Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Sokrates’in Savunması

0

Sokrates’in Savunması, Sokrates’in ölümünden kısa bir süre sonra Platon tarafından kaleme alınmıştır. Sokrates’in Savunması, Sokrates felsefesinin misyonu ve temellendirilmesi hakkında önemli bilgiler vermekte, Antik Yunan’da mahkemelerin yapısı ve işleyişi hakkında önemli bilgiler içermektedir. 

Eserin orijinal adı Apología Sokrátus’tur. Sokrates’in Savunması, dinsizlik suçu işlediği gerekçesiyle mahkemeye verilmesini ve Sokrates’in yaptığı savunmayı içermektedir.

Sokrates hakkında verilen ölüm kararının infazına dek geçen zamanı ve Sokrates’i ölüme götüren olaylar dizisini anlatmaktadır.

Tarihin en önemli savunmalarından birisi olan bu Savunma’yı konu edinen başka eserler olsa da Platon’un kaleme aldığı Savunma pek çok yönden tarihsel gerçeklere en uygun eser olarak kabul edilmektedir.

Suçlamalar ve Savunma
Sokrates’in Savunması çok sayıda yayınevi tarafından Türkçe olarak da basılmıştır. 

Felsefe yapan Sokrates; soruları ile ezberleri bozan bir anlayışa sahip olmuş, Atina’nın önde gelenlerine eleştiriler yöneltmiş ve sonuç olarak çok sayıda düşman kazanmıştır. Sokrates, dönemin Atinalıları tarafından tanrılara inanmaması ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanmış, Atina demokrasisi tarafından yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Meletos adlı bir genç tarafından “gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik” suçlamalarıyla açılan dava sonucunda, 500’ler Meclisi kararıyla 70 yaşında iken MÖ 399’da ölüme mahkum edilmiştir. Uzmanlara göre mahkeme sonucunda karar verici 500’ler  meclisinin oy oranı 281’e 220’dir ve Sokrates 361 oya karşılık 140 oy oranı ile ölüm cezasına mahkum olmuştur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sokrates, kendisini suçlayanları, mahkemede suçlayanlar ve eskiler olarak ikiye ayırmaktadır. İlk bölümde kendi savunmasını yapmaktadır. Sokrates’e göre Atina’da adının çıkmasının sebebi bilgeliğidir. Bu bilgelik kendini beğenmişlik değildir ve bir olgudur. Hiçbir şey bilmediği halde kendini bilge sanan insanlardan tek farkını “hiçbir şey bilmediğini bilmesi” olarak açıklamaktadır. Sokrates; Atinalıların kendisine haksız şekilde saldırdığını ifade etmiş ve suçlayıcılara karşı felsefi temeli olan bir savunma vermiş, insanların hiçbir kötülüğü bilerek yapmadıklarını ifade etmiştir. Gençleri yoldan çıkarttığı iddialarına karşı, yoldan çıkarılanları ya da onların yakınlarını mahkemede göremediğini ileri sürerek savunma yapmış, kendisine yakışmayacak onursuz bir savunma yapmayacağını ve af talep etmediğini, felsefeden yoksun şekilde veya sürgünde bir yaşam geçirmektense ölmeyi tercih edeceğini bildirmiştir. Sokrates lehte ve aleyhte oy verenler hakkındaki konuşmaları ile savunmasını sonlandırmaktadır.

Mahkeme Kararı ve Sokrates’in İnfazı
Ölüm cezası verilmesinden sonra Sokrates’in infazı 30 gün gecikmiş, bu süreçte bazı nüfuzlu kişilerin yardımıyla kaçabilme şansı olmasına karşın Sokrates kaçmayı reddetmiş ve yasalara uymuş, kendi düşünce ve değerlerine uygun davranmış, baldıran zehrini içerek hayatına son vermiştir. Mahkeme kayıtları günümüze ulaşmamıştır. Sokrates’in konuşması Platon ve Xenophon tarafından günümüze ulaştırılmıştır. Platon’un yazmış olduğu metin mahkeme tutanağı değildir.
Platon ve Sokrates’in Savunması
M.Ö. 428 ile M.Ö. 348 yılları arasında yaşayan Platon, bugünkü üniversitenin atası sayılan Akademia’nın kurucusu ve hocası olan Sokrates‘i konuşturduğu diyaloglarla felsefeyi yazıya en iyi aktarmış ustalardan biridir. Bu kitapta birbirini tamamlayan dört diyalog yer almaktadır. İlk diyalog olan Euthyphron’da yargılanışının öncesi anlatılmakta ve dinsizlikle suçlanan Sokrates‘in inançları hakkında bilgi verilmektedir. Sokrates’in Savunması’nda ise yargı süreci anlatılmaktadır. Kriton’da hüküm sonrası anlatılmakta, bir yurttaşın saygı duyması gereken ilkeler tartışılmaktadır. Platon’un en şiirsel eserlerinden biri olan Phaidon’da ise Sokrates’in son günü anlatılmakta ve ruh hakkındaki düşünceleri yansıtılmaktadır.
Platon, düşünce tarihinin en önemli ve etkili filozoflarından biridir. Felsefenin kurumsallaşmasına ve felsefede yazılı geleneğin oluşmasına katkıda bulunmuş, iki dünyalı metafiziğiyle bütün bir Ortaçağ düşüncesini belirleyecek olan idealist felsefe geleneğinin başlatıcısı olmuştur. Hıristiyan Ortaçağ felsefesine ve İslam düşüncesine etkisi bakımından da ayrıca önem taşıyan Platon, düşünce tarihi boyunca tartışılan tüm problemleri yüzlerce yıl öncesinden ele almış ve ilk büyük felsefi sistemi inşa etmiştir. Platon’un, mahkemede fiili olarak bulunduğuna dair yaptığı göndermeler Sokrates’in Savunması’ndaki aktarımların birinci elden olduğuna dair bir kanaat oluşmasını sağlamaktadır.
Sokrates’in Savunması
Sokrates’in Biyografisi (M.Ö. 470 – 399)

470: Bir Attike mıntıkası (demos) olan Alopeke’de heykeltıraş (belki de taş yontucusu veya mermer ustası) Sofroniskos ile ebe Fenarete’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates başlangıçta babasının mesleğini icra etmiş görünmektedir.

441: Sokrates Perikles’in yakın çevresine dahil olur. Alkibiades, Kritias, Harmides gibi genç aristokratlarla yakınlık kurar.

432: Trakya’da Potidea kuşatmasına katılır. Platon’un Simposion (Şölen) adlı eserinde Alkibiades kuşatmayı anlatırken Sokrates’in olağanüstü fiziki dayanaklılığını nakleder.

424: Delion’da Thebai’liler tarafından bozguna uğratılan Atina ordularında yer alır. Geri çekilme sırasında büyük bir cesaret gösterir ve Alkibiades’i yaralı şekilde terk etmeyerek hayatını kurtarır.

422: Trakya’da Amfipolis seferine katılır. Şayet sefer bu tarihte gerçekleştiyse belirli söylencelerin iddia ettiği gibi Ksenofanes’in hayatının Sokrates tarafından kurtarılmış olması imkansızdır. Lakin sefer 414 yılında gerçekleşmiş de olabilir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi

0
Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi; dünya basınını izlemek ve incelemek, ülke içinde gazeteler yayınlatmak, fikri ve psikolojik birliği sağlamak ve ülke sorunları hakkında herkes tarafından kolayca anlaşılabilir yayınlar hazırlayarak her tarafta muhabirler bulundurmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluş ilk etapta, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Trabzon, Antalya, Kars, Adana, İzmit ve Aydın’da (Söke ve Kuşadası) birer istihbarat şubesi açmıştır. Anadolu gazetelerinin kâğıt, harf ve diğer ihtiyaçlarına katkıda bulunan kurum, Anadolu Ajansını da 7 Haziran 1920 tarihinde bünyesine almıştır.

TBMM Başkanı ile Başbakana bağlı olan kurum 8. Ağustos 1984 tarih ve 231 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almış, 10 Temmuz 2018 tarihinde kapatılarak görev ve yetkilerinin yanı sıra tüm mal varlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na devredilmiştir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi teşkiline dair kanun

0

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi, 7 Haziran 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa‘nın isteğiyle kurulmuştur. “Matbuat ve istihbarat müdiriyeti umumiyesi teşkiline dair kanun” 7 Haziran 1920 tarihinde, 6 nolu kanun olarak mecliste kabul edilmiş, 14 Şubat 1921 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi; dünya basınını izlemek ve incelemek, ülke içinde gazeteler yayınlatmak, fikri ve psikolojik birliği sağlamak ve ülke sorunları hakkında herkes tarafından kolayca anlaşılabilir yayınlar hazırlayarak her tarafta muhabirler bulundurmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluş ilk etapta, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Trabzon, Antalya, Kars, Adana, İzmit ve Aydın’da (Söke ve Kuşadası) birer istihbarat şubesi açmıştır. Anadolu gazetelerinin kâğıt, harf ve diğer ihtiyaçlarına katkıda bulunan kurum, Anadolu Ajansını da 7 Haziran 1920 tarihinde bünyesine almıştır.

TBMM Başkanı ile Başbakana bağlı olan kurum 8. Ağustos 1984 tarih ve 231 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almış, 10 Temmuz 2018 tarihinde kapatılarak görev ve yetkilerinin yanı sıra tüm mal varlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına devredilmiştir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi teşkiline dair kanun

BÎRİNCÎ MADDE

Alelûmum dahilî ve harici neşriyat ve irşadat ve istihbarat işleriyle meşgul olmak ve bilcümle matbuat umuruna merci teşkil eylemek üzere «Matbuat ve istihbarat müdiriyeti umumiyesi» unvanı ile icra riyasetine merbut bir Müdiriyeti umumiye tesis edilmiştir.

İKİNCİ MADDE

Müdiriyeti umumiye Vekiller Heyetinin bütün vesait ve teşkilâtından istifade eder.

ÜÇÜNCÜ MADDE

irşat ve istihbarat masarifi İcra Reisinin tasdikma iktiran* etmek şartiyle Miidiri umumî tarafından sarfedilir.

DÖRDÜNCÜ MADDE

îşbu kanun tarihi neşrinden mer’idir.

Resmi Gazete

0

Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan; yasama, yürütme ve yargı organlarına ilişkin mevzuat, karar ve ilanların yer aldığı süreli yayındır. Kanunların yürürlüğe girmesi için Resmî Gazete’de yayımlanması zorunludur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Anayasa Mahkemesi tarafından 23 Kasım 1993’te kapatılmıştır. ÖZDEP, 19 Ekim 1992’de kurulmuş, siyasi hayatı en kısa süren partilerden olmuştur.  Kapatma gerekçesi, programında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine hükümler bulunması olarak gösterilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1993/2

Karar Günü:23.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:14.02.1994-21849

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Özgürlük ve Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine; Anayasa’nın da Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine aykırılğı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi

istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı İddianamesinde aynen:

“I- Giriş

Siyasî Partiler Yasası (daha sonra SPY olarak belirtilecektir)nın 3. maddesine göre, “Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır.”

Bu şekilde tanımlanmış olan siyasal partileri Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları saymıştır. Ancak, ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir konumda bulunan ve bu nedenle kendilerine Anayasa’da özel bir yer verilmiş olan siyasal partilerin varlığını demokratik rejimin “olmazsa olmaz” koşulu kabul eden bu anlayışın mutlak ve sınırsız olduğu söylenemez. Çünkü, toplum hayatında çok önemli görevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alan bir güç odağı durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ki böyle bir duruma devletin hareketsiz kalması kamu düzeni ve toplumun devamlılığı kavramlarıyla bağdaşmaz. Devletin bu konuda gerekli tedbirleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereği ve sonucudur. Nitekim, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, 69. maddesinde ise, faaliyetlerinde 14. maddedeki sınırlamalar dışına çıkamayacakları esasını getirmiş, SPY.nda da bu ilkelere uygun düzenlemelerle aksine durum ve davranışlar kapatma yaptırımıyla karşılanmıştır.

Siyasal partilerin toplum hayatındaki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa 69. maddesiyle, biraz önce belirttiğimiz ilkeler doğrultusunda, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiş, SPY.nın 9. maddesi de bu görevi Anayasanın direktifine uygun olarak düzenlemiş bulunmaktadır.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 19.10.1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69 ve SPY.nın 9. maddelerinin yüklediği görev çerçevesinde davalı partinin tüzük ve programıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında ayrıntılarına aşağıda yer verilecek olan aykırılıklar tespit edilmiştir.

II- Konuyla İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı albayraktır.

Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

Madde 4- Anayasanın 1 nci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Madde 14- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.

Madde 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 ncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Madde 42- Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkilâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.

Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.

Madde 68- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler

kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.

Madde 69- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar.

Bunlardan maddi yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokratik esaslarına aykırı olmaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetcisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

Madde 136- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri

Madde 78- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını, Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiç bir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Madde 81- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Madde 89- Sîyasal partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı partinin programında, davaya esas olarak, şu hususların yer aldığı görülmektedir:

“…..

Türkiye’de Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttüğü bir “Kurtuluş” savaşı ile saltanat yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuştur. Bu kuruluş sadece Türk egemen anlayışıyla sonuçlandırılmış, bu temelde yürütülen batı ile bütünleşme çabalarından bir sonuç çıkarılamamış, Türkiye geri kalmışlıktan kurtulamamıştır.

…..

…Tekel iktidarlarının yapısı Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar, sivil-asker bürokratlarla iç içe geçerek bu bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürülüyor. Tekelci hakimiyeti sürdürebilmek için; Kürt halkını inkar ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma… temelinde geliştirilen siyasî politikalarla yürüyorlar.

…..

Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma”, “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

…..

Türkiye’nin bütünlüğünü siyasal, sosyal, ekonomik olarak etkisi altına alan bu durum karşısında tekelci iktidar çözümsüzdür. Çünkü bu iktidar toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarına karşıdır. Ve söz konusu çözümsüzlüğü egemen sermaye çıkarları temelinde tüm topluma zorla kabul ettirmek istemektedirler. Ve böylelikle Türk ve Kürt emekçilerinin çıkarlarını savunan bütün demokratik çıkışları tıkamaktadırlar.

…..

ÖZDEP, halklarımızın, barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzen yaratılmasını ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngörür.

ÖZDEP, halkların kardeşliği, birliği ve dayanışması önünde engel olan her türden ve renkten ırkçı, şöven ve gerici faşist ideolojik akım ve örgütlenmelere karşı aktif bir politik, ideolojik, demokratik mücadeleyi yürütür.

ÖZDEP, iç ve dış politikaların belirlenmesinde tüm emekçi kitlelerin ve halklarımızın ortak çıkarlarını temel alır…

ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik, mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve Anayasal güvence altına alır.

…..

ÖZDEP, Türk ve Kürt halkı ile azınlıkların demokratik, özgür bir ortam içinde kendi dil, kültür, gelenek, felsefi ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce yerine getirmeleri ve geliştirmeleri için tüm olanakları sağlar. Başta TV, radyo olmak üzere her türlü basın yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür.

ÖZDEP, halkların temel eğitimini kendi ana dilleri ile yapmalarını öngörür ve bunun gerçekleşmesi için devletin maddi desteğini sağlar.

ÖZDEP, nihai olarak, Türk ve Kürt halklarını toplumcu bir

düzene götürmek için gerekli tüm demokratik ön koşul ve hazırlıkları

gerçekleştirmeyi öngörür…

ÖZDEP, halklarımızı bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızın yegane sahibi olarak görür…

ÖZDEP, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlikte dayanışma içinde olur.

…..

Partimiz Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden, halkın onayıyla seçilmiş, temsilcilerinin toplandığı demokratik bir Halk Meclisinin yaratılmasını öngörür.

…..

Demokratik halk meclisi… halklarımızın ulusal iradesini temsil eden demokratik, çağdaş bir yasama gücü ve organı olacaktır.

…..

Basın-yayın halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında halkların ulusal kimlik, dil ve kültürlerinin doğru bir tarzda halka kavratılmasında, halklar arasında dostluk ve kardeşliğin geliştirilip güçlendirilmesinde etkin bir araç haline getirilecektir.

…..

Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.

Partimiz… bütün ezilen sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü ekonomik, politik, askeri ve kültürel saldırıya karşıdır.

Partimiz halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlik ve dayanışma içinde olur.

Partimiz, ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür bir ortamda kendi dil, kültür, gelenek, felsefi ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce geliştirebilmeleri için tüm olanakları sağlar.

Başta televizyon, radyo olmak üzere her türlü basın-yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür…

…..

Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden yanadır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını, demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

…..

Özgürlük ve Demokrasi Partisi halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine sonuna kadar saygılıdır…

…..

….Bugün ülkemizde hukuk ve adalet mekanizması antidemokratik, temel insan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, egemen sınıfların çıkarlarını temel alan, Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan, emekçilerin ekonomik, demokratik örgütlenmesini yasaklıyan gerici, şöven, ırkçı bir niteliğe sahiptir.

…..

Yargılamada ana dil esas alınacaktır.

…..

Türk ve Kürt halklarının ve azınlıkların kendi ulusal kültürlerini özgürce geliştirme ve sahiplenme ortamı yaratılacaktır. Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır.

…..

Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır.

…..

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

  1. A) Kapatma Sebepleri

“Giriş” bölümünde de belirtildiği gibi siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde belirtilmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, beşinci fıkrasında da, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, 8. fıkrasında da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına vs. ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslardan hareketle, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uymak zorunda oldukları hususları ayrıntılı olarak düzenlemiş ve bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde partinin kapatılması olarak belirlemiştir.

Davanın konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan Yasa’nın 78 maddesinde; “Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin … Anayasa’nın Başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;

…dil, ırk …, din ve mezhep ayırımı yaratmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…” hükmü yeralmıştır.

Maddenin (a) bendinde, ağırlıklı olarak, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile devletin temel ögelerini belirleyen ve bunları koruma amacıyla getirilen hükümlerine gönderme yapıldığı görülmektedir. Anayasa’nın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla Devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesiyle, Türkiye Cumhuriyetinin ….. millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde …… Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan … lâik … bir devlet olduğu belirtilmiştir. Gerek Anayasa’nın 2. maddesinde, gerekse SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde zikredilen “Başlangıç”ta ise, Anayasa’nın, “Atatürk’ün … ilke ve inkılâpları doğrultusunda hiçbir düşünce ve mülâhazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp, uygulanması…” gerektiği ifade edilmiştir.

Başlangıçta yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak sözedilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” ifadesiyle bu esaslar tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Toplumun siyasal bakımdan örgütlenmiş şekli olan devletin kendisine ve dolayısıyla topluma yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi konusunda Anayasa’nın gösterdiği duyarlık bu söylenenlerle kalmamış, 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2. ve 3. maddelerin değiştirilemiyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği kuralını getirmiş, ayrıca 5, 13, 28, 30, 33, 58, 130, 133, 135 ve 143. maddelerinde de bu temel ilkeye yer vermiş, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil etmiştir.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamına gelir. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlâli sonucunu doğurur. Ulusal Kurtuluş Savaşının hareket noktası olmuş ve onun belgesi haline gelmiş olan “Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği” ilkesinin tarihsel ve hukuksal dayanağı, Amasya Genelgesi’nde sözü edilen, Sivas ve Erzurum Kongrelerinde kabul edilen “ulusal sınırları içinde bulunan vatanın ayrılık kabul etmeyen bütünlüğünün ve ulusun bağımsızlığının tehlikede oluşu”na ilişkin kararlar ile bunlardan esinlenerek, belirlenen sınırlar içindeki toprakların ve bu yerlerde kaynaşmış biçimde yaşayanların bir bütün olduklarını kabul ve ilân eden “Misak-ı Milli” Bildirgesi (Ahd-ı Millî Beyannamesi)dir. Bu belgede bir bütün oluşturdukları belirtilenler arasında herhangi bir etnik topluluktan söz edilmemiş, Lozan Barış Antlaşması da “Müslüman olmayan” kimseleri ayrık tutarak, ulusal sınırlar içinde hiçbir etnik azınlığın varlığını kabul etmemiştir.

SPY’nın 78. maddesi bakımından üzerinde durulması gereken bir diğer konu, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesindeki Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Yukarıda belirtildiği gibi, Başlangıç’ta Anayasa’nın “hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılapları karşısında koruma göremeyeceği…” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde yaşamaları şeklinde tanımlanmaktadır. Başlangıç’ın dokuzuncu pragrafında, Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliği düşüncesinin aynı nitelikte bir başka anlatımıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin bağlı bulunduğu ve onun bir ulusal devlet olma niteliğinin gereği olan Atatürk milliyetçiliği modern milliyetçilik düşüncesidir. Buna göre, çeşitli kökenlerden gelseler bile, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, buna dair irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin kendisi gibi olanlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu niteliğindeki bu milliyetçilik anlayışını kararlı bir biçimde yukarıda belirtilen anlamda yorumlayagelmiştir. Nitekim, 20.7.1971 gün, 1971/3 sayılı, 8.5.1980 gün, 1980/1 sayılı, 27.11.1980 gün, 1980/59 sayılı, 18.2.1985 gün, 1985/4 sayılı kararlarında bu yorum tarzı tekrarlanmış; 16.7.1991 gün, 1991/1 sayılı kararında ise, milliyetçiliğin büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan, çağın en etkin kültür ve politik anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk devriminin temel ve önde gelen ilkelerinden olduğunu, Cumhuriyet döneminde “millet” ile “milliyetçilik” kavramlarının, başta Yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanıp 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer almış oldukları, … bunun ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgu olduğu; ayırımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngördüğü belirtilerek aynı esaslara işaret edilmiş ve en son 10.7.1992 gün, 1992/1 sayılı kararında da 16.7.1991 günlü kararın yukarıda zikredilen bölümü tekrarlanmak suretiyle Atatürk milliyetçiliği düşüncesinin anlamı bir kere daha açıklanmış ve vurgulanmış bulunmaktadır.

Anayasa, başlangıç kısmı ile 2. maddesinde Atatürk milliyetçiliği ilkesine yer vermek suretiyle onu Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmış, bununla da yetinmeyerek, eğitim ve öğretim hakkı ve ödevini düzenleyen 42. maddesinde, eğitim ve öğretimin doğrultusunun Atatürk ilkeleri olacağını belirtmiş, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunu düzenleyen 134. maddesinde Atatürkçü düşünceyi … araştırma ve yaymayı kurumun amaçları arasında saymıştır. Bu maddelerde geçen “Atatürk ilkeleri” ve “Atatürkçü düşünce” kavramları içinde Atatürk milliyetçiliğinin de bulunduğu kuşkusuzdur.

SPY’nın 78. maddesinin (a) bendinde siyasal partilere yasaklanan bir başka husus, devletin diline dair hükümlerini değiştirme amacını gütme veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmadır. Anayasa’nın 3. maddesinde devlet dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devletin ulusal niteliği ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin bir gereği ve sonucu olan, devlet dilinin Türkçe olması resmî işlemlerin ve yazışmaların Türkçe yapılması, resmî belgelerin Türkçe yazılması anlamındadır. Ancak, bunun ötesinde, Türkçe yurt düzeyinde yüzyıllar boyunca, soyları farklı da olsa, birlikte yaşayan, karışıp kaynaşmış, kitlelerin kullandığı bir bilim, kültür ve edebiyat dili haline gelmiş ve bireylerin birbirleriyle iletişiminin sağlanmasında ana öge olmuştur. Türkçenin kullanımındaki bu yaygınlık karşısında, bazı etnik grupların kullandıkları yerel nitelikteki dillerin resmi dil yerine, genel iletişim ve eğitim dili olarak kabul edilmesi düşünülemez.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” kuralı getirilmiştir. Günümüzde ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmadığı gibi, genel hayatta birçok dilin koşulduğu görülmektedir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında ise, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” hükmü öngörülmüş ve uluslararası sözleşmeler saklı tutulmuştur.

Dil konusunda bir başka Anayasal hüküm 14. maddenin ilk fıkrasında yer alan, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağına ilişkin yasaklamadır.

Sözü edilen 78. madde bakımından önemli bir diğer husus da, devletin lâiklik niteliği ve siyasal partilerin bu niteliği değiştirme amacını güdemeyecekleri kuralıdır.

Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkelerden olan Atatürk ilke ve devrimleri arasında bulunan ve devletin niteliklerinden biri olarak sayılan lâiklik ilkesinin başlıca iki anlamı vardır. Birinci anlamı, dinsel inanç ve kanaat özgürlüğüdür. Anayasa’nın 24. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes vicdan, dinsel inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; üçüncü fıkraya göre de, kimse ibadete, dinsel âyin ve törenlere katılmaya, dinsel inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Bu iki fıkra ile tam bir dinsel inanç özgürlüğü sağlanmakta ve onun bir sonucu olarak dinsel inancın uygulanmasını oluşturan ibadet, dinsel âyin ve törenler konusunda da bir özgürlük kabul edilmektedir. Ancak, bu ikinci özgürlüğün tam ve mutlak olmadığı aynı maddenin ikinci fıkrasından anlaşılmaktadır. Buna göre, ibadet, dinsel âyin ve törenler 14. madde hükmüne aykırı olmamak koşuluyla serbesttir. 14. madde ile, temel hak ve özgürlüklerin genel anlamda kötüye kullanılmasının önlenmesi düzenlenmekte ve böylece madde metninde belirtilen amaçlara aykırı olacak biçimde ibadet, dinsel âyin ve törenler yasaklanmaktadır.

Lâiklik ilkesinin davayı ilgilendiren ikinci anlamı ise, din ve devlet işlerinin ayrılığıdır. Lâikliğin bu anlamı şu özellikleri içerir: Birincisi, lâik devlette belirli bir devlet dininin mevcut olmamasıdır. Yani, herhangi bir dinin resmî din olarak bireylere empoze edilmesi sözkonusu değildir. İkincisi, devletin bütün inanç sahiplerine ayırım yapmaksızın, eşitlik ilkesine uygun biçimde davranmasıdır. Üçüncüsü, devlet kurumlarıyla din kurumları arasında bir ayrılığın mevcut olması, başka deyişle devletin siyasal örgütlenmesi içinde herhangi bir dinsel makamın yer almaması ve dinin bir kamu hizmeti karakterini taşımamasıdır. Bu özellik nedeniyle dikkati çeken husus, ülkemizde yönetim kademeleri arasında bir “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın bulunmasıdır. Bu nokta üzerinde ileride durulacaktır.

Tarihsel gelişimi itibariyle, her ülkedeki lâiklik anlayışı ve uygulamasının toplumun özel koşulları ile o toplumda egemen olan dine göre birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Bu bakımdan bizim lâiklik geleneğimiz kendi toplumumuzun ve İslâmiyetin özelliklerinden doğan bir nitelik taşıyan, kendine özgü bir anlayışı ifade eder.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü ve lâiklik ilkeleri ile dili konusundaki bu düzenlemelerin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasa’nın 4. maddesiyle bu konulardaki ilkeleri belirleyen 2. ve 3. maddelerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği hükmü getirilmiş; siyasal partiler yönünden de 68. madde ile tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY’nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek (b) bendinde ise, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Madde gerekçesindeki açıklamaya göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel kültür veya … ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışındadır. Bilindiği gibi ülkemizde azınlıklar konusu öncelikle 24.7.1923 tarihli Lozan Antlaşması ile düzenlenmiş ve sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medeni ve siyasî haklardan yararlanma imkânı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiştir. Bundan ayrı olarak, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. Türkiye’deki hukuk sisteminde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında bir azınlık yoktur.

Belirli büyüklükte olan devletlerde dil, din, mezhep, ırk bakımından farklı toplulukların bulunması hem doğal, hem de bir olgudur. Ancak, bu gibi topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini belirtmişlerse böyle bir statünün tanınmasına gerek bulunmaz. Bizim tarihimizde de aynı olguyu gözlemek mümkündür. Gerçekten, X.yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve Anadolu toprağında yaşamakta olan her çeşit etnik unsur beraberce Anadolu Selçuklu Devleti içinde yaşamışlar, bu devletin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra ortaya çıkan çeşitli siyasal birliklerin ve bunların içinden yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında bu yaşayış devam etmiş, hatta bu birliğe zaman içinde Kafkasya, Balkan ve Arap yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra meydana gelen çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucu Osmanlı Devleti sınırlarını Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmıştır. Böylece, yaklaşık bin yıllık bir süreç içerisinde, Türkler ve diğer etnik unsurlar aynı siyasal çatı altında iyi ve kötü günlerde birlikte olmuşlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı pota içinde toplamış ve bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine ve değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, etnik kökeni ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak azim, irade ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki meselâ Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na bilfiil katılarak yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında müstesna hizmetler görmüşlerdir. Bu bakımdan, Türk ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle ortak oluşturduğu ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye karar veren tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmak için öngörülen tek şartın “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk vs. farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk Ulusu”nun bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Bütünlük içinde yer alan her yurttaş diğerleriyle tam bir eşitlik içinde ve ayrıcalıksız konumdadır. Her birey kendisi gibi olan başka bireylere tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Herkes eşit ve ayrıcalıksız olunca herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek de doğal olarak mümkün değildir.

  1. maddesinin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek yada yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile, ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayırımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından sözedilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY’nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E. 1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de…”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkradaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişkisi gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir.

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “…bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında, ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha öncede belirtildiği gibi Türk ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tâbi tutulmasını istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

SPY’nın 89. maddesiyle; siyasal partilerin, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemeyecekleri kabul edilmiştir. Madde gerekçesindeki açıklamaya göre, bu hükümle sağlanmak istenen, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yerine dokunulmasının önlenmesidir. Bu hükmün dayanağı, metninde de belirtildiği gibi, Anayasa’nın 136. maddesidir. 136. maddeye göre, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel yasasında gösterien görevleri yerine getirecektir. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yeri güvence altına alınmış olmaktadır. 136. madde Diyanet İşleri Başkanlığı’na, özel yasasıyla belirlenen görevleri yerine getirirken gözetmesi gereken üç genel ilke göstermiştir ki bunlar “lâiklik ilkesi doğrultusunda hareket etmek”, “bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalmak” ve “ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek”tir. Bu suretle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel görevlerini bu üç ilke doğrultusunda yerine getirmesi sağlanmak istenmiştir.

Anayasa’nın 136. maddesi, 1961 Anayasası’nın 154. maddesinin bazı eklemelerle tekrarı niteliğindedir. Gerek eski 154., gerekse 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren genel idare içinde yer alan bu kuruluşun durumunu, toplumsal bir kurum olarak dinin ifade ettiği önemi göz önünde tutarak aynen devam ettirme amacına yöneliktir. Anayasa’nın 136. ve SPY’nın 89. maddelerinde sözü edilen özel yasa 22.6.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”dur. Yasanın genel gerekçesinde, hedef aldığı temel ilkeler arasında, Anayasa’nın lâiklik, din ve vicdan özgürlüğü anlayışına uygun olarak genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev ve yetkilerini belirlemenin bulunduğundan söz edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetin kuruluşunu takiben Evkaf ve Şer’iye Vekâletinin kaldırılması sonucu 1924 yılında 929 sayılı Yasayla kurulmuş, 1935 yılında 2800 sayılı Yasayla kuruluşun görev ve yetkileri belirlenmiştir. Ancak, zaman içinde ortaya çıkan ihtiyaçları karşılama amacıyla çeşitli hükümlerin eklenmesine rağmen, yine de Yasanın yetersiz kalması yanında, güvenilir bilgilere sahip ve İslâm dininin yüksek nitelikleriyle orantılı din görevlilerinin yetiştirilmesi, diğer yandan din hizmetlerinin bir düzen altına alınması gereği yasakoyucuyu bu konuda yeni bir düzenlemeye gitmeye zorlamıştır. Yüksek Mahkemenizin 21.10.1971 gün, E.1970/53, K.1971/76 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “… Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer almasının … birçok tarihi nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.

…..

“Gerçekten, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer alması nedenleri, Anayasamızda kabul edilen lâiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154. maddesindeki Diyanet İşleri Başkanlığının kanunda gösterilen görevleri yerine getireceği yolundaki ibareden anlaşılmaktadır. Bunlara göre, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmaktadır;

Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayandığı gibi, aynı zamanda toplumun çoğunluğunun Müslüman bulunduğu ülkemizde dinî ihtiyaçların karşılanabilmesi için dinî işleri görecek kişiler, mabet ve başka maddi ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakımı gibi konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır…”

Şu halde, Anayasakoyucunun Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada ve idare örgütü içinde yer almasını öngörürken takip ettiği öncelikli amacın, bize özgü lâiklik anlayışı doğrultusunda din adamlarının yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla, toplumsal bir kurum olan dinin toplum yaşantısında bağnazlık oluşturarak toplumun huzurunu tehdit etmesi sonucu kamu düzeninin bozulmasının önüne geçmek, ayrıca dinin toplum yaşantısı içinde bir siyasal güç, odak oluşturarak siyasal iktidarı denetlemesini engellemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde, bireyler veya bireylerin oluşturduğu “cemaat” adı verilen örgütlü topluluklar, dinsel işlerin yürütülmesi, din adamlarının yetiştirilmesi, mabet vesair ihtiyaçların karşılanması alanlarından olduğu kadar, siyasal etkinlik ve egemenlik kurma olanaklarından da uzak tutulmuş olmakta, bireylerin dinsel nitelikteki ihtiyaçlarının sağlanması işleri dağınıklıktan ve düzensizlikten kurtarılarak, organize ve disiplinli bir biçimde tek elden yürütülmesi gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.

  1. B) Değerlendirme

Açıklanan Anayasal ve yasal hükümlerin ışığı altında, davalı partinin programındaki bazı bölümlerin değerlendirilmesinden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

Programda, Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttükleri Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin kuruluşunun sadece Türk egemenlik anlayışıyla sonuçlandırıldığı; Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar tekelci iktidarların yapısının sivil ve asker bürokratlarla içiçe geçerek bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürüldüğü, tekelci hâkimiyetin devam ettirilmesi için Kürt halkının inkâr ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma temelinde geliştirilen siyasal politikaların yürüdüğü; şöven, militarist propagandalar ve imha politikalarının Kürt halkının en doğal demokratik hak ve isteklerine karşı çıkılarak egemen “Türk” anlayışının korunduğu; başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve hatta Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarının “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdürüldüğü;

Partinin, halkların barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzeni ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı, kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngördüğü; halkların kardeşliği, birliği, dayanışması önündeki engellere karşı mücadele edeceği, iç ve dış politikaların belirlenmesinde halkların ortak çıkarlarını temel aldığı, Türk ve Kürt halklarıyla azınlıkların kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri için tüm olanakları sağlayacağı, halkların temel eğitimini kendi ana dilleriyle yapmalarını ve Türk ve Kürt halklarını toplumcu düzene götürmek için ön koşul ve hazırlıkları öngördüğü; halkları bütün zenginlik kaynaklarının sahibi olarak gördüğü; halkların birliğine ve çıkarlarına zarar veren her türden teröre karşı mücadeleyi temel ilke olarak kabul ettiği; Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden bir halk meclisinin yaratılmasını öngördüğü, bu meclisin halkların ulusal iradesini temsil edeceği; ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü saldırıya karşı olduğu; ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bilgirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yönetmelerle çözümlenmesinden yana ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının iradesine sonuna kadar saygılı olduğu; ülkedeki hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan bir niteliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

Bu ifadelerde ilk bakışta dikkati çeken husus, Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt halkı ve diğer azınlıkların mevcut olduğunun belirtilmesi ve bu sözde ayrılığın “halklar” ve “azınlıklar” deyimleriyle her vesileyle ısrarlı bir biçimde vurgulanmasıdır. Türk ve Kürt halklarıyla diğer azınlıkların Kurtuluş Savaşının ortaklaşa başarıya ulaştırmalarını takiben kurulan Cumhuriyette Türk anlayışının egemen olduğu, Kürt halkının ve onun en doğal demokratik hak ve istemlerinin inkâr edilip yok sayıldığı, Kürtlere baskı uygulandığı, oysa kendilerinin Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğini savundukları Kürt sorununun uluslararası antlaşma ve belgeler çerçevesinde ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması için Kürt halkının iradesine saygı duyduklarından; ayrıca halkların barış ve kardeşliği, birliği, dayanışması, kendi kaderlerini tayin hakkından söz edilmesi, Türkiye Devletinin ulusuyla bölünmez bütünlüğünü zedeleyici niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt halkları olarak adlandırılan iki ayrı ulusun mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun eşit şekilde muamele görmesi ve beraberliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur.

Programdaki “halklar” deyiminin “uluslar” ve özellikle “Kürt ulusu” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü, programın “Partimizin Temel İlkeleri” ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümlerinde, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri mücadelelerin desteklenmesinden; yine “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümünde, ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik saldırılara karşı olmaktan söz edilmektedir. Bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar sadece uluslar için sözkonusu olabileceğinden, bölgesel veya yerel toplulukların güncel tepki ve duygularının ifadesi anlamındaki “halk”ların bağımsızlığı, özgürlüğü ve siyasal nitelikteki kendi kaderlerini tayin hakkından söz edilemeyeceğinden, programda birçok defa tekrarlanan “halklar” deyimiyle “uluslar”, başka deyişle, Türk ulusu bütünlüğü dışında başka ulusların, özellikle Kürt ulusunun varlığının amaçlandığı sonucuna varmak gerekir.

İkinci olarak, “Yasama ve Yürütme” bölümünde, partinin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden ve halk meclisi olarak adlandırılan bir yasama organının oluşturulmasını öngördüğü ve sözkonusu meclisin halklarımızın ulusal iradesini temsil edeceği belirtilmektedir. Ulusal iradeden söz edilmesi, o iradenin sahibi olduğu söylenen halkların, yani çıkarlarının temsil edileceği söylenen Türk ve Kürt halklarının birbirinden ayrı uluslar olarak kabul edildiğinin anlatımından başka bir şey değildir. Diğer taraftan, “Basın-Yayın Özgürlüğü” bölümünde, basın-yayının halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında, halkların ulusal kimlik…lerinin doğru bir tarzda kavratılmasında… etkin bir araç haline getirileceğine ilişkin ifadedeki “halkların ulusal kimliği” ibaresinin anlamı, ulusal nitelikte kimliğe sahip olan halkın bizzat o ulusu oluşturması demektir.

Üçüncü olarak, “Hukuk ve Adalet” bölümünde, ülkemizdeki hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan bir nitelikte olduğu ifade edilmektedir ki burada da açık bir biçimde Kürt halkının ulusal varlığından sözedilerek onların ayrı bir ulus oluşturduğu kabul edilmiş olmaktadır.

Son olarak, “Eğitim ve Kültür” bölümünde, “..Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan…” biçimindeki ibarede, her ikisinin birinci ve temel ögesinin dil olduğu kabul edilen halk ve ulus kavramlarının eş anlamda kullanıldığı görülmektedir.

Bütün bunlar, programın çeşitli yerlerinde kullanılan “halk” sözcüğünün aslında “ulus” kavramı yerine ve onu örtüp gizleme amacıyla tercih edildiğini göstermektedir.

Anayasadaki vatandaşlık anlayışı karşısında Kürtlerin, daha doğru deyişle, Kürt kökenlilerin inkâr edilen doğal, demokratik hak ve istemlerinin ne olabileceği sorusu akla gelmektedir. Din, mezhep, dil, etnik köken ayırımı gözetilmeksizin her yurttaşın hukuk düzenince tanınmış siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. her türlü haktan sınırsız biçimde yararlanabildiği ülkemizde, kimlerin hangi doğal ve demokratik hak ve istekleri yok sayılmaktadır’ Sorunun cevabını programda bulmak kabildir. Partinin bütün ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü saldırıya karşı olduğu, halkların kendi bağımsızlığı ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadelelerini desteklediği genel anlamda belirtildikten sonra “Kürt Sorunu” başlığı altında konu somutlaştırılıp sözde Kürt sorununun uluslararası sözleşme ve belgeler hükümlerine göre barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinin benimsendiği vurgulanarak , partinin, halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik (vurgulama bizim) bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine saygılı olduğu açıklanmaktadır. Bu son ibareyle, Kürt halkı kendi kaderini belirleme hakkı çerçevesinde iradesini kullandığı takdirde buna saygı gösterileceği belirtilerek, dolaylı yoldan doğal ve demokratik halk olarak nitelenen kendi kaderini belirleme hakkının Kürtlere tanınmadığı ileri sürülmektedir.

Belirtilen bu anlatımlarla, Türk ve Kürt ulusları şeklinde bir ayırım ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması, yani Kürtlerin Türk ulusu bütünlüğünden kopması öngörülerek Anayasadaki ulus bütünlüğü ilkesine aykırı bir görüşün savunulduğu anlaşılmaktadır. Oysa, Türkiye Cumhuriyetinde birden fazla ulusun varlığından söz edilemez. Etnik kökeni ne olursa olsun, her yurttaşın toplayıcı ve bütünleştirici bir anlayışın ifadesi olan “Türk Ulusu”nun şerefli bir üyesi olması yerine bütünlüğü bozucu ve ırk esasına dayanan ayrılık iddiaları Anayasa ve yasa hükümleri karşısında hoşgörü ile karşılanamaz.

Davalı partinin programı incelendiğinde; “…Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir….

“ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik, mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve anayasal güvence altına alır…

“Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasiden yana olan herkesin sorunudur.

“Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinden yanadır…” biçimindeki anlatımların yeraldığı görülmektedir. Bu sözlerle Türkiye Cumhuriyetinde birtakım dinsel ve ulusal azınlıkların varlığı dile getirilerek onlara siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmekte, Kürtler bir ulusal azınlık olarak nitelendirilerek bu azınlığın sorununun çözümlenmesinin demokrasinin temeli ve Türklerle Kürtlerin ortak meselesi olduğunun belirtildiği, partinin bu sorunun belirli uluslararası sözleşme ve belgeler çerçevesinde çözümlenmesini savunduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Devleti topraklarında Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen “Müslüman olmayanlar” ile Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında öngörülen Türkiye’de yaşayan Bulgarlar dışında ulusal ya da dinsel nitelikte azınlıklar bulunmadığına göre, programda bu gibi azınlıklardan sözedilmesi Türkiye Devleti ülkesinde bu gibi azınlıkların varlığını ileri sürmek anlamındadır. Bu anlatımlar, salt, ülkede dil, din, ırk bakımlarından öteki kesimden ayrı özelliklere sahip topluluklar bulunduğunun objektif olarak ileri sürülmesi niteliğinde olmayıp, daha ileri gidilerek Kürtlerin de dahil edildiği bu toplulukların ayrılıklarını devam ettirebilmelerine olanak sağlıyacak hukuksal güvencelere kavuşturulmaları, yani “azınlık hukuku”ndan yararlandırılmaları benimsenip savunulmaktadır. Bu ise, ulus bütünlüğüne aykırı olarak 81. maddenin (a) bendinde belirtilen “azınlıkların bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Programda, “Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…” denilmekte, ancak bu hükümlerin neler olduğu belirtilmemektedir. Esasen, sözü edilen uluslararası belgelerde savunulan istikamette bir hüküm de mevcut değildir. Bir uluslararası sözleşme olmayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye’nin de olumlu oy verdiği ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiş bir metindir. Kendiliğinden bağlayıcılığı yoktur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ise genel olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak bu sözleşme ile Türkiye tarafından onaylanmış sözleşmeye ek protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldı ki bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız değildir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlâk, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tâbidir.” denilmiş, 30 maddesinde de, “işbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Hukuksal açıdan bağlayıcılığı ve uluslararası sözleşme niteliği bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi, Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonunda belirlenen sınırların ihlâl edilmezliğini, devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması, rejimlerin güç kullanılması yoluyla karşı tarafa benimsetilmesi çabalarından kaçınılması ilkelerini vurgulayan ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermeyi, ekonomik, bilimsel,insani konularda işbirliğini öngören bir anlaşmadır.

Anılan uluslararası sözleşme ve belgelerde ve Türk Ulusu bütünlüğünün Türk ve Kürt olarak ikiye ayrılması düşünce ve niyetine izin veren ve Kürt kökenli yurttaşların azınlık sayılmasını gerektiren bir hükmün varlığından söz etmek olanaksızdır.

Davalı siyasal partinin programında, “Azınlıklar” başlığı altındaki, “Partimiz ulusal ve dinsel azınların demokratik ve özgür ortamda kendi dil, kültür…(lerini) özgürce geliştirebilmeleri için tüm olanakları sağlar…”; “Eğitim ve Kültür” bölümünde, “…Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan, her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır. Bunun için eğitim alanlarında: ….Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır…”; “Hukuk ve Adalet” bölümünde, “…Yargılamada ana dil esas alınacaktır…” şeklindeki hükümler dikkat çekici bulunmuştur.

Kabul edilen bu ilkelere göre, herkesin kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı temel olarak benimsendikten sonra temel eğitimin ve hatta ilkokuldan yüksekokula kadar yeralan her eğitim kademesinde herkesin kendi ana dilinde eğitim görme fırsatının yaratılacağı belirtilmektedir. Bu ifadeler, temel eğitimde ve daha sonraki eğitim kademelerinde ana dilin esas alınacağı anlamındadır. Eğitimin ve özellikle temel eğitimin ana dilde yapılması Türkçeden başka dillerin ana dil olarak okutulması ve öğretilmesi demektir ki bu husus Türkçe dışındaki dillerin eğitim ve öğretim kurumlarında ana dil olarak Türk vatandaşlarına öğretilmesini yasaklayan Anayasa’nın 42. maddesi ile çelişmektedir.

Diğer taraftan, yargılama faaliyeti devletin temel fonksiyonlarından biridir. Dolayısıyla, yargısal işlemlerin birer resmî işlem olduğunda kuşku yoktur. 4. maddesi ile değiştirilmezlik koruması altına alınmış olan Anayasa’nın 3. maddesi hükmüne göre, devletin dili Türkçe olduğundan resmî işlemlerin ve bu cümleden olarak yargılama işlem ve faaliyetlerinin de Türkçe yapılması, bunları belgeleyen tutanakların ve diğer her türlü yazıların Türkçe yazılması gerekir. Bu anayasal zorunluluk karşısında, programda öngörüldüğü gibi, devletin temel işlevlerinden olan yargılama faaliyetinde devlet dili yerine ana dilin esas alınmış olması, Anayasa’nın devlet dilinin Türkçe olduğunu belirleyen 3. maddesine aykırı bir durum yaratmaktadır.

Son olarak, programdaki, partinin ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür ortamda kendi dil, kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanakların sağlanacağı biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Gerek bu hüküm, gerekse yukarıda sözü edilen ve Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrası ile çelişen eğitimde ana dil olanağının yaratılması ile Anayasa’nın 3. maddesine aykırı bulunan yargılamada ana dilin esas alınacağına dair hükümler, SPY’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve böylece eğitimde ve yargılamada ana dilin esas tutulması ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık haklarından yararlanmaları gerektiği biçiminde bir düşünce ve inanç yaratmağa çalışılmaktadır ki böyle bir davranışın SPY’nın 81/b maddesine uygunluğundan söz etmek olanaksızdır.

Davalı partinin programında yer alan “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacakatır.” şeklindeki hüküm üzerinde durulması gerekmektedir. Programda Devletin din işlerine karışmayacağının öngörülmesi, onun klâsik lâiklik anlayışının gereği olarak örgütlenmesi, başka deyişle devletin dinsel fonksiyonlar ifa edememesi anlamında algılanabilirse de, geleneksel olarak Cumhuriyet dönemi anayasalarımıza yansıyan lâiklik anlayışının birtakım zorunluluklardan kaynaklanan kendine özgü niteliği karşısında, bu ilkeye aykırı biçimde, devletin din işlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki ve görevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın Anayasa’ya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Parti programında kabul edildiği üzere devletin din işlerine karışmaması, dinin cemaatlere bırakılması halinde, devletin kamu düzenini sağlama amacıyla ve inzibati düşüncelerle dinî işlerin bir kesimine karışmasına olanak veren ve hatta bunu gerekli kılan lâiklik ilkesi çiğnenmiş olacak, Cumhuriyet, onun nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik niteliğinden soyutlanmış olacaktır. Böyle bir sonucu doğuracak amacın güdülmesi SPY’nın 78/a maddesiyle yasaklanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan; yine bu şekilde Anayasa’da ve SPY’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığının göreceği görevler ortadan kalkacağından kendisinin hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve adı geçen örgüt genel idare içinden Anayasa’nın 136. ve SPY’nın 89. maddesine aykırı olarak tasfiye edilmiş olacaktır.

V- Sonuç ve İstem

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı partinin programının bazı bölümleri Anayasanın başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddeleri SPY’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırı nitelikte olduğundan,

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin SPY’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin 29.3.1993 günlü ön savunmasında aynen :

“1- Usul Yönünden

1- Dava Siyasal Partiler Kanunu 9 uncu maddesine aykırı açılmıştır.

Siyasal Partiler Yasası’nın 9 uncu maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarını Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgilerin gönderilmesini yazıyla ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak 30 gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.

Bu maddenin dayanağı Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 5. bendidir. Hükmün amacı Siyasal Partiler için bir güvence sağlamaktır. Siyasal Partilere açıklama veya düzeltme olanağı vererek partinin kapatılma davasıyla yüz yüze gelinmesi engellenmek istenilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’nın tanıdığı bu olanaktan yararlandırmamıştır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9 uncu maddesi gereğince açıklama ya da düzeltme isteminde bulunmaksızın dava açılması hukuka ve usule aykırıdır.

2- Bu davada yargılama duruşmalı yapılmalıdır.

2820 Sayılı S.P.K’nun 98 inci maddesinde siyasal partiler kapatılma davasının dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanacağı ana kural olarak belirtilmiştir. Ayrıca bu davalarda CMUK hükümlerinin uygulanacağı ve gerekli görüldüğü hallerde ilgililerin ve diğer bilgisi olanların dinleneceği kabul edilmiştir. Bu hüküm siyasal partiler hakkında açılan kapatma davalarında duruşma yapılmayacağı sonucunu çıkarmaya elverişli değildir.

Konunun önemi dikkate alındığında CMUK 387. maddesi uyarınca duruşma yapılmamasının mahzurlu görülmesi halinde yargılamanın duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir. Her ne kadar CMUK 386 ncı maddesinde ceza kararnamesi ile ceza verileceği belirtilmişse de bu cezaya itiraz etmek mümkündür. Oysa siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler kesindir. Bu nedenle toplumun belli kesimlerini temsil eden siyasal partilerin kapatılması davalarında duruşma yapılması gerektiği kanaatini taşımaktayız. Bu sebeple davamızın duruşmalı olarak yapılmasını talep ediyoruz.

İddianamede;

1- T.C. Devleti toprağı üzerinde Türk halkından ayrı olarak Kürt ulusunun olduğunu, bu ulusun ulusal kurtuluş mücadelesini Türklerle beraber yürüttüğünü, Cumhuriyeti beraber kurduklarını, Kürt ulusunun kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkının olduğunu, kültürünü, dilini geliştirmek her yerde bu dilini kullanabilmesi gerektiğini, demokrasi önünde en büyük engelin Kürt Sorunu olduğunu bu sorunun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümleneceği belirtilmiştir.

2- Din ve devlet işlerinin ayrılması Diyanet İşleri Bakanlığı’nın genel idare içinde çıkartılacağı belirtilerek lâiklik ilkesine aykırı davrandığı;

Bu nedenle ÖZDEP programının Anayasa’nın 2, 3, 14 ve 68 inci maddeleri ile Siyasal Partiler Yasası’nın 68, 69 ve 78 inci maddelerine aykırılık oluşturduğunu “Mihrak Olduğunu” belirterek Siyasal Partiler Kanunu’nun 101 ve 103 üncü maddesine göre kapatılması talep edilmiştir.

Hukuksal Durum ve Dava

Bu davanın hangi hukuksal durumla görüldüğünü anlamak için Anayasa, Siyasal Partiler Yasası, uluslar arası hukuku, çağdaş demokrasilerde benzer durumları ve ülkemiz gerçeğini incelemek gerekmektedir.

1- 12 Eylül Anayasası evrensel hukuk ilkelerine aykırıdır:

1982 Anayasası evrensel hukuk ilkelerine ve toplumumuzun gerçeklerine aykırıdır. 1982 Anayasası antidemokratik nitelikler taşıması nedeniyle iktidar, bütün muhalefet partileri ve toplumdaki bütün baskı gruplarınca değiştirilmesi gerektiği genel kabul görmektedir. Bütün Siyasal Partiler Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiğini Anayasa’nın antidemokratik nitelik taşıdığını evrensel hukuk realitesine aykırı olduğunu toplumsal ihtiyaçlara cevap vermediğini, belirtmektedir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN “Bu Anayasa hukuka aykırıdır. Hukuka aykırı yasa da Anayasa’ya uygun oluyor.” diyerek Anayasa’nın Evrensel hukuk ilkelerine aykırı olduğunu vurgulamıştır (Bugün Gazetesi 4.12.1991). Aynı tarihli gazetede TBMM Başkanı Hüsamettin CİNDORUK da Anayasa’nın dar yorumlanmaması gerektiğini ve Türkiye’nin imza koyduğu uluslararası sözleşmeleri ve evrensel hukuk ilkelerini esas alması gerektiğini belirterek Anayasa’nın evrensel hukuk ilkelerine aykırı olduğunu belirtmiştir.

Hükümet programında da Anayasa’nın dokuz yıl içinde yaşlandığı, ülkenin gereksinmelerinin tamamen gerisinde kaldığı, 12 Eylül’ün kalıntılarını taşıdığını ve hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir.

23.3.1993 tarihinde iktidar ve muhalefet partileri Anayasa’nın demokratik olmayan hükümlerinin değiştirilmesi için biraraya gelmiş ve görüş birliğine varmışlardır. Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı, Başbakan Yardımcısı Erdal İNÖNÜ Partisinin Anayasayı tamamen değiştireceğini sürekli olarak vurgulamaktadır. Başbakan Süleyman DEMİREL 9.12.1991 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan bir demecinde “Paris Şartına uygun yeni bir Anayasa yapılması gerektiğini” belirtmiştir.

1982 Anayasası her ne kadar % 92 oy ile kabul edilmiş ise de bu Anayasa 1982 yılının özel koşullarında ve halkın iradesi darbeciler tarafından ipotek altına alınarak anti-demokratik bir oylama sonucu kabul edilmiştir. Ancak, toplumun büyük bir çoğunluğunca bugün kabul edilmemektedir. Meşruluğu tartışılmaktadır.

Parti bu Anayasa hükümlerine dayanılarak kapatılmak istenilmektedir. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın “Hukuka aykırı”dır dediği Yasa’ya dayanılarak Parti’nin kapatılması toplum vicdanını zedeler. Sayın Yüce Divandan evrensel hukuk ilkelerine göre kapatma davasının incelenmesini, veya Anayasa’nın evrensel hukuk ilkelerine göre yorumlanarak, dar yorumlanmamasını davamız açısından talep ediyoruz.

2- Siyasal Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır. Siyasal Partiler Yasası Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde beklenen himayeden yararlandığı için; Anayasa hükümlerinin evrensel hukuk ilkelerinin davaya uygulanması gerekmektedir.

Siyasal Partiler uyacakları esaslar Anayasa’nın 69 uncu maddesinde belirtilmiştir. Anayasa’nın 14 üncü maddesinde belirtilen genel sınırlamalar dışına çıkamazlar. Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri,

“- Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak için,

– Türk Devleti ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek,

– Temel hak ve hürriyetleri yok etmek,

– Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya din, dil, ırk ve mezheb ayrımı yaratmak,

– Veya sair herhangi bir yolda bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanamaz” denilmektedir.

Anayasa kapatma nedenlerini yukarıdaki şekilde sınırlamıştır. Bu sınırlama Siyasal Partiler için güvence oluşturmaktadır. Siyasal Partiler Yasası 68, 69 ve 78 inci maddeleri Anayasa’nın 14 üncü maddesindeki genel sınırlamayı genişletmiştir. Siyasal Partiler Yasası 78 inci maddesi ideolojik beyanname niteliğindeki Anayasa’nın başlangıç bölümünü kapatma nedeni saymış, dil, bayrak, millî marş ve başkente ilişkin hususları kapatma nedenleri arasında saymıştır.

Siyasal Partiler 81 inci maddesinde de Anayasa’nın kapatma nedenleri dışına çıkılmıştır. Millî veya dinî kültür veya mezhep veya dil farklılığına dayanan azınlıkların bulunduğu ve bunlar arasında ayrım gözetilmeyeceği hükmü Anayasa’nın 10 uncu maddesinde belirtilmişken SPY’nin 81 inci maddesinde bunların varlığını söylemenin kapatma nedeni olduğu belirtilmiştir.

Siyasal Partiler 81 inci maddesinde farklı dil, mezhep ve dinin olduğunu söylemenin kapatma nedeni olduğu belirtilmiştir. Bir ulusun varlığı, bu ulusun dili, ayrı bir dinin olması sosyolojik bir gerçekliktir. Bunu yok saymak subjektif olarak mümkünse de objektif olarak mümkün değildir. Yani 81 inci madde sosyal gerçekliğe aykırıdır. Siyasal Partiler Yasası’nın 69 uncu maddesi “kanunla yasaklanmış” dillerden bahsetmektedir. Yani Türkiye’de başka dillerin ve ulusun olduğunu dolaylı biçimde yasa kabul etmiştir. Bu dil ve ulusu Türkiye’deki iktidar ve muhalefet tanımıştır. Bu yasak Türkiye’nin toplumsal yapısına aykırıdır. Demokratik, barışçıl yöntemlerle sorunun çözümlenmemesi demokrasi dışında çözümler üretmeye zorlamaktadır.

2820 Sayılı SPY Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 66, 68, 69 uncu maddelerine aykırıdır. Anayasa’nın geçici 15 inci maddesi iptali mümkün kılınmamaktadır. Ancak üstün olan Anayasa’nın hükümleri karşı karşıya geldiğinde Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kanısındayız. Anayasa Mahkemesi’nin Siyasal Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanmasını talep ediyoruz.

Siyasal Partiler Yasası ve Toplumsal Meşruluk

Bugün Türkiye’nin Siyasal ve toplumsal yapısı 12 Eylül kalıntısı olan mevzuatın lafzı yorumunu aşmıştır. Artık fiili hukuk doğmuştur. Siyasal Partiler Kanunu’nun 81 inci maddesi Siyasal ve toplumsal ihtiyaçlara cevap vermemektedir. Bu maddenin uygulanması halinde Türkiye’de pek çok siyasal partinin kapatılmayla karşı karşıya gelmesi mümkündür.

Siyasal Partiler Yasası 81 inci maddesi,

Siyasal Partiler,

a- Millî veya dinî veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b- Türk dilinden veya kültüründen başka dil veya kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak… amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar denmektedir.

Fiili Durum incelendiğinde;

Hükümet programı,

“Yurttaşlar arasında kültür, düşünce, dil ve köken farkları olması doğaldır. Çeşitli etnik, kültürel ve dile ilişkin kimlik özelliklerini özgürce ifade edebilecek, özenle korunabilecek ve rahatça geliştirebilecektir.”

“… Herkesin kendi anadilini, kültürünü, tarihini, folklörünü dinî inançlarını araştırması, koruması ve geliştirmesi temel insan hak ve özgürlüğü kapsamı içindedir.” denmektedir.

SHP Merkez Yürütme Kurulu raporunda; “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayanların Kürt kökenli olduğu” belirlendikten sonra, Kürt kökenli olan yurttaşların, kimliklerini her alanda özgürce geliştirme imkânı tanınması gerektiği belirtilmektedir.

Yasalar her ne kadar Kürt kimliğini yasaklamışsa da fiilen Kürt kimliği tanınmakta Türkiye Cumhuriyeti’nin tabu saydığı giderek zorlama teorilerle “Dağ Türk”ü “Kart-Kurt” vs. yaklaşımlarla bugüne kadar inkâr ettiği şöven ırkçı politikalar bırakılma yönünde artık Güneydoğu ve Doğu Anadolu Kürt halkının olduğu genel kabul görmekte iktidarıyla muhalefetiyle yeni çözümler aranmaya başlanmıştır.

– Sayın Cumhurbaşkanı

“Kuzey Irak’tan gelen Kürtler bizim ülkemizin Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerindeki vatandaşlarımızın akrabalarıdır” daha sonra “…Ben de Kürt kanı olabilir” ve nihayet “federasyon bile tartışılabilir…” demektedir.

– Sayın Başbakan “Kürt Realitesini” tanımaktadır.

– Sayın Vahit HALEFOĞLU da;

“Bugüne kadar Kürtlerin varlığını inkâr ettik yok saydık.

Uydurma tezler ürettik ve şimdi kabul ettik…” demektedir.

– Televizyon 6 ncı kanalı 15.11.1992 tarihli haber programının adını “Kürt Sorunu” koymaktadır.

Sayın İçişleri Bakanı İsmet SEZGİN 23.03.1993 tarihli SHOW TV deki açık oturumunda Kürtlerin kimlik, dil ve kültürel özgürlüklerine ilişkin sorunların tartışılacağını Anayasal değişikliklerinin yapılacağını belirtmiştir.

Yani fiili durum var olan mevzuatımızı aşmıştır. Ve Çifte standart uygulanmaması halinde Türkiye’de faaliyet yürüten MHP, DSP dışındaki Siyasal Partiler hakkında da kapatılma davası açılmasını gerektirmektedir.

Yukarıya aldığımız ifadeler ile, Başsavcılığın iddianameye aldığı ÖZDEP programındaki alıntılar karşılaştırıldığında bir farklılık bulunmamaktadır. Bu nedenle Hükümeti kuran SHP ve DYP’nin kapatılması için Başsavcılığın dava açması gerekmektedir. Aksi takdirde çifte standart uygulanmış olacaktır.

Siyasal Partiler, Parlamenter Demokrası, Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü

“Siyasal parti dinamik bir organdır. Siyasal vücudun doktrin ve eylemleriyle örülü ideolojisi canlı tutar. Dinamizm belirli bir siyasal sistemle sınırlı olamaz.

Demokratik siyasal yaşamda, düzen değiştirici Parti programlarıda vardır. Ve bu Anayasa’nın güvencesi altındadır…” (Zafer Tunaya Siyasî Kanunlar ve Anayasa)

Aynı eserinde Tunaya “kişi, konusunun fikirlerini ve davranışlarını nasıl beğenmeyebilirse, hükümetin icraatını da” eleştirebilir. Değişmesini isteyebilir. Hatta içinde yaşadığı düzene başkaldırabilir. O zaman muhalefet siyasallaşır…”

Şu halde “muhalif”, yada “siyasal muhalefet” deyince akla geniş anlamda, siyasal iktidarı ellerinde bulunduranlara karşı olma yada karşı çıkma olgusu gelir…

“… Muhalefetin hukuk düzeyinde kabul edilip korunması rejimleri, bugün için, birbirinden ayıran en önemli ölçüttür…”

“İnsanlar tek ve resmî ideolojinin egemenliğinde yönetiliyorsa, o zaman her türünden düşünceleri açıklama ve örgütlenme bir haktır ve serbesttir. Bu çeşitliliği ve çoğulcu bir siyasal hayatı gerektirir. Çünkü daha demokratik siyasal hayat açıktır ve çoğulcudur.”

“İktidar ve Muhalefet toplumsal düzen içinde anlaşmışsa sorun yoktur…” Şimdi örneği değiştirelim. İktidardaki merkez partisi seçimleri kaybetse iktidara komünist ya da faşist parti geçse, sınırsız çok partili rejim içinde, faşist ya da komünist partinin kurulması yasal olduğuna göre, yeni iktidar ilke olarak, toplumsal düzeni değiştirecektir. Bu örnekte de, düzen içinde çalışan bir muhalefet, düzene karşı çalışmıştır. Ve düzen eskisi gibi devam etmeyecektir.

Her iki örnekte de muhalefet yasal planda, yani düzen içinde görülmektedir. Sf-88-344-345-346-347.

Yukarıda aldığımız uzun alıntıda ve diğer bilimsel yayınlarda da düzen içinde ve demokratik barışçıl yöntemlerle düzen değişikliğini savunmak bu yönde örgütlenmek mümkündür. ÖZDEP siyasal iktidardan demokrasiyi “Milletin ve ülkenin bölünmez bütünlüğü ile lâiklik anlayışını farklı yorumlamaktadır. Anayasa’nın başlangıç hükümleri ideolojik belge niteliğindedir. Anayasa’nın bu ideolojisini ÖZDEP diğer siyasal partilerden farklı tanımlamakta ve yorumlamaktadır. Ve çözüm önerilerini de bu tanımlama ve yorumlamaya bağlı olarak geliştirmektedir.

Anayasa’nın ideolojisini kabul etmek zorundamıyız’

Anayasa Mahkemesi 1963 yılında verdiği bir kararda, Anayasa’ya uygun düşünmek zorunda olduğumuzu, demokratik temel hak ve özgürlükleri bu ideolojiye uygun olarak kullanabileceğimizi belirlemiştir. Düşünce hürriyeti tarihini incelediğimizde iktidarı elinde bulunduran egemenler kendi düzenlerine karşı gelişen muhalefeti bastırmak için kendilerine meşruluk dayanağı aradığı görülmektedir. İlk dönemlerde siyasal iktidara muhalefet eden güçler iktidarın Tanrıdan krala verildiği belirtilerek muhalefet tanrıya karşı gelmekle suçlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde Muhalefet komünistlikle suçlanarak bastırılmıştır. TCK’nun 141, 142. maddeleriyle ilgili Türkiye’deki uygulamalarda bunu göstermektedir. “Cinsel Özgürlüğü”, “Şeriat Düzeni” isteyenler komünizm propogandası yapmakla suçlanmıştır.

Türkiye’de son dönemde iktidara muhalefet eden resmî ideoloji dışında çözüm üreten baskı grupları bölücülükle suçlanmaktadır. Amaç muhalefeti bastırmaktır. HEP ile ittifak eden SHP hakkında da bölücülük suçlamasında bulunulmuştur.

Yukarıya aldığımız uzun alıntıda belirlendiği gibi düzen üzerinde mutabık kalındıktan sonra düzenin değiştirilmesini savunan siyasal partilerin kurulması da mümkündür. ABD yüksek mahkemesi 1945 yılında verdiği bir kararında “Halkı zararlı düşüncesine karşı korumak devletin ne görevidir ne de hakkıdır. Anayasa koyucuları bizim adımıza doğruluk ile yanlış arasında bir ayrım yapmak için hiç bir yönteme güvenmediklerinden gerçeği aramakta herkesin klavuzu yine kendi olmak gerekir…” (H.ÇELENK 98.14)

Yüksek Mahkeme 1957 tarihli kararında benzer görüşlere yer vermiştir. Federal Almanya’da Anayasa çok sert hükümler tanımasına rağmen ayrı görüşleri kabul etmektedir.

Türkiye’de kapatılan siyasal partilerin kapatılma gerekçeleri Anayasa’nın ideolojisini benimsememeleri, demokrasiyi Anayasa koyucuları gibi yorumlamamalarıdır. Ve Anayasa’nın anti-demokratik olan yasalarını değiştirmek istemeleridir. Aşağıda daha geniş açıklayacağımızdan sadece bir örnek vermekle yetiniyoruz. Lâiklik ilkesi Batı toplamlarında uzun mücadeleler sonucu kabul edilmiştir. ÖZDEP batı demokrasilerindeki yorumlanışının toplum ihtiyaçlarına uygun olduğunu düşünmektedir. Bu yorumlanış nedeniyle ÖZDEP hakkında kapatılma nedeni sayılmaktadır.

Yukarıda da açıkladığımız gibi, Anayasa’nın ideolojisinin benimsenmesi halinde, örneğin lâikliği iddia makamı gibi yorumlamak için Anayasal güvenceye gerek yoktur. Pozitif hukukta zaten böyle yorumlanmaktadır. Demokratik toplum düzeninden bahsetmek için farklı yorumlama özgürlüğünün olması gerekmektedir.

Demokratik çoğulcu bir toplumda resmî ideolojinin tanımlandığından farklı olarak kavramları tanımlamanın kapatılma davası konusu edilmesi “azınlık hakkı”nın tanınmaması anlamını ifade eder. Düşünce ve örgütlenme hürriyetinin olmadığı bir toplum özgür bir toplum değildir.

“Devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü”

“Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir” ilkesinin bir sonucudur. Bu ilke milletin kendi ülkesi üstünde en üstün güç olduğunu ve dışa karşı ise bağımsızlığı ifade etmektedir.

Yukarıya aldığımız bu iki ilke 12 Eylül darbecileri gibi yorumlandığı takdirde,

a- Ülke-Ulus-Devlet ve devlet bütünleştiğinden vatan ve toprak bütünleştiğinden “Dolayısıyla ne kadar küçük olursa olsun ülke topraklarından bir parçanın yabancılara terkedilmesi… Anayasa’nın 3 üncü maddesindeki “Bölünmezlik” böyle bir egemenlik devrine elverişli sayılabilecek şekilde değiştirilmesi gerekir”

(M. Sosyal Anayasa’nın anlamı Sf. 181)

b- Yerel yönetimlerin geliştirilmesi de bu ilkeye ters düşmektedir.

c- Federal sistem olanaksızlaşır.

d- AET’ye girmek istemek bu ilkeye aykırıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye’de yabancı üstler var. Dışişleri bakanı “ABD öyle istedi” diyebilmektedir. Ayrıca Türkiye AET’ye girmek için büyük çaba harcamaktadır.

Millet kavramını Anayasa koyucu “vatandaşlık bağıyla” tanımlanmıştır. Ancak halkların mozayiği durumundaki Anadoluda özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerektiğini ısrarla belirlemektedir. T.C. vatandaşı olmak ayrı şeydir. Türk kökenden olmak farklı şeydir. Kimliğinin yok sayılmasını hiç bir sosyolojik topluluk, şimdiye kadar hiçbir toplumda kabul etmemiştir.

Çağdaş demokrasiler incelendiğinde, Almanya, Hollanda, Belçika, İsveç, İsviçre vs. ülkelerde birden fazla halkın birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu halklar kendi kültürlerini

geliştirmekte, kendi dillerini kullanabilmektedir. Halkların kendi dillerini, kültürlerini, özgürce geliştirmeleri bu ülkeleri bölmedi.

Demokratik olmayan, yasakçı, baskıcı, otoriter toplumlarda ise, halklar uluslaşma ile tanıştıktan sonra iç savaşlar çıktı, kanlı çarpışmalardan sonra bağımsız küçük devletler oluşmaya başlamıştır.

ÖZDEP çağdaş demokratik hukuka saygılı ve hoşgörülü bir toplum düzeni istemektedir. Çözümleri barışçıl ve demokratiktir. Bölücülük bölge halkını potonsiyel suçlu olarak görmekte ve otoriter devlet yapısından kaynaklanmaktadır. ÖZDEP siyasal iktidarların bölücü politikalarına karşı halkların gönüllü birlikteliğini savunmaktadır.

ÖZDEP lâiklik ilkesini tarihsel gelişmesine göre geldiği en son evredeki biçimiyle yorumlamaktadır. Lâiklik “Din ve Devlet İşlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlanmaktadır. ÖZDEP bu ilkenin tanımına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare içinde olmaması gerektiği kanaatindedir. Siyasal partiler

Yasası’nda belirtilen lâiklik anlayışı Türkiye’nin toplumsal yapısına uygun düşmemektedir. 1982 Anayasası’nın kabülünden sonra toplumda şeriata hızlı bir yönelme olmuştur. Bunun nedeni Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmasıdır. İmam hatip liselerinden mezun olanlar devletin kilit noktasına yerleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Hanifi mezhebinin propogandası yapılmaktadır. Din dersleri zorunlu okullarda kabul edilmiş ve bu derslerde Hanifi mezhebinin kabulüne göre İslam yorumlanmaktadır. Alevi köylerinde camiler yapılmaktadır. Güneydoğu ve Doğu Anadoluda irşat toplantıları devlet tarafından yapılmaktadır. Devlet 12 Eylül’den sonra Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bölgelerde uçaklarla şeriat bildirilerini atmaktadır. ÖZDEP bu yanlış anlayışa Lâiklik ilkesinin çağdaş yorumlayışıyla çözüm üretmektedir. Bu nedenle kapatma davasının red edilmesi gerekmektedir.

Sonuç ve İstem

1- Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinin davamızda uygulanmaması, Siyasal Partiler Kanunu Anayasa’ya aykırı olduğundan yukarıda belirttiğimiz Siyasal Partiler Kanununun 68, 69 ve 78 inci maddelerinin iptaline,

2- Siyasal Partiler Kanunu Anayasa’nın geçici 15 inci maddesindeki himayeden yararlanılmasına karar verildiği takdirde, üstün olan Anayasa hükümleri ile, Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerinin davamızda uygulanmasına,

3- Dava Siyasal Partiler Kanunu’nun 9 uncu maddesine uyulmadan açıldığından dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,

4- Siyasal Partiler Kanunu’nun 98 inci maddesi delaletiyle CMUK 387 nci maddesinin uygulanarak duruşma yapılmasına,

5- Parti hakkında açılan kapatma davasının reddedilmesine karar verilmesini saygılarımızla talep ediyoruz.

6- Esas hakkındaki savunmamızı saklı tutuyoruz.” denilmektedir.

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.5.1993 günlü, SP.42.Hz. 1993/10 sayılı Esas Hakkındaki Görüşünde aynen:

“Davalı Özgürlük ve Demokrasi Partisi hakkında 29.1.1993 tarihli iddianamemizle açılan dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur. Ancak, öncelikle şu konuyu açıklamamız gerekir; Her ne kadar ön savunmanın 2. sayfasında, davalı parti programının Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası (bundan böyle SPY olarak belirtilecektir)nın kimi maddelerine aykırı olduğu ve bunun bir mihrak oluşturduğu nedeniyle SPY’nın 103. maddesi uyarınca kapatılmasının talep edildiği ifade edilmekte ise de, davanın hangi kapatma sebeplerine dayandığı iddianamenin “dava” ve “sonuç ve istem” bölümlerinde belirtilmiş olup, gerek bu bölümlerde, gerekse metin kısmında mihrak oluşturmaktan ve SPY’nın 103. maddesinden hiçbir şekilde söz edilmediğinden, ön savunmadaki bu beyanların gerçekle ilgisi bulunmamaktadır.

Ön savunmada ileri sürülen belli başlı hususlara karşı Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşleri şöyledir:

1- Davanın SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı iddiası;

Anılan yasanın sistematiğine göre, 9. maddenin, siyasî partilerin teşkilatlanması başlıklı ikinci kısmının, kuruluş aşamasına ilişkin hükümleri içeren birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” matlabını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını inceler. Bunlarda herhangi bir eksikliğin tesbit edilmesi halinde giderilmesini, ayrıca ek bilgi veya belgeye lüzum görürse gönderilmesini ister. Eksikliğin belirli süre içinde giderilmemesi ya da istenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle Cumhuriyet Başsavcılığının partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırları belirlenmiş olmaktadır. Şu halde, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklikler tesbit edilmesi durumları arasında fark gözetilmiş ve her biri ayrı hukuksal sonuçlara bağlanmış olmaktadır. Yani, Cumhuriyet Başsavcılığınca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe, bu nedenle siyasal partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanamamasına, başka deyişle, yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğinde olmasına karşılık; kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olmaları nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde hükmü dışında, böyle bir ön koşulunun varlığına bağlı tutulmamıştır.

Öte yandan; anılan maddedeki, Cumhuriyet Başsavcılığına verilen, kuruluş aşamasında tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi ya da gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi için yazılı istemde bulunma ödevinin, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen SPY’nın dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de geçerli olduğu kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmedikçe 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelecektir ki böyle bir sonucun SPY’nın kabul ettiği esaslarla çeliştiğinde kuşku yoktur. Yüksek Mahkemenizin 25.10.1983 gün, E.1983/2 (Parti Kapatma), K.1983/2 sayılı; 8.12.1988 gün, E.1988/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1988/1; 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararları da bu yoldadır.

Bu durum karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, SPY’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine dayanmakta olup 101. maddenin (a) bendi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, davanın SPY’nın 9. maddesi gereğince Cumhuriyet Başsavcılığımızca uyarı yapılmadan açılmış olduğuna ilişkin davalı partinin savunması yerinde değildir.

2- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir.

Ancak, gerek SPY’nın, gerekse 2949 sayılı yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması öngörülmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgilileri dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.

3- Anayasanın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması, SPY’nın 68, 69 ve 78. maddelerinin iptali isteği;

SPY’nın tamamının ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırı olduğunun ileri sürülmesine veya bu hususun re’sen nazara alınmasına Anayasanın geçici 15. maddesinin son fıkrası hükmü olanak vermediğinden, ön savunmada, öncelikle bu hükmün davada uygulanmaması istenmektedir. Sözü edilen hükümde, maddenin birinci fıkrasında belirtilen 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, yasaların yorumlanması ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir Anayasa ve yasa kuralının bulunması gerekir. Geçici 15. madde, Anayasanın bütünlüğü içinde bir çelişkinin değil, bir ayrık durumun ifadesidir.

22.4.1983 günlü SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası hükmü kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın (kapatma davasıyla ilgisi bulunmadığı halde ön savunmada zikrediliş sebebi anlaşılamayan 68. ve 69. maddeleriyle) 78. maddesinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. Ancak, hiç kuşku yok ki söz konusu kural, Anayasanın temel ilkeleri ve bu ilkelerin dayanağını oluşturan hukukun ana kurallarıyla uyum gösterecek biçimde yorumlanmalıdır.

Öte yandan; yine Yüksek Mahkemenizin yukarıda işaret olunan kararında ifade edildiği üzere, SPY’nın getirdiği yasaklar Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin yaptırımlarıdır. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. SPY’ndaki yasaklamaları kabul etmekle yasakoyucu da Anayasanın öngördüğü düzenlemeyi gerçekleştirmiştir.

Belirtilen nedenlerle, Anayasanın geçici 15. maddesi ile SPY’nın 78. maddelerinin davada uygulanmaması ve 78. maddesinin iptali isteği yerinde bulunmamaktadır.” denildikten sonra, iddianamedeki görüşler tekrarlanmakla birlikte ilgili bölümlerinde ek olarak;

……………………………………………………

“Siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasada düzenlenmesi, faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, onların olağan derneklerden ayrı tutulmaları ve demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda değinilen tanımı ve amaçları onların faaliyetlerinde istedikleri gibi davranabileceklerini göstermez. Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, “… siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir…

“…Devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.”

“Devletler Hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli (mesnî) yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her türlü çabayı kapsar… Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez…”

…………………………………………………..

“Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:

1921 Anayasasından 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır.

Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman sözedilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lâzlık fikri ve Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” biçiminde tanımlamıştır.”

“Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, 1980/59 sayılı kararında da “…Anayasa’da ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın gücencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar…”

……………………………………………………

“Anayasanın Başlangıç kısmında yer alan, Anayasanın … hiçbir düşünce ve mülahâzanın … Atatürk ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiğine dair hüküm, Anayasayla gerçekleştirilmek istenen ana ilkelerden birini ifade etmektedir. 174. maddede ise, Atatürk devrimlerinin Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Cumhuriyetin lâiklik niteliğini koruma amacını güttüğü belirtilmiş, ulusun etrafında toplandığı fikirler nüvesi niteliğindeki bu devrimlerin birer ifadesi olan yasaların Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı kuralı getirilerek lâik devlet düzeni korunmak istenmiştir

Kabul edilen bu esaslar, gerçekleştirilmek istenen çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma amacını engelleyebilecek ve zorlaştırabilecek hiçbir hak ve özgürlüğe Anayasada yer verilmediğini ve lâiklik ilkesine ilişkin kuralların bu amaç doğrultusunda anlaşılması gerektiğini göstermektedir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü ve lâiklik ilkeleri ile dili konusundaki bu düzenlemelerin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu konulardaki ilkeleri belirleyen 2. ve 3. maddelerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği hükmü getirilmiş; siyasal partiler yönünden de, 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.”

……………………………………………………

“Yüksek Mahkemenizin siyasal partilere ilişkin 16.7.1991 gün, E.1990/1, K.1991/1 sayılı ve 10.7.1992 gün, E. 1991/2, 1992/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi, “… Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”tir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyet Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek , etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Ülkenin her köşesinde her vatandaş aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil, ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse, bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

“Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz…” denilmiştir.

IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Davalı Siyasî Parti esas hakkında savunma yapmamıştır.

V- DAVANIN EVRELERİ

  1. Davanın açılması üzerine Anayasa Mahkemesi’nce 23.2.1993 günü oybirliği ile alınan 1993/1 (S.P.Kapatma) sayılı kararı aynen şöyledir:

“a- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemli 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı iddianame’nin onanlı bir örneğinin, almalarından başlayarak otuz günlük süre içinde, gerekli görülürse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için adı geçen Parti Genel Başkanlığı’na tebliğine,

b- Verilen süre içinde ön savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

c- Ön savunma geldiğinde esas hakkında düşüncelerini bildirmek üzere onanlı bir örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

d- Esas hakkındaki düşüncenin onanlı bir örneğinin, ilgili Partiye tebliğiyle yine otuz gün içinde inceleyip hazırlayacakları savunmalarının istenmesine,

e- Verilen süre içinde savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

f- Anılan Parti’ye gerekli tebliğ işlemlerinin yaptırılması için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

OYBİRLİĞİYLE karar verildi.”

  1. Anayasa Mahkemesi kararı ile Cumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinin onanlı örneklerinin Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne 25.2.1993 günü tebliğ edilmesinden sonra ÖZDEP vekilleri Av. Mehmet Nuri Özmen, Av. Hıdır Özcan, Av. Mehmet Bakır Asma ve Av. Mehmet Tekgöz, Anayasa Mahkemesi’ne sundukları 29.3.1993 günlü ön savunmalarında Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddelerinin iptal ya da ihmal edilip uygulama dışı bırakılarak Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelerin ve evrensel hukuk ilkelerinin davada uygulanması; dava Siyasal Partiler Yasası’nın 9. maddesine uyulmadan açıldığından dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına iadesi; Siyasal Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesi uygulanarak duruşma yapılması ve Parti hakkında açılan kapatma davasının reddedilmesini istemişlerdir.
  2. Cumhuriyet Başsavcılığı, 4.5.1993 günü SP. Muh.1993/52 sayılı yazı ile ÖZDEP’in Kurucular Kurulunun 30.4.1993 günlü toplantısında Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kendini feshettiğini Anayasa Mahkemesi’ne bildirmiş ve bu yazıya Parti Genel Merkezinden alınan 30.4.1993 gün ve 993-314 sayılı yazı ve Ekinin birer örneğini eklemiştir.

VI- GEREKÇE

  1. Ön Sorunlar Yönünden

Davalı Siyasî Parti Ön Savunmasında :

  1. Dava, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine uyulmadan açıldığından bu usulsüzlüğün giderilmesi
  2. Yargılamanın Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesi uygulanarak duruşmalı yapılması
  3. Davada Anayasa’nın GEÇİCİ 15. maddesinin uygulanmaması, Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69., 78. maddeleri Anayasa’ya aykırı olduğundan bu maddelerin iptali, bu olmazsa üstün olan Anayasa hükümleri ve uluslararası sözleşmelerle evrensel hukuk kurallarının uygulanması İstenmiştir.

Öncelikle bu ön sorunların çözümü gerekmektedir. Ancak bunlardan da önce üzerinde durulması gereken konu şudur: ÖZDEP Kurucular Kurulu 30.4.1993 gün ve 993-314 sayılı yazı ile Parti’nin feshedildiğini belirtmiştir. Bu kapanma kararından sonra da ÖZDEP Esas Hakkındaki Savunmasını hazırlamamıştır. O halde, bu kapanma kararının davaya etkisi üzerinde durmak gerekir.

1- Parti’nin Yetkili Organınca Verilen Kapanma Kararının, Kapatmaya İlişkin Hükmün Sonuçlarına Etkili Olup Olamayacağı Sorunu

22.4.1993 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 108. maddesi aynen şöyledir: “Bir siyasî partinin kapatılması için dava açıldıktan sonra o partinin yetkili organı tarafından verilen kapanma kararı, Anayasa Mahkemesi’nde açılmış bulunan kapatma davasının yürütülmesine ve kapatma kararı verilmesi halinde doğacak hukuki sonuçlara hükmedilmesine engel değildir.”

O halde, ÖZDEP’in Kurucular Kurulunun 30.4.1993 günlü toplantısında alınan kapanma kararı davanın yürütülmesine, sonuçlandırılmasına ve hukuki sonuçlara hükmedilmesine engel değildir.

ÖZDEP’in kapanmasından sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Düşüncesinin onanlı bir örneği 13.5.1993 günü kendilerine tebliğ edilmesine karşın süresi içinde savunma verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 23.2.1993 günlü kararında “verilen süre içinde savunma gönderilmediği takdirde savunmadan kaçınmış sayılacakları” belirtildiğinden ÖZDEP, esas hakkında savunma yapmadan vazgeçmiş sayılmıştır.

2- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Siyasî Parti ön savunmasında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre partiye ihtarda bulunmasının gerektiği belirtilerek bu yapılmadığından dosyanın iadesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince Parti’ye uyarıda bulunmasına gerek olmadığını, davanın Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Partilerin faaliyetlerini incelemesini öngören Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesine dayandırıldığını, uyarının eksiklik ve noksanlıklar için olduğunu Anayasa ve yasalara aykırılığın bu kapsama girmediğini bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyaasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördöncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde değildir.

Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamıştır.

3- Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması Sorunu

Davalı Parti, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesinin uygulanarak duruşmalı yapılmasını istemiştir.

Siyasî partilerin kapatılma davalarında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası uygulanmak suretiyle dosya üzerinden incelenip karara bağlanması 2949 sayılı Yasa’nın 33. ve 2820 sayılı Yasa’nın 98. maddeleri gereğidir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’nun duruşmayla ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanmaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin duruşma yapılması talebi reddedilmiştir.

4- Anayasa’nın GEÇİCİ 15. Maddenin Uygulanmaması Yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kurallarının İptal ya da İhmal Edilerek Uygulama Dışı Bırakılması Sorunu

Davalı Parti, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmamasını ve böylece Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddelerinin iptaline karar verilmesini istemiştir. Ancak 2820 sayılı Yasa’nın 68. ve 69. maddeleri davada uygulanacak kurallardan değildir.

Davalı Partinin bu görüşleri öbür kapatma davalarında da diğer partilerce çeşitli vesilelerle dile getirilmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için de Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Öte yandan, Parti’nin Ön Savunmasında “2820 Sayılı SPY Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 66, 68, 69 uncu maddelerine aykırıdır. Anayasa’nın geçici 15 inci maddesi iptali mümkün kılınmamaktadır. Ancak üstün olan Anayasa’nın hükümleri karşı karşıya geldiğinde Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kanısındayız. Anayasa Mahkemesi’nin Siyasal Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanmasını talep ediyoruz.” denilmektedir.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sınırlıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanmasını yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşamaz. Kural, partilerin özgürce kurulma ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı parti proğramının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 89. maddelerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle kapatılması istenmektedir.

Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası, partilerin kapatılması konusunu da içerecek olan yasal düzenlemenin, partilere ilişkin Anayasa kurallarına uygunluğunu aramaktadır. Bu sorunu, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin gereklerini yerine getirmek amacıyla yürürlüğe konulan Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 89. maddeleriyle birlikte tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işle uygulanması sözkonusu kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle davalı Parti’nin, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilerek uygulama dışı bırakılması savı ve istemi yerinde görülmemiştir.

Mustafa GÖNÜL bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı görerek, kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenleneceğini öngörmüştür.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Patiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarakdemokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez.

Anayasada kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentleri ile 89. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğini ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Bu ilkelerden öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk milliyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve porğramları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır.

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”
  3. maddesinde;

“Siyasî Partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadırlar. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav ve Savunmanın Kanıtları
  2. a) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Savının Kanıtları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinde davalı partinin programında davaya esas olan şu hususların yer aldığını belirtmiştir:

Bu program

“… Türkiye’de Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttüğü bir “Kurtuluş Savaşı” ile saltanat yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuştur. Bu kuruluş sadece Türk egemen anlayışıyla sonuçlandırılmış, bu temelde yürütülen batı ile bütünleşme çabalarından bir sonuç çıkarılamamış, Türkiye geri kalmışlıktan kurtulamamıştır…

Tekel iktidarlarının yapısı Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar, sivil-asker bürokratlarla iç içe geçerek bu bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürülüyor. Tekelci hakimiyeti sürdürebilmek için; Kürt halkını inkâr ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma… temelinde geliştirilen siyasî politikalarla yürüyorlar…

Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma”, “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

Türkiye’nin bütünlüğünü, siyasal, sosyal, ekonomik olarak etkisi altına alan bu durum karşısında tekelci iktidar çözümsüzdür. Çünkü bu iktidar toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarına karşıdır. Ve sözkonusu çözümsüzlüğü egemen sermaye çıkarları temelinde tüm topluma zorla kabul ettirmek istemektedirler. Ve böylelikle Türk ve Kürt emekçilerinin çıkarlarını savunan bütün demokratik çıkışları tıkamaktadırlar.

ÖZDEP, halklarımızın, barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzen yaratılmasını ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngörür.

ÖZDEP, halkların kardeşliği, birliği ve dayanışması önünde engel olan her türden ve renkten ırkçı, şöven ve gerici fasişt ideolojik akım ve örgütlenmelere karşı aktif bir politik, ideolojik, demokratik mücadeleyi yürütür…

ÖZDEP, iç ve dış politikaların belirlenmesinde tüm emekçi kitlelerin ve halklarımızın ortak çıkarlarını temel alır…

ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik , meslekî ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve Anayasal güvence altına alır.

ÖZDEP, Türk ve Kürt halkı ile azınlıkların demokratik, özgür bir ortam içinde kendi dil, kültür, gelenek, felsefî ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce yerine getirmeleri ve geliştirmeleri için tüm olanakları sağlar. Başta TV. radyo olmak üzere her türlü basın-yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür.

ÖZDEP, halkların temel eğitimini kendi ana dilleriyle yapmalarını öngörür ve bunun gerçekleşmesi için devletin maddî desteğini sağlar.

ÖZDEP, nihaî olarak, Türk ve Kürt halklarını toplumcu bir düzene götürmek için gerekli tüm demokratik ön koşul ve hazırlıkları gerçekleştirmeyi öngörür…

ÖZDEP, halklarımızı bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızın yegâne sahibi olarak görür…

Partimizin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden, halkın onayıyla seçilmiş, temsilcilerinin toplandığı demokratik bir Halk Meclisinin yaratılmasını öngörür…

Demokratik halk meclisi… halklarımızın ulusal iradesini temsil eden demokratik, çağdaş bir yasama gücü ve organı olacaktır…

Basın-yayın halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında halkların ulusal kimlik, dil ve kültürlerinin doğru bir tarzda halka kavratılmasında, halklar arasında dostluk ve kardeşliğin geliştirilip güçlendirilmesinde etkin bir araç haline getirilecektir…

Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır…

Partimiz…bütün ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü, ekonomik, politik, askeri ve kültürel saldırıya karşıdır.

Partimiz halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlik ve dayanışma içinde olur…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden yanadır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını, demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine sonuna kadar saygılıdır…

Bugün ülkemizde hukuk ve adalet mekanizması antidemokratik, temel insan hak ve özgürlüklerini çiğneyen,egemen sınıfların çıkarlarını temel alan, Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan emekçilerin ekenomik, demokratik örgütlenmesini yasaklıyan gerici, şöven, ırkçı bir niteliğe sahiptir…

Yargılamada ana dil esas alınacaktır…

Türk ve Kürt halklarının ve azınlıkların kendi ulusal kültürlerini özgürce geliştirme ve sahiplenme ortamı yaratılacaktır. Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır… Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır…”

Görüşlerini içermektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca söz konusu programda yer alan görüşler değerlendirilerek özetle şunlar belirtilmiştir:

Bu ifadelerde dikkati çeken husus Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt halkı ve diğer azınlıkların varolduğunun belirtilmesidir. “Türk ve Kürt halkları diğer azınlıklarla birlikte Kurtuluş Savaşını başarmış; ancak daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Kürt halkının demokratik hak ve istemlerini inkâr etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere çeşitli baskılar yapmıştır.” deyişleri ile Kürt sorununun halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması isteği ve Kürt halkının iradesine saygı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı biçimindeki beyanları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesini zedeleyici niteliktedir.

Programdaki “halklar” sözcüğünden “uluslar” sözcüğünün ve özellikle de “Kürt Ulusu”nun amaçlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü, bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar yalnızca uluslar için söz konusudur. Söylenmek istenen “Türk Ulusu”nun dışında başka ulusların ve özellikle Kürt Ulusunun var olduğudur.

Programın kurulması öngörülen yeni devlet yapısının “Yasama ve Yürütme” bölümünde, partinin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden ve halk meclisi olarak adlandırılan bir yasama organı oluşturulması öngörülmektedir. Sözkonusu bu meclisin halkların ulusal iradesini temsil edeceği vurgulanmaktadır. Ulusal iradeden söz edilmesi, o iradenin sahibi olduğu söylenen hakların, yani Türk ve Kürt halklarının birbirinden ayrı uluslar olarak kabul edildiğini anlatmaktadır.

Programın “Hukuk ve Adalet” bölümünde, ülkemizde hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyıcı nitelikte olduğu söylenerek açıkça kürt halkının ulusal varlığı vurgulanmakta ve ayrı bir ulus oluşturduğu kabul edilmektedir. Programın çeşitli yerlerinde kullanılan “halk” sözcüğünün aslında “ulus” kavramı yerine kullanıldığı görülmektedir.

Programda, Partinin demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine saygılı olduğu açıklanmaktadır. Kürt halkı kendi kaderini saptama hakkı çerçevesinde iradesini kullandığı takdirde buna saygı gösterileceği belirtilerek, ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğüne karşı çıkılmaktadır. Tüm bu anlatımlar yani Ulus bütünlüğünün Türk ve Kürt ulusları biçimindeki ayırım ve Türk Ulusu’nun bir bölümünün ayrılma hakkına sahip olmaları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu yolundaki temel Anayasa ilkesine aykırıdır.

Davalı Partinin programı incelendiğinde;

“… Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

ÖZDEP, emekçi sınıfların her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve anayasal güvence altına alır…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasiden yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinden yanadır…” biçimindeki anlatımların yer aldığı görülmektedir.

Parti Programında yer alan bu ifadelerle Türkiye Cumhuriyetinde bir takım dinsel ve ulusal azınlıkların varlığı dile getirilerek onlara siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmekte, Kürtler ayrı bir ulus ve azınlık olarak nitelendirilerek, sorununun çözümlenmesinin demokrasinin temeli ve Türklerle Kürtlerin ortak meselesi olduğunun belirtildiği, partinin bu sorunun belirli uluslararası sözleşme ve belgeler çerçevesinde çözümlenmesini savunduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Devleti topraklarında Lozan Barış Andlaşmasıyla kabul edilen “Müslüman olmayanlar” ile Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında öngörülen Türkiye’de yaşayan Bulgarlar dışında ulusal ya da dinsel nitelikte azınlıklar bulunmadığına göre, programda bu gibi azınlıklardan sözedilmesi Türkiye Devleti ülkesinde bu gibi azınlıkların varlığını ileri sürmek anlamındadır. Bu anlatımlar, ülkede salt dil, din, ırk bakımlarından öteki kesimden ayrı sosyal özelliklere sahip yurttaşlar bulunduğunun objektif olarak ileri sürülmesi niteliğinde olmayıp, daha ileri gidilerek, bir kısım yurttaşların ayrılıklarını devam ettirebilmelerine ve geliştirmelerine olanak sağlayacak hukuksal güvencelere kavuşturulmaları ve ayrı ulus olmanın getirdiği haklardan yararlandırılmaları benimsenip savunulmaktadır. Bu ise, ulus bütünlüğüne aykırı olarak 81. maddenin (a) bendinde belirtilen “azınlıkların bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Programdaki, Partinin ulusal ve dinsel azınlıkların özgür ve demokratik bir ortamda kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için bütün olanakların sağlanacağı biçimindeki düşünce de ulusal azınlıkların varlığının kabulü olmaktadır. Bu da Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye’de azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasını amaçlamak demektir.

Programda Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırılık konusunda yeralan tümce “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.” biçimindeki tümce olmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcalığı bu konuda şunları belirtmektedir: “Programda, devletin din işlerine karışmayacağının öngörülmesi, onun klasik lâiklik anlayışının gereği olarak örgütlenmesi, başka deyişle devletin dinsel fonksiyonlar ifa edememesi anlamında algılanabilirse de, geleneksel olarak Cumhuriyet dönemi Anayasalarımıza yansıyan lâiklik anlayışının birtakım zorunluluklardan kaynaklanan kendine özgü niteliği karşısında, bu ilkeye aykırı biçimde, devletin din işlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki ve görevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın Anayasa’ya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Parti programında kabul edildiği üzere devletin din işlerine karışmaması, dinin cemaatlere bırakılması halinde, devletin kamu düzenini sağlama amacıyla ve inzibati düşüncelerle dinî işlerin bir kesimine karışmasına olanak veren ve hatta bunu gerekli kılan lâiklik ilkesi çiğnenmiş olacak, Cumhuriyet ve onun nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik niteliğinden soyutlanmış olacaktır. Böyle bir sonucu doğuracak amacın güdülmesi Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a maddesiyle yasaklanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan; yine bu şekilde Anayasa’da ve Siyasî Partiler Yasası’nda genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın göreceği görevler ortadan kalkacağından kendisinin hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve adı geçen örgüt genel idare içinden Anayasa’nın 136. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırı olarak tasfiye edilmiş olacaktır.

  1. b) Savunma Kanıtları

savunmada aşağıdaki görüşler ileri sürülmüştür:

Davalı Partiye göre fiili durum varolan mevzuatı aşmıştır. Bu nedenle işin aslında sadece bu parti değil Türkiye’deki bütün siyasal partiler kapatılmalıdır.

Demokratik, barışcıl yöntemlerle düzen değişikliğini savunmak ve bu yönde örgütlenmek mümkündür. Biz niye Anayasa’nın ideolojisini kabul etmek zorunda kalalım’

Türkiye’de son dönemde iktidara muhalefet eden resmî ideoloji dışında çözüm üreten baskı grupları bölücülükle suçlanmaktadır. Ama gerçek amaç muhalefeti bastırmaktır.

Ülkemizde kapatılan siyasal partilerin kapatılma gerekçeleri Anayasa’nın ideolojilerini benimsememesi ve demokrasiyi Anayasakoyucuları gibi yorumlamamaları olmuştur. Demokratik çoğulcu bir toplumda resmî ideolojinin tanımlandığından farklı olarak kavramları tanımlamalarının kapatılma davası konusu edilmesi “azınlık hakkının” tanınmaması anlamına gelir. Oysa düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir toplum özgür bir toplum değildir.

Ulus kavramını Anayasakoyucu “vatandaşlık bağıyla” tanımlamıştır. Yalnız şunu da kabul etmek gerekir ki, Anadolu halkların mozaiği durumdadır. Durum böyle olmakla birlikte, Anadolu’da haklardan yararlanabilmek için “Ne Mutlu Türküm” demek gerekmektedir. Oysa T.C. vatandaşı olmak Türk kökeninden olmaktan farklı bir şeydir. Kimliğin yok sayılması sosyolojik gerçeklere aykırıdır.

Bölücülük suçlaması konusunda sonuç olarak davalı Parti şunları belirtmektedir:

“ÖZDEP çağdaş, demokratik, hukuka saygılı ve hoşgörülü bir toplum düzeni istemektedir. Çözümleri barışçıl ve demokratiktir. Bölücülük bölge halkını potansiyel suçlu olarak görmekten ve otoriter devlet yapısından kaynaklanmaktadır. ÖZDEP siyasal iktidarların bölücü politikalarına karşı halkların gönüllü birlikteliğini savunmaktadır.”

Davalı Parti “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” biçiminde formüle edilmiş olan 89. maddeyle ilgili suçlama konusunda da şöyle bir savunma yapmaktadır:

“ÖZDEP lâiklik ilkesini tarihsel gelişmesine göre geldiği en son evredeki biçimiyle yorumlamaktadır. Lâiklik “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlanmaktadır. ÖZDEP bu ilkenin tanımına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmaması gerektiği kanaatindedir. Siyasal Partiler Yasası’nda belirtilen lâiklik anlayışı Türkiye’nin toplumsal yapısına uygun düşmemektedir. 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra toplumda şeriata hızlı bir yönelme olmuştur. Bunun nedeni Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmasıdır. İmam Hatip Liselerinden mezun olanlar devletin kilit noktasına yerleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Hanefi mezhebinin propagandası yapılmaktadır. Din dersleri zorunluluğu okullarda kabul edilmiş ve bu derslerle Hanefi mezhebinin kabulune göre İslâm yorumlanmaktadır. Alevi köylerinde camiler yapılmaktadır. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da irşat toplantıları devlet tarafından yapılmaktadır. Devlet 12 Eylül’den sonra Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bölgelerde uçaklarla şeriat bildirilerini atmaktadır. ÖZDEP bu yanlış anlayışına lâiklik ilkesinin çağdaş yorumlayışıyla çözüm üretmektedir. Bu nedenle kapatma davasının reddedilmesi gerekmektedir.”

  1. Kanıtların Değerlendirilmesi
  2. Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyleki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69) Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatür’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtalara arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve şehit olanlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm! deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim!” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayrıcalığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:

1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir. Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir. Bir devletin içte ve dışta özgür davranma yetkisi olan “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümleri yer almıştır. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde:

“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususunun belirlenmiş olmasıdır.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, ulusca oluşturulan ortak Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir görev ve haktır.

Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve gereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında; Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin programında ve ön savunmasında, ilk bakışta dikkati çeken husus, uluslararası belgelere ve ulusal gereklere karşın, Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir “Kürt Ulusu” ve diğer azınlıkların mevcut olduğunun belirtilmesi ve bu sözde ayrılığın “halklar uluslar” ve “azınlıklar” deyimleriyle her vesileyle ısrarlı bir biçimde vurgulanmasıdır: Türk ve Kürt halklarıyla diğer azınlıkların Kurtuluş Savaşı’nı ortaklaşa başarıya ulaştırmalarından sonra kurulan Cumhuriyette Türk anlayışının egemen olduğu, Kürt halkının ve onun en doğal demokratik hak ve taleplerinin inkâr edilip yok sayıldığı, Kürt halkının ulusal varlığının yadsındığı, baskı uygulandığı ileri sürülerek; ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt Ulusları’ndan, Anadolu’da özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerektiğinden, ulus olmanın temel unsuru dil olduğundan kendi ana dili ile eğitim yapılmasından ve yargılamada ana dilin esas alınmasından ve Türk Ulusu içinde varlığı ileri sürülen ayrı ulusların bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşrû mücadelelerin desteklenmesinden söz edilmektedir. Ayrıca Kürt sorununun uluslararası andlaşma ve belgeler çerçevesinde ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması ve kendi kaderlerini tayin hakkı üzerinde durulmaktadır.

Bütün bunlar Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında diğer azınlıklar ise de, esasta “Türk ve Kürt” halkları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ve partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur.

Programda geçen “halklar” deyişinin “uluslar” ve özellikle “Kürt ulusu” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü, Proğramın “Partimizin Temel İlkeleri” ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümlerinde, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri mücadelelerin desteklenmesinden, ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tâyin hakkına yönelik saldırılara karşı olmaktan söz edilmektedir. Bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tâyin hakkı gibi kavramlar sadece uluslar için söz konusu olabileceğinden, programda birçok kez tekrarlanan “halklar” deyişiyle “uluslar”, başka deyişle, Türk Ulusu bütünlüğü dışında başka ulusların, özellikle Kürt Ulusu’nun varlığının ve ayrı ulus olmanın gerektirdiği hakların amaçlandığı sonucuna varılmaktadır.

Öbür yönden, davalı partinin, savunmasında ileri sürüldüğü gibi özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerekli değildir. Daha önce belirtildiği üzere hangi etnik kökenden olursa olsun bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptir. “Ben Türküm” demek hukukî ve siyasî yönden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı, Türk Ulusu’nun bir bireyi olma anlamına gelmektedir. Bunun, bireyin etnik kökenini inkâr anlamına geldiğinin ileri sürülemeyeceği açıktır. Türk Ulusu ırkçılık anlayışı üzerine kurulmamıştır. Ulusu oluşturan etnik ögelerin ayrı bir ulus olduğu savının geçerli bir yanı ve hukuksal bir dayanağı olmadığı gibi gerçekle de ilgisi yoktur. Tersine girişim ve kalkışmaların haklı nedeni bulunmadığından uygun karşılanması olanaksızdır.

Davalı Parti yine ön savunmasında ülkemizdeki “fiilî durumun mevzuatı aştığını” ileri sürmüştür. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu, bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabûl gören bir başka hukukun daha varlığı üzerinde durmaktadır. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti yine “pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını” belirtmekte ve bunu “çifte standart” olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği ve 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.

Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Programda “Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…” denmektedir. Yine ön savunmada davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesi isteği vardır.

Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti prgramındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programının kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, ezilen bir Kürt Halkı”nın varlığını ileri sürmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, dayanak gösterilen Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin ve milletvekilinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir. Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edeecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler-demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

ÖZDEP Programında her ne kadar “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini sık sık kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı anlaşılmaktadır. Davalı partinin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmaktadır. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silahlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kıydırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. ÖZDEP, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanıksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Teröre karışan ve ona destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programın, partinin ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür bir ortamda kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri için tüm olanakların sağlanacağı biçimindeki düzenleme de ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Yine programda yargılamada ve eğitimde ana dilin esas alınacağı öngörülmektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir.

Sonuç olarak, ÖZDEP, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüş ve bu bağlamda yine bölücülüğe yönelik olarak yargılamanın ve eğitimin ana dille yapılmasına da programında yer vermiştir. Böylece Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

  1. b) Davalı Parti Programı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 89. Maddesine Aykırı Olup Olmadığı :

Programda, “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.” biçiminde bir görüş yer almaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesine aykırı amaç gütme bir parti kapatma nedeni olarak kabul edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal konumunu koruyan bu kuralda kurumun “…lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek…” görev yapması zorunluluğu vurgulanmıştır.

Davalı Parti, “lâiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlandığına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasını lâiklik ilkesine aykırı bulmaktadır. Lâiklik ilkesi, Anayasamızda değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez egemen bir kural olarak yer almıştır.

Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde de lâiklik ilkesinin anlamı açıklanmaktadır.

Buna ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarına göre:

  1. a) Dinin Devlet işlerinde etkili, egemen olmaması,
  2. b) Dinin, bireyin manevî yaşamına ilişkin dinî inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak anayasal güvence altına alınması,
  3. c) Dinin, bireyin manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamunun düzenini, güvenini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması, dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,

ç) Kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dinsel hak ve özgürlükler konusunda Devlete denetim yetkisi tanınması,

Lâiklik ilkesinin gereği olarak anlaşılmaktadır.

Bu ilkenin dine karşı olmadığı, dini kötülemediği, din düşmanlığı anlamına gelmediği ve dinî asla yadsımadığı açıktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’ya göre Genel İdare içinde yer almasının ve Siyasî Partiler Yasası’nda bu konumun yinelenmesinin lâiklik ilkesine aykırı olup olmadığı bu kurallara göre incelendiğinde:

Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir örgüt değil, Anayasa’nın 136. maddesinde öngörüldüğü üzere genel idare içinde yer almış yönetsel bir örgüt durumundadır. Bu örgüte bağlı kişiler de 136. maddede sözü geçen özel yasa gereğince memur niteliğinde sayılmışlardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması ve görevlilerinin memur sayılmasının, ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir zorunluluk sonucu olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’nın 136. maddesinin gerekçesinde “Cumhuriyetin hemen başlangıcından itibaren, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının yine aynı statüye bağlı kalması yerinde görülmüştür.”, 1961 Anayasası’nın aynı kuralı içeren 154. maddenin gerekçesinde ise “Dinî inanç ve kanaat hürriyetini, temel hak ve hürriyetler arasında ilân eden, ibadet ve dinî törenlerin serbestisini teminat altına alan Anayasa’da sosyal bir müessese olarak dinin taşıdığı önem bakımından, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugüne kadar olduğu gibi genel idare içinde yer alması tabiî ve zarurî görülmüştür. Bu sebeple tasarının ek 2. maddesinde sevkedilen hüküm, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel kanunundaki görevleri yerine getireceği esasını muhafaza etmektedir.” denilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması hususu din hizmetleri denetiminin Devletce yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi, ahlâkın ve dinin toplum için manevî bir disiplin durumuna gelmesi ve böylece değişik dinlerdeki tüm inananları ve inanmayanlarıyla Türk Ulusu’nun çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi nedenleri yanında, çoğunluğun müslüman olduğu ülkemizde, dinî gereksinimlerin karşılanabilmesi için din hizmetleri görecek kişilerin, mabetlerin ve başka maddî gereksinimlerinin sağlanması, onarım ve bakımları gibi konulara da katkısı olması nedenlerine dayanmaktadır. Devletin her toplumsal kurumda olduğu gibi, toplumun dinî gereksinmelerine yardım etmesinin Anayasa’da yer alan ve nitelikleri açıklanan lâiklik esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında, lâiklik ilkesine aykırı düştüğü kabûl edilemez. Yine bu nedenlerle Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri Kuruluşu görevlilerinin memur sayılması, Devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip, ülke koşullarının zorunlu kıldığı durumlara uygun bir çözüm yolu bulmak amaç ve anlamını taşımaktadır. Kaldıki Anayasa’nın 136. maddesinde Başkanlığın işleri, “lâiklik ilkesi doğrultusunda…” belirlemesiyle uygunluk temelde vurgulanmıştır.

Bu nedenlerle Anayasa’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini ortadan kaldırmak ve bu yolla bu kurumun hukuksal varlığına son vermek özellikle siyasî partiler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 89. maddesine aykırıdır.

Davalı Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin yukarda (a) ve (b) de belirtilen nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan hükümlerine aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılması gerekir.

  1. c) Anayasa Mahkemesi Kararıyla Kapatılan Siyasî Partilerin Kurucuları, Yöneticileri ve Üyeleri ile İlgili Kurallar

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında; “Anayasa Mahkemesi’nin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekillerinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.” hükmüne yer verilmiş, 69. maddenin yedinci fıkrasında da; “Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz” hükmü getirilmiştir.

Ancak, Anayasa’da yer alan bu kesin ve bağlayıcı yukardaki kurallara karşın 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinde; “Temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden; kurucuları, genel başkanı…”nın başka bir siyasî partinin kurucusu veya yöneticisi olamayacakları, bunlardan fiilleriyle siyasî partilerin kapatılmasına neden olanların ise en az on yıl süre ile başka bir siyasî partiye alınamayacakları gibi milletvekilliği için aday da olamıyacakları hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın; 69. maddesinin yedinci fıkrası ile 84. maddesinin son fıkrasında “kapatılma tarihinde üyeliği devam eden” koşulu yoktur.

Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasının gerekçesinde; “… Geçmiş uygulamalardan ortaya çıkan sonuç şunu göstermektedir ki kapatılan siyasî partilerin yöneticileri ve kurucuları partilerin kapatılmasına rağmen kendileri siyasî faaliyete devam etmişler; kurulmuş partilere girerek eskisinden daha güçlü bir şekilde Lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî parti faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan siyasî partilerin kapatma kararında sorumlu görülen kurucu ve genel merkez yöneticilerinin başka isim ve programlarla da olsa siyasî parti kuramayacakları ve kurulmuş partilerde yönetim ve denetim görevi alamayacakları mahkemece kararlaştırılır.” açıklamasına yer verilmiş, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesine ilişkin gerekçede ise; “Anayasanın 69. maddesinin yedinci fıkrası hükümleri bu madde ile uygulama kanuna intikal ettirilmiş bulunmaktadır.” anlatımı yer almıştır.

Kapatılan siyasî parti yönetici ve kurucuları için, yeni bir siyasî parti kurma veya kurulmuş bir siyasî partide görev alma yasağı getiren temel düzenleme, Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasıdır. Anılan fıkrada, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinde olduğu gibi “… kapatılma tarihinde üyeliği devam eden …” ibaresine yer verilmemiş, kapatılan siyasî partilerin kurucusu ile her kademedeki yöneticisi olmak böyle bir yasak için yeterli sayılmıştır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesi ile, kapatılan siyasî parti yöneticileri ve kurucularına, Yasakoyucu tarafından yeni siyasî parti kurma veya kurulmuş bir siyasî partide görev alabilme konusunda Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasına göre daha geniş olanaklar tanınmasına madde gerekçesinin olur verdiği tartışmalıdır.

Kaldıki, yalnızca bir siyasî partinin kapatıldığı tarihte üyeliği devam eden parti yöneticileri ile kurucularının böyle bir yasağın kapsamı içinde kaldıkları, kapatma tarihinde partideki üyeliği son bulan kimseler (kendi söz veya eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olsalar dahi) için böyle bir engel bulunmayacağı yolundaki yorum, Anayasa’nın 69. maddesinin getiriliş amacına uygun düşmeyeceği gibi, kapatılma tarihinden önce kendiliğinden kapanan ya da parti üyeliğinden ayrılma yoluyla partiden çıkan bir yönetici ve kurucuya, yeni bir partiye girerek daha önce kapatılmaya neden olan söz ve eylemlerini sürdürebilme olanağını vermektedir.

Kapatılacağını anlayan Siyasî Partiler, saptanması kolaylıkla olanaklı, kapatılma tarihinden önce kapatma veya üyelikten ayrılma yoluyla, Anayasa’da ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyette bulunanlar için getirilen Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasındaki yaptırımı böylece işlemez duruma getirebilirler. Bu yolla ülke ve ulus bütünlüğü için tehlikeli boyuta ulaşan bozucu ve yıkıcı siyasî faaliyetlere, belirli kişilerce değişik adlarla kurulan, siyasî partilerde süreklilik kazandırılır. Bu davranış biçimi ise bir tür Anayasa’ya karşı hile durumunu oluşturur.

Anayasa’nın 69. maddesini ters doğrultuda genişleten, yine Anayasa’nın geçici 15. maddesi nedeniyle yargı denetimine girmeyen, ihmal edilmesi de olanaksız, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinin Anayasa’ya uygun biçimde değiştirilip düzenlenmesinin gerekip gerekmediği Yasakoyucunun takdirine bağlıdır.

Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamıştır.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42.Hz. 1993/10 sayılı İddianamesi’nde Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin Anayasa’nın BAŞLANGIÇ’ına, 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine ve 89. maddelerine aykırılıklar içerdiği savlarıyla Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Özgürlük ve Demokrasi Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince davalı Parti’nin kapatılmasına,
  2. Davalı Partinin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 23.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
BaşkanYekta Güngör ÖZDEN ÜyeMustafa GÖNÜL Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeSamia AKBULUT
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfü F. TUNCEL

KARŞIOY YAZISI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı iddianamesiyle, Programının Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile, 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırılığı ileri sürülen Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (ÖZ-DEP), Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

Davalı ÖZ-DEP Ön Savunmasında özetle ve karşıoyumuzla ilgili şu savlarda bulunmuştur:

  1. Açılan dâva, Partinin programına yöneliktir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinin öngördüğü tüzük ve programların “Anayasa ve kanun hükümlerine…” uygun olmadıklarının saptanması halinde, bu eksikliğin 30 gün içerisinde giderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kendilerinden yazılı istemde bulunması zorunluluğu vardır. Bu koşul yerine getirilmediğinden dâva usulsüz açılmıştır.
  2. ÖZ-DEP’e yönelik kapatma nedenlerinin dayandırıldığı 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddeleri Anayasa’ya aykırıdır. Ancak, bu Yasa da Millî Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan tüm öteki yasalarda olduğu gibi, Anayasa’ya uygunluk denetimini önleyen Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsa­ mında görülmektedir. Evrensel hukuk ilkelerine aykırı olan Geçici 15. maddenin koruyucu ve önleyici kuralı ihmal edilerek Siyasî Partiler Yasası’nın anılan kuralları iptal edilmelidir.

Dâvalı ÖZDEP’in savlarını, Anayasa’nın siyasal partilere bakış açısını belirleyerek irdeleyeceğiz.

  1. Türk Anayasa Hukuku sistematiğinde siyasal partilere ilişkin düzenleyici hükümler, İKİNCİ KISIM’daki TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER kategorisinin SİYASİ HAKLAR VE ÖDEVLER başlıklı DÖRDÜNCÜ BÖLÜM’ünde yer almaktadır. Siyasî partilerin bu konumu, temel haklar bağlamında önemi ve önceliği yadsınamayacak ve savsaklanamayacak uygar ve çağdaş bir değer yargısını sürekli canlı ve ön planda tut­ maktadır. Yurttaşların ülke yönetimine yönelik özgür siyasal irade oluşumunun başlıca evrensel araçlarından biri olan siyasal partilere ilişkin bu değer yargısı, Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında onurlu bir özdeyişe dönüşmüştür:

“Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Anayasakoyucunun siyasal partilere yönelik bu “vazgeçilmez” nitelemesi, kuşkusuz platonik bir övgü sözcüğüne indirgenemez. Kendi içinde mantıksal bir anlamı, gerekliliği ve ağırlığı vardır. “Vazgeçilmez”likten güdülen amaç, siyasal partilerin yaşamasının ve yaşatılmasının “kural”, kapatılmalarının ise, ancak açık-seçik durumlarda ve sayılı nedenlere dayanma koşuluyla “istisna” olduğunu pekiştirmektir. Bir başka anlatımla, Anayasa’da engelleyici, yasaklayıcı ya da sınırlayıcı açık ve kesin bir hüküm bulunmadığı sürece gereksinim duyulan yorumlar, olabildiğince siyasal partilerin lehine yapılmalıdır. Bu zorunluluk, demokratik ve çoğulcu siyasal sistemlerin vazgeçilmez ortak paydasıdır. Karşıt bir anlayışta direnme, buhranlara yol açabilecek çelişkileri yoğunlaştırır. Yükümlülüklerini üstlenmeğe, nimetlerini paylaşmaya hazırlandığımız 21. Yüzyılın eşiğinde, siyasal beklentilerimizin odak noktasındaki hızlı ve yaygın demokratikleşme sürecini çözümsüzlüğe sürükler.

Gerekli gördüğümüz bu saptamadan sonra, karşıoyumuzun dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinin irdelenmesine geçebiliriz. Sözü edilen kuralların metinleri şöyledir:

Anayasa, Madde 69/5 : “Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.”

Siyasî Partiler Yasası, Madde 9: “Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.”

Görüldüğü gibi Anayasa kuralına uyum içinde düzenlenen Yasa kuralı uygulamanın gerektirdiği açıklamalar yanında, Anayasa’nın öngördüğü “öncelikle…” koşuluna “ivedilikle…”yi de eklemiştir. Ayrıca saptanan eksikliklerin tamamlanması için yazılı tebliğle başlayan otuz günlük süre getirmiştir. Bu yolla ilgili parti, tüzüğünü ya da programını, Anayasa ve Yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkından yoksun bırakılmamaktadır.

Yasakoyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kurulan bir partinin programının “öncelikle ve ivedilikle…” yapacağı inceleme sonunda “…Anayasa ve kanun hükümlerine…” uygun olmadığını saptaması durumunda bunu bir “noksanlık” kabul ederek, otuz günlük süre içinde Anayasa ve yasaya uygun hale getirmesini, böylece “… noksanlıkların giderilmesini…” ilgili partiden yazıyla istemesini, kapatma istemi öncesinde “koşul-kural” olarak öngörmüştür. Maddenin ikinci tümcesinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, …yazıyla ister.” biçimindeki kural, sadece Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesinde sözü edilen kuruluş evresine ilişkin birtakım basit belge ve bilgileri değil, aynı zamanda partilerin tüzüklerinin, programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu da kapsamaktadır. Yasakoyucu, bunlar arasında önem ve öncelik bakımından bir ayırıma gitmemiştir.

Yasa kuralında belirlenen süre içinde Anayasa ve yasa kurallarına uygunluk sağlanmadığı ya da yazılı isteme yanıt verilmediği takdirde, yine anılan 9. maddenin son tümcesi uyarınca “…siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.”

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin SP.42 Hz.1993/10 sayılı İDDİANAME’si, Anayasa ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası kurallarına aykırılıklarından dolayı doğrudan doğruya ve münhasıran ÖZ-DEP’in Parti Programına yöneliktir. Buna karşın 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesindeki otuz günlük süre içinde “noksanlıkların” (aykırılıkların) giderilmesi için yazılı istemde bulunma gereği duyulmamıştır. Çoğunluk kararı da aynı anlayış ve uygulama doğrultusunda şu gerekçeye dayanmaktadır: “… Siyasî Partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar’a açıkça aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma dâvası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan dâvanın 2820 sayılı Yasa’nın Dördüncü Kısmında yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle dâvalı Parti’nin talebi yerinde değildir.”

Bu gerekçenin ağırlık noktasını, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki “uyarı” koşulunun, aynı Yasa’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle “kapatma dâvası açılmasına olanak vermemek” kuşkusu oluşturmaktadır. Bunun sonucunda da dâvalı Parti’ye programını, Anayasa ve Yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkı ve şansı tanınmamaktadır. Böylece Anayasa’nın 68/2. maddesiyle “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları …”olarak nitelediği siyasal partiler, kapatılma durumuna getirilmektedir. Yapıcı yorum yönteminden uzaklaşılmaktadır. Bunu, Anyasakoyucunun Siyasal Partilere bakış açısıyla bağdaştıramıyorum. Kapatma isteminin bu nedenle reddi gerekir, kanısındayım.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. maddesine ilişkin görüşlerimiz, Anayasa Mahkemesi’nin Esas : 1991/2 (Siyasî Parti-Kapatma), Karar : 1992/1 sayılı kararı (Resmî Gazete : 8.7.1993/21631) ile Esas : 1992/1 (Siyasî Parti-Kapatma), Karar : 1993/1 sayılı kararında (Resmî Gazete : 18.8.1993/21672) ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Her iki karşıoyumuzdaki gerekçeler burada da geçerlidir.
  2. Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin çoğunluk kararının son kısmında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gerek İddianamesi’nin, gerek Esas Hakkındaki Görüşünün hiç bir yerinde sözkonusu edilmemiş olmasına karşın, “Temelli kapatılan siyasî partiler”le ilgili ve yasama organına yönelik bir yorumlu mesaj verilmektedir. Yorum, Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasındaki düzenleme ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın aynı konudaki 95. maddesinin karşılaştırılması sonunda, varlığı kabul edilen ve Anayasa anlatımına uymayan bir farklılığa dayandırılmaktadır. Buna göre, Anayasa’nın amaçladığı yaptırım şöyledir: “Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.”

Anayasa’nın bu hükmünün uygulanma olanağını sağlayan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinin temelli kapatılan siyasî partiler mensupları için öngördüğü yasaklar ise “…kapatılma tarihinde üyeliği devam eden…”leri kapsamaktadır. Oysa, aynı konudaki Anayasa kuralı, “…kapatılma tarihinde üyeliği devam eden …” biçiminde bir anlatıma yer vermemiş, “Temelli kapatılan siyasî partilerin…” söylemiyle yetinmiştir. Bu durumda, Yasa kuralı, yasağa muhatap parti yetkililerinin, kapatılma tarihi öncesinde partilerinden ayrılarak yeni bir parti kurabilmelerine ya da başka bir partiye geçebilmelerine olanak hazırlamaktadır. Bu da Anayasa’ya karşı bir hiledir. Anayasa’nın 69. maddesini ters doğrultuda genişleten bu Yasa kuralı, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi nedeniyle Anayasa’ya uygunluk denetimine de tabi tutulamamaktadır. Anayasa’ya uygun biçimde değiştirilmesi Yasakoyucunun takdirine bağlıdır.

Kanımızca, Yasa’nın 95. maddesinin anılan Anayasa kuralını ters doğrultuda genişletmiş olması sözkonusu değildir. Yapılan iş, uygulamaya açıklık ve kolaylık getirmekten ibarettir. Daha önce de üzerinde ısrarla durulduğu gibi, Anayasa’da açık ve kesin yasak ya da sınırlamaların bulunmadığı durumlarda, yorumlar siyasî partilerin lehine yapılmalıdır. Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamımızdaki “vazgeçilmez” rolleri bunu gerektirir. Karşıt bir yorumda direnme, kriz durumlarının ürünü ara rejimlerin, bireyleri ve toplumu politikadan arındırma (depolitisation) eğilimlerini canlı tutan bir izlenime açıktır.

Öte yandan, temelli kapatılan siyasî parti mensuplarına ilişkin Anayasakoyucunun iradesiyle, Yasakoyucunun iradesi aynıdır. Bir başka anlatımla her iki kural da, son aşamada Millî Güvenlik Konseyi’nden geçerek kabul edilmiştir. Anayasa’ya aykırı bir durumun, Millî Güvenlik Konseyi tarafından düzeltilmiş olması gerekeceği sağlıklı bir varsayımdır.

Ülke yönetimine olumlu katkılar sağlayacak özgür siyasal irade oluşumunun evrensel aracı konumundaki siyasî partilere ve onların mensuplarına uygulanacak yasakları çoğaltmak, katılaştırmak ve yaygınlaştırmak, çağdaş hukuka da, temel hak ve özgürlüklere de yabancı bir tutumdur.

Her üç konuda da açıkladığım nedenlerle çoğunluk kararına karşıyım.

Mustafa GÖNÜLÜye

Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi

0

Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü(UNESCO) Genel Konferansının 17 Ekim-21 Kasım 1972 tarihleri arasında Paris’te toplanan onyedinci oturumunda kabul edilmiştir.

Nemrut Dağı

Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi, 14.04.1982 tarihli ve 2658 sayılı kanunla onaylanmış ve Resmi Gazetenin 14.02.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu 2863 kanun numarası ile 21.07.983 tarihinde kabul edilmiş ve 23.07.1983 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra bir takım değişiklikler yapılmıştır. Anayasa Mahkemesinin 13/10/2012 tarihli kararıyla, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 65’inci maddesinin (a) ve (b) fıkralarının iptaline hükmedilmesi nedeniyle kanunda değişiklikler yapılmış, Kanunun 7, 8, ve 65. maddelerinde yapılan değişiklikler 11.10.2013 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi 1972
Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı 17 Ekim-21 Kasım l972 tarihleri arasında Paris’te toplanan onyedinci oturumunda,

Kültürel mirasın ve doğal mirasın sadece geleneksel bozulma nedenleriyle değil; fakat sosyal ve ekonomik şartların değişmesiyle bu durumu vahimleştiren daha da tehlikeli çürüme ve tahrip olgusuyla gittikçe artan bir şekilde yok olma tehdidi altında olduğunu not ederek,

Kültürel ve Doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yok olmasının; bütün dünya milletlerinin mirası için zararlı bir yoksullaşma teşkil ettiğini göz önünde tutarak,

Bu mirasın ulusal düzeyde korunmasının, korumanın gerekli kıldığı kaynakların genişliği ve kültürel varlığın toprakları üstünde bulunduğu ülkenin ekonomik, bilimsel ve teknik kaynaklarının yetersizliği nedeniyle çoğu kez tamamlanmamış olarak kaldığını göz önünde tutarak,

Örgüt yasasının, dünya mirasının muhafaza ve korunmasını sağlamak ve ilgili milletlere gerekli uluslararası sözleşmeleri tavsiye etmek suretiyle; bilgi muhafazasını, arttırmayı ve yaymayı öngördüğünü hatırlatarak,

Kültürel ve doğal varlıklara ilişkin mevcut uluslararası sözleşme, tavsiye ve kararların hangi halka ait olursa olsun; bu eşsiz ve yeri doldurulmaz kültür varlıklarının korunmasının dünyanın bütün halkları için önemini gösterdiğini göz önünde tutarak,

Dünya Kültür Mirası Listesi-Türkiye
Kültürel ve doğal mirasın parçalarının istisnaî bir öneme sahip olduğunu ve bu nedenle tüm insanlığın dünya mirasının bir parçası olarak muhafazasının gerektiğini göz önünde tutarak,

Kültürel ve doğal varlıkları tehdit eden yeni tehlikelerin vüsat ve ciddiyeti karşısında, ilgili devletin faaliyetinin yerini almamakla beraber bunu müessir bir şekilde tamamlayacak kolektif yardımda bulunarak; istisnaî evrensel değerdeki kültürel ve doğal mirasın korunmasına iştirakin, bütün milletlerarası camianın ödevi olduğunu göz önünde tutarak,

Bu amaçla, daimi bir temel üzerine ve modern bilimsel yöntemlere uygun olarak; istisnaî değerdeki kültürel ve doğal mirasın kolektif korunmasına matuf etkin bir sistemi kuran yeni hükümleri, bir sözleşme biçiminde kabulünün zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Onaltıncı oturumunda bu sorunun uluslararası bir sözleşme konusu yapılmasına karar vermiş olarak,

16 Kasım 1972 tarihinde bu sözleşmeyi kabul eder.

Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi-40. Yıl
I- Kültürel ve Doğal Mirasın Tanımları
Madde 1.- Bu sözleşmenin amaçları bakımından aşağıdakiler “kültürel miras” sayılacaktır:

Anıtlar: Tarih, sanat veya bilim açısından istisnaî evrensel değerdeki mimari eserler, heykel ve resim alanındaki şaheserler, arkeolojik nitelikte eleman veya yapılar, kitabeler, mağaralar ve eleman birleşimleri.

Yapı toplulukları: Mimarileri, uyumlulukları veya arazi üzerindeki yerleri nedeniyle tarih, sanat veya bilim açısından istisnaî evrensel değere sahip ayrı veya birleşik yapı toplulukları.

Sitler: Tarihsel, estetik, etnolojik veya antropolojik bakımlardan istisnaî evrensel değeri olan insan ürünü eserler veya doğa ve insanın ortak eserleri ve arkeolojik sitleri kapsayan alanlar.

Madde 2.- Bu Sözleşmeye göre aşağıdaki eserler “doğal miras” sayılacaktır:

Estetik veya bilimsel açıdan istisnaî evrensel değeri olan, fiziksel ve biyolojik oluşumlardan veya bu tür oluşum topluluklarından müteşekkil doğal anıtlar.

Bilim veya muhafaza açısından istisnaî evrensel değeri olan jeolojik ve fizyografik oluşumlar ve tükenme tehdidi altındaki hayvan ve bitki türlerinin yetiştiği kesinlikle belirlenmiş alanlar,

Bilim, muhafaza veya doğal güzellik açısından istisnaî evrensel değeri olan doğal sitler veya kesinlikle belirlenmiş doğal alanlar.

Madde 3.- Yukarıda 1. ve 2. maddelerde belirtilen ve kendi toprakları üzerinde bulunan çeşitli varlıkları saptayıp belirlemek bu Sözleşmeye taraf olan her devlete ait bir sorumluluktur.

II- Kültürel ve Doğal Mirasın Ulusal ve Uluslararası Korunması

Madde 4.- Bu Sözleşmeye taraf olan devletlerden her biri 1. ve 2. maddelerde sözü edilen ve topraklarında bulunan kültürel ve doğal mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri ve gelecek kuşaklara iletilmesinin sağlanması görevinin öncelikle kendisine ait olduğunu kabul eder. Bunun için kaynaklarını sonuna kadar kullanarak ve uygun olduğunda özellikle mali, sanatsal, bilimsel ve teknik alanlarda her türlü uluslararası yardım ve işbirliği sağlayarak elinden geleni yapacaktır.

Madde 5.- Bu Sözleşmeye taraf olan her Devlet topraklarındaki kültürel ve doğal mirasın korunması, muhafazası ve teşhiri amacıyla etkili ve faal önlemlerin alınmasını sağlamak için, mümkün olduğunca her ülkenin kendi koşullarına uygun biçimde şu çabaları gösterecektir:

a) Kültürel ve doğal mirasa, toplumun yaşamında bir işlev vermeyi ve bu mirasın korunmasını kapsamlı planlama programlarına dahil etmeyi amaçlayan genel bir politika benimsemek;

b) Kültürel ve doğal mirasın korunması, muhafazası ve teşhiri için, halen mevcut değilse, topraklarında bir veya daha fazla hizmet kurumunu, işlevlerini ifaya yeterli olacak görevli ve araçlarla kurmak;

c) Bilimsel ve teknik çalışma ve araştırmaları geliştirmek ve Devletin kültürel ve doğal mirasını tehdit eden tehlikelere karşı harekete geçmesine olanak sağlayacak müdahale yöntemlerini mükemmelleştirmek;

d) Bu mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri, yenileştirilmesi için gerekli olan uygun yasal, bilimsel, teknik, idarî ve malî önlemleri almak; ve

e) Kültürel ve doğal mirasın korunması, muhafazası ve teşhiri konularında eğitim yapan ulusal veya bölgesel merkezlerin kurulmasını veya geliştirilmesini desteklemek ve bu alandaki bilimsel araştırmaları teşvik etmek,

Madde 6.-

1. Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, 1. ve 2. maddelerde sözü edilen kültürel ve doğal mirasın toprakları üzerinde bulunduğu devletlerin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasaların sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, bu tür mirasın, bütün uluslararası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ederler.

2. Taraf devletler, 11. maddenin 2. ve 4. paragraflarında belirtilen kültürel ve doğal mirasın saptanması, korunması, muhafazası ve devamının sağlanması konularında bu mirasa sahip olan devletler istediği takdirde yardım etmeyi bu Sözleşme hükümleri uyarınca üstlenirler.

3. Bu Sözleşmeye taraf olan her Devlet, Sözleşmeye taraf olan diğer devletlerin topraklarında bulunan ve 1. ve 2. maddelerde sözü edilen kültürel ve doğal mirasa doğrudan doğruya veya dolaylı olarak zarar verebilecek kasıtlı önlemleri almamayı üstlenir.

Madde 7.- Bu Sözleşmenin amacı bakımından, dünya kültürel ve doğal mirasının uluslararası alanda korunması deyimi, Sözleşmeye Taraf olan Devletlerin kültürel miraslarını saptama ve koruma çabalarına destek olmaya matuf bir uluslararası işbirliği ve yardım sisteminin kurulması olarak anlaşılacaktır.

III- Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması İçin Hükümetlerarası Komite
Madde 8.-

1. İstisnaî evrensel değere sahip kültürel ve doğal mirasın korunması için bu Sözleşmeye Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü çerçevesinde “Dünya Mirası Komitesi” adı altında bir Hükümetler arası Komite kurulmuştur. Komite, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nın olağan oturumu sırasında genel kurul olarak toplanan ve Sözleşmeye Taraf Devletlerce seçilen 15 Taraf Devletten oluşacaktır. Komite üyesi Devletlerin sayısı, Genel Konferansın, bu sözleşmenin en az 40 Devlet için yürürlüğe girişini izleyen olağan oturumunun yapıldığı tarihten itibaren 21’e yükseltilecektir.

2. Komite üyelerinin seçiminde, dünyanın değişik bölge ve kültürlerinin adilâne bir biçimde temsili güvence altına alınacaktır.

3. Kültürel Varlığın Muhafazası ve Restorasyonu Çalışmaları Uluslararası Merkezinin (Roma Merkezi) bir temsilcisi, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’nin (ICOMOS) bir temsilcisi ve Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) bir temsilcisi ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansının olağan oturumu sırasında genel kurul olarak toplanan Sözleşmeye taraf Devletlerin isteği üzerine benzer amaçlı diğer hükümetlerarası veya hükümet dışı örgütlerin temsilcileri anılan Komite’nin toplantılarına danışman olarak katılabilirler.

Madde 9.-

1. Dünya Mirası Komitesine üye Devletlerin görev süreleri, Genel Konferansın, Komite üyeliğine seçildikleri olağan oturumunun sonundan, bunu izleyen üçüncü olağan oturumunun sonuna kadar sürecektir.

2. Ancak, ilk seçim sırasında atanan üyelerin üçte birinin görev süreleri, Genel Konferansın, üyeliğe seçildikleri olağan oturumunu izleyen ilk olağan oturumunun sonunda sona erecektir; aynı zamanda atanan diğer üçte bir üyenin görev süresi de Genel Konferansın seçildikleri olağan oturumunu izleyen ikinci olağan oturumunun sonunda sona erecektir. Bu üyelerin isimleri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı Başkanı tarafından, İlk seçimden sonra kura ile belirlenecektir.

3. Komiteye üye Devletler, temsilcilerini kültürel ve doğal miras alanında yetkili kişiler arasından seçeceklerdir.
Madde 10.-

1. Dünya Mirası Komitesi kendi iç tüzüğünü kabul edecektir.

2. Komite, belirli sorunlar hakkında danışmada bulunmak üzere, özel veya resmî örgütleri veya kişileri her zaman toplantılarına katılmaya çağırabilir.

3. Komite, görevlerinin yerine getirilmesi bakımından gerekli gördüğü danışma organlarını kurabilir.

Madde 11.-

1. Bu Sözleşmeye Taraf olan her Devlet, kültürel ve doğal mirasının bir parçasını oluşturan, kendi topraklarında bulunan ve bu maddenin 2. paragrafındaki listeye girmesi uygun olan kültürel varlıklarının bir envanterini, mümkün olan en kısa sürede, “Dünya Kültür Mirası Komitesi”ne sunacaktır. Nihaî addedilmeyecek olan bu envanter söz konusu kültürel varlığın yerini ve önemini gösteren belgeleri ihtiva edecektir.

2. Komite, 1. Paragraf uyarınca Devletlerce verilen envanterlere dayanarak, bu Sözleşmenin 1. ve 2. maddelerinde tanımlandığı üzere, saptamış olacağı ölçütlere göre istisnaî evrensel değerde mütalâa ettiği, kültürel veya doğal mirasın parçasını oluşturan varlıkların bir listesini yapacak, güncel hale getirecek ve “Dünya Kültür Mirası Listesi” başlığı altında yayınlanacaktır. En geç her iki yılda bir, güncelleştirilmiş bir liste dağıtıma tâbi tutulacaktır.

Bir varlığın Dünya Kültür Mirası Listesine alınması

3. Bir varlığın Dünya Kültür Mirası Listesine alınması, ilgili Devletin onayını gerektirir. Üzerinde birden çok devletin egemenlik veya kaza hakkı iddiasında bulunduğu bir toprakta bulunan bir kültürel varlığın listeye alınması anlaşmazlığa taraf olan devletlerin haklarını hiç bir biçimde etkilemeyecektir.

4. Komite, Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunup korunması için çok büyük çapta çalışmaları gerektiren ve bu maksatla işbu Sözleşme çerçevesinde yardım talep edilmiş olan kültürel varlıkların bir listesini,”Tehlike Altındaki Dünya Kültür Mirası Listesi” başlığı altında durum gerektirdikçe düzenleyecek, güncelleştirecek ve yayınlayacaktır.Söz konusu liste, gerekli çalışmaların tahminî bedelini de içerecektir.Liste, kültürel ve doğal mirası oluşturan varlıklardan, yalnız hızlı bozulma nedeniyle yok olma tehdidi, büyük çapta resmî veya özel projeler veya hızlı kentsel veya turistik gelişim projeleri; toprağın kullanım veya mülkiyetindeki değişikliklerin neden olduğu tahribat; bilinmeyen nedenlere bağlı büyük değişiklikler; herhangi bir nedenle bir varlığın terkedilmesi; silâhlı bir çatışmanın çıkması veya çatışma tehdidi; âfet ve felâketler; ciddi yangınlar, depremler, yer kaymaları; volkanik patlamalar; su düzeyindeki değişmeler, su baskınları ve gelgit dalgaları gibi ciddi ve belirgin tehlikelerin tehdidi altında bulunanları içerebilir.Âcil ihtiyaç halinde Komite, herhangi bir zamanda tehlike altındaki Dünya Kültür Mirası.uyurabilir.

5. Komite, kültürel veya doğal mirasa ait bir varlığın; bu maddenin 2. ve 4. paragraflarında belirtilen iki listeden her birine dahil edilmesinde temel alınacak ölçütlerin tanımını yapacaktır.

6. Bu maddenin 2. ve 4. paragraflarında belirtilen iki listeden birine dahil edilme isteğini reddetmeden önce; Komite, söz konusu edilen kültürel veya doğal varlığın toprakları üzerinde bulunduğu devlete danışacaktır.

7. Komite, ilgili Devletlerin onayıyla; bu maddenin 2. ve 4. paragraflarında atıfta bulunulan listelerin hazırlanması için gerekli olan çalışma ve araştırmaları koordine ve teşvik eder.

Madde 12.- Kültürel ve doğal mirasa ait olan bir varlığın 11. maddenin 2. ve 4. paragraflarında sözü edilen her iki listeye de dahil edilmemiş olması hiçbir şekilde onun bu listelere dahil edilme sonucu olanlar dışındaki amaçlar için istisnaî değeri olmadığı anlamına gelmeyecektir.

Madde 13.-

1. Dünya Kültür Mirası Komitesi, bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin, topraklarında bulunan ve 11. maddenin 2. ve 4. paragraflarında sözü edilen listelere dahil olan veya dahil edilmesi muhtemel bulunan Kültürel ve doğal mirasın bir parçasını oluşturan varlıklara ilişkin olarak yaptıkları, uluslararası yardım isteklerini alır ve inceler. Bu tür istekler, bu tür varlıkların korunmasını, muhafazasını, teşhirini veya yenilenmesini sağlamaya yönelik olabilir.

2. Bu maddenin 1. paragrafı çerçevesindeki uluslararası yardım istekleri, ön incelemeler daha ileri araştırmaların yararlı olacağını gösterdiği takdirde, 1. ve 2. maddelerde tanımlanan kültürel ve doğal varlıkların saptanmasıyla ilgili olabilir.

3. Komite, bu isteklere ilişkin olarak yapılacak olan işlemi kararlaştıracak, uygun olması durumunda yapacağı yardımın niteliği ve boyutunu belirleyecek ve gerekli tertiplerin ilgili hükümet ile kendi adına alınması için yetki verecektir.

4. Komite, çalışmaları için bir öncelik sırası saptayacaktır. Bunu yaparken, koruma gerektiren kültür varlığının dünya kültürel ve doğal mirası içindeki önemini, bir doğal çevreyi veya dünya milletlerinin dehasını ve tarihini en iyi biçimde temsil niteliği olan varlığa uluslararası yardım yapılması zorunluluğunu, yapılacak işin ivediliğini, tehdit altındaki varlıkların topraklarında bulunduğu Devletlerin kaynaklarının durumunu ve özellikle, kendi olanaklarıyla bu tür varlıkları ne dereceye kadar koruyabildiklerini göz önünde bulunduracaktır.

5. Komite, uluslararası yardım yapılmış olan varlıklarla ilgili olarak bir listeyi hazırlayacak, güncelleştirecek ve duyuracaktır.

6. Komite, bu Sözleşmenin 15. maddesi gereğince kurulan Fon’un kaynaklarının kullanımı konusunda karar sahibi olacaktır. Bu kaynakları arttırma yollarını arayacak ve bu amaç için faydalı bütün tedbirleri alacaktır.

7. Komite, bu Sözleşmenin amaçlarına benzer amaçları olan, uluslararası ve ulusal örgütler ve hükümetlerarası veya hükümet dışı örgütlerle işbirliği yapacaktır. Komite, programlarının ve projelerinin uygulanması için, bu tür örgütlere özellikle Kültürel Varlıkların Muhafazası ve Restorasyonu Çalışmaları Uluslararası Merkezi’ne (Roma Merkezi), Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’ne (ICOMOS) ve Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’ne (IUCN) ve ayrıca resmi ve özel kurum ve kişilere çağrıda bulunabilir.

8. Komitenin kararları oylamada bulunan ve oy veren üyelerin üçte iki çoğunluğuyla alınır. Komite üyelerinin çoğunluğu, nisabı oluşturur.

Madde 14.-

1. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörü tarafından atanan bir Sekreterya Dünya Kültür Mirası Komitesine yardımcı olur.

2. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörü, Kültürel Varlıkların Muhafazası ve Restorasyonu Çalışmaları Uluslararası Merkezi’nin (Roma Merkezi), Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’nin (ICOMOS) ve Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) ihtisasları ve imkânları dahilinde hizmetlerinden azami şekilde yararlanarak, Komite’nin belgelerini, toplantılarının gündemini hazırlayacak ve kararlarının uygulanmasından sorumlu olacaktır.

IV- Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Koruma Fonu
Madde 15.-

1. İstisnaî Evrensel Değeri olan Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını korumak için “Dünya Mirası Fonu”adı altında bir Fon kurulmuştur.

2. Fon, UNESCO’nun Malî tüzüğü hükümlerine uygun olarak vakıf şeklinde teşkil edilecektir.

3. Fon’un kaynakları aşağıdakilerden oluşacaktır.

a) Bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin yaptıkları zorunlu ve gönüllü katkılar;

b) Aşağıdaki kaynaklardan sağlanabilecek katkı, hibe ve bağışlar;

i) Diğer Devletler;

ii) Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, Birleşmiş Milletler Sisteminin diğer örgütleri, özellikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve diğer hükümetlerarası örgütler;

iii) Resmi veya özel kurum ve kişiler,

c) Fon’un kaynaklarından sağlanan her türlü faiz geliri;

d) Fon’un yararına düzenlenen faaliyetlerden sağlanan bağış ve gelirler ve

e) Dünya Mirası Komitesi’nce hazırlanacak Fon yönetmeliğinde belirtilen diğer bütün kaynaklar.

4. Fon’a yapılan katkılar ve Komite için sağlanmış olan diğer tür yardımlar ancak Komite’nin belirleyeceği amaçlar için kullanılabilir. Komite, yalnız belirli bir program veya projede kullanılmak üzere yapılan katkıları, bu program veya projenin yürütülmesinin komitece kararlaştırılmış olması şartıyla kabul edebilir. Fon’a yapılan katkılar hiçbir siyasal koşula bağlanamaz.

Madde 16.-

1. Bu Sözleşmeye taraf Devletler ilâve gönüllü katkıda bulunma hakları haleldar edilmeden Dünya Mirası Fonuna muntazaman iki yılda bir katkıda bulunmayı taahhüt ederler. Bu katkıların bütün Devletlere uygulanabilecek tek bir yüzdeye göre hesaplanan miktarı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı sırasında, toplanan sözleşmeye taraf Devletlerin genel kurulu tarafından kararlaştırılacaktır. Genel Kurulun bu kararı, bu maddenin 2. paragrafında öngörülen beyanı yapmamış olan, hazır bulunan ve oy veren Taraf devletlerin çoğunluğu ile alınır. Sözleşmeye taraf Devletlerin zorunlu katkısı hiç bir surette Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün mutat bütçesine yaptıkları katkının % 1′ inden fazla olamaz.

2. Ancak, bu Sözleşmenin 31. ve 32. maddelerinde atıfta bulunulan her Devlet, onay, kabul veya katılma belgelerinin verilmesi sırasında bu maddenin 1. paragrafı hükümleriyle bağlı olmayacağını bildirebilir.

3. Bu maddenin 2. paragrafında sözü edilen bildirimi yapmış olan Sözleşmeye Taraf bir Devlet, her an Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörünü haberdar ederek sözü geçen bildirimi geri alabilir. Ancak bildirimin geri alınması, bu Devletin zorunlu katkısı bakımından, Sözleşmeye Taraf olan Devletlerin bir sonraki Genel Kurulu tarihine kadar hüküm ifade etmeyecektir.

4. Komite’nin faaliyetlerini etkili biçimde planlayabilmesi için, bu Sözleşmeye taraf olan Devletlerden bu maddenin 2. paragrafında sözü edilen bildirimi yapmış olan Taraf Devletlerin katkıları, düzenli olarak her iki yılda bir ödenecek ve bu katkı, bu maddenin 1. paragrafı hükümleriyle bağlı oldukları takdirde ödeyecekleri katkılardan az olmayacaktır.

5. Bu Sözleşmeye taraf olan herhangi bir Devlet, içinde bulunulan yıl ile ondan hemen önceki yıla ait zorunlu veya gönüllü katkılarından borçlu ise Dünya Kültür Mirası Komitesi üyeliğine seçilemeyecektir; ancak bu hüküm ilk seçime uygulanmayacaktır.

Komite üyeliğinde bulunan böyle bir Devletin görev süresi, bu Sözleşmenin 8. Maddesinin 1. paragrafında belirtilen seçimler yapıldığı zaman sona erer.

Madde 17.- Bu Sözleşmeye Taraf olan Devletlere, Sözleşmenin 1. ve 2. maddelerinde tanımlanan Kültürel ve doğal mirasın korunması için yardım sağlamak amacıyla ulusal, resmi ve özel vakıf veya dernekler kurmayı öngörür veya kuruluşunu teşvik ederler.

Madde 18.- Bu Sözleşmeye Taraf olan Devletler Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü himayesinde Dünya Mirası Fonu yararına uluslararası fon toplama kampanyalarının örgütlenmesine yardımcı olacak, 15. maddenin 3. paragrafında sözü edilen organların para toplamasını kolaylaştıracaklardır.

V- Uluslararası Yardımın Koşulları ve Düzenlenmesi

Madde 19.- Taraf olan herhangi bir Devlet topraklarında bulunan istisnaî evrensel değere sahip kültürel ve doğal mirasın bir parçasını oluşturan varlıklar için uluslararası yardım isteyebilir. Elinde bulunan ve Komite’nin bir karara varmasını sağlayacak nitelikteki 21.maddede öngörülen bilgi ve belgeleri de bu yardım istemiyle birlikte Komiteye sunar.

Madde 20.- 13. maddenin 2. paragrafının, 22. maddenin (c) fıkrası ve 23. maddenin hükümlerine bağlı olarak, bu Sözleşmeyle sağlanan uluslararası yardım, kültürel ve doğal mirasın parçasını oluşturan varlıklardan yalnız Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin 11.maddesinin 2. ve 4.paragraflarında belirtilen listelerden birine girmesine karar verdiği veya karar verebileceği varlıklara yapılabilir.

Madde 21.-

1. Dünya Mirası Komitesi, Uluslararası yardım isteklerini değerlendirme usullerini saptayacak ve özellikle tasarlanan faaliyet, gerekli çalışma, bunlara ait fiyat tahmini, ivedilik derecesi ve yardımı isteyen Devletin kaynaklarının bütün harcamaları karşılayamamasının nedenlerini içerecek yardım talebinin muhtevasını belirleyecektir. Bu tür talepler, mümkün olduğunca uzman raporlarıyla desteklenmelidir.

2. Felâket ve doğal âfetler nedeniyle yapılan talepler, âcil çalışma gerektirebilmeleri nedeniyle, bu tür hadiselere karşı bir ihtiyat fonu ayırmış bulunması gereken Komite tarafından hemen, öncelikle değerlendirmeye alınmalıdırlar.

3. Komite, bir karara varmadan önce gerekli gördüğü inceleme ve danışmalarda bulunacaktır.

Madde 22.- Dünya Kültür Mirası Komitesi’nce verilen yardımlar aşağıdaki biçimlerde olabilir:

a) Bu sözleşmenin 11. maddesinin 2. ve 4. paragraflarında tanımlandığı üzere kültürel ve doğal mirasın korunması, muhafazası, teşhiri ve yenilenmesinden çıkan sorunlarla ilgili sanatsal, bilimsel ve teknik incelemeler,

b) Onaylanan çalışmanın doğru biçimde yürütülmesini sağlamak için uzmanların, teknisyenlerin ve nitelikli işgücünün temini,

c) Kültürel ve doğal mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri ve yenilenmesi alanlarında her düzeydeki görevli ve uzmanların eğitimi,

d) İlgili Devletlerin sahip olmadığı veya elde edebilecek durumda olmadığı araçların sağlanması,

e) Uzun vadede ödenebilecek düşük faizli ve faizsiz borçlar,

f) İstisnaî durumlarda ve özel nedenlerle, geri ödenmesi gerekmeyen hibeler.

Madde 23.- Dünya Kültür Mirası Komitesi, ulusal veya bölgesel merkezlere de kültürel ve doğal mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri ve yenilenmesi alanlarında bütün düzeylerdeki görevli ve uzmanların eğitimi konusunda uluslararası yardım sağlayabilir.

Madde 24.- Büyük çaptaki uluslararası yardımdan önce, ayrıntılı bilimsel, ekonomik ve teknik incelemelerde bulunulacaktır. Bu incelemeler, doğal ve kültürel mirasın korunması, muhafazası, teşhiri ve yenilenmesi için en ileri teknikleri araştıracak ve sözleşmenin amaçlarıyla uyumlu olacaktır. İncelemeler, ilgili devletin mevcut kaynaklarının rasyonel kullanımı yollarını da araştıracaktır.

Madde 25.- Genel bir kural olarak, gerekli çalışmanın bedelinin yalnız bir bölümü uluslararası toplum tarafından karşılanacaktır. Uluslararası yardımdan yararlanan devletin katkısı; kaynaklarının buna elverişli olmaması dışında her program veya projeye ayrılan tüm kaynakların önemli bir payını oluşturacaktır.

Madde 26.- Dünya Kültür Mirası Komitesi ve yardım alan devlet yaptıkları anlaşmayla; bu sözleşme hükümleri gereği uluslararası yardım sağlanan bir program veya projenin yürütüleceği koşulları saptayacaklardır.

Anlaşmayla koyulan kurallara uygun olarak himaye altına alınmış varlığın korunmasına, muhafazasına ve teşhirine devam etme sorumluluğu bu uluslararası yardımı alan devlete ait olacaktır.

VI- Eğitim Programları
Madde 27.-

1. Bu Sözleşmeye taraf devletler, kendi halklarının sözleşmenin 1. ve 2. maddelerinde tanımlanan kültürel ve doğal mirasa karşı bağlılık ve saygı hislerini güçlendirmek için; bütün uygun araçlarla ve özellikle eğitim ve tanıtma programlarıyla çaba göstereceklerdir.

2. Taraf Devletler, kamuoyunu, kültür mirasını tehdit eden tehlikelerden ve Sözleşmenin uygulanması için yürütülen etkinliklerden geniş biçimde haberdar etmeyi taahhüt ederler.

Madde 28.- Sözleşme çerçevesinde uluslararası yardım alan bu sözleşmeye taraf devletler; kendisi için yardım alınan kültürel varlığın öneminin ve bu yardımın oynadığı rolün bilinmesi için uygun önlemleri alacaklardır.

VII- Raporlar
Madde 29.-

1. Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Kuruluna, onun tarafından belirlenen tarih ve biçimde verecekleri raporlarda, kabul ettikleri yasal ve idari hükümler ve bu sözleşmenin uygulanması için yaptıkları diğer işlemler hakkında bu alanda kazandıkları tecrübenin ayrıntıları ile birlikte bilgi vereceklerdir.

2. Bu raporlar Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin dikkatine sunulacaktır.

3. Komite, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nın her olağan oturumunda faaliyetleri hakkında rapor verecektir.

VIII- Son Hükümler

Madde 30.- Bu Sözleşme, beş metni de aynı derecede geçerli olmak üzere, Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca olarak hazırlanmıştır.

Madde 31.-

1. Bu sözleşme Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütüne üye devletlerin kendi anayasal yöntemlerine göre onaylarına ve kabullerine tâbi olacaktır.

2. Onay veya kabul belgeleri Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörüne tevdi edilecektir.

Madde 32.-

1. Bu Sözleşme Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü üyesi olmayıp, örgütün Genel Konferansı tarafından sözleşmeye katılmaya çağrılan bütün devletlerin katılmasına açık olacaktır.

2. Katılma bir katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörüne tevdii ile gerçekleştirilir.

Madde 33.- Bu Sözleşme, yirminci onay, kabul veya katılma belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra; fakat sadece onay, kabul veya katılma belgelerini bu veya önceki bir tarihte tevdi eden devletler bakımından yürürlüğe girecektir. Diğer her devlet için, Sözleşme kendi onay, kabul veya katılma belgesinin tevdiinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 34.- Aşağıdaki hükümler, Sözleşmeye taraf olan Devletlerden federal veya üniter olmayan anayasal sisteme sahip olanlarına uygulanacaktır.

a) Bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasının federal veya merkezî yasal gücün yargı yetkisi alanına girdiği hallerde; federal ve merkezî hükümetin yükümlülükleri, federal devlet olmayan taraf devletlerinkilerle aynı olacaktır.

b) Bu Sözleşmenin uygulanmasının, federasyonun anayasal sistemi icabı, yasal önlemler almakla yükümlü tutulmayan ve federasyonu oluşturan her bir devlet, ülke, eyalet veya kantonun yargı yetkisi alanına girdiği hallerde Federal Hükümet; anılan hükümleri, kabulü tavsiyesiyle böyle devletlerin, ülkelerin, eyaletlerin veya kantonların yetkili makamlarının bilgisine sunar.

Madde 35.-

1. Bu Sözleşmeye taraf olan her Devlet Sözleşmeden çekilebilir.

2. Çekilme Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörüne tevdi edilecek yazılı bir belgeyle duyurulacaktır.

3. Çekilme, çekilme belgesinin alınmasından 12 ay sonra geçerli olacaktır. Bu, çekilen Devletin mali yükümlülüklerini, çekilmenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar etkilemeyecektir.

Madde 36.- Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörü, Örgüte üye Devletlere; 32. maddede sözü edilen Örgüte üye olmayan devletlere ve Birleşmiş Milletlere 31. ve 32. maddelerde belirtilen bütün onay, kabul ve katılma belgelerinin ve 35. maddede belirtilen çekilme belgelerinin tevdi edildiğini bildirecektir.

Madde 37.-

1. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı tarafından tadil edilebilir. Bununla beraber, böyle bir tadil yalnızca tadil edilmiş Sözleşmeye taraf olacak devletleri bağlar.

2. Eğer Genel Konferans bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme benimserse; yeni Sözleşmede aksine hüküm bulunmadıkça, bu Sözleşme tadil edilen Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onaya, kabule veya katılmaya açık olmayacaktır.

Madde 38.- Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102. maddesi uyarınca; Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörünün isteği üzerine Birleşmiş Milletler Sekreteryasınca tescil edilecektir.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgüt Genel Konferansı’nın onyedinci oturum Başkanı’nın ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Direktörünün imzalarını taşıyan iki geçerli nüsha olarak Paris’te 23 Kasım 1972’de yapılmış olup; Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü arşivlerinde saklanacak ve aslına uygunluğu onaylanmış suretleri 31. ve 32. maddelerde belirtilen bütün Devletlere ve Birleşmiş Milletlere gönderilecektir.

Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage

Ali Sirmen

0

Hukukçu, oyuncu, yönetici ve gazeteci Ali Gazanfer Sirmen, 10 Kasım 1939’da İstanbul’da dünyaya geldi. Liseyi Galatasaray Lisesinde leyli meccani(yatılı) olarak okudu. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi ve doktora eğitimi için Paris’e gitti. Türkiye’ye döndüğünde 27 yaşında köşe yazarı oldu. 

1965 yılında Avukat Mine Sirmen ile evlendi. 1966 yılında Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yaparak başlayan Sirmen, daha sonra Yeni Ortam, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı.

Askerlik görevini, Madanoğlu Cuntası davasında yargılanmakta iken istihbarat şubesinde yaptı. 

1972 yılında kurulan Barış Derneği’nin ve 1989 yılında Ada Dostları Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi hakkında, tutuklama kararı verildiğinde, Orhan Adli Apaydın, Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoglu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Bas, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalci, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadol ve Melih Tümer tutuklanarak cezaevine konuldu ve yargılandı.  10 Mart 1986’da da Erdal Atabek ve altı kişi ile birlikte tahliye edildi. Dava sonunda tüm sanıklarla birlikte beraat etti. 

Özgürlüğünün elinden alındığı dönemde Samim Lütfü mahlasıyla Kelepçeli Yazılar yazdı ve daha sonra bunu kitaplaştırdı. 

1990 yılında ”Erkeklere Mahsus” adlı ilk kitabını yayınladı.

Bekri Çeşnici mahlasıyla lezzet eleştirileri yaptı. 

1998 yılında yayınlanan İkinci Bahar televizyon dizisinde Antepli bir komiseri canlandırdı. Cumhuriyet adlı filmde ise, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu olan Yunus Nadi Abalıoğlu’nu canlandırdı.

SkyTürk televizyon kanalında Siyah-Beyaz isimli programı ve Cem TV’de Prof. Dr. Süheyl Batum ile Ayıptır Söylemesi isimli tartışma programını sundu.

2007 yılında Sevgiliye Mektuplar adlı 2. kitabını yayınladı.

2015 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’ne layık görüldü.

24 Ocak 2018 tarihinde; Antalya Barosu tarafından, öldürülen gazeteci, yazar ve hukukçu Uğur Mumcu anısına her yıl verilen özel ödüle layık görüldü. Uğur Mumcu’nun Yeni Ortam, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde birlikte çalıştığı Cumhuriyet gazetesi yazarı Ali Sirmen’e ödülünü Antalya baro başkanı Avukat Polat balkan tevcih etti.

Ali Sirmen, Uğur Mumcu Hukuk Ödülü töreninde Antalya baro Başkanı Avukat Polat balkan ile birlikte
Ali Sirmen, Uğur Mumcu Hukuk Ödülü töreninde Antalya baro Başkanı Avukat Polat balkan ile birlikte

Eşi Avukat Mine Sirmen, 18 Ağustos 2019 tarihinde hayatını kaybetti. Ali Sirmen ise 25 Mart 2020’de Covid-19 hastalığına yakalandı ancak ilerleyen yaşına rağmen bu hastalıktan kurtuldu. Ömrünün sonuna kadar yazmaya devam etti.

Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazmakta ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanvekili olarak görev yapmakta iken 17 Mart 2024’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Mine Sirmen ile evliliğinden Devrim adında bir oğlu vardır. Türk sanat müziği bestekârı ve keman sanatçısı Sadi Işılay’ın torunudur.

Eserleri 

  • Kelepçeli Yazılar (1986)
  • On İki’den On İki’ye Türkiye (1986)
  • Erkeklere Mahsus (1988)
  • Türkiye’de Aydınların Gözüyle Yahudiler (Lizi Behmoaras, 1993)
  • Sevgiliye Mektuplar (2007)
 

Rol Aldığı Filmler 

  • 2007 Sevgili Dünürüm – Ziya
  • 2005 Ahududu
  • 2004 Hızlı Adımlar – Otobüs Şefi
  • 2003 Şapkadan Babam Çıktı
  • 2003 Sultan Makamı – Müteahhit
  • 2003 Esir Şehrin İnsanları – Ahmet Rasim
  • 2002 Havada Bulut – Demir Kaptan
  • 2002 Biz Size Aşık Olduk – Hakim
  • 1998 Cumhuriyet – Yunus Nadi
  • 1998 İkinci Bahar – Başkomiser Halil
  • 1992 Seni Seviyorum Rosa

Erkeklere Mahsus - Ali Sirmen

Uruguaylı yazar Edvardo Galeano diyor ki: “Gazetecilik, yararlı olmasının yanı sıra, insana belirli bir bakış açısı, gerçeği irdeleme ve duyumsamayı kazandırır. Her şeyden önce hakkı verilerek yapılmış bir gazetecilik, etkin bir edebiyat biçimidir. Ancak bu, yapılan her gazeteciliğin iyi edebiyat olduğu anlamına gelmez. Benim için iyi olanı, okunduğunda yaratıcılığı zincirlerinden boşaltan, imgelemi ve bilinci coşturan, kısacası etkin bir edebiyattır. Okunduğunda insanı yineleten, onu beslemeksizin, zenginleştirmeksizin biraz olsun değiştirmeyen de, ne denli iyi biçimde yazılırsa yazılsın, kötü edebiyattır.” Gazeteciliğin nerede edebiyata karıştığı, edebiyatın nerede gazeteciliğe dönük olduğu tartışmalıdır; ama günlük yayınlar içinde kalıcılığın özünü yakalamış değerdekileri yadsımak doğru değil. Çünkü kalıcı olsun diye yazılmış nice yazının bu amaca ulaşamadığı, buna karşılık günü gününe soluk alıp vermek için yazılan nice yazının da gelecek kuşaklara değerler taşıdığı görülmüştür. Ama daha önemli bir şey var. Oktay Akbal “yazmak yaşamaktır” diyor. Bu özdeyiş, hayatla edebiyat arasındaki derin bağıntıyı vurguladığı gibi, bir yazarın yaşamının önemini de gündeme getirir. Bir yazar nasıl yazar olur? Kimisi öyle, kimisi böyle yetişir; mapusanelerin bir okul olduğu söylenir. Peki, ya üniversiteler, edebiyat fakülteleri, siyasal bilim enstitüleri? Onları nasıl hesaba katacağız? Ali Sirmen’in yazarlığı ve yaşamı işte bu yüzdendir ki karmaşık dünyamızda şimdiden ayrımsamakta güçlük çekeceğimiz bir önem taşıyor. İstanbul’dan Paris’e uzanan üniversite yaşantılarının, yazarlığa başladıktan sonra, mapushanelerde tutukluluğa dönüşmesi bir insanı nasıl etkileyebilir? Acaba bir yazarın üslubu, fikirleri, tümceleri, sözcükleri, noktaları ve virgülleri yaşadığı hayatın dışında biçimlenebilir mi?.. İlhan SELÇUK

 
Ali Sirmen ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan bir arada
Ali Sirmen ile Hukuk Ansiklopedisi Editörü ve Ada Dostları Derneği Başkanı İbrahim Aycan bir arada

Ahmet Kaya Savunması – 1999

0

Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği törende “Yılın En İyi Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşmada “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’neCumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını biliyorum. dediği için ırkçı saldırıya uğradı. 

O tarihe kadar hakkında bir soruşturma olmayan Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Berlin’de verdiği iddia edilen bir konsere ilişkin fotoğraflar Hürriyet Gazetesi‘nin 14 Şubat 1999 tarihli sayısında “Ayıp Ettin Gözüm” başlığı ile yayınlandı. Akabinde, “Terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı ve halkı ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” iddiasıyla hakkında soruşturma başlatıldı. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açılan iki davada toplam 10.5 yıl ağır hapis talep edildi. 16 Haziran 1999’da Türkiye’den ayrıldı. Yargılama sonucunda gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezası verildi. Hakkında başkaca soruşturmalar açıldı, albümlerine sansür kararları verildi. Ayrıca medyadaki linç devam etti.

Ahmet Kaya, Türkiye’yi terk ettikten kısa bir süre sonra, 16 Kasım 2000 tarihinde kalp krizi sonucunda, Paris’te hayatını kaybetti.

Savunma, Kaya’nın 1999 yılında Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne hitaben yazmış olduğu bir metindir. 

 

Yüksel Yalova

0
Yüksel Yalova

Prof. Dr. Yüksel Yalova 13 Ağustos 1955 tarihinde Aydın’ın Karpuzlu ilçesinde dünyaya gelmiş olan hukukçu, siyasetçi, akademisyen, yazar, spor yöneticisi ve aktördür. Eczacı Ayşe Yalova ile evlidir. Oyuncu Melike İpek Yalova’nın babasıdır.

Eğitimi ve Akademik Kariyeri

Prof. Dr. Yüksel Yalova, 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, hukuk fakültesi ile eş zamanlı olarak devam ettiği İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro bölümünü de aynı yıl bitirmiştir.

Yüksel Yalova – Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi iken

Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi asistanı olarak 1980 yılında göreve başlamış, 1981–1983 yıllarında Fransa Nice Üniversitesi Hukuk ve Ekonomi Bilimleri Fakültesi’nde akademik çalışmalarda bulunmuş; Cannes Uluslararası Kolej’de Fransızca dil eğitimi almış; 1985 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Siyasal Bilimler yüksek lisans programını tamamlamıştır. Aynı enstitüde doktora çalışmalarına devam etmiş,  1994 yılında “Türkiye Örneğinde Yasama Dokunulmazlığı Kavramı” bağlığı ile yazdığı doktora tezini savunarak hukuk doktoru unvanını kazanmıştır. İngilizce ve Fransızca bilmektedir.

Yüksel Yalova, Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum ile birlikte

Enerji Hukuku, Özelleştirme Hukuku, Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi alanında uzman olan Yalova, Okan Üniversitesi Danışma Kurulu Üyeliği yapmış; 2005 yılında Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Siyaset Bilimi dersleri vermiştir.  İstanbul Aydın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü öğretim üyeliği yapan Yalova, 2013 yılından itibaren bu üniversitede Afrika Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurarak müdürlüğünü yapmış, 2013–2015 yılları arasında Enerji Hukuku derslerini vermiştir. Üniversitelerde müfredata Spor Yönetimi ve Yargı Etiği derslerinin eklenmesi için çalışmalarda bulunmuştur.

Türkiye Örneğinde Yasama Dokunulmazlığı Kavramı – Doktora Tezi

Yalova, 2016 yılında ‘yönetim ve strateji’ alanında hazırlamış olduğu tezi ile doçent unvanını kazanmıştır.

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘uluslararası güvenlik ve strateji’ konularında yüksek lisans derslerini ve Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Şehircilik ve İmar Hukuku derslerini okutmaktadır. Polis Meslek Yüksek Okullarında temel hukuk dersleri vermektedir.

Yüksel Yalova, 2021 yılında profesör unvanını almış ve Aydın Adnan Menderes Üniversitesi İletişim Fakültesi dekanlığına atanmıştır. 14 Şubat 2022 tarihinde İletişim Fakültesi’nde gerçekleşen törenle dekanlık görevini Prof. Dr. Hatice Hale Bozkurt’a devretmiştir.

Yüksel Yalova bakanlık döneminde bir basın açıklaması sırasında

Mimar Sinan Üniversitesi Senatosu tarafından 2001 yılında kendisine fahri doktora unvanı verilmiş, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Oditoryumunda kendisi için tören düzenlenmiştir.

Siyasal Yaşamı ve Sivil Toplum Çalışmaları

Prof. Dr. Yüksel Yalova, bir süre serbest avukatlık yaptıktan sonra politikaya atılarak Anavatan Partisine katılmış, 1991 – 2002 yılları arasında Aydın Milletvekilliği yapmış, TBMM Anayasa Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu üyeliği, Meclis Başkan Vekilliği ve TBMM Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Başkanlığı görevlerini üstlenmiştir. 1999 – 2001 yılları arasında Özelleştirmeden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapmış, bakanlık görevinden 1 Haziran 2001 tarihinde istifa ederek ayrılmıştır. 2004 yılında yapılan mahalli seçimlerde Doğru Yol Partisi adına İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak yarışmış ancak seçilememiştir.

Eski Devlet Bakanı ve Parlamenter Yüksel Yalova

1998-2001 yılları arasında Aydınspor Kulüp Başkanlığı yapmış, 2012 – 2016 yılları arasında Türk-Fransız Kültür Derneği Başkanlığını yürütmüş, 2006 yılından itibaren ise Afrika Diplomatik Akademisi Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir.

Bilge İnsanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi, Bilge Adamlar Kurulu üyesidir.

Üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarınca yapılan konferans, panel ve sempozyumlarda çok sayıda tebliğ sunmuş ve konuşmalar yapmıştır. Çeşitli gazetelerde köşe yazıları ve makaleleri yayınlanmaktadır.

Devlet Bakanı iken bir konuşma sırasında

Yüksel Yalova’nın Sanat, Spor ve Diğer Alanlardaki Çalışmaları  

Yüksel Yalova, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda aldığı tiyatro eğitiminde Yıldız Kenter’in öğrencisi olmuş; 2008 yılında Recep Yazıcıoğlu’nun hayatını anlatan Vali isimli filmde bakan rolünde, “Sarıkamış Beyaz Hüzün” isimli yapımda ise İhsan Paşa rolünde oynamıştır. 

Avlu dizisinde avukat rolünde

2011 yılında “Entelköy Efeköy’e Karşı” filminde izleyicinin karşısına yine bakan olarak çıkmıştır. Ayrıca, Yüksel Aksu’nun yönetmenliğini yaptığı ‘Avlu’ dizisinde avukat rolünü canlandırmıştır.

“Entel Köye Efe Köye Karşı” filminde bakan rolünde

Aydın Merkez’deki okulun açılmasındaki katkılarından dolayı, okul aile birliğinin teklifi ile kendi adının verildiği Yüksel Yalova Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi adında bir okul bulunmaktadır.

Aydın Yüksel Yalova Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi 

Gençlik yıllarında voleybol takımında oynamıştır.

Yüksel Yalova Lisesi Atatürk Köşesi açılış töreni

Fenerbahçeli olmanın yanı sıra Göztepe’nin fanatik taraftarıdır.

2002 yılında ihaleye çıkan ve 2006 yılında yapımı tamamlanan Nazilli Sümerpark Rekreasyon alanına ‘Dr. Yüksel Yalova Sümer Rekreasyon Alanı’ adı verilmiştir.  Adı verilen Yüksel Yalova Kültür Merkezi, Yüksel Yalova Caddesi, Yüksel Yalova Stadı ve Yüksel Yalova Çocuk Kültür Merkezi  bulunmaktadır.

Dr. Yüksel Yalova Sümer Rekreasyon Alanı

Devlet görevinde bulunduğu yıllarda, Kazakistan’ın eyaleti Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi Türbesinin tamamlanması, Eyüp Sultan Caminin ışıklandırılması, Kayseri’de Mimar Sinan’ın doğduğu evin tamiratının yapılması ve Veysel Karani Türbesinin restorasyonu katkı sağladığı çalışmalardandır.

Yüksel Yalova’nın Eserleri 

  • Türkiye Örneğinde Yasama Dokunulmazlığı Kavramı – Doktora Tezi
  • Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası ve Türkiye
  • Elektrik Dağıtım Hizmetlerinin Özelleştirilmesi
  • Türkiye Avrupa İlişkileri Işığında Özelleştirme
  • Türkiye Örneğinde Demir Çelik Sektöründe Dönüşüm ve İsdemir Uygulaması
  • Bilim ve Teknoloji Politikaları Işığında Türkiye
  • Perde Arkası
  • Hacı Süleyman Efendi
  • Kutuplaşan Siyasette Merkezde Kalan Bir Aktör

“Eğer otuz yıl öncesinde Konya Ovası’nda, Çukurova’da, Söke Ovası’nda altı metreden artezyen su çıkarken bugün yirmi metreden zor çıkıyorsa bizim işi gücü bırakıp bu ovaların kaderleriyle ilgili laboratuar çalışması yapmamız lazım. Avrupa Birliği bunu başardı”

Şeref Gözübüyük

0

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, 11 Mayıs 1924 tarihinde Kayseri’de dünyaya geldi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki lisans öğretimini 1947-1948 ders yılında tamamladı. 1949 yılında avukatlık stajını tamamlayarak Ankara Barosu‘na kayıtlı avukat olarak meslek hayatına başladı.

1956 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne İdare Hukuku Kürsüsü asistanı olarak girdi.

ABD’de ”İdarenin yargı yoluyla denetlenmesi” konusunda araştırmalarda bulundu.

Paris’te kamu yönetimi ve yerel yönetimler konusunda, Viyana’da ise resmi yayınlar konusunda araştırmalar yaptı.

Gözübüyük, 1960-1983 yılları arasında yapılmış olan Anayasa ve Yönetimi Yeniden Düzenleme çalışmalarına katıldı.

1971-1984 yıllarında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Genel Müdürlüğü görevinde bulundu.

1981-1989 yılları arasında Cumhurbaşkanı Hukuk Danışmanlığı yaptı.

1991 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli oldu.

14 Şubat 2006 tarihinde vefat etti. Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük’ün Eserleri 

Gözübüyük, Anayasa Hukuku ve İdare Hukuku alanında büyük eserler vermiştir. Anayasa Hukuku isimli eseri çok sayıda baskı yapmıştır.

Eserde, Anayasa ve Anayasa Hukuku, Anayasa ve devlet kavramları tarihsel temelleri ile ele alınmaktadır.  Kitapta irdelenen konu başlıkları şu şekildedir:

Demokrasi; çoğulcu demokrasi, çoğulcu demokrasinin uygulandığı rejimler, marksist demokrasi – marksist devlet sistemleri

Faşizm; faşizmin özellikleri, faşist rejimler, İtalyan ve Alman faşizmi

Demokrasinin temel ilkeleri; egemenliğin kullanılması, güçler ayrılığı, siyasal partiler, seçimler kamu özgürlükleri

Türkiye’de anayasalcılık hareketleri; Osmanlı Dönemi; (Osmanlı Devletinin özellikleri, Islahat Hareketleri, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi)

Kurtuluş Savaşı Dönemi; Kurtuluş Savaşı, TBMM, 1921 Anayasası

Cumhuriyet Dönemi; 1924 Anayasası, 27 Mayıs rejimi, 1961 Anayasası, 12 Eylül rejimi

1982 Anayasası’na göre devlet sistemi; Anayasanın temel ilkeleri Atatürk milliyetçiliği, demokratik devlet, laik devlet sosyal devlet, hukuk devleti, insan haklarına saygılı devlet

Yasama; yasamanın nitelikleri, meclis üyelerinin seçimi, milletvekillerinin hukuksal durumu, meclisin çalışma düzeni, meclisin görev ve yetkileri

Yürütme; yürütmenin özellikleri; Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu, Yürütmenin Düzenleme Yetkisi, Yürütmeye Tanınan Olağanüstü Yetkiler, Sivil İktidar ve Askeri Otorite İlişkisi, Yasama ile Yürütme Arasındaki İlişkiler

Yargı; yargının özellikleri, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargı Düzeni ve Yüksek Mahkemeler, anayasa yargısı ve Anayasa Mahkemesi, adli yargı ve Yargıtay, yönetsel yargı ve Danıştay, askeri Yargı ve Askeri Yargıtay, askeri yönetsel yargı ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi, Sayıştay ve tahkim

İnsan Haklarının Uluslararası Düzeyde Korunması

İnsan hakları kavramı, bu alandaki gelişmeler; BM ve Avrupa Konseyi düzeyinde, Sözleşmenin organları, Genel Kurul, Komiteler, Daireler, Büyük Daire ve Bakanlar Komitesi, Mahkemeye Başvurma,

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük,Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü tarafından ilk baskısı 1969 yılında yapılan ve altı kez basılan «Türkiye’nin Yönetim Yapısı» ve 1976 yılında aynı kurumca basılan «Kamu Yönetimi Hukuku» adlı yapıt­lar, yönetim hukuku alanındaki gelişmeler ve 1982 Anayasası da dikkate alınarak gözden geçirilmiş ve birleştirilerek bu kez «Yönetim Hukuku» adı altında yayınlanmıştır.

Yönetim Hukuku Bölüm Başlıkları:

 Yönetimin Genel Nitelikleri

Yönetsel Kuruluşlar

Kamu Görevlileri, Kamu Malları

Yönetimin İşleyişi

Yönetimin Denetlenmesi

A. Şeref Gözübüyük, ayrıca 1981 yılında “Yönetsel yargı”, 1985 yılında “Türk anayasa metinleri: Senedi İttifaktan günümüze”, 1994 yılında “Avrupa insan hakları sözleşmesi ve uygulaması”, 1998 yılında “İdare hukuku”, 1993 yılında “Açıklamalı Türk anayasaları: 1876, 1921, 1924, 1961,1982”, 1974 yılında “Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları”, 1974 yılında “Türkiye’nin idari yapısı”, 1993 yılında “Türkiye’nin idari yapısı”, 1996 yılında “İdari yargılama usulü” isimli kitapların yazmıştır.

Metin Kıratlı

0

Metin Kıratlı, 14 Şubat 1969 tarihinde Konya’nın Ereğli ilçesinde dünyaya gelmiştir. İlk, orta ve lise eğitimini Ereğli’de tamamlamış, 1986 yılında başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1990 yılında mezun olmuştur.

Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Diplomasisi Eğitim Programını bitirmiştir. Ayrıca Goethe Enstitüsünde (Berlin) yabancı dil eğitimi almıştır.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Ana Bilim Dalında “Marka Lisans Sözleşmeleri” isimli teziyle yüksek lisansını ve sonrasında Kırıkkale Üniversitesinde Özel Hukuk Ana Bilim Dalında “Yönetim Kurulu Başkanı” başlıklı teziyle doktorasını tamamlamıştır. Doktora tezi 2021 yılında kitap olarak yayımlanmıştır.

Özel hukuk başta olmak üzere hukuk ve siyaset alanında birçok bilimsel eser hazırlayan Kıratlı, “Haksız Rekabet Hukukunda Çalışanların ve Müşterilerin Ayartılması” kitabını doçentlik tezi olarak yayımlamıştır. 23/2/2024 tarihinde Üniversitelerarası Kurul Başkanlığının kararı ile ticaret hukuku alanında doçent ünvanı almaya hak kazanmıştır. Ayrıca Necmettin Erbakan Üniversitesi tarafından kendisine “Fahri Doktora”, Kazakistan Al-Farabi Üniversitesi tarafından “Fahri Profesör” ünvanı verilmiştir. Uzun yıllar Türkiye Adalet Akademisinde ve farklı devlet üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora düzeyinde dersler vermiştir.

23/11/ 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile YÖK üyeliğine atanmış olup 23/11/2022 tarihine kadar bu görevine devam etmiştir. Ayrıca Akdeniz Havzası ve Afrika Medeniyetleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Danışma Kurulu Başkanlığını yürütmüştür.

Mesleki kariyerine Ankara Adliyesinde hâkimlik stajı ile başlayan Kıratlı; staj bitiminde sırasıyla Ulaş Hâkimliği, Çaldıran Hâkimliği, Yalvaç Hâkimliği ve Manavgat Hâkimliği görevlerini yapmıştır. 2004 yılında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atanarak Tetkik Hâkimliği, Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdür olarak görev almıştır. 2014 yılında Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 12. Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevine atanmış olup 3/8/2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı olarak atanmış ve bu görevi 18/7/2024 tarihine kadar ifa etmiştir.

Kıratlı 18/7/2024 tarihli ve 32605 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan karar ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmiştir. 1 Eylül l2024 günü mahkemede yapılan yemin töreni ile göreve başlamıştır.

İyi derecede Almanca bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Ferhat Uslu

0

1979 Yılında Bursa ili, İnegöl ilçesi, Gündüzlü (Muzal) Köyü’nde dünyaya geldi.1990 yılında Gündüzlü Köyü İlkokulu’ndan; 1993 yılında İnegöl Sinanbey Ortaokulu’ndan; 1996 yılında İnegöl Ticaret Meslek Lisesi’nden birincilikle mezun oldu.

2000 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu; 2004 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

2005 yılında Avukatlık stajını İstanbul’da tamamlayan Ferhat USLU, İstanbul Barosu’na kayıtlı olarak bir süre Avukatlık Mesleğini icra etti.

Uslu, 2008 yılında Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hukuk Anabilim Dalı, Kamu Hukuku Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans Programı’nı, “Anayasa Yargısının Meşruluğu Sorunu Işığında Türk Anayasa Mahkemesi” adlı yüksek lisans teziyle; 2013 yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Doktora Programı’nı “Anayasa Yargısının Sınırları Sorunu” adlı doktora teziyle tamamladı.

“Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları ve Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminde Yasama ve Yürütme Organları Arasındaki İlişkiler” adlı eseriyle 29/04/2024 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere “Hukuk Temel Alanı, Anayasa Hukuku Bilim Alanı”nda Doçent unvanını iktisap etti.

2016 yılında Harvard Law School’da (ABD-Massachusetts-Boston) bilimsel araştırmalarda bulunan Uslu, 2007 yılından itibaren çeşitli üniversitelerin Meslek Yüksek Okulları, İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri, Hukuk Fakülteleri, Lisansüstü Eğitim Enstitüleri ve Sosyal Bilimler Enstitülerinin Önlisans, Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora Programlarında uzmanlık alanlarında dersler vermeye devam etmektedir.

Cinsel Haklar Bildirgesi – Montreal

0
Cinsel Haklar Bildirgesi - Montreal

Cinsel Haklar Bildirgesi, 10 – 15 Temmuz 2005 tarihlerinde Kanada’nın Montreal kentinde yapılan 17. Dünya Seksoloji Kongresi’nde sunulmuş ve kabul edilmiştir. (Montreal Declaration: Sexual Health for the Millennium)

1999 tarihli WAS Cinsel Haklar Bildirgesi, Pan Amerikan Sağlık Örgütü/WAS tarafından 2000 yılında yayımlanan “Cinsel Sağlığın Geliştirilmesi: Eylem İçin Öneriler” başlıklı rapordaki tavsiyeler ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 2002 tarihli Cinsel Sağlık ve Cinsel Haklara ilişkin Çalışma dikkate alınmıştır.

Cinsel Haklar Bildirgesi – Montreal

Cinsellik her insanın kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinselliğin tam olarak gelişimi temas, mahremiyet, duygusal ifade, zevk, şefkat, aşk gibi temel insan ihtiyaçlarının doyumuna bağlıdır.

Cinsellik birey ile sosyal yapılar arasındaki etkileşim aracılığıyla oluşur. Cinselliğin tam gelişimi bireysel, kişilerarası ve toplumsal mutluluk/iyilik için temel gereklerden biridir.

Cinsel haklar özgürlüğe, onura ve her bir insanoğlunun eşitliğine dayalı evrensel insan haklarıdır. Sağlık ana insan haklarından biri olduğuna göre cinsel sağlık da temel bir insan hakkı olmalıdır.

Bireylerin ve toplumların cinsel sağlıklarının gelişiminin temini için aşağıdaki cinsel haklar tanınmalı, teşvik edilmeli, saygı gösterilmeli ve toplumlar tarafından savunulmalıdır. Cinsel sağlık bu cinsel hakların tanındığı, saygı duyulduğu ve uygulandığı ortamlarda mümkündür.

  1. Cinsel özgürlük hakkı. Cinsel özgürlük bireylerin tüm cinsel potansiyellerini ifade etmelerine olanak verir. Ancak her çesit cinsel zorlama, istismar ve taciz yaşamın her anı ve durumunda bu özgürlüğün dışındadır.
  2. Cinsel otonomi, cinsel bütünlük ve vücudunun güvenliği hakkı. Bu hak kişinin kendi kişisel ve sosyal etiği çerçevesinde kendi cinsel hayatıyla ilgili kendi kendine karar verebilme gücünü içerir. Ayrıca işkence, yaralama ve her çeşit şiddetten arınmış olarak vücudumuzu kontrol etmemize ve zevk almamıza olanak verir.
  3. Cinsel mahremiyet hakkı. Bu madde başkalarının cinsel haklarına müdahale edilmediği sürece yakınlaşma konusunda bireysel karar verme ve davranma hakkını içerir.
  4. Cinsel eşitlik hakkı. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, ırk, sosyal sınıf, din veya fiziksel ve zihinsel engel gözetilmeden hiçbir ayırıma maruz kalmama hakkıdır.
  5. Cinsel zevk hakkı. Cinsel zevk, otoerotizm dahil olmak üzere, fiziksel, psikolojik, akli ve ruhsal refah kaynağıdır.
  6. Duygusal cinsel ifade hakkı. Cinsel zevk erotik haz ve cinsel eylemlerden daha fazlasıdır. Bireylerin cinselliklerini iletişim, dokunma, duygusal ifade ve aşk aracılığıyla ifade etme hakları vardır.
  7. Özgürce cinsellik içeren ilişki kurma hakkı. Bunun anlamı evlenme ya da evlenmeme, boşanma ve başka çeşitli sağduyulu cinsellik içeren ilişkiler kurabilme ihtimalinin olmasıdır.
  8. Özgür ve sağduyulu üreme seçimi yapma hakkı. Bu madde çocuk sahibi olma veya olmamayı seçme hakkını, çocuk sayısına ve ne kadar aralıkla olacağına karar verme hakkını ve doğurganlık düzenlemeleriyle ilgili tüm tedavilere tam erişim hakkını içerir.
  9. Bilimsel araştırmaya dayalı cinsel bilgi edinme hakkı. Bu hak cinsel bilginin bilimsel açıdan etik araştırmalar sonucu elde edilmiş olması ve bütün sosyal seviyelerdeki kişilere uygun şekilde yayılması gerektiğini ifade ediyor.
  10. Kapsamlı cinsellik eğitimi hakkı. Bu doğumdan başlayarak yaşam boyu devam eden bir süreçtir ve bütün sosyal kurumları kapsamalıdır.
  11. Cinsel sağlık bakımı hakkı. Cinsel sağlık bakımı tüm cinsel endişe, sorun ve hastalıkların engellenmesi ve tedavisinde mevcut ve ulaşılabilir olmalıdır.

13 Şubat – Hukuk Takvimi

0
13 Şubat - Hukuk Takvimi

13 Şubat – Hukuk Takvimi

1633 Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde yargılanmak üzere Roma’ya getirildi. Kilisenin zoru, dünyanın dönmesinin önüne geçemedi.
1668 İspanya, Portekiz’i ayrı bir devlet olarak tanıdı.
1855 Hukukçu ve Fransa’nın 10. Cumhurbaşkanı Paul Deschanel doğdu(Paul Eugène Louis Deschanel). (Ölümü: 28 Nisan 1922) Hukuk, felsefe ve edebiyat alanlarında eğitim gördü. 1885’te Eure-et-Loir ilinden Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Ilımlı Cumhuriyetçiler grubuna katılarak toplumsal sorunlar ve dış ilişkiler üzerinde yoğunlaştı. 1899’da Academie Française‘e seçildi. Yaşamı boyunca siyaset ve edebiyat üzerine çok sayıda kitap yazdı. İki dönem Temsilciler Meclisi başkanlığı yaptı. Daha sonra cumhurbaşkanı seçildi. Daha önce hükûmette hiç görev almadığı halde bu makama seçilen ilk devlet adamı oldu.  
1878 Kanunu Esasi, (I. Meşrutiyet), II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmişti. Ancak bu ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona erdi. İlk Meclis-i Mebusan ve Hey’et-i Ayan süresiz olarak tatil edildi.
1888 Yunanistan’da üç kez Başbakanlık yapmış olan hukukçu George Papandreou (13 Şubat 1888–1 Kasım 1968) dünyaya geldi. Hukuk ve Siyaset Bilimi eğitimini Atina  ve Berlin’de aldı.  
1894 Auguste Lumière ve Louis Lumière, sinematograf’ın (bir film kamerası ve projektör’ün bir araya getirilmiş hali) patentini aldılar.
1924
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin mahkum ettiği gazetecilerin affı T.B.M.M.’nde kabul edildi.
1926 Savurganlıkla mücadele amacıyla Men-i İsrafat Kanunu kabul edildi.İrlandalı hukukçu, düşünür ve politik iktisatçı Francis Ysidro Edgeworth yaşamını yitirdi.(Doğumu: 8 Şubat 1845)
1937 Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev Selanik Belediyesi’nce satın alınarak Atatürk’ün buyruğuna verildi.
1943 Türk sinemasının ilk kadın oyuncusu Neyyire Neyir (Münire Eyüp Ertuğrul) İstanbul’da öldü.
1946
1960 Fransa, BM ve Amerika Birleşik Devletleri’nin itirazlarına rağmen, Büyük Sahra’da atom bombası patlattı.
1961 Yeni Türkiye Partisi, Millete Hizmet Partisi, Güven Partisi, Musavat Partisi, Muhafazakâr Parti ve Cumhuriyetçi Parti ile birlikte Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961 tarihinde kuruldu. TİP, Anayasa Mahkemesinin 20 Temmuz 1971 tarihli ve 1971/3 sayılı kararı ile kapatılmıştır.
1962 Eski Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk ve eski Çalışma Bakanı Mümtaz Tarhan tutuklandı. Eski Bakanların Devlet Hazinesine ait dövizle, radyo pili ithal ettikleri ileri sürüldü.
1963
  • İstanbul Savcılığı, İşçi Sigortaları Kanunu’na uymayan 2 bin işveren hakkında dava açtı.
  • Ankara Valiliği, taksilerde plak çalınmasını yasakladı
1965 TBMM’de 1965 yılı bütçesi, 197’ye karşı 225 oyla reddedilince, Başbakan İsmet İnönü istifa etti.
1967 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruldu.
1974 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin, “Gulag Takım Adaları, 1918-1956” adlı kitabı nedeniyle, SSCB dışına sürgüne gönderildi.
1975 Kıbrıs Türkleri tarafından 1974 tarihinde kurulan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğunu oy birliği ile ilan etti.
1980 Ankara Merkez Komutanlığı İnzibat erlerinden Zekeriya Önge’nin katili olduğu iddiasıyla yargılanan Erdal Eeren’in ilk duruşması 13 Şubat 1980’de gerçekleşti. Üç celsede verilen karar sonucunda Eren idam edildi.
1981 82 sanıktan 30’u hakkında idam istenen “THKP-C Acilciler Davası” Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı.
1985 Kapatılan Millî Selamet Partisi yöneticileri hakkında açılan kamu davası sona erdi. Partinin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 22 arkadaşı beraat etti. Şubat 1981’den Şubat 1985’e kadar geçen bütün bu süre içinde Necmettin Erbakan, 10 ay tutuklu kaldı.
1986 Başkanlığını Aziz Nesin’in yaptığı, kültür ve bilim alanlarında faaliyet yürütmek üzere kurulan Ekin-Bilar A.Ş.’nin etkinlikler gerçekleştirdiği Ankara Çankaya Sineması ve Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) 3 gün süreyle kapatıldı, İstanbul’da ise Valilik etkinlikleri yasakladı.
1987 Ferhan Şensoy “Muzır Müzikal”oyununda “İslam dinini tahkir” ve “müstehcen ve hayasızca tiyatro temsili”nden yargılanmaya başlandı
1990
  • 12 Eylül sonrasında görevlerinden alınan 1402’lik öğretim üyeleri görevlerine dönmek için üniversitelerine başvurmaya başladılar. İlk başvuruyu Profesör Dr. Hüseyin Hatemi yaptı.
  • 125 aydın, tutuklu TBKP’lilerin serbest bırakılması ve TCK’nın 141. ve 142.maddelerinin kaldırılması için ortak bildiri açıkladı.
1993 Avukat Hasip Kaplan, İdil’de 4 kişiye 30 gün gözaltı uygulamasına karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvuru yaptı.
1995 Yayınladıkları “Olağanüstü Hal 92” başlıklı rapordan dolayı “PKK örgütünün sözcülüğünü yaptıkları” iddiasıyla 17’şer yıl hapisleri istenen 4 İHD yöneticisinin yargılanmasına Diyarbakır DGM’de başlandı. Mahkeme İHD’nin faaliyetlerinin durdurulmasına karar verdi.
1997 Hollanda’da cezaevinden salıverilen Hüseyin Baybaşin, Avukat Necdet Küçüktaşkıner’in, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de MİT görevlisi olarak kitleye ateş açılmasını organize ettiğini ve ardından uyuşturucu işine girdiğini öne sürdü.
2000 Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 15 yaş ve üzeri erkek öğrencilere “temel askerlik eğitimi” verilmesini öngören bir kararname yayımladı.
2001 İstanbul 5 No’lu DGM, yazarlarını mahkum ettiren 60 makalenin yer aldığı “Düşünceye Özgürlük 2000” kitabına yayıncı olarak imza atan 16 aydını beraat ettirdi.
2002
  • Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği’ni feshetti. Karar “Türk kültüründen başka kültür korunursa, azınlık yaratır.”, “Alevi sözcüğünün bir mezhep ve dini terim olması dolayısıyla bu isme dayalı, Aleviliği odaklaştıracak dernek kurulamaz” gerekçesine dayandırıldı.
  • Düşünce Özgürlüğü 2001” adlı kitaba yayıncı olarak imza atan Noam Chomsky diğer yayıncılarla birlikte DGM Savcısı’na kendisini ihbar etti. “Amerikan Müdahaleciliği” adlı kitabını yayınladığı için yargılanan Fatih Taş, Chomsky’nin de izlediği duruşmada beraat etti. Chomsky duruşma çıkışında gazetecilere ABD’nin terörist devlet olduğunu, Türkiye’nin de “ABD’nin bölgedeki polisi” olduğunu söyledi.
2003 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi yöneticilerinin temyiz için yaptıkları başvuruyu reddetti.
2004 Estonyalı Hakimlerin Etik Kuralları, 13 Şubat 2004 tarihinde kabul edilmiş, 8 Şubat 2019’da değiştirilerek güncellenmiştir. Estonya yargı sistemi, Mahkemeler Kanunu gereğince bir etik konseye sahiptir
2005 Hukukçu, siyasetçi ve devlet adamı Hüdai Oral yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1925) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Denizli’de avukatlık yaptı. 1961’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) listesinden Denizli Milletvekili seçilerek yirmi yıl TBMM’de görev yaptı. Tabii Kaynaklar ve Enerji Bakanlığının kurulmasına katkıda bulundu. 1963’te Türkiye’nin ilk Tabii Kaynaklar ve Enerji Bakanı olarak getirildiği bu görevde iki yıl kaldı. Bakanlığı döneminde, madenlerin devletin mülkiyetinde olması görüşünü savundu. Anayasa Mahkemesinin kuruluşunda önemli rol oynadı. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP)’nin kurucuları arasında yer aldı. Ölümünden sonra Denizli’de bir sokağa, anısını yaşatmak amacıyla Hüdai Oral Caddesi adı verildi.
2006
  • Britanyalı filozof Peter Frederick Strawson (23 Kasım 1919–13 Şubat 2006) yaşamını yitirdi. Mantık Kuramına Giriş eseri ile ünlüydü.
  • Güney Kıbrıs’ta Başsavcılık emsal oluşturacak bir kararla, KKTC’li Arif Mustafa’nın 1974’te terk ettiği Limasol’un Episkopu (Yalova) köyündeki evini geri alabileceğine karar verdi.
2008 Danıştay 2. Daire üyeleri ve Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik saldırılarla ilgili davada, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık Alparslan Arslan’ın 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. Sanıklardan Osman Yıldırım, Erhan Timuroğlu ve İsmail Sağır müebbet hapisle cezalandırıldı. Sanık Süleyman Esen toplam 17 yıl 8 ay 15 gün, Tekin İrşi ise toplam 10 yıl 2 ay 15 gün hapse mahkûm edildi.
2008
2012
  • Yunanistan’da, AB ve IMF’nin ek mali yardım karşılığında dayattığı yeni kemer sıkma paketi onaylandı.
  • 16 ilde KCK soruşturması adı altında düzenlenen baskınlarda 130’a yakın kişi gözaltına alındı. Operasyon kapsamında Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ve Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası (Tüm Bel Sen) genel merkezleri arandı.
2013 28 Şubat Soruşturması kapsamında, mahkemeye sevk edilen emekli Orgeneral Orhan Yöney, emekli Oramiral Hayri Bülent Alpkaya, emekli Korgeneral Köksal Karabay ve emekli Koramiral Altaç Atılan tutuklandı; Ersin Yılmaz adli kontrol şartıyla salıverildi.
2014 Belçika Temsilciler Meclisi, çocuklara ötanazi hakkı tanıyan yasayı kabul etti.
2015
  • Hukuk Felsefesi alanında duayen Prof. Dr. Vecdi Aral, 11 Şubat 2015 günü vefat etmişti. Aral’ın naaşı 13 Şubat 2015 Cuma günü Fenerbahçe Camisinde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
  • Mersin’in Tarsus ilçesinde üç gündür kayıp olan 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın yakılarak öldürüldüğü ortaya çıktı
2018 13 Şubat 2018 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde gerçekleştirilen, DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı Zirvesi’nde kabul edilen Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı: Herkes için Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler belgesini yürütmek ve uygulamak için DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağının VII. Fazı kullanılacaktır.
2024
Erzincan’ın İliç ilçesinde Türkiye tarihin en büyük iş cinayetlerinden biri meydana geldi. Dokuz işçi öldü.
2026

13 Şubat, hukuk tarihinde devlet gücü ile bireysel özgürlük arasındaki gerilimin açıkça görüldüğü bir gündür. Engizisyon karşısında Galileo’nun direnişinden, Kanun-i Esasi’nin askıya alınmasına; düşünce özgürlüğü davalarından uluslararası ceza mahkemelerinin varoluş mücadelesine kadar uzanan çizgi, hukukun yalnızca toplumlara nizam veren normlar değil, aynı zamanda bir vicdan meselesi olduğunu hatırlatmaktadır.

Bu tarih, bize şunu göstermektedir: Hukuk ya iktidarın aracı olur ya da özgürlüğün güvencesi. Tercih, her dönemde yeniden yapılır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruluş Bildirgesi 

0

Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruluş Bildirgesi, Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi’nde Yönetim Başkanı Rauf Denktaş tarafından 13 Şubat 1975’te ilan edilmiştir. 

Toplanan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi, oy birliği ile Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan etmiş ve yeni devletin anayasası ile seçim yasasını yapması için Türk toplumunun tüm kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımı ile bir Kurucu Meclis’in oluşturulmasını kararlaştırmıştır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilan edilmesini protesto eden Rum tarafı bir süredir devam eden müzakerelere devam etmeyi reddetmiştir. KTFD’nin ilanını takiben toplanan BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1975 tarihinde, sorunun çözümünü sağlamak üzere BM Genel Sekreterine iyi niyet görevi veren 367 sayılı kararı kabul etmiştir.

Denktaş, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilânını sağlamış ve Devlet Başkanlığı ve Meclis Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. Federe Devlet Anayasası uyarınca 20 Haziran 1976 günü yapılan ilk genel seçimlerde büyük bir çoğunlukla, halk tarafından seçilmiştir.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruluş Bildirgesi 

“Muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin Bakanlar Kurulu ve Yasama Meclisi, 13 Şubat 1975’de Lefkoşe’de ortak bir toplantı yaparak ve aşağıdaki vakıaları göz önünde tutarak;
– Kıbrıs Türk Toplumu, Kıbrıslı Rumlar tarafından Anayasa uyarınca haiz olduğu hakları kullanmaktan alıkonmuştur.
– Kıbrıs Türk Toplumu, varlıklarını korumak ve can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla toplanmış oldukları bölgelerde uzun yıllar bütün iktisadi haklarından ve olanaklarından mahrum edilerek ve tehdit ve baskı altında tahammül edilemez şartlar içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.
– Kıbrıs Rumlarının 1963, 1967, 1974 yıllarında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin      bağımsızlığına son vermek girişim ve tehditleri karşısında, Cumhuriyetin kurucularından biri olan Kıbrıs Türk Toplumu, ağır fedakarlıklar pahasına bu girişimlere karşı koymak zorunda bırakılmıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucularından olan Kıbrıslı Rumlar ile bir arada yaşamak olanağının bulunmadığı sonucuna vararak; ve Adaya sükunet, güvenlik ve devamlı bir barışın getirilmesi için iki toplumun her birisi kendi bölgesinde, kendi iç yapısını düzenleyerek, yan yana yaşamaları gerektiği sonucuna vararak; ve
Kıbrıs Rum Toplumunun yukarıdaki esaslar uyarınca bağımsız bir Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda herhangi bir yapıcı tutum içine girmediğini dikkate alarak; ve
Kıbrıs Rum Toplumunun sosyal ve iktisadi hayatının yeni ve sağlıklı bir düzene tabi kılınması gereğini göz önünde tutarak; ve
Kıbrıs’ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi veya herhangi bir başka devletle birleşmesi yolundaki her girişime kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek; ve
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağlantısızlık statüsünün gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine izin vermemek kararını beyan ederek; ve
Kendi bölgelerinde gelecekteki bağımsız Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açacak düzenin hukuki esasını yaratmak gereğini göz önünde bulundurarak; ve
Nihai amacın iki bölgeli bir federasyon çerçevesinde Kıbrıs Rum Toplumuyla birleşmek olduğunu teyit ederek;

Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan cumhuriyetin 1960 Anayasasının aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin anayasası olarak değiştirilmesine ve Federal Cumhuriyetin kurulmasına kadar muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının gerekli Olduğunu kararlaştırmıştır.

Bu amaçla muhtar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanının başkanlığı ile bir Kurucu Meclis kurulmasına karar verilmiştir.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

0

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası, mecliste kabul edilen Anayasa metni gereğince 8 Haziran 1975 tarihinde halk oylamasına sunularak kabul edilmiş ve onaylanmıştır. 

Kıbrıs Türk Federe Devleti Haritası

Kıbrıs Türkleri tarafından 1974 tarihinde kurulan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğunu oy birliği ile ilan etmiştir. KTFD’de ilk genel seçim 1976’da, ikincisi ise 1981’de yapılmıştır. Federe devletin ilk cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmuştur. Rauf Denktaş, KTFD’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürütmüş, Anayasa uyarınca 1976 yılında yapılan ilk genel seçimlerde Devlet Başkanlığına seçilmiştir. Nejat Konuk ise 1976’da KTFD’nin ilk başbakanı olmuştur.

Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD), 1975-1983 yılları arasında faaliyetine devam ettikten sonra 1983 yılında KKTC adını almıştır.  Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, 15 Kasım 1983’de oy birliği ile aldığı bir kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmiş ve KKTC Anayasası kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur.

Bülent Ecevit Rauf Denktaş ve Necmettin Erbakan

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

BİRİNCİ
KISIM – Genel İlkeler
Kıbrıs Türk Federe Devletinin Nitelikleri:

Madde 1: Kıbrıs Türk Federe devleti, demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir Cumhuriyettir.

Federe Devletin Yetkileri:

Madde 2: Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’ne belli konularda açıkça tanınan yetkiler dışında Kıbrıs Türk Federe Devleti bütün yetkileri kullanır ve gereken örgütleri kurar.

Resmi Dil:

Madde 3: Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin resmi dili Türkçedir.

Anayasanın Üstünlüğü ve Bağlayıcılığı:

Madde 4

(1) Yasalar, Anayasaya aykırı olamaz.
(2) Anayasa kuralları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, devlet yönetimi makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
İKİNCİ KISIM – Temel Haklar, Özgürlükler ve Ödevler
BÖLÜM I – Genel Kurallar
Temel Hakların Niteliği ve Korunması:
Madde 5
(1) Her Türk yurttaşı, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahiptir.
(2) Devlet, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, kişi huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal bütün engelleri kaldırır, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlar.
Temel Hak ve Özgürlüklerin Özü, Sınırlanması ve Kötüye Kullanılması:

Madde 6: Temel hak ve özgürlükler, özüne dokunmadan, kamu yararı, kamu düzeni, genel ahlak, sosyal adalet, ulusal güvenlik, genel sağlık ve kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak gibi nedenlerle ancak yasalarla kısıtlanabilir.

Eşitlik

Madde 7: Her Türk yurttaşı, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, yasa önünde eşittir. Hiçbir kişi, aile, zümre veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz.

Yabancıların Durumu:

Madde 8 Bu Anayasada gösterilen hak ve özgürlükler, yabancılar için, uluslararası hukuka uygun olarak yasa ile düzenlenebilir.

BÖLÜM II – Kişinin Hak, Özgürlük ve Ödevleri
Kişi Dokunulmazlığı:
Madde 9
(1) Her Türk yurttaşı ,yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi özgürlüğüne sahiptir.
(2) Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz.
(3) İnsanlık onuruyla bağdaşmayan ceza konulamaz.
Hayat ve Vücut Bütünlüğü Hakkı:

Madde 10:

(1) Herkes, hayat ve vücut bütünlüğü hakkına sahiptir.
(2) Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında yetkili bir mahkemece verilen bir hükmün yerine getirilmesi dışında, kimsenin hayatına son verilemez. Yasa böyle bir cezayı, ancak savaş halinde vatana ihanet, devletlerarası hukuka göre korsanlık ve askeri yasaya göre ölüm cezasını gerektiren suçlar için koyabilir.
(3) Yasa ile konduğu zaman ve gösterildiği şekilde-

(a) Kişinin ve malvarlığının, başka türlü kaçınılması ve tamiri olanaksız aynı derecede bir zarara karşı savunulması;
(b) Bir kişinin, yakalanması için veya yasaya uygun tutukluluktan kaçmasının önlemek için ;
(c) Bir ayaklanmanın veya karşı koymayı bastırmak amacıyla girilen eylem sırasında, kesin olarak gerekli olduğu kadar zor kullanmak suretiyle hayata son verilmesi, bu maddedeki kurallara aykırı sayılmaz.
Özel Hayatın Gizliliği

Madde 11:Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz. Adli kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır. Yasanın açıkça gösterdiği durumlarda, usulüne göre verilmiş mahkeme veya yargıç kararı olmadıkça, ulusal güvenlik veya kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan durumlarda da, yasa ile yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz.

Konut Dokunulmazlığı

Madde 12:Hiçbir Türk yurttaşının konutuna dokunulamaz. Yasanın açıkça gösterdiği durumlarda, usulüne göre verilmiş mahkeme veya yargıç kararı olmadıkça, ulusal güvenlik veya kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan durumlarda da, yasa ile yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, konuta girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.

Haberleşme Özgürlüğü

Madde 13: Her Türk yurttaşı, haberleşme özgürlüğüne sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır .Yasanın gösterdiği durumlarda mahkeme veya yargıç tarafından yasaya uygun olarak verilmiş bir karar olmadıkça, bu gizliliğe dokunulamaz.

Gezi ve Yerleşme Özgürlüğü
Madde 14:
(1) Her Türk yurttaşı, gezi özgürlüğüne sahiptir; bu özgürlük ancak ulusal güvenliği sağlama ve salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla ve yasa ile sınırlanabilir.
(2) Her Türk yurttaşı, dilediği yerde yerleşme özgürlüğüne sahiptir, bu özgürlük, ancak ulusal güvenliği sağlama, salgın hastalıkları önleme, kamu mallarını koruma, sosyal, ekonomik ve tarımsal gelişmeyi gerçekleştirme zorunluluğuyla ve yasa ile sınırlanabilir.
(3) Her Türk yurttaşı, yurda girme ve çıkma özgürlüğüne sahiptir. Yurt dışına çıkma özgürlüğü yasa ile düzenlenir.
(4) Hiçbir Türk yurttaşı, isteği dışında Devlet sınırları dışına çıkarılamaz ve aynı şekilde girmekten alıkonulamaz.
Vicdan ve Din Özgürlüğü
Madde 15:

(1) Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.
(2) Kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmayan ibadetler, dinsel ayin ve törenler serbesttir.
(3) Kimse, ibadete, dinsel ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.
(4) Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de yasal temsilcilerinin isteğine bağlıdır.
(5) Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya yasal temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasal veya kişisel çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, yasanın gösterdiği kurallar uygulanır ve siyasal partiler, Anayasa Mahkemesi olarak görev yapan Yüksek Mahkemece temelli kapatılır.
Düşünce, Söz ve Anlatım Özgürlüğü
Madde 16

(1)Herkes, düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; düşünce ve kanaatlerini söz ,yazı , resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir. Kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.
(2) Bu hak, herhangi bir resmi makamın müdahalesi ve Devlet sınırları söz konusu olmaksızın, kanaatini anlatma, ve haber ve fikir alma ve verme özgürlüklerini kapsar.
(3) Bu maddedeki hakların kullanılması, yalnız ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu güvenliği , kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak yararı için veya başkalarının şöhret veya haklarının korunması veya bir sırrın açıklanmasının önlenmesi veya yargının otorite veya tarafsızlığının sürdürülmesi için gerekli ve yasanın koyduğu yöntemlere, koşullara, sınırlamalara veya cezalara bağlı tutulabilir.
Bilim ve Sanat Özgürlüğü
Madde 17
(1) Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.
(2)Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir.
(3)Çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Basın Özgürlüğü
Madde 18

(1) Türk yurttaşları için basın ve yayın özgürdür, sansür edilemez.
(2) Devlet, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak tedbirleri alır.
(3) Basın ve haber alma özgürlüğü, kamu düzenini, ulusal güvenliği veya genel ahlakı korumak; kişilerin şeref, haysiyet ve haklarına tecavüzü, suç işlemeye kışkırtmayı önlemek veya yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesini sağlamak için yasa ile sınırlanabilir.
(4) Yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, yasa ile belirtilecek sınırlar içinde, mahkeme veya yargıç tarafından verilecek kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayın yasağı konamaz.
(5) Devlet sınırları içinde yayınlanan gazete ve dergiler, yasanın gösterdiği suçları işlemesi halinde, yargıç kararı ile, ulusal güvenliğin, kamu düzeninin veya genel ahlakın korunması bakımından gecikmede sakınca bulunan durumlarda da, yasanın açıkça yetkili kıldığı merciin emri ile toplatılabilir. Toplatma kararını veren yetkili merci bu kararı en geç yirmi dört saat içinde mahkemeye bildirir. Mahkeme bu kararı, en geç üç gün içinde onaylamazsa, toplatma kararı geçersiz sayılır.
Gazete ve Dergi Çıkarma Hakkı
Madde 19

(1) Gazete ve dergi çıkarılması, her Türk yurttaşı için önceden izin alma ve mali güvence yatırma koşuluna bağlanamaz.
(2) Gazete, ve dergilerin çıkarılması, yayımı, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili koşullar yasa ile düzenlenir. Yasa, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali veya teknik kayıtlar koyamaz.
(3) Gazete ve dergiler, devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve olanaklarından eşitlik ilkesine göre yararlanır.
Kitap ve Broşür Çıkarma Hakkı
Madde 20

(1) Kitap ve broşür yayımı, Türk yurttaşları için izne bağlı tutulamaz, sansür edilemez.
(2) Devlet sınırları içinde yayımlanan, kitap ve broşürlerin toplattırılması gazete ve dergideki gibi olur.
Basın Araçlarının Korunması
Madde 21 Türk yurttaşlarına ait basımevi ve eklentileri ve basın araçları, suç aracı oldukları gerekçesiyle de olsa, zorla alınamaz veya el konulamaz veya işletilmekten alıkonamaz.
Basın Dışı Haberleşme Araçlarından Yararlanma Hakkı

Madde 22 Türk yurttaşları ve siyasal partiler, kamu tüzel kişileri elindeki basın dışı haberleşme ve yayın araçlarından yararlanma hakkına sahiptir. Bu yararlanmanın koşulları ve usulleri, demokratik ilkelere ve hakkaniyet ölçülerine uygun olarak yasa ile düzenlenir. Yasa, insan hakları, demokratik, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik devletin, ulusal güvenliğin ve genel ahlakın korunması halleri dışındaki bir nedene dayanarak, halkın bu araçlarla haber almasını, düşünce ve kanaatlere ulaşmasını ve kamuoyunun serbestçe oluşumunu engelleyici kayıtlar koyamaz.

Düzeltme ve Cevap Hakkı
Madde 23

(1) Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şerefine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve yasa ile düzenlenir.
(2) Düzeltme ve cevap yayınlanmazsa, yayınlanmasının gerekip gerekmediğine, yargıç tarafından karar verilir.
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı

Madde 24 Türk yurttaşları, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir. Bu hak, ancak kamu düzenini korumak için yasa ile sınırlanabilir.

Dernek Kurma Hakkı
Madde 25

(1) Türk yurttaşları, önceden izin almaksızın, dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılışında uygulanacak şekil ve usuller yasada gösterilir. Yasa, ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ve genel ahlakın korunması amacıyla sınırlar koyabilir.
(2) Hiçbir Türk yurttaşı, derneğe üye olmaya veya dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
(3) Dernekler, yasanın öngördüğü durumlarda, yargıç kararıyla kapatılabilir; ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ve genel ahlakın korunması bakımından gecikmede sakınca bulunan durumlarda da, yargıç kararına kadar, yasanın açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle faaliyetten alıkonulabilir.
Kişi Güvenliği
Madde 26

(1) Herkes özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir.
(2)Bir kişi, özgürlüğünden ancak aşağıdaki hallerde yasayla konduğu zaman ve öngörüldüğü biçimde yoksun bırakılabilir:

(a) Yetkili bir mahkemece hüküm giyen bir kişinin tutukluluğu;
(b) Bir mahkemenin yasal bir emrine uymamaktan dolayı bir kişinin yakalanması veya tutukluluğu;
(c) Bir kişinin, bir suç işlediği makul şüphesi üzerine, yetkili yargı makamı önüne getirilmesi amacıyla veya bir suç işlemesini önlemenin veya işledikten sonra kaçmasına engel olmanın makul olarak gerekli görüldüğü hallerde yakalanması veya tutukluluğu;
(ç) Bir küçüğün ıslahı amacıyla yasal bir emirle bakım altına alınması veya yetkili yargı makamı önüne getirilmesi amacıyla yasal tutukluluğu;
(d) Bulaşıcı bir hastalık yayabilecek kişilerin, akıl hastalarının, alkoliklerin, uyuşturucu madde düşkünlerinin veya serserilerin tutukluluğu;
(e) Bir kişinin, Devlet topraklarına izinsiz girmesini önlemek için veya geri verilmesi işlemine girişilmesi nedeniyle yakalanması veya tutukluluğu;
(3) Hiçbir kimse, ölüm veya hapis cezasını gerektiren bir suçüstü halinde, yasa ile konduğu zaman ve gösterildiği usul müstesna, yasanın gösterdiği usullere uygun olarak düzenlenmiş gerekçeli adli bir belge bulunmaksızın yakalanamaz.
(4) Yakalanan herkese, yakalanmasını gerektiren nedenler, yakalanması sırasında anladığı dilde bildirilir seçtiği bir hukukçunun hizmetinden yararlanmasına izin verilir.
(5) Yakalanan kişi, yakalandıktan sonra mümkün olan en kısa zamanda ve daha önce salıverilmediği takdirde , herhalde yirmi dört saat geçmeden bir yargıç önüne çıkarılır.
(6) Yargıç, derhal, yakalanan kişinin anladığı dilde yakalanma nedenlerini soruşturur ve en kısa zamanda ve herhalde yargıç önüne çıkma tarihinden itibaren üç günü geçmeyen bir süre içinde, uygun göreceği koşullarla yakalananı ya salıverir veya yakalanma nedeni suç hakkındaki soruşturma tamamlanmadığı takdirde, yakalanmanın devamına karar verir. Yargıç, her defasında sekiz günü geçmemek koşuluyla, bu yakalanmanın devamına karar verebilir. Ancak, yakalanma süresinin toplamı, yakalanma tarihinden başlayarak üç ayı geçemez ve bu sürenin sonunda yakalamayı uygulamakla görevli kişi veya makam, yakalatılan kişiyi derhal serbest bırakır. Yargıcın bu fıkraya göre verdiği kararlar istinaf edebilir.
(7) Yakalanması veya tutukluluğu nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes, tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında bir mahkemece süratle karar verilmesi için, yasal yollara başvurma hakkına sahiptir. Tutukluluğu yasaya aykırı görüldüğü takdirde, serbest bırakılması mahkemece emredilir.
(8) Bu madde kurallarına aykırı olarak bir yakalanmanın veya bir tutukluluğun mağduru herkes, dava açmak suretiyle tazminat alma hakkına sahiptir.
Hak Arama Özgürlüğü ve Yasal Yargı Yolu
Madde 27

(1) Hiçbir kimse, bu Anayasa ile veya bu Anayasa gereğince kendisine gösterilen mahkemeye başvurmak hakkından yoksun bırakılamaz. Her ne ad altında olursa olsun adli komisyonlar veya istisnai mahkemeler oluşturulması yasaktır.
(2) Herkes, medeni hak ve yükümlülüklerinin veya kendisine karşı yapılan bir suçlamanın karara bağlanmasında, yasa ile kurulan bağımsız, tarafsız ve yetkili bir mahkeme tarafından, makul bir süre içinde adil ve açık bir surette davanın dinlenmesi hakkına sahiptir. Karar gerekçeye dayanır ve açık bir oturumda okunur.Ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu düzeni, kamu güvenliği veya genel ahlak yararına olduğu veya küçüklerin çıkarları veya tarafların özel hayatlarının korunması için gerekli olduğu veya mahkemece yayının, adaletin sağlanması için zararlı görüldüğü özel durumlarda, basın mensupları ve halk, mahkeme kararıyla duruşmanın tamamına veya bir kısmına sokulmayabilir.
 Herkes:

(a) mahkeme önüne çıkarılması nedenlerinin kendisine bildirilmesi;
(b) davasını mahkemeye sunmak ve bunu hazırlamak için gerekli zamana sahip olmak;
(c) delillerini göstermek veya göstertmek veya tanıkların yasaya uygun olarak sorguya çekilmesini istemek;
(ç) kendi seçtiği bir hukukçu tutmak ve adaletin sağlanması için gerekli görülüyorsa, yasanın gösterdiği şekilde kendisine parasız bir hukukçu atanması;
(d) Mahkemede kullanılan dili anlayamadığı veya konuşamadığı takdirde, bir tercümanın yardımından parasız yararlanmak hakkına sahiptir
Cezaların Yasal ve Kişisel Olması ve Sanık Hakları
Madde 28
(1) Kimse, işlendiği zaman yasaca suç teşkil etmeyen bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz; herhangi bir suç için, işlendiği zaman yasanın bu suç için koyduğu cezadan daha ağır bir cezaya çarptırılamaz.
(2) Bir suçtan dolayı beraat eden veya hüküm giyen bir kişi, aynı suçtan dolayı tekrar yargılanamaz. Kimse, aynı eylem veya ihmalden dolayı, bu eylem veya ihmal ile ölüme sebebiyet verilmiş olmadıkça, iki defa cezalandırılamaz.
(3) Hiçbir yasa, suçun ağırlığı ile orantılı olmayan bir ceza koyamaz.
(4) Bir suçtan sanık herkes, suçluluğu yasaya uygun olarak ispat edilinceye kadar suçsuz sayılır.
(5) Bir suçtan sanık herkes, en azından:
(a) Hakkında yapılan suçlamanın nitelik ve nedeninin anladığı bir dilde ve etraflı şekilde derhal kendisine bildirilmesi;
(b) Savunmasını hazırlaması için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
(c) Kendi kendini bizzat veya seçeceği veya eğer yeterli mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin sağlanması için gerekli görülüyorsa, kendisine parasız olarak atanacak bir hukukçu aracılığı ile savunmak;
(ç) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek ve savunma tanıklarını da iddia tanıkları ile aynı koşullar altında getirtmek ve sorguya çekilmelerini sağlamak;
(d) Mahkemede kullanılan dili anlayamadığı veya konuşamadığı takdirde, bir tercümanın yardımından parasız yararlanmak,

hakkına sahiptir.

(6) Malların toptan müsaderesi cezasının konması yasaktır.
İspat Hakkı

Madde 29 Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde isbat isteminin kabulü, ancak isnat olunan eylemin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin isbata razı olmasına bağlıdır.

BÖLÜM III – Sosyal ve Ekonomik Haklar, Özgürlükler ve Ödevler

Ailenin Korunması

Madde 30 Aile toplumun temelidir. Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli önlemleri alır ve örgütleri kurar.

Mülkiyet Hakkına Ait Genel Kural

Madde 31

(1) Her Türk yurttaşı, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla ve yasa ile sınırlanabilir.
(2) Mülkiyet hakkının kullanılmasına, kamu güvenliği, genel sağlık, genel ahlak, kent ve ülke planlaması veya herhangi bir malvarlığının kamu yararı için geliştirilmesi ve faydalı kılınması veya başkalarının haklarının korunması için kesin olarak gerekli kısıntı veya sınırlamalar yasa ile konabilir.
(3) Malvarlığının ekonomik değerini fiilen azaltan kısıntı ve sınırlandırmalar için derhal tam bir tazminat ödenir; anlaşmazlık halinde tazminatı hukuk mahkemesi saptar.
(4) Devletin, yeraltı suları, madenler, eski eserler ve yasa ile sahipsiz taşınmaz mal olarak nitelendirilen taşınmaz mallar üzerindeki hakkı saklıdır.
Toprak Mülkiyeti

Madde 32

(1) Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini gerçekleştirmek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlamak amaçlarıyla gereken tedbirleri alır. Yasa bu amaçlarla, değişik tarım bölgelerine ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini gösterebilir. Devlet, çiftçinin işletme amaçlarına sahip olmasını kolaylaştırır.
(2) Toprağın dağıtımında göçmenlere öncelik tanınır.
Kamulaştırma ve El Koyma

Madde 33

(1) Devlet, Belediyeler, yasanın kendilerine kamulaştırma hakkı tanıdığı kamu tüzel kişileri veya kamu yararı güden kuruluşlar:
(a) Genel bir kamulaştırma yasasında özel olarak gösterilen ve kamu yararına olan bir amaç için; ve
(b) Bu amacın, kamulaştırma yapan makamın, kamulaştırma ile ilgili yasa kurallarına uygun olarak verdiği ve kamulaştırma nedenlerini açıkça bildiren bir kararı ile gösterilmesi halinde; ve
(c) Anlaşmazlık çıktığı takdirde, bir hukuk mahkemesince saptanacak tam ve hakkaniyete uygun bir tazminatın hemen veya yasanın öngöreceği beş yılı aşmayan taksitlerle ödenmesi koşuluyla, herhangi bir taşınır veya taşınmaz malı veya bu gibi mal üzerindeki herhangi bir hak veya çıkarı kamulaştırmaya yetkilidirler. Kamulaştırılmış herhangi bir taşınmaz mal veya bu gibi bir mal üzerindeki herhangi bir hak veya yarar, sadece bu kamulaştırma amacı için kullanılabilir. Bu amaç, kamulaştırma tarihinden başlayarak üç yıl içinde gerçekleşmediği takdirde, kamulaştırmayı yapan makam, bu üç yıllık sürenin sonunda kamulaştırılan malı, kamulaştırma bedeline eski sahibine geri vermeyi önerir. Bu kişi kabul veya ret cevabını bu öneriyi aldığı tarihten başlayarak üç ay içinde bildirir ve , kabul ettiğini bildirdiği takdirde, kabul tarihinden başlayarak yine üç ay içinde, kamulaştırma bedelini geri vermesi üzerine, kamulaştırılan mal hemen kendisine geri verilir. Bu kurallar , herhangi bir verginin veya para cezasının tahsili, herhangi bir hükmün yerine getirilmesi, sözleşmeden doğan bir yükümün yerine getirilmesi veya can veya malın tehlikeden korunması amacı ile konmuş bir yasanın kurallarını etkilemez.
(2) Devlet:
(a) Genel bir el koyma yasasında özel olarak gösterilen kamu yararına bir amaç için; ve
(b) Bu amacın, el koymayı yapan makamın genel el koyma yasasının kurallarına uygun olarak verdiği ve el koyma nedenlerini açıkça bildiren bir kararı ile gösterilmesi halinde; ve
(c) Üç yılı geçmeyen bir süre için; ve
(ç) Anlaşmazlık çıktığı takdirde bir hukuk mahkemesince saptanacak tam ve hakkaniyete uygun bir tazminatın hemen veya yasanın öngöreceği beş yılı aşmayan taksitlerle ödenmesi koşuluyla, herhangi bir taşınır veya taşınmaz mala el koyma yetkisine sahiptir.
(3) İlgili kişi, bu madde kuralları ile ilgili olarak mahkemeye başvurma hakkına sahiptir ve böyle bir başvurma kamulaştırma işlemini durdurur. Mahkemenin bu fıkra kurallarına göre vereceği her karar istinaf edilebilir.
Vakıf Mallarla İlgili Sınırlandırma ,Kamulaştırma ve Elkoyma

Madde 34 Sınırlandırma, kamulaştırma ve el koyma konularında vakıf mallarla ilgili kurallar, Temel Evkaf Kurallarına (Ahkamül Evkaf) uygun olarak yasa ile düzenlenir. Ancak kent ve ülke planlaması için yapılan kısıntı ve sınırlandırmalar bu madde kuralları dışında kalır. Sınırlandırma işlemi konu olduğu hallerde de mahkeme bu işlemleri durdurabilir.

Devletleştirme

Madde 35 Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel girişimler ,kamu yararının gerektirdiği durumlarda, gerçek karşılıkları yasada gösterilen şekilde ödenmek koşuluyla devletleştirilebilir. Yasanın taksitle ödemeyi öngördüğü durumlarda, ödeme süresi on yılı aşamaz ve taksitler eşit olarak ödenir. Bu taksitler yasada öngörülen faiz haddine bağlıdır.

Sözleşme Hakkı

Madde 36

(1) Herkes, sözleşme hukukunun genel ilkelerince konan koşullar, kısıntılar, sınırlandırmalar ve yürürlükteki yasalara uymak kaydıyla, serbestçe sözleşme yapma hakkına sahiptir. Ekonomik bakımdan güçlü kişilerin diğer kişileri istismarı yasa ile önlenir.
(2) Sözleşmelerden doğan hak ve yükümlülükler kamu yararı, kamu düzeni, sosyal adalet ve ulusal güvenlik gibi nedenlerle yasa ile düzenlenebilir ve kısıtlanabilir.
Çalışma Özgürlüğü

Madde 37

(1) Her Türk yurttaş dilediği alanda çalışma özgürlüğüne sahiptir. Özel girişimler kurmak serbesttir. Yasa, bu özgürlüğü, ancak kamu yararı amacıyla sınırlayabilir.
(2) Devlet, özel girişimlerin, ulusal ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.
Ekonomik ve Sosyal Hayatın Düzeni

Madde 38

(1) Ekonomik ve sosyal hayat, adalete, tam çalışma ilkesine ve her Türk yurttaşı için insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlanması amacına göre düzenlenir.
(2) Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek; bu amaçla ulusal tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak Devletin ödevidir.
Çalışma Hakkı ve Ödevi

Madde 39

(1) Çalışma her Türk yurttaşının hakkı ve ödevidir.
(2) Devlet, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için, sosyal, ekonomik ve mali tedbirlerle çalışanları korur ve çalışmayı destekler; işsizliği önleyici tedbirleri alır.
(3) Kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır. Ancak, hükümlülerin, hükümlülükleri süresince rehabilitasyon amacıyla çalıştırılmaları zorla çalıştırma sayılmaz.
(4) Ülke gereksinmelerinin zorunlu kıldığı alanlarda, yurttaşlık ödevi niteliği olan beden veya fikir çalışmalarının şekil ve koşulları, demokratik ilkelere uygun olarak yasa ile düzenlenir.
Çalışma Koşulları

Madde 40

(1) Kimse, yaşına, gücüne ve cinsiyetine uygun olmayan işte çalıştırılamaz.
(2) Çocuklar, gençler ve , kadınlar çalışma koşulları bakımından özel olarak korunur.
Dinlenme Hakkı

Madde 41

(1) Her çalışan dinlenme hakkına sahiptir.
(2) Ücretli hafta ve bayram tatili ve ücretli yıllık izin hakkı yasa ile düzenlenir.
Ücrette Adalet Sağlanması

Madde 42 Devlet, çalışanların, yaptıkları işe uygun ve insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlamalarına elverişli, adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri alır.

Sendika Kurma Hakkı

Madde 43

(1) Çalışanlar ve işverenler, önceden izin almaksızın sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler. Bu hakların kullanılışında uygulanacak şekil ve usuller yasada gösterilir. Yasa, ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ve genel ahlakın korunması amacıyla sınırlar koyabilir.
(2) Sendikaların ve sendika birliklerinin tüzükleri, yönetim ve işleyişleri demokratik ilkelere aykırı olamaz.
Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı

Madde 44

(1) Çalışanlar, işverenle olan ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal durumlarını korumak ve düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev hakkına sahiptirler.
(2) Grev hakkının kullanılması, yalnız ulusal güvenliği, anayasal düzeni, kamu güvenliğini veya bu Anayasanın herhangi bir kişiye sağladığı hak ve özgürlükleri korumak amacıyla konacak bir yasayla düzenlenebilir.
(3) Güvenlik Kuvvetleri mensuplarının grev hakkı yoktur.
(4) İşverenlerin hakları yasa ile düzenlenir.
Sosyal Güvenlik Hakkı:

Madde 45 Her Türk yurttaşı sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım örgütleri kurmak ve kurdurmak Devletin ödevlerindendir.

Sağlık Hakkı:

Madde 46 Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.

Konut Hakkı:

Madde 47 Devlet, konut sahibi olmayan veya sağlık ve insanca yaşama koşullarına uygun konutu bulunmayan ailelerin konut gereksinimlerini karşılayacak tedbirleri yasa ile düzenler.

Öğrenim ve Eğitim Hakkı:

Madde 48

(1) Halkın öğrenim ve eğitim gereksinmelerini sağlama ,Devletin başta gelen ödevlerindendir. Devlet , bu ödevini çağdaş eğitim düzeyinde ve planlı bir şekilde yerine getirir.
(2) Her Türk çocuğu kız erkek ayrımı yapılmaksızın on beş yaşına kadar zorunlu ve parasız öğrenim hakkına sahiptir.
(3) Devlet, durumları dolayısıyla okul içi ve dışında özel eğitime gereksinimi olanları topluma yararlı kılacak şekilde yetiştirmek için gereken tedbirleri alır.
(4) Devlet , maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlamak amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar.
Tarihsel ve Kültürel Eser ve Anıtların Korunması :

Madde 49 Devlet tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar.

Kooperatifçiliği Geliştirilme:

Madde 50 Devlet, kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır ve kooperatiflerin demokratik ilkelerle çalışmalarını yasa ile düzenler.

Tarım ve Çiftçinin Korunması

Madde 51

(1) Devlet, Türk yurttaşlarının gereği gibi beslenmesini, tarımsal üretimin toplumun yararına uygun olarak artırılmasını sağlamak, toprak aşınmasını önlemek, tarım ürünlerini ve tarımla uğraşanların emeğini değerlendirmek için gereken tedbirleri alır.
(2) Tarımla uğraşan kişilerin doğal afetlere ve kuraklığa karşı korunması yasa ile düzenlenir.
Devletin Ekonomik ve Sosyal Ödevlerinin Sınırı

Madde 52 Devlet, bu Anayasada belirtilen ekonomik ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ekonomik gelişme ile mali kaynaklarının yeterliği ölçüsünde yerine getirir.

BÖLÜM IV – Siyasal Haklar ve Ödevler

Yurttaşlık

Madde 53

(1) Yurttaşlık, yasanın gösterdiği koşullarla kazanılır ve ancak yasada belirtilen durumlarda kaybedilir.
(2) Hiçbir yurttaş, yurda bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça yurttaşlıktan çıkarılamaz.
Seçme, Halkoylamasına Katılma ve Seçilme Hakkı:

Madde 54

(1) On sekiz yaşını bitirmiş olan kadın, erkek, her Türk yurttaşı seçme ve halkoylamasına katılma ; yirmi beş yaşını bitirmiş olanlar da seçilme hakkına sahiptir.
(2) Seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm ilkelerine uygun olarak yapılır;
(3) Aday olmak, kamu görevinden çekilme koşuluna bağlanamaz. Seçim ve kamu hizmetlerinin güvenliği bakımından hangi kamu görevlilerinin ne gibi koşullarla aday olabilecekleri yasa ile düzenlenir. Yargıçlar, ve güvenlik kuvvetlerindeki kamu görevlileri mesleklerinden çekilmedikçe aday olamazlar ve seçilemezler.
(4) Seçimler ve halkoylaması ile ilgili kurallar, seçme ve seçilme nitelikleri yasa ile düzenlenir.
Seçimlerin Genel Yönetimi ve Denetimi

Madde 55

(1) Seçimler , yargı organlarının genel yönetimi ve denetimi altında yapılır.
(2) Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konuları ile ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Devlet Başkanı ile Milletvekillerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi, yargıçlardan oluşan özel bir kurulunundur.
(3) Seçim Kurullarının kuruluşu, işleyişi, görev ve yetkileri yasa ile düzenlenir.
Siyasal Parti Kurma ve Partilerin Siyasal Hayattaki Yeri

Madde 56

(1) Türk yurttaşlar, siyasal parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma hakkına sahiptir.
(2) Siyasal partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar.
(3) Siyasal partiler, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez öğeleridirler.
(4) Siyasal partilere, Devletçe yapılacak yardım yasa ile düzenlenir.
Siyasal Partilerin Uyacakları İlkeler

Madde 57

(1) Siyasal partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve özgürlüklerine dayanan Demokratik ve laik , Devlet ve Atatürk ilkelerine uymak zorundadır , bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.
(2) Siyasal partilerin kapatılması hakkındaki davalar, Anayasa Mahkemesi olarak yüksek mahkeme tarafından karara bağlanır.
Kamu Görevine Girme Hakkı

Madde 58

1) Her Türk yurttaş, kamu görevlerine girme hakkına sahiptir.
2) Hizmete alınmada, ödevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.
Kamu Görevlerinin Mal Bildirimi

Madde 59 Kamu görevine girenlerin mal bildiriminde bulunmaları yasa ile düzenlenir. Yasama ve yürütme organlarında görev alanlar bundan istisna edilemez.

Yurt Ödevi

Madde 60

(1) Yurt ödevi, her Türk yurttaşının hakkı ve ödevidir.
(2) Yurt ödevinin Güvenlik Kuvvetlerinde ne şekilde yerine getirileceği; Güvenlik Kuvvetlerinin kuruluşu görev ve yetkileri yasa ile düzenlenir.
Vergi Ödevi

Madde 61

(1) Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.
(2) Vergi, resim ve harçlar ve benzeri mali yükümler ancak yasa ile konulur.
(3) Yasanın belli ettiği yukarı ve aşağı hadler içinde kalmak, ölçü ve ilkelere uygun olmak koşuluyla, vergi, resim ve harçların muafiyet ve istisnalarıyla oran ve hadlerine ilişkin kurallarda değişiklik yapmaya Bakanlar Kurulu yetkili kılınabilir.
(4) Geriye yürüyen mali yükümlülükler konulamaz.
Dilekçe Hakkı

Madde 62

(1) Herkes, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında tek başına veya topluca, yetkili makamlara yazı ile başvurma ve bunların süratle incelenmesi ve karara bağlanması hakkına sahiptir.
(2) Gerekçeye dayanacak olan bu karar, en geç otuz gün içinde, dilek ve şikayet sahibine yazılı olarak bildirilir. Böyle bir karardan zarar gören her kişi veya otuz gün içerisinde kendisine bir karar bildirilmeyen her ilgili, dilek ve şikayet konusu hakkında yetkili mahkemeye başvurabilir.
ÜÇÜNCÜ KISIM – Yasama
BÖLÜM I – Kıbrıs Türk Federe Meclisi
Kıbrıs Türk Federe Meclisinin Kuruluşu:

Madde 63 Kıbrıs Türk Federe Devletinin yasama yetkilerini , beş yıl için genel oyla seçilen kırk milletvekilinden oluşan Kıbrıs Türk Federe Meclisi kullanır. Meclis ilk toplantısında üye tam sayısının salt çoğunluğu ile bir Başkan ve bir Başkan Yardımcısını seçer.

Ant içme

Madde 64 Milletvekilleri görevlerine başlarken şöyle ant içerler:

“Kıbrıs Türk Federe Devletinin bütünlüğünü koruyacağıma, insan haklarına, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine saygı göstereceğime , ulusumun mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

Kıbrıs Türk Federe Meclisinin Görev ve Yetkileri:

Madde 65 Yasa koymak , değiştirmek ve kaldırmak; Bütçe ve kesin hesap tasarılarını görüşmek ve kabul etmek,; genel ve özel af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek anlaşmaları onaylamak Kıbrıs Türk Federe Meclisinin yetkilerindendir.

Kıbrıs Türk Federe Meclisinin Çalışma Düzeni:

Madde 66

(1) Kıbrıs Türk Federe Meclisi, her yıl Ekim ayının ilk iş günü kendiliğinden toplanır
(2) Meclis üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve, toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Olumlu ve olumsuz oyların eşitliği halinde, karar reddedilmiş sayılır. Ancak çekimserlik, olumlu veya olumsuz oylardan fazla olanın yönünde karar verilmesini peşin olarak kabul etmek anlamına gelir.
(3) Meclisi çalışmalarını kendi yaptığı İçtüzüğe göre yürütür.
(4) Meclis ne zaman ve ne kadar tatile gireceğine kendisi karar verir.
(5) Meclis, Devlet Başkanı, Meclis Başkanı veya yedi milletvekilinin istemi üzerine olağanüstü toplantıya çağırılabilir.
Kıbrıs Türk Federe Meclisi Seçimleri:

Madde 67

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti, seçim bölgelerine ayrılır. Seçim sistemi ve her seçim bölgesinin nüfus esasına göre çıkaracağı milletvekili sayısı yasa ile düzenlenir.
(2) Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni meclis seçilene kadar sürer.
(3) Ara seçimleri, her yıl belli bir zamanda yapılır. Genel seçimlerin yapılmasına bir yıl kala ara seçimi yapılamaz.
(4) Olağanüstü nedenlerle seçimin yapılması olanağı yoksa, seçimler, bir yıl süreyle, Kıbrıs Türk Federe Meclisi tarafından ertelenebilir. Seçimlerin ertelenmesi kararı, üye tamsayısının üçte ikisinin oyu ile alınır.
Kıbrıs Türk Federe Meclisi Seçimlerinin Yenilenmesi

Madde 68

(1) Kıbrıs Türk Federe Meclisi, Meclisin seçiminin yenilenmesine, üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar verebilir. Çekimser ve geçersiz oylar sadece toplantı yetersayısına dahil olur; karar yetersayısı bakımından dikkate alınmaz.
(2) Mecliste grubu bulunan siyasal parti liderlerine ve en sonunda bir bağımsıza öneride bulunulmasına rağmen iki aylık bir süre içerisinde Başbakan ve Bakanların atanması olanağı bulunamıyorsa veya güvensizlik oyu sonucunda on sekiz aylık bir süre içerisinde Başbakan iki kez çekilir ve üçüncü kez güvensizlik oyu verilmiş olursa, Devlet Başkanı, Meclis seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.
(3) Yürütme ile yasama organları arasında Devletin işlemesini güçleştirecek bir durumun çıkması ve bunun sürmesi halinde, Devlet Başkanı ,Meclis seçiminin yenilenmesi için halkoylamasına başvurabilir.
(4) Devlet Başkanı , seçimlerin yenilenmesini veya halkoylamasına başvurmasını kararlaştırırken ,Meclis Başkanı, Bakanlar Kurulu ve Mecliste grubu bulunan siyasal parti Başkanlarının görüşlerini alır.
Yasama Dokunulmazlığı

Madde 69

(1) Milletvekilleri, Kıbrıs Türk Federe Meclisi çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, bunları dışarıda tekrarlamaktan veya açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
(2) Seçimden önce veya sonra suç işlediği ileri sürülen milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ölüm veya beş yıl veya daha çok hapis cezasını gerektiren suçüstü durumu, bu kuralın dışındadır; ancak, yetkili kişi, durumu hemen Meclise bildirmek zorundadır.
(3) Seçimden önce veya sonra milletvekili hakkında verilmiş cezanın yerine getirilmesi, dönem sonuna bırakılır. Milletvekilliği süresince zamanaşımı işlemez.
Milletvekilliğinin Sona Ermesi

Madde 70

(1) Milletvekilinin ölümü; seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin olarak hüküm giymesi; çekilmesi; kısıtlanması, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görevi kabul etmesi; bir ay süre ile özürsüz veya izinsiz olarak Meclis çalışmalarına katılmaması hallerinde milletvekilliği sona erer.
(2) Milletvekilliğinin sona ermesine, Meclis karar verir.
Milletvekilliği ile Bağdaşmayan Görevler

Madde 71

(1) Milletvekilleri, Devlet veya kamu kuruluşlarında kamu görevlisi veya diğer kamu görevlisi olarak görev alamazlar ve bunların herhangi bir yüklenme işini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kabul edemezler.
(2) Milletvekilliği ile bağdaşmayan diğer görevler ve işler yasa ile düzenlenir.
Milletvekillerinin Ödenekleri

Madde 72 Milletvekillerinin ödenekleri yasa ile düzenlenir.

BÖLÜM II – Yasaların Yapılması
Yasaların Yapılması ile İlgili Genel Kurallar

Madde 73

(1) Yasa önermeye, Kıbrıs Türk Federe Bakanlar kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
(2) Devlet Başkanı ,Kıbrıs Türk Federe Meclisince kabul edilen yasaları , on gün içinde ya yayınlar , ya da bir daha görüşülmek üzere Meclise geri gönderir veya Bakanlar kurulunun istemi üzerine halkoylamasına sunar, Meclis geri gönderilen yasayı değiştirerek veya aynen üye tam sayısının salt çoğunluğu ile kabul ederse yasa Devlet Başkanınca yayınlanır. Çekimser oylar, karar yeter sayısı açısından dikkate alınmaz.
(3) Halkoylamasınca kabul edilen yasalar on gün içinde resmi gazetede Devlet Başkanınca yayınlanır.

Yasa veya Kararların İlanı

Madde 74 Devlet Başkanı , Meclisin herhangi bir yasa veya kararının kendisine yazılı olarak bildirilmesinden başlayarak on gün içinde 73. maddede gösterildiği üzere iade veya halkoylamasına başvurma haklarını veya 112.maddede gösterildiği üzere yüksek mahkeme olarak, anayasa mahkemesine başvurma hakkını kullanmadığı takdirde, bu yasa veya kararı on gün içinde Resmi gazetede yayınlayarak ilan eder.

Bütçenin Görüşülmesi ve Kabulü

Madde 75

(1) Bütçe tasarısı, Kıbrıs Türk Federe Bakanlar Kurulu tarafından mali yılbaşından en az iki ay önce Meclise sunulur.
(2) Bütçe Komitesi, en geç bir ay içinde, bütçe konusundaki çalışmalarını bitirir.
(3) Milletvekilleri, bütçe tasarısının Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında, gider artırıcı veya belli gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar.
(4) Devlet Başkanı, Meclis tarafından kabul edilen bütçe yasası on gün içinde Resmi Gazete’de yayınlar.
Kesin Hesaplar

Madde 76 Kesin hesap yasa tasarıları, yasada daha kısa bir süre kabul edilmemiş ise, ilgili oldukları mali yılın sonundan başlayarak en geç bir yıl sonra, Bakanlar Kurulunca Meclise sunulur. Sayıştay, genel uygunluk bildirimini, ilişkin olduğu kesin hesap yasa tasarısının verilmesinden başlayarak en geç altı ay içinde meclise sunar.

BÖLÜM III – Kıbrıs Türk Federe Meclisinin Denetim Yolları

Bakanlar Kurulunu Denetim Yolları

Madde 77

(1) Soru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması Kıbrıs Türk Federe Meclisinin yetkilerindendir.
(2) Soru, Bakanlar Kurulundan belli bir konuda bilgi istemekten ibarettir. Bakanlar kurulu herhangi bir soruya en geç otuz gün içinde cevap verir.
(3) Genel görüşme, herhangi bir üyenin önergesi ve bunun Meclisçe kabulü üzerine, belli bir konuda yapılan görüşme demektir. Genel görüşme sonunda oylama yapılmaz.
(4) Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir.
(5)

(a) Başbakan veya bakanlar hakkında yapılacak soruşturma istemleri en az yedi milletvekili tarafından imzalanmış olmalıdır.
(b) Soruşturma istemleri, Mecliste görüşülür ve karara bağlanır.
(c) Soruşturma, milletvekillerinden kurulu özel bir komitece yürütülür.
(ç) Meclis, Soruşturma Komitesinin raporunu görüştükten sonra, üye tamsayısının en az üçte ikisinin vereceği kararla, Başbakan veya Bakanları suçlayabilir.
(d) Başbakan ve bakanlar Anayasa Mahkemesi olarak Yüksek Mahkemede yargılanır.
(e) Meclisindeki siyasal parti gruplarında, Meclis Soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
DÖRDÜNCÜ KISIM – Yürütme
BÖLÜM I – Genel Kurallar

Yürütme Görevi ve Yetkisi

Madde 78 Kıbrıs Türk Federe Devletinin yürütme görev ve yetkisi Devlet Başkanı ve Bakanlar kurulu tarafından yerine getirilir ve kullanılır.

BÖLÜM II – Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı

Madde 79

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı , beş yıl için genel oyla seçilir. Devlet Başkanı seçiminde aday olacak kişilerde , milletvekili adayları için saptanan seçilme niteliklerine ek olarak otuz beş yaşını doldurmuş olam koşulu aranır.
(2) Bir kimse , arka arkaya ancak iki defa Devlet Başkanı seçilebilir.
(3) Devlet Başkanı ,resmi görevleri dışında hiçbir iş yapamaz ;Devlet veya kamu kuruluşlarının herhangi bir yüklenme işini , doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kabul edemez
(4)Devlet Başkanının ödenekleri yasa ile düzenlenir.
Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının Ant İçmesi

Madde 80: Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı, görevine başlarken şöyle ant içer:

“Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin bütünlüğünü koruyacağıma , Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasasına ve yasalarına uyacağıma bunları savunacağıma ; insan haklarına , demokratik laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine saygı göstereceğime , ulusumun mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının Partisi ile İlişkileri

Madde 81 Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının partili ise, partisinin kararları ile bağlı değildir, bağımsız hareket eder. Devlet Başkanlığı ile parti başkanlığı aynı kişide birleşemez.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının Görev ve Yetkileri:

Madde 82

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla, Devletin ve toplumun birliğini ve bütünlüğünü temsil eder.
(2) Devlet Başkanı Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasasına saygıyı, kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle yürütülmesini ve Devletin devamlılığını sağlar.
Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının Sorumluluğu:

Madde 83

(1) Kıbrıs Türk Federe Meclisi , Devlet Başkanını vatan hainliğinden dolayı, üye tam sayısının en az üçte birinin önerisi üzerine , üye tam sayısının en az üçte ikisinin vereceği kararla suçlayabilir.
(2) Devlet Başkanı ,Anayasa Mahkemesi olarak , Yüksek Mahkemede yargılanır. Mahkemenin suçlamayı yerinde görmesi halinde , Devlet Başkanlığı görevi sona erer, suçlu bulunmazsa , görevine yeniden döner.
(3) Meclisin suçlama kararı üzerine ,Devlet Başkanı görevine devam edemez.; Devlet Başkanı görevine devam edemez; bu Anlayasının 84. madde kuralları uygulanır.
Devlet Başkanlığının Boşalması

Madde 84

(1) Devlet Başkanlığı, ölüm veya geçici olanların dışında görev başında bulunamama halinde veya Yüksek Mahkeme Başkanlığına gönderilen yazılı istifa ile boşalır.
(2) Devlet Başkanlığı sağlık nedeni ile görevini devamlı olarak yapamayacak bir duruma gelmesi halinde, Bakanlar Kurulu, durumu Anayasa Mahkemesi olarak Yüksek Mahkeme Başkanlığına bildirir. Mahkeme, Devlet Başkanının görevini devamlı olarak yapamayacağına karar verirse, Devlet Başkanlığı boşalmış sayılır.
(3) Devlet Başkanlığı boşaldığında, boşalma tarihinden başlayarak kırk beş günü geçmeyen bir süre içinde yapılacak seçimle Devlet Başkanlığı doldurulur.
Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanına Vekillik Etme

Madde 85

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanının hastalık veya yurt dışına çıkma gibi nedenlerle geçici olarak görevinden ayrılması halinde, görevine dönünceye kadar, herhangi bir nedenle Devlet Başkanlığının boşalması halinde yenisi seçilinceye kadar, Kıbrıs Türk Federe Meclisi Başkanı, Devlet Başkanlığına vekillik eder.
(2) Meclis Başkanı, Devlet Başkanlığına vekillik ettiği süre içinde, 68. maddesinde sayılan yetkileri kullanamaz.
BÖLÜM III – Kıbrıs Türk Federe Bakanlar Kurulunun Oluşumu

Madde 86

(1) Kıbrıs Türk Federe ,Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan oluşur.
(2) Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı ,Milletvekilleri arasından ,Başbakanı ve Başbakanın önerisi üzerine bakanları atar. Başbakanın istemi üzerine Devlet Başkanı, bakanlardan herhangi birisinin görevine son verir .
(3) Devlet Başkanı ,Meclis Başkanı ile Mecliste grubu bulunan siyasal parti başkanlarının görüşlerini aldıktan sonra , Bakanlar kurulunun görevine son verilmesi konusunu halkoylamasına sunabilir.
(4) Bakanlar, milletvekili olmayan kişiler arasından da atanabilir. Ancak bu gibi kişilerin milletvekili seçilme niteliklerine sahip olması gerekir.
(5) Başbakan , bakanlıklar arası işbirliğini , Bakanlar kurulunun genel siyasetinin yürütülmesini ve yasakların uygulanmasını sağlar.
(6) Bakanlar, kuruluna Başbakan başkanlık eder .Devlet Başkanı gerekli gördüğü hallerde veya Başkanın istemi üzerine Bakanlar kuruluna başkanlık edebilir. Devlet Başkanı oy kullanmaz.
(7) Başkan ve bakanların ödenekleri yasa ile düzenlenir.
(8) Başbakan ve Bakanlar , resmi görevleri dışında başka bir iş yapamazlar; Devletin ve kamu kuruluşlarının herhangi bir yükleme işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler.
(9) Başbakan ve bakan olan milletvekilleri, Kıbrıs Türk Federe Meclisi üyeliğini kaybetmezler. Bakanlar kuruluna ,Meclis dışından girmiş olan bakanlar, Yasama dokunulmazlığından aynen yararlanırlar ,fakat Mecliste oy kullanamazlar.
Kıbrıs Türk Federe Bakanlar Kurulunun Sorumluluğu

Madde 87

(1) Devlet Başkanınca atanan Bakanlar Kurulunun listesi, tam olarak, Meclise sunulur. Meclis tatilde ise toplantıya çağrılır. Bakanlar Kurulunun programı, en geç bir hafta içinde, Başbakan veya bir bakan tarafından, Mecliste okunur.
(2) Bakanlar kurulunun programından ve uygulanmasından veya önemli bir politika girişiminden ,Kıbrıs Türk federe Meclisine karşı Başbakan sorumludur.
(3) Başbakana karşı ,(2). fıkradaki konularda , Meclise verilecek güvensizlik önergesi programının okunmasından sonra herhangi bir zaman , en az yedi milletvekili tarafından imzalanmış olmalıdır.
(4) Güvensizlik önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı, verilişinden sonraki ikinci birleşimde karara bağlanır. Güvensizlik önergesi üzerinde yapılan genel görüşmeler bittikten sonra , aradan tam bir gün geçmedikçe , güvensizlik önergesi oylanamaz.
(5) Güvensizlik önergesi, Meclisin üye tam sayısının salt çoğunluğu ile kabul edilirse Başkan , istifasını Devlet Başkanına sunar.
Yasa Gücünde Kararname

Madde 88

(1) Ekonomik konularda, ivedilik varsa, Bakanlar Kurulu yasa gücünde kararname çıkarabilir. Yasa gücünde kararname, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer ve aynı gün, gerekçesi ile birlikte Meclise sunulur.
(2) Meclise sunulan yasa gücünde kararnameler, içtüzüğün, yasaların görüşülmesi için koyduğu kurallara göre komitelerde ve Genel Kurulda, öncelikle ve ivedilikle görüşülüp karara bağlanır.
(3) Yasa gücündeki kararnameler ,Kıbrıs Türk Federe Meclisi tarafından kaldırılıncaya veya değiştirilinceye ya da Anayasa mahkemesi olarak Yüksek Mahkemece iptal edilinceye kadar , yürürlükte kalır.
(4) Yasa gücündeki kararnameler ile, yeni mali yükümlülükler getirilemez, kişisel ve siyasal hak ve özgürlükler kısıtlanamaz.
Tüzük ve Yönetmelikler

Madde 89 Anayasa ve yasa açıkça yetki vermedikçe Devletin hiçbir organı, tüzük yapamaz ve yürürlüğe koyamaz. Yönetmelikler de ancak tüzüklere uygun olarak yapılır ve yürürlüğe konur.

Dış Yardım

Madde 90 Kıbrıs Türk Federe Devleti, yabancı devletlerden ve uluslararası kuruluşlardan kültürel, sosyal , ekonomik ,mali ve teknik alanlarda her türlü yardım almaya yetkilidir.

BÖLÜM IV – Yönetsel Kurallar

Yönetsel Yapı:

Madde 91

(1) Bakanlıklar ,yasanın öngördüğü sayı ve ilkelerine uygun olarak, Başbakanın önerisi ve Devlet Başkanının onayı ile kurulur. Bakanlık sayısı hiçbir halde 10’u aşamaz. Bakanlığın iç örgütlenmesi Bakanlar kurulunca çıkarılacak bir tüzükle düzenlenir.
(2) Kıbrıs Türk Federe Devleti, yönetsel ve yerel kuruluşlara ayrılarak yönetilir.
(3) Yerel kuruluşların genel karar organları seçimle işbaşına gelir.
(4) Özerk kuruluşların görev ve yetkileri yasalarla belirtilir.
Yönetsel Yapıda Bilgi ve Komut Akışının Yazılı Olması:

Madde 92 Yönetsel yapıdaki aşağıdan yukarıya bilgi ve yukarıdan aşağıya komut akışı; kamu görevlileri ile disiplin cezalarının adil olmasına ; yönetsel ve istatistiki bilgi , toplama kuruluşlarının düzenli çalışmalarına olanak sağlamak amacıyla yazılı belgelerle yapılır.

Kamu Görevlileri ile İlgili Kurallar

Madde 93

(1) Devletin ve diğer kamu kuruluşlarının, genel yönetim ilkelerine göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asıl ve sürekli görevler kamu görevlileri eliyle yürütülür,
(2) Kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, ödev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri yasa ile düzenlenir.
(3) Kamu görevlilerinin atanmalarını, onaylanmalarını, sürekli veya emeklilik hakkı kazandıran kadrolara yerleştirilmelerini, terfilerini, nakillerini, emekliye sevklerini, azil ve görevden uzaklaştırma da dahil olmak üzere, disiplin işlemlerini yapmak üzere tarafsız ve bağımsız organ veya organlar kurulur. Bu organ veya organların kuruluşu ve işleyişi, yasa ile düzenlenir. Anayasasının bu konudaki diğer kuralları saklıdır.
(4) Kamu görevlileri hakkında yapılacak disiplin kovuşturmalarında isnat olunan hususun ilgiliye açıkça ve yazılı olarak bildirilmesi, yazılı savunmasının istenmesi ve savunma için belli bir süre tanınması gereklidir. Bu ilkelere uyulmadıkça, disiplin cezası verilemez ve disiplin kararları yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz.
(5) Güvenlik kamu görevlilerinin özel yasa ile düzenlenen kuralları saklıdır.
(6) Üst kademe yöneticiliği yapan kamu görevlileri, ilgili Bakan, Başbakan ve Devlet Başkanının imzalarını taşıyan kararname ile atanırlar. Bu konudaki kurallar yasa ile düzenlenir.
Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları:

Madde 94

(1) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, yasa ile kurulur ve organları kendileri tarafından ve kendi üyeleri arasından seçilir.
(2) Bu kuruluşların seçilmiş organları, bir yargı mercii kararına dayanmak-sızın, geçici veya sürekli olarak görevlerinden uzaklaştırılamazlar.
(3) Meslek kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri demokratik ilkelere aykırı olamaz.
Radyo, Televizyon ve Haber Ajansları

Madde 95

(1) Radyo ve televizyon istasyonları, devlet eli ile kurulur ve yönetimleri yasa ile düzenlenir.Yasa yönetim ve denetimde ve yönetim organlarının kuruluşunda tarafsızlık ilkesini bozacak kurallar koyamaz.
(2) Her türlü radyo ve televizyon yayınları, tarafsızlık ilkelerine göre yapılır.
(3) Haber ve programların seçiminde, işlenmesinde ,sunulmasında, kültür ve eğitime yardımcılık görevinin yerine getirilmesinde, insan haklarına dayanan demokratik, laik ve sosyal devletinin, ulusal güvenliğin, genel ahlakın gereklerine uyulması, haberlerin doğruluğunun sağlanması ilkeleri ile organların seçimi, yetki, görev ve sorumlulukları yasa ile düzenlenir.
(4) Devlet tarafından kurulan veya Devletten mali yardım alan haber ajanslarının tarafsızlığı ana ilkedir.
Vakıflar ve Din İşleri Dairesi ile İlgili Kurallar:

Madde 96

(1) Vakıf Kuruluşu ve Temel Evkaf Kuralları (Ahkamül Evkaf), bu Anayasaca tanınır.
(2) Vakıf kuruluşlarına veya vakıflara veya camilere ve herhangi diğer bir islam dini kuruluşuna ait mallar da dahil olmak üzere, vakıf malları ilgilendiren veya herhangi bir suretle bunları etkileyen bütün konular, münhasıran Temel Evkaf Kuraları (Ahkamül Evkaf), yürürlükteki mevzuat ve bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra Kıbrıs Türk Federe Meclisince konan ve yapılan yasa ve tüzüklere bağlıdır; bunlara göre ve bunlar gereğince yönetilen ve başka hiçbir yasama, yürütme organı veya herhangi bir işlem söz konusu Temel Evkaf kurallarını (Ahkamül Evkafı) ve Türk Cemaat Meclisi, Türk Yönetimi Meclisi ve Kıbrıs Türk Federe Meclisi Kanun, kural, yasa, nizamname ve tüzüklerini bozamaz veya onlara üstün gelemez veya müdahale edemez.
(3) Geliri Vakıflar idaresine ait olan vakıflar, her türlü vergiden bağışık tutulur.
(4) Din İşleri Dairesinin kuruluşu ve işleyişi yasa ile düzenlenir ve yasada gösterilen görevleri yerine getirir.
(5) Dini hizmetlerin yürütülmesinde ve bu hizmetlerin giderlerinin karşılanmasında Devlet, Vakıflar ve Din İşleri Dairesine yardımcı olur.
Olağanüstü Durum:

Madde 97 Olağanüstü durumlarda yurttaşlar için konulabilecek para ,mal ve çalışma yükümleri ile bu durumun ilanı, yürütülmesi ve kaldırılması ile ilgili usuller ilgili yasa ile düzenlenir.

Sıkıyönetim

Madde 98

(1) Savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, ayaklanma olması, Kıbrıs Türk Federe Devletinin içten veya dıştan tehlikeye düşmesi, Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasasının tanıdığı özgür demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketleri gibi nedenlerle, Bakanlar Kurulunca iki aya kadar sıkıyönetim ilan edilebilir.
(2) Sıkıyönetim kararı ,hemen Kıbrıs Türk Federe Meclisinin onamasına sunulur. Meclis gerekli gördüğü zaman sıkıyönetim süresini kısaltabileceği gibi tamamıyla de kaldırabilir. Meclis tatilde ise hemen toplantıya çağrılır.
(3) Sıkıyönetim hali ve kuralları yasa ile düzenlenir.
BÖLÜM V – Ekonomik ve Mali Kurallar

Mali Denetim

Madde 99

(1) Mali denetim organı olan Sayıştay, kamu gelir ve giderlerini denetler ve sonucu bir raporla Kıbrıs Türk Federe Meclisine ve Bakanlar Kuruluna bildirir. Mali konularda Meclise ve Bakanlar Kuruluna yardım eder.
(2) Sayıştayın başkan ve üyelerinin atanmaları, kuruluş ve işleyişi yasa ile düzenlenir.
Kamu İktisadi Kuruluşlarının Denetimi

Madde 100 Kamu iktisadi kuruluşlarının gelir ve giderlerinin denetlenmesi yasa ile düzenlenir.

Kalkınma ve Planlama

Madde 101

(1) Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma, plana bağlanır. Kalkınma bu plana göre gerçekleştirilir.
(2) Planlama ile ilgili örgütün kuruluş ve görevleri, planın hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında ve değiştirilmesinde gözetilecek ilkeler ve planın bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler yasa ile düzenlenir.
BEŞİNCİ KISIM – Yargı
BÖLÜM I – Genel Kurallar
Yargı Yetkisi

Madde 102 Kıbrıs Türk Federe Devletinde yargı yetkisi bağımsız mahkemelerce kullanılır.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Madde 103

(1) Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar, Anayasaya, yasaya ve hukuka vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
(2) Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında, mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
(3) Görülmekte olan bir dava hakkında, Kıbrıs Türk Federe Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz; görüşme yapılamaz veya herhangi bir demeçte bulunulamaz. Yasama ve Yürütme organları ile Devlet Yönetimi makamları, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organ ve makamlar, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.
Yargıçların Güvenceleri

Madde 104

(1) Yargıçlar görevlerinden uzaklaştırılamaz; kendileri istemedikçe, Anayasa gösterilen yaştan önce emekliye çıkarılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması yolu ile de olsa, iktisap ettikleri haklardan yoksun bırakılamazlar.
(2) Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlarla, görevlerini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar, meslekleri ile bağdaşmayan işler yapanlar ve meslekte kalmaları caiz olmadığına karar verilenler hakkında, yasa ile konan istisnalar saklıdır.
(3) Yargıçlar aleyhinde, yargısal görevleri sırasında söyledikleri sözler veya eylemlerden dolayı, hiçbir kovuşturmada bulunulamaz.
Yargıçlık Mesleği

Madde 105

(1) Yargıçların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin veya görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleri ile ilgili suçlarından dolayı soruşturma yapılmasına ve yargılanmasına karar verilmesi, meslekten çıkarılmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve diğer özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine göre, yasa ile düzenlenir.
(2) Yüksek Mahkeme Başkanı ve yargıçları altmış beş yaşını, diğer yargıçlar atmış yaşını bitirinceye kadar görev yaparlar.
(3) Yargıçlar, yasada belirtilenlerden başka genel ve özel hiçbir görev alamaz; resmi görevleri dışında hiçbir iş yapamaz; Devlet veya kamu kuruluşlarının herhangi bir yüklenme işini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kabul edemezler.
Duruşmaların Açık Olması

Madde 106

(1) Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmalardan bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına, ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde karar verebilir.
(2) Küçüklerin yargılanması hakkında yasa ile özel kurallar konur.
Yüksek Adliye Kurulu

Madde 107

(1)Yüksek Adliye Kurulu: Yüksek Mahkemenin Başkan ve ve yargıçları, Yüksek Mahkeme emekli yargıçlarından biri, Kıbrıs Türk Federe Devleti Başsavcısı ve Kıbrıs Türk Barosunun seçilmiş başkanından oluşur. Bu fıkra amaçları bakımından Yüksek Mahkeme emekli yargıcı, Yüksek Mahkeme tarafından seçilir ve görev süresi iki yıldır. Süresi bitince yeniden seçilebilir
(2) Yüksek Adliye Kurulunda kararlar üye tam sayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla alınır. Çekimser oylar karar yeter sayısına girmez. Herhangi bir konuda salt çoğunlukla karar alınıncaya kadar oylamaya devam edilir. Yüksek Adliye Kurulu üyelerinden herhangi birini doğrudan doğruya veya dolayısıyla ilgilendiren bir konunun görüşülmesi ve karara bağlanmasında, söz konusu üye toplantıda bulunmaz ve karara katılmaz.
(3)Yüksek Mahkeme Başkan ve yargıçları ile alt mahkeme yargıçlarının atanmaları, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin veya görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, görevlerine son verilmesi ve disiplin konuları hakkında münhasıran Yüksek Adliye Kurulu yetkilidir. Yüksek Adliye Kurulu bu yetkisini, Anayasa kurallarına ve Anayasaya uygun olarak çıkarılan yasa veya yasalara göre kullanır.
(4) Yüksek Mahkeme Başkan ve yargıçlarının atanmaları Devlet Başkanı tarafından onaylanır.
Mahkeme Karar ve Emirlerine Uymayanların Cezalandırılması:

Madde 108 Yüksek Mahkeme veya herhangi bir mahkemeye, bir karar veya emrine uymayan herhangi bir kişiyi, söz konusu karar veya emre uyuncaya kadar ve herhalde on iki ayı aşmayan bir süre için, hapsetme yetkisine sahiptir.

BÖLÜM II – Yüksek Mahkemenin Oluşumu

Yüksek Mahkemenin Oluşumu ve Görev Bölümü

Madde 109

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti,Yüksek Mahkemesi bir Başkan ve en az dört , en çok beş yargıçtan oluşur.
(2) Yüksek Mahkeme; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Yüksek İdare Mahkemesi görevlerini yapar.
(3) Yüksek Mahkeme, Başkan ve dört yargıç ile toplanarak Anayasa Mahkemesi görevini yapar. Yüksek Mahkemenin bir Başkan ve beş yargıçtan oluşması halinde en son atanan veya en genç yargıç , yedek yargıç olarak görev yapar. Başkanın oturumda bulunmadığı hallerde, en kıdemli yargıç başkanlık eder.
(4) Yüksek Mahkeme, Başkan ve iki yargıç ile veya sadece üç yargıç ile toplanarak Yargıtay veya Yüksek İdare Mahkemesi olarak görev yapar.
BÖLÜM III – Yüksek Mahkemenin Anayasa Mahkemesi Olarak Görev ve Yetkileri

Yüksek Mahkemenin Anayasa Mahkemesi Olarak Yetkileri

Madde 110 Yüksek Mahkeme , Anayasa Mahkemesi olarak , bu Anayasa ve onun gereğince yapılan yasa ve Mahkeme Tüzüğü kurallarında gösterilen bütün konularda , kesin olarak karar vermek hususunda münhasır yargı yetkisine sahiptir.

Organlar Arasında Yetki Uyuşmazlığı

Madde 111

(1) Yüksek Mahkeme ,Anayasa Mahkemesi olarak Devlet organları veya Devlet içerisindeki makamlar arasında kuvvet veya yetki uyuşmazlık veya itirazlarına dair herhengi bir konu ile ilgili olarak yapılan başvurma hakkında , kesin olarak karar vermek yargı yetkisine sahiptir. Devlet içindeki mahkemeler veya adli makamlar arasındaki herhengi bir uyuşmazlık veya itirazlar da, bu madde kurallarının kapsamına girer ve Yüksek Mahkeme Anayasa Mahkemesi olarak bu uyuşmazlık veya itirazları kesinlikle karara bağlar.
(2) Herhangi bir konu ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin yetkisine giren bir sorun ortaya çıktığı takdirde, bu sorun Yüksek Mahkeme tarafından, Anayasa Mahkemesi kesinlikle karara bağlanır.
(3) Bu maddenin (1). fıkrası gereğince aşağıdakiler, eğer uyuşmazlık veya itiraz ile ilgili iseler , Mahkemeye başvurabilirler.
(a) Devlet Başkanı veya;
(b) Kıbrıs Türk Federe Meclisi; veya
(c) Devletin herhangi diğer bir organı veya Devlet içindeki diğer bir makam.
(4) Söz konusu başvurma, bahis konusu kuvvet veya yetkiye itiraz edilmesinden başlayarak otuz gün içinde yapılır.
(5) Böyle bir başvurma üzerine Mahkeme başvurma konusu olan yasa, karar veya işlemin, kuvvet veya yetki olmaksızın kabul edildiği, alındığı veya yapıldığı sebebine dayanmak suretiyle uyuşmazlığın çıkmasından veya itirazın yapılmasından veya başlangıcından itibaren tamamen veya kısmen hükümsüz olduğuna ve hiçbir hukuki hükmü olmadığına karar verebilir; her iki halde de Mahkeme, böyle bir yasa, karar veya işlem gereğince yapılan veya yapılmamış olan herhangi bir eylem veya işlemin hükmü hakkında yöneride bulunabilir.
(6) Böyle bir başvurma üzerine Mahkeme tarafından verilen herhangi bir karar, hemen ilgili taraflara ve onu derhal Resmi Gazete’de yayınlayacak olan Devlet Başkanına yazılı olarak bildirilir.
(7) Bu madde gereğince yapılan başvurma üzerine, Mahkeme, başvurmaya konu olan hale göre yasa, veya karar veya işlemin, karar verilinceye kadar, yürürlüğünün durdurulmasını emredebilir; böyle bir emir, derhal Resmi Gazete’de yayımlanır.
Yasaların Anayasaya Aykırılık Konusu

Madde 112

(1) Devlet Başkanı , bir yasayı veya herhangi bir yasanın herhangi belli bir kuralının veya Kıbrıs Türk Federe Meclisinin herhangi bir kararını yayınlanmadan önce, bu Anayasanın herhangi bir kuralına aykırı veya ona uygun olup olmadığı konusunda görüşünü bildirmesi için Anayasa Mahkemesi olarak Yüksek Mahkemeye yollayabilir.
(2) Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi olarak, bu maddenin (1). fıkrası gereğince kendisine sunulan her konuyu inceler ve Devlet Başkanı ve Meclis adına ileri sürülen iddiaları dinledikten sonra, konu hakkındaki görüşünü en geç kırk beş gün içinde karara bağlar ve bunu Devlet Başkanına yazılı olarak bildirir.
(3) Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi olarak , bu gibi bir yasa , karar veya onun herhengi bir kuralının bu Anayasanın herhangi bir kuralına aykırı olduğu veya ona uygun olmadığı görüşünde ise , söz konusu yasa , karar veya kural, Devlet Başkanı tarafından yayınlanmak suretiyle ilan olunmaz.
Yasalara Karşı İptal Davası

Madde 113

(1) Devlet Başkanı, Kıbrıs Türk Federe Meclisinde grubu bulunan veya bulunmayan siyasal partiler, siyasal gruplar ve en az yedi milletvekili veya kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda yasa ile saptanacak diğer kurum, kuruluş sendika (sendikalar federasyonu, sendikalar konfederasyonunu da kapsar) veya makamlar bir yasanın, veya herhangi bir yasanın herhangi bir kuralının veya Kıbrıs Türk Federe Meclisinin herhangi bir kararının Anayasanın herhangi bir kuralına aykırı veya ona uygun olmadığı gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi olarak Yüksek Mahkemede doğrudan doğruya iptal davası açabilirler.
(2) Anayasa Mahkemesi olarak görev yapan Yüksek Mahkeme doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı iptali istenen yasanın, veya herhangi bir yasanın herhangi belli bir kuralının veya Kıbrıs Türk federe Meclisinin kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak doksan gün sonra düşer.
Anayasaya Aykırılık Konusunun Mahkemeler Tarafından Yüksek Mahkemeye İletilmesi

Madde 114

(1) İstinaf işlemleri de dahil olmak üzere, herhangi bir mahkeme işlemindeki bir taraf, bu işlemin herhangi bir safhasında bu işlemdeki uyuşmazlık konularından herhangi birinin karara bağlanmasında etkisi olabilen herhangi bir yasanın veya kararın veya söz konusu yasa veya kararın herhangi bir kuralının Anayasaya aykırılığını ileri sürebilir ve bunun üzerine, mahkeme bu konuyu, kararı vermek üzere yüksek Mahkemeye Anayasa Mahkemesi olarak sunar ve bu konu hakkında Mahkemece bir karar verilinceye kadar söz konusu işlemi durdurtur.
(2) Yüksek Mahkeme ,Anayasa Mahkemesi olarak kendi kararına sunulan bir konuyu, tarafları dinledikten sonra inceler ve kararını verir. Alınan karar konuyu sunan mahkemeye bildirilir.
(3) Yüksek Mahkemenin , Anayasa Mahkemesi olarak , bu maddenin (2). fıkrası gereğince verdiği herhangi bir karar, konuyu sunan mahkemeyi ve ilgili tarafları bağlar. Alınan karar, yasanın veya kararın veya sözkonusu yasa veya kararın herhangi belli bir kuralının Anayasaya aykırı olduğu yolunda ise, sözkonusu yasa veya karar veya sözkonusu yasa veya kararın herhangi belli bir kuralı, yalnız sözkonusu mahkeme işlemine uygulanmaz.

Anayasanın Yorumu

Madde 115 Yüksek Mahkeme ,Anayasa Mahkemesi, olarak bu anayasanın herhangi bir kuralını yorumlamak münhasır yetkisine sahiptir. Bunu yaparken gerekli gördüğü hallerde Kıbrıs Türk Federe Devleti Kurucu Meclis tutanaklarından yararlanabilir.

Anayasa Mahkemesinin Kararları

Madde 116

(1) Yüksek Mahkemenin ,Anayasa Mahkemesi olarak vereceği kararlar kesindir. Kararlar, gerekçesi yazılmadan açıklanmaz.
(2) Mahkemece, Anayasaya aykırı olduğundan iptaline karar verilen yasa, veya yasanın herhangi belli bir kuralı veya Kıbrıs Türk Federe Meclisinin herhangi bir kararı , gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar.
(3) Gereken hallerde, Mahkeme, iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak bir yılı geçemez.
(4) İptal kararı geriye yürümez.
BÖLÜM IV – Yüksek Mahkemenin Yargıtay Olarak Görev ve Yetkileri

Yargıtay’ın Yetkileri

Madde 117

(1) Yüksek Mahkeme ,Yargıtay olarak , Devlette en yüksek istinaf mahkemesidir; bu Anayasa ve onun gereğince yapılan yasa ve Mahkeme Tüzüğü kurallarına bağlı olarak, herhangi bir mahkeme kararının istinafına ait davalara bakmak ve karara bağlamak yetkisine sahiptir.
(2) Bu maddenin (3). fıkrası kuralları saklı kalmak koşuluyla, Yüksek Mahkeme Yargıtay, bu Anayasanın veya herhangi bir yasanın gösterdiği hallerde ilk mahkeme olarak ve istinafen davalara bakmak yargı yetkilerine sahiptir.
Ancak, ilk mahkeme olarak yetki verildiği hallerde, bu yetki Yüksek Mahkemenin atayacağı Yüksek Mahkeme yargıç veya yargıçları tarafından kullanılır. Bu suretle verilecek kararlara karşı Yüksek Mahkemeye Yargıtay olarak, istinafen başvurma hakkı vardır.
(3) Yetkisiz tutuklamanın kaldırılması için emirname (Habeas Corpus), bir yetkinin kullanılmasını sağlamak için emirname (mandamus), yanlış bir kararın uygulanmasını önlemek için emirname (Prohibition), bir makamın hangi yetkiye dayanılarak işgal edildiğinin soruşturulmasına ilişkin emirname (quo warranto) ve herhangi bir mahkeme veya yargı niteliğinde yetki kullanan herhangi bir Mahkemenin kararının iptali için emirname (certiorari) çıkarmaya münhasıran Yüksek Mahkeme, Yargıtay olarak yetkilidir.
BÖLÜM V – Yüksek Mahkemenin Yüksek İdare Mahkemesi Olarak Görev ve Yetkileri

Yüksek İdare Mahkemesinin Yetkileri

Madde 118

(1) Yüksek Mahkeme ,Yüksek İdare Mahkemesi, olarak yürütsel veya yönetsel bir yetki kullanan herhangi bir organ, makam veya kişinin bir kararının, işleminin veya ihmalinin, bu Anayasanın veya herhangi bir yasanın veya bunlara uygun olarak çıkarılan mevzuatın kurallarına aykırı olduğu veya bunların söz konusu organ veya makam veya kişiye verilen yetkiyi aşmak veya kötüye kullanmak suretiyle yapıldığı şikayeti ile kendisine yapılan başvurma hakkında, kesin karar vermek münhasır yargı yetkisine sahiptir.
(2) Böyle bir başvurma, sahip olduğu meşru bir menfaati, bu gibi karar veya işlem veya ihmal yüzündan olumsuz yönde ve doğrudan doğruya etkilenen kişi tarafından yapılabilir.
(3) Söz konusu başvurma, karar veya işlemin yayınlanması tarihinden veya yayınlanmadığı takdirde ve bir ihmal halinde, başvuran kişinin bunu öğrendiği tarihten başlayarak yetmiş beş gün içinde yapılır.
(4) Böyle bir başvurma üzerine Mahkeme, kararında:
(a) Sözkonusu karar veya işlem veya ihmali, tamamen veya kısmen onaylayabilir; veya
(b) Sözkonusu karar veya işlemin, tamamen veya kısmen, hükümsüz ve etkisiz olduğuna ve herhangi bir sonuç doğurmayacağına karar verebilir; veya
(c) Sözkonusu ihmalin, tamamen veya kısmen yapılmaması gerektiğine ve yapılması ihmal olunan eylem veya işlemin yapılması gerektiğine karar verebilir.
(5) Bu maddenin (4). fıkrası gereğince verilen herhangi bir karar, Devlet içerisindeki bütün mahkemeleri ve bütün organları veya makamları bağlar. Karar, ilgili organ veya makam veya kişi tarafından uygulanır ve ona göre hareket edilir.
(6) Bu maddenin (4). fıkrası gereğince hükümsüz kılınan herhangi bir karar veya işlemin veya yapılmaması gerektiğine karar verilen herhangi bir ihmalin, kendisine zarar verdiği herhangi bir kişi, ilgili organ, makam veya kişi tarafından, istemi kendisini tatmin eder şekilde yerine getirilmediği takdirde, zararların tazmini veya kendisine başka bir tazminat verilmesi için dava açmak ve mahkeme tarafından saptanacak tam ve muhik bir tazminat almak ve söz konusu mahkemenin vermeye yetkili olduğu diğer tam ve muhik bir tazminat almak hakkına sahiptir.
BÖLÜM VI – Yüksek Mahkemenin Diğer Görev ve Yetkileri

Yüksek Mahkemenin Diğer Görev ve Yetkileri

Madde 119 Yüksek Mahkemenin kuruluşu , işleyişi, görev ve yetkileri bu Anayasa’da belirtilen kurallar saklı kalmak koşuluyla, yasa ile düzenlenir.

Mahkeme Tüzükleri Yapma Yetkisi

Madde 120

(1) Yüksek Mahkeme, kendisinin veya herhangi bir diğer mahkemenin uygulama ve usul kurallarını düzenlemek için Mahkeme Tüzükleri yapar.
(2) Bu maddenin (1). fıkrasının genelliği saklı kalmak üzere Yüksek Mahkeme, aşağıdaki amaçlar için, Mahkeme Tüzüklerine kurallar koyabilir:
(a) Mahkeme oturumlarının düzenlenmesi ve herhangi bir amaç için yargıçların görevlendirilmesi;
(b) Yüksek Mahkemedeki veya başka bir mahkemedeki istinaf veya diğer işlemlerin gereğinden fazla veya taciz edici olduğu veya adaletin gerçekleştirilmesini geciktirmek amacıyla yapıldığı görünenlerin seri yargılama usulü ile karara bağlanmaları;
(c) Mahkemelerdeki yargılama işlemleri ile ilgili şekillerin, harçların, işlemlerin ve onlarla ilgili giderlerin düzenlenmesi;
(ç) Mahkemelerin kayıt kalemlerinin oluşumu ve mahkemelere bağlı kamu görevlilerinin yetki ve görevlerinin saptanması ve düzenlenmesi;
(d) Mahkeme tüzüklerinde herhangi bir kuralın yerine getirilmesi için gereken sürenin saptanması.
(e)Yüksek Adliye Kurulunun , adliye hizmeti üyeleri ile ilgili disiplin konuları hakkındaki yetkisini kullanırken izleyeceği uygulama ve usul kurallarının saptanması.
BÖLÜM VII – Alt Mahkemeler

Alt Mahkemelerin Kuruluşu, Görev ve Yetkileri

Madde 121

(1) Bu Anayasa ve yasalar gereğince, Yüksek Mahkeme tarafından kullanılan yargı yetkisi dışındaki yargı yetkisi, bu Anayasa kurallarına bağlı olarak ve bunlar gereğince yapılan yasada gösterilen alt mahkemeler tarafından kullanılır.
(2) Kişi ve Aile Hukuku (Ahvali şahsiye) ve dini konular ile ilgili hukuk davaları hususundaki yargı yetkisini kullanan alt mahkemeler ile diğer alt mahkemelerin kuruluş ,işleyiş , görev ve yetkileri yasa ile düzenlenir.
BÖLÜM VIII – Güvenlik Kuvvetleri İle İlgili Yargı ve Güvenlik Kuvvetleri Yargıtayı

Güvenlik Kuvvetleri İle İlgili Yargı

Madde 122

(1) Güvenlik Kuvvetleri ile ilgili yargı, güvenlik kuvvetleri mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür.
(2) Güvenlik Kuvvetleri mahkemeleri, güvenlik kuvvetlerinde görevli olmayan kişilerin özel yasada belirtilen askeri suçları ile yasada gösterilen görevlerini yaptıkları sırada veya yasada gösterilen güvenlik kuvvetlerine ait yerlerde , güvenlik kuvvetlerindeki görevlilere karşı işledikleri suçlara bakmakla görevlidir.
(3) Güvenlik Kuvvetleri mahkemelerinin, savaş veya sıkıyönetim hallerinde veya olağanüstü durumda, hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduğu yasa ile düzenlenir.
(4) Güvenlik Kuvvetleri ile ilgili yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, güvenlik kuvvetlere bağlı yargıçların özlük işleri, güvenlik kuvvetleri mahkemelerde savcılık görevlerini yapanlarla ilgili kurallar, mahkemelerin bağımsızlığı, yargıçların güvenceleri ve Güvenlik Kuvvetlerdeki hizmetlerin gereklerine göre yasa ile düzenlenir.
Güvenlik Kuvvetleri Yargıtayı

Madde 123

(1) Güvenlik kuvvetleri Yargıtay’ı, güvenlik kuvvetleri mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.
(2) Güvenlik kuvvetleri Yargıtay’ın kuruluşu, işleyişi, yargılama usulleri ve üyeleri hakkındaki disiplin ve özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı, yargıçların güvenceleri ve güvenlik kuvvetlerdeki hizmetlerin gereklerine göre yasa ile düzenlenir.
BÖLÜM IX – Başsavcılık
Başsavcı ve Savcılar

Madde 124

(1) Kıbrıs Türk Federe Devleti, Hukuk Dairesi bağımsız olup Başkanı Başsavcıdır. Başsavcının yokluğunda kendisine Başsavcı Yardımcısı vekillik eder.
(2) Başsavcı, Yüksek Mahkeme yargıcı atanabilmek için gerekli niteliklere sahip kişiler arasından atanır ve Kıbrıs Türk Federe Devleti, adliyesinin daimi üyesidir. Başsavcı, Yüksek Mahkeme yargıçlarının bağlı olduğu aynı koşul ve kayıtlarla görev yapar ve görevine ancak Yüksek Mahkeme yargıçlarına uygulanan aynı nedenlerle ve aynı usulle son verilebilir.
(3) Kıbrıs Türk Federe Devleti, Başsavcısı, Devletin, Devlet Başkanının, Başbakanın, Bakanlar Kurulunun, bakanların ve diğer Devlet organlarının hukuk danışmanıdır. Kendisine bu Anayasa veya yasa tarafından verilen veya emrolunan diğer bütün yetkileri kullanır ve diğer görevleri yapar.
(4) Başsavcı, kamu yararının gereğine göre, Kıbrıs Türk Federe Devleti, mahkemelerinde, herhangi bir suç hakkında dava açmak, izlemek, davayı devralmak, devam ettirmek veya ettirmemek yetkisine sahiptir. Ceza mahkemelerinde, kovuşturmanın kesin yönetim ve sorumluluğu Başsavcıya aittir. Bu yetki doğrudan doğruya kendisince veya yönerisine uygun olarak Başsavcı Yardımcısı veya savcılar tarafından kullanılır.
(5) Başsavcı, Devletin taraf olduğu hukuk ve Anayasa davalarında Devleti veya organlarını da temsil etme yetkisine sahiptir.
(6) Başsavcı, Başsavcı Yardımcısı ve Savcılar, herhangi bir mahkemede dinlenilmek hakkına sahiptirler ve bu hakkın kullanılmasında, mahkeme önüne çıkan bütün diğer kişilere karşı öncelik kazanırlar.
(7) Bu Anayasanın kuralları saklı kalmak kaydıyla, Kıbrıs Türk Federe Devleti,Hukuk Dairesinin kuruluşu, işleyişi, Başsavcı, Başsavcı Yardımcısı ve savcıların nitelikleri ile atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, haklarında disiplin kovuşturması yapılması ve disiplin cezası uygulanması ve diğer özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçların güvenceleri kurallarına göre yasa ile düzenlenir.
ALTINCI KISIM – Çeşitli Kurallar

Zararlı Borçlulara Göre Göçmenlerin Korunması

Madde 125 Bu Anayasanın 36. maddedeki kurallarına bakılmaksızın , Türk Toplumunun Ulusal Direnişi uğruna veya direniş sırasında göç eden veya doğrudan doğruya zarara uğrayan yurttaşları koruma amacıyle gerekli sosyal, ekonomik, mali ve diğer tedbirler yasa ile düzenlenir.

Göçmenlerin Esenlendirilmesi (Rehabilite Edilmesi) 

Madde 126 Devlet, göçmenlerin esenlendirilmesi, kendilerine, ailelerine ve topluma yararlı duruma getirilmeleri için gerekli sosyal, ekonomi, mali ve diğer tedbirleri alır; esenlendirmeyi gerçekleştirinceye kadar gerekli yardımlarda bulunur.

Devlet Sınırları Dışındaki Mülkiyet Haklarının Korunması:

Madde 127 Türk yurttaşların ,Devlet sınırları dışında, Kıbrıs’ta kalan taşınmaz malları için devletten, eşdeğerde taşınmaz mal veya tazminat isteme hakları saklıdır. Bu hak yasa ile düzenlenir.

Devlet Sınırları Dışındaki Üretim Araç ve Tesislerinin Mülkiyet Haklarının Korunması:

Madde 128 Türk Yurttaşlarının Devlet sınırları dışında Kıbrıs’ta kalan üretim araç ve tesisleri için devletten, eşdeğerde üretim araç ve tesisleri veya tazminat isteme hakları saklıdır; bu hak yasa ile düzenlenir.

Kıbrıs Türk Toplumunun Mülkiyet Hakkı

Madde 129 Kıbrıs Türk toplumu adına ,Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin sahiller, ormanlar, mer’alar, parklar, su kaynakları, ve madenler gibi devletin hüküm ve tasarrufunda bulunması gerekli doğal kaynaklar ile arsalar, savunma alanları ile anıtlar, kamu hizmetlerinde olan binalar ve tesislerle yasanın sahipsiz taşınmaz mal olarak nitelendirdiği taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkı saklıdır. Bu hak anayasanın herhangi bir kuralına bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilere devredilemez.

Kıyıların ve Denizlerin Korunması

Madde 130

(1) Kıyılar, yalnız kamu yararına kullanılabilir.
Belediye sınırları dışındaki kıyıların yüz metrelik şeridi üzerinde yalnız Devlete ait, çok gerekli ve kamu yararına olan tesisler kurulabilir. Ancak, bu gibi tesisler, kıyıların doğal güzelliğini bozacak nitelikte olamaz.
Mevcut bina veya tesislerin gelecekteki durumu yasa ile düzenlenir.
(2) Özel veya tüzel kişiler, hiçbir amaçla, insan sağlığını bozacak veya deniz hayvanlarının varlığını tehlikeye düşürecek nitelikteki sıvı veya katı maddeleri denizlere veya derelere akıtamaz, dökemez.
Kamu Görevlilerinin Haklarının Saklı Tutulması

Madde 131

(1) Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce kamu görevlisi bulunan herhangi bir kişi, bu tarihten sonra, kendisine bu tarihe kadar uygulanan aynı hizmet koşullarına bağlı olmak hakkına sahiptir. Bu hizmet koşulları, Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihte veya ondan sonra, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kamu görevlisi bulunduğu sürece, herhangi bir kişi aleyhine değiştirilemez. Bu maddede belirtilen kamu görevlileri yeni bir atama işlemine gerek olmaksızın görevlerine devam ederler.
(2) Bu madde bakımından, kamu görevlisi, Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce Kıbrıs Türk Federe Devletinin, kamu hizmetinde herhangi, bir hizmeti gören kişiyi kapsar Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile tüm yargıçlar , başsavcı ve savcılar ,başmurakıp ve Güvenlik Kuvvetlerindeki görevliler de kamu görevlisi tanımının kapsamına girer ve tüm hakları saklıdır.
(3) Bu madde bakımından hizmet koşulları,16 Ağustos 1960 tarihli Anayasa; bu Anayasaya uygun olarak 21 aralık 1963 tarihine kadar kabul edilmiş mevzuata, 28 Aralık 1967 tarihli Kıbrıs Türk Yönetimi Temel Kuralları ve tadillerine, bunlara uygun olarak kabul edilmiş mevzuat ve ilkelere ; Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi yürütme kurulu ve meclisinin 13 ve 18 Şubat 1975 tarihinde birleşik olarak yaptıkları toplantıda aldıkları kararlara; bunlara uygun olarak kabul edilmiş mevzuata göre saptanmış ücret, izin, azil, görevden uzaklaştırma, emeklilik maaşı, ikramiyeleri ve benzeri hakları kapsar.
Kamu Görevlilerinin Maaş ve Ücret Haklarının Korunması

Madde 132 21 Aralık 1963 tarihinde kamu görevlisi bulunan herhangi bir kişi, kendisine bu tarihe kadar uygulanan hizmet koşulları gereğince ; 21 Aralık 1963 tarihinden sonra , 21 Aralık 1963 tarihinde yürürlükte bulunan her hangi bir yasada belirtilen hizmet koşulları gereğince atanan herhangi bir kamu görevlisi , almaya hak kazandığı maaş ve ücretin tamamını, 21 Aralık 1963 tarihinden sonra herhangi bir nedenle alamamış ise ,Devlet ödenmeyen maaş veya ücretlerin geriye kalan kısmını ödemek için gerekli tedbirleri alır.

Hak sahiplerinin ve gerekli tedbirlerin saptanması yasa ile düzenlenir.

Sosyal Sigorta Haklarının Korunması

Madde 133 Kıbrıs’ta yürürlükte olan herhangi bir sosyal sigortalar yasası gereğince , yaşlılık, dulluk, yetimlik, sakatlık “pneumokonyozis” menfaatine hak kazanan fakat herhangi bir nedenle bu haktan yararlanamayan kişilere , Devlet bu menfaatleri sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Hak sahiplerinin ve gerekli tedbirlerin saptanması, yasa ile düzenlenir.

Çiftçilerin Prim Haklarının Korunması:

Madde 134 Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihte, mevzuat gereğince prim almaya hak kazanan fakat herhangi bir nedenle bu haktan yararlanamayan çiftçilere ,Devlet bu primleri sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Prime hak kazananların ve gerekli tedbirlerin saptanması ,yasa ile düzenlenir.

YEDİNCİ KISIM – Geçici Kurallar

Mevzuat Kurallarının Geçerliliği

Geçici Madde 1

(1) 16 Ağustos 1960 tarihli Anayasanın ve bu Anayasaya uygun olarak , 21 Aralık 1963 tarihine kadar kabul edilmiş mevzuatın; 28 aralık 1967 tarihli Kıbrıs Türk Yönetimi Temel Kurallarının ve tadillerinin ve bunlara uygun olarak kabul edilmiş mevzuatın ; Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi yürütme kurulu ve meclisinin 13 ve 18 Şubat 1975 tarihlerinde birleşik olarak yaptıkları toplantılarda alınan kararların ve bunlara uygun olarak kabul edilmiş mevzuatın ; bu anayasanın kurallarına veya bu anayasa uyarınca uyulacak kurallara aykırı olmayanları, yürürlükte kalır.
(2) Bu Anayasada öngörülen yasalar, Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak altı ay içinde yapılır.
(3) Bu Anayasada öngörülen yasalar ,yürürlüğe konuluncaya ve örgütler kuruluncaya kadar bu maddenin (1). fıkrasında belirtilen Anayasal kurallar ile mevcut mevzuat yürürlükte kalır ve örgütler görevlerine devam ederler.
Kıbrıs Federal Cumhuriyeti ile İlgili Kural

Geçici Madde II

Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin Anayasası yürürlüğe girince, Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasasında gerekli değişiklikler yapılır.

Kurucu Meclis

Geçici Madde III

Bu Anayasaya göre kurulan Kıbrıs Türk Federe Meclisi’nin toplanmasıyla Kurucu Meclisin hukuki varlığı sona erer ve kendiliğinden dağılır.

Devlet Başkanı

Geçici Madde IV

Bu Anayasaya göre seçilen Devlet Başkanı göreve başladığı gün, mevcut Devlet Başkanının görevi sona erer.

Bakanlar Kurulu

Geçici Madde V

Bu Anayasaya göre seçilen Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı , Kıbrıs Türk Federe Meclisi seçimi yapılıp göreve başladıktan sonra, bu Anayasa gereğince Kıbrıs Türk Federe Bakanlar kurulunu atar. Mevcut Bakanlar kurulunun görevi sona erer.

Seçimler

Geçici Madde VI

Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak seçimlerin yapılmasını olanak dışı bırakan olağan üstü bir durum olmadıkça Milletvekillerinin ve Devlet başkanının seçimleri altı ay içinde yapılır. Ancak, yerel kuruluş organlarının seçimi, Milletvekili ve Devlet Başkanı seçimlerinden önce yapılır.

Seçim tarihleri, kurucu Meclis tarafından saptanır.

SEKİZİNCİ KISIM – Son Kurallar
Kıbrıs Türk Federe Devletinin Statüsünün ve Toplumsal Karakterinin Korunması:

Madde 135

(1) Bu Anayasanın hiçbir kuralı, herhangi bir kişi zümre veya sınıfa, bu Anayasa ile güvence altına alınan Kıbrıs Türk Feder Devleti’nin ve Kıbrıs Türk Toplumunun hak ve statüsünün değiştirilmesini veya bu Anayasanın kurduğu düzenin yok edilmesini veya tanınan temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan hareketlere girişmek ve faaliyetlerde bulunmak hak ve yetkisini verdiği şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
(2) Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin , yabancı devletlerden ve Uluslararası kuruluşlardan her türlü yardım alma yetkisi hiçbir koşul altında ve her nedenle olursa olsun kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz.
(3) Kıbrıs Türk Toplumuna bağlı kişilere dayalı olmak ilkesi gözetilerek kurulan, Vakıflar ve Din işleri örgütü, sendikalar, kooperatifler, bankalar, holdingler, ticaret odası, baro ve diğer benzeri mesleki kuruluşların hukuki varlığı, herhangi bir siyasi antlaşma ile ortadan kaldırılamaz veya Kıbrıs Türk Toplumun dayalı olan toplumsal karakteri bozulamaz.
(4) Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Kıbrıs Türk Toplumu adına radyo -televizyon istasyonları kurmak, çalıştırmak, devam ettirmek; Üniversite, Yüksek okul, mesleki okul açmak veya açılmasına izin vermek ve devam ettirmek yetkisi hiçbir koşul altında veya herhangi bir antlaşmayla ortadan kaldırılamaz veya kısıtlanamaz.
Açıklama

Madde 136 Bu Anayasada başka türlü düzenlenmedikçe veya metin başka türlü gerektirmedikçe “Devlet” Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ifade eder;

“Kişi” tüzel kişiliği haiz olan veya olmayan herhangi bir şirketi ortaklığı derneği, birliği, kurum ve kuruluşu da kapsar.

“Mahkeme”, mahkemenin herhangi bir yargıcını da kapsar.

“Türk Yurttaşı”, Kıbrıs Türk Federe Devletinin Türk yurttaşlarını da ifade eder ve Türk yurttaşlarının denetiminde bulunan tüzel kişileri de kapsar.

Başlangıç Kısmı

Madde 137 Kıbrıs Türk Toplumunun mücadelesini ve bu anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten Başlangıç kısmı , Anayasa metninden sayılır.

Anayasa Değişiklik Yapma

Madde 138

(1) Anayasa kurallarının değiştirilmesi , kaldırılması veya yeni kuralların konulması Kıbrıs Türk Federe Meclisinin en az yedi üyesinin önerisi ve üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun oyu ile olur.
(2) Anayasanın yukarıda öngörülen değişiklikleri, halkoylamasından sonra, kabul edildiği takdirde, Devlet Başkanınca on gün içinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer.
Anayasanın Yürürlüğe Girmesi

Madde 139:

“Bu Anayasa, Kurucu Meclisçe kabul edilme tarihinden başlayarak Devlet Başkanınca on gün içinde, Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra, halkoylamasına sunulmadan önce, Kurucu Meclisçe kabul edilen herhangi bir değişiklik yasasının yürürlüğe girmesi tarihinden başlayarak, Devlet Başkanı tarafından on gün içinde, değiştirilmiş şekliyle tüm halinde, Resmi Gazetede yeniden yayınlanır ve 19 Şubat 1975 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 3 Numaralı Kararnamenin10. maddesindeki kurala bakılmaksızın, 8 Haziran 1975 günü halkoylamasına sunulur.”

Bu Anayasa, halkoylamasına sunulup geçerli oyların salt çoğunluğu ile kabul edilince, Kıbrıs Türk Federe Devletinin Anayasası olur ve halk oylaması sonuçlarıyla birlikte on gün içinde Resmi Gazetede yayınlanarak, geçici maddede belirtilen kurallar ve ilkeler saklı kalmak koşuluyla , yürürlüğe girer.

Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine Dair Sözleşme

0
Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine Dair Sözleşme

Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine dair Sözleşme (Convention on the Privileges and Immunities of the United Nations) 13 Şubat 1946 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Türkiye sözleşmeyi, «Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine dair Sözleşme» ye Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin katılması hakkında Kanun” ile ve itiraz-i kayıtlarla onaylamış ve, 15 Mart 1950 günü kabul edilen kanun Resmî Gazete‘nin 21 Mart 1950 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN AYRICALIK VE MUAFİYETLERİNE DAÎR SÖZLEŞME

Birleşmiş Milletler Asamblesi tarafından 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilmiştir.

Madde — I
Tüzel Kişilik

1 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, tüzel kişiliğe maliktir.

a) Anlaşmalar yapmaya,
b) Taşınır ve taşınmaz malları almaya ve satmaya,
c) Dâva açmaya, yeterliği vardır.

Madde — II
Mallar, Sermayeler ve Alacaklar.

2 nci Bent •— Birleşmiş Milletler Kurulu, malları ve alacakları, bulundukları yer neresi ve elinde tutan kim olursa olsun, Kurulun açıkça vazgeçtiği hususi haller müstesna olmak üzere, adlî muafiyetten faydalanırlar. Bununla beraber şurası da mukarrerdir ki, bu feragat yürütme tedbirlerine şamil olmayacaktır.

3 ncü Bent — Kurulun binaları masuniyeti haizdir. Alacak ve malları, bulundukları yer neresi ve elinde tutan kim olursa olsun, arama, her hangi bir maksatla el koyma, zoralım ve kamulaştırma ile diğer her türlü icrai, idari, adlî ve teşriî tedbirlerden muaftır.

4 ncü Bent — Kurul arşivlerinin ve, genel olarak, Kurula ait veya elinde bulunan bütün belgelerin, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, masuniyetleri vardır.

5 nci Bent — Hiçbir akçalı denetleme, düzenleme ve moratoryuma bağlı olmaksızın :

a) Kurul her türlü sermaye, altın veya dövizi elinde tutabilir ve her nevi para üzerine hesaba malik olabilir,
b) Kurul, alacaklarını, altın veya dövizi bir memleketten diğerine veya bir memleket dâhilinde serbestçe taşıyabilir ve elindeki her nevi dövizi her nevi başka paraya çevirebilir.

6 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, yakardaki 5 nci bent gereğince kendisine tanınmış olan hakların kullanılmasında, bu hakların kısmen veya tamamen kullanılmaması hususunda bir Üye Devletin teşebbüslerini, kendi menfaatlerine zarar vermeyeceğine kanaat getirdiği nispette, nazarı itibara alacaktır.

7 nci Bent — Birlermiş Milletler Kurulunun alacak, gelir ve sair malları :

a) Bütün vasıtasız vergilerden muaftır. Bununla beraber şurası mukarrerdir ki, Kurul, sadece kamu menfaatlerine mahsus hizmetlerin bedellerinden fazla olmıyan vergilerden muafiyet istemiyecektir.
b) Birleşmiş Milletler Kurulunun resmî faaliyeti için lüzumlu eşya, ithalât veya ihracat kısnıtı ve yasakları ile her nevi Gümrük Vergisinden muaftır. Bununla beraber, şurası mukarrerdir ki, bu şekilde gümrüksüz ve resimsiz olarak sokulan eşya ithal edildiği memlekette satılamıyacaktır, meğer ki satış bu memleketin Hükümetince kabul edilmiş şartlar altında yapılmış olsun.
c) Kurulun yayınları ithalât ve ihracat yasakları ve kısıntıları ile her nevi Gümrük Vergisinden muaftır.

8 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, prensip itibariyle, taşınır ve taşınmaz malların fiyatları içine giren satış resimleri ile istihlâk Vergisinden muafiyet isteğinde bulunmıyacaksa da, resmî istimali için yapacağı ve fiyatında bu nevi vergi ve resimlerin dâhil bulunduğu önemli alımlarda üyeler mümkün oldukça bu vergi ve resimlerin indirilmesi veya geri verilmesi için uygun idari tedbirleri alacaklardır,

Madde — III
Ulaştırma, kolaylıkları

9 ncu Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, her üye Devlet toprakları üzerinde kendi resmî haber leşmeleri için takaddüm hakları, posta tarife ve resimleri, kablogramlar, telgraflar, telsiz telgraf, telefoto, telefon ve diğer haberleşme ile basın ve radyo haberleri basın tarifesi ile ilgili hususlarda, en az, kendisinin diğer her hangi bir Hükümete, bu Hükümetin diplomatik misyonu da dâhil olmak üzere, gösterdiği muamele kadar müsait muamele görür. Kurulun resmî yazışmaları ve diğer resmî haberleşmeleri sansür edilemezler.

10 ncu Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, şif re kullanmak ve diplomatik kurye ve çantaların haiz bulunduğu ayrıcalık ve muafiyetlerin aynından faydalanacak olan kurye veya çantalarla haberleşmelerini göndermek ve almak hakkını haiz olacaktır.

Madde — IV
Üye Devletler Temsilcileri

11 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulunun başlıca veya tali kurumları ve birleşmiş Milletlerin topladığı konferanslar yanındaki üye devleti erin temsilcileri, görevleri müddetince ve yerlerine gidiş veya toplantı yerinden dönüşleri esnası da aşağıdaki ayrıcalık ve muafiyetlerden faydalanırlar:

a) Şahsan tutma veya hapsedilme ve şahsi eşyalarının zoralımı muafiyeti ile, söz ve yazıları
da dâhil olduğu halde, temsilci sıfatıyla gösterdikleri çalışma hususunda her türlü adlî kovalamadan muafiyet
b) Bilcümle kâğıt ve vesikaların dokunulmazlığı
e) Şifre kullanmak ve mühürlü çanta ve mektuplar aracılığı ile haberleşmelerde bulunmak veya vesikalar almak hakkı;
d) Görevlerini yaptıkları esnada ziyaret edecekleri veya geçecekleri memleketlerde, her türlü, millî hizmet ödevlerinden, yabancılara mahsus kayıt muamelelerinden, göçmenlikle ilgili her türlü kısıntı tedbirlerinden, kendileri ve eşleri için muafiyet
e) Para ve kambiyo muamelelerinde, geçici resmî görev sahibi yabancı hükümet temsilcilerine tanınmış olan kolaylıklar
f) Şahsi eşyaları için diplomasi memurlarına tanınmış olan muafiyet ve kolaylıklar
g) Keza, yukardakilere aykırı düşmeyen, ve diplomasi memurlarının faydalanmakta oldukları sair ayrıcalık, muafiyet ve kolaylıklar. (Şahsi eşyaları arasında bulunmayan ithalât maddeleri için Gümrük veya İstihlâk vergileri veya satış resimlerinden muafiyet istemek hakkından gayri).

12 nci Bent — Birleşmiş Milletlerin başlıca ve tâli kurumları ile kurul tarafından toplanan konferanslardaki üyelere, görevlerini yaparlarken tam bir bağımsızlık ve söz serbestliği sağlamak amacı ile, görevlerini yaptıkları sırada, gösterdikleri çalışma, söyledikleri sözler ve yazdıkları yazılarla ilgili hususlarda tanınmış olan adlî muafiyet, bunların üye Devletlerin temsilciliği sıfatı nihayet bulduktan sonra dahi devam edecektir.

13 ncü Bent — Her hangi bir verginin alınması Ödevlinin bir yerde mukim bulunması işine bağlı olduğu hallerde, Birleşmiş Milletlerin başlıca veya tâli kurumlarında veya kurulun toplandığı konferanslarda bulunan üye Devlet temsilcilerinin görevlerini yapmak üzere bir üye Devlet ülkesinde bulundukları müddetler, ikamet müddeti olarak sayılmayacaktır.

14 ncü Bent — üye devletler temsilcilerinin ayrıcalık ve muafiyetler kendi şahsi menfaatleri için değil, kurulla ilgili görevlerini tam bir bağımsızlık içinde yapmalarım sağlamak amacı ile tanınmış bulunmaktadır. Binaenaleyh, her üye Devlet, kendi görüşüne göre muafiyetin adaletin yerine getirilmesine engel olduğu veya uğrunda tanındığı amaca zarar gelmeksizin kaldırılabileceği kanaatinde bulunduğu. bütün hallerde sadece temsilcisinin muafiyetini kaldırmak hakkına malik değil aynı zamanda bununla da ödevlidir.

15 nci Bent — 11. 12. ve 13 ncü bentler hükümleri, bir temsilcinin, uyruğu olduğu, temsilciliğini yaptığı veya yapmış olduğu bir devletin makamları karşısında bulunması halinde, uygulanamaz.

16 nci Bent — Bu maddede sözü geçen «Temsilciler» tabirine bütün murahhaslar, murahhas yardımcıları, müşavirler, teknik uzmanlar ve heyet kâtipleri dâhil telâkki olunmuştur.

Madde — V
Memurlar

17 nci Bent — İşbu madde ile VII nci maddenin, haklarında uygulanacağı memur sınıflarını Umumi Kâtip belirtecektir. Umumi. Kâtip bu hususa dair hazırladığı listeyi Genel Kurula sunacak ve müteakiben bütün üye devletler hükümetlerine bildirecektir. Bu sınıflara dâhil memurların adları muayyen zamanlarda üye devletler hükümetlerine bildirilecektir.

18 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu memurları :

a) Resmî sıfatla, söz ve yazıları da dâhil olduğu halde, gösterdikleri çalışma hususunda adlî muafiyetten faydalanacaklardır.
b) Birleşmiş Milletler Kurulu tarafından ödenen ücret ve maaş üzerinde her türlü vergiden muaf tutulacaklardır.
c) Millî hizmetle ilgili her türlü ödevden muaf tutulacaklardır.
d) Kendileri, eşleri ve beslemekle ödevli bulundukları aile üyeleri, göçmenliği kısan tedbirlerle, yabancıların kayıt işlemlerine bağlı olmıyacaklardır.
e) Kambiyo kolaylıklarından, ilgili hükümet yanında akredite bulunan diplomotik mümessilliklerin eşit derecedeki memurlarının ayrıcalıkları kadar faydalanırlar.
f) Kendileri, eşleri ve beslemekle ödevli bulundukları aile üyeleri, milletlerarası buhran zamanlarında diplomasi memurlarına tanınmış bulunan memlekete dönüş kolaylıklarından faydalanacaklardır.
y) Görevlerine yeni başlayacakları memlekete eşya ve mobilyalarını gümrüksüz ve resimsiz olarak sokmak hakkından faydalanacaklardır.

19 ncu Bent — Umumi kâtip ve bütün umumi kâtip yardımcıları, kendileri için olduğu gibi eşleriyle ergin olmayan çocukları için de, 18 nci bentte anılan ayrıcalık ve muafiyetlerden başka, milletlerarası hukuka uygun olarak, diplomatik temsilcilerin ayrıcalık, muafiyet ve kolaylıklarından faydalanırlar.

20 nci Bent — Ayrıcalık ve muafiyetler sadece Birleşmiş Milletlerin yararına olmak üzere memurlara tanınmış olup onların şahsi menfaatleri için verilmiş değildir. Genel Sekreter, kendi görüşüne göre, muafiyetin, adaletin yerine getirilmesine engel olduğu veya uğrunda tanındığı amaca zarar gelmeksizin kaldırılabileceği düşüncesinde bulunduğu bütün hallerde bir memurun muafiyetini kaldırabilecek ve bunu yapmakla ödevli olacaktır. Umumi kâtip hakkında muafiyeti kaldırmak kararını vermeye Güvenlik Konseyi yetkilidir.

21 nci Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu işbu maddede sayılan ayrıcalık, muafiyet ve kolaylıkların yol açabileceği kötüye kullanma hallerini önlemek, polis tüzüklerine uymayı sağlamak ve adaletin iyi tarzda yerine getirilmesini kolaylaştırmak amacı ile, her zaman, üye devletlerin yetkili makamları ile işbirliği yapacaktır.

Madde — VI
Birleşmiş Milletler Kurulu adına görevle yolculuk eden uzmanlar

22 nci Bent — V nci maddede anılan memurlardan gayrı uzmanlar, Birleşmiş Milletler Kurulu için görevlerde bulundukları sırada, yolculuk müddeti de dâhil olduğu halde görevleri süresince, ödevlerini tam bir bağımsızlık içinde yapmaları için zaruri bulunan ayrıcalık ve muafiyetten faydalanırlar. Bu arada hassaten aşağıdaki ayrıcalık ve muafiyetlerden faydalanırlar:

a) Şahsan tutma veya hapis olma ve şahsi eşyalarının zor alımından muafiyet,
b) Sözleri ve yazıları da dâhil olduğu halde görevleri esnasında gösterdikleri çalışma hususunda her türlü adlî muafiyet. Bu muafiyet, sözü geçen kimseler Birleşmiş Milletler Kurulu için ödev görmeleri nihayet bulduktan sonra dahi devam edecektir,
c) Bilcümle kâğıt ve vesikaların dokunulmazlığı,
d) Birleşmiş Milletler Kurulu ile yapacakları haberleşmelerde şifre kullanmak, vesikalar ve mühürlü çantalar veya kurye eliyle muhabere etmek hakkı,
e) Para ve kambiyo mevzuatı hususunda, geçici resmî görev sahibi yabancı Hükümet temsilcilerine tanınmış olan kolaylıkların aynı,
f) Şahsi eşyaları için diplomasi memurlarına tanınmış olan muafiyet ve kolaylıklar.

23 ncü Bent — Ayrıcalık ve muafiyetler Birleşmiş Milletler Kurulunun yararına olmak üzere uzmanlara tanınmış olup kendi şahsi menfaatleri için verilmiş değildir. Umumi Kâtip kendi görüşüne göre, muafiyetin, adaletin yerine getirilmesine engel olduğu veya kurulun menfaatlerine zarar gelmeksizin kaldırabileceği kanaatinde bulunduğu bütün hallerde bir uzmana tanınmış olan muafiyeti kaldırabilecek ve bunu yapmakla ödevli olacaktır.

Madde — VII.
Birleşmiş Milletlerin vereceği lesepaseler

24 ncü Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu, memurlarına lesepaseler.verebilecektir. Bu vesikalar, 25 nci bent hükümleri göz önünde tutulmak suretiyle Üye Devletler makamları tarafından muteber yolculuk vesikası olarak tanınacak ve kabul edileceklerdir.

25 nci Bent — Kurul hesabına seyahat ettiklerini gösteren bir belge ile birlikte yukarda bahis konusu lesepase hâmili memurlar tarafından yapılacak vize talepleri (Vizeye ihtiyaç hâsıl olduğu takdirde) en kısa zamanda incelenecektir. Bundan başka, bu lesepase hâmillerine çabuk yolculuk kolaylıkları gösterilecektir.

26 nci Bent — 25 nci bentte anılanların benzeri kolaylıklar uzmanlara ve Birleşmiş Milletler lesepasesi hâmili olmamakla beraber, Kurul hesabına yolculuk ettiklerini açıklıyan bir vesika hâmili diğer kimselere de tanınacaktır.

27 nci Bent — Kurul hesabına yolculuk eden ve Kurul tarafından verilmiş bulunan lesepaseyi hâmil Umumi Kâtip yardımcıları ve müdürler, diplomatik temsilciler ile aynı kolaylıklardan faydalanırlar.

28 nci Bent — îşbu madde hükümleri, Anlaşmanın 63 ncü maddesi gereğince, uzmanlık kurumlarının Kurulla olan münasebetlerini belirten anlaşmalarda bu hususa dair bir hüküm bulunduğu takdirde, bu kurumlara bağlı çeşitli derecedeki memurlara da uygulanabilir.

Madde — VIII
Uyuşmazlıkların çözülmesi

29 ncu Bent — Birleşmiş Milletler Kurulu aşağıdaki uyuşmazlıklar için çözme şekilleri derpiş edecektir:

a) Kurulun dâhil bulunacağı sözleşme veya hususi hukuk işleriyle ilgili uyuşmazlıklar
b) Resmî sıfatı dolayısiyle muafiyetten faydalanan ve bu muafiyeti Umumi Kâtiplikçe kaldırılmamış bulunan bir kurul memurunun methaldar olduğu uyuşmazlıklar

30 ncu Bent — Taraflar, muayyen bir halde, başka bir çözme şekline başvurmakta anlaşmadıkları takdirde, işbu Sözleşmenin uygulanmasına ve yorumlanmasına dair bütün uyuşmazlıklar Milletlerarası Adalet Divanına sunulacaktır. Bir üye devletle Birleşmiş Milletler Kurulu arasında uyuşmazlık çıkması halinde, Andlaşmanm 96 nci ve Divan Statüsünün 65 nci maddelerine uygun olarak, ortaya çıkan her hukuki mesele hakkında, istişari oy istenecektir. Divanın oyu, taraflarca katı olarak kabul edilecektir.

Nihai madde

31 nci Bent — İşbu Sözleşme, katılmaları için Birleşmiş Milletler Kuruluna üye bütün devletlere sunulmuştur.

32 nci Bent — Katılma, Birleşmiş Milletler Umumi Kâtibine hususi bir vesika tevdii suretiyle vuku bulacak ve Sözleşme, her üye devlet için, kendisi tarafından tevdi edilen katılma vesikasının teslim tarihinden başlayarak yürürlüğe girecektir.

33 ncü Bent — Umumi Kâtip, her katılma vesikası tesliminden bütün üye devletleri haberdar edecektir .

34 ncü Bent — Şurası mukarrerdir ki, her hangi bir üye devlet tarafından katılma vesikası teslim edildikten sonra, bu devletin, işbu Sözleşme hükümlerini, kendi kanunları gereğince, uygulamak, durumunda bulunması gerekir.

35 nci Bent — İşbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Kurulu ile katılma vesikasını tevdi eden her üye devlet arasında, bu üye devlet kurulun üyesi kaldığı müddetçe veya Genel Kurul tarafından tekrar gözden geçirilmiş olan bir genel Sözleşmeonanıp da adı geçen üye devlet bu son Sözleşmeye katılıncaya kadar, yürürlükte kalacaktır.

36 nci Bent — Umumi Kâtip, bir veya birkaç üye devletle işbu Sözleşme hükümlerinin, bu üye devlet veya devletlerce uygulanma şeklini tesbit eden ek anlaşmalar yapabilecektir. Bu. ek anlaşmalar, her defasında, Genel Kurulun tasvibine sunulacaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen «Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine dair Sözleşme» ye Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin katılması hakkında Kanun

(Resmî Gazete ile ilâm : 21. III. 1950 – Sayı: 7462)
No. Kabul tarihi
BİRİNCİ MADDE — Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilen « Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Muafiyetlerine dair Sözleşme» ye Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ikinci maddede yazılı ihtirazi kayıtlarla katılması onanmıştır.

ÎKİNCİ MADDE — A ) Birleşmiş Milletler teşkilâtında görevlendirilecek Türk vatandaşı kimselerin 1111 sayılı Askerlik Kanununun altıncı maddesinin yüklediği askerliklerini yedek subay veya er olarak yapmış olmaları şartiyle bunların bundan sonraki yedeklik hizmetlerinde bu teşkilâttaki görevlerinin devamı süresince yedek subay veya er durumunda bulunduklarına ve Askerlik Kanunundaki usullere göre ertelenmeleri yapılır.

B) Birleşmiş Milletler teşkilâtının siyasi faaliyeti dışında kalacak ve ticari bir mahiyet arzedecek iş ve teşebbüslerden elde edilecek gelirler vasıtasız vergi kanunlarımız hükümlerine tâbi tutulur.

C) Gümrük muafiyetinden istifade ile yurda sokulan Birleşmiş Milletler teşkilâtına ait mallar, Türkiye’de satıldığı takdirde Gümrük Kanununun (4) ncü maddesi gereğince bunlardan Gümrük Vergisi ile girişe terettüp eden diğer vergi ve resimler alınır.

Ç) Birleşmiş Milletlerin Türkiye dâhilinde arazi ve gayrimenkul mubayaaları, yabancılar hakkındaki mubayaa şartlarına tâbi olduğu gibi, satın alacağı her türlü mallardan, yurtdışına çıkarılmayıp Türkiye’de istimal ve istihlâk edilenler de istihlâk ve muamele veya bu nevi mallar üzerine mevzu vergi kanunları hükümlerine tâbidir.

D) Birleşmiş Milletler teşkilâtınca Türkiye dâhilinde görevlendirilecek Türk vatandaşı memurlar, vatandaşların tâbi tutulduğu vergilere tâbi tutulur.  Bunlar ücretlerini de, 5421 sayılı Gelir Vergisi Kanununun dördüncü kısmının ikinci bölümündeki hükümlere göre, yıllık beyanname ile bildirirler.

ÜÇÜNCÜ MADDE — Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

DÖRDÜNCÜ MADDE — Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

17 Mart 1950

Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

0

Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961 tarihinde kurulmuş, Anayasa Mahkemesinin 20 Temmuz 1971 tarihli ve 1971/3 sayılı kararı ile kapatılmıştır.

Partinin kurucuları; İstanbul İşçi Sendikaları Genel Sekreteri Şaban Yıldız, Maden İş Genel Başkanı Kemal Türkler, İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası Genel Sekreteri İbrahim Güzelce,  Müskirat İşçileri Sendikaları federasyon başkanı İbrahim Denizcier, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği icra heyeti üyesi Adnan Arkın, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği Başkanı kurucu genel başkan Avni Erakalın, Oleyis Sendikası üyesi Kemal Nebioğlu, İstanbul Yaprak Tütün İşçileri Sendikası Başkanı Hüseyin Uslubaş, Türkiye İşçi Çikolata Sanayi İşçileri Sendikası Bakanı Ahmet Muşlu, İlaç ve Kimya İşçileri Sendikası Başkanı Saffet Göksüzoğlu ve Lastik İş Genel Başkanı Rıza Kuas’tır.

Parti, 1961 seçimlerine katılamamış ancak kapatılana kadar aktif siyasete devam etmiş, parlamentoda temsil edilmiş; 1965 genel seçimlerinde, yüzde 3 civarında oy almış ve 15 milletvekili çıkarmış; Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu ve Çetin Altan parlamentoya girmiştir.

Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından partinin önde gelenleri tutuklanmış ve çeşitli hapis cezaları almış, bunlardan bir kısmı 15 Mayıs 1974 tarihinde Cumhuriyetin 50. Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Kanunu kapsamında serbest kalmıştır. 1975 yılında Behice Boran Hatko önderliğinde yeniden örgütlenmiş ancak eski gücüne ulaşamamış, 12 Eylül Darbesinin ardından yeniden kapatılmıştır.

Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

Esas sayısı : 1971/3 (Parti kapatılması)
Karar sayısı : 1971/3
Karar günü : 20/7/1971
Davacı: Kamu hukuku
Davalı : Türkiye İşçi Partisi

İddianame özeti : Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesine verilen Esas 1971/7, iddianame 1971/3 sayılı, 11/6/1971 günlü iddianamede, Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günlerinde Ankara’da toplanan 4. Büyük Kongresinde alman kararların 6. bölümünde anlatılanların 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısım kuralları yönünden incelendiği belirtilmiş ve 4. Büyük Kongre sırasında birtakım temsilciler tarafından söylenen sözlerin özetleri yazılmış, Emek Dergisinde çıkan imzalı ve imzasız yazılardan birtakım parçalar aktarılmış, Başsavcılıkta dinlenen Parti Genel Başkaniyle kimi üyelerin sözleri özetlenmiş ve (Olayın tahlili) başlığı altında toplanan düşünceler ileri sürülmüş, sonuç olarak, Anayasa’nın 57., Siyasî Partiler Kanununun 87.. 89. maddeleriyle 111. maddesinin 2. bendi uyarınca davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

İddianamenin dayanağı olan düşünceler, şöylece özetlenebilir :

1 — Anayasa’nın başlangıç bölümüyle 2 maddesinde. Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu. 54 maddesinde de Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu kesinlikle belirtilmiştir. Bundan başka Anayasa’nın 57 maddesinde dahi siyasal partilerin tüzük, program ve çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesine uymaları zorunluğu öngörülmüştür.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun ; siyasal partilerin Türkiye Cumhuriyetinin ülke bütünlüğünü bozma amacını güdemiyecekleri kuralını koyan 87. maddesiyle, Devletin ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayırımlarına yahut dil ayırımına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmelerini, Türk dili ve kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek ya da yaynıak yoliyle Türkiye Ülkesi üzerinde azınlıklar yaratıp usul bütünlüğünün bozulması ereğini gütmelerini yasaklayan 89. maddesi, Anayasa’nın yukarıda sözü edilen kurallarının doğrultusunda kurallar koymuşlardır.

3 — Bir siyasal partinin, Siyasî Partiler Kanununun anılan maddelerine aykırı biçimde çalışmalarda bulunması, o partinin Anayasa kurallarına da aykırı düştüğünün anlatımı olacaktır.

4 — Türkiye İşçi Partisinin 1964 yılında İzmir’de toplanan 1. Büyük Kongresinde kabul edilip yayınlanan programı ve 3. Büyük Kongresinde doğu bölgesinde yaşıyan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yollariyle aynı sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik görülmektedir.

Bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığı, Behice Boran‘ın Kongre konuşmalarından anlaşılmaktadır. Gerçekten program ve 3. Büyük Kongrede, (Doğu sorunu) ekonomik dönüşümler ve psikososyal etkenlerin göz önüne alınması doğrultusunda iken 4. Büyük Kongreye, bütün bunların tersine, bir (Halklar sorunu) olarak getirilmiş, Behice Boran. Sadun Aren ile Sait Çiltaş’ın açıkça bildirdikleri gibi kongrece de bu niteliğiyle benimsenip kamuya duyurulmuştur.

Burada yapılan yalnızca bir söz değişikliği değildir. Parti yöneticilerinin ve üyelerinin parti yayın aracı olan (Emek) Dergisinde 4. Kongreden çok önce çıkan yazılariyle, dergideki imzasız yazılarda (Halklar sorununun ne erekle ortaya atıldığı açık seçik anlatılmış, kongredeki konuşmalar ve kongre sonrası yayınlanan yazılarda da bu erek kesinlikle belirtilmiştir.

5 — Konunun yeterince aydınlanması için (Milliyetler prensibi) üzerinde biraz durmak, (Milliyetler) sözcüğüyle (Halklar) sözcüğünün eşanlamlı olarak kullanıldığım belirtmek yerinde olacaktır.

Bu sözcüklerin eşanlamda kullanıldıkları, özellikle Behice Boran, Kemal Burkay ve Sait Çiltaş’ın konuşmalariyle yazılarından anlaşılmaktadır.

Kamu hukukunda milliyetler kuramı, (Bir millet teşkil edecek derecede tekâmül etmiş her kavmin bir siyasî toplum halinde yaşama hakkını meşru olarak isteyebilmesi) biçiminde tanımlanmaktadır. (Umumi Amme Hukuku Dersleri, Muvaffak Akbay 1. Cilt, Ankara 1951, Sahife 240). Özerklik düşüncesinin bir sonucu olarak beliren bu kuramın doğal hukuk ilkeleri yönünden bir değer taşıdığı tanınmışsa da, var olan düzeni sağlayıcı müsbet hukuk kurallarına bütünü ile ters düştüğü, anarşi ve sınırsız bir bölünmeye yol açtığı kaygısı ile geçerli sayılmamıştır.

(Emek) Dergisinin Mart 1971 de çıkan 10. sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı imzasız yazıda, (Millet) in kendisini başlangıçta (Milliyet) olarak gösterdiği, (Halk) teriminin (Etnolojik) bir terim olarak kullanıldığı anlatılmaktadır.

Lenin; (Ulusların kaderlerini tayin hakkı) adlı kitabında : (Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını devlet olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın hatalı olacağını, siyasî kaderini tayin
etme hakkını, ulusal ayrılma özgürlüğünü, ayrılma hakkı anlamım taşıdığını) (Sol yayınları, Ankara 1968, sahife 55. 79, 80), Stalin; (Marksizm ve Millî Mesele) adlı kitabında: (Ulusal meselenin çözümünde bölgesel özerkliğin zorunlu bir çözüm olduğunu) (Sol yayınları, Ankara 1967, sahife 79) belirtmektedir.

Marksçı, Leninci yazılar ve terimlerde kullanılan kavramların, belli anlamlan, belli sonuçları vardır. Millet, milliyet, halk, devrimci, potansiyel, profesyonel ve benzeri deyimler, kullanıldığı yerler bakımından bu açıdan değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. T. İ. P. in de belli konuları ayrı ayrı terimlerle açıklamak yolunu seçmiş bulunması, gerçek ereği, teknik terimler arkasında saklama çabasının bir belirtisi olarak düşünülmelidir.

Bu açıklamalara göre 4. Büyük Kongrede Merkez Yürütme Kurulunca önerilip Tasarı Komisyonunca hazırlanarak Kongrece benimsenen ve kamuya duyurulan kararda geçen (Kürt halkı) deyiminin yalnızca nüfus çoğunluğunu anlatan bir deyim olmaktan ötede, milliyetler kavramının Marksçı-Leninci kuramdaki anlamı ve bilimsel sosyalizmin (Milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı veya ayrılma ilkesi) siyasal açıdan değerlendirilmiş biçimiyle kullanıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.

4. Büyük Kongre kararının Kürt halkı ile ilgili bölümünde ortaya konulan sorun ve bunun çözüm çareleri ayrı ayrı ele alındığında Kongre öncesi ve sonrasında T. İ. P. yönetici ve üyelerinin konuşmalariyle Partinin yayın aracı durumundaki Emek Dergisinde çıkan yazılarda beliren düşünce doğrultusunda hazırlanmış bulunduğu kanısına varılmaktadır.

(Kürt halkı) denilirken bu deyimin Kürt ulusu yerine kullanıldığında yukarıdaki açıklamalarımız karşısında şüpheye yer kalmamaktadır.

Kararda doğu sorununu bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın egemen sınıf iktidarlarının bağımsız milliyetçi tutumunun uzantısı olduğu söylenirken bunun hangi amaçla ortaya konulduğu Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Sadun Aren’in Türk Hukuk Kurumundaki konuşmasından ortaya çıkmaktadır. Nitekim Aren bu konuşmasında; sorunun özünde yalnızca ekonomik bir sorun olmayıp milliyetler sorunu olduğunu ve sosyalistlerin bu demokratik mücadeleyi vereceklerini ileri sürmektedir. Genel Başkan Behice Boran’ın sorunu ortaya koyusu da bu doğrultudadır (Emek Dergisi, Aralık 1970, sahife 28).

Gene söz konusu kararda, Kürt halkının anayasal haklarım kullanmak isteklerinin dışında (Diğer demokratik özlem ve isteklerinden ve bunları gerçekleştirme yolundaki mücadeleden) söz edilmektedir. Türkiye’de yaşayan yurttaşların sahibi bulundukları anayasal haklar dışında kalan (Diğer demokratik özlem ve istekler) in ne olabileceği düşünmeğe değer bulunmuştur. Mart 1971 tarihli Emek Dergisinde (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (. . . ezilen halkların siyasî bağımsızlıklarını kazanma ve millî devletler kurma özlemleriyle milletler arasındaki iktisadî yakınlaşma eğiliminin birbiriyle çelişme halinde bulunduğu, bu iki çelişik eğilimin geçerli bir sentezini gerçekleştirebilecek tek ilkenin bilimsel sosyalizmin, hakların ve milletlerin kaderini tayin hakkı ilkesi bulunduğu) belirtilerek kararda yer alan öbür demokratik özlem ve isteklerden neyin söylenmek İstendiği açıkça anlaşılmaktadır.

Behice Boran’ın Emek Dergisinin 7. sayısında çıkan Kongre konuşmasında (. . . Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerini bu hak, özgürlükler ve özlemler için verdikleri mücadeleyi Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemiştir ve destekliyecektir.) (Sahife 29) denilmektedir. Bu alandaki özlem ve isteklerin, Anayasa’nın yurttaşlar için haklar ve özgürlükler konusunda tanıdığı eşitliğin ötesinde Kürtlerin hak, özlem ve istekleri olamıyacağma göre, bu hak, özlem, istek ve özgürlüklerin mücadelesini (Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemek) sözleri, ereği haklı göstermek için kullanılmış birtakım sözlerden başka bir şey değildir; çünkü bu nitelikte özgürlük istem ve özlemleri, devlet bütünlüğü ile uyuşmadığı için bunlar, yolundaki mücadeleler de bölücülüğü desteklemek olacaktır ki bu dahi eylemlerin doğal ve zorunlu bir sonucudur.

Genel Sekreter Sait Çiltaş’ın 19 Mayıs 1969 günlü Emek Dergisindeki yazısı ile 1970 Aralık günlü 7 sayılı Emek Dergisinde yayınlanan Kongre konuşmasında da demokratik özlem ve isteğin bu anlamda belirdiği görülmektedir. Bu açıklamaların ışığı altında uluslaşma mücadelesinin, T. İ. P. ce benimsenen biçimi ve siyasal değerlendirilmesi ile, (Ayrılma) doğrultusunda gerçekleştirileceği sonucuna varılabilir.

Nitekim Emek Dergisinin Mart 1971 sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (Bilimsel sosyalizmin bu konudaki formülünün «birleşmek için ayrılma») olduğu belirtilmektedir.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı, Genel Sekreteri ile karar tasarısını kaleme alan Komisyon üyeleri Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendikleri sırada, bu kararla bir bölünmeyi sağlamak değil, bütünleşmenin yollarını bulmak ereğini güttüklerini, üstün kültürün daha aşağı bir kültürü eritmesi biçiminde sonuçlanacak doğal bir asimilasyona değil, baskı ve yıldırmaya dayanan bir asimilyasyona karşı bulunduklarını belirtmişlerdir.

1921 Anayasasından 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devletinin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği; ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbirleriyle birleşmiş olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi Lozan Barış And’aşması görüşme ve kararlarında da Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir. Bu durum yalnızca bir olaynı değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk kendi el yazısiyle düzenlediği notlarında : (Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimaî
camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzhk fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tersimler hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.) demiş ve ulusu (Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir ) biçiminde tanımlamıştır (Medenî Bilgiler M. Kemal Atatürk’ün el yazıları, Prof Dr. A. Afet İnan, Ankara 1969 Türk Tarih Kurumu Yayınları sahife 351, 376, 377).

Anayasamızın, Başlangıç bölümünde : (Kader, kıvanç ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde millî şuur ve ülküler etrafında toplanan milletimizin millî bir birlik ruhu içinde yüceltilmesi) diye anlatılan özüne aykırı olarak, (Kürt halkı) sorununu ortaya koymanın bölücülükten başka bir anlamı bulunamaz.

Parti Genel Başkanının Devlet istatistiklerine göre bölge halkının çoğunun Kürtçe konuşması ve kökence Kürt bulunması nedeni ile halk deyimini uygun gördükleri yolundaki sözleri gerçek olarak kabul edilemez.
Nitekim Devlet İstatistik Enstitüsü 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre Elâzığ, Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerini kapsayan toplam nüfusun Türkiye toplam nüfusunun 23,9 unu oluşturduğu, 4.840.732 olan bölge toplam nüfusunun ancak 1.806.096 sının ana dilinin Kürtçe bulunduğu ve bunların da % 70 den çoğunun, nüfusu 10 binden az olan yerleşme yerlerinde yaşadıkları saptanmıştır. Böylece bu bölgede Kürtçe konuşan yurttaş çoğunluğundan söz etmenin yersiz ve tutarsız bulunduğu ve savlarının tersine, Türkçe konuşan yurttaşların çoğunlukta olduğu ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki bütün bölgelerde Kürtçe konuşan yurttaşların bulunması da olanak içinde olup bunların Türkiye genel nüfusuna oranı ise yalnızca % 7,07 dir.

Misakı Millî sınırları içinde ayrı bir milliyet söz konusu olamıyacağma, Kürtçe bir azınlık dili olarak kabul edilemiyeceğine, Türk kültüründen ayrı bir kültür dügünülemiyeceğine göre, ulusal veya dinsel kültür başkalığı ya da barış başkalığına dayanılarak Kürt halkı savı ile ortaya çıkmak, bir yurttaş topluluğunu sömürmek demektir ki bunun yasalarımıza göre anlamı, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Partinin 4. Büyük Kongre kararında kamuya bildirilen politikası, söz konusu topluluğun oy gücünden ve eylem açısından da insan gücünden kendi benimsedikleri terimleriyle devrimci potansiyelden yararlanmaktır.

İleri sürülen savlar savunma açısından ele alındıkta, hiçbirinin kabule değer olmadığı görülmektedir.

Behice Boran’m Cumhuriyet Savcılığında dinlendiği sırada söylediği sözler içtenlikten yoksun olduğu gibi belirli gerçeklere de aykırı düşmektedir, örneğin Lozan Konferansı sırasında söz konusu edilen, Misakı Millî sınırları dışarısında bulunan Musul bölgesindeki Kürtlerdir; oysa Türkiye ülkesi içinde Kürtlerin bir azınlık oluşturdukları düşüncesine bile yer verilmemiştir. Behice Boran 4. Büyük Kongrenin milliyetler ilkesi ve azınlık durumunun düşünmediğini söylemekte ise de Emek Dergisinin Aralık 1970 günlü sayısında yayınlanan kongre konuşmasında, konunun bilimsel sosyalizm açısından (Milliyet) olarak ele alındığını kesinlikle belirtmektedir Kaldı ki Kürt halkının Kürtçe konuşmak istediklerinin ve bunun mücadelesinin yapılmakta olduğunun söylenmesinin, dil ayırımı yaratmak düşüncesi dışında yorumlanması olanak dışıdır.

Sait Çiltaş’m sözleri için de aynı düşünceler ileri sürülebilir. Cumhurbaşkanına, birtakım uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, yığın özerkliğiyle sonuçlanacak çabalar göstermenin haklı bir nedeni olamaz.

Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinden önce geçirilen bir hazırlık dönemi de birlikte olmak üzere, Doğu bölgesi ve bir arada yaşayan ırk özelliğine sahip birtakım yurttaşları düzenli bir biçimde, gerek oy gücünden gerekse herhangi bir eylem sırasında insan gücünden yararlanmak için, bölge halkının Türk toplumundan ayrı özerk bir topluluk durumuna getirmek sözleriyle kandırma ve sömürme yolunu seçtiği açıkça anlaşılmış bulunmaktadır. 4. Büyük Kongre kararının, hangi teknik terimlerin gölgesinde kalırsa kalsın, anlamı, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız koşullar içerisinde ulus ve ülke bütünlüğünü bozmaktadır.

Davalı parti Doğu Kültür Ocaklariyle de bağlantı klirarak ayırıcı eylemlerini yürütmüştür.

Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendi, parti genel kongresince yahut merkez karar organınca bu kanunun 4. kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması yahut genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda o partinin Anayasa Mahkemesince kapatılacağını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu kurallarına uygun olarak düzenlenen Türkiye işçi Partisi Tüzüğüne göre Partinin en yetkili organı Büyük Kongre ve merkez karar organı da Merkez Yürütme Kuruludur.

Merkez Yürütme Kurulunun 4. Büyük Kongreye vermiş olduğu ve Kongredeki temsilcilerden bir bölüğünce de ayrı önergelerle desteklenen önerinin, kurulan Tasarı Komisyonunca hazırlanan biçimi ile olduğu gibi kabul edilerek tüzük hükümlerine göre kamuya duyurulmuş olması Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendindeki koşulların gerçekleştiğini göstermektedir.

4. Büyük Kongrece benimsenen (Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı) m konu alan kararın 6. bölümü 642 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısmının 87. ve 89. maddeleri kurallarına olduğu gibi, Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına da aykırı düşmektedir, buna göre davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi gerekli görülmektedir.

İLK SAVUNMA ÖZETİ

Davalı Parti temsilcilerince verilen 30/6/1971 günlü yazılı ilk savunmada, sonuç olarak Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin, birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline ve

a) Partinin genel niteliğinin, dava konusu soruna bakma açısının ve bu sorunu incelemekteki amacının,

b) iddianamede yer alan maddî yanlışların,

c) Parti ile ilgili bulunmayan kişilerle kuruluşlar, çalışmalarının dosyada ağırlık taşıdığının,

ç) Parti yetkililerinin konuşmalarının ve yazılarının eksik ele alınıp bunlara ters anlamlar verildiğinin,

d) Partiyi bağlayan, konuyu aydınlatıp açıklayan önemli belgelerin dikkate alınmamış ve sözü edilmemiş olmasının, e) Parti görüşünün sayısız bilim adamının yazılarında ve tarihsel belgelerde anlatılan nesnel gerekçeleri olduğu gibi yansıttığının değerlendirilmesi ile Partinin kapatılması isteminin reddine karar verilmesi istenilmiştir.

Savunmada ileri sürülen düşünceler, olabildiğince tekrardan kaçınılarak ve birtakım önemli sözler tırnak içinde olduğu gibi alınarak, şöylece özetlenebilir :

Suçlama Partinin 4. Büyük Kongresince verilen kararların 6. bölümüne dayandırıldığına göre bu kararın kanunlar karşısındaki tartışmasının yapılıp bundan sonuçların çıkarılması yerine parti ile hiçbir ilişkisi olmayan ve iddianamede gizli yapıldığı ileri sürülen birtakım toplantılardan söz açılması ve Partinin bunlardan sorumlu gösterilmeye çalışılması hukuka aykırıdır, iddianamede yer alan sahifeler dolusu parti dışı konuşmalar ve toplantılarda parti ve 4. Büyük Kongre kararı arasında hiçbir nedensellik bağı olamıyacağı açıktır. Çünkü iddianamede anılan kişiler 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde gösterilmiş organlarda görevli olmadıkları gibi bunlardan birçoğunun parti ile hiçbir ilişkisi de yoktur. Suçlamanın hukuka, yasaya ve mantığa uygun olabilmesi için parti kararının kendi bütünlüğü içinde ele alınması, eğer bununla yetinilemiyorsa, o zaman, Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde sayılan organların karar ve genelgelerine başvurulması ve kongre kararının bunların ışığında değerlendirilerek yorumlanması gereklidir, iddianamede ise kongre kararlarının 648 sayılı Yasanın 111/2. maddesinde sayılan organlarla ilgisi bulunmayan ve bir çoğu parti üyesi bile olmayan kişilerin söyledikleri ileri sürülen sözlere göre yorumlanması yolu seçilmiştir. Oysa bir partinin üyelerinin eylemlerinden ötürü bu partinin kapatılması ayrı bir işleme bağlanmıştır ve bu işlemler 648 sayılı Yasanın 111/2. değil 111/3. maddesinde gösterilmiştir. Başsavcılıkça 111/3 maddeye dayanan bir istem ileri sürülmediği gibi anılan maddede gösterilen biçimde herhangi bir işleme başvurulmuş, partiden anılan madde gereğince herhangi bir istekte bulunulmuş değildir. Bundan ötürü iddianamede anılan ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları çevresinde geçtiği ileri sürülen eylemlerden Partimiz sorumlu tutulamaz, iddianamede Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesinin uygulanmasını gerektiren bir olaya, gerekli yasal öğeler gerçekleşmiş bulunmamakla birlikte, 111/2. madde uygulanmak istenmektedir. Böylece kapatma isteği her türlü yasal temelden yoksundur.

İddianamede, 4. Büyük Kongre kararında (Kürt halkı) deyiminin kullanılması başlı başına hukuka aykırı bir eylem sayılmış değildir, iddianamenin hukuka aykırı saydığı eylem karardaki yazıların altında yattığı var sayılan gizli anlam, amaç ve niyetlerdir.

İddianamede Türkiye işçi Partisi programı, 3. Büyük Kongre de doğu bölgesinde yaşayan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yolları ile bu sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik olduğu iddiası öne sürülmekte ve bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığının Behice Boran’ın Kongre konuşmalarından anlaşıldığı bildirilmektedir. Oysa bu konuda parti görüş ve çalışmaları arasında hiç bir başkalık yoktur. Gerçekten Türkiye işçi Partisi kuruluşundan bu yana doğu sorununu tutarlı bir biçimde ele almış ve bu ele alış 3. Büyük Kongrenin doğrultusunda olmuştur, iddianamede bu konuda partiyi bağlayabilecek hukukî kanıt sayılabilecek belgelere yer vermekten kaçınılmış D. D. K. O. ve Emek Dergisinin yazıları üzerinde durulmakla yetinilmiştir.

4. Büyük Kongreden önce, 6 Temmuz 1970 günü o zamanki Genel Başkan Şaban Yıldız’ca Cumhurbaşkanı Sunay’a sunulan muhtıra «Cumhurbaşkanına bazı uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, kitle muhtariyeti ile sonuçlanacak bir faaliyette bulunmanın haklı sebebini teşkil etmez» sözleri ile geçiştirilmiştir. Oysa bu muhtırada doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu üzerinde Anayasa çerçevesi içerisinde ve Türkiye’nin nesnel sosyoloji koşulları ve çağdaş hukuk anlayışı ışığında açık seçik
durulmuş, Devlet bütünlüğünün anlamı ve gerçekleştirilmesi yönleri belirtilmiş, baskı ve eylem gözeten yöntemlerden vazgeçilmesi istenmiştir. (Bu muhtıra savunmaya eklenmiştir,)

Doğudaki komando eylemleri üzerinde bilgi edinilir edinilmez konu Kocaeli Senato Üyemiz F. Hikmet İşmen’in yazılı soru sorması yoluyla 20/4/1970 te C. Senatosuna da ulaştırılmıştır.

Behice Boran’ın Parti Genel Sekreteri olarak Antalya îl Kongresinde yaptığı konuşmada dahi komando eylemleri üzerinde durulmuş ve Cumhurbaşkanına sunulan muhtıradaki açıdan durum incelenmiştir. Yani bütün bu davranışların Devletin ve ülkenin bütünlüğünü zedeleyen çok ters bir politika olduğu belirtilmiştir.

4. Büyük Kongreden sonra 16/12/1970 günü toplanan T. t. P. Merkez Yürütme Kurulunun o gün yayınladığı bildiride belli başlı sorunlar ve demokrasiye aykırı uygulamalar üzerinde durulmuş ve orada da «… diğer bir sorun bir sosyolojik gerçek olarak Devletin resmî istatistiklerinde de ifadesini bulan ve etnik bir grup olarak Kürt halkın oluşturan vatandaşlarımıza bu niteliklerden ötürü baskı yapılmaması ve bu kouuda Anayasamızın 2., 3. ve 12. maddelerinin titizlikle uygulanmasıdır. Ulusal bütünlüğümüz, anayasal düzenin ve hakların uygulanmasiyle sağlanıp korunabileceği ve bu konuda yapılacak politik amaçlı tahrik ve abartmaların bir taraftan Anayasamıza aykırı düşerken diğer yandan da bütünlüğün korunması bakımından tersine sonuçlar vereceği açıktır…» denilmiştir. T. İ. P. Ocak 1971 ayında açtığı «Faşizme Hayır» kampanyasında da konuyu aynı doğrultuda işlemiştir.

Görülüyor ki bütün bu belgelerde doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu dirençle ve tutarlı olarak Anayasa çerçevesi içinde ortaya konmuş, bütünlük ve birlik sorunu üzerinde özellikle durulmuş, Anayasanın buyurucu klirallarının eksiksizce uygulanması istenmiştir.

4. Kongrede benimsenen anlatma biçiminin nedeni etnik özelliklerinden dolayı insan topluluğu üzerinde Anayasa dışı baskıların uygulandığı olayını açıklığa kavuşturma gereğidir, Gerçekten son yıl içinde Anayasaya aykırı uygulamalar sık ve belirgin bir duruma girmiştir, daha açıkçası «Yeni olaylar doğduğu, yeni baskılar uygulandığı ve bunların yanlış ve zararlı görüşleri geliştirmesi ihtimali kuvvetlendiği için T.İ.P. eski görüş ve tutumunu özünde aynı, ama biçim olarak daha vurgulu bir şekilde belirtmeyi bir görev saymıştır.

Sözün kısası, parti programında da, bütün kararlarında da sorunun özünde bir değişiklik yapmış değildir. Bütün belgelerde «Gerek soruna, gerekse çözüm yollarına, teorik bir araç olarak dahi bilimsel sosyalizm açısından bir yaklaşım yapılmaya çalışılmıştır.» Program ile 3. ve 1. kongre kararları karşılaştırılırsa şu sonuca varılır : «T. İ. P. Doğu sorununu ele alırken, bu bölgenin ekonomik geri kalmışlığının yanı sıra, bu bölgede yaşayan halkın, ayrıca, etnik özelliklerinden dolayı da baskı altında bulundurulduklarını açık ve seçik olarak ifade etmiş, çözüm yolu olarak da ekonomik geri kalmışlıktan kurtulmanın yanı sıra, her türlü Anayasa dışı baskı ve zorlamalara son verilmesini, devlet birlik ve bütünlüğünün objektif ve sübjektif şartlarının ancak bu şekilde oluşabileceği gerçeğini önermiştir.»

İddianamede dayanılan konuşma ve yazılar partiyi bağlamadığı gibi üstelik yanlış biçimde yorumlanmıştır.

Gerçekten kongredeki delegelerin konuşmaları partiyi bağlayacak nitelikte sayılamaz. Yine partinin yayın aracı olmayan dergide çıkmış olan yazılar dahi partiyi bağlamaz. Yukarıda belirtildiği üzere üyelerinin eylemlerinden partinin sorumlu tutulabilmesi Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesi gereğince işlem yapılmış olmasına bağlıdır ki böyle bir işlem yapılmış değildir.

Bundan başka Kongre kararının 6 sayılı bölümü Emek dergisinde çıkan yazılarla konuşma özetlerine dayanılarak yorumlanmaya çalışılmakta bu sırada da üç görüntü yaratılmağa çaba gösterilmektedir. Birinci görüntü sorunun «milliyetler meselesi» açısından ele alındığı; ikinci görüntü, milliyetler meselesinin bir tek çözüm yolu bulunduğu ve bununda «milliyetler prensibi» başka bir deyimle «milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı» olduğu; üçüncü görüntü de «halk» sözünün «millet» anlamına kullanıldığıdır.

İlkin belirtelim ki Emek dergisi işçi Partisinin yayın aracı değildir.

Bir gazetenin parti yayın aracı olabilmesi için parti yetkili organının onu çıkarmağa karar vermiş olması, yine bu organın dergi sahibini ve yazı kurulunu belirlemesi, dergi veya gazetenin yayın politikasını saptaması ve yayınların partinin görüş ve savlarına uygun olup olmadığını denetlemesi ve gerektiğinde malî kaynağına katkıda bulunması gibi koşullar aranır. Emek dergisi için bunlardan hiçbirisi gerçekleşmiş değildir. Bundan başka Kongre kararı tüm olarak değil, yalnızca bir bölümü alınarak yorumlanmak yoluna gidilmektedir ki bu dahi bir metnin yorumunda tümünün göz önünde tutulması gerekeceği kuralına aykırıdır. Emek dergisinde yayınlanan 4. Büyük Kongre konuşma özetleri ise dergi muhabirinin notlarına göre düzenlenmiştir. Bundan ötürü, herhangi bir değerlendirmede bu yönün dahi göz önünde tutulması zorunludur, iddianamede T.İ.P Genel Sekreterlerinden Sait Çiltaş’ın 19/5/1970 günlü Emek dergisinde yayınlanan (sosyalizm ve etnik mesele) başlıklı yazısı üzerinde durulmaktadır. Bu yazıda herhangi bir ulusu ilgilendiren bir düşünce ileri sürülmüş olmadığı gibi genellikle uluslaşma kavramı üzerinde durulmuştur. Yine Emek dergisinin Mar t 1971 günlü sayısında yayınlanan «Millî mesele konusunda» başlıklı yazıya göre yapılan yorum iddianamenin kendisini çürütecek niteliktedir. Bu yorumda burjuva hukukçularının ve kuramcılarının ileri sürdükleri tanımlama ve görüşler temel tutularak sosyalist kuram ve görüşler üzerinde sonuçlar çıkarılmaktadır ve böylelikle Kongre kararındaki (halk) sözünün (ulus) anlamına geldiği anlatılmak istenmektedir. Nitekim burjuva hukuk kuramında yer alan halk-milliyet-millet özdeşliğine ve «her millete bir devlet» ilkesine dayanılarak millet-milliyet özdeşliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Burjuva kuramcıları ve hukukçuları (milliyet) ve (millet) kavramları arasında ayırım yapmamaktadırlar. Oysa sosyalist yazılarda (milliyet) ve (millet) kavramları eşanlamda olmayıp başka başka durumları anlatmaktadırlar. Sosyalist kavramlarla yazılan bir yazıdan milliyetin milletle eşanlamda kullanıldığı sonucunu çıkarmak, belirli kavramlara bambaşka bir anlam yüklemektir. Dergideki yazıda (millet) kavramı ile (milliyet) kavramının birbirlerinden nitelik açısından başka kavramlar oldukları açıkça anlatılmaktadır. Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, ancak o zaman (millet) ortaya çıkmış olur, dolayısiyla insan toplulukları, millet olmadan önce milliyet halindedirler, her milliyetin millet olması da zorunlu değildir. Milliyet halindeki insan toplulukları kendi millî pazarları çevresinde «iktisadî yaşantı birliği» kuramazlarsa başka bir millet içinde eriyerek, onunla bütünleşerek tarih sahnesinden çekilirler. Demek ki bu yazı halkın millet anlamına gelmediğini gözler önüne sermektedir.

İddianamede «milliyetler meselesi» ile «milliyetler prensibi» de karıştırılmaktadır. İddianamede dayanılan «millî mesele konusunda» başlıklı yazıda açıkça belirtildiği gibi «milliyetler prensibi» bilimsel sosyalizmin benimsediği bir ilke değildir, bir burjuva ilkesidir ve bilimsel sosyalizmin millî mesele kuramı, (milliyetler ilkesi) nı açıkça ve kesinlikle reddetmektedir. İddianamede bir yandan T. İ. P. nın bilimsel sosyalizme bağlı bir parti olduğunu söylerken öte yandan kavramları birbirine karıştırarak bu partiye bir burjuva ilkesi olan «milliyetler prensibi»ni mal etmeye kalkışmakta ve kendi içinde dahi çelişkiye düşmektedir.

«Milliyetler meselesi» nin somut duruma bağlı olarak çeşitli çözüm yollan olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim iddianamede Lenin ve Stalin’den aktarılan örnekler bu meseleye başka başka iki çözüm yolunu önerildiğini göstermektedir. (Milliyetler meselesi) nin bir çok çözüm yolu arasında «kültürel özerklik», «federasyon», «azınlık statüsü» ve benzeri bulunduğu gibi bu türlü haklar tanınmaksızın bir örgütlenmeye gidilmesi de olabilir. Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılıyor ki (millet) kavramı tarihsel bir kategoridir. Ancak, toplum düzeninin sermayeci düzene dönüşmesi sonucunda, ulus birimleri, ulusal devletler belirmiştir. Ondan önceki binlerce yıllık insanlık tarihinde kavimler, halklar var olmuş, türlü biçimde toplumsal örgütlenmeler, düzenler ortaya çıkmıştır ama bunlar ulus olmamışlardır. Başka deyimle, eski çağlarda din bağlarına göre ümmeti, ırk bağlarına göre halkı oluşturan insan toplulukları, sermayeci düzenin doğup derebeyliğini yıkmak yoliyle halkı iktisadî bir birlik çevresinde bütünleştirmesi sonucunda ulus niteliğini kazanmıştır. Sermayeciliğin gelişmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu halkları, birer ikişer başkaldırmışlardır. Sonuçta Kurtuluş Savaşının kazanılmasıyla Türklerin uluslaşması da tamamlanmıştır. «Ulusal Kurtuluş Savaşı, Misakı Millî sınırlan içindeki bütün Anadolu halkının el birliği ile başarılıp modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Türk halkı uluslaşma sürecini tamamlamış, bir tek millî pazar çevresinde birliğini ve ulus bilincini pekiştirme yoluna girmiş bulunuyordu; oysa o sırada Türk halkı ile birlikte emperyalizme karşı savaştığı İsmet İnönü tarafından belirtiden Kürt halkı, henüz derebeylikler ve aşiretler halinde yaşamaktaydı. O günden bu yana ülkemizin kapitalistleşme süreci içinde Kürt halkı ayrı bir millî pazar çevresinde birleşerek bir uluslaşma sürecine girmemiş, tersine,
Türk millî pazarı çevresinde Türk milletiyle birleşip kaynaşma sürecine girmiştir. B u durumu Devlet istatistikleri de göstermektedir.» Sayıların karşılaştırılmasından çıkan sonuç, hızlı olsun, yavaş olsun, Doğu Anadolu’da bir sermayecilik durumunun oluşmakta bulunduğu ve Kürt halkının tek bir Türkiye pazarı çevresi içinde bütünleştiğidir. İşte Kürt halkı ile Türk milleti arasındaki ilişkiler bakımından tarihî gelişmenin ortaya çıkardığı genel eğilim budur. Ancak partiye göre iktidarlar yanlış tutum ve davranışları ile bu bütünleşmeyi baltalamaktadırlar. Gerçekten Doğunun ekonomik gerilikten bir an önce kurtulması için bütün olanakların seferber edilmesi ve üstelik baskı ve yıldırma siyasası uygulanması büyük bir yanılgıdır. Egemen sınıfların ve iktidarların Anayasanın millet tanım ve anlayışına aykırı bağnaz-ırkçı milliyetçiliğe sapması ayrılıkçı unsurlara, «özellikle Kürt şoven milliyetçiliğine kullanacak malzeme hazırlamaktadır.» 4. Büyük Kongrede Doğu sorununa ilişkin karar bu görüşlere dayanmaktadır. T. İ. P. «sadece yasalar emrettiği için değil, aynı zamanda ayrılıkçılık bilime ve gerçeklere aykırı düştüğü, genel eğilime yahut tabiî akışa uymadığı için de ayrılıkçı» olamaz.

Bugün çağdaş ulusların büyük çoğunluğu, çeşitli halklardan, ırk topluluklarından, dinsel topluluklardan, örneğin İngiliz Ulusu, İngilizce, İskoçça, Velşçe (Gal dili) konuşan üç halktan oluşmaktadır. 4. Büyük Kongreye sunulan Genel Yönetim Kurulu raporunda bu gerçeğe değinilmiştir. Böyle bir gerçeğin söylenmesi hiç bir zaman bölücülük sayılamaz.

İddianamede ileri sürüldüğü gibi T. İ. P. Kürt sorununa «milliyetler meselesi» açısından baksa bile, ister sosyalist, ister burjuva çözüm yöntemlerine göre düşünmüş olsun, bu durum onun, özerklikten yana olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki T. İ. P. «halk» sözünü siyasal anlamda değil, sosyolojik bir gerçek olarak kullanmakta ve Kongre kararında çözüm yolu olarak da yalnızca yurttaşlık bağının kuvvetlendirilmesini, bunun için de, Anayasa dışı baskıların kaldırılmasını istediğini açıkça söylemektedir.

4 — İddianamede D. D. K. O. içinden veya bu ocaklarla ilgili olarak yapılan konuşmaların partimizle ilişkisi kurulmak istenilmekte ise de  bunların partimizle hiçbir ilgisi yoktur ve iddianamede adları anılan bir takım kimselerle parti arasında, anlaşma bir yana, birçok uyuşmazlıklar vardır. Parti üyesi olmayan kişilerin eylemleri de hiçbir zaman partiyi ilgilendirmez. Örneğin Mehmet Demir 13/9/1970 günü, Büyük Kongreden bir buçuk ay önce Parti Genel Merkezini basarak eşyaları alıp götürenler arasında olup bu eylemi yüzünden de partiden çıkarılmış ve başvurmamız sonunda C. Savcılığınca kendisine karşı kamu davası açılmıştır. İddianamede adı geçenlerden Nezir Semikanlı, Yümnü Budak, Nusret Kılıçaslan, Musa Anter ve Emin Bozaslan parti üyesi değillerdir, parti ile de hiç bir ilişkileri yoktur.

5 — Kongre kararındaki «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi iddianamede «vatandaşların anayasal hakları» olarak gösterilmiş ve ters bir sonuca varılmıştır. Anayasa metninin incelenmesinden anlaşılacağı gibi «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi, Anayasamızın yalnızca 54-63. maddelerindeki hakları «vatandaşların anayasal hakları» deyimi Anayasamızdaki bütün hakları kapsamaktadır. «İddianamede ibarenin böylece ters yüz edilerek ele alınması, Kongre kararının tümünün mahiyetini bile değiştirecek vehamettedir». Kongre kararında «anayasal vatandaşlık hakları» deyiminin ayrıca kullanılmasının nedeni, özellikle, Anayasanın 54. maddesini bir kez daha gözler önüne sermektir.

İddianamede «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi ters yüz edilip vatandaşın anayasal hakları haline getirildikten sonra diğer demokratik özlem ve isteklerinin neler olduğunun sorulması ve buna (Emek) dergisinde yazılmış bir yazıdan alınan bir parça ile cevap verilmesi ise bütün hukuk ölçülerinin ve insaf duygularının ötesinde haksız bir davranıştır.

Mart 1971 günlü (Emek) dergisindeki «Millî mesele konusunda» başlıklı yazı bu konuda çeşitli görüşleri gözlem yoluyla inceleyen, sağ ya da sol bütün çözüm yollarından söz eden genel bir yazı olup tek bir satırı bile Türkiye ile ilgili olmadığı gibi 4. Büyük Kongre kararını açıklayan hiç bir yanı da yoktur. B u durum karşısında «diğer demokratik özlem ve istekler» deyimim açıklarken bu yazının kaynak gösterilmesi hukuka ve sağduyuya da aykırıdır.

6 — İsmet İnönü’nün Lozan’da (Kürt halkı) deyimini kullanmış olması, da bu sözde bir bölücülük bulunmadığını göstermektedir.

Gerçekten Prof. Sena Meray’ca derlenen «Lozan Konferansı, tutanaklar, belgeler» başlıklı kitabın 344 350 sayfalarında İnönü, Kürt halkının varlığından ve ayrı diller konuşmakla birlikte inanç ve görenek bakımından tek bir bütünü oluşturduklarından, hükümetçe ve T. B. M. M. nde Türklerle aynı ölçüde etkili bulunduklarından, Kürt halkının ve temsilcilerinin Musul vilâyetinde oturan kardeşlerinin ana yurttan ayrılmalarına razı olmadıklarından, Dünya Savaşma ve Bağımsızlık Savaşına katılmış Türk Ordusunun bütün komutanlarının yurdun kurtuluşu için Kürt halkının gördüğü işleri ve katlandığı özverileri saygı ile belirttiklerinden söz ederek Türklerle Kürtlerin bütünlüğünü belirtmek için Kürt halkı deyimini kullanmaktadır. İddianamede İnönü’nün bu sözlerinin Genel Başkan Behice Boran’ca Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendiği sırada başka anlamda yorumlanmış olduğu anlatılmaktadır ki bu doğru değildir. Genel Başkanca İnönü’nün Anadolu’da Kürtlerin varlığını kabul ederek konuştuğuna ve böyle bir varlığı reddetmediğine değinmek istenmiş ve böylece Kürt halkından söz etmenin hiçbir zaman bölücülük olmadığı kanıtlanmıştır.

İddianamenin 19. sayfasında Doğuda «etnik özellik sahibi bir kısım vatandaşlar» bulunduğu kabul edilmektedir. Devletin resmî istatistiklerinde de ana dili Kürtçe olanların durumu gösterilmektedir. Bundan başka Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanan İslâm Ansiklopedisinin 68 Fasikülünde (Kürtler) maddesi bulunduğu gibi Prof. İbrahim Yasa’nın Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünce yayınlanmış «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» (Ankara, 1970 adlı kitabının birçok sahifelerinde, S. Öngör’ün Siyasal Bilgiler Fakültesi yayınları arasında çıkmış Orta Doğu İktisadî Coğrafyası adlı kitabının 63. sayfasında Kürtlerden uzun uzun söz edildiği gibi yerli ve yabancı ansiklopedilerde (Kürtler) başlıklı bölümler de yer almakta ve Kürtlerden bir bölüğünün yurdumuzda yaşadığı yazılı bulunmaktadır.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk dahi 15/9/1919 tarihli, Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalar’a çektiği tel yazısında «Sizler gibi din ve namus büyükleri oldukça Türk ve Kürdün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olacak yaşamakta devam eyleyeceği ve Makam-ı Hilâfet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde dahil ve hariç düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir.» dediği ve yine Atatürk’ün General Harbord’a verilen muhtırasında «İmparatorluğu bölmek ve Türklerle Kürtler arasında bir kardeş harbine sebebiyet vermek için Kürtleri İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurma planına iştirak etmek üzere tahrik ettiler… Fakat bizim Kürt vatandaşlarımız hazırlanan komplonun farkına vararak, onu ve vicdanlarını para ile satan diğer bir grup haini o muhitten kovdular.» demektedir. Atatürk’ün buyruğu üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinin tanınmış hocalarından Antalya mebusu Rasih, Muş mebusu İlyas Sami, Siirt mebusu Halil Hulki Efendilerin yazdıkları «Hâkimiyeti Milliye ve Hilâfeti İslâmiye» adlı bir karşı risalenin ön sözünde «Hâkimiyeti milliyemiz, şer’i enverden, hakkı inkilâptan doğmuş; kan dökülerek alınmış ve fisebilillâh Türk ve Kürt milleti muvahhidesinin mücahedesi ile, iktisabi zafer ve galibiyet etmiştir» sözleri bulunmaktadır.

Şevket Süreyya Aydemir’in 6 Kasım 1967 günlü (Akis) dergisinde yayımlanan bir yazısında bu risaleden söz edilmekte ve Kürtler konusunda da «Atatürk’ün ölümüne kadar hâkim olan resmî cereyan Türkiye’de Kürt yoktur. Türk vardır, merkezinde idi…. Ama şu bir gerçektir ki bizim Kürtçe konuşan Kürk vatandaşlarımız vardır ve bunlar üstün bir zekâ ve uyandırılmaya, sevilmeye, korunmaya lâyık üstün bir çalışma gücü teşkil ederler» denilmekte ve az önce anı.an risaledeki sözler aktarılmaktadır.

«Bugün, ülkemizde Kürtlerden söz etmenin derhal (Bölücülük) ithamına yol açtığı düşünülürse bugüne kadar güdülen politikanın sorunu köklü bir çözüme ulaştırmaktan uzak kaldığı ortaya çıkar. Bu nedenle partimiz (Bölücülük) ithamını şiddetle reddetmekle beraber bu ithamdan çekinerek sorunu ele almaktan ve bu konudaki görüşünü belirtmekten» geri kalmamıştır.

T. İ. P. in Kürt sorunu üzerindeki bilimsel ayrıştırmalara dayanan görüşünün yetkili bir bilim adamının bilimsel değerlendirmesi ile de pekiştirildiği görülmektedir. Yukarıda anılan «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» adlı kitabında (Kürt sorunu) başlığı altında Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörü İbrahim Yasa, T. İ. P. nin savunduğu ilkeler doğrultusunda düşünceler yürütmektedir.

7 — Türkiye İşçi Partisinin azınlık yaratma istediği yollu suçlama geçersizdir. İlkin şunu belirtelim ki iddianamede dahi bu düşünce ile çelişen sözler yer almıştır. İşin özü şudur ki parti Kürt kökenli yurttaşlar için hiçbir azınlık hakkı veya durumu istemiş olmadığı gibi yalnızca yurttaşlarımıza uygulanan Anayasa dışı baskıların kaldırılması isteğinde bulunmuştur. Kaldı ki Kongre karar tasarısını yazan komisyonun üyeleri Hüseyin Ergün ve Necati Ere r Yazıcıoğlu’nun Başsavcılıkta dinlenmeleri sırasında Kürtlerin azınlık hakkına sahip kılınmaları yollu bir düşünceyi ileri sürmedikleri de açıktır. «Her iki üye de tabiî asimilasyona taraftar olduklarım Partinin ve kendilerinin | değil ayrılma hakkına, azınlık statüsüne dahi karşı olduklarını belirtmişlerdir.»

4. Büyük Kongrede temsilcilerin Merkez Yürütme Kurulu Raporu üzerindeki ayrıştırmalarına karşılık olarak yaptığı konuşmada Behice Boran’a «bu farklılığı yaratmak düşüncesi» yükletilmektedir; oysa ne bir kişinin ne de örgüt veya kurumun «dil farkı yaratmak» gücü yoktur. Bu ayırım nesnel olarak ya vardır, ya yoktur; bu insanların istekleri dışında bir olaydır. Bu farkı söylemek Anayasa’ya aykırı, bütünlüğü bozucu bir davranış sayılamaz. Kaldı ki nesnel gerçekleri reddetmekle, başını kuma gömmüş devekuşu gibi siyasa gütmekle hiçbir sorun çözülemez. T. İ. P. Kürt halkından ve bu halkın başka bir dil konuştuğundan söz ederken Kürt dil veya kültürünü korumak veya yaymak ve bu yollardan azınlık yaratmak davranış ve önerilerinde bulunmuş değildir. Yalnızca dil başkalığından ötürü zorlama yöntemlerinin uygulanarak ayırım gözeten durumların yaratılmamasını ilen sürmüş ve «Anayasa’nın resmî işlem ve ilişkiler alanı dışında, Türk dilini kullanmayı şart koşmadığını vatandaşları bu hususta serbest bıraktığını belirtmiştir.»

8 — Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin her iki fıkrası dahi Anayasa’nın 57. maddesine aykırıdır.

Gerçekten Anayasa’nın 57. maddesinde bir takım konuların yasa ile düzenleneceği belirtilirken partilerin hangi nedenlerle kapatılacağının düzenlenmesi bu konular arasında anılmış değildir. Anayasa’nın 57 maddesinin birinci fıkrası, konuyu doğrudan doğruya Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş olduğunu göstermektedir. Bundan başka, Anayasa’­nın 97. maddesinin gerekçesinden de partilerin kapatılması nedenlerinin yasa ile düzenlenecek konular dışında bırakıldığı anlaşılmaktadır. Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş bulunduğu konularda yasaların Anayasa’nın koyduklarından başka ve hele daha geniş yasaklar koyamayacakları açıktır ve şayet koyarlarsa bu geniş yasaklamalar Anayasa’ya aykırı düşer Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin ilk fıkrasına göre Türkiye’de azınlık bulunduğunu ileri süren partiler kapatılacaktır; oysa Anayasa’nın 57. maddesi ancak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temı-1 ilkesine uymayan partilerin kapatılmasını buyurmuştur. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 15/5/1963 günlü, 1963/50-111 ile 11/3/1963 günlü, 1963/37-54 sayılı kararı bu görüşü doğrulamaktadır.

Siyasî Partiler Kanununun görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahri Giritlioğlu, dil ve din başkalığından ötürü azınlıkların bulunduğunu belirterek, 89. maddenin birinci fıkrasının çıkarılmasını önermişse de önergesi reddolunmuştur. Bundan ötürü Anayasa Mahkemesince bu fıkranın iptaline karar verilmesi gereklidir.

PARTİ TEMSİLCİİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI ÖZETİ :

Mahkemenin gerekli görmesi üzerine temsilci gönderilmesi için partiye çağrı yollanmış, 11/6/1971 günü Parti Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesince sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Bu sözlü açıklama sırasında Parti Genel Başkan Vekili Şaban Yıldız ile parti üyelerinden Mehmet Selik dahi toplantıda bulunmuşlardır.

Açıklamalar, yukarıda özetlenen yazılı savunma doğrultusunda yapılmış, ancak aşağıda özetlenen yönlerde daha ayrıntılı görüşler ileri sürülmüştür:

Başsavcı 4. Büyük Kongre kararının hazırlık çalışmalarını araştırırken Partiyi bağlamayan yönler üzerinde durmuş ise de parti organlarınca düzenlenen bir takım belgeleri göz önünde tutmamıştır. Ancak bunlardan bir tanesi olan ve Cumhurbaşkanı Sunay’a o zamanki parti başkanınca sunulan muhtıra üzerinde olumsuz yönden durmuştur.

Oysa bütün bu aşamalar kararın savunmamızda bildirilen anlama geldiğini göstermektedir.

Anayasa dam her metin gibi gerçek yaşamda uygulanırsa, onun uygulanmasını savunan kurumlar ve kişiler varsa işte o zaman canlılık kazanır, yoksa ölü bir metin olarak kâğıt üzerinde durur kalır. On yıllık uygulamalarla özellikle Anayasa Mahkemesi kararıyla gerçek ve canlı Anayasa Hukuku ortaya konulmuştur ve konulmaktadır.

Anayasa için çalışan kurumlar arasında İşçi Partisinin özel bir yeri vardır; nitekim bu Partinin Anayasa Mahkemesinde açtığı çok sayıda davadan büyük çoğunluğu, istem üzere karara bağlanmıştır ki hiçbir partinin bu genişlikte bir çalışması yoktur.

Anayasa giriş bölümünde kurallarının ulusal benimsemeye ve sevgiye dayandığını söylemekle, Ulustaki birlik ve bütünlüğün ancak gönüllerde yerleşen olumlu duygularla ve isteklerle gerçekleşeceğini belirtmektedir; Partinin bütün istediği de Anayasa’nın eksiksiz uygulanması yoluyla birlik ve bütünlük duygusunun ve isteğinin ruhlara sindirilmesidir.

Parti bu istekleri, yalnızca Kürt halkı konusunda değil, Alevîler için de, ezilen, sömürülen işçi ve emekçi halk yığınları için de ileri sürmüş, bu yolda gücü oranında savaşı görev bilmiştir.

Anayasa, son on yıl içinde, toplum yaşamında tüm ve eksiksiz olarak canlılık kazanmış değildir. Ancak bu canlılık kazanmayış, Doğuda daha büyük bir orandadır ki Parti Doğunun kalkınmasını, birliğin, bütünlüğün gönüllere yerleşmesini istemektedir. İddianamede partinin Doğu Kültür Ocaklarına yardımda bulunduğu savı yer almıştır. Bu sav gerçeğe aykırıdır.

Büyük Kongre kararının 6. bendindeki (Diğer tüm demokratik hak ve özgürlükleri, özlemleri ve istekleri) sözü ile Anayasa’nın sağladığı haklardan yurttaşlık haklan dışında kalan haklar anlatılmak istenmiştir. Bundan başka bu sözler, günlük yaşamda gerçekleşmedikleri için bu türlü hakların gerçekleşmesini görmek dileği olarak psikoloji açısından bir özlem olarak nitelendirilmesi anlamında da yorumlanabilir. Yalnız bu, herhangi bir bölüme ya da ayrılma istemi anlamına gelmez.

Anayasa’nın 12. maddesi genel eşitliği öngördüğü gibi, 129. maddesi de kalkınmada bölgeler arası eşitliği öngörmektedir.

Gerek 1964 de yapılmış olan parti programında, gerekse Üçüncü Büyük Kongre kararında anlatılanlarla 4. Büyük Kongre kararında bildirilenler bir anlamdadır. Yalnız daha önceki kararda ve programda (Kürtçe konuşanlar), (Kürtler) denilmiş iken son kararda (Kürt halkı) deyimine yer verilmesiyle ortaya biçim yönünden bir ayrım çıkmaktadır. 4. Kongre kadarında (Kürt halkı) denilmesinin bir genel, bir özel nedeni vardır. Gerçekten, siyasal, felsefî ya da düşünceye ilişkin olsun, bütün toplumsal eylemlerde herhangi bir sorun, başlangıçta en uygun sözlerle ve sınırları yeterince belli edilerek ortaya atılamaz. önceden yeterince açık sözlerle anlatılmış bulunmayan ve sınırları gereği gibi çizilmiş olmayan herhangi bir sorunun, bir evrim geçirmesi başka deyimle gitgide daha doğru biçimde bir anlatıma, açıklığı, sınırlandırmaya kavuşturulması toplumsal bir olaydır. Bu, deyim değişikliğinin genel nedenidir, özel neden ise Doğuda Anayasa’ya aykırı davranış ve eylemlerin son zamanlarda havsalanın almayacağı ölçüde acı bir nitelik kazanmasıdır. Kaldı ki Kürt halkı deyiminin kullanılması iddianamede suç da sayılmış değildir.

4. Büyük Kongre kararını 6. bendinde mücadelenin ideoloji alanında olacağı da anlatılmak istenmekte ve böylece siyasal ve ayırımcı bir savaşın söz konusu olmadığı belirtilmektedir. Her türlü bağnaz, milliyetçi, ırkçı akımların düşmanı olan Parti, bağnaz milliyetçi, ırkçı bir Kürtçülük akımı varsa elbet onunda düşmanı olacaktır.

Sosyalist savaş, yalnızca, emekçilerin tek bir varlık olarak sermayecilere Karşı çıkması ile yürütülebilir. Bunun için emekçilerin, Türk, Kürt, Alevî ve benzeri topluluklara ayrılması, sosyalist savaşın gereklerine aykırıdır ve bundan dolayıdır ki, sosyalist bir parti olan İşçi Partisi böyle bir ayrılığın gerçekleşmesi sonunda savaşçıların bölünüp güçlerinin azalmasını istemez ve isteyemez. Böyle bölünmeler ancak sömürücü sermayecilerin egemenliklerini sürdürmelerine yarar. Kısacası İşçi Partisinin bölücü bir tutum benimsemesi, ilk önce, kendi ilkelerine kesinlikte ters düşer. Bu davayı karara bağlarken mahkemenin gerçek batı demokrasisinin ancak sermayeci ve sosyalist partilere dayanan bir denge ile gerçekleşebileceğini, sosyalist partilerin bulunmadığı ülkede gerçek batı demokrasisinden söz edilemeyeceğini, Türkiye işçi Partisinin Türk demokrasisinde tek sosyalist parti olduğunu, bu partinin kapatılması sonunda batılı anlamda demokrasi dengesinin bozulacağım göz önünde tutması gerekecektir.

ESASA İLiŞKİN İDDİANAMENİN ÖZETİ :

Cumhuriyet Başsavcılığının 9/7/1971 günlü esasa ilişkin iddianamesi şöylece özetlenebilir :

Davanın dayanakları iddianamede belgeleriyle gösterilmiştir. Delil ve sonuç bakımından yeni bir istek bildirilecek değildir. Ancak, ilk iddianame üzerine parti yetkililerince verilen yazılı karşılıkta ve sözlü açıklamalarda değinilen yönlere, dava konusu ile ilgileri ölçüsünde karşılık verilecektir.

a) Parti dışı toplantılara ve geçen konuşmalara, kongre kararı öncesi evrelerde konunun gelişmesi ve kapsamı üzerinde gerekli aydınlatıcı bilgi ve belceleri vermek için değinilmiştir. Doğu sorununun Türkiye işçi Partisince benimsenmesinde geçirdiği kavram ve kapsam değişmesini aydınlatmak için de parti içi ve dışı düşünce ve yayınlara yer verilmiştir. Yoksa konuşmacıların sözleri ile Dergide çıkan yazıların yazarlarının düşünceleri kişisel eylemler olarak ele alınmamış, dava da bundan dolayı açılmamıştır.
b) Doğu Kültür Ocaklarına bağlı kişilerin partili oldukları ileri sürülmüş değildir. Bunlar içinde partili olanlar vardır. Kaldı ki, bunlardan partili olarak gösterilenlere ilişkin bilginin dayanağı, bu davanın açılması için düzenlenen iddianamenin 8. sayfasında anılan Ankara C. Savcılığının yazısıdır. İşçi Partisi ile Doğu Kültür Ocakları arasında düşünce yönünden bir birlik olmaması, siyasa l partinin, derneğin amacını belli konuda desteklemesine engel olamaz.

c) Emek dergisinin birinci sayısında, Türkiye işçi Partisinin hakkını savunan sosyalistlerce yayınlandığı belirtilmiştir. Bu bakımdan onda çıkan yazılar delil sayılabilir.

ç) Emek dergisinde çıkan yazılardan alman parçalar, yazıya egemen olan düşünce ortaya konduktan sonra, onu pekiştirmek için alınmış belli parçalardır. Dergiler mahkemeye sunulmuş olduğundan yazıların tümü her zaman incelenebilir.

d) Başsavcılık hiç bir zaman (Kürt halkı) ve (Etnik özellikler) sözleri üzerinde herhangi bir kabulde bulunmuş değildir, iddianameye egemen olan düşünce, Türk Devletinin ulusu ve ülkesiyle bütünlüğü düşüncesidir.

e) Milliyetler ilkesinin ulusların alın yazılarını belirleme yetkisini anlatan anlamını bilimsel sosyalizm açısından yola çıkarak başka bir anlama yöneltme çabası da gereksizdir. Çünkü ulusların kendi alın yazılarını belirleme hakkı adiyle Lenin’in kabul ettiği ilke olarak da göz önünde tutulsa veya milliyet meselesi olarak düşünülüp federasyon, kültürel özerklik, azınlık hukukî durumu örnekleriyle yazılı karşılıkta açıklanan ilke de söz konusu olsa, bu kavramlar her iki biçimde de Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu yasakları içinde düşünülecektir.

f) 4. Kongre kararındaki «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmekten » sözleri iddianameye olduğu gibi alınmıştır; Bunda bir değiştirme yoktur, iddianamede yurttaşların anayasal hak ve özgürlükleri ötesinde kalan özlem ve isteklerinin gerçekleştirilmesi mücadelesi sözleri üzerinde durulmuş ve bu sözler eleştirme konusu edilmiştir.

g) İnönü’nün Lozan’daki sözleri Misak-ı Millî sınırlan içinde hiçbir zaman bir Kürt ayırımı yapılmadığı ve bir Kürt azınlığı bulunmadığını anlatmaktadır. İddianamede suçlama konusu edilen yön, Doğu sorunu ele alınmak yolu ile Doğu bölgelerimizde bir Kürtlük ayırımı ve bölücülüğü oltaya atmak ve bunu siyasal sömürü nedeni olarak kullanmaktır.

SONUÇ :

Yazılı ve sözlü savunmalar iddianamede ileri sürülen görüşlerin doğru olmadığını ispata yeter bulunmadıkları ve iddianamede tartışılan deliller ve açıklamalar karşısında geçerli sayılamayacakları ileri sürülerek ilk istem üzere Partinin kapatılmasına karar verilmesi gereği bildirilmiştir.

DAVALI PARTİNİN SON SAVUNMASI ÖZETİ :

Davalı Partinin 15/7/1971 günlü son savunmasında ilk savunmada ve sözlü açıklama ileri sürülen düşüncelere yeniden dayanılmakta ve özellikle ilk savunmada uzun uzun açıklanan uluslaşma koşullarına ve Doğunun uluslaşma süreci içine girdiğine ilişkin görüşler tekrarlanarak davanın reddi istenilmektedir. Son savunmada ileri sürülen düşüncelerden yalnızca esasa ilişkin iddianameyi çürütmeye yönelenler şöylece özetlenebilir:

1 — Kürt asıllı yurttaşların ayrı bir ulus sayılmaları yalnızca Anayasa’ya aykırı olduğu için değil, gerçeklere, tarihin akışma da uygun olmadığı, dolayısıyla sosyalist mücadele bakımında da geçersiz bulunduğu için Partice doğru görülmüş ve düşünülmüş değildir. Parti olarak, ayrılıkçı hedefler güden burjuva Kürt milliyetçiliği kadar Kürt asıllı vatandaşlara Anayasa dışı baskılar yapılması da sakıncalı bulunmuş ve her iki tutum birbirini besleyen Anayasa dışı akınlar olarak görülüp kınanmıştır. Çünkü daha önce de açıklandığı üzere bölücülük bütünlüğe zararlı olduğu gibi Partinin savaştığı emekten yana bir düzenin, sosyalist bir düzenin kuruluşunu engelleyici bir nitelik de göstermektedir. Gerçek bir birliğin başlıca koşulu Anayasa’nın 2., 3., 12. ve 54. maddelerinin kesinlikle uygulanmasıdır. Son iddianamede bu görüşlere karşılık verilmiş değildir.

2 — Kongre kararında yer alan «Anayasal vatandaşlık haklan ve diğer tüm özlem ve istekler» deyimi yorumlanırken Başsavcılığın düştüğü yanılmayı yazılı karşılıkta göstermiştik. Bugün Başsavcılığın eski görüşlerini değiştirmediği görülmektedir; nitekim Başsavcılık bu sözlerin yorumu için Partimizi bağlayıcı belgeler olarak gösterilen demeç ve bildirilere son iddianamede de değinmiş değildir.

3 — Anayasa’nın Kürt halkı deyimini yasaklamadığına değin savunmamızla Cumhuriyetin kurucularının bu deyimi kullanmış olmalarından, bunun yasak olmadığının açıkça anlaşıldığı yollu görüşümüze de karşılık verilmemiştir.

4 — Esasa ilişkin iddianamede, Partinin bütünlükçü olduğunu gösteren sayısız belge ve açıklamalara da değinilip bunların tartışılması yoluna gidilmemiştir. (Bu nedenlerle son iddianame hukukî değerden yoksundur.

5 — Başsavcının düştüğü yanlışlıkların özünde Türkiye İşçi Partisinin nitelikçe bir sosyalist parti olduğunun, sosyalist bir partinin ise mücadele alanlarını seçişte, konuları işleyişte, bunları yığınlara mal ediş çabasında ve bu sırada ortaya çıkabilecek davalarda benimsediği savunma »içiminde, öbür partilerden çok önemli nitelik ayrılıkları göstereceğinin kabul edilmek istenmemesi vardır. Sosyalist parti, konulara bilimsel sosyalizm ve içinde yer aldığı somut toplumun nesnel somut koşulları, gelişme aşaması ve doğrultusu açısından bakar ve her yerde, yığınlar önünde, Yasama Meclisinde, muhtıra verirken veya Anayasa Mahkemesinde kendini savunurken hep aynı durumu korur. «Bu, sosyalist hareket için, sosyalist parti için vazgeçilmez bir zorunluktur. Çünkü, sosyalist hareket ve partinin devamlılığı ancak, bilimsel sosyalizm ve somut toplum gerçekleri içinde kalmak ve kendi geçmişi ile tutarlı bulunmak suretiyle sağlanabilir.» Bu nedenledir ki bilimsel sosyalizmle ve dava konusu ile ilgili olarak şimdiye dek partinin ileri sürdükleri, kendi ilkeleriyle tutarlı bulunmakta, parti görüşlerinin yasalar ve hepsinden önce Anayasa sınırları doğrultusunda olduğu da böylece belirmektedir. İddianamede bu yönler de tartışılmış değildir.

İNCELEME EVRESİ :

A) Anayasa’ya aykırılık itirazı ile bu itizara ilişkin karar:

Davalı partinin ilk yazılı savunmasının bir bölümünde Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin Anayasa’nın 57. maddesine aykırı olduğu ileri sürülerek bu konunun Mahkemece incelenip iptal kararı verilmesi istenilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcısından bu istek üzerine düşüncesi sorulmuş, Başsavcılığın 2/7/1971 günlü yazısı ile bu konudaki düşüncesi bildirilmiştir.

a) İlk yazılı savunma özetinde de belirtildiği üzere Anayasa’ya aykırılık savı şu gerekçeye dayanmaktadır : Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin hangi nedenlerle kapatılacakları kesin sınırlarıyla ve açıkça bildirilmiş ve böylece özel yasaya kapatma nedenleri öngörme olanağı tanınmamıştır. Nitekim 57. maddenin üçüncü fıkrasında yasayla düzenlenecek konular partilerin iç çalışmaları, Anayasa Mahkemesine nasıl hesap verecekleri ve mallarının bu mahkemece nasıl denetleneceği konuları olarak sayılmış, ancak kapatma nedenlerine bu fıkrada yer verilmemiştir. Maddenin birinci fıkrasında da siyasal partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetlerinin insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği temel kuralına uygun olmak zorunda bulunduğu ve bunlara uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiş böylece yasa ile burada anılandan başka kapatma nedeni öngörülmesi yolu kapatılmıştır.

Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasında bu partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayrılıklarına yahut dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, ikinci fıkrasında da, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulusal bütünlüğün bozulması ereğini güdemeyecekleri kurala bağlanmış ve böylece birinci fıkra kuralı ile, Anayasanın 57. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen parti kapatma nedenlerine yenileri eklenmiştir. Bu durum Anayasa’nın 57. maddesi kuralı ile çelişmektedir.

89. maddenin birinci fıkrası kuralının Anayasa’ya aykırı olduğu Siyasal Partiler Kanununun Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nca da ileri sürülmüşse de bu milletvekilinin değiştirgesi Genel Kurulca yersiz olarak göz önünde tutulmamıştır.

b) Anayasa’ya aykırılık savma karşı Cumhuriyet Başsavcısının 2/7/1971 günlü yazısında şu gerekçelerle istemin reddi düşüncesi bildirilmiştir:

1 — Anayasa’nın 3. maddesinde Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olduğu temel ilkesi benimsenmiştir. Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasındaki kuralın ülke ve ulus bölünmezliğine ilişen bölümü de gücünü 3. maddeden almaktadır.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununa ilişkin hükümet tasarısı gerekçesinde; yasaklamalardan herhangi birisinin çiğnenmesi durumunda Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan niteliklerinin ve Devletin dayandığı temel ilke ve görüşlerin hiçe sayılmış olacağı ve böylelikle doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyetinin tehlikeye düşeceğinin anlaşılacağı görüşü yer almıştır.

Sözü edilen yasa tasarısının Millet Meclisindeki görüşülmesi sırasında komisyon sözcüsü 6/2/1964 günlü 49. Birleşimin Birinci Oturumunda yasanın 69 (Tasarının 104.) maddesi kuralının, Anayasa’nın (Millî devlet) esasından doğan bir sonuç olduğunu söylemiştir. Komisyon raporunun (Birinci dönem, İkinci toplantı, ıS. Sayısı 527) 33. sahifesinde (Bu maddenin Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası ile 57. maddesinin birinci fıkrasında yer alan millet bütünlüğü ilkesine dayandığı) bildirilmektedir. Yasa Koyucu, 89. maddenin, tasarıdaki (3 Ağustos 1339 tarihli ve 340 sayılı Kanunla tasdik edilmiş olan ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanmış bulunan Sulh Muahadesinin 39. maddesinin birinci fıkrasında zikredilen azınlıkların hakkı saklıdır) biçimindeki 3. fıkrasını boş yere konulmuş bir kural niteliğinde görerek kaldırmış iken, Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nun iptal isteğinde sözü edilen ve maddenin ilk fıkrasının boş yere konulmuş olduğu, ikinci fıkrasının da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine aykırı bulunduğu nedeniyle tasarıdan çıkarılması yolundaki önergesini, komisyonun (Kürtçü, Çerkezçi vs. faaliyetlerin partiler tarafından yapılmasına imkân hasıl olacağı) görüşünü benimseyerek kabul etmemiştir.

3 — Anayasa’nın ancak Devletin temel ilke ve kuruluşunu belirten genel kuralların tümünü kapsayabileceği gerçeği karşısında herhangi bir temel ilkeye varlık veren unsurların, Anayasa’nın sözüne ve özüne uygun olarak başka bir kanunla gösterilmiş ve düzenlenmiş bulunması, kanun yapma tekniğinin bir gereği olarak düşünülmelidir. Bu bakımdan tartışma konusu 89. maddenin her iki fıkrasının taşıdığı kurallar da, Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinde yer alan, Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesini oluşturan öğelerden sayılmalıdır.

4 — Yukarıdaki açıklamalara göre tartışma konusu 89. madde kuralı, bütünü ile Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına aykırı olmadıktan başka, sözü edilen Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinin bir güvencesi olmak niteliğini de taşımaktadır.

c) Anayasa Mahkemesinin kuruluşunu ve yargılama usullerini düzenleyen 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 32. maddesiyle 20. maddesinin 2 sayılı bendi kurallarına göre siyasal parti kapatma davalarında ortaya çıkacak Anayasa’ya aykırılık sorununu Anayasa Mahkemesi geciktirici sorun olarak ele alacak ve öbür mahkemelerden gelen işlerde olduğu gibi bu sorunu inceleyip çözüme bağlayacaktır. Anayasa’nın 151. maddesi doğrultusunda konulmuş olan bu kuralların uygulanabilmesi için davada uygulanacak bir yasa hükmünün söz konusu olması ve bu yasa kuralının Anayasa’ya aykırılığının Anayasa Mahkemesince kendiliğinden göz önünde tutulması ya da ilgililerden birinin ileri sürdüğü Anayasa’ya aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına Anayasa Mahkemesinin varması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca açılan parti kapatma davasında 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesine dayanılmış olması karşısında bu maddeyi bu davada uygulama durumundadır. Ancak davalı yanca ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savının ciddî bulunup bulunmadığı konusunun incelenmesi zorunlu görülmektedir.

Mahkeme, Avni Givda, Fazıl Uluocak, Salt Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, ihsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda, yaptığı inceleme sonunda davalı Partinin Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki iddiasının ciddî olmadığına oybirliğiyle karar vermiştir.

aa) Anayasa’nın (Başlangıç) kuralları arasında Anayasa’nın Türk milliyetçiliğinden hızını aldığı ve esinlendiği, Türk milliyetçiliğinin ise bütün bireylerini, alın yazısında, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün durumunda ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplayan bir etken olduğu bildirilmektedir. Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına ve Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan bir hukuk devleti olduğu, 3. maddesinde ise Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün bulunduğu kuralları yer almaktadır.

Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin tüzükleri, programları ve çalışmalarının, insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uygun olması zorunluğu öngörülmüş, bu ilkelere uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği ilkesine Anayasa’nın (Başlangıç)ında, (Başlangıç) a yapılan gönderme dolayısıyla 2. maddesinde ve ayrıca 3. maddesinin birinci fıkrasında yer verilmiştir. Anayasa’nın 8. maddesi uyarınca, Anayasa kuralları gerek devlet organlarını, gerek bütün kişileri bağlayan temel kurallar oldukları için birer tüzel kişi olan siyasal partiler, anılan 57. madde konulmuş olmasaydı bile, bölünmezlik ilkesi ile yine bağlı tutulacaklardı. Buna karşın 57. maddede bölünmezlik temel ilkesinin siyasal partiler için uygulanacağının ayrıca ve açıkça bildirilmesi yoluna gidilmiş olması, söz konusu ilkenin partiler açısından özenle ve titizlikle uygulanması gereğini göstermektedir. Bunun tersinin düşünülmesi, Anayasa Koyucunun boş yere kural koymuş olduğu anlamına gelir ki böyle bir görüş hiç bir zaman savunulamaz.

bb) Anayasa’nın 57. maddesinin üçüncü fıkrasında (Partilerin iç çalışmaları, faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine ne suretle hesap verecekleri ve bu mahkemece malî denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir) kuralı yer almıştır. Böylece siyasal parti kapatma nedenlerinin yasa ile düzenlenmesi ödevi yasa koyucuya doğrudan doğruya yükletilmiş değildir. Ancak Anayasa’nın 5. ve 64. maddelerine dayanan yetkisine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda da Anayasa’ya aykırı olmayan kurallar koymasına hukukça engel yoktur; demek ki Yasama Meclisleri, 57. maddenin birinci fıkrasında çizilen sınırlar içinde kalarak orada belirtilen ilkelerin doğrultusunda siyasal partilerin kapatılma nedenlerine ilişkin bir takım kurallar koyabilirler.

cc) Siyasî partilerin çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel hükmüne uymaları demek, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bu kuraldan çıkan sonuç da bütünlüğü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

çç) Siyasal Partiler Kanununun tartışma konusu olan ve (Azınlık yaratılmasının önlenmesi) başlığını taşıyan 89. maddesinin birinci fıkrasında (Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler); ikinci fıkrasında ise (Siyasî partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) denilmektedir.

Davalı parti ilk yazılı savunmasının 27. sahifesinde bu maddenin her iki fıkrasının Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüş ise de 29. sahifesinde yalnızca birinci fıkranın iptaline karar verilmesini istemiştir. Şu kadar ki birinci fıkradaki kuralın yorumlanması için ikinci fıkra kuralının dahi göz önünde tutulmasına bir engel yoktur. Bu iki fıkranın bir arada incelenmesinden anlaşılan şudur ki 89. madde kuralları Devletin ülkesi ve ulusu ile bütünlüğünün bozulmasını önlemek üzere o maddede sayılan bir takım çalışmaların siyasal partiler için yasaklanması amacını gütmektedir ve böylece Anayasa’nın, yukarıdaki bentlerde anılan, 57. maddesinin birinci fıkrası kuralı ile bunun dayanağı olan öbür kurallarına aykırı olmak şöyle dursun, o kuralların öngördüğü sınırlar içinde bulunmakta ve o kurallar doğrultusunda bir hukuksal durumun gerçekleşmesi için öngörülmüş bir takım özel tedbirler niteliğini taşımaktadır.

Gerçekten bir an için bir siyasal partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi, ulusal yapıda, git gide, kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve Türk kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmaya elverişli bir tutumdur.

Bu nedenlerle tartışma konusu 89. maddenin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı savı ciddî değildir.

B – İnceleme işlemleri :

Mahkeme, 1/7/1971 gününe değin yazılı savunmasını Anayasa Mahkemesine vermesi gerektiğinin davalı parti Genel Başkanlığına tebliğine, 44 sayılı Kanunun 29 ve 30 uncu maddeleri uyarınca 1/7/1971 günü saat 10.00 da sözlü açıklamaları dinlemek üzere Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanlığına çağın çıkarılmasına ve işin ivediliği dolayısıyla tebliğ işleminin 7201 sayılı Kanunun 2 nci maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına 22/6/1971 gününde karar vermiştir.

Karara uyan parti, süresi içinde ilk yazılı savunmasını vermiş ve belli edilen günde mahkemeye gelen parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun sözlü açıklamaları dinlenmiştir.

1/7/1971 gününde ise davalı partice ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savı üzerinde görüşünün ivedi olarak bildirilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması ve oradan karşılık gelir gelmez işin gündeme alınmasına karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin ara kararı gereğince kendisine gönderilen yazı dolayısıyla Cumhuriyet Başsavcılığına Türkiye İşçi Partisinin yazdığı 24/6/1971 günlü, 71/316 sayılı karşılıkta tutuklu Tip Genel Sekreteri Sait Çiltaş ve Şaban Erikçe saklandığı açıklanan Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi tutanaklarına her kimde ve her nerede olursa olsun el konularak bunların Anayasa Mahkemesine gönderilmesine ve kararın ivedi olarak yerine getirilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına 29/6/1971 de karar verilmesi üzerine Şaban Erik ve Sait Çiltaş’ın Sıkıyönetim Adlî Müşavirliğince dinlendiklerini saptayan tutanakla adları geçen kimselerin ve öteki parti ilgililerinin ivedilikle bilgilerine başvurularak 4. Büyük ‘Kongre Tutanağının bulunması umulan yerlerin saptanmasına ve tutanağa el konularak Anayasa Mahkemesine verilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Avni Givda, Fazıl Uluocak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 2/7/1971 günlü toplantıda karar verilmiştir. Ancak bu kararlar üzerine tutanağın elde edilmesi olanağı bulunamamıştır.

Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lütfi Ömerbaş, Şevket Müftügil, Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda Emek Dergisinin ticaret sicilindeki kayıt örneği ivedi olarak sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması, Avni Givda, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Recai Seçkin, Halit Zarbun ve Lütfi ömerbaş’ın karşı oylarıyla ve oyçokluğu ile; Anayasa Mahkemesindeki dosyayı inceleyerek esasa ilişkin düşüncesini ivedi olarak bildirmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması oybirliğiyle; Cumhuriyet Başsavcılığının düşüncesi geldikten sonra bir örneğinin davalı Parti Başkanlığına tebliği ve partiden esasa ilişkin yazılı savunmasının istenmesi, bu iş için partiye yedi gün süre verilmesi oybirliğiyle kararlaştırılmıştır.

20/7/1971 gününde ise inceleme sona erdiğinden esasa ilişkin karar verilmiştir.

Sözlü açıklamaların sonunda bir üyenin sorusu üzerine Parti Başkam Behice Boran Hatko, iddianameye bağlı belgeler arasındaki «faşizme hayır», «faşizme karşı birleşelim» başlıklı belgelerin Merkez Yürütme Kurulunca yayınlanmış olduğunu ve «ders notları» diye anılan belgenin ise Merkez Yürütme Kurulunca eğitimde bulunmak, kurslar düzenlemek solunda verilen kararın uygulanması amacıyla Eğitim ve Örgütleme Bürosunca hazırlanmış bulunduğunu, ancak bunların broşürler durumuna sokulup yayınlanması işinin gerçekleştirilmediğini ve 4. Büyük Kongrece seçimler sonucunda çıkarılan başkanlık mesajını, herhangi bir organın onayından geçmemiş olmakla birlikte, Genel Başkan olarak kendisinin yayınlamış olduğunu söylemiştir.

C – Esasın incelenmesi ve gerekçeler :

Dosyadaki bütün belgelerle gerekli öbür belgeler incelendi; gereği konuşulup düşünüldü:

Başsavcılığın davasında; öz olarak, davalı Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinde verilen kararın 6. bendinde daha önceki kongre kararlarına ve parti programına aykırı olarak Doğu sorununu bir Kürt halkı sorunu biçimine soktuğu, anayasal yurttaşlık hakları dışında bir takım demokratik istem ve özlemlerinden söz ederek Kürt halkının ayrı bir ulus niteliğine bürünmüş olduğunu ve bu yüzden kendine özgü bir takım hakları bulunduğunu anlatmak istediği ve böylece Türk Devletinin ülkesi ve ulusu ile bir bütünü oluşturduğu yolundaki Anayasa’nın 57. ve 3. maddelerinde öngörülen ilkelerle 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun her türlü bölücü davranışları yasaklayan 87. ve 89. maddeleri kurallarına aykırı davrandığı ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesi ve Siyasal Partiler Kanununun 87. ve 89. maddeleri ile 111. maddesinin ikinci bendi uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı partinin yazılı savunmalarıyla Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında; ilke olarak, partinin Doğu sorununu ele alışında anlam ve öz açısından hiç bir değişiklik bulunmadığı, yalnızca yazışta ve kullanılan kimi sözlerde zamanın ve olayların zorunlu kıldığı bir takım değişikliklerin gerçekleşmiş bulunduğu, bunun ise yalnızca biçim yönünden bir değişikliği oluşturduğu, bütün kararlarda ve son kararda Kürtçe konuşan yurttaşlara karşı Anayasa dışı ve eşitlik ilkesine aykırı bir takım eylem ve davranışlarda bulunulduğu belirtilip bunların kaldırılması yolundaki istekleri partinin desteklediğinin anlatıldığı, ülke ve ulus bütünlüğünün Anayasa dışı davranışlarla değil, ancak eşit ve hukuka uygun davranışlar sonucunda gönüllerde yaratılacak birlik duygusuyla sağlanabileceği, oysa hukuka aykırı davranışların sevgi yerine soğukluk ve ayrılık duygularını yaratarak ulusal birliğin bozulmasına ve bütünlüğün sarsılmasına yol açtığı için sonucu bölücülük olan bu türlü davranış ve işlemlere partinin karşı çıkmak istediği ve partinin bütün eylem ve işlemlerinin bu ereğe dayandığı, sosyalist parti olan İşçi Partisinin sermayecilerin sömürüsüne karşı emekçilerin savaşını destekleme durumunda bulunduğu, bu savaşın ise savaşanların bölünmesiyle değil ancak tek bir varlığı oluşturmasıyla kazanılabileceğinden dolayı Kürt halkının Türk halkından ayrılmasının Partinin dayandığı sosyalist anlayışa tüm olarak ters düşeceği ve bundan ötürü Partinin herhangi bir bölücü erek gütmesinin kendi varlığını tanımama anlamına geleceği, 4. Büyük Kongre kararından önce ve sonra yayınlanmış bulunan ve partiyi bağlayan bir çok belgelerin incelenmesinden de Partinin 4. Kongre kararıyla ne demek istediğinin anlaşıldığı, Anayasa’nın 54. maddesince Devlete yurttaşlık bağıyla bağlı bulunan bütün kişilerin Türk sayılmasının zorunlu bulunduğu, Kürt halkına Kürtçe konuştukları için uygulanan hukuk dışı işlemlerin bu bakımdan da Anayasa’yla bağdaştırılamayacağı ve Partinin bu açıdan da onları desteklediği, Kürtlerin varlığının toplumsal bir gerçek olup yasalarla bu gerçeğin yok sayılamayacağı, Cumhuriyetin kurucuları Atatürk ile İnönü’nün de Kürt halkından söz etmiş bulundukları ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesiyle Siyasî Partiler Kanununun 87. ve 89. maddelerindeki koşullara uygun düşmeyen davanın reddi istenilmiştir.

I — 4. Büyük Kongre kararının 6. bendinin anlamının tartışılması :

1 — Davaya temel tutulan en önemli belge, 4. Büyük Kongre kararının 6. bendidir. Bu bentte şöyle denilmektedir;

«6 — TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ 4. BÜYÜK KONGRESİ :
Türkiye’nin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının zaman, zaman, kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını, Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu, Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist, baskıcı şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan, ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerin parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini, Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı – milliyetçi şoven – burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu, Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder.»

Bu kararın okunmasından kararı yazanların ve kongrede benimseyenlerin şunları anlatmak istediği görülmektedir :

 a) Türkiye’nin doğusunda Kürt halkı denilen bir insan topluluğu yaşamaktadır.

b) Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı üzerinde baştan beri, egemen sınıfların faşist hükümetleri baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasası uygulamışlar ve bu uygulamalar zaman zaman kanlı zulüm eylemleri niteliğine bürünmüştür.

c) Kürt halkının yaşadığı bölgenin öteki bölgelere göre geri kalmış olmasının temel nedenlerinden biri de sermayecilik düzeninde yürürlükte bulunan eşitsiz gelişme yasasının etkisinden başka, bu bölgede Kürt halkı yaşadığı için hükümetlerin güttükleri gelişmeyi engelleyici ekonomik ve toplumsal siyasadır, başka deyimle hükümetler bu bölgede yaşayanların Kürtler olduğunu göz önünde tutarak engelleyici bir siyasa uygulamış olmasalardı bu bölge şimdiki ölçüde geri kalmayacaktı.

ç) Hükümetlerin bu siyasası dolayısıyla. doğu sorununu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almak demek, egemen sınıf iktidarlarının bağnaz milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesi demektir, başka deyimle, Doğu sorunu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak düşünülemez; bu sorunun daha başka, daha kapsamlı bir niteliği vardır.

d) Kürt halkının gerek Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarım kullanma yolunda, gerekse özlemini çektikleri ve elde etmek istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolundaki mücadelesinde onları destekleme Parti için olağan ve zorunlu bir devrimci görevdir; çünkü Parti demokrasiye aykırı, faşist, baskıcı, bağnaz-milliyetçi
bütün akımların amansız düşmanıdır.

e) Bir yandan Kürt halkının gelişmekte olan demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesini, öte yandan işçi sınıfının ve onun öncü örgütü bulunan partinin kılavuzluğunda yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci eylem biçiminde bütünleştirmek için Kürt ve Türk sosyalistlerinin Partide omuz omuza çalışmaları gereklidir.

f) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi, bağnaz, burjuva İdeolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve öteki emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlama, Partinin ideolojiye dayanan mücadelesinin ve gelişmenin temel ve sürekli bir davasıdır.

g) Parti, Kürt sorununa işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından bakmaktadır; başka deyimle Kürt sorunu işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesi içine giren bir konudur.

h) 4, Büyük Kongre, bütün bu sayılan yönleri benimser ve kamuya duyurur.

4. Büyük Kongre kararının 6. bölümünde, tarihsel bir takım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır.

1 — Egemen sınıfların faşist hükümetlerinin başlangıçtan beri, bu yurttaşlar üzerinde baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasasını uyguladığının söylenmesi, gerçeğe aykırı bir savdır.

Bir ülkede bir takım haksız eylemlere rastlanması düşünülebilir ve bir kısmı kişiler devlet görevlisi bile olsalar suç işleyebilirler. Türkiye sınırlan içinde doğuda veya batıda bir takım görevliler suçlu duruma düşmüş ve cezalandırılmış olabilirler. Her yerde görülebilen bir takım olayların, tek tük işlenmiş görevli suçlarının yalnızca doğuda işlenmiş gibi ele alınması yanıltıcı bir davranıştır.

Doğu bölgesinde bir takım yerlerin toplumsal, kültürel ve iktisadî açıdan geri durumda bulunduğu bir gerçektir. Ancak, ülkemizin Doğu dışında kalan bölgelerinde, özellikle Orta Anadolu ve Batı Anadolu bölgelerinde dahi Doğudaki geri kalmış yerlerin birçoğundan daha geri yerler bulunmaktadır. Buna karşılık Doğu bölgesinde de, öbür bölgelerde rastlanandan çok daha gelişmiş yerler vardır. İster doğuda, ister batıda bulunsun, geri kalmış yerlerde yaşayanların sıkıntı çektikleri de gerçektir. Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın Doğuya özgü ve oradaki bir takım yurttaşların Türkçeden başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması, bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayırılması ereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez.

2 — Baskının zaman zaman kanlı zulüm olayları durumuna girdiği savı da doğru değildir.

Kanlı zulüm olaylarından söz edilerek Doğu bölgesinde geçen niteliği, nedenleri artık tarihe mal olmuş bulunan bir takım olayların, belleklerde yeniden ve başka biçimlerde canlandmlması, o bölgede yaşayanların bir bölüğünün bütünden soğutulması ereğim gütmektedir.

3 — Doğunun halkı sıkıntı çeken belli yerlerini baskısı altında tutan etken, Türkiye’nin halkı sıkıntı çeken öteki yerlerinde olduğu gibi, oraların iktisadî, toplumsal ve kültürel yönlerden gelişmemiş bulunmasıdır ve bu 1urum, ana dilleri ne olursa olsun, o bölgede yaşayan yurttaşların hepsini ilgilendirmektedir. Oysa davalı parti geri kalmışlık nedenleri arasında Doğu bölgesindeki yurttaşların bir bölümünün Türkçeden başka dil konuşmalarını göstererek gerçekleri değiştirmektedir.

Devlet İstatistik Enstitüsünün 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre, Elazığ, “Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Ağrı, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerinin toplam nüfusunun 4 milyon 836 bin 733 olduğu ve bunlar içinde ana dili Kürtçe olanların 1 milyon 806 bin’065 olduğu ve böylece bölge nüfusunun ancak % 37 sini oluşturduğu (Genel nüfus sayımı – nüfusun sosyal ve ekonomik nitelikleri 24/10/1965 – T. C. Başbakanlık Devlet istatistik Enstitüsü yayın No 568 Devlet istatistik Enstitüsü Matbaası Ankara 1999 S. 184 ve 186) bütün Türkiye’de ana dili Kürtçe olanların toplamının 1965 yılında 2 milyon 291 bin 502 ve Türkiye toplam nüfusunun 31 milyon 391 bin 421 bulunmasına göre ana dili Kürtçe olanların toplamının toplam Türkiye nüfusunun % 7 sini oluşturduğu (Adı anılan kitap S. 184) görülmektedir. Ortada ne Türkiye çapında ne de bölge çapında çoğunluk durumu bulunmadığı için bu kişilere karşı özel bir siyasa izlenmesinin akla uygun bir nedeni de olamaz ve bu bölgede Kürtçe konuşanların çoğunlukta bulunduğu görüşü de yersizdir.

4 — Geri kalmışlığın bütün dünyada bulunan tek çaresi; iktisadî, toplumsal ve kültürel kalkınmadır. Oysa Kongre kararının 6. bendinde Doğu sorununun yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele alınmasının doğru olmadığı ve bunun egemen sınıfın iktidarlarının görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesinden başka bir anlamı olmayacağı düşüncesi ileri sürülerek kalkınma çabalarına katılmaktan o bölge halkı soğutulmakta ve böylece tümden kopucu bir yöne ruhsal bakımdan itilmektedir.

5 — Kongre kararının 6. bendinde Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarını kullanma yolunda Kürtlerin mücadelede bulundukları ve ayrıca özlemini çektikleri ve varmak istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolunda mücadele ettikleri bildirilerek Anayasa’da öngörülen haklar dışında bir takım istek ve özlemleri bulunduğu
ve bunlar için de çaba gösterdikleri ortaya atılmaktadır. Anayasa’da öngörülen bütün haklar ilk önce yurttaşlara tanınmış haklar bulunduğu için Anayasa’ya dayanan haklar dışında ne gibi konularda bu yurttaşların özlemleri ve istekleri olacağı sorusu ilk bakışta karşılıksız kalmakta ancak, Doğu bölgelerinde Cumhuriyetin başından beri sürdürülen ayrılıkçı propagandalar göz önünde tutulunca bu özlem ve isteklerin konusunun şu veya bu biçimde ulusun içinden kopma isteği ve özlemi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Kararda Kürt halkının demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesinin dahi Partice destekleneceğine yer verilmesiyle Anayasa dışı bir takım konuları olan özlem ve isteklerin Partice destekleneceği ve Partinin genel devrimci eylemi içinde bu yolda da Kürt ve Türk sosyalistlerinin partide omuz omuza çalışacakları belirtilerek bütünlüğü bozucu eylemi partinin desteklediği bildirilmektedir.

6 — Yine Kongre kararının 6. bendinde, Kürt halkına karşı ırkçı milliyetçi bağnaz bir burjuva ideolojisi uygulandığı dahi ileri sürülmektedir ki bu da gerçeklere aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasa’mız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi bütün Anayasa skisinin oturduğu temel dahi budur. Bu; Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence ‘başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir. Bu bakımdan bir bölüm yurttaşlara karşı bağnaz ve ırkçı bir ideolojinin uygulandığı görüşü de gerçeklere uygun değildir.

4. Kongre kararının 6. bendinin burada yorumlandığı anlamda olduğunu ayrıca gösteren kanıtlar da vardır:

a) Dosyada (Ders Notları) adı altında bulunan ve Parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamaları sonunda bir üyenin sorusuna verdiği karşılıkta Merkez Yönetim Kurulunun kararı üzerine Partinin eğitim bürosunca hazırlandığı bildirilen notlardaki şu satırlar dahi kongre kararma ilişkin yukarıdaki yorumu haklı göstermektedir: «Bütün bunların yanında Türkiye’nin doğusunda yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Kürt halkı üzerinde, Kürt oldukları için bir baskı ve zulüm politikası uygulanmaktadır. Kapitalizmin (Eşitsiz Gelişme Kanunu) na ek olarak doğu bölgesi bilerek geri bırakılmıştır. Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleriyle okuyup yazamazlar, yasaktır. Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır. Bu yıllar yılıdır böyle devam etmektedir. Kürtlere karşı ırkçı, şoven milliyetçi ve faşist bir politika, egemen çevrelerin temel tutumu olmuştur.

Öte yandan, Kürt halkı üzerinde uygulanan baskı, terör ve asimilasyon politikasının temeli, kapitalist sömürü ve baskıdır. Bu nedenle, Kürt halkının anayasal hakları ve demokratik özlem ve istekleri uğrunda verdiği mücadele de, kapitalist sömürü ve baskıyı hedef almadıkça gerçek mihverine oturmaktan çok uzakta kalacaktır.»

b) Parti Merkez Yönetim Kurulunun 4,. Büyük Kongreye sunulan raporunda Irak’ta Kürtlerin özerklik sağlamalarıyla sonuçlanan Barzani ayaklanmasına ilişkin olayların ele alınma ve yansıtılma biçimi dahi Partinin tartışma konusu sorundaki görüşünün hiç değilse özerklik sağlamayı destekler nitelikte olduğunu belirtmektedir. Raporun sözü edilen bölümü şöylece yazılmıştır:

«Orta Doğuda sorunların çözümünün geleceği bakımından önemli yem bir gelişme de Irak’ta 1961 den beri sürüp gelen iş savaşın sona ermesi, bunun barışçı yoldan sağlanmış bulunması ve böylece daha demokratik ve özgür bir ortamın oluşmasıdır. Barzani liderliğindeki hareket başta beri Irak Devletinin bütünlüğü içinde Kürt halkı için demokratik haklar istemiyle yürütülmüştü. Hareketin demokratik niteliği diğer etnik ve dinsel toplulukların hak ve özgürlüklerini de kapsıyordu. Nitekim iç savaş sona erip bir anlaşmaya varıldıktan sonra Türk asıllı topluluğa da bazı kültürel haklar tanınmıştır. İçe dönük cephesiyle bu hareket sınıfsal mücadeleyi de kapsıyordu. Kürtler arasındaki aşiret farkları ve feodal nitelikteki parçalanmalar dolayısıyla ilerici demokratik hareket, karşısında gerici Kürt ağalarını ve aşiretlerini de buluyordu. Ama zaten sarsılmış olan feodal birimler, tutucu güçler, zamanla bu hareket içinde daha da eridiler ve bunların ötesinde bir halk cephesi gücü oluştu. Bu iç savaş emperyalistlerin de işine geliyordu. Çözülmemiş bir Kürt sorunu emperyalizm için aranıp da bulunmaz bir şeydi. Irak’ta bir
Kürt sorununun daima olmasını isterlerdi, ama Kürtlerin özgürlüğünü ve demokratik haklara kavuşmasını hiçbir zaman istemezlerdi. Çünkü bu soruna olumlu bir çözüm getirildi mi, savaşan taraflar, devrimci güçler, emperyalizme karşı birleşirlerdi. Yapılan anlaşma ile Kürtlere, Irak milletini meydana getiren halklardan biri olma statüsü, kendi bölgelerinde özerk yönetim haklan, Irak Devleti idaresinde ordusunda ve parlamentosunda nüfusları oranında temsil hakları tanınmış, Araplarla birlikte aynı devletin yurttaşları olarak eşit ve özgür şartlar altında yaşamak ve emperyalizme karşı birlikte savaşmak ortamı yaratılmıştır. Bu ortamda demokratik hak ve hürriyetlerden Türk ve sair etnik grupların da fiilen yararlanacağı beklenir. Bu durum antiemperyalist mücadeleye olduğu kadar Orta Doğu’da halkçı, demokratik gelişmeye de bir katkıdır ve önemi Irak’a münhasır değildir. 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde halkların din ve ırk gruplarının baskı ve şiddet yönetimi altında tutulamayacağı, bu çeşit yönetimlerin iktidarlarını sürdüremeyeceği gerçeği bir kere daha doğrulanmış bulunmaktadır. AP. iktidarı olayı bu ışıkta görüp değerlendireceği yerde, bu yeni gelişmeden tedirgin olmuş görünmektedir. Bu tedirginlik bir yandan içeride, Güney Doğu bölgesinde, baskı hareketlerini şiddetlendirmek şeklinde, öte yandan da Irak’ın iç işlerine müdahale sayılabilecek davranışlarda bulunmak sekimde belirmiştir. Basında çıkan haberlere göre, Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Kerkük ile Musul’un Arap ve Kürt bölgelerinden hangisine dahil edileceği konusunda yapılacak bir çeşit plebisitte Türk asıllı cemaatin Araplar lehine cevap vermesini sağlamaya çalışmakta ve bu müdahale oradaki Türkler arasında ihtilâf ve bölünmelere sebep olmaktadır. Dışişleri Bakanlığının bu davranışı hem Türk asıllı cemaat arasında doğurduğu bölücü sonuç açısından, hem de Irak’­ta bir arada yaşayıp aralarındaki meseleleri kardeşçe çözmeye çalışan Arap ve Kürt halkları arasında bir ayırım gözetme açısından isabetsizdir ve yakışık almaz. Türkiye’nin tavrı, aslında Irak’ın bir iç meselesi olan bu meseleye karışmamak ve şayet Irak Hükümeti nezdinde bir dostluk etkisi varsa, bunu, meydana gelmiş olan yeni demokratik ve sosyalist eğilimli ortamdan yararlanarak Türk asıllı azınlığın da bir takım kültürel hak ve özgürlüklere gerçekten kavuşabilmesi için kullanmaktadır. Son günlerde bir plebisit niteliğindeki nüfus sayımının süresiz ertelendiği bildirilmiştir. Ama sorun ortadadır ve er geç bir çözümü gerektirecektir.»

Parti Merkez Yönetim Kurulunun bu konudaki sözleri burada son bulmaktadır.

c) 4. Büyük Kongreye sunulan raporda bölge halkının Kürtçe konuşup yazma hakkının sınırlandırıldığı açıkça yazılıdır ki bu da ayrı bir bölücülük eylemidir; yine Güney Doğu illerinde çoğunlukla Kürtçe ve daha az sayıda Arapça konuşan yurttaşlar yaşadığı için silâh ve kaçak suçlu arama ereği ile bu bölgelerde ülkenin öbür bölgelerinde uygulanmayan birtakım yöntemlerin uygulandığı bu raporda yer almaktadır. Bu yönlere ilişkin satırlar şöyledir:

«Güney Doğu illerinde kaçak silâh ve suçlu arama bahanesiyle kasaba ve köylere baskınlar yapılmış, oralardaki yurttaşlarımız, ne Anayasamız hükümleriyle, ne de genel demokratik hak ve hürriyetlerle asla bağdaşmayan muamelelere maruz bırakılmıştır. Askerî komandoların aniden kasaba ve köyleri kuşatması, bazı hallerde ilçeyi uçaksavar toplarıyla çevirmesi, yurttaşların nezarete alınması, dövülmesi, fizikî işkence niteliğinde hareketlere ve haysiyet kırıcı muamelelere maruz bırakılması, normal bir silâh ve kaçak suçlu arama kapsamına girebilecek olaylar değildir.» denildikten ve böylelikle Anayasanın 14., 15. ve 16. ve 11. maddelerinin açıkça çiğnendiği yazıldıktan sonra şu sözlere yer verilmektedir:
«Ülkemizin diğer bölgelerinde uygulanmayan bu çeşit silâh ve kaçak suçlu arama usullerinin Güney Doğu bölgesine reva görülmesi de dikkat çekicidir. Kaçak silâh ve suçlu yalnız bu illerde mi vardır? Niçin bir ayırım yapılıyor ve diğer illerde kullanılan arama tarama usulleriyle yetinilmiyor? Bu noktada Güney Doğu illerimizde Türkçeden gayri bir dil, çoğunlukla Kürtçe daha az sayıda Arapça konuşan ve farklı etnik özelliklere sahip yurttaşlarımızın yaşadığı hususu, düşündürücü bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Eğer bu Anayasa dışı muamelelerin gerekçesi bu ise, o zaman da yine Anayasanın dil, ırk, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin bütün yurttaşların kanun önünde eşit oldukları hükmünü getiren 12. maddesi özünden ihlâl edilmiş oluyor… Güney Doğu illerinde reva görülen baskı ve şiddet usulleri, komanda baskıları Anayasamın Devletin bütünlüğü hükmünü koyan 3. maddesine aykırıdır… Anayasanın 3. maddesi Türkçenin resmî dil olduğunu belirtmekle yetinir. Bunun dışında, herkes bildiği dili konuşup yazmakta serbesttir… Anayasanın bu hükümleri ışığında Doğu ve Güneydoğu illerindeki duruma bakıldığında bu bölgenin iktisaden daha geri ve daha fakir bir durumda olduğu, bölge halkının Kürkçe konuşup yazma hak ve özgürlüğünün kısıtlandığı ve bu iller halkına başka bölgelere uygulanmayan ve Anayasa hükümleriyle telifi mümkün bulunmayan usul ve muameleler uygulandığı görülür.»

Doğu bölgesinin toprak durumu bakımından çok engebeli ve yabancı ülkelerle sınırları olan bir bölge olduğu ve bu bölgede birçok kaçakçılık eylemlerinin geniş ölçüde yapıldığı ve suçluların sınırı kolayca geçerek komşu ülkelere kaçıverdikleri göz önünde tutulunca o bölgelerde başvurulan birtakım tedbirlerin öteki bölgelerdekinden başka olması zorunluluğu apaçık ortada iken bu durumlar bilinmezlikten gelinerek oradaki yurttaşların bir bölüğünün Kürtçe ve Arapça konuşmaları yüzünden başka yerlerdekine benzemeyen eylemlere girişildiğinin ileri sürülmesi, gerçeklerin değiştirilerek ora halkına sunulması ve bu yoldan halkın Devletten soğutulup ayrımcılığa giden bir yola ruhsal yönden itilmesidir.

ç) 4. Büyük Kongreden sonra yayınlanan «faşizme hayır» ve «faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildirilerdeki Doğu sorununu ortaya atma biçimleri de yine Kürtçe konuşan yurttaşları öbür yurttaşlardan soğutarak bütünlüğü bozucu bir nitelik göstermektedir. «Faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildiride «Kürt halkı, Anayasanın kendisine tanıdığı haklardan mahrum kalmakta devam edecek, üzerlerinde uygulanan Anayasa dışı baskı ve şiddet daha da artacak» ve «faşizme hayır» başlıklı bildiride ise «Dördüncü hedef Kürt halkının yıllar yılı esirgenmiş olan demokratik hak ve hürriyetlerinin, gelişmekte olan demokratik mücadelesinin bastırılmasıdır…. Faşizmin ardına sığınmak istediği ikinci gerekçe, Kürt halkından söz etmeyi bölücülük diye göstermektedir. Aslında Kürt halkının varlığını inkâr etmek, Anayasa dışı baskı ve şiddet uygulamak, bölücülüğün ta kendisidir. Devletin resmî istatistiklerinde ana dili Kürtçe olan vatandaşlarımızın sayısı milyonları bulmaktadır. Gerçekleri inkâr etmekle birlik sağlanamaz. Gerçek ve sağlam
birlik ancak eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet temelleri üzerinde kurulabilir.» denilmektedir.

H) SAVUNMALARIN TARTIŞILMASI:

Davalı Parti temsilcileri savunmalarında; Başsavcılığın kongre karalının 6. bendinin anayasal vatandaşlık haklarına ilişkin bölümünü değiştirmiş olduğunu ve bu değiştirme sonucunda partinin hukukî durumunu ağırlaştıran bir cümlenin ortaya çıkmış olduğunu, kararda «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanma» deyimi ile Anayasa’nın 54. maddesine özellikle dikkati çekmek istediklerini ve vatandaşlık hakları deyiminin yalnızca Anayasa’nın 54. den 62. ye değin yer alam maddelerindeki hakları kapsayıp Anayasa’nın yurttaşlara tanıdığı diğer hakların ve özellikle kişi haklarının ve toplumsal ve iktisadî hakların bunun dışında kaldığını, kararın bu cümlesindeki «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerin» sözleriyle vatandaşlık hakları dışında kalan anayasal hakları anlatmak istediklerini 54. maddenin Türk yurttaşlığı için Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olmaktan başka bir koşul aramadığım, oysa Kürtlere Kürtçe konuşmaları dolayısiyle Anayasa dışı işlemler yapılarak onların haklarının çiğnenmesi nedeniyle 54. madde üzerinde dikkati çekmeyi gerekli gördüklerini belirtmektedirler.

1 — 4. Kongre kararının yorumu konusunda ilk önce şu ilkenin göz önünde tutulması gerekmektedir:

Bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi, yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Genel durum budur. Bu durumda olan bir kimsenin anayasal vatandaşlık haklarından anlayacağı kavram, Anayasanın yurttaşlara tanıdığı bütün haklar ve bu anlayışa göre cümledeki diğer tüm demokratik özlem ve istekleri» sözleri, bunların dışında kalan konulara ilişkin birtakım özlem ve istekler olabilir.

Yıllardan beri yurt düşmanı kişilerce Doğu bölgesine yapılan sinsi ve ayırıcı propagandaları hatırlayan bir kimse, bu özlem ve isteklerin propagandalar doğrultusunda varlığı ileri sürülen birtakım özlem ve istekler olacağı sonucuna varır.

Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; Parti Genel Kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. Bundan dolayı onun yorumunda orta ölçüde siyasal bilgisi olan yurttaşları göz önünde tutmak zorunludur. Kaldı ki bu cümle, hukukî bir değerlendirmeden geçirilince dahi, Anayasada vatandaşlık hakları diye anılmış bir haklar bölümü söz konusu olmadığından, (vatandaşlık hakları) deyimiyle Anayasanın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini» sözlerinin yazılışı bakımından (anayasal) sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara değin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır. Her ne kadar anayasal sözünün «diğer tüm» diye başlayan cümle bölümünü de kapsamına aldığı savunulmuşsa da, ne hukukla uğraşmış bir yurttaşın, ne de ancak okuma yazma bilen ve yurt konuları üzerinde orta bir bilgi ve görgüye sahip bulunan yurttaşın bu görüşü benimsemesi beklenemez; çünkü yazılış buna elverişli değildir. Nitekim yukarıda (I a da) anılan (Ders notları) ındaki «Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır» sözleri dahi, «demokratik özlem ve istekler» in anayasal haklar dışında kalan konuları anlattığını belirtmektedir.

2 — Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü ve bilimsel sosyalizmin, sermayecilik hukuk ve siyasa anlayışından başka olarak, bir pazar çevresinde toplanma demek olan uluslaşma anlayışı ile bağdaşmadığı için partice benimsenmiş olamayacağı, partinin bölücülüğü benimsemesinin ‘kendi varlığını inkâr etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bu bir yana, toplum yaşamında gerek kişilerin, gerekse kuruluşların ve devletlerin bile birtakım hesaplar ya da yanılmalar sonunda, kendi erekleriyle, kendi yararlarıyla çelişen tutumları, ara sıra da olsa, benimsedikleri ve uyarmaları göz önünde tutmaksızın ters yolda direndikleri çok görülmüştür. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiç bir durumu anlaması söz konusu olamaz. Eğer tartışma konusu Kongre kararının altıncı bendinde uluslaşmanın gerçekleşmesinde ırk, dil, gelenek gibi etkenlerin önemli olmakla birlikte belirleyici etkenin bir pazar çevresinde toplanıp bütünleşme anlamına geldiği ve sermayeci düzene girmekte bulunan Doğunun kendi başına bir pazar çevresinde toplanma yoluna gitmeyip bütün ülkenin katıldığı pazara katılmakta ve böylece ulusal bütünlüğe girmekte olduğu, ancak birtakım Anayasa dışı uygulamaların bu bütünleşmeyi yavaşlattığı ve engellediği, partinin bu tür engellemelere karşı savaştığı anlatılmak isteniyorsa bu yönlerin kararın kendisi içinde herkesin anlayacağı bir biçimde yazılması gerekirdi ki kararda onu okuyan aydınların bile ne doğrudan doğruya, ne de dolayısiyle böyle bir düşünceyi anlamalarına dayanak olabilecek söz, ya da cümle yoktur.

Şu yönde dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza döğüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alın yazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasanın (Başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük, daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan geleceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek göz önünde tutulmadan doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gerekli bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.

Partinin savunmalarında ve özellikle 15/7/1971 günlü yazılı savunmasının ilk sahifesinde belirtildiğine göre ayrılıkçı hedefler güden bir burjuva Kürt milliyetçiliği vardır ve parti kesinlikle bunun da karşısında olduğunu yazmaktadır. Sonra birtakım düşman kişilerin partiyi yıkmak istedikleri de savunmalarda ve Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında açıkça bildirilmiştir. Bu düşmanların bir kararın yeterince açık yazılmamış olmasından yıkıcı istekleri doğrultusunda yararlanacakları, kolayca akla gelebilir. Verilecek kongre kararma özellikle kendilerinin kınadığını söyledikleri burjuva Kürt milliyetçiliği doğrultusunda bir anlam verilmesine ve parti düşmanlarının kararın yazılışından yararlanabilmelerine engel olmak, eğer bu kararla yalnızca Anayasa sınırları içinde Anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin gerçekten tanınmasını ve uygulanmasını istiyor idiyseler, burjuva Kürt milliyetçiliğinin istekleri doğrultusunda herhangi bir yoruma bütün kapıları kapayacak ve hatta böyle bir akımı yerecek biçimde bir yazış benimsemeleri zorunlu iken bunu düşünmemiş gibi davranmaları, ereklerinin savundukları gibi olmadığı kanısını pek haklı olarak uyandırmaktadır.

3 — Partinin 4. Kongresi kararı tüm olarak incelendiğinde, bu kararın altıncı bendinin bölücü bir anlam taşımadığının ortaya çıktığı savunmasının da yerinde olmadığı görülmektedir. Gerçekten 4. Büyük Kongre kararının altıncı bendi dışında kalan bentlerinde şöyle denilmektedir:

«Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günleri Ankara’da yapılan Dördüncü Büyük Kongresinde kabul edilen kararlar aşağıdadır:
1 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, Türkiye’nin en azından altmış yıldır demokratik devrim süreci içinde bulunduğunu, Türkiye’de demokratik devrimin başlıca amaçlarının, esas itibariyle, gerçekleştirilmiş olduğunu, hâkim üretim ilişkilerinin kapitalist üretim ilişkiler olduğunu ve feodal üretim ilişkilerinin ülke çapında büyük ölçüde tasfiyeye uğrayarak ancak belirli bölgelerde kalıntı halinde ve her geçen gün kapitalist üretim ilişkilerine dönüşerek devam ettiğini, Türkiye’de kapitalist gelişmenin emperyalizmin baskı ve sömürüsü altında dengesiz ve çarpık bir gelişme olduğunu ve bu nedenle de kalkınmayı, yani belli bir sürede Türkiye’yi çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırmayı gerçekleştiremeyeceğini, Millî Kurtuluş Savaşı sırasında siyasî bağımsızlık kazanıldığı halde sosyalizm doğrultusunda bir kalkınmaya yönelip iktisadî bağımsızlığın elde edilemediğini ve bunun sonucu olarak siyasî bağımsızlıktan da büyük tavizler verildiğini, bütün bu dönemde ve özellikle 1950’lerden itibaren kapitalistleşme sürecinin hızlandığını, gelişen burjuvazinin emperyalizmle bütünleşerek ülke içinde emperyalizmin toplumsal ittifak tabanının temel unsurunu oluşturduğunu, bu nedenlerle de toplumsal yapının temel çelişkisi olan sermaye emek çelişkisinin aynı zamanda emperyalist güçlerle antiemperyalist güçler arasındaki çelişki ile çatıştığını, emperyalizme karşı siyasî bağımsızlık için mücadele ile sosyalizm için mücadelenin tek bir bütün olan devrimci hareketin iki görüntüsünü teşkil ettiğini, antiemperyalist mücadelenin esasen kendisine demokratik bir öz taşıdığını ve sosyalizm için mücadelenin zorunlu ve doğal olarak demokratik mücadeleyi de içerdiğini, bu nedenle de emperyalizme ve faşizme karşı, sosyalizm için mücadelenin bir bütün teşkil ettiğini tespit ile, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının sosyalist devrim olduğunu ve bu aşamaya yönelik harekette emperyalizme ve faşizme karşı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için verilecek mücadelelerin bütünleştiğini bir kere daha teyit eder.
2 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukardaki bir numaralı kararda açıklanan nedenlerle, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının millî demokratik devrim olduğu tezinin ve buna dayandırılan millî demokratik devrim strateji önerisinin Türkiye için gerekli olmadığım, millî demokratik devrim önerisinin ve hareketinin Türkiye’de kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadeleyi reddedip veya erteleyip devrimci sınıflar mücadelesinin hedefi olarak feodalizmi ve feodal artık toprak ağalarını göstermekle devrimci hareketi gerçek hedefinden saptırdığı, sınıf mücadelesini antikapitalist özünden boşalttığı ve böylece burjuvaziye taviz verdiği, Türkiye kapitalizmi, emperyalizm aşamasındaki Dünya kapitalist sistemiyle bütünleştiğine ve emperyalizmin ülke içindeki toplumsal tabanım, feodal artık toprak ağalan sınıfından ziyade burjuvazi oluşturduğuna göre, millî demokratik devrim hareketinin emperyalizme karşı mücadeleyi baltaladığını, eylem alanında da millî demokratik devrim hareketinin hangi ad altında yürütülürse yürütülsün ve kendi içinde kaç gruba bölünürse bölünsün, Türkiye İşçi Partisini yıkmak, dağıtmak, etkisiz hale getirmek maksadını artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde güttüğü konusunda kesin yargıya vararak Türkiye için millî demokratik devrim aşamasını savunmanın Türkiye İşçi Partisi üyeliği ile asla bağdaşmadığını beyan eder.
3 —Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sosyalist mücadelenin ancak işçi sınıfının bağımsız siyasî örgütü tarafından yürütülüp başarıya ulaştırılabileceğini, Türkiye İşçi Partisinin, Türkiye işçi sınıfının iktidara yürüyen bağımsız siyasî örgütü olduğunu, Türkiye işçi sınıfının tarım proletaryasını da kapsadığını, Türkiye İşçi Partisinin, küçük köylülerin ve köylü-kentli diğer emekçi sınıfların hayatî ihtiyaçlarına ve özlemlerine işçi sınıfı görüşü açısından yani bilimsel sosyaliniz açısından, doğru ve geçerli çözümler önererek, bu sınıfların da ittifakını ve desteğini kazandığı, parti programının bilimsel sosyalizm esaslarına dayanmasının ve parti hareketinin gelişmesinden oluşan görüşlerin de aynı doğrultuda olmasının partinin sosyalist niteliğinin başlıca kanıtlan olduğunu göz önüne alarak, partide işçi sınıfının ideolojik öncülüğünün daha da güçlendirilmesinin bilimsel sosyalizmin parti kadrolarına öğretilmesi ve özümletilmesinin, parti üyelerinin toplumsal bileşimi içinde, bilinçli işçi üye sayısı arttırılarak, partinin işçi hareketlerine daha etkin bir şekilde yön vermesinin sağlanması ve böylece işçi sınıfının eylemsel öncülüğünde gerçekleştirilmesinin, bilimsel sosyalist ülkülere dayalı değerli bir kılavuz olan parti programının, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler, yeni bilimsel bulgular, parti birimlerinin yapacağı araştırmalar ve şimdiye kadarki parti çalışmaları ışığında ele alınarak geliştirilmesinin, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan ve nüfusunun çoğunluğu tarım kesiminde bulunan Türkiye’de köylü emekçilerin sorunlarına ve bu kitleleri sosyalist harekete kazanmaya özel bir önem verilmesinin, önümüzdeki aşamada başarılması başta gelen görevler olduğunu belirtir.
4 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen, işçi sınıfının örgütsel, politik, ideolojik ve eylemsel öncülüğünün gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi, küçük köylünün, diğer emekçi sınıfların ve devrimci aydınlan» parti politikasına ve eylemine kazandırılması için eğitim ve örgütlenme programlarının öncelikle ele alınmasını ve bu maksatla, örgütlenme ve eyleme ilişkin ve bunlara dönük bir eğitim sisteminin planlanıp uygulanmasını, eğitimin parti örgütlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmesi ve örgütlerin niteliklerine göre çeşitlendirilebilmesi için bilimsel örgüt araştırmalarının eğitim ve örgütlenme ile birlikte planlanıp yürütülmesini, aday üyelerin asıl üyeliğe kabulünden önce bir eğitimden geçirilmesini ve görev verilerek sınanmasını, üyelere hem teorik, hem eylem ve örgütlenme için gerekli pratik eğitimin, propaganda ve eyleme yöneltme eğitiminin somut sorunlardan ve üyelerin eğitim ihtiyaçlarından hareket edilerek ve üyelerin eğitim sürecine faal bir şekilde katılmalarını sağlayarak verilmesini, her üyenin mutlaka bir çalışma ekibinde görevlendirilmesini, görev almamış, sadece defterde kayıtlı üye bırakılmamasını, çalışma ekiplerinin, partinin fiilî örgütlenme şemasında ilk ve temel örgüt birimleri olmasını, yönetim organlarının direktifi altında çalışma ekiplerinin işçi ve emekçi kitlelerin çalışma ve yaşama yerlerine göre kademeleşerek örgütlenmesini ve yığınlar içinde propaganda, eyleme yöneltme çalışmalarının geliştirilmesini ve böylece partinin kitleler içinde kökleşmesinin sağlanmasını, ayrıca bütün zamanını ve enerjisini parti çalışmalarına hasrederek profesyonel kadrolar meydana getirmenin artık ertelenemiyecek bir sorun ve görev olarak belirdiğini, merkez ve yerel örgütlerin sürekli ve süreksiz yayınlar – (Dergi, gazete, broşür, bildiri) – yapabilmeleri için çalışılmasını tespit ile, yeni seçilecek organların bu görevleri yerine getirmek üzere bütün imkânları zorlamasını ve kullanmasını ister.

5 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen görevlerin ve çalışmaların yerine getirilebilmesi için partinin malî kaynaklarının arttırılmasının gereğine işaret ederek, her üyenin gelirinin en az yüzde birini partiye vermesini, taahhüt edilen parti ödeneklerinin mutlak surette ve muntazam olarak toplanmasını, parti üyelerinden ve sempatizanlardan bağış toplama kampanyalarının sebatla ve sürekli şekilde yürütülmesini, parti tüzüğünde belirtilen diğer malî kaynakların harekete getirilmesini, her türlü gelirler toplamının merkez organlarınca saptanacak belli bir yüzdesinin üst kurullara gönderilmesini, partinin gelişmesinin ve güçlenmesinin zorunlu şartı sayar.

7 — Türkiye işçi Partisi 4. Büyük Kongresi, son yıllarda gençlik hareketlerinin dünya ve yurdumuzda büyük bir yaygınlıkla etkinlik kazandığını bugüne kadar gösterdiği gelişme ile gençlik hareketlerinin öğrenci hareketlerine münhasır kaldığını, bu nedenle de sınıfsal açıdan küçük burjuva bir nitelik taşıdığım, bu niteliği dolayısiyle ilerici antiemperyalist bir hareketi oluşturduğunu ve bir kısım demokratik özlem ve istekleri dile getirdiğini, kaydederek, partimizin bu gençlik hareketlerini bu niteliği ile her zaman desteklendiğini ve destekleyeceğini ve iktidarın gençlik üzerindeki bütün baskılarına ve yürütmek istediği oyunlara karşı çıktığını ve çıkacağını, ama bilimsel sosyalizm açısından gençlik hareketlerinin, öğrenciler dışında işçi, yoksul köylü, emekçi gençleri de kapsaması ve bu geniş kapsamlı gençlik örgütlerinin, gençlerin bir politik parti olma niteliğin” taşımayan bağımsız kitle örgütleri olmakla beraber, işçi sınıfı partisinin eleştiri ve önerilerine açık ve onunla aynı genel çizgide birleşik olmaları gerektiğini, yurdumuzdaki gençlik hareketlerinin öğrencilere münhasır kalıp sözünü ettiğimiz nitelikte örgütlenmeleri oluşturmadığından, yozlaşma belirtileri gösterdiğini ve bir kısmı ile anarşist-terörist, hatta faşizan hareketlere dönüştüğünü, emperyalizmin ve egemen sınıflar ajanlarının ve kişisel liderlik ihtirasına kapılmış maceracıların etkisinin bu yozlaşmayı artırdığını, partimizin bu yozlaşmalara karşı ve emekçi kitlelerin demokratik mücadelelerini, işçi sınıfının sosyalist hareketini, öğrenci – gençlik hareket örgütlerinin peşine takma çabalarına karşı mücadele vereceğini kesinlikle belirtir.

8 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sendikal hareketin, işçi sınıfının kapitalist düzen içinde verdiği ekonomik mücadelenin somut, örgütlenmiş biçimi olduğunu ve sosyalist hareket açısından büyük önem taşıdığını, sendikal hareketin, genel grev, sempati grevleri, protesto miting ve yürüyüşleri biçimlerine bürünerek gittikçe politik bir nitelik kazandığını ve bu politik oluşumun Türkiye sendikacılığında da belirdiğini, bugün Türkiye’de bütün işçi sorunlarının toplu sözleşme mekanizması ile çözülebileceğini ve sendika hareketinin partiler üstü yürümesi gereğini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketi ile işçi sınıfı sorunlarının nihaî ve gerçek çözümünün politik iktidar yolundan geçtiği tezini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketinin mücadele halinde olduğunu ve birinci anlayış ve hareketi egemen sınıfların, politik iktidarın ve emperyalist çevrelerin desteklediğini, politik iktidar konusunda da mevcut kapitalist sistem çerçevesi içinde işçi sınıfına tavizler koparmayı öngören sosyal demokrat görüşle, kapitalizmden sosyalizme geçmek amacı ile işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesi görüşünün belirdiğini ve çatıştığını, egemen sınıflarca 274 sayılı Kanunda yapılan ve 275 sayılı Kanunda da yapılması istenilen değişikliklerle işçi sınıfının ekonomik mücadelesinde en önemli silahı olan toplu sözleşme ve grev haklarının elinden alındığını, işçilerin diledikleri zaman sendikaya girme, diledikleri zaman serbestçe ayrılma olanaklarının yok edilmek istendiğini, hâkim sınıfların yönetimindeki sarı sendikalara imtiyaz tanındığını, maddî olanakların bu sendikalara verildiğini, böylece devrimci sendikaların serpilip gelişmesini önlemenin amaçlandığını gözleyerek, işçi sınıflarımızın bu anayasal haklarını savunmada vereceği mücadelede, partimizin işçi sınıfının öncü örgütü olarak, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yer almasının doğal ve zorunlu olduğunu, işçi sınıfının sosyalist partisinden, yani Partimizden bağımsız ama onun paralelinde ve destekleyicisi durumunda bir sendikal örgüt ve hareketin, ve ancak sosyalizmi kurmak amacıyla, işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi, emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesinin işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına geçerli çözümler getirebileceğini ve ülkeyi, gerçek bir sanayileşme, hızlı kalkınma yoluna sokarak kısa zamanda çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırabileceğini, bilimsel bir doğru olarak kabul eder.»

Görülüyor ki kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın altıncı bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta değildir.

4 — Karardan önce Parti yetkililerinin Cumhurbaşkanına vermiş oldukları muhtırada ve karardan sonra yayınlanan birtakım bildirilerde hep anayasal hakların kullanılması olanağının eksiksiz tanınmasından söz etmiş olmalarının göz önünde tutulmaksızın kongre kararının yorumlanmasında başka dayanaklar aranmasının yolsuzluğu savunması da sonuç üzerinde etkili değildir; çünkü, bir metin ilk önce kendi tümü içinde anlam kazanır ve yazılışı bakımından onun doğrultusunda sayılabilecek başka belgeler yoruma temel tutulabilir. Yukarıda açıklandığı üzere kararın tümü ve onun doğrultusunda olan başka belgeler birlikte incelendiğinde, kongre kararında Anayasa sınırlan dışındaki birtakım eylemlerin kınanması ve anayasal sınırlar içinde işlemde ve eylemde bulunulmasının istenmesinden çok Anayasa sınırlarını aşan birtakım durumların gerçekleştirilmesine yönetilmiş yazıların ve sözlerin bulunduğu görülmektedir. Kaldı ki herhangi bir kişinin hukuka uygun olan birtakım eylemleri arasında hukuka aykırı birkaç eylemde bulunması her zaman olabilir bir durumdur ve o kişi hukuka aykırı eyleminin sonuçlarıyla karşılaşır ve bu sonuçlarla karşılaşmasına onun hukuka uygun davranışları hiç bir zaman engel sayılamaz. Sözün kısası Kongre kararının 6. bendi ile Parti Anayasa ve Siyasî Partiler Kanununa aykırı davranmış olduğundan bunun hukukî sonucuna katlanması hukuk açısından olağandır.

5 — Davalı Partinin Kürt dili ve kültürünü korumak, geliştirmek veya yaymak ve böylece azınlık yaratmak yolunu benimsemiş olmadığı savunması da yerinde değildir; daha yukarıda sözü edilen (Ders notları)ndaki «Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleri ile okuyup yazamazlar; yasaktır.) sözleri, Partinin Kürt dilini ve kültürünü hem koruma, hem de geliştirme çabasında olduğunu açık, seçik göstermektedir.

6 — Parti programına 3 Kongrekararında Doğu sorununun ele almmasiyle 4. Kongre kararındaki ele almışı arasında öz yönünden başkalık bulunmadığı, biçim yönünden olan değişikliğin ise, konunun ele alınmasının zamanla gelişmesinin sonucu bulunduğu, son zamanlarda girişilen yoğun biçimde Anayasa dışı eylemlerin de konunun el alınmasında biçim değişikliğine yol açtığı savunmaları yersizdir. Çünkü metinler karşılaştırılınca değişikliğin bu nedenlerle ilintisi görülememektedir.

Türkiye İşçi Partisinin 10/2/1964 günlü, (İzmir’de toplanan) 1. Büyük Kongresinde kabul edilen programın 110. ve 111. sahifelerinde şu sözler yer almıştır :

«Doğu kalkınması Türkiye İşçi Partisinin memleket kalkınmasını gerçekleştirirken hemen ve titizlikle göreceği hizmetlerden birisi olacaktır. Bugün doğu ve güneydoğu illerimiz büyük vatandaş ve memur kitlesi gözünde bir mahrumiyet bölgesidir. Kamu hizmetleri bu bölgede yok denecek kadar azdır. Bölgenin ekonomik geriliğine paralel olarak buradaki vatandaşlar sosyal ve kültürel bakımdan geri durumdadırlar. Üstelik bu vatandaşlarımızdan Kürtçe ve Arapça konuşanlar veya Alevî mezhebinden olanlar bu durumları sebebiyle ayırıma uğramaktadırlar. Bunun doğurduğu çetin meselelerle karşı karşıyayız. Ulusal menfaatlerimize en uygun, en insanca çözüm yollarım bulmak, ihmal edilmiyecek bir yurt vazifesidir. Bu yurttaşlarımız bugüne kadar genel olarak Devlete vergisini ödemiş, yurt savunmasında kanını akıtmış ve emeğini esirgememiştir. Buna karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden tam olarak yararlandırılmamışlardır. Bu gerçekleri olduğu gibi kabul etmek, meselenin yurt yararına ve yurttaş yararına çözümü için ilk şarttır. Meseleyi bu gerçekçi yoldan ele alan Türkiye İşçi Partisi bu yurttaşlarımıza tam bir yurttaş muamelesi yapacaktır. Anayasa’da tanınan hak ve hürriyetlerden bu yurttaşlarımızın da yararlanmaları sağlanacaktır. Anayasamızın 12. maddesinde yurttaşlar arasında din, dil, ırk, sınıf ve zümre ayırımı gözetilmeyeceği yazılıdır; Anayasamızın bu emri harfi harfine yerine getirilecektir. Türkiye İşçi Partisi Doğu ve Güneydoğu illerimizi bir mahrumiyet bölgesi olmaktan kurtaracaktır. Şimdiye kadar ihmal edildikleri de göz önünde bulundurularak ilk ağızda okulun, fabrikanın, hastanenin, kütüphanenin, tiyatronun, yolun çoğu bu illerde açılacaktır. Türkiye İşçi Partisi Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği gibi Türkiye’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğunu ifade eder ve her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddeder.»

Burada yazılanlar incelendiğinde, doğu bölgesinin ekonomik toplumsal ve kültürel bakımdan geri durumda bulunduğu, bölgede Kürtçe, Arapça konuşan ya da Alevî mezhebinden olanların bu durumları nedeniyle ayırıma uğratıldıkları, bunun doğurduğu çetin sorunlara ulusal yararlara en uygun, en insanca çözüm yollarını bulmanın savsanamayacak bir yurt ödevi olduğu, Partinin yurt kalkınmasını gerçekleştirmekte ilkin ve titizlikle göreceği işlerden birisinin Doğu kalkınması olduğu buradaki yurttaşların yurttaşlık görevlerini gereğince yapmış olmalarına karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden eksik olarak yararlandırıldıkları, Türkiye İşçi Partisinin bu yurttaşlara karşı gereği gibi davranacağı, Anayasa’da tanınan haklardan ve özgürlüklerden bu yurttaşların da yararlanmalarını sağlayacağı, Anayasa’nın 12. maddesindeki eşitlik ilkesini harfi harfine uygulayacağı, ilk ağızda okulu, fabrikayı, hastaneyi, kitaplıkları, tiyatroyu, yolun çoğunu bu illerde açacağı, Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün olup her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddettiği anlaşılmaktadır. Görülüyor ki burada anlatılanlar, tüm olarak anayasal haklardan ve Anayasa’nın sağlamak istediği yararlardan bu bölgenin öncelikle pay almasını savunmakta ve Partinin bu konuda önemle duracağını bildirmektedir. Bu yönlerle 4. Büyük Kongre kararının anlatmak istediği yönler karşılaştırıldığında yalnızca Kürtçe konuştukları için birtakım yurttaşlara
ayırımcı işlemler yapıldığı ve doğunun çok geri kalmış bir bölge olduğu yönünün ortak bulunduğu, buna karşılık 4. Kongre kararında doğu sorununun yalnızca bir Kürt sorunu olarak ele alındığı ve bunun yalnızca kalkınma sorunu olarak nitelendirilmesinin reddolunduğu, burada Anayasa dışı herhangi bir erek ileri sürülmemesine karşılık 4. Kongre kararında Anayasa dışı birtakım isteklere de yer verildiği ve konunun duyarlı yanı göz önünde tutularak burada Partinin her türlü bölücülüğe ve bölgeciliğe karşı olduğu belirtilerek herhangi bir yanlış yorumun önlenmesi yoluna gidilmiş iken 4. Büyük Kongre kararında buna değinilmeyip tam tersi bir tutumun benimsendiği ve sonuç olarak programla son kongre kararı arasında yalnız yazılış biçiminden değil, öz bakımından da temel başkalıklar olduğu görülmektedir.

Bir konunun zamanla işlene işlene daha ayrıntılı ve daha geniş olarak ele alınması olağandır. Ancak bu, konunun özünde hukuka aykırı nitelikte bir değişiklik olmasını hiç bir zaman haklı kılmaz. Bundan başka, savunmada ileri sürüldüğü gibi, son zamanlarda girişilen bir takım eylemlerin Anayasa’ya aşırı ölçüde aykırı bir nitelik kazandığı var sayılsa bile, buna karşı tepki göstermek düşüncesi herhangi bir partinin programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayırıcı etkisi olacak bir takım sözler söylemesini ya da tutumlar benimsemesini gerekli kılmaz. Bunun yolu olsa olsa olayların eskiye göre çok ağır bir nitelik kazandığını bunun hiçbir zorunlukla haklı gösterilemeyeceğini hukuk sınırları içinde, gereğince sert bir dille yansıtmaktır.

III — İnceleme sonunda ortaya çıkan duruma göre verilecek kararın belirlenmesi:

Yukarıda ayrıntılarıyla gösterilen gerekçelere ve incelenen belgelerde partice ileri sürülen görüş ve benimsenen tutumlara göre davalı Türkiye İşçi Partisi, Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin (Siyasî partilerin faaliyetleri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.), 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin (Siyasî Partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasî partiler Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’­nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinin (Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.) kuralı ile 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, (Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesince siyasî partinin kapatılmasına karar verileceğini) bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Türkiye İşçi Partisinin temelli kapatılmasına, 64$ sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere kararın örneklerinin Başbakanlığa İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Anayasa’ya aykırı davrandığı anlaşılan Türkiye İşçi Partisinin, Anayasa’nın 57. maddesi, Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesi ile 111. maddesinin iki sayılı bendi uyarınca temelli kapatılmasına, karar örneklerinin 648 sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere Başbakanlığa, İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, oybirliğiyle 20/7/1971 gününde karar verildi.

Başkan
Muhittin Tavlan
Üye
Şahap Arıç
Üye
Halit Zarbun
Üye
Lütfi ömerbaş
Başkan Vekili
Avni Givda
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Ziya önel
Üye
Fazü Uluocak
Üye
Recai Seçkin
Üye
Kâni Vrana
Üye
Sait Koçak
Üye
Ahmet Akar
Üye
Muhittin Gürün
Üye
Şevket Müftilgil
Üye
Ahmet H. Boyacıoğlu

Mehmet Sabri Toprak

0
Mehmet Sabri Toprak

Hukukçu ve bürokrat Mehmet Sabri Toprak, 1877 yılında Bosna’da dünyaya geldi. Darüşşafaka mektebinde okudu ve bu okulu 1898 yılında birincilikle bitirdi.

Eğitimdeki başarısı nedeniyle, Osmanlı Maarif Nazırlığı tarafından, Alman firması Siemens’in Berlin’deki merkezine stajyer olarak telgraf eğitimine gönderildi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Posta ve Telgraf Nezareti Tercüman Kalemi Memurluğu, Posta ve Telgraf Nezareti Ecnebi Muhasebatı Kalemi Baskatipliği, Mühendis Kalemi Fen Memurluğu, Telgraf Mektebi Müdürlüğü, Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü gibi memuriyetlerde bulundu.

İttihat ve Terakki Fırkasından 18 Nisan 1912’de Meclis-i Mebusan’a Saruhan(Manisa)’dan mebus seçildi ve 1918’e kadar görevine devam etti. Partinin umumi kâtipliğini yaptı.

Kadıköy’ün Moda semtine yerleştikten sonra futbola ilgi duydu ve 1915-1916 yılları arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürüttü.

Mehmet Sabri Toprak(ortada), 1922-1923 sezonunu namağlup olarak şampiyonlukla tamamlayan Fenerbahçe futbolcular ile birlikte

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İttihat ve Terakki’nin ayakta kalmasını amaçlayan Teceddüt Fırkası’nın kuruluşunda ve yönetim kurulunda yer aldı. Bu fırka, Damat Ferid Paşa tarafından, 5 Mayıs 1919 tarihinde “İttihat ve Terakki Fırkası’nın devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.

Milli Mücadele döneminde Malta’ya sürgüne gönderilen kişiler arasında yer aldı.

Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte Cumhuriyet Devrimlerinin inşa sürecine büyük katkılarda bulundu.

23 Aralık 1920’de Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü görevine getirildi. 1923 yılına Milletvekili seçildi ve Meclis Başkan Yardımcılığı TBMM Başkanvekilliği yaptı.

13 Şubat 1929’da vekillikten istifa etti ve Bükreş Elçiliğine getirildi.

Tarım Bakanlığı(Ziraat Vekilliği) yaptı. Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi için büyük mücadele verdi.

Manisa Milletvekili olarak görev yapmaktayken 19 Şubat 1938’da tedavi altında bulunduğu İstanbul’daki Alman Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi

0
Irk-Ayrımcılığının-Ortadan-Kaldırılması-Komitesi-1050x525

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi(The Committee on the Elimination of Racial Discrimination (CERD),  Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilen ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe giren Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmenin denetimini sağlamak üzere kurulan ve bağımsız uzmanlardan oluşan bir organdır.

Komite Toplantılarından bir kare

Komite, tarafsızlıkları ve yüksek ahlaki duruşlarıyla tanınan 18 uzmandan oluşmakta, üyeleri dört yıllık süre için taraf devletler tarafından seçilmektedir. Seçimler iki yıllık aralıklarla üyeliklerin yarısı için yapılarak komite yenilenmekte, dünyadaki farklı coğrafi bölgeler, farklı uygarlıklar ve adalet sistemlerinin temsil edilmesi amaçlanmaktadır. CERD özerk bir yapıdır ve Komite’deki uzmanlar kendi şahsi sıfatlarıyla seçilmektedir. Komite üyeleri görev süreleri dolmadığı sürece hiçbir organ ve makam tarafından azledilememekte ve kendi istekleri dışında değiştirilememektedir. Komite toplantıları genellikle Birleşmiş Milletlerin New York’taki Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler ofisinde gerçekleştirilmektedir.

  • Türkiye’den Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gün Kut, 2010 yılından itibaren komitede görev almış; 2018-2021 döneminde görev yapacak üyelerin belirlenmesi amacıyla 22 Haziran 2017 tarihinde New York’ta yapılan seçimlerde Türkiye tarafından tekrar aday gösterilmiş ve Komite’de boşalan 9 yer için 15 adayın yarıştığı seçimlerde 128 oy alarak seçimleri ön sıralarda kazanmıştır. 
Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesinin Amacı ve Misyonu 

Sözleşmenin etkili şekilde uygulanması için kurulan Komite, Birleşmiş Milletler tarafından Devletlerin özel bir insan hakları sözleşmesi altındaki sorumluluklarını yerine getirmek üzere gerçekleştirdikleri faaliyetleri izlemek ve gözden geçirmek için kurulmuş ilk yapılanmadır. Sözleşme’ye göre kendi iç tüzüğünü oluşturmaktadır.  Komitenin ve üyelerinin dışarıdan talimat alması yasaktır.

Sözleşme gereğince bütün devletler Taraf Devletler, hakların nasıl uygulandığına dair Komiteye düzenli olarak raporlar sunmakla yükümlüdür. Devletler, sözleşmenin uygulamasına başladıktan bir yıl sonra ve her iki yılda bir rapor vermek zorundadır.

Komite Toplantısı

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesi gereğince, Komite öneri ve genel tavsiyelerde bulunabilmekte, bu öneri ve tavsiyeler taraf devletlerin yorumlarıyla birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bilgisine sunulmaktadır.

Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesinin Denetim Şekli 

CERD, sözleşme ile devletlerin üstlendiği ırk ayrımcılığı ile mücadele etme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini denetlemek için üç farklı yöntem uygulamaktadır.

Bu prosedürlerden birincisi, sözleşmede de öngörüldüğü üzere taraf devletlerin komiteye düzenli olarak rapor sunma yükümlülüğüdür. Komite, devletlerin verdiği her raporu incelemekte ve endişelerini ve tavsiyelerini taraf devlete sonuç gözlemleri olarak sunmaktadır.

Sözleşme ile öngörülen prosedürlerden ikincisi, devletlerin sözleşme ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeyen diğer devletleri şikayet etmesi yoludur.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

Öngörülen üçüncü prosedür ise bireysel başvuru olarak tanımlanan, ırk ayrımcılığına maruz kaldığını iddia eden kişi ya da grupların Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesine başvurarak vatandaşı olduğu devletleri şikayet etmesi yoludur. Bu yöntem sözleşmeye taraf olan ve Komiteye yapılan şikayetleri kabul etme yetkisini tanıyan devletler açısından geçerlidir. Türkiye Komitenin bu yetkisini kabul etmemiştir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, 2019 yılı itibariyle 181 ülke tarafından imzalanmış ya da onaylanmıştır.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesini kabul eden ülkeler haritası

Türkiye, Sözleşme’yi 13 Ekim 1972 tarihinde imzalamış, sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşmenin onay belgeleri 16 Eylül 2002 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş; sözleşme Türkiye’de 16 Ekim 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca Türkiye’nin diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını ve Sözleşme’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel sınırları itibariyle onaylanmış bulunduğunu ifade eden iki beyanda bulunmuş ve Sözleşme’nin yorum veya uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanı’na intikal ettirilmesini düzenleyen 22. maddesiyle bağlı sayılmayacağını ifade eden bir çekince koymuştur.

Sözleşmenin Öngördüğü Tedbirler

Sözleşme, devletlerin ırk ayrımcılığını ortadan kaldırmak için üstlenmeye karar verdikleri önlemleri belirlemektedir. Taraf Devletler; eğitim, öğretim, kültür ve bilgi alanlarında önyargılarla savaşmak ve milletler ve ırksal ya da etnik gruplar arasında anlayış, tolerans ve dostluğu yaygınlaştırmak için harekete geçmeyi taahhüt etmektedir.

Sözleşme, ırk ayrımcılığının tasfiye edilmesi için; yargı yerleri ve adalet dağıtan her türlü organ önünde eşit muamele görme hakkı; kişi güvenliği hakkı; siyasal haklar; seyahat özgürlüğü; vatandaşlık hakkı; evlenme ve eşini seçme hakkı; tek başına veya başkaları ile birlikte mal ve mülke sahip olma hakkı; miras hakkı; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı; fikir ve ifade özgürlüğü hakkı; barışçıl bir biçimde toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakkı; çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma, işsizliğe karşı korunma, eşit işe eşit ücret, adil ve elverişli gelir hakları; sendika kurma ve sendikalara girme hakkı; barınma hakkı; sağlık, tıbbi bakım, sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkı; eğitim ve öğrenim hakkı; kültürel faaliyetlere eşit olarak katılma hakkı; ulaşım araçları, oteller, restoranlar, kafeteryalar, tiyatrolar ve parklar gibi halkın kullanımı için tasarlanmış yerlere ve hizmetlere eşit olarak ulaşma hakkı gibi ekonomik, sosyal ve kültürel hakları düzenlemekte; tüm bu hakların temini için etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkını vermekte; ırkçı propaganda ve faaliyetleri ise tamamen yasaklamaktadır.

Sözleşme uyarınca taraf devletler;
  • Bireylere, kişi gruplarına ya da kurumlara yönelik ırk ayrımcılığı hareketleri ve uygulamalarına dâhil olmamayı ve kamu yetkilileri ve kurumlarının böyle davranmasını sağlamayı;
  • Kişi ya da kurumların ırk ayrımcılığını himaye etmeme, savunmama ve desteklememeyi;
  • Hükümet politikaları ile ulusal ve yerel politikaları gözden geçirmeyi ve ırk ayrımcılığı yaratan ya da uygulayan kanun ve düzenlemeleri değiştirmeyi ya da yürürlükten kaldırmayı;
  • Bireylerin, grupların ve kurumların gerçekleştirdiği ırk ayrımcılığını yasaklamayı ve sonlandırmayı;
  • Birleşmeci ya da çok ırklı örgütler ve hareketler ile ırklar arasındaki engelleri ortadan kaldıracak diğer araçları cesaretlendirmek ve aynı zamanda ırksal bölünmeyi güçlendirme eğilimi olan her şeyin cesaretini kırmayı taahhüt etmektedir.
Türkiye Denetim Raporları ve Türkiye’nin Komite’ye sunduğu raporlar

Türkiye Sözleşme kapsamında ilk raporunu 2007 yılında sunmuştur.

Türkiye’nin Komiteye Sunduğu Rapor/ Türkçe Metin- 2007 

  • Türkiye, Üçüncü Periyodik Rapor, 13 Şubat 2008, CERD/C/TUR/3

Raporun İngilizce metni

  • Türkiye, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Periyodik Rapor, 17 Nisan 2014, CERD/C/TUR/4-6

Raporun İngilizce metni

Komite’nin Türkiye’ye ilişkin sonuç gözlemleri
  • Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, Sonuç Gözlemleri: Türkiye Üçüncü Periyodik Rapor, 24 Mart 2009, CERD/C/TUR/CO/3

Raporun İngilizce metni

 

 

Sağlıklı Şehirler Belfast Bildirgesi

0

Sağlıklı Şehirler Belfast Bildirgesi(BELFAST CHARTER FOR HEALTHY CITIES), 4 Ekim 2018 tarihinde, Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı Uluslararası Sağlıklı Şehirler Konferansında, Belfast’ta kabul edilmiştir. Metnin Türkçe’ye tercümesi Sağlıklı Kentler Birliği tarafından yaptırılmıştır.

Sağlıklı Şehirler Belfast Bildirgesi
KOPENHAG BELEDİYE BAŞKANLARI MUTABAKATI: HERKES İÇİN DAHA SAĞLIKLI VE MUTLU ŞEHİRLER BELGESİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ
Özet

Bu bildirge, Avrupa’daki şehirlerin politik liderlerinin, Mayıs 2018’de Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edilen Dünya Sağlık Örgütü’nün 13. Genel Programına uygun olarak, sağlığı ve esenliği artırma, dünyayı güvende tutma ve savunmasız kişileri korumaya yönelik taahhütlerini ifade eder.

Bu, sağlık ve esenlik, sağlık alanında eşitlik, sürdürülebilir kalkınma ve insan hakları alanındaki çalışmaların güçlendirilmesi ve desteklenmesi ile sağlanacaktır. Bu bildirge ayrıca, DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler hareketinin 30 yıllık bilgi, deneyim ve halk sağlığı başarılarını kutlamakta ve temel almaktadır.

Bildirge,

Sağlıklı Şehirlerin değer ve ilkelerine bağlılığını teyit eder ve Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ile Şubat 2018’de Ağ tarafından kabul edilen DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı Belediye Başkanları Kopenhag Mutabakatından ilham alır.

Bu bildirge, günümüzün ortak ve birbirine bağlı küresel halk sağlığı ve esenlik sorunlarının çözümüne yönelik etkili ve verimli yaklaşımları belirlemek için yeni fırsat ve kanıtlara dayanan öncelikli eylemleri belirlemektedir. Özellikle belediye başkanlarını, politikacıları ve yerel yönetimlerin yetkililerini, sağlık ve refahı teşvik etmek ve sağlık eşitsizliklerini azaltmak için bütün devlet ve bütün toplum yaklaşımlarını kolaylaştırma konusunda liderliklerini artırmaya çağırmaktadır. DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazının (2019–2024) planlarını ve önceliklerini incelemekte, bölgesel ve ulusal hükümetler ile DSÖ’nün bu yaklaşımları nasıl destekleyip, faydalanabileceğini belirlemektedir.

DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı VII. Fazındaki Politik Beyanlar ve Taahhütler
4 Ekim 2018
Politik Beyan

Bizler, Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesinde (DSÖ) bulunan büyükşehir, şehir ve kentsel alanların belediye başkanları ve siyasi liderleri olarak, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığının Belfast kentinde gerçekleştirilen 2018 Uluslararası Sağlıklı Şehirler Konferansı’nda Sağlıklı Şehirler hareketinin değer ve ilkelerine bağlılığımızı teyit etmek için bir araya geldik.

Gittikçe daha fazla kentleşen ve küreselleşen bir dünyada, şehirlerimizi sağlıklı, güvenli, adil, kapsayıcı, esnek ve sürdürülebilir kılmak için hem bireysel hem de toplu olarak örnek teşkil edeceğiz.

Sağlıklı Şehirler, yönetişim, güçlendirme ve katılım yoluyla sağlığı ve refahı arttırır, eşitlik ve toplum refahı için kentsel alanlar yaratır ve barışçıl, sürdürülebilir ve daha güçlü bir gezegen için insanlara yatırım yapar. Sağlıklı Şehirler eşitsizliklerle mücadele ederek, inovasyon, bilgi paylaşımı ve sağlık için şehir diplomasisi yoluyla sağlık ve esenliğe yönelik liderliği ve yönetişimi destekleyerek örnek oluşturur.
Aşağıdakileri kabul ediyoruz:

  • Vatandaşlarımızın refahı, sağlığı ve mutluluğu, hamilelik ve doğum da dahil olmak üzere yaşamın tamamında sağlığın ve esenliğin belirleyicilerini ve bulaşıcı olmayan hastalıklar dahil olmak üzere ölümlerin ve sakatlıkların ana nedenleri şekillendiren ve ele alan siyasi tercihlere vereceğimiz önceliklere bağlıdır;
  • Kentsel yaşamın kalitesi; sosyal, politik, ticari ve çevresel belirleyiciler ve bu belirleyicilerin sağlık ve refaha olan etkileri konusunda yapacağımız acil müdahalelere bağlıdır; ve
  • Canlı, barışçıl, çok kültürlü ve uyumlu topluluklar için gerekli olan sosyal çeşitlilik ve güven, ancak artan toplumsal bölünmelere ve sağlık ile esenlik alanlarındaki eşitsizliklere neden olan politikalara karşı koyarsak teşvik edilebilir. Bu nedenle, şehirlere ve onların beşeri sermayesi olan halka ve doğal sermayeye yatırım yapılmasını güçlü bir şekilde savunacağız ve bütün toplum ve bütün yönetim yaklaşımlarını kullanarak diğer paydaşlarla birlikte hem şehrimiz içerisinde hem de şehirler arasında şehir sağlık diplomasisine daha güçlü bir şekilde katılacağız.
Aşağıdakileri taahhüt ediyoruz:
  • İyi uygulama örneklerinin, öğrenim, işbirliği ve yenilikçilik örneklerinin küresel ve bölgesel olarak paylaşılması için bir ağ olarak ve kanıt ile uygulama temelli çalışmaların geliştirilmesi ve uygulanmasında kilit bir ortak olarak hareket edeceğiz;
  • Ulusal ağlarımız aracılığıyla daha iyisağlık ve refah için yönetimin tüm seviyelerinde uyum göstereceğiz ve ulusal düzeyde kapasite oluşturmak amacıyla bir platform olarak hareket edeceğiz; ve
  • Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündeminde belirtilenler de dahil olmak üzere ve Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı: Herkes için Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler kapsamına uygun olarak küresel ve bölgesel önceliklerin yerel düzeyde uygulanması için bir partner ve yardımcı olarak hareket edeceğiz;
  • Dünya Sağlık Örgütü’nün, Mayıs 2018’de gerçekleştirilen Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edilen On Üçüncü Genel Programına uygun olarak dünyayı güvende tutmak, sağlığı geliştirmek ve savunmasız gruplara hizmet etmek için DSÖ ile birlikte çalışacağız. DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazının hem yönetimlerdeki hem de toplumdaki tüm paydaşları bir araya getirerek, dünyadaki tüm şehirlerde herkes için sağlığı daha iyi hale getirmesini ve bunu teşvik etmesini ve hem şehirler hem de ülkeler içerisinde ve arasında eşitsizlikleri azaltmasını sağlamak için ve daha sağlıklı, mutlu ve daha sürdürülebilir bir geleceğin temel taşı haline gelmesi için hem birlikte ve hem de ayrı ayrı çalışacağız. Dünyanın her yerindeki tüm belediye ve sağlık liderlerini ve şehirlerde yaşayan herkesi bu amacımızda bize katılmaya çağırıyoruz. Birlikte başarabiliriz.
Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı: Herkes İçin Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler Belgesinin Uygulanmasına Yönelik Taahhütler

DSÖ Avrupa Bölgesindeki kentlerin, büyükşehirlerin, şehir bölgelerinin ve kentsel bölgelerin belediye başkanları ve siyasi liderleri olarak, 4 Ekim 2018’de Belfast, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığında düzenlenen ve önümüzdeki altı yıl boyunca çalışmalarımıza ilham verecek ve rehberlik edecek olan DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazını başlatan 2018 Uluslararası Sağlıklı Şehirler Konferansı’nda bir araya geldik ve aşağıdakileri taahhüt ettik:

1. 13 Şubat 2018 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde gerçekleştirilen, DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı Zirvesi’nde kabul edilen Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı: Herkes için Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler belgesini yürütmek ve uygulamak için DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağının VII. Fazı kullanılacaktır.

2. DSÖ Tüzüğündeki “Ulaşılabilir en yüksek sağlık standardına ulaşılması ırk, din, politik inanç, ekonomik ya da sosyal durum ayrımı olmaksızın her insanın temel haklarından iridir” ilkesini temel alan ve 2014 Sağlıklı Kentler Atina Deklarasyonunda yer alan eşitlik, yetkilendirme, ortaklık, dayanışma ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgili ilke ve değerleri (bkz. Kutu 1) teyit ediyoruz ve politikalarımızı bunlar üzerine inşa edeceğiz.

Kutu 1

Sağlıklı Kentlerin İlke ve Değerleri Eşitlik: Sağlık alanındaki eşitsizliklerle mücadele etmek ve hassas ve sosyal olarak dezavantajlı grupların ihtiyaçlarına önem vermek (buradaki eşitsizlik kavramı sağlık alanındaki adaletsizlik ile kötü sağlığın hakkaniyetli olmayan ve engel olunabilecek sebeplerini tanımlamaktadır). Sağlıklı olma hakkı, cinsiyet, ırk, dini inanç, cinsel tercih, yaş, engel veya sosyoekonomik koşullardan bağımsız olarak herkes için geçerlidir.

Katılımcılık ve güçlendirme: İnsanların sağlıklarını, sağlık hizmetlerini ve esenliklerini etkileyen karar verme süreçlerine bireysel ve toplu olarak katılmalarını sağlamak ve kendi kendine yeterli olmaları için fırsatlara erişim sunmak ve becerilerini geliştirmek.

Birlikte çalışma: Sağlıkta sürdürülebilir iyileştirme sağlamak ve bütünleşik yaklaşımlar uygulamak ve bunları araştırma ve değerlendirme çalışmalarıyla desteklemek için sivil toplum örgütleri ve resmi devlet kurumları haricindeki aktörler de dahil olmak üzere çok sektörlü etkili stratejik ortaklıklar kurmak.

Dayanışma ve dostluk: Sağlıklı Şehirler hareketindeki kentlerin sosyal ve kültürel  eşitliliğine saygı ve takdir yoluyla, ağ içerisinde barış, dostluk ve dayanışma ruhu içinde çalışmak.

Sürdürülebilir kalkınma: Ekonomik gelişmenin (ve ulaşım sistemlerinin de dahil olduğu tüm altyapıların) çevresel ve sosyal olarak sürdürülebilir olmasını sağlamak için çalışmanın gerekliliği: Günümüzün ihtiyaçlarını, karşılarken gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerini engellememek.[/box]

3. Şehir ve yerel yönetimlerimizde sahip olduğumuz insan sağlığının ve esenliğinin koruyucusu olarak özgün liderlik rollerimizi yerel, ulusal ve uluslararası seviyelerde ortaya koyacağız ve bunun için tüm vatandaşlarımızı korumak ve geliştirmeye yönelik politik bağlılığımızı en üst düzeye taşıyacağız.

4. Kentlerimiz ve yerel yönetimlerimizdeki yönetişimin katılımcı ve şeffaf olmasını sağlayacağız ve politik açıdan sorumlu olduğumuz tüm vatandaşların sağlık ve esenlik alanındaki çıkarlarını temsil edeceğiz ve vatandaşların bu konulara tam katılımını sağlayacağız.

5. Şehirlerimizde yaşayan insanların sağlığını korumak, sağlık ve esenlikteki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için (ve toplumdaki belirleyicileriyle mücadele etmek için, ki bunlar sadece insan onuruna zarar vermemekte, aynı zamanda sosyal istikrar, barışçıl ve uyumlu toplumlar, insani gelişme ve ekonomik performans için bir risk oluşturmaktadır) tüm sektör ve paydaşların birlikte çalışmasının gerekli olduğunu kabul ediyoruz.

6. Kentlerimizin sosyal ve ekonomik kalkınmasının ve yoksulluğun azaltılmasına, sosyal içermenin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik ilerlemenin ortaya konulabilmesi için halkımızın sağlık ve esenlik durumunu bir “barometre” (bir anahtar sonuç ölçüsü) olarak kullanacağız.

7. Çatışmalardan etkilenmiş ve çatışmalar yaşamış şehirler de dahil olmak üzere, barışa giden yolu oluşturmak için sağlığı kullanacağız; çatışmalardan etkilenerek yerlerinden edilmiş insanlara mal ve hizmetlerin erişimini sağlayacağız; insan ve sağlık güvenliğini iyileştireceğiz, şehirlerimizde şiddeti önleyeceğiz ve güvenliği iyileştireceğiz.

8. Barış ve savaş zamanlarında, büyük ekonomik krizler sırasında, değişen politik, sosyal, demografik ve epidemiyolojik ortamlarda, teknolojik gelişmeler ve yeni bilimsel kanıtların ortaya çıkışı sırasında sürekli olarak gelişen dinamik bir kavram ve hareket olan Sağlıklı Şehirleri desteklemeye devam edeceğiz; ve aynı zamanda ortaya çıkmakta olan halk sağlığı tehditlerine yönelik yeni problem çözme yaklaşımları ve eylem stratejileri ile bunların kentsel çevre üzerindeki etkilerini de destekleyeceğiz (bkz.

Kutu 2
DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağının stratejik yaklaşımları
    • Sağlık ve esenliği şehirlerin ve yerel yönetimlerin sosyal ve politik gündemlerinde üst sıralara taşıyan çalışmaları teşvik etmek.
    • Sağlık, esenlik ve sürdürülebilir kalkınma politikalarını ve eylemlerini yerelde teşvik etmek (sağlık ve refahın belirleyicileri konusunda çalışmak), bulaşıcı olmayan hastalıklarla mücadele etmek ve eşitsizlikleri azaltmak ve Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündeminde belirtilen ilkeler için çalışmak.
    • Sağlık ve esenlik, tüm politikalarda eşitlik ve tüm politikalarda sağlık da dahil olmak üzere sağlık ve refaha yönelik entegre planlama için çok sektörlü, sektörler arası ve katılımcı yönetişimi teşvik etmek.
    • Sağlıklı Şehirler yaklaşımını şehirlerimizdeki okullar, iş yerleri ve diğer kamusal alanlarda uygulamak.
    • Avrupa Bölgesi genelinde tüm şehirlerde ve dünya genelinde sağlığı teşvik etmek için politika ve uygulama alanında uzmanlık, iyi kanıtlar, bilgi ve yöntemler üretmek.
    • Avrupa ve küresel olarak diğer şehirler arasındaki dayanışma, işbirliği ve çalışma bağlantılarının yanı sıra, yerel yönetimlerin ağları ile şehir sağlığı ve gelişimi ile ilgili diğer paydaşlarla ortaklıklar kurmak.
    • DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağının erişilebilirliğini ve etkisini Avrupa Bölgesindeki tüm DSÖ Üye Devletlerinde arttırmak

9. İlgili Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği sözleşmelerine, bildirgelerine, tüzüklerine, stratejilerine ve eylem planlarına yerel ifadeler katarak, Sağlıklı Şehirler (1986–2018) ile ilgili önceki beyannameleri ve siyasi beyanları gündeme getireceğiz ve hayata geçmesi için çalışacağız (bkz. Ek 1).

10. Aşağıdakiler dahil, etkili ve verimli çalışmalar için yeni fırsat ve kanıtlardan yararlanacağız:

a) Son yıllarda DSÖ Avrupa Bölgesi ve ötesinde yaşam beklentisi, sağlık, teşhis ve tedavi olanakları, bilgi toplama, yayma ve erişim düzeylerini geliştiren bilimsel, farmakolojik, eğitici, iletişim ve okuryazarlık temelli yeni teknolojiler;

b) Sağlık ve refahın sosyal ve ticari belirleyicileri, kaynakların dağılımının ve toplumlarda kendi kaderini tayin etme kapasitesinin sağlık ve esenliği nasıl etkilediği konusunda ve sağlık eşitsizlikleri üzerine yeni bilgiler;

c) Sağlık, esenlik ve ekonomik performansın birbiriyle nasıl bağlantılı olduğuna ve yerel, ulusal ve uluslararası sağlık sistemlerinin insanlar, fikirler ve ürünlerle ilişkili olarak yenilikçilik, işverenlik, arazi sahipliği, üreticilik, tüketicilik ve rekabetçilik açısından ekonomileri nasıl etkilendiğine ilişkin yeni bilgiler;

d) Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı ve 2030 Gündemi ile uyumlu olarak, sağlık, sürdürülebilirlik, insanlar ve gezegenimiz üzerinde olumsuz etkilere sahip mevcut ekonomik modelden daha farklı olan, beşeri ve doğal sermayeye verilen değeri güçlendiren ve topluma odaklanan dönüştürücü bir ekonomik modele yeni bir vurgu yapmak;

e) Belediye başkanlarının ve diğer politika yapıcıların ve halk sağlığı savunucularının, “bütün devlet” ve “bütün toplum” yaklaşımlarıyla daha iyi bir işbirliğine olanak tanımak ve topluluklar, hükümetler ve iş dünyası temsilcileri dahil çeşitli aktörleri, koalisyonları ve ağları bir araya getirmek için yönetişim yapılarını ve mekanizmalarını nasıl değiştirdiğine dair yeni kanıtlar; ve,

f) Belediye başkanlarının ve siyasi liderlerin, sağlık bakanlarının ve bakanlıkların ve halk sağlığı kurumlarının günümüzün zorlu politik ortamlarında faydalı bir şekilde kullanabilecekleri yeni roller (bakınız Kutu 3).

Kutu 3
Belediye başkanları ve siyasi liderler için sağlık alanında yeni roller

Belediye başkanları, siyasi liderler ve diğer üst düzey şehir ve yerel yönetim görevlileri sağlık ve esenliği şu şekilde geliştirebilir:

    • Tüm politikaların sağlık etkilerini dikkate alan genişletilmiş bir sağlık anlayışının benimsenmesi;
    • Çok paydaşlı katılımı daha iyi kullanmak ve karar vermeyi merkezden genele yaymak için tüm sektörlere çağrıda bulunmak;
    • Kaynakları tahsis etmek ve zamanı her şeyden öte sektörler arası güven ve anlayış oluşturmaya adamak;
    • Bakanlıklar, özel sektör (çıkar çatışmalarına dikkat ederek), topluluklardaki ortaklarla birlikte birbirine bağımlı ortak hedeflerin belirlenmesini kolaylaştırmak ve ağdaki üyeleri gözeten bir ağ yöneticisi rolünü üstlenmek; ve
    • Sağlık, sağlık eşitliği ve esenliğin temel bileşenleri olması gereken toplumsal değerler ve hedefler konusunda yerel, ulusal, bölgesel ve küresel diyaloğu desteklemek.
DSÖ ile ortaklık

11. DSÖ ile 30 senedir gerçekleştirmiş olduğumuz güçlü ortaklığa dayanarak, 2018 senesinin Mayıs ayında gerçekleştirilen Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edilen DSÖ’nün 13.Genel Çalışma Programını (bkz. Kutu 4) ve Sağlıklı Şehirler olarak söz konusu programın uygulanması, yerel ve ulusal seviyelerde ilerletilmesi görevlerimizi ve bunu destekleyecek bir platform olarak rolümüzü kabul ediyoruz;

12. Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde yer alan bağlantılı üç stratejik önceliği uygulayacağız: genel sağlık kapsamını geliştirmek, sağlıkla ilgili acil durumları ele almak ve daha sağlıklı toplumlar oluşturmak.

13. Çocukların ve gençlerin sağlığını ve esenliğini daha etkili bir şekilde desteklemek için DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı, Avrupa’da Sağlık için Okullar Ağı (SHE) ve DSÖ Sağlık Bölgeleri Ağı arasındaki işbirliğini güçlendireceğiz.

14. Bölgede bulaşıcı olmayan hastalıkların hala en yüksek hastalık yükü olduğunu dikkate alarak, 2030’dan önce bulaşıcı olmayan hastalıklardan dolayı meydana gelen erken ölümleri 30 oranında azaltmayı amaçlayan Sürdürülebilir Kalkınma Hedef 3.4’e ulaşmak için DSÖ ile işbirliği içinde çalışacağız ve şehirlerde en iyi uygulamaları hayata geçireceğiz.

15. DSÖ’nün 13. Genel Çalışma Programı’nın üç temel hedefi olan Dünyayı güvende tutmak, sağlığı geliştirmek ve hassas gruplara hizmet etmek için DSÖ ile işbirliği içinde çalışacağız.

16. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini (SDG’ler) ortak politika çerçevemiz olarak memnuniyetle karşılıyor ve kabul ediyoruz ve kendimizi SDG’leri (bkz. Kutu 5) hayata geçirmek için çalışmaya adıyoruz.

17. DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı ve ulusal ağların şehirlerinin, 2030 Gündemi ve SDG’leri uygulama konusunda platformlar, ortaklar ve araçlar ve etkileyiciler (bkz. Kutu 6) olarak hizmet vereceğini anlıyoruz ve bunu sağlamak istiyoruz.

Kutu 5
SDG’ler

2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York eyaletinde 25 Eylül 2015 tarihinde Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 193 Üye Devletin tamamı tarafından kabul edilmiştir.

Küresel Hedefler olarak bilinen 17 SDG, yoksulluğu sona erdirmek, gezegeni korumak ve herkesin huzur ve refaha sahip olmasını sağlamak için evrensel bir mesajdır. Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin başarıları üzerine inşa edilmiştir ve diğer önceliklerin yanı sıra iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlik, yenilikçilik, sürdürülebilir tüketim, barış ve adalet gibi yeni alanlar da dahil edilmiştir. Hedefler birbiriyle bağlantılıdır ve çok sektörlü ve sektörler arası eylem gerektirmektedir (herhangi bir hedefe yönelik başarının anahtarı, bir diğeriyle ilişkili sorunların ele alınmasını içerir)

Hedef 1: Yoksulluğa Son

Hedef 2: Açlığa Son

Hedef 3: Sağlıklı Bireyler

Hedef 4: Nitelikli Eğitim

Hedef 5: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Hedef 6: Temiz Su ve Sıhhi Koşullar

Hedef 7: Erişilebilir ve Temiz Enerji

Hedef 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme

Hedef 9: Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı

Hedef 10: Eşitsizliklerin Azaltılması

Hedef 11: Sürdürülebilir Şehir ve Yaşam Alanları

Hedef 12: Sorumlu Tüketim ve Üretim

Hedef 13: İklim Eylemi

Hedef 14: Sudaki Yaşam Hedef

15: Karasal Yaşam

Hedef 16: Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar

Hedef 17: Hedefler için Ortaklıklar

Kutu 6.

Sağlıklı Kentlerin sağlık, esenlik ve hakkaniyet üzerindeki etkisi

Mevzuat: Kentler, düzenlemeler yoluyla arazi kullanımını, bina standartlarını ve su ve sanitasyon sistemlerini yönlendirmek, tütün ve alkol kullanımı kısıtlamaları oluşturmak ve uygulamak, daha sağlıklı beslenmeyi desteklemek, fiziksel aktivite fırsatlarını artırmak ve iş sağlığı ve güvenliği düzenlemelerini uygulamak için iyi bir konuma sahiptir.

Entegrasyon: Yerel yönetimler, sağlığı geliştirme, hastalıkları önleme ve sosyal ve finansal korumaya yönelik entegre stratejiler geliştirme ve uygulama becerisine sahiptir.

Çok sektörlü ve sektörler arası ortaklıklar: Kentlerin demokrasiden gelen gücü, yüksek kaliteli araştırmalar da dahil olmak akademik destek almasını ve birçok farklı ortamda birçok sektörden katkı elde etmesini sağlayacak otoriteyi ve onayı vermektedir.

Yerel halkın katılımı: Yerel yönetimler kendi şehirlerinde yaşayanlarla günlük olarak iletişim halindedir, onların endişelerine ve önceliklerine en yakın konumdadır ve insanların daha sağlıklı seçimler yapma imkanlarını artıracak şekilde hem kurumlarda hem de toplumda sağlık okuryazarlığını artırabilirler. Uygun olduğunda kar amacı gütmeyen sektörler, sivil toplum ve toplumsal grupların yanı sıra özel sektör ortaklıklar oluşturmak için eşsiz fırsatlar bulunmaktadır.

Sağlık ve esenlik için yönetişim: Yerel yönetimler, yerel düzeyde yerinde yönetişim sistemlerinin, VII. Faz süresince tüm insanların sağlığını ve esenliğini sürekli olarak iyileştirmek için en etkin şekilde kullanılmasını sağlama becerisine sahiptir.

Eşitlik odağı: Yerel yönetimler, yerel kaynakları harekete geçirme ve yoksul ve savunmasız nüfus grupları için daha fazla fırsat yaratma, cinsiyet eşitliğini artırma ve mülteci ve göçmenler de dâhil olmak üzere tüm şehir sakinlerinin haklarını koruma ve teşvik etme kapasitesine sahiptir.

18. Sağlıklı Şehirler yaklaşımını ulusal düzeyde uygulamak için Dünya Sağlık Örgütü’nü diğer Birleşmiş Milletler kurumları ile birlikte “Tek BM” yaklaşımıyla çalışmaya çağıracağız ve birlikte çalışma sayesinde artabilecek etkiyi gündeme taşıyacağız.

19. 2030 Gündemini, DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazı için tam zamanında ortaya çıkan ve güçlü bir birleştirici çerçeve olarak kullanacağız.

DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağının VII. Fazının Temaları ve Taahhütler

20. Kopenhag Mutabakatı: Herkes için Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler belgesinin uygulanması için politik bağlılığın ve şehir ve yerel yönetimlerin Birleşmiş Milletler 2030 Gündemine katkıda bulunmasının temel önemde olduğunu kabul ediyoruz.

21. Kentlerde kalkınma ve şehir planlama çalışmalarına herkes için sağlık ve refahı entegre etmenin hem önemli hem de arzu edilen uygulamalar olduğunu kabul ediyor, bunun için hesap verebilirlik, şeffaf raporlama, açık ve büyük veri, kapsayıcı akıllı şehir teknolojileri ve DSÖ değerlendirme aracında ana hatları verilen sağlık ve esenlik alanındaki diğer dönüştürücü ve modern yönetişim araçlarının kullanılmasının gerektiğini anlıyoruz.

22. Faz VII’nin şehirleri, Kopenhag Belediye Başkanları Mutabakatı: Herkes İçin Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler belgesini hayata geçirmek ve 2030 Gündemini ilerletebilmek için kilit paydaşları sağlık ve esenlik üzerinde çalışmak amacıyla bir araya getirme, inovasyon ve değişim potansiyeline sahip olma ve toplum genelinde yerel halk sağlığı sorunlarını ele lma konusundaki çabalarında destekleyeceğini ve teşvik edeceğini anlıyoruz.

23. Her şehrin ve kentsel alanın benzersiz olduğunu kabul ediyoruz ve şehirlerin Faz VII’nin temel hedeflerini ve ana temalarını yerel koşullara göre uygulayacağını ve toplum açısından azami sağlık ve refah alanında fayda sağlayabilecek öncelikli eylem alanlarını belirleyeceğini kabul ediyoruz.

24. Faz VII’nin temel hedeflerine ve ana temalarına ulaşmaya çalışırken farklı ve çeşitli giriş noktaları ve yaklaşımları kullanılacağını anlıyoruz.

25. Aşama VII, ortak inovasyonun oluşturulması ve uzmanlık ve deneyimin, şehirler arasında, ülkeler içinde ve ülkeler arasında ve tüm dünyadaki farklı WHO bölgeleri arasında aktif bir şekilde paylaşılması ve öğrenilmesi için benzersiz bir platform olarak kullanılacaktır.

26. Hedef ve ana temalar üzerinde çalışırken yeni kanıt ve bilgiler kullanılarak Sağlıklı Şehirlerin önceki fazlardaki temalarında yer alan hedefleri geliştirilecektir.

Hedefler ve temalar

27. Faz VII’ye yön vermiş olan Kopenhag Mutabakatı: Herkes İçin Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler Belgesinde yer alan aşağıdaki stratejik hedefler için kendimizi çalışmaya adayacağız:

  • Faz VII’deki şehirler ve ulusal ağlar, aşağıdaki yollarla sağlığı ve refahı güçlendirmeyi ve eşitsizlikleri azaltmayı taahhüt eder:

a) yönetişimin, güçlendirmenin ve katılımın iyileştirilmesi;

b) çocukluk ve ergenlik dönemleri dahil insanların tüm yaşamları boyunca sağlıklı gelişimini sağlayan, sağlığı teşvik eden ve koruyan ve eşitlik ve toplumsal refahı sunan kentsel alanlar tasarlamak;

c) Daha sağlıklı ve daha barışçıl bir gezegen için yerel politika ve stratejilerde insanlara yatırımı öncelikli hale getirmek.

  • Faz VII’deki şehirler ve ulusal ağlar, aşağıdaki yollarla, belediye idarelerinin işleyişinden başlayarak, yerel, ulusal ve küresel ölçekte örnek oluşturarak liderlik etmeyi taahhüt eder:

a) politika ve uygulamada inovasyon;
b) bilgi paylaşımı ve öğrenimi;
c) sağlık ve esenlik için şehir diplomasisi;
d) şehir düzeyinde politik tutarlılık;
e) belediye idareleri tarafından sağlık ve esenliğin teşvik edilmesi.

  • Aşama VII’deki şehirler ve ulusal ağlar aşağıdakiler aracılığıyla DSÖ’nün stratejik önceliklerinin uygulanmasını destekleyecektir:

a) yerel ve ulusal düzeyde uygulama için bir ortak ve yardımcı olarak hareket etmek;
b) yerel düzeyde evrensel sağlık kapsamını hayata geçirmek için çalışmak;
c) her okul öncesi kurumun ve okulun sağlığı teşvik etmesini ve sağlık, sosyal ve
çevre okuryazarlığına katkıda bulunmasını sağlamak;
d) ortak ve birbirine bağlı küresel halk sağlığı sorunları ile mücadele etmek;2
e) yerel hizmet sunumunu dönüştürmek;
f) barışçıl ve kapsayıcı toplumları teşvik etmek;
g) yerel düzeyde halk sağlığı kapasitesini geliştirmek;
h) demografik değişim ve göçün meydana getirdiği zorluk ve fırsatlar üzerinde çalışmak;
ı) tüm yönetişim seviyeleri arasında tutarlılık oluşturmak.

28. Faz VII’de sağlık alanındaki eşitsizliklerin giderilmesi ve sağlık ve esenliğin geliştirilmesi için sistematik çalışmalar bütün yönetim ve bütün toplum yaklaşımları, güçlü ve sürdürülebilir siyasi destek ve yerelde halk sağlığı kapasitesinin geliştirilmesine önem verilerek desteklenecektir.

29. Sağlık ve esenlik için etkili liderliğin, politik bağlılık, vizyon ve stratejik bir yaklaşım, destekleyici kurumsal düzenlemeler, ağ çalışmaları ve benzer amaçlarla çalışan diğerleriyle bağlantı kurulmasını gerektirdiği bilinmektedir.

30. Yerelde sağlık alanında liderliğin şu anlama geldiğini kabul ediyoruz: sosyal ve ekonomik kalkınmada sağlığın önemi hakkında bir vizyon ve anlayışa sahip olmak; yeni ortaklıklar ve ittifaklar kurmayı taahhüt etmek ve bu inanca sahip olmak; resmi ve gayri resmi yerel aktörlerin sağlık ve refah alanında hesap verebilirliğini teşvik etmek: yerel eylemleri ulusal politikalarla uyumlu hale getirmek; değişiklik öngörmek ve buna uygun planlama yapmak; nihai olarak tüm vatandaşlar için ulaşılabilir en yüksek sağlık düzeyine erişmeleri konusunda bir koruyucu, kolaylaştırıcı, katalizör, savunucu ve gözetici olarak hareket etmek.

31. Çocuk ve ergenlerin fiziksel, zihinsel ve sosyal refahı ve erken çocukluk gelişimi üzerine eylemleri içeren yaşam tarzı yaklaşımını kullanarak politikalar ve müdahaleler geliştirmek; Sağlıklı bir şehirde yer alan her okulu sağlık ve esenliği teşvik eden bir ortam haline getirmeye yardımcı olmak; bulaşıcı olmayan hastalıklara ilişkin risk faktörleriyle mücadele etmek; istihdam ve çalışma koşullarını ve yaşam boyu öğrenmeyi geliştirmek; yaşlı insanların yaşam koşullarını iyileştirmek; özellikle azınlıklar ve göçmenler de dahil olmak üzere savunmasız ve marjinal gruplar için sosyal hizmetleri geliştirmek ve yoksulluğu azaltmak; toplumun dayanıklılığını güçlendirmek; sosyal içerme ve uyumu artırmak; ve cinsiyet eşitliğini ana akım politikalara dahil etmek.

32. Gençlerin sağlık hizmetlerine erişimini ve beceri geliştirme fırsatlarını desteklemek için yapılan çalışmalar dahil olmak üzere, gençlerin katılımı ve güçlendirilmesi için yenilikçi politikalar, çözümler ve modeller geliştirmek; zorlukları aşmak için sektörler arası mekanizmaları kullanmak; mevcut politikalarda gençlerin ihtiyaçlarını göz önüne almak; gençlik politikaları için yenilikçi finansman mekanizmalarını araştırmak ve programlama çalışmalarını sektörler arası bir anlayışla yapmak.

33. Faz VII’deki ana temaların Kopenhag Mutabakatı: Herkesiçin Daha Sağlıklı ve Daha Mutlu Şehirler’in altı temasına dayandığını kabul etmek:

a) şehirlerimizi oluşturan insanlara yatırım yapmak;
b) sağlığı ve refahı iyileştiren kentsel mekanlar tasarlamak;
c) sağlık ve esenlik için daha fazla katılım ve ortaklıklar;
d) toplumsal refahın ve ortak mal ve hizmetlere erişimin iyileştirilmesi;
e) kapsayıcı toplumlar aracılığıyla barışı ve güvenliği teşvik etmek;
f) gezegenin bozulmasını önlemek ve bunun için sürdürülebilir tüketim ve üretim de dahil olmak üzere örnek oluşturarak liderlik etmek.

34. Altı temanın hayata geçirilebilmesi için, ayrı eylem alanları olmadığının, birbirine bağlı, bölünmez ve karşılıklı olarak destekleyici olduğunun anlaşılması ve birlikte ele alınması gerekir.

35. DSÖ, diğer Birleşmiş Milletler kuruluşları ve diğer işbirliği yapan kurumlar tarafından desteklenen DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazının ana temalarına odaklanacağız ve öğrendiklerimizi Avrupa ve ötesinde tüm şehirlere fayda sağlamak için paylaşacağız.

İşbirliği ve ortaklık

36. DSÖ ile 30 yıllık başarılı bir işbirliği ve ortaklığı daha da geliştirmeye ve sağlıklı şehirler hareketi ve deneyimlerini dünyadaki tüm DSÖ bölgelerine ulaştırmak için çabalayacağız.

37. DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağını, DSÖ Yaşlı Dostu Şehirler Ağı ve DSÖ BreatheLife Girişimi gibi diğer küresel ağların Avrupa bölümü olarak kullanmak da dahil olmak üzere, şehirlerin diğer bölgesel ve küresel ağlar ve ortaklıklara katılımı için bir platform ve şemsiye olarak kullanacağız.

38. 2017 Sağlıklı Şehirler Pécs Deklarasyonu üzerinden DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı, DSÖ Sağlık Ağı Bölgeleri ve SHE ağı arasındaki işbirliğini güçlendireceğiz. Sağlıklı bir Şehirdeki tüm okulların, herkes için sağlığı ve refahı teşvik eden, kalıplaşmış yargılar veya ayrımcılıkla mücadele eden ve eşitsizliklerin azaltılmasına katkıda bulunan yerler haline getireceğimizi taahhüt ediyoruz.

39. Sağlıklı Şehirlerin çalışmalarını Çevre ve Sağlık süreci ile uyumlu hale getirmek için, 13- 15 Haziran 2017 tarihlerinde Çek Cumhuriyeti’nin Ostrava kentinde düzenlenen Altıncı Çevre ve Sağlık Bakanlar Konferansı Deklarasyonu üzerinde temellendireceğiz.

40. Şehirlerin ve yerel yönetimlerin tek başına hareket edemediklerini ve ulusal ve bölgesel hükümetlerin yanı sıra diğer uluslararası ve uluslarüstü örgütlerin de önemli bir rol oynadığını kabul ediyoruz. Bu kurumlar modernleşmenin ve çok yönlü ekonomik gelişmenin sürdürülebilirliğini ve kentsel gelişme modelini etkilemektedir. Ayrıca, sağlık ve esenlik için mali ve yasal çerçeveyi sağlar; bu ise bulaşıcı olmayan hastalıkların risk faktörlerinden kaynaklanan yükü azaltmak ve sağlık ve esenliğin tüm belirleyicileri ile eşitlik ve yönetişimin temel sorunları üzerinde çalışmak için bir temel oluşturur. Bu nedenle aşağıdaki kurumlara çağrıda bulunuyoruz:

Ulusal ve bölgesel yönetimler:

a) Ulusal sağlık politikalarının yerel ve kentsel boyutunun önemini görmeleri ve şehirlerin sağlık, sağlık eşitliği ve sürdürülebilir kalkınma için ulusal stratejilerin geliştirilmesine ve bu stratejilere ulaşılmasına önemli ölçüde katkıda bulunabileceğini kabul etmeleri gerekmektedir;

b) Ulusal sağlık ve kalkınma stratejilerinde, sektörler arası ve katılımcı yaklaşımları kullanarak yerel sağlık koşullarını analiz etmek ve bunlara cevap vermek için şehirlerin ve yerelin deneyim ve bilgilerinin kullanılması gerekmektedir;

c) Sağlık eşitliğini ve sürdürülebilir kalkınma politikalarını desteklemek için uygun olan yerlerde ek kaynakların ve yasal araçların nasıl kullanılabileceği incelenmelidir;

d) Koordinasyon ve kapasite oluşturma konularında Ulusal Sağlıklı Şehirler ağları ile bağlantı kurulmalı ve desteklenmelidir; ve

e) DSÖ’nün yönetim organları ve diğer ilgili uluslararası toplantılara katılan Üye Devletlerin delegasyonlarına yerel hükümet temsilcilerinin de katılması teşvik edilmelidir;

DSÖ Avrupa Bölge Ofisi:

f) DSÖ Avrupa Sağlıklı Şehirler Ağı’nın VII. Fazının (2019–2024) hedeflerine yönelik stratejik liderlik ve teknik destek sağlanmalıdır;
g) Tüm Üye Devletlerde, özellikle Sağlıklı Şehirler hareketinde bugüne kadar yer almayan devletlerde, sağlıklı şehirler için kapasite oluşturma ve ağ çalışmaları teşvik edilmeli, etkinleştirilmeli ve koordine edilmelidir;
h) Yerel çalışmaların geliştirilmesini teşvik etmek ve cesaretlendirmek ve ilgili tüm DSÖ stratejik hedefleri ve teknik alanlarında yerel hükümetlerin rolünü tanımak gerekmektedir;
h) DSÖ Avrupa Bölgesi’ndeki şehirler ile diğer DSÖ bölgelerindeki şehirler arasında küresel bir mekanizma ve ağ aracılığıyla deneyim ve iyi uygulamaları paylaşmak için işbirliği teşvik edilmelidir;
ı) Sağlıklı Şehirlerin gündemine diğer meslek ve disiplinlerin daha fazla katılımı teşvik edilmeli, sağlık ve esenliğe olan kritik katkıları kabul edilmelidir.

Sonuç

Bizler, DSÖ Avrupa Bölgesindeki şehirlerin, metropoliten bölgelerin, şehir bölgelerinin ve kentsel alanların belediye başkanları ve siyasi liderleri olarak Belfast, Birleşik Krallık’ta gerçekleştirilen 2018 Uluslararası Sağlıklı Kentler Konferansı’nda, 4 Ekim 2018 tarihinde bir araya geldik ve Avrupa ve ötesindeki kentlilerin gelecekteki refahının, Avrupa’daki mevcut ve gelecek nesillerin sağlığını ve refahını arttırmak için yeni fırsatları kullanma istek ve yeteneğimize bağlı olduğunu teyit ettik. Kopenhag Mutabakatı: Sağlıklı Şehirler için Sağlıklı ve daha Mutlu Şehirler Belgesinde ve Sağlıklı Şehirler Belfast Bildirgesinde ana hatlarıyla belirtilen değer, ilke ve eylemlere ilişkin taahhütlerimizin uygulanmasının, birçok insana zarar veren sosyal adaletsizliği önemli ölçüde azaltacak değişiklikler getireceğine ve daha sağlıklı, daha mutlu, daha adil, daha güvenli ve daha kapsayıcı ve sürdürülebilir şehirler ve şehirler inşa edeceğine inanıyoruz.

Ek 1
Önceki taahhüt belgeleri

• Ottawa Charter for Health Promotion (WHO, 1986)

• Athens Declaration for Healthy Cities (WHO Regional Office for Europe, 1998)

• Action for Equity in Europe: Mayors’ Statement of the WHO European Healthy Cities Network in Phase III (1998–2002) (WHO Regional Office for Europe, 2000)

• WHO Framework Convention on Tobacco Control (WHO, 2003)

• Belfast Declaration for Healthy Cities: the Power of Local Action (WHO Regional Office for Europe, 2003)

• Designing Healthier and Safer Cities: the Challenge of Healthy Urban Planning – Mayors’ and Political Leaders’ Statement of the WHO European Healthy Cities Network and the Network of European National Healthy Cities Networks (WHO Regional Office for Europe, 2005)

• Health for All: the policy framework for the WHO European Region – 2005 update (WHO Regional Office for Europe, 2005)

• Gaining health: the European Strategy for the Prevention and Control of Noncommunicable Diseases (WHO Regional Office for Europe, 2006)

• European Charter on Counteracting Obesity (WHO Regional Office for Europe, 2006)

• Aalborg+10 – Inspiring Futures (2006)

• The Tallinn Charter: Health Systems for Health and Wealth (WHO Regional Office for Europe, 2008)

• Prevention and control of noncommunicable diseases: implementation of the global strategy. Report by the Secretariat (WHO, 2008)

• Closing the gap in a generation: health equity through action on the social determinants of health (Commission on Social Determinants of Health, 2008)

• Political Declaration of the High-level Meeting of the General Assembly on the Prevention and Control of Non-communicable Diseases (2011)

• Rio Political Declaration on Social Determinants of Health (2011)

• Liège Healthy City Commitment (WHO Regional Office for Europe, 2011)

• Health 2020: a European policy framework and strategy for the 21st century (2012)

• Global Action Plan for the Prevention and Control of Noncommunicable Diseases 2013– 2020 (WHO, 2013)

• Implementing a Health 2020 vision: governance for health in the 21st century – making it happen (WHO Regional Office for Europe, 2013)

• Contributing to social and economic development: sustainable action across sectors to improve health and health equity (World Health Assembly resolution WHA67.12) (2014)

• The New Urban Agenda, Habitat III (United Nations, 2016)

• WHO Shanghai Consensus on Healthy Cities (2016)

• United Nations 2030 Agenda for Sustainable Development (United Nations, 2015)

• 2017 Healthy Cities Pécs Declaration (WHO Regional Office for Europe, 2017)

• Statement of the WHO European Healthy Cities Network and WHO Regions for Health Network presented at the Sixth Ministerial Conference on Environment and Health (WHO Regional Office for Europe, 2017)

• Roadmap to implement the 2030 Agenda for Sustainable Development, building on Health 2020, the European policy for health and well-being (WHO Regional Office for Europe, 2017)

• Copenhagen Consensus of Mayors: Healthier and Happier Cities for All (WHO Regional
Office for Europe, 2018)

Üye devletler

Arnavutluk
Andorra
Ermenistan
Avusturya
Azerbeycan
Belarus
Belçika
Bosna Hersek
Bulgaristan
Hırvatistan
Kıbrıs
Çekya
Danimarka
Estonya
Finlandiya
Fransa
Gürcistan
Almanya
Yunanistan
Macaristan
İzlanda
İrlanda
İsrail
İtalya
Kazakistan
Kırgızistan
Letonya
Litvanya
Lüksemburg
Malta
Monako
Karadağ
Hollanda
Norveç
Polonya
Portekiz
Moldova Cumhuriyeti
Romanya
Rusya Federasyonu
San Marino
Sırbistan
Slovakya
Slovenya
İspanya
İsveç
İsviçre
Tacikistan
Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti
Türkiye
Türkmenistan
Ukrayna
Birleşik Krallık
Özbekistan

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ • AVRUPA BÖLGE OFİSİ
UN City, Marmorvej 51, DK-2100 Copenhagen Ø, Denmark
Tel: +45 45 33 70 00 Fax: +45 45 33 70 01
E-posta: eurocontact@who.int
Web sitesi: www.euro.who.int

DSÖ Avrupa Bölge Ofisi

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 1948 yılında uluslararası sağlık meseleleri ve halk sağlığı alanında sorumluluğu olan Birleşmiş Milletler’in uzmanlaşmış bir ajansıdır. DSÖ Avrupa Bölge Ofisi, her biri hizmet ettiği ülkelerin kendine özgü sağlık koşullarına uygun olarak kurgulanmış programlara sahip altı bölge ofisinden biridir.

Kânûn-ı Esâsî

0

Kânûn-ı Esâsî, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir padişah fermanı ile ilan edilmiştir.  Meşrutiyetin temeli ve Türkiye’nin ilk anayasasıdır.

Kânûn-ı Esâsî, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir.

Kânûn-ı Esâsî, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir anasayal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

İlk Anayasa, 119 maddeden oluşmaktadır. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, 8 Ağustos 1325 (1909) (5 Şaban 1327) tarihinde, 15 Mayıs 1330 (1914)( 2 Recep 1332) tarihinde; 29 Ocak 1330 (1914) (26 Rebiyülevvel 1333) tarihinde; 25 Şubat 1331) (1916) (4 Cemaziyüevvel 1334) tarihinde; 25 Şubat 1331 (1916)(4 Cemaziyülevvel 1334) tarihinde; 7 Mart 1332 (1916) (15 Cemaziyülevvel 1334) tarihinde ve 21 Mart 1334 (1918)(8 Cemaziyülahir 1336) tarihinde değişikliklere uğramıştır.

Kânûn-ı Esâsî’nin Niteliği

Padişahın iradesinden kaynaklanan ve ferman anayasası olan Kanunu Esasi, temsili bir organdan, meclisten ya da halktan onay almamış, padişahın verdiği yetki ile düzenlenmiştir. Osmanlı monarşisinin geleneksel ilke ve kurumlarını anayasa hükmü haline getiren bu ilk Anayasal düzenleme devlet erkine ait yetkilerin çoğunluğunu kullanmaya devam eden padişahı hukuken sorumsuz ve dokunulmaz kılmaya devam ederek hukuki ya da cezai sorumluluktan muaf tutmuş, devletin dinini İslam olarak belirlemiştir. Halifelik ve şeriat kuralları korunmuş, yasaların şeriata ve dine aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Daha sonra Cumhuriyet Devrimleri ile kaldırılan Şeriye Mahkemeleri Kanunu Esasi ile Anayasal yetkili mahkeme olarak kabul edilmiştir. Padişahın Kanunu Esasiye bağlılık yemini etmesine dair kural bulunmamaktadır.

İkinci Abdulhamit 1876 yılında Kanunu Esasiyi ilan etmiştir.
İkinci Abdulhamit 1876 yılında Kanunu Esasiyi ilan etmiştir.

Kanunu Esasi Kuvvetler ayrılığı sistemini benimsememiştir.

Yasama ve yürütme organları birbirinden ayrılmamış, yürütmenin ve dolayısıyla padişahın üstünlüğü korumuştur. Bugünkü Başbakan olarak tanımlanabilecek olan Sadrazam ile ona bağlı bakanları ve şeyhülislamı padişah atamaktadır. Hükumet organları meclisi yerine padişaha karşı sorumlu tutulmuştur.

Kanunu Esasi ile kurulan Meclisi Umumi’de görev yapan milletvekilleri üzerine vesayet kurulmuş, Senato olarak adlandırılabilecek Heyet-i Ayan üyeleri doğrudan padişah atamasına tabi tutulmuş, meclisin seçim şekli, toplanması, görev yapma usulü, çalışma şekli ve feshedilmesi padişah yetkisine bırakılmıştır. Nitekim, Kanunu Esasi ile kurulan yasama organı 19 Mart 1877 ile 16 Şubat 1878 tarihleri arasında kısmen çalıştıktan sonra kapatılmıştır. Kanunu Esasi anayasal bir metin olarak yürürlükte kalmış ancak 1978 yılından sonra uygulanmamıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kanunu Esasi, 1908 yılında yeniden yürürlüğe konulmuş, 1909 bazı değişikliler geçirmiş, yapılan bu değişiklikler sonucunda meşrutiyet ve parlamenter sistem getirilmiştir. Kanunu Esasinin 1876 yılındaki ilk metnindeki meclisin padişaha bağımlığına dair hükümler kaldırılmış, padişahın anayasaya bağlı olması ilkesi getirilmiş, bakanlar kurulu meclise karşı sorumlu tutulmuş, yasama ve yürütme birbirinden kısmen de olsa ayrılarak kuvvetler ayrılığı ilkesinin temeli atılmıştır.

Kanunu Esasi, Ankara Meclisi tarafından 1921 tarihinde çıkarılan Teşkilatı Esasiye Kanununa kadar yürürlükte kalmış, Cumhuriyetin ilanı ve 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun çıkarılması ile birlikte tamamen ortadan kalkmıştır.

Kanunu Esasinin Getirmiş Olduğu Genel Hükümler
  • Devlet bir bütündür.
  • Devletin başkenti İstanbul’dur.
  • Saltanat ve hilafet Osmanoğulları’nın en büyük erkek evladına aittir.
  • İslam halifesi olan padişah bütün Osmanlı vatandaşlarının hükümdarıdır.
  • Padişah kutsal ve sorumsuzdur.
  • Meclis-i Umumi’nin toplanması ve tatili, Heyet-i Mebusan’ın feshi Padişahın mutlak haklarındandır.
  • Devletin resmi dini İslam’dır.
  • Basın, kanun dairesinde serbesttir.
  • Herkesin eğitim ve öğretim hakkı bulunmaktadır.
  • Osmanlı toplumunun bir parçasını oluşturan Gayrimüslimler kendi inançları doğrultusunda eğitim yapabilirler.
  • Osmanlı tebaasının mülkiyet dokunulmazlığı hakkı bulunmaktadır.
  • Hiç kimse kanunda öngörülenden başka bir mahkemede yargılanamaz.
  • Müsadere, angarya ve işkence yasaktır.
  • Meclis-i Umumi, Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan olmak üzere iki meclisten oluşur.
  • Milletvekilleri düşünce ve beyanlarında özgürdürler. Açıkladıkları görüşleri için haklarında soruşturma açılamaz.
  • Her 50 bin erkek nüfus için bir milletvekili seçilir.
  • Hakimler azledilmezler. Yargılamalar açıktır. Olağanüstü yetkili mahkemeler kurulamaz.
  • Vergilendirme ancak kanunla yapılabilir.
  • Özel bir kanunla izin verilmedikçe bütçe dışında harcama yapılamaz.
  • Kanunu Esasi hükümleri her iki meclisin ayrı ayrı vereceği üçte iki çoğunluk ve Padişahın onayıyla değiştirilebilir.
Kanunu Esasi Tam Metni ve Değişiklik Hükümleri  
KANUNU ESASİNİN BÖLÜMLERİ
Memaliki Devleti Osmaniye (Madde 1-7)
Tebaai Devleti Osmaniyenin Hukuku Umumiyesi (Madde 8-26)
Vükelâyı Devlet (Madde 27-38)
Memurin (Madde 39-41)
Meclisi Umumi (Madde 42-59)
Heyeti Ayan (Madde 60-64)
Heyeti Mebusan (Madde 65-80)
Mehakim (Madde 81-91)
Divanı Âli (Madde 92-95)
Umuru Maliye (Madde 96-107)
Vilâyat (Madde 108-112)
Mevaddı Şetta (Madde 113-119)

KANUNU ESASİ

Kabul Tarihi: 7 Zilhicce 1293 (23 Aralık 1876)

Düstur, Birinci Tertip, Cilt 4, s.1-40.

Memaliki Devleti Osmaniye

MADDE 1

Devleti Osmaniye memalik ve kıtaatı hazırayı ve eyalatı mümtüzeyi muhtevi ve yekvücud olmakla hiç bir zamanda hiç bir sebeple tefrik kabul etmez.

MADDE 2

Devleti Osmaniyenin payıtahtı İstanbul şehridir ve şehri mezkurun sair Osmaniyeden ayru olarak bir gûne imtiyaz ve muafiyeti yoktur.

MADDE 3

Saltanatı Seniyei Osmaniye hilâfeti kübrayı İslâmiyeyi haiz olarak sülalei âli Osmandan usulü kadimesi veçhile ekber evlada aittir.

MADDE 4

Zatı Hazreti Padişahi hasbel hilâfe dini İslâmın hâmisi ve bilcümle tebeai Osmaniyenin hükümdar ve padişahıdır.

MADDE 5

Zatı Hazreti Padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mesuldür.

MADDE 6

Sülalei âli Osmanın hukuku hürriye ve emval ve emlâki zatiye ve madâmelhayat tahsisatı maliyeleri tekâfülü umumi tahdındadır.

MADDE 7

Vükelânın azil ve nasbı ve rütme menasıp tevcihi ve nişan itası ve eyalâtı mümtazenin şeraiti imtiyazlerine tevfikan icrayı tevcihatı ve meskûkat darbı ve hutbelerde nâmının zikri ve düveli ecnebiye ile muahedat akdi ve harb ve sulh ilânı ve kuvvei berriye ve bahriyenin kumandası ve harekâtı askeriye ve ahkâmı şeriye ve kanuniyenin icrası ve devairi idarenin muamelâtına müteallik nizamnamelerin tanzimi ve mücazaatı kanuniyenin tahfifi ve affı ve Meclisi Umuminin akt ve tatili ve ledeliktiza Heyeti Mebusanın azası yeniden intihap olunmak şartile feshi hukuku mukaddesei Padişahi cümlesindendir.

Tebaai Devleti Osmaniyenin Hukuku Umumiyesi
MADDE 8

Devleti Osmaniye tabîyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bilâ istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.

MADDE 9

Osmanlıların kâffesi hürriyeti şahsiyelerine malik ve aherin hukuku hürriyetine tecavüz etmemekle mükelleftir.

MADDE 10

Hürriyeti şahsiye her türlü taarruzdan masundur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeb ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz.

MADDE 11

Devleti Osmaniyenin dini islâmdır. Bu esası vikaye ile beraber asayişi halkı ve adabı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memaliki Osmaniyede maruf olan bilcümle edyanın serbestii icrası ve cemaatı muhtelifiye verilmiş olan imtiyazatı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin tahdi himayetindedir.

MADDE 12.- Matbuat kanun dairesinde serbesttir.
MADDE 13

Tebaai Osmaniye nizam ve kanun dairesinde ticaret ve sanat ve felahet için her nevi şirketler teşkiline mezundur.

MADDE 14

Tebaai Osmaniyeden bir veya bir kaç kişinin gerek şahıslarına ve gerek umuma müteallik olan kavanin ve nizamata muhalif gördükleri bir maddeden dolayı işin merciine arzuhal verdikleri gibi Meclisi Umumiye dahi müddei sıfatile imzalı arzuhal vermeğe ve memurinin ef’alinden iştikâye selâhiyetleri vardır.

MADDE 15

Emri tedris serbesttir. Muayyen olan kanuna tebaiyet şartile her Osmanlı umumi ve hususi tedrise mezundur.

MADDE 16

Bilcümle mektepler Devletin tahtı nezaretindedir. Tebaai Osmaniyenin terbiyesi bir siyakı ittihat ve intizam üzere olmak için iktiza eden esbaba teşebbüs olunacak ve mileli muhtelifenin umuru itikadiyelerine müteallik olan usulü talimiyeye halel getirilmeyecektir.

MADDE 17

Osmanlıların kâffesi huzuru kanunda ve ahvali diniye ve mezhebiyeden maada memleketin hukuk ve vezaifinde mütesavidir.

MADDE 18

Tebaai Osmaniyenin hidematı Devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.

MADDE 19

Devlet memuriyetinde umum tebaa ehliyet ve kabiliyetlerine göre münasip olan memuriyetlere kabul olunurlar.

MADDE 20

Tekâlifi mukarrere nizamatı mahsusasına tevfikan kâffei tebaa beyninde herkesin kudreti nisbetinde tarh ve tevzi olunur.

MADDE 21

Herkes usulen mutasarrıf olduğu mal ve mülkten emindir. Menafii umumiye için lüzumu sabit olmadıkça ve kanunu mucibince değer bahası peşin verilmedikçe kimsenin tasarrufunda olan mülk alınamaz.

MADDE 22

Memaliki Osmaniyede herkesin mesken ve menzili taarruzdan masundur. Kanunun tâyin eylediği ahvalden maada bir sebeble hükûmet tarafından cebren hiç kimsenin mesken ve menziline girilemez.

MADDE 23

Yapılacak usulü muhakeme hükmünce hiç kimse kanunen mensup olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye gitmeye icbar olunamaz.

MADDE 24

Müsadere ve angarya ve cerime memnudur. Fakat muharebe esnasında usulen tâyin olunacak tekâlif ve ahval bundan müstesnadır.

MADDE 25

Bir kanuna müstenit olmadıkça vergi ve rüsumat nâmı aherle hiç kimseden bir akçe alınamaz.

MADDE 26

İşkence ve sair her nevi eziyet katiyen ve külliyen memnudur.

Vükelâyı Devlet
MADDE 27

Mesnedi sadaret ve meşihatı islâmiye tarafı Padişahiden enmiyet buyurulan zatlara ihale buyurulduğu misullû sair vükelânın memuriyetleri dahi ba iradei şahâne icra olunur.

MADDE 28

Meclisi Vükela sadrıazamın risayeti tahtında olarak aktolunup dahili ve harici umuru mühimmenin merciidir. Müzekeratından mühtacı istizan olanların kararları iradei seniye ile icra olunur.

MADDE 29

Vükelâden herbiri dairesine ait olan umurdan icrası mezuniyeti tahtında bulunanları usulüne tevfikat icra ve icrası mezuniyeti tahtında olmıyanları sadrıazama arzeder. Sadrıazam dahi o makule mevaddan müzekereye mühtaç olmıyanların muktezasını icra veyahut tarafı Hazreti Padişahiden istizan ederek ve muhtacı müzakere bulunanları Meclisi Vükelânın müzakeresine arzeyliyerek müteallik buyurulacak iradei seniye mucibince iktizasını ifa eyler. Bu mesalihin envağ ve derecatı nızamı mahsus ile tâyin olunacaktır.

MADDE 30

Vükelâyı Devlet memuriyetine müteallik ahval ve icraattan mesuldür.

MADDE 31

Mebusan âzasından biri veyahut birkaçı Heyeti Mebusanın dahil dairei vazifesi olan ahvaldan dolayı Vükelâyı Devletten bir zat hakkında mes’uliyeti mucip şikâyet beyan ettiği halde evvelâ Heyeti Mebusanın nızamı dahilisi mucibince ve misillu mevaddın Heyete havalesi lazım gelip gelmiyeceğini müzakereye memur olan şubede tetkik olunmak üzere şikâyeti müşâir Heyeti Mebusan Reisine verilecek takrîr Reis tarafından nihayet üç gün zarfında o şubeye gönderilir ve bu şube tarafından tahkikatı lâzime icra ve iştikâ olunan zat tarafından izahatı kâfiye istihsal olunduktan sonra şikâyetin şayanı müzakere olduğuna dair ekseriyetle terkip olunacak kararname Heyeti Mebusanda kıraat olunarak ve ledeliktiza şikâyet olunan zat davetle bizzat veya bilvasıta vereceği izahat istima kılınarak âzayı mevcudenin sülüsen ekseriyeti mutlakasile kabul olunur ise muhakeme talibini müş’ir mazbatası Makamı Sadarete takdim ile ledelarz müteallik olacak iradei seniye üzerine keyfiyet Divanı Âliye havale olunur.

MADDE 32.- Vükelâden itham olunanların usulü muhakemeleri kanunu mahsus ile tâyin edilecektir.
MADDE 33

Memuriyetlerinden hariç ve sırf zatlarına ait hernevi deavide vükelânın sair efradı Osmaniyeden aslâ farkı yoktur. Bu misillu hususatın muhakemesi ait olduğu mehakimi umumiyede icra olunur.

MADDE 34

Divanı Âlinin dairei ithamı tarafından müttehem olduğuna karar verilen Vükelâ tebriyei zimmet edinceye kadar vekâletten sakıt olur.

MADDE 35

Vikelâ ile Heyeti Mebusan arasında ihtilâf olunan maddelerden birinin kabulünde Vükelâ tarafından israr olunup da mebusan canibinden ekseriyeti arâ ile ve tafsilen esbabı mucibe meyanile katiyyen ve mükerreren reddedildiği halde Vükelânın tebdili veyahut müddeti kanununiyesinde intihap olunmak üzere Heyeti Mebusanın feshi münhasırran yedi iktidarı Hazreti Padişahidedir.

MADDE 36

Meclisi Umumi mün’akit olmadığı zamanlarda Devlet bir muhataradan veya emniyeti umumiyeyi halelden vikaye için bir zaruret mübreme zuhur ettiği ve bu bapta vaz’ına lüzûm görünecek kanunun müzakeresi için Meclisin celp ve cem’ine vakit müsait olmadığı halde Kanunu Esasi ahkâmına mugayir olmamak üzere Heyeti Vükelâ tarafından verilen kararlar Heyeti Mebusanın içtimaile verilecek karara kadar ba iradei seniye, muvakkaten kanun hüküm ve kuvvetindedir.

MADDE 37

Vükelâdan her biri her ne zaman muradeder ise Heyetlerin ikisinde dahi bulunmak veyahut maiyetindeki rüesayı memurinden birini tarafından vekâleten bulundurmak ve iradı nutukta âzaya takaddüm etmek hakkını haizdir.

MADDE 38

İstizahı madde için Vükelâdan birinin huzuruna Meclisi mebusanda ekseriyetle karar verilerek davet olundukta ya bizzat bulunarak veyahut maiyetindeki rüesayı memurinden birini göndederek irad olunacak suallere cevap verecek veyahut lüzum görür ise mes’uliyetini üzerine alarak cevabını tehir etmek selâhiyetini haiz olacaktır.

Memurin
MADDE 39

Bilcümle memurin nizamen tâyin olunacak şerait üzere ehil ve müstahak oldukları memuriyetlere intihap olunacaktır ve bu veçhile  intihap olunan memurlar kanunen mucibi azil hareketi tahakkuk etmedikçe veya kendisi istifa eylemedikçe veyahut Devletçe bir sebebi zaruriye mebni infisal edenler nizamı mahsusunda tâyin olunacağı veçhile terekkiyata ve takaüt ve mazuliyet maaşlarına nail olacaklardır.

MADDE 40

Her memuriyetin vezayifi nizamı mahsus ile tâyin olunacağından her memur kendi vazifesi dairesinde mes’uldur.

MADDE 41

Memurun âmirine hürmet ve riayeti lâzımeden ise de itaati kanunun tâyin ettiği daireye mahsustur. Hilâfı kanun olan umurda amire itaat mes’uliyetten kurtulmağa mecbur olamaz.

Meclisi Umumi

MADDE 42
Meclisi Umumî Heyeti Âyan ve Heyeti Mebusan nâmlarile başka başka iki heyeti muhtevidir.
MADDE 43

Meclisi Umuminin iki heyeti beher sene teşrisani iptidasında tecemmu eder ve ba iradei seniye açılır ve mart iptidasında yine ba iradei seniye ve bu heyetlerden biri diğerinin müctemi bulunmadığı zamanda mün’akid olamaz.

MADDE 44
Zatı Hazreti Padişahi, Devletçe görünecek lüzum üzerine Meclisi Umumi’yi vaktinde dahi açar ve müddeti muayyenei içtimaını da tenkis veya temdit eder.
MADDE 45

Meclisi Umuminin yevmi küşadında Zatı Hazreti Padişahi veyahut taraflarından bilvekâle Sadrıazam hazır olduğu ve Vükelâyı Devletle iki heyetin âzayı mevcudesi birlikte bulundukları halde resmi küşat icra olunup senei cariye zarfında Devletin ahvali dahiliye ve münasebatı hariciyesine ve senei atiyede ittihazına lüzum görülecek tedabir ve teşebbüsata dair bir nutku hümayun kıraat olunur.

MADDE 46

Meclisi Umumi âzalığına intihap veya nasbolunan zevat Meclisin yevmi küşadında Sadrıazam huzurunda ve o gün hazır bulunmıyan olur ise mensup olduğu heyet müçtemi olduğu halde reisleri huzurunda Zatı Hazreti Padişahiye ve vatanına sadakat ve Kanunu Esasi ahkâmına ve uhdesine tevdi olunan vazifeye riayetle hilâfından mücanebet eyliyeceğine tahlif edilür.

MADDE 47

Meclisi Umumi âzası rey ve mütalea beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûna vaad ve vaid ve talimat kaydı altında bulunamaz ve gerek verdiği reylerden ve gerek Meclisin müzakeratı esnasında beyan ettiği mütalealardan dolayı bir veçhile itham olunamaz; meğer ki Meclisin Nizamnamei Dahilisi hilâfında hareket etmiş ola. Bu takdirde nizamnamei mezkûr hükmünce muamele görür.

MADDE 48

Meclisi Umumi âzasından birinin hiyanet ve Kanunu Esasiyi nakız ve ilgaya tasaddi ve irtikâp töhmetlerinden biri ile müttehem olduğuna mensup olduğu Heyet azayı mevcudesinin sülüsan ekseriyeti mutlakasile karar verilür veyahut kanunen hapis ve nefsi mucip bir ceza ile mahkûm olur ise azalık sıfatı zail olur ve bu af’alin muhakemesile mücazatı ait olduğu mahkeme tarafından rüyet ve hükmolunur.

MADDE 49

Meclisi Umumi âzasından herbiri reyini bizzat ita eder ve herbirinin müzakerede bulunan bir maddenin red ve kabulüne dair rey vermekten içtinabe hakkı vardır.

MADDE 50

Meclisi Umumi Heyetlerinden ikisinde dahi mürettep olan azanın nısfından bir ziyade hazır bulunmadıkça müzakereye mubaderet olunamaz ve kâffei müzakerat sülüsanı ekseriyetile meşrut olmayan hususatta hazır olunan azanın ekseriyeti mutlakası ile karargir olur ve tesavii âra vukuunda reisin reyi iki addedilür.

MADDE 52

Bir kimse şahsına müteallik dâvasından dolayı Meclisi Umuminin iki Heyetinden birine arzuhal verdiği halde eğer evvela ait olduğu memurini Devlete veyahut o memurların tabi bulundukları mecrie müracaat etmediği tebeyyün ederse arzuhali reddolunur.

MADDE 53

Müceddeden kanun tanzimi veya kavanini mevcudeden birinin tadili teklifi Vükelâya ait olduğu gibi Heyeti Ayan ve Heyeti Mebusanın dahi kendü vazifei muayyeneleri dairesinde bulunan mevad için kanun tanzimini veyahut kavanini mevcudeden birinin tadilini istidaya salâhiyetleri olmakla evvelce Makamı Sadaret vasıtası ile tarafı Şahaneden istizan olunarak iradei seniye müteallik buyrulur ise ait olduğu dairelerden verilecek izahat ve tafsilat üzerine layihalarının tanzimi Şûrayı Devlete havale olunur.

MADDE 54

Şûrayı Devlette bilmüzakere tanzim olunacak kavanin layihası Heyeti Mebusanda badehu Heyeti Ayanda tetkik ve kabul olunduktan sonra icrayi ahkâmına iradei seniye Hazreti Padişahi müteallik buyrulur ise düsturül amel olur ve işbu heyetlerin birinde katiyen reddolunan kanun layihası o senenin müddeti içtimaiyesinde tekrar müzakereye konulamaz.

MADDE 55

Bir kanun lâyıhası evvelâ Heyeti Mebusanda badehu Heyeti Ayanda bend bend okunup ve her bendine rey verilüp ekseriyeti ara ile karar verilmedikçe ve bedel karar heyeti mecmuası için dahi betekrar ekseriyetle karar hasıl olmadıkça kabul olunmuş olmaz.

MADDE 56

Bu Heyetler Vükelâdan veya onların göndereceği vekillerden veya kendi azalarından olmayan veyahut resmen davet olunmuş memurinden bulunmayan hiç kimseyi gerek asaleten ve gerek bir cemaat tarafından vekâleten bir madde ifadesi için gelmiş olduğu halde asla kabul edemez ve ifadelerini istima eyliyemez.

MADDE 57

Heyetlerin müzakeratı lisanı Türki üzere cereyan eder ve müzakere olunacak layıhaların suretleri tab ile yövmü müzakereden evvel azaya tevzi olunur.

MADDE 58

Heyetlerde verilecek reyler ya tâyini esamî veyahut işaratı mahsusa veyahut reyi hafi ile olur. Reyi hafi usulünün icrası âzayı mevcudenin ekseriyeti arası ile karar verilmeğe mütevakkıftır.

MADDE 59

Her Heyetin inzibatı dahilisini münhasıran kendi reisi icra eder.

Heyeti Âyan
MADDE 60

Heyeti Âyanın reisi ve âzası nihayet miktarı Heyeti Mebusan âzasının sülüsü miktarını tecavüz etmemek üzere doğrudan doğruya tarafı Hazreti Padişahiden nasbolunur.

MADDE 61

Heyeti Âyana âza tâyin olunabilmek için asar ve efali umumun vüsuk ve itimadına şayan ve umuru Devlette hidematı memduhesi mesbuk ve mütearif olmak ve kırk yaşından aşağı bulunmamak lâzımdır.

MADDE 62

Heyeti Âyan âzalığı kaydı hayat iledir. bu memuriyetlere vükelâlık ve valilik ve ordu müşirliği ve kazaskerlik ve elçilik ve patriklik ve hahambaşılık memuriyetinde bulunmuş olan mazulinden ve berri ve bahri ferikândan ve sıfatı lâzimeyi cami sair zevattan münasipleri tâyin olunanlar azalık memuriyetinden sakıt olur.

MADDE 63

Heyeti Âyanın azalık maaşı şehriye onbin kuruştur. Başka bir nam ile Hazineden muvazzaf olan azanın maaş ve tâyini eğer onbin kuruştan dûn ise ol miktara iblâğ olunur ve eğer onbin kuruş veya ziyade ise ibka olunur.

MADDE 64

Heyeti Âyan Heyeti Mebusandan verilen kavanin ve muvazene lâyihalarını tetkik ile eğer bunlardan esasen umuru diniyeye ve Zatı Padişahinin hukuuk seniyesine ve hürriyete ve Kanunu Esasi ahkâmına ve Devletin tamamiyeti mülkiyesine ve memleketin emniyeti dahiliyesine ve vatanın esbabı müdafaa ve muhafazasına ve adabı umumiyeye halel verir bir şey görür ise mütalâasını ilâvesile ya kat’iyen red veyahut tâdil ve tashih olunmak üzere Heyeti Mebusana iade eder ve kabul ettiği lâyihaları tasdik ile Makamı Sadarete arzeyler ve Heyete takdim olunan arzuhalları bittetkik lüzum görür ise ilâvei mütalâa ile beraber Makamı Sadarete takdim eder.

Heyeti Mebusan
MADDE 65

Heyeti Mebusan miktarı âzası tebaai Osmaniyeden her ellibin nüfus zükûrda bir nefer olmak itibariyle tertip olunur.

MADDE 66

 Emri intihap reyi hafi kaidesi üzerine müessestir. Sureti icrası kanunu mahsus ile tâyin olunacaktır.

MADDE 67

Heyeti Mebusan âzalığı ile Hükûmet memuriyeti bir zat uhdesinde içtima edemez. Fakat Vükelâdan intihap olunanların âzalığı mücazdır. Vesair memurinden biri mebusluga intihap olunur ise kabul edip etmemek yedi ihtiyarındadır. Fakat kabul ettiği halde memuriyetinden infisal eder.

MADDE 68

Heyeti Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvelâ tebai Devleti Aliyeden olmıyan saniyen nizamı mahsusu mucibince muvakkaten hizmeti ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen Türkçe bilmiyen rabian otuz yaşını ikmal etmiyen hamisen hini intihabta bir kimsenin hizmetkârlığında bulunan sadisen iflâs ile mahkûm olup ta iadei itibar etmemiş olan sabian sui ahval ile müştehir olan saminen mahcuriyetine hüküm lâhik olup ta fekki hacir edilmeyen tâsian hukuku medeniyeden sakıt olmuş olan aşiren tabiiyeti ecnebiye iddiasında bulunan kimselerdir. Bunlar mebus olamaz. Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.

MADDE 69

Mebusan intihabı umumisi dört senede bir kerre icra olunur ve her mebusun müddeti memuriyeti dört seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir.

MADDE 70

Mebusların intihabı umumisine Heyetin mebdei içtimaı olan teşrini saniden lâakal dört mah mukaddem başlanılır.

MADDE 71

Heyeti Mebusan âzasının herbiri kendini intihap eden dairenin ayrıca vekili olmayıp umum Osmanlıların vekili hükmündedir.

MADDE 72

Müntehipler intihap edecekleri mebusları mensup oldukları dairei vilâyet ahalisinden intihap etmeğe mecburdur.

MADDE 73

Ba iradei seniye Heyeti Mebusan feshile dağıtıldığı halde nihayet altı ayda müçtemi olmak üzere umum mebusanın müceddeden intihabına başlanılacaktır.

MADDE 74

Heyeti Mebusan âzasından biri vefat eder veya esbabı hacriyei meşruadan birine duçar olur veya bir uzun müddette meclise devam etmez veyahut istifa eder veya mahkûmiyet veya kabulü memuriyet cihetile âzalıktan sakıt olursa yerine nihayet gelecek içtimaa yetişmek üzere usulü veçhile diğeri tâyin olunur.

MADDE 75

Münhal olan mebusluk makamlarına intihap olunacak âzanın memuriyeti gelecek intihabı umumî zamanına kadardır.

MADDE 76

Mebuslardan herbirine beher sene içtimaı için Hazineden yirmibin kuruş verilecek ve şehrîye beşbin kuruş maaş itibarile memurinî mülkiye nizamına tevfikan azimet ve avdet harcırahı ita kılınacaktır.

MADDE 77

Heyeti Mebusan Riyasetine Heyet tarafından ekseriyetle üç ve ikinci ve üçüncü riyasetlere üçer nefer ki cem’an dokuz zat intihap olunarak huzuru şahaneye arzile bunlardan birisi riyasete ve ikisi reis vekâletlerine ba iradei seniye tercih ve memuriyetleri icra kılınır.

MADDE 78

Heyeti Mebusanın müzakeratı alenidir. Fakat bir maddei mühimmeden dolayı müzakeratı hafi tutulmak Vükelâ canibinden veyahut Heyeti Mebusanın âzasından onbeş zat tarafından teklif olundukta Heyetin içtima ettiği mahal âzanın maadasından tahliye edilerek teklifin red veya kabulü için ekseriyeti arâya müracaat edilir.

MADDE 79

Heyetin Mebusanın müddeti içtimaiyesinden âzadan hiç biri Heyet tarafından ithama sebebi kâfi bulunduğuna ekseriyetle karar verilmedikçe veyahut bir cünha veya cinayet icra ederken veya icrayı müteakip tutulmadıkça tevkif ve muhakeme olunamaz.

MADDE 80

Heyeti Mebusan kendüye havale olunacak kavanin lâyihalarını müzakere ile bunlardan umuru maliyeye ve Kanunu Esasiye taalûk eder maddeleri red veya kabul veyahut tâdil eder ve mesarifi umumiye muvazene kanununda gösterildiği veçhile Heyeti Mebusanda tafsilâtile tetkik olunduktan sonra miktarına Vükelâ ile birlikte karar verilür ve buna karşılık olacak varidatın keyfiyeti ve kemmiyeti ve sureti tevzi ve tedariki kezalik Vükelâ ile birlikte tâyin edilür.

Mehakim
MADDE 81

Kanunu mahsusuna tevfikan tarafı Devletten nasbolunan ve yedlerine beratı şerif verilen hakimler lâyenazildir. Fakat istifaları kabul olunur. Hakimerin terekkiyatı ve meslekleri ve tebdili memuriyetleri ve tekaüdleri ve bir cürüm ile mahkûmiyet üzerine azil olunmaları dahi kanunu mahsusu hükmüne tabidir ve hakimlerin ve mehakim memurlarının matlup olan evsafını işbu kanun irae eder.

MADDE 82

Mahkemelerde hernevi muhakeme alenen cereyan eder ve ilâmatın neşrine mezuniyet vardır. Ancak kanunda müsarrah esbaba mebni mahkeme muhakemeyi hafi tutabilir.

MADDE 83

Herkes huzuru mahkemede hukukunu muhafaza için lüzum gördüğü vesaiti meşruayı istimal edebilir.

MADDE 84

Bir mahkeme vazifesi dahilinde olan dâvanın her ne vesile ile olursa olsun rüiyetinden imtina edemez ve bir kerre rüiyetine veyahut rüiyeti için iktiza eden tahkikatı evveliyeye başlandıktan sonra tatil veya tâviki dahi caiz olamaz; meğer ki müddei dâvadan keffiyed etmiş ola. Şu kadar ki cezaya müteallik deavide Hükûmete ait olan, hukuk nizamı vechile yine icra olunur.

MADDE 85

Her dâva ait olduğu mahkemede rüyet olunur. Eşhas ile hükümet beynindeki dâvalar dahi mehakimi umumiyeye aittir.

MADDE 86

Mahkemeler her türlü müdahelâttan azâdedir.

MADDE 87

Deavii şer’iye mehakimi şer’iyede ve deavii nizamiye mehakimi nizamiyede rüyet olunur.

MADDE 88

Mahkemelerin sunuf ve vezaif ve selâhiyetinin derecat ve taksimatı ve hükkâmın tavzifi kavanine müstenittir.

MADDE 89

Her ne nam ile olursa olsun bazı mevaddı mahsusayı rüiyet ve hükmetmek için mehakimi muayene haricinde fevkalâde bir mahkeme veyahut hüküm vermek sel”hiyetini haiz komisyon teşkili katiyen caiz değildir. Fakat kanunen muayyen olduğu veçhile tâyini mevla ve tahkim caizdir.

MADDE 90

Hiçbir hakim hakimlik sıfatiyle Devletin maaşlı bir başka memuriyetini uhdesinde cemedemez.

MADDE 91

Umuru cezaiyede hukuku âmmeyi vikayeye memur müddei umumiler bulunacak ve bunların vezaif ve derecatı kanun ile tâyin kılınacaktır.

Divanı Âli
MADDE 92

Heyeti Âyan otuz âzadan mürekkeptir. Bunların onu Heyeti Âyan ve Şûrayı Devlet ve onu Mahkemeyi Temyiz ve İstinaf rüesa ve âzasından kurâa ile tefrik ve tâyin olunarak Heyeti Âyan dairesinde lüzum göründükçe ba iradei seniye akdolunur. Vazifesi Vükelâ ile Mahkemei Temyiz rüesa ve âzasının ve zat ve hukuku şahane aleyhinde harekete ve Devleti bir hali muhataraya ilkaya tasaddi eyliyenlerin muhakemesidir.

MADDE 93

Divanı Âli ikiye münkasem olup biri Dairei İthamiye ve biri Divanı Hükümdür. Daireyi İthamiye dokuz âzadan ibaret olup bunun üçü Heyeti Âyan ve üçü Divanı Temyiz ve İstinaf ve üçü Şûrayı Devlet âzasından Divanı Âliye alınacak aza içinden kur’a ile intihap olunur.

MADDE 94

Bu dairei şikâyet olunan zevatın müttehem olup olmadığına sülüsanı ekseriyetile karar verir ve Dairei İthamiyede bulunanlar Divanı Hükümde bulunamaz.

MADDE 95

Divanı Hüküm, yedisi Heyeti Âyan ve yedisi Divanı Temyiz ve İstinaf ve yedisi Şûrayı Devlet rüesa ve âzasından olmak üzere Divanı Ali âzasının yirmibir neferinden mürekkep olarak Dairei İthamiye tarafından muhakemesi lâzım olduğuna karar verilmiş davalar hakkında âzayı murettebenin sülüsanı ekseriyetile kat’iyen ve kavanini mevzuasına tatbikan hükmeder ve hükümleri kabili istinaf ve temyiz değildir.

Umuru Maliye

MADDE 96

Tekâlifi Devletin hiçbiri bir kanun ile tâyin olunmadıkça vaz ve tevzi ve istihsal olunamaz.

MADDE 97

Devletin büdçesi varidat ve mesarifatı takribiyesini mübeyyin kanundur. Tekâlifi Devletin vaz ve tevzi ve tahsil emrinde müstenit olacağı kanun budur.

MADDE 98

Büdçe yani Muvazenei Umumuye Kanunu Meclisi Umumide madde be madde tetkik ve kabul olunur. Varidat ve mesarifatı muhammenin müfredatını cami olmak üzere ana merbut olan cedveller nızamen tâyin olunan numunesine tevfikan aksam ve fusul ve mevaddı müteaddideye münkasem olarak bunların müzakeresi dahi fasıl fasıl icra edilir.

MADDE 99

Muvazenei Umumiye Kanunu müteallik olduğu senenin dühulünde mevkii icraya konulabilmek için lâyihası Heyeti Mebusana Meclisi Umuminin küşadı akabinde ita olunur.

MADDE 100

Bir kanunu mahsus ile muayyen olmadıkça emvâli Devletten muvazene haricinde sarfiyat caiz olamaz.

MADDE 101

Meclisi Umuminin münakit bulunmadığı esnada esbabı mücbireyi fevkalâdeden dolayı muvazene haricinde masraf ihtiyarına lüzumu kavi tahakkuk eder ise mesuliyeti Heyeti Vükelâya ait olmak ve Meclisi Umuminin küşadı akabinde ana dair kanun lâyıhası Meclisi Umumiye verilmek üzere o masrafın tesviyesi için iktiza eden mebaliğin tarafı Hazireti Padişahiye arz ve istizan ile sadır olacak iradei seniye üzerine tedarik ve sarfı caiz olur.

MADDE 102

Muvazene Kanunun hükmü bir seneye mahsustur. O senenin haricinde hükmü cari olamaz ancak bazi ahvali fevkalâdeden dolayı Meclisi Mebusan muvazeneyi kararlaştırmaksızın fesih olunduğu halde hükmü bir seneyi tecavüz etmemek üzere bir kararname ile Vükelâyı Devlet ba iradei seniye seneyi sabıka muvazenesinin cereyanı ahkâmını Meclisi Mebusanın gelecek içtimaına kadar temdit ederler.

MADDE 103

Muhasebei Kat’iye Kanunu müteallik olduğu senenin varidatından istihsal olunan mebaliğ ile yine o senenin mesarifatına vukubulunan sarfiyatın miktarı hakikisini mübeyyin olarak bunun şekil ve taksimatı dahi Muvazenei Umumiye Kanununa tamamile mutabık olacaktır.

MADDE 104

Muhasebei Kat’iye Kanununun lâyihası müteallik olduğu senenin hitabından itibaren nihayet dört sene sonra Meclisi Umumiye ita olunur.

MADDE 105

Emvali Devletin kabız ve sarfına memur olanların muhasebelerini rüiyet ve devairden tanzim olunan sâl muhasebelerini tetkik ederek hulâsai tetkikat ve neticei mütalâatını her sene bir takriri mahsus ile Heyeti Mebusana arzeylelemek üzere bir Divanı Muhasebat teşkil olunacaktır. Bu divan her üç ayda bir kere ahvali maliyeyi Riyaseti Vükelâ vasıtasile ba takrir tarafı Hazreti Padişahiye dahi arzeder.

MADDE 106

Divanı Muhasebatın âzası oniki kişiden mürettep olacak ve herbiri Heyeti Mebusandan ekseriyetle azlinin lüzumu tastik olunmadıkça memuriyetinde kaydı hayat ile kalmak üzere ba iradei seneyi nasbolunacaktır.

MADDE 107

Divanı Muhasebat âzasının evsaf ve vezayifinin tafsilatı ve sureti istifade ve tepdil ve terakki ve tekaüdü ve ahkâmının keyfiyeti teşkili bir nizamı mahsus ile tâyin olunacaktır.

Vilâyat
MADDE 108

Vilâyatin usulü idaresi, tevsii mezuniyet ve tefriki vezayıf kaidesi üzerine müesses olup derecatı nizamı mahsus ile tâyin kılınacaktır.

MADDE 109

Vilâyet ve liva ve kaza merkezlerinde olan idare meclislerile senede bir defa merkezi vilâyette içtima eden Meclisi Umumu âzasının sureti intihabı bir kanunu mahsus ile tevsi olunacaktır.

MADDE 110

Vilâyet Mecalisi Umumiyesinin vezayifi yapılacak kanunu mahsusunda beyan olunacağı veçhile turuku meabir tanzimi ve itibar sandıklarının teşkili ve sanayi ve ticaret ve felâhatın teshili gibi umuru nafiaya müteallik mevad hakkında ve umuma ait maarif ve terbiyenin intişarı yolunda müzakerata şâmil olmakla beraber, tekâlif ve mürettebatı miriyenin sureti tevzi ve istihsalinde ve muamelâtı sairede kavanin ve nizamatı mevzua ahkâmına muhalif gördükeri ahvalin müteallik olduğu makam ve mevkilere tebliği ile tashih ve ıslahı zımnında arzı iştikâ etmek selâhiyetini dahi muhtevi olacaktır.

MADDE 111

Müsakkafat ve müstagillât ve müstagillât ve nukudu mevkufe hasılatının şurutu vakfiyesi ve teamülü kadimi veçhile meşrutun lehine ve hayrat ve müberrata sarfolunmak üzere vasiyet edilen emvalin vasiyetnamelerinde muharrer olduğu üzere musalehine sarfına ve emvali eytamın nizamnamei mahsusu veçhile sureti idaresine nezaret etmek üzere her kazada her milletin bir cemaat meclisi bulunacak ve bu meclisler tanzim edilecek nizamatı mahususası veçhile her milletin müntehap efradından mürekkep olacaktır. Ve mecalisi mezkûre mahalleri hükûmetlerini ve Vilâyet Mecalisi Umumiyesini kendülerine merci bilecektir.

MADDE 112

Umuru belediye Dersaadet ve taşralarda bilintihap teşkil olunacak Devairi Belediye Meclislerile idare olunacak ve bu dairelerin sureti teşkili ve vezaifi ve âzasının sureti intihabı kanunu mahsus ile tâyin kılınacaktır.

Mevaddı Şetta
MADDE 113

Mülkün bir cihetinde ihtilâl zuhur edeceğini müeyyid asar ve emarat görüldüğü halde Hükûmeti seniyenin o mahalle mahsus olmak üzere muvakkaten (idarei örfiye) ilânına hakkı vardır. (İdarei örfiye) kavanin ve nizamatı mülkiyenin muvakkaten tatilinden ibaret olup (idarei örfiye) tahtında bulunan mahallin sureti idaresi nizamı mahsus ile tâyin olunacaktır. Hükûmetin emniyetini ihlâl ettikleri idarei zabıtanın tahkikatı mevsukası üzerine sabit olanların memâliki mahrusai şaheneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran Zatı Hazireti Padişahinin yedi iktidarındadır.

MADDE 114

Osmanlı efradının kâffesince tahsili maarifin birinci mertebesi mecburi olacak ve bunun derecat ve teferrüatı nizamı mahsus ile tâyin kılınacaktır.

MADDE 115

Kanunu Esasinin bir maddesi bile hiçbir sebep ve bahane ile tatil veya icradın iskat edilemez.

Madde 116

Kanuna Esasinin mevaddı mündericesinden bazılarının icabı hale ve vakte göre tagyir ve tadiline lüzumu sahih ve kat’i göründüğü halde zikri ati şerait ile tadili caiz olabilir. Şöyle ki Heyeti Vükelâ veya Heyeti Âyan veya Heyeti Mebusan tarafından işbu tadile dair bir teklif vukubulduğu halde evvelâ Meclisi Mebusanda azayı mürettebenin sülüsan ekseriyetile kabul olunur ve kabul Meclisi Âyanın kezalik sülüsan ekseriyetile tasdik edildikten sonra iradei seniye dahi o merkezde sudur eder ise tadilâtı meşruha düsturülamel olur ve Kanunu Esasinin dali iteklif olunan bir maddesi berveçhi meşruh müzakeratı lâzimesinin icrasile iradei seniyesinin suduruna kadar hüküm ve kuvvetini kaip etmeksizin meriyülicra tutulur.

MADDE 117

Bir maddei kanuniyenin tefsiri lâzım geldikte umuru adliyeye müteallik ise tâyini manâsı Mahkemei Temyize ve idarei mülkiyeye dair ise Şurayı Devlete ve işbu Kanunu Esasiden ise Heyeti Âyana aittir.

MADDE 118

Elyevm düsturülamel bulunan nizamat ve teamül ve âdat ilerüde vazolunacak kavanin ve nizamat ile tadil veya ilga olunmadıkça meriyülicra olacaktır.

MADDE 119

Meclisi Umumiye dair olan fi 1 Şevval sene 93 tarihli Talimatı Muvakkatenin cereyanı ahkâmı yalnız birinci defa içtima edecek Meclisi Umuminin müddeti inikadiyesi hitamına kadar olup andan sonra hükmü carî değildir.

KANUNU ESASİDE YAPILAN  DEĞİŞİKLİKLER
7 ZİLHİCCE 1293 TARİHLİ KANUNU ESASİNİN BAZI MEVADDI MUADDELESİNE DAİR KANUN
5 Şaban 1327 – 8 Ağustos 1325 (1909)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 1, s.638-644.
 HEYETİ ÂYAN KARARNAMESİ

Kanunu Esasinin lüzumu tadiline Meclisi Mebusanca sülüsan ekseriyetle karar verilip ve mevaddı muaddelesi bend bend yine sülüsan ekseriyetle kabul olunup lâyihası kanuniye şeklinde Meclisi Âyana tevdi kılınmış ve Meclisi Âyanca dahi Kununu Esasinin lüzumu tadiline sülüsan ekseriyetle karar verilerek lâyıhayı kanuniyesi encümeni mahsusuna havale olunmuş idi. Ancak devrei içtimaiyenin ahiri olmak ve Meclisi Mebusandan tevdi olunan lavayıhı kanuniye tekessür etmek sebebiyle Kanunu Esasinin baştan başa tetkikatına vakit müsait olamamış ve meşrutiyeti idare ve hakimiyeti milliyenin teeyyüdü için kanunu mezkûr mevaddının en mühim ve müstacel olanlarının tetkiki ve müphem ve nakıs görünenlerin tavzih ve ikmali ile işbu devrei içtimaiyeye ait kavanin sırasında ilân olunması kavaidi meşrutiyetinin cidden ve fiilen teessüs ettiği enzarı âmmede isbat etmek için elzem görülmüş ve mevaddı sairenin tetkikatı devrei içtimaiyeyi âtiyeye bırakılmıştır.

Her iki heyetde tadilen kabulüne karar verilen üçüncü, altıncı, yedinci, onuncu, on ikinci, yirmi yedinci, yirmi sekizinci, yirmi dokuzuncu, otuzuncu, otuz beşinci, otuz altıncı, otuz sekizci, kırk üçüncü, kırk dördüncü, elli üçüncü, elli dördüncü, yetmiş altıncı; yetmiş yedinci; sekseninci, yüz on üçüncü ve yüz on sekizinci maddeleri asılları ile sureti muaddelerini havi layıhayı kanuniye leffen takdim kılınmış ve yüz on dokuzuncu madde tay edelmiş ve yeniden üç madde ilâve olunup Kanunu Esasinin tetkikat ve tâdilatı ikmal olundukta faslı mahsuslarına nakl ve derç olunmak üzere mevaddı selâsei mezkûre şimdilik yüz on dokuzuncu ve yüz yirminci ve yüz yirmi birinci madde olarak kabul olunmuş ve lâyıhayı mezkûrenin bilistizan tasdiki âliye iktiran ettikten sonra ceridei resmiye ile ilân olunarak mevki tatbika vaz edilmek üzere Kuvvei İcraiyeye tebliği kararlaştırılmıştır.

Mevaddı Muaddele
MADDE 3

Saltanatı Seniyei Osmaniye Hilâfeti Kübrâyı İslamiyeti haiz olarak Sülâlei Âli Osmandan usulü kadimesi veçhile ekber evlada aittir. Zatı Hazreti Padişahi hini cüluslarında Meclisi Umumide ve Meclis müştemi değilse ilk içtimaında Şer’i Şerif ve Kanunu Esasi ahkâmına riayet ve vatan ve millete sadakat edeceğine yemin eder.

MADDE 6

Sülalei Âli Osmanın hukuku hürriye ve emval ve emlâki zatiye ve kanunu mahsus mucibince madamel hayat tahsisatı maliyeleri tekâfülü umumi tahdındadır.

MADDE 7

Hudbelerde namımın zikri ve meskûkat darbı, kanunu mahsusuna tevfikan rütbe ve mehasıp tevcihi, nişan itası Sadrıazam ve Şeyhülislaâmın intihap ve tâyini ile Sadrıazamın teşkil ve arz edeceği Vükelânin tasdiki memuriyetleri, icabında Vükelânın alel usul ve azl ve tebdili, kavanini umumiyenin tasdiki ile ilânı meriyeti, devairi hükûmetin muamelâtına ve kavaninin suveri icraiyesine müteallik nizamnameler tanzim, her nevi kavanin teklifi, ahkâmı şeriye ve kanuniyenin muhafaza ve icrası, eyalâtı mümtazenin şeraiti imtiyaziyelerine tevfikan icrayı tevcihatı, kuvayı berriye ve bahriyenin kumandası, harp ilânı, musalâha akdi, mücazatı kanuniyenin tahfif ve affı, Meclisi Umuminin tasvibi ile affı umumi ilânı, Meclisi Umuminin miadında tüşat ve tatili, Meclisi Umuminin ahvali fevkalâdede vaktinden evvel içtimaa daveti, otuz beşinci madde mucibince Meclisi Mebusanın üç ay zarfında intihap olunup içtima etmek şartı ve Heyeti Âyanın muvafakatı ile ledeliktiza feshi, alel umum muahedat akdi hukuku mukaddesei Padişahidendir.

Ancak sulhe ve ticarete ve trek ve ilhakı araziye ve tebai osmaniyenin hukuku asliye ve şahsiyesine taallûk eden ve Devletçe masarifi mucip olan muahedatın akdinde Meclisi Umuminin tasdiki şarttır. Meclisi Umuminin münakit olmadığı zamanda Heyeti Vükelânın tebeddülü vukuunda keyfiyeti tebeddülden mütevellit mesuliyet heyeti lâhikaya ait olacaktır.

MADDE 10

Hürriyeti şahsiye her türlü taarruzdan masundur. Hiç kimse şer’ ve kanunun tâyin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile tevkif ve mücazat olunamaz.

MADDE 12

Matbuat kanun dairesinde serbesttir. Hiç bir veçhile kableltab teftiş ve muayeneye tâbi tutulamaz.

MADDE 27

Mesnedi Sadaret ve Meşihati İslâmiye emniyet buyrulan zevata ihale buyrulduğu misillu teşkili Vükelâya memur olan Sadrıazamın tensip ve arzı ile sair Vükelânın memuriyetleri dahi ba iradei şahane icra olunur.

MADDE 28

Meclisi Vükelâ Sadrıazamın riyaseti tahdında olarak aktolunup dahili ve harici umuru mühimmenin merciidir. Müzakeratından muhtacı tasdik olan kararlar ledelarz iradei seniye ile icra olunur.

MADDE 29

Vükelâdan her biri dairesine ait olan umurdan mezuniyeti tahtında bulunanları usule tevfikan icra ve icrası mezuniyeti tahtında olmıyanları Sadrıazam inha eder. Sadrıazam dahi o makule mevaddan müzakereye muhtaç olmayanları doğrudan doğruya ve muhtacı müzakere bulunanları Meclis Vükelada badel müzakere muhtacı tasdik olduğu takdirde arz eder ve muhtacı tasdik olmıyanlar hakkında Heyeti Vükelâ kararını tebliğ eyler. Bu mesalihin envağ ve derecatı kanunu mahsusla tâyin olunacaktır. Şeyhülislâm muhtacı müzakere olmıyan mevaddı doğrudan doğruya arz eder.

MADDE 30

Vükelâ Hükûmetin siyaseti umumiyesinden müştereken ve daireyi nezaretlerine ait muamelattan dolayı münferiden Meclisi Mebusana karşı mesuldürler. Tarafı Hazireti Padişahiden tasdike muhtaç olan mukarreratın mamulünbiha olması için Sadrıazam ile dairei müteallikası nazırı taraflarından kararnamelere vazı imza edilerek kararın mesuliyeti deruhte olunmak ve anların imzası balâsına tarafı Hazireti Padişahiden dahi vazı imza buyrulmak şarttır. Heyeti vükelaca ittihat olunan kararlar umum Vükelanın imzalarını havi olacak ve o imzaların balâsına muhtacı tasdik oluduğu takdirde kezalik tarafı Hazireti Padişahiden vazı imza buyrulacaktır.

MADDE 35

Vükelâ ile Heyeti Mebusan arasında ihtilaf vukuunda Vükelâ reyinde ısrar edüpte mebusan canibinden katiyen ve mükerreren red edildiği halde Vükelâ ya mebusanın kararını kabule veya istifaya mecburdur. İstifa takdirinde yeni gelen heyeti Vükelâ heyeti sabıkanın fikrinde ısrar eder ve Meclis esbabı mucibe beyanı ile yine red ederse yedinci madde mucibince intihabata başlanılmak üzere Zatı Hazreti Padişahi Meclisi feshedebilir; fakat heyeti cedidei mebusan evvelki heyetin reyinde sebat ve ısrar ederse Meclisi Mebusanın rey ve kararının kabulü mecburi olacaktır.

MADDE 36

Meclisi Umumi münakit olmadığı zamanlarda Devleti bir muhataradan veyahut emniyeti umumiyeyi halelden vikaye için bir zarureti mübreme zuhur ettiği ve bu babda vazına lüzum görünecek kanunun müzakeresi için Meclisin celp ve cemine vakit müsait olmadığı halde Kanunu Esasi ahkâmına mugayir olmamak üzere Heyeti Vükelâ tarafından verilen kararlar Heyeti Mebusanın içtimaiyle verilecek karara kadar ba iradei seniye muvakkaten kanun hüküm ve kuvvetinde olup ilk içtimada Heyeti Mebusana tevdi edilmek lâzımdır.

MADDE 38

İstizahı madde için Vükelâdan birinin huzuruna Meclisi Mebusanda ekseriyetle karar verilerek davet olundukta ya bizzat bulunarak yahut maiyetindeki rüesayı memurinden birini göndererek irad olunacak suallere cevap verecek yahut lüzum görür ise mesuliyet  üzerine alarak cevabının tehirini talep etmek hakkını haiz olacaktır. Neticei istizahta Heyeti Mebusanın ekseriyeti arası ile hakkında ademi itimat beyan olunan nazır sakıt olur. Reisi vükelâ hakkında ademi itimat beyan olunduğu halde Heyeti Vükelâ hep birden sukut eder.

MADDE 43

Meclisi Umuminin iki heyeti beher sene teşrinisani iptidasında bilâ davet tecemmu eder ve ba iradei seniye açılır ve mayıs iptidasında yine ba iradei seniye kapanır. Bu heyetlerden biri diğerinin müçtemi bulunmadığı zamanlarda münakit olamaz.

MADDE 44

Zatı Hazireti Padişahi görülecek lüzum üzerine re’sen yahut mebusanın ekseriyeti mutlakası tarafından vuku bulacak talebi tahririye binaen Meclisi Umumiyi vaktinden evvel açar ve Heyeti Umumiyenin kararı ile veya res’en müddeti muayenei içtimai temdit edebilir.

MADDE 53

Müceddeden kanun tanzimini veya kavanini mevcudeden birinin tadilini teklife Vükelâ ve Âyan ve Mebusandan her birinin hakkı vardır. İki Meclisten her biri müceddeden veya tadilen kaleme aldığı kanun lâyıhalarını diğer heyete gönderir. Orada dahi kabul olunduktan sonra tasdiki Hazireti Padişahiye arzolunur.

MADDE 54

Tanzim olunacak  kavanin lâyıhaları Meclisi Mebusan  ve Ayanca tetkik ve kabul olunarak ledelarz tasdik ile icrayı ahkâmına iradei seniyei Hazireti Padişahi taalluk ederse düsturül amel olur. Arz olunan kanunlar iki mah zarfında ya tasdik olunur yahut tekrar tetkik edilmek üzere bir kere iade edilir. İade olunan kanunun tekrar  müzakeresinde ekseriyeti sülüsan ile kabul şarttır. Müstaceliyetine karar verilmiş olan kanunlar on gün zarfında ya tasdik veya iade olunur.

MADDE 76

Mebuslardan her birine beher sene içtimaı için Hazineden otuz bin kuruş verilecek şehri beş bin kuruş maaş itibariyle memurini mülkiye nizamına tevfikan azimet ve avdet harcirahı ita kılınacaktır. Müddeti kanuniyeden fazla içtima vuku bulduğu suretde şehrî beşbin kuruş itibariyle tahsisatı munzama verilecektir.

MADDE 77

Heyeti Mebusan Riyaseti ile birinci ve ikinci reis vekaletlerine Heyet tarafından her sene içtimaında ekseriyetle birer zat intihab ve intihabı vaki huzuru Padişahiye arz olunur.

MADDE 80

Masarifatı umumiye muvazene kanununda gösterildiği veçhile Heyeti Mebusanda tafsilatı ile tetkik olunduktan sonra miktarına Vükelâ hazır olduğu halde Mebusanca karar verilir. Buna karşılık olacak varidatın keyfiyet ve kemiyeti ve sureti tevzi ve tedariki Vükelâ huzuru ile tâyin edilir.

MADDE 113

Mülkün bir cihetinde ihtilâl zuhur edeceğini müeyyit asar ve emarat görüldüğü halde Hükûmeti seniyenin o mahalle mahsus olmak üzere muvakkaten idarei örfiye tahtında bulunan mahallin sureti idaresi nizamı mahsus ile tâyin olunacaktır.

MADDE 118

Elyevm düsturülamel bulunan nizamat ve teamül ve adât ileride vazolunacak kavanin ve nizamat ile tâdil veya ilga olunmadıkça meriyül icra olacaktır. Kavanin ve nizamatın tanziminde muamelâtı nasa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâmı fıkhiye ve hukukiye ile adab ve muamelât esas itihaz kılınacaktır.

119’uncu madde tay olunmuştur. (Yeniden üç madde ilâve olunup Kanunu Esasinin tetkikat ve tâdilatı ikmal olundukta faslı mahsuslarına nakil ve derç olunmak üzere mevaddı selâseli mezkure şimdilik yüz on dokuz ve yüz yirmi ve yüz yirmi bir rekamı ile berveçhi ati tahrir edilmiştir):

MADDE 119

Pastanelerde mevdu evrak ve mekatib müstantik veya mahkeme kararı olmayınca açılamaz.

MADDE 120

Kanunu mahsusuna tebaiyet şartı ile osmanlılar hakkı içtimaa maliktir. Devleti Osmaniyenin temamiyeti mülkiyesini ihlal ve şekli meşrutiyet ve hükûmeti tagyir ve Kanunu Esasi ahkâmı hilafına hareket ve anasırı osmaniyeyi siyaseten tefrik etmek maksatlarından birine hadim veya ahlâk ve adabı umumiyeye mugayir cemiyetler teşkili memnu olduğu gibi alelıtlâk hafi cemiyetler teşkili de memnudur.

MADDE 121

Heyeti Âyan müzakeratı alenidir fakat bir maddei mühimmeden dolayı müzakerat hafi tutulmak Vükelâ canibinden veya Heyeti Âyan azasından beş zat tarafından teklif olundukta heyetin içtima ettiği mahal azanın madasından tahliye edilerek teklifi red veya kabul için ekseriyeti araya müracaat olunur.

KANUNU ESASİNİN 5 ŞABAN 1327 TARİHLİ 7, 35 VE 43’ÜNCÜ MEVADDI MUADDELESİNİ MUADDİL KANUN
2 Recep 1332 – 15 Mayıs 1330 (1914)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 6, s.749-750.
7’nci Maddenin Fıkrai Muaddelesi

“…. Otuz beşinci madde mucibince Heyeti Mebusanın ledeliktiza feshi ve müddeti teciliye ve tatiliyenin mecmuu müddeti içtimaiyei seneviyenin nısfını tecavüz etmemek ve o senei içtimaiye zarfında müddetini ikmal eylemek üzere tecil ve tatili, hukuku mukaddesei Padişahidendir.”

35’inci Maddei Muaddele

“Vükelâ ile Heyeti Mebusan arasında ihtilâf olunan maddelerden birinin kabulünde Vükelâ tarafından israr olunupda Mebusan canibinden ekseriyeti arâ ile ve mükerreren red edildiği halde Vükelânın tebdili veyahut müceddeden ve dört ay zarfında intihap ve içtima olunmak üzere Heyeti Mebusanın feshi hukuku Padişahi cümlesindendir. Fakat Heyeti cedidei Mebusan evvelki heyetin reyinde sebat ve israr ederse Meclisi Mebusanın rey ve kararının kabulü mecburi olacaktır.”

43’üncü Maddei Muaddele

“Meclisi Umuminin iki heyeti beher sene teşrinisani iptidasında ve tecil vuku bulmuş ise müddeti teciliyenin inkizasında bilâ davetin içtima eder ve ba irade seniye küşad edilir. müddeti içtima altı aydır ve bu müddetin hitamında Meclis yine ba iradei seniye kapanır. Bu Heyetlerden biri diğerinin bulunmadığı zamanlarda münakit olamaz. Meclisi Mebusan fesh edildiği halde dört ay sonra içtima edecek olan heyeti cedidenin içtimaı bir içtimaı fevkalâde hükmünde olup müddeti iki aydır ve kabili temdit olup tecile tabi değildir ve altmış dokuzuncu maddede muharer olan dört seneden ibaret müddeti memuriyeti teşrinisani ibtidasında başlar.”

Kanunu Esasinin yetmiş üçüncü maddesi mülgadır.

Meclisi Mebusan ve Âyanda kabul olunan işbu lâyihanın kanuniyetini ve ona göre Kanunu Esasiye ilâvesini irade eyledim.

2 Recep 1332 – 15 Mayıs 1330

(Diğer imzalar)                                               Mehmet Reşat

7 ZİLHİCCE 1293 TARİHLİ KANUNU ESASİNİN 102’NCİ MADDESİ İLE 2 RECEP 1332 TARİHLİ 7’İNCİ VE 43’ÜNCÜ MEVADDI MUADDELESİNİ MUADDİL KANUN
26 Rebiyülevvel 1333 – 29 Kanunusani 1330 (1914)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 7, s.224-225.
MADDE 7

…. Meclisi Umuminin miadında açılıp kapatılması, gerek vaktinden evvel gerek sureti fevkalâdede içtimaa daveti temdidi müddeti, üç ayı tecavüz ve tekerrür etmemek üzere tecili ve senei içtimaiyesi zarfında müddetini ikmal eylemek üzere Meclisin muayyen bir zaman için tatili, otuz beşinci madde mucibince Heyeti Mebusanın ledeliktiza feshi, alel umum muahedat akti hukuku mukaddasei Padişahidendir…

MADDE 43

Meclisi Umuminin iki heyeti beher sene teşrinisani iptidasında ve tecil vuku bulmuş ise müddeti teciliyenin inkızâsında bilâ dâvetin içtima ve ba iradei seniye küşat edilir. Müddeti içtima dört aydır ve bu müddetin hitamında…

MADDE 102

Muvazene kanunun hükmü bir seneye mahsustur. O senenin haricinde hükmü cari olamaz ve bu hüküm tecil ve tatil ile ihlâl edilemez. Ancak, Meclisi Mebusan muvazeneyi kararlaştırmaksızın fesholunduğu halde….

Meclisi Âyan ve Mebusanca kabul olunan işbu lâyıha veçhile Kanunu Esasinin tâdilini irade eyledim.

26 Rebiyülevvel 1333 – 29 Kanunusani 1330

(Diğer imzalar)                                                 Mehmet Reşat

KANUNU ESASİNİN 5 ŞABAN 1327 TARİHLİ 76’INCI MADDEİ MUADDELESİNİ MUADDİL KANUN
(4 Cemaziyüevvel 1334 – 25 Şubat 1331) (1916)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, s.483
MADDE 76

Meclisi Mebusan azasından herbirine her sene içtimaı için elli bin kuruş tahsisat ve şehrî dörtbin kuruş üzerinden azimet ve avdet harcîrahı verilir. Müddeti içtimaın temdidi ve meclisin fevkalade içtimaı halinde ayrıca tahsisat verilmez. Fesihten sonra içtima eden meclis azasına tahsisatın nısfı verilir.

KANUN ESASİNİN 26 REBİÜLEVVEL 1333 TARİHLİ 7’İNCİ MADDEİ MUADDELESLİNİN TADİLİ İLE 2 RECEP 1332 TARİHLİ 35’İNCİ MADDEİ MUADDELESİNİN TAYYI HAKKINDA KANUN 
4 Cemaziyülevvel 1334 – 25 Şubat 1331 (1916)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, s.484
MADDE 7

…. dört ay zarfında bilintihap içtima etmek üzere ledeliktiza Heyeti Mebusanın feshi hukuku mukaddesei padişahidendir.

MADDE 35

Tayyedilmiştir.

7 ZİLHİCCE 1293 TARİHLİ KANUNU ESASİNİN 72’NCİ MADDESİNİN MUADDİL KANUN
15 Cemaziyülevvel 1334 – 7 Mart 1332 (1916)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, s.754
MADDE 72

Müntehipler evsafı matlubeyi haiz her Osmanlıyı meb’us intihap edebilirler. Ancak bir kimse aynı zamanda üçten ziyade dairei intihabiyede namzetliğini vaz edemez.

KANUN ESASİNİN 69’UNCU MADDESİNİ MUADDİL KANUN
8 Cemaziyülahir 1336 – 21 Mart 1334 (1918)
Düstur, İkinci Tertip, Cilt 10, s.176
MADDE 69

Meb’usan intihabı umumisi dört senede bir kere icra olunur. İntihap olunan meb’usların müddeti meb’usiyeti dört seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir. Ancak dördüncü senei içtimaiye ordu’yu hümayunun umumî seferberliğini müstelzim muhabereye musadıf olduğu halde her iki mecliste adedi mürettebin sülüsanıyla müzakeresine ibtidar ve adedi mürettebin ekseriyeti mutlakasıyla kabul edilecek bir kanun ile müdddeti mezkûre temdit olunabilir.

Estonyalı Hakimlerin Etik Kuralları

0

Estonyalı Hakimlerin Etik Kuralları, 13 Şubat 2004 tarihinde kabul edilmiş, 8 Şubat 2019’da değiştirilerek güncellenmiştir. Estonya yargı sistemi, Mahkemeler Kanunu gereğince bir etik konseye sahiptir.

Estonya mahkeme sistemi dört ilçe mahkemesi, iki idari mahkeme, iki bölge mahkemesi ve Yüksek Mahkemeden oluşmaktadır. İlçe mahkemeleri ve idari mahkemeler ilk derece mahkemeleridir. Yüksek Mahkeme hem temyiz mahkemesi ve aynı zamanda anayasal denetim mahkemesi olarak görev yapmaktadır. İlçe, idari ve bölge mahkemelerinin bütçesi Adalet Bakanlığına bağlıdır. Yüksek mahkemenin ise ayrı bir bütçesi ve bağımsız yapısı bulunmaktadır. Olağanüstü mahkemelerin kurulması Anayasa tarafından yasaklanmıştır.

Estonya’da 2023 yılı itibariyle 236 hakim çalışmaktadır. Estonya Hakimleri Etik Kuralları(Estonian Judges´ Code of Ethics), Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır. Profesyonellik, güvenilirlik ve bağımsızlık mahkemelerin temel değerleridir.

Estonya Hakimleri Etik Kuralları

Hukukun üstün olduğu bir toplumda hâkimlerin tarafsızlığının, bağımsızlığının ve doğruluğunun kayıtsız şartsız garanti altına alındığını göz önünde bulundurarak,

Estonya’nın adil yargılanma prensiplerini ve hâkimlerin ahlaklılığını ve dünyada geliştirilen yasal gelenekleri gözetmesi gerektiğini hesaba katarak,

Hâkimlerin eylemlerinin ve niteliklerinin gereklerine uygulanan standartları karşılama gerekliliğinin bilincinde olarak,

Hâkimlerin demokrasiyi ve yasal düzeni korumada merkezi bir rol oynadığını göz önünde bulundurarak,

Yüksek profesyonellik seviyesinin ve hâkimlerin kusursuz davranışlar sergilemesinin mahkemenin yüksek otoritesinin ve adaletin idaresinin bir şartı ve teminatı olduğunu akılda tutarak,

Hâkimlerin bireylerin yaşamları, özgürlükleri, hakları, yükümlülükleri ve mülkleri hakkında karar verme yetkilerinin olduğunu göz önünde bulundurarak,

Mahkemelerin görevinin bireylere hizmet etmek olduğunu bilerek,

Hâkimlerin üzerlerindeki yüksek ahlaki ve yasal yükümlülüğün farkında olarak, biz Estonyalı hâkimler kendimiz için aşağıda bulunan Etik Kodu belirliyor ve açık bir şekilde bu kodu takip etmeyi taahhüt ediyoruz.

GENEL HÜKÜMLER

1. Hâkim doğruluğun itibarını ve yargının bağımsızlığını korur.

2. Hâkim, görevinin gerektirdiği faaliyetleri tarafsız bir şekilde, bireysel çıkar gözetmeksizin dikkatli bir şekilde yerine getirir ve kendisine verilen yetkiyi mümkün olan en iyi şekilde kullanır.

3. Hâkim yaşamını ve yasal aktiviteler de dâhil olmak üzere aktivitelerini yargı görevleriyle çatışma tehlikesini minimum düzeye indirecek şekilde düzenler.

4. Hâkim yasa yapımı ve yasal ve yargısal sistemlerin geliştirilmesi ile öğretme ve araştırma aktivitelerinde de yer alabilir.

5. Hâkim, sivil derneklerde ve hayır kurumlarında aktif olarak bulunabilir, bunu yaparken çıkar çatışmalarından ve adaletin idaresinin çıkarları aleyhine kendisinden faydalanılmasından kaçınır. Ayrıca hâkim, ahlaklılık ve adil iş uygulamalarına saygı gösterirken, kâr elde etmeyi amaçlayan faaliyetlere de katılabilir.

6. Hâkim her türlü eylem ve ifadelerinde uygunsuz olma durumundan kaçınır. Hâkim, halkın denetimi altında olduğundan normal bir vatandaş için yük olarak görülebilecek kısıtlamaları kabul etmek durumundadır. İlk olarak yargı görevinin itibarı ile uyum içerisinde davranır.

7. Hâkim kendi siyasi görüşünü yansıtacak siyasi aktivitelerden ve ifadelerden kaçınır.

8. Hâkim yasal düzeni koruyan ve yasalara uyan örnek bir birey olmalıdır.

9. Hâkim uygunsuz hareketlerde bulunan ve bu kodda bahsi geçen kuralları ihlal eden meslektaşlarını uyarır ve bu şekildeki davranışlara bir son vermeye çalışır. Hâkim gerekirse Estonyalı Hâkimler Genel Kurulu‟nu ya da O Yer Mahkemesi Başkanı‟nı bilgilendirir.

10. Mesleki etiğin gerekleri yasa, hâkimler disiplin dairesinin kararları, yargı içerisindeki içtihat uygulamaları, deneyimli meslektaşların görüşleri ve hâkimlerin vicdanları üzerinden yorumlanır. Hâkim Etik Kod‟unda bahsi geçmeyen konulara dair tavrına karar verirken söz konusu prensipler tarafından yönlendirilir.

ÖZEL HÜKÜMLER
Mahkemeler ve Mahkeme Usulü

11. Hâkim mesleki seviyesini korur ve hizmet içi eğitimlere katılır. Hâkim, sahip olduğu mesleki bilgi ve tecrübeyi meslektaşlarıyla paylaşır.

12. Hâkim çalışmalarında sakin, soğukkanlı ve ağırbaşlıdır.

13. Hâkim yargılama sırasında sürece dâhil tüm katılımcılara, meslektaşlarına ve mahkeme çalışanlarına karşı sabırlı ve naziktir ve bunu yaparken muhatap olduğu kişilerden de aynı tavrı bekler.

14. Hâkim adaletin idaresi konusunda tarafsız ve adil olmalı ve makul bir gözlemci tarafından da bu şekilde davrandığı algılanacak şekilde davranmaya çabalar. Bu amaçla hâkim yargılamadaki tüm katılımcılara eşit olarak muamele eder, gereksiz ve ilgisiz yorumlar ile ifadelerden kaçınır. Hâkim öfkelenmekten, sinirlenmekten, sesini yükseltmekten ve tavrını belli edecek yüz ifadelerinden ve vücut dilinden, tarafsızlığını bozacak her türlü hareketten kaçınır.

15. Hâkim davaları aceleden ve yüzeysellikten kaçınarak ve resmi ve mantıksız gerekçelerle karar vermeyi geciktirmekten imtina ederek makul bir sürede çözer.

Hâkim katılımcıların kendi haklarını suistimal etmelerine ve işlemleri geciktirmelerine müsaade etmez.

16. Hâkim karara bağlanmamış ya da gelecek davalarla ve muhtemel sonuçlarıyla ilgili yorum yapmaktan kaçınır ve mahkeme çalışanlarından da aynı tavır içerisinde olmalarını rica eder. Hâkim katılımcılara usul kanunlarında belirtilen yargılama usulü kurallarını ayrıntılı bir şekilde açıklar. Hâkim mümkünse tarafları uzlaştırmaya çalışır.

17. Hâkim dava sırasında edindiği bilgilerin gizliliğini korur ve mahkeme çalışanlarından da aynı tavır içerisinde olmalarını ister. Bu kural hâkimi, işlenmiş benzer suçlarla ilgili olarak yasal düzenin lehine bilgi vermek yükümlülüğünden muaf tutmaz.

18. Hâkim kendisine verilen idari görevleri profesyonel bir şekilde ve soğukkanlılıkla yerine getirir, diğer hâkimlerin ve mahkeme çalışanlarının işlerini kolaylaştırır. Hâkim meslektaşlarının ve mahkeme çalışanlarının çalışmaları için aynı şartları belirler.

19. Hâkim kamuyu meslektaşları arasındaki çatışmalar ve yargıdaki iç sorunlar konusunda bilgilendirmez.

Bağımsızlık ve Tarafsızlık

20. Hâkim çıkar çatışmalarından kaçınır. Ailevi, sosyal ve diğer ilişkilerin hâkimlik görevini etkilemesine izin vermez.

21. Hâkim, mahkemenin bir davayı yeniden incelemesi için hukukun yorumlanması konusunda yüksek mahkemenin görüşünün zorunlu olduğu durumlar dışında, karar verirken kendisiyle aynı konumdaki veya daha kıdemli hâkimlerden bağımsızdır.

22. Hâkim, kamu ve basın ile olan ilişkilerinde inceleme altında olan konulara dair bireysel görüşünü belirtmekten kaçınır.

23. Hâkim dava tarafları ile bir araya gelmekten ya da siyasi ve iş ile alâkalı yemeklere çıkmaktan kaçınır, zira bu durum hâkimin tarafsızlığına halel getirip çıkar çatışmasına neden olabilir. Düzenli olarak bir mahkemede çalışan yargı görevlerinde bulunan bireylerle olan şahsi ilişkilerinde hâkim adam kayırma ya da taraflılık şüphesi oluşturacak ya da bu şekilde algılanacak durumlardan kaçınır.

24. Hâkim siyasi veya kâr amaçlı derneklere bunların lideri veya görevlisi olarak katılamaz. Siyasi hareketleri veya bunların adaylarını sözlü veya yazılı olarak destekleyemez ve bunlara vakıflardan destek talep edemez.

25. Taraflardan biri konusunda önyargı içerisinde olarak davanın objektif bir şekilde çözülmesini engelleyecek konumda olması, dava tarafları ile yakın ilişkiler içerisinde olması, davayı ilgilendiren gerçekler hakkında özel bilgiye sahip olması, taraflardan birine daha önceden hukuki danışmanlık yapmış olması, sonucun kendisini ya da aile üyelerini etkileyebileceğinin farkında olması durumlarında hâkim davadan çekilir.

26. Hâkim yargısal görevinin icrası kapsamında yaptıkları, yapması gerekenler ve yapmaktan kaçındıkları ile ilgili olarak hediye, bağış, borç ya da iyilik istemez ya da kabul etmez. Ayrıca, hâkim etkisi, takdiri ve yetkisi altındaki aile üyelerinin, mahkeme çalışanlarının ve diğer kişilerin buna başvurmasına izin vermez.

Hukuk Dışı Aktiviteler

27. Hâkim yetkilerini ve ismini yalnızca uygun bir şekilde kullanır ve bunların kişisel kazanç amacıyla veya uygunsuz bir şekilde kullanımından kaçınır. Hâkim prestijinden ödün vermez ve diğer kişilerin bu prestijden kendi özel çıkarları için faydalanmasına müsaade etmez.

28. Hâkim ahlaki geleneklere uygun olarak sosyal ve kültürel hayata katılır ve bunun makamının onuruna zarar vermediğine ve makamının görevleriyle çelişmediğine dikkat eder.

29. Hâkim profesyonel kuruluşların hem olağan üye hem de çalışan vasfıyla bir parçası olabilir.

30. Hâkim uyuşturucu maddeler kullanmaktan ve aşırı alkol tüketiminden kaçınır.

31. Hâkim düzgün ve saygın davranışlar sergiler, mesleğini ve adaletin idaresini itibarsızlaştıracak faaliyetlerde kaçınır.

32. Hâkim kendini ve ailesini basın önünde sergilemez.

Francis Ysidro Edgeworth

0
Francis Ysidro Edgeworth

İrlandalı hukukçu, düşünür ve politik iktisatçı Francis Ysidro Edgeworth 8 Şubat 1845’te dünyaya geldi. (Ölümü: 13 Şubat 1926) Dublin’deki Trinity College’da okudu, ardından Balliol College ve Oxford Üniversitesi’nde antik ve modern diller alanında eğitim aldı.

1877’de Londra’da avukat olmaya hak kazandı ancak hiç avukat olarak çalışmadı.

1888’de King’s College London’da ekonomi kürsüsüne atandı ve 1891’de Oxford Üniversitesi’nde Drummond Politik İktisat Profesörü oldu.

1891’de The Economic Journal’ın da kurucu editörlüğünü yaptı. “Theory of Monopoly”, “On the Application of Mathematics to Political Economy: Address of the President of Section F of the British Association for the Advancement of Science ” ve “Mathematical Psychics: An essay on the application of mathematics to the moral sciences” en önemli eserleridir. 1881 yılında yayımlanan “Mathematical Psychics” adlı kitabı ile ünlendi. 13 Şubat 1926’da yaşama veda etti.

Onun adıyla anılan Edgeworth Kutusu (Edgeworth Box), bugün mikroiktisat ders kitaplarının temel taşıdır. İki kişi arasındaki mal değişimini ve genel dengeyi görselleştiren bu araç, iktisadi verimlilik ve refah analizlerinde hala en çok kullanılan yöntemlerden biridir.

Vecdi Aral

0

Prof. Dr. Vecdi Aral, 17 Ocak 1929 tarihinde dünyaya gelmiş, ilkokul ve ortaokulu İstanbul’da farklı okullarında yapmış, 1948 yılında Kabataş Erkek Lisesini bitirerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmıştır.

Hukuk fakültesinden 1952 yılında mezun olmuş, askerlik görevini tamamladıktan sonra hakimliğe başvurmuş, stajını tamamlayarak sorgu hakimliğine başlamış ve bir yıl Kayseri’nin Tomarza ilçesinde çalışmıştır.

1955 yılında hakimlik görevinden istifa etmiş ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalında asistan olarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. Vecdi Aral’a Armağan – İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası Cilt: 72 Sayı:1 2014

Aral, doktora yeterliliğini tamamlayarak 1960 yılında doktor unvanını kazanmış, 1965 yılında doçent ve 1973 yılında da profesör olmuştur.  Profesör olduktan sonra on yıl süreyle İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksekokulu müdürlüğü yapmış, 40 yıl boyunca İstanbul Hukuk Fakültesinde hizmet ettikten sonra 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevine atanmış, 1998 yılında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur.

Aral, emekliliğinden sonra yaklaşık 10 yıl boyunca Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Lisansüstü Eğitim programlarında Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi dersleri vermiştir.

Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, Vecdi Aral anısına, “Aral Okumaları” başlıklı sempozyum düzenlenmektedir.

Prof. Dr. Vecdi Aral’ın Eserleri 

İnşaat (Üst) Hakkı: (MK. Mad. 652, 751), İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1962

 “Kanuni İrtifaklar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 29, Sayı 4, 1963

 “Hukuk İlmini Gerçek Bir İlim Haline Getirmek İçin Hukuka Bir Objektivite Kazandırma Gayretleri ve Bunların Değeri”,İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası-Cilt 31, sayı 1-4, 1965

 “Kelsen’in Hukuk Anlayışı”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası-Cilt 34, Sayı 1-4, 1968

 “Hukukta Felsefenin Önemi”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 38, Sayı 1-4, 1973.

“Hukuka İlişkin Değişik Görüşler Ve Bunların Değerlendirilmesi İle Birlikte Doğru Görülebilecek Bir Hukuk Anlayışı”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası-Cilt 39, Sayı 1-4 (Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar Hatıra Sayısı), 1974

“Hukuk Felsefesinde Değer Rölativizmine Karşı Değer Objektivizmi”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası-Cilt 40, Sayı 1-4, 1974

Kelsen’in Saf Hukuk Teorisinin Metodu ve Değeri, İstanbul, Sulhi Garan Matbassı Varisleri Koll., 1978. (Önceki basım: Kelsen’in Saf Hukuk Teorisinin Metodu ve Değeri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler (tez), 1965.)

“Hukukta İrade Özgürlüğü”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 48, Sayı 1-4, 1982-1983

Kültür ve Hukuk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 53, Sayı 1-4, 1988-1990

İnsan ve Mutlu Yaşam: Yaşamın Anlamı, İstanbul, Derin Yayınları, 1992

“Özgürlük ve Mutluluk”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 1992-1993

Adalet Kavramı”, Bir Adalet Bilimi Olarak Hukuk Bilimi, Ankara, Ed. Adnan Güriz, Türk Felsefe Kurumu, 1994

“Hukuki Değer Olarak Adalet”, Çağdaş Hukuk Felsefesi ve Hukuk Kuramı İncelemeleri, İstanbul, Ed. Hayrettin Ökçesiz, Alkım Yayınevi, 1997

İnsan Özgür Mü?, İstanbul, İstanbul Barosu Yayınları, 2004

Varlığı Var Eden İlke Sevgi, İstanbul, İstanbul Barosu Yayınları, 2005

Gustav Radbruch, Hukukta Bilgelik Dolu Özlü Sözler, çev. Vecdi Aral, İstanbul, On İki Levha Yay., 2008. (Önceki basım: Gustav Radbruch, Hukukta Bilgelik Dolu Özlü Sözler, çev. Vecdi Aral, Kocaeli, Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2002.)

Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul, On İki Levha Yayınları, 7. Bası, 2010. (Önceki basımlar: Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1. Bası: 1971-2. Bası: 1975-3. Bası: 1979; Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul, İstanbul, Filiz Kitabevi, 4. Bası, 1984; Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 5. Bası, 1985.)

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, İstanbul, On İki Levha Yayınları, 2010. (Önceki basım: Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1983 – 1984 -1992.)

Tek ve Bağımsız Hukuk, İstanbul, Beta Yayınevi, 2010

Yaşamda Eğitim ve Öğretim, İstanbul, On İki Levha Yayınları, 2. Basım, 2010. (Önceki basım: Yaşamda Eğitim ve Öğretim, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1. Basım, 2003.)

Toplum ve Adaletli Yaşam, İstanbul, Legal Yayınları, 2. Basım, 2012 Aralık. (Önceki basım: Toplum ve Adaletli Yaşam, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1988.)

Mutluluk ve Toplumun Esenliği, İstanbul, Legal Yayıncılık, 2. Basım, 2012 Aralık. (Önceki basım: Mutluluk ve Toplumun Esenliği, İstanbul, Yeditepe Üniversitesi Yayınları, 1. Basım, 2006.)

“HOCAMA;

Dar kapı, geniş kapı metaforuna hiç de benzemeyen
Her zaman açık ve davetkâr bir kapısı var.
İlk sözü her zaman sona doğru uzayan davetkâr bir “Eveeet”ti.
Yükselerek girerdiniz yanına…
Vecd ile aralardı hayata dair her şeyi.
Yemek tarif ederdi.
Aşk, felsefe, Radbruch…
Yanılgılar, oluşan hakikatlerdir derdi.
Severdi, gerçekten kızardı, heyecanlanırdı: İnsandı!
Yükselerek çıkardınız yanından…
Hatta bir parçanız hep yanında kalırdı.
Özlerdiniz… Şile’ye giderdiniz.
Unamuno’yu da severdi.
Dünya bilinç için yaratılmıştır; her bir bilinç için deyişini severdi
Unamuno’nun
Siz de kendinize pay çıkarırdınız.
Mutlu olurdunuz, çünkü mutlu ederdi.
Ediyor, edecek…
Kesin, en yakın zamanda Şile’ye gidilecek.
Sevgilerimle…”

Prof. Dr. Yasemin Işıktaç

Beklediğimiz ve Bizden Beklenen Adalet
Beklediğimiz ve Bizden Beklenen Adalet

Mutluluk ve Toplumun Esenliği
Mutluluk ve Toplumun Esenliği

Toplum ve Adaletli Yaşam

Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine
Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine

Tek ve Bağımsız Hukuk

İnsan ve Mutlu Yaşam

Yaşamda Eğitim ve Öğretim
Yaşamda Eğitim ve Öğretim

Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Vecdi Aral – Filiz Kitabevi

Adalet, Sizsiniz

0
Adalet, Sizsiniz

Adalet Sizsiniz Tiyatro Oyunu, yargının siyasallaştığı dönemde yaşanmış üç tarihi davayı anlatmaktadır.

Sokrates, Galileo, Sacco ve Vanzetti’nin yaşamlarını ve yargılanmalarını sahneye taşımıştır.

Oyun, Ümit Denizer tarafından kaleme alınmış ve Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından sahneye konulmuştur.

Oyun; “Perdeci Oyuncuları” adını tercih eden yeni bir grup tarafından ilk oyunları olarak hazırlanmıştır.

Oyunun yönetmenliğini de üstlenen “Perdeci Oyuncuları”, ismini, yazılarına “Perdeci” imzasını atan Muhsin Ertuğrul’dan almaktadır. Sahne tasarımı ve giysiler Metin Deniz imzasını taşımış, kukla uygulamaları ise Bülent İşcan tarafından gerçekleştirilmiştir.

2012 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.

Adalet Sizsiniz’in Konusu

Tek perdelik Adalet Sizsiniz, oyuncular Rutkay Aziz ve Taner Barlas tarafından sahnelenmiştir.

Milattan Önce Beşinci Yüzyılda, Atina’da, Beş Yüzler Meclisi’nin ölüme mahkum ettiği Sokrates; 1633 yılında Roma’da, Engizisyon’un müebbet hapse mahkûm ettiği bilim adamı Galileo ve 1927 yılında Boston’da, yargıçların idama mahkum ettiği iki İtalyan göçmen işçi Sacco ile Vanzetti’nin hikayeleri, “Adalet, Sizsiniz” tiyatro oyunu ile canlandırılmıştır.

Oyun, haksız mahkumiyet kararlarının daha sonra kaldırılmasına vurgu yapmakta; tarihe geçmiş trajik yargılamalara muhatap olan masumların itibarlarının iade edildiğini ve bu tür yargılamaların bir daha yaşanmasının yanlışlığına vurgu yapmaktadır.

Sokrates’in Savunması

Felsefe yapan Sokrates; soruları ile ezberleri bozan bir anlayışa sahip olmuştur. Atina’nın önde gelenlerine eleştiriler yöneltmiş ve sonuç olarak çok sayıda düşman kazanmıştır.

Sokrates, dönemin Atinalıları tarafından tanrılara inanmaması ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanmıştır. Ne yazık ki ünlü filozof, Atina demokrasisi tarafından yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Dava, Meletos adlı bir genç tarafından “gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik” suçlamalarıyla açılmıştır. Dava sonucunda, 500’ler Meclisi kararıyla 70 yaşında iken MÖ 399’da ölüme mahkum edilmiştir.

Uzmanlara göre mahkeme sonucunda karar verici 500’ler  meclisinin oy oranı 281’e 220’dir. Sokrates 361 oya karşılık 140 oy oranı ile ölüm cezasına mahkum olmuştur.

Galileo 

Galileo, Engizisyon mahkemesinde yargılanmıştır. Kilisenin zoruyla “dünya dönmüyor” demiş ancak dünyanın dönmesinin önüne yine de geçilememiştir.

Nicola Sacco ve Bartolomeo Venzetti

Nicola Sacco ve Bartolomeo Venzetti yedi sene süren dava sonunda 23 Ağustos 1927 tarihinde saat 00:19’da, yedi dakika arayla elektrikli sandalye ile öldürülmüştür. ,Suçsuzlukları 50 yıl sonra ilan edilmiştir. 1977 yılında Massachusetts valisi Michael Dukakis bu iki İtalyan göçmenin suçsuz olduğunu belirtmiş açıklamıştır. Vali şöyle demiştir; “Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti isimleri üzerinde olan her türlü suçlama ve aşağılamanın sonsuza kadar kaldırıldığını açıklıyorum”

12 Şubat – Hukuk Takvimi

0
12 Şubat - Hukuk Takvimi
12 Şubat – Hukuk Takvimi
1606 Türkiye‘de ilk defa tütün ithal edildi. Daha önceleri, ilmiye sınıfı tütün ithaline karşı çıktığı için yurda kaçak olarak getiriliyordu. Zaman içerisinde ilmiye sınıfı da gizli gizli tütün kullanmaya başlayınca ithalat serbest bırakıldı.
1804 Alman filozof Immanuel Kant yaşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Nisan 1724) Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri oldu ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirleyici olarak etkiledi. Materyalist felsefenin kurucusu ve eleştirel felsefenin babası olarak kabul edildi.
1809 Amerikalı hukukçu, siyasetçi ve devlet başkanı, Abraham Lincoln doğdu. (Ölümü: 15 Nisan 1865) Hukuk eğitimi gördü ve başarılı bir avukat oldu. Amerikan İç Savaşı’nda Amerika Konfedere Devletleri’ne karşı büyük bir galibiyet elde etti. Ülkenin birliğini korudu ve köleliği bitirdi. Savcılık, Illinois Temsilciler Meclisi üyeliği ve bir dönem ABD Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 1861 yılında  Cumhuriyetçi Parti’nin ilk başkanı oldu. 1863 yılında köleliğin kaldırılması için gerekenleri ve tedbirler konusunda önlemleri belirtti. Ardından Serbest Bırakma Beyannamesi ve On Üçüncü Yasa değişikliği bildirilince Haziran 1863 tarihinde ABD’den kölelik resmen kalkmış oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. başkanı olarak seçildi.  Suikast sonucu öldürüldü ve bu şekilde ölen ilk ABD başkanı oldu. Tarihsel değerlendirmelerde en iyi Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından biri olarak kabul edildi. Tüm dünyada köleliğin tamamen kaldırılması yönündeki çalışmalara rehber oldu.
1809 Evrimsel biyolojiye yaptığı katkılarla tanınan İngiliz doğa bilimci, jeolog ve biyolog Charles Robert Darwin dünyaya geldi.
1818 Şili, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti. Şili, İspanya’dan bağımsızlığını sağlamak üzere 1810’da harekete geçmişti. Şili’nin mevcut anayasası 11 Eylül 1980 tarihlidir.
1841 Hollandalı hukukçu ve politikacı Gijsbert van Tienhoven doğdu. (Ölümü: 10 Ekim 1914) Amsterdam Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü ve Athenaeum Illustre’da Roma’ya çağdaş hukuk profesörü olarak atandı. Belediye meclisi üyesi oldu. Amsterdam’da ilk işçi evlerinin belediye tarafından yapılmasını sağladı. 1880 yılında Amsterdam belediye başkanı oldu. 1894’te Hollanda Başbakanı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 1897-1911 yılları arasında on dört yıl boyunca Kraliçe’nin Kuzey Hollanda Komisyon Üyesi olarak görev yaptı. Kraliyet Kararnamesi ile 1897’de Kraliçe’nin Kuzey Hollanda Komisyon Üyesi olarak atandı.
1847 Avustralyalı avukat ve politikacı Albert Gould doğdu. (Ölümü: 27 Temmuz 1936) Sydney Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Singleton’da avukat olarak çalıştı. 1882’den 1898’e kadar Yeni Güney Galler Yasama Meclisi üyeliği yaptı. Serbest Ticaret hükûmetinde Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra 1899’dan 1901’e kadar Yeni Güney Galler Yasama Konseyi’nde iki yıl görev yaptı. 1907’de Senato’nun ikinci Başkanı olarak seçildi. 
1859 Sonradan adı Siyasal Bilimler Fakültesi olarak değiştirilen Mekteb-i Mülkiye eğitime açıldı. Mülkiye Mektebi, Sadrazam Âli Paşa ve Hükûmet üyelerinin katılımıyla açıldı.
1870
  • Hollandalı avukat ve politikacı Jacobus de Kempenaer yaşamını yitirdi. (Doğumu: 6 Temmuz 1793) Leiden Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Temsilciler Meclisi üyeliği ve şehir yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. Arnhem Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı seçildi.  Gelderland Eyalet Devletleri üyesi olarak görev yaptı.1844 yılında Hollanda Anayasasında değişiklik öneren dokuz kişiden biri oldu. İçişleri Bakanlığı yaptı. Anayasa Komisyonuna atandı. Ulusal Anayasa’nın revizyonunda önemli bir rol oynadı. 1848’den Kasım 1849’a kadar Hollanda’nın ikinci Başbakanlığını yaptı.
  • Utah’ta kadınlar, oy kullanma haklarını elde etti.
1885 Afrika ülkesi Liberya’da 1878 ile 1883 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunan hukukçu ve siyasetçi Anthony William Gardiner yaşamını yitirdi. (3 Şubat 1820 – 12 Şubat 1885),
1976 Server Paşa‘nın 26 Ağustos 1875’te başlayan Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Başkanlığı 12 Şubat 1876’da sona erdi. Aynı tarihte Namık Paşa 2. kez göreve getirildi.
1885 Liberyalı hukukçu ve siyasetçi Anthony William Gardiner yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1820) Hukuk eğitimi gördü. 1847’de Liberya’nın bağımsızlık bildirgesini ve anayasasını hazırlayan Ulusal Konvansiyon’da delege olarak görev yaptı. Liberya’nın ilk başsavcısı oldu ve daha sonra 1855-1871 yılları arasında Liberya Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1860-1861 yılları arasında Temsilciler Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. 1871’de başkan yardımcılığına seçildi. 1878’de cumhurbaşkanı seçildi. 1980’deki darbeye kadar Liberya siyasetine hakim oldu. Amerikan-Liberyalıların neredeyse bir buçuk asırlık azınlık egemenliğine son verdi. 
1918 Sovnarkom, “Sosyalist İşçi ve Köylü Kızıl Donanması”nın kurulmasını öngören bir kararname yayınladı.
1919
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kuruldu.
1929 Türkiye’ye sürgüne gönderilen Troçki, eşi ve oğluyla birlikte “İliç” vapuruyla Odesa’dan İstanbul’a geldi ve Büyükada’ya yerleşti.
1937 Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev, Selanik Belediyesince sahibinden satın alınarak, Atatürk’ün emrine tahsis edildi.
1938 12 Şubat 1938 tarihli “Almanya’dan Gelen Sığınmacıların Statüsü” sözleşmesi kabul edildi.
1941 Hukukçu, gazeteci, oyun yazarı, senarist ve politikacı Aydın Engin doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Üniversite öğrenimi sırasında bir yandan da Gençlik Tiyatrosu’nda amatör tiyatroya başladı. Sonrasında hukuk öğrenimini bırakıp tiyatroculuğu meslek olarak seçti.24 Mart 2022’de, İstanbul’da yaşamını yitirdi. 
1959 1957 milletvekili seçim çalışmalarında komünistlik propagandası yaptıkları iddiasıyla haklarında ayrı bir dava açılan Vatan Partisi Genel Başkanı Hikmet Kıvılcımlı dahil 6 Partilinin yargılandıkları davanın duruşmaları başladı.
1959 Kıbrıs konusunda II. Londra Konferansı başladı. Konferansa İngiltere’den Başbakan Harold Macmillan, Türkiye’den Başbakan Adnan Menderes ve Yunanistan’dan Başbakan Konstantin Karamanlis ile Kıbrıs Türk ve Rum cemaatleri liderleri Dr. Fazıl Küçük ve Makarios katıldılar.
1968 Musa Anter’in 3 yıl önce Kürtçe-Türkçe yayınlanan “Kara Yara” kitabından dolayı aldığı beraat kararı Yargıtay’da bozuldu
1969 Etiyopyalı hukukçu ve politikacı Alemayehu Atomsa doğdu. (Ölümü: 6 Mart 2014) Etiyopya Kamu Hizmeti Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Pekin Üniversitesi’nde Kamu Politikası üzerine Yüksek Lisans yaptı. Kariyerine öğretmen olarak başladı. Oromia Bölgesi Enformasyon Ajansı Direktörü oldu. Ardından Etiyopya Radyo ve Televizyon Ajansı’na genel müdürü oldu. 1996’dan 2002’ye kadar Oromia’nın güvenlik şefi, OPDO’nun siyasi departmanının başkanı ve OPDO’nun genel merkezinin başkanı olarak görev yaptı. 2006’dan 2010’a kadar Etiyopya Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürü oldu. 2012’de OPDO Başkanı ve Oromia bölgesinin Başkanı oldu. 
1974 Madanoğlu Davası’nda yargılanan İlhan Selçuk, “bilinmeyen bir yerde” işkence altında sorgulandığını Mahkeme huzurunda kanıtladı. Selçuk, işkenceli sorgu sırasında imzaladığı ifade metnine “akrostiş” yöntemiyle geçirdiği “İŞKENCE ALTINDAYIM” ibaresini Mahkeme’ye sundu.
1975 Türkiye Emekçi Partisi, Mihri Belli tarafından kuruldu.
1978 Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme, 16 Şubat 1976 tarihinde “Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme” adıyla Barselona’da imzalandı ve 12 Şubat 1978’de yürürlüğe girdi. İmzalandığı yere istinaden Barselona Sözleşmesi olarak da bilinmektedir.  Sözleşme, Arapça, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca olarak düzenlenmiştir. Türkiye, sözleşmeyi 16 Şubat 1976’da imzalamış, “16 Şubat 1976 Tarihinde Barselona’da İmzalanan Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme ile iki Protokol ve Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 31 Ekim 1980’de kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu  Kararı ile 7 Aralık 1980’de onaylanmış ve Resmi Gazetenin 12 Haziran 1981 tarihli sayısında yayınlamıştır. Sözleşme, eklerine ilaveten iki protokol ihtiva etmektedir.
1979 Gayrettepe’de bir gece kulübünde program yapan Müjdat Gezen, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın ”gece kulüplerinin 01:00’e kadar çalışabileceği” bildirisine aykırı davrandığı ihbarı üzerine “kulübü kapatmak için gelen polislere karşı geldiği” iddiasıyla gözaltına alındı. Ertesi gün Sıkıyönetim Savcılığı’nca ifadesi alınıp serbest bırakılan Müjdat Gezen, gece 01:00’den önce müşteriler çıktıktan sonra sanatçı arkadaşlarıyla kulüpte dinlenirken polislerin geldiğini, Beşiktaş Emniyet Amiri ve bir polisin kendisini darp ettiğini, rapor aldığını açıkladı.
1980 19-22 Aralık1979’da yapılan DİSK/T.Maden-İş Sendikası Genel Kurulu’nda “Enternasyonal Marşı söylendiği” gerekçesiyle tutuklanan sendika başkanı Kemal Türkler ve 6 arkadaşı, 1 aylık tutukluluktan sonra çıkarıldıkları Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce serbest bırakıldı.
1982 Milli Güvenlik Konseyi (MGK) feshedilen partilerin yöneticileri dışında kalanların hazırlanan anayasa taslağı ile ilgili görüş açıklamalarına izin verdi.
1986 Ayda 18 günlük indirim öngören Ceza İnfaz Yasası değişikliği, Bakanlar Kurulu’nda kabul edildi.
1987 “Saçak” dergisinin panelindeki konuşmalarıyla ”komünizm propagandası yaptıkları” iddiasıyla aralarında Mehmet Ali Aybar’ın da bulunduğu 6 panelistin yargılanmasına başlandı. İlk duruşma sonunda gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilen Sungur Savran Cezaevi’ne konuldu.
1987 Temmuz 1986’da kurulan İnsan Hakları Derneği, 6 aylık çalışma sonucunda 147 kişinin işkenceden dolayı hayatını kaybetmiş olduğunu açıkladı.
1989 Ankara’da Perşembe Grubu’nun çağrısıyla 1. Feminist Kongre toplandı. “Feminist Hafta Sonu” adıyla anılan toplantıya İstanbul, Adana ve Türkiye’nin değişik illerinden feministler katıldı. Kongre sonunda “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi” yayınlandı. “Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır” kampanyasının başlatılmasına karar verildi.
1990
  • “Toplumsal Kurtuluş” dergisinin Ocak ve Şubat sayıları “bölücülük yapıldığı” gerekçesiyle toplatıldı.
  • Vedat Zencir’in “Askere Gitmek İstemiyorum” başlıklı yazısından dolayı Sokak Dergisi 3.kez toplatıldı.
1991 Sekiz muhalefet partisinin İstanbul İl yöneticileri İstanbul Barosu Başkanı Turgut Kazan’ı ziyaret ederek, Körfez Savaşı’na Türkiye’nin katılımına karşı kurdukları ortak mücadele platformu hakkında görüşlerini iletti.
1997 RP’li Adalet Bakanı Şevket Kazan partililerle bayramlaşma sırasında yaptığı konuşmada, 1 Şubat’ta başlatılan ”Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemine katılan yurttaşlar için “Mum söndü oynuyorlar” dedi.
1998
  • HADEP Genel Merkezi’nin bastırdığı ve toplatılan 1998 yılı takvimiyle ilgili olarak Genel Başkan Murat Bozlak ve 6 yönetici DGM savcısı talimatıyla gözaltına alındı.
  • Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı (KÜRT-TAV) Başkanı ile yardımcısı “izinsiz kurs açtıkları” iddiasıyla mahkemeye çıktı.
1999 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton azil davasında aklandı. Başkan Bill Clinton yalan yere yemin etmek ve adaleti engellemekle suçlanıyordu.
2001
  • Susurluk Davası”, beşinci yılında karara bağlandı. Emniyet Özel Harekat Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin ile eski MİT görevlisi Korkut Eken, “‘cürüm işlemek için çete oluşturmak” suçundan altı yıl ağır hapis, aralarında Haluk Kırcı, Yaşar Öz ve özel timcilerin bulunduğu 12 sanık da, dört yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
  • Gazeteci, hukukçu ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı (Doğumu:1930) Nezih Demirkent, yaşamını yitirdi.
2002
  • Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol (Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the involvement of children in armed conflict), Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek olarak Milletler Genel Kurulu’nun 25 Mayıs 2000 tarih ve A/RES/54/263 sayılı kararıyla kabul edilerek imzaya ve onay açıldı, 12 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girdi.
  • Devrik Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in Savaş Suçları Mahkemesi’ndeki davası başladı. Başsavcı, Sırp lideri “insanlığın bilinen en ağır suçlarını işlemek”le suçladı. Milošević,11 Mart 2006 tarihinde savaş suçlarından yargılandığı sırada Lahey’de (Den Haag) hapishanede öldü.
2003 Belçika Yargısı, İsrail Başbakanı Ariel Şaron hakkında başbakanlıktan ayrıldığı ve dokunulmazlığını kaybettiğinde savaş suçu davasının görülebileceğine karar verdi. 1982’de Lübnan’da işlenen Sabra, Şatila katliamlarından kurtulan Filistinliler dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron’u Belçika’da mahkemeye vermişlerdi.
2004 Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Bakan Temsilcilerinin 12 Şubat 2004 tarihinde yapılan 872. toplantısında kabul edildi.
2006 Diyarbakır Kulp’ta bulunan toplu mezardaki kemiklerin, 1993’te askeri operasyon sırasında kaybolan 11 köylüye ait olduğu Adli Tıp raporunda DNA testiyle kesinleşti.
2007
  • Akademisyen ve anayasa hukukçusu Yavuz Sabuncu, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Eylül 1948)
  • Irak Yüksek Mahkemesi, Irak’ın eski devlet başkan yardımcısı Taha Yasin Ramazan’ı, 1980’li yıllarda Duceyl’de 148 Şii’nin öldürülmesindeki rolü nedeniyle idama mahkum etti.
2009
  • Türk İdare Dergisi, seksen yılı aşan yayın hayatı sürecinde Türk kamu yönetimine yaptığı hizmetleri bundan sonra daha üst düzeyde yürütme gayesiyle, 12 Şubat 2009 tarihli Müsteşarlık Makamının onayıyla ulusal hakemli akademik mesleki bir yayın haline getirilmiştir. Dergi, yeni yayın ilkesi gereğince 2009 yılının Haziran sayısından itibaren sadece bilimsel ve akademik düzeyde araştırma ve incelemeleri konu eden makaleleri yayımlamaktadır.
  • Avrupa Parlamentosu, Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğünün durumundan endişe edildiğinin vurgulandığı Türkiye raporunu kabul etti.
2010 Uruguay’da 1973’deki sağcı askeri darbenin lideri 81 yaşındaki eski diktatör Bordaberry, 2 siyasi cinayet ve 9 kişinin kaybedilmesinden dolayı 30 yıl hapse mahkum edildi. Son diktatör Alvarez de 37 komünistin öldürülmesinden Ekim 2009’da 25 yıl hapse mahkum olmuştu.
2011 Diyarbakır’da kayıp yakınları 105.kez oturma eylemi yaptı. İHD Diyarbakır Şubesi Başkanı Raci Bilici: ”AKP döneminde 607 yargısız infaz ve faili meçhul tespit ettik.”
2026 BM Genel Sekreteri, İsrail’in Batı Şeria’daki yeni önlemlerinin uluslararası hukuku ihlal ettiği konusunda uyarılarda bulundu. 
2026 Muğla’nın Seydikemer İlçesi Kaymakamlığı bünyesinde görev yapan koruma polisi ve şoför, rüşvet iddialarına ilişkin soruşturma kapsamında tutuklandı.
2026 Adalet Bakanı Akın Gürlek TBMM’de yemin ederek göreve başladı. Yemin töreni sırasında mecliste kavga çıktı.

Hukuk Eğitimi Alan Gazeteci, Yazar ve Sanatçılar

0

Hukuk Eğitimi Alan Gazeteci ve Yazarlar

Gazeteci-Yazar
 Fakülte

Abdi İpekçi

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Abdullah Şanal

Üniversitesi Hukuk Fakültesi(Bitirmedi)

Ahmet Kabaklı 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ahmet Ağaoğlu

Sorbonne Üniversitesi 

Ali Kırca

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ali Sirmen

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ali Topuz

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 

Armağan Çağlayan

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Arslan Bulut

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ataol Behramoğlu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Bitirmedi)

Attilâ İlhan

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Bitirmedi)

Atilla Bartınlıoğlu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Aydın Engin

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Bitirmedi)

Bejan Matur

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Berhan Şimşek

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Y.Lisans)

Burhan Felek

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’

Çetin Altan

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Çetin Emeç

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Çiğdem Toker

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Doğan Heper

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Doğan Hızlan 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Doğan Kasaroğlu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Doğan Yurdakul

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ece Temelkuran

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

 Erol Dallı

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Eşber Yağmurdereli

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Güneri Cıvaoğlu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Güner Sümer

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi(Bitirmedi)

Halit Kıvanç

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Hıfzı Topuz

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Hilmi Yavuz

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

M. İskender Özturanlı

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

İsmail Cem İpekçi 

Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi

İlhan Selçuk

Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi

İlhan Şeşen

Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi

 M. Ragıp Duran

Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Mehmet Barlas

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Musa Anter

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Naim Tirali

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Necati Cumalı

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Nezih Demirkent

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Nuray Başaran

Uluslararası Vizyon Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Orhan Birgit

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Orhan Hançerlioğlu

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Taha Akyol

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Turgut Özakman

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Uğur Mumcu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Yaşar Nuri Öztürk

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Zekeriya Sertel

Selanik Hukuk Mektebi

Mehmet Celâl Nuri

İstanbul Hukuk Mektebi

Gülten Akın Cankoçak

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Osman Zeki Özturanlı 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Selim İleri

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi(Bitirmedi)

Yiğit Tahsin Okur 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ziya Osman Saba

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Vedat Günyol

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Özdemir İnce 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

  
  
  
  
  
  

 

Hukuk Eğitimi Alan Gazeteci ve Yazarlar

Vedat Zencir Savunması

0
Vedat Zencir'in Devlet Güvenlik Mahkemesinde yaptığı savunma

Vedat Zencir, 1 Aralık 1997’de Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yapmış olduğu basın açıklamasındaki sözlerinden ötürü İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Savunma, Zencir,’in “cumhuriyeti, devletin askeri kuvvetlerini ‘alenen tahkir ve tezyif etmekle” suçlandığı davada, 26 Mayıs 1998’de yapılmıştır. Zencir’in ikinci savunması ise 4 Haziran 1998 tarihlidir.

VEDAT ZENCİR’İN SAVUNMALARI

Savunma  1  – 26 Mayıs 1998

İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Sayın Başkanlığı’na
KONU: Savunmamdır

Basın açıklamamda dile getirdiğim ve bu yüzden yargılandığım düşüncelerimin benzerlerini her gün birçok televizyon kanalındaki tartışma ve haber programlarında izleyebilirsiniz. Ayrıca, özellikle Radikal ve Yeni Yüzyıl gibi gazetelerin birçok köşe yazarı tarafından, yargılanmama neden olan hassas konuların, aşağı yukarı aynı perspektifte sürekli işlendiğine tanıklık edebiliriz. Yani Türkiye’de istense de istenmese de resmi ideolojinin yarattığı ve politika dışına çıkarmaya çalıştığı tabular alanı, giderek daha fazla tartışılır hale gelmiştir. Bugün bu tabuların Türkiye demokrasisinin ve Türkiye’deki toplumsal barışın önündeki en büyük engel olduğu kanaatinde olan azımsanmayacak bir kamuoyu mevcuttur. Yani benim burada yargılanmama neden olan sözlerim, benim dışımda da bir çok kesim ve kişinin dillendirdiği, tartışmaya ihtiyaç duyduğu görüşlerdir. Düşüncelerimde yalnız değilim. Kaldı ki; bu görüşler hiçbir şekilde kamuoyu desteğine sahip olmayabilir. Bu durumda dahi evrensel hukuk değerleri gereğince yargılanmam yine yanlıştır. Ayrıca demokrasilerde farklı görüşlerin, genel kabulün dışında ve hatta rahatsız edici bile olsa, aykırı düşüncelerin konuşulup tartışılması, istisnanın hakkı, genelin de çıkarına ve yararına olduğu kabul edilir. Ama ne yazık ki; ülkemizde sözde ulaşılması gereken bir hedef olarak gösterilen batı demokrasisinin temelini teşkil eden sıradan liberal düşüncelere bile tahammülün olmadığını çok sık görüyoruz.

Eleştiriye tahammül, demokratlığın, akılcılığın daha da önemlisi karşındakinin varlığına ve görüşüne saygının gereğidir. Eleştiriye açık değilseniz; gelişemezsiniz, kendinizi yenileyemezsiniz.

Daha da önemlisi, başkalarıyla adil ve dostane ilişkileriniz olamaz. Aksine hep hasmane ilişkileriniz olur. Demokrasi fikri, özellikle toplumsal hayatta bir tek doğrunun değil, bir çok doğrunun olabileceği bilinciyle başlar. Bu bilinç ve anlayış, ulusal devlet düzleminde de, ister federatif olsun isterse üniter, devleti oluşturan sınıfsal, etnik, dini, kültürel kesimlerin ve bireylerin olduğu, bu kesimlerin ve bireylerin kendilerine ait dil, kültür ve inançlara sahip oldukları kabulünü sağlar. Ve bütün bu farklılıkları rejimin düşmanı olarak değil, aksine bileşenleri ve zenginlikleri olarak benimser. Ancak bu perspektif ve demokratik zeminde, bütün bu farklı kesim ve kişiler, kendi çıkar ve görüşlerini savunarak diğerlerine iletebilirler. Ve yine bu durumda herkes ve her kesim, en geniş özgürlüklerle bir arada yaşayabilmenin normlarını arayabilir ve oluşturabilir. Bunun adı; DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİDİR.

Türkiye’de eğer farklı etnik, kültürel, dini kesimlerin varlığına işaret ediyorsanız, ya bölücü oluyorsunuz ya da hemen TCK m.312 devreye giriyor. Hele hele bu kesimlerin haklarından bahsediyorsanız vatan haini ilan ediliyorsunuz. Devlet, Türkiye’deki her türlü hak arayışını, dışarıdan güdümlü, ‘Devleti ve Cumhuriyeti yıkmaya çalışan’, kötü niyetli güçler olarak telakki ediyor.  Değişmeyen bu resmi mantığın, bu toplumun her kesimine korkunç zararlar verdiğini, bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Toplumsal kesimler ve bireyler kendilerini ifade edip, yaşayamadıkları bir sisteme mantıken onayladıkları için değil, olsa olsa korktukları için destek verirler. Ve böylesine anti-demokratik koşullarda herkes, diğerlerinin üstünde güç olabilmek için, sürekli iktidarı ele geçirmenin ve baskın olmanın yollarını gözler. Çünkü devlet, hiç kimseye, şiddet dışındaki araçlarla politik hayata katılma izni vermiyor.

Eğer bugün ülkedeki savaşa, şiddet ortamına ve çılgınca körüklenen şovenizme ve düşmanlık politikalarına karşı hala bir iç savaş çıkmamışsa, bunu devletin kendi halklarına karşı uyguladığı baskı politikalarına değil, Türkiye halklarının sağduyusuna borçluyuz.

Benim halkı ırk, dil, din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa sevk ettiğim iddia ediliyor. Merak ediyorum; Türkiye’de bunca düşmanlığın ve nefretin nedeni ben olabilir miyim? Ben bu kadar etkili miyim! Bu noktada aklıma, Maraş, Malatya, Sivas, 1 Mayıs 1977, Gazi Mahallesi… gibi, çok büyük olasılıkla kontrgerilla elinin olduğu olaylar geliyor.

Devlet iddia edildiği kadar güçlüyse, 70 yıldır toplumsal barışı niye sağlayamadı? Cumhuriyet tarihinden bu yana onca isyan, onca başkaldırı ve bitmeyen toplumsal huzursuzluk, nelerin sonucu? Ve bütün bu huzursuzlukların, devletin kendi resmi politikalarının sonucu olmasına rağmen, suçun ve sorumluların inatla dışarıda aranıyor olması, anlaşılır gibi değildir. Son günlerde ordunun siyasete müdahalesinin artması ile birlikte, TCK m. 312‘nin daha fazla işletiliyor olmasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Neden bu maddenin hızla değişik siyasal platformlardaki insanları yargılamaya başladığını, herkesin kendisine sormasını istiyorum. Ben bir hukukçu değilim; ama az çok siyaset felsefesinden ve hukuk mantığından haberdar olan bir insan olarak, şunları çok rahat iddia edebilirim.

Öncelikle; bu madde çok fazla genel ve yorumlaya açık. İstenildiği takdirde Kürt realitesini kabul eden cumhurbaşkanı dahil, Türkiye’de hak arayan bütün toplumsal kesimlerin sözcülerini, aydınların ve sosyal bilimcilerin büyük bölümünü içeriye atabilirsiniz. Bu suçu işleyen en az 50 tane daha aydın ve siyasetçi sayabilirim. Ama ne olur ne olmaz yargılanabilirler diye isim zikretmiyorum.

İkincisi; bu madde ile, halk adına, halktan herhangi bir şikayet gelmeden, sözde kamu adına hareket ediliyor. Bu ve benzeri maddelerin herhangi bir şikayete bağlı olmadan işletiliyor olması,  açıktır ki kamuyu korumak için değil, resmi ideolojinin yanlış ve son derece soyut tarif ettiği milli birlik ve bütünlüğü korumaya yöneliktir. Dolayısıyla yasa iddia edildiği gibi toplumsal barışı korumaya yönelik değil, topluma rağmen, yasakçı devlet zihniyetini korumak için vardır.

Üçüncüsü; bu yasa Türkiye’deki toplumsal kesimlerin ve kişilerin, kendilerine ilişkin düşüncelerinin ifadesini ve hak arayışlarını engellediği için, yasanın kendisi toplumsal barışı zedeleyen bir özelliğe sahiptir.

Türkiye’de toplumsal barışın sağlanamamasının en büyük nedeninin, düşünceyi suç sayan devletçi zihniyetin olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bu topraklarda yaşayan sorumluluk sahibi her yurttaşın, kendisine ve devlete ilişkin düşüncelerini, yasalar ne olursa olsun açıklaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak böylesine açık tavırlar, yurttaşıyla bir türlü barışmayan devleti, bir nebze olsun toplum lehine geriletebilir.

Türkiye halklarının ve bütün insanlık aleminin kardeşliğini savunan bir insan olarak, bana isnad edilen suçu anlamadığımı tekrar ifade etmek istiyorum. Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek, benim etik ve politik varlığıma aykırıdır. Asıl halkları kin ve düşmanlığa sevk eden, militarist ve şoven politikaların ta kendisidir. Bu yüzden, yaşadığı topluma karşı sorumluluk duyan bir birey olarak, toplumsal barışı sağlamaya yönelik düşüncelerimi, açıkça her platformda ifade etmemin, kendime ve topluma saygımın gereği olduğunu düşünüyorum.

Savunma-2
04 Haziran 1998
KONU: Savunmamdır.

1 Aralık 1997 tarihinde DGM önünde yaptığım basın açıklamasındaki sözlerimden dolayı; cumhuriyeti, devletin askeri kuvvetlerini ‘alenen tahkir ve tezyif etmek’le suçlanıyorum.

Ben, cumhuriyetin ve devletin askeri kuvvetlerini alenen eleştirdim. Ama hakaret ettiğim, aşağıladığım gibi suçlamalara katılmam mümkün değil. Eleştirinin hakaret olarak telakki edilmesinin; basın açıklamamda da dile getirdiğim, devlet yapısının alıngan karakterinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu anlayış özetle; rejimin, temel politikalarını siyaset alanı dışında tutmasıdır. Gerçekte, her vatandaşın üzerinde fikir yürütme hakkının olduğu devlet, kendisini, vatandaştan koruyan kocaman bir tabu haline dönüştürmüştür.

Eğer bir ülkede devlet yapısı, çerçevesini dar tutup temel politikalarını tartışmıyorsa, doğaldır ki böylesine bir yapı dışa açık değil, içe kapalı olacaktır. Ve yine doğaldır ki; böyle bir yapı alıngan ve saldırgandır.

Şeffaf olmayan, vatandaşlar tarafından denetlenemeyen, eleştirilemeyen, içine girilemeyen, girildiğinde azarlanan bir devlet yapısında, her türlü hukuksuzluğun ve kötülüğün kolayca oluşabileceğini çok rahat söyleyebiliriz. Tarif ettiğim biçimdeki bütün kapalı yapılar devlet, parti, örgüt, hatta kişilikler olsun, normal ilişki ve diyalog koşullarını ortadan kaldırırlar. Sonuç olarak; kapalı bütün yapı ve kişilikler alıngandır, özgüvensizdir, irrasyonaldir,  çoğunlukla da saldırgan ve paranoittir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısına ilişkin sosyal psikiyatriye giren tarzda yaptığım tespitler, eskiden beri birçok sosyal ve siyaset bilimcinin yaygın olarak sundukları görüşlerden farklı değildir. Benim söylediklerimdeki fark ve yargılanmama neden olan şey; bir vatandaş olarak tepkimi ortaya koymamdan kaynaklanmaktadır.

Dikkatle okunacak olursa, yargılanmama neden olan sözlerimin açıklaması, basın açıklamamın bütününden çıkarılabilir. Buna mukabil ben, kısaca bazı sözlerimi açıklamak istiyorum. “Bu devlet bölücüdür” sözü: Resmi politikaların, Türkiye toprakları içinde yaşayan birçok etnik, dini, kültürel unsurlara, kendi kültürlerini yaşamalarına izin vermeyişiyle ilgilidir. Örneğin bir Kürt Enistitüsü’nden ya da Kürtçe bir televizyon kanalından her bahsedildiğinde yer yerinden oynuyor. Unutulmamalıdır ki; Kürtlerin anadili kürtçedir ve onların anadillerinde eğitim görme hakkı vardır. Siz bu hakkın talebini, sürekli olarak devleti bölmek olarak gördüğünüz sürece, birleştiremezsiniz, dışlarsınız, bölersiniz.

“Savaşın asıl sorumlusu bu devlettir” sözü: İnsanların kendi kültürlerini yaşamasının önüne yasaklar konulduğu, bütün hak arayışlarına şüphe ile bakılıp bastırıldığı koşullarda, karşınızdakine şiddet dışında başka bir yol bırakmamışsınız demektir. Siyasetin doğal araçlarını kapatıp yerine sadece şiddeti koyan bu devlet yapısıdır, çünkü “güçlü” olan odur. Dolayısıyla savaşın asıl sorumlusu da odur. “Bu devlet yapısı paranoyaktır” sözü: Paranoyaklık kapalı devlet yapısının zorunlu bir sonucudur. Aşağı yukarı bütün demokratik, kültürel hak arayışlarının, devletin birliğine ve bütünlüğüne yönelik, maksatlı eylemler olarak nitelendirildiğine dikkat edecek olursak, bu kavramın bir hakaret değil bir tespit olduğu kanaatine kolayca varılabilir. Bu tespitimi destekleyebileceğim onlarca örnek sayabilirim. Şimdi sadece “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözünü hatırlatıyorum ve bu sözün, bir çok şeyi kendiliğinden açıkladığı kanaatindeyim. “Olağanüstü hiç bir yapının, ordunun gizli ya da açık onayı olmadan ayakta kalamayacağı” sözü: Açıktır ki; Türkiye’de ordu, bütün siyasi hayatı denetleyip yönlendirmektedir. Ordunun Türkiye’de özel bir yargı erkine sahip olan tek kurum olduğuna öncelikle siz hukukçuların dikkatini çekmek istiyorum. Ordu Türkiye’de özellikle 1950’lerden sonra siyasileri küçümseyerek, siyaseti denetledi. Bugün de, ordunun sivil, siyasal yaşama müdahalesi açıklama gerektirmeyecek kadar belirgindir. Son dönemlerde devlet içinde ortaya çıkarılan bir takım çetelerin, ordu mensuplarıyla ilişkisi son derece açıkken, bütün bu olanlarda ordunun hiç bir ilişkisi yokmuş gibi gösterilmesini, ben şahsen anlamıyorum. Bütün bu oluşumların, birer devlet politikası olduğuna ve ordunun bilgisi dışında olmadığına dair, Kenan Evren’in anılarını, Kutlu Savaş’ın raporunu ve Mehmet Ağar’ın, dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin meclisteki konuşmasını söylediklerime kanıt olarak gösteriyorum.

Devlete ilişkin eleştirilerimin ağır olmasının sorumlusu ben değilim. Devlet; demokratik kanalları açmadığı, yani kendisini topluma açmadığı sürece iddia ediyorum durum daha da kötüye gidecektir ve eleştirilecek daha fazla şey olacaktır. Ben ve benim gibi bir çok sorumlu vatandaş, beş-altı yıl önce, devlet içinde oluşturulan yasa dışı organizasyonları ve bu organizasyonlarda görev alan insanların, bir süre sonra devletin başına bela olacağını söylemiştik. O zaman, bunları söyleyenler vatan haini ilan edildi. Şimdi bunları devletin yetkilileri söylüyor. Ben yaşadığı topluma karşı sorumluluk duyan bir insan olarak; doğru bildiklerimi her platformda söylemeye devam edeceğim. Çünkü; böylesi açık tavırların, devleti toplumun lehine bir nebze olsun geriletebileceğini ve şiddet dışında siyasete müdahalenin hala olanaklı olabileceğini gösterdiğine inanıyorum.

Daha az şiddet için daha çok diyalog diyorum

Vedat ZENCİR

Doğa Hakları Manifestosu: 7 BÖLGE 7 İLKE / DOĞA İÇİN ADALET

0

Doğa Hakları Manifestosu

7 BÖLGE 7 İLKE – DOĞA İÇİN ADALET

1.  DOĞANIN HAKLARI ÜSTÜN HAK OLMALIDIR
2.  İKLİM KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ İKLİM ADALETİNDEDİR
3.  ERİŞİLEBİLİR, ADİL VE KATILIMCI SU YÖNETİMİ POLİTİKASI, KURAKLIĞI YENECEKTİR
4.  TOPRAK ANA BİR BÜTÜNDÜR, VAR OLMA KOŞULUMUZDUR
5.  ENERJİ İHTİYACINI, ENERJİ DEMOKRASİSİ VE ENERJİ ADALETİ İLE KARŞILAYACAĞIZ
6.  KUŞAKLAR ARASI SORUMLULUKLA, DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ
7.  YURTTAŞ KATILIMCILIĞI İLE BİRLİKTE KARAR ALIP, BİRLİKTE YAŞAYACAĞIZ

1. DOĞANIN HAKLARI ÜSTÜN HAK OLMALIDIR
İçinde yaşadığımız doğanın insan tarafından “kaynak” olarak görülmesi; yok edilmesine, zarar görmesine, gelecek kuşaklara güvenli bir şekilde devredilememesine sebep olacak temel bir yanlıştır. İnsan merkezli düşünce, tutum ve politikalar; “sürdürülebilirliği, kuşaklararası adaleti, kamu yararı” ilkelerini yok sayarak, doğayı insan eliyle tahrip etmeyi, tüketmeyi beraberinde getirmektedir. Geri dönüşü olmayan yıkım, kıyım ve kullanımın önüne geçilmesinin, gecikmeden, “öntedbirlilik” ilkesi doğrultusunda hareket edilmesiyle mümkün olduğuna inanıyoruz. CHP olarak doğanın tüm canlıların ortak mirası olduğundan hareketle; “doğal varlık” bilincinin tüm politikalar ve kamu hizmetlerinde temel alınmasını, yönetim kademelerindeki ve karar alma mekanizmalarındaki tüm yetkilileri sıkı şekilde takip etmenin, uyarı ve öngörüleri zamanında paylaşmanın ve hak arayışlarını sürdürmenin destekçisi olacağımızı beyan ediyoruz.

Doğa hakkı, yaşam hukukunun temelidir; bu nedenle vazgeçilecek, ertelenebilecek bir hak değildir. Doğanın haklarını korumak tüm herkesin ödevidir. Tüm canlıların var olması “iyi yaşam” sürebilmeleri için, doğa haklarının ve ekosistemin korunması, geliştirilmesi şarttır. Bu nedenle de, başka haklar ile çatışması durumunda, üstün hak olarak nitelendirilmelidir.

CHP olarak; devletin, doğa haklarını olumsuz etkileyecek, ihlal edebilecek, korunmasına ve geliştirilmesine zarar verecek her işlem ve uygulamada “ihtiyatlılık” ilkesini gözetmesini sağlama sorumluluğu ile hareket edeceğiz.

2. İKLİM KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ İKLİM ADALETİNDEDİR
Yaşadığımız çağ, tüm insanlığı doğrudan etkileyen ve birbirini tetikleyen “çoklu krizler” çağıdır. İçin- de yaşadığımız gezegende iklimin hızla değişmesi, kendi kendine yaşanan bir olgu değil kriz olarak tanımlanıp derhal müdahale edilmesi gereken küresel bir gerçeklliktir. İnsan faktörünün ve gelişen teknolojinin sonuçlarının doğa aleyhine değişimlerine tanıklık ettiğimiz bir çağdayız. Hükümetler “iklim değişikliği” tanımı ile, yaşanılan süreci doğal kaçınılmaz bir süreç gibi algılatarak, iklim krizinin derinleşmesine neden olan tutum ve davranışlara karşı mücadeleyi eylem planlarına dahil etmiyor. İklimdeki hızlı değişimi tanımlarken “iklim krizi” tespit ve tanımıyla, mücadele etmeye başlamak zorundayız.

Doğanın kendini var edebilmesi ve geliştirebilmesi için “iklim” olmazsa olmaz koşuldur. Doğanın ve doğadakilerin sağlıklı yaşama, sağlıklı gıdaya erişebilme gibi haklarının varlığı, iklimin korunmasına bağlıdır. İklim krizi; gıda krizi, göç krizi, su krizi, ekonomik kriz gibi birçok krizi doğuran, tetikleyen bir krizdir.

Doğa, tüm canlı ve cansız varlıkların etkileşim içerisinde birbirlerini var ettikleri, birlikte yaşadıkları bir yaşam alanıdır. Bu nedenle de, doğa haklarını ihlal edecek, iklim değişikliğini artıracak/hızlandıracak hiçbir eylem tekil olarak değerlendirilemez. İklim krizine, bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmak elzemdir.

İklim kriziyle mücadele “bilimin gösterdiği“ ilkelerle; adil dönüşüm, yaşamın her alanında değişiklik ve iklim için adalet çerçevesinde ötelenmeden sürdürülmelidir.

İklim değişikliğine yol açan, etki eden koşulları ortadan kaldırmaya, azaltmaya yönelik çalışmalar yapmak, temel ödevimizdir. İklim krizinin başlıca sebebi olan karbon emisyonlarının azaltılması için ormansızlaşmayı, atmosferin kirlenmesini önlemeye yönelik çalışmalar esas alınmak zorundadır. İklimle ilgili uluslararası sözleşmelerdeki ilkeler, çalışmalarımızda yön gösterici olacaktır. Türkiye’nin iklim politikalarında taraf olmadığı uluslararası sözleşmelerin ülkemizde kabulü yönünde adımlarımızı hızlandıracağız.

Kent ve kır arasında iklim adaletini sağlamak da CHP’nin hedefleri arasındadır. Devletin ve sorumluluk alanları çerçevesinde yerel yönetimlerimizin 7 Bölgede, 81 ilde doğaya ve iklime uygun işlem ve eylemler yürütmesinin takipçisi olacağız.

3. ERİŞİLEBİLİR, ADİL VE KATILIMCI SU YÖNETİMİ POLİTİKASI, KURAKLIĞI YENECEKTİR

Demografik istatistik ve öngörülere göre Türkiye nüfusunun 2040 yılında 100 milyonu aşacağı tahmin edilmektedir. Sanıldığının aksine, su azlığı yaşayan ülkemiz, su yönetimi etkin ve doğru şekilde sağlanmazsa önümüzdeki 10 yılda “su fakiri” ülke konumuna düşecektir. Suyun eşit, adil ve erişilebilir dağıtımı vatandaşlarımızın en temel haklarındandır. Dağıtımda yaşanan sorunların gelişmiş ülkeler seviyesine çekilmesi önceliklendirilmelidir. Suyun iklim ve kuraklık açısından olduğu kadar stratejik açıdan da uluslararası sorunların başat özne- si olduğu bilinciyle doğru su yönetimi planlaması CHP tarafından etkileri göze alınarak değerlendirilmektedir. Yetersiz mevzuattan kaynaklı sorunların çözümü için kapsayıcı su yönetimi içeren “Su Yasası” çalışmaları ve uygulamaları, sivil inisiyatiflerin ve iklim konusunda çalışan yaşam savunucularının talepleri göz önünde bulundurularak partimizce takip edilecektir.

Suyun aynı zamanda enerji kaynağı görülmesinden kaynaklı sorunlara dikkat çekmek, yapılacak projelerde akarsu sistemlerinin ve derelerin varlıklarının yok edilmesine sebep olacak HES projelerinin dikkatle izlenmesi elzemdir. Su en temel haklardandır. Hiç kimsenin fiziki, ekonomik ya da başka özelliklerinden dolayı suya erişimi engellenemez. Dezavantajlı bölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın suya erişim hakkının gözetilmesi yerel politikalara da yön veren husus olmalıdır. Su hakkını hem doğa hem insan hakları açısından ele alan CHP, kar amaçlı değil yaşamsal amaçlı hakça ve katılımcı su yönetimi politikası geliştirmeyi, su kirliliğine kalıcı çözümler üretmeyi taahhüt eder.

4. TOPRAK ANA BİR BÜTÜNDÜR, VAR OLMA KOŞULUMUZDUR

Gıda, hava ve su haklarının teminatı olan toprak ana sürdürülebilir yaşam için korunmaya muhtaçtır. Ekosistemdeki dengeyi korumak siyasi partilerin temel görevi olmak zorundadır. Tarım arazilerinin ve hayvancılık için vazgeçilmez öneme sahip mera alanlarının tarım dışı amaçlara tahsis edilmesinin önüne geçilmelidir. CHP; arazi tahribatının önüne geçilmesini, biyolojik çeşitliliği koruyan adımlar atmayı, erozyon, toprak kirliliği gibi toprak bozulmalarının sonucunda meydana gelen çölleşmeyi önlemeyi, hızla kaybedilen tarım alanlarının nüfus artışı ve demografik öngörüler öngörülerek sürdürülebilir yönetimini, tarımsal potansiyeli yüksek ovaların tarımsal koruma alanı ilan edilmesini, toprak koruma ve erozyonla mücadele için acil tedbirler alınmasını, Orman Kanunu’na istinaden verilen karar ve uygulamalarda ihtiyatlılık ilkesi gözetmeyi, orman köylülerinin kalkındırılmasını   hedeflemektedir.

Doğanın var olabilmesi; toprak ananın korunması ve üretebilen bir varlık olarak özgürleşmesi ile mümkündür. Bu bağlamda, toprak ananın özgürlüklerini kısıtlayan, iklimsel değişikliğini de hızlandıran tarım uygulamalarından vazgeçilmesi gerekmektedir.

Gıda güvenliği ve herkesin güvenli gıdaya ulaşımını öncelikli gören sürdürülebilir ekolojik tarım politikası çerçevesinde meraların ve tarım alanlarının korunup geliştirilmesi için çalışacağız.

Türkiye, yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip bir ülke olmasına rağmen, dünya ölçeğinde korunan alanlar sıralamasında 177 ülke arasında 133. Sıradadır. Korunan alanların ortalamasının yükseltilmesi, tüm ekosistemler için kaçınılmazdır.

Orman alanlarının madencilik, turizm vd. gerekçelerle hızla tahrip edildiği, ormanlar üzerindeki bas- kının arttığı bir işgal mantığının derhal önlenmesi yönünde ilkesel tutum içinde olan CHP, ormanda usulsüz açma ve işgal etme suçlarındaki artışın sonlanması için orman politikasını geliştirecektir.

Şimdiki ve gelecek kuşakların refahı için sağlıklı ve iyi bir çevrede yaşam hakları ile biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilir kullanımı ve restorasyonunu hedefleyen bir anlayışla ormanlar, kıyılar, tarım alanları, sulak alanlar, su ve tüm doğal, tarihi ve kültürel varlıkların üzerinde koruma/kullanım denge- sinin sağlandığı yaşam modeli için çalışacağız.

5. ENERJİ İHTİYACINI, ENERJİ DEMOKRASİSİ VE ENERJİ ADALETİ İLE KARŞILAYACAĞIZ

Canlı yaşamını, yaban hayatını, su kaynaklarını ve sulak alanları, kültürel ve doğal varlıkları, tarım alanlarını tehdit eden, yerinde yaşamı zora sokan, doğal akışı bozan uygulamaların enerji ihtiyacı gerekçesiyle yok sayılması türlerin birbiriyle ve doğada uyum içinde yaşamasını engelleyen, “ihtiyaç” gerekçesi altında insanların ve canlıların yaşamsal haklarını tehdit eden uygulamalardan uzak durul- malıdır. “Enerji demokrasisi” temel çıkış noktamızdır.

Enerji ihtiyacı, yerel ölçekte giderilmelidir. Enerji yatırımlarının arz fazlası yaratması plansız bir şekilde yürütülmektedir. Fosil yakıtlara dayalı enerji modelleri iklim krizini derinleştirmektedir. CHP’nin, enerjide demokratik planlamaya geçilmesi yönünde ilkesel tutumu sürecektir. Temiz ve iklim dostu, adil ve erişilebilir demokratik bir enerji politikasını benimseyeceğiz.

6. KUŞAKLAR ARASI SORUMLULUKLA, DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ

Doğanın varlığını sürdürebilmesi için, kültürel çeşitliliği, biyoçeşitliliği koruyan, doğal, tarihi ve kültürel değerlere sahip çıkan planlamalar yapılması gerekmektedir. Doğa, sınırsızca sömürülecek bir ham- madde ve meta olarak görülemez. Doğanın, ekosisteminin korunması, iyileştirilmesi, geliştirilmesi ile tüm canlı varlıkların iyi yaşama haklarının sürdürülebilir ve yaşanabilir bir miras olarak gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için kültürel çeşitliliği, biyoçeşitliliği, türlerin ve cinslerin eşitlik ve özgürlüğünü koruyan ve sürdürülebilir kılan politikalar üreteceğiz.

Biyolojik çeşitliliğin korunması için analizler yapılması, koruma kriterlerini taşıyan alanlar için koruma-kullanma dengesinin gözetilmesi, türlere iklim değişikliği için imkan sağlanması hedeflerimiz arasındadır. Doğa Koruma alanlarının, yapılaşmaya, betona, imara teslim edilmesi sürecinin hızlandırıldığı bir dönemde turizm, madencilik, enerji adı altında doğayı yok edecek yasal mevzuat yanlış- lığından dönülmesi için yasama ve denetim faaliyetleri de TBMM çatısı altında partimiz tarafından sürdürülecektir.

7. YURTTAŞ KATILIMCILIĞI İLE BİRLİKTE KARAR ALIP, BİRLİKTE YAŞAYACAĞIZ

Çevresel karar alma sürecine tüm yurttaşların katılımının sağlanması, katılma, bilgi edinme ve baş- vuru haklarını aktif olarak kullanmalarını, bu bağlamda devletin de demokratik, şeffaf, hesap verebilir ve denetlenebilir bir mekanizma haline getirilmesini sağlayacak politikalar üreteceğiz.

Doğa hakları ve ekoloji alanında doğrudan mücadele veren, doğa hakları için çalışan sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, gönüllü gruplar ve yerel hareketler sürekli temas halinde olup çalışmalarına destek sunacağız. Kurul çalışmalarımıza bu kurum ve kişileri de etkin bir şekilde dahil edeceğiz.

Bu bağlamda, çevresel etkileri olan/olacak her türlü eylem ve davranışın tekil olarak değil, bütüncül bir anlayışla değerlendirilmesini sağlayacak bir anlayışla doğanın korunması ve bir miras olarak gelecek kuşaklara aktarılması için planlamalar yapacağız.

Doğa hakkı herkesindir. Cumhuriyet Halk Partisinin doğa algısı; insanı merkeze alan ve doğa hakkını sadece insanın sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamasını öngören anlayışı reddetmektedir.

Bu bağlamda birlikte yaşadığımız tüm canlıların yaşama, maddi ve manevi varlıkları koruma ve sürdürme haklarını teminat altına alan bir anlayışla; hayvan haklarının yeniden inşa etmek için çalışacağız.

Hayvanların katledilmesine, nesillerinin tükenmesine, işkence, eziyet ve kötü muameleye maruz kalmasına, ekonomik olarak sömürülmesine, yaşam alanlarının, göç ve ulaşım güzergahlarının tahrip edilmesine yol açan tüm uygulamalara karşı mücadele edeceğimizi, bu bağlamda yaşama haklarını teminat altına alan mevzuat düzenlemelerinin yapılmasını ve aktif olarak uygulanabilir kılınmasını sağlamak için çalışacağız. 29.11.2019

Dennis Andrew Nilsen

0

Dennis Andrew Nilsen,  23 Kasım 1945 tarihinde doğdu. 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili idi. Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.

Maceracı bir çocukluk yaşadı ve eğitiminde ortalamanın üzerinde notlar aldı. Tarih ve sanata ilgi gösterdi.

Daily Mirror Gazetesi, 12 Şubat 1983 tarihli sayısında Nilsen’in son kurbanı Stephen Sinclair ile ilgili bir haber yaptı

İlk kurbanı olan 14 yaşındaki Stephen Holmes’u 30 Aralık 1978’de öldürdü. Cinayetlerini, çeşitli tekliflerle kandırarak ikamet ettiği Londra’daki ikamet adresine getirdiği kişileri öldürerek işledi. Her cinayetin ardından, kurbanlarını yıkıyor, giydiriyor, süslüyor ve sonunda ateşle yakıp, küllerini lavabodan yok ediyordu. 1978 ile 1983 arasında, on iki erkek ve çocuğu öldürdüğü ve yedi kişiyi öldürmeye teşebbüs ettiği bilinmektedir. Kendisi yaklaşık on altı kişiyi öldürdüğünü itiraf etti.

Old Bailey’de altı cinayet ve iki cinayete teşebbüsten hüküm giyen Nilsen, 4 Kasım 1983’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sırasında Nilsen, kurbanlarından bazılarının çıplak bedenlerine bakarken mastürbasyon yaptığını ve altı kurbanının bedeniyle cinsel ilişkiye girdiğini de itiraf etti.

Sonraki yıllarda Nilsen, Full Sutton yüksek güvenlikli hapishaneye kapatıldı. Temyiz başvuruları reddedildi.

Kuzey Londra’nın Muswell Hill semtinde işlediği için Muswell Hill Katili olarak tanındı.

12 Mayıs 2018’de York Hastanesinde tedavi görürken öldü.

Hakkında, “How to Make a Serial Killer: The Twisted Development of Innocent Children” isimli kitap yazıldı; “Öldürmek için doğmuş” ve “Nilsen Dosyaları” isimli televizyon dizileri ile “Cinayet İçin Geri Sayım” isimli film çekildi. Ayrıca, “Memories of a Murderer: The Nilsen Tapes” adlı belgesel yayınlandı.

Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi – 1949

0
Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi

Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi(Convention (IV) relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War), 12 Ağustos 1949 tarihinde Cenevre’de imzalanmıştır.

HARP ZAMANINDA SİVİLLERİN KORUNMASINA İLİŞKİN CENEVRE SÖZLEŞMESİ (Harb Felâketzedelerinin Himayesine dair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi)

Sivil şahısların harp zamanlarında himayesi için bir Sözleşme tanzim etmek üzere 21 NİSAN 1949 dan 12 AĞUSTOS 1949’a kadar Cenevre’de toplanmış olan diplomatik konferansta temsil edilen hükûmetlerin aşağıda imzaları bulunan salâhiyetli murahhasları âtideki hususlarda mutabık kalmışlardır:

BAP – I

UMUMI HÜKÜMLER

Sözleşmeye Sadakat

Madde – 1

Yüksek Akid Taraflar işbu Sözleşmeye bütün ahvalde riayet etmeyi ve ettirmeyi taahhüt ederler.

Sözleşmenin Tatbikatı

Madde – 2

İşbu Sözleşme, daha sulh zamanında meriyete girmesi lâzımgelen hükümlerden maada, Yüksek Akid Taraflardan ikisi veya birçoğu arasında ilân edilmiş bir harp veya tahaddüs etmiş diğer herhangi bir silahlı ihtilâf takdirinde harp hali bunlardan biri tarafından tanınmasa dahi, vacibüttatbik olacaktır.

Sözleşme, Yüksek Akid Taraflardan birine ait toprağın tamamen veya kısmen işgali hallerinde de, bu işgal hiçbir askerî mukavemetle karşılaşmasa dahi tatbik edilecektir.

İhtilâf halinde bulunacak devletlerden biri işbu Sözleşmeye dahil olmasa da, dahil olan devletler kendi aralarındaki karşılıklı münasebetlerde Sözleşme ile bağlı olacaklardır. Bundan maada, mezkûr devlet de Sözleşme hükümlerini kabul ve tatbik ederse, ona karşı da Sözleşme ile bağlı olacaklardır.

Milletlerarası Mahiyette Olmayan İhtilâflar

Madde – 3

Yüksek Akit Taraflardan birinin toprağında çıkacak fakat beynelmilel bir mahiyet arz etmeyecek olan silahlı bir ihtilâf takdirinde ihtilâf halinde bulunacak taraflardan her biri hiç değilse aşağıdaki hükümleri tatbik etmekle mükellef bulunacaktır:

1. Silahlarını teslim eden silahlı kuvvetler mensuplarıyla hastalık, mecburiyet, mevkufiyet dolayısıyla veya diğer herhangi bir sebeple harp dışı olan kimseler de dahil olmak üzere, muhasamata doğrudan doğruya iştirak etmeyen şahıslara, bilcümle ahvalde, ırk, renk, din veya itikat, cinsiyet, doğum, servet veya bunlara mümasil diğer herhangi bir kıstasa dayanan gayrimüsait fark gözetilmeksizin, insani muamele yapılacaktır:

Bu bapta, yukarıda zikredilen şahıslara karşı her ne zaman her nerede olursa olsun, şu muamelelerde bulunmak memnudur:

a Hayatta veya beden bütünlüğüne kasıtlar, bilhassa her şekilde katil, tadili uzuv, zulüm, azap ve işkenceler,

b. Rehine almalar,

c. Şahısların haysiyet ve şerefine tecavüzler, bilhassa tehzil ve terzil edici muameleler,

d. Nizami şekilde teessüs etmiş bir mahkeme tarafından ve medeni milletlerce zarurî addedilen adli teminat altında verilmiş hükümlere dayanmayan mahkûmiyetler ve idamlar.

2. Yaralı ve hastalar toplanacak ve tedavi olunacaktır.

Beynelmilel Kızılhaç Komitesi gibi bitaraf insani bir teşkilât, ihtilâfa dahil Taraflara hizmetlerini arz ve teklif edebilecektir.

İhtilâfa dahil taraflar, işbu Sözleşmenin diğer hükümlerini de tamamen veya kısmen hususî anlaşmalarla meriyete koymaya çalışacaklardır.

Yukarıki hükümlerin tatbiki, ihtilâfa dahil Tarafların hukukî statülerine tesir etmiyecektir.

Himaye Edilecek Şahısların Tarifi

Madde – 4

Bir ihtilâf veya işgal halinde, ihtilâfa dahil bir tarafın işgal devletinin her ne zaman ve her ne tarzda olursa olsun, eline düşen ve onların tabiyetinde olmıyan şahıslar işbu Sözleşmenin himayesi altındadır.

İşbu Sözleşme, onunla bağlı olmıyan bir devletin tebaalarını himaye etmez. Muharip bir devletin topraklarında bulunan bitaraf bir devlet tebaalarıyla muharip ortak bir devletin tebaaları, eline düştükleri devlet nezdinde kendi devletlerinin normal siyasî bir mümesilliği bulunduğu müddetçe, himaye görecek şahıslar olarak telâkki edilemezler.

Mamafih, II nci bap hükümlerinin bu hususta daha geniş bir tatbik sahası vardır ve bu cihet 13 ncü maddede tayin edilmiştir.

Sefer halindeki silahlı kuvvetlere mensup yaralı ve hastaların vaziyetini ıslaha matuf 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi veya denizlerdeki silahlı kuvvetlere mensup yaralı, hasta ve kazazadelerin vaziyetini ıslaha matuf 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi, yahut da harp esirlerine yapılacak muameleye mütedair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleçmesi ile himaye edilen şahıslar, işbu Sözleşme medlulünce himaye edilecek şahıslar cümlesinden telâkki edilemezler.

Zararlar

Madde – 5

Şayet, ihtilâfa dahil bir Taraf kendi toprağında, işbu Sözleşme ile himaye gören bir şahsın ferdi olarak devlet emniyetine zarar verecek faaliyette bulunduğundan haklı olarak şüphe etmek için ciddi sebeplere malik olursa veya bu faaliyette bulunduğu sabit olursa bu şahıs, tatbik edildiği takdirde devletin emniyetine zarar getirecek olan işbu sözleşmenin bahşettiği hak ve imtiyazlar üzerinde hiçbir iddiada bulunamaz.

Şayet, işgal altındaki bir toprakta, Sözleşme ile himaye gören bir şahıs casuslukta veya sabotajcılıkta yahut işgal devletinin emniyetine zarar getirecek faaliyette bulunduğundan dolayı kendisinden bilhakkın şüphe edilerek tevkif edilirse mezkûr şahıs, işbu Sözleşmede derpiş edilen muhabere hakkından, askeri emniyet mutlaka zaruri kıldığı takdirde, mahrum bırakılabilir.

Maamafih, bu hallerin her birinde, yukarıki bentlerde zikredilen şahıslara insani muamele yapılacak ve bunlar, adli takibat takdirinde, işbu Sözleşmede derpiş edildiği üzere, nizami ve adilane bir muhakemeye olan haklarından mahrum bırakılmayacaklardır. Keza bunlar, sırasına göre, devletin veya işgal devletinin emniyetleri bakımından kabil olduğu kadar kısa bir zamanda, işbu sözleşme medlulünce himaye görecek şahısların hak ve imtiyazlarından faydalanacaklardır.

Tatbikatın Başlangıcı ve Sonu

Madde – 6

İşbu Sözleşme, ikinci maddede zikrolunan ihtilâf veya işgalin daha bidayetinde vecibüttatbik olacaktır.

İhtilâfa dahil tarafların topraklarında sözleşmenin tatbiki askerî harekâtın umumî hitamında sona erecektir.

İşgal altındaki topraklarda ise, sözleşmenin tatbiki askeri harekâtın umumî hitamından bir sene sonra nihayet bulacaktır. Bununla beraber, işgal devleti mevzuubahis topraklarda hükümet vazifesini görüyorsa, işgalin devamı müddetince sözleşmenin şu maddeleriyle bağlı olacaktır:1 den 12 ye kadar, 27, 29 dan 34 e kadar, 47, 49, 51, 52, 53, 59, 61 den 77 ye kadar ve 143.

Himaye edilen ve serbest bırakılmaları, vatanlarına iadeleri veya iskânları bu mühletlerden sonra vukubulacak şahıslar, bu arada işbu sözleşme hükümlerinden istifade de devam edeceklerdir.

Özel Anlaşmalar

Yüksek Akid Taraflar, 11, 14, 15, 17, 36, 108; 109, 132, 133 ve 149 ncu maddelerde tahsisen derpiş edilen anlaşmalar dışında, ayrıca hallini muvafık görebilecekleri her hangi bir mesele hakkında diğer hususî anlaşmalar da yapabilirler. Hiçbir hususî anlaşma, himaye gören şahısların işbu sözleşme ile taayyün eden vaziyetini ihlâl edemiyeceği gibi bu sözleşmenin onlara bahşeylediği hakları da takyit ve tahdit edemez.

Himaye gören şahıslar, işbu sözleşme kendi haklarından vacibüttatbik olduğu müddetçe mezkûr anlaşmaların veya müteakip anlaşmaların tahsisen ihtiva edecekleri istisnai hükümler hariç olmak üzere bu anlaşmalardan ve keza ihtilâfa dahil taraflardan biri veya diğerinin alacağı daha müsait tedbirlerden istifadeye devam edeceklerdir.

Haklardan Feragat Etmeme

Madde – 8

Himaye gören şahıslar, işbu sözleşmenin ve icabı halde yukarki maddede işaret olunan hususi anlaşmaların kendilerine temin eylediği haklardan ne kısmen ne de tamamen hiçbir suretle feragat edemezler.

Koruyucu Devlet

Madde – 9

İşbu sözleşme, ihtilâfa dahil tarafların menfaatlerini himayeye memur devletlerin muzaharet ile ve onların kontrolü altında tatbik edilecektir. Bu hususta, hami devletler, siyasî veya konsolosluk personelleri dışında kendi tebaaları veya diğer bitaraf devletlerin tebaaları arasından da murahhaslar tayin edebilirler. Bu murahhaslar hakkında, nezdinde ifayı vazife edecekleri devletten istimzaçta bulunulacaktır.

İhtilafa dahil taraflar, hami devletler mümessillerinin veya murahhaslarının vazifesini mümkün olduğu kadar geniş surette kolaylaştıracaklardır.

Hami devletlerin mümessilleri veya murahhasları, işbu sözleşmede gösterildiği üzere vazifelerinin hududuna hiçbir veçhile tecavüz edemeyeceklerdir. Bu mümessiller veyâ murahhaslar, nezdinde ifayı vazife ettikleri devletin zaruri emniyet icaplarını bilhassa göz önünde bulunduracaklardır.

Milletlerarası Kızılhaç Komitesinin Faaliyeti

Madde – 10

İşbu sözleşme hükümleri, Beynelmilel Kızılhaç Komitesinin ve keza bitaraf diğer her hangi bir insani teşekkülün, ihtilâfa dahil alâkalı tarafların muvaffakiyetiyle, sivil şahısları himaye ve bunlara yardım için girişecekleri insani faaliyetlere bir mani teşkil etmez.

Koruyucu Devlete Vekâlet

Madde – 11

Yüksek Âkit Taraflar, işbu sözleşme mucibince hami devletlere terettüp eden vazifeleri, her türlü bitaraflık ve müessir çalışma teminatını haiz bir teşkilâta tevdi hususunda her vakit aralarında anlaşabilirler.

Şayet himaye gören şahıslar, her ne sebebe mebni olursa olsun, hami bir devletin veya birinci bent ahkâmına tayin olunan bir teşekkülün faaliyetinden istifade etmiyorlarsa veya artık istifade edemiyorlarsa, zilyed devlet, ihtilâfa dahil tarafların gösterdikleri hami devletlere işbu sözleşme mucibince terettüp eden vazifelerin ifasını bitaraf bir devletten veya mümasil bir teşekkülden talep edeceklerdir.

Eğer himaye bu suretle temin edilmezse, bu şahısları elinde bulunduran devlet, hami devlete işbu sözleşme mucibince terettüp eden insani vazifeleri deruhte etmesini Beynelmilel Kızılhaç Komitesi gibi bir insani teşekkülden talep edecek veya bu madde hükümleri mahfuz kalmak üzere, böyle bir teşekkülden sâdır olacak hizmet tekliflerini kabul eyleyecektir.

Alâkadar devlet tarafından davet olunan veya bu alâkadar devlete yukarda mezkûr gayeler için arzı hizmette bulunan her teşekkül veya herhangi bitaraf bir devlet, faaliyeti esnasında, işbu sözleşmenin himaye ettiği şahısların mensup oldukları ihtilâfa dahil tarafa karşı mesuliyetini müdrik kalacak ve mevzubahis vazifeyi deruhteye ve tarafsızlıkla ifaya muktedir olduğuna dair kâfi teminat verecektir.

Bir devletin, muvakkaten olsun, diğerine veya onun müttefiklerine karşı askerî hadiselerden, bilhassa topraklarının tamamı veya büyük bir kısmı işgal edilmiş olmasından dolayı müzakere serbestisi tahdit edilmiş olursa, bu iki devlet arasında hususî bir anlaşma ile yukarı ki hükümler hilâfında hareket olunamaz.

İşbu sözleşmede mezkûr hâmi devlet tabiri aynı zamanda yine işbu sözleşme medlulünce hâmi devletin yerine kaim olacak teşekkülleri de ihtiva etmektedir.

İşbu maddenin hükümleri, işgal altındaki topraklarda veya normal siyasî mümessillikten mahrum olarak bir muharip devlet topraklarında bulunan bitaraf devlet tebaalarında da şamil olacak ve onların vaziyetine intibak ettirilecek uygulanacaktır.

Uzlaşma Usulü

Madde – 12

Hami devletler, himaye gören şahısların menfaatleri icabı lüzum gördükleri bütün hallerde, bilhassa işbu sözleşme hükümlerinin tatbiki veya tefsiri hususunda, ihtilâfa dahil taraflar arasında bir anlaşmazlık olursa bunu halletmek üzere, tavassut ve yardımda bulunacaklardır.

Bu hususta, hâmi devletlerden her biri, ihtilâfa dahil taraflara, mümessillerinin ve bilhassa himaye gören şahısların işine bakmaya memur selâhiyetli makam mümessillerinin iyi seçilecek muhtemelen bitaraf bir toprakta toplanmalarını, taraflardan birinin talebi üzerine veya kendiliğinden teklif edebilir. İhtilâfa dahil taraflar bu yolda kendilerine yapılacak teklifleri neticelendirmekle mükellef olacaklardır. Hâmi devletler, icabında, bu toplantıya iştirak etmek üzere, bitaraf bir devlete mensup bir şahsı veya Beynelmilel Kızılhaç Komitesince murahhas olarak tayin olunacak bir şahsiyeti ihtilâfa dahil tarafların tasvibine arz edebilirler.

BAP II

HARBİN BAZI TESİRLERİNE KARŞI HALKIN UMUMİZ HİMAYESİ

İkinci Babın Tatbikat Sahası

Madde – 13

İşbu bap hükümleri, bilhassa, ırk, milliyet, din veya siyasî kanaat itibariyle aleyhte hiçbir fark gözetilmeksizin ihtilâfa dahil memleketler halkının heyeti umumiyesini istihdaf etmektedir.

Hastaneler ve Emniyet Mıntıkaları

Madde – 14

Daha sulh zamanında, Yüksek Akit Taraftar ve muhasamat başladıktan sonra ihtilâfa dahil taraflar kendi topraklarında ve lüzumu halinde, işgal altındaki topraklarda yaralı ve hastaları, malûlleri, yaşlı kimseleri on beş yaşından aşağı çocukları, gebe kadınları ve yedi yaşından küçük çocukların annelerini harbin tesirlerinden masum bulunduracak tarzda sıhhat ve emniyet mıntıkaları ve mevkileri kurabilirler.

Bir ihtilâf başlar başlamaz ve devamı müddetince alakadar taraflar, böylece tesis ettikleri mıntıka ve mevkilerin tanınması için aralarında anlaşmalar akdedebilirler, bu hususta lüzumlu görecekleri melhuz tadilâtı yaparak işbu sözleşmeye müzeyyel anlaşma projesinde derpiş olunan hükümleri meri’yete koyabilirler.

Hâmi devletler ve Beynelmilel Kızılhaç Komitesi, bu sıhhat ve emniyet mıntıkalarının ve mevkilerinin tesisini ve tanınmasını kolaylaştırmak için yardımda bulunmaya davet edilirler.


Tarafsız Bölgeler

Madde – 15

İhtilâfa dahil herhangi bir taraf, muharebelerin cereyan ettiği yerlerde aşağıdaki şahısları hiçbir fark gözetilmeksizin harp tehlikelerinden masun bulundurmak üzere, bitaraflaştırılmış mıntıkalar ihdasını gerek bitaraf bir devlet veya bir insani teşekkül vasıtalarıyla muhasım tarafa teklif edebilirler.

a. Muharip veya gayrimuharip yaralılar ve hastalar,

b.Muhasamata iştirak etmeyen ve bu mıntıkalarda ikâmetleri müddetince askerî mahiyette hiçbir iş görmeyen sivil şahıslar.

İhtilâfa dahil taraflar, derpiş edilen bitaraf mıntıkanın coğrafî vaziyeti, idaresi, iaşesi ve kontrolü hususlarında anlaşır anlaşmaz, bunların mümessilleri yazılı bir anlaşma tanzim ederek imzalayacaklardır. Bu anlaşma, mevzubahis mıntıka bitaraflığının ne zaman başlayacağını ve devam müddetini tespit edecektir.

Yaralı ve Hastalar: Genel Koruma

Madde – 16

Yaralılar ve hastalar, malûller ve gebe kadınlar hususî bir himayeye ve saygıya mazhar olacaklardır.

Askeri icapların müsaadesi nispetinde, ihtilâfa dahil herhangi bir taraf, ölülerin veya yaralıların araştırılması, kazazedelere ve vahim tehlikeye maruz diğer şahıslara yardım edilmesi ve binaların yağmalara ve fena muamelelere karşı himaye olunması için alınan tedbirleri terviç ve iltizam edecektir.

Tahliye

Madde – 17

İhtilâfa dahil taraflar, muhasara edilmiş veya çevrilmiş bir mıntıkadan yaralıların, hastaların, malûllerin, ihtiyarların, çocukların ve loğusa kadınların tahliyesi ve bu mıntıkalara her dinden ruhani mümessillerin, sıhhiye memurlarının ve malzemesinin serbestçe müruru için mahallî anlaşmalar akdine gayret sarf edeceklerdir.

Hastanelerin Korunması

Madde – 18

Yaralıları, hastaları, malûlleri ve loğusa kadınları tedavi için teşkil edilen sivil hastaneler, hiçbir veçhile taarruza uğrayamazlar. İhtilâfa dahil taraflar her zaman bu hastanelere riayet ve bunları himaye edeceklerdir.

İhtilâfa dahil taraflar, bütün sivil hastanelere, sivil hastane mahiyetlerini tevsik eden, ve işgal ettikleri binaların,19 ncu madde medlulünce onları himayeden mahrum bırakan maksatlarla kullanılmadıklarını tespit eden bir vesika vereceklerdir.

Sivil hastaneler, Devlet tarafından müsaade olunursa, seferi silahlı kuvvetlere mensup yaralı ve hastaların vaziyetini islaha mütedair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin 38 nci maddesinde derpiş edilen alâmeti farika ile belirtilecektir.

İhtilâfa dahil taraflar, melhuz herhangi bir tecavüz hareketini bertaraf etmek üzere, sivil hastaneleri belirten işaretlerin düşmanın kara, hava ve deniz kuvvetlerince açıkça görülebilmesini teminen, askerî icapların müsaadesi nisbetinde, lüzumlu tedbirleri alacaklardır.

Askeri hedeflerin yakınlığı hastaneler için tehlike teşkil edeceğinden hastanelerin bu gibi hedeflerden imkân nispetinde uzakta bulunmasına itina gösterilmesi muvafık olur.

Hastanelerin Korunmayacağı Haller

Madde – 19

Hastanelere karşı gösterilmesi lâzım gelen himaye, insani vazifeler haricinde ve düşmana zararlı hareketlerde bulunmak için kullanıldıkları takdirde, sakıt olur. Bununla beraber bu himaye münasip görülecek bilcümle ahvalde, makul bir mühlet tesbit eden ve neticesiz kalan bir ihtardan sonra sâkıt olacaktır.

Bu hastanelerde, yaralı veya hasta askerlerin tedavi edilmeleri veya bu askerlerden alınan ve henüz alâkalı makamlara tevdi edilmemiş olan portatif silahların ve cephanelerin bulunması, zararlı bir hareket olarak telâkki edilmeyecektir.

Hastane Personeli

Madde – 20

Sivil yaralıların ve hastaların, malûllerin ve loğusa kadınların araştırılmasına, kaldırılmasına, naklolunmasına ve tedavi edilmesine memur edilenler de dahil olmak üzere, usulü dairesinde ve münhasıran sivil hastanelerin işlemesine veya idaresine memur personel, riayete mazhar olacak ve himaye edilecektir.

İşgal altındaki topraklarda ve askerî harekât mıntıkalarında bu personel, hâmilinin sıfatını gösteren ve mesul makamın mührünü taşıyan fotoğraflı bir hüviyet varakasıyle ve keza ifayı vazife halinde sol kolda taşınan ve rutubete karşı mukavim, damgalı bir pazıbent ile kendini tanıtacaktır. Bu pazıbent Devlet tarafından verilecek ve seferi silahlı kuvvetlere mensup yaralıların ve hastaların vaziyetini islaha mütedair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin 38 nci maddesinde derpiş olunan âlameti havi olacaktır.

Sivil hastanelerin işlemesine veya idaresine memur diğer herhangi bir personel de bu vazifelerin ifasında, riayet ve himaye görecek ve bu personelin yukarda derpiş edildiği üzere ve işbu maddede muharrer şartlar altında pazıbent taşımaya hakkı olacaktır. Ve hüviyet kâğıdında uhdesine terettüp eden vazifeler zikredilecektir.

Her sivil hastanenin müdüriyeti, kendi personelinin muntazam bir listesini, selâhiyetli millî veya işgal makamlarının her an emrine amade bulunduracaktır.

Kara ve Deniz Nakliyatı

Madde – 21

Kara taşıt kafileleri ve hastane trenleriyle ve denizde bu nakliyata tahsis olunan gemilerle icra olunan sivil yaralı ve hasta, malûl ve loğusa kadın nakliyatı,18 nci maddede derpiş edilen hastaneler misillû riayet ve himaye görecek ve seferi silahlı kuvvetlere mensup yaralı ve hastaların vaziyetini ıslaha mütedair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin 38 nci maddesinde derpiş olunan alâmeti farika ile belirtilecektir.

Hava Nakliyatı

Madde – 22

Munhasıran sivil yaralı ve hastaların, malûllerin ve loğusa kadınların veya sıhhiye memurlarının ve malzemesinin nakline tahsis edilen uçaklar, ihtilâfa dahil alâkalı tarâflar arasında müştereken takarrür ettirilecek irtifalarda, saatlerde ve yollarda uçtukları takdirde taarruza uğramayacaklar, riayet göreceklerdir.

Bu uçaklar, seferi silahlı kuvvetlere mensup yaralı ve hastaların vaziyetlerini islaha mütedair 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin 38 nci maddesinde derpiş edilen alâmeti farika ile belirtilecektir.

Hilâfında bir anlaşma olmadığı takdirde, düşman toprakları veya düşman işgalindeki topraklar üzerinden uçmak yasaktır.

Bu uçaklar, bilcümle inme emrine itaat edeceklerdir. Bu suretle cebren vaki olacak inişlerde, uçak ve içindekiler, muhtemel muayeneden sonra, uçuşlarına devam edebileceklerdir.

Lüzumlu Tıbbi Malzeme, Gıda ve Giyim Eşyası Gönderme

Madde – 23

Yüksek Akit Taraflardan her biri, diğer Akit Tarafın, düşman dahi olsa, münhasıran sivil halkına mahsus her türlü ilâç, ve sıhhi malzeme sevkiyatının ve keza dini levazımın serbestçe geçmesine müsaade edecektir.

Yüksek Akit Taraflardan her biri keza on beş yaşından aşağı çocuklara, gebe ve loğusa kadınlara zaruri olan yiyecek, giyecek ve kuvvet verici maddelerin de serbestçe geçmesine müsaade eyleyecektir.

Yukarı ki bentte zikrolunan sevkiyatı serbestçe geçirmek hususunda herhangi bir Akit Tarafa terettüp eden mecburiyet, mezkür tarafın:

a. Sevkiyatın tahsis edildiği hususlardan gayri hususlarda kullanılacağından,

b. Murakabenin tesirli olmaması ihtimalinden,

c. Düşmanın, aksi halde, vermek veya imal etmek, mecburiyetinde kalacağı eşyanın yerine bunları ikame ederek veya bu gibi eşyanın imaline tahsis edeceği maddeleri veya hizmetleri bu suretle serbest bırakarak, kendi askerî gayretleri veya ekonomisi uğrunda mezkûr sevkiyattan bariz bir şekilde faydalanacağından,

Şüphelenmesi için ciddi hiçbir sebep olmadığına itminan hasıl etmesine bağlıdır.

İşbu maddenin birinci bendinde gösterilen sevkiyatın müruruna müsaade eden devlet, bu sevkiyatın müteneffilere tevziinin mahallinde hâmi devletlerin kontrolü altında yapılmasını şart koşabilir.

Bu sevkiyat mümkün olduğu kadar çabuk yapılacak ve bunların serbestçe geçişine müsaade eden devletin, hangi teknik şartlar altında bu sevkiyatta müsaade edeceğini tesbite hakkı olacaktır.

Küçük Çocukların Bakımı

Madde – 24

İhtilâfa dahil taraflar, harp yüzünden öksüz kalan veya ailelerinden ayrı düşen onbeş yaşından küçük çocukların başıboş bırakılmaması ve her türlü ahval ve şeriat altında bakımlarının, talim ve terbiyelerinin ve kendi dinlerinde ibadetle bulunmalarını kolaylaştırılması için icabeden tedbirleri alacaklardır. Bunların talim ve terbiyeleri, mümkün olursa, aynı harsi ananelere sahip şahıslara tevdi olunacaktır.

İhtilâfa dahil taraflar, bu çocukların ihtilâf devam ettiği müddetçe bitaraf bir memlekete kabulünü; şayet mevcut ise hâmi devletin muvâffakiyetiyle ve birinci bentte zikredilen prensiplere riayet edileceği hususunda teminata malik olurlarsa, terviç ve iltizam edeceklerdir.

Bundan başka, ihtilâfa dahil târaflar, on iki yaşından aşağı çocukların bir hüviyet plakası veya diğer herhangi bir surette teşhis edilebilmeleri için icabeden tedbirleri almaya gayret edeceklerdir.

Aile Haberleri

Madde – 25

İhtilâfa dahil bir tarafın topraklarında veya onun işgali altındaki topraklarda bulunan her şahıs, ailesi efradına, her nerede bulunursa bulunsunlar, münhasıran ailevi mahiyette haberler verebilir ve alabilir. Bu muhabere, süratle ve gayrimuhik hiç bir teehhüre uğramaksızın temin olunur.

Şayet ahval ve şeriat dolayısıyle aile muhaberatının teatisi alelâde posta yoluyla güçleşir veya imkânsız olursa, ihtilâfa dahil alâkalı taraflar. 140 ncı maddede derpiş olunan Merkez Ajansı gibi bitaraf bir mutavassıta müracaat ederek, taahhütlerini bilhassa Millî Kızılhaç Cemiyetinin (Kızılay, Kızılarslan ve Güneş ) müzaheretiyle en iyi şartlar altında ifa etmek vasıtalarını onunla birlikte tayin edeceklerdir.

Şayet ihtilâfa dahil taraflar, aile muhaberelerini tahdide lüzum görürlerse, olsa olsa, serbestçe seçilecek 25 kelimeyi ihtiva eden tip-formüllerin kullanılmasını ve bunlardan ayda bir tane gönderilmesini mecburi kılabilirler.

Dağıtılan Aile Efradının Toplanması

Madde – 26

İhtilâfa dahil her taraf, harp yüzünden dağılan aile efradının birbiriyle temas etmek ve mümkünse birleşmek için yapacakları araştırmaları kolaylaştıracak ve bilhassa bu işe vakfınefs eden teşekküllerin kendilerince tanınmış olmaları ve aldığı emniyet tedbirlerine riayet etmeleri şartıyle girişecekleri hareketleri terviç ve iltizam edecektir.

BAP III

HİMAYE GÖREN ŞAHISLARIN STATÜSÜ VE ONLARA YAPILACAK MUAMELE

KISIM I

İHTİLÂFA DAHİL TARAFLARIN TOPRAKLARINA VE İŞGAL ALTINDAKİ TOPRAKLARA MÜTAALLİK MÜŞTEREK HÜKÜMLER

Genel Olarak

Madde – 27

Her türlü ahval ve şeriat altında; şahıslarına, namuslârına, aile haklarına, dini akidelerine ve ibadetlerine, itiyat, örf ve adetlerine saygı gösterilmesi himaye edilen şahısların hakkıdır. Bunlar her zaman insani muameleye tabi tutulacaklar ve bilhassa şiddet veya tehdit hareketlerine, hakarete veya halkın tecessüsüne karşı himaye olunacaklardır.

Kadınlar namuslarına taarruz, ve bilhassa ırzlarına tecavüz, fuhşa icbar ve her türlü müstehcen hareketlere maruz kalmaktan vikaye olunacaklardır.

Himaye gören şahıslar, sıhhi vaziyetlerine, yaşlarına ve cinsiyetlerine müteallik hükümler de nazara alınarak, kendilerini hükmü altında bulunduran ihtilâfa dahil tarafça; bilhassa ırk, din veya siyasi kanaat itibariyle, gayrimüsait hiçbir fark gözetilmeksizin aynı itinalı muameleye tabi tutulacaklardır.

Maahaza, ihtilâfa dahil taraflar, himaye gören şahıslara karşı harbin icabettirdiği kontrol ve emniyet tedbirlerini alabilirler.

Tehlikeli Bölge

Madde – 28

Himaye gören hiçbir şahıs, bazı noktaları veya bazı bölgeleri orada bulundurulmak suretiyle askerî hareketlerden masun tutmak gayesiyle kullanılamaz.

Sorumluluk

Madde – 29

Hükmü altında, himaye gören şahıslar bulunan ihtilâfa dahil bir devlet, kendi memurlarının mezkûr şahıslara yapacakları muameleden, bu memurlara şahsen terettüp edecek mesuliyetler baki kalmak üzere, mesuldür.

Yardım Cemiyetleri ve Koruyucu Devletlerin Tatbikatı

Madde – 30

Himaye gören şahıslar, hâmi devletlere, Beynelmilel Kızılhaç Komitesince, bulundukları memleketin Millî Kızılhaç cemiyetine (Kızılay, Kızılarslan ve Güneş) ve keza kendilerine yardım edebilecek her teşekküle müracaat hususunda her türlü kolaylıklara mazhar olacaklardır.

Bu muhtelif teşekküller, askerlik ve emniyet icaplarının çizdiği hudut dahilinde selâhiyetli makamlardan her türlü kolaylıkları göreceklerdir.

Zilyed devletler veya işgal devletleri, 143 ncü maddede derpiş olunduğu üzere hâmi devletlerin ve Beynelmilel Kızılhaç Komitesi murahhaslarının ziyaretinden maada, maksadı himaye gören şahıslara maddî veya ruhani yardımda bulunmak olan diğer müessesat temsilcilerinin de bunlara yapmak istiyecekleri ziyaretleri mümkün mertebe kolaylaştıracaklardır.

Zorla Bilgi Alma Yasağı

Madde – 31

Himaye gören şahıslara karşı, bilhassa kendilerinden veya başkalarından malûmat almak için; maddî veya manevî hiçbir cebir kullanılamaz.

Cinayet, İşkence ve Diğer Bedeni Cezalar Yasağı

Madde – 32

Yüksek Akit Taraflar, ellerinde bulundurdukları himaye gören şahısların bedeni ıstıraplarını veya imhalarını mucip olacak her türlü tedbirden kendilerini sarahaten menederler. Bu memnuniyet yalnız cinayeti, işkenceyi, bedeni cezaları, tatili uzuv ve himaye gören bir şahsın tıbbi tedavisinin icap ettirmediği tıbbi veya ilmî tecrübelere tabi tutulmasını değil, aynı zamanda mülki veya askerî memurların eseri olsun, diğeri bilcümle fena muameleleride isdihdaf eder.

Kollektif cezalar, yağma, zararla mukabele yasağı ve şahsi sorumluluk esasının uygulanması

Madde – 33

Himaye gören hiçbir şahıs, bizzat işlemediği bir cürümden dolayı tecziye edilemez. Kollektif cezaların tatbiki keza diğer bilcümle tehdit ve tedhiş tedbirlerinin ittihazı memnudur.

Yağma memnudur.

Himaye gören şahıslara ve mallarına karşı misilleme (reprisal) tedbirleri memnudur.

Rehine

Madde – 34

Rehine almak yasaktır.

KISIM II

İHTİLAFA DAHİL BİR TARAFIN TOPRAKLARINDA BULUNAN YABANCILAR

Ülkeyi terk etme hakkı

Madde – 35

Himaye gören bir şahıs, bir ihtilâfın bidayetinde veya devamı esasında bulunduğu toprağı terketmek isterse devletin millî menfaatlerine mugayir olmadığı takdirde mezkûr şahsın bunu yapmaya hakkı olacaktır.

Toprağı terketmek hususunda böyle bir şahsın yapacağı talep üzerine nizami şekilde karar verilecek ve bu karar mümkün mertebe süratle ittihaz olunacaktır. Himaye gören ve bulunduğu toprağı terketmek müsaadesini istihsal eden bir şahıs, seyahatına lüzumlu olan parayi yanına alabilecek ve makul miktarda giyecek ve zati eşyayı da beraberinde götürebilecektir.

Toprağı terketmek müsaadesini istihsal edemiyen şahıslar, zilyed devlet tarafından bu hususta ihdas edilmiş bir mahkeme veya selâhiyetli idarî heyet marifetiyle en kısa bir zamanda bu ret keyfiyetinin yeni bir tetkike tabi tutulmasını temin etmek hakkını haiz olacaktır.

Böyle bir talep vukuunda hâmi devlet mümessilleri, emniyet sebepleri mani olmadığı veya alâkalılar buna itiraz etmediği takdirde, mezkûr toprağı terketmek talebinde bulunan şahıslara bu müsaadenin verilmesinin reddi sebeplerinin ve en kısa bir zamanda da, aynı vaziyette bulunan bütün diğer şahısların isimlerinin bildirilmesini elde edebileceklerdir.

Kendi memleketine dönme usulü

Madde – 36

Yukarıdaki madde mucibince müsaade olunan azimetler, memnuniyet verici emniyet, hıfzısıhha, sıhhat ve iaşe şartları altında, vukubulacaktır. Zilyed devletin toprağından çıkıldığı andan itibaren tahassül edecek bilcümle masraflar gidilecek memlekete ve bitaraf bir memlekette ikamet halinde de, müteneffin tabi bulunduğu devlete ait olacaktır. Bu yer değiştirmelerin tatbik şekilleri, icap ederse, alâkadar devletler arasında hususî anlaşmalarla tesbit edilecektir.

İhtilâfa dahil taraflarca, düşman eline düşen tebaalarının mübadelesi ve vatanlarına iadesi hakkında akdedilmiş olabilecek hususî anlaşmalar mahfuz kalacaktır.

Hapisteki Personel

Madde – 37

İhtiyaten mevkuf bulunan veya hürriyetten mahrum edici bir cezayı çekmekte olan mazharı himaye şahıslara, mevkufiyetleri sırasında insani muamele yapılacaktır.

Bu şahıslar, tahliye edilir edilmez, bulundukları toprağı yukarıki maddeler mucibince terketmeyi talep edebilirler.


Şahısların İade Edilmemesi

Madde – 38

Himaye gören şahısların vaziyeti, işbu sözleşme ve bilhassa 27 ve 41 nci maddeler mucibince alınabilecek tedbirler hariç olmak üzere, esas itibariyle sulh zamanında ecnebilere yapılan muameleye müteallik hükümlere tabi olmakta devam edecektir: Herhalde bunlara aşağıdaki haklar verilecektir :

1. Kendilerine gönderilecek ferdi veya kollektif yardımları alabileceklerdir.

2. Sıhhi vaziyetleri icap ettirirse, alâkalı devlet tebâaları nisbetinde tıbbi tedavi görecekler ve hastaneye yatırılacaklardır.

3. Kendi dinlerinde ibadette bulunabilecekler ve kendi din adamlarının ruhani muzaheretine mazhar olabileceklerdir.

4. Şayet harp tehlikelerine bilhassa maruz bir, mıntıkada ikamet ediyorlarsa, alâkâlı devletin tebaaları nisbetinde başka bir mıntıkaya gitmelerine müsaade edilecektir.

5. Onbeş yaşından küçük çocuklar, gebe kadınlar ve yedi yaşından aşağı çocukların anneleri, alâkalı devletin tebaaları nisbetinde, her türlü rüçhanlı muameleden istifade edeceklerdir.

Maddî Varlıklar

Madde – 39

Himaye gören şahıslar, geçim faaliyetlerini hârp yüzünden kaybederlerse, paralı bir iş bulabilecekler ve bu hususta, emniyet mülâhazaları ve 40 ncı madde hükümleri mahfuz kalmâk üzere, topraklarındâ bulundukları devletin tebaalarıyle aynı istifadelere mazhar olacaklardır.

Eğer ihtilâfa dahil bir taraf himaye gören şahsı, geçimini temin etmek imkânından mahrum bırakacak kontrol tedbirlerine tabi tutarsa ve bilhassa bu şahıs emniyet sebepleri dolayısıyle makul şartlar altında ücretli bir iş bulamazsa, ihtilâfa dahil mezkûr tarâf onun ve bakımı ona ait olan şahısların ihtiyaçlarını temin edecektir. Himaye gören şahıslara, bütün ahvalde, kendi menşe memleketleri himaye eden devletler veya 30 ncu maddede zikrolunan hayır cemiyetleri para yardımında bulunabileceklerdir.

Çalışma

Madde – 40

Himaye gören şahıslar, toprağında bulundukları ihtilafa dahil taraf tebaalarıyle ancak aynı nisbette çalışmaya mecbur edilebilirler.

Şayet himaye gören şahıslar düşman tabiiyetinde iseler, askerî harekâtın sevk ve idaresiyle doğrudan doğruya münasebeti olmayan ve ancak insanların iaşesini, ibatesini, giyimini naklini ve sıhhatini temin için normal olarak lüzumlu olan işlerde çalışmaya mecbur tutulabilirler.

Yukarı ki hükümlerin ihlâli takdirinde himaye gören şahısların 30 ncu madde mucibince şikâyet haklarını kullanmalarına müsaade olunacaktır.

Mecburi ikâmet

Madde – 41

Himaye gören şahısları elinde bulunduran devlet, işbu sözleşmede zikrolunan kontrol tedbirlerini kâfi görmezse tevessül edebileceği en ağır kontrol tedbirleri ancak 42 nci ve 43 ncü maddelerin hükümlerine tevfikan mecburi ikâmete tabi tutmak veya enterne etmek olabilir.

Zilyed devlet, verdiği mecburi ikâmet kararı üzerine mutat ikametgâhını terketmek zorunda kalan şahıslara 39 ncu maddenin ikinci bendi hükümlerini tatbik ederken, enternelere yapılacak muameleye müteallik kaidelere (İşbu Sözleşmenin üçüncü bapının dördüncü kısmı) mümkün mertebe sıhhatle tevfiki hareket edecektir.

Enterne

Madde – 42

Himaye gören şahısların enterne edilmeleri veya mecburi ikâmete tabi tutulmaları ancak hükmü altında bulundukları devletin emniyeti, katiyyen zaruri kıldığı takdirde emrolunabilir.

Şayet bir şahıs, hâmi devletin mümessilleri vasıtasiyle, kendiliğinden enterne edilmek talebinde bulunursa ve bizzat kendi vaziyeti bunu lüzumlu kılarsa, hükmünde bulundukları devlet bu talebi is’af edecektir.

Mecburi İkamet veya Enterne Yeri

Madde – 43

Enterne edilen veya mecburi ikamete tabi tutulan her himaye gören şahıs zilyed devlet tarafından, bu maksat için mühdes mahkeme veya selâhiyetli idari heyetin mezkur kararı en kısa müddet içinde yeniden tetkik etmesini temin etmek hakkını haiz olacaktır. Şayet enternöman veya mecburi ikamet idame ettirilirse, alakalı mahkeme veya idari heyet muayyen zamanlardan ve en az senede iki defa bu şahsın vaziyetini tetkik edecek ve ahval ve şeriat müsaade ettiği takdirde mezkûr kararı o şahıs lehine tadil edecektir.

Alâkali himaye gören şahıslar muhalefet etmedikleri takdirde, zilyed devlet enterne edilenlerin ve mecburi ikamete tabi tutulanların isimleriyle bunlardan tahliye olunanların isimlerini, mümkün mertebe süratle, hâmi devletin ıttılaına arzedecektir. Aynı şartlar altında, işbu maddenin birinci bendinde zikrolunan mahkemelerin veya idari heyetlerin kararları da, mümkün mertebe süratle, hâmi devlete bildirilecektir.

Mülteciler

Madde – 44

İşbu sözleşmede derpiş olunan kontrol tedbirlerini alırken, zilyet devlet fiilen hiçbir hükümetin himayesinden istifade etmeyen mültecilere, münhasıran hukukî bakımdan bir düşman devlet tebaası oldukları esasına dayanarak, yabancı düşman muamelesi yapmıyacaktır.

Başka Devlete Nakil

Madde – 45

Himaye gören şahıslar, sözleşmeye dahil bulunmayan bir devlete nakledilemezler.

Bu hüküm, himaye gören şahısların, muhasamat sona erdikten sonra vatanlarına iade edilmelerine veya ikamet ettikleri memlekete dönmelerine mani değildir.

Himaye gören şahıslar, zilyed devlet tarafından işbu sözleşmeye dahil bir devlete ancak bu devletin sözleşmeyi tatbik arzusunda ve iktidarında olduğuna itminan hasıl olursa nakledilebileceklerdir. Himaye gören şahıslar bu suretle nakledildikleri zaman, sözleşmenin tatbiki mesuliyeti bunları almayı kabul eden devlete terettüp edecektir ve kendisine emanet edildikleri müddetçe bu mesuliyet devam eyleyecektir. Mahaza, mezkûr devlet ehemmiyetli her hangi bir noktada sözleşme hükümlerini tatbik etmeyecek olursa, himaye gören şahısları nakletmiş olan devlet, hâmi devletin tebligatı üzerine, vaziyeti ıslah için müessir tedbirler alacak veya himaye gören şahısların kendisine iadesini isteyecektir. Bu talep yerine getirilecektir.

Himaye gören bir şahıs, siyasî veya dini akidelerinden dolayı zulme uğramaktan korkabileceği bir memlekete hiç bir veçhile naklolunamaz.

İşbu madde hükümleri, adi cürümlerden maznun himaye gören şahısların muhasamat başlamadan evvel akdedilmiş olan iadei mücrimin muahedeleri mucibince iade edilmelerine bir mani teşkil etmez.

Tahditlerin Kaldırılması

Madde – 46

Himaye gören şahıslara karşı alınmış olan tahdidi tedbirler, şayet daha önce kaldırılmamış ise, muhasamat sonunda mümkün mertebe sür’atle nihayete erecektir.

Himaye gören şahısların mallarına konulan tahdidi tedbirler de, zilyed devletin kanunlarına tevfikan muhasamat sonunda mümkün mertebe süratle hitama erecektir.


KISIM III 
İŞGAL EDİLEN TOPRAKLAR

Şahsi Dokunulmazlık Hakları

Madde – 47

İşgal altındaki bir toprakta mukim himaye gören şahıslar, yine mevzuubahis toprakların işgali üzerine müessesatta veya hükümette vuku bulacak herhangi bir değişiklik yüzünden, ne işgal edilen toprak makamlarıyla işgal eden devlet arasında addolunacak bir anlaşma ile, ne de işgal edilen toprağın şamil devletçe kısmen veya tamamen ilhakı dolayısıyla, hiçbir veçhile ve her ne suretle olursa olsun işbu sözleşmenin bahşettiği istifalerden mahrum bırakılamazlar.


Kendi Memleketlerine Dönme

Madde – 48

Toprağı işgal edilen devletin tebaası olmıyan mazharı himaye şahıslar, 35 nci maddede derpiş olunan şartlar altında bu toprağı terketmek hakkından istifade edebilirler ve bu baptaki kararlar, mezkûr madde mucibince işgal devleti tarafından tesis olunacak usul dairesinde, ittihaz edilir.

Tehcir, Kitle Halinde Cebren Nakil ve Tahliye

Madde – 49

Himaye gören şahısların, işgali altındaki topraklardan şagil devletin kendi topraklarına veya işgal edilmiş olsun olmasın başka bir devletin topraklarına ferdi olarak veya kitle halinde cebren nakilleri veya tehcirleri, her ne sebeple olursa olsun, yasaktır.

Mamafih, şamil devlet, halkın emniyeti veya mücbir askerî sebepler icap ettirirse, muayyen bir işgal mıntıkasının kısmen veya tamamen tahliyesine tevessül edebilir. Tahliyeler, himaye gören şahısların buna maddeten imkân olmadığı haller müstesna ancak işgal altındaki topraklarda yer değiştirmelerini intaç edebilir. Bu suretle tahliye edilen halk, bu mıntıkada muhasamat sona erer ermez tekrar yerlerine iade olunacaktır.

Şamil devlet, bu tahliye ve nakillere tevessül ederken, himaye gören şahısların imkân nispetinde münasip tesisata kabul edilmelerini, yer değiştirmelerin memnuniyeti mucip sıhhat, hıfzısıhha, emniyet ve iaşe şartları altında vukubulmasını ve aynı aile efradının birbirlerinden ayrılmamalarını temin edecek surette hareket eyleyecektir.

Hâmi devlet; nakillerden ve tahliyelerden, vuku bulur bulmaz, haberdar edilecektir.

Şamil devlet, halkın emniyeti ve mücbir askeri sebepler zaruri kılmadıkça, himaye edilen şahıslar harp tehlikelerine bilhassa maruz mıntıkalarda alıkoyamaz.

Şamil devlet, işgal ettiği topraklara bizzat kendi halkının bir kısmını tehcir veya nakledemez.

Çocuklar

Madde – 50

Şamil devlet, çocukların bakımına ve talim ve terbiyesine tahsis olunan müesseselerin iyi işlemesini millî ve mahallî makamların muavenetiyle kolaylaştıracaktır.

Şamil devlet, çocukların teşhisini ve neseplerinin kaydını kolaylaştıracak bilcümle tedbirleri alacaktır. Şamil devlet bu çocukların şahsi statülerini hiçbir veçhile değiştirmeyeceği gibi bunları kendine bağlı teşekküllere veya teşkilâta da ithal edemeyecektir.

Şayet mahallî müesseseler vazifelerini göremiyorlar ise, şamil devlet öksüz veya harp dolayısıyla ebeveynlerinden ayrı düşen çocukların, onlara bakacak yakın bir akraba veya dost bulunmazsa, bakımlarını ve talim terbiyelerini temin etmek için lüzumlu tedbirleri alacaktır.

136 ncı madde mucibince kurulacak büronun hususî bir şubesi, hüviyeti kati olarak bilinmeyen çocukları teşhis etmekle tavzif kılınacaktır. Bu çocukların ana ve babalarına veya sair yakın akrabalarına müteallik elde edilecek malûmat daima kaydolunacaktır.

Şamil devlet, on beş yaşından aşağı çocuklar, gebe kadınlar ve yedi yaşından aşağı çocukların anneleri lehine iaşe, tıbbi müdavaat ve harbin tesirlerinden vikaye hususunda işgalden evvel alınmış olabilecek rüçhan tedbirlerinin tatbikatına engel olmayacaktır.

Gönüllü Kaydı ve Çalışma Mecburiyeti

Madde – 51

Şamil devlet, himaye gören şahısları bizzat kendi silahlı veya yardımcı kuvvetlerinde hizmet etmeye mecbur tutamaz. Gönüllü kaydırişı isdihdaf eden her türlü tazyik veya propaganda memnudur.

Şamil devlet, himaye gören şahısları ancak on sekiz yaşından yukarı olurlarsa, çalışmaya mecbur edebilir. Bu hususta ancak işgal kuvvetlerinin ihtiyacına ve amme hizmetlerine, işgal altındaki memleket halkının iaşesine, ibatesine, giyimine, münakalâtına veya sıhhatine lüzumlu işler mevzuu bahis olabilir. Himaye gören şahıslar, kendilerini askerî hareketlere iştirak zorunda bırakacak hiç bir işi yapmaya mecbur tutulamazlar. Himaye gören şahıslar şamil devlet tarafından, bir işi zorla gördükleri tesisatın emniyetini kuvvet istimaliyle temine mecbur kılınacaktır.

İş, ancak mevzuu bahis şahısların bulundukları işgal altındaki topraklarında görülür. İşe davet olunan her şahıs imkân nispetinde, kendi mutat çalışma muhitinde bırakılacaktır. İstenilen işe mukabil adilane bir ücret verilecek ve bu iş işçilerin bedeni ve fikri kabiliyetleriyle mütenasip olacaktır. Çalışma şartları ve koruma tedbirleri, bilhassa ücret, mesai saatleri, teçhizat, o iş için yetiştirilmiş olma ve iş kazalarıyla meslek hastalıklarının tazmini hususlarında işgal altındaki memlekette mer’i mevzuat, işbu maddede mevzuu bahis olan işlere tabi tutulan mahzarı himaye şahıslar hakkında da vacibüttatbik olacaktır.

Her halükârda, işçilerin çalışmaya mecbur tutulmaları askeri veya yarı askerî mahiyette bir işçi seferberliğine asla müncer olamaz.

İşçilerin Himayesi

Madde – 52

Hiçbir mukavele, anlaşma veya nizamname her işçinin, gönüllü olsun olmasın, nerede bulunursa bulunsun, hâmi devletin mümessillerine müracaat ederek bu devletin müdahalesini istemek hakkını ihlâl edemez.

İşgal altındaki memleket işçilerinin işsiz kalmalarını veya çalışma imkânlarının tahdidini intaç ederek bunları şamil devlet hesabına çalışmaya mecbur eyleyecek her türlü tedbir memnudur.

Malların İmha Edilmesi Yasağı

Madde – 53

Ferden veya müştereken hususî şahıslara, devlete veya amme topluluklarına, içtimai teşekküllere veya kooperatiflere ait menkul ve gayrimenkul malların imhası, askerî harekât bu imhayı kat’i olarak zaruri kıldığı haller müstesna, yasaktır.

Memurlar ve Hakimler

Madde – 54

Şamil devletin, işgal altındaki topraklarda, vicdani mülahazalarla vazife ifasından imtina ettikleri için memurların ve hakimlerin statüsünü değiştirmesi veya bunlar hakkında zecri veya herhangi terkibi bir tedbir alması yasaktır.

Bu yasak, 51 nci maddenin ikinci bendinin tatbikına bir mani teşkil etmez. Ve âmme hizmetlerinde bulunan memurları vazifelerinden uzaklaştırmak hususunda şamil devletin haiz olduğu salâhiyeti ihlal edemez.

Hakkın İaşesi ve Tıbbi Malzeme İhtiyacı

Madde – 55

Şamil devlet, halka lüzumlu olan iaşe maddeleriyle tıbbi maddeleri elinden geldiği nispette temin etmekle mükelleftir. Bilhassa işgal altındaki toprakların kaynakları yetmediği takdirde yiyecek ve tıbbi malzeme ile lüzumlu sair bilcümle eşyayı ithal edecektir.

Şamil devlet, işgal altındaki topraklarda bulunan yiyecek ve tıbbi madde veya malzemeyi ancak işgal makamları ve işgal kuvvetleri için müsadere edebilir. Şamil devlet sivil halkın ihtiyaçlarını göz önünde tutacaktır. Beynelmilel diğer mukavelelerin hükümleri baki kalmak üzere, şamil devlet her hangi bir müsaderenin hakiki değerinde tazmin edilmesi için izabeden tedbirleri alacaktır.

Hami devletler, askerî zaruretlerin icabettirdiği muvakkat tahditler mahfuz kalmak üzere, işgal altındaki topraklarda iaşe ve mualece vaziyetini her zaman bilâmania tetkik edebileceklerdir.

Halk Sağlığı ve Hıfzısıhha

Madde – 56

Şagil devlet, işgali altındaki topraklarda bulunan tıp müesseselerini, servislerini ve hastaneleri ve keza halkın sıhhatini ve hıfzısıhhasını, bilhassa sâri hastalıklara ve salgınlara karşı koruyucu ve önleyici tedbirler almak ve tatbik etmek suretiyle, elinden geldiği derecede, temin ve idame ile mükelleftir. Her sınıftan tıp personeline vazifesini yapmak müsaadesi verilecektir.

İşgal altındaki topraklarda yeni hastaneler kurulur ve işgal edilen devletin selâhiyetli teşekkülleri bu hastanelerde vazife halinde bulunmazsa, işgal makamları 18 nci maddede derpiş edilen tanıma keyfiyetine icabında tevessül edeceklerdir. Mümasil ahvalde, işgal makamları 20 nci ve 21 nci maddeler mucibince hastanelerin ve nakliye arabalarının personelini de tanıyacaklardır.

Sıhhi ve hıfzısıhha tedbirlerini alırken ve keza bunları meriyete koyarken şamil devlet, işgali altındaki toprakta bulunan halkın manevi ve ahlâki ihtiyaçlarını nazarı itibara alacaktır.

Hastanelere El Koyma

Madde – 57

Şamil devlet, ancak acil zaruret halinde askerî yaralıları ve hastaları tedavi etmek üzere ve hastanede yatan şahısların tedavisini temin ve sivil halkın ihtiyaçlarını karşılamak hususunda münasip tedbirleri zamanında almak şartıyle sivil hastanelere, o da muvakkaten, el koyabilir.

Sivil hastanelerin malzemesine ve depolarına, sivil halkın, ihtiyaçları için lüzumlu oldukları müddetçe el konulamaz.

Ruhani Müzaheret

Madde – 58

Şamil devlet, ruhbanın kendi dindaşlarına ruhani müzaherette bulunmasına müsaade edecektir.

Şamil devlet, dini ihtiyaçlara lüzumlu olan kitap ve eşyanın gönderilmesini de kabul edecek ve bunların işgal altındaki toprakta tevziini kolaylaştıracaktır.

Yardımlar

Madde – 59

İşgal altındaki toprak halkı veya bu halkın bir kısmı kâfi derecede iaşe edilemiyorsa, şamil devlet bu halk lehine yapılacak yardım hareketlerini kabul eyleyecek ve elinden geldiği nispette kolaylaştıracaktır.

Gerek devletler gerek Beynelmilel Kızılhaç Komitesi gibi bir tarafsız insani teşekkül tarafından tevessül olunabilecek bu hareketler, bilhassa yiyecek, tıbbi maddeler ve giyecek sevkiyatından ibaret olacaktır.

Bütün Akid Devletler, bu sevkiyatın serbestçe müruruna müsaade edecekler ve himayesini temin eyleyeceklerdir.

Maamafih, muhasım bir tarafın işgalinde bulunan bir toprağa gönderilen sevkiyatın serbestçe müruruna müsaade eden bir devlet, bu sevkiyatı muayeneye, sevkiyatın zamanlarını ve takip edeceği yolları tanzime ve şamil devletin istifadesinde kullanılmayarak muhtaç halkın yardımlarına tahsis olunacağına dair hâmi devletten kâfi derecede teminat almak hakkını haiz olacaktır.

Şamil Devletin Mesuliyeti

Madde – 60

Yardım gönderilmesi, 55, 56 ve 59 ncu maddelerin tahmil ettiği mesuliyetlerden şamil devleti kurtaramaz. Şamil devlet yapılan sevkiyatı muhassas olduğu hedeften, işgal altındaki toprak halkının menfati icabı olarak bu hâmi devletin muvafakatiyle acil zaruret hali müstesna, hiçbir veçhile çeviremez.

Yardımların Tevzii

Madde – 61

Yukarıki maddelerde zikrolunduğu üzere gönderilen yardımların tevzii hâmi devletin müzaheretiyle ve kontrolü altında yapılır. Bu vazife; şamil devlet ile hâmi devlet arasında akdolunacak bir anlaşma mucibince bitaraf bir devlete, Beynelmilel Kızılhaç Komitesine veya bitaraf diğer her hangi bir insani teşekküle devredilebilir.

Bu yardım sevkiyatından işgal altındaki topraklarda hiçbir vergi veya resim alınmaz. Böyle bir vergi veya resim alınması mezkur toprakların ekonomisi için lüzumlu olduğu haller müstesnadır. Şamil devlet bu yardımların süratle tevziini kolaylaştıracaktır.

Bütün Akid Taraflar, işgal altında, bulunan topraklardaki muhassas bu yardım sevkiyatının transit olarak geçmesine müsaade etmeye ve parasız nakline ceht ve gayret eyleyeceklerdir.

Ferdi Yardımlar

Madde – 62

Zaruri emniyet mülâhazaları mahfuz kalmak şartiyle, işgal altında bulunan topraklardaki himaye gören şahıslar kendilerine gönderilecek ferdi yardımları alabileceklerdir.

Millî Kızılhaç ve Diğer Yardım Cemiyetleri

Madde – 63

Şamil devletin mücbir emniyet mülâhazalariyle istisnai olarak koyacağı muvakkat tedbirler mahfuz kalmak şartıyle:

a. Tanınmış olan Millî Kızılhaç Cemiyetleri (Kızılay ve Kızılaslan ve Güneş), Beynelmilel Kızılhaç konferanslarınca tayin olunduğu üzere Kızılhaç esaslarına uygun olarak faaliyetlerine devam edeceklerdir. Diğer yardım cemiyetleri de mümasil şartlar dahilinde, insanî faaliyetlerine devam edebilmelidirler.

b. Şamil devlet, bu cemiyetlerin personelinde ve bünyesinde yukarda zikredilen faaliyetlerine zarar verecek hiçbir değişikliği talep edemez.

Aynı prensipler, esaslı menafii umumiye hizmetlerinin idamesi, yardımların tevzii ve tahlisiye ameliyelerinin tertibi suretiyle sivil halkın yaşama şartlarının temini için mevcut veya ihdas olunacak gayri askerî mahiyetteki hususi teşekküllerin faaliyetine ve personeline de vacübüttatbiktir.

Cezai Mevzuat

Madde – 64

İşgal altındaki toprakların Ceza Kanunu, şamil devletin emniyetine karşı bir tehlike teşkil ettiği veya işbu Sözleşmenin tatbikatına engel olduğu nispette ilga edildiği veya talik olunduğu haller müstesna olmak üzere, meriyette kalacaktır. Bu mülâhaza ve adaletin fiilen idaresini temin zarureti mahfuz kalmak üzere, işgal altındaki toprakların mahkemeleri, mezkûr kanunda derpiş edilen bilcümle cürümler hususunda işlemeye devam edecektir.

Maamafih şagil devlet, işgali altındaki toprak ahalisini, işbu sözleşmeden kendi uhdesine terettüp eden vecibeleri yerine getirmek ve mezkûr toprakların muntazam idaresiyle birlikte gerek şamil devletin gerek işgal kuvvetleri veya idaresi mensuplarının ve bu devlet tarafından kullanılan müesseselerin ve muvasala yollarının emniyetini temin etmek için lüzumlu olan tedbirlere tabi tutulabileceklerdir.

Neşir

Madde – 65

Şamil devlet tarafından ısdar olunacak cezai tedbirler, ancak halkın dilinde neşir ve onun ıttılaına götürüldükten sonra meriyete girecektir. Bu tedbirler, makabline şâmil olamaz.

Özel Mahkemeler

Madde – 66

Şamil devlet, 64 ncü maddenin ikinci bendi mucibince ısdar edeceği cezai mevzuatın ihlâli takdirinde maznunları gayri siyasî ve nizami şekilde teessüs etmiş kendi askerî mahkemelerine tevdi edebilir. Ancak, bu askerî mahkemelerin, bu işgal altındaki topraklarda bulunması şarttır. İstinaf mahkemeleri de tercihan işgal altındaki memlekette bulunacaktır.

Kanunların Tatbik Edilmesi

Madde – 67

Mahkemeler, ancak cürümden mukaddem mer’i bulunan ve umumî hukuk esaslarına, bilhassa cezaların nisbiyeti prensibi bakımından uygun olan kanunî mevzuatı tatbik edebilirler. Mahkemeler, maznunun şamil devlet tebaasından olmadığını nazarı itibara alacaktır.

Cezalar, Ölüm Cezası

Madde – 68

Himaye gören bir şahıs, münhasıran şamil devlete zarar vermek maksadıyla bir cürüm işler ve bu cürüm de işgal kuvvetleri veya idaresi mensuplarının hayatına veya beden bütünlüğüne dokunmaz, ciddi bir kollektif tehlike ihdas etmez ve işgal kuvvetleri veya idaresinin mallarını veya onların kullandıkları tesisatı vahim surette izrar etmezse, mezkûr şahıs enterne edilme veya hafif hapis cezasına çarpılır. Şu kadar varki, bu enternömanın veya hapsin müddeti işlenen cürümle mütenasip olacaktır. Bundan başka, bu gibi cürümler için enterne edilme veya hapis cezası himaye gören şahıslar hakkında hürriyeti selbeden yegâne tedbir olacaktır. İş bu sözleşmenin 66 ncı maddesinde derpiş olunan mahkemeler, hapis cezasını aynı müddetle enterne etme tedbirine serbestçe tahvil edebilirler.

Şamil devlet tarafından 64 ncü ve 65 nci maddeler mucibince isdar olunan cezai mevzuat, himaye gören şahıslar hakkında ölüm cezasını, ancak casusluktan, şamil devletin askerî tesislerine karşı vahim sabotaj hareketlerinden veya bir şahsın veya müteaddit şahısların ölümüne sebep olan kasdi cürümlerden dolayı ve işgal edilen topraklarda işgal başlamadan evvel mer’i kanunlarda bu gibi hareketler için ölüm cezası mevcut olmak şartıyle, derpiş edebilir.

Himaye gören bir şahıs hakkında ölüm cezası ancak, maznunun şamil devlet tebaasından olmamak itibariyle ona hiçbir sadakat vazifesiyle bağlı olmadığı hususuna mahkemenin bilhassa nazarı dikkati celbedilmiş olması kaydıyle verilebilir.

Cürüm sırasında en az on sekiz yaşında bulunmıyan mazharı himaye bir şahıs hakkında hiçbir suretle ölüm cezası verilemez.

Mevkufiyetin Cezadan Mahsubu

Madde – 69

Bilcümle ahvalde, himâye gören maznun bir şahıs hakkında verilecek her türlü hapis cezasından ihtiyati mevkufiyet müddeti tenzil olunacak

İşgalden Evvel İşlenen Suçlar

Madde – 70

Harb kanunlarına ve örf ve adetlerine mugayir hareketler müstesna olmak üzere, himâye gören şahıslar işgalden evvel veya işgalin muvakkaten inkıtaa uğraması sırasında yaptıkları hareketlerden veya izhar ettikleri fikirlerden dolayı şamil devlet tarafından tevkif, takip ve mahkûm edilemezler.

İşgal edilen toprağa muhasamat başlamadan evvel iltica etmiş olan şamil devlet tebaaları evvel işlenilmiş olup toprağı işgal edilen devletin hukuki mevzuatı sulh zamanında iadeyi muhik kılan adi cürümlerden dolayı, tevkif ve takip ve mahkûm edilebilirler veya işgal altındaki topraktan götürülebilirler.

Ceza Usulü

Madde – 71

Şamil devletin selâhiyetli mahkemeleri, nizami bir muhakeme cereyan etmeden, hiçbir mahkumiyet kararı veremezler.

Şamil devletçe takibata, uğrıyacak her maznun, kendi aleyhinde tesbit olunan ittiham unsurlarından bütün teferruatıyle, anlıyabileceği bir lisanla yazılı olarak bilateehhür haberdar edilecektir ve davası kabil olduğu kadar süratle, rüyet olunacaktır.

Şayet ittiham unsurları, ölüm cezasına veya iki sene ve daha fazla hapis cezasına mahkumiyeti intaç edecek mahiyette olursa, hami devlet himaye gören şahıslar hakkında şamil devletçe tevessül olunacak her takipten haberdar edilecektir. Hami devlet, her an dava safhası hakkında malumat alabilir. Bundan başka hami devletin gerek bu davalar hakkında gerek himaye gören şahıslar aleyhinde şamil devlet tarafından tevessül olunan diğer herhangi bir takip hakkında, kendi isteği üzerine, her türlü malûmatı almaya hakkı olacaktır.

İşbu maddenin ikinci bendinde derpiş olunduğu üzere hami devlete vukubulacak tebligat, derhal yapılacak ve herhalde ilk celse tarihinden üç hafta evvel mezkûr devlete varmış olacaktır.

Muhakemenin açılışında, işbu madde hükümlerine tamamıyla riayet olunduğu ıspat edilemezse, muhakeme cereyan edemez. Tebligat bilhassa aşağıdaki hususları ihtiva edecektir:

a. Maznunun hüviyeti,

b. İkamet veya mevkufiyet yeri,

c. İtham unsurunun veya unsurlarının tasrihen beyanı (ithamın dayandığı cezai mevzuat zikrolunacaktır),

d. Davayı hangi mahkemenin rüyet edeceği,

e. İlk celsenin yeri ve tarihi.

Müdafaa Hakkı

Madde – 72

Her maznun, kendi müdafası için lüzumlu olan delilleri ibraz etmek hakkını haiz olacak ve bilhassa şahitler ikame edebilecektir. Her maznunun, bizzat intihap edeceği ehliyetli bir müdafi tarafından müzaheret görmeye hakkı olacaktır. Bu müdâfi onu serbestçe ziyaret edebilecek ve müdafaasını hazırlamak için lüzumlu olan kolaylıkları görecektir.

Şayet maznun bir müdafi intihap etmemiş olursa, hami devlet ona bir müdafi temin edecektir. Eğer maznun ağır bir ithama muhatap olacaksa ve hami bir devlet ve mevcut olmazsa, şamil devlet, maznunun muvafakati şartıyla, ona bir müdafi temin eyleyecektir.

Her maznuna, kendi arzusuyla feragat etmediği takdirde, gerek istintakta gerek mahkemede bir tercüman müzaheret edecektir. Her maznun, her zaman tercümanı reddedebilecek ve yerine başka birinin ikamesini isteyebilecektir.

Temyiz Hakkı

Madde – 73

Her mahkûm, mahkeme tarafından tatbik edilen mevzuatta derpiş olunan temyiz yollarına gitmek hakkını haiz olacaktır. Mahkûm, malik olduğu temyiz haklarından ve bunları kullanmak için icabeden mühletlerden tamamiyle haberdar edilecektir.

İşbu kısımda derpiş olunan ceza muhakeme usulleri, buna imtisalen, temyize de tatbik edilecektir. şayet mahkemece tatbik olunan kanunda temyiz imkânları derpiş edilmiyorsa., maznunun, şagil devletin selâhiyetli makamına muhakeme ve mahkumiyet aleyhinde müracaata hakkı olacaktır.

Koruyucu Devletin Mümessilleri

Madde – 74

Hami devlet mümesilleri, himaye gören bir şahsı muhakeme eden her mahkemede, şagil devletin emniyeti nef’ine olarak istisnaen gizli cereyan etmesi halleri hariç, hazır bulunmak hakkına malik olacaktır. Bu takdirde şagil devlet hami devlete keyfiyeti bildirecektir. Muhakemenin mahallini ve başlayacağı tarihi mübeyyin bir ihbarname hami devlete gönderilecektir.

Ölüm cezasını veya iki sene ve daha fazla hapis cezasını mutazammın mahkeme kararları, kabil olduğu kadar süratle ve esbabı izah olunarak hami devlete tebliğ edilecektir. Bu kararlar, 71 nci madde mucibince yapılan tebligatın beyanını ve hürriyeti selbeden bir cezayı tazammun eden hükümler hakkında da bu cezanın çekileceği yerin beyanını ihtiva edecektir. Diğer kararlar mahkeme zabıtlarına geçirilecek ve hami devlet mümessilleri tarafından tetkik olunabilecektir. Ölüm cezasına veya iki sene ve daha fazla müddetle hürriyeti selbeden bir cezaya mahkumiyet takdirinde temyiz mühletleri ancak mahkeme kararı hami devletin eline vasıl olduğu andan itibaren başlıyacaktır.

Ölüm Cezası Hükmü

Madde – 75

İdama mahkûm edilen şahıslar hiç bir suretle af talebinde bulunmak hakkından mahrum edilemezler.

Hiç bir ölüm cezası, bu mahkûmiyeti teyit eden kati hüküm veya af talebini reddeden karar hami devletin eline vasıl olduğu andan itibaren en az altı aylık bir müddet munkazi olmadan, infaz edilemez.

Bu altı aylık mühlet musarrah bazı ahvalde, şagil devletin veya silahlı kuvvetlerinin emniyetinin teşkilâtı bir tehdide maruz bulunduğu vahim ve nazik ahval ve şeraitten anlaşıldığı takdirde kısaltılabilir. Bu mühlet kısaltılması hami devlete ihbar olunacak ve bu devlet, selâhiyetli işgal makamları nezdinde mezkür idam kararları hakkında zamanında teşebbüslerde bulunmak imkânına malik olacaktar,

Tutuklulara Yapılacak Muamele

Madde – 76

Himaye gören maznun şahıslar, işgal altındaki memlekette mevkuf tutulacaklar ve mahkûm oldukları takdirde de cezalarını orada çekeceklerdir. Mümkün olursa diğer mevkuflardan ayrı bulundurulacaklar ve hiç değilse işgal altındaki memleketin cezaevleri rejimine tekabül edecek ve onları sıhhatli bir vaziyette tutmaya kifayet edecek bir iaşe hıfzısıhha rejimine tabi olacaklardır.

Sıhhi vaziyetlerinin icab ettirdiği tıbbi tedavi altına alınacaklardır.

Keza isteyebilecekleri, ruhani yardımı görmelerine müsaade olunacaktır.

Kadınlar, ayrı mahallerde ikamet ettirilecekler ve doğrudan doğruya kadınların nezareti altına, konulacaklardır.

Esirler için derpiş edilmiş olan hususi rejim gözönünde bulundurulacaktır.

Himaye gören mevkuf şahıslar, 143 ncü madde mucibince hami devlet mümessilleriyle Beynelmilel Kızılhaç Komitesi mümessillerinin ziyaretini kabul etmek hakkını haiz olacaklaxdır.

Bundan başka, ayda hiç değilse bir adet yardım paketi hakları olacaktır.

İşgaldeki Yerlerde Bulunan Mevkufların Teslimi

Madde – 77

İşgal altındaki topraklarda bulunan maznun veya mahkemelerce mahkûm, himaye gören şahıslar, işgal sonunda, kurtarılan toprak makamlarına dosyalarıyla birlikte teslim edileceklerdir.

Güvenlik Tedbirleri

Madde – 78

Şayet şagil devlet, himaye gören şahıslar hakkında, mücbir emniyet sebeplerine mebni tedbirler almaya lüzum görürse, bunları nihayet mecburi ikamete memur ve enterne edebilir.

Mecburi ikamete veya enterne edilmeye müteallik kararlar, işbu sözleşme hükümleri mucibince şagil devletçe tesbit olunacak muntazam bir usule tevfikan verilecektir. Bu usul alâkadarların, temyiz hakkını derpiş edecektir. Bu temyiz en kısa bir müddet zarfında, intaç edilecektir. Şayet kararlar tasdik olunursa, mezkür devlet tarafından teşkil olunacak selâhiyetli bir teşekkül vasıtasıyle muayen devrelerde, kabilse altı ayda bir yeniden tetkik olunacaktır.

Mecburi ikamete tabi tutulan ve bu suretle ikametgâhlarını terke mecbur olan mazharı himaye şahıslar, bilakaydüşart işbu sözleşmenin 39 ncu maddesi hükümlerinden istifade edeceklerdir.

KISIM IV

ENTERNELERE TATBİK OLUNACAK MUAMELEYE MÜTEALLİK KAİDELER


FASIL I

UMUMİ HÜKÜMLER


Kanunların Tatbiki ve Enterne Edilme

Madde – 79

İhtilâfa dahil taraflar, himaye gören şahısları ancak 41 nci, . 42 nci, 43 ncü, 68 nci ve 78 nci maddelerin hükümleri dahlinde enterne edebilirler.

Medenî Hakları Kullanma Ehliyeti
Madde – 80

Enterneler bütün medenî ehliyetlerini muhafaza edecekler ve bundan mütevellit haklarını, enterne vaziyetleriyle kabil telif olduğu nispette kullanacaklardır.

Himaye

Madde – 81

Himaye gören şahısları enterne edecek ihtilâfa dahil taraflar, onların bakımını bilâ ücret temin etmek ve keza sıhhî vaziyetlerinin icabettirdiği tıbbî tedaviye tevessül eylemekle mükelleftirler.

Bu masrafların tahsili zımnında, enternelerin tahsisatmdan, yevmiyelerinden veya alacaklarından hiçbir tevkifat yapılmayacaktır.

Zilyet devlet, enternelere bağlı şahısların, da bakımını, kâfi geçim vasıtalarına malik olmadıkları veya bizzat hayatlarını kazanmaya muktedir bulunmadıkları takdirde temin, eyleyecektir.

Guruplara Ayırma

Madde – 82

Zilyet devlet, enterneleri kabil olduğu derecede milliyetleri, dilleri ve örf ve adetleri itibarı ile gruplandıracaktır. Aynı memleketin tebaaları olan enterneler, münhasıran dilleri başka olduğu için birbirlerinden ayrılmayacaklardır.

Aynı ailenin efradı ve bilhassa ebeveyn ve çocuklar, enterne edildikleri müddetçe, aynı enternöman yerinde toplanacaklardır. Ancak iş ihtiyaçları, sıhhî sebepler veya işbu kısmın IX ncu faslında derpiş olunan hükümlerin tatbiki muvakkat bir ayrılığı lüzumlu kıldığı haller bundan müstesnadır. Enterneler, ebeveyn nezareti dışında serbest bırakılan. çocukların kendileriyle birlikte enterne edilmesini talep edebilirler.

Aynı ailenin efrâdı, her türlü imkân nispetinde, aynı yerlerde toplanacaklar ve diğer enternelerden ayrı olarak ibate edileceklerdir. Kendilerine aile hayatı yaşayabilmeleri için lüzumlu olan kolaylıklar gösterilecektir.

FASIL II

ENTERNÖMAN YERLERİ


Enternöman Yerlerinin Tesbiti ve İşaretlenmesi

Madde – 83

Zilyet devlet, enternöman yerlerini harp tehlikelerine bilhassa maruz mahallere koyamaz.

Zilyet devlet, enternöman yerlerinin coğrafi mevkileri hakkında faydalı bilcümle malumatı hami devlet vasıtasıyla düşman devletlere bildirecektir.

Askerî mülahazalar imkân verdikçe, enterne kampları, gündüz havadan bariz bir şekilde görülecek tarzda konulmuş (IC) harfleriyle belirtilecektir. Mamafih, alâkadar devletler diğer bir işaret vasıtası hususunda mutabık kalabilirler. Bir enterne kampından başka hiç bir yer bu suretle işaretlendirilemez.

Enternelerin Ayrılması

Madde – 84

Enterneler, harp esirlerinden ve diğer bir sebeple hürriyetten mahrum edilmiş olan şahıslardan ayrı olarak ibate ve idare olunacaklardır.

Yerleşme ve Hıfzısıhha

Madde – 85

Zilyet devlet, himaye gören şahısların enterne edilmelerinin bidayetinden itibaren bilcümle hıfzısıhha ve sıhhat teminatını haiz ve şiddetli iklim şartlarına ve harbin tesislerine karşı müessir bir himaye temin eyliyen binalarda veya konaklarda yerleştirilecektir. Daimi enternöman yerleri hiçbir halde gayrisıhhi veya iklimi enterneler için zararlı olabilecek mıntıkalarda kurulamaz. Himaye gören şahıslar, gayri sıhhî veya iklimi sıhhat için muzır bir mıntıkada muvakkaten enterne edildikleri bütün hallerde, bu tehlikelerden endişeye mahal olmayan yerlere ahval ve şeraitin imkân verdiği suretle naklolunacaklardır.

Binalar, tamamıyla rutubetten masun bulunacak ve bilhâssa gece bastıktan sonra ışıklar söndürülünceye kadar kâfi derecede ısıtılmış ve tenvir edilmiş olacaktır. Yatı yerleri kâfi derecede geniş ve havadar olacak, enterneler münasip yatak takımlarına ve kâfi miktarda örtüye malik bulunacaklardır. Bu hususta iklim ve enternelerin yaşı, cinsiyeti ve sıhhi vaziyetleri göz önünde bulundurulacaktır.

Enterneler, gece ve gündüz hıfzısıhha icaplarına uygun ve daima temiz halde tutulacak sıhhî tesisata sahip olacaklardır. Enternelere, vücut temizliklerinin hergünkü bakımı ve çamaşırlarının yıkanması için kâfi miktarda su ve sabun verilecektir. Bu hususta lüzumlu tesisat ve kolaylıklar temin olunacaktır. Bundan başka enterneler, duş ve banyo tesislerine de malik olacaklardır. Enternelere hıfzısıhha bakımı ve temizlik işleri için icabeden zaman verilecektir.

İstisnaî ve muvakkat bir tedbir mahiyetinde olarak, enterne kadınları aynı aile gurubuna, mensup olmadıkları halde erkeklerle aynı enternöman yerine koymak icabederse, onlara ayrı yatacak yerler ve sıhhî tesisat temini mecburidir.

İbadet Mahalleri Tahsisi

Madde – 86

Zilyed devlet, enternelerin emrine mezhepleri her ne olursa olsun, elverişli ibadet mahalleri verecektir.

Kantinler

Madde – 87

Enternelerin sabun ve tütün de dahil olmak üzere, refahlarını ve şahsi konforlarını artıracak mahiyette olan gıda maddelerini ve kullanılacak eşyayı, mahallî ticaret fiyatlarını hiçbir veçhile aşmayacak fiyatlarla tedarik edebilmelerine imkân vermek için bütün enternöman yerlerinde, şayet mümasil diğer kolaylıklara malik bulunmuyorlarsa kantinler tesis olunacaktır.

Kantinlerin kârı, her enternöman yerinde ihdas ve alâkadar enternöman yerinde bulunan enterneler nef’ine idare edilecek olan hususi yardım fonuna yatırılacaktır.102 nci maddede derpiş olunan enterneler komitesi, kantinlerin tedvirine ve bu fonun idaresine nezaret etmek hakkını haiz olacaktır.

Bir enternöman yeri lağvedildiği zaman, yardım fonunun alacak bakiyesi aynı milliyette enternelere tahsis edilmiş olan diğer bir enternöman yerinin yardım fonuna naklolunacak veya böyle bir yer mevcut değilse, zilyed devlet nezdinde geri kalan diğer bütün enternelerin nef’ine olarak idare edilecek merkezi bir yardım fonuna yatırılacaktır.

Hava Alârmlarından Korunmak İçin Sığınak

Madde – 88

Hava bombardımanlarına ve sair harp tehlikelerine maruz bütün enternöman yerlerinde lüzumlu himayeyi temin için münasip ve kâfi sayıda sığınaklar tesis olunacaktır. Alârm halinde, kendi konaklarının himayesine iştirak edecek olanlar müstesna olmak üzere, enterneler kabil olduğu kadar süratle bu sığınaklara gidebileceklerdir. Halk hakkında ittihaz olunacak bilcümle himaye tedbirleri bunlara da tatbik edilecektir.

Enternöman yerlerinde yangın tehlikelerine karşı da kâfi ihtiyat tedbirleri alınacaktır.

FASIL III

İAŞE VE İLBAS


İaşe

Madde – 89

Enternelere normal bir sıhhat muvazenesi temin etmek ve gıdasızlıktan tevellüt edecek teşevvüşlere mani olmak için enternelerin günlük iaşe tayınları miktarı, vasıf ve tenevvü itibariyle kâfi derecede olacaktır. Keza enternelerin alışık olduklan rejim de nazarı itibara alınacaktır.

Bundan başka enternelere, malik olabilecekleri munzam yiyecekleri bizzat hazırlamak vasıtaları da verilecektir.

Enternelere kâfi miktarda içecek su temin olunacaktır. Bunların tütün içmelerine müsaade edilecektir.

İşçiler, gördükleri işim mahiyetiyle mütenasip munzam gıda alacaklardır.

Gebe ve loğusa kadınlar ve on beş yaşından küçük çocuklar fizyolojik ihtiyaçlarıyle mütenasip munzam gıda alacaklardır.


Giyim

Madde – 90

Enternelere, tevkif edildikleri sırada beraberinde elbise, ayakkabı ve yedek çamaşır almaları ve lüzumu halinde, bunları sonraları da tedarik etmeleri için her türlü kolaylıklar gösterilecektir. Enterneler iklimin icabettirdiği derecede elbiseyi malik değillerse ve bunları tedarik edemezlerse, zilyed devlet bu elbiseleri onlara parasız verecektir.

Zilyed devletin enternelere vereceği elbiseleri ve enternelerin elbiselerine haricen koyabileceği işaretler ne terzil edici mahiyette ne de gülünç olacaktır.

İşçilere, işin mahiyeti icabettirdiği her yerde, münasip koruma elbiseleri de dahil olmak üzere, iş kıyafetleri temin edilecektir.

FASIL IV

HIFSISIHHA VE TIBBİ TEDAV İ


Tıbbi Tedavi

Madde – 91

Her enternöman yerinde, ehliyetli bir doktorun idaresinde, münasip bir revir bulunacak ve enterneler burada muhtaç olabilecekleri tedaviyi görecekler ve muvafık bir gıda alacaklardır. Sâri veya akli hastalıklara uğrayanlar için tecrit mahalleri tahsis edilecektir.

Loğusa kadınlar ve ağır bir hastalığa tutulan veya vaziyetleri hususi bir tedaviyi, cerrahi bir müdahaleyi veyâ hastaneye kaldırılmayı icabettiren enterneler, bunları tedaviye elverişli bilcümle müesseselere kabul olunacaklar ve halkın heyeti umumiyesine gösterilen ihtimamdan daha aşağı olmıyan bir tedavi göreceklerdir.

Enterneler tercihan kendi milliyetlerine mensup bir tıbbi personel tarafın tedavi olunacaklardır.

Enterneler, muayene olmak üzere tıbbî makamların önüne çıkmaktan men olunamayacaklardır. Zilyed devletin tıbbî makamları tedavi altına alınan herhangi bir enterneye, talebi üzerine, hastalığının veya yaralarının mahiyeti, tedavinin müddeti ve yapılan müdavatı gösterir resmî bir vesika vereceklerdir. Bu vesikanın bir sureti 140 ncı maddede derpiş olunan Merkez Ajansına gönderilecektir.

Enternelerin sıhhatli bir vaziyette kalmaları için yapılan lüzumlu tedavi ve verilen aletler, bilhassa diş ve saire protezleri ve gözlükler onlara meccanen temin olunacaktır.

Sıhhi Teftişler

Madde – 92

Enternelerin sıhhı teftişleri en az ayda bir defa yapılacaktır. Bu teftişlerin hedefi bilhassa umumî sıhhat ve gıda vaziyetiyle temizlik vaziyetlerini kontrol etmek ve sari hastalıkları, bilhassa veremi, zührevi hastalıkları ve sıtmayı meydana çıkarmaktır. Bu teftişler bilhassa her enternenin tartılması ve senede en az bir defa radioskopik muayenesini ihtiva edecektir.

FASIL V

DİNİ, FİKRİ VE BEDENİ FAALİYETLER


Dini Faaliyetler

Madde – 93

Enterneler, zilyed makamlar tarafından tayin olunacak mutat inzibati tedbirlere riayet etmek şartıyle, kendi mezheplerinin ayinlerine iştirak de dahil olmak üzere, dinlerinin vecibelerini yerine getirmekte tamamıyle serbest bırakılacaktır.

Bir dinin rahibi olan enterneler, dindaşları arasında rahipliği tamamıyle ifaya mezun kılınacaklardır. Bu hususta, zilyed devlet rahiplerin aynı dili konuşan ve aynı dine sâlik olan enternelerin yerleştirildikleri enternöman kampları arasında adilâne bir tarzda taksim edilmelerine itina gösterilecektir. Şayet rahipler kâfi miktarda değilseler, zilyed devlet bir enternöman yerinden diğerine gitmeleri için icabeden kolaylıkları gösterecek, bilhassa nakil vasıtaları verecektir ve hastanelerde yatan enterneleri ziyaret etmelerine müsaade olunacaktır. Bu dinin rahipleri, ruhani vazifeleri hususunda zilyed devletin dini makamlarıyle ve imkân nisbetinde, kendi mezheplerine ait beynelmilel dini teşkilâtla muhabere serbestisinden istifade edeceklerdir. Bu muhabere, 107 nci maddede zikrolunan kontenjana dahil addedilmeyecektir, fakat 112 nci maddenin hükümlerine tabi tutulacaktır.

Şayet enterneler kendi dinlerinin bir rahibinin yardımlarına mazhar olmazlarsa veya bu rahipler kâfi sayıda bulunmazlarsa, aynı mezhebin mahallî dini makamı, zilyed devletle mutabık olarak, ya enternelerin sâlık bulundukları mezhebin bir rahibini yahut da, mezkûr din itibariyle imkân varsa, müşabih bir mezhebin rahibini veya ehliyetli bir lâiki tayin edebilecektir. Bu lâik memur, deruhde ettiği vazifeye muzaf bütün hususlardan istifade edecektir. Bu suretle tayin olunacak şahıslar, zilyed devletin koyduğu bilcümle nizamata, inzibat ve emniyetin nef’ine olarak, riayet edeceklerdir.

Fikir, Terbiye, Eğlence ve Spor

Madde – 94

Zilyed devlet, enternelerin fikir, terbiye, vakit geçirme ve spor faaliyetlerini bunlara iştirak edip etmemekte kendilerini serbest bırakmakla beraber, teşçi edecektir. Bunların ifasını teminen mümkün olan her tedbiri alacak ve bilhasa münasip mahaller tahsis edecektir.

Enternelerin tahsillerine devam etmelerine ve yeni tahsillere koyulmalarına imkân vermek üzere kendilerine mümkün olan her türlü kolaylık gösterilecektir. Çocukların ve gençlerin talim ve terbiyeleri temin olunacaktır. Bunlar enternöman yerlerinin gerek içinde, gerek dışında mekteplere devam edebileceklerdir.

Enterneler bedeni hareketlerde bulunmak, sporlara ve açık hava oyunlarına iştirak etmek imkânına malik olacaklardır .Bütün enternöman yerlerinde, bu husus için serbest sahalar tahsis edilecektir. Çocuklara ve gençlere hususi yerler tahsis olunacaktır.

Çalışma Şartları

Madde – 95

Zilyed devlet, enterneleri ancak kendileri arzu ederlerse işçi olarak kullanabilir. Her halde, bazıları enterne edilmemiş bir himaye gören şahsa tahmil edildiği takdirde işbu Sözleşmenin 40 ncı veya 51 nci maddelerini ihlâl edecek olan içlerde ve keza tehzil ve terzil edici mahiyetteki işlerde kullanmak yasaktır.

Altı haftalık bir çalışma devresinden sonra enterneler sekiz gün evvelden haber vermek şartıyle her zaman çalışmaktan vazgeçebilirler.

Bu hükümler, zilyed devletin enterne doktorları, dişçileri ve diğer sıhhiye personeli azasını beraber ikamet ettikleri enterneler lehine olarak mesleklerini ifaya mecbur tutmak, enterneleri enternöman yerinin idare ve bakım işleriyle tavzif etmek, bu şahısları mutfak ve diğer ev işlerinde kullanmak ve nihayet enterneleri hava bombardımanlarına ve harpden mütevellit diğer tehlikelere karşı korumaya matuf içlerde istihdam etmek hususlarındaki hakkına bir halel getiremez. Mamafih hiç bir enterne, idare doktoru tarafından bedenen kabiliyetsizliği beyan olunan işleri ifaya mecbur tutulamaz.

Zilyed devlet, bütün çalışma şartlarına, tıbbi müdavata, ücretlerin ve iş kazalarıyle meslekî hastalıklar tazminatının tediyesine müteallik mesuliyetleri tamamiyle deruhde edecektir. Çalışma şartları ve iş kazalariyle meslekî hastalıklar tazminatı millî kanunlara ve örf ve adete uygun olacaktır ve hiçbir veçhile aynı mıntıkada aynı mahiyetteki işe tatbik edilenden aşağı olmayacaktır. Ücretler, zilyed devlete enterneler ve icabı halde zilyed devletten gayri iş verenler arasında mutabık kalınarak ve zilyed devleti enterneye maccanen bakmak ve keza ona sıhhî vaziyetinin lüzumlu kıldığı tıbbî müdavatı meccanen temin eylemek hususundaki mükellefiyeti gözönünde bulundurularak, adilane bir tarzda tayin olunacaktır. Üçüncü bentte istihdaf olunan işlerde devamlı olarak istihdam edilen enterneler, zilyed devletten âdilâne bir ücret alacaklardır; çalışma şartları ve iş kazalarıyle meslek hastalıkları tazminatı aynı mıntıkada aynı mahiyetteki işler için tatbik olunandan aşağı olmayacaktır.


İş Müfrezeleri

Madde – 96

Her iç müfrezesi bir enternöman yerine bağlı olacaktır. Zilyed devletin selâhiyetli makamları ve bu enternöman yerinin kumandanı, iş müfrezelerinde işbu Sözleşme hükümlerine riayet edilmesinden mesul olacaktır. Kumandan, kendine tabi iş müfrezelerinin muntazam bir listesini tutacak ve enternöman yerlerini ziyaret edecek olan hami devletin, Beynelmilel Kızılhaç Komitesinin veya diğer insani teşkilâtın murahhaslarına tevdi edecektir.

FASIL VI

ŞAHSI MÜLKİYET VE MALİ MENABİ


Kıymetli ve Şahsî Eşya

Madde – 97

Enternelerin zati eşyalarını muhafaza etmelerine müsaade olunacaktır. Üzerlerinde bulunan paralar, çekler, esham, ilah, keza kıymetli eşya ancak mevzu usuller dairesinde ellerinden alınabilecektir. Kendilerine bunlar için tefsilâtlı bir makbuz verilecektir.

Paralar, 98 nci maddede derpiş olunduğu üzere, her enterneye ait hesabın matlubuna kaydolunacaktır. Bu paralar başka bir paraya tahvil edilemez. Meğer ki sahibinin enterne edildiği toprakların kanunu bunu zaruri kılsın veya bizzat enterne buna muvafakat eylesin.

Bilhassa şahsi veya hıssi kıymeti olan eşya enternelerden alınamaz. Enterneler, tahliye edildiklern veya vatanlarına iade olundukları vakit, 98 nci madde mucibince tutulacak hesaplarının matlubunda bulunan bakiyeyi nakden alacakları gibi zilyed devletin, mer’i kanunlarına göre, alıkoyması icabeden eşya ve kıymetler hariç olmak üzere, enterne edilmeleri sırasında kendilerinden ahnan bilcümle eşyayı, paraları, çekleri, eshamı vesaireyi de geri alacaklardır. Enterneye ait bir mal bu kanunlar sebebiyle alıkonulacak olursa alâkadara tefsilâtlı bir tasdikname verilecektir.

Enternelerin elinde bulunacak aile vesikaları ve hüviyet varakaları ancak makbuz mukabilinde kendilerinden alınabilir. Hiçbir zaman enterneler hüviyet varakasız bulunmayacaklardır. Eğer hüviyet varakaları yoksa kendilerine zilyed makamlar tarafından tanzim edilen ve enternömanın sonuna kadar hüviyet varakasının yerini tutacak olan hususi vesikalar verilecektir.

Enterneler, mubayaat yapabilmek için, üzerlerinde nakit veya mubayaa bonoları olarak bir miktar para bulundurulabileceklerdir.

Millî Kaynaklar ve Tahsisat

Madde – 98

Enterneler, yiyecek ve tütün, tuvalet levazımı gibi eşya mubayaa edebilmek için muntazaman tahsisat alacaklardır. Bu tahsisat, kredi veya mubayaa bonoları tarzında olabilir.

Bundan maada, enterneler, tebaası bulundukları devletten, hami devletten, kendilerine yardım edebilen herhangi bir teşekkülden veya ailelerinden para alabilecekleri gibi, zilyed devletin kanunları mucibince mallarının gelirlerini de alabilirler, Menşe devletinin tahsis ettiği para miktarları her sınıf enterneler için (mâlül, hasta, gebe kadın ilâh.) aynı olacak ve mezkûr devlet tarafıdan işbu sözleşmenin 27 nci maddesinde menedilen fark gözetmeye müstenit bir tesbit yapılamayacağı gibi zilyed devlet tarafından da böyle bir esasa istinaden tevzi edilemeyecektir.

Zilyed devlet, her enterne için muntazam bir hesap tutacak ve bu hesabın matlubuna işbu maddede zikrolunan tahsisatla, enternenin kazandığı ücretler ve kendisine yapılan, para irsalâtı kaydolunacaktır. Keza, kendisinden alınan ve enternenin bulunduğu topraklarda mer’i kanunlar mucibince serbest bırakılabilecek olan paralar da bu matluba geçirilecektir. Ailesine veya iktisaden kendisine bağlı şahıslara para göndermesi için enterneye, alâkadar topraklarda meri kanunlarla telifi kabil olan her türlü kolaylıklar gösterilecektir. Enterne, zilyed devletin tesbit ettiği hadler dahilinde, şahsî masrafları için lüzumlu olan parayı bu hesaptan çekebilecektir. Enterneye, hesabını incelemek ve hülasalar almak hususunda. her zaman makul kolaylıklar gösterilecektir. Bu hesap, talep üzerine, hami devlete Bildirilecek ve enterne başka bir yere naklolunursa, onu takip edecektir.

FASIL VII

İDARE VE İNZİBAT


Enternöman Yerinin İdaresi

Madde – 99

Her enternöman yeri, zilyed devletin muntazam askerî kuvvetleri arasından veya muntazam sivil idari kadrosundan seçilmiş mesul bşr subay veyâ memurun idaresi altına konulacaktır. Enternöman yerinin subay veya memurun idaresi altına konulacaktır. Enternöman yerinin kumandanı olan subay veya memurun elinde işbu sözleşmenin kendi mensup olduğu memleketin resmî dilinde veya resmî dillerinden birinde yazılmış metni bulunacak ve kendisi bu mukavelenin tatbikatından mesul olacaktır. Nezarete memur personele gerek işbu sözleşme hükümleri, gerek sözleşmenin tatbikini istihdaf eden nizamnameler öğretilecektir.

İşbu sözleşmenin ve yine işbu sözleşme mucibince akdedilmiş olan hususi anlaşmaların enternelerce anlaşılacak bir lisanla yazılmış metinleri enternöman yerlerine asılacak veya enterneler komitesinin elinde bulunacaktır.

Nizamnameler, emirler, ihtarlar ve her türlü ihbarlar enternelerin anladıkları lisanda kendilerine tebliğ olunacak ve enternöman yerlerini içine aslacaktır.

Enternelere verilecek ferdi bütün emirler ve kumandanlar keza, kendilerinin anlıyabilecekleri bir lisanda verilecektir.

Genel Disiplin

Madde – 100

Enternöman yerlerindeki inzibat insanlık prensipleriyle kabili telif olacak ve hiçbir halde enternelerin sıhhatine muzır yorgunlukları veya maddî veya mânevî ezalarını mucip olmıyacaktır. Teşhis için damga vurulması veya bedeni alâmetler ve işaretler konulması memnudur.

Bilhassa ayakta. uzun bekletmeler veya yoklamalar ceza mahiyetindeki beden talimleri, askerî manevra, talimleri ve yiyecek tahditleri yasaktır.

Müracaat ve şikâyet

Madde – 101

Enterneler, ellerinde bulundukları makamlara, kendilerinin tabi tutuldukları rejim hakkında istida vermek hakkını haiz olacaklardır.

Enterneler, enternöman rejimi hususunda şikâyetlerini mucip noktaları, bildirmek üzere, lüzum görürlerse, gerek enterneler komitesi vasıtasıyle gerek doğrudan doğruya hami devlet mümessillerine keza bilâtahdit müracaat hakkını haiz olacaktır.

Bu istida ve şikâyetler müstacelen ve değiştirilmeden sevkolunacaktır. Bu şikâyetler, esassız oldukları anlaşılsa bile, hiçbir cezayı istilzam etmiyeceklerdir.

Enterneler Komitesi, hami devlet mümessillerine enternöman yerlerindeki vaziyet ve enternelerin ihtiyaçları hakkında muayyen zamanlarda muntazaman raporlar gönderebilirler.

Enternöman Yerinde Temsilci Seçimi

Madde – 102

Her enternöman yerinde enterneler, zilyed devlet makamları, hami devletler, Beynelmilel Kızılhaç Komitesi ve yardımda bulunan diğer herhangi bir teşekkül nezdinde kendilerini temsil etmek üzere, her altı ayda bir serbestçe ve gizli rey ile bir komiteye aza seçeceklerdir. Bu komitenin azaları tekrar intihap olunabilir.

Seçilen enterneler, zilyed makam bu intihabı tasdik ettikten sonra vazifeye başlıyacaklardır. Red veya azil halinde sebepleri alâkadar hami devletlere bildirilecektir.

Görevleri

Madde – 103

Enterne komiteleri, enternelerin bedeni, ruh ve fikrî vaziyetlerinin iyiliğine hadim olacaklardır.

Bilhassa, enterneler kendi aralarında karşılıklı bir yardım sistemi teşkil etmek isterlerse, bu teşkilât işbu sözleşme ile tevdi olunan hususi vazifelerden ayrıca, mezkür komitelerin selâhiyeti cümlesinden olacaktır.

Yetkileri

Madde – 104

Enterne komiteleri azalarına, vazifelerini güçleştirecek olursa, başka bir iş tahmil edilemeyecektir.

Komite azaları, enterneler arasından kendilerine lüzumlu olan yardımcıları tayin edebilirler. Komite azalarına, vazifelerinin ifası için lüzumlu bilcümle kolaylıklar ve bilhassa bazı hareket serbestlikleri bahşolunacaktır. (İş müfrezelerini ziyaretler, eşyanın tesellümü, ilâh.)

Komite azalarına, zilyed makamlarla, hâmi devletlerle, Beynelmilel Kızılhaç komitesiyle ve mümessilleriyle ve enternelere yardımda bulunacak teşekküllerle olan posta ve telgraf muhaberatında keza bütün kolaylıklar gösterilecektir. Müfrezelerde bulunacak komite azaları, esas enternöman yeri komiteleriyle olan muhaberelerinde aynı kolaylıklardan istifade edeceklerdir. Bu muhabereler ne tahdit olunacak ne de 107 nci maddede zikredilen kontenjana dahil addolunacaktır.

Komitenin hiçbir azası, cari işleri halefine göstermek için lüzumlu olan makul zaman kendisine verilmeksizin, başka bir yere naklolunamaz.

FASIL VII

HARİÇLE MÜNASEBETLER


Alınan Tedbirlerin Tebliği

Madde – 105

Zilyed devletler, himaye gören şahısları enterne eder etmez, işbu fasıl hükümlerinin icrası için derpiş olunan tedbirleri hem kendilerine, hem tabi oldukları devlete hem de hâmi devlete bildireceklerdir; Zilyed devletler keza, bu tedbirlerde yapacakları değişiklikleri de bildireceklerdir.

Enternöman Kartı

Madde – 106

Her enterneye, enterne edilir edilmez veya bir enternöman yerine geldikten en geç bir hafta sonra ve keza bir hastalık halinde veya diğer bir enternöman yerine veya hastaneye nakledildiği takdirde bir taraftan ailesine ve diğer taraftan 140 ncı maddede derpiş olunan Merkez Ajansına, kabil olursa, işbu sözleşmeye müzeyyel numuneye göre tanzim edilmiş bir enternöman kartı göndererek enterne edildiğinden, adresinden ve sıhhi vaziyetinden haberdar etmek imkân verilecektir. Mezkûr kartlar mümkün olan azami süratle sevkedilecek ve hiçbir suretle tehir olunamayacaktır.


Haberleşme

Madde – 107

Enternelerin mektup ve kart göndermelerine ve almalarına müsaade edilecektir. Şayet zilyed devlet, enternenin göndereceği mektup ve kart adedini tahdit etmeye lüzum görürse bu adet, ayda iki mektup ve dört karttan aşağı olmıyacaktır. Bu mektup ve kartlar kabil olduğu nispette, işbu sözleşmeye müzeyyel numunelere göre tanzim edilecektir.

Enternelere gönderilen muhaberata tahditler konulmak lâzım gelirse, bu tahditler ancak menşe devleti tarafından, icabında zilyed devletin talebi üzerine isdar olunabilir. Bu mektuplar ve kartlar makul bir mühlet zarfında nakledilecektir. İnzibatı sebepler dolayısiyle ne tehir edilebilir ne de alıkonulabilir.

Ailelerinden uzun müddet haber alamayan veya alâlade tarikle almak veya vermek imkânına malik bulunmayan enternelerin ve keza ailelerinden fevkalâde uzakta olanların, ellerinde ne cins para varsa; o para ile bedelini ödemek suretiyle, telgraflar göndermelerine müsaade edilecektir. Bunlar, kabul edilecek müstacel hallerde de böyle bir tedbirden istifade edeceklerdir.

Umumi kaide olarak, enternelerin muhaberatı kendi ana dillerinde yazılmış olacaktır. ihtilâfa dahil taraflar başka dillerde de muhabere yapılmasına müsaade edeceklerdir.

Esirlere Gönderilenlerin Verilmesi

Madde – 108

Enternelerin, posta veya diğer herhangi bir vasıta ile bilhassa yiyecek maddeleri, elbise, ilâç ve keza din, tahsil ve vakit geçirme ihtiyaçlarını karşılamaya matuf kitap ve eşya ihtiva eden ferdi veya kollektif irsalâtı almalarına müsaade olunacaktır. Bu irsalat, zilyed devleti işbu sözleşme mucibince uhdesine terettüp eden vecibelerden ibra edemez.

Bu irsalatın miktarını askerî sebepler dolayısıyle tahdit etmek lüzumu hasıl olursa, bu irsalâtı yapmıya memur hâmi devlet, Beynelmilel Kızılhaç Komitesi veya enternelere yardımda bulunan diğer herhangi bir teşekkül keyfiyetten usulü dairesinde haberdar edebileceklerdir.

Ferdi veya kollektif irsalâtın sevki tarzları, icabında alâkadar devletler arasında hususi anlaşmalara mevzu teşkil edecektir. Alâkadar devletler, yardım irsalâtının enterneler tarafından alınmasını hiçbir halde tehire uğratamazlar. Yiyecek ve giyecek irsalâti, kitâp ihtiva etmeyecektir. Tıbbi yardımlar, umumiyet itibariyle kollektif paketler içinde gönderilecektir.

Toplu Gönderme

Madde – 109

İhtilâfa dahil taraflar arasında, kollektif yardım irsalâtinın gerek ahzına gerek tevzüne müteallik usuller hakkında hususî anlaşmalar mevcut değilse, kollektif irsalât hususunda işbu sözleşmeye müzeyyel nizamname tatbik edilecektir.

Yukarıda derpiş olunan hususî anlaşmalar, enterne komitelerinin enternelere ait yardım irsalâtını tesellüm etmek, tevziine tevessül eylemek ve bunları mürselünileyhler nef’ine olarak kullanmak hususundaki haklarını hiçbir veçhile takyid edemiyecektir.

Mezkur anlaşmalar keza, bu kolektif irsalâtı sevk etmeye memur hâmi devlet, Beynelmilel Kızılhaç Komitesi veya enternelere yardımda bulunan diğer herhangi bir teşekkül mümessillerinin, bu irsalâtın mürselünileyhlerine tevziini kontrol etmek haklarını da takyid edemez.

Eşya ve Diğer Postaların Gümrük Muafiyeti

Madde – 110

Enternelere ait bilcümle yardım irsalâtı bilûmum ithal, gümrük, ilâh resimlerinden muaf olacaktır.

Başka memleketlerden posta ile gerek doğrudan doğruya gerek 136 ncı maddede derpiş olunan istihbarat büroları ve 140 ncı maddede derpiş edilen Merkez Ajansı vasıtasiyle enternelere yapılacak ve enternelerin yapacakları bilcümle irsalât, posta paketleri ve para irsalâtı da dahil olmak üzere, gerek menşe ve mürselünileyh memleketlerde gerek mutavassıt memleketlerde her türlü posta resminden muaf tutulacaktır. Bu hususta bilhassâ, kamplarda veya sivil hapishanelerde mevkuf tutulan düşman tabiiyetindeki siviller lehine 1947 Dünya, Posta Mukavelesinde ve Dünya Posta İttihadı Anlaşmalarında derpiş olunan muafiyetler işbu sözleşme rejimi altında enterne edilmiş mazhari himaye diğer şahıslara da teşmil olunacaktır. Bu anlaşmalara iştirak etmemiş olan memleketler, aynı şartlar altında derpiş edilen muafiyetleri bahşetmekle mükelleftir.

Enternelere gönderilen fakat ağırlıklarından veya diğer herhangi bir sebepten dolayı posta ile sevkedilmiyen yardım irsalâtının nakil masrafları, kontrolü altında bulunan bilcümle topraklarda zilyed devlete ait olacaktır. Mukaveleye dahil diğer devletler kendi topraklarındaki nakil masraflarını deruhte edeceklerdir.

Bu irsalâtın naklinden mütevellit olup da yukardaki bentler mucibince karşılanmıyan masraflar mürsile terettüp edecektir.

Yüksek Akid Taraflar, enternelerin gönderdikleri veya enternelere gönderilen telgraflara ait telgraf ücretlerini kabil olduğu kadar indirmeye çalışacaklardır.

Özel Nakliyat

Madde – 111

Askerî hareketler 106, 107, 108 ve 113 ncü maddelerde derpiş edilen irsalâtın nakli hususunda alâkadar devletlerin uhdelerine terettüp eden vecibeyi ifa etmelerine mani olursa, alâkadar hâmi devletler; Beynelmilel Kızılhaç Komitesi veya ihtilâfa dahil taraflarca kabul edilmiş diğer herhangi bir teşekkül, bu irsalâtın münasip vasıtalarla (vagon, kamyon, vapur veya uçak ilâh.) sevkini temine teşebbüs edebileceklerdir. Bu hususta Yüksek Akid Taraflar; mezkür nakil vasıtalarını temin etmeye çalışacaklar ve bilhassa lüzumlu serbest geçiş vesikaları vermek suretiyle bu nakil vasıtalarının seyrüseferine müsaade edeceklerdir.

Bu nakil vasıtaları keza :

a. 140 ncı maddede derpiş olunan Merkezî İstihbarat Ajansı ile 136 ncı maddede derpiş olunan millî bürolar arasında teati olunacak muhaberatın, listelerin ve raporların,

b. Hâmi devletin, Beynelmilel Kızılhaç Komitesinin veya enternelere yardımda bulunan diğer herhangi bir teşekkülünün enterneler hakkında gerek bizzat kendi murahhaslarıyle gerek ihtilâfa dahil taraflarla teati edecekleri muhaberat ve raporların

Sevkinde de kullanılabilecektir.

İşbu hükümler, ihtilâfa dahil herhangi bir tarafın, tercih ederse, başka nakliyat tertip etmek ve mutabık kalınacak şartIar altında serbest geçiş vesikalar vermek hususundaki hakkını hiçbir veçhile tahdit ve takyit edemez.

Mezkûr nakil vasıtalarının istimalinden tevellüt edecek masraflar, irsalâtın ehemmiyeti ile mütenasip olarak, bu hizmetlerden tebaaları istifade eden ihtilâfa dahil taraflara ait olacaktır.

Sansür ve Yoklama

Madde – 112

Enternelere gönderilen ve enternelerin gönderdikleri muhaberatın sansürü kabil olduğu kadar en kısa bir zamanda yapılacaktır.

Enternelere gönderilen irsalâtın muayenesi, ihtiva ettikleri istihkak maddelerinin muhafazasını ihlâl edecek şartlar altında yapılmıyacak ve mürselünileyhin veya mürselünileyh tarafından tevkil edilen bir arkadaşının muvacehesinde vukubulacaktır. Ferdi veya kollektif irsalâtın enternelere tevdii sansür müşkülatı bahanesiyle tehir edilemez.

İhtilâfa dahil tarafların, askerî veya siyasî sebeplerle koyacakları muhabere memnuniyeti ancak muvakkat mahiyette olacak ve kabil olduğu kadar kısa bir müddete inhisar edecektir:

Hukukî Belgelerin Hazırlanması, Yapılması ve Gönderilmesi

Madde – 113

Zilyed devletler, enternelere gönderilen veya enternelerden çıkan bilcümle vasiyetname, vekâletname veya sair her türlü vesaikin hâmi devlet veya 140 ncı maddede derpiş olunan Merkez Ajansı vasıtasıyle veya icabeden diğer vasıtalarla sevk ve irsali hususunda, makul bütün kolaylıkları temin eyliyeceklerdir.

Herhalde zilyed devletler, enternelere bu vesaikin usulüne tevfikan tanzim ve tasdiki işini kolaylaştıracaklardır; bilhassa enternelerin bir hukukçu ile istişarede bulunmalarına müsaade edeceklerdir.

Malların İdaresi

Madde – 114

Zilyed devlet, enternelere, mallarını idare edebilmeleri için, meri enternöman rejimi ve kanunlar ile telifi kabil bilcümle kolaylıklârı göstereceklerdir. Zilyed devlet bu hususta enternelerin müstacel hallerde ve şartlar imkân veriyorsa. enternöman yerinden çıkmalarına müsaade edecektir.

Bir Davaya Dahil Edilen Enternelerin Tedbir Almasını Sağlamak

Madde – 115

Bir enterne, herhangi bir mahkemede, ne olursa olsun dahili dava edilirse, zilyed devlet, alâkadarın talebi üzerine, mahkemeyi mevkufiyetinden hâberdar edecek ve davasının hazırlığı ve rüyeti veya mahkemece verilecek herhangi bir kararın infazı hususlarında, enterne edilmesinden dolayı hiçbir zarara uğramaması için kanunun çevresini dahilinde icabeden bilcümle tedbirlerin alınmasına itina edecektir.

Ziyaret

Madde – 116

Her enterne, başta yakınlarının ziyaretleri olmak üzere, muntazam fasılalarla ve kabil olduğu kadar sık ziyaretler kabul etmeye mezun kılınacaktır.

Müstacel hallerde ve imkân nisbetinde, bilhassa bir akrabanın vefatı veya hastalığı halinde enterneye ailesi nezdine gitmek müsaadesi verilecektir.

FASIL IX

CEZAİ VE İNZİBATİ MÜEYYİDELER,


Genel Kaideler

Madde – 117

İşbu fasıl hükümleri mahfuz kalmak üzere, enterne edilme sırasında suç işliyecek enterneler hakkında üzerinde bulundukları topraklarda meri kanunların tatbikatına devam olunacaktır.

Enterne edilmemiş şahıslar tarafından işlendiği takdirde mücazatı mucip görülmediği halde, enterneler tarafından işlendiği zaman kanunlar, nizamnameler veya umumi emirler mucibince cezayı müstelzim addedilen hareketler, ancak inzibati müeyyideleri intaç edebilir.

Bir enterne, aynı vakadan ve aynı ittiham unsurundan dolayı ancak bir defa tecziye olunabilir.

Mevzuatın Uygulanması

Madde – 118

Mahkemeler veya makamlar, cezayı tayin ederken, maznunun zilyed devlet tebaası olmadığını en geniş imkân nispetinde nazarı itibara alacaklardır. Mezkûr mahkeme veya makamlar, enternenin maznun bulunduğu suç için derpiş olunan cezayı hafifletmekte serbest olacaklar bu hususta, bu suç için asgarî cezaya riayet etmekle mükellef bulunmıyacaklardır.

Gün ışığı almıyan yerlere hapis ve umumiyet itibariyle her şekilde ceza ve cefa memnudur.

Ceza gören enterneler, kendilerine verilen inzibati veya adlî cezaları çektikten sonra, diğer enternelerden başka türlü muameleye tabi tutulamıyacaklardır.

Bir enternenin duçar olacağı ihtiyati mevkufiyetin müddeti, kendisine hürriyeti selbedici mahiyette verilecek her türlü inzibat veya adlî cezalardan indirilecektir.

Enterne komiteleri, vekilleri bulundukları enternelere karşı tevessül olunacak her türlü adlî tatbikattan ve bunların neticelerinden haberdar edilecektir.

İnzibati Cezalar

Madde – 119

Enternelere tatbik olunacak inzibati cezalar şunlardır:

l. 95 nci maddede derpiş olunan ücretin yüzde ellisine kadar ve otuz günü aşmıyacak bir devre için para cezası.

2. İşbu sözleşmede derpiş edilen ücrete zamimeten temin olunan istifadelerin ilgası.

3. Günde iki saati aşmıyan ve enternöman yerinin bakımını istihdaf eden angaryalar.

4. Mevkufiyetler.

Hiç bir halde inzibati cezalar gayri insani, dürüst veya enternelerin sıhhati için tehlikeli mahiyette olamaz. İnzibati cezalar, enternelerin yaşını, cinsiyetlerini ve sıhhi vaziyetlerini gözönünde bulunduracaklardır.

Aynı cezanın müddeti, bir enterne kendi hakkında karar verilirken, birbiriyle münasebettar olsun olmasın inzibaten müteaddit vakalardan mesul olsa dahi, devamlı surette azami otuz günü asla tecavüz edemez.


Firar

Madde – 120

Firar eden ve tekrar yakalanan ve firara teşebbüs eden enterneler, bu hareketlerinden dolayı, tekerrür vaki olsa dahi, ancak inzibati ceza görebilirler.

118 nci maddenin üçüncü bendi hilâfina olarak, firardan veya firara teşebbüsten dolayı ceza gören enterneler hususî bir nezaret rejimine tabi tutulabilirler. Şu şartla ki bu rejim sıhhi vaziyetlerini ihlâl etmiyecek bir enternöman yerinde çekilecek ve işbu sözleşme ile kendilerine verilen teminattan hiçbirinin ilgasını tazammun etmiyecektir.

Bir firarda veya firara teşebbüste işbirliği yapmış olan enterneler, bu yüzden ancak inzibati cezaya uğrayabilirler.

Tahkikat

Madde – 121

Bir enterne, firar esnasında işlediği suçtan dolayı mahkemeye verilirse, firar veya firara teşebbüs hadisesi, mükerrer dahi olsa, esbabı müşeddededen addedilemiyecektir.

İhtilâfa dahil taraflar, bir enterne tarafından işlenen suçun, bilhassa firar veya firara teşebbüsle alâkalı hadiselerde, inzibati olarak mı yoksa adlî olarak mı tecziyesi icabettiğini takdir ederken, selâhiyetli makamların müsamaha göstermelerine itina eyleyeceklerdir.

Bağlı Suçlar

Madde – 122

İnzibata aykırı bir suç teşkil eden vakıalar derhal tahkikata mevzu teşkil edecektir. Bilhassa firar veya firara teşebbüs hususunda böyle olacak ve yakalanan enterne kabil olduğu kadar kısa bir zamanda selâhiyetli makamlara teslim edilecektir.

Bilcümle enterneler için, inzibati suçlarda ihtiyati mevkufiyet asgarî hadde indirilecek ve 14 günü tecavüz eylemeyecektir. Bütün hallerde, ihtiyati mevkufiyet müddeti, kendisine hürriyeti selbedici mahiyette verilecek cezadan tenzil olunacaktır.

124 ncü ve 125 nci maddelerin hükümleri, inzibati suçtan dolayı ihtiyaten mevkuf tutulan enternelere tatbik edilecektir.

İnzibati Cezalar İçin Yetkili Makam

Madde – 123

Mahkemelerin ve üst makamların selâhiyetine halel gelmeksizin, inzibati cezalara, ancak enternöman yerinin kumandanı veya inzibati selâhiyetini kullanmıya tevkil ettiği mesul bir subay veya memur tarafından hükmolunur.

Inzibati bir cezaya hükmolunmadan evvel maznun enterne, kendisine isnat olunan suçlardan sarahatle haberdar edilecektir Enterneye hattı hareketini muhik göstermek, kendisini müdafaa etmek, şahitler dinletmek ve lüzumu halinde ehliyetli bir tercümanın müzaharetine müracaat eylemek müsaadesi verilecektir. Karar, maznunun ve enterneler komitesinin bir azası muvacehesinde tefhim olunacaktır.

İnzibati kararla bu kararın icrası arasında bir aydan fazla bir müddet geçmiyecektir.

Bir enterne inzibati yeni bir cezaya uğrarsa, cezalardan birinin müddeti on gün veya daha fazla olduğu takdirde, cezalardan herbirinin infazı en az üç günlük bir fasıla ile ayrılacaktır.

Enternöman yerinin kumandanı, verilecek inzibati cezaların bir defterini tutacak ve bu defter hâmi devlet mümessillerinin emrine amade tutulacaktır.

İnzibati Cezaların İnfaz Yeri

Madde – 124

Hiçbir halde enterneler, inzibati cezalar çekmek için ceza müesseselerine (Hapishane, ıslahane, kürek cezası çekilen yerler, ilâh.) nakledilemezler.

İnzibati cezaların çekileceği mahaller, hıfzısıhha icaplarına uygun olacak ve bilhassa kâfi yatak malzemesini muhtevi olacaktır; tecziye edilen enternelerin temiz bir halde bulunabilmelerine imkân verilecektir.

Enterne edilen ve inzibati bir ceza çekmekte olan kadınlar, erkeklerinkinden ayrı mahallerde mevkuf tutulacak ve doğrudan doğruya kadınların nezareti altına konulacaklardır.

Koruma

Madde – 125

İnzibaten tecziye edilen enternelerin her gün idman yapmalarına ve en az iki saat açık havada kalmalarına müsaade olunacaktır.

Bu enternelere, kendi talepleri üzerine, günlük tıbbi muayeneye gitmeleri için müsaade verilecektir; enterneler, sıhhi vaziyetlerinin icapettirdiği tedaviyi görecekler ve lüzumu halinde, enternöman yerinin revirine veya bir hastaneye sevkolunacaklardır.

Bu enternelerin okuyup yazmalarına ve keza mektup göndermelerine ve almalarına müsaade edilecektir. Buna mukabil, paketler ve gönderilen paralar onlara ancak cezanın hitamında verilebilir. Buna intizaren, paketler ve paralar enterneler komitesine emanet edilecek ve komite de bu paketlerde bulunan çürüyebilecek istihlâk maddelerini revire tevdi eyliyecektir.

İnzibaten tecziye edilen hiçbir enterne 107 nci ve 143 madde hükümlerinden istifade eylemekten mahrum edilemez.

Muhakeme Usulünün Tatbiki

Madde – 126

71 ilâ 76 ncı (dahil) maddeler, zilyed devletin millî topraklardaki enternelere karşı girişilen tatbikatta da, kıyas yolu ile tatbik olunacaktır.

FASIL X

ENTERNELERİN NAKLİ


Şartları

Madde – 127

Enternelerin nakli daima insani bir tarzda yapılacaktır. Umumi kaide olarak buna şimendiferle veya diğer nakil vasıtalariyle tevessül olunacak ve en az zilyed devlete ait asker kıtalarının yer değiştirmelerinde istifade ettikleri şartlar altında vukubulacaktır. Şayet istisnaen nakiller yaya olarak yapılacaksa, ancak enternelerin bedeni vaziyetleri buna müsait olduğu takdirde vukubulacak ve onlara hiçbir halde fazla yorgunluklar tahmil etmiyecektir.

Zilyed devlet, enternelere nakilleri sırâsında sıhhatlerini idame için içecek su ve kâfi miktarda, vasıfta ve nevide gıda vereceği gibi, münasip elbise ve sığınak ve lüzumlu tıbbi müdavatıda temin eyliyecektir. Zilyed devlet, enternelerin nakilleri esnasında emniyetlerini sağlamak için bilcümle faydalı ihtiyat tedbirlerini alacak ve nakledilen enternelerin hareketten evvel tam bir listesini tanzim edecektir.

Hasta, yaralı veya malûl enterneler ve keza loğusa kadınlar seyahat yüzünden sıhhatleri muhtel olabileceği müddetçe nakledilmiyeceklerdir; meğer ki emniyetleri buna mutlak surette icabettirsin.

Harp cephesi bir enternöman yerine yaklaştığı takdirde, enterneler ancak nakilleri kâfi emniyet şartları altında yapılabilirse veya oldukları yer de kalmaları nakledilmelerinden daha fazla tehlikeyi mucip olacaksa, nakledileceklerdir.

Zilyed devlet, enternelerin nakline karar verirken, bilhassa vatanlarına iade veya ikametgâhlarına avdet güçlüklerini arttırmamak bakımından menfaatlerini gözönünde bulunduracaktır.

Usulü

Madde – 128

Bir nakil halinde, enterneler resmen hareketlerinden ve yeni posta adreslerinden haberdar edileceklerdir; bu haber onlara zati eşyalarını ihzar ve ailelerine keyfiyeti bildirebilmeleri için zamanında verilecektir.

Enternelerin şahsî eşyalarını, muhaberatını ve adreslerine gelen paketleri beraberinde götürmelerine müsaade edilecektir. Nakil şartları icabettirdiği takdirde bu zati eşyanın ağırlığı azaltılabilirse de hiç bir halde enterne başına yirmi beş kilodan aşağı indirilemez.

Enternelerin eski enternöman yerlerine gönderilecek muhaberat ve paketler derhal kendilerine irsal olunacaktır.

Enternöman yerinin kumandanı, enterneler komitesiyle anlaşarak, enternelerin kollektif mallarının ve işbu maddenin ikinci bendi mucibince vaki olacak tahdit sebebiyle beraberinde götüremedikleri zati eşyanın naklini temin için lüzumlu tedbirleri alacaktır.

FASIL XI

VEFAT

Ölüm Belgesi ve Vasiyetname

Madde – 129

Enterneler vasiyetnamelerini mesul makamlara tevdi edebilirler. Bu makamlar vasiyetnameleri muhafaza edeceklerdir. Enternelerin vefatı halinde bu vasiyetnameler enterneler tarafından gösterilen şahıslara süratle irsal olunacaktır.

Her enternenin vefatı bir doktor tarafından tesbit edilecek ve vefatın sebeplerini ve hangi şartlar altında vukubulduğunu müş’ir bir rapor tanzim edilecektir.

Usulüne tevfikan tescil edilmiş resmî bir ölüm ilmuhaberi enternöman yerinin bulunduğu topraklarda meri nizamata göre tanzim olunacak ve bunun musaddak bir sureti hâmi devlete ve keza 140 ncı maddede derpiş edilen Merkez Ajansına süratle gönderilecektir.


Ölünün Yakılması veya Gömülmesi

Madde – 130

Zilyed makamlar, esarette bulunurken vefat eden enternelerin şerefli bir surette ve mümkünse mensup oldukları dinin merasimiyle gömülmelerine, mezarlarına hürmet edilmesine, bu mezarların münasip bir şekilde muhafazasına ve daima bulunabilecek bir tarzda işaretlendirilmesine itina edeceklerdir.

Vefat eden enterneler; kollektif bir mezarı zaruri kılan haller müstesna olmak üzere, ayrı ayrı gömüleceklerdir. Cesetler ancak mücbir hıfzısıhha sabepleriyle veya müteveffanın dini icabı olarak yahut da böyle bir arzu izhar etmişse yakılabilir. Ceset yakıldığı takdirde bu keyfiyet, enternelerin ölüm ilmuhaberlerine sebepleri gösterilerek kaydolunacaktır. Küller, zilyed makamlar tarafından itina ile muhafaza olunacak ve müteveffanın yakın akrabalarına, şayet böyle bir talepte bulunurlarsa, kabil olduğu kadar süratle tevdi edilecektir.

Zilyed devlet, vefat eden enternelere ait mezarların listelerini mensup oldukları devletlere, ahval ve şeriat müsaade eder etmez ve en geç muhasamatın hitamında, 136 ncı maddede derpiş edilen istihbarat bürolarının vasıtasıyle isal edecektir. Vefat eden enternelerin teşhis ve mezar yerlerinin sıhhatle tayin edilebilmesi için lüzumlu izahat bu listelerde verilecektir.

Enternenin Öldürülmesi ve Enternelere Özel Olarak Fenalık Yapılması
Madde – 131

Bir enternenin bir nöbetçi veya diğer enterne veya başka herhangi bir şahıs tarafından öldürülmesi veya ağır surette yaralanması veya bunun böyle olduğundan şüphe edilmesi halinde ve keza sebebi bilinmiyen her vefat hadisesi vukuunda, zilyed devleti derhal resmî tahkikat açacaktır.

Bu hususta, hâmi devlete derhal tebligatta bulunulacaktır. Her şahidin ifadesi alınacak, bu ifadeleri ihtiva eden bir rapor hazırlanarak mezkûr devlete tevdi olunacaktır.

Şayet tahkikat neticesinde bir veya müteaddit şahısların mücrimiyeti sabit olursa zilyed devlet mesul veya mesuller hakkında adli takibat yapılması için bilcümle tedbirleri alacaktır.

FASIL XII

TAHLİYE, VATANA İADE VE BİTARAF MEMLEKETE HASTANEYE YATIRILMA


Muhasamat Esnasında Memleketine İade

Madde – 132
Herhangi enterne bir şahıs, enterne edilmeyi mucip olan sebepler zail olur olmaz, zilyed devlet tarafından tahliye olunacaktır

Bundan maada, ihtilâfa dahil taraflar, bazı zayıf enternelerin ve bilhassa çocukların, gebe kadınların ve süt çocuklarıyle annelerinin ve küçük yaşta çocukların, yaralıların ve hastaların veya uzun müddet esarette kalmış enternelerin tahliyesi, vatanlarına iadesi, ikametgâhlarına avdeti veya bitaraf bir memlekette hastaneye yatırılması için muhasamat esnasında anlaşmalar akdine çalışacaklardır.

Muhasamatın Sonundaki Tatbikat

Madde – 133

Enterne edilme, muhasamatın sonunda kabil olduğu kadar süratle nihayet bulacaktır

Maahaza İhtilâfa dahil bir tarafın topraklarında, münhasıran inzibati olmıyan bir cezayı müstelzim suçlardan dolayı cezai takibat altında bulunan enterneler, tatbikatın sonuna kadar ve icabında ceza bitinceye kadar alıkonulabileceklerdir. Keza, önce hürriyeti münselip bir cezaya uğramış olanlar da aynı muameleye tabi tutulabileceklerdir.

Muhasamatın veya işgalin hitamında, dağılmış olan enterneleri aramak üzere, alâkalı devletlerle zilyed devlet arasında bir anlaşma yapılarak komisyonlar kurulacâktır.

Memlekete İade Veya Son İkametgâha Avdet

Madde – 134

Yüksek Akid Taraflar, muhasamatın veya işgalin hitamında, bütün enternelerin en son ikametgâhlarına avdetlerini temine veya vatanlarına iadelerini teshile gayret edeceklerdir.

Masraflar

Madde – 135

Zilyed devlet, serbest bırakılacak enternelerin, enterne edildikleri zaman ikamet etmekte oldukları yerlere avdet masraflarını veya seyahatleri sırasında veya açık denizde yakalanmışlarsa seyahatlerini ikmal etmelerine veya hareket noktalarına dönmelerine imkân vermek için lüzumlu masrafları deruhte edecektir.

Şayet zilyed devlet, nizami ikametgâhı evvelce kendi topraklarında olan tahliye edilmiş bir enternenin o topraklarda ikametine müsaade etmezse, bu enternenin vatanına iadesi masraflarını tediye eyliyecektir. Maamafih enterne, kendi mesuliyeti altında veya tabi bulunduğu hükümete mutavaat için memleketine dönmeyi tercih ederse, zilyed devlet bu masrafları kendi toprağı haricinde ödemeye mecbur değildir. Zilyed devlet, bizzat isteğiyle enterne olan bir enternenin vatanına dönmesi masraflarını da ödemeye mecbur olmayacaktır.

Eğer enterneler 45 nci madde mucibince nakledilirlerse, onları nakleden devletle kabul eden devlet her birine bu masraflardan düşen hisse üzerinde anlaşacaklardır.

Bu hükümler, ihtilâfa dahil taraflar arasında düşman elinde bulanan tebaalarının mübadelesi ve vatanlarına iadesi hakkında akdolunabilecek hususî anlaşmaları ihlâl edemez.

KISIM V

İSTİHBARAT BÜROLARI VE MERKEZ AJANSI

Millî Büro
Madde – 136

Bir ihtilâfın daha bidayetinde ve bilcümle işgal hallerinde, ihtilâfa dahil taraflardan her biri, elinde bulundurduğu himaye gören şahıslar hakkında malûmat alıp vermeye memur resmî bir büro tesis edecektir.

İhtilâfa dahil taraflardan her biri, yakalanalı iki haftadan fazla olan, mecburi ikamete memur edilen veya enterne olunan her mazharı himaye şahıs aleyhinde aldığı tedbirlere dair mezkûr istihbarat bürosuna en kısa zamanda malumat verecektir. Bundan maada, zilyed devlet, bu himaye gören şahısların nakil, tahliye, vatanlarına iade, firar, hastaneye yatırılma, doğurma ve vefat gibi vaziyetlerinde vukubulacak değişiklikler hakkında da mezkûr büroya süratle malûmat verilmesiyle ilgili servislerini vazifelendirecektir.

İstihbaratın Nakli

Madde – 137

Millî istihbarat bürosu, himaye gören şahıslar hakkındaki malûmatı, bu şahısların tabi oldukları devlete ve topraklarında ikametgâhlarının bulunduğu memlekete bir taraftan hâmi devletler ve diğer taraftan 140 ncı maddede derpiş edilen Merkez Ajansı vasıtasiyle müstacelen ve en seri vasıtalarla isal edecektir. Bürolar keza, himaye gören şahıslar hakkında kendilerinden yapılacak bilcümle taleplere cevap vereceklerdir.

İstihbarat büroları, verilmesinin alâkalı şahıs veya ailesi için zararlı olabileceği haller müstesna olmak üzere, himaye gören şahıslara ait malûmatı göndereceklerdir. Bu takdirde dahi, mezkûr malûmatı Merkez Ajansına vermemezlik edemiyeceklerdir. Merkez Ajansı, ahval ve şeriatten haberdar edilmiş bulunacağından,140 ncı maddede gösterilen lüzumlu ihtiyat tedbirlerini alacaktır. Bir büro tarafından yapılacak tahriri tebligat bir imza veya mühür ile tasdik edilmiş olacaktır:

Teferrüatlı Bilgi Talebi

Madde – 138

Millî istihbarat bürosu tarafından alınan ve verilen malûmat, himaye gören şahsın sıhhatle teşhisini ve ailesine süratle haber verilmesini mümkün kılacak tarzda olacaktır. Bu malûmat, her şahıs için en az soyadını, kendi adını, doğum yerini ve tam olarak tarihini, milliyetini, son ikametgâhını, alâmeti fârikalarını, baba adını ve annenin soyadını, mezkûr şahıs hakkında alınan tedbirlerin tarihini ve mahiyetini ve keza bu tedbirlerin alındığı yeri, muhaberatın kendisine hangi adrese gönderebileceğini ve keyfiyeten haberdar edilmesi lâzımgelen şahsın adı ve adresini ihtiva edecektir.

Keza, hasta veya ağır yaralı enternelerin sıhhi vaziyetleri hakkında muntazaman ve kabilse her hafta malümat verilecektir,

Kıymetli Eşyaların İadesi

Madde – 139

Millî istihbarat bürosu bundan maada, 136 ncı maddede istihdaf olunan mazharı himaye şahısların bilhassa vatanlarına iade, tahliye, firar veya vefatları sırasında bıraktıkları kıymetli zati eşyayı toplamak ve doğrudan doğruya ve icabı halinde Merkez Ajansı vasıtasıyle alakadarlara göndermekle de muvazzaf olacaktır. Bu eşya, büro tarafından mühürlenmiş paketler içinde gönderilecektir; paketlere, eşyanın ait olduğu şahısların hüviyetlerini sarahatle tesbit eden vesikalar ve keza paketin tam bir müfredat cetveli ilsak olunacaktır. Bütün bu neviden eşyanın ahzı ve irsali tafsilâtlı olarak defterlere kaydedilecektir.

Merkez İstihbarat Ajansı

Madde – 140

Himaye gören şahıslar ve bilhassa enterneler için bir bitaraf memlekette, Merkez İstihbarat Ajans tesis edilecektir. Beynelmilel Kızılhaç Komitesi, lüzum görürse, alâkalı devletlere, bu ajansın teşkilini teklif edecektir. Bu ajans harp esirlerine yapılacak muameleye mütedair 12 AĞUSTOS 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin 123 ncü maddesinde derpiş edilenin aynı olabilir.

Merkez ajansı Resmî veya hususî yollarla, elde edebileceği 136 ncı maddede derpiş edilen mahiyetteki bütün malûmatı temerküz ettirmeye memur kılınacaktır. Mezkûr ajans bu malûmatı, verilmesinin alâkalı şahıslar veya aileleri için zararlı olabileceği haller müstesna olmak üzere, alâkalı şahısların menşe memleketine veya ikamet ettikleri memlekete kabil olduğu kadar süratle isal edecektir. Bu irsalâtı yapmak için, ihtilâfa dahil taraflardan makul her türlü kolaylıkları görecektir.

Yüksek Akid Taraflar ve bilhassa Merkez Ajansının hizmetlerinde tebaası müstefit olan devletler mezkûr ajansa muhtaç olabileceği mali müzaharette bulunmaya davet edilir.

Yukarıki hükümler, Beynelmilel Kızılhaç Komitesinin ve 142 nci maddede zikrolunan yardım cemiyetlerinin insani faaliyetlerini takyit edici mahiyette bir tefsire uğramıyacaktır.

Eşyaların Gümrük Muafiyeti

Madde – 141

Millî istihbarat büroları ve Merkez İstihbarat Ajansı, bilcümle posta muafiyetinden ve keza 110 ncu maddede derpiş olunan muafiyetlerden ve kabil olduğu nispette, telgraf muafiyetinden ve hiç değilse ehemmiyetli surette tenzilâtından istifade edecektir.

BAB IV

SÖZLEŞMENİN İCRASI


KISIM I

UMUMİ HÜKÜMLER


Yardım Cemiyetleri ve Diğer Teşekküller

Madde – 142

Zilyed devletler, kendi emniyetlerini teminat altına almak veya makul diğer her türlü icapları karşılamak için zaruri gördükleri tedbirler mahfuz kalmak üzere, dinî teşekküllere, yardım cemiyetlerine ve himaye gören şahıslara yardımda bulunacak diğer herhangi bir teşekküle en iyi hüsnükabulü göstereceklerdir. Bunlara ve usulü veçhile tayin edilmiş murahhaslarına himaye gören şahısları ziyaret, yardımları tevzi menbaı ne olursa olsun talim ve terbiyeye, vakit geçirmeye veya dine müteallik malzemeyi keza tevzi, veya enternöman yerleri içinde eğlenceler tertip etmek için icabeden bilcümle kolaylıkları göstereceklerdir. Yukarda zikrolunan cemiyetler ve teşekküller, gerek zilyed devletin toprağında gerek diğer bir memlekette teessüs edebilecekleri gibi beynelmilel bir mahiyeti de haiz olabilirler.

Zilyed devlet, kendi topraklarında ve kendi kontrolu altında, murahhaslarının faaliyette bulunmalarına müsaade edeceği cemiyetlerin ve teşekküllerin adedini tahdit edebilir; şu şartla ki böyle bir tahdit himaye gören bütün şahıslara müessir ve kâfi yardımda bulunulmasına mani olmasın.

Beynelminel Kızılhaç Komitesinin bu sahadaki hususî vaziyeti her zaman. tanınacak ve saygı görecektir.

Nezaret

Madde – 143

Hâmi devletlerin mümessilleri veya murahhasları, himaye gören şahısların bulunduğu her yere ve bilhassa enternöman, mevkufiyet ve iç yerlerine gitmeye mezun olacaklardır.

Bunlar, himaye gören şahıslarca kullanılan bütün mahallere girebilecekler ve onlarla, şahitsiz ve icabediyorsa bir tercüman delâletiyle görüşebileceklerdir.

Bu ziyaretler, ancak mücbir askerî zaruretler dolayısıyle ve yalnız istisnai ve muvakkat mahiyette olarak yasak edilebilir. Ziyaretlerin sıklığı ve devamı tahdit olunamaz.

Hâmi devletlerin mümessilleri veya murahhasları, ziyaret edecekleri yerlerin intihabında tamamıyla serbest bırakılacaktır. Zilyed veya şagil devletlere, hâmi devlet ve icabı halde ziyaret edilecek şahısların menşe devleti, bu ziyaretlere enternelerin vatandaşlarının da iştirak etmesi için aralarında anlaşabilirler.

Beynelmilel Kızılhaç Komitesinin murahhasları, aynı imtiyazlardan istifade edeceklerdir. Bu murahhasların tayini, icrayı faaliyet edecekleri topraklar hangi devletin idaresi altında bulunuyorsa, o devletin tasvibine arzolunacaktır.

Sözleşmenin Yayımı

Madde – 144

Yüksek Akid Taraflar, işbu sözleşme esaslarının bütün halkça bilinmesini teminen, sözleşme metnini sulh zamanında ve harp zamanında kabil olduğu kadar geniş bir surette yaymayı ve bilhassa bunun öğretimini askerî ve mümkünse sivil tedrisat programlarına ithal etmeyi taahhüt eylerler.

Sivil ve askerî makamlarla zabıta makamları veya harp zamanında, himaye gören şahıslara karşı mesuliyetler deruhte edecek olan diğer makamlar, sözleşme metnini ellerinde bulunduracaklar ve hükümlerinden bilhassa malûmattar olacaklardır.

Tercüme

Madde – 145

Yüksek Akid Taraflar, işbu sözleşmenin resmî tercümelerini ve keza sözleşmenin tatbikini teminen kabul edecekleri kanunları ve nizamnameleri İsviçre Federal Meclisi vasıtasıyle ve muhasamat esnasında da hâmi devletler vasıtasıyle birbirlerine tebliğ edeceklerdir.


Cezai Müeyyide

Madde – 146

Yüksek Akid Taraflar, aşağıdaki maddede tayin edilen işbu sözleşmeyi vahim surette ihlâl eden hareketlerden birini irtikâp eyleyen veya irtikâp etmek emrini veren şahıslara tatbik olunacak münasip cezai müeyyideleri tesbit için lüzumlu bilcümle teşrii tedbirleri almayı taahhüt ederler.

Her Akid Taraf, bu vahim ihlâl hareketlerinden birini irtikâp etmek veya irtikâp etmek emrini vermekle maznun şahısları aramaya mecburdur ve bunları, milliyetleri ne olursa olsun, bizzat kendi mahkemesine sevkedecektir. Akid Taraflardan her biri, şayet tercih ederse ve bizzat kendi mevzuatında derpiş edilen şartlara göre, bu şahısları takibatla alâkadar diğer Akid bir tarafa da berayı muhakeme teslim edebilir. Yeterki, bu Akid Taraf mezkûr şahıslar aleyhinde kâfi cürüm delâiline malik bulunsun.

Her Akid Taraf, aşağıdaki maddede derpiş olunan vahim ihlâl hareketlerinden maada işbu sözleşme hükümlerine muhalif diğer hareketleri durdurmak için de icabeden tedbirleri alacaktır.

Bilcümle ahvalde maznunlar, harp esirlerine yapılacak muameleye mütedair 12 AĞUSTOS 1949 tarihli Cenevre sözleşmesinin 105 nci ve müteakip maddelerinde derpiş edilenlerden aşağı olmamak üzere muhakeme usulü ve müdafaa serbestisi teminatından istifade edeceklerdir.

Ağır İhlâller

Madde – 147

Yukardaki maddede isdihdaf olunan vahim ihlâl hareketleri, sözleşme ile himaye edilen şahıslara ve bu şahısların mallarına karşı irtikâp edildiği takdirde, aşağıdaki hareketlerden biridir; kasden adam öldürmek, biyolojik tecrübeler de dahil olmak üzere işkence ve gayriinsani muame’eler, kasden azap vermek veya beden bütünlüğünü veya sıhhati vahim surette ihlâl etmek, gayri kanuni tehcir veya nakil, gayrikanuni tevkif, himaye gören bir şahsı düşman devletin silahlı kuvvetlerinde hizmet görmeye mecbur etmek veya işbu sözleşme hükümleri mucibince nizamen ve bitarafane muhakeme edilmek hakkından mahrum eylemek, rehine almak, askerî icapların haklı kılmadığı, gayrimeşru ve keyfi büyük ölçüde mal tahribatı ve mal tesahübü.

Akid Tarafların Sorumlulukları

Madde – 148

Hiçbir Akid Taraf, yukarıki maddede derpiş edilen ihlâl edici hareketlerden dolayı bizzat kendisine veya Âkid Taraflardan diğer birine terettüp edecek mesuliyetten ne kendi kendini ne diğer bir Akid Tarafı tebriye edemez.

Tahkikat Usulü

Madde – 149

İhtilâfa dahil taraflardan birinin talebi üzerine, sözleşmenin ihlâl edildiğine dair yapılacak her iddia hususunda, alakalı taraflar arasında tesbit olunacak usul dairesinde tahkikat açılacaktır.

Şayet tahkikatta takip olunacak usul hakkında ihtilâf hasıl olmazsa, taraflar takip edilecek usulü kararlaştırmak üzere bir hakem intihabında anlaşacaklardır.

İhlâl keyfiyeti bir kere tesbit edildikte, ihtilâfa dahil taraflar buna bir nihayet verip mümkün olan süratle tenkiline geçeceklerdir.

KISIM II

NİHAİ HÜKUMLER


Lisan

Madde – 150

İşbu Sözleşme Fransızca ve İngilizce olarak tanzim edilmiştir. Her iki metin de aynı derecede muteberdir.

İsviçre Federal Meclisi Sözleşmenin Rusça ve İspanyolca resmî tercümelerini yaptıracaktır.

İmza

Madde – 151

Bugünkü tarihi taşıyacak olan işbu sözleşme, Cenevre’de 21 NİSAN 1949 da açılan konferansta temsil edilen devletler adına 12 ŞUBAT 1950’ye kadar imzalanabilir.

Tasdik

Madde – 152

İşbu sözleşme kabul olduğu kadar süratle tasdik edilecek ve musaddak suretler Berne’e tevdi olunacaktır.

Her musaddak suretin teviinde bir zabıt tutulacak ve İsviçre Federal Meclisi, bu zaptın aslına mutabık suretini, adlarına sözleşme imzalamış olan veya iltihakları tebliğ edilmiş bulunan bütün devletlere tevdi eyliyecektir.

Yürürlüğe Giriş

Madde – 153

İşbu sözleşme, en az iki musaddak suretin teviinden altı ay sonra meriyete girecektir.

Müteakiben her Yüksek Akid Taraf için kendine ait musaddak suretin tevdiinden altı ay sonra meriyete girecektir.

La Haye Sözleşmesi İle Münasebet

Madde – 154

Kara harbinin kanunlarına ve örf adetlerine mütedair. 29 TEMMUZ 1899 tarihli olsun 18 EKİM 1907 tarihli olsun, La Haye Mukavelesiyle bağlı bulunan ve işbu sözleşmeye iştirak eden devletler arasındaki münasebetlerle işbu Sözleşme mezkûr La Haye mukavelelerine müzeyyel Nizamnamenin II nci ve III ncü kısımlarını itmam edecektir.

Sözleşmenin İltihaka Açık Oluşu

Madde – 155

İşbu Sözleşme, meriyete girdiği tarihten itibaren, adına, imzalanmadığı devletlerin iltihakına açık bulunacaktır.

İltihak Beyannamesi

Madde – 156

İltihaklar tahriri olarak İsviçre Federal Meclisine bildirecek ve mezkûr Meclisin eline vardıktan altı ay sonra muteber olacaktır.

İsviçre Federal Meclisi bu iltihakları, adlarına mukavele imzalanmış olan veya iltihakları bildirilmiş bulunan bütün devletlere iblağ edecektir.

Derhal Yürürlüğe Giriş

Madde – 157

2 nci ve üçüncü maddelerde derpiş olunan vaziyetler, ihtilâfa dahil tarafların muhasamat veya işgal başlamadan evvel veya sonra tevdi edecekleri tasdiknameleri ve tebliğ eyleyecekleri iltihakları derhal muteber kılacaktır. İhtilâfa dahil taraflardan gelecek tasdiknamelere veya iltihaklara mütedair tebligat İsviçre Federal Meclisi tarafından en seri vasıta ile yapılacaktır.

Sözleşmenin feshi

Madde – 158

Yüksek Âkid Taraflardan her biri işbu sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, İsviçre Federal Meclisine tahriri olarak bildirilecektir. İsviçre Federal Meclisi, bu ihbarı bütün Yüksek Aid Tarafların hükümetlerine iblağ edecektir.

Fesih, İsviçre Federal Meclisine bildirildikten bir sene sonra muteber olacaktır. Ancak, fesheden devlet bu feshi bir ihtilâfa dahil, bulunduğu esnada yaparsa, sulh akdedilmedikçe ve her halde, işbu sözleşme ile himaye gören şâhısların serbest bırakılması, vatanlarına iadesi ve iskânları tamamlanmadıkça, fesih muteber olmıyacaktır.

Feshin, sadece fesheden devlet için hükmü olabilir. Medeni milletler arasında müesses teamüllerden, beşeriyet kanunlarından ve amme vicdanının icaplarından olan devletler hukuku kaideleri mucibince, ihtilâfa dahil tarafların ifaya devam etmekle mükellef oldukları vecibeler üzerinde hiçbir tesiri olamaz.


Birleşmiş Milletlere Tescil

Madde – 159

İsviçre Federal Meclisi, işbu sözleşmeyi Birleşmiş Milletler Sekreterliğine tescil ettirecektir. İsviçre Federal Meclisi, işbu sözleşme hakkında alabileceği bilcümle tasdikleri iltihakları ve fesihleri de Birleşmiş Milletler Sekreterliğine bildirecektir.

Tasdikanlilmakal, aşağıda imzaları bulunan selâhiyetnamelerini tevdi ederek işbu sözleşmeyi imzalamışlardır.

Cenevre’de 12 AĞUSTOS 1949 da Fransızca ve İngilizce olarak tanzim edilmiştir. Aslı İsviçre Konfederasyonu Hazine evrakına vazolunacaktır. İsviçre Federal Meclisi, sözleşmenin musaddak bir suretini mümzi devletlerden her birine ve keza sözleşmeye iltihak edecek devletlere gönderecektir.

ZEYİL I

Sağlık ve Emniyet Mıntıkaları ve Mahallerine Müteallik Anlaşma Projesi

Madde – 1
Sağlık ve emniyet bölgeleri münhasıran, seferi silahlı kuvvetlere mensup yaralıların ve hastaların vaziyetini ıslaha müteallik 12 AĞUSTOS 1949 tarihli Cenevre sözleşmesinin 23 ncü maddesinde ve harp zamanında sivil şahısların himayesine mütedair 12 AĞUSTOS 1949 tarihli Cenevre sözleşmesinin 14 ncü maddesinde zikrolunan şahıslarla buralarda temerküz ettirilecek şahısların tedavisine memur personele tahsis olunacaktır.

Maamafih, daimi ikametgâhları bu bölgelerin içinde bulunan şahıslar buralarda ikamet etmek hakkını haiz olacaktır.

Madde – 2

Her ne sıfatla olursa olsun, bir sağlık ve emniyet mıntıkasında bulunan şahıslar, ne bu mıntıkanın içinde ne de dışında askerî harekâtla veya harp malzemesi istihsali ile doğrudan doğruya alâkadar hiçbir işle meşgul olmıyacaktır.

Madde – 3

Bir sağlık ve emniyet mıntıkası ihdas eden devlet bu mıntıkaya girmek veya orada bulunmak hakkını haiz olmayan bilcümle şahısların bu mıntıkaya girmelerini menetmek için münasip bütün tedbirleri alacaktır.

Madde – 4

Sağlık ve emniyet mıntıkaları aşağıdaki şartları haiz olacaktır:

a. İhdas ve eden devletin kontrolü altındaki toprakların ancak pek cüzi bir kısmını teşkil edecektir.

b. İstiab kabiliyetlerine nispetle pek az meskûn olacaktır.

c. Her türlü askerî hedeften ve ehemmiyetli sınai veya idari tesisattan uzak ve mahrum bulunacaktır.

d. Harbin sevk ve idaresinde kuvvetli bir ihtimalle ehemmiyetli olabilecek sahalarda bulunmayacaktır.

Madde – 5

Sağlık ve emniyet mıntıkaları aşağıdaki mecburiyetlere tabi tutulacaktır :

a. Bu bölgelerde bulunabilecek münakale yolları ve nakil vasıtaları basit bir transit için olsa da, askerî personelin veya malzemenin sevkinde kullanılmıyacaktır.

b. Bu noktalar hiçbir halde askerce müdafaa edilmiyecektir.

Madde – 6

Sağlık ve emniyet mıntıkaları, beyaz zemin üzerine kırmızı iğri şeritlerle gösterilecektir. Bu şeritler mıntıkanın çevresine ve binaların üstüne konulacaktır.

Münhasıran yaralılara ve hastalara tahsis olunan bu mıntıkalar, beyaz zemin üzerine Kızılhaçla da (kızılay, kızılarslan ve güneş) gösterilebilir.

Bu mıntıkalar, geceleri münasip tenviratla gösterilebilir.

Madde – 7

Daha sulh zamanında veya muhasamat başlayınca, her devlet kendi kontrolu altında bulunan topraktaki sağlık ve emniyet mıntıkalarının listesini bütün Yüksek Akid taraflara bildirecektir. Muhasamat sırasında ihdas edilecek her yeni mıntıkadan da bunları haberdar edecektir.

Muhasım taraf yukarda zikredilen tebligatı alır almaz, mıntıka nizamen teessüs etmiş olacaktır.

Maamafih, şayet muhasım taraf işbu anlaşma ile konulan bir şartın sarahaten yerine getirilmediği mütalâasında bulunursa, ret keyfiyetini mıntıkanın tabi bulunduğu tarafa müstacelen tebliğ etmek suretiyle bu mıntıkayı tanımaktan imtina edebileceği gibi tanımayı 8 nci maddede derpiş olunan kontrolün tesisine de mütevakkıf tutabilir.

Madde – 8

Muhasım tarafça, ihdas olunan bir veya müteaddit sağlık ve emniyet mıntıkalarını tanımış olan her devletin, işbu anlaşmada zikredilen şartların ve vecibelerin mezkûr mıntıkalarda yerine getirilip getirilmediğini bir veya müteaddit komisyonların kontrol etmesini istemek hakkıdır.

Bu hususta, hususi komisyonların azası her zaman muhtelif mıntıkalara serbestçe girebilecekler ve hatta daimi olarak orada ikamet edebileceklerdir. Kontrol vazifelerini ifa edebilmeleri için kendilerine her türlü kolaylıklar gösterilecektir.

Madde – 9

Hususi komisyonlar, işbu anlaşma hükümlerine aykırı telâkki edebilecekleri vakıalar müşahede ettikleri takdirde, mıntıkalarının tabi olduğu devlete keyfiyeti derhal bildirecekler ve bunu düzeltmesi için kendisine azami beş günlük bir mühlet vereceklerdir. Mıntıkayı tanımış olan devleti de keyfiyetten haberdar edeceklerdir.

Şayet, bu mühletin hitamında, mıntıkanın tabi bulunduğu devlet kendisine yapılan ihtarı nazarı itibara almamış olursa, muhasım taraf, mezkûr mıntıka hakkında işbu anlaşma ile bağlı bulunmadığını beyan edebilir.

Madde – 10

Bir veya müteaddit sağlık ve emniyet mıntıkaları tesis etmiş olan devletle bu mıntıkaların mevcudiyeti kendilerine tebliğ edilmiş olan devletler, 8 nci ve 9 ncu maddede zikrolunan hususi komisyonlara dahil olabilecek şahısları bizzat tayin edebilecekleri gibi hâmi devletlere veya diğer bitaraf devletlere de tayin ettirebilirler.

Madde – 11

Sağlık ve emniyet mıntıkaları hiçbir halde, ihtilâfa dahil tarafların taarruzuna uğrayamaz. İhtilâfa dahil, taraflar bu mıntıkalara her zaman riayet edeceklerdir.

Madde – 12

Bir toprak işgal edildiği takdirde, orada bulunan sağlık ve emniyet mıntıkaları, aym suretle kullanılmaya ve riayet görmeye devam edeceklerdir.

Maahaza, şagil devlet, bu mıntıkaların ciheti tahsisini, oralara kabul edilmiş olan şahısların vaziyetini temin ettikten sonra, değiştirebilir.

Madde – 13

İşbu Anlaşma, devletlerin sağlık ve emniyet mıntıkalarıyle aynı gayeye tahsis edecekleri mahallere de tatbik olunacaktır.

ZEYİL II


SİVİL ENTERNELERE KOLLEKTİF YARDIMLARA MÜTEALLİK NİZAMNAME PROJESİ


Madde – 1

Enterne komitelerinin, tevzi ile mükellef oldukları kollektif yardım irsalâtını idareten kendi enternöman yerlerine bağlı bütün enternelere ve keza hastanelerde veya hapishanelerde veya sair ceza müesseselerinde bulunan enternelere tevzi etmelerine müsaade olunacaktır.

Madde – 2

Kollektif yardım irsalâtının tevzii, bu yardımda bulunan talimatı mucibince ve enterne komitelerince tanzim olunan plana tevfikan yapılacaktır; maamafih, tıbbi yardımların tevzii, tercihan hastane sertabipleriyle mutabık olarak yapılacak ve bu sertabipler, hastanelerde ve tahaffuzhanelerde, hastaların ihtiyaçları lüzum gösterdiği nispette, mezkûr talimattan inhiraf edebileceklerdir. Bu suretle tayin olunan çerçeve dahilinde, bu tevziat daima adilane bir tarzda icra olunacaktır.

Madde – 3 Alınan eşyanın vasfını ve miktarını muayene etmek ve yardımda bulunanlar için mufassal raporlar tanzim eylemek üzere, enterne komitelerinin azası kollektif yardım irsalâtının geleceği enternöman yerlerine yakın garlara veya diğer muvasalat mahallerine gitmeye mezun olacaklardır.

Madde – 4

Enterne komiteleri, kollektif yardımların kendi enternöman yerlerinin tali ve mülhak kısımlarında talimatları mucibince yapılıp yapılmadığını muayene için icap eden kolaylıkları göreceklerdir.

Madde – 5

Enterne komiteleri, yardımda bulunanlara gönderilecek olan ve kollektif yardımlara (tevzii, ihtiyaç, miktarlar ilân.) müteallik bulunan formülleri veya sual varakalarını doldurmaya ve keza iş müfrezelerindeki enterne komiteleri azasına veya tahaffuzhane ve hastane sertabiplerine doldurtmaya mezun kılınacaklardır. Usulü veçhile doldurulacak olan bu formüller ve sual varakaları yardimda bulunanlara bilâmühlet irsal olunacaktır.

Madde – 6

Enterne komiteleri, kendi enternöman yerlerindeki enterneler kollektif yardımların muntazaman tevziini temin etmek ve yeni enterne kontenjanlarının gelmesiyle hasıl olacak melhuz ihtiyaçları karşılamak üzere kâfi miktarda kollektif yardım ihtiyatları teşkil ve muhafaza etmeye mezun olacaklardır. Bu hususta münasip antrepolara malik olacaklardır. Her antrepoda iki kilit bulunacak birinin anahtarı enterneler komitesinde, diğerinin anahtarları da enternöman yerinin kumandanında bulunacaktır.

Madde – 7

Yüksek Akid Taraflar ve bilhassa zilyed devletler, imkân nispetinde ve halkın iaşesine müteallik nizamla mahfuz kalmak üzere, enternelere kollektif tevziatta bulunulmak üzere kendi topraklarında yapılacak bilûmum mubayaata müsaade edeceklerdir. Keza, bu mubayaalar için yapılacak para nakillerini ve sair malî, teknik ve idarî tedbirleri kolaylaştıracaklardır.

Madde – 8

Yukardaki hükümler, enternelerin bir enternöman yerine muvasalatlarından evvel veya nakil sırasında kollektif yardımlar almak ve keza hâmi devlet mümessilleriyle Beynelmilel Kızılhaç Komitesi veya enternelere yardımda bulunan ve bu yardımları göndermeye memur edilen diğer her hangi bir insani teşekkül mümessillerinin mezkûr kollektif yardımları münasip görecekleri diğer her hangi bir vasıta ile mürselünileyhlerine tevzi etmek hususundaki haklarını nezedemez.

ZEYİL III

I. Enternöman Kartı

1. Kartın ön tarafı

Sivil enterneler servisi                                       Posta Ücretinden muaftır

POSTA KARTI

NİHAİ SENET

Harp halinde bulunan ordulardaki yaralılarla hastaların vaziyetlerinin ıslahına mütedair 27 TEMMUZ 1929 tarihli Cenevre sözleşmesi prensiplerinin Deniz Harbine intibak ettirilmesine matuf 18 EKİM 1907 tarihli X ncu La Haye sözleşmesini,

27 TEMMUZ 1929 tarihinde Cenevre’de akdolunan ve harp esirlerine yapılacak muameleye mütedair olan sözleşmeyi gözden geçirmek ve

Sivil şahısların harp zamanında korunmasına matuf bir sözleşme hazırlamak üzere toplantıya çağrılan diplomatik konferansın nihai senedi.

Harp halinde bulunan ordulardaki yaralı ve hastaların vaziyetlerinin ıslahı hakkındaki 27 TEMMUZ 1929 tarihli Cenevre sözleşmesini,

6 TEMMUZ 1906 tarihli Cenevre sözleşmesi prensiplerinin Deniz Harbine intibak ettirilmesine matuf 18 EKİM 1907 tarihli X ncu La Haye sözleşmesini,

27 TEMMUZ 1929 tarihli Cenevre’de akdolunan ve harp esirlerine yapılacak muameleye mütedair olan sözleşmeyi,

Gözden geçirmek ve

Sivil şahısların harp zamanında korunmasına matuf bir sözleşme,

Hazırlamak üzere İsviçre Federal Meclisi tarafından toplantıya çağrılan konferans,

Stockholm’de toplanmış olan XVII nci Milletlerarası Kızılhaç Konferansı tarafından tetkik ve tasvip olunan dört sözleşme tasarısını esas ittihaz ederek, 21 NİSAN’dan 12 AĞUSTOS 1949 tarihine kadar Cenevre’de müzakerelerde bulunmuştur.

Konferans; aşağıda gösterilen sözleşmenin metinlerini kararlaştırmıştır:

I. Harp halindeki silahlı kuvvetlerin hasta ve yaralıların vaziyetlerinin ıslahı hakkında Cenevre Sözleşmesi,

II. Denizde bulunan silahlı kuvvetlere mensup yaralıların hastaların ve deniz kazazadelerinin vaziyetini ıslaha matuf Cenevre sözleşmesi,

III. Harp esirlerine yapılacak muamele hakkında Cenevre sözleşmesi,

VI. Harp zamanında sivillerin korunmasına mütedair Cenevre sözleşmesi.

Metinleri Fransızca ve İngilizce olarak tesbit edilen ve bu sözleşmeler işbu senede eklenmiştir. Bu sözleşmelerin İspanyolca ve Rusça tercümeleri İsviçre Federal Meclisince yaptırılacaktır.

Konferans, keza bu senede rapdolunan 11 karar kabul edilmiştir.

Tasdikanlilmakal hükümetlerince usulü dairesinde selâhiyet verilmiş olan aşağıdaki vaziülimzalar, işbu nihai senedi imzalamışlardır.

Aslı ve merbut vesikaları İsviçre Federasyonu evrak mahzenine konmak üzere,12 AĞUSTOS 1949 tarihinde, Cenevre’de Fransızca ve İngilizce olarak tanzim edilmiştir.

Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol

0

Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol (Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the involvement of children in armed conflict), Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek olarak Milletler Genel Kurulu’nun 25 Mayıs 2000 tarih ve A/RES/54/263 sayılı kararıyla kabul edilerek imzaya ve onay açılmış, 12 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Protokol’ü Bakanlar Kurulu kararıyla 8 Eylül 2000 tarihinde imzalamış ve Protokol hükümlerinin sadece  Türkiye’nin tanıdığı ve diplomatik ilişki kurduğu devletlere karşı uygulanacağını deklare etmiş; Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ne koymuş olduğu şerhin geçerliliğini tekrarlamıştır.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol’ün denetim organı Çocuk Hakları Komitesidir.

Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol

İşbu Protokol’e Taraf Devletler,

Çocuk haklarının geliştirilmesi ve korunması için mevcut yaygın taahhüdün göstergesi olan Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye verilen geniş kapsamlı desteğin teşvikiyle,

Çocukların haklarının özel korunma gerektirdiğini tekrar teyit ederek ve çocukların durumlarının ayrım yapılmaksızın, sürekli iyileştirilmesi ve bunun yanı sıra, huzurlu ve güvenli koşullar altında gelişimlerinin ve eğitimlerinin sağlanması için çağrıda bulunarak,

Silahlı çatışmanın çocuklar üzerindeki zararlı ve yaygın etkisinden ve bunun kalıcı barış, güvenlik ve kalkınmaya yönelik uzun vadeli sonuçlarından rahatsızlık duyarak,

Silahlı çatışma durumlarında çocukların hedef alınmasını ve genellikle çok sayıda çocuğun bulunduğu okullar ve hastaneler gibi yerler dâhil, uluslararası hukuk tarafından korunan hedeflere yönelik doğrudan saldırıları kınayarak,

Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün kabul edilmesini ve Statü’nün, özellikle 15 yaşın altındaki çocukların askere alınmasını ya da askerlik listelerine yazılmalarının veya uluslararası ya da uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda faal olarak muhasamata katılım için kullanılmalarını savaş suçları kapsamına almasını not ederek,

Dolayısıyla, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile tanınan hakların daha üst düzeyde kullanılmasının sağlanması için, çocukların silahlı çatışmalara dâhil olmalarına karşı daha fazla korunmalarına ihtiyaç duyulduğunu dikkate alarak,

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 1. maddesinde, Sözleşme’nin amaçları açısından, çocuğa uygulanan kanun çerçevesinde daha erken yaşta reşit olma söz konusu olmadıkça, on sekiz yaşın altındaki her insanın çocuk sayıldığını not ederek,

Sözleşmeye ek ihtiyari bir protokol ile kişilerin silahlı kuvvetlere alınabilme ve çatışmalara katılma bakımından yaş sınırının yükseltilmesinin, çocuklarla ilgili tüm eylemlerde çocuğun yüksek yararının öncelikle göz önüne alınması ilkesinin uygulanmasına etkin katkıda bulunacağına inanarak,

Aralık 1995’te düzenlenen 26. Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Konferansı’nın, diğer hususların yanı sıra, çatışma taraflarının, 18 yaş altındaki çocukların çatışmalara katılmalarının önüne geçilmesi için mümkün olan her türlü adımı atmaları tavsiyesinde bulunduğunu kaydederek,

Haziran 1999’da, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, diğer hususların yanı sıra, çocukların silahlı çatışmalarda kullanılmak üzere zorla ya da zorunlu olarak askere alınmalarını yasaklayan 182 sayılı “En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem” Sözleşmesi’nin oybirliğiyle kabulünü memnuniyetle karşılayarak,

Devletin silahlı kuvvetleri dışında kalan silahlı gruplarca, ulusal sınırların içinde veya sınıraşırı çatışmalarda çocukların silahaltına alınmalarını, eğitilmelerini ve kullanılmalarını şiddetle kınayarak ve bu çerçevede çocukları asker olarak silahaltına alanların, eğitenlerin ve kullananların sorumluluklarını tanıyarak,

Silahlı çatışmadaki tarafların her birinin, uluslararası insancıl hukuk hükümlerine uyma yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatarak,

İşbu Protokol’ün, 51. madde dâhil olmak üzere, Birleşmiş Milletler Şartında yer alan hedef ve ilkeler ve insancıl hukukun ilgili kurallarına halel getirmediğini vurgulayarak,

Birleşmiş Milletler Şartında yer alan hedeflere ve ilkelere tam olarak uyulmasına ve yürürlükteki insan hakları düzenlemelerinin gözetilmesine dayalı barış ve güvenlik koşullarının, çocukların özellikle silahlı çatışmalar ve yabancı işgali sırasında tam anlamıyla korunmalar için vazgeçilmez olduğunu akılda tutarak,

Ekonomik veya sosyal durumları ya da cinsiyetleri bakımından bu Protokol’e aykırı biçimde askere alınma ya da çatışmalarda kullanılma konusunda özellikle kırılgan bir kesimi oluşturan çocukların özel ihtiyaçlarını tanıyarak,

Çocukların silahlı çatışmalara dâhil olmalarının kökeninde yatan ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerin dikkate alınmasının gerekliliğini göz önünde bulundurarak,

Bu Protokol’ün uygulanmasının yanı sıra, silahlı çatışma mağduru olan çocukların fiziksel ve psiko-sosyal rehabilitasyonlarında ve sosyal açıdan topluma geri kazandırılmalarında uluslararası işbirliğinin
güçlendirilmesi ihtiyacına inanarak,

Başta çocuklar ve çocuk mağdurlar olmak üzere toplumun, Protokol’ün uygulanmasına ilişkin bilgilendirici ve eğitici programların yaygınlaştırılmasına katılımını teşvik ederek, Aşağıdaki hususlar üzerinde mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Taraf Devletler kendi silahlı kuvvetlerinin 18 yaşına erişmemiş mensuplarının çatışmalara doğrudan doğruya katılmalarının önlenmesi için mümkün olan tüm makul önlemleri alacaklardır.

Madde 2

Taraf Devletler 18 yaşına erişmemiş kişilerin silahlı kuvvetlerine zorunlu olarak alınmamasını sağlayacaklardır.

Madde 3

1 Taraf Devletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 38. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen ulusal silahlı kuvvetlerine gönüllü asker alımı için asgari yaşı, anılan maddede yer alan ilkeleri göz önüne alarak ve Sözleşmeye göre 18 yaşından küçüklerin özel korunmaya hakkı olduğunu kabul ederek, yıllar itibariyle yükselteceklerdir.

2 Her Taraf Devlet, işbu Protokol’ü onaylamasının veya Protokol’e katılmasının ardından, ulusal silahlı kuvvetlerinde gönüllü silah altına alınma bakımından izin vereceği asgari yaşı belirten ve bu tarz silah altına almanın zorunlu ya da baskıyla olmamasını temin etmek için aldığı önlemleri tanımlayan bağlayıcı bir beyanı tevdi edecektir.

3 Ulusal silahlı kuvvetlerine 18 yaşın altındaki kişilerin gönüllü olarak alınmasına izin veren Taraf Devletler, asgari olarak aşağıdaki önlemleri almakla yükümlüdür:

a Bu koşullarda bir askere alım gerçekten gönüllü olması;

b Bu koşullarda bir askere alım ilgili kişinin ana-babasının veya yasal koruyucularının rızalarını bildirmesi suretiyle yapılması;

c Bu kişiler, bu koşullar altındaki bir askeri hizmetin içerdiği tüm görevler hakkında tam anlamıyla bilgilendirilmiş olmalı ve

d Bu kişiler, ulusal askeri hizmete kabul edilmeden önce yaşlarına dair güvenilir kanıtları ibraz etmelidirler.

4 Her Taraf Devlet, beyanını herhangi bir zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bu amaçla yapacağı bir bildirimle güçlendirebilir. Genel Sekreter, söz konusu bildirim hakkında tüm Taraf Devletlere bilgi verir. Söz konusu bildirim Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren yürürlüğe girer.

5 İşbu maddenin 1. fıkrasında yer alan yaş yükseltme koşulu, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 28. ve 29. maddeleri uyarınca Taraf Devletlerin silahlı kuvvetleri tarafından idare edilen veya bunların denetimi altında bulunan okullar için geçerli değildir.

Madde 4

1 Bir Devletin silahlı kuvvetleri dışında kalan silahlı gruplar, hiçbir koşul altında, muhasamatta 18 yaşın altındaki şahısları silahaltına almamalı ve kullanmamalıdır.

2 Taraf Devletler bu tarz askere alım ve kullanımın önlenmesi için, bu tür uygulamaların yasaklanmasına ve suç addedilmesine yönelik yasal önlemlerin kabulü dâhil, mümkün olan her türlü önlemi alacaklardır.

3 Söz konusu Protokol’ün işbu maddesinin uygulanması bir silahlı çatışmanın herhangi bir tarafının hukuki statüsünü etkilemeyecektir.

Madde 5

İşbu Protokol’deki hiçbir husus, bir Taraf Devletin mevzuatının ya da uluslararası düzenlemelerin ve uluslararası insancıl hukukun çocuk haklarının gerçekleştirilmesine daha fazla katkıda bulunan hükümlerine halel getirecek şekilde yorumlanmayacaktır.

Madde 6

1 Her Taraf Devlet, yetkileri çerçevesinde, bu Protokol’ün hükümlerinin etkin uygulanması ve yürütülmesini sağlamak amacıyla gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır.

2 Taraf Devletler, bu Protokol’ün ilkeleri ve hükümlerinin, yetişkinler ve çocuklar tarafından aynı şekilde, uygun yollardan geniş biçimde bilinmesini ve tanınmasını sağlamayı taahhüt ederler.

3 Taraf Devletler, bu Protokol’e aykırı olarak askere alınan veya çatışmalarda kullanılan, yetkileri altındaki kişilerin terhis edilmeleri veya hizmetlerine başka bir şekilde son verilmesi için mümkün olan tüm önlemleri alacaklardır. Taraf Devletler, gerektiğinde, bu kişilere fiziksel ve psikolojik açıdan iyileşmeleri ve sosyal açıdan topluma geri kazandırılmaları için uygun tüm yardımı sağlayacaklardır.

Madde 7

1 Taraf Devletler, işbu Protokol’ün uygulanmasında, Protokol’e aykırı herhangi bir faaliyetin önlenmesi ve Protokol’e aykırı eylemlerin mağduru olan kişilerin rehabilitasyonu ve sosyal açıdan topluma geri kazandırılmaları da dâhil olmak üzere, teknik işbirliği ve mali yardım yollarını da içeren şekilde işbirliğinde bulunacaklardır. Bu tarz yardım ve işbirliği, ilgili Taraf Devletler ve uluslararası kuruluşlar arasında istişareler yoluyla tesis edilecektir.

2 Yardım yapabilecek durumda olan Taraf Devletler bu tür yardımları, mevcut çok taraflı, iki taraflı veya başka programlar yoluyla ya da bunların yanı sıra, Genel Kurul kurallarına uygun olarak oluşturulan bir gönüllü fon aracılığıyla sağlayacaklardır.

Madde 8

1 Her Taraf Devlet, Protokol’ün kendisi açısından yürürlüğe girdiği iki yıl içinde, Protokol’ün hükümlerinin çatışmalara katılım ve askere almaya ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere, uygulanması için aldığı önlemlere ilişkin kapsamlı bilgi içeren raporu Çocuk Hakları Komitesi’ne sunacaktır.

2 Kapsamlı raporun verilmesinden sonra, her Taraf Devlet Çocuk Hakları Komitesi’ne sunduğu rapora Sözleşme’nin 44. maddesi uyarınca bu Protokol’ün uygulanmasına ilişkin her türlü ilave bilgiyi ekleyecektir. Bunun dışında, Protokol’e Taraf Devletler her beş yılda bir rapor sunacaklardır.

3 Çocuk Hakları Komitesi Taraf Devletlerden bu Protokol’ün uygulanmasına yönelik ilave bilgi talebinde bulunabilecektir.

Madde 9

1 İşbu Protokol Sözleşmeye taraf olan veya Sözleşmeyi imzalamış bulunan herhangi bir Devletin imzasına açıktır.

2 İşbu Protokol onaya tabidir ve herhangi bir Devletin katılımına açıktır. Onay veya katılıma ilişkin belgeler Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri nezdinde saklanacaktır.

3 Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Sözleşme ve Protokol’ün depo makamı sıfatıyla, Sözleşmeye Taraf ve Sözleşmeyi imzalamış bulunan tüm Devletlere 3. madde uyarınca yapılan her beyana, Protokol’ün onayına veya Protokol’e katılıma ilişkin bilgi verecektir.

Madde 10

1 İşbu Protokol onaylama veya katılıma ilişkin onuncu belgenin depo edilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

2 İşbu Protokol, onu onaylayan veya yürürlüğe girmesinden sonra katılan her Devlet bakımından, o Devletin onay veya katılım belgesini depo edilmesinden bir ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 11

1 Herhangi bir Taraf Devlet işbu Protokol’ü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bir bildirimle, herhangi bir zamanda feshedebilir. Bunun üzerine Genel Sekreter, Sözleşmeye Taraf diğer Devletleri ve Sözleşmeyi imzalamış bulunan tüm Devletleri bu konuda bilgilendirir. Fesih, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten bir yıl sonra yürürlüğe girecektir. Bununla beraber, şayet fesheden Taraf Devlet, o yılın bitiminde bir silahlı çatışma içindeyse, fesih silahlı çatışmanın bitiminden önce yürürlüğe girmeyecektir.

2 Böyle bir fesih bildirimi, feshin yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek herhangi bir suç açısından, Taraf Devletin işbu Protokol çerçevesindeki yükümlülüklerinin ortadan kalkması sonucunu doğurmayacaktır. Aynı şekilde böyle bir fesih bildirimi, feshin yürürlüğe girmesinden önce, Komite tarafından görüşülmekte olan herhangi bir hususun ele alınmasına devam edilmesine hiçbir şekilde halel getirmeyecektir.

Madde 12

1 Herhangi bir Taraf Devlet bir değişiklik önerisinde bulunabilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ibraz edebilir. Genel Sekreter bunun üzerine, değişiklik önerisini Taraf Devletlere, önerilerin görüşülmesi ve oylanması amacıyla bir Taraf Devletler konferansı düzenlenmesini isteyip istemediklerini bildirmeleri  talebiyle iletecektir. Böyle bir bildirimi müteakip, dört ay içinde Taraf Devletlerin en az üçte birinin Konferans yapılmasını istemesi durumunda, Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler himayesinde Konferansı toplayacaktır. Konferansta hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik önerisi onay için Genel Kurula sunulacaktır.

2 İşbu maddenin 1. fıkrasına uygun olarak kabul edilen bir değişiklik önerisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanıp Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğu tarafından kabul edildiğinde yürürlüğe girecektir.

3 Yürürlüğe giren bir değişiklik önerisi, öneriyi kabul eden Taraf Devletler için bağlayıcılık kazanacaktır. Diğer Taraf Devletler ise, işbu Protokol’ün hükümleri ve daha önce kabul etmiş oldukları herhangi bir değişiklik ile bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

Madde 13

1 İşbu Protokol’ün eşit derecede geçerli olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri Birleşmiş Milletler arşivlerinde saklanacaktır.

2 Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri işbu Protokol’ün onaylı örneklerini Sözleşmeye Taraf ve Sözleşmeyi imzalamış bulunan tüm Devletlere iletecektir.

Birinci Beyan

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol’ün onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni:

Türkiye Cumhuriyeti işbu İhtiyari Protokol’ün hükümlerini yalnızca tanıdığı ve diplomatik ilişki kurduğu devletlere karşı uygulayacağını beyan eder.

İkinci Beyan

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol’ün onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Protokol’ün 3. maddesinin 2. fıkrası ile ilgili olarak yapılan beyanın metni: “1- Türkiye Cumhuriyeti, İhtiyari Protokol’ün 3. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Türk mevzuatına göre askerliğin zorunlu olduğunu, ancak Türk vatandaşlarının kanunen rüştünü ispat etmeden zorunlu askerlik hizmetine tabi tutulmadığını, Türk Askerlik Kanununa göre, askerlik hizmetinin 20 yaşına girilen yılın 01 Ocak tarihinde başladığını, seferberlik ve olağanüstü hallerde ise yükümlülerin 19 yaşında askere alınabildiğini beyan eder.

Türkiye’de gönüllü askerlik uygulaması yoktur. Bununla beraber, Askerlik Kanunu’nun 11. maddesi, sadece deniz ve jandarma sınıfları ile “gedikli küçük zabitlik” için asgari 18 yaştan itibaren gönüllü askere almayı öngörmektedir. Ancak, İhtiyari Protokol’ün getirdiği yaş düzenlemesine uygun olan bu madde uygulanmamaktadır.

İhtiyari Protokol’ün 3. maddesinin 5. fıkrası ile Protokol kapsamı dışında tutulan askeri okul öğrencileri de zorunlu askerlik uygulaması çerçevesinde yer almamaktadır. Bu öğrenciler, Türk mevzuatı uyarınca “asker” tanımı ve “askeri hizmet” yükümlülüğü dışında tutulmuştur.

2- Askeri liselere ve astsubay hazırlama okullarına kabul ise gönüllülük esasına, giriş sınavında başarıya ve veli ve yasal vasilerin muvafakatine bağlıdır. İlköğretimini tamamlamış, asgari 15 yaşında bu okullara gönüllü olarak kabul edilen öğrenciler, okul ile ilişkilerini istedikleri zaman kesebilirler.”

Üçüncü Beyan

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol’ün onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Protokol’ün 3. maddesinin 5. fıkrası ile ilgili olarak yapılan beyanın metni: “Türkiye Cumhuriyeti, Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol’ün 3. maddesinin 5. fıkrası ile ilgili olarak, bu fıkrada zikredilen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 29. maddesine yönelik çekincesinin tüm geçerliliğini koruduğunu beyan eder.”

Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi

0

Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi, 12 Şubat 2004 tarihinde kabul edilmiştir. Karar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Bakan Temsilcilerinin 872. toplantısında alınmıştır.

Tüm üye devletlere, 11 Ekim 1997 tarihinde Strazburg’da gerçekleşen 2. Devlet ve Hükumet Başkanları Zirvesi tarafından tekrar vurgulanan, çoğulcu demokrasi, insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğü temel ilkelerine bağlılık taahhütlerini hatırlatmıştır. 

Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa’da insan hak ve özgürlüklerinin korunması alanındaki temel belge olan Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin (bundan böyle “Sözleşme” olarak anılacaktır) üye Devletlerin imzasına açılmasından bu yana elli yılı aşkın bir süre geçtiğini göz önünde bulundurarak;

Avrupa Konseyinin amacının, ortak mirasları olan ülkü ve ilkeleri korumak ve geliştirmek üzere üyesi olan ülkeler arasında daha sıkı bir birlik kurmak olduğunu dikkate alarak;

Tüm üye devletlerin, 11 Ekim 1997 tarihinde Strazburg’da gerçekleşen 2. Devlet ve Hükumet Başkanları Zirvesi tarafından tekrar vurgulanan, çoğulcu demokrasi, insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğü temel ilkelerine bağlılık taahhütleri hatırlatılarak;

Sözleşmenin 10. maddesi ile koruma altına alınmış bulunan ifade ve bilgi edinme temel özgürlüğünün, 1982 senesinde kabul edilmiş olan İfade ve Bilgi Edinme Temel Özgürlüğü Bildirisinde belirtildiği üzere, demokratik bir toplumun en önemli temel taşlarından ve bireylerin kişisel ilerleme ve gelişimleri için gerekli unsurlardan birisi olduğunu tekrar vurgulayarak;

15 – 16 Haziran 2000 tarihlerinde Krakov’da yapılan Avrupa Kitle İletişim Politikalarından Sorumlu Bakanlar 6. Konferansında benimsenen, geleceğin kitle iletişim politikaları konulu Bildiriyi de göz önünde bulundurarak;

Kendisinin “Cevap hakkı – basın karşısında bireylerin konumu” konulu Res(74)26 sayılı Kararı ile seçim kampanyalarının basın tarafından izlenmesine ilişkin R (99) 15 sayılı Tavsiye Kararını hatırlatarak; “Nefret içeren ifadeler” konulu R(97)20 sayılı Tavsiye Kararı da hatırlatarak ve ırkçı veya kin beslemeye, yabancı düşmanlığına, antisemitizme ve her çeşit hoşgörüsüzlüğe sevk eden düşünceleri dile getirmenin siyasi ifade özgürlüğü çerçevesine girmediğini vurgulayarak;

Parlamenterler Meclisinin özel hayata saygı gösterilmesi konusundaki 1168 (1998) sayılı Kararını hatırda tutarak;

Kamuoyunun, kendisini ilgilendiren konularda bilgi edinme hakkı ile kamusal ve siyasi işlerde denetim hakkının teminat altına alınması için, ayrıca demokratik toplumlarda elzem olan siyasal organlar ile kamu hizmetlerinin sorumluluğunun ve şeffaflığının, üye devletlerde memurların statü ve sorumluluklarına ilişkin iç düzenlemelere zarar vermeyecek şekilde sağlanması için, kamuoyunun özellikle özgür ve bağımsız medya kuruluşları aracılığıyla, ifade ve bilgi edinme özgürlüğünün büyük önemini tekrar vurgulayarak;

İfade özgürlüğünden yararlanmanın beraberinde görev ve sorumluluklar da getirdiğini, bunların medya çalışanları tarafından hatırda tutulması gerektiğini, bu özgürlük ile Sözleşme tarafından teminat altına alınmış başka hak, özgürlük ve temel çıkarlar arasında bir denge sağlamak amacıyla söz konusu ifade özgürlüğünde meşru olarak bazı kısıtlamalara gidilebileceğini hatırlatarak;

Bir siyasi göreve aday olmuş, seçilmiş veya böyle bir görevden ayrılmış olan veya yerel, bölgesel, ulusal veya uluslararası düzeyde siyasi bir görevde bulunan veya siyasi yaşamda nüfuz sahibi olan gerçek kişilerin (bundan böyle “siyasi şahsiyet” olarak anılacaktır), ayrıca bu düzeylerde kamu görevi yürüten veya kamusal yetkilere sahip bulunan gerçek kişilerin (bundan böyle “kamu görevlileri olarak anılacaktır), medya kuruluşları aracılığıyla haklarında bilgi ve görüş yayınlanması nedeniyle zarar görebilecek temel hakları olduğunun bilincinde olarak;

Bazı ulusal hukuk sistemlerinin halen siyasi şahsiyetlere ve kamu görevlilerine, haklarındaki bilgi ve görüşlerin medya organlarında yayılmasına karşı hukuki ayrıcalıklar tanıdığının ve bu durumun Sözleşmenin 10. maddesi ile teminat altına alınmış bulunan ifade ve bilgi edinme özgürlüğü ile çeliştiğinin bilincinde olarak;

Kamuyu ilgilendiren konularda kamu denetimi hakkının kullanılmasının siyasi şahsiyetler ile kamu görevlileri dışındaki kimseler hakkındaki bilgi ve görüşlerin yayılması durumunu da kapsayabileceğinin bilincinde olarak;

Üye devletleri işbu Bildiriyi, gereğinde çevirisi ile birlikte, en geniş şekilde dağıtıma tabi tutmaya, özellikle siyasi mercilerin, kamu yönetim birimlerinin ve yargı organlarının, ayrıca gazetecilerin, medya kuruluşlarının ve bunların meslek kuruluşlarının dikkatine sunmaya davet eder;

Siyasi şahsiyetler ve kamu görevlileri hakkındaki bilgi ve görüşlerin yayımlanması konusunda aşağıdaki ilkelere özellikle dikkat çeker:

I. Medya kuruluşları aracılığıyla ifade ve bilgi edinme özgürlüğü

Kamuoyunun kamuyu ilgilendiren konularda bilgilendirilmesi çoğulcu demokrasinin ve siyasi ifade özgürlüğünün bir gereğidir. Bu özgürlük, medya kuruluşlarının siyasi şahsiyetler ve kamu görevlileri hakkında olumsuz bilgiler ve eleştiri niteliğinde görüşler yayınlama hakkı ile kamunun bu tür görüş ve bilgileri öğrenme hakkını da kapsar.

II. Devlet ve kamu kuruluşlarını eleştirme özgürlüğü

Devlet, hükumet, genel olarak yürütme, yasama veya yargının herhangi bir organı medya kuruluşlarında eleştiri konusu yapılabilir. Güçlü konumlarına bağlı olarak bu kurumlar, ceza hukuku tarafından itibar zedeleyici veya hakaret niteliği taşıyan beyanlara karşı kurum olarak koruma altına alınmamalıdırlar. Söz konusu kurumların böyle bir korumadan yararlanabildikleri hallerde ise bu koruma çok sınırlı bir şekilde ve her halükarda eleştiri özgürlüğünü kısıtlamak amacıyla kullanılmasına mahal vermeden uygulanmalıdır. Bu kurumları temsil eden kimseler birey olarak zaten koruma altında bulunmaktadırlar.

III. Siyasi şahsiyetler hakkında kamuoyunda tartışma ve bunların kamuoyunca denetimi

Siyasi şahsiyetler kamuoyundan güven talep etmişler, kamuoyu bünyesinde açık tartışma konusu olmayı, kamuoyunun titiz bir denetimine tabi tutulmayı, buna bağlı olarak da görevlerini yerine getiriş tarzları konusunda kendilerine gereğinde şiddetli eleştiriler yöneltilebileceğini peşinen kabul etmişlerdir.

IV. Memurların kamuoyunca denetimi

Memurlar, görevlerinin sorumlu bir şekilde ve şeffaflık içinde yerine getirilmesini sağlamak için gerekli olduğu takdirde, görevlerini geçmişte veya halihazırda yerine getiriş tarzları hakkında, özellikle medyalar aracılığıyla, kamuoyunun denetim ve eleştirilerini kabul etmelidirler.

V. Hiciv özgürlüğü

Mizah ve hiciv, Sözleşmenin 10. maddesi ile korundukları şekilde ve kamuoyunu olaylar hakkında yanıltmamaları kaydıyla, ileri bir abartma, hatta tahrik boyutu taşıyabilir.

VI. Siyasi şahsiyetler ile kamu görevlilerinin itibarı

Siyasi şahsiyetler itibarlarının ve haklarının korunması için diğer kimselerden daha geniş haklara sahip bulunmamalıdırlar. Bundan hareketle iç hukukta, siyasi şahsiyetleri eleştiren medya kuruluşlarına karşı daha ağır cezalar öngörülmemelidir. Bu ilke kamu görevlilerine de uygulanır. Bu ilkeye istisnalar, sadece kamu görevlilerinin görevlerini iyi yapmalarını sağlamak bakımından zaruri hallerde kabul edilebilir.

VII. Siyasi şahsiyetler ile kamu görevlilerinin özel yaşamları

Siyasi şahsiyetler ile kamu görevlilerinin özel yaşamları, medya kuruluşları tarafından yapılabilecek haberlere karşı Sözleşmenin 8. maddesi uyarınca korunmalıdır. Ancak siyasi şahsiyetler ile kamu görevlilerinin özel yaşamlarına ilişkin bilgiler, bu şahısların görevlerini geçmişte veya halihazırda yerine getiriş tarzları bakımından kamuoyunu doğrudan ilgilendirdikleri takdirde, üçüncü şahıslara gereksiz yere zarar vermemek kaydıyla, yayın konusu yapılabilir. Siyasi şahsiyetler veya kamu görevlileri özel yaşamlarına ilişkin hususlara bizzat dikkat çektikleri takdirde medya kuruluşları bu hususları inceleyebilirler.

VIII. Medya kuruluşlarının ihlallerine karşı başvurular

Siyasi şahsiyetler ile kamu görevlileri, medya kuruluşları tarafından hak ihlallerine karşı sıradan vatandaşların sahip oldukları hukuki başvuru yollarının aynılarına sahip olmalıdırlar. İtibar zedelemesi veya hakaret nedeniyle tazminat veya para cezası verildiği takdirde bunlar, medya kuruluşları tarafından gönüllü olarak verilerek ilgili kimseler tarafından kabul edilen gerçek ve uygun tazminatlar da göz önünde bulundurularak, hak ihlali ve itibar zedelenmesiyle orantılı olmalıdır. Hak ihlalinin veya itibar zedelemesinin vahameti ışığında ve özellikle medyada yayınlanan itibar zedeleyici ifadelerin veya hakaretlerin, nefret içeren ifadeler örneğinde olduğu gibi, başka temel özgürlükleri de önemli ölçüde ihlal ettiği ve cezanın kesin olarak gerekli ve ihlalin vahameti ile orantılı olduğu haller dışında itibar zedelemesi veya hakaret hapis cezasına yol açmamalıdır.

Türk İdare Dergisi

0

Türk İdare Dergisi, kamu yönetimi, güvenlik, yönetim bilimleri ve İçişleri Bakanlığı faaliyet alanına giren konuları ele alan makaleler yayınlayan ulusal bir dergidir. Dergi, 09.12.2011 tarihli Yayın Kurulu kararı gereğince 2012 yılından itibaren Haziran ve Aralık aylarında olmak üzere, yılda iki kez yayımlanmaktadır.

Türk İdare Dergisi ulusal ve 2 hakemlidir, iki hakemin görüş ayrılığı durumunda üçüncü bir hakemin görüşüne başvurulmaktadır. Makalesi yayımlanan yazara, üç adet dergi ücretsiz olarak gönderilmekte, makaleler için telif ücreti ödenmektedir. İçişleri Bakanlığı; Türk İdare Dergisinde yayımlanmak üzere kabul edilen yazıların, fiziki ve elektronik ortamda tam metin olarak yayımlamak da dahil olmak üzere, tüm yayın haklarına sahiptir.

İçişleri Bakanlığı Türk İdare Dergisinin başlangıç yılını 1928 olarak kabul etmektedir. Tespit edilebilen en eski yayınlar o yıla aittir. Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün başlattığı çağdaşlaşma hareketleri tüm yurtta coşkuyla karşılanmış, bu değişim ve yeniliklerin etkisi her kuruluşta olduğu gibi İçişleri Bakanlığında da görülmüş, hizmetlerin daha çabuk, etkin ve verimli üretilebilmesi için ihtiyaçlar belirlenirken personelin bilgi ve kültürünün artırılması, çalışma alanlarıyla ilgili gelişmelerden haberdar edilmesi ve özellikle merkez ile taşra arasında bir bağ oluşturulmasının gerekliliği ortaya çıkmış, bu nedenlerle ilk kez 1928 yılının Nisan ayında “Dahiliye Vekaletinin Aylık Mecmuası” olarak “İdare” adı altında eski harflerle yayın hayatına başlamıştır. Türk İdare Dergisi, İçişleri Bakanlığının en önemli yayın faaliyeti olarak, yayın hayatı boyunca kısa sayılabilecek sürelerle iki kez kesintiye uğramakla birlikte günümüze ulaşmıştır.

Türk İdare Dergisinin ilk altı sayısı Osmanlıca basılmış, Latin alfabesinin benimsenmesi ile yeni harflerle basılmaya başlamış ve Türk kamu yönetiminde önemli bir misyon üstlenmiştir. Türk İdare Dergisi, uzun soluklu olması sayesinde Türk kamu yönetiminde önemli bir boşluğu doldurmuş ve tarihsel sürece tanıklık etmiş, bakanlık personelinin hizmetlerini daha iyi yürütebilmesi için bilgi ve yeteneklerinin geliştirilmesi, genel ve mesleki birikiminin artırılması, yönetime ilişkin iç ve dış gelişmelerden haberdar edilmesi gibi önemli işlevler üstlenmiştir. Dergi, Bakanlık personelinin yanı sıra kamu yöneticileri, akademisyenler, kamu yönetimi ve kamu hukuku alanında öğrenim gören öğrenciler ve toplumun her kesiminden araştırmacılar için de önemli bir kaynak olmuştur.

Türk İdare Dergisi web sayfası http://www.tid.gov.tr 13 Temmuz 2004 tarihinden itibaren okuyucuya hizmet vermektedir.

Türk İdare Dergisi Yayın Tarihi

Türk İdare Dergisi 1928 yılında yayına başlamıştır

1928-1942 Dönemi: Nisan 1928’de “İdare” adıyla aylık olarak yayımlanmaya başlanan Derginin ilk altı sayısı Osmanlıca olarak basılmıştır. İlk sayısının başında yer alan Mukaddime’de Derginin yayın amacı ve içeriği hakkında bilgi verilmiş, hedefler ortaya konulmuştur. Yedinci sayısından itibaren yeni yazıyla çıkarılan Dergi, 1942 ye kadar 169 sayı olarak yayımlanmıştır. Gerçekte 170 sayı yayımlanmış olmasına karşın 1942 yılının Şubat ayında çıkan Dergiye sayı verilmemiştir. Bu yıllarda çıkarılan bazı sayıların ayrı ayrı hazırlanıp birleştirilerek tek kapak altında basıldığı görülmektedir. (67, 68 ve 69 uncu sayılar; 161, 162, 163 ve 164 üncü sayılar)15 yıl kadar süren bu dönem, Mayıs 1942’ye ait 169 uncu sayı ile sona ermekte ve Derginin yayın hayatındaki ilk önemli kesinti başlamaktadır.

1944-1975 Dönemi: 1944 yılının Eylül-Ekim aylarına ait 170 inci sayı ile Dergi yeniden çıkarılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Derginin içeriğinde yapılan değişikliklerin yanı sıra adı değiştirilmiş ve iki ayda bir basılmıştır. 170 inci sayıdan itibaren “İdare Dergisi” adını almış, 1975 yılı sonu itibariyle 355 inci sayıya ulaşmıştır. Bu dönemde toplam 186 sayı yayımlanan Derginin bazı sayıları birleştirilerek basılmıştır.1963 yılına ait 281 inci sayısından başlayarak adı tekrar değiştirilmiş ve bugüne kadar Türk İdare Dergisi adıyla yayımlanmasına devam edilmiştir.

1976-1979 Dönemi: Derginin yayın hayatında önemli aksamaların olduğu dönemdir. Dört yıllık süre içerisinde yalnızca beş sayı yayımlanabilmiş ve yayın hayatındaki ikinci büyük kesinti 1979 yılı Şubat ayında çıkarılan 360 ıncı sayıdan sonra başlamış, 1982 yılı sonlarına kadar devam etmiştir.

1982’den Sonraki Dönem: Yayımına yaklaşık üç yıl ara verildikten sonra, 1982 Aralık ayına ait 361 inci sayıyla yeniden çıkarılmaya başlansa da bazı aksaklıklar devam etmiş, ancak 1984 yılında çıkarılan 363 üncü sayısından başlanarak sıklık süresi üç ayda bir olarak belirlenmiştir. 1985 yılından itibaren de yılda 4 sayı Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere düzenli aralıklarla yayımına devam edilmiş ve kesintiye uğratılmadan bugüne kadar sürdürülmüştür.

2009 Hakemli Dergi Dönemi: Türk İdare Dergisi, seksen yılı aşan yayın hayatı sürecinde Türk kamu yönetimine yaptığı hizmetleri bundan sonra daha üst düzeyde yürütme gayesiyle, 12 Şubat 2009 tarihli Müsteşarlık Makamının onayıyla ulusal hakemli akademik mesleki bir yayın haline getirilmiştir. Dergi, yeni yayın ilkesi gereğince 2009 yılının Haziran sayısından itibaren sadece bilimsel ve akademik düzeyde araştırma ve incelemeleri konu eden makaleleri yayımlamaktadır.

Türk İdare Dergisine, zaman zaman ekler yayımlanmış,  bu ekler bazen bir yazar ya da bir konuya ait iken bazen de bir araya getirildiğinde bağımsız bir kitap oluşturan önemli konulara ait olmuştur.

Türk İdare Dergisi yedi kez özel sayı olarak yayımlanmıştır: 

Atatürk ve İdare Özel Sayısı

Birinci özel sayı, Cumhuriyetin 10 uncu yıl dönümü nedeniyle hazırlanan 67’nci sayıdır. Bakanlık çalışmalarının bu 10 yıl açısından değerlendirildiği Dergi 303 sayfadan oluşmuştur.
İkinci özel sayı, Cumhuriyetin 15 inci yıl dönümü nedeniyle yayımlanan 127’nci sayı olup 15 yılda Bakanlıkça gerçekleştirilen çalışmalarla gelecekte yapılması planlanan çalışmalara yer verilmiştir.
Üçüncü özel sayı, Cumhuriyetin 50’nci yılına ilişkindir. 344 üncü sayı olarak yayımlanmış olup, 50 yılda İçişleri Bakanlığının çalışmalarını değerlendiren 11 makale ve 1 İdari Coğrafya incelemesini içermektedir.
Dördüncü özel sayı, Cumhuriyetin 60’ıncı yıl dönümü nedeniyle başta Merkez Valileri ve çok sayıda Bakanlık personelinin katkılarıyla hazırlanan 362’nci sayıdır. İçerik olarak diğer özel sayılardan farklıdır. “Atatürk ve İdare” adını taşıyan ve bütünüyle bir kitap olarak hazırlanan bu sayı, Atatürk ve mülki idare amirleri arasındaki bağı ortaya koymaya çalışan özel bir eser niteliğini taşımaktadır.
Beşinci özel sayı, ilk dört özel sayıdan farklı bir nedenle yayımlanmıştır. Türk İdare Dergisinin 60’ncı yayın yılını doldurması nedeniyle, 378 inci sayı bu niteliğine uygun olarak özel bir sayı şeklinde hazırlanmış ve 700 sayfa olarak yayımı gerçekleştirilmiştir. 31 yazarın değişik konularda katkıda bulunduğu Dergide Bakanlık personeli, mülki idare amirleri, diğer kamu kuruluşları yöneticileri ile öğretim görevlileri yazılarıyla bir araya getirilmiş bulunmaktadırlar.
Altıncı özel sayı, Cumhuriyetin 70’inci yıl dönümü nedeniyle çıkarılmıştır. Aralık 1993’e ait 401’inci sayı 713 sayfa olarak basılmıştır. Atatürk ve Atatürkçülük ile ilgili yazılar, Türk kamu yönetiminin 70 yılının değerlendirildiği yazılar, İçişleri Bakanlığının 70 yıllık merkez ve taşra teşkilatındaki gelişmelere ait yazılar ile mülki idare amirliği mesleğinin geleceğinin tartışıldığı yazılar yer almıştır.
Yedinci özel sayı, Cumhuriyetin 75 inci yıl dönümüne ait olan sayıdır. Aralık 1998’e ait 421 inci sayı 630 sayfadır. Bakanlığın, mülki idare amirlerinin ve genelde kamu yönetimi ile kurumlarının daha çok 70 yıllık geçmişlerinin değerlendirildiği altıncı özel sayıdan sadece beş yıl sonra yayımlanan bu sayıda; geçmişin değerlendirilmesi yapılmamış, çağdaş yönetim teknikleri ve uygulamaların ışığında geleceğe bakış ile yönetime katkıda bulunan yazılara yer verilmiştir.

Geri Göndermeme İlkesi

0

Geri Göndermeme İlkesi (Non-refoulement) uluslararası hukukun temel ilkelerindendir. Hiç kimsenin, vatansız dahi olsa işkenceye veya insanlık dışı muameleye veya cezaya maruz bırakılmaması için sınır dışı edilmemesi veya geri gönderilmemesi evrensel bir prensiptir. İlke, sığınmacıların ırk, din, milliyet, belli bir sosyal gruba veya politik görüşe sahip olmalarından ötürü uğrayacakları tehlikeleri engellemek üzere konulmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Geri gönderme (refulman, refoulement) Bir Devletin, bir kişiyi, hayatı veya özgürlüğünün tehdit altında olacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşü yüzünden zulüm görebileceği veya işkence riskiyle karşı karşıya kalacağı başka bir Devletin topraklarına herhangi bir şekilde geri göndermesidir. Refulman, sınır dışı etme, zorla sınır dışı etme, iade etme, sınırda reddetme, ülke toprakları dışında durdurma ve fiziksel dönüşe zorlama şeklinde bir Devlete geri dönmeyle sonuçlanan eylemlerdir.[/box]

Geri Göndermeme İlkesi, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Tarihli Sözleşme ile getirilmiştir. Sözleşmenin gücü, önde gelen çok sayıda devlet tarafından imzalanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Taraf devletlere, çekince koyma yetkisi tanınmamıştır.  1951 Sözleşmesi, 1933 tarihli “Mültecilerin Uluslararası Statüsü” ve 12 Şubat 1938 tarihli “Almanya’dan Gelen Sığınmacıların Statüsü” sözleşmelerinde tanımlanmış hakların hukuki korumasını genişletmiş ve güçlendirmiştir.

Sözleşmenin 33. maddesinde; “Hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade etmeyecektir.” ifadesi ile ger-göndermeme ilkesi tanımlanırken, bu temel kuralın istisnası, oldukça ciddi şartlarda maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir:

Geri Göndermeme İlkesi, İşkenceye veya Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı BM Sözleşmesi, 1949 Cenevre Sözleşmesi, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunması Hakkında Bildiri, Kanun Dışı, Keyfi ve Yargısız İnfazların Etkili Bir Şekilde Önlenmesi ve Soruşturulması Hakkında Prensipler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi ve Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sözleşmesi ile de teyit edilmiştir.

Geri Göndermeme İlkesi ve Türkiye 

Türkiye, Geri Göndermeme İlkesi’ni benimsemektedir. Ayrıca, mülteci haklarını düzenleyen sözleşme ve protokollerin çoğuna taraftır.

Türkiye’nin de taraf olduğu “1951 tarihli Mültecilerin Statüsüne Dair Uluslararası Sözleşme” temel ilke ve prensipleri koymaktadır. Sözleşme, Geri Göndermeme İlkesini evrensel bir kural olarak kabul etmiştir.  Mülteciler ve uluslararası korumaya muhtaç kişisel bakımından Sözleşmesinin 33. maddesi  belirleyicidir. “Hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade (refouler) etmeyecektir.”

Türk Hukuku’nda “geri göndermeme ilkesi”  Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yer almaktadır. Kanun, “Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.” şeklinde düzenleme getirmektedir.

Volker Türk

0
Volker Türk

Volker Türk, 27 Ağustos 1965’te Avusturya’nın Linz kentinde dünyaya geldi. Akademik kariyerine Linz Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alarak başladı ve buradan hukuk yüksek lisans derecesiyle mezun oldu. Ardından Viyana Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında doktora çalışmalarını tamamladı.

Doktora tezini Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve kurumun görev alanı üzerine hazırlayan Türk, bu çalışmasını 1992 yılında Berlin’de kitap olarak yayımladı.

Kariyerinin Başlangıcı ve Saha Deneyimi

Türk, Birleşmiş Milletler bünyesindeki profesyonel kariyerine 1991 yılında başladı. İlk olarak Kuveyt’te Avusturya Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen geçici bir görevde bulundu. Takip eden yıllarda BMMYK bünyesinde Malezya, Kosova, Bosna-Hersek ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi dünyanın kritik çatışma ve kriz bölgelerinde çeşitli saha görevleri üstlendi. Bu süreçte mülteci hakları ve uluslararası koruma konularında derin bir saha tecrübesi kazandı.

Üst Düzey Yöneticilik ve Stratejik Görevler

2009 yılında Cenevre’deki BMMYK Genel Merkezi’nde Uluslararası Koruma Bölümü Direktörü olan Türk, 2015-2019 yılları arasında Korumadan Sorumlu Yüksek Komiser Yardımcısı olarak atandı. Bu göreviyle o dönemdeki en üst düzey Avusturyalı BM yetkilisi unvanını aldı ve “Mültecilere İlişkin Küresel Mutabakat”ın geliştirilmesinde kilit rol oynadı.

2019 yılında BM Genel Sekreteri António Guterres tarafından Genel Sekreterlik İcra Ofisi’nde Stratejik Koordinasyondan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak atandı. 2021-2022 yılları arasında ise Politikalardan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaparak, Genel Sekreter’in “İnsan Hakları İçin Harekete Geçme Çağrısı” ve “Ortak Gündemimiz” raporu gibi küresel vizyon projelerinin koordinasyonunu yürüttü.

İnsan Hakları Yüksek Komiserliği

8 Eylül 2022 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından Michelle Bachelet’in yerine Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak seçildi. 17 Ekim 2022’de resmi görevine başlayan Türk, bu makamda evrensel insan haklarının korunması, sivil alanın genişletilmesi ve hukukun üstünlüğü için küresel savunuculuk yapmaktadır. Görev süresi boyunca, Rus muhalif Vladimir Kara-Murza’nın serbest bırakılması çağrısı gibi kritik çıkışlarıyla demokratik değerlerin korunması konusundaki kararlılığını sergilemiştir.

Akademik Katkıları ve Kişisel Yaşamı

Uluslararası mülteci ve insan hakları hukuku alanında çok sayıda yayını bulunan Türk, özellikle 2003 yılında yayımlanan Refugee Protection in International Law kitabının eş yazarlarından biridir. İnsan hakları alanındaki üstün hizmetleri nedeniyle 2016 yılında Graz Üniversitesi İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülmüştür.

İngilizce ve Fransızca dillerini akıcı, İspanyolca’yı ise iyi derecede konuşan Volker Türk, günümüzde çalışmalarını Cenevre’de sürdürmektedir. Kariyerini dünyanın en savunmasız insanları olan mültecilerin ve vatansız kişilerin haklarını aramaya adamış bir hukukçu olarak tanınmaktadır.

Yavuz Sabuncu

0

Yavuz Sabuncu, 24 Eylül 1948 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. (Ölümü: 12 Şubat 2007) Sultanahmet İlkokulunu bitirdi.

İstanbul Erkek Lisesi’nin Edebiyat Şubesi’nden 1966 yılında mezun oldu.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudu. 1970 yılında, Siyaset ve İdare Bölümü’nden  mezun oldu. Aynı fakültede Siyasi İlimler doktora programına başladı.

1970-1971 ders yılında Avusturya hükümetinin burslusu olarak Linz Sosyal Bilimler Yüksek Okulu’nda misafir öğrenci olarak akademik çalışmalarını sürdürdü.

Akademik çalışmaları sırasında, kısa bir süre banka müfettiş muavinliği yaptı. Fakat ardından 1974 yılında askerlik görevine başladı.

Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra, 1976 yılında, Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku kürsüsünde asistan olarak akademik hayatına başladı.

1979 yılında, doktorasını tamamlayarak hukuk doktoru unvanını kazandı. Sonrasında, 1990 yılında aynı bilim dalında doçent, 1995 yılında ise profesör oldu.

Ayrıca, 1984-1986 yıllarında Avrupa Konseyinden ve 1989’da DAAD’dan aldığı burslarla Almanya’da bilimsel çalışmalarda bulundu.

2000-2005 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığı görevini yürüttü.

Sabuncu, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku derslerini verdi. Aynı yıllarda, KKTC Yakın Doğu Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku derslerine girdi. Ayrıca, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi Yayın Kurulu başkanlığını yaptı. Aynı fakültede, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün Müdürü olarak çalıştı.

Siyasi İlimler Türk Derneği, TESEV Vakfı ile Türk-Alman Kamu Hukukçuları Forumu üyesiydi. Bunun yanı sıra, bir süre Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olarak da görev yaptı.

Ayrıca, TBB İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Akademik ve Bilimsel Danışma Kurulunda görev yaptı.

Hukuk fakültelerinde, Anayasa Hukukuna Giriş, Türkiye’nin Anayasal Düzeni, Çağdaş Devlet Düzenleri, Temel Haklar ve Özgürlükler, Türkiye’nin Güncel Siyasal Sorunları derslerini verdi.

12 Şubat 2007’de yaşama veda etti.

Öğrencileri tarafından her yıl anılmakta, İstanbul Mülkiyeliler Birliği’nde ve başkaca platformlarda “Yavuz Rakısı” adıyla buluşmalar yapılmaktadır.

Kuzguncuk'ta 7'nci 'Yavuz Rakısı' buluşması

Prof. Dr. Yavuz Sabuncu’nun Eserleri:
  • Anayasa Hukukuna Giriş
  • Çağdaş Devlet Düzenleri
  • Seçim Sistemleri
  • Siyaset Bilimine Giriş
  • Türk Anayasa Sistemi

İlhan Arsel

0
Profesör Doktor İlhan Arsel

Prof. Dr. İlhan Arsel, 5 Nisan 1920’de İstanbul’da doğmuş, 1942 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Selanik göçmeni bir ailenin iki oğlundan biri olan Arsel iş insanı Nusret Arsel’in ağabeyidir.

İlhan Arsel-Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına
Akademik Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları

1949 yılında İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi‘nde doktora eğitimini tamamlayarak akademisyenliğe başlamıştır. Doktorasını tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrosu ile otuz yıldan fazla bir süre üniversite öğretim üyeliği görevini yürütmüş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku dersleri vermiş, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir.

Prof. Dr. İlhan Arsel, 1961 Anayasasının hazırlanmasına katkıda bulunan bilim insanlarındandır. 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri ihtilalden sonra yeni Anayasa ön tasarısı hazırlamakla görevlendirilen on kişilik İstanbul Komisyonu’na üye atanmış ve daha sonra Kurucu Meclis ön tasarısını hazırlamak üzere kurulan beş kişilik komisyona üye seçilmiştir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından 10 Haziran 1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçilmiş, Meclise katılmadan istifa etmiştir.

Arsel, 1971 yılında merkezi New York’ta bulunan ‘Inter-University Associate’ kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak kabul edilmiş, bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayımladığı Dünya Ülkeleri Anayasaları (Constitutions of the Countries of the World) 14 ciltlik eserin Türkiye Anayasası ve Belçika Anayasası bölümlerini 1971 yılında hazırlamıştır.

Ankara Polis Enstitüsü’nde dersler vermiş, 1975 yılında, Enstitüden ihraçları protesto etmek amacıyla bu kurumdan istifa etmiştir.

Anayasa Hukuku dersleri verdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ise 1977 yılında istifa etmiş, öğretim üyelerini şeriatçılık faaliyetlerine karşı suskun kalmakla suçlamıştır. İstifasından sonra “Şeriatın olumsuzluklarını ortaya vuran yayınlar” olarak tanımladığı kitaplar kaleme almıştır.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra bilimsel araştırmalarına devam etmiş, sonraki yıllarda ABD’ye yerleşmiş, 7 Şubat 2010 tarihinde 89 yaşında iken Florida’da yaşamını yitirmiştir.

ABD’de toprağa verilen Arsel 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu birçok insanın hocalığını yapmıştır. 

Arsel’in Anayasa Hukuku alanında yayınlanmış ve ardılları olan Anayasacılar tarafından referans gösterilmiş eserleri bulunmaktadır. Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Anayasa Hukuku (Demokrasi) ve Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, hukuk alanında yazmış olduğu bazı eserlerdir.

Prof. Dr. İlhan Arsel’in Tüm Eserleri
  • La Responsabilité Politique Ministérielle et La Chambre Des Lords, Montrouge (Seine), Imprimerie Gaston Dalex, 1949 (Docteur en Droit).
  • Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1955 (2. Baskı Ankara 1961).
  • Civil Litigation in Turkey (Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması), New York Üniversitesi’nden Prof. Delmar Karlen ile birlikte. Bu çalışma Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi ortak yayınıdır, Ankara 1957.
  • Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958.
  • Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1959.
  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1962.
  • Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara 1964 (Değişikliklerle 2. Baskı İstanbul Sıralar Matbaası, 1968).
  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları (Birinci Kitap: Cumhuriyetin Temel Kuruluşu), Mars Matbaası, Ankara 1965.
  • Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, Sevinç Matbaası, Ankara 1970.
  • Belgium, Chronological Interpretation of the Constitutional Development-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1972.
  • Turkey, Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication, New York 1972.
  • Arap Milliyetçiliği ve Türkler – Arap Milliyetçiliği’nde “Türk Aleyhtarlığı”, “Dil” ve “Din” Unsurları ve Türk’le İlgili Sorunlar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1973 (Değişikliklerle 2. Baskı 1975).
  • Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına – Şeriat Devletinden Layik Cumhuriyet’e, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1975. (Kaynak Yayınları’ndan çıkan güncel adı: Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e – Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına)
  • Turkey, Chronological Interpretation of the Constitutional Development; (revised and updated)-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1975.
  • Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları ve Aydınlar, 1. Baskı Doğan Basımevi, Ankara 1977; 2. Baskı İstanbul 1995; 3. Baskı Kaynak Yayınları, Aralık 1996.
  • Biz Profesörler, Doğan Basımevi, 1. Baskı Aralık 1979; 2. ve 3. Baskı (1987, 1992) İnkılâp Kitabevi; 4. Baskı Kaynak Yayınları, 1997.
  • Şeriat ve Kadın, Orhanlar Matbaası, 1. Baskı 1987; 2. Baskı Kaynak Yayınları 1988; yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş 15. Baskı Ekim 1997; 20. Baskı Kaynak Yayınları, Şubat 2014.
  • Aydın ve “Aydın”, 1. ve 2. Baskı İnkılâp Kitabevi, 1993; yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş 3. Baskı Kaynak Yayınları, Mart 1997.
  • Şeriat’tan Kıssa’lar 1, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996; 2. Baskı Ağustos 1996.
  • Diyanet’e Cevap – Kadınları Aşağılayan Hükümler Konusunda Başbakanlığa Mektup, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996.
  • Turan Dursun’a Mektuplar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı 1996; 2. Baskı Mart 2000.
  • Şeriat’tan Kıssa’lar 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1997.
  • Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 1997.
  • Tevrat ve İncil’in Eleştirisi, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1997; 2. Baskı Aralık 2001.
  • İslama Göre Diğer Dinler, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mart 1999; 2. Baskı Mayıs 2005.
  • Kur’an’daki Kitaplılar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1999.
  • Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1999; 2. Baskı Eylül 2004; 3. Baskı Ekim 2008; 4. Baskı Nisan 2014.
  • Kur’an’ın Eleştirisi 2 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 3, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2000; 2. Baskı Eylül 2004.
  • Muhammed’e Göre “Muhammed”, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Kasım 2000.
  • Kur’an’ın Eleştirisi 3 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 4, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Eylül 2001.
  • Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mayıs 2002.
  • Şeriat, İnsan ve Akıl, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Haziran 2005.
  • Cahiliyye, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 2005.
  • Şeriat ve Eşitsizlik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2006.
  • Kur’an’daki Tanrı – Muhammed’in Tanrı Anlayışı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2007; 2. Baskı Aralık 2007.
  • Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ocak 2008; 2. ve 3. Baskı Mart 2008.

Viktor Mihály Orbán

0
Viktor Mihály Orbán

Viktor Mihály Orbán, 31 Mayıs 1963 tarihinde Macaristan’ın Székesfehérvár (İstolni Belgrad) şehrinde dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, 1981 yılında Blanka Teleki Lisesi’nden mezun olmuştur. 1983-1987 yılları arasında Budapeşte Eötvös Loránd Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hukuk eğitimi alarak mezuniyetini hak etmiştir. Yüksek lisans tezini “Polonya Dayanışma Hareketi” üzerine kaleme almıştır. 1989 yılında Açık Toplum Enstitüsü bursu ile Oxford Üniversitesi Pembroke Koleji’nde siyaset bilimi üzerine akademik çalışmalarda bulunmuştur.

Siyasi Kariyerinin Başlangıcı ve Fidesz

Orbán, 30 Mart 1988 tarihinde kurulan Genç Demokratlar İttifakı’nın (Fidesz) kurucu üyeleri arasında yer alarak siyasi kariyerine adım atmıştır. 16 Haziran 1989 tarihinde, 1956 Devrimi’nin lideri Imre Nagy ve çalışma arkadaşlarının iade-i itibar töreninde yaptığı konuşmada, Sovyet birliklerinin Macaristan topraklarından çekilmesi ve serbest seçimlerin yapılması yönündeki talebiyle ulusal ve uluslararası düzeyde tanınırlık kazanmıştır. 1989 yılında gerçekleştirilen ve demokratik geçiş sürecini belirleyen “Üçlü Yuvarlak Masa” görüşmelerinde Fidesz delegasyonu içerisinde yer almıştır.

Yasama ve Yürütme Faaliyetleri
  • Milletvekilliği: 1990 yılında yapılan ilk demokratik seçimlerde Pest seçim bölgesinden milletvekili seçilerek parlamentoya girmiştir. 1993 yılına kadar Fidesz Parlamento Grup Başkanlığı görevini yürütmüştür.
  • Parti Liderliği: 1993 yılında Fidesz’in ilk genel başkanı seçilmiştir. Liderliği döneminde parti, klasik liberal çizgiden merkez sağ ve ulusal muhafazakâr bir ideolojik zemine evrilmiştir.
  • Birinci Başbakanlık Dönemi (1998-2002): 1998 genel seçimlerinde Fidesz’in zaferiyle ilk kez Başbakanlık makamına gelmiştir. Bu dönemde Macaristan’ın ekonomik istikrarı ve Avrupa entegrasyonu süreçlerine odaklanmıştır.
  • Muhalefet Dönemi (2002-2010): 2002 ve 2006 seçimlerinin kaybedilmesi üzerine sekiz yıl boyunca ana muhalefet lideri olarak görev yapmıştır.
  • İkinci ve Müteakip Başbakanlık Dönemleri (2010-Günümüz): 2010 genel seçimlerinde anayasal çoğunluğu (üçte iki) elde ederek ikinci kez Başbakan seçilmiştir. Bu başarısını 2014, 2018 ve 2022 seçimlerinde de sürdürmüştür.
Hukuki ve Siyasi Reformlar

2010 yılından itibaren Orbán hükümetleri, Macaristan Anayasası’nda (Temel Kanun) köklü değişikliklere gitmiştir. Bu reformlar; yargı yapısı, seçim kanunu ve medya mevzuatı gibi temel alanları kapsamaktadır. 2011 yılı itibari ile Macaristan’ın yeni anayasası kabul edilmiş, devletin kurumsal yapısı ve yargı hiyerarşisi yeniden düzenlenmiştir. Kasım 2020 itibarıyla, Kálmán Tisza’nın rekorunu geride bırakarak Macaristan tarihinin en uzun süre görevde kalan Başbakanı unvanını iktisap etmiştir.

Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler

Orbán dönemi dış politikası, Avrupa Birliği kurumlarıyla yaşanan egemenlik tartışmalarının yanı sıra; Rusya, Türkiye, Çin ve İsrail gibi ülkelerle ikili ilişkilerin güçlendirilmesine dayalı “Doğu Açılımı” stratejisi ile karakterize edilmektedir. Orbán yönetimi, dış politikada “Doğu Açılımı” (Eastern Opening) stratejisini benimseyerek; Avrupa Birliği müktesebatı ile ulusal egemenlik dengesi üzerine kurulu bir hat izlemiştir. Bu süreçte Türkiye, Rusya, Çin ve İsrail ile ikili devletler hukuku çerçevesinde stratejik iş birlikleri geliştirilmiştir. Siyasi kariyerinin başında Liberal Enternasyonal Başkan Yardımcılığı yapmış olsa da, 2000 yılında bu yapıdan ayrılarak Avrupa Halk Partisi’ne (EPP) katılmış, ilerleyen süreçte ise muhafazakâr ve egemenlikçi politikaları nedeniyle AB düzleminde farklı ittifak arayışlarına girmiştir.

Tarım mühendisi Győző Orbán ve konuşma terapisti Erzsébet Sípos’un evladı olan Viktor Orbán, hukukçu Anikó Lévai ile evli olup beş çocuk babasıdır.

Kasım 2020 itibarıyla, 14 yılı aşan görev süresiyle Macaristan tarihinin en uzun süre görev yapan Başbakanı sıfatını iktisap etmiştir.

Lon Luvois Fuller

0
Lon Luvois Fuller

Lon Luvois Fuller, 15 Haziran 1902 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerinin, Teksas eyaletine bağlı Hereford kentinde doğdu.  8 Nisan 1978 tarihinde ve 75 yaşında Federal Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Münih kentinde yaşamını yitirdi.

Hukuk ve ahlak arasında zorunlu bir ilişki olduğunu savunan, Amerikalı bir hukuk felsefecisidir. 

Fuller, hukuksal pozitivizmi eleştirmiş, doğal hukuk teorisini ise laik ve usule uygun bir formatta savunmuştur.

Harvard Üniversitesinde uzun yıllar hukuk profesörlüğü yapmış, 1964 tarihinde yazdığı The Morality of Law kitabında tüm hukuk sistemlerinin bireylere itaat yükümlülüğü getiren bir ahlak içerdiği tezini ortaya atmıştır.

Sekiz ilke ileri sürmüş, bu ilkelerin hukukun iç ahlakını oluşturduğunu söylemiş, kanun koyucunun kuralları yaparken uyması gereken sekiz ilkenin, genel, kamusal, geleceğe yönelik, açık, mantıksal tutarlılığa sahip, uygulanabilir, zamana bağlı tutarlılık içeren, önceden yayımlanan ve yöneticilerin uyduğu kurallar olmasını savunmuş, birçok felsefecinin hukuka dayanak yaptığı Tanrı buyruklarından türeyen yüksek yasaları ve dinsel teorileri reddetmiş, rasyonel ve evrensel ilkeler önermiştir.

Fuller’in getirmiş olduğu 8 ilke şunlardır:

1.Kurallar genel olmalıdır
2.Kurallar yayımlanmış olmalıdır
3.Kurallar geçmişe yürür olmamalıdır
4.Kurallar açık olmalıdır
5.Kurallar çelişmemelidir
6.Kurallar imkansızı talep etmemelidir
7.Kurallar zaman içinde tutarlı olmalıdır (sabitlik)
8. Yetkililerin eylemi ve yayımlanmış kurallar arasında uyum olmalıdır

Fuller, “hukukun iç ahlakına” ve saymış olduğu sekiz ilkeye uymayan yasaları gerçek hukuk olarak kabul etmemiş, koymuş olduğu ahlaki standartlardan bir tanesini dahi ihlal eden hukuki metinlerin gerçek hukuk olarak kabul edilemeyeceğini ve asgari ahlaka sahip olmayan hukuka insanların itaat edemeyeceğini savunmuş, koymuş olduğu bu ilkelerin, hukukun üstünlüğünü sağlayacağını, adalete ve öngörülebilirliğe sahip olacağını ileri sürmüştür.

Sekiz ilkeden herhangi biri, bir yönetim sisteminde eksikse, sistem yasal olmayacaktır. Hukuksal sistemler uzlaşma sağlamalı, netlik, tutarlılık ve istikrarı içinde barındırmalıdır.

“Hukukun iç ahlakından her bir ayrılış, sorumlu bir hukuki özne olarak insanın onuruna hakaret etmek demektir. Onun davranışlarını yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak ya da ona yerine getiremeyeceği emirler vermek, onun özerkliğine karşı kayıtsızlığı ortaya koymaktır. Bunun aksine, insanın sorumlu eylem yetisi olmadığı kabul edildiğinde, hukuki ahlak (legal morality) var olma nedenini kaybedecektir. Onun davranışlarını, yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak artık bir hakaret olmayacaktır, çünkü artık bir hakaret yoktur – hatta bu bağlamda yargılamak sözü de yersiz olacaktır; biz artık bir insanı yargılamıyoruz, onu kontrol (act upon) ediyoruz” 

Dante’nin Evrensel Krallığı Evrensel Hukuka Dönüşür mü?

0

Dante’nin Evrensel Krallığı Evrensel Hukuka Dönüşür mü? isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde 1 Aralık 2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

Dante Alighieri, Orta Çağın karanlığında yaşamış, 13. ve 14. Yüzyılların mücadeleleri ve çileleri içinde bir hayale kapılmıştı

İbrahim Aycan – Dante’nin Evrensel Krallığı Evrensel Hukuka Dönüşür mü?

Bundan 700 yıl önce Orta Çağın karanlığında yaşayan Dante Alighieri, 13. ve 14. Yüzyılların mücadeleleri ve çileleri içinde bir hayale kapılmıştı.

Bu büyük hayali kısa ömrüne sığdırmış ve insanlığa hem bir müjde vermiş hem de bir hedef koymuştu: Evrenselleşmiş Krallık!  Laik düşünceye de kapı aralayan bu hayalin gerçeğe dönüşmesine bir adım kalmışken bu hayali söndürecek gelişmeler de aynı dönem içinde yaşanmaktaydı.

Yaşadığı zamanın aydınlığını temsil eden Dante için bugün üniversitelerde kürsüler açılıyor, adı ve felsefesi onurla yaşatılıyor. Onun ideali olan “evrensellik” düşüncesi bugün karşımızda bir gerçeklik olarak duruyor. Kimileri için küresel ekonomik düzenden ibaret olsa da karşımızda duran hakikat evrenselleşmekte olan bir dünyadır.

Ortaçağın toplumsal gerçekliği içinde, bir kralın ya da kilisenin önderliğinde bile olsa evrensellik düşüncesine ilham kaynağı olan Dante’nin düşüncesi 20. Yüzyılda Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi evrensel kuruluşlarla ete kemiğe bürünmüştür. Avrupa Birliğinin ulus devletlerin yetkilerini merkezi otoriteye devreden yapısı ise evrensel krallık düşüncesini daha somut ama bölgesel olarak karşılayan bir yapılanmadır.  İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu dünyada kurumsal olarak ilk defa vücut bulan bu düşünce, uluslararası ve ulus ötesi sözleşmelerle bağıtlanan dünyada yepyeni bir dönemi başlatmıştı. Üstelik diplomasi hiç olmadığı kadar gelişti ve uluslararası iletişim ağı devletler ve toplumlar arasında sınırların kaldırıldığı bir bütünleşme imkânı yarattı.

Dante’nin Evrensellik Düşüncesi ile Evrensel Hukuk Arasındaki İlişki

Dante, dünyanın, Evrensel Kralın sınırsız otoritesi altında bir birlik oluşturmasını ve tek siyasal erk etrafında biçimlenmesini öngörüyordu. Bu fikir günümüzde, onlarca devletin bir araya gelerek ortak normlar oluşturması sayesinde hayal olmaktan çıkarak kurumsal bir yapının kurulabileceğini gösterdi. Evet, artık krallar hüküm sürmüyor ancak kralların bırakmak zorunda kaldığı yetkiler halkların seçtiği hükümetler tarafından temsil ediliyor.

Evrensel Krallık kuramı, aynı zamanda evrensel barışı hedefliyordu. Yaşadığı dönemde insanlığın geleceğinden endişe duyan birçok filozof ve devlet adamı gibi Dante de evrensel barışa büyük bir özlem duymuş, siyaset ve yaşam felsefesini bu özlem temelinde kurgulamıştır.  Aynı dönemdeki imparatorların dünya devleti kurma hayalleri ise evrensel bir barıştan ziyade evrensel bir güce sahip olma düşüncesi idi. İmparatorların bu düşüncesinin aksine, devletlerin sonu gelmez savaşlarla insanları telef etmesi yerine ortak çıkarlar ve barış için çalışmak Dante’nin idealiydi. Nitekim evrensel hukukun temelini oluşturan tüm ulus-ötesi sözleşmeler ve evrensel normlar da barışı hedefleyerek inşa ediliyor. Evrensel barış düşüncesi, çağlar arasındaki derin uçurumlara rağmen halen güncelliğini koruyor ve bu barışı kuracak güç ve otoritenin nasıl bir yapılanma olacağı tartışması da zaman zaman alevleniyor.

Ortaçağdaki kilisenin otoritesini baz alarak ortaya çıkan bu fikir gerçek anlamda dinler ve uluslar üstü bir yapı olarak Bileşmiş Milletler teşkilatında kurumsallaşmış ve devletlerin otoritelerini kısmen de olsa sınırlayabilmiş, dinsel olmayan bir iktidarın evrenselleşmesi dünya tarihinde ilk defa gerçek bir teşkilata dönüşmüştür. Bunun bölgesel versiyonu olan Avrupa Birliği ise organizasyon yapısı daha güçlü olan bir yapı olarak ulus devletlerin etkisini en üst düzeyde kısıtlamıştır.  Devlet olmanın asli unsurlarından olan para basma hakkı Avrupa Birliğinde ilk defa devlet üstü bir kuruma devredilmiş bulunuyor. Bir süre sonra Küresel bir para birimine geçmek imkânı hala tartışılmakta.

Eleştirilerin odağında olsa da dünya ölçeğinde evrenselliği sağlayacak otorite olarak Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi ve askeri güç olarak da Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra küresel çapta askeri güç olarak sadece NATO kalmış bulunuyor.  Öte yandan, hukuk güvenliğini sağlamak üzere; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sonucunda kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Roma Sözleşmesi ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak kurulan Lahey Adalet Divanı ve Luxemburg’da kurulmuş olan Avrupa Birliği Adalet Divanı bulunuyor.

Küresel bir yargı sistemi, küresel çapta yasa yapma hakkına sahip parlamento kurulması ve çıkarılacak yasaların icra yetkisine sahip uluslararası mahkemeler tarafından uygulanması halinde evrensel krallığın fiili olarak kurulmuş olduğu sonucuna varabileceğiz.

Laiklik ve Evrensel Düşünce

Dante’nin içinde yaşadığı çağın atmosferine uygun olarak kilisenin hegemonyası üzerinden hareket etmesi fikirlerinin laik düşünceden uzakta olduğu anlamına gelmemektedir. Ortaçağın bu hayalperest ozanı çağdaş laiklik kavramının yaratılmasında öncü sayılabilecek bir rol oynamış ve laik düşünceye kapı aralamıştır. Devleti dinin etkisindeki bir erkten ziyade güç ve otoritenin adalet dağıtan ve barışı sağlayan bir mekanizmaya dönüşmesini arzulaması laik düşüncenin de nüvesini teşkil etmiştir. Yoksa dinsel bir otoritenin dünyaya hükmetmesi düşüncesi bulunmamaktadır.  Aynı dönemde dünyanın diğer bölgelerindeki düşünsel kısırlık ile kıyaslandığında kilisenin hegemonyası altında yaşarken de olsa önemli bir hayalin peşine düştüğü kabul edilmelidir. Bugün tüm insanlığın birleştirici gücü hukuk olmak zorundadır.

Evrensel Krallığın günümüze uyarlaması evrensel normlar ve yasalar ile sağlanmak üzeredir. Bu normların olmazsa olmazları; Devletler Hukukunun İç Hukuka Üstünlüğü İlkesi, Uyuşmazlıkların Barışçıl Yollarla Çözülmesi İlkesi, Yargı Bağımsızlığı, İnsan Hakları, Çevre Hakkı, Su Hakkı, Kadın Hakları, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Hukukun Üstünlüğü, Yaşam Hakkının Korunması, Mülkiyet Hakkı, İşkence Yasağı, Irkçılığın ve Ayrımcılığın Yasaklanması ve Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi ve benzeri ilkelerin müeyyideye bağlanmış bir şekilde uluslararası hukuk tarafından korunmasıdır. Uluslararası Hukuk bu normları koruduğu ve geliştirdiği ölçüde evrenselliği, barışı ve dünya çapında huzuru koruma yolunda ilerleme sağlanabilecektir.

Dante’nin romantizmi aydınlanma devrinde temelleri atılan demokratik toplum kurumları ile ve 20. yüzyılın ete kemiğe bürünen evrensel norm ve kurumları sayesinde hayatın gerçekleri ile buluşmaya başlamıştır. Savaşlarla kan gölüne dönen dünyanın kasırgasını dinginleştirmek isteyen çağımız insanı milyonlarca insanın öldüğü ikinci dünya savaşı sonrası nihayet enternasyonal bir çabaya girişmek zorunda kalmıştır.

Devletlerin asıl görevinin özgürlüğü, adaleti ve barışı sağlamak olduğu küresel toplumun nihayet aklına gelmiş, insan ırkı birlik ve hukuk içinde hareket etmesini sağlayacak mekanizmalar da bundan sonra kurulmuştur. Hukuk artık evrensel bir boyut kazanmaya başlamış, ilk uluslararası mahkemeler de bu dönemde kurulmuştur. Uluslararası mahkemeler tarafından yapılan ilk yargılamaların insanlığa karşı işlenen suçlar ve savaş suçları olması da buna paralel bir gelişmedir. Özellikle 2. Dünya Savaşından sonra tüm uygarlıkların ve ülkelerin benimsediği, uluslarüstü kurumlarca geliştirilen ve kaleme alınan evrensel değerler ve uygarlık kriterleri gelişmiştir. Bu durum tarihte ilk defa meydana gelmektedir ve insanlığın uzun tarihi içinde yepyeni bir gelişmedir. Bugün artık laik düşünce olmaksızın evrensellik iddiasının ileri sürülemeyeceği, evrensel olmayan bir düşüncenin de barışı getiremeyeceği genel kabul görmüş bir teoridir. Dünyada savaşların ve iç çatışmaların en çok olduğu bölgelerin laik düşünceden uzak ülkeler olması bu teoriyi doğrulayan en önemli unsurdur.

İnsanlığın ve Evrensel Hukukun Önündeki Açmazlar

Dünyanın nüfusu ilk defa bu kadar artmış, teknoloji ve iletişim ilk defa bu kadar gelişmiş, internet ve telekomünikasyon sayesinde dünya küçük bir köye dönüşmüş, insan elinin değmediği alan neredeyse kalmamıştır. Bu nedenle, geçmiş yüzyıllarda yapılmış tüm devlet ve medeniyet yorumlarını bir kenara bırakarak bu yeni duruma göre dünyayı yeniden yorumlamak gerekmektedir.

Çünkü kısıtlı kaynaklar, doğa, toprak, su, ormanlar gibi varlıkların azalması, buzulların erimesi, ekolojik dengenin bozulması, Moğolistan ve Sibirya gibi bölgeler dışında tüm topraklarda yerleşimin yaygınlaşması ve popülasyonun artması ile dünyadaki kaynaklar azalmakta, çevre kirlenmekte, ekonominin gelişmesine rağmen yaşam kalitesi azalmaktadır. Nüfusun artmasına, doğanın tüketilmesine rağmen iletişimin güçlenmesi insanlığın birleşerek ortak noktalar ve ortak çözümler bulmasını kolaylaştırabilecektir. Özellikle salgın ve ekolojik felaketler çağında bu uzlaşmanın ve iletişimin sağlıklı bir şekilde kurulması büyük önem taşımaktadır.Bu durum aynı zamanda çıkar çatışmalarının ve kavgaların artmasına da neden olabilecektir.

Bu noktada çözüm, uluslarüstükurumlar vasıtası ile tüm insanlığı kapsayacak yasaların yapılması ve tüm dünyaya uygulanacak kuralların belirlenmesidir. Bu yasalaşma sözleşmelerle kısmen yapılmıştır. Uluslararası mahkemelerin sayısı artırılmalı, acilen bir Çevre ve Doğa Hakları Mahkemesi kurulmalıdır. Uluslararası mahkemelere icra yetkisi verilerek daha etkin hal getirilmesi ve devletlerin bu mahkemeler karşısında evrensel hukuka aykırı hareket edemez hale getirilmesi ve uluslararası hukuka uygun hareket tarzına göre yapılandırılması gerekecektir.

Artık kötülükler de iyilikler de küresel hale gelmiş bulunuyor. Moda, sanat, insan hakları mücadelesi, kadın hakları hareketleri, çevrenin korunması ve birçok alan küresel bir mesela haline geldi. Buzulların erimesinin tüm küreyi tehdit ettiğinin ayırdına varan bir uluslararası toplum oluştu. Çevresel atıkların denize bırakılmasının başka ülkelerin insanını zehirlediği artık biliniyor ve devletlerarası bir soruna dönüşebiliyor. Romanya’dan bırakılan atıkların Trakya çevresini zehirlediği herkesin malumu. Bilim insanları, sadece iki nesil sonra insanların büyük çoğunluğunun ciddi su sıkıntısı yaşayacağını söylemekte. Amazonların tahrip edilmesinin tüm dünya için bir tehdit olduğunu bilen bir uluslararası toplum var karşımızda.

Bir yandan evrensel normlar gelişirken bir yandan da kötülükler sistematik hale gelmekte ve iyilik ile kötülüğün savaşı devam etmekte. Üstelik dünya siyaset sahnesinin zirvelerinde bu savaşı açıkça görüyoruz. Dünyanın güç merkezi olan ABD’yi dört yıl boyunca yöneten Donald Trump hem seçilmeden önce hem de seçildikten sonra dünyanın tüm demokratik değerlerine açıkça ve pervasızca saldırarak kendine siyaset alanı açabildi. Tüm diplomasi kurallarını, tüm retorikleri ve normları altüst etmeyi göze alarak ilerlemesine rağmen toplumdan destek alabileceğini gösterdi. Fakat her halükarda; tüm dünyaya kötü bir kültür ve umutsuzluk yayan, faşist, ırkçı ve kanunsuzluk yapmaktan kaçınmayan siyasetin tasfiye edilmesi olumlu bir gelişmedir. Topal ördek iken bile Açık Semalar Sözleşmesinden çekilebilen siyasal saldırı püskürtülmüş gibi görünse de toplumların derin katmanlarında bu savaş devam ediyor ve edecek. 1984’ün Büyük Birader’inin merkezi kamera sistemine teslim olmak ya da olmamak insanlığın önünde bir tercih olarak duruyor.  Evrensel normlarla çalışan bir hukuk düzeni mi kurulacağına yoksa totalitarizmin pençesinde insanlığın tüm değerlerini yok eden vahşi bir rant zincirine mi teslim olacağına dünya toplumları karar verecek. İnsanlık hangisini tercih edecek?  Evrensel hukuku, her türlü teknolojik vasıta ile denetlenen baskıcı bir rejim olarak tasarlamak da mümkün, birey olmayı seçmiş insanlarından oluşan ve ortak norma saygılı bilinçli dünya yurttaşlığını kuran yeni bir düzen olarak da.

Dante, Evrensel Krallık hayalini ortaya attı ve bu hayalin gerçeğe dönüşmesine sadece bir adım kaldı. Kötülüğün sıradanlaşmasına alışmadan dirençle iyiliğin ve insanın özüne uygun olanın peşinde koşacağız. Tek ırk insan ırkıdır diyerek yolumuza devam edeceğiz. Umudumuz binlerce yıllık birikimin ışığında oluşan evrensel normların egemen olduğu yepyeni bir dünya ve yepyeni bir insanlık olmaya devam edecek. Sümerli yargıçların yaydığı ışığı 21. yüzyılda bile köreltmeye çalışan faşist zihniyete rağmen! Evrensel normlar oluşturmanın yanında yerel anlamda hukuka ve normlara uygun davranan bir toplum inşasının önemini de unutmayarak.

100 Dava, 100 Yıl: Türkiye Hukuk Tarihine Yapay Zekâdan Bir Bakış

0
Türkiye’nin son 100 yıldaki en önemli 100 davası

Yapay Zeka uygulaması ChatGPT, Türkiye’nin son 100 yıldaki en önemli 100 davasını listeledi. 

Erken Cumhuriyet (1920’ler–1940’lar)

  1. İstiklal Mahkemeleri (1920–1927) — Yeni rejimin olağanüstü yargısı.

  2. Şeyh Said İsyanı Yargılamaları (1925) — İsyan ve bölücülük suçlamaları.

  3. Takrir-i Sükûn dönemi basın davaları (1925–1927) — Serbestî–güvenlik gerilimi.

  4. İzmir Suikastı Davası (1926) — Atatürk’e suikast iddiası; geniş siyasal tasfiye.

  5. Terakkiperver Fırka kapatma süreciyle bağlantılı davalar (1925–1926) — Siyasetin yargısallaşması.

  6. TKP davaları (1920’ler) — Komünizm korkusu ve örgütlenme.

  7. Nazım Hikmet/Donanma Davası (1938) — İfade özgürlüğü ve sıkıyönetim.

  8. Menemen–Kubilay Davası (1930–1931) — İrtica soruşturmaları.

  9. Serbest Fırka sonrası olaylar davaları (1930) — Siyasal rekabetin cezai yüzü.

  10. Tan Olayı soruşturmaları (1945) — Basın özgürlüğü kırılma anı.

1950’ler–1960’lar

  1. Yassıada “Anayasa İhlali” Davası (1960–1961) — Menderes–Zorlu–Polatkan.

  2. Yassıada “Bebek Davası” ve diğer dosyalar — Ceza hukuku ile siyaset kesişimi.

  3. 6–7 Eylül Olayları soruşturmaları — Azınlık karşıtı şiddet ve cezasızlık tartışması.

  4. 49’lar Davası (1959) — Kürt öğrenci/düşünce yargılamaları.

  5. Talat Aydemir Darbe Girişimi Davaları (1962–1963) — Ordu–siyaset ilişkisi.

  6. İleri sol öğrenci davaları (1960’lar sonu) — 141–142–163 eksenli takipler.

  7. TİP kapatma ve siyaset yasağı süreçleri (1960’lar) — Parti özgürlüğünün sınırları.

  8. Kıbrıs bağlamlı casusluk/Devlet güvenliği dosyaları (1960’lar) — Güvenlik yargısı.

  9. 1960 sonrası basın davaları (Örneğin Akis/Ant) — Siyasi eleştiri alanı.

  10. Sendikal eylem davaları (1960’lar) — DİSK/Türk-İş çevresinde erken içtihatlar.

12 Mart–12 Eylül Arası ve Sonrası (1970’ler–1980’ler)

  1. THKO/Deniz Gezmiş Davası (1971–1972) — İdam cezaları ve politik şiddet.

  2. THKP-C/Mahir Çayan Davaları (1971) — Devrimci örgüt yargılamaları.

  3. 1971 Muhtırası basın/dernek davaları — Sıkıyönetim yargısı.

  4. DİSK Davaları (1970’ler/1980) — Sendikal haklar ceza ekseninde.

  5. 1 Mayıs 1977 soruşturmaları — Etkin soruşturma tartışması.

  6. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası (1981–1985) — 12 Eylül’ün büyük siyasal davası.

  7. Devrimci Yol/Devrimci Sol Davaları (1980’ler) — Kitle davaları.

  8. 12 Eylül Darbesi Davası (Evren–Şahinkaya, 2012’de açılıp 2014 hüküm) — Geç adalet tartışması.

  9. Aydınlar Dilekçesi soruşturmaları (1984) — İfade–dilekçe hakkı sınırları.

  10. Sıkıyönetim Devlet Güvenlik Mahkemeleri pratiği — Özel yargı düzeninin kalıcı etkisi.

1990’lar: Çatışma, Kutuplaşma, Derin Devlet Tartışmaları

  1. Sivas Madımak Davası (1993–) — Toplumsal şiddet, zamanaşımı ve cezasızlık eleştirisi.

  2. Başbağlar Davası (1993–) — Misilleme şiddeti ve yargı gerilimi.

  3. Uğur Mumcu Suikastı Davası (1993–) — Fail/motif tartışmaları.

  4. DEP/Leyla Zana ve Arkadaşları Davası (1994) — Siyaset–ifade–terör üçgeni.

  5. Metin Göktepe Davası (1996–2000) — Polis şiddeti ve cezasızlıkla mücadele.

  6. Susurluk Davası (1996–2002) — Devlet–mafya–siyaset bağı.

  7. Manisa Gençleri İşkence Davası (1995–2000) — İşkence yasağı içtihadı.

  8. Gazi Mahallesi Davası (1995–) — Etkin soruşturma yükümlülüğü tartışması.

  9. Öcalan Davası (1999) — Terör suçları, adil yargılanma ve AİHM boyutu.

  10. JİTEM Davaları/Faili Meçhuller (1990’lar–) — Sistematik şiddet iddiaları.

  11. Hizbullah Davaları (2000’a evrilir) — Örgütlü şiddet yargılamaları.

  12. Refah Partisi Kapatma (AYM, 1998) — Laiklik ve parti özgürlüğü.

  13. Fazilet Partisi Kapatma (AYM, 2001) — Siyasal alanın yeniden dizaynı.

  14. HADEP Kapatma (AYM, 2003) — Kürt siyaseti ve parti kapatma pratiği.

  15. Sivas davası ek dosyaları/1990’lar faili meçhulleri — Tutarlılık ve zamanaşımı.

  16. Musa Anter Davası (1992 cinayet, dosya yıllarca) — Derin yapı iddiaları.

  17. Temel haklar alanında AİHM’e giden dalga (Aksoy/Loizidou, 1996) — Türkiye aleyhine içtihat eşiği.

  18. “301”e giden yolun öncülleri — İfade/ulusal kimlik davaları.

  19. Sendikal hak ihlalleri davaları — AİHM ve iç hukuk etkileşimi.

  20. Faili meçhul köy boşaltmaları/işkence dosyaları — AİHM’de sistematik ihlal bulguları.

2000’ler: Dönüşüm, “Derin Devlet” ve Kumpas Tartışmaları

  1. Hrant Dink Cinayeti Davası (2007–) — İfade özgürlüğü, nefret, kamu görevi sorumluluğu.

  2. Malatya Zirve Yayınevi Davası (2007–2022) — Nefret/örgütlü yapı iddiaları.

  3. Rahip Santoro Davası (2006) — Dinsel nefret ve koruma sorumluluğu.

  4. Danıştay Saldırısı Davası (2006–) — Laiklik hedefli saldırı iddiaları.

  5. Ergenekon Davası (2008–2016) — Büyük “derin devlet” dosyası, FETÖ kumpası tespiti.

  6. Balyoz Davası (2010–2015) — Dijital delil tartışması, iade-i muhakeme.

  7. OdaTV Davası (2011–2016) — Basına kumpas, FETÖ rolü.

  8. KCK Davaları (2009–) — Toplu yargılama ve adil yargılanma eleştirileri.

  9. Poyrazköy/Kafes Eylem Planı (2009–2015) — Delil güvenilirliği sorunu.

  10. İzmir Askeri Casusluk (2013) — Dijital delille kurgu iddiaları.

  11. Deniz Feneri e.V. Davası (2008–2011) — Siyasi yansımaları güçlü yolsuzluk dosyası.

  12. Orhan Pamuk 301 Davası (2005–2006) — İfade özgürlüğü/“Türklüğü aşağılamak” tartışması.

  13. Hrant Dink 301 Süreçleri — 301’in en sembolik dosyası.

  14. Temizöz ve Cizre JİTEM Davası (2009–2015) — 90’lar hesaplaşması.

  15. Şemdinli Davası (2005–2016) — Asker–yargı yetki çekişmesi.

  16. Fenerbahçe Şike Davası (2011–) — Spor yargısı ve kumpas tartışması.

  17. Parti finansmanı–siyasi etik dosyaları — Yerleşmeyen içtihat alanı.

  18. AİHM: Loizidou, Aksoy, İpek vb. içtihatların uygulanması — İhlal–yeniden yargılama ilişkisi.

  19. 367 Kararı ve yargının siyasette rolü (2007) — (dava/karar ekosistemi).

  20. Haksız Tahrik–Namus cinayetleri içtihadı — Toplumsal cinsiyet adaleti tartışmaları.

2010’lar–2020’ler: Yeni Sistem, Toplumsal Felaketler, Büyük Siyasi Davalar

  1. Gezi Parkı Davası (2013–2022/—) — Toplumsal hareket–ceza hukuku.

  2. Osman Kavala Davası (2017–) — AİHM kararına rağmen tutma tartışması.

  3. 17–25 Aralık Soruşturmaları (2013) — Yolsuzluk–yargı bağı.

  4. MİT TIR’ları Davası / Can Dündar (2014–) — Devlet sırrı–basın özgürlüğü.

  5. 15 Temmuz Darbe Davaları (2016–) — Kitle yargılamaları ve adil yargılanma ölçütleri.

  6. ByLock/Ankesör Davaları — Dijital delil standardı tartışması.

  7. Tahşiye Kumpası Davası — FETÖ yargı mühendisliği.

  8. Selam-Tevhid/Kudüs Ordusu Kumpası — Usulsüz dinleme–delil üretimi.

  9. Barış Akademisyenleri Davaları (2016–2019) — AYM’nin ifade özgürlüğü içtihadı.

  10. Wikipedia Erişim Yasağı/AYM Kararı (2019) — İnternet özgürlüğünde dönüm.

  11. HDP Kapatma Davası (AYM, 2021–) — Parti kapatma pratiğinin dönüşü.

  12. Selahattin Demirtaş Davaları (2016–) — AİHM Büyük Daire içtihatları.

  13. Canan Kaftancıoğlu Davası (2019–2022) — Siyasi ifade/geriye yürütme tartışmaları.

  14. Ekrem İmamoğlu Davası (2019– ) — Seçim–yargı–siyaset kesişimi.

  15. Enis Berberoğlu/AYM Hak İhlali (2020) — Yasama dokunulmazlığı içtihadı.

  16. Can Atalay/AYM–Yargıtay Krizi (2023–2024) — Anayasal organlar arası çatışma.

  17. Boğaziçi Davaları (2021–) — Üniversite özerkliği–toplanma özgürlüğü.

  18. Emekli amiraller Montrö Davası (2021–2022) — Bildiri–ifade–vesayet tartışması.

  19. Soma Maden Faciası Davası (2014–2024) — Kurumsal sorumluluk ve yaptırım.

  20. Ermenek Maden Davası (2014–) — İş sağlığı ve güvenliği içtihadı.

  21. Çorlu Tren Faciası Davası (2018–2024) — Altyapı güvenliği–ceza sorumluluğu.

  22. Aladağ Yurt Yangını Davası (2016–2020) — Çocukların korunması–idarenin rolü.

  23. Hava Harp Okulu Öğrencileri Davaları (2016–) — Toplu yargılama/fer’î faillik.

  24. FETÖ Medya Davaları (Altan/Ilíçak vb., 2016–2021) — İfade/silahlı örgüt kriteri.

  25. Kobani Davası (2020–2024) — Siyasi sorumluluk–toplumsal olay ilişkisi.

  26. Mavi Marmara Davası (2010–) — Evrensel yargı/uluslararası hukuk tartışması.

  27. TCK 299 (Cumhurbaşkanına hakaret) emsal dosyaları — Suç tipinin sınırları.

  28. Çiftlik Bank Davası (2021–2024) — Finansal dolandırıcılık–toplu mağduriyet.

  29. Thodex Davası (2023) — Kripto varlık yargılamalarının ilk örnekleri.

  30. Sosyal medya erişim engelleri/5651 AYM içtihadı — Dijital haklar ekseninde dönüşüm.

Siyasi Partilerin ve Seçim Kampanyalarının Finansmanında Yolsuzlukla Mücadele İçin Ortak Kurallar

0

Siyasi Partilerin ve Seçim Kampanyalarının Finansmanında Yolsuzlukla Mücadele İçin Ortak Kurallar (Recommendation Rec(2003) – of the Committee of Ministers to member states on common rules against corruption in the funding of political parties and electoral campaigns), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 8 Nisan 2003 tarihindeki 835’inci toplantıda kabul edilmiştir.

Siyasi Partilerin ve Seçim Kampanyalarının Finansmanında Yolsuzlukla Mücadele İçin Ortak Kurallar
I. SİYASİ PARTİLERİN DIŞ KAYNAKLARLA FİNANSMANI
Madde 1
Siyasi partilere kamu ve özel sektör desteği

Devlet ve vatandaşlar siyasi partileri desteklemek durumundadırlar.

Devlet siyasi partilere destek sağlamalıdır. Devlet desteği makul katkılarla sınırlanmalıdır. Devlet desteği mali de olabilir.

Devlet desteğinin verilmesi hususunda objektif, adil ve makul kriterler uygulanmalıdır.

Devletler, devlet ve/veya vatandaşların desteğinin siyasi partilerin bağımsızlıklarına müdahalede bulunmamasını sağlamalıdırlar.

Madde 2
Bir siyasi partiye yapılan yardımın tanımı

Yardım, bir siyasi partiye bilerek ekonomik ya da başka türlü çıkar sağlama faaliyetidir.

Madde 3
Yardımlara ilişkin genel prensipler

a. Siyasi partilere yapılan yardımları yönetirken devletlerin alması gereken önlemler;

  • çıkar çatışmalarına meydan vermemek,
  • yardımlarla ilgili hesap verme sorumluluğunu sağlamak ve gizli yardımlara meydan vermemek,
  • siyasi partilerin faaliyetlerine zarar vermekten kaçınmak,
  • siyasi partilerin bağımsızlığını güvenceye almak amacıyla özel kurallar içermelidir.

b. Devletler;

i. siyasi partilere yapılan yardımların, özellikle de sabit bir rakamın üzerindeki yardımların, kamuya mal edilmesini sağlamalıdır;
ii. siyasi partilere yapılan yardımların miktarını sınırlayıcı kuralları yürürlüğe koyma olasılığını göz önünde bulundurmalıdır;
iii. belirlenmiş üst sınırların aşılmasına engel olmak için önlemler almalıdır.

Madde 4
Yardımların vergiden düşülmesi

Malî mevzuat siyasi partilere yapılan yardımların vergiden düşürülmesine imkan verebilir. Bu tür vergiden düşmeler sınırlanmalıdır.

Madde 5
Yasal kuruluşlardan alınan yardımlar

a. Yardımlarla ilgili genel prensiplere ilave olarak devletler;

i. yasal kuruluşlardan siyasi partilere yapılan yardımların bu kuruluşların ilgili defterlerine ve hesaplarına kaydedilmesini,
ii. hissedarların ya da yasal kuruluşların diğer herhangi bir üyesinin yardımlardan bilgisi olmasını,  sağlamalıdır.

b. Devletler, herhangi bir kamu kurumuna mal veya hizmet sağlayan yasal kuruluşların yardımlarını sınırlamayı, engellemeyi ya da sıkı biçimde düzenlemeyi amaçlayan önlemler almalıdırlar.

c. Devletler, hükümetin veya diğer kamu otoritelerinin kontrolü altındaki yasal kuruluşların siyasi partilere yardım yapmalarını yasaklamalıdır.

Madde 6
Bir siyasi partiyle bağı olan kuruluşlara yapılan yardımlar 

4’üncü maddede bahsedilen vergiden düşmeyle ilgili olanlar hariç olmak üzere siyasi partilere yardımlarla alakalı kurallar, bir siyasi partiyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkisi bulunan veya bir siyasi partinin kontrolü altındaki tüm kuruluşlara uygulanmalıdır.

Madde 7
Yabancı kuruluşların yaptıkları yardımlar

Devletler yabancı kuruluşların yaptıkları yardımları kesin bir biçimde sınırlamalı, yasaklamalı ya da düzenlemelidir.

II. SEÇİLMİŞ GÖREVLİLERİN VE SEÇİMLERDEKİ ADAYLARIN FİNANSMANININ KAYNAKLARI
Madde 8. Seçimlerdeki adaylara ve seçilmiş temsilcilere finansman kurallarının uygulanması

Siyasi partilerin finansmanındaki kurallar gerekli değişiklikler yapılarak;

  • seçimlerdeki adayların seçim kampanyalarının finansmanına,
  • seçilmiş temsilcilerin siyasi faaliyetlerinin finansmanına uygulanmalıdır.
III. SEÇİM KAMPANYASI HARCAMALARI
Madde 9
Harcamalardaki sınırlamalar

Devletler siyasi partilerin aşırı finansman ihtiyaçlarını engellemek amacıyla tedbirler almayı, örneğin seçim kampanyalarındaki harcamalar için sınırlamalar koymayı, göz önünde bulundurmalıdır.

Madde 10
Harcamaların kayıtları

Devletler, her aday, her aday listesi, her siyasi parti açısından seçim kampanyalarındaki, doğrudan ve dolaylı, tüm harcamaların ayrıntılı kayıtlarının tutulmasını sağlamalıdır.

IV. ŞEFFAFLIK
Madde 11
Hesaplar

Devletler, siyasi partilerin ve 6’ncı maddede belirtilen siyasi partilerle bağı olan kuruluşların uygun defterleri ve hesapları tutmasını sağlamalıdır.

Mümkünse, siyasi partilerin hesapları 6’ncı maddede bahsedilen kuruluşların hesaplarını da içerecek biçimde konsolide edilmelidir.

Madde 12
Yardımların kayıtları

a. Devletler, bir siyasi partinin hesaplarının, parti tarafından kabul edilen tüm yardımları, her yardımın türü ve değeri de dahil, açıkça belirtmesini sağlamalıdır.

b. Yardımların belirli bir miktarın üzerinde olması durumunda, yardım verenler kayıtlardan belirlenebilmelidir.

Madde 13
Hesapların sunumu ve kamuya mal edilmesi zorunluluğu

a. Devletler, siyasi partilerin, hesaplarını düzenli olarak ya da en azından yıllık olarak, 14’üncü maddede belirtilen bağımsız bir kuruma sunmasını sağlamalıdır.

b. Devletler, siyasi partilerin, 10’uncu madde ve mümkünse 12’nci maddede istenen bilgileri de kapsayacak şekilde 11’inci maddede belirtilen hesaplarını veya bu hesapların asgari bir özetini düzenli ya da en azından yıllık olarak kamuya mal edilmesini sağlamalıdır.

V. GÖZETİM
Madde 14
Bağımsız gözden geçirme

a. Devletler, siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanı konusunda bağımsız bir gözden geçirme sağlamalıdır.

b. Bağımsız gözden geçirme siyasi partilerin hesaplarını ve seçim kampanyalarıyla ilgili harcamalarını olduğu kadar bunların sunumunun ve kamuya mal edilmesinin gözetimini de kapsamalıdır.

Madde 15
Uzman personel

Devletler, siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının yasadışı finansmanıyla mücadelede yargı, polis ve diğer personelin uzmanlığını teşvik etmelidir.

VI. YAPTIRIMLAR
Madde 16

Yaptırımlar Devletler, siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanıyla ilgili kuralların çiğnenmesi durumunda etkin, ölçülü ve caydırıcı yaptırımlarla karşı karşıya kalınmasını sağlamalıdır.

Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi

0

Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi / Prof. Dr. İl Han Özay

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Özay, Günışığında Yönetim için ‘Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi’ni önermektedir. [/box]

Yolsuzluk ve kokuşma ile mücadelede en etkin silah ‘Günışığında Yönetim’dir. Nitekim dilimizde “güneş girmeyen yere hekim girer” diye çok güzel bir halk deyim olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri Federal Yüksek Mahkemesinin en ünlü yargıçlarından Louis Dembitz Brandeis, “eğer güneş en etkin mikrop öldürücü ise ışık da en iyi koruyucu ve kollayıcıdır” demek suretiyle bu gerçeği en öz ve anlamlı bir biçimde dile getirmiştir.

Yönetimin “kuruluş”u demokratik olabilir, yani kamu görevlilerinin hemen hemen tümü Birleşik Devletlerdeki gibi seçimle işbaşına gelebilirler, ancak bu “işleyiş”in de kendiliğinden demokratik olacağı anlamına gelmez. Öyle ise, kamu yönetiminde işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartı ‘saydamlık’tır. (1) Ne var ki ‘saydamlık’ herhangi bir cismin önünden arkasının görünmesi anlamını taşır ve bazen görünen !arka! hiç de güzel olmayabilir.

[box type=”success” align=”” class=”” width=””]”Kamu hukuku dış görüntüsü özenli ve tertemiz bir yapıya benzer. Bu yapının içi ise hiç bir zaman uyulmamış ilkeler ve uygulanmamış kurallarla doludur.” Antonio MARONGIU[/box]

Yönetimin kuruluşunun demokratik olması, yani kamu görevlerine seçimle gelinmesi ve saydamlık, işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartıdır, ancak, tek başına yeterli değildir. (2)

İşleyişin de demokratik olabilmesi için:
  1. Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi, (3)
  2. Karar alma mekanizmasına ilgililerin aktif bir biçimde ve yetki ile donatılmış olarak katılabilmesi için yönetimin elindeki, doğası gereği gizli kalması gerekmeyen, her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilme hakkının sağlanması (4) ve
  3. Özellikle kurul halinde karar veren yönetim birimlerinin toplantılarının herkese açık olması ve ilgililerin söz alarak görüşlerini açıklama olanağının bulunması. (5)

Bu üç unsur, hem “demokratik” hem de “saydam”, yani tam anlamayla bir “Günışığında Yönetim”i sağlar ve gerçekleştirir. (6)

Bu teorik çerçeve içinde yapılmasa gereken ilk iş, idarenin karar alma mekanizma ve sürecini, tıpkı “Yargı”daki gibi bir “usul yasası” ile belirlemektir. (7)

Yukarıda değinilen Amerikan “Government in the sunshine/ Günışığında Yönetim” sistemi yaklaşık otuz yıl süren bir deneyim sonucu ortaya çıkmıştır ama bizim de böyle yapmamız gerekmez. Tam tersi, başkalarının deneyimini örnek alıp o tür bir yasal düzenlemeye gitmek en doğru davranış olur. Dolaysıyla, bu usul yasası mutlaka katılımı da sağlamalı ve katılımın etkili olabilmesi için de ilgililerin kamu yönetiminin elindeki bilgi ve belgelere kolayca ulaşabilmesinin yollarını da öngörmelidir. (8)

Ülkemizde şimdi yürürlükteki sistemin yolsuzluklara elverişli bir zemin oluşturmasının nedeni kamu yönetiminin “kapalı kapılar ardında” tek yanlı olarak karar alıyor olmasındandır. Bu mekanizma ve sürece ilgililer ancak “gayrımeşru” yollardan katılabilmekte ve bunun adı da “rüşvet” olmaktadır.

Kapalı kapılar ardında, tek yanlı olarak alınan idari kararlar karşısında tek çare yargı yoludur ki, bu da hem bir “hastalık hali” hem de masraflı, külfetli ve ülkenin global ekonomisi bakımından da “antiekonomik”tir. Nitekim, önceden gayrımeşru yollara başvurmayanların birçoğu, haklarını Yargı önünde korumaya çalışacaklarına, sonradan türlü yöntemler ve genel olarak “hediye” adı verilen aracı kullanıp “idare”yi karar değiştirmeye “ikna” etmeye çalışmakta ve bunda başarıl da olmaktadırlar.

Önceden verilenle sonradan verilen arasında da aleyhte epeyi bir fark olduğu söylenmekteyse de pratik olarak böyle bir yolu hiç denemediğimden bunun doğruluğu konusunda yemin edemem. Ancak bu işin yolunun yordamının bu olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur.

Buna karşılık, başta da belirtildiği gibi, ilgililerin karar alma mekanizma ve sürecine izleyici olarak değil “yetkiyi paylaşan”lar olarak katılımı ve görüşünün alınması,(9) idarenin elindeki tüm bilgi ve belgelere ulanabilme hakkı, (10) sağlandığı ve bağımsız “Yargı” güvencesi altına alındığı (11) taktirde, idareyi ne önceden ne de sonradan gayrımeşru yol ve vasıtalarla, belli kişisel çıkarlar doğrultusunda etkileyip, kamu yararı dışında uygulamalar yapabilme olanağı büyük ölçüde ortadan kalkabilecektir. (12)

Böyle bir sistemi gerçekleştirebilme “demokratik” olduğunu iddia eden bir toplum için hiç de zor olmamak gerekir. Şubat 1992’de Ankara’da Milli Kütüphanede yapılan ve bu tür bir katılımcı demokratik yönetim modelini savunduğu “Anayasa Kurultayı”nda yorumculardan biri, “herkesin işi gücü mü yok ki gidip araştırsın ve görüş açıklasın” demişti. İşin garibi bu zat ünlü bir basın mensubuydu. “Belki” diye cevap verdim: “Ama bunu içgöç edinenler de çıkabilir.”

Zaten bazı düzenlerde demokrasi de “birkaç iyi adam” sayesinde yalamaya devam edebilmektedir.

Notlar:

  1. Nitekim bir genel seçimde yazılı basında tam sayfa olarak Sayın Süleyman Demirel’in boy resmi yanında “Karakolların duvarları camdan olacak” sloganı yayımlanmıştı. Ancak, yine aynı günlerde Karadeniz kıyı kesimindeki bir kentte, emniyet görevlilerinin kendileri hakkında bir eleştiri yazısı yazmış bulunan bir kimseyi karakola çağırarak ona gazetenin o nüshasını yedirdikleri haberi de yer alıyordu. Siz duvarları camdan olan bir karakolun önünden geçerken bunu görseniz, belki de ne yedirdiklerini anlamadan adamın etrafında pervane olarak kendisine izzeti ikramda bulunduklarını sanırsınız. Hani Hoca’ya “Helada sakız çiğnenir mi” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Çiğnenir ama dışarı çıkınca ağzınızı oynatmayın, sonra başka bir şey yediğinizi zannederler.”
  2. Bunun en güzel kantı ABD’dir. Nitekim orada federal düzeyde olanlar hariç yargıçların bile seçimle işbaşına gelmelerine karşın yönetimin işleyişinin de demokratik olabilmesi için çareler araştırılmış ve biraz sonra anlatacağım bir sistem oluşturulmuştur.
  3. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1946 yılında çıkarılan “Administrative Procedure Act / Yönetsel
    Yöntem Yasası”.
  4. “Freedom of Information Act / Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası”.
  5. “Sunshine Act / Günışığında Yasası”.
  6. Bizde usul yasaları, yasama ve yargı dışında her konuda ayrı ayrı olmak üzere sadece vergilendirme ve kamulaştırma ile kamusal ihale alanlarında vardır. Buna karşılık kamulaştırma ve vergi usul yasaları katılım ve açıklığı çok sınırlı bir biçimde sağlamakta, Devlet İhale Kanunu sistemi ise bu konuda biraz daha “günışığında” gibi görünmektedir.
  7. İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda İspanya, İsviçre, 1976’da Federal Almanya, daha sonra
    Fransa ve İtalya, Birleşik Devletler örneğini izleyerek, yargısal olmayan genel idari usul konusunda yasal düzenlemeler yapmışlardır. İtalya’nın bu kervana en sonra katılmasının nedeni ise idarenin direnmesi olmuştur, zira genel idari usule ilişkin bir yasa “keyfi” davranışa bir ölçüde engel
    olduğundan kamu yetkililerinin pek de hoşuna gitmemektedir.
  8. Örneğin, Sıddık Sami Onar, belediyede birden fazla imar planı bulunduğunu, eğer sizi yararlandırmak istiyorlarsa bunlardan birini, yok işinizi yokuşa sürmek istiyorlarsa diğerini uyguladıklarını söylerdi. İstanbul nazım planı üzerinde yallarca çalışmış bulunan İtalyan Şehircilik uzmanı Profesör Piccinato da bana, belli ölçekli birtakım maketlerin de yapılmasa zorunluluğundan söz etmişti. Aksi taktirde sadece paftaların anlaşılmasının çok zor olduğunu ve plandaki bazı verilerin farkla biçimde yorumlanabileceğini anlatmışta. Gerçi bu tür teknik bir güçlük o belgeye ulaşan ilgili için de söz konusudur, ama hiç olmazsa güvendiği bir uzmanın görüşünü alarak idarenin gösterdiği gerekçenin doğru olup olmadığın sınayabilir.
  9. Bu tür bir katılımın sadece yasada öngörülmesi değil, ayna zamanda bağımsız “yargı”nın da güvencesi altonda olmasa gerekir. Örneğin Amerika’da Hudson vadisinde kurulacak bir hidroelektrik
    santrali için izin verilmesi üzerine, konu “Hudson Nehri Manzarasın Korumacılar Grubu” isimli bir topluluk tarafından, ilgili olarak kendi görüşleri alınmadığı gerekçesiyle, Federal Yüksek Mahkeme önüne kadar götürülebilmiştir. Supreme Court da 1966 tarihli “Scenic Hudson Preservation
    Conference” kararanda, “kamu yararı hiç kimsenin bu arada idarenin de tekelinde değildir; her kim ki kendini bu konuda ilgili görür onun menfaatinin korunmasa gerekir” diyerek izni, bizim hukuk düzenimizin terimiyle “iptal” etmiştir.
  10. Pek tabii olarak askeri, siyasal ve ticari surlar söz konusu ise bunlara ilişkin bilgi ve belgeler herkese verilmez. Buna karşılık ihaleler, imar planları, inşaat izinleri ve benzeri gibi konulardaki bilgi ve belgelerin gizliliği söz konusu olmamak gerekir. Ülkemizde, ilgililerin bir ölçüde kendilerinin malı olan belgelere ulaşmaları bile idarenin “ihsan”ına bağlıdır. Örneğine üniversitede başarısız olan öğrencilere sınav kağıtlarını göstermek tamamen öğretim üyesinin takdirine kalmıştır. Orta öğretimde de sınav kağıdını göstermek değil de sadece aldığı notun yüzdesi hakkında bilgi verilirmiş. Bazı bilgi ve belgelere ulaşabilme olanağı bizde basın için bile sınırlıdır. Dikkat edilirse kamusal yaşam bakmandan çok önemli ama gizli tutulan bilgi ve belgeler, zaman zaman medyanın eline geçmekte, ünlü bazı sunucular bunları açıklayıp tartışarak büyük skandallar yaratmaktadırlar.
  11. İtalya’nın efsane savcısı Di Pietro, İstanbul’daki bir söyleşisinde, ünlü “temiz eller” operasyonunun büyük başarıya ulaşmasında ülkedeki dinamik güçler ve kamuoyu kadar “yargı”nın bağımsızlığının da etken olduğunu vurgulamıştır.
  12. Böyle bir sisteme geçildiğinde, idarenin zaten yavaş olan karar alma mekanizmasının daha da yavaşlayacağı eleştirisi ile karşılaşmak mümkündür. Ancak bu yasal düzenlemeyle önlenebilir ve
    hatta süreç hızlandırılabilir. Nitekim bugünlerde İtalya’da yapılan bir reform sayesinde idari muamelelerin hızlanmasa ve yararlananların eski sıkıntılarından kurtarılması mümkün kılınmıştır.
29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihlerinde İstanbul’da düeznlenen “Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri Uluslararası. Sempozyumu”nda yapılan konuşmadır. Sempozyum; Alman Kültür Merkezi (Goethe Institut – İstanbul), HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Amerikan Basın ve Kültür Merkezi (United States Information Service), İngiliz Kültür Merkezi (The British Council) ve İtalyan Kültür Enstitüsü (Istituto Italiano di Cultura) tarafından düzenlenmiştir.

Şikayetname – Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar

0

Şikayetname, divan şairi Fuzuli tarafından yazılmıştır. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman’dır. “Fuzûlî-i Bağdadî” veya “Mevlânâ Fuzûlî” olarak tanınmıştır. 

Fuzuli, Irak bölgesinde muhtemelen Kerbelâ’da, tahminen 1480’lerde doğmuş, 1556’da yine aynı bölgede ölmüştür. Kanuni`nin Bağdat`ı almasından sonra ona ithafen yazdığı kasidelerle ve imparatorluğun Bağdat Valisi olarak atadığı şahıslara ithaf ettiği şiirleriyle bilinmektedir. 

Fuzûlî, Şikayetname isimli şiirinde kendisine bağlanan maaşı vermeyen memurları şikâyet etmekte, devlet dairelerinde rüşvetin geldiği noktaya dikkat çekmektedir. Şikâyetnâme mecazlı ifadelerle Kanunî’yi hedef almaktadır. 

“Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar” sözü Osmanlı İmparatorluğu’nun rüşvet ve yolsuzluk bataklığına sürüklenerek çöküş sürecinin başlangıcını simgelemesi bakımından önemlidir. 

 

 

Şikayetname – Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar

Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.

Dedim : – Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dediler: – Bizim adetimiz böyledir.

Dedim: – Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: – Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

Dedim: – Beratımın gereği niçin yerine gelmez?

Dediler: – Zevaittir, husulü mümkün olmaz.

Dedim: – Böyle evkaf zevaidsiz olur mu?

Dediler: – Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?

Dedim: – Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.

Dediler: – Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.

Dedim: – Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.

Dediler: – Bu hesap, kıyamette sorulur.

Dedim: – Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: – Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.

Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler. Çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.

Yolsuzlukla Mücadele Çabaları Hakkında Rapor

0

Yolsuzlukla Mücadele Çabaları Hakkında Rapor, Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı (Agit-Organization for Security and Co-operation in EuropeOSCE) tarafından 26 Kasım 2000 tarihinde yayınlanmıştır.

Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı’nın (Agit) Yolsuzlukla Mücadele Uluslararası. Çabalarına Katkıları Hakkında Rapor

I.SUNUŞ

Yolsuzluk, hükümetlerin ve toplumların bunu kontrol altına alma mücadelelerinde devamlı bir özen göstermeleri ve yükümlülükte bulunmalarını gerektiren sürekli bir tehdit olarak tanımlanmaktadır.

Ulusal düzeyde yapılan yolsuzlukla mücadelenin, uluslararası işbirliği ile tamamlanması zorunluluğu giderek daha aşikar bir hale gelmiştir. Son yıllarda bu soruna verilen dikkatin artması sonucu bir dizi uluslararası girişim başlamıştır.

AGİT, yolsuzlukla mücadele çabalarına katkıda bulunmayı taahhüt etmiştir. AGİT ulusal, bölgesel ve uluslararası çabalara getirebileceği ek katkılar üzerinde yoğunlaşan çok-düzeyli bir yaklaşımdan yanadır. Bunun nasıl en iyi yapılacağının incelenmesi ise yolsuzlukla savaşta üye devletlerin ana sorumluluklarını belirleyen Avrupa Güvenlik Şartı’nın 33.paragrafı (3) ile başlamıştır.

Sorun, hukukun üstünlüğü altında adil ve dürüst bir şekilde ele alınmaktadır.

İstanbul Zirve Deklarasyonu, daha açık bir şekilde, yolsuzlukla savaşa katkıda bulunmanın, diğer örgütlerin çabalarını dikkate alan AGİT gündeminin bir parçasını oluşturduğunu ifade etmiştir.

Temmuz 2000 tarihinde 9. AGİT Parlamenter Asamblesi Genel Kurulu tarafından kabul edilen Bükreş Deklarasyonu, yolsuzlukla savaşta kullanılacak etkin stratejilerin belirlenmesini sağlayacak ulusal tedbirleri ele almıştır.

AGİT’in yolsuzlukla mücadele çabalarına yapacağı muhtemel katkıları belirlenirken aşağıdaki unsurlar da dikkate alınmalıdır:

Yolsuzluğu ortadan kaldıracak başarılı bir strateji, aynı zamanda yolsuzluk karşıtı bir ortamı da güçlendirecek şekilde, sorunun kökenlerini ele almalıdır. Bu tip stratejilerin geliştirilmesinde, hukukun üstünlüğü, iyi yönetim ve ekonomik faktörlerdeki açıklar ile organize suçların rolü, şeffaflığın artması ve kamunun desteği de dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan yolsuzlukla savaş, bu alanlardaki diğer çabaların tamamlayıcı bir kısmını oluşturmalıdır.

Yani yolsuzluk karşıtı bir strateji; norm koyma, uygulama/zorlama, takip, bilinç artışı ve şeffaflığın ilerlemesinin birleşiminden oluşmalıdır.

II. ULUSLARARASI ÇERÇEVE

Yolsuzluğa karşı uluslararası girişimlerin kapsamlı bir değerlendirmesine bu raporda yer verilmemiştir. Rapor, AGİT dışındaki mevcut faaliyetler, özellikle norm koyma ve izleme alanındaki hali hazırdaki girişimler üzerinde yoğunlaşmaktadır.

1. Norm Koyma ve İzleme

Birlemiş Milletler: 1. Suç Kongresinin kabul ettiği Deklarasyona ve BM Genel Kurulu’nun (BMGK) kararlarına uygun olarak Suç Önleme ve Ceza Adaleti Komisyonu (CCPCJ) yolsuzluğa karşı etkin uluslararası yasal belgelerin değerlendirilmesi için 9. oturumunda (Nisan 2000) bir ‘’yol haritası’’nı benimsemiştir. BMGK’nun onaylamasına bağlı olarak, 10. oturumundan önce devletlerin yorumlarını sunmalarına da imkan vererek BM Genel Sekreteri’nden, yolsuzluğu ele alan benzeri uluslararası yasal belgelerin, diğer dokümanların ve tavsiyelerin analizini CCPCJ’ye sunması istenmiştir. 10. oturumunda CCPCJ bu raporu ele alacak, değerlendirecek ve yolsuzluğa karşı yasal belgelerin geliştirilmesi için tavsiyeler ve kılavuz ilkeler belirleyecektir.

Sınır aşan Organize Suç Sözleşmesi ve protokolleri müzakeresinin sonuçlanması üzerine BMGS, bu tip belgelerin müzakeresinde, taslak bir referans hazırlamak üzere bir hükümetlerarası uzman grubu toplayacaktır. Bu taslak referans, BMGK’nun 56. oturumunda kabule sunulacaktır. Bu belge kabul edilir edilmez, bu tip belgelerin müzakeresi için geçici bir komite çalışmalarına başlayacaktır.

Uluslararası Para Fonu (IMF): IMF, çok önemli makro ekonomik sonuçları doğurabilecek olan yolsuzluk üzerinde yoğunlaşmıştır. IMF, rüşvet ve yolsuzluğun ekonomik iyileştirme programlarını baltalama tehdidi altında bulunan ülkelere mali yardımda bulunmayı reddedeceğini belirtmiştir. Üye devletleri, Mali Şeffaflıkta İyi Uygulama Yasasını hayata geçirimleri için teşvik etmektedir. Yasa şunlara dayanmaktadır: hükümetin rolleri ve sorumlulukları açık olmalıdır; hükümet faaliyetleri hakkında kamuoyuna bilgi verilmelidir; bütçenin hazırlanması, uygulanması ve rapor verme açık bir şekilde yapılmalıdır; ve mali bilgi, bağımsız değerlendirmenin konusu olmalıdır.

Avrupa Konseyi: 1994 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Yolsuzluk Disiplinleri Grubunu kurdu ve Grubu, yolsuzluğa karşı uluslararası düzeyde belirlenecek eylem programına dahil edilmek üzere hangi tedbirlerin uygun olacağı ve taslak model yasaları ya da seçilmiş alanlarda bu konudaki uluslararası sözleşmelerin değerlendirmesi de dahil idari yasalar ile bu dokümanlarda yer alan yükümlülüklerin takip mekanizmalarını incelemekle görevlendirmiştir. Kasım 1997 tarihinde ‘’yolsuzlukla savaş için 20 kılavuz ilke‘’ yi Bakanlar Konseyi Komitesi kabul etti.

Yolsuzluk Ceza Hukuku Sözleşmesi 27 Ocak 1999 tarihinde imzaya açıldı ve şu ana kadar 30 ülke tarafından imzalandı. Sözleşme, yolsuzluğu geniş bir düşünce olarak kabul etti ve yerel, yabancı ve uluslararası memurların aktif ve pasif yolsuzlukları, özel işlemlerde aktif ve pasif rüşvet, yolsuzluk sürecinin aklanması ve hesaplarda yolsuzluk da dahil olmak üzere yolsuzluk suçlarına cezalandırma getirmektedir. Sözleşme, üye olamayan devletlerin katılımına da açıktır.

Yolsuzluk Ceza Hukuku Sözleşmesi, 1 Mayıs 1999 tarihinde yürürlüğe giren Yolsuzluğa karşı Avrupa Konseyi Devletler Grubunda (GRECO Antlaşması) belirlenen takip mekanizmalarını da sağlamaktadır. İlk GRECO oturumu Ekim 1999 tarihinde gerçekleşmiştir.

GRECO, üyelerinin yolsuzlukla mücadele etme kapasitelerinin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen yolsuzlukla mücadelede 20 Kılavuz İlke, GRECO tarafından devletlerin buna ne kadar uyduklarının takibinde kullanılmaktadır.

GRECO Avrupa Konseyine üye olan ve üye olmayan tüm devletlerin katılımına açıktır. Ceza Yasası Sözleşmesinin ya da Yolsuzluğa Karşı Ülkeler Grubunun Kurulması Genişletilmiş Kısmi Antlaşmasına taraf olmak, GRECO’ya katılıma ve onun takip prosedürlerinin kabul edilmesine imkan verecektir.

Yolsuzluk Medeni Hukuk Sözleşmesi, Eylül 1999 yılında kabul edilmiş ve 13 devlet tarafından imzalanmıştır. Sözleşme yolsuzluk eyleminden kaynaklanan zararların tazmini için sivil çareleri ele almaktadır. Üye olmayan devletlerin katılımına da açıktır ve taraf olan ülkeler otomatik olarak GRECO takip sistemini kabul etmiş olmaktadırlar.

Güvensizlik ve yolsuzluğu ele alan ceza düzenlemelerinde belirlenen temel standartların zorlandığı Kamu Görevlileri Davranış Model Yasası, Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD): 15 Şubat 1999 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerinin Rüşvet Almasıyla Mücadele Sözleşmesi OECD üyesi olmayan ülkelerin katılımına da açıktır. Üye olmayan ama sözleşmeyi imzalayan devletler Arjantin, Brezilya, Şili ve Slovakya’dır. OECD üyesi 29 ülkenin tamamı imzalamıştır. Sözleşme, her ülkenin şirket faaliyetlerinden ve toprakları üzerinde yaşananlardan sorumlu olduğunu dikkate alarak yabancı görevlilere rüşvet verilmesinin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Sözleşme rüşvetin geniş ve açık bir tanımını yapmakta ve ülkelerden buna karşı yaptırımda bulunmalarını ve birbirlerine yasal yardım yapmalarını istemektedir.

Buna ilaveten OECD 3 dizi tavsiye kabul etmiştir. Bu tavsiyeler, ülkelerin muhasebe, kamu istihdamı ve yabancı kamu görevlilerinin rüşvet almaları durumunda cezalandırılmaları konularında almak zorunda oldukları tedbirleri belirlemektedir.

1999 yılında OECD Yolsuzluk Karşıtı Birimi yolsuzluk, rüşvet, para aklama ve benzeri me-selelerde anında bilgi ve kaynak sağlama hizmeti başlatmıştır. Bu hizmet hükümet organları, işlet-meler, sivil toplum örgütleri, uluslararası örgütler ve bireylere yolsuzluğu frenlemek için daha etkin politikalar ve
uygulamalar hakkında bilgi vermektedir.

Avrupa Birliği (AB): 1996 yılında AB Konseyi ulusal ve Topluluk memurlarının aktif ya da pasif yolsuzluklarını cezalandıran Avrupa Topluluğu Mali Çıkarlarını Koruma Sözleşmesi Protokolünü kabul etmiştir. 1997 yılında yolsuzluğa karışan Topluluk görevlileri ve ulusal görevliler hakkında Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesini kabul edilmiştir. Sözleşme aktif ve pasif yolsuzluğu tanımlamakta ve soruşturma esnasında yardımlaşma ve iade koşullarına yer vermektedir. 1997 yılında kabul edilen Yasadışı Kazanılmış Para Sözleşmesinin İkinci Protokolü’nde yolsuzluğun aklanması sürecinin cezalandırılmasına yer vermiştir.

Aralık 1998’de kabul edilen Özel Sektörde Yolsuzluğun Cezalandırılması Ortak Eylem Belgesinde, işlerini yaparken aktif ya da pasif yolsuzlukta bulunanların cezalandırılmasını koşula bağlanmıştır. Birlik daha ileri bir aşamada bu yaklaşımı gözden geçirecektir.

Mayıs 1997 tarihinde Avrupa Komisyonu Yolsuzlukla Mücadelede Avrupa Birliği Politikası hakkında Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Belgesini kabul etmiştir. Bu belge AB içinde ve AB’nin diğer üye olmayan ülkelerle ilişkilerindeki yolsuzluk hakkında kapsamlı bir politika belirlemiştir.

4. II. AGİT FAALİYETLERİ
1. AGİT Kurumları ve 2000 Yılı AGİT Faaliyetleri
Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi (ODIHR)

ODIHR, demokrasinin geliştirilmesi, şeffaf yapılanma ile etkili ve güvenilir bir adaleti sağlamaya çalışmaktadır. Bu ilkeler çerçevesinde, ODIHR yolsuzlukla mücadelede şeffaf, sorumlu ve hukuk düzenine dayanan bir demokrasinin geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Hukuk düzeninin ve iyi yönetimin geliştirilmesi alanındaki temel faaliyeti ise seçim süreci ile ilgilidir. ODIHR kaynaklarının büyük bir kısmını seçim öncesi ve sonrasındaki seçim sürecini iyileştirmeyi amaçlayan teknik yardımın geliştirilmesine tahsis etmiştir. ODIHR tarafından üstlenilen teknik seçim yardımı projeleri uzmanlar düzeyinde toplantılar yapılması ya da seçim yasasının geliştirilmesi gibi yasal yardımları da içermektedir. ODIHR ayrıca seçim idaresi kitapçığının yapılmasına yardımcı olmakta ve kolluk güçlerinin seçim süreci hakkında eğitilmelerini sağlamakta, oy süreci eğitiminin verilmesi ve yerel gözlemci eğitim projelerini idare etmekle ve seçimle ilgili meselelerin çözümünde yardımcı olmaktadır.

Yasal değerlendirme projeleri, devlet yapısının reforme edilmesi, ombudsman kurumlarına yardımcı olmak ve yolsuzluğa karşı bilgi ağı kurmak gibi bazı ODIHR faaliyetleri de yolsuzluğun önlenmesini hedeflemektedir.

ODIHR, adaletin idari organlarına yardımcı olarak, AGİT yükümlülerine dayalı bir adaletin, üçüncü devletlerin etkisinden uzak bağımsız bir kurum olmasını amaçla-maktadır. Benzer şekilde polise yardımcı olan programlar, kamu ile olan ilişkilerini daha da yakınlaştırmaları ve kamuya karşı sorumluluklarını güçlendirmeleri yollarını verir. Bu tür girişimler kamuyu zorlayıcı organları, yolsuzluk olaylarında gerekli bilgiyi toplamak için daha iyi bir duruma koyabilir.

Yolsuzluğa karşı çalışmaların önemli bir aracı da, ombudsmana ve ulusal insan hakları kurumlarına yardımcı olmaktır. Gerekli bağımsızlığa sahip oldukları sürece devlet makamlarının performansının izlenmesinde iyi bir yol sunabilir ve böylece yolsuzluğa karşı savaşa katkıda bulunabilirler.

AGİT Ekonomi ve Çevre Faaliyetleri Koordinatörü Ofisi (OCEEA)

AGİT Ekonomi ve Çevre Faaliyetleri AGİT Forumunun 8. toplantısı Nisan 2000 tarihinde Prag’da yapılan toplantısında yolsuzlukla mücadelede şeffaflık, iyi yönetim ve güçlü kurumlara duyulan gereksinimi ele almıştır.

Mayıs 2001 tarihinde yapılan Ekonomi Forumunun 9. toplantısı, ekonomi meselelerinde iyi yönetim ve şeffaflık meselesine adanmıştır.

AGİT Ekonomi Forumunun ilk hazırlık toplantısında Şeffaflık ve İyi Yönetimin geliştirilmesinde global, bölgesel ve ulusal enstrümanlar ile şeffaflık ve iyi yönetimin geliştirilmesinde kamu eğitiminin ve sivil toplumun önemi ele alınmıştır.

AGİT Parlamenter Asamblesi

Temmuz 2000 tarihinde Bükreş’te yapılan 9. Yıllık Toplantısında AGİTPA iyi yönetimi, sürdürülebilir kalkınma ve bölgelerarası işbirliğinin bir ön koşulu olarak belirlemiştir. AGİTPA ‘’ AGİT’in ve kurumlarının demokrasi sürecinin desteklenmesi, hukukun üstünlüğünün ve sivil toplumun geliştirilmesi, seçim süreçlerinin izlenmesi ve böylece de iyi yönetimin geliştirilmesindeki özel rolünü memnunlukla karşılamıştır.’’ Demokrasi, İnsan Hakları ve İnsani Meseleler Komitesinin kararında Asamble, hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukla mücadelede tamamlayıcı bir yaklaşım getiren bir fikirler dizini sunmuştur.

AGİTPA Ekim 2000 tarihinde ‘’organize suç ve yolsuzluk’’ konulu bir seminer düzenlemiştir. Müzakerelerin ana konusunu organize suç ve yolsuzluğun ekonomik kalkınma ve çatışma sonrası rehabilitasyon süreci üzerindeki çarpıtıcı etkileri ile yolsuzluk ve suçla mücadelede uluslararası stratejiler oluşturmuştur.

2. İstanbul Zirvesi Sonrası Başkanlık Faaliyetleri

İstanbul Deklarasyonu’nun 37. paragrafı uyarınca Başkanlık Mart 2000 tarihinde üye devletlerden gelen uzmanlardan oluşan, mevcut enstrümanları gözden geçiren ve hukuk düzeninin geliştirilmesi ve yolsuzluğu besleyen faktörlerle mücadeleyi ele alan bir toplantı yapmıştır.

Uzmanlar, mevcut en iyi uygulamaların dikkate alınması hususunda anlaşmışlardır. Ayrıca yolsuzlukla savaşta sadece önleyici mekanizmaların değil aynı zamanda sivil toplum katılımı da dahil iyi yönetimin ilerletilmesi gibi kapsayıcı çalışmaların da üstlenilmesi gerekliliğini vurgulamışlardır.

Avrupa Güvenlik Şartı AGİT’e yolsuzluk eylemlerine karşı güçlü bir kamu ve iş çevresinde görüş birliğini taahhüt eden sivil toplum örgütleri ile çalışma görevi vermiştir. Yolsuzlukla mücadelede AGİT’in yaklaşımı sadece hükümetlerle sınırlı değildir. Ayrıca özellikle yerel uygulama faaliyetleri üzerinde de odaklanmalıdır.

AGİT Ekonomi Forumunun 8. toplantısında Başkanlık, hukukun üstünlüğü, iyi yönetim ve yolsuzlukla mücadele gereksinimi meselelerinde ikinci uzmanlar toplantısını gerçekleştirmiştir.

AGİT’in uluslararası çabalara yapabileceği katkılardan bir tanesi de yolsuzluk olayına halkı bilinçlendirerek, mevcut norm ve standartlar konusunda bilgi dağıtarak ve yolsuzlukla mücadelede sivil toplumu ve sivil toplum örgütlerini destekleyerek, daha fazla siyasi dikkat verilmesini sağlamaktır.

ODIHR ve OCEEA arasında AGİT faaliyetleri çerçevesinde daha yakın bir işbirliğinin, hukuk düzeninin ve yolsuzluk karşıtı faaliyetlerin AGİT’in çalışmaları ile bütünleştirilmesi için gerekli olabileceğini belirttiler.

AGİT, demokrasinin geliştirilmesi, adaletin etkin idaresi ve şeffaflığını sağlamaya yönelik çalışmalarda da bulunmaktadır. Bu göstergeler çerçevesinde AGİT, yolsuzluk olayının ele alınmasına daha fazla katkıda bulunabilir.

Uzmanlar, bu alandaki AGİT çalışmalarının mevcut girişimlerin tekrarı olmaktan kaçınması ve önceliğin mevcut norm ve girişimlere yardımcı olmaya verilmesi gerektiği konusunda anlaşmışlardır.

Katılımcı kalkınma, insan hakları ve demokratikleşmenin iyi yönetim düşüncesi ile bütünleştirme çabalarıyla AGİT, hukuk düzeninin geliştirilmesi ve yolsuzluğu besleyecek faktörlerle mücadelede bilimsel bir yaklaşım izlemektedir. AGİT’in, kurumlarının ve misyonlarının değişik faaliyetlerine, bir dizi
yolsuzluk karşıtı tedbirler de dahil edilmektedir.

5. III. SONUÇLAR VE ÖNERİLER
1. Genel Görüşler

Katılımcı devletler arasında, aşağıdakiler hususunda genel bir anlaşma olduğu görülmektedir:

1. – Yolsuzluk olayı AGİT’in görevinin ve çalışmalarının tamamlayıcı bir parçası olarak ele alınmalıdır.

2. – Yolsuzluğun ele alınması ve hukuk düzeninin geliştirilmesi, AGİT’in tüm mekanizmalarında artırılmalıdır.

3. – Başarılı stratejiler, çok boyutlu ve hukuk düzeni, iyi yönetim, ekonomik kalkınma ile organize suç da görülen boşluklardan uzak olmalıdır.

4. – AGİT ve mevcut AGİT taahhütleri yolsuzlukla mücadelede çok boyutlu olmalıdır.

5. – Yolsuzluk sorununun ekonomik ve yasal zorlayıcı boyutları, uluslararası yetkin örgütler tarafında ele alınmaya devam etmelidir.

6. – Standart ve normlarla ilgili olarak öncelik diğer örgütlerin mevcut norm koyan faaliyetlerine verilmelidir.

7. – AGİT’in rolleri arasında, siyasi partiler ve devlet kurumlarını da içeren siyasi süreci etkileyici bir olay olarak yolsuzluğun değişik boyutlarını ele alma da bulunmaktadır.

8. – Tüm boyutlarıyla yolsuzluğu artırıcı bütçesel ve kaynaksal uygulamalar –eğer varsa- normal uygulamalar ile birlikte ele alınmalıdır.

2. Öneriler

İki uzman toplantısı sırasında katılımcılar, AGİT çalışmalarının, kurumlarının ve misyon faaliyetlerinin nasıl daha da tamamlanacağı ve güçlendirileceği hususunda pek çok öneride bulunmuşlardır.

Bunlar:

9. – Devletleri, mevcut yolsuzlukla ilgili uluslararası antlaşmaları onaylamaları ve uygulamalarını ele almaya teşvik etmek;
10. -Yolsuzlukla savaşı, AGİT’in hukuk düzeninin güçlendirilmesi çalışmalarına entegre etmek için:
11. – ODIHR’ın aşağıda yer alan benzeri faaliyetlerini desteklemek:
-Yolsuzluğu kamu oyunu bilinçlendirme kampanyalarında ele almak;
-Kamu eğitim programlarını hukuk düzeni, yolsuzluk ve politikalar arasındaki bağlantılar hususundaki müzakereleri dahil edecek şekilde genişletmek;
-Şeffaflığı artırıcı kuralları belirleyen seçim yardımları vermek;
-Yönetimde genel olarak şeffaflık ve açıklığı geliştirmek;
12.- Ekonomi ve Çevre Faaliyetleri Koordinatörü Ofisinin İstanbul Zirve Deklarasyonunun 29. paragrafı uyarınca düzenli raporlar hazırlaması -AGİT kurumlarını, AGİT misyonlarının ‘’ iyi yönetim ve hukukun üstünlüğü ile bağlantılı’’ faaliyetlerinde işbirliği yapmalarını teşvik etmek.
13. – Sivil toplum örgütleri ile diyalogu güçlendirmek/ yolsuzluk karşıtı bilgi ağı kurulmasına yardımcı olmak;
14.-2001 Ekonomi Forum ve hazırlayıcı seminerlerinin, iyi yönetim, hukukun üstünlüğü ve şeffaflığın geliştirilmesine katkılarını desteklemek;
15.- Mevcut enstrümanlar ve girişimler, en iyi uygulamalar ve alınan dersler hususlarında misyonlara bilgi vermek;
16.- Ulusal ve bölgesel eylem için kısa ve uzun dönem önceliklerin tanımlanmasına yardımcı olmak;
17. – Benzeri yasal düzenlemeler hakkında kamuoyunun bilincini artırmak ve uygulanmaları ve takip edilmelerine kamuoyu katılımını teşvik etmek;
18. – AGİT Medya Temsilcisinin faaliyetlerini destekleyerek araştırmacı gazeteciliği geliştirmek;
19. – Özel çıkar gruplarının lobi faaliyetlerinin başlaması ile bağlantılı meselelerini ele almak;
20 -Yolsuzlukla ilgili, uluslararası bilgi merkezleri ile işbirliği yapmak;
21. -Yolsuzluk hakkındaki uluslararası forumlara katılmak ve uluslararası takip mekanizmaları-nın sonuçlarına dikkat çekmek;
22.-Kamu görevlilerine ve hakimlere eğitim vermek ve bunu geliştirmek;
23. – AGİTPA vasıtasıyla ulusal yasamaya dahil olmak;
24. -Yasa zorlayıcı birimlerin, kamu ile daha yakın bir işbirliği kurmalarına yardımcı olmak ve böylece de kamuya karşı sorumluluklarını artırmak.

Bu rapor İstanbul Zirve Deklarasyonu’nun 37. maddesi uyarınca hazırlanmıştır. İstanbul ‘da verilen görevin bir ilerleme raporudur ve yolsuzluğu kapsamlı olarak ele alma iddiasında değildir fakat AGİT’in yolsuzlukla mücadelede konusundaki ulusal ve uluslararası çabalara yapabileceği katkılar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bu raporun amacına uygun olarak yolsuzluk terimi, AGİT’in konusuna giren, istikrarsızlık yaratıcı potansiyele sahip geniş çaplı, ve/veya geniş ölçekli ve/veya sistematik yolsuzluklar anlamında kullanılmıştır. Yolsuzluk çok yaygın ya da sistematik hale geldiğinde hukuk düzenine, ulusal kurumların otoritesine ve kalkınmaya açık bir tehlike oluşturur; bu kısır döngüde organize suçun tüm şekillerini beslemekte ve beslenmektedir, böylece de hukuksuzluk devleti olmaya giden yola katkıda bulunmakta, ulusal, bölgesel ve uluslararası istikrarı tehlikeye atmaktadır.

‘Hukuk devletine bağlılığımızı teyit ediyoruz. Yolsuzluğun AGİT’in ortak değerlerine büyük bir tehdit oluşturduğunun bilincindeyiz. Yolsuzluklar istikrarsızlık yaratır, güvenlik, ekonomik ve insani boyutun birçok veçhesini etkiler. Üye devletler, yolsuzlukla ve yolsuzlukları doğuran koşullarla mücadele etmeyi ve iyi yönetim ve toplumsal bütünlük için olumlu bir çerçeve yaratmayı üstlenirler. Yolsuzluklarla mücadele etmek için mevcut uluslararası araçları daha verimli kullanacaklar ve birbirlerine yardım edeceklerdir. AGİT, hukukun üstünlüğünü geliştirme gayretlerinin bir parçası olarak yolsuzluklara karşı güçlü kamu ve iş çevreleri oydaşmasına bağlı sivil toplum kuruluşları ile çalışacaktır.

Avrupa’da Yolsuzlukla Mücadele Kararı

0

Avrupa’da Yolsuzlukla Mücadele Kararı(Resolution on combating corruption in Europe), Avrupa Parlamentosu  tarafından 15 Aralık 1995 tarihinde kabul edilmiştir.

Metin taslağı, Avrupa ParlamentosuSivil Özgürlükler, Adalet ve İçişleri Komitesi tarafından hazırlanmıştır.

Kararın muhatapları; Üye Devletler, Parlamentolar, Avrupa Birliği Konseyi ve hükümetlerdir.

Avrupa Parlamentosu Avrupa’da Yolsuzlukla Mücadele Kararı

Avrupa Parlamentosu,

Uluslararası niteliğe sahip dolandırıcılık ile mücadele üzerine 16 Aralık 1993 tarihli kararını (0J C 20, 24.01.94. s. 189) dikkate alarak,

Avrupa’da ağır cezayı gerektiren faaliyetler ile ilgili 11 Şubat 1994 tarihli kararını (0J C 61, 28.2.1994, s.235) göz önünde tutularak,

Avrupa Birliği ile ilgili Anlaşma’nın B maddesi 4. paragrafı, K, 1(5), (7) ve K.6. maddeleri ile Avrupa Topluluğu Anlaşmasının 3(h), 100, 220 ve 235. maddelerini dikkate alarak,

Uluslararası iş ilişkilerinde ödenen rüşvet ile ilgili İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın tavsiyelerini göz önünde tutarak,

Prosedür kurallarının 148. kuralını dikkate alarak,

Temel Hak ve Hürriyetler ve iç İlişkiler Komitesi’nin raporunu (A4-03 14/95) göz önüne alarak,

A. Yolsuzluğun yeni bir olaydır ve kendisini çeşitli türlerde ve değişen boyutlarda göstermektedir,

B. Suç işleme amacı ile tesis edilen dolandırıcı nitelikteki örgütlerin finansal ve ticari akımları kendi çıkarlarına kullanmaları yerleşik bir gerçektir (ulaştırma, uyuşturucu ve silahlar v.b. gibi alanlarda) ve özellikle bu tip faaliyetleri takip etmekle görevli olanları olmak üzere, teknisyenleri ve bu alanlardaki diğer görevlileri belirli risklere maruz bırakarak, Birliğin uluslararası ticaret alanında yolsuzluk riski ile karşı karşıya bırakmaktadır,

C. Yolsuzluk, özellikle organize suçla birlikte gerçekleştiği zaman, demokratik sistemin işlemesine yönelik bir tehdidi ihtiva etmektedir ve bu nedenle demokratik anayasal devletin dürüstlüğüne olan kamunun güvenini tahrip etmektedir.

D. Organize suçlarla mücadele etmek yolsuzluğun önlenmesine yardımcı olmaktadır ve bu nedenle Avrupa düzeyindeki bütün hukuki otoriteler arasında oluşturulacak bir işbirliği, acil bir mesele olarak görülerek, mutlaka artırılmalıdır,

E. Yolsuzluk ile mücadelede Üye Devletlerin ve üçüncü ülkelerin hukuki sistemlerini dikkate alınacaktır,

F. Yolsuzluk ile mücadelede Avrupa Birliği içinde ve üçüncü ülkelerle işbirliği yapma zorunluluğu göz önüne alınacaktır,

G. Avrupa Birliği’nin yolsuzlukla mücadelede kendi politikalarını tesis etmesi zorunlu olan önleyici ve engelleyici tedbirleri almasına olanak sağlayacaktır,

H. Hukuki kararlar ve suçluların iadesi mekanizması daha geniş bir ölçüde karşılıklı olarak tanınmadıkça, kişisel dokunulmazlığın tanındığı alanların varlığının ortadan kaldırılmasında, bu konu 19962da öncelikle ele alınmışsa da, Avrupa hukuki alanı hiç bir anlam ifade etmeyecektir,

I. Yolsuzlukla mücadelenin hem ulusal hem de uluslararası açıdan tüm üye ülkeleri ilgilendirdiğini ve bu konuda üye ülkeler arasında yapılan anlaşmaların yetersizliğine vurgu yapar,

J. yolsuzluk suçları için öngörülen katı cezalar ile yasal hükümlerin tek başlarına yeterli olmadığına ve başarının toplumun yolsuzluğu kararlı bir şekilde mahkum etmesi ve yolsuzluk ile mücadele etmek için sorumlu otoritelerin tespiti ile elde edilebileceğine inanır,

1. Yolsuzluğu, görevlerini ifa ederken görevlerini yerine getirmesi ya da yapmamasının karşılığında, doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla, kendisine mali ya da diğer nitelikteki çıkarların sağlanması veya teklif edilmesi yüzünden görevlerini yerine getirmekte başarısız kalan kamusal ya da kamusal olmayan sorumlulukları üstlenmiş kişilerin davranışı olarak tanımlar;
2. Topluluğun mali çıkarlarının korunması konusunda bir karara varma ile ilgili olarak Konsey’in çabalarını destekler ve Konsey’i mütalaasını hızlı bir şekilde tamamlamaya ve Avrupa düzeyinde yolsuzluk ve dolandırıcılık ile etkin bir şekilde mücadele edilmesini sağlayacak tedbirleri kabul etmeye çağırır;
3. Konsey’i hem Avrupa Birliği’nin mali çıkarlarının korunması hem de bunun ötesindeki yararlar açısından uygun ve etkili anti-yolsuzluk tedbirleri almaları için Üye Ülkelere tavsiyelerde bulunmaya davet eder;
4. Aktif ve pasif rüşvetle mücadele etmek için konsey tarafından alınan tüm tedbirlerin herhangi bir teklifin, vaadin veya menfaatin doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla kabul edilmesi, talep edilmesi ya da verilmesini birer suç olarak göz önünde bulundurmasını gerektiğini önemle belirtir;
5. Üye devletleri rüşveti tanımlamaya ve rüşveti suç olarak kabul etmeye ve suçun tespitinden önce gönüllü olarak suçu kabul eden ve diğer suçların ortaya çıkmasına yardımcı olan suçluların cezalarını uygun ölçülerde azaltmaya veya ertelemeye davet eder;
6. Üye devletlere yolsuzluğu dolaylı yollardan teşvik eden herhangi bir vergisel düzenlemeyi, yasal hükmü veya kuralı yürürlükten kaldırmalarını ve kamu görevlilerine, yabancı kamu görevlilerine veya karar alma mekanizmasında olanlara menfaat sağlanmasını veya bunların menfaat kabul etmelerinin cezalandırılmasını gerektiren bir suç olarak kabul etmelerini tavsiye eder;
7. Üye devletleri, ulusal hukuki sistemlerinde siyasi partilerin finanse edilmelerinde saydamlığın sağlanmasının yanı sıra bu partilerin yönetilmelerinin halk tarafından daha açık bir şekilde anlaşılmasını sağlayacak şekilde gerekli reformları gerçekleştirmeye davet eder;
8. Adalet konseyi ile içişleri bakanlarını bir sonraki toplantılarında Üye Devletlerin yolsuzluk suçları ile alakalı yasal düzenlemeleri ile prosedürlerinin uyumlaştırılması için bir model oluşturulması açısından Komisyon için tavsiyelerin oluşturulmasında ortak bir tutum benimsemeye davet eder;
9. Komisyonu, üçüncü, seksen beşinci ve yüzüncü maddeler (iç piyasanın işlemesi, rekabetten sapmalar) çerçevesinde yolsuzluk ile mücadeleye çağırır;
10. Topluluk kararları veya finansmanı konuları ile ilgili olarak yolsuzluktan mahkumiyeti kesinleşen gerçek ve tüzel kişilerin iş ve adlarının Avrupa Topluluğu Resmi Dergisi’nde yayınlamaya davet eder;
11. Komisyonun, Temmuz 1996’da önleyici nitelikteki anti-yolsuzluk tedbirleri ile ilgili olarak sunduğu programın önemine işaret eder;
12. Yolsuzluk suçları ile bağlantılı olarak, Üye ülkelerin Sayıştay‘larının çalışmalarını koordine etmek için Avrupa Denetim Mahkemesinin fonksiyonlarını genişletmenin zorunlu olduğu göz önüne alır ve bu nedenle Maastricht Anlaşmasını dikkate alarak Avrupa Denetim Mahkemesinin iade etme hakkını genişletmeyi tavsiye eder;
13. Avrupa Birliği enstitülerine ve Üye Ülkelerin kamu yönetimlerine yolsuzluğu önlemek için örgütsel ve teknik tedbirler almalarını, karar alma sürecinin daha saydam bir hale gelmesi açısından iç denetim prosedürlerini güçlendirmelerini tavsiye eder;
14. Üye ülkelerin parlamentolarını, özellikle kamu yönetiminde olmak üzere, yolsuzluk ile ilgili gelişme ve sonuçlar konusunda kamuya açık oturumlar gerçekleştirmeye ve bu oturumlarda elde edilen bulguların yolsuzlukla mücadele ile alakalı olarak Avrupa düzeyinde parlamentolar arası işbirliğinin güçlendirilmesini sağlayacak şekilde karşılıklılık esasına göre değiş-tokuş etmeye davet eder;
15. Komisyonu ve üye devletleri, belirli bir zaman dilimi için, piyasada faaliyet gösteren yolsuzluğa bulaşmış kişi ve kurumların kamu ihalelerinden ve başka türlü sübvansiyonları almaya hak kazanmaktan dışlamak için ihtiyati tedbirler almaya davet eder;
16. Bütün üye ülkelerde, ne uygulamada ne de yorumlamada bir zorluğa yol açmamak için parlamento üyelerinin çıkarlarını beyan etmeleri ile ilgili kuralların açıkça belirlenmesini tavsiye eder;
17. Avrupa parlamentosu üyeleri için, çıkar çatışmalarını önleyecek şekilde yasama görevleri ile özel faaliyetlerini düzenlemeye yönelik kuralları tesis eden bir nizamnamenin oluşturulmasını tavsiye eder;
18. Üye devletlerin kamu görevlileri arasında gerçekleşecek fikir alışverişinin yolsuzlukla ilgili soruşturmaların hızlı ve etkin bir şekilde koordine edilmesini sağlayacak şekilde yapılması gerektiğini dikkate alır;
19. Avrupa Dokümantasyon ve Araştırma Ağını yolsuzluk olaylarının doğasının ve boyutunun sistematik bir şekilde ortaya çıkartılmasını sağlamak açısından 1990 yılından beri Üye Devletlerde tespit edilen ve mücadele edilen yolsuzluk olaylarının bir envanterini çıkarmaya ve analizini yapmaya davet eder;
20. Başkanına bu kararı Konsey’e, Komisyon’a, üye devletlerin parlamento ve hükümetlerine ve Avrupa Birliği ile katılım müzakereleri yürüten ülkelere iletmesi talimatını verir.

Yolsuzluğu Önlemek ve Kamuda Etik Kuralları Uygulamak

0

Yerel ve Bölgesel Düzeyde Yolsuzluğu Önlemek ve Kamuda Etik Kuralların Uygulanmasını Teşvik Etmek başlıklı tavsiye kararı,  Avrupa Konseyi içinde mahalli yönetimleri temsil eden kurum olan Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi (Congress of Local and Regional Authorities) tarafından 19 Ekim 2016 tarihinde düzenlenen Kongre’nin 1. oturumunda tartışılarak kabul edilmiştir. 401(2016) sayılı Karar ile belirlenen tavsiyeler Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde yolsuzluğu önleme ve etik kuralları yerleştirme amacıyla yapılması gerekli çalışmalara ışık tutmaktadır.

Yolsuzluğu Önlemeye ve Kamuda Etik Kuralları Uygulamaya Dair Kurallar – Yerel ve Bölgesel Düzeyde Yolsuzluğu Önlemek ve Kamuda Etik Kuralların Uygulanmasını Teşvik Etmek

1. Kongre “Yerel ve Bölgesel Düzeyde Etik ve Şeffaflık” konusunu 2016 teması olarak seçerek yolsuzluğun Avrupa’da yerel ve bölgesel yönetişime ve demokrasiye yönelik büyük bir tehdit olmaya devam ettiğini; bunun hükümetlerin ve parlamentoların acilen üzerine gitmesi gereken bir sorun olduğunu kabul eder.

2. Yerel ve bölgesel kamu hayatında yolsuzluğun riskleri ve boyutu – kısmen iletişim araçlarındaki hızlı gelişmeler nedeniyle daha çok bilindikçe bu durum karşısındaki sabırsızlık ve hoşgörüsüzlüğün de giderek arttığı görülmektedir. Vatandaşlar artık devlet memurlarından daha yüksek bir dürüstlük standardı beklemektedir. Politikacı ve memurlara duyulan güvenin tehlikeli derecede düşük seviyede olması demokratik işleyişi tehdit etmekte ve çeşitli siyasi aşırılık biçimlerinin yükselmesini cesaretlendirmektedir.

3. ‘Çok-başlı bir canavar’ olarak tanımlanan yolsuzluk birçok biçimde görülebilir ve bu alanda benimsenecek tek bir stratejinin bütün sorunları halletmesi beklenemez. Bütün yolsuzluk biçimleriyle mücadele etmek, yerel ve bölgesel yönetimler ve onların birlikleri için uzun vadeli bir öncelik olarak kalmayı gerektirir. Bu nedenle Kongre bu soruna her türlü etkinlik ve aletini kullanarak birçok cepheden birden saldırmayı önermektedir.

4. Dolayısıyla Kongre:

a. Esas olarak:

i. Yerel ve Bölgesel Seçilmiş Temsilcilerin Hakları ve Görevleri: Yolsuzluğun Riskleri’ne ilişkin 316 sayılı Kongre Kararı (2010);
ii. Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Avrupa Konseyi Anlaşmalar Serisi, AKAS No 173) ve Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi (AKAS No: 174);
iii. Parlamenter Meclisi’nin 2019 sayılı Tavsiye Kararı ve Hukukun Üstünlüğüne Yönelik Bir Tehdit Olarak Yolsuzluk’a dair 1943 sayılı Kararı’nı (2013) aklında tutarak;

b. Bu karara eklenen yol haritasını onaylar;

c. Yerel ve bölgesel yönetimlere:

i. Kendi yolsuzlukla mücadele stratejilerini geliştirmelerini ve kamuoyuna duyurmalarını, bunu yaparken Kongre ve diğer uluslararası kuruluşların vurguladığı kılavuz ilkelerden ve iyi uygulama örneklerinden esinlenmelerini;
ii. Seçilmiş temsilciler ve devlet memurları için yolsuzluğun riskleri ve yolsuzlukla mücadele stratejileri konusunda farkındalığı artırmaya yönelik sürekli eğitim programları düzenlemelerini tavsiye eder.

d. Yerel ve bölgesel yönetim birliklerine kendi yolsuzluk karşıtı stratejilerini geliştirmeleri ve Kongre’nin bu konudaki çalışmalarına katkıda bulunmaları yönünde çağrıda bulunur;

e. Bu konuda başta Bakanlar Komitesi, Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (Group of States Against Corruption, GRECO) ve Bölgeler Komitesi olmak üzere kurumsal ortaklarıyla işbirliğini güçlendirmeye ve onlarla yakın çalışmalar yapmaya karar verir;

f. Yolsuzlukla mücadelenin bir sonraki Avrupa Yerel Demokrasi Haftası’nın yıllık teması olmasını önerir.

Ek: Yerel ve Bölgesel Düzeyde Yolsuzluğu Önleme ve Kamuda Etik Kurallar Uygulanmasını Teşvik Etmeye Yönelik Etkinliklerin Yol Haritası

Kongre,

1. Kongre yolsuzluğa karşı mücadelesini, çalışmalarını çeşitli tematik raporlar hazırlayarak geliştirmek, yerel ve bölgesel temsilcilerin politik dürüstlüğü hakkındaki 1999 Avrupa Davranış Kuralları’nı gözden geçirmek ve Avrupa Konseyi üye devletlerinin seçilmiş yerel ve bölgesel temsilcileri ve talep edilmesi ve uygun bulunması halinde Avrupa Konseyi komşuluk politikası ülkeleriyle bu alandaki işbirliği etkinliklerini geliştirmeye devam etmek suretiyle birçok düzeyde yoğunlaştırmayı taahhüt eder;

2. Bu standartları kendi yapılarına uygulamaya ve kendi etkinliklerinde ve prosedürlerinde daha fazla şeffaflık sergilemeye karar verir;

A. Tematik Raporlar

3. Yönetişim Komisyonu’nu:

i. Şeffaflık;
ii. Çıkar çatışması ve kayırmacılık;
iii. Yolsuzlukları bildiren kişileri korumak;
iv. Nepotizm ya da akraba ve arkadaşların kayırılması (personel alımı);
v. Kamu ihaleleri;
vi. Seçim kampanyaları sırasında idari kaynakların kötüye kullanımı hakkında tematik raporlar hazırlamakla görevlendirir;
i. Şeffaflık

4. Açık yönetişim yöntemlerinin yolsuzlukla mücadelede güçlü bir silah olduğu kanıtlanmıştır. Toplantı ve karar alma süreçlerinin kamuya açılması, bilgi, belge ve verilerin vatandaşların incelemesine sunulması kamusal hesap verebilirlik seviyelerini yükseltmekte ve siyasi süreçte istismara karşı etkili bir caydırıcı rol oynamaktadır. Enformasyon teknolojilerindeki gelişmeler yönetimleri daha şeffaf hale getirme olanaklarını ve araçlarını bir hayli artırmış ve maliyetleri düşürmüştür. Yerel ve bölgesel yönetimler, kendi yönetişim süreçlerini dönüştürmek için bu alanda yenilik yapan yönetimlerden feyz almalıdırlar.

ii. Çıkar çatışması ve kayırmacılık

5. Seçilmiş temsilcilerin ve devlet memurlarının kamu hizmetini kendi kişisel çıkarlarının önünde tutmaları gerekmekte ve beklenmektedir. Bu nedenle, seçilmiş temsilcilerin ve devlet memurlarının bu ilkeyi ihlal ettikleri algısına yol açacak kararlar vermelerini engellemek için, çıkar çatışmasını önleyecek kurallar ve prosedürler veya davranış kuralları gereklidir. Bu tür riskleri azaltacak kilit bir araç, seçilmiş temsilcilerin ve yakın akrabalarının mali ve mali olmayan çıkarlarının kaydının tutulmasıdır. Rapor, bazı iyi uygulama ilkelerini yerleştirmek amacıyla, bu konuda yerel düzeydeki geniş uygulama farklılıklarının araştırılmasını önerecektir.

iii. Yolsuzlukları bildiren kişileri korumak

6. Kanuna aykırı uygulama bildirimleri korunmadığı veya desteklenmediği zaman yolsuzluk riski daha yüksek olma eğilimindedir. Devlet memurları işyerlerindeki uygulamalarla ilgili bilgilere erişebilirler ve genellikle usulsüzlükleri ilk fark edenler onlardır. Ancak bu tür usulsüzlükleri bildiren kişiler meslektaşlarının veya üstlerinin tehdit, taciz veya şiddetine maruz kalabilirler. Dolayısıyla hatalı uygulamaların ve sahtekarlık ve yolsuzluk vakalarının bildirilmesini teşvik etmek için yolsuzlukları bildiren kişinin korunması şarttır. Bu rapor Bakanlar Komitesi’nin “Yolsuzlukları Bildiren Kişilerin Korunması”na ilişkin 2014 sayılı Tavsiye Kararı’na dayanacak ve bu kararın yerel ve bölgesel bağlamdaki uygulanmasını inceleyecektir.

iv. Nepotizm

7. Kayırmacılık ve iltimas olarak da bilinen nepotizm, hak edişe değil kişisel ilişkilere dayanarak işe alma ya da sözleşme yapma olarak tanımlanır. Aynı zamanda himaye ile de bağlantılıdır; seçilen kişi seçilmesine yardım eden kişileri ödüllendirir. Bu durum personel arasında moral bozukluğuna ve verim düşüklüğüne yol açabilir çünkü en becerikli kişiler işe alınmamış ve sözleşmeler en uygun üstlenicilerle yapılmamıştır. Bazı ülkelerde bu uygulamalar o kadar derin kök salmıştır ki vatandaşların büyük bir kısmı bunu sorgulamadan kabullenir. Bu rapor, iyi uygulamaya yönelik kılavuz ilkeler önermek amacıyla, Avrupa yerel yönetimlerinin bu sorunla mücadele etmek için kullandıkları stratejileri inceleyecektir.

v. Kamu ihaleleri

8. Kamu ihalelerinde yolsuzluk, kamu sözleşmelerinin kişisel bir kazanç ya da siyasi partiler gibi üçüncü taraflar adına bir kazanç karşılığında tahsis edilmesidir. Bu alandaki yolsuzluk riski oldukça büyüktür zira yerel ve bölgesel düzeydeki ihaleler kamu harcamalarının büyük bir oranını teşkil ederler. Birçok ülkede çeşitli standartlar ve iyi uygulama örnekleri mevcuttur ancak bunların uygulanmasını güvence altına almak için sağlam bir düzenleyici çerçeve gerekmektedir. Bu sorun ancak, doğru bir personel eğitimi, sağlam bir düzenleme ve tam anlamıyla şeffaf bir kamu ihalesi süreci gibi birçok stratejiyi birleştiren bir yaklaşımla çözülebilir.

vi. Seçim kampanyaları sırasında idari kaynakların kötüye kullanımı

9. Seçim sürecinde idari kaynakların kötüye kullanımı, mevkilerini ve bağlantılarını seçim sonuçlarını etkilemek için kullanan ve böylece seçimlerin dürüstlüğüne zarar veren politikacıların ve devlet memurlarının yasadışı ve kötü davranışlarını içerir. Kongre’nin de aralarında yer aldığı Avrupa’nın çeşitli seçim izleme birimleri bunun birçok Avrupa ülkesinde önemli bir sorun olmaya devam ettiğini belirtmektedir. Bu rapor 2016 Venedik Komisyonu ve AGİT’in birlikte hazırladığı “İdari Kaynakların Kötüye Kullanımını Önlemek ve Buna Mukabele Etmek İçin Ortak Kılavuz İlkeler”in yerel ve bölgesel bağlamlarda uygulanmasını inceleyecektir.

B Etik Davranış Kuralları

10.Yerel ve bölgesel temsilcilerin politik dürüstlüğü hakkındaki 1999 Avrupa Davranış Kuralları Avrupa’daki yerel ve bölgesel yönetimlere uzun süre başvuru kaynağı olarak hizmet vermiştir. Bu kurallar, uygulama alanını yerel ve bölgesel görevlilerin tamamına yaymak ve son 20 yılda yolsuzluk meselelerinin anlayışı ve bunlara verilecek karşılıklardaki gelişmeleri hesaba katmak amacıyla gözden geçirilecek ve güncellenecektir.

C Etkinlikler

11. Kongre şu etkinlikleri düzenlemeyi taahhüt eder:

i. Yolsuzlukla yerel ve bölgesel düzeyde mücadele etme stratejileri. Bölgeler Komitesi ile ortak konferans (Brüksel, Ocak 2017);

ii. Genç temsilcilerle yolsuzlukla mücadelede gençliğin rolü üzerine üzerine toplantı (tarih ve yer sonradan bildirilecek);

iii. 2017 Sonbaharında düzenlenecek bir değerlendirme konferansı (tarih ve yer sonradan bildirilecek)

D İşbirliği Faaliyetleri

12. Kongre yolsuzlukla mücadele ve etiği teşvik etme çalışmasını işbirliği faaliyetleriyle sürdürecektir. 2016’da Ermenistan, Gürcistan, Moldova Cumhuriyeti ve Ukrayna’da yürüttüğü projeler çerçevesinde bir dizi seminer ve atölye çalışması düzenleyecektir. Genç yerel yöneticiler, belediye başkanları ve meclis üyelerine yönelik faaliyetleri bünyesinde, yerel düzeyde yolsuzlukla mücadele ve etik kurallara uyulmasını teşvik etmekte kullanılabilecek araçların ve iyi uygulamaların tanıtıldığı özel oturumlar yapılacaktır.

13. Projelerin önceki faaliyetlerine katılan Ermenistan, Gürcistan, Moldova Cumhuriyeti ve Ukrayna’daki belediye başkanlarına yönelik olarak yerel girişimleri koçluk ve finansman yoluyla destekleme programı başlatılacaktır. Bu girişimler, hedeflenen ülkelerde daha yüksek etik standart uygulamasını, sürdürülebilir geribildirim toplamayı ve kamu denetimi sağlamayı hedefleyen yeni araç ve mekanizmaları devreye sokarak yerel yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini artırmayı amaçlayacaktır.

14. Kongre Sekretaryası, Kongre faaliyetlerinin etkilerini uzun vadeli bir perspektifte değerlendirecek bir metodoloji geliştirmek için çalışacaktır

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi

0

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi, 22 Şubat 2010 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

“Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi (2010-2014)”ün kabulü;
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığının 27/1/2010 tarihli ve 65 sayılı yazısı üzerine, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nca 1 Şubat 2010 tarihinde kararlaştırılmış, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmıştır.

ULUSLARARASI ŞEFFAFLIK ÖRGÜTÜ 2019 YOLSUZLUK ALGI ENDEKSİ

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi (2010-2014)

1. GİRİŞ

Kamu gücü ve kaynakları ile özel kuruluşlardaki görev, yetki ve kaynakların, toplumun zararına olarak özel çıkarlar için kullanılması şeklinde tanımlanabilen yolsuzluk; rekabeti engelleyerek ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta, doğrudan yabancı sermaye girişini ve vergi gelirlerini azaltmakta, gelir dağılımını bozarak yoksulluğu artırmakta, kamu kaynaklarının israf edilmesine yol açarak eğitim, sağlık, güvenlik gibi zorunlu kamu yatırımlarını olumsuz etkilemekte, kamu kurumlarına, yöneticilerine ve adalet sistemine duyulan güveni zedelemekte ve toplumda ahlaki bozulmaya yol açmaktadır.

Saydamlığın artırılması ve yolsuzlukla mücadelede başarının sağlanabilmesi için, önceden belirlenmiş tedbirler ve faaliyetler içeren stratejiler önem taşımaktadır. Böylece, yolsuzlukla mücadelede öncelikli alanlar belirlenerek sonuca daha kararlı ve etkili bir şekilde gidilmesi mümkün olmaktadır. Ayrıca, yolsuzlukla mücadele dönemsel bir çaba olmayıp, ekonomik ve sosyal hayattaki gelişmelere göre süreklilik gerektiren faaliyetler bütünüdür.

Bu vizyon çerçevesinde ilgili tüm kesimlerin katılımıyla “Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi” geliştirilmiştir. Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi (Strateji) hazırlanırken, 58 inci, 59 uncu ve 60 ıncı Hükümet programları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Raporu, Dokuzuncu Kalkınma Planı, Avrupa Birliği Müktesebatının üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı ve çeşitli uluslararası kuruluşların Ülkemizle ilgili değerlendirmelerinden yararlanılmıştır. Ayrıca bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve ilgili uluslararası kuruluşların görüşleri de alınmıştır.

2. SAYDAMLIĞIN ARTIRILMASI VE YOLSUZLUKLA MÜCADELE ALANINDA SON YILLARDA YAPILAN BAŞLICA DÜZENLEMELER

Saydamlığın artırılması ve yolsuzlukların önlenmesi çerçevesinde Ülkemizde son yıllarda yapılan başlıca
düzenlemeler aşağıda sıralanmıştır:

a) Kamu ihale sisteminde saydamlığın geliştirilmesi, kaynakların daha etkin ve verimli kullanılması ve daha az kaynakla daha fazla kamu hizmeti üretilmesi amacıyla, kamu kaynağı kullanan bütün kurumları kapsayan ve ihalelerde açıklığın ve rekabetin sağlanmasını ve şikâyetlerin incelenmesini teminen Kamu İhale Kurumu kurulmasını düzenleyen 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu.

b) Doğrudan yabancı yatırımların özendirilmesi, yabancı yatırımcıların haklarının korunması, yatırım ve yatırımcı tanımlarında uluslararası standartlara uyulması ve doğrudan yabancı yatırımların artırılması amacıyla; yatırımcıların ihtiyaç ve beklentilerini dikkate alarak hazırlanan, Ülkemizin uluslararası yatırımlara yönelik eşitlikçi ve liberal yaklaşımının yansıtılması olarak yatırımcıya açık ve anlaşılır mesajlar veren, yatırımcının değişik mevzuat gereği sahip olduğu haklar ve tâbi olduğu yükümlülükleri gösteren yasal bir rehber niteliğinde 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu.

c) Herkesin bilgi edinme hakkına sahip olduğunu ve kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, kanunda belirtilen istisnalar dışındaki her türlü bilgi ve belgeyi başvuranların yararlanmasına sunmak ve bilgi edinme başvurularının etkin, süratli ve doğru sonuçlandırılması için gerekli idarî ve teknik tedbirleri almakla yükümlü olduklarını hüküm altına almak ve medya organlarının ve kişilerin kamuya ait bilgilere daha kolay ulaşabilmesini sağlamak amacıyla 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu.

ç) Harcama birimlerine gerekli esnekliğin sağlanması ve bütün kamu gelir ve giderlerinin bütçede gösterilmesi ile kamu kaynaklarının kullanımında uluslararası standartlara uygun iç kontrol ve denetim mekanizmalarının oluşturulması ve malî saydamlık bakımından güvenilir ve periyodik malî verilerin üretilmesi amacıyla 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu.

d) Kamu kurum ve kuruluşlarını, kamu hizmetlerini ve kamu personelini desteklemek üzere kurulan dernekler ve Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıfların kamu kurum ve kuruluşları ile olan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi suretiyle, kamu düzenini olumsuz yönde etkileyen ve toplumda hoşnutsuzluklara neden olan uygulamalara son verilmesi ve kamu kaynaklarının etkin olarak kullanılması amacıyla 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine Dair Kanun.

e) Kamu görevlilerinin uymaları gereken saydamlık, tarafsızlık, dürüstlük, hesap verebilirlik, kamu yararını gözetme gibi etik davranış ilkelerinin ve standartlarının belirlenmesi ve bu ilkelere aykırı davranan üst düzey kamu görevlilerine ilişkin şikâyetlerin Kamu Görevlileri Etik Kurulu tarafından incelenmesi ve sonuçlarının kamuoyuna duyurulması amacıyla 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

f) Basında demokratikleşmenin sağlanması ve özgür bir basın düzeninin oluşturulması ile düşüncelerin ve haberin en yaygın ve hızlı bir şekilde dolaşımını sağlayarak kamuoyunun bilinçli bir şekilde oluşması ve işlemesi amacıyla 5187 sayılı Basın Kanunu.

g) Yerel yönetimlerin kurumsal kapasitelerinin artırılması, katılım ve saydamlığın sağlanarak yerinden yönetim ilkesi ve demokrasinin güçlendirilmesi amacıyla 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, 5355 sayılı Mahallî İdare Birlikleri Kanunu ve 5393 sayılı Belediye Kanunu.

ğ) Kamu görevlileri tarafından işlenebilen rüşvet, irtikâp, zimmet ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi yolsuzluk suçlarıyla birlikte, zamanaşımı sürelerini, suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesini engelleyecek etkin bir yaptırım olarak kazanç müsaderesini ve özel hukuk tüzel kişilerine uygulanacak güvenlik tedbirlerini yeniden düzenleyerek, yolsuzluk suçlarıyla mücadele bakımından etkin bir sistem kurulabilmesi amacıyla uluslararası sözleşmeler de dikkate alınarak hazırlanan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu.

h) Sivil toplumun güçlendirilmesi amacıyla dernek ve vakıf kurma hakkına ve faaliyetlerine getirilen kısıtlamaların kaldırılması, dernek işlemleri ve denetimlerinin basitleştirilmesi amacıyla 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu.

ı) Yolsuzluk suçlarıyla mücadelede etkin bir sistem kurulabilmesi için uluslararası sözleşmeler de dikkate alınarak; tutuklama, arama, hak ve alacaklara el koyma, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, teknik araçla izleme ve örgüt faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlarla mücadele amacıyla özel ağır ceza mahkemeleri kurulması gibi yeni koruma tedbirleri ve düzenlemeler getiren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu.

i) Finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasını, kredi sisteminin etkin bir şekilde çalışmasını ve
tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunmasını sağlamak amacıyla, sistemi engelleyen, bozan, verileri yok eden veya değiştiren ve gerçeğe aykırı muhasebeleştirme yapan banka ve finans kurumları için ağır yaptırımlar öngören 5411 sayılı Bankacılık Kanunu.

j) Sosyal sigortalar sisteminin yönetimini, işleyişi ile ilgili usûl ve esasları, finansman ve karşılanma
yöntemlerini belirleyen, yönetim organlarında ve karar süreçlerinde ilgili sosyal tarafların etkin katılımını öngören, Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumunu birleştirerek sosyal güvenlik alanında mükerrer emeklilik ve hak sahipliğini ortadan kaldıran 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu.

k) Sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortası hak ve yükümlülüklerini düzenleyen, kayıt dışı istihdamla mücadele çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumu ile bankalar ve ilgili kurum ve kuruluşlar arasında bilgi paylaşım usûllerini belirleyen, Sosyal Güvenlik Kurumuna en geniş anlamıyla elektronik ortamda hizmet sunum yetkisi veren, ayrıca işçi ücretlerinin bankalar vasıtasıyla ödenmesi yükümlülüğü getirerek ücretlerde kayıtlılığı öngören 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu.

l) Ulusal ihtiyaçların yanı sıra uluslararası düzenlemeler de göz önünde bulundurularak hazırlanan ve suçla mücadelede malî sektörle işbirliğinin güçlendirilmesi, güçlü bir veri sistemi kurulması, bu suretle malî bilgilerden hareketle suça ve suçluya ulaşılması, yükümlülüklere uyumun takibinde etkinlik ve uluslararası gelişmelerle paralellik sağlanması amacıyla 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu.

m) Petrol piyasasının sağlıklı işleyebilmesini teminen, petrol kaçakçılığından kaynaklanan haksız rekabetin önlenerek, adil bir rekabet ortamının ve ürün güvenliğinin sağlanması ve petrol kaçakçılığı ile daha etkin mücadele edilebilmesi amacıyla 5576 sayılı Petrol Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

n) Yolsuzlukla mücadele bağlamında uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla, yabancı ülkede işlenen rüşvet suçundan yargılama yapılabilmesi için Adalet Bakanının izin vermesi şartının kaldırılması, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarının kapsamının genişletilmesi, özel hukuk çerçevesinde faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcisi ya da görevlileri tarafından; dolandırıcılık, ihaleye veya edimin ifasına fesat karıştırma, rüşvet, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, zimmet, kaçakçılık, kaçak petrole ilişkin suçlar ile terörün finansmanı suçlarının tüzel kişinin yararına olarak işlenmesi hâlinde ayrıca bu tüzel kişiye idarî para cezası verilebilmesi amacıyla 5918 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

Yapılan kanunî düzenlemelere ek olarak, akaryakıt kaçakçılığı ile mücadele kapsamında yürürlüğe konulan ulusal marker uygulaması, e-Devlet kapsamındaki uygulamalar, suç gelirlerinin aklanmasının önlenmesine ilişkin çalışmalar, kamu yönetiminde saydamlık ekseninde yürütülen diğer çalışmalar, mevzuatın basitleştirilmesi, idarî yüklerin ve kırtasiyeciliğin azaltılması ile yerli ve yabancı yatırımcılar açısından yatırım ortamının iyileştirilmesine ilişkin çalışmalar ve Ülkenin her yerinden vatandaşların şikâyet ve taleplerine ilişkin başvuruları alan ve izleyen Başbakanlık İletişim Merkezinin (BİMER) kurulması, yolsuzlukların önlenmesi ve saydamlığın artırılması bağlamında önemli katkılar sağlamıştır.

Ayrıca, yolsuzlukla mücadelenin güçlendirilmesine doğrudan katkı sağlayacak nitelikte hazırlanarak kabul edilen Yargı Reformu Stratejisi ve Kayıtdışı Ekonomi ile Mücadele Stratejisi de uygulanmaya başlamıştır.

Küreselleşme ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeler sonucunda, suç kavramının ülke sınırlarını aşan bir yapıya büründüğü, suçlularla ve yolsuzlukla mücadelenin daha da zorlaştığı bir gerçektir. Bu kapsamda, ülke tecrübelerinin paylaşımı ile ikili teknik ve adlî işbirliği büyük önem taşımaktadır.

Bu çerçevede Ülkemiz;

a) Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesini 2003 yılında,

b) Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesini 2003 yılında,

c) Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesini 2003 yılında,

ç) Avrupa Konseyinin Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin Sözleşmesini 2004 yılında,

d) Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesini 2004 yılında,

e) Hukuki veya Ticari Konularda Yabancı Ülkelerde Delil Sağlanması Hakkında Sözleşmeyi 2004 yılında,

f) Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesini 2006 yılında, onaylamıştır.

Ayrıca, Ülkemiz yolsuzlukla mücadele alanında faaliyet gösteren Avrupa Konseyinin Yolsuzluğa Karşı
Devletler Grubuna (GRECO) 2004 yılında üye olmuştur

Yukarıda bahsedilen düzenlemeler, çalışmalar ve uluslararası işbirliğine ilişkin uygulamalar neticesinde,
Ülkemizin yolsuzlukla mücadele alanında önemli ilerlemeler kaydettiği ve bu ilerlemelerin yolsuzlukla ilgili değerlendirmeler yapan uluslararası kuruluşların çalışmalarına da yansıdığı görülmektedir.

Örneğin, Ülkemiz,

 Uluslararası Saydamlık Örgütü tarafından yayınlanan Yolsuzluk Algılama Endeksinde 2003 yılında 3.1 puanla 133 ülke arasında 77 nci sırada yer alırken, 2009 yılında 4.4 puanla 180 ülke arasında 61 inci sıraya yükselmiştir.

Katedilen mesafe, yolsuzlukla mücadelede siyasi kararlılık ve sahiplenmenin önemini göstermekte, ancak suç ve suçlunun dinamik ve değişken profili, yolsuzlukla mücadelede aynı dinamizm ve kararlılığın sürdürülmesi gerektiğine de işaret etmektedir.

3. STRATEJİNİN AMACI

Bu Stratejinin amacı; 2002 yılından bu yana kararlılıkla sürdürülen reformların bir devamı niteliğinde, gelişen ve değişen şartları da göz önünde bulundurarak, saydamlığı engelleyen ve yolsuzluğu besleyen faktörlerin ortadan kaldırılması suretiyle daha adil, hesap verebilir, saydam ve güvenilir bir yönetim anlayışının geliştirilmesidir.

4. STRATEJİNİN TEMEL BİLEŞENLERİ

2010–2014 yılları arasında uygulanacak olan Stratejinin temel bileşenleri;

A) Önlemeye,
B) Yaptırımların Uygulanmasına,
C) Toplumsal Bilincin Artırılmasına,

yönelik tedbirler olmak üzere üç ana başlık altında toplanmıştır.

Bu temel bileşenler altında öngörülen ve aşağıda sıralanan tedbirlerin bazılarının hayata geçirilebilmesi için başta Anayasa olmak üzere kanunlarda ve diğer düzenleyici işlemlerde değişiklikler gerekebilecektir. Bu tedbirlere ilişkin Faaliyet Tablosu, Stratejinin ekinde yer almaktadır.

A) Önlemeye Yönelik Tedbirler

Saydamlığın, hesap verebilirliğin, etkin denetimin ve kurumsal kapasitenin artırılması suretiyle yolsuzluğu besleyen faktörlerin ortadan kaldırılmasına ilişkin olarak;

a) Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanında, açıklık ve şeffaflığa ilişkin uygulamaların geliştirilmesi ve denetimin etkinleştirilmesi,

b) Siyasi etik ile ilgili çalışmaların tamamlanması,

c) Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsman) kurulmasına ilişkin çalışmaların tamamlanması,

ç) Genel İdari Usul Kanununa ilişkin çalışmaların tamamlanması,

d) Yeni Sayıştay Kanununun yasalaşma sürecinin tamamlanması,

e) 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunundaki mal bildirimlerine ve diğer uygulamalara ilişkin hükümlerin gözden geçirilmesi,

f) Kamu görevinden ayrılanların yapamayacağı işlerle ilgili kanunî düzenlemelerin ve uygulama etkinliğinin gözden geçirilmesi,

g) Devlet sırları ve ticari sırlara ilişkin çalışmaların tamamlanması,

ğ) Kamu ihale sisteminin gözden geçirilmesi,

h) Yerel yönetimlerin imar, ruhsat ve diğer işlem süreçlerinde saydamlık ve hesap verebilirliğin artırılması,

ı) Yerel yönetimlerin iştirakleri üzerindeki denetim mekanizmalarının etkinliğinin gözden geçirilmesi,

i) Yerel yönetimlerde seçimle işbaşına gelenler için etik ilkelerin belirlenmesi ve izleme mekanizmalarının kurulması,

j) Denetim birimlerinin kapasitesinin güçlendirilmesi,

k) Denetim raporlarından hareketle yolsuzluğa açık risk alanlarının belirlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınması,

l) Kamu Görevlileri Etik Kurulu rehberliğinde kamu yönetimi içerisindeki her bir meslek grubu için ayrı etik ilkelerin belirlenmesi ve çıkar çatışmalarının engellenmesi,

m) Özel sektör kuruluşlarında saydamlığın artırılması ve yolsuzluğun önlenmesi,

n) Sivil toplum kuruluşlarında saydamlığın artırılması ve yolsuzluğun önlenmesi,

o) Yolsuzluk suçlarına ilişkin yargılama sonuçları ile Devlet Personel Başkanlığında disiplin cezası alan kamu görevlileri hakkında oluşturulan veri tabanlarından yararlanılarak risk alanlarının belirlenmesi,
yönünde tedbirlerin alınması öngörülmektedir.

B) Yaptırımların Uygulanmasına Yönelik Tedbirler

Saydamlığın artırılması, yolsuzluk ile mücadelede ilgili kurumlar arasında koordinasyonun sağlanması ve bazı sınırlamaların kaldırılması suretiyle soruşturma, kovuşturma ve cezalandırmada etkinliğin geliştirilmesine ilişkin olarak;

a) Kamu görevlileriyle ilgili soruşturmalardaki izin sisteminin gözden geçirilmesi,

b) Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarında meydana gelen yolsuzluk olaylarını yetkili mercilere bildirenlerin korunmasına ilişkin düzenlemelerin oluşturulması,

c) Yolsuzlukla mücadelede görev alan birimler arasında etkin işbirliği, bilgi paylaşımı ve koordinasyonun sağlanması, yönünde tedbirlerin alınması öngörülmektedir.

C) Toplumsal Bilincin Artırılmasına Yönelik Tedbirler

Toplumsal bilincin artırılmasına ilişkin olarak;

a) Vatandaşların, haksız bir uygulama ile karşılaştıklarında kanunlar ve idarî düzenlemelerle kendilerine tanınan haklar ile başvuruda bulunabilecekleri merciler konusunda bilgilendirilmesi,

b) Düzenli aralıklarla yolsuzluk algılama anketi yaptırılması, c) Milli Eğitim Bakanlığı ders müfredatında dürüstlük konularının işlenmesi,

ç) Yolsuzlukla mücadele ve temiz toplum temasını içeren sosyal aktivitelerin desteklenmesi,

d) Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca televizyon ve radyo yayınlarında dürüstlük konularına yer verilmesinin sağlanması,

e) Medya organlarının yolsuzlukla mücadeledeki rollerinin güçlendirilmesi,

f) Strateji doğrultusunda oluşturulan temel ilke ve yöntemlerin tüm kamuoyu, sivil toplum kuruluşları ve kamu görevlileri tarafından benimsenmesi amacıyla seminer, çalıştay ve konferanslar düzenlenmesi,
yönünde tedbirlerin alınması öngörülmektedir.

5. STRATEJİNİN UYGULANMASI

5/12/2009 tarihli ve 27423 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2009/19 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile;
Stratejinin uygulamasını gerçekleştirmek üzere “Türkiye’de Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Komisyonu” ve “Türkiye’de Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Yürütme Kurulu” kurulmuştur. Başbakanlık Teftiş Kurulu ise Türkiye’de Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Komisyonu (Komisyon)’na ve Türkiye’de Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Yürütme Kurulu (Yürütme Kurulu)’na görevlerini yerine getirmede teknik destek sağlamak ve sekretarya hizmeti vermekle görevlendirilmiştir. Bu kapsamda, Komisyon yılda en az iki defa toplanmak suretiyle stratejide belirtilen amaçlara ulaşılmasında etkinliği ve koordinasyonu sağlayacaktır.

Yürütme Kurulu, üç ay içerisinde Stratejide yer alan tedbirler doğrultusunda ilgili sivil toplum kuruluşlarının da katılımıyla, yapılması gerekenleri ve sorumlu kuruluşları gösteren detaylı eylem planını hazırlayarak Komisyonun onayına sunacaktır. Yürütme Kurulu yılda en az dört kez toplanacaktır.
Yürütme Kurulu; yargı reformu çalışmaları, e-Devlet uygulamaları, kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması, örgütlü suçlar ve kara para aklama suçu gibi yolsuzlukla mücadele ile ilgili diğer konularda yürütülen çalışmaları da göz önünde bulunduracaktır.

6. SONUÇ

Bu Strateji, ekonomik ve sosyal hayatı olumsuz etkileyen, ahlaki değerleri aşındıran, vatandaşın kamu
kurumlarına olan güvenini derinden zedeleyen yolsuzluğa karşı kurumsal kapasitenin geliştirilmesi ve saydamlığın artırılması amacıyla hazırlanmıştır.

Stratejideki tedbirlerin uygulanmasıyla; adil, hesap verebilir, saydam ve güvenilir bir yönetim anlayışının geliştirilmesi ve yolsuzluğa karşı toplumsal bilincin artırılarak yolsuzluk suçlarına yönelik eğilimlerin engellenmesi suretiyle sistemin etkinliğini artırmak amaçlanmaktadır.

Saydamlığın artırılması ve yolsuzlukla mücadelede son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedilmiş olup, Stratejide belirlenen tedbirlerin hayata geçirilmesi ile bu çabalar daha da ileriye taşınmış olacaktır. Stratejide belirlenen tedbirlerin hayata geçirilmesi, toplumun tüm kesimlerinin refah düzeyinin artmasına da katkı sağlayacaktır.

EK

FAALİYET TABLOSU

 

00
HAZIRLIK ÇALIŞMALARI
01
 
Çalışma usûl ve esasları ile detaylı eylem planının belirlenmesi
01
Yürütme Kurulu ve çalışma gruplarının çalışma usûl ve esaslarının belirlenmesi
02
Detaylı eylem planının hazırlanması ve kabulü
01
 
 
ÖNLEMEYE YÖNELİK TEDBİRLER
01
 
Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanında, açıklık ve şeffaflığa ilişkin uygulamaların geliştirilmesi ve denetimin etkinleştirilmesi
01
Çalışma Grubunun oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
02
 
Siyasi etik ile ilgili çalışmaların tamamlanması
 
03
Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsman) kurulmasına ilişkin çalışmaların tamamlanması
 
04
Genel İdari Usul Kanununa ilişkin çalışmaların tamamlanması
 
05
Yeni Sayıştay Kanununun yasalaşma sürecinin tamamlanması
 
06
 
3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele
Kanunundaki mal bildirimlerine ve diğer uygulamalara ilişkin hükümlerin gözden geçirilmesi
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
07
 
Kamu görevinden ayrılanların yapamayacağı işlerle ilgili kanunî düzenlemelerin ve uygulama etkinliğinin gözden geçirilmesi
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere sunulması
 
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
08
 
Devlet sırları ve ticari sırlara ilişkin çalışmaların tamamlanması
 
09
 
Kamu ihale sisteminin gözden geçirilmesi
 
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
10
 
Yerel yönetimlerin imar, ruhsat ve diğer işlem süreçlerinde saydamlık ve hesap verebilirliğin artırılması
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
11
 
Yerel yönetimlerin iştirakleri üzerindeki denetim mekanizmalarının etkinliğinin gözden geçirilmesi
 
 
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
 
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
12
 
Yerel yönetimlerde seçimle işbaşına gelenler için etik ilkelerin belirlenmesi ve izleme mekanizmalarının kurulması
01
Kamu Görevlileri Etik Kurulu tarafından, etik ilkelerin belirlenmesinde izlenecek genel ilkelerin tespit edilmesi
02
Bu genel ilkeler çerçevesinde etik ilkelerin belirlenmesi
03
Kamu Görevlileri Etik Kurulunun uygun görüşüyle etik ilkelerin yayımlanması ve uygulama etkinliği için gerekli idarî tedbirlerin alınması
 
13
 
Denetim birimlerinin kapasitesinin güçlendirilmesi
 
01
Denetim elemanlarının kamuda mevcut veri tabanlarına (tapu, araç, banka, vergi v.s) ulaşabilmelerinin sağlanması için bir çalışma grubunun oluşturulması
 
02
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
03
Kamuda denetim standartlarının oluşturulması
 
 
04
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
 
05
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
 
06
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
14
 
Denetim raporlarından hareketle yolsuzluğa açık risk alanlarının belirlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınması
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar ve sorunların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
15
 
Kamu Görevlileri Etik Kurulu rehberliğinde kamu yönetimi içerisindeki her bir meslek grubu için ayrı etik ilkelerin belirlenmesi ve çıkar çatışmalarının engellenmesi
01
Kamu Görevlileri Etik Kurulu tarafından, mesleki etik ilkelerin belirlenmesinde izlenecek genel ilkelerin tespit edilmesi
02
Mesleki etik ilkelerin belirlenmesi için çalışma gruplarının görevlendirilmesi ve mesleki etik ilkeleri taslaklarının hazırlanması
03
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
04
Kamu Görevlileri Etik Kurulunun uygun görüşüyle mesleki etik ilkelerin yayımlanması ve
uygulama etkinliği için gerekli idarî tedbirlerin alınması
16
 
Özel sektör kuruluşlarında saydamlığın artırılması ve yolsuzluğun önlenmesi
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar, sorunlar ve mevzuattaki boşluklar çerçevesinde riskli alanların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
17
 
Sivil toplum kuruluşlarında saydamlığın artırılması ve yolsuzluğun önlenmesi
 
01
Uygulamaya ilişkin aksaklıklar, sorunlar ve mevzuattaki boşluklar çerçevesinde riskli alanların tespiti amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
03
Sivil toplum kuruluşlarının denetim ve malî bilgilerini kamuoyuna açıklama zorunluluğunun getirilmesi
04
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
05
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
18
 
Yolsuzluk suçlarına ilişkin yargılama sonuçları ile Devlet Personel Başkanlığında disiplin cezası alan kamu görevlileri hakkında oluşturulan veri tabanlarından yararlanılarak risk alanlarının belirlenmesi
01
Adli Sicil veri tabanındaki bilgilerden yararlanılarak yolsuzluk suçlarına ilişkin istatistiklerin oluşturulması
02
Yolsuzluk suçlarına ilişkin soruşturma ve kovuşturmalarla ilgili veri tabanlarındaki bilgilerin ve istatistiklerin analiz edilerek risk alanlarının belirlenmesi
03
Devlet Personel Başkanlığında oluşturulan disiplin suçlarına ilişkin veri tabanının tüm kamu görevlilerini kapsayacak şekilde uygulamaya konulması ve bu veri tabanından tüm kamu kurumlarının yararlanması
02
YAPTIRIMLARIN UYGULANMASINA YÖNELİK TEDBİRLER
 
01
 
Kamu görevlileriyle ilgili soruşturmalardaki izin sisteminin gözden geçirilmesi
 
01
Konuya ilişkin gerekli inceleme ve araştırmayı yapmak amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
02
 
Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarında meydana gelen yolsuzluk olaylarını yetkili mercilere bildirenlerin korunmasına ilişkin düzenlemelerin oluşturulması
 
01
Konuya ilişkin gerekli inceleme ve araştırmayı yapmak amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
03
 
Yolsuzluk ile mücadelede görev alan birimler arasında etkin işbirliği, bilgi paylaşımı ve koordinasyonun sağlanması
01
Konuya ilişkin gerekli inceleme ve araştırmayı yapmak amacıyla çalışma grubu oluşturulması
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
03
 
 
TOPLUMSAL BİLİNCİN ARTIRILMASINA YÖNELİK TEDBİRLER
 
01
 
Vatandaşların, haksız bir uygulama ile karşılaştıklarında kanunlar ve idarî düzenlemelerle kendilerine tanınan haklar ile başvuruda bulunabilecekleri merciler konusunda bilgilendirilmesi
 
01
Konuya ilişkin gerekli inceleme ve araştırmayı yapmak amacıyla çalışma grubu oluşturulması
 
02
Yapılması gereken düzenlemelere ilişkin bir rapor hazırlanması ve Yürütme Kuruluna teslim edilmesi
 
03
Rapora ilişkin Yürütme Kurulu önerisinin ilgili mercilere gönderilmesi
 
04
Öneri doğrultusunda gerekli çalışmaların yapılması
 
02
 
Düzenli aralıklarla yolsuzluk algılama anketi yaptırılması
 
03
 
Milli Eğitim Bakanlığı ders müfredatında dürüstlük konularının işlenmesi
 
04
 
Yolsuzluk ile mücadele ve temiz toplum temasını içeren sosyal aktivitelerin desteklenmesi
 
05
 
Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca televizyon ve radyo yayınlarında dürüstlük konularına yer verilmesinin sağlanması
 
06
 
Medya organlarının yolsuzlukla mücadeledeki rollerinin güçlendirilmesi
 
07
 
Strateji doğrultusunda oluşturulan temel ilke ve yöntemlerin tüm kamuoyu, sivil toplum kuruluşları ve kamu görevlileri tarafından benimsenmesi amacıyla seminer, çalıştay ve konferanslar düzenlenmesi