ESSAYS IN THE CRIMINAL LAW 40 (1987); Donald A. Dripps, Overcriminalization, Discretion, Waiver: A Survey of Possible Exit Strategies, 109 PENN. ST. L. REV. 1155 (2005); Stuart P. Green, Why It’s a Crime to Tear the Tag Off a Mattress: Overcriminalization and the Moral Content of Regulatory Offenses, 46 EMORY L.J. 1533 (1997); Ellen S. Podgor, Overcriminalization: The Politics of Crime, 54 AM. U. L. REV. 541 (2005).
  132. Bkz: Darryl K. Brown, Rethinking Overcriminalization 2 (Bepress Legal Series, Working Paper No. 995, 2006).
  133. DEL. CODE ANN. tit. 4, § 901(6) (2001).
  134. IND. CODE § 15-17-18-11(b) (1998).
  135. MASS. GEN. LAWS ANN. ch. 266, § 132 (2002).
  136. NEV. REV. STAT. § 201.270(2) (2003).
  137. 4 U.S.C. § 3 (2000).
  138. HUSAK, yuk. dipnot 129, s. 3.
  139. Bkz: John C. Coffee Jr., Paradigms Lost: The Blurring of the Criminal and Civil Models and What Can Be Done About It, 101 YALE L.J. 1875 (1992).
  140. Bkz: William H. Simon, Virtuous Lying: A Critique of Quasi-Categorical Moralism, 12 GEO. J. LEGAL ETHICS 433, 450 (1999).
  141.  a.e. s. 450.
  142. a.e.
  143. Alexander & Sherwin, yuk: dipnot 10, s. 399.
  144. a.e.
  145. Bkz: JAMES H. KORN, ILLUSIONS OF REALITY: A HISTORY OF DECEPTION IN SOCIAL PSYCHOLOGY (1997) (sosyal bilimcilerin deney konularını kandırma yollarının gösterilmesi ile ilgili); Anita L. Allen, Lying to Protect Privacy, 44 VILL. L. REV. 161, 166 (1999); bkz. ayrıca: Jennifer Jackson, Telling the Truth, 17 J. MED. ETHICS 5 (1991) (sağlık personellerinin yalan söyleme şekillerinin incelenmesi ile ilgili); Alan Ryan, Professional Liars, 63 SOC. RES. 620, 625–41 (1996) (politikacıların, hukukçuların ve doktorların benzer mesleki şartlarla yalan söylemeleri ile ilgili olarak).
  146. W. Peter Robinson, Lying in the Public Domain, 36 AM. BEHAV. SCIENTIST 359, 366 (1993).
  147. Bkz: F. G. BILEY, THE PREVALENCE OF DECEIT 27 (1991); DAVID NYBERG, THE VANISHED TRUTH: TRUTH TELLING AND DECEIVING IN ORDINARY LIFE 11 (1993); Bella M. Depaulo et. al., Lying in Everyday Life, 70 J. PERSONALITY & SOC. PSYCHOL. 979, 993 (1996); bkz. ayrıca: CHARLES V. FORD, LIES! LIES!! LIES!!! THE PSYCHOLOGY OF DECEIT (1996) (yalanların psikolojik etkileri üzerine).
  148. Allen, yuk. dipnot
  149. s. 167. 149 a.e.
  150. Bkz: Stuart P. Green, Deceit and the Classification of Crimes: Federal Rule of Evidence 609(A) (2) and the Origins of Crimen Falsi, 90 J. CRIM. L. & CRIMINOLOGY 1087, 1087 (1973).
  151. a.e. s. 1123.
  152. a.e. s. 1087.
  153. RONALD N. BOYCE & ROLLIN M. PERKINS, CRIMINAL LAW AND PROCEDURE 10 (7th ed. 1989).
  154. Green, yuk. dipnot 150, s. 1089; bkz. ayrıca: Albin Eser, The Principle of “Harm” in the Concept of Crime: A Comparative Analysis of the Criminally Protected Legal Interests, 4 DUQ. L. REV. 345 (1966) (zarar prensibinin farklı ceza hukuku sistemlerinde incelenmesi ile ilgili); Stephen J. Schulhofer, Harm and Punishment: A Critique of Emphasis on the Results of Conduct in the Criminal Law, 122 U. PA. L. REV. 1497 (1974) (zarar prensibine verilen öneme karşı yapılan itirazlar ile ilgili olarak). Bkz. genel olarak: WILLIAM WILSON, CRIMINAL LAW: DOCTRINE AND THEORY (2d ed. 2003) (ceza hukuku teorisi genel bir bakış sağlamak için bkz.)
  155. “Mağdursuz suçlar” olarak adlandırılan suçların istisna oluşturduğu unutulmamalıdır.
  156. Connally v. Gen. Constr. Co., 269 U.S. 385, 391 (1925).
  157. Pierce v. United States, 314 U.S. 306, 311 (1941).
  158. Bu doktrin, tüm ceza kanunlarının ortalama bir insanın kavrayabileceği kadar açık bir dille hazırlanmasını zorunlu kılan usul hukuku hükümlerinin Beşinci ve On Dördüncü değişikliğini müteakiben öngörülmüştür. Bkz: Jordan v. De George, 341 U.S. 223, 230 (1950) (“Bir davranışın suç olarak öngörüldüğünü, o davranış icra edilmeden önce ihbar etmeyi gerekli kılmayan ceza kanununun bu tutumu, usul hukukundaki ihtar imkânından anayasaya aykırı olarak mahrum kalmak sonucunu doğurur”). Yüksek Mahkeme kararları için bkz: City of Chicago v. Morales, 527 U.S. 41 (1998) (loitering suçunu anayasaya aykırı olarak belirsiz kılan hükümlerin eleştirisi için bkz); Bd. of Airport Comm’r of L.A. v. Jews for Jesus, Inc., 482 U.S. 569 (1986) (Herhangi bir kişinin Los Angeles Uluslararası Havaalanı’nda Birinci Değişiklik faaliyetlerine katılmasını yasaklayan bir yasanın geçersiz hale getirilmesi hakkında); Smith v. Goguen, 415 U.S. 566 (1973) (Birleşik Devletler bayrağını küçük düşürücü davranmayı, tahrif etmeyi, çiğnemeyi, alenen tanınmaz hale getirmeyi suç sayan yasanan geçersiz kılınması hakkında bkz); Gooding v. Wilson, 405 U.S. 518 (1971) (barış hukukunun ihlaline ilişkin hükümlerinin aşırı geniş kapsamlı bulunması hakkında bkz); Papachristou v. City of Jacksonville, 405 U.S. 156 (1971) (dilencilik hükümlerinin geçersiz kılınması hakkında bkz); Palmer v. City of Euclid, 402 U.S. 544 (1970) (loitering suçunu anayasaya aykırı olarak belirsiz kılan hükümlerin eleştirisi için bkz); Baggett v. Bullitt, 377 U.S. 360 (1963) (Öğretmenlerin Amerika Birleşik Devletleri bayrağına ve kurumlarına saygıyı teşvik etmesini gerektiren bir yeminin geçersiz kılınması hükümetin eleştirilmesine kadar uzayabilir); Thornhill v. Ala., 310 U.S. 88 (1939) (grev gözcülüğünü tamamen yasaklayan yasa hükmünün geçersiz kılınması hakkında bkz); Cline v. Frink Dairy Co., 274 U.S. 445 (1926) (açıkça tespit edilebilir suç standardı öngörmeyen antitröst kurallarının eleştirisi için bkz); Connally, 269 U.S. at 385 (ücret yasasını belirsiz bulan görüş için bkz).
  159. JAMES BOSWELL, THE LIFE OF SAMUEL JOHNSON, LL.D. 352 (Wordsworth Editions Limited 1999) (1820).
  160. Bkz: 18 U.S.C. § 1001–1040 (2006).
  161. a.e. § 1004.
  162. a.e. § 1013.
  163. a.e. § 1039.
  164. a.e. § 1025.
  165. Bkz: Podgor, bkz: dipnot 111, s. 748
  166. Yasal düzenleme özellikle (1) iflas talebinde bulunmak; (2) iflas davasında dilekçe/belge sunmak; (3) Yanlış bir beyan, iddia veya taahhüdün (a) iflas usulüyle ilişkili müracaatın yapılmasından önce veya sonra veya (b) İflas yasası uyarınca devam etmekte olan bir davada yanlış yere ileri sürülmesi koşullarını öngörmektedir.
  167. Bkz: (18 U.S.C. § 1030(a)(3) (2006); 18 U.S.C. § 1030(a)(5)(b); 18 U.S.C. § 1030(a) hükümleri ile yasaklanan bilgisayar üzerinden yapılan faaliyetler hakkındaki tartışma için bkz: (2006); ELLEN S. PODGOR & JEROLD H. ISRAEL, WHITE COLLAR CRIME IN A NUTSHELL 237–40 (2d ed. 1997)).
  168. Podgor, yuk. dipnot 111, s. 764.
  169. a.e.. s. 747. Bkz:, MODEL PENAL CODE § 224.2 (1962) (nadide ve antik eserleri taklit etme vb.); MODEL PENAL CODE § 224.6 (1962) (Kredi Kartları); MODEL PENAL CODE § 224.7 (1962) (Hileli Ticari Faaliyetler).
  170. 170 Tekrar önemle vurgulamak gerekir ki, amacımız yalanın/eylemin bizzat kendisini yargılamak değil; aksine, zarar verme kastının sonucu olarak ortaya çıkan ağır zarar ile birleşim halindeki eylemi yargılamaktır.
  171. SISSELA BOK, LYING: MORAL CHOICE IN PUBLIC AND PRIVATE LIFE (1978).
  172. a.e.. s. 28, 30, 33, 45, 119.
  173. Bkz: Steven R. Morrison, When is Lying Illegal? When Should It Be? A Critical Analysis of the Federal False Statements Act, 43 MARSHALL L.J. 111, 140–41 (2009).
  174. BOK, yuk. dipnot 169, s. 30–31.
  175. a.e.. s. 43.
  176. a.e. s. 47.
  177. Morrison, yuk: dipnot 173, s. 146.
  178. a.e.
  179. a.e.
  180. Mağdurun gerçeği bilmek hakkını talep edip etmeyeceği meselesi, kendisinin yalancı ile olan ilişkisinin niteliğine ve samimiyetinin derecesine bağlı olarak değişebilir. Bir partide yer alanların davetlilerin bir başkasının donanımı ile ilgili gerçeği bilme “hakkına” sahip olmadığı iddia edilebilir, ancak potansiyel bir işverenin böyle bir hakkı talep edebileceği rahatlıkla söylenebilmelidir.
  181. Bkz. Green, yuk. dipnot. 93, s. 163.
  182. IMMANUEL KANT, LECTURES ON ETHICS 226 (Louis Infield trans., 1963).
  183. JOEL FEINBERG, THE MORAL LIMITS OF THE CRIMINAL LAW: HARM TO OTHERS 1 (1984)
  184. a.e.
  185. 185 a.e. s. 11 (orijinal baskıdan).
  186. a.e.
  187. a.e. s. 187.
  188. Bkz: a.e. s.188-206.. Feinberg’in yön veren prensipleri şunları içermektedir: zararın ağırlığı; zarar olasılığı; yığılan zararlar; istatistiğe dayalı ayırım, zararın net indirilmesi ve zararın göreceli önemi. Bu kavramların genel bir değerlendirmesi için bkz: NINA PERŠAK, CRIMINALISING HARMFUL CONDUCT: THE HARM PRINCIPLE, ITS LIMITS AND CONTINENTAL COUNTERPARTS 56–57 (2007). Bununla birlikte, bu çalışmanın konusuna en uygun olan ilkeler daha ayrıntılı olarak tartışılacaktır.
  189. a.e. s. 12.
  190. a.e. s. 46 (orijinal baskıdan).
  191. a.e. s. 45. Yazar nahoş fiziksel ve zihinsel durumları kapsayan ayrıntılı bir liste çizmektedir. Fiziksel sıkıntı şunları içerebilir: acı, sancı, ağrı, bıçak yarası, dikiş izi, boyun tutulması, çarpıntı kas spazmları, gaz basıncı, kaşıntı, baş dönmesi, gerginlik, yorgunluk, titreme, zayıflık, uykusuzluk, tutulma vb. Zihinsel acı aşağıdakileri içerebilir: acı, keskin hayal kırıklığı, pişmanlık, depresyon, keder, gönül yarası, umutsuzluk, şok duyarlılık, telaş, nefret, hüsran, panik atak, akut bıkkınlık, öfke, tiksinme, suçluluk duygusu ve utanç.
  192. BLACK’S LAW DICTIONARY 464 (8th ed. 2004).
  193. MODEL PENAL CODE § 2.12 (1962) (De Minimis ihlalleri)
  194. FEINBERG, yuk dipnot 181, s. 191.
  195. a.e.
  196. a.e.
  197. a.e. s. 193.
  198. a.e. s. 194.
  199. Birinci kategorideki yalanın haklı kabul edilebilmesinin olası bir yolu, yalanın arkasında yatan motivasyonun tamamen başka birine zarar vermek değil de, bunun aynı zamanda üçüncü bir şahsın zarar görmesini önleme motivasyonuyla birleşmesidir. Farklı motivasyonların birleşiminin yalan kategorisini ciddiyet ve haklılık bakımından nasıl değiştirebileceğini tartışmak bu makalenin kapsamı dışındadır; ancak bu göz ardı edilemeyecek bir husustur.
  200. Bkz: Coffee, yuk. dipnot 139, s. 1875.
  201. a.e. s. 1876.
  202. a.e.
  203. Bkz. Kenneth W. Simons, The Crime/Tort Distinction: Legal Doctrine and Normative Perspectives, 17 WIDENER L.J. 719, 729 (2008).

Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0

Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi Buenos Aires şehrinde 1821 yılında  kurulmuştur. Fakülte, Buenos Aires’in Recoleta semtindeki Avenida Figueroa Alcorta’daki Neoklasik bir komplekste yer almaktadır . Bina 1949’da açılmış ve şehrin simgesi haline gelmiştir.

Buenos Aires Üniversitesi, (Universidad de Buenos AiresUBA) Arjantin’deki en büyük üniversitedir. Buenos Aires üniversitesinde yaklaşık 28.490 eğitimci ders vermektedir.

Üniversite ve bağlı fakülteler ücretsizdir ve dünyada ilk 300 üniversite arasında yer almaktadır. Dünyaca ünlü Kübalı devrimci Ernesto Che Guevera ve Arjantin’in şu ana kadar gelmiş başkanlarından 16’sı bu üniversiteden mezun olmuştur. Okul 5 adet Nobel Ödülüne sahiptir. Arjantin’in beş Nobel Ödülü sahibinden biri olan büyük hukukçu ve diplomat Carlos Saavedra Lamas Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesiokulun mezunudur..

Hukuk Fakültesinin temelleri, Medeni Hukuk çalışmaları yapan ve tanınmış bir hukukçu olan Dr. Manuel Antonio Castro başkanlığında 1815 yılında atılmıştır. Hukuk Fakültesinin kurulmasının ardından yeni mezunlara profesyonel bir eğitim sunulmuştur.

Türkiye’den İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Buenos Aires Hukuk Fakültesi ile işbirliği geliştirme çalışmaları yapmaktadır.

Buenos Aires Hukuk Fakültesi, Arjantin Cumhuriyetinin hukuki birikiminin en eski merkezi ve en eski kurumlarından birisi olma özelliği taşımaktadır. Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kuruluşundan önce 1791’den itibaren Cordoba merkezde yapılan hukuki araştırmalar ve çalışmalar fakültenin kuruluşuna temel olmuştur.

 

Latince Deyimler

1

Latince Deyimler – Roma Hukuku

A bene placito
Memnun edilmiş birinden
A bove ante, ab asino retro, a stulto undique caveto
Öküzün önünde, eşeğin arkasında, aptalın her tarafında hazırlıklı ol
Ab ovo usque ad mala
Yumurtadan elmalara (Baştan sona anlamında: Romalıların geleneksel yemek sırasından esinlenerek, Horatius, Satir 1.3)
Absentem lædit, qui cum ebrio litigat
Sarhoşla kavga eden, yerinde olmayan birini döver (Publius Syrus, Sentences)
Ab uno disce omnes
Bir şeyden herşeyi öğren (Bir tek örnekle ya da gözlemle çıkarımlarda bulunulabileceği anlatılır, Virgilius, Aeneid)
Abusus non tollit usum

Suistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. Bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir.

Abusus non tollit usum

Ab imo pectore
Kalbin derinliklerinden (dürüstlükle)
Ab inconvenienti
Uygun olmayan bir şeyden
Ab Jove principium
Jüpiter’le başlayalım
Abyssus abyssum invocat
Uçurum uçurumu çağırır. (Bir hata diğerlerinin doğmasına sebep olur)
A cane non magno saepe tenetur aper
Yabandomuzu hep kendinden küçük köpeklere yem olur
Acta non verba
Hareket, söz değil. (ABD Ticari Deniz Akademisi mottosu)
Actibus immensis urbs fulget massiliensis
Marsilya şehri, müthiş eylemlerle ışıltı saçıyor.

Actio libera in causa

Nedeninde serbest hareket. Actio libera in causa (Nedeninde serbest hareket) Sebebinde serbest hareketler kuramı olarak da bilinmektedir.

Actio libera in causa

Ad astra
Yılıdızlara doğru
a Deucalione
Dökalyon’dan beri (çok uzun zamandan beri anlamında)
A divinis
Kutsal şeylerin dışında
Ad augusta per angusta
Doruklara doğru dar yollardan (Başarı kolay kazanılmaz) (Hernani, Victor Hugo – sahne IV)
Adequatio intellectus et rei
Aklın ve gerçeğin uyumu (Gerçekin bir tanımı.)
Ad libitum
Kendi isteğine bağlı olarak (ad lib. olarak kısaltılır)
Ad fontes
Kaynaklara doğru
Ad gloriam
Zafer için
Ad hoc
Belli bir amaca yönelik, amaca özel, niyete mahsus, geçici

Ad hoc

Ad Hominem

Bir argümana cevap verirken argümanı eleştirmekten ziyade argümanı yapan kişiye saldırmak.

Argumentum Ad Hominem – Ad Hominem

Ad impossibilia nemo tenetur
Hiç kimse yapamayacağı şeyler için söz vermemelidir.
Ad majorem Dei gloriam
Tanrı’nın ihtişamlı görkemi için (Haçlıların, Cizvitlerin ve Şikago Üniversitesinin mottosu)
Ad kalendas graecas
Grek Kalendas’ta. (Kalendaslar Romalı’dır, bu yüzden bu deyim var olmayan bir tarihi belirtir: çıkmaz ayın son çarşambası)
Ad litteram
Harfi harfine
Ad nauseam
Mide bulandırana kadar (kabak tadı vermek)
Ad oculos
Kendi gözlerinle (Bariz, herkesin gözü önünde anlamında)
Ad patres
Eskilerin yanına (Ad patres’e göndermek: öldürmek)
Ad perpetuam memoriam
Sonsuz anısına (Genelde-nın sonsuz anısına olarak kullanılır ve adı anılan kişinin ölümünden uzun yıllar sonra dahi hatırlanması dileğidir)
Adsum
Buradayım (Absumun zıddı)
Adversus solem ne loquitor
Güneş aleyhinde konuşma (Açık ve belli şeyleri tartışma)
Ad vitam æternam
Sonsuz bir hayat için
Addendum, çoğul addenda
Eklenecek şey(ler)
Ad victoriam
Zafere (Daha çok zafer için olarak tercüme edilir, Romalılar savaşta böyle bağırırlardı.)
Ægroto dum anima est, spes est
Hasta nefes aldıkça, umut vardır. (Erasmus, Adages, 2.4.12)
A.E.I.O.U. (« Austria Est Imperare Orbi Universo. »)
(5 sesli harf) Avusturya tüm dünyayı yönetmeli (Habsbourg mottosu ; Almancası: « Alle Erde Ist Oesterreich Untertan. »)
Bronz (harcanan bronz)
Tunçtan Daha Sagle Bir Yapı dikter. (Horace Odes, 3, 30)
Age quod agis !
Ne yapıyorsan onu yap!
Agnus Dei
Tanrı’nın kuzusu (İsa için kullanılır)
Alea iacta est
Zarlar atıldı. (Jül Sezar)
Alibi
Başka yerde (Hukuk terimi: Zanlının suçun işlendiği tarihte başka bir yerde olduğunu göstermesiyle yaptığı savunma)
Alis grave nil
Hiçbir şey kanatları olandan daha hafif değildir. (Pontifical Katolik Üniversitesi dövizi)
Alis volat propris
Kendi kanatlarıyla uçar (Oregon’un dövizi. Alis volat propriis olarak da söylenir.)
Alma mater
Süt annesi
Alter ego
Bir başka kendi
A mari usque ad mare
Bir denizden diğer denize (Kanada’nın resmi mottosu)
Amantes amentes
Aşık olmak deliliktir.
Amici, diem perdidi
Dostlarım, günü boşa harcadım (Titus Flavius Vespasianus tarafından, iyi bir iş yapmadığı gün hakkında söylenmiştir)
Amicus certus in re incerta cernitur
Arkadaşlar kötü günde belli olur.
Amor est vitae essentia
Aşk hayatın özüdür. (Robert B. Mackay)
Amor omnia vincit
Aşk her güçlüğü yener.
Amor patriæ nostra lex
Vatan sevgisi kuralımızdır/yasamızdır
A posteriori
Deneysel verilerden yola çıkarak
A priori
Deneyden önce
Aquila non capit muscas
Kartallar sinek avlamazlar. (Erasmus, Adages, 3.2.65)
Argumentum ad hominem
Tartışmanın kalitesi, tartıştığın kişinin kalitesine bağlıdır

Argumentum Ad Hominem – Ad Hominem

Argumentum baculinum
Sopa argümanı (tehdit ya da güçle ikna etmek) (bkz. Molière, Scapin’in Dolapları)
Ars est celare artem
Gerçek sanat sanatı gizli tutabilmektir
Ars gratia artis
Sanat için sanat (MGM film şirketinin mottosu)
Ars longa, vita brevis
Sanat uzun, yaşam kısa
Ars similis casus
Sanat tesadüfe benziyor (Ovide)
Asinus asinorum in sæcula sæculorum
Yüzyılların gördüğü eşeklerin en eşeği.
Asinus asinum fricat
Eşek eşeğe sürtüyor (birbirlerine aşırı iltifat edenlere söylenir)
Eşek at görünüyor
Eşek yardım bakıyor.
Audaces fortuna juvat
Talih cesaret edene güler.
Audemus jura nostra defendere
Hakkımızı aramaya cesaret ediyoruz. (Alabama şehir mottosu, 1923)
Audere est facere
Cesaret etmek, yapmaktır. (Tottenham Hotspur Futbol Klübü)
Audi, vide, tace, si vis vivere
Dinle, gör, sus, eğer yaşamak istiyorsan
Audiatur et altera pars
Diğer tarafı da dinleyelim (Mahkeme gibi yerlerde söylenir)
Auri sacra fames
Altına duyulan tiksinç açlık (Virgilius, Énéide, III, 57)
Aut Cæsar, aut nihil
İmparator ya da hiç! (Cesar Borgia mottosu)
Aut disce aut discede
Ya öğren, ya terket.
Ave Cæsar, morituri te salutant
Selamlar Sezar, ölecekler seni selamlıyor! (Dövüşten önce gladyatörlerin selamı, bkz. Suétone, Claude, 21)
Avaro omnia desunt, inopi pauca, sapienti nihil
Cimrinin herşeyi, fakirin bazı şeyleri eksiktir, bilgin’in ise hiçbirşeyi eksik değildir.
Ave Europa nostra vera Patria
Selam Avrupa! Gerçek anavatanımız! (Pan-Avrupa görüşü mottosu)
Ave Maria
Selam Meryem (Roma Katolik Duası, İsa‘nın annesi Meryem‘e.)
B
Barba non facit philosophum
Sakal felsefe yapmaz (Plutarkhos’tan alıntı)
Barbarus hic ego sum quia non intellegor ulli
Beni burda barbar sayıyorlar, çünkü beni anlamıyorlar.
Beati pauperes spiritu
Ruhu kutsanmış olanlar fakirlerdir (Matta İncili)
Bellum omnium contra omnes
Herkesin herkesle savaşı (Thomas Hobbes, devletin doğasını açıklamak için kullanılan kelime grubu)
Bene diagnoscitur, bene curatur
İyi teşhis etmek, iyi tedavi etmektir.
Beneficium accipere libertatem est vendere
Yapılan iyiliği kabul etmek özgürlüğünü satmaktır.
Bis dat, qui cito dat
Hızlı vermek, iki defa vermektir. (Desiderius Erasmus, Adages, 1.8.91)
Bis repetita placent
Tekrar eden baştan çıkartır.
Bis repetita non placent
İki kez tekrar eden artık baştan çıkarmaz. (Horatius, Şiir Sanatı, 365. dize)
Bona diagnosis, bona curatio
İyi teşhis, iyi ilaç.
Bona fide
İyi niyetle
Bona valetudo melior est quam maximæ divitiæ
Sağlıklı olmak en iyi zenginliklere bile yeğdir.
Bonitas non est pessimis esse meliorem
İyi olmak en kötüden daha iyi olmak anlamına gelmez.
Bonum commune communitatis
Toplumun ortak çıkarı
Bonum vinum lætificat cor hominum
İyi şarap, insanı neşelendirir (tam tercümesi kalbini neşelendirir)
Brevitatis causa
Kısaca söyle
C
Cacoethes scribendi
Kötü yazma alışkanlığı (kötü kelimesi, alışkanlıkı niteler, yazmaktan vazgeçememek demektir)
Camera obscura
Karanlık oda (fotoğrafçılık/yeni Latince)
Canis Canem Edit
Köpek, köpek yer. (Kimsenin güvende olmadığı durumlar için kullanılır)
Canis sine dentibus vehementius latrat
Dişsiz köpek daha kuvvetli havlar (havlayan köpek ısırmaz)
Carpe diem
Anı yaşa, günü yakala.
Carpe effingo
Modayı yaşa, trendleri yakala.
Carpe modo
Anı yaşa, Anı yakala.
Carpe noctem
Geceyi yaşa.
Carpe mortem
Ölümü yaşa.
Carpe diem, quam minimum credula postero
Günü yakala, yarına olabildiğince az güven.(Horatius, Carmina, 1.11.8)
Carthago delenda est
Kartaca’yı yıkmak gerek.
Castigat ridendo mores
Adetleri gülerek düzeltiyor (Comédie-Française mottosu, Jean de Santeuil’den alıntı)
Casus belli
Savaş nedeni (savaşı tetikleyecek durum)
Causa mortis
Ölüm nedeni
Cave canem
Dikkat, köpek var. (Pompei’de bir evin girişinde mozayik üzerinde bulunan yazı)
Caveat emptor
Alıcı uyanık olsun!
Cave ne cadas
Düşüşe hazırlıklı ol (gelenek olarak bir zafer sırasında imparatorun arkasında duran kölenin söylediği sözler)
Cessante ratione legis cessat ipsa lex
Yasanın mantığı bittiyse, yasa bitti demektir. (Yasanın uygulama mantığı bittiyse ya da çağdaş koşullara artık cevap vermiyorsa yasa yararsız hale gelir.)
Cetera quis nescit?
Gerisini kim bilmez?
Gıda sos açlık
onu yemegin baharatıdır açlık. (2.90 Cicero kan)
Circa
Yaklaşık, dolaylarında (İngilizcede de tarih anlamında aynen kullanılıyor)
Citius, Altius, Fortius
Daha hızlı, daha yukarı, daha güçlü (olimpik motto)
Coelum non animum mutant qui trans mare currunt
Denizi aşan insanlar ruhlarını değil, (üzerlerindeki) gökyüzünü değiştirirler.
Cogitationis poenam nemo meret
Kimse düşüncesinden dolayı cezayı haketmez.
Cogito ergo sum
Düşünüyorum, o halde varım (Descartes, Felsefenin Prensipleri, 1.7.10)
Collige virgo rosas
Topla, genç kız, çiçekleri. (bkz. Carpe diem)
Concordia civium murus urbium
Vatandaşlar arasında uyum, işte bir şehrin surları budur.
Condemnant quod non intellegunt
Anlamadıklarını mahkûm ederler.
Conditio sine qua non
Gerekli şart
Confer
-e danışın, -e başvurun (cf. diye kısaltılır)
Contraria contraiis curantur
Zıtlar zıtlara iyi gelir.
Consuetudine ius esse postulatur id quod voluntate omnium sine lege, vetustas comprovavit         
Örf adet hukuku, bir kanun yapılmadan, toplumun iradesiyle, eskiden beri kabul edilen hukuktur.
Consuetudinis vis magna est
Adetlerin önemi büyüktür.
Consuetudo altera natura est
Adetler (alışkanlıklar) ikinci bir doğadır. (Marcus Tullius Cicero, Tusculanes, 2.17.40)
Contraria contrariis curantur
Karşıtlıklar karşıtlıklara iyi gelir (çivi çiviyi söker)
Corpus delicti
Mağdurun cesedi (bir cinayet işlendiğinde)
Corpus separatum
Ayrı beden (siyasi açıdan bir yerin egemenliğinde olmayan topraklar)
Credo quia absurdum
İnanıyorum, çünkü saçma. (Tertullian’ın yanlış anlaşılmış sözü. Orijinali: et mortuus est Dei Filius prorsus
credibile quia ineptum est
Tanrı’nın oğlu öldü, kısacası, inanılabilir çünkü uygunsuz. Yani Tanrı’nın oğlunun ölmesi o kadar saçmadır ki bu mantığa sığmaz, ancak inanca dayanabilir.)
Cui bono ?
Ne çıkarla? (Cinayet kime yarar?, Marcus Tullius Cicero, Pro Milone, 12.32)
Cuius regio, eius religio
Öyle prens, öyle din. (halkının dinine karar verebilen prensler için)
Hata
Yanılmak Tous İNSANLARA özgüdür. ( , Cicero’dan Zengin, 12.2.5 ) (err CF insandır)
Cura ut valeas!
Kendine özen göster!
Curriculum vitæ
Yaşam yolu (CV)
D
Allah sonunu verecektir
gece, vermek, Ayşe. (Vergille)
Onlar anlamadıkları şeylerden kınıyoruz
Anlamadıkları Seylerus kınarlar.
De facto
Fiilî olarak
De gustibus et coloribus, non disputandum
Zevkler ve renkler tartışılmaz.
De jure
Hukuken
De minimis non curat prætor
Preator’lar küçük şeylerle ilgilenmezler.
De mortuis nihil nisi bene
Ölüler hakkında yalnızca iyi şeyler konuşulmalıdır.
De omni re scibili et quibusdam aliis
Bütün bilinebilir ve bazı diğer şeyler hakkında (15. yy. İtalyan okulu)
De profundis clamavi
Uçurumun dibinden haykırdım!
Emperor için donanımdır ayakta ölmek
ölmelidir ayakta hazırlıksız arasında. (Vespasien’in)
yukarı kaldırın
Gençlik hatalarım.
Deliriant isti Romani
Bu Romalılar deliler! (Asterix ve Obelix çizgi romanlarında kullanılır)
Deo juvante
Tanrı’nın yardımıyla. (Monako sloganı)
Desipere est juris gentium
Ölçüsüzlük insanların hakkıdır.
Deus ex machina
Makinadan çıkan Tanrı. (Tiyatroda sahneye tepeden inen ve bir anda tüm problemleri çözen Tanrı figürü için kullanılır)
Sloganım anlaşması
Sözü sözdür.
Diem perdidi
Günümü kaybettim. (Roma İmparatoru Titus)
Dies irae
Kıyamet günü.
Disce quasi semper victurus vive quasi cras moriturus
Hep yaşayacakmış gibi öğren,yarın ölecekmiş gibi yaşa.
Divide et impera
Böl ve yönet (başka bir biçimi: Divide ut imperes; yönetmek için böl)
Dixi
Dedim. (Söyleyeceklerim bu kadardı anlamında sözün sonunda söylenen popüler söz)
Biz öğreterek öğrenmek
Öğreten Oğrenir 
Docendo disco,scribendo cogito
Öğreterek öğreniyorum, yazarak düşünüyorum.
Doctus cum libro
Kitabıyla bilgin. (Kendileri bir şey bilmeyip, hazır bilgiyi sunmaya çalışanlar için kullanılır)
Dominus vobiscum
Senyör sizinle olsun.
Dona nobis pacem
Bize barış/huzur ver!
Dos

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi

Draco dormiens nunquam titillandus
Uyuyan bir ejderhayı asla gıdıklama. (Harry Potter serisindeki Hogwarts Okulu’nun sloganı)
Ducunt volentem fata,nolentem trahunt
Kader, onu kabul edene yol verir, reddedeni ezer geçer. (Kader hakkında tipik stoacı söylem)
Dulce et decorum est pro patria mori
Vatan için ölmek tatlı ve güzeldir. (Horatius)
Dum spiro,spero
Nefes aldığım sürece umut ediyorum.
Dum vivimus servimus
Yaşadığımız sürece hizmet ederiz. (Presbiteryen Kolej sloganı)
Duo testis bene benedata!
İki adet testisi var, uygundur! (Papa seçiminden önce en yaşlı Kardinal’in, Papa adayının kadın olmadığını kesinleştirmek için delikli sandalyede testislerini muayene ettikten sonra sarfettiği söz. Bu adet 9.yy’dan beri uygulanıyor )
Duos habet et bene pendentes!
İki tane var ve düzgün sarkıyorlar.(Bayan Papa Jeanne’dan beri yeni Papa seçilirken yapıldığı söylenen cinsiyet kontrolünde Papa’nın bayan olmadığını doğrulayan söz.)
Dura lex, sed lex
Kurallar katıdır, ama kuraldır.
ve
E fructu arbor cognoscitur
Ağaçlar meyvelerinden tanınır.
Ego primum tollo,nominor quoniam leo
En büyük parçayı ben alıyorum,çünkü benim adım arslan(Phaedrus)
E pluribus unum
Birlik çeşitlilikten gelir ya da birlik güçtür(ABD arması üzerinde)
Ecce homo
İşte insan(Ponce Pilate,İsa’yı kalabalığa takdim ederken)
Editio princeps
Birinci baskı
Errare humanum est
Hata insana mahsustur.
Errare humanum est,perseverare diabolicum
Hata insana mahsustur,ancak hata yapmakta diretmek şeytancadır.(Lucius Annaeus Seneca)
Esse quam videri
Öyle görünmek değil, öyle olmak. (Sallust)
Est quaedam flere voluptas
Ağlamak da bir zevktir.(Ovidius)

Publius Ovidius Naso 

Et alii
Ve diğerleri(et al. veya e.a. diye kısaltılır.)
Et cætera
Ve diğer şeyler(etc.diye kısaltılır.)
Ex abstracto
Soyuttan yola çıkarak
Ex falso sequitur quodlibet
Yanlıştan yola çıkıp her istediğimiz sonuca varırız.(Yanlış önermeden yola çıkarak herhengi bir önermeye varılabileceğini söyleyen mantık kuralı)
Ex nihilo
Hiçbir şeyden yola çıkarak
Hiçbir şey için yapılır yoktan geliyor
hiçlik Cika Hiçlikten. (Werner)
Ex oriente lux
Işık doğudan yükselir (Işık’tan kültür kastedilmiştir)
Experto crede
Ehil olana güven
F
kendi kaderini esnaf mı
Herkes Kendi kaderini yazar. (Marcus Cladius olan)
Fabricando fit faber
Pratik mükemmelleştirir.
Facilius est multa facere quam diu
Birçok şey yapmak hayat boyu sadece bir şey yapmaktan daha kolaydır.
Bir şey yap, şeytan her zaman meşgul bulabilirsiniz
Rep çalışın ki seytan geldiginde sizi meşgul görsün. (Aziz Jerome)
Fac simile
Benzer bir şey yap. (Faks sözcüğü burdan türemiştir)
Felix culpa
Mutlu hata
Felix qui potuit rerum cognoscere causas
“Şey”lerin derinliklerine inebilenlere (nedenleri anlayabilene) ne mutlu! (Virgilius)
Fere libenter homines id quod volunt credunt
Kural olarak, insan olmasını umduğu şeye inanır.
Festina lente !
Yavaşça acele et!
Fiat lux !
Işık olsun! (Dünyanın yaratılması sırasındaki ilahi emir)
Fide, sed cui vide
Güven, ancak önlemini de al. <İtimat kontrole mani değildir.>
Finis coronat opus
Sonuç, araçları meşru kılar. (Başarı için her yol mubahtır gibi)
Flagrante delicto : Kavram Roma Hukuku’ndan modern hukuk sistemlerine iktisap edilmiştir. 
Suçüstü : Bir suçlunun suçu işlemekte iken yahut işledikten ok kısa bir süre sonra kanunları uygulamakla yükümlü görevlilerce yakalanmasıdır. Roma Hukukunda gelen bu kavramın Türk Hukuku’ndaki karşılığı “suçüstü hali”dir.  Suçüstü hâli; işlenmekte olan suç yanında, henüz işlenmiş olan suç ile suçun işlenmesinden hemen sonra takip edilen veya suçun az önce işlendiğine dair eşya ya da delille yakalanan kimsenin işlediği suçu da kapsamaktadır. Suçüstü hali durumlarında kolluk kuvvetleri, suçluyu herhangi bir adli karara ihtiyaç duymaksızın alıkoyma yetkisine sahiptir. TCK 90. Maddeye göre “Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” halinde yakalama ve gözaltı yapılabilir. Suçüstü hali, dokunulmazlığı olan milletvekilleri bakımından dahi istisnai haller öngörmektedir. Anayasa’nın 83/2. maddesi uyarınca, “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali”nde, muhakeme engeli olan dokunulmazlık söz konusu olmamaktadır.
Florebo quocumque ferar
Taşındığım her yerde çiçek açacağım.
Fluctuat nec mergitur
Yalpalar, ama asla batmaz (Paris şehrinin mottosu)
Fortes fortuna juvat ou Audaces fortuna adiuvat
Şans ancak cesurlara yardım eder.
Fortis et liber
Güçlü ve özgür
Fraus latet in generalibus
Genellemeden hata doğar.
G,
Gladius legis custos
Kılıç yaşamın koruyucusudur. (Paris Adalet Sarayı’nın girişinde kazılı döviz, silahlı kuvvetlerin hukuk için çalışması gerektiğini anlatır)
Grammatici certant
Bilginler kendi aralarında bu konuda anlaşamamışlardır.
Gutta cavat lapidem non vi, sed sæpe cadendo
Suyun taşı delmesi gücünden değil sürekliliğindendir.
‘H
Habeas corpus
Vücudun senindir (Hukuk yasası)
Habemus papam
Bir papamız var
Habent sua fata libelli
Kitaplar kendi kaderlerine sahiptir
Hannibal ante portas ya da Hannibal ad portas
Hannibal kapıda (Tartışmaya zaman yok, savaşmalı anlamında)
Hic et nunc
Burada ve şimdi
Hic et ubique terrarum
Burada ve dünyanın her yerinde (Sorbonne dövizi)
Hic Rhodus, hic salta
İşte Rodos, atla!
Hoc signo vinces
Bu işaret sayesinde galip geleceksin (Milvius Köprüsü Savaşı öncesi I. Constantinus‘a iletildiğine inanılan ilahi görünüm)
Hodie mihi, cras tibi
Bugün benim, yarın senin için
Homines quod volunt credunt
İnsanlar inanmak istediklerine inanırlar.
Homo homini lupus
İnsan insanın kurdudur.
Homo sum, humani nil a me alienum puto
İnsanım, ve insani olan hiçbirşey bana yabancı değildir.
Hora fugit, stat jus
Zaman geçer, hukuk kalır.
Kitlesi
söylemesi korkunç
Humanius est deridere vitam quam deplorare
Hayata gülmek hayat için ağlamaktan daha insani bir davranıştır.
ben
İbid
Aynı yerde
Kimliği est
Yani
Idem
Aynı şey
Id est genus hominum
İşte insan cinsi böyledir (Terentius)
Ignorantia iuris nocet
Hukuk bilmemek zarar verir.
Ignorantia juris neminem excusat
Hukuk bilmemek özür olamaz.
Ignorantia legis non excusat
Kuralları bilmemek özür olamaz.
Ignoti nulla cupido
Bilmediğimizi arzulamayız (Ovidius‘un dizesi)
In dubio pro reo
Şüphe zanlıya yarar.
In medio tutissimus ibis
Orta yol en güvenlisidir (Ovidius)
In extenso
Tam içerikle
İyi
Sonunda
In girum imus nocte et consumimur igni
Gecenin içinde dönüyoruz, ateş bizi yutuyor (Lat. sağdan ve soldan okunuşu aynı)
In medias res
Şeylerin ortasından (Edebiyat, film gibi alanlarda anlatıma olayın ortasından başlama tekniği)
In medio stat virtus
Erdem ortada durur, uçlarda değildir. (Yedi Bilge Tapınağı’nın kapısında yazılı aşırıya kaçmamayı öğütleyen söz)
In ovo
Yumurta içinde, embriyo içinde
In partibus
Aslı: “in partibus infidelium” (sadık olmayanların şehrinde)
In silico
20. yy.’da ortaya çıkan terim, bilgisayarla yapılan anlamında. (Zıt: in vivo, in vitro)
İn situ
Aynı yer üzerinde
In solis sis tibi turba locis
Issız yerlerde kendin için bir evren ol.
İn vino veritas
Şarabın içinde gerçek vardır (şarap gerçekleri ortaya döktürür)
İn vitro
Deney yapılan ortamda, laboratuvarda.
İn vivo
Canlı içinde, yaşamın içinde
Incredibile dictu
Söylemesi inanılmaz
Yara ve gücünden çiçekleri büyütün
Tek Bir yara, maneviyatı derinleştirir, erdemleri geliştirir. (Sezar için Furius itimat, 18, 11,4)
Inter alia
Diğer şeylerin yanı sıra / diğer şeylere ilaveten
İnter arma silent leges
Savaş zamanında yasalar sessiz kalır.
Inter fæces et urinam nascimur
Dışkı ve sidiğin arasından doğarız (Aziz Augustine)
Intra muros
Sur içi
Intuitu personae
İnsana bağlı (sözleşme)
Inventas vitam iuvat excoluisse per artes
Bırakın sanat ve bilimle hayatı güzelleştirelim/geliştirelim. (Vergil, Nobel Madalyası)
Ipso facto
Kendiliğinden olan
Bilgi güçtür
Bilgi Tek Başına Güçtür (Francis Bacon)
Ira furor brevis est
Kızgınlık kısa deliliktir.
Irritare crabrones
Eşekarılarını rahatsız etmek
Is fecit, cui prodest
Bunu yapan, bundan çıkarı olandır. (Suçluyu bulmak için bundan kimin çıkarı olduğuna bakın)
I tego arcana dei
Git, ben tanrının öğretisine sahibim. (Et in arcadia ego ‘nun anagramı)
Iunctis viribus
Birleşmiş güçler tarafından (Birlikten güç doğar)
Iurare in verba magistri
Efendinin sözüne bakarak yargılamak
Ius gentium
Kavimler hukuku.  Roma vatandaşları yanında, yabancılara da uygulanabilen hukuk kuralları. Hukukun genel prensiplerini kapsayan hukuk dalı

Hukukun Evrensel İlkeleri

Iustitia omnibus
Herkes için adalet (District of Columbia’nın mottosu).
Iuventus stultorum magister
Gençler delilerin öğretmenidir.
J
Jvesticae Cavsa Verum Qverit Medicina
Adalete ulaşmakta en büyük yol, tıptır. (Adli Tıp mottosu)
Jure uxoris
Eş durumundan hak iddialarını tanımlar.
L
Labor omnia vincit improbus
Güçlü bir çalışma/emek herşeyin üstesinden gelinir. (Virgilius)
Laborare est orare
Çalışmak ibadettir.
Lacrimis struit insidias cum femina plorat
Kadın ağlarken, gözyaşlarıyla tuzak hazırlar. (Caton)
Lapsus calami
Kalemin sürçmesi
Lapsus linguæ
Dilin sürçmesi (genelde sadece “lapsüs” olarak kullanılır)
Liberate me ex inferis
Beni cehennemden kurtarın!
M
Macte animo ! Generose puer, sic itur ad astra
Cesaret soylu evlat! Ancak bu şekilde yıldızlara doğru yükselinir.
Magnum opus
Bir Şaheser
Major e longinquo reverentia
Uzaktan, beğeni daha çok olur. (Davulun sesi uzaktan hoş gelir)
Mala gallina, malum ovum
Kötü yumurta kötü tavuktan çıkar (Anasına bak kızını al)
Mala malus mala mala dat
Kötü ağaç kötü elma verir.
Mali principii malus finis
Kötü başlayan kötü biter
Manu militari
Silahlı kuvvetlerin yardımıyla (cf. Manus milites)
Manus dei
Tanrı’nın eli
Manus manum lavat
El eli yıkar.
Manus milites
Askeri el tarafından
Margaritas ante porcos
Domuzların önündeki inciler (Sanat eserlerinin cahiller tarafından yorumlanması için kullanılır)
Mater artium necessitas
İcatlar ihtiyaçlardan doğar. (Apuleius)
Mea culpa
Benim hatam!
Medice,curate ipsum
Doktor,sen önce kendini iyileştir.
Medicus curat, natura sanat
Doktor tedavi eder, doğa iyileştirir.
Memento mori
Ölümlü olduğunu unutma
Memento audere semper
Her zaman denemeyi ve cesaret etmeyi unutma.
Memento quia pulvis es
Toz olduğunu unutma
Mendacem memorem esse oportere
Yalancının hafızası güçlü olmalıdır. (Quintilian)
Mens sana in corpore sano
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. (Juvénal)
Militat omnis amans
Her aşık bir savaşçıdır (Ovidius)
Minimum minimorum
En küçüklerin en küçüğü
Missi dominici
Senyörün delegesi/elçisi
Modus operandi
Hareket etme tarzı (cinayet romanlarında suçluların ortak davranışları için kullanılır)
Modus vivendi
Yaşam tarzı
Mors Certa, vita Incerta
Ölüm kesindir,hayat değil.
Multi sunt vocati, pauci vero electi
Çoğu çağırılan, azı seçilen
Multim in parvo
Azlık içinde çokluk (Az şeyle çok şey yapmak)
Mutatis mutandis
Değişmesi gerekeni değiştirerek
N
Nam et ipsa scientia potestas est
Bilgi güçtür.
Natura abhorret a vacuo
Doğa boşluktan korkar
Ne(non) bis in idem
Bir nedenden iki kere hüküm giyilmez (eski ceza hukukundan)

Non Bis In Idem

Ne Jupiter quidem omnibus placet
Tanrı bile herkesi memnun edemez.
Ne nuntium necare
Haberciyi öldürme. (Elçiye zeval olmaz)
Nec verbum verbo curabis reddere fidus interpres
Gerçek bir çevirmen sözcük sözcük çevirmez (Horatius)
Nec Hercules contra plures
Herkül bile düşman ordusuna karşı duramaz.
Nec Jactantia Nec Metu
Ne övün ne de yerin.
Nec plus ultra
Daha da iyisi yok.
Nec pluribus impar
Herkese benzemez/herkesten üstün (Louis XIV mottosu)
Ne humanis crede
İnsana inanma.
Nemo auditur propriam turpitudinem allegans
Kimse kendi kanunsuzluğundan faydalanamaz. < Haksızlıktan hak çıkarılamaz.>(Hukuk terimi)
Nemo censetur ignorare legem
Kanunu bilmemek mazeret olamaz.
Nemo enim est tam senex qui se annum non putet posse vivere
Hiç kimse bir yıl daha yaşayamayacağını düşünecek kadar yaşlanmaz (Marcus Tullius Cicero)
Nemo est liber qui corpori servit
Bedenine hizmet eden kişi özgür olamaz (Sénèque le Jeune)
Nemo sine vitio est
Hiç kimse hatasız değildir.(Seneca)
Neque ignorare medicum oportet quæ sit ægri natura
Doktor, hastalığın doğasını es geçmemelidir.
Nescire autem antequam natus sis quid acciderit, id est semper esse puerum
Doğduğundan önce olanları bilmemek, hala çocuk kalmaktır. (Marcus Tullius Cicero)
Nihil est ab omni parte beatum
Her güzelin bir kusuru vardır (Her gülün bir dikeni vardır)
Nihil lacrima citius arescit
Hiçbir şey gözyaşından daha hızlı kurumaz.
Nihil novi sub sole
Güneşin altında (yeryüzünde) yeni bir şey yok.
Nihil primum nocere
Önce zarar verme. (Tıp mottosu)
Nihil obstat
Sakıncası yok
Nil desperandum
Asla vazgeçme.
Nomen est omen
İsim bir işarettir.
Non fui, fui, non sum, non curo
Yoktum, varım, olmayacağım, umrumda değil. (Mezartaşlarında bulunan epiküryen felsefeden etkilenmiş yazılar, kısaltma: NFFNSNC)
Non licet omnibus adire Corinthum
Korint’e gitmek herkese serbest değildir. (Antik Yunan zamanı Korint çok pahalı bir şehirdi ve herkes orda yaşayamazdı.)
Non nobis, Domine, non nobis, sed Nomini Tuo da gloriam
Bizi değil tanrım, bizi değil; kendi ismini şereflendir…
Non omnia possumus omnes
Herkes herşeyi yapamaz.
Non scholae, sed vitae discimus
Okul için değil, hayat için öğreniyoruz.
Non semper ea sunt quae videntur
“Şey”ler çoğu zaman göründükleri gibi olmazlar.
Non ut edam vivo, sed ut vivam edo
Yemek için yaşamıyorum, yalnız yaşamak için yiyorum.
Non vestimentum virum ornat, sed vir vestimentum
Elbise insanı güzelleştirmez, insan elbiseyi güzelleştirir.
Non vini vi no, sed vi no aquæ
Şarap sayesinde değil, su sayesinde yüzüyorum (sözcük oyunu)
Nosce te ipsum
Kendini tanı (Matrix filminde kahin’in mutfağında kapıda yazan sözün eş anlamlısı sayılır [Temet nosce – Kendini Tanı])
Nota bene (N.B.)
Önemli not
Nulla dies sine linea
Birşeyler yazmadan geçen gün gün değildir. (Émile Zola mottosu)
Nulla est medicina sine lingua latin
Latince bilmeden hekimlik olmaz. (Hekimlik için Latince gereklidir anlamında, aynı zamanda: Açıklaması olmadan ilaç faydasızdır)
Nulla poena sine lege
Kanun olmadan ceza olmaz. (Açıkça kanunlarda belirtilmiş olmadıkça kimseye ceza verilemeyeceğiyle ilgili hukuk kuralı)
Nulla regula sine exceptione
İstisnasız kural olmaz
Nulla res tam necessaria est quam medicina
Hekimlikten daha gerekli bir şey yoktur.
Nulla tenaci invia est via
Hiçbir yol aşılmaz değildir.
Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit.
Hiçbir deha yoktur ki içine biraz delilik karışmamış olsun. (Sénèque le Jeune)
Nunc aut numquam
Ya şimdi ya hiçbir zaman
Nunc est bibendum
Şimdi, içelim! (Horatius)
Numero deus impare gaudet
Tanrılar tek sayıları sever. (Virgile, Les Bucoliques, VIII, 75)
O
Obscuris vera involvens
Gizlilik gerçeği örter.
Odi profanum vulgus et arceo
İnsan sürüsünden nefret ediyorum ve uzak duruyorum. (Horatius)
O tempora, o mores
Oh zaman, oh adetler! (Marcus Tullius Cicero) (daha çok farklı zaman, farklı adetler anlamına gelir)
Oculi plus vident quam oculus
Birçok göz, bir gözden daha iyi görür.
Oculos habent et non videbunt
Gözleri var ama göremiyorlar.
Oderint, dum metuant
Benden nefret etsinler yeter ki benden korksunlar. (Seneca, De clementia ve Cicéron, De officiis)
O miseri! Quorum guadia crimen habent.
Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar. (Gallus)
Omne ignotum pro terribili
Bilinmeyen bir şeyin altında kötülük yatar.
Omnes homines sibi sanitatem cupiunt, sæpe autem omnia, quæ valetudini contraria sunt, faciunt
Tüm insanlar sağlıklı olmak isterler ama çoğu zaman buna aykırı davranırlar.
Omnes viae Romam ducunt
Bütün yollar Roma’ya çıkar
Omnes vulnerant, ultima necat
Her geçen dakika yaralar, sonuncusu öldürür
Omnia adversa exercitationes putat
Her talihsizliği deneme sayar. (Seneca, De Providentia)
Omnia mea mecum porto
Bütün her şeyi yanımda taşıyorum.
Omnia vincit amor
Aşk, her şeye üstün gelir.
Omnibus viis Romam pervenitur
Tüm yollar Roma’ya çıkar.
Omnis homo mendax
Tüm insanlar yalancıdır.
Omnium artium medicina nobilissima est
Tüm sanatlar içinde hekimlik en soylu olandır.
Omnium rerum principia parva sunt
Her şeyin küçük bir başlangıcı vardır.
Optimum medicamentum quies est
En iyi ilaç dinlenmektir.
Ora et labora
Dua et ve çalış.
Orbis Unum
Bir(tek) dünya (bkz. Zorro Efsanesi)
Ordo ab chao
Düzensizlikten doğan düzen
Otium sine litteris mors est
Edebiyatsız geçen zaman ölümcüldür.
P
Pacem in Terris
Dünyada barış..
Pacta sunt servanda
Ahde vefa.
Panem et circenses
Ekmek ve sirk oyunları (Roma plebini sakin tutan etmenler) (Juvénal)
Para bellum
Savaşa hazırlan. Harbe hazır ol. (Hazır ol cenge, ister isen sulh u salâh!) (Parabellum 9 mm.lik bir mermi çeşididir)
Parva leves capiunt animos
Küçük şeyler küçük ruhları esir alır. (Ovidius)
Pax melior est quam iustissimum bellum
Barış, en haklı savaştan daha iyidir.
Pax Romana 
Roma Barışı

Pax Romana

Pecunia non olet
Paranın kokusu yoktur (Vespasien)
Peior est bello timor ipse belli
Savaşın korkusu savaşın kendisinden daha kötüdür.
Per aspera ad astra
Zorlu yollardan yıldızlara (Aynı anlamda: « Ad augusta per angusta » ve « Per ardua ad astra ».)
Per inania regna
Gölgeler imparatorluğunda
Per scientiam ad salutem ægroti
Hastanın iyileşmesinin yolu bilimdedir.
Perinde ac cadaver
Kadavra gibi (Cizvit disiplininden)
Persona non grata
İstenmeyen insan
Philosophum non facit barba
Sakal adamı filozof yapmaz.
Piscem natara doces
Balığa yüzme öğretiyorsunuz.
Piscis primum a capite foetet
Balık baştan kokar.
Plenus venter non studet libenter
Tok karna eğitim olmaz.
Plures crapula quam gladius perdidit
Sarhoşluk, kılıçtan daha çok kayba sebep oldu.
Plus ultra
Daha ötesi (İspanyol mottosu)
Poeta nascitur, non fit.
Şair olunmaz, doğulur.
Possunt quia posse videntur
Yapabilirler, çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar.
Post cenam non stare sed mille passus meare
Yemekten sonra oturup kalma, hatta bir mil yürü.
Post Tenebras Lux
Karanlıktan aydınlığa
Post hoc ergo propter hoc
Bundan sonra öyleyse bu yüzden
Post hoc non est propter hoc
Bundan sonra ama bu yüzden değil (bkz. Sofizm: iki olayın üst üste gelmesi birbiriyle neden sonuç ilişkisine girmeleri anlamına gelmez anlamında)
Post mortem nihil est
Ölümden sonra hiçbir şey yok.
Post scriptum (P.S.)
Sonradan yazıldı (ek metin)
Potius sero quam numquam
Hiç olmamaktansa geç olsun.(Geç olsun güç olmasın)
Præsente medico nihil nocet
Doktor buradaysa tehlike yok demektir.
Primas sum, primatum nil a me alienum puto
Primatım ve primattan gelen hiçbir şey bana yabancı değildir.(Earnest Albert Hooton)
Primum non nocere
Öncelikle, zarar verme (hekimlik kuralı)
Primus inter pares
Eşitler arasında birinci
Pro tempore
Belli zaman için
Q
Quae nocent docent
Yaralayan şey öğreticidir.
Qualis artifex pereo !
Ne kadar güzel (sanatsal) ölüyorum! (Neron‘un intihar etmeden önceki son sözleri)
Qualis pater, talis filius
Böyle babanın böyle oğlu
Qui audet vincit
Cesaret eden kazanır.
Qui bene amat, bene castigat
Seven döver. (Tartışmalı konu: eğitimde ceza gerekli midir?)
Qui dormit non peccat
Uyuyan günah da işlemez.
Qui nescit dissimulare, nescit regnare
(Gerçekleri) Saklamayı bilmeyen yönetmeyi bilemez.
Qui non proficit, deficit
İleri gitmeyen geri kalır.
Qui rogat, non errat
Soru sormak hata değildir.
Qui scribit, bis legit
Yazan iki kere okumuş sayılır.
Qui tacet, consentire videtur
Sessiz kalan onaylıyor demektir.
Qui timide rogat docet negare
Çekinerek isteyen reddi çabuklaştırır.
Quia pulvis es et in pulverem reverteris
Çünkü sen tozsun ve toza geri döneceksin.
Quid me nutrit, me destruit
Beni besleyen şey aynı zamanda beni yok ediyor
Quid pro quo
Bir şey için bir şey (Sen benim için yaparsan ben de senin için yaparım)
Quidquid agis, prudenter agas, et respice finem !
Ne yaparsan yap, ihtiyatla yap ve sonunu gözden kaybetmeden.
Quidquid discis, tibi discis
Ne öğrenirsen kendin içindir.
Quidquid latine dictum sit, altum viditur
Latince söylenen kulağa derin gelir.
Quis custodiet ipsos custodes?
Koruyuculardan kim koruyacak? (Juvénal)
Quo fata ferunt
Kader nereye götürürse
Quo vadis?
Nereye gidiyorsun
Quod erat demonstrandum (Q.E.D.)
Tanıtlanması gereken de bu idi (Tanıtlamanın sonunda kullanılır)
Quod licet Iovis, non licet bovis
Jüpiter’e serbest olanın öküze de serbest olması gerekmez.
Quod medicina aliis, aliis est acre venenum
Bazılarının ilacı kimileri için zehirdir.
Quod nocet, saepe docet
Zarar veren şey genelde öğretir de.
Quosque tandem abutere, Catilina, pacienza nostra
Ne zamana kadar sabrımızı suistimal edeceksin Catalina? (Marcus Tullius Cicero)
Quot capita, tot sententiæ
Var olan insan kadar farklı fikir vardır.
R,
Reddite ergo quæ Cæsaris sunt Cæsari et quæ Dei sunt Deo
Sezar’a Sezar’ın olanı, Tanrı’ya Tanrı’nın olanı verin. (Yuhanna İncili, İsa‘nın sözü)
Radix malorum est cupiditas
Açgözlülük bütün kötülüklerin anasıdır.
Sonra Sezar’ın hakkı Sezar için Sezar’ın olan şeyleri, işlemek
Sezar’ın hakkı Sezar’a.
Reductio ad absurdum
Olmayana ergi (mantıkta bir metod)
Rem acu tetigisti
Üzerine parmağınızı koydunuz (Tam üstüna bastınız, doğru tahmin anlamında)
Repetitio est mater studiorum
Tekrar öğrenmenin anasıdır.
Requiescat in pace (R.I.P.)
Barış (nur) içinde yatsın.
Res ipsa loquitur
Halin icabından anlaşılabileceği gibi (Hukuk terimi: yani bir şey söylemeye gerek yok, olay kendi kendini anlatacak kadar açık)
Rigor mortis
Ölüm katılığı (Bütün dillerde adlî tıpta halen kullanılan bir terim)
Roma die uno non aedificata est
Roma bir günde kurulmadı
S
Sæpe morborum gravium exitus incerti sunt
Çoğu zaman ağır hastalıkların sonucu belirsiz olur.
Salus ægroti suprema lex
Hastanın iyiliği en üstün yasadır.
Sapiens dominabitur astris
Bilge kişi yıldızlara hükmeder.
Sapientia est potentia
Bilgelik güçtür.
Scio me nihil scire
Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.(Socrates)
Semper fidelis
Her zaman sadık (ABD Deniz Birlikleri dövizi) – çoğu zaman semper fi olarak kısaltılır
Senatus Populusque Romanus (S.P.Q.R.)
Senato ve Roma Halkı
Sine qua non
Olmazsa olmaz
Si tacuisses, philosophus mansisses
Eğer sessiz kalmış olsaydın, bir filozof olarak kalabilirdin.
Si vales, valeo
Sen iyiysen ben de iyiyim.
Si vis amari, ama
Sevilmek istiyorsan önce sev.
Si vis pacem, para bellum
Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlan.
Si vis pacem, para iustitiam
Eğer barış istiyorsan adalet hazırla (üsttekine gönderme)
Sic
Yani, böylece (basımda kullanıldığında dizgi hatası ya da yanlışlık olmadığını belirtir.)
Sic ad nauseam
Bıkana kadar böyle.
Sic et non
Böyle veya değil (evet ya da hayır)
Sic parvis magna
Büyük olaylar, küçük başlangıçlardan doğar.
Sic transit gloria mundi
İşte dünyanın ihtişamı böyle geçiyor. (yeni Papa ilan etme törenlerinde söylenir)
Silent leges inter arma
Savaş olduğunda kanunlar susar.
Similia similibus curantur
Benzer benzerini iyileştirir.
Sine die
Belli bir tarih belirtmeksizin.
Sine labore non erit panis in ore
Çalışmadan ağzında ekmek olmaz.
Sine scientia ars nihil est
Bilgi olmadan sanat bir hiçtir.
Si vis amari, ama
Sevilmek istiyorsan sev.
Solem lucerna non ostenderent
Güneş fenerle gösterilmez (bariz olaylar için)
Soli sol soli
Yeryüzünün tek güneşine (Louis XIV-Güneş Kral-‘a ithafen)
Sotto voce
Alçak sesle
Spes salutis
Kurtuluş umudu
Spoliatis arma supersunt
Yağmalananın kalan tek şeyi silahlarıdır.
Status quo
Daha önce içinde bulunulan durum
Status quo ante bellum
Savaştan önce içinde bulunulan durum
Sui generis
Kendine özgü
Summum ius summa injuria.
Ne kadar çok kanun,o kadar az adalet (Cicero)
Summum jus, summa injuria
Aşırı doğruluk, aşırı haksızlık getirir.
Summum jus, summa injuria
Hukukun zirvesi, haksızlığın zirvesidir. (Kurallar çok katı uygulandığında söylenir)
Sursum corda!
Kalpler yukarı! (cesaretlendirme amacıyla söylenir)
Sutor, ne supra crepidam
Ayakkabıcı, ayakkabının daha yukarısı değil! (Bilmediğimiz şeyler hakkında konuşmamalıyız anlamında. Apelle (Yunan ressam) çizmekte olduğu ayakkabı hakkında bir ayakkabıcıya danışır. Ayakkabıcı resmin geri kalanı hakkında da yorum yapmaya başlayınca Apelle onu nazikçe sınırları aşmaması için uyarır)
Her zaman sadık (ABD Deniz Birlikleri dövizi) – çoğu zaman semper fi olarak kısaltılır
Senatus Populusque Romanus (S.P.Q.R.)
Senato ve Roma Halkı
Sine qua non
Olmazsa olmaz
Si tacuisses, philosophus mansisses
Eğer sessiz kalmış olsaydın, bir filozof olarak kalabilirdin.
Si vales, valeo
Sen iyiysen ben de iyiyim.
Si vis amari, ama
Sevilmek istiyorsan önce sev.
Si vis pacem, para bellum
Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlan.
Si vis pacem, para iustitiam
Eğer barış istiyorsan adalet hazırla (üsttekine gönderme)
Sic
Yani, böylece (basımda kullanıldığında dizgi hatası ya da yanlışlık olmadığını belirtir.)
Sic ad nauseam
Bıkana kadar böyle.
Sic transit gloria mundi
İşte dünyanın ihtişamı böyle geçiyor. (yeni Papa ilan etme törenlerinde söylenir)
Silent leges inter arma
Savaş olduğunda kanunlar susar.
Similia similibus curantur
Benzer benzerini iyileştirir.
Sine die
Belli bir tarih belirtmeksizin.
Sine labore non erit panis in ore
Çalışmadan ağzında ekmek olmaz.
Sine scientia ars nihil est
Bilgi olmadan sanat bir hiçtir.
Si vis amari, ama
Sevilmek istiyorsan sev.
Solem lucerna non ostenderent
Güneş fenerle gösterilmez (bariz olaylar için)
Soli sol soli
Yeryüzünün tek güneşine (Louis XIV-Güneş Kral-‘a ithafen)
Sotto voce
Alçak sesle
Spes salutis
Kurtuluş umudu
Spoliatis arma supersunt
Yağmalananın kalan tek şeyi silahlarıdır.
Statu quo
Daha önce içinde bulunulan durum
Statu quo ante bellum
Savaştan önce içinde bulunulan durum
Sui generis
Kendine özgü
Summum ius summa inuria.
Ne kadar çok kanun,o kadar az adalet (Cicero)
Summum jus, summa injuria
Hukukun zirvesi, haksızlığın zirvesidir. (Kurallar çok katı uygulandığında söylenir)
Suum cuique
Herkes hak ettiğini bulur.
T
Tarde venientibus ossa
Geç kalanlara, kemikler. (Yemeğe geç kalanlar için söylenir.)
Tempora mutantur et nos mutamur in illis
Zaman hareket ediyor, biz de onunla birlikte değişiyoruz.
Tempori servire
Şartlara uyum sağlamak
Tempus fugit, aeternitas manet
Zaman uçar,sonsuzluk kalır.
Testis unus, testis nullus
Tek şahit, hiç şahit (tek şahit bir olayı kanıtlamak için yeterli olmaz anlamında)
Timendi causa est nescire
Korkunun sebebi cehalettir. (Seneca)
Timeo Danaos et dona ferentes
Yunanlar’dan korkuyorum, özellikle hediye getirdikleri zaman. (Virgile’in kitabından alıntı. Şehirdekilerin Truva Atı’nı şehre sokmak istemesi üzerine Laocoon tarafından söylenmiştir. İçten pazarlıklı birinin size belirgin bir sevgiyle yaklaşması durumunda söylenir.)
Timeo hominem unius libri
Tek kitabı olan insandan korkarım.
Tres faciunt collegium
Topluluk için üç kişi gerekir
Tu quoque
“Sen de”, “Sen dahil” .  Bir suçlama suçlama karşısında, suçlama getiren kişiye karşı ileri sürülen ve safsata içeren savunma biçimidir. Ad Hominem’in başka bir versiyonudur.  Suçlama getiren kişinin de aynı suçu işlediği iddia edilmekte, suçlama konusu önemsizleştirilmektedir.
Tu quoque mi fili
Sen de mi oğlum? (Shakespeare‘den alıntı, Jül Sezar‘ın Decimus Junius Brutus‘ten yediği darbe ile düşmesi sırasında söylediği düşünülür)
Tu secanda marmora. Locas sub ipsum funus, et sepulchri. Immemor, struis domos
Ölüm karşına gelmiş. Sen mezarını düşünecek yerde mermer yontturup evler yaptırmaktasın. (Horatius)
U
Ubi bene, ibi patria
Neresi güzelse, orası vatandır.
Ubi concordia, ibi victoria
Nerde dirlik varsa orda zafer vardır.
Ubi fumus, ibi ignis
Duman varsa ateş de vardır. (Ateş olmayan yerden duman çıkmaz)
Ubi tu Gaius, ibi ego Gaia
Sen nerde olursan, Gaius, ben de Gaia, orada olacağım. (Romalıların evlilik sırasındaki ettiği bağlılık yemini)
Ultima cave
Sonuncuya hazırlıklı ol (Saatten bahsediyor. Güneş saatleri üzerine yazılan geleneksel yazı)
Ultima ratio regum
Kralların son çaresi (Cardinal de Richelieu tarafından silahların üzerine yazdırılmıştır)
Ultra posse nemo obligatur
Kimse yapabileceğinin ötesinde zorlanamaz.
Ulula cum lupis, cum quibus esse cupis
Kurtlarla dolaşan ulumayı öğrenir.
Unum castigabis, centum emendabis
Bir hatanın önüne geçmek yüz tanesini engellemektir.
Urbi et orbi
Şehir (Roma) için ve dünya için
Usus magister est optimus
Tecrübe (ya da pratik) en iyi öğretmendir. (Yani teorik olarak öğrenilen bir ders alıştırmalarla desteklenmelidir.)
Ut ameris, amabilis esto
Sevilmek için sevecen ol.
Ut sis nocte levis, sit cena brevis
Eğer iyi bir gece geçirmek istiyorsan, akşam yemeğini kısa tut.
Ut supra
Yukarıdaki gibi
Uti, non abuti
Kullan ama suistimal etme
V
Vade mecum
Rehber kitapçık, el kitabı (Günümüzde “ilaç rehberi” anlamında kullanılıyor)
Vade retro satana
Geri çekil, şeytan!
Væ victis!
“Veyl mağluba!” (Anlamı: yenilenlere acımayın) (Brennus, Galya komutanı, Roma’yı aldıktan sonra)
Vasa vana plurimum sonant
En fazla sesi boş çanaklar çıkarır.
Veni vidi vici
Geldim, gördüm, fethettim (orjinali gibi kafiyeli olması için fethettim yerine yendim şeklinde çevrilir) (Jül Sezar)
Verba docent, exempla trahunt
Kelimeler öğretir, örnekler yol gösterir.
Verba volant, scripta manent
Söz uçar, yazı kalır.
Verbatim
Kelimesi kelimesine
Veritas Aequitas – Gerçek Eşitlik
Veritas odium parit
Dürüstlükten nefret doğar. (her doğru söylenmek için uygun değildir anlamında)
Veritas odium parit, obsequium amicos
Dürüstlük düşmanları, yalakalık dostları doğurur.
Veritatem dies aperit
Zaman gerçeği açığa çıkarır.
Vi Veri Veniversum Vivus Vici – Gerçeğin gücü evreni fethettirir.
Vice versa
Karşılıklı olarak
Vide supra
Daha yukarsını gör.
Video meliora proboque deteriora sequor
İyi yolu görüyor ve takdir ediyorum, ancak kötü yolu seçiyorum. (Ovidius, Dönüşümler ; Médée’ye verilen söz)
Vinum aqua miscere
Şarabına su katmak
Vir prudens non contra ventum mingit
Akıllı adam rüzgara karşı işemez.
Vir sapit qui pauca loquitur
Geçek bilge az konuşandır.
Virtus post nummosErdemden önce para
Visita Interiora Tellus Rectifacando Inveniens Occultam Lapidem. (VITRIOL)
Dünyanın merkezini ziyaret et, orada gizli taşı bulacaksın (her insanın hakikati kendi içinde bulacağını anlatır)
Volens nolens
İsteniyor mu istenmiyor mu Vox clamans in desertoÇölde haykıran bir ses (Jean le Baptiste tarafından “Kimsin?” sorusuna cevaben söylenmiştir)
Vox populi vox dei
Halkın sesi tanrının sesidir.
V.S.L.M
«Votum Solvit Libens Merito »nun kısaltılmışı. Adağını yerine getirdi, isteyerek, ve olması gerektiği gibi.
Vulgum pecus
Ortalama/bayağı insanlar
Vulnerant omnes, ultima necat
Her geçen dakika yaralar, sonuncusu öldürür. (Saatten bahsediyor. Güneş saatleri üzerine yazılan geleneksel yazı)
Vulpes pilum mutat, non mores
Tilkinin derisi değişir huyu değişmez

Ertuğrul Kürkçü – HDP Savunması 

0
Ertuğrul Kürkçü

Ertuğrul Kürkçü’nün 19 Ocak 2022’deki savunması  

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] HDP Onursal Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesinde partinin kapatılması ve kendisinin de aralarında olduğu 451 kişinin 5 yıl boyunca siyasi partilerde etkinlik göstermekten yasaklanması istemiyle açtığı davada yaptığı yazılı savunmadır. [/box]

Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na

ANKARA / 19 Ocak 2022

Partimiz, Halkların Demokratik Partisinin (HDP) kapatılması talebiyle açılmış bu davada Anayasa Mahkemesi karşısında söz almam, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasal düzene karşı işlenmiş herhangi bir “suç”un faili olduğuma dair hukuksal değeri ve dayanağı olan bir iddia ortaya koymuş olmasından değil. Ortada bir suç yok. HDP’nin bir kapatılma, benim de yasaklanma tartışmasının konusu olmamız için elle tutulur hiçbir gerekçe yok. Vekilimin ve partimiz vekillerinin ön savunmalarında mükemmel bir biçimde ortaya koymuş oldukları gibi bu davayı Anayasa Mahkemesi önüne getiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamesi esasen hukuk karşısında yok hükmündedir. Bu iddianamenin mahkeme önüne ilk getirildiğinde iadesine temel teşkil eden gerekçeler, bugün iddianame kabul edildikten sonra da yerli yerinde duruyor. Elbette, iddianame değişmeden kaldığı halde mahkemenin kararının değişmesinin doğurduğu vahim çelişki, “adil yargılama” bağlamında Anayasa Mahkemesi üzerine kocaman bir soru işaretinin gölgesini düşürüyor. Ama, bir an için, sonraki iddianamenin “kabul edilebilirlik” kriterlerini karşıladığı düşünülse bile, içeriği, dayandığı ve dayanmadığı kanıtlar bakımından kanun önünde hiçbir değer taşımayan bir boş dosya torbasından ibaret olduğu davanın ileriki aşamalarında vekillerimiz tarafından ortaya konulacaktır. Bu aşamada, Anayasa Mahkemesi’nce Berlin, Almanya adresime yapılan tebligat üzerine ön savunmamı bana tanınan süre içinde sunuyorum.

Yukarıda değerlendirdiğim bağlamda “iddianame” esasen bir masumiyet belgesi de sayılabilir: İddianamede “yapıldı”, “edildi”, “söylendi” denerek sıralanan edimlerin bir tekinin bile hakikaten gerçekleşmiş olduğuna dair Savcılığın ileri sürebileceği, kesin, mahkemelerce aksi iddia edilemeyecek biçimde hükme bağlanmış bir tek yargı kararına gönderme yapılmıyor. Çünkü böyle bir karar yok. Anayasa Mahkemesi önündeki bu iddianame, halen sürmekte olan, büyük bölümü TBMM çoğunluğunun 20 Mayıs 2016’da kendisine karşı gerçekleştirdiği darbeyle Anayasa’ya ve genel olarak hukuka aykırı bir Anayasa değişikliği sonucunda dokunulmazlıklarımızın kaldırılması sırasında rejim görevlilerince icat edilmiş fezlekelerden Adalet Bakanlığı talimatıyla türetilmiş iddianamelerin bir “torba iddianame” halinde mahkeme önüne yığılmasından ibarettir. Anayasa Mahkemesinin ilk iddianameyi ret gerekçesi de esasen bu çırılçıplak usulsüzlük ve kanunsuzlukla ilgiliydi. “Suçlama” ve “fail” arasında hiçbir illiyet kurmaksızın 6 milyonu aşkın seçmen ve o seçmenlerin çevresiyle birlikte düşünüldüğünde en az 18 milyon insanla gönül bağı kurmuş Türkiye’nin üçüncü büyük partisini kapatmak, yönetici ve milletvekillerini bu arada şahsen beni, yurttaşlık haklarını kullanmaktan menetmeyi tartışmaya başlamak için bile bu sözüm ona iddianameden fazlası gerekir. Yargısal usullerden tamamen bağışık bir biçimde imal edilmiş olmakla birlikte -ve o nedenle de esasen süregiden yargılamalar sonunda, beraatle sonuçlanmaları ve çöpe gitmeleri pekâlâ mümkün ve muhtemel davalara atıfta bulunan- bu “torba iddianame” bir adil yargılama sonunda beni hiçbir şeyden yasaklayamaz. Engizisyon çağında değiliz, kimseye masumiyetimi ispatla yükümlü değilim. Onus probandi! ispat yükümlülüğü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısınındır. Ancak, şu anda görebildiğimiz, kendisinin suç imaline suç ispatından daha büyük bir ilgi duyduğudur. Bu bağlamda vekilimin ve partimiz hukukçularının sundukları kişisel olarak benimle ve genel olarak partimizle ilgili ön savunmalarla tamamen mutabıkım, bu savunmalarda dile getirilmiş konuları ayrıca tekrara gerek görmüyorum.

Bu davanın Anayasa Mahkemesi önüne gelmeden çok önce örülmeye başlandığını ve nasıl biterse bitsin süreci ve sonuçlarıyla birlikte bu davanın mahkemenin dört duvarı arasında kalmayacağını elbette biliyorum. 11 yaşımdan bu yana dört askeri darbe, sayısını hatırlamadığım kadar sıkıyönetim ve olağanüstü hal, bir yarı-iç savaş süreci ve ve bu yargılamanın arka planını da oluşturan süreğen bir halk isyanının içinde yaşadım yaşamaya devam ediyorum, ediyoruz. Bunların bir bölümü yaşamımın kıyısından geçti gitti, bir bölümünün dolaysız acılarını, yıkımlarını, yoksunluk ve azabının izlerini tenimde ve ruhumda taşımaya devam ediyorum. Nice anlı şanlı yargıçların tiranların gücüne yaslanarak “adalet” adına nasıl canlar aldıklarını, nice savcıların siyasi güç sahiplerinin omuzlarına basarak yeri göğü titrettiklerini; nice “liderler”in kendilerini görülmekte olan siyasi davaların savcısı, nicelerinin “sanıklar”ın avukatı ilan ettikleri, hepsinin hep birlikte nice haraminin, tufeylinin, hırsızın ve katilin suçlarını nasıl ört bas ettiklerini ve lakin an gelip de ayaklarını bastıkları toprak kayıp giderken o bir amanlar mangalda kül bırakmayan kudret sahiplerinin, nasıl birer karikatüre dönüştüklerini gördüm. Nice değişmez, değiştirilemez, değişmesi akla bile gelemez denilen kudret beratının birer kâğıt parçasına dönüştüğünü de, hiç olamaz denilen özgürlük devirlerini teminat altına alan ama kuvvet karşısında ötekiler kadar dayanıksız metinlerin aynı toplumun başka bir köşesinden çıkagelip, memleketi bir çağdan başka bir çağa taşıdığına bazen hayretle baktım, bazen o değişimin bir parçası olma şansına eriştim, o havayı soludum. Demek istediğim, işte o nedenle, bu dava da burada kalmaz, gerçekte her gün her saniye sürekli hareket, itiş kakış, gel git içinde değişen, dalgalanan saflar arasında yeniden ve yeniden görülür. Bu mahkemenin kararı sonuçta ne olursa olsun toplumun hükmünün esasen çatışan güçlerin bileşkesi istikametinde oluşacağını biliyoruz. Kişisel ve ortaklaşa savunmalarımızın, o bileşkeye, yaslandığımız toplumsal hareketten aldığı kuvvetle yön vermesi olasılığı yargıyı baskı altında tutma, yargıçları korkutma kastıyla Anayasa Mahkemesi üzerinden galiz saldırılarını eksik etmeyen gericiliğin dayandığı dinamiklerinkinden hiç de daha az değildir. Bu dava Anayasa Mahkemesi önünde görülmeye başlamış olsa da mutlaka, eninde sonunda yurttaşların birbirleriyle temasa geldikleri yerde, kamusal alanda, sokakta sonuçlanacaktır. Kazanacağımızdan kuşkum yok.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, partimize karşı açtığı kapatma davası ilk bakışta mahkemeniz önünde yürütülmekte olan bir hukuksal işlem gibi görünmekle birlikte, özü ve esası itibariyle iktidardaki AKP-MHP-Ergenekon blokunun egemenliğini pekiştirme hamlesinin önünü kesen bir meşru muhalefet hareketini gayri meşru yollardan ve bir an önce bertaraf etme hedefiyle tertiplenmiş bir siyasal saldırıdır. HDP’yi siyasal alanın dışına atma hevesiyle derdest edilen bu dava, Türkiye’de faşizmin kurumsallaşması sürecinin en kritik siyasal müdahalelerinden biridir ve sonuçları toplumun ve ülkenin geleceği açısından yaşamsal olacaktır. Bu davada mesele “suçu” ve “suçlu”yu tespit ve gereğinin yerine getirilmesi için Anayasa Mahkemesi Yargısı’na müracaat etmek değildir; mesele, iktidarın siyasal karşıtlarını, “zorun da karıştığı yöntemlerle” bertaraf etmeye ve bu maksatla devletin zor aygıtlarını siyasal rakipleri ve muhalifleri üzerine sevk etmesi meselesidir. Bu dava, devletin zor kullanma tekelini meşruiyet zırhına büründüren yargı aygıtının en yüksek kurumunun araçsallaştırılması ve HDP’nin gayri meşru usullerle cari siyaset alanı dışına atılması maksadıyla Anayasa Mahkemesi önüne getirilmiştir. Bir siyasal tertiptir.

Bu tertibin en inkâr edilemez kanıtı, Anayasa Mahkemesi’ni kurmaca kanıtlar ve belgelerle kuşatarak yönlendirmek üzere girişilmiş en büyük iktidar prodüksiyonu olan düzmece “6-7-8 Ekim Kobanê davası” dosyaları arasından çıka geldi. Soruşturma savcısının dava dosyasında unuttuğu Ankara TEM Şube Başkanlığı antetli bir kağıt üzerinde savcılığa şu talimat verilmişti: “6-7-8 ekim olaylarının başlamasında açıkça tahrik oluşturacak şekilde HDP MYK’sı tarafından ekte belirtildiği şekilde açıklama yapıldığı […] yapılan tahrik sonucu gerçekleşen olayların vahim nitelikte olduğu, bu nedenle HDP’nin 6-7-8 Ekim olaylarında şiddetin odak merkezinde bulunduğunun kabul edileceği, anayasanın 69. Maddesinde ise bu hususun kapatma nedeni olarak gösterildiği hukuki olarak değerlendirilmiştir. İsimleri geçen şüpheliler hakkında TCK’nın 302 terör nedeniyle cinayet, cinayete teşebbüs, yaralama, mala zarar verme, yağma suçlarından iddianame düzenlenmesi halinde anayasal mevzuatımıza göre parti kapatma sonucunun da ortaya çıkacağı hukuken değerlendirilmektedir.” Bugün Anayasa Mahkemesi önüne getirilmiş olan kapatma davası iddianamesinin, tam da ele geçen “TEM belgesi”ndeki talimatlara uygun olarak Anayasa ve CMK’yi alenen çiğnemekte, polisten talimat almakta beis görmeyen savcılıklar eliyle üretilmiş dosyalar üzerine bina edildiği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu belge inkâr edilememiş, sahihliği tartışılamamıştır. Tertip apaçıktır.

Bir olasılıkla Anayasa Mahkemesi, “önündeki dosya ile bağlı” olduğu gerekçesiyle derdest kapatma davasının dayanaklarının düzen, hile, yalan ve zorbalıkla bina edildiğini, aslında elde bir hukuksal dayanak olmadığını, her şeyin bir siyasal tertipten ibaret olduğunu tartışmaktan imtina edebilir. Peki, mahkeme, bu davanın önüne getirilmesi uğruna canhıraş feryatlarla güya kamuoyu oluşturmak üzere 2021 boyunca her hafta “HDP kapatılsın” diye ortalığı birbirine katan iktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin doğrudan kendisine yönelttiği hakaret ve tehditlerle iddianamenin gerisindeki düzenek arasında bir ilişki olduğunu muhakemeden de imtina edebilir mi? Mahkeme, Bahçeli’nin 2021 başlarında yaptığı yazılı açıklamayla “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 6-8 Ekim olayları ilgili iddianameyi temel alıp HDP’ye kapatma davası açabilir” derken Kobanê dava dosyasından çıkan “TEM belgesi”yle aynı telden çaldığına bakarak bir değerlendirme yapmaktan da imtina edebilir mi? Mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında inceleme başlattığını, Bahçeli’nin “HDP’nin kapatılması acildir, hayatidir, şarttır” çağrısında bulunduğu 2 Mart 2021’de duyurmuş olmasına bir anlam yüklemekten de imtina edebilir mi? Nihayet, Bahçeli’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ilk iddianamesinin esasen “suç ile suçlananlar arasında illiyet kuramadığı” gerekçesiyle reddedilmesi sonrasında verdiği demeçlerle Anayasa Mahkemesi’ne yönelttiği sözel şiddetin bir Anayasal suç (Madde 138) oluşturduğundan hareketle yaptırım yoluna gitmekten de imtina edecek midir? Bahçeli’nin “bölücülüğün şakşakçısı” olarak nitelediği “Anayasa Mahkemesi’nin kendisinin de kapatılması” çağrısından sonra mahkeme esasen kucağına “iddianame” kılıfı içinde bir tertip bırakıldığı gerçeğine uyanacak mıdır? Anayasa Mahkemesi’nin kendisi HDP’yi kapatma kararı vermesi için bunca baskı altına alınmışken bu davada yargılanan HDP’lilerin de “adil yargılanma” haklarının teminatı olduğuna güvenmelerini gerçekten bekleyecek midir? “Yargıçlar kararlarıyla konuşurlar,” denir. Umalım, davada son sözünü söylerken Anayasa mahkemesinin, MHP’nin kapatılması ve Bahçeli’nin siyasetten menedilmesi konusunda da diyeceği bir sözü olsun.

“HDP’yi kapatma davası”nın bir tertip olduğunu görmeye sadece Kobanê dava dosyasındaki “TEM belgesi” bile yeter. Ancak bu tertibe neden ihtiyaç duyulduğunun doğru anlaşılması da en az tertibin varlığının tespiti kadar önemlidir. “HDP’yi kapatma davası”, hukuken partinin “terörizm”le dolaylı/dolaysız herhangi bir bağı, “terörizm” ile irtibatlandırılabilecek bir eylemsellik içinde olup olamadığıyla tamamen ilgisizdir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “torba iddianame”sinde göndermede bulunduğu, yerel mahkemelerde görülmekte olan davaların iddianameleri bile esasen “yasaklanması” istenenler lehine birer kanıt sayılabilir ancak. Bu dosyalarda HDP üye ve yöneticilerine yöneltilmiş bir tek “şiddet eylemi” isnadı yoktur. Herkes, “konuşmuş”, “söylemiş”, “açıklamış”, “yazmış”, “tartışmış”, “bildiri dağıtmış”, “silahsız yürüyüş yapmış”, “slogan atmış”tır… Kapatma davası iddianamesine yerel mahkeme iddianamelerinden taşınan bütün “kes-yapıştır” kanıtların dönüp dolaşıp sonuçta söylediği, esasen, HDP faaliyetinin “demokratik siyaset” alanının içinde süre gitmiş olduğudur. İktidarın HDP’ye duyduğu öfkenin, hareketi berhava etme hırsının gerisinde yatan, HDP’nin “terörizm”e başvurarak kamu düzenini yıkmaya, “vatanı bölme”ye yönelmiş olması değil, tam tersine oyunun kuralları içinde kalarak, topluma resmi anlatıyı çelen bir alternatif anlatı sunmayı başarmış olmasıdır. Kırk yıllık “törörö” edebiyatının HDP’nin siyaset sahnesinde görünüşüyle birlikte ıskartaya çıkarılmak zorunda kalınmasıdır. HDP’nin toplumun çoğul, çok kimlikli, çok etnikli, çok dinli, çok dilli, çatışan çıkarlara sahip sınıflardan oluşan hakiki karakterini tanıyan bir dille konuşmasının kabul görmesi, meşru kabul edilmesidir. Sonunda HDP’ye vücut verecek olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 2011’den başlayarak, şiddet eksenli mücadele biçimlerine müracaat etmeksizin, demokratik ve barışçı siyaset yordamlarıyla halkın yaşadığı ve çalıştığı alanlarında inisiyatif, söz ve karar sahibi olmasının yollarını açan, meclisler temelinde kendi kendisini yönetmesine dayalı bir yeni siyaset tarzı ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti’nden müdevver, kadim, iki kutuplu geleneksel siyaset alanını bir uçtan ötekine yaran üçüncü bir kutup oluşturdu. Kürtlerin demokratik özerklik talebiyle, Türklerin demokratik cumhuriyet talebi arasında bir köprü kurdu. Silahlı çatışmadan değil, tam tersine, “çözüm ve müzakere” sürecinden beslendi. Kürt halkının ve Kürt siyasetinin “barış” iradesinin rüzgarını arkasına alarak Türkiye’nin batısında Kürtlerin hak ve taleplerinin tercümanı oldu. HDP işte bu zemin üzerinde doğdu, yükseldi. HDP siyasetinin toplumsal onay kazanması, kendisini kabul ettirmesi etkinliklerinin şiddete dayanmasından değil, dayanmamasındandı. HDP “suç” işlemedi, yaptıklarının bugün suç sayılması, toplumsal olanı politikaya tercüme ederek kurulu düzenin ötesine bakması ama tamamen meşru bir yönelişle, iktidarın muhafazakâr ve adaletsiz toplum modelinin karşısına yenilikçi ve özgürlükçü bir ülke ve toplum tasavvuru üzerinde yükselen elle tutulur, samimi ve sahici bir siyaset ortaya koymasındandı. İktidar sahipleri, gizli gündemlerini cemaatlerin kuytuluklarında pişirir, kamusal alanda takiyyeyle sureti haktan görünürken HDP pervasızca açık siyasetin doğru yolundan yürüdü. Toplum bu siyaseti benimsedi, ödüllendirdi. “HDP kapatılsın” diyenlere arkasını döner, baraj altına gömerken HDP’yi ilk sınavı olan Haziran 2015 genel seçimlerinde omuzlarının üzerine alarak on yıllardır altına ittirildiği seçim barajının üzerinden aşırdı ve ona siyasal toplumun baş köşesinde bir yer sundu. Toplum “çözüm ve müzakere” sürecine destek verdi ve HDP’nin önünü özellikle bu süreçteki rolü dolayısıyla açtı. Bu mecrada kurulu düzenin hiç hesap etmediği ama HDP’nin varlık nedeni olan bir üçüncü kutup, bir üçüncü sosyo-politik eksen oluştu. Bu eksen Kürtlere, bu memleketin öz sahibi olma yetkisiyle Türkler’in yanı sıra açık kimlikleriyle fiili ve meşru bir hak mücadelesine girişmelerinin ve kendi kendilerini yönetmenin yolunu açtı. Kürt halkı hükümetin bütün Kürt oylarının kendisine akacağı zehabıyla kalkıştığı barış sürecine kendi geleceği için çok büyük bir manevi yatırım yaptı. Bütün ümitlerini, hayallerini, gelecek planlarını en az bir kuşak boyunca bir daha silahlı çatışmaya dönülmeyeceği varsayımı üzerine kurdu. 2011-2015 arasında Diyarbakır, Van, Mardin başta olmak üzere bütün kentlere yeni birer kent eklendi. Bütün Kürt kentleri büyüdü, insanlar yastık altındaki servetlerini ortaya döktüler, ev aldılar, ev sattılar. Özel okullar açıldı, dünyanın neresinde ne varsa Kürt kentleri kendilerinde de ondan olsun istediler. Oğulları ve kızları için başka bir gelecek hayali kurdular. Gençler çatışmalarda hayatlarını kaybedip doğdukları kentlere tabutlar içinde dönmediler. Kentin varlıklı kesimleri artık doğdukları topraklara yatırım yapmaya; önceki çatışma dönemlerinde göçmüş olan Asuriler, Süryaniler köylerine kentlerine geri dönmeye başladılar ve elbette siyasal temsilcileri olarak yüzlerini iktidar partisine değil HDP’ye döndüler, ne zaman oyları sorulsa kendi partilerine verdiler… Bu muazzam maddi ve manevi dönüşüm, bunların hepsi, silahlı çatışmaların askıya alındığı 2011-15 -özellikle 2013-15- döneminde oldu, Türkiye dört yılda, 4 bin fersah yol aldı. Bu anlamda, Türkiye’nin modern tarihini, bir bakıma “çözüm ve müzakere sürecinden önce” ve “çözüm ve müzakere sürecinden sonra”, ya da “HDP’den önce” ve “HDP’den sonra” olarak da dönemselleştirmek pekâlâ mümkün.

Ne var ki, insanlık için, ülke için, toplum için bir yeniden doğuş, bir yenilenme çığırı olan bu dönemde toplum elverişli toplumsal ve iktisadi gelişmelerin de katkısıyla hummalı bir biçimde bu hızlı gelişime denk düşecek yeni bir siyasal düzen arayışına girişirken, kurulu düzen gidişattan, düzenin bozulduğu, dile, dine ve etnisiteye dayalı “Türklüğün” tehdit altında olduğu sonucunu çıkardı. Bugünkü iktidar bloku 7 Haziran 2015 gecesi, HDP’nin barajı yıkarak Türkiye’nin üçüncü gücü olarak sahneye çıktığı, tek parti hakimiyetine son verdiği, Erdoğan’ın artık Devlet Bahçeli olmaksızın ayakta duramayacağının tam olarak idrak edildiği an kuruldu. Irkçılık ve siyasal İslam, Türkiye’nin ufkunda beliren “yeni yaşam”a savaş ilan etti. Bu savaşın esasen daha 2014’te planlanmaya başladığı 2017-18’de medyaya sızan “çöktürme harekât planı” belgeleriyle doğrulandı. Bu belgelerde HDP ima edilerek, şöyle deniyordu: “Bundan sonra asla iç tehdit olmayacak. Legal alanda örgütlenmesinin verdiği avantajlar, anayasanın kendilerine verdiği Anayasal hakları ve koruma zırhı terör destekçisi partiyi, dağdakilerden daha avantajlı duruma getirmiştir. Devletimizin ve milletimizin birlik ve bütünlüğüne kasteden bu hain grup, devlet olanaklarını da devletimize karşı kullanarak her türlü hokkabazlığı yaparak ülke bütünlüğümüzü tehdit derecesine varmışlardır.” Açıkça görüleceği gibi, devletin güvenlik aygıtı açık, demokratik siyaset yaptığı, şiddetle iştigal etmediği ve bu siyaseti toplum tarafından ödüllendirildiği için hem HDP’yi hem toplumu cezalandırmaya hazırlanıyordu. HDP’nin iktidar blokunun hedefi haline gelişinin ve bu davanın Anayasa Mahkemesi önüne taşınmasının gerçek nedeni, HDP’nin tek parti istibdadına karşı TBMM’deki biricik meşru ve koşulsuz direniş odağı olması, geçmişe, savaşa, sömürgeciliğe, istibdada, otoriterliğe, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve faşizme dönüş önündeki en esaslı sosyo-politik engel olmasıdır. HDP, açık, aktif ve meşru bir sosyo-politik güç olarak var oldukça ne dinin ne etnistenin başat olduğu bir restorasyon için çoğunluğun rızasının üretilemeyeceğinin, HDP çöktürülmedikçe Türkiye’nin çöktürülemeyeceğinin iktidar sahiplerince idrak edilmesidir.

“HDP’yi kapatma davası” bugün Anayasa Mahkemesi önüne, iktidar blokunca bir yandan HDP’yi 2023 seçimleri öncesinde demokratik siyasette bir politik seçenek olmaktan çıkarırken, Anayasa Mahkemesini de faşizmin politik aparatı olarak yeniden tasarlamayı, mümkünse ondan tamamen kurtulmayı hedefleyen bir politik operasyonun parçası olarak getirilmiştir. Bu operasyonun başarıya ulaşması, beş yıldır süre giden ve toplumun kararlıkla geri püskürttüğü faşizme tırmanışın zirveye ulaşması demektir. HDP’nin kapatılması, Türkiye’nin “kapatılması”, 100 yıldır süre giden demokrasi ve eşitlik mücadelemizin toplumsal ve politik kazanımları arasında tamamen budanamamış olanların da Türkiye toprağından kazınması demektir. HDP’nin kapatılmasının sonuçları, oluşacak politik vakum dolayısıyla başka bir zamanda kapatılan herhangi bir partinin yokluğunun sonuçlarından farklı olacaktır.

Bütün bu nedenlerle, Anayasa Mahkemesi önündeki bu davanın nasıl sonuçlanacağı yalnızca HDP’nin meselesi değildir ve HDP de yalnızca HDP’den ibaret değildir. HDP Türkiye’nin modern tarihinde, sosyalizm ve devrimciliğin uzak görüşlülüğünün Kürt halkının kararlılık ve mücadele azmi ve işçi sınıfının organik aydınlarının yaratıcılık ve zekâsıyla, kadınların özgürlük kavgasıyla, ihmal edilen, dışlanan ve horlanan toplulukların onur isyanıyla birleşmesinden doğmuş istisnai bir politik deneyimdir. HDP, Türklerin ve Kürtlerin toplumsal muhalefet güçlerinin, Türkiye’nin bütün ezilenlerinin itirazlarıyla buluşarak oluşturdukları, uluslararası müktesebatta da bir benzeri olmayan, özgün -ve başarılı- bir siyasal örgütlenme deneyimidir. HDP Türkiye’nin insanlık tarihine sunabileceği uluslararası önem ve değere sahip pek az özgün siyasal katkıdan biridir. HDP doğuncaya kadar, dünyada ve Türkiye’de hiçbir politik hareket ezilen milletin özgürlük mücadelesiyle, toplumsal kurtuluş dinamiklerini, kadınların kurtuluşu davasıyla, işçilerin sınıf mücadelesini, mütedeyyin Müslümanlarla, LGBTİ aktivistlerini, bağımsız sendikal hareketlerle, Alevilerin özgürlük kavgasını, hiçbirinin özgün renk ve karakterini ötekine feda etmeksizin bu kuvvet ve süreklilikte bir araya getirebilmiş değildi. HDP’nin içinden doğduğu HDK’de bir araya gelen çokluk ve çoğulluğu hiçbir “terörist” örgüt 10 yıldır aralıksız süre giden resmi ve gayri resmi şiddet altında bir arada mücadele alanında tutmayı başaramazdı. HDP’nin bunca şiddete karşın, varlığını yalnızca korumakla kalmayıp durmaksızın geliştirmeyi sürdürüyor olması, prestijinin uluslararası siyaset alanında sürekli yükselmesi, Türkiye’nin ve dünyanın demokratik siyasal deneyim dağarcığının en iyi örneklerini içerme ve toplumun köklerinde yaşar kalan komünal asabiyeyle örtüştürme yeteneğine ve bu yeteneği hiç durmaksızın besleyen özgürlükçülüğü kurumsal ortak paydası kılan özgün politik-teorik tasarımıyla doğrudan bağlıdır. Sırf bunca, dışlama, yaftalama, nefret söylemine maruz bırakılma, yargı ve polis şiddeti ve tek yanlı devlet ve medya linci altında geçen bunca yıldan sonra gençlik, aydınlar ve kadınlar için bir çekim merkezi olmayı sürdüre gelmesi, HDP’nin damarlarında dolaşan kurucu enerjinin ve ahlakî üstünlüğün en inandırıcı kanıtıdır. Bütün öteki politik ve toplumsal erdemleri yanı sıra sahip olduğu total kültürel ve manevi değerler manzumesiyle de HDP daha özgür, daha eşit ve daha müreffeh bir toplum yaratma hedefi kadar, daha ahlaklı ve daha şefkatli bir toplumun tohumu olma kapasitesiyle de, kapatılmak şurada dursun gözbebeğimiz gibi korumamız gereken bir müşterek değerdir.

Yaşadığım nispeten uzunca hayatın ima ettiği, kimi zaman kıl payı atlatılabilmiş risklere karşın sağ ve salim olarak partimizin programında ifadesini bulan “sınıfsız ve sömürüsüz” bir dünya mücadelesinde yer almayı hala sürdürebildiğim için bahtiyarım. Devrimci hareketimiz, siyasal mücadelemin daha en başında beni DEV-GENÇ genel başkanlığına seçerek taçlandırmıştı, 40 yıl sonra halklarımızın devrimci ve demokratik güçlerinin ortaklaştığı Halkların Demokratik Partisi kongresince sevgili Sebahat Tuncel ile birlikte partimizin siyasal alana çıkışına HDP Eş Genel Başkanları olarak yol göstermekle görevlendirilişimiz ve görevi devrettiğimiz Kongre’de HDP “Onursal Genel Başkanı” olarak taçlandırılmamla da elbette gurur duyuyorum. Bu görev ve sıfatların külfetleriyle beraber gelmesinin siyasal mücadelenin doğası gereği olduğunu elbette biliyorum. Bu konumları ve bu sıfatları taşımanın bedeli neyse elbette ödenecektir ve üstelik bu bedeller bu mücadelede hayatlarını vermiş olanların ödedikleri yanında hiçbir şeydir. Bununla birlikte, HDP’nin kapatılmasından doğacak sonuçların kişisel boyutları, asıl büyük toplumsal ve politik boyutlar yanında önemsiz bir meseledir. Sözünü etmeye bile değmez. Yukarıda da açıkladığım gibi bu davanın merkezi sorunu, hangi görevde olursa olsun olsun HDP’de sorumluluk yüklenmiş kadın ve erkeklerin sonraki yaşamlarında maruz kalabilecekleri hak kısıtlamaları değildir. Mesele, partimizi var eden, maddi ve manevi katkılarıyla dev politik güçlerle boy ölçüşebilmeye muktedi bir politik hareket inşa eden milyonlarca taraftarımız, üyemiz ve gönüllümüzün özgürce seçme ve seçilme hakkının, siyaseten cezalandırılma telaşına kapılmış müflis ırkçı ve mezhepçiler iktidarı bir dönem daha Türkiye’ye musallat olabilsin diye gasp edilmesi meselesidir. Mesele, HDP’nin bu gayri meşru usullerle bertaraf edilerek faşizmin önünün açılması meselesidir. Buna Türkiye’nin bütün demokratik ve toplumsal muhalefet güçlerinin bir kez daha dikkatini çekmek istiyorum: HDP’nin kapatılmasından iktidar dışında hiçbir politik ve toplumsal dinamik için bir fayda doğmaz. HDP’nin kapatılması Türkiye’nin kapatılması demek olur.

Üstelik bu yalnızca Türkiye’nin meselesi de değildir; bu, rejimin ırkçı, fetihçi ve istilacı bir güç ve sürekli bir savaş ve yıkım dinamiği olarak bölge barışına ve uluslararası barışa vereceği zararlarla ilgili bir uluslararası meseledir. Bütün bu nedenler ve gerekçelerle Anayasa Mahkemesinin, adil bir yargılama sonucunda HDP’nin varlık ve haklarına herkesin saygı duymasını sağlayacak, demokratik standartları yükseltmeye ve kendi yargı alanını rejimin tahakkümünden korumaya katkıda bulunacak bir karara ulaşmasını diliyorum. Partimizin kapatılmasına sonuna kadar direnmeye kararlıyım. Türkiye’nin toplumsal ve demokratik güçlerinin, dünyanın dört bucağındaki uygarlık dinamiklerinin, HDP’nin taammüden yok edilmesi girişimine izin vermeyeceğine bu davayı kazanacağımıza ve faşizmi ve taassubu eninde sonunda yeneceğimize kalpten inanıyorum. İnsanlığı davamıza sahip çıkmaya çağırıyorum. Son sözümüz henüz söylenmedi…

Ertuğrul Kürkçü / HDP Onursal Genel Başkanı

Senih Özay: Yılmadan Bıkmadan Hukuk Atraksiyonları Diyorum Ben!

0
Avukat Senih Özay

Senih Özay Röportajı 3. Bölüm: Yılmadan Bıkmadan Hukuk Atraksiyonları Diyorum Ben!

Senih Özay Röportajının üçüncü bölümü sunulmaktadır. Röportajın birinci ve ikinci bölümlerini ilgili sayfalardan okuyabilirsiniz.

Senih Özay büyük bir hukukçu…
O bir yazar
Sıra dışı bir entelektüel
Kuşların avukatı, balıkların avukatı…
Zorda kalanların, zayıfların, çevrenin, doğanın, kirletilen havanın, suyun, kesilen ağaçların avukatı

İnsanlığın Ortak Orospusu Altın” ve “Anılarım… Ağzımı Hayır’a Açtığım Davalarım” isimli kitapların yazarı, aktivist, çevreci ve bir hukuk dehası Avukat Senih Özay ile geniş bir söyleşi gerçekleştirilmiştir. İzmir’de, Bornova sırtlarındaki Homeros Vadisinde gerçekleşen söyleşiyi Hukuk Ansiklopedisi okurlarına sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

Söyleşi, Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibi tarafından gerçekleştirilmiş, gün boyu süren sohbet esnasında Celal Akgünlü de hazır bulunmuştur.

Senih Özay Röportajı 1: Avukat Olmasaydım Tır Şoförü Olmak İsterdim

Senih Özay Röportajı 2. Bölüm: Hukuk Kavramına Pirim Vermem, Adalet’e Belki…

Senih Özay Röportajı 3. Bölüm: Yılmadan Bıkmadan Hukuk Atraksiyonları Diyorum Ben!

İhtilattan Men Cezasının Anlamını Bilmeyen Hukukçular Var Bu Ülkede!

Musal: Avukatlık sınavı hakkında ne düşünüyorsunuz? Olmalı mı sizce? Hukuk fakülteleri nitelikli bir eğitim verse sınava ihtiyaç olur mu? Eğitim sorgulanmalı mı?

Özay:  Avukatlık sınavı mı? Bu sınav sözcüğünün anlamını bilemiyorum, salakça bir sınav yapacaksan neden yapıyorsun, bir işe yaramaz, sınav değil önemli olan. Önemli olan, çok kıymetli avukat yaratacağım ben, avukatlık çok iyi olsun diyorsan eğer, avukat olabilmek için git iyi İngilizce bil de bari! Veya iyi bankacılık bil, de! Bir şey deyin! Bir şeyi çok bil de gel, deyin.  Öyle kaliteli avukatlık istiyorum dersin, böylece avukatlığı yükseltirsin. Amerika’da, Avrupa’da filan avukatlık çok zor bir şey, başka türlü bir beklenti var, toplumun beklentisi var ki avukatlara önem veriyorlar. Bir meslek biliyor, üzerine hukuk okuyor, avukat oluyor.

Eski Senatör ve Hukukçu Ahmet Tahtakılıç

Bir senatör vardı, Türkiye Parlamentosunda, Ahmet Tahtakılıç diye, sanırım Uşak senatorü idi…  Bu adam anlattı, ben  kulaklarımla duydum;  benim kızım dedi, İsviçre’de doktora yapıyordu, bu vesileyle İsviçre’ye gittim dedi. Babam geldi diye kızımın arkadaşları, Üniversiteden hocalar falan bir kokteyl yaptılar dedi. Ben de gittim dedi. Babam Türkiye parlamentosunda senatördür diye, bir havayla beni tanıştırdı, dedi o insanlarla. Hiç kimse umursamadı, normal devam ettiler dedi, normal içmeye, yemeye… Allah Allah, Türkiye parlamentosundan senatör geliyor, kızın babası, ama umursanmıyor! Sonra, bir vesileyle bir başka kokteyl daha olmuş, o kokteyle de gitmişler baba-kız. Kız bu kere benim babam  avukat demiş! Herkes ceketini iliklemiş! Kuyruğa girmişler, Ahmet Tahtakılıç’ın elini sıkmaya başlamışlar! Bu kızın babası diye, bu avukat diye! Adam diyordu ki, benim senatörlüğüm vızıltı geldi, diyordu. Avukatlığıma dikkat ettiler, avukatlığıma ceket iliklediler, avukat oluşuma sıraya girdiler, benim elimi sıktılar, demişti.  Avukatlıkla ilgili oradaki prestij başka! Bence anlaşılıyor.

Aycan: Bu kültür nereden geliyor acaba? Bunun kaynağı neresi?

Özay: Onun kaynağı, avukat olmak toplumda çok fazla bir hak, hukuk, hürriyet, adalet taşıyıcılığı gibi kavramları temsil ediyor bence…

Aycan: Hak savunuculuğu mu acaba? Örneğin Amerikan toplumu hak ve özgürlükler üzerine kurulu toplum olduğu için avukatlar da hak savunuculuğu yaptığı için önemli hale geliyor olabilir mi?

Özay: Sadece oradan değil! Mesela Amerika’daki avukatlar, işin cılkını çıkaracak kadar  ileri gidiyorlar. Mesela gazeteye ilan veriyorlar, her bir naneyi ben yaparım diye! Hakimi etkilerim gibi, katili beraat ettirebilirim gibi…

Aycan: Pornografik ilan bile veriyorlar.

Özay: Korkunç kötü, bütün hastanelerin kapısındalar, avukatlar reklam vermişler, bir kaza olursa kazanın davasını alacağım diye. Cankurtaran şoförleri avukatlarla ortak! Bizdeki hani cezaevindeki gardiyan etkileşimi gibi. Böyle manyaklıkları var, ama  avukat halktan daha fazla şey biliyor, çok şey biliyor, halk bilmiyor o biliyor. Bu da önemli.

Amerikan Avukatlık Dizisi Better Call Soul

Musal: Bu cevaptan şunu mu anlamalıyız? Avukatlık sınavı gelsin mi yani?

Aycan: Bugün sorunlarımızın hiçbirisine net bir cevap alamadık,  bunu kabul edelim.

Özay: Gelsin gelsin… Aynen böyle yazın! Hiçbir açık vermiyor diye yazın!

Aycan: Hukuk Ansiklopedisi okuyucularından özür dileyerek yayınlıyoruz, diyeceğiz.

Özay: İhtilattan men cezasının anlamını bilmeyen hukukçular var bu ülkede!

Hakimin reddi müessesesi Türkiye’de cılızdır.

Aycan: Türkiye’de bireyler, avukatlar ya da kurumsal yapılar toplumun genelini ilgilendiren hayati davalarla yeteri kadar ilgileniyorlar mı?

Özay: Türkiye’de müdahillik hukuku çok zayıf. Müdahillik hukuku Fransa’da o kadar gelişmiştir ki… Müdahillik hukukunu Türkiye’de en çok zorlayanlar bizleriz.

Aycan: Ceza Hukukunda mı, Özal Hukukta mı yoksa her ikisinde de mi?

Özay: Her yerde! Tabi ki ikisinde de! Mesela bir zenci kadına tecavüz olsa Fransa’da bütün dernekler, cinsel ayrımcılık, ırk ayrımcılığı dernekleri, kadın derneği gibi bütün dernekler davaya müdahil olurlar.

Aycan: Bizde bir Baro herhangi bir davada müdahil olduğu zaman seviniyoruz, kabul edildiği için seviniyoruz.

Özay: Bu müdahillik konusu benim açımdan çok önemli bir konu. Türkiye’de hakimin reddi, hele hele hakimlerin HSYK‘na şikayetlerinin artırılması, geliştirilmesi gerektiği konusu avukatlar tarafından özellikle yükseltilse! Hakimin reddi müessesesi 40 yılda bir denenir bizde maalesef. Hakimin reddi müessesesi Türkiye’de cılızdır.

Aycan: Denendiğinde de çoğunlukla kabul edilmez.

Özay: Evet… Rücu müessesesi ! Sabah aslında ben var ya, arşivden bazı evraklar versem sana, şok geçirirsin! Ben İnsan Hakları Mahkemesinden ihlal kararı  ve  iki trilyon lira gibi para aldım ya. Duydun değil mi biliyorsun!  2 trilyon lira parayı aldım ama doymadım ben! Ben bu 2 trilyon liranın Bakanlar Kurulu üyelerinden rücuan alınmasını istedim! Olmaz dediler! Dava açtım İdare Mahkemesinde. İdare Mahkemesi bu saçmadır dedi reddetti, Danıştay olabilir diye muhteşem bir gerekçe ile bozdu. Ama devlet nasıl savunmalar yapıyor biliyor musun İbrahim, doçentler, profesörler seviyesinde, akademisyenlerin hepsi devletin yanında, çok çalışıyorlar.

Aycan: Ama bu tarz olaylarda genelde şekilci hukuk geçerli, diyor ki devlet sorumludur, devletin ödediği tazminattan memuruna rücu edilemez deyip, kestirip atıyor.

Özay: Ama eskiden böyle değildi. Hakimler rica ettiler de yeni geldi. Ama bu öyle değil ki, İnsan Hakları Mahkemesi kararı diyor ki ben ihlal gördüm, tazminata karar verdim diyor.

Aycan: Konusu suç oluşturan, açık bir şekilde kanun ihlali olan, emir komuta zincirini tanımamış kişiler tarafından yapılmış eylemlerde belki memura rücu edilebilir, bunu dar anlamda yorumluyor bizim sistemimiz, siz genişletmeye çalışıyorsunuz.

Özay: Evet, Türkiye’de öyle… İşkence yapan için AİHM kararının tazminatında rücu olur deyip güya işte manalı şey bırakmışlar.

Çeşme’deki Çevre Faciası

Size Çeşme’deki gemi olayını da anlatayım?. 74 ton fuil oil  bir gemi tarafından  Çeşme civarında, gemi karaya oturduğu için denize döküldü, sızdı.  Bir yıl olmadı daha, 2 genç hukukçu arkadaşımla beraber oraya gittik, orada tespit davası açtık, orada 30 yaşın altında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın hakim vardı, Sulh Hukuk Hakimi idi, Asliye Hukuk Hakimi yok diye ona gittik, 3 tane profesör bulmamız lazım dendi, bulundu . İyi profesörler tabii, hadi gidelim dedik, götürdük bölgeye, bunlar dehşet bir rapor yazdılar, harika bir rapordu. Biz de kış aylarında 39.000 olan, yazın 1 milyonu geçen bir Çeşme’nin Belediye Başkanının, Belediye Meclis Üyelerinin hepsinin, turizm ölür, insanlar korkar buraya gelmezler artık diye korkuları büyüdü, onların korkuları arasında sıkıştık… Göz göre göre… Donduk…

Aycan: İnsanlar ve çevre zehirlenince turistler daha çok mu geleceklermiş Çeşme’ye?

Özay: Dedikodu çıkarsa insanlar gelmezmiş, dedikodu çıkmazsa gelirlermiş! Bu tarz olaylardan para kazanmayı ve parayı telaffuz etmeyi de sevmem ama… Burada bir para rakamı gördüm ve duydum onu telaffuz edeceğim; meğersem petrol taşımacılığında, böyle taşımacılıklarda dünyanın en büyük şirketleri var ya, dev şirketler, holdinglerin en büyükleri… Bunlar Londra’da böyle olaylar için bir fon kurmuşlar, böyle RWWCD fonu gibi… Kaç para verirlermiş biliyor musun? 1 milyar 150 milyon dolar!

Çeşme-Gemiden sızan yakıtın oluşturduğu çevre felaketi

Aycan: Kime?

Özay: Tabi ki biz istersek bize, biz yamansak, biz canavarsak, biz iyi avukatlarsak, iyi Çeşmelilersek, biz iyi balıkçılarsak, biz iyi belediye isek, biz, iyi meyhaneciler, iyi oteller isek! Biz zarar gördüysek! Biz korkmadan, ürkmeden, ayaklandıysak, halk olarak ayaklandıysak… Bunları bulmuştum. Çok hazırlandık idi.

Aycan: Böyle olaylar için sigorta mı yapmışlar, nasıl bir fonmuş bu?

Özay: Bu benim hayatımda Çeşmelilerin, halkının nereden geldiğini bilmiyorum, analizlerini yapmak isterdim, jeo genetik miydi o kavram? Mücadelecilik gibi, sakinlik gibi… Kürt mü bunlar, Çerkes mi, Arnavut mu bilmiyorum ama, çeşmelileri hiç beğenmediğimi gördüm orada! Hiç harekete geçen yok orada! Bir tane dava açan yok! Bir tane bile Londra’ya başvuran olmadı! Bir tane bile, benim ağlarım parçalandı, zarara uğradım diyen balıkçı çıkmadı!

Hukukta Müdahillik Kavramı

Aycan: Müdahillik hukukunun gelişmemesi ile birbirine paralel diğer konuya yeniden gelmek istiyorum, sivil itaatsizlik konusuna gelmek istiyorum, aklım orada kaldı, orayı biraz irdelemek gerekiyor. Sivil itaatsizliğin zayıf olması bir yandan da itiraz etme kültürünün zayıf olmasına bağlı, her şeyi itirazsız hemen kabul ediyoruz, hiç bir şeye itiraz etmiyoruz, yukarıdan geliyorsa evet, tamam, bitti. Üç beş insan itiraz ediyor, gerisi, toplumun çoğunluğu itirazsız bir şekilde kabul ediyor, onaylıyor. Çok çıkarına dokunmuyorsa ya da günübirlik menfaatlerini ihlal etmiyorsa… Sivil itaatsizlik konusunda da uyuyan bir toplum, uyuyan hücreler, bir türlü uyandıramıyorsunuz. İşte Çeşme! Buyurun!

Özay: Müdahillik de bunun hukuk alanındaki kolu!

Aycan: Müdahillik de bu uyuyan ve itiraz kültürü olmayan toplumun hukuk sistemindeki yansıması bana göre. Pasif bir şekilde duran, müdahale edebileceği yerlerde müdahale etmeyen toplumun yansıması. Müdahale genişletilebileceği gibi bizim hukukumuzda olduğu gibi şekilci bir yorumla doğrudan ilişki kurulabilecek durumlarda bile dar yorumlanabilir. Doğrudan bağlantı kurulabilen tazminat hukukunda, sigorta hukukunda ya da ceza hukukunda doğrudan bir bağın varsa o olayla, bir şekilde etkileneceksen, somut şekilde bağın varsa o zaman müdahaleye izin veriyor, toplumun da zaten bunun dışında müdahale talebi yok. Doğrudan bir zarar görecekse o zaman hukukta yansımasını görebiliyoruz. Toplumda belli bir duyarlılık olsaydı hukukta da bir karşılığı muhakkak olacaktı. İtiraz etme kültürümüz neden zayıf? Biraz önce bahsettiğimiz kutsal devlet mi? İtiraz etme güdülerimizi mi öldürmüşler? Bunun sebebi nedir acaba? Keyfine düşkünlük mü yoksa? Hedonistlik mi?

Özay: Benim kişisel görüşüm, şöyle… Yani bak, “sivil itaatsizlik, devrim yapmak, silahı topluma doğrultmak, gebe bir toplumu ebe gibi doğurtmak suretiyle sosyalist devlet inşa etmek isteyen bir devrimci teorinin geçerliliğinin kalmadığı ortada. Bunu gözlemliyorsak eğer; devrim yapamayacaksan eğer, sivil itaatsizlik yap, çok işe yarar. Faydalı olur, geliştirir bu eylemleri, kamuoyunu oluşturur, hukuku güçlendirir, müdahil olma yoğunluğunu artırır. HES’lere itirazları arttırır, Artvinliler dalgalanır, siyanürlü altın protestocuları artar, halk sağlığına düşman santrallere direnenler oluşur… Böylece olumlu ilerlemeler olur” denir, denmiştir, deniyordur, ben de böyle  düşünüyorum ve diyorum. Thoro’lar, Ghandi’ler, teorilerini geliştirseler de, teorik bir yere oturtmuş da olsalar benim için daha basit bir açıklaması var!

Müdahillik Türkiye’de Pek Denenmiyor

Uludağ’daki sivil itaatsizlik konulu Kollokyum’daki, bilim kurullarındaki, Türk bilim adamlarının tarifi gibi, ‘’hukuka uygun, kanunlara aykırı eylemler‘’ deyip geçtim ama, mesela ben Türkiye’de bir devrimin koşullarını görmüyorum ya; öyleyse ben; akıllı biri  olarak, silahlanın, ayaklanın, bu toplumu altüst edeceğiz, uygun koşullar var demeyeceğime, böyle bir şey denilemeyeceğine göre; onlara sivil itaatsizlik önerebiliyorum. Sivil itaatsizlikte başınız çok ağrımaz, az para ödersiniz, az cezaevine girersiniz, asmazlar seni, 10 sene 20 sene ceza vermezler sivil itaatsizlere! Hatta hiç bir şekilde cezaevine girmeme ihtimali yüksektir! Becerilebilir bu! Buna oportünizm denebilir mi bilmiyorum. Bu nedenlerle ben sivil itaatsizlik yanlısıyım, ama sivil itaatsizliğin de kökleri kötü olduğundan Türkiye’de; müdahil kavramının da olsa olsa; bir kasabada, avukatın birinin, gelip, “senin tarlanın bitişiğinde Ahmet abi var, o dava açmış bu kötücül şeye, sen de tarlanın öbür bitişiğindesin, git sen de dava aç” diyorsa, diyor…  Yoksa onun dışında müdahil kavramı yok. Yok! Denenmemiş pek hukuk davalarında da!

Kuduzdan Ölüme Tazminat

Musal: Daha az riski bile almak için insanların öncelikle bundan bir menfaat sağlayan insanlarla kendi aralarında bir bağ kurabilmesi lazım bence. Sivil itaatsizlikte bulunmak yada müdahale talebinde bulunmak sonucunda alınacak nispeten az riskin sonucunda elde edilecek olanın buna değmesi beklenmez mi? Başkalarını düşünmekten öte kendi içerisinde bir iç yolculuk yaparak kendisi için de gerekli olduğunu düşünmüş olan insan belki bu adımı atabilir, ne dersiniz?

Özay: Evet ama, Kenan Evren olayında 650 bin tane adamı kadını gözaltına aldılar dedik ya; kim onlar o 650.000 kişi? O 650.000 kişinin, yahu 6.500 tanesi davaya geliverse ya müdahil olsa ya! Senin tarifin niye icra olmuyor?

Aycan: Tazminat da kazanabilirlerdi! Çıkarları da vardı üstelik. Ceza davasında mahkum ederlerse tazminat da kazanabilirlerdi.

Musal: Burada Timur ile Nasrettin Hoca hikayesi söz konusu sanırım; bakın bakın bunlar 2. bir fil istiyor demiş ya.

Özay: Timurun filleri gibi bu aynen.

Hak Ararken Korkmamak çok önemli!

Aycan: Bence orada korku devreye giriyor, evet bu 12 Eylül darbecileri yargılanıyor ama buradan bir numara çıkmaz sonra olan yine bize olur mu dediler acaba?

Özay: Kesinlikle korku çok önemli! Hukuk; validen korkmamak, makamdan korkmamak, polisten korkmamak üzerinden yürürse iyi gelişme sağlar! İyi gelişme olur, yurttaşlık olur, iyi sivil itaatsizlik olur, iyi müdahillik olur, iyi hak arayıcılık oluşur, olur! Korkmamak çok önemli!

Aycan: Korkmamanın yolu nedir? Kokmamanın yolu örgütlenmek mi? Bir araya gelmek mi? Yan yana durmak mı? Toplumcu düşünceye sahip olmakla mı ilgili, yoksa her birey bunu yapabilir mi?

Özay: Her ikisi de! Üçü de!

Aycan: Bir çıkarın olduğu için de yola çıkabilirsin, kaybedeceğin çok şey olduğu için de yola çıkabilirsin!

Özay: Tabii

12 Eylül Davasında müdahil vekili olarak görev yapan Ömer Kavili ve Senih Özay ile ilgili bir gazete haberi

İtiraz Kültürü Neden Zayıf?

Aycan:  Şimdi Çeşme’yi kaybedeceksin, bugün gemi batar, zehirler orayı, yarın başka bir şey batar, Çeşme ölür biter; sen şimdi oportünist davranıp, “Ben Çeşme’de girmem Didim’de girerim denize canım” dersen yarın Didim de bitebilir. Toplumcu düşünceye sahip insanların bir araya gelerek bu duyarlığı yükseltememiş olmalarını ben anlayamıyorum, bir türlü kafama yerleştiremiyorum, çünkü büyük çıkar burada! Bugün köşedeki orman yanarsa, yarın başka bir yer yanarsa her taraf çorak olursa kapkara toprak kimin işine yarayabilir? İstanbul’a göre siz İzmirliler daha şanslısınız şimdilik, ama İzmir de büyük tehlike altında. Uçağa binip memleketin birçok bölgesine gittiğiniz zaman görürsünüz camdan aşağı baktığınızda, her taraf sapsarı toprak yahu! Muhtemeldir ki oralar eskiden İzmir gibi böyle yemyeşildi!

Evet eskiden örgütlü toplumlar yoktu, şimdi sivil toplum denilen bir şey var, dünya var, medya var, güçlü iletişim var, sosyal medya var, her şey var, insanların bir araya gelme olanakları çok daha fazla; üstelik risksiz bir araya gelmeler bunlar, yani hiçbir riski yok! Şuradaki ağaçları kesmeyin arkadaşlar diyeceksek bu haklı ve çok meşru bir şey, kimse seni gelip dövmez, öldürmez, en azından öldürmez! Çünkü bu herkesin kabul edebileceği ortak bir gayedir; bunda bile neden bir araya gelemiyor insanlar? Bunu bile neden talep etmiyorlar?

Kimi yerlerde ormanların ciğerini söküyorlar, göz göre göre, 3 kuruşluk mermeri çıkarmak için koskoca alanı yok ediyorlar; Kazdağlarını kaza kaza berbat ediyorlar. Büyük çıkarın, günübirlik olmayan büyük çıkarın, geleceğe kalması gereken büyük çıkarın korunması için; geleceğini daha parlak kılacak büyük çıkarın, çocuklarının geleceğinin, daha müreffeh yaşam verecek olan çıkarların, doğanın, tabiatın, en değerli varlıkların korunması yerine günü birlik menfaate neden odaklanılıyor? Rant elde etmek istiyorsan bile büyük çıkarı koruduğun zaman, toprağın daha değerli olacak, apartmanın daha değerli olacak yeşil olduğu zaman, ağaç olduğu zaman. Bunu neden insanlar idrak edemiyorlar? Buradaki problemin teşhisini nasıl yapıyorsunuz siz?

Özay: Şöyle bir yan var bence; ülkelerin  öyle vatandaşları var ki, biraz daha yaşayabilir, açlığa dayanabilir, ekmeği azalsa bile olsun ben yarım ekmekle idare ederim diyebilir, ayakkabı 3 tane olmazsa tek ayakkabı giyebilirim diyebilir, bu halk bunu diyebilir, daha azına razı olabilir, fakirliği bir yere kadar kabullenebilir, az parayla da yaşayabilir, maaşının yarısını Amerikan Doları biçse bile kabullenebilir, bütün bunlara evet diyebilir! Şimdi bu katsayı gidebildiği yere kadar gider bence… Ama sonra bir yerde bir şey kopacak, sivil itaatsizlik ve itiraz etme oradan başlayacak kanaatimce! Ama bu katsayı artana kadar sivil itaatsizliği de müdahilliği de beceremiyoruz. Nasıl yaparız da değişimi sağlarız düşüncesinin zayıflığının nedeni çok fazla parametreye bağlı! Ama bu olur, olacak!

Aycan: Elbette ki toplumun doğal dönüşümünde çeşitli siyasal dönüşümler gerçekleşebilir, ama ben bunu sormuyorum.

Özay : İbrahimmm, 2 jandarma alıyor koca köyü dedik. Gelirleri yarıya düşse de dayanırlarmış dedik… Kültürel zayıflık da fena değilmiş dedik yahu…

Manisalı üzümcüleri seviyoruz

Musal: İnsanların neden böyle olduğunu sorgulamak… Evet, insanlar çeşitli coğrafi koşullar altında yaşıyor, belirli öğrenmişlikleri var, küçük bir adım atarken bile bazı insanlarla tanışıyoruz, bazı şeyleri öğreniyoruz, sonraki adımımızı bu öğrendiğimiz, o attığınız adıma göre belirliyoruz, hayat öyle değişimlerle gelişiyor, devam ediyor. Birçok insan bu şekilde yetişmiş, bu şekilde yetişmiş olan insanların ne kadarını anlayabiliriz, nasıl değiştirebiliriz, neler yapılabilir veya doğru olan hangisidir, birlik içerisinde bir şeyi kabul edip yaşamak bir mutluluk getirir veya doğru tektir noktasında mı hareket ederiz, bunlar da tartışmalı şeyler. Nihayetinde, kendimizin dışında veya yaşamın dışında bakabileceğimiz şeyler herhalde sizin söylediğiniz gibi, doğa! Bu bizim asıl çevreleyenimiz, bizim sorumlu olduğumuz, bizim yok etmememiz gereken şey doğa; bunun üzerinden bir birleşim şeklinde belki bir hareketle bir düşünce akımı oluşabilir diye anlıyorum.

Senih Özay’ın vekil olarak görev yaptığı bir dava ile ilgili gazete haberi

Özay: Ama İbrahim’in aradığı şey şu; nasıl yenilerek, yanılarak bir zaman gelir de ve emperyalizm, bir kötüler topluluğu, hangi yol açıcı hareketi yaparlar da; buradaki halk, vatandaş, “yeter artık” der de büyük  etkili bir itiraz olur?

Önümüzdeki 3-5 yıl daha aynı şekilde kendi öz varlıklarını tüketen bu toplum mecbur kalmayacak mı geri kalan varlıklarını da satmaya, madenlerini hoyratça çıkarmaya, dağını delmeye, mallarını ucuza vermeye, mecbur değil mi? Mecbur!

Bu Amerikalı, Fransız, İngiliz firmalarla, ortaklıklarla beraber bu kadar kötücül ekonomik manevralar sırasında Artvinlinin, Manisalının ya da başka birinin bir yerleri acımayacak mı? Acıyacak! Bekleyeceğiz… Manisalı üzümcüleri seviyoruz…

Evrensel Gelişmelerle Uyumlu  Bütüncül Bakış Açısı Gerekiyor

Aycan: Siz ekonomik darboğazdan bahsediyorsunuz, OECD ortalamalarına göre zaten en az sosyal yardım dağıtan ülkeyiz, ayrıca yine OECD raporlarına göre ekonomik darboğazlarda ilk kesilen paralar sosyal yardımlar oluyormuş. Dünyada gerçekler böyle.

Özay: Bu konuda uzmanların çalışması lazım, sosyologların, farklı çevresel durumların analiz edilmesi lazım, dediğiniz gibi evrensel gelişmeler de bunlardan ayrı değil, bütüncül bir şekilde bakış açısı gerekir diye düşünüyorum.

Aycan: Senih abi, siz bana siyasal yorum yaptınız, benim sorduğum insana dayalı, toplumsal soruya zekice bir siyasal yanıt verdiniz. Benim aradığım şey siyasal yanıt değil, çünkü siyasal yanıt sorunu çözmüyor. Şu anda bulunduğumuz Homeros’a gelirken siz de görüyorsunuz, çirkin bir yapılaşma var, iğrenç değil mi? İzmir’e doğru, aşağıya doğru baktığın zaman… İstanbul’a geldiğin zaman rezalet ötesi! 20 yıl önceki İstanbul’a bir bak; her taraf orman, Ümraniye orman, Sultanbeyli orman, bildiğimiz kocaman orman her taraf, çalılık değil! Gecekondu yapmak yasak, orman kesmek yasak!

Siyasal yanıt yeterli olsaydı, devletin yasasına göre yasak olan şey yapılamazdı. Üstelik devletin otoritesinin en yüksek olduğu dönemlerde yapıldı bunlar. Koskoca ormanların yok edilip üzerine ruhsatsız, kalitesiz, şehir plansız binaların, gecekonduların dikilmesinden sadece tırnak içinde “kötü” dediğimiz insanlar mı sorumlu? Şimdi benim demek istediğim şey şu; toplumun yüzde 20’si “olmaz, hayır” dese… Bu ormanları kesip gecekonduları buraya yığamazsın demiş mi? Dememiş! Devlet de dememiş, toplumun belli bir azınlığı da dememiş yüksek sesle.

Özay: Benim oranım % 2! Ben ona razıyım! Sen 20 diyorsun ha ha ha…

Aycan: Benim gönlümden geçen aslında 82 darbe Anayasasına hayır diyebilen % 8 idi. Yüzde 8 olsa bile bu kadar kötülük olmaz. Yüzde 8 dese ki Çeşme’nin doğa yapısını bozamazsınız, yapamazlar. Yüzde sekiz belediye başkanını da, herkesi de harekete geçirebilir. Kötü bir şeyi engellemenin toplumda yüzde 10-20 gibi kemik bir kitlesi olsa ve her türlü ilkesizliğe, hukuksuzluğa karşı çıksa problemlerin birçoğu çözülür ve caydırıcı da olur, bunu neden sağlayamıyoruz, benim merak ettiğim şey bu!

Yılmadan Bıkmadan Hukuk Atraksiyonları Diyorum Ben!

Özay: Örgütlenme demiştin galiba değil mi?  Benim 2’im, senin 20’n var; ikisini de baz alabiliriz; örgüt arayalım, örgütlenmiş yapıları tarayalım, kötülüğe karşı çıkacak bir örgüt, kol kola girebileceğin bir örgüt; kimler onlar, hangi örgütler? Partiler mi? Sendikalar mı? Odalar mı? Barolar mı? Dernekler mi? Vakıflar mı? Ki ise onlar, sen bana iri yarı örgütleri sırala, benim yüzde 2’m de senin 20’n de rezil oluruz! O örgüt zincirini oluşturamadığından… Ama yine de umut vardır… Burada, İzmir’e sahip çık diye bir örgüt var, bende oranın aktif bir üyesiyim, İzmir’de 39 tane örgüt var bu oluşumda, İzmir İstanbullaşmasın diye çalışıyor; yahu bu 39 örgütün içinde bütün iri yarı meslek örgütlerinin, sendikaların, derneklerin isimleri, örgüt şeflerinin hepsi var…

Yahu toplantılara hiçbirisi gelmiyor yahuuu! Hiç birisi gelmiyor! E şimdi senin hayalin neydi, 20 var olur galiba idi..! Benim 2 geliyor, üyelerine sesleniyorlar, haydi gelin diyorlar, gelin şunu engelleyelim diyorlar yüzde 20’ye, Ben dahası diyorum ki yahu 20 olmasa bile bari şu 2 gelse diyorum; benim 2’m de gelmiyorlar! Onun için yılmadan korkmadan müdahillik, yılmadan korkmadan sivil itaatsizlik, yılmadan bıkmadan hukuk atraksiyonları diyorum ben!

Global Monsanto şirketinin zehirli olduğu tescillenen ürünlerinin yasaklanması için İdare Mahkemesi’ne giden Bergamalı çiftçiler Hamza Kural ve Tahsin Sezer’in avukatı Senih Özay, aralarında Monsanto ile onu satın alan Bayer şirketlerinin başkan ve CEO’ları ile bu zehirli ürünlerinin satılmasına göz yuman dünya genelindeki 194 ülke yöneticilerinin “insanlığa karşı suç” işlediğini ileri sürerek Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.
Ömer Kavili’nin Yaptığını Birçok Avukatın Denemesi Lazım

Musal: Sivil İtaatsizlik ve Başkaldırı kitabında diyordu ki; “Azınlık tüm ağırlığını ortaya koyarak tıkanma meydana getirdiğinde buna karşı koyulamaz, çoğunluğa uyan azınlık azınlık bile değildir.” Aslında sizin söylediğinizi ona bağlıyorum. Size şunu sormak istiyorum; sizin genelde tarzınız, duruşmalarda veya yazdığınız dilekçelerde manifesto yayınlamak gibi bir tarzınız var, veya bir eğitim vermek gibi, benim izlenimim o, bu ister istemez yaptığınız bir şey mi, yoksa bilerek, düşünerek yaptığınız bir şey mi? Bunu bir amaç edinerek mi, hukukun böyle olması gerektiğini, en azından mahkeme salonundakilere anlatmak istiyorum şeklinde mi, yoksa birçok şeyin birleşimi mi?

Avukat Ömer Kavili

Özay: Ömer Kavili’nin yaptığını da benim yaptığımı da, bu gibi birçok avukatın denemesi halinde baroların tıkanacağını, baroların hareketleneceğini düşünüyorum. Avukatların vayy beee diyerek azıcık belki  kıskanacağını düşünüyorum. Ne bu şovculuk belki denceğini… Bu, etkileye etkileye, böyle bir kelebek etkisi gibi çok hoş avukatlar, çok hoş gelişmeler  yaratır  bence… Yoksa aksi halde… Durum kötü… Kavili, ayağa kalkmıyor, mahkemeye direniyor, oturarak konuşuyor, bir süre sonra vücut dilim istiyor diyerek ayakta konuşuyor, hakimlerle sert usul tartışıyor. Yargılanıp duruyor. Tamam  fazla bireysel takılıyor. Bu iyi değil. Ama hoş görmek mümkün. Başka pek avukatlar da olmalı… Kavili öldü diyelim ki…  Hareket durmamalı… Ya da bir sürü Avukat olması lazım diye düşünüyorum. Ama ben bunları bilinçli olarak yapmıyorum, benimki bir film yapıyorum gibi.

Musal: Yani elinizden başka türlü gelmiyor, kendinizi ifade etme biçiminiz böyle.

Aycan: Bir nevi kendiniz için yapıyorsunuz, doğru mu?

Özay: Aynen

Gürültülü Gömerlerse Ben Sevinirim Yattığım Yerden!

Musal:  Peki, hayatın bu kadar geçici olduğunu düşünürsek, bu kadar geçici olan bir şey ne kadar ciddiye alınır diye düşünsek; sizin, ne olursa olsun ciddiye alınması gereken şeyler bunlardır dediğiniz şeyler nelerdir? Geriye bırakılması gereken bir manifestom budur dediğiniz neler var?

Özay: Ben öldüğüm zaman sessiz gömülmekten hoşlanmam; gürültülü gömerlerse ben sevinirim yattığım yerden! Bu bir gösterge; fark edilmek isterim. Gazetecilerle, televizyonlarla falan benim çok fazla ilişkim, hukukum vardı bir ara; o zaman kendi kendime düşünürdüm, benim burada doyuma ulaşan bir duygum mu vardı, egomu mu tatmin ediyorum, diye sönümlenme dönemimde Psikiyatra bile gittim. Kabzımal psikolojisi diye psikiyatride bir kavram varmış. Kabzımal nedir biliyor musun? Hallerde toplu meyve sebze satanlar… Psikolojide, yani bıraksan bile, satmasan bile, meyveyi satmıyorsun sebze var mı diye gelirlermiş, yada portakal satmıyorum dersen bile limon satabilirmişsin.

Avukat Senih Özay-Homeros Vadisi

Sonra şeker hastalığımla ilgili bir şeker doktoru ile tanıştırıldım,  baştabip Profesör, arkadaşım, beni şeker doçentine götürdü, yolda giderken dedi ki bu biraz sağ eğilimli gibi, sen rahatsız olma dedi. Profesör solcu, ben solcu, o değil gibiyiz. Ama adam da iyi bir doktormuş, girdik odasına, ayaktaydık. Bana dedi ki, “Üşür müsünüz çok” dedi. “Evet üşürüm” dedim. “Sizin ayakkabı numaranız büyüdü mü” dedi, evet “41 idi 42” oldu dedim. “Peki, bu parmağınızdaki evlilik yüzüğü sıkıştı da kuyumcular makasla kestiler mi” dedi. “Evet” dedim. “Sizin beyninizde bir ur var” dedi. “Ama tam nedir, yerini yurdunu bilmiyorum” dedi. Benim o sıralarda artık hayattan zevk alma duygum azalmıştı.

O ur için başka bir profesör vardı, beyin cerrahı; o beyin cerrahı beynimin ortasındaki o uru ne yapacaksa yapacak dediler. O da beni çok seviyordu, yakışıklı bir beyin cerrahı idi! Şımarıklıkla, kafamı keseceğini düşündüğüm için ona bir mektup yazdım, tıp dosyalarımın en üstüne koydum, “dünyanın en yakışıklı beyin cerrahına diye” başlıkla, şöyle yazdım; “Bu benim beynimdeki operasyon için hayatının en özel operasyonunu yapacağına inanıyorum, ben buna değerim‘’, nokta! Ukalalığımı görüyor musun, ukalalık değildi belki aslında bana göre. Ben kafamı keserek alacağını sanıyordum uru, biraz korktum herhalde… Fakat o benim burnumdan girdi, soğan cücüğü gibi tarif edilen bezelye büyüklüğündeki uru aldı çıktı. O cücük gidince ben hayattan zevk almaya başladım.

Sonradan bir konferans vardı, bir profesör konuşuyordu şeker hastalığı üzerine, gittim dinledim, profesör demesin mi dünyada şeker hastalığının % 98’i pankreas kökenli olup, % 2’si ise beynin ortasında hipotalamusun yanında büyüyen epifiz  bezinin cücük yapması halinde oluşur… meğer benim şeker hastalığım oradan kaynaklıymış, benim pankreasımda birşey yokmuş sağlammış. O da nedenmiş, cücük bölgem hormonların patronuymuş, bütün hormonları o yönetiyormuş, Hormonlarımı yönetmeye başlayınca hayattan zevk almaya başlamışım. Sonuç olarak o sağcı şeker doktoru buldu o uru, yakışıklı beyin cerrahı çıkardı.

(Devam Edecek)

Bologna Bildirgesi

0
Bologna Bildirgesi

Bologna Bildirgesi(Bologna declaration) , 19 Haziran 1999’da Bologna’da toplanan Avrupa Eğitim Bakanları Ortak Beyannamesi olarak ilan edilmiştir. (The Joint Declaration of the European Ministers of Education convened in Bologna on 19 June 1999) Paris’te ilan edilen 25 Mayıs 1998 tarihli Sorbon Deklarasyonu’nu bir adım ileriye taşıyarak Avrupa orta eğitim vizyonunu güçlendirmiştir. Ülkelerarası ortak terminoloji ve standartların benimsemesi ile lisans, lisansüstü ve doktora eğitiminde ortak bilimsel standartların oluşturulmasıdır.

Sorbonne Bildirgesi(1998) ve Bologna Bildirgesi(1999) ile temelleri atılan Bologna Süreci Prag Bildirgesi (2001), Berlin Bildirgesi (2003), Bergen Bildirgesi (2005), Londra Bildirgesi (2007), Leuven Bildirgesi (2009) ve Budapeşte-Viyana Bildirgesi (2010) ile sürdürülmüştür. 

Türkiye ortak vizyonun henüz uzağındadır. 

Bologna Bildirgesi

Avrupa Yüksek Öğretim Alanı Avrupa Eğitim Bakanları Ortak Bildirgesi

Bilgi Avrupa’sı; vatandaşlarına yeni bin yılın getirdiği zorluklarla başa çıkabilecek yeterlilik ile aynı sosyal ve kültürel alana mensup olma ve ortak değerler bilinci verebilen bir Avrupa vatandaşlığı nosyonunu zenginleştirmek ve güçlendirmek için vazgeçilmez bir unsur ve toplum ve insan gelişimi için yeri doldurulamaz bir faktör olarak kabul edilmektedir.

Demokratik, barışçı ve istikrarlı toplumların gelişmesi ve güçlendirilmesinde, özellikle de Güneydoğu Avrupa ülkelerinin durumu düşünüldüğünde, eğitim ve eğitimde işbirliğinin, uluslararası düzeyde bir öneme sahip olduğu kabul edilmektedir.

Bu düşünceler ışığında imzalanan 25 Mayıs 1998 tarihli Sorbon Deklarasyonu, Avrupa kültürel boyutlarını oluşturmada üniversitelerin rolünü vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra söz konusu deklarasyonda; vatandaşların hareketliliğini ve istihdamını teşvik etmek ve kıtanın genel gelişimini desteklemek için bir Avrupa Yükseköğretim Alanı oluşturulmasının öneminin altı çizilmiştir.

Pek çok Avrupa ülkesi deklarasyonda yer alan hedeflere ulaşma yolunda çalışmayı deklarasyonu imzalayarak ya da prensipte bu anlaşmayı kabul ettiklerini bildirerek kabul etmişlerdir. Bu esnada Avrupa’da yükseköğretim alanında gerçekleştirilen reformlar, hükümetlerin bu konudaki kararlığını göstermiştir.

Avrupa’daki yükseköğretim kurumları, “1988 Bologna Magna Carta Universitatum”’da belirlenen temel prensipler ışığında, Avrupa Yükseköğretim Alanı kurma yolunda temel bir görev üstlenmeyi kabul etmişlerdir. Yükseköğretim kurumlarının bu rolü üstlenmeyi kabul etmeleri; üniversitelerin, yüksek öğrenimin ve araştırma sistemlerinin sürekli değişen ihtiyaçlar, toplum beklentileri ve bilimsel gelişmelere uyum sağlamasını garanti eden bağımsız ve özerk yapıları düşünüldüğünde oldukça önemli bir gelişmedir.
Gelişmeler doğru yönde ve anlamlı bir amaç ışığında kaydedilmektedir. Yükseköğretim sistemlerinin karşılaştırılabilirliğinin ve birbirine uygunluğunun arttırılması hedefine tam olarak ulaşmak için birtakım somut önlemler alınmalıdır. Avrupa yükseköğrenim sisteminin uluslararası rekabet gücünün artırılması amacına yoğunlaşmalıyız.

Bir medeniyetin canlılığı ve etkinliği, o medeniyetin kültürünün diğer ülkeler üzerinde yarattığı etki ile ölçülür. Avrupa yüksek öğretim sisteminin, dünyada bizim olağanüstü kültürel ve bilimsel geleneklerimizin gördüğü ilgiye eşdeğerde bir ilgi gördüğünden emin olmalıyız.

Sorbon Deklarasyonu’nda belirtilen genel ilkelere olan desteğimizi yinelerken aynı zamanda kısa vadede ve her koşulda üçüncü bin yılın ilk on yılı içerisinde ulaşılması planlanan hedefler için politikalarımızın koordinasyonunu sağlamayı üstlenmekteyiz. Aşağıda belirtilen hedefler, bir Avrupa yükseköğretim alanı kurmak ve tüm dünyada Avrupa yükseköğretim sistemini tanıtmak açısından oldukça büyük bir öneme sahiptir.

Diploma Eki uygulamasıyla, Avrupa vatandaşlarının istihdamını ve Avrupa yüksek öğrenim sisteminin uluslararası rekabet gücünü arttırmak amacıyla kolay anlaşılabilir ve karşılaştırılabilir bir derece sisteminin kabul edilmesi Lisans ve yüksek lisans olmak üzere iki temel aşamaya dayanan bir sistemin kabul edilmesi. İkinci aşamaya geçiş, en az üç yıl süren birinci aşamanın başarıyla tamamlanmasını gerektirmektedir. Birinci
aşamanın sonunda elde edilen derece aynı zamanda Avrupa işgücü piyasasında aranan nitelikleri karşılayacak seviyede olmalıdır. İkinci aşama ise, pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bir master ve/veya doktora derecesi ile sonuçlanmalıdır.

Öğrenci hareketliliğini teşvik etmenin en uygun yolu olarak, AKTS sisteminde olduğu gibi bir krediler sisteminin kurulması. Krediler, yaşam boyu öğrenim de dahil olmak üzere yükseköğrenim bağlamı dışında da kazanılabilir ancak öğrenciyi kabul eden üniversite tarafından tanınması gereklidir.

Serbest dolaşım önündeki engellerin ortadan kaldırılarak hareketliliğin teşvik edilmesi. Bu konuda aşağıda belirtilen hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

  • öğrenciler için; çalışma, eğitim fırsatları ve ilgili hizmetlerden yararlanabilme
  • eğitimciler, araştırmacılar ve idari personel için; Avrupa’da araştırma, öğretim ve eğitim için harcadıkları zamanın yasal hakları göz önünde bulundurulmaksızın değerlendirilmesi ve tanınması
  • Karşılaştırılabilir kriterler ve metodolojiler geliştirmek amacıyla, kalite güvencesi alanında işbirliğinin teşvik edilmesi.
  • Özellikle çalışma, eğitim ve araştırma konularında bütünleştirilmiş programlar, hareketlilik projeleri,
    kurumsal işbirliği ve müfredat geliştirilmesi ile ilgili olarak yüksek öğrenimde gerekli Avrupa
    boyutlarının teşvik edilmesi.

Kültür, dil, ulusal eğitim sistemleri ve üniversite özerkliklerindeki farklılıkları göz önünde bulundurarak, kurumsal yetkilerimiz dahilinde Avrupa Yükseköğretim Alanı’nı oluşturmak için yukarıda belirtilen hedeflere ulaşma yolunda çalışmayı taahhüt etmekteyiz. Bu amaç doğrultusunda, hükümetler arası işbirliğinin yanı sıra yükseköğrenim alanında yetki sahibi gönüllü kuruluşlarla da şbirliği yolunu izleyeceğiz. Üniversitelerden de bu çabamıza etkin bir şekilde katkıda bulunmalarını beklemekteyiz.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu

0
HFSK- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu

HFSK- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’nun 27 Kasım 2008 tarih ve 5/5 sayılı kararıyla kurulmuştur.

17 Şubat 2009 Salı günü yapılan ilk toplantıda yapılan seçimde kurucu başkanlığa Av. Muazzez Çörtelek, Av. Sahir Bafra başkan yardımcılığına ve Av. Gürsel Devrim İyim de sekreterliğe getirilmiştir. İlk Yürütme Kurulu Av. Abdurrahman Bayramoğlu, Av. Gülşen Şavktaş, Av. Rezzan Ulubay, Av. İbrahim Aycan, Av. Seval Kılıç, Av. Doç. Dr. Erdem İlker Mutlu, Av. Özgür Tuğsuz ve Av. Başar Yaltı‘dan oluşmuştur.

HFSK, İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsüsü ve İstanbul Barosu ortaklığı ile yürütülen HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi) daimi sempozyumlarının paydaşıdır. Komisyon, İÜHFS ile birlikte birçok ortak program icra etmiştir.

Komisyon, 2022 yılından itibaren geniş bir avukat kitlesine hitap etmeye başlamış, felsefe kampları düzenlemiş, saha araştırmaları yapmaya ve raporlar hazırlamaya başlamıştır.

2022 yıl sonunda Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları Raporu‘nu kamuoyuna sunmuştur.

HFSK’nn geçmiş döneminde sırasıyla, Avukat Muazzez Çörtelek, Av. Sahir Bafra, Av. Gürsel Devrim İyim, Av. Gürsel Devrim İyim, Av. İbrahim Aycan ve Av. Mehmet Can Seyhan başkanlık yapmışlardır. Ayrıca Av. Onur İste komisyonu geçmiş dönem çalışmalarında daimi katkı sunan yöneticilerindendir.

2025 yılı itibari ile komisyon başkanlığını Av. Birsen Avcı yürütmektedir.

Türkiye’deki barolarda kurulan ilk Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi komisyonu İstanbul Barosu HFSK‘dır.  İzmir Barosu önceki başkanı Av. Özkan Yücel ve daha sonra başkan olan Av. Sefa Yılmaz‘ın da katıldığı HFSK 2022 Şirince Felsefe Kampı’nda, İzmir Barosu Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunun kurulması deklare edilmiş ve ertesi yıl çalışmaya başlamıştır.

Adana Barosu tarafından kurulan Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu faaliyetlerine aktif olarak devam etmektedir.

Sakarya Barosu ve İstanbul 2 Nolu Baro’nun önceki yıllarda kurmuş oldukları komisyonlar faal değildir.

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

1

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele konulu rapor ve tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) tarafından 26 Kasım 2015 tarihinde Bükreş’te düzenlenen 46. genel kurul toplantısında kabul edilmiştir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) (Black Sea Economic Cooperation Organization)

Örgüt, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen zirvede yayınlanan bir deklarasyon ve imzalanan antlaşma ile kurulmuştur.

Karadeniz havzasındaki ülkelerin ekonomik iş birliğini amaçlayan uluslararası kuruluş; demokrasi ve hukukun üstünlüğü,  sosyal koruma, eğitimin geliştirilmesi, gençlik işbirliği, kültürel işbirliği, yerel yönetimlerin işbirliği, ekonomik entegrasyon ve sürdürülebilir kalkınma, çevresel koruma, turizm, tarım ve kırsal kalınma, enerji, altyapı, yolsuzlukla mücadele, organize suç ve terörizmle mücadele gibi başlıklar altında çalışmalar yapmaktadır.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü üyelerini gösteren harita

Teşkilatın kurucu devletleri, Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya’dır. Halihazıra KEİ’nin, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan olmak üzere 12 üyesi bulunmaktadır. Sekretaryası İstanbul’da olan kuruluşun delegasyonuna yönelik Türkiye Cumhuriyeti tarafından bir takım bağışıklık ve diplomatik kolaylıklar sağlanmaktadır.

İşbirliğinin temeli ekonomiye dayanmakta, üye ülkeler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi istikrar, refah, barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerinin teşvik edilmesi temel esastır. Ekonomik anlamdaki işbirliğinin omurgasını ulaştırma ve iletişim sektörleri oluşturmaktadır. Özellikle deniz taşımacılığı önem arz etmektedir. [/box]

Doc.: GA46/CC45/REC148/15/tr

148/2015 SAYILI TAVSİYE KARARI

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesindeki Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

1. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA), kültürel varlıkların yasadışı ithalatı, ihracatı ve kültürel sahipliği transferinin bu merkezindeki ülkelerinde kültürel mirasının fakirleşmesinin esas nedenlerinden biri olduğunun ve her ülkenin kültürel mülkünü bundan kaynaklanan bütün tehlikelere karşı korumanın, uluslararası işbirliğinin en etkili yollardan birini teşkil ettiğinin bilincindedir.
2. KEİPA, Devlet ve Hükümet Başkanlarının “bölgenin gelişiminde kültürün rolü“nün öneminin altını çizdikleri ve “kültür, turizm ve gençlik politikasındaki işbirliğinin halklarımızın birbirini daha iyi anlamasını sağlayacağını” dikkate aldıkları KEİ’nin Yirminci Yılı İstanbul Zirvesi Deklarasyonu’nu hatırlatmaktadır. KEİ üye devletleri, kültürel varlığın, medeniyetin ve ulusal kültürün temel unsurlarından birini oluşturduğu ve gerçek değerinin yalnızca kökenine, tarihine ve geleneksel çevresine dair mümkün olan tam bilgi ile anlaşılabileceği görüşündedir.3. KEİPA ayrıca, KEİ Üye Devletleri Parlamento ve Hükümetlerinin “KEİ içerisinde kültür alanındaki mevcut işbirliğini daha da güçlendirmeleri ve kültürel işbirliği için öncelikle Avrupa Konseyi ve UNESCO olmak üzere ilgili uluslararası örgütlerle ve aynı zamanda diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlar ve sivil ağlarla birlikte çalışmaları”nı öneren KEİ Bölgesinde Kültürel İşbirliği ile ilgili 119/2010 sayılı Tavsiye Kararını hatırlatmaktadır. “Maddi ve Manevi Kültürel Miras – Karadeniz Bölgesindeki Ülkelerde Kültürel ve Turistik Güzergahların Birbirine Bağlanmasının Zorlukları” ile ilgili 136/2013 sayılı Tavsiye Kararı, bölgedeki kültürel mirasın korunmasına dair önceliklerin oluşturulmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca bu Tavsiye Kararı, bütün olası risk faktörlerini göz önünde bulundurularak kültürel mirasın yasa dışı ticaretine karşı yapılan mücadeleyi güçlendirecek tedbirlerin alınması ile ilgili yararlı öneriler içermektedir.
4. KEİPA birkaç üye devlette yürürlükte olan, kültürel varlıkların standart kayıt sisteminin, sahip olunan koleksiyonların belgelendirilmesi için tek tip bir sistem olmadığını ve ulusal veritabanlarında kültürel varlıklarda kayıp olan parçaların kayıt edilmesi için uyumlu bir yaklaşımın eksikliğini not etmektedir. Üye devletler, birbirleri arasında bilginin hızlı alış verişinin ve en iyi uygulamaların paylaşılmasının, kültürel varlıklara karşı suçlarla mücadelelerinin verimini artıracağının altını çizmektedirler.
5. KEİPA uluslararası ve bölgesel araçların kültürel mirasın yasadışı ticareti ile mücadeledeki önemli rolünü vurgulamakta ve Kültür Varlıklarının Yasadışı İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması için Alınacak Tedbirlerle ilgili 1970 UNESCO Sözleşmesi’nin hükümlerini hatırlatmaktadır. KEİPA ayrıca 21 Nisan 2015 tarihinde KEİ Kültür Çalışma Grubu ile ve bu alanda işbirliği hakkındaki Taslak Mutabakat Muhtırası ile alınan girişimleri memnuniyetle karşılamakta ve bu işbirliği alanında devam eden müzakerelere ve gelecek projelere tam destek vermektedir.
6. Bu nedenle, KEİPA, KEİ üye devletlerin parlamento ve hükümetlerine:
i) Ortak eylemlerde bulunarak (ortak eğitim programları, iyi uygulamaların, mevcut hukuki çerçevelerin değişimi ve bilgi ve bilinçlendirme kampanyalarına katılım gibi) kültürel varlıklarla ilgili suçların engellenmesi için UNESCO ile daha sıkı işbirliği yapmak adına çabalarını iki katına çıkarmalarını;
ii) Bilgi değişimini sağlamaya yönelik bir bakış açısıyla, ilgili mevzuat ile ulusal ve uluslararası seviyedeki en iyi uygulamalara uygun şekilde, emniyet yetkilileri ve kültürel yetkililer ve özel kuruluşlar arasında (örneğin antika dükkanları, açık artırmalar, çevrimiçi açık artırmalar) işbirliğini güçlendirmelerini ve bu amaç doğrultusunda kültürel varlıklarla ilgili suçları engelleme ve bu suçlarla mücadele etme adına iletişim noktaları belirlemelerini;
iii) Ulusal mevzuatlarına, kültürel varlıklarla ilgili işlenen suçlara dair özel hükümler yerleştirme gereksinimini değerlendirmelerini;
iv) Önemli kültürel varlıkların izlenebilirliklerini artırmak ve bunların ticaretini önlemek adına, tüccarlar tarafından idame ettirilecek hareket kayıtları geliştirme ihtimalini değerlendirmelerini;
v) Kültürün sosyal ve ekonomik öneminin çok daha iyi anlaşılması için kültürel işler ve cezai konulardan sorumlu kamu kuruluşları arasında sektörler arası etkin işbirliğini teşvik etmelerini;
vi) Kültürel mirasın yasa dışı ticaretine karşı savaşın öneminin altını çizmek ve herkesin dikkatini çekmek için bilinçlendirme kampanyaları düzenlemelerini;
vii) KEİ üye devletleri arasında, arkeolojik, tarihi ve etnografik miras ve sanat eserleri kapsamındaki kültürel varlıkların yasa dışı ticareti ile mücadelede işbirliğine dair Mütabakat Muhtırası müzakerelerini tamamlamalarını;
viii) Kültürel mirasın korunmasını, sürdürülebilir gelişmenin, kültürel çeşitliliğin ve modern yaratıcılığın ortak yardımcı hedeflerinde bir merkezi faktör olarak desteklemelerini;
ix) Üçüncü ülkelerle, özellikle doğal felaket durumunda ve çalınmış varlıkların geri getirilmesine dair prosedürlerde olmak üzere kültürel mirasın korunması ve uluslararası ticaretiyle mücadele adına özel işbirliği anlaşmalarını değerlendirmelerini;
x) Parçaların araştırılmalarının yanı sıra izlenebilirliklerini sağlamak için envanterin yasal statüsünü güçlendirmelerini;
xi) Kültürel varlıkların yasadışı ticaretinde uzmanlaşmış polislerin hırsızlığa karşı daha hazırlıklı olmaları adına seminerler, konferanslar düzenleyerek yerel polisin bilinçlenmesini sağlamalarını teşvik etmelerini;
xii) UNESCO gibi ilgili ortaklarla işbirliği de dahil olmak üzere, KEİ üye devletlerindeki kültürel varlıklara ilişkin suçlarla mücadelede ilgili kanun yetkilileri için düzenlenen periyodik eğitim kurslarını ve değişim programlarında bu konuya verilen önemi arttırmalarını;
xiii) Yasa dışı elde edilmiş, yasa dışı ithal edilmiş kültürel varlıklar ya da gizli kazılarla yasa dışı elde edilen kültürel varlıkların ulusal mevzuat gücü çerçevesinde kaynak ülkesine dönüşünü sağlamak için ilgili bilgi değişimini ile işbirliği yapmayı taahhüt etmelerini;
xiv) Hırsızlığın önlenmesi, yasa dışı kazılar ve kültürel varlığın yasadışı ithalatı ve ihracatı konularında personel değişim ve eğitimlerini güçlendirmelerini,
xv) Silahlı çatışma alanlarında bulunan kültürel mirasın tahribatının engellenmesi amacıyla, uluslararası kanunların kaidelerine ve özellikle “Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Varlığın Korunması konulu Lahey Sözleşmesi”nin koşullarına dayalı adımların atılması.
xvi) Kültür alanında KEİ içerisindeki mevcut işbirliğini daha da güçlendirmelerini ve özellikle Avrupa Konseyi ve UNESCO olmak üzere ilgili uluslararası kuruluşların yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası organlar ve sivil toplum ağları ile kültürel işbirliği için birlikte çalışmalarını;
xvii) Gümrük kapılarındaki mevcut tedbirleri hayata geçirmelerini ve kaynak yerleri kesin olmayan veya şüpheli olan kültürel varlıkların ait olabileceği üye devletin yetkililerini, ilgili gümrük yetkilileri veya diğer yetkili makamlar vasıtasıyla uyarmalarını;
xviii) Ulusal ve bölgesel kalkınma politikası bağlamında, kültürel varlıkların yasa dışı ticaretini engelleme yollarıyla ilgili deneyim ve en iyi uygulamaların değişimini yapmalarını;
xix) Üye ülkelerde bilgi paylaşımı ağı yaratmayı ve danışmanlık merkezlerini teşvik etmelerini;
xx) Bütün uygun yollarla, kültürel varlığın yasadışı ithalat veya ihracatını teşvik edebilecek kültürel varlık mülkiyet değişimini engellemelerini;
xxi) Kültürel mirasın korunmasına, gençler ve sanatçıların hareketliliğinin teşvikine, en iyi uygulamaların araştırılmasına ve yukarıda belirtildiği şekilde ortak projelere sahip olmaya yönelik politikaların güçlendirilmesini amaçlayan kapsamlı bir bakanlıklar arası iletişim ağı kurmalarını;
xxii) KEİ Çalışma Grubunun bu KEİ Eylem Planı ruhu içerisinde kültürü popülerleştirme amaçlı etkinlik ve girişimler de dahil olmak üzere (örneğin, kültürel miras günlerinin organizasyonu ve kültürel ödül, okul yarışmaları ve sanat kampları oluşturmak), sivil toplum ile işbirliği içerisindeki etkinlikleri teşvik etmelerini;
xxiii) Kültürel mirasın parçalarının ticareti alanında kamu yetkililerinin ve güvenlik güçlerinin verimini artırma ve yolsuzlukla mücadele için tedbirler almalarını;
xxiv) Kültürel mirasın parçalarının, içeriklerin yükünü taşıyan sahipleri için dolaylı yoldan teşvik tedbirleri getirmek. Bu teşvikler vergi indirimi, kira indirimi, anıtların restorasyonu için ödenek vb… olabilir;
xxv) Kültür ve tarih abidelerinin yok edilmesi tehlikesiyle etkili şekilde mücadele etmek için, restorasyon faaliyetleri alanında KEİ ülkelerinin en iyi uygulamalarının kullanılması ve incelenmesi için etkili bir uluslararası sistem kurmayı hedefleyen bir takım tedbirleri ayrıntılı olarak hazırlamalarını;
xxvi) Özellikle öncelikleri atamanın ve ortak strateji ve programlar geliştirmenin yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlar ile, kültürel miras parçalarının yasadışı ticareti ile mücadele alanında da dahil olmak üzere, kültürel işbirliği alanındaki sivil toplum ağları ile partnerlik ilişkileri vasıtasıyla KEİ ülkelerinin kültür alanındaki işbirliğini daha da geliştirmelerini; tavsiye etmektedir.
xxvii) KEİPA Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu ile KEİ Kültür Çalışma Grubu’nun arasındaki işbirliğinin yanı sıra KEİ İlgili Organlarının arasındaki işbirliğini, gerekli tavsiyelerin uygulanması bakış açısıyla geliştirmelerini;
7. KEİPA, KEİ Dışişleri Bakanları Konseyi’ni bu Tavsiye Kararını değerlendirmeye davet etmektedir

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Tavsiye Kararı 

0

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Tavsiye Kararı; Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi ile birlikte Uluslararası Çalışma Konferansının 10 Haziran 2019 tarihli 108. oturumunda kabul edilmiş ve 21 Haziran 2019’Da Cenevre’de resmen ilan edilmiştir.

ÇALIŞMA YAŞAMINDA ŞİDDET VE TACİZİN ORTADAN KALDIRILMASINA İLİŞKİN TAVSİYE KARARI

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 10 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de yaptığı yüz sekizinci (Yüzüncüyıl) Oturumunda,

Şiddet ve Taciz Sözleşmesi‘ni (2019) kabul ederek, ve Oturum gündeminin beşinci maddesini oluşturan çalışma yaşamında şiddet ve tacize ilişkin diğer bazı önerileri kabul etmeye karar vererek, ve

Bu tekliflerin, Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’ni (2019) takviye eden Tavsiye Kararı şeklini almasını belirleyerek,

İki bin on dokuz yılı Haziran ayının işbu günü Şiddet ve Taciz Tavsiye Kararı (2019) olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Tavsiye Kararı’nı kabul eder:

Bu Tavsiye Kararı’nın hükümleri, Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin (2019) (bundan böyle “Sözleşme” olarak anılacaktır) hükümlerini takviye eder ve Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin hükümlerini tamamlar ve bunlarla birlikte dikkate alınmalıdır.

I. TEMEL İLKELER

2. Sözleşmenin 4ncü Maddesinin 2nci fıkrasında belirtilen kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın kabul edilmesi ve uygulanması konusunda, Üyeler işgücü ve istihdam, iş sağlığı ve güvenliği, eşitlik, ayrım gözetmeme hukuku ve uygun olduğu hallerde ceza hukukunda çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ele almalıdır.

3. Üyeler, şiddet ve tacize daha çok maruz kalan sektör, meslek ve çalışma düzenlemelerinde olanlar da dahil tüm işçi ve işverenlerin, 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi (1948) ve 98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi’ne (1949) uygun olarak örgütlenme özgürlüğünden ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınmasından eksiksiz yararlanmasını sağlamalıdır.

4. Üyeler;

(a) Her düzeyde toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınmasını, şiddet ve tacizi önleme ve ele almanın ve mümkün olduğu kadarıyla çalışma yaşamında aile içi şiddetin etkisini hafifletmenin bir aracı olarak teşvik edecek, ve (b) Müzakere sürecine ve toplu sözleşmelerin içeriğine ilişkin ilgili eğilimler ve iyi uygulamalar hakkında bilgilerin toplanması ve yayılması yoluyla toplu pazarlığı destekleyecek uygun önlemleri almalıdır.

5. Üyeler, ulusal hukuk, düzenleme ve politikalardaki şiddet ve tacize ilişkin hükümlerin 100 No’lu Eşit Ücret Sözleşmesi ve 90 No’lu Tavsiye Kararı, 111 No’lu Ayırımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesi ve 111 No’lu Tavsiye Kararı (1958) ile diğer ilgili belgeler de dahil, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün eşitlik ve ayrım gözetmeme belgelerini dikkate almasını sağlamalıdır.

II. KORUMA VE ÖNLEME

6. Ulusal hukuk, düzenleme ve politikalardaki şiddet ve tacize ilişkin iş sağlığı ve güvenliği hükümleri, 155 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi (1981) ve 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi (2006) gibi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün ilgili iş sağlığı ve güvenliği belgelerini dikkate almalıdır.

7. Üyeler, işçi ve temsilcilerinin Sözleşme’nin 9(a) Maddesinde belirtilen işyeri politikasının tasarımı, uygulanması ve izlenmesinde yer alması gerektiğini uygun görüldüğü şekilde kanun ve düzenlemelerde belirtmelidir ve bu politika:

(a) Şiddet ve tacizin hoş görülmeyeceğini belirtmelidir,

(b) Şiddet ve taciz önleme programlarını, uygun görüldüğü takdirde, ölçülebilir hedeflerle oluşturmalıdır,

(c) İşçi ve işverenin hak ve sorumluluklarını belirtmelidir,

(d) Şikayet ve soruşturma prosedürleri hakkında bilgi içermelidir,

(e) Şiddet ve taciz olaylarıyla ilgili tüm iç ve dış iletişimin usulüne uygun olarak değerlendirilmesini ve uygun görüldüğü şekilde hareket edilmesini sağlamalıdır,

(f) İşçilerin tüm tehlikelerden haberdar edilme hakkını dengelerken, bireylerin mahremiyet hakkı ve gizlilik hakkını, Sözleşme’nin 10(c) Maddesinde belirtildiği gibi, belirtmelidir, ve (g) Müşteki, mağdur, tanık ve muhbirleri mağduriyet ve misillemeye karşı koruyacak önlemler içermelidir.

8. Sözleşme’nin 9(c) Maddesinde belirtilen işyeri risk değerlendirmesi, psikososyal tehlike ve riskler dahil, şiddet ve taciz olasılığını artıran etmenleri dikkate almalıdır. Aşağıdaki tehlike ve risklere özellikle dikkat edilmelidir:

(a) Duruma göre çalışma koşulları ve düzenlemeleri, iş organizasyonu ve insan kaynakları yönetiminden kaynaklanan,

(b) Müvekkiller, müşteriler, servis sağlayıcılar, kullanıcılar, hastalar ve toplum üyeleri gibi üçüncü tarafları içeren, ve

(c) Ayrımcılık, güç ilişkilerinin kötüye kullanılması ile şiddet ve tacizi destekleyen toplumsal cinsiyet, kültürel ve sosyal normlardan kaynaklanan.

9. Üyeler, gece çalışması, diğerlerinden yalıtılmış olarak çalışma, sağlık, ağırlama hizmetleri, sosyal hizmetler, acil servisler, ev içi hizmet, taşımacılık, eğitim veya eğlence gibi şiddet ve tacize maruz kalmanın daha muhtemel olduğu sektörler veya meslekler ve çalışma düzenlemelerine yönelik uygun önlemler benimsemelidir.

10. Üyeler, göçmen işçileri, özellikle de kadın göçmen işçilerin, göçmenlik durumuna bakılmaksızın, menşe ülke, geçiş ülkesi ve varış ülkesinde uygun görüldüğü şekilde çalışma yaşamında şiddet ve tacizden koruyacak yasal veya diğer önlemleri almalıdır.

11. Kayıt dışı ekonomiden kayıtlı ekonomiye geçişin kolaylaştırılmasında Üyeler, kayıt dışı ekonomide şiddet ve tacizi önlemek ve ele almak için, kayıt dışı ekonomi işçi ve işverenlerine ve onların derneklerine yönelik kaynak ve yardım sağlamalıdır.

12. Üyeler, şiddet ve tacizi önleyecek önlemlerin, kadınların ve Sözleşme’nin 6ncı Maddesinde belirtilen grupların belirli iş, sektör veya mesleklere katılımlarının kısıtlanmasına veya buralardan dışlanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.

13. Sözleşme’nin 6ncı Maddesinde kırılgan gruplara ve kırılganlık durumlarındaki gruplara yapılan atıf, geçerli uluslararası çalışma standartlarına ve insan hakları ile ilgili uluslararası belgelere uygun olarak yorumlanmalıdır.

III. UYGULAMA, ÇARELER VE YARDIM

14. Sözleşme’nin 10(b) Maddesinde belirtilen önlemler arasında:

(a) Tazminatlı istifa hakkı,
(b) İşe iade,
(c) Zararın uygun şekilde tazmini,
(d) Belirli davranışların durdurulmasını veya politika veya uygulamaların değiştirilmesini sağlamak için derhal tatbik olunacak önlemler gerektiren emirler, ve
(e) Ulusal hukuk ve uygulamaya göre dava giderleri ve avukat ücretleri yer alabilir.

15. Çalışma yaşamında şiddet ve taciz mağdurları, iş göremezlikle sonuçlanan psikososyal, fiziksel veya başka herhangi bir yaralanma veya hastalık durumunda tazminat alabilmelidir.

16. Sözleşme’nin 10(e) Maddesinde belirtilen toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizle ilgili şikayet ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları:

(a) Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz alanında ihtisas mahkemeleri,
(b) Zamanında ve etkin yargılama,
(c) Müşteki ve mağdurlara yönelik hukuki danışma ve yardım,
(d) Ülkede yaygın olarak konuşulan dillerde mevcut ve erişilebilir kılavuzlar ve diğer bilgi kaynakları, ve
(e) Cezai dışındaki yargılamada, uygun görüldüğü şekilde, ispat yükünün değiştirilmesi gibi önlemleri içermelidir.

17. Sözleşme’nin 10(e) Maddesinde belirtilen toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz mağdurları için destek, hizmet ve çareler:

(a) Mağdurların işgücü piyasasına yeniden katılmaları için destek,
(b) Uygun görüldüğü şekilde erişilebilir biçimde rehberlik ve bilgi hizmetleri,
(c) 24 saat sürekli yardım hatları,
(d) Acil servisler,
(e) Tıbbi bakım ve tedavi ile psikolojik destek,
(f) Barınaklar dahil kriz merkezleri, ve
(g) Mağdurları desteklemek için ihtisas polis birimleri veya özel eğitimli görevliler gibi önlemleri içermelidir.

18. Sözleşme’nin 10(f) Maddesinde belirtilen çalışma yaşamında aile içi şiddet şiddetin etkilerini hafifletmek için uygun önlemler arasında:

(a) Aile içi şiddet mağdurları için izin,
(b) Aile içi şiddet mağdurları için esnek çalışma düzenlemeleri ve koruma,
(c) Aile içi şiddet ve sonuçları ile ilgisi olmayan gerekçeler hariç, uygun görüldüğü şekilde, aile içi şiddet mağdurları için işten çıkarılmaya karşı geçici koruma,
(d) Aile içi şiddetin işyeri risk değerlendirmelerine dahil edilmesi,
(e) Mevcut oldukları yerlerde aile içi şiddete yönelik kamu hafifletme mekanizmalarına sevk sistemi, ve
(f) Aile içi şiddetin etkileri konusunda farkındalık yaratma yer alabilir.

19. Çalışma yaşamında şiddet ve taciz failleri sorumlu tutulmalı ve şiddet ve tacizin yeniden meydana gelmesinin önlenmesi ve, uygun olduğu hallerde, çalışmaya yeniden entegrasyonlarının kolaylaştırılması amacıyla, uygun olduğu hallerde, danışmanlık veya diğer önlemler sağlanmalıdır.

20. İş müfettişleri ve diğer yetkili makamların yetkilileri, uygun görüldüğü şekilde, psikososyal tehlike ve riskler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz ve belirli işçi gruplarına karşı ayrımcılık dahil çalışma yaşamında şiddet ve tacizi tespit etmek ve ele almak amacıyla toplumsal cinsiyete duyarlılık eğitiminden geçmelidir.

21. İş teftişi, iş sağlığı ve güvenliği, toplumsal cinsiyet eşitliği de dahil eşitlik ve ayrım gözetmemeden sorumlu ulusal organların görevi, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi kapsamalıdır.

22. Üyeler, Sözleşme’nin 6ncı Maddesinde belirtilen gruplara ilişkin olarak da dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve taciz hakkında; cinsiyet, şiddet ve tacizin biçimleri ve ekonomik faaliyete göre ayrıştırılmış istatistikleri toplamak ve yayınlamak için çaba göstermelidir.

IV. REHBERLİK, EĞİTİM VE FARKINDALIK YARATMA

23. Üyeler, uygun görüldüğü şekilde,:

(a) Ayrımcılık, güç ilişkilerinin kötüye kullanılması ile şiddet ve tacizi destekleyen toplumsal cinsiyet, kültürel ve sosyal normlar da dahil çalışma yaşamında şiddet ve taciz olasılığını artıran etmenleri ele almaya yönelik programlar,

(b) Hakimler, iş müfettişleri, polis memurları, savcılar ve diğer kamu görevlilerine çalışma yaşamında şiddet ve tacizle ilgili görevlerini yerine getirmede yardımcı olacak ve ayrıca kamu ve özel işçi ve işverenler ile onların kuruluşlarına çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önleme ve ele almada yardımcı olacak toplumsal cinsiyete duyarlı kılavuzlar ve eğitim programları,

(c) Sözleşme’nin 6ncı Maddesinde belirtilen gruplara ait işçi ve diğer kişilerin özel durumlarını dikkate alan, genel veya sektöre özgü, çalışma yaşamında şiddet ve tacizle ilgili örnek uygulama kuralları ve risk değerlendirme araçları,

(d) Şiddet ve tacizin, özellikle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizin, kabul edilemezliğini ileten, ayrımcı tutumları ele alan ve mağdur, müşteki, tanık ve muhbirlerin yaftalanmasını önleyen, ülkede yaşayan göçmen işçilerinkiler de dahil, ülkenin çeşitli dillerinde toplumsal farkındalık yaratma kampanyaları,

(e) Ulusal hukuk ve şartlara uygun olarak, tüm öğretim ve mesleki eğitim seviyelerinde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz dahil, şiddet ve tacizle ilgili toplumsal cinsiyete duyarlı müfredat ve öğretim materyalleri,

(f) Gazeteciler ve diğer medya çalışanlarına yönelik, bağımsızlıkları ve ifade özgürlüğüne gereken saygıyı göstererek, temel nedenleri ve risk faktörleri dahil, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz hakkında materyaller, ve

(g) Şiddet ve tacizden arınmış güvenli, sağlıklı ve uyumlu işyerlerinin teşvik edilmesini amaçlayan halka yönelik kampanyaları finanse etmeli, geliştirmeli, uygulamalı ve yaymalıdır.

C. ÇALIŞMA YAŞAMINDA ŞİDDET VE TACİZİN ORTADAN KALDIRILMASINA İLİŞKİN KARAR

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, yüz sekizinci (Yüzüncüyıl) Oturumunda (2019),

Şiddet ve Taciz Sözleşmesi (2019) ve ona eşlik eden Tavsiye Kararını kabul ederek, Herkesin şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkının farkında olarak,

İnsan onuru ve saygıya dayalı, şiddet ve tacizden arınmış, çalışma yaşamının geleceği şekillendirecek tarihi fırsatı tanıyarak,

Çalışma yaşamında şiddete ve tacize son verme konusunda üye Devletlerin ve sosyal ortakların temel rolünü vurgulayarak,

Sözleşme ve Tavsiye Kararı’nın başarısının, etkin tanıtım ve uygulamalarına bağlı olacağını hatırda tutarak,

1. Üye Devletleri Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’ni (2019) onaylamaya davet eder,
2. Hükümetleri, işçi ve işveren kuruluşlarına da danışarak, Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’ni ve Tavsiye Kararı’nı (2019) uygulamaya davet eder,
3. Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu’nu, Genel Direktör’den Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin (2019) geniş çaplı onaylanmasına ve:

(a) Farkındalık yaratma girişimleri, tanıtım materyalleri, araştırma ve teknik yardım yoluyla ortakları destekleyecek,

(b) Bu belgeleri ilgili uluslararası ve bölgesel kuruluşların dikkatine sunacak ve çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ortadan kaldırmak için ortaklık ve ortak girişimleri teşvik edecek, ve (c) Kaynakları mevcut ve gelecek program ve bütçelere tahsis edecek ve üçlü danışma ile yukarıda belirtilen faaliyetleri yürütmek için bütçe dışı kaynakları seferber edecek önlemler de dahil araçların etkin biçimde uygulanmasına yönelik kapsamlı bir strateji oluşturmasını rica etmeye davet eder.

Roma Hukuku

0

Roma Hukuku, Antik Roma’da geliştirilen hukuk sistemi olup, özellikle Batı hukuk sistemlerinin temellerini oluşturan en önemli tarihsel hukuk düzenidir. M.Ö. 753’te Roma Krallığı döneminden başlayıp M.S. 565’te Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Justinianus dönemindeki Corpus Juris Civilis adlı kodifikasyonla zirveye ulaşan, Roma İmparatorluğu sınırları içinde uygulanmış hukuk sistemidir.

Hem özel hukuk hem de kamu hukuku alanında derin ve sistematik bir yapı geliştirmiştir. Roma Hukuku, derinliği ve büyük bir coğrafyaya hükmetmesi nedeniyle dünya hukuk kültürüne büyük etkide bulunmuştur.

M.Ö. 753’de bir şehir devleti olarak kurulan Roma M.Ö. 50’lerde bir dünya imparatorluğu (Imperium Romanum) haline gelmiş, büyük bir coğrafyada uygulanan hukuk sistemine sahip olmuştur. Modern anlamdaki Cumhuriyet rejiminin esin kaynağı olan res publica döneminde (M.Ö. 509-M.Ö. 27) Roma Devleti, tarım toplumundan ticaret toplumuna, şehir devletinden imparatorluk devletine evrilmiştir.

Res publica’nın son dönemlerinde sosyal, siyasal, ekonomik sıkıntılar ve iç savaşlar yaşanmış ve cumhuriyet yönetiminin ardından monarşi dönemi başlamıştır. M.Ö. 27’de Octavius’un başa geçmesiyle 200 yıl süren Roma Barışı (Pax Romana) dönemi başlamıştır. Bu dönemde başa geçen imparatorlar egemenlikleri altında bulunan halkları kendilerine bağlamak için adil bir hukuk düzeninin oluşmasına, halkın refaha ulaştırılmasına, barışın sağlanmasına ve altyapı faaliyetlerine özel önem vermişlerdir.

Pax Romana, Roma’nın hukukunun, mimarisinin ve Roma-Helen kültürünün kökleştiği dönemdir. Bu dönemdeki gelişmeler ve kültür dünya medeniyetini önemli oranda etkilemiştir.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi

0
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Binası

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi; kaldırılana kadar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş bağımsız bir yüksek mahkeme olarak görev yapmıştır. Askeri Danıştay olarak da adlandırılmıştır.

AYİM, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi iken 2016 yılındaki halk oylaması sonucunda kaldırılmış, mahkemenin alanına giren konularda İdare Mahkemeleri ve Danıştay görevlendirilmiştir.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesine özgü ilk kanun 1972 yılında çıkarılmış; 1982 Anayasasının yürürlükten kaldırılan Yargı – Yüksek Mahkemeler başlıklı maddesinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev ve yetkileri tanımlanmıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin organları, Daireler, Daireler Kurulu, Başkanlar Kurulu, Yüksek Disiplin Kurulu ve Gene Kurul şeklinde oluşturulmuştur.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi

Kapatılmadan Önceki Yasal Statüsü 
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmamaktadır.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin askeri hakim sınıfından olan üyeleri, mahkemenin bu sınıftan olan başkan ve üyeleri tam sayısının salt çoğunluğu ve gizli oy ile birinci sınıf askeri hakimler arasından her boş yer için gösterilecek üç aday içinden; hakim sınıfından olmayan üyeleri, rütbe ve nitelikleri kanunda gösterilen subaylar arasından, Genelkurmay Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç aday içinden Cumhurbaşkanınca seçilmektedir. Askeri hakim sınıfından olmayan üyelerin görev süresi en fazla dört yıldır.
Mahkemenin Başkanı, Başsavcı ve daire başkanları hakim sınıfından olanlar arasından rütbe ve kıdem sırasına göre atanırlar. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu, işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri; mahkemelerin bağımsızlığı, hakimlik teminatı ve askerlik hizmetlerinin gereklerine göre kanunla düzenlenir.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Başkanı, Başsavcı, Daire Başkanları ve üyeleri; Askeri Yüksek İdare Mahkemesi hakimleri olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının kendilerine sağlamış olduğu hakimlik teminatı altında hizmet yapmışlardır. Mahkeme üyeleri, 16 Nisan 2017’de yapılan Anayasa değişikliği referandumunun kabul edilmesi soncunda talepleri halinde adli yargıda görevlendirilmişlerdir.

Genel Af

0

Genel Af, kaynağını Anayasa‘da bulan, teknik yönleri bakımından ceza kanunlarında düzenlenen; bazen kamu davasını düşüren veya kesinleşmiş bir ceza mahkumiyetini bütün kanuni sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran, bazen de kesinleşmiş bir cezanın sadece kısmen ya da tamamen infazını önleyen veya başka bir cezaya dönüştüren, TBMM ya da Cumhurbaşkanı tasarrufudur.

Cumhuriyet tarihinde birçok kez af çıkarılmıştır.

Genel Af Yasaları genellikle, geçmişe dair siyasi hesapların kapatılması, yeni bir başlangıç yapılması ve toplumsal huzur ve benzeri gerekçelerle yada darbe sonrası siyasi ve sosyal ortamın konsolide edilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, cezaevi hükümlü ve tutuklu mevcudunu azaltmak ve devam eden dava ve soruşturmaları azaltmak yada bitirmek amacıyla iktidarlar tarafından af yasaları çıkarılmıştır. 

23 Nisan 1920 ile 16 Nisan 1923 tarihine kadar geçen süre zarfında çok sayıda özel af yanında kısmi içerikli af kanunlarını yürürlüğe koymuştur. 1921 Anayasası af konusunda hiçbir hüküm taşımamaktadır. İstiklal Mahkemeleri tarafından verilen mahkumiyet kararlarının kaldırılması tam bir af yasası değildir, ancak cezaları ortadan kaldırdığı af mahiyetindedir.

Genel affın, Türk Dil Kurumu’na göre anlamı; kamu yararına uygunluğu anlaşıldığında belli bir veya birkaç suç çeşidi için yapılan kovuşturmaların durdurulması, verilmiş cezaların kaldırılması veya azaltılmasıdır.

Bir suçu veya kötü bir davranışı olmamış sayarak ceza vermekten vazgeçme ya da verilmiş olan cezayı kaldırmaktır. Af Kanunu ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile çıkarılabilir. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Türk Ceza Kanunununa Gör Genaddesine göre; Genel af halinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar. Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adli para cezasına çevrilebilir.  Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir. Türk Ceza Kanununun 74. maddesine göre genel af, özel af ve şikayetten vazgeçme, müsadere olunan şeylerin veya ödenen adli para cezasının geri alınmasını gerektirmez. Ayrıca, genel af halinde yargılama giderleri de istenemez.

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu

0
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu, 6771 Sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanunu adıyla, 11.05.2018 tarihinde meclis genel kuruluna görüşülerek kabul edilmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişiklikleri ile getirilmiştir

2017 yılında halk oylaması sonucunda Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve KHK’lerde Değişiklik Yapılması Konusunda Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi bu kanunla düzenlenmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Arması

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanununun Kapsamı

Anayasa değişikliği ile getirilen yeni sistem konusunda yapılacak yasal düzenlemeler hakkında Bakanlar Kuruluna yetki verilmektedir. Kabul edilen tasarıya göre, Kanun Hükmünde Kararnamelerde yer alan tüzük, Bakanlar Kurulu, Başbakan, Başbakanlık, kanun tasarısı gibi bazı ibareler yeni Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sisteminde yer almayacaktır. Bu ibarelerin ilgili kanun ve KHK’lerden çıkarılabilmesi ve Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemine uygun düzenlemelerin yapılabilmesi için Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi vermektedir.

Kanun Hükmünde Kararname(KHK)

TMMM’de kabul edilen Yetki Kanununa göre, Kanun ve KHK’lerde yer alan; bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümler, bakanlıkların, kamu kurum ve kuruluşlarının kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri, personeli ve teşkilat yapısı ile üst kademe kamu yöneticilerinin atanmaları ile görevlerine son verilmesine ilişkin düzenlemeler ile belirtilen hususları içeren maddelerde yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeler, çıkarılan yetki kanununun kapsamında alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Anayasa’da yapılan değişikliklere uyum sağlamak üzere, Kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, teşkilat, görev ve yetkilerinin düzenlenmesi, uygulama imkanı kalmayan kanun ve KHK’lerin yürürlükten kaldırılması, Cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin hususlara dair hükümlerin düzenlenmesi ile bu bent kapsamındaki ilgili hükümlerin değiştirilmesi veya yürürlükten kaldırılması gibi konular yetki kanununun kapsamına alınmıştır.

Yetki Kanunu İle Düzenleme Yapılabilecek ve Kaldırılabilecek Kanunlar

Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlanı ve Meriyet Tarihi Hakkında Kanun, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü Kanunu, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi Kuruluşu Hakkında Kanun, Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanun, Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilatı Hakkında KHK, Genel Kadro ve Usulü Hakkında KHK, Resmi Gazete’de Yayımlanacak Olan Yönetmelikler Hakkında Kanun, Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında 174 Sayılı KHK ile 13 Aralık 1983 Gün ve 174 Sayılı Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında KHK’nin Bazı Maddelerinin Kaldırılması ve Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında 202 Sayılı KHK’nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, Başbakanlık Teşkilatı Hakkında KHK’nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Orman Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK’nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Hazine Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilatı Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu

6771 Sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanunu  (Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu)
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Temel Hukuk Sözlüğü / Türkçe-İngilizce

0
Temel Hukuk Sözlüğü / Türkçe- İngilizce

Temel Hukuk Sözlüğü

Türkçe
İngilizce
AB Müktesebatı
acquis communautaire
abluka
blockade
açık arttırma
public sale
açık deniz devriyesi
high seas patrol
açık denizler
high seas
açık denizlerde kesintisiz takip
hot pursuit at the high seas
açık duruşma
public hearing
açık izin
express permission
açık tanıma
express recognition
açık ve yakın tehlike
clear and imminent danger
açıkça dayanaktan yoksun
manifestly ill-founded
açıklık ve öngörülebilirlik
clarity and predictability
adalet
justice
adaletin tecellisi
in the interest of justice
adam kaçırma
kidnapping
adam öldürme
homicide
aday gösterme
nomination
adi suç
ordinary offense
adi şirket
ordinary partnership
adil tatmin
just satisfaction
adil tazmin
just satisfaction
adil yargılama
fair trial
adil yargılanma hakkı
right to fair trial
adli
judicial
adli belgeler
judicial documents
adli hata
judicial error
adli kolluk
judicial police
adli para cezası
judicial fine
adli sicil
criminal record
adli tatil
judicial recess
adli tıp
forensic medicine
adli yardım
legal aid
adli yardım talebi
request for legal assistance
adli yardımlaşma
judicial assistance
af
amnesty
af
pardon
Ağır Ceza Mahkemesi
Assize Court
ağır hapis cezası
heavy imprisonment
ağır ihlal
grave violation
ağırlaştırıcı sebep
matter of aggravation
ağırlaştırılmış ömür boyu hapis
aggravated life imprisonment
aile birleşimi
family reunification
aile birleşimi hakkı
right to family reunification
aile yaşamına saygı hakkı
right to respect for family life
akit
Contract
âkit taraflar
contracting parties
alacağın temliği
assignment of claims
alacak
Credit
alacak hakkı
right to claim
alacaklı
Creditor
aldatma
Fraud
aleniyet
Publicity
alıkoyma
Retention
alt bölüm
Subdivision
alt derece mahkemeye geri göndermek
to remit
altsoy
Descendant
Anahtar teslim
turn-key
anayasa
Constitution
Anayasa Mahkemesi
Constitutional Court
anayasa yargısı
constitutional jurisdiction
anayasaya aykırılık
unconstitutionality
anlaşma
agreement
anonim şirket
joint stock company
antlaşma
treaty
antlaşmadan ayrılma hakkı
right to withdraw from treaty
antlaşmalar hukuku
law of treaties
antlaşmaların çatışması
conflict of treaties
antlaşmanın kabul edilmesi
acceptance of a treaty
antlaşmanın onaylanması
ratification of a treaty
antlaşmanın uygun bulunması
approval of a treaty
antlaşmaya katılma
accession to a treaty
antlaşmaya taraf olma
to be party to a treaty
antlaşmaya taraf olunan tarih
date of ratification
ara karar
interlocutory decision
arabuluculuk
mediation
arazi vergisi
land tax
asi
rebel
asker kaçağı
deserter
askeri yargı
military justice
askıya alma
suspension
asli fail
principal offender
asliye ceza mahkemesi
criminal court of first instance
asliye hâkimi
judge of first instance courts
asliye hukuk mahkemesi
civil court of first instance
aşağılayıcı muamele
degrading treatment
atama
appointment
ateşkes anlaşması
ceasefire agreement
atılı suç
imputed offense
atmosfer dışı uzay
extra-atmospheric space
Avrupa Birliği Adalet Divanı
Court of Justice of the European Union
Avrupa Birliği Hukuku
European Union Law
Avrupa Birliği vatandaşı
European Union citizen
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
European Court of Human Rights
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
European Convention on Human Rights
Avrupa Kamu Hizmeti Mahkemesi
European Civil Service Tribunal
avukat
attorney-at-law
avukat yardımı
legal assistance
ayıp
defect
ayni haklar
real rights
ayrıcalık
privilege
ayrımcılık
discrimination
ayrımcılık yapmama
nondiscrimination
azınlık
minority
azil
dismissal
bağımsız ve tarafsız mahkeme
independent and impartial court/tribunal
bağımsızlık
independence
bağımsızlık ilanı
declaration of independence
bağışıklık
immunity
bağlama
impoundment
bağlama limanı
home port
bağlı toprak
dependent territory
bakmakla yükümlü olunan kişiler
dependants
banka kredisi
bank loan
bankacılık işlemleri
banking transactions
bankacılık sırları
banking secrecy
barınak
place of refuge
barınak
shelter
barınma limanı
port of emergency
basit çoğunluk
simple majority
baskı altında
under duress
başlangıç
preamble
başlık
title
bekletici mesele
preliminary issue
belediye
municipality
belediye başkanı
mayor
belediye meclisi
municipal council
belge
document
bent
subparagraph
beraat etmek
to be acquitted
beraat kararı
acquittal
beyanname
declaration
bildirim
notification
bilgilendirme yükümlülüğü
obligation to inform
bilimsel içtihat
jurisprudence
bilirkişi
expert
bilirkişi tanık
expert-witness
bilirkişinin dinlenmesi
hearing of expert
bireysel başvuru
individual application
bireysel göç
individual migration
birincil kaynak
primary source
birlik
league
bitişik bölge
contigious zone
boğaz
strait
borcun nakli
assumption of obligation
borç
obligation
borçlar hukuku
law of obligations
çıkar çatışması
conflict of interest
çıkış limanı
port of departure
çifte vatandaşlık
dual citizenship
çifte vergilendirme
double taxation
çocuğun iadesi
return of child
çocuk hakları
rights of the child
çocuk istismarı
child abuse
çocuk işçiliği
child labour
çocuk kaçırma
child abduction
çocuk mahkemesi
juvenile court
çocuk suçluluğu
juvenile delinquency
çocuk yargıcı
juvenile judge
çoğunluk
majority
çok taraflı antlaşma
multilateral treaty
çok uluslu şirket
multinational corporation
çok uyrukluluk
multiple nationality
daimi ikamet
permanent domicile
daimi sadakat
permanent allegiance
daire
chamber
Danıştay
Council of State
Danıştay Başsavcısı
Advocate General of the Council of State
dava
action
dava açmak
to commence an action
dava ehliyeti
capacity to sue
dava hakkı
right to action
davacı
claimant
davadan feragat
waiver of claim
davaların birleştirilmesi
consolidation of cases
davalı
defendant
davanın düşmesi
abatement of action
davanın esası
merits of the case
davanın genişletilmesi
expansion of claims
davanın ıslahı
rectification
davanın kabulü
acceptance of an action
davanın nakli
transfer of an action
davanın reddi
dismissal of an action
davanın sevk edilmesi
request for referral of the judgement
davaya katılma
Intervention
davaya taraf olma ehliyeti
standing to sue
def’i
Exception
Değişiklik önergesi
motion for amendment
delil
Evidence
delil niteliğinde
Evidentiary
denetim süresi
Supervision
denetimli serbestlik
Probation
deniz bölgesi
maritime zone
deniz haydutluğu
Piracy
deniz ticaret hukuku
maritime law
denizlerin serbestisi
freedom of the seas
denizlerin serbestliği ilkesi
principle of the freedom of the seas
depozitör (devlet)
depository (State)
dernek
Association
dernek kurma özgürlüğü
freedom of association
derogasyon
Derogation
devlet görevlisi
State official
devlet halefiyeti
State succession
devlet malı
State property
devlet memuru
civil servant
devlet sırrı
State secret
devlet temsilcisi
State agent
devlet tüzel kişiliği
legal personality of the State
devlet uygulaması
State practice
devlete karşı suç
crime against the State
devletin mirasçılığı
State inheritance
devletin tanınması
recognition of a State
devletler genel hukuku
public international law
devletler özel hukuku
private international law
devletleştirme
nationalization
devralan
transferee
devralmak
to take over
devreden
transferor
dış uzayın barışçıl kullanımı
peaceful use of outer space
dilekçe hakkı
right to petition
din ve vicdan özgürlüğü
freedom of religion and conscience
direnme kararı
decision of persistence
doğum belgesi
birth certificate
dokunulmazlık
immunity
dokunulmazlık
inviolability
dokunulmazlıktan vazgeçme
waiver of immunity
dolaşım serbestisi
freedom of movement
dolaylı sorumluluk
indirect responsibility
dolaylı yatırım
indirect investment
dostane çözüm
friendly settlement
dostane girişim
good offices
duruşma
hearing
duruşma hâkimi
trial judge
duruşma tutanağı
minutes of the hearing
düzenleyici ve denetleyici kurumlar
regulatory and supervisory authorities
düzensiz göçmen
irregular migrant
edinim
acquisition
ehliyet
qualification
ehliyet
capacity
eklenti
accessory
elbirliği mülkiyeti
joint ownership
elektronik imza
electronic signature
elkoyma
seizure
emirname
ordinance
emlak vergisi
property tax
emsal karar
precedent
erginlik
majority
erken emeklilik
early retirement
erken tanıma
premature recognition
ertelenmiş teslim
postponed surrender
esaslı hata
fundamental error
esaslı ihlal
material breach
eski hale getirme
restitution in kind
eşya
property
etkili kontrol
effective control
etkililik ilkesi
principle of effectiveness
ev sahibi ülke
host country
evlat edinme
adoption
evlenme
marriage
fail
perpetrator
fasıl
chapter
feragat
waiver
feri haklar
accessory rights
feshetme
renunciation
fesih
renouncement
fesih
withdrawal
fesih ihbarı
denouncement
fezleke
summary of proceedings
fıkra
paragraph
fiil
action
fiil ehliyeti
capacity to act
fiili hizmet süresi
actual service period
fiili hükümet
de facto government
fikri haklar
intellectual property rights
firar
desertion
firari
fugitive
gayri maddi mal
incorporeal property
gecikme faizi
interest of default
geçersizlik
invalidity
geçici karar
interim decision
geçici madde
provisional article
geçici olarak yürürlüğe girme
provisional entry into force
geçici sadakat
temporary allegiance
geçici tutuklama talebi
request for provisional arrest
geçmişe yürürlük
retroactivity
gelir beyannamesi
statement of income
gelir vergisi
income tax
gemi sicili
register of ship
genel ahlak
public morality
genel görüşme
general debate
Genel Mahkeme
General Court
genel oy hakkı
universal suffrage
genel sağlık
public health
genel senet
general act
genelge
circular
gensoru önergesi
motion of censure
gerçek bağ
genuine link
gerçek kişi
natural person
gerekçe
reasoning
gerekçelendirme
justification
gerekçeli hüküm
reasoned judgement
gerekli dikkat
due care
gerekli özen
due diligence
gerekli şekle uygun
in due form
geri alma
revocation
geri göndermeme ilkesi
non-refoulement principle
geri kabul anlaşması
readmission agreement
geriye yürümezlik
non-retroactivity
giriş
introduction
gizli duruşma
closed hearing
gizli hasar
latent damage
gizlilik
confidentiality
göç
migration
göçmen
emigrant
göçmen
immigrant
göçmen belgesi
immigrant certificate
göçmen işçi
migrant worker
göçmen kaçakçılığı
smuggling of migrants
göklerin serbestliği
open skies
gönderen devlet
sending State
görevlendirme
assignment
görevli mahkeme
competent court
görülmekte olan dava
pending case
görüşme
deliberation
götürü
lump-sum
gözaltı
custody
gözetim
monitoring
güvenoyu
vote of confidence
haberleşme özgürlüğü
freedom of communication
haciz
seizure
hafifletici sebep
matter of mitigation
hafifletici sebep
matter of extenuation
hak
right
hak dağıtmaktan kaçınma
denial of justice
hak düşürücü süre
period of prescription
hak ederek tahliye
release ipso jure (iure )
hak ehliyeti
capacity to have rights and obligations
hak kaybı
forfeiture
hak sahipliği
entitlement
hakaret
defamation
hakem
arbitrator
hakem kararı
arbitral award
hakemlik sözleşmesi
arbitration agreement
hakkaniyet
equity
hakkaniyet ilkeleri
equitable principles
hakkaniyete uygun tazminat
equitable compensation
hakkın kötüye kullanılması
abuse of right
 hakların karşılıklılığı
reciprocity of rights
haksız fiil
tort
haksız rekabet
unfair competition
halefiyet
succession
halefiyet
subrogation
halel getirmeksizin
without prejudice to
hapis
confinement
hapis cezası
imprisonment
hapis cezasını para cezasına çevirmek
to convert the prison sentence to a fine
harç
fee
hava hukuku
air law
hava sahası
air space
havacılık hukuku
aviation law
hazırlık soruşturması
preliminary investigation
heyet
panel
hısımlık
kinship
hizmet kusuru
service fault
hizmet sürelerinin birleştirilmesi
aggregation of services
hizmetlerin serbest dolaşımı
free movement of services
hukuk davası
lawsuit
hukuk devleti
rule of law
hukuk mahkemesi
civil court
hukuka aykırı fiil
wrongful act
hukuka aykırılık
unlawfulness
hukuki hata
error
hukuki işlem
legal transaction
hukuki konularda karşılıklı adli yardımlaşma
mutual assistance in civil matters
hukuki mütalaa
legal opinion
hukuki sonuç doğurmak
to bear legal consequences
hukuki sorumluluk
civil liability
hukuki süreçten bağışıklık
immunity from legal process
hukuki tanıma
de jure recognition
hukuki tasarruf
legal act
hukukun genel ilkeleri
general principles of law
hukukun süjesi
subject of law
husumet
right to be sued
hükmün açıklanmasının geriye bırakılması
suspension of the pronouncement of the judgement
hükmün tefhim edilmesi
delivery of the judgment
hüküm
provision
hüküm
judgement
hüküm devleti
sentencing State
hüküm fıkraları
operative provisions
hüküm ifade etmek
to take effect
hüküm verme
adjudication
hükümet tasarrufu
act of government
hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme
attempt to overthrow the Government
hükümlü
sentenced person
hükümlülerin nakli
transfer of the sentenced persons
hükümsüz
null and void
hükümsüzlük
nullity
hürriyeti bağlayıcı ceza
imprisonment
hürriyeti bağlayıcı ceza
custodial sentence
hürriyeti kısıtlama
restriction of freedom
hürriyetten yoksun kılma
deprivation of liberty
ıslak imza
wet-ink signature
icazet
ratification
icra
enforcement
icra memuru
enforcement officer
iç hukuk
domestic law
iç hukuk yollarının tüketilmesi
exhaustion of domestic remedies
iç liman
inland port
iç sular
internal waters
içtihat
precedent
içtihat hukuku
case law
idam cezası
capital punishment
İdare Hukuku
Administrative Law
idari işlem
administrative act
idari soruşturma
administrative investigation
idari yargı
administrative justice
idari yargı yetkisi
administrative jurisdiction
iddianame
indictment
iddianame hazırlamak/sunmak
to file an indictment
iddianamenin kabulü
admission of indictment
ifade
statement
ifade almak
to take statement
ifade özgürlüğü
freedom of expression
ifade vermek
to give statement
ifşa
disclosure
ihale
tender
ihale çağrısı
call for tender
ihalenin feshi
annulment of tender
ihbar
notification
ihlal
violation
ihlal edilmezlik
inviolability
ihmal
negligence
ihmal
omission
ihracat vergisi
export duty
ihtar
warning
ihtilaflı …
disputed…
ihtilaflı konu
matter in dispute
ihtilaflı yargı yetkisi
contentious jurisdiction
ihtilas
embezzlement
İhtisas Mahkemeleri
Specialized Courts
ihtiyari beyan
optional declaration
ihtiyari tahkim şartı
voluntary submission
ihtiyari yargı yetkisi
optional jurisdiction
ihtiyati tedbir
interim injunction
ikamet etmek
to reside
ikametgah
domicile
iki dereceli yargı
two-level jurisdiction
iki taraflı antlaşma
bilateral treaty
ikincil kaynak
subsidiary source
ikrar
confession
ikrar
admission
il
province
ilâm
certified copy of the judgement
ilam harcı
judgment fee
ilan
announcement
ilçe
district
iletişimin dinlenmesi
interception of communications
ilga
abolition
ilk itiraz
preliminary objection
iltica
asylum
imar planı
zoning
imtiyaz
privilege
imtiyaz sözleşmesi
concession agreement
imza örneği
sample signature
imza yetkisi
authority to sign
imzacı devlet
signatory State
infaz
execution
infaz devleti
administering State
infaz hâkimi
judge of execution
infaz koruma memuru
warden
infaz yetkisi
jurisdiction to execute
infisah
dissolution
insan hakları
human rights
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
Universal Declaration of Human Rights
insan kaçakçısı
human trafficker
insan ticareti
human trafficking
insancıl hukuk
humanitarian law
insanlığa karşı suç
crime against humanity
insanlık dışı muamele
inhumane treatment
İntifa hakkı
usufruct
ipotek
hypothec
iptal
annulment
iptal
rescission
iptal davası
suit of rescission
iptal davası
action for annullment
irade
intention
irade açıklaması
declaration of intention
irtifak hakkı
right of easement
irtikap
extortion
ispat yükü
burden of proof
isteğe bağlı hakemlik
voluntary arbitration
istifa
resignation
istihdam
employment
istinabe
rogatory
istinabe talepnamesi
letters rogatory
istinaf başvurusu
request of appeal
istinaf mahkemesi
appeal court
istirdat
restitution
istişari görüş
advisory opinion
istişari yargı yetkisi
advisory jurisdiction
isyan
rebellion
isyancı
insurgent
isyancı statüsünün tanınması
recognition of insurgency
iş güvencesi
employment security
iş hukuku
labour law
iş kazası
occupational accident
iş kurma hakkı
right of establishment
iş sözleşmesi
labour contract
işçi
worker
işçi sendikası
trade union
işçilerin serbest dolaşımı
free movement of workers
işkence yasağı
prohibition of torture
işveren
employer
ithal vergisi
import duty
itiraz
objection
iyiniyet
good faith
jüri kararı
verdict
jüri raporu
presentment
kabahat
misdemeanour
kabul
acceptance
kabul eden devlet
receiving State
kabul edilebilirlik
admissibility
kaçak eşya
smuggled goods
kaçakçılık
smuggling
kaçma ve delilleri karartma tehlikesi
the risk of absconding and tampering with evidence
kadastro
cadastre
kambiyo
foreign exchange
kamu davası
criminal case
kamu denetçisi
ombudsman
kamu düzeni
public order
kamu görevlisi
public official
kamu güvenliği
public security
kamu hizmeti
public service
kamu hukuku
public law
kamu ihalesi
public tender
kamu kurumu
public institution
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu
public professional organisation
kamu yararı
public interest
kamu yararına dernek
public benefit association
kamulaştırma
expropriation
kan esası
jus sanguinis
kan hısımlığı
kinship by blood
kanun
code
kanun hükmünde kararname
decree law
kanun tasarısı
government proposal
kanun taslağı
draft law
kanun teklifi
private member’s bill
kanun/yasa
law
kanuna aykırılık
illegality
kanunkoyucu
legislator
kanunlar ihtilafı
conflict of laws
kapalı ceza infaz kurumu
closed penitentiary institution
kapalı müzakere
deliberation in private
kapalı zarf usulü teklif
sealed tender
kara para
black money
karar
resolution
karar düzeltme
rectification
karar incelemesi
review of judgment
karar verme yetkisi
jurisdiction to adjudicate
karar yeter sayısı
quorum of decision
karara itiraz etmek
to make objection against a court decision
kararı bozmak
to reverse the decision
kararı onamak
to uphold the decision
kararın bozulması
reversal of decision
kararın icrası
enforcement of decision
kararname
decree
kararname çıkarmak
to issue a decree
karasuları
territorial waters
karine
presumption
karşı dava
counter-action
karşı oy görüşü
dissenting opinion
karşılıklı dayanışma şartı
mutual solidarity clause
karşılıklı yardımlaşma
mutual assistance
karşılıklılık ilkesi
principle of reciprocity
kasıt
intention
kasten adam öldürme
murder
kat mülkiyeti
flat ownership
katılan
intervener
katılım belgesi
instrument of accession
kayın hısımlığı
kinship by marriage
kayıttan düşürme
to strike out of the list (of the court)
kaymakam
district governor
kayyım
curator
kazandırıcı zamanaşımı
prescription
kazanılmış hak
acquired right
kefalet
suretyship
kefaletle serbest bırakılma
release on bail
kefil
surety
kenar başlık
title line
kesim
section
kesin hüküm
final judgment
kesin hükümsüz
null and void
kesin hükümsüzlük
nullity
keşif bedeli
estimated cost
keyfi muamele
arbitrary treatment
kısım
part
kısıtlayıcı tedbir
restrictive measure
kısmi karar
partial decision
kısmi tanıma
de facto recognition
kıyı hakları
coastal rights
kıyı suları
coastal waters
kıyı şeridi
coastal line
kıyıdaş
riparian State
kıyıdaş
coastal State
kıyıdaş
littoral State
kimlik belgesi
identity document
kimlik kartı
identity card
kişi halleri
civil status
kişisellik ilkesi
active personality principle
kişisellik ilkesi
passive personality principle
kollektif şirket
general partnership
kolluk kuvvetleri
law enforcement (forces)
komandit şirket
limited partnership
konsolosluk koruması
consular protection
konut dokunulmazlığı
inviolability of domicile
konut finansman sistemi
mortgage
kooperatif
cooperative
korkutma
duress
korsanlık
privateering
koşul
condition
kovuşturma
prosecution
kovuşturmaya yer olmadığına dair karar
decision of non-prosecution
körfez
bay
kötü muamele
maltreatment
kötü niyet
bad faith
kötüye kullanma
abuse
kurumlar vergisi
corporation tax
kusur
fault
kuvvetler ayrılığı
separation of powers
küçük
minor
külliyat
corpus
kültürel miras
cultural heritage
lağvetme
abrogation
laiklik
secularism
liman devleti
port State
limited şirket
limited liability company
madde
article
maddi hukuk
substantive law
maddi tazminat
material compensation
maddi tazminat
pecuniary damages
mağdur
victim
mahalli bilirkişi
local expert-witness
mahkeme başkanı
presiding judge
mahkeme huzuruna çıkmak
to appear before the Court
mahkeme içtüzüğü
rules of court
mahkeme kararı
court decision
mahkeme yazı işleri müdürlüğü
registry of the court
mahkemede hazır bulunma
appearance before the court
mahkum
convict
mahkumiyet
conviction
mal beyannamesi
statement of assets and lialibilities
mala yönelik zarar
property damage
mali suçlar
fiscal offences
manevi tazminat
immaterial compensation
manevi tazminat
non-pecuniary damages
masrafların iadesi
reimbursement
masumiyet karinesi
presumption of innocence
meclis araştırması
parliamentary inquiry
meclis soruşturması
parliamentary investigation
Meclisin feshi
dissolution of the Parliament
medeni ve siyasi haklar
civil and political rights
menkul rehni
pledge
menşe devlet
State of origin
menşe şehadetnamesi
certificate of origin
menşe ülke
country of origin
mesken
residence
meslek hastalığı
occupational disease
meşru
legitimate
meşru hükümet
legitimate government
meşru müdafaa
self-defence
meşruiyet
legitimacy
mevcudun korunması kuralı
stand-still clause
mevzuat
legislation
milletler hukuku
law of nations
milli muamele
national treatment
miras
succession
mirasçı
successor
misak
covenant
muafiyet
exemption
muhalefet
opposition
muhasım
belligerent
muhtar
headman
mutabakat şerhi
concurring opinion
mutabakat zaptı
memorandum of understanding
mutat ikamet ülkesi
habitual country of residence
mutat mesken
habitual residence
muvafakat
assent
mücbir sebep
force majeure
mükerrer
repeating
mülkilik ilkesi
principle of territoriality
mülkiyet
ownership
mülkiyet hakkı
property right
mülkiyet hakkının devri
transfer of ownership
mülteci
refugee
münhasır ekonomik bölge
exclusive economic zone
 münhasır yetki
exclusive competence
münhasıran
exclusively
müsadere
confiscation
müsnet suç
imputed offence
mütalaa
opinion
mütareke
armistice
mütekabiliyet ilkesi
principle of reciprocity
müzakere
negotiation
negatif haklar
negative rights
nihai senet
final act
nitelikli çoğunluk
qualified majority
olağanüstü hal
state of emergency
olağanüstü toplantı
extraordinary meeting
onay
approval
onay belgeleri
instruments of ratification
organize suç
organized crime
ortak girişim
joint venture
ortak yönetim
condominium
oturma hakkı
right of habitation
oturma izni
residence permit
oturum
session
oy hakkı
right to vote
oybirliği
unanimity
oybirliğiyle karar
unanimous decision
oydaşma
consensus
ölçülülük ilkesi
principle of proportionality
ölüm cezası
death penalty
ölüme bağlı tasarruf
disposition mortis causa
ömür boyu hapis
life imprisonment
önerge
motion
örf ve adet hukuku
customary law
örgütlü suçla mücadele
fight against organised crime
örtülü iade
rendition
özel hayata saygı gösterilmesi hakkı
right to respect to privacy
özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı
right to respect for private and family life
özel hayatın gizliliği
right to privacy
özel hukuk
private law
özel hukuk kişisi
private person/entity
özelleştirme
privatization
özerk olmayan ülke
non-self-governing territory
özerk ülke
self-governing territory
pakt
pact
para basma
emission
para cezası
fine
paraya çevrilebilir varlıklar
liquidable assets
pasaport birliği
passport union
paylaşılan yetki
shared competence
paylı mülkiyet
common ownership
protektora
protectorate
refakatsiz küçükler
unaccompanied minors
rehin alma
hostage-taking
rehin verme
pawn
rehine
hostage
re’sen
ex officio
resim
duty
resmi borç senedi
official deed
resmi gazete
official gazette
rıza
consent
ruhsatın geri alınması
revocation of license
rücu
recourse
rüşvet
bribery
sadakat
loyalty
sahte evrak
forged documents
sahte para
counterfeit money
sahtecilik
forgery
salt çoğunluk
absolute majority
sanık
accused
savaş hukuku
law of war
savaş suçları
war crimes
savaş suçları mahkemesi
war crimes tribunal
savaş tutsağı
prisoner of war
savcı
prosecutor
seçim
election
seçim çevresi
constituency
seçim sistemi
electoral system
seçimlik yetki
right of option
serbest bölge
free zone
serbest dolaşım
free movement
sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket
limited partnership in which the capital is divided into shares
sessiz kalma
acquiescence
seyahat belgeleri
travel documents
seyrüsefer serbestisi
freedom of navigation
sığınma hakkı
right to asylum
sığınmacı
asylum seeker
sıhri hısımlık
lineage by marriage
sıkıyönetim
martial law
sınai haklar
industrial property rights
sınır
frontier
sınır aşan yargı yetkisi
long arm statute
sınırdışı emri
expulsion order
sicil
registry
sicil memuru
registrar
silahlı çatışma
armed conflict
silahlı çatışmalar hukuku
law of armed conflicts
sivil toplum örgütü
non-governmental organization
siyasi haklar
political rights
siyasi mülteci
political refugee
siyasi sığınma
political asylum
siyasi suç
political offence
somut delil
concrete evidence
somut olmayan kültürel miras
intangible cultural heritage
sona erme
termination
sorgu yargıcı
investigating judge
sorgulama
interrogation
soruşturma
investigation
soruşturmanın gizliliği
confidentiality of the investigation
soykırım
genocide
sömürge
colony
sözleşme
convention
sözleşme
contract
sözleşme görüşmesi
negotiation of contract
sözleşme hükmü
term of the contract
sözleşmeye katılma
accession to a convention
sözleşmeye taraf olma
to become party to a convention
sözleşmeye taraf olma
to become party to a contract
sözlü duruşma
oral hearing
suç
crime
suç duyurusu
denounciation
suç duyurusunda bulunmak
to denounce a crime
suç ortağı
accomplice
suça iştirak
complicity
suça teşebbüs
attempt to commit a crime
suçluların iadesi
extradition
suçlunun ıslahı
rehabilitation (of convict)
suçun maddi unsurları
objective elements of the offence
suçun manevi unsurları
subjective elements of the offence
suçun niteliği
nature of the offence
suçüstü
in flagrante delicto
şahsi ilişki kurma hakkı
right to establish personal relation
şart
condition
şartların esaslı değişimi
fundamental change of circumstances
şartlı tahliye
conditional release
şartlı teslim
conditional surrender
şikayetçi
complainant
şirketlerin uyrukluğu
nationality of companies
şüpheli
suspect
taammüden adam öldürme
premeditated murder
taammüt
premediation
tabiyet
nationality
tabiyet kaybı
loss of nationality
tadil
amendment
tahkikat
inquiry
Tahkim Kurulu
Arbitration Board
Tahkim Mahkemesi
Arbitral Tribunal
tahkimname
arbitration agreement
tahkimname
compromise
tahliye
release
tahliye
eviction
takdir marjı
margin of appreciation
takdir yetkisi
discretion
takımada
archipelago
takipsizlik kararı
decision of non-prosecution
taklit
counterfeit
taksir
negligence
taksirle adam öldürme
manslaughter
taksirle yaralama
reckless injury
talep
request
tam yargı davası
full remedy action
tam yetki
full powers
tam yetkili temsilci
plenipotentiary
tanığın dinlenmesi
hearing of witness
tanık
witness
tanıma
recognition
tanıma ve tenfiz
recognition and enforcement
tapu sicili
land registry
tarafsız ülke vatandaşı
neutral State citizen
tasfiye
liquidation
tasfiye memuru
liquidator
tavsiye kararı
recommendation
tazminat
compensation
teamül
custom
tebellüğ belgesi
certificate of service
tebligat
notification
tebliğ
communiqué
tebliğ etmek
to serve on somebody
tedarik
procurement
tedbir kararı
injunction
tefhim
pronouncement of a judgement
tehcir
relocation
tek senet
single act
tek taraflı irade açıklaması
unilateral declaration of intention
tek taraflı işlem
unilateral act
teklif mektubu
letter of tender
teklif vermek
to bid
teknik takip
technical surveillance
tekzip
retraction
telafi
reparation
telefonun dinlenmesi
tapping
telif hakkı
copyright
temel hak ve özgürlükler
fundamental rights and freedoms
temel insan hakları
fundamental human rights
temerrüt
default
teminat akçesi
security
teminat mektubu
letter of guarantee
temsil
agency
temsilci
agent
temsilci
representative
temyiz başvurusu
request of appeal
tenfiz kararı
decision of enforcement
tereke
estate
terk edilmiş mallar
deserted property
terkin
cancellation
tescil
registration
tevdi etmek
to deposit
tevsik
authentication
ticari konularda karşılıklı adli yardımlaşma
mutual assistance in commercial matters
toplantı yeter sayısı
quorum of meeting
toplu tanıma
collective recognition
toprak esası
principle of territory
tutanak
minutes
tutsat
mortgage
tutukevi
detention house
tutuklama
arrest
tutuklama emri
arrest order
tutuklama müzekkeresi
arrest warrant
tutuklu
detainee
tutuklu yargılanma
pre-trial detention
tutukluluk
detention
tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma
release pending trial
tüzel kişi
corporate entity
tüzel kişi
legal person
tüzel kişilerin uyrukluğu
nationality of legal persons
tüzük
regulation
tüzük
by-law
uçak kaçırma
hijacking
uçuşa yasak bölge
no-fly zone
uğrama limanı
port of call
ulus devlet
nation State
ulusal egemenlik
national sovereignty
ulusal hukuk, yerel hukuk
municipal law
ulusal toprak
national territory
Uluslararası Adalet Divanı
International Court of Justice
uluslararası boğaz
international strait
uluslararası ceza hukuku
international criminal law
Uluslararası Ceza Mahkemesi
International Criminal Court
uluslararası deniz hukuku
law of the sea
uluslararası göç
international migration
uluslararası göç hukuku
international migration law
uluslararası hukuk
international law
uluslararası iş hukuku
international labour law
uluslararası kamu hukuku
public international law
uluslararası koruma
international protection
uluslararası örgüt
international organization
uluslararası özel hukuk
private international law
uluslararası sorumluluk
international responsibility
uluslararası suç
international crime
uluslararası sular
international waters
uluslararası ticaret hukuku
international trade law
uluslararası yargı yetkisi
international jurisdiction
uluslararası yükümlülük
international obligation
uluslarüstü
supranational
uluslarüstülük
supranationality
usul hukuku
procedural law
usul ve esaslar
rules and procedures
usulüne uygun
duly
uygulanabilir hukuk
applicable law
uyuşmazlık
dispute
uyuşmazlıkların barışçıl çözümü
peaceful settlement of disputes
uzay hukuku
space law
uzlaşı
compromis
uzlaşma
reconciliation
üçüncü şahıs
third person
üçüncü ülke vatandaşı
third country citizen
ülke
country
ülkeden kaçma
flee from country
ülkedışılık
extra-territoriality
ülkesel bütünlük
territorial integrity
ülkesel egemenlik
territorial sovereignty
ülkesel uygulama
territorial application
ülkesel yargı yetkisi
territorial jurisdiction
ülkesel yetki
domestic jurisdiction
ülkesellik
territoriality
ülkesellik ilkesi
principle of territoriality
ülkeye dönüş hakkı
right to repatriation
ülkeye giriş yasağı
prohibition of entry to a country
üniter devlet
unitary State
üstsoy-altsoy hısımlığı
lineal kinship
vakıf
foundation
vakıf senedi
deed
vali
governor
varış limanı
port of destination
vasi
guardian
vasiyet
will
vatandaş
citizen
vatandaşlığa alınma
naturalization
vatandaşlığı kaybettirme
expatriation
vatandaşlığın kaybedilmesi
loss of nationality
vatandaşlığın kazanılması
acquisition of nationality
vatandaşlık
citizenship
vatandaşlıktan çıkma
renouncement of nationality
vatansız kişi
stateless person
vekalet sözleşmesi
agency contract
vekaletname
power of attorney
vekil
acting …
velayet
custody
velayet hakkı
parental right
veraset vergisi
succession tax
vergi iadesi
tax refund
vergi indirimi
tax reduction
vergi kaçakçılığı
tax evasion
vergi koymak
to levy (a tax)
vergi matrahı
tax base
vergi muafiyeti
tax exemption
vergi tahsildarı
tax collector
vergi tahsili
tax collection
vergi tarhı
tax assessment
vergilendirme
taxation
vesayet
guardianship
vesayet
trusteeship
vicdan hürriyeti
freedom of conscience
vicdani ret
conscientious objection
vicdani retçi
conscientious objector
yabancı
alien
yabancı uyruklu
foreign national
yakalama
apprehension
yakınsama
convergence
yaklaştırma
approximation
yalan beyan
perjury
yanılma
mistake
yansoy hısımlığı
collateral kinship
yararlanıcı
beneficiary
yardım ve yataklık etmek
to aid and abet
yargı bağımsızlığı
judicial independence
yargı bağışıklığı
immunity from jurisdiction
yargı denetimi
judicial review
yargı teşkilatı
judiciary
yargı yetkisi
jurisdiction
yargıcın reddi
recusation
yargıç bağışıklığı
judicial immunity
yargıç önüne çıkarılmak
to be brought before a judge
yargılama
trial
yargılamanın yenilenmesi
retrial
yargının tarafsızlığı
judicial impartiality
yargısal işlemler
proceedings
Yargıtay
Court of Cassation
yarı açık cezaevi
semi-custodial prison
yarışan talepler
competing requests
yasa çıkarmak
to enact
yasa yayımlamak
to promulgate
yasadışı giriş
illegal entry
yasadışı göç
illegal migration
yasadışı göçmen
illegal migrant
yasal boşluk
legal gap
yasaların yayımlanması
promulgation of laws
yazılı bildirim
written notice
yeminli tanık ifadesi
testimony
yerel örf ve adet
local custom
yerindelik
expediency
yerleşik
resident
yerleşik içtihat
established case-law
yetki aşımı
excess of power
yetki belgesi
instrument of authorization
yetki uyuşmazlığı
jurisdictional dispute
yetkili adli makam
competent judicial authority
yetkili mahkeme
competent court
yetkili makam
competent authority
yetkili temsilci
authorized representative
yetkisizlik
lack of jurisdiction
yokluğunda
in one’s absence
yolsuzluk
corruption
yorum beyanı
interpretative declaration
yönetmelik
by-law
yürürlüğe girme
entry into force
yürürlükteki hukuk
law in force
zamanaşımı
statute of limitations
zarar gören devlet
injured State
zımni
implied
zımni tanıma
implied recognition
zilyetlik
possession
zilyetlikten yoksun bırakma
dispossession
zimmet
embezzlement
zina
adultery
zincirleme suç
successive offense
zorla çalıştırma
forced labour
zorlama
coercion
zorunlu beyan
mandatory declaration
zorunlu göç
forced migration
zorunlu tahkim şartı
compulsory submission
zorunlu toplumsal gereksinim
pressing social need
zorunlu yargı yetkisi
compulsory jurisdiction
zulüm
persecution

Mustafa Remzi Bucak

0
Avukat Mustafa Remzi Bucak

Avukat Mustafa Remzi Bucak, 1912 yılında Siverek’te doğdu. Nüfusa kayıtlı olduğu yer İstanbul, Kadıköy ilçesi Feneryolu Mahallesi’dir. Babasının adı Mehmet Tevfik Efendi, annesinin adı Fatma Hanım’dır.

Erenköy Amerikan Lisesi’nde son sınıfa kadar okuduktan sonra bu lisenin kapanması üzerine Haydarpaşa Lisesi’ne geçerek oradan mezun oldu. Hukuk öğrenimi için gittiği Fransa’da bir süre kaldı. Ardından Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1 Mayıs 1943’te başladığı askerlik hizmetini 1 Ekim 1945’te İstanbul Fen Tatbikat Okulu’nda üsteğmen rütbesiyle tamamladı. Eğitim döneminde Fransızca, İngilizce, Kürtçe ve Zazaca öğrendi.

Askerliğinin ardından serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Diyarbakır Milletvekili seçildi. 16 Aralık 1947’de ruhsatname aldıktan sonra İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaya başladı. Daha sonra Diyarbakır Barosuna geçip orada bir süre daha avukatlık yaptı, 17 Şubat 1955’te Ankara Barosu’na geçti.

Siyasi Hayatı 

Avukatlık yaptığı sırada siyasete atılıp TBMM IX. Dönem (14 Mayıs 1950 – 14 Mayıs 1954) Genel Seçimlerine Demokrat Parti (DP) listesinden katıldı ve Diyarbakır’dan milletvekili seçildi. Maliye ve Bütçe komisyonlarında çalıştı. Demirci Arsaları Yasa Teklifi, Orman Kanunu, Kan Gütme, Gelir ve Kurumlar Vergisi, İktisadî Devlet Kuruluşları ile petrol konularında kurulan geçici komisyonlarda görev aldı. Kan gütme konusundaki geçici komisyonun başkanlığını yaptı. Münevver (aydın) işsizliği, adlî teşkilat, hâkimlerin terfisi, İstiklâl gazetesinin 18 Kasım 1952 sayısındaki yazı ve terfi edemeyen bucak memurları konusunda sözlü soruları; Dahilî Nizamname’nin değiştirilmesi ve umumi müfettişliğin kaldırılması konularında iki yasa teklifi bulunmaktadır. Meclis’te Kürtlerin hak ve hukukunu savunan konuşmaları nedeniyle öne çıkmıştır. Mustafa Muğlalı’nın yargılanması için etkin bir rol üstlenmiştir. 1955 seçimlerinde parlamentoya tekrar giremedi.

Yasama görevi IX. Dönemle sınırlı kalan Mustafa Remzi Bucak, parlamenterliği sonrasında yeniden avukatlığa döndü. 12 Nisan 1962’de baro kaydını sildirerek avukatlık alanındaki meslekî çalışmasını noktaladı.

49’lar Olayından sonra aldığı tehditler nedeniyle, 1959’da ABD’ye gitmek zorunda kaldı. Sonraki yıllarda çıkan Af Kanunlarına rağmen bir daha memleketine dönmedi. 16 Temmuz 1985 tarihinde ABD’de yaşamını yitirdi Cenazesi Türkiye’ye getirildi ve Siverek Mezarlığı’nda toprağa verildi. Evli ve iki çocuk babasıydı. Leyla (1941) ve Muhammet Salahattin (1942) adlarında iki çocuğu vardır.

Muhtelif tarihlerde bir çok defa basılan ve 1965’te dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye yazdığı “Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup” (1991) adlı eseriyle meşhurdur.

Adnan Çelik, Bucak ile birlikte Mustafa Ekinci ve Yusuf Azizoğlu’nu “legal Kürt siyasetinin üç atlısı” olarak tanımlamaktadır. 1960 ve sonraki yıllardaki siyasi yaşamda rol model olmuştur.

Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkili Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri

0

Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkili Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri ve Açıklayıcı Not(The Lund Recommendations on the Effective Participation of National Minorities in Public Life), AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliğinin (UAYK-High Commissioner on National Minorities) talebi üzerine Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı tarafından hazırlanarak, AGİT tarafından 1 Eylül 1999 tarihinde ilan edilmiştir. Tavsiye ve rehber ilkelerden oluşan metin, AGİT tarafından, üye devletlerdeki azınlık hakları standartlarının etkili ve tutarlı şekilde sağlanmasını, bu ilkeleri etnik çatışma riskini azaltacak şekilde uygulamak için politika seçenekleri sunmayı amaçlamaktadır.

1993 yılında kurulan bir sivil toplum örgütü olan Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı , komiserliğin talebi üzerine ayrıca, Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına ilişkin Lahey Tavsiyeleri (1996) ve Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına ilişkin Oslo Tavsiyeleri (1998) belgelerini de hazırlamıştır.

Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkili Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri ve Açıklayıcı Not

İÇİNDEKİLER

Giriş

Lund Tavsiyeleri

  1. Genel İlkeler
  2. Karar Alma Süreçlerine Katılım
  3. Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
  4. Seçimler
  5. Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
  6. Tavsiye ve Danışma Organları

III. Öz-Yönetim

  1. Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
  2. Bölgesel Düzenlemeler
  3. Güvenceler
  4. Anayasal ve Yasal Güvenceler
  5. Hak Arama Yolları

Lund Tavsiyeleri’ne Açıklayıcı Not

  1. Genel İlkeler
  2. Karar Alma Süreçlerine Katılım
  3. Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
  4. Seçimler
  5. Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
  6. Tavsiye ve Danışma Organları

III. Öz-Yönetim

  1. Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
  2. Bölgesel Düzenlemeler
  3. Güvenceler
  4. Anayasal ve Yasal Güvenceler
  5. Hak Arama Yolları

GİRİŞ

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Temmuz 1992 tarihinde aldığı Helsinki Kararları ile “mümkün olan en erken aşamada çatışmaları önlemenin bir aracı” olarak Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği pozisyonunu kurdu. Bu yetki ve sorumluluk büyük ölçüde eski Yugoslavya’daki duruma tepki olarak ve buna benzer olayların Avrupa’nın başka yerlerinde, özellikle de demokrasiye geçmekte olan ülkelerde tekrarlanması endişesiyle, 1990 yılı Kasım ayında kabul edilen Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda öngörülen barış ve refahın sağlanması yönündeki taahhütleri zedeleyebileceği korkusuyla Devlet ve Hükümet başkanları tarafından oluşturuldu.

1 Ocak 1993’te Max Van der Stoel, ilk AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri (UAYK) olarak göreve başladı. Hollanda Parlamentosu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve uzun süre insan hakları savunuculuğu yapmış, biri olarak hatırı sayılır bir kişisel deneyime sahip olan Van der Stoel, dikkatini özellikle, Avrupanın bir çok yerinde azınlıklarla, merkezi otoriteler arasında tırmanma potansiyeli olduğunu düşündüğü anlaşmazlıklar üzerine yoğunlaştırdı. Diplomatik yollarla sessizce faaliyetlerini yürüten UAYK, Arnavutluk, Hırvatistan, Estonya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Latviya, eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’nın dahil olduğu bir düzineyi aşkın ülkeyle ilgilendi. Müdahaleleri öncelikle, bir Devletin sınırları içinde sayısal çoğunluğu oluştururken diğer bir yandan başka bir Devlette sayısal azınlığı oluşturan ulusal/etnik gruplara mensup bireylerin dahil olduğu ve dolayısıyla her iki Devletin hükümet yetkililerini ilgilendiren ve devletlerarası gerilimlere, eğer henüz bir çatışma haline gelmemişse, potansiyel kaynak oluşturan durumlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira bu tür gerginlikler Avrupa kıtasının tarihinin büyük kısmını belirlemiştir.

UAYK ulusal azınlıkların dahil olduğu gerilimlerin özüne değinirken, bu sorunlara bağımsız, tarafsız ve işbirliğinden yana bir aktör olarak yaklaşmaktadır. UAYK denetleyici bir mekanizma olmamakla beraber; analizlerinin temel çerçevesi ve özel tavsiyelerinin dayanağı her bir Devletin kabul etmiş olduğu uluslararası standartlardır. Bu bağlamda, tüm AGİT katılımcısı Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri, özellikle de, IV. Bölümü’nde Devletlerin ulusal azınlıklarla ilgili yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirtildiği 1990 tarihli İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Belgesi’ni kabul eden Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlükleri hatırlamak önemlidir. Ayrıca, AGİT üyesi bütün Devletler, azınlık hakları da dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmekle ve yine AGİT üyesi Devletlerin büyük bir çoğunluğu Avrupa Konseyi standartlarına uymakla yükümlüdürler.

UAYK, altı yılı aşkın yoğun bir faaliyet süresince ilgilendiği birçok Devlette dikkatini çeken ve tekrarlanmakta olan bazı sorunları ve konuları tespit etmiştir. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi açısından büyük bir önemi olan azınlık eğitimi ve azınlık dillerinin kullanımı bunların arasındadır. UAYK, sözkonusu azınlık haklarının AGİT bölgesinde doğru ve tutarlı bir şekilde uygulanmasını başarmak amacıyla, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’ndan – UAYK’ni destekleyici uzmanlık faaliyetlerinde bulunmak üzere 1993 yılında kurulan bir sivil toplum örgütü- iki farklı tavsiyeler dizisi (Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına ilişkin Lahey Tavsiyeleri (1996) ve Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına ilişkin Oslo Tavsiyeleri (1998)) oluşturmaları için uluslararası düzeyde tanınmış bağımsız iki grup uzmanı bir araya getirmesini talep etti. Her iki Tavsiye de daha sonra birçok ülkede politika oluşturucular ve yasa koyucular için referans olmuştur. Tavsiyeler (birkaç dilde), Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’dan ücretsiz olarak edinilebilir.

UAYK’nin ilgilendiği bir çok durumumda ortaya çıkan üçüncü konu ise, ulusal azınlıkların Devlet yönetimine etkin katılım biçimleridir. UAYK ile AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Dairesi, AGİT katılımcısı Devletlerin bu konudaki görüş ve deneyimlerini almak ve Devletlerin deneyimlerini birbirleriyle paylaşmalarını sağlamak amacıyla, 18-20 Ekim 1998 tarihinde, bütün AGİT katılımcısı Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların katıldığı ve İsviçre Konfederasyonu’nun Locarno’da ev sahipliği yaptığı “Yönetim ve Katılım: Farklılıkların Entegrasyonu” adlı bir konferans düzenlenmiştir. Toplantının sonunda Konferans başkanı tarafından yayımlanan açıklamasında toplantıda ele alınan konular özetlendi ve “azınlıkların etkin katılımı sağlanarak, iyi bir Devlet idaresine ilişkin çeşitli kavram ve mekanizmaların daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesi de dahil, Devlet bünyesindeki farklılıkların entegrasyonunu sağlamaya yönelik, konferans sonrası somut faaliyetlerde bulunma” isteğine dikkat çekildi. UAYK bu amaçla, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’na, Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Enstitüsü’yle işbirliği yaparak, ilgili uluslararası standartlar doğrultusunda tavsiyeleri ayrıntılandırmak ve bu alandaki alternatiflerin ana hatlarını belirlemek üzere uluslararası düzeyde tanınmış bir grup bağımsız uzmanı bir araya getirme çağrısında bulundu.

Yukarıda belirtilen girişimin sonucunda Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkin Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri -uzmanların son olarak bir araya geldiği ve tavsiyelerin tamamlandığı İsveçte’ki bu şehrin adını alarak- ortaya çıktımıştır. Uzmanlar arasında, konuyla ilgili uluslararası hukuk uzmanları, anayasal düzen ve seçim sistemleri konularında uzman siyaset bilimciler ve azınlık sorunlarında uzman sosyologlar vardı. Raoul Wallenberg Enstitüsü Direktörü, Prof. Gudmundur Alfredsson başkanlığında bir araya gelen uzmanlar şunlardı:

 Prof. Gudmundur Alfredsson (İzlandalı), Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsani Hukuk Enstitüsü Direktörü, Lund Üniversitesi; Prof. Vernon Bogdanor (İngiliz), Kamu yönetimi Profesörü, Oxford Üniversitesi; Prof. Vojin Dimitrijevi (Yugoslav), Belgrad İnsan Hakları Merkezi Direktörü; Prof. Asbjørn Eide (Norveçli), Norveç İnsan Hakları Enstitüsü Kıdemli Üyesi; Prof. Yash Ghai (Kenyalı), Sör YK Pao, Kamu Hukuku Profesörü, Hong Kong Üniversitesi; Prof. Hurst Hannum (Amerikalı), Uluslararası Hukuk Profesörü, Fletcher School, Hukuk ve Diplomasi Bölümü, Tufts Üniversitesi; Peter Harris (Güney Afrikalı), Demokrasi ve Seçim Desteği Enstitüsü Kıdemli Yöneticisi; Dr. Hans-Joachim Heintze (Alman), Director of Barış Araştımaları ve Güvenlik Politikaları Enstitüsü; Prof. Ruth Lapidoth (İsrailli), Uluslararası Hukuk Profesörü ve Avrupa Çalışmaları Enstitüsü Akademik Komite Başkanı, Kudüs İbrani Üniversitesi; Prof. Rein Müllerson (Estonyalı), King’s Kolej Uluslararası Hukuk Başkanı, Londra Üniversitesi; Dr. Sarlotta Pufflerova (Slovak), Yurttaş ve Azınlık Vakfı Direktörü/Azınlık Hakları Grubu; Prof. Steven Ratner (Amerikalı), Uluslararası Hukuk Profesörü, Teksas Üniversitesi; Dr. Andrew Reynolds (İngiliz), Kamu Yönetimi Doçenti, Notre Dame Üniversitesi; Miquel Strubell (İspanyol ve İngiliz), Katalan Sosyolinguistik Enstitüsü Direktörü, Katalanya Yönetimi; Prof. Markku Suksi (Finlandiyalı), Kamu Hukuku Profesörü, Abo Akademi Üniversitesi; Prof. Danilo Türk (Sloven), Uluslararası Hukuk Profesörü, Ljubljana Üniversitesi; Dr. Fernand de Varennes (Kanadalı), Hukuk alanında kıdemli öğretim üyesi ve İnsan Hakları ve Etnik Çatışmaları Önleme Asya-Pasifik Merkezi Direktörü, Murdoch Üniversitesi; Prof. Roman Wieruszewski

ULUSAL AZINLIKLARIN KAMUSAL YAŞAMA ETKİN KATILIMINA İLİŞKİN LUND TAVSİYELERİ

I- GENEL İLKELER

1) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, barışçıl ve demokratik bir toplumun temel bileşenidir. Avrupa ve diğer bölgelerdeki deneyimler, böylesi bir katılımın geliştirilmesi için hükümetlerin çoğu zaman ulusal azınlıklarla ilgili özel düzenlemeler yapması gerektiğini göstermektedir. Bu Tavsiyeler, azınlıkların Devlet bünyesine dahil olmalarını kolaylaştırma ve bu azınlıkların kendi kimliklerini ve özelliklerini korumalarına olanak tanımakla beraber, böylelikle de Devletin iyi yönetilmesini ve bütünlüğünü geliştirmesini amaçlamaktadır.

2) Bu Tavsiyeler, azınlıkların kamusal hayata katılma hakkını ve diğer siyasal haklardan yararlanmasını etkilediğinden, insan onuruna saygı, eşit haklar ve ayrımcılığın önlenmesi gibi, uluslararası hukukun temel ilkeleri ve kuralları üzerine inşaa edilmiştir. Devletlerin, sivil toplumun hoşgörü, barış ve refah içerisinde gelişmesini mümkün kılan, uluslararası insan haklarına ve hukuk devleti ilkesine saygı duyma yükümlülüğü vardır.

3) Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımının sağlanması amacıyla, yetki kullanımı hakkı veya sorumluluk da verilebilecek kurumlar oluşturulduğunda, bu kurumların, kararlarından etkilenen herkesin insan haklarına saygı göstermesi gerekir.

4) Bireyler, bir ulusal azınlık üyesi olma kimliğinin yanı sıra kendilerini birçok farklı biçimde tanımlarlar. Bir kimsenin azınlık, çoğunluk üyesi olup olmadığı ya da hiçbirine üye olmadığı yönündeki kararı, kişinin kendisine bağlıdır ve hiç kimse bu yönde bir karar vermeye zorlanmayacaktır. Bunun da ötesinde, hiç kimse, bu tür bir tercihi nedeniyle veya tercihte bulunmayı reddetmesi sonucunda herhangi bir zarar görmeyecektir.

5) Bu Tavsiyeler doğrultusunda kurumlar ve prosedürler oluşturulurken hem içerik hem de süreç önemlidir. Hükümet yetkilileri ve azınlıklar, bir güven ortamının korunabilmesi için kapsayıcı, şeffaf ve hesap sorulabilir bir müzakere süreci yürütmelidirler. Devlet, kültürler arası anlayışı geliştirme ve azınlık sorunlarını dile getirme yönünde Devletin resmi yayın organlarını teşvik etmelidir.

II- KARAR ALMA SÜREÇLERİNE KATILIM

A-Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler

6) Devletler, gerekirse özel düzenlemelere gitmek yoluyla dahil, azınlıklar için merkezi hükümet düzeyinde görüş belirtme olanaklarının mevcut olmasını güvence altına almalıdır. Bu olanaklar, koşullara bağlı olarak şunlar olabilir:

  • ulusal azınlıkların temsil hakkı, örneğin, parlamenter meclislerin birinde ya da her ikisinde veya parlamento komisyonlarında azınlıklara belirli sayıda kota verilmesi; ve yasama sürecine katılımı güvence altına alan diğer yollarla;
  • Resmi ve gayri resmi olmayan yollarla ulusal azınlıklara ait üyelerin Bakanlar Kurulu’nda yer almalarını sağlamak, Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi, ya da daha alt düzey mahkemelerde üyelik konumu vermek ve yetkili danışma organları veya diğer üst düzey kurullarda görevlendirmek;
  • azınlık sorunlarını dile getiren personel bulundurulması veya bu konuda yönergeler çıkarılması gibi yollarla azınlık çıkarlarının ilgili bakanlıklarca dikkate alınmasını sağlayacak mekanizmalar;
  • azınlıkların sivil hizmetlere katılımını sağlayacak özel tedbirlerin alınmasının yanı sıra kamu hizmetlerinin ulusal azınlık dilinde sağlanması.

B-Seçimler

7) Avrupa ve başka yerlerdeki deneyimler, azınlıkların siyasal alana katılımlarına olanak sağlanması için seçim sürecinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Devletler, ayrım gözetmeksizin seçme ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kamusal işlerin yürütülmesinde yer alma hakkını garanti etmelidirler.

8) Siyasi partilerin kuruluşu ve faaliyetlerine ilişkin mevzuat, uluslararası hukukun örgütlenme özgürlüğü ilkesine uygun olmalıdır. Bu ilke, özellikle belirli bir topluluğun çıkarları doğrultusunda tanımlanmamış olan siyasi partilerin yanı sıra topluluk kimliklerine dayanan siyasi partiler kurma özgürlüğünü de kapsar.

9) Seçim sistemi, azınlık temsil hakkına ve azınlıkların etkin olmasına olanak sağlamalıdır.

  • Azınlıkların bölgesel düzeyde yoğunluk gösterdiği yerlerde tek adaylı seçim bölgeleri etkin bir azınlık temsil hakkını sağlayabilir.
  • Bir siyasal partinin ulusal düzeyde aldığı oyun meclisteki sandalye sayısını belirlediği nisbi temsil sistemleri, azınlıkların temsil edilmesine olanak sağlayabilir.
  • Seçmenlerin adayları tercihine göre sıraladığı bazı tercihli oy kullanma biçimleri, azınlıkların temsil edilmesini kolaylaştırabilir ve topluluklar arası işbirliğini geliştirebilir.
  • Mecliste temsil edilebilme barajının düşük tutulması ulusal azınlıkların yönetime katılımını artırabilir.

10) Seçim bölgelerinin coğrafi sınırları ulusal azınlıkların adil temsil hakkına olanak sağlamalıdır.

C-Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler

11) Devletler, yukarıda sözü edilen (Paragraf 6-10) merkezi hükümet düzeyinde temsil sürecinde olduğu gibi, ulusal azınlıkların bölgesel ve yerel düzeylerde de kamusal yaşama katılımını teşvik edecek önlemler almalıdırlar. Azınlıkların katılımını cesaretlendirmek için bölgesel ve yerel yönetimlerin yapısı ve karar alma süreçleri şeffaf ve erişilebilinir hale getirilmelidir.

D-Tavsiye ve Danışma Organları

12) Devletler, uygun bir kurumsal çerçevede, hükümet makamları ile ulusal azınlıklar arasında diyalog sağlayan tavsiye ve danışma organları oluşturmalıdırlar. Konut, arazi, eğitim, dil ve kültür konularıyla ilgilenen özel amaçlı komiteler de bu organların yapısına dahil edilebilir. Bu tür organların yapısı, kuruluş amacına uygun olmalı ve daha etkin bir iletişimin sağlanmasına ve azınlık çıkarlarının geliştirilmesine katkıda bulunmalıdır.

13) Bu organlar, karar verme merciilerine sorunları iletebilmeli, tavsiyeler hazırlayabilmeli, yasamaya ve diğer konulara ilişkin önergeler oluşturabilmeli, gelişmeleri izleyebilmeli ve azınlıkları doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilecek hükümet önergeleri konusunda görüşlerini aktarabilmelidir. Hükümet yetkilileri, azınlıkların kaygılarını gidermeye yardımcı olmak ve güven oluşturmak için, azınlıkları ilgilendiren yasamaya ve idari önlemlere ilişkin konularda bu organlara düzenli olarak danışmalıdır. Bu organların etkin işleyişi yeterli kaynaklara sahip olmalarını gerektirir.

III. ÖZ-YÖNETİM

14) Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, bölgesel veya bölgesel olmayan öz-yönetim düzenlemeleri ya da bunların bir bileşimi olan düzenlemeleri gerektirebilir. Devletler bu tür düzenlemeler için yeterli kaynak tahsis etmelidirler.

15) Bu tür düzenlemelerin başarılı olması için hükümet yetkilileri ile azınlıkların, başka alanlarda çeşitliliğin sağlayacağı yararlarla birlikte, bazı alanlarda merkezi ve standart kararların gerekliliğini kabul etmeleri gerekir.

  • Genellikle merkezi yönetimler tarafından yerine getirilen yönetim fonksiyonları savunma, dışişleri, göçmenlik ve gümrük işleri, makro ekonomik politikalar ve mali işleri içermektedir.
  • Aşağıda belirtilen diğer fonksiyonlar azınlıklar tarafından veya bölgesel idarelerce ya da merkezi yönetimlerle paylaşılarak yerine getirilebilir.
  • Fonksiyonlar, aynı Devlet içindeki farklı azınlık sorunlarına cevap vermek üzere asimetrik olarak da düzenlenebilir.

16) İlgili nüfusun görüşlerinin tam olarak yansıtılmasının sağlanması için bölgesel ya da bölgesel olmayan tüm öz-yönetim kurumlarının demokratik ilkelere dayanması gerekir.

A-Bölgesel Olmayan Düzenlemeler

17) Bölgesel olmayan yönetim biçimleri, ulusal azınlıkların kimlik ve kültürlerinin korunması ve geliştirilmesi açısından yararlıdır.

18) Bu düzenlemelere en açık konular eğitim, kültür, azınlık dili kullanımı, din, ve ulusal azınlıkların kimliği ve yaşam biçimi açısından büyük önemi olan diğer meseleleri içerir.

  • Kişiler ve gruplar, azınlık dilindeki adlarını kullanmayı tercih etme ve bu adların resmi olarak tanınması hakkına sahiptirler.
  • Azınlık kurumları, hükümet makamlarının eğitimle ilgili standartları saptama sorumluluğunu dikkate alarak, kendi azınlık dillerini, kültürlerini veya her ikisini birden öğretecek bir müfredat belirleyebilirler.
  • Azınlıklar, kendi sembollerini ve diğer kültürel ifade biçimlerini belirleyebilir ve bunları kullanabilirler.

B-Bölgesel Düzenlemeler

19) Bütün demokrasilerde bölgesel düzeylerde çeşitli yönetim düzenlemeleri bulunmaktadır. Avrupa ve diğer bölgelerdeki deneyimler, merkezi hükümet idaresinin başkentten bölgesel veya yerel birimlere devredildiği mutlak bir ademi merkeziyetçilikten çok, bazı yasama ve yürütme fonksiyonlarının merkezi düzeyden bölgesel düzeye devredilmesinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Devletler, ikincillik ilkesinden hareketle, özyönetimin özgün fonksiyonlarını da kapsayacak şekilde ve azınlıkların özellikle kendilerini etkileyen konularda yetki kullanma olanaklarını artıracağı durumlarda, bölgesel düzeyde yetki devrini olumlu karşılamalıdırlar.

20) Ulusal azınlıkların özgün tarihsel ve bölgesel koşullarına karşılık verebilecek, muhatap yerel, bölgesel veya özerk yönetimler, bu azınlıkların sorunlarına daha etkin cevap verebilecek şekilde çok sayıda işlev üstlenebilirler.

  • Bu tür yönetimlerin temel veya önemli düzeyde yetki aldıkları fonksiyonlar eğitim, kültür, azınlık dili kullanımı, çevre, yerel planlama, doğal kaynaklar, ekonomik kalkınma, yerel asayişi sağlayıcı faaliyetler, barınma, sağlık ve diğer sosyal hizmet alanlarını kapsar.
  • Merkezi ve bölgesel yönetimler arasında ortaklaşa yürütülen idari fonksiyonlar vergilendirme, yargı yönetimi, turizm ve ulaşım alanlarını kapsar.

21) Yerel, bölgesel ve özerk yönetimler, yargı yetkileri altında olan herhangi bir azınlığın hakları da dahil olmak üzere, herkesin insan haklarına saygı göstermeli ve bu hakları güvence altına almalıdırlar.

IV – GÜVENCELER

A- Anayasal ve Yasal Güvenceler

22) Öz-yönetime ilişkin düzenlemeler yasalarla oluşturulmalı ve genel olarak sıradan yasalara uygulanan değişiklik yapma sürecine tabi olmamalıdırlar. Azınlıkların karar alma süreçlerine katılımını teşvik edici düzenlemeler yasalarla veya diğer uygun araçlarla belirlenebilir.

  • Anayasal hükümlerle getirilen düzenlemelerin kabulü ve değiştirilmesi normalde yasamanın netilikli çoğunluğuna veya doğrudan halk oyuna tabidir.
  • Öz yönetime ilişkin mevzuat düzenlemelerinde değişiklik yapılması, çoğu kez yasama organının nitelikli çoğunluğunun, ulusal azınlıkları temsil eden özerk kurum veya kurumların ya da her ikisinin birden onayını gerektirir.
  • Öz yönetime ve azınlıkların karar alma süreçlerine katılımına ilişkin düzenlemelerin düzenli aralıklarla gözden geçirilmesi, edinilen deneyimler ve değişen koşullar ışığında bu düzenlemelerde değişiklik yapılması gerekip gerekmediğinin belirlenmesine olanak sağlar.

23) Yeni katılım biçimlerinin denenmesi ve geliştirilmesine olanak sağlayan geçici ya da tedrici düzenlemelere gidilmesi de düşünülebilir. Bu düzenlemeler yasalarla ve ya kayıt dışı yollarla belirli bir zaman aralığında geçerli olacak, elde edilen başarıya bağlı olarak uzatılabilecek, değiştirilebilecek ya da iptal edilebilecek şekilde oluşturulabilir.

B-Hak Arama Yolları

24) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, çatışmaların önlenmesi ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulması için danışma kanalları oluşturulmasını ve gerektiğinde ad hoc veya alternatif mekanizmaların varlığını gerektirir. Bu yöntemlere şu hususlar dahildir:

  • Anlaşmazlıkların yargısal çözümü, örneğin Devletin, kararlarına saygı duyulan, bağımsız, ulaşılabilir ve tarafsız bir yargıya sahip olmasını gerektiren, mevzuatın veya idari işlemlerin yargısal incelemesi gibi;
  • İlave anlaşmazlık çözüm mekanizmaları, örneğin yönetim sorunlarıyla ilgili şikayetlerin çözüme kavuşturulmasında temel birim ve mekanizma işlevi görebilecek, müzakere, olgu tespiti, arabuluculuk, tahkim, ulusal azınlıklar için ombudsman, özel komisyonlar gibi.

ULUSAL AZINLIKLARIN KAMUSAL YAŞAMA ETKİN KATILIMINA İLİŞKİN LUND TAVSİYELERİ AÇIKLAYICI NOTU

I- GENEL İLKELER

1) Hem Birleşmiş Milletler Şartı (bundan sonra “BM Şartı”) hem de AGİK/AGİT’in kuruluş belgeleri, azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere, insan haklarına saygı gösteren ve egemenlik bakımından eşit ve bağımsız Devletler arasında dostça ve işbirliğine dayalı ilişkilerin geliştirilmesi yoluyla uluslararası barış ve güvenliği sürdürmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadırlar. Zira tarih, azınlık hakları dahil olmak üzere, insan haklarına saygı gösterilmemesinin, Devletin istikrarını bozduğunu ve Devletler arası ilişkileri olumsuz etkilediğini, dolayısıyla uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye soktuğunu göstermektedir.

 AGİT katılımcısı Devletler, 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi’nin on temel ilkesinin yedincisinden başlayarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarına saygı göstermekle barış ve istikrarın korunması arasında temel bir bağlantı olduğuna vurgu yapmışlardır. Bu bağ daha sonraki temel belgelerde tekrarlanmıştır; 1983 tarihli Madrid Sonuç Belgesi (İlke 15), 1989 tarihli Viyana Sonuç Belgesi (İlke 18 ve 19) ve 1990 tarihli Yeni bir Avrupa için Paris Şartı ile daha sonraki Zirve Belgeleri; örneğin, 1992 tarihli Helsinki Belgesi (IV. Bölüm, Paragraf 24) ve 1996 Lizbon Belgesi (21. Yüzyıl Avrupa’sı için Ortak ve Kapsamlı bir Güvenlik Modeli Lizbon Bildirgesi, I. Bölüm, Paragraf 2). Azınlık haklarının korunması ve geliştirilmesi ile barış ve istikrarın korunması arasındaki bağlantı Birleşmiş Milletler düzeyinde, 1992 tarihli BM Ulusal veya Etnik, Dinsel, Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin (bundan sonra “BM Azınlık Bildirgesi”) Giriş bölümünde ifade edilmiştir. Daha da ötesi, Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nın kabulüyle AGİT katılımcısı bütün Devletler demokratik yönetim taahhüdü altına girmişlerdir.

Azınlıklara mensup kişilere insan haklarından eşit bir biçimde yararlanmalarını sağlayacak bütün fırsatların tanınması, bu kişilerin karar alma süreçlerine, özellikle de kendilerini özel olarak etkileyen kararlara etkin katılımlarını gerektirir. Azınlık durumları büyük bir çeşitlilik göstermekte ve bazı durumlarda sıradan demokratik süreçler azınlıkların ihtiyaç ve istemlerini karşılamaya yeterli olabilmekte ise de deneyimler, azınlıkların karar alma süreçlerine etkin katılımlarının sağlanmasının çoğu kez özel önlemler alınmasını da gerektirdiğini gösteriyor. Aşağıda sözü edilen uluslararası standartlar, Devletlere bu tür durumlarda ne şekilde hareket edecekleri konusunda yükümlülükler getirmektedir: 1990 tarihli İnsani Boyut Toplantısı Kopenhag Belgesi’nin (bundan sonra “Kopenhag Belgesi”) 35. Paragrafı’na göre, AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliğinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili meseleler de dahil olmak üzere, bu kişilerin kamusal meselelere etkin katılım hakkına saygı göstereceklerdir”; 1992 tarihli BM Azınlık Bildirgesi’nin 2. Maddesinin 2. ve 3. Paragraflarına göre “azınlık mensubu kişilerin [….] kamusal yaşama etkin katılım hakkı vardır” ve “azınlık mensubu kişiler, mensup oldukları azınlıkla veya yaşadıkları bölgelerle ulusal ve uygun durumlarda bölgesel düzeydeki kararlara etkin katılım hakkına sahiptirler”; ve 1994 tarihli, Avrupa Konseyi’nin Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin (bundan sonra “Çerçeve Sözleşmesi”) 15. Maddesine göre, Taraf Devletler “ulusal azınlıklara mensup kişilerin kültürel, sosyal ve ekonomik hayata ve özellikle onları ilgilendiren kamusal meselelere etkin katılımının sağlanması için gerekli koşulları yaratırlar.”

Nitekim etkin katılım olanaklarının yaratılması, böylesi bir katılımın gönüllü olacağından hareketle gerçekleştirilir. Gerçekten, üzerinde durulan sosyal ve siyasal entegrasyon kavramı, Çerçeve Sözleşmesi’nin 5. Maddesinde dikkat çekilen, zorla asimilasyonu oluşturan süreçler ve bu süreçlerin sonuçlarından farklıdır. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarının aranması, ancak gönüllü sureçlerle, kamusal politika ve yasaların yapılmasında en uygun sonuçlar doğuran barışçıl bir süreç haline gelebilir. Dolayısıyla böylesine kapsayıcı, katılımı sağlayıcı süreçler, toplumun tümünün çıkarlarına cevap vererek – tüm kamu çıkarlarını kamusal yaşam dokusu içine alarak ve bunun sonucunda Devlet bünyesindeki entegrasyonu güçlendirerek – iyi yönetim hedefine ulaşılmasına hizmet eder. Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımına gönderme yapan uluslararası standartlar, egemen eşitlik, ülkesel bütünlük ve Devletlerin siyasal bağımsızlığı (bakınız Kopenhag Belgesi Paragraf 37, BM Azınlık Bildirgesi, Madde 8(4) ve Çerçeve Sözleşme Giriş bölümü) da dahil olmak üzere, herhangi bir hakkın Birleşmiş Milletler, AGİT veya Avrupa Konseyi amaç ve ilkelerine ters düşen faaliyetleri kapsadığı anlamına gelmediğine vurgu yapmaktadır.

2) Bu tavsiyeler, 1992 tarihli Helsinki Belgesi’nin Bölüm VI, 25. Paragrafının özü doğrultusunda , AGİT katılımcısı Devletlere “ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi için koşulların yaratılmasıyla ilgili konular da dahil olmak üzere, AGİK taahhütlerini daha etkin bir şekilde yerine getirmeleri için daha ileri yöntemler” öneren ilgili taahhütler üzerine inşa edilmiştir.

 BM Şartı’nın 1(3) Maddesinde, kuruluşun amaçlarından birisinin “ekonomik, sosyal, kültürel veya insancıl nitelikli uluslararası problemleri çözümleyerek ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımı yapmaksızın herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerine saygıyı geliştirerek ve teşvik ederek uluslararası işbirliğini sağlamak” olduğu ifade edilmektedir. Bu amaç, 55(c) Maddedeki “ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapmaksızın herkesin insan hakları ve temel özgürlüğüne evrensel düzeyde saygı gösterilmesi ve bu haklara uyulması” ifadesiyle daha ayrıntılı hale getirilmiştir. BM Şartı, insan haklarına saygı ile uluslararası barış ve güvenlik arasında yakın bir ilişki olduğu esasına dayanır ve temel değer olan insan onuru, 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 1. Maddesi ile 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, 1966 tarihli Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve 1965 tarihli Uluslararası Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin giriş bölümlerinde ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. İnsan onuru her insanın doğasında eşit olarak vardır ve bu onur eşit ve vazgeçilemez hakları beraberinde getirir.

Onur bakımından eşitlik ve vazgeçilemez haklar kavramlarının sonucunda ortaya çıkan ayrım gözetmeme ilkesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. Maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2. ve 26. Maddesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesi başta olmak üzere, hemen hemen bütün uluslararası insan hakları belgelerinde yer almaktadır. Uluslararası Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 1. Maddesi, bu Sözleşmenin “soy veya ulusal ya da etnik köken” temelinde ayrımcılığı da yasakladığını açıkça belirtmektedir. 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (bundan sonra “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”) 14. Maddesi, bu Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda, ayrım gözetmeme ilkesinin kapsamını “ulusal veya toplumsal köken, [veya] bir ulusal azınlığa mensup olma” durumlarını da dahil edecek şekilde genişletmektedir. Aslında AGİT katılımcısı Devletlerin çoğunun anayasalarında da bunu teyit edici ifade ve ilkeler mevcuttur.

Kopenhag Belgesi’nin 31. Paragrafında, Çerçeve Sözleşme’nin 4. Maddesinde ve BM Azınlık Bildirgesi’nin 4(1) Maddesinde belirtildiği gibi, ulusal azınlıklara mensup kişiler kamusal yaşama etkin katılım hakkına ayırım gözetmeksizin sahiptirler. Bununla birlikte, Çerçeve Sözleşme’nin 4(2) Maddesindeki “Devletler, bir ulusal azınlığa mensup kişilerle çoğunluk mensubu kişiler arasında tam ve etkin bir eşitlik” sağlamak için “ulusal azınlıklara mensup kişilerin özgün koşullarını dikkate almalı” ve “, … siyasal …. yaşamın … bütün alanlarında, …. gerektiğinde yeterli önlemler almalıdırlar”, ifadesiyle onur bakımından eşitlik kavramı ayrım gözetmeme ilkesini aşan bir anlam kazanmaktadır.

 Bu tavsiyede insan haklarına saygı ile sivil toplumun gelişimi arasında kurulan ilişki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Başlangıç bölümüne göre, dünyada adaletin ve barışın sağlanmasıyla doğrudan ilgili olan “etkin siyasal demokrasi” talebine işaret etmektedir. AGİT katılımcısı Devletler, Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda, insan haklarına saygı ve demokratik bir yönetimin, toplumsal refahın temeli olduğunu daha da vurgulamışlardır.

3) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımını güvence altına alacak özel kurumlar oluşturulurken bunun başkalarının haklarını ihlal etme pahasına olmaması gerekir. Devletin yetki vereceği bu tür kurumlar dahil olmak üzere herkes, bütün insan haklarına her zaman saygı göstermek zorundadır. Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafına göre, katılımcı Devletler ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliklerinin korunması için gerekli önlemleri alırken “bu tür herhangi bir önlem, söz konusu katılımcı Devletin diğer yurttaşları açısından da eşitlik ve ayrım gözetmeme ilkelerine uygun olmalıdır.” Kopenhag Belgesi’nin 38. Paragrafında, AGİT “katılımcısı Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarını koruma ve geliştirmeye yönelik çabalarında, mevcut insan hakları sözleşmeleri ve ilgili diğer uluslararası belgeler kapsamındaki yükümlülüklerine tam olarak saygı gösterirler” koşulu getirilmektedir. Çerçeve Sözleşmesi, 20. Maddesiyle benzer bir hüküm getirmektedir: “Bu Çerçeve Sözleşmesi’nde yer alan ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlüklerin kullanımında, bir ulusal azınlığa mensup herkes, ulusal mevzuata ve başkalarının haklarına, özellikle de çoğunluğa veya diğer ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarına saygı gösterir.” Bu, özellikle bölgesel temelde (bakınız tavsiye 16 ve 21) “azınlık içinde azınlık” olma durumuna işaret etmektedir. Başkalarının haklarına saygı gösterilmesi, 1979 tarihli, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 7. Maddesinde ifade edilen “ülkenin siyasal ve kamusal yaşamı” bağlamında ayrımcılığa uğramama özgürlüğü dahil olmak üzere, kadınların insan haklarına saygı gösterilmesini de kapsar.

4) Azınlıklara mensup kişilerin kendi kendini tanımlama ilkesi birkaç temel taahhüde dayanmaktadır. Kopenhag Belgesi’nin 32. Paragrafı “bir ulusal azınlığa mensubiyet, kişinin bireysel seçimi ile ilgili bir konudur ve böyle bir seçim yapmak herhangi bir olumsuz sonuç doğurmamalıdır” ifadesi kullanılmaktadır. Çerçeve Sözleşmesi’nin 3(1) Maddesi benzer şekilde “Bir ulusal azınlığa mensup herkes, kendisine bu azınlık mensubu olarak davranılmasını ya da davranılmamasını özgürce tercih etme hakkına sahiptir ve bu tercihi veya bu tercihiyle bağlantılı hakların kullanımı herhangi bir olumsuzluğa neden olamamalıdır.” demektedir. BM Azınlık Bildirgesi’nin 3(2) Maddesi “bir azınlığa mensup herhangi bir kişinin, bu Bildirge’de yer alan hakları kullanması veya kullanmamasının” herhangi bir olumsuzluk doğurmasını aynı şekilde yasaklamaktadır.

 Kişinin kendini tercih ettiği şekilde tanımlaması özgürlüğü, bireysel bağımsızlığa ve özgürlüğe saygının sağlanması açısından önemlidir. Bir kimse, sadece özel yaşam alanında değil, aynı zamanda kamusal yaşam alanında da birkaç kimliğe sahip olabilir. Kişilerin ve fikirlerin gittikçe artan bir şekilde hareket halinde olduğu açık toplumlarda birçok kişi, çeşitli aidiyetlerini yansıtan ve aynı anda, birlikte varolan veya tabakalar halinde (hiyerarşik veya hiyerarşik olmayan bir biçimde) birden fazla kimliğe sahiptir. Bu kimlikler kesinlikle ne sadece etnik kimliğe dayanmaktadır, ne de aynı toplum içinde tek bir kimlik olması söz konusudur; bu kimlikler aynı toplumun farklı üyelerince farklı nüans ve derecelerde benimsenebilirler. Konunun özgün unsurlarına bağlı olarak bu farklı kimlikler daha az veya daha çok öne çıkabilir. Sonuç olarak, öne çıkma düzeyine ve sıralamadaki yerine bağlı olarak kişi kendisini farklı nedenlerle farklı biçimlerde tanımlayabilir. Örneğin bazı Devletlerde, bir kimse vergi formlarını belirli bir dilde doldurmayı tercih ederken, yerel bir toplulukta bir başka nedenlerle kendisini farklı tanımlayabilir.

  5) Demokrasilerde karar alma süreci, alınan kararların niteliği kadar önem taşır. İyi bir yönetim biçimi, sadece insanların iyi yönetilmesi demek değil aynı zamanda insanlar için iyi bir yönetim de demektir; yönetim süreçleri her zaman ilgili kesimleri kapsayıcı, herkesin anlamasına ve yorum yapmasına açık ve bu kararlardan etkilenenlere hesap verebilir nitelikte olmalıdır. Sadece böylesi süreçler kamu güvenini artırır ve bu güvenin sürmesini sağlayabilir. Danışmak, oy kullanmak, referanduma gitmek, müzakerelerde bulunmak ve hatta alınan kararlardan doğrudan etkileneceklerin özel olarak rızasını almak kapsayıcı süreçler dahilinde olabilir. Böylesi süreçlerin sonucunda alınan kararlar bu kararlara gönüllü olarak uyulmasını sağlar. Kamu makamları ile alınan kararlardan etkilenen topluluğun görüşlerinin temelde farklılık gösterdiği durumlarda, iyi bir yönetim en tatmin edici karara ulaşmak için üçüncü bir tarafın yardımından yararlanılmasını önerebilir.

 Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, özellikle ulusal azınlıklarla ilgili olarak, AGİT katılımcısı Devletlere “bu azınlıklara ait kuruluşlar ve derneklerle ilişkiler kurmak da dahil […]gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra, kendi ülkelerindeki ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve bu kimliğin geliştirilmesinin koşullarını yaratmak amacıyla” önlemler alma yükümlülüğü getirmektedir. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölümü, 26. Paragrafı’nda, AGİT katılımcısı Devletler, “AGİK ilke ve taahhütleri temelinde, ulusal azınlık sorunlarını yapıcı bir tarzda, barışçıl yollarla ve ilgili bütün taraflar arasında diyalog sağlayarak ele alma”yı taahhüt etmektedirler. “İlgili bütün taraflar” ifadesiyle ilgili olarak Kopenhag Belgesi’nin 30. Paragrafı “hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin geliştirilmesinde ve ulusal azınlıklarla ilgili sorunların çözümlenmesinde siyasal partiler, sendikalar, insan hakları kuruluşları ve dinsel gruplar dahil olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin önemli bir rolü ” olduğunu kabul etmektedir.

 Kapsayıcı süreçler hoşgörü ortamı gerektirir. Karşılıklı saygı ve eşitliğin olduğu toplumsal ve siyasal bir ortamın yasalarca güvence altına alınması ve ayrıca nüfusun tamamının paylaştığı bir toplumsal ahlak olarak öğretilmesi gerekir. Medyanin bu bakımdan özel bir rolü vardır. Çerçeve Sözleşmesi’nin 6(1) Maddesi “Taraflar, hoşgörü ve kültürler arası diyalog ruhunu teşvik ederler ve etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimliklerine bakmaksızın kendi toprakları üzerinde yaşayan herkes arasında, özellikle eğitim, kültür ve kitle iletişimi alanlarında, karşılıklı saygı, anlayış ve işbirliğini geliştirmek için etkin önlemler alırlar” demektedir. Özellikle Devletler, aşağılayıcı veya küçültücü isim ve terimlerin halk tarafından kullanımını engelleyecek şekilde davranmalı ve bu yöndeki olumsuz yaklaşımları engellemeye yönelik adımlar atmalıdırlar. İdeal olan bu durumdan etkilenen topluluğun temsilcilerinin bu tür sorunların üstesinden gelmek için atılacak adımların seçilmesine ve ne tür adımlar atılacağının belirlenmesine dahil edilmesidir.

II- KARAR ALMA SÜREÇLERİNE KATILIM

A- Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler

6) 1991 tarihli AGİK (Cenevre) Ulusal Azınlık Uzmanları Toplantısı Raporu’nun III. Bölüm 1. Paragrafı, Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafına dayanarak “ulusal azınlıklarla ilgili konular bu azınlıkların bulundukları ülkelerde tartışıldığında, söz konusu azınlıklar bu tartışmalara etkin bir şekilde katılmalıdırlar … [ve]ulusal azınlıkların veya onların temsilcilerinin ya da danışma organlarının [bu tür süreçlere] demokratik katılımı kamusal işlere etkin katılımın önemli bir unsurunu oluşturmaktadır” vurgusu yapmaktadır. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm 24. Paragrafı AGİT katılımcısı Devletlere “her Devletin karar alma süreçlerine uygun olarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin ülkelerinin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamına siyasal partiler ve dernekler aracılığıyla katılımlarının yanı sıra ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki karar alma süreçlerine ve danışma organlarına katılımları da dahil, insan hakları ve temel özgürlüklerini bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte özgürce kullanabilmelerinin güvence altına alınması yönündeki çabalarını yoğunlaştırma” yükümlülüğü getirmektedir.

 Katılımın temeli, hem karar alma süreçlerine somut katkılarda bulunabilmek hem de bu katkılara işlerlik kazandırmak bakımından bu süreçlere dahil edilmektir. İyi yönetim kavramı, salt çoğunlukçu karar alınmanın her zaman tatmin edici olmadığı varsayımını içermektedir. Devletin yapısına bağlı olarak, hem Devlet düzeyindeki hem de daha alt düzeylerdeki karar alma süreçlerinin bu kararlardan etkilenenlere en iyi şekilde anlatılabilmesi ve açıklanabilmesi için farklı ademi merkeziyetçilik biçimleri uygun görülebilir. Bu, üniter bir Devlette veya federal ve konfederal sistemlerde çeşitli biçimlerde başarılabilinir. Azınlıkların karar alma organlarında temsil edilmesi, azınlıklara bu organlarda belli sayıda yer ayrılması (kontenjan, destekleme veya diğer önlemlerle) ile sağlanabilir; bunun dışındaki katılım biçimlerine, oy kullanma hakkı tanınarak ya da tanınmayarak azınlıkların ilgili komitelere üye olması dahildir. Yürütmeye ilişkin kurumlarda, yargı kurumlarında, idari ve diğer kurumlarda temsiliyet, ya resmi gerekleri yerine getirilerek yasal düzenlemelerle ya da geleneksel uygulamalarla benzer biçimlerde güvence altına alınabilir. Azınlık sorunlarıyla ilgilenen özel organlar da oluşturulabilir. Bütün azınlık haklarından gerçek anlamda yararlanma olanaklarının sağlanması, Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 5(c) Maddesinde belirtilen “kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma”nın güvence altına alınması da dahil, kamu hizmetleri alanında özel adımların atılmasını gerektirir.

B- Seçimler

7) -Serbest, adil ve periyodik seçimler yoluyla kurulan temsili hükümet biçimi çağdaş demokrasinin en önemli göstergesidir. Temel amaç, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 21(3) Maddesindeki ifadeyle “Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir”. Bu temel standart, evrensel ve Avrupa düzeyindeki sözleşmelerde; başlıca, Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 25. Maddesinde ve İnsan Avrupa Hakları Sözleşmesi’ne Ek I. Protokol’ün 3. Maddesinde ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. AGİT katılımcısı Devletler bakımından, Kopenhag Belgesi’nin 5. ve 6. Paragrafları “bütün insanların doğasında var olan onurun ve eşit ve vazgeçilemez hakların tam olarak ifade edilebilmesinin temelini oluşturan adalet unsurlarından olan”, “periyodik ve meşru seçimler yoluyla serbestçe ve adil bir şekilde ifade edilen halk iradesi, her hükümetin otoritesi ve meşruiyetinin temelidir” demektedir.

Bu yükümlülükleri yerine getirmekte kendilerine özgü yöntemler seçme konusunda geniş bir hareket serbestisine sahip Devletler, bunu yaparken ayrım gözetmemeli ve olabildiğince yüksek oranda bir temsil hakkı sağlamayı amaçlamalıdırlar. Bu konu Birleşmiş Milletler düzeyinde, İnsan Hakları Komitesi’nin 25. Maddeye ilişkin 25 No’lu Genel Yorum’unun (57. Oturum 1996) 12. Paragrafında “ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, oy kullanma hakkından etkin bir şekilde yararlanmanın temel koşuludur ve bu özgürlükler tam olarak korunmalıdır. […] Oy kullanmaya ilişkin bilgi ve materyallerin azınlık dillerinde sağlanması gerekir.” biçiminde açıklanmıştır. Daha da ötesi, 25 No’lu Genel Yorum’un 5. Paragrafı “kamusal işlerin idaresi […], siyasal erkin kullanımıyla; özellikle yasama, yürütme ve idari erkin kullanımıyla ilgili geniş bir kavramdır. Kamu yönetimini ve uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki politikaların formüle edilmesini ve yürütülmesini bütün yönleriyle içerir” diyerek konuyu açıklığa kavuşturmaktadır.

 Hiçbir seçim sisteminin çeşitli görüş ve çıkar perspektiflerinden soyutlanamayacağından hareketle, Devletler, kendi özgül koşullarında en fazla temsil hakkıyla sonuçlanacak bir seçim sistemi benimsemelidirler. Bu, aksi takdirde yeterli düzeyde temsil edilemeyecek olan ulusal azınlıklara mensup kişiler açısından özellikle önemlidir.

8) İlke olarak, demokrasilerde insanların politik örgütlenme biçimlerine – barışçıl amaçlı olduğu ve başkalarının haklarına saygı gösterildiği sürece- müdahale edilmemelidir. Bu, aşağıda sözü edilen belgeler dahil, çok sayıda uluslararası belgede ifade edilmiş olan örgütlenme özgürlüğü ile ilgili bir konudur: Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 20. Maddesi; Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 22. Maddesi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; ve Kopenhag Belgesi’nin 6. Paragrafı. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin örgütlenme özgürlüğü, Kopenhag Belgesi’nin 32.6 Paragrafı ile Çerçeve Sözleşmesi’nin 7. Maddesi’nde açık bir şekilde güvence altına alınmıştır. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm, 24. Paragrafı, AGİT katılımcısı Devletlere daha açık bir şekilde “ülkelerinin politik […] yaşamına siyasi partiler ve dernekler […] aracılığıyla katılmak da dahil, ulusal azınlıklara mensup kişilerin insan hakları ve temel özgürlüklerden bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte serbestçe yararlanmalarını sağlama” yükümlülüğü getirmektedir.

 Hak eşitliğine ve ayrım gözetmemeye tam olarak saygı gösterilmesi, etnik bağlar temelinde siyasi parti oluşturma talebi ve ihtiyacını azaltmakla veya ortadan kaldırmakla birlikte, bazı durumlarda ise spesifik çıkarların etkin olarak temsil edilebilmesi, dolayısıyla bunun için etkin katılımın sağlanabilmesinin tek ümidi bu tür topluluk partilerinin varlığı olabilir. Elbette başka temellerde, örneğin bölgesel çıkarlar temelinde de partiler kurulabilir. İdeal olarak partilerin açık olması ve dar etnik sorunları aşabilmesi gerekir; dolayısıyla ana partiler, etnik temelde parti oluşturma ihtiyaç ve isteğinin azalması için azınlık üyelerini bünyelerine alma yollarını sunmalıdır. Tercih edilen seçim sistemi bu açıdan da önemlidir. Her halukarda hiçbir siyasal parti veya kuruluş, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 20. Maddesi ile Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 4. Maddesinde yasaklanmış olan, ırk temelinde düşmanlığı teşvik etmemelidir.

9) Seçim sistemi, hem yasama organının hem de diğer organ ve kurumların üyelerinin seçilmesini sağlayabilir. Tek üyeli seçim bölgeleri, bu bölgelerin nasıl belirlendiğine ve azınlık topluluklarının söz konusu bölgelerdeki yoğunluğuna bağlı olarak azınlıkların tatmin edici bir düzeyde temsil edilmesini sağlayabilirken nisbi temsil sistemi, azınlık temsil hakkının güvence altına alınmasına yardımcı olabilir. AGİT katılımcısı Devletlerde, nisbi temsilin çeşitli biçimleri uygulanmaktadır: “tercihli oy sistemi”, seçmenlerin adayları tercihine göre sıraladığı sistem; “açık liste sitemi”, seçmenlerin bir parti listesindeki adaylar arasından birini tercih ettiği ve ayrıca o parti için oy kullanabildiği sistem; “panachage” (seçmenin farklı partilerden, birden fazla aday için oy kullanabildiği sistem); “birikimli sistem”, seçmenin tercih ettiği aday için birden fazla oy kullanabildiği sistem. Seçim barajı, azınlıkların temsil edilmesini önleyecek ölçüde yüksek olmamalıdır.

10) Seçim bölgelerinin sınırları belirlenirken, azınlıkların karar organlarında temsil edilmelerini güvence altına alacak şekilde, ulusal azınlıkların sorunları ve çıkarları dikkate alınmalıdır. “Hakkaniyet” kavramı, tercih edilen yöntem sonucunda hiç kimseye ön yargılı yaklaşılmamasını ve her azınlık sorunu ve çıkarının eşit olarak dikkate alınmasını ifade eder. İdeal olan, seçim bölgelerinin sınırlarının, dikkate alınacak diğer hususların yanı sıra azınlık haklarına saygı gösterilmesini de sağlayacak şekilde bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından belirlenmesidir. Bu, AGİT katılımcısı Devletlerde, genellikle daimi ve profesyonel seçim komisyonları aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.

Devletler, azınlık temsil oranını düşürmek veya azınlıkları dışta bırakmak amacıyla seçim bölgelerini veya bir seçim bölgesindeki nüfus oranlarını hiçbir koşulda değiştirmemelidirler. Yerel Özerklik Avrupa Şartı’nın 5. Maddesi “İlgili yerel topluluklara danışılmadan yasaların izin verdiği durumlarda referanduma gidilerek- yerel yönetim sınırlarında değişiklik yapılamaz” koşulu getirirken, Çerçeve Sözleşme’nin 16. Maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır (bölgesel düzenlemelerle ilgili olarak bakınız Tavsiye 19).

C- Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler

11) Bu Tavsiye, merkezi yönetimler altındaki tüm yönetim düzeyleri için geçerlidir (örneğin vilayetler, bölümler, semtler, idari birimler, belediyeler, şehir ve kasabalar, özerk bölgeler ve diğer yönetimler de dahil olmak üzere, üniter bir Devletteki birimler ya da federal bir Devleti oluşturan birimler). Herkesin bütün insan haklarından tutarlı ve eşit bir şekilde yararlanması, merkezi yönetim düzeyinde kullanılan hakların daha alt birimlerde de kullanılabilmesi anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, bölgesel ve yerel düzeyde yönetim birimleri oluşturma kriterleri merkezi hükümet düzeyindeki kriterlerden farklı olabilir. Bu birimler değişen ihtiyaçlara ve ifade edilen taleplere uygun olarak asimetrik biçimlerde de oluşturulabilir.

D-Tavsiye ve Danışma Organları

12) Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm, 24. Paragrafı, AGİT katılımcısı Devletlere “her Devletin demokratik karar alma süreçlerine uygun olarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki danışma organlarına demokratik katılımları dahil, ülkelerinin […] politik […] yaşamına tam olarak katılma hakkını içerecek şekilde, insan hakları ve temel özgürlüklerini bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte özgürce kullanmalarını güvence altına alma” yükümlülüğü getirmektedir. Bu tür danışma organları, yasama veya yürütmeye bağlı ya da yasama veya yürütmenin bir parçası veya bağımsız organlar biçiminde daimi veya ad hoc organlar olabilirler. Birkaç AGİT katılımcısı Devlette azınlık yuvarlak masa konferansları gibi, parlamenter organlara bağlı komitelerin varolduğu bilinmektedir. Bu komiteler, özerkliğe ilişkin düzenlemeler de dahil, bütün hükümet düzeylerinde görev üstlenebilirler ve üstlenmektedirler. Bu tür organların etkin olabilmeleri için, yeterli kaynakların sağlanması ve karar mercileri tarafından dikkate alınmaları koşuluyla, azınlık temsilcileri ile özel uzmanlık bilgisi sunabilecek kişilerden oluşmaları gerekir. Bu organlar, tavsiyelerde bulunma ve danışılma dışında, karar verici makamlarla azınlık grupları arasında yararlı bir arabuluculuk işlevi görebilirler. Ayrıca, hükümet düzeyinde ve azınlık toplulukları arasında faaliyetleri teşvik edebilirler. Bu tür organlar, bazı programların uygulanmasında, örneğin eğitim alanında, özel görevler de üstlenebilirler. Bunun yanı sıra, özel amaçlı komitelerin, bu komitelerde temsil edilmesi gereken bazı azınlıklar için özel bir önemi olabilir.

13) Bu tür organlardan verimli bir şekilde yararlanılması durumdan duruma farklılıklar gösterir. Bununla birlikte, iyi bir yönetim her koşulda, yetkililerin ihtiyaç olduğunda varolan tavsiye ve danışma organlarına başvurmalarını ve bu organların ellerindeki verileri sunmalarını sağlayacak pozitif adımlar atmalarını gerektirir. Yetkililerin bu organlarla ve bu organların üyeleriyle ilişkilerinde açık ve kapsayıcı bir yaklaşım göstermesi daha iyi kararların alınmasına, toplumun daha geniş bir kesiminde güvenin oluşmasına katkıda bulunur.

III. ÖZ-YÖNETİM

14) “Öz-yönetim” terimi, bir topluluğun kendisini etkileyen konular üzerindeki denetim ölçüsünü ifade eder. “Yönetim” teriminin seçilmesi tek başına bir egemenlik yetkisi anlamına gelmez. Bunun ötesinde idari yetki, yönetim ve özelleştirilmiş yasama ve yargı yetkisini de içermektedir. Devlet bunu, görev veya yetki devriyle ya da, federasyon söz konusu olduğunda baştan anayasal yetkilerde ayrıma giderek gerçekleştirebilir. AGİT katılımcısı Devletlerde, “özyönetim” düzenlemelerinden otonomi düzenlemeleri, öz yönetim ve idari bağımsızlık gibi çeşitli şekillerde söz edilmiştir. Bu tür bölgesel düzenlemeler hiçbir koşulda etnik kritere göre değildir.

Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafında AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini korumak ve bu kimliklerin gelişmesi için gerekli koşulları yaratmak amacıyla ve bu amaca ulaşmanın yollarından biri olarak, ilgili Devletin politikaları doğrultusunda ve bu azınlıkların özgül tarihsel ve bölgesel koşullarına cevap veren uygun yerel veya özerk yönetimler oluşturularak girişilen çabalara” önem verdiklerini belirtmişlerdir. AGİK (Cenevre) Ulusal Azınlıklara ilişkin Uzmanlar Toplantısı Raporu’nun IV. Bölüm 7. Paragrafında “bazı (katılımcı Devletler) uygun demokratik yöntemlerle bazı olumlu sonuçlar elde etmişlerdir; başka yöntemlerin yanı sıra: […] yerel ve özerk idarelerle, ayrıca serbest ve periyodik seçimlerle belirlenen danışma, yasama ve yürütme organlarının olduğu bölgesel düzeyde otonomi ile; bölgesel düzeyde otonominin uygulanamadığı durumlarda bir ulusal azınlığın kimliğine ilişkin konularda özerk idarelerle; ademi merkeziyetçi ve yerel yönetim biçimleri ile; […]eğitimle ilgili, kültürel ve dinsel kurumlarını, örgütlerini ve derneklerini kurma ve sürdürme hakkını kullanmak isteyen ulusal azınlıklara mensup kişilere mali ve teknik yardım sağlayarak” denmektedir. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın Başlangıç bölümünde daha genel bir ifadeyle “demokrasi ilkeleri ile yetki devri”nin, “çeşitli Avrupa ülkelerindeki yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesi”ne katkısı olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu konuda, Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 9. Maddesi, bu tür öz-yönetimler tarafından kullanılabilmesi için yeterli mali kaynak sağlanmasını düzenlemektedir.

15) Devletin bütününü etkileyen belirli alanlarda sorumluluk Devlete ait olduğundan, bu alanlar Devletin merkezi yönetimleri tarafından düzenlenmelidir. Devletin toprak bütünlüğünün korunmasında temel teşkil eden savunma; merkezi hükümetin ekonomik olarak farklı bölgeler arasında bir çeşit eşitlik sağlayıcı görevi olması bakımından önem taşıyan makroekonomik politikalar; ve klasik diplomasi işleri bu alan kapsamındadır. Ulusal sonuçları bakımından önemli başka konular da olabileceğinden, bu alanların da en azından belli bir ölçüde merkezi hükümet tarafından düzenlenmesi gerekir. Bu alanlardaki düzenlemelerde yetki, özellikle etkilenen bölgesel birimler veya azınlık gruplarıyla (bakınız Tavsiye 18 ve 20) paylaşılabilir. Bu tür bir düzenlemeye ilişkin yetki paylaşımı, insan hakları standartlarına uygun olmalı ve pratik bir şekilde ve eşgüdüm içerisinde yürütülmelidir.

Bölgesel veya bölgesel olmayan temelde ya da her iki temelde birden paylaşılan, iyi örgütlenmiş ve hem Devlet açısından hem de azınlık grupları açısından özel bir önemi olan alanlardan birisi eğitim alanıdır. Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’nin 5.1 Maddesi, bu alandaki paylaşımın nasıl gerçekleştirileceği konusunda bazı ayrıntılı açıklamalara yer vermektedir: “Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler şu konularda anlaşmaya varmışlardır: […]

(b) Anne babaların ve uygunsa yasal vasilerin, çocukları için öncelikle yetkili makamlarca konan veya onaylanan asgari eğitim standartlarına uyarak, kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme hakkına ve ikinci olarak, mevzuatın uygulanması için Devletin izlediği prosedürlerle uygunluğu sağlayacak şekilde, çocukların anne baba ve vasilerinin inançlarına uygun din ve ahlak eğitimi almaları özgürlüğüne saygı göstermek gereklidir; hiçbir kişi ya da grup kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel öğrenim görmeye zorlanmamalıdır.

(c) Her Devletin eğitim politikasına bağlı olarak, ulusal azınlık üyelerinin, okullarının yönetimi de dahil, kendi eğitim faaliyetlerini yürütme ve kendi dillerini kullanma ya da öğretme haklarını tanımak temel ilkedir; aşağıdaki hükümler saklı olmak kaydıyla: (i) Bu hak, bu azınlık üyelerini bir bütün olarak topluluğun kültür ve dilini anlamaktan ve topluluk faaliyetlerine katılmaktan alıkoyacak ve ulusal egemenliği zedeleyecek biçimde kullanılamaz; (ii) Eğitim düzeyi, yetkili makamlarca belirlenen ya da onaylanan genel eğitim düzeyinden düşük olamaz; ve (iii) Bu tür okullara devamlılık isteğe bağlıdır.

16) Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 21. Maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 25. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi I. Protokolü’nün 3. Maddesi ve AGİT satandartlarında ifade edildiği gibi, demokratik yönetim ilkesi bütün düzeylerde ve yönetimin bütün unsurları açısından uygulanabilir bir ilkedir. Öz-yönetim kurumlarına gereksinim duyulduğunda veya bu tür kurumlar talep edildiğinde, herkesin haklarından eşit olarak yararlanabilmesi, bu kurumlarda demokrasi ilkesinin uygulanmasını gerektirir.

A- Bölgesel Olmayan Düzenlemeler

17) Bu bölümde, bir grubun coğrafi olarak dağınık olduğu durumlarda uygulanabilecek en uygun çözüm olan bölgesel olmayan özerklik çoğu zaman “kişisel” veya “kültürel otonomi” olarak adlandırılan- açıklanmıştır. Özgün konu ve sorunlar üzerinde denetim yetkisi de dahil olmak üzere bu tür bir yetki bölünmesi, Devlet düzeyinde veya bölgesel düzenlemeler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Her durumda, başkalarının haklarına saygının güvence altına alınması gerekir. Daha da ötesi, bu tür düzenlemeler, kamusal işlevlerin yerine getirilebilmesi için yeterli mali kaynak sağlanmasını güvence altına almalı ve kapsayıcı süreçlerin (bakınız Tavsiye 5) sonucunda bu tür düzenlemelere gidilmelidir.

18) Bu, olası işlevlerin kapalı uçlu bir listesi değildir. Bu işlevler büyük ölçüde, azınlığın ihtiyaç ve taleplerini de içeren durumlara bağlıdır. Farklı durumlarda farklı konular azınlıklar açısından daha önemli veya daha önemsiz olabilir ve bu alanlarda alınacak kararlar azınlıkları farklı boyutlarda etkiler. Bazı alanların paylaşılması mümkündür. Azınlıklar açısından özel bir önemi olan alanlardan birisi, Çerçeve Sözleşmesi’nin 11(1) Maddesinde düzenlenen, hem onları temsil eden kurumların hem de azınlık mensubu bireylerin adları üzerindeki denetim konusudur. Din açısından ise, dinsel makamlara yetki verilen konular (örneğin medeni statü ile ilgili) dışında, bu Tavsiye, hükümetin müdahale etmesini savunmaz. Bu Tavsiye ayrıca, azınlık kurumlarının medyayı kontrol etme gerektiği – Çerçeve Sözleşmesi’nin 9(3) Maddesinde, azınlıklara mensup kişilerin kendi iletişim araçlarını kurma ve kullanmalarını güvence altına alınmış olmasına rağmen- anlamına gelmemektedir. Kültürün elbette ki, refah, barınma ve çocuk bakımı gibi alanlara kadar uzanan birçok boyutu vardır; Devlet, bu alanların yönetiminde azınlıkların çıkarlarını göz önünde bulundurmalıdır.

B- Bölgesel Düzenlemeler

19) Avrupa Devletlerinde yetki devri ve ikincillik ilkesinin uygulanması yönünde genel bir eğilim söz konusudur; kararlar mümkün olduğunca, bu kararlardan en fazla etkilenen kesimler adına ve onlar tarafından alınmalıdır. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 4(3) Maddesi bu hedefi şu şekilde ifade etmektedir: “Kamusal sorumluluklar, tercihen, yurttaşlara en yakın yönetimler tarafından yerine getirilmelidir. Sorumluluğun başka bir makama devri, devredilen yetkinin kapsamı, niteliği ve etkin olabilmesi için gerekli koşullar ve ekonomik durum değerlendirilerek gerçekleştirilmelidir.” Bölgesel öz-yönetim bir yandan nüfus yoğunluklarını yansıtacak şekilde azınlıklara hükümet düzeyinde daha büyük bir rol vererek bu azınlıkların yönetime katılım ve dahil olma düzeylerini artırırken, diğer yandan Devletlerin bütünlüğünün korunmasınada katkı sağlayabilir. Üniter Devletlerdeki özel otonomi düzenlemeleri veya federasyonlar da bu amacı gerçekleştirebilirler. Ayrıca karma idarelerin olması da mümkündür. Tavsiye 15’de belirtildiği gibi, ülkenin her yerinde tek bir düzenlemenin olması gerekmemektedir, bu düzenlemeler ihtiyaca ve ileri sürülen taleplere göre farklılaşabilir.

20) Özerk yönetimlerin yasama, yürütme ve yargı düzeylerinde karar alacak ölçüde bir yetkiye sahip olmaları gerekir. Devlet yönetimine ilişkin yetkiler, merkezi, bölgesel ve yerel yönetimler arasında ve ayrıca işlevlerine görede paylaşılabilinir . Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafı azınlıkların “özgün tarihsel ve bölgesel koşullarına cevap veren uygun yerel veya özerk yönetimler” seçeneklerinden söz etmektedir. Bu, Devlet içerisinde tek bir uygulamanın gerekmediğini açıklığa kavuşturmaktadır. Deneyimler, yargı yetkisinin devri (hem esasa hem de prosedüre ilişkin) ve geleneksel ekonomiye ilişkin yetkiler de dahil, yetkilerin geleneksel olarak merkezi hükümetin üstlendiği alanlar bakımından da bölünebileceğini göstermektedir. İlgili kesimlerin böylesi bir yetki kullanımına asgarı düzeyde de olsa sistematik olarak dahil edilmesi gerekir. Aynı zamanda merkezi yönetim, adaleti ve fırsat eşitliğini ülkenin bütününde sağlayacak yetkilerini elinde tutmalıdır.

21) Azınlıkların etkin katılımının geliştirilmesi için bölgesel temelde yetki devri yapılabilecek yerlerde, bu yetkilerin, yetki alanında bulunan azınlıkları dikkate alacak şekilde kullanılması gerekir. İdari makamlar ile yürütme makamlarının, bölgenin bütün nüfusuna karşı hesap verebilir olmaları gerekir. Bu, Kopenhag Belgesi’nin 5.2 Paragrafında belirtilen ve AGİT katılımcısı Devletlerin, her düzeyde ve herkes için “yürütmenin, seçilmiş yasama organı ve seçmene karşı sorumlu olduğu, ve niteliği itibariyle temsil edici özelliği olan bir hükümet biçimi” sağlama yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır.

IV – GÜVENCELER

A- Anayasal ve Yasal Güvenceler

22) Bu bölümde, düzenlemelerin hukuksal düzeyde kuvvetlendirilmesini ifade eden “güçlendirme”den söz edilmektedir. Bazı durumlarda çok ayrıntılı hukuksal düzenlemeler yararlı olabilirken bazı durumlarda da genel çerçevenin oluşması yeterli olabilmektedir. Her durumda, Tavsiye 5’de ifade edildiği gibi bu düzenlemelerin açık süreçlerin sonucunda yapılması gerekir. Bununla birlikte, düzenleme bir kez yapıldığında, bu düzenlemenin etkilenen kesimler için, özellikle ulusal azınlıklara mensup kişilerin güvenliğini sağlayacak şekilde bir istikrar getirmesi gerekir. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 2 ve 4. Maddeleri, anayasal düzenlemeye gitme tercihini ifade etmektedir. İstikrar ve esneklik arasında istenen dengenin kurulabilmesi için düzenlemenin belirli aralıklarla yeniden gözden geçirilmesi, böylece değişim sürecinin siyasallaştırılmasının önüne geçilmesi ve gözden geçirme sürecinin daha az muhalefetle yaşanması açısından yararlı olabilir.

23) Bu Tavsiye, mevcut düzenlemelerin değiştirilmesine ilişkin terimler üzerinde durmaktan çok, yeni ve değişimci rejimler denemeye teşvik etmesiyle Tavsiye 22’den farklıdır. Sorumlu makamlar, merkezi otoriteler ile azınlık temsilcileri arasındaki farklı sorunlarda farklı yaklaşımlar sergileyebilirler. Bu tür bir yaklaşım, nihai kararlar üzerinde anlaşmaya varılmadan önce yenilikçi ve uygulamaya ilişkin süreçlerle ilgili iyi deneyimler yaratabilir.

B-Hak Arama Yolları

24) Kopenhag Belgesi’nin 30. Parafında AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak işlevsel ve bağımsız bir yasama sistemine sahip ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir siyasi çerçevede tatmin edici bir şekilde çözümlenebileceğini kabul ederler”. Etkin hak arama yolları düşüncesi Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2(3) Maddesinde de ifade edilirken “hukuksal hak arama yolu” Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 11. Maddesinde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.