Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Étienne de La Boétie

0

Étienne de La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesindeki Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı.

1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı, Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi.

1562’de, ölümünden bir yıl önce, Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını yazdı. Bu eser, dönemin siyasi hareketlerine derin analizler içermektedir.

Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir.

Bir Rönesans dönemi insanı olan La Boétie, daha 33 yaşına basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüş, kısacık yaşam sürmüştür.  Ölüm döşeğinde söylediği rivayet edilen sözler nedeniyle bazı araştırmacılar La Boétie’nin aslında Marrano (dışarıdan Katolik görünen, kökeni Yahudi) olabileceğini öne sürmüşlerdir.

Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570 yılında Montaigne tarafından yayımlanmıştır.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

En önemli eseri olan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur. Bu büyük eseri Boétie, tahminen 1550’de yazmıştır. 1579’da gizlice basılan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmekte; iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.

Kitabın Türkçe baskısı birçok yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.

Otorite Eleştirisi: La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”de, insanların baskıcı yönetimlere nasıl boyun eğdiğini sorgulamaktadır. Ona göre insanlar, aslında özgürlükten çok baskıya alışarak gönüllü bir şekilde köleleşmektedir. Bu fikir, modern politik düşüncenin temel taşlarından biri olarak kabul edilmektedir.  Bireylerin iktidara karşı pasif kabulünü ise ağır bir şekilde eleştirmektedir.

Étienne de La Boétie ve Bıraktığı Miras
  1. Arkadaşı Montaigne: La Boétie’nin en yakın arkadaşlarından biri ünlü denemeci Michel de Montaigne’dir. Montaigne, La Boétie’nin ölümü üzerine büyük bir üzüntü yaşamış ve onun hakkında övgü dolu yazılar yazmıştır. Bu dostluk, edebiyat tarihinin en ünlü entelektüel bağlarından biri olarak anılmaktadır.
  2. Erken Ölüm: La Boétie, henüz 32 yaşındayken, muhtemelen bir salgın hastalık sonucu hayatını kaybetmiştir. Genç yaşta ölmesine rağmen düşünceleri, özellikle anarşist ve özgürlükçü hareketler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.
  3. Anarşizmin Öncülerinden: La Boétie’nin düşünceleri, sonraki yüzyıllarda anarşist düşünceyle ilişkilendirilmiştir. Devletin baskıcı doğasına dair eleştirileri, bireysel özgürlük ve otoritenin sorgulanması gibi anarşist hareketlerin temel unsurlarıyla uyumludur.
  4. Siyaset Felsefesinde Özgünlüğü: Otoritenin varlığını sadece zorbalık ya da baskı yoluyla değil, gönüllü rıza sayesinde sürdürdüğünü öne sürmesi, zamanının ötesinde bir politik analiz olarak kabul edilmektedir. Bu analiz, modern siyaset biliminde otoritenin meşruiyetini tartışan çalışmalara ilham vermiştir.

La Boétie’nin kısa yaşamına rağmen siyaset felsefesine katkıları, özgürlük, bireysel irade ve devlet üzerine derin sorgulamalara yol açmıştır.

Ertuğrul Kürkçü Savunması – 2017

0
Ertuğrul Kürkçü

Ertuğrul Kürkçü

SAVUNMA METNİ 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 21 Mayıs 2016’da kendisine karşı gerçekleştirdiği darbenin sonucu olarak mahkemenizin önündeyim.

TBMM, partim Halkların Demokratik Partisi(HDP) dışındaki üç partiye mensup 367 üyenin oylarıyla anayasanın milletvekili dokunulmazlığını güvence altına alan 83. Maddesi’nde geçici bir değişiklik gerçekleştirdi; dokunulmazlıkları sürdüğü halde milletvekillerinin geçmişte işlendiği iddia edilen suçlardan ötürü yargılanabilmesi yolunu açtı. Böylelikle TBMM kendi üyelerinin çalışmalarını, kolluk gücünün, Cumhuriyet Savcılıklarının ve mahkemelerin vesayeti altına soktu. Başka bir ifadeyle yasama organı kendi elleriyle kendi egemenliğine son verdi. Bu Anayasa’nın kuvvetler ayrımı ilkesini ortadan kaldıran bir darbedir. Bütün sonuçları itibariyle gayri meşrudur.

TBMM’deki faşizme karşı biricik meşru direniş odağı, özgürlük mücadelesinin öncü gücü olan partimizi siyaseten bertaraf etmek üzere girişilmiş olan bu darbenin nedeni HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde dünyanın en antidemokratik seçim barajını yıkması, AKP’nin tek parti hükümeti ve Erdoğan’ın “Başkanlık” umudunu seçim sandıklarına gömerken halklarımızı kendi kaderinin sahibi kılmasıydı. Bu seçimleri bir “Başkanlık” referandumuna dönüştüren bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. Türkiye’ye meydan okuyan Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla verilen yanıt HDP’yi yakın tarihimizin en geniş demokrasi, emek ve barış blokunun ortak arzusunun tercümanı konumuna yükseltti. Partimizin ve Eş Genel Başkanlarımız ile milletvekillerimizin Sarayın hedefi haline gelmesinin biricik nedeni buydu.

Ne yazık ki, 1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında oluşan TBMM çoğunluğu, Kürt sorununa barışçı bir çözüm için süregiden müzakerelerin Erdoğan’ın buyruklarıyla sona erdirilmesi ve çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ülkeye egemen olan güvenlikçi yaklaşıma teslim oldu. TBMM özel savaşın bir cephesi haline gelmeyi kabullendi. TBMM çoğunluğu özellikle HDP milletvekillerini yargı baskısı altına alma gayreti içinde yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi yıktı. TBMM’yi yürütme ve yargı vesayeti altına sokarak diğer partilerden de yüz elli dolayında milletvekili için yargı yolunu açtı. Bugün burada bulunuşumun biricik nedeni budur. Eş Genel Başkanlarımız ve milletvekillerimiz neden hapisteyse, neden yargılanıyorlarsa ben de onun için mahkemeniz önündeyim. Burada bulunuşumun nedeni sanık, ya da şüpheli olmam değil, HDP milletvekili olmam, ırkçılığa, sömürgeciliğe, faşizme, istibdada, mezhepçiliğe, kişi ve sülale egemenliğine karşı, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi ve insan hakları için verdiğimiz mücadeledir; bu mücadelenin halkta uyandırdığı sempati ve Saray’da hakimiyetin elden gittiğine dair yol açtığı derin kaygılardır.

Usulüne göre işleyen bir yargı süreci içinde bir anlam taşıması mümkün olan “sanık” veya “şüpheli” kavramları dokunulmazlık sahibi bir TBMM üyesi, ve uluslararası dokunulmazlık sahibi bir AKPM üyesi için yok hükmündedir.

Şu an bir mahkeme önüne çıkarılmış olmam bile siyasi sonuçları itibarıyla bir istibdat rejimine, bir faşist diktatörlüğe özgü bir uygulamadır. Ancak, bu sadece TBMM’yi ve onun bir üyesi olarak beni olumsuz etkileyen bir sonuç değil. Mahkemeler de, örneğin şimdi burada gerçekleştirmekle yükümlü kılındıkları bu tür yargılamalar dolayısıyla kaçınılmaz olarak herhangi bir yasa ile belirlenmemiş bir diktatoryal sürecin parçası haline geliyorlar.

Bu yargılamanın dayandırıldığı geçici anayasa değişikliği HDP milletvekillerini en kısa yoldan tutuklamaya sevk yolunu açmak için icat edilmiş Anayasaya karşı bir hileden ibaretti. Bu hilenin düzenleyicileri milletvekilli dokunulmazlıklarını belli bir tarihe kadar olan fezlekeler itibariyle geçici bir anayasa değişikliğiyle kaldırmayı ama dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekillerini bu değişikliğin gerçekleşmesinden bir saniye sonra yeniden dokunulmazlık sahibi kılmayı öngörmüşlerdi. Böylece haklarında “katalog suçlar”dan daha çok fezleke bulunan HDP milletvekillerine gözaltı, tutuklama, yargılama, mahkumiyet yolunu açıvereceklerini ama kendi dokunulmazlıklarının kaldırılması için oy da vermiş diğer milletvekillerinin dokunulmazlığın sağladığı bağışıklıklardan sanki hiçbir şey olmamış gibi yararlanmaya devam etmelerini güvenceye aldıklarını varsayıyorlardı. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz -veya hala- kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de -bu geçici anayasa değişikliğine “evet” diyen milletvekilleriyle birlikte- kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz veya hala kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de, bu geçici anayasa değişikliğine evet diyen milletvekilleriyle birlikte kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar.

Dokunulmazlık sahibi olan ve bu dokunulmazlığı an itibariyle TBMM tarafından kaldırılmış olmayan bu milletvekillerinden biri olarak mahkemenizin hakkımda aldığı “zorla getirme” kararı uyarınca karşınızdayım. İmdi, gerçek yaşamda “zamanda geriye yolculuk” diye bir kavram olmadığına göre, bu mahkemede yanıt aranması gereken birinci soru şudur: Mahkemeniz en üst norm olan Anayasa kuralları gereğince dokunulmazlık sahibi bir milletvekilini hangi yetkiyle ve nereden aldığı güçle yargılayacak, ve dokunulmazlık sahibi milletvekili hakkında zorla getirme kararının meşruiyetini neye dayandıracaktır?

Dahası, Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca iç hukuka üstünlüğü kayıt altına alınmış uluslararası antlaşma uyarınca yargılanması Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) iznini gerektiren bir AKPM üyesini nasıl yargılamaya girişecektir?

Görüldüğü gibi, bu geçici anayasa değişikliği sadece TBMM’nin egemenliğini icra eden milletvekillerini yürütme ve yargı vesayeti altına düşürmekle kalmıyor öte yandan yargıyı meşruiyeti kendinden menkul bir yargılama süreciyle baş başa bırakıyor, kolluğu meşruiyeti tartışmalı emirleri yerine getirmeye icbar ediyor, böylece aralarındaki anayasal bağlantılar kopmuş olan bütün kurumlar ister istemez birbirlerinin yetki ve güç alanlarına tecavüz etmeye ve hukuken meşruluğu tartışmalı adımlarla, gelecekte hukukun yeniden egemen olacağı günlerde her biri başlı başına yargı konusu olacak uygulamaların faili oluyorlar.

Mahkemeniz Anayasa’dan ve yasalardan aldığı güçle, TBMM’nin kendi kendisine karşı gerçekleştirdiği bir darbenin ürünü olan; hak, hukuk ve adalet ile hiçbir şekilde bağdaşması mümkün olmayan bu yargılamayı reddederek yargıya bu diktatoryal sürecin burgacından çıkabileceği bir örnek sunabilir, Türkiye’de hala yargıdan adalet beklenebileceğine dair bir umudun habercisi olabilir. Sizden bu davayı reddetmenizi diliyorum.

İddianamenin bu bağlamda önemli tek yanı “Aliağa Ceza İnfaz Kurumları” kampüsünde TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi bir milletvekili olarak, diğer komisyon üyeleriyle birlikte yürüttüğüm, her anı kamu denetimine açık ve Komisyon raporuna “muhalefet şerhi” olarak dercedilmiş görüşümün dahi yargı konusu yapılabildiğini açıkça ortaya koyan, TBMM’nin yukarıda ifade ettiğim şekilde yürütme ve yargı vesayeti altına sokulması görüşüne somutluk kazandıran bir örnek vaka olmasından ibarettir.

Eğer bu süreçte herşey usulüne uygun cereyan etmiş olsaydı bile, önünüzdeki iddianame CMK’nin açık bir ihlali olarak görülmeliydi. CMK Madde 160/2’ye göre “Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü” olmasına karşın, Savcılık, vekilimin sunduğu, esasen soruşturmayı bütünüyle geçersiz kılacak TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporunu görmezden gelerek, lehte hiçbir unsuru dikkate almayarak kendisini “suç imalatı”yla görevli saymıştır. Gerçekte “adalet peşinde” koşan bir Cumhuriyet Savcısından beklenecek şey, hak ihlallerini TBMM önünde raporlaştıran bir milletvekilini mahkum ettirmek için bin dereden su getirmesi değil, raporda ifade edilen tutuklu ve hükümlü hakları ihlallerinin faillerini yargı önüne çıkartması olabilirdi ancak.

TBMM üyesi bir milletvekili olarak TBMM çalışmalarımdan ötürü yargılanmam girişimi, yalnızca usulsüz ve mesnetsiz değildir aynı zamanda tutuklu ve hükümlü haklarını ihlali alışkanlık haline getirdikleri “Aliağa Ceza ve İnfaz Kurumları” raporunda Komisyon üyelerinin çoğunluğunca da doğrulanan ceza infaz kurumu görevlilerini cesaretlendirmekten, onları cezasızlık vaadiyle ödüllendirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

Her şeye karşın Anayasa’nın 83. Maddesi hala geçerlidir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.”

5 Eylül 2017

7 Ekim – Hukuk Takvimi 

0
7 Ekim – Hukuk Takvimi
1337 İngiltere Kralı III. Edward’ın, Fransa tahtında hak iddia etmesiyle 116 yıl sürecek Yüz Yıl Savaşları başladı.
 1728 Amerikalı hukukçu ve politikacı Ceaser Rodney, doğdu. (Ölümü: 25 Haziran 1784) Philadelphia Koleji şimdiki adıyla Pensilvanya Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1755’te Kent şehrine şerif seçildi ve üç yıl görev yaptı. Daha sonra çeşitli hukuk kurumlarında görev aldı. 1761-62 ile 1775-76 dönemleri boyunca eyalet meclisine temsilci olarak seçildi. Önemli zamanlarda oturumu yönetme hizmetlerinde bulundu. 15 Haziran 1775 günü Delaware eyaletinin Britanya meclisi ve kralından ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği toplantıyı yönetti. Amerikan Devrimi’nde, Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzaladı, Kıtasal Kongre’ye Delaware temsilcisi olarak katıldı ve bir süre Delaware başkanlığı yaptı. Kralcıları kontrol altında tutmak için bazı yasalar çıkardı. İngilizler ile ticareti engellemek için bağlılık yemini edilmesini bunu kabul etmeyenlerin ise mallarına el konulmasını sağladı.
1763

Kraliyet Bildirgesi, 7 Ekim 1763’te yayınlandı. İngiltere Kralı III. George tarafından yayımlanan bu bildiri, Amerika’da İngiliz kolonilerinin batıya doğru genişlemesini sınırlayan bir belgeydi. Bildiri, Kızılderili topraklarına müdahaleyi önlemek amacıyla çıkarıldı. İngiliz kolonistleri ile yerli halk arasında gerilimi azaltmayı hedefledi. : Yerli Amerikan kabilelerinin toprakları üzerindeki hakları kabul edilmiş, sömürgeciler ile yerli halklar arasındaki ilişkileri düzenlemiştir. İngiliz idaresi ve kontrolü için yeni bir çerçeve oluşturmuştur. Kraliyet Bildirgesi , Kanada’daki yerli halklar için önemini halen korumaktadır. 

1806 Karbon kağıdının patenti Birleşik Krallık’ta alındı.
1897

Rusya’daki komünist Yahudi işçilerin derneği Bund 7 Ekim tarihinde kuruldu. 

 1920

Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan Resmi Gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de yeniden kurulmuş, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlanmıştır. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde almıştır.

 1940

Hukukçu, siyasetçi ve yazar Nevzat Kösoğlu, doğdu. (Ölümü: 10 Ekim 2013)  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun oldu. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı başkanlığı görevini üstlendi. Ankara’da Babıalide Sabah adlı gazetede gazeteci olarak çalıştı. Avukatlık mesleğinin yanı sıra Söğüt Dergisini çıkardı ve Ötüken yayınevinin kurucularından oldu. 1974 senesinde genel sekreter yardımcısı olarak MHP’de resmen görev aldı. 1977’de aynı partiden Erzurum milletvekili olarak seçildi. 12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra 1.5 yıl hapishanede yattı. Çıktıktan sonra fiili siyasetle artık ilgilenmedi.

 1949  Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin Kurulması
7 Ekim 1949’da, Doğu Almanya’da Sovyet destekli bir yönetim kuruldu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Bu olay, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın bölünmesine neden oldu.
 1952 Barkodun patenti alındı.
 1952

Rus hukukçu, Rusya devlet başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin doğdu. Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden 1975’te mezun olan Putin, yüksek lisansını ekonomi alanında yaptı. Mezuniyetinin ardından, 1975’ten itibaren KGB’de çalışmaya başladı ve bir süre Almanya’da görev yaptı. Leningrad’a dönmesinin ardından da üniversite yönetiminde görev aldı. 1996’da Kremlin Sarayı Mülkiyet İdaresi Başkan Yardımcılığı’na atandı ve bu görevini 1997 yılına kadar sürdürdü. 1997 ve 1998’de Devlet Başkanlığı İdaresi Başkanlığı ile Devlet Başkanlığı Denetim İdaresi Başkanlığı görevlerini olarak yaptı. Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) başkanlığını yaparken, aynı zamanda, Sovyetler Birliği sonrasındaki yeni Rusya’nın politbürosu olarak da adlandırılan Rusya Güvenlik Konseyi’nin sekreterliği görevini yürüttü. 2000-2012 yılları arasında başbakanlık görevini üstlendi. Başbakanlığı döneminde İktidar partisi Birleşik Rusya’nın genel başkanlığı görevini yerine getirdi.

 1954

Türkiye Komünist Partisi Davası sonuçlandı. Aralarında Şefik Hüsnü Deymer, Mihri Belli ve Zeki Baştimar’ın da bulunduğu 131 kişi 2-10 yıl arası ağır hapis ve sürgün cezası aldı, 53 kişi beraat etti. Ahmed Arif 2 yıl hapis ve 8 ay Urfa’da sürgün cezasına mahkum oldu.

1960  Nijerya, Birleşmiş Milletler’e üye oldu.
 1962

1962 – Küba Füze Krizi

7 Ekim 1962’de, ABD ve Sovyetler Birliği arasında Küba Füze Krizi çıktı. Küba’daki Ekim Krizi ve Karayip Krizi olarak da bilinmektedir. Uluslararası hukuk ve diplomasi açısından tarihte önemli bir yeri bulunmaktadır. Kriz, Soğuk Savaş’ın tam ölçekli bir nükleer savaşa dönüşmeye en çok yaklaştığı tarihtir. 

 1970 Richard Nixon, Vietnam Savaşı’na son verecek beş maddelik barış önerisini açıkladı.
 1971 Umman Sultanlığı, Birleşmiş Milletler’e katıldı.
 1976

Danıştay, İçişleri Bakanı’nın Vedat Dalokay’ı görevden alma ve Ankara Valiliği’nin TÖB-DER’i kapatma kararlarını iptal etti.

 1977 SSCB’nin 3. Anayasası ilan edildi.
 1980

22 Eylül’de gözaltına alınan Zeynel Abidin Ceylan’ı işkenceyle öldürdüğü iddiasıyla komiser muavini Mustafa Haskırış hakkında dava açıldı.

 1980 Gözaltına alınan CHP Ankara eski Belediye Başkanı Ali Dinçer ve 5 belediye yöneticisi tutuklandı.
 1984

12 Eylül öncesinde bir bekçinin ölümünden dolayı 18 Ocak 1982’de ölüm cezasına çarptırılan, Dev-Yol hükümlüsü İlyas Has idam edildi. İlyas Has’ın mezarı 28 yıl sonra bulundu.

 1985
7 Ekim 1985 – Akdeniz’de Achille Lauro Olayı

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) bir kolu olan Filistinli militanlar, İtalyan yolcu gemisi Achille Lauro‘yu kaçırdılar. Olay, uluslararası deniz hukukunu ilgilendiren bir kriz olarak, ABD ve İtalya arasında hukuki anlaşmazlıklar doğurdu. ABD’nin, sorumluları yakalamak için yaptığı eylemler uluslararası hukuk çerçevesinde tartışmalara neden oldu.

 1986 Bülent Ecevit, hakkında açılan 31 soruşturma ve iki dava ile ilgili olarak 33 ifade verdi.
 1988

İstanbul Tuzla Köprüsünde polisin durdurduğu otomobildeki Fevzi Yalçın, Kemal Soğukpınar, İsmail Hakkı Adalı ve Reha Şen vurularak öldürüldü. Polis tarafından arabaya silahlar bırakılarak çatışma görüntüsü verilmek istendiği açıklandı. Davanın peşini bırakmayan ailenin başvurusu üzerine, AİHM tarafından  Yaşama hakkının ihlal edilmesi, adil yargılanma ve dava süreciyle ilgili şikayetleri haklı bulunarak, Türkiye’nin bu davadan yargılanması kabul edilir bulundu.

 1994

 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki 399. imam hatip okulu olan Bağcılar Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi’nin temel atma töreninde konuştu: ”Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortaya çıkan imam hatip ve normal okul ayrımını ortadan kaldıracağız.”

 1996 Vicdani retçi Osman Murat Ülke tutuklandı.
 2002

Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı başvuruda ‘Demokratik Halk Partisi’nin (DEHAP) örgütlenmesi eksik, mümkünse seçime sokmayın’ dedi. 

 2003

Britanya’da parlamentonun üst kanadı Lordlar Kamarası’na ilk defa siyah bir kadın başkan Valerie Amos seçildi. 

 2005

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, yazdığı makalede ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ ettiği gerekçesiyle Şişli Asliye Ceza Mahkemesi’nde altı ay hapse mahkum edildi. Bilirkişilerin, ‘…suç unsuru ve hakaret kastı yok’ raporu dikkate alınmadı. Mahkeme cezayı bir daha suç işlemez kanaatiyle erteledi. Hrant Dink, ‘AİHM dahil her yere başvuracağım. Tüm yargı mercileri aleyhimde karar verirse bu ülkeden giderim. Ben Türklerle yaşıyorum, onların yüzüne utanmadan bakabilmeliyim’ dedi.

 2005

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve Kurum’un Başkanı Muhammed el Baradey, 2005 yılı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Baradey, ödülünü 10 Ara 2005’te aldı.

 2006

Rusya’nın Çeçenya’da yürüttüğü savaşta insan hakları ihlalleri ve yolsuzlukları ortaya çıkaran araştırmacı gazeteci Anna Politkovskaya, 7 Ekim’de Moskova’da öldürüldü. ‘Kirli Savaş Çeçenya’da bir Rus muhabir, Putin’in Rusya’sı adlı kitapların yazarı olan Anna ‘Rus medyasının vicdanı’ olarak tanınıyordu.

 2009

10.Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ahmet Necdet Sezer’e karşı aday olmak için TBMM Başkanlığı’na giden MHP’li Sadi Somuncuoğlu’nu engellediğinden dolayı ‘şahsi hürriyeti tahdit’ suçundan aldığı 20 ay hapis cezası kesinleşen eski MHP milletvekili Cemal Enginyurt cezaevine konuldu.

 2013 Pakistan Yüksek Mahkemesi, yaklaşık 6 aydır ev hapsinde tutulan eski Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in kefaletle serbest bırakılmasına karar verdi.
2013 Sovyet hukukçu ve siyasetçi Yuri Mihayloviç Çurbanov yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Kasım 1936 -Ölümü: 7 Ekim 2013)  11 Kasım 1936’da doğdu. 1960’lı yıllarda Moskova Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1967’de Sovyet polis memuru olarak çalışmaya başladı. Önce yarbay daha sonra general rütbesine kadar yükseldi. Yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı. Çurbanov 7 Ekim 2013’te hayatını kaybetti.
2016 Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile yapılan barış anlaşması çabalarından ötürü sonlandırma çabaları nedeniyle 2016 yılı Nobel Barış Ödülü’nün sahibi oldu. Barış anlaşması, gerillalarla Kolombiya arasında süren 52 yıllık iç savaşı sona erdirmeyi amaçlayan önemli bir hukuki belgeydi.
2021 İngiliz hukukçu ve siyasetçi James Peter Brokenshire öldü.  (8 Ocak 1968 – 7 Ekim 2021)
2023 Denizli’nin Tavas ilçesinde bulunan Avdan Mahallesi’nde köylülere ait taşınmazlar, 2022 yılında maden faaliyeti için Cumhurbaşkanı Kararı ile kamulaştırıldı.  Bölge halkı tarafından Cumhurbaşkanlığı ile Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) karşı açılan davada ise Danıştay 6’ıncı Dairesi, yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Söz konusu karar Cumhurbaşkanlığı’na, MAPEG’e ve müdahil şirket olan Avdan Madencilik Enerji Sanayi ve Ticaret AŞ’ye tebliğ edildi. Aradan geçen bir yıldan fazla sürenin ardından ise söz konusu şirketin mahkemenin kararına rağmen çalışmalarını devam ettirdiği ortaya çıktı.
2024

Anayasa Mahkemesi, KHK ile ihraç edilip görevine iade edilen kamu görevlilerine tazminat verilmeyeceğine ilişkin KHK hükmünü oy birliğiyle iptal etti.

2024 Laiklik Meclisi, Ekim ayında düzenlenecek baro genel kurullarında aday olan avukatlara yönelik bir çağrı metni yayımladı.
2024 Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Mersin Milletvekili Levent Uysal ve eşi Ece Uysal’ın suç duyurusu üzerine, Gazete Duvar, BirGün Gazetesi ve Sol Haber Portalı’na dava açıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianamede, imtiyaz sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürleri hakkında 4 yıla kadar hapis talep edildi.
2024

Aziz Yıldırım’ın 2019 yılında Rasim Ozan Kütahyalı için kullandığı, Bu kadar geri zekalılık olmaz. Ahlaksızlık diyorum. Şişeyi alta koyuyorlar, viski çekip yorum yapıyorlar” sözleri İstanbul Anadolu 37. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından “alenen hakaret” olarak değerlendirilmiş ve ceza verilmişti. Karar üzerine, AYM’ye yapılan bireysel başvuruda karar verildi.  Anayasa Mahkemesi bu sözleri ifade özgürlüğünün ihlali kapsamında değerlendirdi ve dosyayı yerel mahkemeye gönderdi.

2024 Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Kamuoyunun tepkisiyle karşı karşıya geldiklerini bu nedenle iyi hâl indiriminin gözden geçirileceğini” açıkladı.
2024 Muğla’da, 12 Mayıs 2010’da öğrenci eylemleri sırasında öldürülen üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un duruşmasında savcı esas hakkında mütalaa verdi. Sanık Polis hakkında iki yıldan altı yıla kadar hapis istendi.
2025 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP ile ilgili eleştirilerde bulunduğu bir söyleşi veren ve sosyal medya paylaşımlarında eleştirilerde bulunan eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklandı.
2025

İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi, “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçundan yürütülen soruşturma kapsamında Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Genel Başkanı Nurullah Efe‘ye getirilen “konutu terk etmeme” şeklindeki kararı itiraz üzerine kaldırdı. Efe, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımın ardından 14 Eylül gecesi, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla evinde gözaltına alınmış, Çağlayan Adliyesi’ne sevk edilen Efe hakkında savcılık, “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçlamasıyla tutuklama talebinde bulunmuş, Sulh Ceza Hakimliği ise Efe’ye adli kontrol tedbiriyle serbest bırakmıştı.

7 Ekim – Hukuk Takvimi

Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları

0

Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları (Code of Ethics of the Judges of the Republic of Lithuania), 28 Haziran 2006 tarihinde Litvanyalı Hâkimler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek ilan edilmiştir. Kuralların amacı, hakimlerin mahkeme içi ve mahkeme dışı davranış biçimlerini belirlemektir.

Litvanya Cumhuriyeti Anayasası 1992’de kabul edilmiş ve özel bir hakimler kurulu oluşturulmasını öngörmektedir. Yargıçların atanması, terfileri, nakilleri veya adli görevden alınmaları Mahkemeler Kanununa tabidir. Kurulun tamamı yargıçlardan oluşmaktadır. 23 üyeden oluşan Yüksek Yargı Kurulundaki üyelerin yirmisi hâkimler tarafından belirlenmektedir. Diğer 3 doğal üye ise Yüksek Mahkeme Başkanı, Yargıtay Başkanı ve Yüksek İdare Mahkemesi Başkanıdır. 2012 yılında Mahkemeler Kanununda yapılan değişiklikle, kuruldaki yerel temsil artırılmıştır. Üyelerin görev süresi 4 yıldır. Kurul yöneticileri 3 yıllığına seçilmektedir

Litvanya’da mesleki standartlar disiplin işlemlerinde dikkate alınmaktadır. Yargı Etiği ve Disiplin Komisyonu’nun bir yönetmeliği bulunmaktadır. Ayrıca, tüm yargı sisteminde yolsuzluğa karşı dirençli bir ortam yaratmaktan sorumlu Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu bulunmaktadır.

Hakimler Kurulu Etik ve Disiplin Komisyonu (The Judicial Ethics and Discipline Commission), 2022 yılı aralık ayında Hakimler İçin Etik Kurallara ilişkin elektronik uygulama kılavuzunu güncellemiş; hakimlerin sosyal medyadaki davranışları, uzaklaştırma ve istifa sorunları, duruşmalar sırasındaki davranış biçimleri gibi konularda yenilikler yapılmıştır.

Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları
BÖLÜM I
GENEL HÜKÜMLER
Madde
Kodun Amacı

Litvanya Cumhuriyeti Hâkimleri Etik Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak), Litvanya Cumhuriyeti hâkimlerinin davranışlarının temel prensiplerini belirler. Bu Kod, doğrudan ve dolaylı görevlerin yerine getirilmesi sırasında hâkimlerin sergilemesi gereken davranışları düzenler.

Madde
Kodun Hedefi

Kodun hedefi, yasa tarafından belirlenen görevlerin yerine getirilmesi esnasında ve doğrudan görevlerden arta kalan zamanlarda hâkim tarafından izlenecek eylem ve davranış prensipleri belirlemek; mahkemelerin faaliyetlerinde adalet ve diğer evrensel insanî değerlere öncelik vermesini ayarlamak; kamunun mahkemelere ve hâkimlere olan güvenini zenginleştirmek ve otoritelerini arttırmaktır.

Madde 3
Kodun Kullanımı

Bu Kod koşulsuz bir biçimde bütün hâkimlere uygulanır.

Madde 4
Kodun Kaynakları

Bu Kod; Litvanya Cumhuriyeti Anayasası, Mahkemeler Kanunu, Birleşmiş Milletler Yargı Tarafsızlığı Temel İlkeleri, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tavsiyeleri, Hâkimlerin Evrensel Şartı, Hâkimlerin Statüsüne İlişkin Avrupa Şartı ve mahkemelerin ve hâkimlerin eylemlerini düzenleyen diğer ulusal ve uluslararası sözleşmelere göre hazırlanır.

BÖLÜM II
HÂKİMLERİN DAVRANIŞLARINININ TEMEL PRENSİPLERİ
Madde 5
Hâkimlerin Davranışlarının Temel Prensipleri

Hâkimlerin davranışlarının temel prensipleri şunlardır:

1) İnsana saygı;
2) Devlete saygı ve sadakat;
3) Adalet ve tarafsızlık;
4) Bağımsızlık;
5) Gizlilik;
6) Şeffaflık ve aleniyet;
7) Dürüstlük ve bencil olmama;
8) Nezaket;
9) Örnek teşkil etme;
10) Göreve bağlılık;
11) Dayanışma;
12) Niteliklerin geliştirilmesi.

Madde 6
İnsana Saygı

İnsana saygı prensibiyle uyumlu olarak hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) İnsana, haklarına ve özgürlüklerine saygı göstermek;
2) Hukuka saygı göstermek ve her zaman adalet prensiplerinin ihlâl edilmeyeceği şekilde davranmak;
3) Yasal işlemlere katılan kişileri hukukun gerektirdiği gibi saygıyla dinlemek; taleplerine ve önerilerine dikkatli bir biçimde tepki vermek ve temelsiz talepleri nazik bir biçimde reddetmek; bununla birlikte hâkimin yasal işlemlerin düzenini ihlâl eden kişilere karşı ısrarcı olması gerekmektedir;
4) Dava duruşmalarının programını takip etmek ve herhangi bir değişiklik olması durumunda yasal işlemlerin katılımcılarına değişikliğin sebebini açıklamak;
5) Görevlerini gerçekleştirirken insan haklarına ve yasal işlemlerin katılımcılarının onuruna saygı gösterir ve hiçbir şekilde ve hiçbir koşulda bu kişileri yasadan ve diğer yasal düzenlemelerden sapma ve bunları ihlâl etme konularında cesaretlendirmez.

Madde 7
Devlete Saygı ve Sadakat

Devlete saygı ve sadakat kuralı uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Hâkimlik yeminine uymak;
2) Siyasi bakımdan tarafsız ve doğru bir biçimde davranmak, siyasi görüşleri hakkında imada bulunmamak ve galeyana gelmemek;
3) Somut davalar hakkında kamuya açık bir şekilde temsil edilen kişisel görüşün resmî olarak kabul edilebileceğini akılda tutmak;
4) Yasal düzenlemelerin gereklilikleri uyarınca resmi sertifika, cübbe ve sembollerden görevlerin yerine getirilmesi sırasında yararlanmak ve bunların değerini bilmek ve onları korumak.

Madde 8
Adalet ve Tarafsızlık

Adalet ve tarafsızlık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Bireyler ya da toplumda bulunan gruplar arasında cinsiyet, cinsel tercih, yaş, ırk, din ya da inançlar, ten rengi, milliyet ya da etnik köken, dil yönünden sosyal statü, eylemler ve kararlar temelinde ayrım yapmaz ve fark edilen bir ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli yasal adımları atar;
2) Karar verirken herhangi bir önyargısı bulunmaz ve devam etmekte olan davalarla ilgili sorularda herhangi bir peşin hüküm sergilemez;
3) Bireylere, gruplara ve yasal işlemlerin katılımcılarına herhangi bir sempati, antipati ya da özel bir dikkat göstermez;
4) Hâkim davaları değerlendirirken hükümetin, kamu otoritelerinin, resmi kurum çalışanlarının medyanın, kamunun ve bireylerin etkisi altında kalmaz;
5) Tarafsız davranır, çatışma durumlarında en objektif ve adil kararı almaya çalışır;
6) Çıkar çatışması olduğunda ya da davanın soruşturulmasını etkileyebilecek kişisel durumların bulunduğu bilgisi mevcut olduğunda davadan uzak durur;
7) Yasa öngörmediğinde yasal konularla ilgili olarak kişilere danışmaz;
8) Davanın sonucunun öngörülebildiği durumlarda kamuya açık konuşmalar yapmaktan kaçınır, ayrıca mahkeme huzurundaki işlemler dışında yasal işlemlerin katılımcılarıyla görülmekte olan davayı değerlendiremez;
9) Yasa tarafında tanımlanan temsil dışında mahkemede temsilci olamaz; bir hâkimin, aile üyelerinin ve akrabalarının, bu hâkimin çalıştığı mahkemeye tabi olduğu durumlarda davayı başka bir mahkemeye iletme konusunda karar vermek için ya da dava Yüksek Mahkeme, Yüksek İdari Mahkeme ya da Temyiz Mahkemesi önünde derdest durumdaysa tarafsızlığı korumak için Mahkeme Başkanını bilgilendirir;
10) Kamu ve medya ile olan iletişiminde hâkim somut davalara ilişkin bireysel görüşünü ifade etmez.

Madde 9
Bağımsızlık

Bağımsızlık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Adaleti yerine getirirken Litvanya Cumhuriyeti Anayasası tarafından mahkemelere ve hâkimlere bahşedilen bağımsızlığa saygı gösterir;
2) Karar verme sürecini etkileyebilecek dışarıdan gelen her türlü kanunsuz tesirden kaçınır, adaletin idaresine yapılan kanunsuz müdahalelere müsamaha göstermez ve bu tarz eylemleri önlemek için gereken tüm tedbirleri alır;
3) Hâkimin görevlerini tam olarak yerine getirmesini engelleyecek ya da hâkim sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemleri kısıtlayacak sözler vermez ya da bu tarz eylemleri üstlenmez;
4) Hâkim olarak görevlerini yerine getirirken bağımsız olma ve herhangi bir kişisel çıkara sahip olmama yükümlülüklerini gözetir.
5) Kamunun gözünde hâkimlerin ve mahkemelerin bağımsızlığı imajını korur;
6) Hâkim, kararlarını alırken diğer hâkimlerin yasa tarafından tanımlanmayan koşullarda ifade ettikleri görüşlerden ayrı ve bağımsız olmalıdır.

Madde 10
Gizlilik

Gizlilik prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Devlet veya hizmet sırları ile kamuya açık olmayan diğer bilgilerin güvenliği gerekliliklerine sıkı bir biçimde riayet eder; yasal işlemler sırasında elde edilen gizli bilgileri ifşa etmez;
2) Yasal işlemler sırasında elde ettiği bilgileri yasayı ihlâl etmek suretiyle sosyal aktivitelerinde ve özel hayatında kullanmaz.

Madde 11
Şeffaflık ve Aleniyet

Şeffaflık ve aleniyet prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Kanunun tesis ettiği kadarıyla eylemlerinin ve kararlarının aleniyetini güvence altına alır, aldığı kararların gerekçelerini halka ya kendisi ya da medya aracılığıyla ifade eder;
2) Kamusal ve özel çıkar çatışmalarından kaçınır;
3) Kanunun gereklilikleri ve şartları uyarınca kamuya bilgi verir.

Madde 12
Dürüstlük ve Bencil Olmama

Dürüstlük ve bencil olmama prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Hâkim, aile, kamu, sosyal ve diğer ilişkilerinde hâkimin doğrudan görevlerini yerine getirmesine zarar vermeyecek şekilde davranır;
2) Resmî statüsünü diğer kişilerin kararlarını etkileyecek şekilde kötüye kullanmaz;
3) Mahkeme mülkünü ve kendisine sağlanan imkânları resmî aktiviteler dışındaki aktiviteler için kullanmaz, ayrıca görevlerini gerçekleştirirken devletin mal varlığını ve mali kaynaklarını ehliyetsiz bir biçimde kullanmaktan kaçınır;
4) Resmi statüsünü kullanırken kendisi, ailesi, akrabaları ya da arkadaşları için çıkar peşinde olmaz;
5) Ahlâklı bir biçimde davranır; kamu çıkarı ve özel çıkar bakımından çatışma yaratma ihtimali varsa ve yasal işlemleri etkiliyorsa gerçek ve tüzel kişilerden hediye, para, karşılıksız hizmet ya da herhangi bir başka iyilik, özel ayrıcalık, indirim ya da başka bir hizmet kabul etmez;
6) Görevini gerçekleştirirken malî ve ticari faaliyetlere katılmaz.

Madde 13
Nezaket

Nezaket prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Hâkim kusursuz bir karaktere sahiptir ve bunu garanti altına alır;
2) Diğer kişilerin hatalarını ve cehaletini kullanmaz;
3) İşinde, kamusal aktivitelerinde ve özel hayatında dürüstçe, doğru bir biçimde, kibarca ve adilce davranır;
4) Kişilerin taciz edilmesine ve aşağılanmasına müsamaha etmez;
5) Diğer meslektaşlarının çalışmalarını küçümsemez ve değersizleştirmez, meslektaşlarına ve diğer kişilere saygılı bir biçimde davranır, ihtilaf durumlarını barışçıl bir biçimde ve kibarca çözer, aşağılayıcı bir biçimde konuşmaz, onursuzluk etmez, suiistimalde bulunmaz, güç kullanmaz;
6) Diğer hâkimlerin baktığı davalar hakkında kamuya açık konuşmalar yapmaktan kaçınır;
7) Eylemleriyle başka bir hâkimin adını ya da mahkemeleri küçük düşürmez.

Madde 14
Örnek Teşkil Etme

Örnek teşkil etme prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Hâkim meslekî aktivitelerinde ve özel hayatında hâkimliğin itibarını azaltmamak için evrensel olarak tesis edilmiş ahlâkî normlar ve etik gereklilikler uyarınca davranışları, konuşması, disiplini ve mevcudiyeti ile örnek teşkil eder;
2) Mesleğin onurunu ve saygınlığını garanti altına alır;
3) Sabırlı, dakik ve yardımseverdir;
4) Mahkeme işlemleri sırasında öfkesini ve sinirini göstermez, sesini yükseltmekten kaçınır;
5) Mahkeme işlemleri sırasında yasal işlem katılımcılarını ahlâkî bakımdan değerlendirmez;
6) Mahkeme işlemleri sırasında resmî, sabırlı ve kibar olur;
7) Her zaman profesyonel ve insancıl bir biçimde davranır;
8) Hatalarını kabul eder ve onları düzeltir;
9) Alkol tüketimini abartmaz, iradesini ve bilincini ortadan kaldıracak maddeler kullanmaz; uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri tıbbî amaçlar dışında kullanmaz;
10) Kendi konuşma ve iletişim kültürünü geliştirir;
11) Özel hayatını mahkemelerin çıkarlarına ve hâkimlerin itibarına zarar vermeyecek bir biçimde sürdürür.

Madde 15
Göreve Bağlılık

Göreve bağlılık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Litvanya Cumhuriyeti Anayasasını, uluslararası sözleşmeleri, hukuku ve diğer yasal düzenlemeleri ihlâl etmez;
2) Usul belgelerini yasayla ve ulusal dilin gerekliliklerine uyacak şekilde hazırlar;
3) Görevlerini hatasız bir biçimde, zamanında, profesyonelce ve gerçeğe uygun bir şekilde yerine getirir;
4) Görülmekte olan davaların özünü analiz eder, acele etmez ve yüzeysellikten kaçınır fakat bunları yaparken mahkeme işlemlerini geciktirmez;
5) Diğer hâkimler, savcılar ve avukatlar tarafından yapılan yasa ve meslek etiği ihlallerine tepki verir.

Madde 16
Dayanışma

Dayanışma prensibi uyarınca hâkimler aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Hâkimler arasındaki ilişkilerin temelinde güven, dürüstlük, hoşgörü, ihtiyat ve kibarlık bulunur;
2) Meslekî aktivitelerde, bilgi ve deneyim paylaşımında birbirlerine yardım ederler;
3) Medyada yer alan iftiralardan, liyakatsiz eleştirmenlerden ya da mesleki karalamalardan korunma konusunda birbirlerine yardımcı olurlar.

Madde 17
Niteliklerin Geliştirilmesi

Niteliklerin geliştirilmesi prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:

1) Sürekli olarak niteliklerini geliştirir;
2) Kariyer bakımından özel ayrıcalıklar tanınması arayışında olmaz.

BÖLÜM III
NİHAİ HÜKÜMLER

Hâkimler bu Kodun gerekliliklerine uymayı taahhüt ederler.

Hâkimler sosyal statülerinin özelliklerinin gereklerini gönüllü olarak kabul ederler.

Öz yönetimli kurumlar ve mahkeme idaresi görevlileri bu Kodda, Mahkemeler Kanununda ve uluslararası yasal düzenlemelerde yer alan ahlâkî ve etik normların her hâkim ve hâkim adayı tarafından bilindiğini temin etmek amacıyla gerekli tedbirleri alır.

Hâkimler Litvanya Cumhuriyeti hukukuna göre sorumlu olacaktır.

Bu Kod kabul edildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.

Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri

0

Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri, 7 Ocak 2003 tarihinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Yolsuzluk Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanarak kamuoyuna ilan edilmiştir.

Komisyon, yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulmuştur.  Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını, bu araştırmayı yapacak Komisyonun 12 üyeden kurulması kararlaştırılmıştır.

Komisyonun çalışma süresinin Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip üye seçimi tarihinden başlamak üzere 3 ay olmasına ve gerektiğinde Ankara dışında da çalışmasına karar verilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarafından 07 Ocak 2003 tarihinde kurulan “Yolsuzlukların Sebeplerinin, Sosyal ve Ekonomik Boyutlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu“, “Bir Olgu Olarak Yolsuzluk: Nedenler, Etkiler ve Çözüm Önerileri” başlığı alında yolsuzlukla mücadele raporunu hazırlamıştır.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE ÖNLEMLERİ VE YÖNTEMLERİ

Bu bölümde yolsuzluğa ilişkin önlemler analitik bir bakış açısıyla irdelenmiş, somut ve doğrudan uygulamaya yönelik öneriler bir sonraki bölümde ele alınmıştır.

1. YOLSUZLUĞU OLUŞTURAN KOŞULLARIN ORTADAN KALDIRILMASI

Yolsuzluğun ortaya çıkmasında kamu yönetiminde yerleşik yapılar yanında, yaklaşım ve anlayışlar da etkili olmaktadır. Bu bağlamda, demokratik hukuk devletinin tüm yönleriyle uygulanması, devlet yönetiminde saydamlığın sağlanması, yöneticilerin görevleriyle ilgili hesap vermesi, kamu kuruluşlarına güvenen artırılması, personel rejimi ve yönetim ilkelerinin belirlenmesi gibi hususlar önem taşımaktadır.

1.1. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUKA BAĞLILIK ANLAYIŞININ YERLEŞTİRİLMESİ

Hukuk devleti, insan haklarına saygılı, bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekte kendini yükümlü sayan, hukuk kurallarına ve Anayasaya uyan işlem ve eylemleri yargı denetimine açık devleti ifade etmektedir.

“Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de adil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir.(…) Adaletsiz hukuk, yalnızca’ yanlış hukuk’ değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır.”

Kopenhag Kriterleri’nin en önemli ilkelerinden hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları iyi yönetişimin ve yolsuzlukla mücadelenin de “olmazsa olmaz” koşullarındandır.

Doksan üç ülkenin imzaladığı “8 nci Uluslararası Yolsuzluklarla Savaş Konferansı Lima Beyannamesi” ile açıklanan hükümlerden biri şudur: Hükümetler yolsuzlukla savaşın bağlı olduğu hukukun üstünlüğü ilkesinin temel taşı olan adaletin bağımsızlığını, doğruluğunu ve politika dışı kalmasını sağlamalıdırlar.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT), 1999 İstanbul Zirve Konferansında da yolsuzlukla mücadele-hukukun üstünlüğü ilişkisine vurgu yapılmıştır.

Devletin yurttaşa müdahalesini sınırlamayı, böylece devleti azaltıp, hukuku çoklaştırmayı amaçlayan kara Avrupası kaynaklı “hukuk devleti” yaklaşımından farklı ve ek olarak; Anglo-Sakson kaynaklı hukukun üstünlüğü yaklaşımı; paylaşımcılığı ve toplumsal mutabakatı esas alarak, merkeziyetçiliği en aza indirir, sivil toplum örgütlenmesinin önemli ve ağırlıklı olduğu katılımcılığı hayata geçirmeyi hedefler. Bunun doğal sonucu, saydamlık ve hesap verebilirliktir. Saydamlığın ve hesap verebilirliğin sağlandığı ortamlarda yolsuzlukların gelişme olanağı yoktur.

“Devlet, ‘çok hukuk, az devlet’ formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez; ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir.” (Doçent Dr. Sami SELÇUK Yargıtay (Eski) Başkanı)

1.2. YOLSUZLUK RİSKİ İÇEREN ALANLARA İLİŞKİN İDARİ VE YASAL DÜZENLEMELERİN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ

Bu alanda alınabilecek önlemlerin başında öncelikle, yolsuzluklara açık işlem ve kararların sayısının azaltılması gerekir. Yasal çerçeve yalınlaştırılmalı, işlemler en aza indirilmelidir. Böylece belli alanlarda kamu yönetiminin işleyişini denetleme ve değerlendirme aşırı uzmanlık gerektirir bir iş olmaktan çıkacaktır.

Devletin tekelinde kalması zorunlu görülen, ancak yolsuzluk riski yüksek olan işlev ve kararların, yolsuzluklara imkan vermeyecek şekilde yeniden düzenlenmesi ve bu süreçler için etkin bir denetim sisteminin oluşturulması da diğer bir önlemdir.

Kamu işlemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılması da yolsuzluk risklerini azaltır. Bu amaçla, işlem ve süreçlerin yeniden gözden geçirilmesi, bilgisayar kullanılması, bazı ara işlemlerin kaldırılması, kurumlarda toplam kalite yönetiminin uygulanması gibi önlemler alınabilir. Devletin kendi bilgi sistemi
içinde var olan bilgiler yurttaştan istenmemelidir.

Yasal düzenleme gerekli olan alanlardan biri medya ile ilgilidir. Medyada tekel ve kartel oluşumuna izin verilmemelidir. Aynı anda gazete ve TV kanalı sahibi olmayı engelleyen ve medya sahiplerinin kamu ihalelerine girmesini yasaklayan AB sistemi benimsenmelidir.

Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı, bütün özelleştirme çalışmalarına rağmen devam etmektedir. Bu nedenle, ticaretle uğraşanın yolu mutlaka devlete düşmektedir. Ticaretle uğraşanların aynı zamanda medya kuruluşlarına da sahipse, birtakım ekonomik menfaatlerin elde edilmesinde medya kullanılabilmektedir. Burada yapılması gereken, devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması yanında, yapılacak hukuki düzenlemeler ile ticaret ve medyanın sahipliğinin ayrılmasıdır.

“Medyanın Türkiye’nin yakın geçmişinde iki büyük günahı vardır. Birincisi devlet üstünden zenginleşme politikası uğruna asli işini geri plana itmesi, ikincisi de parayı tapınma felsefesini yüceltmesidir. (….)Türkiye’de serbest rekabetin önünün açılması, ekonomisinin sağlıklı bir biçimde işlemesi için medya ile iktidarın çıkar bağının kesilmesi lazımdır.” Ergun Babahan, Sabah Gazetesi, 20 Ekim 2002.

1.3. KAMU YÖNETİMİNDE SAYDAMLIĞIN SAĞLANMASI

Kamu yönetiminde saydamlık, özellikle, mali konularda önem taşımaktadır. Mali saydamlık, hükümetin yapısının ve işlevlerinin, mali politika planlarının, kamu sektörü hesaplarının ve mali hedeflerinin kamuoyuna açık olmasıdır. Kamu sektörü mali politikanın oluşturulması ve yürütülmesi ile ilgisi olan bütün kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanabilir. Mali saydamlık, sorumluluğu güçlendirir ve sürdürülebilir olmayan nitelikteki politikaların getirmiş olduğu politik riskleri artırır.

Uluslararası Para Fonu’nun “Mali Saydamlık Uygulamaları Tüzüğü”ne göre saydamlığın sağlanabilmesi için gerekli dört temel ilke şunlardır:

a-) Rollerin ve sorumlulukların belirgin olması
b-) Bilginin kamuya açık olması
c-) Bütçe hazırlama, Uygulama ve Raporlama süreçlerinin açık olması ve
d-) Denetimin ve istatistiksel veri yayınlamanın bağımsız olması.

Mali saydamlığın gerçekleştirilmesi konusunda, Türkiye’de ortaya çıkan eksiklikler ise, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

a-) Bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe dışında döner sermayeler, fonlar, dernekler ve vakıflar aracılığıyla birçok bütçe dışı kamusal faaliyet gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla, kamusal kaynakların sınırlı bir bölümü TBMM denetiminden geçmektedir.

b-) Merkezi hükümetin gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükleri, vergi harcamaları ve kamu bankaları, KİT’ler ve Merkez Bankası ile ilişkilerinden kaynaklanan yarı mali nitelikteki faaliyetleri bütçe metni ile birlikte açıklamasını öngören bir düzenleme bulunmamaktadır.

c-) Kamu gelir ve giderler ile ilgili varsayım ve tahminlerdeki sapmalar, gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükler nedeniyle ortaya çıkabilecek mali risklerin raporlanmasına ilişkin bir yükümlülük de söz konusu değildir.

d-) Mali yönetimde yetki ve sorumluluklar arasında yeterli dengeler kurulamadığından yönetsel sorumluluğun değerlendirilmesinde de güçlüklerle
karşılaşılmaktadır.

e-) Bütçeler, yalnızca bütçe genel dengesinin anlaşılmasına imkan vermekte, ekonomik analizler yapmaya imkan verecek farklı bütçe açığı tanımlamaları kullanılmamaktadır.

f-) Nihai hesaplarının kapsamı çok kısıtlıdır. Mali faaliyetler bir bütün olarak değerlendirilememektedir.

Türkiye’de, konsolide bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe kanunu ile birlikte merkezi hükümetin bütçe dışı faaliyetlerine ilişkin herhangi bir rapor yayınlanmamaktadır. Konsolide bütçe içine yarı mali nitelikli faaliyetlerin katılması gerekmektedir. Bütçeyle ilişkisinin kurulması gereken bir çok kamusal harcama alanı bütçe dışında kalmakta, kamusal harcama alanı dışında kalan kısmında önemli bir oranı kamu kesimi genel dengesi dışında kalabilmektedir (döner sermaye, vakıf, dernek, yarı mali nitelikli faaliyetler, koşullu yükümlülükler, vergi harcamaları gibi).

Türkiye’de, kamu mali yönetiminde görev ve sorumlulukların çok kesin sınırlamalarla birbirinden ayrılamadığı, hatta çakıştığı ve sonuçta da ciddi bir koordinasyon sorunuyla karşılaşıldığı gözlenmektedir. Kamu yönetiminde sorumlulukların yerine getirilmesinin, doğru bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, bütçe dışında yer alan, ancak bütçeden transfer alan bütçe dışı faaliyetlerin de, bütçenin tabi olduğu denetim ilkelerine tabi olması gerekir. Bu konuda, Türkiye’de ciddi sorunlar bulunmaktadır. Örneğin, konsolide bütçenin denetimi Sayıştay tarafından yerine getirilirken bütçe içi ve dışı harcamaların büyük bölümü, Sayıştay denetimi dışında tutulmuştur. Ayrıca, konsolide bütçe fonlarına ilişkin işlemler de farklı muhasebe ilkelerine göre kayıt edilmektedir. Tüm bu hususlar, sorumlulukların denetlenmesinde bütünlüğü bozmakta, kamu faaliyetleri hakkında doğru değerlendirmeler yapılmasını engellemektedir. Düzenlenen bütçelerin, dayandıkları kanun ve düzenlemelerin ek bütçeler, yedek ödenek uygulamaları ve emanet kalemleri ile delinmesi sonucu etkinliklerini yitirmektedir. Türkiye’de bütçelerin etkinliğini kaybettiren bu uygulamalara sıkça rastlanmaktadır.

Bu kapsamda, Türkiye’deki duruma bakıldığında cari yıl yanında geleceğe ve geçmişe ilişkin verilerin düzenli, kapsamlı ve karşılaştırılabilir nitelikte elde edilmesinde çeşitli sorunlar olduğu bilinmektedir. Konsolide bütçe borçlarının seviyesi ve yapısı hakkında düzenli olarak bilgi yayınlanırken, finansal varlıklar hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca, devletin varlık ve yükümlülüklerinden türetilen devlet bilançosu da yayınlanmamaktadır.

Türkiye’de, “Yıllık Programlar” ve Bütçe Tasarısı Metni ile birlikte Meclise sunulan “Genel Ekonomik Hedefler” ve “Bütçe Gerekçesi” ana hatlarıyla mali hedefleri, makro ekonomik çerçeveyi ve bütçenin hangi politikalara dayandırıldığını içermekte, ancak mali riskleri tanımlamamaktadır.

Türkiye’de, bütçe işlemlerinin muhasebeleştirilmesinde genel olarak nakit bazlı kayıt sistemi kullanılmaktadır. Bu usûl, mali durumun değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Ekonomi ve kamu mali durumu hakkında daha kapsamlı değerlendirmeler yapabilmek için, nakit bazlı tablolar yanında tahakkuk bazlı raporlamaları da yapabilmek gerekmektedir. Buradan elde edilecek verilerle devletin bilançosuna ulaşılması, böylece, diğer bilanço çıkaran sektörlerle kamu sektörünün karşılaştırılması mümkün olacaktır. Bundan sonra atılması gerekli adım ise, ülke ekonomisinin tümünde uygulanacak muhasebe standartlarının aynı olmasını sağlamaktır. Bu yaklaşım, sektörler arasında tam bir değerlendirme ve karşılaştırma yapılmasına imkan verecektir.

Türkiye’de, malî raporlamanın zamanında yapılması, etkin, kapsamlı ve güvenilir olmasında birtakım sorunlar bulunmaktadır. Bütçe kanunlarının ve bütçe kesin hesabının kapsamının dar olması, raporlama konusunda eksikliklere yol açmaktadır.

Türkiye’de, bütçe işlemlerinin yasalara uygunluğunu TBMM adına denetleyen ulusal denetim kuruluşu olan Sayıştay’ın denetim alanı, tıpkı bütçenin kapsamı gibi çok dardır. Böylece, kesin hesaplarda da kamu faaliyetlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi yapılamamaktadır. Halbuki, Sayıştay, Kurtuluş Savaşı sırasında yani savaş devam ederken, Kurtuluş Savaşı harcamalarını dahi denetlemiş bir kuruluşumuzdur. Ayrıca, Sayıştay’ın denetimi “performans denetiminden” çok “hukuki denetime” dayanmaktadır.

Kısaca, yolsuzluğun yönetsel nedenleri arasında saydığımız “Hesap Verme Mekanizmalarının Eksikliği” başlıklı bölümde yer alan tüm saptamalar dikkate alındığında, özellikle de hesap verme sorumluluğu yönünden, TBMM’nin rolünü ve etkisini güçlendiren düzenlemeler yapılmalıdır.

1.4. HESAP VERME SORUMLULUĞUNUN YERLEŞTİRİLMESİ

Hesap verme sorumluluğunun geliştirilmesi, kısaca, yolsuzluk faaliyetlerin zamanında tespit eden ve caydırıcı idari ve adli cezaları içeren etkin bir yaptırım sisteminin kurulmasını ifade eder.

Bu amaçla, raporumuzun çeşitli bölümlerinde değinilen; bilgi edinme özgürlüğü, mali hesapların saydamlığı, açık ve saydam bütçe süreci, mali yönetim ve performans denetim sistemleri, Ombudsman ve yolsuzlukla mücadele birimi, yasama denetimi, zorlayıcı tedbirler, adli reform, özgür seçimler gibi olgu, kurum ve yapılanmalara ihtiyaç vardır. Bunlardan bazılarına ilişkin özet açıklamalara aşağıda yer verilmiştir:

Bilgi edinme özgürlüğü, devlette saydamlığa katkı sağladığı gibi, yönetim hizmetleriyle ilgili kurallar ve işlemler hakkında yurttaşların bilgi sahibi olmasını sağlar. Örneğin, Uganda’da bir aracın tescil edilmesi veya bir şirketin kurulması için gerekli olan mevzuatı, işlem aşamalarını ve ücretleri içeren bir metni, ilgili kamu birimlerin görünür bir yerine asmaktadır. Böylece, kamu görevlilerinin yurttaşlar tarafından oto kontrolünün yapılması mümkün olmakta ve küçük rüşvetler önlenebilmektedir.

Açık bütçe süreci, kamu harcamalarının ve gelirlerinin planlanması sürecinde yurttaşların katılımını sağladığı için, sorumluluk ilkesini geliştirmektedir. Örneğin Bolivya’da, El Salvador’da ve Paraguay’daki adem-i merkeziyetçilik programları yerel bütçe süreçlerine yurttaşların katılımını ve denetimini
öngörmektedir.

Çağdaş mali yönetim ve denetim sistemleri, özellikle bilgisayar destekli yapısıyla saydamlığı artırmak ve kötü uygulamaları saptamak konusunda etkili olmaktadır. Mali yönetim sistemlerinin etkin olması için, ileri teknoloji kullanılmakta ve mali yazılımların üretilmesi, yüksek standartlara sahip muhasebe personeli ve denetçilerin yetiştirilmesi gibi faaliyetler sıklıkla söz konusu olmaktadır. Çağdaş mali yönetim sistemi uygulamalarından bazı örnekler, aşağıda yer almıştır:

  • İş sahiplerine memurlara ve diğer ilgililere mükerrer ödeme yapılması gibi suiistimallerin ortaya çıkartılması amacıyla, mevcut bilgilerin bilgisayarlar aracılığıyla karşılaştırılması
  • Kötü kullanılmaya elverişli faaliyetlerin kayıtlara yüklenmesi suretiyle bilgisayar destekli denetimlerin yapılması
  • Yolsuzluğa açık olan alanlardaki olağan dışı sapmalara karşı otomatik uyarı mekanizmaları (örneğin, usulsüz krediler)
  • Bütçe dışı harcamaların ortadan kaldırılması için, kamu fonlarının birleştirilmesi ve tek banka hesabının kullanılması

Zorlayıcı tedbirler kavramından, genellikle, yolsuzlukla mücadele yasaları anlaşılmaktadır. Bu yasalarda, yolsuzluğun tanımı, yolsuzluk eylemleri, el koyma ve zoralım hükümleri, muhbir ve tanık koruma kuralları, gizliliğin sınırları, memur ve kamu görevlisi tanımları, mal bildirimi kuralları, kamu görevlerinden ve ihalelerinden yasaklanma gibi hükümlere yer verilmektedir.

Bu raporun hazırlandığı tarihte, Viyana’da halen sürmekte olan “Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi” taslağı ad hoc komite çalışmaları sırasında, bazı ülkeler, “masumiyet” karinesini gündeme getirerek, yasa dışı zenginliği yönetimin ispat etmek zorunda olduğunu ileri sürmektedirler.

Ayrıca, örneğin, Almanya’da kamu görevlilerinin mal bildirimi vermesi söz konusu değildir. Bu uygulama, özel hayata müdahale olarak kabul edilmektedir. Ancak Tayland ve Hong Kong gibi ülkelerde ise, suçlanan kamu görevlisinin ücretiyle uygun olmayan mal varlığının kaynaklarını kanıtlayamaması durumunda, yakın akrabaları da yasal olarak soruşturma kapsamına alınabilmektedir.

1.5. YURTTAŞIN DEVLETE OLAN GÜVENİNİN ARTIRILMASI

Yurttaşın devlete olan güveninin yeniden kazandırılmasının temel koşulu, devletin, yurttaşın ödediği vergiler karşısında hizmetlerinden yararlanan saygın bir “müşteri” olarak görmesidir. Bu anlayış, özellikle, kamu bürokrasisinin yurttaşa yaklaşımı ile belirlenir. Yansız, verimli ve etkili çalışan, hesap verebilen ve yaptığı işlemler saydam olan bir bürokrasi, etkin, güvenilir ve saygın bir devletin de temelini oluşturur. Kamu kurumlarına güvenin yeniden sağlanması için dikkate alınması gerekli ilkeler ve bunların uygulanma şekli aşağıdaki şemada gösterilmiştir:

1.6. İNSAN ODAKLI MÜCADELE YÖNTEMLERİ

İnsan unsurundan soyutlanmış, insanın özgür gelişimini toplumculuğun karşıtıymış gibi algılayan ideolojik yaklaşımların iflas ettiği yakın geçmişte görülmüştür. Buna karşılık, insanın özgür gelişimini ve girişimciliğini tümüyle bireyin çıkarlarının en çoklaştırılması olarak gören, bireyin çıkarlarının toplumsal çıkarlarla dengelenmesi anlayışını reddeden yaklaşımların da, günümüzde ciddi bir şekilde sorgulandığı bilinmektedir.

Erdem sıralamasının en başında bulunan “dürüstlük” kavramının tüm toplum tarafından aynı önemde anlaşılmasını sağlayacak örgün ve yaygın eğitim olanaklarından yararlanılmasının yanı sıra; ehliyetin, liyakatin önemine ve gerekliliğine de mutlaka inanmalı ve kadrolara seçimde nesnel ölçütleri kullanmalıyız.

Yolsuzlukları yok etme girişimleri, insan davranışlarını bir bütün olarak ele alma esasına dayandırılmalıdır. Yasal ve idari tedbirler tek başına yeterli değildir. Bunun dışında ve öncelikle, yönetici sınıfın iliklerine kadar işlemiş tutarlı bir ahlak anlayışının mevcudiyeti gereklidir.

Yolsuzlukla mücadele için sosyal, ekonomik ve politik planlamalar gereklidir.

Yolsuzluk olgusunu oluşturan unsurların birinin veya birkaçının ya da tamamının, yolsuzluğa eğilimli insanlar olmaksızın tek başına yolsuzluk olgusunu doğurabilmesi mümkün değildir. Yolsuzlukların ortaya çıkabilmesinde insan faktörü, insanın ahlak ölçüleri sonuç tayin edici önem arz etmektedir.

Nihai planda, yolsuzluk olaylarına engel olmak, iş başındaki görevlilerin ahlaki donanımlarının son derece yüksek olmasıyla mümkündür. İyi insanlara iyi yasalar ve iyi yasalara iyi insanlar destek olmadıkça, yolsuzluklar devam edecektir. Ancak iyi kamu görevlileri olmasının yolu da eğitimden geçmektedir.

Bürokrasinin bazı işlev ve kararları, göreli olarak, daha yüksek yolsuzluk riski içerir. Bu nitelikteki işlev ve kararlara ilişkin süreçler incelenerek, yolsuzluk olasılığını azaltacak düzenlemeler yapılması gerekir.

1.7. KAMU GÖREVLİLERİNİN MALİ DURUMLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ VE ÜCRETLERDE ADALETİN SAĞLANMASI

Ülkemiz koşullarında yaşam standartlarına uygun ücret alamayan kamu görevlileri, sürekli olarak geçim sıkıntısından kurtulmanın yollarını aramaktadırlar. Bazı kamu görevlileri için bunun çözüm yolu, yolsuzluk yapmak şeklinde olabilir. Bunu önlemenin yolu ise, kamu görevlilerine en azından ortalama hayat standardı sağlayacak bir ücret verilmesidir.

Ayrıca, geniş anlamda ülkedeki gelir dağılımı dengesizliği, dar anlamda da kamu kesiminde çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği de kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasına neden olabilir. Ülkemizde, özellikle memurlar, hem kendi aralarındaki ücret dengesizliği, hem de işçiler ile memurlar arasındaki ücret dengesizliği ve geniş anlamda ülkedeki gelir dengesizliği nedenleriyle, yoğun bir psikolojik baskı altındadır. Yıllardan beri devam eden bu olumsuz süreç sonucunda, rüşvet ve yolsuzluklar neredeyse açıktan konuşulur hale gelmiştir.

Diğer yandan, kamu görevlilerinin mal bildirimlerinin dikkatli takibi ile yolsuzluklara karışanların tespiti de, kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasında caydırıcı olabilir. Bugünkü uygulamada mal bildirimleri, işlem şeklinde bir belgenin doldurulmasından ibaret kalmaktadır.

1.8 KAMU GÖREVLİLERİ İÇİN MESLEKİ ETİK KURALLARI BELİRLENMESİ

Yönetimde görev ve sorumlulukları açık ve anlaşılır biçimde tanımlayan yasal düzenlemelerin yanında, kamu görevlilerinin tutum ve davranışlarını şekillendirecek etik kuralların oluşturulması ve bu kuralların mesleki toplumsallaşma sürecinde bireye aktarılması gereklidir. Kamu yönetimimizin her sektörü için ayrı etik kuralları belirlenmeli ve bu kuralların uygulanmasını denetlemek için gerekli birimler oluşturulmalıdır.

Her sektör için belirlenecek mesleki ahlak ile kamu yöneticilerinin görevlerini yerine getirirken, kendilerini bağlı sayacakları yansızlık, tarafsızlık, kamu yararı, toplumsal eşitlik güvenilirlik, kararlılık, hukuka saygı, insana saygı, çalışkanlık, verimlilik, etkinlik gibi üst düzey etik standartlar belirlenir.

Bu şekilde belirlenecek ilkeler ile kamu görevlileri teknik sorumluluk yanında, etik sorumlulukları da belirlenmiş olacaktır. Ayrıca, etik uygulamaları ile kamu görevlilerine, “hizmet aşkı,” “mesleki vicdan” ve “kendi çıkarını toplum çıkarından üstün tutma” gibi değerlerin kazandırılmasına çalışılmalıdır. Kamu kurumlarımızda, içinde sürekli toplumun yararına çalışan, kendisini devletin sahibi olarak gören, gözeten ve kendisini kamu hizmetine adamış çok sayıda kamu görevlilerimiz bulunmaktadır. Uygulamaya konulacak mesleki etik ilkeleri, hem bu tür personelin sayısını artıracak, hem de kamu personelinin etik açıdan değerlendirilmesinde ödüllendirilmesinde kıstaslar sağlayacaktır.

Söz konusu değerler, “iyi yönetim”in temeli olup, aynı zamanda iyi bir kamu yöneticisinin sahip olması gereken özelliklerdir. Kamu görevlilerinin ahlaki standartlarını geliştirmeye yönelik olarak yapılacak çalışmalar; yasal düzenlemeler yapma, işleyişe egemen olan ilkeleri yeniden belirleme ve özel bir kamu biriminin oluşturulması olmak üzere üç alanda gerçekleştirilmelidir.

Nolan Komitesi Kamu Yaşamında Standart İlkeler

1. Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.

2. Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.

3. Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.

4. Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.

5. Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.

6. Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.

7. Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.

Açıklama: Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir. http://www.public-standards.gov.uk/

1.9- SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI

Sivil toplum kuruluşları, vatandaş ile devlet arasında iletişim ve eşgüdümü sağlayan kuruluşlardır. Bu örgütler, toplulukları örgütleme, eğitim, toplum içindeki grupların ekonomik ve sosyal hayata katılımını sağlama, siyasi ve sosyal etkileşimini kolaylaştırma dayanışmayı artırma ve kültürleri besleme yoluyla “saydamlık,” “hesap verebilirlik” ve “katılımcılık” ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet etmektedirler.

Bu şekilde, iyi yönetişimin gerçekleştirilmesine olan katkılarının yanı sıra, yolsuzluk konusunda kamu bilincini artırmak yolsuzlukla mücadeleye ilişkin eylem planları geliştirmek ve devlet faaliyetlerini izlemek suretiyle, yolsuzlukla mücadelede rol alabilirler.

Ülkemizin temiz bir toplum yapısına, saydam ve yolsuzluklardan arınmış bir kamu yönetimine kavuşturulmasında, siyasal yapılanmadaki çarpıklıkların etkisinin azaltılmasında, sivil toplum kuruluşlarının etkisi büyük olacaktır.

Özellikle, siyasal sistemin demokratik bir yapıya kavuşturulamadığı, siyasal partilerin yönetimlerin belli gruplarca ele geçirilmiş olduğu, bunun sonucunda yaratılan lider sultasının kırılmasının mümkün olamadığı ve bu durumun halkın özgür iradesini gerçekleştirilmesi için aşılmaz bir engel olduğu ülkemizde; sivil toplum kuruluşları, kamu yönetiminin sağlıklı işlemesine, yozlaşma ve yolsuzluklara karşı önemli katkılar sağlayabilir.

Kamu yöneticiliği mesleğine yönelik etik değer, kural ve standartların oluşturulmasında, devlet örgütlerinin yanında, dernek, vakıf, birlik gibi sivil toplum kuruluşları da etkili olabilir. Aynı zamanda, bu kuruluşlar üyeleri ya da vatandaşlardan gelen tepkilere göre, kamu görevlilerinin davranışlarını etik açıdan değerlendirerek, kamu yönetimi üzerinde etkide bulunabilirler.

Ancak sivil toplum kuruluşlarının bu şekilde etkide bulunabilmeleri ve ülkenin demokratik ve toplumsal yaşamına olumlu katkılar sağlayabilmeleri için, kendi yapılarının, yönetim biçimlerinin her türlü yozlaşmadan arınmış, saydam ve güvenilir olması, çıkar amaçlı değil, özveriye dayalı bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerekir. Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği, TESEV, Yolsuzlukla Mücadele Derneği, Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği, Devlet Denetim Elemanları Derneği, Türkiye Etik Değerler Merkezi ve Beyaz Nokta Vakfı gibi kuruluşlar, yaptıkları araştırmalar ile düzenledikleri konferans seminer ve benzeri faaliyetlerle yolsuzlukla mücadeleye katkıda bulunmaktadırlar.

2- YOLSUZLUKLARIN ORTAYA ÇIKARILMASI
2.1.YOLSUZLUKLA MÜCADELE İÇİN ETKİN KURUMSAL YAPILARIN OLUŞTURULMASI

Yolsuzlukları önlemenin temel koşullarının, hukukun üstünlüğü kavramının da unsurlarından olan saydamlığın ve hesap verme sorumluluğunun sağlanması olduğu kuşkusuzdur.

Bununla birlikte, özellikle, Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün yolsuzluk algılama endekslerinde alt sıralarda yer alan ülkelerde yolsuzlukla mücadele için çeşitli yetkilerle donatılmış kurumsal yapıların oluşturulması zorunluluk haline gelmiştir. Yolsuzluğun dünya genelinde örgütlü bir suç haline gelmesi de, bu zorunluluğu doğuran nedenler arasındadır.

Öyle ki, 2000-2002 yılları arasında sadece 16 yolsuzluk vakasının görüldüğü Danimarka’da dahi 8 alt birimden oluşan bir polis örgütü bulunmaktadır. Almanya’da, polis örgütü bünyesinde yolsuzluklar konusunda analitik ve stratejik araştırmalar da yapan bir birim görev yapmaktadır.

Yolsuzlukla mücadele alanındaki kurumsal yapıların en etkilileri, bağımsız yolsuzlukla mücadele birimleridir. Bu kuruluşların soruşturma, önleme, eğitim işlevleri ve etkili istihbarat birimleri mevcuttur. Avusturalya, Kore, Singapur, Slovenya ve Botswana yolsuzlukla mücadele birimleri bu konudaki başlıca ve en başarılı örneklerdir.

Bazı ülkelerde ise, parlamentolar bünyesinde yolsuzlukla mücadele işlevini üstlenmek üzere daimi komisyonlar kurulmaktadır. Bunlara, Malta’da Yolsuzlukla Mücadele Daimi Komisyonunu ve Litvanya Ekonomik Suçları Araştırma Parlamento Komisyonunu örnek olarak verebiliriz. Tanzanya’da da Dünya Bankasının önerisi ve desteği ile 1998 yılında parlamento bünyesinde bir Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu kurulmuştur.

Türkiye’de ise, birçok denetim kurumu ve birimi olmasına rağmen, doğrudan yolsuzluklarla mücadeleyi amaçlayan bir kurumsal yapı bulunmaktadır.

Bu nedenle, denetim birimlerinin ve süreçlerinin yeniden tanzimi, iyi yönetişimi sağlamada son derece etkili olduğu tüm ülkeler tarafından kabul edilen Ombudsman kurumu oluşturulması gibi önlemlerin yanı sıra, yolsuzluk sorunu ile doğrudan ilgilenecek bir birim oluşturulmasında yarar görülmektedir.

Ülkemizin örgüt iklimi, siyaset-bürokrasi ilişkileri ve özerkliğin “mutlak egemenlik” olarak algılanması olguları dikkate alındığında, ülkemiz açısından bu konudaki en doğru tercihin, TBMM bünyesinde kurulacak -soruşturma komisyonlarının yetkilerini de haiz- bir daimi komisyon olacağı düşünülmektedir.

Yolsuzluk komisyonları, yolsuzluk potansiyeli yüksek olan bazı kamu kuruluşlarını ve işlemlerini ya da belli yolsuzluk iddialarını araştırmak, soruşturmak, çözüm önerileri üretmek üzere, üyelikleri ve görev süreleri bu olaylarla sınırlı olan geçici alt komisyonlar kurabilmektedirler. Yasama meclislerince oluşturulan bu tür komisyonlara, yukarıda bazı örnekleri verilen, hem gelişmiş hem de azgelişmiş ülkelerde rastlanmaktadır. Örneğin, Hindistan’da 1962 yılında kurulan “Yolsuzluğu Önleme Komitesi” (başkanının soyadı ile anılan Santhanam Komitesi) ihalelerde ve çeşitli belge ve izinlerin verilmesinde, vergi alanlarında, güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde, gümrüklerde ve yargı kuruluşlarında bir çok yolsuzluğu açığa çıkarmıştır. Aynı şekilde, Filipinlerde kurulan Parlamento Komisyonun görevlendirdiği Yargıç Plana ve ekibi bir çok yolsuzluk olayının ortaya çıkartılmasında önemli başarılar sağlamışlardır.

2.2.DENETİMLERİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI

Hesap verme sorumluluğunun ve saydamlığın sağlanmasında en temel unsurlardan biri sağlıklı bir denetim sistemidir. Türkiye’de, denetim kuruluşları açısından tam bir karmaşa söz konusudur. TBMM adına denetim iki başlı olarak Sayıştay ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından yürütülmekte, bunun yanında bir çok kamu kuruluşu Meclis adına yapılan denetimin dışında kalmaktadır. Esasen, yürütme erkine bağlı olan Yüksek Denetleme Kurulu’nun TBMM adına denetim yapması, sistemde yer alan önemli bir zaaf olarak görülmektedir.

TBMM adına denetimin, yürütmeden bağımsız olarak ve tek elden yürütülmesi gereklidir. Bu amaçla, en uygun çözümün, Başbakanlık Yüksek Denetim Kurulunun Sayıştay çatısı altında birleştirilmesi olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, Sayıştay’ın denetim alanı da kamusal niteliği olan tüm kuruluşları içerecek şekilde tanımlanmalıdır. Örneğin, Yeni Zelanda Kamu Denetimi Kanununda denetimin kapsamı “Genel Denetçi, tüm kamu kuruluşlarının denetçisidir” şeklinde basit ve kapsamlı bir ifade ile denetim alanı tanımlanmaktadır.

Yürütme erki içinde yer alan denetim birimlerinin yapılanmasında da ciddi sorunlar vardır. Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, bazı alanlarda değişik denetim birimleri tarafından üst üste denetimler gerçekleştirilirken, bir kısım alanlar tamamen denetim dışı kalabilmektedir.

Denetim birimleri arasında eşgüdüm sağlanarak, denetim programlarındaki uygunsuzluklar giderilmelidir. Özellikle, aynı tür denetim yapan kurumların, aynı kamu kurumlarının denetiminde yoğunlaşmalarından ziyade, daha fazla sayıda kurumun etkin bir şekilde denetlenmesine çalışılmalıdır.

Türkiye’de, halen tüm denetim kurumları ve birimleri yalnızca “düzenlilik denetimi” yapmaktadırlar. Halbuki, çağdaş ülkelerde “performans denetimi” uygulanmaktadır. Yapılacak performans denetimi ile kamu hizmetlerinin verimli, etkili ve tutumlu gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin tespiti mümkün olacaktır. Bu şekilde yapılacak bir denetim yoluyla yolsuzlukların da
önüne geçilmiş olacaktır.

Denetim işlevi de, hemen hiç işlememektedir. Yapılan denetimlerde büyük ölçüde işlerin yasa ve kurallara uygun olup olmadığı (biçim) üzerinde durulmakta, ama verimlilik ve etkililik yönünden bir değerlendirme yapılmamaktadır. Bunun sonucu olarak, kamuya büyük zararlar veren davranışlar, çoğu kez sorumlu tutulamamaktadır. Böylece bu tür davranışlar tekrarlanabilmektedir.

Yazılan raporlar, incelenerek değerlendirilmedikçe anlamsız kalmaktadırlar. İşlerin daha önce saptanan amaçlara (plan ve program hedeflerine) uygun olup olmadığı araştırılarak, sapmalar üzerinde durulmamaktadır.

Uluslararası denetim standartları arasında yer alan “denetimin bağımsızlığı” ilkesi gerçekleştirilmelidir. Genellikle, denetim, kamu örgütünün başındaki amir adına yapıldığından, denetimin bağımsızlığı zedelenmektedir.

Denetim kurumlarınca yolsuzluk riski çok olan alanlar tespit edilmeli, denetimler bu alanlar üzerinde yoğunlaştırılmalı. Oransal olarak, gelir ve giderleri çok olan kurumların denetlenmesine ağırlık verilmelidir.

Türkiye’de yolsuzlukların yoğun olduğu diğer bir alan, KİT’ler ve fonlardır:

Bugüne kadar Sayıştay denetimi dışında tutulan KİT’lerin Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından meslekten olmayan görevlilerce, şekli sayılabilecek nitelikte denetlenmesi ile KİT komisyonunda siyasi amaçlı denetlenmeleri, etkin ve caydırıcı olamamıştır. Fonlar ise kuruluşlarında Sayıştay denetiminin dışında özellikle tutulmuş ve merkezi denetim kuruluşlarınca denetlenmemiştir.

Böylece genel bütçe içinde yer alan birçok bakanlık ve kurumdan çok daha fazla kamu fonu kullanan kurumlar, gerçek denetimin dışında tutulmuşlardır.

Türkiye’nin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı içinde, denetim alanını daraltıp, yolsuzluk alanını genişleten bir zihniyetle uzun yıllar yönetildiğini daha önce vurgulamıştık. Bu anlayışın sonuçları, bugün her alanda, umulmadık devlet dairelerinde yolsuzluk zincirleri biçiminde ortaya çıkıyor.

Genel bütçe dışında kamu fonu kullanan kurumların birer birer denetimden çıkarılmasıyla işlerin hızlı yürümesinin yanında yolsuzlukların da aynı hızda yürümesi ve büyümesine yol açtığı bir gerçek KİT’lerin ve fonların merkez denetim kuruluşlarından kaçırılması ve bunun sağlanması amacıyla da yasayla denetim istisnaları getirilmesi, Türkiye’yi bir “yolsuzluk cenneti”ne dönüştürdü.

Denetim sistemimiz, genel olarak, durağan bir görünüme sahiptir. Dünyada sürekli gelişme gösteren denetim olgusunun, ülkemize yansıması oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Çağdaş gelişmelere ve yeniliklere kapalı kalmış olan denetim sistemimiz, kamu yönetimi önünde etkili olmaktan oldukça uzaktır.

Denetim sistemimizde bilgisayar teknolojisi yeterince kullanılmamakta, denetime yönelik çağdaş yöntem ve tekniklerden yararlanılmamakta, denetim kurumlarının çoğu geleneksel yöntemlerle denetimleri gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Kamu adına yapılan bütün gelir ve giderler, iç ve dış denetime tabi olacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Çağdaş denetim anlayışında iç denetimden ve dış denetimden beklenen faydalar farklıdır ve her ikisi de gereklidir. Ülkemizde, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Savunma Sanayi Müsteşarlığı gibi, kendi bünyesinde iç denetim birimi bile olmayan bazı kuruluşlar bulunmaktadır.

Bütün kamu kuruluş ve fonlarının hem iç denetim birimince, hem de dış denetim birimince denetlenmesi sağlanmalıdır. Bu konuda, hiç bir kurum ya da kuruluşa ayrıcalık tanımamalıdır.

Türkiye’de denetim birimlerince gerçekleştirilen denetim şekli, esas olarak, “uygunluk denetimi”dir. Bu denetim şekliyle, yönetimin faaliyet ve işlemlerinin mevzuata uygun olup olmadığı denetlenmektedir.

Ancak çağdaş denetim anlayışında, faaliyet ve işlemlerin mevzuata uygun olup olmadığının kontrolü yeterli görülmemektedir. Kamuoyunun aydınlatılması açısından, kamusal kaynakların, kamu yararı yanında, çağdaş işletmecilik esaslarına uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının da tespiti gereklidir.

Bu amaçla, kamu kaynaklarının “etkili, verimli ve tutumlu” kullanılıp kullanılmadığının tespitine yarayan, “performans denetimi” yaygınlaştırılmalıdır. Bu şekilde yapılacak denetimler ile hem halkın ödediği vergilerin “nasıl” kullanıldığı konusunda kamuoyu bilgilendirilmiş olacak, hem de kamu kaynaklarının kullanımından çeşitli şekilde çıkar sağlayanların önü kesilmiş olacaktır.

Türkiye’de, her denetim birimi, denetim planlamasını, diğer denetim birimlerinden bağımsız olarak kendisi gerçekleştirmektedir.

Diğer yandan, yapılan denetimler öncelikli ve riskli olanları dikkate alan stratejik plan ve programlara dayalı olarak yürütülmemektedir. Denetim alanlarının belirlenmesinde öncelikli ve riskli olanlara göre planlama yapılmadan denetim programlarının oluşturulması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ya da önlenmesi açısından, denetim etkinliğini yitirmesine yol açmaktadır.

Yukarıda belirtilen olumsuzlukların giderilebilmesi için, denetim birimleri arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlayacak ve yolsuzluk açısından riskli denetim alanlarını belirleyecek, ulusal düzeyde bir denetim örgütlenmesine ihtiyaç vardır. Bu amaçla, denetim konusunda ortak düzenlemeler yapmak, denetim standartlarını geliştirmek, denetim kuruluşları arasında iletişim ve eşgüdümü sağlamak, belli zamanlarda denetim şurası toplamak gibi görevleri yapmak üzere “Kamu Denetimi İstişare Kurulu” oluşturulması yönündeki görüşler uygulamaya geçirilebilir.

Denetimin yapısal sorunları yanında işleyişinde de önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Denetimin etkinliği ile yakından ilgili olan bir konuda denetim sürecinin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasıdır. Sayıştay dışındaki denetim birimlerinin çoğunda, raporların sonuçlandırılması, kurum amirinin ihtiyarındadır. Bu durum, yaptırımların uygulanmasında gecikmelerle ve çoğu zaman raporların işleme konulmaması ile kendini gösteren önemli bir sorundur. Diğer yandan, yargı ile sonuçlanmakta olan Sayıştay denetiminde ise, hem denetim ve yargılama çok gecikmekte hem de yargı kararları etkin bir şekilde uygulanmamaktadır. Örneğin, alt komisyon tarafından incelenen yabancı petrol şirketlerine ödenen kur farkı konusunda 1995 yılında yapılan ödemeler, Sayıştay tarafından yerinde ve sürekli inceleniyor olmasına rağmen, denetim ve yargılama süreci 2001 yılında tamamlanmış ve tazmin hükmü 2002 yılında kesinleşmiş ve bu güne kadar da hiçbir tahsilat yapılmamıştır.

Uygulanmakta olan denetim çalışmaları beklentileri karşılayacak ölçüde etkin değildir. Bunca denetim birimine rağmen, özellikle denetim birimlerinin yoğunlaşmış olduğu alanlarda bile yolsuzlukların önlenememesi bunun bir göstergesidir. Denetim sürecinin etkinleştirilebilmesi için aşağıdaki öneriler
geliştirilmiştir:

    • İşlemlere odaklanmış olan denetim yerine, iç kontroller üzerinde yoğunlaşan sistem tabanlı denetim anlayışına ağırlık verilmelidir.
    • Kuruluşların yönetim sistemlerinin değerlendirilmesinin bir sonucu olarak, denetim faaliyetleri riskli alanlar üzerinde yoğunlaşmalıdır. Bu yaklaşım, hem denetlenecek kuruluşların seçimi, hem de denetlenen kuruluşun hangi faaliyetlerinin derinlemesine inceleneceğinin belirlenmesi sırasında göz önünde bulundurulmalıdır.
    • Halen yürütülmekte olan düzenlilik denetimi yanında, performans denetimi uygulaması geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
    • Yolsuzlukla mücadele konusunda tüm denetim birimlerinin hassas olması gerekmektedir. Yolsuzlukların tespiti, denetçilerin eğitiminin zorunlu bir parçası olmalıdır.
    • Denetimin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasının sağlanması gereklidir. Bu amaçla, Sayıştayın yargılama işlevinin hızlı ve etkin işlemesini sağlayacak bir düzenleme yapılması şarttır.

Ayrıca, Türkiye’de, denetim şekilciliği ön plana çıkardığından, katı uygulama örneklerine de tanık olunmakta ve yaptırımlar, özellikle, kamunun özel sektör üzerindeki denetimi alanında faaliyetlerin durdurulmasına kadar gidebilmektedir. Faaliyetin durdurulmasını sonucunu doğuran yaptırımların, aynı şartlardaki tüm taraflara eşit bir şekilde uygulanması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması için zorunludur. Bu nedenle, devlet, özellikle ekonomik alanlardaki denetimini bütün piyasaya eşit ve aynı duyarlılıkta uygulayarak haksız rekabete yol açmamalıdır.

2.3.VATANDAŞLARIN YOLSUZLUKLARA KARŞI DUYARLILIĞININ ARTIRILMASI

Kamu işlemlerinin yapıldığı her yere polis, zabıta, müfettiş gibi bu işi kontrol edecek eleman görevlendirmek mümkün değildir. Kamu işlemlerinin yürütüldüğü süreçlerin her aşamasında kamuoyu vardır. Yolsuzluklara karşı kamuoyunda toplumsal bir kınama ve baskı ortamı oluşturulabilirse, kamu görevlilerinin yolsuzluk yapma eğilimleri azalacak, yolsuzluk yapanlar bile çeşitli biçimlerde uyarılacak ya da kınanacaktır.

Hiçbir ülke ve sosyal sistem yolsuzluklara karşı bağışıklık kazanamaz. Bu konudaki hayati nokta yolsuzlukla nasıl savaşılacağı noktasıdır. Yolsuzlukla mücadele sadece adli kovuşturma yolu ile değil aynı zamanda kararlılıkla ve bütünüyle toplum tarafından dışlanma ile mümkündür. Yolsuzluğu toplum dışında bırakma konusunda genel bir konsensüs bulunmuyorsa ona karşı yapılan her eylem başarısızlığa mahkumdur. Bu konsensüsün sağlanması devlet yönetimini icra edenlerin yüksek sosyal değerlere sahip olmalarına ve toplumun genelinin yolsuzluğun toplumsal üreme zemininin kurutulması konusundaki eğitiminin sağlanmasına bağlıdır.

Siyasal sistemde, yasal otoritenin halk iradesi demek olduğu, otoriteyi kullananlarda bir bilinç olarak yerleşmeli, halk siyasal otoriteyi kendi iradesi olarak benimsemeli ve gerektiğinde yönlendirmelidir. Doğal olarak, bunun için gerekli demokratik mekanizmaların geliştirilmesi ihmal edilmemelidir.

Halk iradesine dayalı siyasal otorite karşısında, kamu yönetiminin özerkleşme yönündeki eğilim ve çabası frenlenmelidir. Özerklik, yalnızca kamu yönetiminin uzmanlığının gerektirdiği ölçüde kalmalıdır.

Otoritenin kaynağının halk olduğu bilinci, kamu yönetimine de yerleşmelidir. Kamu yöneticisi kendisini efendi konumunda değil, halkın hizmetinde görmelidir.

Basın ve medya özgürlüğünü de kapsayan ifade özgürlüğü konusunda halkı bilinçlendirmek çok önemlidir. Kamu görevlilerinin kötü uygulamalarından hoşnutsuz olan halkın televizyon, radyo ve gazete gibi iletişim medyası yoluyla seslerini duyurabilecekleri öğretilmelidir. Politikacılar, halkın temel hakkı olarak onlara daha fazla enformasyon vererek yolsuzlukla savaşabilirler.

Haklarını bilmeyen halklar kamu görevlilerinin kötü uygulamalarına özellikle maruz kalırlar. Bu bağlamda temel hakların kontrol boyutu olduğu kadar enformasyon boyutu da önemlidir.

Yolsuzluklara karşı yürütülecek kampanyalar ile kamuoyu bilinçlendirilebilir. Bu amaçla, basın ve kitle iletişim araçlarından yararlanılabilir. Yolsuzlukların ülkeye verdiği zararlar konusunda toplumun her kesimi eğitilmelidir. Bu konuda, ayrıca, okullarda, kamu kurumlarında hizmet içi eğitim programlarında seminerler, konferanslar ve benzeri etkinlikler düzenlenebilir. Unutulmamalıdır ki, yolsuzluklara karşı kamuoyu oluşturmanın temel şartı, vatandaşları eğitmekten ve yolsuzluk konusunda bilinçlendirmekten geçer.

Şu bir altın kural olarak bilinmelidir ki; hiçbir yolsuzluk, hiçbir eğrilik daha onun altındaki basit bir eğrilik tabanı olmaksızın ayakta duramaz. Belki yolsuzlukların altın kuralı da her yolsuzluk daha basit bir başka yolsuzluğun eğriliği üstünde yer alabilir. Hepimiz kendimize dönerek, “ben hangi eğriliklerle benim üstümdeki daha büyük eğriliklere taban inşa ediyorum” diye kendimize sormamızda yarar var.

Ebeveynler, din görevlileri ve toplumun diğer üyeleri, geleceğin kamu görevlileri oldukları için çocuklara etik ve sorumluluk aşılamaya katılmaları için basın ve diğer medya tarafından teşvik edilebilirler. (….)

Ebeveynler çocuklarına küçüklüklerinden itibaren ahlakı öğretmeliler. Toplumun bütün üyelerine ahlak ve sorumluluk aşılamak pozitif bir ulusal karakter geliştirmeye yardımcı olur.

Sonuç olarak, yolsuzlukla mücadele, tüm bireylerin ve bütün toplumsal katmanların, bu arada devleti oluşturan erklerin topyekün katılımını ve katkısını gerektirir.

3. SUÇLULARIN CEZALANDIRILMASI ZARARLARIN TAZMİNİ
3.1. SUÇLULARIN CEZALANDIRILMASI, ZARARLARIN TAZMİNİ VE SUÇ GELİRLERİNİN MÜSADERESİNE İLİŞKİN ÖNLEMLER
3.1.1. ADALET HİZMETLERİNDE ETKİNLİK VE ÇABUKLUĞUN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ

Ülkemizde yolsuzlukla mücadelede, öncelikli tedbirlerden biri adaletin kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamaktır. Sorunlar bölümünde ortaya konulduğu gibi, mevcut durumda mahkemeler yavaş işlemekte, yargılamalar “makul süre”de sonuçlandırılamamakta, dolayısıyla adil yargılanma hakkı zedelenmektedir. Bu durum ise, yolsuzluk ve suiistimale zemin hazırladığı gibi, vatandaşın yargıya güvenini sarsmakta ve gelecekte devletimizin bu yönden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde giderek daha fazla mahkum edilmesi ve tazminat ödemesi riskini beraberinde getirmektedir.

Bu nedenle, mahkemelerin hızlı, adil ve etkili bir biçimde iş görebilmeleri için gereken fiziki imkan, yetişmiş yardımcı personel, hakim, cumhuriyet savcısı ve çağdaş donanım sağlanmalı ve iş yükü altında ezilmeleri mutlaka önlenmelidir.

Bu amaca ulaşmak için yapılması gerekenler, öneriler bölümünde “Yargı” başlığı altında ayrıca ifade edilmiştir.

3.1.2. YOLSUZLUKLA MÜCADELE VE KARA PARA AKLAMAYA KARŞI SUÇ POLİTİKASI OLUŞTURULMASI
3.1.2.1. KARA PARA AKLAMA SUÇUNUN KAPSAMININ GENİŞLETİLMESİ

Kara para aklayıcıların ekonomik ve teknolojik gelişmelere yönelik müthiş uyum yetenekleri, yeni imkânlar ve hukukî boşlukları lehlerine kullanma becerileri karşısında, kara para aklama karşıtı mekanizmaların da, sürekli gözden geçirilme ve yenilenme ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla, kara paranın aklanmasının önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin bugünkü sistemimizin, uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı hukuktaki düzenleme ve gelişmelerle, 4208 sayılı yasanın 6 yıllık uygulaması göz önüne alınarak gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.

Yolsuzluklar ve kara para aklama ile mücadelenin günümüzdeki temel problemi, yolsuzluk ve aklama olaylarını saptama güçlüğü değildir. Sorun, adaletin önüne suçun delillerini getirmek, failleri tespit etmek ve mahkum ettirmek hususlarında ortaya çıkmaktadır.

Kara para aklama suçunun tanımının genişletilmesi ve malî ve ekonomik suçlar alanında uzman savcılık ve mahkemeler oluşturulması, artık tüm çağdaş ülkelerde ortak kara para aklama ile mücadele stratejisinin başlıca halkalarını oluşturmaktadır.

Hukukumuzda kara para aklamanın önlenmesine ilişkin 4208 sayılı yasa, kazuistik sistemi benimseyerek öncül suçları saymaktadır.

Ekonomik suçlardan doğan muazzam gelirler, aklama işlemi için kaçınılmaz olarak “malî mühendis” (mali konularda uzman) aklayıcıların katkısını gerektirmektedir. 4208 sayılı yasa aklama faillerinin cezalandırılması konusunda, özellikle, iki engelle karşı karşıyadır. Birinci engel, aklanan fonların yasa dışı kaynağının kanıtlanmasının güçlüğü, diğeri ise, kara para aklayıcının akladığı kara paranın öncül suçlardan elde edildiğini bildiğinin kanıtlanması zorluğudur.

Bu çifte ispat gerekliliği, çok sayıda suç faaliyetinden elde edilen büyük miktarlarda fonlar söz konusu olduğu ya da kara para aklamaya yönelik malî dolaşımların temiz paranın plasmanı (değerlendirilmesi) için kullanılan yöntemlere benzediği ölçüde daha da zorlaşmaktadır. Zaten, kara paranın aklanmasının en büyük tehlikelerinden birisini yasal ve yasa dışı gelirlerin birbirine karışmasıdır.

Kara para aklama ile mücadele, aynı zamanda yolsuzluk ve örgütlü suçlarla mücadelenin en önemli tamamlayıcısı olup, emniyeti suiistimal suçu, insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı (TCK 201 a ve b), bankalar kanunu ve sermaye piyasası kanunundaki suçlar başta olmak üzere Türk Ceza Kanunu ve özel kanunlardaki tüm yolsuzluk ve çıkar amaçlı suçlarının kara para aklama suçunun öncül suçları arasına alınması gerekmektedir.

3.1.2.2. MALİ SUÇLARI ARAŞTIRMA KURULU’NUN (MASAK) YENİDEN YAPILANDIRILMASI

Çeşitli ülkeler önleyici anlamda kara para aklama karşıtı mevzuatlarını oluştururken, mali kurumlara, genelde, iki tür bildirim yapma yükümlülüğü getirmektedir. Bunlardan birincisi, belli bir üst sınırın üzerindeki nakit işlemlerinin bildirilmesi; ikincisi ise, herhangi bir sınıra bağlı olmaksızın şüpheli işlemlerin bildirilmesidir. Ülkemizde, şüpheli işlem bildirimi uygulaması yürürlükte olup, nakit işlem bildirimine ilişkin yetki mevzuatımızda yer almakla birlikte, bu yetki henüz kullanılmamıştır.

Kara para aklama ile mücadele ve şüpheli işlem bildirimlerini almak için oluşturulan malî istihbarat birimleri (Financial Intelligence Units, FIU) tüm dünyada büyük bir gelişme göstermiştir. Belirtmek gerekir ki, bu kuruluşların tamamı özellikle idarî nitelikte olanları(örneğin, Fransa’da TRACFIN ve ülkemizde MASAK) teknik anlamda istihbarat yapmak üzere yapılanmış değildir.

Bu kuruluşlar polisiye (İngiltere’de NCIS, Avustuya’da Kara Para Aklama İşlemleri Bildirim Birimi, Norveç’te OKOKRIM), bağımsız idarî (Belçika’da CTIF, Hollanda’da MOT) ya da vesayete tâbi idarî (Fransa’da Maliye Bakanlığına bağlı TRACFIN; ABD’de FINCEN, Avusturya’da AUSTRAC, İspanya’da Merkez Bankasına bağlı SEBLAC, Yunanistan ve Türkiye Mali İstihbarat Birimleri) ve adlî (Portekiz, Lüksemburg ve Danimarka’da Başsavcılık) nitelikte olabilirler.

İdarî nitelikte bir birim olsa bile, alınan şüpheli işlem bildiriminin derinleştirilmesinden sonra, kara para aklama karinesi ya da ciddi emaresi ortaya çıkması halinde dosya soruşturma için savcılığa iletileceğinden, amaç adlîdir.

Cumhuriyet savcısı, Mali İstihbarat Birimi ile kolluğun koordinasyonunu sağlayacak olup, önemli bir role sahiptir. Fransa’da TRACFIN bünyesinde adlî sistemle ilişkileri sağlamak ve kolaylaştırmak amacıyla, bir savcı ve kendi birimleri ile işbirliğini kolaylaştırma bakımından da birer polis ve jandarma ile hazine temsilcileri görev yapmaktadır.

Belçika Mali Bilgileri İşleme Merkezi (CITIF) uzmanları tarafından incelenen bildirimlerin adlî makamlara iletilip iletilmeyeceğine üç hakim-savcı ve üç maliye kökenli üyenin yer aldığı altı kişilik kurulca karar verilmektedir.

Halihazırda birimin başkanı Yargıtay savcısı kökenlidir. Birimde ayrıca üç polis temsilcisi ile bir gümrük temsilcisi anılan birimlerle bilgi alışverişini sağlama ve eşgüdüm amacıyla görev yapmaktadır.

Ülkemizde 4208 sayılı Kanun ile kurulan MASAK, kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik olarak; idari, düzenleyici, denetleyici işlevler verilmiş bir kamu kuruluşudur. Bu çerçevede, Kurul, mali istihbarat birimi işlevine haizdir ve kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik uluslar arası idari yardımlarda başvuru birimidir.

Kara para aklamayla mücadelede şüpheli işlemlerin bildirimi mekanizması merkezi bir öneme sahiptir.

Bu mekanizmanın etkinliğinin sağlanmasında Mali İstihbarat Biriminin yapısı, işleyişi ve yükümlü guruplarını eğitmesi ve bilinçlendirmesi önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, idari nitelik taşıyan Mali İstihbarat Birimleri bünyesinde yargı ve kolluk temsilcilerinin de görev yapması, mücadelenin etkinliği için şart olan kurumlar ve disiplinler arası işbirliğinin sağlanmasının önemli bir aracıdır. Bu bakımdan MASAK’ın Belçika ya da Fransa örnekleri dikkate alınmak suretiyle yeniden yapılandırılması ivedi bir ihtiyaç olarak görülmektedir.

Kara para aklama karşıtı mevzuatın etkinliği, bir yandan Mali İstihbarat Birimi ile mali sektör, diğer yandan da ilgili adlî makamlar, polisin değişik birimleri, mali kuruluşların denetim ve düzenleme kuruluşları arasında ve işbirliği yapabileceği yabancı makamlarla iyi bir işbirliğinden geçmektedir.

MASAK’ın çok disiplinli bir yapıya kavuşması bu yönden de yararlı olacaktır. MASAK şüpheli işlem bildiriminin analiz ve araştırması sonucu bir kara para aklama mekanizması keşfetmişse, paranın kaynağı belirlenememiş olsa bile dosyayı savcılığa iletmelidir. Çünkü, sadece kolluğun sahip olduğu yetkilerle yapılan suç soruşturması ile paranın “kara ya da ak” olduğu tespit edilebilir. Bu aşamada, ne suçlular ne de aklayıcılar şüpheden yararlanmamalıdır.

Karşılaştırma, MASAK’ ın aldığı şüpheli işlem bildirimlerinin sayısının yetersizliğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Gerçekten, MASAK’a 17.2.1997-31.12.2002 arasındaki beş yıllık dönemde iletilen bildirim sayısı toplam 882’yken, Fransa’da bu rakam sadece 2001 yılında 3761, Belçika’da ise yılda ortalama 7500’dür.

3.1.3. ADLİ MAKAMLARIN UZMANLAŞTIRILMASI

Ülkemizde yargıda ekonomik ve malî suçlar alanında uzmanlaşma eksikliği, üzerinde önemle durulması gereken ivedi bir sorundur. Malî suçluluğun sosyal maliyetinin ölçülemeyecek boyutlarda ağır sonuçlara yol açtığı artık çok açık görülmektedir. Bir bankanın içinin boşaltılmasından elde edilen suç gelirleri milyar dolarlarla ifade edilmektedir. Halbuki, bin kadar ayrı büyük adî suçta bile böyle bir rakam söz konusu olmamaktadır.

Öncelikle, Türk Ceza Kanunu ve tüm özel kanunlar taranarak, büyük miktarlı yolsuzluk ve suiistimallere yol açtığı, ya da yol açma potansiyeli taşıdığı belirlenecek fiillere ilişkin suçlar ekonomik ve mali suçlar olarak sınıflandırılmalıdır. Bu suçlarda müeyyideler caydırıcı hale getirilmeli, zamanaşımı süreleri soruşturulma ve kovuşturulmalarına yetecek kadar uzun tutulmalıdır.

Yasal metinleri uygulayacak olan yargı sisteminin genelde uluslararası nitelik taşıyan bu karmaşık suçları etkili bir şekilde cezalandırabilmesi için, ilk etapta büyük illerde bünyesinde malî uzmanların yer aldığı; insan, yer, araç gereç, teknolojik imkanlar yönünden eksikliği bulunmayan ve gerekirse birden fazla yargı çevresinde yetkili ekonomik ve mali suç savcılıkları oluşturulması gerekmektedir. Bunu, ileride mali ve ekonomik suçlar alanında uzmanlık mahkemeleri izlemelidir.

Yargıtay Başsavcılığı bünyesindeki masalardan birinin ve Yargıtay ceza dairelerinden birisinin münhasıran kara para aklama ve yolsuzlukla bağlantılı suçlar dahil, malî ve ekonomik suçlar ve çıkar amaçlı örgüt suçlarına bakması sağlanmalıdır. Söz konusu savcılık ve mahkemelerde çalışacak hakim ve savcıların mali hukuk ya da ekonomi alanında yüksek lisans eğitimi yapmış ya da sınırlı olarak sayılacak ekonomik ve mali suçlar hakkında araştırma ve yayını olanlar arasından seçilmesine özen gösterilmelidir. Yabancı dil bilen hâkimlerin yurtiçi ve dışında ekonomik, malî suçlar ile örgüt suçluluğuna ilişkin eğitim programlarına iştiraki sağlanmalıdır.

Bu tür suçlarla mücadele eden polislerin yeterli bir teknolojik donanıma sahip olması şarttır. Gerekirse, ABD’de olduğu gibi, 4208 ve 4422 sayılı kanunların müsadere ve mülkiyetin devlete intikaline ilişkin hükümlerine konu değerlerin bir kısmının, bu amaçla kullanılmasına ilişkin yasal değişiklik yapılmalıdır.

3.1.4. SUÇ GELİRLERİNİN ZAPT VE MÜSADERESİ

Suç faaliyetleri karşısında hiç bir şey suçluları kazançlarından, servetlerinden ve lojistik desteklerinden mahrum etmekten daha etkili olamaz. Bu husus, en fazla yolsuzluk, kara para aklama ve çıkar amaçlı örgüt suçları için geçerlidir.

Günümüzde, devletler, kara para aklama karşıtı ceza mevzuatlarına hapis ve para cezalarının yanı sıra, müsadere tedbirlerini de eklemişlerdir. Çoğunlukla, müsadere ihtiyarî biçimde öngörülmüş olup, gerekliliğini ceza mahkemeleri serbestçe takdir etmektedirler. Ancak Türk hukuku, mahkumiyet halinde otomatik olarak karar verilen mecburî bir müsadere mekanizması öngörmektedir.

Diğer yandan, ülkelerin çoğu, Viyana Sözleşmesi (Madde 5/1) ve Strazburg Sözleşmesi tarafından öngörülen “değer müsaderesini” kabul etmişlerdir.

Genellikle değişik yerlere ve ülkelere yayılmış malvarlıklarının müsaderesinin zorluğunun bilincinde olan ülke mevzuatları, ceza mahkemelerine suçluların servetleri içinde bulunan suçlardan elde edilmiş kazançlara karşılık, malvarlığının müsaderesine imkân vermektedirler. 4208 sayılı yasanın 7 nci maddesi uyarınca hakim hapis cezası ve ağır para cezasına ek olarak, nemaları da dahil olmak üzere kara para kapsamındaki mal ve değerler ile bunların ele geçirilememesi halinde, bunlara tekabül eden mal varlığının müsaderesine de hükmeder.

İçinde bulunduğumuz elektronik çağda, muazzam tutarlar bir kaç dakikada tüm dünyayı dolaşabilmektedir. Kara para, kolaylıkla yasal ticarî gelirlerden elde edilen paraya karışabilir. Suç gelirleri alanındaki uluslararası cezaî işbirliği, adlî ve polisiye birimlere etkili araçların sağlanmasını gerektirir. Mallar (hava araçları, gemiler, para vb.) birkaç gün, bir kaç saat hatta bir kaç dakikada bir ülkeden diğer ülkeye yer değiştirebildiği için, suçla mücadele eden makamların, gerekli tedbirleri alabilmeleri amacıyla hızlı biçimde hareket etmeleri önem taşımaktadır. Ayrıca, suç kaynaklı malvarlıkları çok ender olarak bir müsadere davasının açıldığı bir devlet ülkesinde bulunur. Gerçekten, suçlular müsadere alanındaki yasalardan, paralarını başka bir ülkeye transfer etmek suretiyle kolayca kurtulabilirler. Bu durumda, bu alanda uluslararası işbirliği kaçınılmaz hale gelmektedir. Viyana, Strazburg ve Palermo Sözleşmeleri, yasadışı gelirlerin etkisizleştirilmesi alanında tam bir karşılıklı adlî yardımlaşma mekanizması kurmuşlardır.

Viyana Sözleşmesi, müsadere edilen malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisini talepte bulunulan devlete vermektedir. Ancak devletlerin aralarında yapacakları bir anlaşmaya göre, müsadere edilen malvarlıklarını aralarında paylaşmaları ve müsadere edilen malvarlığının ya da bir bölümünün uyuşturucu ve psikotrop maddelerin suiistimali ve kaçakçılığı alanında uzmanlaşmış kurumlara devrini ihtiyarına bırakmaktadır. Strazburg Sözleşmesinin 15 inci maddesine göre, “Talep edilen tarafça müsadere edilen malvarlığı, ilgili taraflar aksini kararlaştırmadıkça talep edilen tarafa ait olacaktır.”

Ülkemizin bugüne kadar Strasburg Sözleşmesini onaylamamış olması nedeniyle, taraf ülkelerde Türkiye’den kaçırılan yolsuzluk fiillerine ilişkin gelirlerinin müsadere ettirilmesi mümkün olmamaktadır. Konuya ilişkin yürürlükteki uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yurt dışına kaçırılan yolsuzluk kazançları dahil suç gelirlerinin, kaynak ülkeye iadesi değil, talep eden ve talep edilen devletlerin aralarında yapacakları anlaşmaya göre paylaşılması mümkündür.

Türk hukukunda, sanık mahkum olduğunda müsadere konusu mallar, Devlet Hazinesine intikal eder. Dolayısıyla, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde önerilen müsadere edilen malvarlıklarının başka ülkelerle paylaşımı için mevzuatımızda yasal değişiklik gerekmektedir.

Bu alanda, Viyana, Strazburg ve Palermo sözleşmelerinin gerekleri ve Paris Deklarasyonu göz önüne alınarak; Fransa ve Belçika gibi iç hukukumuzda suç gelirlerine el koyma ve müsadereye ilişkin yabancı kararların infazına ilişkin kuralları içerecek, “Suç Gelirlerinin Zapt ve Müsaderesi Alanında Uluslararası İşbirliği Kanunu” çıkarılması düşünülmelidir.

4208 sayılı yasadaki el koyma ve müsadere ile 4422 sayılı yasadaki el koyma ve mülkiyetin devlete geçmesine ilişkin hükümlerin etkin biçimde uygulanması bu konuda suçluları suç gelirlerinden yoksun bırakma konusunda önemli ölçüde etkili olacaktır.

4208 sayılı yasanın 9 ve 4422 sayılı yasanın 6 ncı maddesi hak ve alacaklara tedbir konulmasını düzenlemektedir. Ancak bu tedbire karar verilmesi durumunda, tedbir konulan mevduat ve diğer menkul değerler ile ticarî ve sınaî faaliyetlerin idaresi konusunda tarafların ekonomik anlamda mağdur edilmesine engel olacak ayrıntılı düzenlemelere ihtiyaç vardır.

3.1.5. İLGİLİ MEVZUATTA YAPILMASI GEREKEN DÜZENLEMELER
3.1.5.1. ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE HAKKINDA 4422 SAYILI KANUN

4422 sayılı yasanın 16 ncı maddesinde Türk Ceza Kanunu’nun 313 ve 201 a ve b fıkraları ile 4208 sayılı yasaya yer verilmemesi nedeniyle, kanıtlar genel hükümlere, yani CMUK’na göre toplanmaktadır. Anılan yasaların 4422 sayılı yasanın 16 nci maddesi kapsamına alınması delil toplama yönünden önemli bir kolaylık sağlayacaktır.

Kanunun 1/1 maddesindeki “ ….teşebbüsün yönetimini ve denetimini ele geçirmek…” ibaresi kaynak İtalyan Ceza Kanunundaki gibi “yönetim veya kontrolünü” şeklinde düzenlenmelidir. Zira, yönetim ve denetim birbiriyle bağlantılı kavramlar olsa da birbirinden ayrı olarak da ortaya çıkabilir. Denetimde, yasa ve kurallara uygun olup olmamanın incelenmesi yapıldığından “kontrol” şeklindeki bir ifade daha açık ve belirgin bir ifade olacaktır.

Yine bu bağlamda, “…ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek de, “nüfuz ve kontrol elde etmek” şeklinde düzenlenmelidir.

Uygulamadaki tereddütleri ortadan kaldırmak için, CMUK’na paralel olarak, yasanın 2/1 nci fıkrasındaki gizli tedbirlerin uygulanamayacağı kişi grupları ve bu tedbirlerin müdafiiler yönünden uygulama alanı belirtilmelidir.

3.1.5.2. MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA 4483 SAYILI KANUN’UN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASI

Eşitlik ilkesine aykırı olarak, memurların korunduğu izlenimini veren ve “ceza yargılama usulünün tekliği” evrensel ikesiyle de bağdaşmayan 2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırılmalı; Anayasanın 129/son fıkrası bunu sağlayacak şekilde değiştirilmelidir.

3.1.5.3. KAMU GÖREVLERİNDEN AYRILANLARIN YAPAMAYACAKLARI İŞLERE DAİR KANUN

Kamu kuruluşlarında yolsuzluklara yol açan sebeplerden biri de, kamu personelinin, özellikle ekonomi alanında görev yapan kamu görevlilerinin bir bölümünün, yeterli tecrübe ve bilgi birikimini edindikten sonra, bu kazanımlarını daha çok kazanca dönüştürmek amacıyla özel sektöre transfer olmaları veya görevleri sonunda özel sektörde görev almaları oluşturmaktadır. Bu düşünce içinde olan kamu görevlileri, icra ettikleri kamu görevleri sırasında, özel sektörle yakın ilişkiler kurabilmektedirler. Zaman içinde bazı hallerde, bu özel sektör kuruluşlarının talep ve işlemlerinde, yetkilerin kötüye kullanıldığına ve menfaat sağlandığına tanık olunmaktadır.

Bu olumsuzlukları kısmen önlemek amacıyla, yasakları düzenleyen 2531 sayılı yasa 1981 yılında yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunun 2 nci maddesinde yasak süresi ve suçun unsurları düzenlenmiştir. Bu maddede, suçun unsurları olarak, “hizmetinde bulundukları daire, idare, kurum ve kuruluşlara karşı”
işlenmesi kuralı da sayılmıştır. Bu unsur, uygulamada, bu suçun oluşmasını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Çünkü, görevden ayrılan kamu görevlisinin bu şekilde görev aldığında suçun oluşabilmesi için, kişinin aldığı görev sebebiyle hizmetinde bulunduğu kamu idaresine karşı işlenmesi gerekmektedir. Bu durum, kanunun uygulama alanını daraltmakta, dolayısıyla kamu görevinden ayrılanların kamudaki faaliyet alanlarıyla ilgili olarak, özel sektörde rahatça görev almalarına olanak sağlamakta, kanunun amacını bertaraf edebilmektedir. Bu sebeple, anılan unsurun kanun metninden çıkarılarak, amacına uygun olarak kanunun uygulama alanının genişletilmesi, ayrıca ceza miktarının artırılması yerinde olacaktır.

Kanunda, görevden ayrılan kamu görevlileri için yasaklama ve ceza hükmü getirilmesine karşın, kanunun ikinci maddesi anlamında yasaklı dönem içinde anılan kişileri çalıştıran özel sektör görevlileri için bir yasaklama ve ceza hükmü getirilmediği görülmektedir. Kanunun daha etkin şekilde sonuç verebilmesi için, bu tür kişileri yasaklı dönemde çalıştıran kişi, kurum ve kuruluşların da cezalandırılması uygun olacaktır.

2531 sayılı kanunda, kamu görevinden ayrıldıktan sonra yapılacak işler açısından sınırlama getirilmekle birlikte, üst düzey görevlere bilgi ve becerilerinden yararlanmak üzere özel sektör çalışanları arasından yapılacak atamalarda, herhangi bir kural, kayıt ve sınırlama bulunmamaktadır. Bazen, uygulamada bu tür atamalar yapılmaktadır. Özel sektörden kamu görevlerine atananların, her ne kadar bu kişi, kuruluş ve gruplarla organik bağlarını kestikleri kabul edilse de, bu kişi ve kuruluşların, atandıkları kamu idareleri nezdinde bulunabilecek talep ve işlemleriyle karşılaştıklarında nesnellikten uzaklaşabildikleri, menfaat karşılığı olmasa bile, kayırmacılık güdüsüyle yolsuz olarak adlandırılabilecek işlem ve kararlara imza atabildikleri bilinmektedir.

Bu alanda da, yeni düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu şekilde göreve atananların, özel sektörde belli süre içinde görev aldıkları kişi, kurum, kuruluşların, atandıkları kamu idaresi nezdindeki talep, işlem ve kararlarında yetki kullanmasının, bu kişi ve kurumların anılan idare yanındaki iş takiplerinin, bu konuda astı olarak görev yapan yetkililere talimat vermesinin yasaklanması, uymaması halinde cezai müeyyideye bağlanması ve yaptığı görevden alınmasına dair düzenlemeler yapılması yerinde olacaktır. Ayrıca, uygulamanın bir yönetmeliğe bağlanması da gerekli görülmektedir.

3.1.5.4. BANKALAR KANUNU’NDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER

Özellikle son yıllarda, ülke ekonomisi ile milli çıkarlara en fazla zarar veren alanların başında finans sektöründeki krizler gelmektedir. Bu krizlere etken olan nedenlerin birincisi, bankacılık alanında meydana gelen boyutları ve kapsamları büyük olan yolsuzluklardır.

Çeşitli usulsüz yöntemlerle üçüncü kişilere, bankaların büyük hakim sermayedarlarına verilen krediler bankalara geri dönmemiş, bankaların mali bünyeleri zayıflamış, bunun sonucu bu tip bankalara devletçe el konulmak zorunda kalınmıştır. Bankacılık kanununda ve diğer kanunlarda bu usulsüzlükleri yeterince tanımlayan düzenlemeler bulunmamaktadır.

Bankacılık Kanunu’nda, olumsuz istihbarat raporlarına ve şirketin mali bünyesindeki zaafiyetlere rağmen verilen kredilerin de suç tanımına alınmasında fayda bulunmaktadır. Mevcut mevzuatta, bu usulle verilen kredilerin geri dönmemesi halinde TCK’nun 510 uncu maddesinde düzenlenen “emniyeti
suiistimal” suçundan takibat yapılabilmektedir. Ancak bu unsur aranmadan da, sadece önleyici olması için, kredi geri dönecek olsa bile usulsüz şekilde verilen kredilerin de müeyyideye bağlanması yerinde olacaktır.

Usulsüz kredi verilmesi yöntemlerinden biri, banka hakim sermayedarı kişi ya da grupların kurdurduğu paravan şirketlere sahip oldukları bankalardan veya back to back (hortumlama) yöntemiyle muvazaa yaptıkları bankalardan kredi veyahutta değişik kaynak kullandırmaları, daha sonra çeşitli aşamalardan geçirilerek bu kaynak ve paraların banka hakim sermayedarlarına aktarılmasıdır. Bu şirketlerin paravan olarak kurulduğu ve paraların banka sahiplerine aktarıldığı ispatlanabildiğinde eylemleri zimmet veya dolandırıcılık suçunu oluşturabilmektedir. Ancak çoğu zaman çok karmaşık ekonomik faaliyetler sonucu bu paralar banka sahiplerine intikal ettirildiğinden bu unsurları kanıtlamak yargılama aşamasında mümkün olmamakta, genellikle eylemler emniyeti suiistimal suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Ancak bu suçun Ceza Kanunu’ndaki müeyyidesi, verilen milyonlarca dolar zararın karşılığında hafif kalmakta, sonuçta verilecek cezalar kamu vicdanını tatmin etmemektedir. Bu sebeple, bankacılık sektöründe işlenen TCK’nun 510 uncu maddesindeki bu tip suçlar açısından, cezaların tatminkar seviyede arttırılması uygun olacaktır.

BDDK, harcamaları ve bütçesi yönünden özel denetime tabi olmakla birlikte işlem ve kararları açısından yargı denetimi dışında herhangi bir teftiş ve denetime tabi bulunmamaktadır. Kuruma intikal eden, bankacılık sektörü ile ilgili mevzuata aykırılıkları düzenleyen murakıp raporları bu Kurul’da görüşülüp sonuca bağlanmaktadır. Bu görüşmelerde varılan kanaatlere göre, Bankalar Kanunu uyarınca, suç teşkil eden konuların Cumhuriyet savcılıklarına intikal ettirilmesi veya doğrudan Cumhuriyet savcılıklarına intikal eden soruşturmalarda soruşturma izni verilmesi BDDK’nun iznine bağlı bulunmaktadır. (Madde 24/1)

BDDK, bazen Cumhuriyet savcılıklarınca vaki başvurular üzerine veya kendisine intikal eden suç duyurularını çeşitli mülahazalarla izin vermemek suretiyle, yargı makamları tarafından soruşturulmasına engel olabilmektedir. Bu durum, yolsuzluklarla etkin mücadeleye mani olabildiği gibi, idarenin yargının yetkisini kullanması sonucunu da doğurmaktadır. İzin vermeme kararlarının, otomatik olarak, Danıştay denetimine tabi olması gerekmektedir.

Ayrıca, banka müfettişlerinin yeterli iş güvencelerine sahip olmamaları nedeniyle iç denetim işlevi uluslararası denetim standartlarından olan “bağımsızlık” ve “tarafsızlık” ilkelerine uygun olarak, yeterince yerine getirilememekte, mali bünyedeki zafiyetler gözden kaçabilmektedir. Bu nedenle, Bankalar Kanunu’nun 9/4 üncü maddesinde uygun değişiklikler yapma ihtiyacı vardır.

3.1.5.5. 1156 SAYILI KANUNA MUGAYİR TAHAKKUK VE TEDİYE MUAMELATINI İHBAR EDENLERE İKRAMİYE İTASINA DAİR KANUN

Bu kanun, 25.06.1927 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, kanuna aykırı şekilde Hazine zararına olarak ödenen veya ödeme emrine bağlanan usulsüz işlemleri ihbar edenlere ikramiye verilmesini düzenlemektedir. Bu kanun yeterince uygulanmamaktadır.

Bu kanuna idarece işlerlik kazandırılması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ve önlenmesinde etkili olacaktır.

3.1.5.6. 3628 SAYILI MAL BİLDİRİMİNDE BULUNULMASI, RÜŞVET VE YOLSUZLUKLARLA MÜCADELE KANUNU

Mal bildirimi vermek zorunda olan geniş kesimler arasında; siyasi nitelikleri nedeniyle, “Her türlü seçimle iş başına gelen kamu görevlileri” ile “Siyasi Parti Genel Başkanları” sayıldığı halde, aynı siyasi nitelikleri gereği siyasi partilerin merkez yönetimleri ile il ve ilçe örgütlerinde başkan ve üye olarak görev alanların kanun kapsamında olmamaları bir eksiklik olarak düşünülmektedir.

3628 sayılı Kanunun en önemli hükümlerinden birisi, son olarak verilen mal bildirimlerinin yetkili merci tarafından daha önceki bildirimler ile karşılaştırılması yükümlülüğüdür. Ancak bu yükümlülük içindeki inceleme görevinin, hangi ölçülere göre yapılacağına dair açıklayıcı düzenlemeler mevcut değildir.

Böyle bir düzenlemenin olmayışı, kanunun amaç ve ruhuna aykırı düşmektedir. Bununla birlikte, kanunun dördüncü maddesinde “haksız mal edinme” ara başlığı altında ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından, geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar şeklinde ortaya çıkan artışların; bu kanunun uygulamasında haksız mal edinme sayılacağı belirtildiği halde, yönetmelikte, bu harcamanın nasıl tespit edileceği ve bu tespite kimlerin yetkili olduğu hususunda da hükümler yoktur.

Kanunun üçüncü maddesi; kamu görevlilerinin genel anlamıyla “Türk uyruğunda” olmayan herhangi bir özel veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları belli bir değerin üzerinde değere sahip hediyelerini kendi kurumlarına teslim etme zorunluluğunu getirdiği halde, Türk uyruğunda olan kişi ve kuruluşlardan kabul edilebilecek hediyeler ile ilgili bir düzenleme getirmemiştir.

Buna karşılık, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 29 uncu maddesiyle kamu görevlilerinin hediye kabul etmeleri tamamıyla yasaklanmıştır. Ancak bu yasaklamaya rağmen, kamu görevlilerinin iş sahiplerinden hediye kabul etmeleri, hatta yönetici konumundaki kamu görevlilerine çok yüksek değerleri bulan hediyeler getirilmesi neredeyse olağan hale gelmiş; bazı içtihat kararlarında bile, kabul edilen hediyenin değerine göre bunun rüşvet olup olamayacağı hususunda görüş belirtilmiştir. Bu durumlar göz önünde tutularak, ilgili maddenin yeniden düzenlenmesi ile uygun görülürse bu nev’i alınacak hediyelerden belli bir değerin üzerinde olanların da kuruma teslim edilmesi yoluna gidilmelidir.

Mal bildirimlerinin verilme zamanını belirleyen altıncı maddenin (d) bendi, mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda, mal bildiriminin bir ay içinde yenilenmesini şart koşmaktadır. İlgili yönetmelikte, mal varlığındaki bu önemli değişikliği, kendilerine aylık ödenenlerin net aylık tutarının, aylık ödenmeyenlerin ise genel idare hizmetlerinin birinci derece birinci kademesindeki şube müdürüne ödenen net aylığın beş katından fazla olan değişiklik şeklinde belirlenmiştir. Bununla birlikte, günümüz ekonomik koşullarında günden güne değer kaybeden tasarruflarını çeşitli şekillerde değerlendirmeye çalışan kamu görevlisinin bu değişiklikleri bir ay içinde bildirmesi durumunda, belki de bir yıl içinde birkaç mal bildirimi verme zorunluluğu doğacaktır. Bu nedenle, bu sürenin makul bir hale getirilerek, yükümlünün zamanında mal beyanında bulunmamak gibi bir suçlamayla karşı karşıya kalması önlenmelidir. Ayrıca, bildirimlerin beş yılda bir yenilenmesi de kanımızca uzun bir dönemdir. Bu sürenin, orta ve üst yönetim kademelerinde görev yapanlar için iki yıla indirilmesi, bildirim formlarının önceki yıllar bildirimleri ile kıyaslamaları içerecek ve değişmelerin nedenlerini, artışlarının kaynaklarını gösteren bir yapıya kavuşturulması çok yararlı olacaktır. Mal bildirimlerinin üst görevlere atamalarda değerlendirilen, atama kararlarını etkileyen ve işlemin vazgeçilmez koşulu haline getirecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalıdır.

Ayrıca, “Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun,” “Gümrük Kanunu” ve benzeri kanunlarda olduğu gibi bu kanunun uygulanmasında da, ihbarı doğru çıkan muhbire ikramiye verilmesi düşünülebilir. Yukarıda değinmeye çalıştığımız düzenlemeler yanında, “ihbar ikramiyesi” hususunda da mevcut kanuna bir ilave yapılması, yolsuzlukları önlemede etkin olabilecektir.

Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme

0
Kaptanlar ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerine İlişkin Sözleşme

Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde kabul edilmiştir.

Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından düzenlenen sözleşmeyi Türkiye, 25 Haziran 2003 tarihinde 4906 sayılı yasa ile onaylamıştır.

Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.

Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO

ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936
Kanun Tarih ve Sayısı: 25.6.2003 / 4906

Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;

Toplantı gündeminin dördüncü maddesinde yer alan, denizci ülkelerin ticaret gemilerinde çalışan kaptanlar, nöbetçi güverte ve makine zabitlerinin meslekî yeterliliklerinin asgarî icaplarına ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;

Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme şeklini alması gerektiğine hükmederek,

Gemi Zabitlerinin Yeterlilik Belgeleri Sözleşmesi, 1936, şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayının işbu yirmi dördüncü gününde kabul etmiştir.

Madde 1

Bu sözleşme, sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede tescili yapılmış olan gemilerle aşağıda belirtilen gemiler dışında tüm açık deniz gemilerine uygulanır.

Savaş gemileri,

Ticarette kullanılmayan devlete veya kamuya ait gemiler,

Yelken direkli düz karinalı ağaç gemiler

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, kayıtlı tonajı 200 tonilatodan küçük olan gemileri kısmen veya tamamen kapsam dışında bırakabilir.

Madde 2

Bu sözleşmenin uygulanması bakımından aşağıdaki deyimler kendilerine burada verilen anlama sahiptirler:
“Kaptan veya süvari” gemiyi sevk ve idare eden kişi,

“Nöbetçi güverte zabiti” kılavuz kaptan dışında, geminin seyrüseferinden veya hareketinden sorumlu kişi,

“Çarkçıbaşı” geminin mekanik şevkinden daimi olarak sorumlu kişi,

“Nöbetçi çarkçı” gemiyi yürüten marinaların çalışmasından belirli sürelerle fiilen sorumlu kişi,

Madde 3

Hiç kimse, bu sözleşmenin uygulandığı bir gemide kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan ise alınamaz veya çalıştırılamaz.

Bu madde hükümlerine ancak zorunlu hallerde istisnalar getirilebilir.

Madde 4

Hiçbir kimseye;

İlgili belgenin verilmesi için öngörülen yasa ulaşmamışsa,

İlgili belgenin verilmesi için öngörülen asgarî meslekî deneyim süresini tamamlamamışsa, ve

Talip olunan belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi bakımından gerekli niteliklere sahip olup olmadığını belirlemek amacıyla yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen sınavlarda başarılı olmamışsa, yeterlilik belgesi verilmez.

Ulusal yasalar veya yönetmelikler;

Her dereceden yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adaylar tarafından ulaşılması gereken asgarî bir yaş ve tamamlanması gereken bir asgarî meslekî deneyim süresi öngörmelidir.

Yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adayların, talep ettikleri belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan niteliklere sahip olup olmadıklarını ölçmek amacıyla, yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen bir veya daha çok sınav yapılmasına imkân tanımalıdır.

Örgüte üye her ülke, onay tarihinden itibaren üç yıllık süre içinde;

İlgili belgenin karşılığı olan görevler için yeterli pratik deneyimi olan; ve

Bunlarla ilgili olarak herhangi bir ciddi teknik hata kaydı bulunmayan, bu Maddenin 2 (a) paragrafına istinaden düzenlenen sınavlara katılmamış kişilere de yeterlik belgeleri verebilir.

Madde 5

Sözleşmeyi onaylayan her üye, etkin bir denetim sistemi kurarak sözleşmenin gerektiği biçimde uygulanmasını sağlar.

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bir üyenin yetkili makamlarının, sözleşme hükümlerinin ihlâli nedeniyle ülkede kayıtlı gemileri seferden alıkoyabilecekleri durumları belirler.

Bu sözleşmeyi onaylayan bir üyenin yetkili makamları, ayni şekilde sözleşmeyi onaylamış bir başka üye ülkede kayıtlı bir gemide sözleşme hükümlerinin ihlâl edildiğini belirlemesi durumunda ülkesinde o geminin kayıtlı olduğu üyenin konsolosu ile temasa geçebilirler.

Madde 6

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, Sözleşmeye uyulmaması halinde uygulanacak olan disiplin cezalarını veya cezaî yaptırımları belirler.

Disiplin cezaları veya cezaî yaptırımlar özellikle, aşağıda belirtilen durumlar için öngörülür;

Armatörün veya onun görevlendirdiği kişinin, kaptanın veya süvarinin, bu sözleşmenin gerekli kıldığı yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiyi işe alması,

Kaptan veya süvarinin sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan işlerin, bu işlerin gerektirdiği ya da üstün bir yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiye gördürülmesine izin vermesi,

Bir kişinin gerekli belgelere sahip olmamasına rağmen hile veya sahte evraklarla söz konusu 2. maddede tanımlanan işlerden herhangi birini ifa etmek üzere işe girmesi,

Madde 7

Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasası’nın 35. maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak; bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;

İlgili üyenin sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,

Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilgili taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,

Bu Sözleşmeye göre uygulama yapılamayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,

Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyeceklerdir.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde atıfta bulunulan yükümlülükler, onaylamanın bir parçası olarak kabul edilecek ve onaylamayla ayni şekilde geçerli olacaktır.

Her bir Üye, müteakip bir beyanla bu maddenin birinci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri uyarınca belirttiği çekinceleri tamamen ya da kısmen iptal edebilir.

Madde 8

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.

Madde 9

Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.

Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Bu sözleşme , daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 10

İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.

Madde 11

Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilecektir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.

Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.

Madde 12

Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.

Madde 13

Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 11 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.

Madde 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.

6 Ekim – Hukuk Takvimi

0

6 Ekim – Hukuk Takvimi

1875 Ramazan Kararnamesi ile Padişah Abdülaziz, Osmanlı’nın dış borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı.
1936 ILO Armatörlerin Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme (ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme), 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır.
1936 ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4906 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.
 1967

6 Ekim’de Tarsus Kadıncık Santrali inşaatının greve başlayan 300 işçisi, İspanyol Dragados şirketinin şantiyelerde örgütlü Yapı-İş ve Yapı İşçileri Sendikası üyelerini birbirine düşüren uygulamalarını Mersin ve Tarsus’ta sessiz yürüyüşlerle protesto etti. Yapı İşçileri Sendikası Başkanı İsmet Demir Kadıncık Santrali şantiyelerinde işçileri kanunsuz greve teşvik etmekten tutuklandı. 

 1971 Cihan Alptekin ve 10 arkadaşının duruşması başladı. Savcı, THKO üyesi olarak yapılan eylemlerden dolayı C. Alptekin dahil 7 kişi için idam istedi.
 1976 Çağdaş İngiliz filozofu Gilbert Ryle hayatını kaybetti. (Doğumu: 19 Ağustos 1900) Husserl ve Heidegger’in etkisiyle fenomenoloji üzerine yoğunlaşmasına karşın Wittgenstein felsefesiyle tanıştıktan sonra analitik felsefeye yöneldi. The Concept of Mind, Dilemmas, Plato’s Progress, Collected Papers, Collected Papers, On Thinking ve Aspects of Mind isimli eserleri bulunmaktadır.
 1978 Sivas olayları öncesinde halkı tahrik ettiği gerekçesiyle tutuklanan ÜGD Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu tahliye edildi.
 1980 Milli Güvenlik Konseyi, Necdet Adalı ile  Mustafa Pehlivanoğlu, firari İsa Armağan ve firari Kemal Ergin’in idam kararlarını onayladı.  
 1980 İsveçli siyasetçi Zaida Catalán doğdu. (Ölümü: 27 Mart 2017)  2001-2005 yılları arasında İsveç Genç Yeşiller Partisi başkanlığı görevini yaptı. Hayvan hakları, insan eşitliği ve cinsiyet özgürlüğü konusundaki sosyal çalışmalarda bulundu. Birleşmiş Milletler tarafından görevle gittiği Afrika ülkesi Kongo’nun Kinşasa kentinde 27 Mart 2017’de öldürüldü.
1981  Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tutuklandı.
1981  Askeri Yargıtay savcı Nihat Gerçek’i öldüren sağ görüşlü Şerafettin Top hakkındaki ölüm cezasını onayladı.
 1981 Mısır’ın Nobel Ödüllü, üçüncü Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 25 Aralık 1918)  Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter öncülüğünde, 12 gün süren gizli görüşmeler sonunda, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menahem Begin, Camp David Barış Anlaşmasını imzalamıştır. Camp David  Antlaşmasına göre, İsrail, Sina Yarımadasından tamamen çekilmeyi üstlenmiş, BM Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararları esas alınarak, Kudüs hariç Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan Filistinlilere özerklik verilmesi ve beş yıllık geçici yerel yönetim kurulması öngörülmüş ayrıca İsrail, ilk kez bir Arap devleti tarafından tanınmıştı. Sedat, İsrail-Mısır Barış Antlaşmasını imzalaması nedeniyle Menahem Begin ile birlikte Nobel Barış Ödülünü kazanmıştı.
 1982 DİSK davasına eklenen 19 sanıklı yeni davada Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız’ın da dahil olduğu 11 sanık tutuklandı.
 1987 Fiji’de cumhuriyet ilan edildi.
 1990 Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Parti Meclisi üyesi Doçent Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990 tarihinde kargoyla gönderilen bombalı paketle düzenlenen suikast sonucunda yaşamını yitirdi. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun’dan sonra türbana karşı tavrı ve laikliği savunmasıyla tanınan ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın öğretim üyesi olan Üçok, İslam’dan Dönenler, Yalancı Peygamberler ve İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar kitaplarıyla da tanınmaktadır. 
 1993 Yaşar Kemal -yetmişinci doğum gününde- İnsan Hakları Derneği’ne üye oldu.
1994 TKP (ML),  TİKKO üyesi Cömert Kayar’ın Sivas’ta gözaltına alınarak işkencede öldürüldüğü açıklandı.
2000 AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edildi. Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır.
 2003 Hükümet, Irak’a asker yollama izni isteyen bir yıl süreli tezkereyi TBMM‘ye gönderdi. Tezkerenin başlıca gerekçeleri Irak’ı PKK/KADEK unsurlarından temizlemek, bölgede güvenliği ve istikrarı sağlamak olarak açıklandı.
 2003 Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzaladı. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 03 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
 2005 İsrail Yüksek Mahkemesi İsrail ordusunun baskınlarda, Filistinli sivilleri canlı kalkan olarak kullanmasını yasa dışı ilan etti. Baş Yargıç Aharon Barak, birçok sivilin hayatını kaybetmesine yol açan uygulamanın uluslararası hukuku çiğnediğini belirtti.  
 2009 IMF, Dünya Bankası’nın yıllık toplantısını protesto için Tünel’den yürüyüşle Taksim’de toplanan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ile ÖDP, TKP ve EMEP’in basın açıklamasının sonuna doğru bir grubun Harbiye’ye yürüyüşe geçmesi üzerine polis tüm kitleye gaz ve tazyikli suyla müdahale etti. Bazı gruplar İstiklal Caddesi, Sıraselviler, Tarlabaşı ve Gümüşsuyu’nda barikatlar kurarak polisle çatıştı. Tophane’de 100-150 kişilik bir grup polisten kaçarak Cihangir’den inen birkaç göstericiye sopalarla saldırdı. 1 kişi kalp krizinden hayatını kaybetti, 96 kişi gözaltına alındı.
 2009 Ruanda’da 1994 yılında yapılan soykırımının baş zanlılarından Idelphonse Nizayimana Uganda’da tutuklandı. Hakkında 5 milyon ABD dolarlık ödül konulmuştu ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargıladığı en önemli sanıklardan birisidir. İnsanlığa karşı suçlardan mahkum edilmiştir.
 2011 Barış ve Demokrasi Partisi son 30 ayda KCK operasyonlarında aralarında belediye başkanları, yardımcıları ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 7748 kişinin gözaltına alındığını, 3895 kişinin tutuklandığını açıkladı. 
 2011 Beyoğlu esnafı işgaliye ödenerek sokaklara masa konulma uygulamasını sona erdiren Beyoğlu Belediyesi’ni protesto etmek amacıyla bir gün süreyle kepenk kapattı.
 2011 Üniversite öğrencileri Ferhat Tüzer ile Berna Yılmaz Parasız eğitim istiyoruz pankartı nedeniyle açılan davada 19 aylık tutukluluktan sonar serbest bırakıldı. 
 2015 Silvan’da incelemeler yapan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi: “Polis üzerimize ateş açtı.” dedi.
 2017 ABD yönetimi, Sudan’a 20 yıldır uyguladığı ekonomik yaptırımları kaldırdığını açıkladı.
 2024 Açığa alınan hakim Sidar Demiroğlu Gazete Duvar’a konuştu: “İstediği bir platformda birlikte yayına çıkalım. Konuşalım, tartışalım. Beni rüşvet almakla suçlayan Uçar’ın malvarlığı benimkinin en az 10 katı değilse, derhal istifa ederim, ülkeyi terk ederim.”
 2024 CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, haklarında çıkan iddiaları yargıya taşıdı. Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nu arayarak “yanındaki üç kişiye” dava açacağını bildirdi. Durbay ise, gördüğü kanser tedavisi nedeniyle geçirdiği ameliyatla ilgili “bebek aldırdığı” yönündeki haberler için erişim engeli kararı aldırmış, 200 kişi ve kuruma dava açacağını açıklamıştır. 
2024
  • Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) 2022-2024 yılları arasında 280 binden fazla banka hesabının yasa dışı bahis tahsilatı için kullanıldığını belirledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise vatandaşların farkında olmadan suça bulaştıkları uyarısında bulundu.
  • An­ka­ra 21. As­li­ye Ceza Mah­ke­me­sinin bir dosyasında, Yargıtay 4. Ceza Dairesi, evleneceğini öğrendiği arkadaşına, “midesiz” dediği için hapis cezasına çarptırılan sanık hakkındaki hükmü, “hakaret” suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle bozdu.
 2025
  • İstanbul’un Başakşehir ilçesinde yaşamakta olan sokak kedisi Cezve’yi işkence ederek öldüren katil Burak Alan, yargılandığı Küçükçekmece 26. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar, hukukçular ve hayvan severler tarafından emsal karar olarak nitelendi.
  • İstanbul Şişli Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinin önünde uzun namlulu silahlarla saldırıya uğrayan avukat Serdar Öktem, hayatını kaybetti. Öktem, Sinan Ateş cinayeti dosyası kapsamında bir süre tutuklu kalmış, daha sonra serbest bırakılmıştı.
  • MİT, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesince düzenlenen ortak operasyonda İsrail gizli servisi Mossad’a çalıştığı iddia edilerek gözaltına alınan Serkan Çiçek ile Avukat Tuğrulhan Dip sulh ceza hakimliği tarafından tutuklandı. 
6 Ekim - Hukuk Takvimi
6 Ekim – Hukuk Takvimi

Zaida Catalán

0
Zaida Catalán

İsveçli hukukçu ve siyasetçi Zaida Catalán 6 Ekim 1980’de Stockholm’de dünyaya geldi. Högsby kentinde büyüdü. Stockholm Üniversitesi’nde hukuk okudu ve yüksek lisans  derecesi kazandı.

Hayvan hakları aktivisti olarak 2001’de İsveç Genç Yeşiller Partisi üyesi oldu. 2001-2005 yılları arasında İsveç Genç Yeşiller Partisi başkanlığı görevini yaptı. 2005 yılında Genç Yeşiller liderliğinden istifa etti. Hayvan hakları, insan eşitliği ve cinsiyet özgürlüğü konusundaki sosyal çalışmalarda bulundu.

2008’de seçildiği Avrupa Parlamentosu’nda 2009 yılına kadar görev yaptı.

2010’da cinsel şiddet konusunda uzman olarak çalışmaya başlayacağını duyurdu ve Varupa Bölgesi Birleşmiş Milletler temsilciliğine başladı. 2016 yılında BM misyonundaki uzman grubunda yer aldı, Güvenlik Konseyi’ne ve doğrudan Genel Sekreter’e raporlar hazırladı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki kötü muameleleri ve insan hakları ihlallerini araştırdı.

Birleşmiş Milletler tarafından görevle gittiği ve yüksek çatışma bölgesi olan  Kinşasa kentinde, 12 Mart 2017’de görevi esnasında kaçırıldı. 27 Mart 2017’de öldürülmüş olarak bulundu.

Cinayet nedeniyle 50’den fazla kişi yargılandı, 29 Ocak 2022’deki duruşmada  bazı sanıklara ölüm cezası ve müebbet hapis cezası verildi.

Öldürülen hukukçu Zaida Catalán’ın anısı İsveç’teki Şili Büyükelçiliği’nde yaşatılmaktadır. İnsani Eylem Ağı (NOHA) ve  Folke Bernadotte Akademisi tarafından anısına burs programları düzenlenmektedir.

Zaida Catalán

Armatörlerin Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme

0

Armatörlerin Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiştir. (ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme)

Türkiye sözleşmeyi 15 Temmuz 2003 tarihinde, 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır.

Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.

Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.

ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936
Kanun Tarih ve Sayısı: 15.7.2003 / 4942

Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;

Toplantı gündeminin ikinci maddesinde yer alan, gemiadamlarının hastalanması, yaralanması ya da ölümü halinde armatörün sorumluluğuna ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;

Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme seklini alması gerektiğine hükmederek;

Armatörün Sorumluluğu (Hastalanan veya Yaralanan Gemiadamları) Sözleşmesi, 1936 olarak adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi Bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayinin işbu yirmi dördüncü günü kabul etmiştir.

Madde 1

Bu sözleşme, Savaş gemilerinin dışında, bu sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede kayıtlı ve seyrüsefer halinde bulunan bir gemide istihdam edilen herkese uygulanır.

Ancak, Uluslararası çalışma Örgütü üyesi bir ülke, gerekli gördüğü durumda, kendi ulusal yasa veya yönetmeliklerinde aşağıdaki kişiler açısından istisnalar getirebilir;

a. İstihdam edilen kişiler;

  1. Kamuya ait olup ticarette kullanılmayan gemilerde;
  2. Kıyı balıkçılığı yapan teknelerde;
  3. Yük kapasitesi 25 tonilatodan az olan teknelerde;
  4. Ağaçtan yapılan ilkel yelkenli gemilerde;

b. Armatör dışındaki bir işveren tarafından gemide istihdam edilen kişiler;

c. Sadece limanlarda gemilerin tamiri, temizliği, yükleme-boşaltma islerinde istihdam edilen kişiler;

d. Armatörün aile fertleri;

e. Kılavuz kaptanlar.

Madde 2

1. Armatör;

a) İse başlama tarihi olarak is Sözleşmesi maddelerinde belirtilen tarih ile isin sona erdiği tarih arasında meydana gelen hastalık ve yaralanmadan;

b) Bu hastalık ya da yaralanma sonucunda meydana gelen ölümden,
sorumludur.

Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, kişilerin;

a. gemideki hizmeti dışında yaralanması;

b. hastalanan ya da yaralanan kimsenin kasten hatalı ya da kusurlu davranışı yüzünden yaralanması veya hastalanması;

c. işe giriş tarihinde hastalığını veya sakatlığını bilerek gizlemesi;

gibi durumlar için istisnalar öngörebilir.

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, istihdam edilen kişinin ise başlama tarihinde sağlık muayenesini reddetmesi halinde hastalık ya da hastalığa bağlı meydana gelen ölümden dolayı armatörün sorumlu tutulmamasını öngörebilir.

Madde 3

Bu sözleşme açısından armatörlerce yapılan tıbbî bakim ve maişet harcamaları:
tıbbî tedavi ve yeterli teçhizat ile yeterli ilaç ve tedavi gereçleri,

a. iaşe ve ibate,

b. giderlerini kapsar.

Madde 4

Armatör, hasta ya da yaralı olan kimse iyileşinceye veya hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılamakla sorumludur.

Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılama sorumluluğunu hastalığın başlangıcından ya da yaralanma tarihinden itibaren 16 haftadan az olmayacak bir süre ile sınırlanabilir.

Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede, gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler :

a. armatörün sorumluluğunun, hasta ya da yaralı olan kimse açısından bu kişinin sigorta veya tazminat sistemine göre tıbbî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona ermesini,

b. armatörün sorumluluğunun, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere tıbbî yardim sağlanması için yasada öngörülen tarihten itibaren; yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle bu rejim dışında kalma hali hariç, hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona ermesini öngörebilir.

Madde 5

Hastalık ya da yaralanma is göremezlikle sonuçlanırsa, armatör;

a. hasta olan ya da yaralanan kimseye gemide kaldığı sürece tam ücret ödemekle;

b. eğer hasta ya da yaralı olan kimsenin bakmakla yükümlü olduğu kimseler varsa, bu kimse, karaya çıktığı andan iyileşinceye veya bu hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar ücretin tamamını veya bir kısmini ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenen şekilde ödemekle; sorumludur.

Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün artık gemide bulunmayan kişi bakımından ücretin tamamını veya bir kısmini ödeme sorumluluğunu, yaralanma veya hastalığın başlangıç gününden itibaren on altı haftadan az olmayacak bir süreyle sınırlandırabilir.

Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler:

a. armatörün sorumluluğunu, hasta ya da yaralı olan kimse açısından, bu kişi sigorta veya tazminat sistemine göre nakdî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona erdirebilir.

b. armatörün sorumluluğu, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere nakdî yardim sağlanması için yasayla öngörülen tarihten itibaren özellikle yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle, bu rejim dışında kalma hali hariç hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona erer.

Madde 6

Armatör, yolculuk sırasında hastalık ya da yaralanma sonucu karaya çıkan her hasta ya da yaralının ülkesine iade masrafını karşılamakla sorumludur.

Hasta ya da yaralı kimsenin geri gönderileceği liman :

a. ise alındığı liman; veya

b. yolculuğun başladığı liman; veya

c. kendi ülkesinin bir limanı veya tâbi olduğu ülke; veya

d. yetkili makamın onayı alınmak kaydıyla armatör veya gemi kaptanı ile birlikte kendisinin kararlaştıracağı bir başka liman olmalıdır.

Ülkesine iade masrafları, hasta ya da yaralının ulaşım ve yolculuk sırasındaki yiyecek ve konaklama masraflarını ve hareket gününe kadar olan masrafları kapsar.

Eğer hasta ya da yaralı is yapabilecek durumda ise armatör, bu maddenin ikinci paragrafında söz edilen yerlerden birisine yönelmiş bir gemide ona uygun bir is sağlayarak ülkesine iade sorumluluğunu yerine getirebilir.

Madde 7

Armatör, ölümün gemide meydana geldiği durumlarla, armatör hesabına sağlık ve bakım hizmetlerinden yararlanma hakkına sahip olan kişinin kazada öldüğü durumlarda defin masraflarını karşılamakla sorumludur.

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, sosyal sigorta veya çalışanlara tazminat ödenmesi ile ilgili yasa veya yönetmeliklere göre ölen kişiye cenaze yardımı ödeniyorsa armatör tarafından karşılanan defin masraflarının bir sigorta kurumu tarafından kendisine geri ödenmesini öngörebilir.

Madde 8

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bu sözleşmenin uygulandığı hasta, yaralı ya da vefat eden kişilerin gemide kalan eşyalarının Korunması için armatörün ya da temsilcisinin önlem almasını zorunlu kılar.

Madde 9

Ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün bu sözleşmeden doğan sorumlulukları ile ilgili anlaşmazlıkların hızlı ve masrafsız çözümünü sağlamak için hüküm koyabilir.

Madde 10

Armatör, bu sözleşmenin, 4, 6 ve 7 inci maddelerinde öngörülen sorumluluklarından, bu sorumluluklar kamu makamları tarafından üstlendiği ölçüde muaf tutulabilir.

Madde 11

Bu sözleşme ve bu sözleşme kapsamındaki yardımlarla ilgili ulusal yasalar veya yönetmelikler, tüm gemiadamlarına milliyet, ikamet yeri ve ırka bakılmaksızın eşit muamele yapılmasını sağlayacak şekilde yorumlanır ve uygulanır.

Madde 12

Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, armatörler ile gemiadamları arasındaki bu sözleşmenin sağladığı koşullardan daha iyisini sağlayan yasa, karar, teamül ya da anlaşmayı etkilemez.

Madde 13

Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasasının 35 inci maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;

a. İlgili üyenin, sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,

b. Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilcil taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,

c. Bu sözleşmeye göre uygulama yapılmayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,

d. Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyebilirler.

Bu Maddenin 1 inci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama gücüne sahip olacaktır.

Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu bildirimlerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir bildirimle vazgeçebilir.

Madde 14

Bu sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.

Madde 15

Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.

Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Bu sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 16

İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.

Madde 17

Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.

Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.

Madde 18

Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.

Madde 19

Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

a. Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 17 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

b. Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulamaz.

İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.

Madde 20

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.

Avrupa Sosyal Şartı

0

Avrupa Sosyal Şartı, 5547 sayılı Kanunla onaylanmış ve 9 Nisan 2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştır. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 27 Haziran 2007 tarihinde tevdi edilmiş ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın II. Bölümünün 1. , 2/1-2 ve 2/4-7. , 3. , 4/2-5. , 7. ve 31. maddelerini kabul ettiğini beyan etmiştir.

AVRUPA SOSYAL ŞARTI

Strazburg, 3 Mayıs 1996

             Başlangıç

             Bu Şartı imzalayan Avrupa Konseyine üye Hükümetler;

             Avrupa Konseyi hedefinin, kendilerinin ortak mirası olan ideal ve ilkelerin gerçekleştirilmesi ve korunması amacıyla üyeleri arasında daha güçlü bir birliğin sağlanması ve özellikle İnsan hakları ve temel özgürlüklerin gerçekleştirilmesi ve sürdürülmesi yoluyla sosyal ve ekonomik gelişmenin kolaylaştırılması olduğunu dikkate alarak;

             Avrupa Konseyine üye Devletlerin, 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanmış olan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Avrupa Sözleşmesi ile 20 Mart 1952 tarihinde Paris’te imzaya açılan Ek Protokollerde, halklarına bu belgelerde belirtilen sivil ve siyasi özgürlükleri sağlamayı kabul ettiklerini dikkate alarak;

             Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin 18 Ekim 1961 tarihinde Torino’da imzaya açılmış olan Avrupa Sosyal Şartı ve buna ek Protokollerde halklarına, yaşam standartlarını ve sosyal refah düzeyini yükseltmek için bu belgelerde belirtilen sosyal hakları sağlamayı kabul ettiklerini dikkate alarak;

             5 Kasım 1990 tarihinde Roma’da yapılan İnsan Hakları konusunda Bakanlar Konferansında, bir yandan bütün insan haklarının, bunlar kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ya da kültürel olsun, bölünmezliğinin korunması, diğer yandan Avrupa Sosyal Şartı’na yeni bir atılım kazandırılması gereğinin vurgulandığını anımsatarak;

             21 ve 22 Ekim 1991 tarihinde Torino’da yapılan Bakanlar Konferansı sırasında kararlaştırıldığı gibi, özellikle Şart metninin kabul edildiği tarihten bu yana ortaya çıkan temel sosyal değişimleri dikkate almak için Şartın içeriğinin güncelleştirilmesi ve uyarlanması konularında kararlı olarak;

             Şarta yeni haklar eklemek ve Şartın değişik biçimiyle güvence altına alınan haklar ile 1988 tarihli Ek Protokolle güvence altına alınan hakların, Avrupa Sosyal Şartı’nın yerini almak üzere hazırlanan Değiştirilmiş bir Şartta yer almasının yararının bilincinde olarak;

             Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır.

             BÖLÜM I:

             Akit Taraflar, ulusal ve uluslararası nitelikteki tüm uygun yollarla aşağıdaki hak ve ilkelerin etkili bir biçimde gerçekleşebileceği koşullara ulaşmayı politikalarının amacı sayarlar:

             1- Herkes, özgürce edinebildiği bir işle yaşamını sağlama fırsatına sahiptir.

             2- Tüm çalışanların adil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.

             3- Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.

             4- Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli adil bir ücret alma hakkı vardır.

             5- Tüm çalışanlar ve işverenler, ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

             6- Tüm çalışanlar ve işverenler, toplu pazarlık hakkına sahiptir.

             7 – Çocuklar ve gençler, uğrayacakları bedensel ve manevi tehlikelere karşı özel korunma hakkına sahiptir.

             8- Çalışan kadınlar, anne olmaları durumunda, özel korunma hakkına sahiptir.

             9- Herkesin, kişisel ilgi ve yeteneklerine göre bir mesleği seçmesine yardımcı olacak uygun mesleki yönlendirme imkanına sahip olma hakkı vardır.

             10- Herkesin, mesleki eğitim için uygun imkanlara sahip olma hakkı vardır.

             11- Herkes, ulaşılabilecek en yüksek sağlık düzeyinden yararlanmasını mümkün kılacak her türlü önlemden yararlanma hakkına sahiptir.

             12- Tüm çalışanlar ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.

             13- Yeterli kaynaklardan yoksun olan herkes, sosyal ve tıbbi yardım alma hakkına sahiptir.

             14- Herkes sosyal refah hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.

             15- Özürlüler toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve toplumsal yaşama katılma hakkına sahiptir.

             16- Toplumun temel birimi olarak aile, tam gelişmesini sağlamaya yönelik uygun sosyal, hukuksal ve ekonomik korunma hakkına sahiptir.

             17- Çocuklar ve gençler uygun sosyal, hukuksal ve ekonomik korunma hakkına sahiptir.

             18- Herhangi bir Akit Tarafın vatandaşları, inandırıcı sosyal ve ekonomik nedenlere dayanan kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, diğer bir Akit Taraf ülkesinde, o ülke vatandaşlarıyla eşit koşullar altında kazanç getirici herhangi bir işte çalışma hakkına sahiptir.

             19- Bir Akit Taraf vatandaşı olan göçmen işçiler ve bunların aileleri herhangi bir başka Akit Taraf ülkesinde korunma ve yardım alma hakkına sahiptir.

             20- Tüm çalışanlar, istihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkına sahiptir.

             21- Çalışanlar, işletmede bilgilendirilme ve danışılma hakkına sahiptir.

             22- Çalışanlar işletmedeki çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma hakkına sahiptir.

             23- Her yaşlı insan sosyal korunma hakkına sahiptir.

             24- Tüm çalışanlar, iş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkına sahiptir.

             25- Tüm çalışanlar, işverenlerinin aciz haline düşmesi durumunda alacak taleplerinin korunması hakkına sahiptir.

             26- Tüm çalışanlar, onurlu çalışma hakkına sahiptir.

             27- Ailevi sorumlulukları olan ve çalışan ya da çalışmak isteyen herkes, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan ve ailevi sorumluluklarıyla çalışması arasında, olabildiğince, uyuşmazlık olmadan bunu gerçekleştirme hakkına sahiptir.

             28- İşletmelerde çalışanların temsilcileri kendilerine zarar veren eylemlere karşı korunma hakkına sahiptir ve görevlerini yerine getirmek için uygun imkanlarla desteklenmelidirler.

             29- Tüm çalışanlar toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkına sahiptir.

             30- Herkes, yoksulluğa ve toplumsal dışlanmaya karşı korunma hakkına sahiptir.

             31- Herkes konut edinme hakkına sahiptir.

             BÖLÜM II:

             Akit Taraflar kendilerini, III. Bölümde belirtildiği gibi, aşağıdaki madde ve fıkralarda yer alan yükümlülüklerle bağlı saymayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 1

             Çalışma hakkı

             Akit Taraflar çalışma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Tam istihdamı gerçekleştirmek amacıyla olabildiğince yüksek ve istikrarlı bir istihdam düzeyine ulaşmayı ve bu düzeyi korumayı başta gelen amaç ve sorumluluklarından biri saymayı;

             2- Çalışanların özgürce edindikleri bir işle yaşamlarını sağlama haklarını etkili bir biçimde korumayı;

             3- Tüm çalışanlar için ücretsiz iş bulma hizmetlerini kurmayı ya da sürdürmeyi;

             4- Uygun mesleğe yöneltme, eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerini sağlamayı ya da teşvik etmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 2

             Adil çalışma koşulları hakkı

             Akit Taraflar, adil çalışma koşullarına sahip olma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere;

             1- Verimlilik artışı ve ilgili diğer etkenler izin verdiği ölçüde haftalık çalışma süresinin aşamalı olarak azaltılmasını öngören makul günlük ve haftalık çalışma saatleri sağlamayı;

             2- Ücretli resmi tatil imkanı sağlamayı;

             3- En az dört haftalık ücretli yıllık izin sağlamayı;

             4- İçinde bulunulan tehlikeli ve sağlığa zararlı işlerdeki riski ortadan kaldırmayı ve bu risklerin henüz yeterince azaltılamadığı ya da kaldırılamadığı durumlarda bu işlerde çalışanlara ücretli ek izin verilmesini veya bunların çalışma saatlerinin azaltılmasını sağlamayı;

             5- İlgili ülke veya yörenin geleneklerine göre dinlenme günü olarak kabul edilen günle olabildiğince bağdaşmak üzere, haftalık bir dinlenme günü sağlamayı;

             6- Çalışanların, derhal ve en geç çalışmaya başladıkları tarihten itibaren iki ay içinde, sözleşmenin ya da iş ilişkisinin asli unsurları hakkında yazılı olarak bilgilendirilmelerini sağlamayı;

             7- Gece çalışması yapan çalışanların, yaptıkları işin özellikleri göz önünde tutularak alınacak önlemlerden yararlanmalarını sağlamayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 3

             Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları hakkı

             Akit Taraflar, işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak, güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere;

             1- İş güvenliği, iş sağlığı ve çalışma ortamı hakkında tutarlı bir ulusal politika oluşturmayı, uygulamayı ve bunu belli aralıklarla gözden geçirmeyi, bu politikanın temel hedefi, iş güvenliği ve iş sağlığını iyileştirmeyi ve özellikle çalışma ortamının doğasından kaynaklanan tehlike sebeplerini en aza indirmek yoluyla, çalışma sırasında ortaya çıkan ya da bununla bağlantılı olan hastalıkları ve kazaları önlemeyi;

             2- Güvenlik ve sağlık alanlarında yönetmelikler hazırlamayı;

             3- Denetim yoluyla bu yönetmeliklerin uygulanmasını sağlamayı;

             4- Tüm çalışanlar için, aslen koruma ve danışmanlık işlevlerine sahip iş sağlığı hizmetlerinin geliştirilmesini desteklemeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 4

             Adil bir ücret hakkı

             Akit Taraflar, adil bir ücret hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Çalışanların kendilerine ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlayacak ücret hakkına sahip olduklarını tanımayı;

             2- Özel durumlara ilişkin istisnalar dışında, çalışanların fazla mesai karşılığında zamlı ücret alma hakkına sahip olduklarını tanımayı;

             3- Çalışan erkekler ile kadınların eşit işe eşit ücret hakkına sahip olduklarını tanımayı;

             4- Tüm çalışanların, işlerine son verilmeden önce makul bir bildirim süresi verilmesi hakkını tanımayı;

             5- Ücretlerden ancak, ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenmiş ya da toplu sözleşmeler veya hakem kararıyla saptanmış koşullar ve ölçüler içinde kesinti yapılmasına izin vermeyi;

             taahhüt ederler.

             Bu hakların kullanılması, özgürce yapılmış toplu sözleşmeler, yasal ücret saptama usulleri veya ulusal koşullara uygun başka yollarla sağlanır.

             Madde 5

             Örgütlenme hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi;

             taahhüt ederler.

             Bu maddede öngörülen güvencelerin, güvenlik güçleri bakımından hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla ya da yönetmeliklerle belirlenir. Bu güvencelerin silahlı kuvvetler mensuplarına uygulanmasına ilişkin ilke ile bu kesime hangi düzeyde uygulanacağı, yine ulusal yasalar ya da yönetmeliklerle saptanır.

             Madde 6

             Toplu pazarlık hakkı

             Akit Taraflar, toplu pazarlık hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Çalışanlar ve işverenler arasındaki ortak görüşmeleri teşvik etmeyi;

             2- Gerekli ve uygun olduğu durumlarda, toplu sözleşme yoluyla ücretlerin ve iş koşullarının düzenlenmesi amacıyla işverenlerin ya da işveren örgütlerinin çalışanların örgütleriyle isteğe bağlı görüşmelerini sağlayacak yolları teşvik etmeyi;

             3- İş uyuşmazlıklarının çözümü için uygun uzlaştırma ve isteğe bağlı hakemlik sisteminin kurulmasını ve işletilmesini teşvik etmeyi;

             taahhüt eder ve

             4- Menfaat uyuşmazlığı durumunda çalışanların ve işverenlerin, daha önce yapılan toplu sözleşmelerden doğabilecek yükümlülüklere bağlı olmak koşuluyla grev hakkı dahil, toplu eylem hakkını tanır.

             Madde 7

             Çocukların ve gençlerin korunması hakkı

             Akit Taraflar, çocukların ve gençlerin korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Çocukların sağlık, ahlak ve eğitimleri için zararlı olmayacağı belirlenen hafif işlerde çalıştırılmaları durumu dışında asgari çalışma yaşının 15 olmasını sağlamayı;

             2- Tehlikeli veya sağlığa zararlı olduğu öngörülen işlerde, asgari çalışma yaşının 18 olmasını sağlamayı;

             3- Henüz zorunlu eğitim çağında olanların, eğitimlerinden tam anlamıyla yararlanmalarını engelleyecek işlerde çalıştırılmamalarını sağlamayı;

             4- 18 yaşından küçüklerin çalışma sürelerinin, gelişmeleri ve öncelikle de mesleki eğitim gereksinmeleri uyarınca sınırlandırılmasını sağlamayı;

             5- Çalışan gençlerin ve çırakların adil bir ücret ve diğer uygun ödemelerden yararlanma hakkını tanımayı;

             6- Gençlerin, işverenlerin izniyle normal çalışma saatlerinde mesleki eğitimde geçirdikleri sürenin, günlük çalışma süresinden sayılmasını sağlamayı;

             7- 18 yaşın altındaki çalışanlara yılda en az dört haftalık ücretli izin hakkını tanımayı;

             8- 18 yaşın altındaki kişilerin, ulusal yasalar ve yönetmeliklerle belirlenen işler dışında gece işinde çalıştırılmamalarını sağlamayı;

             9- Ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenen işlerde çalışan 18 yaşın altındaki kişilere düzenli sağlık kontrolü yapılmasını sağlamayı;

             10- Çocukların ve gençlerin özellikle doğrudan veya dolaylı olarak işlerinden doğan tehlikeler başta gelmek üzere, uğradıkları bedensel ve manevi tehlikelere karşı özel olarak korunmalarını sağlamayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 8

             Çalışan kadınların analığının korunması hakkı

             Akit Taraflar, çalışan kadınların annelik durumunda korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Kadınlara doğumdan önce ve sonra, ücretli izin veya yeterli sosyal güvenlik yardımı veya kamu kaynaklarından yararlandırma yoluyla toplam olarak en az on dört haftalık izin sağlamayı;

             2- İşverenin, bir kadının işverenine hamile olduğunu bildirmesi ile doğum iznine ayrılması arasındaki dönem içinde veya süresi bu döneme rastlayacak şekilde işten çıkarma bildiriminde bulunmasını yasadışı saymayı;

             3- Emzirme döneminde annelere, bu amaçla yeterli bir süre işe ara verme hakkı sağlamayı;

             4- Hamile, yeni doğum yapmış ve çocuklarını emzirme dönemindeki kadınların gece çalışmalarını düzenlemeyi;

             5- Hamile, yeni doğum yapmış ve çocuklarını emzirme dönemindeki kadınların yeraltı madenlerinde ve tehlikeli, sağlığa zararlı ya da ağır nitelikleri nedeniyle uygun olmayan diğer işlerde çalıştırılmalarını yasaklamayı ve bunların çalışma haklarını korumaya yönelik uygun önlemleri almayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 9

             Mesleğe yöneltilme hakkı

             Akit Taraflar mesleğe yöneltilme hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere, gerektiğinde, engelliler de dahil olmak amacıyla herkese, niteliklerine ve bu niteliklerin iş olanaklarıyla ilişkisine göre işini seçme ve mesleğini geliştirmesine ilişkin sorunları çözmek için yardımcı olacak bir hizmet vermeyi veya bunu teşvik etmeyi ve bu yardımın okul çocukları da dahil olmak üzere gençler ve yetişkinler için ücretsiz yapılmasını sağlamayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 10

             Mesleki eğitim hakkı

             kit Taraflar, mesleki eğitim hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Gerektiğinde, engelliler de dahil olmak üzere herkese, işveren ve çalışanların örgütlerine danışarak teknik ve mesleki eğitim olanağı sağlamak veya bunu teşvik etmek ve salt kişisel yeteneğe dayalı olmak üzere yüksek teknik eğitim ve üniversite öğrenimi görme kolaylıkları sağlamayı;

             2- Kız ve erkek tüm gençlerin çeşitli işlerde çalışırken eğitilmeleri için bir çıraklık sistemi ve başka sistematik düzenlemeleri sağlamayı veya teşvik etmeyi;

             3- Gerektiğinde;

             a- Çalışan yetişkinler için yeterli ve kolayca ulaşılabilir eğitim olanakları ile;

             b- Teknolojik gelişmelerin veya yeni çalıştırma eğilimlerinin sonucu olarak çalışan yetişkinlerin duyduğu yeniden eğitim gereksinmelerini karşılamak için özel kolaylıklar sağlamayı veya bunları teşvik etmeyi;

             4- Gerektiğinde, uzun süreli işsiz kalanların yeniden eğitilmesi ve işe yeniden uyumlarının sağlanması için gerekli özel önlemlerin alınmasını sağlamayı veya teşvik etmeyi;

             5- a- Tüm harç ve masrafların azaltılmasını veya kaldırılmasını,

             b- Uygun durumlarda mali yardım yapılmasını,

             c- Çalışanın, işi sırasında işverenin talebi üzerine gördüğü ek eğitimde harcanan zamanın normal çalışma süresinden sayılmasını,

             d- Yeterli denetim yoluyla, işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak, çıraklık ve gençlerin eğitimiyle ilgili olarak yapılan diğer düzenlemelerin etkililiğinin ve genel olarak genç işçilerin yeterli bir biçimde korunmalarının sağlanması gibi, uygun önlemlerle sağlanan olanakların tam olarak kullanılmasını özendirmeyi,

             taahhüt ederler.

             Madde 11

             Sağlığın korunması hakkı

             Akit Taraflar, sağlığın korunması hakkının etkili bir biçimde kullanılması sağlamak amacıyla, ya doğrudan ya da kamusal veya özel örgütlerle işbirliği içinde diğer önlemlerin yanı sıra;

             1- Sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmak;

             2- Sağlıklı olmayı teşvik etmek ve sağlık konularında kişisel sorumluluk duygusunu geliştirmek üzere eğitim ve danışma hizmetleri sağlamak;

             3- Kazalar açısından olduğu gibi, salgın, yöresel ve diğer hastalıkları olabildiğince önlemek üzere tasarlanmış uygun önlemler almayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 12

             Sosyal Güvenlik hakkı

             Akit Taraflar, sosyal güvenlik hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:

             1- Bir sosyal güvenlik sistemi kurmayı ya da sürdürmeyi;

             2- Sosyal güvenlik sistemini Avrupa Sosyal Güvenlik Kodunun onaylanması için gereken düzeyden daha düşük olmamak üzere yeterli bir düzeyde sürdürmeyi;

             3- Sosyal güvenlik sistemini giderek daha yüksek bir düzeye çıkarmaya çalışmayı;

             4- Uygun ikili veya çok taraflı sözleşmeler akdiyle ya da başka yollarla bu sözleşmelerde yer alan koşullara bağlı olarak, aşağıdaki hususları sağlamak için girişimlerde bulunmayı;

             a- Korunan kişilerin Taraf Ülkeler arasında ne suretle olursa olsun yer değiştirmeleri sırasında, sosyal güvenlik mevzuatından doğan yardımların muhafazası da dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakları açısından diğer Tarafların vatandaşları ile kendi vatandaşlarının eşit muamele görmelerini,

             b- Akit Taraflardan her birinin mevzuatına göre tamamlanan sigorta ve çalışma sürelerinin birleştirilmesi yoluyla sosyal güvenlik haklarının verilmesi, sürdürülmesi ve yeniden başlatılmasını,

             taahhüt ederler.

             Madde 13

             Sosyal ve tıbbi yardım hakkı

             Akit Taraflar sosyal ve tıbbi yardım hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:

             1- Yeterli olanağı bulunmayan ve kendi çabasıyla veya başka kaynaklardan, özellikle bir sosyal güvenlik sisteminden yararlanarak böyle bir olanak sağlayamayan herkese yeterli yardımı sağlamayı ve hastalık halinde bunun gerektirdiği bakımı sunmayı;

             2- Böyle bir yardım görenlerin, bu nedenle siyasal ve sosyal haklarının kısıtlanmasını önlemeyi;

             3- Herkesin, kişisel veya ailevi mahrumiyet halini önlemek, gidermek ya da hafifletmek için gerekebilecek öneri ve kişisel yardımları uygun kamusal ya da özel hizmetler eliyle alabilmesini sağlamayı;

             4- Bu maddenin 1, 2 ve 3 fıkralarında değinilen hükümleri, ülkelerinde yasal olarak bulunan diğer kit Tarafların vatandaşları ile kendi vatandaşlarını eşit tutarak, 11 Aralık 1953’te Paris’te imzalanmış olan Avrupa Sosyal ve Tıbbi Yardım Sözleşmesi ile üstlendiği yükümlülükler çerçevesinde uygulamayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 14

             Sosyal refah hizmetlerinden yararlanma hakkı

             Akit Taraflar Sosyal Refah Hizmetlerinden Yararlanma Hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:

             1- Sosyal hizmet yöntemlerinden yararlanarak, toplumda bireylerin ve grupların refah ve gelişmelerine ve sosyal çevreye uyum sağlamalarına katkıda bulunacak hizmetleri teşvik etmeyi ya da sağlamayı;

             2- Bireylerin ve gönüllü ya da diğer örgütlerin bu tür hizmetlerin kurulması ve sürdürülmesine katılmalarını özendirmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 15

             Özürlülerin toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve katılma hakkı

             Akit Taraflar, yaşları ve özürlerinin nedenleri ve niteliği ne olursa olsun, özürlülerin toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve katılma hakkını etkili bir biçimde kullanabilmelerini sağlamak amacıyla:

             1- Mümkün olduğunda genel plan çerçevesinde, ya da bu mümkün değilse, kamusal ya da özel uzmanlaşmış organlar aracılığıyla özürlülerin yönlendirilmesini, öğrenimini ve mesleki eğitimini sağlamak için gerekli önlemleri almayı;

             2- Normal çalışma ortamında özürlüleri istihdam etmek ve onların istihdamını sürdürmek ve çalışma koşullarını özürlülerin gereksinimlerine uyarlamak, ya da özürlülük nedeniyle bunun mümkün olmadığı durumlarda çalışmayı buna göre düzenlemek ya da özrün düzeyine göre güvenli bir istihdam türü yaratmak için, işverenleri özendirmeye yönelik bütün önlemlerle onların istihdam edilmelerini teşvik etmeyi;

             Bazı durumlarda bu önlemler uzmanlaşmış yerleştirme ve destekleme hizmetlerine başvurmayı gerekli kılabilir.

             3- Özellikle, teknik yardımları da içermek üzere, iletişim ve hareket engellerinin üstesinden gelmeyi ve ulaşım, barınma, kültürel etkinlikler ve boş zaman kullanımını sağlamayı hedefleyen önlemler yoluyla özürlülerin toplumla tam olarak bütünleşmelerini ve toplum yaşamına katılmalarını teşvik etmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 16

             Ailenin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı

             Akit Taraflar, toplumun temel birimi olan ailenin tam gelişmesi için gerekli koşulları sağlamak amacıyla; sosyal yardımlar ve aile yardımları, mali düzenlemeler, konut sağlama, yeni evlilere yardım ve diğer uygun araçlarla aile yaşamının ekonomik, yasal ve sosyal bakımdan korunmasını teşvik etmeyi

             taahhüt ederler.

             Madde 17

             Çocukların ve gençlerin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı

             Akit Taraflar, çocukların ve gençlerin kişilikleri ile fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin tam gelişimini sağlayacak bir çevrede yetişme haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, doğrudan ya da kamusal ve özel örgütlerle işbirliği yaparak, aşağıdaki hususlara yönelik tüm uygun önlemleri almayı taahhüt ederler:

             1-a- çocukların ve gençlerin, ebeveynlerinin hak ve ödevleri göz önünde tutularak, gereksinim duydukları bakım, yardım, öğretim ve eğitim olanaklarına sahip olmalarını özellikle bu amaç için uygun ve yeterli kurum ile hizmetlerin kurulması ve sürdürülmesini sağlamak,

             b- çocukları ve gençleri ihmal, şiddet ve sömürüye karşı korumak,

             c- ailelerinin desteğinden geçici ya da mutlak olarak yoksun kalan çocukların ve gençlerin korunmasını ve bunların devletten özel yardım almasını sağlamak,

             2- Çocukların ve gençlerin okula devamlarının özendirilmesinin yanı sıra parasız ilk ve orta öğrenim sağlamak.

             Madde 18

             Diğer âkit tarafların ülkelerinde gelir getirici bir iş edinme hakkı

             Akit Taraflar, diğer kit Taraflardan herhangi birinin ülkesinde gelir getirici bir iş edinme hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Varolan yönetmelikleri demokratik bir anlayışla uygulamayı;

             2- Yürürlükteki formaliteleri basitleştirmeyi ve çalışan yabancılar ya da onları çalıştıranlar tarafından ödenen resim ve diğer harçları azaltmayı ya da kaldırmayı;

             3- Çalışan yabancıların istihdamını düzenleyen mevzuata, tek tek ya da topluca, esneklik getirmeyi taahhüt ederler ve

             4- Kendi vatandaşlarının diğer kit Tarafların ülkelerinde gelir getirici bir iş edinmek üzere ülkeden çıkış hakkını tanırlar.

             Madde 19

             Çalışan göçmenlerin ve ailelerinin korunma ve yardım hakkı

             Akit Taraflar, çalışan göçmenlerin ve ailelerinin bir başka Taraf ülkesindeki korunma ve yardım hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- Bu tür çalışanlara, özellikle doğru bilgilendirme hususunda yardımcı olacak yeterli ve ücretsiz hizmetleri sağlamayı veya bu hizmetleri sürdürmeyi ve ulusal yasaların ve yönetmeliklerin imkan verdiği ölçüde ülkeden bir başka ülkeye göçe ilişkin yanıltıcı propagandaya karşı tüm uygun önlemleri almayı;

             2- Kendi yetki alanları içinde bu çalışanlar ile ailelerinin ülkeden çıkışlarını, yolculuklarını ve karşılanmalarını kolaylaştıracak uygun önlemler almayı ve yine kendi yetki alanları içinde bunlara yolculukları sırasında uygun hizmetleri ve sağlık ve tıbbi bakım ile yeterli hijyen koşulları sağlamayı;

             3- Uygun olduğu ölçüde, göçmen gönderen ve göçmen alan ülkelerdeki özel ya da kamusal sosyal servisler arasındaki işbirliğini teşvik etmeyi;

             4- Kendi ülkesinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanlara, yasalar ya da yönetmeliklerle düzenlenmek ya da idari makamların denetimine bağlı olmak üzere;

             a- ücret, diğer istihdam ve iş koşulları,

             b- sendika üyeliği ve toplu pazarlığın sağladığı olanaklardan yararlanma,

             c- barınma konularında kendi vatandaşlarına olduğundan daha az lehte davranılmamasını sağlamayı;

             5- Kendi ülkelerinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanların, çalıştırılan kişiler için ödenmesi gereken istihdam vergileri, harç ve primler bakımından kendi vatandaşlarından daha az lehte bir muameleye tabi olmamalarını sağlamayı;

             6- Ülkede, yerleşmesine izin verilmiş bir yabancı çalışanın ailesinin yeniden birleşmesini, olabildiğince kolaylaştırmayı;

             7- Kendi ülkelerinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanların bu maddede belirtilen konulara ilişkin yargısal işlemler bakımından kendi vatandaşlarından daha az lehte bir muameleye tabi olmamalarını sağlamayı;

             8- Kendi ülkelerinde yasal olarak ikamet eden bu tür çalışanların, ulusal güvenliği tehlikeye sokmadıkça, kamu yararı ya da genel ahlaka aykırı bir eylemde bulunmadıkça sınır dışı edilmemesini sağlamayı;

             9- Bu tür çalışanların kazanç ve tasarruflarının diledikleri kadarını transfer etmelerine yasal sınırlar içinde izin vermeyi;

             10- Bu madde ile sağlanan koruma ve yardımların kapsamına, bunların uygulanabilirliği ölçüsünde, bağımsız çalışan göçmenleri de dahil etmeyi;

             11- Göçmen olarak çalışanlara ve ailelerine, onları kabul eden devletin ulusal dilinin veya birden fazla ulusal dil olması halinde bunlardan birinin öğretilmesini teşvik etmeyi ve bunu kolaylaştırmayı;

             12- Göçmen olarak çalışan kişinin çocuklarına, elverişli olduğu ölçüde, göçmen olarak çalışan kişinin ana dilinin öğretilmesini teşvik etmeyi ve bunu kolaylaştırmayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 20

             İstihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkı

             Akit Taraflar, istihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkının etkili bir biçimde kullanımını sağlamak amacıyla, bu hakkı tanımayı ve bunun aşağıdaki alanlarda uygulanmasını sağlamak ve teşvik etmek için uygun önlemler almayı taahhüt ederler;

             a- İşe giriş, işten çıkarılmaya karşı korunma ve yeniden işe yerleştirilme;

             b- Mesleki yönlendirme, eğitim, yeniden eğitim ve rehabilitasyon;

             c -İstihdam koşulları ve ücreti de kapsayan çalışma koşulları;

             d- Yükselmeyi de kapsayan meslekte ilerleme.

             Madde 21

             Bilgilendirilme ve danışılma hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların işletmede bilgilendirilme ve danışılma hakkının etkili bir biçimde kullanımını sağlamak amacıyla, ulusal mevzuat ve uygulama çerçevesinde çalışanların ya da temsilcilerinin;

             a- işletmeye zarar verebilecek bazı bilgilerin açıklanmasının reddedilebilmesi ya da gizliliğe tabi olabileceği koşuluyla, kendilerini çalıştıran işletmenin ekonomik ve mali durumu hakkında düzenli olarak ya da uygun zamanlarda ve anlaşılabilir bir biçimde bilgilendirilmelerine; ve

             b- esas itibarıyla çalışanların çıkarlarını etkileyebilecek, özellikle de işletmenin istihdam durumunda önemli bir etkiye sahip olacak nitelikteki, alınması düşünülen kararlar hakkında bunlara zamanında danışılmasına olanak veren önlemleri almayı ya da bunu özendirmeyi

             taahhüt ederler.

             Madde 22

             Çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların işletmede çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, ulusal mevzuat ve uygulama uyarınca çalışanların ya da temsilcilerinin;

             a- çalışma koşullarının, işin örgütlenmesinin ve çalışma ortamının düzenlenmesi ve iyileştirilmesine;

             b- işletmede sağlığın ve güvenliğin korunmasına;

             c- işletmede sosyal ve sosyo-kültürel hizmetlerin ve olanakların örgütlenmesine;

             d- bu konulardaki düzenlemelere ilişkin uyumun denetimine katılma olanağı veren önlemler almayı ya da bunları özendirmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 23

             Yaşlıların sosyal korunma hakkı

             Akit Taraflar, yaşlıların sosyal korunma hakkını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, doğrudan ya da kamusal veya özel örgütlerle işbirliği yaparak, özellikle:

             – Yaşlılara,

             a- iyi bir yaşam sürmeleri ve kamusal, sosyal ve kültürel yaşama etkin olarak katılmalarına olanak sağlayan yeterli kaynakları;

             b- yaşlılar için varolan hizmetler ve kolaylıklar ve onların bunlardan yararlanma olanakları konusunda bilgi sağlamak yoluyla, yaşlıların olabildiğince uzun bir süre toplumun bütün haklara sahip üyesi olarak kalabilmelerine olanak sağlamayı;

             – Yaşlılara

             a- gereksinimlerine ve sağlık durumlarına uygun konutlar ya da konutlarının buna uygun hale getirilmesi için yeterli destek sağlamayı;

             b- durumlarının gerektirdiği sağlık bakım ve hizmetleri yoluyla yaşlıların kendi yaşam biçimlerini özgürce seçmelerine ve alıştıkları çevrede yaşamlarını istedikleri ve yapabildikleri sürece bağımsız olarak sürdürmeye olanak vermeyi;

             – Kurumlarda yaşayan yaşlılara, özel yaşamlarına saygı içinde, uygun yardım ve bunların kurumdaki yaşam koşullarına ilişkin kararlara katılımlarını sağlamayı amaçlayan önlemler almayı ya da bunları özendirmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 24

             İş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların iş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             a- tüm çalışanların, yetenekleri ya da davranışlarıyla bağlantılı olarak ya da işletmenin, kuruluşun ya da hizmetin işleyişinin gereklerine dayanarak, iş akitlerinin geçerli nedenler olmadan sona erdirilmemesi hakkını;

             b- iş akitleri geçerli bir neden olmaksızın sona erdirilen çalışanların yeterli tazminat ya da diğer uygun yardımlar alma hakkını tanımayı;

             taahhüt ederler.

             Bu amaçla Akit Taraflar, iş akdinin geçerli bir neden olmaksızın sona erdirildiğini düşünen çalışanın bağımsız bir organa başvurma hakkını güvence altına almayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 25

             İşverenlerinin iflası halinde çalışanların haklarının korunması hakkı

             Akit Taraflar çalışanların, işverenlerinin iflas haline düşmesi durumunda alacak taleplerinin korunması hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla, çalışanların istihdam sözleşmesinden ya da istihdam ilişkilerinden kaynaklanan alacak taleplerinin, bir garantör kurum ya da diğer bir etkili koruma biçimiyle güvence altına alınmasını sağlamayı,

             taahhüt ederler.

             Madde 26

             Onurlu çalışma hakkı

             Akit Taraflar, tüm çalışanların onurlu çalışma haklarının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak,

             1- Çalışanların işyerinde ya da işle bağlantılı cinsel taciz konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunun engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı;

             2- Çalışanların birey olarak işyerinde ya da işle bağlantılı olarak maruz kaldıkları kınanılacak ya da açıkça olumsuz ya da suç oluşturan, yinelenen eylemler konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunların engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı

             taahhüt ederler.

             Madde 27

             Ailevi sorumlulukları olan çalışanların fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkı

             Akit Taraflar, ailevi sorumlulukları olan kadın ve erkek çalışanlar ve bunlarla diğer çalışanlar arasında fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkının etkili bir biçimde kullanılabilmesini sağlamak amacıyla;

             1- Aşağıdaki konularda uygun önlemleri almayı taahhüt ederler:

             a- Mesleki yönlendirme ve eğitim konularında alınacak önlemler de dahil olmak üzere, ailevi sorumlulukları olan çalışanların istihdam edilmesi ve istihdam edilmeye devam edilmesinin yanı sıra, bu sorumluluklar nedeniyle işten ayrılanların yeniden istihdam edilmesi.

             b- Çalışma koşulları ve sosyal güvenliğe ilişkin gereksinimlerinin dikkate alınması.

             c- Özellikle kreş hizmetleri ve diğer çocuk bakımı ile ilgili düzenlemeler olmak üzere, kamusal ya da özel hizmetleri geliştirmek ya da teşvik etmek.

             2- Her bir ebeveyne, süresi ve koşulları ulusal mevzuat, toplu sözleşmeler ya da uygulama tarafından belirlenecek, doğum izni sonrasındaki bir dönemde, çocuğa bakmak için aile izni verilmesi olanağını sağlamak;

             3- Bu tür ailevi sorumlulukların, geçerli bir işe son verme nedeni oluşturmamasını sağlamak.

             Madde 28

             Çalışanların temsilcilerinin işletmede korunma ve kolaylıklardan yararlanma hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların temsilcilerinin görevlerini yerine getirme haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla işletmede;

             a- işletmedeki çalışanların temsilcisi olarak etkinlikleri ya da statüleri nedeniyle kovulmalarını da içermek üzere kendilerine yönelik zarar verici eylemlere karşı etkili bir korumadan yararlanmalarını,

             b- ilgili işletmenin gereksinimleri, büyüklüğü ve kapasitesi ve ülkenin endüstriyel ilişkiler sistemi göz önünde tutularak, görevlerini derhal ve etkili bir biçimde yerine getirmelerini mümkün kılmak için uygun olabilecek olanaklar tanınmasını;

             taahhüt ederler.

             Madde 29

             Çalışanların toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkı

             Akit Taraflar, çalışanların toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkını etkili bir biçimde kullanabilmelerini sağlamak amacıyla, toplu işten çıkarmaları önlemenin ya da bunların ortaya çıkışını sınırlamanın ve örneğin özellikle ilgili çalışanların yeniden eğitimine ya da yeniden yerleştirilmesine yardım amaçlı sosyal önlemlere katılmak yoluyla sonuçlarını azaltmanın araç ve yolları hakkında bu tür toplu işten çıkarmalardan belli bir süre önce işverenlerin, çalışanların temsilcilerine zamanında danışmasını ve bilgi vermesini sağlamayı;

             taahhüt ederler.

             Madde 30

             Toplumsal dışlanma ve yoksulluğa karşı korunma hakkı

             Akit Taraflar, toplumsal dışlanma ve yoksulluğa karşı korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             a- toplumsal dışlanma ve yoksulluk durumunda yaşayan ya da bu duruma düşme tehlikesinde olan kişilerin ve ailelerinin, özellikle istihdam, konut, eğitim, öğrenim, kültür ile sosyal ve tıbbi yardım olanaklarına fiilen ulaşmalarını teşvik edecek genel ve eşgüdümlü bir yaklaşım çerçevesinde önlemler almayı;

             b- bu önlemleri, uyarlanmasını sağlamak amacıyla gerektiğinde gözden geçirmeyi;

             taahhüt ederler.

             Madde 31

             Konut hakkı

             Akit Taraflar, konut hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;

             1- yeterli standartlara sahip bir konut edinilmesini teşvik etmeye;

             2- evsizliği, zamanla ortadan kaldırma amacıyla, önlemeye ve azaltmaya;

             3- ev fiyatlarını, yeterli kaynaklara sahip olmayanlar için uygun hale getirmeye yönelik önlemler almayı;

             taahhüt ederler.

             BÖLÜM III

             Madde A

             Yükümlülükler

             1-Aşağıdaki B maddesinin hükümleri uyarınca, her Taraf;

             a- bu Şartın I. Bölümünü, bu bölümün giriş fıkrasında da belirtilmiş olduğu gibi, uygun araçlarla izleyeceği hedeflerin bir bildirimi saymayı;

             b- bu Şartın II. Bölümünde yer alan ve aşağıda sayılan dokuz maddenin (1., 5., 6., 7., 12., 13., 16., 19. ve 20 nci maddeler) en az altısı ile kendisini bağlı saymayı;

             c- Şartın II. Bölümünden, bağlı olduğu maddelerin ve numaralandırılmış fıkraların toplam sayısı on altı madde ve altmış üç fıkradan az olmamak kaydıyla, ek olarak seçebileceği maddeler ve numaralandırılmış fıkralarla kendisini bağlı saymayı taahhüt eder.

             2- Bu maddenin 1 inci fıkrasının b ve c bentleri uyarınca seçilen madde ve fıkralar; onay, kabul ya da uygun bulma belgelerinin verildiği esnada Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirilecektir.

             3- Herhangi bir taraf, daha sonraki bir tarihte, Genel Sekretere yapacağı bir bildirimle, henüz bu maddenin 1 inci fıkrasına uygun olarak kabul etmemiş olduğu, Şartın II. Bölümünde yer alan madde ve numaralanmış fıkralarla kendini bağlı saydığını açıklayabilir. Daha sonra kabul edilmiş olan bu yükümlülükler onay, kabul ya da uygun bulma işlemlerinin ayrılmaz bir parçası sayılacak ve bildirimin verilmesinden sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününden itibaren aynı etkiye sahip olacaktır.

             4- Her Taraf, çalışmayı denetleyecek ulusal koşullara uygun bir sistem kuracaktır.

             Madde B

             Avrupa Sosyal Şartı ve 1988 Tarihli Ek Protokolle Bağlantılar

             1- Avrupa Sosyal Şartı’nın ya da 5 Mayıs 1988 tarihli Ek Protokolün tarafı olan hiçbir Akit Taraf, bu Şartı, bağlı olduğu Avrupa Sosyal Şartı’nın ve uygun olan yerlerde Ek Protokolün, en azından bu Şartın hükümlerine karşılık gelen hükümleri ile kendisini bağlı saymaksızın onaylayamaz, kabul edemez ya da uygun bulamaz.

             2- Bu Şart hükümlerinden herhangi birinin getirdiği yükümlülüklerin kabul edilmesi, bu yükümlülüklerin ilgili Taraf açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, Avrupa Sosyal Şartı’nın ve uygun olan yerlerde 1988 tarihli Ek Protokolün bunlara karşılık gelen hükümlerinin, bu belgelerin birincisiyle ya da her ikisiyle bağlı olması durumunda ilgili tarafa uygulanmasını sona erdirir.

             BÖLÜM IV

             Madde C

             Şartta yer alan yükümlülüklerin uygulanmasına ilişkin denetim

             Bu Şartta yer alan hukuksal yükümlülüklere uygunluk, Avrupa Sosyal Şartı’ndaki ile aynı denetime tabi olacaktır.

             Madde D

             Kolektif şikayet

             1- Avrupa Sosyal Şartı’na Ek Protokolün kolektif şikayet sistemi getiren hükümleri, bu Protokolü onaylamış olan Devletler bakımından, bu Şarttan kaynaklanan yükümlülüklere de uygulanacaktır.

             2- Avrupa Sosyal Şartı’na kolektif şikayet sistemi getiren Ek Protokol ile bağlı olmayan herhangi bir Devlet, bu Şartın onay, kabul ya da uygun bulma belgesini verirken ya da daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bu Şarttan kaynaklanan yükümlülüklerinin denetlenmesinde, anılan Protokolde öngörülen usullerin kullanılmasını kabul ettiğini bir bildirimle açıklayabilir.

             BÖLÜM V

             Madde E

             Ayrımcılık yasağı

             Bu Şartla yer alan haklardan yararlanma ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ya da başka görüşler, ulusal ya da sosyal köken, sağlık, ulusal bir azınlığa mensubiyet, doğum ya da başka statüler gibi nedenlere dayanan hiç bir ayrımcılığa tâbi olmaksızın sağlanacaktır.

             Madde F

             Savaş ya da olağanüstü halde yükümlülüklere aykırı önlemlerin alınması

             1- Bir savaş durumunda ya da ulusun varlığını tehdit eden olağanüstü hallerde herhangi bir Akit Taraf ancak, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülüklere aykırılık oluşturmamak koşuluyla durumun gerektirdiği ölçüde bu Şartta öngörülen yükümlülüklerine aykırı önlemler alabilir.

             2- Yükümlülüklerine aykırı önlemler alma hakkını kullanan herhangi bir Akit Taraf, makul bir süre içinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne alınan önlemler ve bunları gerektiren nedenler ile ilgili olarak tam bilgi verir. Yine aynı biçimde, söz konusu Taraf anılan önlemlerin sona erdiği ve Şart hükümlerinin tamamıyla uygulanmasına yeniden başlandığı tarihten de Genel Sekreteri haberdar eder.

             Madde G

             Sınırlamalar

             1- I. Bölümde anılan hak ve ilkelerin etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi ve II. Bölümde öngörüldüğü gibi bunların etkili bir biçimde uygulanmasının sağlanması, bu bölümlerde öngörülenler dışında, sadece demokratik bir toplumda başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ya da kamu yararının, ulusal güvenliğin, halkın sağlığının yada ahlakın korunması için ve ancak yasayla sınırlamaya ve kısıtlamaya tabi tutulabilir.

             2- Bu Şartın hükümleri çerçevesinde, anılan hak ve yükümlüklere yapılan sınırlamalar öngörüldüklerinden başka bir amaç için kullanılamazlar.

             Madde H

             Şart ile iç hukuk ya da uluslararası anlaşmalar arasındaki bağlantı

             Bu Şartın hükümleri, ilgili kişilerin daha lehte bir muameleye tâbi olmalarını sağlayacak; yürürlüğe girmiş ya da girecek olan tek ya da ikili ya da çok taraflı sözleşme, antlaşma ya da anlaşma veya ulusal hukuk hükümlerinin uygulanmasını engellemez.

             Madde I

             Kabul edilen yükümlülüklerin yerine getirilmesi

             1- Bu Protokolün II. Bölümünün 1 ilâ 31 inci maddelerinin hükümleri, bu maddelerde öngörülen uygulama yöntemlerine etki etmeksizin,

             a- yasalar ya da yönetmeliklerle;

             b- işverenler ya da işveren örgütleri ile çalışanların örgütleri arasında akdedilmiş toplu sözleşmelerle;

             c- bu iki yöntemden elde edilen karma bir yöntemle; ya da

             d- diğer uygun araçlarla yerine getirilebilir.

             2- Bu Protokolün II. Bölümünün 2 nci maddesinin 1, 2, 3, 4, 5. ve 7 nci fıkraları, 7 nci maddesinin 4, 6. ve 7 nci fıkraları, 10 uncu maddesinin 1, 2, 3. ve 5 inci fıkraları ve 21 inci ile 22 nci maddelerinden doğan yükümlülükler, hükümler bu maddenin 1 inci fıkrasına uygun olarak ilgili çalışanların büyük çoğunluğuna uygulanmışsa yerine getirilmiş kabul edilecektir.

             Madde J

             Değişiklikler

             1- Herhangi bir Taraf ya da Hükümetler Komitesi tarafından önerilen, bu Şartın III. ve IV. Bölümlerine ilişkin herhangi bir değişiklikte olduğu gibi, I. ve II. Bölümlerinde bu Şartta güvence altına alınan hakların kapsamını genişletmek için yapılacak herhangi bir değişiklikte de, bu değişiklik önerisi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilecek ve Genel Sekreter de bunu Şartın Taraflarına aktaracaktır.

             2- Yukarıdaki fıkranın hükümlerine göre yapılan herhangi bir değişiklik önerisi, Parlamenterler Meclisi’ne danıştıktan sonra kabul ettiği metni onaylaması için Bakanlar Komitesi’ne sunacak olan Hükümet Komitesi tarafından incelenir. Bakanlar Komitesi’nin onaylamasından sonra, bu metin Tarafların kabulüne sunulur.

             3- Bu Şartın I. Bölümü ve II. Bölümüne ilişkin herhangi bir değişiklik, bunu kabul eden Taraflar bakımından, üç Tarafın Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiklerini bildirdikleri tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             Değişiklik, onu daha sonra onaylayacak her Taraf için, Tarafın Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiğini bildirdiği tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             4- Bu Şartın III. Bölümü ve IV. Bölümüne ilişkin herhangi bir değişiklik, bütün Tarafların Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiklerini bildirdikleri tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             BÖLÜM VI

             Madde K

             İmza, onay ve yürürlüğe girme

             1- Bu Şart Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin imzasına açıktır. Bu Şart onay, kabul ya da uygun bulma şartlarına tâbidir. Onay, kabul ya da uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine verilecektir.

             2- Bu Şart, Avrupa Konseyi Üyesi üç Devletin bu Şartla bağlı olma iradesini bir önceki fıkraya göre açıkladıkları tarihten sonra, bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             3- Bu Şart, onu daha sonra onaylayacak her imzacı Devlet için onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verildiği tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             Madde L

             Ülkesel uygulama

             1- Bu Şart her Tarafın ana ülkesinde uygulanır. Her imzacı Devlet, imza sırasında ya da onay, kabul ya da uygun bulma belgesini verirken, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, bu amaca yönelik olarak ana ülkesi sayılacak olan toprakları belirtir.

             2- Herhangi bir imzacı Taraf, bu Şartı imzalaması sırasında veya onay, kabul ya da katılma belgesini verirken ya da daha sonra herhangi bir zamanda Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da uluslararası sorumluluğunu üstlendiği ve adı geçen bildirimde belirtilen ana ülkesi dışındaki ülke ya da ülkelere bu Şartın tümüyle ya da bir bölümüyle uygulanacağını bildirebilir. Bu bildirimde, bu Şartın II. Bölümünün madde ya da maddelerinden bildirimde belirtilen ülkeler bakımından bağlayıcı saydıklarını belirtir.

             3- Şart, yukarıda belirtilen bildirimde yer alan toprak ya da topraklarda Genel Sekreterin bu bildirimi alacağı tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.

             4- Taraflardan herhangi biri, daha sonraki bir tarihte, bu Maddenin 2. fıkrası kurallarına uygun olarak bu Şartın uygulanma alanına alınan ülke ya da ülkelerde, bu ülke ya da ülkeler yönünden henüz kabul etmemiş olduğu herhangi bir maddeyle ya da numara verilmiş fıkralarla kendisini bağlı saydığını Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirimle açıklayabilir. Daha sonra kabul edilmiş olan bu yükümlülükler ilgili toprak yönünden ilk bildirimin ayrılmaz bir parçası sayılacak ve Genel Sekreterin bu bildirimi alacağı tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.

             Madde M

             Fesih

             1- Herhangi bir Taraf bu Şartı, ancak, Şartın kendisi açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıllık bir dönemin sonunda ya da sonraki her iki yıllık dönemin sonunda ve, her iki durumda da, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine altı ay önceden bildirimde bulunarak feshedebilir.

             2- Herhangi bir Taraf, önceki fıkrada yer alan hükümlere uygun olarak, bu Şartın II. Bölümünün kabul etmiş olduğu her hangi bir madde veya fıkrasını, bağlı olacağı madde ve fıkra sayısı, maddeler bakımından on altı ve fıkralar bakımından altmış üçün altına düşmemesi ve bu Taraf tarafından seçilen aynı sayıdaki madde ve fıkraların Madde A’nın 1 maddesinin b bendinde özel olarak atıf yapılan maddeleri içermesi koşuluyla feshedebilir.

             3- Herhangi bir Taraf, madde L’nin 2 nci fıkrası uyarınca yapılan bildirim gereği Şartın uygulandığı her hangi bir toprak yönünden, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen koşullar uyarınca bu Şartı ya da Şartın II. Bölümünün her hangi bir maddesini feshedebilir.

             Madde N

             Ek

             Bu Şartın Eki onun ayrılmaz bir parçasıdır.

             Madde O

             Bildirimler

             Avrupa Konseyi Genel Sekreteri

             a- her imzayı;

             b- onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesini;

             c- Madde K uyarınca bu Şartın yürürlüğe giriş tarihini;

             d- Madde A’nın 2. ve 3 üncü fıkraları, madde D’nin 1. ve 2 nci fıkraları, madde F’nin 2 nci fıkrası ile madde L’nin 1., 2., 3. ve 4 üncü fıkralarının uygulanmasında yapılan bildirimleri;

             e- Madde J uyarınca yapılan herhangi bir değişikliği;

             f- Madde M uyarınca yapılan herhangi bir feshi;

             g- bu Şart ile ilgili diğer her işlemi, bildirimi ya da iletiyi

             Konsey üyesi Devletlere ve Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildirecektir.

             Usulüne göre yetkili kılınmış olan aşağıda imzası bulunan temsilciler bu değiştirilmiş Şartı imzalamıştır.

             Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce dillerinde 3 Mayıs 1996’da Strasbourg’ta imzalanmış olup onaylanmış kopyalar Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından her bir üye devlete, bu Şartın hazırlanmasına iştirak eden üye olmayan devletlere ve bu Şartı onaylamak üzere davet edilmiş olan herhangi bir devlete gönderilecektir.

             Değiştirilmiş Avrupa Sosyal Sartı’nın Eki

             Değiştirilmiş Avrupa Sosyal Sartı’nın ilgili kişiler yönünden kapsamı

             1- 12 nci maddenin 4 üncü fıkrası ve 13 üncü maddenin 4 üncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere 1 ilâ 17 nci maddeler ve 20. ilâ 31 inci maddelerde belirtilen kişiler, bu maddeler 18. ve 19 uncu madde hükümleri ışığında yorumlanmak koşuluyla, yabancılardan yalnızca ilgili Taraf ülkesinde yasal olarak oturan ya da düzenli olarak çalışan diğer Tarafların vatandaşlarını kapsar.

             Bu yorum, Taraflardan herhangi biri tarafından benzer kolaylıkların başka kişilere yaygınlaştırılmasını engellemez.

             2- Her Taraf, 28 Temmuz 1951’de Cenevre’de imzalanan Mültecilerin Statüsüne ilişkin Sözleşmede ve 31 Ocak 1967 tarihli Protokolde tanımlanan ve ülkesinde yasal olarak bulunan mültecilere, olabildiğince lehte ve her halde Tarafın yukarıda belirtilen sözleşme ve bu mültecilere uygulanabilecek olan diğer uluslararası belgelerle üstlenmiş olduğu yükümlülüklerden daha az olmamak üzere lehte muamelede bulunacaktır.

             3- Her Taraf, 28 Eylül 1954’te New York’ta yapılan Vatansızların Statüsüne ilişkin Sözleşmede tanımlanan ve ülkesinde yasal olarak bulunan vatansızlara, olabildiğince lehte ve her halde Tarafın yukarıda belirtilen belgeyle ve bu vatansızlara uygulanabilecek olan diğer uluslararası belgelerle üstlenmiş olduğu yükümlülüklerden daha az olmamak üzere lehte muamelede bulunacaktır.

             BÖLÜM I, Fıkra 18 ve

             BÖLÜM II, Madde 18, Fıkra 1

             Bu hükümler, Tarafların ülkelerine giriş sorunuyla ilgili olmadığı ve 13 Aralık 1955’te Paris’te imzalanan Avrupa İskân Sözleşmesi hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmediği şeklinde anlaşılır.

             BÖLÜM II

             Madde 1, Fıkra 2

             Bu hüküm, istihdam için sendika üyeliği koşulunu ya da uygulamasını yasakladığı ya da buna izin verdiği biçiminde yorumlanamaz.

             Madde 2, Fıkra 6

             Taraflar, bu hükmün;

             a- toplam süresi bir ayı geçmeyen ve ya da haftalık çalışma süresi sekiz saati geçmeyen bir sözleşme ya da istihdam ilişkisi ile çalışanlara;

             b- nesnel değerlendirmelerle bunun haklılaştırılması koşuluyla, geçici ve ya da özel nitelikli sözleşme ya da istihdam ilişkisinin olduğu durumlarda uygulanmayacağını öngörebilirler.

             Madde 3, Fıkra 4

             Bu hüküm, bu hükmün amaçları açısından bu hizmetlerin işlevleri, örgütlenmesi ve işleyiş koşullarının ulusal yasalar ya da yönetmelikler, toplu sözleşmeler ya da ulusal koşullara uygun diğer araçlarla belirleneceği biçiminde anlaşılır.

             Madde 4, Fıkra 4

             Bu hüküm, ağır bir suç işleme durumunda derhal işten çıkarmayı yasakladığı biçiminde anlaşılamaz.

             Madde 4, Fıkra 5

             Bir Tarafın bu fıkrada öngörülen yükümlülüğü, kapsam dışı kalan kimseler hariç olmak üzere, yasayla ya da toplu sözleşme ya da hakem kararı yoluyla çalışanların büyük çoğunluğunun ücretlerinden kesinti yapılarak mağdur edilmelerine izin verilmemişse yerine getirmiş sayılacağı şeklinde anlaşılır.

             Madde 6. Fıkra 4

             Bu hakka getirilebilecek bunun ötesindeki sınırlamaların G Maddesi uyarınca haklı çıkarılması koşuluyla, Taraflardan her biri, kendisine göre, yasa yoluyla grev hakkının kullanımını düzenleyebilir.

             Madde 7. Fıkra 2

             Bu hüküm, Tarafların mevzuatlarında, belirlenen yaş sınırına ulaşmamış genç insanların, bu çalışmanın yetkili makamların öngörmüş olduğu koşullara uygun olarak yapıldığı ve bu genç insanların sağlık ve güvenliklerini korumak için önlemlerin alındığı yerlerde, mesleki eğitimleri için kesinlikle gerekli olduğu ölçüde çalışmalarını öngörmelerini engellemez.

             Madde 7. Fıkra 8

             Bir Tarafın bu fıkrada öngörülen yükümlülüğü, on sekiz yaşından küçüklerin büyük çoğunluğunun gece işinde çalıştırılamayacağını yasayla öngörerek bu yükümlülüğün anlamına uygun davranılmış ise yerine getirmiş sayılacağı şeklinde anlaşılır.

             Madde 8. Fıkra 2

             Bu hüküm, mutlak bir yasak koyduğu biçiminde yorumlanamaz. Aşağıdaki durumlarda olduğu gibi, istisnalar getirilebilir:

             a- bir kadın çalışanın, istihdam ilişkisinin sona erdirilmesini haklı kılan görevini kötüye kullanmadan suçlu olması,

             b- ilgili işletmenin çalışmayı durdurması,

             c- iş akdinde öngörülmüş bulunan sürenin dolması.

             Madde 12. Fıkra 4

             Bu fıkranın girişindeki “bu sözleşmelerde yer alan koşullara bağlı olarak” ibaresi, diğerlerinin yanı sıra, bir Tarafın diğer Tarafların vatandaşlarına herhangi bir sigorta katkısından bağımsız olarak yapılan yardımlara ilişkin, belli bir ikamet süresinin tamamlanmasını isteyebileceği anlamına gelir.

             Madde 13. Fıkra 4

             Avrupa Sosyal ve Tıbbi Yardım Sözleşmesi’ne taraf olmayan Hükümetler, diğer Tarafların vatandaşlarına adı geçen Sözleşme hükümlerine uygun muamelede bulunmaları koşuluyla Şartı bu fıkra bakımından onaylayabilirler.

             Madde 16

             Bu hüküm, burada sağlanan korumanın tek ebeveynli aileleri kapsadığı biçiminde anlaşılır.

             Madde 17

             Bu hüküm, çocuğa uygulanacak hukukta ergenlik yaşı daha düşük olmadıkça, özellikle 7 Madde olmak üzere Şartın öngörmüş olduğu diğer özel hükümler saklı kalmak üzere, 18 yaşın altındaki herkesi kapsar şeklinde anlaşılır.

             Bu, yukarıda belirtilen yaşa kadar zorunlu eğitim sağlama yükümlülüğü anlamına gelmez.

             Madde 19. Fıkra 6

             Bu hükmün uygulanmasında “bir yabancı çalışanın ailesi” teriminden, en azından çalışanın eşi ile kabul eden Devlet tarafından küçük sayıldıkları ve göçmen çalışana bağımlı oldukları sürece evlenmemiş çocukları anlaşılır.

             Madde 20

             1- İşsizlik yardımı, yaşlılık yardımı ve dul ve yetimlere yapılan yardımlar ile ilgili diğer hükümlerde olduğu gibi sosyal güvenliğe ilişkin konuların, bu Maddenin kapsamı dışında tutulabileceği kararlaştırılmıştır.

             2- Özellikle gebelik, loğusalık ve doğum sonrası dönem ile ilgili olarak kadının korunmasına ilişkin hükümler, bu Maddede belirtildiği biçimde ayrımcılık sayılmaz.

             3- Bu Madde, fiili eşitsizliklerin giderilmesini amaçlayan özel önlemlerin alınmasını engellemez.

             4- Nitelikleri ya da yerine getirilme koşulları nedeniyle yalnızca belli bir cinsiyetten olan kişilere ayrılabilecek mesleki etkinlikler bu Maddenin ya da bu Maddenin bazı hükümlerinin kapsamı dışında tutulabilir. Bu hüküm Tarafların, yasalar ya da düzenleyici işlemlerle, nitelikleri ya da yerine getirilme koşulları nedeniyle belli bir cinsiyetten olanlara özgülenebilecek bir meslekler listesi oluşturmaları gerektiği biçiminde yorumlanamaz.

             Madde 21 ve 22

             1- Bu maddelerin uygulanmasında, “çalışanların temsilcileri” terimi, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından böyle nitelendirilen kişiler anlamına gelir.

             2- “Ulusal mevzuat ve uygulama” terimi, duruma göre, yasaların ve yönetmeliklerin yanı sıra toplu iş sözleşmelerini, işverenler ve çalışanların temsilcileri arasındaki diğer anlaşmaları, gelenekleri ve ilgili yargı kararlarını kapsar.

             3- Bu maddelerin uygulanmasında, “işletme” terimi, tüzel kişiliği olan ya da olmayan, maddi kazanç elde etmek üzere hizmet sağlamak veya mal üretmek için oluşturulmuş ve kendi pazar politikasını belirleme gücü olan maddi ve maddi olmayan bileşenler bütününü belirtir biçimde anlaşılır.

             4- Dinsel toplulukların ve bunların kurumlarının, bu kurumlar 3 fıkrada belirtilen anlamda işletme olsalar bile, bu maddelerin uygulanma alanının dışında bırakılabilecekleri anlaşılır. Ulusal mevzuatın koruduğu bazı ideallerden esinlenen ya da bazı ahlaki kavramların yönlendirdiği etkinliklerde bulunan kuruluşlar, işletmenin doğrultusunun korunmasının gerektirdiği ölçüde bu maddelerin uygulama alanı dışında bırakılabilirler.

             5- Bir Devlette, bu Maddelerde yer alan haklar işletmenin çeşitli kuruluşlarında kullanıldığı zaman, ilgili Tarafın bu hükümlerden doğan yükümlülükleri yerine getirmiş olduğu anlaşılır.

             6- Taraflar, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından belirlenen, belirli bir sayıdan daha az çalışanı istihdam eden işletmeleri bu Maddelerin uygulanma alanı dışında tutabilirler.

             Madde 22

             1- Bu hüküm, ne Devletlerin işyerlerinde sağlık ve güvenlik ile ilgili yönetmelikler yapma yükümlülüğü ve yetkisini ne de bunların uygulanmasını izlemekle görevli organların yetki ve sorumluluklarını etkiler.

             2- “Sosyal ve sosyo-kültürel hizmet ve imkanlar” terimleri, bazı işletmelerin çalışanlara sağladığı sosyal yardım, spor alanları, emzirme odaları, kütüphaneler, çocuklar için tatil kampları vb. gibi sosyal ve/veya kültürel olanakları belirtir biçimde anlaşılır.

             Madde 23. Fıkra 1

             Bu fıkranın uygulanmasında, “olabildiğince uzun bir süre” terimi, yaşlı kişinin fiziksel, ruhsal ve zihinsel yeteneklerine ilişkindir.

             Madde 24

             1- Bu madde bakımından “iş akdinin sona ermesi” ve “sona erme” terimleri, iş akdinin işverenin inisiyatifiyle sona erdirilmesi anlamına gelir.

             2- Bu madde bütün çalışanları kapsar ancak bir Taraf, aşağıdaki türlerde istihdam edilen kişileri bu maddedeki güvencelerin bazısının ya da tümünün kapsamı dışında bırakabilir:

             a- belirli süreli ya da belirli bir iş için yapılan istihdam sözleşmesiyle çalışanlar;

             b- önceden belirlenmesi ve makul bir süresinin olması koşuluyla, staj dönemi ya da deneme döneminde olan çalışanlar;

             c- geçici olarak kısa bir süre için çalışanlar.

             3- Bu madde açısından, özellikle, aşağıda belirtilen hususlar iş akdinin sona erdirilmesi için geçerli bir neden oluşturmaz:

             a- sendika üyeliği ya da çalışma saatleri dışında ya da işverenin izniyle çalışma saatlerinde sendika etkinliklerine katılma;

             b- çalışanların temsilcisi olarak görev almayı istemek, bu sıfatı taşımak ya da taşımış olmak;

             c- yasaları ya da yönetmelikleri ihlal ettiği iddiasıyla bir işveren hakkında şikayette bulunmak ya da yürütülen yargılamaya katılmak ya da yetkili idari makamlara başvurmak;

             d- ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, ailevi sorumluluk, hamilelik, din, siyasal görüş, ulusal ya da sosyal köken;

             e- annelik ya da aile izni;

             f- hastalık ya da yaralanma nedeniyle geçici olarak işe gelememe;

             4- Geçerli bir neden olmaksızın sona erdirilen iş akitlerinden, çalışanların tazminat ya da diğer uygun yardımlar almaları, ulusal yasalar ya da yönetmelikler, toplu sözleşmeler ya da ulusal koşullara uygun diğer araçlarla tayin edileceği anlaşılır.

             Madde 25

             1- Yetkili ulusal makam, istisnai olarak ve işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danıştıktan sonra, istihdam ilişkilerinin özel niteliği gereği çalışanlar gruplarından bazılarını bu hükmün sağladığı koruma dışına çıkarabileceği anlaşılır.

             2- “Aciz hali” tanımının, ulusal mevzuat (hukuk) ve uygulama tarafından yapılması gerektiği anlaşılır.

             3- Bu hükmün kapsamına aldığı çalışanların alacak talepleri en azından şunları içerir:

             a- çalışanların aciz halinden ya da iş akdinin sona ermesinden önceki, bu dönem üç aydan az olmamak üzere imtiyazlı alacak ve sekiz haftadan az olmamak üzere garanti edilmiş alacak niteliğinde olmak üzere, öngörülen bir döneme ilişkin ücret alacakları talepleri;

             b- çalışanların, aciz halinin ya da iş akdinin sona ermesinin gerçekleştiği yıl boyunca yapılan çalışmaların sonucu olarak ödenmesi gereken tatil ödemesi talepleri;

             c- çalışanların aciz halinden ya da iş akdinin sona ermesinden önceki, bu dönem üç aydan az olmamak üzere imtiyazlı alacak ve sekiz haftadan az olmamak üzere garanti edilmiş alacak niteliğinde olmak üzere, belirlenen bir döneme ilişkin ödenmesi gereken diğer ücretli izinler için alacak talepleri.

             4- Ulusal yasalar ya da yönetmelikler çalışanların alacak taleplerinin korunmasını, sosyal açıdan kabul edilebilecek bir düzeyde olmak koşuluyla, belirlenen bir miktarla sınırlayabilir.

             Madde 26

             Bu madde, Taraflarca kanun çıkartılmasını gerektirmez şeklinde anlaşılır. 2. fıkranın, cinsel tacizi kapsamadığı anlaşılır.

             Madde 27

             Bu maddenin, ailevi sorumlulukları olan kadın ve erkek çalışanlara, bu sorumlulukları ekonomiye ilişkin faaliyetlere hazırlanmalarını, katılmalarını veya bu faaliyetlerde ilerlemelerini engellediği durumlarda, onlara bağımlı olan çocukları ve onların bakım ve desteğine muhtaç yakın aile fertleri açısından uygulandığı anlaşılır.

             “Bakmakla yükümlü oldukları çocukları” ve “onların bakımına ve desteğine muhtaç olan yakın aile fertleri” terimleri, ilgili Tarafın ulusal mevzuatının böyle tanımladığı kişiler anlamına gelir.

             Madde 28 ve 29

             Bu maddelerin uygulanmasında, “çalışanların temsilcileri” terimi, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından böyle nitelendirilen kişiler anlamına gelir.

             BÖLÜM III

             Şartın, uluslararası nitelikte hukuksal yükümlülükler içerdiği ve bunların uygulanmasının yalnızca IV. Bölümde belirtilen denetime bağlı olduğu anlaşılır.

             Madde A, Fıkra 1

             Numaralanmış fıkraların, yalnızca bir fıkradan oluşan maddeleri de kapsayabileceği anlaşılır.

             Madde B, Fıkra 2

             B maddesinin 2 nci fıkrası için, değiştirilmiş Şart hükümleri, aşağıdaki istisnalarla, aynı madde ya da fıkra numarasını taşıyan Şart hükümlerine karşılık gelmektedir:

             a- Şartın 3 üncü maddesinin 1. ve 3 üncü fıkralarına karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrası;

             b- Şartın 3 üncü maddesinin 2. ve 3 üncü fıkralarına karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 3 üncü maddesinin 3 üncü fıkrası;

             c- Şartın 10 uncu maddesinin 4 üncü fıkrasına karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 10 uncu maddesinin 5 inci fıkrası;

             d- Şartın 17 nci maddesine karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 17 nci maddesinin 1 inci fıkrası.

             BÖLÜM V

             Madde E

             Nesnel ve makul bir gerekçeye dayanan farklı uygulamalar ayrımcılık sayılmayacaktır.

             Madde F

             “Savaş ve diğer olağanüstü hallerde” terimleri, savaş tehdidini de kapsayacak biçimde anlaşılır.

             Madde I

             21 ve 22 Maddelerin eki uyarınca kapsam dışı bırakılan çalışanlar, ilgili çalışanların sayısının saptanmasında hesaba katılmaz şeklinde anlaşılır.

             Madde J

          “Değişiklik” terimi, Şarta yeni maddelerin eklenmesini de kapsayacak biçimde genişletilecektir.

Aydınlanma Çağı

0

Avrupa’da krallıklar ve monarşiler dönemi 1789 Fransız Devrimi’ne kadar devam etmiş, monarşi döneminin bitmesinden itibaren modern devlet anlayışı ortaya çıkmıştır. Fransız Devriminden sonraki siyasal süreç modern devlet anlayışının ikinci aşaması olarak kabul edilmektedir.

Egemenlik, meydana gelen gelişmeler sonucunda kraldan alınarak topluma devredilmiş ve egemenliğin demokratik olarak dağıtılması amaçlanmıştır. Egemenliği kullanan devlet organlarının kullanabileceği yetkilerin sınırsız ve denetimsiz olduğu dönem sonlandırılmış, belirli sınırlar dahilinde kullanılabilen egemenlik birçok denetim araçları ile meşruiyet temeline oturtulmuştur. Sınırlı egemenlik anlayışı, egemenliğin sınırlandırıldığı ve demokratik ilkelerle yürütüldüğü bu dönemin siyasal iktidar tipi ulus devlettir.

Aydınlanma dönemi yada diğer ifadesi ile aydınlanma çağı, dinsel dogma ve tanrısal yasalarını yerine laik ve akılcı doktrinin kabul edilmeye başlandığı, düşünce dünyasının temel hak ve özgürlükler, serbest piyasa ekonomisi, kuvvetler ayrılığı, devlet erkinin sınırlandırılması, halkın devlet yönetimine demokratik yollarla katılması, doğrudan demokrasi ve anayasacılık hareketleri gibi konularla şekillendiği, 20. ve 21. yüzyıllardaki modern demokrasilerin temellerinin atıldığı, Avrupa’da ulus devletlerin oluşmaya başladığı, ulusal birliklerin tamamlandığı bir siyasal dönemdir.

Aydınlanma Çağı, devlet yönetimlerindeki siyasal dönüşümlerin siyaset bilimi ve hukuk felsefesi alanındaki gelişmelerle paralel süreçler izlediği, düşünce akımlarının tüm toplum katmanlarını etkilediği bir dönemdir. Günümüzde tüm dünya tarafından bilinen ve felsefi görüşleri nesiller boyu aktarılan birçok düşünür ve bilim insanı bu döneme damgasını vurmuştur.

Aydınlanma çağında siyaset kuramının oturduğu temel, doğal haklar, serbest piyasa, kuvvetler ayrılığı, toplum sözleşmesi, halk egemenliği teorisi ve meşruiyetin kaynağının demokratik haklar olmasıdır. Demokratik haklar hiçbir ülkede kendiliğinden tanınmamış,  kilise ve diğer kurumlarda yapısal değişimler meydana gelmiş, düşünce akımlarının tetiklediği sosyal olaylar tarihin seyrini değiştirerek modern devletin ve bireyi esas alan bugünkü çağdaş demokrasilerin oluşmasının önü açılmıştır.

Aydınlanma Çağı Düşünürleri ve Döneme Ait Eserler

Simone de Beauvoir

Denis Diderot,

Claude Adrien Helvétius,

Jean-Jacques Rousseau,

Voltaire

Jean le Rond d’Alembert

René Descartes

Claude Adrien Helvétius

Pierre-Simon Laplace

Julien Offray de La Mettrie

Denis Diderot

Montesquieu

Mary Wollstonecraft

Fransa Anayasası

Olympe de Gouges

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi

26 Ağustos 1789 Tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

Romalıların Yükselişi ve Çöküşü

İran Mektupları

Kanunların Ruhu Üzerine

Thomas Paine

Öğretmenlerin Hakları ve Statüsü

0

Öğretmenlerin Hakları ve Statüsüne ilişkin UNESCO Tavsiye kararı(Recommendation Concerning the Status of Teachers), Paris’te toplanan ve 5 Ekim 1996’da kapanan öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans’ında kabul edilmiştir.

Öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans Başkanı ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Müdürü, 5 Ekim 1966 günü Tavsiye’yi imzalamışlardır.

Dünya Öğretmenler Günü, 1994 yılında, Birleşmiş Milletlerin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından, 5 Ekim tarihi olarak ilan edilmiştir. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, her yıl 100’den fazla ülkede kutlanmaktadır.

Türkiye’de ise Öğretmenler Günü, her yıl 24 Kasım’da kutlanmaktadır. 24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri‘nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür.

Dünya Öğretmenler Günü – Öğretmenlerin Statüsü /Recommandation concernant la condition du personnel enseignant, Recommendation Concerning the Status of Teachers

ÖĞRETMENLERİN STATÜSÜ TAVSİYESİ
(Tavsiye Metni)

ÖĞRETMENLERİN STATÜSÜ TAVSİYESİ

Öğretmenlerin statüsü konusunda Hükümetlerarası Özel Konferans,Eğitim hakkının insanın temel haklarından biri olduğunu anımsatarak;

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 26. maddesine, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin 5, 7 ve 10. maddelerindeki ilkelere ve halklar arasında gençlerdeki barış, karşılıklı saygı ve anlayış ülkülerinin geliştirilmesine ilişkin Birleşmiş Milletler Bildirgesi ilkelerine uygun olarak, devletlere düşen herkese uygun (elverişli) bir eğitim sağlama sorumluluğunun bilinciyle;

Moral ve kültürel değerleri geliştirmenin ve sürekli bir ekonomik ve toplumsal ilerlemenin zorunlu koşulu olarak, var olan tüm zihinsel (entellektüel) yetenek ve kaynaklardan eksiksiz biçimde yararlanmak ereğiyle genel öğretim ile teknik ve mesleksel öğretimi geliştirme ve yaygınlaştırma zorunluluğunu göz önünde bulundurarak;

Öğretmenlerin eğitimin ilerlemesindeki temel rolünü ve onların insan kişiliğinin ve çağdaş toplumun gelişmesindeki katkısının önemini kabul ederek;

Öğretmenlere bu role yakışır bir statü sağlamak isteğiyle;

Çeşitli ülkelerde öğretimin yapısını ve örgütlenmesini belirleyen yasaların ve geleneklerin büyük bir çeşitlilik taşıdığını göz önünde bulundurarak;

Ayrı zamanda, çeşitli ülkelerde öğretmenlere, özellikle onların kamu hizmetlerine ilişkin kurallar bütününce yönetilip yönetilmemelerine (bu kurallara bağlı olup olmamalarına) göre uygulanan rejimlerin çeşitliliğini de göz önünde bulundurarak;

Bununla birlikte bu ayrılıklara karşın, öğretmenlerin statüsüyle ilgili olarak tüm ülkelerde ortak sorunların ortaya çıktığına ve bu sorunların, bu Tavsiye’nin açıklamayı amaçladığı bir ortak kurallar ve önlemler bütününün uygulanmasını gerektirdiği inancıyla;

Öğretmenlere uygulanabilen yürürlükteki uluslararası sözleşmelerin ve özellikle, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı’nca kabul edilen 1948 tarihli (ve 87 sayılı) Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Sözleşmesi, 1949 tarihli (ve. 98 sayılı) Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi, 1951 tarihli (ve 111 sayılı) Ayrımcılık Sözleşmesi (İstihdam ve Meslek) ile Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nca kabul edilen 1960 tarihli Öğretim Alanında Ayrımcılığa Karşı Savaşım Sözleşmesi kurallarını not ederek;

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü ile Uluslararası Eğitim Bürosu’nca ortaklaşa çağrılan Halk Eğitimi Uluslararası Konferansı’nın kabul ettiği ilk ve orta öğretim öğretmenlerinin yetiştirilmesi (eğitimi) ve statüsünün çeşitli yönlerine ilişkin Tavsiyeleri ve Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nca 1962’de kabul edilen Teknik ve Mesleksel Öğretime İlişkin Tavsiye’yi de not ederek;

Öğretmenleri özellikle ilgilendiren sorunlara ilişkin kurallar aracılığıyla var olan normları tamamlamak ve özellikle öğretmen açığına çare bulmak dileğiyle;

Bu Tavsiyeyi kabul eder:

I. TANIMLAR

1. Bu Tavsiye’de

a) “Öğretmen” sözcüğü, okullarda öğrencilerin eğitimiyle görevli (eğitiminden sorumlu) olan tüm kişiler anlamına gelir;
b) Öğretmenlere ilişkin olarak kullanılan “statü” (durum) sözcüğü ise, hem görevlerinin önemine ve yeteneklerine verilen değer derecesine göre kendilerine toplumda tanınan konumu, hem de çalışma koşullarını, ücreti ve öteki mesleklerinkiyle karşılaştırılan, yararlandıkları maddi avantajları (yararları) içerir.

Il. UYGULAMA ALANI

2. Bu Tavsiye, orta öğretim yada daha alt düzeylerdeki özel yada kamusal kurumlarda çalışan tüm öğretmenlere uygulanır:

Genel, teknik, mesleksel yada sanatsal orta öğretim kurumları, ilköğretim kurumları, ana okulları, çocuk yuvaları.

III. TEMEL İLKELER

3. Eğitim (éducation), okulda geçen ilk günlerden başlayarak insan kişiliğinin tam gelişmesini, topluluğun (toplumun) düşünsel, moral, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ilerlemesini ve ayrıca temel özgürlüklere ve insan haklarına derin bir saygı aşılamayı amaçlamalıdır. Bu değerler çerçevesinde, eğitimin barışa, tüm uluslar arasında ve tüm din yada ırk grupları arasında dostluğa, hoşgörüye ve karşılıklı anlayışa yapabileceği katkıya en büyük önem verilmelidir.

4. Öğretimin ilerlemesinin büyük ölçüde öğretmen kitlesinin niteliklerine ve yeteneğine, bu kitlenin üyelerinden her birinin insani, eğitsel ve mesleksel niteliklerine bağlı olduğu kabul edilmelidir.

5. Öğretmenlerin statüsü, eğitim alanında ulaşılacak amaç ve hedefler göz önüne alınarak, bu konudaki gereksinmelere yakışır (uygun) olmalıdır; bu amaç ve hedeflere ulaşılması için, öğretmenler hakça bir statüden yararlanmalı ve öğretmenlik mesleği, hak ettiği kamusal saygınlığı görmelidir.

6. Öğretim (enseignement), üyelerinin (mensuplarının) bir kamu hizmeti sağladığı (yerine getirdiği) bir meslek olarak düşünülmelidir; bu meslek öğretmenlerden yalnızca özenli ve sürekli bir öğrenim karşılığında (pahasına) kazandıkları ve sürdürdükleri eksiksiz bilgiler ve özel yetenekler değil, ama aynı zamanda yükümlü (görevli) oldukları öğrencilerin eğitimi ve esenliği için üstlendikleri kişisel ve toplulukla (toplumla) ilgili sorumluluk anlayışı da (düşüncesi de) gerektirir.

7. Öğretmenlerin yetiştirilmesi ve istihdamı, ayrımcılığın soy, renk, cinsiyet, din, siyasal görüşler, toplumsal yada ulusal köken, ekonomik durum temellerine dayalı hiçbir biçimine yol açmamalıdır.

8. Öğretmenlerin çalışma koşulları, eğitimin en yüksek derecede etkililiğini sağlayacak nitelikte olmalı ve öğretmenlere, kendilerini tümüyle mesleksel uğraşlarına adama olanağı vermelidir.

9. Öğretmen örgütlerinin eğitimin ilerlemesine büyük ölçüde katkıda bulunabileceğini ve dolayısıyla bu örgütlerin eğitim politikasının hazırlanmasına katılmaları gerektiğini kabul etmek uygun olacaktır.

IV. EĞİTİMİN AMAÇLARI VE EĞİTİM POLİTİKASI

10. Var olan tüm kaynak ve yetkililere (insani yada başka tüm kaynaklara) başvurarak, yukarıda açıklanan temel ilkelere uygun bütüncü bir eğitim politikası tanımlamak (belirlemek) için, zorunlu olduğu kadarıyla, her ülkede uygun önlemler alınmalıdır. Bu amaçla yetkili makamlar, öğretmenler için aşağıdaki ilke ve hedeflerin sonuçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar:

a) Her çocuğun, eğitimin tüm avantajlarından yararlanma temel hakkı vardır; özel bir pedagojik davranış (bakım) gerektiren çocuklara gerekli dikkat (ilgi) gösterilmelidir;
b) Cinsiyet, soy, renk, din, siyasal görüşler, ulusal yada toplumsal köken yada ekonomik duruma dayalı hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın, herkese öğrenim hakkının kullanımı için eşit kolaylıklar sağlanmalıdır;
c) Eğitim, genel yarar için temel önemi olan bir hizmet oluşturduğundan, bu konudaki sorumluluk, yeterli sayıda okul ağı, bu okullarda parasız eğitim ve gereksinmesi olan öğrencilere maddi yardım sağlama işi (görevi) kendisine ait olan devlete düşer; bununla birlikte bu kural, anne-babalanın ve bir olasılıkla vasilerin, çocukları için devletçe kurulanlar dışında başka okullar seçme özgürlüğüne zarar verecek yada (gerçek) kişilerin ve tüzel kişilerin öğretim alanında devletin belirlediği yada onayladığı asgari kuralları karşılayan (onlara uygun olan) öğretim kurumları açma ve yönetme özgürlüğünü tehlikeye koyacak biçimde yorumlanmamalıdır;
d) Eğitim ekonomik kalkınmanın temel bir etkeni olduğundan, öğretim planlaması da yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik ekonomik ve toplumsal planlama bütününün ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır;
e) Eğitim sürekli bir süreç olduğundan, değişik öğretim personeli kategorileri arasında (sağlanacak) sıkı bir eşgüdüm, hem tüm öğrenciler için eğitimin niteliğini ve hem de öğretmenlerin statüsünü iyileştirecek niteliktedir;
f) Kendi arasında birbirine uygun biçimde bağlı oldukça esnek bir okullar ağına (sistemine) özgürce girilebilmelidir, öyle ki hiçbir şey her öğrenci için herhangi bir öğretim düzeyine ve tipine ulaşma olanağını sınırlandırmamalıdır;
g) Eğitim alanında, hiçbir devlet, aynı zamanda niteliği araştırmaksızın (düzeltilmeksizin) niceliği tek hedef olarak seçmemelidir;
h) Eğitim alanında, programların planlaması ve hazırlanması kısa dönemde olabileceği gibi uzun dönemde de yapılmalıdır; günümüz öğrencilerinin toplulukla (toplumla) yararlı bir biçimde bütünleşmesi güncel gereklerden çok yarının gereksinmelerine bağlı olacaktır;
i) Her eğitim planlaması, her aşamada ve zamanında (gecikmeden), halkının yaşamını bilen ve bu halkın ana dilinde öğretim yapma yeteneği bulunan tam olarak nitelikli ve yetenekli yeterli sayıda ulusal eğitim kadrolarının mesleksel eğitimi (yetiştirilmesi) ve yetkinleştirilmesi (olgunlaştırılması) için kurallar öngörmelidir;
j) Öğretmenlerin mesleksel yetiştirilmesi ve yetkinleştirilmesi alanında, eşgüdümlü, sistematik ve sürekli bir araştırma ve eylem zorunludur; bu eylem ve araştırma, araştırmacılar arasında uluslararası planda işbirliğini ve araştırma sonuçlarının değiş tokuşunu içermelidir;
k) Eğitim politikasını ve açık hedeflerini belirlemek ereğiyle, yetkili makamlar ile öğretmen, çalışan, işveren ve veli örgütleri, kültürel örgütler ile araştırma ve bilim kuruluşları arasında sıkı bir işbirliği yapılmalıdır;
l) Eğitimin amaç ve hedeflerine ulaşma olanağı büyük ölçüde bu amaçla ayrılan mali olanaklara (araçlara) bağlı olduğundan, tüm ülkelerin ulusal bütçelerinde ulusal gelirin uygun (yeterli) bir oranının eğitim kalkınmasına öncelikle ayrılması yerinde olur.
V. ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE HAZIRLAMA
Seçme

11. Geleceğin öğretmenlerinin yetiştirilmesine (eğitimine) girme (hazırlama) politikasını saptarken, (bu politika) gerekli moral, düşünsel ve fiziksel nitelikler taşıyan ve istenilen bilgilere ve beceriye sahip yeterli sayıda öğretmenle toplumu donatma gereksinmesine dayanmalıdır (ona göre ayarlanmalıdır).

12. Bu gereksinmeyi karşılamak için, yetkili makamlar bu yetiştirmeyi (öğretmenliğe hazırlığı) yeterince çekici kılmalı ve uygun kurumlarda yeterli sayıda yer sağlamalıdırlar.

13. Öğretmenlik mesleğine girmek için, uygun bir yetiştirme (eğitim) kurumunda yapılması istenilen (zorunlu tutulan) öğrenimi bitirmiş olmak gerekir.

14. Öğretmenlerin yetiştirilmesine kabul edilmek için, uygun bir orta öğretimi bitirmiş olmak ve öğretmenlik mesleği üyelerinde aranan kişisel nitelikleri kanıtlamak (taşımak) gerekir.

15. Öğretmenlerin yetiştirilmesine girişle ilgili genel koşulları değiştirmeksizin, gerekli tüm öğrenim koşullarını yerine getirmeyen ancak özellikle teknik ve mesleksel nitelikte yararlı bir deneyimi olan kişileri bu yetiştirmeye kabul edebilmek gerekir.

16. Geleceğin öğretmenleri, kendilerine yetiştirme kurslarını izleme ve doğru dürüst yaşama olanağı sağlayacak burslardan yada mali bir yardımdan yararlanabilmelidirler; yetkili makamlar, olanaklar ölçüsünde, parasız bir yetiştirme sistemi oluşturmaya çaba harcamalıdır.

17. Öğrenciler ve kendini öğretime hazırlamak isteyen başka kişiler, yetiştirme olanakları, kendilerine sunulan burslar ve mali yardımlar konusunda tüm bilgileri edinebilmelidirler.

18.

1) Mesleksel eğitimini (formasyonunu) yurt dışında yapan bir kişiye tam olarak yada sınırlı biçimde öğretim yeteneği tanınıp tanınmamasına karar vermeden önce, onun mesleksel eğitiminin değerini özenle incelemek yerinde olur.

2) Çeşitli ülkelerce kabul edilmiş kurallara (ölçülere) göre, öğretmenlik yapma yeteneği (yetkisi) veren unvanların uluslararası planda tanınmasına ulaşmak ereğiyle önlemler alınması yerinde otur.

Öğretmen Yetiştirme Programları

19. Bir öğretmeni yetiştirmenin amacı, onun genel bilgilerini ve kişisel kültürünü; eğitme ve öğretme yeteneğini; yurt içinde ve ulusal sınırlar ötesinde iyi insan ilişkilerinin kurulmasına yön veren (egemen olan) ilkelerin anlaşılmasını; hem öğretim yoluyla hem de örnek olarak, kendine düşen toplumsal, kültürel ve ekonomik ilerlemeye katkıda bulunma ödev bilincini geliştirme olmalıdır.

20. Öğretmenlerin yetiştirilmesiyle ilgili her program, temel olarak aşağıdaki noktaları içermelidir:

a) Genel öğrenim;
b) Eğitime uygulanmış (uyarlanmış) felsefe, psikoloji ve sosyolojinin temel öğelerinin (kavramlarının) öğrenimi, eğitim kuramı ve eğitim tarihi, karşılaştırmalı eğitim, deneysel pedagoji, eğitim yönetimi ve değişik disiplinlerde öğretim yöntemlerinin öğrenimi;
c) İlgilinin öğretimini yerine getirmek istediği alana ilişkin öğrenimler;
d) Bütünüyle nitelikli öğretmenlerin yönetimi altında öğretim ve okul dışı etkinlikler uygulaması.

21.

1) Tüm öğretmenler genel, özel ve pedagojik formasyonlarını bir üniversitede yada benzer düzeyde (dengi) bir yetiştirme (eğitim) kurumunda yahut öğretmen yetiştirme alanında uzmanlaşmış bir okulda edinmelidirler.

2)Yetiştirme programlarının içeriği, engelli çocuklar için oluşturulan kurumlar yada teknik yahut mesleksel okullar gibi, öğretmenlerin değişik tiplerdeki kurumlarda (okullarda) yerine getirmekle yükümlü oldukları görevlere göre bir ölçüde değişebilecektir. Bu son durumda, eğitim programları sanayi, ticaret ve tarımda uygulamalı bir deneyim içerebilir.

22. Öğretmen yetiştirme programlarında, pedagojik yetiştirme, genel yada uzmanlık yetiştirme (eğitimi) dersleriyle aynı zamanda yada bu derslerden sonra sağlanabilir.

23. Genel kural olarak, geleceğin öğretmenlerinin yetiştirilmesi, daha yaşlı yada istisnai başka kategorilere mensup adaylara formasyonlarının tümünü yada bir bölümünü kısmi zamanlı olarak edinme olanağı veren özel kuralların saklı kalması koşuluyla, tam zamanlı olarak yapılmalıdır, yeter ki böylece görülen öğretimin içeriği ve ulaşılan düzey tam zamanlı yetiştirmenin içerik ve düzeyi ile aynı nitelikte olsun.

24. İster ilk, orta, teknik yada mesleksel öğretime isterse özel öğretime yönelmiş olsunlar, çeşitli kategorilerdeki öğretmenlerin yetiştirilmesini birbirine organik olarak bağlı kurumlarda yada birbirine yakın kurumlarda düzenlemenin temenni edilir olup olmadığını araştırmak yerinde olur.

Öğretmen Yetiştirme Kurumları

25. Öğretmen yetiştiren kurumların öğretmenleri (personeli, öğretim elemanları), kendi disiplinlerinde yüksek öğretiminkine benzer (eşdeğer) bir düzeyde ders verebilmek için nitelikli olmalıdırlar. Pedagojik yetiştirmeyle görevli personelin (öğretmenlerin) okulda öğretim deneyimi bulunmalıdır ve elverdiğince, bu deneyimi bir okulda öğretim uygulaması yaparak düzenli bir biçimde yenilemesi gerekir.

26. Öğretmen yetiştiren kurumları gerekli olanak ve araçlarla donatarak ve bu kurumların personeli ile öğrencilerince yapılan (yürütülen) araştırmaları kolaylaştırarak, değişik disiplinlerin eğitim ve öğretimini ilgilendiren araştırma ve deneyimler desteklenmelidir. Öğretmenlerin yetiştirilmesiyle görevli
personel, kendilerini ilgilendiren alanlardaki araştırmaların sonuçları konusunda bilgilendirmeli ve bunlardan öğrencilerini yararlandırmaya çaba harcanmalıdır.

27. Öğretmen yetiştiren her kurumda, öğretim personeli kadar öğrencilerin de kurumun yaşam, etkinlik ve disiplinini etkileyen kurallar konusunda düşüncelerini dile getirme olanağı bulunmalıdır.

28. Öğretmen yetiştiren kurumlar, aynı zamanda araştırmaların sonuçları ve yeni yöntemler konusunda okulları bilgilendirerek ve kendi etkinlikleri için, eğitim kurumlarının ve öğretim personelinin deneyiminden (okulları) yararlandırarak, öğretimin ilerlemesine katkıda bulunmalıdırlar.

29. Öğrencilerinin doyurucu (yeterli) bir biçimde eğitimlerini tamamladıklarını onaylama yetkisi, ayrı ayrı yada birlikte yahut başka yüksek öğrenim kurumlarıyla yada yetkili eğitim makamlarıyla işbirliği yaparak, öğretmen yetiştiren kurumlara düşmelidir.

30. Okul yetkilileri, (öğretmen) yetiştirme kurumlarıyla işbirliği yaparak, eğitiminin sonuna gelmiş öğretmenlerin; eğitimi, dilekleri ve kişisel durumları ile ilgili bir iş edinmeleriiçin uygun önlemler almalıdırlar.

VI. ÖĞRETMENLERİN YETKİNLEŞTİRİLMESİ

31. Yetkililer ve öğretmenler, öğretimin nitelik ve içeriğinin ve eğitim tekniklerinin belli bir yönteme göre (düzenli bir biçimde) iyileştirilmesini sağlamaya yönelik hizmet içinde yetkinleştirmenin önemini kabul etmelidirler.

32. Yetkililer, öğretmen örgütlerine danışarak, tüm öğretmenlerin hizmetine parasız biçimde sunulan geniş kapsamlı bir yetkinleştirme hizmet kurumları sistemi oluşturulmasını sağlamalıdırlar. Büyük bir seçme çeşitliliği (birçok değişik seçenekler) sunması gereken bu sistem içinde, yetiştirme kurumlarının, bilimsel ve kültürel kuruluşların ve öğretmen örgütlerinin yer alması uygun olacaktır. Özellikle hizmete ara verdikten sonra görevine yeniden başlayan öğretmenler için, yeniden yetiştirme ve yönlendirme (recyclage) kursları düzenlenmelidir.

33.

1) Öğretmenlere niteliklerini geliştirmelerine, etkinlik alanlarını değiştirme yada genişletmelerine, (mesleklerinde) yükselme isteği öne sürmelerine ve içeriği kadar yöntemleri için de, kendi disiplinlerinde ve kendi öğretim alanlarında gerçekleştirilmiş ilerlemelerden bilgilenmelerine olanak veren kurslar düzenlenmeli ve başka önlemler alınmalıdır (uygun kolaylıklar sağlanmalıdır).

2) Genel kültürlerini ve mesleksel niteliklerini iyileştirebilmeleri amacıyla, öğretmenlerin hizmetine kitap ve başka çalışma (ders) araçları sunmak için (gerekli) önlemler alınmalıdır.

34. Bu amaçla öğretmenlere her türlü kolaylığı sağlayarak, olabilen tüm yararı elde edecek biçimde, onların bu kurslara katılmasını ve bu kolaylıklardan yararlanmasını özendirmek gerekir.

35. Okul yetkilileri, pedagojik yöntemler kadar öğretilen disiplinlerde de, okulları kendilerini ilgilendiren araştırma sonuçlarını uygulayacak duruma getirmek için (gerekli) tüm önlemleri almalıdır.

36. Yetkililer, yetkinleşmeleri ereğiyle, öğretmenlere ülkelerinde ve yurt dışında toplu yada bireysel geziler yapmaya özendirmeli ve onlara olanaklar ölçüsünde yardım etmelidir.

37. Öğretmenlerin yetiştirilmesine ve yetkinleştirilmesine ilişkin önlemlerin, bölgesel yada uluslararası çerçevede sağlanan teknik ve mali işbirliği sayesinde geliştirilebilmesi ve tamamlanabilmesi uygun olacaktır.

VII. İSTİHDAM VE KARİYER
Öğretmenlik Mesleğine Giriş

38. Öğretmenleri hizmete alma politikası, öğretmen örgütleriyle işbirliği yaparak, en uygun düzeyde açıkça belirlenmelidir ve öğretmenlerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir yönetmelik hazırlanmalıdır.

39. Öğretmenlik mesleğine girişte bir hazırlık dönemi konulması, öğretmenler ve işverenleri tarafından, göreve yeni başlayanı (stajer öğretmeni) yararlı biçimde özendirmeye ve alıştırıp öğretmeye, uygun mesleksel normIar koymaya ve korumaya ve öğretmenin kendisinin pedagojik niteliklerinin geliştirilmesini kolaylaştırmaya (desteklemeye) yönelik olarak düşünülmelidir. Hazırlık döneminin süresi önceden bilinmeli ve başarı koşulları titizlikle mesleksel nitelikte olmalıdır. Eğer öğretmen bu dönem içinde doyurucu olmazsa, kendisine karşı yöneltilen yakınmalar (şikayetler) konusunda bilgilendirilmeli ve onun bu yakınmalara itiraz etme hakkı bulunmalıdır.

İlerleme ve Yükselme

40. Öğretmenlerin, gerekli nitelikleri taşımaları koşuluyla, bir eğitim düzey yada düzeninden bir ötekine geçme hakkı olmalıdır.

41. Öğretimin ve her eğitim kurumunun örgütlenmesi ve yapısı, verdikleri eğimin niteliğine ve düzenliliğine zarar vermemesi koşuluyla, öğretmenlere ek görevler yapma olanağı sağlamalı ve tanımalıdır.

42. Değişik işlevlerin öğretmenlerin her birinin en iyi niteliğine göre pek yerinde olarak (akıllıca) bölüştürülebilmesi için, personelin ve öğrencilerin oldukça önemli kuruluşlardan sağlayabilecekleri yararları göz önünde bulundurmak yerinde olacaktır.

43. Müfettiş, okul yöneticisi, öğretim (eğitim) müdürü yada özel işlevler içeren başka bir konum gibi öğretimde sorumluluk konumlarına deneyimli öğretmenlerin atanması, olanaklar ölçüsünde, yerinde olacaktır.

44. Yükselmelerin, öğretmen örgütlerine danışarak belirlenmiş titizlikle mesleksel nitelikli ölçütlere göre, öngörülen konum (görev) için ilgilinin niteliklerinin nesnel bir değerlendirmesi
temeline dayanması gerekir.

İstihdam Güvencesi

45. Mesleksel süreklilik (istikrar) ve istihdam (iş) güvencesi, öğretmenin çıkarı (yararı) için olduğu kadar öğretiminki için de kaçınılmazdır ve bunlar, okul (eğitim) sisteminin bütününün yada bir bölümünün örgütlenişinde değişiklikler yapıldığı zaman bile güvence altına alınmalıdır.

46. Öğretmenler, mesleki durumlarını yada kariyerlerini etkileyecek nitelikteki keyfi eylemlere karşı etkili bir biçimde korunmalıdır.

Mesleksel Kusur Durumunda
Uygulanabilecek Disiplin Usulleri

47. Mesleksel kusur durumunda uygulanabilecek disiplin önlemleri açıkça belirlenmelidir. Olası kovuşturma ve yaptırımlar, ancak ilgili öğretmenin isteği üzerine, öğretim yapma yasağı getirmeleri yada öğrencilerin korunmasının yahut esenliğinin bunu gerektirmesi dışında, açıklanmalıdır.

48. Yaptırımları önermek yada uygulamakla yetkili makam yada organlar açıkça belirtilmelidir.

49. Disiplin usullerinin konulması (belirlenmesi) sırasında öğretmen örgütlerine danışılmalıdır.

50. Her öğretmen, disiplin usulünün her aşamasında özellikle aşağıdaki hakça güvencelerden yararlanmalıdır:

a) Kendisi hakkında öne sürülen kınamalar (sitemler) ve bunları gerekçelendiren olaylar konusunda yazılı olarak bilgilendirilme hakkı;
b) Soruşturma dosyasına tümüyle (eksiksiz biçimde) ulaşabilme hakkı;
c) Kendisini savunma ve seçeceği bir temsilci (avukat) tarafından savunulma hakkı ve savunmasını hazırlamak için yeterli bir süreden yararlanma hakkı;
d) Kendisi hakkında alınmış kararlar ve gerekçeleri konusunda yazılı olarak bilgilendirilme hakkı;
e) Açıkça belirlenmiş makamlar ve yetkili organlar önünde bir üst yargı yerine başvurma hakkı.

51. Yetkililer, eğer öğretmenler benzerlerinin (öğretmenlerin) katılımıyla yargılanırlarsa, disiplinin ve disiplin güvencelerinin daha iyi sağlanmış olacağını kabul etmelidirler.

52. 47’den 51’e değin önceki maddelerde yer alan kurallar, ulusal yasalar uyarınca ceza yasası kapsamına giren eylemlerin cezalandırılmasına uygulanabilen usulleri hiçbir biçimde etkilemez.

Sağlık Muayeneleri

53. Öğretmenler, düzenli aralıklarla sağlık muayeneleri yaptırmakla yükümlü tutulabilmeli ve bu muayeneler parasız olmalıdır.

Aile Yükümlülüğü Olan Kadın Öğretmenler

54. Evlilik, kadınların öğretimde bir konum (makam) elde etmelerine ve onu korumalarına engel olmamalıdır. Evlilik, onların ne ücretini, ne de çalışma koşullarını etkilemelidir.

55. İşverenin gebelik yada doğum izni nedeniyle bir kadın öğretmenin sözleşmesini bozması (fesh etmesi) yasaklanmalıdır.

56. Aile yükümlülükleri olan kadın öğretmenlere, bunun (açılmasının) dilendiği yerlerde, kreşler yada anaokulları gibi çocuk bakım hizmetleri sunulması düşünülmelidir.

57. Aile yükümlülükleri olan kadın öğretmenin oturduğu yerde bir konum (makam) edinmesini sağlayan ve her ikisi de öğretim (öğretmenlik) mesleğinde bulunan eşlerin birbirine yakın yerlere yada aynı kuruma atanabilmelerine olanak veren önlemler alınmalıdır.

58. Aile yükümlülükleri olan ve olağan (yasal) emeklilik yaşından önce öğretimden (öğretmenlikten) ayrılan kadın öğretmenler, ortam ve koşullar onu haklı gösterdiği zaman, yeniden görevlerine (geri) dönmeleri için özendirilmelidirler.

Kısmi Zamanlı Hizmet

59. Yetkililer ve okul, gerekli görülmesi durumunda, herhangi bir nedenle tam zamanlı olarak ders veremeyen nitelikli öğretmenlerce kısmi zamanlı olarak sağlanan hizmetlerin değerini
kabul etmelidirler.

60. Kısmi zamanlı olarak düzenli bir hizmet yerine getiren öğretmenler:

a) Tam zamanlı olarak çalışan öğretmenlerle belli bir oran içinde aynı ücreti almalı ve temelde aynı çalışma koşullarından yararlanmalıdırlar.
b) Ücretli izinler, hastalık izinleri ve doğum izinleri konusunda aynı kuralların uygulanması saklı kalmak üzere, tam zamanlı olarak çalışan öğretmenlerin haklarının karşılığı (dengi) olan haklardan yararlanabilmelidirler;
c) İşverenlerce karşılanan (ödenen) emeklilik rejimlerini de kapsamak üzere, sosyal güvenlik alanında tam ve uygun (yeterli) bir korunmadan yararlanabilmelidirler.

VIII. ÖĞRETMENLERİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ
Mesleksel Özgürlükler

61. Görevlerinin yerine getirilmesinde, öğretmenlik mesleği üyeleri akademik özgürlüklerden yararlanmalıdırlar. Öğretmenler, öğrencilerine en iyi uyarlanmış öğretim yöntemlerini ve araç gereçlerini değerlendirmek için özellikle niteliklidirler; onaylanmış programlar çerçevesinde ve okul yetkililerinin yardımıyla (katkısıyla), öğretim araçlarının seçiminde ve ayarlanıp düzenlenmesinde, el (ders) kitaplarının seçiminde ve pedagojik yöntemlerin uygulanmasında temel rolü üstlenmesi gerekenler onlardır.

62. Öğretmenler ve öğretmen örgütleri yeni programların, el (ders) kitaplarının ve öğretim araç ve gereçlerinin hazırlanmasına (geliştirilmesine) katılabilmelidirler.

63. Her teftiş ve denetim sistemi, mesleksel görevlerinin yerine getirilmesinde öğretmenleri özendirici (destekleyici) ve onlara yardım edici biçimde tasarlanmalı ve öğretmenlerin özgürlüğünü, girişkenliğini ve sorumluluğunu sınırlamaktan kaçınmalıdır.

64.

1) Bir öğretmenin etkinliğinin (çalışmasının) doğrudan bir değerlendirme (takdir) konusu olması gerektiği zaman, bu değerlendirme nesnel olmalı ve ilgilinin bilgisine sunulmalıdır.

2) Öğretmenin haksız olduğunu düşündüğü bir değerlendirmeye karşı başvuru hakkı olmalıdır.

65. Öğretmenler, öğrencilerinin ilerlemeleri üzerinde bir yargıda bulunmak için yararlı görünebilen tüm değerlendirme tekniklerine başvurmakta özgür olmalıdırlar, ancak bundan hiçbir öğrenci hakkında hiçbir haksızlık doğmamasına dikkat etmelidirler.

66. Yetkililer, öğrencilerden her birine ve öğrenimlerinin gelecekteki yönelimine en uygun gelen öğretim türü ile ilgili olarak öğretmenlerin tavsiyelerine gerekli olan ağırlık ve önemi vermelidirler.

67. Öğrencilerin yararına, anne-babalar ve öğretmenler arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak (geliştirmek) için tüm çabalar gösterilmelidir; ancak öğretmenler, temel olarak kendi mesleksel yetkilerine giren alanlarda anne-babaların her tür haksız yada aşırı karışmalarına karşı korunmalıdırlar.

68.

1) Bir öğretmen yada bir öğretim kurumundan yakınması (şikayeti) olan anne-babaların, durumu önce kurumun başkanı ve ilgili öğretmen ile tartışma yetkisi olmalıdır. Daha sonra üst makamlara gönderilen her başvuru, yazılı olarak yapılmalı; başvurunun bir örneği (kopyası) ilgili öğretmene iletilmelidir.

2) Yakınmaların incelenmesi öyle bir biçimde olmalıdır ki, ilgili öğretmenlerin tüm kendini savunma olanakları bulunsun ve sorun (dava) konusunda hiçbir duyuru (açıklama) yapılmasın.

69. Öğretmenlerin öğrencilerini tüm kazalardan kurtarmaya en büyük özenle dikkat etmesi gerektiğinden, eğer öğrenciler okuldaki yada okul dışındaki eğitim etkinlikleri sırasında kazaya uğrarlarsa, öğretmenlerin işverenleri tazminat ödemek zorunda kalma tehlikesine karşı onları (öğretmenleri) korumalıdırlar.

Öğretmenlerin Ödevleri

70. Tüm öğretmenler, öğretmenlik mesleği üyelerinin statüsünün büyük ölçüde kendilerinin davranışına bağlı olduğunu bilerek, tüm mesleksel etkinliklerinde olabildiğince yüksek
normlara uymaya çaba göstermelidirler.

71. Öğretmenlere uygulanabilir mesleksel normların tanımlanması ve onlara saygı gösterme (uyma), öğretmen örgütlerinin yardımıyla ([katılımıyla], [concours / participation])
sağlanmalıdır.

72. Öğretmenler ve öğretmen örgütleri, öğrencilerin, öğretimin ve toplumun yararına, yetkililerle tam olarak işbirliği yapmaya çaba göstermelidirler.

73. Törel (etik) yada davranış kuralları öğretmen örgütlerince konulmalıdır, (çünkü) bu tip kurallar, kabul edilen ilkelere göre, mesleğin saygınlığını ve meslek ödevlerinin yerine getirilmesini sağlamaya büyük ölçüde katkıda bulunur.

74. Öğretmenler, öğrenci ve yetişkinlerin yararına, okul dışı etkinliklere katılmaya hazır olmalıdır.

Öğretmenler ile Tüm Öğretim (Sistemi) Arasındaki ilişkiler

75. Yetkililer, öğretmenlerin kendilerine düşen ödevleriyerine getirebilmeleri için öğretim politikası, okul örgütlenmesi ve öğretim alanında ortaya çıkan tüm (yeni) değişiklikler gibi sorunlar konusunda öğretmen örgütlerine danışma yöntemi (usulü) oluşturmalı ve bunu düzenli olarak uygulamalıdır.

76. Yetkililer ve öğretmenler, öğretmenlerin öğretimin niteliğini iyileştirmeyi amaçlayan çabalara, pedagojik araştırmalara, yeni ve geliştirilmiş yöntemlerin ayarlanıp düzenlenmesine ve yayılmasına örgütleri aracılığıyla yada başka yollarla katılmasının önemini kabul etmelidirler.

77. Yetkililer, her kurumda yada daha geniş bir çerçevede, aynı disiplindeki öğretmenlerin işbirliğini özendirmekle görevli inceleme gruplarının oluşturulmasını ve çalışmasını kolaylaştırmalı (desteklemeli) ve bu grupların görüş ve önerilerini (telkinlerini) gereğince göz önünde bulundurmalıdır.

78. Yönetsel personel ve öğretimle ilgili kimi işlevlerle görevli tüm öteki personel, öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmaya çaba göstermelidir ve öğretmenler de onlar hakkında aynı davranışı
benimsemelidir.

Öğretmenlerin Hakları

79. Öğretmenlerin, kendilerinin, öğretimin ve tüm toplumun yararına, toplumsal ve kamusal yaşama katılımını özendirmek uygun olacaktır.

80. Öğretmenler, tüm yurttaşların yararlandığı tüm yurttaşlık haklarını kullanmakta özgür olmalıdır ve kamusal görevlere seçilebilmelidirler.

81. Bir kamusal görev (yükümlülük) bir öğretmeni görevinden ayrılmaya zorladığı zaman, öğretmen kıdem ve emekli aylığı haklarını korumalı ve bu kamusal yükümlülüğün bitiminde, eski görevine yada eşdeğer bir göreve yeniden dönebilmelidir.

82. Öğretmenlerin aylıkları ve çalışma koşulları, öğretmen örgütleriyle işverenler arasında (toplu) görüşmeler yoluyla belirlenmelidir.

83. Öğretmenlerin örgütleri aracılığıyla kamusal yada özel işverenleriyle (toplu) görüşme hakkını güvence altına almak için, (yasal) düzenleme yada ilgililer arasında anlaşma yoluyla usuller (gönüllü mekanizmalar) oluşturulmalıdır.

84. Öğretmenler ile işverenleri arasında ortaya çıkabilecek çalışma koşullarına ilişkin uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla, eşit yanlı (ortak, ikili) uygun organlar (mekanizmalar) oluşturulmalıdır. Bu amaçla oluşturulmuş araçların ve usullerin tüketilmesi durumunda yada taraflar arasındaki (toplu) görüşmelerin kesilmesi durumunda, öğretmen örgütlerinin de meşru (haklı) çıkarlarını savunmak için öteki örgütlerin normal olarak yararlandığı (sahip olduğu) başka eylem araçlarına başvurma hakkı bulunmalıdır.

IX. ÖĞRETİMİN ETKİLİLİĞİ İÇİN UYGUN KOŞULLAR

85. Öğretmenin çalışması (emeği) öylesine özel ve öylesine yararlıdır ki, bu çalışma her türlü zaman ve çaba kaybını önleyecek biçimde örgütlenmeli (düzenlenmeli) ve kolaylaştırılmalıdır.

Sınıflardaki Öğrenci Sayıları

86. Sınıflardaki öğrenci sayıları, öğretmenin öğrencilerinden her birine özel bir dikkat göstermesine olanak verecek nitelikte olmalıdır. Zaman zaman, öğrenciler küçük gruplar halinde bir arada toplanabilmeli, yada hatta, örneğin düzeltici bir öğrenim için, birer birer de alınabilmelidir. Görsel-işitsel öğretim oturumları için öğrenciler daha büyük sayılar halinde de toplanabilmelidir.

Yardımcı Personel

87. Öğretmenlere mesleksel görevlerinde tüm özenlerini gösterme (yoğunlaşma) olanağı vermek için, eğitim kurumları (okullar) öğretim ile ilgisi olmayan işlevlerle görevli bir yardımcı personel bulundurmalıdırlar.

Öğretim Araç ve Gereçleri

88.

1) Yetkililer, öğretmenleri ve öğrencilerini çağdaş (yeni) öğretim araç ve gereçleriyle donatmalıdırlar. Bu yardımcı araç ve gereçler, öğretmenin yerini alacak öğeler olarak değil, öğretimin niteliğini iyileştirmeye ve daha çok sayıda öğrencinin eğitimden yararlanmasını yaygınlaştırmaya olanak verecek öğeler olarak
düşünülmelidir.

2) Yetkililer, öğretim araç ve gereçlerinin kullanımı konusundaki araştırmaları kolaylaştırmalı ve öğretmenleri bu araştırmalara daha etkin biçimde katılmaya özendirmelidirler.

Çalışma Süresi

89. Öğretmenlerden haftalık ve günlük olarak (uymaları, çalışmaları) istenen çalışma süreleri, öğretmen örgütlerine danışılarak saptanmalıdır.

90. Ders saatlerini saptarken, öğretmenin yerine getirmek zorunda olduğu çalışmanın toplamını belirleyen aşağıdaki tüm etkenleri göz önünde bulundurmak gerekir:

a) Öğretmenin günde ve haftada uğraşmak (ilgilenmek) zorunda olduğu öğrenci sayısı;
b) Derslerin iyi hazırlanması ve ödevlerin düzeltilmesi için ayrılması gerekli olan zaman;
c) Her gün verilecek değişik derslerin sayısı;
d) Öğretmenlerin araştırmalara, okul dışı etkinliklere katılmaları, öğrencileri denetlemeleri ve onlara öğütlerde bulunmaları için gerekli gördükleri zaman;
e) Öğretmenlere, anne-babaları (velileri) bilgilendirmek ve öğrencilerin ilerlemesi konusunda onlarla görüşmek için bırakılması dilenen zaman.

91. Öğretmenler, hizmet içinde yetkinleşmelerini kolaylaştırmaya yönelik etkinliklere katılmalarına olanak veren yeterli zamana sahip olmalıdırlar.

92. Öğretmenlerin okul dışı etkinlikleri, ne onlar için aşırı bir yük olmalı, ne de temel görevlerinin yerine getirilmesini güçleştirmelidir (engellemelidir).

93. Öğretmenlerin derslerine ek olarak özel pedagojik (eğitsel) sorumluluklar yerine getirmesi istendiği zaman, bunun karşılığında ders saatleri azaltılmalıdır (normal öğretim süresi
indirilmelidir).

Yıllık Ücretli izinler

94. Tüm öğretmenlerin, tam aylıklı olarak, yeterli bir süre için yıllık izin hakkı olmalıdır.

Eğitim İzinleri

95.

1) Öğretmenler, tam yada kısmi aylıklı olarak, zaman zaman eğitim izinlerinden yararlanmalıdırlar.
2) Eğitim izinleri, kıdem ve emekliliğin hesaplanmasında göz önünde bulundurulmalıdır.
3) Kent merkezlerinden uzak olan ve kamu yetkililerince öyle tanımlanan bölgelerde, öğretmenler eğitim izinlerinden daha sık yararlanmalıdırlar.

Özel İzinler

96. İki yanlı yada çok yanlı kültürel değişim programları çerçevesinde tanınan özel izinler, hizmet dönemleri ile bir tutulmalıdır (hizmet sayılmalıdır).

97. Teknik yardım programlarının gerçekleştirilmesine katılan öğretmenler, kendi ülkelerindeki kıdem haklarını, yükselme olanaklarını ve emeklilik haklarını yitirmeksizin izinden yararlanabilmelidirler. Bundan başka, onlara ek harcamalarını karşılama olanağı vermek için, özel önlemler alınmalıdır.

98. Aynı biçimde, yabancı ülkelerden gelen öğretmenler de, kendi ülkelerinde izinden yararlanmalı, kıdem ve emeklilik haklarından yararlanmayı sürdürmelidirler.

99.

1) Öğretmenler, fırsat düştüğünde örgütlerinin etkinliklerine katılmak ereğiyle, tam aylıklı olarak izin alabilmelidirler.

2) Öğretmenlerin, örgütlerinde görev yerine getirme (yöneticilik yapma) hakkı olmalı ve bu gibi durumlarda bir kamusal yükümlülük (görev) yerine getiren öğretmenlerinkine benzer haklardan yararlanmalıdırlar.
100. Öğretmenler, göreve (mesleğe) girişten önce kararlaştırılan kurallara göre, geçerli kişisel nedenlerle tam aylıklı olarak izin alabilmelidirler.

Hastalık yada (ve) Doğum İzinleri

101.

1) Öğretmenlerin aylıklı hastalık iznine hakkı olmalıdır.
2) Aylığın tümünün yada bir bölümünün ödeneceği dönemi saptarken, öğretmenlerin öğrencilerden uzun süre ayrı kalmalarının kaçınılmaz olduğu durumları göz önünde bulundurmak gerekir.

102. Uluslararası Çalışma Örgütü’nce analığın korunması konusunda saptanmış kuralların, özellikle 1952 tarihli Analığın Korunması Sözleşmesi’nin (gözden geçirilmiş) ve bu Tavsiye’nin 126. maddesinde belirtilen kuralların uygulanması yerinde olacaktır.

103. Çocuğu olan bayan öğretmenlerin, örneğin onlara çocuğun doğumundan sonra, istekleri üzerine, en çok bir yıl aylıksız ek izin almalarına olanak vererek ve onların işlerini (görevlerini) yitirmeksizin ve bütünüyle korunan işlerinden doğan tüm  haklarını saklı tutarak, görevinde kalmaya özendirilmesi yerinde olur.

Öğretmen Değişimi

104. Yetkililer, ülkeler arasındaki mesleksel ve kültürel değişimlerin ve yurt dışında öğretmen gezilerinin hem öğretim (eğitim hizmeti), hem de öğretmenler için sunduğu yararı kabul etmelidirler; bu nitelikteki olanakları geliştirmeye çaba harcamalı ve öğretmenlerce yurt dışında kazanılan deneyimi göz önünde bulundurmalıdırlar.

105. Bu değişimlerden yararlanan öğretmenler hiçbir ayrım gözetilmeksizin seçilmeli ve hiçbir siyasal görüşün temsilcisi olarak düşünülmemelidir.

106. Öğretmenlere, görevleri ve statüleri gerektiği gibi güvence altına alınarak, inceleme ve öğretim için yurtdışına gitmelerinde tüm kolaylıkların sağlanması yerinde olur.

107. Öğretmenler, yurtdışında edindikleri deneyimden meslektaşlarını yararlandırmaya özendirilmelidir.

Okul Binaları

108. Okul binalarında güvenlik güvencesi bulunmalı, binalar bütününün tasarlanışıyla hoş görünümlü (çekici) ve işlevsel biçimde düzenlenmiş olmalıdır. Binalar, etkili bir öğretime ve özellikle kırsal bölgelerde, okul dışı toplulukla ilgili etkinliklere elverişli olmalıdır; dayanıklı maddelerden ve sağlık kurallarına göre yapılan okul binaları, değişik kullanımlara uygun, bakımı kolay ve ekonomik olmalıdır.

109. Yetkililer, öğrenci ve öğretmenlerin sağlık ve güvenliğini hiçbir tehlike altına sokmayacak biçimde, okul yerlerinin (bina ve eklerinin) bakımına özen göstermelidirler.

110. Yeni okulların yapılması öngörüldüğü (planlandığı) zaman, öğretim mesleğinin (öğretmenlerin) yetkili temsilcilerine danışmak yerinde olacaktır. Var olan okullarda yeni binaların yapılması yada binaların büyütülmesi öngörüldüğünde, ilgili kurumun (okulun) öğretim personeline danışmak yerinde
olacaktır.

Kırsal yada Uzak Bölgelerdeki Öğretmenlere Uygulanacak Özel Kurallar

111.

1) Kent merkezlerinden uzakta olan ve kamu yetkililerince böyle tanımlanan bölgelerde, tercihen ücretsiz yada düşük bir kira karşılığında, uygun konutlar (lojmanlar) öğretmenlerin ve ailelerinin hizmetine sunulmalıdır.

2) Öğretmenlerin olağan işlevleri dışında toplumsal etkinlikleri özendirmesinin ve uyarmasının istendiği ülkelerde, kalkınma programlarında öğretmenler için uygun lojmanlar öngörülmelidir.

112.

1) Uzak bölgelere atanma yada yer değiştirme durumunda, öğretmenler kendileri ve aileleri için yolluk ve taşınma ödeneği almalıdırlar.

2) Böyle bir bölgede (mahrumiyet bölgesinde) görevli olan öğretmenler, gerektiğinde, mesleksel yeteneklerinin düzeyini korumalarına olanak vermek için özel seyahat kolaylıklarından yararlanmalıdırlar.

3) Uzak bir bölgede başka bir göreve gönderilen öğretmenlerin, özendirilmeleri amacıyla, evlerinin bulunduğu yere kadar, yılda bir kez, tatilleri dolayısıyla seyahat (yol) giderlerinin karşılanmasına hakkı olmalıdır.

113. Öğretmenler, özellikle güç yaşam koşullarına katlanmak zorunda kalmalarının karşılığı olarak, emeklilik aylıklarının hesaplanmasında göz önünde bulundurulması gereken özel tazminatlar almalıdırlar.

X. ÖĞRETMENLERİN AYLIKLARI

114. Öğretmenlerin (hukuksal) durumunun (statüsünün) değerlendirilmesinde söz konusu olan değişik etkenler arasında, onlara ödenen ücrete özel bir önem verilmelidir.

Çünkü bugün dünyada doğrulanan (onaylanan) eğilimlere göre, öğretmenlere toplumda tanınan konum yada onların görevine verilen önem (saygınlık) derecesi gibi öteki etkenlerin de, başka birçok benzer meslekte olduğu gibi, büyük ölçüde içinde bulundukları ekonomik duruma bağlı olduğu yadsınamaz.

115. Öğretmenlerin ücretleri:

a) Öğretmenlik işlevinin ve dolayısıyla bu işlevi yerine getirenlerin toplum için aldığı (taşıdığı) önem kadar, göreve girişinden başlayarak öğretmene düşen her tür sorumluluğa yakışır olmalıdır;

b) Benzer yada eşdeğer nitelikler gerektiren öteki mesleklerde ödenen aylıklarla elverişli biçimde karşılaştırılabilmelidir;

c) Öğretmenlere, kendileri ve aileleri için makul bir yaşam düzeyi ve bilgilerini geliştirerek ve kültürlerini zenginleştirerek, mesleksel niteliklerini iyileştirme araçları (olanakları) sağlanmalıdır;

d) Kimi konumların (makamların), daha büyük bir deneyim ve daha yüksek (ileri) nitelikler gerektirdiği ve daha geniş sorumluluklar içerdiği olgusu göz önünde bulundurulmalıdır.

116. Öğretmenlere, kendi mesleksel örgütleriyle tam anlaşarak oluşturulan aylık basamakları temeline dayanan ücret verilmelidir. Nitelikli öğretmenlere, hazırlık (deneme) süresinde yada geçici olarak çalıştırıldıklarında, hiçbir durumda asıl olarak atanmış öğretmenlerin ücretinden daha düşük bir oranda ücret verilmemelidir.

117. Öğretmen aylıklarının yapısı, farklı öğretmen grupları arasında kırgınlıklar doğurma tehlikesi taşıyan her tür haksızlığı ve her tür sapkınlığı (anormalliği) önleyecek biçimde düzenlenmelidir.

118. Bir yönetmeliğin ders saatlerinin üst sınırını belirlemesi durumunda, düzenli hizmeti (ders saati) bu üst sınırı geçen öğretmen, önceden onaylanmış bir bareme göre ek ders ücreti almalıdır.

119. Aylık farklılıkları; nitelikler, kıdem yada sorumluluk derecesi gibi nesnel ölçütlere dayanmalıdır; ancak en düşük aylık ile en yüksek aylık arasındaki fark, makul sınırlar içinde tutulmalıdır.

120. Mesleksel yada teknik bir öğretimle görevli olan ve üniversiteden alınmış derecesi (akademik unvanı) bulunmayan kişilerin temel aylıklarını belirlemek için formasyon ve deneyimlerinin değeri göz önünde bulundurulmalıdır.

121. Öğretmenlerin aylıkları, yıllık bir dönem temeline dayanılarak hesaplanmalıdır.

122.

1) Tercihen her yıl, düzenli aralıklarla (yapılan) aylık artışları aracılığıyla, her kategori içinde bir yükselme öngörmek yerinde olacaktır.

2) Temel aylıkların en düşük ve en yüksek basamağı arasındaki ilerleme, on ile onbeş yıl arasında değişen bir dönemden daha uzun bir döneme yayılmamalıdır.

3) Öğretmenler, hazırlık (deneme) yada geçici olarak çalışılan dönemlerde yerine getirilen hizmetler için dönemsel artışlardan yararlanmalıdırlar.

123.

1) Öğretmenlerin aylık basamakları, yaşam pahalılığının artması, üretim artışından ileri gelen ulusal gelir düzeyinin yükselmesi yada ücret ve aylıklardaki genel bir artış gibi etkenler göz önünde bulundurularak, belli aralıklarla (dönemsel olarak) yeniden gözden geçirilmelidir.

2) Aylıkların yaşam pahalılığına otomatik olarak endekslendiği oynak merdiven sisteminin bulunduğu bir yerde (ülkede), aylık göstergesi öğretmen örgütlerinin katılımıyla belirlenmeli ve her yaşam pahalılığı ödencesi (tazminatı), emekliliğin hesaplanmasında göz önünde bulundurulan ücretin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmelidir.

124. Yeteneğe (liyakate) göre (verilecek) hiçbir ücret sistemi, ilgili öğretmen örgütlerinin ön görüşü ve onayı alınmadan kararlaştırılmamalı ve uygulamaya konulmamalıdır.

XI. SOSYAL GÜVENLİK
Genel Hükümler

125. Hizmet ettikleri okul tipi ne olursa olsun tüm öğretmenler, sosyal güvenlik konusunda özdeş yada benzer bir korumadan yararlanmalıdır. Bu koruma, eğer şimdiden düzenli bir biçimde eğitimde çalıştırılıyorlarsa, kendini pedagojik kariyere hazırlayan öğrencileri ve hazırlık dönemini gerçekleştiren (stajyer) öğretmenleri de kapsamalıdır.

126.

1) Sosyal güvenlik önlemleri; tıbbi yardımlar, hastalık, işsizlik ve yaşlılık yardımları, iş kazası ve meslek hastalıkları yardımları, aile yardımları ve doğum, sakatlık ve sağ kalanlar (dul ve yetimler) yardımları ile ilgili olarak Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1952 tarihli Sosyal Güvenlik (Asgari Norm) Sözleşmesi’nde belirtilen tüm risklere karşı öğretmenleri korumalıdır.

2) Öğretmenlerin sosyal güvenlik normları, en azından Uluslararası Çalışma Örgütü’nce kabul edilen (konuyla) ilgili belgelerde, özellikle 1952 tarihli Sosyal Güvenlik (Asgari Norm) Sözleşmesi’nde öngörülenler kadar elverişli (lehte) olmalıdır.

3) Sosyal güvenlik yardımları, öğretmenlere hak olarak (hukuken) tanınmalıdır.

127. Sosyal güvenlik konusunda öğretmenlerin korunması, 128’den 140’a kadar olan aşağıdaki maddelerde belirtildiği gibi, onların özel çalışma koşullarını göz önünde bulundurmalıdır.

Tıbbi Bakım

128. Sağlık hizmetlerinin olmadığı bölgelerde, öğretmenler gerekli (uygun) tıbbi bakım (muayene ve tedavi) için yer değiştirmek zorunda kaldıkları zaman, onların yol giderleri karşılanmalıdır.

Hastalık Yardımları

129. 1) Hastalık yardımları, kazancın (gelirin) kesilmesi sonucunu doğuran çalışma gücünden yoksun kalınan tüm süre için ödenmelidir.

2) Hastalık yardımları, kazancın kesildiği ilk günden başlayarak ödenmelidir.

3) Hastalık yardımlarının süresi sınırlı olduğu zaman, öğretmenlerin öğrencilerden ayrı kalmalarının gerektiği durumlar için süre uzatmaları öngörülmelidir.

İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları

130. Öğretmenler, yalnızca okul içindeki hizmet (öğrenim, ders) saatlerinde değil, aynı zamanda okul dışında düzenlenen eğitim etkinlikleri sırasında ortaya çıkan kazaların sonuçlarına karşı da korunmalıdırlar.

131. Çocuklarda sık sık görülen kimi bulaşıcı hastalıklar, öğrencileri yüzünden bulaşıcılıkla (salgınla) karşı karşıya olan öğretmenlere geçtiği zaman, meslek hastalığı olarak düşünülmelidir.

Yaşlılık Yardımları

132. Bir öğretmen aynı ülkede başka bir eğitim makamının yetkisine giren bir göreve atandığı zaman, emeklilik konusunda önceki hizmetlerinden yararlanma hakkını korumalıdır.

133. Ulusal düzenlemeleri göz önünde bulundurarak ve gereğince gözlemlenen öğretmen açığı durumunda, emeklilik hakkını kazanmış olarak görevlerini yerine getirmeyi sürdüren öğretmenlerce gerçekleştirilen hizmet yılları, ya emekli aylığının hesaplanmasında göz önünde bulundurulmalı, yada
öğretmenlerin, uygun organlar sayesinde, ek emeklilik (hakkı)
elde etmesine olanak vermelidir.

134. Yaşlılık yardımları, kariyer sonu kazancına göre ve öğretmenin yeterli bir yaşam düzeyini korumasına olanak verecek biçimde saptanmalıdır.

Sakatlık Yardımları

135. Fiziksel yada zihinsel bir iş göremezlik (yetersizlik) sonucu etkinliğine (işine) ara vermek zorunda kalan öğretmenlere sakatlık (malullük) yardımı ödenmelidir. İş göremezlik durumu, uzun süreli bir hastalık yardımı yada başka ödenceler için bir hak doğurmuyorsa, emeklilik (hakkı) tanınması öngörülmelidir.

136. Kısmi iş göremezlik durumunda, yani öğretmenin görevini kısmi zamanlı olarak yerine getirebilecek güçte olduğu durumda, ilgili kısmi sakatlık yardımına hak kazanmalıdır.

137.

1) Sakatlık yardımları, öğretmenin yeterli bir yaşam düzeyini korumasına olanak verecek biçimde, elde edilen son kazanca göre saptanmalıdır.

2) İş göremezlik durumuna düşmüş olan öğretmenler, eski durumuna gelmek (iyileşmek) yada hiç olmazsa, sağlık durumlarını düzeltmek için tıbbi bakımdan ve (buna) bağlı ek yardımlardan yararlanmalıdırlar. Bu durumdaki öğretmenler, buna olanak bulunan her durumda (seferde), onları yeniden önceki çalışmalarına başlamaya hazırlamak için, yeniden uyum hizmetlerinden de yararlanabilmelidirler.

Sağ Kalanlara Yardımlar

138. Sağ kalanlara (dul ve yetimlere) yardım sağlama koşulları ve yardım tutarı, yardımlardan yararlananların yeterli bir yaşam düzeyini korumasına ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarının esenlik (refah) ve eğitimini sağlamasına olanak vermelidir.

Öğretmenleri Sosyal Güvenlikten Yararlandırma Araçları (Yolları)

139.

1) Öğretmenlerin sosyal güvenlik konusunda korunması, elverdiğince, duruma göre, kamu kesimine yada özel kesime uygulanabilen genel bir sistem aracılığıyla sağlanmalıdır.

2) Karşılanacak bir yada birçok tehlike için genel bir sistem olmadığı zaman, statü (tüzük, yönetmelik) temeline dayalı olarak yada başka bir biçimde, öğretmenler için özel bir sistem oluşturulması uygun olacaktır.

3) Genel bir sistemle sağlanan koruma düzeyinin bu Tavsiye’de öngörülen düzeyden (daha) düşük olduğu yerde (durumda) ek yardım sistemleri sayesinde bu farkın kapatılması
uygun olacaktır.

140. Öğretmen örgütlerinin, fonların plasmanını da kapsamak üzere, özel yada ek sosyal güvenlik sistemlerinin yönetimine ortak edilmesi (katılması) olanağının incelenmesi uygun olacaktır.

XII. ÖĞRETMEN AÇIĞI

141.

1) Ağır bir hizmete (işe) alma bunalımına çare bulmak için alınan her türlü önlemin, oluşturulmuş yada oluşturulacak mesleksel normlara hiçbir biçimde aykırı olmayan yada onlara zarar vermeyen ve öğrencilerin öğrenimine zarar verme tehlikesini asgariye indirgeyen olağanüstü (istisnai) bir önlem biçiminde düşünülmesi gerektiğini ilke olarak koymak gerekir.

2) Öğretim personeli (öğretmen) açığını gidermeye yönelik kimi geçici çareler (öğrenci sayısı aşırı [fazla] olan sınıflar yada öğretmenlerden istenen ders saatlerinin makul olmayan artışı gibi), öğretimin amaç ve hedefleriyle bağdaşmadığından ve öğrenciler için zararlı olduğundan, yetkili makamlar, ivedilikle bu geçici çarelere başvuruyu yararsız (gereksiz) kılmalı ve buna son vermelidir.

142. Gereksinmelerin ivediliğinin hızlandırılmış bir öğretmen yetiştirme (eğitim) programına başvurmayı zorunlu kılabildiği gelişmekte olan ülkelerde, aynı zamanda, öğretimin bütününü yönlendirmek ve yönetmek için gerekli tüm yetkinliğe (yeteneğe) sahip olan bir öğretim kadrosundan yararlanacak biçimde, eksiksiz (tam) bir yetiştirmeyi (eğitimi) de örgütlemek gerekir.

143.

1) Hızlandırılmış yetiştirme programlarını izlemeye kabul edilen öğrenciler, olağan tipte bir hazırlık (eğitim ve öğretimi) alması gereken öğrencilerinki ile aynı ölçütlere göre yada hatta, daha sonra eğitim ve öğretimlerini tamamlayacak durumda olmaları için, daha ağır (ciddi) ölçütlere göre seçilmelidirler.

2) Hızlandırılmış bir eğitim ve öğretim gören öğretmenlere hizmet içinde niteliklerini tamamlama olanağı sağlamak için, tam aylıklı ek eğitim izinlerini de kapsamak üzere, özel kurallar ve kolaylıklar öngörülmelidir.

144.

1) Niteliksiz personel, olanaklar ölçüsünde, tam olarak nitelikli öğretmenlerce yönetilmeli ve sıkı sıkıya denetlenmelidir.

2) Görevlerini yerine getirmeyi sürdürebilmeleri için, ilgililer gerekli nitelikleri kazanmaktan yada daha önce kazandıkları nitelikleri tamamlamaktan sorumlu olmalıdırlar.

145. Yetkililer, öğretmenlerin toplumsal ve ekonomik durumlarının, yaşam ve çalışma koşullarının, istihdam koşullarının ve kariyer perspektiflerinin iyileştirilmesinin, yetkin (yetenekli, işin ehli) ve deneyimli öğretmen açığına çare bulmanın ve öğretim mesleğine, çok sayıda tam olarak nitelikli kişileri çekmenin ve onları bu meslekte tutmanın en iyi aracını oluşturduğunu kabul etmelidirler.

XIII. SON KURAL

146. Öğretmenler kimi alanlarda, bu Tavsiye kurallarında belirtilmiş olanlardan daha elverişli bir statüden yararlandıkları zaman, bu kurallar hiçbir durumda daha önce tanınmış avantajlardan (güvenceye alınmış statüden) vazgeçmek için (bir gerekçe olarak) ileri sürülmemelidir.

Yukarıdaki bu metin, Paris’te toplanan ve 5 Ekim 1996’da kapanan öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans’ın kabul ettiği Tavsiye’nin resmi metnidir.

Öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans Başkanı ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Müdürü, 5 Ekim 1966 günü Tavsiye’yi imzalamışlardır.

5 Ekim – Hukuk Takvimi

0
5 Ekim – Hukuk Takvimi
1450 Bavyera Dükü IX. Louis, Hristiyan olmayı kabul etmeyen Yahudilerin kovulmasını emretti
1547 Don Kişot romanının yazarı Miguel de Cervantes doğdu. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)’u hapishanede kaleme aldı.
1713
Denis Diderot: Aydınlanma Çağı’nın Öncü Filozofu

Aydınlanma Çağı’nın ünlü filozofu Denis Diderot  05 Ekim 1713 tarihinde, Fransa’nın kuzey doğusunda Langres kasabasında doğdu.  (Ölümü: 1784) Paris’te Louis le Grand Koleji’nde okudu. 2 Eylül 1732’de Grekçe, Latince ve felsefe okutma yetkisi alarak bu okuldan mezun oldu. Öğrenimini tamamladıktan sonra iki yıl bir dava vekilinin (Avukat) yanında yazıcı olarak çalıştı. Daha sonra kitap çevirisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Ansiklopedi çevirmeni olarak girdiği işte yayınca oldu. 1742’de Jean-Jacques Rousseau ile tanıştı ve yakın dost oldu.İlk özgün kitabı olan Felsefe Konuşmaları’ 1746’da yayımlandı. Ertesi yıl yayımlanan Filozofça Düşünceler adlı eseri Fransa Parlamentosu tarafından toplatıldı ve mahkeme kararıyla yakıldı. 1749’da Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınladı. 1749’da tutuklandı, Serbest kaldıktan sonra Ansiklopedi çalışmalarına yoğunlaştı. Montesquieu, Jean-Jacques Rouseau ve Voltaire gibi aydınlarla ansiklopediyi tamamladı. Çeşitli türlerde yazdı ve yazdığı her türde derin izler bıraktı. Yaşadığı yüzyılın çok ilerisindeki fikirleri ile sonraki nesillere ilham verdi. Temmuz 1784 tarihinde Fransa’da 70 yaşında iken ödü. Yazdıkları ve felsefesi Fransız Devrimi’ni hazırladı. Filozof olarak Aydınlanma hareketindeki rolü yayınlanan eserlerinden kaynaklanmaktadır.

 1781  Çek filozof ve matematikçi, Bernhard Bolzano,  doğdu. (Ölümü: 1848)
 1887  Fransız hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi, René Cassin doğdu. (Ölümü: 1976)
 1892

Red Kit’teki Dalton kardeşlere ilham olan Dal ton çetesi, Kansas’taki banka soygunlarında öldürüldü

 1908  Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan etti
1908 Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı.
1908 Hukukçu ve eski-kapatılan TİP Başkanı Mehmet Ali Aybar dünyaya geldi.
1910 Portekiz‘de Cumhuriyet ilan edildi.
1921 İngiltere’de Uluslararası Yazarlar Birliği PEN kuruldu.
1923 Amerikalı barış eylemcisi, anarşist ve papaz, Philip Berrigan doğdu. (Ölümü: 2002)
1931 İlk Türk kadın gazeteci Selma Rıza Feraceli yaşamını yitirdi. (Doğumu:1872)
 1931  Türk-Yunan Dostluk Antlaşması yürürlüğe girdi
 1938 Nazi Almanyası, Yahudilere ait pasaportların iptal edildiğini ilan etti
 1944 Fransa’da kadınlar seçme hakkını elde etti
 1947

Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı sonucu lağvedilen Komintern’in devamı olarak komünist partiler SBKP(B) önderliğinde Kominform’u kurdu.

 1953  Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’ne 40 oyla geçici üye seçildi.
 1958 Fransa’da 5. Cumhuriyet ilan edildi ve Charles de Gaulle Cumhurbaşkanı seçildi.
  1959  Hukukçu ve Eski Adalet Bakanı  Kenan İpek doğdu
1960 Güney Afrika’da düzenlenen referandumda Cumhuriyet rejimine geçilmesi kabul edildi.
1964 Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel 7 Yassıada hükümlüsünü affetti. Affedilen hükümlüler; Namık Argüç, Selahattin İnan, Hilmi Dura, Samet Ağaoğlu, Osman Kavrakoğlu, Dilaver Argun, Bahadır Dülger.
1976 Danıştay, TÖB-DER’in kapatılmasına ilişkin Ankara Valiliği kararının yürütmesini durdurdu.
1979 Tarsus Savcı Yardımcısı Süreyya .Eminsoy’un öldürülmesinden dolayı tutuklanan MHP Tarsus Gençlik Kolu Başkanı’nın ifadesi: “Savcıyı öldürenler silahları MHP Gençlik Kollarına getirdiler. Silahlar örgütümüzün silahlarıdır…”
1982 9 Ağustos’tan beri tutuklu bulunan Prof. Dr. Sadun Aren hakkında Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca 5-20 yıl arası hapis istemiyle dava açıldı. Aren’in Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okuttuğu 70 sayfalık “Makro Ekonomi” ders notlarında ”komünizmi övdüğü” iddia edildi. 
1982 Barış Derneği Davasının duruşmasında sorgusu yapılan Türk Tabipler Birliği Başkanı Dr.Erdal Atabek: “Bizim NATO’ya karşı çıkışımız Atatürk’ten miras Ulusal Bağımsızlık ilkesine dayanır.”
1987 580 kişinin idamla yargılandığı 1.203 sanıklı Devrimci Sol Davası’nda -olay çıkardıkları gerekçesiyle salona alınmayan 20 sanık dışında- 98 tutuklu sanık ilk kez toplu olarak duruşmaya çıkarıldı.
 1988 Şili’de Pinochet, Başkanlığının uzatılması için yapılan referandumu kaybetti.

 

Brezilya Anayasası, sıfırdan yazıldığı iki yıllık bir sürecin ardından 5 Ekim 1988’de yürürlüğe girmiştir.

 1989 Dalai Lama, Nobel Barış Ödülü’nü aldı
 1991 Sovyetler Birliği, tarihinde ilk kez IMF ile iş birliği anlaşması yaptı
1994 Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO ve ILO tarafından 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edildi. Dünya Öğretmenler Günü’nün geçmişi, uluslararası öğretmen örgütlerinin katkılarıyla 5 Ekim 1966 tarihinde ILO ve UNESCO tarafından ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı’nın alınmasına dayanmaktadır. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, Eğitim Enternasyonali’ne üye yüzden fazla ülkede eş zamanlı olarak kutlanmaktadır.
1995 Türkiye Cumhuriyeti’nin 51. hükümeti, Cumhurbaşkanı Demirel tarafından onaylandı.
1996 Cumartesi Annelerinin Galatasaray’daki 73.oturma eylemi gerçekleşti.
2000 Yugoslavya’da ayaklanan halk 13 yıldır iktidarda olan Slobodan Miloseviç iktidarına son verdi. Halk parlamento ve devlet televizyonunu bastı. Polisler de göstericiler tarafına geçti. Vojislav Kostunitsa devlet başkanlığını ilan etti.
2001 İzmir’de Emek Platformu’nun 1 Aralık 2000’deki eyleminde işe gitmedikleri gerekçesiyle Eğitim-Sen’li 137 öğretmenin 1 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmasına başlandı.
2005 Sivas Askeri Cezaevi’nde tutuklu vicdani retçi M.Tarhan 30 Eylül’de zorla saç-sakalının kesilmesi üzerine süresiz açlık grevine başladı.
2010

Madımak Katliamı Davası’ndan dosyaları ayrılan 7 firari sanığın duruşması yapıldı. Davayı, Toplumsal Bellek Platformu üyeleri de izledi.

2021

5 erkeğe cinsel istismardan beraat eden sahte şeyhe, diğer mağdur 4 erkeği istismardan 55 yıl ceza verildi. Konya 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan, kendisine iftira atıldığını öne süren Süleyman Işık, 5 kişiye yönelik ‘cinsel istismar’ suçundan 62 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Işık’a, el konulan bilgisayarında bulunan görüntülerle ilgili olarak da ‘müstehcenlik’ suçundan 1 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası verildi. Konya’da kendisini ‘şeyh’ olarak tanıtıp, 5 erkeğe ‘cinsel istismarda’ bulunduğu iddiasıyla 62 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Süleyman Işık hakkında Yargıtay 14’üncü Ceza Dairesi’nce eylemlerin ‘rızayla gerçekleştiği’ gerekçesiyle beraat kararı verilmiş ve tahliye edilmişti. Süleyman Işık, yerel mahkemede yeniden yargılandığı davada, bu kez 4 erkeğe ‘cinsel istismar’ suçundan 55 yıl hapse çarptırıldı.

2021 Rize İkizdere’de Cengiz İnşaat tarafından kurulmak istenen taş ocağına karşı mücadele eden İkizdereli 16 köylüye açılan soruşturmada takipsizlik kararı verildi
2024 Edirne Barosu’na kayıtlı Uzunköprülü Avukat Nebi Doğan, görev yapmakta olduğu bir davanın karşı tarafınca bürosunda bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırganın, Avukat Doğan’ın boğazına bıçak dayayarak  “borcu yoktur” yazısı aldığı öğrenildi. Saldırıda Doğan hafif şekilde yaralandı. Edirne Barosu saldırıyı kınayarak Cumhuriyet Savcılarını ve Hakimleri göreve davet etti. Avukatın şikayeti üzerine gözaltına alınan şüpheli Uzunköprü Adliyesinde çıkarıldığı hakimlikçe nitelikli yağma suçundan tutuklandı.
2025

Beyoğlu’nda termos içine uyuşturucu saklayarak satışını yapan, ‘Bastonlu Dede’ lakaplı 74 yaşındaki şüpheli H.B., tutuklanarak cezaevine gönderildi. H.B.’nin satmaya çalıştığı 81 adet uyuşturucu karışımlı tütün ile 10 adet peçeteye emdirilmiş uyuşturucu madde ele geçirildi.

Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması

 

5 Ekim – Hukuk Takvimi

Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması

0

Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması, 30 Ekim 1930 tarihinde imzalanmış, 29 Şubat 1931 tarihli resmi gazetede yayınlanmış, 5 Ekim 1931’de yürürlüğe girmiştir. Yunanistan ile aynı tarihte “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelename(Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi) imzalanmıştır. Deniz Kuvvetleri sınırlandırılmış, iki devlet sınırlarını güvenceye alarak deniz silahlanmasına ayrılacak kaynakları başka sahalara aktarmayı amaçlamıştır. Geçmişten gelen sorunları aşmak, dostluğa ve işbirliğine yönelmek iki devletin de amacı olmuştur.

Türkiye Cümhuriyetile Yunanistan Hükümeti arasında akledilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem ınuahedenamesile merbutu bahri kuvvetlerin tahdidine mütedair protokolün tasdiki hakkında kanun

Kanun 1152

Kabul tarihi: 121211931

Madde 1 — Yunan Cümhuriyetile 30 teşrinievvel tarihinde Ankarada akit ve imza edilmiş olan dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedenamesi ve iki memleketin bahrî kuvvet ve teslihatına müteallik olup ayni tarihte imza edilen ve bu muahedenameye merbut bulunan protokol tasdik edilmiştir.

Madde 2 — İşbu Kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3 — İşbu Kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.

Türkiye Cümhuriyetile Yunanistan Hükümeti arasında akledilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem ınuahedenamesile merbutu bahri kuvvetlerin tahdidine mütedair protokol – Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması

Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cümhuriyeti Hükümetleri arasında imza edilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedesi

Her hususta bir vifak siyaseti takip, umumî sulh işine yardım ve Türkiye ile Yunanistan arasında tahaddüs edecek ihtilâfları umumî hukuku düvelin en yüksek esaslarına göre halletmek emrindeki arzularını ifade eylemek isteyen Türkiye Reisicümhuru Hazretleri ve Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri bu müşterek niyetlerini bir muahedename ile tahakkuk ettirmeğe karar vermişler ve murahhasları olarak,

Türkiye Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Malatya Meb’usu ismet Paşayı, Hariciye Vekili, İzmir Meb’usu Doktor Tevfik Rüştü Beyefendiyi,

Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Müsyü Eleftherios K. Veniselos’u Başvekil Vekili Hariciye Nazırı Müsyü Andre Michalakopoulos’u tayin etmişler.

ve murahhaslar bu baptaki salâhiyetnamelerini yekdiğerine tebliğ ile usul ve kaidesine muvafık bularak atideki hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 1

Yüksek Akitler tarafeynden birinin aleyhine müteveccih hiç bir siyasî veya iktisadî itilâfa ve kombinezona dahil olmamağı mütekabilen taahhüt ederler.

Madde 2

Yüksek Âkitlerden biri, sulhperverane tarzı hareketine rağmen bir veya birkaç devlet tarafından taarruza
uğradığı takdirde diğer taraf muha samanın bütün müddeti devamınca bitaraflığı muhafaza etmeği taahhüt eyler.

Madde 3

Yüksek Âkitler aralarında ihtilâfı mucip olan ve alelâde diplomasi usullerile halledilemiyen bilcümle meseleleri zirdeki 8-19 uncu maddelerde derpiş edilen uzlaşma usulüne tâbi tutmağı taahhüt ederler. Uzlaşma usulünde muvaffakiyet hasıl olmadığı takdirde, işbu muahedenamenin 20-23 üncü maddelerine tevfikan, bir adlî tesviye çaresi araştırılacaktır, meğer ki âkitler beynelmilel ihtilâfatın sulhan tesviyesi için aktolunan 18 teşrinievvel 1907 tarihli itilâfnamenin 55 inci ve müteakip maddelerine yahut kendi aralarında mevcut herhangi bir anlaşmaya tevfikan teşkil edilen bir hakem mahkemesine müracaat hususunda mutabık kalmış olsunlar.

Madde 4

Geçen maddedeki ahkâm, Yüksek Âkitler arasında mer’i muahedat mucibince, onlardan birinin salâhiyetine dahil bulunan meselelere ne de hâkimiyet hakkına taallûk eden hususata tatbik olunmaz.

Bir meselenin hakkı hâkimiyete taallûk edip etmediğini tahrirî bir beyanname ile tayin etmek her Âkidin hakkıdır, itiraz vukuunda diğer Âkit işbu mütekaddim meseleyi hallettirmek için hakeme veya Beynelmilel Adalet Divanına müracaat edebilir.

Balâda mezkûr maddenin ahkâmı işbu muahedenameden mukaddem olan ve maziye ait bulunan hadisattan mütevellit ihtilâfata da tatbik edilmez.

Madde 5

Tarafeyn arasında mer’i diğer itilâfnamelerle halleri için hususî bir usul derpiş edilmiş olan ihtilâflar, işbu itilâfnamelerin ahkâmına tevfikan hallolunacaklardır.

Madde 6

Eğer bir ihtilâfın mevzuu tarafeynden birinin dahilî kanunlarına nazaran adlî veya mülkî makamatın salâhiyetleri dahilinde bulunuyorsa, mezkûr taraf, salâhiyettar makam tarafından makul müddetler zarfında kat’î bir hüküm verilmezden evvel ihtilâfın işbu muahedede derpiş edilen muhtelif usûllere tâbi tutulmasına muhallefet edebilecektir. Bu takdirde, işbu muahedede derpiş olunan usullere müracaat etmek isteyen tarafın mezkûr karardan itibaren bir sene zarfında, arzusunu diğer tarafa iblâğ etmesi lâzımdır.

Madde 7

Âkitlerden biri tarafından diğer Âkide yapılacak talep üzerine, işbu muahedenamenin tasdiknamelerinin teatisini takip eden altı ay zarfında, bir Daimî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir.

Âkitler, hilâfına ittifak etmedikleri takdirde, Uzlaşma Komisyonu âtideki tarzda teşekkül edecektir.

1 – Komisyonun 5 azası olacaktır. Tarafeynden her biri kendi tebaası meyanından müntehap bir aza tayin edecektir. Diğer üç komiser üçüncü devletler tebaaları meyanından müttefikan intihap edileceklerdir. Bunların ayni tâbiiyeti haiz bulunmamaları, ikametgâhlarının âkitler ülkesinde bulunmaması ve kendilerinin işbu âkitler hizmetinde olmamaları lâzımdır. Âkitler komisyon reisini bunlar arasından seçecekler ve ihtilâf zuhûrunda, işbu üç komiserden hangisinin reis olacağı kur’a ile teayyün edecektir.

2 – Komiserler üç sene için tayin olunacaklar ve tekrar intihap edilebileceklerdir. Müttefikan tayin edilmiş olan komij serler memuriyetleri esnasında tarafeynin ittıfakile tebdil olunabileceklerdir. Usul ve muameleye henüz iptidar edilmediği müddetçe tarafeynin her biri kendisince tayin edilmiş olan komiseri tebdil edebilecektir.

3 – Ölüm, istifa veya her hangi bir mâni dolayisile vukubulacak münhaller, en kısa bir müddet zarfında, tayin usulüne tevfikan doldurulacaktır.

Madde 8

Eğer bir ihtilâfın zuhûrunda, âkitler tarafından tayin olunmuş bir Daimî Uzlaşma Komisyonu mevcut bulunmıyorsa, âkitlerden birinin diğerine yapacağı talepten itibaren üç aylık bir müddet zarfında, işbu ihtilâfın tetkiki için bir Hususî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir. Âkitler arasında hilâfına karar olmadıkça, tayinler yukarıdaki madde ahkâmına tevfikan yapılacaktır.

Madde 9

Müttefikan intihap edilecek azalar 10 ve 12 inci maddelerde tesbit olunan müddetler zarfında tayin olunmazlarsa, icap eden tayinlerin icrası tarafeynce müttefikan intihap edilen bir üçüncü devlete havale olunacak ve bu hususta ittifak hasıl olmadığı takdirde âkitlerden her biri diğer bir devlet gösterecek ve bu tayinler iki devlet tarafından müttefikan icra olunacaktır. Şayet üç aylık bir müddet zarfında işbu iki devlet mutabık kalamıyacak olurlarsa, bunlardan her biri tayin olunacak azaların miktarınca namzet irae edecektir. Bu suretle teklif edilen namzetlerden hangilerinin tayin olunacağı kur’a ile taayyün edecektir.

Madde 10

Uzlaşma Komisyonuna müracaat, müttefikan hareket eden âkitlerin beraberce, v=ya ittifak olunmadığında, âkitlerden birinin veya diğerinin reise bir istida vermesi suretile olur.

İstida, ihtilâf mevzuunu muhta aran anlattıktan sonra, komisyondan bir uzlaşmağa vardıracak her türlü tedabire müracaat | eylemesi talebini ihtiva edecektir.

İstida, âkitlerden yalnız biri tarafından verilmiş ise, müsted’i âkitçe işbu istida diğer âkite vakit fevtetmeden tebliğ edilecektir.

Madde 11

İhtilâfın âkitlerden biri tarafından komisyona arzı tarihinden itibaren on beş gün zarfında âkitlerin her biri, bu ihti’âfın tetkiki için, meselede salâhiyeti mahsusası bulunan bir kimseyi kendi azasının yerine ikame edebilecektir. Bu hakkı istimal eden âkit keyfiyeti derhal diğer âkide haber verecek bu takdirde diğer âkit de ihbarın kendisine vürudundan itibaren on beş gün zarfında ayni suretle hareket etmek salâhiyetini haiz olacaktır.

Madde 12

Âkitler, hilâfına ittifak etmedikleri takdirde Uzlaşma Komisyonu, reisinin irae ettiği mahalde içtima eyliyeçektir.

Madde 13

Uzlaşma Komisyonunun vazifesi muhtelifünfih mesleleri tavzih etmek, bu uğurda faideli malûmatı toplamak ve âkitleri uzlaştırmağa gayret eylemektir.

Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra ihtilâfın halli için tekliflerini bir rapora dercedecektir.

Madde 14

Uzlaşma Komisyonu behemehal mürafaa şeklinde olması lâzım bulunan kendi mesai usulünü, müttefikan başka türlü bir karar vermemiş ise, beynelmilel ihtilâfların muslihane halline dair 18 teşrinievvel 1907 La Haye mukavelenamesinin üçüncü faslı ahkâmını nazarı itibare alarak, bizzat tanzim edecektir.

Madde 15

Uzlaşma Komisyonunun mesaisi ancak akitlerin muvafakatile komisyon tarafından ittihaz olunmuş bir karar üzerine alenî olacaktır.

Madde 16

Akitler, Uzlaşma Komisyonu nezdinde kendilerile komisyon arasında mutavassıt hizmetini gören ajanlar tarafından temsil edileceklerdir; bundan maada, âkitler kendileri tarafından bu husus için tayir edilen müşavir ve mütehassısların yardımına müracaat edebilecekler ve şehadetini faideli addettikleri bilcümle eşhasın komisyonca istimaını talep eyüyebileceklerdir.

Komisyon da her iki tarafın ajanlarile müşavir ve mütehassıslarından şifahî izahat talep etmek ve faideli göreceği her hangi bir şahsı hükümetinin muvafakatile celp ve istima eylemek salâhiyetini haiz olacaktır.
Madde 17 — Akitler, Uzlaşma Komisyonunun mesaisini kolaylaştırmağı ve alelhusus kendisine, mümkün olabildiği kadar vasi mikyasta, bilcümle vesaiki ve faideli malûmatı vermeği ve kendi memleketleri dahilinde ve kendi kanunlarına tevfikan komisyonun şahitler veya mütehassıslar celp ve istima eylemesini ve vak’a mahalline gitmesini temin için malik oldukları bütün vasıtaları kullanmağı taahhüt ederler.

Madde 18

Akitler müddetin etmdidine karar vermedikçe, Uzlaşma Komisyonu ihtilâfın kendisine arzı gününden itibaren dört ay zarfında raporunu tevdi edecektir.

Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir.

Rapor, ne hadiselerin ifadesi ne de esbabı hükmiye ve netayiç itibarile, bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.

Madde 19

Uzlaşma Komisyonu, raporunda münderiç hal tekliflerine âkitler tarafından verilecek cevap için bir müddet tayin edilecektir. İşbu müddet üç aydan fazla olmıyacaktır.

Madde 20

Müttefikan tayin olunan komiserlerden her biri mesainin filen devamı esnasında, miktarı âkitlpr tarafından tesbit edilecek ve onlarca müsavaten ita olunacak, bir tazminat alacaktır. Buna mukabil, her âkit kendi tarafından tayin olunan komisyon azasının tazminatını tesbit ve ita edecektir.

Komisyonun faaliyetinden dolayı tahaddüs eden masraflar iki tarafça mütesaviyen ödenecektir.

Madde 21

Komisyonun teklifleri tarafeynce kabul edilmez ise onlardan her biri komisyonun raporunda tayin olunan müddet zarfında, ihtilâfı Daimî Beynelmilel Addet Divanına arzetmek salâhiyetini haiz bulunacaktır.

Divanın reyine .nazaran, ihtilâf hukukî mahiyette olmadığı takdirde onun, hakkında bir hukuku düvel kaidesi tatbik edilemezse, Divanın hakkaniyet ve nasafet dairesinde halledilebileceği hususunda her iki taraf müttefiktir.

Madde 22

Akitler, her meselede, ihtilâfın mevzuunu sarahaten tayin eden ve Daimî Beynelmilel Adalet Divanına verilebilecek hususî salahiyetleri ve kendi aralarında mukarrer sair bilcümle şeraiti tesbit eyliyen hususî bir tahıdmname tanzim edeceklerdir.

Tahkimname âkitlerin hükümetleri arasında nota teatisi suretile yapılacak ve bunun her noktası Adalat Divanı tarafından tefsir edilecektir. Eğer âkitlerden birinin adlî tesviye talebini aldığı günden itibaren üç ay zarfında tahkimnamenin metni takarrür etmez ise tarafeynden her biri alelâde bir istida ile Adalet Divanına müracaat edebilecektir.

Madde 23

Beynelmilel Daimî Adalet Divanı âkitlerden birinin adlî makamatı veya herhangi bir makamı tarafından verilen bir kararın hukuku düvele tamamen veya kısmen muhalif olduğunu tesbit eder ve bu akidin hukuku esasiyesi mevzuubahs kararın netayicini izaleye müsait olmaz veya ancak kısmen izaleye müsait olursa mutazarrır olan tarafa divan kararı ile muiısifane bir tazminat verilmesi icap edeceğinde âkitler mutabıktırlar.

Madde 24

Beynelmilel Daimî Adalet Divanı tarafından verilen karar âkitler tarafından hüsnü niyetle tenfiz edilecektir

Kararın tefsirinde tahaddüs edebilecek müşkilât her bir âkidin bu hususta alelâde bir istida tarikile kendisine müracaat eyliyebilecek olduğu Adalet Divanı tarafından hallolunacaktır.

Madde 25

Uzlaşma usul ve muamelâtının veya adlî tesviye usul ve muamelâtının devam ettiği müddetçe âkitler, uzlaşma komisyonu tekliflerinin kabulüne veya Beynelmilel Daimî Adalet Divanı kararının icrasına halel getirebilecek mahiyette olan herhangi bir tedbiri ittihazdan tevakki edeceklerdir.

Madde 26

Eğer işbu muahedenamenin inkızasında muallâk bir uzlaşma veya adlî tesviye muamelesi mevcut bu’unuyor ise işbu /muamele bu muahedenamenin ahkâmına yahut âkitlerin onun yerine ikamesinde mutabık kaldıkları her hangi bir diğer mukavelename ahkâmına tevfikan devam edecektir.

Madde 27

İşbu muahedenin gerek tefsirinde gerek icrasında tahaddüs edebilecek ihtilâflar, nizaların tavs’fine taallûk edenler de dahil olduğu halde, Beynelmilel Daimî Adalet Divanına doğrudan doğruya alelâde istida ile arzolunacaktır.

Madde 28

İşbu muahedename en kısa bir müddet zarfında tasdik olunacak ve tasdiknameleri teati edilir edilmez mer’iyete girecektir. Muahedename mer’iyete girdiğinden itibaren beş sene müddetle muteber olacaktır. Bu müddetin hitamında, altı ay evvel mefsuhiyeti ilân edilmezse, ikinci bir beş senelik müddet için temdit edilmiş addolunacak ve bu tarzda devam edilecektir.

Balâdaki mevadı tasdikan, isimleri yukarıda zikredilen murahhaslar işbu muahedeyi imza etmişlerdir.

Ankara, 30 teşrinievvel 1930

PROTOKOL
Bahri Kuvvetlerin Tahdidine Mütedair Protokol – Deniz Kuvvetlerinin Sınırlandırılmasına İlişkin Protokol 

 Bu günkü tarih ile imza edilen Dostluk ve Hakem Misakının imzasına saik olan prensipler ile mütehalli bulunan ve bahrî teslihat masraflarının beyhude artmasının önüne geçmek ve her bir tarafın haiz olduğu şeraiti mahsusayı nazarı itibare alarak, mütekabil kuvvetlerin mütevazi tarzda tahdidi yolunda mütesaviyen ilerlemek arzusunu besleyen yüksek âkitler bahrî teslihat yarışının, her iki tarafça, hulûsu tam dairesinde dostane bir fikir ve izahat teatisi suretile, önünü alabilmek fırsatını iki hükümete bahşeylemek için, altı ay evelden diğer akide haber vermeden hiç bir harp gemisinin veya teslihatının siparişi, iktisabı veya inşası cihetine gitmemeği taahhüt ederler.

Dünya Hayvanları Koruma Günü

0

Dünya Hayvanları Koruma Günü, hayvan haklarının gündeme taşındığı bir farkındalık günüdür.  Her yıl 4 Ekim‘de kutlanmaktadır.

Bu günün amacı, dünya çapında çeşitli hayvan türlerinin karşılaştığı tehditlere dikkat çekmek ve toplumları daha duyarlı olmaya teşvik etmektir. Hayvanların yaşam ve sağlık haklarının devletler ve toplumlar tarafından garanti altına alınması hedeflenmektedir. Aynı zamanda, bu haklara herkesin saygı göstermesine odaklanılmaktadır. Diğer yandan, bu hedefe ulaşmak için uluslararası işbirliği de gereklidir.

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi

Tarihçe

Köpek bilimci Heinrich Zimmermann, 24 Mart 1925’te Berlin’de ilk Dünya Hayvan Hakları Günü etkinliğini düzenledi. Böylece, günün temelleri atılmış oldu. Bu etkinlik 1929’da tekrarlanmıştır. 1931’de Floransa‘da uluslararası bir boyut kazanmıştır. O tarihten itibaren Almanya, Avusturya, İsviçre ve Çekoslovakya gibi ülkelerde kutlanmaktadır. Hayvanları Koruma Günü, her yıl 4 Ekim’de dünya genelinde düzenlenmektedir.

2003 yılından bu yana, İngiltere merkezli Naturewatch Vakfı bu günü koordine etmektedir ve bu güne özel bir web sitesi de bulunmaktadır.

Günümüzde, habitat tahribatı, yasak avcılık ve iklim krizi birçok hayvan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ek olarak insan odaklı düşmanca tavırlar da hayvanlar için bir diğer büyük tehdittir.

4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü, tüm hayvan türlerinin kendi yaşam alanlarında özgün haklara sahip olduklarını hatırlatmayı amaçlar. Toplumlar ve devletler, gelecekleri açısından hayvanları korumalı ve onların yaşaması için çaba göstermelidir. Hayvanlar, ekosistemin koruyucuları ve insan yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Sonuç olarak, hayvan refahı insan refahı kadar önemlidir. Nesli tükenmekte olan türlerin özel olarak korunması da hayati bir gerekliliktir.

Mevzuat, evlerde, barınaklarda, doğada ve sokaklarda yaşayan hayvanların tümünü koruma altına alacak şekilde düzenlenmelidir.

Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi

4 Ekim – Hukuk Takvimi 

0
4 Ekim – Hukuk Takvimi
1822 Amerikalı hukukçu ve devlet başkanı Rutherford Birchard Hayes, dünyaya geldi. (Ölümü: 17 Ocak 1893) Harvard Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1850’de Cincinnati’ye taşındı ve Chillicothe’de avukat olan John W. Herron ile hukuk bürosu açtı.  1858’den 1861’e kadar Cincinnati’nin şehir avukatı olarak görev yaptı. ABD İç Savaşı’ndan önce mahkeme işlemlerinde mülteci köleleri savunan bir avukat ve sadık bir kölelik karşıtıydı. ABD Temsilciler Meclisi üyeliği ve Ohio valisi olarak çalıştı. 1881 – 1877 yılları arasında 19. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak görev yaptı.
1824  1821’de kazanılan bağımsızlığın ardından Meksika’da ilk Anayasa ilan edildi.
 1830 Belçika Krallığı, Hollanda Birleşik Krallığı’ndan ayrıldı.
1868 Arjantinli avukat ve eski cumhurbaşkanı Máximo Marcelo Torcuato de Alvear Pacheco, doğdu. (Ölümü: 23 Mart 1942) Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Fakültedeki ilk yılında başarısız oldu ve neredeyse tüm derslerden kaldı ancak hukuk eğitimini beş yıl içinde gecikmesiz ve yüksek notlarla 1891 yılında tamamladı. 1890 ve 1893 yıllarında meydana gelen radikal devrimlere aktif olarak katıldı. 1912-1916 yıllarında milletvekilliği yaptı. 1917 yılında Fransa Büyükelçiliği’ne atandı ve 1922 yılına kadar bu göreve devam etti. 12 Ekim 1922 – 12 Ekim 1928 tarihlerinde Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Yurttaş Birliği’ne üye oldu. 1931’den 1942’ye kadar Radikal Yurttaş Birliği başkanlığı yaptı. Cumhurbaşkanlığı sırasında o zamana kadar Arjantin’de görülmeyen bir şekilde ekonomik refah yükseldi. 1928 yılında GSYİH bazında Arjantin dünyanın altıncı en zengin ülkesi oldu.

Cumhurbaşkanı Marcelo Alvear ve eşi Regina Pacini bir arada
 1904 Almanya ile Osmanlı Devleti arasında telgraf anlaşması imzalandı.
1913 Haitili avukat ve Başbakan Martial Lavaud Célestin doğdu. (Ölümü: 3 Şubat 2011) Ecole Nationale de Droit’te hukuk okudu. Aynı okuldan Hukuk Doktoru  unvanını aldı. 1936’da baroya kabul edildi. Daha sonra Institut d’Ethnologie d’Haïti’de avukat olarak çalıştı. Profesyonel kariyerine eyalet yönetiminde başladı. 1953’ten 1956’ya kadar Faculté de Droit’te profesör olarak görev yaptı. Kamu maliyesi, mali yönetim ve ekonomi dersleri verdi. 1982’den 1986’ya kadar Haiti Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesörlük yaptı. 1977’de Baro Konseyi’ne üye oldu. 1978’de Port-au-Prince Barosu’nun başkanlığına seçildi ve bu görevde iki kez yeniden seçildi. Célestin kabinesinde Adalet Bakanlığı görevini de üstlendi. 1988’de Haiti’nin ilk başbakanı olarak atandı. 1979’da Roma’da FAO Tarım Reformu ve Kırsal Kalkınma Dünya Konferansı’na delege olarak katıldı.
1915 İsveçli avukat ve liberal politikacı Karl Albert Staaff, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Ocak 1860) Liberal Koalisyon Partisi başkanlığı ve iki kez İsveç Başbakanı olarak görev yaptı. Evrensel oy kullanma konusu hakkında İsveç hareketinde aktifti ve Liberal partinin Başbakanı olarak 1905’te erkeklere evrensel ve eşit oy hakkını sunma girişimi üzerine başkanlık etti. 1914’te protesto amacıyla hükûmetten istifa etti. Çağdaş İsveç Liberal partili Liberaller, kendisini 20. yüzyıl İsveçli liberalizmin önde gelen liderleri arasında saymaktadırlar. 

Avukat Karl Albert Staff
 1922

Himaye-i Hayvanat Cemiyeti adıyla Türkiye’deki hayvanları koruma amacı güden ilk dernek kuruldu. Dünyada ise ilk dernek 100 yıl önce İngiltere’de kurulmuştu. 4 Ekim, Dünya Hayvanları Koruma Günü olarak kutlanmaktadır.

Rasko
 1926 Medeni Kanun yürürlüğe girdi. Mustafa Kemal Atatürk: “Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır.” 
 1942 İzlandalı siyasetçi ve İzlanda’nın eski başbakanı Jóhanna Sigurðardóttir doğdu. İzlanda’nın ilk kadın başbakanı ve dünyanın eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra göreve gelen ilk hükûmet başkanıdır.

İzlanda Başbakanı Jóhanna Sigurðardóttir
 1958 Fransa’da Beşinci Cumhuriyet ilân edildi.
 1966 Afrika’nın güneyindeki İngiliz sömürgesi Basutoland bağımsızlığını ilan ederek Lesotho Krallığı’nı kurdu.
 1972 Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yaparken 10 ay hapis cezası alan Niyazi Ağırnaslı hakkındaki karar Yargıtay’ca bozuldu.

Avukat Niyazi Ağırnaslı
 1973 Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisiyle ilgili soruşturma açıldı.
 1974 Federal Alman hükümetiyle Ankara’da 163 milyon 320 bin 625 mark (yaklaşık 850 milyon lira) tutarında mali yardım anlaşması  imzalandı. Anlaşmaya göre kredinin faizi yüzde 2, vadesi ise 30 yıldır. 
 1978 Madenlerin devlet eliyle işletilmesi yasası Cumhuriyet Senatosu’nda kabul edildi.
 1984 MHP Davasında, idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamından önce alınan yazılı ifadesi okundu. ‘Pehlivanoğlu ÜGD’nin öldürme, yaralama ve bombalama eylemlerini Muhsin Yazıcıoğlu ve Şevket Çetin yönlendirirdi’ dedi.

Mustafa Pehlivanoğlu
 1986 Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na kişisel başvuru hakkını kabul etti.
 1992 Kuzey Irakta ki Kürt Parlamentosu Federe Kürt Yönetimi kurulduğunu açıkladı.
 1994 Yazarlar, gazeteciler ve insan hakları savunucuları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde bir basın toplantısı düzenleyerek Terörle Mücadele Yasası’nda yapılacak değişikliklerle düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması için tüm milletvekillerine çağrıda bulundu.
 1996 ÖDP MYK üyelerinin, Yüksekova’daki korucu-itirafçı-özel timin çete faaliyetleri hakkında yayınladıkları bildiri nedeniyle ‘devletin emniyet kuvvetlerini tahkir ve tezyif’ iddiasıyla 1 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmalarına başlandı.
 2002 Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta Bulunmaları Hakkında Yönetmelik, 4 Ekim 2002 tarihinde MGK’nin görüşleri doğrultusunda değiştirilerek yürürlüğe girdi. Yönetmelik Lozan Barış Antlaşması ve diğer uluslararası antlaşmalarla azınlık statüsü verilen cemaatleri kapsamaktaydı. 
 2003 Mardin’de gözaltına alınan Ş. E.’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla 405 er/erbaş jandarma personeli hakkında 15’er yıl hapis istemiyle dava açıldı.
 2004 Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, KKTC meclisinden iki üyenin genel kurulda temsiline karar verdi. AKPM Başkanı Peter Schieder, bu kararın KKTC’yi tanıma anlamına gelmediğini belirtti.
 2009 Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri ile Halkın Kurtuluş Partisi üyeleri, IMF ve Dünya Bankası toplantılarını Taksim’de protesto etti. Feministler ‘IMF ve DB politikaları erkek, sermaye ittifakının emeğimize saldırısı demek, kadın düşmanı politikalara hayır’ sloganı attı. Taksim’de kısa sure trafik durdu.
2012  Suriye konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin diğer ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesini de içeren ve Hükümet’e bir yıl süreyle sınır ötesi operasyon yetkisi veren Başbakanlık Tezkeresi  4 Ekim 2012’de Meclis’te 320 kabul, 129 ret oyuyla kabul edildi. Yabancı ülkelere asker gönderilmesi tezkeresinin Meclis’te görüşüldüğü sırada Ankara ve İstanbul’daki gösterilere polis müdahale etti.
2015  Hollandalı avukat, siyasetçi ve eski bakan Jacob de Ruiter yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Nisan 1930) Utrecht Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi görerek özel hukuk alanında uzmanlaştı. Avukatlık ve savcılık yaptı, yerel mahkemelerde görev aldı. 1976-1977 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi’nde rektörlük yaptı. Adalet Bakanlığı, Savunma Bakanlığı görevlerinde bulundu. 1986-1990 yılları arasında ise Amsterdam Başsavcısı oldu.

Jacob de Ruiter
2020  CHP Genel Başkan Yardımcısı Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, CHP Genel Başkan Yardımcısı Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil ve Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz hayvan hakları ile ilgili kapsamlı düzenleme öngören 4 farklı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. Karaca, “Umarım bu 4 Ekim hayvan hakları için bir milat olur. Hayvan dostlarımızın haklarını teslim etmek, sadece bir gün değil 365 gün hayvan hakları günü olması için kanun teklifimiz acilen yasallaşmalı” dedi.
2021 Antalya Barosu Eski Başkanı Avukat Polat Balkan, sosyal medya hesabında, Deniz Gezmiş’i n doğum gününü ve Ulaş Bardakçı’nın ölüm yıl dönümünü andığı, suçu ve suçluyu övdüğü gerekçesiyle 3 yıl 9 aydan 5 yıl 3 aya kadar hapis cezası istem ile yargılandığı davada beraat etti.

Antalya Barosu Eski Başkanı Avukat Polat Balkan
2022  İzmir Barosu, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü dolayısıyla İzmir Adliyesi önünde basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya baro üyesi çok sayıda avukat katılırken, baro adına açıklamayı İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Rojda Kuruş okudu. Kuruş, 2022 yılının hayvanlara şiddetin algı operasyonlarıyla sistematik boyuta ulaştığı, hayvan haklarını gözetmekte yetersiz kalan yasalar nedeniyle faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bir yıl olduğunu ifade etti.
2023 Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında Haluk Levent’in şikayeti üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Deniz Akkaya hakkında “Kamu Kurum ve Kuruluşlarını tahkir ve aşağılama, yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, tehdit, hakaret ve iftira” suçlarından başlatılan soruşturmada, Hakaret suçundan açılan dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesine karar verildi.
2023 TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ‘terör örgütü propagandası’ ve ‘suçu ve suçluyu övme’ suçlarından tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşması İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Çağlayan Adliyesi’nde görüldü. “Bu dava Türkiye’nin demokratikleştirilmesi mücadelesi verenlere gözdağıdır” diyen Yanardağ, amacının herhangi bir terör örgütü övmek olmadığını ifade ederek davanın düşürülmesini ve beraatine karar verilmesini talep etti. avcılık mütalaasını verdi. Duruşma savcısı mütalaasında Yanardağ’ın ‘terör örgütü propagandası’ suçundan 7,5 yıla kadar hapisle cezalandırılması ve tutukluluk halinin devam istendi. Yanardağ’ın avukatı Başar Yaltı, “Mütalaada savunmanın hiçbir yazılı ve sözlü uyarılarını dikkate almadı. Siz mahkeme heyeti olarak vicdani kanaatinize göre karar vereceksiniz. Bu yargılamanın adalete uygun olması gerekiyor. Söz ve karar sizde. Türkiye hukuk devleti midir değil midir, bunun kararını vereceksiniz” dedi. Mahkeme, Yanardağ’a 2 yıl 6 ay hapis cezasına hükmederek tahliyesine karar verdi.
2023 RTÜK, Ankara’daki saldırıyla ilgili Ayşegül Arslan ve Altın Portakal hakkında Ezel Akay’ın sözlerini gerekçe göstererek Halk TV’ye üst sınırdan para cezası ve 5 kez program durdurma cezası verdi. Ayşenur Arslan’ın sözlerini “yayıncılık ilkelerine aykırı” bulan RTÜK, Yönetmen Ezel Akay’ın Halk TV “Haber Masası” programında ‘Kanun Hükmü’ filmi hakkında yaptığı değerlendirmeleri de ‘yasa ihlali’ olarak değerlendirdi ve “dayanaktan yoksun olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini suçlayıcı ve töhmet altında bırakıcı ifadelerinin Yasa’da geçen yayıncılık ilkelerini ihlal ettiğine karar verdi.
 2023 İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 tarihinde Suriyeli inşaat işçileri Mamoun al-Nabhan, Ahmed Al-Ali ve Muhammed el-Bish’in yakılarak öldürülmesine ilişkin Kemal Korukmaz aleyhine açılan davanın üçüncü duruşması İzmir Adliyesi 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bazı tanıkların dinlendiği duruşma 8 Kasım’a ertelendi.
 2023 İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 tarihinde Suriyeli inşaat işçileri Mamoun al-Nabhan, Ahmed Al-Ali ve Muhammed el-Bish’in yakılarak öldürülmesine ilişkin Kemal Korukmaz aleyhine açılan davanın üçüncü duruşması İzmir Adliyesi 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bazı tanıkların dinlendiği duruşma 8 Kasım’a ertelendi.
 2024 Şarkıcı Çağatay Akman’ın eski sevgilisi Öykü Uslu ve Uslu’nun arkadaşı Furkan Ayaz’ı darp ettiği iddiasıyla İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam eden davada Cumhuriyet Savcısı esasa ilişkin mütalaası beraat yönünde açıkladı.
2024 FIFA, İsrail’in ‘futboldan men’ kararını yeniden erteledi. Disiplin komitesinin ise Filistin Futbol Federasyonu tarafından öne sürülen ayrımcılık suçuna ilişkin İsrail’e yönelik soruşturma başlatmakla görevlendirildiği hatırlatıldı.
2024 Cumartesi Annelerinin 950’nci hafta eylemi nedeniyle 20 kayıp yakını ve insan hakları savunucusu hakkında “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet etmek” iddiasıyla açılan davanın 4’üncü duruşması Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi 39’uncu Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Karar, beraat olarak açıklandı.
2024

Muğla Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün Şahan Gökbakar hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı’ tarafından başlatılan soruşturma sonuçlandı. İddianameye göre oyuncu Şahan Gökbakarve kardeşi Togan Gökbakar’ın da aralarında bulunduğu 4 kişi için 2 ayrı suçtan 10’ar yıla kadar hapis cezası talep edildi. Hazırlanan iddianame Marmaris Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

2024

Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile ilişkisi olduğu iddiasını ortaya atan ve yayan 100’den fazla kişi ve kurumu mahkemeye verdiğini açıkladı.

Şarkıcı Aleyna Tilki’nin kimlik ve özel bilgilerinin ele geçirilip şantaj yapıldığı iddiasıyla görülen davada sanık İ.Y.’nin avukatı, duruşmalara gelmeyen şikayetçi Aleyna Tilki ve babası için zorla getirme talep etti. Mahkeme, Aleyna Tilki’nin zorla getirilmesine karar verdi.

4 Ekim Hukuk Takvimi

Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri / Av. .Fahrettin Kayhan 

“Kutsalınıza mı dokundum. Bir mesleği kutsallaştırmak çabası nedendir acep?”(1)

Haluk Bilginer / Sanatçı

Türkiye Barolar Birliği’nin web sayfasında yayınlanan duyuruya göre, avukatlık kimlikleri değişecek. Yeni avukatlık kimlikleri; temaslı smart çip, temassız smart çip ve hi-co manyetik şerit barındıran üzerinde TBB tarafından onaylanmış hologram ve diğer görsel güvenlik araçları bulunan dual interfaces barındıran bir kimlik verilecek biz avukatlara…

Peki bu ileri teknoloji ürünü yeni kimlikler, avukatların kimlik sorununu çözecek mi? Buradaki “kimlik” kavramını, avukatın avukat olduğunu kanıtlamaya yarayan belgenin kurumlarca tanınması anlamında kullandığımız kadar, avukatın sistem içindeki hukuksal statü ve rollerinin kişi ve kurumlar tarafından tanınması ve benimsenmesi anlamında da kullanıyoruz. Zira Avukatın sosyal statüsü ve rollerinin kurumlarca –öncelikle yargı organları tarafından- tanınması ile avukatlık kimlik belgesinin tanınması arasında yakın ilişki olduğunu düşünüyorum.

Avukatlık Kanunun 9. maddesi uyarınca resmî belge niteliğinde olan avukatlık kimliğini; bankalar, PTT, telekomünikasyon vs. kamu kuruluşları resmî bir kimlik olarak kabul etmemekte ısrarla direnmektedirler. Bu konuda bir çok avukat ve baro tarafından ilgili kurumlar hakkına davalar açılmıştır. Ancak, kurumlar avukatın kimliğini tanımamakta ısrarlı görünmektedirler. Bana göre avukatlık kimlik belgesinin tanınmaması, avukatın hukuksal statüsü ve rollerinin tanınmaması arasında sıkı bir bağ var. Hatta, avukatlık kimlik belgesine yönelik tutumun avukatın statü ve rollerine ilişkin olumsuz tutumun somut ve sembolik ifadesi olduğunu ve psikolojik bir saldırı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu yazıda avukatın yargı sistemi içindeki yeri ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesine yönelik uygulamaları ve avukatların buna karşı ürettikleri çözümleri inceleyeceğim.

A. Avukatlık mesleğinin Türk yargı sistemi içindeki yeri

Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılındaki önemsiz gelişmeleri bir yana bırakacak olursak avukatlık mesleği, ilk defa 3 Nisan 1924 yılından çıkarılan 460 sayılı Muhamat Yasasıyla hukuk sistemimize girmiştir.

Modern anlamdan ilk kez hukuk sistemimize “muhami” (himaye eden) unvanıyla giren mesleğin unvanı, 1926 tarihinde çıkarılan yasa ile “avukat” olarak değiştirilmiştir. Yasanın birinci maddesine göre avukat; “bütün hukukî meselelerde başvuranlara sözlü ve yazılı görüş bildiren, her türlü belgeleri düzenleyen, mahkeme ve hakemler önünde gerçek ve tüzel kişileri vekil sıfatıyla temsil eden ve dava ve savunmayı kendisine meslek seçmiş kişi” olarak tanımlanmıştır.

Avukatlık hukuksal olarak Türk hukukuna bu yasayla girmiş olmasına ve bu yönüyle varlığını Cumhuriyete borçlu bir meslek olmasına karşın, Türk yargı sistemi içindeki yeri ve rolü her zaman tartışmalı olmuştur.

Türk avukatlık tarihi, avukatın “tanınma” ve “bağımsızlık” çabasıyla geçmiştir.

Devlet; Batılı kodifikasyon hareketi kapsamında kabul etmek zorundaki kaldığı bu mesleği, gerçek işleviyle kabullenmekte her zaman zorlanmıştır. Zira, avukatlık mesleği dışında diğer kurumların, Osmanlı Devlet geleneği içinde az veya çok kökleri ve oluşmuş bir geleneği bulunmasına karşın, avukatlık mesleğinin Osmanlı hukukunda yeri yoktur. Bu geleneksizlik nedeniyle, avukatlık mesleğinin, gerçek anlam ve içeriğiyle Cumhuriyet döneminde tam olarak (hatta biz avukatlar ve meslek kuruluşları tarafından da) anlaşılamadığı söylenebilir. Zira yeni kurulmuş olan Devletin, kuruluş aşamasında belki makul karşılanması gereken bir yaklaşımla tarif ettiği iç ve dış düşmanlara karşı korunma içgüdüsü ülkede olağan bir yargıyı hiçbir zaman mümkün kılmadığı gibi; kendi koyduğu hukuk kurallarının uygulanmasında hukuksal savunma mesleğini yürüten avukatlara karşı tutumu da paranoid derecede güvensizlik temeline dayanmıştır. Zaman içinde olması gereken siyasi olağanlaşma ve olgunlaşma bir türlü gerçekleştirilemediğinden avukatlık mesleğinin kimlik sorunu da kronik bir hal almıştır.

Yargı sistemi içindeki fonksiyonu ve tarifi gereği her ülkede sık sık devlete “karşı duruş” göstermek zorunda olan ve buna devlet tarafından yetkilendirilmiş hukuksal savunma mesleğinin, ülkemizde bir çok kurum gibi millî savunma hassasiyetleriyle çatışma içinde olduğu düşünülmüştür. Biz avukatların hukuk karşısındaki tutumu incelendiğinde, bu görüş büyük ölçüde avukatlar tarafından da kabul gördüğünü söyleyebiliriz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği savcılar (hakimler ve avukatlar değil); duruşma salonunun tasarımında kürsüde hakimin yanında ve onunla yan yana konuşlandırılırken; avukatlar duruşma salonunda salonun elverdiği bir yerlerde, mümkün olduğu kadar az yer işgal edecek ve savunduğu kişiden mümkün mertebe uzakta yerleştirilmiştir.

Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu oturma düzeninin yarattığı iletişim ortamında hüküm, genellikle avukatın iştirak etmediği bir ortamda hakim ve davada taraf olan savcının müzakeresiyle oluşturulmaktadır. Bu o denli kanıksanmış ve içselleştirilmiştir ki, artık yadırganmaz olmuştur.

Devletin taraf olduğu hukuk davalarında, ise, hukuksal hiçbir dayanağı olmayan “nef’i hazine” (hazine yararı) ideolojisi; Anayasa dâhil her türlü pozitif hukuk kuralının üstünde davacı yurttaşın tüm haklı argümanları buharlaştıran sihirli bir güce sahipti. Yurttaşın hakkını geç de olsa kerhen teslim eden yargı kararlarının uygulanmaması olağan bir hal almıştı. Devletin taraf olmadığı yurttaşlar arasındaki sıradan hukuk davaları ise, türkülere ve komedi filmlerine konu olacak şekilde ilgisizliğe mahkûm edilmiştir. Siyasi davaları kutsayanlar da, yurttaşlararası hukuksal uyuşmazlıklara kayıtsız kalmışlar ve bu davalardaki ağır temel hak ihlallerini küçümsemişlerdir. Halbuki, demokratik bir devlet, kendisine, hiçbir kurum ve kuruluşa bağımlı olmayan hür iradeli, hür vicdanlı ve hür irfanlı avukatların varlığından rahatsız olmak bir yana; bunu teşvik eder. Büyük Devlet, haksızlık ve hata yapmayan devlet değildir. Bu haksızlığı ve hatayı ifade edecek, yapılan haksızlığın düzeltilmesini ve giderilmesini sağlayacak, kamu gücü suiistimal edildiğinde bunun karşısında durabilecek hür avukatları olan ve bu hür avukatların varolabileceği atmosferi sağlayan ve avukatlara bu güvenceyi hukukî ve fiilî olarak sağlayan devlettir.

Zayıf ve bağımlı bir avukatlık sistemi (uç noktası devlet avukatlığı), totaliter ve otoriter rejimlerin tercihidir; böyle bir avukatlık sistemi uzun vadede kesinlikle ve kesinlikle yargı sisteminin yozlaşmasına yol açmaktadır ve rejimin aleyhine sonuç doğurmaktadır. Bu paradoksal durumu takdir etmek demokratik devlet aklının bir gereğidir. Zira, demokratik devletler, otoriter rejimlere göre devlet aklı olarak daha gelişmiş bir zekaya sahiptir. Avukatları, devlete karşı bağımsız ve hür olmayan devletlerin hukuka saygıyı koruması, adalet duygusunun topluma yayılmasını sağlaması, yurttaşın aidiyet duygularını pekiştirmesi ve yurttaşına güven vermesi olanaksızdır. Bu kazanımlar Devletin, bir davayı kaybetmesinden daha önemlidir.

Bir ülkede, ağırlıklı olarak iç düşman tariflerine dayalı milli güvelik konseptine uyumlu bir yargı bağımlı ve zayıf kalmaya; teorik olarak onun unsurlarından biri olarak kabul edilen avukatlık ise en zayıf unsur olarak kalmaya mahkûm demektir. Bu nedenle, köklü bir avukatlık geçmişine ve geleneğine sahip olmayan ülkemiz avukatlığının, kronikleşen antidemokratik vasatta gelişmesi ve kendi geleneklerini oluşturması imkânsızdı.

Muhakemenin “sav- savunma- yargı” üçlemesinden oluştuğu; bu diyalektik içinde sav ve savunmanın çatışma içinde olduğu, yargı organının ise nötr (tarafsız) olduğu doktrinde ve adlî yıl açılış konuşmalarında her defasında vurgulanmasına karşın, bu diyalektik çoğu kez “bağımlı ve taraflı yargı”, “savcıyla mesai arkadaşı hakim” ve şayet baro dışında belli bir yasal veya yasa dışı bir örgüte dayanmıyorsa “yalnız ya da uygucu avukat” şeklinde işlemiştir. Bu nedenle, duruşmalar dikkatle izlendiğinde iletişim çatışmaları ve tartışmaların, taraflardan çok taraf avukatlarıyla hâkimler arasında gerçekleştiği görülür.

Oysa avukat-yargıç çatışması muhakeme diyalektiğinin doğru yapılandırılması ve işlemesi halinde çok az görülen bir vak’a olması gerekir. Hakim, savcı ve avukatın aynı fakülteden mezun insanlar olduğu düşünüldüğünde hukukun terminolojisi ve muhakeme hukuku kuralları konusunda mutabık olmaları beklenir.

Demokratik bir hukuk devletinde ve olağan bir yargıda uyuşmazlık, avukat ile hakim arasında değildir. Anti demokratik rejimlerde, yargı ile avukat arasındaki çatışma hat safhadadır.

İktidarı kullananlar, başlangıçta bundan rahatsız olmazken, iktidar ilişkilerinin değişmesiyle yargının bir kısmının aynı paradigmayla ama farklı ideoloji mensubu olması (asla bağımsızlaşması ve tarafsızlaşması değil) karşısında bu çarpıklığın geç de ancak farkına varmışlardır.

Meslek kuruluşları ise, bir yandan savunmanın “kutsallığını” ve avukatın “bağımsızlığını” vurgularken; diğer yandan aslında savunmayı ve savunma hakkını fiilen reddeden veya kuşkuyla karşılayan devlet sistemine bir yanından eklemlenebilmek için çabalara girişmiştir. Bu çabalar özel günlerde düzenlenen resmî törenlerde “protokolde” yer edinme mücadelesi; resmi ideolojiye kayıtsız koşulsuz bağlılığın her vesile ile gerekli ve gereksiz vurgulanması; makro ve çok sayıdaki mikro hukuksuzluklar karşısında pasifist ve sessiz tutum veya yasak savma kabilinden tepkiler ya da tepkinin ideolojik olarak yakın çevrelere yönelik haksızlıklarda ortaya konulup, diğerlerinde suskun kalınması vs. olarak sıralanabilir. Baro seçimlerindeki gruplaşmaların ve söylemlerin hukuk ve meslek sorunları çerçevesinde değil; ideolojik tartışmalar, gündelik siyaset ve ideolojik tercihler çerçevesinde oluştuğunu gözlemlemek söylediklerimizi doğrular niteliktedir.

Sonuç olarak meslek kuruluşları da “savunma” kavramını “hukukî savunma” olarak değil, “millî savunma” olarak algılamışlardır. Meslek kuruluşlarının söylem ve eylemleri, daha da önemlisi söylemedikleri ve yapmadıkları şeyler bir arada değerlendirildiğinde ve objektif olarak incelendiğinde genel durum; yerli malı bir özdeyişe sahip olmayan mesleğimizdeki bu eksikliği gidermek için “Adalet Mülkün Temelidir” sözünü, “Adalet mülkün, savunma adaletin temelidir” olarak değiştirerek mesleğe kutsallık kazandırmaya çalışan meslektaşımızın “savunma”dan kastettiğinin hukuksal savunma yani avukatlık mesleği olmadığını düşündürtecek bir tablo sergilemektedir. Her mesleğin duruşunu, o mesleğin işlevi tayin eder. Ülkemizde bir avukatın olgunluğu, mesleğin tabiatının gereği olan “karşı duruşu” ile değil; mesleğin mahiyetiyle asla bağdaşmayacak bir duruş olan “esas duruşu”yla ölçülür olmuştur.

Bu olumsuz koşullar içinde varolmaya çalışan avukatlar ise, avukatlık statüsü dışında ek statülerle var olabilme arayışına girmekten başka yol bulamamışlardır. Siyasal parti görevleri, yasal ve yasa dışı örgüt üyelikleri, kamu, üniversite veya özel ticari kuruluşlardaki pozisyonlar, emekli subay kimliği, emekli hâkim kimliği, bilirkişilik vs. gibi statülerin avukatlık kimliğine aktarılmasıyla avukatlık kimliğine itibar sağlamada bir yol olarak görülmüştür. Bu yolu tutanlar avukatlık kimliğini güçlendirmek için “avukat” unvanlarının yanında bu ikinci statülerini kullanmak ve vurgulamak ihtiyacı duymuşlardır.

Tüm bu nedenlerle 86 yıllık avukatlık tarihimizde; tarihsel değeri olan bir çok dava görülmüş, ama avukatlığa dair ciddi bir eser; üniversitelerde etüt etmeye veya bir sanat eserine konu olmaya layık bir savunma çıkmamıştır. Bu anlamda avukatlık, ülkemizde, ne yazık ki sakat doğmuş bir meslektir.

Avukatın değersizleştirilmesi; giderek avukatların meslek kurallarına uygun davranışlarının azalmasına, mesleki geleneklerin kurulamamasına, hukuka güveninin yok olmasına; vatandaşların hukuksal uyuşmazlıkların mafyöz yöntemlerle çözümüne yönelmesine ya da halk arasında “avukat tutma hakim tut” sloganıyla özetlenen yasadışı arayışlara yönelmesine; yargının yolsuzluklarla daha sık anılır hale gelmesine neden olmuştur.

Peki, gündelik hukuk yaşamında avukatlık kimliğini değersizleştirmeye yönelik uygulamalar nelerdir? Bu konudaki yirmi yıllık gözlemlerimizle saptadığımız bazı değersizleştirme yöntemlerine kısaca değinmek istiyoruz. Bundan sonra da avukatın, avukatlık ruhsatıyla teslim edilmeyen kimliğine ne gibi destekler aradığına bir bakalım.

B. Avukatlık Kimliğini Değersizleştirme Yöntemleri

1) Avukat sayısını artırılması ve eğitim kalitesinin düşürülmesi

Avukatlık mesleğine giriş, hukuk diplomalarıyla girebileceğiniz diğer mesleklere göre en kolay olanıdır. Bu nedenle, ülkemizde hukuk fakültelerinin sayısındaki hızlı artıştan en çok etkilenen meslek avukatlık mesleği olmuştur. Hiçbir mesleğe sınavla alınma yadırganmaz ve tartışılmazken avukatlık sınavı, her defasında Anayasaya aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.

Avukat olabilmek için zorunlu olan bir yıllık stajın avukatı ne kadar mesleğe hazırladığı tartışmalıdır. Staj eğitimi, çarpık adalet sistemine uyum sağlama ve hukuksuzluğu olağan karşılama ve kanıksama aşaması gibidir. “yasa böyle diyor, ama ne yazık ki uygulama bu” anlayışının öğrenildiği ve bu şizofrenik anlayışla yaşamayı kanıksama süreci olmuştur staj uygulamaları.

Avukat enflasyonu ve hukuk eğitimi ve staj eğitiminin yetersizlikleri avukatlık mesleğinin değersizleştirilmesinde temel yöntemlerden biridir.

2) Avukatın ajandasına hükmetme

Avukatın çalışma yeri yazıhanesi ve adliyelerdir. Ne var ki adliyeler; Türkiye avukatlık tarihi boyunca hiçbir zaman avukatın aslî çalışma alanı olarak görülmemiştir. Duruşma salonlarının, kalemlerin, icra dairelerinin mekan tasarımında ve kullanımında o mekanın aynı zamanda avukatın çalışma alanı olduğu düşünülmemiştir. Son zamanlarda bu konuda olumlu gelişmeler olsa bile, bu eski yaklaşımın hâlâ sürdüğünü görmek mümkündür. Adliyedeki mekanlar ve bu mekanların kullanım biçimi; avukatları iğreti gören bir anlayışla düzenlenmiştir. Avukatların özgürce mesleklerini icra ettikleri yerler; ne duruşma salonları ne de kalemlerdir. Avukatlara adliye bırakılan asıl alan, koridorlardır. Avukatın mesaisinin önemli bir bölümü duruşma salonunun kapısında duruşma beklemekle geçmektedir. Hakimlerin iş çokluğu ile gerekçelendirilen bu yerleşik uygulamanın sadece iş çokluğu ile açıklanması mümkün değildir. Bu uygulama, işin çok az olduğu küçük adliyelerde dahi bu böyledir. Bu yargının diğer unsurlarının, avukata ve yurttaşa bakış açısının ve saygı derecesinin açık bir yansımasıdır.

Bunun en isabetli ölçeği ilk duruşmanın alınış saatidir. Bazı mahkemeler düzenli olarak 09:00’a ilk duruşma saatini koymasına karşın, düzenli olarak duruşmaları 09:30’da başlatmaktadır. Bu uygulamanın keyfilikten başka bir açıklaması yoktur. 09:00 ila 09-30 arasına koyduğu 5-10 duruşmanın alınış saati ise 10:00-11:00 arası olmaktadır. Buna karşılık nadiren zamanında alınan duruşmada ise avukatın yetişememesi halinde, tolerans gösterilmeyebilmektedir.

3) Hukukçuların hukuka karşı direnişi ve Devlet avukatlığı

İnsan haklarına ilişkin uluslar üstü ve uluslararası metinleri bir yandan süratle kabul eden ve mevzuatta buna uygun değişiklikler yapan Devlet organları, diğer yandan bu metinleri uygulanmasına direnmenin veya bunları etkisizleştirmenin yöntemlerini de geliştirmektedir. Bugün, uygulamacılarda AB müktesebatı çerçevesinde kabul edilen hukuk normlarının uygulanmasına çok ciddi fiilî bir direniş söz konusudur.

Yargılamadaki kalitesiz ve adaletsiz uygulamaları meşrulaştıran ideolojik kılıf ne yazık ki “ulusalcılık” veya “milliyetçilik” olmaktadır. Bu husus artık, açıkça ifade edilir olmuştur. Hak aramayı, hukukun doğru uygulanmasını, insan haklarına riayet edilmesini, ayrımcılık yapılmamasını talep etmeyi, evrensel hukuk değerlerini savunmayı “vatan hainliği” olarak niteleyen hukukçu (avukatlar dahil) sayısı az değildir. Pozitif bir hukuk kuralına dayanan “Doğrudan ve çapraz sorgu” talebinde bulunmak Amerikan hayranlığı, Avrupa İnsan hakları sözleşmesine dayanmak, vatanının sevmemek; soruşturma dosyasından fotokopi istemek suça iştirak gibi değerlendirilebilmektedir.

Oysa hukukumuzun tamamının Batı menşe’li olduğu, mehaz ülkelerdeki yeni hukuksal kurumların ve gelişmelerin aynı doğrultuda hukukumuza kazandırılmasının da mantıksal ve tarihsel bir zorunluluk olduğu; bu yönelimin Türkiye’nin 1920’li yıllardan beri ana tercihi olduğu, bunun siyaseten ülkenin herhangi birliğe veya topluluğa katılmasından bağımsız bir politika olduğu unutulmaktadır. Üstelik bu sözleşmeleri imzalayan, yasaları çıkaran avukatlar değildir. Ama pozitif hukuku uygulatmakla yükümlü olan avukatlardır. Yürürlükteki bir hukuk kuralının uygulanmasını talep etmek veya uygulamak başka bir şey; ülkenin şu veya bu birliğe girmesi veya girmemesi konusundaki yüksek siyasi tercihi başka bir şeydir. Kaldı ki, kimi hukuk kuralları, henüz hukukumuza girmemiş olsa bile, hangi ülkeden alınırsa alınsın, şu veya bu birliğe üye olsak da olmasak da, muasır bir Devlet olarak mutlaka hukukumuza kazandırmamız ve etkin bir biçimde uygulamamız gereken kurallardır ve sorumluluk sahibi avukatların ve Baroların çabasının bu yönde olması beklenir.

Avukatlık mesleğinin değersizleştirmenin sayısız örneğini ceza yargılamasında da gözlemlemek mümkündür. Ceza Muhakemesi Kanunu değişikliğiyle getirilen düzenlemeler, “CMK avukatlığı” ile ilgili yapılan düzenlemelerle etkisizleştirilmiştir.  Bu düzenlemelerle müdafilik artık serbest meslek alanından çıkarılıp, âdeta devlet avukatlığı alanına dahil edilmiştir. Devlet avukatlığı, totaliter ve otoriter rejimlerde görülen bir uygulamadır.

Müdafiye dosya inceletmeme veya avukatın sinir sistemini harap edene kadar bu konuda direnme, müdafinin yapılan soruşturmayı meşrulaştıracak ve tutanaklara hukuksal geçerlik sağlayacak kadar asgari düzeyde soruşturma aşamasına katılımını sağlama, muhakeme kanunlarında tanınan hakların fiilen kısıtlanması veya buna direnenlere sayısız türlü türlü fiili engeller çıkarma, sözlü yargılama esasına dayalı ceza muhakemesinin fiilen yazılı hale dönüştürülmesi, duruşmaların alenî gizlilik diyebileceğimiz, dinleyenlerin dava konusunda hiçbir fikir sahibi olamayacağı tarzda ve muhakeme kurallarına aykırı bir şekilde yürütülmesi, doğal yargıç ilkesinin artık hemen hiç uygulanmaması gibi hususlar eklendiğinde avukatlık mesleğini icra etmek insanüstü bir sinir sistemine sahip olmayı gerektiren bir işe dönüştürmüştür.

Bu olumsuzluklara, uzun süren yargılamalarda CMK sistemi içinde zorunlu müdafiliğin düşük ücretlerle yaptırılması, zorunlu müdafilik avukatlık ücretlerinin geç ödenmesi, avukat sayısının artmasıyla artan rekabet karşısında serbest avukatların da bu ücretlerle dava üstlenmeye mecbur kalması zaten etkin olamayan müdafiliği iyice etkisizleştirmiş ve değersizleştirmiştir.

Bir çok Baroda, 1990’lı yıllardan sonra “Avukat Hakları Merkezi” nin kurulması, hak arama görevi yapan avukatların, yargı organlarının avukat hak ve yetkilerine yönelik ihlal ve tecavüzlerine müdahale etmek üzere 7×24 çalışan merkez kurmak zorunda kalmaları, demokratik olduğu söylenen bir ülke için trajik bir durum ve avukatlık kimliğine kamu gücü kullananlar tarafından yapılan taarruzların yoğunluğunun çok açık göstergesi ve itirafıdır. Normal işleyen, avukat kimliğinin yargı organları tarafından tanındığı bir adlî atmosferde böyle bir merkez kurulması kimsenin aklına gelmez.

4) Adlî Mobbing (yıldırma)

Mobbing, Latince “mobile vulgus” sözcüğünden türetilmiş bir sözcüktür. Kararsız kalabalık, şiddete yönelmiş topluluk gibi anlamlar taşımaktadır. İngilizce’de “mob” eylemi, bir yerde toplanmak, saldırmak, ve rahatsız etmek demektir. Mobbing kavramı, ilk olarak 1960’lı yıllarda Avusturyalı bilim adamı Kondrad Lorenz tarafından hayvanların kendi aralarında veya sürüye dahil olmayan başka bir hayvana karşı uyguladıkları taciz davranışını tanımlamak için kullanılmıştır.

Sonraki yıllarda Peter Paul Heinmann okul yaşantısında öğrenciler arasında görülen zorbalık ve taciz olaylarını ele aldı. 1972 yılında İsveç’te “Mobbing: Group Violence among Children” adlı kitabını yayınladı. Heinmann, çocuklar arasında görülen zorbalık ve şiddet hareketlerinin önü alınamazsa mobbing nedeniyle
kurbanların ümitsizlik ve korku arkasından intihara yönelebildiğini vurgulamıştı.

1980’li yıllarda Dr. Heinz Leymann, mobbing terimini iş hayatındaki baskı, şiddet ve yıldırma hareketlerini tanımlamak için kullanmıştır.

Bir ülkenin en değerli sermayesi olan insan kaynaklarına zarar veren ve bunun sonucunda da birey, kurum, ve toplum düzeyinde hem sosyal, hem psikolojik hem de ekonomik açıdan büyük kayıplara neden olan mobbing kavramının iş dünyası bağlamında Dr. Leymann tarafından yapılan tanımı şöyledir:

“Mobbing, duygusal bir saldırıdır. Bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik bir terördür.”(2) Oktay Eser, Mobbing terimine Türkçe karşılık olarak, “yıldırma” teriminin kullanılması önermektedir

Bu duygusal saldırının bireyin yaşamında çok ciddi yan etkileri vardır: yıldırma insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedelemekte, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırmaktadır. Kurbanda, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olmakta ve kurban kendine güven duygusunu yitirmektedir. Mobbbing uygulamasına maruz kalan kişi, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.

Mobbing’in tanımı ve belirtilerini okuyan tüm meslektaşlarımın “adlî mobbing”ten ne kastettiğimi ek bir açıklamaya gerek duymadan anlayacaklarını sanıyorum.

Özellikle sıkıyönetim, olağanüstü hal, modern ve post modern darbe yahut askeri darbe, sivil darbe, polis darbesi, özel güvenlik darbesi, ilerici darbe, gerici darbe, gibi düzenli olarak olağanüstü dönemler yaşayan ülkelerde avukatlara yönelik mobbing uygulamasının bir psikolojik harekâtın parçası olduğunu düşünmek aşırı kuşkuculuk sayılmamalıdır. Zira avukatlar, en zayıf durumunda dahi her şeye rağmen hukuksuzluğu dile getirebilecek donanıma sahip bir risk grubudur ve bu tür olağanüstü durumlarda hedef seçilen meslek grubudur.

Avukata yönelik Adlî mobbing, avukatın görevini gereği gibi yapmasının hukuka ve ahlaka aykırı yöntemlerle fiilen engellenmesine yönelik her türlü psikolojik saldırılardır. Gözlemlerimizle tespit edebildiğimiz saldırı türlerinin bir kısmını sıralayalım:

a. Duruşmalarda ve duruşma dışında hakim-Savcı-avukat ilişkilerinde avukata yönelik olarak olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici, alaycı iletişim biçiminin tercih edilmesi ve utandırma eylemleri;

b. Duruşmada veya duruşma dışı ilişkilerde, alenen avukatın mesleki yeterliliğinin tartışılması veya ima edilmesi;

c. İlişkilerde göz teması kurmama, avukatın tutarsız gösterilmesi, görmezden gelinmesi, muhakeme hukukundan kaynaklanan yetkilerinin fiilen kullandırılmaması;

d. Duruşmada alenen bir hukuk kuralını açıkça ve ısrarla inkâr ederek avukatın çok iyi bildiği bir konuda kuşkuya düşürülmesi ;

e. Avukatı müvekkiliyle özdeşleştirme;

f. Söyleneni tutanağa geçmeme veya ısrar halinde eksik geçme;

g. Duruşmada avukatın sözünü kesme, dinlememe ve ısrar halinde söyleneni kaale almadığını beden diliyle ifade etme

h. Alenî-gizli yargılama (İzleyenin duruşmada ne olup bittiğini anlayamayacağı tarzda duruşma icrası);

i. Yargılamayı savsama, ayrıntıya boğma, konuyu yüzeysel alma;

j. Tartışma ve hak arama halinde konuyla ilgili olmayan yaptırım, örtülü şantaj, dışlama, takdir hakkının suiistimali (özellikle tedbir, tespit vs. gibi acele işlerde ve ceza işlerinde);

k. Keyfî muamele ve muhakeme kurallarını uygulamamakta direnme;

l. Kılık kıyafetle ilgili taciz;

m. Müvekkille görüşmesini engelleme, sınırlandırma, çok yorucu,, yıpratıcı ve bıktırıcı prosedürlere bağlama; Özellikle polis merkezleri, ceza tutukevleri gibi avukatın yalnız olduğu ortamlarda birden fazla görevli tarafından adli mobbing daha etkili uygulanabilmektedir.

n. Gerekçesiz ve özensiz karar;

o. Duruşma Salonu ve kalemde çalışma alanını kısıtlama;

p. Ceza işlerinde soruşturma evrakını inceletmeme, eksik inceletme, sistematik fiili engeller çıkarma ;

q. Örnek ve fotokopi taleplerinde zorluk çıkartma;

r. Duruşma tutanağı vermeme;

s. Duruşma salonunda avukatın hukuka aykırı olmayan davranışlarına müdahale;

ş. Avukatı hukuka aykırı davranmaya tahrik;

t. Yok sayma;

Meslektaşlar düzenli olarak maruz kaldıkları bu psikolojik saldırılar karşısında çoğu kez yalnız kalmakta ya da bu saldırılar diğer meslektaşları tarafından dahi önemsenmemektedir. Bu mobbing uygulamaları, kimliğini tanımama, mahkeme girişlerinde zorluk çıkarma, hukuksuz üst ve büro aramaları, yasadışı dinleme ve işkence gibi daha kaba şekillerde ortaya çıkabilmektedir.

Adlî mobbinge, siyasal davalarda olduğu kadar ve hatta ondan daha sık siyasî olmayan veya popüler olmayan davaları takip eden avukatlar maruz kalmaktadır. Çünkü bu tür davalara basının ve kamuoyunun ilgisi azdır. Avukat, siyasi davaların aksine bu davalarda yalnızdır. Zira siyasi davalar toplumda kutsanırken, siyasi olmayan davalar küçümsenmekte ve hatta davanın türüne göre avukat müvekkilleriyle özdeşleştirilerek aşağılanabilmektedir. Basının dikkatle takip ettiği bir davada adlî mobbing uygulaması, diğer davalarda olduğu kadar kolay değildir. Ne yazık ki bu tür âdi davalara ilgi gösterecek, Sait Faik’ler de yetişmemiştir ülkemizde.

Bu ortam içinde mesleğini icra etmeye çalışan her avukat 5 ila 10 yıl içinde adlî mobbingin sonuçlarını mesleki ve özel hayatında görmeye başlamaktadır. Zira mobbing yıkıcı etkisini; sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde ve zamana yaygın biçimde yapılması halinde doğurmaktadır. Sonuç, çoğu kez mesleğinden nefret
etme, meslekî tükenme (tedavisi gereken ciddi bir meslek hsatlığıdır), meslek kurallarını umursamama, hukukî duyarlıklarını yitirme, adaletsizliği içselleştirme ve kanıksama, avukatlık reflekslerini yitirme ve çeşitli derecelerde psikolojik ve bedensel rahatsızlıklara maruz kalma, meslek değiştirme olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu husustaki tespitlerimiz bizim kişisel gözlemlerimize dayanmaktadır. Meslek kuruluşları, bu konuda bilimsel çalışmalar yaptırması ve araştırma sonuçlarını kamuoyuyla paylaşması beklenir.

C. Avukatın avukatlık kimliğine destek arayışları

Yukarıdaki tespitlerimiz Türkiye de bu mesleği icra eden bir avukatın, sadece hukuka ve avukatlık statüsüne dayanarak mesleğini icra etmesinin zorluğunu ortaya koymuştur sanırım. Bu durumda mesleki varlığını sürdürmek zorunda olan avukatların; avukatlık statüsünü, avukatlıkla ilgili olmayan diğer statülerle desteklemesi adeta zorunlu hale gelmektedir.

1) Bir Siyasi Partide elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi

Kuşkusuz avukatın kimlik arayışında en önemli statü desteği bir siyasi partide yer edinmek olabilir. Bu arayış, bireysel olarak avukatlar için olduğu kadar, barolar için de böyle gelişmiştir. Bu konu, bir sosyolojik bir alan araştırmasını hak edecek kadar ilginç ve kapsamlıdır. Zira kurum olarak baro, kendi varlık nedenini reddederek başka bir kurumun moda deyimle bir partinin “arka bahçesi” olmayı tercih ederek, şu veya bu iktidara eklemlenmeyi tercih edebilmektedir.

Bunun sonucu olarak avukat ve baro, belirli bir siyasî görüşe angaje olmakta; baroların söylemleri hukuksal olmaktan çok “gündelik siyasete” ilişkin olmaktadır.

Bir siyasi parti başkanın söylemiyle, baro başkanlarının söylemleri birebir örtüşebilmektedir. Baro başkanlarının söylevleri üzerinde yapılacak bir içerik analizi; bu nutukların adliye yaşamı ve avukatların kronik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğunu ortaya koyacaktır.

Bu yolu tercih eden avukatların gündelik yaşamında hukukun ve avukatlığın ne kadar az yer tuttuğunu, bu meslektaşların zaman içinde mesleğe iyice yabancılaşıp, siyasal kimliklerinin avukatlık kimliklerine nasıl baskın hale geldiğini, ama avukatlığa yabancılaştıkları oranda avukatlıkta bir “marka”ya dönüştüklerini gözlemlemek mümkündür. Bu avukatlar, kullandıkları siyasal güçle, avukatlık kimliğini kabul ettirebilmekte ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini sahip oldukları siyasal güçle koruyabilmektedirler.

Yargının “taraflı ve bağımlı” olduğu ülkelerde yargıyı etkilemenin en pratik yolu, avukatlık kimliğinden vazgeçerek, siyasi güç edinmek olmaktadır.

2) Yasal veya yasadışı bir siyasi hareket içinde elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi

Özellikle basının ve kamu oyunun ilgi gösterdiği siyasi vasfı baskın olan davalarda görev alan avukatlar, genellikle ve doğal olarak aynı siyasi hareket içinde faaliyet gösteren meslektaşlar olmaktadır. Bu tür bir statü desteğinde de, avukatlık kimliği siyasi kimliğin içinde kaybolmaktadır.

3) İlk meslekte edinilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi

Emekli hakim-savcılık, emekli subaylık, emekli öğretmenlik, akademisyenlik gibi statüleri taşıyan meslektaşlarımız, avukatlık statüsünü bu ilk meslekte elde ettikleri statüyle destekleyebilmektedir. Avukatlık mesleğinin sağladığı itibar, avukatlık kimliğinin tanınmasında ne yazık ki yeterli olmadığından, ilk mesleğin vurgulandığı kartvizitlere ve özgeçmişlere sıkça rastlamak mümkündür.  Hatta duruşmalarda savunmalara bu ilk mesleğin vurgulanarak başlandığına rastlamak mümkündür. “Otuz yıl hakimlik yapmış bir avukat olarak…” veya askeri mahkemede “…dönem Kara Harp Okulu mezunu bir avukat olarak…” cümleleri benim duruşmalarda bizzat işittiğim cümlelerdir.

Bu sözlerim bir kıskançlık olarak alınmamalıdır. Elbette yasal koşulları taşıyan herkesin avukatlık yapması tabiîdir. Bunda eleştirilecek bir yön olamaz. Buradaki temel mesele, “avukatlık unvanının” meslektaşa mesleğini gereği icra edebilmek ve kendini mahkemeye dinletmek için yeterli gücü sağlamaması nedeniyle ilk mesleğin sağladığı statünün vurgulanmasına gereksinim duyulmasıdır. Bu eski unvanlar bu unvanları taşıyan avukatları, avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini kısmen korumaları mümkün olabilmektedir.

Sonuç

Yukarıdaki tespitlerimizden avukatlık kimlik belgelerinin tanınması meselesinin aslında hukuksal ve sosyal anlamda avukatlık kimliğinin tanınmasıyla yakından ilişkili olduğu, bununda ülkenin demokratikleşme düzeyinin göstergesi olduğu anlaşılmaktadır.

Avukatlık mesleğinin antidemokratik ve otoriter rejimlerde hakiki mahiyetiyle varolamadığını; antidemokratik ortamlarda mesleğimizin hukuksuzluğu meşrulaştırmak için cüppeli salon süs bitkisi olarak kullanıldığını avukatlık tarihi ortaya koymaktadır. Bu tür ortamlarda avukatların ve meslek kuruluşlarının; “uslu avukatlık” diyebileceğimiz, “uygucu çocuk tavrı”nı benimseyerek, Devlete eklemlendiğini gözlemliyoruz.

Avukatlık mesleğinin ancak demokratik rejimlerde gerçek mahiyetiyle varlığını sürdürebildiği; avukatın devlete karşı bireyin haklarını savunmakta özgür ve güvenli olduğu ölçüde paradoksal bir biçimde rejimi ve devleti güçlendirdiği ve yücelttiği; avukatlığın zayıf olduğu veya bağımlı devlet avukatlığının olduğu ülkelerde uzun vadede yargının da, devletin de zayıfladığı ve zamanla iyice çürüdüğü; yurttaşların avukata, yargıya ve devlete güveninin ortadan kalktığı tarihi ve sosyolojik bir gerçektir.

Aslında bir ülkedeki siyasi rejimin mahiyetini anlamak için, Anayasalarına değil (otoriter ülkelerde Anayasalar daha bir özenle demokratik görünümlü olarak kaleme alınmaktadır) avukatlarının yargı sistemi içindeki konumuna, muhakeme hukuku içindeki hak ve yetkilerine saygı duyulup duyulmadığına ve bu yetkilerin etkin olarak uygulamasına olanak verilip verilmediğine bakmak ve Devlet-Birey uyuşmazlıklarında yargının yurttaşa ve o yurttaşın avukatına tavrını incelemek yeterlidir.

Kaynaklar: 

1- Haluk Bilginer; “Yavşak Ne güzel Sözcük”, http://www.haber7.com/haber/20100920/HalukBilginer-Yavsak-ne-guzel-sozcuk.php , 19 Ekim 2010

2- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, İstanbul Kültür Üniversitesi

3- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, Türk Edebiyatı, Sayı:420, Ağustos 2009

Kayhan, Av. Fahrettin. “Avukatlık Kimliği Ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”. Ankara Barosu Dergisi, sy. 3 (Mayıs 2010): 275-87.

Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni – 2

1

Çin ve çevresindeki ülkelerde yaşayan Yazar Ali Rıza Arıcan ile Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden İbrahim Aycan’ın “Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni” adıyla gerçekleştirmiş olduğu röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz. 

Alirıza Arıcan, Yazar Ayşe Kulin ile Çin’de bir arada

Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da, 2012 yılında Türkiye’de yaşadı. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip Çin’e taşındı. Şu anda Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.

Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni – 1

Çin’de Özgürlük var mı? 

Aycan: Çin’deki özgürlük anlayışını merak ediyorum. Özgürlük var mı Çin’de?

Arıcan: Var ama nasıl var? Bunu irdelemek lazım. Şimdi biz özgürlüğü hep şöyle anlıyoruz; batıcı bakış açısı ile anlıyoruz, özgürlük eşittir bireysel özgürlük şeklinde bir denkleme dönüştürüyoruz tüm soruyu. Bireyin devlet karşısında, ailesi karşısında, tüm otoriteler karşısında özgür olması durumudur bu. Kendini ifade edebilmesi, ne olursa olsun ifade edebilmesi… Şimdi Asya toplumlarında en azından Konfüçyüsçü geleneği sürdüren toplumlarda özgürlük böyle tanımlanmıyor. Onlar diyorlar ki “Bireyin özgürlüğü ikincildir, her şeyin başında devletin ya da otoritenin bekası vardır, devletin sürdürebilirliği önemlidir. Devletin otoritesinin zayıfladığı yerde kaos olur ve uzun erimde bireyler kaybeder, zarar görürler. Dolayısıyla bireyin uzun erimdeki huzuru için de onun özgürlüğü ikincil olmalıdır.”

Aycan: Problem de burada başlıyor zaten.

Arıcan: Problem de orada başlıyor, evet. Çin’in, Çin Devletinin tanımladığı özgürlük kavramıyla, batılı aydınlanmacı zihniyetin tanımladığı özgürlük bambaşka kavramlar.

 Aycan: O özgürlük, gerçek anlamda özgürlük oluyor mu yani?

 Arıcan: Olmak zorunda mı? Çin diyor ki “Biz yeni bir model sunacağız, daha sürdürülebilir, daha rahat  kontrol edilebilir ve daha hızlı toplumsal gelişmeye vesile olacak bir model sunacağız!”

Aycan: Doğaya, insanın vicdanına uygun bir özgürlükten kasıt bireyin istediğini yapabilmesi, düşünebilmesi, ifade edebilmesidir, tabii ki başkalarına zarar vermeden.

Arıcan: Öyle mi?

Aycan: Değil mi?

Arıcan: Bilmiyoruz işte onu. Yani bu kadar basit değil özgürlük, çok daha karmaşık, katmanları bol bir kavram.

Aycan: Ama bu kadar bilinmezlik fazla değil mi?

Arıcan: Bunu ancak zaman gösterebilir demek istiyorum, insanın özgürlükle tanışması çok yeni, birkaç yüzyıllık bir tarihi var. Durup beklemek, biraz daha gözlemlemek gerekebilir.

Aycan: Hayır, bunu aydınlanmacı düşünürler bu şekilde tanımladı diye kabul etmiyorum. Acaba öyle mi değil mi diye bu kadar da şüphecilik olmaz, kabataslak bir özgürlük tanımı mevcut elimizde.

Arıcan: Ama işte o özgürlük sonuçta bireylerin aynı zamanda kontrolden çıkmasını da sağlıyor, tembelleşmesini sağlıyor, otoriteye karşı çıkıp bir şekilde devletin ve milletin geri kalmasına, insanların yoksullaşmasına da katkı sağlıyor. O zaman da aynı insanlar bu nasıl bir özgürlük kavramı diyorlar… Özgürlükten kaçıp bir gücün himayesine giren ve huzuru bu şekilde bulan birey sayısı da toplum sayısı da az değildir. Dinler bu işe yarar örneğin.

Aycan: Peki, bireyi yok eden bir özgürlük düşüncesi nasıl özgürlük olabilir?

Arıcan: Bireyi yok etmiyor, sınırlarını daha iyi çiziyor, büzüyor, kısaltıyor, yani daha dar sınırlar içerisinde tanımlıyor bireyi. Sen diyor, ne yaparsan yap, ama diyor, devlete karşı gelemezsin, otoriteye karşı gelemezsin, geldiğin zaman da bunu duyuramazsın, taraftar toplayamazsın diyor. Bunu, hem o birey için yapıyor hem de gaza gelip onun peşinden gidecek ve kendileriyle beraber başkalarına da zarar verecek olanlar için.

Aycan: Kim diyor bunu?

Arıcan: Devlet diyor.

Devlet Kimdir? Bireyin Hakkı Nedir?

Aycan: Devlet dediğimiz şey, belki beğenmeyeceksin ama yine bir batı aydınlanmacı düşünce kavramı kullanacağız, toplum sözleşmesine aykırı bir şey. Senin tasarımında bütün toplumun birlikte düşünerek, tasarlayarak üretmiş olduğu bir özgürlük sınırı yok, devlet dediğimiz meçhul bir güç. Bu meçhul güç, bireylerin nasıl davranacağına, özgürlük alanlarının geniş mi olacağına, dar mı olacağına karar veriyor, bireyler bu sürece hiç katılmıyor. Bireylerin tamamı toplanıp, hep birlikte özgürlük alanlarını belirlerlerse, ya da sistemi belirlerlerse tamam, ona tamam, sorun yok.

Arıcan: Batıcı sistemde biraz daha fazla hakkı var bireylerin, yani birey sonuçta devleti beğenmezse hükumeti değiştirebiliyor, yeni gelen hükumet devleti baştan şekillendiriyor ve kurumları değiştirebiliyor. Yalnız bu durumun ekonomik büyüme getirdiğine dair ciddi bir kanıtımız var mı? İnsanlar genelde batının bireysel özgürlük anlayışıyla gelişmişliğini aynı anda anıp bu ikisi arasında nedensel bir bağ kuruyor. Ya böylesi nedensel bir bağ yoksa, ya ekonomik zenginliğin arkasında beş yüzyıllık geçmişe dayanan sömürgeci politikalar varsa?

Aycan: Ama Çin örneğinde hayali bir devletten bahsediyoruz, anlattığın devlet toplumdan kopuk, sanki ayrı ve fantastik bir otorite.

Arıcan: İşte, Çin’deki durum çok farklı, Konfüçyüs anlayışı çok güçlü, orada Meritokrasi var, yani liyakate bağlı bir gelişim var, liyakat da tamamıyla vakti zamanında partiye girmiş, Komünist Parti’ye katılmış ve çeşitli görevlerde bulunarak yükselmiş insanların güç noktalarına yerleşmesi ile ortaya çıkıyor. Bir de şu var, Çin diyor ki, bakalım görelim diyor. Tarih boyunca Çin bu şekilde bekasını sağlamış, imparatorlar da aynı şeyi yapmış. Aslında yapılan şeyin vakti zamanındaki imparatorluk uygulamalarından pek farkı yok. Çin imparatoru ne yapmış 2500 yıl önce? Aynı şeyi yapmış. Sansürü artırmış, etrafındakileri dalkavuk yapmış, kendilerine itaat etmeyenleri hapse atmış, vesaire.

Aycan: Kendi halkına yapıyor ama bunu?

Arıcan: Tabii şu anda da yapılıyor Çin’de, var yani ev hapsinde tutulan insan hakları savunucuları. Bunlardan pek haber alınamıyor genelde. Hapse giriyor 5-10 yıl, çıkabiliyor ya da çıkmıyor. Türkiye’de de var, Rusya’da da var. İleride, Amerika’da, Fransa’da da görebiliriz.  Bunun demokrasiyle bir ilişkisi yok, başa gelen kişi rejim demokrasi de olsa kafasına göre takılabiliyor, kendi gücünü tehdit edeni sahneden indiriyor, en iyi ihtimalle sesini kısıyor.

Aycan: Şimdi bireyin özgürlüklerini kendi kafasına göre belirleyen bir devlet ile içeriye girip bir daha kendisinden haber alamayan bireyi birlikte değerlendirdiğimizde yine Batı orijinli özgürlük düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Bireylerin toplanıp, bir araya gelip, bir ortak özgürlük manifestosu ya da toplum sözleşmesi oluşturup, kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri; özgürlük alanlarını, devletin rolünü birlikte belirlemeleri gerekmiyor mu? İmparatorluk döneminde yaşamıyoruz.

Evrensel Doğruları Kim Belirliyor?

Arıcan: Şimdi daha doğru, daha yanlış da aynı şekilde yine neye göre kime göre olacak?

Aycan: Evrensel doğrulara göre olacak.

Arıcan: Evrensel doğruları kim tanımlıyor? Batılılar tanımlıyor.

Aycan: Hayır efendim, evrensel doğrular insanlığın ortak mirası ile oluştu. Bütün dünya ülkelerinin katılımıyla hazırlanmış evrensel metinler de var, Rusya’nın, Çin’in katılımıyla üstelik.

Arıcan: Sen öyle diyorsun ama Çin’de demokrasi yok ki zaten, daha doğrusu batılı anlamda demokrasi yok. Seçim diye bir şey bile yok, halk seçmiyor devlet başkanını. Bu adamların batılı çevrelerin evrensel dediği doğrulara göre davranması mümkün mü yani? Çin, kendi ülkesindeki uygulamaya Çin usulü demokrasi ya da Çin usulü sosyalizm diyor.

Aycan: Dünyada daha önce olmayan bir şey bu yüzyılda oldu. Birleşmiş Milletler Cemiyeti Birinci Dünya Savaşından sonra kuruldu, o çalışmadı, sonra ikinci dünya savaşından sonra Birleşmiş Milletler kuruldu ve bütün dünya ülkeleri bir araya gelerek birtakım evrensel metinler oluşturdular, yani ortak akıl, bütün insanlığın ortak aklı mahiyetinde.

Arıcan: Tamam

Aycan: Şimdi bu ortak metinlerde özgürlükler kabataslak tanımlanıyor; insan hakları, bireyin özgürlüğü, hakkın korunması, bireyin yaşam hakkının korunması, işkenceye uğramaması, ifade hürriyeti, din özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, bütün bunların çerçevesini bütün uluslar bir araya gelerek, bütün dünya ulusları bir araya gelerek oluşturdu. Bu evrensel bir doğrudur artık.

Arıcan: İşte bütün bunlar biraz esnek olduğu için diyeyim, bu kavramlar her tarafa çekilebiliyor. Mesela örnek vereyim; Çin mesela bu aralar ibadethanelerin, Çin’deki ibadethanelerin, camilerin, kiliselerin şekillerine kafayı taktı. Mesela diyor ki, caminin kubbesi var diyor, kubbeler İslamiyet’in aslını temsil etmiyor, diyor, Çin’deki İslam’ı temsil etmiyor, diyor. Bunlar Arap İslamı’nı temsil ediyor, diyor ve dolayısıyla yıkıyor o kubbeleri. Cami yapabilirsiniz ama camiyi Çin mimarisi ile yapacaksınız, diyor. Kiliselerin taşlarını söktürüyor.

Aycan: Buna kim karar veriyor?

Arıcan: Çin Komünist Partisi ya da Pekin’deki yöneticilerin gözüne girmeye çalışan yerel yöneticiler.

Aycan: Devlet karar veriyor. Neden bireyler karar veremiyor? İnanç özgürlüğünde bireylerin karar vermesi gerekir. Neye inanacağını, nasıl bir ibadethane kuracağını, bireylerin kendileri tasarlamaları gerekmez mi?

Arıcan: Ama işte öyle bir özgürlük alanı yok ki ortada.

Aycan: Sorumuz da bu zaten. Orada yok ama olması gerekmez mi? O yüzden özgürlükten başladık sorularımıza. Çin’de bizim bildiğimiz anlamda bütün dünyanın kabul ettiği anlamda özgürlük var mı? Özgürlüğün sınırlarını belirleyen kavramları tekrar edelim, mesela basın özgürlüğü, mesela sansür var mı?

Arıcan: Sansür var.

Aycan: Mesela yaşam hakkı. Bir insanın canı güvende mi?

Arıcan: Güvende.

Aycan: Devlet bunu garanti altına alıyor mu?

Arıcan: Çin benim gördüğüm yaşadığım en güvenli ülke diyebilirim.

Aycan: Polisiye anlamda güvenlikten bahsetmiyoruz, devletin yetki alanında iken bir insan canı güvende mi? Avukatıyla görüşme hakkı var mı? Adil yargılanma hakkı var mı?

Arıcan: Var tabii…

Aycan: Gözaltında ölme tehlikesi var mı?

Arıcan: Var, o da var, ölebiliyorlar yani. Genelde bu konularda Çin tepkisiz kalıyor, ses çıkarmıyor, bilgi vermiyor. Aynen Türkiye’de olduğu gibi.

Aycan: Tamam, o zaman özgürlük yok demektir.

Özgürlüğün Tanımını Kim Yapar? Çin’de Hukuk Güvenliği Var mı?

Arıcan: Özgürlük dediğim gibi yani şimdi özgürlük deyince insanların gülümsemediği, çok baskıcı, hiçbir şeyin yapılmadığı, insanların sömürüldüğü, devleti sevmediği, mutlu olmadığı bir yer akla geliyor ama tam tersine.

Aycan: Bizim sorduğumuz soru hukuki anlamda özgürlük; bir insanın hukuki güvenliği. Ben burada düşüncelerimi açık açık söyledim…

Arıcan: Çin’de söyleyemezsin. Çin’de yapsan bile ya da yaptığını yazsan bile mesela bir sosyal medya grubunda yazsan birisi şikâyet etse önce mesajlarını silerler, sonra uyarı verirler. Israrcı olursan hesabını kapatırlar. İlla da söyleyeceğim dersen ceza verirler. Ya da yabancıysan Çin dışında atılırsın vesaire.

Aycan: Tamam, şimdi klasik anlamda, bizim anladığımız anlamda, evrensel metinlerin kabul ettiği anlamda bir özgürlüğün olmadığını tespit etmiş oluyoruz.

Arıcan: Evet. Ama işte şöyle bir sorun var; Çin bunu kafaya takmıyor hiç, bu normal diyor, bizim anlayışımızda özgürlük budur diyor.

Aycan: Tamam ben onu anlamak istiyorum zaten. Çin’in anlamış olduğu özgürlük nedir? Batı orijinli özgürlük yerine Çin’in kendi halkına layık gördüğü, bireye vermiş olduğu özgürlük nedir? Devlet bunun sınırlarını nasıl çiziyor?

Arıcan: Aslına bakılırsa şu var; toplumsal düzeni, toplumsal huzuru bozmadığı sürece, insan huzurunu bozmadığı sürece, yani senin söylediğin, ifade ettiğin şeyler gerçek olduğu ve toplumsal bir travmaya yol açmadığı sürece sorun yok. İfade özgürlüğü var, yani işte ne bileyim bir yolsuzluk var diyorsunuz, bunu yayınlayabilirsiniz ama mesela bu yolsuzluğun yayınlanması bir kaosa ve bir kargaşaya yol açacaksa bunu engelliyor, hatta sorun da buradan kaynaklanıyor, bu nedenle hiçbir şey yayınlanmıyor zaten. Diyor ki; her türlü gerçek, her türlü skandal, toplum düzenine, huzuruna aykırı olmadığı ve barış tekerine çomak sokmadığı sürece yayınlayabilirsin. Ama tanımı net değil, belirsizlik var. Nerede başlıyor o huzur ortamının bozulması kavramının sınırı? Huzurun bozulması kavramı nerede bitiyor belli değil.

Aycan: Kim belirliyor, nerede başlıyor nerede bitiyor? Bir yerlerde yazıyor mu? Soyut kavramlar bunlar.

Arıcan: Bir yerde yazmıyor işte. Soyut kavram. Mutlaka bir yerde yazıyordur ama sonuçta toplumun tepki vermemesi de normalleşiyor, toplum tepki vermeye korkuyor. Çünkü başına gelecek şeyi biliyor. Bugünlerde mesela görmüşsündür haberlerde, Hong Kong ne yapıyor? Bir kanun çıkardılar, Hong Kong’da yargılanan bir insanı Çin’e gönderebilecek Hong Kong. Yani yargılama Çin’de yapılabilecek bundan sonra Halk ayaklandı, niye? Çin’e güvenmiyor. Çin Hukuk Sistemine güvenmiyor, Hong Kong daha özgürlükçü bir ortam çünkü.

Aycan: Hong Kong batı anlamında daha özgür olduğu için mi?

Arıcan: Tabii, bireylerin otorite karşısında kendini daha iyi ifade edebildiği bir ortam var. Tayvan da o şekilde mesela. Onlar Çin’e bağlı oldukları halde Çin dışı gibi yaşayan, Çin gibi olmayan ülkeler. Yani özerk denilebilecek ülkeler. Özerk olmasa da “tek ülke iki sistem” deniliyor buna. İki ayrı sistem var ama tek ülke aslında. Hong Kong öyle, Tayvan da biraz öyle, Tayvan ada olduğu için biraz daha kendini özgür hissediyor, Çin’e bağlı hissetmiyor, Hong Kong direkt ana karaya bağlı, zaten Çin ana karadır, ana topraktır. Diğerleri ise yavru topraktır diye bakılabilir. Şimdi dolayısıyla burada mesela dışarıdan bakılınca güven vermeyen bir sistem var Çin’de, ne kadar haklılar ne kadar haksızlar bilmek zor, ben Çinli değilim.

Fakat gördüğüm kadarıyla şunu söyleyeyim; ifade özgürlüğünün sınırları genel itibariyle, en azından kağıt üzerinde; insanları topluluk olarak infiale sürükleyecek, huzuru bozacak, kaos yaratacak şeyleri engelliyor, sadece bunları mı tabii ki değil. Bir insan olarak yolsuzluk haberi duydun ya da şahit oldun, bunu ifade ediyorsun ama belediye başkanı da bunu engelleyebilir.

Sansür Ağı, Sosyal Medya, İnternet ve Basının Durumu: Büyük Devlet Neden Korkar?

Aycan: Bu kadar disiplinli bir devlet düzeninin olduğu bir yerde bir insanın düşüncesini ifade etmesi neden kaosa neden olsun?

Arıcan: Mesela düşünün, birkaç yıl önce bir olay olmuştu; bir akşam vakti, böyle gece yarısı diyeyim, partide, lokal, yani yerel hükumetten birkaç böyle üst yetkili adam, kodaman diyelim işte, büyük adam, böyle karaokeye şarkı söylemeye gidiyor, neyse, orada adam biraz herhalde sarhoş artık, gücüne güveniyor, partiye güveniyor, arkasını güce dayadığı için, orada çalışan bir kıza tacizde bulunuyor, kıza tecavüz etmek istiyor, kız da orada masada bulunan bir bıçak ve çatal gibi bir şey alıp adamı boğazından bıçaklıyor. Tabii bu olay duyuluyor, polis geliyor, ambulans geliyor ama adam hastanede ölüyor. Hayda!

Ama adam şimdi resmi bir adam yani, Komünist Partinin üyesi, yerel de olsa belli forsu olan, gücü olan, saygı duyulan bir adam. Şimdi ne oluyor, tabii bu iş büyüyor internette, Türkiye’deki Facebook’u düşünün, orada da benzerleri var, haber yayılıyor, genişliyor, insanlar fikirlerini söylüyorlar işte, falan filan, bir süre sonra parti ne yapıyor hemen haberleri engelliyor, erişimi engelliyor, yayın yapmayı konuşmayı yorum yapmayı engelliyor, ama bunu görüyor, öngörüyor, bu büyük olay olacak, insanlar bir araya gelecek, belki Komünist Partinin binasını taşlayacak, hep beraber yürüyecekler falan filan yani. Bu korku yüzünden sansür giriyor devreye.

Aycan: Bunu engelleyebilecek gücü var ama devletin. Toplumsal olayları engellemek Çin gibi büyük bir devlet açısından çok basit. Yasak neden?

Arıcan: Zaten o yüzden yasak Facebook. FB ve Twitter ne yapıyor? Bir anda birkaç saat içinde insanları toplayabilirsin değil mi? Çok kısa bir süre içerisinde insanlar tepkilerini ortaya koyup bir araya gelebiliyorlar. Mesela Mısır’da o oldu yani. Tahrir Meydanında… Şimdi Çin böyle bir şeyin olmasını istemiyor ve tepeden musluğun başını kesiyor, hiçbir zaman da izin vermiyor, izin verdikleri kendi kurumları, kendi kurduğu sosyal medya. Mesela Wechat, Baidu, Weibo… Nedir bunlar? Rahatlıkla sansürleyebildiği şeyler, anında sansürleniyor, hatta sansürlemediği zaman ceza kesiyor, çok hızlı bir şekilde, yani otomatik sansür sistemi sakıncalı içeriği görmemişse mesela, diyelim ki cinsel içerikli ya da herhangi bir siyasi konuda ya da yasa dışı bir şey oraya konulmuşsa ve o şirket onu görmemişse çok büyük bir ceza kesiyor. O şirketler de çok sofistike, çok komplex algoritmalar geliştiriyorlar.

Aycan: O şirketler zaten devlet şirketi değil mi?

Arıcan: Devlet şirketi değil özel şirket ama devletin büyük payları var, hisseleri vardır onlarda ve devletin ciddi bir gölgesi var üzerlerinde. Ali Baba öyle, Tencent öyle, Huawei öyle… Anında o şirketleri batırabilir devlet, gözünün yaşına bakmaz yani. Ne kadar büyük olursa olsun! Dolayısıyla, musluğun başını tepeden kestiği için asla korkmuyor; devletin en çok korktuğu şey şu: isyan! Sistemin işliyor görünmesi, çünkü halkın, halkın değil de şöyle söyleyeyim, Çin Komünist Partisinin meşruiyetinin en büyük temeli stabilitedir. Onun temelinde de ekonomik büyüme ve sosyal istikrar vardır.  

Aycan: Huzur ortamı ve istikrar mı?

Arıcan: Huzur ortamı evet, istikrar, ekonominin büyümesidir, huzur ortamıdır ve bunu sağlıyor. Bunu sağlarken işte özgürlüğü mü engelliyor? Engellesin diyor insanlar, benim huzurum önemli, ben daha fazla para kazanıyor muyum ona bakarım diyor, ailem huzurlu mu ona bakarım diyor. Şimdi şöyle bir fark var, şimdi batıda….

Çin’in İki Kutsalı Vardır; Birincisi Aile İkincisi Para!

Aycan: Bireylerin de Çin devlet politikasını onayladığını mı söylüyorsun?

Arıcan: Sessiz bir onay var, evet! Sessiz bir onay var! Çinli halkın büyük bir çoğunluğunun en büyük iki derdi vardır; para ve aile! Ben öyle ifade ediyorum: Çin’in iki kutsalı vardır; birincisi aile ikincisi para! Zengin olmak bir ahlaki sorumluluktur Çin’de! Çalışmak ve zengin olmak hedeflenir. Yani en azından kimseye yük olmamak için, anne babaya, ninelere dedelere bakabilecek kadar parası olması gerekiyor insanların. İkincisi ise aile, zaten birbirine bağlı iki şey bunlar. Ekonomik zenginlik aileyi güçlendiriyor, ailenin güçlenmesi zenginliği getiriyor, ikisi birbirini destekliyor.

Böyle bir döngü var aynı zamanda. Devlet bu döngüyü destekliyor. Aileyi destekliyor sürekli; mesela neden çocuk yapma yasağı esnetildi? Biliyorsun tek çocuktan fazla çocuk yapma yasağı vardı, şimdi kaldırıldı, iki çocuğa çıkarıldı, neden? Şimdi baktılar ki aileler tek çocuklu. Bakıyorsunuz ikisi de evleniyorlar onların da çocuğu oluyor o bir çocuk anne babaya bakıyor dedeye nineye bakıyor toplam kaç kişi oldu 7 kişi oldu, 6 kişiye bakıyor toplamda. Bir de kendi çocukları olsa ona da bakıyor, bu durum devletin işine geliyor.

Aycan: Pekâlâ, hemen araya girelim, bireyler aile büyüklerine ya da aile bireylerine bakıyorlar, orada da var şimdi bu kadar büyük otorite, güç ve para sahibi devlet yardıma muhtaç bireylerine bakamıyor mu? Sosyal güvence sistemi yok mu?

Arıcan: Bakıyor, baktıkları da var. Ama bireyler çok çalışıyorlar. Bir de şu var; hangi anne baba ister huzurevinde yaşamayı? Kendi oğlu ve kızı ile yaşamak, kendi evinde yaşamak varken, çoğu anne baba kendi çocukları ile birlikte yaşamak ister. Türkiye’de de böyledir bu. Ama işte bakamaz ya da sosyal imkanlar güçlü değildir bazı ülkelerde, o zaman devlet bakar.

Aycan: İlla yaşayacağı yeri tespit etmek anlamında düşünmeyelim, yaşlı bir insana çocukları neden baksın? Devlet madem bu kadar büyük otorite kullandı, hayatı boyunca bu kişinin bütün özgürlüklerini kısıtladı, çalışmasına, ifade hürriyetine karıştı, neden? Topluma karşı sorumlulukları çerçevesinde ve bütün toplumu dizayn ettiğini iddia ederek, huzur ve istikrar vaat ederek, insanların bütün yaşamına şekil veren devlet insanların yaşlılıklarında onları sosyal güvenceye neden kavuşturmuyor o zaman? Toplumu temsil eden devlet ömür boyu çalışmış insana neden bakmıyor da bu yükü aile adı altında daha genç nesle yüklüyor?

Arıcan: Bakmıyor değil, bakıyor.

Aycan: Sosyal güvencesi var mı insanların?

Arıcan: Var. Herkesin şöyle ya da böyle bir güvencesi var, emekli maaşı var. Devlette çalışanların emekli maaşları var.

Aycan: Biraz önce konuştuklarımızda bir tezat gördüğüm için araya girdim kusura bakma. Devletin güvencesi varsa, insanlar neden yakınlarına bakmak zorunda kalsınlar, devlet aileyi neden bir ekonomik kaldıraç olarak kullansın?

Arıcan: Çocuğu olmayanlar da var. Çocuğu olsa da bakmayanlar da var, bakamayanlar var, çocukları da fakirse onlar da bakamayabiliyor, kendilerine bile bakamıyorlar bazen.

Aycan: Devlet onlara bakıyor mu hepsine? Sosyal güvenceleri var mı, sağlık, bakım, emekli maaşı…

Arıcan: Sosyal güvence var ama öyle çok kolay değil, Avrupa’daki kadar güçlü bir kurum yok, Çin yeni yeni gelişiyor, Çin’in kişi başı yıllık ortalama geliri Türkiye’nin neredeyse aynısı. Ortalama kişi başına gelirde aynıysa ve orada benzer bir durum var, çok zenginler var, çok fakirler var, dolayısıyla ekonomik olarak bir sürü insan da zor durumda, aynı buradaki gibi dilenciler mevcut. Sosyal devlet yapısı o kadar henüz gelişmiş değil anlamında söylüyorum, bir Norveç değil Finlandiya değil anlamında söylüyorum.

Aycan: Şimdi Sovyet Rusya olsun Küba ya da benzeri ülkelerin geleneğinde devlet bireyin tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu, Çin’de de komünizm olduğunu varsaydığımızda, şimdi belki yarı kapitalist bir ülke haline dönüştü ama olsun, burada da devlet bireyin elektriğini, suyunu, konutunu, yaşlandığı zaman bakımını, her şeyini üstlendiği gibi algı oluşuyor, böyle bir varsayım doğuyor insanların kafasında. Şimdi böyle bir şey yoksa ve devlet hala yüksek otoritesini kullanıyor ve ekonomiyi de devlet ekonomisi olarak yürütüyorsa, her alanda bireyin tepesinde kılıç gibi sallanıyorsa, burada bir çelişki yok mu? Sistemin kendi içinde bir tutarlılığı olması gerekmez mi?

Arıcan: Diyorsun ki madem bu adam yaşlandığı zaman devlet tarafından bakılmayacak neden sussun!

Aycan: Tabii ki. Sadece susmak değil, ona tüm özgürlük alanlarını açsın ki devletin garanti altına alamadığı hayatını bireyin kendisi özgür şekilde garanti altına alabilsin.

Arıcan: Niye susuyorlar bu insanlar? Onlar da aynı kolektif huzurdan faydalanıyorlar, huzur ve istikrar ortamı onlara da huzur sağlıyor.

Aycan: Bu konuda bir toplumsal mutabakat mı var?

Doğu Asya’da Konfüçyüs Etkisi 

Arıcan: Evet, öyle bir mutabakat var, doğulu insan, sadece Çin değil, Doğu Asya diyelim buna, daha doğrusu Konfüçyüsçü sistemin yaygın olduğu yerlerde bireyin özgürlüğü ikincildir daha çok, ha bu değişiyor olabilir, belki on yıl sonra farklı bir özgürlük anlayışı gelebilir oralara da. Batılı düşünce yaygınlaşıyor, Batı düşüncesi beğeniliyor, zaten şu an Çin’in kapıları kapatma sebebi bu yani, Çin diyor ki Batı bizi değiştirmeden evvel diyor. Biz kendi dünyamızı dünyaya yayalım. Her yerde ne açıyor? Konfüçyüs Enstitüleri açıyor. Hatta kapattılar bazılarını Amerika’da, bunlar ajan falan diye.

Şimdi Çin’in derdi şu, kendi dünya görüşlerine göre bireylerin varlığı, bireylerin düşünceleri, ifadeleri önemli değildir, önemli olan toplumun bekası ve toplumun huzurudur ve çoğu insan da bu konuda hemfikirdir. Toplumun huzuru bozulmasın der, kendinden feragat eder, fedakârlık yapar, bu doğuda çok yaygın bir düşünce. En azından Konfüçyüs’ün düşüncelerinin yaygın olduğu ülkelerde, Kore’de mesela, Japonya’da mesela, onlarda da benzer durumlar var, insanlar sesini fazla çıkarmazlar, belki Güney Kore’de insanlar seslerini duyurabiliyorlar. Geçen ayın sonunda başkanını devirdiler gösterilerle falan.

Çelişki şurada, Güney Kore mesela hem Konfüçyüsçü olmaya ve onu korumaya çalışıyor, bir yandan da Batı demokrasisi getirmeye çalışıyor ve şu anda bu ikisinin arasında. Bunu görünce Çin, ne kadar haklı olduğunu söylüyor kendi kendine, baksana devlet başkanını devirdiler diyor, aynı özgürlük orada da olsa, Çin’de de olsa, belki bir sürü insan devrilecek, yolsuzluk yapanlar şunlar bunlar gidecek, temiz değiller büyük ihtimal, kimisinin altında Mercedes’ler vardır, zaten pek çoğunun oğulları, kızları, ailelerinden birileri… İşte, hani onlar bilgi sahibi ya bazı konularda, işte hisse alıyor oradan buradan, devletin en büyük kurumlarının şirketlerinden pay alıyor bilmem ne alıyor öyle zenginleşiyor yani, kimseye verilmeyen izinler onlara verebiliyor, parti üyelerinin ailelerine ve saire. Bu gayet bildiğin nepotizmdir, yani kayırmacılıktır. Şimdi bunlar ortaya çıktığı zaman daha çok kargaşa olacak.

Çin halkının önemsediği en büyük şey şudur: İstikrar! Ekonomik istikrar; bu istikrarın bozulmasından korkuyorlar, eğer ekonomik büyüme durursa “ne yapacağız?” diyorlar. Halkı neyle sessiz tutacağız diyorlar. Halk ne istiyor şu anda, evet ben fakirim diyor ama en azından ekmeğimi alabiliyorum, karnımı doyurabiliyorum, huzur var, kargaşa yok, idare ediyoruz diyor yani. Yarın bir gün huzur da giderse ne olacak? Bu defa isyan kaçınılmaz olacak, belki kan dökülecek, canlar yanacak. İşte bunu engellemek için bu isyanın gelmesini engellemek için her türlü sansürü her hak kıyımını uyguluyorsun.

Aycan: Bunları konuşuyor olmak, yazmak senin açından sakıncalı olabilir mi?

Arıcan: Olabilir. Yani Çin’deki bir blogda ya da sosyal medyada yazsam sansüre uğrayabilirim.

Devlet: Halkını Tehlikelerden Koruyan Baba 

Aycan: Çin’de söyleyebiliyor musun? Açıkça yazabiliyor musun?

Arıcan: Bu konuları ben yazıyorum, açıkça da yazıyorum. Onlarda sıkıntı yok, Türkiye’de yazdığım sürece sıkıntı yok, Çin’de söylersem biraz sıkıntı olabilir, o kadar. Yani ben İngilizce yazsam, Çince yazsam ve Çinlilerin girebildiği platformlarda paylaşsa o zaman sorun çıkabilir. Çinliler zaten kendileri, yani kendi halkının okuyamayacağı, kendi halkının anlayamayacağı şeylere karışmıyor ki. Umurunda değil yani. Her ihtimalde onu engelliyor zaten. Mesela diyelim ki Harvard Üniversitesi bir makale yayınladı Çin hakkında, bazı olumsuz görüşler var Çin Komünist Partisi hakkında, engelliyor hemen makaleyi.

Aycan: Çinliler görmeyince sorun yok diyorsun. Dünyadan ayrı kapalı devre bir sistem. İletişimin bu kadar güçlendiği bir dünyada küçük bir köye dönen bir dünyada böyle kapalı devre bir sistem yine özgürlük kavramıyla doğrudan bağlantılı bu, böyle kapalı bir devre sistem insan doğasına ne kadar uygun?

Arıcan: Kapalı devre diyorsun da Çin içerisinde insanlar gayet de güzel interneti kullanıyorlar, şimdi illa Facebook olmalı mı yani? Twitter olmalı mı? İlla ne bileyim her şeye ulaşabilecek şekilde olmalı mı? Şimdi ben devlet ağzı ile konuşuyorum farkındaysan. Devlet aynı zamanda halkı için muzır olan, halkı için zararlı olan şeyleri engellemek zorunda değil mi? Türkiye de porno ve kumar siteleri kapalıdır mesela, belki de mantıklı ve doğru bir karardır kim bilir! Mesela uyuşturucuyu, kumarı özendiren siteler kapatılabiliyor.

Aycan: Onlarla kıyaslanamaz ki, onlar suç kavramına giren şeyler, Harvard Üniversitesinin makalesi ile kıyaslanmaz. Şimdi Twitter’i okuyamamak, örneğin bir Amerikan gazetesini, İngiliz gazetesini, Türk gazetesini okuyamamak, bunlar bu dünyada olmaması gereken şeyler değil mi?

Arıcan: Şimdi şöyle bir şey de var; öncelikle niye olsun ki diyor, çünkü ben haberi size veriyorum zaten. Kendi haberleşme sistemi var, kendi haber ağı var, ben yapıyorum diyor, yalan haberi dinlemeyin diyor. Batılıların yaptığı haberler hep yanlı diyor, bizi hep otoriter, özgürlük düşmanı yöneticiler olarak gösteriyor diyor, dolayısıyla yanlış diyor. Halkını bundan korumak istiyor, yani halkını kendince koruyor. Bir baba gibi düşün işte. Kendi ailesini tehlikelerden koruyan bir baba gibi düşün.

Aycan: Neyin doğru neyin yanlış neyin zararlı neyi faydalı olduğuna neden devlet karar versin ki? İnsanların aklı yok mu? Toplum ada devlet neden karar veriyor? Üstelik devlet ideolojisini benimsemiş bir halk var diyorsun.

 Arıcan: Orada devlet hayır diyor, neyin yararlı neyin zararlı olduğuna devlet karar veriyor. Birey karar veremez diyor, kalabalıklar düşünemez diyor, Çin’in en önemli özelliği, daha doğrusu Konfüçyüsçülüğün en önemli özelliği budur, hiç bir bireye güvenilmez… Yani hiçbir birey yetişkin olamaz, hep çocuk kalır, nasıl ki birinin çocuğu olur çocuk 30 yaşına gelir ve hâlâ çocuğa harçlık verir ya, aynı öyle. Çin böyle bir yer, istediğin yaşa gel, istediğin okullarda oku, istediğin kadar diploman olsun yine de devlet der ki senin özgürlüklerin buraya kadardır, bundan sonrasına ben karar veririm. Sen bundan sonrasını göremezsin, sana zararlı bunlar, der. Ve bu halkta da karşılığını bulur.

Aycan: İnsanlar da bunu onaylar mı?

Arıcan: Onaylamasa bile çaresi yok, ne yapacak?

Aycan: Gerçekten insanlara bu seçimi verseler, insanlar bunu mu onaylar yoksa özgürlüğü mü ister? Çin toplumu için söylüyorum.

Parti Devleti, Siyaset ve Çin Komünist Partisi 

Arıcan: Benim gördüğüm Çinlilerin çoğu apolitik insanlar, politikayla hiç ilgilenmiyorlar, politika onların hayatlarının dışında bir şey, hayatlarında ne var? Para var, aile var, başka bir şey yok. Alışveriş, para harcama…

Aycan: Politikayı kim yürütüyor? Bunun için belli bir özel sınıf mı var?

Arıcan: Tabii, Komünist Parti üyeleri yönetiyor.

Aycan: Herkesin Komünist Parti’ye üye üye olma hakkı var mı?

Arıcan: Tabii, herkesin bu şansı var.

Aycan: Peki insanlar üye olmuyor mu halk? Karışmıyor siyasete?

Arıcan: Hayır üye oluyorlar, üye sayısı 80 milyon kadar var, ama çoğu bir şey yapmıyor, sadece üye, kâğıt üzerinde üye, ondan dolayı da bir kısmı iş yapıyor, yüzde, binde, on binde biri artık, onlar partide yükseliyor yavaş yavaş, yönetici oluyor. En temel yerde başlıyor, mahalle muhtarı gibi bir şey oluyor, mahallenin başına geçiyor, sonra yavaş yavaş yükselerek ilerliyor. Her bireyin aslında Komünist Parti’nin başında olma hakkı var. Ama öyle seçim yoluyla gelemiyor, istenmesi ve yükselmesi gerekiyor, zamanla öğrene öğrene, pişe pişe geliyorlar.

Aycan: Parti üyeleri aynı zamanda devlet idarecisi oluyor değil mi?

Arıcan: Tabi, dışarıdan birisi gelmiyor yönetime.

Aycan: Parti örgütüyle devlet örgütü tek bir çatıda mı birleşiyor?

Arıcan: Zaten sadece parti var yönetim olarak, devletle parti aynı şey.

Aycan: Parti devleti.

Arıcan: Evet, parti devleti. Komünist Parti demek devlet demek.

Aycan: Partideki makamla devletteki makam aynı mı? Mesela Vali aynı zamanda Parti’nin il başkanı mı?

Arıcan: Başka parti yok, devletin tek idarecisi. Başka partiler var diyorlar da göstermelik var, sırf olsun diye varlar. Yıllık toplantılarda bu diğer partiler taleplerini belirtiyorlar. Duruma göre ÇKP karar veriyor. Bunun dışında hayatta bir karşılıkları yok. Parti temsilcileri var her yerde, her şehirde, her eyalette, onlar toplanıyorlar sürekli. Etnik azınlıklara söz hakkı veriyorlar, onların da söz hakkı var, mecliste sandalyeleri var. Çin’de şu anda 55 ya da 56 halk var, 50’den fazla, aslında onları ayrı halk olarak tanıyor. Mesela Uygur Türkleri var, güneyde mesela bir kabile var, onları tanıyor. Ayrı bir halk olarak tanıyor, onlara haklarını veriyor, özerklik veriyor, kültürel kimliklerini güvence altına alıyor.

Bildiğim kadarıyla Uygur Türklerinin hiçbir zaman tek çocuk sorunu olmadı. Kültürünü yaşamak hep serbestti. Çinlilere yasak olan, Han Çinlileri 1 çocuk yapabilirken, tek çocuk yasağı onlara uygulanmadı. Çinliler tek çocuk yaparken onlar 2-3 çocuk yapabiliyorlardı, 5-6 çocuk da yapabiliyorlardı. Hem dillerini öğrenebiliyorlar, kendi edebi eserlerini okuyabiliyorlar, Çin parasında 4 ya da 5 ayrı alfabe vardır. Arap alfabesiyle yazılan Uygurca da buna dahil. Kısacası Çin, bir Halk Cumhuriyeti olmanın koşullarını yerine getirmek için çabalıyor. Dışarıya verilen görüntü özgürlükler kısıtlanıyormuş gibi olabilir ama gözlemlediğim kadarıyla Çin halkının büyük bir çoğunluğu durumdan gayet memnun. Seçim yapılsa ÇKP, karşısındaki rakibi kim olursa olsun ezer geçer.

(Röportaj Devam Edecek)

Yazar Alirıza Arıcan’ın 2019 yılında yayınlanan son eseri BUZ

Friedrich Meinecke

0

Alman tarihçi ve akademisyen Friedrich Meinecke, 30 Ekim 1862’de, Almanyanın Saksonya Eyaleti’ndeki Salzwedel’de doğdu. Bonn Üniversitesi ve University of Berlin’de eğitim gördü.

1887-1901 yıllarında Alman Devlet Arşivlerinde arşivci olarak çalıştı.

Strasbourg Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. Free University of Berlin‘in kurulmasında önemli katkıları oldu ve ilk rektörlüğünü yaptı.

1896 yılından itibaren 1935’e kadar Almanya’nın en önemli tarihi dergisi olan Historische Zeitschrift’in editörlüğünü yaptı; baskıcı rejimin güçlenmesi sonucunda görevine son verildi. 1933-1945 yıllarında yaşanan faşizm dönemi, tüm Alman düşünürleri için olduğu kadar onun için de zor ve öğretici bir dönem oldu. Nazilere açık bir muhalefet anlamına gelecek düşünceler ileri sürdü.

Düşünce Tarihi’nin kurucusu ve 20. yüzyılın önde gelen Alman tarihçilerinden biri olarak kabul edildi. Zeitgeist düşüncesinden etkilendiği ve zamanın ruhunun topluma egemen olduğu fikrine sahip olduğu öne sürüldü.

 Öğrencilerinden Heinrich Brüning, Şansölye olarak görev yaptı.

Devlet Aklı Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi” isimli eseri M. Sami Türk tarafından Türkçe’ye çevrildi ve Albaraka Yayınları tarafından 1 Kasım 2021 tarihinde basıldı. Alman-İngiliz Ortaklık Sorunlarının Tarihi, Devlet ve Kişilik, Radowitz ve Alman Devrimi, Yeni Bir Tarihsel Görünümün Yükselişi ile “Kozmopolitlik ve Ulus Devleti: Alman Ulus devletlerinin Başlangıcında Çalışmalar” isimli kitapları bulunmaktadır. Die Deutsche Katastrophe (Alman Felaketi) isimli eseri, devlete atfedilen yüce değer ile yaşamın hakikati ve hümanizm arasında bir uzlaşma arayışıdır.

6 Şubat 1954  tarihinde, 91 yaşında iken Batı Berlin’de yaşamını yitirdi.

 

 

https://hukukansiklopedisi.com/devlet-akli-modern-cagda-devlet-akli-dusuncesi/

3 Ekim – Hukuk Takvimi

0

3 Ekim – Hukuk Takvimi

1739
Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı’nı sona erdiren Niş Antlaşması imzalandı.
1901
 Türk felsefeci ve sosyolog Hilmi Ziya Ülken doğdu (Ölüm 1974)
1922
Mudanya Mütarekesi‘nin imzalanmasıyla sonuçlanan Mudanya Konferansı başladı. Mütareke 11 Ekim 1922’de imzalandı
1929
Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı ismini Yugoslavya Krallığı olarak değiştirdi
1931
 Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası faaliyete geçti
1932
Birleşik Krallık mandasında bulunan Irak bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığını kazanan Irak, Milletler Cemiyeti’ne katıldı
1960
27 Mayıs askeri darbesi sonrası kurulan Yüksek Adalet Divanı Yassıada’da çalışmalarına başladı
1970
Türk hukukçu ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Selahaddin Menteş dünyaya geldi.
1971
SSCB ile ABD arasında kısa adı SALT olan Stratejik Silahları Sınırlama Antlaşması imzalandı
1979
 Yunan-Fransız sosyolog ve felsefeci Nicos Poulantzas öldü (D.1936)
1984
Devrimci Yol davası sonucu idam cezasına çarptırılan Hıdır Aslan ve İlyas Has’ın cezaları Türkiye Büyük Miller Meclisinde onaylandı
1990
 Doğu ve Batı Almanya birleşti.
1991
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Moskova İnsani Boyut Konferansı Belgesi, 3 Ekim 1991 tarihinde kabul edildi
1994
 II. Nükleer Karşıtı Kongre İstanbul’da toplandı
1999
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası, Abhazya Yüksek Meclisi’nin 26.11.1994 Tarihli oturumunda kabul edilmiş ve 03 Ekim 1999 Tarihinde yapılan Halkoylaması ile kabul edilen değişikliklerle onaylanmıştır.
2005
Türkiye-AB Müzakerelerinin Başlaması
Avrupa Birliği ile Türkiye arasında üyelik müzakereleri başladı. Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihli Zirvesinde aldığı karar doğrultusunda 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’ta yapılan Hükümetlerarası Konferans (HAK) ile Türkiye resmen AB’ye katılım müzakerelerine başladı.
2006
Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştı. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 03 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı
2009
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye devlet başkanlarının imzaladığı Nahçıvan Anlaşması ile Türk Konseyi kuruldu.
2013
Gambiya, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ayrıldığını açıkladı.
2024
  • Atatürk Lisesi Mezunları Derneği, Milli Eğitim Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasında imzalanan ve okullarda ihale usulü kiralamaya olanak sağlayan protokole karşı dava açtı.
  • Evinin jakuzisinde ölü bulunan “Friends” dizisinin yıldızı Matthew Perry’nin ölümüyle ilgili soruşturmada, ölümden sorumlu olduğu düşünülen iki doktordan biri suçlamaları kabul etti.
  • 2024-2025 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Tarife ile %61 ile %102,53 arasında değişen oranlarda artış yapıldı.
  • 2023 yılında, Altın Portakal Film Festivali’nde sansür kriziyle gündeme gelen ve festivalin iptaline neden olan “Kanun Hükmü” belgeseli Aile ilgili tüm toplantı ve etkinlikler 2 Ekim 2024 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 16 Ekim 2024 tarihine kadar Antalya Valiliği’nce yasaklandı.
  • Resmi Gazete’de yayımlanan karar uyarınca  Yargıtay ve Danıştay’da görev yapacak toplam 11 yeni üye göreve getirildi. HSK Genel Kurulu; İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, İzmir Karşıyaka Başsavcısı Ali Rıza San, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Daire Başkanı Osman Kiper, İstanbul BAM Üyesi Murat Boylu, İzmit Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Kapıcı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Murat Çağlak, HSK Genel Sekreter Yardımcısı Murat Pala ve  İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Cengiz Doğan’ı Yargıtay üyesi olarak belirledi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanı Ahmet Cüneyt Yılmaz, Danıştay Genel Sekreter Yardımcısı Burakhan Melikoğlu ve Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi Başkanı Cengiz Aydemir ise Danıştay üyesi oldu.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcılığına Mehmet Yılmaz atandı.
  • Gümüşhane’de hırsızlık suçlamasıyla tutuklanan şahıs, adliyenin yangın merdiveninden atlayarak intihar etti.
  • Fransa’nın başkenti Paris’te Ocak 2015’te Charlie Hebdo dergisi binasına düzenlenen saldırıya ilişkin davada yargılanan Peter Cherif’e ömür boyu hapis cezası verildi. Olayda 17 kişi yaşamını yitirmiş, saldırıyı terör örgütü El-Kaide üstlenmişti.
  • Avrupa Birliği Komisyonu, yabancı fonlu kuruluşların soruşturulmasına izin veren “Egemenliği Koruma Yasası” nedeniyle Macaristan’ı AB Adalet Divanı‘na sevk etti. Avrupa Komisyonu, Macaristan’da Başbakan Viktor Orban hükümeti tarafından geçen yıl kabul edilen yasanın temel hakları ve diğer düzenlemeleri ihlal ettiğini savundu.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda organize suçlardan sorumlu Başsavcıvekili Fatih Dönmez, Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı oldu.

3 Ekim – Hukuk Takvimi

Adalet Kavramı

0
Adnan Güriz

Adalet Kavramı / Prof. Dr. Adnan Güriz

Hukuk düşüncesinde en çok tartışılan ve değişik görüşlere ve yaklaşımlara en fazla konu olan kavramın adalet olduğu şüphenin dışındadır. Yunan düşüncesi başlangıçta adaleti adaletsizlik olgusuna dayanarak belirlemek yolunu izlemiştir. İlk önceleri, toplum felsefesinin henüz gelişmediği dönemde «adaletsizlik olmasaydı insanların adaletin ne olduğunu bilemiyecekleri» ileri sürülmüştür. Böylece reddetme yoluyla belirleme yönteminin benimsendiği dikkati çekmektedir. Ancak bu yaklaşım özellikle o dönemde adalet konusundaki belirsizliği bertaraf edecek bir özelliğe sahip bulunmuyordu.

Yunan düşüncesinde adalet, ahlak ve hukuk kavramları arasında bir ayrım yapılmamış ve adalet iyilik sevgisi olarak anlaşılmıştır.

Aristoteles, daha sonra adaletin toplum ve devlet hayatı bakımından önemi üzerinde durmuştur. Bu konuda onun savunduğu üç temel ilke dikkati çekmektedir:

1 — Hukuk ve adalet, toplumun ve devletin temelidir.
2 — Hukuk ve adalet devletin amaçlarıdır.
3 — Hukuk ve adalet devlet yönetiminin egemen unsurlarıdır.

Bununla birlikte Aristoteles, adalet konusuna genel bir açıdan değinmenin yeterli ve doyurucu olmayacağı sonucuna ulaşmakta gecikmemiştir. Adalet kavramının iki ayrı yönden değerlendirilmesi gerektiğine inanan Aristotoles, dağıtıcı ve denkleştirici adaleti birbirinden ayırmanın zorunluluğu üzerinde durmuştur. Dağıtıcı adalet şerefiye malların paylaşılmasında herkesin yeteneğine ve toplum içindeki durumuna göre kendine düşeni başka bir ifade ile payına düşeni almasını öngörür. Dağıtıcı adaletin amacı, kişi ile toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenlemektir. Böylece eşitlik ilkesine bağımsız ve uygulama bakımından önemli bir yer verilmiştir. Bununla birlikte dağıtıcı adaletteki eşitlik mutlak değil göreli (rölatif) nitelik taşımaktadır. Kişinin sadece hakları değil, ödevleri de yeteneklerine ve toplumdaki durumuna göre farklı olacaktır.

Denkleştirici veya düzeltici adalet ise Aristoteles‘e göre hukuki ilişkide taraf olanların eşit muamele görmesini gerektirir. Bu uygulamada kişisel ve sübjektif durumların nazara alınmaması lüzumludur.

Tazminat hukukunda zarar verenin neden olduğu zararı ödemesi, sözleşmeyi ihlâl edenin verdiği zararı tazmin etmesi, ceza hukukunda suç işleyenin hak ettiği cezayı çekmesi düzeltici veya denkleştirici adaletin gereğidir. Burada eşitlik daha bağımsız bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte temelde denkleştirici veya düzeltici adaletin dağıtıcı adalete tâbi olduğu unutulmamalıdır. Aristoteles’in dağıtıcı ve denkleştirici adalet ayrımının hukuk düşüncesinde bugün de varlığını koruduğu belirtilmek gerekir.

Ünlü Roma hukukçusu Ulpian adaleti «Herkese kendi payına düşeni vermek konusunda sonsuz ve sürekli çaba harcanması» olarak  nitelendirmiştir.

Hollandalı hukukçu Grotius adaleti «söze bağlılık» formülü içinde değerlendirmiştir.

İngiliz düşünürü Hobbes da sözleşmeye uymamayı adaletsizlik saymıştır.

Alman filozofu Kant ise adalet konusunu İncelerken üç ayrı ilkeye dikkati çekmektedir. Bunlar; şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese payına düşeni ver, ilkeleridir. Kant’ın üzerinde durduğu üçüncü ilke «herkese payına düşenin verilmesi» adaletle ilgili klasik tanımın bir tekrarından başka anlam taşımamaktadır.

Adalet fikri, tabii hukuk düşüncesinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. Tabii hukukçular insan vicdanında basit ve apaçık bir adalet fikrinin var olduğunu ve bu fikrin hukukun yüksek idealini oluşturduğunu savunmuşlardır.

Tabii hukukçular, adalet sorunu üzerinde dururken adaletle hürriyet, adaletle eşitlik, adaletle güvenlik ve adaletle genel iyilik arasında ilişki kurmak konusunda çaba göstermişlerdir. Hobbes güvenliği tabii hukukun temel ve yüce kanunu kabul ederken, Kant hürriyeti tabiî hukukun ve adaletin en özgün ve temel belirme biçimi olarak değerlendirmiştir.

Tabii hukuk düşüncesi yandaşları, adaletin bazan insan tabiatından, bazan insanın akli yeteneğinden, bazan da insan sezgisinden çıkarılabileceğini ileri sürmüşlerdir. İnsan tabiatı, insan aklı ve insan sezgisi yoluyla adalete ulaşma çabalarının genellikle sübjektif nitelik taşıdığı ve adalet konusunda kalıcı çözümler üretmekten uzak bulunduğu bu vesile ile belirtilebilir.

Adalet kavramının a priori (önsel, deneyden bağımsız) olduğu kabul edilirse, bunun eşitlik fikri ile ilişkili bulunduğunu da benimsemek gerekir. Bununla birlikte adalet fikri ile birlikte değerlendirilen eşitliğin mutlak bir niteliğe sahip olmadığı açıktır. Çünkü hukuk düzeninde vatandaşla yabancı, reşit olanla olmayan, farklı hukuki statülerde bulunurlar. Şu halde şartların gereğine göre nimetlerin ve külfetlerin farklılığı adaletin gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişik durumlarda bulunanlara farklı muamele yapılması eşitlik ilkesine ters düşmemektedir. Örneğin evli vergi yükümlüsüyle, bekâr vergi yükümlüsüne eşit muamele yapılmayabilir. Eşitlik uygulaması eşitlikle ilgili istisnaların da göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Benzer durumlarda benzer uygulama yapılması isteği adalet konusunda hem düşünürlerin hem uygulayıcıların dikkatini çekmiştir. Bunun da nedeni benzer durumlarda farklı uygulamanın insanlarda adaletin gerçekleşmediği veya amacına ulaşmadığı kanısını uyandırmasıdır.

Adalet kavramının diğer unsuru rasyonelliktir. Rasyonellik, kişiye yapılacak uygulamanın belli kurallarla önceden belirlenmesi ve kişinin keyfi bir muameleye maruz kalmaması anlamını taşır Bu nedenle adalete uygun uygulamanın özünde, düzenli ve rasyonel uygulamanın bulunduğu söylenebilir. Sübjektif ve duygusal uygulama ise adaletle bağdaşmaz. Şu halde hukuk kurallarının objektif uygulanması ile adalet arasında bir paralellik bulunması söz konusu olmaktadır.

Rasyonel ve düzenli uygulama, adalet kavramının sadece şekli unsuru olan eşitlikle değil, fakat adalet kavramının maddi kapsamı ile ilgili bulunmaktadır.

Adalet fikri toplumların hayatında büyük bir etkinliğe sahip bulunmaktadır. Bu fikir kişiyi haklı saydığı bir dava için mücadeleye götürür. Sadece iç hukukta haklılık ve haksızlık tartışması yapılmaz.

Devletlerarası ilişkilerde de haklılık ve haksızlık tartışması sürekli biçimde görülür. Devletlerarası savaşlarda savaşan taraflar adalet için savaştıklarını veya adaletin kendi yanlarında olduğunu ileri sürerler.

Toplum içi siyasal mücadelede de siyasi partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, kendi görüşlerinin adalete uygun ve haklı, karşı tarafın durumunun adalete aykırı ve haksız olduğunu savunurlar. Toplum içi hayatla ve devletlerarası ilişkilerle ilgili bu örnekler adalet fikrinin etkili ve canlı bir güç olduğunu kanıtlamaktadır.

Bununla birlikte, unutmamak gerekir ki, toplum hayatında adaletin yanında veya adaletin karşısında olmak, ya da haklı veya haksız olmak şeklindeki tartışmalarda çoğu kez çıkar düşüncesi etkili olmaktadır. Birbiri ile çatışan çıkarlardan birinin daha yüksek olduğunu, daha büyük ve değerli olduğunu savunmak için adalet terimine başvurulmaktadır. Çünkü adalet terimi, çıkar [menfaat) terimine kıyasla çok daha etkileyici ve inandırıcıdır. İnsanlardan belirli çıkarlar için değil, yüksek adalet ideali için çaba göstermelerini istemek onları daha kuvvetli şekilde etkilemektedir. Bu durumun gelecekte de devam edeceği söylenebilir. İnsanların duygularını harekete getiren adalet teriminin etkinliğini bundan sonra da sürdüreceğini vurgulamakta herhangi bir yanlışlık yoktur.

Tabii hukukçular, adaletin, bütün pozitif hukuk sistemlerinde varlığı hissedilen bir kavram olduğunu ve pozitif hukukun haklılığının -haksızlığının; doğruluğunun – yanlışlığının; iyiliğinin – kötülüğünün ölçüsünün tabii hukukta aranması gerektiğini savunmuşlardır. Bu şekilde adalet kavramının pozitif hukuku değerlendirmeye elverişli bir kriter (ölçüt) fonksiyonunu yerine getirdiği belirtilmiş olmaktadır.

Adalet çoğu kez «herkese payına düşeni vermek» şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte bir kimseye ait olanın veya bir kimsenin payının objektif olarak belirlenmesi son derece zor, hatta imkânsızdır. Çünkü «paya düşeni belirlemek» maddi içerikli bir saptama özelliğini taşımakta ve bu saptama için yeni bazı kriterlere ihtiyaç bulunmaktadır. Tabii hukuk görüşü İse bu kriterleri bulabilmiş değildir. Dolayısıyla «herkese payına düşeni vermek» fazla anlamlı bir niteliğe sahip bulunmamaktadır.

Adalet kavramının kanun koyucu bakımından yol gösterici olması zordur. Çünkü hangi tür düzenlemenin adalete daha uygun olacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bir kuralın adalete aykırı olduğunu söyleyen bir kimse daha çok söz konusu kuralla ilgili olarak, kendi duygularını, sempatilerini ve antipatilerini açıklamaktadır. Örneğin kendisini daha çok vergi ödemek sonucu ile karşı karşıya bırakan bir vergi kanununu, vergi yükümlüsü adalete aykırı saymakta bir sakınca görmemektedir. Bunun tersi de söz konusu olmaktadır.

Vergi yükümlüsünün daha az vergi ödemesini öngören yeni bir vergi kanunu, daha az vergi ödemek durumunda bulunan vergi yükümlüsünce adalete uygun ve haklı sayılmaktadır.

Mahkeme kararlarının adalete uygun olması ise çoğu kez, bu kararların belirli bir kurala veya kurallar sistemine uygun olarak verilmesi anlamını taşımaktadır. Bu manada adalete uygunluk ile pozitif hukuka uygunluk arasında bir tür paralellik oluştuğu dikkati çekmektedir. Ancak insanlar adalet konusundaki fikirlerini açıklarken, kuralın adalete uygunluğu ile pozitif hukuk kuralına dayanan mahkeme kararının adalete uygunluğu arasında fark bulunduğuna çoğu kez dikkat etmemektedirler.

Hukuki pozitivizm, tabii hukuk akımından farklı olarak adalet sorunu üzerinde durmuştur. Hukuki pozitivizme göre, insanlık tarihinin gelişme süreci içinde ilk önce hukuk uygulaması dikkatimizi çekmektedir. Hukuk uygulamasının oluşmasından sonra yani pozitif hukukun şu veya bu biçimde belirmesinden sonra adalet ile İlgili değerlendirmeler yapılmıştır. Başka bir ifade ile adalet konusundaki değerlendirmeler pozitif hukuk düzeni ile ilgili olarak yapılmış, pozitif hukuk düzeninin haklılığı ve haksızlığı üzerinde durulmuştur.

İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Bunun yanında insan değerlendirme de yapar. Biz, kendimizle ilgili olan ve olmayan konularda, haklı – haksız, iyi – fena şeklinde değerlendirmeler yaparız. Hatta insanın değerlendirmeler yapmadan hayatını sürdürmeyen bir varlık olduğu da söylenebilir. Ancak değerlendirme için ilk önce değerlendirilecek konuların, sorunların olması gerekir. Hukuk hayatı bakımından adaletle, haklılıkla, iyilikle ilgili değerlendirmeler yapılabilmesi için yukarda ifade edildiği gibi ilk önce şu veya bu şekilde kendini gösteren bir düzenin olması lazımdır. Başka bir deyişle, İlk önce vergi alınması olayı olmalıdır ki vergi adaleti ile ilgili değerlendirmeler yapınabilsin.

Hukuki pozitivizm, adaletin tanımı çok zor bir kavram olduğu fikrindedir. Bu nedenle bazı pozitivist düşünürler adalet konusunun tartışma ve inceleme dışı bırakılmasını önermişlerdir. Bu yaklaşıma göre, insanlar yüzyıllardan beri adalet sorununu tartışmışlardır. Ancak bu konuda tatmin edici bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bu nedenle adalet sorununu bir kenara bırakıp hukukun üzerinde anlaşma olabilecek diğer konularına değinmek zorunluluğu vardır. Bazı hukuki pozitivistler ise, adalet konusundaki tanım zorluğunun bu konunun bir yana bırakılmasını haklı gösteremeyeceğini, çünkü adaletin hukuk hayatında sürekli tartışılan canlı bir kavram olduğunu belirtmişlerdir.

Adalet konusundaki tanım zorluğunu göz önünde tutan bazı hukuki pozitivistler bu soruna açıklık kazandırmak İçin reddetme suretiyle belirleme yönteminin uygulanmasını önermişlerdir.

Bu yaklaşıma göre, adaleti adaletsizliğin olmadığı somut durumlar toplamı olarak nitelendirmek gerekir. Reddetme suretiyle belirleme yönteminin çapraşık ve karmaşık sorunlara çözüm bulmak amacıyla hem bilim adamları, hem de felsefeciler tarafından kullanıldığı bu vesile İle belirtilebilir.

Böyle bir inceleme ve araştırma yöntemi içinde zulüm yapmanın adaletsizlik olduğu vurgulanmıştır. Zulüm ile adaletin birbiri ile bağdaşmadığının bazı Türk atasözlerinde de belirtildiği üzerinde durulabilir. örneğin «zulüm ile cihan yıkılır, kazma kürekle yıkılmaz-, «alma mazlum ahım çıkar aheste aheste-, «mazlum ahi yerde kalmaz» gibi Türk atasözleri İle zulmün kınandığı ve zulmün adaletsizlik anlamına geldiğinin vurgulandığı görülmektedir. Bundan başka Osmanlı Devleti tarafından yayınlanan bazı adaletnamelerde de zulmün kınandığı ve önlenmesi amacının benimsendiği dikkati çekmektedir. 1537 tarihli adaletname «kadıların aldıkları kanunsuz paraların yasaklanması» esasını içermişti. 1637 tarihli adaletname ile «halka zulüm yapılmaması» ifade edilmiştir. 1646 yılında yayınlanan adaletname ise «sipahilerin halktan hangi işlerin yapılmasını İsteyebilecekleri» konusuna açıklık getirmek ve fazla talepleri yasaklamak amacını gütmüştür,

Zulümün reddi yanında benzer durumların benzer muameleye tâbi tutulması ve farklı durumlarla ilgili olarak farklı muamele yapılması adaletin bir gereği olarak, daha doğru bir ifade ile adaletsizliğin olmadığı durumlar olarak nitelendirilmiştir. Evli kadınlarla, bekâr kadınların farklı muameleye tabi tutulmasının, kamu hizmetlerine katılmada daha yetenekli olanların yeteneksiz olanlardan farklı bir muameleye kavuşmalarının, daha çok kazananın daha fazla, daha az kazananın daha az vergi ödemesinin adaletsizlik olmadığı vurgulanmıştır.

Toplumda hukuk kurallarının düzenli bir biçimde uygulanması ve minimum bir etkinliğe sahip olması da adaletsizliğin olmaması dolayısıyla adalete uygunluğun gerçekleşmesi olarak değerlendirilmiştir.

Böyle bir uygulama adaletsizliğin bir biçimi olan keyfiliğin de reddedilmesi anlamına gelmektedir. Hukukun sübjektif ve duygusal uygulamasının da adaletsizlik olarak nitelendirilmesi gerekir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi «sevgi ve kin adaletin yolunu şaşırmasına neden olur.»

İnsana saygısızlık da adaletsizlik olarak nitelendirilmek gerekir. Çünkü insan, insan olduğu için saygıya lâyıktır. Ona saygısızlık da bir adaletsizlik modelidir.

Haklı neden bulunduğu takdirde insanların farklı muameleye tabi tutulması adaletsizlik değildir. Ancak böyle bir neden yoksa farklımuamele adaletsizlik yaratır. Bu konuda, Amerikalı hukukçular, bir öğrencinin siyah derili yani zenci olduğu İçin üniversiteye kabul edilmemesi şeklindeki uygulamanın herhangi bir haklı nedene dayanmadığı ve adaletsizlik olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Ancak üniversiteye kabulde sınavda başarı gibi bir ölçütün uygulanması adaletsizlik sayılmamak gerekir.

Hukuk uygulamasında taraf tutulması da adaletsizlik örneği sayılmalıdır. Çünkü insanları en fazla rahatsız eden uygulamalar tarafsızlığı ihlâl edici nitelik taşıyanlardır. Hâkimin hukuk uygulamasında tarafsızlık ilkesine kesinlikle sadık kalmasının adaletsizliği önlemek bakımından büyük önem taşıdığı söylenebilir.

Adam öldürme, hırsızlık, soygunculuk gibi şiddet olaylarının adaletsizlik sayıldığı ve toplumların bunları cezalandırmak konusunda dikkatli olmaları gerektiği de pozitivist hukuki görüşü benimseyen yazarlar tarafından belirtilmiştir.

Adaletsizlik konusu üzerinde durulurken, nasafet uygulamasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Genel ve soyut hukuk kuralını ferdi ve özel duruma uygulamak bazı hallerde büyük haksızlıklara ve zararlara neden olabilir. İşte böyle hallerde nasafet esasını göz önünde tutmak gerekir. Çünkü Cicero’nun da vurguladığı gibi »aşırı hak, aşırı haksızlık- anlamına gelebilir. Hukuk kuralı çoğu kez genel ve soyuttur. Buna karşılık hakkaniyet ve nasafet kavramları özele ve somuta yöneliktir.

Roma hukukunda Yunan düşüncesinden alınmış olan nasafet (aeguitas) kavramı şekilci pozitif hukukun yanında daha serbest bir hukukun gelişmesinde yardımcı olmuştur. Nasafet (aeguitas) temelde adalet kavramı ile ilgilidir. Ancak burada söz konusu olan hukukun vaz ettiği genel kuralın özel durumlarda neden olacağı adaletsizlikleri bertaraf etmektir.

Roma hukukunda nasafet (aeguitas) kavramının etkinlik kazanması gerekiyordu. Çünkü Roma medeni hukuku (ius çivile) katı, sert ve teknik nitelikler taşıyordu. Süratle gelişen Roma toplumunun îhtiyaçlanna bazan cevap vermekten uzak bulunuyordu. Roma hukukunda nasafet (aequitas) ilk önce yabancılar hukukunu oluşturan ius gentium‘a dahil olmuş, daha sonra da ius gentium’dan Roma hukukuna geçmiştir.

Roma hukukundakine benzer bir gelişim İngiliz hukukunda dikkatimizi çekmektedir. İngiliz ortak hukuku (common law) aşırı derecede sert bir hukuk sistemi niteliğini taşıyordu. Ortak hukuka başvurarak haklarını alamayanlar krala dilekçe ile başvuruyorlardı. Bu dilekçeler de krallık divanı üyeliğini ifa eden Lord Chancellor’a kral tarafından gönderiliyordu. Lord Chancellor da adaletsizliği önlemek için yapılması gerekli işlemi tespit ediyordu. Ingiltere’de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda nasafet (equity) hukuku, ortak hukuku (common law) tamamlayan ayrı bir hukuk haline dönüşmüştür. XIX. yüzyıl başında bu gelişme tamamlanmış ve equity (nasafet) hukuku, İngiliz ortak hukuku (common law) gibi bir hukuk sistemi özelliğini kazanmıştır, 1875 yılında ortak hukuk (common law) ve nasafet hukuku (equity) davalarına bakan mahkemeler birleştirilmiştir.

Hukuk uygulaması ile nasafet istekleri arasındaki ayrılık ve çelişme sosyal şartlardaki değişmenin gereklerine cevap verebilecek kanunların çıkmaması durumunda daha belirginleşmektedir.

Çağımızda mahkeme kararlarında adaletsizliği bertaraf edebilmek için «tipik» ve «normal» kavramlarına başvurulmasının da yararlı olduğu belirtilmektedir.

Adaletsizlik durumunun «eşitlik» görüşü ile yakın bir paralellik ilişkisi içinde olduğunu şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar göstermiş olmalıdır.

Pozitif hukukun amacı yalnızca hukuk kurallarının meydana getirilmesinde ve değiştirilmesinde değil, aynı zamanda hukuk uygulamasında da adaletsizlikleri bertaraf etmektir.

İlginin adalet kavramı üzerinde değil, adaletsizlik durumları üzerinde yoğunlaştırılması daha sınırlı ve dar bir alanda, adalet sorununa daha birleştirici ve uzlaştırıcı bir içerik kazandırma konusunda yardımcı olabilir.
Ünlü hukukçu Pierre Calamanderi «Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlâl etmediği sürece hukuk teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir» derken daha çok adaletsizliğin olmadığı bir hukuk hayatını göz önünde bulundurmuştur.

Persona non grata

0
Persona non grata

Persona non grata, latince kökenli bir terimdir ve diplomasi dilinde istenmeyen kişi olarak tanımlanmaktadır. Bir ülkenin sınırları içerisinde istemediği bir kişiyi tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır.

Kavramın çoğul biçimi istenmeyen kişiler anlamına gelen “personae non gratae” şeklindedir.

Kavram genel olarak diplomatlar ve diplomatik dokunulmazlığı bulunan kişiler için kullanılmaktadır. Ancak, diplomat olmayan kişiler hakkında da kısıtlı bir kullanım mevcuttur.

Kavram, diplomatların ajanlık yaptıklarından şüphelenilmesi durumunda onları kovmak için ve hoşnutsuzluk ifadesi olarak da kullanılmaktadır.

Persona non grata ve Uluslararası Hukuktaki Yeri

Persona Non Grata, kısaltılmış haliyle PNG olan ifade edilmektedir. 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Konvansiyonu’nda düzenlenmiştir. Konvansiyonunun 41 ve 42. maddeleri diplomatik ve siyasi misyon görevlilerini, bulundukları ülkelerin yasalarına saygı duymakla sorumlu tutmaktadır.

İstenmeyen kişi ilanında bulunan devletin menfaatlerine aykırı davranışlarda bulunan veya bir suç işlemesi halinde diplomatik kurallar gereğince yargısal yaptırıma tabi tutulamayan diplomatik görevliler hakkında uygulanmaktadır. İlgili devlet, istenmeyen kişi ilan edilen görevlisini geri çağırmakta yasal bir yaptırım uygulanmasına mahal vermemektedir.

İstenmeyen Adam; Persona Non Grata – Yorgo Andreadis

Persona Non Grata ilanı, yabancı bir kişiye bir ülkenin uygulayabileceği en ciddi kınama ve yaptırımlardandır. Teorik olarak kişinin sahip olduğu siyasi veya diplomatik dokunulmazlık hakkı ortadan kalkmamaktadır. Ayrıca, ilgili devlete soruşturma, tutuklama ve kovuşturma yapma hakkı vermemektedir.

Egemen ülke, ülkesinde istenmeyen kişi ilan ettiği kişiyi ülke sınırları dışına çıkaracağını ya da ülke sınırları içine almayacağını deklare etmektedir. İstenmeyen kişi ilan edilen kişi ülkeyi terk etmez, bu konuda çekingen davranır veya bunu reddedecek olursa doğrudan sınır dışı edilme ve hakkında yasal süreç başlatılma tehdidi bulunmaktadır.

Devletler, Konsolosluk binalarının dokunulmazlığı bulunması nedeniyle bu bina ve eklentilerine müdahale edemeyecektir. İlgili devlet, istenmeyen kişi ilan ettiği şahsın ülkeyi terk etmesi için seyahat serbestliğini sağlamakla yükümlüdür.

İstenmeyen kişi ilanında bulunan devletin menfaatlerine aykırı davranışlarda bulunan veya bir suç işlemesi halinde diplomatik kurallar gereğince yargısal yaptırıma tabi tutulamayan diplomatik görevliler hakkında uygulanmaktadır. İlgili devlet, istenmeyen kişi ilan edilen görevlisini geri çağırmakta yasal bir yaptırım uygulanmasına mahal vermemektedir.

Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi

1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Konvansiyonu’nun 9. Maddesi

1. Kabul eden Devlet, herhangi bir zaman ve kararının gerekçesini açıklamak zorunluluğunda olmaksızın, gönderen Devlete misyon şefinin veya misyon Diplomatik kadrosunun herhangi bir üyesinin istenmeyen şahıs olduğunu veya misyon kadrosunun herhangi bir başka üyesinin kabule şayan olmadığım bildirebilir. Bu takdirde, gönderen Devlet, duruma göre, ilgili şahsı geri çağırır veya misyondaki görevine son verir.

Bir şahıs, bir ülkeye gelmeden önce de istenmeyen veya kabule şayan olmayan şahıs olarak ilan edilebilir.

2.Gönderen Devlet bu maddenin 1 inci fıkrasında kayıtlı yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddeder veya makul bir süre içinde yerine getirmezse, kabul eden Devlet ilgili şahsı misyonun bir üyesi olarak tanımayı reddedebilir.

İstenmeyen Kişi İlanına Örnekler

  • İsrail, 2 Ekim 2024’te; BM Genel Sekreteri António Guterres‘i ‘istenmeyen kişi ilan etti. İran’ın İsrail’e füze saldırısını ‘kesin surette kınamaması’ gerekçe gösterildi ve  ülkeye giriş yasağı kararı verildi.
  • Venezuela hükûmeti Gazze Savaşı nedeniyle 2009 yılında İsrailli diplomatları sınır dışı etti. Bunun üzerine İsrail Hükümeti mütekabiliyet ilkesine başvurdu. Venezuelalı diplomatları istenmeyen kişi ilan ederek ülkeyi terk etmelerini istedi.
  • Kurt Waldheim, 1972 ve 1982 yılları arasında iki defa Birleşmiş Milletler genel sekreterliği görevini üstlendi. 1986’da Avusturya’da cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanlığı döneminde ABD ve bazı ülkeler tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Nazi savaş suçlarını bilmesi ve bu suçlar hakkında hiçbir şey yapmaması gerekçe gösterildi.
  • ABD Başkanı Joe Biden, 15 Nisan 2021’de, 10 Rus diplomatın sınır dışı edileceğini açıkladı. Gerekçe olarak, siber saldırı girişimi ve başkanlık seçimlerine müdahale ile bağlantıları gösterdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı 2 Nisan 2021’de misilleme yaptı. 10 Amerikalı diplomatın sınır dışı etme kararı nota ile ABD’ye bildirildi.
  • Rusya, ABD’nin Moskova’daki iki diplomatını, 14 Eylül 2023’te “istenmeyen kişi” ilan etti. Diplomatların “Diplomatik statüleriyle uyumlu olmayan eylemleri” gerekçe gösterildi. Bu bağlamda, iki diplomatın 7 gün içinde Rusya topraklarını terk etmeleri istendi.
  • Almanya, Berlin Yüksek Mahkemesi’nin Çeçen kökenli Gürcü militan Zelimhan Hangoşvili’nin öldürülmesi davasında verdiği kararın ardından iki Rus diplomatı sınır dışı etme kararı almıştı. Rusya, misilleme yaparak 20 Aralık 2021’de, Almanya’nın Moskova büyükelçiliğinin iki çalışanını istenmeyen kişi(persona non grata) ilan etti.
  • Brad Pitt, Tibet’te Yedi Yıl filminde oynadıktan sonra Çin’de istenmeyen kişi ilan edildi.
  • İtalyan şarkıcı Albano Carrisi, 2010  yılında, Azerbaycan tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Gerekçe olarak, Azerbaycan’dan izinsiz olarak Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ni ziyaret etmesi gösterildi.
  • Mısır hükûmeti 2013 yılında, Türkiye’nin Kahire büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’yı istenmeyen kişi ilan etti. Gerekçe olarak, (2013 Askerî Darbesi sonrasında), içişlerine müdahalede bulunması gösterildi. Türkiye, mütekabiliyet ilkesine göre Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin’i istenmeyen kişi ilan etti.
  • Suudi Arabistan, Kanada’nın Riyad büyükelçisi Dennis Horak’ı, 6 Ağustos 2018’de istenmeyen kişi ilan etti. Büyükelçinin, içişlerine müdahalede bulunduğu gerekçe gösterildi. Ayrıca ülkeyi terk etmesi için 24 saat süre verildi.
  • Libya’nın Atina büyükelçisi Muhammed el-Menfi, 2019 yılında, Yunanistan hükûmeti tarafından persona non grata ilan edildi. Ayrıca, ülkeyi 72 saat içinde terk etmesi istendi.
  • Sevan Nişanyan, 2021 yılında Belgrad’dan Samos Adası’na dönmek isterken Yunanistan tarafından istenmeyen kişi ilan edildi.
  • Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, 2024 yılında İsrail tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Silva, İsrail’i Gazze’de soykırım yapmakla suçlamıştı.
  • Özbekistan Senatosu, Eylül 202’te bir yasa tasarısını kabul etti. Senato, ülke hakkında ‘uygunsuz konuşan’ yabancıların yurtta bulunmalarının ve girişlerinin yasaklanmasını öngören yasayı onayladı. Özbekistan’ın ve halkının ‘şerefi, haysiyeti veya geçmişine hakaret eden veya bu tür eylemlerde bulunanların’ ülkeye girişi yasaklandı. Bu kişilerin, Özbekistan topraklarında bulunmaları halinde ‘istenmeyen kişi’ ilan edilerek sınır dışı işlemi yapılmasına karar verildi.

2 Ekim Hukuk Takvimi

0
2 Ekim Hukuk Takvimi
2 Ekim Hukuk Takvimi
1452 Hukuk sisteminde yaptığı reformlarla tarihe geçen İngiltere Kıralı III. Richard dünyaya geldi. (Doğumu: 2 Ekim 1452, Fotheringhay Şatosu, Northamptonshire, İngiltere – Ölümü: 22 Ağustos 1485, Leicestershire, İngiltere)
1828 Fransız hukukçu ve eski başbakan Charles Thomas Floquet dünyaya geldi. (Doğumu: 2 Ekim 1828 – Ölümü: 18 Ocak 1896) Paris École d’administration‘da hukuk okudu. 1871’de Seine eyaleti temsilcisi olarak Ulusal Meclis’e seçildi. Paris Komünü (Fransızca: La Commune de Paris) sırasında, Versailles hükümetiyle uzlaşma girişiminde bulunmak için Ligue d’union républicaine des droits de Paris’i kurdu. 1876’da milletvekili seçildi. Aşırı radikaller arasında yer aldı ve “Birlik cumhuriyeti ” grubunun başkanı oldu. 1882’de kısa bir süre Seine valisi olarak görev yaptı. 1885 yılında Henri Brisson’un yerine Meclis Başkanı seçildi. 1888-1889 yıllarında başbakanlık yaptı. 1889 yılında yapılan seçimler sonrasında oluşan meclis tarafından başkanlık görevine seçildi. Bu görevi 1893 yılına kadar sürdürdü. 1896 yılında öldü.

1803 Amerikalı hukukçu ve devlet adamı Samuel Adams yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Eylül 1722, Ölümü: 2 Ekim 1803) Harvard Üniversitesi‘nde hukuk öğrenimi gördü. 1758’de avukatlık yapmaya başladı. 1765 yılında İngiltere’nin melasa vergi koyan Şeker Yasası’na karşı protesto hareketini örgütledi. Massachusetts Yasama Meclisin de üyelik yaptı. Amerika’daki İngiliz kolonilerinin direnmesini örgütleyen kolonilerarası komitelerin kurulmasında önemli rol oynadı. 1776 da yayınlanmış olan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ne imza atanlardan  biridir. 1781’e kadar Kongre üyeliği yaptı. Konfederasyon Anayasası’nın hazırlanmasına katkıda bulundu. Massachusetts vali yardımcılığı ve valiliği yaptı.
1870 Roma, İtalya’nın başkenti oldu.
1924 Milletler Cemiyeti’nin 47 üyesi zorunlu tahkim protokolünü imzaladı. Protokol, uluslararası çatışmalarda saldırganlığın önlenmesi için yöntemler oluşturdu.
1953 Almaya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya), Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı, NATO’ya kabul edildi.
1958 Fransız kolonisi Gine, bağımsızlığını ilan etti.
1958 İngiliz doğum kontrolü ve kadın hakları savunucusu Marie Charlotte Carmichael Stopes yaşamını yitirdi. (15 Ekim 1880 – 2 Ekim 1958), Contraception: Its Theory, History and Practice – Doğum Kontrolü: Kuramı, Tarihi ve Uygulaması adlı eseri 1923 yılında yayımlandı.
1967 Danıştay, T.Harb-İş Sendikası’nın Amerikan işyerlerindeki grevini erteleyen Bakanlar Kurulu Kararı’nın yürütmesini durdurdu.
1969 Yargıtay, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile 5 okulun öğrenci birliğini “siyasetle uğraştıkları” gerekçesiyle kapatan yerel mahkeme kararını onadı.  Ankara Üniversitesi, Ege Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Teknik Okul, Yüksek Teknik Okul öğrenci birlikleri kapatıldı.
1970 1968 yılında TİP adına Napoli’deki İtalyan Proleterler Birliği Sosyalist Partisi kongresine gözlemci olarak katıldığı için 5 yıl hapis istemiyle yargılanan Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Kürsüsü Doçenti Burhan Cahit Ünal beraat etti.
1972 Yazar Sevgi Soysal tahliye edildi. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nce ”Ordunun manevi şahsiyetini tahkir” gerekçesiyle aldığı 10 aylık hapis cezasının üçte ikisini tamamlayan Soysal tahliyesinin ardından gözetim altına alındı.
1972 Esnaf, sanatkâr ve kendi adına çalışan bağımsız işverenleri kapsayan Bağ-Kur Kanunu yürürlüğe girdi. (1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu) 2 Eylül 1971^’de mecliste kabul edilen Kanuna göre Bağ-Kur’a üyelik için başvurular başladı.
1973 Alparslan Türkeş, radyodaki seçim konuşmasında: “MHP Başkanlık Sistemi’ni savunur. Yürütme dinamik ve kuvvetli olmalıdır” dedi.
1974 9 Mart 1971 Darbe Teşebbüsü Davası”nda, eski Milli Birlik Komitesi üyesi emekli general Cemal Madanoğlu dahil tüm sanıklar (25 kişi) beraat etti. 7 kişinin davası daha önceki duruşmalarda düşürülmüştü.
1975 ABD Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye silah ambargosunu 176’ya karşı 237 oyla kısmen kaldırdı. Karara göre Türkiye’nin parasını ödediği silahların gönderilmesi, Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri gücünü azaltması ve haşhaş ekiminin kontrolü gib hususlar yer aldı. Ankara, kararı “yetersiz” buldu.
1978 MHP’den açıklama yapıldı: ”Sıkıyönetim ilan edilmeli, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmalı ve erken seçime gidilmelidir”
1978 Konya’nın Kulu ilçesi Kozan köyü tepesine TKP’nin orak-çekiçli kızıl bayrağını diken Kuran Kursu öğretmeni A.Kayhan tutuklandı.
1979 10 Temmuz 1977’de kahvehane basıp 2 kişiyi öldüren sol görüşlü militan Necdet Adalı, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1980 DİSK Bursa Bölge Temsilciliği Avukatı Ahmet Hilmi Feyzioğlu, gözaltında tutulduğu Bursa Emniyeti’nin beşinci katından atılarak öldürüldü; Sıkıyönetim yetkilileri, Feyzioğlu’nun ölümünü “intihar” olarak açıkladı. Gizli olarak faaliyet yürüten TKP’nin Bursa İl Komitesi üyesi olan Ahmet Hilmi Feyzioğlu’nun ölümünün aydınlatılması için açılan dava hiç bir sonuca ulaşmadan 2012’de zamanaşımına uğradı.
1982 Konya Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki duruşmada ”işkence zoruyla imzalatılan polis ifadelerinin dosyadan çıkarılmasını” talep eden 5 avukatın, ”devletin emniyet kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif ettikleri” iddiasıyla Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına karar verildi.
1984 İmar Affı Yasası’nın süresi dolduğu halde, 1 milyon yapının halâ “kaçak” durumda olduğu açıklandı.
1986 “SHP Genel Merkezi’nde Kürtçe ve Arapça konuştuğu” iddiasıyla hakkında DGM’de dava açılan SHP eski MKYK üyesi Edip Servet Devrimci beraat etti. Devrimci’nin “Milli duyguları zayıflatıcı-yok edici propaganda”dan 1-3 yıl arası hapsi isteniyordu.
1997 AB üyesi ülkeler Amsterdam Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşma, 1 Mayıs 1999 tarihinde yürürlüğe girdi. 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması‘nın koşullarında köklü değişikler yaptı.
1998 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hakkında verilen 10 ay hapis cezasıyla ilgili “kararın düzeltilmesi” talebi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddedildi.
Gazi Davası’nda gazeteciler Ahmet Şık, Miyase İlknur, Hacer Yıldırım ve Evrim Alataş tanık olarak dinlendi. Olaylar sırasında Cumhuriyet muhabiri olan ve uzun namlulu tüfeklerle ateş eden tutuklu 2 polisi fotoğraflayan Radikal muhabiri Ahmet Şık, polisleri teşhis etti.
1998 Avrupa İnsan hakları Konvansiyonu  Britanya’da yürürlüğe girdi. Metin, anayasası ve medeni kanunu olmayan Britanya’da yaşam hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğünü dokunulmaz kılıyor.
2001 Açık Radyo’da yayımlanan “Tuna’nın Beri Yanı” adlı programda Ermenice türküye yer verdiği için İstanbul 4 No’lu DGM’de yargılanan müzisyen Muammer Ketençoğlu ile radyonun Genel Yayın Koordinatörü Şerif Erol beraat etti. “Bölücülük propagandası yaptığı” iddiasına karşı Ketençoğlu duruşmada, “Müzik, evrensel bir dildir. Bölücü değil, yapıcıdır” dedi.
2003 İsrail’de 200 akademisyen, işgal altındaki Filistin topraklarında sivillerin öldürülmesi sebebiyle görev yapmayı reddeden 27 savaş pilotuna imzalı bir dilekçeyle destek verdi. Dilekçede “Profesör, öğretim görevlileri ve öğrenciler olarak, bir başka halka saldırmayı ve öldürmeyi reddetme cesareti gösteren pilotları destekliyoruz” dendi.
2004 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Gümrük Birliği Kararnamesi’ni onayladı. Kararname Resmi Gazetede yayımlandı. Dışişleri, kararın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımak anlamına gelmeyeceğini açıkladı.
2006 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Meclis’te çekince konularak kabul edilen “Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı” yasasını onayladı. TBMM’de sözleşmenin memurlara grev hakkı veren maddelerine ve çalışanlara en az dört hafta ücretli izin verilmesini düzenleyen maddelerine çekince konulmuştu.
2007 Dünya “Nonviolence Şiddetten Kaçınma” Günü 15 Haziran 2007’de BM Genel Kurulu oybirliği ile kabul edildi. 2 Ekim günü “Dünya Şiddete Hayır Günü-İnternational Day of Non-Violence” olarak ilan edildi. Uluslararası Şiddetsizlik Günü, Hindistan Bağımsızlık Hareketi lideri Mahatma Gandhi’nin doğum günü’ne olan ithaf edilmiştir.

2010 1983’de idam edilen İskenderun Lisesi öğrencisi Ali Aktaş’ın ailesi Kenan Evren ve generaller hakkında suç duyurusunda bulundu.
2012 28 Şubat döneminin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 28 Şubat soruşturmasında ”mağdur” sıfatıyla ifade verdi.
2012 Yürütülen soruşturma kapsamında, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın cenazesi, Topkapı’daki Anıt Mezar’dan çıkarılarak(Feth-i Kabir) Adli Tıp Kurumuna götürüldü. Adli Tıp Kurumu, cenaze üzerindeki işlemlerini 4 Ekim’de tamamladı. Özal’ın cenazesi 5 Ekim’de yeniden toprağa verildi.
2015 Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak hakkında 8 Mart kutlamalarında yaptığı konuşma nedeniyle “PKK terör örgütünün propagandasını yapmak” suçlamasıyla 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
2016 Norveçli siyasetçi, bürokrat ve hukukçu, Georg Apenes yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1940 – Ölümü: 2 Ekim 2016)
2018 Sırp akademisyen, hukukçu ve yazar, Smilja Avramov yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Şubat 1918 – Ölümü: 2 Ekim 2018), Uluslararası hukuk konusunda çalışmalar yaptı. Belgrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde uluslararası hukuk profesörü olarak görev aldı. 1996 yılından 2009 yılına kadar Sırbistan Cumhuriyet Senatosu üyesiydi. Şubat 2018’de 100’üncü yaşına girdi. Ancak, Belgrad’daki apartman dairesinde kalp yetmezliği sonucu öldü.
2024

Ordu’daki Aybastı Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde müdür yardımcısı K.Ç., 16 erkek çocuğa sözlü ve fiziksel cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle  tutuklandı.

2023 Uyuşturucu madde kullandığını itiraf ettiği videodan dolayı gözaltına Dilan Polat’ın kardeşi Sıla Doğu adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Polat, kardeşinin namaz kılarken fotoğrafını paylaştı.
2024 İsrail Dışişleri Bakanı Katz, İran’ın İsrail’e füze saldırısını ‘kesin surette kınamadığı’ gerekçesiyle BM Genel Sekreteri António Guterres‘i ‘istenmeyen kişi'(Persona non grata) ilan ettiklerini ve  ülkeye giriş yasağı kararı verildiğini açıkladı.
2024 Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş‘in öldürülmesine ilişkin Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada karar açıklandı. 5 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet, 3 sanık hakkında 18 yıl hapis cezası verildi.
2024 Ekrem İmamoğlu ve 7 kişi hakkında açılan ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davanın duruşması Büyükçekmece 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. İmamoğlu için siyasi yasak da içeren iddianameyle ilgili yeni bilirkişi raporu dosyaya eklendi. İmamoğlu’nun “ihaleye fesat karıştırma” suçlamasıyla yargılandığı dava 20 Kasım 2024’e ertelendi.
Adalet Bakan Yardımcısı Akın Gürlek İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.

 

Uluslararası Şiddetsizlik Günü

 

2 Ekim Hukuk Takvimi

Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni – 1

0

Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni röportajı, Çin’de yaşayan Yazar Ali Rıza Arıcan ile Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden İbrahim Aycan’ın tarafından gerçekleştirilmiştir. Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da matematik ve istatistik öğretmenliği yaptı. 2012 yılında Türkiye’ye geldi. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip Çin’e taşındı. Şu anda Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.

İbrahim Aycan: Sayın Alirıza Arıcan, Hukuk Ansiklopedisi okurları için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Alirıza Arıcan: 1977, İstanbul doğumluyum. Üniversite dâhil tüm öğrenim hayatımı İstanbul’da geçirdim. 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünden mezun oldum. Sonrasında sırasıyla Tayland’da, Vietnam’da ve Türkiye’de uluslararası liselerde ve üniversitelerde çalıştım. 2013 yılından beridir de Çin’de bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktayım.

Yazar Alirıza Arıcan

Aycan: Şimdiye kadar kaç kitap yazdınız. İsimlerini ve kısaca konularını anlatır mısınız?

Arıcan: Üniversite yıllarında dönemin dergileri için kitap eleştirileri ya da tanıtımları yazardım. Para vermezlerdi ama istediğim kitabı okumama ve kitaba sahip olmama izin verirlerdi. Okuldaki Edebiyat Fakültesi öğrencileri tarafından çıkarılan bir fanzin için de yazılar kaleme almıştım. Bu şekilde başlayan yazma hevesim yıllar içinde gelişti, değişti, kimi zaman dağıldı kimi zaman da yoğunlaştı. İlk öykümü 1999 yılında, Gölcük depreminden hemen sonra yazmıştım.  Geçen zamanda onlarca öykü, deneme, eleştiri ve gezi yazısı kaleme aldım.

Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni – 2

İlk öykü kitabım, Pasifik Öyküleri, 2007 yılında yayımlandı.  Bu kitaptaki öyküler 2001-2006 yılları arasında yazılmış öykülerden yapılmış bir seçkiydi. Sonrasında 2009 yılında “Motosiklet Üzerinde Aşk”, 2011 yılında “The Bicycle”, 2016 yılında da “Puslu Kentin Mavisi” yayımlandı. Birkaç ay içinde de “Buz” adıyla yeni bir öykü kitabım yayımlanacak. Bunların dışında kendibasımla yayımlanmış iki tane de e-kitabım var. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” adlarını verdiğim kurgu-dışı sınıfına giren bu kitaplar internetten ücret ödemeden indirilebilir.

Öykülerin konusu hakkında çok spesifik bir bilgi vermem kolay değil. Edebiyatın konusu neyse, benim yazdıklarımın konusu da o. İnsanı anlatmaya çalışıyorum en çok, tüm derinliği ve inceliğiyle. Girift noktaları, gizli kapıları, tuzakları ve sürprizleri hiç bitmeyen bir labirenttir insan. Bir sanatçı olarak yazarın görevi de açabildiği tüm kapıları açmak, girebildiği tüm dehlizlere girmek ve insanı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektir. Çünkü bilim ve teknoloji dediğimiz, insan eliyle üretilen ve nesnellik vadeden büyük anlatılar insanı yaşadığı koşullardan soyutlamadan analiz edemiyor.

Alirıza Arıcan – Din, Bilim ve Tanrı

Laboratuvarda mikroskop altında incelenen insanla, Yaşar Kemal’in haksızlığa ve adaletsizliğe karşı isyan etsin diye yarattığı İnce Mehmet aynı insan değildir, olması da imkânsızdır. Çünkü insanın, çevresinden soyutlanmış bir doğaya sahip olduğunu iddia etmek fazlasıyla cesur, bir o kadar da yanlış olur. Bu yüzden insan, en kapsamlı haliyle, romanlarda ve öykülerde anlaşılır ve anlatılır.  Hikâye dediğimiz sanat –bu ister sinema olsun, ister roman, ister halk türküsü, isterse destan- insanlığın başlangıcından beri vardır. Yani insanlaşma sürecimizde hikâye anlatıcılığının ve dinlemeciliğinin çok önemli rolleri vardır. İnsan, hikâyesiyle insandır, hikâyesini çıkardığında geriye soyut bir boşluktan, milyonlarca hücreden oluşmuş biyolojik bir kütleden başka bir şey kalmaz.

Alirıza Arıcan – Let The Game Conquer

Edebiyat Farklı Toplulukları Ortak Bir Paydada Birleştirir

Tabii ki yaşadığım coğrafyanın farklı olması nedeniyle beslenme kaynaklarım, Türkçe yazan diğer yazarların kaynaklarından bir hayli farklı. Ben yıllarca yol kenarlarında kızarmış muz satılan Bangkok sokaklarında, kuyruğuna lamba takılmış fillerin kaldırım kenarından yürütüldüğü Chiang Mai’da, sabahları Budist rahiplerin kapınızın önünde yemek için beklediği Rayong’da, motor taksilerin buzlu kahve içip müşteri için kavga ettiği Ho Çi Minh Kenti’nde, sabah akşam kötü ruhları kovmak için atılan havai fişeklerin –hava puslu olduğu için renkler görülmez- sakin bir hafta sonu arzulayanları çılgına çevirdiği Çanco’da yaşadım ve yaşıyorum…

Dolayısıyla maruz kaldığım renkler, sesler, kokular; gözlerimin önünde gerçekleşen güzellikler ve çirkinlikler Türkiye’deki bir yazarın karşı karşıya kaldıklarından çok farklı olacaktır. Bu demek değil ki yazılanlar Türk insanını zırnık miktarda ilgilendirmiyor. Bilakis, insan her yerde insan, arzuları ve korkuları, sevinçleri ve üzüntüleri, aşkları ve nefretleri hemen hemen her yerde aynı. İnsanı insan yapan bu özelliklere karşılık olarak verdiği tepkiler toplumsal kodlamaların birer sonucu olsalar da çok çok derinlerde kalbi kırık Brezilyalı bir genç kızın hissettikleriyle Japonyalı yaşıtının hissettikleri hemen hemen aynı olacaktır. Edebiyat da bu noktada, yani dilleri, dinleri, kültürleri farklı toplulukları ortak bir paydada, insan olma ve insanca tepki verebilme paydasında bir araya getirmesiyle önemli bir işlevi yerine getiriyor.

Aycan: Türkiye’de Doğu Asya terimi yerine Uzakdoğu kavramı kullanılır. Bu iki kavram arasındaki farkı sizden dinlemek isteriz.

Alirıza Arıcan – Puslu Kentin Mavisi

Arıcan: Uzak Doğu ifadesi, tıpkı Orta Doğu gibi Avrupa merkezci bir bakış açısını barındırır içinde. Kime göre uzak, neye göre uzak? Tabii ki ifadeyi literatüre sokan Avrupalılara göre, onların bulundukları konuma göre. Bu durumda bir Japonyalı Avrupa için Uzak Batı, bir Hindistanlı için Arap Yarımadası Orta Batı olabilir. Ben uzun zamandır Uzak Doğu ifadesini kullanmıyorum, gördüğüm kadarıyla da bilinçli yazarların ve düşünürlerin büyük bir çoğunluğu bu ifadeyi tercih etmiyor.

Bu arada tek sorunlu ifade Uzakdoğu değil. Asya kıtasının tamamı batılılar tarafından adlandırılmış bir coğrafi bölge ama Asya’nın içerisinde pek çok farklı kültür ve insan topluluğu yaşıyor. Bir Afganlıyla bir Japonyalıyı, bir Çinliyle bir Hindistanlıyı birbirine bağlayan çok bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Asya; çeşitliliklerin, farkların ve renklerin kıtasıdır. Bu yüzden de zaten Avrupa Birliği gibi bir olgunun Asya’da gerçekleşmesi çok zor.

Alirıza Arıcan – Pasifik Öyküleri

Aycan: Yaşamınızı uzun zamandır sürdürdüğünüz Doğu Asya hakkındaki gözlemlerinizi merak ediyoruz. Kabaca, Türkiye’de yaşamak ile Doğu Asya’da yaşamak arasındaki fark nedir?

Arıcan: Farklar saymakla bitmez ama bir Türk olarak Doğu Asya’da yaşamanın olumlu yanlarının olumsuz yanlarının çok çok üzerinde olduğunu söyleyebilirim. Bir kere Asyalılar, Avrupalılar gibi ırkçı ya da aşağılayıcı bir tutum sergilemiyorlar Türkler karşısında. Burada yabancı olarak algılanıyorsunuz ve diğer yabancılardan pek farklı bir muameleye tabi tutulmuyorsunuz. Aynı şeyi Afrikalılar ya da ülkenin batısından göç etmiş Çinliler için söylemek pek doğru olmayabilir.

Alirıza Arıcan – Motosiklet Üzerinde Aşk

Aycan: Hangi ülkelerde yaşadınız?

Arıcan: Tayland, Vietnam ve Çin.

Aycan: Doğu Asya küresel sistemin bir parçası mı? Yoksa farklı bir dünya mı var?

Arıcan: Tabii ki, hatta günümüzde dünya ekonomisinin en dinamik ve en çok üretim yapılan bölgesi Güney ve Doğu Asya’dır. Avrupa ve Amerika kıtalarında yavaşlayan ekonominin bıraktığı boşluğu Asya dolduruyor. Entegre olma konusunda da zaten günümüzün Çin’i küreselleşmenin en ateşli savunucularından birisi. ABD’nin bile korumacı politikaları uygulamaya başladığı bir dönemde Çin’in paranın sesine kulak verip, serbest ticaretin ve ülkeler arası işbirliğinin öncülüğünü yapması dünya ekonomisinin ne derecede doğu eksenine doğru kaydığının önemli göstergelerinden birisidir.

Aycan“Uzakdoğu”dan bakınca Türkiye nasıl görünüyor?

Arıcan: Pek görünmüyor desem yerinde olur. Görününce de pek güzel görünmüyor. Genelde kötü haberlerle anılıyoruz. Terör, Suriye’deki savaş, siyasi ve ekonomik krizler… Bir tek turizm yönünden olumlu yönleri öne çıkarılıyor nedense. Çinliler için Türkiye romantik bir tatil yeri. Kapadokya’yı, tarihi kalıntıların bol olduğu antik kentleri çok seviyorlar.

Alirıza Arıcan – The Bicycle

AycanSosyal hayatın içinde bulunurken, nasıl bir hukuk sisteminin içinde yaşadığınızı hissediyorsunuz?

Arıcan: Hukuk sistemini ya da herhangi bir sistemin katı kurallarını hissediyorum desem yalan olur. Sakin ve güvenli bir ülke Çin, belki de şimdiye kadar yaşadığım en güvenli ülke. Suç oranı ya çok az ya da haberlere yansıtılmadığı için kendimizi güvencede hissediyoruz. Bu yapay güvenlik hissi de yetiyor çoğu insan için.

Haberlere yansıdığı kadarıyla hukuk sistemi, nadiren aksaklıklarla boğuşuyor olsa da, genelde iyi işleyen ve halkın sorunlarını dikkate alan bir sistem. Devlet hakların ve güvenliğin tek koruyucusu ve hiçbir şekilde toplumsal düzenin bozulmasına izin vermiyor. Bu yüzden eylem yapmak, gösteri düzenlemek ve hatta grev çağrısında bulunmak çok zor Çin’de. Böyle şeyler olmuyor değil, oluyor ama ya kısa sürede toplumsal düzeni rahatsız etmek bahanesiyle bastırılıyor ya da hiçbir medya organında haberi yapılmadığı için eylemler yayılamıyor.

Çin, tek başına dev bir sansür ağını kontrol eden ve bu iş için milyarlarca dolar harcamaktan çekinmeyen bir ülke. Dolayısıyla, vatandaşlar hemen her yerde izlendiklerinin, telefonlarına yazılan her mesajın üçüncü kişiler –yapay zeka da olsa- tarafından okunduğunun ve en ufak bir yanlışlarında normalde göz yumulan bu küçük suçların başlarına bela olacağının farkında. Bu yüzden de korku ve güven arasında gidip gelen ama genelde korkunun gerekçesi unutulduğu için hayattan zevk almayı bir şekilde beceren bir halk var burada.

Devlet ailesine bakan bir baba rolünde. Ailenin güvenliğini sağlıyor, mutlu ve huzurlu olması için tüm tedbirleri alıyor. Bunu yaparken çocuklarının hareketlerini kısıtlıyor, söylediklerine ve yaptıklarına sınır getiriyor. Bunu, yine ailesinin geleceği ve üretkenliği adına yapıyor. Dolayısıyla, aile üyeleri de babanın bu sert tedbirlerini hoş görüyor, rahatı uğruna belli özgürlüklerden fedakârlık ediyor. Tabii ki benim burada anlattığım durum Çin devletinin savunduğu, ideal devlet ve ideal halk var olduğunda mümkün. Pürüzler mutlaka oluyor, insanlar yer yer isyan etme noktasına geliyor. Bu durumda da devletin iletişim üzerindeki sansürü devreye giriyor ve isyanı daha başlamadan sonlandırıyor.

Alirıza Arıcan – Kaşgar Notları

AycanGözlem fırsatı bulduğunuz ve okuduğunuz kadarıyla doğu asya ülkelerinde hukuk kavramına bakış nasıl? Hukuk, devletin bir aparatı olarak mu kullanılıyor? Yoksa özgürlüklerin güvencesi mi?

Arıcan: Özgürlük kavramına bakış, Çin’de ve batıda çok farklı açılımlara sahip. Bireysel özgürlük dediğimiz şey batıda kültürün ve siyasetin olmazsa olmazı olan temel bir içerik. Oysa, Çin gibi bir ülkede bireysel özgürlük toplumsal barışın ve huzurun gerisinde bir yerde. Tabii ki başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde herkes istediğini yapabiliyor ama zaten sorun da burada başlıyor. Hangi noktadan itibaren başkaları dediğimiz o puslu muamma rahatsızlık duymaya başlıyor? Çizgi tam olarak nerede ve çizginin esnekliği nereye kadar çekilebilir sorusu ise devletin bekasına kadar uzanan kapsamlı bir soru. Batı felsefesine bakacak olursak aydınlanmanın temelinde tarihsel bir varlık olan insanın bilincinin özgürlüğe –kendini özgürleştirmeye- doğru aktığını görürüz. Özellikle Kant ve Hegel bu görüşün liderliğine soyunmuş iki önemli filozoftur. Doğuda bu felsefi görüş hiçbir zaman tam olarak benimsenmemiştir. Ara ara isyanlar olmuş, geniş öğrenci hareketleri gerçekleşmiştir ama bu hareketler batı tarafından desteklendiği için ya da batı tarafından desteklenmekle suçlandığı için asla başarılı olamamıştır.

Doğu Asyada ve özellikle de Çin’de bireyin özgürlüğü, toplumun huzurunun ve devletin bekasının karşısında ikincildir. Açıkça söylemek gerekirse insanın gerçeklikle kurduğu ilişki de bu hiyerarşik yapıdan nasibini almaktadır. İnsanların gerçekliğe değil de kendilerini iyi hissettirecek yalanlara ihtiyacı vardır ve bu yalanlar daha büyük yalanlar tarafından bastırılmadıkça toplum içerisinde var olma özgürlüğüne, en az diğer nesnel gerçekler kadar, sahiptir. Yeter ki toplumsal barışı tehdit etmesin, huzuru bozmasın, toplumu bölüp parçalamasın. Çin, dört bin yıldır var olan uygarlığının bu derece uzun soluklu olmasını da geleneğe, aileye ve toplumsal huzura düşkün olmalarına bağlamaktadır. Eğer bireysel özgürlüklerin el üstünde tutulduğu, bireyin haklarının devletin hakları karşısında önde tutulduğu bir toplum olsaydı, bugün sözünü ettiğimiz kadim Çin uygarlığını göremiyor olacaktık.

Ali Rıza Arıcan

Alirıza Arıcan – Yazar

Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da matematik ve istatistik öğretmenliği yaptı. 2012 yılında Türkiye’ye geldi. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip tekrar Doğu Asya’ya, Çin’e taşındı. Çin’de Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.

Antoine Laurent de Lavoisier

0
Antoine Laurent de Lavoisier

Antoine Laurent de Lavoisier, 26 Ağustos 1743 tarihinde Paris’te doğmuş, 1789 Fransız İhtilali sonrasında 8 Mayıs 1794 tarihinde 51 yaşındayken Giyotin ile idam edilmiş Fransız  hukukçu ve bilim insanıdır. Simya adı altında yürütülen bilimsel alanda yaptığı çalışmalarla çağdaş kimya biliminin mimarı olmuştur.

Antoine Lavoisier

Eğitimi 

Antoine Laurent Lavoisier, Parisli zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, kısa bir süre sonra annesini yitirmiş, yüksek mahkemede hukuk danışmanı olan babasının ilgi ve desteği ile çocukluk ve gençlik yıllarını geçirmiştir. Mazarin Koleji’nden mezun olmuş, hukukçu babasının isteklerini kıramayarak ve aile geleneğini sürdürerek Hukuk Fakültesinde lisans eğitimi almış, kendi özel ilgi alanı olan matematik, astronomi, Jeoloji ve botanik üzerine kendini geliştirmiş, dönemin önde gelen Fransız kimyacı ve eczacı Guillaume François Rouelle’den kimya dersleri almıştır.

Bilimsel Çalışmaları 

Deneysel bilim merakını bir tutkuya çevirerek bilim alanında çalışmaya başlamış; alçı taşlarını incelemekle ‘kimya’ dalındaki ilk çalışmasını başlatmış, 1766 yılında, 23 yaşında iken ‘büyük bir kent nasıl en iyi bir biçimde aydınlatılır” makalesiyle Fransız Bilimler Akademisinden altın madalya kazanmış, ailesinden bağımsız olarak zengin bir insan haline gelmiştir.

Jeoloji konusunda incelemeler yapmış ve Fransa’nın ‘mineraloji’ atlasının hazırlanmasına yardımcı olmuştur.

Yanma olayına ilişkin geliştirdiği yeni kuramıyla ün kazanmış, Filojiston Teorisi ile adından söz ettirmiştir.

Madenler ve kentlerin aydınlatılması gibi konulardaki çalışmalarından sonra, 1768 yılında, 25 yaşında iken, Fransız Bilimler Akademisine seçilmiş, daha sonra bu kurumun yöneticiliğini ve saymanlığını üstlenmiştir.

Antoine Laurent de Lavoisier Lavoisier’in Hôtel de Ville-Paris’teki heykeli

Pek çok bilim kitabı yayımlamış, kimyadaki bütün elementleri belli bir sıraya sokmuş, elementleri kimyadaki içeriklerine göre isimlendirmeye tabi tutmuş, Simya olarak bilinen bilimin Kimya olarak yerleşmesini sağlamış, devlet görevi sırasında Metre sistemini bulmuştur. Lavoisier’in yeni element yaklaşımı Antik Yunan’lı Aristo’nun iki bin yıllık dört temel element yaklaşımını yıkmıştır.

Çok yönlü bir bilim insanı olan Lavoisier, kimyanın yanı sıra fizyonomi, ziraat, ekonometri ve jeoloji alanlarında çalışmalar yapmış; görev aldığı devlet kurumlarında ve kendi çiftliğinde teorik bulgularını uygulamaya dökerek teknik ilerlemelere katkı sağlamıştır.

Çağdaş Kimya biliminin kurucusu olarak kabul edilen Lavoisier, kütlenin korunumu kanununu ortaya koymuş ve kimya bilimini yaratmıştır. Antoine-Laurent de Lavoisier, kimya devrimini yapan, yanmanın sırrını çözen, insanlığı oksijen ve hidrojenle tanıştıran, metrik sistemin öncüsü, “hiçbir şey yok olmaz, hiçbir şey yoktan var olmaz, her şey dönüşür” diyen büyük bir bilim insanıdır. Lavoisier’i aynı dönemde yaşayan diğer bilim insanlarından ayıran en önemli özelliği; deneysel araştırmalar ve bulgularla ulaştığı genel ilke ve teorileri bilimsel anlamda sistematikleştirmesidir.

Devlet Görevleri 

Lavoisier, 1771’de Fransız Kralı adına vergi toplama ayrıcalığına sahip “Férmé général”adlı vergi kuruluşunun yüksek görevlilerden birinin kızı olan Marie Paulze ile evlenmiş, bilimsel çalışmaları ile kamu görevini bir arada yürütmeye başlamış, bürokrasideki hizmetleri sayesinde yükselmeye başlamıştır. Eşi Marie Paulze, tüm çalışmalarına destek vermiş, deney şekilleri çizmiş, yabancı dillerden ve özellikle uzmanlaştığı İngilizce dilinden kaynak eserlerin çevirilerini yapmış ve makalelerini yayına hazırlamıştır.

Antoine-Laurent de Lavoisier ve eşi Marie Paulze’ni tasvir eden bir yağı boya tablo

Antoine Laurent Lavoisier, devlet yönetiminde faklı alanlarda çalışmalara imza atmıştır. Devlet Hazinesinde görev almış, abluka altında olan ülkesi Fransa için için barut yapmakla görevlendirilmiş, barut yapımı alanında ilerleme sağlamış,1775 yılından 1792 yılına kadar Fransız Barut İdaresi’nin direktörlüğünü yapmış ve Fransa’yı bu kritik askeri malzemede kendi kendine yeterli hale getirmiştir.

Hapishane ve hastaneleri daha insancıl hale getirmek için çalışmalarda bulunmuş, çiftlikler kurarak bilimsel tarımı teşvik etmiş, tarımda verimin yükseltilmesine dönük bilimsel çalışmalar ve politikalar geliştirmiş, tarım politikasını iyileştirmiştir.

Vergi kurumunda çalıştığı dönemde metlik sistemini geliştirmiş, ölçülerin kilogram, metre gibi temel birimlere dayandırıldığı ondalık sistemi uygulamıştır.

Lavoisier, 1788 yılında Eyalet Meclisi’ne seçilmiş, tasarruf bankaları, sigorta şirketleri ve atölyeler kurmuş, vergi alanında reform yapılmasını ve bozuk vergi sisteminin düzeltilmesini savunmuş, 1788 ekonomik krizinde halka faizsiz kredi verilmesini sağlamış; eyalet meclisinde iken halk sağlığı, finans politikaları, top dökümü, barut üretimi komitelerinde görev almış, ölçü ve tartılar alanında standart sistemler önermiştir.

Devlet görevine devam ettiği aynı dönemde evine özel bir laboratuvar bile kurmuş, kamu görevinden artan zamanlarında laboratuvarda bilimsel çalışmalarına devam etmiştir.

Antoine Lavoisier – Traité élémentaire de chimie (Elementary Treatise of Chemistry – Kimyanın Temel Kitabı) isimli eseri 1789 yılında yazarak  modern kimyanın ilkelerini ortaya koymuştur. Kimya biliminin geliştirilmesindeki rolü dolayısıyla birçok bilim tarihçisi onu modern kimyanın babası olarak nitelemiştir. 

Lavoisier ve Fransız İhtilali

Antoine Lavoisier, Fransız Devriminin başında devrimi desteklemiş, eski düzenin değiştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Devrimcilerin reform çalışmalarına destek olmuş, vergi sisteminin düzenlenmesi için kurulan komisyonda görev alarak finans konularında önerilerde bulunmuştur.

Lavoisier, diğer birçok felsefi düşünür ve yönetici gibi, rasyonalist davranmış, devrimi ülkenin siyasetine ve ekonomisine faydalı bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Uzun yıllar boyunca vergi konusunda uzmanlaşmış olması ve daha önce de reform önerilerinde bulunması bu konuda tutarlı olduğunu göstermektedir. Yine daha önce çalıştığı ölçü ve ağırlık birimlerinin düzenlenmesi konusunda da devrimcilerle birlikte çalışmıştır.

Fransız Devriminin başındaki durumun değişmesi ve Jakobenlerin iktidarı ele geçirmesiyle başlayan ve tarihe Terör Dönemi olarak geçen 1793-1794 yılları Lavoisier’in de sonunu hazırlamıştır. Devrim karşıtları ile birlikte devrimcilerin içindeki farklı düşünce sahipleri de tehdit olarak görülmüş, Devrim Mahkemeleri tarafından yargılanan muhalifler seri şekilde yargılanarak cezalandırılmıştır. Bazı bölgelerde şekli bir yargılamaya dahi ihtiyaç olmaksızın kitlesel katliamlar yaşanmıştır. Bu süreçte tahminen 500 bin kişinin hapse atıldığı ve yaklaşık 100 bin kişinin öldürüldüğü tahmin edilmekte; yaklaşık 20 bin civarındaki idamın giyotinle gerçekleştirildiği bilinmektedir. Lavoisier da bu dönemin kurbanlarından olmuş; terör dönemi Fransız Devrim liderlerinden, Fransız hukukçu ve politikacı Robespierre’in giyotinle idam edilmesiyle Terör Dönemi sona ermiştir.

Yargılanması ve Giyotine Gidişi

Lavoisier, 1794’de solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, kariyerinde önemli yer tutan vergi kuruluşu Ferme Générale’in yirmi altı üyesi ile birlikte tutuklanarak hapsedilmiştir. Kendisiyle birlikte Ferme General yöneticisi olan kayınpederi de tutuklanmıştır. Bu tutuklama öncesinde vergi toplama birimi lağvedilmiş, barut fabrikasındaki işinden atılmış, evinden çıkarılmış ve özel laboratuvarı kapatılmış, Bilimler Akademisi ve Aydın Dernekleri basılmıştır.

Lavoisier, kaçma fırsatı varken kaçmamış, tutuklanmadan önce iki gün saklanmış, daha sonra kendisi giderek teslim olmuştur. teslim olmasındaki en büyük faktör devlete ve bilime yapmış olduğu hizmetler nedeniyle ağır bir cezaya çarptırılmayı beklememesidir.

Kendisine iki suςlama yöneltilmiş; Devrim karşıtı olarak nitelenen aristokrasiyle ilişkisi ve vergi toplamada yolsuzluk yapmasıdır. Lavoisier’i kurtarmak iςin bilim insanları ve dostları mahkemeye gitmiş ancak tanık olarak dahi dinlenmemişlerdir. “Yurttaş Lavoisier’in ςalışmalarıyla Fransa’ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz” diyerek mahkemeye başvuran bilim insanlarına Yargıç “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur!” (“La République n’a pas besoin de savants!” ) diyerek cevap vermiştir.

İdam Türlerinden Giyotin

Devrim Mahkemesi önüne çıkarılmış, yapılan yargılama 1 gün sürmüş ve 8 mayıs 1794 tarihinde giyotinle idam edilmiştir. Kayınpederi de kendisi ile birlikte idam edilmiştir.

Fransız Devrimi’nin liderlerinden Jean-Paul Marat’ın teorilerini eleştirmesi ve aralarındaki ihtilafın tutuklanmasını tetiklediği iddia edilmiştir. Lavoisier, giyotinin dikildiği Place de la Nation’a yakın Picpus Mezarlığı’ndaki giyotin mağdurları için yapılan toplu bir mezara gömülmüştür.

Ölümünden bir gün önce; “Bu nedenle, tüm sosyal erdemlerin, ülkeye verilen önemli hizmetlerin ve faydalı bir şekilde kullanılan bir kariyerin kullanılmasının, uğursuz bir sonun korunması ve sonuçlanmaması için yeterli olmadığı doğrudur.” demiştir. 

İdamından Sonraki Olaylar

Bilim insanı Lavoisier, idam türleri arasında kendine özgür bir yöntem olan Giyotin’in de ilk kurbanlarından olmuştur. Joseph Guillotin tarafından icat edilen Giyotin, Fransız Devriminin ilk yıllarında kullanılmaya başlanmıştır. Doktor ve Millet Meclisi üyesi olan Joseph Guillotin, daha az acı veren bir ölüm cezası infaz metodu bulmayı amaçlamış; ölüm cezalarının infazının kısalmasını istemiştir. Joseph Guillotin; “Benim makinemle göz açıp kapatana kadar kafanızı uçurmuş olacağım, hiç acı çekmeyeceksiniz” demiştir.

Lavoisier’nin bilimsel çalışmalarıyla ilgili notlarına el konulmuş, bu notlar idamından bir buçuk yıl sonra eşine; “Yanlış bir kararla mahkum edilen Lavoisier’nin dul eşine” yazan bir notla iade edilmiş; eşi uzun çabalar sonunda elde ettiği bu notları bilim insanı dostlarının yardımıyla yayınlamıştır.

İdamından sonra eşi, evlerini, Paris’te bilim insanlarının ziyaret edeceği bir mekana dönüştürmüştür. Evindeki laboratuvarı daha sonra müzede sergilenmeye başlanmıştır. Lavoisier’in el konulan malları, daha sonra eşinin açtığı dava sonucunda, kocasının haksız yere hüküm giydiği kararı verilerek kendisine geri verilmiştir. Eşi Paulze, 1805 yılında Lavoisier’in soyadını taşımak koşuluyla İngiliz fizikçi Kont Rumford (Benjamin Thompson) ile evlenmiştir.

Lavoisier’nin deneylerinde kullandığı bilimsel aletler Fransa’daki Musée des Arts et Métiers (Paris) müzesinde sergilenmektedir.

Joseph-Louis Lagrange bir İtalyan Aydınlanma Dönemi matematikçisi ve astronomu Joseph-Louis Lagrange; “Onları kesmeleri sadece bir an aldı ve yüz yıl bunun gibi bir şey üretmeyebilir” demiştir.

Matematikçi Lagrange; “Lavoisier’in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar asırlarca karanlıkta sürünecekler, insanlığı da süründüreceklerdir” demiştir. 

“Hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir şey yaratılmaz, her şey dönüştürülür”
“Kendimizi eğitmeye devam edemeyiz, ancak bilinenden bilinmeyene kadar.”
“Mantıksal olarak, kişi benzer sonuçlar sunan tüm işlemleri ortak bir ad altında belirtmekten vazgeçemez; bilimleri araştırmayı basitleştirmenin tek yolu budur ve eğer onları sınıflandırmayı denememiş olsaydık bütün detayları saklamak imkansız olurdu.”

Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg)

0
Nuremberg Mahkemesi mahkeme sahnesi

Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg), yada Nuremberg Duruşması adıyla bilinen yapım, sinema tarihinin en çarpıcı hukuk filmlerinden biridir. Filmin yapımcılığını ve yönetmenliğin Stankey Kramer üstlenmiş, mükemmel oyunculuk ve gerçek bir hikaye ile kült bir film çekilerek tarihe dipnot düşülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan gerçek olaylara odaklanan film, emir komuta zincirinde suç işleyen kişileri konu almaktadır. Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg) izleyiciyi sarsan bir sinematografi ile Hitler’in emrinde çalışan faşist rejime mensup, savaş suçlusu dört yargıcın yargılanmasını ve arka plandaki soykırımı işlemektedir. Nazi rejimi döneminde yaptıkları insanlık suçlarının görüşülmesi için mahkemeye çıkan dört hakim, dönemin meşhur kurumu Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmaktadır.  Soğuk savaş sürmektedir ve birçok insan II. Dünya Savaşı’nda yaşanan acı olayları unutmak istemektedir. Suçları hakkında hiçbir şüphe olmamasına rağmen politik baskılar nedeniyle tereddüt geçiren yargıç Haywood, II. Dünya Savaşı’nda Nazi eylemlerini yasal hale getiren dört yargıç hakkında en doğru kararı vermek zorundadır.

Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg)

Vizyon Tarihi : 19 Aralık 1961

Yapımı           : 1961 – ABD

Tür                 : Dram ,  Tarih

Süre               : 186 Dak.

Yönetmen      : Stanley Kramer

Oyuncular      : Burt Lancaster,  Judy Garland,  Spencer Tracy,  Marlene Dietrich,  Montgomery Clift

Senaryo         : Montgomery Clift,  Abby Mann

Yapımcı          : Stanley Kramer

Diğer Adı       : Nüremberg Duruşması

Nuremberg Mahkemesi mahkeme sahnesi

Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg), 1946-1949 arasında Nürnberg’teki 12 yargılamadan 1947’de yapılanı anlatmaktadır. Spencer Tracy, Burt Lancaster, Richard Widmark, Maximilian Schell, Judy Garland, Marlene Dietrich, William Shatner gibi oyuncuların varlığı filme güç katmıştır. Son derece başarılı bir mahkeme filmi olan sinemacılar tarafından başyapıt olarak kabul edilen film, iki dalda Oscar kazanmıştır. Filmin süresi  3 saatten fazladır ve klasik Amerikan filmlerinde olduğu gibi sadece avukatlar ön plana çıkmamakta, yargıç rolündeki karakterler geri planda kalmamaktadır.

Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg), ikinci dünya savaşından galip çıkan devletlerden olan ABD yapımı olmasına karşın objektif bir şekilde çekilmiş bir sinema yapımı olarak değerlendirilmekte, oyuncuların performansı ve türünün en iyi örneklerinden olması nedeniyle kült film olarak kabul görmektedir. İyi ve kötü kavramlarını derinlemesine inceleyen film, Nazi Almanyası döneminde işlenen insanlık suçlarından tüm dünya ülkelerinin ve insanlığın sorumlu olduğu mesajını vermekte, izleyiciye, savaşın günahlarının sadece Nazilerin üzerine yıkılmasının doğru bir sonuç doğurmayacağı tezini önermektedir. Gerçekte kimin suçlu olduğunun felsefi tartışmasını yapılırken gerçek olaylar üzerinden hareket edilmekte, mahkeme kayıtlarının repliğe döküldüğü izlenimi yaratılmaktadır.

Nuremberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi Hakkında

Nuremberg Mahkeme Salonu

İkinci Dünya Savaşı son edikten sonra, insanlığa verilen zararlar ve çekilen acılar nedeniyle daha önce uygulanmamış olan Uluslararası Ceza Mahkemesi Kurulması fikri uluslararası toplumda kabul görmüş, savaşı kazanan devletler tarafından verilen karar sonucunda, geçici ve özel yetkiye sahip mahkeme kurulması kararlaştırılmış, Birleşmiş Milletlerin almış olduğu karara dayanarak Nürnberg Uluslararası Askeri Savaş Suçları Mahkemesi kurulmuştur.

Sovyetler Birliği yargılamanın Berlin’de yapılmasını istemesine karşın yargılamalar yıkılmış olan Berlin yerine Nürnberg’de yapılmıştır. Nürnberg’in nazilerin propaganda merkezi olması sembolik açıdan da öneml bulunmuştur. Nürnberg’de birden fazla mahkeme kurulmustur ve en bilineni International Military Tribunal of Nurnberg’dir. Dört Müttefik devlet, ABD, Britanya, Sovyetler Birliği ve Fransa, birer yargıç ve savcı ekibi göndermiştir.

Mahkeme kuralları, Kıta Amerikası ve Anglo-Amerikan yargı sistemlerinin birlikte uygulanması sonucu oluşmuştur. Yargılamalar sırasındaki tüm konuşmalar, tercümanlar yoluyla İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça’ya tercüme edilmiş, kulaklıklı simultane çeviri sistemi tarihte ilk kez Nürnberg Uluslararası Askeri Savaş Suçları Mahkemesinde uygulanmıştır.  Nazilerin üst düzey yetkililerinin yargılanmalarına, Almanya teslim olduktan sonra, 20 Kasım 1945’te Nuremberg’de başlanmıştır. Adolf Hitler, Heinrich Himmler ve Joseph Goebbels, savaş sona ermeden önce intihar ettikleri için asla yargılanamamış, Hermann Goering, intihar etmesi nedeniyle idam edilememiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, 1947 yılında aldığı karar sonucunda her galip ülke kontrolü altındaki bölgede askeri mahkeme kurma hakkı elde etmiş, ABD bu mahkemeyi Nürnberg’de kurmuştur.

Nuremberg(Nürnberg) Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi yargılamaları, Uluslararası Ceza Hukukunun başlangıcı olarak kabul edilebilecek uygulamalar yapmış, sanıklar, “barışa karşı suç işlemek”, “savaş suçları” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında, cinayet, kitle imha, köleleştirme, sürgün, insanlık suçları, eziyet ve işkence eylemleri ile itham edilmiş ve yargılanmışlardır.

Politik nedenlerle veya ırk ve din ayrımcılığına dayanılarak herhangi bir halka karşı gerçekleştirilen cinayet, toplu öldürme, sürgün ve benzeri tüm insanlık dışı eylemleri tanımlamakta kullanılan “İnsanlığa Karşı Suçlar” kavramı ilk defa bu mahkemelerde kullanılmış, mahkemelerin bazı uygulamaları ise, ceza hukukunun yerleşik bazı prensiplerini çiğnediği yönünde eleştirilmiştir.

Nuremberg (2000)

İkinci Dünya Savaşının bitiminde Nürnberg’de Nazileri yargılamak için savaşı kazanan devletler tarafından kurulan Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesinin öyküsü 2000 yılında Yves Simoneau‘un yönetmenliğinde Kanada yapımı Nuremberg isimli film ile ikinci kez beyaz perdeye aktarılmıştır.

Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti

0

Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti, Türkiye’deki ilk liberal oluşumdur ve 1947 yılında  kurulmuştur. Özgürlükçü ve demokrat bilim ve siyaset insanları bir araya toplanarak kısa sürede etkili bir merkez haline gelmiştir. Cemiyet, Ali Fuad Başgil‘in kaleme aldığı ve siyasi açıdan liberal bir beyanname ile temel hedef ve ilkelerini ilan etmiştir. Bu anlamda cemiyetin kurucusu Ali Fuat Başgil‘dir. Ünlü avukat Burhan Apaydın cemiyetin ilk genel sekreterliğini üstlenmiştir. Cemiyet, yaklaşık üç yıl faaliyet gösterdikten sonra Ahmet Emin Yalman ve Ali Fuad Başgil arasındaki anlaşmazlık sonucunda kapanmıştır. HFYC, Türk liberalizm tarihinin ilk sivil toplum örgütü olarak nitelenebilir. HFYC, cumhuriyet döneminde liberal düşünce bağlamında ortaya çıkan toplumsal ve siyasal hareketlere kaynaklık edecek sivil bir düşünce platformudur. Cemiyet kapandıktan sonra 1990’lı yıllara kadar liberal düşünce üzerine çalışan sivil toplum kuruluşları hayat bulamamıştır. Cemiyetin İzmir teşkilatını İskender Özturanlı kurmuştur. Cumhuriyet döneminin önemli aydınlarından olan Ahmet Ağaoğlu‘nun kızı ve Türkiye’nin ilk kadın avukatı  olan Süreyya Ağaoğlu da Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti‘nin üyelerindendir.

Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti çok partili siyasi hayata geçiş aşamasında önemli bir rol almış  fakat milliyetçilik, devletçilik yada sosyalizm kadar etkili olamamıştır.  Ancak, Osmanlı Devletinin son yıllarında Prens Sabahattin öncülüğünde kurulan Ahrar Fırkası ve onu takiben Hürriyet ve İtilaf Fırkası, imparatorluğun içinde bulunduğu çalkantılı durumun ve savaşın neden olduğu olağanüstü durumun etkileriyle Türk Siyasi Tarihinde kalıcı izler bırakamayan girişimlere nazaran liberal düşüncenin oluşturduğu ilk uzun süreli platform olmuştur. Dönemin önemli aydınları, akademisyenleri, profesörler, gazeteciler, sanat ve fikir insanları cemiyetin üyesi olmuşlardır.

HFYC, liberal bir cemiyet olarak, başka hiçbir üst norm kabul etmeksizin, bireyin özgürlüğü ve demokratik devlet ilkelerini temel almıştır.

Cemiyet eleştirilere de maruz kalmıştır. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, Yeni Ulus gazetesine yazmış olduğu “Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti Susuyor” başlıklı yazısında “Üyeleri arasında gerçekten idealist aydınları tenzih ederiz; fakat, Bülent Nuri Esen hâdisesi karşısında susuşu ve Başkanının susmakla da kalmayıp hür düşünceli Türklere kötülük isnadedişi, bu Derneğin iyiniyetinden şüphe uyandırmaktadır. Üniversite muhtarlığının ve düşünce hürlüğünün mâruz kaldığı ağır darbe karşısında susmayı tercih eden bir «Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti» kendi adından sıkılmalıdır!” yazmıştır.

1 Ekim – Hukuk Takvimi

0
1 Ekim – Hukuk Takvimi
1730 Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Patrona Halil isyanını çıkaranların istekleri doğrultusunda Padişah III. Ahmet tarafından boğduruldu.
1887 Birleşik Krallık, Belucistan’ı işgal etti.
 1918 İngiliz istihbarat subayı T. E. Lawrence yönetimindeki Arap güçleri Şam’ı ele geçirdi. Beyrut bağımsızlığını ilan etti.
 1940 Einstein, Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.
 1942  Bakanlar Kurulu, eğlence yerlerinin saat 22:00’de kapatılması kararını aldı.
 1946 Nazi yetkililerinin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi yargılamaları sona erdi ve hükümler açıklandı: 12 ölüm, 3 müebbet, 4 muhtelif hapis cezası. Nürnberg Duruşmaları sonunda NSDAP, SS, Gestapo ve Güvenlik Örgütü’nün tüm Nazi siyasi kadroları da suçlu bulundu.

Nürmberg Yargılamasından bir kare
 1947 Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti kuruldu. Başkan Ordinaryüs Profesör Dr. Ali Fuat Başgil. Cemiyetin amacı, siyasete karışmaksızın her türlü totaliter gidişe ve taassuba karşı çıkmak olarak açıklandı.
 1947 Hukukçu ve siyasetçi Ertuğrul Günay doğdu. 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra Ordu’da avukatlığa başladı. 1973 yılında CHP Genel Merkezi’nin 50. kuruluş yılı nedeniyle açtığı yarışmada ‘Devlet Partisi’nden Halk Partisi’ne’ başlıklı yazısıyla birincilik ödülü aldı. 1974-1977 yılları arasında CHP Ordu İl Başkanlığı yaptı. 1977 seçimlerinde en genç milletvekili olarak meclise girdi. 2007 Türkiye genel seçimleri öncesi Adalet ve Kalkınma Partisi’ne geçti. Seçimlerde İstanbul milletvekili seçildi.  Recep Tayyip Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulan atama teklifi ile 31 Ağustos 2007’de Kültür ve Turizm Bakanı olarak atandı. 17 Aralık soruşturması sonrası 27 Aralık 2013’te partinin tepesinde gelişen ‘mağrur ve mütehakkim anlayış’ gerekçesiyle AK Parti’den istifa etti.

Ertuğrul Günay
 1949 Mao Zedung önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu Tienanmen Meydanı’nda resmen ilan edildi. “Halk” dört sosyal sınıfın koalisyonu olarak tanımlandı: İşçiler, köylüler, küçük burjuvazi ve milli kapitalistler.
 1959 Hakim, İtalya Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı, gazeteci ve siyasetçi Enrico Roberto De Nicola yaşamını yitirdi. (Doğumu: 9 Kasım 1877 ) Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra ceza avukatı olarak göreve başladı. Avukat olarak bu alanda ün yapmış isimlerden biri oldu. 1909 yılında milletvekili olarak meclise girdi. De Nicola, bu görevini faşizmin İtalya’yı ele geçirişine kadar yürüttü. 1920-1924 yılları arasında Meclis Başkanı olarak görev yaptı. Benito Mussolini başbakan olunca siyasetten çekildi. 1955 yılında Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesine üye seçildi ve bu mahkemenin 1956 yılında başkanı oldu. 26 Mart 1957 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan istifa etti. 1 Ekim 1959 tarihinde 82 yaşında iken öldü.
 1960 Kıbrıs, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı.
 1960 Nijerya bağımsızlığını ilan etti.
 1963 Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bella, ülkede Fransızlara ait tüm toprakların kamulaştırılması emrini verdi.
 1966 Danıştay Dava Daireleri Kurulu, hükümetin petrol hattı işçilerinin grevinin ertelenmesi için aldığı kararla ilgili olarak, “Dava sonuna kadar yürütmenin durdurulmasına” karar verdi.
 1959 Barbadoslu kadın avukat ve siyasetçi Mia Mottley doğdu. (Doğumu: 1 Ekim 1965) Londra Ekonomi Okulu,  Queen’s College, United Nations International School’da okudu. 24 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde Mottley’in genel başkanlığını üstlendiği Barbados İşçi Partisi parlamentoda mümkün olan 30 sandalyenin tamamını elde ederek meclisteki tek siyasi parti oldu. Mottley seçim sonrasında başbakanlık görevini Freundel Stuart’tan devralarak ada ülkesinin ilk kadın başbakanı olarak makama çıktı. Barbados’ta 25 Mayıs 2018 tarihinden bu yana başbakanlık makamında bulunmaktadır.
 1970 İsrail yolcu uçağını kaçırmaya teşebbüsten İngiltere’de tutuklu bulunan Filistinli gerilla Leyla Halid serbest bırakıldı.
1976  TÖB-DER Genel Merkezi, DGM’lere karşı Ankara/Tandoğan’da kitle örgütleriyle birlikte yapılan son mitingde “siyasi nitelik bulunduğu” gerekçesiyle Ankara Valiliği’nce kapatıldı. Türkiye genelindeki İl şubelerinin mühürlenmesine başlandı.
1976 CHP’li Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay “temizlik işçilerinin direnişiyle ilgili hiçbir önlem almadığı” gerekçesiyle Milliyetçi Cephe hükümetinin İçişleri Bakanı MSP’li Oğuzhan Asiltürk tarafından görevden el çektirildi. Dalokay, Danıştay’a başvurdu.
1978 Tuvalu, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan etti.
1979 Niğde Cezaevi’nde 300 tutuklu açlık grevine başladı.
1980 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı açıklama yaptı: “Direniş eylemlerine giren öğrencilerin okullarıyla ilişikleri kesilecek ve sıkıyönetim bölgesi dışına çıkarılacaktır. Suçlu görülen öğretici ve yöneticiler ise İstanbul dışına atanacak veya işlerine son verilecektir.”
1982 Kenan Evren, 12 Eylül Darbe Anayasasını  tanıtmak” için Burdur’da konuştu: “Anayasa için Hayır diyen menfi düşünceliler ile mücadele edeceğiz….. Birtakım menfi düşünceli kişiler bayram tebriklerinin arkasına “Anayasa’ya hayır deyin” yazıyorlarmış.”
1985 Avrupa Konseyi 108 No’lu Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireyleri Korunması Sözleşmesi, 1970’li yıllardan itibaren başlayan kişisel verilerin korunması alanındaki çalışmalar neticesinde 28 Ocak 1981 tarihinde Strazburg’da imzaya açılarak kabul edilmiş ve 1 Ekim 1985 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
 1992 Alman Yeşil politikacı ve ekofeminist aktivist Petra Karin Kelly hayatını kaybetti. (Doğumu: 29 Kasım 1947) Avrupa Komisyonu’nda çalışırken Almanya ve diğer ülkelerde çok sayıda barış ve çevre kampanyasına katıldı. Avrupa Komisyonu’nda iki yıl çalıştıktan sonra, Ekonomik ve Sosyal Komite de kadın haklarını savunduğu bir idari göreve geçti. Hem Almanya’da hem de dünya çapında öne çıkan ilk Yeşil Parti  olan Alman Yeşiller Partisi’nin kurucu üyesidir. 1982’de ‘ekolojik kaygıları silahsızlanma, sosyal adalet ve insan haklarıyla birleştiren yeni bir vizyonu oluşturduğu ve uyguladığı’ için Doğru Geçim Ödülü’ne layık görüldü.
 1992 Kadınların da harp okullarına alınmasına ilişkin yasa tasarısı TBMM’de kabul edildi.
1996 Diyarbakır Cezaevi’nde 10 mahkumun dövülerek öldürülmesine dair tutuklu yakınları, partiler ve örgütler suç duyurusunda bulundu.
1999 Kendisine işkence yapan polisleri teşhis edeceği duruşma öncesinde gözaltına alınıp işkencede hayatını kaybeden Süleyman Yeter’in sağken şikayetçi olduğu 8 polisin yargılandığı davanın duruşması yapıldı.
2002 -ABD’de Milli Güvenlik Giriş-Çıkış Kayıt Sistemi yürürlüğe girdi.
2004
İspanya‘da eşcinsel evlilik hakkındaki yasa tasarısı İspanya Kab tarafından kabul edildi. Tasarı, 2005 yılında yasallaştı.  3 Temmuz 2005’te eşcinsel evlilik İspanya’da resmîleşti. Kanunun uygulandığı ilk yıl boyunca yaklaşık 4500 eşcinsel çift evlendi.
2024 Marmara Kapalı Cezaevi, bir mahkuma gönderilen “Mekap” marka spor ayakkabıya izin vermedi. Ayakkabıya cezaevi idaresi tarafından el konuldu. Ayakkabının “Ceza ve İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmelik” maddelerine uymadığı kaydedildi. Silivri İnfaz Hakimliği’ne yapılan itiraz üzerine hakimlik başvuruyu reddetti ve ayakkabının verilmemesine hükmetti.  Kararda, “söz konusu markanın PKK ile özdeşleştiği bilinmektedir” denildi.
2024 İYİ Parti, yabancılara döviz ve gayrimenkul karşılığı vatandaşlık verilebilmesinin önünü açan Cumhurbaşkanlığı kararının iptali için Danıştay’a dava açtı. Yapılan basın açıklamasında, “Cumhurbaşkanı tarafından istisnai yollarla dağıtılmış vatandaşlıkların tamamının anayasaya aykırı olduğu” belirtilerek, “..kanunlara aykırı olarak Suriyeli sığınmacılara dağıtılmış 238 bin vatandaşlığın tamamının iptali için de hukuki süreç başlatmış bulunuyoruz” denildi.
2024 Tunus’ta 6 Ekim’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışacak üç adaydan biri olan Ayachi Zammel, belgede tahrifat gerekçesiyle 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı.  Zammel dahaönce tutuklanmıştı.
2024 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu avukat, gazeteci, haber ve televizyon sunucusu Güneri Cıvaoğlu yaşamını yitirdi.
2024 Adil yargılanma hakkı” temasıyla 22- 28 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan  14. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülünün oyuncu Füsun Demirel’e, Sinemaya Katkı Ödülünün görüntü yönetmeni Çetin Tunca’ya, Akademik Onur Ödülünün de Prof. Dr. Sami Selçuk’a verileceği açıklandı.
2024 İstanbul Barosu Başkanı Filiz Saraç’ın Çağlayan Adliyesi’ne girişi sırasında çantası özel güvenlikler tarafından aranmak istedi. Bunun üzerine adliyede arbede yaşandı.
2024 Antalya’da 1 kişinin öldüğü teleferik kazasının Antalya 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen üçüncü duruşmasında, tutuklu 5 sanığın tutukluluğunun devamına karar verildi. Tutuksuz yargılanan Kepez Belediye Başkanı Mesut Kocagöz’ün, kamu görevleri nedeniyle davalara katılma zorunluluğunun kaldırılması talebi kabul edildi. Kocagöz soruşturma aşamasında tutuklanmış, ilk duruşmada adli kontrol ile tahiye edilmişti..
2024 Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Bartın’da çöp döküm sahasına giden yola atık bıraktığı belirlenen İl Özel İdaresi ve 4 belediyeye toplam 6 milyon 495 bin 270 TL idari ceza uyguladı.
2024 Yargıtay’ın  “propaganda suçunun unsurları oluşmadığı” gerekçesiyle bozma kararı vermesi sonucunda İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada  Eski (HDP) Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ hakkında beraat kararı verildi.

 

1 Ekim – Hukuk Takvimi

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

0
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary),  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edilmiş, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.

Birleşmiş Milletler Antlaşması kapsamında dünya halklarının, diğer hususların yanı sıra, hiçbir ayrımcılık olmaksızın insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı teşvik etme ve destekleme konusunda uluslararası işbirliği sağlamak üzere adaletin idame ettirilebileceği koşulları oluşturma yönünde kararlılıklarını beyan etmiş olduğu,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin özellikle hukuk önünde eşitlik, masumiyet karinesi ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve halka açık olarak yargılanma hakkı ilkelerini ortaya koyduğu,

Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin bu hakların kullanımını garanti ettiği ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin ayrıca haksız gecikme olmaksızın yargılanma hakkını da garanti ettiği,

Bu ilkelerin ardında yatan vizyon ile fiilî durum arasında genel anlamda hâlâ bir boşluk olduğu,

Her ülkede adaletin organizasyonunun ve idaresinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bunları tamamıyla gerçekliğe dönüştürmek yönünde çaba sarf edilmesi gerektiği,

Yargı görevinin icrasına ilişkin kuralların, hâkimlerin bu ilkelere uygun hareket etmesini sağlamayı amaçlaması gerektiği,

Hâkimlerin; vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, görevleri ve mülkiyeti üzerinde nihai karar vermekle sorumlu olduğu,

Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Altıncı Kongresinin 16 sayılı kararı ile Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesini, hâkimlerin bağımsızlığına ve hâkim ve savcıların seçimi, mesleki eğitimi ve statüsüne ilişkin rehber ilkelerin oluşturulmasını öncelikleri arasına koymaya davet ettiği, Bu nedenle öncelikle adalet sistemi bakımından hâkimlerin rolüne ve göreve seçilmelerinin, eğitimlerinin ve davranışlarının önemine dikkat edilmesinin uygun olduğu dikkate alınarak,

Yargının bağımsızlığını temin ve teşvik etme görevlerinde Üye Devletleri desteklemek üzere oluşturulmuş olan aşağıdaki temel ilkeler, ulusal mevzuatları ve uygulamaları kapsamında Hükümetlerce dikkate alınmalı ve riayet edilmeli ve hâkimlerin, avukatların, yürütme ve yasama mensuplarının ve halkın genelinin dikkatine sunulmalıdır. Bu ilkeler, esasen meslekten olan hâkimler düşünülerek oluşturulmuştur; ancak ilgili durumlarda meslekten olmayan hâkimler için de eşit düzeyde geçerlidir.

Yargı Bağımsızlığı

1. Yargı bağımsızlığı devlet tarafından güvence altına alınır ve anayasada veya iç hukukta yargı bağımsızlığına yer verilir. Yargı bağımsızlığına saygı göstermek ve gözetmek bütün hükümet kurumlarının ve diğer kurumların görevidir.

2. Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir.

3. Yargı organı yargısal niteliğe sahip her konuda yargılama yetkisine ve karar vermesi istenen bir sorunun kendisinin hukuken tanımlanan yetkisine girip girmediği hakkında münhasıran karar verme yetkisine sahiptir.

4. Yargılama sürecine usulsüz ve yetkisiz müdahale yapılamaz ve yargısal kararlar değişikliğe tabi tutulamaz. Yargısal organların verdikleri cezaların hukuka uygun olarak yargısal denetime tabi tutulması veya yargı organlarının verdikleri cezaların yetkili makamlar tarafından azaltılması veya başka bir ceza ile değiştirilmesi bu prensibi ihlal etmez.

5. Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir. Olağan mahkemelere veya yargı yerlerine ait olan yetkilerin ellerinden alınması amacıyla, yerleşmiş yasal usulleri gereği gibi uygulamayan yargı yerleri kurulamaz.

6. Yargı bağımsızlığı prensibi, yargılama organının davaları adil bir biçimde görmesini ve tarafların haklarına saygı gösterilmesini gerektirir ve yargılama organına bu imkanı verir.

7. Yargı organlarının görevlerini gereği gibi yapmalarını mümkün kılmak için yeterli kaynakları ayırmak, her üye devletin görevidir.

Hakimlerin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü

8. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, diğer vatandaşlara olduğu gibi yargı organı mensuplarına da ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma hakkı tanınır; ancak hâkimler bu haklarını kullanırlarken, her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler.

9. Hâkimler, kendi menfaatlerini savunmak, mesleki eğitimlerini geliştirmek ve yargı bağımsızlığını korumak için hâkimlerden oluşan örgütler kurabilir, bu örgütlere ve diğer kuruluşlara üye olabilirler.

Hâkimlerin Nitelikleri, Göreve Seçilmeleri ve Eğitimleri

10. Hâkimler, gerekli hukuk eğitimini ve niteliklerini almış, dürüst ve ehliyetli kişiler arasından seçilir. Yargısal göreve seçim yöntemleri düzenlenirken, uygunsuz saiklerle atama yapılmasına karşı koruyucu tedbirler getirilir. Hâkimlerin seçiminde ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum ve statü gibi nedenlerle bir kimseye karşı ayrımcılık yapılamaz. Yargısal görev için adayların o ülkenin vatandaşı olma şartı aranması, ayrımcılık yapılması şeklinde anlaşılamaz.

Hizmet Şartları ve Hâkimlik Teminatı

11. Hâkimlerin görev süresi, bağımsızlığı, güvenliği, ücretleri, hizmet şartları, emekli aylıkları ve emeklilik yaşı yasada yeterli şekilde güvence altına alınır.

12. Hâkimler ister atanmış ister seçilmiş olsunlar, zorunlu emeklilik yaşına kadar veya süreli bir görevleri varsa sürelerinin dolmasına kadar görev yapmaları güvence altına alınır.

13. Meslekte yükselmenin bulunduğu sistemlerde hâkimlerin yükselmeleri, başta yeterlilik, dürüstlük ve deneyim olmak üzere nesnel faktörlere dayanır.

14. Hâkimlerin üyesi bulundukları mahkeme içinde davaların dağıtımı, yargı idaresinin bir iç işidir.

 Mesleki Gizlilik ve Dokunulmazlık

15. Hâkimler, aleni yargılama süreçleri hariç olmak üzere görevleri sırasında edindikleri gizli bilgiler konusunda ve yaptıkları müzakere ve değerlendirmeler konusunda mesleki gizlilik kuralıyla bağlıdırlar ve bu tür konular hakkında tanıklık yapmaya zorlanamazlar.

16. Disiplin prosedürleri, temyiz hakları ve devletten tazminat isteme hakları saklı kalmak kaydıyla, ulusal hukuka uygun olarak, hâkimler yargısal yetkilerini kullanmalarında uygunsuz davranış veya ihmal gerekçesiyle maddi tazminat istenen hukuk davalarına karşı kişisel dokunulmazlığa sahiptir.

Disiplin, Uzaklaştırma ve Görevden Alma

17. Mesleki sıfatları nedeniyle bir hâkim hakkında yapılan bir suç isnadı veya bir şikâyet, uygun bir usule göre hızla ve adil bir biçimde takip edilir. Hâkimler adil olarak yargılanma hakkına sahiptir. Hâkim tarafından aksi talep edilmedikçe, incelemenin ilk aşaması gizli tutulur.

18. Hâkimler sadece görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.

19. Bütün disiplin, uzaklaştırma ve göreve son verme işlemleri, yargısal faaliyetin yerleşik standartlarına göre karara bağlanır.

20. Disiplin, uzaklaştırma ve göreve son verme kararları bağımsız bir denetime tabidir. Bu ilke en yüksek mahkemenin veya yasama organının itham ve benzeri yargılama süreçlerinde aldığı kararlar için geçerli değildir.

Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü

0
Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü

Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü, Öğretim Görevlisi Dr. Halil CESUR tarafından kaleme alınmıştır. Eser, Pinhan Yayıncılık tarafından 2024 yılı kasım ayında okuyucu ile buluşmuştur.

Yazar Halil Cesur Hakkında 

Lisans eğitimini 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini University of Nottingham’dan aldıktan sonra doktora çalışmalarını University of Warwick’te sürdürdü. Aynı üniversitede asistan araştırmacı olarak görev yaptı. Ardından, SOAS University of London’da öğretim görevlisi olarak çalıştı. Akademik faaliyetlerinde interdisipliner bir yaklaşım benimseyen yazar ceza hukuku felsefesi alanında uzmanlaştı. Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku alanında öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Kitabın Tanıtım Bülteni 

Ödetmecilik faillerin işledikleri suçlar karşılığında cezalandırılmasını adaletin gereği sayan bir yaklaşım ortaya koymasıyla bilinir. Acıya karşı acı prensibi geçerlidir bu kuramda. Ne faillerin ıslahı başat önemdedir ne de suçun önlenmesi. Mağdurların uğradığı zararların telafisi ya da onların faillerle uzlaşması da hep tali meselelerdir. Haliyle, böyle bir anlatıda, ödetmeciliğin onarımla bir araya gelmesi de olanaklı bulunmaz çoğu zaman.

Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü, tavizsiz bir adalet talebine yaslanan ödetmeciliğin onarımla birlikte ele alınabileceğini söyleyerek sağduyuyla bağdaşmaz görünen bir önermeyle çıkıyor yola. Ancak, “ödetmeci ceza onarıcıdır” savını ileri sürerken ödetmeciliğe arka çıkmayı değil, onu kritik etmeyi amaçlıyor. Hukukun ödetmeciliğinin karşısına, bir başkasını, acıya karşı acı prensibini benimsemeyen, yasayı ve adaleti değil, ilişkileri onaran bir ödetmeciliği koyuyor. İki ödetmecilik türünü birbirine karşıt konumlandırdıktan sonra da ceza yaptırımının mağdurla, faille ve devletle ilişkisine odaklanan özgün bir soruyla okuru çağdaş tartışmalara dahil ediyor: Ceza yaptırımı mağduru, faili ve devleti nasıl onarır?

Ceza adaletinin yaygın kabullerine meydan okuyarak bu sorunun peşine düşen bu kitap, hem ceza felsefesine ilgi duyanları hem de alanın baş aktörlerini muhatap alarak eleştirel hukuk okulunun entelektüel köklerinden beslenen güçlü bir düşünsel zemin sunuyor.

Yazarın Eser Hakkındaki Takdimi

Bir suçluyu neden cezalandırırız? En temel ve ilkel sezgilerimiz çarçabuk intikama işaret etse de hukukun rasyonel yüzü haksızlığa cebri bir tepki vermenin adaletle ilişkili olduğunu söyleyerek avutur bizi. Çünkü hukuk işledikleri suçlar karşısında faillerin devlet yaptırımına tabi tutulmalarını adaletin gereği sayar. Onların topluma borçlandıklarını ve bu borcun ceza yaptırımı ile ödetilmesi gerektiğini dışa vurarak uyuşmazlığa müdahil olur: ödetmecilik.

Ödetmecilikte haksız çekilmiş bir acının diğer bir acı tarafından takip edilmesi şarttır. Fenalığa karşı fenalık ile mukabele etmek, adaleti geriye doğru işletmek gerekir. Zira geçmişte yaşanan haksızlık ancak hak edilmiş fenalık içeren bir ceza yaptırımıyla düzeltilir. Kısaca, hak eden hak ettiğini bulur; adalet yeniden kaim olur.

Ne var ki, faillerin hukukun şiddetine maruz kalmasıyla hikayenin sona ermediğini ödetme fikrine yakın herkes bilir. Ve bu kişiler sıklıkla faillerin pişmanlık duyarak hatalarını telafi etmeye çalışmasının daha üstün bir ahlaki ilkeye hizmet ettiğini kabul eder. Burada adaletle cezalandırmayı birbirine sıkı sıkıya bağlayan yasacı tavrın aksine haksızlığın faillerin iç dünyasında yarattığı etkiye yoğunlaşılır. Hukukun yarattığı acının değil, faillerin bozulan ahlaki bütünlüklerinin onlarda uyandırdığı acının makbul olduğunu düşünülür. Hatta gerçek ödetmeci tepkinin dışarıdan, hukuk aparatından değil; içerinden yani faillerin iç dünyalarında ahlaki gerilim oluşturacak psişik bir uyanıştan gelmesi gerektiğinden bahsedilir. Sözün özü, günün sonunda, “kendim ettim, kendim buldum” diyen Neşet Ertaş’ın ya da “ben belki de ondan çok kendime kıydım” diyen Raskolnikov’un içsel (etik) acısı hukukun acısına yeğ tutulur. Ama hukukun, yasanın dünyasından da hemen terk-i diyar edilmez.

Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü

Bir taraftan, normun ihlaline bağlanan hukuki sonucun yani cezalandırmanın adaleti tesis ettiğine inanılırken; diğer taraftan, pişmanlığı suçuna denk olanları cezalandırmanın beyhude olduğuna dair bir kuşkuya düşülür. Devlet yaptırımının failleri aşağılayan değil, onlara hürmet eden bir tepki olduğu, zira cezalandırmanın faillerin iradi seçimlerinin bir sonucu olduğu düşüncesine sadakat gösterilir. Fakat, aynı zamanda, bir insana bile isteye acı çektirmenin barbarlık olduğuna yönelik kısık sesli ahlaki düstur da elden bırakılmak istenmez. Çağdaş insan bu ikircikli ruh haliyle kendisini hep çıkmazda bulur.

Örneğin, bahsi geçen ahlaken mütekamil varlık, hem cezaevlerinin kelimenin gerçek anlamıyla “ceza evleri” olması gerektiğini düşünür hem de mahkumların tabi oldukları infaz rejimlerinin yeterince ıslah edici olmadığından yakınır. Ama birilerine kasten acı çektirmenin adil olduğuna yönelik inancı ile onların çektikleri acıyla olgunlaşmalarına dair isteğinin çelişip çelişmediğini sorgulamaz. Sorgulasa da bu isteğinin ne kadar gerçekçi olduğunu hesaba katmaz. Hem devleti adaleti taşıyabilecek yegane siyasi unsur olarak görür hem de devletin dikey egemenliğinin yani şiddetinin yerine ilişkiselliği ve uzlaşmacı ruhu öne çeker. Yasacı adaleti soğuk, mesafeli ve sıklıkla nobran bulur ama ondan kolay kolay vazgeçip benim sevgi etiği olarak adlandırdığım alana da adımını atmaya yanaşmaz.

Üstelik, çağdaş insan kendini cezaevlerinde bulan birçok kişinin eylemlerinin onların rasyonel seçimlerinin değil, yapısal adaletsizliklerin bir ürünü olduğuna yönelik bir düşünceye de sahipse iş iyice içinde çıkılmaz bir hal alır. Zira kendini tekzip eder gibi sürekli suç üreten bir toplumda sadece bireyi sorumlu tutan ceza adaletinin mümkün olmadığı sonucuna varır gönülsüzce. Oysa, hukukun suça yanıtını hepten ıskartaya çıkarmadan etik hassasiyetin mümkün olması gerekir. Eş deyişle, ceza yaptırımının hem yasayı ayakta tutacak hem de özneler arası ilişkileri onaracak bir niteliğe, fonksiyona sahip olması gerekir.

Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü’nde ceza yaptırımının bahsi geçen çifte fonksiyona sahip olup olmadığına ilişkin soruşturmayı yürütmek için okuru Hegel’den başlayarak bir dizi kuramcının içkin eleştirisine davet ediyorum. Yasacı adalet ile sevgi etiği arasındaki gerilimli alanda sevgi etiğine daha yakın olacak şekilde kalmanın tercihe şayan olduğunu dile getiriyorum. Tüm kitap boyunca Hegel ve onun çağdaş varisleriyle uğraşıyorum. Bana eşlik edip uğraşmak, yorulmak istemeyenler ve fakat kitabın özünü yakalamak isteyenler için ise Cibran’ın şu veciz satırlarını buraya bırakıyorum:

Ve siz sözde hakkaniyetli yargıçlar,

Hangi cezayı verirsiniz bedeniyle öldürmüş ancak ruhu öldürülmüş biri için?

Nasıl yargılarsınız fiilen düzenbaz, gaddar olup da içten içe kırgın ve öfkeli olanı?

Nasıl cezalandırırsınız pişmanlığı suçunu çoktan aşmış olanı?

Şu sizin yerine getirmeye bayıldığınız adaletin ta kendisi değil midir oysa pişmanlık?

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

0

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Étienne de La Boétie‘nin tahminen 1550’de yazdığı ve 1579’da gizlice basılan eseridir.  Kitap, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmektedir.

“Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” (Discours de la servitude volontaire), siyasi felsefesi alanında bir başyapıttır. Eser, bireylerin kendi özgürlüklerini gönüllü olarak neden terk ettikleri ve baskıcı yönetimlere boyun eğdikleri sorusunu irdelemektedir.

Kitap, bireysel özgürlük ve direnişin önemine dair güçlü bir mesaj vermiş ve tarihin farklı dönemlerinde diktatörlükler ve otoriteryanizme karşı direniş hareketleri için ilham kaynağı olmuştur. La Boétie, bu metinde bireyin bilinçlenmesini ve toplumsal bir uyanışı savunmaktadır.

İktidarın tahakkümüne biat eden insanlar üzerinden devletin, dolayısıyla da itaat ve iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bu kitap, La Boétie henüz 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken yazılmıştır. Gönüllü Kulluk, tiranlara karşı özgürlüğü yücelten bir deneme biçiminde yazılmış; güzel bir ideale sahip, ancak tarihsel koşulların bunun gerçekleşmesine olanak vermeyeceğini sezen genç bir aydının çaresiz tutumunu yansıtmaktadır. 

On altıncı yüzyılda yazılan, devlet egemenliği ve iktidarın meşruluğunu irdeleyen bu eser, on dokuzuncu yüzyıl toplumsal hareketlerine yön vermekle kalmayıp Tolstoy gibi dönemin anarşist düşünürlerini de etkilemiştir.

La Boétie’nin kısa hayatına sığan bu kısa metinde, iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.

La Boétie, insanların baskıcı yönetimlere karşı çıkmamasını, bir çeşit psikolojik ve sosyal alışkanlık olarak görmektedir. Ona göre, bireyler, baskıcı rejimlere karşı gelmek yerine, onları kabullenmeyi tercih ederler, çünkü zamanla baskı altında yaşamaya alışırlar ve bu durumu normalleştirirler. Yazar bu olguya “gönüllü kulluk” adını verir.

Kitap, zamanının çok ötesinde bir eserdir. Özellikle totaliter rejimlere karşı direnişin felsefi temellerini anlamak için önemli bir kaynaktır. “Gönüllü Kulluk” kavramı, günümüzde de modern siyasi analizlerde sıklıkla tartışılmaktadır .

 Étienne de La Boétie

La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesinin küçük bir kenti olan Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı. 1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı,

Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi. Dönemin siyasi hareketlerine dair Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını ölümünden bir yıl önce 1562’de yazmıştır. Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir. La Boétie, daha 33 yaşma basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüştür. Bir Rönesans insanı olan La Boétie’nin kısa yaşamı boyunca Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570’te Montaigne tarafından yayımlanmıştır. En önemli eseri olan Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur.

KİTAPTAN SEÇKİLER 

“İlk köleleri köle yapan kaba güçse , onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün , özgürlüğü öylesine unutuyor ki , artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki , bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır.”
“İnsanın ne kadar efendisi olursa insan o kadar kez daha fazla mutsuz olur.”
“… bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine, onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.”
“Atina sitesinin otuz tirana4 kul olduğu gibi, eğer bir ulus savaş gücüyle tek bir kişiye kulluk etmeye zorlanmışsa, uşaklık etmesine şaşırmamalı, fakat bu durumu yaratan kazaya yakınılmalıdır; ya da, daha doğrusu ne şaşırmalı ne de yakımlmalı, fakat kötülüğe sabırla dayanılmak ve gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılmalıdır.”
“… her şeyin tek bir kişiye ait olduğu bu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”
“Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine,
onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı. “
“…her erdemsizliğin daha ileriye gidemeyeceği doğal bir sınır vardır.”
” …her ülkede, her gün bütün insanların katkılarıyla gerçekleşen tek bir insanın yüz bin kenti yozlaştırıp onları özgürlüklerinden yoksunlaştırması olgusunu görmeyip de, yalnızca işiten kişi, buna nasıl inanabilir ki?”
” Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terk edip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun, onu arzulamıştır. Eğer özgürlüğüne yeniden kavuşmak insana pahalıya mal olacaksa, onu bu işe kalkışması için sıkıştırmam; insan için yeniden doğal hukuka geçmek ya da başka bir deyişle hayvandan yeniden insana dönüşmek kadar değerli bir şey olamaz.”
“…tiranlar yağmaladıkça daha çok şey üzerinde hak iddia edip daha çok isterler; yakıp yıktıkça da, onlara daha çok şey verilir ve daha çok hizmet edilir; böylece tiranlar her şeyi yok edip yıkmak için güçlenirler ve gittikçe daha güçlü ve daha zinde olurlar. Eğer onlara hiçbir şey verilmezse, onlara hiçbir şekilde boyun eğilmezse, savaşıp vuruşmaya gerek olmadan tiranlar çıplak ve zayıf kalır; artık onlar hiçbir şey değildir; ya da tıpkı su ve besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidir.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır; bu durumdan sonra hâlâ yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler.”
“Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz.”
“Doğa, bizi kapalı bir kampa koyarcasına bu dünyaya koymasına karşın, en güçlüleri ve en akıllıları, bir ormandaki silahlı haydutlar gibi en zayıfları ezsinler diye bu yeryüzüne yollamamıştır.”
” …özgürlüğün doğal olup olmadığını tartışmak boşunadır. Çünkü hiç kimse zarar verilmeden köle durumunda tutulamaz ve dünyada hiçbir şey haksızlık kadar doğaya aykırı değildir.”
“Eğer insanlar fazla sağır olmasaydılar, hayvanların onlara “yaşasın özgürlük” diye haykırdıklarını duyarlardı.”
“Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır
Kuşlar ise kafes içinde yakınır”
“Üç çeşit tiran vardır…. Seçimle gelmiş olanlar uyruklara sanki onlar uysallaştırılacak boğalarmış gibi davranırlar; fatihler uyruklarına karşı tıpkı avlarının üzerindeki gibi haklara sahip olduklarını düşünürler; mirasçılar ise uyrukları doğal köleleriymişçesine
kullanırlar.”
“…tüm insanlar, kendilerinde insani bir şey kaldığı sürece kulluklaşmalarını, iki durumdan biri olduğu zaman yani zorlandıkları ya da aldatıldıkları için kabul ederler… İnsanlar çoğu kez aldatılma ile özgürlüklerini kaybederler; bu durumda başkaları tarafından kandırılmaktan çok kendi kendilerini aldatırlar.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor… İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve bulduklarından başka hakları ve malları olabileceğini düşünmemelerinden de öte, doğumlarındaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler.”
“Eğer hayvanların kendi aralarında bir sıra ve üstünlük basamaklan olsaydı, (kanımca) özgürlüğü soyluluk olarak kabul ederlerdi.”
“… eğer bugün, ne bağımlılığa alışkın ne de özgürlüğe tutkun yepyeni insanlar doğsa, bu insanlar bağımlılığın ve özgürlüğün ne olduğunu bilmedikleri gibi adlarını da hiç duymamış olsalardı veya uyruk olma ya da özgür yaşama seçeneği ile karşı karşıya kalsalardı, hangisini kabul ederlerdi? Bir insana hizmet etmeyi değil, yalnızca akla boyun eğmeyi sevecekleri üzerinde kuşkuya düşmemek gerek.”
“… özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur.”
“…her ülkede, her çevrede bağımlılık kötü, özgür olmak ise iyidir… Hiçbir zaman bilmediğimiz bir şeyden dolayı sızlanıp yakınmayız; üzüntü, pişmanlık, ancak hazdan sonra ve her zaman geçmiş sevincin anısının ardından gelir. İnsanın doğal özelliği özgür olmak ve özgür olmayı istemektir; fakat doğası öyle bir biçimde yapılmıştır ki, doğal olarak insanın doğal özelliği, eğitimin kendisine verdiği biçimi alır.”
“…eski tarihi ve geçmiş olayları inceleyip onlar üzerinde konuşmak isteyen her kişi, ülkelerinin kötü ellerde, kötü yönetildiğini görüp iyi niyetle onu kurtarmaya girişen insanların başarıya ulaşamadıkları ve özgürlüğün ortaya çıkmak için kendiliğinden onlara yardım etmediği durumlarla ya çok az karşılaşır ya da böyle durumlara hiç rastlamaz. “
“Bu kişiler, başlarına gelen kötülüklerden dolayı acınacak insanlar değillerdir; çünkü hükümdarlığı kaldırmayı değil de harap etmeyi istiyorlardı ve tiranı kovup tiranlığı sürdürmeyi amaçlıyorlardı.”
“Özgür insanlar arasındaki her kişi, hem kendisi hem de toplumun iyiliği için en iyisini yapmayı arzular; orada, herkes ya yenilginin kötülüğünden ya da yenginin iyiliğinden payına düşeni almayı bekler. Oysa, köleleşmiş insanlar, bu savaşçı cesaretlerinden başka, her şeydeki canlılıklarını da yitirirler. Alçak ve yumuşak olan yürekleri, büyük şeyleri yapabilmekten yoksundur. Bu durumu çok iyi bilen tiranlar, insanların bu alışkanlığa kapıldıklarını görüp, onları daha çok gevşetip yumuşatmak için yardım bile ederler.”
“Tiyatrolar, oyunlar, gösteriler, acayip hayvanlar, ödüller, kumar masaları ve diğer uyuşturucular eski halklar için kulluklaşmanın yemi, özgürlüğü yitirmenin bedeli, tiranlığın araçlarıdır. Eski tiranlar bu çareyi, bu uygulamayı, bu yemleri uyrukları boyunduruk altında uyutmak için kullanırlardı.”
“Tiranlar, çeyrek litre buğday, yarım litre şarap ve gümüş bir para bağışlardı; işte o zaman “Yaşasın kral” diye bağırıldığım duymak açınılacak bir şeydi. Kalın kafalı kişiler, kaybettiklerinin bir bölümünü geri almaktan başka bir şey yapmadıklarını ve bunlara kavuşurken, tiranın daha önce onlardan bunları almasaydı hiç bir şey veremeyeceğini düşünemiyorlardı.”
“Geçmiş devirlerdeki tiranların tiranlıklarım kurmak için ne gibi şeylerden yararlandıkları üzerinde konuşulduğunu işitmek ve bu aşağı halk tabakasının bulunduğu duruma layık olduğunu ve kendisine kurulan ağın içine düştüğünü anlayan tiranların küçük, basit araçları ne derece fazla kullandıklarını görmek, ne denli acınacak bir şeydir. Tiranlar, bu halkı her zaman öylesine kolay bir biçimde kandırdıkları için, onu hiç ciddiye almayıp umursamadıkları zaman daha fazla kul-köle kılmışlardır.”
“…halk, her zaman yalanları kendisi yaratmış, sonra da bunlara inanmıştır.”
“Tiranlar bile, insanların kendilerine kötülük yapan birisine katlanabilmelerini çok şaşırtıcı bulurlardı: Dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta, mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için birkaç tanrısallık örneğinden faydalanırlardı.”
“Benim görüşüme göre, muhafızların kargılarının, gece bekçilerinin konumlarının tiranı koruduklarım düşünen kişi tümüyle yamlmaktadır. Tiranlar, kanımca, bunları güvendiklerinden dolayı değil de daha çok usul gereğince ve bir korkuluk gibi kullanırlar.”
“Tiranı koruyanlar süvari bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi şeflerini toplum için kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar…Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır….ganimetten pay alabilmek ve büyük tiranın altında kendilerini küçük tiranlar yapabilmek için çevresinde toplanıp onu desteklemeye başlarlar.”
” … tiran uyruklarını birbirlerine kırdırarak kulluklaştırır [köleleştirir] ve öyle kişiler tarafından korunur ki, eğer bu kişiler biraz değerli olsalar tiranın bunlardan kendisini koruması gerekecektir… tiran odunu yarmak için yine odundan çıkardığı yongayı kullanmaktadır…”
“Çünkü gerçekten tirana yaklaşmak, özgürlükten biraz daha uzaklaşmak ve (söz gelişi) kulluğa dört elle sarılmaktan başka bir şey olabilir mi? Bu kişiler yükselme özentilerinin ufak bir parçasını terk etsinler, para tutkusundan arındırsınlar biraz kendilerini, sonra içlerine bakıp tanısınlar kendilerini ve işte o zaman ellerinden geldiğinde ayaklarının altına aldıkları ve kürek mahkûmları ya da kölelerden daha beter kıldıkları köylüleri göreceklerdir; böylesine kötü davranılan bu kişilerin kendileriyle karşılaştırıldığında daha talihli ve biraz daha özgür olduklarını göreceklerdir.”
“Köylü ve esnaf, ne kadar kulluklaştırılmış olursa olsun yalnızca kendilerine söyleneni yerine getirmekle yükümlüdür. Fakat tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin alçaklaştıklarım ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, onu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklardır. Tiranın söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak tetikte bulunacaklardır. Bu mutlu bir biçimde yaşamak mıdır? Buna yaşamak denebilir mi?”
“Bunları iyi doğmuş bir insana değil, fakat yalnızca sağduyuya sahip bir kişiye ya da hiç olmazsa bir insan çehresi olan kişiye söylüyorum. Kendine ait hiçbir şeye sahip olmayarak ve rahatını, özgürlüğünü, bedenini ve yaşamını başkasının ellerine vererek yaşamaktan daha sefil bir durum olabilir mi? Bu kişiler zengin olmak için hizmet [kulluk] etmek isterler. Fakat kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar; çünkü kendilerinin bile kendilerine ait olduğunu söyleyemeyecek durumdadırlar. Tiranın hükmü altında hepsi de kendilerine özgü bir şey elde edebileceklerini sanıp zenginlikleri elde edeceklermiş gibi davranırlar ve herkesin her şeyini almaya yarayan ve kimsenin “bu benimdir” diyebilecek kadar bile hiçbir şey bırakmayan bu gücü, ona kendilerinin verdiğini unuturlar.”
“Bu gözdeler, tiranların çevresinde çok zenginlik kazanmış kişiler bulunduğu gibi, bir süre para ve mal biriktirip daha sonra hem bunları hem de yaşamlarını kaybeden kişilerin de olduğunu pek hatırlayamıyorlar. Zenginlik kazanmış kişilerden ne kadar azının bunu korudukları düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmiyor.”
“Hiç kuşkusuz, kötü krallıkların yakınlarında hiç olmazsa bir kez bulunmuş çok sayıdaki insanın içinde, başkalarına karşı tiranın gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp bu gaddarlığa kendilerinin de maruz kalmadığı çok az kimse vardır, hatta hemen hemen hiç kimse yoktur.”
“Hiç kuşkusuz, tiran hiçbir zaman ne sevilir ne de sever. Kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı saygı ile kurulur; yapılan bir iyilikle değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan, onun doğruluğunu kavrayıp güvenine sahip olması ve onun iyi doğal yapısını, dürüstlüğünü ve tutarlılığını bilmesidir. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur, yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değil suç ortaklarıdırlar.”
“Öyleyse açıkça görünen bu kadar örneğe ve bu denli büyük tehlikeye karşı hiç kimsenin başkalarının başına geleni fark edip bilge olmak istememesi acınacak bir şey değil midir?”
“Nasıl oluyor da, böylesine büyük bir tehlikesi ve böylesine az bir güvencesi olan bu belâlı yeri elde etmek ve bu çok zararlı efendiye büyük bir ıstırap içinde hizmet etmek isteyen bazı kişiler bulunabiliyor? Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte yeryüzündeki hiçbir insandan korkulmayacak kadar bu tek kişiden korkmak; darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzaklan seçmek, yoldaşların entrikalarını hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte, kulağı kirişte tutmak ve ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her kişinin yüzüne gülüp herkesten çekinmek, sürekli güleç bir çehre ve donuk bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret edememek. Tüm bunlar, ey Tanrım, ne biçim bir ıstıraptır, ne büyük bir acıdır?”
“Doğal olarak halk, katlandığı acıdan dolayı tiranı değil, fakat kendini yönetenleri suçlar; halklar, uluslar, köylüsünden çifçisine dek herkes, birbirleriyle yarışırcasına, bu kişilerin adlarını bilir, onların erdemsizliklerini açığa vururlar; bunların hakkında binlerce aşağılayıcı söz, hakaret ve beddua ederler”

Hakimler ve Savcılar Derneği Röportajı

0

[box type=”shadow” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Sunuş

Hakimler ve Savcılar Derneği (HAKSAV), Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının ekonomik, sosyal ve özlük haklarının iyileştirilmesi amacıyla 2023 yılı, Eylül ayında kuruldu. Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Yargıç Mustafa Polat. Yönetim Kurulu üyeleri Hasan Karaman, Erdoğan Atar, Kazım Yiğit ve Osman Şilen’den oluşyor. Denetim Kurulunda, Abdülsamet Şahin, Cesim Çağın ve Saffet Songül; Disiplin Kurulunda ise Reşat Bayraktar, Erkan Çetinkaya ve Hilmi Soylu bulunuyor. Ayrıca derneğin, Hukuk Grubu, Yayın Grubu, Uluslararası İlişkiler Grubu, Mevzuat Grubu, Basın ve Halkla İlişkiler Grubu, Katılımcılar Grubu, Dezenformasyonla Mücadele Grubu bulunuyor. Bazı adliyelerde temsilcilikleri de var.

Yargı camiasında kurulu az sayıdaki dernekten biri olan HAKSAV’ın kuruluş amacı, hedefleri ve çalışmaları, yargı sisteminin ve yargı mensuplarının sorunları, yargı bağımsızlığı, yargı etiği, liyakat, iş yükü, yargıya güven, yargı bağımsızlığı-tarafsızlığı; yasa koyucudan, yürütmeden, avukatlardan ve halktan beklentiler ile güncel yargı sorunlarının da konuşulduğu röportajın hukuk dünyasına ve adalet arayışına faydalı olmasını dileriz.

Hukukbook adına editör İbrahim Aycan tarafından sorulan sorulara içtenlikle yanıt veren HAKSAV Başkanı Yargıç Mustafa Polat, 1982 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Ortaokul ve liseyi Erzurum’da bitirdi. 2008 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 2010 yılında Avukat olarak meslek yaşamına başladı. Avukatlık döneminde kamuoyunda 28 Şubat davası olarak bilinen davada hem mağdur hem mağdur vekili olarak görev aldı. 2016 yılında İdari Yargıç olarak atandı. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması başlıklı çalışması ile 2018 yılında Kastamonu Üniversitesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Sırasıyla Kastamonu, Batman İdare Mahkemelerinde görev aldı. Halen Aydın İdare Mahkemesinde görevini sürdürmektedir. İngilizce bilen ve aslen Erzurumlu olan Polat, evli ve iki çocuk babasıdır.

[/box]

Hakimler ve Savcılar Derneği Röportajı

Hukukbook: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Şunu sorarak başlamak isteriz, HAKSAV neden kuruldu? Derneğin ortaya çıkması için nasıl bir ihtiyaç hissettiniz, mevcut dernekler bu ihtiyacı karşılayamıyor mu? Hukuk kamuoyu ve yurttaşlar sizi tanımak istiyor, vizyonunuzu, misyonunuzu ve hedeflerinizi tanımlar mısınız?

HAKSAV Başkanı Mustafa POLAT: Öncelikle buradaki görüşler dernek üyelerimizi bağlamamaktadır. Buradaki görüşler dernek başkanı olarak yaptığım gözlemlere dayalıdır ve sadece beni bağlamaktadır.

Derneğin amacı dernek tüzüğümüzün ön sözünde de belirtildiği gibi; hâkim ve savcıların ekonomik, sosyal ve özlük haklarının iyileştirilmesinden ibarettir. Siyasi veya ideolojik hiçbir amacımız yoktur. Bu tarz görüşlere sahip olan ve bu görüşlerini dernek işlerine alet eden veya derneği bu amaçla kullanan dernek yöneticileri dernekten uzaklaştırılmaktadır. Dernek ayrıca meslektaşlarımıza hukuki koruma sağlamaktadır. Üyelik alımlarında sadece aktif görevde bulunan hâkim ve savcılar üyeliğe kabul edilmektedir. Derneğin tüm faaliyetleri ve aldığı kararlar kamuoyuna açık olup İnternet sitemiz olan www.haksav.org.tr adresinde yayımlanmaktadır.

Tüzüğümüzün 18.6 maddesine göre ”Her üye, dernek organlarına elektronik iletişim araçlarıyla başvurarak dernek yönetimi ve dernekçe yürütülecek çalışmalar hakkında görüş ve önerilerini bildirme hakkına sahiptir.” düzenlemesi yer almakta olup, 36.2.5 maddesinde ”Tüm dernek üyelerini ilgilendiren konularda alınacak kararlar için uygun iletişim araçlarıyla üyelerin görüşünü almak.” yönetim kurulunun görevleri arasında sayılmıştır.

Görüldüğü üzere tüzüğümüzün de bir gereği olarak ziyaretler, basın açıklamaları dâhil Dernek adına yapılacak her türlü iş ve işlemler, tüm üyelerimizin katıldığı anketler sonucunda yapılabilmektedir. Derneği üyeler yönetmektedir. Yani Dernek yönetimi sıradan işler haricinde tüm kararlarını dernek üyelerine danışarak almaktadır.

Derneğimiz genel kurul dâhil tüm toplantılarını İnternet üzerinden yapmaktadır. Bu sayede Dernek hızlı karar alarak etkin bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir.

Hukukbook: Kaç üyeniz var, insan kaynağını ve üyelerinizi nasıl buluyorsunuz? Örgütlenme biçiminiz nasıl? Üyelik talebi yüksek mi?

Polat: Üyelerimiz hâkim ve savcılardan oluşmakta olup, üyelik başvuruları İnternet üzerinden yapılıyor. Şuan yeni bir dernek olmamıza rağmen üye sayımız oldukça fazla. Bunlar arasında üst düzey unvanlı görevlerde bulunan meslektaşlarımız da var. Yakın zamanda genel kurulumuzu internet üzerinden bir saat gibi kısa bir sürede tamamladık ve 3 yıl daha devam etme kararı aldık. Üye sayımız oldukça hızlı ilerliyor. Üye sayımız ATGV zammına dava açtığımızda arttı, müfettiş hal kâğıdına dava açtığımızda arttı. Kısaca hâkim ve savcı haklarıyla ilgili yaptığımız her faaliyette bu sayı arttı.

Tabi üye sayısının artmasında üyelerimizin Dernek yönetimine doğrudan katılabilmesinin payı da var. Biz her şeyi anketle üyelerimize soruyoruz. Üyelerimize hukuki koruma sağlıyoruz. Meslektaşlarımızı sosyal, işitsel ve görsel medyada lince karşı koruyoruz. Disiplin cezası alanlara ya da soruşturması bulunanlara yardımcı oluyoruz.

Ayrıca sosyal medya olsun, whatsapp grupları olsun 15-20.000 hâkim ve savcıya ulaşma imkânımız bulunmakta. Tabi bunun çok faydası oluyor. Örneğin aşağıda ayrıntısına değineceğimiz Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi meslektaşlarımızın çoğunluğunun görüşü doğrultusunda hazırlandı.

Hukukbook: Yönetim Kurulu ve diğer kurullarınıza baktığımızda hiç kadın yönetici yok. Bu bir tesadüf mü? Kadın üye oranınız yönetime yansımadı mı?

Polat: Biz kadın erkek ayırt etmeksizin tüm üyelerimize yöneticilik görevi teklif ettik. Yöneticileri kabul edenler arasından seçtik. Bayan meslektaşlarımızdan kabul eden olmadı. Bunun nedeni bayan meslektaşlarımızın mesai dışında ev işlerinden, çocuk bakımından ekstra işe zaman bulamamaları. Toplumumuzdaki ataerkil yapıyı ne yazık ki daha henüz yıkabilmiş değiliz. Anayasa Mahkemesince daha yeni bayanın evlilikte kendi soyadını kullanabileceğine ilişkin karar verildi. Umarım bir gün toplumda ki bu tabu tamamen yıkılır ve ev işlerini bayan erkek herkes eşit bir şekilde yapar. Sadece ev işleri açısından değil her açıdan tam eşitlik olur.

Hukukbook: Benzer uluslararası yargı derneklerinin ya da kuruluşlarının misyonu ile karşılaştırıldığında sizinle benzer şekilde faaliyet gösteren dernekler var mı? Derneğinizin kuruluşuna ilham kaynağı olan bir sivil toplum örgütü var mı? Kapanan derneklerden ortaya çıkan eksikliği hissettiğiniz için mi yoksa mevcut dernek ve sendikalar yetersiz kaldığı için mi kuruldunuz?

Polat: Mevcut dernek ve sendikalar klasik bir yapıya sahip. Toplantılarını bir araya gelerek fiziki olarak yapıyorlar. Bu nedenle yönetim olarak tüm Türkiye’ye yayılamıyorlar. Genel kurula katılım az oluyor. Zira örneğin Diyarbakır’da bulunan bir meslektaşımızın Ankara’da yapılacak toplantıya katılması mümkün değil. Dolayısıyla yöneticilerin hepsi Ankara’da ikamet etmek zorunda. Genel kurul toplantıları içinde Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunanların Ankara’ya gelmesi gerekiyor. Oysa biz tüm toplantılarımızı ve kararlarımızı İçişleri Bakanlığının anlaşmalı kurumları aracılığıyla İnternet üzerinden yapıyoruz. Bu açıdan Türkiye’de bu tarz bir yapıya sahip olan bir kaç dernekten biriyiz. Dolayısıyla genel kurul toplantısını bile 1 saatte tamamladık. Toplantıya Türkiye’nin her yerinden meslektaşlarımız katıldı. Yöneticilerimizin tamamı farklı şehirlerde. Yönetim kurulu toplantılarını daha kısa sürede tamamlıyoruz. Ayrıca basın açıklamaları, suç duyuruları ve neredeyse tüm faaliyetlerimizi anket yaparak üyelerimize danıştıktan sonra gerçekleştiriyoruz. Biz derneğimizde tam olarak doğrudan demokrasiyi uyguluyoruz. Derneği dernek üyelerimiz yönetiyor. Bu bakımdan sadece hâkim ve savcı dernek-sendikalarından değil tüm derneklerden ve sendikalardan ayrışıyoruz. Türkiye’de bizden başka hem İnternet üzerinden örgütlenen hem tam doğrudan demokrasiyi uygulayan başka bir dernek veya sendika olduğunu sanmıyorum.

Hukukbook: Sizden önce kurulan dernek ve sendikaların daha önce ilgilenmediği alanlarda öne çıktınız. Mevcut diğer kuruluşlardan farkınızı açıklar mısınız.

Polat: Farkımız bizim tek amacımızın sadece ve sadece hâkim ve savcı haklarından ibaret olması. Siyasi hiçbir amaç ve misyonumuz bulunmamakta. Sadece mesleğimizi daha iyi noktalara getirebilme amacında olduğumuz için meslek büyüklerimizin de takdirini kazandık. Diğer dernek ve sendikalar da benzer amaçlara sahip ancak biz her konuda anket yapıp üyelerimize danışıyoruz. Üyelerimizde anket yaptırabiliyorlar. Üyeler Dernek yönetimine doğrudan katılıyorlar. Ayrıca sürekli faaliyet halindeyiz. Her gün yeni bir fikir, yeni bir iyileştirme üzerinde çalışıyoruz. Üyeler tarafından yönetilen bir dernek olmamız yönüyle diğer derneklerden ayrışıyoruz. Diğer bir farkımız yukarıda açıkladığım gibi toplantılarımızı İnternet üzerinden yapıyoruz.

Hukukbook: CEPEJ, CCJE, CCPE, Venedik Komisyonu gibi kuruluşlarla temasınız var mı? Bu kurumların müktesebatı HSK tarafından da benimseniyor. Bu ve benzeri kurumlara akredite olmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir idealiniz var mı?

Polat: Tabi ki var hatta genel kurulda bu kurumlara üye olabilmek için yönetim kuruluna yetki verdik. İlk fırsatta bu kurumlarla iletişime geçeceğiz.

Hukukbook: Yargı sistemini hiç bilmeyen kişileri bilgilendirebilmek için, derneğiniz ile HSK’nın farkını açıklar mısınız?

Polat: HSK resmi bir kurum olup biz bir sivil toplum kuruluşuyuz. Tabi kafamıza takılan bir şey olduğunda mutlaka HSK’ya danışıyoruz. Sonuçta HSK’da hâkim ve savcı haklarını gözeten bir kurum. Sadece bazı noktalarda görüş farklılıklarımız olabiliyor. O da şundan kaynaklanıyor; örneğin bir hâkim veya savcı HSK’ya şikayet edildiğinde HSK hâkim veya savcı haklı da olsa açıklama yapamaz. Çünkü tarafsız olmak zorunda. Sonuçta hâkimin hukuki durumunu değerlendirecek. Keza Adalet Bakanlığı da öyle. Ancak böyle bir durumda biz açıklama yapabiliyoruz. Meslektaşımızı savunabiliyoruz. Sonuçta dernek olarak mesleki dayanışma ve yardımlaşma platformuyuz. Zaten her derneğin kuruluş amacında üyesini savunmak vardır. Ancak mesela çok bariz, ağır ve açık bir hata yapan meslektaşımız adına da üyemiz dahi olsa basın açıklaması yapmayız. Ancak yine hukuki destek sağlarız.

Hukukbook: Derneğinizin yaptığı ilk faaliyetler yargıç ve savcıların maddi açıdan iyileştirilmesini öncelediğiniz algısını oluşturdu. Yargıç ve savcıların maaşları ve sosyal hakları yetersiz mi? Kamu personelinde statü benzerliği olan mesleklerle kıyaslayarak cevap verebilir misiniz?

Polat: Maaşlar yetersiz değil aslında. Hayat pahalı. Örneğin bize %50 zam yapılıyorsa çarşıdaki, pazardaki ürüne %70 zam yapılıyor. Bunu yapanlar herkesçe bilinen fırsatçılar. Tabi ekonomi de kötü. Rusya-Ukrayna ve İsrail-Filistin savaşı var. Savaşlar bitmediği, fırsatçıların önüne geçilemediği, ekonomi düzeltilemediği için bizim maaşlarımız eriyor. Savaşlar bitse, bu tarz fırsatçılara ağır cezalar verilse, rasyonel ekonomi politikaları izlense enflasyon düşecek ve maaşlar erimeyecek. Maaş zammı yapılmasına da gerek kalmayacak. Biz tam da bu noktada devreye giriyor, çeşitli kurum ve kuruluşlarla yazışmalar yapıyoruz. En azından sorunlarımızı dile getiriyor, iyileştirmeler üzerinde 7 gün 24 saat çalışıyoruz. Son zamanlarda maaş gündemde olduğu için Derneğin tek amacının maddi hakların iyileştirilmesi olduğu algısı oluştu. Ancak HSK kararlarına karşı yargı yolunun açılmasından, müfettiş hal kağıdına, disiplin konusunda meslektaşlarımıza yardımcı olmaktan yapay zekaya kadar bir çok farklı alanda çalışıyoruz.

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER

Statü benzerliğimiz bulunmamakla birlikte bu gün milletvekillerinin durumu çok daha iyi. Ekonomik, sosyal ve özlük haklar anlamında Milletvekilinden çok daha iyi durumda olması gereken bir meslek grubu varsa o da hâkimlik ve savcılık mesleğidir. Zira hâkimin, savcının kafasında geçim kaygısı olduğunda dosyalarına da konsantre olamaz. Hâkimin, savcının geçim kaygısı olmamalı. Büyükşehirlerde ev kiraları ateş pahası. Bendeki gibi hâkimin, savcının bir de çoluk çocuğu varsa kreş masrafı, okul masrafı derken geçinmekte zorlanıyoruz. Nasıl ki re’sen atamaya tabiyiz o zaman özellikle büyük şehirlere atanıp, kendisine lojman çıkmayan meslektaşlarımıza mutlaka kira yardımı yapılması gerekiyor.

Başka bir konu, biz bir keşiften 100-200 TL para alıyoruz. Keşfe gittiğimiz zaman tüm günümüz keşifte geçiyor. Nöbetçi olduğumuzda ek ücret almıyoruz. Çok yıpranıyoruz. Mesela Doktorlar döner sermayeden ek ücret alıyorlar ve hemşirelerle birlikte yıpranan meslek grubuna dahil edildiler. Döner sermayeye benzer bir uygulama bizde de yapılabilir. Keşif ücretleri arttırılabilir. Yıpranan meslekler arasına alınabiliriz. Zira doktorlar ve hemşireler evde hasta bakmıyorlar ama biz evde bile dosya bakıyoruz.

Ayrıca bugün yargıda hedef süre diye bir süre konulmuş. Madem hâkim ve savcıya böyle bir süre konuldu hâkime ve savcıya ek zaman kazandıracak uygulamalar da yapılmalıydı. Örneğin kamu kurumlarında öncelik hakkı tanınmalıydı. Bir faturayı yatırmak için saatlerce kuyrukta bekliyoruz. Veya tedavi olmak veya ailemizden birini tedavi ettirmek için tüm günümüzü hastanede geçiriyoruz. Zira geçirilen her vakit geciken onlarca dosyaya tekabül ediyor. Veya hâkim, savcı sayısı arttırılabilirdi. Sadece hedef süre koymakla olmuyor. İşlerin hızlandırılması ve azaltılması konusunda yazdığımız makalede bu konuyu ele aldık.

Hedef sürenin sağlık sektöründe konulması lazım. Süreler konusunda bu gün sağlık sektörü adalet sektöründen çok daha kritik bir pozisyonda. İsmini vermeyeyim bir hastanede yakın zamanda ameliyat oldum. Çok acil olmasına ve ücretli hasta olmama rağmen bir buçuk ay sonrasına ameliyat günü verdiler. Ben bu süre içerisinde çok ciddi sağlık sorunları yaşayabilirdim. Birde hâkim olduğumu bildiği halde benimle ilgilenen idari personelin tutumu çok kötüydü. Vatandaşa davranış şeklini düşünemiyorum bile. Ücretsiz hastaların durumu daha vahim. 3 ay 5 ay sonrasına ameliyat için gün veriliyor. Keza MR, Tomogrofi gibi tetkikler içinde aynı. Rutin bir tedavi için bile saatlerce sıra bekleme meselesini zaten hiç söylemiyorum. Ama kimse bunu konuşmuyor. Tabi bunlar doktorlarla veya sağlık personeliyle alakalı bir durum değil. Teknik alt yapı ve personel ihtiyacıyla ilgili bir durum. Doktorlar, hemşireler ve sağlık personeli canla başla çalışıyorlar. Yıpranma payını ve aldıkları ücreti fazlasıyla hak ediyorlar. Sadece Sağlık Bakanlığınca teknik altyapı, doktor ve personel sayısının arttırılması gerekiyor.

Deminki örnekten hareketle siz her türlü teknik alt yapıyı, personel ihtiyacını, doktor ihtiyacını karşıladığınızda sağlık sektörü için hedef süre koyabilirsiniz. Adalet sektöründe olduğu gibi bunu yapmadan hedef süre koyarsanız çalışanlar bu sefer ailelerine ayıracakları zamandan çalmak zorunda kalırlar. Hâkim, savcı sayısını arttırmadan, zamandan tasarruf ettirecek uygulamaları hayata geçirmeden hedef süre koyarsanız çalışanlara zulmetmiş olursunuz. Bu gün tanıdığım her 10 hakimden 8’i evine dosya götürüyor. Ailesine ayıracağı zamanı dosyalara ayırıyor. Sırf bu yüzden isim isim sayabileceğim ailevi ilişkileri bozulan ve boşanan bir çok meslektaşım oldu.

Emeklilikte de büyük sıkıntılarımız var. 2008 sonrası girişliler emekli olduklarında 10-15.000 TL civarında çok düşük bir maaş alıyor. Bir meslektaşımız vefat ettiğinde ailesine 7-8.000 küsür TL maaş bağlanıyor. 2008’den sonra mesleğe girenlerin hiçbirisi emekli olmak istemiyor. Ölüm Allah’ın emri ama hele de eşi çalışmayan meslektaşlarım için söylüyorum, biz öldüğümüzde ailelerimize kim bakacak?

Tabi bu durum 2008’den sonra kamuya giren tüm kamu görevlileri için geçerli. Bunun için de çalışmalarımız sürüyor. 2008 öncesi mesleğe girenlerle sonra girenler arasında emeklilikte oluşan maaş farkının kaldırılması için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurduk fakat onlar da sanki biz bilmiyormuşuz gibi mevzuat maddelerini yazarak bize cevap verdiler. Dava açmayı düşündük ancak bunun için mevzuat değişikliği gerekiyor. İş yine Türkiye Büyük Millet Meclisine kalıyor. Eğer bir iyileştirme sağlanırsa bundan tüm kamu görevlileri faydalanacak ve bunu yapanlar çok büyük takdir kazanacak. Zira hâkim, savcı sayısı 30.000 civarında ise 2008’den sonra mesleğe girenler 10.000 kişi olsa bu sayı aileleriyle birlikte 30.000’i, 2008’den sonra kamuya giren diğer çalışanlar da hesaba katıldığında aileleriyle birlikte bu sayı yüz binlerce kişiyi buluyor. Bu kadar insanın duasını alacaklar.

Hukukbook: Hakimlere ve savcılara, özel şirket olsun kamu şirketi olsun indirim kampanyaları yapılmasını etik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, bir inşaat şirketinden kampanya ile daire alan yargıçların, aynı şirketle ilgili davalara bakması etik midir? Yargıçlar etik davransa bile “etik görünme” şartının ihlali söz konusu değil mi? Bir yargı derneğinin misyonu arasında indirim kampanyaları olmalı mıdır? Yargıçların ve savcıların hiçbir mesleğe benzemeyen statüsünü gözettiğimizde kısa ve uzun vadede bir sıkıntı doğurur mu?

Polat: Bu hayat pahalılığında hiçbir sıkıntı doğurmaz. Dernek olmadan da bir hâkim veya bir savcı inşaat şirketinden herkese yapılan indirimden faydalanarak parasını verip daire satın alıp, inşaat şirketinin davasına bakabilir. Zaten bu hâkimin davadan reddi nedeni de değildir. Herkese indirim yapılıyorsa hâkime, savcıya da yapılacak. Ancak dava devam ederken bağış adı altında veya hediye olarak bedavaya daire alamaz. Onun dışında parasını verip istediğini alır. Yani burada derneğin bir etkisi yok. Kaldı ki bu tür haller olağan karşılanmalı.

Bu konu şu örneklerle desteklenebilir: Şimdi bir hâkim, savcı alış veriş yaptığı marketin davasına bakmayacak mı? Veya davası var diye marketten alış veriş mi yapmayacak? Özellikle küçük yerlerde bu mümkün mü? Mümkün değil. Zaten aksi halde hâkim ve savcı meslektaşlarımızın yaşam alanı kalmaz. Toplumdan dışlanır ve soyutlanırlar. Böyle bir şeyi kimse istemez. Zira toplumdan soyutlanan bir hâkim veya savcı doğru karar veremez. Bu gün bir hâkim, savcı markete gidecek, lokantadan yemek yiyecek, kahvede çay içecek, kuaförde tıraş olacak ki insanları daha iyi anlayabilsin.

Kampanyalara gelince, kampanyalar yapılmasını destekliyoruz. Sonuçta her meslek grubuna yapılıyor. Bir meslek grubu olarak bize de yapılması gerekir. Örneğin silah kampanyası yapılması için Adalet Bakanlığı’na başvurduk. İndirimli silah aldık diye silah aldığımız şirket lehine karar verecek değiliz. Ancak dava devam ederken bağış adı altında veya hediye olarak bedavaya silah alırsak bu sıkıntı doğurabilir. Bu durum davadan ret nedeni oluşturabilir.

Başka bir örnek vereyim. Bankadan maaş alıyoruz diye bankanın davasına bakmayacak mıyız? Veya bankadan promosyon alıyoruz diye banka lehine mi karar vereceğiz? Böyle bir şey yok.

Hukukbook: Yargıçların havalimanında diğer eşit yurttaşlar gibi aranarak içeri alınması temel bir sorun mudur? Buna itirazınızdaki kamusal yararı açıklar mısınız? Yargı bağımsızlığı gibi yapısal sorunların sıkça tartışıldığı günümüzde havaalanından ve maaşlardan işe başlamak derneğiniz açısından hangi motivasyona dayanmaktadır? Yanlış anlaşılmaktan çekindiniz mi?

Polat: Havaalanlarında hâkimlerin üstünün aranmaması diye bir durum söz konusu değil. X Ray’den geçtikten sonra el ile aranmıyoruz ama el cihazıyla taranıyoruz. El ile aranmayla ilgili Sivil Havacılığın bir kararı vardı. Kararın Kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle Danıştay bunu hâkimler yönünden iptal etti. Şimdi biz savcılar yönünden de dava açtık. Karar lehe sonuçlanırsa savcılarda el ile aranmayacak. Zaten Milletvekilleri, Yargıtay, Danıştay üyeleri VİP’ten doğrudan hiç aranmadan geçebiliyor. Onlar konuşulmazken ilk derecede göre yapan hâkim ve savcı meslektaşlarımızın el ile aranmaması konusu kasıtlı olarak gündem yapılıyor.

Ayrıca havaalanlarında el ile aranmamak bir ayrıcalık değil Kanun gereği yapılan bir uygulama. Uluslararası hukuk farklı olabilir. Bu konu temel hak ve hürriyetlerle ilgili olmayan bir konu olduğu için kendi kanunumuzu uygulamamız gerekiyor. Kendi kanunumuz varken uluslararası hukuku uygulayamayız. Zira aynı uluslararası hukuk haksız olduğu halde İsrail’i haklı görüyor. Kaldı ki hâkimler ve savcılar sadece havaalanlarında değil hiçbir yerde aranmamalı.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar hakkında yürütülen disiplin soruşturmalarının ve haklarındaki cezai takibatın adaletli şekilde yürütüldüğünü düşünüyor musunuz? Yargı mensupları görevleri nedeniyle kendileri bakımından yürütülen hukuki süreçlerde adalete erişim hakkına tam olarak sahip mi?

Polat: Disiplin cezalarına karşı yargı yolu kapalı. Zaten bu yüzden disiplin affı getirilmesi için Bakanlık, HSK ve TBMM’ye dilekçe gönderdik. Bir sonuç çıkmadı. Bir disiplin cezası alan meslektaşımız ‘ne bis in idem’ prensibine aykırı olarak birden fazla cezayla cezalandırılabiliyor. Örneğin derecesi yükseltilmeyebiliyor, düşük deftere tabi olarak terfi ettirilebiliyor, ‘’Kınama’’ ve üstü disiplin cezası alanlar yer değişikliği kapsamına alınabiliyor, birinci sınıfa ayrılması iki yıl veya daha fazla süreyle geciktirilebiliyor, unvanlı göreve getirilmeyebiliyor. Bunlar hep tek fiil nedeniyle verilen disiplin cezasının sonuçları olarak tezahür ediyor. Yani normalde Danıştay içtihatlarına göre bir fiile iki veya daha fazla ceza verilemiyorken biz 4-5 cezayla cezalandırılabiliyoruz. Ancak dediğim gibi disiplin cezalarına karşı yargı yolu kapalı. Artık bu durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de istikrarlı olarak ihlal kararı vermesine neden oluyor. Neredeyse tüm hâkim ve savcı dosyalarında AİHM, AİHS 6 ve 13. maddeden ihlal kararı verip Devlet aleyhine çok yüksek miktarlarda tazminatlara hükmediyor. Bu da hazineye ek külfet oluşturuyor.

Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı

Geçtiğimiz günlerde Bursa İdare Mahkemesinde müfettiş hal kâğıtlarının tarafımıza verilmemesi işlemine karşı pilot dava açtık. HSK kararlarının hiçbirisine dava açılamıyor. Sadece HSK’nın değil, HSK’nın ilke kararıyla belirlediği kurum ve kuruluş kararlarına karşı da kanunda olmasa bile dava açılamıyor. Müfettiş hal kâğıtlarıyla ilgili bir ilke kararı alınmış, ilgilisine verilemez şeklinde. Şimdi hal kâğıdını talep ettik, Genel Sekreterlik ilke kararı var veremeyiz dediler. HSK, ilke kararıyla bazı Genel Sekreterlik işlemlerini de yargıdan bağışık tutmuş. Daha önce açılan davalar incelenmeksizin retle sonuçlanmış. Biz bunu bile bile dava açtık. Çünkü hal kâğıdında ne olduğunu bilmeden dava açamıyorsunuz ve bu kâğıt atamadan, terfiye birçok şeyde hâkim ve savcı aleyhine kullanılabiliyor. Bu durum hak arama hürriyetine engel bir durum. Mahkeme ne karar verir bilemem ama biz bu konuyu Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmeyi düşünüyoruz.

Örneğin HSK ilke kararı alsa dese ki: ‘Terfi edemeyen hâkim ve savcılar günde bir saat tek ayak üzerinde duracak’’, siz bu işleme karşı bile dava açamıyorsunuz. Tabi bu husus hukuk devletiyle bağdaşmayan bir durum.

HSK kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olması darbe Anayasasının bir ürünü. Ama değiştirmek için meclis çoğunluğu gerekiyor. İnşallah önümüzdeki süreçte Anayasa değişikliğiyle HSK kararlarına karşı yargı yolu da açılacak. En azından bunun için çalışacağız.

Hukukbook: Türkiye’de BM standartlarına uygun yargıçlık teminatı var mı? Coğrafi teminat da dahil yargıçlık teminatına sahip misiniz?

Polat: Coğrafi teminat konusunda atamalara karşı yargı yolu kapalı. Ancak mesleğe bu gerçekleri kabul ederek giriyoruz. Atamalar da belirli bir sistem çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Türkiye birden fazla bölgeye ayrılıyor ve bu bölgelerde sırayla görev yapıyoruz. Tabi bu sıraya dahil olmayan meslektaşlarımızın olduğu da bir gerçek. Örneğin bir kişi birden fazla doğu görevi yapabiliyorken, hiç doğu görevi yapmayan meslektaşlarımız var. Veya birinin bir şehre atanması için çok önemli bir mazereti var. O kişi atanmıyor ancak yerine başkası atanabiliyor. Belki atanan kişinin daha önemli bir mazereti var ama biz bilmiyoruz. Çünkü işlem gerekçesi bize bildirilmiyor. Dava açılsa belki sebebini öğrenebilirdik ama yargı yolu kapalı.

Yargıçlık teminatına gelince, yargıçlık teminatımız var. Sosyal medyada belli bir kesimin yargıyı yıpratmak için yapmış olduğu linç girişimlerini ayrı tutuyorum, ben bu güne kadar verdiğim bir karardan ötürü herhangi bir tavsiye, telkin veya eleştiriye maruz kalmadım. Şöyle örnek vereyim; ben mesela idari yargı hakimiyim. İdari yargının görevi devletle vatandaş arasında çıkan uyuşmazlıkları çözmek. Bu güne kadar devlet aleyhine açılmış emsal kararlara bakıldığında devlet aleyhine verilmiş o kadar çok karar var ki yargıçlık teminatı olmasa böyle kararlar verilebilmesi mümkün değil. Dolayısıyla yargıçlık teminatımız tam olarak var diyebilirim. Farklı durumlar varsa da bilemem. Bunun somut delilleriyle ortaya konulması lazım.

Hukukbook: Yargılanan, disiplin cezası alan yahut meslekten ihraç edilen, hâkim, savcı ve avukat istatistikleri mevcut mu? Bu konuda çalışmalarınız olacak mı?

Polat: Bu ve benzeri konularda daha önce HSK’dan bilgi, belge talep ettik ancak bilgi vermediler. Adalet Bakanlığına itiraz ettik itirazımız kabul edilmedi. Edilseydi ve bilgi alabilseydik tabi ki bu konuda da çalışmalarımız olacaktı.

Hukukbook: Yargı sistemimizde doğal yargıç ilkesine aykırı uygulamalar var mı? Uygulamada ve mevzuatta doğal yargıç ilkesine aykırı durumlar olup olmadığına dönük bulgularınız var mı?

Polat: Doğal yargıç ilkesine aykırı bir duruma rastlamadım. Tabi doğal yargıç ilkesine aykırı bir durumun olmadığı benim gözlemlerim. Böyle bir şey varsa da somut delilleriyle birlikte ortaya konulması gerekir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi

Hukukbook: HAKSAV olarak Etik Bildirge ilan etmeyi düşünüyor musunuz?

Polat: Aslında tüzüğümüz etik bildirge niteliğinde. Tüzüğümüze https://www.haksav.org.tr/tuzuk adresinden ulaşabilirsiniz. Orada meslektaşlarımıza yönelik bir çok tavsiye niteliğinde madde bulunmakta. Sürekli kullandığımız whatsapp grupları var. Orada da yargı etiğine ilişkin güzel paylaşımlar yapıyoruz.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar ile avukatların sosyal medya kullanım biçimleri hakkında değerlendirmeniz var mı?

Polat: Eskiden hâkim ve savcıların sosyal medya kullanımları kısıtlıydı. Son zamanlarda HSK biraz daha esnek davranmaya başladı. Tabi bir hâkim ve savcının HSK’dan önce sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmesi gerekir. Çünkü sosyal mecra çok kirli bir alan ve herkes her şeyi her yere çekebiliyor. Avukatlar bize göre biraz daha serbest.

Sosyal medyayı çok faydalı işler için kullanan avukatlarımız, hâkim ve savcılarımız da mevcut. Örneğin yeni çıkan bir Anayasa Mahkemesi veya AİHM kararını paylaşan, yorumlayan meslektaşlarımız bu iş için gerçekten emek sarf ediyorlar ve çok faydalı paylaşımlar yapıyorlar. Ne yazık ki gereken ilgiyi görmüyorlar. Takipçi sayıları oldukça az. Ama bir bakıyorsunuz oradan sürekli magazinsel paylaşımlar yapan bir avukat daha çok rağbet görebiliyor. Bunlar ne yazık ki bizim toplumumuzun acı gerçekleri. Umarım herkes bir gün hak ettiği değeri görür.

Hukukbook: HSK’nın biraz daha esnek davranmaya başladığını söylediniz. Ancak bildiğiniz üzere HSK, Sosyal Medya Kullanım Rehberi yayınladı. Bu rehberi üyeleriniz ile tartıştınız mı?  Belge ile getirilen kısıtlamaları etik kural olarak mı görüyorsunuz yoksa özgürlüğün kısıtlanması olarak mı?

Polat: Sosyal Medya Kullanım Rehberini üyelerle tartışmadık. Rehber eskiye göre özgürlükçü bir rehber ancak şimdiye göre kısıtlayıcı bir yönü bulunmakta. Çünkü rehber etik ilkelerden çok buyruk nitliğinde. Şunu yapın, bunu yapmayın şeklinde. Çağdaş toplumların hiçbirisinde bu şekilde bir rehber bulamazsınız. Oradakiler daha çok tavsiye niteliğinde.

Hukukbook: Hukuk ve ceza yargılamasını geliştirmek, yargı etiğinde standartları yükseltmek, yargılamalarda hukuk nosyonunu hâkim kılmak için faaliyet planınız var mı?

Polat: Tabi ki var. Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi adında unvanlı görevlerde bulunan meslektaşlarımızın unvansız görevde bulunan hâkim ve savcılar tarafından değerlendirilebileceği yeni bir proje üzerinde çalışıyoruz. Projeye https://www.haksav.org.tr/projeler adresinden ulaşabilirsiniz. Zira unvanlı görevde bulunan meslektaşlarımızın unvansız görevde bulunan hâkimleri, savcıları değerlendirme yetkisi var ama unvansız hâkimlerin, savcıların unvanlı görevde bulunanları değerlendirme yetkisi yok. Böyle bir yetkinin tanınması hem silahların eşitliği için gerekli hem de liyakatin, iş birliğinin, eş güdümün, çalışma huzur ve barışının sağlanması için önemli bir proje.

Aslında bu tüm kamu kurumlarında uygulanması gereken bir proje. Henüz hazırlık aşamasında. Tamamlanınca projenin ayrıntılarını İnternet sitemizden duyuracağız.

Bunun dışında bir çok çalışmamız oldu. Bu çalışmaları İnternet sitemizden yayınladık. Örneğin iş yükünün azaltılması, işlerin hızlandırılması ve yargı etiğinin geliştirilmesi için yaptığımız, HSK ve Bakanlığa gönderdiğimiz çalışma bunlardan biri. Çok uzun bir çalışma olduğu için buradan yazmıyorum. İlgili çalışmaya web sitemizdeki ilgili linkten ulaşabilirsiniz.

Çalışmamızda gerçekten işleri hızlandıracak ve iş yükünü azaltacak tespitler var. Örneğin her gün eve iş getiriyoruz. Bu da hem aile hayatımızı hem iş hayatımızı olumsuz etkiliyor. Hem ailemize, çoluğumuza çocuğumuza zaman ayıramıyoruz hem de ertesi gün işe yorgun olarak gidiyoruz. Dolayısıyla iş yükünün azaltılması önemli bir konu.

Daha faklı projelerimiz var. Zamanı gelince onları da açıklayacağız.

Hukukbook: Yargıç ve savcıların düşüncelerini açıklama özgürlüğünün sınırları hakkında derneğinizin görüşü oluştu mu? Türkiye’deki düşünce özgürlüğü standartları ile kıyaslayarak cevaplamanızı rica ediyoruz.

Polat: Bangalor Yargı Etiği İlkelerine göre aslında hâkim ve savcılar, hâkimlik ve savcılık mesleğiyle ilgili görüşlerini özgürce ifade edebilirler. Ancak biraz da mesleğimizden kaynaklı olarak kimse düşüncelerini açıkça ifade etmek istemiyor. Tabi bunda disiplin cezalarına karşı yargı yolunun kapalı olmasının da bir etkisi var. Örneğin bir hâkim veya savcı konuştuğu, paylaştığı bir şey için ceza alsa dava açamıyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda hâkimin, savcının konuşamaması normal.

En büyük etken ise meslektaşlarımızın yazılı, görsel ve işitsel medyada linç edilmesinden ileri geliyor. Bir hâkim, savcı özel hayatıyla ilgili veya hukukla ilgili bir şey paylaşsa ki paylaşabilir, anında linç ediliyor. Bu yüzden kimse düşüncelerini açıkça ifade edemiyor.

Daha önce belirttiğimiz gibi hâkim ve savcılarımız düşüncelerini ifade edemezse ve toplumdan soyutlanırsa doğru karar veremez.

Yargıçların Düşünce Özgürlüğü’nün Görünüm Biçimleri

Linçlerle ilgili biz Dernek olarak elimizden geleni yapıyoruz ancak her şeye yetişemiyoruz. Örneğin İnternet üzerinde denetimsiz çok kirli bir mecra var. İsmini vermeye gerek yok. O mecrada hâkimler ve savcılar hakkında yüzlerce, binlerce mesaj atılmış. Bizim bu kadar mesajı inceleyip yasal işlem başlatabilmemizin imkânı yok. Bir tarafta iş yükümüz çok ve vatandaş bizden hizmet bekliyor. Diğer tarafta da böyle kirli mecralarda bizi sürekli linç etmeye kalkışan bir kesim var. Dolayısıyla bu tarz linçlerin önüne geçebilmek ve müdahale edebilmek için Adalet Bakanlığı bünyesinde bir birim kurulması gerektiğini düşünüyorum. Zira Adalet Bakanlığında bu işlerle uğraşabilecek yüzlerce tetkik hâkimi var.

Hukukbook: Derneğiniz bünyesinde Dezenformasyonla Mücadele Grubu bulunmasından sosyal medya kirliliğine karşı derneğin kurumsal olarak da hassas olduğu sonucunu çıkarabiliyoruz.

Polat: Evet dezenformasyon konusunda hassasız. Bu ve benzeri konuları görüşmek için daha önce Adalet Bakanından 10-15 kere randevu istedik, şu ana kadar herhangi bir dönüş yapılmadı. Silah kampanyası yapılmasıyla ilgili dilekçe yazdık. Cevap vermediler. Bazı bürokratlarla vatandaşlar arasında kalın bir buz tabakası var. Ne yazık ki hâkim, savcı da olsak o duvarı aşamıyoruz. Keza kuruluş aşamasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalemine ulaşmak istedik, ona da ulaşamadık. Bir hafta kadar uğraştıktan sonra ancak telefonla bağlanabildik ondan da randevu alamadık. Sağlık olsun. Bu gün meslektaşlarımız talep etsin hiç üşenmem yine aynı kişilerden randevu talep ederim.

Yine konu dışı olacak ama geçtiğimiz günlerde Dernek ziyaretleri için Ankara’ya gittim. Ankara kazan ben kepçe çok yüksek tempoyla baya yol yürüdüm. Dizimde bir ağrı oldu. Sonra MR çekilince diz kapağımda ödem ve çatlak olduğunu fark ettik. Doktora gittim, doktor koltuk değneği yazdı. Yani Dernek işi biraz da gönüllülük esasına dayalı bir iş. Bakarsanız bağ olur, bakmazsanız dağ olur. Dolayısıyla bize randevu vermişler, vermemişler çok önemli değil. Çok şükür derdimizi, amaçlarımızı ve projelerimizi sosyal medya, İnternet ve sizin gibi değerli hukuk platformları üzerinden duyurabiliyoruz. Bu bize yeter.

Hukukbook: Yargı kurumlarının birbirleri hakkında basın açıklaması yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Diğer bir sorumuz ise şu; yargı kurumlarının daha sonra önlerine vaka olarak gelebilecek konularda açıklama yapmasını doğru buluyor musunuz?

Polat: Kastettiğiniz yüksek yargı organları arasında yaşananlarsa bu yapılacak açıklamaya göre değişir. Ben genel olarak bu açıklamaları hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına olumlu buluyorum. Ama bir yüksek mahkeme çıkıp başka bir yüksek mahkeme hakkında ‘Senin Allah belanı versin’ minvalinde şeyler söylerse bu tabi ki kabul edilebilecek bir şey değil. Çünkü Yargıda oluşan çatlak topluma da olumsuz yansıyor. Ama şuan yüksek mahkemeler arasında yaşanan somut olaylara bakıldığında genel olarak hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına olumlu açıklamalar yapılıyor diyebilirim. Zira açıklamalara bakıldığında herkesin ortak amacının doğruyu bulmak olduğu anlaşılıyor.

Hukukbook: Duruşmalarda meydana gelen krizleri ve tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaynağı ve sebebi nedir? Uygar toplumlarda böyle krizler olmaması gerektiğine göre bu mesele nasıl çözülecek?

Polat: Duruşmalarda meydana gelen krizler genellikle soğukkanlı olunmamasından ve ani çıkışlar yapılmasından kaynaklanıyor. Bu durum duruşmada bulunan herkes için geçerli. Ancak son zamanlarda Avukatların duruşmada veya ifadede ayağa kalkmadan konuşması gündemde. Ben avukatların oturarak konuşmasından yanayım. Tabi başkası farklı görüşte olabilir. Ancak bunun şöyle sakıncaları olabiliyor. Örneğin kalabalık mahkemelerde oturarak konuşulunca kimin ne konuştuğu anlaşılamıyor. Bu sefer karşılıklı atışmalar yaşanıyor ve kimin ne dediği belli olmuyor.

Tabi duruşmalarda hâkim ve savcılardan da hatalı davrananlar mutlaka oluyor. Belki avukat son derece sakin, hâkimimiz, savcımız iş yoğunluğunun getirdiği stresle yapmaması gereken davranışlar sergileyebiliyor. Tam tersi de geçerli Avukat davanın kaybedileceği endişesiyle fevri davranabiliyor. Bunun çözümü karşılıklı diyalogdan ve fevri çıkışlar yapmamaktan geçiyor.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar hakkında medyada çıkan haberlerle ilgili gizlilik kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Adil yargılamanın güvenceleri ve adliyenin saygınlığı ile kamuoyunun bilgilenme hakkı arasındaki dengeyi bulmak mümkün mü?

Polat: Kastettiğiniz erişimin engellenmesi ise erişimin engellenmesi bir kesim tarafından sürekli manüpile edilen bir konu. Erişimin engellenmesi hukuka aykırı bir haberin başkalarının erişimine kapatılmasıdır. Aslında hukuk devletinde olması gereken de budur. Ama bir kısım medya diyor ki erişim engellendi, bir şeyler örtbas edilmeye çalışılıyor. Halbuki hayır. Hukuk devletinde yaşıyoruz. İçeriği Mahkemece hukuka aykırı bulunan bir haber engellenmiş. Bu durum masumiyet karinesinin, lekelenmeme hakkının da bir gereği. Örneğin kötü niyetli bir şahıs bir yargı mensubuyla ilgili iftira niteliğinde bir haber yapıyor. O yargı mensubunun ailesi, çoluğu çocuğu var. Üstelik yargı mensubu olduğu için basın açıklaması da yapamıyor. Tek çare o kişi kendisini korumak için mecburen erişimin engellenmesini istiyor. Bu sefer de aynı kötü niyetli şahıs başka bir haber yaparak diyor ki, bakın bu kişi erişimin engellenmesini istedi. Konuyu örtbas ediyor. Demek ki yaptıkları gerçek. Bu sefer daha fazla algı yapıyor. Meslektaşımızı lince maruz bırakıyor. Bu yüzden sadece yargı mensupları açısından değil vatandaşlarımız açısından da erişimin engellenmesi çok faydalı bir müessese.

Kamu elbetteki aydınlatılmalı ama kasıtlı olarak yanlış yönlendirilmemeli. Şöyle bir örnek daha vereyim. X hâkim, savcının birisini darp ettiği yönünde bir şikâyet yapıldığını varsayalım. Ortada somut bilgi, belge yok. Soyut iddia var. Ancak haber; ‘X şahsın birisini darp ettiği iddia edildi’ şeklinde değil de kasıtlı olarak ‘hâkimler ve savcılar vatandaşları dövüyor’ şeklinde yapılıyor. İşte böyle bir durumda tüm hâkim ve savcıların masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı ihlal edilmiş olur. Üstelik bunu bire bin katarak yapıyorlar. İlk haber ‘hâkimler ve savcılar vatandaşları dövüyor’ şeklindeyse sonraki haberler: ‘hâkimler ve savcılar yol kesip, vatandaşları dövüp, gasp ettiler’ şeklinde oluyor. Bu ve benzeri olaylarda kamuyu yanlış yönlendirmenin, manüpile etmenin bir anlamı yok. Bu ifade özgürlüğü falan da değil, resmen hâkim, savcıyı karalamaya giriyor. Ve kasıtlı olarak yapılıyor. Bu da Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanmış. Amaç hâkim ve savcıları yıpratmak. Böyle bir haberde ismi geçen kişi/kişiler elbette haberle, paylaşımla ilgili erişimin engellenmesini isteyecek. Suç duyurularında bulunacak.

Hukukbook: Bundan 20-30-40 yıl önce sayıca az olan yargıç, savcı ve avukat ilişkileri ile bugünün koşullarındaki ilişkileri etik açıdan değerlendirebilir misiniz?

Polat: O kadar eski zamanı bilmiyorum ancak yakın zamanda bir avukatın bir hâkimle, savcıyla konuşması neredeyse imkansızdı. Ben hâkimliğe avukatlıktan geçtim. Fetö dönemini biliyorum. Özel yetkili Mahkemeler vardı. Siz o dönem mahkemelerde söz bile alamazdınız, konuşturmazlardı. Bir hâkimin, savcının odasına girdiğinizde ceketinizin önü açıksa bile fırçayı yerdiniz. Şimdi her şey daha ulaşılabilir, daha şeffaf. Her isteyen avukat, her istediği hâkimin savcının odasına girebiliyor. İlişkiler çok daha iyi. Kimse durduk yere fırça yemiyor. Bir kaç münferit olay dışında şuan hâkim, savcı, avukat ilişkileri iyi diyebilirim. Bunun en büyük etkeni ise avukatlıktan hâkim ve savcılığa geçen meslektaşlarımız. Avukatın nerede ne sıkıntı çektiğini, ne yaşadığını avukatlıktan hâkim, savcılığa geçen meslektaşlarımız daha iyi anlayabiliyor. Zaten gelişmiş ülkelerde de hâkim ve savcı olabilmek için ya belli bir yıl avukatlık yapmak, ya da hukuk alanında akademisyenlik yapmak gerekiyor. Olması gereken de budur. Geçtiğimiz aylarda Türkiye Barolar Birliği Başkanımız Sayın Erinç Sağkan, Hâkimler ve Savcılar Kurulu 1. Daire Başkanımız Sayın Halil Koç ve Adalet Akademisi Başkanımız Sayın Muhittin Özdemir ile bu konuyu konuştuk.

Hukukbook: Yargı sisteminden herkesin şikayetçi olduğu sık sık kamuoyuna yansıyor. Yapılan saha araştırmalarındaki sonuçları kimi zaman adalet bakanlarımız da dile getiriyorlar. Hatta sistemin içindeki yargıçlar bile şikayetçi ve kimi zaman mağdur olabiliyor. Güven sorunu çok önemli. Bir zihniyet devrimi ve adaletli bir sistem inşası için neler yapılması gerekir?

Polat: Yargı sisteminden kimin şikayetçi olduğuna göre değişir. Genelde verilen bir karardan memnun olmayan dosyanın tarafları şikayet ediyor. Bazen de kamuoyunu yaralayan ve medyaya yansıyan bir takım olaylardan dolayı şikayetler oluyor. Hâkim veya savcı karar verince sanki kişisel görüşüyle karar vermiş gibi lanse ediliyor. Oysa bir hâkim veya bir savcı kanunu uygular. Cezaların hafif olduğu, infaz rejiminin yeterli olmadığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ancak bunun sebebi uygulayıcı olan bizler değil, yasa koyuculardır. Dolayısıyla cezalar ağırlaştırılmalı. İnfaz rejimi tamamen değiştirilmeli.

Ayrıca sosyal medya mahkemeleri kapatılmalı. Çünkü sosyal medya sadece görünenle ilgilenir. Bazı paylaşımlarda sadece etkileşim arttırmak için yapılıyor. Etkileşim çok ciddi bir hastalıktır. Etkileşim uğruna her türlü aşırılık yapılabilir. Bunun bir sınırı yok. Geçtiğimiz günlerde gökdelenin tepesinde video çeken bir fenomen düşerek öldü. Dediğim gibi etkileşim çağımızın en büyük hastalığıdır. Oysa gerçekler ancak bağımsız mahkemelerce yapılacak yargılama sonucunda ortaya çıkar. Şöyle bir örnek vereyim; bir şahsın başka bir kişiyi dövdüğü esnada oradan geçen birisi kavgayı kameraya alıp sosyal medyaya atmış olsun. Anında falanca şahıs tutuklansın diye binlerce twit atılır. Oysa yapılan yargılamalar sonucunda Mahkeme saldıran kişinin, hiç tanımadığı sokaktan geçen bir bayanı korumak için bunu yaptığını ortaya çıkarır ve beraat kararı verir. Ancak sosyal medya gerçekle ilgilenmez. Yargılamanın sonucunu beklemez. O an etkileşim alınacaksa her türlü yalan haber paylaşılabilir. Dezenformasyon yapılabilir. Paylaşımlarda kişinin fotoğrafıyla birlikte adresine, adına, soyadına varana dek her türlü kişisel bilgisine yer verilir. Dolayısıyla medya ve sosyal medya çok kirli bir alan ve her türlü dezenformasyona açık. Daha sonra kişinin masum olduğu ve beraat ettiği anlaşılsa dahi düzeltme yapılmaz. Böylece hafızalarda o kişinin suçlu olduğu algısı yer eder.

Sonuç olarak bir konuda 1000 kişi twit attı diye mahkemenin, hâkimin veya savcının görüşü değişmez. Dolayısıyla yargılamalar ve davalar bağımsız ve tarafsız mahkemelere bırakılmalı.

Hukukbook: Malzeme, insan ve yapılanma üçlüsünde kriz nereden çıkıyor? Altyapı nasıl? İş yükü faktörü, liyakat, fiziki yapı, teknoloji ve mevzuatı birlikte değerlendirir misiniz?

Polat: Ufak tefek olaylar yaşanıyor olabilir ama ben kriz çıktığı görüşüne katılmıyorum. İş yükümüzün çok olduğu da bir gerçek. Bu da daha çok hâkim ve savcı alımıyla aşılabilecek bir konu. Tabi alım yaparken en az 5 yıl avukatlık yapmış olmak veya hukuk alanında akademisyenlik yapmış olmak şartının getirilmesi gerekir. Böylece daha tecrübeli insanlar hâkimlik ve savcılık mesleğine entegre edileceğinden ufak tefek olan olayların da önüne geçilebilir.

Teknolojik olarak kullanmış olduğumuz UYAP sisteminde ara sıra kesintiler yaşanıyor ve VPN ile bağlantıda sıkıntılar oluyor. Bu da işlerin yavaşlamasına hatta durmasına sebep oluyor. Bir solunum hastası için solunum cihazı neyse bizim için de UYAP o. UYAP gitti mi ne yazık ki tüm Türkiye kilitleniyor.

Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı

Bunun dışında adalet hizmetlerinde teknolojiye daha çok yer verilebilir. Örneğin bazı davalarda yapay zekâ kullanılabilir. Dernek olarak bu teknoloji üzerinde de çalışıyoruz.

Mevzuat çok kötü. Neredeyse kanunlarımızın tamamını yabancılardan almışız. Ölçüleri bedenimize uymuyor. Çok acil bir şekilde yerli ve milli kanunların yapılması gerekir.

Hukukbook: Duruşmalarda ve mahkeme kalemlerinde avukatlardan ve yurttaşlardan nasıl yaklaşımlar bekliyorsunuz?

Polat: Vatandaşlar her türlü hukuki durumları için avukat tutmalılar. Çünkü dava açma sürecinde çok büyük hak kayıpları ve mağduriyetler yaşıyorlar. Bu duruma bizde çok üzülüyoruz ama yapacak bir şey yok. Örneğin idari yargı için konuşuyorum; çok acil bir durumda bile hatalı dilekçe yazılması dilekçenin reddi nedeni. Dilekçeyi hatalı yazınca çok acil bir durum olmasına rağmen dosyayı görüşemiyoruz. Dilekçe ret dememiz halinde, vatandaşın yeni bir dilekçe ile tekrar dava açması gerekiyor. Bu da hem davayı uzatıyor hemde durumun aciliyeti ile bağdaşmıyor. Adli yargıda da durum aynı.

Bir de zaten insan kendisiyle ilgili davalarda objektif olamaz. Ben bile hukuki bir sorunum olduğu zaman avukat tutuyorum. Dışarıdan birisinin hukuki yardımda bulunması her zaman iyidir. Çünkü olaylara sübjektif değil objektif bakar. Avukatlar da bir şey danışmak için her zaman yanımıza gelebilirler. Bizim vatandaşlara ve avukatlara kapımız her zaman açık. Dolayısıyla sadece hukuki konularda değil, istedikleri her konuda yanımıza gelebilirler.

Hukukbook: Mahkemelerde “bugün git yarın gel” kültürü olduğunu düşünüyor musunuz? Dosyaların Satürn Zaman Yönetimi ilkelerine göre hedef sürelere uygun şekilde sonuçlandırılmasının önündeki engeller nelerdir?

Polat: İş yükünün azaltılması ve işlerin hızlandırılmasıyla bu sorun aşılabilir. Ancak ben şahsen hızlı karar verilmesindense doğru karar verilmesini tercih ederim. Tabi bazı dosyaların Yargıtay, Danıştay süreciyle birlikte uzun yıllar sürdüğü oluyor. Bu tarz dosyalar istisna da olsa çıkıyor. Ancak bu sorun Mahkemelerden kaynaklanmıyor. Örneğin dosya teknik bir konuya ilişkinse veya üst derecedeyken mevzuat değişikliği yapılmış ise dosya uzayabiliyor. Örnekler çoğaltılabilir. İstisnalar dışında dosyalarla ilgili daha hızlı karar verilebilmesi için hâkim ve savcılara daha az iş ve daha çok zaman yaratılması gerekir. Kamu kurumlarında öncelik hakkı tanınması gerekir. Örneğin bir hâkim, savcı fatura kuyruğunda beklememeli. Zira o sürede bir çok dosya incelenip, çözüme kavuşturulabilir. Lojmanların adliyelere yakın yerlerde yapılması ve herkese yetecek kadar lojman yapılması bir diğer örnek olarak verilebilir. Ben işe gitmek için 2 saat trafikte beklememeliyim. Hâkim ve savcı sayısı arttırılabilir. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir.

Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri

Hukukbook: Tutuklama kurumunun geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklama kültürünü Cumhuriyetin 100 yılının tamamına şamil olacak şekilde değerlendirebilir misiniz?  Vatandaş dili ile soracak olursak, “yatarı olmayan” suçlardan ötürü tutuklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir diğer konu hasta ve yaşlı kişilerin de tutuklanması, sedye ile mahkemeye gelen, tansiyonu 19 iken tutuklanan kişilerin olduğu medyaya yansıyor. Hakaret yahut düşünceyi açıklama suçundan tutuklamaya nasıl bakıyorsunuz? Bir diğer konu da iddianame ile istenen cezadan daha fazla tutuklu kalanların olduğu iddiası. Memleketimizde tutuklamaya ilişkin sorunlar hep var mıydı? Bu yönde tespitleriniz oldu mu?

Polat: Eskiye göre daha az tutuklama oluyor. Medyadan takip edebildiğim kadarıyla ağır cezalık suç üstü halleri dışında neredeyse hiç tutuklama olmuyor. Bir taraftan da tutuklama gerekiyorsa bu yapılmalıdır. İfade özgürlüğü konusunda bir kaç istisna dışında şuan Avrupa’dan bile öndeyiz. Tabi geçmişte durum farklıydı ama şuan Türkiye bu konuda oldukça esnek davranıyor. Bu ülkede bizim dışımızda herkes kendisini gayet özgürce ifade edebiliyor. Zira Derneğimizle ilgili yaptığımız şikayetlerde şuana kadar tutuklanan veya ceza alan olmadı. Oysa biz ağzımızı açsak soruşturma geçiriyoruz.

Hasta ve yaşlıların tutuklanması konusunda eğer bir kişi suç işlemişse hasta ve yaşlı olmasının bir önemi yok. Şartları taşıyorsa tutuklanmalıdır. Aksi halde her hasta ve yaşlı olan suç işler, bu sefer de kamu düzeni diye bir şey kalmaz. Ancak kişi tutuklandıktan veya ceza aldıktan sonra hastalanırsa ayrı. O tür durumlara özel düzenlemeler zaten var.

Hukukbook: Avukatlar ve barolarda da var olan meslek dayanışmasının yargıç ve savcılar ile adliye personelinde daha fazla olduğunu düşünüyor musunuz?

Polat: Bizde meslek dayanışması ne yazık ki avukatlara ve adliye personeline göre daha az. Çünkü sürekli yer değiştiriyoruz. Örneğin görev yaptığımız insanlarla tam samimi olacakken tayinimiz çıkıyor. Oysa avukatlar ve adliye personeli neredeyse bir ömür birlikte görev yapıyorlar. Dolayısıyla birbirlerini daha iyi tanıyıp samimi olabiliyorlar. Tabi hâkim ve savcılarda meslek dayanışmasının az olmasında iş yükünün fazla olmasının da bir etkisi var. Çünkü işler o kadar yoğunki ailemize bile zaman ayıramıyoruz. Çocuklarımızı kreşe vermek zorunda kalıyoruz. Çocuklarımız resmen anne baba şefkatinden uzak büyüyor. Eşimize zaman ayıramıyoruz. Bu şartlarda meslek dayanışması çok kolay olmuyor. Sosyal ilişkilerimizi şuan kurduğumuz dernek vb. gibi oluşumlar aracılığıyla gerçekleştirebiliyoruz. Mesela geçen günlerde derneğimiz bünyesinde tayinlerle ilgili Whatsapp grubu kurduk. Dernek üyesi olsun olmasın herkesi davet ettik. Sağ olsun baya bir meslektaşımız geldi, baya bir meslektaşımıza faydamız oldu. Çok dualarını aldık.

Hukukbook: Duruşmalarda yargıç ve savcının kürsüde, avukatların ise aşağıda olması hakkında düşünceleriniz nedir?

Polat: Bence bunların bir önemi yok. Herkes aşağıda oturabilir veya yukarıda oturabilir. Yan yana oturabilir veya çeşitli şekillerde oturabilir. Önemli olan hızlı ve doğru karar verebilmektir. Ancak bazı toplu yargılamalarda hâkimlerin yukarıda olması duruşmanın yönetimi açısından kolaylık sağlayabiliyor. Toplu yargılamalarda veya çok taraflı dosyalarda hâkimler herkesle aynı hizada oturursa kimin ne dediği anlayamaz, duruşmayı yönetemez. Zira hakimin davanın taraflarını tam ve net olarak görmesi, söylediklerini dinleyebilmesi, hal ve hareketlerini, tavırlarını analiz etmesi gerekir.

Hukukbook: İdda makamı olan savcının hükmü verecek yargıçla birlikte yukarıda oturması, savunma makamının ise aşağıda olması size göre bir sorun değil mi? Eğer değilse savunma makamını yargının kurucu unsurları arasında saymamak gerekmez mi?

Polat: Savcılık aslında kamu avukatlığı gibi. Dolayısıyla onlar da aşağıda oturabilir. Bizim Savcılarımız çok mütevazı insanlardır. Böyle bir şeyden gocunacaklarını sanmıyorum.

Hukukbook: Sizce avukatlar “yargı mensubu” mudur? Avukatları meslektaş olarak mı görüyorsunuz yoksa misyon olarak başka bir kategoride mi değerlendiriyorsunuz? Örneğin yargıçlar adalet dağıtan bir konumda iken avukatlar para kazanmak için mi çalışıyorlar?

Polat: Avukata karşı suç işleyen bir kimse hâkime, savcıya karşı suç işlemiş gibi cezalandırılır. Farklı uygulamalar olabilir ama ben duruşmalarda avukatların oturarak konuşmalarını tercih ederim. Avukatlarda adalet dağıtıyorlar. Örneğin toplumda şöyle bir algı var. Avukat eğer suçlu birinin avukatlığını yapıyorsa hemen katilin avukatı, hırsızın avukatı olarak nitelendiriliyor. Oysa ben kendi avukatlık dönemimden biliyorum. Bir kişi suçluysa avukat onu aklamaya çalışmaz. Daha az ceza almasını sağlamakta avukatlık görevidir. Tabi suçluyu aklamaya çalışan avukatlarda vardır. Bu Avukatlığın doğasında olan bir şey. Şahsen ben avukatların yaptığı her türlü işe saygı duyuyorum. Savunma hakkı kutsaldır. Bir gün herkes bir avukat tarafından savunulmaya muhtaç kalabilir.

Hukukbook: Sistem içi özeleştiri ve restorasyon çabası var mı? Avukatlar, yargıçlar ve savcıların her biri için ayrı ayrı değerlendirme yapar mısınız? Meslek içi tartışma ve eleştiri-özeleştiri kültürü var mı?

Polat: Özeleştiri var tabi. Disiplin cezalarına ve diğer HSK kararlarına karşı yargı yolunun açılması gerektiği konusunda sürekli eleştiride bulunuyoruz. Daha şu ana kadar kimse kalkıpta: ‘Yav kardeşim bırakın bu işleri’ demedi. Meslek büyüklerimiz bizim amacımızı da az çok bildikleri için bizi takdir ediyorlar.

Avukatların durumu ise zor. Sayıları fazla ve toplumda hak ettikleri saygıyı ne yazık ki görmüyorlar. Ancak onlardaki dayanışma ve özeleştiri kültürü daha fazla. Bu da daha önce ifade ettiğim gibi hâkim ve savcıların sürekli tayin gereği yer değiştirmesinden kaynaklanıyor. Biz daha meslektaşlarımızı eleştirebilecek kadar tanıyamadan başka yere tayinimiz çıkıyor.

Ancak genel olarak yargı politikalarını eleştirebiliyoruz. Bunun en büyük örneği benim.

Hukukbook: Yargı kararlarının, iddianamelerin, avukat dilekçelerinin ve dosyalara giren diğer belgelerin, Türkçe dilini kullanma becerisi ve kalitesini nasıl buluyorsunuz? Kararlardaki ve dilekçelerdeki gerekçe unsurunu da dikkate alarak avukat-yargıç-savcı kıyaslaması yaparak değerlendirebilir misiniz?

Polat: Avukatların yazım dili oldukça başarılı. Ben bir sorun görmüyorum. İstisnalar olabilir, kaideyi bozmaz. Zaten önemli olan içerik. Tabi şu da var. Bazen vatandaşlarımız konuya tam hâkim olamadıkları için içerik olarak hatalı taleplerde bulunabiliyorlar. Bu bakımdan davalarını avukat vasıtasıyla açmalarında fayda var. Bizde adettir. Tutuklanmadan önce avukat tutulmaz. Tutuklandıktan sonra avukat tutulur. Veya bir vatandaşımız ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almadıkça ailesi avukat tutmaz. Davalarda da durum böyledir. Ülkemizde işler sarpa sarmadan avukata gidilmiyor ne yazık ki.

Tavsiye olarak vatandaşlar ifade vermeden, dava açmadan önce mutlaka avukat tutmalı.

Avukatlara tavsiyem ise çok uzun dilekçe yazmamaları. Zira dilekçe uzadıkça olayın bağlamından kopulabiliyor. Asıl önemli olan noktalar gözden kaçırılabiliyor. Örneğin adamın evi yıkılacak, avukatı ‘müvekkilimin evi yıkılmasın’ demek yerine, müvekkilimin evinin duvarları lilaydı, bahçesinde çam ağaçları vardı, çocukluğu burada geçmişti vs. yazmasının bir önemi yok. Tabi gene okuyoruz fakat asıl bağlamdan kopuyoruz. Kafamız evin duvarlarının renginin lila olmasına gidebiliyor.

Şunu da atlamamak gerekir. Eğer maddi gerçeğin ortaya çıkması için çok uzun dilekçe yazılması gerekiyorsa bundan da kaçınmasınlar. Dediğim gibi biz her dilekçeyi okuyoruz. 1000 sayfada yazılsa 1000 sayfayı okuruz. Sadece konuyla alakasız şeyler yazılmaması kâfi.

Bununla birlikte dilekçelerin UDF formatında yazılması çok önemli. UDF formatında yazılınca hem not alması hem karar yazımı daha kolay oluyor. Dava fiziki olarak açıldığı zaman dilekçedeki önemli kısımları bilgisayar ortamından not alamıyoruz. UDF formatında açılan davalarda karar yazımında davacının istem özetini daha ayrıntılı yazabiliyoruz. UDF formatında olmasa da yazıyoruz fakat 10 dakikada yazacağımız istem özetini yarım saatte bitirebiliyoruz. Aynı şey davalı içinde geçerli.

Gerekçe hakkı bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle güvence altına alınmış olan bir hak. Bir elin beş parmağı bile aynı değildir. Eksik gerekçeli kararlar var mıdır? Mutlaka vardır. Dolayısıyla bu gerekçenin doyurucu olması, herkes tarafından anlaşılabilmesi, detaylı olması gerekir. Hâkimlerin ve savcıların buna riayet etmesi önemlidir.

Hukukbook: Avukatlarla, barolarla, hukuk alanındaki STK’larla ve diğer yargı dernekleri ile birlikte, yargı sisteminin sorunlarını kapalı yahut açık toplantılarda tartışmaya açık mısınız?

Polat: Açık olmasam bu röportajı vermezdim. Sorunlar konuşuldukça çözülür. Hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına her türlü sorunu, herkesle konuşurum.

Hukukbook: Avukatların adliyelere aranarak girmeleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Avukatların yargı mensubu olup olmadıkları sorusu ve havalimanı araması konusundaki itirazınızla birlikte değerlendirmenizi rica ediyoruz.

Polat: Kartımız varsa biz de avukatlar gibi turnikeden geçiyoruz. Kartımız olsa dahi güvenlik bizi tanımıyorsa X Rayden geçmemizi isteyebiliyorlar. Biz de geçiyoruz, geçmeliyiz de. Artık eskisi gibi değil. Geçmiş dönemde yaşanan elim hadiseler düşünülünce uygulamanın yerinde olduğu kanaatindeyim. Havaalanlarında da X Rayden geçiyoruz. Sadece X Ray uyarı verdiğinde elle aranmak yerine el makinesiyle tarıyorlar.

Hukukbook: Yasalarda “yargının kurucu unsuru” sayılan baroların ve avukatların, adliyelerin işleyişine ve idari sistemine ne gibi katkıları olabilir? Beklentileriniz nelerdir?

Polat: Hâkimlerin, savcıların yanına daha çok gidip gelmeleri gerekir. Örneğin ben dosyada eksik evrak oldu mu, evrakı avukattan telefonla isteyebiliyorum. Aynı şekilde avukatı yoksa vatandaştan isteyebiliyorum. Avukatların veya vatandaşların da dava açmadan önce kafalarına takılan bir soruyu mutlaka gelip sormaları gerekiyor. Çünkü dava dilekçesi dosyaya girdi mi, dava açıldı mı artık çok geç oluyor. Yani bir yanlış yapılmışsa düzeltilemiyor. Bunun da hak kaybına kadar çok ağır sonuçları olabiliyor. Oysa sorulsa bu sorunlar hiç yaşanmayacak. Mesela kendi yargı kolum olan idari yargı için söylüyorum. Dava açılırken tanık dinletme talepleri olabiliyor. Oysa idari yargıda tanık dinletme müessesesi yok. Kafalarına takılan hususları sorsalar böyle bir sorun yaşanmaz.

Şahsen ben sadece kendi alanım olan idari yargıyı bilirim. Diğer alanı çok bilmem. Asliye Ceza kendi alanını bilir, Ağır Ceza kendi alanını. Oysa avukatlar her alana girip çıktıkları için adliyelerin işleyişine ve idari sistemine daha çok hakimler. Dolayısıyla bizimle daha çok diyalog halinde olsalar biz de sorunlara vakıf olup sorunların çözümünde katkı sunabiliriz.

Hukukbook: Fiziken büyük adliye binalarının avantaj ve dezavantajlarını değerlendirebilir misiniz?

Polat: Adliyeler büyük olunca herkese yetecek kadar oda oluyor. Herkese yetecek kadar oda olması başka bir deyişle her hâkimin ve savcının tek oturması çok önemli. Çoğu adliyede herkes tek oturuyor ama bazı adliyelerde iki kişi hatta üç kişi oturmak zorunda kalınabiliyor. Tabi bu durum çalışma verimini de düşürüyor. Sırf bu yüzden bir meslektaşımızın istifa ettiğini biliyorum. İki üç kişi oturulan odalarda eskiden 10 dosya bakacakken bu oran günde 7-8 dosyaya kadar düşebiliyor. Çünkü odada telefonla konuşulduğunda bile insanın dikkati dağılabiliyor veya odadaki diğer kişiye misafir geldiğinde ister istemez sizin de çalışmaya ara vermeniz gerekebiliyor. Tersi de doğru. Size gelen biri odanızda oturan meslektaşınızın verimini düşürebiliyor.

Fiziken büyük adliyelerin hiçbir zaman dezavantajı olmaz, daima avantajı olur. Tabi bu konuda eskiye göre çok daha iyiyiz ama hala yetersiz adliyelerimiz var. Örneğin ben Aydın’da görev yapıyorum. Aydın deprem bölgesi. Ne yazık ki Aydın’daki binaların çoğu eski ve depreme dayanıksız. Adliye binası da oldukça eski. Bizim adliyemizin otoparkının çürük raporu var. Adliye de otoparkın üstüne kurulu. Adalet Bakanından randevu istiyoruz vermiyor. Biz de bu sorunu her platformda dile getiriyoruz ama sonuç yok. Yeni adliye binası için temel atma çalışmaları yapıldı fakat o da fay hattının üzerinde. Aldığım duyuma göre zemininden su, gaz gibi şeyler çıkmış, inşaat durmuş. Bu duruma acilen bir çözüm bulunması gerekiyor. Allah’a emanet yaşıyoruz.

Hukukbook: OECD ve Avrupa Konseyi ülkeleri ile kıyasladığımızda hükümlü ve tutuklu sayısında nüfusa oranla rekorlar kırıyoruz. Cezaevlerinin aşırı kalabalıklaşmasına dönük değerlendirmeniz var mı?

Polat: Katılmıyorum, Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde cezalar o kadar hafifleştirildi ve infaz rejimi değişikliğe uğratıldı ki neredeyse çoğu suçun yatarı hiç olmuyor. Hele bir de araya pandemi girdi diye çoğu suça af geldi. Bence bir toplumu ayakta tutan şey, cezaların ağırlığı ve infaz rejiminin yeterli olmasıdır. Çünkü her afta bir suçlu affediliyorsa, bir mağdur cezalandırılmış oluyor. Zaten istatistiklere bakıldığında hapisten çıkanların bir kısmının tekrar suç işlediği görülüyor.

Ben bir vatandaş olarak sabah dışarı çıktığım zaman başıma bir iş gelmeden gün ağarana kadar özgürce dolaşabilmeyi istiyorum. Aynı şey aile bireylerim için de geçerli. Dünyanın hiçbir yerinde bu gün böyle bir şey mümkün değilse bu cezaların ve infaz rejiminin yetersiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Benim devletten beklentim suç işlenmeyen bir toplumda yaşamak ve yaşatılmaktır. Af gibi herkesi ilgilendiren konularda referandum yapılmalı. Evet çıkarsa eyvallah ama hayır çıkma olasılığı da var.

Göçmenler konusunda da referandum yapılabilirdi. Kısaca toplumun genelini ilgilendiren her konuda referandum yapılabilirdi. Artık teknoloji çok gelişti. Bu tarz referendumlar teknolojik imkanlarla çok rahat yapılabiliyor.

Hukukbook: Ceza ve tutukevlerindeki hasta, yaşlı, çocuk ve engelli sayıları hakkında takip yapıyor musunuz? Uluslararası standart normlar uygulanıyor mu?

Yapamıyoruz çünkü istediğimiz bilgi ve belgeleri temin edemiyoruz. Ancak dediğim gibi suç işleyen kim olursa, olsun cezalandırılmalıdır. Bir kişinin engelli, hasta, yaşlı veya çocuk olması işlediği suçun cezasını çekmesine engel olmamalı. Avukatlık dönemimden biliyorum çocuk bir müvekkilimin 20 suç kaydı vardı. Benden çok adliyeye gidip geliyordu. Ama mevzuat gereği bir türlü tutuklanmıyordu. Tabi çocuk bunu bildiği için sürekli suç işleyip insanları mağdur ediyordu. Toplumun menfaatleri bireyin menfaatlerinden daha ön planda tutulmalı. Ancak bir kişi suç işledikten sonra hastalanırsa örneğin kanser olursa daha farklı bir muameleye tabi tutulmalı ki zaten mevcut infaz rejiminde de bu yönde düzenlemeler mevcut. Keza hükümlü veya tutukluların çocukları, bakacak kimseleri de yoksa ayrı değerlendirilmeli. Çocuklarımız bizim veli nimetimiz, geleceğimiz. Mümkün olduğunca cezaevi şartlarından uzak tutulmaları gerekir.

Tabi nihayetinde bu tarz verilere ulaşabilirsek daha sağlıklı değerlendirmelerde bulunabiliriz.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar

Hukukbook: Türk yargı sisteminde, Suç ve Ceza hukukunun amaçladığı iki temel anlayıştan, caydırıcılık mı yoksa ıslah edicilik mi ön plandadır? İstatistiklere bakıldığında caydırıcılığın olmadığı, cezaevine daha önce girmiş kişilerin suç işleme oranının sabıkası olmayan kişilere göre daha yüksek olduğu biliniyor. Bu konuda istatistiklere sahip misiniz? Aynı bağlamda, suç işlediği için hapse giren insanların topluma yeniden kazandırılması için infaz sistemimiz yeterli mi? Ceza adalet sistemimizin ıslah edici özelliği var mı?

Polat: Şu an için cezaların önleyici bir etkisi yok. Önleyici etki demek mevcut yasalarda yapılan değişikliklerle suç oranlarının düşürülmesi demektir. Oysa bizdeki suç oranlarına bakıldığında suçlarda sürekli bir artış olduğu gözleniyor. Çünkü cezalar ağır değil ve infaz rejimi yetersiz. Bu nedenle cezaların önleyici etkisinden de bahsetmek mümkün değil. Daha önce belirttiğim gibi bir toplumu ayakta tutan şey cezaların ağırlığı ve infaz rejiminin yeterli olmasıdır. Aksi takdirde toplum çöker, Devlet ayakta duramaz.

Bir örnekle açıklamak gerekirse kadınlara yönelik şiddet veya cinayet olaylarına verilen cezalar ağırlaştırılsa bu tarz olayların önüne geçilebilir. Bunu kim istemez? Ancak her gün benzer olayların yaşanması cezaların önleyici etkisinin olmadığını gösteriyor.

Başka bir örnekle açıklamak gerekirse 1 kişiyi öldürmenin cezası ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. 10 kişiyi öldürmenin cezası da ömür boyu ağırlaştırılmış müebbettir. 100 kişiyi öldürmenin cezası da ömür boyu ağırlaştırılmış müebbettir. 1000 kişiyi öldürmenin cezası da. Bir noktadan sonra fazladan öldürülen 999 kişi için cezanın etkisizleştiğinden söz edebiliriz. Çünkü insan ömrü ortalama 80 yıl. Yani kişi işlemiş olduğu 999 cinayet yönünden cezalandırılmamış oluyor. Başka bir deyişle 999 kişi boşuna ölmüş oluyor. Kaldı ki ömür boyu müebbette de zaten ömür boyu ceza evinde kalınmıyor. Mevcut infaz rejimine göre 20-25 yıl sonra hapisten çıkılabiliyor.

Hükümlüler zaten içeride fazla kalmıyorlar. Dolayısıyla cezaların ıslah edicilik etkisinden bahsetmek mümkün değil. Topluma kazandırılacak zamanları da olmuyor. Tabi böyle olunca topluma entegre olamıyorlar. Dolayısıyla tekrar suç işleme eğiliminde olabiliyorlar.

Hukukbook: Türkiye’deki dava, soruşturma ve icra dosyası sayıları ile mahkûm ve tutuklu sayılarını dikkate aldığınızda bütün problemlerin adliyeye intikal etmesini ya da bu kadar yüksek sayıda hukuki problemin adliyeye gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Adlileşmede esas kaynak neresidir? Ne gibi bir çözüm öneriniz var? Yargı sistemi önüne gelen dosyaları bitiremediği için mi sayı sürekli artıyor yoksa toplumun yaşadığı sosyal, ekonomik, siyasi buhranların sonucunda mı bu sonuç doğuyor? Karar vericilere ve kamuoyuna ne söylemek istersiniz?

Ekonominin kötü olduğu bir gerçek. Ancak bunun temel nedeni Rusya-Ukrayna savaşı ve İsrail-Filistin savaşıdır. Ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle benzin fiyatları çok artınca buna paralel olarak her şeyin fiyatı da arttı. Tabi ekonominin kötü olmasında fırsatçıların rolü de var. Devlet olarak fırsatçılara karşı yeterli önlemleri alabilmiş değiliz. Bu önlemler de etkili bir şekilde alınırsa ekonomik olarak daha iyi bir noktaya gelebiliriz. Tabi serbest piyasa ekonomisi şartlarını da gözetmek gerekiyor. Biz de bu ve benzeri nedenlerle işte böyle bir ortamda eriyen hâkim ve savcı maaşlarının arttırılmasını istemek zorunda kaldık.

Ekonominin iyi gitmemesi yargı harçlarını da olumsuz etkiledi. Bu gün Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak için 3.500 küsür TL parayı ödemeniz gerekiyor. Diğer mahkeme harçları da aşağı kalır değil. Tabi yargı harçları Mahkemeye erişim hakkını engelleyecek boyuta ulaşmamalı.

Savaşların bitmesi halinde veya doğru ekonomi politikalarıyla ekonomi düzelir fakat savaşlarda ne yazık ki bitecek gibi değil. Dolayısıyla doğru ekonomi politikalarının izlenmesi daha makul bir yol gibi gözüküyor.

Dosya sayılarını azaltmak için daha fazla suç ve dava uzlaşma ve arabuluculuk kapsamına alındı. Buna rağmen dosya sayıları istenilen düzeye inmedi. Neden çünkü nüfus hızla artıyor. Hâkim, savcı sayısının arttırılması geçici bir çözüm olabilir ancak kalıcı bir çözüm için yerli yasaların yapılması şart.

Hukukbook: Önceki sorularımıza yanıt verirken de yerli ve milli yasalardan bahsetmiştiniz. Tüm yasalarımızı milli meclisimiz yazıyor; kararnameleri, tüzükleri ve yönetmelikleri de milli kurumlarımız yaptığına göre bu söyleminizi açmanızı rica edeceğiz.

Polat: TBMM’nin kabul ettiği her kanun, tüzük, yönetmelik milli değildir. Örneğin Türk Ceza Kanunu 1926 yılında, 1889 tarihli İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak hazırlanarak TBMM’de kabul edilen ceza kanunudur. Ondan sonra birçok değişikliğe uğramış olmasına rağmen temeli yine İtalyan Ceza Kanunudur. Bize uymuyor çünkü bir örnekle açıklamak gerekirse yine Avukatlık döneminde CMK’dan girdiğim bir davada 5 kardeşten birisi olan ve yaşı küçük olan müvekkilim evden kaçmıştı. Polisler yakalayıp neden kaçtın diye sorduklarında: ‘babam bana terlik fırlattı çok korktum o yüzden kaçtım’ demişti. Öyle deyince baba hakkında Asliye Ceza Mahkemesinde dava açılmıştı. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Çünkü çocukken hepimiz annemizden, babamızdan dayak yemişizdir. Ancak terlik silahtan sayıldığı ve alt soya karşı işlendiği için suçun takibi şikâyete bağlı değilmiş. İşin kötü tarafı 5 kardeşin tamamı 18 yaşından küçük. Anneleri vefat etmiş, babaları tek başına bakıyor çocuklara. Babanın basit bir suçtan sabıkası var. Mahkemeye çıktık, o zamanki mevzuata göre babanın hapse, çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitme riskleri doğunca ben çocuğun avukatı olmama rağmen babanın beraatini istemek zorunda kaldım. Çocuk zaten hiç şikâyetçi değildi ama ifadesinde babasının terlik fırlattığı beyanında bulunduğu için TCK’nın ilgili maddesi uyarınca re’sen dava açılmıştı. Sonuç olarak baba hapse, çocuklar Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitti. Bir ailenin yok oluşuna tanıklık ettim. O zaman anladım ki bu yasalar bize hiç uymuyor. Zira vicdan, adalet, hakkaniyet çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitmemesi için babanın beraat etmesi gerektiği yönündeydi.

Mesela idari yargıda dava açma süresi 60 gün, neden 61 gün değil veya 59 gün değil? Bilimsel veya mantıksal hiçbir açıklaması yok. Çünkü Fransızlar kendi iç dinamiklerine göre öyle takdir etmiş. Örneğin Fransada ilk kanun çıktığı zaman vatandaşların taşradan merkeze gelme süreleri 50 gün ise 10 günde dava açma süresi bırakmışlar. Veya başka bir nedenle yine belirli bir mantık çerçevesinde dönemin koşullarına göre bu süre belirlenmiş ama Fransız toplumu bu süreyi kendi iç dinamiklerine göre belirlemiş. Keza tutuklulukla ilgili prosedürü de İtalyanlardan almışız ama dediğim gibi bu koşullar İtalyan toplumu için geçerli koşullar. Örneğin İtalya’da kız kaçırma olayının olduğunu zannetmiyorum. Onlardaki bir şeyde bizde olmayabilir.

Aynı şekilde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru süresi 30 gün olarak belirlenmiş. Neye göre, kime göre belirlenmiş? Bu süre AİHM’de 4 ay. 30 günlük süre çok az. AYM’ye eksik belgeyle başvursanız belki davanız reddedilecek. Siz bir kurumdan eksik olan belgeyi isteseniz zaten tebligatlarıyla birlikte 40-50 günde ancak temin edersiniz. 30 günlük süreyi belirlerken 80 yaşındaki insanı da gözetmek lazım 15 yaşındaki çocuğu da.

Ben bu kanunlara kopyala yapıştır kanunu diyorum. Çünkü birçok kanunu yabancılardan kopyalayıp, kendi mevzuatımıza yapıştırmışız ama ölçüleri bedenimize uymamış.

Hukukbook: İlan edilen yargı etiği belgelerinin kâğıt üstünde kaldığını düşünüyor musunuz? Kamu Görevlileri Etik İlkelerinden başlayarak, kolluk, avukatlar, yargıçlar, savcılar, noterler, adliye personeli, bilirkişiler, uzlaştırmacılar, arabulucular, infaz kurumları personeline kadar yargı sistemine bütünlükçü bir yaklaşımla, etik ilkelerin egemen olması için neler yapılmalı?

Polat: Eskiden toplum kitaplarla eğitiliyordu. Artık ne yazık ki kimse kitap okumuyor. Şimdi herkes görsel, işitsel ve sosyal medyayı takip ediyor. Oradakileri örnek alıyor. Bu yüzden sosyal medya platformlarından bilinçlendirme yapılabilir veya medya, sinema filmi, tiyatro gibi etkinlikler daha etkili olabilir. Özellikle kamuoyunca bilinen dizilerde bu tür mesajlar verilebilir. Toplum bilinçlendirilebilir. Sosyal medyada mesaj vermek için oldukça etkili bir platform. Tasvip etmiyoruz ama zamana ve teknolojiye de ayak uydurmak gerekiyor.

Yargı Etiği Belgeleri

Hukukbook: Bizim soramadığımız ama sizin söylemek istedikleriniz varsa lütfen buyurunuz.

Polat: Anayasa değişikliğinde Hakimler ve Savcılar Kurulu kararlarına karşı yargı yolu mutlaka açılmalı. Vatandaşlar her türlü hukuki sorunları için hukuki yardım almalı. Hem vatandaşlar hem avukatlar 7 gün 24 saat yanımıza gelebilirler. Sosyal medya mahkemeleri kapatılmalı.

Daha adil ve daha hızlı yargılamalar için yerli ve milli yasalar yapılmalı. Cezalar ağırlaştırılmalı, infaz rejimi düzeltilmeli. Suçsuz bir toplumda yaşamak her bireyin hakkı.

Özellikle son yaptığımız ‘Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi’ne çok önem veriyoruz. Bu proje ulaşabildiğimiz 15-20.000 hâkim ve savcı meslektaşımızın çoğunluğunun görüşü doğrultusunda hazırlandı. Bu proje hayata geçirilirse yargı hiç olmadığı kadar hızlı ve hata payı daha az kararlar verebilecek. Bu projeyi şimdilik Cumhurbaşkanlığı’na gönderdik. Dikkate alınmaması halinde kendimiz hayata geçireceğiz. Proje tamamlandığında sadece hâkimler ve savcılar değerlendirme yapabilecek ama ileriki aşamalarda Avukatları ve vatandaşları da sisteme dahil edeceğiz.

Görüldüğü üzere Dernek olarak sadece hâkim ve savcı haklarıyla ilgili değil, tüm yargıyı iyileştirecek, vatandaşların ve Avukatların derdine derman olabilecek projeler üzerinde de çalışıyoruz.

Son olarak tek bir vatanımız var. Bu güzel vatanı atalarımız bize nice zorluklarla bıraktı. Kıymetini bilelim. Çünkü bu vatan bize emanet. Biz de çocuklarımıza güzel bir şekilde bırakmalıyız.

Hukukbook: İçten cevaplarınız için okurlarımız adına teşekkür ederiz.

Levent Üzümcü: 2025 Yılında Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz

0

Levent Üzümcü: 2025 Yılında Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz.

The Turkish Post, oyuncu Levent Üzümcü ile bir röportaj yaptı.

Üzümcü, “Ben eğitmenlik yapmıyorum. Levent Üzümcü Tiyatrosu bir okul değil ve zaten ömrünü bitirmek üzere. Ben mesleğimi bıraktığımda varlığı son bulacak. Tiyatro kimileri için bir estetik sığınak, kimileri için de dertlerini anlattıkları bir alan. Örneğin biz şu an İzmir’de, 1950’lerde Amerika’daki McCarthy dönemini eleştiren, Arthur Miller’ın ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz. Başlı başına bir eleştiri. 1600’lerde geçen bir oyun aracılığıyla 1950’ler Amerika’sı hicvedilmişti. Ve biz maalesef, 2025 yılında Türkiye’de bu oyunu bir şeyler söyleyebilmek için oynuyoruz.” şeklinde konuştu.

Röportajın tamamını EDA NUR SUNGUR ‘un kaleminden The Turkish Post’ta okuyabilirsiniz.

 

 

Dün ne oldu? – 22 Eylül 2025 – Dünyada ve Türkiye’den Hukuk Haberleri

0
Dün ne oldu - 22 Eylül 2025 Hukuk Haberleri

Dün ne oldu? – 22 Eylül 2025 – Dünyada ve Türkiye’den Hukuk Haberleri

  DÜNYADAN HABERLER 
  • BM insan hakları uzmanları, Amerikan İnsan Hakları Komisyonu (IACHR) ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu (ACHPR) özel raportörleri yayımladıkları ortak bir bildirge ile, dünyadaki tüm devletleri, protestoculara ve sivil toplum aktivistlerine yönelik keyfi tutuklamaları ve zulümleri durdurma çağrısı yaptı. (Joint Declaration on Protecting the  rights to freedom of peaceful  assembly and of association from  criminalization amid intensified  existential threats) Bildirge, otoriterleşmeye ve özgürlükler üzerinde artan baskılara dikkat çekerek özellikle barışçıl toplanma ve sivil toplum özgürlüklerinin kriminalize edilmesine karşı devletleri sorumluluğa davet etti.
  • Hollanda’nın Lahey kentinde göçmen karşıtı protestoların şiddete dönüşmesinin ardından en az 30 kişi tutuklandı.  Lahey Belediye Başkanı, protestoyu “eşi benzeri görülmemiş” ve “Hollanda’ya yakışmayan” bir eylem olarak nitelendirdi. Başbakan Dick Schoof, konuya ilişkin yaptığı açıklamada , söz konusu davranışı utanmazca ve kabul edilemez olarak nitelendirdi ve savcılığın faillerin hesap vermesini sağlamak için mümkün olan her türlü önlemi alması gerektiğini söyledi.
  • Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, Gizli Polise Hayır Yasası olarak bilinen 627 sayılı Senato Tasarısı’nı imzaladı. Kaliforniya, tanımlanmış istisnai durumlar haricinde, kolluk kuvvetlerinin operasyonlar sırasında kimliklerini gizleyen maske veya diğer yüz örtüleri takmasını yasaklayan ABD’deki ilk eyalet oldu. 
  • Ekvador’un güneybatısındaki Machala kentinde rakip çeteler arasında hapishanede çıkan çatışmada 13 mahkûm ve bir gardiyan hayatını kaybederken, 14 kişi yaralandı; isyan sırasında patlama ve silah sesleri duyuldu, bazı mahkûmlar kaçtı ve polis şu ana kadar 13’ünü yakaladı. Ülkede ölümcül hapishane çatışmaları ve isyanlar zaman zaman yaşanıyor; çeteler ise sık sık rakip grupların üyelerini hedef alıyor.
  • Beyaz Saray, Çin ile yapılan anlaşma kapsamında TikTok’un algoritmasının artık ABD’li şirketler tarafından kontrol edileceğini ve uygulamanın ABD operasyonları için yedi yönetim kurulu koltuğundan altısının Amerikalılar tarafından yönetileceğini duyurdu. Anlaşmaya göre, TikTok’un algoritması, ABD’li kullanıcı verileri kullanılarak yeniden yapılandırılacak. ABD Başkanı Donald Trump, Rupert Murdoch ile oğlu Lachlan, Oracle başkanı Larry Ellison ve Dell kurucusu Michael Dell’in, ABD’de TikTok’u satın almaya çalışan yatırımcı grubunun içinde yer almasının beklendiğini söyledi.
  • ABD Başkanı Donald Trump, yeni H-1B uzmanlık gerektiren meslek vizesi başvurularında 100.000 dolarlık bir ücret talep edecek bir kararname yayınladı. Kararname Cumartesi günü yürürlüğe girdi. H-1B vize kısıtlaması, uzatma yapılmadığı takdirde yürürlüğe girdikten bir yıl sonra sona erecek. Trump, kararnamenin amacını sistematik suiistimale son vermek olarak açıkladı. 
  • 38 yaşındaki ressam-dekoratör Cédric Jubillar’ın, yaklaşık beş yıl önce kıskançlık krizi sonucu karısı Delphine’i öldürmekle suçlandığı dava başladı. Ceset, kan, itiraf ya da doğrudan bir tanığın olmadığı davanın sonucu merakla bekleniyor. Dosyada 65 dolaylı tanık ifade verecek.
  • Donald Trump yönetiminin Venezuela vatandaşlarına yönelik Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) iptal ederek hukuka aykırı davrandığına hükmeden federal bölge mahkemesi kararının durdurulması Yüksek Mahkeme’ye başvuruda bulunuldu.
  • İngiltere, Putin’in Ukrayna’daki yasadışı savaşını destekleyen Gürcistan bağlantılı kişilere yaptırım uygulama kararını uygulamaya koydu. Mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasaklarını da kapsayan yaptırımların uygulandığı kişiler arasında medya patronu Levan Vasadze ve Gürcistan’ın eski başsavcısı Otar Partskhaladze de yer alıyor.
TÜRKİYE’DEN HABERLER 
  • Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile soykırımcı Netanyahu’nun kıyaslandığı cümlenin bir televizyon kanalında alt bant yazısı olarak kullanılması hakkında soruşturma başlatılmıştır” ifadeleriyle TELE1 hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu. Tele 1’in yayın kurulu ise özür diledi.
  • AKP İstanbul İl Başkanlığı 21 Eylül günü gerçekleşen ve CHP’nin kazandığı Bayrampaşa Belediye Başkanvekili seçimlerinin iptali için yürütmeyi durdurma talepli dava açtı.
  • Kırıkkale’de “irtikap” iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan AKP’li Yahşihan Belediye Başkanı Ahmet Sungur‘un da aralarında bulunduğu 8 şüpheli, tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. AKP Merkez Yürütme Kurulu Sungur’un ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kuruluna sevk edilmesine karar vermişti.
  • Mabel Matiz olarak bilinen şarkıcı Fatih Karaca hakkında “Perperişan” isimli şarkısı nedeniyle “müstehcenlik” suçundan soruşturma başlatılmıştı. Karaca, adliyeye gelerek savcılığa ifade verdi. Ünlü şarkıcı, açıklama yapmadan adliyeden ayrıldı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Can Holding hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, Doğa Koleji’nin bağlı olduğu Arı Bilim İnovasyon Eğitim Hizmetleri A.Ş.’ye kayyum atandığını duyurdu. Şirketin tüm yönetim yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi.
  • Nevşehir’de iki çocuk arasında çıkan tartışma kanlı bitti. 14 yaşındaki M.M.K., 15 yaşındaki F.A.’yı kalbinden bıçaklayarak öldürdü. Cinayet şüphelisi M.M.K. polis tarafından gözaltına alındı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.
  • Kayseri’de sevgilisinin kızı E.A.’ya (15) cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu yargılanan O.P. (38), 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • İstanbul Cevizlibağ’daki Atatürk KYK Kız Öğrenci Yurdu’nda meydana gelen skandal olaylarla ilgili soruşturmada gözaltına alınan 4 kişi tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilirken 2 kişi savcılık ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. Yaz tatilinin ardından yurda dönen öğrenciler, bakım ve onarım sürecinde yurtta bulunan bazı işçilerin dolap kilitlerini kırdığını, eşyalarına müdahale ettiğini ve dolaplara rahatsız edici içerikler yazdığını belirterek durumu yönetime bildirmişti.
  • Kanal İstanbul projesine verilen “ÇED olumlu” kararına karşı açılan dava kapsamında 19’u profesör, 1’u doçent 21 uzman bilirkişi tarafından hazırlanan 400 sayfalık bilirkişi raporu Danıştay 4. Dairesi’ne sunuldu. Raporda, projenin ciddi çevresel ve sismik riskler içerdiği, su kaynaklarının geri dönülemez biçimde zarar görebileceği ve kültürel varlıkların yok olabileceği belirtildi. Bilirkişi heyeti, ÇED dosyasının temel çevresel, jeolojik ve sosyal etkileri eksik değerlendirdiğini vurgulayarak, “ÇED olumlu” raporunun bilimsel ve teknik açıdan uygun olmadığı sonucuna vardı.
  • Tunç Soyer dahil 11’i tutuklu 65 sanığın İzmir 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı İZBETON davasına devam edildi.
  • Yargıtay 12. Ceza Dairesi, başkasına ait telefon numarasını sosyal medyada “selam ben ciddi evlilik istiyorum, ciddi olanlar arasın” notuyla paylaşan kişiye “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçundan verilen 1 yıl 3 ay hapis cezasını onadı.
  • Gaziantep’in Nizip ilçesinde yapımı süren adliye binasında çalışan işçiler, uzun süredir maaşlarını alamadıkları iddiası ile binaya çıkarak toplu intihar girişiminde bulundu. Firma yetkililerinin maaşların ödeneceği sözü vermesi üzerinde işçiler intihardan vazgeçti.
  • BirGün Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Aydın, birgun.net Yayın Koordinatörü Uğur Koç ve birgun.net’in eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Yaşar Gökdemir’in “İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in adının geçtiği bir haberden ötürü ” ‘kamu görevlisine alenen hakaret’ ve ‘terör örgütlerine hedef gösterme’ suçlamasıyla 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın duruşması 22 Ekim tarihine ertelendi. Esas hakkındaki mütalaasını sunan savcı, gazetecilerin suçlamalardan ayrı ayrı cezalandırılmasını istedi.
  • Bolu Grand Kartal Otel’de 78 kişinin yaşamını yitirdiği yangına ilişkin olarak 19’u tutuklu toplam 32 sanığın yargılandığı davanın ikinci duruşması, Bolu 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı.
  • Uğur Mumcu suikastinin de aralarında olduğu 22 faili meçhul cinayeti kapsayan “Umut Davası”nda Eski Emniyet Genel Müdürü, Adalet ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davanın 13.duruşmasında, 32 yıl sonra tanık olarak dinlendi. Ağar, Güldal Mumcu’ya “Tuğlayı çekersem duvar yıkılır” demediğini iddia etti. Duruşma 9 Şubat’a ertelendi.
  • Ankara’da kendini polis ve savcı olarak tanıtarak yaşlı yurttaşları mağdurları toplam 17 milyon 500 bin TL dolandıran çeteye düzenlenen operasyonda yakalanan 24 şüpheliden 18’i Asayiş Şube Müdürlüğünde yapılan işlemlerinin ardından sevk edildikleri mahkemece tutuklandı.
  • Ekrem İmamoğlu’nun 31 Ocak’ta ifade vermek için gittiği İstanbul Adliyesi önünde yaşanan gerginlik ve arbede  nedeniyle; CHP Eski İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Gençlik Kolları Başkanı Erdem Kara ve aralarında CHP ilçe başkanları ile yöneticilerinin de olduğu 26 kişi Çağlayan Adliyesi’ndeki İstanbul 18. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Duruşmayı Özgür Özel de salonda takip etti. Sanıklara “görevi yaptırmamak için direnme”, “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere katılma”, “kasten yaralama” ve “kamu malına zarar verme” suçlamaları yöneltilmiş ve 3 yıl 11 aydan 17 yıla kadar hapis cezaları istenmişti.

Yargılama Etiği ve Yargıçlık İlkeleri

0
Sami Selçuk

BM İnsan Hakları Bildirgesinin ve Siyasal ve Medeni Haklar Sözleşmesinin suç yükletilen birinin bağımsız ve yansız bir mahkemece eşitlikle, âdil, gecikmeksizin herkese açık biçimde yargılanma hakkına sahip; yargının meşruluk ve hukuk devleti ilkelerine uymasının, yargıda iç tutarlılık, manevi güç, yargıya kamusal güvenin önemli; yargıçlara yol gösterici, yasama ve yürütme mensupları ile avukatlara yardımcı olduğu temelinden yola çıkan ‘BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’; Yargısal Tutarlılığın Güçlendirilmesi Hakkında Yargı Grubunca Şubat 2001’de Bangalor’da benimsenmiş; Kasım 2002’de Lahey‘de gözden geçirilmiş, BM İnsan Hakları Komisyonunca 23 Nisan 2003’te benimsenmiş (2003/43); Avrupa Konseyinin Avrupa Yargıçları Danışma Kurulunca, BM tarafından onaylanmadan, 13 Bakanlar Komitesine salık verilmiştir.

Bangalor ilkelerinin dayandığı temel değerler sırasıyla şunlardır:

Yargıç, bireysel, kurumsal açılardan ‘Bağımsızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın yasama ve yürütme başta olmak üzere bütün dış etkilerden uzak olmasına; yargı bağımsızlığını sürdürme bilinciyle kamunun yargıya yönelik güvenini güçlendirmesine bağlıdır.

İlk ilkenin bağımsızlık olmasına dikkatleri çekmek isterim.

Nitekim Budapeşte’de (24-26.5.2001) 65 ülkenin yüksek mahkeme başyargıçları ve yargıtay başkanlarının katılımıyla yapılan 9’uncu Uluslararası Yargı Konferansında AİHM’nin Başkanı Wildhaber’in sunduğu bildirinin ilk tümcesi şöyledir: “Bağımsız yargı, adalet kavramının yüreğidir.

Yargıç, ‘Yansızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçeklemesi, yargıcın yargılama sürecinde önyargısız, kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak, adil, akılcı ve ölçülü davranışlar ve izlenimler sergilemesine bağlıdır.

Yargıç, ‘Doğruluk ve tutarlılık değerlerini gözetmeli’; bunun gerçeklemesi, yargıcın bu değerleri güçlendirecek ve akılcı düşünenlerde bir yakınmaya yol açmayacak tutumlar sergilemesine bağlıdır.

Yargıç, ‘Dürüstlük değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın bütün etkinliklerinde yakışıksız görüntülerden kaçınmasına, yargı mesleğinin saygınlığıyla uyumlu ve mesleğini yürütürken edindiği bilgiler konusunda duyarlı olmasına bağlıdır.

Yargıç, ‘Eşitlik değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, toplum katmanlarındaki çeşitliliğe saygı ve hukuk önündeki eşitliğe uymasına bağlıdır.
Bangalor ilkelerinde böyle yargıçlara ulaşmanın ön koşulu da belirtilmiştir: Yetenek ve yaraşırlık (ehliyet ve liyakat).

Bütün bunlar, Mecelle’de şöyle özetlenmiştir: Yargıç, “nefsine/özvarlığına” egemen, akıllı, bilge (hakim), kavrayışlı/anlayışlı (fehîm), doğrudan sapmaz (müstakîm), güvenilir (emîn), vakur/ağırbaşlı (mekîn) sağlam (metîn) olacak, hukuk biliminden ayrılmayacak, ayırt etme yeterliliğine sahip olacaktır (m. 1739, 1792, 1794).

Yargıçların vicdanı

Benim de katıldığım Budapeşte’deki uluslararası toplantıda bütün delegeler, basındaki tartışmaların yargıçların vicdani kanıları üzerindeki etkilerinden yakınmışlar, Polonya delegesi “medya yargıçları”ndan söz etmiş, ben de yargıcın kendi görüş ve inançlarına karşı bağımsız kalabilme yetisi konusunda bir bildiri sunmuştum.

Bredin, 1996’da hepimize şu soruyu yöneltmişti: “… yargıçlar, (…) yığın iletişim araçları ve bunların çekicilikleri karşısında ne denli bağımsızdır?”

Yargıçlar ne oranda çabalarlarsa çabalasınlar, yapılan araştırmalar, her ülkede yargı öncesi yapılan yorumların yargıyı etkilediklerini kanıtlamıştır. Aristoteles (MÖ, 384-322) Retorik’te, Kafka Dava’da buna değinmiştir.

Bu etkinin en çarpıcı örneği Dreyfus davasında kamuoyunu ikiye bölen basının etkisidir. Zola, mahkemedeki savunmasında buna değinmiştir: “Her şey bana karşı görünüyor. Her iki yasama meclisi, sivil iktidar, askeri iktidar, çok satan gazeteler, onların zehirledikleri kamuoyu. Benim için tek bir düşünce var: Gerçek ve adalet ülküsü (…) Ülkemin yalan ve adaletsizlik içinde kalmasını istemedim. Beni cezaya çarptırabilirsiniz. Ama bir gün, saygınlığını kurtardığım için Fransa bana minnettar kalacaktır”.

Zola’nın öngörüleri doğru çıkmış, Fransa, Zola’nın da katkısıyla, uygar toplumlara yakışan bir bilinçle bu adli yanılgıdan ders çıkarmasını bilmiş, ilkin adli yanılgıyı düzeltmiş; daha sonra da borcunu ödemek için 1908’de Zola’nın küllerini ünlüleri bağrında barındıran Panthéon’a taşımış; bizim TC Yasası’na esin kaynağı olan (m. 277, 288) Eski (m. 226 ve 227) ve Yeni Ceza Yasalarına yasaklayıcı hükümler (m. 434-16. ve 434-25) getirmiştir.

Elbette hukuka aykırı yargısal işlemler, yargı kararları eleştirilecektir. Ancak kanıları etkileyecek eleştirilerden özenle kaçınılmalıdır.

Bütün bunlar, hepimizi uyarmalı, adaletin kestiği parmağın acımaması için adaleti, kirletecek bütün etkenlerden arındırmanın yolları bulunmalı, yargıçların etkilenmeden karar verecekleri ortamı yaratmalıyız.

Unutmayalım ki, 2418 yıl önce hüküm giyen Sokrates’in davası, açık yargılama ilkesinin uygulamaya yansımasının en başarılı örneklerden biridir. Bizim için ise 136 yıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir bilmecedir.

Bağımsız yargı

6 Eylül 2001’deki yargı yılı açış konuşmamda şöyle demiştim: “Devlet yönetiminde yer alan ya da toplumda oluşan güç odaklarından hiç etkilenmediği için bağımsız; yarın kaygısı taşımadığı için güvenceli; bağımsız ve güvenceli olduğu ve salt hukuk bilinciyle hükümler kurduğu için yansız bir yargı; devletin güçlü ve sağlıklı, toplumun dingin, bireyin geleceğinden kaygısız olması için, insanlığın bulduğu en gerçekçi çözüm ve sığınaktır.”

Bunun için şu kuralları gerçekleştirmek zorundayız:

  1. Siyasal otorite, yargının yönetimine hiç karışmamalıdır.
  2. Siyasal otorite, yargının önündeki davalar ve yargı kararları hakkında görüş belirtmekten özenle kaçınmalıdır.
  3. Yargıçların atanmaları, yükselmeleri, yer değiştirmeleri, denetlenmeleri, yürütme erkinden ve onun temsilcilerinden kesinkes ayrılmalıdır.
  4. Yargıcın işine son verilmesi, siyasal erke yasaklanmalıdır.
  5. Yargıçlar, bakanların aldıkları ücretlerle orantılı olarak uygun bir ücret almalıdırlar.
  6. Yargının ayrı ve özgürce kullandığı bir bütçesi olmalıdır.
  7. Yargı, yardımcı personelini atanmasını ve yetişmesini kendisi üstlenmelidir.
  8. Yargının devlet protokolündeki yeri, erkler eşitliği ilkesine göre düzenlenmelidir.
  9. Yargıç, bulunduğu mahkemede de bağımsız olmalıdır.
  10. Yargıç, kendisini kendi girişimiyle akçalı yükümlülüğe girmeksizin en son bilgilerle yenileyebilmelidir.

Bir toplumun yetkin bir ulus olabilmesi için ilkin tarih, dil ve yurt bilinçlerine sahip bulunması gerekir. Ancak o ulus, hukuk bilincine ulaşamamışsa, uygar bir ulus değildir.

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı

İlk ilke bağımsızlıktır; yargıç, bireysel, kurumsal açılardan ‘Bağımsızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın yasama ve yürütme başta olmak üzere bütün dış etkilerden uzak olmasına, yargı bağımsızlığını sürdürme bilinciyle kamunun yargıya yönelik güvenini güçlendirmesine bağlıdır…

Yargılama etiği ve yargıçlık ilkeleri

02 Haziran 2017 tarihli Milliyet Gazetesi’nden alınmıştır. 

Dünya Barış Günü İlanı – 21 Eylül

0

Dünya Barış Günü, BM Genel Kurulu’nun 7 Eylül 2001 tarihli toplantısında kararlaştırılmıştır.

Dünya Barış Günü, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC hariç tüm dünyada 21 Eylül tarihinde kutlanmaktadır.

T.C. ve KKTC 1 Eylül gününü barış günü (the International Day of Peace), olarak kabul etmektedir.

BM Kararı, Dr. Fehmi Kerem Bilgin tarafından 2024 yılı Eylül ayında Türkçe’ye kazandırılmıştır.

 

Dünya Barış Günü İlanı – 7 Eylül 2001

 

Elli beşinci birleşim

Gündem maddesi 33

00 57607

Genel Kurul tarafından kabul edilen karar [Ana Komiteye atıfta bulunulmadan (A/55/L.95 ve Add.1)]

55/282. Uluslararası Barış Günü

Genel Kurul,

Genel Kurulun düzenli oturumlarının açılış günü olan Eylül ayının üçüncü Salı gününün resmen Uluslararası Barış Günü olarak ilan edileceğini ve kutlanacağını ve tüm uluslar ve halklar bünyesinde ve arasında barış ideallerini anmaya ve güçlendirmeye adanacağını beyan ettiği 30 Kasım 1981 tarihli ve 36/67 sayılı kararını hatırlatarak;

3 Kasım 2000 tarihli ve 55/14 sayılı karar dahil olmak üzere diğer ilgili kararlarını da hatırlatarak;

Uluslararası Barış Gününün kutlanmasının ve anılmasının barış ideallerini güçlendirmede ve gerginlikleri ve çatışma nedenlerini hafifletmede yaptığı katkıyı tekrar teyit ederek;

Dünya çapında şiddet ve çatışmanın sona ermesi için sunduğu eşsiz fırsatı ve Uluslararası Barış Gününün küresel topluluk bünyesinde mümkün olan en geniş farkındalığının ve kutlanmasının sağlanmasının ilgili önemini telakki ederek;

Uluslararası Barış Gününün hedeflerine dikkat çekmeyi ve dolayısıyla her yıl kutlanması için Genel Kurulun düzenli birleşimlerinin açılış gününden ayrı bir tarih belirlemeyi arzu ederek;

    1. Bu tarih barışın kutlanması ve kutlanması için tüm halkların dikkatine sunulmak üzere, Genel Kurulun elli yedinci oturumundan itibaren Uluslararası Barış Gününün her yıl 21 Eylülde kutlanmasına karar verir;
    1. Uluslararası Barış Gününün bundan böyle bir küresel ateşkes ve şiddetsizlik günü, tüm uluslara ve halklara Gün boyunca muhasamatın kesilmesine riayet etmeye bir dâvet olarak kutlanacağını beyan eder;
    1. Tüm Üye Devletleri, Birleşmiş Milletler sistemi örgütlerini, bölgesel ve hükümet dışı örgütleri ve bireyleri, eğitim ve kamuoyu farkındalığı vâsıtasıyla dâhil olmak üzere, münâsip sûrette Uluslararası Barış Gününü anmaya ve küresel ateşkesin tesisinde Birleşmiş Milletler ile işbirliği yapmaya dâvet eder.
  1. tümel toplantı

7 Eylül 2001

 

Dünya Barış Günü

 

the International Day of Peace

Fifty-fifth session

Agenda item 33

00 57607

Resolution adopted by the General Assembly [without reference to a Main Committee (A/55/L.95 and Add.1)]

55/282. International Day of Peace

The General Assembly,

Recalling its resolution 36/67 of 30 November 1981, by which it declared that the third Tuesday of September, the opening day of the regular sessions of the General Assembly, shall be officially proclaimed and observed as International Day of Peace and shall be devoted to commemorating and strengthening the ideals of peace both within and among all nations and peoples,

Recalling also its other relevant resolutions, including resolution 55/14 of 3 November 2000,

Reaffirming the contribution that the observance and celebration of the International Day of Peace makes in strengthening the ideals of peace and alleviating tensions and causes of conflict,

Considering the unique opportunity it offers for a cessation of violence and conflict throughout the world, and the related importance of achieving the broadest possible awareness and observance of the International Day of Peace among the global community,

Desiring to draw attention to the objectives of the International Day of Peace, and therefore to fix a date for its observance each year that is separate from the opening day of the regular sessions of the General Assembly,

  1. Decides that, with effect from the fifty-seventh session of the General Assembly, the International Day of Peace shall be observed on 21 September each year, with this date to be brought to the attention of all people for the celebration and observance of peace;
  1. Declares that the International Day of Peace shall henceforth be observed as a day of global ceasefire and non-violence, an invitation to all nations and people to honour a cessation of hostilities for the duration of the Day;
  1. Invites all Member States, organizations of the United Nations system, regional and non-governmental organizations and individuals to commemorate, in an appropriate manner, the International Day of Peace, including through education and public awareness, and to cooperate with the United Nations in the establishment of the global ceasefire.

111th plenary meeting

7 September 2001

Madımak Katliamının Üzerindeki Zamanaşımı Zırhı

0

Madımak Katliamının Üzerindeki Zamanaşımı Zırhı / Av. Çağla ÜREDEN

1919 yılında Atatürk’ün yaptığı Sivas Kongresiyle bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararların verildiği ve Cumhuriyetin temellerinin atıldığı Sivas’ta, 30 yıl önce Pir Sultan Abdal Şenliklerine davetli yazar, şair, düşünür ve sanatçılardan oluşan 33 aydınımız ve 2 otel görevlisi Madımak Otelinde diri diri yakılarak öldürüldü. Olay alevlerin küle çevirdiği otelin adıyla, yani Madımak Katliamı olarak anılmaktadır.

Madımak Katliamı davasının kimi sanıklar bakımından zamanaşımı nedeniyle düşürülmesi hususu günümüzde oldukça tartışmalıdır. İnsanlığa karşı işlenen suçlar zamanaşımına tabi değildir, bu nedenle üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin zamanaşımı nedeniyle dava düşürülemez. İnsanlığa karşı suçlar, siyasal, felsefi, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi halinde oluşur.

Madımak Katliamının insanlığa karşı işlenen suçlardan olduğu tartışmasızdır; ancak katliamın yapıldığı 2 Temmuz 1993 tarihinde yürürlükteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı işlenen suçlar yer almamaktaydı.

Türk Hukukunda insanlığa karşı suçlar ile ilgili madde ilk olarak 5237 sayılı TCK’nda yer alarak 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmiş ve zamanaşımına tabi tutulmamıştır. Dolayısıyla bu tarihten önce işlenen bir fiili insanlığa karşı işlenen suç kapsamında değerlendirmek mümkün olmadığı gibi zamanaşımına uğramayacağından da bahsedilemez. Kaldı ki suçun işlendiği zaman yürürlükteki kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanun hükümleri çelişiyorsa sanık lehine hükmün uygulanacağı hem 5237 sayılı TCK’nun 7/2. maddesinde, hem de 765 sayılı TCK’nun 2/2. maddesinde yer almıştır. 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suçlar düzenlenmiş olsaydı ve bu maddede zamanaşımı süresi sınırlandırılmış olsaydı bile, bu kez de aleyhe kanunun geçmişe yürümesi yasağı gereği insanlığa karşı suçlar bakımından zamanaşımı işlemeyeceğine dair kuralı uygulamak mümkün olmayacaktı. Aynı şekilde, 5237 sayılı TCK’nda yer alan insanlığa karşı suçlara ilişkin madde, “hangi tarihte gerçekleştiğine bakılmaksızın insanlığa karşı suçlar zamanaşımına uğramaz” şeklinde yeniden düzenlense bile, o tarihte yürüklükte bulunan 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suç fiili düzenlenmediğinden yine zamanaşımını işletmemek mümkün olmayacaktı.

Kişi laik olamayabilir, ancak devlet laik olmalıdır. Gerçekten laik bir devlet olsaydı Madımak Katliamı yaşanmazdı.

Katliamdan bu yana geçen 30 yıl boyunca katliamın kimi sanıkları sigortalı çalışmalarına, evlenmelerine, askerlik yapmalarına, nüfus müdürlüklerine kaydolmalarına ve Emniyet tarafından aranmalarına rağmen bulunamadı; kimileri tek tek firar etti, kimileri de haklarında hüküm verilmesine ömrü yetmeyip eceliyle vefat etti.

İşte geç gelen adalet, adalet olmadığı gibi adaletsizliğin de ta kendisidir ve hatta zulümdür. Öyle ki Madımak Katliamı hakkında adalet geç olsa bile hala gelememiştir.

Madımak Katliamının ilk duruşmasında müdahil avukatlar katliamla ilgili faillerin somut olarak göründüğü fotoğraf ve film görüntülerini mahkemeye sunmalarına rağmen mahkeme yanlı bir tutum sergileyerek bunları delil olarak kabul etmemiştir. Hatta duruşmalar sırasında mağdur avukatları mahkeme salonundan sebepsizce çıkartılmış ve duruşmalara basın yasağı konulmuştur.

Hakimler her ne olursa olsun adaletin doğru tecelli edebilmesi için tarafsız olmak zorundadır. Kendilerini herhangi bir gruba veya zümreye ait hissetmemeleri; herhangi bir ideolojik görüşten, inançtan, cinsiyetten, coğrafi bölgeden, etnik kökenden, statüden etkilenmemeleri ve önyargılı olmamaları gerekir. Kendilerini bunlardan arındıramamış hakimler ya görevini bırakmalı ya da haklarında etkin bir soruşturma yapılarak görevden alınmalıdır.

Zamanaşımına tabi suçlar için adalet tarihe havale edilmemeli, zamanaşımı her durumda başvurulabilen bir maymuncuk olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun yerine devletin sorumluluklarını yerine getirmesi ve yargılamayı hızlandıracak etkili çözümler üretmesi gerekmektedir.

Bugün bile Madımak Katliamı sebebiyle tek bir yetkili sorumlu tutulmuş değildir. Yasal düzenlemelerle, davanın zamanaşımına uğramasına sebep olan yetkililer hakkında görevinin gereklerini yerine getirmekte ihmal ve gecikme gösterip göstermediği sıkı bir denetime tabi tutulmalı ve bu ihmal ve gecikme davanın zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiği tespit edilmişse yetkililer hakkında etkin bir disiplin soruşturması yapılarak ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Zira Madımak Katliamı dosyasını bilerek ve isteyerek zamanaşımına uğratan yetkililer sırf görevini ihmal etmemiş, insanlığa karşı suç da işlemiştir.

Her ne kadar suçun işlendiği tarihte hukukumuzda insanlığa karşı suç düzenlenmemiş olsa da sonraki süreçte dosyayı kasten zamanaşımına uğratan yetkililer hakkında insanlığa karşı suç işledikleri kabul edilmeli ve onlar bakımından zamanaşımı işletilmemelidir. Dolayısıyla 5237 sayılı TCK’nun yürürlük tarihi olan 01.06.2005 tarihinden itibaren Madımak Katliamı dosyasında görev alan yetkililer başta olmak üzere, her kim bu tarihten itibaren dosyanın kasten zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiyse insanlık suçu işlemiştir. Buna göre, Madımak Katliamı üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin zamanaşımına uğratılamaz.

Madımak Katliamı soruşturmasının ve yargılamasının uzatılarak zamanaşımına uğratılması, sanıkların yakalanmayarak firar etmesi ve cezalarını çekmeye ömürlerinin yetmemesi, hiçbir yetkilinin sorumlu tutulmaması ve suç tarihinde yürürlükteki 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suç fiilinin yer almaması sebebiyle insanlığa karşı suç olarak nitelendirilemeyerek zamanaşımına uğraması toplum nezdinde adalete olan güveni bir kez daha sarsmıştır.

Madımak Katliamı ülkemiz tarihine kara bir leke olarak geçti. Aydınlığı karartan ateşin yakıldığı günden bu yana 30 yıl geçti ve o ateş hala sönmedi.

Madımak hala yanıyor ve bu yangın ancak adalet yerini bulduğu gün sönecek…

 

Çağla Üreden Hakkında

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk bölümünden 2009 yılında ve Okan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ekonomi Hukuku programında yüksek lisans yaparak 2014 yılında mezun olan Çağla Üreden, 2009 yılında avukatlık stajına başlamış, 2010 yılında İstanbul Barosuna 39953 sicil numarasıyla kaydedilerek avukatlık ruhsatını almıştır. 11 yıldır gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren özel bir şirkette avukat olarak çalışmaya devam etmektedir. İstanbul Barosu HFSK(Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu) üyesidir.

 

Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır

0
Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır

“Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır” başlıklı bildiri vebasın açıklaması 26 Eylül 2025 günü İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere çeşitli hak savunucusu kurumlar tarafından ilan edilmiştir. Açıklamaya, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi  ve Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı(TOHAV) imza koymuştur. Bildiri ile, bu hapishanelerde bulunan mahpusların, insan onuruna uygun koşullara sahip başka cezaevlerine sevk edilmesi talep edildi.

Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır – 26 Eylül 2025

Hapsetme, zaman ve coğrafya değişse bile tarihsel olarak iktidarların toplumu sindirme, baskı altında tutma ve otoriteyi tesisi etme amacıyla kullandıkları bir yönetim tekniği olmuştur.

Türkiye’de de her dönem insanlık dışı koşullara sahip olan hapishaneler, son zamanlarda inşa edildikleri bölgeler, mahpusların bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hallerini göz ardı eden mimari yapıları ve fiziksel koşulları nedeniyle “kişiliksizleştirme, güçsüzleştirme, insansızlaştırma ve yalıtma” amaçlarını hedefleyen mekânlara ve cezalandırma araçlarına dönüştürülmüştür. Özellikle 2020 yılından bu yana uygulamaya sokulan S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Hapishaneler ile insan hakları ihlalleri doruğa çıkmıştır.

Bu hapishaneler, F Tipi Hapishanelerden daha ağır bir izolasyon (tecrit) modeline sahiptir. Üç katlı olan havalandırma ile hücre bölümlerinin ayrı yerlere inşa edildiği, hücre penceresinde tel ızgaraların yer aldığı, havalandırma hakkının neredeyse tüm mahpuslar için günde 1,5 saat ile sınırlandırıldığı bu tip hapishaneler, mimari yapısının ve fiziki koşullarının çok benzer olması sebebiyle mahpuslar tarafından “kuyu tipi” olarak adlandırılmaktadır.

Kuyu tipi hapishaneler, mahpusların bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hallerini tamamen göz ardı eden; mahpusları insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorlayan uygulamanın mimari yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu koşulların bizzat kendisi, işkence ve diğer kötü muamele niteliği taşımaktadır. Bu durum; ‘İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’, ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ ve ‘Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’ başta olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve standartla bağdaşmamaktadır.

Gelinen aşamada mahpuslar, insan onurunu temel alan modern infaz anlayışına, insan hakları ilke ve değerlerine tümüyle aykırı olan ve kanuni hiçbir dayanağı bulunmayan bu hapishanelere istek ve iradeleri dışında sevk edilmeye başlanmıştır. Adeta bu hapishanelere sürgün edilen mahpuslar, kuyu tipi olmayan diğer hapishanelere sevk edilme talebiyle 2023 yılından bu yana açlık grevi ve/veya ölüm orucu yapmışlardır. Başta insan hakları, hukuk ve sağlık örgütleri olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü, meslek örgütü ve siyasi parti sözü edilen hukuka aykırı bu hapishanelerin kapatılması ve bu tür uygulamalara son verilmesi amacıyla birçok kez açıklama yapmıştır.

Güncel durumda ise halen Bolu F Hapishanesi tutulmakta olan Serkan Onur Yılmaz isimli mahpus, 26 Eylül 2025 tarihi itibarıyla ölüm orucu eyleminin 320. günündedir. Serkan Onur Yılmaz, Antalya Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutulmaktayken kuyu tipi olmayan başka bir hapishaneye sevk talebiyle ölüm orucuna başlamış ve eylemini sürdürürken Bolu F Tipi Hapishanesi’ne sevk edilmiştir. Ancak burada, Antalya Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde kalan 8 arkadaşının da sevki için ölüm orucunu sürdürmüştür.

Serkan Onur Yılmaz, 23 Eylül 2025 tarihinde istek ve iradesi dışında Bolu İzzet Baysal Hastanesi Köroğlu Ünitesine sevk edilmiştir. Burada mahkûm koğuşunda tutulduğunun bilgisi avukatlarına verilmiştir. Ne var ki ailesi ve avukatları, söz konusu tarihten bu yana Serkan Onur Yılmaz ile görüşememiştir. Hastane idaresi hukuka aykırı bir şekilde savcılık izni olmadan avukat görüşü yaptıramayacaklarını öne sürmüştür. Savcılık ise avukat görüş talebini reddetmiştir. Avukat-müvekkil görüşünün bu şekilde engellenmesi açık bir şekilde kanuna aykırı ve hak ihlalidir. Ayrıca Yılmaz’ın ailesinin refakatçi talebi, hastane başhekimi tarafından “savcılığın olur yazısı olmadığı” gerekçesiyle reddedilmiştir.

Bu nedenle aşağıda imzası bulunan Marmara Hapishaneler İzleme Heyeti bileşenleri olarak, Serkan Onur Yılmaz’a yapılan bu uygulamaların hukuka aykırı olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. İvedilikle Serkan Onur Yılmaz’ın avukatları ve ailesi ile görüşmesi sağlanmalı ve nihai olarak talepleri kabul edilmelidir.

Hem mimari yapıları hem de idari uygulamaları bakımından insanlık onurunu zedeleyen, mahpusları toplumdan tamamen izole ederek, temel hak ve özgürlüklerini yok sayan kuyu tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi – Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi – Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi – Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği – İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi – Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı

Sultanahmet Adliyesi

0
Sultanahmet Adliyesi

Sultanahmet Adliyesi, 1955 – 2012 yılları arasında İstanbul Merkez Adliyesi olarak kullanılan binadır. 2012 yılında adliye Çağlayan’daki yeni binaya taşınmıştır.

Eski Adliyeye Veda -2012

Sultanahmet Adliyesinden önce İstanbul Adliyesi olarak kullanılan Darülfünun Binası’nın yanması üzerine 1939 yılında eski adliyenin yerine bulunan bazı mülkler istimlak edilmiş, yeni adliye binası için arsa oluşturulmuştur. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle çalışmalara ara verilmişse de 1949 yılında proje tekrar gündeme alınmıştır. Sultanahmet Meydanında bulunan Eski İstanbul Adliyesi, 1949 yılında düzenlenen bir yarışma sonucunda inşa edilmiştir. Yarışmayı mimarlar Sedat Hakkı Eldem ve Ord. Prof. Emin Halid Onat kazanmıştır.

Binanın temeli 12 Temmuz 1951 yılında atılmış, 5 Eylül 1955 tarihinde hizmete açılmıştır. Adliye, iki blok olarak tasarlanmış olmasına karşın çevredeki arkeolojik eserlerin varlığından ötürü ikinci blok yapılmamıştır. Adliye Binası’nın inşası sırasında ve daha sonra yapılan arkeolojik kazılarda Antiochus ve Lausus Saraylarının kalıntılarına ulaşılmıştır.

 Sultanahmet’teki Eski İstanbul Adliyesi, Çağlayan’da inşa edilen yeni binanın tamamlanmasının ardından 25 Temmuz 2012 tarihinde kapatılmıştır. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Cağaloğlu’nda bulunan 150 yıllık tarihi binası bir yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiş, bu nedenle İstanbul Eski Sultanahmet Adliyesi İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne tahsis edilmiş, bina İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü hizmet binası olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Sultanahmet Adliyesi, Çağlayan’a taşındıktan sonra arşiv bölümünde, 2013 yılında yangın çıkmış binada hasar oluşmuştur.

Çağlayan Adliyesi

Sultanahmet Adliyesinden Önce İstanbul Adliyesi 

Bu adliyeden önce, günümüzde var olmayan eski Darülfünun Binası, İstanbul Adliyesi olarak kullanılmıştır. Darülfünun Binası, Adliye olarak kullanılmadan önce; 1846-1863 yılları arasında İsviçreli ünlü mimar Gaspare Trajano Fossati tarafından neo-klasik tarzda inşa edilmiştir. Bina, 1854 yılında Maliye, Evkaf ve Adliye Nezaretlerine devredilmiş, daha sonra ise Osmanlı Mebusan Meclisi binası olarak kullanılmıştır.

Sultanahmet Adliyesine Veda 

2011 Yılı yeni adlı yıl açılış töreni Sultanahmet Adliyesine Elveda partisi olarak düzenlenmiş, düzenlenen kokteyle ve törene İstanbul Barosu avukatları yoğun katılım göstermiştir.

İstanbul Barosu tarafından ”Son duruşma 05.09.2011” yazılı tişörtler basılmış, adliye çalışanları ise hatıra amaçlı olarak adliyede çalıştıkları bölümlerin levhalarını almışlardır.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Prof. Dr.Ümit Kocasakal törende yaptığı konuşmada ”Bu yeni adli yıl için güzel şeyler söylemek isterdim, masallar anlatmak isterdim ancak öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Yargıda, şuan çok karanlık bir tablo var. Bu ağır karanlık tablo görülürken bir ayağı olan yargı, yargı bağımsızlığı konuşulurken Avukat ve Savunma unutuluyor. Biz unutmayacağız ve unutturmayacağız. Şundan emin olmamız gerek bu yeni adli yılda İstanbul Barosu olarak gene sonuna kadar hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini, savunmayı, mesleğimizi, cübbemizi, ilkelerimizi, namuslu onurlu dürüst savcı ve hakimleri korumaya ve yanlarında olmaya devam edeceğiz. Hepimizin Sultanahmet adliyesinde anıları var, benimde çok anım var stajımı yaptığım ve ilk avukatlık cübbemi giydiğim yer burasıdır.” demiştir.

Yarsav eski başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ise veda töreninde; “Biz Savunmayı her zaman önemsiyoruz. Türkiye bugün yargıç ve savcılar avukatlar tarafından korunan bir duruma gelmiş ise gerçek hukuk mücadelesinin yapılacağı dönemdeyiz. Bu şu demektir; Türkiye yargı bağımsızlığında bir ihlal yaşamaktadır. Bu binayı ben yargının ruhu olarak görüyorum. Ticaret merkezlerinde adalet dağıtılan bir döneme giriyoruz. Yargı hukukun üstünlüğünü esas almalı, ama bu gün Türkiye de gücün hukuku yaratıldığı için, gücün hukukunun uygulanması yargı organlarına iade edilmek istenmektedir. Yargı sadece ve sadece hukuk rehberi olarak hukukun üstünlüğünü esas alarak herkese adil olan organlar olacaktır, olmaya devam edecektir. Olağan üstü dönemlerde yaşamış olan o tablolar bugün tekrarlanmayacaktır ve  bugün yaşanan bu sorunlar hep birlikte yargıçlar olarak, savcılar olarak, avukatlar olarak sadece ve sadece hukukun üstünlüğünü esas alarak vereceğimiz bu mücadele ile Türkiye gerçek anlamda hukuk devleti olmayı geçmiş adli yılda, geçmişlerde yaşamamışları gelecekte mutlaka yaşayacaktır. Bu konuda hiç kimse karamsarlığa kapılmasın.” demiştir.

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

0

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 26 Ağustos 1789 tarihinde ilan edilmiştir. İngiliz ve Amerikan devrimlerinden önemli ölçüde etkilenen Fransız Devrimi de haklarla ilgili gelişmeleri aynen benimsemiş ve 1789 tarihinde İnsan ve Yurttaş hakları Bildirisi’ni ilan etmiştir.

Aydınlanma Düşüncesi, en aşırı, en radikal sonuçlarına Fransa’da ulaşmıştır. Çünkü Fransa’nın, Kilise ile mutlakiyetçi yönetimi destekleyen ortaçağ artığı, sınıflı bir toplumsal düzeni vardı, bu yapı Rönesans ve Reform hareketleri nedeniyle çatırdıyordu. Fransız Aydınlanması radikal düşünceleriyle bu gerginliği son sınırına kadar vardırmış, sonunda Fransız Devriminin patlamasına yol açmıştır.

Bildiride özetle; insanların doğal ve devredilmez hakları bulunduğu, hukuk bakımından, özgür ve eşit doğdukları, insanların özgürlük, mülkiyet ve baskıya karşı direnme hakkı bulunduğu, egemenliğin millete dayandığı, yasanın yasaklamadığı hiçbir şeyin engellenemeyeceği ve hiç kimse yasanın emretmediğini yapmaya zorlanamayacağı, hiç kimse, yasanın belirlediği durumlar ve emrettiği şekiller dışında suçlanamayacağı, tutuklanamayacağı, suç ve cezaların yasayla ve açık ve anlaşılır bir şekilde konabileceği, kişilerin suçun işlenmesinden önce kabul ve duyurulmuş olan bir yasa gereğince cezalandırılabileceği, herkesin suçlu olduğu açıklanıncaya kadar masum sayılacağı, herkesin din ve düşünce özgürlüğü bulunduğu, kamu giderlerini karşılamak için alınan vergilerin gelirlerle orantılı olması gerektiği, tüm yurttaşların devlet giderlerinin nasıl yapıldığını izlemek ve hesap sormak hakkı bulunduğu belirtilmiştir.

Bu bildiri, daha sonra 1791, 1946 ve 1958 Fransız Anayasalarının başında yer almıştır.

Frank Caprio

0
Frank Caprio

Frank Caprio, 24 Kasım 1936’da ABD’nin Rhode Island eyaletine bağlı Providence kentinde, İtalyan göçmeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası bir meyve satıcısı olan Caprio, mütevazı bir çocukluk geçirdi ve genç yaşta ayakkabı boyacılığı, gazete dağıtımı gibi işlerde çalıştı. Providence College’dan mezun olduktan sonra Boston’dak Suffolk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Hukuk öğrenimi sırasında lise öğretmenliği yaparak eğitimine devam eden Caprio, 1962-1968 yılları arasında Providence Şehir Meclisi’nde görev yaptı.

1985’te Providence Belediye Mahkemesi yargıçlığına atandı. 2023 yılında emekli olana kadar bu görevini sürdürdü. 1975’te Rhode Island Anayasa Konvansiyonu’na delege olarak seçildi.

Caprio’nun emekliliğinin ardından Providence Belediye Meclisi, eski belediye mahkeme salonunun adını “Baş Yargıç Frank Caprio Mahkeme Salonu” olarak değiştirdi. 

6 Aralık 2023’te pankreas kanseri teşhisi konuldu. 20 Ağustos 2025’te yaşamını yitirdi.

Caprio’, mahkeme salonunda çekilen duruşmaların yayınlandığı “Caught in Providence” programı ile ünlüydü. Ayrıca Parking Wars dizisinde de rol almıştı. 

Compassion in the Court adlı kitabını 4 Şubat 2025’te yayınladı. Suffolk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde babası adına burs programı kurdu. Fahri Hukuk Doktorası sahibiydi. Hakkında çok sayıda kitap yazıldı. 

İbn-i Sina – Avicenna

1

İbn-i Sina (Avicenna) 980 yılında, Özbekistan’ın Buhara kenti yakınlarındaki Afşara’da doğmuştur. Tam adı Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah bin Sina’dır. Batı’da isminin Latincesi olan Avicenna unvanı ile tanınmıştır.

Filozof ve hekim olan Sina’nın çocukluğu  verimli  geçmiştir. Babası Samanoğulları sarayının katipliğini yaptığı için evine gelenler dönemin ünlü bilginleridir ve bu durumdan faydalanarak çocukluğundan itibaren dönemin bilginlerini tanıma imkanına ulaşmıştır. 16 yaşına geldiğinde yanında başka hekimleri çalıştıracak kadar ileri derecede bilgin biri haline gelmiştir. 18 yaşında Buhara Sultanı Nuh bin Mansur’u tedavi etmiş ve bunun karşılığında Samani sarayının zengin kütüphanelerinden faydalanma imkanı bulmuştur. Kütüphanede Farabi’nin günümüze ulaşamayan ‘et-Ta’lim üs-sani’ adlı yapıtı da yer aldığı için eserden yararlanarak Aristoteles‘in metafiziği ile ilgili bilgiler edinmiştir. Genç yaşta edebiyat, felsefe, matematik, astronomi, doğa bilimleri, tıp ve benzeri alanlarda döneminin en önemli bilginleri arasına girmiş, 21 yaşında ise Medrese dallarının tümünde uzmanlaşmıştır.

Babasının ölümünden sonra ve devletin içindeki huzursuzluklar nedeniyle çalkantılı bir yaşam geçirmiş, devlet hizmetlerine katkıda bulunarak bir süre saray katipliği yapmıştır. Hanedan’da Şemsüddevle’ye vezirlik yapmış, siyasi sorunlar nedeniyle kent kent kaçmak zorunda kalmıştır.

Felsefe ve tıp alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmakta olmasına karşın mantık, fizik, geometri, astronomi, matematik, müzik, metafizik, tıp,  fizyoloji,  hıfzıssıhha,  farmakoloji,  kimya gibi alanlarda geniş çalışmaları olmuştur. Bilimsel araştırmalarında Hipokrat, Aristoteles, Kindi ve Birûni’den etkilenmiştir. Tıp alanındaki çalışmaları sırasında bazı hastalıkların bulaşmasında gözle görülmeyen bazı varlıkların etkisi olduğunu tespit etmiş ve mikroskop henüz icat edilmeden mikroplar hakkında araştırmalar yapmıştır.

Berhelet, kimya alanındaki çalışmalarının önemini vurgulamak için İbn-i Sina’yı kimyanın günümüzdeki halini almasındaki en büyük yardımcı olarak tanıtmıştır. Eserleri Latince yoluyla Batı dillerine çevrilmiştir. Fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili 150’ye yakın eser vermiştir. Bunların Farsça olanların dışında büyük çoğunluğu Arapça’dır.

İbn-i Sina’nın Eserleri 
El-Kanun fi’t-Tıb, 1593

“Tıpta Kanun”(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır. Bu kitap İbn-i Sina’nın deneyimlerinin yer aldığı sistematik bir ansiklopedidir. İbn-Sina’nın en ünlü kitaplarındandır. Günümüzde Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri S.t Germain Bulvarı yakınlarındaki konferans salonunda İbn-i Sina ve er-Razi gibi iki bilginin portreleri ile karşılaşmaktadır.

Kitabü’l-Necat

Kurtuluş Kitabı, Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir. Kitap savaş alanında ve Kitabü’ş-Şifa’nın yetkin bir özeti şeklindedir.

Risale fi-İlmi’l-Ahlak

Ahlak Kitabı

İşarat ve’l-Tembihat

Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içermekte ve 20 bölümden oluşmaktadır. Bu kitap İbn-i Sina’nın kişisel görüşlerini içeren bir yapıttır.

Kitabü’ş-Şifa

Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir ciltlik bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.

Diğer Eserleri

Lisanü’l-Arab Isfahan, Aksamu’l-Ulumi’l-Akliyye, Risale fi’l Hudud, İsbatu’n, Nubavve, Risale fi’l-Kader, el-Ahlak, Kitab fi’s-Siyaset , Risale fi’l-Aşk, Hayy İbn Yakzan, Kitabu’l-İnsaf, el-Ahd, el-işaretu ila İlmi’l-Mantık, el-Hidaye,  Makale fi’n-Nefs

Avukatların Reklam Yasağı ve Kendilerini Tanıtmaları Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme

0

Avukatların Reklam Yasağı ve Kendilerini Tanıtmaları Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme – Av. Vedat Ahsen Coşar 

Hepimizin bildiği üzere reklam, herhangi bir malın, ürünün veya hizmetin hedef kitleye yönelik olarak tanıtılması, beğendirilmesi ve böylece o malın, ürünün ve hizmetin talep edilmesinin, alınmasının, satılmasının sağlanması için söz, yazı ve benzeri diğer görsel ve işitsel araçlarla yapılan planlama ve eylemler bütünüdür.

Reklamla olan yakın ilgisi ve ilişkisi nedeniyle çoğu zaman reklamla karıştırılan tanıtım ise, aslında reklam olmayan, sadece bir bilgilendirme olan ve herhangi bir malın, ürünün veya hizmetin özelliklerinin, kurumsal kimliğinin, üretim biçiminin, teknolojisinin söz, yazı ve benzeri diğer görsel ve işitsel araçlar kullanılarak geniş halk kitlelerine tanıtılmasını amaçlayan ve sağlayan bir faaliyet ve çalışmadır.

Vedat Ahsen Coşar

Bu çerçevede gerçeğe uygun olması koşuluyla bir avukatın yazdığı makaleler, kitaplar, bildiği yabancı dil, yaptığı master veya doktora konusundaki bilgileri, hazırladığı web sayfası yoluyla veya bir başka biçimde kamuoyuna sunması kanımca reklam değil, bilgilendirme amaçlı bir tanıtımdır.

Öncelikle ve özellikle ifade etmek gerekir ki, avukatlık meslek kuralları, avukatlık mesleğinin düzenini, ahlak ve geleneklerini yerleştirmek, korumak ve yasaların avukatlara yüklediği görevlerin onurlu ve avukata yakışan bir şekilde yerine getirilmesini sağlamak amacıyla oluşturulmuştur. O nedenle, avukatlar, Avukatlık Kanunu ve yönetmeliğiyle birlikte meslek kurallarını iyi bilmek, bunları içselleştirmek ve uygulamakla yükümlüdürler. Zira serbest bir irade sonucu kabul edilen meslek kuralları, bir toplumun yaşamı için vazgeçilmez nitelikteki avukatlık mesleğinin en iyi şekilde yapılmasını sağlar ve bunu güvence altına alır.

Diğer taraftan avukatlık serbest bir meslek olmakla, avukatlar kendilerini bir şekilde topluma tanıtmak, potansiyel müşterilerine donanımlarını ve pozitif özelliklerini gerçeğe uygun olarak sunmak durumundadırlar. Bu ise avukatlık mesleğinin kendine özgü kurallarının ve bu tanıtımın sınırlarının tespit edilmesini zorunlu kılar.

Bu noktada işaret edilmesi gereken önemli bir husus, bugüne kadar mevzuatta reklam yasağı olarak ifade edilen bazı hususların, günümüzün değişen anlayış ve kabullerine bağlı olarak artık reklam yasağı şeklinde ve bu ifadeyle değil,  daha çok tanıtım şeklinde ve bu ifadeyle kullanılmakta olduğu hususudur.

Ben bu yazımda, reklam kavramını ve yasağını, avukatlık hukuku ve mesleği bağlamında, gerek bizim ülkemizdeki, gerekse başkaca ülkelerdeki yasal düzenlemeler ve uygulamalar yönünden ve karşılaştırmalı olarak inceleyeceğim. Buna göre;

a- Türkiye Uygulaması Yönünden

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve 14 Şubat 1883 tarihinde Rumeli Vilayeti İl Genel Meclisi tarafından, bu vilayete özgü olarak kabul edilen “Doğu Rumeli Vilayetine Ait Avukatlık Yasası”nda reklam yasağı huşunda yapılmış bir düzenleme mevcut değildir.

Yine Türkiye’nin ilk Avukatlık Kanunu olan ve biri geçici olmak üzere 17 maddeden oluşan 460 sayılı, 03 Nisan 1340 (1924) kabul tarihli Muhamat Kanunu’nda, bu kanunun bir kısım maddelerinde değişlik yapan 06 Kanunisani (Ocak) 1926 tarihli 708 sayılı kanunda, avukatların reklam yapamayacaklarına ilişkin herhangi bir hüküm yoktur.

01 Aralık 1938 tarihi itibariyle yürürlüğe giren kanun, 07 Temmuz 1969 tarihine kadar otuz yıl süreyle yürürlükte kalan, bu süre zarfında ve değişik tarihlerde altı kez değişikliğe uğrayan ve 117 maddeden oluşan 3499 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 24.maddesinde, “avukatların mesleğin vakar ve haysiyeti ile telifi mümkün olmayan her türlü hal ve hareketten kaçınmak, görev ve yetkilerini adalet icaplarına uygun olarak ifa ve istimal eylemek zorunda oldukları” hükmüne yer verilmekle birlikte, reklam yapamayacakları hususunda bir düzenleme yer almamaktadır.

Avukatların reklam yapamayacaklarına ilişkin düzenleme, bizim Avukatlık Kanunumuza ve mevzuatımıza 19.03.1969 kabul tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’muza, “avukatların iş elde etmek için, reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları ve özellikle tabelalarında ve basılı kağıtlarında avukat unvanı ile akademik unvanlarından başka sıfat kullanmaları yasaktır” hükmünü içeren 55.maddesi ile girmiş, bu düzenlemeyi 26.01.1971 tarihli Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’nda kabul edilen meslek kuralları takip etmiştir.

Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 7.maddesinin (a, b, c, ç) fıkraları ile 8.maddesi hükümlerine göre; “avukat, salt ün kazanmaya yönelik her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır, bu bağlamda adres değişikliğini reklam niteliği taşımayacak biçimde ilan yolu ile duyurabilir, başlıklı kağıtlarını, kartvizitlerini, büro levhasını reklam niteliği taşıyacak şekilde aşırı ölçülerde ve içerikte düzenleyemez, adresini telefon rehberinde sadece meslekler bölümüne yazdırabilir, kendisine iş sağlama niteliğindeki her türlü davranıştan kaçınmakla” yükümlüdür.

Reklam yasağı konusundaki bu düzenlemeleri çok daha sonraki yıllarda yürürlüğe konulan, bu bağlamda 21.11.2003 tarihli, 25256 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren  Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği takip etmiştir.

Çok daha ayrıntılı ve özel hükümler içeren Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği’nin “Amaç” başlığını taşıyan 1.maddesi hükmüne göre reklam hususundaki yasağın düzenlenmesinden amaç; “Avukatların mesleklerini özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmelerini, avukatlık sıfatının gerektirdiği saygı ve güvene yakışır şekilde hareket etmelerini, yargılama faaliyetindeki yerlerini ve işlevlerini olumsuzlaştıracak ve yargının görünümünü bozacak davranışlardan kaçınılmasını sağlamaktır.

Yönetmeliğin bu amacına ve yönetmeliğin 5.maddesindeki düzenlemeye göre avukatlar, kullanacakları tabelalarda, sadece avukatlık unvanı ile ad ve soyadlarına, varsa akademik unvanlarına, bürolarının kat ve daire numaraları ile telefon numaralarına, internet ve e-posta adreslerine yer verebilirler. Tabelalarda bunların ve bu yönetmelikte belirlenenlerin dışında kalan unvan, deyim, şekil, amblem ile Türkçe dışında yabancı dillerde ifade ve diğer şekillere, işaret, resim, fotoğraf ve benzerlerine yer verilemez. Bu tabelaların birden fazla avukata ya da avukatlık ortaklığına ait olması durumunda (100 cm x 150 cm), tek bir avukata ait olması durumunda ise (70 cm x 100 cm) boyutunu geçemez. Yine bu tabelalar yerine ışıklı pano kullanılamaz, tabelalar ışık verici donanımlarla süslenemez, tabelalarda ikiden fazla renge yer verilemez. Fiziki imkansızlık durumunda tabelalar ana binanın cephelerine, balkonlarına veya pencerelerine asılabilir, aksi durumlarda büronun bulunduğu giriş kapsının yanına, giriş holü veya koridoruna, büro giriş kapısının yanına asılabilir. Aynı büroda birlikte çalışılması durumunda, tabelalara avukatlardan birinin veya birkaçının adı soyadı veya soyadının yanında “avukatlık bürosu”; avukatlık ortaklığı durumunda ise ortaklık sözleşmesinde belirtilen ortaklığın adı ve unvanı yanında “avukatlık ortaklığı” ibaresinin konulması zorunludur.

Avukatların kullanacakları başlıklı kağıtlar, kartvizitler ve diğer basılı evrak reklam niteliği taşıyacak aşırılıkta olamaz. Başlıklı kağıtlarda, kartvizitlerde ve diğer basılı evrakta; sadece avukatlık unvanı, varsa akademik unvanı, adı ve soyadı, adresi, telefon-faks numaraları, internet ve e-posta adresleri ile bağlı bulunulan Baro ve Türkiye Barolar Birliği sicil numaraları, vergi dairesi ile vergi sicil numarası ve Türkiye Barolar Birliği ve/veya kayıtlı bulunulan baronun amblemi yer alabilir. Birlikte çalışma halinde; “avukatlık bürosu” ibaresi, avukatlık ortaklığı halinde “avukatlık ortaklığı” ibaresi ve ortaklıkta yer alan avukatların ad ve soyadlarının yer alması da zorunludur. Ortaklığa mensup avukatların, başlıklı kağıtlarında, kartvizitlerinde ve diğer basılı kağıtlarında; büro ya da ortaklığın adı yanında, kendi ad ve soyadlarını da kullanmaları zorunludur. Başlıklı kağıtlarda, kartvizitlerde ve diğer basılı kağıtta avukat unvanı ve akademik unvan dışında; emekli yargıç, emekli savcı, emekli noter, hukuk uzmanı, marka- patent vekili, sigorta uzmanı, bilirkişi, Bakan, Milletvekili ve benzeri sıfatlar kullanılamayacağı gibi kamu kurum ve kuruluşu ile özel kurum ve kuruluşlardaki, siyasi partilerdeki geçmiş ve mevcut görevler belirtilemez. Barolar ve Türkiye Barolar Birliği organlarında geçmişte görev alan avukatlar bu unvanlarını kullanamazlar. Halen görevli olanlar bu unvanlarını; ancak bu görevin ifasında ve bu görevleri ile sınırlı olmak kaydıyla kullanabilirler. Başlıklı kağıtlarda, kartvizitlerde ve diğer basılı evrakta; avukatın veya avukatlık ortaklığının ad ve unvanını belirtme amacını aşan her türlü yazı, deyim, resim, kayıtlı bulunduğu baro veya Türkiye Barolar Birliği amblemi dışında amblem ve şekiller yer alamaz. Avukatlık hizmeti, hiçbir unvan altında marka tesciline konu olamaz; bu yolda bir başvuruda bulunulamaz, mühür biçiminde damgalar kullanılamaz.  (Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği madde 6)

Yine bu yönetmeliğin 7.maddesi hükmüne göre avukatlar, telefon rehberinin “meslekler” kısmına alfabetik sırada dizilmiş olmak ve diğer avukatlardan, avukat bürolarından ve avukatlık ortaklıklarından ayırt edici her hangi bir ifade, sembol, işaret ve saire kullanmamak koşulu ile; adı, soyadı, büro adresi, telefon ve faks numaraları, internet adresi ve e-posta adresini yayınlatabilirler.

Yönetmeliğin 8.maddesinde yer verilen (a, b, c, d, e, f) fıkraları hükümlerine göre avukatlar, adres değişikliğini, büro açılışını ve altı ayı aşan ara vermeden sonra yeniden mesleğe dönüşünü, avukatlık ortaklığına girişini ve çıkışını, reklam niteliğini taşımayacak şekilde, gazete ve sair yazılı basın yolu ile bir kez duyurabilirler. Avukatlık ortaklığının tescil ya da sona ermesi ya da ortaklardan birinin ayrılması ilan yolu ile duyurulabilir. Avukatlar, yaşamları, kazançları, mesleki faaliyetleri hakkında “reklam niteliğinde” yayınlarda bulunamazlar, halen ya da eskiden takip ettikleri, devam eden veya sonuçlanmış bir dava hakkında ve yine dava ile özdeşleşip tarafların sözcüsü gibi hareket edemezler, davanın hukuki boyutları içinde kalmak kaydıyla ve zorunlu haller dışında yazılı, işitsel ve görsel iletişim araçlarına ve internete görüntü, bilgi, demeç veremez, açıklama yapamazlar; Yazılı, işitsel ve görsel iletişim araçlarında ve internette röportaj, sohbet, konuşma, tartışma ve benzeri programlara katıldıklarında, reklam sayılabilecek her türlü davranıştan, avukatlık mesleğini zedeleyici her türlü açıklamadan kaçınmak zorundadırlar. Avukatlar, bu unvanı kullanarak yazılı, işitsel, görsel iletişim araçlarında ve internette yönetmen, düzenleyici, danışman ve sair sıfatlar ile dizi, sürekli yayın, süreli ya da süresiz programlar hazırlayamazlar, sunamazlar, yönetemezler, bunların hazırlanmasına, sunulmasına ve yönetilmesine katılamazlar. Avukatlar, gerek mahkemede temsil görevini yerine getirirken, gerekse yazılı, işitsel ve görsel iletişim araçları ve internet ile ilişkisinde kendisini veya üzerinde çalışmakta olduğu hukuki işi reklam olabilecek nitelikte ön plana çıkaramazlar. Avukatlar, iş sağlama amacına yönelik olmamak ve meslektaşlarıyla haksız rekabete yol açmamak kaydıyla, baro veya Türkiye Barolar Birliği organ ve başkanlık seçimleri ile genel veya yerel seçimlerdeki adaylıklarına ilişkin bilgileri seçim tarihinden azami 2 ay önce başlayıp seçimi izleyen 10 gün içinde sona erdirmek kaydı ile yazılı, işitsel ve görsel iletişim araçları veya internet yoluyla duyurabilirler. Bu duyuruların amaca elverişli ve mesleğin saygınlığına yaraşır nitelikte olması gerekir.

Internet kullanımını düzenleyen 9.madde hükmüne göre avukatlar, internet dahil, teknolojinin ve bilimin olanak tanıdığı her tür ortamda avukatlık mesleğinin onur ve kurallarına, avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene, Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen “Avukatlık Meslek Kuralları“na aykırı olmayacak şekilde kendisini ifade etme hakkına sahip olmakla, mesleki faaliyetlerini internet üzerinden sürdürmek, müvekkillerini bilgilendirmek, mesleki makalelerini ve bilimsel çalışmalarını yayımlamak amacıyla internet sitesi açabilmek, tabelada, basılı evraklarında ve internet sitesinde tercih ettiği e-posta adreslerini kullanabilmek hakkına ve imkanına sahiptirler. Şu kadar ki, internet sitesi üzerinden mesleki faaliyetini yürütürken avukatlık mesleğinin onur ve kurallarına, avukat unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun davranmakla, bu hususla ilgili olarak gerekli güvenlik tedbirlerini alarak, sır saklama yükümlülüğüne uygun davranmakla, internetin kendine özgü araçlarını ve sadece ilgili kişinin ulaşabileceği, şifre-algoritma ile korunan internet sitesinin geri planında kişiselleştirilmiş “sanal ofis” benzeri uygulamaları kullanmakla ve bu uygulamaları ilgilisinin dışındakilerin kullanımına açmamakla yükümlüdürler.

Aynı maddenin (a, b, c) fıkraları hükümlerine göre avukatlar açacakları internet sitelerinde; site sahibi ya da sahiplerinin adı soyadı varsa akademik unvanı, avukatlık ortaklığı ise tescil unvanı, avukatlık bürosu ise büro unvanı, fotoğrafı, Türkiye Barolar Birliği ve baro sicil numaraları, mesleğe başlama tarihi, mezun oldukları üniversite, bildikleri yabancı dil, mesleki faaliyetin yürütüldüğü büro adresi, telefon ve faks numaraları, e-posta adresi, baro ve Türkiye Barolar Birliği seçimlerine yönelik oy verecek üye ve delegeleri kendileri ve diğer adaylar hakkında bilgilendirme gibi bilgilerin bulunmasını sağlayabilirler. Avukatlar, iş sağlama amacına yönelik olmamak ve meslektaşlarıyla haksız rekabete yol açmamak kaydıyla internet sitelerini arama motorlarına kayıt ederken anahtar kelime (keyword) olarak “adı ve soyadı“, “avukatlık ortaklığı unvanı“, “avukatlık bürosu unvanı“, “bulunduğu şehir ve kayıtlı oldukları baro“, “avukat, hukuk, hukukçu, adalet, savunma, iddia, eşitlik, hak” dışında bir sözcük ya da tanıtım tümcesi ve yine iş sağlama amacına yönelik ve meslektaşlarıyla haksız rekabete yol açacak şekilde, internet kullanıcılarını kendi sitesine veya kendi sitesinden bir başka siteye yönlendirecek internet kısa yolları kullanamazlar, kullanılmasına izin ve reklam veremezler ve alamazlar.

Yönetmeliğin “işbirliği” başlıklı 10.maddesi gereğince, avukatlar, ülke içinde ve dışında işbirliği yaptıkları ve başka kentlerdeki avukatları, ortak avukat bürolarını ve avukatlık ortaklıklarını “irtibat bürosu” ve benzeri tanımlarla, işbirliğini genelleştirecek ve süreklilik kazandıracak biçimde açıklayamazlar ve duyuramazlar.

Yine avukatlar; salt ün kazanmaya yönelik her tür girişim ve eylemlerden kaçınmak, iş elde etmek için reklam sayılabilecek her hangi bir girişim ve eylemde bulunmamak, üçüncü kişilerin kendileri için reklam sayılabilecek bu tür eylem ve davranışlarına izin vermemek, bunlara engel olmak için gerekli önlemleri almakla yükümlüdürler. (Türkiye Barolar Birliği Reklam Yönetmeliği madde 11)

Yönetmeliğin 12.maddesi hükmüne göre, bu yönetmelik hükümlerine aykırı davranışların, eylem, tasarruf ve tutumların tespiti ve ilgili avukata yapılan ihtar sonrasında 15 gün içinde aykırılığın giderilmemesi durumunda avukat hakkında resen disiplin soruşturması açılması zorunludur.

b- Amerika Birleşik Devletleri Uygulaması Yönünden (1)

Amerikan Barolar Birliği’nin 1908 tarihli Canon of Ethics/Etik Kuralları başlangıçta ve esas olarak avukatların reklam yapmalarına izin vermekte idi. Ancak bir kısım avukatların buna aykırı davranmaları üzerine, bu etik kurallarda 1937 yılında yapılan değişikliklerle avukatların reklam yapmalarına önemli ve ciddi kısıtlamalar getirildi. 1970’lere kadar varlığını koruyan bu kısıtlamalar, bu yıllarda bazı tüketici örgütlerinin, avukatların ciddi itirazları ve karşı koymaları üzerine yargıya taşınmış ve Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin kararları sonrasında ifade ve konuşma özgürlüğü çerçevesinde ortadan kaldırılmıştır.

Bu konuda yargıya intikal eden ve karara bağlanan ilk dava Bates v.State Bar (S.Ct.1977) davasıdır. Bu davada avukatların reklam yasağının ifade özgürlüğüne aykırı olduğu iddia edilmiş, mahkeme tarafından eyaletlerin ve baroların, gerek zaman, gerekse yer ve tarz olarak bu konuda makul kısıtlamalar yapmalarına ve sadece yanlış veya yanıltıcı reklamları yasaklamalarına yetkileri bulunduğuna karar verilmiştir. Bu davayı gören mahkeme, avukatların reklamlarına uygulandığı şekliyle ifade özgürlüğü hakkını genişletme konusunda kararsız olmakla birlikte, çoğunluk görüşü ilke olarak avukatların anlaşmalı boşanma, iflas ve isim değişiklikleri gibi davalardaki rutin hizmetlerinin ücretlerini yanlış, yanıltıcı ve gerçek dışı bir şekilde beyan ve ifade etmeleri dışında reklam yapma haklarının Amerikan Anayasası’nın Ek Birinci Maddesi kapsamında ve ifade özgürlüğü çerçevesinde korunduğu görüşünde idi. Nitekim mahkeme kararında belirli reklamların yanıltıcı olmadığını tespit etmesine rağmen, belirli reklam türlerinin ne kadar yanıltıcı olabileceği hususunu açık bırakmış, bu bağlamda (1) reklamların hizmet kalitesine ilişkin iddialarının “kısıtlamaları gerektirecek kadar yanıltıcı olup olmayacağı“, (2) ve “elektronik medya yayınlarındaki özel reklam yayınlarının özel dikkat gerektireceği” hususlarını gündeme getirmiştir.

Bates v.State Bar davasından sonra görülen Central Hudson Gas&Elektric Corporation v.Public Service Commission  (S.Ct.1980) davasında, Yüksek Mahkeme, avukatların ifade özgürlüğü kapsamındaki ticari konuşmaları hakkında dört bölümlük bir kriter geliştirmiş, bu bağlamda gerekçeli kararında şu hususlara yer vermiştir: “Bu konuyla ilgili olarak ilk önce ifadenin Anayasa’nın Ek Birinci Maddesiyle korunup korunmadığını belirlemeliyiz. Konuşmanın bu madde hükmüne uyması için, konuşmanın en azından (1) yasal faaliyetlerle ilgili olması ve yanıltıcı olmaması gerekir. (2) Eğer her iki sorgulama da olumlu cevaplar veriyorsa, (3) bu konudaki düzenlemenin iddia edildiği gibi hükümetin/eyaletin çıkarlarını doğrudan geliştirip geliştirmediğini ve (4) bunun bu faydayı sağlamak için gerekenden daha kapsamlı olup olmadığını belirlememiz gerekir.

Daha sonra karara bağlanan RMJ. (S.Ct.1982) davasında mahkeme, avukatın, eski müvekkilleri, kişisel arkadaşları ve akrabaları dışındaki kişilere gönderdiği avukatlık bürosunun açıldığına ilişkin posta duyurularının yasaklanmasına ilişkin düzenlemenin iptaline karar vermiştir. Esasen bu davada baro ve eyalet tarafından bu yasağı haklı çıkaran hiçbir kanıt ve argüman da ortaya konulamamıştır.

Peel.v.Attorney Registration and Disciplinary Commusion of Illınois (S.Ct.1990) davası, avukat ile Illinois  Avukatlık Kayıt ve Disiplin Komisyonu arasında görülen bir davadır. Dava, komisyonun avukatın patent, ticari marka ve deniz hukuku dışında “sertifikalı” veya “uzman” avukat olarak kabul edilmemesine ilişkin işlem ve karar ile ilgilidir. Illinois Yüksek Mahkemesi avukatın antetli kağıdında/basılı evrakında sertifikası ve uzmanlığı ile ilgili olarak yer alan bilgilerin gerçeğe uygun olduğuna, bu sertifika ve uzmanlık belgelerinin yetkili ve uzman bir kuruluş tarafından verildiğine ve sonuç itibarı ile bunların yanlış ve yanıltıcı reklam niteliğinde olmadığına karar vermiştir.

Amerikan Barolar Birliği’nin günümüzdeki uygulaması ve bu konudaki düzenlemesi sadece “avukatın kendisi veya hizmetleri hakkında yanlış veya yanıltıcı ifadelerinin, açıklamalarının ve iletişiminin yasaklanması” şeklindedir. Buna göre yasak olan ve yasaklanan husus, yapılan reklamda ve konuşmada yer alan açıklama ve bilgilerin gerçeğe aykırı ve yanıltıcı nitelikte olmasıdır. Bu uygulamanın ve düzenlemenin hukuki dayanağı ise anayasal güvence altında olan avukatların ifade ve konuşma özgürlüğüne sahip olmalarıdır.

c- Kıta Avrupası Ülkeleri Yönünden (2)

Kıta Avrupası’nda bu konudaki gelişmeler ve değişmeler, büyük ölçüde Amerikan uygulamasını takip etmiştir. Bu bağlamda, avukatların reklam yasağının kaldırılması 1986 yılında ilk önce İngiltere ve Galler’de başlamış ve bunu 1990’larda Fransa, Almanya, İspanya, İtalya, Polonya, Hollanda, Avusturya, Belçika, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Norveç, İsveç, İzlanda, İrlanda, Litvanya, Letonya ülkeleri takip etmiştir.

Buna ve Avrupa Birliği hukuk kurallarına göre, günümüzde Avrupa ülkelerinde avukatlık hizmetlerinin reklamı ve pazarlaması yasak değildir. Gerek buna, gerekse 1988 yılı CCBE Mesleki Ahlak Kuralları’na göre, avukatlar sundukları hizmetler konusunda halkı bilgilendirebilirler. Bu bilgilendirmenin doğru olması, gerçeğe uygun bulunması, yanlış ve yanıltıcı olmaması, gizlilik ilkesine ve avukatlık mesleğinin temel değerlerine uygun ve saygılı olması esastır.

Bu değişimde etkili olan en önemli husus, Avrupa Birliği’nin ekonomik rekabet gücünü artırmayı, Birlik kapsamında neo-liberal kurumsallaşmayı güçlendirmeyi ve her alanda serbest hizmet ticaretinin önünün açılmasını hedefleyen ve “Bolchenstein Direktifi” olarak anılan “Hizmetler ve İç Pazar Yönergesi”dir. Avrupa Parlamentosu ile Avrupa Zirvesi tarafından hazırlanan bu direktif/yönerge 12 Aralık 2006 tarihinde kabul edilmiş ve 28 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu direktif/yönerge, hizmet sektöründe rekabeti sağlamayı ve bürokrasiyi azaltmayı amaçlayan düzenlemeleri içermektedir. Avukatlık mesleği açısından bazı kısıtlamalar getirmekle birlikte, bazı yetkileri de getiren bu direktif/yönerge multidisipliner bir yaklaşımı teşvik etmiştir.

Örneğin Polonya’da 2007 yılından önce, mesleki ahlak kurallarına göre her türlü reklam yasak iken, bugün itibariyle Polonya’da “reklam” kelimesi hiç kullanılmamakta, sadece “bilgilendirme” ifadesine yer verilmektedir. Ancak bilgilendirmenin, hukuk kurallarına, adaba ve meslek onuruna uygun olması gerekmektedir. Bu konudaki düzenlemeler büyük ölçüde ve esas olarak haksız rekabet hükümlerine tabidir. Buna göre Polonya’da avukatlar, internet sitelerine adreslerini, telefon veya antetli kağıtlarını/basılı evraklarını verebilirler. Kişisel Web sitelerine, resimli kişisel bilgilerini, mesleki eğitim programlarını, akademik ve mesleki yazılarını, onaylanmış mesleki özelliklerini, yabancı dil bilgilerini, tercih ettikleri mesleki uygulama alanlarını, baro amblemlerini, büro amblemlerini koyabilirler, yasaya, adaba ve gerçeğe aykırı bilgilere yer veremezler. Yine açık onayları olmadığı takdirde müvekkillerinin isimlerini portföylerinde gösteremezler. Avukatların bürolarının bulunduğu binalara tabelalarını asmaları mümkündür. Bu tabelalarda yer alacak metinlerin ve renklerin cübbelerinin rengi olan mavi ve beyaz olması gereklidir, tabelaların boyutları ise baro tarafından belirlenmektedir. Kartvizitlerle ve antetli kağıtlarla/basılı evraklarla ilgili olarak herhangi bir özel sınırlama ise mevcut değildir. Bununla birlikte, bu dokümanların da diğer her şey gibi, avukatlık mesleğine ve imajına uygun olması şarttır. Polonya’da avukatların şube açmaları mümkün olmakla, kartvizitlerinde ve antetli kağıtlarında/basılı evraklarında bunların belirtilmesi mümkündür.

İspanya’da 1990 yılından itibaren avukatların reklam ve tanıtım yapmaları serbesttir ve hemen her şey tüketicilere, tüketicilerin bilgilendirilmesine odaklanmıştır. Buna göre İspanya’da Avrupa çapında tanıtımla ilgili tek meslek kuralı CCBE Meslek ve Ahlak Kuralları’dır. Gerek buna, gerekse 2010 tarihli Bolchenstein Direktifi’ne göre avukatların kişisel tanıtımları ve reklamları serbesttir. Bu çerçevede bir avukat hizmetleri hakkında kamuyu bilgilendirme hakkına sahiptir. Bunlar ofis adresini, kimlik bilgilerini, akademik geçmişi, deneyimleri, özgeçmişi ve benzeri hususlar kapsamaktadır. Yine elektronik iletişim ile televizyon veya radyo yoluyla tanıtım yapılması mümkün ve yasaldır. İspanya’daki Genel Tanıtım Kanunu’na göre, reklam ve tanıtım materyallerinin gerçek olması, yanlış ve yanıltıcı olmaması şarttır. Avukatlık mesleği yönünden avukatın verdiği röportajlarda gizlilik kuralına uyması zorunludur. Yerel baroların ve barolar konseyinin logosunun kullanılması yasak olup bunun dışında olan ve kayıt ettirilen her logonun kullanılması mümkündür. Avukat her türlü bilgilendirmesinde mesleğinin gizlilik kuralına uygun davranmak zorundadır. Avukatın kitle iletişim araçlarında görünmesinde veya televizyona çıkmasında herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Ancak buralarda avukatları müvekkilleri veya dosyaları hakkında konuşmaları yasaktır.

Bulgaristan’da avukatlık mesleğinin reklamı, ticari reklam anlamında kural olarak yasaktır. Buna göre reklamın hukuki kurallara uygun olması gerekir. Bulgaristan Avukatlık Kanunu’nun 42.maddesi, avukatların hukukun hangi alanında faaliyet göstereceklerini belirtmelerine, üyesi oldukları hukuk kuruluşlarını, eğitimlerini, mesleki deneyimlerini, hakim oldukları yabancı dilleri tanıtmalarına, Bulgaristan Meslek Kuralları ise, avukatın sadece sicilde mevcut bilgilerini kamuya açıklamasına imkan vermektedir. Avukatların reklam yapmasını yasaklayan kural, hem Avukatlık Kanunu’nda, hem de Meslek Kurallarında yer almaktadır. Bu yasal düzenlemelere göre, avukatların, avukatlık hizmetlerinin kalitesini, boyutlarını, başarılarını, aldıkları ücretin büyüklüğünü diğer avukatların hizmetleriyle kıyaslamaları yasak olduğu gibi müvekkillerinin isimlerini açıklamaları da yasaktır.

KAYNAKÇA  –

(1)   Legal Ethics – Prof.Dr.Ronald D.Rotunda, Thomson West 2007

(2) Birinci Avukatlık Hukuku Konferansı – Türkiye Barolar Birliği, 05.06 Nisan 2011

Tekâlif-i Milliye Emirleri

1

Tekalif-i Milliye Emirleri, 7 Ağustos 1921 tarihinde yayımlanan ve on emirden oluşan ulusal yükümlülüklerdir. Tekalif; mükellef olma, külfet yüklenme, mükellefiyet veya sorumluluk anlamına gelmektedir. Tekâlif-i Milliye, Millî Yükümlülükler veya Ulusal Vergileri ifade etmektedir ve Kurtuluş Savaşı döneminde silahlı kuvvetlerin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk‘ün kanunla kendisine verilen yetkilerini kullanarak yayınladığı on maddelik vergisel mükellefiyetlerdir. Aynî mükellefiyet yanında ayrıca şahsen hizmet yükümlülüğü de getirilmiştir.

Türk ve Yunan Orduları arasında 22 güne süren ve Türk askerinin zaferiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesi’nden önce, Türk Ordusu Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalmış, Tekalifi Milliye Emirleri öncesine tekabül eden günlerde Mustafa Kemal Paşa topyekün harp doktrinini harekete geçirmiş, kararlar bu seferberlik çerçevesinde oluşturulmuştur. Tekalif-i Milliye kararlarından sonra, 7 Ağustos 1921 ve 26 Ağustos 1922 tarihleri aralığında bu kararların uygulanmasını göstermek üzere ayrıca 48 Genel Emir yayınlanmıştır.

Emirler kapsamında yurt genelinde Tekalif-i Milliye Komisyonları toplanmış ve her bölgedeki uygulamaları belirlemiş; toplanan malları cepheye göndermiş, hizmet yükümlülüğü içeren emirleri tatbik etmiştir. Komisyonlar kaymakam başkanlığında kurulmuş; ilçe mal müdürü, en büyük askeri amir, idare meclisi, belediye ve ticaret odası temsilcileri ile Müdafaa-i Hukuk Dernekleri komisyonda yer almıştır.  Köylerde imamlar ve muhtarlar komisyonun doğal üyesi olarak görev yapmıştır.

Her ilçede kurulan Tekâlif-i Milliye Komisyonlar aracılığıyla; halkın, elindeki silah ve cephaneyi üç gün içinde orduya teslim etmesi, her ailenin bir askeri giydirmesi, halkın elindeki erzakın bir kısmına el konulması, ticarete konu her türlü giyim eşyasının ve makineli araçların yüzde kırkına el konulması, binek hayvanlarına, taşıt araçlarına ve sahipsiz bütün mallara el konulması, tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahiplerinin ordunun emrinde çalışması kararlaştırılmıştır.

Tekalif-i Milliye Emirleri kapsamında görev yapan komisyon üyelerine ücret ödenmemiş; tutanakla el konulan tüm malların bedeli savaş sonrasında devlet tarafından hak sahiplerine geri ödenmiştir.

Tekâlif-i Milliye Emirleri
  1. Her ilçede kaymakamın başkanlığında malmüdürü ve ilçenin en büyük askeri amiri ile idare meclisi, belediye ve ticaret odalarının seçtikleri üyelerden oluşan Tekalif-i Milliye Komisyonları (Milli Yükümlülükler Komisyonları) Kurulacaktır. Bu komisyonlara o yörenin Müdafaa-i Hukuk Dernekleri merkez kurulundan iki üye ile köylerde imamlar ve muhtarlar tabii üye olarak katılacaklardır.
  2. Kentler, kasabalar ve köylerdeki her ev birer kat çamaşır (kilot, fanila veya benzeri iç giyim), birer çorap, birer çift çarık hazırlayacak, belirli süre içinde komisyona teslim edecektir. Ordu ihtiyaçlarında kullanılacak bu giyeceklerin, yöresel özellikler gözönünde tutularak hazırlanmasına dikkat edilecektir.
  3. Tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, amerikan patiska, yıkanmış veya yıkanmamış yün ve tiftikle, erkek elbisesi yapımına yarayan her türlü yazlık ve kışlık kumaş, kösele, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin sahtiyan mamül veya yarı mamül çarık, fotin, demir kundura çivisi, kundura ve saraç ipliği, nal, nal yapımında kullanılan demir, yem torbası mıh, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganların yüzde kırkı Tekalif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. Teslim edilen malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  4. Tüccar ve halkın elinde bulunan mevcut buğday, un, saman, arpa, kuru fasulye, bulgur, nohut, mercimek, koyun, keçi, kasaplık sığır, şeker, gazyağı, pirinç, sabun tereyağı, zeytinyağı, tuz, çay ve mum stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. El konulan malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  5. Ordu içinde alınan taşıt araçlarının dışında halkın elinde kalan her türlü taşıt aracıyla (at arabası, yaylı, öküz arabası, kağnı, at, eşek, katır, deve, kamyon, kamyonet, motorlu tekne, taka) halk ayda bir kez olmak ve yüz kilometreyi aşmamak şartıyla orduya ait malları istenen yere kadar taşıyacaktır. Taşıma hizmetleri parasız yürütülecek, kimseye ücret ödenmeyecektir.
  6. Ülkeyi terk etmiş olanların hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacını karşılamaya yarayacak olanlara el konulacaktır.
  7. Halkın elinde bulunan savaşta yararlanılabilecek her türlü silah ve cephane, en çok üç gün içinde Tekalif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. El konulan silah ve cephane için ücret ödenmeyecektir.
  8. Halkın, tüccarın ve nakliyecilerin elinde bulunan benzin, vakum, gres yağı, makina yağı, don yağı, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil lastiği, kamyon lastiği, lastik yapıştırıcısı, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinası, kablo, çıplak tel, pil tecrit edici madde ve bunlara benzer malzeme ile sülfirik asit stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. Alınan mal ve malzemenin bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  9. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve araba yapan esnaf ile imalathaneler tespit edilecek, bunların üretim, onarım ve yapım kapasiteleri hesaplanacaktır. Ayrıca süngü, kılıç, mızrak ve eğer yapabilecek zanaatkarlar da aranıp belirlenecektir. Söz konusu edilen esnaf, imalathane ve zanaatkarlar savaş araç ve gereçleri üretimi, onarım ve yapımı ile görevlendirilecektir. Sürekli görevlendirileceklere geçimlerine yetecek ücret ödenecektir.
  10. Daha önce halka bırakılmış olan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarının bütün donatımları ve hayvanları dahil olmak üzere yüzde yirmisi; binek atı, top çekebilecek hayvanlar, yük taşıma atı, katır, eşek ve develerin yüzde yirmisi ordu adına alınacaktır. Bütün bu alınanların bedeli daha sonraları devlet eliyle ödenecektir.

24 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
24 Ağustos

24 Ağustos – Hukuk Takvimi

 1349
Mainz’da 6000 yahudi, veba’dan sorumlu tutularak öldürüldü.
1815
Hollanda Krallığı Anayasası, 24 Ağustos 1815 tarihinde yürürlüğe girdi.
1858 
Richmond, Virginia‘da 90 siyahi eğitim alma suçuyla tutuklandı. 
1891 
Thomas Edison, hareketli çekim yapan kameranın patentini aldı. 
1904
Hukukçu, akademisyen, yazar ve gazeteci Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, doğdu. (Ölümü: 24 Şubat 1992)
1912
  • Alaska, Amerika Birleşik Devletleri’nin örgütlenmiş, tüzel kişiliği olan bir bölgesi haline geldi. Alaska, 7,2 milyon dolar bedelle Rus İmparatorluğu’ndan 30 Mart 1867 tarihinde alınmıştı.
  • Belçika’nın önemli frankofon aydınlarından Jules Destrée, 24 Ağustos 1912 tarihinde “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisini yayınladı.
1919 
Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. 
1925
Kastamonu‘ya gelen AtatürkŞapka ve Kıyafet Devrimi‘ni başlattı. 
1929
Türkiye ve İran, Dostluk Antlaşması imzaladı. 
1934
Kadın ticareti alanında uluslararası kabul görmüş öncü sözleşmelerden olan Reşid Kadın Ticaretinin Men’i için Beynelmilel Mukavelename(International Convention for the Suppression of the Traffic in Women of Full Age), Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından 11 Ekim 1933 tarihinde Cencvrede imzalanarak kabul edilmiş ve 24 Ağustos 1934 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dünya genelince kadın ticaretini önlemeyi amaçlayan ve bu alanda öncü olan Sözleşme’ye Türkiye  19 Mart 1941 tarihinde katılmıştır.
1936
Üçüncü Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
1939
  • Fransa ve SSCB Saldırmazlık Antlaşması imzaladı. 
  • Nazi-Sovyet Paktı: Adolf Hitler ve Joseph Stalin arasında imzalandı.
 1945
  • İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Devletler Genel Hukuku” kürsüsü doçenti olarak görev yapan Mehmet Ali Aybar, Vatan Gazetesi’nde CHP iktidarını sert eleştirdiği “Kağıt Üstünde Demokrasi” başlıklı bir yazı dizisine başlamıştı. Aybar, 1946 yılı başlarında Aybar’ın üniversitedeki görevine son verildi.
  • Türkiye Uluslararası Adalet Divanı Statüsünü (The International Court of Justice), BM Kuruluş Antlaşması ile birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamıştı. Antlaşmanın kabulüne dair onay kanunu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
 1946 
Amerikalı bir avukat ve yargıç James Clark McReynolds, 24 Ağustos 1946’da hayatını kaybetti. (Doğumu: 3 Şubat 1862) ABD Amerika Birleşik Devletleri Başsavcısı daha sonra da ABD Yüksek Mahkemesi Yargıcı olarak görev yaptı. New Deal programlarını iptal etmek için sık sık oy kullanan muhafazakar yargıçların “Dört Atlısı” bloğunun bir parçasıydı. Başkan Franklin D. Roosevelt’in yerel programlarına muhalefeti, açık ırkçılık ve antisemitizmiyle tanınmaktadır. 
1948 
Finlandiyalı hukukçu, politikacı Sauli Niinistö, doğdu. Turku Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1996-2003 yılları arası Maliye Bakanı oldu. Salo’da ulusal siyasete girmeden önce kendi hukuk firmasında çalıştı. 1992’ye kadar belediye meclisinde çalıştı. Avrupa Yatırım Bankası Yönetim Kurulu başkan yardımcılığı yaptı. 1 Mart 2012 – 1 Mart 2024 tarihleri arasında Finlandiya Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. 
1949
Kuzey Atlantik Paktı Antlaşması (NATO) yürürlüğe girdi.
1954
ABD‘de “1954 Komünist Kontrol Yasası” ile ABD Komünist Partisi‘ne yasak getirildi. 
 1954
Brezilya Devlet Başkanı Getúlio Vargas intihar etti. (Doğumu: 19 Nisan 1883, Sao Borja)  Porto Alegre Üniversitesi Hukuk Okulu’nu bitirir bitirmez siyasete atıldı. 1922’de Ulusal Kongre’ye girerek 4 yıl görev yaptı. 1926’da, Başkan Luis Pereira de Souza hükümetinde maliye bakanı oldu.  Kimilerince ilkesiz bir diktatörlük kurmakla suçlanmasına karşın, büyük iş insanlarıyla toprak sahiplerine karşı açtığı savaştan ötürü yandaşlarınca Yoksulların Babası olarak yüceltildi. 
1954
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Dwight Eisenhower, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etti.
1963
Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu yürürlüğe girdi.
1969
Türk-İş tarafından Ankara‘da düzenlenen ve 50 bin işçinin katıldığı gösteride, Hükûmet ve Parlamento protesto edildi. 
1972
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davasında Fakir Baykurt ve 30 yönetici hakkında 20 yıla kadar hapis cezası istendi.
1978
Nikaragua’da Milletvekili ve bakanları rehin alan Sandinist gerillalar, hapisteki 83 Sandinist hükümlüyü alarak Panama’ya gitti.
1983
 Nokta Dergisi kapatıldı.
1988
Fatsa Devrimci Yol davasında 8 idam, 14 müebbet, 313  1-20 yıl arası hapis cezası ve 434 beraat kararı verildi.
1989
Helsinki İzleme Komitesi’nin Ağustos raporuna göre; “Siyasi tutuklular için karakollarda işkence, cezaevlerinde dayak/kötü muamele yaygın.”
 1991 
Mikhail GorbachevSSCB Komünist Partisi Başkanlığı’ndan istifa etti. Aynı gün, Estonya, Letonya ve Ukrayna bağımsızlığını ilan etti. SSCB‘nin dağılma süreci başladı. 1991- SSCB Devlet Başkanı Gorbaçov, Komünist Partisi’nin feshedilmesini istedi ve parti genel sekreterliğinden istifa etti; Bakanlar Kurulu’nun yerine 4 kişilik Komite kurdu. Gorbaçov 2 genelgeyle SBKP’nin mülklerinin yerel yönetim konseylerine devrini ve tüm devlet organlarındaki KP hücrelerinin dağıtılmasını istedi. Ekim Devrimi’nden bu yana çıkan Pravda bugün ilk kez çıkmadı. Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin SBKP ve KGB arşivlerine el konulduğunu bildirdi. Aynı gün, Estonya, Letonya ve Ukrayna bağımsızlığını ilan etti. Sovyetler Birliğinin dağılma süreci başladı. Estonya’da KP faaliyetleri yasaklandı.
2006
ABD’nin Guantanama Üssü’nde terör zanlısı olduğu gerekçesiyle dört yıldır esir tutulan 24 yaşındaki Murat Kurnaz delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.
2012
Yargıtay, molotof kokteylini silah kategorisinde kabul eden kararını açıkladı.
2015
  • Kariyer Hukuk Derneği; hukukun üstünlüğünü benimsemiş, akademik gelişime değer veren, 7 hukuk fakültesi öğrencisi tarafından 24 Ağustos 2015 tarihinde kurulmuştur.
  • Türkiye’nin ilk sanat tarihi ve felsefe öğretmenlerinden olan Nazan İpşiroğlu, yaşamını yitirdi. Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün doğan İspiroğlu. Müzik, sanat ve kültür üzerine çok sayıda eser bıraktı.
2017
ABD uyruklu din adamı Andrew Craig Brunson, “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme” gibi suçlardan gözaltına alındı. Brunson yargılama aşamasında serbest tahliye edildi ancak yargılama bitmeden ABD’ye gitti.
  • Tutuklu bulunduğu İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan günlük notlarını paylaşan eski İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer, Seferihisar’da başlattıkları “Sakin Şehir” hareketinin ve İzmir’de uygulamaya konulan Cittaslow Metropol modelinin dünyaya örnek olabileceğini söyledi. 
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İstanbul’un Büyükçekmece ilçesinde uyuşturucu madde ticareti yapan şüphelilere yönelik operasyon düzenlendiğini duyurdu. Operasyonda 218 kilo metamfetamin ve 81 kilo kimyasal katkı maddesi ele geçirildi. Yabancı uyruklu 1 şüpheli yakalandı.
  • Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ve Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundu. Dernek, Diyanet’in resmî sitesinde yayımlanan “Kul Hakkı Ateşten Gömlektir” başlıklı hutbenin, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık içerdiğini ve halkı kanunlara uymamaya tahrik ettiğini belirtti. 
  • 19 gündür denizde aranan Halit Yukay‘ın cesedi 68 metre derinlikte bulundu. Yukay’ın parçalanmış teknesine çarptığı öne sürülen ve ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçlamasıyla Yalova’da gözaltına alınıp yurt dışı çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan ‘Arel 7’ isimli kuru yük gemisinin kaptanı C.T. (61), Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazı sonrası İstanbul’da yeniden gözaltına alınıp, tutuklanmıştı.
  • İzmir’in Menderes ilçesinde tarım arazisinde başlayarak ormanlık alana sıçrayan yangına neden olduğu iddia edilen kaynak ustası M.Ş.T., tutuklandı.
  • İBB soruşturmalarında Aziz İhsan Aktaş başta olmak üzere etkin pişnalıktan faydalananlara koruma tahsis edildiği öğrenildi. Aktaş’a suikast düzenleneceği iddiası ile yeni bir soruşturma başlatılmıştı.

24 Ağustos Hukuk Takvimi

Celse Açılıyor – The Paradine Case

0
The Paradine Case, 31 Aralık 1947 tarihinde sinemaya kazandırılan Amerikan yapımı bir Alfred Hitchcock Xfilmidir. Süresi 125 dakikadır ve hukuk filmleri kategorisinde önemli bir yer edinmiştir.
The Paradine Case; Zevk Bahçesi, Yokuş Aşağı, Şampanya, Juno ve Paycock, Murder, Düzenbaz, 17 Numara, Sabotaj, Bay ve Bayan Smith, Aşktan da Üstün, Sahne Korkusu, Cinayet Var, Arka Pencere, Ölüm Korkusu, Gizli Teşkilat, Sapık, Kuşlar ve Aile Oyunu gibi filmlerin de yönetmeni olan efsane isim Alfred Hitchcock tarafından sinemaya kazandırılmıştır.
David O. Selznick ve Ben Hecht tarafından Robert S. Hichens’in romanından uyarlanarak sinemaya aktarılan filmin başrollerinde Gregory Peck ve Ann Todd vardır. Kült oyuncu Alida Valli’nin ilk Hollywood işi olarak bilinse de esasen Hitchcock imzalı bir eserdir. The Paradine Case, kör kocasını öldürmekle suçlanan Anna Paradine adlı bir kadının etrafında şekillenmiştir.
Celse Açılıyor adlı film, gözleri görmeyen amcasını öldürmekle suçlanan Anna Paradine adlı genç kadının, kendini temize çıkarmak için yapmış olduğu uğraşları ele alınmaktadır. Onu savunan avukatı Keane, evli olduğu halde müvekkiline aşık olmakta ve Anna’nın masumiyetinden en ufak bir şüphe duymamaktadır.
Fakat her şey gerçekten Anna’nın anlattığı gibi midir? Yoksa kalın bir sis perdesinin ardında bambaşka bir gerçek mi yatmaktadır.
Celse Açılıyor; aristokrasi ahlakı üzerine bir çeşitleme sunarken bunu ‘kara film’ mizansenine çevirmektedir. Valli-Peck etkileşiminden evliliğin yıkılmasına ve sorgulanmasına kadar giden süreci ‘kadınlar’ üzerinden kurgulamaktadır. ‘Femme fatale’ motifinin varlığı, suçlunun kadın olduğu mahkeme filmlerinde 80’lerden önce en parlak açılımı sunmaktadır.
Filmin müzikleri Franz Waxman ve Paul Dessau tarafından yapılmıştır.

The Paradine Case (1947) 

Celse Açılıyor

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Ülke: ABD
Tür: Suç, Dram, Romantik

Yapım Yılı: 1947
Gösterim Tarihi: 26 Ağustos 1949
Senaryo: Robert S. Hichens
Filmin Süresi: 125 Dakika

Oyuncular: Gregory Peck, Louis Jourdan, Sam Harris, Alida Valli, Charles Coburn, Ann Todd, Ethel Barrymore, Thomas Martin, Colin Kenny, Bert Stevens, Arthur Tovey, Leonard Carey, Lumsden Hare, Boyd Irwin, Patrick Aherne, Isobel Elsom, Elspeth Dudgeo, Lester Matthews, Alec Harford, Edgar Norton, Phyllis Morris, Joan Tetzel, Gilbert Allen, James Fairfax, John Goldsworthy, Colin Hunter, Charles Laughton, John Williams

Celse Açılıyor (The Paradine Case)

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
26 Ağustos – Hukuk Takvimi

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

1743

Antoine Laurent de Lavoisier, 26 Ağustos 1743 tarihinde Paris’te doğmuş, 1789 Fransız İhtilali sonrasında 8 Mayıs 1794 tarihinde 51 yaşındayken Giyotin ile idam edilmiş Fransız  hukukçu ve bilim insanıdır. Simya adı altında yürütülen bilimsel alanda yaptığı çalışmalarla çağdaş kimya biliminin mimarı olmuştur.

1789

Fransa Ulusal Meclisi tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi kabul edildi.  İngiliz ve Amerikan devrimlerinden önemli ölçüde etkilenen Fransız Devrimi, insan hakları ile ilgili gelişmeleri aynen benimsedi ve 1789 tarihinde İnsan ve Yurttaş hakları Bildirisi’ni ilan etti.

1910

Arnavut kökenli sosyal hizmetler gönüllüsü ve insan hakları aktivisti, Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, Üsküp’te doğdu. (Ölümü: 5 Eylül 1997, Hindistan) Teresa adına 26 Ağustos 2010’da yüzüncü yaş gününde anma evi inşa edildi.

Rahibe Teresa hayatını yoksullara, çocuklara ve hastalara adadı
Rahibe Teresa hayatını yoksullara, çocuklara ve hastalara adadı
1920

Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınların oy kullanma hakkı Anayasal bir hak halinde getirildi. (Bknz: ABD Anayasası) Amerika Birleşik Devletleri Anayasası; 7 madde ve 27 yasa değişikliğinden oluşmaktadır. Yetkiyi ulusal ve eyalet hükumetleri arasında bölerek, federal bir sistem kurmaktadır.

1921 Macar hukukçu ve devlet adamı Sándor Wekerle, hayatını kaybetti. (Doğumu: 14 Kasım 1848, Mór

Sándor Wekerle
1924

Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olan İş Bankası, Atatürk’ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. Sermayenin ilk 250 bin lirasını Atatürk koydu.

1925 30 Mart 1977 – 22 Mayıs 1981 yıllarında Fransa Adalet Bakanlığı yapan Alain Peyrefitte dünyaya geldi. (26 Ağustos 1925, Najac (Aveyron) – Ölümü. 27 Kasım 1999, Paris)
1926

İttihatçıların Ankara’da yapılan yargılamaları hakkındaki hüküm Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından açıklandı. Atatürke “suikast girişimi” gerekçesiyle açılan ”İttihatçılar Davası”nda eski Maliye Nazırı Cavid, İttihat ve Terakki eski Genel Merkez Üyesi Fenerbahçe Başkanı Dr. Nazım ve eski katiplerden Nail, eski Ardahan mebusu Hilmi Beyler idama mahkum edildiler, sonraki sabah Cebeci’de asıldılar.

1933 İtalyan hukukçu ve siyasetçi Gaetano Gorgoni dünyaya geldi. Bari Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1960’dan 1985’e kadar il meclis üyeliği yaptı. Kültür, Kültürel Miras, Avcılık, Balıkçılık ve Turizm meclis üyesi olarak görev yaptı. 1963’ten itibaren Vernole, Lizzanello ve Cavallino’da, ardından 1985’ten itibaren de Lecce’de belediye meclisi üyesi oldu. Milletvekili seçildi ve bayındırlık müsteşarlığı görevine getirildi. 1992’den 2006’ya kadar Cavallino belediye başkanı ve 2011’den 2016’ya kadar belediye başkan yardımcı olarak çalıştı. 13 Mayıs 2020‘de yaşamını yitirdi.
1937

Amerikalı iş adamı, endüstrici, devlet adamı, hayırsever ve sanat koleksiyoncusu Andrew W. Mellon, hayatını kaybetti. (Doğumu 24 Mart 1855, Pennsylvania) 1873’te Western University of Pennsylvania’dan hukuk diploması aldı. Avukat ve finansman uzmanı olarak görev yaptı.  Pensilvanya Mahkemelerinde görev aldı. 1932-1933 yılları arasında ABD’nin Birleşik Krallık elçisi olarak görev yaptı. 1921’de Başkan Warren G. Harding tarafından Hazine Bakanı olarak atandı ve 1921-1932 yılları arasında görev yaptı.  Görevi sırasında ABD’nin I. Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan bütçe açığını azaltmaya çalıştı ve daha etkili bir vergi toplama sistemi için vergi reformu yaptı. 

Andrew Mellon
1944

Alman hukukçu, diplomat ve nazi karşıtı direnişçi Adam von Trott zu Solz, hayatını kaybetti. (Doğumu: (9 Ağustos 1909, Potsdam) Münih’teki Ludwig Maximilians Üniversitesi’nde hukuk okumaya başladı. Göttingen’deki Georg-August Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı. Göttingen Üniversitesi’nde Hegel’in devlet felsefesi ve uluslararası hukuk üzerine bir tezle doktorasını aldı .  Nasyonal Sosyalist rejimin bir muhalifiydi. 

1985

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary),  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. 

1993

Gazeteciler Cemiyeti’nin adı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak değiştirildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ülkenin tek partili yönetimden çok partili demokratik bir rejime geçme sancılarının başladığı 1946 yılının 10 Haziran günü kurulmuştu

1999 Terör zanlılarına yönelik Pişmanlık Yasası yürürlüğe girdi
2001

Adli Tıp Kurumu, 19 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen operasyonlarda, Bayrampaşa Cezaevi’nde ölen üç tutuklunun savcı denetiminde yapılan otopsisinde, cesetlerin, mermi çekirdekleri çıkarıldıktan sonra Adli Tıp’a teslim edildiklerinin ortaya çıktığını açıkladı.

2006

Alman hukukçu ve siyasetçi Rainer Candidus Barzel, yaşamını yitirdi.  Doğumu: 20 Haziran 1924, Münih) Avukat olarak çalıştı. 1971-1973 yılları arasında Hristiyan Demokrat Birliği Başkanı olarak görev yaptı. 29 Mart 1983 – 25 Ekim 1984 tarihlerinde Alman Federal Meclisi (Bundestag) başkanlığı yaptı.

2009

Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur.

2011

OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, imtiyaz sahibi Soner Yalçın, yazar Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan ve Müyesser Yıldız’ın silahlı terör örgütüne üye olmak (Ergenekon) iddiasıyla tutuklandıkları dosya kapsamında iddianame hazırlandı.

2024

Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Ergin Kaya Kırbıyık’ın kız öğrencilerin okulda başörtüsüz eğitim alamayacağını, kız öğrencilerin ve kadın öğretmenlerin kıyafetlerine de müdahalede bulunacağını söylemesi sonrasında Laiklik Meclisi Kırbıyık hakkında suç duyurusunda bulundu.

2024

AİHM’in, Osman Kavala’nın serbest bırakılması yönünde hak ihlali kararına uymayan Türkiye’nin 16 Temmuz’a kadar iletmesi gereken savunma için ek süre talep ettiği öğrenildi. Türkiye’nin 16 Eylül’e kadar savunmasını tamamlaması gerekiyor. Kavala’nın serbest bırakılması yönündeki karara uymayan Türkiye’nin bu tarihe kadar savunmasını mahkemeye iletmesi bekleniyor.

2024
  • Diyarbakır’da Amedspor taraftarı Psikolog Eyyüp Eser Karayel, Iğdır maçında yaşanan sahte bilet olayı ile ilgili sorumluluğu bulunan yöneticilerin cezalandırılması için savcılığa suç duyurusunda bulundu.
  • Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Aziz milletimizin oylarıyla seçilen, ülkemize ve milletimize hizmet etmek için gece gündüz demeden çalışan Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik hadsiz ve çirkin ifadeler asla kabul edilemez. Milletvekilliği kimliğini taşıyan bir kişinin milletin değerlerini hiçe sayan, terbiyesiz ve ahlak dışı sözlerini şiddetle kınıyorum” dedi ve Cumhurbaşkanı’na hitaben “Seni sarayın züppesi seni!” diyen Tuncay Özkan hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da sosyal medyadaki ifadeleri nedeniyle CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan hakkında 250 bin liralık manevi tazminat davası açtı.
2024
  • CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, eski AKP MKYK üyesi avukat Mücahit Birinci İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade verdi. Özel, Birinci’nin, İBB soruşturması kapsamında tutuklu bulunan iş insanı Murat Kapki’den serbest bırakılması karşılığında 2 milyon dolar talep ettiğini iddia etmişti. Birinci hakkında, haftada bir gün imza atma ve yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri kararı verildi.
  • Avukat Nusret Yılmaz bu sabah İBB’ye yönelik soruşturması kapsamında Trabzon’da gözaltına alındı.
  • Beşiktaş Belediyesi Kültür ve Sosyal İşleri Müdürlüğünce 2019’daki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için doğrudan temin yöntemiyle yapılan alımlara ilişkin 8 kişi hakkında hazırlanan iddianame İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinin tarafından kabul edildi. Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Alican Abacı, dönemin Beşiktaş Kültür ve Sosyal İşleri Müdürü Mehmet Mandacı ile Büyükçekmece Belediye Başkan Yardımcısı Rıza Can Özdemir’in aralarında bulunduğu 8 kişi hakkında ‘ihaleye fesat karıştırma’ suçundan iddianame düzenlenmişti.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yurtdışından yasadışı yollarla getirilen pırlanta, zümrüt, yakut gibi ziynet eşyalarını satın alan şüpheliler hakkında soruşturma başlatıldı. Düzenlenen operasyonda piyasa değeri 445 milyar 750 milyon lira olduğu değerlendirilen kaçak değerli taş ve ziynet eşyası ele geçirildi. 41 adresle, şüphelilerin faaliyette bulunduğu 21 iş yeri ve 30 araca eş zamanlı düzenlenen operasyonlarda 35 şüpheli gözaltına alındı.
  • Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde komşusunun köpeğini silahla vurarak öldüren şüpheli şahıs tutuklandı.
  • İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde bir yurttaş intihar girişiminde bulundu.

26 Ağustos – Hukuk Takvimi

Salieri Kompleksi

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

SALİERİ KOMPLEKSİ – Av. Vedat Ahsen Coşar 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]‘Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgiler ise, gevezedir.’ Halil CİBRAN[/box]

Salieri Kompleksi’ bir hastalıktır. Vahim bir hastalıktır, tehlikeli bir hastalıktır. ‘Kıskançlık Hastalığı.’ Tıp tarihine geçen bu hastalığa adını veren kişi İtalyan besteci Antonio Salieri’dir. Avusturya İmparatoru İkinci Joseph zamanında Viyana Sarayı’nda kapellmeister, yani orkestra şefi olan Salieri, iyi bir besteci ve müzisyen olmasına rağmen, önemli bir dertten mustariptir. Kıskançlık. Kıskandığı kişi, sarayda kendisiyle birlikte çalışan Mozart’tır, yani meslektaşıdır.

Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu kıskançlık, o kadar hastalıklı bir kıskançlıktır ki, bazı tarihsel kayıtlara göre Mozart’ı zehirleyerek öldüren Salieri’dir.

Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, ‘… Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...’ diye yazıyor.

Doğru olan, sağlıklı olan, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmamaktır. Ama insan kıskanır. Pek çok insan ise hayatını yanlış şeyleri kıskanarak geçirir. Çünkü kıskançlık insani bir duygudur. Ama kıskançlığın da türleri vardır. Alain de Botton’un işaret ettiği gibi, başkalarının malını, mülkünü, mevkini kıskanmak yanlış bir kıskanmadır mesela. Aynı şekilde, başkalarının başarılarını kıskanmak da yanlış bir kıskanmadır. Başarılı olanı kıskanmak yerine, insanın, o yaptıysa, ben de yaparım, o başardıysa, ben de başarırım demesi, bu yönde çalışması, çaba göstermesi, yani başkasının başarısıyla kendisini motive etmesi gerekir. Salieri’nin Mozart’ı kıskanması mesela, yanlış bir kıskanmadır. Zira Mozart kadar olmasa da Salieri de bir müzik dehası, çok önemli ve değerli bir bestecidir. Kıskandığı Mozart’a gelince; ‘Bütün dahiler göklere uzanmış’ iken, Mozart ‘gökten inmiştir.’ Salieri’nin farkında olmadığı, anlayamadığı incelik bu olsa gerekir.

Bir de aşkın, aşık olanın kıskançlığı vardır. Tutkuya, takıntıya dönüşmedikçe bu tür kıskançlık tehlikeli değildir. Zamanla geçer. Aşk sona erer, kıskançlık iyileşir ve biter.   Ama eğer aşk tutku halini almış ise, takıntıya dönüşmüşse eğer, durum o zaman kötü ve hatta tehlikelidir.

Alberto Moravia, ‘Kıskançlık’ adlı romanında az da olsa bunu anlatır. Romanın kahramanı olan ressam, pek çok şeye sahiptir. Kıskandığı, kıskanacağı, kıskanması gereken hiçbir şey yoktur. Günün birinde her şeyi olduğu gibi gören, hayata, insanlara, gördüğü başkaca şeylere hiçbir anlam ve değer yüklemeyen, biraz nihilist, biraz çapkın ruhlu bir kadınla tanışır. Sever onu. Ama ona sahip olmak, her şeye sahip olan ressama yetmez. Aşkı tutkuya dönüşmüş, takıntı haline gelmiş, kıskançlık başlamıştır. Kendisine zarar vermeye başlayan kıskançlık duygusundan bir süre sonra kurtulur. Ama bu defa hayatla, hayata dair şeylerle arasında bir kopukluk başlar. Bu kopukluk zaman içinde sıkıntıya dönüşür. Bu seçilmiş bir sıkıntıdır. Zira romanın kahramanı, sevdiği kadına duyduğu sahiplenme duygusuyla delirmek yerine sıkılmayı seçmiştir. Ama giderek her şeyden, herkesten sıkılmaya başlar. Sıkılmak elbette delirmekten iyidir. Ama bu da pek o kadar iyi bir şey değildir. Çünkü hayatın tadını ve keyfini kaçırır.

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş, birçok yönüyle başkalarından farklı olan her insan, bir gün mutlaka birileri tarafından kıskanılır. Hele Türkiye’de, bu çok daha kaçınılmaz bir şeydir. Zira Türkiye, kifayetsiz muhterislerin, vasat, ama vasat olduklarını bilmedikleri için boş başaklar gibi başları yukarıda dolaşan insanların ülkesidir. Yeteri kadar mal ve hizmet üretemediği için yıllardır enflasyon denilen bela ile birlikte yaşayan, fikir üretemediği için entelektüel fukaralıktan mustarip Türkiye; az çalışan, az üreten: ama çok tüketen: hiç çalışmadığı için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen: becerileri, yetenekleri ya hiç olmayan ya da son derece sınırlı olan: kurnazlıkta ise üzerlerine adam tanımayan insanların ülkesidir.

Bu insanlar, kıskandıkları herkesi kendilerine benzetmek, kendi yetersizlikleriyle, kendi sığlıklarıyla eşitlemek, onları başarısız kılmak isterler. Bunda başarılı olamazlarsa eğer, iftira, hakaret, yalan dahil her türlü çirkin yola başvururlar.

Bize ders olarak verilen bu insanların rahatsızlığı aslında kendileri iledir. Bu rahatsızlıklarından kurtulmak, kendilerinden kaçmak için dikkatlerini başkalarının üzerine kaydırırlar, başkaları üzerinde yoğunlaşırlar. Başkalarının başarılarından rahatsız olurlar. Başka insanların yarattığı güzelliklerden, onların başarılı olmalarından hoşlanmazlar, heyecan duymazlar, keyif almazlar. Aksine hasetlerinden çatlarlar. Onun için başarılı olanı harcamak, tüketmek isterler. Ama eninde sonunda kendileriyle baş başa kalırlar. Cesaret edip kendileriyle yüzleşemeseler de zamanla kendilerini bitirirler. Yani en sonunda ‘kendilerinin karikatürü’ olurlar.

Bu tür insanlar için açılan – Beslenme Dükkanları – vardır’ diyor Murathan Mungan ve şöyle devam ediyor; ‘Bu dükkanlarda ayaküstü adam harcanır, adam paralanır, adam yenir. Üstelik bunlar hesaba dahil değildir. Buraların müdavimleri, bu tür yerlerden en çok şikayet eden kişiler arasından çıkar. Herkes bir başkasını, kendi önündeki en büyük engel olarak görür; başkasının varlığını, kendi varlığı için bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bir araya geldiklerinde, birbirlerine yiyecek gözlerle bakar, yüreklerinde bütün beklettiklerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir. Gecenin bir saatinde biriktirilmiş kinler kusulur, bekletilmiş öfkeler ortaya dökülür. Sonuçta eve yorgun argın, bitkin, perişan dönülür. Sabah, baş ağrıları, mide spazmları, pişmanlık duygularıyla uyanılır. Bunu, insanın kendine verdiği sözler, aldığı yeni kararlar izler. Oysa akşam iş çıkışı herkes koltuğunun altında beslenme çantasıyla beraber, bir göz atmak, bir tek atmak için yeniden beslenme dükkanına uğrar.’ Beslenme dükkanında kadehler, ‘ruh ve beden sağlığınıza’ diye kalkması gerekir iken, ruh sağlıkları yerinde olmadığı için, onlar kadehlerini böyle diyerek kaldırmazlar, kaldıramazlar. Ama yine de kadehlerini olmayan bir şeye, yani ‘şerefe‘ diye kaldırırlar.

İnsanız, başka insanlarla birlikte yaşıyoruz, başkaları tarafından fark edilmek, görülmek, takdir edilmek istiyoruz. Yakınlık kurmaya, sevmeye, sevilmeye gereksinim duyuyoruz. Sahip olduğumuz aidiyetler var. Bu aidiyetlerimize başkalarının saygı göstermesini istiyoruz. Bunların olmadığını gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz.

Kendimizle değil, kendimizi düzeltmekle değil, daha çok başkalarıyla uğraşıyoruz. Kendi yaralarımızı iyileştirmek için uğraşmıyoruz, başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışıyoruz. Başkalarını izliyor, onların özelini, mahremini merak ediyoruz. Bunları öğrenemez isek eğer, meraktan çatlıyoruz. Vıcık vıcık insanlarla, vıcık vıcık ilişkiler, cıvık insanlarla cıvık birliktelikler yaşıyoruz. Üslupsuzluk içinde birbirimizi yoruyor ve hatta boğuyoruz. Hayatımızda mizah yok. Olmadığı için sululuklara, belden aşağı fıkralara gülüyoruz. Samimiyetin, arkadaşlıkların, dostlukların ne olduğunu bilmediğimiz için laubalilikleri samimiyet diye, arkadaşlık diye yaşıyoruz. Düzeyli, incelikli şakalardan değil, kaba, banal şakalardan hoşlanıyoruz. Onun bunun dedikodusunu yapıyor, onu bunu kıskanıyor, onun bunun ayağına çelme takmaya çalışıyoruz. Özetle hayatı doğru yaşamıyor, yalan yaşıyoruz, iğreti yaşıyoruz.

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi oldurmaya, tefekküre ihtiyacımız var. Yeni bir felsefeye, yeni bir yaşam tarzına ihtiyacımız var. Hayatı sade yaşamaya, arınmaya, kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var. Kendimizi aramaya, tanımaya, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Sakallı Celal’in dediği gibi Tanzimat ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik olmadı, biraz da ciddiyet ilan edelim dememiz ve pek çok alanda, pek çok yerde, pek çok ilişkide ciddiyet ilan etmek, ahlakçı olmadan ahlakı, etikçi olmadan etiği yaşam tarzı haline getirmemiz gerekir.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak verir. Arkadaşlarımız, var ise eğer dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş insanlar, arkadaşlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş insanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı, saygılı olmamız, dürüst ve erdemli davranmamız gerekir. Zira onlara her şeyden ve herkesten daha çok ihtiyacımız var.   Ders olarak verilmiş olan insanlardan ise, kendimizi sakınmamız, korumamız, çok daha önemlisi onlardan gerekli dersleri almamız, gerekli dersleri çıkarmamız gerekir. Değil ise vay halimize!

‘…Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şahadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!         

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şahadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.   

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası, bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

(…)

Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’        

(…)

Yukarıda yer verdiğim satırlar, Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yazıyor bunlar. Latife Hanım bu satırları yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama Latife Hanım’ın söylediği gibi, kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir. Birileri kıskanmasın diye oturmak, durmak değil; başarılı olmak için inadına çalışmak, inadına üretmek, inadına yaratmak gerekir.

Bütün bunları ‘kıskananlar çatlasın’ falan diye değil, kendimiz için, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumak için yapmamız gerekir.

Değil ise ne mi olur? Hasta oluruz!

Sami Selçuk

0
Sami Selçuk
Sami Selçuk

Prof. Dr. Sami Selçuk, 1937 tarihinde Konya-Taşkent’te doğmuş, 1955’te Konya Lisesini ve 1959’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Selçuk, askerliğini Merzifon’da yedek subay olarak yaptıktan sonra Ankara yargıç adayı olarak mesleğe başlamış ve sırasıyla, Sütçüler, Akşehir, Yenice ve 1972’den sonra Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı görevlerinde bulunmuştur.

Prof. Dr. Sami Selçuk, Sami Selçuk, 21.09.1982 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiş, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 10.07.1990 tarihinde ilk kez, 13.07.1994 tarihinde ikinci kez, 13.07.1998 tarihinde üçüncü kez Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir.

Sami Selçuk: Yargı Hep Bağımlı

Uzun yıllar yürüttüğü yargıçlık mesleğinin zirvesindeyken Yargıtay Eski Başkanlığı yapmış ve sonrasında da Yargıtay Onursal Başkanı seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 07.07.1999 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen ve bu görevden 15.06.2002 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılan Selçuk, Fransızca ve İtalyanca bilmektedir.

Prof. Dr. Sami Selçuk, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktora yapmış, 1986’da Doçent, 2006’da Profesör olmuştur. Sami Selçuk, doktorasını 1982’de Ankara Üniversitesinde tamamlamıştır. Bilkent Üniversitesi’ne katılmadan önce Yargıtay başkanlığı da yapmış olan Selçuk, Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku derslerini vermektedir. Selçuk, felsefe, sosyoloji ve siyaset bilimine yoğun ilgi göstermektedir.

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Prof. Dr. Sami Selçuk

Eserleri 

Prof. Dr. Sami Selçuk, hukuk alanında birçok esere imza atmıştır. Atatürkçülük, ceza ve ceza yargılama hukuku, laiklik ve dil gibi alanlarda araştırmaları, denemeleri ve Dolandırıcılık, Dolandırıcılık Suçunun Kimi Suçlardan Ayrımı, Temsili ve Katılımcı Demokrasinin Kökeni, Çürütmeler, Önce Dil, Çek Suçları, Laiklik, Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne, Demokrasiye Doğru, Konuşma, Özlenen Demokratik Türkiye, Longing for Democracy, Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü, Özlenen Hukuk/ Yaşayan Hukuk, Beccaria’nın İnsanlığa Mesajı, Bağımsız Yargı/Özgür Düşünce, 2007’nin Hukuk Olayı/Anayasa Mahkemesinin 367 Kararı, Kısıtlı Demokrasi/Sancılı Hukuk, Batıgil Demokrasinin ve Hukukun Doğugil Serüveninden Kesitler, Adalet ve Yaşayan Hukuk, Demokratik Yönetim/ Özgür Birey, Doğru Çözüm: Yepyeni Bir Anayasa, Hukuki Tanıda Yanılgı, Dreyfus Davası, Kendini Tüketen Hukukun Dramı başlıklı yapıtlarının yanı sıra Cesare Beccaria’dan Suçlar ve Cezalar Hakkında, André Gide’den Cinayet Mahkemesi Anıları, Filippo Gramatica’dan Toplumsal Savunma İlkeleri adlı çevirileri bulunmaktadır.

Düe ne oldu? – 30 Ağustos 2025

0
Düne ne oldu? - 30 Ağustos 2025

Dün ne oldu? – 30 Ağustos 2025

Dünyadan Haberler 

  Türkiye’den Haberler 

  • Mela Silêman Sebrî (Süleyman Sabri Mavi) Kürtçe hutbe okuduğu gerekçesiyle bir yıl tutuklu kaldığı Elazığ Cezaevi’nden tahliye edildi.
  • ,Balıkesir’de İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, S.Ç‘nin sosyal medyadan paylaştığı videoyla tacize uğradığını iddia etmesi üzerine çalışma başlattı. Kadını taciz ettiği iddiasıyla gözaltına alınan şüpheli K.K. “cinsel saldırı” ve “ısrarlı takip” suçlarından tutuklandı.
  • Sosyal medyada gündemde olan taciz iddialarına destek veren 102 gazeteci, “Tacizi ifşa edenleri ‘cadı avıyla’ suçlayan, tacizi aklamaya çalışan ve beyanı esas almayarak mağdur suçlayan herkesin karşısındayız. Tacize ve erkek şiddetine karşı ifşaların yanındayız” açıklamasını yaptı.
  • Adana’nın Kozan ilçesinde çıkan kavgada kiracılarını darbederek öldürdükleri iddiasıyla gözaltına alınan ev sahibi ve eşi tutuklandı.
  • Tahran’daki Evin Cezaevinin bilgisayarları hacklendi. Cezaevi yönetimin reddettiği işkenceler böyle ifşa olmuş.
  • Diyarbakır’da 9 yaşındaki çocuğu kaçırmaya çalışan ve tutuklanan Gökhan Kıratlı, ifadesinde “Psikolojik sorunlarım var, cezaevine girmek istedim” dedi.
  • İnternet üzerinde “İnat Box” uygulaması özellikle ücretli dizi, film ve spor müsabakalarının yasa dışı şekilde yayınlanmasını sağlayan uygulamalarla 46 kişinin banka hesaplarından toplam 14 milyon 714 bin 354 lira çaldığı belirlenen şüphelilere operasyon yapıldı. 33 şüpheli Anadolu Adalet Sarayı’na sevk edildi. Savcılığa çıkarılan şüphelilerden 27’si tutuklama, 4’ü ise adli kontrol talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Hakimlikçe sorguları yapılan 27 şüpheli tutuklandı.
  •  İstanbul’da düzenlenen “Huzur İstanbul” uygulamasında, çeşitli suçlardan aranan 253 şüphelinin de aralarında bulunduğu toplam 621 kişi gözaltına alındı.
  • Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran ve faillerin yargılanması talebiyle İstanbul-Beyoğlu’nda 1995’ten bu yana eylem yapan Cumartesi Anneleri, bu hafta (30 Ağustos 2025) Galatasaray Meydanı’na karanfil bırakarak açıklamalarını okudu. Cumartesi Anneleri 1066. haftada 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle “Kayıplarımız nerede?” diye sordu ve adalet çağrısında bulundu.