Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Yargıya Felsefeyle Bakmak

0
Yargıya Felsefeyle Bakmak

Yargıya Felsefeyle Bakmak, Kurtul Gülenç ve Özlem Duva tarafından yayına hazırlanmıştır. Kitap, yargı kavramını, yargının statüsünü ve bu statünün belirli bir biçimde konumlandırılmasından kaynaklanan teorik ve pratik sorunları tartışmaya açan bir çalışmadır.

Yargıya Felsefeyle Bakmak isimli eser Cogito Dizisinden çıkmıştır. Kitap, yargı ve yargı yetisi kavramlarını, insan, din, dil, bilgi, etik, politika, estetik, hukuk gibi felsefenin farklı disiplinleri ve problemlerinden yola çıkarak ele almaktadır. Yargı kavramının tüm boyutlarıyla tartışıldığı eserin yazarları Uluğ Nutku, Yasin Ceylan, R. Levent Aysever, Mehmet Ali Sarı, Devrim Sezer, Hakan Çörekçioğlu, Metin Bal, Murat Satıcı ve Kemal Şahin’dir.

Yargıya Felsefeyle Bakmak-Yapı Kredi Yayınları
Yargıya Felsefeyle Bakmak – İçindekiler 

Yargı ve İnsan    : Yargı ve Ölçü / Uluğ Nutku

Yargı ve Din      : İnanç ve Düşünce / Yasin Ceylan

Yargı ve Dil       : Bir Söz Edimi Olarak Yargı Edimi / R. Levent Aysever

Yargı ve Bilgi     : Düşünce, Dil ve Dünya Arasında Bir Kesişim: Yargı / Mehmet Ali Sarı

Yargı ve Etik      : İtiraz, Tartışma, Demokrasi: Arendt’te Yargı Yetisinin Etik ve Politik Önemi

                            /Devrim Sezer

Yargı ve Politika : Çağdaş Bir Politik Yargının İmkanının Koşulları / Hakan Çörekçioğlu

Yargı ve Estetik : Platon’dan Kant’a Estetik ve Yargı / Metin Bal

Yargı ve Hukuk : Adalet, Yasallık ve Demokrasi Uğraklarında Yargı Meselesi / Murat Satıcı

Yargı ve Adalet : Olmayan Şey’in Adaleti / Kemal Şahin

Kitabı Hazırlayanların Kitap Hakkında Yazdıkları 

Son zamanlarda yargıya dair tartışmalara giderek artan bir ilgi söz konusu olmasına rağmen, bu tartışmaların, yargı kavramının ne olduğu, insandaki yargılama yetisinin nasıl işlediği ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair çözümlemeleri yeterince içerdiği söylenemez. Bu yüzden yargı kavramını, onun hukuksal statüsünü ve bu statünün belirli bir biçimde konumlandırılmasından kaynaklanan teori ve pratik sorunların enine boyuna tartışılmasına ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz.

Modern çağda yasalara ve yasa dolayımı üzerinden yargı mekanizmasına yönelik hukuksal plandaki bir hakimiyet, insanların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerini bir nesnellik alanına taşıma yönündeki arzu ve isteklerini, belirli bir gücün denetimine devretmelerine zemin hazırlayacak biçimde bozulmaya uğratmıştır. Bu bozulmanın önemli bir parçası olarak yargı, herhangi bir normun bir insani yasaya önceliğini gerektiren, bir hakikat ilkesi olarak normları yargı verme kapasitemizin önüne koyan, bu yanıyla da tahakküm üreten bir yapı haline gelmiştir.

Bu durumda insan Kafkaesk bir anlatı biçimiyle, yasa bekçisinin açacağı kapıyı beklemek dışında bir arzusu ve ümidi olmayan, yargı yetisini yitirmiş ve kendi yaşamının aktörü olmaktan uzak, kendisine biçilen rolü en iyi şekilde gerçekleştirmek üzere yargı edimini hakim otoritenin güdümüne terk etmiş insanlar topluluğunun bir parçası olmaktan öteye gidememiştir. Böylece hukukun öznesi olması gereken yurttaşlar, tam da hukuk ve yargı adına, ekonomik ve bürokratik düzeylerde atomize varlıklar veya parçacıklar haline gelmişlerdir. O halde, diyebiliriz ki, yargı yetisinin kaybı aslında insanlar arasındaki bağın ve ortak bir yaşam olanağının kaybıdır.

Yirminci yüzyıl siyaset felsefesinin önemli isimlerinden biri olan Hannah Arendt’in çarpıcı bir biçimde dile getirmiş olduğu gibi totalitarizm, insanların yargı yetilerini kaybettikleri bir deneyim olarak kötülüklerin sıradanlaştığı bir anı temsil eder.

Arent’ten esinlenerek diyebiliriz ki dünyadaki kötülüklerin, adaletsizliklerin kökenini yasa ve yasanın uygun işleyişinde aradığımız kadar yargı ve yargı ediminin niteliği üzerinde durarak tartışmaya açmış olsaydık, bugün ülkemizde de, bir anayasa metninin sınırlarına çekilerek tartışılmaya çalışılan hukuksal sorunların politik-pratik boyutunu göz ardı etmeden, onları, sahici çözümler üretebilecek bir bağlama yerleştirmiş olabilirdik. Şüphe yok ki bu çaba için yargı gücünün politik karakterine vurguda bulunmak yetmeyecektir; “yargı nedir?”, “yargı gücü nasıl işler?”, “yargılarımız nasıl oluşur?”, “düşünce, dil, dış dünya ilişkisi bağlamında yargılarımızın önem-bağlamı nasıl belirlenebilir?”, “dilsel bir mesele olarak yargıda bulunmak ne demektir?”, “özgür yargılar nasıl gelişir?” gibi felsefi sorulara odaklanmamız gerekmektedir. Bu da bizi zorunlu olarak yargılama ve yargı geliştirme meselesini, aklın teorik ve pratik kullanımları içerisindeki değerlendirmelere götürecektir…

…Yargılar dolayımıyla kurulacak bir kamusal muhakeme, hukuksal bir stratejideki meşruiyetin kaynağı olacağı gibi, aynı zamanda özgürce yargı vermenin garanti altına alınması bakımından bir imkan ve modern devlet ve hukuk anlayışının formel yasa prosedürleri içinde eriyip yokolmuş yargı yetisini canlandırmak için de bir uyarı niteliğinde okunabilir.

Yargı yetisinin anlamı üzerine bu türden bir düşünüm bizi, yargı ve erk arasındaki ilişkileri de sorunsallaştırmaya ve yargılamayı teknik bir kavram olmaktan fazlası olarak değerlendirmeye götürür.

Hukuk Nosyonu

0
Hukuk Nosyonu
Hukuk Nosyonu

Hukuk Nosyonu, hukukun evrensel ilke ve esaslarından hiçbirini ihmal etmeksizin, bilimsel disipline ve sistematik düşünce bütünlüğüne dayanarak hedeflenen adaleti temine yarayan düşünme biçimidir.

Nosyon Kavramı 

Nosyon, Latin kökenli bir “notio” sözcüğünden türetilmiştir. Latin kökenli dillerde bulunan, Türkçe’ye Fransızca “notion” sözcüğünden geçen, Türk Dil Kurumuna göre “kavram” anlamına gelen sözcüktür.

Nosyon, bir konu ya da şey hakkında, gerekli bilgi ve formasyona sahip olmayı ifade etmektedir. Mefhum, bir konu hakkında temel bilgi, zihinde oluşan genel fikir, bir düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, yalın ve genel bir tasavvur şeklinde tanımlanmaktadır. Üzerinde fikir yürütülen konu ve olaylar hakkında bilinç düzeyinde önceden oluşmuş genel kanaatlerin dışsal faktörlerden etkilenmeksizin tekrarlanması veya realiteye ilişkin olarak genel bir düşünce konseptinin ortaya konulabilmesi olarak da tanımlanabilir.

Hukuk Nosyonu

Hukuk Nosyonu Bilimsel disipline ve sistematik düşünce bütünlüğüne dayanarak hedeflenen adaleti temine yarayan düşünme yetisidir. Nosyon sahibi bir hukukçu hukukun evrensel ilke ve esaslarından hiçbirini ihmal etmemelidir.

Hukukun gayesi olan düzen ve adalete ulaşmak, hukukun üstünlüğüne kavuşmak nosyon sahibi olmayan hukukçu ile mümkün olmayacaktır. Hukuk ve adalet kavramına dair bütüncül bir farkındalık sahibi olan hukukçu, kavram hiyerarşisini bozmadan ve nihai hedef olarak adaleti hedefleyen bir yaklaşıma sahip olmalıdır. Nosyon sahibi hukukçu, adalet teorisini sağlam bir temele dayandırmakta, realitede meydana gelen olayları analitik metot ile doğru bir şekilde tespit ederek sebep ve sonuçları ile birlikte analize tabi tutmakta, muhakeme yoluyla hukuki problemlere çözüm bulmaktadır.

Hukuk nosyonunun kaynağı ve temeli, hukukun evrensel ilke ve prensipleridir. Hukukun evrensel ilkelerini kavrayarak birbiri ile irtibatını bilimsel olarak kurmak ve somut olaya uygulayabilme yetisine sahip olmak bu nosyonun temelidir. Genel bir mantık dizini ve kavram hiyerarşisi kullanmak ise hukuk nosyonunun doğal bir parçasıdır.

Hukuk Felsefesi – Adnan Güriz

Hukuk nosyonu, hukukun ve meydana gelen problemlerin özünü kavrayarak onu teşhis etmek, bilimsel analiz ve muhakeme yeteneğini kullanmaktır. Temel matematik, mantık, sosyoloji, felsefe, ekonomi ve gramer bilgisi hukuk nosyonun temel dayanaklarıdır. Kanun bilgisi ve mevzuat takibi bu nosyonun tamamlayıcısı mahiyetindedir. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile tahkim edilmesi gereken hukuk nosyonuna aykırı biçimde yorumlanan kanun, mevzuat, içtihat ve uygulamalar adalete erişim için yeterli olmayacaktır.

Roma Hukukundan günümüze kadar gelen bazı ilkeler
Omnes homines aequales sunt (Bütün insanlar eşittir)
Nullum crimen, nulla poena sine lege (Kanunsuz suç, kanunsuz ceza olmaz)
Actori incumbit onus probandi (İspat yükü davacıya aittir)
In dubio pro reo (Şüpheden sanık yararlanır)
İnfinita aestimatio est libertatis (Özgürlüğün değeri sonsuzdur)
Iustitiae dilatio est quaedem negatio (Geciken adalet onun reddi demektir)
Leges ab omnibus intellegi debent (Kanunlar herkes tarafından anlaşılabilir olmalıdır)
Litorum usus publicus est (Kıyılar herkes tarafından kullanılabilir)
Ne bis in idem crimen iudicetur (Aynı suça iki defa mahkûmiyet kararı verilemez)
Nihil iniquis venali iustitia (Satın alınabilen adaletten daha kötü bir şey olamaz)
Non servata forma corruit actus (Şekle uyulmamışsa muamele yıkılır)
Poena corporalis maior qualibet poena pecuniaria (Bedeni ceza her türlü para cezasından daha ağırdır)
Quilibet praesumitur bonus, usque dum probetur contrarium (Aksi kanıtlanıncaya kadar bir kimsenin iyi niyetli olduğu karinedir)

Hukukun Evrensel İlkeleri

Cinsel Sözleşme

0

Cinsel Sözleşme, Carole Pateman tarafından yazılmış ve Zeynep Alpar tarafından Türkçeye  tercüme edilerek Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafından basılmıştır.

Feminist düşünür olarak tanımlanan Yazar Carole Pateman Sussex’te doğmuştur.. Ruskin College’da lisansını tamamlayıp Oxford Üniversitesi’nden doktora derecesini almış, Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Avustralya’da ve ABD’de biç çok üniversitede ders vermiştir. Avustralalya Siyaset Bilimi Derneği, Amerika Siyaset Bilimi Derneği Konseyi, Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği gibi kuruluşlarda aktif görevler aldı. Halen Los Angeles California Üniversitesi (UCLA) Siyaset Bilimi Bölümü’nde ders vermektedir.

Yazarın, Contract and Domination, The Disorder of Women: Democracy, Deminism and Political Theory, The Problem of Political Obligation: A Critical Analysis of Liberal Theory ve Participation and Democratic Theory isimli kitapları bulunmaktadır.

Orijinal adı The Sexual Contract olan kitabın tanıtım bülteni şu şekildedir:

“Bütün insanlar doğuştan özgürse neden bütün kadınlar doğuştan köledir? Bu sorunun sorulduğu günden beri feministler erkeklerin kadınlar üstündeki ataerki hakkına karşı mücadele veriyor. Cinsel Sözleşme, erkeklerin özgürlüğü ile kadınların tabiyetinin ilk sözleşmeyle nasıl kurulduğunu ortaya koyarak bu çabaya büyük bir katkıda bulunuyor.

Carole Pateman bugün bir klasik kabul edilen çalışmasında, bir özgürlük hikâyesi olarak sunulan toplumsal sözleşme teorisini tartışmaya açıyor. İlk sözleşme hikâyesinin yarısının eksik olduğunu söyleyen Pateman, ilk sözleşme yapılırken, erkeklerin kadınlara egemen olmasının ve erkeklerin kadınlar üzerinde eşit cinsel erişime sahip olmasının öngörüldüğünü kaydediyor.

Toplumsal sözleşme bir özgürlük hikâyesi iken, cinsellik sözleşmesinin bir tabiyet hikâyesi olduğunu vurgulayan Pateman, sözleşme teorisinde evrensel özgürlüğün daima bir hipotez, bir hikâye, siyasi bir kurgu olduğunu hatırlatıyor. Evlilik, kölelik, iş, fahişelik, taşıyıcı annelik gibi çeşitli alanlardaki sözleşme türlerini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen Cinsel Sözleşme, eşitlik ilkesine dayalı bir sözleşme arayışındaki feminist yaklaşıma da, toplumsal sözleşmeyi sivil özgürlüğün başlangıcı olarak sunan anaakım siyaset bilimine ve her iki kanattan ideolojilere de kör noktalarını gösteren çığır açmış bir metin.

Cinsel Sözleşme, siyaset bilimi ve felsefesi, kadın çalışmaları, sosyoloji ve hukuk alanlarından akademisyenlerin ve öğrencilerin temel başvuru kaynaklarından biri.”

Carole Pateman bilimsel çevrelerce klasik kabul edilen eserinde, özgürlük hikayesi olarak sunulan toplumsal sözleşme teorisini tartışmaya açıyor ve ilk sözleşme hikayesinin yarısının eksik anlatıldığını söylüyor. Pateman, ilk sözleşmenin cinsel sözleşme olduğunu ve bu sözleşme yapılırken erkeklerin kadınlara egemen olmak üzere hareket ettiğini, aslında erkeklerin kadınlar üzerinde eşit cinsel güce sahip olmasının kabullenildiğini ileri sürüyor.

Toplumsal sözleşmenin bir özgürlük hikayesi olduğunu, cinsel sözleşmesinin ise tek taraflı bir edilgenlik olduğunu vurgulayan Pateman, ileri sürdüğü sözleşme teorisinde evrensel özgürlüğün aslında bir hipotez, bir masal ve siyasi kurgu olduğunu vurguluyor. Evlilik, kölelik, iş ve emek benzeri sözleşme türlerini kendine özgü yöntemlerle araştıran ve inceleyen Pateman, eşitlik ilkesine dayanan bir sözleşme isteyen feminist akıma da eleştirel bir yaklaşım getirmekte ve toplumsal sözleşmeyi özgürlüğün başlangıcı kabul eden siyaset bilimine yepyeni bir pencere açmaktadır.

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

0
Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Beijing Kuralları), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 29 Kasım 1985 tarihinde ve 40/33 sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Orijinal adı Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kurallar’dır. (United Nations Standard Minimum Rules for the Administration of Juvenile Justice-The Beijing Rules)

Çocuk Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar, Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenen bir konferansta oluşturulmuş, oluşturulan taslak 1985 yılında İtalya’nın Milano kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Yedinci Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisine Dair Kongresi’nde tartışılmış ve nihai olarak 29 Kasım 1985’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir. Bileşmiş Milletlerin tüm mahkumlar için düzenlemiş olduğu Mahkumların Islahı İçin Standart Asgari Kurallar ise 30 Ağustos 1955 tarihinde kabul edilmiştir.

Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

ÖNSÖZ

Genel Kurul,

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile genç insanların haklarına ilişkin diğer uluslararası insan hakları belgelerini dikkate alarak,

1985 yılının Uluslararası Gençlik Yılı: Katılım, Kalkınma ve Barış Yılı ilân edildiğini; uluslararası topluluğun, Çocuk Hakları Bildirgesi’ne tanınan önemin de gösterdiği gibi genç insanların haklarının korunmasına ve geliştirilmesine önem verdiğini dikkate alarak,

Üye Devletler için model teşkil edecek olan, çocuk ceza adaleti sisteminin yönetimi ve çocuk suçluların bakımı için asgarî standart kuralların geliştirilmesi çağrısında bulunan ve Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 6. Birleşmiş Milletler Kongresi tarafından kabul edilen çözüm 4’ü anımsatarak,

Ayrıca, taslak kuralların, 14-18 Mayıs 1984 tarihleri arasında Beijing’de yapılan Uluslararası Hazırlık Toplantısı aracılığıyla 26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne aktarılmasına temel olan 25 Mayıs 1984 tarih ve 1984/153 sayılı Ekonomik ve Sosyal Konsey kararını anımsatarak,

Gençlerin, insanî gelişme sürecinin erken aşamalarında bulunmaları nedeniyle, fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişme açısından özel bakıma ve yardıma; barış, özgürlük, değer ve güvenlik koşullarında yasal korumaya gereksinimleri olduğunu kabul ederek,

Mevcut ulusal yasal düzenlemelerin, politikaların ve uygulamaların gözden geçirilmesi gerekebileceğini belirleyerek,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [199.94 KB]

Ayrıca, mevcut sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal ve hukukî koşullarda bu tür standartların yerleştirilmesinin güç olabileceğini kabul etmekle birlikte, aynı standartların en azından asgarî bir sınır olacak hedeflenebileceğini kabul ederek,

1. Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’ın geliştirilmesi konusunda Suç Önleme ve Kontrol Komitesi, Genel Sekreter ve Birleşmiş Milletler Suç Önleme ve Suçlulara Muamele Asya ve Uzak Doğu Enstitüsü ile diğer Birleşmiş Milletler kuruluşlarının yaptıkları çalışmaları memnuniyetle karşılar;

2. Genel Sekreter’in, Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’la ilgili taslağa ilişkin raporunu yine memnuniyetle karşılar;

3. Beijing’de yapılan Bölgelerarası Hazırlık Toplantısı’nı, görüşme ve nihaî girişim için Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne sunulan kurallar metnini nihaî haline getirdiği için kutlar;

4. Bu karara ek olarak verilen ve Yedinci Kongre tarafından benimsenen Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’ı ve Yedinci Kongre’nin bu Kurallar’ın Beijing Kuralları olarak anılmasına ilişkin tavsiyesini kabul eder;

5. Üye Devletler’i, gerektiği durumlarda, kendi ulusal yasalarını, politikalarını ve uygulamalarını, bu arada özellikle çocuk ceza adaleti sisteminde görev yapan kişilerin eğitilmelerine ilişkin uygulamaları Beijing Kuralları’na uygun hale getirmeye ve bu Kurallar’ı ilgili yetkililere ve genel kamuoyuna sunmaya davet eder;

6. Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne, Birleşmiş Milletler’in suç önleme ve suçlulara muamele alanında görev yapan kuruluşlarının da yardımıyla, Beijing Kuralları’nın etkili biçimde uygulanmasını sağlayacak önlemleri alma çağrısında bulunur;

7. Üye Devletler’i, Beijing Kuralları’nın uygulanması konusunda Genel Sekreter’e bilgi vermeye ve alınan sonuçlara ilişkin raporları düzenli olarak Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne iletmeye davet eder;

8. Üye Devletler’den ve Genel Sekreter’den, çocuk ceza adaleti alanındaki etkili uygulama ve politikalar konusunda araştırma yapmalarını ve veri tabanı geliştirmelerini talep eder;

9. Beijing Kuralları’nın Birleşmiş Milletler’in bütün resmî dilleriyle mümkün olan en geniş biçimde tanıtılması ve bu arada çocuk ceza adaleti alanındaki etkinlikler konusunda bilgilendirmenin yoğunlaştırılması için Genel Sekreter’den talepte bulunur ve Üye Devletler’i de bu yöndeki çalışmalara davet eder;

10. Genel Sekreter’den, Beijing Kuralları’nın uygulanmasına yönelik pilot projeler geliştirmesini talep eder;

11. Genel Sekreter’den ve Üye Devletlerden, Beijing Kuralları’nın, özellikle personel alımı, eğitimi ve mübadelesi ile araştırma ve değerlendirme gibi alanlarda başarılı biçimde uygulanmasını ve kurumlara yerleştirme dışında yeni alternatifler geliştirilmesini sağlayacak gerekli kaynakları sağlamalarını talep eder;

12. Birleşmiş Milletler Suç Önleme ve Suçlulara Muamele 8. Kongresi’nden, Beijing Kuralları ile buradaki kararda yer alan tavsiyelerin uygulanmasında kaydedilen mesafeyi çocuk ceza adaleti kapsamında ayrı bir gündem maddesi olarak ele almasını talep eder;

13. Birleşmiş Milletler sisteminin ilgili bütün organlarını, bu arada özellikle bölge komisyonlarını ve uzman kuruluşları, Birleşmiş Milletler’in suç önleme ve suçlulara muamele ile ilgili kurumlarını, diğer hükümetler arası kuruluşlarla hükümet dışı kuruluşları Sekreterya ile işbirliği yapıp, Beijing Kuralları’nda yer alan ilkelerin uygulanması için kendi teknik yetkinlik alanlarında uyumlu ve sürekli çabalara zemin oluşturacak gerekli önlemleri almaya davet eder.

BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL İLKELER
1. Temel görüşler

1.1 Üye ülkeler, kendi temel çıkarları dairesinde, çocukların ve ailelerin daha iyiye yönlendirilmelerini sağlamalıdır.

1.2 Üye ülkeler, çocukların doğru yoldan saptırılmaya müsait yaşlarda olmaları nedeniyle, bu dönemlerinde onlara toplum içinde yararlı bir yaşam sağlamak için çaba göstermeli ve suçtan ve kabahatlerden uzak bir yaşam için çocukların içinde bulundukları koşulları iyileştirmelidirler.

1.3 Çocukların refahını arttırmak amacı ile aile, gönüllüler ve öteki toplumsal gruplar yanında okullar ile diğer kurumlar da dahil olmak üzere her kaynağın harekete geçilerek elbirliği ile çalışmalarını sağlamak için gerekli özen gösterilmeli, böylece hukukun araya girmesi olabildiğince aza indirilmeli ve hukuka aykırı davranışta bulunan çocuklara etkili, hakkaniyetli ve insanca davranılması sağlanılmalıdır.

1.4 Gençliğin korunması ve toplumda barış düzenin sürdürülmesi amacı ile tüm çocuklara ayrıntılı bir sosyal adalet çerçevesi içinde uygulanacak adalet, her ülkenin ulusal kalkınma sürecinin bir parçası olarak görülmelidir.

1.5 Bu Kurallar bütününün her üye ülkede uygulama yöntemleri o ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel koşullarına bağlıdır.

1.6 Çocuk ceza adaleti hizmetleri, hizmetteki personelin çalışma yöntemleri, yaklaşımları ve bilgileri de dahil olmak üzere sistematik olarak geliştirilmelidir.

Açıklama

Temel nitelik taşıyan bu genel ilkeler, genel olarak kapsayıcı sosyal politikaları gerektirip çocukların refah düzeylerinin mümkün olduğunca artırılmasını amaçlamaktadır. Bu sayede çocuk ceza adaleti sisteminin devreye girme gereklilikleri en aza indirilecek, böylece söz konusu uygulamaların çocuklar üzerinde yaratabileceği zararlı etkiler de azaltılmış olacaktır. Çocukların, suçun işlenmesinden önce bu tür bakım ve özenden yararlanmaları, Kurallar’ın uygulanmasına gerek bırakmayacak temel politikaları oluşturmaktadır.

1.1’den 1.3’e kadar olan kurallar, çocuklara yönelik yapıcı bir sosyal politikanın, başka şeylerin yanısıra, çocuk suçlarının ve çocuk suçluluğunun önlenmesindeki önemli rolüne işaret etmektedir. Kural 1.4 çocuk ceza adaleti sistemini çocuklara yönelik sosyal adaletin ayrılmaz bir parçası olarak görürken, kural 1.6 çocuk ceza adaleti sisteminin sürekli olarak iyileştirilmesi, genel olarak çocuklara yönelik geliştirici bir sosyal politika çizgisinden geriye düşülmemesi ve bu arada personel hizmetlerinin sürekli geliştirilmesi  gerekliliğine değinmektedir. Kural 5.1, ise Üye Devletler’de halen mevcut koşulları dikkate alarak, belirli kuralların uygulanma tarzının ülkeden ülkeye farklılık gösterebileceğine işaret etmektedir.

2. Kuralların uygulama alanları ve tanımlar

2.1 Aşağıdaki Standart Kurallar, çocuk suçlulara ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ve diğer görüşler, millî ve sosyal köken, varlık, doğum yeri vs. hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanacaktır.
2.2 Kurallar’ın amaçları bakımından aşağıdaki tanımlar, üye ülkelerin kendi hukuk sistemleri ile bağdaşabildiği ölçüde uygulamada kullanılacaktır.

(a) Çocuk, mevcut hukuk sistemi içinde işleyebileceği bir suçtan dolayı kendisine büyük insanlardan farklı davranılması gereken kişidir;
(b) Suç, mevcut hukuk sistemi içinde ceza verilmesini gerektirecek her türlü eylem ve ihmaldir;
(c) Çocuk suçlu, suç işlediği iddia edilen ya da suç işlediği ortaya çıkan bir çocuk veya genç bir insandır.

2.3 Her hukuk sisteminde aşağıdaki amaçların gerçekleştirilmesi için özellikle çocuk suçlulara uygulanabilecek kanunlar kabul edilmeli ve çocuk ceza adaleti alanında düzenlemeler yapılmalı ve anılan kişiler için kurum ve kuruluşlar gerçekleştirilmelidir. Bu amaçlar şunlardır:

(a) Çocuk suçluların temel hakları korunurken, aynı zamanda her çeşit gereksinimlerinin karşılanması;
(b) Toplumun gereksinimlerinin karşılanması;
(c) Aşağıdaki kuralların tamamen ve hakkaniyetle uygulanması.

Açıklama

Bu Kurallar, farklı hukuk sistemlerinde uygulanmak üzere düzenlenmiş olup çocuk suçlularla ilgili her sistem ve tanım altında bu kişilere uygulanacak işlemlere ilişkin asgarî standartları içermektedir. Kurallar daima tarafsızlıkla ve hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalıdır. Dolayısıyla kural 2.1, Kurallar’ın her zaman tarafsız biçimde ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin uygulanmasının önemine işaret etmektedir. Bu kural Çocuk Hakları Bildirgesi’nin 2. ilkesinin metnine uygundur.

Kural 2.2, Asgarî Standart Kurallar’ın konusunu oluşturan “çocuk”, “suç” ve “çocuk suçlu” kavramlarını tanımlamaktadır. (bkz. kural 3 ve 4). Şu da göz önüne alınmalıdır ki, yaş sınırı her üye ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve hukukî sistemlerine dayalı olarak farklılıklar gösterecektir. Dolayısıyla, Üye Devletler’in ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve hukukî sistemlerine gerekli saygı gösterilmektedir. Bu durumda 7 yaşından 18 yaşına (ya da daha fazlaya) kadar olan sınırlar içinde bir çocuk tanımı getirmiştir. Çok değişik hukuk sistemleri içinde farklılık kaçınılmaz olsa bile bu durum Asgarî Standart Kurallar’ın geçerliliğini ortadan kaldırıcı nitelikte değildir. Kural 2.3, Asgarî Standart Kurallar’ın millî hukuk sistemleri içinde yasal ve pratik uygulamasında özellikle bu amaca yönelik millî kanunların gerekliliğini işaret etmektedir.

3. Kuralların kapsamının genişletilmesi

3.1 Bu Kurallar’ın ilgili hükümleri sadece çocuk suçlulara değil, fakat aynı zamanda büyük tarafından yapıldığı zaman suç oluşturmayacak bir eylemi gerçekleştiren herhangi bir çocuğa da uygulanmalıdır.
3.2 Kurallar’ın temel ilkelerinin, haklarında koruma ve sosyal yardım tedbirleri alınmış olan bütün çocuklara teşmil edilmesi için de çaba harcanmalıdır.
3.3 Ayrıca Kurallar’ın aynı zamanda genç (çocuk olmayan) suçlulara da teşmili için çaba harcanmalıdır.

Açıklama

Kural 3, Asgarî Standart Kurallar’ın kapsamını aşağıda belirtildiği şekilde genişletilmiştir:

(a) Değişik millî hukuklarda “statü suçları” olarak tanınan ve büyüklerden ziyade çocuklar için suç oluşturan (örneğin okuldan kaçmak, okula ve aileye itaatsizlik, toplum içinde sarhoşluk gibi) bazı eylemler anlatılmak istenmiştir (kural 3.1);

(b) Haklarında koruma ve sosyal yardım tedbirleri alınmış olan çocukları da kapsayacak şekilde bu Kurallar’ın uygulama alanları genişletilmiştir (kural 3.2);

(c) Her olay için önceden belirlenmiş yaş sınırları içindeki çocuk olmayan yetişkin suçlulara da teşmil edilmiştir (kural 3.3). Bu Kurallar’ın bu üç alana genişletilmesi haklı sebeplere dayanır görülmektedir. Kural 3.1 bu alanda asgarî teminatlar öngörmektedir ve kural 3.2’de kanunla ihtilafa düşen çocuklar açısından daha insancıl, daha hakkaniyete dayalı ve daha doğru bir ceza adaleti getirmek açısından daha özlenen bir aşama oluşturulmaktadır.

4. Cezaî sorumluluk yaşı

4.1 Cezaî sorumluluğun alt sınırını belirleyen sistemler açısından, bu sınır çocuğun duygusal, zihinsel ve entelektüel açılardan olgunluğa eriştiği yaşın altında tutulmamalıdır.

Açıklama

Cezaî sorumluluğa ilişkin asgarî yaş sınırı, tarih ve kültüre göre değişmektedir. Bu konuda modern yaklaşım, çocuğun cezaî sorumluluğunun gerektirdiği ahlâkî ve psikolojik unsurlara uyumlu olarak cezaî sorumluluğun psikolojik ve manevî sonuçlarını kaldırmaya hazır olup olmadığıdır. Yani, çocuğun kişisel anlama ve isteme yeteneğinin anti sosyal davranışından onu sorumlu tutmaya yeterli olup olmadığıdır. Cezaî sorumluluk yaşı küçük tutulur ya da böyle bir sınır hiç konulmamış olursa sorumluluk kavramı anlamını kaybeder.

Genelde suç ve kabahat oluşturan davranışlara ilişkin sorumlulukla, öteki sosyal hak ve sorumlulukların sınır yaşı arasında bir ilişki vardır (örneğin evlenme yaşı, rüşt yaşı vb.). Bu durumda, uluslararası alanda genel kabul görebilecek makul bir yaş sınırı belirlemek üzere çaba harcanması gerekmektedir.

5. Çocuk ceza adaleti sisteminin amaçları

5.1 Çocuk ceza adaleti sisteminde daima çocuğun iyileştirilmesi ön plana alınmalıdır ve çocuk suçlulara gösterilecek tepki hem suçun hem de suçlunun içinde bulunduğu koşullarla orantılı olmalıdır.

Açıklama

Kural 5, çocuk ceza adaleti sisteminin en önemli iki hedefini açıklamaktadır. Birinci hedef çocuğun durumunun iyileştirilmesidir. Bu amaç, çocuk suçluların, çocuk mahkemelerinde yahut idarî makamlarda yargılandıkları hukuk sistemlerinde odak noktayı oluşturmaktadır. Fakat çocuğun iyileştirilmesi amacının çocukların genel mahkemelerde yargılandıkları sistemlerde de vurgulanması gereklidir. İkinci hedef ise “oran ilkesidir”. Bu ilke genel anlamıyla suçun ağırlığı ile ilişkili olarak cezaî hükümlerin ayarlanmasıdır.

Çocuk suçlular söz konusu olunca, yalnızca bu ağırlığın değil, aynı zamanda kişisel koşulların da göz önüne alınması gerekmektedir. Bu koşullar (sosyal durum, aile durumu, suçla ortaya çıkan zarar ya da kişisel koşullar üzerine etki yapan diğer noktalar) kararı dengelenmelidir (örneğin suçlunun verdiği zararı tazmin için gösterdiği gayret ya da sağlıklı ve yararlı bir yaşama dönme arzusu gibi).

Aynı şekilde, çocuk suçlunun korunmasını amaçlayan tedbirler bazı durumlarda gerektiğinden fazla ileri gitmekte ve onun temel haklarına zarar vermektedir. Burada da olayla tepkiyi iyi ayarlamak gerekir.

Özünde Kural 5 bu haliyle genç suçlunun işlediği suça ne fazla ne de eksik bir tepki gösterilmesini istemektedir. Bu maddede düzenlenen hususlar, yeni bazı tepki tiplerinin geliştirilmesini özendirdiği gibi çocuklar üzerindeki sosyal kontrolün gereksiz yere büyümesini de önleyecek tedbirlerin de alınmasını özendirmektedir.

6. Takdir yetkisinin kapsamı

6.1 Çocuk suçluların çeşitli özel ihtiyaçları ve çeşitli uygun yaptırımlar göz önüne alındığında, yargılamanın her aşamasında, özellikle inceleme, soruşturma, muhakeme ve tedbirlerin uygulanması sırasında yeterli bir takdir yetkisi tanınmaktadır.
6.2 Anılan takdir yetkisinin her aşamada kullanılmasında bu yetkinin sorumlulukla uygulanmasının sağlanmasına çalışılacaktır.
6.3 Bu yetkiyi kullanan kişiler bunu uygulamak için özel olarak eğitilmiş ve bunu kullanacak nitelikte kimseler olacak ve bu yetkilerini görevlerine uygun titizlik ve hakkaniyetle kullanacaklardır.

Açıklama

Kurallar 6.1, 6.2 ve 6.3, çocuk ceza adaleti sisteminin etkili ve insanca uygulanabilmesi açısından konuyla
ilgili bir çok hususu ortaya koymaktadır. Öncelikle takdir yetkisinin yargılamanın önemli evrelerinde kullanılmasına izin vermek suretiyle karar mercilerinin her olaya özgü, doğru karar vermelerinin sağlanması söz konusudur. Bunun yanısıra gerekli denetim ve dengelerden söz edilerek takdir yetkisinin aşırıya kaçması engellenmiştir. Bu aşırıya kaçmayı önlemenin en yerinde iki yolunun meslekten olmak ve sorumluluk taşımak olduğu belirtilmektedir. Aynı zamanda kalifiye meslek eğitiminin ve uzman yetiştirmenin çocuk suçlularla ilgili davalarda takdir yetkisinin adilane kullanımında yararlı olduğu belirtilmektedir. Bu metinde ayrıca takdir yetkisinin yanında, iadei muhakeme, temyiz gibi kararların yeniden incelenmesine olanak tanıyan kurallara atıfta bulunarak sorumluluğun önemi anlatılmaktadır. Bu mekanizmaların burada ayrı ayrı belirtilmesinin sebebi, değişik hukuk sistemleri olan ülkelerin göz önüne
alınarak uluslararası genel bir Asgarî Kurallar dizisi getirmektedir.

7. Çocukların hakları

7.1 Masumiyet karinesi, suçlamanın bildirilmesi, konuşmama hakkı, avukatla temsil edilme hakkı, veli veya vasinin hazır bulunması hakkı, tanıklarla yüzleştirme ve tanıklara çapraz sorgu hakkı, daha üst makama temyiz hakkı ve temel usulî güvenceler yargılamanın her aşamasında güven ve altına alınmalıdır.

Açıklama

Kural 7.1, yürürlükteki insan haklarına ilişkin düzenlemelerle tanınmış olan dürüst ve hakkaniyetli yargılamanın esaslı bazı unsurlarını dile getirmektedir. Sözgelimi masumiyet karinesi aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 11. maddesinde ve Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 14. maddesinde de yer almaktadır. Bu Asgarî Kurallar’ın 14. maddesi ise çocukların yargılanmasına ilişkin özel hükümler de getirmektedir.

8. Özel yaşamın gizliliğinin korunması

8.1 Her aşamada çocuğun afişe olması yahut damgalanması gibi zararlara yol açabilecek durumların ortadan kaldırılması için gizliliğe azamî özen gösterilmelidir.
8.2 İlke olarak, çocuk suçlunun kimliğine ilişkin hiçbir bilginin yayınlanmasına izin verilmemelidir.

Açıklama

Kural 8, çocuğun kimliğinin gizlenmesi hakkının korunması ilkesinin önemine işaret etmektedir. Genç insanlar “damgalanmak” konusunda özellikle çok hassastır. Kriminolojik araştırmalar, genç insanların “kabahatli” ve “suçlu” gibi sıfatlarla tanınmaktan büyük çapta ve zararlı olarak etkilendiklerini ortaya çıkarmıştır.

Bu Kural ayrıca dava hakkında kitle iletişim araçlarında yayınlanan haberlerin zararlı etkilerinden de çocukların korunmasını amaçlamaktadır. Çocuğun çıkarı, hiç değilse ilke düzeyinde korumaya alınmıştır. (8. maddenin genel olarak kapsamına aldığı şeyler 21. maddede ayrıntıları ile belirlenmiştir.)

9. Mevcut hükümlerin mahfuz tutulması

9.1 Bu Kurallar’daki hiçbir hüküm Birleşmiş Milletler’ce kabul edilen Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın ve öteki İnsan Hakları’nı düzenleyici Kurallar ile evrensel olarak tanınan çocukları korumaya yönelik standartların uygulanmasını engelleyici şekilde yorumlanmamalıdır.

Açıklama

Kural 9’un amacı, bu Kurallar’ın konuyla ilgili öteki düzenlemelerle birlikte uygulandıkları durumlarda herhangi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesidir. Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; Uluslararası Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme sayılabilir. Mevcut Kurallar’ın uygulanmasında unutulmaması gerekli en önemli nokta, daha geniş hükümler içeren uluslararası düzenlemelerin uygulanmasının engellenmemesidir (bkz. madde 27).

İKİNCİ BÖLÜM

İNCELEME VE SORGULAMA

10. İlk aşama

10.1 Bir çocuk gözaltına alınır alınmaz durum derhal ebeveynlerine veya yasal veli ya da vasisine bildirilir. Durumun derhal bildirilmesi mümkün olmazsa bu bildirim mümkün olan en kısa zamanda yapılır.
10.2 Hakim ya da yetkili makam gecikmesizin çocuğun serbest bırakılma durumunu tetkik etmelidir.
10.3 Yasayı uygulamakla görevli makamlarla çocuk suçlunun ilişkileri daima çocuğun yasal durumunu gözetir tarzda ve onun iyiliği ve olayın özelliğinden dolayı zarar görmemesi esasına dayalı olarak düzenlenmelidir.

Açıklama

Kural 10.1, Hükümlülerinin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın 92. maddesindeki ilkenin tekrarıdır.

Kural 10.2 ise hakim veya yetkili makamın vakit geçirmeksizin çocuğu serbest bırakmasını öngörmektedir. Kuralda sözü edilen yetkili makam polis de dahil olmak üzere gözaltına alınan birini serbest bırakmaya yetkili tüm kamu kurum ve kuruluşlarını kapsamaktadır (ayrıca bkz. Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, madde 9, parag. 3).

Kural 10.3 ise usul hükümlerinin bazı yönleriyle, çocukların işledikleri suçlarla ilgili polisin davranışlarından söz etmektedir. Bu maddede geçen çocuğun zarar görmesi deyimi çok esnek bir anlatım olup meydana gelebilecek bir çok zararlı davranışı kapsamaktadır (örneğin çok sert bir dille hitap, fiziksel saldırı veya çevreye afişe etmek gibi). Adaletin çocuğa uygulanmasının bizatihi kendisi çocuğa zarar verebilir. Bu itibarla zararın önlenmesi deyimi çok geniş yorumlanmalıdır ki, ilk başta böyle davranmakla çocuğun daha fazla zarara uğraması önlenebilsin. Bu husus özellikle çocuklarla ilk temasa geçen yetkili makamlar için geçerlidir. Zira bunların davranışı çocuğun devlet ve topluma bakış açısını ve tutumunu köklü olarak etkileyebilir. Daha da ötesinde, ileride yapılacak müdahalelerin başarısı da bu ilk davranışlara bağlıdır. Merhamet ve tatlı sert davranmak bu durumlar için çok önemlidir.

11. Yargı dışı yollara başvurma

11.1 Çocuk suçlularla ilgili olarak kural 14.1’de sözü edilen yetkili makamlarca genel mahkemede yargılamadan başka çarelerin olup olmadığı hususu göz önüne alınmalıdır.
11.2 Çocukların davalarıyla ilgili polis, savcılık veya öteki yetkili makamlar, resmî ceza usulüne başvurmaksızın, her hukuk sisteminde ve işbu Asgarî Kurallar çerçevesinde olayı halletmeye yetkili olmalıdır.
11.3 Çocuklara özgü bu yargı dışı yollara başvurma halinde, yetkili topluluk ya da kuruluşa yapılacak başvurunun çocuğun veya kanunî veli veya vasisinin rızasını içeren yargılama sonunda verilecek kararın başvuru halinde temyiz edilebilir olması gerekmektedir.
11.4 Çocuk suçluluğu olaylarının yargı mekanizması dışında hallini kolaylaştırmak için topluluk programları, geçici gözetim ve rehberlik ve suç mağdurlarının zararlarının tazmini gibi çeşitli çabalar harcanmalıdır.

Açıklama

Çocukların genel mahkemeler yerine özel kurumlarda yargılanmaları bir çok hukuk sisteminde resmî ya da gayri resmî olarak uygulama alanı bulmuştur. Bu uygulamanın çocuklar için bir avantajı da, normal bir yargılama usulünün olumsuz sonuçlarının engellenmiş olmasıdır (örneğin bir mahkumiyet ya da hüküm nedeniyle damgalanma gibi). Bir çok halde, herhangi bir müdahalede bulunmamak en iyi çözümdür. Bu durum özellikle suçun çok ciddî nitelikte olmadığı ve ailenin, okulun veya öteki gayri resmî sosyal kontrol müesseselerinin olumlu ya da yapıcı tepki göstermeye müsait olduğu durumlarda söz konusu olmaktadır.

Kural 11.2’de de belirtildiği gibi, yargı dışı diğer yollara başvurma işlemi, karar sürecinin herhangi bir aşamasında polis, savcılık ya da mahkemeler, kurullar ve konseyler gibi başka organlar tarafında  gerçekleştirilebilir. Bu yetki, ilgili sistemde geçerli kurallara ve usullerle, bu belgede yer alan kurallara göre tek bir makam, birkaç makam ya da ilgili makamların hepsi tarafından gerçekleştirilebilir. Söz konusu işlemin yalnızca çocuk suçlularla sınırlı tutulmaması, bu yöntemi önemli bir araç haline getirmektedir.

Kural 11.3, çocuğun ya da veli veya vasinin önerilen çözümü onaylamalarını öngörmektedir. (Bu onay
olmaksızın toplum hizmetleri yaptırmak Angaryayı Lağveden Konvansiyona aykırı düşmektedir.) Yine de
bu onay, gayri kabili rücu olmamalıdır. Çünkü bazen çocuk buna çaresizlik içinde muvafakat etmiş olabilir.

Bu madde, yargı dışı çözümlerin her safhasında, zorlama ve korkutma olanaklarını en aza indirmeye gayret edilmesi gereğini vurgulamaktadır. Çocuklar (örneğin mahkeme önüne çıkmamak için) bir baskı  hissetmemeliler ya da onay vermeye zorlanmamalıdırlar. Böylelikle, talep halinde yetkili merciin, çocuk suçlularla ilgili hükümlerin uygun olup olmadığının objektif bir değerlendirmesini yapması tavsiye edilir. (Bu yetkili mercii kural 14’de belirtilen başka bir mercii de olabilir)

Kural 11.4, Çocuklar için normal yargı prosedürünün yerini alabilecek gerçekçi çözümlerin, toplumsal programlarla düzenlenmesini önerir; özellikle mağdurdan haksız alınmış malların geri verilmesi, tazmin edilmesi veya çocuklar üzerinde geçici bir gözetim ve yönlendirme programı uygulanarak ilerde kanuna karşı gelmelerinin önlenmesi gibi. Yargı dışı tedbirlere başvurmanın gerekçeleri (daha ağır suçların işlenmiş olmaları halinde dahi) her durumun özel koşullarına göre değişir (ilk suç, bir çetenin baskısı ile suç işleme gibi).

12. Polis teşkilatında uzmanlaşma

12.1 Doğrudan doğruya çocukların suçtan korunması konusunda görevlendirilen, yahut görevleri gereği çocuk suçlularla sık sık temas etmek durumunda olan polis görevlilerinin özel olarak eğitilmesi gereklidir. Bu amaçlarda büyük kentlerde özel polis birimleri oluşturulmalıdır.

Açıklama

Kural 12, çocuk ceza adaletinin çocuklara uygulanması ile görevli tüm kanun adamlarının özel olarak eğitilmesine dikkat çekmektedir. Polisin çocuk suçlularla ilk temas noktası olduğu göz önüne alındığında, bilgili olması ve iyi davranışta bulunması büyük önem arz etmektedir.

Kentleşme ile suç arasındaki ilişkilerin karmaşık bir nitelik taşıdığı açıkken, çocuk suçlarındaki artışla kentlerin özellikle hızlı ve plansız biçimde daha da büyümesi arasında ilişki kurulmuştur. Dolayısıyla, alanlarında uzmanlaşmış polis birimlerinin varlığı, yalnızca bu belgede yer alan belirli ilkelerin (örneğin kural 1.6 gibi) uygulanması açısından değil, ayrıca daha genel olarak çocuk suçlarının önlenmesi, denetlenmesi ve çocuk suçlulara yönelik muamele açısından da vazgeçilmez olmaktadır.

13. Tutuklu yargılama

13.1 Yargılamanın tutuklu olarak yapılmasına en son çare olarak başvurulmalı ve süre mümkün olduğu kadar kısa tutulmalıdır.
13.2 Tutukluluk yerine mümkün olduğu kadar yakın gözetim, yoğun bakım veya bir aile yanına yahut eğitim kurumuna yerleştirme gibi alternatif önlemler getirilmelidir.
13.3 Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklara Birleşmiş Milletler’ce kabul edilen Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın tanıdığı tüm haklar tanınmalıdır.
13.4 Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklar yetişkin olan suçlulardan ayrı bir kurumda veya aynı kurum içinde ayrı bir bölümde tutulmalıdır.
13.5 Tutukluluk sırasında bütün çocuklar, yaşlarının, cinsiyetlerinin ve kişiliklerinin gerektirdiği bütün sosyal, kültürel, eğitim, psikolojik ve tıbbî yardım ve bakımlardan yararlandırılmalıdır.

Açıklama

Çocuklar bakımından “suçun sirayeti” tehlikesi hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Bu tehlikeden dolayı konunun kurala bağlanması önem kazanmaktadır. Dolayısıyla, alternatif önlemlerin önemine dikkat çekmek gerekmektedir. Anılan nedenle kural 13.1’de çocuğun çıkarı için yeni bir bakış açısı getirilmiştir. Tutuklu olarak yargılanmakta olan çocuklar, Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın yanısıra, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin özellikle 9. ve 10. maddelerinin, 2(b). ve 3. paragrafların sağladığı garantiler kapsamına alınmaktadırlar.

Kural 13.4, Devletler’in, yetişkin suçluların yol açabilecekleri olumsuz sonuçlara karşı en az kuralda değinilen önlemler kadar etkili başka önlemlere başvurmalarını engellemez.

Genç suçluların çok çeşitli nedenlerden ileri gelebilecek gereksinimlerine de maddede dikkat çekilmek istenmiştir. Anılan nedenler örneğin çocuğun kız veya erkek olması, uyuşturucu madde müptelası olması, alkolik olması, akıl hastası ya da tutukluluktan ileri gelen bir hastalıktan muzdarip olması gibi çeşitli nedenler olabilir. İşte bu çok çeşitli gereksinimler, çocuk tutukluların ayrı bir kurum veya bölümde tutulmalarının haklı bir nedenini oluşturmaktadır.

Çocuk tutukluların çeşitli fiziksel ve psikolojik özellikler taşımaları alınacak önlemlerin sınıflandırılmasını gerektirebilir. Buna göre çocuklardan kimileri yargılama öncesi başkalarından ayrı tutularak kendilerine daha iyi yardım sağlanabilir ve bu çocukların daha olumsuz yönlere kaymaları önlenebilir.

Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Altıncı Kongresi’nde alınan çocuk suçlulara ilişkin 4 sayılı kararda çocuklar hakkında düzenlenecek Standart Kurallar’ın yargılamanın tutuklu apılması halinin ancak son çare olarak başvurulabilecek bir yol olduğu hususunu kapsaması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca çocukların, yetişkin hükümlülerden gelebilecek kötü etkilerden hemen etkilenebilecek nitelikte olmaları nedeniyle, bu hususun da göz ardı edilmemesi aynı kararda vurgulanmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YARGILAMA VE HÜKÜM

14. Yargılamaya yetkili makam

14.1 Kural 11 uyarınca çocuğa özgü bir yargı dışı yola başvurulmamışsa çocuğun yargılamakta olduğu
(mahkeme, heyet, konsey, vb.) yetkili makamda yargılamanın dürüst ve hakkaniyetle yapılması gerekir.
14.2 Yargılamalar çocuğun çıkarlarına en iyi yardımcı olacak şekilde ve onun anlayabileceği tarzda ve
söylediklerini serbestçe ifade edebileceği ortamda cereyan etmelidir.

Açıklama

Hüküm veren makamın, evrensel bir tanımını yapmak oldukça zordur. “Yetkili makam”, tek bir hakim veya heyet halinde çalışan mahkeme ve heyetleri ile (İskoç-İskandinav sistemlerinde olduğu gibi) idari heyetler veya öteki gayri resmî topluluk ve hakem heyetlerini de kapsamaktadır.

Çocukların yargılanmasının da kanunun karşısında kendisini savunmak durumunda olan herkese uygulanan ve asgarî standartları içeren ve kanunî usul ilkesi olarak bilinen usuller dairesinde yapılması gerekmektedir.

Bu ilkeye göre dürüst ve hakkaniyetli bir yargılama en temel güvenceleri ve masumiyet karinesini kapsamaktadır. Bunun yanında tanıkların mevcut bulundurulması ve beyan vermeleri, olağan savunma yolları, duruşmada son söz söyleme hakkı, istinaf ve temyiz hakkı vb. gibi haklar da bu ilkenin içinde yer alır (kural 7.1’de de göz önüne alınmalıdır).

15. Yasal temsilcilerin, ebeveyn ve vasilerin hazır bulunmaları

15.1 Yargılanmaları sırasında çocukların yasal danışmaları vasıtasıyla temsil edilme veya ülkede varsa adlî yardımdan yararlanmak için başvurma hakları vardır.
15.2 Ebeveynler veya yasal temsilcilere yargılamalara katılma hakkı verilmeli ve yargılayan makam, bu kişilerden çocuğun çıkarları için kendisine katkıda bulunmalarını talep edilebilmelidir. Bununla birlikte bu kişilerin hazır bulunmamaları çocuğun çıkarına olursa, yetkili makam anılan kişilerin yargılamalarda bulunmamalarını isteyebilir.

Açıklama

Kural 15.1’in ifadesi ile Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ın 93. maddesinin ifadesi aynıdır. Kural 15.2’de belirtilen ebeveynin veya yasal temsilcilerin duruşmada hazır bulunması ilkesi, çocuğa psikolojik ve duygusal yardımın bir parçası olarak görülebilir.

Yetkili makamın olayı en iyi biçimde çözüme bağlama girişimleri, özellikle, çocuk suçlunun hukukî temsilcileriyle (ya da çocuğun gerçekten güvendiği bir başka kişinin) işbirliğinden yarar sağlayabilir. Ancak, bu duyarlılık, ebeveynin ve vasilerin duruşmalarda hazır bulunmaları sırasında çocuğa karşı düşmanca bir tavır sergilemeleri halinde geri tepebilir; böyle olasılıklar söz konusu olduğunda bu kişilerin
duruşmalara alınmaması sağlanmalıdır.

16. Sosyal araştırma raporları

16.1 Yargılayan makam tarafından önemsiz ve tali derecedeki suçlar dışındaki bütün vakalarda çocuğun
suçu işlemeden önceki yaşam koşulları ve suçun hangi ortam içinde işlendiği konusunda hükümden önce
yeterli araştırma yapılmalıdır.

Açıklama

Çocuklara ilişkin davalarda sosyal araştırma raporları veya hüküm öncesi raporları son derece önemli ve vazgeçilmez belgelerdir. Bu belgeler sayesinde yetkili makam çocuğun sosyal ve ailevi geçmişi, okul durumu, eğitim deneyleri vb gibi konularda bilgi sahibi olmaktadır. Bu amaçlar için bazı hukuk sistemlerinde mahkemeye bağlı sosyal servisler ve personel kullanılmaktadır. Ayrıca geçici tahliye sonrası
çocuğu gözaltında tutmakla görevli kimseler de bu işle görevlendirilebilir. Bu itibarla bu maddede, nitelikli sosyal araştırma raporları elde edilebilmesi için nitelikli personel kullanımının gereğine işaret edilmektedir.

17. Yargılamada ve hükümde uyulması gereken ilkeler

17.1 Yargılama yapan makama aşağıda yazılı ilkeler kılavuzluk etmelidir:

(a) Verilecek ceza sadece suçun ağırlığı ve işleniş tarzıyla değil, çocuğun içinde bulunduğu koşullar ve ihtiyaçları ve hem de toplumun gereksinimleri ile de oranlı olmalıdır.
(b) Çocuğun kişisel özgürlüğüne getirilecek kısıtlamalar çok dikkatli bir incelemeden sonra konulmalı ve bu kısıtlamaların mümkün olduğu kadar az olmasına özen gösterilmelidir.
(c) Özgürlükten yoksun bırakma, suçun başka bir kişiye yönelik ciddî bir saldırı niteliğinde bulunması veya çocuğun ciddî suç işlemeyi itiyat haline getirmiş olması halleri dışında verilmemelidir.
(d) Çocuğun ıslah edilmesi ilkesi çocuklara ilişkin davalarda yol gösterici ilke olmalıdır.

17.2 Çocuklar hakkında idam cezası verilemez.
17.3 Çocuklar hiçbir halde fiziksel bir cezaya maruz bırakılmamalıdır.
17.4 Yetkili makamın her zaman için yargılamaya ara verme yetkisi olmalıdır.

Açıklama

Çocuk suçlular hakkındaki yargılamada temel ilkelerin formüle edilmesinin en önemli güçlüğü aşağıda belirtilen hususlarda felsefî bağlamda bazı anlaşmazlıklar bulunmasıdır. Bu hususlar şunlardır:
(a) Topluma yeniden kazandırma mı, yoksa ceza mı?
(b) Yardım etmek mi, yoksa baskı ve ceza mı?
(c) Her olayın özelliğine göre tepki göstermek mi, yoksa genelde toplumu korumak için gerekli görülen tepki mi?
(d) Genel yıldırma mı, yoksa bireysel savunma mı?

Yukarıda değinilen yaklaşımlar arasındaki çatışma çocuklara ilişkin davalarda yetişkinlere ilişkin davalardan daha fazladır.

Çocuk suçlarının nedenleri ve bu suçlara yönelik tepkiler çok çeşitli olduğundan, bu alternatifler de birbirinin içine geçmektedir.

Konumuz olan çocuklar için Asgarî Kurallar’ın amacı, hangi yaklaşımın daha doğru olduğunu tanımlamak değil, bu yaklaşımlardan evrensel kabul görenini açıklamaktır. Bu nedenle Kural 17.1’in özellikle (a) ve
(c) altparagrafları konuya ilişkin bir ortak çıkış noktası olabilir. Şöyle ki, bu hükümlere yetkili makamlarca
gerektiği kadar önem verilirse anılan hükümler, çocuk suçluların temel haklarının korunmasını güvence altına alabilirler.

Kural 17.1’in (b) altparagrafı katı cezalandırma yaklaşımlarının doğru olmadığına işaret etmektedir.

Bununla birlikte yetişkinlere ilişkin davalarda olduğu gibi, çocukların işlediği ağır suçlarda da ağır cezalara
hükmetmenin bazen yararlı olacağı düşünülebilir; ancak çocuklara ilişkin vakalarda çocuğun ıslahı ve geleceği gibi hususların daima verilecek cezadan önce düşünülmesi gereken hususlar olduğu açıktır.
Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresi’nde alınan 8 sayılı karara koşut olarak; kural 17.1(b) mümkün olduğu kadar ayrıntılı yasal düzenleme yapmayı özendirici niteliktedir. Bunun nedeni, genç insanın özel gereksinimlerinin öngörülmüş olmasıdır. Bunun yanı sıra, kamunun güvenliğini de gözardı etmemek lazımdır. Şartlı salıverme, hükmün yürütülmesini durdurma vs. alternatif tahliye edici önlemler de mümkün olduğu kadar geniş derecede düşünülmelidir.

Kural 17.1(c), Altıncı Kongre’de alınan 4. karara atıfta bulunarak, çocuklara ilişkin davalarda hapsin, kamu güvenliğini sağlayacak başka bir çare kalmadığı zaman başvurulabilecek bir yol olduğunu vurgulamaktadır.

Kural 17.2, idam cezası yasaklanarak Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 5. paragrafına koşut bir hüküm getirmiştir. Fiziksel cezanın yasaklanması ile ilgili olan kural ise, yukarıda değinilen Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 7. maddesine olduğu gibi, Herkesin İşkenceye ve Diğer Zalimce, İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Korunmasına Dair Bildirge’ye ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Tasarısı’na da uygun bir düzenlemedir.

Yargılamaya ara verilmesi yetkisini tanıyan kural 17.4 ise, yetişkinlere ilişkin davalarda bulunmayıp sadece çocuklara ilişkin davalarda olabilecek esaslı bir yetkiye işaret etmektedir. Zira her zaman yetkili makam dava hakkında yeterince aydınlanmış ve karar verecek duruma gelmiş olabilir.

18. Dava sonucunda verilebilecek çeşitli kararlar

18.1 Yargılayan makamın sadece mevzuata bağlı kalmasını sağlayabilmek ve gerekli esnekliğe sahip kılınabilmesi amacıyla dava sonucunda verilebilecek alternatif yaptırımlar üretilmelidir. Sözü edilen yaptırımlar birbiri ile kombine de edilmelidir. Anılan yaptırımlar aşağıdakileri de kapsamalıdır:

(a) Bakım, rehberlik ve gözetim düzenlemesi;
(b) Şartlı salıverme;
(c) Sosyal hizmet yaptırma kararı;
(d) Para cezaları ve zararların tazmini;
(e) Vasıtalı ıslah ve öteki ıslah önlemeleri;
(f) Çeşitli terapi gruplarına katılım ve benzeri etkinliklere ilişkin düzenlemeler;
(g) Koruyucu aile yanına, toplumsal merkezlere veya başka bir eğitim merkezine yerleştirme;
(h) Yukarıdakilere benzer düzenlemeler.

18.2 Hiç bir çocuk, davasındaki koşullar gerektirmedikçe ebeveyninin gözetiminden kısmen ya da tamamen ayrılmamalıdır.

Açıklama

Kural 18.1, çeşitli hukuk sistemlerinde şimdiye kadar uygulanıp başarılı olduğu kanıtlanmış bir kısım önlem ve düzenlemelerin listesini içermektedir. Anılan önlemlerin tümü başarı vaat eden ve geliştirilebilir seçenekler içermektedir. Bu kuralda personele ilişkin herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Zira bazı yörelerde sayılan önlemler da az sayıda personelle de uygulanabilmektedir.

Kural 18.1’de verilen örnekler kamuoyuna daha etkili önlemlerin de alınabileceği yolunda güven vermektedir. Toplumsal kökenli düzenlemeler bir çok yönüyle geleneksel niteliktedir. Bu temel üzerinde
ilgili otoriteler, toplumsal kökenli hizmetler sunmaya özen göstermektedirler.

Kural 18.2, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 2. paragrafına paralel olarak ailenin önemine dikkat çekmektedir. Anılan Sözleşme kuralında aile, “toplumun doğal ve temel birimi” olarak tanımlanmış ve ebeveynin çocukların bakımı ve gözetilmesi konusunda sadece haklarının değil sorumluluklarının da bulunduğu belirtilmiştir. Bu nedenle kural 18.2, çocukların ebeveyninden ayrılmasının ancak en son çare olduğuna işaret etmektedir. Bu yola örneğin çocuğun kötüye kullanılması gibi durumlarda başvurulabilir.

19. Kurumların olabildiğince az kullanılması

19.1 Çocuğun bir kuruma kapatılması daima en son çare olmalı ve buna gerekli olan en kısa sürede son verilmelidir.

Açıklama

Gelişen kriminoloji, ıslahta kurumsal yerine kurum dışı yöntemlerin kullanılmasını savunmaktadır. Bu iki yöntem arasında pratikte hiç bir fark görülmemiştir. Ama kurumsal uygulamada ortaya çıkabilecek bazı zararlı etkilerin, normal ıslah yöntemleriyle üstesinden gelinemeyecek sonuçları olmaktadır. Bu durum özellikle olumsuz etkilere karşı oldukça hassas olan çocuklar için geçerlidir. Daha ötesinde, sadece özgürlüğünden yoksun kalmak değil, fakat normal sosyal çevreden soyutlanmak gibi anılan olumsuz etkiler, gelişmelerinin ilk basamağında bulunan kişiler için yetişkinlerden daha kötü sonuçları kesinlikle getirmektedir.

Kural 19, kurumsal ıslahı, nitelik (son çare) ve zaman (en kısa sürede son verilmesi) bakımından olmak üzere iki yönüyle kısıtlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca kural 19, çocuğun başka çare kalmadığı haller dışında hapsedilmesi hükmü ile Birleşmiş Milletler 6. Kongresi’nde alınan 4 sayılı kararın koyduğu temel ilişkiyi de yansıtmaktadır. Kural bu haliyle çocuğun bir kuruma kapatılması halinde kendisinin kişisel ihtiyaçlarının, kurumun ve hapsedilme koşullarının da iyileştirilmesi için düzenlemeler yapılması gereğini de akla getirmektedir. Kuruma yerleştirilme yoluna gidildiği takdirde önceliği kapalı kurumlar yerine açık kurumlara tanımak gereği de açıktır. Elbette bu kurumun ıslahevi veya eğitsel nitelikte olması da tercih edilmelidir.

20. Gereksiz gecikmenin önlenmesi

20.1 Her dava, başından itibaren hiçbir gecikmeye mahal vermeksizin hızla yürütülmelidir.

Açıklama

Çocuklara ilişkin davalarda resmî işlemlerin hızla yürütülmesi büyük önem taşıyan bir husustur. Aksi takdirde çeşitli düzenlemeler ve yaptırımlarla başarılmış iyi şeyler tehlikeye girer. Yaptırımların suça maddî ve psikolojik olarak bir an önce uygun hale getirilmesi geciktikçe bu durum çocuğu zora sokar.

21. Kayıtlar

21.1 Çocuk suçlulara ilişkin kayıtlar kesinlikle gizli tutulmalı ve üçüncü kişilerin bilgisine kapalı olmalıdır. Kayıtların ayrıntıları sadece davaya bakmış veya konuyla görevi gereği ilgilenmiş yetkili kişilerle sınırlı
tutulmalıdır.
21.2 Çocuk suçlulara ilişkin kayıtlar aynı çocuğu ilgilendiren yetişkinlere ait davalarda kullanılmamalıdır.

Açıklama

Bu kural çocuk suçlunun çıkarlarıyla suçu kontrol altına almak durumunda bulunan polis ve savcılık kayıtları arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır (ayrıca bkz. kural 8). Maddede sözü edilen “yetkili kişiler” diğer kişilerin yanısıra, araştırmacıları da kapsamına alır.

22. Profesyonellik ve eğitim ihtiyacı

22.1 Çocuk suçluların işleriyle ilgili her düzeydeki personel, meslekî eğitim, hizmet içi eğitim, yeniliklerin öğretilmesi gibi eğitim yöntemleri ile donatılmış olmalıdır.
22.2 Çocuklarla ilgili adlî yargılama personeli çeşitlilik göstermektedir. Bu adlî organlarda kadınların ve azınlıkların da eşit sayıda temsil edilmelerine gayret edilmelidir.

Açıklama

Çocukları yargılamakla görevli yetkili makamlar değişik ülkelerde farklı eğitimlerden gelmiş olabilirler (örneğin Gelenek Hukuku uygulayan Büyük Britanya Birleşik Krallığı veya Roma Hukuku’nu uygulayan öteki ülkelerde yargılama yapan kişi ve kurumlar farklı ünvan ve mesleklerden olabilirler). Bütün bu değişik kişi ve kurumların sosyoloji, psikoloji, kriminoloji ve davranış bilimleri konusunda asgarî derecede eğitilmiş olmaları arzu edilmektedir. Bu husus yargılama yapan makamın bağımsız olması ve özel bir şekilde örgütlenmesi kadar önem taşımaktadır.

Sosyal hizmet uzmanları ve gözetim görevlileri için çocuklar konusunda önceden deneyimli olmak koşulu belki en önemli husus olmayabilir ama, yine de asgarî nitelikler konusunda hizmet içi eğitim gerekmektedir.

Çocuk ceza adaleti sisteminin uygulamasında nitelikli personel istihdam edilmesi, tarafsız ve etkili çalışmanın en esaslı unsurlarından biridir.

Bu bağlamda anılan ilke, çocuk ceza adaleti sistemini uygulayan kişilerin bu fonksiyonlarını en iyi şekilde yerine getirmelerini sağlamak amacıyla eğitimi, gelişimi, meslekte ilerlemelerini temin etmek için gereklidir.

Anılan personelin, bu meslekte tarafsızlığın sağlanması için, her türlü siyasi görüş, cinsiyet, ırk, din, kültür veya başka yönden ayrıma tâbi tutulmamasının gerekliliği ortadadır. Bu görüş Altıncı Kongre’de tavsiye edilmiştir. Bunun da ötesinde Altıncı Kongre’de kadın personelin çocuklarla ilgili çocuk ceza adaleti sistemi uygulamalarında daha fazla istihdam edilmeleri ve gerekli eğitimden geçirilmeleri tavsiyesinde de bulunulmuştur.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
KURUM DIŞI ISLAH

23. Kararların infaz yolları

23.1 Yukarıdaki kural 14.1’de değinilen yetkili makamın kendisinin yahut veya başka yetkili makamın verdiği kararların etkinlikle yerine getirilebilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
23.2 Yukarıda değinilen düzenlemeler yetkili makamın verdiği kararların zaman zaman değiştirilebilmesi yetkisini de kapsamalıdır. Verilen kararların değiştirilebilmesi yetkisi ancak bu Kurallar’da öngörülen ilkelere uyum sağlayabilmesi amacıyla kullanılmalıdır.

Açıklama

Çocuklara ilişkin dava sonunda verilen kararlar büyüklere ilişkin olanlardan daha fazla olarak suçlunun yaşamını uzun bir süre etkilemektedir. Bu cümleden yola çıkarak, kararı veren yetkili makamın yanı sıra gözetim görevlileri, gençlik refah merkezleri vs. gibi kararın verilmesine etkili olmuş öteki kuruluşlar da verilen kararın infazının gözetimine katkıda bulunmaktadırlar. Bazı ülkelerde kararın infazını gözetmekle görevli bir yargıç bile görevlendirilmektedir.

Yetkili makamın oluşumu, gücü ve esnek olması gereklidir ki, bu durum kural 23’de açıklanmış olup verilen kararların geniş bir kabul görmesini sağlamaktadır.

24. Yardım sağlama hükümleri

24.1 Yargılamanın her aşamasında çocuğun iyileştirilmesine fırsat yaratmak amacıyla yerleştirme, her türlü eğitim ve iş bulma gibi yardımlar sağlanması için çaba gösterilmelidir.

Açıklama

Çocuğun iyileştirilmesi en önemli düşüncelerden biridir. Bu itibarla Kural 24 bu amaca ulaşabilmek için her türlü imkân ve hizmet ve öteki yardım ve desteklerin verilmesi gereğini vurgulamaktadır.

25. Gönüllülerin ve toplumsal hizmetlerin harekete geçirilmesi

25.1 Gönüllüler, gönüllü birlikleri, bölgesel kuruluşlar ve öteki toplumsal kaynaklar çocuğun mümkün olduğu kadar bir aile ortamında bulunması başta olmak üzere iyileştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla harekete geçirilmelidir.

Açıklama

Bu kural çocuğun ıslah ve iyileştirilmesi için yapılması gerekli çalışmalara işaret etmektedir. Yetkili makamın kararlarının etkinlikle yerine getirilmesi isteniyorsa toplumsal işbirliği zaruri olmaktadır.

Gönüllüler ve gönüllü hizmetler özelde değerli kaynaklardır. Ancak henüz olabilecekleri kadar yararlı olamamaktadırlar. Bazı hallerde eski suçlularla işbirliğinden (özellikle eski uyuşturucu alışkanlığı suçlularından) de yarar umulabilir.

Kural 25, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 1.1 ile 1.6. maddelerinde öngörülen ilkelerden esinlenmektedir.

BÖLÜM BEŞ
KURUMSAL ISLAH

26. Kurumsal ıslahın amaçları

26.1 Kuruma yetiştirilen çocuğun eğitim ve ıslahının amacı, onun toplumda yapıcı ve üretici bir rol alabilmesini temin ve bunu gerçekleştirmek için de bakım, koruma, kültürel ve meslekî yetenekler elde edebilmesi için yardım etmek olmalıdır.
26.2 Kurumlarda çocuklara sosyal, kültürel, meslekî, psikolojik, tıbbî ve bedensel olmak üzere yaşlarının, cinsiyetlerinin ve kişiliklerinin gerektirdiği ve tamamen iyileşmeleri amacına yönelik yardım sağlanmalıdır.
26.3 Çocuklar yetişkinlerden ayrı kurumlarda yahut yetişkinleri de barındıran kurumların ayrı bölümlerinde tutulmalıdır.
26.4 Çocuk kız suçlulara tutuldukları kurumlarda kişisel ihtiyaçları ve sorunları ile mütenasip ihtimam gösterilmelidir. Kızlara hiçbir surette çocuk erkek suçlulara gösterilenden daha az bakım, koruma ve yardım sağlanmamalıdır.
26.5 Kuruma kapatılmış çocukların, çıkarları ve iyiliği için ebeveynlerinin veya yasal temsilcilerinin ziyaret hakkı bulunmalıdır.
26.6 Çocuğun gerekli eğitimi almaksızın kurumu terk etmesine meydan verilmemesi ve düzgün bir akademik veya meslekî eğitim alabilmesi için Bakanlıklar veya müesseseler arası işbirliği teşvik edilmelidir.

Açıklama

Kural 26.1 ve 26.6’da belirlenen kurumsal ıslahın amaçları her sistem ve kültür tarafından kabul edilebilir hususlardır. Bununla birlikte henüz her sisteme girmiş olmadıklarından bu konuda yapılması gerekli epeyce iş vardır.

Tıbbî ve psikolojik yardım ve bakım, özellikle uyuşturucu madde müptelası, saldırgan ve akıl hastası genç insanlar için hayati önemi haizdir. Çocukların masumiyetini korumak ve büyüklerden gelebilecek olumsuz etkileri önlemeyi amaçlayan kural 26.3’deki hüküm, Altıncı Kongre’de alınan 4 sayılı kararın temel kılavuz ilkelerinde biridir. Bu kural Devletler’i büyüklerden gelebilecek olumsuz etkilere karşı çocuklar için en az kuraldaki hükümler kadar etkili olabilecek başka önlemler almaktan alıkoyamaz. (Ayrıca bkz. kural 13.4)

Kural 26.4 Altıncı Kongre’de işaret edildiği üzere kız suçluların normal olarak erkek suçlulara göre daha az ihtimam gördüğü fikrinden kaynaklanmaktadır. Özellikle Altıncı Kongre’de alınan 9 sayılı kararda kız suçluların hapiste iken özel ihtiyaç ve sorunlarına daha fazla önem verilmesi çağrısında bulunmuştur.

Daha da ötesinde bu kural, bu kongrenin Karakas Bildirgesi olarak bilinen ve suçluların eşit ıslahını öngören belgeye de uyumlu olduğu gibi Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne de uyumludur.

Kural 26.5’deki ziyaret hakkı bu kuralların 7.1., 10.1., 15.2., 18.2. maddelerinin hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Kural 26.6’da öngörülen Bakanlıklar ve kuruluşlar arası işbirliği ise kurumsal ıslah ve eğitimin kalitesinin yükseltilmesi için özel önem taşımaktadır.

27. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen hükümlülerin ıslahı için Asgarî Standart Kurallar’ın uygulanması

27.1 Yargılanmayı bekleyenler de dahil olmak üzere kurumlara yerleştirilmiş tüm çocuk suçlulara Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’ı uygulanabilir.
27.2 Asgarî Standart Kurallar’da öngörülen ilkelerin tamamen uygulanması ve mümkün olabildiği kadar çocukların yaşları, cinsiyetleri ve kişiliklerinin gerektirdiği ihtiyaçlarının sağlanabilmesi amacıyla çaba sarf edilmelidir.

Açıklama

Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar Birleşmiş Milletler’in bu alanda kabul ettiği ilk belgelerinden biridir. Genel kanıya göre Kurallar’ın dünya çapında bir etkisinin olduğu kabul edilmektedir.

Buna karşın cezaevlerinin insancıl ve dürüst idaresinde bu Kurallar’ın önemli etkileri bazı ülkelerde halen bir özlem niteliğindedir.

Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar’da çocuk suçluların korunması için temel hükümler getirilmiştir. (örnek: barınma, yapı, yatak, giyinme, yıkanma, şikayet ve talepler, dış dünya ile ilişkiler, yiyecek, tıbbî bakım, dinî hizmetler, yaşlara göre ayrım, personel, çalışma vs.) Bunun yanı sıra anılan Kurallar’da ceza, disiplin ve tehlikeli suçlara uygulanacak yaptırımlar da bulunmaktadır. Anılan Asgarî Standart Kurallar’ının özellikle çocuk suçluların tutulduğu kurumlar açısından bu Kurallar’a göre daha az etkili olduğunu düşünmek doğru olmaz.

Kural 27, kurumlarda tutulan çocukların doğal talepleri noktası üzerinde odaklanmaktadır (kural 27.1). Bunun yanı sıra kural 27.2’de ise onların yaş, cinsiyet ve kişiliklerinin gerektirdiği ihtiyaçlarına dikkat  çekilmelidir. Bu haliyle kural 27 amaçları ve içeriği açısından Hükümlülerin Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar ile uyumlu bir düzenleme getirmektedir.

28. Şartlı tahliyenin derhal ve sık sık uygulanması

28.1 Yetkili makam tarafından şartlı tahliyeye mümkün olan en kısa zamanda karar verilmeli ve bu yetki en geniş şekilde kullanılmalıdır.
28.2 Kurumlardan şartlı tahliyesine karar verilen çocuklar yetkili bir makam tarafından gözetim altında bulundurulmalı ve kendilerine toplumsal destek sağlanmalıdır.

Açıklama

Şartlı tahliyeye karar verebilme yetkisi kural 14.1’de sözü edilen yetkili makam ya da başka bir makam tarafından verilebilir. Burada önem taşıyan husus, “yetkili olan makamın” değil “doğru” olan makamın saptanabilmesidir.

Koşulların elverdiği ölçüde şartlı tahliyenin verilen hüküm müddetince sürdürülebilmesi tercih edilmelidir. Tatmin edici bir ıslah programından sonra kurumdaki tutuklulukları sırasında tehlikeli olarak bilinen suçlular bile mümkün olduğu takdirde şartlı tahliyeden yararlandırılmalıdırlar. Gözetim altında bulundurulmak koşuluyla salıverme gibi şartlı tahliye de yetkili makam tarafından tayin edilen bir süre için “iyi hal”, toplumsal programlara katılma ve yarım gün yurtlarda kalma gibi koşullarla yapılabilir.

Suçluların bir kurumdan şartlı tahliyeleri halinde gözetim memuru ya da başka bir memur tarafından (özellikle gözetim şartı ile salıvermenin henüz kabul edilmediği yerlerde) gerekli yardım sağlanmalı ve toplumsal destek özendirilmelidir.

29. Yarı kurumsal düzenlemeler

29.1 Yarım gün evlerde kalmak, eğitim veya gündüz eğitimi merkezleri gibi çocuğun toplumla yeniden bütünleşebilmesi için gerekli yarı kurumsal düzenlemelerin yapılması amacıyla çaba sarfedilmelidir.

Açıklama

Kurumsal bir ıslahtan sonraki dönemde ihtimamın önemi gözardı edilmemelidir. Bu Kural yarı kurumsal düzenlemelerin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Bu Kural aynı zamanda çocuk suçluların topluma yeniden başarı ile intibak edebilmeleri için önemli bir adım oluşturan rehberlik ve yapısal desteğin sağlanması amacıyla yeni bir dizi imkân ve hizmetin yürürlüğe konulması gereğine işaret etmektedir.

ALTINCI BÖLÜM
ARAŞTIRMA, PLANLAMA, POLİTİKA ÜRETME VE DEĞERLENDİRME

30. Politika üretme, planlama ve değerlendirmenin temeli olan araştırma

30.1 Etkili planlamanın ve politika üretiminin temeli olarak gerekli araştırmanın organize edilmesi ve geliştirilmesi için çaba gösterilmelidir.
30.2 Periyodik olarak çocuklar tarafından işlenen suçların ve kabahatlerin nitelikleri, istikameti ve nedenlerinin yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi için çaba gösterilmelidir.
30.3 Sistem içinde sabit bir araştırma mekanizması kurularak çocuklarla ilgili suçlar hakkında bilgi toplamak ve bunları değerlendirmek suretiyle çocuk ceza adaleti sisteminin geliştirilmesi ve reforma tâbi tutulması için gerekli çabalar gösterilmelidir.
30.4 Çocuk ceza adaleti sisteminin sistematik olarak geliştirilmesi ve planlanması ulusal kalkınma çabalarının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalıdır.

Açıklama

Araştırmanın çocuk ceza adaleti politikalarında temel ve önemli bir mekanizma olarak kullanılmasının nedeni, uygulamaları günü gününe izleyerek gelişmeler hakkında bilgilendirmek suretiyle sistemin sürekli ilerlemesini ve gelişmesini sağlamaktır. Araştırma ve politika arasındaki karşılıklı etkileşim, özellikle çocuk ceza adaleti uygulamalarında çok önemlidir. Gençlerin yaşam tarzındaki hızlı ve şiddetli değişimle nedeniyle bu kişiler tarafından işlenen suçların şekil ve boyutlarında da değişimler olmakta ve bu yüzden toplum ve adalet sistemi bu değişime kısa sürede yanıt verememektedir.

Belirtilen nedenlerle kural 30, çocuk ceza adaleti sistemi uygulamalarında ve politika saptanmasında araştırmayı sistemin bir parçası olarak öngörmüştür. Kural, planlama yapmanın ve düzenli olarak değerlendirmede bulunmanın her türlü kalkınma amaçları arasında en geniş yeri tuttuğuna dikkat çekmektedir.

Çocukların sorun ve ihtiyaçları ile çocuklar tarafından işlenen suçların istikametinin sabit bir şekilde değerlendirmeye alınması, doğru politikalar saptanması ve yeni yöntemler geliştirilmesinin hem resmî hem de kuruluşlar tarafından yapılacak araştırmalarda sadece adalet sistemi ile yüz yüze gelen çocukların değil, tüm çocukların da fikirlerinin alınması ilginç olur.

Planlama süreci, gerekli hizmetlerin oluşturulması için etkili ve adil bir sistemin gereğini vurgulamalıdır. Bu amaca ulaşabilmesi için çocukların gereksinimleri ve sorunları ile kesin önceliklerin tanımlanması bakımından geniş çerçeveli ve düzenli bir değerlendirme mekanizması gerekmektedir. Bu cümleden olmak üzere, özel yöntemler geliştirmek, geliştirilen bu yöntemlerin uygulanmasını denetlemek amacıyla çeşitli kaynaklar arasında işbirliği yapılmalı ve kamuoyu desteği sağlanmalıdır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [130.50 KB]

Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Tavsiye Kararı

0

Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Tavsiye Kararı, “Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Üye Devletlere Yönelik R(87) 18 Sayılı Tavsiye Kararı” adıyla Bakan Vekillerinin 17 Eylül 1987 tarihinde yapılan 410. Toplantısında kabul edilmiştir.

Tavsiye kararı, mahkemelerdeki iş yükü artışına karşı önlemler almayı, yargılamaların uzamamasını, suç içeren eylemlere karşı pratik ve daha etkili yollar bulmayı ve mevzuatın sadeleştirilmesini öngörmektedir. Soruşturma aşamasında uyulacak kurallar oluşturulması, kovuşturma aşamasında ve ceza mahkemelerinin yapılanmasında ortak prensipler geliştirilmesi, mahkeme dışı basit usullerle alternatif seçeneklerin yaratılması, basit suçlar için para cezaları ile yetinilmesi, duruşma usulüne ilişkin standartlar konulması, tutuklama hallerinde yargılamanın tamamlanması için kesin süreler konulması gibi hususlar tavsiye kararının kapsadığı konulardan bazılarıdır.

Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Tavsiye Kararı

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b. maddesinin hükümleri uyarınca;

Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında daha büyük bir birlik gerçekleştirmek olduğunu göz önünde bulundurarak;

Ceza adaletinin işleyişini hızlandırma ve sadeleştirme işleminde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin özellikle 5. ve 6. maddelerinde öngörülen şartları dikkate alınması gerektiğini göz önüne alarak;

Mahkemelere intikal eden ceza davalarının kabarıklığı ve özellikle hafif cezaları gerektirenler ile ceza yargılamasındaki uzunluğun neden olduğu sıkıntılara bakarak;

Suçlara karşı tepkideki gecikmelerin ceza hukukunu zayıflattığı ve uygun adalet idaresini menfi yönde etkilediğini göz önüne alarak;

Ceza adaletindeki gecikmelerin, yalnızca özel kaynakların tahsis edilmesi ile bu kaynakların verimli kullanımı ile giderilemeyip suç siyasetinin yürütülmesinde önceliklerin biçim ve içerik yönünden açıkça belirlenmesine de gerek vardır ve bu şunlarla sağlanabilir:

  • ithamda takdirilik ilkesini uygulayarak;
  • hafif suçlar ile kitle suçları için şu tedbirlerin öngörülmesi:
  • ceza kararnamesi,
  • savcılığa alternatif olarak yetkili makamlarca ceza işlerinde mahkeme dışı anlaşmalar sağlanması,
  • sadeleştirilmiş usuller,
  • normal adli usullerin basitleştirilmesi ile giderilebileceğini göz önüne alarak;

Avrupa Adalet Bakanlarının 10 Eylül 1981 tarihli Montrö Toplantısı Sonuçlarına bakarak, Üye ülke hükumetlerine, kendi anayasal ilkeleri veya hukuki örflerini dikkate alarak aşağıda belirtilen ilkeleri uygulamak üzere uygun görülecek bütün tedbirleri almalarını tavsiye eder:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

I. İthamda takdirilik

a. Takdiri kovuşturma ilkesi

1. Tarihsel gelişim ve anayasa elverdiğinde ithamda takdirilik ilkesi getirilmeli veya uygulama alanı genişletilmeli, aksi takdirde aynı amaca yönelik tedbirler geliştirilmelidir.

2. Takdiri nedenlerle takipsizlik kararı verme yetkisine yasada yer verilmelidir.

3. Bu ilke ışığında ancak savcılıkça suçluluğa ilişkin yeterli delil olduğunda takipsizlik kararı verilebilir.
4. Bu ilke kamu yararı gibi genel bir temele dayalı olarak uygulanmalıdır.

5. Bu yetkinin kullanımında, yetkili makam iç hukuka uygunluk bağlamında bütün vatandaşların yasalar önünde eşitliği ilkesi ile ceza adaletinin bireyselleştirilmesi ve özellikle aşağıdakilere göre hareket etmelidir:

  • suçun ciddiyeti, tabiatı, koşul ve sonuçları,
  • zanlının kişiliği,
  • mahkemece hükmedilecek muhtemel yaptırım,
  • mahkumiyetin suçlu üzerindeki etkileri,
  • mağdurun durumu.

6. Takipsizlik kararı, yalnızca ihtar veya ikaz içerikli sade ve basit olabileceği gibi zanlının bazı koşullara mesela davranış kuralları, para cezası, mağdurun tazmini veya gözetimli ertelemeye tabi tutulması koşulu ile de verilebilir.

7. Şartlı takipsizlik kararı söz konusu olduğunda, zanlının rızası alınmalıdır. Bu rızanın yokluğunda, savcılıkça başkaca bir nedenle itham düşünülmedikçe zanlı hakkındaki takip sürdürülmelidir.

Kararlaştırılan tedbire itiraz edilmediği veya 6. paragrafta öngörülen koşula uyulduğunda rıza var sayılır.
Bahsedilen rızanın serbestçe ve hiçbir zorlama olmaksızın verilmesini sağlayacak kurallar vazedilmelidir.

8. Genel olarak, takipsizlik kararı itham için yasal süreyle sınırlı olmak üzere geçici veya nihai olabilir.

9. Şartlı takipsizlik kararı verilmesi halinde, bu karar kişinin mükellefiyetini yerine getirmesiyle son bulur.

Zanlı suçunu itiraf etmedikçe, karar mahkumiyete denk bir işlem görmemeli ve diğer şeylerin yanı sıra, sabıka oluşmamalıdır.

10. Takipsizlik kararı, mümkün olduğunda müştekiye tebliğ edilmelidir.

11. Mağdur suç nedeniyle gördüğü zararı, hukuk veya ceza mahkemesinde tazmin cihetine gidebilmelidir.

12. Karar basit bir takipsizlik şeklinde ise, zanlıya tebligat gerekli değildir.

b. İthamda takdiriliğe benzer amaçlı tedbirler

Tarihsel gelişim ve anayasa doğrultusunda ithamda kanunilik ilkesini uygulayan devletlerce ithamda takdirilikten farklı olmasına rağmen, yine de ithamda takdiriliğe benzer amaçlı tedbirler tanıtılmalı ve bunların kullanımı genişletilmeli ve her şeyden öte:

i. kamu davasının şarta bağlı olduğu dava sayısı genişletilmeli, özellikle kamu yararı egemen olmadığında, ithamın mağdurun istemi veya rızası şartına bağlanabilmesi sağlanmalı;
ii. ithamda takdirilik sistemi için savcılıkça uygulanan usule benzer şekilde kullanılmak üzere hakimlere şartlı olarak erteleme veya sonlandırma yetkisi yasal olarak verilmelidir.

II. Ceza Kararnamesi, mahkeme dışı çözümler ve basit usuller

a. Hafif suçlar bakımından suç olmaktan çıkarma ve ceza kararnamesi

İdari ve cezai suç ayrımı yapan hukuk sistemlerinde, hafif suçlar olması koşuluyla özellikle trafik, vergi ve gümrük yasalarındaki kitle suçlarını suç olmaktan çıkarmak için gereken yapılmalıdır. Bu suçlar için maddi unsur manevi unsura göre öncelik arz ettiğinden (suç işleme niyeti), ilk etapta hakimin hizmetini gerektirmeyecek ceza kararnamesi veya yazılı usuller devletlerce kullanılmalıdır.

Zorlayıcı hiçbir fiziki tedbire, özellikle hürriyetten yoksun bırakmaya, başvurulmamalıdır.

Uygulanan yaptırım türü nakdi olmalı ve oranı yasal olarak saptanarak sabit veya maktu bir miktar olmalıdır. Hürriyetten yoksunluk dışındaki hak kısıtlamaları veya mahrumiyeti ancak yasal olarak öngörülen davalar için vazedilebilir. Bu nakdi cezalar, iş yükünün kabarıklığı göz önünde tutularak, suçu saptayan görevli tarafından mahallinde tahsil edilmeli veya sonradan yetkili idari veya adli makamca tahsili için otomatik veri işleme metodu ile tebligat ve tahsili işlemi yürütülmelidir.

Teklif niteliğindeki bu usul açık veya dolaylı kabul şeklinde para cezasını ödeme veya anlaşmaya uygun yaptırıma uymaya tabi olmalıdır. Dolaylı kabul halinde, bildirim usulü bildirim yapılan tarafın bütün haklarını açıkça koruyacak şekilde olmalıdır. Bu teklifi kabul veya buna uyumlu davranmak aynı sübutla ithamı önleyecektir (ne bis in idem).

Bu usul zanlının davasını yetkili adli makam önüne getirmek hakkını bertaraf etmemelidir.

b. Mahkeme dışı çözümler 

1. Anayasal gerekler ışığında üye devletler özellikle hafif suçlar için aşağıdaki ilkeler çerçevesinde yetkili makamların mahkeme dışı çözümlerine imkan verici şekilde yasaları gözden geçirmelidir:

2. Zanlıya önerilecek koşullar ve özellikle aşağıda sıralananlar yasalarca belirlenmelidir:

i. bir miktar paranın devlete veya bir kamu veya hayır kurumuna ödenmesi;
ii. suçla edinilen eşya veya menfaatin iadesi;
iii. çözüm öncesi veya onun bir kısmı olarak mağdura uygun bir tazminatın verilmesi.

3. Bu teklifi yapacak makamın yetkisi ile suç kategorileri yasaca belirlenmelidir. Yetkili makam, zanlının menfaatine olarak, yapılan teklife zanlıca vaki muhtemel itirazlara göre teklifi değiştirebilmelidir.

4. Makamlarca mahkeme dışı çözümlere özgü durumlar ile yasalar önünde eşitlik ilkesi gereğince mahkeme dışı çözümler için ödenecek miktarlar tablosu ve rehber kurallar belirlenmelidir. Bu amaçla anılan durumlar, rehber kurallar ve ödenecek miktarlar için tablolar yayınlanmalıdır.

5. Mahkeme dışı çözüm teklifi kabul etmek istemeyen zanlı, teklifi serbestçe göz ardı veya ret edebilmelidir.

6. Mahkeme dışı çözüm teklifinin zanlıca kabul ve şartlarının ifası itham hakkını kesin olarak bertaraf eder.

7. Makamlarca mahkeme dışı çözüm yetkilerinin nasıl kullanıldığı zanlıların ismi belirtilmeksizin yıllık raporlarda yer almalıdır.

c. Davanın durumları gereği hafif nitelikteki suçlara özgü basit usuller

1. Hafif suçlarda maddi gerçeğin iyice saptanmış olması ve zanlının suçu işlediğine kesin gözle bakılması halinde ceza kararnamesi usulünde olduğu gibi basit usulle, bir başka deyişle adli makamca yazılı usulle, duruşma yapılmaksızın hüküm niteliğinde karar verilmelidir.

2. Ceza kararnamesi, zanlının bu kararnameyi kabul etmesinin sonuçları hakkında bilgilenmesi için açıklamayı içermelidir. Kendisine arzu ettiğinde hukuki danışmanlık için makul bir süre tanındığı açık bir dille duyurulmalıdır.

3. Ceza kararnamesine konu olabilecek yaptırımlar, hürriyeti bağlayıcı ceza dışında para cezası ile hak kaybıyla sınırlı tutulmalıdır.

4. Sanığın ceza kararnamesine rızası açık veya zımni olabilir ve bu durum kararnameyi mahkemece normal olarak verilen hüküm değerinde bütün hukuki sonuçları ile (ne bis in idem ilkesinin uygulanması, infaz kabiliyeti, adli sicilde sabıka tesisi) geçerli yapar.

5. Sanığın ceza kararnamesine, sebep göstermeksizin yapabileceği itiraz, talimatı ipso facto geçersiz yapmakta ve reformatio in peius durumunun uygulanmasını yasaklamaksızın normal usul işlemlerine başvuru ihtiyacını ortaya koymaktadır.

6. Ceza kararnamesinden bağımsız olarak zanlının alternatif yaptırıma hükmedilmesini istemesi halinde savcının itiraz etmemesi, hakimin de bu talebi tavsiyeye şayan görmesi halinde duruşma yapılmadan karar verilebilmelidir.

III. Normal adli usullerin basitleştirilmesi

a. Duruşma öncesi ve duruşmada adli soruşturma

1. Adli makamca dava mahkemeye intikal etmeden yapılan soruşturmalar sanık için bir güvence ise de, genelleştirilmemeli veya zorunlu olmamalıdır.

2. Adli makamca yapılacak böyle ön soruşturmalar dava hazırlığının tamamlanması ile sonradan zanlının suçluluğu veya masumiyetini tespit bakımından yararlı olacak davalarla sınırlı tutulmalıdır.

3. Adli makamca ön soruşturmanın yararlı olup olamayacağı, kolluk kovuşturmaları, davanın ağırlığı, giriftliği ve sanık tarafından maddi gerçeklere karşı çıkılıp çıkılmadığı göz önüne alınarak belirlenmelidir.

4. Ön soruşturmada gereksiz formalitelerden kaçınarak, özellikle sanığın maddi gerçeklere karşı çıkmadığı davalarda tanıkların bir duruşmada dinlenmesinden kaçınılmalıdır.

5. İlgili adli makam, ön soruşturmayı yararlı görmediğinde dava doğrudan mahkemeye gönderilmelidir.

6. Adli soruşturmaya yer verilen sistemlerde bunun terk edilmesi üç aşamalı güvencelerle sağlanmalıdır:
  •  kolluk evresinde adli makam kolluk faaliyetlerini yönlendirmekte ve kontrol etmekte veya zanlının hakları geniş ölçüde göz önüne alınmaktadır;
  • zanlılar kolluk kovuşturmaları tamamlanıp mahkeme önüne çıkarılmalarına kadar nezarette oldukları hallerde, bu eylem bağımsız bir veya birden fazla hakimce
    denetlenmelidir;
  • duruşma sırasında, mahkeme ithamların geçerliliğini belirlemek için duruşmada etraflı soruşturma yapabilmeli ve yararlı gördüğünde ek kovuşturmalar için bağımsız bir adli makamı görevlendirmelidir;

7. Anayasal ve hukuki gelenekler elverdiğinde, “suç ikrarı” usulü ile zanlı, sürecin erken bir evresinde aleni olarak kendine karşı yapılan ithamı kabul veya redde imkan vermek üzere hakim huzuruna çıkartılmalı veya benzer usuller ihdas edilmelidir. Bu tür davalarda, duruşma hakimi soruşturma sürecinden kısmen veya tamamen vazgeçerek doğrudan suçlunun kişiliğine eğilerek, yaptırıma ve uygun olduğunda tazmine hükmedebilmelidir.

8.

i. “Suç ikrarı” usulü mahkemece aleni duruşmada icra edilmelidir.
ii. Suçlu tarafından kendisine yapılan ithama karşı müspet cevap gelmelidir.
iii.”Suç ikrarı” usulünde yaptırıma hükmetme öncesinde hakime davanın taraflarını inleme fırsatı verilmelidir.

9. Sanığın suçunu itiraf etme arzusuna rağmen duruşmada soruşturma sürecine devam edildiğinde, soruşturma duruşma öncesi yapılan usul işlemleri göz önüne alınarak maddi gerçeği tespit etmek üzere mutlak olarak gerekli olan adımlarla sınırlı tutulmalıdır. Özellikle adli makam önünde dinlenen tanıkların mümkün olduğunca yeniden dinlenmesinden kaçınılmalıdır.

b. Duruşma usulü

1. Suçlar nerede işlenmiş olursa olun, her üye devlet yasasınca, farklı mahkemelerce birbirini takip eden kararların verilmesini önlemek için sanığa ait davaların birleştirilmesi sağlanmalıdır.

2. Duruşmada gereksiz bütün formaliteler giderilmelidir. Özellikle usul işlemlerinin geçersiz olabilmesi yalnızca kesin olarak tanımlanan hallerde, bu usul gereklerine riayetsizlik savunma veya ithamın menfaatlerine gerçek bir zarar verdiğinde söz konusu olabilecektir.

3. Üye devletler, en azından hafif suçlarda hükmedilecek yaptırımı da göz önüne alarak sanığın gıyabında davanın görülüp karara bağlanmasına, sanığın bundan, uygun olarak, duruşma tarihi ile kendisini hukuki olarak temsili hakkında bilgilendirilmesi halinde yasal imkan verilmesini sağlamalıdır.

c. Duruşma zabıtları ve adli kararların verilmesinde basitleştirme

1. Sanığın tutuklu olması halinde, mahkemece sınırları kesin olarak belirlenmiş bir zaman dilimi içinde karar verilmelidir.

2. Duruşma manyetik teybe kaydedildiğinde veya dosyadakilerden farklı yeni bir maddi gerçek görülmediğinde, duruşmanın yazılı zabıtları en azla sınırlı tutulmalı ve yalnızca özet zabıtla yetinilmelidir.

3. Anayasa izin verdiğinde, davaların ciddi olmaması veya tarafların mutabık kalması halinde mahkeme, hükmün yazılı olması mükellefiyetinden muaf tutularak dosyaya yalnızca tespit edilenler kaydedilmelidir.

4. Hükmün yazılı olması gerektiği diğer davalarda ise, kararda tarafların gerekli gördüğü bilgiler, temyiz veya hükmü infaz edecek yabancı makamlar için gerekli olan bilgiler, gerekçeler, suçluluğa ilişkin karar ve uygun olduğu hallerde yaptırım ve zarar gören için tazminat yer almalıdır. Hükümde soruşturma, maddi gerçekler ve tarafların iddiaları açısından yazılı olarak sundukları yazılı özet veya teyp kaydına atıfta bulunulmalıdır.

5. Hükmün geniş olarak aleni duruşmada okunması kuralı olduğunda da, bu kural yumuşatılarak, mesela mahkemenin – davanın heyet tarafından görülmesi halinde mahkeme reisinin yokluğunda bir hakimce – suçluluk, ceza ve tazmine ilişkin olanını yüksek sesle okumasına izin verilmelidir.

6. Kararlar ve celplerin tebligatı posta da dahil olmak üzere, basit, hızlı usullerle yapılmalıdır. Gerekli olduğunda adli sürecin başlangıcında, sanığın, bütün haberleşme ile tebligatın duruşma bitimine kadar gönderileceği resmi bir adres göstermesi mecbur tutulabilir.

d. Mahkemelerin oluşumu ve uzmanlaşma

1. Genel bir ilke olarak, üye devletlerdeki anayasal ve hukuki örf elverdiğince mahkemelerin oluşumu, isnat edilen suçun ciddiyeti, tabiatı, teknik yönü ve giriftliği göz önüne alınarak tayin edilmelidir.

2. Duruşmaya profesyonel hakimler heyetince bakıldığında, heyetteki hakim sayısı en aza indirilmeli, davanın ciddiyeti izin verdiğinde duruşma tek hakimce yürütülmelidir.

3. Jürili duruşmalar ise, belirlenmiş çok ciddi suç türüyle sınırlı tutulmalıdır. Yargılama, jürinin görevini kolaylaştıracak şekilde düzenlenerek, başlangıçta mümkün olduğunca açık bir şekilde hüküm için üzerinde düşünecekleri hususlar ile ilgili mevzuat jüriye bildirilmelidir.

4. Suçluluk konusu, ister jüri veya profesyonel hakimler heyeti veya halktan seçilen kişilerin profesyonel hakimlerle verdiği kararla belirlensin karar, oy birliği mecburiyeti olmaksızın basit veya vasıflı ekseriyetle verilmelidir.

5. Ekonomik suçları içeren dava türlerinde teknik olarak oldukça girift olan delil toplanması, uygun eğitim, bilgi ve deneyim sahibi görevliler ile hakimlere verilmelidir.

6. Anayasa izin verdiğinde bu davalara, uygun olduğu hallerde, bunların tabiat ve giriftliğinden kaynaklanan zorlukları aşabilmek için özel olarak üzere kurulmuş itham ve soruşturma makamlarınca ve mümkünse mahkemelerce bakılmalıdır.

7. İtham, soruşturma ve davaların yargılanma makamlarına gerektiğinde sosyal psikoloji, tıp, psikiyatri, muhasebe, ekonomi, maliye veya adli tıp alanlarındaki yeter sayıda uzmanların yardımları sağlanarak suçun artan teknik yönü ve delil toplanmasıyla ilgili zorlukları aşabilmeleri sağlanmalıdır.

(Bu Tavsiye Kararı kabul edildiğinde Federal Almanya Cumhuriyeti Temsilcisince, Bakan Vekillerinin toplantılarına yönelik Usul Kurallarının 10.2.c no’lu Maddesi uyarınca, Tavsiye Kararının 11.a.3 ile 11.a.4 no’lu Maddelerine hükümetinin uyup uymama hakkını saklı tutmuştur. )

Zeytin Dalı Uzatmak

0

Zeytin Dalı Uzatmak, sözlük anlamı ve toplumdaki yaygın kullanımı ile, barışa davet etmek ve orta bir yolu bularak barışı sağlamak için çalışmak anlamında kullanılmaktadır. Zeytin ağacına, düşmanların bile kıyamayacağı düşünüldüğü için barışın sembolü olduğu belirtilmektedir.

Bu deyimin kaynağı birkaç şekilde izah edilmektedir. Bunlardan birincisi Eski Ahit mitolojisidir. Bu kaynağa göre, Nuh peygamber tufan biraz durulduktan sonra geminin güvertesinden bir beyaz güvercin uçurmuş ve bu beyaz güvercin bir müddet sonra ağzında bir zeytin dalıyla gemiye geri dönmüş, gemide bulunanlar tufanın bittiğini ve suların çekildiğini anlamışlardır.

Ağzında zeytin dalı olan beyaz güvercin eskiden beri barışın sembolü olarak anılagelmiştir. Nuh Tufanı sonrasında suyun üstünde beliren ilk nesnenin zeytin dalı olduğu ve tanrının önce sinirlenip yok etmek istediği insanlığa olan öfkesinin daha sonra geçtiği ileri sürülür. Tufandan çıkan ilk nesne olan Zeytin Dalının tufandan kurtulan insan ve hayvanlarla  kurulacak olan yeni hayatın simgesi olduğu düşünülür.

Zeytin Dalı Uzatmak kavramı Yunan mitolojisinde de kendine yer bulmuştur. Zeytinin en bol olduğu bölgelerden biri olan Ege’de bu kavramın ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Bu mitolojiye göre, Zeus, kendisine en değerli hediyeyi veren kişiye kentin koruyuculuğunu vermeyi vaat etmiş ve bir yarışma düzenlemiş, yarışma sonucunda denizlerin tanrısı Poseidon, Zeus’a uzak diyarlara ve başka kıtalara dahi uçarak gidebilen ve savaşta asla yenilmeyecek bir at armağan etmiş, Athena ise Zeus’azeytin ağacı hediye etmiş, yarışma büyük rekabetle geçmiştir. Dünyanın en güzel hediyelerini veren Athena ve Posedion’dan birini seçecek olan Zeus, dünyanın en uzak bölgelerine gidebilecek yenilmez savaşçı bir at ile zeytin ağacı arasındaki seçimde zorlanmış, ancak Zeus ile diğer tanrı ve tanrıçalar zeytin ağacı karşısında büyülenerek tercihlerini zeytin ağacından yana kullanmışlardır. Mitolojiye göre Poseidon bile zeytin ağacından etkilenmiştir ve aralarındaki çekişmeye rağmen zeytin ağacının üstünlüğünü kabul etmiş, Posedion’un pozitif tavrı sebebiyle Athena, zeytin ağacından bir dal kırarak Poseidon’a vermiş ve aralarındaki hasımlık zeytin dalının güzelliği karşısında yok olmuş, barış gerçekleşmiş, kentin koruyucusu unvanını alan Athena’nın adı Atina kentine verilmiştir. Yunan mitolojisine göre zeytin dalı uzatmak deyimi bu hikayeden gelmektedir.

Ağır Ceza Mahkemeleri

0

Ağır Ceza Mahkemeleri, bir başkan ve iki üye ile toplanarak karar veren, kanunda özel olarak belirtilen ağır ceza suçlarını yargılayan ceza mahkemesidir. Tüm kararlar müzakere yolu ile alınmakta, mahkeme başkanı müzakereyi yönetmekte, karara katılacak hakimler görüşünü söylemekte ve kanunun öngördüğü istisnai haller dışında oyçokluğu ile karar alınabilmektedir.

Ağır Ceza mahkemeleri, her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığın tarafından kurulmaktadır.

Ağır Ceza Mahkemeleri  Türk Ceza Kanununda yer alan yağma, irtikap, resmi belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık ve hileli iflas suçları, Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakan mahkemelerdir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın birinci derece mahkeme olarak yargılayacağı kişiler Ağır Ceza Mahkemesinin görevi dışındadır.

Ağır ceza mahkemesi, kanunlarda belirtilen ceza miktarı bakımından en ağır suçlara bakan ilk derece ceza mahkemesidir. Ağır ceza mahkemesinin görevi, 5235 Sayılı Ceza Kanununun 12. maddesinde düzenlenmiştir. Suçun niteliği ve cezanın miktarı bir suçun ağır ceza mahkemesinde yargılanıp yargılanmaması belirleyicidir.

Ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamına girdiği açıkça belirtilmeyen suçlara asliye ceza mahkemesi bakmakla görevlidir. Sanık, 18 yaşından küçük ise, yargılama görevi çocuk ağır ceza mahkemesi tarafından yerine getirilmektedir. Gerek Asliye Ceza Mahkemesi ve gerekse Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçlarda; savcılık soruşturması aşamasında mahkeme tarafından verilmesi gereken tüm kararlar Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilmektedir.

Ağır Ceza Mahkemelerinin Görev Alanındaki Suçlar

Türk Ceza Kanunu dışındaki diğer kanunlarda özel olarak belirtilmediği sürece; kanunun 148 ve 149. maddesinde tanımlanan yağma suçu, 81 ve 82. maddelerde tanımlanana kasten adam öldürme suçu, 87. maddede belirtilen “neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu”, 85. maddede belirtilen taksirle ölüme neden olma suçu, 250. maddede belirtilen irtikap suçu, 247. maddede belirtilen zimmet suçu, 252. maddede tanımlanana rüşvet suçu, 204. maddedeki resmi belgede sahtecilik suçu, 158. maddede tanımlanan dolandırıcılık suçu ve 161. maddede cezalandırılması öngörülen hileli iflas suçları ağır ceza mahkemesinin görev alanındadır. Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren propaganda yapma suçu ve örgüt üyeliği suçu ağır ceza mahkemesinin yargılama alanındadır.

Ceza türleri ve miktarı bakımından; ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren tüm suçlara ağır ceza mahkemeleri bakmaktadır.

Ağır Ceza Mahkemelerinin Kararlarına İtiraz, İstinaf ve Temyiz 

Ağır Ceza Mahkemelerinin tutuklama, yakalama, el koyma ve tutukluluğun devamı gibi kararları ile ara kararları ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları aleyhine itirazlar tefhim veya tebliğden itibaren yedi gün içinde, aynı yerdeki diğer ağır ceza mahkemelerine yapılmaktadır. Aynı yerde birden çok ağır ceza mahkemesinin bulunduğu durumlarda itirazlar numara olarak kendisini izleyen daireye; son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir.

Ağır Ceza Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı istinaf kanun yolu öngörülmüştür.  15 yıl ve daha fazla hapis cezaları istinaf mahkemesi tarafından kendiliğinden temyiz incelemesine tabi tutulmaktadır. Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından verilen ve kesin olmayan tüm kararlar taraflar ve cumhuriyet savcısının talebi ile istinaf incelemesine konu olmaktadır. Kanunun öngördüğü sınırlar içinde İstinaf Mahkemeleri’nin vermiş olduğu kararlar Yargıtay incelemesine tabi tutulmaktadır.

Barış, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklere İlişkin Eğitim

0

Uluslararası Anlayış, İşbirliği ve Barış için Eğitim ile İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerle ilgili Eğitime İlişkin Tavsiye Kararı  (The Recommendation concerning education for international understanding, co-operation and peace and education relating to human rights and fundamental freedoms)

19 Kasım 1974

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun 17 Ekim – 23 Kasım tarihleri arasında Paris’te gerçekleştirilen Genel Konferansın 18. oturumunda,

Uluslararası anlayışı, işbirliğini, barışı ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygıyı desteklemek amacıyla, devletlerin Birleşmiş Milletler Antlaşmasında, UNESCO Anayasası’nda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve Savaş Kurbanlarının Korunmasına Yönelik 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmelerinde ileri sürülen amaçları eğitim yoluyla gerçekleştirme konusunda üzerlerine düşen sorumluluğuna dikkat ederek,

Üye Devletlerde,  adalet, özgürlük, insan hakları ve barışın geliştirilmesi adına herkesin eğitimini garanti etmek için düzenlenen herhangi bir aktiviteyi cesaretlendirmek ve desteklemek için UNESCO’ya düşen sorumluluğu teyit ederek,

UNESCO ve Üye Devletlerin etkinliklerinin bazen, sayıları artmakta olan ilköğretim öğrencilerinin, öğrencilerin, eğitimlerine devam eden genç ve yetişkinlerin ve eğitimcilerin sadece küçük bir azınlığı üzerinde etkisinin olmasına ve eğitim programının ve uluslararası eğitim yöntemlerinin her zaman katılımcı genç ve yetişkinlerin hevesli eylemleri ve ihtiyaçlarına uyum sağlamamasına işaret ederek,

Buna ek olarak, birçok hususta halen bildirilen düşünceler, deklare edilen amaçlar ile gerçek durum arasında yaygın bir dengesizliğin var olduğuna işaret ederek,

On yedinci oturumda, bu eğitimin Üye Devletler için bir tavsiye kararının konusu olması gerektiği kararlaştırılmış olarak,

1974 Yılı Kasım ayının 19. gününde işbu tavsiye kararı alınmıştır.

Genel Konferans, Üye Devletlerin, bu tavsiye kararında öne sürülen ilkeleri kendi bölgeleri içerisinde yürürlüğe koymaları için, yasal ya da her bir devletin anayasal uygulamasına uygun olmasını gerektiren diğer adımların atılarak aşağıdaki hükümleri uygulamaları gerektiği tavsiyesinde bulunmaktadır.

Genel Konferans; bu tavsiye kararıyla, Üye Devletlerin otoritelerinin, okul eğitiminden sorumlu kişilerin ve bölümlerin, yükseköğrenim ve okul-dışı eğitimin, öğrenciler ve gençlik hareketleri gibi gençler ve yetişkinler arasında eğitimsel çalışma yürüten çeşitli organizasyonların, okul aile birliklerinin, öğretmen dernekleri ve ilgili diğer toplulukların dikkatini çekme tavsiyesinde bulunmaktadır.

Genel Konferans, Üye Devletlerin Genel Konferans tarafından kararlaştırılacak tarihlerde ve formda olmak üzere, bu tavsiye kararı gereğince alınan eylemlere ilişkin Genel Konferans’a rapor sunmalarını tavsiye etmektedir.

I. Terimlerin Önemi

1. Bu tavsiye kararının amaçları için:

(a) “Eğitim” kelimesi kişisel kapasitelerin, tutumların, yeteneklerin ve bilgilerin tümünün ulusal ve uluslararası toplumlarda ve onların yararına olacak şekilde, bireylerin ve sosyal grupların bilinçli bir gelişmeyi öğrenmeleri yoluyla ortaya çıkan sosyal yaşam sürecinin tamamı anlamına gelir. Bu süreç özel faaliyetlerle sınırlandırılamaz.

(b) “Uluslararası anlayış”  “işbirliği” ve “barış” terimleri, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı gösteren, farklı sosyal ve politik sistemlere sahip devletler ve insanlar arasındaki dost yanlısı ilişkiler ilkesine dayalı olan bölünemez bir bütünlük olarak düşünülür. Bu tavsiye kararı metninde, bu terimlerin farklı çağrışımları bazen kısa ve öz bir ifadeyle “uluslararası eğitim” olarak bir araya getirilir.

(c) “İnsan hakları” ve “temel özgürlükler”, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Sivil ve Siyasi Politik Haklar Uluslararası Sözleşmelerinde tanımlanan kavramlardır.

II. Kapsam

2. Bu tavsiye kararı eğitimin tüm aşamalarını ve şekillerini ilgilendirir.

III. Temel İlkeler

3. Eğitim,  Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda, UNESCO Anayasası’nda ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, özellikle 26. Madde’nin 2. Paragrafında geçen “Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini, insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlenmesini amaç olarak almalıdır. Eğitim bütün uluslar, ırklar ve dini topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu güçlendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.” ifadesi ortaya konulan hedefler ve amaçlarla aşılanmalıdır.

4. Her bireyin, paragraf 3’de belirtilen hedeflerin yerine getirilmesine aktif olarak katkıda bulunmasını sağlamak; bireylerin ve toplumların yaşamlarını etkileyen dünya problemlerini çözmede uluslararası dayanışma ve işbirliğini geliştirmek için aşağıdaki hedefler eğitimsel politikalara yol gösteren temel prensipler olarak değerlendirilmelidir:

(a) Eğitimdeki her seviyede ve onun tüm biçimlerinde uluslararası bir boyut ve küresel bir bakış açısı;

(b) Etnik kültürler ve diğer ülkelerin kültürleri de dâhil olmak üzere,  bütün insanlara, onların kültürlerine, uygarlıklarına, değerlerine ve yaşam biçimlerine karşı saygı ve anlayış;

(c) Halklar ve uluslar arasındaki küresel işbirliğinin geliştirilmesine dair farkındalık;

(d) “Öteki”yle iletişim yeteneği;

(e) Sadece hakları değil, aynı zamanda bireylerin, sosyal grupların ve ulusların her birinin diğerine yönelik yükümlü oldukları görevlere dair bilinç/farkındalık;

(f) Uluslararası dayanışma ve işbirliğinin gerekliliğini anlama;

(g) Kendi toplumunun, ülkesinin ve bütünüyle dünyanın problemlerini çözmede yer almaya bireysel olarak hazır bulunma/istekli olma.

5. Öğrenme, eğitim, bilgilendirme ve eylemin bir bileşiminden oluşan uluslararası eğitim uygun bir şekilde bireyin entelektüel ve duygusal gelişiminin ilerlemesine katkıda bulunmalıdır. Daha az imkâna sahip gruplara ilişkin, sosyal sorumluluk duygusu ve dayanışmayı geliştirmeli ve günlük uygulamada eşitlik ilkelerinin gözlemine önderlik etmelidir. Aynı zamanda, bireyin, problemlere yönelik, ulusal ve uluslar arası bir düzeyde eleştirel bakış açısı edinmesini sağlayan nitelik, kabiliyet ve beceriler geliştirmesine; gerçekleri, düşünce ve fikirleri anlama ve açıklamasına; bağımsız tartışmaları kabul etmesine ve bu tartışmalarda yer almasına; herhangi bir tartışmaya uygulanabilir basit prosedür kurallarını gözlemlemesine ve değer yargılarını ve kararlarını ilgili gerçek ve etkenlerin rasyonel analizine dayandırmasına yardımcı olmalıdır.

6. Eğitim; yayılma, saldırı ve hâkimiyet kurma amaçları için savaşa başvurmanın ya da baskı kurma amacıyla şiddet ve güç kullanmanın kabul edilemezliğini vurgulamadır ve barışın sürekliliği için her bireyin kendi sorumluluklarını anlamasını ve üstlenmesini sağlamalıdır. Dünya barışının güçlendirilmesine ve uluslar arası anlayışa; sömürgecilik ve yeni dönem-sömürgeciliğin her şekline ve manifestosuna karşı mücadele etme aktivitelerine; ve bu tavsiye kararının amaçlarına ters düşen, ırkçılığın her çeşidine ve biçimine, faşizme, ulusal ve ırksal nefret geliştiren diğer ideolojilerin yanı sıra ırk ayrımına karşı mücadeleye katkıda bulunmalıdır.

IV. Ulusal politika, planlama ve yönetim

7. Her Üye Devlet, uluslararası anlayış ve işbirliğine; adil barışın sürekliliği ve gelişimine; sosyal adaletin oluşturulmasına; insan hakları ve temel özgürlüklere ve bunun uygulanmasına saygı gösterilmesine;  önyargıların, yanlış anlamaların, eşitsizliklerin ve bu amaçların başarısını engelleyen bütün adaletsizlik türlerinin yok edilmesine katkılarını güçlendirmeyi ve eğitimin her formunda eğitimin yararını artırmayı hedefleyen ulusal politikaları formüle etmeli ve uygulamalıdır.

8. Üye Devletler, Millî Komisyonlar ile işbirliği içinde, bakanlıklar ve bölümler arasında ve uluslararası eğitimde düzenlenmiş eylem programlarının planlama ve yürütme çabalarının koordinasyonunda işbirliği ve beraberliği sağlamak için adım atmalıdırlar.

9. Üye Devletler, kendi yasal hükümleriyle tutarlı olarak, bu tavsiye kararını uygulamak için gerekli finansal, yönetsel materyal ve moral desteği sağlamalıdırlar.

V. Öğrenme, öğretme ve eylemin belirli yönleri

Etik ve bireysel yönü

10. Üye Devletler, öğrenme ve öğretme sürecinde, ulusların ve insanların eşitlik ve gerekli dayanışmanın farkına varılmasına dayalı tavır ve davranışları güçlendirmek ve geliştirmek için uygun adımları atmalıdırlar.

11. Üye Devletler, eğitimin her düzey ve biçimdeki günlük uygulamasında İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşmenin ilkelerine başvurarak ve böylece her bir bireyin kişisel olarak eğitimin belirlenen yönde genişletilmesi ve yenilenmesine katkıda bulunmasını sağlayarak, bu ilkelerini her bir çocuğun, her bir gencin ya da yetişkinin kişiliğinin gelişmesinde tamamlayıcı kısım olduğunu garantilemek için adım atmalıdırlar.

12. Üye Devletler, eğitimcileri, öğrencilerle işbirliğiyle, aileleri, ilgili kurumları ve toplumu, çocukların ve yetişkinlerin yaratıcı hayal güçlerine ve onların sosyal aktivitelerine hitabeden yöntemler kullanmaya ve böylece onları, sosyal görevlerini gerçekleştirmek ve diğerlerinin haklarını tanıyıp, bu haklara saygı duyarken hak ve özgürlüklerini uygulamaya hazırlamak için teşvik etmelidirler.

13. Üye Devletler, temel problemleri çözme prosedürlerinden haberdar olmak ve toplumun kültürel yaşantısında ve kamu ilişkilerinde yer almak için, eğitimin her aşamasında, her insanın işlem yöntemi bilgisi ve yerel, ulusal ya da uluslararası kamu enstitüleri çalışmaları bilgisi edinmesini sağlayan aktif bir yurttaşlık öğretimini desteklemelidirler. Her nerede mümkünse, bu katılım, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde problemleri çözmek için eğitim ve eylemi giderek daha çok birleştirmelidir.

14. Eğitim, ülkeler arasındaki zıtlık ve gerilimlerin altında yatan ekonomik ve politik bir doğanın tarihsel ve çağdaş etkenlerinin eleştirel analizini ve anlayış, uluslararası işbirliği ve dünya barışının gelişimine asıl engel oluşturan bu zıtlıkların üstesinden gelme yolları çalışmasını içermelidir.

15. Eğitim insanların gerçek çıkarlarını ve bu çıkarların savaşları körükleyen, ekonomik ve politik gücü elinde bulunduran tekelci grupların çıkarlarıyla uyuşmazlığını vurgulamalıdır.

16. Öğrencilerin katıldıkları çalışmaların ve eğitimsel kurumun düzenlenmesinde, öğrenci katılımı bireysel eğitimde bir etken ve uluslararası eğitimde önemli bir unsur olarak düşünülmelidir.

Kültürel Yönler

17. Üye Devletler, aralarındaki farklılıkların karşılıklı olarak takdir edilmesini cesaretlendirmek için farklı kültürlerin, onların karşılıklı etkileşiminin, yaşama biçimlerinin ve perspektiflerinin öğrenilmesini eğitimin değişik tür ve aşamalarında yaygınlaştırmalıdırlar. Bu tür bir öğrenim, diğer şeylerin arasında, uluslararası ve kültürlerarası anlayışın yaygınlaştırılması anlamında yabancı dillerin, uygarlıkların ve kültürel mirasların öğretilmesine gereken önemi vermelidir.

18. Eğitim, hem güç kullanımına dayalı uluslararası ilişkileri, haksızlığı, refah-eşitsizliğini ve insanın hayatta kalmasını etkileyen temel problemleri sürdüren ve şiddetlendiren şartların bozulmasına, hem de onları çözmeye yardımcı olabilecek uluslararası işbirliği önlemlerine doğru yönlendirilmelidir. Bu bağlamda mutlaka disiplinler arası bir nitelikte olması gereken eğitim, şu gibi problemlerle ilişkilendirilmelidir:

(a) insanların hak eşitliği ve özgür irade hakları;

(b) barışın sürekliliği; farklı savaş türleri ve bu savaşların sebepleri ve etkileri; silahsızlanma; bilim ve teknolojinin savaş gibi amaçlar ve barış ve süreçteki amaçlar doğrultusunda kullanımının kabul edilmezliği; ekonominin doğası ve etkisi, ülkeler arasındaki kültürel ve politik ilişkiler ve özellikle barışın sürekliliği için bu ilişkilerde uluslararası hukukun önemi;

(c) mültecilerin de hakları dâhil olmak üzere, insan haklarının gözlemi ve uygulamasını sağlamak için harekete geçme;  ırkçılık ve ırkçılığın yok edilmesi; ayrımcılığın her biçimiyle savaşma;

(d) ekonomik büyüme ve sosyal gelişme ve bunların sosyal adaletle ilişkisi; sömürgecilik ve sömürge kolonilerinden çekilme; gelişmekte olan ülkelere yardım etme yolları ve araçları; okuma-yazma bilmemeye karşı mücadele; hastalık ve kıtlığa karşı seferberlik; daha iyi bir hayat kalitesi ve erişilebilir en yüksek sağlık standardı için mücadele; nüfus artması ve buna bağlı sorunlar;

(e) doğal kaynakların kullanımı, yönetimi ve muhafaza edilmesi, çevre kirliliği;

(f) insanlığın kültürel mirasının korunması;

(g) Birleşmiş Milletler sisteminin, eylemlerini ilerletmek ve güçlendirmek için bazı problem ve olasılıkları çözme çabalarındaki eylemlerinin rolü ve yöntemleri.

19. Uluslararası ilişkilerde yer alan, artarak çeşitlenen görev ve sorumlulukların uygulanmasıyla doğrudan ilgili olan bu bilim ve disiplinlerin çalışmalarını geliştirmek için adımlar atılmalıdır.

Diğer Yönler

20. Üye Devletler, eğitimsel yetkilileri ve eğitimcileri; bu tavsiye kararıyla paralel olarak planlanan, insan haklarında ve uluslararası işbirliğinde uygulanmasında yer alan konuların karmaşıklığına uyarlanmış, disiplinler arası, probleme yönelik, karşılıklı etki, destek ve dayanışma düşüncelerini örnekleyen bir eğitim vermek için cesaretlendirmelidirler. Bu tür programlar belirli eğitimsel hedeflerin yeterli araştırma, deneme ve tanımına dayandırılmalıdır.

21. Üye Devletler, uluslararası eğitim aktivitesinin özellikle ilişkilerdeki hassas ya da patlamaya hazır sosyal problemleri içeren durumlarda, örneğin, eğitime ulaşmada belirgin fırsat eşitsizliklerinin olduğu yerde, yürütüldüğünde, özel dikkat ve kaynak gerektirdiğini, garanti etmeye gayret göstermelidirler.

VI. Eğitimin çeşitli sektörlerinde eylem

22. Eğitimin her seviyesinde ve şeklinde uluslararası ve kültürlerarası bir boyut geliştirmek ve aşılamak için çabalar arttırılmalıdır.

23. Üye Devletler, uluslararası eğitim programlarını, UNESCO’nun yardımıyla, yürüten Ortak Okullar deneyiminden yararlanmalıdırlar. Üye Devletlerdeki Ortak Okullar ile ilgili olanlar, diğer eğitimsel enstitü programı ve sonuçlarının genel uygulaması yönündeki çalışmayı genişletme çabalarını güçlendirmeli ve yenilemelidirler. Diğer Üye Devletlerde, benzer eyleme bir an önce başlanılmalıdır. Aynı zamanda, başarılı uluslararası eğitim programları yürütmüş olan diğer eğitimsel enstitüler deneyimi de çalışılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.

24. Irk üzerine davranışlar gibi temel davranışların sıklıkla okul öncesi dönemde şekillenmesi nedeni ile Üye Devletler okul öncesi eğitim konusunda bu tavsiye kararının amaçlarına cevap verecek aktiviteleri teşvik etmelidirler.

Bu bağlamda, ebeveynlerin tutumları, çocukların eğitimi için önemli bir etken olarak dikkate alınmalıdır ve paragraf 30’da bahsi geçen yetişkin eğitimi, ebeveynlerin okul-öncesi eğitimdeki rolleri için hazırlığına özel bir önem vermelidir.

İlk okul, oyunları da içeren çeşitli durumlarda, çocukların kendi haklarının farkına varmalarına, sorumluluklarını kabul ederlerken kendilerini ortaya koymalarına imkan verecek, onların daha büyük toplumlara-aileye, okula, sonra yerel, ulusal, ve dünya toplumlarına ait olma duygusunu doğrudan deneyimle geliştirecek ve genişletecek şekilde, kendi karakteri ve değeri olan sosyal bir ortam olarak tasarlanmalı ve düzenlenmelidir.

25. Üye Devletler, öğretmen ve öğrencilerin yanı sıra ilgili otoriteleri, bu tavsiye kararının hedeflerinin başarısına daha etraflıca katkı sağlayabilsin diye, lise sonrası ve üniversite eğitiminin nasıl geliştirilmesi gerektiğini periyodik olarak yeniden incelemeleri için harekete geçirmelidirler.

26. Yükseköğrenim, tüm öğrenciler için, onların çözmeye yardım edecekleri temel problemler bilgisini güçlendirecek bireysel öğrenme ve öğretim etkinliklerini kapsamalı, onlara bu problemlerin çözümünde amaçlanan doğrudan ve sürekli eylem olasılıkları sağlamalı ve onların uluslararası işbirliği duygusunu geliştirmelidir.

27. Lise sonrası eğitim kurumları, özellikle üniversiteler, artan sayıda insana hizmet verdikleri için, onların hayat boyu eğitimde genişletilmiş işlevinin parçası olarak uluslararası eğitim programları yürütmeli ve her öğretimde evrensel bir yaklaşım benimsemelidirler. Bu eğitim kurumları, kendileri için uygun kitle iletişim araçlarını kullanarak, öğrenme olanakları, insanların gerçek ilgi alanlarına, problemlerine ve isteklerine uyarlanmış etkinlikler ve fırsatlar sağlamalıdırlar.

28. Uluslararası işbirliğinin çalışma ve uygulamasını geliştirmek için, lise sonrası eğitim kurumları, rollerinin doğasına uygun olarak, yabancı profesörlerden ve öğrencilerden ziyaretler, farklı ülkelerdeki araştırma grupları ve profesörler arasında profesyonel işbirliği gibi uluslararası eylem türlerinden sistemli bir şekilde yararlanmalıdırlar. Özellikle, dilsel, sosyal, duygusal ve kültürel engeller, gerilimler, hem yabancı öğrencileri hem de ev sahibi kurumları etkileyen tavır ve hareketler üzerine araştırmalar ve deneysel çalışmalar yürütülmelidir.

29. Özelleştirilmiş mesleki eğitimin her aşaması, öğrencilerin toplumlarını kalkındırmada, uluslararası işbirliğini geliştirmede, barışı sürdürme ve geliştirmede, kendi rollerini ve mesleklerinin rollerini anlamalarını sağlamak ve rollerini mümkün olduğunca erken üstlenmeleri için uygulamalı bir eğitim içermelidir.

30. Yetişkin eğitimini de içeren okul-dışı eğitimin biçimleri ve amaçları her ne olursa olsun, aşağıdaki düşüncelere dayandırılmalıdır:

(a) Uluslararası eğitimin uygun ahlaki, bireysel, bilimsel ve teknik unsurlarını içermesi gereken bütün okul-dışı eğitim programlarında, mümkün olabildiğince evrensel bir yaklaşım uygulanmalıdır.

(b) İlgili tüm topluluklar; bireyin tavırlarında olumlu harekete geçmeyi teşvik etmek için, bilgiyi ve eğitimsel seferberliğin ve bu tavsiye kararının hedefleriyle bağlantılı olarak planlanan programlar anlayışını yaymak için ve kitle iletişim araçlarını, kendi kendini eğitimi, etkileşimli öğrenme ve bireye ilgili bilgiyi ileten müze ve halk kütüphaneleri gibi enstitüleri kullanmak ve adapte etmek için çabalarını birleştirmelidir.

(c) İlgili kamu toplulukları ya da özel topluluklar, gençlik merkezleri ya da kulüplerinin sosyal ve kültürel aktiviteleri, kültürel merkezler, halk merkezleri ya da sendikalar, gençlik toplulukları ve festivalleri, spor müsabakaları, yabancı ziyaretçiler, öğrenciler ya da göçmenler ile iletişim ve genel olarak insanların değişimi gibi olumlu olanak ve durumlardan yararlanmaya gayret etmelidirler.

31. Eşgüdümlü uluslararası eğitim programlarının hazırlanması ve uygulanması ile bağlantılı olması gereken Birleşmiş Milletler için öğrenci ve öğretmen dernekleri, uluslararası ilişkiler kulüpleri ve UNESCO kulüpleri gibi organizasyonların kurulmasına ve gelişimine yardım etmek için adımlar atılmalıdır.

32. Üye Devletler, okul ve okul-dışı eğitimin her bir aşamasında, bu tavsiye kararının hedeflerine doğru yöneltilen etkinliklerin eşgüdümlü olmasını ve eğitimin, öğretme ve öğrenmenin farklı seviye ve türleri için müfredat ile tutarlı bir bütün oluşturmasını sağlamaya gayret etmelidirler. Bu tavsiye kararında yer alan işbirliği ve ortaklık ilkelerine, bütün eğitim etkinliklerinde başvurulmalıdırlar.

VII. Öğretmen hazırlanması

33. Üye Devletler, öğretmenleri ve diğer eğitim personelini bu tavsiye kararlarının amaçlarını takip etmedeki rolleri için hazırlamanın ve onlara sertifika vermenin yollarını ve araçlarını sürekli olarak geliştirmelidir ve bu doğrultuda:

(a)    Öğretmenlere bir sonraki çalışmaları için motivasyon, insan haklarının pratikte uygulanabilmesi için insan hakları etiğine ve değişen toplumun amacına bağlılık, insanlığın temel birliğine dair bir kavrayış, kültürlerin farklılıklarının her bir birey, grup veya millete bahşettiği zenginliklerin takdirini telkin etme yeteneği sağlamalı;

(b)    Diğer araçların yanında sorunları çözmek için yapılan çalışmalarla, dünya sorunlarının ve uluslararası işbirliği sorunlarının temel disiplinler arası bilgisini sağlamalı;

(c)    Öğretmenleri, öğrencilerin isteklerini de göz önüne alarak ve onlarla yakın işbirliği halinde çalışarak, uluslar arası eğitim, eğitimsel ekipman ve araçlara dair program gelişiminde aktif rol almaya hazırlamalı;

(d)    Aktif eğitim ve öğretim metotlarının kullanımında, en azından değerlendirmenin temel tekniklerinde, özellikle de çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin toplumsal davranış ve tavırlarına uygulanabilir deneyler oluşturmalı;

(e)    Eğitimsel yenilikler yapma ve eğitimine devam etme isteği ve yeteneği, takım çalışması ve disiplinler arası çalışmalar deneyimi, grup dinamikleri bilgisi, ve uygun fırsatlar yaratma ve onlardan faydalanma yeteneği gibi kabiliyetler ve beceriler geliştirmeli;

(f)    Uluslararası eğitim alanında deneyler, özellikle de diğer ülkelerde yürütülen yenilikçi deneyler üzerine çalışmaları kapsamalı ve ilgili kişilere yabancı öğretmenlerle doğrudan bağlantı kurmaları için mümkün olan en büyük ölçüde olanaklar sağlamalıdırlar.

34. Üye Devletler, ilgili kişilere – örneğin, müfettişlere, eğitim danışmanlarına, öğretmen eğiten kolejlerin müdürlerine ve gençler ve yetişkinler için eğitim faaliyetleri düzenleyenlere – gençlerin uluslararası sorunlara dair isteklerini ve bu istekleri gerçekleştirmek için olasılıkları geliştirebilecek yeni eğitim metotlarını da dikkate alarak, öğretmenlerin bu tavsiye kararının hedeflerini gerçekleştirmelerinde onlara yardım etmelerini sağlayacak, talimat, denetim veya rehberlik, eğitim, bilgi ve tavsiye vermelidirler. Bu amaçlarla, ilgilileri ve öğretmenleri bir araya getirmek için uluslararası ve kültürler arası eğitime dair seminerler veya hatırlatıcı dersler düzenlenmelidir; diğer seminerler veya dersler, ebeveynler, öğrenciler ve öğretmen dernekleri gibi diğer ilgili gruplarla denetleyici personel ve öğretmenlerin buluşmasına olanak sağlayabilir. Eğitimin rolünde yavaş fakat derin bir değişim olması gerektiği için, eğitim kurumlarındaki yapıların ve hiyerarşik ilişkilerin biçimlerinin değiştirilmesi için yapılan deney sonuçları eğitim, bilgi ve tavsiyelerde yansıtılmalıdır.

35. Üye Devletler, hizmet etmekte olan öğretmenler ya da yönlendirmeden sorumlu personele yönelik herhangi bir ileri öğretim programının, uluslararası eğitimde çalışanların deneyimlerinin sonuçlarını karşılaştırmak amacıyla, uluslararası eğitim bileşenleri ve fırsatlarını içermesini sağlamak için çaba göstermelidirler.

36. Üye Devletler, eğitimsel çalışmayı ve yurtdışı bilgi tazeleme kurslarını, özellikle dostluğu ödüllendirerek, teşvik etmeli ve kolaylaştırmalı ve böyle kursların başlangıç öğretiminin, hizmetin, bilgi tazeleme öğretiminin ve öğretmen terfisi düzenli sürecinin parçası olarak tanınmasını teşvik etmelidirler.

37. Üye Devletler eğitimin her düzeyinde öğretmenlerin karşılıklı değişimlerini organize etmeli ya da desteklemelidirler.

VIII. Eğitimsel araç-gereç ve materyaller

38. Üye Devletler, birçok ülkede öğrencilerin uluslararası ilişkilerle ilgili bilgilerini okulun dışındaki kitlesel medya aracılığıyla aldıkları gerçeği üzerinde özel olarak düşünerek uluslararası eğitim için araç-gereç ve materyallerin yenilenmesini, üretimini, yaygınlaşmasını ve değişimini kolaylaştırmak için çabalarını arttırmalıdırlar. Uluslararası eğitim ile ilgili olanlar tarafından ifade edilen ihtiyaçları karşılamak için, çabalar eğitim araç-gereçleri eksiğinin üstesinden gelme ve onların kalitesini arttırma üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. Yapılacaklar şu şekilde olmalıdır:

(a) Uygun ve yapıcı kullanım, ders kitaplarından televizyona kadar bütün araç-gereç türleri ve mevcut yardımlardan ve yeni eğitimsel teknolojiden yapılmalıdır;

(b) Öğrencilere kitlesel medya tarafından iletilen bilgiyi seçmeleri ve analiz etmelerinde yardım etmek için, öğretimde özel kitlesel medya eğitiminin bir bileşeni olmalıdır;

(c) Farklı kültürler arasında anlayışa kaynaklık eden görsel sanatların ve müziğin önemine dayanarak, kitaplarda ve tüm öğrenme araç-gereçlerinde, uluslararası bileşenlerin girişini kapsayan, farklı konuların yerel ve ulusal yönlerini sunmak için bir çerçeve vazifesi gören ve insanlığın bilimsel ve kültürel tarihini gösteren evrensel bir yaklaşım kullanılmalıdır.

(d) İnsanlığın yüzleştiği temel problemleri örnekleyen ve her bir hususta uluslararası işbirliği ihtiyacını gösteren ve disiplinler arası doğanın yazılı ve görsel-işitsel materyalleri ve onların pratik biçimleri ülkenin eğitim dili ya da dillerinde, Birleşmiş Milletler, UNESCO ve diğer Uzmanlaşmış Ajanslar tarafından sağlanan bilgi yardımı ile hazırlanmalıdır.

(e) Her ülkenin yaşam biçimini ve kültürünü, o ülkelerin karşılaştığı başlıca problemleri ve tüm dünyayı ilgilendiren etkinliklere katılımını gösteren belgeler ve diğer materyaller, hazırlanmalı ve diğer ülkelere bildirilmelidir.

39. Üye Devletler, eğitimsel araç-gereçlerin, özellikle ders kitaplarının, yanlış anlamaya, güvensizliğe, ırkçı tepkilere, diğer gruplara ve insanlara nefret duymaya ya da onları hor görmeye meydan vermeye eğilimli unsurlardan arınmış olmalarını garanti etmek için uygun tedbirler almalıdırlar. Materyaller, öğrenenlerin bu tavsiye kararının amaçlarına aykırı gibi görünen kitlesel medya aracılığıyla yayılan düşünceleri ve bilgiyi değerlendirmelerine yardımcı olacak geniş bir bilgi geçmişi sağlamalıdırlar.

40. İhtiyaçları ve olanaklarına göre, her bir Üye Devlet, bu tavsiye kararının hedeflerine göre tasarlanmış ve eğitimin farklı aşamalarına ve biçimlerine uyarlanmış yazılı ve görsel-işitsel materyal sunan bir ya da daha fazla dokümantasyon merkezi kurmalı ya da kurmaya yardım etmelidir. Bu merkezler uluslararası eğitim reformunun gelişmesine yardımcı olması için, özellikle gelişmekte olan ve yaygınlaşan yenilikçi düşünce ve materyaller tarafından tasarlanmalıdır ve bu merkezler aynı zamanda diğer ülkelerle bilgi alışverişini düzenlemeli ve kolaylaştırmalıdır.

IX. Araştırma ve Deney

41. Üye Devletler, Ortak Okullarda yapılmakta olanlar gibi, temeller, esas prensipler, uygulama araçları, uluslararası eğitimin sonuçları, bu alandaki yenilikler ve deneysel faaliyetler üzerine yapılan araştırmaları teşvik edip desteklemelidirler. Bu eylem, üniversitelerin, araştırma kuruluşlarının ve merkezlerinin, öğretmen eğiten kurumların, yetişkin eğitimi veren merkezlerin ve uygun sivil kuruluşların işbirliğini gerektirmektedir.

42. Üye Devletler, uygun veya uygun olmayan tavır ve davranışların oluşumu ve gelişimi, tavır değişimi, kişilik gelişimi ile eğitimin etkileşimi ve eğitimsel faaliyetin olumlu veya olumsuz sonuçları üzerinde her bir ülkede yürütülen araştırmaların sonuçlarını uygulayarak öğretmenler ve ilgili yetkililerin sağlam bir psikolojik ve sosyolojik temele dayanan uluslararası eğitimi inşa etmelerini temin etmek için uygun adımı atmalıdırlar. Bu araştırmanın esas kısmı, gençlerin uluslararası sorunlar ve ilişkilere dair emellerine ayrılmalıdır.

X. Uluslararası İşbirliği

43. Üye Devletler, uluslararası işbirliğini uluslararası eğitimin geliştirilmesinde bir sorumluluk olarak görmelidirler. Bu tavsiyenin uygulanmasında, esasen Birleşmiş Milletler Antlaşması gereğince herhangi bir Devletin iç işlerine ait yasal yetkilerine giren meselelere müdahale etmekten sakınmalıdırlar. Kendi eylemleriyle, bu tavsiyeyi uygulamanın bizzat uluslararası anlayış ve işbirliği konusunda bir uygulama olduğunu göstermelidirler. Örneğin, uluslararası eğitim üzerine sayıları giderek artan uluslararası toplantı ve çalışma toplantıları düzenlemeli veya uygun yetkililere ve sivil kuruluşlara düzenlemeleri için yardım etmeli; yabancı öğrencilerin, araştırma çalışanlarının, öğretmenlerin ve işçi derneklerine ve yetişkin eğitimi kuruluşlarına üye eğitimcilerin kabulü için programlarını güçlendirmeli; okul yaşındaki çocukların, öğrencilerin ve öğretmenlerin değişimiyle karşılıklı ziyaretleri teşvik etmeli; kültür ve hayat tarzlarına dair bilgi değiş tokuşunu genişletip yoğunlaştırmalı; diğer ülkelerden gelen öneri ve bilgilerin çevrilmesini, uyarlanmasını ve dağıtılmasını düzenlemelidirler.

44. Üye Devletler, daha geniş uluslararası bir perspektifte deneyimlerini genişleterek karşılıklı çıkarları desteklemek amacıyla, UNESCO’nun yardımıyla kendi Ortak Okulları ve diğer ülkelerdeki Ortak Okullar arasındaki işbirliğini teşvik etmelidirler.

45. Üye Devletler, ders kitaplarının, özellikle de tarih ve coğrafya kitaplarının daha geniş çaplı olarak değiş tokuş edilmesini teşvik etmeli, ve eğer mümkünse çift taraflı veya çok taraflı antlaşmalar yaparak, ders kitaplarının ve diğer eğitim araçlarının doğru, dengeli, güncel ve ön yargısız olmasını ve farklı insanlar arasında karşılıklı bilgi ve anlayışa katkıda bulunmasını temin etmek için karşılıklı çalışma ve revizyon yapılması amacıyla, uygun olduğunda, önlem almalıdırlar.

Yukarıda yer alan metin, Paris’te düzenlenen ve yaklaşık olarak 1974 Kasım ayının 23. gününde deklare edilen Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Genel Konferansının 18. oturumu esnasında, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu tarafından uygun biçimde alıntılanmış tavsiye kararının özgün metnidir.

İşbu hususlara tam inançla imzalarımız 1974 Yılı 25 Kasım’da metne eklenmiştir.
Genel Konferans Başkanı
Genel Direktör

Metnin İngilizceden çevirisi UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Sektör Uzmanı Esra HATİPOĞLU tarafından yapılmıştır.

İbrahim Aycan

0

İbrahim Aycan 1976 yılında dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi, Avukatlık stajını Vekalet Ücreti Sözleşmesi konulu tezi ile tamamlayarak İstanbul Barosuna kayıtlı serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1999-2005 yıllarında, medya, reklam, iletişim ve eğitim alanlarında çalışmalar yaptı. Yayınevlerine fikri katkıda bulundu, 150’nin üzerinde klasik eseri editör ve redaktör olarak yayına hazırladı. Çeşitli eğitim kurumlarında hukuk başlangıcı, iş hukuku, işletme, yönetim organizasyon, mali hukuk, ticaret hukuku, davranış bilimleri, psikoloji ve hukuk sosyolojisi dersleri verdi.

2006 yılında Fikri ve Sınai Haklar Derneği Kurucu Başkan Yardımcılığını yürüttü. 2008 yılında İstanbul Kültür Derneği kurucu üyesi olarak görev aldı. Baro komisyonlarında yer aldı ve 2009-2010 yıllarında Levent Adliyesi Bölge Temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı dönemlerde Kafkasevi Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi kurucu yönetim kurulu üyeliğinde ve denetleme kurulunda bulundu. 2009-2011 döneminde İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu yürütme kurulunda yer aldı.

Sinema, enerji, turizm, inşaat ve yayıncılık alanlarında faaliyet gösteren şirketlerin hukuk müşavirliğinde ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. 2014 yılında, Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı’na bağlı arabulucu oldu. 2015 yılında kurulan Arabuluculuk Gönüllüleri Derneği kurucu başkan yardımcısı olarak görev yaptı.

2013-2016 yıllarında Hukuk Kültürü Grubu adı altında; hukuk, felsefe ve sanatı bir araya getiren kültürel faaliyetler yürüttü, 30’tan fazla toplantı, atölye, hukuk ve sinema etkinliği ile konferans tertip etti, cezaevlerine kütüphane kurdu, köy okullarına bilgisayar, kırtasiye, kütüphane ve kıyafet kampanyaları düzenledi. Çerkes Hakları İnisiyatifi içinde yer aldı. İnsan hakları, çevre, doğa ve kent hakkı ile ilgili çok sayıda bildiriye imzacı oldu.

2017-2019 döneminde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunda Genel Sekreterlik yaptı.

2018 yılında editörlüğünü ve yazarlığını yaptığı kitap, hukuk alanında en çok satan kitap oldu. Arabuluculuğun özünden ve amacından uzaklaşması nedeniyle ismini kitaptan çekti.

2020-2022 döneminde Adalar Kent Konseyi Hukuk Çalışma Grubu Başkanlığını yürüttü. 2020-2022 döneminde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu başkanlığını yaptı. Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasının yürütücülüğünde bulundu, hukuk felsefesi ve sosyolojisi kamplarının başlamasına öncülük etti. Açık Radyo’da Avukat Bahri Belen ile birlikte hukuk tarihinin ele alındığı Hukukun Takvimi programını sundu. 2022 yılında Adalar Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi. Kafkasevi Sosyal ve Stratejik Araştırmalar MerkeziTürkiye Yazarlar SendikasıAvukatlar Sendikası, İstanbul Kafkas Kültür Derneğiİstanbul Barosu HFSK ve Kültür Sanat Komisyonu üyesidir.

2022 yılında Ada Dostları Derneği başkanlığına seçilmiştir. 2024 yılında tekrar başkanlığa getirilmiş, dernek adına Adalar Deklarasyonu‘nu yayınlamış, Adalar’ın sorunları ulusal medyada manşetlere taşınmış ve uluslararası medyada geniş yer bulmuştur.

Toplumcu Düşünce, Yeni Yaklaşımlar ve başkaca web sitelerinde makaleleri yayınlanmaktadır. 2017 yılı sonunda kurmuş olduğu Hukuk Ansiklopedisi sitesini www.hukukansiklopedisi.com adıyla yayınlamaktadır. Yayınlanmış üç adet kitabı bulunmaktadır.

Dragon Boat ve Satranç ile yakından ilgilenmektedir.

Hukuk Defterleri Dergisi Röportajında

Menachem Begin

0
Menachem Begin

Hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi İsrail Başbakanı Menachem Begin, 16 Ağustos 1913’te Beyaz Rusya’da dünyaya geldi. Polonya’da Varşova Üniversitesinde hukuk fakültesinde okudu. Hitabet ve retorik dersleri aldı. 1935’te fakülteden mezun oldu ancak hiçbir zaman avukatlık yapmadı. 

Polonyalı Yahudileri Filistin’e getirmek için çalışmalar yürüttü. Polonya’nın Almanlar tarafından işgali üzerine bugünkü Litvanya’nın başkenti Vilnius’a kaçtı. Sovyet işgalinin ardından 20 Eylül 1940’ta tutuklandı ve Lukiškės Hapishanesi’nde tutuldu. Sonraki yıllarda burada gördüğü işkenceleri yazdı. “İngiliz emperyalizminin ajanı” olmakla suçlandı ve Sovyet gulag kamplarında sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Temmuz 1941’de, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasının hemen ardından ve Polonya vatandaşı olduğu için serbest bırakıldı.

Anders Ordusuna katıldı ve Mayıs 1942’de Filistin’e gönderildi. Daha sonra Anders Ordusundan ayrılarak Filistin’e tamamen yerleşti ve bağımsız İsrail devletinin savunuculuğuna başladı. 1944’te Irgun’un liderliğini üstlendi. İngilizlere karşı isyan hareketini yönetenlerden biriydi. 1947-1948 Filistin İç Savaşında yer aldı.

Menachem Begin, İsrail Bağımsızlık Bildirgesinin ilan edilerek devletin kurulmasını takip eden yıllarda politikaya atıldı. Başbakanlığı öncesindeki sekiz seçimde de yenilgiye uğramasına rağmen 1977 seçimlerini kazanarak İşçi Partisinin 30 yıllık iktidarına son verdi. 21 Haziran 1977-10 Ekim 1983 tarihlerinde başbakanlık yaptı. 1979 yılında, Mısır devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail-Mısır Barış Antlaşmasını imzaladı. Sedat ile birlikte Nobel Barış Ödülünü kazandı. İsrail’in ilk kez bir Arap devleti tarafından tanınmasını sağladı. 9 Mart 1992’de Tel Aviv’de yaşamını yitirdi.

Fazlur Rahman Malik

0
Fazlur Rahman Malik

Fazlur Rahman Malik, Pakistan’ın kuzeybatısında yer alan Hezâre şehrinde dindar bir ailenin çocuğu olarak, 21 Eylül 1919’da dünyaya geldi. (Ölümü: 26 Temmuz 1988)

İlk olarak, Mevlana Şehabeddin Diyûbend’ de eğitim gördü. İslam hukuku alanında çalışmalar yaptı ve âlim derecesine yükseldi. Pencap Üniversitesi Arapça bölümünden mezun oldu. 1942’de aynı üniversitede yüksek lisansını tamamladı.

Doktora çalışmasına 1946 yılında gittiği İngiltere’deki Oxford Üniversitesi‘nde devam etti. Bu sırada, Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî, Fârâbî, İbn Sînâ ve Gazzâlî  üzerine araştırmalar yaptı. Doktora çalışmasını, İbn-i Sina’nın en-Necât isimli yapıtının “en-Nefs” bölümü üzerine yaptı. Tez çalışması sırasında Grekçe, Latince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Avicenna’s Psychology adlı doktora tezini 1949 yılında bitirdi ve 1952 yılında yayınlattı.

1950 yılında Durham Üniversitesi‘nde akademisyen olarak göreve başladı. Burada, İslam felsefesi ve İran medeniyeti üzerine dersler verdi.

 İngiltere’den Kanada’ya geçerek araştırmalarına ve akademisyenlik yaşamına 1958 yılında devam etti. Montreal’deki McGill Üniversitesi Institute of Islamic Studies’de İslâmî ilimler doçenti olarak 1961 yılına kadar görev yaptı.

1962’de Pakistan İslami Araştırmalar Enstitüsü’nün başına getirildi. 1968 yılına kadar devam ettirdi.

1966 yılında İslam adlı eserini yayınlaması üzerine Pakistan’da büyük bir infial meydana geldi.

İslâm felsefesindeki çalışmalarını günümüz İslâm dünyasının problemlerine uyarlamaya çalıştı.  İslâm hukukunun dinamizmini içtihadın oluşturduğunu, içtihattın bulunmadığı yerde uygulamaya yönelik İslâm hukukunun söz konusu olamayacağını savundu. 

Hakkındaki İnfaz Kararı ve Pakistan’ı Terk Edişi  

Kendisini eğitim reformuna ve içtihadın farklı bir anlayışla yeniden canlanmasına adadı. Ayrıca, akademik faaliyetlerinin yanı sıra Pakistan Devlet Başkanı Muhammed Eyüp Han’a danışmanlık yaptı. Eyüp Han’ın muhalifleri, katlini gerçekleştirene 10.000 rupi ödül vaadetti. Bu nedenle, Pakistan’ı terk ederek ABD’ye yerleşti.

1977 yılında, Türkiye’yi ilk kez ziyaret etti ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde halka ve din adamlarına yönelik konferanslar verdi.

İslam’ın önde gelen bir reformcusu olarak anılmakta ve tarihselci görüşleri ile bilinmektedir.  Kendisini eğitim ve din reformuna adamış, İslam dininin önde gelen reformcuları arasında yer almıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanı olduğu 1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “İslam ve Modernizm: Fazlurrahman Tecrübesi” konulu uluslararası sempozyum düzenlenmiştir.

1969 yılından  ölümüne kadar Chicago Üniversitesi’nde İslam düşüncesi profesörü olarak görev yapmıştır. Hukukçu, akademisyen, ilim ve fikir adamı  olarak tarihte iz bırakmıştır.

26 Temmuz 1988 tarihinde, Chicago’da yaşamını yitirmiştir.

Fazlur Rahman Malik’in; “İslam”,  “İslamî Yenilenme”, “İslam’da İhya ve Reform”, “İslam ve Modernizm(İslam ve Çağdaşlık)”, “Ana Konularıyla Kuran”, “İslam’da Nübüvvet, Felsefe ve Ehl-i Sünnet”, ” İslam Felsefesi Problemleri”, “İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp” ve “Tarih Boyunca İslamî Metodoloji Sorunu” başlıklı eserleri Türkçe’ye çevrilmiştir. Hakkında birçok kitap ve makale yazılmıştır.

Eserleri:

Avicenna’s Psychology (Oxford 1952)

Prophecy in Islam: Philosophy and Orthodoxy (London 1958; Chicago 1979)

Avicenna’s de Anima (London 1959)

Islamic Methodology in History (Karachi 1965; Islamabad 1976, 1984)

Islam (London 1966; Chicago 1979)

Letters of Shaikh Ahmad Sirhindi (Karachi 1968)

The Philosophy of Mullā Ṣadrā (Albany 1975)

Major Themes of the Qur’ān (Minneapolis 1980, 1989, 1994)

Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition (Chicago 1982)

Health and Medicine in Islamic Tradition (New York 1987)

İbrahim Fikri Talman

0

İbrahim Fikri Talman, 1956 yılında Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde doğdu. İstanbul Şişli Lisesini bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Fakülteden mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamladı.

1981 yılında Hakim Adayı olarak yargıçlık mesleğine başladı. Sırasıyla, Mardin Ömerli, Çorum Kargı, Çanakkale Yenice, İstanbul Şile, Kırklareli Lüleburgaz, Sivas merkez, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi(DGM), İstanbul Kartal ve İstanbul Anadolu Adliyelerinde görev yaptı.

2014 yılı HSYK seçimlerinde aday oldu, ancak seçilemedi.

Emekliliğine 6 ay kala Hakimler ve Savcılar Kurulu kararı ile ve isteği dışında Van Hakimliğine atandı. Yargıçlar Sendikası ‘Genel sekreterimizin Van’a sürgün edilmesi aynı zamanda siyasi iktidarın yargı örgütlenmesine vurduğu ağır bir darbedir’ açıklamasını yaptı. Görev süresini tamamladıktan sonra 2021 yılı başında emekli oldu.

Yarsav ve Yargıçlar Sendikası‘nın kurucuları arasında yer aldı. Her iki yargı örgütünde yönetim kurullarında görev üstlendi.  Yargıçlar Sendikasında genel sekreterlik yaptı.

Yeni Ülke Dergisi ve Hukuk Defterleri Dergisi Danışma Kurulu Üyeliği yapan İbrahim Fikri Talman, evlidir, 2 kızı, 1 torunu ve 1 kedisi bulunmaktadır.

Çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

Laiklik Meclisi kurucu üyesidir.

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi 

0

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi

İşçi ve köylülerin Ekim Devrimi, ortak kurtuluş bayrağı altında başladı.

Köylüler kendilerini toprak sahiplerinin gücünden kurtarıyorlar, çünkü artık toprak sahibinin toprak mülkiyeti yok – kaldırıldı. Askerler ve denizciler otokratik generallerin gücünden kurtarılıyor, çünkü generaller bundan sonra seçimle gelecek ve değiştirilecek. İşçiler, kapitalistlerin kaprislerinden ve keyfiyetlerinden kurtuldular, bundan sonra işçilerin fabrikalar üzerinde kontrolü sağlanacak. Gerçek ve uygulanabilir olan her şey nefret prangalarından kurtarılmıştır.

Geriye kalan tek şey, kurtuluşu kesin ve geri dönülmez bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken, özgürlüğü hemen başlatılması gereken keyfi baskı gören ve acı çeken Rusya halklarıdır.

Çarlık döneminde, Rusya halkları sistematik olarak birbirini kışkırttı. Bu politikaların sonuçları biliniyor: bir yandan katliamlar ve pogromlar, diğer yandan halkların köleliği.

Bu utanç verici kışkırtma politikasına geri dönüş yoktur ve olmamalıdır. Bundan sonra, Rusya halklarının gönüllü ve dürüst bir birliği politikası ile değiştirilmelidir.

Emperyalizm döneminde, Şubat Devrimi’nden sonra, iktidarın burjuvazinin eline geçtiği zaman, gizlenmiş bir kışkırtma politikası, Rusya halklarının korkakça güvensizliği, halkların “özgürlüğü” ve “eşitliği” hakkındaki sözlü ifadelerin arkasına saklandı. Böyle bir politikanın sonuçları bilinmektedir: ulusal düşmanlığı güçlendirmek, karşılıklı güveni zedelemek.

Bu değersiz yalan, güvensizlik, suçlama ve provokasyon politikası sona erdirilmelidir. Bundan sonra, Rusya halklarının karşılıklı güvenine yol açan açık ve dürüst bir politika ile değiştirilmelidir.

Ancak böyle bir güven sonucunda Rusya halklarının dürüst ve kalıcı bir ittifakı kurulabilir.

Sadece böyle bir ittifakın sonucu olarak, Rusya halklarının işçileri ve köylüleri, emperyalist-ilhakçı burjuvazinin tüm girişimlerine direnebilecek tek bir devrimci güçte birleşebilirler. Bu ilkelere dayanarak, bu yılın Haziran ayında yapılan ilk Sovyetler kongresi, Rusya halklarının kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkını ilan etti.

Bu yılın Ekim ayında düzenlenen İkinci Sovyetler Kongresi, Rusya halklarının bu devredilemez hakkını daha kesin ve kesin bir şekilde doğruladı.

Bu kongrelerin iradesini yerine getiren Halk Komiserleri Konseyi, aşağıdaki ilkeleri Rusya’nın milliyetleri konusuna dayandırmaya karar verdi:

  1. Rusya halklarının eşitliği ve egemenliği.
  2. Rusya halklarının bağımsız bir devlete ayrılmasına ve oluşumuna kadar kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkı.
  3. Ulusal ve dini imtiyazların ve kısıtlamaların kaldırılması.
  4. Rusya topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların ve etnografik grupların serbest gelişimi.

Bundan kaynaklanan özel kararnameler, Milliyetler Komisyonu’nun kurulmasından hemen sonra çözülecektir.

Rusya Cumhuriyeti adına Milliyet İşleri Halk Komiseri Josef Cugaşvili-Stalin
Halk Komiserleri Konseyi Başkanı V. Ulyanov (Lenin)

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü

0

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü, 4 Ekim 1967 tarihinde imzalanmış olan uluslararası mülteci hukuku sözleşmesidir. Protokol, 1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmenin  1 Aralık 1951 tarihinde imzalanmasının ardından uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş önemli bir metindir. 1967 Protokolü coğrafi ve zamana dayalı kısıtlamaları kaldırarak mülteciler bakımından daha korunaklı bir hukuki düzen getirmiştir.

Türkiye, Bakanlar Kurulu’nun 1 Temmuz 1968 tarihli kararı ile Protokole katılmıştır. Ancak 1951 Sözleşmesi ile getirdiği coğrafi kısıtlamayı kaldırmamış ve günümüze kadar muhafaza etmeye devam etmiştir. Türkiye’nin sözleşmeye coğrafi kısıtlama şartıyla taraf olması, Avrupa Konseyi üyesi olan ülkeler haricinde Türkiye’ye gelen sığınmacılara mülteci statüsü tanınmaması sonucu doğurmaktadır. Türkiye, Avrupalı sıfatı taşımayan kişileri uluslararası hukuk kavramı olan “mülteci” kavramı ile tanımlamamakta, geçici bir koruma sağlamaktadır.

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü

İŞBU PROTOKOLE TARAF DEVLETLER,

Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanan Mültecilerin Hukuki Durumuna ilişkin Sözleşme’nin (bundan böyle Sözleşme diye anılacaktır), sadece 1 Ocak 1951’den önce meydana gelmiş olaylar sonucunda mülteci olan şahısları kapsadığını dikkate alarak,

Sözleşme’nin kabulünden bu yana, yeni mülteci ortamlarının ortaya çıktığını ve bu nedenle, söz konusu mültecilerin, Sözleşme’nin kapsamına girmeyebileceğini dikkate alarak,

Sözleşme’deki tanımın kapsamına giren bütün mültecilerin, Ocak 1951 tarih sınırlamasına bakılmaksızın eşit hukuki statüden yararlanmalarının arzu edilir olduğunu dikkate alarak,

Aşağıdaki konular üzerinde ANLAŞMIŞLARDIR:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [110.55 KB]

1. Madde

1. İşbu Protokole Taraf Devletler, Sözleşme’nin 2 ila 34. maddelerini aşağıda tanımı yapılan mültecilere uygulamayı taahhüt ederler.
2. İşbu Protokol bakımından, bu maddenin 3. fıkrasının uygulanması hali dışında, “mülteci” terimi, Sözleşme’nin 1. maddesinin A 2 kısmında mevcut “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve …………” ve “söz konusu olaylar sonucunda” ifadeleri metinden çıkarılmış addedilerek, Sözleşme’nin 1. maddesinde yer alan tanıma giren her şahıs anlamına gelecektir.
3. İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşmenin madde 1 B (1) (a) hükmüne göre yapılanı mevcut duyuruların, madde 1 B (2) çerçevesinde genişletilmedikçe, bu Protokol bakımından da geçerli olması koşuluyla,
Taraf Devletler, işbu Protokolü, hiç bir coğrafi sınırlama yapılmaksızın uygulayacaklardır.

2. Madde

1. İşbu Protokol’e Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluş ile, görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işbirliğinde bulunmayı taahhüt ederler ve özellikle işbu Protokol hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevini kolaylaştıracaklardır.
2. Yüksek Komiserlik Ofisi’nin veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşun, Birleşmiş Milletler’in yetkili organlarına rapor vermesini sağlamak için, işbu Protokol’e taraf Devletler aşağıdaki konular hakkında talep edilecek bilgi ve istatistikleri uygun bir şekilde sağlamayı taahhüt ederler:
(a) Mültecilerin durumu;
(b) İşbu Protokol’ün uygulanması;
(c) Mültecilerle ilgili mevcut veya sonradan yürürlüğe girebilecek kanunlar, yönetmelikler ve kararnameler.

3. Madde

İşbu Protokol’e Taraf Devletler, bu Protokol’ün uygulanmasını sağlamak amacıyla yürürlüğe koyacakları yasaları ve yönetmelikleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceklerdir.

4. Madde

İşbu Protokol’e Taraf Devletler arasında bu Protokol’ün yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olan ve başka yollarla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık, bu uyuşmazlığın taraflarından herhangi birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na götürülecektir.

5. Madde

İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf bütün Devletlerin ve herhangi bir Birleşmiş Milletler üyesi Devletin veya herhangi bir ihtisas kuruluşu üyesinin veya Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından katılmaya davet edilmiş olanların Taraf olmasına açık olacaktır. Taraf olma, taraf oluş belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ulaştırılmasıyla yürürlüğe girecektir.

6. Madde

Federal Devlet Hükmü Üniter olmayan veya Federal bir devlet için aşağıdaki hükümler uygulanacaktır:
(a) Işbu Protokol’ün, 1. maddesinin 1. fıkrası gereğince uygulanacak olan ve federal yasama organının yasama yetkisine giren Sözleşme maddeleri konusunda, Federal Hükümetin yükümlülükleri, Federal Devlet olmayan Taraf Devletlerin yükümlülükleri ile aynı olacaktır;
(b) Işbu Protokol’ün 1. maddesinin, 1. fıkrası çerçevesinde uygulanması gereken ve Federasyonun anayasal sistemine göre, Federasyonu oluşturan devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yasama yetkisi içine giren Sözleşme maddeleriyle ilgili olarak, Federal Hükümet, bu tür maddeleri, mümkün olan en kısa zamanda, olumlu bir yorumla, federe devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yetkili makamlarının dikkatine sunacaktır;
(c) Işbu Protokol’e Taraf Federal bir Devlet, herhangi bir başka Taraf Devletin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kanalıyla kendisine ileteceği talebi üzerine, Federasyon’un ve onu oluşturan birimlerin, bu Protokol’ün 1. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde uygulamaları gereken herhangi bir belli Sözleşme hükmünün yasama kararları veya diğer önlemlerle, ne oranda uygulandığına dair bilgi verecektir.

7. Madde

Çekinceler ve Duyurular

1. Taraf olma sırasında, her Devlet, işbu Protokol’ün 4. maddesi ve Sözleşme’nin 1, 3, 4, 16 (1) ve 33. maddelerinin dışında kalan hükümlerinin, işbu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca uygulanması konusunda, Sözleşmeye taraf Devletin söz konusu madde çerçevesinde koyacağı çekincelerin, Sözleşme’nin kapsamına giren mültecilere uygulanmaması koşulu ile, çekinceler koyabilir.
2. Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşme’nin 42, maddesine uygun olarak duyurulan çekinceler, geri alınmadıkları sürece, işbu Protokol uyarınca bu devletlerin üstlendikleri yükümlülükler için uygulanacaktır.
3. Bu maddenin 1. fırkasına uygun olarak çekince koyan bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne hitaben göndereceği bir bildiri ile bu çekinceyi her zaman için geri çekebilir.
4. Taraf bir Devlet’in, Sözleşme’nin 40. maddesinin 1. ve 2. fıkraları uyarınca yaptığı duyuruların, Protokol’e taraf olurken ilgili Taraf Devletçe Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne aksine bir bildiride bulunmadığı takdirde, işbu Protokol bakımından da, yürürlükte olacağı kabul edilecektir. Sözleşme’nin 40. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ile 44. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin bire bir (mutatis mutandis) yürürlükte olacağı kabul edilecektir.

8. Madde
Yürürlüğe Girme

1. İşbu Protokol, altıncı taraf olma belgesinin ulaştığı gün yürürlüğe girecektir.
2. İşbu Protokole altıncı taraf olma belgesinin ulaştırılmasından sonra katılan her Devlet için Protokol, katılma belgesinin bu Devlet tarafından ulaştırıldığı tarihte yürürlüğe girecektir.

9. Madde
Taraf Olmaya Son Verme

1. Herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir bildiri ile işbu Protokol’e Taraf olmaktan herhangi bir zamanda vazgeçebilir.
2. İlgili Taraf Devlet için, böyle bir vazgeçme, bu vazgeçiş bildirisinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.

10. Madde

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Duyuruları Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, yukarıdaki V. maddede Adı bahsedilen Devletleri, işbu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinden, taraf oluşlardan, konan çekincelerden, geri çekilen çekincelerden, taraf olmaktan vazgeçmelerden ve bunlarla ilgili duyurularla bildirilerden haberdar edecektir.

11. Madde

Birleşmiş Milletler Sekreterliği Arşivinde Saklanma Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı derecede geçerli bulunan işbu Sözleşme’nin, Genel Kurul Başkanı ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından imzalanmış bir örneği, Birleşmiş Milletler Sekreterliği arşivlerine gönderilecektir. Genel Sekreter işbu Protokol’ün onaylanmış örneklerini Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve yukarıda V. maddede bahsi geçen diğer Devletlere gönderecektir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

0

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar, Türkiye avukatlık tarihinde bir başyapıt olarak halen değerini korumakta olan, Av. Ali Haydar Özkent’in “Avukatın Kitabı” adlı eserinden alınmıştır.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

Bu faslı yazmağa neden lüzum gördük? Yolun çoğunu aldığımız ve önümüzde pek azını bıraktığımız şu sıralarda, genç arkadaşlarım, sizinle gizli bazı şeyler konuşmak istiyorum. Bu konuşacaklarımızın kanunlarda, kitaplarda yeri yoktur. Kanunlarda, kitaplarda, meslek an’anelerinde yeri olan şeyleri bundan evvel yazdık.

Şimdi konuşacaklarımız, san’atın daha temiz, daha rahat ve daha verimli yapılması için ne gibi şeylerin gerek olduğuna, nasıl hareket edilmesi icap ettiğine dairdir. Yani birazda maddi taraf. Baroya ayak atarken bunları bize söyleyen olmadı. Bir kitapta da yazılmış görmedik. Adliye sarayında eski bir üstattan konuşma esnasında tesadüfen işittiğimiz bir söz, öteki birinden duyduğumuz bir şikayet ve figan, Disiplin Meclisinde geçen bir vak’a, bir kıvılcım… Nihayet yirmi iki senelik bir tecrübe bunları bize öğretti. Nice arkadaşlar biliriz ki işin değil fakat angariyenin çokluğundan ve kazancın azlığından şikâyet ederler. Kıymetli zamanları, hatta sıhhatleri şunun elinde oyuncaktır. Zayıf iradeli olduklarından kendilerini bedava kullandırır, iş sahiplerinin esirleri derecesine düşürürler. Hülasa rahat yüzü görmezler ve yarınlarından emin değildirler. Bu gizli fasılda konuşmak istediğimiz şeyler, mesleğinize, haysiyetinize toz kondurmamak, sıhhatinizi bozmamak, yazıhanenizi kapayıp da çıktığınız zaman geniş bir nefes almak, yarını düşünmeyerek yemek masasında karınız ve çocuklarınızla kedersiz ve neşeli bir yemek yemek, geceleri rahatça bir uyku uyumak ve ertesi günü korkusuz ve sağlam, işinize başlayabilmek için lazım gördüğüm şeylerdir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar – Ali Haydar Özkent

Bab, fasıl ayırmaksızın ve hiçbir tasnife tabi tutmaksızın bunları kafamda doğduğu gibi, sıralıyorum. Bu gizli konuşmalar, genç meslektaşlarım, yalnız sizin içindir. Eskiler ne ise odur. Onlar bu yazıları okurken geçmişe teessüf etseler de geri dönmek ellerinde değildir.

Sizler, mesleğe yeni başlıyorsunuz. Dikkat ederseniz iş sahiplerine, işlere, hadiselere kendinizi ezdirmezsiniz.

Müvekkillerle teklifsizlikten sakınınız. Mesleğin veriminin birinci sırrı, müvekkil ile teklifsiz olmamaktır. Bu, hiç şaşmayan bir düsturdur. İş sahipleri ile aranızda bir mesafe bırakınız. Müvekkil yazıhanenize gelirken bir kahve haneye, bir sinemaya girer gibi girmemelidir; hele bir sigara veya kahve içmek, dedikodu ve boşboğazlık etmek için hiç gelmemelidir. Ona his ettirmelisiniz ki yazıhanenizde yalnız iş karşılık beklenir. Hatta yazıhanenizin dışında dahi bu hissi veriniz.

Hülasa, iş sahipleri ile canciğer, sıkı fıkı, teklifsiz olmayınız. Teklifsizlik, meslek haysiyetiniz kırar, iş sahiplerine kendiniz oyuncak eder ve sizi bedavaya çalıştırır.

İnsanlar çok tuhaftır. Başkalarını bedavaya çalıştırmaktan zevk alırlar. Sizde bu emellerini gıcıklayan bir yumuşaklık görünce istismar etmek isterler. Bunun başlıca sebebi de teklifsizliktir. İşlerini gördürmek için arkadaşlıktan, dostluktan bahsederler. Öyle vaziyet alırlar, öyle bir dil kullanırlar ki ücret istemeye utanırsınız. Öyle kurnaz müvekkiller vardır ki ücreti önlemek için sizi bir eğlentiye çağırır yahut evinde veya lokantada bir iki yemek yedirir, meyliniz varsa birkaç kadeh rakı ile çakır keyif ederler. Artık dost oldunuz. Para isteyemezsiniz. Hâlbuki siz o işten alacağınız ücretle yüz defa daha iyi yemek yer, daha iyi eğlenirsiniz.

Bu kadar da değil. Eğer sizinle samimi dost gibi görüşen o adamın minnettar kalacağını, insanca yardımınızdan dolayı size karşı sevgi ve saygı besleyeceğini sanıyorsanız aldanırsınız. Ah, insan denilen mahlûk, ne muammadır? Ne karışık, ne bilinip anlaşılmayan bir varlıktır. Böyle bedava çalıştırdıkları ilim adamlarına hürmet edecekleri yerde onlarla eğlenir, eğilmiş gördükçe sırtlarına daha ziyade binerler. İnsan ruhunun en çirkin bir yüzü de, zayıfı, yumuşağı ezmektir. Kendinizi ezdirmeyiniz. Yerlere kadar eğilmeyiniz. Bir ziyafet, ufak bir menfaat mukabilinde ilminizi, seciyenizi oyuncak etmeyiniz. Yardımınızın mukabilini almak, işinizde şerefli bir adam gibi sevgi ve saygı görmek isterseniz, herkese ve bilhassa davalarını aldığınız, istişarelerini yaptığınız adamlara kendinizi dirhem dirhem ve fakat kibarca satınız. Teklifsizlik, bunun birinci düşmanıdır. Müvekkillerle teklifsiz olmayınız.

Şimdi içinizden şöyle dediğinizi duyar gibi oluyorum: Yeni işe başladık, fakat kafa tutarsak iş bulamayız. Onun için iş sahiplerinin suyuna gitmeliyiz… Bu çok yanlıştır. İş sahipleri siz yumuşadıkça sertleşir, siz arkalarından koştukça kaçarlar. Dava almanın, müvekkil tutmanın, namus dairesinde para kazanmanın yolu başkadır. İyi bir tahsil görmüş, avukatlık için lazım gelen vasıfları haiz bulunmuş iseniz, daima okuyor, çalışıyor ve dürüst hareket ediyorsanız er geç
meydan sizindir. Çabuk avukat olunmaz, acele ile para kazanılmaz.

Müvekkilinize kendinizi ezdirip kan ter içinde boşuna çalışmaktan ve sonunda sıhhatinizi, haysiyetinizi kaybetmekten ise yazıhanede oturup kitap okumak yahut ta mahkemelere ve konferanslara gidip birkaç faideli söz dinlemek daha hayırlıdır.

Meslekte vakarınızı muhafaza ediniz, müvekkillerinizle aranızda mesafe bırakınız, fazla teklifsiz olmayınız, hatta zaruret olmayınca ve en aşağı on defa davet edilmedikçe yemeğini yemeğiniz, derken yazıhaneye her gelene kafa tutunuz, çalım satınız demek istemediğimi elbette anladınız. Avukat, maddi hayatta muvaffak olmak için sempatik olacak, kibirli ve çalımlı olmayacak, herkesi kendisinden soğutacak hallerden, sahte vakarlıklardan sakınacaktır. Bu muvaffakiyetin alfabesidir. Fakat aynı zamanda bir ilim adamına yakışan ciddiyet ve vakarı da gösterecektir. Müvekkiller böylelerini arar, böylelerine sarılır ve böylelerine ücret verirler. Onlardan yardımınızın mukabilini almak, itimat görmek isterseniz sarmaş dolaş olmayınız. Sizi boşu boşuna döndürür, boynunuza zincir takar ve çabucak yıpratırlar. İyi çocuktur, derler ama, bıyık altından gülerler. Mühim bir iş çıktığı zaman, kendisini idare etmeyi bilen başka avukata müracaat ederler, kendilerinden iyi bir avukat isteyene başkalarını tavsiye ederler. Çünkü siz kendisine mühim işi becerecek, kendisini ağır satacak bir kıymet göstermemiş oldunuz. Meslekte bu dereceye düşmekten çok sakınınız. İşte bir kere böyle başlar ve böyle bir nam alırsanız sonuna kadar küçük, orta kalır ve hiçbir zaman büyük ve zengin bir avukat olamazsınız.

Çabuk açılıp dökülmeyiniz. Bu meslekte saçlarını ağartmış, her kıssadan bir hisse çıkarmış, her telden bir ses işitmiş olan eskilerin bu alanda söyleyecekleri ikinci bir sözde, size bir dava vermek isteyenlere karşı çabuk açılıp dökülmemenizdir. Yazıhanenizin kapısı açıldı. Tanıdığınız yahut tanımadığınız bir iş sahibi içeri girdi. Yer verdiniz, oturarak işini anlatmaya başladı. Ara sıra sizden fikir soruyor: Haklı değimliyim? Hasmım haksız değimli? Şu delile ne dersiniz? Elimde bu ibra varken davamı yüzde yüz kazanamaz mıyım? İşin ruhu da buradadır. Bülbül gibi ağzınızı açar ve ona yerden göğe kadar haklı olduğunu, bu davasını şu kadar zamanda kazanmak işten bile olmadığını söylerseniz her şeyi kaybettiniz. Bir kere, bütün vesikaları, ilgili kanun maddelerini tetkik etmeden laf söylemek ve adamcağıza büyük ümitler vermekle bir meslek hatasında, en yumuşa tabir ile yemek yemeden yemiş yiyen çocuğun hareketine benzer bir hafiflikte bulundunuz. İş sahibi zeki bir adam ise sizin bu hafifliğinizi görerek her halde itimadı sarsılmıştır. Mühim bir işini mümkün değil size tevdi etmez.

Sonra iş sahiplerinin çoğu, zannettiğinizden daha kurnazdırlar. Sizden alacağını aldıktan sonra çok defa gider ve bir daha semtinize uğramazlar. Yahut ta o işin hakkı olan ücretten pek azını teklif ederler. Çünkü ellerine silahı siz kendiniz verdiniz. Bu davayı kazanmanın pek kolay yolu olduğunu, uzun sürmeyeceğini, paraları çatır çatır tahsil edeceğinizi daha beş dakika önce siz söylediniz. Kanunun filan maddesi kendisin hak verdiğini ve mahkeme ve icra huzurunda şöyle derse işinin lehine biteceğini öğrenmiştir. Zaten avukat hakkında yel alıp rüzgâr satan bir adam diye bulanık bir fikir taşıyor. İki satır yazı yazacak, iki de laf söyleyeceksiniz!! O lafları da ona öğretmiş bulunuyorsunuz. Artık ne diye size itimat edecek ve istediğiniz parayı verecektir? Onun için boş boğazlıktan sakınınız. Kim olursa olsun, iş sahibine çabuk ve çok açılıp saçılmayınız. Layihada yazacağınız ve mahkemede söyleyeceğiniz sözleri daha davasını almadan ve kitap karıştırmadan o adama söylemeyiniz. İşte şu avukat yok mu? Sizin kadar ilmi, sempatisi olmadığı halde büyük dava sahipleri hep ona koşuyorlar, yazıhanesi bir karınca yuvası gibi işliyor neden? Bir kere araştırdınız mı? Elbette size üstün bir hali vardır. O hal, başka bir şey değilse, mutlaka, müvekkillerine derhal açılıp saçılmaması, kendisini idare etmesi, konuştuklarına ağır başlılığı ile itimat telkin etmesi, çekirge gibi sıçramaması, ilmini ve yardımını bedava satmamasıdır. Şu halde sizde onun gibi yapınız. İşi dinledikten sonra mümkünse delilleri isteyiniz, hadiseyi biraz derinleştiriniz. Davasını kazanacağınıza sizde bir kanaat hasıl olmuşsa, işini üzerinize alabileceğini söyleyiniz. Pek sıkıştırırsa yahut aranızda şöyle böyle bir boşluk varsa bazı prensiplerden ve müphem ve umumi surette bahsediniz. Fakat zinhar dökülüp saçılmayınız. Bu suretle kendisine daha ziyade itimat vermiş, fakat her şeyi öğretmemiş olursunuz. İşini aldıktan ve ücret mukavelenizi yaptıktan sonra, fırsat düştükçe, daha fazla konuşabilirsiniz.

Ücretinizi kararlaştırınız. Burada, konuştuklarımızın gizli olduğunu başta söylemiştim. Öyle ise, eğiliniz de kulağınıza söyleyeyim, her işten muhakkak ücret isteyiniz ve mutlaka bir mukavele yapınız. Bütün avukatlar ve bilhassa meslekte yeni bıyığı terlemiş çağda bulunan genç meslektaşlar, bu işin çok yabancısıdırlar. Herkese akıl öğreten, herkes tarafından işini ve kazancını bilir zan olunan avukatlar, kendi söküğünü dikemeyen terziler gibi bu hususta acınacak haldedirler. Bütün yanlış telakkilere, dedikodulara, görünüşe rağmen avukatlar yaptıkları yardımın çok defa mukabilini almazlar ve yahut alamazlar. Bunun çok sebebi vardır. Mesleğin hamuru feragatle yoğrulduğu için çat kapı içeri girene, ver bakalım paraları demek bize ağır geliyor. Sonra bizim memlekette, bilhassa yerlilerle işi olanlar bilirler ki halkımız, avukatın söylediği söze, yazdığı her kelimeye bir ücret vermek lazım geldiğini takdir etmemektedirler. Hekime gittiği zaman nabzını muayene ettirdiği, bir de reçete aldığı için(vizite) vermek lazım geldiğini anlamaya başlayan iş sahipleri, avukat söz söylediği, bu söz ortada görülmediği, havayi nesimiye karıştığı için ücret lazım geldiğini düşünmemektedirler. İstediğiniz kadar yazıhanenize(istişare bedava değildir), (her istişareye şu kadar ücret alınır) diye levha asınız, istediğiniz kadar kinayeli laflar söyleyiniz. Hiç aldırmaz, biraz da tanışıklık varsa kahvenizi içer, telefonunuzla konuşur, sizi bir iki saat işgal ederi Allahaısmarladık deyip çıkar giderler.

Peki amma, siz bu yazıhaneyi keyif için açmadınız, bu kadar masrafınız var. Çoluk çocuk sahibisiniz. Onların hakkı üzerinde bu kadar zararlı tasarruf edemezsiniz. Hastalık, sağlık sizin içindir. Birkaç ay yazıhaneniz kapalı kalırsa dilenecek vaziyete düşersiniz. Aylığınız, yıllığınız olmadığı için bu serbest mesleği ihtiyar ettiniz. O halde hakkınızı başkalarına çiğnetmemelisiniz. Şu kanaatimi de söyleyeyim ki, kendi hakkını temin ve istifa etmeyi bilmeyen bir avukat, başkalarının hakkını daha iyi temin ve müdafaa ettiğini iddia edemez. Şurasını da unutmamalısınız ki bedava iş görmek yalnız sizi ilgilendiren bir hal değildir. Bu hareketlerle mesleğinize, arkadaşlarınızın hakkına tecavüz etmiş oluyorsunuz.

Genç arkadaşlar! Bir müvekkilden ücret isterken yüzünüzün ne kadar kızardığını, kalbinizin ne kadar attığını, o anları yaşadığım için ben de bilirim. Sanki bir suç işlemiş gibi utanırsınız. İçinizden ücret istemek geçer, fakat diliniz söyleyemez? Yardım ettiği işe kendisini bu kadar kul yapan bir meslek adamına ancak avukatlıkta rast gelinir. Sebebini yukarıda biraz söyledim, bu kitabın muhtelif yerlerinde de anlattım, bu, mesleğin kendisindendir. Yardımını adalet gayesine hasreden adam, bir tüccar gibi, her şeyden evvel para istemeyi centilmenliğe yakıştıramıyor. Müvekkilin kendiliğinden vermesini bekliyor, o ise, çok defa aldırmıyor… Lakin her şeyin bir derecesi vardır. Mesleğinizi, bir erkeği çıldırasıya seven bir kadın gibi sevebilirsiniz. Çıldırasıya seven kadınların bile aşk dolu yüreklerinde satılacak ve satın alınabilecek yahut ufak bir hediye ile sevindirilebilecek köşeler bulunur. Ruhunuz asil, kalbiniz semih ve alicenap olsa da, bir köşesinde kendinizi ve çocuklarınızı düşünmek için yer bırakınız. Bazı aile işleri, pek yakın dost işleri olur ki bunlardan ücret istemek bahis
mevzuu olamaz. Bazen fakirlerin işlerini görmek icap eder, bundan zevk duyulur, vazife sayılarak yapılır. Hülasa seve seve yapılabilecek angaryalar olur. Bunlardan kaçınmak mümkün değildir. Fakat bütün meşguliyet angarya olur, ilim
yardımının ve beden yorgunluğunun büyük bir kısmı karşılıksız kalırsa, işte o zaman felakettir. Onun için bir avukat kendisine bedavacı damgasını vurdurmak istemezse kendi işini de biraz bilmeli ve yardımına ücret beklediğini iş sahibine anlatmalı ve yazılı mukavele ile miktarını tespit etmelidir. Yeni kanun yazılı mukaveleye raptedilmedikçe ücret talep edilemeyeceğini emretmiş olmasına nazaran artık sonradan ecri misil davalarının kapısı da kapanmış demektir.

Ücreti evvelden tespit etmekte bir avukat için sıkılacak hiçbir cihet yoktur. Bir iki işte ücret isteyince alışır ve arkası gelir. Fakat bir kere yanlış yol tutuldu mu, dönmek zor olur. Ücreti evvelden tespit ve bir mukaveleye raptetmek, mutlaka dava açmak için değildir. Bir kere yazıhanenize her gelip de sizden bir yardım gören adam, az çok bir ücret vereceğini bilmelidir. Sonra evvelden konuşulmayan ücretin miktarını iş bittikten sonra kararlaştırırken çok defa münazaa çıkar. Siz çok umarsınız, işin bittiğini ve maksadının hasıl olduğunu gören müvekkil azı zihninden geçirir.

İyisi mi, evvelden konuşmalı, müvekkil ile ücret münakaşası, ücret davası gibi nahoş sahnelere sonradan meydan vermemelidir. Ücret miktarını tespit ettiğiniz halde sonunda alamazsanız. Dava  edip etmemek elinizdedir. Böyle bir hal vukuunda nasıl hareket etmek lazım geldiğini yerinde izah ettik.

Muhtaç ve zebun görünmeyiniz. Bir iş sahibi, yardımcısına müracaat ettiği avukatı muhtaç, perişan, düşkün vaziyette görmemelidir. Böyle bir hal, avukat için izmihlâldir. Ücret isterken, sebep ve mazeret olarak, yazıhanesinin kirasını veremediğini, vergi borcu için haciz geldiğini söyleyen avukat, müvekkil nazarında her şeyi kaybetmiştir. İnsanlar, böylelerinden kaçınırlar. Böyle düşkün  vaziyette bulunan avukatın muhakemesinde selamet görülmez. Aldığı işi sonuna kadar takip edeceğinden şüpheye düşülür, emniyet ve itimat sarsılır. Çok avukatlar vardır ki, en müşkül dakikalarda bile başkalarının hakkına el uzatmamışlar, müvekkillerinin emanetlerini nefisleri bahasına muhafaza etmişlerdir. Bu böyle olmakla beraber iş sahipleri, düşkün olmayan meslek adamlarını tercih ederler.

Bir avukatın, hakkını isterken sebep ve mazeret dermeyan etmesine hiç ihtiyacı yoktur. Kendi hususi hayatına, ihtiyacına dair söylediği söz yalnız lüzumsuz değildir, kendisini müvekkil nazarında sukut ettirdiği için zararlıdır. İş sahibi, centilmen bir insan ise, en hafifi, itimadını kaybeder, üzülür ve bunun neticesi olarak, mühim bir işini size tevdi etmez. Evvelden tevdi etmiş olduğu işi bitirir bitirmez bir daha yazıhanenize uğramaz. Eğer seviyesi düşük bir adam ise sizin zaafınızı, ihtiyacınızı istismar eder. Az ile sizi kullanır. Ayakları altında çiğner.

Hâlbuki durum böyle mi olmalıydı? İş sahibi, avukat yazıhanesine karanlıkta ışık, hastalıkta derman arar gibi girmeli, avukatı ilim ve ahlak bakımından olduğu gibi dünyalık bakımdan dahi hiç kimseye muhtaç olmayan, müstakil, üstün bir vaziyette görmelidir. Bu bir nevi ruh haletidir. Mantıkla alakası yoktur.

Niçin böyledir? denilemez. İnsanların, zebun bulduklarını ezmeleri ve üstün gördüklerinin önünde eğilmeleri fıtratın ezeli kanunları iktizasındandır. Bu, hiç şaşmaz. Meslekte muvaffak olmak, kendisini müvekkillerin arzu ve istismarına kaptırmamak isteyen genç avukat, daha başlangıçta bunlara dikkat etmelidir.

Ben bir hekime müracaat ederken sakalının tıraşlı, yakasının yağlı, ellerinin kirli olup olmadığına daima dikkat etmişimdir. Hele hastalıklı, öksürüklü, biçare bir hekime kendimi muayene ettirdiğimi hiç hatırlamam. Görür görmez bende, istikrah veya merhamet hissi uyandıran bir adama sıhhatimi tevdi etmek elimden gelmiyor. Müvekkil ile avukat arasında ki münasebet de böyledir. Evi veya yazıhanesi haczedilmiş, perişan, akşam nafakasına muhtaç, düşkün bir avukata hiçbir kimse canını ve malını emniyet edemez. Öksürüklü ve aksırıklıdan kaçmak, düşkünlerden uzak bulunmak, insiyaki bir harekettir. İnsan ister istemez böyle yapar. Bir insan, kaçındığı bir adama nasıl olurda işini emniyet eder ve ondan yardım, kuvvet, mücadele bekler?

İşe yeni başlayan bir genç avukatın para kazanamaması, masrafını çıkaramaması, hattâ günün birinde yazıhane eşyasının haczedilmesi hiç de hacaleti mucip değildir. Fakat bunu müvekkile sezdirmek zararlıdır. Demek istediğimiz, avukatın kendisine ait bu halleri kendinde saklaması, müvekkillerine düşkün ve zebun görünmemesidir.

Temiz olunuz. Yazıhanenin temizliği ve ağırbaşlılığı gibi avukatın üstü başı temiz, yüzü tıraşlı, saçı taranmış, potini boyanmış olması da müşteriye tesir yapar. Kirli adamın müşterisi de kirli olur. Kirli müşterinin verebileceği ücretle ise nihayet bir çürük portakal alınır. Karmakarışık saçlı, bir karış sakallı avukatın karşısında ki adama yapacağı tesir menfidir. Avukat, iş sahiplerine, yalnız ilim ve fazilet üstünlüğü değil, aynı zamanda, kılık ve kıyafetçe de düzgünlüğünü göstermelidir. Bu, müşteri avlamak için yapılacak bir gösteri değildir. Bu, cemiyet hayatının gereklendirdiği bir vazifedir. Hele cemiyetin en münevver adamlarındanım diye ortaya çıkmış bir avukat için bir borçtur. Görünüşün insanlar üzerinde ki tesiri büyüktür. İş adamları babaca, tırnakları kirli, ekmek peynirle geçinir kanaatini veren avukatlarla ücret pazarlığı yaparken, böyle bir adama şu kadarı bile çok! Derler, fakat düzgün kıyafetlisine kesenin ağzını açabilirler. Her tarafı temiz, kibarca giyinmiş bir avukatla kolay kolay teklifsiz olunmaz. Gelen müşteri yapışır. Harabati avukattan ise uzaklaşır.

Müşteri tutmak, yaptığını yardımın karşılığını hakkile almak isterseniz temiz ve ütülü elbise giyiniz, yağsız yaka ve kravat takınız. Her gün tıraş olunuz, dişlerinizi ve tırnaklarınızı temizleyiniz, potininizi boyatınız.

Hayatınızı yalnız mesleğinizle kazanınız. İşte size eski bir avukat. Avukatlıktan altın para ile elli bin lira kazandığı halde bir vapurculuk işine takılmış, varını yoğunu vermiştir. Şimdi ak saçları ile adliyenin dik merdivenlerinden beli bükük çıkarken tatlı günlerini acıya çeviren o ticaret macerasına lânetler yağdırıyor.

İşte ikinci bir avukat daha. Birisinin teşvikine ve hırs ve tamaa kapılarak Rusya’ya gönderdiği halılar yüzünden bütün kazancını kaybetmiş, sefaletin gelip kapısını çaldığı son günlerinde ne yapacağını şaşırıp kalmıştır.

Bir üçüncüsü de kazancını paylaşmak üzere kardeşine verdiği bütün varlığının az bir zaman sonra yok olduğunu görmüştür. Kalp hastalığına, öksürüğe, sinir buhranlarına mal olan o varlığın yerini bir daha dolduracağından şüpheli, kan ter içinde sulh mahkemesinden icra dairelerine koşup duruyor. Parasını İngiliz lirasına çevirdiği ve başka spekülasyonlar yaptığı için bugün çoğun kaybetmiş olan, yüzde on beş faizle ipoteğe yatırdığı ana parasının yarısı ile canını ancak kurtaran, öteki avukatları da sayalım mı?

Doğrudan doğruya veya dolayısıyla ticaretin avukatlar için yasak olduğunu biliyoruz. Fakat genç arkadaşlarım, ben burada size, kanunun meydana çıkaramayacağı ve yahut masum görebileceği ticaret işlerine bile karışmamanızı tavsiye etmek istiyorum. Pek basit gibi görünen faizle ödünç para vermekten, şöyle bir ipotek almaktan, taksi işletmekten, ne bileyim en ufak ve masum kazanç işlerine karışmaktan sakınınız. Biliniz ki günün birinde mutlaka zararlı çıkacak ve damla damla kazancınızı muslukla kaybedeceksiniz. Çünkü bu sizin işiniz değildir. Aldığınız tahsil ve terbiye, bir ucu tüccarlığa dayanan bu işlere büsbütün aykırıdır. Sizin kafanız başka türlü yoğrulmuştur. Para dalaverelerinin istediği bin bir türlü düzenbazlıkları yapamazsınız. Sizi behemehal aldatırlar.

Sonra kazancı veya gaybı başkalarının elinde olan bir işe sermaye yatırmak neden? Siz avukatsınız. Bu meslek adamı çok zengin etmez amma refah içinde yaşatabilir. Şerefli bir insan için bu refah yetişir. (Az tama çok ziyan getirir) ata sözü, mesleğinden başka işlerle kazanç yapmak isteyen avukat için söylenmiştir, denilse yeridir.

Çalışmada intizam ve takip. Çalışmada intizam, her meslekten ziyade avukatlıkta gerektir. İstediğimiz zaman yataktan kalkıp istediğimiz zaman sallana sallana ve gerine gerine yazıhaneye gelecek zamanda değiliz. Kanunlar, bilhassa memleketimizde, her gün değişiyor. Bunları takip etmek, mahkemelerde hazır bulunmak lazımdır. Fevkalade bir hal olmadıkça, her sabah yazıhanenize muayyen saatte gelip muayyen saatte çıkmalısınız. Hattâ kâtibiniz ve daktilonuz hangi saatte nerede olduğunuzu, uğrayanlara filân saatte geleceğinizi söyleyebilmelidir. Çünkü arayan ve bekleyenlerin vakti dahi bizimki kadar kıymetlidir. İş sahipleri, hele biraz sezmek kabiliyetinde olanları, böyle şeylere dikkat ederler. Bir, iki, üç defa avukatı yerinde bulamayan bir iş sahibi onun hakkında numarasını vermiştir.

İntizamsızlık, devamsızlık çok zararlıdır. Çünkü intizamsız çalışan avukat işlerinde şaşırır, acele ve mühim olanı unutarak ehemmiyetsizlerle uğraşır, davaları gıyaba bırakır. Arkasından can sıkıntısı, sinir buhranı ve daha başka şeyler gelir. Bunlar kendisi için tehlike. Müvekkiller ise çalışması tesadüfe tâbi avukatı çabuk silkip atarlar. Onlar da yavaş yavaş, bu derbeder adamın kendisine hayrı yok ki bize olsun, kanaati hasıl olur. Bu da işleri ve dünyalığı için tehlike.

Avukat yaşamak ve sevdiği mesleğinde devam edebilmek için müvekkile muhtaç olduğundan onları kendisinden kaçıracak hallerden sakınmalıdır. Aldığınız işlerin muhakeme celselerinde saatinde hazır bulunmalısınız. Hakiki bir mazeretiniz olmadıkça muhakemeleri talik için haber gönderir, mektup, arzuhal yazarsanız hem mahkeme, hem müvekkiliniz nazarındaki itibarınızı kaybedersiniz.

Derbeder, sallapati avukatları sakın taklit etmeyiniz. Avukatlıkta kalenderlik kadar muvaffakiyete engel olan bir hâl yoktur. Kalenderlik ve dağınıklık, intizamsızlıktan, ihmalden ve irade gevşekliğinden ileri gelir. Muhakeme celseleri neticesini müvekkilinize mektupla veya telefonla bildirmeyi unutmayınız. Bütün bunlarla iş sahibinde size itimat edebileceği hissini verirsiniz. Pek çok müvekkilleri her şeyden ziyade buna ehemmiyet verirler. Hele şuna çok dikkat ediniz: Üzerinize aldığınız bir işi sonuna kadar takip etmek gerektir. Evvelce ateşli birkaç adım attıktan sonra arkasını bırakıvermek, manen ölüm demektir. Böyle avukat sağlam, daimi hiçbir müşteri tutamaz. İşleri olduğu gibi bırakıvermekten doğacak maddi mes’uliyet, zarar ve disiplin cezaları da başka.

Yazı masası çarpık, iskemleleri karmakarışık, döşemesi tozlu bir avukat ziyaretçiye çok kötü tesir yapar. Hele masası üzerinde bağrı yırtık zarflar, güneşten rengi sararmış kağıtlar, dilenci gibi boynu bükmüş dosyalar, ciltleri param parça olmuş kitaplar, mürekkepsiz hokkalar, uçsuz veya cızırdadıkça sağa sola mürekkep damlaları saçacak kadar eski uçlu kalemler görülen bir avukat, müvekkile emniyet telkin edemez. Böyle haller avukatta çalışma zevkini, ziyaretçide itimat duygusunu kaçırıverir.

Müddetleri son güne bırakmayınız. Adiye sarayında bir meslektaşa rast gelip te (aman, lâyihanın son günü. Hemen yazıp mahkemeye vereceğim) dediğini işittiğim zaman ona da, mesleğe de acır ve içimde sızı duyarım. Düşünüp taşınarak, dosyası baştan nihayete kadar okunarak, kanun ve şerhler karıştırılarak yazılması lazım gelen bir itirazın, bir temyiz lâyihasının acele bir çırpıda çıkarılması… Bu, ayıp dememek için söylüyorum, çok tuhaf bir şeydir. Kendi kanmadığı yerde hasım avukatını, hakimi kandırmak! Bu mümkün değildir. Sonra temyiz arzuhalinin on beşinci, itiraznamenin beşinci günü sağ kalıp yazıhaneye gelebileceğimize dair elimizde bir senet var mı? O gün, vapuru kaçırmayacağımız, tramvay kazasına uğramayacağımız ne malum? Onun için bir avukat, müddete tabi işleri son güne bırakmamalı, en aşağı birkaç gün evvel yazacağını yazıp vereceği makama vermelidir. Akşam yazıhaneyi kapattıktan sonra rahat bir nefes almak, sofrada aile yuvasında neşe ile ve hiçbir ruh sıkıntısı ve düşüncesi olmadan tatlı ve mesut bir hayat geçirmek ancak bu suretle mümkündür, sanırım. Bugünkü işini yarına bırakma! Bu alanda avukatın daima hatırlayacağı atasözü olmalıdır. Müddetin geçirilmesinden dolayı bir arzuhal ve lâyihanın reddolunması kadar bir avukat için çirkin ve hiç af olunmayan bir suç yoktur.

Kitaba bakınız. Bir arzuhalin ne gibi şartları haiz olması, bir temyiz kefaletnamesinde ne gibi kelimelerin bulunması lâzım geldiğini gösteren usulün maddelerini avukatlık hayatımda belki binlerce defa okumuşumdur. Fakat bir dava arzuhali, bir temiz kefaletnamesi, bir tashihi karar lâyihası yazarken her defasında yine okurum. Bundan hiç zarar görmedim. Bu bana kuvvet ve itimat verir. Kefaletnamede bir kelimeyi eksik yazdığı için icranın tehiri talebi reddolunduğundan, bu suretle haksız tahsil ettiği parayı hasımdan geri alamadığından şikâyet eden çok arkadaşlar hatırlarım. Bunlar hep bana ibret dersi vermiştir. Hele, kanunun aradığı şartlar haiz olmayan dava arzuhallerinden reddedildiğini işittiğim genç avukatlar bir iki değildir. Bunlara da çok acırım.

Bizim meslekte, hele hukuk ve ticaret davalarında söz, kanun ve kitabındır. Orada avukat değil, dosya söyler. Davanın temeli, arzuhaldir. Duvarları ve çatısı lâyihadır. Şu halde bir genç avukat, aldığı bir davanın arzuhalini yazarken H.M.U.K önüne açmalı, satırları birer birer okumalıdır. Adres mi lazım? Yazmalı, vakıalar mı ister? Sıralamalı, ne istediğini, neye dayandığını açık olarak söylemelidir. Eksik bir arzuhalin reddolması, iptidai itirazlara yol verecek surette çabuk ve düşüncesiz yazılması… Bunlar af edilmeyen hususlardandır. Genç avukatlar bunlara çok dikkat etmelidirler. Eskiden kalma bir zihniyetle, kanunun maddei mahsusasına istinat eden tembel bir avukat, mesleğine karşı saygısızlık göstermiş ve kendi çukurunu kendi kazmış olur. Böylelerinin iş yok!

Mahkemeler iş çıkarmıyor! Diye şikâyetlerini kimse dinlemez. Böyle tembel, kitapsız avukata kim iş verir? Bir iş veren bir daha yanına uğrar mı? Ne dediği anlaşılmayan, hangi hukuki sebebe dayandığı bilinmeyen dava arzuhalini hâkim anlayamaz ve celseler uzarsa kabahat hâkimin midir? Biz, kendi uhdemize düşeni yapmalıyız. Tesadüfü perçeminden yakalamalı ki kaçmasın. Kendisine gelen bir davada düşünüp taşındıktan, kitap karıştırıp hazırlandıktan sonra müdafaa yapan genç avukat, parlak bir istikbalin temelini attığına emin olabilir. Müvekkil, onun intizamını, çalıştığını, dosyasının düzgünlüğünü görür ve sırf bu sayede davasını kazandığını anlar. Başka işleri olunca artık kendisine gelir, dostlarına genç yardımcısını tavsiye eder. İlim bombardımanına, muntazam ve düzgün yaylım ateşine uğrayan hasım da böyle bir avukatı takdir eder, başka işi olunca o da kendisine koşar. Nice avukatlar bilirim ki bir davada yere serdikleri hasımları başka işleri için kendisine müracaat etmişlerdir. Hâkimlere gelince, böyle avukatları her yerde överler. Böylelikle iş işi açar, şöhret ve onun arkasında ki refah kendiliğinden gelip başınıza konar.

Talih, şans, kısmet… aziz meslektaşım, bunlara bel bağlama. Avukatlıkta böyle boş şeyler yoktur. Muvaffakiyet, şöhret, refah ancak ve ancak sağlam bir seciye, usul ve intizam dairesinde çalışma ile elde edilir.

Yazı yazmak. Avukatın sermayesi, önce doğruluk ve namuskârlık, sonra bilgidir. Bu iki vasıf, bir sikkenin yazı ve tura tarafı gibi birbirini tamamlar. Doğruluğunu ve bilgisini işleten avukat, muvaffak olacaktır. Fakat bu doğruluğu ve bilgiyi herkese nasıl öğretmeli? İş sahiplerine nasıl anlatmalıdır? Şöhretten bahsetmek istiyorum.

Avukat, bilmem hangi hastalığın tedavisinde yeni bir usul keşfettiğini söyleyen bir hekim gibi reklam yapamaz, bir damla sile yüzdeki çilleri düşüreceğini söyleyen hazır ilaç satıcıları gibi ilan veremez. Bunlar yasak. Ne yapmalı? Gelen iş sahibini, biraz evvel söyledik, iyi idare etmeli. İş sahipleri sizin için zahmetsiz, masrafsız reklam yaparlar. Fakat bu yetişmez. Mahkemelerde ilmi müdafaalar yapmak. Bu da iyi. Hâkimler ve dinleyenler her yerde sizi över, haberiniz olmadan size iş gönderirler. Lakin bu da yetişmez. Bir mevzuu, Almanya’da nasıldır? Fransız âlimleri ne demişler? Bizim mahkemeler be temyiz ne reyde? İyice bir tetkikten sonra derli toplu meslek mecmuasında yazmak yok mu? Avukatı tanıtan en mühim amillerden birisi de budur. Avukatlar, başlarından geçip uzun boylu tetkik etmiş oldukları davalarda, istişarelerde böyle mevzular bulabilirler. Ancak henüz dava görülürken gerek doğrudan doğruya ve gerek başka bir namla yazı yazmak, centilmenliğe yakışmaz. Davanın lehte veya aleyhte neticelenmesini beklemek gerekir.

İlmi, mesleki mecmualarda yazı yazmak, fikre açıklık verir, bilgiyi genişletir. Fakat temin edeceği şöhret… bunlardan aşağı değildir. O makaleyi en az birkaç yüz meslektaş okur. Onlar sizi tanımaya başlarlar. Günün birinde o mevzua dair bir istişareye çağrılmış iseniz biliniz ki sebebi bu makaledir. Anadolu barolarında da böyle yazılarla akisler yaparsınız. Hiç haberiniz olmadan size, iş, murafaa gönderirler.

Filan avukat, malumatlı olduğu için mi çok para kazanıyor? Şu arkadaş lisan bildiği ve yazı yazdığı için mi tanınmıştır. Demeyiniz. Eski hukuku, eski şöhretleri, eski şartları bir yana bırakalım. Türk hukuku kıblesini batıya çevirmiştir. Biz de oradakiler gibi yapmaya mecburuz. Zaman gittikçe değişiyor. Tanınmak için okumak yazmak gerektir.

Mesleğinizi seviniz. Bir mesleği sevebilmek, bıkıp usanmadan yapmak, yaptıkça heyecan duymak, manevi saadetlerin en büyüğünü tatmak, cemiyette şerefli bir mevkie sahip etmek, refah içerisinde yaşatmak için ne lazımsa avukatlık mesleğinde bunların hepsi vardır. Bu meslek, üstat Henri – Robert’ın dediği gibi (yalnız başına sevilmek için kâfi derecede güzeldir. Avukatlık kıskanççasına, tatlı sevilebilir.

Bu kitabın birçok yerlerinde gördük ki, avukatlık kadar insanı yoran, boş zamanların tadını tattırmayan, uykuyu rahat uyutmayan başka bir meslek yoktur. Evinizden çıktığınız dakikadan yazıhanenize gelinceye kadar sorgular karşısındasınızdır. Yazıhanenizde sizi bekleyenlere fikir ve nasihat vereceksiniz. Mektuplar, arzuhaller, lâyihalar yazacak, Adliye sarayında müdafaa yapacaksınız.

Arkadaşlarınızla kanunları konuşur, müzakereler, münakaşalar edersiniz. İşler peşinizi bir dakika bırakmaz. Bir saniye serbest değilsiniz. Çünkü sizin yazıhaneniz filan handa ve vazife yeriniz Adliye Sarayında değildir. Sizin yazıhaneniz, imalathaneniz bizzat dimağınızdır. Bu daimi meşguliyet, ne çok kuvvet sarf ettirir, ne kadar sabır, metanet ister! Onun içindir ki siz herkesten daha çabuk ihtiyarlarsınız, saçlarınız dişleriniz daha çabuk dökülür, kalp, verem, kanser, sinir hastalıkları her meslekten ziyade avukatlıkta tahripler yapar. Eğer mesleğinizi sevmezseniz devam için lazım olan sabır ve sebatı, metaneti, çalışmak zevkini, meslek saygısını kendinizde bulamaz ve hadiselerin bindirdiği maddi ve manevi yüklere dayanamayarak çöker gidersiniz. Meslek aşkı size bir kuvvet kaynağı olur. Onu sever ve her şeyden üstün tutarsanız, sağlamlık, dinçlik, dayanıklılık duyarsınız.

Bu meslek sevilmeye layıktır. Yaptığı hizmet, bir devletin en kutsi bir vazifesi olan adaleti dağıtmak işine yardımdır. Onun için, hâkimlik gibi, mesleklerin en iyilerinden ve en şereflilerindendir.

Serveti, ailesi, namusu tecavüze uğramış olan bir insanın en evvel koşup geleceği, himaye isteyeceği adam avukat ve sığınacağı yer onun yazıhanesidir. Ne kadar aileler vardır ki servetlerini, haysiyetlerini, avukatın yardımına borçlulardır. Her gün en mahrem sırlar ona tevdi olunur, en gizli şeyler onunla konuşulur. Hıristiyanlıkta Allah’ın vekili diye saygı ve huşu ile önünde günahlar itiraf edilen, ruhanilik ne ise, dört duvar arasında büyük bir emniyet ve itimat ile kendisine sır ve dert dökülen adalet vekilliği de odur. Nice büyük mevkilere çıkmış adamlar vardır ki tecavüze uğrayan haklarını ve menfaatlerini almak için avukatın yardımına koşmuş ve ona en büyük saygı ve itimadı göstermişlerdir. Nice analar, hemşireler, ne kadar masum aile kızları vardır ki, başka kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği sırları ilk defa olarak dudaklarından avukata ifşa etmişlerdir. Küçük büyük yurttaşların bu sonsuz saygı ve itimadına mazhar olmak kadar ruha sükûn ve zevk veren başka ne vardır ki? Kılıç ve süngü takıp tehlikedeki vatanı ve milleti için hududa koşan askerle, fazilet ve bilgi silahlarını kuşanarak tecavüze uğramış bir hakkı müdafaa için adalet meydanına koşan avukat aynı derecede sevgi ve saygıya layık değil midir?

Hâkimi aydınlatmak, hakkı yapmak, masumu ipten kurtarmak, zalimden alıp mazluma vermek, bu ne büyük bir şeydir! Dünyada bundan daha büyük ve daha temiz başka bir saadet var mıdır? İlkbahar kışın uyuşturduğu ağaçlara nasıl can verir, çiçekleri nasıl fışkırtır ve kuşları öttürürse, bir heykeltıraş balçığa nasıl ilahi bir kudret aşılarsa avukat da çiğnenmiş biçarelere, sille tokat atılmak istenen dul ve yetimlere kuvvet verir. Onları müdafaanın ışığı ile aydınlatır, sıcak himaye ve şefkat ile ısındırır. Bu mesleği seviniz, çünkü sevilecek kadar asil, cazibesinden kurtulunamayacak derecede güzeldir. Bir dulun, bir yetimin hakkını aldığınız, bir yurttaşı zulüm ve tecavüzden kurtardığınız zaman duyacağınız gurur, koca bir imparatorluğu avucu içine almış olan Sezar’ın, Orta Asya’dan kalkarak Roma kapılarına kadar dayanmış olan Atilla’nın, düşmanı Türklüğün harimi ismetinde boğmuş olan Atatürk’ün duyduğu gururdan aşağı değildir. Bu bakımdan avukat, hukuk ilmini canlandırır, onu mücerret fezasından çıkararak can, mal yapar… Bir hâris, bir hâlik ki silahı hak, sesi müdafaa, mihrabı mahkemedir.

Bu meslekte insanı baştan çıkaracak şeyler, sebepler, vesileler pek çoktur. Dosyada ki bir kelimeyi söylememek, bir kâğıt parçasını mahkemeye göstermemek sureti ile zengin olmak pek kolaydır. Yazıhaneye gelen iş sahipleri içinde cazibesi kalpleri sürükleyen, ılık kokusu insanı titreten, saçlarının parlaklığı ve gözlerinin tatlılığı nefsi emareyi şahlandıran kadınlar ve kızlar vardır. Bunlara karşı sizleri koruyacak silah, vazifenizin yüksekliği, mesleğinizin asaleti hakkında edineceğiniz fikirdir. Bu mesleği sevmezseniz, kendinizi koruyamazsınız. Avukatlık kadar hangi meslek bedii heyecan verir? Müdafaanın verdiği zevk ve inşirahı, başka nerede bulabiliriz? İnsanı usandıran riyazî katiyetler, yoran mücerret mefhumlar, bir örnekliler bu meslekte yoktur. Her şey yeni, her şey taze, her şey renk ve çiçekle doludur. Mevzuu bunun kadar geniş, genişliği nispetinde değişen, değiştikçe benliği sürükleyen hangi meslek vardır?

Daimi bir savaş. Ne zaman biteceği bilinmeyen bir kasırga. Değersiz bir istişarede, en sade gibi görülen bir davada tarafların, hadiselerin size verdiği heyecanı gizleyebilir misiniz? Hayat, mücadeledir. Bu çarpışma insanın yaşaması, yükselmesi için en büyük zaruret olduğuna göre avukatlık bizzat başlı başına bir hayattır, denilse doğru olur. Onun bütün ömrü çarpışmadır; galiplik veya mağlupluktur. Bu savaşın erkânı harbi, başkumandanı kendisidir. Bir romancı avukatın yazıhanesinde şah eser yaratacak her gün bir mevzu bulabilir. Bazen feci bazen zevk ve neş’e ile dolu olan bı mevzular, hakiki hayatın; beşer ıztırabın veya saadetin beşiğidir.

Elem, keder, kin, ihtiras gibi insan kalbinin inilti ve sızıntılarını, feryat ve feveranlarını bu kadar açık ve çıplak başka hangi meslekte görürsünüz? Bu feryat ve feveranları dindirmek, her dinlediği figandan kanuni bir faide çıkarmak, bir
kelime ile insan kalbi, insan ruhu ve onun yongası olan insan malı ile uğraşmak… Bu ne tatlı, ne heyecanlı bir meşgaledir! Ya o zafer yolunda yürüyüş ve hakkın zaferinde duyulan san’atkâr zevki! Bu heyecanı, bu san’tkâr zevkini tatmak gerçi çok zordur. Fakat mesleğimizin güzelliği biraz da bu zorluğundan değil midir? Bir davayı haksız olarak kaybettiğiniz, tezinizi hâkime anlatamadığınız zaman duyduğunuz eza ve hiddet ve tarafların kötü niyetinden, bir şahidin yalan ifadesinden, bir senet imzasının inkâr edilmesinden duyduğunuz nefret bile size heyecan vermiyor mu? Ve bu heyecan, ateşinizi, azminizi tazelemiyor mu?

Avukatlık zengin olmak için yapılmaz; bu kitabın birçok yerlerinde feragat, fedakârlık, menfaati istihkar gibi mesleğin esaslı vasıflarından uzun uzadıya bahsettik. Meslek ayet ve hadislerinin emrettiği yolda yürüyen bir avukatın zengin olamayacağını biliyoruz. Bununla beraber meslek namuslu bir insanı sükûn ve refah içinde yaşatacak maddi vasıtaları temin eder.

Muvaffakiyet, çok zordur. Yavaş yavaş kazanılır, bazen cesaret kırılır, fakat kazanılır. Hayat değiştikçe, ihtiyaçlar çoğaldıkça, muameleler giriftleştikçe, insanlarda bu kin, bu ihtiraz devam ettikçe mahkemeler ve avukat yazıhaneleri işleyecektir. İşin ve iş sahibinin nankörlüklerini hesaba katmakla beraber bu meslek sizi yine rahat rahat geçindirir. Çünkü hukuk bilgisi her şeyin temelidir. Ferdin olduğu kadar cemiyet ve devletin hayatını o tanzim eder. Herkes doğrudan doğruya veya dolayısıyla size muhtaçtır. Kanunları yapan, tatbik eden hukukçulardır. Ticaret ve san’at devleştirilirse, kontenjan, kliring müesseseleri iş sahasını daraltsa, dünya küçülse ve gök yerinden düşse hukukçu ayaktadır. Büyük şehirde rekabet mi var? Küçüğüne gidersiniz. Avukatlıkta iş mi azaldı? Hocalık, gazetecilik, memurluk, hâkimlik yaparsınız. Elinizde öyle bir elmastraş var ki her şeyi keser. Her kalıba uyan, daha doğrusu her kalıbı yapan bir mesleğe mensupsunuz. Cemiyette yüksek bir mevkie sahipsiniz. (Üstat) sınız. Ne kadar tevazu gösterirseniz gösteriniz, sizi çevreleyenlere karşı görünen bir üstünlüğünüz vardır.  Yüksek bir tahsil görmüş olmanız bu imtiyazı size verir. Sonra söyleyeni çabuk anlamak, hazır cevap olmak, delilleri ustaca hazırlayıp yerli yerinde kullanmak ve bu suretle münakaşalarda hâkim mevkide bulunmak, bu mesleğe mahsus dense yeridir.

Ananızı seversiniz. Çünkü sizi doğurmuş ve büyütmüştür. Mesleğinizi de onun kadar seviniz, zira hukuk bizim (büyük anamız) dır. Bizi büyütmüş, terbiye etmiştir. Sonsuz tabiatı kucaklayan ufukları seversiniz. Mesleğinizde fertlerin, cemiyetin hayatını, nizamını kucaklamıştır. Önce bir ırmak sanırken, dere, nehir, sel ve nihayet deniz olan hukuk ilmini uçsuz bucaksız beşer ve cemiyet hayatına tatbik eden sizsiniz. Bir yandan en büyük itimada mazhar olmuş bir adamın gururunu verirken, öte yandan daimi bir heyecanla sizi ummanlara sürükleyen bir meslek sevilmeye lâyıktır. Tabiattan hiç usanılmaz. Çünkü daima değişen denizleri, dağları ormanları, kırları, çiçekleri, karları, fırtınaları vardır. Bu meslek de öyledir. Derinliği denizinkinden aşağı değildir.

Bir davanın çıkılamayacak sanılan tepelerini, bir kartal cesareti ve ustalığı ile aşarsınız. Bulutlar içinde dolaşır, fırtınalar, kasırgalara atlatırsınız. Bu uçuş ve inişler içinizde yeni yeni kuvvet ve heyecan kaynakları yaratır. Her iniltiden bir ızdırap, her zaferden bir zevk duyarsınız. Önünüzde rengini ve kokusunu hiç kaybetmeyen çiçekli, uğraştıkça taze kuvvet veren renkli bir çalışma alanı vardır. Bu meslek baştanbaşa hayatla, şiirle doludur.

Yaptığı iş insanlığın üzerinde titrediği adalete yardım olan genç Türk avukatı! Mesleğini sev, yalnız sevmekle kalma, böyle bir mesleğe mensup olduğun için gurur da duy. Çünkü sevilecek ve gurur duyulacak kadar asil ve güzeldir. Bu mesleği sevmeyen, kalbinde onun mukaddes ateşi yanmayan, asil ruhlu olmayan, mesleği bir tezgâhtar, bir tefeci, bir lonca esnafı gibi günlük rızkı için yapan, mesleğin asil heyecanını duymayan adam, iyi bir avukat değildir ve olamaz. Haklı gördüğü bir ihtilafı adalet huzurunda, hasis ve sefil duygulardan uzak, hakkın ve vicdanının emrinden başka hiçbir emir dinlemeyerek ilmin, kanunun ve medeni cesaretin verdiği bir imtiyazla müdafaa eden ancak böyle bir adamdır ki memleketine, mahkemelere, muhitine, müvekkillerine ve hatta hasmına sevgi ve saygı telkin edebilir. Öyle bir Adam! Ki, yalnız doğru söyler ve her söylediği söz doğru görülür.

Kemalpaşazâde Said Bey

0
Kemalpaşazade Said Bey

Kemalpaşazâde Said Bey, 12 Ocak 1848 (5 Safer 1264) tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Tanzimat döneminin önemli devlet görevlilerinden Ahmed Kemal Paşa’nın oğludur. Asıl adı Mehmed Said olup sürekli lastik ayakkabı giydiği için Lastik Sait Bey lakabı ile anılmıştır. Modern görüşlü babası sayesinde iyi bir eğitim almıştır. İlk eğitimini özel hocalardan almış, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Babasının Elçi olarak bulunduğu Berlin’de aldığı eğitim sayesinde Almanca’yı öğrenmiş, ayrıca Fransızca’sını da geliştirerek çok sayıda dile vakıf olmuştur.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)

Kemalpaşazâde Said Bey, eğitiminin ardından 1868 yılında bugünkü karşılığı ile Danıştay olan Şûrâ-yı Devlet’te memuriyete başlamış, 1874 yılına kadar muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yapmıştır. Ardından Hariciye Nezâreti(Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü olmuş; 1885 yılında ise Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirilmiş; Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi olmuş, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulunmuştur.

Sürgün Kararı ve Yeniden İstanbul’a Dönüşü

Kemalpaşazâde Said Bey, memuriyetten çıkarılarak müebbet hapisle cezalandırılmış,  kalede hapsedilmesine karar verilerek, 20 Kasım 1899 tarihli sürgün kararı mazbatası ile Yemen’e sürülmüştür.  Sürgün kararının gerekçesi, devlet ve saltanat aleyhine neşrolunan muzır neşriyata muavenet ve dedikoduya sebebiyettir. Cezasını, Yemen kenti Sana’da geçirmiştir.

Kemal Paşazade Said bey

1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda Kemalpaşazâde Said Bey İstanbul’a dönmüş, 14 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirilmiş, bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli olmuştur.

Memuriyetleri sırasında Mekteb-i Sultânî ve Mülkiye’de kitabet ve tercüme; İstanbul Hukuk Fakültesinde ise 1885 yılından 1914 yılına kadar aralıklarla Hukuk-ı Siyasiye-i Osmaniye(Kamu Hukuku) ve Hukuk-u Esasiye derslerini  vermiştir.

15 Mart 1921 tarihinde vefat etmiş, Süleymaniye Camiinde babası Kemal Paşa’nın yanına defnedilmiştir.

Yazın Hayatı ve Gazeteciliği 

Kemalpaşazâde Said Bey, genç yaşlarından itibaren başladığı yazın yazın hayatına emeklilik sonrasında da da devam etmiş, anıları yazmış, röportajlar vermiştir.

Türkiye’de gazeteciliğin ve yazarlığın öncülerinden sayılmaktadır. Tasvîr-i Efkâr’da Nâmık Kemal ile birlikte çalışmış, Âyîne-i Vatan gazetesinde yazılar yazmış, İstanbul Gazetesi’nde başyazar olarak görev almıştır.

Hakāyiku’l-vekāyi gazetesini çıkarmış, Vakit gazetesinin yayınlanmasına yardım etmiş, Vakit’in devamı olan Tarîk gazetesini çıkarmıştır. Vakit ve Tarîk gazetelerinde başyazarlık yaptığı sırada Şark ismiyle Beyoğlu’nda yayın yapan gazetede kendi imzasını kullanmadan“İcmâl-i Ahvâl” başlığı ile devletler arası ilişkiler, iç ve dış politika hakkında yazılar yazmıştır.

Yabancı gazeteleri takip etmiş, özellikle Avrupa’daki  gelişmeleri ve uluslararası ilişkileri yazılarında işlemiş; Journal de Constantinople isimli gazetede, Avrupa gazetelerinde Osmanlı Devleti aleyhine çıkan yazılara cevap vermiştir. İkinci Abdülhamid döneminde, 1899 yılında başlayan sürgün yıllarına kadar birçok gazete ver dergilerde yazıları yayınlanmıştır.

Arap dilinin üstünlüğünü ileri sürenlere karşı, yabancı kelime ve kavramlardan arındırılmış temiz bir Türkçe’yi ve Türkçe’nin sadeleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.

Bağımsız bir şiir kitabı bulunmamakla birlikte beyit ve kıtalardan oluşan şiirleri gazetelerde yayınlanmış; devlet adamlarını eleştiren ve muhalif tavır takınan bir yol izlemiştir.

Kemalpaşazâde Said Bey’in Eserleri

1. Fezâil-i Ahlâkıyye ve Kemâlât-ı İlmiyye (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev)

Bu eseri, J. J. Rousseau’nun ilimler ve sanatlar hakkındaki ünlü eserinin çevirisidir. John Jack Rousseau’nun eserinin Türkçe tercümesi ve yazarın bazı ilave ilave ve tenkitlerinin bir aya getirilmesiyle oluşmuş bir eserdir. Eser her biri ayrı bir kitap halinde basılmış; fakat birbirinin devamı şeklinde üç ciltten oluşmaktadır.  

Fezâil-i ahlâkiyye ve kemâlât-ı ilmiyye / Jan Jak Russo; mütercim Kemâl Paşazâde Saîd Bey
2. Hukūk-ı Düvel (Cebrail Gregor ile birlikte yazmıştır)

Devletler hukuku alanında ilk Türkçe eserdir. Kitap, devletler hukukunun tarifi, kısımları, kaynakları ve tarihi ile devlet, saltanat, millet, kavim, ırk gibi kavramlar üzerinde durmuştur.

Hukūk-ı Düvel ( Uluslararası Hukuk) – Kemal Paşazade Sait
3. Garâib-i Âdât-ı Akvâm 
4. Dârü’l-kütüb

Kemal Paşazade Said beyin makalelerinden oluşmaktadır

5. Mehâkim

Dönemin mahkemelerine ilişkin genel bilgiler, devlet kurumlarının görev ve yetkileri ile hapishaneler hakkında bilgiler içermektedir.

6. Vazîfe-i Adliyye-i Etıbbâ
7. Galatât-ı Tercüme

Fransız alfabesindeki harf sırasına göre on sekiz defterden oluşturulan, kelime ve terimlerin tercüme hatalarını ve yanlış kullanımlarını örneklerle göstere bir eserdir. İlk baskısı 1889 yılında yapılmıştır.

Galatat-ı Tercüme – Kemal Paşazade Said
8. Sefir ve Şehbenderler

Eser, diplomasi mesleği, diplomatlar ve devletler arası ilişkilerde diplomatların misyonlarına ilişkindir.

Sefirler ve Şehbenderler – Said Kemal Paşazâde /1890
9. Ahmed Midhat Efendi Hazretleri’ne Arîzadır

Galatât-ı Tercüme’nin on dördüncü defteri üzerine Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı bir makaleye cevaptır.

10. Teşhîr-i İzmihlâl
Kemal Paşazade Said bey – Teşhir-i İzmihlal

Bidâyet Mahkemesi reisliği ve İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliği sırasında, komisyon hakkında eleştiriler içeren eleştiri ve görüşlerdir. Sadrazama sunulmak istenen görüş ve düşünceleri daha sonra yayınlanmıştır.

11. Medhal-i Usûl-i Mes’ûliyyet-i Vükelâ 

Milletvekillerinin işledikleri suçlardan doğan sorumluluklarına ilişkindir.

12. Kāmûs-ı Saîd

Bu eser Yemen sürgünü nedeniyle yarım kalmıştır. Maarif Nezareti adına Faransızca’dan Türkçe’ye Kamus hazırlanmış ancak 22 forması basılabilmiştir. Çok geniş olarak tasarlanan eser Amphotère kelimesine kadar olan maddeleri kapsamaktadır.

Filiz Anadol tarafından yüksek lisans tezine konu olan ve 91 Osmanlı Devlet adamının hayatlarını yazdığı “Terâcim-i Ahvâl-i Muâsırîn” adlı biyografik bir çalışması bulunmaktadır.

Kemalpaşazâde Said Bey’in ayrıca; Bulunsun; Bu da Bulunsun; Tatbîk-i Kavâid-i Fenn-i Kitâbet ve Numûne-i Muharrerât-ı Devâir-i Hükûmet;  Usûl-i Maîşet-i İnsan; Teşebbüsât-ı Cürmiyye; Târîh-i Hukuktan Bir Sayfa; Hukūk-ı Siyâsiyye-i Osmâniyye Dersleri ve Bir Mazbata-i Sâlifü’s-safsata Sûretidir başlıklı basılmış eserleri bulunmaktadır.

 

“Arapça isteyen Urban’a, Acemce isteyen İran’a. Frengilerse Avrupa’ya! Biz Türküz, bize Türkçe elzem.”
                                                                                                           Kemalpaşazâde Said Bey

 

Dâireler dâire-i irtikâb

Tâlib-i mansıb gezinir bâb bâb

Boğdu bizi tavsiye-i intisap

Ver bize ey Âsaf-i zî-şân cevap

Böyle mi memur edelim intihap

İffet ve kudret sözü efsane hep

Rağbetimiz câhil ve nâdâna hep

Boşta kalan müflis, divane hep

Söyle bize söyle fehâmetmeâb

Böyle mi memur edelim intihap

Der birisi bende-i Lütfü Ağa

Diğeri de çâker-i Rif’at Paşa

Ey koca devlet yine sen çok yaşa

Sormayacak mı bize Mevlâ hesap

Böyle mi memur edelim intihap

Hazret-i mahdûm-i Sadaret-penâh

Yani o Cavid-i bilâ destgâh

Söktürerek ettiriyor halka âh

Ey peder-i pür keder-i ızdırap

Böyle mi memur edelim intihap

Câh-i riyasette Ebu’l-Laklaka

Destine layık koca bir şakşaka

Ördeğe benzer, ediyor vakvaka

Eyle bu serden bizi de behre-yâb

Böyle mi memur edelim intihap

Oldu nişanlar çocuk âyinesi

Kande nişan ü kıymet dirînesi

Hergelenin dopdoludur sinesi

Takmaktan eylerken ecânib hicâb

Böyle mi memur edelim intihap

Pek çoğu zahirde taassub-güzîn

Halbuki bî-behre-i iman ü din

Yok bu ahaliye zahîr u muîn

Ey koca derya-dil-i feyz-i iktisap

Böyle mi memur edelim intihap

Dairelerde doludur bu’l fodûl

Ma-sadak tam zulûm ve cuhûl

Devletin ahvaline hayran ukûl

Göster â devvar bize re’y u sevâb

Böyle mi memur edelim intihap

Cümle Müslüman süferâ yek- ayar

Ancak iki Rum’da var iktidar

Ak sakalınla utan ey ihtiyar

Eylemiyor mu sana vicdan i’tâb

Böyle mi memur edelim intihap

Âh maarifteki bu Andreas

Milleti tahrip ediyor ez-esâs

Şaşkına döndü bu cehaletle nâs

Hep dükâdan çıkmakta ehl-i şebâb

Böyle mi memur edelim intihap

Melhame Paşa ile Mahmud Celal

Oldu iki vasıta-i cem’-i mâl

Verdiğini etmiyor alem helâl

Pek mi uzaktır şafak-ı inkılâp

Böyle mi memur edelim intihap

Bey, Paşa’da kalmadı hiç terbiyet

Hazret-i casus en a’lâ sıfat

Yaklaşıyor dâhiye-i akîbet

Kangreni gösteriyor iltihap

Böyle mi memur edelim intihap

Zam ne demek para eğer yok ise

Borç ödenir akçe eğer çok ise

Bin açı var ger birisi tok ise

Ey vükelâ ma-ya’nihi hoş-habâb

Böyle mi memur edelim intihap

Kemalpaşazade Said Bey

 

Kadın Hakları

0
Afrika Kadın Hakları Protokolü

Kadın hakları, insan olarak kadınların erkeklerle aynı oranda ve eşit şekilde sahip olduğu sosyo ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal tüm haklardır. Kadınlar, erkeklerin sahip olduğu yasal haklara orta çağ sonrasında kavuşmaya başlamışlardır. Gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde halen kadın hakları kısmen yada tamamen tanınmamaktadır. Aydınlanma çağıyla birlikte okullaşma yayılmaya başladığında, kızların bu eğitime katılması sonucu ortaya çıkmıştır.

Kadınlar için vatandaşlık hakkının istenmesinden sonra, ilk kadın hareketlerinin talepleriyle birlikte o zamana kadar sadece erkeklerin yararlandığı mesleki eğitime, kadınların da gidebilmeleri istenmiştir. Özellikle kadınların üniversitede eğitim görebilmeleri bir asır boyu tartışılmış ve karşı çıkılmıştır. İzin verilmeden önce kadınların fiziksel yapıları ve düşünsel yetilerinin böyle bir eğitim için yeterli ve uygun olup olmadığı tartışma konusu olmuştur.

İlk Kadın Hareketleri

1840 yılında ilk kadın öğrenci dinleyicileri Zürih Üniversitesi’ne gelmiş ve 1863’den itibaren kayıtlar artmıştır. Örneğin, 1892 yılında yazar Ricarda Huch tarih konulu çalışmasıyla Zürih Üniversitesi’nden mezun olmuştur. 1849 yılında ilk kadın koleji olan Londra Üniversitesi kurulmuş ve 1870–1894 yılları arasında neredeyse bütün Avrupa genelinde kadın eğitimi çalışmaları devam etmiştir. Yalnızca Prusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu konuda geç kalmıştır.

Bilim dünyasında isim yapmış bazı kadınlar: nükleer fizikçi olan Chren Sluung Wu (1915) kainatın fiziksel yapısı hakkında mevcut yanlış anlamların kalkmasına yardım etmiş, Hinliley Quimby (1891) radyasyon fiziğinin doğmasına yardım etmiş, zoolist Jocellyn Crane küçük hayvanların toplumsal davranışlarını etüt etmek için çok zor şartlar altında çalışmış, biyolojist Gadys Anderson Emerson (1903) insan vücudunda vitamin eksikliği hakkında bilgiler toplamış ve Dorotlica Rudnick embriyo parçalarını bir yerden başka bir yere nakletme tekniğinde usta olan bilimcilerdendir.

Kadın Hakları Bildirgesi

Kadınların politikaya katılımlarının ilk adımları Fransız devrimi sırasında, 1791 yılında Olympe de Gouges’in Kadın Hakları Bildirgesi’ni yayınlamasıyla atılmıştır. 1831 ve 1848 devrimleri esnasında da Fransa’daki kadınlar seçme hakkını talep ederken, İngiltere’de de Kadın Hakları için ilk çıkışlar 1832’de gelmiştir. Bunlardan başka da İskandinav devletlerinde kadınlar 1880’li yıllarının başlarında politik haklarını ilan etmişlerdir. Buna karşın Orta Avrupa’daki ilk talepler 1900’lü yıllardan sonra, bazı Akdeniz ülkelerinde de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır.

Kadın Hakları hareketinin oluşumunu başlatan;

  1. Sadece erkeklerin işine yarayan ve kadınları göz ardı eden seçim hakkı düzenlemeleri
  2. İngiltere ve Avusturya’da olduğu gibi ayrıcalıklı kadınlar azınlığının sahip olduğu seçme haklarını düzenleyen seçim yasası
  3. Sadece vatandaşlık haklarını değil, aynı zamanda da politik hakları elde etmeye çalışan kadın hareketlerinin güçlendirilmesi olmuştur.

Rusya, Avusturya ve Prusya devletlerinin hükmettiği Doğu Avrupa ülkelerinde, bağımsız bir kadın hareketi gelişememiştir. Buralarda, kadın haklarından daha çok bağımsızlık savaşı öncelik kazanmıştır.

Dünyada kadınlara seçilme hakkı veren ülkelerin tarihlere göre sıralaması şu şekildedir:

1. 1893 Yeni Zelanda
2. 1902 Avustralya
3. 1906 Finlandiya
4. 1913 Norveç
5. 1915 İzlanda
6. 1917 Hollanda
7. 1917 Sovyetler Birliği
8. 1917 Kanada
9. 1917 Estonya
10. 1917 Letonya
11. 1917 Litvanya
12. 1918 İsveç
13. 1918 İngiltere
14. 1918 Almanya
15. 1918 Polonya
16. 1918 Macaristan
17. 1918 Avusturya
18. 1918 Lüksemburg
19. 1918 Çekoslavakya
20. 1920 ABD
21. 1920 Belçika
22. 1922 İrlanda
23. 1924 Moğolistan
24. 1929 Ekvator
25. 1930 Güney Afrika (Beyazlar)
26. 1931 İspanya
27. 1932 Brezilya
28. 1932 Tayland
29. 1934 Küba
30. 1934 Türkiye
31. 1945 Fransa
32. 1945 İtalya
33. 1946 Yugoslavya
34. 1946 Romanya
35. 1947 Bulgaristan
36. 1948 Belçika
37. 1958 Arnavutluk
38. 1970 İsviçre

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme

0

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950’de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 Sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanmıştır.

BAŞLANGIÇ
Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96(I) sayılı kararında soy kırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soy kırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Madde 1: Önleme ve cezalandırma görevi

Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soy kırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2: Soy kırımı oluşturan eylemler

Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.

  1. Gruba mensup olanların öldürülmesi;
  2. Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;
  3. Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
  4. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
  5. Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;
Madde 3 : Cezalandırılacak eylemler

Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

    1. Soy kırımda bulunmak;
  1. Soy kırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
  2. Soy kırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
  3. Soy kırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
  4. Soy kırıma iştirak etmek;
Madde 4: Kişilerin cezalandırılması

Soy kırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.

Madde 5: Uygulama mevzuatı

Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soy kırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.

Madde 6 Soy kırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması

Soy kırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.

Madde 7 : Suçluların iadesi
Soy kırım fiili ve Üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez.
Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.

Madde 8: Birleşmiş Milletlerle işbirliği

Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soy kırım fillerinin veya Üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre harekete geçmesini isteyebilir.

Madde 9: Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması

Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soy kırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.

Madde 10: Orijinal metinler

Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.

Madde 11: İmza, onay ve katılma
Bu Sözleşme 31 Aralık 1949 tarihine kadar Birleşmiş Milletler Üyelerinin ve Üye olmayıp da Genel Kurul tarafından bu Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen Devletlerin imzasına açıktır.
Bu Sözleşme onaylanır, ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Bu Sözleşmeye 1 Ocak 1950 tarihinden sonra Birleşmiş Milletler Üyeleri ile Üye olmayıp da yukarıda belirtildiği gibi davet edilen Devletler katılabilir. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.

Madde 12: Sözleşmenin uygulama alanının genişletilmesi

Bir Sözleşmeci Taraf her hangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle, bu Sözleşmenin uygulanmasını, bu Sözleşmeci Tarafın dış ilişkileri bakımından sorumlu olduğu ülke veya ülkeler bakımından genişletebilir.

Madde 13: Yürürlüğe giriş
< İlk yirmi onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinin tamamlandığı gün, Genel Sekreter bir tutanak düzenler ve bunun bir kopyasını Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen Üye olmayan Devletlere iletir.
Bu Sözleşme, yirminci onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Daha sonraki bir tarihte tevdi edilen bir onay veya katılma belgesi, bu onay veya katılma belgesinin tevdi tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.

Madde 14: Sözleşmenin yürürlükte kalış süresi
Bu Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl süreyle yürürlükte kalır.
Bundan sonraki beş yıllarda, bu sürelerin bitiminden en az altı ay önce çıkma beyanında bulunmamış Sözleşmeci Devletler bakımından yürürlükte kalmaya devam eder.
Çıkma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben gönderilecek yazılı bir bildirimle yürürlük kazanır.

Madde 15: Sözleşmenin yürürlükten kalkması

Sözleşmeden çıkmalar nedeniyle bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin sayısı on altının altına düşerse, Sözleşme bu çıkma bildirimlerinden en sonuncusunun yürürlük kazandığı tarihten itibaren yürürlükten kalkar.

Madde 16: Sözleşmenin değiştirilmesi
Sözleşmeci Taraflar Genel Sekretere hitaben gönderecekleri yazılı bir bildirim vasıtasıyla her zaman bu Sözleşmede değişiklik yapılmasını talep edebilirler.
Genel Kurul, böyle bir talep karşısında yapılması gereken işleme karar verilir.

Madde 17: Bildirimler

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bütün Birleşmiş Milletler Üyelerini ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletleri aşağıdaki konularda bilgilendirir:

  1. On birinci maddeye göre alınan imzalar, onaylar ve katılmalar;
  2. On ikinci maddeye göre alınan bildirimler;
  3. On üçüncü madde gereğince Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
  4. On dördüncü maddeye göre alınan çekilme bildirimleri;
  5. On beşinci maddeye göre Sözleşmenin yürürlükten kalkması;
  6. On altıncı maddeye göre alınan bildirimler;
Madde 18: Depozitörlük işlevi
Bu Sözleşmenin orijinal metni Birleşmiş Milletler arşivinde saklanır.
Sözleşmenin onaylı bir örneği, Birleşmiş Milletler Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletlerin her birine iletilir.

Madde 19: Kayıt
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayda geçirilir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu

0

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, teşkilatın en geniş ve tüm üyelerine açık organıdır.

Genel Kurul, tüm üye ülkelerin birer oy hakkı bulunan temsilcilerinden oluşmaktadır. Barış ve güvenlik, yeni üyelerin katılımı, bütçe gibi önemli konuları ilgilendiren kararlarda üçte iki çoğunluk gereklidir.

Diğer konuları ilgilendiren kararlar salt çoğunlukla alınmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Görev ve Yetkileri

Genel Kurul’un Antlaşma’da belirtilen görev ve yetkileri şunlardır:

  • Silahsızlanma ve silahların kontrolünü öngören düzenlemeler dahil olmak üzere uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik konuları ele almak ve tavsiye kararları vermek;
  • Güvenlik Konseyinde ele alınan ihtilaflar ve konuları kapsamamak üzere Dünya barışı ile ilgili konularda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Güvenlik Konseyi’inde ele alınan ihtilaflar ve konular hariç olmak üzere Antlaşma kapsamına giren konularda ve Birleşmiş Milletler organlarının görev ve yetkilerini kapsayan başlıklarda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Uluslararası siyasi işbirliğini, uluslararası hukukun geliştirilmesi ve tedvini, herkesi kapsayan temel insan hak ve özgürlüklerinin hayata geçirilmesi ve ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitim, sağlık alanlarında uluslararası işbirliği sağlanması için çalışmalara başlamak ve tavsiyede bulunmak;
  • Kökeni her ne olursa olsun milletler arasındaki dostça ilişkileri bozacak herhangi bir sorunun barışçıl yolla çözülmesi konusunda tavsiyede bulunmak;
  • Güvenlik Konseyi ve diğer Birleşmiş Milletler organlarının vereceği raporları değerlendirmek;
  • Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyelerini, Ekonomik ve Sosyal Konsey üyelerini ve Vesayet Konseyi’nin ek üyelerini (gerekli olması durumunda) seçmek; Güvenlik Konseyi ile birlikte Uluslararası Adalet Divanı Yargıçlarını seçmek; ve Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi doğrultusunda Genel Sekreteri atamak.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Toplantıları
Genel Kurul oturumları geleneksel olarak her yıl Eylül ayının en az bir iş günü bulunan ilk haftasından sonraki üçüncü Salı günü açılmakta, 21 as başkan ve 6 ana komitenin oturum başkanları ile Genel Kurul Başkanının seçimi normal oturumların başlamasından en az 3 ay önce yapılmaktadır. Eşit coğrafi temsili temin etmek için, Kurul Başkanı her yıl sırayla 5 bölgeden (Afrika, Asya, Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Karayipler, Batı Avrupa ve diğer devletler) seçilmektedir.

Ayrıca, Güvenlik Konseyinin ya da Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğunun talebi üzerine Genel Sekreterin çağrısı aracılığıyla özel oturumla toplanabilmektedir.

Her olağan oturumun başında Genel Kurul, devlet ya da hükümet başkanları en acil sorunlar hakkındaki görüşlerini dile getirmekte, daha sonra bu sorunlar 6 ana komitede ele alınmaktadır:

  • Birinci Komite (Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik konuları);
  • İkinci Komite (Ekonomik ve Mali İşler);
  • Üçüncü Komite (Sosyal, İnsani ve Kültürel konular);
  • Dördüncü Komite (Özel Politika ve Sömürgeciliğin Sonlandırılması);
  • Beşinci Komite (Yönetim ve Bütçe konuları);
  • Altıncı Komite (Hukuki konular).

Bazı konular Genel Kurul’da ele alınırken bazıları bu 6 ana komiteye gönderilmekte komitelerin tavsiyelerini de içeren kararlar ve hükümler genelde Aralık ayındaki olağan oturumdan önceki genel kurulda ele alınmakta, oylama ile ya da oylama yapılmaksızın kabul edilebilmektedir.

Genel Kurul’da kararlar genellikle üyelerin çoğunluğunun katıldığı ve oy kullandığı oturumlarda alınmaktadır. Uluslararası barış ve güvenliği, bazı ana organların üye seçimi ve bütçe konuları gibi önemli konularda üçte iki çoğunluk gerekli olup oylama imzalı, el kaldırarak ya da ad okuyarak yapılabilmektedir.

Genel Kurul’da alınan kararların hükumetler için hiçbir bağlayıcı niteliği bulunmamakta, dünya kamuoyunun ahlaki otoritesini ve  ağırlığını taşıyan kararlara üyelerin uyması beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler’in bir yıl süreli öncelikli çalışma konuları Genel Kurul tarafından, yani üye ülkelerin çoğunluğunun aldığı kararlar sonucu belirlenmektedir.

Çalışmalar;

  • silahsızlanma, barışın korunması, insan haklarının geliştirilmesi gibi belli başlı konularda çalışmak üzere Genel Kurul tarafından oluşturulan organlar ve komiteler;
  • Kurul’ un talep ettiği uluslararası konferanslar;
  • Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği – Genel Sekreter ve uluslararası memurlar tarafından yürütülmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

0

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 21 Ocak 1959 tarihinde kurulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin şu anki idarî düzeni 1 Kasım 1998 yılında yürürlüğe giren AİHM İç Tüzüğünde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Mahkeme, Fransa’nın Strazburg  kentindedir.

Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

İkinci Dünya Savaşında 60 milyondan fazla insanın ölümü sonucunda savaşın ardından 26 Haziran 1945‘te San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’nde insan haklarına vurgu yapılmış ancak BM İnsan Hakları Bildirgesi, insan haklarının çiğnenmesi durumunda uluslararası korumanın nasıl gerçekleşeceğini saptamamış, bireysel başvuru yöntemine ilişkin kurumsal bir çözüm getirmemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi2. Dünya Savaşından sonra oluşmuş,  Avrupa Konseyi’nin girişimleri sonucu 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uygulamada daha başarılı sonuçlar veren bir sistem kurmuştur. Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler, üye devletlerde yaşanan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 1987 tarihinden itibaren, vatandaşlarının Mahkeme nezdinde bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ek Protokollerle tam zamanlı bir mahkeme statüsüne kavuşmuştur. Mahkeme statüsünden önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı olarak çalışmakta olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin denetimine ilişkin yargısal görevleri yerine getirirken, kararların yerine getirilme sürecinin kontrolü de, şimdi de aynı görevi yürütmekte olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılmıştır.

Uluslararası hukukun tanınmış kurallara göre iç hukuktaki bütün başvuru yolları tüketildikten sonra ve konu hakkında son kararın verilmesinden itibaren 6 ay içinde mahkemeye başvurulabilir. Kamu  otoriteleri mahkemeye başvuru yapamazlar. Başvuru sahibinin, iddia konusu sözleşme ihlallerinden şahsen ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir. Başvuru sahibi AİHM’ e yapacağı şikayetin özünü ulusal işlemler sırasında da ortaya koymak durumundadır. Ulusal mahkemeler, AİHM yargılama yapmadan önce konu hakkında karar alabilme olanağına sahiptir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Yüksek Sözleşmeci Taraf Devlet sayısı kadar yargıç bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Taraf Devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğine ilişkin denetim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yürütülmektedir.

Mahkeme teşkilatına ve onun yargılama usulüne ilişkin hükümler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin İkinci Kısmında 19 ila 51. maddeler arasında ve AİHM İçtüzüğünde yer almaktadır. AİHM’de Sözleşmeye taraf ülke sayısı kadar hâkim görev yapar ve halen Mahkemede 47 hâkim vardır. Hâkimler, taraf devletler tarafından sunulan üç kişilik liste üzerinden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilir. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkemenin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23)

Öte yandan hâkimler kendi adlarına Mahkemede yer alırlar, yani geldikleri ülkeleri temsil etmezler. Mahkemede görev tam zamanlı olduğundan bunu aksatacak bir görev de alamazlar. Hâkimlerin tarafsızlık ve bağımsızlıklarına zarar verecek bir faaliyette bulunmaları da yasaktır. Mahkeme, hâkimlerin uymaları gereken etik ilkeleri 2008 yılında kabul ettiği Yargı Etiği Kararında ortaya koymuştur.

Mahkemenin Yapısı

Mahkemede yer alan birimleri kendi içerisinde idari ve yargısal birimler olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Mahkemedeki idari birimler ise şunlardır: Mahkeme Genel Kurulu, bölümler ve filtraj bölümü.

Mahkeme Genel Kurulu

Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesi en önemli görevi olarak kabul edilebilir. Mahkemenin yönetici kadrosunun seçilmesi de görevleri arasındadır: başkan, iki başkan yardımcısı ve üç bölüm başkanı. Başkan yardımcıları, aynı zamanda içinde bulundukları bölümün başkanlığı görevini de devam ettirirler. Bunlardan her biri üç yıllık bir dönem için seçilirler. Öte yandan Genel Kurul, beş yıl için yazı işleri müdürü ve onun yardımcısını da seçer. Ayrıca bölümlerin üye kompozisyonuna karar verir ve Bakanlar Komitesine belli bir süre için dairelerin üye sayısının yediden beşe indirilmesi önerisinde bulunabilir (Sözleşme, md. 25).

Bölümler

Mahkeme bünyesinde idari bir yapılanma olarak beş bölüm oluşturulmuştur. Mahkeme İçtüzüğüne göre her bir hâkim, beş bölümden bir tanesinde görev yapmaktadır. Hâkimlerin bölümlere dağılımında coğrafi bölgeler, cinsiyet ve Sözleşmeci devletlerin sahip olduğu farklı hukuk sistemlerinin dengeli temsiline özen gösterilir. Ayrıca bölümlerin kompozisyonu her üç yılda bir değiştirilmektedir.

Filtraj Bölümü

14 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesiyle oluşturulan tek hâkim formasyonu Mahkemenin önündeki açıkça kabul edilemez nitelikteki başvuruları elemek açısından son derece yararlı sonuçlar vermiştir. Bu durumdan daha fazla yararlanmak için yazı işleri müdürlüğü bünyesinde yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Böylece daha önceki beş bölüm yanında bir anlamda “altıncı bölüm” olarak (resmi olarak bu şekilde adlandırılmasa da) filtraj bölümü kurulmuştur. Bu bölüm, hakkında en çok başvuru yapılan beş ülkeden gelen hukukçuların oluşturduğu alt birimler halinde çalışmaktadır. Burada amaç, kabul edilemezlik kararlarında bir standardın sağlanması, kabul edilebilirlik usulünün daha rasyonel kılınması ve çalışma usullerinin düzeltilmesidir. Yeni dönemde ise elde edilen başarı nedeniyle filtraj bölümü bünyesinde diğer ülkeler için de alt birimler kurulmuştur.

Mahkemedeki yargısal formasyonlar ise şu şekilde sıralanabilir: daireler, komiteler, tek hâkim, Büyük Daire.

Daireler

Her bir bölüm içinde daireler oluşturulmuştur. Bölüm başkanı, bütün davalarda, başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi ise seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır. Şayet, başvuru bölüm başkanının seçildiği ülkeye karşı yöneltilmişse bölüm başkan yardımcısı müzakereye başkanlık eder. Daire önündeki her davada, o dairenin asıl üyesi olmayan bölüm üyeleri yedek üye olarak yer alırlar. Dolayısıyla her başvurunun müzakeresi için bölümde farklı bir üye kompozisyonu içeren daireler karşımıza çıkar.

Komiteler

Her bölüm içinde on iki aylık bir dönem için üç hâkimden oluşan komiteler kurulur. Komiteler, özellikle Mahkemenin yerleşik içtihadının söz konusu olduğu başvuruları karara bağlarlar. Sınırlı da olsa filtraj yetkileri de, yani başvurunun kabul edilemezliği konusunda karar verme yetkileri, vardır. Bu durum tek hâkim tarafından komitelerin başvurunun kaderi konusunda karar vermeye davet edildiklerinde ortaya çıkar.

Tek hâkim

Açıkça kabul edilemez başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruları elemekle görevli yargısal formasyondur. Bu tür başvurular aslında Mahkemenin önündeki başvuruların yaklaşık olarak %90’ını oluşturmaktadır. Mahkeme başkanı, bu görevi yerine getirmek üzere 1 Haziran 2010 tarihinde ilk olarak bir yıllık süre için 20 hâkim görevlendirmiştir. 1 Haziran 2011 tarihinde ise 20 hâkim daha bunlara eklenmiştir. Bu hâkimlere, yazı işleri müdürlüğünün yaklaşık 60 hukukçusu destek vermektedirler. Ayrıca onlar daire ve Büyük Daire önündeki görevlerine de devam ederler. Ancak tek hakim formasyonu hakimleri, bu formasyonlarda kendi ülkelerine karşı yapılan başvurularda görev ifa edemezler.

Büyük Daire

17 üyeden oluşan Büyük Dairede Başkan, Başkan yardımcıları ile bölüm başkanları doğal üye olarak yer alırlar. Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi de burada bulunmaktadır. Diğer üyeler ise kura yoluyla belirlenir. Büyük Daire, Sözleşme’nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır. Daireler, incelemenin her aşamasında Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirler. Ancak bunun için başvuru hakkında henüz karar verilmemiş olması ve hükümet ile başvurucunun da buna rıza göstermesi gerekir. Öte yandan daire kararını verdikten sonra taraflardan biri üç aylık süre içinde başvurunun Büyük Daire önünde yeniden görülmesini talep edebilir. Bu talep ilk olarak Mahkeme başkanını da içinde bulunduruan beş kişilik panel tarafından incelenir, eğer kabul edilirse, başvurunun tamamı yeniden Büyük Daire tarafından incelenir.

Yargılama Usulü

Sözleşme’ye taraf devletler veya Sözleşme’nin ihlalinden mağdur olduğunu iddia eden herkes, Sözleşme’de yer alan haklarından birinin veya birkaçının taraf devlet tarafından çiğnendiği iddiasını içeren bir dilekçe ile AİHM’e başvuruda bulunabilir. Mahkeme önündeki yargılama usulü kamuya açıktır ve çelişmeli yargılama ilkesine uygundur. Ayrıca incelemenin büyük kısmı yazılı olarak yapılır. Duruşmalar çok az davada yapılır ve halka açıktır, fakat Büyük Daire, istisnai koşulların varlığı halinde kapalılık kararı da alabilir.

Kişiler, kendileri ya da bir avukat aracılığıyla başvuru yapabilirler. Ancak başvuru dilekçesi hükümete komünike edildiğinde başvurucular bir avukat tarafından temsil edilmek zorundadırlar. Avrupa Konseyi, yeterli imkânı olmayan başvurucular için bir adli yardım sistemi kabul etmiştir.

Mahkemenin resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir, fakat başvuruların taraf devletlerin dillerinden birinde de yapılabilmesi mümkündür. Bununla beraber başvuru bir kez hükümete komunike edildiğinde, Mahkemenin resmi dillerinden biri kullanılmalıdır. Bununla beraber Mahkeme Başkanı veya daire başkanı, başvurucunun ilerleyen aşamalarda kendi dilini kullanmaya devam edebileceğine de karar verebilir.

11 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce başvuruların incelenmesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından yapılan ilk inceleme aşamasını içermekteydi ve bu birimde kabul edilebilirlik hususunda karar veriliyordu. Başvuru kabul edilebilir bulunduğunda ise Komisyon, dostane çözüme ulaşmak için taraflarla görüşüyordu. Eğer bu görüşmelerden sonuç alınmazsa olayları tespit eden ve başvurunun esasına ilişkin görüşü de içeren bir rapor yazılmakta ve bu rapor Bakanlar Komitesine aktarılmaktaydı.

Mevcut uygulamada ise Mahkemeye ulaşan her başvuru ilk olarak yazı işleri müdürlüğü hukukçuları tarafından ele alınır ve uygun yargısal formasyonlar önüne gönderilir. Açıkça kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamayan bir başvuru tek hâkim önüne gönderilir ve tek hâkim, yazı işleri müdürlüğü hukukçusunun kendi sorumluluğu altında hazırladığı bir not (tek hâkim notu) üzerinden kararını verir. Tek hâkim, kendisi karar almak yerine başvuruyu incelenmek üzere komite ya da daire önüne de gönderebilir.

Yerleşik bir içtihat temelinde çözümlenecek bir başvuru ise basitleştirilmiş usulle işleyen üç hâkimden oluşan komite formasyonu tarafından karara bağlanır. Bu usul, daireler önündeki usule göre daha basit ve hızlıdır. Özellikle komitelerde ulusal hâkimin varlığı şart değildir. Ancak Komite, üyelerden birinin ulusal hâkim ile yer değiştirmesi kararı alabilir. Komite kararları oybirliğiyle alınır ve bu usulle karara bağlanan başvurular Büyük Daire önüne gönderilemez.

Tek hâkim ya da komite önüne gönderilmeyen başvurular bu konuda genel yetkili formasyonlar olan daireler tarafından ele alınır. Başvuru daire önüne geldiğinde, üyelerden biri başvurunun raportörü olarak tayin edilir. Başvurunun yöneltildiği ülkenin hâkimi ise otomatik olarak o başvurunun müzakere edildiği dairede görev alır. Eğer ulusal hâkimin başvurunun incelenmesinde görev alabilmesi mümkün değilse daire başkanı tarafından ad hoc hâkim atanır.

Bu usul çerçevesinde kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin gözlemlerini sunmak üzere başvurunun hükümete bildirilmesi öngörülmektedir. Mahkemenin kabul edilebilirlik ve esas hakkında incelemeyi birlikte yapması artık olağan usul haline gelmiştir. İlke olarak hükümet 16 haftalık süre içinde gözlemlerini sunmak zorundadır, bu süre daha sonraki aşamalarda kısaltılabilmektedir. Bu gözlemler daha sonra 4 haftalık süre içinde cevabını sunması için başvurucuya iletilir. Başvurucudan bu aşamada hakkaniyete uygun tatmin talebini de bildirmesi istenir. Başvurucunun cevabı ve talepleri ise son kez gözlemlerini sunabilmesi için hükümete gönderilir. Bu gözlemlerin de gelmesinin ardından karar taslağı hazırlanan başvuruyu hâkim-raportör, karar için dairenin önüne getirmektedir.

Dairenin Sözleşme’deki haklardan birinin ya da birkaçının ihlal edildiği yönündeki tespiti genel olarak 41. madde çerçevesinde bir miktar paranın başvurucuya ödenmesine yol açar. Aynı zamanda daire, 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal probleme ve onun çözümü için alınması gereken tedbirlere ilişkin direktifler de verebilmektedir.

Daire kararları kesin değildir. Taraflardan birinin kararı Büyük Daire önüne götürmek için sahip oldukları üç aylık sürenin sonunda bu yönde bir talep yoksa veya taraflar bu yöndeki taleplerinden vazgeçmişlerse ya da talep beş kişilik Panel tarafından reddedilmişse daire kararı kesin hüküm halini alır.

Yargılamanın her aşamasında Mahkeme, yazı işleri müdürlüğü vasıtasıyla taraflara “dostane çözüm” önerisinde bulunabilir. Dostane çözümün Mahkeme tarafından kabul edilebilmesi için ilgili hükümetin bir şekilde başvurucunun iddialarının doğruluğunu kabul etmesi, başvurucunun zararını karşılama ve lehine bazı tedbirleri alma yükümlüğü altına girmesi gerekir. Şayet taraflar bir uzlaşmaya varır ve bu yeterli görülürse Mahkeme başvuruyu gündemden düşürerek dostane çözümden gerekli sonuçları çıkarır. Şayet taraflar bir çözüme varamazsa hükümet, Mahkemeye Sözleşme’nin ihlalini tanıyan ve başvurucunun zararını tazmin eden “tek taraflı deklarasyon” bildiriminde bulunabilir. Bu tek taraflı deklarasyon kabul edilirse, başvuru yine gündemden düşürülür. Dosyaların çözümünde kullanılan bu iki usul -ki birincisi Sözleşme metninde düzenlenmiş ikincisi ise uygulamayla ortaya çıkmıştır- yıllar içinde daha sıklıkla uygulanır hale gelmiştir.

Mahkemenin kesin nitelikteki bütün kararları ilgili olduğu devlet açısından bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararlarının uygulanmasından sorumludur. Dostane çözüm kararlarının infazı da bu kapsamdadır. Bakanlar Komitesi, Sözleşme’nin ihlalinin tespit edildiği konuda ilgili devletin kararın infazı için gerekli genel veya özel tedbirleri alıp almadığını denetler. Öte yandan 14 no.lu Protokol 46. maddeyi değiştirerek uygulama aşamasına ilişkin iki yeni usul kabul etmiştir: Bakanlar Komitesinin Mahkemeden kararın anlamını belirginleştirilmesini ve ilgili devletin kararı doğru bir şekilde infaz edip etmediğini değerlendirmesini talep edebilmesi.

Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü

Yazı işleri müdürlüğü, yargısal görevlerinin ifasında Mahkemeye hukuki ve idari destek verme rolünü üstlenir. Bu müdürlük; hukukçular, idari ve teknik personel ile mütercimlerden oluşmaktadır.

Mahkeme Genel Kurulu tarafından seçilen Yazı İşleri Müdürü, Mahkeme Başkanının yetkisi altında yazı işleri teşkilatının en üst düzey görevlisidir. Mahkeme Genel Kurulu, Yazı İşleri Müdürüne görevlerinde yardımcı olmak üzere bir Yazı İşleri Müdür Yardımcısı seçer. Ayrıca Mahkemedeki her bir bölümde de bir yazı işleri müdürü ve yardımcısı görev yapar.

Yazı işleri müdürlüğü Mahkemeye sunulan başvuruların karar için hazır hale getirilmesinden ve görüşülecek karar taslaklarının hazırlanmasından sorumludur. Yazı işleri hukukçuları Mahkemede bölümlerin alt birimleri olarak ifade edebileceğimiz otuz beş ofiste (division) görev yaparlar. Bu hukukçular, usule ait konularda taraflarla yapılan yazışmaları yapar, hâkimlerin dikkatine sunulmak üzere analitik notları ve dosyaları hazırlarlar. Bu hukukçuların başvurular hakkında bir karar alma imkânı yoktur. Mahkemeye gelen başvurular ilgili ülkenin hukuk sistemi ve başvurunun dili çerçevesinde farklı ofislere gönderilebilmektedir. Yazı işleri müdürlüğünün Mahkemeye dönük hazırladığı bütün belgeler iki resmi dilden birinde kaleme alınır.

Yazı işleri müdürlüğü, hukukçuların görev aldığı ofisler yanında Mahkemenin aşağıdaki alt birimlerinde çalışanlarını da içine alır: çalışma usulleri ve başvuruların idari yönden yönetimi, bilgi-işlem, içtihat bilgilendirme ve yayınlar, araştırma ve kütüphane, hakkaniyete uygun tatmin, basın ve halkla ilişkiler ile idari işleyişe ilişkin birimler (bütçe ve finans bürosu vb.). Ayrıca gelen başvuru ve mektuplar ile dosyalar ve arşivden sorumlu bir Merkez Büro vardır. Mahkemede kararların dil açısından kalite denetimini yapan ve onları yazıldığı dil dışındaki diğer resmi dile çeviren dil uzmanları da bu müdürlük içinde yer alır.

Dostane Çözüm

Mahkemenin başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu açıklaması halinde, sorunun taraflar arasında insan haklarına saygı esasına dayanan dostane bir çözüme kavuşturulması amacıyla çaba gösterir. Dostane bir çözüme varılacak olursa Mahkeme, olayların kısa bir özetini ve ulaşılan sonucu kapsayan bir karar verdikten sonra dava kayıt listesinden silinir. Dostça bir çözüm yoluna gidilmezse Mahkeme, Sözleşmenin davalı devletçe ihlal edilip edilmediğine hükmeder.

Karar

Kararlar gerekçelidir. Mahkeme, Sözleşmenin ya da ona bağlı Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili sözleşmeci tarafın iç hukuku bunu ancak kısmen giderme olayı veriyorsa zarar gören tarafa adil bir karşılık hükmedebilir. Bunun yanı sıra davalı devlet maddi ve manevi tazminat ve ayrıca dava masrafları ile avukatlık ücretlerinin ödenmesi yaptırımına bağlanabilir.

Kararların Uygulanması

AİHM’nin verdiği nihai kararlara davaya taraf olan devletler uymak zorundadır. Yani kararlar taraf devletler için bağlayıcı niteliktedir. Mahkemenin son kararı Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Komite kararların yerine getirilmesini gözetir.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

0
12 Ocak Hukuk  Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Ocak – Hukuk Takvimi

1665

Bask kökenli Fransız hukukçu ve matematikçi Pierre de Fermat öldü.  (Doğumu: 17 Ağustos 1601) İlk öğreniminin ardından üniversitede hukuk eğitimi almak üzere Orleans’a gitti. Toulouse Üniversitesinde eğitim gördü. 1631 yılında hukuk diploması aldı. Medeni hukuk alanında derece aldı. Yargıç oldu ancak matematiğe daha çok zaman ayırdı. Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkı kazandı. Vebaya yakalandı ve 1653 yılında hastalıktan kurtuldu. Memurluktan arta kalan zamanlarında matematikle ilgilendi. Sayılar teorisinde önemli sonuçlar buldu, olasılık ve analitik geometriye katkıda bulundu. Modern sayılar kuramının kurucusu kabul edildi. Fermat’nın son teoremi ile hatırlanmaktadır.

1729 Felsefeci ve siyaset kuramcısı Edmund Burke, doğdu. (Ölümü: 9 Temmuz 1797)  Burke, İngiltere Avam Kamarası’nda görev yaptı. Fransız İhtilali‘ne karşı çıktı. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine destek verdi. Estetik üzerine felsefi çalışmalar ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
1746

İsviçreli sosyal reformcu, filozof ve politikacı Johann Heinrich Pestalozzi doğdu. (Ölümü: 17 Şubat 1827) Din eğitimi almasına karşın filozof Jean-Jacques Rousseau’nun etkisi ile hukuk ve siyasi adalet alanında kariyer yaptı ve felsefeye yöneldi. 1765 yılında yaklaşık 20 filozofla birlikte Helvetic Topluluğu’nu kurdu ve özgürlükler alanında çalıştı.

1833

Alman filozof ve iktisatçı Karl Eugen Dühring doğdu. (Ölümü 21 Ekim 1921) Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve Ekonomi dersleri verdi.

1848

Kemalpaşazâde Said Bey (Lastik Kemal Bey), doğdu. (Ölümü: 15 Mart 1921) Muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yaptı. Ardından Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü oldu. 1885 yılında  Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirildi. Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi oldu, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulundu. 4 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1876

Amerikalı gazeteci ve roman yazarı Jack London (John Griffith London) doğdu. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitap yazdı. Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen ilk Amerikalılardan oldu. Kariyeri boyunca defalarca intihalden suçlandı. 22 Kasım 1916’da, çiftliğinde yaşamını yitirdi.

1895

Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin doğdu. (Ölümü 25 Şubat 1979) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.

1906

Varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya kökenli Fransız filozof, Emmanuel Levinas, 12 Ocak 1906’da Kovno’da (Litvanya) doğdu. Aslen Yahudi olan Levinas Orta öğrenimini Litvanya ve Rusya’da tamamladı. 1923-30 arası Fransa, Strasbourg’ta felsefe öğrenimi gördü. 1928-29’da Almanya, Fribourg’da Husserl ve Heidegger’in derslerine katıldı. 1930’da Fransız vatandaşlığına geçti. École Normale İsraélite Orientale’de yöneticilik ve Poitiers (1964), Paris-Nanterre (1967), Sorbonne (1973) üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. Türkçe’ye tercümesi yapılan çok sayıda eseri bulunmaktadır. 25 Aralık 1995‘te yaşamını yitirdi.

Emmanuel Levinas
1915

ABD Temsilciler Meclisi, kadınların da oy kullanması yönündeki kanun teklifini reddetti. ABD’de kadınlar 1920 yılında seçme ve seçilme hakkı elde etti.

1920

Misak-ı Milli Kararlarını ilan eden son Osmanlı Meclisi Mebusanı İstanbul’da toplandı.

1932

Hattie Wyatt Caraway, Amerika Birleşik Devletleri senatosuna seçilen ilk kadın politikacı oldu.

1933

Dahili İstikraz (İç Borç) Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.

1934

Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Eleftherios Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Modern Yunanistan’ın mimarı Venizelos 23 Ağustos 1864 tarihinde doğdu ve 18 Mart 1936’da öldü. Yunanistan’ın en önemli limanlarından biri olan Siroz adasında eğitim gördü, 1887 yılının Mart ayında Girit’e avukat olarak döndü ve adanın 6’sı Müslüman 11’i Rum olan 17 avukatından biri oldu. 29 Ekim 1930’da Türkiye’deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldı. Seçimleri kaybedince Paris’e gitti ve orada iken gıyabında idama mahkûm edildi. 1936 yılında Paris’te öldü.

1939
1951

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştı.

1952

ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasına onay verdi.

1954

Türkiye, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşmeye katıldı. BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilen ve 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmeye ilişkin 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlandı.

1961

27 Mayıs Askeri Darbesinin ardından siyasi partilerin faaliyetine yeniden izin verildi.

1971

Anayasa Mahkemesi, özel yüksek okulların Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi.

1980 Türkiye Barolar Birliği’ Avukatlık Meslek kurallarında değişiklik yapıldı.
1983

Fatsa Dev-Yol Davası, Amasya’da başladı. 261 sanık hakkında idam cezası istenen, 759 sanıklı davada idamı istenenler arasında eski Belediye Başkanı Fikri Sönmez de bulunuyordu.

1988

Tek tip elbise giymeyen tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileriyle görüştürülmemesi cezaevlerinde olaylar çıkmasına neden oldu.

1998

19 Avrupa ülkesi, insan klonlanmasının yasaklanması konusunda anlaştı.

2000

DSP-MHP-ANAP Koalisyon hükumeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin, idama mahkûm edilen Abdullah Öcalan hakkında verdiği ihtiyati tedbir kararına uyulmasını kararlaştırdı.

2002

ABD’li avukat ve 1977-1980 yılları arasında Başkan Jimmy Carter kabinesinde dışişleri bakanı olan Cyrus Roberts Vance öldü. (Doğumu 27 Mart 1917) 1942’de Yale Hukuk Okulu‘nu üsstün başarıyla bitirdikten sonra ABD Deniz Kuvvetleri’ne girdi. Terhis olduktan sonra 1946’da Wall Street’teki bir hukuk şirketine girdi. Uluslararası anlaşmazlıklarda Birleşmiş Milletler temsilcisi ve arabulucu olarak görev üstlendi. Kennedy yönetimi sırasında Ordu Sekreteri ve Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanı olarak Vance, dış politikaya çatışma yerine müzakere ve silahların azaltılması odağında yaklaştı. Nisan 1980’de, İran’daki Amerikan rehineleri kurtarmak için yapılan Kartal Pençesi Operasyonu’nu protesto etmek için istifa etti. 1991’den sonra eski Yugoslavya topraklarındaki savaşı durdurma çabalarına katıldı. 1993’te, Bosna-Hersek’le ilgili BM gözetiminde toplanan uluslararası barış konferansının Birleşik Krallık eski dışişleri bakanı David Owen’la beraber eşbaşkanlığına getirildi.

2006 Papa  II. Ioannes Paulus ve gazeteci Abdi İpekçi suikastlarının tetikçisi Mehmet Ali Ağca,  iki ayrı gasp ve soygun suçundan ötürü 5,5 yıldır hükümlü olarak bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevinden tahliye edildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, tahliyenin bütün yönleriyle değerlendirilmesi açısından Yargıtay incelemesine sunulması için yazılı emir yoluna başvuracağını bildirdi. Yapılan itiraz üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle kaldırdı ve Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu.
2019 Amerikalı kadın hakim Patricia Wald, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Eylül 1928 ) Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’na katıldı. 1968’den 1970’e kadar Washington DC’de çalıştı, Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonu’nda danışman olarak görev yaptı. Ayrıca 1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliğini yaptı. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi olarak atanan ilk kadın hakim oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yaptı. Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde ve Amerikan Hukuk Enstitüsü Konseyi’nde bulundu. 2021 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi.  Amerikan Barolar Birliği‘nden madalya aldı.
2025 Fransa’da yaşayan Kamil A.’nın kızına cinsel saldırıda bulunmakla suçladığı İdris A.’yı Türkiye’de vurmaları için 60 bin euroya tetikçilerle anlaştığı, tetikçilerin de 600 bin liraya 8 ayrı tetikçi tuttuğu anlaşıldı. İdris A .2024 aralık ayında bacaklarından vuruldu, evi ve otomobili kurşunlandı. Başlatılan soruşturmada, tetikçiler ve aile üyeleri ‘yaralama’, ‘azmettirme’, ‘mala zarar verme’, ‘6136 Sayılı Kanuna Muhalefet’, ‘Genel güvenliği tehlikeye sokmak’ suçlarından tutuklandı.  Bazı şüpheliler adli kontrol ile serbest bırakıldı. Fransa’da bulunan Kamil A. hakkında ‘azmettirme’ suçundan gözaltı kararı verildi.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı – Av. Vedat Ahsen Coşar

Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir. Nitekim  Alman Sosyolojisinin kurucularından olan sosyolog, filozof ve eleştirmen George Simmel “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder” demiştir. (Ernest Hirsch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)

Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Alvin Toffler onun için “Yirmi birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktırdemiştir.

O nedenle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de tek bir felsefe, tek bir felsefi sistem, tek bir felsefe okulu yoktur, aksine çok sayıda felsefe sistemi, çok sayıda felsefe okulu vardır ve gelecekte de olacaktır.

Hayat nasıl yerinde durmuyor, sürekli olarak akıyor ve değişiyor ve değişmeyen tek şey değişim ise, değişen zamana, koşullara, ihtiyaçlara, anlayışlara, görüşlere göre, yeni felsefi akımlar, yeni felsefe sistemleri ve okulları ortaya çıkacaktır. Sonuç itibariyle zamanla ortaya çıkan her alandaki değişime bağlı olarak birçok bilim dalı birbirinden ayrılmış, her bilim dalı içinde uzmanlıklar ortaya çıkmış, her yeni bilim dalının ilkeleri, o bilim dalının özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre belirlenip şekillenmiş, buna bağlı olarak geçmişte bilimin bütününü temsil eden felsefe, günümüzde ayrı bir çalışma alanına sahip bir disiplin haline gelmiştir.

Ama bu çalışma alanı, konu yönünden değil, sadece görev yönünden diğer bilim dallarından ayrılmıştır. Değil ise, felsefenin  amacı, hemen hemen bütün alanlarda ve bilim dallarında aynıdır, birdir ve ortaktır. O nedenle, bilim dalı olarak felsefeye “ilkeler bilimi” adı verilmiştir, zira hangi özel bilim dalı olursa olsun, bunların temelleri, yani dayandıkları ilkeler ile varmak istedikleri sonuçlar ve hedefler felsefe alanında birbirleriyle birleşirler. (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 54 – 1996)

Genel niteliği itibariyle bir “ilkeler bilimi” olan ve temel hedefi ve amacı uyumlu bir dünya ve hayat görüşü sağlamaya çalışan felsefe, esas itibariyle şu üç sorunu çözümlemeye çalışır:

1- Hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgiyi elde etmek mümkündür? (Bilgi Teorisi)

2- Değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerekir? (Değer Teorisi)

3- Varlığın iç yüzü, yani en yüksek hedefi nedir? (Metafizik/Fizikötesi)

Kuşkusuz değişik felsefi okulların, felsefi görüşlerin bu sorulara verdikleri cevaplar, bu konular üzerine olan görüş ve düşünceleri ile yaklaşımları farklıdır. O nedenle, bu felsefi okulların ve görüşlerin; Bilgi TeorisiDeğer Teorisi ve Metafizik/Fizikötesi çerçevesinde sınıflandırılmaları ve bu bağlam içinde ve bu çerçevede açıklanmaları gerekir. Buna göre;

a- Bilgi ve Bilgi Teorisi

Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik fütüristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Ötesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı, retorik”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini, kendisini bilmesidir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek” ve “rakibini sözle mat etmektir.”

Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi  “yapmaya, aletlere, süreçlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.

Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.

Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiş, diğer bir deyişle Sanayi Devrimi’ni bu süreç yaratmıştır.

Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinimlerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğunlaşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki bu temel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir unsuru haline dönüşen ve hatta sermaye araçlarını, hepsi tükenebilir nitelikte olan paratoprakmakineemek olarak gören klasik, Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimi’ni yaratan, bilginin sistematik bir şekilde kullanılması üzerine çalışan ilk kişi olarak bilinen, İşletme Yönetimi’nin babası olarak kabul edilen Amerikalı mühendis ve endüstriyel yönetim uzmanı Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.

Bilginin işlevindeki ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.

Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludurlar.

Bugün bizim bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazandıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” mekanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Marx, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.

Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.

Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marx’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.

Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon çağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”

Gorbaçov’un bu öngörüsünün dayanağı, Marx’ın, bilginin teknolojiyi, teknolojinin de bilgiyi ve kültürü değiştireceği yönündeki sezgisini biliyor veya bunu anlamış olmasıdır.

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte, bilgiden yeni bilgiler edinmek mümkün olmakla ve süreç bu şekilde işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla bir şekilde artmaktadır.

Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kodlara ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşturmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satmaktadırlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kurmaktadırlar ve hatta kurmuşlardır. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırımaktadır.

Bütün bu nedenlerle ve özetle günümüzde bir sermaye aracı haline gelen, klasik, Marksist ve Keynesçi sermaye araçlarının aksine tükenmeyen, bilgiden yeni bilgiler elde eden ve geçmişte çok fazla olmayan bilgi, günümüzün küreselleşen dünyasında çok fazla bir şekilde mevcuttur ve teknolojinin sağladığı araçlarla ve kolaylıklarla dünyayı çok hızlı bir şekilde dolaşmaktadır.

Öyleki, çok az bir zaman önce, bilgi ve haber alamamaktan yakınan bizler, şimdilerde tam bir bilgi ve haber bombardımanın altındayız. Dahası geçmişte bilgiye ulaşmak oldukça zor iken, günümüzde bilgiye ulaşmak geçmişe oranla artık oldukça kolaydır. Ama bu bilgilerin bir kısmı güvenilir değildir, bir kısmı manüpülatiftir, bir kısmı kirlidir, bir kısmı ise işe yaramazdır.

Bu bağlamda doğru bilgiye, güvenilir bilgiye, işe yarar bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri amacına uygun şekilde kullanmak, çoğu durumda ve zamanda pek mümkün olmamaktadır.

İşte, felsefe, bize doğru, güvenilir ve işe yarar bilgiye ulaşmak konusunda yardımcı olan en etkili ve işlevsel bilim dalıdır. Bu bağlamda, doğru olan, güvenilir olan, işe yarayan bilgiye biz, sadece felsefenin bir dalı olan ve Epistemoloji adı verilen Bilgi Teorisi aracılığıyla ulaşabiliriz. Zira bu teori bize; hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgi elde etmenin mümkün olduğunu gösterir, bunun yollarını ve araçlarını sağlar.

Nitekim diğer tek Tanrılı dinlere oranla İslamiyet, bilgiyi insan uğraşları arasında en yüksek yere koymuş, gerek Kuran, gerekse Hz.Muhammed’in söylemleri/hadisleri, bilgi edinme yönünde teşvikte bulunmuştur. Gerçekte bilgi sözcüğü (ilm), Kuran’da Tanrı’nın adından sonra en çok kullanılan sözcüktür. Nitekim Kuran “oku” diye başladığı gibi, Hz.Muhammed de, kendisini izleyenleri “İlim Çin’de bile olsa gidip bulmaları” için teşvik etmiştir.

Diğer taraftan insan merak eden, merak ettiği şeyleri öğrenmek ve anlamak isteyen ve buna ihtiyaç duyan, yanı sıra hareket eden, neden hareket ettiğini bilen, hareketinin amacını ve şeklini kendisi tayin eden bir varlıktır. İnsanın gerek öğrenmek ve anlamak, gerekse hareket etmek isteği ve ihtiyacı “bilgi yargısı”nı oluşturur ve bilgi bu yargının kapsamındadır.

İnsanın bilgi yargısı kapsamında olan anlamak, öğrenmek, hareket etmek ihtiyaçlarının hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu hususu, değişik felsefi görüşlere göre değişen bir husustur, yani hareket etme ihtiyacı mı insanı anlamaya ve öğrenmeye sevk eder, yoksa anlamak ve öğrenmek ihtiyacı mı insanı hareket etmeye sevk eder? Bunların her ikisinin birbirlerini tetiklediği aşikar olmakla birlikte, bilgi ihtiyacının hareket etme ihtiyacından sonra geldiği akla daha yakın bir ihtimaldir.

Akıllı bir varlık olan insanın hareketleri bilinçli olduğu ölçüde bir amaca da yöneliktir ve insan, bu amaca yaklaşma ve bu amacı gerçekleştirme derecesine göre, hareketlerine bir değer biçer, insanın bu değer biçme eylemi esas itibarı ile bir “değer yargısı”dır ve bu yargı “bilgi yargısı”ndan ayrı bir kategoridir.

Değer yargısı”, insanın bir şeyi, bir nesneyi, bir insanı, bir hareketi belirli bir ölçüte göre değerlendirmesi ve takdir etmesidir; mantıkta bu ölçüt, “doğru”dur ve bu bir bilgi yargısıdır; estetikte bu ölçüt “güzel”dir; etikte bu ölçüt “iyi”dir.

Hareket etme alanında değer teorisinin uygulama alanı, insanın bilinç dışı ve bilinç içi hareket etmesine göre değişir. İnsanın bilinç dışı hareket etmesi istisnai bir durumdur ve bu alan, insan doğası hakkındaki biyoloji, fizyoloji gibi pozitif bilimlerin açıklayacakları verilere bağlıdır; insanın bilinçli ve bilinçsiz hareketlerinin nedenlerinin irade üzerindeki etkilerinin belirlenmesi ise psikolojinin inceleme alanına girer.

İnsanın bilinç içi hareketine verilecek değer, bilinç ile hareket arasındaki uyuşmaya göre irdelenir, o halde, bu uyuşma hangi ölçüye göre tayin edilebilir sorusunun ve konusunun cevabı psikolojinin inceleme alanı dahilindedir.

İnsanın kısmen de olsa, bilinç etkisiyle hareket ettiği kabul edildiği takdirde, bilincin hareket üzerindeki etkisinin bir amacı vardır ve bu amaç felsefeyi değil, psikolojiyi ilgilendirir ama eğer bunun nedenini ararsak, bunun nedenini herhangi bir pozitif hukuk dalında bulamayz; zira pozitif bilim dalları bize “olan” hakkındaki bilgiyi, “olan”ın nereden çıktığını, neyi etkilediğini, nasıl olduğunu söyler ama “olan”ın niçin, yani hangi amaçla yapıldığını ve neden olduğunu anlatmaz; çünkü başlangıç meselesi felsefenin ana konusudur. Bilincin bu süreçte araya girmesi, hareketlerin belirli kurallara uygunluğunu sağlamak içindir.

b- Değer Kavramı ve Değer Teorisi

İnsan olarak hemen her gün, pek çok değişik konuda değerlendirmeler, yorumlar yapar ve yargılarda bulunuruz. Bu bağlamda, yalan söylemenin, birisine iftira atmanın, başkalarına zarar vermenin, ahlaksızlık yapmanın kötü, her durumda doğru olanı yapmanın, hakikati söylemenin ise iyi olduğunu düşünür ve söyleriz. Nitekim Aristoteles, o nedenle, “Platon’u/Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim” demiştir.

Bütün bu değerlendirmeler ve yargılar, aslında bir değer biçmedir ve bu değerlendirmeler ve yargılar, doğrudan etik ve ahlak felsefesiyle ilgilidir. O nedenle, değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda, bizim hangi ölçülere ve araçlara başvurmamız gerektiğinin, hangi ölçününün ve aracın kullanılmasının bizi doğru değer biçmeye ve değerlendirme yapmaya götüreceğinin bilinmesinde yarar vardır.

Doğru değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda başvurmamız ve kullanmamız gereken ölçüyü ve aracı bize sağlayan ve veren felsefenin Değer Teorisi’dir. Esasen hangi alanda ve konuda bir kural ile karşılaşırsak, bu kuralı takdir etmek, değerlendirmek için Değer Teorisi’ne başvurmak ihtiyacı duyarız. Zira bütün etik, ahlak, estetik ve hukuk felsefesi bu görev alanına girer.

c- Metafizik/Fizikötesi

Felsefenin üçüncü ana dalı olan metafizik/fizikötesi kavramının fikir babası Aristoteles’tir. Felsefenin bu dalının bu ismi alması, Aristoteles’in eserlerini derleyen ve yayımlayan Rodoslu Andronikos’un, Aristoteles’in varlığın ilkeleri hakkındaki eserini “Fizik” adlı kitaptan sonraya almış olması ve o nedenle, bu kitaba “fizikten sonraki eser” anlamına gelen “metafizik/fizikötesi” başlığının konulmuş bulunmasıdır.

Felsefenin diğer dalları olan Bilgi ve Değer Teorileri’nin tanımlanması ve bu teorilerin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi her ne kadar kolay ise de, metafizik/fizikötesi teorisinin tanımlanması ve bu teorinin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi oldukça zordur. Zira  bilgi ve değer teorileri, bilgi, etik, ahlak gibi belli ilgi alanlarına sahiptir. Oysa metafizik/fizikötesi teorisinin ilgi alanlarını belli bir biçimde, belli bir tanımla ve kavramla sınırlamak mümkün değildir. Zira metafizik/fizikötesi üzerine olan görüşler ve incelemeler; varlık, varoluş, evrensellik, sebep/sonuç, uzay, uzam, zaman, olgu, olay, Tanrı gibi soyut ve göreceli kavramlar üzerinedir.

Takdir edileceği üzere, insanın deneyim dışında, üstünde ve soyut olan herhangi bir şeyi kesin olarak bilmesi, yani fizik biliminde geçerli olan metotlarla bunu tespit etmesi ve belirlemesi çok zor ve hatta  çoğu zaman olanaksızdır. O nedenle, “metafizik/fizikötesi” sözcüğü, deneyin dışında ve sadece teoriler aracılığıyla, akıl yürütme yoluyla bilinen ve algılanan hususlar anlamında kullanılmış ve o şekilde de kullanılmaktadır.

 

Uluslararası Sağlık Tüzüğü

0

Uluslararası Sağlık Tüzüğü – USTDünya Sağlık Örgütü Sağlık Kurulu tarafından 25 Temmuz 1969 tarihinde kabul edilmiştir.

Tüzük, Dördüncü Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1951 yılında kabul edilen Uluslararası Hıfzıssıhha Tüzüklerinin sonrasında gerçekleşmiştir. DSO Üye Devletleri için yürürlüğe giren Uluslararası Sağlık Tüzüğü veya UST; hastalıkların uluslararası yayılımını engellemek için tasarlanmıştır.

Daha sonra 1969 tüzüğüne bağlı karantina hastalıkları olan; El Tor KolerasıKoleraSarı HummaVeba ve Variola Minör (Alastrim) ve çiçek hastalıkları ile altı adet “karantinaya alınabilir hastalık” ları kapsamıştır. Daha sonra 1973 ve 1981 yıllarında değiştirilmesi ile sarı hummavebakolera ve çiçek hastalığının küresel olarak yok edilmesini içermiştir.

Bunun sonrasında, 1995 yılında uluslararası ticaret ve seyahatte meydana gelen gelişmeleri ve uluslararası hastalık tehditlerinin aciliyeti ile diğer halk sağlığı riskleri nitelikli bir revizyonunu istemiştir. Böylece, DSÖ Sekreterliği tarafından DSO Üye Devletleri ile Sağlık Asamblesi Hükümetlerararası Bir Çalışma Grubunu 2003 yılında kurmuştur. Şiddetli akut solunum sendromunun yarattığı acil durumun ivmesi ile revizyon üzerinde kapsamlı bir ön çalışmanın sonrasında 23 Mayıs 2005 tarihinde DSÖ tarafından kabul edilmesi ile 15 Haziran 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Ayrıca DSÖ, 2005 yılında kabul edilmesi ile Uluslararası Sağlık Tüzüğünün amaç ve kapsamı belirlenmiştir. Bununla birlikte, Tüzükte “halk sağlığı riskleri ile orantılı ve bunlarla sınırlı olan ve uluslararası trafik ve ticaret ile gereksiz müdahaleden kaçınılan yollarla hastalıkların uluslararası bir şekilde yayılmasına bir halk sağlığı tepkisi sunma, önleme, koruma sağlama ve kontrol etmektir.

UST 2005 belirli hastalıklarla sınırlı olmaması ancak yeni ve sürekli değişen halk sağlığı risklerine uygulanmasından dolayı, hastalığın ivediliğine ve yayılmasına uluslararası yanıt vermede uzun süren bir alakaya sahiptir. UST 2005, aynı zamanda uluslararası havalimanları, limanlar ve kara geçişlerini kullananlar için uluslararası seyahat ve nakliye ve sağlık korumalarına uygulanmakta olan önemli sağlık belgeleri için hukuki bir taban oluşturmaktadır.

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ
ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ
(2005)
I Bölüm – TANIMLAR, AMAÇ VE KAPSAM, İLKELER VE SORUMLU MAKAMLAR
  • Madde 1 Tanımlar
  • Madde 2 Amaç ve Kapsam
  • Madde 3 İlkeler
  • Madde 4 Sorumlu Makamlar
II Bölüm – BİLGİLENDİRME VE HALK SAĞLIĞI YANITI VERME
  • Madde 5 Sürveyans
  • Madde 6 Bildirim
  • Madde 7 Beklenmedik veya Alışılmadık Halk Sağlığı Olaylarında Bilgi Paylaşımı
  • Madde 8 Danışma
  • Madde 9 Diğer Bildirimler
  • Madde 10 Doğrulama
  • Madde 11 DSÖ’nün Bilgi Hükümleri
  • Madde 12 Uluslar arası Önemi Haiz Halk Sağlığı Acil Durumunun Tespit Edilmesi
  • Madde 13 Halk Sağlığı Yanıtı
III Bölüm – TAVSİYELER
  • Madde 15 Geçici Diğer Tavsiyeler
  • Madde 16 Daimi Tavsiyeler
  • Madde 17 Tavsiye Kıstasları
IV Bölüm – GİRİŞ NOKTALARI
  • Madde 19 Genel Yükümlülükler
  • Madde 20 Havaalanları ve Limanlar
  • Madde 21 Kara Geçişleri
  • Madde 22 Yetkili Makamların Rolü
V Bölüm – HALK SAĞLIĞI ÖNLEMLERİ

I Kısım – Genel Hükümler

  • Madde 23 – Kalkış ve Varıştaki Sağlık Önlemleri

II Kısım – Taşıtlar ve Taşıt Operatörleri için Özel Hükümler

  • Madde 24 Taşıt Operatörleri
  • Madde 25 Transit Gemi ve Hava Taşıtları
  • Madde 26 Transit Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri
  • Madde 27 Etkilenmiş Taşıtlar
  • Madde 28 Giriş Noktasındaki Gemi ve Hava taşıtları
  • Madde 29 Giriş Noktasındaki Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri

III Kısım – Yolcular için Özel Hükümler

  • Madde 30 Halk Sağlığı Gözlemi Altındaki Yolcular
  • Madde 31 Yolcuların Girişiyle İlgili Sağlık Önlemleri
  • Madde 32 Yolculara Muamele

IV Kısım – Eşyalar, Konteynırlar ve Konteynır Yükleme Yerleri için Özel Hükümler

  • Madde 33 Transit Mallar
  • Madde 34 Konteynır ve Konteynır Yükleme Yerleri
VI Bölüm – SAĞLIK BELGELERİ
  • Madde 35 Genel Kural
  • Madde 36 Aşılama veya Hastalıktan Diğer Korunma Yöntemlerinin Sertifikaları
  • Madde 37 Deniz Sağlık Bildirimi
  • Madde 38 Hava Taşıtı Genel Beyannamesi Sağlık Kısmı
  • Madde 39 Gemi Sağlık Sertifikaları
VII Bölüm – ÜCRETLER
  • Madde 40 Yolculara İlişkin Sağlık Önlemleri İçin Ücretler
  • Madde 41 Yolcu Eşyası, Yük, Konteynırlar, Taşıtlar, Mallar veya Posta Paketlerine İlişkin
    Ücretler
VIII Bölüm – GENEL HÜKÜMLER
  • Madde 42 Sağlık Önlemlerinin Uygulanması
  • Madde 43 İlave Sağlık Önlemleri
  • Madde 44 İşbirliği ve Yardım
  • Madde 45 Kişisel Verilerin İşlemi
  • Madde 46 Teşhis Amaçlı Maddeler, Biyolojik Malzemeler ve Miyarların Nakliyesi
IX Bölüm – UST UZMANLAR LİSTESİ, ACİL DURUM KOMİTESİ VE GÖZDEN GEÇİRME KOMİTESİ

I. Kısım – UST Uzmanlar Listesi

  • Madde 47 Oluşum

II.Kısım – Acil Durum Komitesi

  • Madde 48 Görev Tanımı ve Diğer Oluşumlar
  • Madde 49 Yöntem

III. Kısım – Gözden Geçirme Komitesi

  • Madde 50 Görev Tanımı ve Oluşum
  • Madde 51 İşlerin İdaresi
  • Madde 52 Raporlar
  • Madde 53 Daimi Tavsiyeler İçin İşlemler
X Bölüm – SON HÜKÜMLER
  • Madde 54 Bildirmek ve Tekrar Gözden Geçirmek
  • Madde 55 Değişiklikler
  • Madde 56 İhtilafların Çözümü
  • Madde 57 Diğer Uluslararası Anlaşmalarla İlişkiler
  • Madde 58 Uluslararası Sağlık Anlaşmaları ve Diğer Tüzükleri
  • Madde 59 Yürürlüğe Giriş; Reddetme veya Çekince Koyma Dönemi
  • Madde 60 DSÖ’ne Yeni Üye Olmuş Devletler
  • Madde 61 Reddetme
  • Madde 62 Çekince Koymak
  • Madde 63 Reddin veya Çekincenin Geri Çekilmesi
  • Madde 64 DSÖ’ne Üye Olmayan Devletler
  • Madde 65 Genel Direktör Tarafından Yapılan Diğer Bildirimler
  • Madde 66 Diğer Özgün Metinler

EK 1

A. SÜRVEYANS VE YANIT İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ

B. BELİRLENMİŞ HAVAALANI, LİMAN VE KARA GEÇİŞLERİ İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ

EK 2

ULUSLARARASI ÖNEMİ HAİZ BİR HALK SAĞLIĞI ACİLİYETİ OLUŞTURABİLECEK OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE BİLDİRİMİ İÇİN KARAR ARACI

EK 3

GEMİ SAĞLIK KONTROLÜNDEN MUAFİYET SERTİFİKASI /GEMİ SAĞLIĞI KONTROL SERTİFİKASI ÖRNEĞİ

EK 4

TAŞIT VE TAŞIT OPERATÖRLERİNE DAİR TEKNİK GEREKLİLİKLER

EK 5

VEKTÖR KAYNAKLI HASTALIKLAR İÇİN BELİRLİ ÖNLEMLER

EK 6

AŞILAMA , HASTALIKTAN KORUNMA YÖNTEMLERİ (PROFİLAKSİLER) VE İLGİLİ SERTİFİKALAR

EK 7

SPESİFİK HASTALIKLAR İÇİN AŞILAMA VEYA HASTALIKTAN KORUNMA YÖNTEMLERİYLE (PROFLAKSİ) İLGİLİ GEREKLİLİKLER

EK 8

DENİZ SAĞLIK BİLDİRİM ÖRNEĞİ

EK 9

BU BELGE, ULUSLARARASI SİVİL HAVACILIK ÖRGÜTÜ TARAFINDAN YAYIMLANAN HAVA TAŞITI GENEL BEYANNAMESİNİN BİR BÖLÜMÜDÜR

HAVA TAŞITI GENEL BEYANNAMESİNİN SAĞLIK BÖLÜMÜ

EK 1

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ (2005) DİĞER TARAF DEVLETLERİ

EK 2

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜNE (2005) İLİŞKİN ÇEKİNCELER VE DİĞER TARAF DEVLET İTİRAZLARI

I. ÇEKİNCELER VE İTİRAZLAR

II. İTİRAZ VE ÇEKİNCELERE DİĞER İTİRAZLAR

III. BEYANLAR VE BİLDİRİMLER

Avrupa Birliği Konsey Başkanlığının Türkiye Cumhuriyetinin Uluslararası Sağlık Tüzüğü beyanı hakkındaki bildirisi

Avrupa Birliği Konsey Başkanlığının Hindistan Hükümetinin Uluslararası Sağlık Tüzüğü hakkındaki itirazı ile ilgili beyanı

IV. UST 2005 59. MADDE 3. PARAGRAF ALTINDAKİ BEYANLAR

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ 2005 ENDEKSİ

 

Gayrimenkule tecavüzün defi hakkında Kanun

0

Gayrimenkule tecavüzün defi hakkında Kanun, 5917 kanun numarası ile 16 Nisan 1952 tarihinde kabul edilerek 24 Nisan1952 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Kanun, 4 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen ve Resmi Gazete’nin 15 Aralık 1984  tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe giren Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında 3091 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Gayrimenkule tecavüzün defi hakkında Kanun

Madde 1

Hakikî veya hükmi şahısların zilyed bulundukları gayrimenkule başkası tarafından tecavüz ve müdahale edildiği takdirde o gayrimenkul zilyedinin ve zilyed birden fazla olduğu takdirde içlerinden her hangi birinin müracaatı üzerine o gayrimenkulun bağlı bulunduğu mahallin kaymakam veya valisi tarafından aşağıda yazılı hükümler dairesinde bu tecavüz ve müdahale def’i ve gayrimenkul zilyedine mahallen teslim olunur.

Köye ait gayrimenkullere vaki tecavüzlerde köyün kanuni temsilcisi veya koy halkından her hangi biri tarafından bu maddede sözü geçen mercilere müracaat halinde dahi bu kanun hükümleri tatbik olunur.
Zilyedine teslim olunan gayrimenkule başkaları tarafından vuku bulacak tecavüz ve müdahaleler yeni bir tahkikat yapılmaksızın derhal menedilir.

Madde 2

Tecavüzü menedilen kimse bu gayrimenkulde vücuda getirdiği her türlü ekim, tesis ve değişikliklerden dolayı ancak umumi hükümler dairesinde mahkemeye müracaat edebilir.

Madde 3

Tecavüz eden; gayrimenkul üzerinde tercihe şayan bir hakkı olduğunu iddia etse bile ait olduğu mahkemeye müracaat eylemesi lüzumu kendisine tebliğ olunur.

Bu hal, tarafların mahkemeye müracaatla refiyet veya mülkiyet davaları açmalarına mâni olmaz.

Madde 4

Tecavüzden evvel malın zilyedi bulunan kimsenin tecavüz ve müdahalenin vukuunu öğrendiği tarihten itibaren 60 gün içinde müracaatta bulunması lâzımdır. Bu müddet tecavüzün vukuundan itibaren bir seneyi geçemez.

Madde 6

Müracaat vukuunda vali kaymakam veya vazifelendirecekleri memur veya memurlar tarafından tahkikat yapılır.

Tahkikat on beş gün içinde ikmal edilerek karara bağlanır. Bu müddet içinde karar verilemediği takdirde keyfiyet sebepleriyle üst makama bildirilir. ‘

Verilen kararlar kesindir.

Madde 6

Tahkik memurlarının harcırahları ile mûtad nakil vasıtası ücretleri müracaatçılar tarafından Maliye ve Belediye veznesine veya köy sandığına yatırılabilir.

Memur harcırahlarının tâyininde Harcırah Kararnamesi hükümleri esas tutulur.

Birden ziyade işler mümkün oldukça aynı günde yapılır. Bir günde birden ziyade iş yapıldığı takdirde görülen iş aynı mahalde bulunursa harcırah ile nakil vasıtası ücreti iş sahipleri arasında müsavi hisselere, muhtelif mahallerde ise nakil vasıtası ücreti mesafe nazara alınarak mütenasip hisselere ve harcırah müsavi hisselere göre taksim edilir.

Tahkikat sonunda tecavüzün menine karar verilirse tahakkuk ettirilen paranın mütecavizden tahsiline de karar verilir. Paranın tahsiline mütedair olan karar fıkrası icra dairelerince infaz olunur.

Madde 7

Tecavüzü defedilen kimse mahkeme karariyle kendin teslim edilmeksizin o gayrimenkule tecavüz ederse birinci maddeye göre tecavüzü defedilmekle beraber Sulh mahkemelerince iki aydan altı aya kadar hapis cezasına mahkûm edilir.

Eğer bu tecavüz silâhlı bir kişi veya silâhlı olmasalar bile bir kaç kişi tarafından ika olunursa bir seneden üç seneye kadar hapis cezası verilir.
Bu dâvalar acele olarak görülür.

Madde 8

Gayrimenkule tecavüzün define dair olan 2311 sayılı kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

Madde 9

Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 10

Bu kanunu Adalet ve İçişleri Bakanları yürütür.
21/4/1952

Lockheed Skandalı

0
Lockheed Skandalı
1976 yılında Amerikan uçak şirketi Lockheed’in Hollanda, İtalya, Japonya ve Türkiye’ye savaş uçağı satmak için bu ülkelerin üst düzey yöneticilerine dört yılda 24 milyon dolar rüşvet dağıttığı ortaya çıkmıştı. ABD’li Lockheed uçak firmasının 3 Avrupa ülkesi ve Japonya’nın yanı sıra Türkiye’de de rüşvet dağıttığına ilişkin Kongre Raporu, Çok Uluslu Şirketler Alt Komitesi tarafından 19 Ağustos 1976 tarihinde açıklandı.
Japonya’nın eski başbakanlarından Tanaka Kakuei, Lockheed şirketinden 2 milyon dolar rüşvet almak suçundan 4 yıl hapse mahkum oldu.
ABD ile SSCB arasında krize neden olan Lockheed U-2 casus uçağının düşürülmesi olayında, Amerikalı pilot Francis Gary Powers, 19 Ağustos 1960’ta Sovyetler Birliği tarafından yargılandı ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevinde İki yıl kaldıktan sonra KGB casusu Rudolf Abel ile Doğu Almanya’da takas edildi ve Amerika’ya geri döndü.
ABD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti. Lockheed ve devlet ithalatındaki yolsuzluklarla ilgili iddiaları incelemek üzere Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. CHP Tekirdağ Milletvekili Yılmaz Alparslan komisyon başkanı seçildi. Lockheed‘in başkanı, Türkiye’de kimlere rüşvet verildiğini bilmediğini söyledi. Hollanda Prensi, Bernhard’ın bir gazeteciye yaptığı “Lockheedden rüşvet aldım” itirafı, prens öldükten sonra yayımlandı.Lockheed General Dynamics Şirketi’nin Yunan asıllı eski Başkan Yardımcısı Takis Veliotis, 1981’de sonuçlanan F-16 anlaşmasının yapılabilmesi için Türkiye’de 23 milyon dolar rüşvet verdiklerini itiraf etti. Veliotis’in, 1995 yılında Interstar’da Reha Muhtar’ın sunduğu Ateş Hattı programında Tahsin Şahinkaya’ya 23 milyon dolar rüşvet verdiğini açıkladığı iddia edildi, ancak söz konusu program yayınlanmadı. 12 Eylül davasında darbecilikten müebbet hapis cezası alan Şahinkaya, yolsuzluk iddiaları için hâkim karşısına çıkmadan hayatını kaybetmiş oldu.

Şahin Alpay Kararı – Anayasa Mahkemesi

0

Şahin Alpay hakkındaki Anayasa Mahkemesi Kararı, AYM Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018 tarihli toplantısında alınmıştır.

İlk bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine, ihlalin ortadan kaldırılması için kararın Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine hükmetti.

Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine 1 Şubat 2018’de Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle yeniden Yüksek Mahkemeye bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

Bunun üzerine mahkeme, 16 Mart 2018’de Alpay’ın yurt dışına çıkmama ve konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliyesini kararlaştırdı. Alpay, konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol kararının kaldırılması talebinin reddedilmesinin ardından yeniden Anayasa Mahkemesine gitti. Yüksek Mahkeme, Alpay’ın bireysel başvurusunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve başvurucuya 20 bin lira manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

11 Ocak 2018 tarihli Şahin Alpay Kararı Hakkında Mahkemenin Basın Açıklaması

Şahin Alpay (B. No: 2016/16092) tarafından yapılan bireysel başvuruda, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Alpay’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların “Din Savaşıymış”, “Erdoğan ile Batı Arasında”, “Evet Suçta Cezada Şahsidir”, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir”, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılar olmuştur.

Soruşturma evresinde, suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürülmüştür. Alpay’ın FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, 17-25 Aralık soruşturmalarına ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususları tutuklamaya gerekçe oluşturmuştur.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının sonlarında ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandıkları dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

AYM Kararında, Alpay’ın; aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmadığına vurgu yapılmıştır. Somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, tutuklama tedbirinin suça konu edilen yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal olduğu sonucuna varmıştır. Hukukilik şartını sağlamayan tutuklama ölçülü bir müdahale olarak kabul edilmemiştir.

Şahin Alpay Kararının Tam Metni – Anayasa Mahkemesi

Kararın Özeti 

Olaylar

Başvurucu, kamuoyunca bilinen bir gazeteci ve yazardır.

Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış; bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye’de uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir.

Bu kapsamda FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmalarına yönelik soruşturmalar yapılmış ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbiri uygulanmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen kırk üç şüpheli hakkında FETÖ/PDY’nin medya yapılanmasıyla bağlantılı olarak soruşturma başlatılmıştır.

Soruşturma makamları başvurucunun FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdığını ileri sürmektedir.

Sulh Ceza Hâkimliğince 30/7/2016 tarihinde, başvurucunun da aralarında bulunduğu altı şüphelinin terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10/4/2017 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin FETÖ/PDY’nin medya gücünü oluşturduklarını,  örgütün genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM’yi ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde rollerini yerine getirerek üzerlerine atılı suçları işlediklerini ileri sürmüştür.  İddianamede; başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediği iddia edilmiştir.

Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir.

İddialar

Başvurucu; gazeteci olduğunu ve telif ücreti karşılığı köşe yazarlığı yaptığını, yazılarının ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kaldığını, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri somut olgularla ortaya konulmadan tutuklandığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvurucu ayrıca sağlık durumunun ciddi riskler taşıdığını ve ceza infaz kurumunda kalmaya elverişli olmadığını belirterek kötü muamele yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Mahkemenin Değerlendirmesi
Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia Yönünden

Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:

Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, başvurucu hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması ile yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlı olacaktır. Öte yandan Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edilip edilmediği incelenirken her bir başvuru kendi koşullarında değerlendirilir.

Anayasa’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının kısıtlanması ancak Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir.

Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütlerin belirlendiği Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama ancak “suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler” bakımından mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Dolayısıyla tutuklamanın diğer koşullarından önce bu ön koşulun bulunup bulunmadığı her somut olayda değerlendirilmelidir. Suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğunun kabulü için suçlama, kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmelidir.

Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine kıyasla daha iyi konumdadır. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları dikkate alınarak özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri üzerinden yapılmalıdır.

Bu genel ilkeler doğrultusunda ilk olarak somut olayda başvurucunun suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

Tutuklama kararında,  tüm şüpheliler hakkında kuvvetli suç şüphesi de dâhil olmak üzere tutuklama koşulları yönünden ortak değerlendirme yapmıştır. Bu kapsamda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu sonucuna varılırken FETÖ/PDY’nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki unsurlarının darbe teşebbüsünde bulunduğu, şüphelilerin FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- bu yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdıkları ve sosyal medya hesaplarından paylaşımda bulundukları, böylelikle yapılanmanın amacı doğrultusunda propaganda faaliyetinde bulundukları, gazetenin yöneticisi E.D. hakkında silahlı terör örgütü üyeliğinden dava açılması ve darbe teşebbüsünden önce de kamuoyunda bu örgütün silahlı kalkışma yapacağına dair duyumlar olması nedeniyle FETÖ/PDY’nin silahlı unsurlarının bulunduğunu bilmelerine rağmen bu yapılanmanın içinde yer almayı ve yapılanmaya katkı vermeyi sürdürdükleri ifade edilmiştir.

Tutuklama kararında, başvurucu yönünden hangi yazı veya sosyal medya paylaşımının bu kapsamda olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. İddianamede ise başvurucunun hangi yazılarının suçlamaya konu edildiği belirtilmiş, sosyal medya paylaşımlarına yer verilmemiştir.

Buna göre başvurucuya isnat edilen suçların işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının tespitinde sadece iddianamede atıf yapılan yazılarla sınırlı bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kapsamda iddianamede atıf yapılan yazılar “Din Savaşıymış“, “Erdoğan ile Batı Arasında“, “Evet Suçta Cezada Şahsidir“, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir“, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılardır.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının son döneminde ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandığı dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

Başvurucu suça konu yazılarda özetle söz konusu soruşturmalar kapsamında isimleri geçen Hükûmet üyelerinin yargı önünde hesap vermeleri gerektiği, bu konuda Hükûmetin gerekenleri yapmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı’nın ve iktidar partisi içindeki bazı kişilerin harekete geçmesinin uygun olacağı, Hükûmetin anılan soruşturmalara karşı gösterdiği tepkilerin haksız olduğu yönündeki görüşlerini dile getirmiştir. Başvurucu ayrıca anılan soruşturmaların FETÖ/PDY mensubu kişilerce bu yapılanmadan alınan talimat uyarınca yapıldığının tespit edilmesi hâlinde bu kişiler hakkında işlem yapılması gerektiğini, bununla birlikte “hizmet hareketi” olarak ifade ettiği yapılanmaya mensup olan herkesin hedef alınmasının hukuka uygun olmayacağını da belirtmiştir. Suçlamaya konu yazılarda Hükûmetin görevden zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır. Aksine başvurucu, bu yazılarında iktidar partisinin oy kaybettiğine ve Hükûmetin seçim yoluyla değişeceğine dair öngörülerde bulunmuştur. Başvurucu darbe teşebbüsünden bir gün önceki yazısında da darbeye karşı olduğu yönündeki görüşlerini açıklamıştır.

Soruşturma makamları suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kapsamdaki iddia; kamuoyuna yansıyan bilgiler dikkate alındığında başvurucunun FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, “17-25 Aralık soruşturmaları”na ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususlarına dayandırılmıştır.

Bununla birlikte başvurucunun aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır. Başvurucunun bu görüşlerini Zaman gazetesinde yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair  -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez.

Bu itibarla somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

İfade Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia

Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ile onun özel güvencelere bağlanmış şekli olan ve Anayasa’nın 28. maddesinde düzenlenmiş olan basın özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi, her bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Demokratik toplumda taşıdığı öneme rağmen ifade ve basın özgürlükleri, mutlak nitelikte olmayıp Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen güvencelere uygun olmak kaydıyla birtakım sınırlamalara tabi tutulabilir. İfade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin koşullara uygun olmadıkça Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinin ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Şüphesiz demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olma ve ölçülülük yönünden kamu makamlarının belirli bir takdir aralığı bulunmaktadır. Bununla birlikte bu takdir yetkisinin kullanımı sonucu ifade ve basın özgürlüklerine müdahalede bulunulurken kamu makamlarının anılan hususlarda “ilgili ve yeterli” gerekçe göstermeleri zorunludur. Bu çerçevede yapılacak bir müdahalenin Anayasa’daki güvencelerle uyumlu olup olmadığı hususunda nihai değerlendirme ise Anayasa Mahkemesine aittir. Anayasa Mahkemesi bu değerlendirmeyi kamu makamlarının ve özellikle derece mahkemelerinin gösterdikleri gerekçeler üzerinden yapar.

Başvurucuya soruşturma mercilerince yöneltilen sorular ve hakkında verilen tutuklama kararının gerekçelerine bakıldığında başvurucu, esas olarak gazete yazıları nedeniyle suçlanmaktadır. Bu bağlamda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin bu yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik de bir müdahale oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Somut olayda bu müdahalenin kanunda öngörülmüş olması yönünden sorun bulunmamaktadır.

İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden müdahalenin kanun tarafından öngörülme koşulunu sağladığı görülmüştür.

Diğer taraftan millî güvenliğe aykırı faaliyetlerde bulunduğu ve darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazılar yazdığı iddiasıyla başvurucu hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış olup başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine Anayasa’da belirtilen sebeplere bağlı olarak meşru amaçla müdahalede bulunulduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağın ve meşru amacın bulunması yeterli değildir. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerinin ihlalini oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi için somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden de incelenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi bu incelemeyi tutuklama süreci ve tutuklama kararının gerekçesi üzerinden yapacaktır.

Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olgunun başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.

Ayrıca ifade ve basın özgürlüklerine müdahale eden tedbir, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez. Suça konu yazıların yayımlandığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiklerine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi “zorlayıcı toplumsal ihtiyaç”tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

Öte yandan demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük değerlendirmesi yapılırken ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalelerin başvurucular ve genel olarak basın üzerindeki muhtemel “caydırıcı etkisi” de dikkate alınmalıdır.

Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır.

 Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden

Cezaevinde tutulan başvurucunun bazı sağlık sorunları bulunduğu ancak gerekli tıbbi kontrol ve tedavilerinin sağlandığı Ceza İnfaz Kurumunca sunulan bilgi ve belgelerden anlaşılmış ve somut olayın koşullarında tutulmanın kötü muamele oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sebeplerle bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

İbrahim Ķaboğlu Savunması

0

Galeazzo Ciano

0
Galeazzo Ciano

Galeazzo Ciano, 18 Mart 1903 tarihinde İtalya’nın Toskana bölgesindeki Livorno’da dünyaya geldi.

Roma Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden lisans diploması aldı. Ardından Roma’daki bir gazetede kısa bir süre drama ve sanat eleştirmenliği yaptı.

1925 yılında Dışişleri Bakanlığında göreve başladı. Rio de Janeiro, Pekin ve Vatikan diplomatik misyonlarında çalıştı.

Galeazzo Ciano, 24 Nisan 1930’da Benito Mussolini’nin kızı Edda’yla evlendi ve İtalyan faşizminin mimarına damat oldu.  Çiftin Raimonda isimli bir kızları ve Fabrizio ile Marzio isimli iki oğulları oldu.

Kısa bir süre Şangay Başkonsolosu olarak çalıştı ve ardından 1935 yılı Haziran ayında Mussolini’nin Basın ve Propaganda Bakanı olarak atandı. Aynı yıl içinde, İtalya’nın Etiopya’yı istilası döneminde İtalyan Hava Kuvvetlerinde bombardıman filosu Komutanlığına atandı. Bu görevi sırasında Mareşal Badoglio’dan cesaret madalyası aldı.

1936 yılında, 33 yaşındayken Dışişleri Bakanı oldu. 19 Aralık 1936 tarihinde düzenlenen Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması’na imza koyan heyetin başında idi.

5 Şubat 1943’te kabinenin tüm üyeleri ile birlikte görevden alındı. Daha sonra Vatikan Büyükelçiliği’ne atandı.

İkinci Dünya Savaşı devam etmekteyken, 1943 yılında Müttefik Devletleri’nin Sicilya adasına çıkartma yapmaları üzerine Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması yönünde oy kullandı. Ciano, kayınpederi olan Mussolini aleyhinde davrandı ve oylamada 19’a karşı 7 oyla İtalya Kralı tarafından Mussolini‘nin görevine son verildi. Mussolini görevden alındıktan sonra tutuklandı.

Ciano, Mussloini’nin devrilmesinden sonra yeni İtalyan hükûmeti tarafından tutuklanmaktan çekinerek, eşi ve üç çocuğu ile birlikte 28 Ağustos 1943’te Almanya’ya kaçtı. Hitler, Mussolini’nin Almanya’nın desteği ile İtalya’nın kuzeyinde kurulan kukla devlete teslim etti. Ciano vatana ihanet suçlamasıyla tutuklandı ve hapse atıldı. Vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. Ölmeden önce “Çocuklarıma, kimseye kin duymadan öldüğümü bildirin . Hepimiz aynı fırtınaya sürüklendik ” dedi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

Galeazzo Ciano’nun, II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde üstlendiği devlet görevlerinde iken düzenli olarak tuttuğu siyasi günlüklerini  eşi Edda tarafından daha sonra kitap olarak yayınlandı. 

Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Mussolini rejiminin en güçlü ikinci kişisi olarak kabul görmektedir. Almanya ile yapılan ittifaka karşı yaptığı muhalefetinin bedelini canıyla ödemiştir.

Savaş Günlükleri (1939-1943) / Galeazzo Ciano

11 Ocak – Hukuk Takvimi

0

11 Ocak – Hukuk Takvimi

1755
ABD mali sisteminin kurucusu, devlet adamı, hukuk bilgini, avukat, bankacı ve ekonomist Alexander Hamilton doğdu (Ölümü 12 Temmuz 1804)
1815
Hukukçu ve Kanada Dominyonu’nun ilk başbakanı John Alexander Macdonald, İskoçya’daki Ramshorn bölgesinde doğdu. (Ölümü: 6 Haziran 1891) 1820’de ailesiyle birlikte İskoçya’dan Ontario’ya göç etti. Sınavları geçerek hukuk eğitimi almaya hak kazandı. 1830 yılında avukat olarak baroya kabul edildi. Bir süre ticari davalara baktıktan sonra ceza davalarına girmeye başladı. Eğlenceli ve jürileri etkileyici savunma yöntemlerini uyguladı. 1837’de başlayan isyan sırasında, İngiliz kolonyalistlerine karşı savaştığı için vatana ihanet suçlamasıyla yargılanan isyancıları savundu ve bilinen bir avukat halinde geldi. 1844’te, Muhafazakâr Parti’nin Kingston’daki temsilcisi olarak Kanada Yasama Meclisi’ne seçildi. 1848-1854 arasında Kanada’nın birleştirilmesini ve İngiltere’yle olan bağlarının pekiştirilmesini amaçlayan Britanya Amerikası Birliği’ni güçlendirmek için çaba gösterdi. 1857’de Kanada Eyaleti’nin başbakanı oldu ve Kanada’nın William Lyon Mackenzie King’dan sonra en uzun süre başbakanlık yapan yöneticisi unvanını aldı.

1852
Alman şansölyesi ve Avukat Konstantin Fehrenbach doğdu (Ölümü 1926) 1920 ile 1921 yılları arasında şansölyelik yaptı.
1861
Alabama, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç savaş sonrası 1868’de birliğe yeniden Kabul edildi.
1885
Amerikalı feminist ve kadın hakları aktivisti Alice Paul doğdu. ABD’de yasaların kadınlara eşit haklar tanıması talebiyle açılan ilk kampanyanın önderlerinden oldu. (Ölümü 1977)
1897
Hitlerin muhafız birlikleri olan SS’lerin önemli ismi August Heissmeyer doğdu. (Ölümü 16 Ocak 1979) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş suçlusu olarak hapis cezasına çarptırıldı.
1903
Güney Afrikalı yazar ve apartheid karşıtı eylemci  Alan Stewart Paton doğdu.
1907
Fransız siyasetçi, eski başbakan Pierre Mendès France doğdu. (Ölümü 18 Ekim 1982) Paris Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve aynı üniversitede doktora yaptı. 1928 yılında Paris Barosu’na üye oldu ve baronun en genç üyesi sıfatını kazandı. 1924 yılında Radikal Sosyalist Parti’ye üye oldu ve 1932 yılı seçimlerinde Eure bölgesinden milletvekili seçilerek Meclise girdi.  Léon Blum başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükûmetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı oldu. 1944 yılında toplanan ekonomi konferansında bulunan Fransız Delegasyonu’na başkanlık yaptı. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası direktörlüğü ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne Fransız Temsilciliği görevlerinde bulundu. 1954-1955 yıllarında Fransa Başbakanlığı yaptı.

1929
Sovyetler Birliği’nde çalışma süresi 7 saate indirildi.
1939
Toprak reformu çerçevesinde Aydın’da köylülere toprak dağıtıldı.
1944
Hukukçu Galeazzo Ciano, vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

1946
Enver Hoca, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Kral Zogo tahttan indirildi. Monarşi lağvedilerek Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1954
20 gün önce sınırdan insan kaçıran bir çetenin üyesi olarak yakalandığı bildirilen Ali Ertekin’in, 8 aydır kayıp olan Sabahattin Ali’yi Nisan 1948’de Bulgaristan sınırına yakın bir yerde öldürdüğünü “itiraf ettiği” Emniyet tarafından basına açıklandı.
1954
Türkiye Vakıflar Bankası Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1954
Hindistan’da çocuk işçiliğine karşı kampanya yürüten ve evrensel eğitim hakkını savunan Hintli sosyal reformcu Kailash Satyarthi doğdu. 2014 yılında Malala Yousafzai ile birlikte çocukların ve gençlerin baskı altına alınmasına karşı ve tüm çocukların eğitim hakkı için verdikleri mücadele sonucunda Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Küresel Mart Karşı Çocuk İşçiliğiEğitim için Küresel Kampanya ve Kailash Satyarthi Çocuk Vakfı’nı kurdu. Kailash Satyarthi ve Bachpan Bachao Andolan’daki ekibi Hindistan’da 86.000’den fazla çocuğu çocuk işçiliğinden, kölelikten ve insan ticaretinden kurtardı.
1963
TBMM’de komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
1964
Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanı Luther Terry, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk raporu yayınladı.
1969
Danıştay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir ay süreyle tatil edilmesi kararını durdurdu. 6 Ocak günü üniversitede Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakılmış, ve ODTÜ 9 Ocak’ta bir ay süreyle tatil edilmişti.
1972
Bangladeş, Pakistan’tan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1975
Hukukçu ve İtalya’nın eski Başbakanı Matteo Renzi doğdu. Matteo Renzi, Floransa Üniversitesi hukuk bölümünden mezun oldu. 1996 yılında İtalyan Halk Partisine katıldı. 1999 yılında İl Sekreteri oldu. 2004 yılında Floransa İl Başkanı olarak seçildi. 22 Şubat 2014 tarihinde İtalya’nın Başbakanı olarak yemin etti. 1861 yılında birleşmesinden bu yana İtalya başbakanı olan en genç kişidir.
1976
Türkiye Barolar Birliği, AP, MSP, MHP ve CGP’nin kurduğu “Milliyetçi Cephe” koalisyon hükümetinin örtülü otoriter rejimine karşı aydınları ve demokratik kuruluşları yasal yollardan mücadeleye çağırdı.
1977
  • BD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti.
  • İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) Başkanı Paşa Güven “ruhsatsız tabanca taşıdığı” gerekçesiyle tutuklandı.
1982
277 sanıklı Adana Devrimci Yol davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı.
1984
Ankara’da görülen Halkevleri davasında askeri savcı, 19 yöneticinin 1-4 yıl arası hapse mahkum edilmesini ve Halkevleri Derneği’nin kapatılmasını istedi.
1991
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 11 Ocak 1991 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmişti. 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylandı.
1995
The Marmara Oteli pastanesinin 30 Aralık 1994’te bombalanması sırasında ağır yaralanarak tedavi altına alınan Cumhuriyet gazetesi sinema eleştirmeni, yazar Onat Kutlar yaşamını yitirdi.
1996
Gözaltına alındıktan sonra dövülerek öldürülen Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin cenazesi, yapılan törenler ve 10 binden fazla kişinin katıldığı 12 km’lik yürüyüşle İstanbul/Esenler Mezarlığı’nda toprağa verildi. Metin Göktepe’nin otopsi raporu açıklandı.
1997
Başbakan Necmettin Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Bu eylem daha sonra Refah Partisi’nin kapatılma gerekçelerinden oldu.
2002
  • Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme TBMM, BM tarafından hazırlanan 20 Mayıs 1999’da imzalanan “Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”u bazı çekincelerle kabul etti.
  • TBMM Başkanlık Divanı, Meclis’in kuruluşundan bu yana kadın personel ve gazetecilere uygulanan pantolon yasağını kaldırdı.
2005
Kapatılan DEP’in milletvekili Leyla Zana ve iki arkadaşının AİHM’de açtığı davada dostane çözüme varıldı. Türkiye, Leyla Zana’ya 9 bin avro (16 bin 5200 YTL) ödemeyi kabul etti.
2005
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e suikast girişiminde bulunmakla suçlanan Müştak Ahmed tutulduğu askeri üsten kaçtı.
2006
Avrupa Cezaevi Kuralları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006) 2 sayılı tavsiye kararı adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edildi.
2012
Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının Başkent dışında stadyumlarda değil, sadece okullarda kutlanmasını öngören genelge yayımladı.
2013
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” 12 Eylül darbesi sonrası gözaltında -işkence görüp- kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi 105 yaşındaki Berfo Kırbayır’a Cumartesi Anneleri adına verildi.
2016
  • Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Başsavcı Vekili; “çocuklar ölmesin” diyen Ayşe Çelik(Ayşe Öğretmen), Beyazıt Öztürk ve Beyaz Show program sorumlusu hakkında “terör örgütü propagandası”ndan soruşturma başlattı. Soruşturmada, Beyazıt Öztürk’e takipsizlik, Çelik hakkında ise yargılandığı davada bir yıl üç ay hapis cezası verildi. 
  • Barış İçin Akademisyenler Bildirisi (Bu Suça Ortak Olmayacağız), 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla yayımlandı. İmzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla toplanan yeni imzalar sonucunda imzacı sayısı 2212’ye ulaştı. İmzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatıldı ve üniversiteden ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi, 2016 yılında Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldü.
2017
Fransız hukukçu, eski bakan Pierre Arpaillange yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Mart 1924) Toulouse ve Paris’te Hukuk eğitimi gördü. 1949 yılında yargı kariyerine başladı. 1965-1974 yılları arasında Adalet Bakanlığında teknik danışmanlık, kabine direktörlüğü, ceza işleri ve af müdürlüğü yaptı. Cezaevlerinin modernizasyonu için mücadele etti ve 1973 yılında hücrelere ısıtmalar yerleştirildi. 1974’te Yargıtay’da görev aldı. 1981 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Marie-France Garaud‘un kampanya direktörlüğünü üstlendi. Aynı yıl Paris İstinaf Mahkemesi Başsavcısı oldu. 22 Şubat 1984-13 Mayıs 1988 tarihleri arasında Yargıtay Başsavcılığı yaptı.  1988- 1990 tarihleri arasında 1. ve 2. Rocard Hükümetlerinde Adalet Bakanlığı görevinde bulundu. Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından, 1990’da Sayıştay Başkanlığına atandı ve emekli olana kadar bu görevi  sürdürdü.
2018
  • HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana’nın milletvekilliği, devamsızlık gerekçesiyle düşürüldü.
  • Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay’ın başvurusu hakkında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal kararı verdi.
2025
Adana’da görevli savcı adayı Mithat Can Yalman, kaldığı otel odasında ölü bulundu. Yalman’ın baskı gördüğüne ve intihar edeceğine dair sosyal medyada duyuru yaptığı öğrenildi. 

2025
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bağlı üç polis ile bir sivil ve bir de avukatın aralarında olduğu beş kişi, Suriyeli Naseraldin Naser’i takip ederek patronu Ahmed Mohannad Alrefae’ye ait 170 bin dolar, 13 bin euro ile 1 milyon 500 bin TL’yi gasp ettikleri gerekçesiyle Bakırköy 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından tutuklandı.
2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, müsilajla mücadele kapsamında uygulamaya alınan 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı kapsamında 7 ilde yaptığı denetim ve izleme çalışmaları sonucunda Tekirdağ ve Balıkesir Belediyeleri ile 4 işletmeye toplam 10,3 milyon lira para ceza uyguladı.

11 Ocak – Hukuk Takvimi

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

1

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi, 2001 yılı Mayıs ayında Washington’da yapılan Dünya Tabipler Birliği genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.

Ötanazi Bildirgesi

Dünya Tabipler Birliğinin 1987 yılı Ekim  ayında İspanya’nın Madrid kentinde yapılan 38. Dünya Tıp Kongresinde kabul edilen Ötanazi Bildirgesinde aşağıdaki açıklama yapılmaktadır: “Bir hastanın yaşamının bilerek sonlandırılması eylemi olan ötanazi, hastanın kendisinin ya da yakın akrabalarının isteği ile gerçekleştirilse bile etik değildir. Bu durum, hekimin, hastanın doğal ölüm sürecine izin verilmesi, durumunun hastalığın terminal evresinde izlenmesi yönündeki isteğine saygı duymasına engel değildir.”

Dünya Tabipler Birliğinin Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

DTB’nin Eylül 1992’de İspanya’nın Marbella kentinde yapılan 44. Dünya Tıp Toplantısı’nda kabul edilen Hekim Yardımlı İntihar Üzerine Bildirgesi de, benzer biçimde aşağıdaki saptamayı yapmaktadır:

“Hekim yardımlı intihar da, ötanazi gibi etik değildir ve hekimlik mesleğince kınanması gerekir. Hekimin yardımı, bilerek ve isteyerek, bir bireyin kendi yaşamını sona erdirmesini sağlamaya yönelikse, hekim etik olmayan bir davranış içinde demektir. Bununla birlikte, tıbbi tedavinin reddedilmesi hakkı temel bir hasta hakkıdır ve hekimin bu tür bir isteğe saygı göstermesi; hastanın ölmesine neden olsa bile etik olmayan bir davranış değildir.”

DTB, hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul gördüğünü belirtmektedir.

DTB’nin Resmi Oylama Sonucu Kararlarıdır:

DTB ötanazinin tıbbi uygulamanın temel etik ilkeleriyle çeliştiğine ilişkin güçlü inancını bir kez daha onaylamakta ve ulusal tabip birliklerini ve hekimleri, ulusal yasalar buna izin verse ya da belirli koşullar altında bunu suç saymasa bile, ötanazi uygulamasına katılmaktan kaçınma konusunda desteklemektedir.

Hekim yardımlı intihar ötanazi gibi etik değildir ve hekimler tarafından kınanmalıdır. Hekimin yardımcı olduğu durum bile bile ve kasıtlı olarak kişinin yaşamına son vermesini doğrudan olanaklı kılmaktadır ve bu eylem etik değildir. Bununla birlikte tıbbi tedavinin azaltılması hakkı hastanın temel hakkıdır ve böyle bir istek ölümle sonuçlanacak olsa bile hekimin eylemi etik olmayan bir davranış olmayacaktır.

DTB hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul edildiğini not etmektedir.

DTB ötanazinin tıp pratiğinin temel etik prensipleri ile çatıştığının güçlü bir inanış olduğunu yeniden kabul etmektedir ve DTB tüm ulusal tabip birliklerini ve hekimleri ulusal yasalar izin verse ve bazı koşullarda suç sayılmasa bile ötanaziden kaçınmaları için şiddetle cesaretlendirmektedir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi

0

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi, 1994 yılı Eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan 46. genel kurul toplantısında güncellenmiştir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi
1. Bu belgede yer alan “olağandışı durum” ile ilgili tanımlamalar daha çok tıbbi konuları içermektedir:

Olağandışı durum genellikle önemli derecede maddi kayıp, insanların ve/veya etkilenenlerin yer değiştirmesi ve/veya toplum dengesinde önemli ölçüde bozulma oluşması ya da bu durumların bir bileşkesi şeklinde sonuçlanan ve genellikle ani ve şiddetli seyreden bir felaket durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapılan tanımlama içinde uluslararası ya da ulusların kendi içinde süregelen savaşlar ve çatışmalardan kaynaklanan ve bu durumlara bağlı olarak farklı sorunlara neden olan durumlar yer almamaktadır.

Tıbbi açıdan olağandışı durumlar belli bir zaman içindeki akut ve tıp ile ilgili mesleki kapasite ve kaynaklarla, etkilenen kişilerin ya da sağlıkları tehdit altında olan diğer insanların gereksinimleri arasında önceden tahmin edilemeyen dengesizlik olarak tanımlanmaktadır.

2. Doğal (örneğin deprem), teknoloji (örneğin nükleer ya da kimyasal kazalar), ya da kaza nedenli (tren kazaları, trenin raydan çıkması) olağandışı durumlarda bazı “özel” sorunlar görülmektedir:

a. Olaylar “ani” olarak oluşmaktadır ve “hızlı” müdahalelere gerek vardır.

b. Normal durumlara yanıt verebilen tıbbi kaynakların yetersiz kalması söz konusudur: Olaydan etkilenen kişi sayısının fazla olması çok sayıda yaşam kurtarabilmek için ulaşılabilir kaynakların daha etkin bir biçimde kullanılması anlamına gelmektedir.

c. Doğanın ya da araçların zarar görmesi etkilenen kişilere ulaşmayı “zor” ve “tehlikeli” kılmaktadır.

d. Salgınların yarattığı riskler ve ortamda oluşan kirlilik sağlık üzerinde istenmeyen etkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

e. Düzeni sağlamak için polisin ve askeri birliklerin çağrılmasını gerektiren güvensiz bir ortam oluşmaktadır.

f. Olay medya tarafından izlenmektedir.

Bunların yanı sıra olağandışı durumlar sıkı bir “güvenlik” (polis, itfaiye hizmetleri, ordu gibi) altyapısı olmamasına karşın nakil ve gıda yardımlarından tıbbi hizmetlere kadar pek çok kurtarma hareketini içeren çok yönlü bir “yanıt” sistemini gerektirir.

Bu uygulamalar kamu ve özel olarak yapılan çabaların eşgüdümünü sağlayabilmek için etkili ve merkeziyetçi bir otoriteyi gerektirir. Kurtarma ekipleri ve hekimler, bireysel etik yaklaşımlarının toplum tarafından istenilen etik gereksinimlerle  bir biçimde harmanlanması gerektiği “yoğun” duygusallıkların yaşandığı bu gibi az görülen durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Daha önceden tanımlanmış ve öğretilmiş olan etik kurallar hekimlerin bireysel düzeydeki etik yaklaşımlarını tamamlar nitelikte olmalıdır.

Olay yerindeki yetersiz ve/veya zarar görmüş tıbbi kaynaklar ve kısa süre içinde çok sayıda yaralı olması “duruma özel” bir etik sorunu beraberinde getirmektedir.

Bu koşullar altında tıbbi hizmetleri sağlamak etik konulara ek olarak teknik ve yönetsel konuları da içermektedir. Bu nedenle DTB olağandışı durumlarda hekimin rolünü belirleyebilmek için aşağıda belirtilen bazı etik tutumları önermektedir.

3. Triaj

a. Triaj ile ilgili ilk etik sorun sağlık durumları çeşitlilik gösteren çok sayıdaki yaralıya yönelik sınırlı sayıdaki tedavi olanaklarını anında kullanılabilir duruma getirme konusundadır. Triaj, tanı ve sonrasındaki girişim biçiminin planlanmasına dayanan tedavi ve durumu yönetebilme konusundaki tıbbi bir uygulamadır. Hastaların yaşayabilmesi triaja bağlıdır. Bu uygulama tıbbi gereksinimleri, tıbbi girişimleri ve hazır olan kaynakları kullanılabilir duruma getirmeyi önceleyerek çok hızlı bir biçimde yapılmalıdır. Reanimasyon ile ilgili yaşamsal uygulamalar triajla aynı anda yapılabilir.

b. Triaj, yetki verilmiş ve deneyimli bir hekime yardım eden yetkin bir yardımcı personel tarafından yürütülmelidir.

c. Hekim; triaj anında aşağıdaki öncelik sırasını gözetmelidir:
  1. Hayatlarının kurtarılması mümkün olan ancak tedaviye hemen / anında ya da öncelik açısından ilerleyen birkaç saat içinde gereksinimi olan yaşamsal tehlikesi yüksek kişiler
  2. Yaşamsal tehlikenin yüksekliği çok öncelikli olmayan ve tedaviye hızlı ancak çok öncelikli olarak gereksinim duymayan kişiler
  3. Yalnızca ufak bazı girişimlere gereksinim duyan ve daha sonra da tedavi olabilecek ya da kurtarma ekiplerinin girişimi ile iyileşebilecek olan yaralılar
  4. Psikolojik olarak örselenmiş ve güvenlerini yeniden kazanmaya gereksinimi olan ve o anda bireysel olarak müdahale edilemeyen ancak eğer akut etkilenimleri olmuşsa sedasyona ya da güven ortamına gereksinim duyabilen bireyler
  5. Gereksinimlerin var olan kaynakları aştığı radyasyon ya da o anda ve koşullarda yapılan girişim ile kurtarılamayacak kadar ağır yanık nedeniyle yaralanan ya da uzun süreli özel bir cerrahi girişim gerektiren karmaşık olgular hekimi diğer yaralılarla, tanımlanan bu durumlar arasında seçim yapmaya zorlar. Bütün bu nedenlere bağlı olarak bu tip olgular “acil bakımın dışında” olarak sınıflandırılabilir.
  6. Olağandışı durumun öncelikleri kapsamında yaralı bir kişi ile ilgilenmemek ölümcül durumdaki bir kişiye yardım etmemek olarak düşünülemez. Bu yaklaşımın doğruluğu, en çok sayıda yaralının kurtulması ile
    ortaya çıkar.
  7. Olguların sağlık durumlarının süreç içinde farklılaşması yaralı sınıflandırmasını değiştirebilir. Bu nedenle triaj ekibinin sürekli olarak bu değerlendirmeleri yapması çok önemlidir.
  8. Etik bakış açısıyla, triaj ve “acil bakımın dışında kalan” kişilere karşı tutumla ilgili sorun bireyin denetiminde olmayan az görülen durumlarda o anda var olan araçların tahsis edilmesi ile uyumludur. Hekimin başka durumlar için gerekli olan kaynakları, kurtulması olanaklı olmayan kişilerin yaşamlarını kurtarmak için ne pahasına olursa olsun harcama konusundaki ısrarcı tutumu etik değildir. Ancak, hekim hastalarını diğerlerinden ayırarak ve ağrılarını azaltmak için onlara ağrı kesici ya da yatıştırıcı ilaçlar vererek hastalarının özel yaşamlarına duyduğu saygıyı ve durumlarına gösterdiği merhameti onlara göstermelidir.
  9. Hekim, eldeki kaynakları da düşünerek vicdanına göre davranmalı, durumun yarattığı sınırlılıkları da göz önüne alarak iyileşme şansı olan ve hastalığı kişiye en az düzeyde zarar verecek şekilde sınırlayan en çok sayıdaki ciddi şekilde yaralanan kişiyi kurtaracak tedavi için önceliklerini uygulamak için çaba göstermelidir. Hekim, özel gereksinimleri olabilme olasılığına karşılık çocuklara karşı özel bir duyarlılık göstermelidir.
4. Etkilenen kişilerle ilişki

1. Sunulan hizmet ilkyardım ve acil bakım hizmetleri olmalıdır. Hekim olağandışı durum anında birinin ondan yardım isteyip istemediğine bakmaksızın her bir kişiye ayrım yapmadan tıbbi yardım sağlamalıdır.

2. Hekim, hizmet sunumundaki önceliklerini belirlerken yalnızca “acil” durumlarını değerlendirmeli; tıbbi olmayan diğer konulara göre yapılan değerlendirmeleri göz ardı etmelidir.

3. Olaydan etkilenen kişilerle ilişki; ilkyardım ve acil bakıma ve eğer olanaklı ise acil durum anında hastaların rızalarının alınarak onların en üstün çıkarının korunması konusundaki gereksinimlerine göre sürdürülmelidir. Ancak, hekim, toplumların kültürel farklılıklarına uyum sağlamalı ve koşulların gerektirdiği biçimde davranmalıdır. Hekim en fazla sayıda yaralıyı kurtarmak ve morbiditeyi olabilecek en az düzeyde tutabilmek için duygusal yaklaşım kadar teknolojiyi de içeren en yüksek bakım yaklaşımını benimsemelidir.

4. Sunulan hizmet varsa olaydan etkilenen kişilerin ölümleri sonucu yas tutma ile ilgili durumları da içermektedir. Bu durum, teknik olarak sağlanan destekten farklıdır ve onların psikolojik olarak zor durumlarını tanımayı, anlamayı ve bu destek olmayı gerektiren bir süreçtir. Aynı zamanda bireylerin ve ailelerinin itibar ve ahlaki değerleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

5. Hekim, olaydan etkilenen kişilerin geleneklerine, dinlerine ve dinsel törenlerine saygı göstermek ve tarafsız davranmak zorundadır.

6. Olanaklı ise süreçte karşılaşılan zorluklar ve etkilenen kişilerin kimlik bilgileri tıbbi izleme için kaydedilmelidir.

5. Üçüncü şahıslarla ilişki

Hekimin her bir hastaya karşı “kişisel karar verme yetkisi ve medya ve diğer üçüncü şahıslarla temas sırasında gizliliği sağlama” ve olağandışı durumları çevreleyen duygusal ve politik atmosfer konusunda saygılı davranma sorumluluğu vardır.

6. Tıp kökenli olmayan kişilerin sorumlulukları

Hekimler için geçerli olan etik ilkeler hekimin yönlendirdiği diğer personel için de geçerlidir.

7. Eğitim

DTB, olağandışı durumlarla ilgili olarak tıbbı eğitimlerin üniversite ve tıp alanındaki mezuniyet sonrası eğitim müfredatlarında yer almasını önermektedir.

8. Sorumluluk

DTB; üye devletleri ve sigorta kurumlarını, sorumluluğu azaltan ya da yurttaşlarla ilgili taahhütleri yerine getirebilmek ve hekimlerin karşı karşıya kaldığı kişisel herhangi bir zararı suiistimal edilmeden karşılayabilmek için “sorumlu” bir yapıyı oluşturma konusunda göreve çağırmaktadır.

DTB, devletlere aşağıdaki konularda önerilerde bulunmaktadır:

a. Devletler yabancı uyruklu hekimlere destek sağlamalı, onları korumalı, uygulamalarını, görünümlerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini ırk, din, vb. nedenlere bağlı ayrımcılık yapmadan kabul etmelidirler.

b. Devletler, tıbbi hizmetlerin toplumsal ayrımcılık yapılmadan icra edilmesine öncelik vermelidirler.

Avrupa Birliği Sayıştayı

0

Avrupa Birliği Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir.

Avrupa Sayıştayı

Avrupa Birliği Sayıştayı, (The European Court of Auditors) AB mali kaynaklarının gereğince yönetilip yönetilmediğini kontrol eden kurumdur.

Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır. Böylece Sayıştay’ın çalışmaları, AB sisteminin verimli ve şeffaf işlemesine yardım eder. Görevlerini yerine getirmek için Sayıştay, AB gelir veya giderleri ile ilgili çalışan herhangi bir organizasyonun ya da kişinin çalışmalarını soruşturabilir. Çoğu zaman yerinde kontroller de yapar. Sayıştay’ın bulguları, raporlar haline getirilir ve böylece herhangi bir problem Komisyon’un ve AB üye hükumetlerinin dikkatine sunulmuş olur. Denetmenler, ‘denetleme gruplarına’ ayrılır ve bu gruplar Sayıştay’ın haklarında kararlar aldığı teklif raporlarını hazırlar. Denetmenler, AB kurumlarına, üye devletlere ve AB’den yardım alan ülkelere sık sık teftiş ziyaretleri düzenler. Her ne kadar Sayıştay’ın işi Komisyon’un sorumlu olduğu parayla ilgili olsa da, pratikte bu gelir ve giderlerin %90’ı ulusal merciler tarafından idare edilir. Sayıştay’ın kendi başına yasal gücü yoktur. Eğer denetmenler bir yolsuzluk veya düzensizlik tespit ederlerse Avrupa Sahterkarlıkla Mücadele Bürosu OLAF’ı haberdar ederler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Birliği Sayıştayı’nın ana fonksiyonlarından birisi de, önceki yılın denetleme raporlarını her yıl düzenli olarak Avrupa Parlamentosu’na ve Konseyi’ne sunmaktır. Parlamento, Komisyon’un bütçe uygulamasını onaylamaya Sayıştay’ın raporunu inceledikten sonra karar verir. Sayıştay uygulamayı tatmin edici bulursa Konsey’e ve Parlamento’ya Avrupa vergi mükelleflerinin paralarının gereğince kullanıldığını bildiren bir rapor gönderir. Son olarak Sayıştay, AB finansal mevzuatı ve AB’nin yolsuzlukla mücadele eylemleri konularındaki teklifler hakkında da görüş sunar.

Avrupa Birliği Sayıştayının Kurumsal Yapısı

Avrupa Birliği Sayıştayı, her AB ülkesinden bir üyeye sahiptir. Bu üyeler, 6 yıllık yenilenebilir bir dönem için Konsey tarafından atanır. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 28 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamento’ya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.Üyeler, aralarında bir kişiyi, 3 yıllık yenilenebilir bir dönem için başkan olarak seçerler. Portekiz’li Vítor Manuel Da Silve Caldeira Sayıştay Başkanı’dır.

Sayıştay

0
Sayıştay

Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri çerçevesinde mali istikrarın sağlanması, gelirlerin ve giderlerin kontrol altına alınarak güçlü bir kamu maliyesinin tesisi ve sürdürülmesi yönünde önemli adımlar atılmaya başlanmış ve bu çabaların bir sonucu olarak Sayıştay, 29 Mayıs 1862 tarihinde Sultan Abdülaziz’in İrade-i Seniyyesi ile  Divan-ı Ali-i Muhasebat adıyla kurulmuştur.

1876 Anayasası’nda yer alarak anayasal bir kuruluş haline gelen Sayıştay, Hazineye tabi kurumların gelir ve giderleri ile muhasebe kayıtlarının ve diğer işlemlerinin yıllık olarak denetlenmesi ve giderlerin harcamadan önce vize edilmesi işlerini yerine getirmeye başlamıştır.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasıyla, 1920-1923 döneminde Sayıştayca yürütülen bazı görevler TBMM üyeleri arasından seçilen bütçe denetimi ile görevli geçici bir komisyon eliyle yürütülmüştür. Cumhuriyetin ilânının hemen ertesinde 24 Kasım 1923 tarih ve 374 sayılı “Divan-ı Muhasebatın Sureti İntihabına Dair Kanun” ile Kıta Avrupası Fransa modeli esas alınarak yeniden kurulan Sayıştay, 1924 Anayasası ile de anayasal kimliğini korumuştur. 1924 Anayasası‘nın 100 üncü maddesinde Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı olduğu ve devletin bütün gelir ve giderlerini denetlemekle görevlendirildiği açıkça belirtilmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yasama ve yürütmenin TBMM bünyesinde toplanmış olmasının da etkisiyle, TBMM-Sayıştay ilişkileri karşılıklı ve yakın seyretmiş, bu dönemde Sayıştay tarafından hazırlanan raporlar TBMM’de kurulan bir komisyon tarafından incelenmiştir. Ancak zamanla TBMM ile ilişkiler zayıflamış ve Sayıştay, faaliyetlerinin tümünü yargılama sürecine yönlendirmiştir.

01.06.1934 tarihinde yürürlüğe giren 2514 sayılı “Divan-ı Muhasebat Kanunu” Sayıştayın kuruluş ve işleyişini yeniden düzenleyerek, bu tarihe kadar uygulanan dağınık Sayıştay mevzuatını yürürlükten kaldırmıştır.

1929 yılında bütün dünyada yaşanan ekonomik kriz sonucunda serbest piyasa ekonomisinin hiçbir müdahale olmaksızın kusursuz bir şekilde işlemediği anlaşılmış, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha fazla müdahalesini öngören Keynesyen politikalar ön plana çıkmıştır. Ülkemizde bu dönemde kurulmaya başlanan kamu iktisadi teşebbüsleri devletin ticari ve sınaî alanda faaliyetlere girişmesini sağlamış ve bu kurumları denetlemek üzere 1938 yılında Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu kurulmuştur. Kamu iktisadi teşebbüslerinin denetimi dünyada yaygın olarak, Sayıştaylar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, Başbakanlığa bağlı ayrı bir denetim kurumu oluşturulmuştur.

Devlet bütçesinin nitelik ve yapısal yönden gelişmeler göstermesi ve 2514 sayılı Kanun’un gereksinmeleri karşılayamaz olması nedeniyle Sayıştay, 1961 Anayasası’nın 127’nci maddesi ile yeni bir kuruluşa ve işleyişe kavuşturulmuştur. Sayıştayın sözü edilen gelişmelere ve 1961 Anayasa hükmüne uyumunu sağlamak üzere de 21.02.1967 tarihinde 832 sayılı Sayıştay Kanunu çıkarılmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kamu harcamalarının giderek artması, Sayıştayların denetim kapsamı ve niteliğinde hızlı ve temel değişimlere gitmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Hesap ve işlemlerin tek tek incelenmesi yerine kurumların mali sistemlerine güvence veren denetimlere ağırlık verilmiştir. Bu bağlamda, Sayıştayların kuruluşlarından itibaren yaptıkları kamu gelir, gider ve mallarının mevzuata uygun olarak elde edilmesi, harcanması ve saklanmasına ilişkin denetimlerin yanı sıra, yeni bir denetim türü olarak performans denetimleri ortaya çıkmıştır.

1950’lerde herhangi bir metodoloji geliştirilmeksizin geleneksel denetimin yan ürünü olarak yapılan performans denetimi 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ülkelerin mevzuatında yer almaya başlamıştır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak ülkemizde de kamu yönetimi reformları gündeme gelmeye başlamış, 90’lı yıllarda buna yönelik çalışmalar yoğunlaşmıştır. 1996 yılında, 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişiklik ile Sayıştaya performans denetimi yetkisi verilmiştir.

Avrupa Birliği adaylık sürecinin de etkisiyle 2000’li yıllarda kamu yönetimi reformları ivme kazanmış, dünyadaki yeni kamu yönetimi anlayışı ilk kez VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planında (2001–2005), kamu hizmetlerinin sunumunda vatandaş tatmininin esas alınması olarak ifadesini bulmuştur. Başlatılan reform çalışmaları kapsamında kamu mali yönetimi yeniden ele alınmış, 2003 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile fon uygulamasına son verilmiş, devletin tüm gelir ve giderleri ile borçları tamamen bütçe kapsamına alınarak yasama denetiminden geçmesi sağlanmıştır. Bu sayede, Sayıştayın tekil işlemlere odaklanan bir anlayıştan kurumun tüm mali yapısına odaklanan bir denetim anlayışına geçmesi ve daha kapsamlı rapor üreten bir yapıya dönüşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.

19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile kamu kaynağı kullanılan tüm faaliyetler Sayıştayın denetim kapsamına alınmış ve kamu iktisadi teşebbüslerini denetleyen Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Sayıştay bünyesine dâhil edilerek, dış denetimde ikili yapıya son verilmiştir. Bu Kanun’la Sayıştay, günümüzün koşullarına, uluslararası standartlara ve yönetim ve denetim alanındaki çağdaş gelişmelere uygun olarak yeniden konumlandırılmıştır.

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi

0

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi, 8 Mart 2021’de Merkez Yönetim Kurulu’na sunularak son hali verilmiş ve 15 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım,  Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlanmıştır. Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurmuş; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamlamış ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sunmuştur.

Belge, psikiyatristlerin çalışma ortamlarında, iş ilişkilerinde toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın, cinsel tacizin ve şiddetin önüne geçmeye, maruz bırakılan kişilerin kendilerini ifade edebilmelerini sağlamaya ve ikincil mağduriyetleri önlemeye yönelik olarak hazırlanmıştır. Türkiye Psikiyatri Derneği bünyesinde Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi kurulmuştur. Birim cinsel tacize ve ayrımcılığa maruz bırakılan kişinin refahına öncelik veren şikâyet ve inceleme süreçlerinin sağlanması ile görevlidir.

Yürürlüğe giren Politika Belgesi TPD oluşum ve etkinliklerinde cinsiyet eşitliğinin gözetilmesini, cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara/ LGBTİ+ bireylere, çocuklara yönelik her türlü şiddete karşı duyarlılık ve farkındalık yaratmayı, bunlara ilişkin tutum, davranış ve eylemleri engellemeyi, cinsel şiddete maruz kalanların kendilerini güvenle  daha açık ifade etmelerini ve güçlenmelerinin sağlanmasını hedeflenmektedir.

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ CİNSİYET AYRIMCILIĞI, CİNSEL ŞİDDET VE TACİZE KARŞI POLİTİKA BELGESİ

1. GİRİŞ

Birleşmiş Milletler kadınlara yönelik şiddeti “kamusal ya da özel yaşamda ortaya çıkan, kadınlara fiziksel, cinsel ya da ruhsal zarar ya da acı çektirmeyle sonuçlanan ya da sonuçlanması muhtemel olan eylemlerle tehdit etmek, zorlamak ve özgürlüğünden keyfi olarak yoksun bırakmak da dâhil, cinsiyete dayalı şiddet eylemleri” olarak tanımlamaktadır. Kadına yönelik şiddetin temel nedeni, erkek egemen sistem içinde erkeklerin kadınları kontrol altına alma ve kadınların yaşamını ve yaşam alanlarını kendi koydukları kurallara göre düzenleme isteğidir. Doğumlarından itibaren kadınlar, tüm yaşamları boyunca toplumun kendileri için biçtiği rollere uyma, terbiye edilme, denetim altına alınma amacıyla şiddete maruz kalmaktadırlar.

Birleşmiş Milletler’in dokuz temel insan hakları sözleşmesinden biri olan “Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)” özellikle kadınların insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alır. Uluslararası kadın hakları yasası olarak da kabul edilen bu sözleşme 1985’te imzalanmış, 1986’da yürürlüğe konmuştur.

Bir diğer sözleşme uluslararası alanda kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olma özelliği taşıyan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, diğer adıyla “İstanbul Sözleşmesi”dir. İstanbul’da imzalandığı için bu şekilde anılmaktadır. İmzacısı olan ülkelere, fiziksel, cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet türlerini önlemek için gerekli yasal önlemleri alma yükümlülüğü getiren sözleşme, 11 Mayıs 2011’de imzalanmış, 25 Kasım 2011’de TBMM’de kabul edilmiş, 1 Ağustos 2014’te de yürürlüğe girmiştir. 19 Mart 2021 tarihinde 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3’üncü maddesi gereği feshedilmesine ve Türkiye Cumhuriyeti bakımından sona erme tarihinin 1 temmuz 2021 olarak tespit edilmesine karar verilmiştir. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddetin tarihten gelen ve eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve şiddetin önlenmesinde temel unsurun kadın-erkek eşitliğinin sağlanması olduğunu vurgular. Ayrıca sözleşmenin açıklayıcı kitapçığında da, “Şiddetin toplumsal ve kültürel yapılarda, normlarda ve değerlerde derin kökleri vardır ve sürüp gitmesinin temelinde de inkâr ve suskunluk kültürü yatmaktadır” denilmektedir.

Sözleşme sadece kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadeleyi değil, aynı zamanda kadın erkek eşitliği ilkesinin hayata geçirilmesini amaçlamaktadır. Medeni durumlarına bakılmaksızın tüm kadınları ve aile bireylerini şiddetten korumayı hedefleyen bu sözleşme, şiddete uğramış kişilerin haklarını korumaya yönelik önlemler alırken; cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim de dahil olmak üzere hiçbir ayrımcılık yapılmamasını öngörür; bütüncül politikaların bir parçası olarak veri toplama ve araştırma yapılmasını desteklemeyi de amaçlar.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, kadına yönelik şiddet –özellikle yakın partner şiddeti ve kadına yönelik cinsel şiddet- temel bir halk sağlığı sorunudur ve kadının insan haklarının ihlalidir. Veriler, dünya genelinde kadınların %35’inin yaşam boyu ya yakın partner şiddeti yaşadığı ya da partneri olmayan bir kişiden cinsel şiddet gördüğüne işaret etmektedir. Bir ilişki yaşamış olan kadınların yaklaşık %30’u, partneri tarafından uygulanan bir tür fiziksel ya da cinsel şiddet yaşadığını bildirmiştir. Tüm dünyada, kadın cinayetlerinin %38’i yakın ilişkide olunan bir partner tarafından işlenmiştir. Cinsel şiddet en çok erkekler tarafından kadınlara, çocuklara, lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks ve cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim çeşitliliğinin geniş yelpazesinde kimliğini deneyimleyen (LGBTİ+) bireylere karşı uygulanmaktadır. Gençler arasında şiddet de, flört şiddeti dahil, büyük bir sorundur. Cinsel taciz ve saldırının erkeklere yönelebilmesi ve aynı cinsten kişiler arasında gerçekleşmesi de mümkündür.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan bir ayrımcılık; hak ihlali ve suç olan cinsel şiddet ile farklı biçim ve düzeylerde, yaşamın her alanında olduğu gibi meslek yaşamımız ve meslektaşlarımız arasında da karşılaşmaktayız. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre cinsel şiddet; bir kişinin karşısındaki kişiyle arasındaki ilişki biçimi ne olursa olsun, o kişiden cinsel bir fayda ya da güç elde etme girişimi; sözle, bakışla ya da herhangi bir cinsel eylemle kişiye yaklaşma, kişinin cinselliği üzerinde baskı kurma gibi davranışları sosyal, psikolojik ya da fiziksel güç yoluyla karşı tarafa uygulamasıdır. Bilgi, beceri, deneyim ve konum hiyerarşisinden doğan üstünlüğü cinsel sınırları ihlal ederek kullanmak da bir cinsel şiddet türüdür. Cinsel istismar ve cinsel taciz hiyerarşik ilişkilerin hâkim olduğu kurumsal ortamlarda ve güç asimetrisi bulunan kişiler arasında meydana geldiğinde, tacize uğrayanların bunu dile getirmede yaşadıkları zorluklar nedeniyle, çoğu zaman görünmez kılınmakta ve hem kişi hem de kurumsal ortam bu durumdan zarar görmektedir. Cinsel şiddeti görmezden gelmek, basitleştirmek ya da sıradan bir soruşturma konusu kabul etmek suçu yaygınlaştırıp, saldırganı cesaretlendirmektedir.

Şiddet ve tacizin maruz bırakılan kişi ve toplum üzerindeki etkileri çok boyutludur. Bireysel olarak kişiyi etkilemesinin yanı sıra kişinin sosyal çevresini, iş, okul performansını da olumsuz etkiler. Maruz bırakılanın iş yerinde ya da okulda potansiyeline ulaşması engellenebilir, kariyer olanakları tehlikeye girebilir. İş yerinde şiddet ve taciz varlığında tanık konumundaki çalışanların motivasyonları ve iş yerine bağlılıkları azalır. İşe devamsızlık ve işten ayrılma/ yer değiştirme oranları artar, iş verimi düşer.

Yapılan bilimsel araştırmalar toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik çabaların hem kadın ruh sağlığı hem de toplum ruh sağlığı parametrelerini iyileştirdiğini; kadınların ve LGBTİ+ bireylerin şiddete maruz kalmasını büyük oranda azalttığını göstermektedir.

2. AMAÇ

Bu politika belgesinin temel amacı, cinsel şiddetin yaşanmadığı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütünün yaratılmasına, meslek örgütüne psikiyatri topluluğu içinde bunları sağlamakla ilgili görev/sorumluluk verme ve mekanizmalar oluşturmasına katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadına/LGBTİ+ bireylere, çocuklara yönelik her türlü şiddete karşı duyarlılık ve farkındalık yaratmayı, bunlara ilişkin tutum, davranış ve eylemleri engellemeyi, cinsel şiddete maruz kalanların kendilerini güvenle ve daha açık ifade etmelerini ve güçlenmelerini sağlamayı hedeflemektedir.

Şiddeti önleme, maruz kalanı koruma, olayın incelenerek değerlendirilmesi ve şiddetin sonlandırılmasına yönelik politika oluşturma bu belgenin temel ilkelerini oluşturmaktadır. Ancak belgenin amacı, kişiler arasındaki ilişkileri sıkı bir disipline sokmak, rızaya dayalı ilişkileri önlemek, belirli bir cinsel ahlâkı dayatmak, cinsel içerikli her tür kişisel gerilim ve rahatsızlıkları resmi süreçlere dâhil etmek değildir.

3. KAPSAM

Bu politika belgesi, taraflardan en az birinin psikiyatri hekimi olması halinde, birbirlerine karşı ya da üçüncü kişilere karşı gerçekleştirdikleri her türlü cinsel taciz ve cinsel şiddet ile kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddeti yer ve zaman sınırlaması olmaksızın kapsar.

4. DAYANAK

Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacını güden bu belge, Türkiye’nin 1985’te imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW), 2003 yılında onayladığı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’ni (Oviedo Sözleşmesi), 22 Haziran 2002’de TPD’nin 1. Olağanüstü Genel Kurulu tarafından onaylanan Ruh Hekimliği (Psikiyatri) Meslek Etiği Kuralları’nı, Temmuz 2005’te Montreal /Kanada’da gerçekleştirilen 17. Dünya Seksoloji Kongresi’nde sunulup kabul edilen Cinsel Haklar Bildirgesi’ni, 2011 yılında imzalanan Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) kararlarını, TTB Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nı, TTB Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi’ni, 10 Haziran 2017 tarihli 68. TTB Büyük Kongresi’nde kabul edilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ni, 12 Nisan 2019 tarihli TPD Soruşturma, Kovuşturma ve Merkez Onur Kurulu Yönetmeliği’ni temel alarak TPD’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini taahhüt eder.

5. CİNSİYET AYRIMCILIĞI, CİNSEL ŞİDDET VE TACİZE KARŞI POLİTİKA BELGESİ

Türkiye Psikiyatri Derneği tüm kurul ve organlarıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğu saptamasından hareketle, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için aşağıdaki faaliyetleri yapmayı taahhüt eder:

1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üyelerine yönelik çalışmalar yapmak

2. Ruh sağlığı çalışanlarının klinik uygulamalarında, bilimsel araştırma, toplantı ve yayın süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadeler kullanmaması, tutum ve davranışlar göstermemesi yönünde gerekli önlemleri almak,

3. Hem ruh sağlığı çalışanlarının hem de toplumun konferans, seminer, toplantı vb. etkinliklerle konuya ilişkin bilgilendirilmesine yönelik eğitici çalışmaların yapılmasını sağlamak,

4. Cinsel şiddet konusunu tek başına değil, cinsiyet eşitliği ve cinsiyetçi kültür sorununun bir parçası olarak ele almak,

5. TPD bünyesinde kadına yönelik şiddet, cinsel şiddetin her türü ile ilgili bilgilendirme, rehberlik ve sorun çözme konusunda çeşitli gereklilikleri yerine getirmek,

6. Türkiye Psikiyatri Derneği Soruşturma, Kovuşturma ve Merkez Onur Kurulu Yönetmeliğinde her türlü cinsel şiddet, cinsel taciz, cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı yıldırmayı (mobbing) mesleki etik kural ve ilkelere aykırı davranış olarak açıkça tanımlamak üzere gerekli değişiklikleri hazırlayarak ilk yapılacak Merkez Genel Kurulu’nun onayına sunmak.

7. Psikiyatri hekimlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini ihlal eden söz, tutum ve davranışları gösterdiklerine, toplumsal cinsiyete dayalı yıldırma (mobbing), cinsel şiddet ve /ya da taciz uyguladıklarına ilişkin iddiaların inceleneceği ‘TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ oluşturmak,

8. TPD’nin farklı organlarında görev alan kadın hekimlerin sayısının erkek meslektaşları ile eşit temsili sağlayacak düzeyde artırılması için çalışmalar yürütmek ve desteklemek; bu bağlamda kadın hekimlerin dernek çalışmalarına ve yetkili kurullara katılımının önündeki engelleri ortadan kaldırmaya ve etkin katılımlarını özendirmeye yönelik mekanizmaları oluşturmak ve işletmek,

9. Bu amaçları yerine getirmek üzere Kadın ve Ruh Sağlığı Çalışma Birimi ile işbirliği ve eşgüdüm içinde çalışmak.

6. TANIMLAR

Bu belgede geçen;

Başvurucu: Cinsel şiddete maruz kaldığı ya da tanık olduğu iddiasıyla TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ne başvuran kişiyi,

Birim: TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ni,

Şikayet edilen: Şiddet ve/ya da taciz uyguladığı iddia edilen kişiyi,

Tanık: Şiddete ve/ya da tacize tanık olan kişiyi tanımlar.

Toplumsal cinsiyet ile ilişkili tanımlar:

Biyolojik cinsiyet (sex, doğumda atanmış cinsiyet): Toplumsal olarak kişinin cinsiyetini belirlediği kabul edilerek doğumda sahip olunan üreme organlarına dayanılarak insanlara cinsiyet atanmaktadır. Doğumda tayin edilen cinsiyet yasal belgelerde geçerli cinsiyet olarak kabul edilmekte ve ailenin yetiştirme biçiminde belirleyici olmaktadır. Üreme organları dışında da birçok bedensel özellik de cinsiyetle ilişkilendirilmektedir. İnsanların, üreme organları da dahil, cinsiyetle ilişkilendirilen bu bedensel özellikleri açısından geniş bir çeşitlilik sergilediği bilinmektedir. İnsanların bir bölümü doğumda sahip oldukları bedensel yapılarıyla tıp tarafından kabul edilen ikili cinsiyet düşüncesi doğrultusunda erkek ve kadın özelliklerinin tümünü, bazı durumlarda bir cinsiyet atanmasını imkansız hale getirecek düzeyde, taşımayabilirler. Bu kişiler kendilerini interseks olarak adlandırabilmektedir.

Toplumsal cinsiyet (gender): Kadınlık ve erkeklik rollerinin, yani ikili cinsiyet sisteminin toplumsal olarak kurulduğunu, kadın ve erkeklere atfedilen rol ve sorumlulukların, içinde yaşanılan tarihsel, toplumsal ve coğrafi koşulların bir ürünü olduğunu kabul eden cinsiyet tanımıdır. Biyolojik cinsiyetin yanında inşa edilmiş toplumsal rolleri de kapsamaktadır. Cinsel yönelim: İnsanın düşünce, duygu ve davranışsal olarak cinsel açıdan çekim duyduğu cinsiyete göre tanımlanan özelliğidir.

Cinsiyet kimliği: Bir kişinin derinden hissettiği, içsel bir kız, kadın ya da dişi; oğlan, adam ya da erkek; erkek ve dişinin bir karışımı; ya da alternatif bir cinsiyette olma hissidir. İkili cinsiyet sistemi dâhilinde (binary) ya da ikili cinsiyet ile tanımlanamayan bir biçimde (non-binary) olabilir. Cinsiyet kimliğinin, kişi tarafından hiçbir cinsiyet kimliği tanımlaması yapılmamasını da içerecek şekilde, burada sayılandan daha geniş bir çeşitlilik gösterdiği bilinmektedir.

Cinsel şiddet ile ilişkili tanımlar:

Ayrımcılık: Bir grup kişiye karşı önyargılardan beslenen olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür. Hoşlanmama, hor görme, kaçınma ve nefret etme, haklardan mahrum bırakma, kötü muameleden sözel ve fiziksel şiddete kadar çeşitli şekillerde olabilir. Ayrımcılığa maruz kalan kişiler, kişisel özellikleri yanında, dahil oldukları grubun tüm üyeleri için geçerli olduğu varsayılan özellikleri nedeniyle hedef olurlar. Ayrımcı tutumlar kişisel özelliklerden çok toplum içerisindeki iktidar ilişkilerinden, gruplar arası ilişkiden, sosyokültürel bağlamda şekillenen gruplar hiyerarşisinden köken alır.

Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık: Ayrımcılığın toplumsal cinsiyete dayalı önyargılardan temel alan biçimidir. İşe girişte, mesleki eğitim ve terfide ve çalışma şartlarında, biyolojik cinsiyet, cinsiyetle ilişkilendirilen bedensel özellikler, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim nedeniyle bir kişi ya da gruba, aynı ya da benzer konumda olan diğer kişilere göre keyfi olarak eşit davranılmamasına, kişi ya da grubun mağdur edilmesine sebep olabilir.

Cinsiyetçilik, heteroseksizm, heteronormativite, homofobi bu başlıkta yer alır.

Cinsiyetçilik: Cinsiyetlerin birbiri ile kesişmeyen özelliklere sahip olduğunu, (genellikle) erkeklerin güç ve kontrol odağı olmasının gerekli olduğunu öne süren, açık ya da örtük olabilen bir ayrımcılık türüdür.

Heteroseksizm: Heteroseksüelliğin yegâne cinsel yönelim olduğunu ileri süren, diğer cinsel yönelimleri yok sayan, baskılayan ya da aşağılayan ideolojidir. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan cinsiyetçiliğin heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir.

Heteronormativite: Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/ evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür.

Homofobi: Genel anlamıyla heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimlere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Cinsiyetçilik ile yakın ilişkilidir.

Transfobi: Cinsiyet kimliği ya da cinsiyet ifadesi doğumda atanan cinsiyetiyle örtüşmeyen kişilere yönelik önyargı ve nefreti anlatır.

Cinsiyete dayalı şiddet (violence against women): Bir kadına kadın olduğu için yöneltilen şiddet ya da kadınları erkeklere kıyasla orantısız şekilde etkileyen şiddettir. Fiziksel, ruhsal ya da cinsel zarar ya da acıya neden olan eylemleri, bu tür eylemlere yönelik tehditleri, zorlamayı ve diğer özgürlükten mahrumiyetleri içerir.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet (gender based violence): Toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına uymayan kişiler, LGBTİ+ bireyler ve kadınlar ile erkekler arasında eşit olmayan güç ilişkilerine dayanan, yaygın bir şiddet ve taciz şeklidir. Genellikle heteroseksüel erkekler dışında kalan bireyleri hedef alır. Açıkça cinsel nitelikli söz ya da davranış içermeyebilir.

Çekirdek özelliği kişiye cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle yöneltilmesidir. Eşitsiz toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren söz ve eylemleri içerir.

Onay (rıza): Yasal olarak ve işlevsel olarak yeterli bir kişinin cinsel yakınlığa ya da cinsel ilişkiye söz ile ya da aşikâr eylemler ile izin vermesidir. Yasal olarak yeterli olmama ya da uykuda olma, madde etkisinde olma, herhangi bir nedenle bilincini kaybetme, bilinci yerinde olsa da fiziksel hastalık nedeniyle konuşamama, hareket edememe gibi durumlarda kişi onay verecek durumda değildir. Silahla veya başka şekilde tehdit, fiziksel zorlama, baskı ve otoritenin kötüye kullanılması durumlarında kişi reddedebilecek durumda değildir; dolayısıyla onay söz konusu olamaz. Kişi onay verecek durumda olduğunda herhangi bir zamanda ya da koşulda onayını geri çekilebilir. Onay tek seferliktir. Yani bir kişinin bir tarihte ya da bir saatte cinsel yakınlığa ya da cinsel ilişkiye onay vermiş olması bir sonrakine onay vereceği anlamına gelmez. Cinsel deneyim esnasında da onayın sürekliliği esastır, onay her zaman geri alınabilir.

Onay (rıza) inşası: Kişinin onayının olmadığı durumlarda “hayır”ı “evet”e çevirmek için kullanılan, fiziksel zorlama içermeyen bütün yöntemlerdir. Israr (sürekli talep etme), manipülasyon (kişilerin düşünce ve davranışlarını değiştirmek için çeşitli yollarla etkileme, yönlendirme), duygusal tehditler (rıza verilmezse başkalarına gitme tehdidi), ikna süreçleri (hediyeler, maddi destek ve ikram), duygusal baskı (kişiye kendini suçlu hissettirme), kaygıyı azaltma (birliktelik üzerine verilen güvenceler) vb. yöntemleri içerebilir. Fiziksel zorlama içermeyen bu yöntemler psikolojik şiddet türüdür. Otoritenin kötüye kullanılması bir onay (rıza) inşası biçimidir.

Otoritenin kötüye kullanılması: Otoritenin kötüye kullanılması hiyerarşik ilişkilerde meydana gelir. Bir kişi, diğeri üzerinde güç ve kontrol sahibidir. Dolayısıyla hiyerarşik olarak yukarıda olan kişinin, daha aşağıda olana flört, cinsel yakınlık ya da cinsel ilişki teklifinin reddedilmesi halinde reddeden için olumsuz sonuçlara neden olabilir: işten atılma, eğitim sürecinin sekteye uğraması, meslekte yükselme olanaklarının elinden alınması gibi.

Cinsel şiddet: Maruz bırakılan kişinin onayı olmadan ya da kişi onay verebilecek/reddedebilecek durumda değilken, kişiye karşı işlenmiş cinsel bir eylem ya da eylem girişimidir.

Cinsel saldırı: Bir kimsenin vücut dokunulmazlığının, kişinin rızasına dayalı olmayan cinsel nitelikli davranışlarla süreklilik arz etmek zorunda olmaksızın ihlal edilmesini tanımlar.

Cinsel taciz: Cinsel nitelik taşıyan, rızaya dayalı olmayan fiziksel temas ya da fiziksel temas içermeyen yakınlaşma çabaları gibi istenmeyen, rahatsızlık verici tavır, davranış ya da sözel ifadeler olarak tanımlanabilir. Tek bir olay biçiminde ya da sürekli bir biçimde olabilir.

Doğrudan ya da örtülü biçimde olabilir.

• Cinsel içerikli yorumlar yapmak,
• İstenmeyen cinsel içerikli resimler göndermek,
• Pornografik materyal göstermek, telefon ya da elektronik ortamda gönderme yolu ile rahatsız etmek (siber taciz),
• Cinsel içerikli iletiler paylaşmak,
• Teşhirci davranışlar,
• Cinsel saldırıya maruz bırakmak ile tehdit etmek,
• Cinsel ilişki teklifi ya da başka bir talebi reddedildiği takdirde maruz kalan hakkında söylentiler, dedikodular çıkarmakla tehdit etmek,
• Gözetleme ya da teşhircilik,
• Rıza olmadan video ya da fotoğrafını çekmek, rıza olmadan bu materyalleri yaymak ya da yaymakla tehdit etmek.

Düşmanca çalışma ortamı yaratan cinsel taciz: İstenmeyen, rahatsız eden, küçük düşürücü cinsel içerikli şakalar, yorumlar, cinsel içeriğe sahip materyallere maruz bırakma ile meydana gelir.

• Laf atmak, cinsel içerikli şaka yapmak,
• Maruz kalan kişi açıkça ya da örtük şekilde rahatsız olduğunu belli etmesine rağmen, bedensel görünüş ile ilgili yorum yapmak, iltifatlarda bulunmak ya da argo sözcükler kullanmak,
• Müstehcen yorumlar yapmak,
• Kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak ya da dedikodu üretmek,
• Cinsiyetçi, homofobik, transfobik şakalar yapmak,
• Cinsiyete ya da cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine, cinsiyet ifadesine ilişkin ayrımcı söz ve eylemlerde bulunmak: kasıtlı bir şekilde bir kimseyi yanlış bir isim ya da zamirle çağırmak, o kimseyi dışlama ya da ondan bilgi saklamak.
• Cinsel kimlikle ilgili bir özelliğin kişinin onayı dışında açık edilmesiyle, ifşayla tehdit etmek ya da bu eylemi gerçekleştirmek.

Ödül/ tehdit içeren (quid pro quo) cinsel taciz: Ödüllendirme vaadi ve misilleme/misilleme tehdidinden oluşur.
Ödüllendirme vaadi: Kişinin cinsel ya da duygusal amaçlı bir davranış ya da teklifi kabulü durumunda ödül, terfi, not ya da benzeri hak etmediği kazançlar elde etmesini içeren açık ya da ima yolu ile her türlü ayrıcalık vaadinde bulunulmasıdır.
Misilleme: Cinsel ya da duygusal amaçlı gayret ya da tekliflerin reddi ve/ya da tacize uğradığını düşünerek şikâyet etme yoluna gitmesi/gitmek istemesi nedeniyle, bu duruma maruz kalan kişinin iş ya da eğitim yaşamının intikam/misilleme amacı ile zorlaştırılmasının açık ya da ima yolu ile söylenmesi, kişinin gelişiminin engellenmesidir (örneğin öğrenci ise not kırılması, çalışan ise terfinin engellenmesi).

Flört şiddeti: İlişki içerisinde fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal ya da herhangi bir iletişim aracı
kullanılarak şiddet içeren davranışlarda bulunulmasıdır.

Israrlı takip: Sözlü, yazılı, davranış olarak ya da herhangi bir iletişim aracı kullanılarak kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olacak korku ve çaresizlik duygusu yaratan ve kişiyi baskı altında tutan her türlü cinsel tutum ve davranışı ifade eder. Kişinin peşine takılma, evinin, okulunun, işyerinin önünde bekleme, yolda uzaktan ya da yakından izleme, kişisel bilgilerini, gündelik hayatını öğrenmek üzerine soruşturma yapma ve bu bilgileri taciz etme amaçlı kullanma eylemleri ısrarlı takip olarak nitelendirilmektedir.

Mobbing/yıldırma: İşyerinde bir ya da birkaç kişi tarafından sistematik bir şekilde, düşmanca ve etik olmayan iletişim biçimleri ile bir çalışanın çaresiz ve savunmasız bir konuma itilmesi, bu durumun davranışlarla sürdürülmesidir. Kamusal alanda / iş yaşamında var olmak, hem temsiliyet hem de ekonomik eşitlik bakımından toplumsal cinsiyet eşitliği ile yakından ilişkilidir. İdeal toplumsal cinsiyet eşitliğinde farklı hiyerarşik tabakalarda farklı toplumsal cinsiyetlerin eşit ya da dengeli şekilde yer alması uygundur. İş yaşamında önemli bir sorun olan mobbing/yıldırma, bir taciz/şiddet biçimidir, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgili olabilmektedir. Örneğin bir kadın, ödül/tehdit içeren cinsel tacize maruz kalarak, hiyerarşik olarak kendisinden üst konumdaki kişiyi reddetmesiyle misilleme sonucu mobbing yaşayabilir.

Hiyerarşik İlişkiler Bağlamında Uygun Olmayan Durumlar:

Psikiyatristlerin üzerlerinde akademik ya da kariyer belirleyici otoriteye sahip oldukları tıp öğrencileri ya da tıpta uzmanlık öğrencileri ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girmeleri uygun değildir. Bu ilişkiler rızaya dayalı bile olsa, güç ilişkilerinden bağımsız olamaz. Otoritenin kötüye kullanılmasına uygun ortam yaratır. Ödül/tehdit içeren (quid pro quo) cinsel tacizin ortaya çıkması muhtemeldir. Bu tür cinsel tavır ve yaklaşımların ortaya çıkmasında esas sorumluluk hiyerarşik sıralamada daha üst konumda olan kişinin üzerindedir. Bu kişi, böyle bir durumun meydana gelmesinde engelleyici rol üstlenmekle de yükümlüdür. Aralarında otorite ilişkisi kurulmadan önce, rızaya dayalı ilişkileri süregelen iki kişi arasında, sonradan otorite ilişkisi kurulursa, hiyerarşik sıralamada daha üst konumda bulunan kişinin otorite ilişkisini bitirmesi gerekir (örneğin, danışmanlığı başka bir öğretim üyesine devretmek ya da öğrencinin sınıf değiştirmesini sağlamak vb.).

Psikiyatristler çalışma ortamında ve çalışma ortamı dışında ayrımcı, cinsiyetçi şakalardan ve ifadelerden kaçınmalıdır. Öğrencinin özel yaşamı, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi hakkında dedikodu yapmamalı, bu bilgileri yaymamalı, kariyerine engel olmamalıdır.

Psikiyatristlerin hastaları ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girmeleri etik açıdan uygun değildir. Bu ilişkiler rızaya dayalı bile olsa, aktarımdan ve güç ilişkilerinden bağımsız olamaz.

TPD Psikiyatri Meslek Etiği Kuralları’na göre, psikiyatri hekimi hastası ile tanı ve tedavi amacı taşımayan herhangi bir ilişkiye giremez. Psikiyatri hekimi ve hastası arasında cinsel tavır ve yaklaşımların ortaya çıkmasında esas sorumluluk hiyerarşik sıralamada daha üst konumda olan psikiyatriste aittir. Özellikle psikoterapi uygulanan psikiyatrist-hasta ilişkilerinde terapötik ilişkinin doğası, hekimin hastanın yaşamına, isteklerine ve ihtiyaçlarına tanıklık etmesi, diğer tıp dallarına kıyasla psikiyatri hekimine başvuran hastaları otoritenin kötüye kullanılması bağlamında daha kırılgan bir hale getirir. Psikiyatri hekimi, hasta hekim ilişkisini ve aktarım ilişkisini yalnızca hastanın tanı ve tedavisi için kullanmalıdır. Aktarım, kişi hayatta olduğu sürece devam ettiğinden, bir kez dahi olsa, psikiyatrist-hasta ilişkisi kurulan kişi ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girilmesi etik açıdan uygun değildir.

Hasta olarak psikiyatriste başvuran kişi hastalığından, terapötik ortamda ortaya çıkan aktarım ilişkisinden ya da psikiyatristin hiyerarşik konumundan kaynaklanan nedenlerden dolayı romantik ve/ya da cinsel ilişki talebinde bulunabilir. Psikiyatri hekimi, hastanın klinik durumuna göre sözel, davranışsal engelleme, sınır koyma ve terapötik ilişkinin başladığı andan itibaren çerçeve oluşturmakla yükümlüdür. Gereğinde idari önlemleri devreye sokabilir ya da yasal yollara başvurabilir.

7. BİRİMİN KURULUŞU

TPD bünyesinde “Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi” kurulur. Birim biri başkan, biri yazışmaların takibinden sorumlu sekreter olmak üzere en az beş üye olacak şekilde Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu tarafından oluşturulur.

Birimde, Kadın Ruh Sağlığı ÇB’den iki; Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi ÇB, Asistan Hekim Komitesi ve Merkez Yönetim Kurulu’nun belirleyeceği birer üyenin yer alması teşvik edilir, gözetilir. Toplam üyelerin en az üçü kadın olmalıdır. Herhangi bir nedenle birim üyelerinden birinin görevden ayrılması durumunda yukarıda tanımlanan esaslara uygun olarak Birimin görev süresi tamamlanıncaya değin yeni üye atanır. Birimin görev süresi iki yıldır ve atandığı dönemdeki MYK’nın görev süresi ile sınırlıdır. İki yılın sonunda en az iki üyenin birimdeki görevine devam etmesi amaçlanır ve bu doğrultuda çaba sarf edilir.

Birimde görev yapan kişilerin isimlerinin ve güncel iletişim bilgilerinin TPD web sayfası üzerinden duyurulması ve tüm çalışanlar tarafından kolay erişilebilir olması sağlanır.

Taciz ile ilgili disiplin cezası almış kişiler, Birim üyeliğine seçilemezler. Birim üyeliği sırasında, cinsel taciz ile ilgili bir disiplin soruşturması açılan kişinin üyeliği, soruşturma tamamlanıncaya kadar askıya alınır. Ceza alması durumunda, Birim üyeliği düşer.

8. İLKELER

Gizlilik İlkesi: Cinsel taciz iddialarının ele alınmasında tüm aşamalarda başvuru sahibi kişi ve şikâyet edilen kişinin özel hayatlarının gizliliği ilkesine uygun davranılır. İnceleme süresince tarafların özel yaşamlarıyla ilgili ayrıntıların sosyal ortama taşınmadan çözüme kavuşturulabilmesi açısından gereken özen gösterilir. Başvurularla ilgili tüm belgeler, yasal zorunluluklar dışında, bir sonraki dönem birim üyeleri ve TPD’nin yetkili kurulları dışındaki merci ve kişilere kapalıdır.

Özen Gösterme İlkesi: Cinsel taciz iddiaları karşısında, tacize uğrayanın tekrar travmatize edilmesine yol açabilecek ve tarafların insan onurunu zedeleyebilecek her türlü davranıştan kaçınmak ve bu tür davranışların ortaya çıkmasını önlemek hususlarında dikkat ve özen gösterilir.

Güven İlkesi: Gizlilik ve özen gösterme ilkelerine uyularak, tarafların güven duygusunu zedelemeyecek şekilde davranılır.

İvedilik İlkesi: Cinsel taciz ve cinsel saldırı iddiaları karşısında vakit geçirmeden harekete geçilmesine dikkat edilir.

Başvuranın Beyanı İncelemeye Esastır ilkesi: Cinsel taciz ve cinsel saldırı fiillerinin işlenme şekli, çoğu zaman iki kişi arasında geçip kanıtlanması zor bir durum yaratmaktadır. Bu nedenle cinsel taciz ve/ya da cinsel saldırıyla ilgili değerlendirme sürecine başlarken “başvuranın beyanı esastır” ilkesinden hareket edilir. Bu ilke, şiddete uğrayanın toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve diğer nedenler dolayısıyla şikâyet edememesi gibi durumlar gözetilerek getirilmiş olup, sadece değerlendirme sürecinin başlatılmasıyla ilgilidir. Çok defa açık kanıtların olmadığı durumlarda da tacizin doğasına, olayın bağlamına ve kişilere dair daha bütünsel bir akıl yürütmeyle olayın niteliğini anlama ilkesiyle birlikte söz konusu olup tek başına inceleme sonucunu belirlemez.

Yargılamaksızın Destek İlkesi: Birim tarafından şikâyet sahibine, sürecin her aşamasında ve talebi doğrultusunda psikolojik, tıbbi ve hukuki destek sağlanması esastır.

Farkındalık ve Önlemler: Bu politika belgesi, TPD’nin tüm bileşenlerini cinsel taciz iddiaları üzerinden duygusal ve diğer kişisel hesaplaşmaların görülmemesi konusunda uyarır.

9. BİRİMİN FAALİYETLERİ

Birim, amacını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetlerde bulunur:

a. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütü oluşturmak, bu çerçevede cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara, LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddete karşı farkındalık ve duyarlılık yaratmak için eğitim, tanıtım ve benzeri çalışmalar düzenler.

b. Yurt içindeki ve yurt dışındaki kadın örgütleri başta olmak üzere, kamu, özel kurum ve kuruluşlar ile cinsel taciz ve saldırı konularında çalışmak üzere işbirliği yapar, platformlar oluşturur ya da var olan platformlara ve çalışmalara katılır.

c. Başvurucuya destek vermek, başvurucuyu güçlendirmek ve istenmeyen cinsel davranışları durdurmak yönünde cesaretlendirebilmek için çalışmalar yürütür.

d. Başvurucunun korunması, yaşadığı ya da yaşamakta olduğu ya da tanık olduğu durum ve olayları güven içerisinde bildirebilmesi için TPD Merkez Yönetim Kurulu’nu bilgilendirir ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlar.

e. Cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddet şikayetleri için etkili, güvenilir, gizlilik ilkesine uygun, başvuranın beyanının esas alındığı bir başvuru mekanizması oluşturur.

10. BİRİMİN İŞLEYİŞ USULÜ

a. Psikiyatri hekimi (öğretim üyesi/idari sorumlu/uzman/uzmanlık öğrencisi) tarafından cinsel şiddete maruz kaldığını ya da böyle bir duruma tanık olduğunu düşünen kişiler, birime ya da TPD Merkez Yönetim Kurulu’na başvurabilir. Birim resen öğrendiği olaylarla ilgili olarak, cinsel şiddete maruz kalan kişinin onayını alma koşuluyla, başvuru beklemeksizin, harekete geçebilir ve/ya da Merkez Yönetim Kurulu, resen öğrendiği olaylarla ilgili olarak birimi göreve çağırabilir.

b. Kendisine başvuru yapılan kişi, çalışma birimleri ya da kurullar, başvurucuyu birim hakkında bilgilendirmek ve birime yönlendirmekle yükümlüdür.

c. Her başvuru için birim tarafından kayıt açılır, bir kayıt numarası verilir ve takip eden işlemler bu kayıt numarası kullanılarak gerçekleştirilir. Kayıt formu başvurunun tarihini, konusunu ve başvurucunun taleplerini içerir. Kayıt formuna eklenecek diğer bilgiler başvurucunun onayına tabidir.

d. Başvuruya konu olan olayın taraflarından herhangi biri ile birim üyelerinden herhangi birinin akademik, idari ya da özel bir ilişkisi olması durumunda, söz konusu birim üyesi başvuru sürecine dahil edilmez. Söz konusu ilişkinin sonradan öğrenilmesi ya da fark edilmesi durumunda da birim üyesi başvuru ile ilgili süreçten ayrılır.

e. Birime doğrudan ya da yönlendirme yoluyla ulaşan başvurularda, birim tarafından görevlendirilecek en az iki üye ve başvurucunun kabulüne bağlı olarak TPD Hukuk Bürosu’ndan bir avukat başvurucu ile yüz yüze ya da online olarak görüşür, başvurucuyu dinler, ihtiyaç ve taleplerini öğrenir. Başvurucuyu hukuki ve diğer çözüm seçenekleri, bu seçeneklerde izlenen süreçler, bu seçeneklerin her birinin yaratabileceği riskler ve alınması gereken önlemler konusunda bilgilendirir.

f. Başvurucunun, şikayet konusuyla ilgili yaşadıklarını, her aşamada yeniden anlatmak zorunda kalarak ikincil mağduriyet yaşamaması için (başvurucunun kabulüne bağlı olarak ses kaydının/online görüşme kaydının alınması gibi), gerekli düzenlemeleri yapar, önlemleri alır. Görüşme sırasında mağduriyeti artıracak sorgulayıcı ve suçlayıcı söz, davranış, tavır ve imalardan kaçınılır.

g. İlk görüşme sırasında birim üyeleri ve varsa görüşmeye katılan Hukuk Bürosu üyesi tarafından, daha sonraki aşamalarda başvurucunun beyan ve açıklamalarına yeniden başvurmayı gerekli kılmayacak şekilde ve özenle bir kayıt oluşturulur.

h. Başvurucunun talep ve ihtiyaçları ile varsa ilgili hekimin açıklamaları, cevapları ve genel tavır tutumu dahil olmak üzere bu aşamaya kadarki yaşananlar, varsa dayanak belgeler, görüşme notları ve tutanaklar ile birlikte birim tarafında bir değerlendirme raporu hazırlanır. Değerlendirmeye ilişkin bilgi ve belgeler birimin değerlendirme raporu ekinde Merkez Yönetim Kuruluna iletilir.

i. Birim tarafından oluşturulan değerlendirme raporunda başvurucunun, adı geçen hekimle ilgili deontolojik yönden bir şikayette bulunup bulunmayacağı ayrıca bildirilir. Şayet bu yönde bir şikâyet olacaksa Merkez Yönetim Kurulu’na bildirilir.

j.Başvuruların kabulü ve başvurucuya destek sağlanması için başvurucunun beyanı esas alınarak inceleme başlatılır. İncelemeye başlamak için başvurucudan cinsel şiddet eylemlerinin varlığını kanıtlaması beklenmez.

11. YÜRÜRLÜK

Bu belge TPD Merkez Yönetim Kurulu tarafından kabul edilmiş olup 15.05.2021 tarihinde yürürlüğe girer.

12. YÜRÜTME

“Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi”nin oluşumu ve işleyişine ilişkin çalışmaları TPD Merkez Yönetim Kurulu yürütür.

Şükrü Kaya

0

Şükrü Kaya, hukuk, devlet ve siyaset adamıdır.

1883 yılında İstanköy’de dünyaya geldi. Ahmet Rüştü Bey’in oğludur.

İlk ve ortaöğrenimini İstanköy’de yaptı. Midilli İdadisi’ni bitirdi. İstanbul’a giderek Galatasaray Sultanisi’ne girdi. 1908 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Ardından Fransa’ya gitti, Paris Hukuk Fakültesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye müfettişi oldu.

Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta çalıştı.16 Şubat 1912 tarihinden 14 Temmuz 1913 tarihine kadar Hariciye Nezareti Umuru Ticari Şubesi 4. sınıf kitabetinde, 16 Temmuz1913’ten 3 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Sulh Hakimliğinde, 9 Ekim 1913’ten 12 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Bidayet Mahkemesi Hakimliğinde, 13 Ekim 1913’ten 18 Kasım 1914 tarihine kadar Mülkiye Müfettişliğinde, 20 Kasım 1914 tarihinden 2 Mart 1916 tarihine kadar Muhacirin ve İskan Aşair Müdürlüğünde, 2 Mart 1916’dan 20 Aralık 1916 tarihine kadar Aşair ve Muhacirin Umum Müdürlüğünde, 22 Aralık 1916’dan 4 Ocak 1918 tarihine kadar I. Sınıf Mülkiye Müfettişliğinde bulundu. 9 Ekim 1918’den 7 Ocak 1919 tarihine kadar Buca Sultanisi Muallimliğinde bulundu.

Daha sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı.

Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. İstanbul’un işgalinden sonra Malta’ya sürüldü. Malta’dan kaçarak Avrupa’ya gitti. Bir süre İtalya ve Almanya’da kaldıktan sonra Anadolu’ya geldi ve Millî Mücadeleye katıldı.

Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi.

Şükrü Kaya, Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği görevini yürüttü.

Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı.

IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu. Atatürk’ün ölümüne kadar kurulan bütün hükûmetlerde bakan olarak yer aldı. 1936-1938 arasında bakanlık görevinin yanı sıra CHP Genel Sekreterliği görevini de üstlendi. 11 Kasım 1938 tarihinde bakanlık görevinden ve CHP Genel Sekreterliği görevlerinden ayrıldı.

Cumhuriyet tarihinde en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan siyasetçidir.

Şükrü Kaya, 10 Ocak 1959 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirdi. Fransızca ve İngilizce bilmekteydi.

Eserleri 

Daniel Defoe’dan Robinson Crusoe (1923), Henri Béraud’dan Şişko (1924), Charles Rist ve Charles Gide’den Günümüze Kadar İktisadi Mezhepler Tarihi (1927), Bukley’den Eski Yunan Masalları ve Albert Mathiez’den Fransız İhtilali (1950) adlı eserleri Türkçeye çevirdi. Cumhuriyet Gazetesi’nde makaleler yazan Şükrü Kaya’nın 1927-1937 yılları arasındaki konuşmaları ve yazıları “Sözleri, Yazıları 1927-1937” adıyla Ekrem Ergüven tarafından derlenmiştir.

“Son dört yıl içinde sırasıyla Dışişleri, Tarım ve İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüttüm. Bütün bu süre içinde Atatürk, bana bir defa bile olsun bir emir vermemiştir. O, bazı önerilerde bulunmuştur, bu önerileri oturup görüşerek tartışmışızdır; fakat hiçbir zaman bana şunu veya bunu yapmak emrini vermemiş ve Bakanlık işlerime kesinlikle karışmamıştır.”

“İnkılabın emirlerini yapmamak, irticaya hizmet etmek, mürteci olmak demektir.” 

Şükrü Kaya Sözleri – Yazıları 1927-1937

On seneden beri maiyetlerinde hukuk müşaviri sıfatıyla çalıştığım Şükrü Kaya’yı daha ‘mektep sıralarında tanımıştım. Bugün memleketin irfan, siyaset, ticaret hayatında, mevki tutan birçok zevat ile birlikte İstanbul’un Sirkeci denilen o çamurlu, havasız semtinde, Anikaların, Elenilerin Elisavilerin kiraladıkları ve apartman dedikleri o murdar barakalarda Hukuk mektebinin, o devrin icabı olan, ölçülü derslerini hazırlarken, Şükrü Kaya bizleri etrafına toplar, tetebbu ettiği Fransız eserleriyle hepimizi aydınlatarak başka bir düşünce ufku açtırırdı. Abdülhamid hükümetine düşman olmayı bize O öğretti. Memleket sevgimizi, fazilet ve yüksek düşünceleri ile şuurlandıran O olmuştur. Şükrü Kaya, Sirkeci toplantıları şüpheli görülmeğe başlamasına, hafiye baskınına uğramamıza, hatta Zaptiye nazırının huzuruna (!) getirilerek sorguya çekilmesine rağmen, Meşrutiyet ilanına kadar, arkadaşlarını irşad etmekte fütur getirmemişt1r. Meşrutiyet hükumeti bu arkadaşlardan bir çoklarını tahsillerini ikmal için Avrupa’ya gönderdi. O yabancı diyarda da delilimiz Şükrü Kaya idi. Diğer arkadaşlar namına söz söylemeğe hakkım yok, fakat ben şahsan, mektep arkadaşlığında, meslek arkadaşlığında Şükrü Kaya’ya, maddeten, manen çok borçluyum. Tahsilimi bitirerek memlekete avdetimde pek az bir müddet adliye hizmetinde müddeiumumiliklerde çalıştıktan sonra yine Şükrü Kaya’nın tesiri ile dahiliye hizmetine geçtim. Bu suretle bütün memuriyet hayatım da onun yanında geçti…

Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya

Şükrü Kaya, 1927’den 1938’in sonuna kadar “Atatürk’ün İçişleri Bakanı” sıfatıyla ülkesine hizmet etti. Modern Belediyecilik anlayışını yerleştirdi. Toprak Reformu yasa tasarıları hazırladı. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığın gereği olarak Devletçiliği benimsedi. Laikliğin kurumsallaşması için; Ağa, hacı, hafız, efendi, bey, paşa gibi unvanların kaldırılmasına, Bazı kisvelerin giyilmeyeceğine, Ulusal bayramlar ve tatillerin kabulüne dair yasaların çıkarılmasına öncülük etti. “Mustafa Solak’ın tezi şimdi kitaplaşmış bulunuyor. Gösterdiği çabalar dolayısıyla kendisini kutluyorum. Bu çalışma Şükrü Kaya üzerine daha kapsamlı çalışmalara yol açabilecek niteliktedir.” Prof. Dr. Sina Akşin

Henri Béraud, Çev. Şükrü Kaya

Bu kitabı, B. Şükrü Kaya, Malta’da 1919 tarihinde Fransızca öğrenmek isteyen arkadaşlarına bir egzersiz olması için harfi harfine tercüme etmişti. Aslı Fransızcada Le Martyre de l’Obèse – Şişmanlık Kurbanı’dır. Türkçe kolay olsun diye Şişko denmişti. Biz de bu ismi muhafaza ettik. Kitap, Ankara’da Yenigün matbaasında basılmıştı. Eser ve tercüme çok beğenildiği için, biz de tekrar Türk harfleriyle basıyoruz.

Tanıdıklarım – Hüseyin Cahit Yalçın

Hayatta en çok mübarezeyi severim. En mesut günlerim, en şiddetle hücuma uğradığım, en şiddetle hücum ettiğim zamanlardır. O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve muazzez bir gaye… Vatanın hayrı için, fenalığı ezmek ve iyiliği galebe ettirmek için bir mücadele… Bütün etrafıma bu ateşten bir parça vermek isterim. Fenalığa karşı müsamahakâr, lakayt veya müsadekar duranları sarsmak, hepsini bu mübareze meydanına çekmek isterim. Yalnız fena olmamak kâfi gelir fikrinde değilim. Fenalığı ezmek için uğraşmak lüzumuna iman ediyorum. Bazen, ‘Sana ne?’ derler… Bu hodgamane felsefeden nefret ederim. Çünkü onun memleketi mahvettiğine kaniyim. Gördüğüm şahsi fenalık için değil, memleket gelen umumi fenalık için, kalbimde tükenmez bir gayz vardır. Ne vakit fenalığa karşı herkes bir fikri taavvün ile müttefikan çalışırsa, ancak o zaman kurtulacağımızı zannediyorum. İşte bunun için hücumlarımda her vakit fena bir galeyan ve biaman oldum ve en büyük hazzı vicdaniyeyi buldum.” Hüseyin Cahit Yalçın / Nevsal-i Milli Hüseyin Cahit Yalçın, uzun yaşamının çok önemli bir kısmını siyasetin içinde geçirdi. Doğuda bunun bir şans mı, yoksa bir talihsizlik mi olduğu sorulmaya değer bir sorudur…

1924 Anayasası

0
1924 Anayasası

1924 Anayasası, 20 Nisan 1924’te yürürlüğe girmiş ve 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununu yürürlükten kaldırmıştır. Birkaç önemli değişiklikle 1961’e dek yürürlükte kalmıştır.

10 Ocak 1945 tarihinde Anayasa metninin içeriği değiştirilmeden, dili Türkçeleştirilerek yeniden kabul edilmiştir.

1924 Anayasasında; 1928, 1931, 1934 ve 1937 yıllarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır.

Laiklik ilkesi 5 Şubat 1937 tarihinde kabul edilmiş; “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili Türkçedir. Makam Ankara şehridir.” hükmü getirilerek altı ilke Anayasaya girmiştir.

T. Düstur, Cilt 26, s.170
Resmi Gazete 15/1/1945-5905
Kanun No Kanun Tarihi  4695 10/1/1945
BİRİNCİ BÖLÜM
Esas Hükümler
Madde 1

Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.

Madde 2

Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi Laik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır. (**)

(*) 20/4/1340 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun, 10/1/1945 tarih ve 4695 sayılı Kanunla, mana ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş şeklidir.

(**) Maddenin ilk şekli:

“Türkiye Devletinin dini, dinî İslâmdır: Resmi dili Türkçedir; makkarı Ankara şehridir.”

Maddenin 1222 sayılı kanunla değişik şekli:

“Türkiye Devletinin resmi dili Türkçedir; makkarı Ankara şehridir.”

Madde 3

Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Madde 4

Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.

Madde 5

Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisinde belirir ve onda toplanır.

Madde 6

Meclis, yasama yetkisini kendi kullanır.

Madde 7

Meclis, yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği Bakanlar Kurulu eliyle kullanır.

Meclis, Hükûmeti her vakit denetleyebilir ve düşürebilir.

Madde 8

Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır.

İKİNCİ BÖLÜM
Yasama Görevi
Madde 9

Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel kanuna göre millet tarafından seçilmiş milletvekillerinden kurulur.

Madde 10

Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır. (*)

Madde 11

Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk milletvekili seçilebilir. (**)

Madde 12

Yabancı Devlet resmi hizmetinde bulunanlar terhipli cezaları gerektiren suçlardan veya hırsızlık, sahtecilik, dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, kısıtlılar, yabancı Devlet uyrukluğunu ileri sürenler kamu hizmetlerinden yasaklılar, Türkçe okuyup yazma bilmiyenler milletvekili seçilemezler.

Madde 13

Büyük Millet Meclisinin seçimi dört yılda bir yapılır.

Süresi biten milletvekilleri tekrar seçilebilirler.

Eski Meclis, yeni Meclisin toplanmasına kadar devam eder.

Yeni seçim yapılmasına imkân görülmezse, toplanma dönemi bir yıl daha uzatılabilir.

Her milletvekili, yalnız kendini seçen çevrenin değil, bütün milletin vekilidir.

Madde 14

Büyük Millet Meclisi, her yıl kasım ayı başında çağrısız toplanır.

Meclis, üyelerinin memleket içinde dolaşmaları, inceleme yapmaları, denetleme vazifelerine hazırlanmaları ve dinlenmeleri için çalışmasına yılda altı aydan fazla ara veremez.

Madde 15

Kanun teklif etmek hakkı, Meclis üyelerinin ve Bakanlar Kurulunundur.

Madde 16

Milletvekilleri Meclise katıldıklarında şöyle andiçerler.(***)

“Namusum üzerine söz veririm ki:

Vatanın ve milletin mutluluğuna, esenliğine, milletin kayıtsız şartsız eğemenliğine aykırı bir amaç gütmiyeceğim ve Cumhuriyet esaslarına bağlılıktan ayrılmıyacağım.”

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“Onsekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebusan intihabına iştirak etmek hakkını haizdir.”

(**) Maddenin ilk şekli:

“ otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk, mebus intihap edilmek salahiyetini haizdir.”

(***) Maddenin ilk şekli:

“ Mebuslar Meclise iltihak ettiklerinde şu şekilde tahlif olunurlar;

(Vatan ve milletin saadet ve selametine ve milletin bilâ kaydu şart hakimiyetine mugayir bir gaye takip etmiyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakatten ayrılmayacağıma “Vallahi”).”

——————————————————————————–

Madde 17

Bir milletvekili ne Meclis içindeki oy, düşünce ve demeçlerinden ne de Meclisteki oy, düşünce ve demeçlerini Meclis dışında söylemek ve açığa vurmaktan sorumlu değildir. Seçiminden gerek önce ve gerek sonra üstüne suç atılan bir milletvekili Kamutayın kararı olmadıkça sanık olarak sorgulanamaz, tutulamaz ve yargılanamaz. Cinayetten suçüstü yakalanma hali bu hükmün dışındadır. Ancak bu halde yetkili makam bunu hemen Meclise bildirmek ödevindedir. Seçiminden önce veya sonra bir milletvekili hakkında verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi milletvekilliği süresinin sonuna bırakılır. Milletvekilliği süresi içinde zamanaşımı yürümez.

Madde 18

Milletvekillerinin yıllık ödenekleri özel kanunla gösterilir.

Madde 19

Araverme sırasında Cumhurbaşkanı veya Meclis Başkanı gerekli görürse meclisi toplanmıya çağırabilir. Üyelerden beşte birinin istemesi üzerine de Meclis Başkanı Meclisi toplanmıya çağırır.

Madde 20

Meclis görüşmeleri herkese açıktır ve olduğu gibi yayılır.

Fakat Meclis, İçtüzük hükümlerine uygun olarak kapalı oturumlar dahi yapabilir. Kapalı oturumlardaki görüşmeleri yaymak Meclisin kararına bağlıdır.

Madde 21

Meclis görüşmelerini İç tüzük hükümlerine göre yapar.

Madde 22

Soru, gensoru ve Meclis soruşturması Meclisin yetkilerinden olup bunların nasıl yapılacağı İç tüzükte gösterilir.

Madde 23

Milletvekilliği ile Hükûmet memurluğu bir kişide birleşemez.

Madde 24

Türkiye Büyük Millet Meclisi kamutayı her kasım ayı başında kendine bir yıl için bir başkan, üç Başkan vekili seçer.

Madde 25

Seçim dönemi bitmeden Meclis, üyelerinin tam sayısının saltçokluğu ile seçim yenilemeğe karar verirse, yeni toplanan Meclisin seçim dönemi kasım ayından başlar.

Kasımdan önceki toplantı, olağanüstü toplantı sayılır.

Madde 26

Kanun koymak, kanunlarda değişiklik yapmak, kanunları yorumlamak, kanunları kaldırmak, Devletlerle sözleşme, andlaşma ve barış yapmak, harb ilan etmek, Devletin bütçe ve kesin hesap kanunlarını incelemek ve onamak, para basmak, tekelli ve akçalı yüklenme sözleşmelerini ve imtiyazları onamak ve bozmak, genel ve özel af ilan etmek, cezaları hafifletmek ve değiştirmek, kanun soruşturmalarını ve kanun cezalarını ertelemek, mahkemelerden çıkıp kesinleşen ölüm cezası hükümlerini yerine getirmek gibi görevleri Büyük Millet Meclisi ancak kendisi yapar. (*)

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“ Büyük Millet Meclisi ahkâmı şer’iyenin tenfizi, kavaninin vaz’ı tâdili, tefsiri, fesih ve ilgası, devletlerle mukavele, muahede ve sulh akti, harp ilanı, muvazenei umumiyei maliye ve Devletin umum hesabı kati kanunlarının tetkik ve tasdiki, meskukat darbı, inhisar ve mali taahhüdü mutazammın mukavelat ve imtiyazatın tasdik ve feshi, umumi ve hususi af ilanı, cezaların tahfif veya tahvili, tahkikat ve mücazatı kanuniyetinin tecili, mahkemelerden sadır olup katiyet kesbetmiş olan idam hükümlerin infazı gibi vezaifi bizzat kendi ifa eder.”

——————————————————————————–

Madde 27

Bir milletvekilinin vatan hayınlığı ve milletvekilliği sırasında yiyicilik suçlarından biriyle sanık olduğuna Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamutayı hazır üyelerinin üte iki oy çokluğu ile karar verilir yahut on ikinci maddede yazılı suçlardan biriyle hüküm giyer ve bu da kesinleşirse milletvekilliği sıfatı kalkar.

Madde 28

Çekilme, kanun hükümleri gereğince kısıtlanma, özürsüz ve izinsiz iki ay Meclise devamsızlık yahut memurluk kabul etme hallerinde milletvekilliği düşer.

Madde 29

Ölen yahut yukardaki maddeler gereğince milletvekilliği sıfatı kalkan veya düşen milletvekilinin yerine bir başkası seçilir.

Madde 30

Büyük Millet Meclisi kendi kolluk işlerini Başkanı elile düzenler ve yürütür.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yürütme Görevi
Madde 31

Türkiye Cumhurbaşkanı, Büyük Millet Meclisi kamutayı tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi, yeni Cumhurbaşkanının seçimine kadar sürer. Yeniden seçilmek olur.

Madde 32

Cumhurbaşkanı, Devletin başıdır. Bu sıfatla törenli oturumlarda Meclise ve gerekli gördükçe bakanlar kuruluna Başkanlık eder ve Cumhurbaşkanı kaldıkça Meclis tartışma ve görüşmelerine katılamaz ve oy veremez.

Madde 33

Cumhurbaşkanı, hastalık ve memleket dışı yolculuk gibi bir sebeple görevini yapamaz veya ölüm, çekilme ve başka sebeple Cumhurbaşkanlığı açık kalırsa Büyük Millet Meclisi Başkanı vekil olarak Cumhurbaşkanlığı görevini yapar.

Madde34

Cumhurbaşkanlığı boş kaldığında Meclis toplanıksa Cumhurbaşkanını hemen seçer.

Meclis toplanık değilse Başkanı tarafından hemen toplanmaya çağrılarak Cumhurbaşkanı seçilir. Meclisin seçim dönemi sona ermiş veya seçimin yenilenmesine karar verilmiş olursa Cumhurbaşkanını gelecek Meclis seçer.

Madde 35

Cumhurbaşkanı, Meclisin kabul ettiği kanunları on gün içinde ilan eder.

Cumhurbaşkanı, uygun bulmadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere gene on gün içinde gerekçesi ile birlikte Meclise geri verir. Anayasa ile Bütçe kanunu bu hüküm dışındadır.

Meclis geri verilen kanunu gene kabul ederse Cumhurbaşkanı onu ilan etmek ödevindedir.

Madde 36

Cumhurbaşkanı her yıl Kasım ayında hükümetin geçen yıldaki çalışmaları ve giren yıl içinde alınması uygun görülen tedbirler hakkında bir söylev verir. Yahut söylevini Başbakana okutur.

Madde 37

Cumhurbaşkanı, yabancı devletler yanında Türkiye Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin eder ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul eder.

Madde 38

Cumhurbaşkanı, seçiminden hemen sonra Meclis önünde şöyle andiçer:(*)

“Namusum üzerine söz veririm ki:

Cumhurbaşkanı olarak, Cumhuriyet kanunlarını, milletin egemenlik esaslarını sayacağım;

Ve bunları müdafaa edeceğim;

Türk milletinin mutluluğuna bütün bağlılığımla, bütün kuvvetimle çalışacağım;

Türk Devletine yönelecek her tehlikeyi en son şiddetle önleyeceğim;

Türkiye’nin şanını, şerefini koruyup yükseltmek, üstüme aldığım görevin isterlerini yerine getirmek için olanca varlığımla çalışmaktan asla ayrılmıyacağım.”

Madde 39

Cumhurbaşkanının çıkaracağı bütün kararlar Başbakan ile birlikte ilgili Bakan tarafından imzalanır.

Madde 40

Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yüce varlığından ayrılmaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur. Harb kuvvetlerinin komutası barışta özel kanuna göre Genel kurmay Başkanlığına ve seferde Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından tayin edilecek kimseye verilir.

Madde 41

Cumhurbaşkanı, vatan hayınlığı halinde Büyük Millet meclisine karşı sorumludur. Cumhurbaşkanının çıkaracağı bütün kararlardan doğacak sorumlar 39 uncu madde gereğince bu kararı imzalayan Başbakanın ve ilgili bakanındır.

Cumhurbaşkanının özlük işlerinden dolayı sorumlanması gerekirse Anayasanın milletvekilliği dokunulmazlığı ile ilgili 17 nci maddesi hükümlerine uyulur.

Madde 42

Cumhurbaşkanı, Hükümetin teklifi üzerine, daimi malulluk veya kocama gibi özlük sebeplerden dolayı belli kimselerin cezalarını kaldırabilir veya hafifletebilir.

Cumhurbaşkanı, Büyük Millet Meclisi tarafından sanıklanarak hüküm giyen bakanlar hakkında bu yetkiyi kullanamaz.

Madde 43

Cumhurbaşkanının ödeneği özel kanunla gösterilir.

Madde 44

Başbakan, Cumhurbaşkanınca Meclis üyeleri arasından tayin olunur.

Öteki bakanlar Başbakanca meclis üyeleri arasından seçilip tamamı Cumhurbaşkanı tarafından onandıktan sonra Meclise sunulur.

Meclis toplanık değilse sunma işi Meclisin toplanmasına bırakılır.

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“ Reisicumhur intihabı akabinde ve Meclis huzurunda şu suretle yemin eder:

(Reisicumhur sıfatı ile Cumhuriyetin kanunlarına ve hakimiyeti milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk Milletinin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarfı mesai, Türk devletine teveccüh edecek her tehlikeyi kemali şiddetle men Türkiye’nin şan ve şerefini vikaye ve ilaya ve deruhde ettiğim vazifenin icabatına hasrınefs etmekten ayrılmıyacağıma “Vallahi”)”.

——————————————————————————–

Hükûmet, tutacağı yolu ve siyasi görüşünü en geç bir hafta içinde Meclise bildirir ve ondan güven ister. (*)

Madde 45

Bakanlar, Başbakanın reisliği altında (Bakanlar Kurulu)’nu meydana getirir.

Madde 46

Bakanlar Kurulu, Hükümetin genel politikasından birlikte sorumludur.

Bakanların her biri kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden ve politikasının genel gidişinden tekbaşına sorumludur.

Madde 47

Bakanların görev ve sorumları özel kanunla gösterilir. (**)

Madde 48

Bakanlıkların kuruluşu özel kanuna bağlıdır. (***)

Madde 49

İzinli veya herhangi bir sebeble özürlü olan bir Bakana, Bakanlar Kurulu üyelerinden bir başkası geçici olarak vekillik eder. Ancak bir Bakan birden fazlasına vekillik edemez. (****)

Madde 50

Bakanlardan birinin Yücedivana yollanması hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisince verilen karar, kendisini Bakanlıktan da düşürür. (*****)

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“ Başvekil, Reisicumhur canibinden ve Meclis azası meyanından tayin olunur. Sair vekiller Başvekil tarafından, Meclis azası arasından intihap olunarak heyeti umumiyesi reisicumhurun tasdiki ile Meclise arzolunur. Meclis müctemi değilse arz keyfiyeti meclisin içtimaına talik olunur.

Hükümet hattı hareket ve siyasi noktai nazarını azami bir hafta zarfında Meclise bildirir ve itimat talep eder”

Maddenin 3115 sayılı kanunla değişiklik şekli:

“Başvekil, Reisicumhur canibinden ve Meclis azası meyanından tayin olunur. Sair vekiller Başvekil tarafından Meclis azası arasından intihap olunarak heyeti umumiyesi Reisicumhurun tasdiki ile Meclise arz olunur.

Meclis müçtemi değilse arz keyfiyeti Meclisin içtimaına talik olunur. Hükûmet hattı hareket ve siyasi noktai nazarını azami bir hafta zarfında Meclise bildirir ve itimat talep eder.

Siyasi müsteşarları Başvekil, Meclis azası arasından geçerek Reisicumhurun tasdikine arz eder.

(**) Maddenin ilk şekli:

“ Vekillerin vazife ve mesuliyetleri kanunu mahsus ile tayin olunur.”

Maddenin 3115 sayılı kanunla değişik şekli:

“Vekillerin ve siyasi müsteşarların vazife ve mesuliyetleri mahsus kanunla tayin olunur”

(***) Maddenin ilk şekli:

“Vekillerin adedi kanunla tayin olunur.”

(****) Maddenin ilk şekli:

“ Mezun veyahut herhangi bir sebeple mazur olan bir Vekile, İcra Vekilleri Heyeti azasından bir diğeri muvakkaten niyabet eder. Ancak bir Vekil bir Vekaletten fazlasına niyabet edemez.

Maddenin 3115 sayılı kanunla muaddel şekli:

“Mezun ve herhangi bir sebeple mazur olan bir vekile İcra Vekilleri Heyeti azasından bir diğeri veya siyasi müsteşarlardan biri muvakkaten niyabet eder. Ancak bir vekil veya bir siyasi müsteşar bir vekaletten fazlasına niyabet edemez.

Siyasi müsteşarın vekile niyabeti halinde kararnamesi Meclise arz olunur.”

(*****) Maddenin ilk şekli:

“Türkiye Büyük Millet Meclisince İcra Vekillerinden birinin Divanı Aliye sevkine dair verilen karar Vekaletten sukutunu dahi mutazammındır.”

Maddenin 3115 sayılı kanunla değişik şekli:

“İcra Vekillerinden veya siyasi müsteşarlardan birinin Divanı Âliye sevkine dair Türkiye Büyük Milet Meclisince verilen karar vekalet veya müsteşarlıktan sukutu dahi mutazammındır.”

——————————————————————————–

Madde 51

İdare davalarına bakmak ve idare uyuşmazlıklarını çözmek, Hükumetçe hazırlanarak kendine verilecek kanun tasarıları ve imtiyaz sözleşme ve şartlaşmaları üzerine düşünüşünü bildirmek, gerek kendi özel kanunu ve gerek başka kanunlarla gösterilen görevleri yapmak üzere bir Danıştay kurulur. Danıştay başkanları ve üyeleri, daha önce önemli görevlerde bulunmuş, uzmanlıkları, bilgileri ve görgüleriyle belirgin kimseler arasından Büyük Millet Meclisince seçilir.

Madde 52

Bakanlar kurulu, kanunların uygulanışlarını göstermek yahut kanunun emrettiği işleri belirtmek üzere içinde yeni hükümler bulunmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyle tüzükler çıkarır.

Tüzükler Cumhurbaşkanının imzası ve ilaniyle yürürlüğe girer.

Tüzüklerin kanunlara aykırılığı ileri sürüldükte bunun çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Yargı Erki
Madde 53

Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri kanunla gösterilir.

Madde 54

Yargıçlar, bütün davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdırlar ve bu işlerine hiçbir türlü karışılamaz. Ancak kanun hükmüne bağlıdırlar.

Mahkemelerin kararlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu hiçbir türlü değiştiremezler, başkalayamazlar, geciktiremezler ve hükümlerinin yerine getirilmesine engel olamazlar.

Madde 55

Yargıçlar, kanunda gösterilen usuller ve haller dışında görevlerinden çıkarılamazlar.

Madde 56

Yargıçların nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve ödenekleri, nasıl tayin olunacakları ve görevlerinden nasıl çıkarılacakları özel kanunla gösterilir.

Madde 57

Yargıçlar, kanunla gösterilenlerden başka genel veya özel hiçbir görev alamazlar.

Madde 58

Mahkemelerde yargılamalar herkese açıktır.

Yalnız yargılama usulü kanunları gereğince bir yargılamanın kapalı olmasına mahkeme karar verebilir.

Madde 59

Herkes mahkeme önünde haklarını korumak için gerekli gördüğü yasalı araçları kullanmakta serbesttir.

Madde 60

Hiçbir mahkeme görev ve yetkisi içindeki davalara bakmazlık edemez. Görev ve yetki dışında olan davalar ancak bir kararla reddolunur.

Yücedivan
Madde 61

Bakanları, Danıştay ve Yargıtay başkanları ve üyelerini ve Cumhuriyet Başsavcısını görevlerinden doğacak işlerden dolayı yargılamak için Yücedivan kurulur. (*)

Madde 62

Yücedivan üyeliği için, on biri Yargıtay, onu Danıştay başkanları ve üyeleri arasından ve kendi Genelkurulları tarafından gerekli görüldükte gizli oyla, yirmi bir kişi seçilir.

Bunlar gizli oy ve salt çoğunlukla içlerinden birini Başkan ve birini Başkan vekili seçerler.

Madde 63

Yücedivan bir Başkan ve on dört üye ile kurulur ve kararlarını salt çoğunlukla verir.

Geri kalan altı kişi gerektiğinde kurulun eksiğini tamamlamak için yedek üye durumundadır.

Bu yedek üyeleri, üçü Yargıtay, üçü Danıştay’dan seçilmiş üyeler arasında olmak üzere adçekme ile ayrılır.

Başkanlığa ve başkan vekilliğine seçilenler bu adçekmeye girmezler.

Madde 64

Yücedivanın savcılık görevi, Başsavcılık tarafından görülür.

Madde 65

Yücedivanın kararları kesindir.

Madde 66

Yücedivan kanunlara göre yargılar ve hüküm verir.

Madde 67

Yücedivan gerekli görüldüğünde Türkiye Büyük Millet Meclisi karariyle kurulur.

BEŞİNCİ BÖLÜM
Türklerin Kamu Hakları
Madde 68

Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına zarar vermiyecek her şeyi yapabilmektir.

Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.

Madde 69

Türkler kanun karşısında eşittirler ve ayrıksız kanuna uymak ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır.

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“Vazifelerinden münbais hususatta İcra Vekilleriyle Şurayı Devlet ve Mahkemei Temyiz rüesa ve azasını ve Başmüddeiumumiyi muhakeme etmek üzere bir (Divanı Âli) teşkil edilir.”

Maddenin 3155 sayılı kanunla değişik şekli:

“Vazifelerinden münbais hususatta İcra Vekilleri ve siyasi müsteşarları ve Şurayı Devlet ve Temyiz Mahkemesi rüesası ve azasını ve Cumhuriyet Başmüddeimumisini muhakeme etmek üzere bir (Divanı Ali) teşkil edilir.”

——————————————————————————–

Madde 70

Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yolculuk, bağıt, çalışma, mülkedinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabii haklarındandır.

Madde 71

Cana, mala, ırza, konuta hiçbir türlü dokunulamaz.

Madde 72

Kanunda yazılı hal ve şekillerden başka türlü hiçbir kimse yakalanamaz ve tutulmaz.

Madde 73

İşkence, eziyet, zoralım ve angarya yasaktır.

Madde 74

Kamu faydasına gerekli olduğu usulüne göre anlaşılmadıkça ve özel kanunları gereğince değer pahası peşin verilmedikçe hiç kimsenin malı ve mülkü kamulaştırılamaz.

Çiftçiyi toprak sahibi kılmak ve ormanları devletleştirmek için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırma karşılığı ve bu karşılıkların ödenişi özel kanunlarla gösterilir.

Olağanüstü hallerde kanuna göre yükletilecek para ve mal ve çalışma ödevleri dışında hiçbir kimse başka hiçbir şey yapmaya ve vermeye zorlanamaz. (*)

Madde 75

Hiçbir kimse felsefi inanından, din ve mezhebinden dolayı kınanamaz. Güvenliğe ve edep törelerine ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü din törenleri serbesttir. (**)

Madde 76

Kanunda yazılı usul ve haller dışında kimsenin konutuna girilemez ve üstü aranamaz.

Madde 77

Basın, kanun çerçevesinde serbesttir ve yayımından önce denetlenemez, yoklanamaz.

Madde 78

Seferberlik ve sıkıyönetim hallerinin veyahut salgın hastalıklardan dolayı kanun gereğine alınacak tedbirlerin gerektirdiği kısıntıların dışında yolculuk hiçbir kayıt altına alınamaz.

Madde 79

Bağıtların, çalışmaların, mülkedinme ve hak ve mal kullanmanın, toplanmaların, derneklerin ve ortaklıkların serbestlik sınırı kanunlarla çizilir.

Madde 80

Hükûmetin gözetimi ve denetlemesi altında ve kanun çerçevesinde her türlü öğretim serbesttir.

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“Menafii umumiye için lüzumu usulen tahakkuk etmedikçe ve kanunu mahsus mucibince değer pahası peşin verilmedikçe hiçbir kimsenin malı istimval ve mülkü istimlak olunamaz.

Fevkalade ahvalde kanun mucibince tahmil olunacak nakdi, ayni ve sayu amele müteallık mükellefiyetler müstesna olmak üzere hiçbir kimse hiçbir fedakarlığa icbar edilemez.”

(**) Maddenin ilk şekli:

“Hiçbir kimse mensup olduğu, din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, adabı muaşereti umumiye ve kavanine mugayir olmamak üzere her türlü ayinler serbesttir.”

——————————————————————————–

Madde 81

Postalara verilen kağıtlar, mektuplar ve her türlü emanetler yetkili sorgu yargıcı veya yetkili mahkeme kararı olmadıkça açılamaz ve telgraf ve telefonla haberleşmenin gizliliği bozulamaz.

Madde 82

Türkler gerek kendileri, gerek kamu ile ilgili olarak kanunlara ve tüzüklere aykırı gördükleri hallerde yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine tek başlarına veya toplu olarak haber verebilir ve şikayette bulunabilirler. Haber veya şikayeti alan makam kişi ile ilgili başvurmaların sonucunu dilekçiye yazılı olarak bildirmek ödevindedir.

Madde 83

Hiç kimse kanunca bağlı olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye verilemez ve yollanamaz.

Madde 84

Vergi, Devletin genel giderleri için, halkın pay vermesi demektir.

Bu esaslara aykırı olarak gerçek veya tüzel kişiler tarafından veya onlar adına resimler, ondalık alınması ve başka yüklemeler yapılması yasaktır.

Madde 85

Vergiler ancak kanunla salınır ve alınır.

Devletçe, illerin özel idarelerince ve belediyelerce alınagelmekte olan resimler ve yüklemeler, kanunları yapılıncaya kadar alınabilir.

Madde 86

Harb halinde veya harbi gerektirecek bir durum baş gösterdikte veya ayaklanma olduğunda yahut vatan ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma olduğunu gösterir kesin belirtiler görüldükte Bakanlar Kurulu, süresi bir ayı aşmamak üzere yurdun bir kesiminde veya her yerinde sıkıyönetim ilan edebilir ve bunu hemen Meclisin onamasına sunar. Meclis sıkıyönetim süresini, gerekirse uzatabilir veya kısaltabilir. Meclis toplanık değilse hemen toplanmaya çağrılır.

Sıkıyönetim süresi ancak Meclisin karariyle uzatılabilir. Sıkıyönetim, kişi ve konut dokunulmazlığının, basın, gönderişme, dernek, ortaklık hürriyetlerinin geçici olarak kayıtlanması veya durdurulması demektir.

Sıkıyönetim bölgesiyle bu bölgede hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği harb halinde de dokunulmazlığın ve diğer hürriyetlerin nasıl kayıtlanabileceği veya durdurulacağı kanunla gösterilir.

Madde 87

Kadın, erkek bütün Türkler ilk öğretimden geçmek ödevindedirler. İlk öğretim Devlet okullarında parasızdır.

Madde 88

Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.

Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür.

Türklük sıfatının kaybı kanunda yazılı hallerde olur.

ALTINCI BÖLÜM
Türlü Maddeler
İller
Madde 89

Türkiye, coğrafya durumu ve ekonomi ilişkileri bakımından illere, iller ilçelere, ilçeler bucaklara bölünmüştür ve bucaklar da kasaba ve köylerden meydana gelir.

Madde 90

İllerle şehir, kasaba ve köyler tüzelkişilik sahibidirler.

Madde 91

İllerin işleri, yetki genişliği ve görev ayrımı esaslarına göre idare olunur.

Memurlar
Madde 92

Siyasi hakları olan her Türkün, yeterliğine ve hakedişine göre, Devlet memuru olmak hakkıdır.

Madde 93

Bütün memurların nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve ödenekleri, göreve alınmaları ve görevden çıkarılmaları, yükselme ve ilerlemeleri özel kanunla gösterilir.

Madde 94

Kanuna aykırı işlerde üstün emrine uymuş olmak memuru sorumdan kurtarmaz.

Maliye İşleri
Madde 95

Bütçe Kanunu tasarısı ve buna bağlı bütçeler ve cetvellerle katma bütçeler Meclise bütçe yılı başından en az üç ay önce sunulur. (*)

Madde 96

Devlete malları bütçe dışı harcanamaz.

Madde 97

Bütçe Kanununun geçerliği bir yıldır.

Madde 98

Kesinhesap kanunu, ilişkin olduğu yıl bütçesinin hesap dönemi içinde elde edilen gelirle gene o yılki ödemelerin gerçekleşmiş tutarını gösterir kanundur. Bunun şekli ve bölümleri Bütçe Kanunu ile tam karşılıklı olacaktır.

Madde 99

Her yılın kesin hesap kanunu tasarısı o yılın sonundan başlıyarak en geç ikinci yıl Kasım ayı başına kadar Büyük Millet Meclisine sunulur.

Madde 100

Büyük Millet Meclisine bağlı ve Devletin gelirlerini ve giderlerini özel kanuna göre denetlemekle görevli bir Sayıştay kurulur.

Madde 101

Sayıştay, genel uygunluk bildirimini ilişkin olduğu kesin hesap kanununun maliyece Büyük Millet Meclisine verilmesi tarihinden başlıyarak en geç altı ay içinde Meclise sunar.

Anayasanın Dayanakları
Madde 102

Anayasada değişiklik yapılması aşağıdaki şartlara bağlıdır:

Değişiklik teklifinin Meclis tam üyesinin en az üçte biri tarafından imzalanması şarttır.

Değişiklikler ancak tam sayısının üçte iki oy çokluğu ile kabul edilebilir.

Bu kanunun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi edilemez.

——————————————————————————–

(*) Maddenin ilk şekli:

“Muvazenei Umumiye Kanunu müteallik olduğu senei maliyenin duhulünde mevkii icraya konulabilmek için layihası ve merbutu bütçeler ve cetveller nihayet Teşrinisani iptidasında Meclise takdim olunur.”

——————————————————————————–

Madde 103

Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alakonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz.

Madde 104

20 Nisan 1340 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu yerine manâ ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan bu kanun konulmuştur.

Madde 105

Bu kanun yayım tarihinde yürürlüğe girer.

——————————————————————————–

NOT

Anayasa’da 5 kez değişiklik yapılmıştır:

1. 1222 sayılı ve 10/4/1928 günlü kanun (R.G. 14/4/1928-863; 3. T. Düstur, Cilt 9)

2. 1893 sayılı ve 10/12/1931 günlü kanun (R.G. 15/12/1931-1976; 3. T. Düstur, Cilt 13)

3. 2599 sayılı ve 5/12/1934 günlü kanun (R.G. 11/12/1934-2877; 3. T. Düstur, Cilt 16)

4. 3115 sayılı ve 5/2/1937 günlü kanun (R.G. 13/2/1937-3533; 3. T. Düstur, Cilt 18)

Teşkilâtı Esasiye Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesine dair kanun Kanun No: 3115 Kabul tarihi: 5/2/1937

Madde 1 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun ikinci maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makamı Ankara şehridir.

“İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Meclisteki görüşmelerde Laiklik ile ilgili değişikliğe ilişkin açıklamaları:  Arkadaşlar; bu memleket kâhinlerin ve gayri mes’ullerin vicdanlara âmil olmasından ve Devlet ve Millet işlerini görmesinden çok zarar görmüştür. Eğer Türkün yolu başka yerlerden geçseydi ve orta asırlardaki zamanlarda kendi bildiği, kendi yaptığı kanunlarla idare etseydi Devlet ve Millet idaresini mistik ve dogmatik esaslara bağlamasaydı ilk zamanlarda ve Osmanlıların ilk devirlerinde olduğu gibi kendini kendi kanunları ile ve usulleri ile idare etseydi bugünkü bulunduğundan daha çok ileri ve geniş olur ve medeniyete daha çok hizmet ederdi. Türk milletinin son asırlarda gördüğü felâketlerin, çektiği sıkıntıların sebepleri, aslı bir takım gayri mes’ullerin ve gayri mer’î menba ve vasıtaların yaptıkları kanunların altında zebun olarak iş görmek mecburiyetinde kalmasıdır. Mademki tarihte deterministiz, mademki icraraatta pragmatik maddiyetçiyiz, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız. Kendi cemaatımızı maverayı dünyaya taallûk eden her türlü endişelerden her türlü lahutî hayallerden müeberra olarak kanunlarımızı bugünün icablarını, maddî zaruretlerini göz önünde tutarak yapmalıyız. Memleketin maddî hayatı ancak bu suretle kurtulur. Maneviyatı için Türkün temiz ahlâkını inkişaf ettirmek kâfidir. Onun içindir k i biz her şeyden evvel lâikliğimizi ilân ettik. Kanunlarımızı ona göre yaptık, şimdi de Teşkilâtı Esasiye Kanunumuza koymak istiyoruz. Eşhasın vicdan hürriyetlerine ve istedikleri dinlere intisabına zerre kadar müdahalemiz yoktur. Herkesin vicdanı hürdür. Bizim istediğimiz hürriyet, lâiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir ve âmil olmamasını temin etmektir. Bizde lâikliğin çerçevesi ve hududu budur. Arkadaşlar; biz şerayii salifenin geçmiş hükümlerinden çok zarar gören bir milletiz. Onun fena göreneklerinden yine en çok zararı biz Türkler görmüşüzdür. Çünkü Türklerin hasleti ve karakteri, inandığı şeye sadıkane raptı kalb etmek ve onun uğrunda kanını dökmeği ve hayatını feda etmeği emreder. Ferd ve aile hayatında beğendiğimiz ve inandığımız ahlak esaslarına bağlılığımız da bundan gelir.”

Madde 2 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 44 üncü maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Başvekil, REİSİCÜMHUR canibinden ve Meclis azası meyanından tayin olunur. Sair vekiller Başvekil tarafından Meclis azası arasından intihab olunarak heyeti umumiyesi Reisicumhurun tasdikile Meclise arzolunur. Meclis, müçtemi değilse arz keyfiyeti Meclisin içtimaına talik olunur. Hükümet hattı hareket ve siyasî noktai nazarını azamî bir hafta zarfında Meclise bildirir ve itimad taleb eder. Siyasî müsteşarları Başvekil, Meclis azası arasından seçerek Reisicumhurun tasdikına arzeder.

Madde 3 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 47 nci maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Vekillerin ve siyasî müsteşarların vazife ve mes’uliyetleri mahsus kanunla tayin olunur.

Madde 4 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 49 uncu maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Mezun ve her hangi bir sebeple mazur olan bir vekile İcra Vekilleri Heyeti azasından bir diğeri veya siyasî müsteşarlardan biri muvakkaten niyabet eder. Ancak bir vekil veya bir siyasî müsteşar bir vekâletten fazlasına niyabet edemez. Siyasî müsteşarın vekile niyabeti halinde kararnamesi Meclise arzolunur.

Madde 5 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 50 nci maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

İcra Vekillerinden veya siyasî müsteşarlardan birinin Divanı Âliye şevkine dair Türkiye Büyük Millet Meclisince verilen karar vekâlet veya müsteşarlıktan sukutu dahi mutazammındır.

Madde 6 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 61 inci maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Vazifelerinden münbais hususatta İcra Vekilleri ile siyasî müsteşarları ve Şurayı Devlet ve Temyiz Mahkemesi rüesası ve azasını ve Cumhuriyet Başmüddeiumumisini muhakeme etmek üzere bir (Divanı Âli) teşkil edilir.

Madde 7 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 74 üncü maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Umumî menfaatler için lüzumu, usulüne göre anlaşılmadıkça ve mahsus kanunları mucibince değer pahası peşin verilmedikçe hiç bir kimsenin malı istimval ve mülkü istimlâk olunamaz. Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları Devlet tarafından idare etmek için istimlâk olunacak arazi ve ormanların istimlâk bedelleri ve bu bedellerin tediyesi sureti, mahsus kanunlarla tayin olunur. Fevkalâde hallerde kanuna göre tahmil olunacak para ve mal ve çalışmaya dair mükellefiyetler müstesna olmak üzere hiç bir kimse hiç bir fedakârlık yapmağa zorlanamaz.

Madde 8 — Teşkilâtı Esasiye Kanununun 75 inci maddesi aşağıda yazılı şekilde değiştirilmiştir:

Hiç bir kimse mensub olduğu felsefî içtihad, din ve mezhebden dolayı muahaze edilemez. Asayiş ve umumî muaşeret âdabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî âyinler yapılması serbesttir.

Madde 9 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir. 9/2/1937

1-49 1 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu 71 sayılı Resmî Gazetededir.
II – Teşkilâtı Esasiye Kanununun bazı maddelerini muaddil 1222 numaralı kanun 863 sayılı Resmî Gazetededir.
III – Teşkilâtı Esasiye Kanununun 95 inci maddesini muaddil 1893 numaralı kanun 1976 sayılı Resmî Gazetededir.
IV – Teşkilâtı Esasiye Kanununun 10 ve 11 inci maddelerinin tadiline dair 2599 numaralı kanun 2877 sayılı Resmî Gazetededir.
V – Teşkilâtı Esasiye Kanununun 23 üncü maddesine dair 111 numaralı tefsir 565 sayılı Resmî Gazetededir.

5. 3272 sayılı ve 29/11/1937 günlü kanun (R.G. 1/12/1937-3773; 3. T. Düstur, Cilt 19)

10 Ocak – Hukuk Takvimi

0
10 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde önemli olaylar, kanun değişiklikleri ve davalara dair detaylı bilgiler bulabilirsiniz.

10 Ocak – Hukuk Takvimi

1880
İspanyol hukuk, siyaset ve devlet adamı Manuel Azaña doğdu. (Ölümü: 3 Kasım 1940) Paris’te hukuk okuduktan sonra memurluk, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1930 yılında, General Miguel Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı cumhuriyetçi bir parti kurdu. San Sebastian Paktı’nı imzalayanlar arasında yer aldı.  İkinci Cumhuriyet döneminde devlet başkanlığı yaptı. 1931’de, çok sert bir yasa olan Cumhuriyeti Koruma Yasası’nı çıkartarak karışıklıkları şiddetle bastırdı. Bir bölümü uzun zamandır beklemekte olan reformları hızla uygulamaya koyuldu.
1861
Florida, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı. Amerikan İç Savaşı sonrası 25 Haziran 1868’de birliğe geri döndü.
1913
Slovak komünist ve 1969-89 arasında Çekoslovakya Lideri olan Gustav Husak, doğdu.(Ölümü 1991) 1933 yılında Bratislava’daki Comenius Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok kez hapse atıldı. 1954’ten 1960’a kadar olan yılları Leopoldov Hapishanesinde geçirerek ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Alexander Dubček yönetimindeki Prag Baharı sırasında Slovakya’daki reformları denetlemekten sorumlu  başbakan yardımcısı oldu. 1975’te  Çekoslovakya Devlet Başkanı seçildi.
1920
Milletler Cemiyeti – Cemiyet-i Akvam, kuruldu. ABD, Cemiyete katılmadı. Türkiye 18 Temmuz 1932 tarihinde üye oldu.
1926
Heyet-i Fesadiye Davası sonuçlanarak kararlar açıklandı. Çerkes Ethem’in Kuvâ-yi Seyyâresi’nin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey; boşandığı eşini öldürten Miralay Osman ve Kürt isyanıyla birlikte Ankara civarında bir isyan hareketine giriştiği gerekçesiyle Kırşehir Milletvekili Rıza Bey, idama mahkûm edildi.
1933
İspanya’da ayaklanmaların yaygınlaşması üzerine sıkıyönetim ilan edildi.
1940
Erotik edebiyat yazarı Pierre Louÿs’in müstehcenlikle suçlanan Afrodit(Aşk Tanrıçası’nın Entrikaları) adlı kitabıyla ilgili davanın görülmesine başlandı. Türkçeye, Malatya milletvekili Nasuhi Baydar’ın çevirdiği Afrodit (1896) romanı müstehcenlik suçlamasına konu oldu ve 10 Ocak 1940’ta yapılan duruşmada romanı yayımlayan Semih Lütfi ile basan Kenan Dinçman’ı avukat olarak romancı Esat Mahmut Karakurt savundu. İbrahim Hakkı Konyalı ise davada bilirkişi olarak görev yaptı.
1945
1924 Anayasası, 20 Nisan 1924’te yürürlüğe girdi ve 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununu yürürlükten kaldırıldı. Birkaç önemli değişiklikle 1961’e dek yürürlükte kaldı. 10 Ocak 1945 tarihinde Anayasa metninin içeriği değiştirilmeden, dili Türkçeleştirilerek yeniden kabul edildi.
1945
Bazı ay adlarının değiştirilmesi hakkında kanun” ile Teşrinevvel, Teşrinisani, Kânunuevvel ve Kânunusani aylarının adları, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.
1946
Birleşmiş Milletlerin ilk genel kurulu Londra’da toplandı. Bu kurulda 51 ülke temsil edildi.
1947
Demokrat Parti 1. Kongresi’nde, “Hürriyet Misakı” kabul edildi. Raporda Anayasa’ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa’nın tam olarak uygulanması, seçim kanununun değiştirilmesi ve yeni bir seçim kanununun hazırlanması ile Cumhurbaşkanlığı ve parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması talep edildi. Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’na, Hürriyet Misakı gerçekleşmediği takdirde TBMM’den çekilme yetkisi verildi. 

D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
1957
Harold Macmillan, Anthony Eden’in istifasının ardından Birleşik Krallık Başbakanı oldu.
1959
Hukuk, devlet ve siyaset adamı Şükrü Kaya, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1883) Türkiye’nin eski İçişleri Bakanı olan Kaya 1908’de İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi’nde okudu. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta bulundu. Sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı. Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi. Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı. IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu.
1961
Basın çalışanlarıyla ilgili 212 sayılı kanunda değişiklikler yapıldı. Bu yasayı protesto eden gazete sahipleri 3 gün süreyle gazete çıkarmama kararı aldılar.
1961
Türkiye Çalışan Gazeteciler Günü, (Çalışan Gazeteciler Bayramı) kutlanmaya başladı.
1967
Cumhuriyetçi Edward W. Brooke, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilk siyahi üyesi olarak görevine başladı.
1972
15 idam kararını bozan Askerî Yargıtay İkinci Dairesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
1975
Yeni İmar Kanunu yürürlüğe girdi.
1984
Kürtaj yasal hale geldi.
1984
Amerika Birleşik Devletleri ve Vatikan arasında 100 yılı aşkın bir aradan sonra diplomatik ilişkiler yeniden başladı.
1985
TRT “anı, devrim, özgürlük” gibi bazı kelimelerin kullanımına yasak getirdi.
1988
Yurt dışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
1995
TBMM televizyonu kuruldu ve oturumlar canlı olarak TRT-3’ten yayımlanmaya başladı.
1999
Susurluk davası kapsamında da aranan Haluk Kırcı yakalandı. Haluk Kırcı Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 7 kez idam cezası almıştı.
2000
Hukukçu, diplomat ve büyükelçi Semih Günver, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1949 yılında Dışişleri Meslek Memuru oldu. Çeşitli diplomatik görevlerin ardından Cezayir ve Kahire Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü ve Kültür İşleri Genel Müdürlüğü ile Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği görevlerinde bulundu. Milliyet  ve Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı, öğretim üyeliği yaptı.
2001
Hukukçu, şair ve yazar Necati Cumalı, yaşamını yitirdi. (Doğumu 1921) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser verdi. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden sayıldı.  Cumalı, Yaşar Kemal’in ifadesiyle “Yaşlanmaz Şair Çocuk” olarak anılır. Necati Cumalı’nın doğduğu ve daha sonra eşiyle birlikte yaşadığı ev, müzeye çevrilerek Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi olarak halkın ziyarete açıldı. İzmir’in Urla ilçesinde yaşadığı evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi olarak düzenlenerek hizmete sunuldu.
2002
Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel hakkında, dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam 5 milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak, ‘görevini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle dava açıldı. Erçel istifa etti. 2005 yılında verilen 11 ay 20 gün hapis cezasının bin 536 YTL para cezasına çevrilmesi kararını Yargıtay 4. Ceza Dairesi onadı.
2012
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın “şüpheli” olarak yer aldığı iddianameyi kabul etti. İddianamede, Evren ve Şahinkaya için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
2012
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, tutuksuz yargılandığı İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklandı.
2016
Amerikalı LGBT hakları savunucusu aktivist ve yazar Jeanne Cordova yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Temmuz 1948 ) Kaleme aldığı LGBT haklarını yansıtan Lesbian TideLos Angeles Free Press ve The Advocate adlı  eserleri ile bilinir. LGBT konusundaki çalışmaları ile Lambda Edebiyat Ödülü ‘nü kazandı.
2017
Hukukçu ve eski Almanya cumhurbaşkanı Roman Herzog yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1934)  Münih Ludwig Maximilian Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü. Berlin Serbest Üniversitesi‘nde profesör olarak çalıştı. 1971-72 yılları arasında bu üniversitenin rektör yardımcılığını yürüttü. 1 Baden-Württemberg eyaletinin kültür bakanı oldu. 1978-1983 yılları arasında CDU/CSU’nun protestan üyeleri birliğinin başkanlığını üstlendi. 1980-1983 yılları arasında Baden-Württemberg eyaletinin içişleri bakanlığına getirildi. 1983 yılında Almanya Federal Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Aynı yıl mahkemenin başkan yardımcılığına, 4 yıl sonra da başkanlığına seçildi. 7 yıllık Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinden sonra Almanya Parlamentosu tarafından 5 yıl için cumhurbaşkanlığına seçildi.
2020
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ocak 1931 ) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu.  1967’de  Sağlık Bakanı olarak görev  yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador  kentinde  12. vali yardımcısı olarak görev yaptı.
2021
Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurdu; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamladı ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sundu. Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım,  Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlandı.
2026
Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanmasının ardından Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Rıza Akpolat “rüşvet almak” suçundan da ayrıca tutuklandı.

10 Ocak – Hukuk Takvimi

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

0

Kıbrıs Barış Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974 günü toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi aldığı karar ile askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep etmiştir.  Tarafları ateşkese çağıran Karar, Birleşmiş Milletlerin 20 Temmuz 1974 tarihli 1781. toplantısında oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Kıbrıs: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

Güvenlik Konseyi,

1779. toplantısında Genel Sekreter’in Kıbrıs’taki gelişmeler hakkındaki raporunu dikkate alarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve diğer üye ülkelerden temsilcilerin ifadelerini dinlemiş bulunarak,

Toplantısında adadaki yeni gelişmeleri de göz önünde bulundurarak,

Şiddete başvurulmasını ve adada halen kan dökülmesini şiddetle kınayarak,

Uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturma aşamasına gelen ve Doğu Akdeniz bölgesinde patlamaya son derece hazır bir durum oluşturan olaylardan derin endişe duyarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalarca kurulup garantilenen anayasal düzenini tekrar sağlama konusundan eşit derecede endişe duyarak,

4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı ve konu hakkındaki daha sonraki kararlarına atıfta bulunarak,

Birleşmiş Milletler Antlaşması‘nın 24’üncü maddesi gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması görevinin farkında olarak;

1. Bütün devletlere Kıbrıs’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyması çağrısında bulunur;
2. Halen süren çatışmaların tüm taraflarına ilk adım olarak çatışmaları durdurmaları ve bütün devletlere durumu daha da kötüleştirebilecek eylemlerden imtina etmeleri çağrısında bulunur;
3. Yukarıdaki 1. paragrafın hükümlerini ihlal eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep eder;
4. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un 2 Temmuz 1974 tarihli mektubunda değinilenler de dahil olmak üzere Kıbrıs Cumhuriyeti’nden varlığı uluslararası antlaşmalarca öngörülmeyen tüm yabancı askeri personelin gecikme olmadan çekilmesini talep eder;
5. Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na gecikme olmadan bölgede barışın yeniden sağlanması ve Kıbrıs’ın anayasal yönetimi konusunda müzakerelere girme ve Genel Sekreter’i gelişmelerden haberdar etme çağrısında bulunur;
6. Tüm taraflara Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’yle iş birliği yapıp görevini yerine getirmesine olanak tanımaları çağrısında bulunur;
7. Konuyu takip etmeye devam etmeye karar verir ve Genel Sekreter’in barışçıl koşulların mümkün olduğunca erken sürede sağlanması için alınabilecek kararlar konusunda uygun şekilde rapor vermesini talep eder.

İlhan Akın

0
Prof. Dr. İlhan Akın

Prof. Dr. İlhan Akın, 1927 yılında İzmir’de doğmuştur. Gazeteci Bedii Faik’in kardeşi ve nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un halası olan Gönül (Pamuk)Akın’ın eşidir.

Akın, 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olmuş, doktorasını yapmak üzere Paris’e gitmiş; Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Institut des Hautes Etudes Internationales (Uluslararası Yüksek Araştırmalar Enstitüsü)’nde doktorasını tamamlamıştır. Türkiye’ye 1954 yılında dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Devletler Umumi Hukuku ve Amme (Kamu) Hukuku kürsülerinde akademisyen olarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. İlhan Akın 1959 yılında doçent ve 1966 yılında profesör olmuş, 1972 yılında Profesörler Kurulu tarafından Dekanlığa seçilmiş, 1980 yılına kadar 3 defa aynı göreve seçilerek aralıksız biçimde bu görevi sürdürmüştür. 1986 yılında Hukuk Fakültesine yeniden dekan seçilmiş ve sekiz yıl daha dekanlık görevini yürütmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde toplamda 16 yıl dekanlık yapmış, 1946 yılında girdiği Hukuk Fakültesi’ne, emekli olduğu 1994 yılına kadar öğretim üyesi ve yönetici olarak 42 yıl hizmet vermiştir.

Yüksek Denizcilik Okulu’nda, (YDO) 1970’li yıllarda, Denizcilik Hukuku derslerini vermiştir.

Abuzer Kendigelen,İlhan Akın ve Semih Gemalmaz

Sivil Toplum Çalışmaları ve Üstlendiği Görevler

Prof. Dr. İlhan Akın, 1993-1995 yıllarında Yüksek Öğretim Kurulu Denetleme Kurulu üyeliği ve Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK Genel Kurul üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği ve Tayfun Akgüner döneminde TRT Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.

Eski adı Türk Seyyahin Cemiyeti ve adı sonradan Türkiye Turing Kulübü(Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu-T. T. O. K.) olan dernekte, 1975-1976 yıllarında faal olarak çalışmalarda bulunmuştur.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu üyeliği ve Vedat Ardahan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yapmış; 1980-1984 yılları arasında Türkiye futbol Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmıştır.

İki çocuğu ve iki torunu bulunan Akın 26 Temmuz 2019 tarihinde vefat etmiştir. 29 Temmuz 2019 günü saat 11:00’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapılan törenden sonra Zincirlikuyu Camiindeki öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiştir.
Akademik Çalışmaları ve Eserleri

Prof. Dr. İlhan Akın, 1960’lı yıllarda, Türkiye’de ilk kez temel hak ve özgürlükler disiplinine ait dersler vermeye başlamış ve bu alanda daha sonraki gelişmelerin öncüsü olmuş; 1980’li yılların sonunda Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun müfredata girmesini sağlamıştır. “Kamu Hukuku- Devlet Doktrinleri-Temel Hak ve Özgürlükler” isimli eseri Hukuk Fakültelerinde Genel Kamu Hukuku dersi kapsamında ders kitabı olarak okutulmaktadır. Genel Kamu Hukuku’nun yapıtaşlarından olan bu eser, Türkiye’de devlet doktrinleri ve insan hakları anlayışının gelişmesine kaynaklık etmiştir.

Devlet Doktrinleri – Prof. Dr. İlhan Akın

Ayrıca, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, Siyasi Tarih, Türk Devrim Tarihi  isimli eserleri bulunmaktadır.

Hatıralarını “Unutamadıklarım” isimli eserde toplamıştır.

İstanbul Üniversitesi Yayınları tarafından 329 sayfadan oluşan Prof. Dr. İlhan Akın’a Armağan adlı eser 1999 yılında yayınlanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1972-1980 ve 1986-1994 Dönemleri Dekanı Prof. Dr. İlhan Akın’a Saygı Programı, 9 Ocak 2018 tarihinde İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlenmiştir.

İÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından Prof. Dr. İlhan Akın’ın hayatı ile ilgili bir film hazırlanmış, bu film “İlhan Akın’a Saygı” gününde gösterilmiştir.

Anı Kitabı – Unutamadıklarım

Unutamadıklarım isimli eserde şöyle demektedir:

“Fakültenin bugünkü acıklı durumunu düşünürken Ebul’ulaların, Sıddık Samilerin, Ali Fuatların, Tahir Tanerlerin, Mustafa Reşitlerin, Muammer Raşitlerin, Timurların, Şensoyların, Sarıcaların ve bunlar gibi sayılamayacak kadar, pek çok olanların, şimdi mezarda kemikleri sızlıyor olmalı. Ne diyebilirim, bravo bu üniversite yasasını yapan ve mantar gibi vakıf üniversiteleri kuranlara.”

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Fontainebleau Fermanı

0
Fontainebleau Fermanı

Fontainebleau Fermanı(Edict of Fontainebleau), 18 Ekim 1685’te Fransa Kralı XIV. Louis tarafından ilan edilmiştir. Fransız Din Savaşlarına görece bir barış getiren 1598 tarihli Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırmak üzere düzenlenmiştir.

Fontainebleau Fermanı, Avrupa’da din özgürlüğü tarihi, Fransız mutlakiyetçiliği ve Fransız Devrimi’ne giden dönemin en önemli belgelerindendir. Fransız İhtilali’nden önceki yüzyılda, dinsel baskıların sembollerinden biri haline gelmiştir.

Bireylere genel vicdan özgürlüğü ve Protestanlara af ve sivil haklarının iadesi gibi birçok özel imtiyaz tanıyan Nant Buyruğu böylece hükümsüz kalmıştır. Fontainebleau Fermanı birçok tarihçi tarafından Yahudilerin İspanya’dan sürülmesini ve 1609-1614 yılları arasında Müslümanların ardıllarının tamamen sürülmesini emreden 1492 tarihli Elhamra Kararnamesi ile eşdeğer kıyaslanmaktadır.

XIV. Louis’nin “tek kral, tek din” ilkesini hayata geçirme yöntemlerinden olan Fontainebleau Fermanı, Katolik olmayanlara Fransa’da medeni ve hukuki statü ve inançlarını yaşama fırsatı veren 1787 Versay Fermanı(Hoşgörü Fermanı) ve 1789 Fransız Devrimi ile tarihin derinliklerine gömülmüştür.  

Milano Fermanı

0

Milano Fermanı, M.S. 313 yılının şubat ayında ilan edilmiştir. Milano’da bir araya gelen Roma imparatorları Constantinus ve Licinius tarafından kabul edilen tarihi bir belgedir.

Milano Fermanı’nın Tarihsel Arka Planı

Batı Roma İmparatoru I. Konstantin ile Balkanları kontrol eden imparator Licinius, Mediolanum’da (Milano) buluşarak Hristiyanlara karşı politikaları değiştirmek konusunda anlaşmaya vardılar. Anlaşma sonucunda, imparatorluğun dinsel topluluklar hakkındaki siyasetinde köklü değişiklik yapılmıştır

Bu karar, 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından vaz edilmiş olan Hoşgörü Fermanı‘nı teyit etmektedir. 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından yayımlanan ‘hoşgörü fermanı’, Hristiyanlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımış, ancak Milano Fermanı kadar geniş kapsamlı bir düzenleme getirmemiştir. Yeni ferman, Hristiyanlara karşı 303 yılında başlatılan kısıtlamalara son veren ve bireylere din özgürlüğünü tanıyan bir karardır. 

Ferman, İmparatorluğun vilayetlerinde dağıtılacak ortak bir mektup biçimindedir. İmparatorluğun dini ibadet konusunda tarafsız olacağı, Hristiyanlık ve diğer dinlerin uygulanmasına yönelik tüm engellerin kaldırılacağı resmen ilan edilmiştir.  Hristiyan olmayanlara da özgürlük verilmiş, tarikatlara karşı hiçbir işlem yapılmaması kararlaştırılmıştır.

Bu ferman, Hristiyanlara serbestlik getirmiş ve hoşgörüyü temin ederek Roma İmparatorluğu’ndaki din politikalarında köklü bir değişim yaratmıştır. Ferman, sadece Hristiyanlara değil, tüm bireylere diledikleri dini seçme özgürlüğü tanımıştır. Ayrıca, Hristiyanlara ait el konulan mülklerin iade edilmesi de bu kararlar arasında yer almıştır.

Milano Fermanı’nın İlanı ve Sonraki Gelişmeler

Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılmasında ve daha sonra resmi bir din haline gelmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Din özgürlüğüne yönelik bu adım, Roma toplumunda bir yandan dini gerilimlerin azalmasın sağlarken diğer yandan da kilisenin siyasi bir güç olarak yükselmesine neden olmuştur. 

Milano Fermanı’yla Hristiyanlar ibadet yerlerini ve müsadere edilmiş mallarını geri aldılar. Constantinus yaşamının son döneminde Hristiyan olarak vaftiz edilmiştir. Hristiyanlar aleyhine tedbirlerin alındığı imparator Iulianus (Mürtet Iulianus) döneminin ardından yeniden güç kazanan Hristiyanlık Selanik Fermanı’yla (M.S. 380) Roma imparatorluğunun resmî dini olmuştur. Kilise bu aşamadan itibaren Roma devletinin kurumsal ve hukukî modeli üzerinde hızla gelişmiştir. Kilise kendine has bir hukukla, “kanon hukuku” (veya “kilise hukuku”), donanmıştır.Müteakip asırlarda bu hukuk Avrupa’nın ‘müşterek hukukları‘ndan biri haline gelmiştir.  
 
 

Milano Hoşgörü Fermanı

Ben Constantine Augustus ve ben Licinius Augustus Milano’da karşılaşmamızda ve halkın iyiliği ve güvenliği için Tanrı’ya saygı göstermeyi içeren kanunların öncelik olarak düşünülmesi gerektiğini; ve topraklarımızda himayemiz altında yaşayan tüm Hıristiyanların ve diğer dinlere (ki her Tanrısal din cennetin koltuklarındadır ve farklılıklar nazikçe bertaraf edildiğinde hepsi çok cömert ve hayırlı olabilir)inanmayı tercih eden halkımıza ait olmasını düşündük. Ve böylece bütün bu doğru karşılıkları ve yararlı nasihatleri şu şekilde düzenlemeye karar verdik; Hiç kimse kalbini Hıristiyan dininin uyumuna bırakma fırsatını gelişigüzel reddetmemeli; kendi için en iyi olanı böylece kalplerine teslim olan Ulu Tanrı’yı düşünmeli ve olağan yaptığı her iyilik ve cömertlikte bunu göstermelidir. Bu nedenle ilahi dininiz; Hıristiyanları ilgilendiren ve sizlere daha önce resmi olarak verilen gelişigüzel kanunları ve şartları ortadan kaldırmanın bizi memnun ettiğini; Hıristiyan dinini taciz edilmeden gözlemlemek isteyen herkesin bunu özgürce ve açıkça yapabileceğini bilmelidir. Biz; Hıristiyanlara verilen özgür ve sınırlandırılmamış dinsel ibadet fırsatların bütünüyle sizin endişelerinize uyabileceğini düşündük. Çağımızın barışı için diğer dinlerin açıkça ifşa edilmesi ve iyilikleri için yapılan ibadetlerin, göreneklerin özgürce yapılma hakkını ve herkesin kendini memnun edebilecek ibadet imkânına sahip olacağını ve bunların bizim tarafımızdan bahşedildiğini gördüğünüzde ilahi dininiz bunları bilecek. Bu düzenlemeler; bizim her hangi din ya da itibarın değerini düşürmediğimiz için yapıldı.

Seneca Falls Bildirgesi / Duygu Bildirgesi

0

Seneca Falls Bildirgesi, 19-20 Temmuz 1848 tarihlerinde, ABD’nin New York eyaletine bağlı Seneca County ilçesindeki Wesleyan Methodist Kilisesinde düzenlenen ve çoğunluğu kadınlardan oluşan delegelerin oylarıyla kabul edilmiştir. Bu bina daha sonra müzeye çevrilmiştir.

Birleşik Krallık ve ABD’de sivil itaatsizlik yoluyla kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmek için çalışan Süfrajet Hareketi’nin en önemli metni olarak ortaya çıkmış, harekete ivme kazandırmış ve kadın hakları hareketinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

Seneca Falls Bildirgesi, Olympe de Gouges tarafından 1791’de yayınlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nden 57 yıl sonra ilan edilmiş, kolektif bir metin olması nedeniyle ilk kadın hakları bildirgesi olarak tarihe geçmiştir. Bildirge, kadının sosyal, siyasal, sivil, dini alanlardaki koşullarını ve haklarını tanımlamaktadır.

Kadın ve erkeklerin eşitliğini temel alan Bildirge, Elizabeth Cady Stanton kaleme alınmış, toplantıya katılanlar tarafından tartışılarak kabul edilmiştir. Bu dönemde yürütülen kadın hakları mücadelesi, 1861 yılındaki iç savaş öncesinde, kölelik karşıtı eylemler ve siyahilerin haklarına ilişkin mücadelelerle birlikte en önemli sivil toplum hareketlerindendir.Seneca Falls, kadınların eşit haklara sahip olmasına dönük ilk çaba olmamasına karşın sonraki yıllarda yapılacak hukuk reformlarında yol gösterici nitelik  arz etmektedir. Bildirge kabul edildikten iki hafta sonra Rochester’te düzenlenen kongrede teyit edilmiş, kadınların seçme ve seçilme hakları konusunda bir milat olmuştur.

Bildirgenin Türkçeye çevirisi ilk kez İstanbul Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Fehmiye Ceren Akçabay ve araştırma görevlisi İlayda Tuana Öztunçel tarafından yapılmıştır. 

Çevirmenler Hakkında

İlayda Tuana Öztunçel

Avukat İlayda Tuana Öztunçel 2017 yılında Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı ve eğitiminin ardından aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Politik Davalar ve Düşman Ceza Hukuku, Kadın Hakları, LGBTİ+ Hakları, Toplumsal Cinsiyet, Feminizm alanlarında makaleleri bulunmaktadır. Combahee Nehri Kolektifi Bildirisi ve Seneca Falls Bildirgesi’ni Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dr. Fehmiye Ceren Akçabay 

Fehmiye Ceren Akçabay 

Duygu Bildirgesi / Elizabeth Cady Stanton tarafından

1848’de, Elizabeth Cady Stanton’ın memleketi New York, Seneca Falls’da tarihi bir kadın meclisi toplandı. Stanton, Seneca Falls Kongresini, sekiz yıl önceki Dünya Kölelik Karşıtı Kongresinden kendisi gibi dışlanmış olan Lucretia Mott ile birlikte düzenledi. Stanton Bağımsızlık Bildirgesi’nden hareketle hazırladığı bildirgeyi, kadınların sorunlarını listeleyerek genişletti. Bildirge aynı zamanda, radikal bir talep olan kadınların oy hakkı konusunda çağrıda bulunarak süfrajet hareketinin başlamasına öncülük etti ve nihayetinde 1920 yılında 19. Değişiklik ile kadınların oy hakkı tanındı. (Zinn ve Arnove tarafından yazılan Voices of a People’s History of the United States kitabının girişinden)
Zaman içinde erkek topluluğunun bir kısmının, içinde yaşadıkları insanlar arasında şimdiye kadar bulunduklarından daha farklı olan ancak gerçekte doğa yasaları ve Tanrı tarafından onlara bahşedilen konumu kabullenmeleri zorunlu hale gelmiş ve buna sebep olan koşulları insanoğlunun görüşlerine saygı çerçevesinde açıklamaları gerekmiştir.
Şu gerçeklerin tartışmasız olduğunu düşünüyoruz: tüm erkekler ve kadınlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları tarafından bahşedilen belirli devredilemez haklara sahiptirler; bu haklar arasında yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı yer alır; meşru güçlerini yönetilenlerin rızasından alan hükümetler, bu hakları güvence altına almak için kurulmuştur. Herhangi bir hükümet biçiminin bu amaçları yok sayması durumunda, bundan zarar görenlerin, o hükümete bağlılıklarından vazgeçme ve güvenlik ve mutluluklarını gerçekleştirme ihtimalini en yüksek gördükleri şekilde yetkilerini örgütleyen ve temelini anılan ilkelere dayandıran yeni bir hükümetin kurulmasında ısrar etme hakları mevcuttur. Gerçekten de sağduyu, uzun süredir kurulmuş olan hükümetlerin hafif ve geçici nedenlerle değiştirilmemesi gerektiğini söyler, dolayısıyla tüm deneyimler göstermiştir ki insanlar, alışık oldukları biçimleri ortadan kaldırıp düzeltmektense zarar katlanılabilir olduğu sürece acı çekmeye daha yatkındır. Ancak, aynı amaca yönelik daimi bir suistimal ve gasp silsilesi mutlak bir despotizm kurma planını açığa çıkardığında bu tür bir hükümetten kurtularak gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular sağlamak onların yükümlülüğüdür. Mevcut hükümetin kontrolü altında yaşayan kadınların sabır kaynağı böylesi bir tahammül olduğu gibi, şimdi onları hak ettikleri eşit konumu talep etmeye mecbur bırakan da böylesi bir zorunluluktur.
İnsanoğlunun tarihi, erkeğin kadın üzerinde mutlak bir tiranlık kurmayı doğrudan amaç edinerek ona verdiği zararların ve onu maruz bıraktığı yağmalarının yinelenen tarihidir. Bunu kanıtlamak için gerçeklerin açıklıkla ortaya konmasına izin verin.
Erkek, kadının vazgeçilemez ve devredilemez haklarından olan seçme ve seçilme hakkını kullanmasına hiçbir zaman izin vermedi.
Erkek, kadını kendi sesini içermeyen hukuk kurallarına uymaya zorladı.
Erkek kadını vatandaş yahut yabancı olması fark etmeksizin en cahil ve yozlaşmış erkeklere tanınan haklardan dahi alıkoydu.
Erkek kadını bir yurttaşın başat hakkı olan seçme ve seçilme hakkından yoksun bıraktı ve yasama meclislerinde hiçbir temsiliyeti olmadığı için onu dört bir yandan tahakküm altına aldı.
Erkek evli kadını yasalar nezdinde sivil bir ölü haline getirdi.
Erkek kazandığı maaş da dâhil olmak üzere kadının bütün mülkiyet haklarına el koydu.
Erkek kadını, eşinin yanında işlediği suçlar bakımından cezadan muaf tutulan ahlaken sorumsuz bir varlık haline getirdi. Kadın, evlilik sözleşmesiyle birlikte eşine itaat taahhüdünde bulunmak zorundayken erkek, her bakımında kadının efendisi haline geldi. Hukuk, erkeğe kadını özgürlüğünden yoksun bırakma ve onu dayakla terbiye etme yetkisi verdi.
Erkek boşanma hukukunda boşanmanın sebeplerinin neler olduğunu ve ayrılık halinde velayetin kime verileceği hususlarını kadının mutluluğunu dikkate almadan düzenledi. Hukuk, erkek üstünlüğüne ilişkin hatalı bir varsayım sonucu her koşulda tüm gücü erkeğin ellerine verdi.
Evli kadını tüm haklarından mahrum bırakmasına rağmen, bekâr ve mülk sahibi kadınların varlığı mülkiyetlerinin sağladığı faydaya bağlı olarak tanındı ve hükümeti desteklemek için erkekler tarafından vergilendirildi.
Erkekler kar sağlayan neredeyse tüm işleri tekelleştirirken kadın, çalışmasına izin verilen işlerden ancak yetersiz bir ücret alabildi.
Erkek sadece kendisine layık gördüğü varlık ve imtiyaza giden tüm yolları kadına kapadı. Kadın teoloji, tıp veya hukuk eğitmeni olamadı.
Erkek kadının doğru düzgün bir eğitim almasını sağlayacak tüm olanakları ortadan kaldırdı. Tüm üniversitelerin kapıları kadınlara kapatıldı.
Erkek kilisede ve devlet kademelerinde kadının ancak ikincil bir konumda yer almasına izin verdi, havarilere özgü bir yetki iddiasında bulunarak kadını yönetimden ve bazı istisnalar dışında Kilise’deki kamusal görevlerden hariç tuttu.
Erkek kadınlara ve erkeklere farklı bir biçimde atadığı ahlak kurallarıyla, kadınları toplumdan dışlayıp erkekleri hoş gören hatta erekekler bakımından söz konusu dahi olmayan ahlaki suçlarla sahte bir kamusal duyarlılık yarattı.
Erkek, gerçekte kadının vicdanına ve inandığı Tanrı’ya ait olan kadının davranış alanını belirleme hakkına sahip olduğunu iddia ederek sadece Yehova’ya ait olan yetkiyi gasp etti.
Erkek kadının kendisine olan güvenini yok etmek, özsaygısını azaltmak, onu bağımlı ve küçük düşürücü bir yaşam sürmeye razı hale getirmek için elinden gelen her yolu denedi.
Bu ülke halkının yarısı tüm haklarından mahrum bırakıldığı, toplumsal ve dini olarak itibarsızlaştırıldığı ve yukarıda bahsi geçen tüm haksız yasalar nedeniyle ve artık kadınlar kendilerini mağdur, baskı altında ve en kutsal haklarından dahi hileyle mahrum bırakılmış hissettikleri için Birleşik Devletlerin vatandaşları olarak kendilerine ait olan tüm hak ve ayrıcalıklardan derhal yararlanmaya başlamaları konusunda ısrar ediyoruz.
Önümüzde duran bu büyük işe girişirken yanlış anlaşılma, çarpıtma ve küçümsenme ile karşılaşma ihtimalimizin farkında olsak da amacımıza ulaşmak için elimizden gelen her aracı kullanacağız. Temsilciler istihdam edecek, broşürler dağıtacak, Devlet kurumlarına ve yasama organlarına dilekçeler verecek, siyaset ve basının desteğini sağlamak için gayret edeceğiz. Umuyoruz ki bu Bildirgeyi ülkenin her yanını kapsayan bir dizi Bildirge izler.
Haklının ve Doğrunun nihai zaferine duyduğumuz sarsılmaz güvenle, bugün bu bildiriyi imzalıyoruz.

Gelişme Hakkına Dair Bildiri

0
Gelişme Hakkında Dair Bildiri

Gelişme Hakkına Dair Bildiri(Declaration on the Right to Development), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 4 Aralık 1986 tarihinde yapılan toplantısında alınan 41/128 sayılı kararıyla ilan edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul Salonu

Gelişme Hakkına Dair Bildiri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Birleşmiş Milletler Şartı’nın ekonomik, sosyal, kültürel veya insani nitelikteki uluslararası problemlerin çözümünde ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesi ile ilgili amaçlarını ve ilkelerini akılda tutarak,

Gelişmenin uzun bir ekonomik, kültürel ve siyasal süreç olduğunu ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin aktif, serbest ve esaslı bir biçimde katılmasına dayanarak refahlarının sürekli olarak artmasını ve bundan meydana gelen menfaatlerin adil olarak dağıtılmasını amaçladığını kabul ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hükümlerine göre herkesin, bu Bildiri’de yer alan hakların ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı olduğu dikkate alarak,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi hükümlerini hatırlayarak,

Birleşmiş Milletlerin ve onun uzman kuruluşlarının, insanların bütünüyle gelişmesi ve bütün halkların ekonomik ve sosyal kalkınması ve gelişmesi ile ilgili antlaşmalarını, Sözleşmelerini, kararlarını ve tavsiye
niteliğindeki kararlarını ve diğer belgeleri ile birlikte; dekolonizasyon, ayrımcılığın önlenmesi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesi ve sağlanması, Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve Devletler arasında dostane ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi ile ilgili belgeleri de hatırlayarak,

Halkların kendi siyasal statülerini serbestçe belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri sağlama hakkına sahip olmaları nedeniyle halkların self-determinasyon hakkını hatırlayarak,

Ayrıca, her iki İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinin ilgili hükümleri çerçevesinde; halkların doğal zenginlikleri ve kaynakları üzerinde tamamıyla ve bütünüyle egemenliklerini kullanma hakkına sahip olduklarını hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ve başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü bakımından ayrımcılık yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve geliştirme yükümlülüğü bulunduğunu akılda tutarak,

Halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden arındırılmasının, insanlığın büyük bir kısmının gelişmesi için elverişli şartlar yaratılmasına katkıda bulunacağını dikkate alarak,

Kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların inkar edilmesiyle birlikte halkların ve bireylerin haklarının tam olarak sağlanmasının önünde ciddi engeller bulunmasından kaygı duyarak ve bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin bölünmez ve birbirleriyle bağımlı olduğunu ve gelişmeyi sağlamak için kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, ilerletilmesine ve korunmasına aynı özeni ve gerekli dikkati göstermek gerektiğini, ve bu bakımdan, bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri kullanmanın diğer bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri inkar etmeyi haklı gösteremeyeceğini kabul ederek,

Uluslararası barış ve güvenliğin, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için temel unsurlar olduğunu dikkate alarak,

Silahsızlanma ve gelişme arasında yakın bir ilişki olduğunu ve silahsızlanma alanındaki ilerlemenin, gelişme alanında önemli çapta ilerleme sağlayacağını ve silahsızlanma tedbirleri yoluyla tasarruf edilecek kaynakların bütün halkların ve bu arada özellikle gelişmekte olan ilkelerin ekonomik ve sosyal gelişmesine ve iyiliğine ayrılması gerektiğini yeniden teyit ederek,

Gelişme sürecinde insanının merkezi bir konumda yer aldığını ve bu nedenle gelişme politikalarının insanı gelişmenin asli unsuru ve yararlanıcısı yapması gerektiğini kabul ederek,

Halkların ve bireylerin gelişmesinin yararına olan şartların yaratılmasında asıl sorumluluğun kendi Devletlerine ait olduğunu kabul ederek,

İnsan haklarının ilerletilmesi ve korunması için uluslararası düzeyde gösterilen çabaların yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurulması çabaları ile desteklenmesi gerektiğinin farkında olarak,

Gelişme hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve gelişme sağlanması için fırsat eşitliğinin hem uluslar ve hem de ulusu oluşturan bireyler bakımından bir hak olduğunu teyit ederek,

Aşağıdaki Gelişme Hakkına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1

1. Gelişme hakkı, her insanın ve bütün halkların, bütün insan haklarınınve te mel özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal gelişmeye katılma, katkıda bulunma ve bundan yararlanma hakkına sahip olması nedeniyle vazgeçilmez bir insan hakkıdır.

2. Bir insan hakkı olarak gelişme ayrıca, İnsan Haklarına dair her iki Uluslararası Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde bütün doğal zenginlikler ve kaynaklar üzerinde tam egemenlik gibi vazgeçilmez
haklarını kullanmak da dahil, halkların self-determinasyon hakkının tam olarak gerçekleştirilmesini de ifade eder.

Madde 2

1. Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.

2. Her insanın gelişme konusunda, insan haklarına ve temel  özgürlüklere tam olarak saygı gösterilmesi gereği ile birlikte, bireyin serbestçe ve bütünüyle gelişmesini sağlayacak bir topluma karşı ödevlerini de dikkate alan bireysel ve kolektif bir sorumluluğu vardır; bu nedenle bireyler gelişme için uygun bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanmasına ve korunmasına çalışırlar.

3. Devletlerin, nüfusun tamamının ve bütün bireylerin faal, serbest ve belirleyici surette gelişmeye katılmaları ve bundan kaynaklanan menfaatlerin adil bir biçimde dağıtılması esasına dayanan, ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin refahını sürekli olarak geliştirmeyi amaçlayan ulusal gelişme politikalarını formüle etme yetkisi ve görevi vardır.

Madde 3

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesine elverişli ulusal ve uluslararası şartların yaratılması konusunda birinci derecede sorumluluğa sahiptir.

2. Gelişme hakkının gerçekleştirilmesi, Devletler arasında Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, dostane ilişkiler ve işbirliği ile ilgili uluslararası prensiplere tam olarak saygı gösterilmesini gerektirir.

3. Gelişmenin sağlanmasında ve gelişmenin önündeki engellerin tasfiye edilmesinde Devletlerin birbirleriyle işbirliği yapma ödevi vardır.

Devletler, eşit egemenlik, karşılıklı bağımlılık, karşılıklı menfaat ve bütün

Devletler arasında işbirliği esasına dayanan yeni bir uluslararası ekonomik düzeni geliştirecek ve ayrıca insan haklarının gözetilmesini ve gerçekleştirilmesini teşvik edecek tarzda yetkilerini kullanır ve
görevlerini yerine getirir.

Madde 4

1. Gelişme hakkının tam olarak gerçekleşmesini kolaylaştırmak için, Devletlerin, uluslararası gelişme politikalarını formüle etmek üzere kendi başlarına veya kolektif olarak tedbirler alma görevi vardır.

2. Gelişmekte olan ülkelerin daha hızlı bir biçimde gelişmelerini sağlamak için devamlı faaliyet göstermek gereklidir. Gelişmekte olan ülkelerin kendilerinin gösterdikleri çabaları tamamlamak üzere; her alanda gelişmelerini kolaylaştıracak araç ve imkanların bu ülkelere sağlanmasında etkili bir uluslararası işbirliği yapılır.

Madde 5

Devletler, halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden ve halkların temel hakkı olan self-determinasyon hakkını tanımayı reddeden tutumlardan arındırmak için kararlı tedbirler alır.

Madde 6

1. Bütün Devletler, ırk, cinsiyet, dil veya din gibi ayrımlar gözetmeden; herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini ve korunmasını geliştirmek, teşvik etmek ve güçlendirmek amacıyla işbirliği yapar.

2. Bütün insan hakları ve temel özgürlükler bölünmezdir ve birbirine bağımlıdır; kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, sağlanmasına ve korunmasına aynı dikkat ve acil
hassasiyet gösterilir.

3. Devletler gelişme önündeki, kişisel ve siyasal haklar ile, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara saygı gösterilmemesinden kaynaklanan engelleri tasfiye etmek için tedbirler alır.

Madde 7

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin kurulmasını, sürdürülmesini ve güçlendirilmesini gözetir, ve bu amaçla, etkili bir uluslararası denetim altında genel ve bütünsel silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi ile birlikte, etkili silahsızlanmadan ötürü tasarruf edilen kaynakların her alandaki gelişmeye, özellikle gelişmekte olan ülkelerin gelişmesine kullanılması için ellerinden gelen çabayı gösterirler.

Madde 8

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli her türlü tedbiri almayı ve herkesin temel kaynaklara; eğitime, sağlık hizmetlerine, yiyeceğe, barınmaya, işe ve adil bir gelir dağılımına sahip olmasını sağlamayı taahhüt eder. Gelişme sürecinde kadınların faal bir role sahip olmalarını sağlamak için etkili tedbirler alınır. Her türlü toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla, gerekli ekonomik ve sosyal reformlar yapılır.

2. Devletler, gelişmenin ve bütün insan haklarının tam olarak gerçekleşmesinin önemli bir unsuru olan halkı her alanda katılmaya teşvik eder.

Madde 9

1. Bu Bildiri’de düzenlenen gelişme hakkının her unsuru bölünmez ve birbirine bağımlı olup her unsur bir bütün içinde ele alınır.

2. Bu Bildiri’deki hiç bir hüküm, Birleşmiş Milletlerin amaçlarına ve prensiplerine aykırı olduğu veya Devletlere, gruplara veya kişilere İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve İnsan Haklarına dair Sözleşmelerde yer alan hakların ihlal edilmesini amaçlayan faaliyetlerde bulunmaya veya katılmaya hak tanıdığı şeklinde yorumlanamaz.

Madde 10

Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.

Nezarethanelere İlişkin Standartlar

0

Nezarethanelere İlişkin Standartlar, Avrupa Konseyi Avrupa İşkencenin ve İnsanlık dışı veya Onur kırıcı Muamelenin veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (AIÖK) tarafından 1992 yılında hazırlanan 2. Genel Rapor’dan alıntıdır. (European Committee for the Prevention of Torture and Inhuman or Degrading Treatment or Punishment (CPT)

Nezarethane

CPT, polis gözetimi altında tutulan bireylerin üç hakkına özellikle önem vermektedir: söz konusu kişinin gözaltı durumunu istediği bir üçüncü tarafa (aile ferdi, arkadaş, konsolosluk) bildirme hakkı, avukata erişim hakkı ve (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) istediği bir doktor tarafından tıbbi muayene hakkı.(1)

CPT’nin görüşüne göre bu haklar, söz konusu hukuki sistemde nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yakalama, tutuklama, vs.) özgürlüğünden mahrum edilme durumunun başlangıcından itibaren uyulması gereken, gözaltındaki kişinin kötü muameleye maruz kalmasını önleyecek üç temel koruyucu mekanizmadır.

Polis nezaretine alınan kişilere, 36. paragrafta bahsedilen haklar dahil, sahip olduğu her tür hak en kısa zamanda sarih olarak belirtilmelidir. Ayrıca bu hakların bir veya birkaçının uygulamaya geçirilmesinde, adaletin çıkarlarını korumak amacıyla herhangi bir gecikme yapılması konusunda yetkililere verilen imkanlar da açıkça belirtilmeli ve kesin zaman sınırlarına tabi olmalıdır. Özellikle avukata erişim ve polisin çağırdığı doktordan başka bir doktor tarafından tıbbi muayene isteme hakları söz konusu olduğunda, ilgili mesleki örgütlerle anlaşma sonucu önceden hazırlanmış listelerden avukat ve doktor seçilebilen özel sistemler sayesinde, bu hakların kullanımını geciktirebilecek her türlü neden ortadan kaldırılmalıdır.

Polis nezaretinde olan kişilerin avukata erişimi, avukatla temasa geçme ve avukat tarafından ziyaret edilme hakkının (her iki durumda da yapılan görüşmelerin gizliliğini temin eden şartlar altında) yanı sıra, söz konusu kişinin sorgulama sırasında avukatın da bulunmasını isteme hakkını da içermelidir.

Polis nezaretindeki kişilerin tıbbi muayenesi, polis memurlarının duyamayacağı ve tercihen göremeyeceği bir biçimde yapılmalıdır. Ayrıca yapılan bütün muayene sonuçlarının yanı sıra, tutuklunun konuyla ilgili ifadeleri ve doktorun ulaştığı sonuçlar da doktor tarafından resmi olarak kayda geçmeli ve bu kayıtlar gözaltındaki kişiye ve avukatına verilmelidir.

Sorgulama sürecine gelince, CPT polis tarafından ifadenin nasıl alınacağı konusunda açık kuralların veya uygulamaların olması gerektiğini düşünmektedir.

Ele alınması gereken konulardan bazıları:

görüşmede bulunan kişilerin kimliği (isim ve/veya sicil numara) hakkında göz altındaki kişinin bilgilendirilmesi; görüşmenin kabul edilebilir süresi; görüşmeler arasında dinlenme dönemleri ve görüşme sırasında molalar; görüşmelerin yapılabileceği yerler; tutuklunun sorgulanırken ayakta durmasının istenip istenemeyeceği; uyuşturucu, alkol, vs. etkisi altında olan kişilerle görüşme yapılması.

Ayrıca görüşmelerin başladığı ve bittiği zamanların, görüşme sırasında gözaltındaki kişinin bulunduğu isteklerin ve her bir görüşme sırasında bulunan kişilerle ilgili sistematik bir kayıt sisteminin olması da şart koşulmalıdır.

CPT, polis tarafından alınan ifadelerin elektronik olarak kaydedilmesinin, tutukluların kötü muameleye maruz kalmasını önlemek için (ve polis açısından da önemli avantajlar içeren) bir başka faydalı önlem olduğunu belirtmektedir.

CPT, gözaltına alınan her bir birey için, söz konusu kişinin nezaretiyle ilgili bütün unsurları (özgürlüğünün ne zaman elinden alındığı ve bu önlemin alınmasının nedenleri; haklarının ne zaman belirtildiği; yaralanma, ruhsal hastalık, vs. işaretleri; akraba/konsolosluk ve avukatın ne zaman temasa geçtiği ve ziyaret ettiği; ne zaman yemek verildiği; ne zaman sorgulandığı; ne zaman nakledildiği veya salıverildiği, vb.) ve bu unsurlar konusunda yapılanları içeren tek ve kapsamlı bir nezaret kaydı tutulmasının, polis nezaretindeki kişilere tanınan temel hakları daha da güçlendireceğine (ve büyük olasılıkla polis memurlarının işinin kolaylaşacağına) inanmaktadır.

Bazı konularda (örneğin kişinin üzerindeki eşyalar, hakların bildirilmesi, hakların kullanılması veya haklardan feragat edilmesi) gözaltına alınan kişinin imzası alınmalı ve gerekirse imzanın bulunmamasının nedenleri açıklanmalıdır. Ayrıca gözaltına alınan kişinin avukatı, söz konusu nezaret raporlarına erişebilmelidir.

Ayrıca, polis nezaretindeyken görülen muamele hakkında yapılan şikayetlerin incelenmesi için bağımsız bir mekanizma olması da temel bir önlemdir.

Polis nezareti, prensip gereği göreceli olarak kısa sürelidir. Bu yüzden emniyet birimlerindeki fiziksel şartların, bireylerin uzun süreli kalacağı diğer gözaltı yerlerindekiler kadar iyi olması beklenemez. Ancak bazı temel fiziksel şartlara uyulması gereklidir.

Bütün polis hücreleri, içinde bulundurulan kişi sayısına göre makul büyüklükte olmalı ve gerekli ışıklandırma (uyku süresi hariç, okumaya yetecek kadar ışık) ve havalandırma şartlarına sahip olmalıdır; tercihen hücrelerde doğal ışık olmalıdır.

Ayrıca hücrelerde dinlenme imkanı olmalı ve nezarette gece kalmak zorunda olan kişilere temiz şilte ve battaniye verilmelidir.

Nezaretteki kişiler gerektiğinde temiz ve düzgün şartlarda doğal ihtiyaçlarını karşılayabilmeli ve uygun yıkanma imkanlarına sahip olmalıdır. Bu kişilere uygun zamanlarda her gün en az bir tam öğün (sandviçten daha doyurucu bir şey) olmak üzere yemek verilmelidir.(2)

Bir polis hücresi (veya bir başka tür gözaltındaki kişinin / mahkumun kalacağı yer) için makul büyüklüğün ne olduğu zor bir sorudur. Böyle bir değerlendirme yaparken göz önünde bulundurulması gereken birçok faktör vardır. Ancak CPT heyetleri bu konuda genel kuralları belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir.

Birkaç saatten daha uzun süreli kalışlar için tek kişilik polis hücrelerinin değerlendirilmesinde halen kullanılan (asgari standart değil, arzu edilen düzey olarak görülen) kriterler şunlardır: 7 metrekare civarında, duvarlar arasında 2 metre veya daha çok, tavan ve taban arasında 2.5 metre mesafe olan yerler.

  1. Bu hak daha sonra şöyle ifade edilmiştir: tutuklanmış kişi isterse (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) kendinin seçtiği bir doktor tarafından muayene edilme hakkı dahil, doktora erişim hakkı.
  2. CPT’ye göre 24 saat veya daha uzun süre polis nezaretinde kalan kişilere mümkün olduğunca her gün açık havada egzersiz yapma imkanı verilmelidir.

İbrahim Özden Kaboğlu

0

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu,  10 Nisan 1950 tarihinde Artvin’in Borçka ilçesinde dünyaya geldi. Demirciler Köyü İlkokulu, Borçka Ortaokulu ve Bursa Atatürk Lisesini bitirdi. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Yüksek lisans derecesini aynı fakülteden elde etti. Ankara Üniversitesinde başladığı doktorasını Haziran 1981’de Limoges Üniversitesinde tamamladı.

Fakülteyi bitirdikten sonra 1974-1978 yıllarında İçişleri Bakanlığının farklı birimlerinde görev yaptı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Ozden-Kaboglu-2024-Baro-Genel-Kurulunda.jpg1978 yılında, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde akademik kariyerine başladı.

1983’te Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne atandı.

1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuk Anabilim Dalındaki görevine başladı. 2017 yılında KHK ile ihraç edilene kadar burada görev yaptı.

1987’de doçent oldu. 1994 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku profesörü oldu.

Avukatlık Yaşamı ve Barolardaki Görevleri 

Avukatlık stajını 1976 – 1977 yıllarında Ankara’da yaptı ve 1979’da Ankara Barosu’na üye oldu. Baro üyeliğini 1990 yılından itibaren İstanbul Barosu’nda sürdürmeye başladı. 

1997–2001 yıllarında, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanlığını yürüttü. 

Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Kurucu Başkanı oldu ve 2001-2005 yıllarında avukat, hakim ve savcıların insan hakları eğitimi çalışmalarına katkı sundu. 

Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanarak 12 Eylül 2001 tarihinde kamuoyuna sunulan “Anayasa Taslağı Önerisi”ni hazırlayan kurulda yer aldı.

Akademik Kariyeri 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: brahim-Kaboglu.jpgTürkiye’de Gazi, Dicle ve Marmara Üniversitelerinde akademisyenlik yaptı Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın değişik üniversitelerinde ders, konferans ve seminerler verdi. 1986-2023 yıllarında, yurt dışında; Université de Limoges, Université Montesquieu-Bordeaux IV, Université Paris XII, IEP de Toulouse, Université Paris Descartes, Université de Montpellier I, Université Paris II (Pantheon-Assas), Université de Caen-Basse Normandie, Université de Nice Sophia Antipolis, Université Paris 3/Nouvelle Sorbonne, Université Paris 13, Université Paris 1/Sorbonne (Fransa), Universite d’Athenes (Yunanistan), Université de Siena (İtalya), Université de Sczeczin (Polonya), Université de Sfax (Tunus) ve Universite Autonoma de Barcelona gibi üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak akademik faaliyete katıldı.

Görev yaptığı üniversitelerde özellikle, Özgürlükler Hukuku, Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Çevre Hakkı konularına yoğunlaştı. Çevre hakkını bir insan hakkı olarak ele alan ve bu konuda Türkiye’de ilk çalışma yapan hukukçulardan biridir. Yabancı dillerde 70’in üzerinde bilimsel makalesi yayımlanmıştır. Anayasa hukuku ve insan hakları alanında 20’den fazla kitabı bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi ve Fransa üniversitelerinden emeklidir.

Sivil Toplum Faaliyetleri, Diğer Çalışmaları ve Aldığı Ödüller 

İbrahim Kaboğlu, 2004-2010 yılları arasında Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği(The International Association of Constitutional Law IACL) Yürütme Komitesi üyeliğini yürüttü.

19 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçen Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın kurucu listesinde yer aldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde (ÇYDD’nin 1989 – 2002 Dönemi Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2002 – 2005 Dönemi Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2011 yılından itibaren Genel Merkez Onur Kurulu Başkanı oldu.

2011 yılında İstanbul’da kurulan Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin(ANAYASA-DER) kurucu başkanlığını ve daha sonraki yıllarda yönetim kurulu başkanlığını yaptı.

DİSK, İstanbul Tabip Odası ve Adli Tıp Uzmanları Derneği tarafından desteklenen Gezi Hukuki İzleme Grubu’nun başkanlığını yürüttü.

Nisan 2006’dan beri Birgün’de yazmaktadır. Özellikle insan hakları ve Anayasa hukuku alanındaki çeşitli makale ve röportajları ile medyada geniş yer almıştır. Güncel gelişmelere ilişkin çok sayıda makalesi Bianet’te, Legalblog’da, Pencere’de, Politikyol’da ve YeniArayış’ta yayımlanmıştır. 

ANAYASA-Der tarafından yayınlanan Anayasa Hukuk Dergisi yayın yönetmenidir.

Ödülleri 

Demokrasi ve Totalitarizm Sarkacındaki Türkiye- Gezi Raporu” ile yaklaşık bir ay boyunca yaşanan olayları ve polis şiddetini Türkiye çapında ele alarak suç, ceza, dava ve sorumluluk yönleri bakımından 2014 sonuna kadar izleme yaptı. Bu çalışma, yakın tarih olayında yaşananların geleceğe aktarılması yönlerinden 2015 yılı Halit Çelenk Hukuk Ödülü’ne değer bulundu. Ödül töreni Türkiye Barolar Birliği’nde yapıldı.

1 Haziran 2022 tarihinde Fransa’nın en prestijli nişanı olan Légion d’Honneur (Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur) madalyası, Kaboğlu’na tevcih edildi. Ödül töreni Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yapıldı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: 2015-Halit-Celenk-Hukuk-Odulleri-Toreni-1024x690.jpg

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı, Sonraki Olaylar ve Hakkındaki Davalar 

Kaboğlu, 2003-2005 yıllarında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Kurul, 5 Şubat 2002 tarihinde, 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun uyarınca kuruldu. İnsan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin her türlü konuyla ilgili görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporları Hükümete sunmakla görevli olan Danışma Kurulu 26 Şubat 2003 tarihinde yapılan birinci toplantısında İbrahim Kaboğlu’nu başkan seçti. 

Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu‘nu 22 Ekim 2004 tarihinde, İnsan haklarına ilişkin konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı’na sunuldu.

Dünyada ve Türkiye’de azınlıkların ve kültürel hakların korunması kavramını, tanımını ve tarihi yönünü el alan rapor, Başbakan Yardımcısı tarafından “marjinallerin marjinal raporu” olarak adlandırdı ve bu raporun içeriğinden hükümetin haberdar edilmediğini açıkladı. Adalet Bakanı raporu “entel fitne”, olarak tanımladı. Genelkurmay Başkan Yardımcısı ise devletin üniter yapısına aykırı buldu.  Kaboğlu, 1 Kasım 2004 tarihinde, Danışma Kurulunun Başkanı olarak, söz konusu rapor hakkında yapılan eleştirilere cevap vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Televizyonda yayımlanan toplantının başında, Kamu-Sen Genel Sekreteri ve aynı zamanda Danışma Kurulu üyesi olan Fahrettin Yokuş, Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun nüshasını yırtarak ve “Bu rapor yanlış ve yasaya aykırıdır, bu raporun okunmasına izin vermeyeceğiz” diyerek toplantıyı sabote etti. Basın toplantısı, Kamu-Sen üyelerinin sloganlarıyla gövde gösterisine dönüştü. Kamu-Sen Genel Sekreteri hükümete de seslenerek İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun lağvedilerek yeniden oluşturulmasını istedi. 

Bu olaydan kısa bir süre sonra Başbakanlık, 2005 yılının Şubat ayında, Danışma Kurulunun görevinin 5 Şubat 2005 tarihinde sona ereceğini bildirdi, bu tarihten Kurul, Hükümet tarafından toplantıya çağrılmadı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı, 14 Kasım 2005 tarihinde, raporun içeriği nedeniyle halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarından dolayı Kaboğlu hakkında kamu davası açtı. 2008 yılında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan açılan davadan raporun bilimsel içeriğe sahip olduğu ve şiddeti teşvik etmediği gerekçesiyle beraat kararı verildi. 

Raporun açıklandığı günden sonra, hakkında birçok olumsuz haber yapıldı. Aşırı milliyetçi gruplar ve kişiler tarafından ölüm tehditleri almışlardır. Bu tehditler karşısında 2007 yılından itibaren kendisine yakın koruma tahsis edilmeye başlandı. 

İftira ve hakaret içeren makale ve yazılar hakkında Baskın Oran ile birlikte açıkları tazminat davalarının ve şikayetlerin sonuçsuz kalması üzerine 10 Ocak 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM, 30 Ekim 2018’de ihlal ve 1.500 avro manevi tazminat kararı verdi. 20 Ekim 2020’de ise mahkeme ikinci ihlal kararını verdi ve 2000 avro manevi tazminata hükmetti. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Chevalier-dans-lOrdre-National-de-la-Legion-dHonneur-nisanini-aldigi-torende-Fransa-Ankara-Buyukelciligi-1-1024x683.jpeg
İbrahim Kaboglu,Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur nişanını aldığı törende- Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Yargılanması – 2016

“Barış İçin Akademisyenler”‘ olarak bilinen bilim insanlarının 10 Ocak 2016 tarihinde ilan ettikleri “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan Kaboğlu, hakkında düzenlenen iddianame ile Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası” yapma suçu ile yargılandı. Yargılama, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşti. Yapmış olduğu savunma “hukuk fakültelerinde okutulması gereken bir ders” olarak nitelenmiştir. Kaboğlu, mahkemeye yazılı olarak sunduğu savunmasını duruşmada özetleyerek anlattı ve “ön savunma” şeklinde nitelediği konuşmasında, barış bildirisinin ifade özgürlüğünün toplu kullanımı olduğunu açıkladı. Davanın ilk duruşmasında yaklaşık bir buçuk saat süren savunma sonunda salonda bulunanlar tarafından alkışlandı.

Dava, Kaboğlu milletvekili seçildikten sonra da Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti. AYM kararından sonra, aynı Mahkeme’de, Kasım 2019’da aklanma ile sona erdi.

Üniversiteden İhraç Edilmesi – 2017

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu, Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmekte iken 7 Şubat 2017’de yayınlanan 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ekindeki listeye adı yazılarak üniversiteden ihraç edildi. Kampüs girişinde açıklama yaptıktan sonra öğrencileri ve meslektaşları tarafından alkışlarla üniversiteden uğurlandı.

Yargılama aşamasında yurt dışına çıkış yasağı konulması nedeniyle Sorbonne Nouvelle’deki derslerine devam edemedi ve uluslararası bilimsel toplantılara katılamadı. Verilen karar, doktorasını tamamladığı Limoges Üniversitesi ve Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği olmak üzere birçok kurum tarafından protesto edildi.

Siyasal Yaşamı – 2018

24 Haziran 2018 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi ve 27. Dönem CHP İstanbul Milletvekili olarak parlamentoda yer aldı.

2018- 2023 yılları arasındaki TBMM’de vekillik görevi sırasında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 200’ü aşkın iptal ve norm denetimi başvurusunda bizzat çalıştı. 

Milletvekili olduğu dönemde, Koşuyolu’nda sürekli gürültü yapan ve çevreye zarar veren bir işletmeyi şikayet ettiği için Kaboğlu’nın aracına saldırı yapıldı, olay çok sayıda kurum tarafından protesto edildi.

TBMM’de bulunduğu dönemde Anayasa Komisyonu Üyesi olarak görev yaptı.

İstanbul Barosu Başkanlığı’na Seçilmesi – 2024

7 Ağustos 2024 tarihinde, Değişim İçin Avukatlar Grubu adıyla harekete geçen 1200 civarındaki avukat Kaboğlu’na, İstanbul Barosu Başkanlığı’na aday olması için çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine başkan adayı olduğunu açıkladı, programını ve ekibini ilan etti. 19-20 Ekim 2024 günü Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan ve 11 adayın yarıştığı Baro Genel Kurulu’nda genel, 7 bin 197 oyla İstanbul Barosu başkanlığına seçildi.

Baro Başkanlığına Açılan Soruşturma ve Dava 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında, “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından 22 Aralık 2024 günü resen soruşturma başlatıldı. Soruşturma üzerine İzmir Barosu “Eğer uluslararası hukuk ve Avukatlık Kanunu kapsamında görev yapmak suçsa bizi de yargılayın!” şeklinde açıklama yaptı. İstanbul Barosu, 21 Aralık günü sosyal medya hesaplarından “Uluslararası İnsancıl Hukuk Uygulansın” başlıklı bir bildiri yayınlamıştı.

Soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri 7 Ocak 2025 günü Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”

Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle 14 Ocak’ta dava açıldı. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı. Dava üzerine çeşitli avukat grupları ve barolar İstanbul Barosuna destek açıklaması yaptı. Eski İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baronun yanındayız. Levhada yazılı bütün meslektaşların iradelerine tasallut eden bu uygulamayı reddeden irademizin sergilenebilmesi için en uygun platform olağanüstü genel kuruldur.” dedi. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Istanbul-Barosu-Baskani-secildikten-sonra-konusma-yaparken.jpg

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu’nun Eserleri

Türkçe ve yabancı dillerde yüzlerce bilimsel makalesi yayımlanan Kaboğlu’nun başlıca telif eserleri şunlardır:

Türkçe Eserleri 
  • Kolektif Özgürlükler, Diyarbakır, DÜHF Yayınları,1989.
  • Çevre Hakkı, Ankara, 3. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 1996.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye), Ankara, 4. Bası, İmge, 2007.
  • Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, TÜGİK, İstanbul, 1997.
  • Anayasa ve Toplum, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
  • Özgürlükler Hukuku, 6. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 2002.
  • Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası / Halk Neyi Oylayacak?, İmge Kitabevi,
  • Ankara, 2010.
  • Hangi Türkiye?, İmge Kitabevi, Ankara, Mayıs 2011.
  • Hangi Anayasa?, İmge Kitabevi, Ankara, Kasım 2012.
  • Hangi İnsan Hakları?, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2013.
  • Özgürlükler Hukuku 1. İnsan Hakları Genel Kuramına Giriş, İmge Kitabevi, Ankara, Ekim 2013.
  • 15 Temmuz Anayasası, Tekin Yayınevi, 3.bası, Ekim 2017.
  • Çocuklar ve Anayasa, Tekin Yayınevi, Nisan 2018.
  • Anayasasızlaştırma ve Demokrasi Umudu, Tekin y., 2. Baskı, Ekim 2019.
  • Çevre Hakkı, (Nihan Yancı Özalp ile birlikte),Tümüyle Yenilenmiş ve Genişletilmiş 4. Baskı, Tekin yayınevi, 2021.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye, Tümüyle Yenilenmiş 5. Bası,Platon Hukuk, Nisan 2024.
  • Anayasa Hukuku Dersleri, Güncellenmiş 18. bası, Legal Yayınları, İstanbul, 2024.
  • Yurttaşların Temel Hakkı Olarak Anayasal Bilgilenme ve Kamuoyu, Tekin y., Eylül 2024.
Bilimsel sorumluluğu altında yayımlanan kitaplar:
  • Bağımsız İdari Otoriteler, Alkım Yayınevi, İstanbul, 1998.
  • Laiklik ve Demokrasi, Imge Kitabevi, Ankara, 2001.
  • Kopenhag Kriterleri/Critères de Copenhague/Criteria of Copenhagen, İstanbul  Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2001.
  • Azınlık Hakları (Droits des minorités/Minority rights), İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2002.
  • İnsan Hakları Danışma Kurulu Raporları, (Kemal Akkurt ile birlikte), İmge Kitabevi, Ankara 2006.
  • Anayasal Sosyal Haklar (Avrupa Sosyal Şartı, Karşılaştırmalı Hukuk ve Türkiye), Legal, İstanbul 2012.
  • Türkiye’nin Anayasa Gündemi, İletişim, 4. bası, 2018.
  • 100. Yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Anayasa Mirası (1921-2021), (Didem Yılmaz ve Sinem Şirin ile birlikte), ANAYASA-DER/ Platon Hukuk,  2021.
 Fransızcadan Türkçeye çeviri
  • Droit public (Kamu Hukuku): P. Lalumière- A. Demichel, Doruk, Ankara, 1984.
 Fransızca Eserleri 
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales), L’Harmattan, Avril 2015.
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales ), 2ème éd. mise à jour, Avril 2018.
İbrahim Kaboğlu ve İstanbul Barosu’nun yeni yöneticileri Türkiye Barolar Birliğinde

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları

0

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları, Azərbaycan Respublikası Məhkəmə-Hüquq Şurası’nın(Azerbaycan Cumhuriyet Adli-Hukuk Konseyi) 22 Haziran 2007 tarihli kararıyla onaylanarak yürürlüğe konulmuştur.

Etik kuralları açıklayan Azerbaycan Cumhuriyeti Adli-Hukuk Konseyi Teşkilatı, hakimlerin ve yargı sisteminin bağımsızlığı, hakim pozisyonlarına yapılacak atamaların yapılması, hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, disiplin işlemlerinin gerçekleştirilmesi, mahkemeler ve hakimlerle ilgili diğer sorunların çözülmesi ve yargının görev alanına giren özyönetim işlevlerini yerine getiren yasal bir organdır. Görevlerini Azerbaycan Anayasasına ve Məhkəmə-Hüquq Şurası Haqqında Kanuna göre yerine getirmektedir. 

 

Hakimler için Etik Davranış Kuralları- Azerbaycan Məhkəmə Etikası

Hâkimlerin Etik Davranış Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak) yargı aktivitelerine ilişkin etik prensiplerin ve standartların bir araya getirilmesidir. Bu Kod bazı özel ahlak, iyi davranış ve yargı görevi dışındaki faaliyetleri düzenler ve hâkimin mesleki aktiviteye karşı olan tutumunu belirler.

I. Genel Hükümler
Madde 1

Hâkim görevini gerçekleştirirken devlet, vatandaşlar ve yargı huzurunda ettiği yeminin gereklerine uygun olarak hem mesleki hem de kişisel davranışlarında en yüksek davranış standartlara uymalıdır.

Madde 2

Hâkim, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası‟na, Mahkemeler ve Hâkimler Kanunu‟na ve diğer kanunlara saygı gösterir ve riayet eder, yargının dürüstlüğünü ve bağımsızlığını korur ve itibarını yükseltir.

Madde 3

Hâkimin yargıyla ilgili görevleri, diğer her türlü faaliyetinden önce gelir.

Madde 4

Hâkim, hukukun üstünlüğüne riayet eder, olgulara dayanarak karar verir, yargı faaliyetlerinin etik olmasını sağlar ve adil, tarafsız ve serinkanlı davranır.

Madde 5

Hâkim, her zaman yargı makamının onurunu ve yüksek itibarını koruyacak biçimde davranır. Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken hâkimlerin yüksek konumuna, bağımsızlığına, onuruna ve şerefine zarar verebilecek her türlü uygunsuzluktan kaçınır.

II. Yargı Görevlerine Uygulanan Kurallar
Madde 6

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yüksek sorumluluk duygusuyla yerine getirir, davaları ve bütün unsurları zamanında değerlendirmek için gereken her türlü yasal önlemi alır.

Madde 7

Hâkim, mesleki faaliyetlerine akrabalarının, arkadaşlarının ve yakınlarının müdahale etmesini engeller. Bir hâkimin vereceği karar, aile üyelerinin ve akrabalarının menfaatlerini etkileyebilecek nitelikteyse veya tarafsızlığı hakkında herhangi bir şüphe yaratabilecek nitelikteyse hâkim davadan çekilir.

Madde 8

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken davanın taraflarıyla ilgili herhangi bir varsayım veya önyargı olmaksızın kanun ve mahkeme önünde herkese (müdafiler, savcılar, şahitler vb.) eşit davranılması ilkesine uyar. Hâkim, herhangi bir ırk, cinsiyet, din ve millet hakkında görüşlerini ifade etmekten ve diğer her türlü ayrımcılıktan kaçınır.

Madde 9

Hâkim, ileri yargı kültürüne sahip olduğunu gösterecek biçimde bütün taraflara nazik davranır, tarafların birbirlerine ve mahkemeye saygılı davranmasını talep eder ve mahkemeye karşı saygısızlık yapan tarafları cezalandırır.

Madde 10

Hâkim, herhangi bir devlet kurumunun, idari kurumun veya bireyin etkisi altında kalmaz ve kamuoyunun görüşü veya eleştirisi, hâkimlerin kararlarının yasallığını ve esasını etkilemez. Hâkim, davaları meslektaşlarıyla birlikte değerlendirirken diğerlerinin görüşlerini gözden geçirdikten sonra kendi kanaatine ve vicdanına göre karar verir.

Madde 11

İdari yetkisi olan hâkim (mahkeme başkanı, mahkeme başkan yardımcısı, kurul başkanı ve geçici görevler icra edenler) sorumluluklarını iyi niyetle yerine getirir, bu yetkilerini diğer hâkimlere baskı yapmak amacıyla kullanmaz ve hâkimlerin bağımsızlığını sınırlayabilecek eylemlerden kaçınır.

Madde 12

Hâkim, yargı görevleriyle alakalı olarak elde ettiği bilgileri ifşa etmez. Hâkim, derdest veya yeni başlayan davalar hakkında kamu önünde yorum yapmaz. Kamu önünde veya gazetecilerle görüşmeleri sırasında kendi görüşlerini ifade etmez. Hâkim, infaz edilen mahkeme kararlarını veya diğer hâkimlerin özel hayatlarındaki eylemlerini sorgulamaz.

Madde 13

Hâkim, bir davanın taraflarıyla ilişki kurmaz ve usule uygun olmayan ilişkiler kurmaktan imtina eder.

Madde 14

Hâkim, aleni yargılama ilkesine uyar. Bu ilke, ancak kanunda belirtilen türde davalarda sınırlanabilir. Hâkim, medya temsilcilerinin yargı faaliyetleri hakkında kamuyu bilgilendirme görevine saygı göstermelidir. Hâkim, elde edilen bilgilerle mahkemeyi etkileme yönünde makul bir şüphe yoksa medya temsilcilerinin faaliyetlerini gerçekleştirmesine fırsat verir. Hâkim, medya temsilcileriyle davranışlarını veya davayı etkileyebilecek türde ilişkiler kurmaz ve söz konusu ilişkileri kendi menfaatleri için kullanmaktan imtina eder.

Madde 15

Hâkim, hâkimlik görevlerini özenli bir biçimde yerine getirebilmek için mesleki yetkinliklerini artırır ve teorik ve pratik bilgilerini sürekli olarak geliştirir.

Madde 16

Hâkim, görünüş itibariyle tertiplidir, duruşma salonunda yargıyı simgeleyen özel hâkim cübbesi giyer, usule ilişkin belgeler tertip ederken kanunlara uyar ve devlet dilinin gereklerine uyan kelimeler ve ifadeler kullanır.

Madde 17

Hâkim, kendisinin veya aile üyelerinin özel menfaatleri için yargı görevinin itibarını kullanmaz, ailesinin, sosyal ve diğer ilişkilerinin yargı görevinin itibarını zedelememesini sağlayacak biçimde davranır.

Madde 18

Hâkim, baktığı davalarla ilgili hediye, ödül, iltimas veya menfaat kabul etmez; davanın sonucunu etkileyebilecek hizmetlerden yararlanmaktan imtina eder.

III. Hâkimin Yargı Dışı Aktiviteleri
Madde 19

Hâkimin bireysel davranış standardı kendisinin adaletli, önyargısız ve tarafsız olduğu konusunda herhangi bir şüphe uyandırmamalıdır.

Madde 20

Hâkim yargının itibarına zarar vermeyecek sosyal aktivitelerde yer alabilir, yargı çalışanlarının çıkarlarını ve meslekî gelişimlerini ve bağımsızlığın korunmasını savunan hâkim birlikleri kurabilir. Hâkim bağımsızlığını veya tarafsızlığını olumsuz yönde etkileyebilecek her türlü faaliyetten kaçınır.

Madde 21

Hâkim öğretme ve araştırma amaçları dışında herhangi bir göreve atanmaz ya da seçilmez; malî ilişkilere ya da iş ilişkilerine dâhil olmaz.

Madde 22

Hâkim herhangi bir siyasi partiye ya da harekete üye olmaz, bunları herhangi bir şekilde desteklemez, kitlesel eylemlere katılmaz, siyasi görüşünü açıkça ifade etmez.

Madde 23

Hâkim yargı görevlerinin ifası ile çatışmadığı ve tarafsızlığının sorgulanmasına sebep olmadığı sürece yasal sistem ve yargı ile ilgili olarak yasama ve yürütme organları ve belediyelerle karşılıklı olarak işbirliği yapabilir.

IV. Hâkimlerin Aktivitelerinin Değerlendirilmesiyle Kodun İlgisi
Madde 24

Bu Kodda yer alan gerekliliklerin ihlali hâkimin faaliyetleri değerlendirilirken dikkate alınır.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

0
9 Ocak – Hukuk Takvimi
1792

ABD’nin en küçük eyaletlerinden olan Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan beşinci eyalet oldu.

1792 Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında devam eden beş yıllık savaştan sonra, Yaş Antlaşması imzalandı.
1861

Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.

1908 Feminizmin temellerini atan düşünürlerden biri olarak kabul edilen filozof Simone Lucie Ernestine Marie Bertrand de Beauvoir dünyaya geldi. #KadınHakları

1913

Amerika Birleşik Devletleri’nin 37. Başkanı Richard Milhous Nixon dünyaya geldi  (Ölümü 1994)

1922

Gine Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olan Ahmed Sékou Touré dünyaya geldi (Ölümü 1984)

1926

Piyango çekilişinin yalnızca Türk Tayyare Cemiyeti’ne ait olduğuna ilişkin kanun kabul edildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 710 sayılı Kanunla, 9.Ocak.1926 tarihinden itibaren karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango tertip ve keşide etme hakkı “Türk Tayyare Cemiyeti”ne verildi. 14 yıl süreyle “Tayyare Piyangosu” adı altında, Türk Hava gücüne katkı sağlamak amacıyla, anılan cemiyet tarafından düzenlenen çekilişler 5 Temmuz 1939 tarihli ve 3670 sayılı Kanunla Milli Piyango İdaresi kurulana kadar devam etti.

1927 İngiliz filozof Houston Stewart Chamberlain öldü (Doğumu 1855)
1971

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kurallarının temel prensipleri ve Avukatlık Yasasında yer alan bir takım kuralları Türkiye Barolar Birliğince, 8-9 Ocak 1971 tarihinde Adana’da yapılan IV. Olağan Genel Kurul toplantısında kabul edildi

1980

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1050-1952 yılları arasında, dekan olarak idarecilik yapan ve 1978 yılında öğretim üyeliğinden emekli olan Profesör Doktor Faruk Erem‘in 1969 yılında başladığı Barolar Birliği Başkanlığı görevi 9 Ocak 1980 tarihinde sona erdi

1977

Yargıtay, Milliyetçi Hareket Partisi’nin Alparslan Türkeş’in üzerinde bulunan mal varlığının Hazine’ye devrine karar verdi

1991

Toplu taşıma araçlarında sigara içilmesi ve tütün mamullerinin reklamının yapılması yasaklandı

1992

Karadzic liderliğindeki Bosnalı Sırplar, Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurduklarını açıkladı

1996

Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe‘nin cesedi Eyüp Spor Salonu’nun yakınındaki arsada bulundu. Gazeteci Metin Göktepe, bir gün önce görevini yaparken polis tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı.

1997

Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi Yönetmeliği, Resmi Gazete‘de yayımlandı

1998

Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır. 

2003
  • İkinci Afrika Sosyal Forumu sona erdi
  • Aile Mahkemeleri kuruldu. 4787 Sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, 09.01.2003 tarihinde kabul edildi ve 18.01.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi
2009 Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığından çıkarılmasına ilişkin 1951 yılındaki Bakanlar Kurulu Kararı yürürlükten kaldırıldı
2011 Güney Sudan’da bağımsızlık referandumu yapıldı. Güney Sudan Birleşmiş MilletlerAfrika Birliği ve Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi gibi örgütlere üye oldu.
2018

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin 1972-1980 ve 1986-1994 dönemlerinde dekanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Akın’a saygı Programı, İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlendi

2026

İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri Beraat Etti

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “basın ve yayın yoluyla terör propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamalarıyla başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı dava sonuçlandı.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verildi.

Duruşmalar, Silivri’de bulunan Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde yapıldı.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy

0

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy, uluslararası bir endeks olan The Philosopher’s Index’te listelenmiş ilk Türk felsefe dergisidir. Yılda iki kez çıkan Felsefe Tartışmaları’nın yayın dili Türkçe’dir. Derginin kurucususu Vehbi Hacıkadiroğlu’dur. Felsefe Tartışmaları’nın kuruluşu 1987 yılında Arda Denkel, Erkut Sezgin ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun ortak bir projesi olarak gerçekleştirilmiştir.

Derginin 52. Sayısının Kapağı

Derginin kuruluş amacı, felsefi fikirlerin Türkçe basılıp paylaşılabileceği saygın bir akademik yayın organı çıkarmaktır ve bu ilke Felsefe Tartışmaları’nın yayın politikalarına yön veren bir düşünce olarak benimsenmekte ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Felsefe Tartışmaları, 2001 yılında İlhan İnan’ın editörlüğünde, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devredilmiş ve Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmaya başlanmıştır.  2005-2010 yılları arasında, Murat Baç ve İlhan İnan derginin eş-editörlüğünü birlikte yürütmüşlerdir.

Felsefe Tartışmaları 2002 yılında basılan 29. sayısından itibaren The Philosopher’s Index’te listelenmektedir.  Dergi ayrıca 2008 yılında Avrupa Beşeri Bilimler Endeksi olarak kabul gören The Initial List of  European Reference Index for the Humanities (ERIH) kapsamına da alınmıştır.

Felsefe Tartışmaları özgün makale, çeviri, kitap “inceleştirisi” (kitap inceleme ve eleştirisi), tartışma ve anma yazıları yayınlar.  Yayınlanması için Felsefe Tartışmaları’na gönderilen tüm yazılar yayın kurulu tarafından saptanacak hakemlere gönderilir.

Hakemler, yazının alanında yayın yapmış kişilerden seçilir. Değerlendirme amacıyla Felsefe Tartışmaları’na gönderilecek yazılarda aranan özelliklere ilişkin ayrıntılar dergi tarafından detaylı şekilde ilan edilmektedir. Yazarların o sayfada verilen biçimsel ayrıntılara uyarak yazılarını oluşturmaları temel kuraldır.

Boğaziçi Üniversitesi

Derginin yayın kurulu, University of Florida, Florida’dan Murat Aydede, Galatasaray Üniversitesi’nden Tülin Bumin, Maltepe Üniversitesi’nden Betül Çotuksöken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden    Teo Grünberg ve Erdinç Sayan, Duke University’den Güven Güzeldere, Boğaziçi Üniversitesi’nden Gürol Irzık ve Önay Sözer, Hacettepe Üniversitesi’nden İoanna Kuçuradi ve East Carolina University’den Ümit Yalçın’dan oluşmaktadır. Derginin editörlüğünü Berna Kılıç, Nurbay Irmak ve İrem Kurtsal Steen yürütmektedir.

Derginin eski sayılarının içerik özetlerine resi sayfası olan http://www.ft.boun.edu.tr/icerik.htm adresinden ulaşılabilir.

Kampüsten bir kare

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of PhilosophyThe Philosopher’s Index, The Initial List of  European Reference Index for ve The Humanities (ERIH) tarafından indexlenmektdir.

Derginin Yazışma adresiFelsefe Tartışmaları, Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 34342 Bebek, İstanbul

E-Mail: feltar1987@gmail.com

Web Site: http://www.ft.boun.edu.tr/index.htm

https://www.bounyayin.com/yayin-kategorisi/felsefe/felsefe-tartismalari/

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

0
Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi (Council of Europe Convention for the Protection of the Profession of Lawyer) 11-12 Mart 2025 tarihinde düzenlenen 1522. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında kabul edilmiştir. Sözleşme, avukatlık mesleğini kurumsal mekanizmalarla korumayı amaçlayan ilk uluslararası belgedir.

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi(CDCJ)‘nin çalışmaları ile hazırlanan Sözleşme, avukatların bağımsızlığını, güvenliğini ve mesleki faaliyetlerini tehdit eden durumlara karşı uluslararası düzeyde yasal koruma sağlamayı amaçlamaktadır. Avukatlık mesleğini korumaya yönelik uluslararası sözleşme metni Türkiye Barolar Birliği Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Merkezi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 24 Ocak 2018 Tarihinde 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı kabul edilmiştir. Bu tavsiye kararında, R (2000) 21 numaralı Tavsiye Kararında yer verilen standartlara dayanılması önerilmiştir. Önceki yıllarda düzenlenen standartları esas alan Sözleşme, 13 Mayıs 2025 tarihinde Lüksemburg’da gerçekleşecek Avrupa Konseyi Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda imzaya açılacaktır. Sözleşmeye göre, adalet sistemlerine olan kamu güveni avukatların oynadığı role bağlıdır.

Yürürlüğe girebilmesi için en az altısının Avrupa Konseyi üyesi olması kaydıyla sekiz ülkenin onaylaması gereken Sözleşme tüm dünya ülkelerinin imzasına açık olacaktır. Türkiye Barolar Birliği, Türkiye’yi ve tüm Avrupa Konseyi üye ülkelerini,sözleşmeyi imzalamaya ve onaylamaya davet etmiştir. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığına, TBMM’ye, Adalet Bakanlığına, Dışişleri Bakanlığına vCumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kuruluna başvurular yapılmıştır.

Sözleşmenin Amacı ve Uygulanma Biçimi 

Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir. Hukukun üstünlüğünü sağlama ve herkes için adalete erişim hakkını güvence altına alma konusunda hayati bir rol üstlenen avukatların mesleklerini bağımsız ve özgürce icra etmelerini güvence altına almak zorunlu görülmektedir. Baroların bağımsız ve özerk kurumlar olarak faaliyet göstermesi ile avukatların adil ve bağımsız yargılanma hakları sözleşmenin temel esaslarındandır. 

Sözleşme hükümlerinin taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma ve denetim organı oluşturulacak, düzenli raporlar yayımlanacaktır. Sözleşmeye uyum, bir uzman grubu ve tarafların katılımı ile kurulacak komite tarafından izlenecektir. 

 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Giriş

Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve bu Sözleşme’nin diğer imzacıları,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha fazla birlik sağlamak olduğunu göz önünde bulundurarak;

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (ETS No. 5, 1950) ve Protokolleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadını hatırlatarak;

Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahına ilişkin Sekizinci Birleşmiş Milletler Kongresi (Havana, Küba, 27 Ağustos-7 Eylül 1990) tarafından kabul edilen Avukatların Rolüne ilişkin Temel İlkeler’i dikkate alarak;

Bakanlar Komitesinin avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğüne ilişkin üye devletlere yönelik Rec(2000)21 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından 16 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen yargı organlarının, üyelerinin ve uzmanlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile avukatların bağımsızlığına ilişkin 44/9 sayılı Kararı dikkate alarak;

Avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünün desteklenmesi, adalete erişimin güvence altına alınması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasında oynadıkları temel rolün altını çizerek;
Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla saldırı, tehdit, taciz ve gözdağına maruz kalmalarının yanı sıra meşru mesleki faaliyetlerini yerine getirirken uygunsuz engelleme veya müdahaleye maruz kalmalarını ciddi bir endişeyle kaydederek;

Bu tür saldırı, tehdit, taciz, gözdağı ve uygunsuz engelleme veya müdahaleleri kınayarak;

Avukatlık mesleğinin Avrupa Konseyi üyesi Devletlerde ve bu Sözleşme’yi imzalayan diğer Devletlerde mesleki olarak farklı şekillerde örgütlenebileceğini göz önünde bulundurarak;

Avukatlık mesleğini icra etme özgürlüğünü sağlamak için uluslararası hukuki çerçeveyi güçlendiren ihtiyacını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Bölüm I – Amaç, Kapsam ve Tanımlar
Madde 1 – Sözleşme’nin Amacı

1. Bu Sözleşme’nin amacı, avukatlık mesleğinin ve bu mesleği bağımsız olarak, ayrımcılığa, uygunsuz engelleme ve müdahaleye yahut saldırı, tehdit, taciz veya gözdağına maruz kalmadan icra etme hakkının korunmasını güçlendirmektir.

2. Bu Sözleşme, hükümlerinin Taraflarca etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek amacıyla özel bir mekanizma oluşturur.

Madde 2 – Kapsam

1. Bu Sözleşme, avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini kapsar.

2. Bu Sözleşme’nin 5 ilâ 9’uncu maddelerinde yer alan hükümler, kendi özel durumlarıyla ilgili olduğu ölçüde, Taraf’taki unvanları uyarınca hukuki danışmanlık, yardım veya temsil sağlayan;

a. Bu Sözleşme’nin 20’nci maddesinin birinci paragrafı uyarınca diğer bir Tarafça yapılan bir beyanın kapsamında yer alan, veya
b. Belirtilen faaliyetleri, söz konusu Taraf’ın kanunları, Avrupa Birliği hukuku veya uluslararası anlaşmalar uyarınca yapan avukatlara uygulanır.

3. Bu Sözleşme’nin 6’ncı (avukatların mesleki hakları), 7’nci (ifade özgürlüğü) maddeleri ile 9’uncu (koruyucu tedbirler) maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler aşağıdaki kişilere de uygulanır:

a. Bu Sözleşme’nin 5’inci ve 8’inci maddelerine aykırı olarak, avukatlık unvanı veya ruhsatı reddedilen ya da iptal edilen veya askıya alınan kişiler;
b. İlgili işlerde danışmanlık yapmaları veya rol almaları durumunda, uluslararası bir mahkeme veya yargı mercii yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulmuş bir organ tarafından, bunların nezdindeki davalarda rol almaya yetkili kılınan kişiler.

4. Bu Sözleşme’nin 6’ncı maddesinin üçüncü paragrafının b ve c bentleri ile 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, avukatların mesleki faaliyetlerinin yerine getirilmesine doğrudan katkıda bulundukları ölçüde, avukatlar tarafından kendilerine yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

5. Bu Sözleşme’nin 9’uncu maddesinin dördüncü paragrafında yer alan hükümler, meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerinin kendileri tarafından yürütülmesi söz konusu olduğu ölçüde, bu kuruluşlara yardımcı olmak üzere istihdam edilen veya görevlendirilen kişilere de uygulanır.

Madde 3 – Tanımlar

Bu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda:

a. “Avukat”, ulusal hukuka göre avukatlık mesleğini icra etmeye ehil ve yetkili olan herhangi bir gerçek kişi anlamına gelir;
b. “Müvekkil”, bir avukat tarafından danışan verilen, yardım veya temsil edilen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
c. “Müvekkil adayı”, doğrudan veya dolaylı olarak, ilgili avukattan danışan veya yardım almak yahut avukat tarafından temsil edilmek isteyen herhangi bir gerçek veya tüzel kişi anlamına gelir;
d. “Meslek kuruluşu”, avukatların bir kısmının ya da tamamının doğrudan veya dolaylı olarak üye veya kayıtlı olduğu ve ulusal hukuk uyarınca mesleği teşkilatlandırmak veya düzenlemek üzere bazı sorumlulukları olan temsili kuruluş anlamına gelir;
e. “Avukatların mesleki faaliyetleri”, hem yerleşik oldukları Taraflarda hem de uluslararası bir mahkemenin veya yargı merciinin yahut uluslararası bir örgüt tarafından kurulan bir organın yargılamaları ve çalışmalarıyla bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere, bir müvekkil veya müvekkil adayı için, ulusal, yabancı veya uluslararası hukukun yorumlanası veya uygulanmasıyla bağlantılı olarak tavsiye, yardım ya da temsilin hazırlanması ya da sunulmasına yönelik her türlü eylem anlamına gelir;
f. “Meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetleri” bu Sözleşme’nin 4’üncü maddesinin ikinci paragrafı kapsamına giren her türlü faaliyet anlamına gelir;
g. “Kamu makamları” aşağıdaki anlamlara gelir:

i. ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde hükümet ve idare;
ii. ulusal hukuka göre idari işlevleri yerine getirdikleri ölçüde yasama organları ve yargı makamları;
iii. idari yetki kullandıkları ölçüde gerçek veya tüzel kişiler;

h. “Kanunla öngörülmüş” ve “demokratik bir toplumda gerekli” ifadeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yorumlandığı şekliyle İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme anlamında anlaşılır.

Bölüm II – Maddi hükümler
Madde 4 – Meslek Kuruluşları

1. Taraflar, ulusal düzeydeki hukuki ve düzenleyici çerçevenin meslek kuruluşlarının bağımsız ve kendi kendini yöneten kuruluşlar olduğunu güvence altına almasını temin eder. Meslek kuruluşlarının yürütme organlarının seçimleri, yürürlükteki kurallara uygun olarak ve dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilir.

2. Taraflar, meslek kuruluşlarının aşağıdakileri yapabilmesini temin eder:

a. Avukatların ve mesleğin çıkarlarını teşvik ve temsil etmek;
b. Avukatların bağımsızlığını ve toplumsal rollerini geliştirmek ve savunmak;
c. Bu Sözleşme’ye uygun olarak mesleki davranış standartlarını hazırlamak ve bunlara uyulmasını sağlamak;
d. Mesleğe erişimi ve avukatların sürekli eğitim ve öğretimini desteklemek;
e. Avukatların rolünün geliştirilmesi ve korunması da dahil olmak üzere, hukuki meselelerde ve hukuk uygulamasında avukatlarla, diğer meslek kuruluşlarıyla ve uluslararası, hükümetler arası veya hükümet dışı kuruluşlarla iş birliği yapmak; ve
f. Avukatların refahını güçlendirmek ve gerektiğinde onlara ve ailelerine yardımda bulunmak.

3. Taraflar, avukatların mesleki faaliyetlerini ve mesleğin düzenlenmesini doğrudan etkileyen mevzuatta, usuli veya idari kurallardaki her türlü değişiklikle ilgili hükümet teklifleri hakkında meslek kuruluşlarına zamanında ve etkili bir şekilde danışılmasını temin eder.

4. Taraflar, bir meslek kuruluşuna üye olma zorunluluğunun, avukatların mesleki çıkarlarını ve faaliyetlerini geliştirmek için başka birlikler kurnalarına ve bu birliklerde yer almalarına engel olmamasını temin eder.

Madde 5 – Mesleği İcra Ehliyeti

1. Taraflar, avukatlık mesleğine kabulün, ehliyetin sürekliliğinin ve yeniden kabulün kanunla öngörülmesini ve:

a. Adil şekilde uygulanan objektif, uygun ve şeffaf kriterlere dayanmasını; ve
b. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı tarafından yasaklanan herhangi bir temelde ayrımcılığa tabi tutulmamasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlık mesleğine kabul, ehliyetin sürekliliği ve mesleğe yeniden kabul ile ilgili kararların bir meslek kuruluşu veya başka bir bağımsız organ tarafından alınmasını ve bu kararlara karşı kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraz edilebilmesini temin eder.

Madde 6 – Avukatların Mesleki Hakları

1. Taraflar, avukatların aşağıdakileri yapabiliyor olmalarını temin eder:

a. İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunulması amacı da dahil olmak üzere hukuki tavsiye, yardım ve temsil sunmak ve sağlamak;
b. Herhangi bir gerçek veya tüzel kişiyi müvekkilleri olarak kabul veya reddetmek ve avukat-müvekkil ilişkisini sona erdirmek;
c. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmış olsalar dahi, müvekkillerine ve müvekkil adaylarına hızlı ve etkili bir şekilde erişebilmek;
d. Müvekkillerine tavsiyede bulunmaya, yardımcı olmaya veya onları temsil etmeye yetkili kişiler olarak kabul edilmek;
e. Müvekkillerine vekalet ederken yetkili kamu makamlarının, mahkemelerin ve yargı mercilerinin elinde veya kontrolünde bulunan ilgili materyallere gereksiz gecikme ve kısıtlamalar olmaksızın etkili bir şekilde erişebilmek;
f. Huzuruna çıkmaya yetkili oldukları bir mahkeme, yargı mercii veya benzeri bir organa etkili bir şekilde erişebilmek ve bunlarla iletişim kurabilmek;
g. Somut bir davada karar vermek üzere görev yapan hâkin, savcı veya organ üyesinin reddi ve yargılananın yürütülmesine ilişkin olanlar da dahil olmak üzere, müvekkilleri adına başvuru yapabilmek veya dilekçe sunabilmek;
h. Müvekkillerine vekalet ettikleri tüm yargılamalara etkin bir şekilde katılmak;

i. Hizmetleri hakkında kamuoyunu bilgilendirmek.

2. Taraflar, avukatların müvekkilleri adına tüm işlemlerin yürütülmesi sırasında iyi niyetle ve özenle yaptıkları sözlü ve yazılı beyanlardan dolayı hukuki veya cezai sorumluluğa maruz bırakılmamalarını temin eder.

3. Taraflar, avukatlar için şunları temin eder:

a. Müvekkilleriyle veya müvekkil adaylarıyla yüz yüze görüşürken baş başa kalarak hukuki tavsiyelerde bulunabilmek,
b. Müvekkilleri veya müvekkil adaylarıyla her ne şekilde ve her ne yolla olursa olsun mahremiyet içinde iletişim kurabilmek,
c. Müvekkillerinden veya müvekkil adaylarından doğrudan veya dolaylı olarak aldıkları herhangi bir bilgi veya materyali, onlarla yaptıkları görüşmeleri ve bu görüşmelerle veya onlar adına hukuki işlemlerin yürütülmesiyle bağlantılı olarak hazırlanan herhangi bir materyali açıklamak, teslim etmek ya da bunlarla ilgili kanıt sunak zorunda kalmamak.

4. Bu maddenin birinci, ikinci ve üçüncü paragraflarında belirtilen hakların kullanılmasına, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olanlar dışında hiçbir kısıtlama getirilmez.

Bu tür kısıtlamalar, hukuki tavsiye, yardım ve temsil herkes için ulaşılabilir olmasını sağlamaya yönelik gereklilikleri içerebilir, ancak bunlarla sınırlı değildir.

5. Taraflar, avukatların müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilmeleri nedeniyle olumsuz sonuçlara maruz kalmamalarını temin eder. Bu madde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ve iç hukuk tarafından korunan ifade özgürlüğüne halel gelmeksizin uygulanır.

Madde 7 – İfade Özgürlüğü

1. Taraflar, avukatların müvekkillerinin davalarıyla ilgili konularda kamuoyunu bilgilendirme hakkını, yalnızca kanunla öngörülen ve mesleki sorumluluklardan, adaletin işleyişinin gereklerinden ve özel hayata saygıdan kaynaklanan ve demokratik bir toplumda gerekli olan kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla temin eder.

2. Taraflar, bireysel veya kolektif olarak avukatların ve meslek kuruluşlarının hukukun üstünlüğünü ve buna bağlılığı teşvik etme; yürürlükte bulunan veya teklif edilen düzenlemeleri ve yargı kararlarının esası, yorumlanması ve uygulanması ile adaletin idaresi ve adalete erişimin, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması hakkındaki kamusal tartışmalara katılma; ve bu konularla ilgili reform önerilerinde bulunma haklarını temin eder.

Madde 8 – Disiplin

1. Taraflar, avukatlara disiplin cezası verilmesine ilişkin sebeplerin, yalnızca kanunla öngörülen ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerle tutarlı olan mesleki davranış standartlarına dayanmasını temin eder.

2. Taraflar, avukatlar aleyhindeki disiplin kovuşturmalarının,

a. Şu makamlardan birinin önüne getirilmesini;

i. bir meslek kuruluşu tarafından kurulan bağımsız ve tarafsız bir disiplin komitesi,
ii. bağımsız ve tarafsız bir makam veya
iii. kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii;

b. Hızlı bir şekilde işleme konulmasını;
c. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 6’ncı maddesi uyarınca adil yargılanma gerekliliklerine uygun olarak ve kendi seçtikleri bir avukat tarafından tavsiye ya da yardım alma veya temsil edilme hakkına sahip olarak sürdürülmesini;
d. Kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme veya yargı mercii önünde itiraza tâbi olmasını temin eder.

3. Taraflar, avukatlara uygulanan disiplin yaptırımlarının kanunilik, ayrımcılık yapmama ve orantılılık ilkelerine uygun olmasını temin eder. Mesleği icra hakkına ilişkin herhangi bir yasak, yalnızca mesleki standartların en ciddi ihlalleri için uygulanmalıdır.

Madde 9 – Koruyucu Tedbirler

1. Taraflar, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması veya kovuşturulması yahut başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tabi olmak kaydıyla, avukatların;

a. Özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları durumunda kendi seçtikleri bir avukata erişebilmelerini,
b. Meslek kuruluşlarının bir temsilcisini, özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları, bunun yasal dayanağı ve tutuldukları yer hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirebilmelerini;
c. Aşağıdaki durumlarda bağımsız bir avukatın veya meslek kuruluşu temsilcinin hazır bulunmasını:

i. hukuki, cezai veya idari bir soruşturma veya sürecin parçası olarak kendilerinin veya mesleki faaliyetleri için kullandıkları herhangi bir bina, araç veya cihazın aranması; veya
ii.mesleki faaliyetleri için kullandıkları belgelere, diğer verilere ve her türlü ekipmana el konulması veya kopyalanması;

belge veya verilerin arama veya el koyma işlemini gerçekleştirenler tarafından incelenmeyeceği durumlar hariç olmak üzere;

d. Özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında ve aramalara veya belgelere el konulmasına veya kopyalanmasına tâbi tutulmadan önce bu paragrafın a, b ve c bentlerindeki hakları konusunda bilgilendirilmelerini temin eder.

2. Taraflar, mesleğin gözetim ve denetimi uyarınca incelemeler veya diğer tedbirler uygulanırken uygun güvencelerin varlığını ve bunlara uyulmasını temin eder.

3. Taraflar, meslek kuruluşlarının, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması veya başkalarının haklarının korunması için gerekli olan kısıtlamalara tâbi olarak, aşağıdakiler de dahil olmak üzere, bu Sözleşme’de belirtilen hakları koruyabilmelerini temin eder:

a. İlgili avukatların talep etmesi halinde, temsilcileri aracılığıyla, özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin avukatlarına fiilen erişebilmek,
b. Kolluk kuvvetlerinin haberdar olduğu, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle saldırıya uğradığını veya öldürüldüğünü düşünmek için gerekçelerin bulunduğu ve bu olayların başka bir şekilde kamuoyuna duyurulmadığı ve avukatların kendilerini bilgilendirecek durumda olmadıkları durumlarda, bu durumlar hakkında gereksiz gecikme olmaksızın bilgilendirilmek,
c. Mesleki faaliyetleri nedeniyle olduğunu düşünmek için gerekçelerin bulunduğu durumlarda, avukatlara karşı açılan davalarda duruşmalara katılma imkanına sahip olmak.

4. Taraflar,

a. Avukatların ve meslek kuruluşlarının mesleki faaliyetlerini yürütebilmelerini ve bu Sözleşme’nin 7’nci maddesi kapsamındaki haklarını aşağıdaki durumların hedef olmaksızın kullanabilmelerini temin eder:

i. her türlü fiziksel saldırı, tehdit, taciz veya gözdağı; veya
ii. herhangi bir uygunsuz engelleme veya müdahale.

b. Bu paragrafın a bendinde belirtilen davranışlarda bulunmaktan kaçınır; ve
c. Bu fıkranın a bendinde belirtilen davranışların suç teşkil edebileceğini düşünmek için bir gerekçe varsa, bu davranışların ortaya çıkmasıyla ilgili etkili bir soruşturma yürütür.

5. Taraflar, meslek kuruluşlarının bağımsızlığını ve kendi kendini yönetme niteliğini zayıflatacak herhangi bir tedbir almaktan veya herhangi bir uygulamayı desteklemekten kaçınır.

Bölüm III – İzleme Mekanizması
Madde 10 – Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Uzmanlar Grubu

1. Tarafların bu Sözleşme’yi tatbiki Avukatlık Mesleğinin Korunması Uzmanlar Grubu (bundan böyle GRAVO – Group of Experts on the Protection of the Profession of Lawyer – olarak anılacaktır) tarafından izlenir.

2. GRAVO en az sekiz ve en fazla on iki üyeden oluşur. Üyeleri, bu Sözleşme’nin 11’inci maddesi ile kurulan Taraflar Komitesi tarafından, Taraflarca kendi yurttaşları arasından gösterilen adaylar esas alınarak dört yıllık bir görev süresi için, bir kez yenilenebilecek şekilde seçilir.

3. Sekiz üyenin ilk seçimi bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden bir yıl içinde yapılır.

İlave dört üyenin seçini, Sözleşme’nin yirmi beşinci Taraf tarafından onaylanmasını veya katılımını takiben yapılır.

4. GRAVO üyelerinin seçimi aşağıdaki ilkelere dayanır:

a. Üyeler, yüksek ahlaki karaktere sahip ve bu Sözleşme kapsamındaki alanlarda mesleki deneyim sahibi kişiler arasından şeffaf bir usule göre seçilir;
b. GRAVO’nun herhangi iki üyesi aynı Devletin vatandaşı olamaz;
c. Üyeler farklı hukuk sistemlerini temsil eder;
d. GRAVO’nun oluşumunda cinsiyet ve coğrafi denge sağlanır;
e. Üyeler bireysel sıfatlarıyla görev yaparlar; görevlerini yerine getirirken bağımsız ve tarafsız davranmaya ve görevlerini etkin bir şekilde yerine getirmeye hazır bulunurlar.

5. GRAVO üyelerinin seçim usulü, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Taraflara danışıldıktan ve oybirliğiyle rızaları alındıktan sonra, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden altı aylık bir süre içinde belirlenir.

6. GRAVO kendi usul kurallarını kabul eder.

7. GRAVO üyeleri ve bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinde belirtilen ülke ziyaretlerini gerçekleştiren heyetlerin diğer üyeleri, bu Sözleşme’nin ekinde belirtilen ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.

Madde 11 – Taraflar Komitesi

1. Taraflar Komitesi bu Sözleşme’nin Taraflarının temsilcilerinden oluşur ve Taraflar Komitesinin oluşumunda cinsiyet dengesi sağlanmaya çalışılır.

2. Taraflar Komitesi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplanır. İlk toplantısı bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde yapılır. Daha sonra Tarafların üçte birinin, Taraflar Komitesi Başkanı’nın veya Genel Sekreterin talebi üzerine toplanır.

3. Taraflar Komitesi kendi usul kurallarını kabul eder.

Madde 12 – Usul

1. Değerlendirme usulleri turlara ayrılır. Tarafların uygulamalarının değerlendirilmesi usulüne temel teşkil edebilecek anketler gibi bu usulün yürütülebileceği kapsamı ve uygun araçları GRAVO tanımlar.

2. GRAVO, ilgili Taraf’tan Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alır. Ayrıca, hükümet dışı kuruluş ve sivil toplumdan, meslek kuruluşlarından ve insan haklarının korunmasına yönelik ulusal kurumlardan da Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin bilgi alabilir. GRAVO ayrıca, bu Sözleşme’nin kapsamına giren alanlarda, diğer Avrupa Konseyi belgeleri ve organlarının yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası örgütlerden elde edilen bilgileri de dikkate alır.

3. GRAVO, ulusal makamlarla iş birliği içinde ve gerektiğinde bağımsız ulusal uzmanların yardımıyla, elde edilen bilgilerin yetersiz olması ve güvenilir bilgi elde etmenin başka uygun yollarının bulunmaması halinde veya bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında öngörülen durumlarda ülke ziyaretleri düzenleyebilir. Ziyaretler ikincil niteliktedir ve GRAVO’nun bilginin yetersiz olduğuna karar verdiği alanlarla ve bu Sözleşme’nin 13’üncü maddesinin ikinci paragrafında belirtilen durumlarla sınırlıdır.

4. Ziyaretler GRAVO heyeti tarafından gerçekleştirilir. Ziyaretler sırasında heyete belirli alanlardaki uzmanlar yardımcı olabilir. Ziyaretler sırasında heyet:

i. İlgili iç hukuk alanında seyahat özgürlüğünden yararlanmalıdır;
ii. Devlet yetkilileriyle temas kurabilmelidir;
iii. Görüşmek istediği kişilerle özel olarak görüşmeleri engellenmemelidir;
iv. Ülke ziyareti ile ilgili materyallere erişime sahip olmalıdır.

5. GRAVO, değerlendirmenin dayandığı hükümlerin uygulanmasına ilişkin analizinin yanı sıra ilgili Taraf’ın tespit edilen sorunları nasıl ele alabileceğine ilişkin öneri ve tekliflerini içeren bir taslak rapor hazırlar. Taslak rapor, değerlendirmeye tâbi tutulan Taraf’a görüşlerini bildirmesi için iletilir. GRAVO, nihai raporu kabul ederken bu yorumları dikkate alır.

6. GRAVO, alınan tüm bilgilere ve ilgili Taraf’ın yorumlarına dayanarak, Taraf’ın bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için aldığı tedbirlere ilişkin raporunu ve sonuçlarını kabul eder. Bu rapor ve sonuçlar ilgili Taraf’a ve Taraflar Komitesine gönderilir. GRAVO’nun raporu ve vardığı sonuçlar, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

7. Taraflar Komitesi, bu maddendin 1 ilâ 6’ncı paragraflarındaki usule halel gelmeksizin, GRAVO’nun rapor ve sonuçlarına dayanarak, ilgili Taraf’a yönelik aşağıdaki nitelikteki tavsiyeleri kabul edebilir:

a. Gerekli olması durumunda bunların uygulanmasına ilişkin bir tarih belirlemek suretiyle, GRAVO’nun sonuçlarının uygulanması için alınması gereken tedbirlere ilişkin olanlar ve
b. Bu Sözleşme’nin düzgün bir şekilde uygulanması için Taraf ile iş birliğini teşvik etmeyi amaçlayanlar.

Madde 13 – Acil Durum Usulü

1. GRAVO, Sözleşme’nin ciddi ihlallerini önlemek veya bunların boyutunu veya sayısını önlemek yahut sınırlandırmak için sorunların acil müdahaleyi gerektirdiğini gösteren güvenilir bilgiler alırsa, ilgili Taraf’tan, bu tür ihlalleri önlemek için alınan tedbirlere ilişkin özel bir raporun ivedilikle sunulmasını talep edebilir.

2. İlgili Tarafça sunulan bilgiler ve mevcut diğer güvenilir bilgiler dikkate alınarak, GRAVO bir veya birden fazla üyesini bir inceleme yapmak ve bulguları GRAVO’ya ivedilikle rapor etmek üzere görevlendirebilir. Gerektiğinde ve ilgili Taraf’ın rızasıyla, bu inceleme Taraf’ın topraklarına yapılacak bir ziyareti de içerebilir.

3. GRAVO, bu maddenin ikinci paragrafında belirtilen incelemenin bulgularını inceledikten sonra, bu bulguları ilgili Taraf’a ve uygun olduğu durumlarda Taraflar Komitesine, Bakanlar Komitesine ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine, yorun ve tavsiyeleriyle birlikte iletir. GRAVO’nun raporu ve sonuçları, ilgili Taraf’ın yorumlarıyla birlikte, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklanır.

Madde 14 – Mütalaalar

GRAVO, uygun olduğu durumlarda, bu Sözleşme’nin uygulanmasına ilişkin mütalaaları kabul edebilir.

Madde 15 – Diğer Organlarla İlişki

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Parlamenterler Meclisi, bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında
düzenli olarak bilgilendirilir.

Bölüm IV – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki
Madde 16 – Diğer Uluslararası Belgelerle İlişki

1. Bu Sözleşme, Tarafların taraf oldukları veya olacakları, bu Sözleşme kapsamında düzenlenen konulara ilişkin hükümler içeren ve avukatların mesleklerini serbestçe icra etme hakkına daha geniş bir koruna sağlayan diğer uluslararası belgelerden kaynaklanan hak ve yükümlülükleri etkilemez.

2. Bu Sözleşme’nin Tarafları, Sözleşme’de düzenlenen konulara ilişkin hükümleri tamamlamak, güçlendirmek veya içerdikleri ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla birbirleriyle ikili veya çok taraflı anlaşmalar yapabilir.

Bölüm V – Nihai hükümler
Madde 17 – İmza ve Yürürlük

1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi üye devletleri, Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletler ve Avrupa Birliğinin imzasına açıktır.

2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul veya uygun bulmaya tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3. Bu Sözleşme, en az altısı Avrupa Konseyi üye Devletleri olmak üzere, sekiz imzacının önceki paragrafta belirtilen hükümler uyarınca Sözleşme ile bağlı olma iradelerini bildirdikleri tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

 4. Sözleşme ile bağlı olma iradesini daha sonra bildiren herhangi bir imzacı bakımından bu Sözleşme, onay, kabul veya uygun bulma belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 18 – Sözleşmeye Katılım

1. Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinin ardından, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye Tarafların görüşünü ve oybirliği ile onaylarını aldıktan sonra, Sözleşme’nin hazırlanmasında yer almamış herhangi bir Avrupa Konseyi üyesi olmayan Devleti, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 20.d maddesinde öngörüldüğü üzere çoğunluk kararı ve Bakanlar Komitesi’ne üye olma yetkisine sahip Taraf Devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile bu Sözleşme’ye katılmaya davet edebilir.

2. Katılım aşamasındaki herhangi bir Devlet bakımından, Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesinden sonra üç aylık sürenin sona erdiği ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraflar, GRAVO ve Taraflar Komitesinin faaliyetlerine, Bakanlar Komitesi tarafından belirlenen usullere göre katkıda bulunur.

Madde 19 – Bölgesel Uygulama

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, bu Sözleşme’nin uygulanacağı bölge ya da bölgeleri belirtebilir.

2. Taraflardan herhangi biri, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’nin uygulanmasını kendi sorumluluğunda olan ya da adına taahhütlerde bulunma yetkisine sahip olduğu başka bir bölgeye genişletebilir. Bu tür bir bölge bakımından, Sözleşme, Genel Sekreter’in bu beyanı aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf kapsamında yapılan herhangi bir beyan, belirtilen herhangi bir bölge bakımından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapılan bir bildirimle geri çekilebilir. Bu geri çekme, Genel Sekreter’in bu bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 20 – Beyanlar

1. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, 3’üncü maddenin a bendinin amaçları doğrultusunda bu Sözleşme’nin kapsamına giren mesleki unvanları bildirir. Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir. Bu beyan ve ilgili değişiklikler, Sözleşme’nin amacını ve sağladığı korumayı zayıflatamaz.

2. Bu Sözleşme’nin her bir Taraf Devleti, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, “kamu makamları” tanımına aşağıdaki organlardan bir veya daha fazlasının dahil olduğunu beyan edebilir:

i. Diğer faaliyetleri açısından yasama organları;
ii. Diğer faaliyetleri açısından yargı makamları;
iii. Ulusal hukuka göre kamu işlevlerini yerine getiren ya da kamu fonlarıyla faaliyet gösteren gerçek veya tüzel kişiler.

Bu beyan daha sonra aynı şekilde değiştirilebilir.

Madde 21 – Çekinceler

1. Herhangi bir Devlet veya Avrupa Birliği, imza sırasında ya da onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bir beyan yoluyla, bu Sözleşme’de yer alan Madde 2 paragraf 3’ün b bendi bakımından 6’ncı Maddede belirtilen hükümleri uygulamama veya yalnızca özel durum ve koşullarda uygulama hakkını saklı tuttuğunu beyan edebilir.

Sözleşmenin hükümleri ile ilgili herhangi diğer bir çekince koyulamaz.

2. Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben yapacağı bir beyanla çekincesini tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu beyan, Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerli olur.

Madde 22 – Sözleşme’de Değişiklik

1. Taraflardan biri tarafından Sözleşme’ye ilişkin sunulan herhangi bir değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilir ve Genel Sekreter tarafından Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlete, Taraf Devlete, Avrupa Birliğine ve 18’inci maddenin birinci paragrafı uyarınca Sözleşme’ye katılmaya davet edilen herhangi bir Devlet’e iletilir.

2. Taraflardan biri tarafından teklif edilen herhangi bir değişiklik Taraflar Komitesine iletilir; Taraflar Komitesi ise teklif edilen değişikliğe ilişkin görüşünü Bakanlar Komitesi’ne sunar.

3. Bakanlar Komitesi, önerilen değişikliği ve Taraflar Komitesi’nin görüşünü değerlendirir ve üye olmayan Taraf Devletler ile istişareden sonra bu değişikliği kabul edebilir.

4. Bakanlar Komitesi tarafından bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişikliğin metni, kabul edilmek üzere Taraf Devletlere iletilir.

5. Bu maddenin üçüncü paragrafı uyarınca kabul edilen herhangi bir değişiklik, Tarafların tamamının ilgili değişikliği kabul ettiklerini Genel Sekreter’e bildirdikleri tarihten sonraki bir aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 23 – Sözleşmeden Çekilme

1. Taraflardan herhangi biri, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunarak bu Sözleşme’den çekilebilir.

2. Çekilme, Genel Sekreter’in bildirimi aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin sona ermesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 24 – Bildirimler

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri; Avrupa Konseyi üye Devletlerine, hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlere, her bir imzacı Devlet’e, Taraf Devlet’e, Avrupa Birliği’ne ve 18’inci madde uyarınca bu Sözleşme’ye katılmaya davet edilen her Devlete aşağıdaki hususları bildirir:

a. Herhangi bir imza;
b. Herhangi bir onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdii;
c. Bu Sözleşme’nin 17 ve 18’inci maddeler uyarınca yürürlüğe giriş tarihi;
d. 22’nci maddeye uygun olarak kabul edilen herhangi bir değişiklik ve bu değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi;
e. 20’nci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir beyan;
f. 21’inci maddeye uygun olarak yapılan herhangi bir çekilme veya çekince,
g. 23’üncü madde hükümleri uyarınca yapılan sözleşmeden çekilme;
h. Bu Sözleşme’ye İlişkin herhangi diğer bir eylem, bildirim veya iletişim.

Ek – Ayrıcalık ve Dokunulmazlıklar (Madde 10)

1. Bu ek, bu Sözleşme’nin 10’uncu maddesinde bahsedilen GRAVO üyeleri ile ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine uygulanır. Bu ekin amaçları doğrultusunda, “ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri” ifadesi, bu Sözleşme’nin 12’nci maddesinin üçüncü ve dördüncü paragraflarında belirtilen bağımsız ulusal uzmanlar ve bilirkişiler, Avrupa Konseyi personeli ve GRAVO’ya ülke ziyaretlerinde eşlik eden Avrupa Konseyi tarafından görevlendirilmiş tercümanları kapsar.

2. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, ülke ziyaretlerinin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, takip işlemleri ve bu görevlerle bağlantılı seyahatler sırasında aşağıdaki ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanır:

a. Kişisel tutuklama veya gözaltı ve kişisel bagajlarına el konulmasına karşı dokunulmazlık, ayrıca resmî görevleri kapsamında söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tüm eylemlerle ilgili her türlü hukuki sürece karşı dokunulmazlık;
b. İkamet ettikleri ülkeden çıkış ve dönüşlerinde ve görevlerini ifa ettikleri ülkeye giriş ve çıkışlarında seyahat özgürlüklerine ilişkin her türlü kısıtlamadan muafiyet ve görevlerinin ifası sırasında ziyaret ettikleri ya da geçiş yaptıkları ülkelerde yabancı kayıt prosedürlerinden muafiyet.

3. Görevlerini yerine getirmek amacıyla seyahat eden GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, gümrük ve döviz kontrolü konularında, geçici resmî görevle bulunan yabancı hükümet temsilcilerine tanınan imkanlardan yararlanır.

4. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri tarafından taşınan, bu Sözleşme’nin uygulanmasının değerlendirilmesine ilişkin belgeler dokunulmazdır. GRAVO’nun resmî yazışmalarına ya da GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerinin resmî iletişimlerine hiçbir kısıtlama veya sansür uygulanmaz.

5. GRAVO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerine, görevlerini yerine getirirken tan bir ifade özgürlüğü ve tan bağımsızlık sağlanması iççin, görevlerini yerine getirirken söyledikleri sözler, yazdıkları metinler ve gerçekleştirdikleri tün eylemlerle ilgili hukuki süreç dokunulmazlıkları, bu kişiler artık bu görevlerde bulunmasalar bile devam eder.

6. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilere tanınan ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar, bu kişilerin kişisel çıkarları için değil, GRAVO’nun bağımsız görevlerini yerine getirmesi amacıyla sağlanmıştır. Bu ekin birinci paragrafında belirtilen kişilerin dokunulmazlıklarının feragati, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından, Genel Sekreterin bu dokunulmazlıkların adaletin işleyişine engel olacağına ve GRAVO’nun çıkarlarına halel getirmeksizin kaldırılabileceğine kanaat getirdiği durumlarda yapılır.

Reis Bey

0

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmış, tiyatro eseri olarak sahnelenmiş ve 2 Mart 1990 tarihinde sinema eseri olarak sahneye konulmuştur. Hukuk Filmleri kategorisinde Türk yapımı bir başyapıt olarak sinema tarihine geçmiştir. Başrolde Haluk Kurtoğlu rol almıştır.

Reis Bey, görevinde hiç taviz vermeyen, kanunlara son derece bağlı ve kararlarında acımasız bir yargıçtır. Sanıkların suçlu olduğuna kanaat getirirse, onları idam sehpasına göndermekten çekinmeyen kahramanımızın hayatı trajik bir şekilde değişecek, idam sehpasına gönderdiği bir katil zanlısı yaşamını alt üst edecektir.

Tüm deliller, mahkemeye gelen zanlının suçlu olduğunu göstermektedir ve Reis Bey, onu hiç çekinmeden idama  mahkum ettirecektir.

Tüm deliller, annesini öldürmekle suçlanan sanığın suçlu olduğunu göstermektedir. Sanık, suç işlemediğini ısrarla söylese ve yargıçtan sürekli ”merhamet” istese de kurtulamayacaktır. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uygulanmamış, sanığın cinayet anında başka bir yerde olduğuna şahitlik edecek tanık dinlenmemiş, peşin hükümlü bir yargılama yapılmıştır.

Reis Bey, birey yerine toplumu düşünmekte ve onu korumaya çalışmaktadır. Onun için korunması gereken toplumdur; toplumu korumak için sert önlemler almak zaruridir.

İdamdan sonra sanığın suçsuz olduğu anlaşılmış, gerçek suçlu ortaya çıkmış, suçunu itiraf etmiştir. Asıl suçlunun başka biri olduğu anlaşıldıktan sonra hakimin yaşadığı ruhsal değişim bambaşka bir hal almıştır. Bu sırada görevi bırakan Reis Bey, bütün yaşam felsefesini değiştirmiş, artık hayatını merhamet duygusunun yaygınlaşmasına adamıştır. Belalı insanların bulunduğu bir kahvede insanlara merhameti anlatmakta, kötülük saçan insanlara iyiliği hatırlatma görevi üstlenmektedir.

Herkes, bu eski yargıca büyük bir saygı göstermektedir. Bir gün, bir polis baskını sırasında kahvehanede bulunanlardan biri, polise yakalanmamak için yanındaki uyuşturucuyu emekli yargıcın cebine saklamış ve eski ceberut hakim suçüstü halinde polise yakalanmıştır.

Reis Bey, yıllarca hakim koltuğunda tüm haşmetiyle oturduğu ve etrafa korku saldığı mahkeme salonunda, bir iftira sonucu artık sanık olarak yer alacak fakat adil bir şekilde yargılanacaktır.

Vizyon Tarihi :02 Mart 1990
Yapımı            :1988 – Türkiye
Tür                  :Dram ,  Politik
Süre                :80 Dak.
Yönetmen      :Mesut Uçakan
Oyuncular      :Sümer Tilmaç ,  Bülent Polat ,  Nihat Nikerel ,  Ümit Acar , Murat Soydan
Senaryo        :Mesut Uçakan
Yapımcı        :Ali Moroğlu

Gerçek katilin suçunu itiraf ettiği sorgu sahnesi

Reis Bey’den adalet ve hukukla ilgili replikler

“Ceza felsefesinde bir görüş vardır: Bir masuma kıymaktansa, bin cürümlüyü cezasız bırakmak yeğdir. Ben de diyorum ki, cemiyette bir ferdi korumak için, bin kişiye bu gömleği giydirmekten kaçınmamalıdır. O bir kişi, bütün bir cemiyettir.”

Kanunu, bir şey ortadan kalksınyapılamaz olsun diye değilbizim başka türlü yaptığımızı, bazıları bu türlü yapmasın diye çıkarıyoruz.”

“Ümit kalmayınca telaş da biter.”

“Bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar!” ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!”

“Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben… Yapamadıklarımın, işlemediklerimin de suçlusu…”

“Gözyaşı suçun rengini soldurmaz.”

‘Herkes başucuna “Suçlu benim, herkes suçsuz.” levhasını asmalıdır.’

“Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”

“Bir adam yalan söyleyebilir; fakat yalan sayıklayamaz.”

“-Merhamet suç mu efendim?

-Hem de idamlık…”

“Merhamet! Ağızların iğrenç sakızı!”

“Hiçbir makam âdi değildir; âdi olan, insanlar..”

“Affı anlayınca kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz.”

“Boş toprakta define aranırcasına suçlu aranmaz, ancak meydana çıkarsa görülür.”

“…En merhametsiz ceza ölçülerinin kurtarabileceği çürük bir cemiyette, paltosunun astarında esrar bulunmuş bir insanı temize çıkaramam. Bu yüzden bütün karşı delilleri reddediyor ve onu mahkûm ediyorum. Mahkûm ettiğim, o değil, mücerret fiildir. Ferde verdiğim ceza isabetsiz olabilir; cemiyete aradığım deva, isabetlidir. Varsın, bir kötünün bürünmesi ihtimali olan masumluk maskesini kullanılmaz hale getirmek için bin masum feda edilsin.”

Her sanığı, suçu sabit oluncaya kadar masum kabul etmeğe mecbur değil misiniz? Hangi msum, masumluğunu ispat için suçluyu bulmakla mükellef tutulabilir?” 

Reis Bey, emeklilik sonrası kumarhanedekilere nasihat ediyor