Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

1

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların gözardı edildiğinin farkedilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.

Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.

Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin.

Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz:

1- Kadın özgür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahip olarak yaşar. Toplumsal farklılıklar yalnızca genel yarar nedeniyle kabul edilebilir.

2- Her siyasal topluluğun hedefi ve amacı, hem kadının hem de erkeğin doğal ve devredilemez haklarını korumaktır. Bu haklar: Özgürlük, güvenlik, mülkiyet ve özellikle baskıya karşı direnme hakkıdır.

3- Egemenlik ilkesi, kadın ve erkeklerin birliğinden başka bir şey olmayan ulustan kaynaklanır. Hiçbir organ ve kişi, bundan kaynaklanmayan bir gücü kullanamaz.

4- Özgürlük ve adalet kişilere, hakları olanı geri vermektir. Kadınlar doğal haklarını kullanırken, yalnızca erkeklerin karşılarına çıkardıkları sürekli engellenmektedir. Bu kısıtlamalar doğa ve aklın yasalarıyla ortadan kaldırılmalıdır.

5- Doğanın ve aklın yasaları, topluma zarar verecek tüm edimleri bertaraf eder. Bu yasaların izin verdiği ve tanrısal yasaların yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez ve hiç kimse bu yasaların açıkça emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamaz.

6- Yasa, genel iradenin ifadesi olmalıdır.

Bütün kadın ve erkek yurttaşlar bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla yasaların yapımı sürecine katılmalıdır. Yasalar herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Yasa önünde eşit olan bütün kadın ve erkek yurttaşlar, yetenek ve erdemlerinden başka bir ayrım gözetilmeksizin, kamu hayatındaki bütün makam, memuriyet ve mevkilere eşit olarak kabul edilmelidir.

7- Kadınlar ayrıcalıklı haklara sahip değildir; kadınlar, yasalarda belirtilen koşullarda itham edilir, gözaltına alınır ve tutuklanır. Kadınlar, erkeklerin tâbi olduğu ceza yasalarına tâbidir.

8- Yasa yalnızca açıkça zorunlu olan cezalar koyar ve hiç kimse suç oluşturan eylemden önce hukuka uygun olarak yürürlüğe konmuş ve kadınlara meşru biçimde uygulanan yasalar olmaksızın cezalandırılamaz.

9- Yasalara göre suçlu bulunmuş her kadına, yasanın öngördüğü yaptırımlar sonuna kadar uygulanmalıdır.

10- Hiç kimse, esaslı derecede farklı olsa bile, düşüncelerinden dolayı koğuşturulamaz. Kadın idam sehpasına çıkma hakkına sahiptir. Bu nedenle eylem ve ifadeleri yasalarla korunan kamu düzenini bozmamak koşuluyla, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.

11- Düşünce ve görüşlerin özgürce ifade edilmesi, kadınların en önemli haklarından biridir, çünkü bu özgürlük, babaların çocuklarıyla olan babalık bağlarını güvence altına almaktadır. Her kadın yurttaş, barbar bir önyargı tarafından gerçeği gizlemeye zorlanmadan özgürce şunu söyleyebilir: “Ben, senin bana verdiğin çocuğun annesiyim.” Bu hak, bu özgürlüğün kötüye kullanılmasından dolayı yasalardan kaynaklanan sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

12- Kadınların ve kadın yurttaşların haklarının güvence altına alınması, daha büyük bir yaran zorunlu kılar. Bu güvence, bu hakların tanındığı kişilerin ayrıcalığı olmamalı, herkesin yararına hizmet etmelidir.

13- Güvenlik güçlerinin giderleri ve idari harcamalar için erkeklerden ve kadınlardan eşit ölçüde katkı talep edilir. Kadınlar bu yükümlülük ve ödevleri yerine getirdiklerinden dolayı, mevki ve işlerin, alt ya da üst derece memurlukların ve diğer mesleklerin paylaşılmasına da katılmalıdır.

14- Kadın ve erkek yurttaşlar, bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla, vergilerin zorunlu olup olmadığına karar verme hakkına sahiptir. Kadın yurttaşlar, varlıklarından, erkeklerle eşit oranda vergi verme ilkesini ancak, kamu yönetimine ve vergilerin toplanması, bunların kullanılması ve süresinin belirlenmesi sürecine katılabildikleri takdirde kabul ederler.

15- Kamu harcamalarına erkeklerle eşit olarak katkıda bulunan kadınlar, her kamu makamından mali işlerle ilgili olarak bilgi alma hakkına sahiptir.

16- Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının benimsenmediği bir toplumun anayasası yoktur. Eğer ulusu oluşturan bireylerin çoğunluğu, yapımına katılmamışsa, o anayasa yoktur ve geçersizdir.

17- Ortak olarak ya da tek tek, mülkiyet her iki cinsin de hakkıdır. Herkes dokunulmaz ve kutsal olan bu hakka sahiptir. Yasalarca belirlenmiş kamusal bir zorunluluk bunu açıkça gerektirmedikçe, ayrıca adil ve önceden belirlenmiş bir tazminat ödenmedikçe, kimse ulusun asli miras payından yoksun bırakılamaz.

Kadın Hakları Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

KADIN HAKLARI ÜZERİNE – Avukat Vedat Ahsen Coşar 

“Kadın problemi yoktur. Erkek problemi vardır.”

1791 yılında Paris’te, Fransız Devrimi’nin erken günlerinde, daha sonra fikirlerinden dolayı giyotinle idam edilen Olympe de Gouges, ‘Les Droits de la Femme/Kadın Hakları’ adıyla yayımladığı el broşüründe, Fransız kadınlarının Fransız erkekleriyle eşit konuma getirilmelerini, eşit haklara sahip olmalarını talep ediyor ve ardından Fransız Meclisi’nin yürürlüğe koyduğu Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımladı.

Yine 1790’da Massachusetts’de Amerikalı Judith Sargent Murray, ‘On the Equality of the Sexes/Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine’ adlı eserini yayımladı.

Kadınların haklarına yönelik bu erken dönem çalışmalarını, feminist düşünce için hâlâ başat eser olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın ‘A Vindication of the Rights of Woman/Kadın Haklarının Savunusu’ izledi.

Yine Amerikan Devrimi sırasında yeni yasalar yapılırken kadınlar, parlamentoda kendilerinin de temsil edilmeleri gerektiğini ileri sürdüler ve bunu talep ettiler.

Aydınlanma ya da Akıl Çağı olarak isimlendirilen süreçle birlikte gelişen kuramların öngördüğü pek çok şey zamanla ve birer birer hayata geçirilmeye ve uygulanmaya başladı. Örneğin, doğal hukuk öğretisinin savunduğu insanların doğarken beraberlerinde getirdikleri, dünyevi iktidarların asla dokunamayacakları devredilmez ve vazgeçilmez nitelikteki Tanrı bağışı haklara sahip oldukları ve yine demokrasilerde en önemli makamın yurttaşlık makamı olduğu görüşü, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin fikri, hukuki ve siyasal zeminini oluşturdu.

Kuşkusuz, o dönemin kadın hakları savunucuları, erkeklerin sahip oldukları doğal hakların ve yurttaşlık haklarının tamamına kadınların da sahip olacaklarını umuyorlar ve bunun gerçekleşmesini bekliyorlardı. Ama demokrasi ve doğal haklar öğretisini savunan, dahası bunları hayata geçiren erkek teorisyenler, ne yazık ki kadınların bu umutlarını ve beklentilerini boşa çıkardılar.

Gerek İngiliz hukukunun gelişmesinde gerekse bunu izleyen ve esas alan Amerikan hukukunun yapılanmasında önemli pay sahibi olan büyük İngiliz hukukçusu Blackstone 1765-1769 yıllarında İngiliz ve Amerikan Hukuk Fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmak üzere yayımladığı ‘Commentaries on the Laws of England/İngiltere Yasaları Üzerine Yorumlar’ adlı eserinde: ‘Evlilik ile birlikte kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelirler. Evlilik sırasında kadının varlığı ve yasal kimliği belirsizdir, ya da kadını kanatları altında her şeye karşı korumaya almış olan erkeğinki ile birleşiktir’ demek suretiyle evli kadınların, başta mülkiyet ve miras hakkı olmak üzere hiçbir medeni hakkının olmadığını savunuyordu.

Aynı şekilde doğal hakların tüm insanlar için olduğunu savunan John Locke, 1690 yılında yazdığı ‘Second Treaties of Government/Hükümet Üzerine İkinci Deneme’ adlı ünlü eserinde, ‘man/kişi’ sözcüğünü genel anlamı ile değil, ‘erkek’ anlamında kullanıyor ve ‘… karıyla koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun için bir kuralın yerleştirilmesi gerekir. Bu da doğal olarak güçlü ve iktidar sahibi olan erkeğin görevidir’ diyordu.

Doğal Haklar öğretisini kadınlara uyarlayan ilk girişim, kadın ve erkek 100 kişi tarafından imzalanan ve Elizabeth Stanton tarafından kaleme alınan 19-20 Temmuz 1848 tarihli ‘Declaration of Sentiments/Duygular Bildirisi’ ile geldi ve bu bildiride Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ne sitem edercesine ‘İnsani olayların akışı içinde, insanlık ailesinin bir bölümünün, yeryüzü halkları arasında, şimdiye kadarkinden farklı, doğanın ve Tanrının onlara hak tanıdığı bir tavır alması gereksinimi doğarsa, bu kişilerin kendilerini böyle tavır almaya iten nedenleri açıklamaları, insanoğlunun düşüncesine duydukları saygının gereğidir’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu : ‘Bütün erkekler ve kadınlar eşit yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından verilmiş vazgeçilemez haklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır, bu hakları korumak için güçlerini yönetenlerin rızalarından alan hükümetler kurulmuştur, biz bu hakikatleri aşikâr sayıyoruz’ diye yazdı.

Buraya kadar anlattıklarım, Marx’ın kadim dostu Engels’in özlü deyişi ile ‘Erkeği burjuva, karısını proletarya’ oşarak kabul eden çarpık anlayışa karşı sürdürülen mücadelenin bir kısmı. Sonrası da var. Ve sonrasında, fikirleriyle, vizyonuyla, yaptıklarıyla, kurduğu Cumhuriyetle, bizim tarihimizi hızlandıran bir büyük usta, bir büyük deha var. Mustafa Kemal Atatürk var.

Hindistan Kadınlar Birliği’nin Atatürk’ün ölümü üzerine yayınladığı bildiride, ‘Kadın Haklarının insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş en büyük savunucularından’ biri olarak ilan ettiği Büyük Atatürk, 1923 yılının Ocak ayında, Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce İzmir’de şunları söylüyor: ‘…Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur…Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların nedeni kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur…Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atalette olursa, o toplum felce uğramış demektir.’

Büyük Atatürk’ün bu vizyonu sayesindedir ki, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinden, İnsan Hakları Sözleşmelerinden, yani kadın-erkek eşitliğinin daha henüz uluslararası bir hukuk kuralı haline gelmesinden çok daha önce bizim ülkemizde kadınlar, seçme seçilme hakkını, yönetime katılma hakkını elde ettler.

Eğer bugün kadınlarımız, yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinde olsun, daha önce yürürlüğe konulan Türk Medeni Kanunu’nun yasalaşmasında olsun, daha sonra yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kabulünde olsun, öncülük ve katkı yapmış iseler ki, yapmışlardır, herhalde bu, bugün dahi kadınları siyasi haklara sahip olmayan ülkelerin bulunduğu bir dünyada, birçok Avrupa ülkesinde bile kadınların oy kullanamadığı bir tarihte, bizim kadınlarımıza oy kullanma hakkı tanıyan büyük ustanın, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sayesindedir.

Bu yazının başına koyduğum ve doğruluğuna içtenlikle inandığım “Kadın problemi yoktur, erkek problemi vardır” cümlesini, ‘Siyah adam problemi yoktur. Beyaz adam problemi vardır’ diyen Sartre’dan esinlenerek koydum. Bana göre bugün ülkemizde kadınlara yapılan saldırıların, kadın cinayetlerinin temelinde bu problem, yani erkek problemi vardır. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız, aklın cinsiyeti olmamasına rağmen, aklın erkek olduğuna inanan bir zihniyet tarafından yönetildiğimiz ve çoğu erkeklerimiz de buna inandığı için oluyor bütün bunlar.

Ama bu konuda kadınlarımızın hiçbir kusuru yoktur demek de doğru olmaz, dahası bu erkeklere karşı da haksızlık olur. Zira biz erkekleri kadınlar yani annelerimiz yetiştiriyor. Ama öyle de olsa, ben bu konuda kadınlarımız lehine pozitif ayrımcılık yapacağım ve bunun aslında Adem’den tevarüs ettiğimiz bir “gen hatası” sonucu olduğunu söyleyeceğim.

Bunu da hepinizin bildiği bir fıkraya dayandıracağım. Fıkra şu: Tanrı önce Adem’i yarattı. Sonra onun yalnızlığına üzüldü ve Havva’yı yarattı. Havva’nın gelmesine rağmen Adem’in mutlu olmadığını gören Tanrı, O’na sitem ederek ‘sana dünyanın en güzel varlığını eş olarak, arkadaş olarak verdim, neden daha hâlâ mutlu değilsin’ diye sordu. Adem’in yanıtı ‘benim eşten önce bir anneye ihtiyacım var’ şeklinde oldu.

Biz erkeklerin “gen hatası” buradan geliyor, yani Adem’in annesiz büyümesinden geliyor.

Peki, ne yapmamız gerekiyor?

Cinsiyet eşitliğinin insan hakları bağlamında ana-akıma yerleştirilmesi, diğer bir deyişle siyasal, ekonomik ve toplumsal alandaki en temel politika, plan ve programlara cinsiyet eşitliğinin dâhil edilmesi ve böylece kadınların ve erkeklerin sağlayacakları yararın eşitlik temelinde maksimize edilmesi yönünde yapılan çalışmalara katkıda bulunmamız, bu yönde yapılan çalışmalara katkı yapmamız gerekiyor.

Yine ve hep birlikte kamu politikalarının cinsiyet eşitliği temelinde düzenlenmesi suretiyle kadın sorununa, ‘kadına’ odaklanan bir anlayışla çözüm aramayı öngören yasal düzenlemelerin ve bütün bu konularda içtenlik talep eden kadının insan haklarını her platformda savunmaya devam etmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dili bırakmamız, insana yatırım yapmamız, bu amaçla eğitime önem vermemiz, hukuku, hukukun üstünlüğü ilkesini her alanda egemen kılmamız, bağımsız yargı mekanizmasını etkili ve işlevsel bir şekilde tesis etmemiz gerekiyor.

Ülkemizde kadınlara karşı işlenen cinayetler, yapılan haksızlıklar karşısında “08 Mart’ı”, yani “dünya kadınlar gününü” kutlamaya ne kadar hakkımız ve yüzümüz var bilmiyorum ama ben yine de “dünya kadınlar gününü”, kadınlarımızın gününü kutluyor ve “Kadın Hakları İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diyorum.   

Bellekleri Kurutmak

0

Bellekleri Kurutmak / Hilmi Şeker 

Bellek, gıdasını düşünce özgürlüğünden alır. Kısıtlanarak dumura uğratılmış bir düşün, anı kayıtlayamaz. Kayıtsızlık; sözleri suya yazmak, kökleriyle arasına zamanı alarak, maziyle yollarını ayırmak ya da ısmarlama belleklerle, sanal bir gelecek inşa etmektir.

Tarih, belleklere kazınanlarla geçmişi yorumlar. Olmayanı yorumlamak beyhudedir. Belleklerle oynamak veya bellekleri kazımak, tarihi yaşamaktan imtina etmek manasına gelir. Geçmişten bihaber ve ondan soyut olarak anı yaşamak, aslına tutuculaşacak denli yabancılaşmak, muhafazakârlığı yaşamaya fırsat bulmadan tutuculaşmaktır. Tarihselliği hafife almak, mazi ya da atiye olduğundan fazla ve sebepsiz yere tapınmaya kapıları aralar. Şimdiyi reddederek, tarihin dışında gezinmeyi yeğlemek, Moderniteyle arasına, yaşamı güçleştiren zamanı almaktır.

Modernlik, köklerle geleceği inşa edecek denli beriye veya öteye düşmeyi önleyecek kadar makul bir ilişki kurmak, onunla mutlak bir ayrılığı yoksamayı gerekli görür. Bellekleri kurutmak, tarihi öteleyerek moderniteyi yadsımak, gözden düşürmektir. Bakışları kendi yoluna çevirerek, içe dönmek, özden uzaklaşarak tutuculuğa ve yalnızlığa demir atmayı olağan sayar. Gelenekselle körü körüne bağlanmak, nesneleri yücelterek, bu günün ya da çağın politik, ekonomik sosyal olgularının ürettikleri ve önerdikleriyle arasına aşılamayacak duvarlar örmeyi yaşam biçimi addeder.

Moderniteyle kavgaya tutuşmak, diyalog kanallarını tıkayarak, bir bakıma hafızaları tazelemek veya yinelemektir. Günü yörüngesinden çıkararak, yaşanmamış varsaymak ya da yaşananları ayıklayarak günü solumaya zorlanmak doğaya müdahaledir. Homojenleşmek, bağlamlara göre farklı anlama gelecek değerlerle inadına kavgaya tutuşmak olarak betimlemek olasıdır. Başka olasılıklar ve gerçekliğin mevcudiyetini külliyen dışlamak, farklı ses, renk ve görme biçimlerinin yaşama katacakları tadı görmezden gelir. Çoğulcu yaşam, heterojen belleklerle sahici değerine kavuşmaktan yanadır. Sahici olan, çelişkiye muhtaçtır. Çelişki olmadan gerçekle buluşmak mümkün değildir.

Totalitarizm, aynı yerde durmayı, aynı prizma veya optikten görmeyi ya da seçilen sesleri duymayı buyurarak, heterojen olan her şeyle bir araya gelmemek üzere sessiz sedasız vedalaşmayı hedef beller. Yeknesaklık ya da billurlaşma çelişkiyi ihtiyaç olmaktan çıkarır. Farklılığı gereksinim olmaktan çıkaran anlayış, erek ve hedefleri bağdaşır olanı meşru, makul ve doğru olarak lanse eder. Yarattığı düşmanca düzenekle, öteki veya yabancı addettiği düşün, konuş ve eylemi enterne etmeyi kamusal düzeni koruma fikriyle özdeşleştirmek için çaba harcar. Karşıtlığı tırmandırarak toplumsal çatışmayı pekiştirmeyi tasarladığı düzenin selameti için olağan farz eder. Arındırıcı momentlerle bugünün eşelenmesini, idealler için tehlikeli sayar. Tanımlı değerlerle bağdaşmayan her şeyi gözden düşürerek düşman ilan etmekten kaçınmaz.

Hukuk, bellekle beslenir. Kirlenen bellek, hukukla gerçekler arasındaki bağı zayıflatarak, ilk fırsatta koparır. Bu, kurgulanan hukukun sıfır noktasıdır. Bu hukuk, yapayların ittifakıyla vücuda getirilen totaliter hukuktur. Gerçeklerden nasibini almayan bu oluşuk, aşkınlıklardan aldığı güçle kendisini hukuk olarak sunmaya gayret eder. Şımararak sınır tanımayan hukuk, kendinden menkul yöntem ve araçlarla bellekleri kurutmayı, kazımayı veya silmeyi kendini yineleme, üretme veya biçimlendirmek için zorunlu görür. Döküp kırmayı ereğiyle buluşmanın örtülü yöntemi olarak benimser. Sahici olmayandan nemalanan bellek totaliter desteklerle bireyi özünden epeyce uzaklaştırır. Yabancılaşan birey, ürettiklerinin hışımına uğrarken, elinin altından usulca kayan zamanın etkisiyle beriye veya öteye savrulur.

Zamanı yitiren hafıza, kurumaya yüz tutar. Buharlaşan bellek, bireyi modern olandan gözünü kırpmadan ve pişmanlık duymadan koparmakta beis görmez. Çağın berisiyle ilerisi arasında gelgit yapan belleklerin biçimlendirdiği hukukun, adalet vaad etmesi beklenmemelidir. Adalet daha çok dumanı tüten, taze ve organik olandan nemalanmayı tercih eder. Gerçek, toplumun umar ve beklentilerini karşılayan değerlerle ayakta kalmaya çalışır. Onu ayakta tutan ve cazip kılan toplumsal hafızayla aynı kabtan yemeyi içselleştiren yanıdır. Belleği ayıklamak veya seçilmiş bellekle hükme yürümek, adlileşmeyi teşvik ederek, dosya dağlarından oluşan bir rejime çağrı yapmaktan ötede bir anlam ifade etmez. İdeale ziyadesiyle bağlanmak, ona, sadık yorumlar yapmayı emir telakki eden zayıf, bulanık ve kul belleklere davetiye çıkarır.

Yargılamak, değerlendirmek; öznel, dayanıklı, özgür vasatlardan, varlığını gerçek ve doğruya adayan nesnel hafıza inşa etmek, var edilen çoğulcu hafızayla gerçeği eşelemektir.

Sırlarla mücadele, kuşkuları gün yüzüyle buluşturur. Anaerobik edenler, toplumsal değerleri içeriden kemirir. Karanlıkları aydınlığa evirmek, her şeyi tartışarak görünür kılmak, kuşkuya ışıldak tutarak açığa çıkarmaktır.Sırlarla yaşamayı seçmek, gerçeklerle aynı yolu yürümekten vazgeçmek anlamına gelir. Düşünceyi baskılamak, sır krallığında yaşamayı içselleştirmektir. Toplumun gerisinde veya ilerisinde yaşamak sır, kuşku veya gizlerin yazgısını belirlediği sanal bir dünyayı yurt edinmekten başkası değildir. Sır, envai lojistikle kendisini üreterek pekiştirmeyi yaşamak için gerekli görür. İlişilmezlikte ısrar ederek, eğreti gerçeği veya lekeli vargıyı sahici olanla ikame eder. Manipülasyon ve illüzyonla kurduğu dostlukla yanıltmayı marifet sayar. Gerçeğe olan ihtiyaç, sırların dominant etkisiyle şiddetini kaybeder. Sırları kutsamak, düşünceyi baskılayarak, doğmaya rızai ilişkiyi kabullenmek olarak açıklanabilir. Doğmalarla sahici ve güvenilir bir tarih yazmak imkânsızdır. Tarihsizleşmek, tartışma kültüründen uzaklaşarak otoriterleşmektir.

Otoriterleşen dizge, sırrı savunmanın karşıtına ya da onu hükümden düşüren edene dönüştürmekte sakınca görmez. Meşru hukuku kıble edinmiş sistemlerde, savunma, sır olana ihtiyaç duyar ve bu gereksinim açlık düzeyindedir. Savunmayı sırla çevrelemek, tartışanları saltık gereksinimle terbiye etmek ya da karşıtıyla çeliştirerek ölüme yatırmak muhtemeldir. Bu bağlamda rol ve işlevi görünen adaletin erekleriyle sınırlı gizlerin ayarlarlarıyla gelişi güzel oynamak, çelişme ve eşitlik ilkeleri üzerinden adil yargılanma hakkının gerekleriyle inatlaşmaktır. Hiçbir giz anlayışı, savunmayı artersiz bırakmaz veya hiçbir dizge yanları giz ile savunma arasında seçim yapmaya zorlamaz. Sırları yarıştırmak yargının, gizler arasında seçim yapmak hükmün işidir. Savunmayı kaynağından soyutlamak, yargılamayı monoya indirgeyerek, aynı zamanda iddiayı hükme dönüştürmek manasına gelir. Savunmanın etkin ve verimli olabilmesi, gizlerle ölesiye mücadele etmekten başka meşru, makul ve hukuki araçlarla sırları deşifre etmesine bağlıdır.

Toplum; damıtılmış, kurutulmuş veya turfanda belleklerle yaşamaya zorlanamaz. Çoğulculuk, tartışarak yarışmayı, yarınları birlikte ve ortaklaşa çabayla kurmayı yeğler. Temiz toplum; sessiz çalışan, tartışan veya yarası olmayan toplumdur. Çelişerek ilerlemek, arınarak paklaşmaktır. Susmaya icbar edilen bireyin, toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi demokratikleştirmesi, bürokrasi ile toplum arasındaki gerilimi yönetmesi ya da temiz, berrak ve rafine bir siyaset üretmesi seraptır. Önüne konulan sır, giz, konuş ve düşün engelleriyle dinamizmi iğdiş edilen toplumun, üç maymunu oynayarak çağı yakalaması, anı yaşaması, tarih yazması veya moderniteyi soluması hayaldir.

Hukuku, özgürlük talepleriyle çeliştirmek genleriyle oynamaktır. Genleriyle oynanan hukuk, kirliyi üretmeye yazgılıdır. Tutuculuk; kişi, kurum ve uzantılarını yücelterek, toplumsal talep, umar ve beklentileri bir başka bahara ertelemeyi sever. Dileğimiz düşün, konuş ve dil üzerindeki engellerin temizlenerek, tarihin yakalanması toplumun özgürleşmesidir. Tarihe denk gelmek: özgür bırakılmış bellekler ile beklentileri aynı çatalda buluşturacak olanaklara erişimi kolaylaştırmak demektir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve hakça bölüşüm; meşru, makul, mikro bellek ve taleplerin tolare edilmesiyle gerçeklik şansı yakalar. Modernleşmek; şimdiyi yakalayarak çağdaşlaşmak, demokratikleşme ise çağı soluk soluğa ve doyasıya yaşayarak özgürleşmektir.

Hilmi Şeker/ Hukukçu/ İstanbul

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu

0
Avukat Haluk İnanıcı

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu /  Haluk İnanıcı

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Makale, Toplum ve Bilim Dergisi, 171. Sayıda yayımlanmıştır.[/box]

Avukatlık mesleğinin doğuşuyla ilgili olarak iki görüş ortaya çıkmaktadır. İlki avukatlığın Antik Atina’da logograf kimliğiyle doğduğu, Antik Roma’da advocatus kimliğine büründüğünü tarihi süreç içinde Orta Çağ ve Modern dönemde gelişmesini tamamlayarak bugüne ulaştığını ileri sürmektedir. İkinci görüş ise bu süreklilik tezini kabul etmeyerek avukatlık mesleğinin Orta Çağ’da kentlerin ve uzak mesafe ticaretinin gelişmesine paralel olarak lonca bünyesinde doğduğunu; farklı bir hukuka ve yargı sistemine ihtiyaç duyan burjuva sınıfının gelişimiyle nitelik değiştirerek bu kez serbest bir meslek olarak modern kimliğine kavuştuğunu; devlet (lonca) avukatlığından bağımsız avukatlığa dönüştüğünü, devletle arasına hukuk ara halkasının girdiğini ileri sürmektedir. Bu ikinci görüşü benimseyen yazımız avukatlık mesleğini hayat bulduğu toplumsal değişimlere paralel olarak incelemekte, antik dönemde bir avukatlık mesleğinden bahsedilemeyeceği görüşünü temellendirmeye çalışmaktadır.

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu

Antik Dönem
Antik Atina’da Logografların Doğuşu

Bazı terimler antik çağdaki savunma pratiklerinden kaynaklansa bile, Orta Çağ’da ortaya çıkan avukatlığın bir meslek olarak icrasının; Antik Yunan ve Roma’daki avukatlık mesleğiyle doğrudan bağlantısı olmadığı düşünülür. “Öncelikle, baro tarihini Greklere, Romalılara ve Merovenjlere bağlayan efsaneye son vermemiz gerekir” (Hamelin ve Damien, 1989:25). Bu açıklama; Antik Çağ’da ticaret ve mülkiyet ilişkilerinin karmaşıklaştığı dönemlerde sözleşme akdi, vasiyet, bağış, miras gibi konularda ortaya çıkan hukuk uzmanları gerçeğiyle veya bir vatandaşın suçlandığında savunma hazırlamak için yardımcıya ihtiyaç duyması gerçeğiyle çelişmez. Aksi görüş ise antik dönemde doğan avukatlığın kesintisiz gelişerek Orta Çağ’da yeniden parladığını, Modern Çağ’da da bugünkü anlamına kavuştuğunu ileri sürer.

Antik Yunan’da vatandaş suçlanması halinde halk mahkemesi önünde savunmasını kendi yapardı. Bu savunma esnasında söylevi için yardım aldığı akraba veya dostlarını veya daha sonra ortaya çıkan savunma yazıcılarını veya logografları avukat olarak nitelemek mümkün değildir (Gagliardi, 2022: 316). Logograflar mahkemede söylenecek savunmayı bir söylev haline getirirdi (Hamelin ve Damien, 1989: 25; Erem 1977:1)

MAKALENİN DEVAMINI OKUMAK İÇİN : www.hukukpolitik.com.tr

.

Hukuk Felsefesi: Hukuk ve Ahlak İlişkisi

0
Prof.-Dr.-Mustafa-Toren-YUCEL

Hukuk Felsefesi: Hukuk ve Ahlak İlişkisi (Jurisprudence: Relationship between Law and Morality) – Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

“Hukuk ve ahlak birbiriyle çeliştiğinde vatandaş ya ahlaki duygusunu kaybetmek ya da yasaya olan saygısını kaybetmek gibi acımasız bir seçenekle karşı karşıya kalır.” Frédéric Bastiat

“İki şey, üzerlerinde ne kadar sık ​​ve istikrarlı bir şekilde düşünürsek, zihnimizi her geçen gün yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlaki yasa” Immanuel Kant

[/box]

Giriş

Ahlak nedir? / Ahlaki olan nedir? Ahlakın tek dayanağı din midir? Dinden bağımsız bir ahlak anlayışı var mıdır? Nieztsche’ye atfen sorarsak, ahlakın soy kütüğü nedir? Ahlak kurallarında doğru-yanlış olabilir mi? Toplumun kendi (ahlaki) varlığını koruma ve/ya bunu sürdürme hakkı var mıdır? Ahlaki pozisyon ne demektir? Keyfi/duygusal olan bir tutum ahlaki olabilir mi? İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?

Toplumun her tepkisi, ahlaki bir pozisyonu mu yansıtır? Değilse, duygusal/keyfi olan tutum ve davranışlar ahlaki pozisyon sayılabilir mi?  Örneğin “iğrenme” ilkeye dayalı bir ahlaki pozisyon mudur, yoksa keyfi bir duygusal tepki midir?  Eşcinsel ilişkiden iğrenme, bunun toplumun çoğunluğu tarafından hissedilmesi, onun hukuk tarafından yasaklanmasını meşru dayanağı olabilir mi?

Tutarlılık-samimiyet, ahlaki tutum/davranışların belirlenmesinde ne derece belirleyici-etkilidir? Toplum, ahlak kuralları üzerinde bir uzlaşı sağlayabilir mi? Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır?  İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?

Yalnız ahlaki (moral) veya gayri ahlaki(immoral) olarak belirleme, kuralları benimseme yetisine sahip rasyonel varlıklar için var olabilir.(1) Bu yetiden yoksun olanlar örneğin bir amip, bir kaplan ve bazı akıl hastaları amoral’dirler.  Amoral (la ahlaki), ahlak duygusundan yoksunluk veya doğru ve yanlışa ilgisizlik anlamınadır. Gayri ahlaki (immoral) değerlendirme, eylemin sonucu tahmin edilmesine karşın göz ardı edilmesi immoral bir davranıştır. Yeni TCK tasarımcıları, kriminoloji/penoloji nosyonları ve gerçeklerinden yoksun oldukları için popülist bir yaklaşımla cezaları ağırlaştırdılar (2009 yılı Aralık ayı verilerine göre 100.000 nüfustaki oran 162; değişimdeki hızlı artış sonucu 100.000 nüfustaki toplam cezaevi nüfusu 2012-2103 yıllarında 181 iken, bu oran 2014-2015 yıllarında 204, 2022 yılında 355) veya normatif ceza hukuku bilgisi dışında ülke realitesini, mukayeseli ampirik bilgiyi dışlayarak bu yolu seçtiler. Her iki halde davranışları gayri ahlakidir.(2)

İnsanlar rasyonel, özel bireyler olduğu kadar sosyal ve politik yaratıklardır. Onların şahsi projeleri, menfaatleri ve yaşamları girift biçimlerde birbiriyle örtüşmekte ve iç içe girmektedir. Bu bağlamdaki insan yaşamının kişilere zevk ve doyum sağlaması için bu ilişkilerin yönetilmesine gereksinme vardır. İşte hukuk ve ahlak bu yönetime odaklanmış normatif sistemlerdir. Birincisi, kurumlaşmış normatif, kamusal bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlaki öyle değildir. İkisi arasındaki benzerlik ve farklılıklara karşın bunlar yek diğerini tamamlamakta; insanın ve insanlığın gelişmesini sağlamaktadırlar.(3) Çoğu kişiler ahlakı, değişmeyen ve evrensel nitelikte bir seri haklar ve görevler olarak kavramlaştırırken, hukuk kuralları mekânsal ve zamansal değişim sergilemektedir.

İdeal eylem: Hem yasal hem de ahlaki açıdan doğru olan eylemler

İdeal eylem: Hem yasal hem de ahlaki açıdan doğru olan eylemler

Ahlakilik kurumu sosyolojik/antropolojik bir olgu olduğu kadar evrensel bir olgudur. Ahlak sistemlerinde belli ölçüde evrenselliğe tanık olunmaktadır:

– Ötekilerine zarar veren eylemlere karşı negatif tepki gösterimi;

– Karşılıklılık ve adilliğe ilişkin değerler;

– Sosyal bir hiyerarşide yer alan kişinin statüsüne uygun davranma gerekliliği; ve

– Vücut üzerine (adet görme, yemek, banyo, seks ve ölülerin defni gibi) düzenlemeler.

Ahlaki bir teori, matematiğin daireyi kareye çevirememesi gibi ahlaki çıkmazları çözümleyemez. Ahlaki bir argümana geçerlik sağlayıcı ciddi deneyimler ve istatistik benzerlikler olmadığı gibi ahlak teorisini içeren yararlı yenilikler de yoktur. Bilimsel ilerleme paralelindeki bir gelişme, etik/ahlak alanında olmamıştır.

İnsan eylemi, erdem, yükümlük ve adalet kavramları ile irdelenmektedir. Ahlaki gerçeklik doğru bile olsa, hangi yorumunun doğru olduğu konusundaki usule (Yararcılık mı? Doğal hukuk mu? Kantçılık mı?) ilişkin fikir birliği olmayışı, özel ahlaki sorunlara doğru çözüm üzerine uzlaşı sağlamayı da imkânsız yapmaktadır.

Ahlak ve Hukuk İlişkisi-Sorular 

Hem ahlak hem de hukuk insan eylemine rehberlik etmeye çalışır. Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin niteliği nedir? Zorunlu mu rastlantısal mı? Nasıl bir ahlak anlayışıyla hukuk arasında zorunlu bir ilişki vardır denilebilir? Hukuk ve ahlak arasındaki ilişki, hangi hukuki evre/süreçte devreye girmelidir? Hukuk ihdas etme aşamasında mı, yoksa hukukun uygulanması aşamasında mı? Cezalandırmanın ahlaki temeli nedir? Hukuk, ahlakın infazını sağlayabilir mi? Sağlayabilirse, hangi ahlak anlayışını?

Kanuni olan/kanuna uygun olan (her zaman) ahlaki midir? Kanunların ahlakımızı yansıtmasını istemekle beraber onların bize ahlakımızı öğretmesine izin vermeli miyiz? ABD’de kölelik bir zamanlar kanuni idi, ama bunun ahlaki olduğu söylenebilir mi? Nazi Almanya’sında soykırım bir zamanlar kanuni idi. Yalnız ahlaklı bir kişi, hiçbir insan, soykırımı savunamaz. Sorun şudur: Kanun ve ahlak aynı şey değildir. Denk değildirler; aynı alanı paylaşmazlar: Örnekler idam cezası, kürtaj.

Öte yandan, kanunlar ve ahlak karşı karşıya geldiğinde hangisinin öncelikli olacağıdır? Sokrates’in tutumu kanunlardan yanadır. Ancak O’nunki de kanunlara uymanın ahlaki olduğu/olacağı yönündeki inanç dolayısıyla aslında yine ahlaki temellidir. Cicero ise, Kanunlar üzerine eserinde,

“Ulusların geleneklerinde/kanunlarında olan her şeyin adil olduğuna inanmak aptallıktır.  Bu kanunlar müstebit/zorba hükümdarlar tarafından yürürlüğe konmuş olsa adil olurlar mıydı?  …kanun koyma sürecinde doğru aklın/mantığın uygulanması ön görülmelidir. Bu ilkeyi bilmeyenler, bir yerlerde yazılı olsa da olmasa da Adalet’ten yoksundurlar.”

Hukukla ahlakın vurgulanması - bunlar analitik olarak farklı ise de, varoluşsal açıdan ayrılmaz niteliktedir.

Hukuk ve ahlak, neler yapılması, hangi amaçlara yönelmesi ve ne türden bir kişi olunmalı türünden pratik gereklerle ilgilidir. Bu anlamda hukuk ve ahlak doğru/yanlış, iyi/kötü ve erdem/erdemsizlik ikili kodlamaları üzerinedir. Normatif olan bu karşıtlar değer yargılarını yansıtmaktadır. Hukukun ne olduğu ve ahlaken ne olması gerektiği ise iki farklı sorudur. Bu bağlamdaki öteki sorularda şunlardır:

“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.

Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.

Hukuk ve ahlak sistemleri arasında nasıl bir ilişki/etkileşim bulunmaktadır? Ahlaki yükümlülük ve sorumluluklar hukukun fiiliyatta ne sağladığına mı dayalıdır? Hukuk ne olursa olsun ona itaat etmek konusunda ahlaki bir yükümlülüğümüz var mıdır? Hukuki haklar ve yükümlülükler ne ölçüde ahlakın gereklerine dayalıdır? Gayrı ahlaki bir kural hukukun bir kısmı olabilir mi?

Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır?  Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşru veya değilse neden?

Hukukun geçerliliği bakımından pratik soru, Nazi Almanya’sındaki çoğu yasalarda olduğu gibi ahlaken tiksindirici tedbirleri içeren bir düzenlemeye hukuk statüsü verilip verilemeyeceğidir(?). Bu sorunun yanıtı, çoğu insanların içsel derinliklerinde yer etmiş adalet kültürü ile bu tür düzenlemeye hukuk statüsü verilemeyeceği anlamındadır. Bu noktada “hukuka itaat görevi” bağlamında şu sorular gündeme gelmektedir: Birinci soru, bir hüküm hukuki midir? Yanıtı “evet” ise, ikinci soru, adil ve savunulabilir anlamda iyi bir hukuk mudur? Bu sorunun yanıtı “hayır” ise, bir üçüncü soru belirmektedir: Ne var ki, o hükme uymak konusunda insanın gayri hukuki bir görevi var mıdır? J. Finnis’e göre, itaatsizliğin hukuku tümden zayıflattığı durumlarda böyle bir yükümlülük var olabilir. Yalnız itaatin kapsamı, legal sistemin tümden etkisiz olmasından kaçınmak için gerekli olduğu kadarı ile sınırlı kalacaktır. İlaveten, bu yasalara gösterilen itaat ne olursa olsun, yasama erki, adaletsizliği sonlandırmak için mevcut yasayı ilga etmek veya değiştirmek yükümlülüğündedir. Bu soru şimdilik doğal hukukçularca verilen yanıtlar ötesinde Nazi Almanya’sında (rejimi eleştirenleri cezalandıran düzenleme sonucu) husumet-muhbirlik davaları bağlamında irdelenecektir. Bu davalar çarpıcı bir biçimde hukukun geçerliliği ve normatif gücünün onun ahlaki niteliğine dayalı olup olmadığı sorusunu sergilemektedir.

Birbirinden ayrı iki davada Alman ordusundaki askerler, Nazi rejimini karılarına eleştirdikleri için cezai takip konusu edilmişlerdir. İki asker de Nazi rejim yasalarına göre idam cezasına mahkûm oldularsa da (1944), sonradan kurtuldular (1949). Her iki hükümlü asker de savaş sonrası karıları ve kendilerini yargılayan hâkimler hakkında (1871 tarihli Alman Ceza Kanunu 239. maddesi uyarınca hürriyetten yoksunluk nedeniyle) suç duyurusunda bulundular. Birinci davada Bölge İstinaf Mahkemesi, ilgili Nazi yasalarını özellikle içerdiği ağır cezalar nedeniyle çok zalimane bulduğunu ve Alman halkının büyük çoğunluğu tarafından terör yasaları olarak görüldüğünü ifade ederken, bunların doğal hukuku ihlal eden yasalar olarak görülemeyeceğini belirtti. Bunun çıkarımı olarak, sanıklardan askeri hâkimin mevzuata göre karar verdiğinden beraat etmesi, kocasını ihbar eden kadının ise beraat etmesinin gerekmediği idi. Kötü niyetli bu kadın, yetkililere yaptığı bu bildirimin sağduyulu, vicdan sahibi kişilerin adalet duygusunu rencide edeceğini bilmeliydi. Ne var ki, kararda açıkça gerekçelendirilmese de mahkemenin bir Nazi yasasının geçersiz olmadığı konusundaki kararlılığı çok belirgindir. İkinci davada, Federal Temyiz Mahkemesi kararında, bir mahkeme kararı legalitesinin ilgili tüm kişiler için aynı olması, her ikisinin ya mahkûm veya beraat etmesi gerektiği; mevcut gerçekler karşısında ise, her ikisinin de mahkûm edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Suçun temel öğesi, eleştirinin aleni olması idi ve aile içi iletişim bu testi karşılamak için uygun görülmedi. İlaveten, bu eylem suç oluşturduğunda da ciddiyet derecelendirilmesi açısından en alt düzeyde olması gerekirdi. Bu nedenle, hükmedilen yaptırım orantısız görülmüştür.  Bu analiz ışığında kadın, eşinin mahkeme huzuruna çıkmasına neden olduğu, hâkim de adli takdirini uygun bir şekilde kullanmadığı için suçlu görülmüştür. İngiliz pozitivist Hart, bu kararı uygun bulmadı ve kadının suç işlemediğini belirtti. Lon Fuller ise, karşıt olarak, öyle kötü yasaların geçerli olamayacağına değindi. Temyiz mahkemesi kararını büyük oranda kadının ihbar etmek görevi olmadığı, kocasının mahremiyetini ihlal ettiğini ve bunu kötü saiklerle yapması üzerine temellendirdi.

Norm Kavramı

Norm, içerikleri özel ve evrensel bağlamda ilişkilendirilen temel norm içeriğinden kaynaklanmasıyla içeriksel bir nitelik kazanmaktadır. İşte ahlaki normlar bu karakterdedir. Şöyle ki, “Yalan söylemeyeceksin”; “Kimseyi aldatmayacaksın”, “Sözünde duracaksın” normları temel bir norm olan “dürüstlük”ten kaynaklanmaktadır. Yine, “İnsanları seveceksin” temel normundan “İnsanlara zarar vermeyeceksin”, “Onlarla ihtilafa düşmeyeceksin” normları üretilebilir. Legal normlara ilişkin ikinci sistemde ise durum farklıdır. Legal normlar içerikleriyle meşruiyet kazanmazlar. İçeriklerine bakılmaksızın legal olabilir; yalnız legal bir normun içeriği işlevini görmeyecek nitelikte de bir insan davranışını düşünmek olası değildir.

Hukuk felsefesindeki tartışmaların çoğu hukuk ile öteki normatif sistem olan ahlakın genel kavramları tartışılmasına odaklanmıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan sorulardan birincisi, ontolojik nitelikte; genelde normların ve özel ahlaki normların doğası ele alınarak, normların, “nesnel” olarak var olup olmadığıdır? İkincisi, epistemolojik nitelikte, bireyler norm türlerinin varlığını nasıl öğreniyorlar? Üçüncüsü ise, hukuka özgü normlar ve normatiflikle ortaya çıkan sorular, hukuk hangi koşullarda yükümlülük vazetmektedir?  Ve hukukta normatifliğin kaynağı nedir?

“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.” Aristo. Nikomakhos’a Etik

Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür?(4) Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.

Temel sorumuz, bir şeyi yapmada doğru olan nedir? Özel ahlaki bir yargıyı doğru yapan nedir? Herkesin doğru olduğunu düşündüğü bir şey yanlış olabilir mi? Tanrı tüm ahlakın yaratıcısı mıdır? Ahlak zaman ve mekâna göreceli midir?

Ahlak İlkeleri ve Kavramları

Ahlak ilkeleri ve kavramlarına özgü şu saptamalar yapılabilir:

1. Özel bir kararla bizleri donatmadıkları ve fakat bireysel karakterin oluşumu ve rafine edilmesindeki pedagojik sürece yardımcı oldukları;

2. Davranışların eleştirisel değerlendirilmesinde vazgeçilemez bulundukları; ve

3. Karar sürecinde önemli bir rol oynadıklarıdır. Yalnız, bir durumun hangi kurala gireceğini önceden mutlak bir kesinlikle söyleme olanağı verecek tüm durumları kapsar bir ahlak projesi henüz çizilmemiştir.

Ahlak kentin bir icadı değildir. Her yerde kent koşullarına uyarlı bir ahlak da yoktur. Göçer insanların farklılıkları yanında insanlar arasında ahlaki farklılıklar olduğu veya ahlaki uygulama ile ahlaki seçimleri yapmakta özgür oldukları bilinmelidir. Kent her zaman çok değişik sosyal durumlara özgü unsurları barındırmaktadır.

Ahlak, matematik gibi bir konu da değildir. Basit bir matematik işlemin (x+3=5 gibi) tek bir doğrusu vardır.  Kolayca ortaya çıkarabileceğimiz tek doğru bir yanıtı ve kabul edemeyeceğimiz sınırsız yanlış yanıtları bulunur. Ahlak ise daha çok x+y=5 eşitliği gibi iki bilinmeyenli bir denkleme benzer. Bu işlemde x ve y arasındaki bağlılığa göre çok sayıda doğru sonuç bulabiliriz. İşte “yapılacak doğru şey nedir?” diye sorunların kendi ahlaki sezgileri ya da ahlaki teorilerinin dayanağıyla ilgili bir nokta belirlemeleri gerekir.

Ahlak ilkelerinde beliren değişimler sonucu cezai yaklaşımların içeriği değişmekte; bazı suçlar, suç olmaktan çıkarılmaktadır. Yaptırımların türü /içeriği de değişmektedir. Nitekim, O.W. Holmes’un 1897 yılındaki suçlu kişilerin tretmanındaki yaklaşım biçimi bugün için sorgulanacak bir nitelik sergilemektedir. Kendisi, sivri sineğin ısırması gibi doğuştan dolandırmağa veya öldürmeye yatkın dejenere suçluların idam edilmesini dile getirirken; geri zekalılar açısından da üç nesilden sonra bunların kısırlaştırılmasını önermekteydi.(5) O’nun için bu totaliter yaklaşımın hiçbir ölçüye sığmayan sonuçlarını algılamak olası değildi. Suçlulara karşı takınılacak hukuki tavırlarda, ahlaki olmak gereği her zamankinden daha fazladır. En azılı suçlulara bile hayvan muamelesi yapmak sağlıklı değildir. Aksi takdirde, bugün için marjinal grupta olan suçlulara, yarın yaşlılar ve sakatların eklenmeyeceğini kim garanti edebilir.

Ahlak ilkeleri hakkında bir görüş birliği olmadığından tartışmalı ahlak sorularına geçerli bir yanıt bulmak olanağı yoktur. Rakip teoriler arasından en iyisini seçebilmek de mümkün değildir. Ahlak topluma hizmet etmek üzere tasarlanmıştır. Ahlaki düşünmenin değeri nedir? Yardımseverlik ve iş birliği (sosyal yaklaşımlı bir davranış): Eylemler (kendi menfaati için yalan söylemek kötüdür) ve kişiler açısından (tüm yalancılar şeytanidir).

İçtihadı Temellendiren Ahlak İlkesi (1889 New York-2007 Ankara)  

118 yıl aralığı ile New York ve Ankara’da verilen kararlara dayanak ahlak ilkesini irdelemek istiyorum. Bu konuda en çok bilinen ilkelere örnek olarak, “Hiç kimse sahip olduğundan fazlasını başkasına devredemez”, “zaruret yasak tanımaz”, “kimse kendi yanlışlarından menfaat sağlayamaz”, “zamanda önce gelen hakta da önce gelir” ile “mahkemelerce sözleşme özgürlüğüne saygı duyulmalıdır.” A.B.D’deki Riggs vs. Palmer davasında tek mirasçı kalacak torunun, vasiyeti değiştirmesini önlemek üzere dedesini öldürmesi halinde katilin mirastan mahrum bırakılmasının yasada/içtihatlarda ön görülmemesine karşın New York istinaf mahkemesi lafzı yorumu dışlayarak kimsenin kendi yanlışından menfaat sağlayamaz (Nemine doluus suus prodesse debet) ilkesinden hareketle Palmer’ı dedesinin mirasından mahrum etmiştir (Riggs v. Palmer, 115 N.Y.506,22 N.E.188/1889).  İşte bir tarafta vasiyetname var iken, öte tarafta hukuk sistemindeki ahlaki ilkenin varlığı söz konusu edilmiştir. Çünkü o hakkaniyetin ahlaki gereğidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu aynı gerekçeyle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi pasif sigortalı kocasını kasten öldüren eşe ölüm aylığı bağlanamayacağına karar vermiştir. New York yasasında olduğu gibi 506 sayılı SSK 66, 68 maddelerinde bu konuya açıklık getirilmemiş; Türk Medeni Kanunu 578. maddesi de murisi öldürmeyi bir yoksunluk sebebi saymıştır (Yargıtay HGK 2007/ 10-812 esas ve 2007/828 sayılı Kararı).  Yargıtay, “Hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi ile “Herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu” ilkesi savaşında tercihini birinci ilkeden yana kullanmıştır. Nitekim, Mecelle’nin 99. maddesinde yer alan “Bir şeyi vaktinden önce gerçekleştirmek isteyen kişi mahrumiyetine katlanır” normu ile aynı ilkesel tavır benimsenmiş idi.

Farklı Yaklaşımlar

Ahlak felsefesi yapmak için hazır bir metodun var olduğu çıkarılmamalıdır. Bu konuda var olan yaklaşımlar şöyledir:

1. Sonuçsal yaklaşım

Bir eylemin sonuçlarının iyilik veya kötülüğü onun doğru veya yanlış olduğunu belirlemektedir. En iyi sonuç/çözüm sağlayan, doğru bir eylemdir.  Bu tür açıklamada, ahlaki değerlerin yorumu için enstrümantal bir temel sunulmaktadır: Yararcı, ‘en fazla mutluluk’ ilkesi, mutluluğun zevk duygusu ile acının yokluğu anlamına gelmektedir. İnsanların mutsuzluk yerine mutlu olmayı yeğlemeye doğru doğal bir eğilime sahip oldukları ve çoğu insanları mutlu yapacak her eylemin bazı haklı yanları olduğu düşünülmektedir. Yalnız her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.

2. Deontolojik yaklaşım

Etikte görev’in önemine odaklanılmaktadır.(6) Bu, etikte yasaklar ve emirler, sonuçlarına göre değil; yalnızca, fiilin kendi değerine, bizatihi değerine bağlıdır. Örneğin farklı organlar için nakil bekleyen beş hastanın ihtiyacını karşılamak üzere kliniğe kontrol için gelen bir kişinin organlarını alarak bu kişilere nakli doğru bir davranış olamayacaktır. Bir eylemin ahlaki olup olmadığı, özel sonuçları ile değil, evrensellik ölçütünü (“herkesin öyle davranması” ilkesini) karşılayıp karşılamadığı ile belirlenmektedir (Kant’çı yaklaşım). Gerçekte, bu fikir, insanlardan size nasıl davranılmasını istiyorsanız, sizde öyle davranmalısınız vurgusuna dönüşmektedir (Golden rule).

 3. Erdem etiği yaklaşımı

Bunun   insan karakteri ve gelişmesine odaklandığı görülmektedir. Thomas Aquinas’a göre, erdem etkili bir alışkanlık; iyi yapılan işler ürünü olan iyi bir alışkanlıktır. Bizler genelde erdemli insanlarız. İnsan erdemleri 1) Entelektüel erdemler (teorik) ve 2) Ahlaki erdemler (pratik) olarak belirtebiliriz.

Birincisi için yapılan ayrım şöyledir:

a) Akıl/hikmet (teorik akıl), aklın erdemi olarak fizik ve matematik gibi bilimlerde sistematik bilginin elde edilmesini; hukukta ise girift sorunlara özgü çözümlemeleri ifade etmektedir.

b) İyi karar verme yetisi olarak pratik akıl- Bazı insanlara özgü olan bu nitelik, sağduyu ve iyi yargı (good judgement) olarak da nitelendirilmektedir: Kişinin duruma ve koşullara bakarak hangisinin pratik ve arzu edilir olduğuna/ hangi değerin önemli, hangisinin az önemli olduğuna karar verebilmesi; durumun koşullarına bakarak tavır alabilmesidir. Diğer bir anlatımla, burada bilgi temelli durumu algılama/koku alma duygusu olan bir insan söz konusudur. Özetlersek iyiliğe yönelik argümanlar iki grupta toplanmaktadır:

Sonuçsal argümanlar    Sonuçsal olmayan/görevci argümanlar

1) Egoizm/Hedonizm     1) Doğal hukuk teorisi/Kant-Deontolojik

2) Yararcılık                   2) İnsana saygı teorisi

İyilik       karşıtı      Doğru eylem

İkincisi, ahlaki erdemler olarak, cesaret, iyi huy ve adalet duygusu yer almaktadır. Cesaret önemli bir erdem olarak yer almakta ise de bundan kastedilen bir aptal cesareti değildir. Bazı insanlar oldukça korkak bir ruh hali içinde orantısız biçimde tepki göstermektedirler. Öte yandan, “öfke kontrolü” sorunu yaşayanlar ile hiç tepki göstermeyen duyarsız insanlara da tanık olunmaktadır. Bu durum özellikle yargı aktörleri için önemli bir sorundur. Aristoteles, Nicomaachen Etiği’nde “Devamlı olarak yaptığımız neyse bizler oyuzdur” diyor. Mükemmellik, o zaman, bir eylem olmayıp, bir alışkanlıktır. Adil davranarak adil, ölçülü eylemlerde bulunarak ölçülü, cesur davranarak cesur olmaktayız.” O’na göre, insanlar esas itibariyle rasyonel ve sosyal yaratıklardır.  Erdemler insan mükemmelliğini ifade etmektedir. Kendisi erdeme alışkanlık olarak işaret etmektedir.

Tüm görüşler önemli itirazlara gebedir. Ne var ki, karşıt argümanlara muhatap olmalarına karşın kişiler kendilerine (huyu/temperament veya geçmişlerine veya her ikisine göre) uygun argümanı yeğlemektedirler. Bu bağlamda önemli olan, görüşlere karşı çeşitli olası argümanlar konusunda bilgi sahibi olunmasıdır.

Çoğu kişilerin (kişisel eğilimleri ne olursa olsun) bu konuda kuşku duyması akıllı bir tavır için gerekli olduğudur.  Nihai olarak, mutlak doğru olduğun konusunda beslediğin yargın senin doğru olduğun konusunda hiç güvence oluşturmadığı üzerine hiç kimse kuşku duymayacaktır. Emin olmak, Holmes’un belirttiği gibi, kesinlik testi değildir. Kesin emin olduğumuz çoğu şeylerin öyle olmadığı saptanmıştır.

Hukuk Sistemlerinin Ahlaki Yapısı   

Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür? Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.

Ahlak ve cezalandırma arasındaki ilişki  bağlamında ortaya çıkan başlıca sorular şunlardır:

– Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır?

– Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşruysa veya değilse neden?

– Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır?

Öğretideki Tartışmalar

1. Hart-Lord Devlin Tartışması-19637

Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve ne de öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.

Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler dörtlüsü şöyledir:

1. Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;

2. Hukuk toplumu tümden korumalıdır;

3. Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır; ve

4.  Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin kesilmesi, arzulanmayan sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Tartışma soruları şunlardır:

Toplum ahlaki bir fikir birliğine/uzlaşıya erişebilir mi? Çoğunluk adına azınlık hakları meşru olarak zedelenebilir mi? Ceza hukuku sınırlarını belirleyen ölçütler neler olmalıdır?

Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.

Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler üçlüsü şöyledir:

1) Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;

2) Hukuk toplumu tümden korumalıdır; ve

3) Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır.

Bu bağlamda geliştirilen argümanlar şunlardır:

1) Sosyal düzen uğruna özel olarak benimsenmiş ahlaki inançları hukuk yansıtmalıdır.

2) Halkın, hukukun bunu yaptığına inanma ihtiyacı vardır.

Bu argümanlardan birincisine bakıldığında;

1.1 Yararcılık açısından bakıldığında, hukukun işlevi yalnızca zararı önlemek olmayıp, onu önlemek için ahlaki standartlar da koymaktır. Örneğin ensest olgusunu yalnızca yasaklamakla kalmayıp, onun toplumsal dokunun bozulması üzerine etkileri konusunda halkı bilinçlendirmesi ön görülmelidir. Aynı yaklaşım hayvanlara şiddet uygulanması yasağı için de geçerlidir.

1.2 Toplumsal bütünselliği sağlamak açısından, güçlü toplumların müşterek değerler duygusuna sahip olduklarıdır. Ve işlevsel toplumlar, ahlaki gelişimi de içinde barındırmalıdır.

İkinci argümana bakıldığında ise,

2.1 Sosyal sözleşme bağlamı açısından, hukuk onu yansıtmadığında, sosyal sözleşme meşruiyetini yitirmektedir.

2.2 Hukuk sosyal değerleri yansıtmadığında insanların istekli bir şekilde hukuka bağlılıkları zedelenmektedir.

Hart’ın argümanında yer alan dört temel öğe ise şöyledir:(8)

1. Başkasının davranışına tanık olarak kırgın olan kişinin gördüğü zarar ile böyle bir eylemi duyan kişinin zararını ayrıştırmaktadır. Birincisi, bir kamu adabı konusu olarak hukukun uygunluk alanı içinde ve bu nedenle hukuk meşru olarak ötekileri rahatsız eden böyle bir davranış yasaklayabilirken; ikincisi ise, tamamen özel nitelikte olup, hukukun uygunluk alanı dışındadır.

2. Devlin’in ahlaki bağların muhafazası, toplum devamlılığı için gerekliği olduğu argümanı, cinsel suçlar ile mala in se suçlarını da içeren tüm ahlakın dikişsiz bir ağ niteliğinde olup, onun bir kısmından sapma gösterenlerin tümünden sapma göstermeye meyilli oldukları şeklindeki tartışılmamış bir varsayıma dayalıdır. Hart’a göre, geleneksel cinsel ahlaktan sapma gösteren- lerin başka şekillerde de topluma düşman oldukları tezini destekler nitelikte bir kanıt yoktur.

3. Toplum ahlaki zamanla değişmekle beraber bu durumda Devlin’in düşündüğü gibi, toplum varlığı sona erip, bir diğerinin varlık gösterdiğini anlamına geldiğini söylemek saçma bir saptamadır. Ahlaki değişim, hükümetin şiddetle devrilmesi ile değil, sulh ve sükûn içinde biçimsel, anayasal bir değişime benzetilebilir. Bu olay yalnızca toplumun muhafazası için olmayıp, ilerlemesi ile tutarlı olarak gerçekleştirilebilir.

Hart, Bentham ve Mill doğrultusunda özgürlüğü esas almakta; hukukun şu haller dışında müdahale etmemesine odaklanmaktadır:

1) Kamu düzeninin korunması,

2) Öteki insanlara gerçek zararın önlenmesi, ve

3) Korunmaya muhtaç olanların (örneğin çocuklar, akli yetersizlik içinde olanlar) korunması.

Çoğunluk ahlakı esas alındığında (Devlin yaklaşımı) ceza hukukunun baskıcı/acımasız(oppressive) mekanizmasına hizmet etmek ötesinde buna tabi olan insanların da tezlerini dile getirmek olanağından yoksun kalacakları unutulmamalıdır.

Devlin yaklaşımında, özel yaşamın her alanına müdahale söz konusu olabilir. Sırf toplumsal çözülmeyi önlemek; diğer bir anlatımla, toplumsal birlik ve bütünlüğü (cohesion) sağlamak uğruna müdahale söz konusu olacaktır. Toplum adına ahlakın sürdürülmesi, amaç değer ise de şu sorular akla gelebilir: Toplumun kim olduğu? Toplum adına kimin konuşabileceği? Toplumdaki azınlıkların göz ardı edilip edilemeyeceğidir?

2. H. L.A. Hart-Lon L. Fuller Tartışması-1950 (9)

– Hukukun bir şekilde ahlaki bir ölçüt taşıyıp taşımadığı/hukukun üstünlüğü bir şekilde ahlakı içermekte midir?

– Hukuk ve ahlak çok yakından ilişki olup, ahlak bir şekilde hukuka nüfuz etmekte midir?

Hart, ahlak ve hukukun ayrı olduğunu savundu ve Fuller, hukukun bağlayıcı gücünün kaynağının ahlak olduğunu ileri sürdü. Tartışmanın odağında Nazi yasaları yer almakta idi. Bu yasalara yasa titri verilebilir miydi? Hart, hukuk ve ahlak zorunlu olarak ilişkili değildir. O’na göre bu yasalar Nazi görevlileri tarafından geçerli görülüyorlarsa sorun yok; ahlaki muhtevası ayrı bir sorudur.

Fuller’in yanıtı-geçmişe şamil bir seri yasalar; gizli yasalar, yargıda hakimlerin yasa metni ile ilişkili olmayan yorumları-bu durumda bu sisteme hukuk sistemi denilebilir mi?  Bazıları buna hukuk dediği için hukuk olur mu?

L.Fuller, Hukukun Ahlakı (1969) adlı eserinde yasama organınca vazedilen kuralların “içsel ahlakı” (inner morality) olmadığında geçerli olamayacağını ileri sürmekte ve hukukun geçerliliğini test için sekiz ilke önermektedir. Bunlara artı ve eksi değerler olarak aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:

Artı Değerler Eksi Değerler
  Normlar;

– genel,

-Halkça bilinen veya bilinebilir,

-Makul ölçüde açık, ve

-Devamlı olmalıdır.

-Hukukun yönetim ile çatışma içinde olması,-İmkânsız veya makul olmayanı gerektirmesi (ultra posse ilkesi),

-Diğer hukuk kuralları ile çatışma içinde bulunması, ve

-Geçmişe şamil olmasıdır.

Rehber nitelikli bu sekiz ilkenin birindeki total bir başarısızlık yalnızca kötü bir hukuk sistemine götürmekle kalmayıp; ortaya sergilediği bazı şeyler açısından bir hukuk sistemi olarak da adlandırılamaz.(10)  Bu ilkeler, genellikle hukukun üstünlüğü diye anılan şeyle örtüşür. Fuller’in “huku-kun iç ahlakiliği” dediği nesne aslında hukuk mesleğinin ahlakiliğidir. Hukuk ve ahlak arasındaki bağlara işaret edilmektedir.

Hart, hâkimler ve hukukçuların sık sık kendi kişisel siyasi ve ahlaki görüşlerini legal yorum olarak sergilemelerini protesto etti. O, legal yorumun açık ve dürüst olması gerektiğine inandı. Hukuk olarak kendi siyasi görüşleri veya ahlakı perdelememelidir.

Tartışma pratik bir pozitivist ile pratik bir mükemmelci arasındadır: Hukuka sadakati en iyi nasıl tanımlar ve hukuka sadakat idealine nasıl hizmet edebiliriz? Fuller: Hukuk, sadakati hak eden bir şey olarak insani bir kazanımı temsil emelidir. Gücün basit bir ifadesi veya devlet görevlilerin yenilenen davranışından ibaret olamaz. İnsan yasalarına gösterilen saygı yer çekimine gösterilenden farklı bir şey olmalıdır. Kötü yasalarda bile ilkesel olarak benimseyeceğimiz bir şey olmalıdır.

Fuller, hâkim hukuka inançlı olabilir ve hukukun bir kısmını yorumlarken hukukun ne yapmayı niyetlendiğine de inançlı olabilir. Her ikisi de sadakat olarak isimlendirilmektedir. Sadık bir hâkim yorumunu da sadakatle sağlar. Fuller’e göre hukukun telos’u hukuk ve ahlak ayrımını koruyan bir şeklide tanımlanamaz.

Otobüs duruğuna gitmek üzere olan bir iş adamı havuzda boğulmak üzere olan bir çocuk görür. Bu durumda çocuğu kurtarmak görevi-Ceza ve hukuk açısından. Bu olayda ayrımcı çizgiye göre, kişinin çocuğu kurtarmak konusunda ahlak görevi olup olmadığı sorusunda ısrarcı olmak çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir sorumluluğu olup olmadığına yanıt sağlamamaktadır.  Kişi çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir görev olduğuna inanmaksızın ahlaki görevi olduğuna inanabilir.

Buna karşılık, kişi çocuğu kurtarmak konusunda ahlaki bir görev olduğuna inanmaksızın da hukuki bir görev olması konusuna inanabilir.

Hart, pratik bir pozitivist ve Fuller pratik bir mükemmelci olarak hukuki yorum faaliyetinde normatif bir yaklaşım sergilemektedir.(11) Hart’ın yaptığı, tasviri hukuk felsefesi- bir tür apriori koltuk sosyolo- jisidir. Fuller. Kanunlar, kanun olabilir ama ille hukuk değildir. Ama hukuk ya hukuktur ya guguktur.

Hart, hukukta doğal hukukun minimum muhtevasına işaret (içsel bakış açısı) etmektedir: Hukukun minimum derecede doğal bir muhtevası olmaksızın, insanlar için istekli olarak kurallara uyması için bir neden yoktur. En azından toplumun bazı üyeleri istekli olarak kuralları kabul etmelidir. Onların ahlaki olarak yükümlü olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükümetin zorlayıcı gücü tesis edilemez. Ve sistemin istikrarlı olması için bu kişiler kendiliklerinden ahlaki olarak yükümlü olduklarını algılamalıdır.

Fuller’e göre, yüksek ilkeler olmalıdır-hukuka sadakat: Doğal gerçekler ile hukuki ve ahlaki kuralların muhtevası arasında akılsal bir ilişki vardır. Hukukun minimum ölçüde doğal bir muhtevası olmadığında insanların istekli olarak kurallara uyması için hiçbir neden olmayacaktır. En azından toplumun bazı üyeleri, kuralları kabul etmelidir. Onların istekli iş birliği olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükumetin zorlayıcı güç yaratılması tesis edilemez.

Ahlaki İkilemler(12)

Bu ikilemler, karmaşık bir durumla karşı karşıya kalındığında, eşit öneme sahip iki veya daha fazla değer çatıştığında ortaya çıkar.

– Uçak kazasında sağ kalan Ali’nin yardım geleceğe dek hayatta kalmak için refakatinde yaşamını yitiren hemşire Ayşe’nin cesedini yemesi? Ali ne yapmalıydı? Yiyerek insan yiyici (cannibal) olması veya açlıktan ölmesi mi tercih edilmelidir?

– Dağcılar zirveye yaklaştığında iki dağcıyı irtibatlandıran ipin alt ucundaki dağcının kayması durumunda üstteki dağcının ipi kesmemesi halinde ikisinin de ölmesi söz konusudur. İpi kesmeli midir?

– Ali ve Veli alttan yapışık ikizler; ayrılması halinde Veli’nin ölmesi mukadderdir. Ali’nin kalbinin kanı pompalaması ikisi için de yeterli; Veli sağlıklı bir beyin gelişimine sahip olmasa da ilkel bazı sinirsel tepkiler gösteriyordu; dolayısıyla durumu, ölü doğum, sürekli bitkisel hayat veya sürekli koma hali denilen durumların hiçbirine uymuyordu. İkizler ayrılmalı mıdır?(13)

– Dekovil Problemi: Beş kişinin çalıştığı demir yolunda ilerleyen dekovili köprünün üstünde seyreden bir kişi beş kişinin ölümünü önlemek üzere yanında duran şişman bir insanı rayların üzerine ittiğinde dekovil ona çarparak ölümüne sebebiyet verilerek beş kişinin kurutulması tercih mi edilmelidir? Yararcılara göre sayıda sağlanacak azalma doğru bir eylem olmaktadır. Sonuca endeksli teorik bir yaklaşım olarak belirmektedir. En iyi sonuç ne ise ahlaki olan odur.  Deontolojik yaklaşım ise bir kişinin ölmesini yasaklamaktadır.

– Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları, 2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında, nükleer santraldeki patlama ve sızmalar sonucu radyo aktif bulutların 13 milyonluk Tokyo şehrine mi, yoksa sahildeki 1 milyonluk kente mi yöneltilmesi söz konusu olduğunda Başbakan olarak vereceğiniz karar ne olmalıdır? Bulutların yönünü değiştirmek ahlaki olarak emredici/gerekli görülmektedir. Bulutların yönlendirilmesine ahlak elvermekte ise de ahlaki olarak ‘emredicilik’ söz konusu değildir.

Sonuçta her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı, kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.

Bu konuda yapılan başlıca itirazlar şunlardır:

1. Bazı sonuçların yanlış olduğu. Çoğunluk yararı için masum azınlığın şamar oğlanı(scapegoat) gibi kullanılması örneğinde olduğu gibi. Rodos’ta faili meçhul bir adam öldürme olayında, cezaevindeki bir suçlunun Cronus adlı ilaha kurban edilmesi-adli hata.

2. En yararlı olabilecek sonucu seçebilmek-gelecekten kaçınılmaz olarak emin olamadığımızdan- gelecekte tüm olası eylemlerin olası sonuçlarını saptamak imkânsızdır.

Sonuçsallık, oldukça zor veya imkânsız olacak şekilde mukayeseli değerlendirmeler yapılmasını gerektirmektedir.

Cezalandırmanın Ahlaki Temeli

Ceza teorilerinden biri veya ötekine ilişkin ahlaki argümanlar sağlamak ne anlama gelmektedir? Tüm ahlaki görüşlere özgü cezayı haklı gösterecek en belirgin neden, prima facie, ahlaki yanlışlardır. Ceza hukuku yaklaşımı itibariyle her zaman sonuca endeksli de değildir. Nitekim, bir kişiyi suda boğmak adam öldürme suçu iken, boğulmakta olan bir kişiye ilgisiz kalmak veya can simidi uzatmamak genelde (ahlaki değilse de) suç değildir. Çekilecek bir film için seçilecek iki adaydan Ayşe rakibi Fatma’yı dışlamak için ona, “Adaylıktan çekil! Aksi takdirde, yaptığın zinayı kocana ihbar edeceğim” tehdidinde bulunması suç olurken, film şirketine gitmesini önlemek üzere mülakat günü eline geçecek şekilde Fatma’nın sadakatsizliğini belirten mektubun kocasına postalanması aynı sonucu sağlamasına karşın suç oluşturmayacaktır. Farazi haller bağlamında aynı yumurta ikizlerden birinin banka soyması, diğerinin adam öldürme suçunu işlemesi halinde, hiçbiri konuşmadığında, mahkeme ikizlerden her birinin işlediği suçu saptayamadığında kararı nasıl verecektir? Serbest mi bırakılacaklar? Yoksa, her ikisine de işledikleri suçlardan cezası en az olanı mı hükmedilecektir?

İkinci şık tercih edilerek, her ikisinin de soygundan mahkûm olması sonucu soygun suçunu işleyen haklı olarak cezalandırılırken, katil olan kişi daha az ceza alacaktır. Öte yandan, temyiz evresinde ilk derece mahkemesinin bu kararı suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadığına göre ikizler beraat edecek ve sonuçta lex talionas (göze göz, dişe diş cezalandırma ilkesi) hükümsüz kalacaktır.

Hâkimler önlerine gelen dosyada yer alan suçlardan birinin sanık tarafından işlendiğini bilmesine karşın kesin olarak hangisini işlediğini söyleyemiyor. Örneğin üzerinde çalıntı eşya bulunan sanık şu suçlardan hangisi ile (1. Gasp, 2. Meskenden hırsızlık, 3.Şantaj, 4. Dolandırıcılık veya 5. Çalınmış malı satın almakla) temin etmiş olabilir? Bu durumda hâkimler hangi suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadıkça mahkûmiyet adil olmayacaktır.

Slobodan Milosevic / Abu Ghraib İşkencesi
Slobodan Milosevic / Abu Ghraib İşkencesi

Ahlak-Hukuk Farklılığı

Gerçekte, legal bir sistem kurumlaşmış normatif bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlakı öyle değildir. Hukukta aleniyet ve vatandaşın erişebilmesi gerekli iken, ahlakta kamuya bildirim gereği yoktur. Nitekim, bir topluma dışardan gelen bir yabancının davranışı kınanırken, kendisinin neden böyle olduğu hakkında bir fikri bulunmadığı gibi kendisine önceden bir açıklama da yapılmamıştır.

Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz.

Ahlak (ve tutarlılık) ile bir hukuk teorisi arasında gerekli olan bağın gücü ve kesin türü, genel hukuk bilimindeki karşıt okulları ayırt eden ana meseledir. Değerden tamamen yoksun hukuk tasvirinin ya bir imkânsızlık ifadesi olacağı veya bilim adamlarının çok az ilgisini çekeceği, tüm çağdaş, doğal veya pozitif hukuk teorisyenlerince kabul edilmektedir.

Hukukun ahlaki çatışmaların çözüme kavuşturulmasındaki rolü de yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır.  İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir. Örneğin kürtaj

Sonuç

Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet, ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi- ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim, hakları ciddiye almalı; hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır.  Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.

Ahlak felsefesi hakkında bilgili olmamız kendiliğinden bizleri ahlaklı kişiler yapmaz. En iyisinden ahlakın doğası üzerine kazanılan derinlikli düşünce bizleri ahlaki muhakeme ve analizlerde yanlışlardan alıkoymaktadır. En kötüsünden ise, öteki kişilere/ kendimize kötü davranış için ahlaken mazur göstermek üzere rasyonelleştirmede sofistike aletler edinebiliriz.

İyi formüle edilmiş bir hukuk teorisi, legal süreç ve hukukun üstünlüğü konusunda bazı temel görüşler öğretebilir. Yalnız bu çalışmaları okuyan ve hukuk felsefesine ilgi duyanların   hükümette veya mahkemelerdeki adaletsizliğe karşı savaş vereceklerini garanti etmez. Bizlerin genelde kendi çalışmalarımızda da hep “müşterek iyilik” yanında olacağımızı da garanti etmez.

Abraham Lincoln, bir gün Meclise giderken yol kenarında çamur içinden çıkmaya çalışan bir domuz yavrusunu gördüğünde, arabasını durdurup, çamurun içinden domuz yavrusunu kurtarıyor. Şoförün ‘elbiseniz çamurlandı’ demesi üzerine ‘ben yapılması gerekenini yaptım’ diyor. Ondan başkasının yararlanması beni ilgilendirmiyor. Kant’da bunu söylemiyor muydu?  Para-pul mu, şöhret mi mutluluk, huzur getiriyor; yoksa ahlaki davranmanın daha kalıcı bir mutluluk sağlayıcı ajan olduğudur?  Mal-mülk, servet mutluluk getirir mi? Midenizin çapı belli? On parmağınız var, her parmağınıza pırlanta taşlı yüzük taksanız çok sakil olmaz mı?

Ahlakın hukuk üzerindeki etkisine rağmen, toplumsal kaygıları gidermek için yalnızca hukuka veya ahlaka güvenmenin sınırlamaları vardır. Resmi bir sistem olarak hukuk, ahlaki akıl yürütmenin nüanslarını yakalayamayabilir veya değişen ahlaki değerlere yeterince hızlı uyum sağlayamayabilir (Hart, 1958). Ayrıca ahlaki ilkeleri uygulayan yasalar bireysel özerkliği ihlal edebilir ve hukuk ile ahlak arasında potansiyel çatışmalara yol açabilir (Devlin, 1965).

Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin önemli bir yönü, ahlaki hususların yasa yapma ve yargısal yorumda oynadığı roldür.(14) Kanun koyucular yeni kanunlar hazırlarken veya mevcut kanunları değiştirirken sıklıkla hakim ahlaki değerlerden yararlanırlar. Örneğin, sivil haklar mevzuatının, çevre koruma kanunlarının ve evlilik eşitliği kanunlarının yürürlüğe girmesi eşitlik, adalet ve savunmasız grupların korunması gibi toplumsal değerleri yansıtmaktadır.

Çeşitli teorileri içeren bir aile, doğal hukuk etiketini taşımaktadır.  Bu teorik aile bağlamında yer alan iki grup vardır:

1) “Geleneksel doğal hukuk teorisi”: Ahlaki bir teori (veya ahlaki teoriye bir yaklaşım) sergilemekte ve

2) “Modern doğal hukuk teorisi”: Kişi, ahlaki irdeleme/değerlendirme olmaksızın hukuku uygun bir şekilde anlayamaz veya tasvir edemez.

“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” soruları güncelliğini koruyucu nitelikte sorular olarak kalacaktır. Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.

Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri de hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.

Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır.  İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir.

Bir toplum hukuku kişilerin belli haklara sahip olduğunu belgelemektedir. Bu haklara özgü yararcı/ ekonomik etkinlik bazen dışlanırken, bazen genel refah veya ekonomik etkinliğe hizmet eden kurumla- rın haklara temel olduğu görülmektedir. Adillikten fazlaca uzak bir hukuk sisteminde sağlanan hakların ahlaken savunulur olması düşünülemez: Yansız (nötr) bir yaklaşımla hukuki hakların ahlaki gücü olmadığı yargısına varılır. Genelde eğer bir şey yapma hakkım var ise, bu statü bana onu yapmama karşı vaki itirazlara bir argüman eşiği ile diğerlerinin müdahalesine karşı bir karine sağlamaktadır.

Haklar zorunlu olarak “mutlak” değildirler. İşte bu nedenle yukarda geçilmesi gereği olan eşikten söz edilmiştir. İşte benim sahip olduğum hak belli ölçüdeki belli eylemlerim için haklılık nedeni ile müdahalelere karşı sınırlama sağlamaktadır. Nitekim Türk Medeni Kanunu 2’ınci maddesinde, bir taraftan kişilerin haklarını kullanırken dürüst davranmaları gerektiği, öte yandan, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı vazedilmiştir. Bu düzenleme, toplumdaki ahlak dokusunu zayıflatmamak için hukuki hakların ahlaki güçle varlık kazanmalarının haklılık nitelemesi için gerekli olduğuna işaret etmektedir.

Ahlak ve hukukun örtüşmesi nedeni onların (birincisi daha önce olan) toplum refahı için gereksinme duyulan iş birliği türü ve derecesini oluşturmaya yönelik paralel metotlar olmasıdır. Bu görüntü insanı şunu söylemeye itebilir: Hukuk ahlakı desteklemekle vicdanın yaptırımlarına, bedeli ve yararları göz önüne alınarak (yapılan seçimle) temporal/dünyevi yaptırımlar eklemektedir. Yalnız, ahlak ve hukuk temelde farklı sistemlerdir. Hukuk sistemi kurumlaşmış normatif bir sistem iken, ahlaki normlar toplumdaki herhangi bir kuruma özgü olmayıp; tüm toplumun normlarıdır.

Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi-ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim hakları ciddiye almalı, hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır.(15)  Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.

Scott Hershovitz. Hukuk Ahlaki Bir Uygulamadır,
Scott Hershovitz. Hukuk Ahlaki Bir Uygulamadır,5 Aralık 2023.

Kamusal yaşamdaki temel tartışma- ların merkezine yerleşen, hukukta ahlakın temel rolüne ilişkin güçlü bir argüman.

Hukuk nedir? Peki bunun ahlakla nasıl bir ilişkisi var? Hukuk ve ahlakın hayatımızı düzenlemenin farklı yolları olduğunu düşünmek yaygındır. Ancak Scott Hershovitz bunun bir hata olduğunu söylüyor: Hukuk ahlaki hayatımızın bir parçasıdır. Ahlaki ilişkilerimizi ayarlamak için kullandığımız bir araçtır. Hershovitz, mahkemede öne sürdüğümüz yasal iddiaların ahlaki iddialar olduğunu savunuyor. Ve hukuki çatışmalarımız ahlaki çatışmalardır.

Bu eser, hukukun doğası hakkındaki temel sorulara yeni yanıtlar sağlar ve hukuk konusunda neden bu kadar derinden fikir ayrılığına düştüğü- müzü daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Son Not

İstanbul Başakşehir’de yılbaşı gecesi Eros isimli kediyi asansörde sıkıştırıp tekmeleyerek öldüren ve “kendimi kaybettim” diyen İ. K.’yı tanımayan binlerce insanın suç mağduru olmamasına karşılık O’nu lanetlemesi, cezalandırılması istemlerinin arkasında yatanın “ahlak” olduğunu unutmayınız.16

Küçükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşma (13/03/024)
Küçükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma (13/03/024)

İdeal eylem-Ahlak ve hukuk devrededir.

Halkın tepkisine neden olan benzer bir olay İngiltere’de gerçekleşti. Bir kediyi (Lola) okşarken, onu ensesinden tutup rastgele sahibinin çöp kutusuna atarken yakalanan İngiliz bir kadın “hayvan zulmü” suçlamasını kabul etti. Mary Bale’in 4 yaşındaki Lola’ya tuhaf saldırısının görüntüleri, internette yayınlandığında dünya çapındaki hayvan severleri öfkelendirdi (19 Ekim 2010). 45 yaşındaki banka çalışanı Bale, olayı “tamamen kontrolden çıkan anlık bir yanlış karar” olarak nitelendirdi ancak bunu neden yaptığına dair herhangi bir açıklama yapmadı.

 

“Ona kimin gibi olduğunu gösterdiğinde adam daha iyi olacaktır.” Anton Chekhov

Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel

——————-

1 “Ahlaklı veya ahlaksız davranış, bir insanın tek başına yapıp ettikleri değildir. Ahlak, insanın diğer insanlarla ve toplumla temas ettiği ara yüzde oluşur. İnsanların toplumla en yoğun temas ettiği ara yüzler siyaset ve ticarettir. Ne gariptir ki bizim toplumumuz, ahlakın en yoğun tezahür edeceği bu iki alandaki ahlaksızlığı hoş görme eğilimindedir. Hatta siyaset ve ticarette yalanın, yolsuzluğun, hırsızlığın normal olduğunu, bunlara ahlaksızlık denemeyeceğini düşünür.” İ. Öksüz. “Böyle gecenin seherinde” Karar (8/03/2023). Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt Bozkurt “Sadece içene değil, üretene, ürettirene, taşıyana, sunana, kendisi için taşıtana, servis edilene, hatta bunun parasını değerlendirene ve parasından istifade edenin hepsini peygamberimiz lanetliyor. “Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar diyor. Böyle bir müessesede çalışan insan da bir şekilde alkol gelirinden istifade ediyor. İstemese de direkt olmasa da bu işin içerisinde” açıklaması yaptı(!?) Sözcü (11/03/2024).
2 M.T. Yücel. Cezalandırmanın Ahlaki Temeli, Hukuki Haber
3 Bkz. I. McLEOD. “An Overview of the relationship between law and morality” Legal Theory, 2. Bası, 2003 ss.18-40.
4 41katilin beyin MR incelemesi -Soldaki beyin yüksek beyin işlevini sergilemekte; pre-frontal korteks dürtüsel davranışlarımızı kontrol etmekte; bizlerin duygularını düzenlemektedir. Sağdaki beyin faaliyet eksikliği göstermekte; zayıf işleyen pre-frontal kortekse tanık olunmaktadır. Amigdale neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu bilgisini vermektedir.
5 Buck v. Bell 274 U.S.200(1927): “Birden çok kez halkın refahı için en iyi vatandaşların canlarını vermeye çağrıldıklarını gördük. Yalnız Devletin gücünü emmekte olan kişilere, kendilerince ekseriya öyle hissedilmeyecek derecede daha az fedakârlık yapmaları istenmemesi garip olacaktır…Zorunlu aşılanmayı koruyan ilke, Faalopian tüplerinin de kesilmesini kapsayacak yeterli genişliktedir. Üç nesil geri zekalılık yeterlidir.” Bu dava kısırlaştırma yasası için bir test davası idi.  İngiltere’de bir hâkim, Holmes’dan 116 yıl sonra “çocuk sahibi olmaktan psikolojik zarar görebileceği”ni gerekçe göstererek zihinsel engelli bir adamın kısırlaştırılmasına karar verdi. Ayrıca bkz. S. Haack.“Pragmatism, Law and Morality: The Lessons of Buck v.Bell”  European Journal of Pragmatizm and American Philosophy, Issue 2, Vol.III, 2011, ss.65-87.   “Engelliye Kısırlaştırma” Hürriyet (18/08/2013), s.30.
6 Bkz. İ. Kuçuradi. Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, 1988.
7 Koray Güven. https://www.hukukpolitik.com.tr/2016/05/11/dworkin-ve-hart-tartismasinda-hukuk-ahlak-norm-yargic-ustunler -tabi-olanlar/ Ayrıca bkz. E.Uzun. “…Devlin-Hart Tartışması” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S.Gürler) Tekin Yayınevi, 2015, ss.65-100; R.Dworkin. Hakları Ciddiye Almak, Dost, ss. 294-307. E. Arıkan. “Hart-Devlin Tartımasında Olmayan Argümanlar” ERÜHFD, C. XV, S. 2, ss.537-568 (2020).
8 Bkz. Gürler (Ed). H.L. A. Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı, Tekin, 2015.
9 İ. Akı. Hart-Fuller Tartışması, Neden Anlaşamıyorlar? 2018/3 Ankara Barosu Dergisi, ss.105-150. Ayrıca bkz. H.L.A Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed.S.Gürler), Tekin Yayınevi, 2015.
10 L. Fuller. The Morality of Law Rev. Ed. New Haven, CT: Yale University Press, 1969 ss.38-39. Gustav Lambert Radbruch’un ortaya koymuş olduğu Radbruch Formülü, pozitif hukukun yarattığı yasal adaletin, olması gereken adaleti sağlamaya elverişli olup olmaması halini irdelemektedir. Radbruch formülü, yasal adalet karşısında, hukukun amacını gerçekleştirebilmesi için yasa üstü adalet kavramını ileri sürmektedir. Bkz. “Radbruch formülü” M.T.Yücel. Hukuk Felsefesi, Ank., 2004, s.445.
11 L.Fuller’n Hart eleştirisi için bkz. L. Fuller. “Pozitivizm ve Hukuka Bağlılık-Prof. Hart’a Bir Cevap” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S. Gürler) Tekin Yayınevi, 2015,ss.153-216.
12 M. Cohen. 101 Ahlaki İkilem, İş Bankası, 2019. Fikir turu. Etik ikilemler karşısında nasıl düşünülmeli? Toplum  24 Ekim 2023.
13 S. Üye. “Hukukun ve Ahlakın Sınırlarında: Yapışık İkizler” 2013/2 Ankara Barosu Dergisi, ss.75-103.
14 Hukuk ve ahlak arasındaki çok eski tartışmayı ele alan en ünlü davalardan biri R v Dudley ve Stephens’tir (1884). Davada, son derece ahlak dışı bir eylem olarak değerlendirilen yamyamlığın, zorunluluk ve çaresizlik söz konusu olduğunda gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği tartışıldı.-Dudley ve Stephen vakası. İşte bu davadaki fikirden hareketle L.Fuller 4300 yılı Newgarth devletinde bir mağarayı keşfe çıkan beş kişinin toprak kayması sonucu mahsur kalmasını içeren bir olayı irdelemektedir. Bkz. M.T. Yücel. Hukuk Felsefesi, 2004, ss.466-469.
15 Kanada altın madenlerinde insan hakları ihlali için bkz. Extracting Justice: The Human Rights Impact of Canadian Mining YouTube
16 “İnsanın ne kadar bencil olduğunu düşünürseniz düşünün, bazı ilkelerin   doğası gereği, başkalarının iyiliğiyle ilgilenir ve onların mutluluğunu kendisi için gerekli kılar, hatta bunu görme zevkinden başka bir şey elde etmese bile. Çoğu zaman başkalarının üzüntüsünden üzüntü duyduğumuz, aslında bunu kanıtlayacak herhangi bir örnek gerektirmeyecek kadar açıktır.” Adam Smith. The sorrow of others often makes us sad-The Theory of Moral Sentiments, 1759. Ayrıca bkz.  Editörler:Steven Hitlin,Shai M. Dromi  ve Aliza Luft. Handbook of the Sociology of Morality (Ahlak Sosyolojisi El Kitabı), Cilt 2, Springer, 2023. M. Önal. “Ülkelerin vicdanları” T 24 (17/03/2024).

Avukatın Felsefe ile Zorunlu Bağı

0

Kuramla Savunmak: Hukuk Felsefesi ve HFSK’nın Baro Kurumsallığı İçindeki Yeri ve Misyonu- Avukatın Felsefe ile Zorunlu Bağı / İbrahim Aycan

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına henüz girmişken, derin bir adaletsizliğin içinde hep birlikte çırpınıyoruz. Toplumun bütün katmanlarına yansıyan bu adaletsizliği yargı sisteminin içinde yer alan hukukçular olarak daha yakından gözlemliyoruz.

Bu bunalım yalnızca hukuk sisteminin ve mevzuatın yetersizliğiyle açıklanamaz.

Birbirini tetikleyen iki unsur var: Toplumsal çürüme ve büyük bir siyasi buhran ile karşı karşıyayız.

Toplumumuz bir çıkış kapısı arıyor ancak uzun zamandır bu kapıyı bulamıyor. Zira adaletin yalnızca kanunlarla değil, etikle, vicdanla, toplumsal barışla, felsefi ve tarihsel derinlikle inşa edilebileceğinin bilincinde olmayan bir toplumla karşı karşıyayız. Buna hukuk mesleklerini icra edenler de dahildir.

Antik Çağ’dan bu yana hukuk, felsefeyle iç içedir. Dolayısıyla, hukukun sahadaki temsilcileri olan avukatlar, hukuk teknikeri olmanın ötesine geçerek varoluşsal sorunlarını yenide ele almakla yükümlüdür.

Hukuk felsefesinden uzak durarak iyi avukat ve iyi hukukçu olunamayacağını anlamak ve anlatmak gerekiyor.  Hangi alanda olursa olsun “büyük hukukçu” olarak tanımladığımız kişilerin hukuk felsefesinden uzak durmayanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Doktrinde nam sahibi olan hukukçuların yazdığı eserler hukuk felsefesi ile nakış nakış işlenmiştir. Hukuk felsefesinden beslenmeyen eserlerin kalıcı olmadığını, unutulduğunu da bilmek gerekir. Felsefi derinliği olmayan eserler, bir süre tüketim malzemesi olduktan sonra güncelliğini yitirmiş ve kaybolmuştur.

Yine, hukuk felsefesine memleketimizde daha fazla değer verildiği yıllarda yargı içtihatlarının daha sağlam ve gerçek içtihatlar olduğunu unutmamak gerekir. Son on yıllarda, yüksek mahkeme kararlarının performans düşüklüğünü de hukuk felsefesinin eksikliğine bağlamak yanlış olmayacaktır.

Geçmişte felsefi tarafı güçlü baro ve TBB başkanları, adaletin ve hukukun üstünlüğünü savunma misyonunu yerine getirirken görece daha etkili olmuşlardır. Gerek avukatlardan ve gerekse yargıç ve savcılardan mesleğini icra etmenin yanında kalıcı eser üretenlerin de çoğunluğu hukuk felsefesi ile içli dışlı olanlardır.

HFSK, son birkaç yıldır Felsefeyi baronun ve avukatların ilgi gösterdiği bir alan haline getirdi. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu hem HFSK adıyla markalaştı hem de felsefenin korkulacak bir alan olmadığını İstanbul Barosu üzerinden hukukçulara gösterdi ve göstermeye devam ediyor. HFSK, etkinliklerini, dört duvardan oluşan baro binalarının dışına çıkardı, katılımcıların kendilerini daha özgür ifade etmelerini sağlayacak alanlar yarattı. HFSK, felsefe kamplarını da bu nedenle inşa etti. ve 24-27 Temmuz 2025 tarihlerinde 6. Felsefe Kampını Assos’ta icra etti. Bu durumdan büyük memnuniyet duyuyor ve fikri takip yapan yeni HFSK yönetimini tebrik ediyorum.

Artık her ay, farklı formatlarda 3-4 toplantı yapan ve yüzü dışarıya dönük bir HFSK var. HFSK, müzelerde, heykel atölyesinde, sergilerde, kamplarda, tiyatroda ve daha birçok yerde kendi amaçları çerçevesinde görünürlüğünü artırıyor. Dışa dönük bu toplantılar hem baro binalarındaki klasik formatı yıkıyor hem ilgili kitleye ulaşmayı kolaylaştırıyor hem de daha uzun ve verimli çalışmalar vücuda getiriliyor. Çoğu HFSK kampı bir sempozyum büyüklüğünde gerçekleşiyor. HFSK’nın çalışmaları artık tüm Türkiye’deki hukukçular tarafından takip ediliyor.

Bu alanda yapılacak çok iş var. Baronun, meslek onur ve etiği ile adalet bilincini yükseltebilmesi için HFSK’nın daha çok çalışması ve kalıcı işler yapması gerekmektedir.

Bir diğer husus ise HFSK’nın tüm toplantılarının –kalabalık da olsa- yuvarlak masa formatında ve beyin fırtınası şeklinde gerçekleşmesidir.

Öte yandan, HFSK avukatlara hukuk felsefesi öğreten bir birim olmasa da bu birime gelenlerin çok şey öğrendikleri aşikardır. HFSK; savunma mesleğini hukuk felsefesi ile donatmak için sağlam bir zemindir. Bu, aynı zamanda baro yönetimine yeni perspektifler sunma imkanını da kendiliğinden yaratacaktır.

HFSK, son birkaç yıldır çalışmalarını yazılı olarak raporlamayı ve toplantılara katılamayanların da ilgisine sunmayı amaçlamaktadır. Toplantılarda tartışılan konuların raporlanması bir tür arşiv görevi görmekte, sonraki çalışmalara yön vermektedir.

Daha önce yapılan kamplardan birkaç tanesinin raporu Baro’nun web sitesinde yayınlanmıştır. Yayınlanmayan raporların tamamlanması faydalı olacaktır.

HFSK’nın hazırladığı bir diğer rapor, yüzlerce kişinin emeği ile hazırlanan Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları Raporu’dur. Bu çalışma yalnızca istatistik üretmemiş, düşünsel bir direniş ve kuramsal bir uyanış yaratmıştır.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), baro içinde öncü bir rol üstlenmiş, ülkemizde adaletin tesisi için yapılması gerekenleri net ve somut olarak ortaya koymuştur. Tutuklu ve hükümlülerden profesörlere kadar geniş bir yelpazeden 1000’den fazla katılımcının yer aldığı anket çalışması ve hukuk dünyasının rekoru olan 180 makalenin derlenerek analiz edildiği bir rapor oluşturulmuş ve hukuk kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. 1990’ların sonunda Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz öncülüğünde yapılan çalışmadan sonraki en kapsamlı saha araştırmasıdır. İlgililerin raporu okumalarını tavsiye etmekle birlikte, bu çalışmadaki en önemli vurgulardan birinin hukuk felsefesine yeterli önemin verilmemesi olduğunu belirtmeliyim. Eğitimde “hukuk felsefesi”, “mantık”, “yargı etiği” gibi alanların eksikliği de en çok şikâyet edilen konulardan olmuştur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin önemli bir kısmının hukuk nosyonunu kazandıracak kuramsal alanlara ayrılması gerektiği hususunda tüm hukukçular ittifak halindedir.

HFSK Raporu, sadece bir kurum raporu değil, bir sivil düşünce manifestosudur. Nitekim raporun sonuç kısmında herkesin ittifak ettiği ve acilen yerine getirilmesi gereken hususlar maddeler halinde sıralanmıştır. Bu raporda; etik değerlerin yozlaşması en temel sorun olarak işaret edilmiş; etik ilkelerin yeniden tanımlanması, uygulanması ve öğretilmesi gerekliliği vurgulanmış; avukatlık mesleği bir “değer taşıyıcısı” “hakikat arayıcısı” ve kamusal anlamda “hak savunucusu” olarak konumlandırılmıştır.

Ülkemizin üretken nüfusundan 400.000 kişi hapishanede. Üstelik bu sayı sürekli artıyor. Hiçbir medeni ülke bu yükü taşıyamaz. Hepimiz büyük bir kâbusun içinde yaşarken Hukuk Felsefesi de üzerine düşen görevi yapmaktan kaçınmamalıdır. Bu çerçevede iki önerim olabilir: Birincisi; Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsülerindeki tüm akademisyenlerin baroda bir araya gelmesi. İkincisi ise; Türkiye’de felsefe alanında çalışan tüm sivil toplum örgülerinin ve organizasyonlarının yine baroda bir araya getirilmesi.

Bu toplantılara katılanlar tek bir soruya yanıt aramalıdır: Ülkemizde adaletin tesisi için kısa-orta-uzun vadede neler yapılmalı?

Ve “Felsefenin Adalete Çağrısı” tüm muhataplara ve topluma deklare edilmelidir.

HFSK- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu

HFSK’nın Misyonu: Savunma Kurumu olan Baroyu ve Avukatları Felsefe ile Silahlandırmak

“Kuramla savunmak” sadece düşünsel bir lüks değil, avukatlar için mesleki ve tarihsel bir zorunluluktur.

Hayatımda hiç unutmayacağım bir deyişi hatırlatmak isterim. Bahri Bayram Belen bir HFSK toplantısında demişti ki: “Hukuk felsefesi olmadan hukukun da çok bir değerinin olmadığı kanaatindeyim”

Felsefesiz Bir Hukuk:

  • Gücün aracına dönüşür; hukuk, meşruiyeti değil, iktidarın taleplerini yansıtmaya başlar.
  • Etikten kopar; doğru olanla (deneysel olarak daha önce doğrulanmış) yasal olan arasındaki bağ zayıflar,
  • Kamu vicdanını uzun vadeli bir şekilde örseler.
  • Toplumdan uzaklaşır; halkın adalete duyduğu güven erozyona uğrar.
  • Mekanikleşir; insanı değil, kuralı önceleyen bir yapıya evrilir.
  • Eleştirel düşünceden yoksun kalır; hatalarını görme ve düzeltme imkânı bulamaz. Bulunan çözümler bir süre sonra yeni sorunlar doğurur.
  • Hukukun üstünlüğünü gözetemez; şekilci bir zihniyet egemen olur.
  • Yozlaşmaya açık hale gelir; hakikatin peşinden gitme gücünü kaybeder, otoritenin peşine takılır.
  • Adalet duygusunu tatmin etmekten uzaklaşır,
  • Prosedüre boğulur ve zamana yenilir. (Bknz: AVRUPA ADALETİN ETKİLİLİĞİ KOMİSYONU (CEPEJ) YARGIDA ZAMAN YÖNETİMİ İÇİN SATÜRN REHBER İLKELERİ)

Felsefeyle Donanmış Bir Avukatlık Pratiği:

  • Sorgulayan ve düşünen bir meslek pratiği oluşturarak ezberleri bozar.
  • Yargıyı yeniden kurma imkânı sağlar; hukuk düzenine eleştirel katkı sunar.
  • Topluma güven verir; avukat, sadece bir temsilci değil, halk ile adalet arasındaki köprü olur.
  • Avukat, yalnızca bir meslek sahibi olmaktan çıkarak adaletin savunucusu ve temsilcisi haline gelir. Mesleğini araçsallaştırmaz, meslek fetişizmi yapmaz, mesleğin icrasından elde edilecek adaletli sonuçları etik bir sorumluluk olarak görür.
  • Roma Hukukundan beri pekişerek gelen Hukukun Evrensel İlke ve Prensiplerini yerelle ve uygulamayla buluşturur; kültürel bağlamda hukukun gelişimini güçlendirir.
  • Hukuku yaşamla buluşturur; kuralı değil insanı merkeze alır.
  • Güç karşısında hakikati savunmayı bir yetki olarak değil, bir direniş biçimi ve yaşam felsefesi olarak konumlandırır.
  • Sessiz kalınan yerde söz alır; adaletsizlik karşısında tarafsız kalmamayı seçer.

Hukuk felsefesi ile yüzeysel olarak dahi ilgilenen hukukçular ve avukatlar için en büyük kazanım, hukuk nosyonu sahibi olmaktır.

Hukuk Nosyonu sahibi olmak kişiye kabaca şunları sağlar:

  • Bütüncül Anlayış: Hukuk nosyonu, yalnızca yasa maddelerini ezberlemekle edinilmez. Hukukun temel ilkelerini, tarihsel evrimini, adalet kavramını ve toplumsal işlevini kavrayarak geliştiği için, hukuki sorunlara bütüncül bir perspektiften yaklaşmayı sağlar. Pozitif hukuku eleştirebilmek, geliştirebilmek ve dönüştürebilmek için hukukçuya sağlam bir zemin yaratır.
  • Analitik Düşünme ve Mantıklı Sonuçlara Ulaşma Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip avukatlar, karşılaştıkları hukuki meseleleri yüzeysel olarak değil, derinlemesine analiz ederek çözüm üretir. Bu yoldaki çaba, olayları doğru bir şekilde teşhis etmeyi ve sağlam bir metodoloji ile uygun çözüm yollarını belirlemeyi sağlar.
  • Toplumsal ve Etik Duyarlılık: Hukuk nosyonu, hukukçuların, hukukun toplumsal etkilerini ve etik boyutlarını göz önünde bulundurmalarını sağlar. Bu, hukukun sadece bireysel değil, toplumsal adaletin sağlanmasındaki rolünü güçlendirdiği gibi hukukçuların saygınlığını da artırır.
  • Yargılama Kültürünü Anlama Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip bir hukukçu, yargı etiğini, mahkeme dilini ve kültürü ile yargısal zihniyetleri kolayca kavrayabilir. Böylece, adil bir yargılama için iyi bir özne haline gelir.
  • Evrensel Hukuk Normları ile Uyum: Hukuk nosyonu, hukukun evrensel ilkeleriyle uyumlu bir düşünme biçimini geliştirir. Bu yeti, farklı hukuk sistemleri ve kültürler arasında olduğu gibi aynı ülkede yaşayanlar için de ortak bir zemin oluşmasına hizmet eder. Bir yandan da toplumun iç sözleşmesinin güçlenmesine, kamu düzeninin sağlanmasına, özgürlüklerin, adaletin ve bireyin güçlenmesine zemin oluşturur.
  • Disiplinlerarası Yaklaşım Yetkinliği: Hukuk nosyonu, sosyoloji, siyaset bilimi, iktisat, felsefe gibi alanlarla kesişen konularda hukukçuyu güçlendirir. Böylece hukukçu, çok boyutlu sorunları gerçekçi bir şekilde analiz eder.

 

Bu bilincin yalnızca bireysel ve düşünsel bir çaba olarak kalmaması; topluma, hukuk camiasına ve adliye pratiklerine yansıması, nihayetinde uygulamaya dönüşmesi için HFSK’nın düzenlediği forumlar önemli fırsatlar sunmaktadır.

Adalet duygusunun örselendiği bir dönemdeyiz. Yasa maddeleriyle sınırlı bir hukuk anlayışı, toplumun adalet beklentisini karşılamaya yetmiyor. Hukuk; etik, vicdan, tarih ve felsefi derinlik olmadan ayakta kalamaz. Bugün Türkiye’de adalet sisteminin yaşadığı krizin temel nedenlerinden biri, hukukçuların düşünsel temelden kopmuş olması, özellikle hukuk felsefesiyle bağlarının zayıflamasıdır.

Öte yandan, yargı bağımsızlığı her demokratik hukuk düzeninin vazgeçilmez temelidir. Bu ilkenin korunması ve geliştirilmesi, yalnızca yargıçların değil, savunmanın da tarihsel sorumluluğudur. Hukuk felsefesiyle donanmış bir savunma bilinci, yargı erkinin siyasal müdahalelerden arındırılması mücadelesinde hayati bir rol oynar.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), bu eksikliği gidermek adına özgün, katılımcı ve dönüştürücü bir model ortaya koymuştur. Felsefeyle donanmış bir savunma pratiği; topluma güven veren, yargıya eleştirel katkı sunabilen ve adaletin gerçek anlamda temsilcisi olan bir avukat profilini mümkün kılar. HFSK’nın çalışmaları göstermiştir ki, felsefeden beslenen bir hukuk anlayışı sadece daha sağlam içtihatlara değil; aynı zamanda meslek etiğinin güçlenmesine, toplumsal adalet bilincinin gelişmesine ve hukuk nosyonunun derinleşmesine de katkı sunar.

Bu nedenle, tüm barolarda HFSK benzeri yapılar kurulmalı; hukukçular yalnızca yasa uygulayıcıları değil, aynı zamanda düşünsel direnişin ve adalet arayışının aktörleri haline getirilmelidir.

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler

0

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler / Av. Şebnem Kartal 

Günümüzün hızla dijitalleşen dünyasında, yapay zeka, hukuk sistemini daha etkili, verimli ve adil hale getirmek için yargı alanında da etkili bir rol oynamaya başlamıştır. YZ, mahkeme kararlarının tahmin edilmesinden hukuki belge incelemelerine kadar bir dizi alanda kullanılmaktadır. Dolayısıyla yapay zekanın yargı alanındaki kullanımı, olumlu ve olumsuz yönleri, hukuk sistemlerinin dijitalleşme sürecinde ortaya çıkan zorluklar ve fırsatlar dikkatlice ele alınmalıdır. Ancak bir yandan da bu teknolojinin yargıdaki kullanımı, bazı önemli etik sorunları gündeme getirdiğinden, etik sorunlar ve yargı etiği üzerine odaklanmak da bu konuda büyük önem taşımaktadır.

Şebnem Kartal

Dünyanın dört bir yanında, yargı sisteminde yapay zeka teknolojilerinin kullanılmaya başlanması, hukuki süreçleri hızlandırmak, maliyetleri azaltmak ve daha iyi kararlar almak amacını taşımaktadır. Belgelerin incelenmesi, dijital araştırmanın yapılması, hukuki analiz, problem tespiti ve çözümü, hukuki danışmanlık, sözleşme ve dilekçelerin analizi ve hazırlanması, akıllı sözleşmelerin üretilmesi ve kullanımı, yabancı dildeki karar ve kaynakların çevirileri ve analizi, Suç Önleme ve Soruşturma, Mahkeme Kararları Tahmini, Adil Ceza Hesaplamaları gibi alanlar bunlara verilebilecek örneklerdendir.

Bu kullanımlar ile hukuk büroları ve avukatlar hem zamandan kazanır, hem de dikkatlerini daha stratejik görevlere ayırabilirler. Binlerce belgeyi tarama, sınıflandırma, analiz gibi işlemler pek çok büroda ciddi zaman almakta ve iş yükü yaratmaktadır. Son günlü işlerin kaçması ihtimali dahi kimi zaman meslek mensuplarında anksiyeteye sebep olmaktadır. Yapay zekalı yazılımlar sayesinde kendilerinin ve ekiplerinin görevlerini planlayabilir, tek veya birden fazla kişi birlikte çalıştığında dahi son günlü işleri rahatlıkla takip edebilir, binlerce belgeden oluşan bir dava dosyası veya içtihatlardan oluşan bir veritabanı rahatlıkla bir insanın yapabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde ve daha sağlıklı sonuçlara varabilecek şekilde incelenebilir, analiz edilerek hukuki argümanlar geliştirilebilir. Ayrıca bu süreçte bir insanın yoğunluktan veya çeşitli biyolojik veya psikolojik sebeplerle dikkatinden kaçabilecek hususlar hiç var olmadan, hak kayıpları yaşanması da önlenebilir.

Yine yapay zeka destekli chatbot yazılımları ve sanal asistanlarla, hukuk büroları müşteri hizmetleri yönetimini ve cevaplanması gereken soruların tespitini daha hızlı ve rahat yapabilirler. Müvekkil veya müvekkil adayları, onlar uyurken dahi 7/24 onlara ulaşabilir hale gelir. Ayrıca hukukçu ve avukatlar, hukuki belgeleri veya sözleşmeleri hazırlama konusunda, sıfırdan uğraşmak yerine yapay zekadan faydalanarak yazım işlerinde de zamandan kazanabilir.

Elbette bu yazılımlar, avukat ile çalışmadan kendi hukuki sorunlarını çözmeye çalışan kişilere de kimi zaman açıktır, ancak böyle zamanlarda genellikle yazılımlar, avukatlardan destek alınması gerektiği ve bilgilerin tam ve güvenilir olamayabileceği, yardım alanın ülkesinin hukukuna uymayabileceği gibi uyarılar da vermektedir. Zira bu tür bir kullanımın hizmet almaya çalışanlar için hak kaybı yaşatması da kaçınılmaz olacaktır.

Diğer yandan yapay zekanın doğruluğundan hiç şüphe etmeden ondan faydalanan avukatın da kimi zaman yanlış ve uyumsuz sonuçlara varması olasıdır, bu yüzden kendi dikkat, bilgi ve tecrübesini işin içine katması gerekir, yani amaç aslında tümüyle kontrolü ona vermek değil ondan faydalanmak olmalıdır.

Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Tavsiye Kararı

Bunun yanında sadece avukatlar ve hukuk büroları değil, kolluk kuvvetleri ve mahkemeler tarafından da bu teknolojinin aktif olarak kullanıldığından bahsetmek mümkün. Polis departmanları ve güvenlik kuruluşları, suç öncesi belirtileri tespit etmek ve suçları çözmek için yapay zeka tabanlı analizler kullanabilirler. Örneğin, güvenlik kameraları ve sosyal medya verileri üzerinden suçlarla ilgili ipuçlarını tespit edebilirler. Yapay zeka, benzer olayların yaşandığı veya kararların verildiği davalara dayalı olarak mahkeme kararlarını da önceden tahmin edebilir. Yapay zeka, bir suçlu için uygun cezanın hesaplanmasına yardımcı olabilir. Ceza hesaplamalarında tarafsızlığı ve adilliği artırabilir.

Hakimler de karar verirken bu tür yazılımlardan faydalanabilir veya yazılımlar robothakim olarak görev yapabilir. Zira geliştirilen algoritmalar, artık davaları hem yasal hem ahlaki boyutlarıyla inceleyebilir hale gelmiştir. Yapay zekalı hakimler veya hukuki kararları otomatikleştirmek amacıyla kullanılan yapay zeka sistemleri dünya genelinde geliştirilmekte olsa da, şu an için tamamen yapay zeka tarafından yönetilen bir hakim veya mahkeme sistemi henüz uygulanmamaktadır. Ancak bazı ülkelerde yapay zeka ve otomasyon teknolojileri, hukuki süreçleri ve mahkeme kararlarını desteklemek, insan hatasıyla atlanabilecek hukuki aşamaları mevcut kılmamak, yerel ve üst mahkemenin yargı yükünü hafifletmek, yargı sürecini hızlandırmak ve insan olmanın davaya muhtemel olumsuz etkilerinden ari, daha adil kararlara ulaşabilmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu kullanımlar, hukukun daha hızlı ve verimli bir şekilde uygulanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

Örneğin, İsrail’de, trafik cezalarının otomatik olarak verildiği ve ödenmeyen cezaların yapay zeka tarafından işlendiği bir sistem bulunmaktadır. Hindistan’da, hukuk mahkemelerinde yapay zeka tabanlı sistemler, büyük veri analizi yaparak mahkeme kararları ve yargılama süreçlerini optimize etmek için kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde, özellikle trafik cezaları ve park ihlalleri gibi basit davalarda otomatik karar verme sistemleri kullanılmaktadır. Çin’de, bazı mahkemelerde yapay zeka, dava belgelerini incelemek ve mahkeme kararlarını tahmin etmek için kullanılmakta ve robot hakimler ile fikri mülkiyet ve bilişim hukuku gibi alanlarda, bazı idari davalarda mahkeme hakimi olarak karar vermekte ayrıca arabuluculuk, icra gibi işlemleri gerçekleştirmektedir.

Görüldüğü üzere bu sistemlerin genellikle daha basit ve rutin davalarda kullanıldığını da ortadadır. Daha karmaşık hukuki meseleler genellikle insan hukukçuların müdahalesini gerektirir. Ayrıca, yapay zekanın yargı sistemindeki kullanımı etik ve yasal sorunları da beraberinde getirebilir ve bu nedenle dünya genelinde dikkatle incelenmektedir. Yapay zeka sistemlerinin eğitimindeki veri setlerinin ve algoritmaların adalet ve eşitlik ilkelerine uygun olması çok önemlidir.

Yapay zekanın yargı alanında kullanılması örneklerinde, nasıl etik sorunlar doğurabileceği konusuna eğilirsek, bu kullanımın potansiyel etik sorunlarından bazılarını sıralamak faydalı olacaktır. Veriye dayalı önyargılar, şeffaflık ve ifade özgürlüğü, gizlilik ve kişisel verilere dair sorunlar, kararların denetimi, insan hakları, cezanın adaletli olması, işsizlik kaygısı, Bağımsızlık ve Tarafsızlık gibi konular potansiyel sorunlara örnek verilebilir.

Yapay zeka sistemleri, eğitildikleri veri setlerindeki önyargıları öğrenebilirler. Eğer eğitim verilerinde ırk, cinsiyet, cinsel yönelim veya diğer hassas faktörlere dayalı önyargılar varsa, yapay zeka sistemleri bu önyargıları yargılamalara yansıtabilir. Bu, adaleti ve eşitliği tehlikeye atabilir. Diğer yandan bazı yapay zeka algoritmaları sonuçlarını açıklamakta veya neden bir karar aldıklarını açıklamakta zorlanabilirler. Bu, mahkeme kararlarının şeffaflığını tehlikeye atabilir ve vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini sorgulayabileceği bir duruma yol açabilir.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

Ayrıca yapay zeka sistemleri, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyarlar ve bu verilerin korunması ve gizliliği önemlidir. Ancak bu verilerin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılma veya sızdırılma riski vardır. Suç tahmini ve ceza önerileri gibi alanlarda kullanıldığında, insan hakları ile ilgili sorunlar gündeme gelebilir. Hatalı tahminler veya öneriler, masum insanların haksız yere cezalandırılmasına yol açabilir. Programlandıkları veya eğitildikleri şekilde kararlar alabilirler. Bu, bu sistemlerin siyasi veya ideolojik etkilere maruz kalma riskini taşıyabilir. Kaldı ki yapay zeka tarafından alınan kararların itiraz edilmesi ve denetlenmesi zor olabilir. Bu, hukuki süreçlerin adaletini sorgulayabilir ve ayrıca doğrudan o ülkenin hukukuna uygun sonuçlar vermesi, yeni yasal düzenlemeleri sıkı sıkıya takip edebilir olması da tartışmalı olacaktır.

Avrupa Birliği, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin yapay zekaya ilişkin olarak 2019’ da kabul ettiği beş ilkeden biri, Yapay zekâ sistemlerinin hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, demokratik değerlere ve farklılıklara saygı duyacak şekilde tasarlanması, adil ve dürüst bir topluma erişmek için gerektiğinde insan müdahalesini mümkün kılan uygun önlemleri içermesi yönündedir.

Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri

Avrupa Konseyi Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ) ise 2018’de yayınladığı, “Yargılama Sisteminde Yapay Zeka Kullanımına Dair Etik Şart’ ile yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, kullanılan araçların ve sunulan hizmetlerin temel haklara saygılı ve uyumlu olması, ayrımcı kararlar verilmesine sebep olacak şekilde  programlama ve önyargı içeren verilerin algoritmaya yerleştirilmemesi, veri güvenliğine önem verir şekilde sertifikalı kaynakların kullanılması, veri işleme yöntemlerinin erişilebilir ve anlaşılabilir olması, verilen kararda hangi algoritmaların kullanıldığının denetlenebilir ve açıklanabilir olması, her halükarda kullanıcı kontrolünde olma gibi ilkeler belirlemiştir.

Bu doğrultuda bir yazılım tüm etik şartları yerine getirse dahi, hakimin vicdani kanaati, insan iç görüsü, duyguları algılayabilme gibi konulardaki eksiklikler, toplum tarafından kabulünde engel teşkil edecek nitelikte görülmektedir. Diğer yandan insan hakim kararlarına olan güvenin azalması, hakimin tarafsızlığı ve bağımsızlığının zedelenmesi , adil yargılanma hakkının ihlali gibi  sonuçlar doğurması da muhtemel sonuçlardandır.

Sonuçta, yapay zeka, yargı alanında belirttiğimiz gibi bir dizi avantaj sunmaktadır. Büyük veri analizi sayesinde benzer davalardan alınan öğrenmeler, hukukçulara kararlarını destekleme konusunda rehberlik gibi yönleriyle yapay zeka kullanımı, daha tutarlı ve adil kararlar alınmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, yapay zeka, hukuki belgeleri hızla tarama ve sınıflandırma yeteneği sayesinde avukatların iş yükünü hafifletebilir. Hukuk sistemi daha hızlı çalışabilir ve daha fazla vakit, karmaşık davaların incelenmesine ayrılabilir. Ayrıca insan vücudunun ve psikolojisinin etkilenebildiği açlık, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, duygusallık gibi unsurlar da bu süreçte yer almayacak ve sonuçları bunlardan etkilenmemiş şekilde ortaya çıkaracaktır.

Ancak yapay zekanın yargıdaki kullanımı, çeşitli etik soru ve sorunları da beraberinde getirir. Yapay zeka, eğitildiği veri setlerindeki önyargıları öğrenebilir. Eğer bu veri setlerinde toplumsal önyargılar mevcutsa, yapay zeka sistemleri de bu önyargıları tekrarlayabilir ve adaleti tehlikeye atabilir. Neticede, adil olmayan, ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, eşitlikten uzak verilerin algoritmada yer alması, bunlardan etkilenmiş sonuçların doğmasına sebebiyet verecektir. Ayrıca, yapay zeka tarafından alınan kararların açıklanması zor olabilir, bu da adaletin şeffaflığını azaltabilir. Gizlilik meseleleri de büyük bir öneme sahiptir. Yapay zeka, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyar ve bu verilerin güvenliği sağlanmalıdır ki bu verilerin kullanımı kişisel hakları ve mahremiyeti ihlal etmesin. Yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, temel hakları ve özgürlükleri koruma amacı güdülürken aynı zamanda bu teknolojinin kötüye kullanılmasını ve manipülasyona açık olmasını önlemek de gerekmektedir.

Yapay zekanın, hukuk alanında büyük potansiyel taşıdığı doğrudur, ancak bu potansiyelin açığa çıkması için de etik sorunların aşılması bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla gelecekte, YZ ve hukukun uyumlu bir şekilde çalışabilmesi için güçlü bir etik ve yasal çerçeve geliştirilmesi gerekecektir.

Dava: Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi

Hukuk alanındaki kullanımı günden güne artarken, büyümekte olan etik sorunlar için, hukukçular, teknoloji uzmanları ve düzenleyiciler, YZ’nin yargıda kullanımını düzenlemek ve denetlemek için çözümler aramalıdır. Adaletin sağlanması, adil bir yargılama süreci ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerin, yapay zeka kullanımıyla nasıl daha uyumlu hale getirilebileceği, yargı etiğinin yapay zeka destekli bir hukuk sisteminin işleyişine nasıl entegre edileceği ve adaletin korunmasının nasıl sağlanacağı düşünülmeli ve YZ’nin insan haklarına ve adalet ilkelerine uygun olarak geliştirilmesi gerekir.

Yapay zeka kullanılarak yargılama süreçlerinin adil, bağımsız ve güvenilir olmasını sağlamak için, yapay zekanın kötüye kullanımını ve olumsuz sonuçlarını önlemek, temel insan haklarına saygı göstermek, ayrımcılığı engellemek, veri işleme yöntemlerini şeffaf, tarafsız ve anlaşılır hale getirmek ve denetlenebilir kılmak gereklidir. Bu önlemler alındığında, yargı sistemi içinde güvenilir bir yapay zeka geliştirilebilir. Aksi halde etik sorunlar yapay zekanın yargı sistemlerinde daha yaygın bir şekilde kullanılmasını engelleyebilir.

Yapay zekanın yargı alanında etik bir şekilde kullanılabilmesi için gözetilmesi gereken önlemleri düşünmenin yanında; günün sonunda, insanların da yapay zeka kullanımına yönelik ön yargılarının aşılması, geliştirme ve kullanımın sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Mahkeme ve kolluktaki iş yükünün artması, davaların çok uzun süre sonuca ulaşmaması, avukatların iş yükü ve zaman yönetimi ile başa çıkmasının zorlaşması gibi nedenlerle, bu teknolojiyi kullanmamak artık pratikte neredeyse mümkün değildir. Bu doğrultuda sağlayacağı faydalar ve muhtemel zararlar gözetilmeli ve hukuki ve etik değerlendirmeler yapılarak, risk temelli bir yaklaşımda bulunulmalıdır. Diğer yandan bu kullanımın her zaman mutlak bir teslimiyet olarak değil, yukarıda belirtilen çerçeve içinde yapay zeka ve insan işbirliği olarak düşünülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yapay zekanın varlığı, hukuk alanında çeşitli konumlardaki insan çalışanların işsizlik endişelerinin artmasına, toplumsal faydaları gözetmeye çalışırken kullanımın yargıdaki etik ilkeler ile bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlaline sebebiyet vermesi kaçınılmaz olacaktır.

Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı

Kaynaklar
  1. OECD AI Principles overview, https://oecd.ai/en/ai-principles
  2. EPRS | European Parliamentary Research Service, Panel for the Future of Science and Technology,The ethics of artificial intelligence: Issues and initiatives https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/STUD/2020/634452/EPRS_STU(2020)634452_EN.pdf
  3. Joshua A. Gerlick & Stephan M. Liozu, Ethical and legal considerations of artificial intelligence and algorithmic decision-making in personalized pricing, https://link.springer.com/article/10.1057/s41272-019-00225-2
  4. European Ethical Charter on the Use of AI in Judicial Systems and Their Environment: https://rm.coe.int/ethical-charter-en-for-publication-4-december-2018/16808f699c, (E.T:07.05.2021).
  5. Oğuz Gökhan YILMAZ, Using Aİ in Judicial Proceedings – Will Aİ Be Able to Wear the Judge Robe, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1779680
  6. Gizem Yılmaz, Yapay Zekânın Yargı Sistemlerinde Kullanılmasına İlişkin Avrupa Etik Şartı, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1388614
  7. Türkiye Bilişim Derneği, İnsan Ve Teknoloji Etkinlikleri Dijitalleşen Dünyada İnsan Odağında Sosyo-Kültürel Dönüşüm Çalıştayları Ve Paneli Sonuç Raporu, https://www.tbd.org.tr/pdf/TBD-insan-ve-teknoloji-etkinlikleri-sosyo-kulturel-donusum-calistaylar.pdf
  8. Feridun Yenisey Hukuk İhtisas Seminerleri, Şebnem Ahi – Feridun Yenisey – Yapay Zeka ve Etik (29.04.2020), https://www.youtube.com/watch?v=bdzamJ8sMQs
  9. İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu Yargıda Yapay Zekâ Kullanımı Hakkında Bildiri, https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=17446&Desc=Yarg%C4%B1da-Yapay-Zek%C3%A2-Kullan%C4%B1m%C4%B1-Hakk%C4%B1nda-Bildiri
  10. İstanbul, Ankara ve İzmir Baroları Çalıştay Raporu 2019, https://www.istanbulbarosu.org.tr/files/docs/Yapay_Zeka_Caginda_Hukuk2019.pdf
  11. Avrupa Birliği. (2019). Yapay Zeka ve Etik İlkeleri. AB Yapay Zeka Komisyonu Raporu. https://digital-strategy.ec.europa.eu/en/library/ethics-guidelines-trustworthy-ai?stream=future
  12. CEPEJ “Avrupa Yargı Sistemlerinde ve Çevrelerinde Yapay Zeka Kullanımına İlişkin Etik Şartnamesi” https://rm.coe.int/ethical-charter-en-for-publication-4-december-2018/16808f699c
  13. Dr. Seda Kara Kılıçarslan, Yapay Zekanın Hukuki Statüsü Ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/775111

Yargı Etiği Belgeleri

HAN-I YAĞMA – Tevfik Fikret

0
Tevfik Fikret
Tevfik Fikret

Tevfik Fikret / HAN-I YAĞMA

 

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

 

Hukuk Fakültelerindeki Eğitimin Çıkmazları

0
Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

Hukuk Fakültelerindeki Eğitimin Çıkmazları / Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

Adalet bir idedir ve bu ide gereği adaletin sağlanması için insan, adillik, ilkelilik, dürüstlük, metin ve vicdanlı olma gibi sıfatlara sahip olmak zorundadır. Bu zorunluluk kanunları iyi bilmekten daha önemlidir.

Eğitim-öğretimin temel unsuru insan olması nedeniyle, eğitim ve öğretimde insanın net ve tüm özellikleriyle tanıtılması gereklidir. Hukukun bir bakıma, insanın insanla ve tabiatla ilişkisini düzenleyen normlar bütünü olduğu kabul edildiğinde, insanı tanıma serüveninde, hukukçunun da kendi düşünsel ve eylemsel serüvenini tanıması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Söz konusu tanıma, hemcinsleriyle tarihi süreçteki ilişkilerinin de izahını zorunlu kılmaktadır. Hukuk öğreticileri de tüm bu ilişkileri nazari olarak açıklarken, hukukçunun kendi içsel serüvenini tamamlama ve tarihi süreçlerdeki benzerleriyle mukayese etmesini sağlamasına öncülük etmesi gereklidir. Nitekim insana has melekelerin geliştirilmesinin eğitim bir parçası olması gerektiği yönündeki tespite son dönemlerde bazı sosyologlar tarafından yapılan aktarımlarda da rastlamaktayız: “…bugün tartışılmakta olan çeşitli eğitim ve öğretim doktrinlerinin tümü çıkmaza girmiştir.

Çeşitli felsefi temellere dayanan dünya öğretim sistemlerinden hiçbiri başarılı olamamıştır. Her biri başlangıçta büyük gürültü koparmışsa da daha sonra yetersizlikleri ortaya çıkmıştır. Bu durum, bu eğitim-öğretim düzenlerindeki bir kuruluş eksikliğinden değil, şu husustan kaynaklanmaktadır: Günümüz dünyasının büyük öğreticileri ve eğitim-öğretim düzenlerinin kurucuları, insan eğitim ve öğretiminin uygulayım yöntemlerine geçmeden önce insanın niteliğini çözmelidirler”(1). Bu tespit genel olarak üniversite eğitim-öğretim programları bakımından geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber, hukuk öğrenimi bakımından gerekçesi ve yöntemleri ile açıklanması gereken doğru bir tespit olarak gözükmektedir. Zira insanın en temel ihtiyaçlarından “adalet” idesini gidermeye yönelen hukuk ilminin öğrenimi bakımından bu tespitin önemini kısa bir süre önce Prof. Dr. Mustafa Yücel tarafından da şu ifadelerle aktarmıştır: “Hukukun salt kavramlardan ibaret olmadığı; tüm kavramların insana dokunarak anlam kazandığı; kişi mahkûm olduğunda cezaevine gidenin kavram olmayıp, insan olduğu bilinci kendilerine aşılanmalıdır”(2).

Hukuk Fakültesi öğrencilerinden “insan olma” niteliğinin tüm gereklerini algılamış olarak mesleklerini icra etmeleri yönündeki bir beklentinin gerçekleşmesi, hiç şüphesiz kendilerine öğrencilik dönemlerinde bu seviyeye uygun bir eğitim verilmesi ile mümkün olabilir. Hâlbuki mevcut hukuk öğretimi sistemindeki en temel za’fiyyet; hukuk fakültelerinin birer “meslek okulu” gibi algılanması ve mezunlarına da meslek adamı olmak için merkezi sınavlarda elde edecekleri başarının hedef gösterilmesidir. Böyle olduğu içindir ki; hukuk mezunu olan bir kimse çoğu zaman bu sınavlardaki başarıyla yetinmeyip sonradan kendi çabasıyla bilgi dağarcığını genişletme çabası içine girmekte ve kendisinde meydana gelen bu farklılığı çevresindekilere de galat-ı meşhur haline gelen şu önerme ile ifade etmektedir: “ben kendimi yetiştirdim!”.

İşte hukuk fakültelerinin sadece birer “meslek okulları” olması şeklindeki yerleşik algıdan uzaklaşarak, hukuk ilminin diğer sosyal bilimler, teori ve günlük yaşamın pratikleri arasındaki etkileşime dayalı bir ilim olduğu, eğitim sistemine de reel bir biçimde yansıtma ihtiyacının doğduğu artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Keza hukuk ile ekonomi, psikoloji, sosyoloji vb. bilim dallarının birbiriyle sıkı bağlantı içinde olması sebebiyle birçok ülkede bu bilim dalları çift anadal programları ile desteklenmekte(3) veya ABD’de hukuk fakültesine girmeden önce lisans programlarından birini bitirmek şart koşulmaktadır. Hatta “insan tabiatını anlama girişimi”nin başarılı olması için, hukuk fakültelerinin hukukta psikolojinin fazlaca ağırlıklı olduğu okullar haline gelmesi dahi tavsiye edilmektedir.

Adalete ve hakkaniyete yönelen bir hukuk bilinci oluşturma çabası içinde olması gereken hukuk fakültelerinde, hukuk öğreticilerinin pedagojik yaklaşımları, en az okutulan derslerin veya kitapların sayısını artırma girişimi kadar önemlidir.

Romalı hukukçu Ulpianus’un ‘Ius est ars boni et aequi- Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır’ şeklindeki tanımını referans aldığımızda hukuk ilminin, adeta bir sanat, ustalık ve hüner ile öğretilmesi ve icra edilmesi gereken bir ilim olduğunu kabul ederiz. İşte bu nedenledir ki, “insan olma” niteliğini aşılayan ilmi yaklaşım, yine o niteliğe uygun bir disiplin ile öğrenimin her derecesinde tatbik edilmelidir. Bunun için, Sokrat’ın da vurguladığı gibi öğrencilere ders içi ve ders dışında soru sorma imkânları sağlanmalı, soruyu doğru bir biçimde sorma yöntemleri öğretilmelidir. Bu konuda hukuk öğreticilerinin kendi branşlarına ait olan meselelerde öğrencilerin taleplerini ders içi ve ders dışında karşılayacak şekilde yol gösterici ve vazıh olmalıdır.

Ünlü hukukçu Ernst Hirsch, derslerinde gerektiğinden fazla bağırdığını anlayarak teknik konuşma dersleri aldığını anlattığı “Anılarım” da, Medeni Kanun ve Ticaret Kanunu’ndaki bazı hukuk kurumlarını -alışılan yöntemin dışına çıkarak- tarih içinde göstermiş oldukları gelişmeler ile birlikte anlatmış olmasından dolayı öğrencilerin ek seminer talep ettiklerini ve kendilerine müfredat dışında seminerler verdiğini anlatmaktadır(4). Buna benzer şekilde, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde; “ehli kıyam” denilen ilmî mübâhase (konuşma) ve münâzarayı seven zekî ve çalışkan öğrencilerin, dersine iştirak ettikleri hocaları zor sorularıyla terlettikleri ve hatta bazı hocaların kürsüyü bile terk etmek zorunda kaldığı nakledilir(5). O dönemlerde medrese eğitimi almış olan büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa’nın da ilimde mübâhase ve münâzarayı sevdiği birçok kaynakta yer alır. Hiç şüphesiz, böyle bir ortamın hukuk öğrencileri için oluşturulmasında önyargıdan uzak ve objektif olabilme koşullarına sahip bir üniversite ortamı sağlamasının büyük önemi vardır.

Temel hukuk derslerindeki kavram ve kanun çalışmalarının dört yıllık zaman dilimine sıkıştırılması, bu zamana kadar büyük oranda ezbere dayalı bir eğitimin yapılmasına sebep olmuştur ki; bu da henüz daha hukuk fakültesinden mezun olunmadan önce ezberlenmiş olan bilgi yığınlarının unutulmasına sebebiyet vermektedir. Aralarındaki mizaç ve istidat farklarına rağmen, hukuk öğreticilerinin öğrencilerle ortaklık içerisinde bulunarak interaktif esasa dayanan bir modeli benimsemeleri; öğretirken öğrenmeyi sağlamasının yanında öğrencileri ezber ve hıfzetmekten kurtararak, anlama ve muhakeme etmeye yönlendirecektir. Ernst Hirsh’in Türkiye’de tercüman eşliğinde verdiği derslerde öğrencilerin gözlerinden ve tavırlarından dersi anlamadıklarını anlayınca o zamanlar hukuk fakültesi 2.sınıf öğrencisi olan Halil Arslanlı’dan altı ay gibi kısa bir sürede Türkçe öğrenerek bizzat kendisinin ders anlatmaya başlaması, öğrenci ile kurulmaya çalışılan ortaklık çabasının en güzel örneklerinden birisidir.

Bunun dışında hukuk öğretimlerinde bir diğer za’fiyyet de, öğrencilerin lisede ve ortaöğrenimde edindikleri üslup, konuşma adabı ve genel adab-ı muaşeret gibi temel davranış kurallarının hukuk fakültesindeki eğitimlerde pekiştirilmemesi ve bu dönemde kesintiye uğramasıdır. Hâlbuki, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde belagat (güzel konuşma) ve adab-ı bahs (konuşma adabı) gibi derslerin okutulduğu da bilinmektedir. Keza mevcut Avrupa ve Türkiye eğitim sistemlerinde bu eksiklik, öğrenciler tarafından mesleki birtakım kaygılarla sonradan tedrici olarak “diksiyon dersleri” gibi dersler alınarak giderilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu çaba dahi, belli bir sanat ve hüner ile icra edilmesi gereken hukuk mesleğinin ifası için yeterli davranış disiplinini temin etmeye yetmemektedir.

Adaletin tesisi görevinde hukuk öğretimi temel oluşturmasına rağmen, öğrencilerin konuşma ve yazma kabiliyetlerinin dahi zayıf oldukları bizzat kendileri tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Birçok sınav kâğıdında ve öğrencilerle birebir yaptığımız konuşmalarda bunun örneklerine rastlamaktayım: “sınırlı ehliyetsiz kavramı yerine sınırlı engelsiz”, “savurganlık kavramı yerine “başıboşluk”, “hakkın kötüye kullanılması kavramını anlatırken “iyiniyetin kurbanı olmak” gibi anlatımlardan kendilerinin hem hukuk dilini hem de Türkçe dilini özensiz şekilde kullandıklarını müşahede etmekteyim.

Bir başka önemli sorun, hukuk öğrencilerinin hukukun kaynakları konusunda içinde yaşadığı toprakların ve halkın hukukuna yabancı kalmalarıdır. Gerçekten de hukuk tarihi derslerinin yetersizliği, yakın tarih okumalarının yapılamıyor olması, mevcut kanun şerhlerinin neredeyse hiç yapılmamış olması, hukuk eğitim ve öğretiminin zayıflığında önemli etken olarak görünmektedir.

“İnsan olma”, adaleti sağlama görevini üstlenme ve insanı anlama gibi temel bazı hususlarla birlikte içinde bulunduğumuz coğrafyanın insanını ve hukukunun gelişimini anlama noktasında hukuk öğreticileri ve öğrencileri arasında sağlıklı bir etkileşim sağlanması gerekmektedir.

Hukuk ilminin asıl yoğrulduğu yer Hukuk Fakülteleri olduğu için, ilim orada durgun bir su olunca, terbiye etmeye çalıştığı hukukçu adaylarının zihinlerinde elbette bir fırtına olmayacaktır!

Kaynaklar:

(1) Dr. Ali Şeraiti; İnsanın Dört Zindanı, 7. bs, 2005.
(2) Prof. Dr. Mustafa T. Yücel; “Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme”, Güncel Hukuk Dergisi, Eylül 2012.
(3) Müzakere, yargılama ve hüküm verme (decision-making) yetisi kazandırma, cezai sorumluluk, ehliyet ve tanık vb. delilleri değerlendirme, aile ve çocuk hukuku, gelişim psikolojisi ve bağımlılık gibi konularda psikoloji odaklı bir hukuk eğitimi birçok ülkede lisans ve lisansüstü programlarda desteklenmektedir Standford Üniversitesi için bkz: http://www.law.stanford.edu/degrees/jointdegrees/law-and-psychology.Nebraska-Lincoln Üniversitesi için bkz: http://psychology.unl.edu/psylaw/home Ayrıca bkz: “Law and Psychology”, Vol.9, 2006, Oxford University Press.
(4) Prof. Dr. Ernst E. Hirsch; Anılarım, 1997.
(5) Prof. Dr. Murat Akgündüz; XIX. Asır Osmanlı Medreseleri, 2012.

Bir Savcının Anıları – Adaletin Gözyaşları

0
Bir Savcının Anıları - Adaletin Gözyaşları - Ahmet Ayvaz

Bir Savcının Anıları – Adaletin Gözyaşları isimli eser Yargıç Ahmet Ayvaz tarafından kaleme alınmış ve 2017 yılı Haziran ayında LİBRUM KİTAP tarafından yayımlanmıştır.

Kitap, savcı ve hâkimlerin mesleki tutumları, sosyal ilişkileri ve hukuki muhakeme biçimleri gibi konulara da değinmektedir.  alır. Kitap, hukuk mesleğinin sosyolojisi ve psikolojisi açısından da önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Ayvaz, Karadeniz’in yoksul bir köyünden başlayıp İstanbul’daki önemli görevlerine kadar uzanan hayat hikâyesini ve Cumhuriyet’in adalet sistemine olan bağlılığını anlatmaktadır. Ergenekon ve Balyoz gibi kritik davalara dair önemli tanıklıklar içeren eser, hukuk sosyolojisi ve Cumhuriyet değerleri ışığında Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutmaktadır.

Yazar Hakkında: Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet Savcılığı görevine 1978’de Adıyaman’da başladı. Anadolu’nun birçok kentinde savcılık devam etti. 2000 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) atandı. Birçok kritik soruşturmayı yürüttü. DGM’ler ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ (ÖYM) halini aldıktan sonra da buradaki görevine devam etti. 2007’de Bakırköy Adliyesi’ne atandı, 2014’te emekli oldu. 36 yılık meslek hatıralarını Librum Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Savcının Anıları-Adaletin Gözyaşları’ adlı kitabında topladı.

Kitabın Sunuşu: Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet’in bilhassa kimsesizlerin kimsesi olduğunu” söyler. Ahmet Ayvaz’ın kaleminden kendi hayat hikâyesini okurken, Karadeniz’in yoksul bir köyünde başlayan yaşamının İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına kadar yükselişine tanıklık edecek ve Cumhuriyet’in yarattığı değerler sistemini yeniden hatırlayacak, üzerine düşüneceksiniz. Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet’in savcısı olarak ülkenin dört bir yanında adaleti tesis etmeye çalışırken, Türk insanını ve yaşayış biçimini çok yakından gözlemlemiştir. Bu fotoğrafta namuslu ve mert insanlar vardır; ama menfaat düşkünü, “kötü” olanlar da. Elbette Savcı Ayvaz adalet peşinde geçirdiği ömründe pek çok badire de atlatmıştır; teröristlerce yapılan bir bombalı saldırıda yaralanmak bunlardan sadece biridir. Uyuşturucu kaçakçılığından çete suçlarına, batık bankalardan terör soruşturmalarına pek çok kritik soruşturmada rol alan Ayvaz’ın en önemli tanıklıklarından biri hiç kuşku yok ki Ergenekon-Balyoz soruşturmalarıdır. Bu soruşturmaların başrol oyuncusu, dönemin “kudretli” savcısı Zekeriya Öz başta olmak üzere Turan Çolakkadı’dan, Köksal Şengün ve Adil Serdar Saçan’a o günlerin pek çok ünlü simasıyla ilgili tanıklıklara yer verdiği kitap, aynı zamanda bir hukukçunun zaviyesinden Türkiye’nin yakın tarihini okura sunmaktadır.

Bir Savcının Anıları - Adaletin Gözyaşları

“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”  Ahmet Ayvaz

“Adaletin Gözyaşları kitabı, savcı ve hâkimlerin mesleki tutum ve davranışları, sosyal ilişkileri, hukuki muhakeme biçimleri bakımından çok ilginç olayları içeriyor. Bu kitap, Meslekler sosyolojisi ve psikolojisi açısından hukuk mesleğinin incelenmesinin, gerçekte hukukun ne olduğu ve nasıl işleğini anlamakta pozitif hukukun incelenmesinden daha gerçekçi sonuçlara ulaşmamızı sağlayabileceğini gösteriyor.” Fahrettin Kayhan

Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları -2

Jacques Chaban-Delmas

0
Jacques Chaban-Delmas

Fransız hukukçu ve Başbakan Jacques Chaban-Delmas (Jacques Michel Pierre Delmas), 7 Mart 1915’te Paris’te dünyaya geldi. (Ölümü: 10 Kasım 2000) Paris Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk lisansının ardından Kamu Hukuku ve Ekonomi Politik alanında eğitimini tamamladı.

Chaban-Delmas, 1933’te gazeteciliğe başladı.

1940’ta Sanayi Bakanlığı’nda stajyer olarak çalıştı. 1943’te Maliye Müfettişliğine geri döndü.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın bağımsızlığı için Charles de Gaulle ile beraber hareket etti. 1944’te de Gaulle tarafından tuğgeneralliğe getirildi. Tuğgeneralliğe yükseldiğinde 29 yaşındaydı ve bu durum onu Birinci İmparatorluk (Napolyon dönemi) döneminden beri Fransa’nın en genç generali yaptı.

Siyasi Kariyeri 

Chaban-Delmas, 1946’da Gironde milletvekili seçildi ve bu görevini 1997’ye kadar sürdürdü. 1947’den 1995’e kadar tam 48 yıl boyunca kesintisiz Bordeaux Belediye Başkanlığı yaptı. Bu, modern Fransız siyasi tarihinde bir rekor oldu.

1954’te ve 1955’te Ulaştırma ve Turizm Bakanlığı, 1954’te Konut Bakanlığı, 1956-1957 yılları arasında Devlet Bakanlığı, 1957-1958 yılları arasında Millî Savunma Bakanlığı yaptı. Fransız Milli Meclisi’nin başkanlığını üç defa üstlendi; 9 Aralık 1958–20 Haziran 1969, 3 Nisan 1978 – 21 Mayıs 1981 ve 2 Nisan 1986–12 Haziran 1988 tarihlerinde bu görevi yürüttü. 20 Haziran 1969–5 Temmuz 1972 tarihleri arasında Fransa Başbakanı olarak görev yaptı. 1974 yılında Georges Pompidou’nun ölümü üzerine Cumhurbaşkanlığına aday oldu, ancak Gaullist oyların bölünmesi nedeniyle (Jacques Chirac’ın Valéry Giscard d’Estaing’i desteklemesi sonucu) ilk turda elendi. 

Başbakanlık döneminde siyasi mirasının en büyük parçası olan “Yeni Toplum” (Nouvelle Société) projesini topluma sundu. 1968 krizine, toplumsal diyalog, ifade özgürlüğü ve siyasi baskıdan uzak geniş tabanlı toplumsal sözleşmeye dayalı bir ilerlemeci programla yanıt verdi.

Avrupa Birliği’ne ve Uluslararası Hukuka Katkıları 

Avrupa Birliği Meclisi Üyeliği (1979-1990), AGİT Parlamenterler Meclisi üyeliği (1990-1997) ve Avrupa Parlamentosu üyeliği görevlerini (1961-1969 ve 1973-1979) yürüttü. Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı’nın toplanmasını sağladı ve bu konferans sonucunda Avrupa Konseyi’nin en önemli kurumlarından biri oluştu. Böylece Avrupa’da yerel yönetimlerin sesini duyurabilecekleri, deneyim paylaşabilecekleri ve ortak politikalar geliştirebilecekleri bir yapının kurulmasına öncülük etti.

Philippe Séguin tarafından onursal meclis başkanı unvanı verildi. Hakkında birçok kitap yazıldı.

10 Kasım 2000’de, doğduğu yer olan Paris’te yaşamını yitirdi. Heykeli dikilmiş az sayıdaki hukukçudan biridir.

Rosa Luxemburg

0
Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart'ta, Kadınlar Konferansında

Rosa Luxemburg, 1871–1919 yıllarında Polonya’da yaşamış olan Alman kökenli marksist politika teorisyeni, filozof ve siyasi aktivisttir. Rosa Luxemburg, 1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart’ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya’da doğmuş, genç yaşlarında sosyalizmle tanışmış ve dönemin solcu gruplarında yer almış, 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Luxemburg, 1889’da Zürih Üniversitesi’ne girmiş, burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi görmüş ve hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanışmıştır.

SPD’den yakın arkadaşı Clara Zetkin ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin’e taşınmış ve Alman vatandaşlığı kazanmıştır. SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi olmuş, 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg’un fikirleri tüm Avrupa’da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmış, yazdığı makaleler ilgi görmeye başlamıştır. Alman militarizminin yükselişine tepkili davranmış, partiyle ters düşmüş, 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girmiştir.

Rosa Luxemburg, aldığı hapis cezalarından dolayı yılmamış, faaliyetlerine devam etmiş, devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916’da hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme almış, özellikle Rus devrimine ve Bolşeviklere eleştiriler getirmiştir. Rosa Luxemburg, 15 Ocak 1919 tarihinde Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck ile birlikte Freikorps tarafından tutuklanmıştır. Wilhelm Pieck, kaçmayı başarmış ancak diğerleri kaçamamıştır. Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybetmişlerdir. Rosa Luxemburg, yakalandıktan sonra ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştür. Ölene kadar dövülerek cesedi nehre atılan Rosa Luxemburg’un hikayesi dünya tarihinde insanlığın ne kadar vahşileşebildiğinin kötü örneklerinden birisidir. Düşünür kimliğinin yanında devrimci kimliğiyle de tanınan Luxemburg komünist faaliyetlerinin bedelini trajik biçimde ödemiştir.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü

0

Dünya Emekçi Kadınlar Günü (8 Mart Dünya Kadınlar Günü), kadınların sosyal, siyasal, ekonomik olarak gelişimi alanında farkındalık yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında belirlenmiş olan, Hukuk ve Demokrasi günleri arasında en önemli günlerdendir.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün hikayesi, 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çıkan trajik yangına dayanmaktadır.

Eşit işe eşit ücret gösterilerinden bir kare

“Daha iyi koşullarda çalışmak, 10 saatlik iş günü, eşit işe, eşit ücret” sloganıyla greve başlayan işçilere New York polisi saldırmış, greve dışarıdan toplumsal destek gelmemesi için işçiler fabrikaya kilitlenmiş, çıkan yangından sonra işçiler fabrika önünde kurulan barikatlar sebebiyle yangından kaçamamış, çoğunluğu kadın olan 129 işçi yanarak can vermiş, olayın ABD basınında yazılmamasına rağmen cenaze törenine binlerce kişi katılmıştır. 8 Mart 1857 tarihinde meydana gelen trajedide can veren işçileri anmak isteyen ve daha iyi çalışma koşulları talep eden New York Cotton tekstil fabrikası kadın işçileri 8 Mart 1908 tarihinde grev başlatmışlar, Ekmek ve Gül sloganı ile kadınlara oy hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, çocuk işçi çalıştırılmasının yasaklanması gibi taleplerle yürümüşlerdir.

Clara Zetkin (solda) ve yakın arkadaşı Rosa Luxemburg

New York’ta yapılan grev ve yürüyüşten 2 yıl sonra Alman Sosyal Demokrat Partisi önderi Clara Zetkin, 1910 yılı 26 – 27 Ağustos günlerinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) düzenlenmesini önermiş ve bu öneri konferans katılımcılarının oybirliği ile kabul edilmiş, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ile seçme ve seçilme hakkı olmayan kadınlara bu hakkın verilmesi için mücadele edilmesi de önemli bir amaç olarak belirlenmiştir. 8 Mart’ın özel bir gün olarak belirlenmediği bu yıllarda ilkbahar aylarında sabit bir tarih olmaksızın anmalar yapılmıştır. Rusya’da Şubat ayının son Pazar gününde, Avrupa’daki başka yerlerde ise 8 Mart yada benzer tarihlerde anmalar yapılmıştır.

19. Yüzyıl kadın hakları savunucuları

Clara Zetkin’in önerisi ile 1910’da kabul edilen Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü, ilk kez 19 Mart 1911 tarihinde Almanya ve İsviçre’de anma olarak gerçekleşmiştir. Almanya, Avusturya, Danimarka, ve İsviçre’de gösterilere katılan on binlerce kadın seçme ve seçilme hakkı ile kadınlara iş ve mesleki eğitim verilmesini, iş hayatında kadın-erkek eşitliği sağlanmasını talep etmişlerdir. Sonraki yıl, dünya savaşından hemen önce, Fransa, Hollanda ve İsveç de kadınların mücadele gününü kabul edilmeye başlamıştır.

Rosa Luxemburg, 1907 yılında Stuttgart’ta

Dünya Kadınlar Günü, Birinci Dünya Savaşını protesto etme ve barış hareketini sembolize etme amacıyla da kullanılmış, kadınlar savaşı protesto etmek ve dayanışma göstermek için miting düzenlemişler, Ekmek ve Barış için grev yapmışlardır. 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda anma gününün 8 Mart olarak değiştirilmesine ve anmanın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak yapılmasın karar verilmiştir. Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında Emekçi kadınlar günü olarak anılmaya başlanmıştır.

Bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anılmaya başlanmasıyla daha fazla gündeme gelmiş, 1911 yılında Almanya ve İsviçre’de başlayan anmalardan 66 yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabulüne karar vermiştir. Ancak, Birleşmiş Milletler, günün tarihine ilişkin bölümde, anmanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığını yazmamıştır.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri Türkiye’de, 1975 ve sonraki yıllarda yaygınlaşmış, kapalı alanlardan sokaklara taşınmıştır. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programı çerçevesinde “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapılmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir anma yapılmamış, 1984 yılından sonra “Dünya Kadınlar Günü” yaygın şekilde benimsenmiştir.

Nazım Hikmet RAN

Ve Kadınlar

Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız (Nazım Hikmet RAN)

Brabantlı Siger

0

Brabantlı Siger (Sigerus de Brabantia)  tahmini olarak 1235-1240 yıllarında, 1183’te kurulan Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Brabant Dükalığında (günümüzde Belçika/Hollanda sınırları) dünyaya geldi. 

Eğitimini dönemin bilim ve felsefe merkezi olan Paris Üniversitesi’nde tamamladı. Aristotelesçi felsefenin yeniden keşfiyle çalkalanmakta olan üniversitede Sanat Fakültesi’nin en parlak ve tartışmalı hocalarından biri haline geldi. 

Orta Çağ Avrupa’sının karanlık döneminde, Hristiyan dogmalara karşı akıl ve bilimi savunan Brabantlı Siger, İbn Rüşd’ün (Averroes) felsefesinin önemli bir temsilcisi oldu. İbn Rüşd’ün eserlerini Latinceye çevirerek Averroism akımının doğmasına öncülük etti. Skolastiğin yükseliş döneminde önemli bir felsefi hareket olan Latin İbnirüşdçülüğü’nün başlıca temsilcisi olarak, İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumlarını Avrupa’ya taşıdı

Fikirleri ve Erken Aydınlanma 

İbn Rüşd, De Anima Latince çevirisiYaratılış inancına aykırı olarak dünyanın bir başlangıcı olmadığını, sonsuzdan beri var olduğunu; kişisel ahiret inancına aykırı olarak bireysel ruhların değil, “insanlığın ortak aklının” ölümsüz olduğunu savundu. Vahyin Hakikati ile birlikte Aklın Hakikati’ni savunarak Çift Hakikat Öğretisini geliştirdi. Bu öğreti, felsefi (akli) bir gerçek ile dini (vahiysel) bir gerçeğin aynı anda doğru olabileceğini, bunların birbirine karıştırılmaması gerektiğini, akla inananların “dünya ezelidir” demesine karşın dine vahye inananların “dünya yaratılmıştır” diyebileceğini ileri sürdü. Brabantlı Siger, iyi yasaların iyi yöneticilerden daha önemli olduğunu ve dünyevi işlerde papalığın yanılmaz olmadığını erken dönemde dile getiren bir aydındır.

Altı adet kitabı tespit edilmiştir. Eserleri 1899’da Pierre Mandonnet tarafından kendi adıyla yayımlanmıştır. Bu eserler şunlardır:

  • Entelektüel ruh üzerine
  • Mantıksal sorular
  • Doğal sorular
  • Dünyanın sonsuzluğu üzerine
  • Sorulması gereken soru şu: Eğer insan yoksa, insan bir hayvandır.
  • İmkansız şeyler

Yaşamı boyunca hem Kilise’nin hem de felsefi muhaliflerinin zulmüne maruz kalmıştır. 

İbn Rüşdcülük (Averroism) Hareketini önlemek için Kilise tarafından çıkarılan yasakların ihlal edildiği gerekçesiyle, Paris Üniversitesi’nden uzaklaştırılmıştır. Paris piskoposu Stephen Tempier’nin ünlü 1277 Kınaması’yla eserlerinin okutulması ve yayımlanması yasaklandı, yasakları çiğneyenlerin aforoz edileceği duyurmuştur.

Kilise Tarafından Öldürülmesi

Brabantlı Siger, 7 Mart 1277’de Kilise tarafından sapkınlıkla suçlanmış, Paris Piskoposu Stephen Tempier’in 1277 Kınaması ile eserleri yasaklanmıştır. Temyiz başvurusu reddedilen Siger’in cezası Papalık tarafından da onaylanmış, İtalya’da tutuklanarak 10 Kasım 1284’te Orvieto’da idam edilmiştir. Ölüm şekli bilinmemektedir. Kilisenin kınamasına, yargılanmasına ve öldürülmesine felsefe ve bilim çevrelerinden de yeterli bir tepki gelmemiştir. 

Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine

0

Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine (Vom Beruf unserer Zeit für Gesetzgebung und Rechtswissenschaft), isimli eser 19. yüzyılın en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny tarafından kaleme alınmıştır. Ali Acar tarafından Türkçeye çevrilen eser Pinhan Yayıncılık tarafından 2018 yılında Türk okuyucu ile buluşturulmuştur.

Eserin Yayıncı Tarafından Takdimi 

“Bütün içinde kurallardan daha önemlisi, hâkimlerin ruhu ve onların yetiştirilmesidir. Yaşadığımız tatsız ve endişe verici dönem, kamusal akılda muhakkak çok üzücü bir etkiye sahip olmuştur ve bu konuda kendimizi kandırmaktan daha tehlikelisi yoktur.”

“Hukuk kitaplarına ve Almanya’yı tehdit eden tehlikelere bakınca, eğer Almanya savaşlar sonucu bu irfânı, bu hukuk öğretisini, yani mahkemelerimizin bu yüz akını kaybetmiş olsaydı ne gibi felaketler ortaya çıkacağını düşünürken çoğunlukla bütün vücudum ürperiyor… Bu nedenle, herhangi bir tehlikeden korkmayalım ve cesaretimizin kırılmasına izin vermeyelim… ve bu öğrenme uğraşından vazgeçmeyelim… Çünkü eğer o yok olursa, tiranların saraylarında ve mahkemelerde ne tür zâlimliğin ortaya çıkacağı ve sonunda halkın yaşamında nasıl bir kargaşanın baş göstereceği tahmin bile edilemez…”

Bugün Kıta Avrupası geleneği olarak adlandırdığımız, Batı dünyasında civil law diye bilinen ve esasen Roma-Cermen hukuk ailesi olarak anılan hukuk anlayışının modern versiyonlarını 19. yüzyılda Alman hukuk çevrelerindeki tartışmalar ortaya çıkarmıştır. Friedrich Carl von Savigny, bu tartışmanın köşe taşlarından birisi olarak, üzerinde etkili olduğu dönem itibarıyla, günümüz Kıta Avrupası hukuk geleneği açısından önemli, belki de en önemli hukukçudur. Zira döneminin hukuk tartışmaları içerisindeki pozisyonu, rakiplerinin ve yandaşlarının argümanlarının belirlenmesinde kullanılacak bir kıstas oluşturur. Savigny’nin kurduğu Tarihsel Okul, kendisinden sonra Pandekt hukuk yaklaşımını etkilemiş; bu yaklaşım modern hukukun günümüze kadar uzanan ana kavramlarını ortaya koymuştur. Bu çalışma Savigny’nin en bilinen, döneminin tartışmalarına en çok etki eden küçük bir kitapçığıdır. Dönemin Alman hukukçularının da belirttiği üzere, eser büyük bir tarihi öneme sahiptir. Hukuk bilimi çalışmalarının istikâmeti üzerindeki etkisi, hukukla bilim olarak uğraşan hukukçuların onsuz yapamayacağı düzeydedir. Türkçede üzerine çok az çalışma bulunan Savigny, çok sayıda dile çevrilmiş bu eserinin tercümesi ile ilk kez Türkçe okuruyla buluşuyor.

Friedrich Carl von Savigny Hakkında

Friedrich Carl von Savigny

19. yüzyıl hukukçularının en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny 21 Şubat 1779’da doğdu. Marburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.  Prof. Anton Bauer ve ortaçağ hukuk bilimi çalışmalarıyla tanınan Philip Friedrich Weiss’in yanında çalıştı. 1800 yılında aynı üniversiteden doktorasını aldı ve ceza hukuku ile Pandekt Hukuku konusunda ders verdi. 1803’te ünlü tezi “Das Recht des Besitze’i (Zilyetlik Hukuku) yayınladı. Bu eseri ünlü hukukçu Thibaut tarafından bir baş yapıt ve Roma hukuku otoritesinin bu anlamda sonu olarak nitelendirildi. 1808’de Bavyera Hükümeti tarafından Landshut’a Roma hukuku profesörü olarak atandı. 1810’da Berlin Üniversitesi’ne Wilhelm von Humboldt’un şefliğini yaptığı Roma hukuku kürsüsüne davet edildi. Roma, Ceza ve Prusya hukuku alanında dersler verdi. 25 Ekim 1861 tarihinde yşama veda etti.  “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri bulunmaktadır. 

7 Mart – Hukuk Takvimi

0
M.Ö 322 Klasik Yunan felsefesinin kurucularından Platon’un öğrencisi filozof ve bilge Aristoteles yaşamını yitirdi. (Doğumu: M.Ö 384)
161

Stoacı bir filozof ve Beş İyi İmparator olarak bilinen yöneticilerin sonuncusu Marcus Aurelius, Roma İmparatoru oldu. MÖ 27’den MS 180’e kadar süren göreceli bir barış, sükûnet ve istikrar çağı olan Pax Romana‘nın son imparatoruydu. Huzuru ve refahı sürdürebilmek için kapsamlı hukuk reformları gerçekleştirdi.

1274

Skolastik düşünceye önemli katkılar sağlayan ve bilgi felsefesi, metafizik ve siyaset üzerine çalışmaları ile bilinen filozof  Thomas Aquinas (Aquinolu Thomas) yaşamını yitirdi. (28 Ocak 1225 – 7 Mart 1274)

1277

Brabantlı Siger, için Kilise tarafından çıkarılan yasakların ihlal edildiği gerekçesiyle, 7 Mart 1277’de Kilise tarafından suçlu bulundu. Temyiz başvurusunda bulundu ancak cezası Papalık tarafından da onaylandı. İtalya’da tutuklanarak 10 Kasım 1284’te Orvieto’da idam edildi.

Brabantlı Siger
1796

ABD Kongresi, Osmanlı Devleti ile ABD arasında imzalanan Cezayir Antlaşması’nı onayladı. Antlaşmaya göre ABD, Osmanlı Devleti’ne bir defaya mahsus olmak üzere 642.500 dolar haraç ayrıca her yıl 21.600 dolar vergi verecekti.

1829 Sultan II. Mahmut Han, kıyafet devrimini başlattı.
1850

Felsefe profesörü, Çekoslovakya’nın kurucusu, ilk cumhurbaşkanı Tomáš Garrigue Masaryk (7 Mart 1850 – 14 Eylül 1937) dünyaya geldi. 14 Kasım 1918 – 14 Aralık 1935 tarihlerinde Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Nazilerin 1933’te Almanya’da iktidara gelmelerinden sonra Orta Avrupa’nın geleceğiyle ilgili kaygılarını ilk dile getirenlerdendir. Aralık 1935’te görevinden istifa etti ve yaklaşık iki yıl sonra yaşamını yitirdi.

1864

Rusya’nın Adigey Cumhuriyetindeki soykırımı hız kazandı. Adigey’de Şapsığlar için Ruslarca verilen köylerinden ayrılma süresi doldu ve terk ettirilen Şapsığ köylerinin, Rus askerlerince ateşe verilip yakılmasına başlandı.

1887

Korça kasabasında Arnavutça ilk laik okulun açılması anısına, 7 Mart Arnavutluk Öğretmenler Günü olarak ilan edildi.

1876 Alexander Graham Bell, telefonun patentini aldı.
1911

20. yüzyılın ilk büyük devrimi olan Meksika Devrimi gerçekleşti. Devrim Porfirio Díaz’ın diktatörlüğünü devirmek amacıyla başlatıldı.

1912

Hukukçu, Türkiye’nin ilk kadın diplomatı, senatör, akademisyen, edebiyatçı ve yazar Adile Ayda 7 Mart 1912’de Sankt-Peterburg’ta dünyaya geldi. (Ölümü: 5 Kasım 1992)

1915

Fransız hukukçu ve Başbakan Jacques Chaban-Delmas (Jacques Michel Pierre Delmas, doğdu. (Ölümü: 10 Kasım 2000) Heykeli dikilmiş az sayıdaki hukukçudan biridir.

Jacques Chaban-Delmas

1916 Türkiye’nin ilk anayasası olan Kanunu Esasi’de değişiklikler yapıldı.
1925

13 Şubat 1925’te başlayan Şeyh Sait Ayaklanması sonrası alınan sert önlemler çerçevesinde 4 Mart’ta kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince aynı gün kurulan İstiklal Mahkemesi üyeleri yapılan seçimlerle belirlendi. Biri Ankara’da, öteki de ayaklanma bölgesinde görev yapmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruldu. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Bey (Kansu) mahkeme başkanlığına, Karesi Milletvekili Süreyya Bey (Özgeevren) savcılığa getirildi. Urfa Milletvekili Ali Saip (Ursavaş) ve Kırşehir Milletvekili Lüfi Müfit beyler asil üyeliğe seçildi.

1927

7 Mart 1927 tarihinde TBMM’nin kararıyla hem Ankara İstiklal Mahkemesi’nin hem de Şark İstiklal Mahkemesi’nin görevi fiilen sona erdi. Şark İstiklal Mahkemesi, TBMM başkanlığına gönderdiği 432 numaralı yazısında; göreve başladığı 12 Nisan 1925’ten 7 Mart 1927’ye kadar 207 vicahi, 213 gıyabi toplam 420 idam kararı verdiğini, idamların yerine getirildiğini, 1911 kişinin çeşitli cezalara çarptırıldığını, 2779 kişinin beraat ettiğini ve böylece toplam 5010 kişiyi yargılandıklarını raporladı.

1932

Nobel Barış Ödülü sahibi hukukçu ve Fransız devlet adamı Aristide Briand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Mart 1862) Paris Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1894’te Nantes’teki emekçiler kongresinde Jules Guesde’nin taraftarlarına karşı işçi sendikası fikrinin kabulünü sağladı. 1905 tarihli ayrılma yasasının hazırlanmasıyla görevli komisyonun muhabirliği görevine atandı. 1912’de Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti döneminde Fransa başbakanı olarak görev yaptı.

1949

Aziz Nesin hakkında, 1948’de yayınlanıp toplatılan “Azizname”adlı taşlama kitabında “Cumhurbaşkanı’na hakaret ve hükümetin manevi şahsiyetini tahkir”den dava açıldı.

1952

Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü ve 222 arkadaşı, Anayasa’nın dilini yaşayan dile dönüştürmek için DP Meclis Grubu adına bir önerge hazırlayarak Meclis’e sundu. Önergede, değiştirilmesi gereken kelimeler arasında suç, bakanlar kurulu, devrim, ivedilik gibi kelimeler yer aldı.

1954

Basın ve radyo yoluyla işlenecek suçların kapsamının genişletilmesi ve cezaların arttırılması hakkındaki kanun tasarısı, Mecliste görüşüldü. İki gün sonra basın ve radyo yoluyla işlenecek suçlara ağır cezalar getiren bu yasa TBMM’de kabul edildi.

1954

Petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan Petrol Yasası Meclis’te kabul edildi.

1958 Akis dergisi toplatıldı; derginin satışı sekiz saat sonra serbest bırakıldı.
1959

Yargıtay, “Nalıncı Keseri” başlıklı yazı nedeniyle Ulus gazetesi başyazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Yazı İşleri Müdürü Ülkü Erman hakkında, Ankara Toplu Basın Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararını bozdu.

1960

Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman Pulliam davasından aldığı 15 ay 16 günlük hapis cezasını çekmek üzere cezaevine girdi. Yalman 4 gün sonra hastaneye kaldırıldı.

1962

Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmî gazetede yayınlandı. Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarıldı.

1963

Anayasa Mahkemesi, İş Kanunu’ndaki grev yasağını iptal etti. Mahkeme 3008 Sayılı İş Kanunu’nun 72.maddesindeki “Grev ve lokavt yasaktır” hükmünü grev açısından iptal etti; “lokavt yasağı” hükmünü ise Anayasa’ya aykırı bulmadı.

1968

AIESEC’in Fen Fakültesi’nde yapılan genel kurulunda Demirel hükümeti adına konuşan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk, Deniz Gezmiş’in de aralarında bulunduğu öğrencilerce protesto edildi. 10 protestocudan 5’i tutuklandı, Deniz Gezmiş dahil 5’i serbest bırakıldı.

1973

Askeri Yargıtay, Ankara Üniversitesi SBF Sosyoloji Asistanı İsmail Beşikçi hakkında verilen 8 yıl 4 aylık ağır hapis cezasını onayladı. Dava, Beşikçi’nin Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki derslerinde, konu dışına çıkarak Marksist-Leninist ideolojiyi benimsetmeye çalıştığı gerekçesiyle açılmıştı.

1973

İlhan Cumhur Türker Hakkında Özel Af Kanunu, 7 Mart 1973’te TBMM’de, 30 Mayıs 1973 tarihinde Senato’da kabul edildi, 7 Haziran 1973’te Resmi Gazete’de yayınlandı.

1979 Pakistan’da seçimleri hukukçu ve avukat Zülfikar Ali Bhutto kazandı.
1979 Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında, petrol anlaşması imzalandı.
1981 Dr. Fehmiye Ceren Akçabay, 7 Mart 1981’de dünyaya geldi.
1983

Cumhuriyet Başyazarı Nadir Nadi ile Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in yargılanmalarına başlandı. Savcı N.Nadi’nin 1961’de yazdığı “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı yazıyı 23 Ocak 1983’de tekrar sütunlarında yayınlamakla “gençleri silaha sarılmaya davet ettiği”ni iddia etti.

1983 Ahmet Necdet Sezer, Yargıtay üyeliğine seçildi.
1983

Fransa Kültür Bakanlığı’nca Paris’te düzenlenen Nazım Hikmet’i anma gecesinde şairin iki şiirini okuyan oyuncu ve seslendirme sanatçısı Işık Yenersu’nun “Türkiye Cumhuriyeti’ni tahkir ettiği” iddiasıyla Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılanmasına başlandı.

1984

Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi, kapatılan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in tahliyesini 23. kez reddetti.

1984 KKTC bayrağı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi tarafından onaylandı.
1984

Cezaevi revirindeki bir tartışmada, devletin askeri kuvvetlerini tahkir ve tezyif ettiği gerekçesiyle yargılanan Doç. Dr. Yalçın Küçük beraat etti.

1984

Kamuoyunda faturalı yaşam olarak bilinen ücretlilere vergi iadesi hakkındaki yasanın kapsamı, Bakanlar Kurulu tarafından genişletilerek; fazla mesai, prim ve transfer ücretleri de yasa kapsamına alındı.

1984

Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla, Gölcük Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanan şair Arif Damar beraat etti.

1986

“Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi” talebini içeren 2861 imzalı dilekçe, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

1989

Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde “dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılmasını” serbest bırakan yasayı iptal etti.

1989

Yeşilyurt olayını soruşturan İçişleri Bakanlığı müfettiş raporu tamamlandı. Rapora göre, köylülere dışkı yedirmenin olmadığını ancak köylülerin dövüldüğünü açıklandı.

1989

Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde 7 gündür açlık grevi yapmakta olan aralarında TBKP yöneticileri Kutlu ve Sargın’ın da bulunduğu 59 siyasi tutukluya “sayım vermedikleri” gerekçesiyle toplu dayak atılması olayı nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvuru yapıldı.

1990

Hürriyet gazetesi yönetim kurulu üyesi ve yazarı Çetin Emeç, İstanbul Suadiye’deki evinin önünde pusu kuran maskeli 2 kişinin silahlı saldırısında öldürüldü. Saldırıda Emeç’in şoförü Ali Sinan Ercan da yaşamını yitirdi.

1991 Son aylarda 9 kişinin gözaltında öldüğü açıklandı.
1994

Moldova’da yapılan referandum sonucu halkın yüzde 90’ı Romanya’yla birleşmeyi reddetti.

1996

Düşünceye Özgürlük isimli ortak kitapta yer alan yazısında, bölücülük yaptığı iddiasıyla yargılanan Yaşar Kemal, 1 yıl 8 ay hapse mahkûm edildi. Yayıncı Erdal Öz’e ise 3.5 milyon TL para cezası verildi. Cezalar 5 yıl ertelendi.

1997 İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, Avrasya feribotunu kaçıran 9 kişiye 8 yıl 10 ay 20’şer gün hapis cezası verdi.
1997 İskenderun Cezaevi’nden sol görüşlü 28 hükümlü tünel kazarak kaçtı, firarilerden 8’i yakalandı.
1999

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından 5 Mart’ta gözaltına alınan, Limter-İş Sendikası Eğitim Uzmanı Süleyman Yeter’in gördüğü işkence sonucu yaşamını yitirdiği açıklandı. Açılan davada 1 polis 2.5 yıl ceza alırken kaçak iken yakalanan komiser yardımcısına 22 Ekim 2013’de 10 yıl ceza verildi. Savcının 15 yıl hapis istemiyle temyiz ettiği karar Yargıtay’ca onaylanarak 10 yıllık ceza kesinleşti.

2001

Arjantin’de Federal Yargıç Gabriel Cavallo, askerlere tanınan af yasalarının anayasaya aykırı ve geçersiz olduğuna hükmetti. Böylece 1976-83 arasında yaklaşık 30 bin sosyalistin işkence görmesi, kaçırılması ve öldürülmesinden sorumlu tutulan 1200 askerin yargılanmasının önü açıldı.

2006

Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması ardından açılan davada Van Başsavcı vekili Ferhat Sarıkaya tarafından düzenlenen iddianame, Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Ferhat Sarıkaya, iddianamesinde şüpheli olmamasına karşın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a da suçlamalar getirdi. Aynı gün, Avukat Tarcan Ülük, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında suç duyurusunda bulundu.

2007

Video paylaşım sitesi Youtube’ye, Atatürk’e hakaret eden videolara yer vermesi gerekçesiyle Türkiye’den erişim engeli getirildi.

2008

7 Mart 2008 günü Abhazya Meclisi tarafından bir bildirge yayınlanarak tüm dünyadan tanınma talep edildi. Bağımsızlık ilk olarak Rusya Federasyonu tarafından ve daha sonra Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tualu Cumhuriyetleri tarafından tanındı.

2014

Ergenekon davasından yargılanan İlker Başbuğ, 26 ay sonra hak ihlali gerekçesiyle tahliye edildi. Başbuğ hakkında AYM ihlal kararı vermişti.

2015

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın 26 Aralık 2013’te başlayan görev dönemi 7 Mart 2015’te sona erdi.

2016

İkinci Türkiye-AB Zirvesi, 28+1 formatında ve 3 AB Kurumunun Başkanının katılımıyla 7 Mart 2016’da Brüksel’de gerçekleştirildi. Zirvede özellikle, Ege’de ölümlerin önlenmesi, insan kaçakçılığı ve yasadışı göç konusu ön plana çıktı.

2017

Amerikalı kadın savunma avukatı Lynne Irene Stewart yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Ekim 1939) Rutgers Üniversitesi Hukuk Bölümünden mezun oldu. 1993’te Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı emrini verdiği iddia edilen Mısır’lı islami önder Ömer Abdurrahmanı savunmasıyla tanındı.

2022

Hukukçu, yargıç ve Pakistan’ın 9. Cumhurbaşkanı Muhammed Refik Tarar (2 Kasım 1929 – 7 Mart 2022) yaşamını yitirdi. 1 Ocak 1998 – 20 Haziran 2001 tarihlerinde görev yapmıştı.

 
2025

TÜSİAD Başkanı  hakkında zincirleme şekilde “Basın ve Yayın Yoluyla Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” suçundan 1 yıl 3 aydan 5 yıl 3 aya kadar dava açıldı. Şüpheliler hakkındaki ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs‘ suçu ile ilgili soruşturmanın ise tamamlanmadığı bildirildi.

2025

Görevden alınan CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer hakkında “Terör Örgütü Üyesi Olmak” suçlamasıyla 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle düzenlenen iddianame İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. 

Platon/Eflatun

0

Platon/Eflatun, antik/klasik Yunan Filozofu, Matematikçi, Felsefi Diyaloglar Yazarı ve Batı Dünyasındaki İlk Yüksek Öğretim Kurumu Olan Atina Akademisinin Kurucusudur. Atina’da İ.Ö. 428 yılında doğan ve İ.Ö.348-347 yıllarında ölen Platon, soylu bir ailenin oğludur ve Eflatun olarak da bilinmektedir.

 Platon, parlak bir öğrenim görerek, sanatın her dalında kendini gösterdi (çok genç yaşta şiirler, trajediler yazdı); Kratilos’tan bilim dersleri aldı. Sokrates’le tanışınca (İ.Ö. 407) felsefeye yönelip, gerek beden, gerek kafa yapısı bakımından siyasete yatkın olmadığından, o karışık yıllarda siyasetten uzak kaldı. Demokrasiyi küçümserken, Otuzlar Meclisi’yle iktidara gelen dostlarının yönetimini daha da beter buldu. Sokrates’in ölümünden sonra Megara’da Eukleides’in yanına çekildi; sonra yolculuklar yaparak Kyrene’de matematikçi Theodoros’la tanıştı. Mısır’a bir yolculuk yapıp, İtalya’ya giderek Tarento ve Lokroi’deki pyhthagorasçı çevrelerle ilişki kurdu. İ.Ö. 388’e doğru Dionysos’un kaynı Dion tarafından, Syrasos’u oek etkileyemedi. Atina’ya dönerek, Akademi Gymnasionu’nda Yunanistan’ın dört bir yanından gelen öğrencilere ders verdi. İ.Ö. 367 ve İ.Ö. 361’de iki kez daha Sicilya’ya gittiyse de, Genç Dionysos’u da etkilemeyi başaramadı ve felsefe ile tiranlığı bağdaştırmaktan vazgeçti. Atina’ya dönüp, Akademi’de ders vermeyi sürdürerek, söylentiye göre bir şölen sırasında öldürüldü.

Eflatun’un bütün eserleri günümüze kadar ulaşmıştır. En önemli eserleri, Devlet, Menon, Phaidon ve Phaidros olarak bilinir.

Bunlardan Devlet isimli eser, o zamanın Yunan toplumunu ayrıntılı bir biçimde eleştirir, temelde kusursuz bir devletin nasıl olacağını anlatır. Devlet, kendisinden sonraki tüm filozoflara ve siyaset bilimcilere ilham kaynağı olmuştur. Platon’a göre devleti kurduran doğal dürtü, insanların kendi kendilerine yeterli gelmemeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarından yardım beklemeleridir. Bu nedenle, devlete düşen görev, insanların toplumsal yaşamlarını onların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn etmektir. Platon, bireyin adaletsiz ve yozlaşmış bir devlette karşılaşacağı tehlikeleri tüm ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Sokratesin Savunması isimli eserin yazarı da Platon’dur.

Sokrates’in Savunması, Platon’un gençlik dönemi eseridir. Sokrates’in öldürülmesinden uzunca bir süre yazılan bu eser, Atina yargıçları karşısında, gençliği yoldan çıkardığı, yabancı tanrıları kabul ettirmeye çalıştığı suçlamalarına karşı gerçeği ortaya koyan Sokrates’in hayatına da atıf yapmaktadır. Eseri Platon yazmış olmasına karşın adeta Sokrates yazmış gibi orijinal bir dil kullanılmıştır. Savunma, dinsizlik suçu işlediği gerekçesiyle mahkemeye verilmesini ve Sokrates’in yaptığı savunmayı içermektedir. Sokrates’in hakkında verilen ölüm kararının infazına dek geçen zamanı ve Sokrates’i ölüme götüren olaylar dizisini anlatmaktadır. Tarihin en önemli savunmalarından birisi olan bu Savunma’yı konu edinen başka eserler olsa da Platon’un kaleme aldığı Savunma pek çok yönden tarihsel gerçeklere en uygun eser olarak kabul edilir.

Platon’un Biyografisi  (M.Ö. 428 – 348)

428: Platon (Πλάτων), asıl adıyla Aristokles (Ἀριστοκλῆς), Atina’da aristokratik bir ailede doğar. Platon’un “geniş” anlamına gelen ismi antik çağdan beri “geniş alınlı”, “geniş vücutlu” veya “derin hitabet sahibi” gibi farklı yorumlara yol açmıştır.

408: Platon Sokrates’in eğitimini takip etmeye başlar.

399: Sokrates’in infazından sonra kendisini tehdit altında hisseden Platon Megara’ya giderek Sokrates’in öğrencilerinden olan Eucleides’e sığınır.

389: Platon Güney İtalya ve Sicilya’ya seyahat eder. Siraküza tiranı I. Dionisyos (Yaşlı Dionisyos) tarafından sarayına kabul edilir. Ancak aralarının bozulması üzerine Platon Dionisyos tarafından Siraküza’dan kovulur. Platon o dönemde Atina’yla savaş halinde olan Aigina Adası’nda (Dionisyos’un tasarladığı veya fırtınanın gerektirdiği bir mola sırasında) köle olarak satışa çıkarılır. Ancak Kirene’li filozof Aristippos’un bir öğrencisi tarafından satın alınarak kurtarılır.

387: Platon Atina’da Akademia’yı kurar. Burada çok farklı disiplinlerde eğitim verilir. Ancak Akademia her şeyden önce gençleri kent yönetiminde görevler üstlenmeye hazırlamak üzere siyaset eğitimi veren bir kuruluş olur.

367: Platon öğrencisi Dion’un ısrarı üzerine Akademia’nın yönetimini Eudoksos’a bırakarak tekrar Siraküza’ya gider: I. Dionisyos ölmüş ve yerine geçen oğlu II. Dionisyos (Genç Dionisyos) platoncu ilkeler doğrultusunda bir devlet kurmaya olumlu bakar görünmektedir. Ancak Platon ile Dionisyos arasında ihtilâflar doğar: Dion sürgüne gönderilirken, Platon bir süre Siraküza’da zorunlu ikamete tâbi tutulduktan sonra Atina’ya geri döner.

361: Platon Akademia’nın yönetimini Pontos’lu Heraklides’e bırakarak yeniden Siraküza’ya gider. Ancak Dionisyos’la tekrar anlaşmazlığa düşen Platon yine zorunlu ikamete tâbi tutulur. Platon pisagorcu filozof Arhitas’ın girişimiyle muhtemel bir ölümden kurtulur.

360: Platon Olimpiyat oyunları vesilesiyle bulunduğu Olimpiya’da Dion’la buluşur. Dion Dionisyos’u devirmek üzere Sicilya’ya bir sefer düzenlemeyi tasarlamaktadır.

357: Dion ve arkadaşları Siraküza’yı ele geçirirler. Ancak Dionisyos ve taraftarları güçlerini toplarlar. Savaş üç yıl sürer.

354: Dion arkadaşı Kallippos’un yürüttüğü bir komplo çerçevesinde öldürülür. Dion’un ölmesiyle Platon muhtemelen en çok umut bağladığı öğrencisini kaybetmiş olur.

348: Platon “Kanunlar” adlı eserinin yazımını tamamlamak üzereyken vefat eder.

Fehmiye Ceren Akçabay 

0

Fehmiye Ceren Akçabay, 7 Mart 1981’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 2003 yılında mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini 2007  yılında, aynı üniversitenin Kamu Hukuku bölümünde ‘Statüden Sözleşmeye’: Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı” başlıklı teziyle tamamladı.

2016 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümündeki doktora eğitimini bitirerek, “Toplumsal Değişim ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim(Compulsory education in the perspective of the relationship between social change and law)” başlıklı tezini savunmak sureti ile hukuk doktoru unvanını kazandı.

2023 yılı itibariyle Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Temel Hukuk, Sosyoloji, Hukuk Başlangıcı, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Hukukun Temel Kavramları, Hukuk ve Etik, Hukuk Tarihi, Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk dersleri vermektedir. Aynı alanlarda çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Türkiye Felsefe Kurumu üyesidir.

“Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı”, “Hukukun Kültürle İmtihanı”, “Çoğunluk vs. Azınlık: Demokratik Hukuk Devletinin Gerçekleşme Koşulu Olarak Sivil İtaatsizlik”, “İHAM’ın İşaret Ettiği Yapısal Sorun: Zorunlu Din Eğitimi”, “İnsan Haklarının Liberal Yorumu”, ” Liberal Hakların, Hukukun ve Devletin Sınırları”, “Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet” ve “Düşmanı Yargılamak” başlıkları altında yayınlanmış makaleleri ve kitapları ile bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.

Akçabay’ın, “Toplumda Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim” başlıklı doktora tezi 2013 yılında On İki Levha Yayınları tarafından kitap olarak basılmıştır.

Kitabın takdimi şu şekildedir: “Son dönemde ülkemizde gündemi önemli ölçüde işgal eden zorunlu eğitim tartışmaları düşünüldüğünde; bu tartışmalardan akıllarda kalan, kesintisiz 8 yıl, kesintili 12 yıl, 4+4+4, 3+5, 1+4+4+4 gibi ancak bir matematik probleminde yan yana gelerek anlam kazanabilecek soyutlamalardan ibarettir. Tartışmaların çokluğuna rağmen ne yazık ki, genel ideolojik kabullerin tekrarı dışında, konunun önemine veya düzenlemenin nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler yapılamamıştır. Konunun toplumsal ve hukuki yönlerinin iç içe geçmiş yapısı, ortaya çıkan düğümü çözmek için hukuk ve toplumu bir arada ele almayı gerektirmektedir. Toplumsal Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim başlıklı bu çalışma ile zorunlu eğitim, hukuk sosyolojisi açısından irdelenerek Türkiye’de konuya ilişkin olarak yapılan hukuki düzenlemelerin toplumsal etkileri ve sonuçları sergilenmeye ve ortaya çıkan sorunlara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.”

Akçabay, ABD’li hukukçu ve aktivist Ann Scales’in Hukuki Feminizm isimli eserini 2019 yılında Türkçeye kazandırmıştır. Eser, Dost Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.

 

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

1
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası, Abhazya Yüksek Meclisi’nin 26 Kasım 1994 Tarihli oturumunda kabul edilmiş ve 3 Ekim 1999 Tarihinde yapılan Halkoylaması ile kabul edilen değişikliklerle birlikte onaylanmıştır.

26 Kasım, Abhazya Anayasa Günü’dür.

Anayasa; Genel İlkeler, İnsan Hak ve Hürriyetleri, Yasama Yetkisi, Yürütme Yetkisi, Yargı Yetkisi, Yerel Yönetimler ve Anayasanın Değiştirilmesi usulünü içeren yedi ana başlıktan oluşmaktadır.

Abhazya, bağımsızlığını en son elde eden devletlerdendir. Abhazya Anayasası, Dünya Anayasaları arasında en genç anayasalar arasındadır.

Abhazya Bayrağı

Sovyetler Birliğinin dağılması sonucunda Abhazya ile Gürcistan arasında sorunlar çıkmış, 1992 yılında Gürcistan kuvvetleri Abhazya’ya savaş açmış, bu savaş 1993 yılı sonuna kadar devam etmiştir. İki devlet arasındaki siyasi ve askeri krizler 2008 yılına kadar devam etmiş, bu sorunlarda Rusya Federasyonu müdahil olmuştur.

Gürcistan ile 1992-1993 yılarındaki savaşın sonunda Abhazya 30 Eylül 1993’te fiilen bağımsızlığını kazanmıştır. Abhazya Cumhuriyeti, resmi ve hukuki olarak 2008 yılında bağımsızlığına kavuşabilmiştir.

07 Mart 2008 günü Abhazya Meclisi tarafından bir bildirge yayınlanarak tüm dünyadan tanınma talep edilmiştir Bağımsızlık ilk olarak Rusya Federasyonu tarafından ve daha sonra Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tualu Cumhuriyetleri tarafından tanınmıştır.

Abhazya Cumhuriyeti Anayasasına göre Abhazya, bağımsız, demokratik hukuk ilkelerine bağlı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, egemen bir  devlettir.

Abhaz dili yanında Rusça da resmi olarak kabul edilmektedir. Abhaz devleti, Abhazya’da yaşayan etnik gruplara kendi dilini kullanma hakkı vermektedir.

Abhazya’nın Kafkasya Haritasındaki Konumu

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası
Başlangıç

Biz Abhazya halkı, kendi kaderini tayin hakkımızı kullanarak, ulusal refahı ve iç barışı artırmak, insan hak ve özgürlüklerine saygıyı, sivil barış ve uyumu temin etmek amacıyla, Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ilan ediyoruz.

BİRİNCİ KISIM

ANAYASAL SİSTEMİN GENEL İLKELERİ

MADDE 1 –Abhazya (Apsnı) Cumhuriyeti Devleti, tarihi olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına dayalı olarak kurulmuş ve hukuka uygun hareket eden bağımsız, demokratik bir devlettir.

“Abhazya Cumhuriyeti” ve “Apsnı” ifadeleri aynı anlamda kullanılmıştır.

MADDE 2 –Demokrasi, Abhazya Cumhuriyetinde devlet otoritesinin temelidir.

Abhazya Cumhuriyetinde bağımsızlığın sahibi ve devlet otoritesinin tek kaynağı halkı, yani Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarıdır. Halk yetkisini doğrudan veya temsilcileri aracılığı ile kullanır.

MADDE 3 –Abhazya Cumhuriyeti, uluslararası hukukun bir üyesi olarak, diğer devletlerle antlaşma temeline dayalı ilişkiler kurar. Antlaşmaların kuruluşu, kabul edilişi, onaylanışı ve feshine ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.

MADDE 4 –Abhazya Cumhuriyeti tarihi olarak Sadz, Bzyp, Guma, Dal-Tsabal, Abzhywa, Samyrzakan olup bugün Gagra, Gudauta, Sohum, Gulrypsh, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal olan ve içlerinde Gagra, Gudauta, Yeni Afon, Sohum, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal şehirlerinin bulunduğu bölgelerden oluşur.

Abhazya Cumhuriyetinin toprakları bölünemez, dokunulamaz ve devredilemez.

MADDE 5 –Abhazya Cumhuriyeti’nde topraklar ve diğer ulusal kaynaklar halkın malıdır ve yaşama hakkı temelinde ve Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarının gelişmesi için kullanılır ve korunur.

Doğal kaynakların mülkiyet, kullanım ve tasarruf konuları Abhazya Cumhuriyetinin kanunları ile belirlenir.

MADDE 6 –Abhazya Cumhuriyetinin resmi dili Abhazca’dır. Rus dili de Abhazca’nın yanında hükümetin halkın ve diğer kuruluşların dili olarak tanınır. Devlet, Abhazya’da yaşayan bütün etnik grupların dillerini özgürce kullanmalarını garanti eder.

MADDE 7 –Devlet, otoritesini, güçler ayrılığı ilkesine dayalı olarak, yasama, yürütme ve yargı güçleri aracılığı ile kullanır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri bağımsızdır.

MADDE 8 –Abhazya Cumhuriyetinde, yerel yönetimler kendi yetki alanlarında bağımsız olarak tanınır ve garanti edilir. Bu yerel yönetimler, devlet yönetiminin bir parçası değildir.

MADDE 9 –Bu Anayasa hükümleri, diğer yasalar karşısında üstündür. Kanunlar ve Abhazya Cumhuriyeti’nde kabul edilen diğer yasal metinler Anayasaya uygun olmalıdır.

MADDE 10 –Abhazya Cumhuriyetinin kendi simgeleri vardır: Devletin Bayrağı, ulusal amblem ve ulusal marş. Bu simgelerin tanımı anayasal hukukça belirlenir.

Abhazya Cumhuriyetinin başkenti Sohum (Akua)dır.

İKİNCİ KISIM

YURTTAŞLARIN İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİ

MADDE 11 –Abhazya Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel, sivil ve siyasal haklar antlaşmaları ile evrensel olarak kabul edilmiş diğer uluslararası belgeleri tanır ve garanti eder.

MADDE 12 –Temel haklar ve özgürlükler insanların doğumla kazandığı haklardır. Herkes özgür doğar. Herkes kanun ve mahkemeler önünde ırk, milliyet, cinsiyet, dil, köken, zenginlik, ikametgah, din, inanç, ideoloji veya başka herhangi bir husus göz önüne alınmaksızın eşittir.

MADDE 13 –Dokunulamaz insan hak ve özgürlükleri, yaşama hakkı, özgürlüğü ve bağımsızlığı ile özel mülk edinme hakkıdır.

MADDE 14 –Herkes, özel hayat, kişisel ve aile hayatının masuniyetine ve kişi onurunu korunması özgürlüğüne; din, inanç, vicdan ve konuşma özgürlüğüne sahiptir.

MADDE 15 – Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.

MADDE 16 –Herkes, yer değiştirme ve ikametgahını değiştirme hakkına, her türlü haberleşme iletişim hürriyetine ve masuniyetine sahiptir.

MADDE 17 –Herkes, dernek kurma ve barışçı toplantı, kampanya, yürüyüş ve gösteri yapma özgürlüğüne sahiptir.

MADDE 18 –Amaçları ve eylemleri, anayasal düzenin zorla değiştirilmesine, güvenliğin zedelenmesine, silahlı gruplar oluşturmaya, sosyal, ırksal etnik ve dinsel uyumsuzluk yaratılmasına dayanan hükümet dışı dernek, parti ve hareketlerin kurulması yasaktır.

MADDE 19 –Herkes, ev sahibi olmaya, ekonomik özgürlüğe, çalışma özgürlüğüne, eğitim ve tatil hakkına, tıbbi bakım ve yardım alma hakkına sahiptir.

MADDE 20 –Kişini evi dokunulmazdır. Hiç kimse, yasa ile tanımlanan haller ve bir mahkeme kararına dayanan haller dışında, rızası dışında birinin evine girmek hakkına sahip değildir.

MADDE 21 –Herkesin kişi hak ve özgürlükleri devletin ve yasaların koruması altındadır.

MADDE 22 –Abhazya Cumhuriyetinde, masumiyet karinesi geçerlidir. Suçluluğu kanun kuvvetinde bir mahkeme kararı ile sabit oluncaya kadar bütün sanıklar masum kabul edilir. Sanık masumiyetini kanıtlamaya zorlanamaz.

MADDE 23 –Tutuklanan veya yakalanan herkes, yakalama veya tutuklama anından itibaren bir avukat yardımından yararlanma ve bir avukat olmaksızın ifade vermemek hakkına sahiptir.

MADDE 24 –Hiç kimse, daha önce yargılandığı ve suçlu bulunduğu bir eylem için ikinci kez yargılanamaz.

MADDE 25 –Yeni bir suç kabul eden veya mevcut cezayı ağırlaştıran kanunlar geriye yürümez.

MADDE 26 –Herkes, devlet organları veya memurlarının haksız eylemlerinden dolayı uğradığı zararın tazminini isteme hakkına sahiptir.

MADDE 27 –Abhazya Cumhuriyetinin hiçbir yurttaşı, yurttaşlık hakkından mahrum edilemez, başka bir ülkeye sürülemez veya iade edilemez.

abhazya Cumhuriyeti, yurttaşlarının sınırlarının ötesinde de korunmasını garanti eder.

MADDE 28 –18 yaşını dolduran her Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı, bu Anayasada ve diğer Abhazya kanunlarında belirtilen bütün haklardan yararlanmaya ve bütün yükümlülükleri yerine getirmeye ehildir.

MADDE 29 –Bütün yurttaşlar ve Abhazya’da oturan herkes yasalarla belirlenen vergileri ödemekle yükümlüdür.

MADDE 30 –Abhazya Cumhuriyeti topraklarında bulunan herkes bu anayasaya ve kanunlarına uymak zorundadır.

MADDE 31 –Herkes diğerlerinin hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorundadır.

MADDE 32 –Herkes çevreyi korumak ve saygı göstermek zorundadır.

MADDE 33 –Anavatanın korunması, bütün Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlarının görevi ve sorumluluğudur.

MADDE 34 –Bazı hakların bu Anayasada sayılmış olması, evrensel olarak tanınmış uluslararası belgelerde yer alan diğer hakların reddedildiği veya zayıflatıldığı anlamına gelmez.

MADDE 35 –Abhazya Cumhuriyetinde, insan hak ve özgürlüklerinin kaldıran veya zayıflatan bir kanun kabul edilemez ve ilan edilemez. Bu haklar sadece, anayasal düzenin korunması için zorunlu olduğu hallerde, güvenlik ve kamu düzenini korunması, sağlık ve ahlakın korunması için ve doğal afetler ile olağanüstü hallerde ve savaş zamanında anayasa hukuku ile sınırlanabilir.

ÜÇÜNCÜ KISIM

YASAMA YETKİSİ

MADDE 36 –Bu Anayasada belirtilen bütün yasama yetkisi, Halk Meclisi olan Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından kullanılır.

MADDE 37 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, milletvekili olarak anılan 35 seçilmiş üyeden oluşur.

Parlamento seçimleri genel, eşit, doğrudan ve gizli oyla yapılır.

Milletvekillerinin görev süresi beş yıldır. Milletvekillerinin seçim usulleri anayasa hukuku ile belirlenir.

MADDE 38 –25 yaşına ulaşan ve oy verme hakkına sahip olan her Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı milletvekili olarak seçilme hakkına sahiptir.

Abhazya Cumhuriyeti Başkanlığı veya Bakanlar Kurulu üyeliği veya devlet organlarında veya yargı kurumlarında görevli olmak ve öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak, Abhazya Cumhuriyeti Parlamento üyeliği ile bağdaşmaz.

Çalışmaları için milletvekillerine Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.

MADDE 39 –Milletvekilleri, görev süreleri boyunca kişisel dokunulmazlıktan yararlanırlar. Suç yerinde yakalanmadıkları sürece yakalanamaz veya tutuklanamazlar ve diğerlerinin güvenliğini garanti etmek amacı ile kanunla belirlenen haller dışında ifadeleri alınamaz. Milletvekilinin dokunulmazlığın kaldırılması, Parlamentonun yetkisindedir.

MADDE 40 –Milletvekillerine emir ve talimat verilemez.

MADDE 41  – Yeni seçilmiş olan Parlamento, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından, seçimden itibaren bir ay içinde toplantıya çağrılır.

MADDE 42 –Parlamento, kendi üyeleri içinden bir sözcü, sözcü vekili ile diğer görevlileri seçer ve parlamento komisyonları ve komitelerini oluşturur.

Sözcü, Parlamento oturumlarına başkanlık eder, milletvekillerine görevleri sırasında yardımcı olur, gerekli bilgileri temin eder ve Parlamento kararlarını imzalar.

Sözcü seçilmeden önce, yeni seçilen Parlamentonun başkanlığı en yaşlı üye tarafından yürütülür.

MADDE 43 –Yeni seçilen Parlamento göreve başladığı anda eski Parlamentonun görevi sona erer. Parlamento yılda en az iki kez toplanır. (İlkbahar ve sonbahar oturumları).

Parlamentonun çalışma kuralları yönetmelikle düzenlenir.

MADDE 44 –Parlamentonun alacağı her karar bir karar yeterlilik sayısı gerektirir. Anayasada başka türlü belirtilmediği hallerde, kanunların oylanması için basit çoğunluk gereklidir. Anayasal Kanunların kabulünde ve özel çoğunluğun gerektiği hallerde milletvekillerinin üçte ikisinin oyu gereklidir.

MADDE 45 –Parlamentodan geçen kanunlar Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur. Kanunun Başkan tarafından imzalanması halinde, Parlamentodan geçtiği tarihten sonra on beş gün içinde yayınlanır. Kanunlar, kanunda başka bir tarih belirtilmediği sürece, yayınlandıkları andan itibaren yürürlüğe girer.

Kanunun Başkan tarafından onaylanmaması halinde, Başkanın itirazları ile birlikte Parlamentoya geri gönderilir. Kanunun Parlamentoda ikinci kez incelenmesinden ve nitelikli çoğunluk tarafından onaylanması halinde Başkan, kanunu onaylamak ve ilan etmek zorundadır.

Kanun Başkan tarafından sunuluşundan itibaren 10 gün içinde geri gönderilmediği takdirde Başkan tarafından imzalanmış gibi kanunlaşır. Tasarı, Parlamentonun toplanmamış olması nedeni ile geri gönderilememiş ise, kanunlaşmış sayılmaz.

MADDE 46 –Abhazya Cumhuriyeti içinde, Parlamentoya Kanun tasarısı sunma hakkı, milletvekillerine, Başkana ve Yüksek Mahkemeye ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısına aittir.

MADDE 47 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu,

1. Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ve kanunlarını onaylar,

2. İdari ve bölgesel birimlerin değişikliklerine karar verir,

3. Başkanın ülkenin durumu, iç ve dış politikanın genel görünümü ve devlet politikası ile uygulama usulleri hakkında Başkanın konuşmasına ev sahipliği eder,

4. Devlet bütçesini görüşür, onaylar ve bunun yürütülmesini denetler,

5. Ceza Kanununu, Ceza Usul Kanunu, Toplu İş Kanunu, Medeni Kanun, Medeni Usul Kanunu, Tahkim ve diğer kanunlar ile yargı sistemi ve kovuşturmaya ilişkin kanunları onaylar ve kabul eder,

6. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının yorumlar,

7. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur unvanları ve ordu rütbelerini belirler,

8. Abhazya Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Devletlerarası antlaşmaları ve sözleşmeleri onaylar veya reddeder,

9.  Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosunun Başkanını ve vekilini seçer,

10. Başkanın aday göstermesi üzerine, Genel Savcıyı, Merkez Başkanı ve diğer görevlileri kanun gereğince atar ve görevden alır,

11. Bir bakan hakkında verilen güvensizlik oyu üzerine nihai karar verir,

12. Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, görevden alınması amacıyla yargılanmasına karar verir,

13. Af ilan eder.

14. Savaş ilan edilmesine ve barış imzalanmasına karar verir,

15. Abhazya Cumhuriyeti milletvekillerinin dokunulmazlıkları hakkında karar verir.

16. Olağanüstü hal ve savaş ilan edilmesi hakkındaki kararın yasallığını denetler.

17. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası tarafından verilen diğer görevleri yerine getirir.

KISIM 4

YÜRÜTME

MADDE 48 –Abhazya Cumhuriyeti yürütme yetkisi Başkana aittir.

Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Hükümetin Başkanıdır.

MADDE 49 –Başkanlık seçimi, genel, doğrudan, eşit ve gizli oy esasına göre yapılır. Görev süresi beş yıldır.

Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan Abhaz kökenliler ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkanlık seçimine katılabilir.

Başkan art arda üçüncü kez seçilemez.

MADDE 50 –Başkan, yemin ettiği andan itibaren göreve başlar ve döneminin sona ermesi üzerine yeni Başkanın yemin etmesi ile görevi sona erer.

Abhazya Cumhuriyetinin Başkanlık seçiminin usulü ve kuralları Anayasa hukuku ile düzenlenir.

MADDE 51 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı göreve başlaması ile birlikte, parlamentoda, yüksek mahkeme üyeleri huzurunda yemin eder ve bu Parlamento tarafından onaylanır.

MADDE 52 –Başkanın, görev süresi boyunca, siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.

Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.

Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.

MADDE 53 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı;

1. İnsan hak ve özgürlüklerinin ve Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının ve uluslararası yükümlülüklerinin gözetilmesini garanti eder.

2. İç ve dış politikanın temel niteliklerini belirler,

3. Uluslararası ilişkilerde devleti resmi olarak temsil eder,

4. Uluslararası belgeler ve devletlerarası anlaşmaları imzalar,

5. Abhazya Cumhuriyeti’nin güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak için gereken önlemleri alır, kanun tarafından belirlenen güvenlik kurulunu kurar ve başkanlık eder,

6. Abhazya Cumhuriyetinin askeri doktrinini onaylar,

7. Abhazya Cumhuriyetinin silahlı kuvvetlerine komuta eder ve yönetir,

8. Abhazya Cumhuriyetinin yabancı devletlerdeki ve uluslararası kurumlardaki diplomatik temsilcilerini atar ve geri çağırır,

9. Hükümet, ekonomi, sosyal, kültürel ve ulusal refah alanlarındaki programları onaylar,

10. Mali politika ve kredi politikasının ve bilim, eğitim, kültür, sağlık, çevre korunması ve sosyal refah alanlarındaki politikaların Abhazya Cumhuriyeti topraklarında uygulanmasını garanti eder,

11. Vatandaşlık verilmesi, mülkiyet, bütçe ve mali sistem, vergilendirme, çevre korunması ve devlet memurluğu hakkındaki yasal düzenlemeler arasındaki tutarlılığı garanti eder,

12. Parlamento oturumlarına katılabilir ve istediği takdirde söz alabilir,

13. Daha sonra Parlamento tarafından onaylanmak üzere, yurttaşlarının güvenliğini sağlamak üzere kanuna uygun olarak olağanüstü hal ve savaş hali ilan eder,

14. Yetkileri gereğince, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosuna Merkez Bankası başkanı, genel savcı ve diğer görevler için aday gösterir ve bunların görevden alınması için Parlamentoya teklifte bulunur,

15. Parlamento seçim tarihini belirler,

16. Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerinde yürütme yetkisi başkanını atar ve görevden alır,

17. Yürütme birimlerinin çalışma usullerini ve yapısal örgütlenmelerini değerlendirir,

18. Bakanların ve birimlerin, şehir ve bölgelerde yerel birimlerin, yerel idari birimlerin, yerel hükümet organlarının Abhazya Cumhuriyeti Anayasasına ve yasalarına aykırı emir, talimat ve yönetmelikleri iptal eder,

19. Parlamentonun veya yüksek mahkemenin isteği üzerine veya re’sen kanun tarafından belirlenen kural ve usullere uygun olarak referanduma gidilmesine karar verir,

20. Ülkedeki durum, devlet iç ve dış politikasının genel nitelikleri hakkında Parlamentoya yıllık raporlar sunar, devlet bütçe tasarısını sunar ve devlet bütçesinin yürütülmesini rapor eder.

21. Parlamentonun olağanüstü toplantıya çağırabilir,

22. Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlığı konusundaki sorunları yasaya uygun olarak çözümler,

23. Af ilan eder,

24. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur ünvanları ve ordu ve özel rütbelerini verir,

25. Standartları, ölçü ve ağırlık birimlerini belirler,

26. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve yasaların kendisine verdiği diğer görevleri yerine getirir,

MADDE 54 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkan ile aynı anda seçilir. Başkan yardımcılığı adaylığı, Başkan adayı tarafından önerilir.

Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkan yardımcılığına aday gösterilebilir.

Başkan yardımcısının görev süresi boyunca siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.

Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.

Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Yardımcısının Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.

MADDE 55 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkanın direktiflerine göre verdiği görevleri yerine getirir, Başkanın yokluğunda veya görevini yerine getirememesi hallerinde Başkana vekalet eder.

MADDE 56 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yürütme erkini ülke genelinde genel anlamda yönetmek üzere, Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar kuruluna başkanlık eder.

Bakanlar kurulunu Abhazya Cumhuriyeti Başkanı belirler ve ona karşı sorumlu olurlar.

Bakanlar Kurulu, Başbakan, Başbakan vekili, bakanlar ve kanunda belirlenen diğer görevlilerden oluşur.

MADDE 57 –Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun, bireysel olarak veya toplu olarak istifa etme hakkı vardır.

İstifa, kabul veya reddetme hakkına sahip olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur.

MADDE 58 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, bir bakana olan güvensizliğini, bu konudaki kararı kesin olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunabilir.

Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun kuruluşu ve çalışma usulleri Anayasa hukuku ile belirlenir.

MADDE 59 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanına verilen yetkiler, anayasal sistemin değiştirilmesi veya yasal olarak seçimle gelen diğer kurumların işlevlerini iptal etmek veya askıya almak amacıyla kullanılamaz.

MADDE 60 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yasaların verdiği yetkiler çerçevesinde, bütün Abhazya topraklarında geçerli olmak üzere emir ve kararnameler yayınlayabilir.

MADDE 61 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, Anayasaya ve yasalara uygun olmayan kararları, Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilebilir.

MADDE 62 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, olağanüstü hallerde, doğal afet veya savaş halinde, Abhazya Cumhuriyetini aynı anda haberdar etmek koşulu ile kanun kuvvetinde emredici kararnameler yayınlayabilir.

MADDE 63 –Başkanın yasal dokunulmazlığı vardır. Onur ve haysiyeti yasalar tarafından korunur.

MADDE 64 –Başkan, yemini ihlal etmesi veya Anayasayı veya Abhazya Cumhuriyeti yasalarını ihlal etmesi halinde görevden alınabilir. Böyle bir karar, Yüksek Mahkemenin kararı üzerine, Parlamentonun üçte ikilik oyu ile gizli oylama sonucunda alınabilir.

MADDE 65 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, herhangi bir zamanda istifa edebilir. İstifası, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından onaylanmalıdır. Bu karar üçte ikilik bir çoğunlukla alınır.

MADDE 66 –Başkanın görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Başkan Yardımcısı tarafından yerine getirilir. Başkanın ve Başkan Yardımcısını aynı anda görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı tarafından yerine getirilir. Bunlardan hiçbirinin Başkanlık görevini üstelenmeyecek durumda olması halinde bu görevler Parlamento Başkanı tarafından devralınır.

MADDE 67 –Görevi devralan Başkanın yetkileri, Başkanın görevini yerine getirememe sebepleri ortadan kalkıncaya veya yeni bir Başkan seçilinceye kadar devam eder.

Yeni Başkanın seçimi üç ay içinde gerçekleştirilir.

Görevi devralan Başkanın, referanduma başvurma veya Abhazya Cumhuriyeti Anayasası hükümlerinde veya maddelerinde değişiklik önerme hakkı yoktur.

BEŞİNCİ KISIM

YARGI YETKİSİ

MADDE 68 –Abhazya Cumhuriyetinde yargı yetkisi sadece mahkemeler aracılığı ile kullanılır. Ekonomik uyuşmazlıklar Tahkim Mahkemeleri tarafından çözülür. Abhazya Cumhuriyetinde yargı sistemi Anayasa tarafından belirlenir.

MADDE 69 –Abhazya Cumhuriyeti yurttaşları, 27 yaşında olmak, yüksek öğrenim görmüş olmak ve yasal alanda beş yıllık deneyim sahibi olmak koşulu ile hakim olarak atanabilirler.

Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkeme Başkanı ve üyeleri ile alt mahkemeler ve Tahkim Mahkemesinin hakimleri, Başkanın aday göstermesi ile Parlamento tarafından seçilir.

MADDE 70 –Devlet organlarında veya herhangi bir işte ücretli olarak çalışmak, öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak dışında, Hakimlik görevi ile bağdaşmaz.

Çalışmaları için hakimlere belirlenen zamanda Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.

MADDE 71 –Hakimler beş yıllık bir süre için seçilir. Hakimler, dokunulmaz ve bağımsızdır ve sadece Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ile yasalarına bağlıdır.

Kanunla belirtilen usul dışında hakimler aleyhine ceza soruşturması yürütülemez. Hakimlerin görev süresi, sadece bu usul çerçevesinde yasalarla belirtilen sebeplere dayanılarak kısıtlanabilir veya askıya alınabilir.

MADDE 72 –Mahkemelerdeki bütün oturumlar, yasada belirlenen haller dışında kamuya açık olur. Yargılama usulü, her iki tarafın da eşit haklara sahip olduğu itham sistemine dayanır.

MADDE 73  –Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesi, en yüksek yargı kurumudur.

Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesini görevleri;

1. Başkan, Parlamento ve diğer devlet organları ile yerel yönetimlerin aldığı bütün kararların anayasaya uygunluğunu denetlemek,

2. Devlet ile yerel yönetimler arasındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,

3. Seçimler ve seçim usulü hakkındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,

4. Anayasa hakkındaki herhangi bir anlaşmazlığı çözmek veya bu konudaki görüşünü açıklamak

5. Cezai, hukuk ve idari davalarda yasal prosedürü yerine getirmek

6. Abhazya Cumhuriyeti mahkemelerinde verilen bütün kararların yasallığını denetlemek

7. Bütün mahkemelere yasal prosedür ile ilgili konularda açıklama sağlamaktır.

MADDE 74 –Abhazya Cumhuriyeti Mahkemeleri kararlarını Abhazya Cumhuriyeti adına verir.

MADDE 75 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı ve buna bağlı savcılar, cezai soruşturmaların yasallığını denetler, mahkeme prosedüründe savcıya yardımcı olur,

Cumhuriyetin ve onun yurttaşlarının çıkarlarını korumak için dava açar, devlet kurumlarının ve yerel hükümetler ile memurların yasadışı karar ve eylemlerine karşı dava açar.

Abhazya Cumhuriyetinde soruşturma kurumları bir tek sisteme bağlıdır ve görevlerini bağımsız olarak hiçbir hükümet organına bağlı olmaksızın yerine getirir.

MADDE 76 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı Başkanın önerisi ile Parlamento tarafından atanır ve görevden alınır

Diğer savcılar Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından atanır.

MADDE 77  –Savcılık ofislerinin yetkileri, kuruluşu ve işlevleri kanunla belirlenir.

KISIM 6

YEREL YÖNETİM

MADDE 78 –Yerel yönetimler bölgelerde şehirlerde ve diğer yerleşim birimlerinde kurulur.

MADDE 79 –Yerel yönetim yurttaşlar tarafından yerel yönetimin seçimle gelen kurumlarına isteklerini direkt olarak ifade edilmesi yoluyla yerine getirilir.

Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerindeki yürütme birimleri Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından yerel yönetim kurumları üyeleri arasından seçilir.

Yerel kurumların kuruluşu, yapısı ve yetkileri kanunla belirlenir.

MADDE 80 –Yerel yönetimler yerel bütçeyi, yerel vergi ve harçları uygular; belediye malvarlığının sahipliğini, kullanım ve idaresini belirler; kamu düzeninin korunmasını sağlar; kendi içyapılarını belirler, ekonomik sosyal ve diğer konularda görevleri alanına giren ve diğer devlet organlarına devredilmemiş görevleri yerine getirir.

MADDE 81 –Devlet kurumları, yerel yönetimlerin Anayasa ve yasalarla belirlenmiş haklarını kısıtlayamaz. Yerel yönetimlerin yasal eylemlerine müdahale kabul edilemez.

MADDE 82 –Yerel yönetimler görevlerini özgür ve engellenmeksizin yerine getirilmesini sağlamak için yasal yollara başvurma hakkına sahiptir.

KISIM 7

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE GÖZDEN GEÇİRME USULÜ

MADDE 83 –Abhazya Cumhuriyeti anayasasında değişiklik yapılması önerisi, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Parlamento, Yüksek Mahkeme ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından yapılabilir.

MADDE 84 –Abhazya Cumhuriyeti Anayasası değişiklikleri milletvekili toplam sayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilebilir.

Abhazya Cumhuriyeti Bayrağı

La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu)

0

La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), Meksika hükumetinin zaman içinde yozlaşmasını anlatan bir yapımdır.

La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), çekildiği ve yayınlanması planlanan tarihte yine Meksika hükumeti tarafından ülkede yasaklanmış olduğundan çekildiği zaman sinemalarda gösterime girememiştir. 1999 yılında yayınlanma izni alan La ley de Herodes, Herod’s Law, Meksika sinemasının başarılı yapımları arasında yer almaktadır.

Yozlaşmış eski belediye başkanı köylülerce öldürüldükten sonra, fakir hademe Juan Vargas Orta Meksikadaki bu çöl kasabasının yeni belediye başkanı olmuştur. Yeni başkan kasabada, iktidardaki partinin modernlik, barış ve gelişim gibi ilkelerini uygulamaya çalışsa da yozlaşmaya karşı yozlaşmak dışında başka bir şey yapamayacağını kısa sürede fark etmiştir.

Söylemlerin benzerliği ile birlikte silah, para ve güçleri sembolize eden figürler dikkat çekicidir.

Film, yozlaşmış bir toplumun ürettiği kısır döngü içinde sadece figüran olabilecek idealist kişilikleri de analiz ediyor. İnsan öğüten yolsuz düzen değişmediği takdirde bireyin içinde düştüğü çaresizlik resmediliyor.

La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu) – Künye

Yapım Yılı: 1999 Meksika

Yönetmen: Luis Estrada

Senaryo  : Luis Estrada

Oyuncular: Damián Alcázar, Pedro Armendáriz Jr., Delia Casanova

Filmin kahramanı Juan Vargas, ilerleme ve huzur sözü vermiştir ancak, yavaş yavaş kendi de yozlaşmaya başlayacak, belindeki silahın gücü ve yardımıyla adım adım kasabada kanun haline gelecek, şimdiye kadarki gelmiş geçmiş en kötü belediye başkanı olacaktır.

Luis Estrada’nın yönettiği filmin gösterimi hükümet tarafından bir kaç yıl yasaklanmış ve bunun ardından film 1999 yılında gösterime girebilmiştir. Yönetimlerin yozlaşmasını konu alan film toplam 20 ödül kazanmıştır. Film, Meksika’daki yönetimin yozlaşması üzerine komik bir taşlamadır.

Herod’un Yasası yirminci yüzyılda büyük umutlarla iktidara gelen  ve daha sonra eleştirdiklerinin daha kötüsünü yapan yönetim biçimlerini evrensel boyutta irdelemektedir.

Devlet idaresi, siyasi kültür, ekonomik kalkınma, kötü hukuk kültürü ve sosyal sorunların eleştirildiği filmde, toplumun uyması için konulan kanunların, filmdeki rolüyle Juan Vargas tarzındaki toplumsal figürlerin ve siyasal temsilcilerin ellerine geçirdikleri bir güç oyunu ve tiyatrosu olabileceğini ortaya koyuyor ve siyasal bir eleştiri yapıyor.

Filmin  hikayesi her ne kadar Meksika’da terk edilmiş bir kasabada geçse de dünyanın hemen her ülkesinde karşılığı olan ve kanun adı altında hukuksuzluk içeren türdeki siyasal yapıları evrensel hukuka davet ediyor.

Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun

0

3 Mart 1924(1340)-Hicri 26 Recep 1342

Hilafetin Kaldırılmasına Dair Kanun ile Türkiye’de halifelik kurumu ortadan kaldırılmıştır.
Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiş ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Cumhuriyet Devrimleri arasında yer alan 431 sayılı kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.
Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun
Madde 1-Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.
Madde 2-Görevden alınan halife ve Osmanlı saltanatına mensup tüm erkek ve kadınlar, damatlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Bu soya bağlı kadınlardan doğmuş kimselerde Osmanlı addedilirler.
Madde 3-İkinci maddede zikredilen kimseler, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç on gün içerisinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesini terk etmeye mecburdurlar.
Madde 4-İkinci maddede zikredilen kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku kaldırılmıştır.
Madde 5-Bundan böyle ikinci maddede anılan kimseler, Türkiye Cumhuriyeti’nde taşınmaz mal edinemezler. Türkiye’deki ilişkilerinin kesilmesi için bir yıl süre ile vekil tayin ederek, devlet mahkemelerine başvurabilirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra hiçbir mahkemeye başvurma hakları yoktur.
Madde 6-İkinci maddede anılan kimselere, yol giderlerine karşılık olmak üzere bir defaya mahsus ve servetleri ile orantılı, uygun miktarda para ödenecektir.
Madde 7-İkinci maddede zikredilen kişiler, Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün taşınmaz mal varlıklarını bir yıl içerisinde hükümetin bilgisi ve tasdiki ile elden çıkarmaya mecburdurlar. Zikredilen taşınmaz malları satamamaları durumunda bunlar, hükümetçe satın alınarak bedelleri kendilerine verilecektir.
Madde 8-Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi içinde tapuda kayıtlı taşınmaz malları millete intikal etmştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 9-Kapatılan padişahlık sarayları ve köşkleri ile bunların ek binalarında bulunan eşyalar, takımlar, tablolar, sanat eserleri ve diğer taşınabilir mallar millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 10-Padişah malları adı altında olup, evvelce millete devredilen mallar ile beraber, kaldırılan padişahlığa ait bütün taşınmaz mallar ve eski hazine mevcutları ile birlikte saray ve köşkler ek yapıları ve arazileri millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 11-Millete intikal eden taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlıklarının saptanması ve muhafazası için bir yönetmelik hazırlanacaktır.
Madde 12-Bu kanun yayımlanmasından itibaren geçerlidir.
Madde 13-Bu kanun, Bakanlar kurulu tarafından uygulanır.
Daha sonra kanunda 15. 05. 1974 tarihli ve 1803 Nolu yasa ile değişikliğe gidilmiş ve zikredilen kanunun 2-3-4 ve 5.nci maddeleri kaldırılmıştır.

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği

0
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği, her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için kurulmuştur. Bu amaca ulaşmak için bakanlıklar, yerel yönetimler ve  kamu kuruluşlarıyla yakın ilişkiler içinde çalışmaktadır. Yabancı ülkelerin önde gelen hayvan koruma dernekleriyle iletişim halinde ortak projelere katılmaktadır. Yaşamını dışarıda sürdüremeyecek olan hayvanlara tümüyle kendi olanakları ile kurdukları Bursa-Karacabey barınağında yuva kurmuştur.

THKD, Türkiye Cumhuriyetinin ilk gönüllü kuruluşları arasındadır.

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği hayvanları para kazanma amacıyla kullanan ve hayvanların özgürlüğünü kısıtlayan her türlü girişime karşıdır. Petshoplarda canlı hayvan satışına, sirklere, hayvanat bahçelerine, kürkü için hayvan üretimine, kürk ve kürklü ürünler kullanımına, insancıl koşullara uymayarak yapılan canlı hayvan nakline, avcılığa, her türlü hayvan dövüşüne ve deve güreşlerine karşı faaliyetler yürütmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1900’lü yılların başından itibaren bir grup Türk ve yabancı hayvan sever çaresiz durumda olan sahipsiz hayvanlara yardım etmeye çalışmaktayken THKD’nin kurucuları olan bu grup, Bayan Alice Manning öncülüğünde bir araya gelmiş ve kendilerine “Şefkat Kolları” adını vermişti. Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli cephelerdeki savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk topraklarının işgali üzerine girişilen Kurtuluş Savaşının ardından 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Türkiye’de   sosyal yardımlaşma kurumları oluşmaya başlamış, hayvan sever grubu olan Şefkat Kolları gönüllülerinin çabaları sonucunda Türkiye Hayvanları Koruma Derneği (THKD), Türkiye Cumhuriyetinin ilanından 4 ay sonra 6 Mart 1924’de İstanbul’da kurulmuştur.

Şişli ve Kadıköy’de kısırlaştırma kampanyaları düzenlemiştir.

THKD’nin ilgili Bakanlıklara başvuruları ve  yoğun baskıları sonucunda; 1936’da park ve bahçelerdeki kuşların her ne şekilde olursa olsun öldürülmelerinin yasaklanması, bunu yapanlar çocuklar olduğunda velilerinin cezalandırılması, 1936’da Hayvanları Koruma Yasa Tasarısının Meclise sunulmasından sonra 1980’de çiftlik hayvanlarını da kapsayan daha genişletilmiş ve güncelleştirilmiş bir tasarının hazırlanması; 1948, 1950 ve 1966 yıllarında köpek ve horoz dövüşlerinin, deve güreşleri ile boğa güreşlerinin ve sokaklarda ayı oynatılmasının yasaklanması dernek çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nun hayvanların korunmasına yönelik 521. ve 577. Maddeleri ile Belediye Zabıta Talimatnamesi’nin ilgili hükümleri  THKD’nin çabaları sonucunda Türk Hukuku’na girmiştir.

Canlı hayvan naklinde besi hayvanlarının rahat şartlar altında yolculuk yapmalarının sağlanması, beslenme ve sulanmalarının aksatılmaması, gerektiğinde tedavi edilmeleri için THKD 1952’den başlayarak Karadeniz  limanlarındaki şileplere veteriner hekim ve müfettişler göndermiştir

THKD 1950 -1960 yılları arasında İstanbul Adalardaki faytoncuların atlarına iyi bakmalarını teşvik amacıyla faytoncular arasında her yıl yarışmalar düzenlemiş ve ödüller dağıtmıştır.

Büyük Ada Faytonları

THKD Büyük Ada’da fayton atları ve serbest bırakılmış atlar için, WSPA ile işbirliği içinde otomatik su içme tesisatı yaptırmış ayrıca faytoncuların kovalarla su alabilmeleri için bir kuyusunu faaliyete geçirmiştir.
Eşeklerin duraklama yerlerinde beklerken kızgın güneşten korunacakları gölgelikler yaptırmış ve Büyük Ada’daki barınak köpeklerinin aşılanmaları, iç ve dış parazitlere karşı  tedavilerinin yapılması için Adalara veteriner hekimler yollamıştır.

AYILARA ÖZGÜRLÜK PROJESİ

THKD 1993 yılında Dünya Hayvanları Koruma Derneği WSPA ile proje ortağı olarak LIBEARTY-AYILARA ÖZGÜRLÜK projesini Türkiye çapında başlatmıştır. Projenin amacı sokaklarda ayı oynatılmasına son vermek, “dansçı ayı” olarak işkencelerle eğitilmek üzere yavruları ele geçirmek için anne ayıların vurularak öldürülmelerini önlemektir.Bu projeye, yasal düzenlemeler açısından Orman Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı destek vermiştir. Sokaklarda ayı oynatıcılarının ellerinden alınacak olan dansçı ayıların tedavilerini, operasyonlarını ve rehabilitasyonlarını Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi üstlenmiştir. Ayıların tedavileri ve rehabilitasyonları süresince tutulacakları bir tesis WSPA tarafından Bursa-Görükle’de inşa ettirilmiştir. LIBEARTY – Ayılara Özgürlük projesinin Türkiye ayağı, 2000 yılında Londra’da düzenlenen Dünya Hayvanlar Kongresi “Animals 2000” de  “Yeryüzünün gelmiş geçmiş en başarılı hayvan kurtarma projesi” olarak kabul edilmiştir.

THKD kuruluşundan itibaren İstanbul’daki hayvan hastanesinde sahipsiz sokak hayvanlarının ve ekonomik gücü özel kliniklere yetmeyen halkın hayvanlarının her türlü tedavilerine , operasyonlarına ve kısırlaştırılmalarına dönük çalışmalar yapmıştır. Hayvan kurtarma araçları şehrin birbirinden uzak çeşitli bölgelerinden, kazalar sonucunda yollarda yaralı yatan hayvanları dernek kliniğine taşımaktadır.

Tarım Bakanlığının yasal düzenleme yaparak hayvan koruma derneklerinin ve vakıflarının özel veteriner klinikleri açmalarını yasaklamasına kadar THKD Dernek kliniğinde tedavi görmüş hayvanların sayısı 22.000’in üstündedir.

Derneğin Resmi İnternet Sitesi için tıklayınız 

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği Banka Hesap Numaraları

YAPI KREDI, 374-Osmanbey Şubesi / İstanbul

(TL) IBAN: TR20 0006 7010 0000 0013 2086 16

(USD) IBAN: TR24 0006 7010 0000 0024 0455 78

(EURO) IBAN: TR46 0006 7010 0000 0036 5099 73

(GBP) IBAN : TR21 0006 7010 0000 0017 9024 28

AKBANK, 0255-Caddebostan Şubesi / İstanbul

(TL) IBAN: TR78 0004 6002 5588 8000 1370 15

(USD) IBAN: TR02 0004 6002 5500 1000 1370 16

(EURO) IBAN: TR24 0004 6002 5503 6000 1521 14

(GBP) IBAN : TR81 0004 6002 5500 3000 1612 31

Takrir-i Sükun Kanunu

0
Takrîr-i Sükûn Kanunu

Takrir-i Sükûn Kanunu, 4 Mart 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve 4 Mart 1929’da kaldırılmıştır.

Huzurun Sağlanması Yasası anlamına gelen yasa; sulhu, güvenliği, kamu düzenini bozacak her türlü cemiyet, teşebbüs, kışkırtma ve yayını yasaklamak amacıyla çıkarılmıştır. Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununa ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplanmış, yeni İstiklal Mahkemeleri kurulmuş, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verilmiştir. Mecliste yapılan görüşmeler kapsamında Hiyanet-i Vataniye Kanununun birinci maddesi “Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadiyle cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkiledenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolunur. Dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek şekli devleti tebdil ve tağyir veya emniyeti devleti ihlâl veya dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müçtemian kavli veya tahriri veyahut fili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezalik haini vatan addolunur.” şeklinde değiştirilmiştir.

Devlete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu öncesinde dinsel gericilik tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü sıkıyönetim ilân edilmesini talep etmiş; bu istek kabul edilmeyince İnönü istifa etmiş, yerine Fethi Okyar başbakanlığa getirilmiştir. 1925 Şubat ayında Şeyh Said İsyanı çıkınca Doğu Anadolu Bölgesi’nde sıkıyönetim ilan edilmiş, İnönü yeniden Başbakan olmuş, mart ayında Gizli celsede yapılan konuşmaların ardından Başbakan İsmet İnönü’nün vermiş olduğu takririn oylamasına geçilerek kanun kabul edilmiş, ordu birlikleri harekete geçirilmiş, isyancılar dağıtılmış, suçlu bulunanlar İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır.

Kanun, iki yıllığına çıkarılmış ancak 2 Şubat 1927 tarihinde çıkarılan kanunla süresi uzatılmıştır. 4 Mart 1929’da ilga edilmiştir.

Kanun üç maddeden oluşmaktadır.

Takrîr-i Sükûn Kanununun Kaldırılması – Gazete Haberi

İsmet Paşa’nın önergesi şu şekildedir: “Ahval ve hadisatı fevkaladei ahirenin gösterdiği lüzum ve memleket dahilinde emniyet ve asayişi huzur ve sükûnu ve nizamı içtimaiyi ihlal edecek irticakarane ve ihtilalkarane harekat ve teşebbüsata ve ifsadata karşı icap eden tedabiri ittihaz ile Türkiye Cumhuriyetinin nüfuz ve kudretini takviye ve inkılabın esasatını tarsin ve masum halkı ızrar ve idlal eden mütecasirlerin süratle takip ve tenkili maksadiyle icra Vekilleri Heyetinin 4 Mart 1341 tarihli içtimaında karara iktiran eden işbu layihanın iktisabı kanuniyeti için Meclisi Alinin nazarı tasvip ve tasdikine arzına müsaade buyurulmasını rica ederim.“
Takrir-i Sükun Kanunu
Madde 1

İrtica ve isyana ve memleketin nizamı içtimaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbusat ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdiki ile resen ve idareten men‘e mezundur. İşbu efal erbabının Hükümet İstiklal Mahkemesine tevdi
edebilir.

Madde 2

İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren iki sene müddetle meriyül icradır.

Madde 3

İşbu kanunun tatbikine İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması, hükümetin bu yasaya dayanarak 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergilerin kapatılmasıdır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu

0

Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 21 Haziran 1927’de çıkarılmıştır. 6 Mart 1986 tarihinde Basına Sansür Yasası olarak bilinen ve basın özgürlüğünü engellemekle itham edilen esaslı değişikliklere tabi tutulmuştur.

KÜÇÜKLERİ MUZIR NEŞRİYATTAN KORUMA KANUNU

Kanun numarası : 1117
Kabul Tarihi : 21/6/1927
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 7/7/1927 Sayı : 627
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 8 Sayfa : 899

Madde 1 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/1 md.)

18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı anlaşılan mevkute ve mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserler aşağıdaki maddelerde gösterilen sınırlamalara tabi tutulur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 2 nci maddeye bakınız.)

Madde 2 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/2 md.) (2)

Mevkute veya mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserlerin 1 inci maddede belirtilen sınırlamaya tabi tutulabilmesi için Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı bünyesinde oluşturulan yetkili kurulun, söz konusu eserlerin 18 yaşından küçükler için muzır olduğu hakkında bir karar vermesi gereklidir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir.)

Kurul, basılmış eserlerin küçükler için muzır olup olmadığı hususunda yapacağı incelemede, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunundaki genel amaç ve temel ilkeleri göz önünde bulundurmak zorundadır.

Kurul, bu Kanunla kendisine verilen görevlere ilaveten, Türk Ceza Kanununun 426, 427 ve 428 inci maddelerinde tanımlanan suçlarla ilgili olarak yaJrgı organlarına resmi bilirkişilik yapmakla görevlidir.
(Değişik dördüncü fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul; Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanının belirleyeceği biri başkan olmak üzere Bakanlığın beş birim amirinden teşekkül eder.

(Mülga beşinci fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)

(Değişik altıncı fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul salt çoğunlukla karar alır.

(Değişik yedinci fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)Kurulun sekretarya hizmetleri

Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı tarafından belirlenen Bakanlık ana hizmet birimince yerine getirilir.

Kurulun çalışma usul ve esasları ile sekreterya hizmetlerinin ne suretle yerine getirileceği Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirlenir.

Kurul tarafından gerekli görülen hallerde sürekli veya geçici olarak görev yapmak üzere özel ihtisas komisyonları kurulabilir. Kurulun, bu komisyonlarda görev yapmasını uygun göreceği kamu personeli ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca görevlendirilir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, 2 nci maddenin sekizinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde, aynı maddenin dokuzuncu fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca” şeklinde değiştirilmiştir. )

(Mülga onuncu fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)

Madde 3 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/3 md.)

Kurul, 1 inci maddede gösterilen eserleri re’sen inceleyebileceği gibi, resmi makamlar ile gayeleri içinde çocuk ve gençlerin korunmasına yer veren derneklerin, kadın ve basın dernek ve kuruluşlarının başvurularını da inceleyerek karara bağlar.

Madde 4 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/4 md.)

(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç olmak üzere kurulca tetkik edilerek küçükler için muzır olduğuna karar verilmiş basılmış eserlerin sahiplerine, sorumlu müdürlerine ve telif hakkı sahiplerine, basılmış eserlerin küçüklerin maneviyatına muzır olduğu kurulca tebliğ edilir. Tebligat, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılır. Kurul bu kararı ilgililere derhal duyurmak için gerekli tedbirleri alır.

Tebligat üzerine eser sahipleri, telif hakkı sahipleri ve sorumlu müdürler, ellerinde mevcut eserlerin ön kapaklarına “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basmak zorundadırlar.

“Küçüklere zararlıdır” ibaresinin herkesin kolayca görüp okuyabileceği şekil ve büyüklükte yazılması zorunludur.

Bu suretle damgalanan eserler;

a) Açık sergilerde ve seyyar müvezziler tarafından satılamaz.
b) Dükkanlarda, cemakanlarda ve benzeri yerlerde teşhir edilemez.
c) Bir yerden bir yere teşhir maksadıyla açık bir surette nakledilemez ve müvezziler tarafından bunlar için sipariş kabul olunamaz.
d) Gazeteler, mecmualar, duvar ve el ilanları, radyo ve TV ile veya diğer suretlerle ilan edilemez, satışı için reklam ve propaganda yapılamaz.
e) Para mukabili veya parasız küçüklere gösterilemez, verilemez ve hiçbir suretle okul ve benzeri yerlere sokulamaz.

(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bu tür eserler, ancak 18 yaşından büyük olanlara içi görülmeyen zarf veya poşet içinde satılabilir. Bu zarf ve poşetlerin üzerinde eserin ismi ile “Küçüklere zararlıdır” ibaresinden başka hiç bir yazı ve resim bulunamaz.

Kurul kararının tebliğinden önce dağıtımı yapılmış olan bu kabil basılmış eserleri satış için ellerinde bulunduranlar da, Kurul kararlarının ilgililere duyurulma tarihinden itibaren, bu maddedeki sınırlamalara uymak zorundadırlar.

Kurulca haklarında küçükler için muzır olduğuna üç defa karar verilen basılmış periyodik eserlerin sonraki sayıları ile diğer basılmış eserlerin sonraki basıları da, yeniden bir karar verilmesine gerek kalmaksızın bu maddede belirtilen sınırlamalara tabidir. Ancak bu gibi eserlerin sahipleri, eserlerinin müteakip sayı ve basılarının küçükler için muzır nitelikte olmadığı iddiasıyla kurula başvurarak incelenmesini isteyebilirler. Kurul, başvuruyu haklı bulursa, bu maddedeki sınırlamalar sonraki sayı ve basılar için uygulanmaz.

Haklarında Kurulun her hangi bir kararı bulunmadığı halde, basılmış eserlerinin konusu veya ihtiva ettiği yazı ve resimler sebebiyle küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı kanaatinde olan eser sahipleri kendiliklerinden, eserin üzerine “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basarak içi görünmeyen zarf veya poşet içinde satışa arz edilebilirler. Bu takdirde, bu basılmış eserler hakkında da bu maddenin ilgili fıkraları hükümleri uygulanır.

Madde 5 – (Mülga: 6/3/1986 – 3266/8 md.)
Madde 6

Fikri, içtimai, ilmi ve bedii kıymeti haiz olan eserler bu kanunun şumulünden hariçtir.

Madde 7 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/5 md.)

Kanunun 4 üncü maddesinin;

a) Birinci ve ikinci fıkrasına göre; kendilerine tebligat yapıldığı halde eserlerini damgasız olarak yayımlayan eserin sahipleri, sorumlu müdürleri ve telif hakkı sahipleri,

b) Dördüncü fıkrasına aykırı olarak, sınırlamaya tabi olan damgalı veya damgasız basılmış eserleri, fıkranın bentlerinde belirtilen şekillerde satan, teşhir eden, nakleden, sipariş kabul eden, ilan eden, gösteren, veren ve okullara sokanlar,

c) (Değişik: 11/5/1988 – 3445/11 md.) Beşinci ve sekizinci fıkralarına aykırı şekilde, zarf veya poşete koymadan veya beşinci fıkrada zikredilen evsafa aykırı zarf veya poşet içinde satanlar.

İki milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun tekerrürü halinde cezanın azami haddi uygulanır.

Madde 8 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/6 md.)

Basılmış eserler ile mevkutenin her nüshasından ikişer adedi, neşri takip eden çalışma gününde bir alındı belgesi karşılığında Kurul Başkanlığına gönderilir. Ankara dışında basılan eserlerin postaya verildiği tarih esas alınır. Bu madde hükmünü yerine getirmeyenler hakkında 5680 sayılı Basın Kanununun 24 üncü maddesinde belirtilen ceza hükümleri uygulanır.

Madde 9 – (Mülga: 11/5/1988 – 3445/14 md.)
Madde 10

Birinci maddede zikredilen eserlerden her hangi birinin tetkik edilmekte olduğuna ve tahdit edileceğine dair yevmi gazete ve mecmualarla neşriyatta bulunulamaz. Bu nevi haberleri neşreden gazete ve mecmua müdiri mesulleri sekizinci madde mucibince cezalandırılır. İşbu kanunda yazılı ceza sulh mahkemelerince hükmolunur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Ek Madde 1 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)

(Değişik birinci paragraf: 11/5/1988 – 3445/12 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç, 4 üncü maddede belirtilen şekilde sınırlamaya tabi tutulacak basılmış eserlerin sahiplerinden,

a) Haklarında Kurulun herhangi bir kararı bulunmadığı halde basılmış eserlerini kendiliklerinden küçüklere muzır nitelikte görerek zarf veya poşet içinde satışa arz etmek isteyenler, bu eserlerin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinden % 25 oranında bir meblağı, piyasaya sürdükleri tarihten,

b) Basılmış eserlerinin, Kurul tarafından küçükler için muzır nitelikte olduğuna karar verilenler, bu eserin basım adedinin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinde % 40 oranında bir meblağı, Kurul kararının tebliği tarihinden, İtibaren, bir ay içinde, Toplu Konut Fonuna aktarılmak üzere Maliyeye yatırmak zorundadırlar.

Bu meblağları belirtilen süre içinde yatırmayanlar hakkında, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

Ek Madde 2 – (Değişik: 11/5/1988 – 3445/13 md.)

Bir aydan az süreli mevkuteler ile eklerinde, sinema ve her türlü film afişlerinde, ilanlarda, fotoğraflarda, kabartma ve her türlü posterlerde, kartpostallarda ve takvimlerde 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte yayın yapılamaz. Aksine davranan mevkute sahipleri ve bunların sorumlu müdürleri hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki; sinema ve her türlü film afişlerini, ilanları, fotoğrafları, kabartma ve her türlü posterleri, kartpostalları, takvimleri basan, çoğaltan, satan ve alenen kullananlar hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin birinci fıkrasındaki ceza hükümleri uygulanır.

Ek Madde 3 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)

Bu Kanunda yazılı suçlardan doğan davalar en geç iki ay içinde sonuçlandırılır.

Geçici Madde 1- (Ek: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, mevcut Kurul üyelerinin üyelikleri sona erer.

Madde 11

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 12 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/7 md)

Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

21/6/1927 TARİHLİ VE 1117 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN HÜKÜMLER:
1 – 11/5/1988 tarih ve 3445 sayılı Kanunun geçici maddesi:
Geçici Madde 2

Türk Ceza Kanununun 426,427,428 inci maddeleri ile 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanununun 7 ve ek 2 nci maddelerine göre verilen cezaların onda dokuzu affedilmiştir. Ancak, infaz edilecek para cezası otuz milyon lirayı geçemez.

Tahsil edilmiş para cezaları iade olunmaz.

Aydın Aybay

0
Kirletilen Hukuk

Prof. Dr. Aydın Aybay, 1929’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi.

Mezun olduğu 1953 yılında aynı fakültenin Medeni Hukuk Kürsüsüne asistan olarak atandı.

1958’de doktor, 1963’te doçent ve 1973’te profesör oldu.

Aybay, 1979’da İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kuruluşuna katıldı, Dekan Yardımcılığı görevinde bulundu.

YÖK’ün, 1402 sayılı yasaya dayandırdığı bir kararla üniversiteden uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla 7 yıl sonra döndüğü İstanbul Üniversitesi’nden 1996’da emekli oldu.

Emekliliğinden sonra Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığına getirilen Aybay, on yıla yakın bir süreyle yürüttüğü bu görevden ayrıldıktan sonra bu üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmiş, 6 Mart 2013 tarihinde vefat etmiştir.

Nâzım Hikmet Vakfı’nda sivil toplum faaliyetleri yürütmüş ve vakfın onursal başkanlığına getirilmiştir.

Eserleri 

Prof. Dr. Aydın Aybay’ın Tapu Sicilinde Muvakkat Tescil (1959), Müşterek Mülkiyette Taksim (1964), Borçlar Hukuku (1964) Medeni Hukuk Dersleri (Prof. Dr. Feyzi Feyzioğlu ve Prof. Dr. Ümit Doğanay ile birlikte, 1973), İngiliz Hukukunda Taşınmaz Kirası ve Kiracıların Korunması Sorunu (1975), Eşya Hukuku Dersleri (Prof.Dr. Hüseyin Hatemi ile birlikte, 1981), Kat Mülkiyeti Kanunu (1985), Miras Hukuku Dersleri (1996) ve Hukuka Giriş gibi eserleri bulunmaktadır.

Tedbirler Kanunu: Anayasa Nizamını, millî güvenlik ve huzuru bozan bazı fiiller hakkında Kanun

0

Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır.  Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarılmıştır.

Kanunun gerekçesinde; demokratik düzenin temelinin 27 Mayıs 1960 hareketi olduğu, bu devrimin meşruiyetini gölgeleme gayretlerinin bizzat Anayasayı ve onun kurduğu demokratik nizamı tehlikeye düşüreceği, bu gibi fiil ve hareketlerin yalnız hürriyet nizamını değil, aynı zamanda vatanın bekasını ve milletin bütünlüğünü dahi tehdit edecek bir istikamet aldığı ifade edilmiştir. Anayasal düzeni ve onun kurduğu yeni demokratik rejimi ve millî güvenlik ve huzuru çeşitli tehlikelere karşı korumak azmi ile hareket eden hükümet ve siyasi partilerin müşterek bir gayretle anlaşmaları üzerine gerekli tedbirlerin alınması için kanun teklifi hazırlanmış ve kabul edilmiştir. 

Kanun ile, 27 Mayıs’ta gerçekleşen darbe sonucunda oluşan yeni rejimi eleştirenler ve kötüleyenler; söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa kötü göstermeye çalışanların cezalandırılması öngörülmüştür.

Tedbirler Kanunu: Anayasa Nizamını, millî güvenlik ve huzuru bozan bazı fiiller hakkında Kanun

Kanun No : 38 Kabul tarihi: 5/3/1962

Madde 1

A) Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasiyle de tesbit edilen Demokrat Parti iktidarına karşı direnme hakkını kullanarak, normal demokratik rejimi bütün teminatiyle kurmak amaciyle, Türk Milletinin gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Devrimini, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde böyle göstermeye çalışanlar;

B) 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeliyebCecek şekilde :

Bu Devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüliyenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini yahut şahıslarım övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalarıyla ilgili resim, hatırat, röportaj yayanlar veya beyanat verenler;

C) Mahkûmiyetlerinin infazı süresince, (B) bendinde sözü geçen mahkûmlara atfen, siyasi veya 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeleyici mahiyette veya uydurma beyanatı basma verenler veya basın yoluyla yayanlar veya alenen nakledenler;

D) 27 Mayıs 1960 Devrimini yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterecek surette, feshedilmiş Demokrat Partinin iktidarını övenler veya müdafaa edenler;

E) Mensup oldukları partinin, feshedilmiş Demokrat Partinin devamı olduğunu ileri sürenler veya herhangi bir parti lehine bu tarzda faaliyet gösteren veya propaganda yapanlar;

Bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasiyle cezalandırılır.

Madde 2

Türkiye Cumhuriyetinin, Anayasa ile tesbit edilmiş temel vasfı olan insan hak ve hürriyetlerine dayanan çok partili demokratik nizamı, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, zedelemeye veya tehlikeye düşürmeye matuf olarak kötüliyenler veya bu nizamın Türkiye’de yürütülemiyeceği yolunda propaganda yapanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, birinci maddede yazılı cezalar uygulanır.

Madde 3 

Birinci maddenin A, B ve D bentleriyle ikinci maddede yazılı suçların tekevvünü için Türk Ceza Kanununun 153 üncü maddesindeki aleniyet şarttır.

Madde 4 

Kanunların himayesinde evvelce faaliyet göstermiş veya faaliyet göstermekte bulunan herhangi bir siyasi partiye mensup olanları veya oy vermiş bulunanları tezyifkâr sıfatlarla topyekûn kötüleyerek, vatandaşlar arasmda husumet ve intikam hisleri doğuracak veya tahrik edecek mahiyette söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle faaliyette bulunanlar veya propaganda yapanlar üç aydan iki seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

Madde 5

Bu kanunda yazılı fiil’.er basın yoluyla işlendiği takdirde, suç konusunu ihtiva eden mevkuteler ve sair basılmış eserler sulh hakimi karariyle toplattırılabilir.

Madde 6

Bu kanunda yazılı fullerle ilgili olarak iftira suçunu işliyenler hakkında, Türk Ceza Kanununun 285 inci maddesinde yazılı cezalar bir misli artırılarak hükmolunur.

Madde 7

Bu kanuna giren suçlarda hazırlık tahkikatı bizzat Cumhuriyet Savcıları veya yardımcıları tarafından yapılır.

Askerî yargının görevli olduğu hallerde hazırlık tahkikatı bir askerî hâkim tarafından yapılır.

Madde 8 

Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 9

Bu kanunun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi

1

Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalanmış, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Sözleşme, 1964 yılında Kıbrıs’ta meydana gelen gelişmeler Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun
Kanun No: 1758
Kabul tarihi: 5/3/1931

Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında 1930 senesi teşrinievvelinin otuzuncu günü Ankarada akit ve imza edilen İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi kabul ve tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir

Madde 3 — Bu Kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Türkiye ile Yunanistan arasında İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi

Bir taraftan Türkiye Reisicümhuru,

Diğer taraftan
Yunanistan Reisicümhuru,

İki memleket arasındaki iktisadî münasebetleri inkişaf ettirmek arzusunda olduklarından bu maksatla bir İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelesi aktine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere

Türkiye Reisicümhuru: Hariciye Vekili Tevfik Rüştü, Nafia Vekili Zekâi, İktisat Vekili Mustafa Şeref, Hariciye Müsteşarı Menemenli Numan Beyleri;

Ve Yunanistan Reisicümhuru:

Nazırlar Heyeti İkinci Reisi ve Hariciye Nazırı Müsyü Andre Mihalakopoulos, Fevkalâde murahhas ve Orta Elçi Müsyü S.Polychroniadis’i tayin eylemişlerdir.

Müşarünileyhler mütekabil salâhiyetnamelerini birbirlerine tebliğ edip bunları usulüne muvafık ve muteber bularak aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 1

Yüksek Akit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesine, memleketin kanun ve nizamlarına riayet ederek mahallî tebaaların veya ecnebiler için hususî ahkâm varsa en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarının tâbi oldukları veya olacakları, herhangi mahiyette olursa olsun, takyitlerden başkalarına tâbi tutulmaksızın, maazalik ecnebiler hakkındaki zabıta ahkâmına halel gelmeksizin, serbestçe girebilecekler, orada seyahat, ikamet edebilecekler ve yerleşebilecekler, veyahut orayı her vakit terkedebileceklerdir.

Bununla beraber şurası mukarrerdir ki yukarıdaki ahkâm, muhacereti bir kanun ile tanzim etmek hususunda yüksek Âkit taraflardan her birine tanınmış olan hakkı aslâ ihlâl etmez.

Madde 2

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, gerek kanuni bir hüküm neticesinde, gerek ahlâkî ve sıhhî zabıta ve dilencilik hakkındaki kanun ve nizamlara tevfikan, gerek Devletin dahilî ve haricî emniyetine müteallik esbap dolayısile diğer tarafın tebaalarına memleketinde yerleşmeği ve oturmağı ferdî tedabir ile menetmek ve bunları yukarda zikredilen sebeplerden dolayı memleketinden ihraç eylemek hakkını muhafaza eder.

Diğer taraf, bu suretle ihraç edilmiş olan tebaalarile ailelerinin, tâbiiyetleri salâhiyettar Konsolos tarafından tasdik edilmiş olduğu takdirde yeniden memleketine kabul etmeği taahhüt eyler. Bu hüküm siyasî esbaptan dolayı istenmiyen şahıslara tatbik edilmez.

Madde 3

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, ihraz veya tasarrufu bu Yüksek Âkit Tarafın kanunlarile en ziyade müsaadeye mazhar memleket tebaalarına müsaade olunmuş veya olunacak olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz ve tasarruf etmek hususunda tam serbestiye malik olacaklardır. Onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaaları hakkında tayin edilmiş veya edilecek olan şeraitin aynına tâbi olarak bu mallan satma, değiştirme, bağışlama, evlenme, vasiyet suretile veya her hangi diğer bir suretle elden çıkarabilecekler veya veraset tarikile ihraz edebileceklerdir.

Onlar, yukardaki fıkrada derpiş edilen ahvalin hiç birinde, mahallî tebaalara tatbik edilen veya edilecek olan, her hangi neviden olursa olsun, vergi, resim ve mükellefiyetlerden başkalarına veya daha ağırlarına tâbi tutulmıyacaklardır.

Kezalik onların, memleketin kanun ve nizamlarına uyarak mallarını ve alelûmum emtialarını serbestçe ihraç etmelerine de müsaade olunacaktır. Bu hususta onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaalarının mümasil ahvalde tâbi bulunacakları takyitten başka hiç bir takyide ve resimlerden başka veya daha ağır hiç bir resme tâbi tutulmıyacaklardır.

Madde 4

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesinde mer’i kanunlara uymak şartile o ülkede
ticaretlerini ya bizzat veya istihdamlarını münasip görecekleri adamlar vasıtasile yapabileceklerdir.

Ticaret, seyrisefain ve san’ata, meslek ve hirfetler icrasına veya herhangi neviden bir iştigale müteallik bilcümle hususlarda Yüksek Âkit Taraflardan birinin başka bir ecnebi memleketin gemilerine ve vatandaş veya tebaalarına bahşetmiş olduğu veya ileride bahşedeceği, imtiyaz, müsaade veya muafiyetlerin ayni zamanda ve talebe hacet kalmaksızın, şartsız ve tavizsiz olarak, diğer tarafın gemilerine ve tebaalarına teşmil edileceğini Yüksek Âkit Taraflar kararlaştırmışlardır; iki tarafın bu husustaki fikiri yekdiğerine mütekabilen en ziyade müsaadeye mazhar ecnebi memleketle müsavat temin etmektir.

Bununla beraber, Yüksek Akit Taraflar, kanunlar ve nizamnamelerle, seyyar sanayii, ayak satıcılığını ve münasip görecekleri diğer hirfet ve meslekleri kendi tebaalarına hasredebileceklerdir.

Madde 5

Merkezi Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde olan ve orada işbu memleketin kanunlarına tevfikan usulü dairesinde mevcudiyeti haiz bulunan hisse senetli şirketlerle – sınaî ve malî şirketler ve sigorta ve nakliyat kumpanyaları dahil olmak üzere – sair ticarî şirketler, diğer tarafça usulü dairesinde mevcudiyeti haiz tanınacaklardır.

Mezkûr şirketler diğer memlekatin mer’i bulunan veya meriyete konulacak olan kanun ve nizamlarına tâbi olarak, ve eğer bu memleketin kanunî mevzuatı ruhsat istihsali mecburiyetini derpiş ediyorsa bu ruhsatın istihsalinden sonra, o ülkede yerleşebilecekler, ve filyaller, şubeler veya acenteler ihdas ve müddei ve müddeialeyh sıfatile mahkemelere müracaat edebileeklerdir.

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, kendi memleketinde, diğer bütün memleketlerin şirketlerine umumiyetle müsaade edilen bir faaliyeti icra eden şirketlerin yerleşmesine salifüzzikir ruhsat dolayısile mania ihdas etmemeğe muvafakat eder.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin kanunî mevzuatı dairesinde teşekkül etmiş olan mezkûr şirketlerin diğerinin ülkesinde icra edilecek olan faaliyeti işbu diğer tarafın kanun ve nizamlarına tâbi olacaktır.

Bu şirketler, ikinci memlekette, mal, hak ve menfaatlerinin kanunî ve adlî himayesine müteallik bütün hususlarda, yerli şirketlere yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.

Bundan başka, bunlar, mütekabiliyet şartile, mahkeme masarifini müemmin kefalet akçesinden muaf tutulacaklardır.

Diğer cihetten, Yüksek Âkit Taraflardan her birinin, şirketleri, diğer tarafın ülkesinde, memleketin kanunlarına uyarak ve bunlarda derpiş edilmiş olan takyitler kaydı ihtirazisi altında, şirketin işlemesi için lüzumlu olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz edebileceklerdir; şu kadar ki gayri menkulihrazı şirketin gayesini teşkil etmemesi meşruttur.

Madde 6

Yukarıki maddede istihdaf edilen şirketlerle filyalleri, şubeleri ve acenteleri Yüksek Âkit Tarafların mütekabil ülkelerinde resim, harç ve vergiler hususlarında -ecnebi şirketlerin ruhsat ve tescil vesikaları istihsaline ait harç ve mükellefiyetler müstesna olmak üzere- ayni mahiyetteki yerli şirketlere tahmil edilen malî mükellefiyetten daha ağırına tâbi tutulmıyacaklardır.

Maamafih bu hüküm gerek Devlet tarafından kurulmuş olan müesseselere, gerek umumî bir hizmetin imtiyazına sahip olanlara bahşedilen vergi muafiyetlerini mutalebe etmek için Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden dermeyan edilmiyecektir.

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, sermaye, irat veya kazanç üzerinden hesap edilen vergilere müteallik hususlarda, diğer tarafın şirketlerile, şube, filyal veya acentelerini, vergilerin mahiyetine göre, ancak bunların sermayelerinin kendi ülkesinde mevzu kısmı üzerinden ve bu ülkede tasarruf ettikleri mallar, tedavül eden esham ve tahvilât, elde ettikleri kazançlar ve yaptıkları muameleler itibarile resme tâbi tutacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin mezkûr şirketleri esası nizamnamelerinin istihdaf ettiği başlıca muamelelerini diğer Yüksek Âkit Tarafın ülkesinde, bu tarafın tâbiiyetini talep ve iktisap etmeksizin, temerküz ettiremiyeceklerdir. Merkezleri mensup oldukları memlekette bulunan ecnebi bankaların filyal
ve şubeleri bundan evvelki fıkrada müstahdef değildir.

Madde 7

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, şahısları ve malları için, kezalik her nevi ticaret, san’at, hırfet ve meslekin icrası dolayısile, mahallî tebaalardan cibayet edilenlerden başka veya daha ağır, herhangi mahiyette olursa olsun, hiç bir vergi, resim veya teklif tediyesile mükellef olmıyacaklardır.

Bununla beraber, ikamet resimlerile zabıta muamelelerinin ifasına müteallik resimler hususunda Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarına bahşedilen muameleden müstefit olacaklardır.

Madde 8

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, mahallî tebaalara tahmil edilmiş olan şartlar, takyitler ve harçlardan başkalarına tâbi olmaksızın, haklarım takip ve müdafaa etmek üzere serbestçe mahkemelere müracaat etmek hakkına malik olacaklar ve bu mahallî tebaa gibi, bütün davalarda, avukatlarını, veya ajanlarını mevzuubahs ülkelerin kanunları mucibince bu mesleklere kabul edilmiş kimseler arasından intihap eylemek serbestisinden istifade edeceklerdir.

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartile, adlî muzaharetten ve mahkeme masarifini müemmin kefalet akçesi muafiyetinden müstefit olacaklardır.

Madde 9

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer taraf ülkesinde, sulh zamanında olduğu gibi harp zamanında da, hem orduda, bahriyede ve hava kuvvetlerinde, hem de millî muhafız ve milis kıtaatında herhangi mecburî bir askerî hizmet ve mütekabil kanunlarda tahsisen derpiş edilen istisnalar mahfuz kalmak şartile, her hangi adlî, idarî ve beledî bir memuriyet ifasından muaf olacaklardır. Bunlar böyle bir hizmete veya memuriyetin ifasına muadil olmak üzere vazedilecek her hangi, naktî veya aynî, tekliften de müstesna olacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları ve şirketleri diğer Yüksek Âkit Tarafın tebaalarına ve şirketlerine tahmil edilebilecek olan askerî ‘ ve mülkî istimvallerden başkasına diğer taraf ülkesinde hiç bir veçhile tâbi kılınmıyacaklardır.

Bunlar, mezkûr istimvallerin tatbiki usulüne ve tazminine ait hususlarda aynile mahallî tebaalar gibi mahallî kanunların hükmüne tâbi bulunacaklardır.

Madde 10

Menşei Türkiye Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zaman gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya – oktruva dahil olmak üzere -diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.

Aynile menşei Yunanistan Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamul müslahsallar Türkiye Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zanıan, gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya -oktruva dahil olmak üzere – diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin – mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.

Bu maddenin birinci fıkrası hükümlerine halel gelmeksizin, menşei Türkiye Cumhuriyeti gümrük arazisi olup (A) listesinde tadat edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti gümrük arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tarifelerden müstefit olacaklardır.

Türkiyede müstahsal veya mamûl her hangi bir madde üzerinden bunun Yunânistana ithalinde ( 2 2 kânunuevvel 1923 tarihli gümrük tarifesi kanununun beşinci maddesinde derpiş edilen oktruva, 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ve istatistik, yetimler ve mültecilerin menfaatine olan resimler gibi ) millî varidat, vilâyet veya belediyeler varidatı menfaatine Devlet tarafından istifa edilen munzam resimlerin mecmuu o maddeye müteallik ithal resminin yüzde yetmiş beşini ve 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ise yüzde otuz dokuzunu ve oktruva resmi de yüzde otuzunu
tecavüz etmemesi kararlaştırılmıştır.

Türkiyede müstahsal veya mamûl maddeler, Yunanistanda müstahsal mümasilleri olan maddeler üzerinden bunların bir şehirden diğerine nakledildiği vakit cibayet olunan dahilî belediye resminden muaf olacaklardır.

Aynile, bu maddenin ikinci fıkrasının hükümlerine halel gelmeksiziz, menşei Yunan gümrük arazisi olup (B) listesinde tadat edilen tabiî veya mamûl müstahsallar Türk gümr k arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tenzilât yüzdelerinden müstefit olacaklardır.

Madde 11 Türkiyeye yapılacak ihracattan Yunanistanda ve Yunanistana yapılacak ihracattan Türkiyede aynı müstahsalların bu hususta en ziyade müsaadeye mazhar memlekete ihraçlarında istifa edilen veya edilecek olan ihraç resimlerinden başka veya daha yüksek resimler veya başka nevi harçlar alınmıyacaktır.

Madde 12

Üçüncü bir memleket ile müsavat üzere muamele görmek teminatı ithalât ve ihracat resimlerinin istifa tarzına, emtianın gümrük antrepolarına konulmasına, gümrük aidatına ve usullerine, ithal ve ihraç olunan veya transit suretile geçen eşyanın gümrüğe kabul ve gümrükten şevkine ait muamelâta da şamildir.

Madde 13

Âkit Taraflardan birinin, bir veya bir kaç üçüncü memleketten transit suretile geçtikten sonra diğer taraf
ülkesine ithal edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsalları, ithal esnasında, menşe memleketinden doğrudan doğruya ithalleri takdirinde alınacak gümrük rüsumundan yahut aidattan başkasına veya daha yükseğine tâbi tutulmıyacaktır.

Bu hüküm, doğrudan doğruya transit edilen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, zurufu tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya da tatbik olunur.

Madde 14

Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde, gerek Devlet, gerek nahiyeler ve teşekküller hesabına olarak bir maddenin istihsali, imali veyahut istihlâki üzerine vazedilen veya edilecek olan dahilî resimler, hiç bir sebeple, diğer taraf ülkesinin müstahsallarına -eğe r varsa – ayni cinsten olan yerli müstahsallardan ve mümasil yerli müstahsallar bulunmadığı takdirde, en ziyade müsaadeye mazhar milletin mümasil müstahsallarından daha ağır ve daha tazyik edici bir suretle tahmil edilmiyecektir.

Madde 15

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, ithal edilen müstahsalların menşe memleketini tesbit etmek üzere:

1- Tam manasile iptidaî maddeler veya tabiî müstahsallar için, bunların menşei diğer memleket olduğunu;

2 – Mamûl bir müstahsal için, gerek bünyesine giren madde gerek gördüğü ameliye itibarile ithalâtçı memleketin müstahsallar milliyetini tanımak hususundaki şartlarını istikmal eylediğini

mübeyyin bir menşe şehadetnamesinin ithalâtçı tarafından ibrazını talep edebilecektir.

Bu mukavelenameye raptedilen nümune (C ve CI melfufları) mucibince tanzim edilmiş olan menşe şehadetnameleri, gerek mürsilin mensup olduğu ticaret ve sanayi odaları, gerek gümrük idareleri ve gerekse mürselünileyh memleketin kabul edeceği her hangi teşkilât veye heyet tarafından ita olunacaktır.

İthalâtçı memleket hükümeti mezkûr şehadetnamelerin kendi siyasî veya Konsolosluk makamları tarafından tasdik olunmasını istiyebilecektir.

Posta paketeri, kıymeti elli Türk lirasını veya iki bin drahmiyi geçmiyen irsalattan olduğu takdirde, menşe şehadetnamesine tâbi tutulmıyacaktır.

Madde 16

İthal ve ihraç memnuiyet veya takyitlerine veyahut ticaret serbestliğinin sair tahditlerine müteallik bütün hususlarda, Yüksek Âkit Taraflar birbirlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşederler.

Bu muamelenin hilâfına hareket ancak aşağıdaki ahvalden maada hususatta caiz olmaz:

a) Emniyeti umumiye veya ülkenin müdafaasını alâkadar eden sebepler dolayisile;
b) İnsanların, hayvanların, nebatların sıhhatini himayeye matuf sıhhî zabıta tedbirleri ilcasile;
c) Silâh, mühimmat ve harp malzemesinin ve harbe mahsus bilcümle levazımın ithalini mürakabe etmek için;
d) Devlet inhisarlarının icrası için. Yüksek Âkit Taraflardan biri ruhsatnameler vasıtasile ithalâtı mürakabe etmek usulünü tesis ederse bu ruhsatnamelerin diğer taraf mütehassıslarına verilmesi hususunda her hangi diğer memleketin tabiî veya mamûl müstahsallarının tâbi tutulacağı ahkâm kadar müsait hükümler tatbik edecektir.

Bu ahkâm mucibince, mezkûr ruhsatnameleri istihsal etmek için yerine getirilmesi lâzımgelen şartlar ve yapılması icabeden muameleler derhal en açık ve en sarih bir şekilde umumun ıttılaına isal edilecektir. Taleplerin tetkiki en büyük sür’atle ifa olunacaktır.

Ruhsatnamelerin verilmesinde de böylece hareket edilecektir. İta usulü mümkün olduğu kadar sade ve müstakir olacak ve bu vesikaların ticaret mevzuu teşkil etmesine mani olacak surette tesbit olunacaktır. Bu maksatla, ruhsatnameler, eşhasa verildiği zaman ondan istifade edecek kimsenin ismine muharrer olacak ve başkası tarafından. kullanılmıyacaktır.

Yüksek Âkit taraflardan biri canibinden üçüncü bir Devletin mütehassısları lehine muvakkat surette bahşedilmiş olan her hangi memnuiyet ilgası, menşe ve mevridi diğer taraf olan aynı veya mümasil mütahassıslara derhal ve hiç bir şartsız tatbik olunacaktır.

Yüksek Âkit Taraflardan biri memnuiyet veya takyitler vazettiği takdirde, muhtemel istisnaî müsaadeler ve kontenjanlar iki memleketin ticarî münasebetlerini mümkün olduğu kadar az müteessir edecek tarzda ita olunacaktır.

Madde 17

Yüksek Âkit Taraflar, beynelmilel transite en ziyade elverişli olan yollar üzerinde eşhasa, yolcu ağırlıklarına, emtiaya ve her türlü mevada, irsalâta, gemilere, vapurlara, arabalara ve vagonlara veya sair nakliye vasıtalarına mütekabilen serbestçe transit bahşetmeği, bu bapta biı birlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesini temin edere taahhüt eylerler.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden geçen her nevi emtia, istatistik vergisi ile muhafaza ve mağaza ücuratından maada, bilûmum gümrük resminden veya sair bütün aidattan mütekabilen müstesna tutulacaktır.

Yüksek Âkit Taraflar, emtianın ve bilhassa bunlardan Devlet inhisarına tâbi olanların veya ithali memnu bulunanların memlekete gizlice ithal edilmemesini ve hakikaten transit suretile geçirilmesini temin için bütün tedbirleri almak hakkını mahfuz bulundurmakla beraber, transit keyfiyetini takyit edebilecek muamelât veya sair tedabir ile transiti sektedar etmemeği taahhüt ederler.

Bu maddenin ahkâmı doğrudan doğruya transit suretile geçen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, ambalâjı tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya dahi tatbik olunur.

Emtia transiti:

1 – Ammenin ve Devletin emniyetine müteallik esbap dolayısile;
2 – Sıhhî zabıtaya müteallik esbap ilcasile veya hayvanları ve nebatları muzur haşerat ve tufeylâttan muhafaza maksadile men veya takyit edilebilecektir; şukadar ki, tedabir bütün memleketlere veya aynı şeraite tâbi olan memleketlere tatbik edilmiş olmak şarttır.

Madde 18

Yüksek Âkit Taraflardan birine mensup seyyar ticaret memurları, diğer tarafın ülkesinde, faaliyetlerine ve hassaten ticarî nümunelere bahşedilen gümrük kolaylıklarına müteallik bütün hususlarda en ziyade müsaadeye mazhar milletin seyyar ticaret memurlarına yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde, en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarından daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.

Yukarıdaki ahkâm, seyyar erbabı san’ata veya ayak satıcılığına kabili tatbik olmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu bapta kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.

Madde 19

Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında, mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde tâbiiyetinde bulundukları memleket memurları tarafından bu mukavelenamenin ( D ve D I ) melfuflanndaki nümune veçhile ita edilmiş bir hüviyet varakası ibraz edebildikleri takdirde mahallî tebaalardan daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.

Birinci fıkranın ahkâmı seyyar erbabı san’ata kabili tatbik olmadığı gibi ne ayak satıcılığına ne de san’at veya ticaret icra etmiyen eşhas nezdinde siparişler taharrisine şamil bulunmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu hususlarda kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.

Madde 20

Yüksek Âkit Taraflardan her biri aşağıda zikredilen eşyayı – bu eşya tekrar ihraç edilecek olmak ve her birinin kanunlarında derpiş edilen teminat mahfuz kalmak şartile- her nevi ithal ve ihraç vergi ve resminden muaf tutacaktır.

a) Emtia ihracatında kullanılmak üzere Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine ithal edilmiş olan veya zikredilen tarzda istimal edilmiş olduğu usulü veçhile tesbit edildikten sonra, diğer taraf ülkesinden tekrar ithal edilecek olan ticarette müstamel her nevi ambalaj, örtüler, çuvallar ve fıçılar ve diğer paketleme vasıtaları, keza kumaş sarılan üstüvaneler, tahta makaralar ve mukavva borular.

b) Tamir edilecek eşya : Şurası mukarrerdir ki bu eşya ihracat memleketine tekrar ithal edilirse, tekrar ithalleri esnasında ithalât resminden müstesnadırlar. Bu eşyaya tamir esnasında külliyetli miktarda ilâve edilmiş olup gümrük resmine tâbi bulunan mevat veya aksam, nefsi eşyadan ayrı olarak ve bunların asıl eşya ile terkip edilmelerinden mukaddem tâbi oldukları tarifeye göre, gümrük vergisi tesviyesine tâbi tutulacaklardır. Resim tesviyesine esas olan sıklet tahmin suretile tesbit olunabilir.

c ) Yenebilecek mevattan başka, pazarlara, panayırlara veya sergilere gönderilen eşya. Mevzuubahs eşyanın memlekete duhulü esnasında alâkadarlar bunların istimal müddetini tesbit eylemeğe ihtimam edeceklerdir. İcabı takdirinde bu mühlet gümrük makamatı tarafından kanunun evamirine tevfikan temdit olunabilecektir.

Madde 21

Üçüncü bir devletle müsavat üzere muamele görmek esası:

1 – Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden hemhudut memleketlerle hududun iki tarafında on beşer kilometrelik bir saha dahilinde vuku bulacak hudut ticareti hususunda bahşedilmiş veya ileride edilebilecek olan müsaadata,

2 – Bir gümrük ittihadından münbais hususî müsaadelere,

3 – Gümrük tarifesi hususunda ve alelûmum her hangi diğer bir ticarî hususta, Türkiye ile 1923 senesinde Osmanlı İmperatorluğundan ayrılmış olan memleketler arasında mevcut veya istikbalde ihdas edilecek olan menafi ve müsaadata, kabili tatbik olmıyacaktır.

Madde 22

Demiryolları üzerinde ne nakliye ücretleri, ne de sevkıyatın zaman ve tarzı icrası hususlarında Yüksek Âkit Taraflar ülkeleri ahalisi beyninde fark gözetilmiyecektir.

Bilhassa, Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine geçen veya bu ülkede transit edilen irsalât sevkiyat veya nakliye ücretleri hususlarında bu ülkelerin birinden gerek dahilde bir mahalli maksuda ve gerek ecnebi memleketlere giden irsalâttan daha az müsaadeli bir surette muamele görmiyecektir; elverir ki nakliyat, aynı şerait altında aynı hat üzerinde ve aynı istikamette vuku bulsun.

Tenzilâtlı ücretlerle yapılan ve ahvali hususiyede geçici bir kaza ve felâketin tehvinini istihdaf eyliyen veya bir emrihayre muhassas bulunan nakliyat mevzuubahs olmadıkça hiç bir muamelei istisnaiyeye cevaz verilmiyecektir.

Bundan maada demiryollarındaki mütekabil münakalâtın ve transit sevkiyatının teferruatını, şimendifer idarelerinin doğrudan doğruya itilâfı suretile, tanzim eylemek hakkını iki hükümetmuhafaza ederler.

Madde 23

Yüksek Âkit Taraflar, tacirlere gümrük tarifeleri ve bilhassa muayyen bir meta üzerinden istifa edilecek rüsum hakkında resmî malûmat istihsal eylemek imkânını vermek için muktazi tedbirleri almayı taahhüt ederler.

İstida, ithalât memleketinin nizamları mucibince, metaın bir nümunesini veyahut mufassal bir tarifini, bunun bir suretini veya fotoğrafisini ihtiva eylemelidir.

Madde 24

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğer tarafın ülkesinde, ihtira beratları, fabrika yahut ticaret markaları, ticarî unvanlar hususunda kanunda gösterilen usule riayet şartile bu tarafın tebaa yahut şirketlerine ait aynı hukuku haiz olacaklardır.

Madde 25

Yüksek Âkit Taraflardan birinin sancağını taşıyıp hamulesiz veya hamuleli olarak diğer tarafın sularına ve limanlarına girecek veya oradan çıkacak olan gemi ve vapurlar oralarda hareket ve azimet mahalleri nereleri olursa olsun millî sefinelere yapılan muamelenin aynından her hususta müstefit olacaklar ve millî sefinelere tahmil edilen veya edilebilecek olanlardan başka, devlet, vilâyetler, nahiyeler veya hükümetin müsaade ettiği herhangi bir teşekkül nam ve menfaatine istifa olunan -ne unvan altında olursa olsun- hiç bir resim ve mükellefiyete tâbi tutulmıyacaklardır.

Madde 26

Yüksek Âkit Tarafların limanlarında, açıkta demirleme mahallerinde, doklarında ve (havre) larında, gemilerin yükletilmesine ve boşaltılmasına müteallik hususlarda, taraflardan birinin millî gemilere bahşetmiş olduğu bütün imtiyaz veya suhuletler, geldikleri veya gidecekleri yer neresi olursa olsun, diğer tarafın gemilerine dahi bahşolunacaktır.

Madde 27

Hamuleler – mevrit veya mahalli şevkleri neresi olursa olsun – millî sancak altında ithal veya ihraç edilmiş oldukları takdirde tâbi olacakları resim ve mükellefiyetlerden başkasına hedef olmıyacaklardır.

Aynile yolcular ve bunların ağırlıkları millî sancak altında seyahat ediyorlarmış gibi muamele göreceklerdir.

Madde 28

Bu mukavelenamenin seyrisefain hususunda mütekabilen millî muamele bahşolunmasma müteallik ahkâmı:

1 – Yüksek Akit Taraflardan her birinin ülkesinde mer’i veya mer’iyete konacak kanunlarla tanzim edilmekte devam edecek olan kabotaja ve iç sularda seyrisefaine;

2 – Millî ticareti bahriyeye bahşedilmiş veya edilebilecek olan prim ve saire şeklindeki tergiplere;

3 – Akit Tarafların kara sularında sayt icrasına, limanların, açık demirleme mahallerinin ve sığ sahillerin bahrî hizmetlerinin ifasına şamil değildir.

Bahrî hizmetler; bu ameliyelerin kara suları dahilinde ve Marmara denizinde icrası halinde, cer, kılavuzluk, bahrî yardım ve tahlisiye icrasını ihtiva eder.

Yukarıki tadadın haricinde kalabilmiş olan istisnayı müstelzim mevadı en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi tanzim edecektir.

Madde 29

Vapur ve gemilerin tâbiiyeti, bu hususta mütekabil Devletlerin salâhiyettar makamları tarafından her bir
memleketin kanun ve nizamlarına tevfikan verilmiş olan vesika ve şehadetnameler mucibince her iki tarafça kabul edilecektir.

Yüksek Akit Taraflar arasında mahsusî itilâflar aktolununcaya kadar, bunlardan biri tarafından İngiliz usulüne muvafık olarak verilmiş olan hacmi istiabî ve seyrüsefere kabiliyet şehadetnamesile hacmi istiabiye müteallik sair vesikalar diğer tarafça tanınacaktır.

Madde 30

Yüksek Akit Taraflardan her birinin gemileri diğer tarafın bir veya müteaddit limanına, gerek oralara mevritleri ecnebi memleket olan hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını indirmek, gerek oralarda ecnebi memlekete götürmek üzere hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını irkâp etmek için gidebileceklerdir. Bu gemiler mütekabil memleketlerin kanun ve nizamlarına uyarak hamulelerinin diğer bir limana veya diğer bir memlekete mahsus olan kısmını bu kısım için, millî sefineler lehine tesbit edilmiş en aşağı miktar üzerinden ancak istifa edilebilecek olan nezaret resimlerinden başka hiç bir resim ve masraf tediyesile mükellef olmaksızın gemi dahilinde hıfız ve tekrar ihraç edebileceklerdir.

Madde 31

Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir sefinesivdiğer taraf sularında batar, karaya oturur, bahrî hasara dûçar olur veya mecburî tevakkufa uğrarsa bu sefine ile hamulesi mütekabil memleketlerin kanun ve nizamnamelerinin mümasil ahvalde millî sefinelere bahşettiği müsaade ve muafiyetlerin aynından müstefit olacaklardır. Kaptana, mürettebata ve yolculara – gerek kendileri, gerek sefine ve hamulesi için – mahallî tebaalara yapılan nisbette muavenet ve muzaheret edilecektir.

Tahlisiye resmi hususunda tabiisin vuku bulduğu memleketin kanunu tatbik olunacaktır. Karaya oturmuş veya batmış bir gemiden kurtarılan emtia, dahilî istihlâk için memlekete ithal edilmedikçe hiç bir gümrük resmine tâbi tutulmıyacaktır.

Madde 32

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, diğer tarafın her hangi başka bir ecnebi memleketin mümasil mümessillerini kabul eylediği kendi ülkelerindeki şehir ve limanlarda ikamet edebilecek olan Baş Konsolos, Konsol ve Muavin Konsoloslar tayin etmek serbestisine malik olacaktır. Maamafih, bu Baş Konsolos, Konsolos ve Muavin Konsoloslar nezdine tayin edildikleri memleket hükümetinin müteamil usul dairesinde muvafakatini almadan vazife ifasına başlıyamıyacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin Konsolosları, diğer tarafın ülkelerinde, herhangi diğer ecnebi bir memleketin mümasil Konsoloslarına bahşedilmiş veya edilecek olan imtiyaz, hak ve muafiyetlerin aynından -mütekabiliyet şartile- müstefit olacaklardır.

Madde 33

Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir tebaasının diğer tarafın ülkesinde vefatı takdirinde, akrabası olmakla beraber, vefat mahallinde, müteveffanın memleketi kanunlarının kendisine terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mesağ verdiği hiç bir kimse bulunmazsa, müteveffanın tebaası bulunduğu devletin salâhiyettar Konsolosu, icap eden resmî muameleleri yaptıktan sonra müteveffanın mallarının bulunduğu memleket kanunlarının tayin ettiği şekil ve hudut dahilinde terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mezun olacaktır.

Şurası mukarrerdir ki müteveffaların terekelerinin idaresine müteallik her hususta Yüksek Âkit Taraflardan birinin herhangi diğer ecnebi bir memleketin konsoloslarına evvelce bahşetmiş ” olduğu veya bilâhare bahşedeceği bütün hak, imtiyaz, müsaade ve muafiyetler, mütekabiliyet şartile derhal diğer Yüksek Âkit Tarafın konsoloslarına teşmil edilecektir.

Madde 34

Yüksek Âkit Taraflardan birinin diğer tarafın ülkesinde ikamet eden konsolosları, birinci tarafın gemilerinden firar etmiş olan, ikinci tarafın vatandaş veya tebaalarından gayrı, gemici efradı geri almak için mahallî hükümet tarafından kanunun müsaade ettiği muavenete mazhar olacaklardır.

Madde 35

İki memleket arasında bir hakem mukavelesinden neşet edebilecek ahkâm mahfuz kalmak şartile Yüksek Âkit Taraflar beyninde bu mukavelenamenin tefsiri sadedinde zuhur edebilecek ihtilâflar diplomasi tarikile halledilememiş olursa iki tarafın muvafakatile ve tahkimname tarikile hakeme havale olunacaktır.

Madde 36

Bu mukavelename tasdik olunacak ve tasdiknameleri mümkün olan sür’atle Atina’da teati edilecektir.

Mukavelename, teati tarihinden bir ay sonra mer’iyete girecek ve müddeti iki sene olacaktır. Bu tarihten itibaren Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden altı aylık bir mühletle feshedilmedikçe mer’iyette kalacaktır.

Yukarıdaki ahkâmı tasdik etmek üzere murahhaslar bu mukavelenameyi imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

Ankarada 30 teşrinievvel 1930 tarihinde Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

6 Mart – Hukuk Takvimi

0
6 Mart Hukuk Takvimi, Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

6 Mart – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1483

İtalyan hukukçu, tarihçi ve diplomat Francesco Guicciardini (Ölümü: 22 Mayıs 1540) Floransa, Ferrara ve Padova’da medeni hukuk öğrenimi gördü. Floransa’da avukatlığa başladı. Avukatlıktaki büyük başarısı üzerine, 1512’de Signoria Aragon kralı Fernando’nun sarayına elçi olarak gönderildi. 1515’te Modena valiliğine, 1516 yılında Reggio valiliğine getirildi. Cumhuriyetin yıkılmasından sonra papalık temsilcisi olarak Floransa’ya döndü. Cumhuriyetçilerin baskı altına alınmasında önemli rol oynadı. 1531’de Clemens tarafından Bologna valiliğine atandı.  Daha sonra Floransa’ya dönerek Dük Alessandro de Medici’nin hukuk danışmanı oldu.

1555

Ünlü denizci Piri Reis idam edildi.

1694

Büyük Britanya Başbakanlığı da yapan ve döneminde önemli hukuk olayları meydana gelen Henry Pelham, dünyaya geldi. (Doğumu: 25 Eylül 1694 – Ölümü: 6 Mart 1754)

1714

İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı.

 1836

Amerikan avukat ve asker William Barret Travis yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Ağustos 1809)  Ünlü avukat James Dellet’in yanında çırak olarak işe girdi ve burada avukatlık eğitimine orada başladı. Hukuk sınavını geçerek yasal olarak çalışma izni aldı. Borç alarak hukuk bürosu kurdu. Burada kurduğu bürosu ekonomik şartlardan dolayı battı. Daha sonra Anahuac’ta bir hukuk bürosu kurdu ve Meksika yönetimine karşı bir milis gücünün kurulmasına yardım etti. Teksas Devrimi  sırasında  Alamo Savaşı’nda öldü . Travis County ve Travis Park , Alamo Savaşı’nda Teksas Cumhuriyeti’nin komutanı olduğu için onun adını aldı.

 1857

Dred Scott adında bir kölenin, sahibi tarafından bir süreliğine de olsa köleliğin yasaklandığı bir eyalete götürüldüğünü, bu nedenle artık köle olmadığını ve beyazların sahip olduğu anayasal haklara sahip olduğunu ileri sürerek açtığı davanın ABD Yüksek Mahkemesinin önüne taşınması üzerine Yüksek Mahkeme davayı 6 Mart 1857 tarihinde karar bağladı. Kararda siyahilerin vatandaş olamayacağı, dolayısıyla beyazların yararlandığı anayasal haklardan yararlanmalarının mümkün olamayacağı, “bir zencinin (negro) hukuken ve hakkaniyete uygun olarak kendi menfaati gereğince köle yapılabileceği”, siyahilerin herhangi bir hakkın öznesi olamayacağı, beyazların Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkının nesnesi olabilecekleri hüküm altına alındı.

 1868

Mithat Paşa, 6 Mart 1868’de Danıştay Başkanlığı görevine getirildi.

 1868

Yargıtay, 6 Mart 1868 tarihinde “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” adıyla kuruldu. 18 Haziran 1879 tarihli Nizamı Mahkemeler Kuruluş Kanunu ile Mahkeme-i Temyiz, 1945 yılında ise bugünkü adını aldı.

 1899

Bayer, aspirini ticari bir marka olarak tescil ettirdi.

 1917

Belçikalı avukat ve siyasetçi Jules Vandenpeereboom yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Mart 1843) Avukat olarak eğitim gördü. 1878-1900 yılları arasında Belçika Halk Temsilciler Meclisi’nde Kortrijk’i temsil etti. 1884’ten 1899’a kadar Demiryolları, Tebliğler ve Telgraflardan başlayarak çeşitli bakanlık görevleri üstlendi. Bunu 1896’dan bu yana Savaş bakanlığıyla birleştirdi. 1899’da Belçika’nın 17. Başbakanı olarak görev yaptı. 1900’de Devlet Onursal Bakan olarak atandı ve Belçika Senatosunda Batı Flandre’yi temsil etti.

 1924

Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Cumhuriyet Devrimleri arasında yer alan 431 sayılı kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.

 1924

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla 6 Mart 1924’de İstanbul’da kuruldu.

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği

 1925

Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması olarak, 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergiler kapatıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

1929

Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 6 Mart 1929’da iki ülke arasında akdedilmiştir. “Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması” adıyla düzenlenerek Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, 27 Mart 1929 tarihinde gerekçesi de sunularak meclisin onayına sevk edilmiştir. 25 Mayıs 1929’da TBMM’de kabul edilerek Zabıt Ceridesinde yayınlanmıştır.

1933

14 Eylül 1933’te imzalanan Türkiye – Yunanistan Dostluk Antlaşması, (Resmi adıyla “Samimi Anlaşma Misakı (Yürekten Uyuşma Paktı – Pacte d’Entente Cordiale) 6 Mart 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından kabul edildi. Kanun, Resmî Gazete’nin 12 Mart 1934 tarihli sayısında yayınlandı.

1933

Türkiye – Romanya Dostluk Antlaşması, 17 Ekim 1933 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştı. Antlaşmanın uygun bulunduğuna dair kanun 6 Mart 1934’te kabul edilerek, 13. Mart 1934’te Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Sözleşmenin resmi adı: Türkiye – Romanya Dostluk, Edemi Tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesi

   

1934

“Balkan anlaşma misakının tasdikine dair kanun” 6 Mart 1934’te TBMM’de kabul edildi. Balkan Antantı, Balkan Paktı veya resmi olarak “Balkan anlaşma misakı” yahut “Balkan misakı” şeklinde ifade edilen antlaşma 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanmıştı. “Balkan Misakı ve lahikalarının ihtiva ettiği hükümleri tatbik hakkımla Kanun” ise 25 Ekim 1934’te mecliste kabul edilmiştir.

1948

İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması Hakkında Sözleşme(Convention on the International Maritime Organization), 6 Mart 1948 tarihinde Cenevre’de kabul edildi Sözleşme, 17 Mart 1958’de yürürlüğe girdi.

1949

Kadınlığı Koruma ve Sosyal Yardım Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, kimsesiz kızlara ve dul kadınlara yardım etme amacını benimsedi.

1952

İstanbul’da yılın ilk aylarında işlenen cinayetlerde ciddi bir artış tespit edilmesi üzerine nedenlerini araştırmak ve önleyici tedbirler alınmasını sağlamak amacıyla blimsel bir heyet toplandı. Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Gökay başkanlığında yapılan toplantıya uzman doktorlar, hukukçular ve kriminoloji uzmanları katıldı.

1957

Afrika’da “Altın Kıyısı”, Gana adını alarak bağımsızlığını ilan etti.

1969

1968’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına gözlemci olarak İtalyan Proleter Birliği Sosyalist Partisi’nin Napoli’deki kongresine katılan Fen Fakültesi Fizik Kürsüsü Doçenti Burhan Cahit Ünal hakkında savcılık soruşturması açıldı.

1971

Erdal Şener adlı öğrencinin yanı sıra Jandarma er Mevlut Meriç’in miğferini delip başına saplanan kurşunla ve seken bir kurşunla MTA aşçısı Aziz Yalta’nın öldüğü ODTÜ baskınında gözaltına alınan 2 bin civarında öğrencinin 34 savcı tarafından ifadeleri alındı, 26’sı Adliye’ye sevk edildi.

 1972

TBMM Adalet Komisyonu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam cezalarını onayladı. Dünya Bankası Danışmanı Turgut Özal, Denizler’in idamına karşı yürütülen af kampanyasına dair Tercüman yazarı Ahmet Kabaklı’ya mektup gönderdi: ”Tarihten ders alacak mıyız, yoksa sözde acıma duygusuyla karıştırılan, Türkiye’yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz?”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.

 1972

MHP Niğde Senatörü Arif Kudret Bayhan, otomobille İtalya’dan Fransaya geçerken, 146 kilo baz morfinle yakalandı. Yargılanan Kudret Bayhan, 15 yıl hapse mahkûm edildi.

1978

Savcı Doğan Öz, Levent Özyörük’ü öldürmek, yasalara aykırı toplantı düzenlemek ve yasal olmayan yürüyüş yapmak suçlarından ötürü Site Yurdu’nda kalan 70 öğrenci hakkında dava açtı.

 1984

  • Askeri Yargıtay, Milliyet gazetesi yazarı Metin Toker ile Yazı İşleri Müdürü Doğan Heper hakkında, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararını bozdu.

  • 60 bin öğrenciyi kapsayan öğrenci affı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından onaylandı.

 1986

“Basına Sansür Yasası” olarak tanımlanan 1927 tarihli Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Yasasındaki değişiklikler TBMM’de kabul edildi.

 1987

Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen Espiye Dev-Yol davasında; 1 sanık idam, 20 sanık ise 2-8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

 1989

  • Yıldız Üniversitesi olayları ve Ortaköy Kültür Merkezi’nin kapatılmasını protesto gösterisinden dolayı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan 29 kişiden 27’si tahliye edildi. 

  • 12 Eylül sonrasında toplam 354 gün tutuklu kalan Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız “haksız tutuklama” gerekçesiyle dava açtı.

 1990

  • “Görüş” dergisinin 36.sayısında yayınlanan ”Cehenneme Kadar Yolun Var Pinochet” başlıklı yazısında eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e ima yoluyla hakaret etmekle suçlanan eğitimci-yazar Reha İsvan ile Yazı İşleri Müdürü Erdal Şahin’in yargılandıkları davaya devam edildi. 

  • “Biz Bu İhtilali Niye Yaptık Netekim” adlı oyuna konan yasağın kaldırılması için bölge idare mahkemesinde idari işlemin iptali davası açıldı. 

 1993

Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) Genel Başkanı Cem Boyner‘in, “Ordu demokrasiyi tehdit ediyor” sözleri üzerine hakkında soruşturma başlatıldı.

 1993

Karadeniz Kültür İşbirliği Sözleşmesi; “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi” adıyla 6 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da imzalandı. Sözleşmenin onaylanmasına ilişin kanun “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” adıyla 5 Nisan 1994’te kabul edildi, kanun Resmî Gazetede 9 Nisan 1994’te yayınlandı.

 1995

Avrupa Birliği üyesi 15 ülke ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalandı. Antlaşmayı  DYP-SHP koalisyon Hükümeti Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın imzaladı.

 1996

Manisalı Gençlere işkence yapıldığı haberlerine ilişkin olarak İHD İzmir Şube Başkanı ile çeşitli dernek ve siyasi partilerden yaklaşık 100 kişi Manisa Emniyet Müdürü, TEM Şube Müdürü ve diğer görevliler hakkında İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

 1998

TBMM Karma Komisyonu, uyuşturucu kaçakçısı Yaşar Öz’ün serbest bırakılmasını sağladığı iddialarını içeren dosya nedeniyle DYP Milletvekili Mehmet Ağar’ın dokunulmazlığını ikinci kez kaldırdı.

 2000

“Kumarhaneler Kralı” Ömer Lütfü Topal’ın öldürülmesi olayından yargılanan “Susurluk Çetesi”nin tek tutuklu sanığı Haluk Kırcı da tahliye edildi.

2002

  • İrlanda Anayasası‘nda Gebelikte İnsan Yaşamının Korunmasına ilişkin değişiklikler 6 Mart 2002’de halkoyuna sunuldu ve reddedildi.

  • Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Refah Partisi’nin (RP) “kayıp trilyon” davasında Necmettin Erbakan’a, iki yıl dört ay hapis cezası verdi. Erbakan, yüz kızartıcı suçtan hüküm giyen ilk başbakan oldu.

  • Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu birçok saldırıdan sorumlu tutulan İslami Hareket Örgütü’nün İcra Şurası üyesi İrfan Çağırıcı hakkındaki idam cezasını onadı.

2006

Katıldığı bir TV programında “İdamları imzalarken elim titremedi. 12 Eylül darbesi bugün olsa yine yapardım” diye konuşan Kenan Evren hakkında,”78’liler” öncülüğünde partiler ve kitle örgütleri Ankara, İstanbul ve İzmir adliyelerinde suç duyurusunda bulundu.

2009

Ergenekon soruşturması kapsamında 5 Mart günü gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay 6 Mart’ta tutuklandı.

2013

Medeni Hukuk profesörü ve Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Aydın Aybay 6 Mart 2013 tarihinde vefat etti.

2011

Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından 15 saat süreyle sorgulanan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener mahkemece tutuklandı.

 2014

  • Etiyopyalı hukukçu ve politikacı Alemayehu Atomsa yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Şubat 1969) Etiyopya Kamu Hizmeti Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Pekin Üniversitesi’nde Kamu Politikası üzerine Yüksek Lisans yaptı. Kariyerine öğretmen olarak başladı. Oromia Bölgesi Enformasyon Ajansı Direktörü oldu. Ardından Etiyopya Radyo ve Televizyon Ajansı’na genel müdürü oldu. 1996’dan 2002’ye kadar Oromia’nın güvenlik şefi, OPDO’nun siyasi departmanının başkanı ve OPDO’nun genel merkezinin başkanı olarak görev yaptı. 2006’dan 2010’a kadar Etiyopya Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürü oldu. 2012’de OPDO Başkanı ve Oromia bölgesinin Başkanı oldu.

  • Fransız hukukçu ve siyasetçi Maurice Faure yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Ocak 1922 – Ölümü: 6 Mart 2014) Toulouse Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde Tarih ve Coğrafya eğitimi aldı. Doktorasını hukuk üzerine tamamladı. 1947’de Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1951-1983 yılları arasında milletvekili oldu ve 1983-1988 yıllarında senatörlük görevini yürüttü. 1956-57 yıllarında Dışişleri Bakanı, 1958 yılında kısa bir süre İçişleri Bakanı ve aynı yıl yine kısa bir süre Avrupa Kurumları Bakanı oldu. 1956 yılında, Ortak Pazar ve Euratom için yapılan hükümetlerarası konferansta Fransız heyetinin başkanı idi. 1962-1967 arasında Demokratik Birlik Meclis Grubu başkanlığı yaptı. 10 Mayıs 1988 – 22 Şubat 1989 arasında Devlet Bakanı, 22 Mayıs 1981 – 23 Haziran 1981 arasında, Pierre Mauroy hükûmetinde Adalet Bakanlığı yaptı. Mitterand tarafından, Anayasa Konseyi üyeliğine atandı ve 1 Mart 1989 – 1 Mart 1998 arasında bu görevi yürüttü. Radikal Sol Parti’nin onursal başkanı seçildi.

  • Ergenekon davasında müebbet hapis cezasına çarptırılan 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bireysel başvurusu hakkında  Anayasa Mahkemesi  kişi hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiğine hükmetti.

  • Kırım Parlamentosu Rusya’ya bağlanmayı oybirliğiyle kabul etti. 

2017

2017- ABD Başkanı Donald Trump, nüfusunun çoğunluğu Müslüman 6 ülkenin vatandaşlarına 3 ay yeni vize sınırlaması getiren düzenlemeyi imzaladı.

2025

ABD’de 28 Ocak’ta 22 eyalet ve başkent Washington DC yönetimi tarafından, Trump yönetiminin federal hibe ve kredileri durduran kararına karşı açılan davada karar verildi. Yargıç McConnell, davada ihtiyati tedbir kararı alarak Trump yönetiminin hibe ve kredileri askıya kalma kararını durdurdu. McConnell, federal hibe ve kredileri askıya alma kararının Anayasa’ya aykırı olduğunu ve Beyaz Saray’ın kendisini Kongre’nin üstünde konumlandırdığını belirtti.

2025

Silahlı terör örgütü PKK’nın büyük şehirlerde etkinliğini arttırma amacı ile  ‘kent uzlaşısı’ adı altında örgüt mensuplarının belediyelere sızdırıldığı iddiasına ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca CHP’li belediyelerde yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame düzenlendi. İddianamede, aralarında Kartal ve Ataşehir Belediye Başkan Yardımcılarının da bulunduğu 10 şüphelinin terör örgütü üyeliğinden cezalandırılması talep edildi.

   
   

TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

0

TBMM’nin TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın konuşmasının ardından tüm siyasi partilerin ittifakı ile açıklanmıştır. 

TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

1- TBMM, 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz 1999 tarihlerinde aldığı kararlara atıfta bulunarak, bu milli davada TBMM ve Türk Milleti’nin tam bir birlik ve beraberlik içinde bulunduğu gerçeği bütün dünyaya bir kez daha ilan eder.

2- Kıbrıs meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması için KKTC’nin sarf ettiği çabaları içtenlikle destekler.

3- Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün, tarafların eşit statü ve eşitliğine dayanması gerektiği hususunu önemle vurgular.

4- Türkiye’nin 1960 anlaşmalarından kaynaklanan garantörlük haklarının sürdürülmesi gereğini belirtir.

5- Kıbrıs’ta Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş bulunan dengenin zedelenmesinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini teyit eder.

6- Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir ön şart gibi takdim edilmesine yönelik çabaları reddeder.

7- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’den önce AB’ye üye yapılması yolunda atılan adımların, uluslararası anlaşmaların açıkça ihlali olduğunu bir kere daha vurgular.

8- Kıbrıs Türk ve Rum halkının 28 yıldır huzur ve barış içinde yaşamasının en önemli amili olan iki kesimliliğin muhafaza edilmesine verdiği önemi vurgular.

9- İki kesimliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceğini hatırlatır ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi gerektiğini önemle belirtir.

10- Bu genel koşullara riayet edilmek kaydıyla, Kıbrıs’ta barışçı ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasının Türkiye’ye, Kıbrıs Türk ve Rum halklarına ve bölge barışına hizmet edeceği yolundaki inancını ifade eder.

5 Mart – Hukuk Takvimi

0
5 Mart - Hukuk Takvimi
5 Mart – Hukuk Takvimi
1868 Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza; Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurarak başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. (Doğumu: 23 Haziran 1885) 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı. Doğum tarihi, ülkesinde Avukatlar Günü olarak kutlanmaktadır.

Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza
1868

Belçikalı hukukçu ve politikacı Prosper Poullet doğdu. (Ölümü: 3 Aralık 1937) Leuven Katolik Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı ve aynı üniversitede profesör oldu. Katolik öğrenci kardeşliği olan K.A.V’ın üyesiydi.  Katolik Partisi ve Belçika Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 29 Haziran 1917 -10 Aralık 1919 arasında meclisin başkanlığını yürüttü. 1919-1920 yılları arasında Demiryolları, 1924-1934 yılları arası İçişleri, 1925’te Ekonomi, 1925-1926’da Adalet ve 1926’da Savaş Bakanı olarak görev yaptı. 1925-1926 yıllarında Belçika’nın 26. Başbakanı oldu. Görevinden ayrıldıktan sonra fahri Devlet Bakanı seçildi.

Prosper Poullet
1868

Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır.

1871

Polonya Sosyal Demokrat Partisi ve daha sonra Almanya Komünist Partisi’ne dönüşen Spartakistler Birliği’nin kurucusu, Kadın Hakları savunucusu, kadın filozof ve Polonya kökenli Alman devrimci Rosa Luxemburg doğdu.

Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart’ta, Kadınlar Konferansında
1924 İstanbul’da Maarif Müdürlüğü, Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince medreselere el koydu.
1924

TBMM’de “Ziraat ve Ticaret Vekaletleri Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.

1925

Fransız avukat Jacques Vergès doğdu. (Ölümü: 15 Ağustos 2013)

Avukat Jacques Vergès
1931 Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalandı. Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlandı.
1933 Toplatılan Gece Gelen Telgraf adlı şiir kitabından dolayı Nazım Hikmet ile kitabın yayıncısı ve basımcısına “halkı rejim aleyhine kışkırttıkları” suçlamasıyla dava açıldı.
1942 İspanyol hukukçu ve politikacı Felipe González Márquez doğdu. Sevilla Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1962’de Sosyalist Gençlik’e katıldı ve kısa bir süre sonra, Frankoculuğa karşı yeraltından mücadeleye katıldı. Daha sonra İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’ne (PSOE) katıldı. 1966 yılında Sevilla’da iş avukatı olarak çalışmaya başladı. 1974’deki Suresnes Kongresi’nde Genel Sekreter seçildi ve 1997’ye kadar İspanyol Sosyalist İşçi Partisi(PSOE) genel sekreterliğini yürüttü. 1982-1996 yılları arasında İspanya başbakanı olarak görev yaptı ve İspanyol demokrasi tarihindeki en uzun süre grev yapanlardan biri oldu. 1995’te Avrupa Konseyi Başkanlığına seçildi. 2004 yılına kadar parlamenter olarak görev yaptı.

Philip Gonzalez Marquez
1943 Hukukçu ve Finlandiya eski Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell‘in 4 Ocak 1941’de başlayan görevi 5 Mart 1943 tarihinde sona erdi. Rangell, 25 Ekim 1894’te, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982, Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Yardımcı yargıç olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu üyesi sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
1952 74 Ticani’nin yargılanmasına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde başlandı. Tarikat Şeyhi Kemal Pilavoğlu, 1954 yılında mahkûm olduktan sonra Ticaniliği bıraktığını söyledi.
1956 ABD Yüksek Mahkemesi, diğer mahkemelerin okullardaki ırk ayrımcılığını yasaklamasını onayladı.
1959 Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması, Demokrat Parti döneminde, 5 Mart 1959 tarihinde imzalandı. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti adına Fatin Rüştü Zorlu ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti adına Büyükelçi William Fletcher Warren tarafından imza edildi. ABD’nin diğer Bağdat Paktı ülkeleriyle de imzaladığı bu ikili antlaşmaya göre, bu ülkelere doğrudan ya da dolaylı bir saldırı söz konusu olduğunda ABD’nin o ülkenin isteği üzerine gerektiğinde silahlı kuvvetlere başvurarak yardımda bulunması öngörüldü.
1962

Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlandı.  Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarıldı.

1969 Ant Dergisi’nde yayımlanan “İşgal Toprağı, Kurt Köpeği” başlıklı yazısından ötürü yargılanan  Yaşar Kemal beraat etti.
1969 Balıkesir’de Akbaşlak Köyü Muhtarı, “aminli düğün tüzüğü” hazırladı ve mevlit okutmayan damatlara ceza kesileceğini açıkladı.
1971 İstanbul’da Akbank’ın Selamiçeşme Şubesi silahlı 5 kişi tarafından soyuldu, soygun sanıklarından olduğu ileri sürülen Salman Kaya Bebek’te yakalandı.
1972 Ağustos 1971’de Sultanahmet’te esrar satarken yakalanan ve 6 yıl hapse mahkûm edilen 14 yaşındaki İngiliz çocuk, Türkiye ile İngiltere arasında diplomatik soruna neden oldu. İngiliz basını, “Gaddar Türkler” başlıklı manşetler attı. Bunun üzerine Başbakan Nihat Erim, programında olmasına rağmen, ABD’ye giderken Londra’ya uğramadı.
1973 Kültür Sarayı’nın (AKM) yakılması, Marmara ve Eminönü yolcu vapurlarının batırılması ve Kastamonu şilebinin yakılması eylemlerinden ötürü açılan Sabotajlar Davası’nda iddianame okundu; aralarında Tersane-İş başkanının da bulunduğu işçi ve öğrenci 29 sanıktan 17’sinin idamı talep edildi.
1977 Rektör  tarafından 15 gün süre ile kapatılan ODTÜ, Danıştay kararı ile açıldı.
1981 Suudi Arabistan’da yaptığı bir kaza sonucu iki kişinin bacağının kırılmasına neden olan Türkiyeli şoför, 300 bin lira para cezasına çarptırıldı, ancak bu parayı ödeyemediği için ayağını kırdığı kişilerin yanında ömür boyu köleliğe mahkum edildi. Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Otomobilciler Federasyonu, şoförü kurtarmak için girişimler başlattı.
1981 İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, yasa dışı örgüt kurmak ve komünizm propagandası yapmak suçundan, 7 TİP yöneticisini tutukladı.
1984 İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Papa’ya suikast düzenlemek suçundan Mehmet Ali Ağca hakkında açılan davada görevsizlik kararı verdi.
1986 Yüce Divan tarafından iki yıl hapse mahkum edilen eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar’ın milletvekilliği TBMM Genel Kurulu’nda düşürüldü.
1990 ANAP hükümetinin “hareketçi kökenli” devlet bakanı Mustafa Taşar’ın Nazım Hikmet’e yönelik “sapık” ve “yahudi asıllı” sözlerinden dolayı açılan hakaret davasında, Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi Taşar’ın 1.5 milyon TL tutarında manevi tazminat ödemesine karar verdi.
1993 5 Mart 1868 tarihinde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin ikiye ayrılarak Şura-yı Devlet adıyla Danıştay ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adıyla Yargıtay kurulmasının kabul edildiği gün olan 5 Mart, 1993 yılından bu yana her yıl Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaya başlandı.
1993 Cumhuriyet Gazetesi sahibi Berin Nadi, Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya ve eski Yazı İşleri Müdürü Füsun Özbilgen, Çetinkaya’nın bir köşe yazısından dolayı açılan davada beraat etti. Dava, Çetinkaya’nın 5 Ekim 1992’de yazdığı, Fethiye ve Turgutlu’daki “Türk-Kürt çatışmasını körükleyen olaylarda” MÇP’lilerin ve ülkücü kökenli kaymakamın rolü bulunduğuna ilişkin köşe yazısında ismi geçen Fethiye kaymakamının, “PKK’ye hedef gösterildiği” başvurusuyla açılmıştı.
1996 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi amfisindeki işgalin ardından gözaltına alınan 47 öğrenciden 31’i tutuklandı. Trakya Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık, Çukurova Üniversitesi ve İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciler eğitimin özelleştirilmesine ve devlet tarafından tahsil edilen harçlara karşı eylemler yaptı.
2005 Nijer’de kölelik karşıtı yasa uygulanmaya başladı. 2004 yılında kabul edilen yasayla 7 bin kölenin özgürlüğünün ilan edildiği ülkede özgürlüğünü bekleyen 36 bin kölenin daha kaldığı tahmin edilmekteydi.
2006 Eski Yugoslavya’da 1990’lardaki kanlı iç savaş sırasında Hırvatistan’daki Sırpların lideri olan ve savaş suçları dolayısıyla 2004 yılında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi(ICTY)mahkum edilen Milan Babiç hücresinde ölü bulundu. 13 yıl hapis cezası alan Milan Babiç’in intihar ettiği açıklandı.
2007
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kars’ın Digor ilçesinde 1993’te 17 kişinin öldürülmesi, 63 kişinin yaralanmasıyla ilgili başvuruda olayda güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığını tespit ederek ve Türkiye’yi yedi kişinin ailesine 350 bin avro tazminat ödemeye mahkum etti.
  • Türkiye’de Vatanseverler Partisi, İçişleri Bakanlığı’na kuruluş dilekçesi vererek resmen kuruldu.
2008 Yargıtay 9.Ceza Dairesi, Fethullah Gülen’in beraatına ilişkin Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 5 Mayıs 2006 tarihli kararının temyiz talebini, “Gülen’in terör faaliyetinde bulunduğuna dair inandırıcı delil bulunmadığı” gerekçesiyle reddetti ve kararı onadı.
2009 Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı ve 6 Mart’ta tutuklandı.
2011 Ahmet Şık ve Nedim Şener, Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.
2012 PEN Yazarlar Birliği Türkiye Merkezi’nin verdiği Duygu Asena Ödülü, KCK tutukluları Ayşe Berktay ile Büşra Ersanlı’ya verildi.
2025 Fransa Ulusal Barolar Birliği’nin avukatlara yönelik başörtüsü dahil ayırt edici simgeler yasaklayan ve tek tip kıyafet giymeyi zorunlu kılan bir önergeyi kabul etmesi üzerine açılan davada, Fransız Danıştayı itirazı reddederek yasağı hukuka uygun buldu. Danıştay, avukatlar için tek tip kıyafetin yargılananlar arasında eşitliği sağlamaya yardımcı olduğuna ve bunun “adil yargılanma hakkının gerekli bir koşulu olduğuna” kanaat getirdi. Fransa Avukatları Sendikası, yasağın avukatların bağımsızlığını ihlal ettiği gerekçesiyle birliğin bu kararının askıya alınması talebiyle Danıştay’a başvurmuştu.
2026
  • FETÖ suçlamasıyla 10 yıldır aranan firari eski Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Şadan Sakınan,  yakalandıktan sonra sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı.
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Alo Adalet” hattı ile dava süreçlerine ilişkin gecikme şikâyetlerinin doğrudan yargının kendi mekanizması içinde değerlendirileceğini açıkladı.
  • Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun şubat ayı kadına şiddet verilerine göre, bir ayda 23 kadın öldürüldü, 11 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.

5 Mart – Hukuk Takvimi

Hukuk Devleti Günü

0
Hukuk Devleti Günü

Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. ( Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye) Bu tarih 1993 yılından itibaren Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır. Günün kutlanmasına İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku ve İlimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi öncülük yapmıştır. 

Hukuk devleti, kamu erkinin faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olduğu, vatandaşlara hukuk güvenliği sağladığı ve yönetimde keyfiliğin olmadığı bir devlet biçimidir. Bu ilke, kuvvetler ayrılığı esasına dayanır; yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden bağımsız olmalıdır.

Hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, tüm mevzuatın yargı denetimine tabi olması, normlar hiyerarşisine riayet edilmesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve idarenin mali sorumluluğu gibi unsurları içermektedir. Hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması, demokratik toplumların vazgeçilmez temelidir. Bu anlamda Hukuk Devleti Günü, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına bağlılığı hatırlamak ve güçlendirmek için önemli bir gündür.

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet)

0
Topkapı Sarayı - Adalet Kulesi

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet), 12 Aralık 1875’te padişah tarafından çıkarılmıştır. Ferman-ı Adaletin hemen arkasından 1876 yılında Kanunu Esasi ilan edilmiştir.

1839-1878 yılları arasındaki dönemi tanımlamak için kullanılan Tanzimat döneminde, genel idareyi kapsayan son fermanıdır.  Padişah Abdülaziz devrinde çıkarılan ferman Türkiye’nin yayınladığı İnsan Hakları belgeleri arasında tarihsel öneme sahiptir.

Ferman-ı Adalet’e göre, vergilerin mükelleflerin varlıkları ölçüsünde hak ve adalete uygun şekilde toplanması kabul edilmiştir. Vergilerin devlet giderlerini karşılayamaması durumunda gelir kaynaklarının çoğaltılması öngörülmüştür. Fermanın ekonomik kriz döneminde çıkarılmış olması ve hemen arkasından 1876 Anayasasının yürürlüğe girmesi fermanın uygulanmasını olanaksız kılmıştır.

Ferman-ı Adalet metninde, halkın bazı hak ve özgürlüklere kavuşması amaçlanmış, mahkemelerin tarafsız olması, baskı ve zulmün sona ermesi; vergide adalet ve hakkaniyet ile mülkiyetin korunması öngörülmüştür.

Fermanda, can ve mal güvenliği, angaryanın ve köleliğin yasaklanması, yurttaşlar arasında eşitlik, arazi alım-satımında eşitlik ilkesine uyulması, gayrimüslimlerin mirasçılarına mal bırakabilmesi, memurların, meslek ve hareketlerinde, adalete uygun davranmaları gibi hususlar yer almaktadır.

Topkapı Sarayı

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet)
13 Zilkade 1292
Ba’de-l-elkab,

Her devlet-i mütemeddinenin akdam-ı umûru hukuk-ı âmmenin temin-i kaziyesi olup bu esâsın muhafaza ve bekâsına medâr olan esbâb ve vesail mutlâka kâffe-i ibat haklarında bilâ-istisna istilzam-ı adâlet ve idare-i hükûmette intizam-ı hareketle hâsıl olur. Ve her şahsın her türlü fevaid ve menafi-i vatan ve memleketinin asayiş ve mamuriyetile me’mun ve mahfûz olabilüp emniyet ve menfaat-ı husûsiye ancak emniyet ve menfaat-ı umûmiye ile vücude gelir; binâen aleyh cülûs-ı Hümâyûn-ı Şâhânemizden beru bütün âleme neşir olunan efkâr ve niyet-i hayır âyât-ı mülûkânem biavnihi taâlâ Saltanat-ı Seniyemizin itilâ-yı şân ve şevketi ve sunuf-ı tebaamızın devam-ı huzûr ve rahatı ile memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin servet ve mamuriyetçe müstait olduğu terakkiyâtın istikmâl-i maddelerine mâtuf idiğünden şu amâl-i hayriye-i mülûkânemin bir kat daha tevsi-i daire-i madelet-i bahiresiyle emniyet-i umûmiyeye tamamen kâfil ve tebaa-i şâhânemin her sınıfına ait ve şâmil olacak müsaadât ve ıslâhâtın bu kerre teyemmünen tâyin ilânı indi hilâfet peyvend ü Hümâyûnumda garin-i tasvip olarak husûsât-ı âtiyetüzzikr ilâ maşaallahı taâlâ düstûr-ül-amel tutulmak üzere icrâlarına irade-i adâlet ifade-i pâdişâhânem şeref-sâdır olmuştur.

Şöyle ki: temin-i hukuk-ı tebaada asıl olan şeyler kuvve-i adliyeye kuvve-i icrâiyenin müdahale etmemesi ve ahkâm-ı kavânînin her türlü sû-i istimalâttan masûn bulunması kaziyeleri olarak mehâkimin emniyet-i umûmiyeye mazhariyetleri ise yalnız teşkilâtiyle olmayıp erkân ve âzâsının ehliyet-i sahihe ve sıfat-ı hasene-i iffet ve istikâmetle memduhiyetlerine ve meslek ve hareketlerinin[3] hakkaniyet ve madelete makruniyetine mevkûftur. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin teşkili işte şu tarif ve tavsife muvafık bir merci-i adâlet tâyini maksadına mübteni olduğundan hey’et ve vezaif-i memuriyetlerinin bu esâsa tatbikan tanzîm ve tensiki ve müteferriatinin meratib-i muhtelifesince ıslâhat-ı sahihe icrâsı lâzım gelip çünkü mehâkim hakkında usûl-i bi-tarafiyi muhafaza etmek muamelât-i vakıalarının vesait-i idareden tefrikile hâsıl olacağı gibi erbâb-ı mehâkimin umûm nazarında mazhar-ı emniyeti tamme olmaları bilâ-mûcib azil ve tebdîl edilmelerine menut ve bu dahi kendilerinin intihâb mütemen ve mûteber üzerine tâyin kılınmalariyle meşrût olduğundan âzam-ı mehâkim-i nizâmiye olan Mahkeme-i Temyiz riyaseti vazifesi umûr-ı adliyemiz nâzırı uhdesinden alınarak münkasım olduğu iki daireye bir reîs-i evvel ve bir reîs-i sânî nasbı ve yine bu kabilden olmak üzere ticaret divân-ı istinafinin ve mehâkiminin umûr-ı adliyemiz nezaretine rapt ve ilhakiyle bunların merbut oldukları ticaret nezaretinin esbâb-ı ticaret ve sanayi ve ziraatin terakkisi vazife-i asliyesine tahsis kılınması ve şu halde ticaret divân-ı istinafiyle divân-ı cinayet vezaifinin Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mize merbut mahkeme-i istinafiye vezayifine ilâvesiyle mevâdd-ı cezaiye ve hukuk-ı adliye ve husûsât-ı ticariyeye tahsisen üç kısım olarak tanzîm ve ıslâh ve bunların ve Mahkeme-i Temyiz’in rüesa ve âzâsının hakikaten evsaf-ı kanûniye ile muttesif olmak üzere müceddeden intihâb olunması ve ba’de-zîn intihâb-ı sahih ve salim tahtında müntehâp âzâ-yı mehâkimin vaziyet-i asliyesine tevfikân bilâ-mûcib azil ve tebdîl olunmayacaklarını mutazammın yedlerine berat-ı âlişânım itâsile beraber kendilerine mahsûs bir hakk-ı tekaüt nizâmı yapılması cümle-i evamir-i adliye-i şâhânemizdendir. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin bu sûretle tanzîm-i ahvali mücerret silsile-i mehâkim-i nizâmiyenin tensiki ile umûr-ı hukukiyenin temini hüsn-i cereyan-ı daimîsi maksadına mebni olduğu cihetle bu ıslâhatın memâlik-i mahrusâ-i şâhânemde ihkak-ı hukuk-ı ibat ve neşr-i levazım adl ü dade memur olan mehâkim-i nizâmiyeye tamimi dahi eşfak-ı amime-i şâhânemiz iktizasından olmağla bunların usûl-i teşkilât ve intihâbâtını umûmun emniyet ve vusûkuna mâni bir halde ve hükûmetin taht-ı tesir-i nüfuzunda bulundurmamak için gerek işbu mehâkime ve gerek idare meclislerine Müslim ve gayr-i müslim tâyin kılınacak âzâ ve mümeyyizler kendi taraflarından intihâb olunmak üzere umûm tebaa-i mülûkânemize ruhsat itâ kılındığından bunların dahi hemen ol vechile icrâsı teşkilât ve intihâbâtı hakkında her tarafa talimat-ı vazıha gönderilmesi ve vilâyet merkezlerinde bulunan naibler divân-ı temyizlerin riyasetinde bulunmak üzere mecâlis-i temyiz riyasetlerine ehil ve erbâbının intihâb ve tâyin olunması ve livâ’ ve kazâlar mehâkim-i şer’iyyesinden verilen ilâmâtın tetkîkat-ı şer’iyyesi dahi işbu merkez naiblerine ihale edilmesi ve ale-l-ıtlâk mehâkimin vücudundan murad hukuk-ı nâs için merkez-i emniyet tâyininden ibaret olduğundan ehl-i İslâm ile Hıristiyan ve sair tebaa-i gayr-i müslime beyninde veyahut tebaa-i Îseviyye ve sair tebaa-i gayr-i müslimeden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların yek-diğeri arasında zuhûra gelen deâvînin mehâkim-i nizâmiyeye havale kılınması ve mehâkimin muhakemâtca tanzîm-i harekât ve muamelâtı için irade-i şâhânem iktizasından olan kanûn ve nizâmın serian ikmali ile mevki-i icrâya konulması ve bir de mehâkimce en ziyade dikkate şâyan olan madde ahkâm-ı vakıada kanûnun hüsn-i istimali ile esbâb-ı hukukun taaddiden vikâyesi keyfiyeti olup ale-l-husus muhakemat-ı cezaiyede ef’al-i müsbitenin ahkâm-ı kanûniye ile tatbikâtında iltizam-ı dikkatle hiç kimsenin bilâ-hüküm mahbeste kalmaması ve muamele-i cevriye ve ezaiyenin aslâ vukuuna meydan verilmemesi farizeden bulunmağla o misillû ef’al ve harekâtı ve umûr-ı kanûniyede sû-i istimalâtı tahakkuk edenlerin şediden mücazaât ı mukarrer bulunduğunun ilânı ile umûmun temin ve adâlet-i matlûbenin ez-serinev tebyin olunması dahi irade-i müekkide-i şâhânemiz muktezasındandır. Temin-i hukuk-ı teb’a kaziye-i esâsiyesinin aksâm-ı mühimmesinden biri dahi tekâlif-i mürettebe-i devletin gerek nisbet-i asliyesini ve gerek emr-i tahsil ve ıstıfasını adâlet ve hakkaniyete tevfik eylemek maddesidir. Eğerçi Hazine-i Devlet-i Âliye’mizin vâridât-ı umûmiyesi vezayif-i hükûmet ve metbuiyet levazımından olan mesarif-i mülkiye ve askeriye mukabilinde mevzu olduğu cihetle memleketimizin menabi-i servetinden istifade olundukça medeniyet ve mamuriyeti mütezayit oldukça bir taraftan vâridâtımızın esbâb-ı terakkisini aramak iktiza eder ise de vâridât-ı mevcûdeden ahalimizi izaç eden ve Hazine-i Devlet’imizin faidesini temin edemiyen şeylerin şâyan-ı itibar olmaması cümle-i makasıd-ı hümâyûnumuzdandır. Zikrolunan tekâlif-i mevzuadan umûm tebaa-i şâhânemizin ifa etmekte oldukları vergi ile rüsumât-ı dahiliyenin müteaddit nevi ve cihetten husûle gelmesi tevziat ve tahsilâtının bi-t-tabi rabıta-i adâletten çıkarmakta olduğundan ahali-i memâlik-i mahrusâ-i şâhânemizi izacâttan kurtaracak ve nisbet-i umûmiyede iltizam itidal ile Hazine-i Devlet’imizce dahi meşrûen istifade olunacak yolda işin cihet-i vahdeti bulunarak heman mevki-i icrâya getirilmesi ve bir de vâridât-ı öşriyeye bir aralık munzam olan rub-ı tebaamızı umûmen muhit olan madelet-i mülûkânemiz âsârından olmak üzere muahharan bi-l-külliyyen af ve ref’ olmuş ise de vâridât-ı öşriyenin mültezimin vasıtası ile ıstıfasında taaddiyat ve hem zürra haklarında ve hem de Hazine-i celîlemce iki taraflı hasarâtın dahi men’ ve def’ine müteallik tedabir-i müessirenin icrâ olunması ve tebaamızın doğrudan doğruya ifa eyledikleri tekâlifin emr-i tahsili bir vazife-i müstakile iken bunun taşralarca kuvve-i zabıtaya tevdii yolsuz olduğundan tahsildârlık işinin umûr-ı zabıtadan tefriki ile Müslim ve gayr-i müslim ahalice müntehâb ve mevsûk ve mutemet kesandan tahsildârlar tâyin olunarak yapılacak talimat-ı mahsûsasına tevfikân emvâl-i mürettebenin bu vesait ile tahsil ve temin ettirilmesi nezd-i hümâyûnumuzda kat’iyyen mukarrer ve mültezem bulunmakla işbu taslih-i muamelât-ı mâliye ve tahsiliye maddelerinin dahi bilâ-tehir icrâlarına ibtidar kılınmasını emr ü tekit eylerim. Umûm tebaa-i şâhânemize müteallik umûrun bir dahi emvâl-i gayr-i menkûlenin medâr-ı tasarrufâtı olan senedâtın maddesidir ki bunların Der-saâdet’imde ve gerek taşralarda muhtelif ve mütenevvi sûrette itâ ve ekser emlâkin senetsiz tasarruf olunması mehâkimi işgal ve ahaliyi izaç edecek müşkilât ve münazaâtı ve emlâkçe tedenni-i itibarâtı mûcib olduğundan bu halin mahv ve def’i için Defter-i Hakanî Nezareti’nin senedât-ı umûmiye itâsına merci-i müstakil ittihazı ile her nev’i emvâl-i gayr-i menkûle senetlerinin oradan verdirilerek tebaa-i Saltanat-ı Seniyemizin temini mallarını mueyyit bir kaide-i kaviye ibraz olunması ve tekrara hacet olmadığı üzere kâffe-i tebaa-i Devlet-i Âliye’mizin mahfûziyet-i mal[4] ve can emniyet-i ırz ve nâmusları akdem-i makasıd-ı pâdişâhânem olup ve matlûb-ı mühimin vesait-i husûlünden biri dahi asâkir-i zabtiye olduğundan bu sınıfın mahallerince mütemen ve ehl-i ırz âdemlerden intihâb ve istihdamları ve tâyin-i vezaifleri maddelerinin heman mevki-i fiil ve icrâya getirilerek emr ü zabıta ve emniyet-i sunuf-ı tebaanın bu cihetle dahi teyid edilmesi matlûb-ı maal-i mashub-ı mülûkânemizdir. Memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin terakkiyât-ı mamuriyet ve medeniyet-i eazz-ı amâl-i hümâyûnum olup fakat bir mülkün tezayüd-i ümran ve saman-ı ahalisinin saâdet-i halleri ile meşrût olmak hikmet-i hükûmet[5] muktezasından bulunmakla sunuf-ı tebaamızın tanzîm-i turuk ve meabir ameliyatında ve sair umûr-ı nafiâda hamiyet ve vatan-perverlikleri icâbınca gösterdikleri mesai ve gayreti esasen ve külliyyen memnu’ olan angarya madde-i muzırresi gibi birtakım tazyikât ve izacât ile sû-i istimalden muhafaza etmek yani emr-i mamuriyete hizmet-i tebaamızın malen ve bedelen hasar ve muzarına âlet etmemek umûr-ı mefruzeden olmağla bu bâbda ittihaz kılınmış olan bir kaide-i gayr-i mergubenin hemen taslih ve temini ile memurîn-i mülkiyeye tenbihât-ı kat’iye ve ekide icrâsına ve bu yolda rıza-i hümâyûnuma muhalif halâtın men’i vukuuna nazaret-i mütemadiye icrâ kılınması ve bu cümle ile beraber memâlik-i şâhânemde ziraat ve felâhat ve sanayi ve ticaretin ıslâh ve teksiri ile tebaamızın izdiyad-ı servet ve kudretlerine çalışması elzem olup Ticaret Nezareti’nin vazife-i asliyesi şu maksad-ı hayır mefsed-i pâdişâhânemin fiiliyâtına hizmet etmek için ezseri-nev tahdit ve tâyin olunduğundan mevâdd-ı meşruhenin de erbâb-ı vukûf ve malûmat ile bi-l-müzakere vel-istîzân kararlarının icrâsına ihtimam edilmesi ve çünkü bâlâda beyân olunduğu üzere müstazilli saye-i himayet-i mülûkânem olan her sınıf tebaa-i Devlet-i Âliye’m nazar-ı eser-i şâhânemde adâlet-i kâmile ile müsavî olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i pâdişâhânem cemaatlerine ait muafiyet ve serbest-i icrâ-yı âyin ve mezhepleri hakkında bidiriğ olan müsaadât-ı mevzue iktizasınca patriklerin ve sair rüesa-yı rûhaniyenin cemaat-ı milliyeleri umûrunda haiz oldukları iktidar ve ruhsata mecâlis-i mahsuselerine mevdû olan mezûniyet ve salâhiyete tevfikân ihtiyacât ve mesalih-i mahsuselerine müteallik mevâdda ale-d-devâm mazhar-ı sahabet ve himayeleri olmaları ve meabıt ve mükatip ve sair ebniye-i milliyelerinin ihdas ve inşalarında teslihat-ı kâmile icrâsı mukarrerdir. Bu müsaadât-ı mülûkânemle beraber sunuf-ı tebaa-i şâhânemin kabiliyet ve liyakatlarına göre meratip ve hidemât-ı Devlet-i Âliye’mize nâiliyetleri zımnında bâb-ı ihsan meab-ı hümâyûnum kendilerine hemişe meftuh olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden istikametle mevsuf ve iktidarları mücerrep ve meşhur olanların müsait oldukları hidemâtta daire-i istihdamlarının teyid edilmesi ve tebaa-i gayr-i müslime-i mülûkânemden alınmakta olan bedelât-ı askeriye tebaa-i Müslime-i Devlet-i Âliye’min hizmet-i fiiliye-i askerleri mukabilinde mevzu olup fakat hukukça olan müsavat vezaifçe olan müsavatı dahil müstelzim olduğu halde bunun nisbet-i umûmiyesinde mükellefinin esnan ve ahvalince o kaideye riayet olunmaması gibi cemaatlerince tevzi ve tahsil dahi usûl-i salime ve âdile cereyan etmediği anlaşıldığından niyât-ı adliye-i hümâyûnumuzun eser-i fiilîsi ol bâbda dahi isbat olunmak için ba’de-zîn bedel-i askerînin tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden yirmi yaşına baliğ olmayanlar ve kırk yaşını tecavüzle sinn-i pirîye vasıl olanlar ve âlil ve amel-mânde bulunanlar dahil olmamak üzere tevzi kılınması ve bunun nüfus miktarı hesabı ile tertib-i aslîsi dairesinde miktar-ı mevzuuna halel gelmemek ve belki efrad-ı mükellefenin mevcûdu itibariyle terakkisi vâridât-ı Hazine-i Devlet’imiz temin olunmak üzere esnam ve kaide-i meşruhe vechile ıstıfası maddesinin kendilerine havale olunması ve şu halde tebaa-i Müslime-i şâhânemin hizmet-i fiiliye-yi askeriye için bedel-i nakdî vermek isteyenlerinden alınmakta olan yüzer altının kaide-i müsavâta riayeten elli altına tenzil kılınması ve memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin bazı mahallerinde tebaa-i gayr-i müslime-i şâhâneme arazi verilmeyip de kendilerinin çiftçilikte istihdamları usûlünün cereyan-ı hilâf-ı şiar-ı hükûmet ve menafi-i teb’a perveri ve madelet olduğundan bundan böyle sunuf-ı teb’amızın gerek bi-l-müzayede satılan arazi-i mahlûlenin tefvizinde ve gerek efrad-ı nâstan arazi ve emlâk teferruğunda aslâ farklı tutulmayarak Arazi Kanûnnâme-i Hümâyûnu’muz ahkâmından müsavat-ı kâmile ile istifadelerinin temin ve teyid edilmesi ve taşralarca tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânem terekelerinde zuhur eden vasiyetnâmeler ahkâm-ı muhafaza ile velisi olan eytam-ı gayr-i müslime emval-i mevrusesi idaresine müdahale olunmayıp şu kadar ki veli ve vâsi tarafından bu makûle emvâl-i eytamın itlafına tasaddi olunduğundan şikâyet edilir ise taraf-ı hükûmetten taht-ı himayet ve nezarete alınması dahi kat’iyyen matlûb-ı şâhânemdir. Şurası tekrar ve beyândan müstağnidir ki bu tenbihât ve müsaadât-ı pâdişâhânemin üssü esası vedia-i yed-i müeyyed-i Hümâyûnum olan ehali ve berayanın istikmal-i saâdet-i halleri kaziyesi bulunmakla ve her devletin bais-i devam ve tezayüd-i şevket ve asayiş-i vasıat-i icrâiye olan memurîn taraflarında meslek ve hareketlerinde iltizam-ı adâlet ve istikâmet ve kavânîn-i mevzuaya herkes tarafından mutavaat olunmak ve kibâr ve sigâr cümleten hak ve vazifesi dairesini tecavüz etmemekle rehn-i itminan olmakla bu yolda hareket edenler Taraf-ı Hümâyûnumdan mazhar-ı mükâfaât olacakları misillû hilâfında bulunanların dahi mücazaât görmeleri muhakkaktır. Binâen aleyh işbu iradât ve niyât-ı adâlet beyyinâtı şâhâneme muhalif halât ve taaddiyât vukua gelir ise derr-i devlet medârıma müstekimane arz-ı tahkikât ve müstediyat-ı meşruç hakkında bir kaide-i sahihe ve salime ittihazının mütalâa ve istîzân kılınması ve umûr-ı adliyenin hüsn-i cereyanı için ittihaz olunacak tedabir-i teminiyeye ilâveten vülât ve mütasarrifin ile ve-l-hâsıl kâffe-i memurîn-i mülkiyenin vezaifi şu evamir-i celile-i Hümâyûnuma ve umûr-ı idarenin mukteziyatına tevfikân tâyin ve tertip olunarak ana göre nizamât ve talimât-ı lâzimenin tanzîm edilmesi ve şu kadar ki bâlâda tadat olunan müsaadât-ı rahimane-i mülûkânem vezaif-i tâbiiyet ve müsadetaki kemahiye hakkiha ifa eden tebaa-i Devlet-i Âliye’m haklarında câri olarak tarik-i mutavaât ve inkiyâttan inhiraf edenler eltaf-ı Hümâyûnumdan bi-t-tabi ve bi-l-külliye müstefit olamayacağının dahi ilânı matlûb-ı kat’îmiz olmağla siz ki Sadr-ı A’zam-ı sütudeşiyem müşârün-ileyhsiz, işbu fermân-ı celil-ül-ünvan-i mülûkânemi usûlü üzere gerek Der-saâdet’imde ve gerek memâlik-i mahrusâ-i şâhânemin her tarafında neşir ve ilân ile husûsât-ı mebsutenin icrâ-yı iktizalarına ve bundan böyle daimen ve müstemirren mer’iyy-ül-icrâ tutulması esbâbının istikmaline bezl-i cell-i himmet eyliyesiz. Tahriren fil-yevm-ül-sâlis öşrü min şehri zilkadet-il-şerife lisenetin isna ve tiseyn ve mieteyn ve elf. 1292

Atatürk’ün Bursa Nutku

0
Atatürk'ün Bursa Nutku
Atatürk’ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 tarihinde irat edilmiştir. 1947 yılında “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal’in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında yer vermiştir. 1945’te Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı kaynakta yer almamıştır. 
 
“Bursa nutku” olarak adlandırılan konuşma metni, 1 Temmuz 1949 günü Demokrat Partili Şeref Balkanlı tarafından partinin İzmir İl Kongresi’nde Celal Bayar’ın isteği üzerine okundu. Ertesi gün Demokrat İzmir gazetesinin birinci sayfasında yayımlanmıştır. Bursa Nutku, 10 Kasım 1957’de Dünya; 1958 yılında 19 Mayıs günü Ulus gazetesinde yayımlanmıştır. Ulus Gazetesi hakkında soruşturma başlatılmış ancak daha sonra soruşturmaya son verilmiştir. 1966 yılında ise Türk Tarih Kurumu “bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır” şeklinde görüş bildirmiştir. 
 
Bursa Nutku’nun 77. yılı olan 2010’da Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Gençlik Parkı’na (Üç Fidan Parkı) “Bursa Nutku Sonsuzluk Anıtı” adlı anıt yapılmıştır. 
 
 
Ezanın Türkçe okunması dolaysıyla Bursa’da bazı gericiler tarafından çıkarılan olay üzerine, İzmir’den Eskişehir ve Karaköy yoliyle Bursa’ya gelen ve olaya el koyan Atatürk’ün, 6 Şubat 1933’de Çekirge yolundaki köşkte Gazetecilerle yaptığı bir toplantda söyledikleri sözler, yıllardan beri tartışma konusu olmakta ve Kurumumuza çeşitli makam ve kişilerce sorular sorulmaktadır. Kurumumuzun bu konuda yaptığı bilimsel incelemenin sonucu, Milli Eğitim Bakanlığının Ocak 1967 tarih ve 379/1 sayılı yazısı ile Kurumumuza yönelttiği sorulara, Yönetim Kurulu kararı ile verilen cevaplarda konu açıkça aydınlatmış olduğundan bu sorularla cevapları olduğu gibi yayınlamayı uygun bulmaktayız.  TÜRK TARİH KURUMU
 

Atatürk’ün Bursa Nutku

​Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis ​henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

ATATÜRK’ÜN BURSA KONUSMASI – TÜRK TARİH KURUMU

 

Türkiye Adalet Akademisi’nde Staj Gören Yargıç ve Savcı Adaylarına Yaptığım Yargılama Etiği Üzerine Konuşma

0

Türkiye Adalet Akademisi‘nde Staj Gören Yargıç ve Savcı Adaylarına Yaptığım Yargılama Etiği Üzerine Konuşma / Av. Vedat Ahsen COŞAR

Aldığım davet üzerine yargıç ve savcı stajyerlerine “Yargılama Etiği” konusunda sunum yapmak ve sohbet etmek üzere bugün, yani 11 Temmuz 2024 günü Türkiye Adalet Akademisi’ne gittim.

Malumları olduğu üzere, insan hayatında en önemli yol göstericilerden birisi, yaşadıklarımız ile yaşadıklarımızın bizlerde bıraktığı izlerden oluşan deneyimlerdir.

Peyami Safa’nın özlü sözü ile deneyim, “yaşlanarak değil yaşayarak elde edilir, çünkü zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.”

O nedenle, deneyimden daha güçlü ve yol gösterici olan bir öğretmen yoktur; ama heyecan ve öğrenme isteği olmadığı takdirde, deneyimden de bir şey öğrenilemez.

Bugünün bende bıraktığı en önemli izlenim, bir gelecek inşa etmek üzere eğitim gören genç yargıç ve savcı adaylarının, gözlerinden ve davranışlarından okuduğum heyecanları ile öğrenme istekleri olmuştur.

Dileğim onların bu heyecanlarını ve öğrenme isteklerini hiç yitirmemeleridir. Zira heyecan ve öğrenme isteği, insanı başarıya götüren iki önemli ve olumlu duygudur. Bu bağlamda, insan eğer yaptığı işi heyecan duyarak yapmazsa başarılı olamaz ve yine öğrenme isteği olmazsa insan kendisini geliştiremez.

Aşağıda Türkiye Adalet Akademisi’nde “Yargılama Etiği” üzerine yaptığım konuşmayı sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum.

…

“Türkiye Adalet Akademisi’nin Sayın Başkanı, Daire Başkanı  Sayın Abdullah Murat Beyefendi, Değerli Yargıç ve Savcı Adayları,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, size meslek hayatınızda başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

Beni davet ettikleri, sizinle buluşturdukları için Adalet Akademisi’nin Değerli Başkanına, Sayın Abdullah Murat Beyefendi’ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli Gençler,

Benim konuşmam yaklaşık olarak elli dakika kadar sürecektir. Konuşmamı tamamladıktan sonra sizinle sohbet edeceğiz. Bu bağlamda, siz soracaksınız, ben cevaplandıracağım.

Değerli Arkadaşlar,

“…İnsanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgimiz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Oysa kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değildir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya belki yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla ve sorunlarla başlar. Soruları akılla ve deneyimle cevaplandırmaya, sorunları ise yaratıcı kuramlarla çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesneldir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Eğer doğru olan mutlak ve nesnel olsaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da doğrularımız da hep aynı olurdu…”

Bu sözler, bilgi kuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin sorumluluğu, açık toplum ve düşmanları üzerine görüş ve düşünceleri ile tanınan ve bilinen ünlü düşünür Karl Popper’e ait.

Sözlerime Karl Popper’in bu sözleriyle başlamamın nedeni, söyleyeceklerimi telkin olarak kabul etmemeniz içindir. Zira böyle bir niyetim ve amacım yoktur. Amacım ve niyetim sadece bildiklerimi, biriktirdiklerimi ve deneyimlediklerimi sizinle paylaşmaktır.

Sevgili Gençler,

“Düne göre daha hızlı koşmak” bir Afrika anekdotunun bize tavsiye ettiği bir hayat felsefesidir. Bu felsefeye göre, Afrika’da yeni bir güne uyanan bir aslanın aklında ve hedefinde tek bir şey vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o aslan, düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, aç kalacağını bilir. Yine Afrika’da sabah uyanan bir ceylanın kafasında da tek bir düşünce vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o ceylan da düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, bir aslana ya da bir kaplana yem olacağını bilir.

O nedenle, başladığınız her yeni günde, aklınızda ve hedefinizde tek bir şey bulunsun, o da düne göre daha hızlı koşmak olsun.

Başkalarıyla yarışmak için değil, kendinizle yarışmak için, bir önceki gündeki kendinizi aşmak, kendinizi oldurmak ve geleceğe hazırlanmak için, bir önceki günden daha hızlı koşun. Mükemmel olmayı değil, başarılı olmayı ve mesleğinizde iyi olmayı hedefleyin.

Ama bir önceki günden daha hızlı koşarken, kendinizi de ihmal etmeyin, etmeyin ki, tekrarı olmayan hayatınızı ve hayatın güzelliklerini ıska geçmeyin. Değil ise bir gün hüsrana uğrarsınız.

Zira bilge Çetin Altan’ın ifade ettiği gibi “hayat yaşandığı kadar vardır, gerisi ya hafızalardaki hatıralar ya da hayallerdeki umutlardır. Hüsranı ise tek bir yerde tanıyorum, o yer de yaşanması mümkün olduğu halde gerektiği kadar yaşanamayan yerdir.”

O nedenle, bir gelecek inşa etmek üzere yola çıkan ve her gün bir önceki güne göre daha hızlı koşmak zorunda olan size tavsiyem şudur: “Hayat bisiklete binmeye benzer. Eğer pedalları çevirmez ve bir denge sağlayamazsanız düşersiniz.” Düşmemek için pedalları çevirin, özel hayatınızda, meslek hayatınızda ve ilişkilerinizde bir denge sağlayın ve pedalları düne göre daha hızlı çevirin.

Değerli Arkadaşlar,

Ben avukatım. 1975 yılından bu yana Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapıyorum. Ama yargıçlık ve savcılık mesleğine pek o kadar uzak ve yabancı birisi değilim, avukat olduğum için değilim, yargıç çocuğu olduğum için değilim.

Ve esasen yargıç çocuğu olduğum için bu değerli camianın içinde büyüdüm, bu terbiye ile yetiştim.

Hemen işaret etmek isterim ki, yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur. Zordur, çünkü yargıç ve savcı çocuğu olarak o disiplinin içinde büyürsünüz, ona göre şekillendirilirsiniz, sonradan kendinizi ne kadar değiştirirseniz değiştirin, ne kadar oldurursanız oldurun, o şekillenmenin dışına çok fazla çıkamazsınız. Yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur, çünkü bütün hayatınız boyunca o saygın camianın yükünü taşırsınız, o camiaya olumsuz herhangi bir söz gelmesin diye oturmanıza, kalkmanıza, konuşmanıza, yazmanıza ve hareket tarzınıza dikkat edersiniz.

Ben 75 yaşındayım. “İnsan her yaşın tecrübesizidir” diyor büyük Alman düşünürü Nietzsche. Ben de bugün içinde bulunduğum yaşın tecrübesiziyim ama inanın tüm hayatım ve elli yıllık avukatlığım boyunca ve daha hala, bu saygın camiaya kötü bir söz gelmesin diye yaptığım her şeye, söylediğim ve yazdığım her söze dikkat ederim.

Sevgili Gençler,

Ben kötü bir öğrenciydim, İlk, orta ve lise öğrenimim de hiç sene kaybetmedim ama hemen her sene ikmale kaldım. Hukuk fakültesini çok bilinçli olarak tercih etmedim ve çok iyi bir öğrenci de olmadım, öyle ki, hukuk fakültesini altı buçuk senede bitirdim.

Avukatlık stajımı tamamladıktan sonra rahmetli babama yargıç olmak istediğimi söyledim.  Rahmetli babam bana “sen yargıç olamazsın, çünkü sende temas korkusu yok, sen herkesle temas ediyorsun, eğer yargıç olursan herkesle temas edersin, bu da senin başını belaya sokar, zira bir yargıç, bir savcı herkesle temas etmez, toplumdaki diğer insanlarla arasına mesafe koyar” dedi ve yargıç ya da savcı olmama izin vermedi.

Ben de avukat olmayı seçtim ve bu seçimimden dolayı hiç de pişman olmadım. Olmadım, çünkü eğer hakkını vererek yaparsanız avukatlık mesleği, dünyanın başka ülkelerinde olduğu ve diğer başka meslekler gibi itibarlı ve saygın bir meslektir.

Ben de bu mesleği, bütün meslek hayatım boyunca itibarlı bir şekilde yapmaya çalıştım ve yaptım. Her işi, haksız olan işleri ve yine her insanın işini almadım, iş seçtim, müvekkil seçtim. Belki çok para kazanmadım ama gerek çevremde ve meslektaşlarım arasında gerekse yargı camiası içinde hep itibarlı ve saygın oldum.

Rahmetli babamla ilgili olarak anlattığım bu anekdota ve babamın “yargıç ve savcı herkesle temas etmez” sözüne gelince, bu elbette doğru bir sözdür, zira yargıç ve savcı herkesle temas etmez ve esasen etmemesi de gerekir. Buna göre bugünkü konumuzun, yani yargı etiği konusunun ve ilkesinin birinci maddesi budur.

Onun için size birinci tavsiyem: kendi kişiliğinizi, mesleki ağırlığınızı, itibarınızı ve saygınlığınızı korumak için olur olmaz insanlarla bir arada olmayınız, herkesle oturup kalkmayınız, oturup kalktığınız, görüştüğünüz kişilere dikkat ediniz, değil ise hem kendinize hem mesleğinize ve hem de mensubu olduğunuz ve temsil ettiğiniz camiaya zarar verirsiniz.

Değerli Arkadaşlar,

Konumuzla ilgili olarak sunacağım diğer hususlara geçmeden önce, Osmanlı Devleti döneminde ve on dokuzuncu asırda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemede yer alan ve bir yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartları düzenleyen, o günden bugüne kadar yaklaşık 150 yıl geçmiş olmasına rağmen eskimeyen, anlamını ve değerini yitirmeyen ve bence daha hala yargı ve yargılama etiğinin çerçevesini belirleyen 1792.maddesine yer vermek istiyorum.

Zira bu maddedeki düzenleme, sadece bir cümleyle hem o tarihteki hem de günümüzdeki ihtiyaçlara cevap vermekte, bu ihtiyaçları karşılamakta, bu bağlamda yargıçlık ve savcılık mesleğinin etik ilkeleri ile standartlarını ve hatta yargılama etiği ile ilgili olan hususları da kapsamakta ve içermektedir.

Sözünü ettiğimiz bu madde hükmü şu şekildedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.”

O nedenle ve özet olarak, tüm meslek hayatınız boyunca temel ilkeniz ve rehberiniz, Mecelle’nin bu hükmü olmalıdır.

Aksi halde mesleğinize ihanet edersiniz. Usta hikayecimiz Sait Faik “Her şey mesleğe ihanetle başlar” diyor. Doğruda diyor. Zira mesleğinize ihanet ederseniz eğer; sonra ülkenize, ailenize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza ve kendinize ihanet edersiniz.

Sevgili Gençler,

Genel olarak bilindiği ve kabul gördüğü üzere, “Yargı Etiği” esas itibariyle; yargıç, savcı, avukat, yargı personeli arasındaki ilişkileri, yargının bu asli öznelerinin görevlerini yaparken uymaları ve uygulamaları gereken etik ilkeleri ve yine bu öznelerin sahip olmaları gereken standartların ne olduğunu ya da nasıl olması gerektiğini düzenler.

“Yargılama Etiği” kavramı ve ilkeleri ise, daha ziyade adil yargılama, adil ve eşit muamelede bulunma kavramları ile insan hakları kapsamında olan ve bu asli ve tali öznelerin uymak ve uygulamak zorunda oldukları davranış modelleri ve davranış bilimleri kuralları ile ilgilidir.

Nitekim yargı etiğiyle ilgili olarak düzenlenmiş olan ulusal ve uluslararası belgelerde, yargının hem asli ve hem de tali öznelerinin, görevlerini yerine getirirken uymaları ve uygulamaları gereken davranış modelleri ile davranış bilimleri kurallarına yer verilmektedir.

Ne var ki, söz konusu belgelerde yargılama etiği ile ilgili olarak yapılan düzenlemeler, deyim yerinde ise üvey evlat muamelesi görmekte, bu bağlamda yargı etiği ilkeleri ile kurallarının gölgesinde kalmakta ve dolayısıyla çok fazla bilinmemekte, bilinse de pek o kadar önemsenmemektedir. 

Oysa yargılama etiği kapsamında olan davranış kuralları ile modelleri, yargının bizatihi kendisinin, asli aktörleri ile yardımcı figürlerinin vitrin yüzüdür ve en az yargı etiğinin temel ilkeleri olan bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, yetkinlik, ehliyet kadar önemlidir. 

Zira davranış bilimi, toplumdaki her bir kişinin bilmesi, öğrenmesi, uyması ve uygulaması gereken insan odaklı bir bilimdir ve esas itibariyle bu bilim, kişilerin bilinçaltı ve bilinç üstü durumları ile düşünsel süreçlerini inceler ve düzenler.

Buna ve konumuz bağlamında davranış bilimleri, her bir kişinin ama özellikle rol model olan veya olması gereken yargıç, avukat, savcı, yargı personeli ile Adli Tıp Kurumu çalışanlarının, icra ve iflas dairelerinde görev yapanların, polislerin, jandarmaların, cezaevi görevlilerinin, arabuluculuk, uzlaştırıcılık, hakemlik, noterlik  gibi kamusal görevleri icra edenlerin, yaptıkları görevin süjeleri olan insanlara ve yine  yargılama faaliyetinin taraflarına, taraf vekillerine, tanıklara, sanıklara, sorguya tabi tutulan veya bilgilerine başvurulan kişilere, şüphelilere, tutuklulara ve hükümlülere, ne şekilde muamele ve hitap etmeleri konularında öğrenmeleri, bilmeleri, uygulamaları ve empati yapmaları gereken hususlarla ilgilidir.

Değerli Arkadaşlar,

Yunanca “kişilik, karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türetilen etik kavramının dilimizdeki karşılığı, bir başka ifadeyle sözlük anlamı “ahlak bilimidir.”

Buna göre ahlakiliği, yani ahlakla ilgili olanı esas alan etik, insanların gerek sosyal ve özel gerekse iş hayatı içindeki davranış biçimlerini ve bir değer yargısı olarak ahlakı inceler. Bu bağlamda etik, insanların bireysel ve toplumsal anlamda kurdukları ilişkilerin temelinde var olan veya olması gereken değerleri, kuralları, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kavramları araştırır ve belirler.

Bu yönüyle ahlaktan ayrı ve farklı olan etik, doğru davranışlarda bulunmak, doğru bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak üzerine kurulu olan ve ahlakı sistematik bir şekilde inceleyen felsefi bir alan ve felsefi bir disiplindir.

Nitekim Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” isimli eserinde: “Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir. O nedenle soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır” diyerek vurgu yaptığı etik, sadece felsefi bir disiplin ve felsefi bir alan değil, hayatın her alanında ve her ilişkide uyulması gereken bir davranış şekli, bir kurallar ve ilkeler toplamı olan ahlakiliktir.

Buna göre pratiğin bilimi olan etik, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ve hareket eden ahlakiliktir. O nedenle, bu ahlakilik varlığını ve etkisini pratikte, yani uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle ve Aristoteles’in deyişi ile “fiiliyat üretici bilgi” olan “etik”, düşünce ile eylemin birlikteliği ve tutarlılığıdır.

Antik çağda sitede, günümüzde ise devlette, geçerli ve yürürlükte olan töreye ve kurallara uygun olarak kendisini olduran kişinin, genel kabul gören ahlak normlarını izlediği sürece etiğe uygun davranmış olacağını ileri süren Aristoteles’e göre, “…İçimizdeki töresel iyilikler, doğanın zorlaması sonucu oluşmadığı gibi doğaya karşı da oluşmamıştır. Zira bu töresel iyilikler ve bunları kendi varlığımıza ve değerlerimize dahil etme ile uyarlama yeteneğimiz, bizim içimizde ve doğamızda vardır. Ama biz bu mükemmelliğe töresel iyilikleri ve ahlaki özelliklerimizi alışkanlık haline getirdiğimiz takdirde ulaşabiliriz…”

Yine Alman akademisyen ve psikoloji uzmanı olan Annemarie Pieper’in “Etiğe Giriş” isimli eserinde tespit ve ifade ettiği üzere, günümüzde pek çok şey ne yazık ki maddi olarak hesaplanabilir bir düzeye indirgenmiştir. O nedenle, gerek insani ve toplumsal gerekse uluslararası alanda, yardımlaşmaya ve dayanışmaya olan heves ve buna hazır olma isteği giderek azalmış ve etkisini eskiye oranla önemli ölçüde yitirmiştir.

Öyle olduğu içindir ki, günümüzde pek çok şeyi; ne yazık ki para, bireysel çıkarlar, statüye, makama ve pozisyona endeksli hırslar ve kariyer hedefleri belirlemekte, insanlar bunlara göre hareket etmekte; çevremizde ve hatta aramızda arkadaş gibi, dost gibi, meslektaş gibi davranan, “her şeyin fiyatını bilen, ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen” bir dolu “kinik insan” dolaşmaktadır.

Böyle bir çağda ve toplumda, felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan etik, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelik bireysel çıkarların ve hesapların yıkıcı etkisini ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol göstericidir.

O nedenle, etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeye çıkarma kaygılarına, statü, makam, pozisyon ve iktidar hırslarına sabitlemiş olan niceliksel düşünce karşısında, bütün bunları aşan, her biri pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış bulunan; özgürlük, eşitlik, adalet, özerklik, bağımsızlık, hoşgörü gibi pozitif amaç ve hedefleri sunan bir değerler ve nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır, kendimizi tanımamız ve bilmemiz konusunda bize ayna tutar.

Bu niteliksel değerler; bireysel, toplumsal ve kolektif sorumluluklarının bilincinde olan, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak gören ve benimseyen, bu talepleri kendilerine mal eden insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.

Esasen ahlaki eylemin anlamının insanlara sistematik olarak aktarılması da, sadece ve sadece etik aracılığı ile olur. Ama etik, ahlaki eylemin yerini tutmaz, sadece bu türden eylemlerin bilgiye dayalı yapısını ortaya koyar.

Buna göre “Yargı Etiği” ile ilgili düzenlemeleri içeren ulusal ve uluslararası belgelerde yer verilen “Yargılama Etiği” kavramı, “Yargı Etiği” kavramından çok farklı ve ayrı bir kavram olmamakla birlikte, “Yargı Etiği” kavramı ile aynı kavram da değildir. Ama bir anlamda ve bir bakıma yargı etiği kavramını tamamlayan bir kavram, bir kabul ve bir anlayıştır. 

Gerek buna gerekse bize göre yargılama etiği kavramı, yargılama süreci içinde görev yapan yargıcın, avukatın, savcının ve diğer aktörlerin; gerek yargılama sürecinde ve faaliyetinde gerekse özel hayatlarındaki duruşları, tavırları, davranışları, giyinişleri, muhatap oldukları kişilere karşı olan hitap tarzları ve yaklaşımları ile ilgili bir kavramdır. 

O nedenle, yargıç, avukat ve savcı ile yargılama süreci içerisinde görev yapan diğer yargı personelinin gerek giyinişleri gerekse duruşları, tavırları, davranışları ve hitap tarzları itibariyle yargıya yakışan bir ağırlık ve ciddiyet içinde olmaları ve hareket etmeleri gerekir.

Örneğin yargıçların ve savcıların tanıkları, sanıkları, tarafları ve taraf avukatlarını dinlerken bir yargıca ve savcıya yakışmayan şekilde bağırmaları, kimi zaman bu özneleri azarlamaları, onlara “siz” demek yerine “sen” diye hitap etmeleri hem davranış bilimlerine hem de yargılama etiğine aykırıdır.

Zira bir yargıcın veya savcının muhatap aldığı kişiye, bu kişi ister tanık ister sanık ister avukat ya da isterse taraf olsun “sen” diye hitap etmesi, sadece bir kabalık veya laubalilik değil, aynı zamanda muhatap aldığı o kişinin kişilik haklarına karşı da bir saygısızlıktır.

Çünkü “sen” sözcüğü bir yakınlık ifadesidir ve bu sözcük bir kişi tarafından, sadece yakın olduğu bir kişiye karşı kullanılabilir veya kullanılması gerekir. Tanık, sanık veya taraf olan kişi ya da tarafların avukatları, yargıcın veya savcının yakını olmamakla, bu kişilere karşı yargıcın veya savcının “sen” diye hitap etmesi uygun bir hitap tarzı değildir. Zira böyle bir hitap tarzı en hafif bir nitelendirme ile nezaketsizliktir.

Yine yargıcın veya savcının dinlemekte olduğu tanığa bağırması ve azarlaması, belki de ilk kez bir yargıcın ya da savcının huzuruna gelen ve o nedenle heyecanlı olan veya heyecanlanan tanığın şaşırmasına, bildiklerini anlatmasına engel olmakta, bu da o tanıktan sağlıklı bir şekilde bilgi alma olanağını ortadan kaldırmakta ve sonuç itibariyle yargıcın gördüğü dava, savcının yürüttüğü soruşturma ile ilgili önemli bir delilden gerektiği kadar yararlanamamasına neden olmaktadır.

Aynı durum ceza davasında yargıcın sanıkları sorguya çekmesinde de yaşanmakta ve dolayısıyla yargıç sorguya çektiği sanık veya sanıkların anlatımlarından gerektiği kadar yararlanma olanağını kaybetmektedir.

Yargıç, avukat ve savcı yargılama faaliyeti içinde “rol model” konumunda olan kişilerdir. Dolayısıyla bu konumda olan kişilerin hitap ve davranış tarzları dışında, giyimleri itibariyle de örnek olmaları gerekir. O nedenle, yargıcın, avukatın ve savcının giyim tarzlarına dikkat etmeleri, duruşmalara kravatsız bir şekilde veya kot pantolonla ya da mini etekle veya taytla çıkmamaları gerekir.

Yine taraf avukatlarının yargılama süreci içinde birbirlerine veya yargıçlara ya da savcılara veya tanık ve sanık statüsünde olan kişilere karşı nazik olmaları, seslerini yükseltmemeleri, birbirleriyle tartışmamaları ve birbirlerine karşı hiçbir şekilde “sen” diye hitap etmemeleri gerekir.

Değerli Arkadaşlar,

Malumları olduğu üzere isim kişiyi başka insanlardan ayıran bir tanıtma işareti, gerçek ve tüzel kişileri diğer kişilerden ayırmaya yarayan bir sıfat ve Goethe’nin deyişi ile “kişinin en güzel ve en canlı temsilcisidir.”

Yine hukuken, bu bağlamda 4721 sayılı yeni Türk Medenî Kanunu’nun 26 ve

27.maddelerine göre insanın ismi ve soyadı, kişilik hakları kapsamındadır ve yasayla koruma altındadır.

O nedenle, yargıç ve savcıların gerek tarafların gerekse tanıklar ile sanıkların isim ve soyadlarının tespit edilmesinde bu hususa dikkat etmeleri gerekir. Esasen bu husus, yani hüviyetlerin doğru bir şekilde tespit edilmesi, soruşturmanın veya yargılamanın selameti açısından önemli olduğu kadar, insanların kişilik hakları kapsamında olan isim ve soyadlarına karşı saygılı olmanın da gereğidir.

Şimdi yeri gelmiş iken bu hususla ilgili olarak Türk Sanat Musikisinin önemli bestekarlarından rahmetli Rüşdü Şardağ’ın anlattığı bir anısını sizinle paylaşmak isterim.

Söyle ki, Yargıtay Birinci Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı yapmış olan rahmetli Cevdet Menteş, İzmir’de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde, mahkemeye tanık olarak çağrılan Rüşdü Şardağ’ın hüviyetini tespit ederken, Rüşdü Şardağ’ın ismini Rüştü olarak yazması üzerine Rüşdü Şardağ ismindeki (t) harfinin (d) harfi olması gerektiğini hatırlatmış ve bunun üzerine Cevdet Menteş Rüşdü Şardağ’ı azarlayarak (t) ya da (d) olsa ne fark eder demiştir. Bunu yargılama etiğine aykırı bir davranış olarak nitelendiren Şardağ, kendisinin Cevdet Menteş’e “Sayın Başkan ismimiz bize babamızın mirasıdır, izin verin de babamızın bu mirasına sahip çıkalım” demek zorunda kaldığını ifade etmiştir.

Kuşkusuz Cevdet Menteş’in yukarıda yer verdiğimiz davranışı çok açık biçimde Rüşdü Şardağ’ın kişilik hakkına karşı yapılmış bir saygısızlıktır ve aynı zamanda yargılama etiğine de aykırı olan bir davranıştır.     

Sevgili Gençler,

“Usul vusule, yani sonuca götürür” özdeyişi yargılama süreci içinde dikkate alınması ve uyulması gereken önemli bir “usul” kuralıdır. Nitekim “usul esasa mukaddemdir”, yani “usul esastan önce gelir” özdeyişi bu amaçla söylenmiştir. O nedenle, en önemli işlevi ve görevi, adil yargılama ilkesi gereğince makul olan en kısa süre içinde davayı sonuçlandırmak ve bunun için de karar vermek olan yargıcın, yargılama süreci boyunca usul hükümlerine harfiyen uyması gerekir. Aksi halde yargıcın vusule, yani sonuca gitmesi, yani nihai olarak karar vermesi ve verdiği kararın da isabetli olması mümkün olmaz.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması”, mahkemenin dava şartlarını ve ilk itirazları incelediği, uyuşmazlık konularını tam olarak belirlediği, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanmaları için gerekli işlemlerin yapıldığı bir aşama, davanın mümkün olan en kısa süre içinde sonuçlanması sağlayan önemli bir usulü uygulamadır.

Ne var ki, bu usul hükmü bazı yargıçlarca amacına uygun biçimde kullanılmamakta, davanın açılmasından, dava dosyasının mahkemenin esas defterine kaydolmasından sonra başlayan “ön inceleme aşaması”, ne yazık ki, kimi yargıçlar tarafından gereği gibi değerlendirilmemekte, bu bağlamda ön inceleme aşamasında taraf delilleri toplanmamakta, yazılması gereken müzekkereler yazılmamakta, getirtilmesi gereken dosyalar ve başkaca kayıtlar getirtilmemekte, duruşma için gerekli hiçbir hazırlık yapılmamakta, ön inceleme aşaması heba edilerek boşuna zaman kaybedilmekte, üç beş ay sonraya verilen duruşma aşamasından itibaren taraf delilleri toplanmaya başlamaktadır. 

Kanımızca bu tarz bir uygulama, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması” kurumunun amacına, ruhuna ve işlevine aykırı olduğu kadar, yargılamanın uzamasına da neden olmakta ve dolayısıyla bu durum adil yargılama ilkesine ve yargılama etiğine de aykırı bir durum oluşturmaktadır.

O nedenle, yarın mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda, bu hususa dikkat etmeniz, ön inceleme aşamasının amacına ve işlevine uygun davranmanız gerekir.

Değerli Arkadaşlar,

Duruşma için verilen gün ve saat, mahkemenin, yani yargıcın davanın taraflarına, taraf avukatlarına, tanıklarına ve/veya sanıklarına verilen bir randevudur. Bir kişinin verdiği randevuya, randevu saatinde gelmemesi nasıl bir nezaketsizlik ise, yargıcın belirlediği duruşma saatine uymaması, zamanında duruşmaya başlamaması, duruşma gününe gereğinden daha fazla dosya koyması ve duruşma için gelen avukatları, tarafları, tanıkları ve sanıkları saatlerce bekletmesi nezaketsizliktir ve yine yargılama etiğine açıkça aykırı olan bir uygulamadır.

O nedenle, yargıcın duruşma saatinde görevinin başında olması, duruşmaya saatinde başlaması, duruşma gününe makul sayıda dosya koyması, duruşma için gelen insanları saatlerce bekletmemesi, insanların zamanının önemli olduğunu düşünmesi ve dikkate alması gerekir.

Sevgili Gençler,

Ülkemiz yargısının önemli sorunlarından biri de yargıçların veya savcıların önemli bir kısmının devletin menfaatini korumayı adalet sanmalarıdır. Oysa devletin menfaatini korumak şeklindeki bir yaklaşım ve anlayış, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yer alan “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmüne aykırıdır. Kaldı ki, devletin veya devlet kurumlarının menfaatini korumak yargının veya yargıç ya da savcının görevi değil, bu kurumlarda görev yapan memurların ve avukatların görevidir. Dolayısıyla yargıcın ya da savcının bu kişilerin görevini üstlenmesi gereksiz olduğu gibi yargıya, yargıca ve savcıya yakışmayan, dahası yargılama etiğine de aykırı olan bir uygulamadır. 

Yargının devlet taraftarlığı, sadece ceza hukuku uygulaması ve yargılaması yönünden değil, özel hukuk uygulaması ve yargılaması yönünden de çok farklı değildir. Öyle ki “Nef-i hazine”, yani hazine, yani devlet yararı kavramı, taşınmaz hukuku uygulamasında olsun, kadastro davalarında olsun, diğer başka davalarda olsun mahkemelerce çokça uygulanan bir kural ve bir ilkedir.

Nitekim bu ilke ve anlayış edebi eserlere de konu olmuş, ünlü Alman şairi ve oyun yazarı Friedrich Schiller, İskoçya Kraliçesi Maria Stuart’ın hayatını anlattığı “Maria Stuart” isimli oyununda, oyunun kahramanlarından birisi Kraliçe’ye “Haşmetgahım, sakın ola ki devletin menfaatini korumayı adalet sanmayınız” demek suretiyle devletin menfaatini korumanın adalet olmadığını ifade etmiştir. 

Yargıcın devletin menfaatini korumayı görev edinmesi, az yukarda ifade ve işaret edildiği üzere Anayasanın eşitlik ve yargıcın tarafsızlık ilkesine aykırı olmasının yanı sıra tarafların adalete olan saygı ve güvenlerini sarsması ve örselemesi nedeniyle de adil yargılama ilkesine ve dolayısıyla yargılama etiğine aykırıdır.

Esasen gerek ulusal gerekse uluslararası belgelere göre yargıç, her şeyden önce bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Zira yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı, doğal yargıç ilkeleri ve yargılama devam ederken yargıcın görev yerinin değiştirilmemesi hukuk güvenliğinin, hukuk devletinin ve hukuk devleti olmanın ön koşulu ile adil yargılanma ilkesinin temel güvencesi olduğu kadar, yargı ve yargılama etiğinin de olmazsa olmazlarıdır. O nedenle, yargıcın hem bireysel hem de kurumsal yönden yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını her koşulda temsil ve muhafaza etmesi gerekir.

Bağımsızlık ilkesi gereğince yargıç, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir nedenle ya da herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, telkin ve teşvik gibi dış etkilerden uzak bulunmalı, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu uyuşmazlığın taraflarından bağımsız olmalıdır.

Yine tarafsızlık yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilmesini gerektirmekle, yargıç, yargısal görevlerini tarafsız ve önyargısız olarak yapmalı, gerek mahkemedeki gerekse mahkeme dışındaki ilişkileri, davranışları ve uygulamalarıyla kamuoyunun ve davanın taraflarının nezdinde güven sağlamalıdır.

Herkes kanun ve yargı önünde eşit olmakla, yargıç ve savcı; ırk, renk, cinsiyet, din, mezhep, tabiiyet, sosyal sınıf, mevkii, makam, yaş, evlilik durumu, cinsel yönelim, sosyal ve ekonomik statü ve benzeri sebeplerden doğan farklılıklara göre hareket etmemeli, herkese eşit davranmalı, insan onuruna ve haklarına amasız olarak saygılı olmalıdır.

Esasen yargının bağımsızlığı, yargıcın ve savcının tarafsızlığı ve kanun önünde eşitlik ilkesi, sadece yargı etiğinin gereği değil, aynı zamanda yargılama etiğinin de gerektirdiği asgari ilkeler ve gerekliliklerdir.     

Değerli Hukukçular,

Mahkeme kalemi, mahkeme yargıcının aynasıdır. O nedenle, mahkeme yargıcının kendi aynası olan mahkeme kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi ve gerektiğinde onları uyarması gerekir. Zira bunun aksine bir uygulama hem mahkemenin işlerinin gecikmesine hem de yargılama etiğine aykırı bir davranış ve uygulama olur. 

Yine gerek ulusal gerekse uluslararası düzenlemelere göre savcılar yönünden uyulması gereken asgari etik kurallar, savcıların da tıpkı yargıçlar gibi görevlerini adil, tarafsız, eşit, tutarlı ve hızlı bir şekilde yerine getirmelerini, bu bağlamda görevlerini insan onuruna ve haklarına saygı duyarak yapmalarını, toplum adına ve kamu yararına hareket etmelerini öngörür.

Buna göre savcılar da her zaman ve her koşulda yüksek mesleki standartlara bağlı olmalı, mesleklerinin onurunu ve şerefini korumalı, görevlerini hukuka uygun ve her türlü etkiden bağımsız olarak yürütmeli, mesleki faaliyetleri gereği görüştükleri kişilerin görüşlerini, meşru menfaatlerini, mahremiyetlerini ve muhtemel kaygılarını dikkate alarak hareket etmelidirler.

Masumiyet karinesi ilkesine saygı göstermek sadece yargıçlar için değil, savcılar için de dikkate alınması ve uyulması gereken bir yükümlülüktür. O nedenle, savcılar dava açılıp açılmaması yönünde bir karar veya adaletin seyrini etkileyebilecek başkaca kararlar vermeden ve taleplerde bulunmadan önce gerekli ve makul olan tüm soruşturma ve incelemeleri yapmak, sanığın lehine veya aleyhine olup olmadığına bakmaksızın bütün delilleri toplamak zorundadırlar.

Savcılar, tarafsız bir soruşturma neticesinde suçun bulunmadığını veya aleyhinde soruşturma yürüttükleri kişinin suçlu olmadığını tespit ettikleri takdirde dava açmamalı, insanların lekelenmeme hakları bulunduğunu dikkate almalı, kanıtların yasal bir şekilde elde edilip edilmediğini dikkatli ve duyarlı bir şekilde incelemeli, kanıtların insan haklarının ağır şekilde ihlali yoluyla ve usulsüz olarak elde edildiğine kanaat getirdikleri takdirde bu kanıtlara itibar etmemelidirler.

Yine savcılar adil bir karara varılması hususunda mahkemeye yardımcı olmalı, yargıçlar gibi adil yargılanma ilkesine uygun olarak sanığa ve vekiline gerekli bilgileri vermek suretiyle silahların eşitliği ilkesine uygun davranmalıdırlar.

Savcılar da tıpkı yargıçlar gibi özel yaşamlarına, giyim tarzları ile kullandıkları dile dikkat etmelidirler.  

Nasıl mahkeme kalemi, mahkemenin ve yargıcının aynası ise, savcılık kalemi de savcının aynasıdır. O nedenle, savcının kendi aynası olan kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi, gerektiğinde onları uyarması ve yine soruşturma aşamasındaki dosyalar hakkında basına bilgi verilmemesini ve dolayısıyla yargısız infaz yapılmasını engellemesi gerekir.

Sevgili Gençler, 

Malumunuz olduğu üzere, yargının, yargıç ve savcılarla birlikte üç kurucu unsurundan biri olan avukatlık mesleği, tarihin kaydettiği en eski mesleklerden birisidir. Mevcut bilgilere ve kayıtlara göre avukatlık mesleğinin başlangıcı kadim Yunan’a, oradan da eski Roma’ya kadar gitmektedir. Nitekim avukat sözcüğü Yunancada “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamlarına gelen “AdvoCatus” sözcüğünden türetilmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık mesleği bir “kamu hizmeti” ve aynı zamanda “serbest” bir meslektir. Ama bu serbestlik her şeyi yapmak veya her şeyi yapmakta özgür olmak anlamında bir serbestlik değildir. Esasen avukatın böyle bir serbestliği ve özgürlüğü de yoktur. Bu serbestlik ve özgürlük, avukatın hiç kimseden emir almaması, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabul etmekten, bağımsızlığına gölge düşürecek işleri ve işlemleri yapmaktan kaçınması gerektiği anlamında bir serbestlik ve özgürlüktür.

Bu niteliği ve özelliği itibariyle avukatlık mesleği, yargılama faaliyeti içinde “sine qua non”, yani “olmaz ise olmaz” olan bir meslek, hukuk güvenliğinin en önemli parçası ve adalete erişimin en etkili aracıdır.

Paris Barosu önceki başkanlarından Rousse’ya göre avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.” Yine Montesquieu’nun, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan yargıç: “Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır” der. Gerçekten öyledir. Davayı, özellikle hukuk davalarını yargıcın önüne getiren, davaya konu iddiasını ve talebini öğretideki yazılarla, makalelerle, uygulamaya yön veren mahkeme kararlarıyla destekleyen avukattır, avukatlardır.

Avukatlık mesleğinin gelişme süreci incelendiğinde görüleceği üzere, avukatlık mesleği, daha ziyade demokratik toplumlarda gelişme göstermiş, buna karşın demokratik olmayan totaliter toplumlarda herhangi bir gelişme gösterememiştir. Zira avukatlık mesleği demokratik toplumların, diğer bir deyişle kent toplumlarının mesleğidir. Zira avukatın sermayesini oluşturan bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade etmektedir.

Esasen yargılama faaliyetini demokratikleştiren en önemli unsur, yargıç ve savcı ile birlikte yargılama faaliyetinin asli ve kurucu unsuru olan avukatın varlığıdır. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi hem adil hem de yargı ve yargılama etiğine uygun olmaz.

Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin, adil yargılanma hakkının ve yargı ile yargılama etiğinin olmaz ise olmaz öznesidir.

Bu açıklamalar çerçevesinde, adil yargılama ilkesi ve yargılama etiği bağlamında eğer “savunmanın özgürlüğü” kurumunu ele alacak olursak, öncelikle şunu söylemek gerekir; evrensel ve tarihsel bir perspektifle, temel bir insan hakkı olan
savunmadan söz ediyor isek eğer, elbette savunmanın özgür olması gerekir. Esasen savunmanın özgürlüğü, yani avukatın özgürlüğü herhangi bir müdahale olmadan avukatın savunmasını yapmasını gerektirir ve bu da hem adil yargılamanın hem de yargılama etiğinin temel bir ilkesidir. Zira savunmanın, yani avukatın özgürlüğü, “bir şeyden özgürlük/freedom from” olarak tanımlanan ve müdahaleden hoşlanmayan “negatif özgürlüktür.”

Avukatlık Yasası’nın 1.maddesi anlamında “yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder.” Kanımızca, bu maddede vurgulanan “bağımsızlık” kavramı, avukatın önce kendisine, kendi siyasi görüşleri ile dini inancına ve daha sonra da müvekkili ile devlete karşı bağımsızlığını, yani özerkliğini içerir. Bu anlamda bağımsızlık, aynı zamanda “özerklik olarak özgürlüktür.”

İngiliz siyaset bilimcisi Norman P. Barry’nin, “Modern Siyaset Teorisi” isimli kitabında referans aldığı görüşlere göre, “negatif özgürlük”, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemlidir ve bu değer de özerkliktir.

“Özerklik olarak özgürlük”, bir kimseye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için, o, sınırlamanın yokluğu anlamındaki özgürlükten daha fazla bir şeydir.

Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireysel sübjektif tercihlerin devlet tarafından tamamen yok edilmesini veya sınırlandırılmasını gerektirmez, fakat soyut tercihleri gerçek fırsatlara dönüştürecek geniş kolaylıklar sunan kurumları talep eder.

O nedenle, bağımsız ve özerklik olarak özgür olması gereken savunma, adaletin gerçekleştirilmesi gibi son derece önemli bir değere katkı sağladığı için önemlidir. Esasen savunma özerk ve özerk olduğu için özerklik olarak özgür ise, ancak o zaman adalet arayan veya talep eden bir kimseye, savunmanın gerektirdiği en geniş seçenekleri sunabilme olanağına sahip demektir.

Onun için yargılama etiğinin temel kurumlarından biri olan savunmanın özgürlüğü, savunmaya yönelik makul kabul edilebilecek bir sınırlama olmadığı takdirde bir değer ifade eder. Savunmanın özgürlüğü, her ne kadar soyut bir tercih değil ise de, öyle dahi olsa, adaletin gerçekleştirilmesi gibi somut ve gerçek bir fırsatı elde etmek amacına hizmet ettiği için, kendisine geniş kolaylıklar ve olanaklar sunan kurumları ve araçları talep eder.

Nitekim 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Havana Kurulları olarak da bilinen Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler gibi uluslararası metinlerin tamamında; “hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevinin, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekâlet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmadığına, hem adalete ve hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerde bulunduğuna işaret edilmek suretiyle, avukatların ifade ve örgütleme özgürlükleri güvence altına alınmış, hükümetlere, yargı mercilerine, avukatların hiçbir baskı, ceza tehdidi, engelleme, taciz ve yolsuz müdahale ile karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirme konusunda ödevler yüklenmiş, özgür savunmanın gereksinim duyduğu ve talep ettiği tüm kolaylıkların ve olanakların tamamı sağlanmıştır.”

Açıklanan bütün bu nedenlerle, yarın yargıç veya savcı olarak mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda savunmanın özgürlüğü ve özerkliği hususunda duyarlı olmanız, savunmanın, yani avukatın görevini hakkıyla yapmasına olanak sağlamanız ve yardımcı olmanız, temel bir insan hakkı olan savunma hakkını ve savunmanın özgürlüğünü kısıtlamamanız, silahların eşitliğini ilkesine hakkıyla uymanız gerekir. Esasen buna aykırı olan her türlü yargısal tasarruf gerek yargı gerekse yargılama etiğine ve adil yargılama ilkesine aykırı olur.

Bu konu ile ilgili olarak söyleyeceğim son bir söz de şudur; bir ülkede yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları avukatların değerli ve itibarlı olmaları ile ve aynı şekilde avukatların değerli ve itibarlı olmaları da yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları ile mümkündür.

O nedenle, mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda lütfen avukatlara karşı saygılı olunuz, onların işlerini kolaylaştırınız, avukatları ve avukatlık mesleğini işinizi yapmada ve yürütmede bir engel olarak görmeyiniz. Çünkü avukatlar da sizin gibi adaletin hizmetindedir, sizin karara bağladığınız uyuşmazlıkları sizin önünüze getirenler onlardır.

Dahası avukatlar, yargılama faaliyetini demokratikleştiren, yargıç ve savcı olarak sizin varlığınızı ve demokratik meşruiyetinizi sağlayan asli unsurlardan biridir. Yine avukatlar, hukukun üstünlüğünün, hukuk güvenliğinin, adil yargılama ilkesinin ve yargı bağımsızlığının en önemli ve etkili güvencesidirler.

Sevgili Gençler,

Yargılama etiği yönünden önemli ve gerekli olan bu konuda son iki sözün birincisini Mevlana söylüyor ve şöyle diyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten ve yaşatan.” Onun için yargılama etiğine bağlı ve saygılı yargıçlar da, avukatlar da, savcılar da   böyle yapmalılar ve seslerini değil, sözlerini yükseltmelidirler.

İkinci söz kıyafet üzerinedir. Bu bağlamda kıyafet deyip geçmemek ve asla unutmamak gerekir, zira insan “kıyafetiyle karşılanır, bilgisi ve bilgeliğiyle ağırlanır, nezaketi ve ahlakıyla uğurlanır.”

O nedenle, yargıcın da, avukatın da, savcının da gerek özel hayatlarında gerekse meslek hayatlarında kıyafetlerine özen göstermeleri, olur olmaz şekilde giyinmemeleri gerekir.

Amerikalı şair Robert Frost, insanoğlunun ironik veya trajikomik bir teslimiyete eğilimli olduğunu ifade ettiği “Gidilmeyen Yol” isimli şiirinde, insanın hiçbir şekilde teslimiyete, yani haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmemesi gerektiğine vurgu yapar ve bunu da “Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılan yolu seçtim. Hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı.” dizeleriyle ifade eder.

Buna göre mesleğini icra ederken yargıçların da, avukatların da, savcıların da hiçbir şekilde kendilerini statükoya, başkalarına ve özellikle siyasi otoriteye ya da başkaca güç odaklarına teslim etmemeleri, her zaman ve her koşulda bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını korumaları, siyasi düşünce ve tercihlerinin etkisiyle karar vermemeleri, insanların hak arama özgürlüğünün gereğini yerine getirmeleri, insan haklarını ve yine temel bir insan hakkı olan savunma hakkını her şeyin üstünde tutmaları ve bunun hakkını vermeleri gerekir. Esasen Robert Frost’un “seçtim ve hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı” dediği yol bu yoldur.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, size hayatınızda ve mesleğiniz de başarılar ve yol açıklığı diliyorum.

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk

0

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk (Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci seçim döneminde meclise giren milletvekillerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapılan konuşma) 2 Kasım 1935 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Konuşmada özellikle, uluslararası alanda yaşanan gerilimin etkisi ile barışa yapılan vurgu dikkati çekmektedir. Atatürk, yaklaşmakta olan ikinci dünya savaşı öncesinde savaş yerine barışı her platformda savunmuştur.

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk

Büyük Milletin Yüce Vekilleri;

Kamutayın beşinci devresini açarken sizlere derin saygılarımı sunarım. (Alkışlar)

Kamutay, arsıulusal durumun çok önemli bir zamanında çalışmaya başlıyor.

Hadiseler, Türk Milletine, iki ehemmiyetli düsturu yeniden hatırlatıyor: Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak. Sulhu koruyacak arsıulusal çalışma birliğine önem vermek. (Alkışlar)

Sulhun bozulmuş olmasından iztirab duymamak, mümkün değildir. Herhalde, bugünkü, ağır ihtilâfların ortadan kalkması, medeni insanlığın başlıca dileği olmalıdır. (Bravo sesleri, alkışlar)

Bizim sulh ülküsüne ne kadar bağlı olduğumuzu, bu ülkünün güvenlik altına alınmasındaki dileğimizin ne kadar esaslı bulunduğunu izaha lüzum görmüyorum.

Bu hususta çalışan Uluslar Sosyetesinin, tecrübelerden istifade ederek prensiplerini tekâmül ettirmesi ve sulhu koruma kudretini artırması samimi arzumuzdur. (Bravo sesleri)

Sayın arkadaşlar!

İç idare teşkilâtımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilâyetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir İslâhat programının tatbiki de düşünülmüştür. Vilâyetlerimizin devamlı teftişini ve müşterek işlerinin bir elden takibini kollayan genel ispektörlerden çok faydalar bekliyoruz.

Doğu vilâyetlerimizin belli başlı ihtiyacı, orta ve batı illerimize demir yollarla bağlanmaktır. Şarka ilerleyen iki ana demir yolunun hızla bitirilmesini ve bunları birbirine bağlayacak yollar örüğüne şimdiden başlanmasını lüzumlu görüyoruz.

İran – Türkiye transit yolunun teşkilatlanması özenle bitirilmelidir. Liman ve sulama işlerinde acele yapılacak şeyler vardır.

Sağlık savaşı da yeni icaplara göre genişletilmek zaruretindedir.

Saydığım bütün bu işleri, Hükümetin kesin bir program içinde gütmesini bekleyebiliriz.

Üzerinde önemle durmak istediğim bir ciheti de bildirmeliyim. Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar küçük büyük bütün şehirlerimizin birer genlik ve bayındırlık görevi olması önde tuttuğumuz amaçlardandır. (Alkışlar)

Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün örneği olacaktır. (Alkışlar)

Devlet kurumlan yanında, doğrudan doğruya bu işlerle ilgin olan urayların bu görüş ve düşünüşle çalışmalarını istiyorum. Urbayların Devlet Merkezinde toplanışı bu işin sonucu değil başlangıcıdır.

Bayanlar, Baylar;

Endüstri programımız, normal gidişindedir. Bununla beraber yurdun endüstrileşmesine daha çok hız verilmesi ve yakın bir çağda, yeni bir ikinci programa başlanması lüzumuna ‘dikkatinizi uyandırmak isterim.

Maden işleri yeni bir açılma devresindedir. Maden mühendislerimizi, ihtiyaca yeter sayı ve değerde yetiştirmeği önemek gerektir. Kömür havzasının rasyonel işlemesi için tedbirler aramak da lâzımdır. (Alkışlar)

Bir de arkadaşlar; köylümüzün genlik düzeyinin yükselmesi tedbirlerine daha geniş ölçüde özenle devam edeceğiz. (Alkışlar)

Aydın Saylavlar;

Kültür kınavımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk tarih ve dil çalışmaları, büyük inanla beklenilen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir.

Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına, bu yıl daha çok emek verilecektir. Ulusal kültür için pek lüzumlu olduğu gibi, arsıulusal ilgiler bakımından da yüksek değeri belli olan radyo işine önem vermeniz çok yerinde olur.

Sayın arkadaşlar;

Maliyede, geçen yıl, cesaretle aldığınız tedbirlerin, ne ka­dar yerinde olduğu sabit olmuştur. Tuz ve şeker fiyatlarının düşürülmesi halkı hoşnut etmiş ve yoğaltımı artırmıştır. Bu yıl, başka konularda da, bu yönden tedbirler alacaksınız. Sayım vergisinde ve bina kıymetlerinde indirim faydalı olacaktır. Araz i ve yapı vergilerinin hususî idarelere deviri önemli Islahattan sayılacaktır. Vergi indirimlerini hazinenin karşılayabilmesi, üike ekono­mi kudretinin yüksekliğine değerli bir belgedir, (alkışlar)

Ekonomik teşkilât, teknik temeller üzerine yerleşerek yükseldikçe yurdun verimi çok daha ziyade olacaktır. Ancak bütün özenimizi vererek vatanın teşkilatlanması hızım artırmak gerektir. Arsıulusal siyasanın gidişi ulusal korum araçlarını artırmaya da lüzum göstermektedir. Bunun mali çarelerini dikkatli ve isabetli bir surette araştırmanızı dilerim. Tayyare filolarımızı vücuda getirmek için büyük milletimizin yüce ilgisini heyecanla anmak borcumdur. Son arsıulusal hadiseler, Türk* milleti için kudretli bir hava ordusunun, hayati önemde tutulmasına bir daha hak verdirdi, (alkışlar) Çok emekle kurduğumuz, canımızla korumaya and içtiğimiz kutsal yurdun, havadan saldırışlara karşı güvenlik al-
.tında bulunması demek, bize saldıracakların, kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir, (şiddetli “alkışlar, bravo sesleri) Bu güveni, her gün artıracak araç bulmakta, büyük Türk ulusunun, ne göksel bir duyguyu kalbinde taşıdığını her ferdinin vatan için tutuşan gözlerinde okumaktayız. (Alkışlar)

Havacılarımız, bütün ordu ve donanmamız gibi vatanı koru­maya anık kahramanlardır, (alkışlar) Büyük Millet, bu soyak evlâtlarile kendini mutlu sayabilir. ( alkışlar )

Sevgili arkadaşlarım :

İşlerimiz çoktur, geniştir, önemlidir. Fakat başarılacağına sarsılmaz güvenim vardır. Çünkü, Kamutay vatanseverliğin, çalışkanlığın, tedbirde isabetin ideal örneğidir. (alkışlar) Kamutay, yurdun korunması, onun bayındırlığı için en yüksek ulusal ilham ve kudret kaynağıdır. (Şiddetli ve sürekli alkışlar )

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz!

0

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz! başlıklı bildiri, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu tarafından 26 Şubat 2022 tarihinde deklare edilmiştir.

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz!

Savaş, insan eliyle yaratılan, fiziksel, psikososyal ve çevresel travmalara neden olan bir halk sağlığı sorunudur. Savaş insanlığın kendiliğinden, “doğal” olarak gelişen, önüne geçilemez bir yönü değildir. Savaşa zemin hazırlayan, başlatan ve sürdüren yöneticiler, bunun için hemen her toplumda az ya da çok karşılık bulabilecek gerekçeler de inşa ederler. Oysa, savaşta güçlü, haklı, muzaffer tarafın kim olduğu fark etmeksizin, hemen her zaman kaybeden toplum olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tahminlerine göre dünya genelinde silahlı çatışmalara katılan veya etkilenen insanların en az %10’luk kısmında süreç içinde ciddi bir ruh sağlığı sorunu görülmektedir. Ayrıca bir diğer %10’luk kesimde de gündelik hayatlarına önceki gibi devam edemeyecekleri zihinsel veya davranışsal bir değişim ortaya çıkmaktadır (WHO 2002). Savaş dönemlerinde en çok görülen ruhsal hastalıklar depresyon, anksiyete bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğudur. Bazı savaşların ardından yapılan bölgesel araştırmalarda bu ruhsal hastalıkların sıklığında, DSÖ verilerinin de hayli üstünde bir artış olduğu belirtilmektedir.

Savaş ortamı, suç davranışı için caydırıcı olan sosyal devlet ve hukuk sisteminde de bir çöküşe neden olmaktadır. Bu çöküş ve yaşanan toplu göçler, cinsel istismar ve diğer insan hakları ihlallerinin yaşanması riskini artırır. Erkekler de cinsel şiddete maruz kalsalar da cinsel şiddetin birincil hedefi çocuklar ve kadınlardır. Halihazırda yaşanan toplumsal eşitsizliklerden en fazla etkilenen gruplar (çocuklar, kadınlar, yaşlılar, göçmenler, LGBTİ+’lar gibi) bu kaos ortamında daha fazla hak ihlallerine ve istismara uğrarlar. Bu nedenle savaş dönemlerinde belirginleşen bu kaos ortamı ve şiddet kültürünün tüm toplum üzerinde ama özellikle de ruhsal travmalar açısından riskli gruplar üzerinde daha ağır ve uzun süreli travmatik etkileri olmaktadır.

Savaşın neden olduğu sosyoekonomik kriz, toplumun önemli bir kesiminin yaşamını ve dolayısıyla ruh sağlığını olumsuz etkiler. Söz konusu krizin doğrudan etkilerine ek olarak temel sağlık hizmetlerinin sürdürülmesini dahi zorlaştıran etkileri ve hatta kimi zaman doğrudan sağlık hizmeti veren kurumların hedef alınması, savaş bölgesindeki halkı çaresizlikle baş başa bırakır.

Tüm bu nedenlerle Türkiye Psikiyatri Derneği olarak savaş mağdurları ile dayanışma içinde, yaralarının bir an önce sarılması için toplumun her kesimini sorumlu davranmaya çağırıyoruz. Barışı etkin bir şekilde savunmanın her toplumda savaştan yana olmaktan daha büyük cesaret gerektirdiğinin farkındayız. Barışı talep etmenin hayalperestlik olmadığını biliyoruz. Ukrayna’da yaşanan gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Yaşamı savunma ve barış iklimine etkin biçimde sahip çıkmanın ruh sağlığımız ve halk sağlığımız açısından çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri

0

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri (Principles of international co-operation in the detection, arrest, extradition and punishment of persons guilty of war crimes and crimes against humanity), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 3 Aralık 1973 tarihli oturuunda 3704 (XXVIII) sayılı Kararı ile ilan edilmiş, 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, savaş suçlarına karşı cezasızlığı önlemeyi amaçlamaktadır.

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları işleyenlerin cezalandırılması uluslararası toplumun birlikte çalışmasını ve devletlerin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Uluslararası Savaş ve Silahlı Çatışma Hukukuna dair prensipler, tüm devletleri ve silahlı grupları uyacağı ilkeleri saptamaktadır.

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul,

15 Aralık 1969 tarihli ve 2583 (XXVIII) sayılı, 15 Aralık 1970 tarihli ve 2712 (XXV) sayılı, 18 Aralık 1971 tarihli ve 2840 (XXVI) sayılı ile, 18 Aralık 1972 tarihli ve 3020 (XXVII) sayılı kararlarını hatırlayarak,

Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyen kimselerin kovuşturulması ve cezalandırılmasını sağlamak için uluslararası faaliyete özel bir ihtiyaç bulunduğunu göz önünde tutarak,

Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensipler tasarısını kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda beyan edilen halklar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ile ilgili prensipler ve amaçlar uyarınca, aşağıda belirtilen savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensiplerini ilan eder:

  1. Savaş suçu ve insanlığa karşı suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, soruşturmaya tabidir; ve bu tür suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler izlenir, gözaltına alınır, yargılanır ve suçlu bulundukları takdirde cezalandırılır.
  2. Her Devlet, insanlığa karşı savaş suçundan ötürü kendi vatandaşını yargılama yetkisine sahiptir.
  3. Devletler, savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları durdurmak ve engellemek amacıyla ikili ve çok taraflı biçimde birbirleriyle işbirliği yapar ve bu amaç için gerekli ulusal ve uluslararası tedbirleri alırlar.
  4. Devletler, bu tür suçları işlediğinden kuşkulandığı kimselerin bulunması, tutulmaları ve yargı önüne çıkarılmaları, ve suçlu bulunurlarsa cezalandırılmaları konusunda birbirlerine yardım eder.
  5. Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler, genel bir kural olarak, bu suçları işledikleri ülkede yargılanırlar ve suçlu bulunurlarsa bu ülkede cezalandırılırlar. Bununla bağlantılı olarak Devletler, bu durumdaki kimselerin iadesi sorunları konusunda işbirliği yaparlar.
  6. Devletler, yukarıda beşinci maddede belirtilen kimselerin yargı önüne çıkarılmalarına yardımcı olacak bilgilerin ve delillerin toplanması konusunda birbirleriyle işbirliği yaparlar ve bu tür bilgileri birbirlerine verirler.
  7. Devletler, 14 Aralık 1967 tarihli Ülkesel Sığınmaya dair Bildiri’nin birinci maddesi gereğince, hakkında barışa karşı bir suç, bir savaş suçu veya bir insanlığa karşı suç işlediği iddiasını kabul etmek için ciddi sebepler bulunan bir kimseye sığınma hakkı vermez.
  8. Devletler, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işleyen kimselerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları ile ilgili olarak üstlendikleri uluslararası yükümlülüklere zarar verebilecek bir yasal veya diğer bir tedbir alamaz.
  9. Devletler, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediğine dair hakkında delil bulunan kimselerin bulunmaları, gözaltına alınmaları ve iadesi amacıyla işbirliği yaparken, Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümlerine ve “Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletler arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliğiyle ilgili Uluslararası Prensipler Bildirisi”ne uygun davranır.

Savaşa Hayır

0

Savaş Koalisyonuna Karşı Sosyalistlerin Manifestosu

Rus hükümeti barış ve istikrar vaatlerine ihanet ederek ülkeyi savaşa ve ekonomik felakete sürükledi.

Tarihteki herhangi bir savaş gibi, bu da hepimizi kutuplara ayırıyor: Savaştan yana ve savaşa karşı olanlar. Kremlin propagandası, bizi ulusun hükümetin arkasında toplandığına ve barış isteyenlerin acınası dönekler, Batı yanlısı liberaller ve düşmanın paralı askerleri olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu savunulamaz bir yalandır. Bu kez Kremlin’deki ihtiyarlar azınlıkta.

Rusların büyük bölümü, hala Rus hükümetine inananlar bile bir kardeş savaşı istemiyor.

Rusya’nın propagandacılarının çizdiği dünyanın gözleri önünde nasıl parçalandığını görmemek için ellerinden geldiğince gözlerini kapatıyorlar. Birçoğu hala bunun bir savaş, saldırgan bir savaş değil, Ukrayna halkını “kurtarmak” için tasarlanmış “özel bir operasyon” olmasını umuyor. Şehirlerin vahşice bombalanması ve bombardımanların arkada bıraktığı korkunç görüntüler çok geçmeden bu efsaneleri yerle bir edecek. Ve sonra Putin’in en sadık seçmenleri bile diyecekler ki, ‘biz size bu haksız savaş için onay vermedik!’

Daha bugün, ülkenin dört bir yanında on milyonlarca insan, Putin yönetiminin eylemlerinden duydukları korku ve tiksintiyi dile getirdi. Bunlar farklı inanışlara sahip insanlar. Propagandacıların iddia ettiği gibi çoğu liberal değildir. Bunların arasında solcu, sosyalist veya komünist görüşlere sahip çok sayıda insan var. Ve elbette, bu insanlar – halkımızın çoğunluğu – gerçek vatanseverlerdir.

Bize bu savaşa karşı çıkanların ikiyüzlü oldukları onların savaşa karşı değil, Batı’nın yanında durdukları söylendi. Bu bir yalan. ABD’nin ve emperyalist politikalarının hiçbir zaman destekçisi olmadık. Ukrayna birlikleri Donetsk ve Luhansk’ı bombaladığında sessiz kalmadık. Şimdi Kharkov, Kiev ve Odessa, Putin ve kamarilla’nın emriyle bombalanırken de susmayacağız.

Savaşa karşı savaşmak için pek çok neden var. Biz sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük savunucuları için bunların bazıları özellikle önemli.

  • Bu haksız bir işgaldir. Rus devletine yönelik, askerlerimizi öldürmeye ve ölmeye göndermeyi gerektirecek hiçbir tehdit yok. Kimseyi “özgürleştirmiyorlar”. Herhangi bir halk hareketine yardım etmiyorlar. Rusya’yı sonsuza kadar kontrol altında tutmayı hayal eden bir avuç milyarderin emriyle barışçıl Ukrayna kasabalarını yerle bir eden düzenli bir ordudan başka bir şey değiller.
  • Bu savaş, halklarımız için hesap edilemeyecek çapta felaketler üretiyor. Hem Ukraynalılar hem de Ruslar bunun bedelini kanlarıyla ödüyorlar. Ortalık yatıştıktan çok sonra da, yoksulluk, enflasyon ve işsizlik herkesi mağdur etmeye devam edecek. Faturayı ödeyenler oligarklar ve bürokratlar değil, yoksul öğretmenler, işçiler, emekliler ve işsizler. Birçoğumuzun çocuklarımızı beslemek için hiçbir çaresi olmayacak.
  • Bu savaş Ukrayna’yı bir moloz yığınına, Rusya’yı hapishaneye çevirecek. Muhalefet medyası zaten kapatıldı. İnsanlar broşürleri, kimseye bir zararı olmayan grevleri, hatta sosyal ağlardaki gönderileri paylaştığı için parmaklıklar ardına konuyor. Yakında Rusların tek seçeneği olacak: mahpusluk veya askerlik.
  • Savaş, yaşayan kuşakların gördüğü hiçbir şeye benzemeyen diktatörlükler üretiyor.
  • Bu savaş ülkemize yönelik tüm risk ve tehditleri kat kat artırıyor. Bir hafta önce Rusya’ya sempati duyan Ukraynalılar bile şimdi askerlerimizle savaşmak için milislere katılıyor. Putin saldırganlığıyla, Ukraynalı milliyetçilerin tüm suçlarını, ABD ve NATO şahinlerinin tüm entrikalarını geçersiz kıldı. Putin onlara sınırlarımız boyunca yeni füzeler ve askeri üsler yerleştirmenin gerekçelerini verdi.
  • Son olarak, barış için savaşmak her Rus’un vatan görevidir. Sadece tarihin en kötü savaşının hatırasının bekçileri olduğumuz için değil, aynı zamanda bu savaş Rusya’nın bütünlüğünü ve varlığını tehdit ettiği için.

Putin kendi kaderini ülkemizin kaderiyle ilişkilendirmeye çalışıyor. Başarılı olursa, kaçınılmaz yenilgisi tüm ulusun yenilgisi olacaktır. O zaman gerçekten de savaş sonrası Almanya’nın kaderiyle yüzleşebiliriz: İşgal, toprak paylaşımı, toplu suçluluk kültü.

Bu felaketleri önlemenin tek bir yolu var. Biz kendimiz, Rusya’nın erkekleri ve kadınları, bu savaşı durdurmalıyız. Bu ülke bize ait, saraylarda ve yatlarda yaşayan bir avuç zavallı yaşlı adama değil. Ülkemizi geri almanın zamanı geldi.

Savaş Rusya değil. Savaş Putin ve rejimidir. Bu yüzden biz Rus sosyalistleri ve komünistleri bu canice savaşa karşıyız. Rusya’yı kurtarmak için bunu durdurmak istiyoruz.

Müdahaleye hayır! Diktatörlüğe hayır! Yoksulluğa hayır!

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

1
Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi 28 Kasım 1978 tarihinde kabul edilmiştir. (Declaration on Fundamental Principles concerning the Contribution of the Mass Media to Strengthening Peace and International Understanding, to the Promotion of Human Rights and to Countering Racialism, apartheid and incitement to war)

Bildirge, fikir ve ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, medya özgürlüğü ve haberlerin serbestçe geniş kitlelere akışında kitle iletişim araçlarının rolünü vurgulamakta; medyanın ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı gibi sorunlarla mücadelede önemli bir rol oynaması gerektiğini belirtmektedir. Medyanın barış, insan hakları ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine nasıl katkıda bulunabileceğine dair prensipler açıklanmakta ve medyanın bu amaçlara nasıl hizmet etmesi gerektiği konusundaki değerler “Kitle iletişim araçları ve insan hakları” bağlamında 11 madde halinde ilan edilmektedir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü, her yılın 21 Mart gününde farkındalığı artırma amacıyla çeşitli etkinliklere sahne olmaktadır. 21 Mart 1960 tarihinde, Güney Afrika’nın Sharpeville kentinde apartheid paso yasalarını protesto etmek isteyen göstericilere polis tarafından ateş açılması sonucu 69 kişinin ölümüne neden olan olayın yıldönümü, Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1966 yılında aldığı bir karar tüm dünya ülkelerinin ırk ayrımcılığını önlemek için çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. 21 Mart, tüm dünyada Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir. [/box]

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

Genel Konferans,

Kurucu Belgesine göre UNESCO’nun amacı, “her yerde adalete, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirmek için eğitim, bilim ve kültür yoluyla uluslar arasında işbirliğini sağlayarak barış ve güvenliğe katkıda bulunmak” olduğunu (Md. I, 1) ve bu amacı gerçekleştirmek için Teşkilatın “düşüncelerin sözle veya resimle serbestçe dolaşmasını sağlamak” için mücadele edeceğini (Md.I, 2) hatırlayarak,

Yine Kurucu Belgeye göre UNESCO’ya Üye Devletlerin, “objektif gerçeğin hiç bir sınırlamaya tabi olmadan aranmasında ve düşünce ve bilgilerin serbestçe alış verişinde herkese tam ve eşit imkanlar sağlanması gereğine inanarak, kendi halkları arasında iletişim imkanlarını geliştirme ve artırmaya, ve bu imkanları karşılıklı anlayış ve birbirlerinin yaşama tarzı hakkında doğru ve daha gerçek bilgiler elde etmek için kullanmaya karar verip anlaşmış oldukları”nı (başlangıç bölümünün altıncı paragrafı) hatırlayarak,

Birleşmiş Milletlerin kendi Şartı’nda belirtilen amaçları ve prensipleri hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni ve özellikle “herkes fikir ve ifade özgürlüğüne sahiptir; bu hak, bir müdahaleye maruz kalmadan bir fikre sahip olma, haber ve düşünceleri basın ve yayın araçları vasıtasıyla ülke sınırlarıyla bağlı olmaksızın arama, elde etme ve ulaştırma hakkını da içerir”, diyen On dokuzuncu maddesi ile, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 tarihinde kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi‘nin aynı prensipleri ilan eden On dokuzuncu maddesini ve savaş teşvikçiliğini, ulusal, ırksal veya dinsel kin ve nefreti ve her türlü ayrımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti kınayan Yirminci maddesini hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Her türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’nin dördüncü maddesini, ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1973 yılında kabul edilen Apartheid Suçu ile Mücadele edilmesine ve Cezalandırılmasına dair Uluslararası Sözleşme’yi, sözü edilen bu Sözleşmelere katılan Devletlerin ırksal ayrımcılık niteliğindeki fiilleri veya bu fiillere her türlü teşviki ortadan kaldırmayı amaçlayan acil ve yapıcı tedbirler almayı, ve apartheid ve benzeri ayırıcı politikalara veya bunların görünümlerine teşviki engellemeyi taahhüt etmiş olduklarını hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Gençler arasında Barış İdeallerini, Halklar arasında Karşılıklı Saygı ve Anlayışı Geliştirmeye dair Bildiri’yi hatırlayarak,

Yeni uluslararası ekonomik düzenin kurulması ve UNESCO’nun bu konuda oynayacağı rol ile ilgili Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilen bildirileri ve kararları hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı tarafından 1966 yılında kabul edilen Uluslararası Kültürel İşbirliği Prensipleri hakkındaki Bildiri’yi hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1946 yılında kabul ettiği ve Haber alma Özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak beyan eden ve bu hakkı Birlemiş Milletlerin yücelttiği bütün özgürlükler için mihenk taşı saydığı 59(1) sayılı kararını hatırlayarak,

Haber alma özgürlüğü, zorunlu bir unsuru olan muafiyetlerini istismar etmeden kullanma niyetini ve yeterliliğini gerektirir. Bu özgürlük, olayları önyargısız araştırma ve edinilen bilgiyi kötü niyet taşımadan yayma ahlaki yükümlülüğünü temel bir disiplin olarak şart koşar.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1947 yılında kabul ettiği, barışı tehdit etmeyi, barışı bozmayı ve saldırı eylemini tasarlayan veya tahrik veya teşvik eden her türlü propagandayı kınayan 110 (II) sayılı kararını hatırlayarak,

Genel Kurulun 1947 yılında kabul ettiği, Üye Devletleri, Devletler arasında dostane ilişkileri zedelemeye yönelik yanlış ve yalan haberlerin yayılması ile anayasal usulleri çerçevesinde mücadele etmeye çağıran 127(II) sayılı kararı ile birlikte, Genel Kurulun kitle iletişim araçları ve onların Devletler arasında barış, güven ve dostane ilişkileri güçlendirmeye yönelik katkıları ile ilgili diğer kararlarını da hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı tarafından 1968 yılında kabul edilen ve UNESCO’nun sömürgecilik ve ırkçılığın ortadan kaldırılmasına yardım etme amacını hatırlatan 9.12 sayılı kararını ve Genel Kurul tarafından 1976 yılında kabul edilen ve sömürgeciliğin, yeni sömürgeciliğin ve her türlü ırkçılığın ve görünümlerinin UNESCO’nun temel amaçlarına aykırı olduğunu ilan eden 12.1 sayılı kararını hatırlayarak,

UNESCO Genel Kurulu tarafından 1970 yılında kabul edilen, barış ve insanlığın menfaati için uluslararası anlayış ve işbirliğinin geliştirilmesine, ve savaş, ırkçılık, apartheid ve uluslar arasında düşmanlık propagandası ile mücadele etmeye medyanın katkıda bulunmasına dair olan, bu amaçların gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçlarının katkısının esas olduğunun farkında bulunan 4.301 sayılı kararını hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı’nın yirminci toplantısı tarafından kabul edilen Irk ve Irksal Önyargılara dair Bildiri’yi hatırlayarak,

Modern toplumlarda haber alma probleminin karmaşıklığının, UNESCO içinde bu problemler için önerilen çözümlerin de gösterdiği gibi çözümlerin çeşitliliğinin, ve ilgili tarafların kendi düşüncelerinin, bakış açılarının ve kültürel kimliklerinin gereği gibi dikkate alınması konusundaki meşru taleplerinin bilincinde olarak,

Gelişmekte olan ülkelerin yeni, daha adil ve etkili bir haber alma dünyası ve iletişim düzeni kurulması konusundaki düşüncelerinin bilincinde olarak,

1978 yılının Kasım ayının yirmi sekizinci günü Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele edilmesine Katkıda bulunması ile Temel Prensipleri Bildirisi’ni ilan eder:

Madde 1

Barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi, serbest haber akışını ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli olarak dağılmasının sağlanmasını gerektirir. Bunun gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçları öncülük eder. Ele alınan konunun değişik yönleri yansıtıldığı ölçüde, haberlerin daha etkili bir katkısı olur.

Madde 2
  1. İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin bütünleyici bir parçası olarak kabul edilen fikir, ifade ve haber alma özgürlüğünün kullanılması, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesinde hayati önemi olan bir faktördür.
  2. Halk tarafından haberlere ulaşılması, haber kaynaklarının ve araçlarının çeşitliliğinin sağlanması suretiyle güvence altına alınır; böylece her bireyin, olayların gerçekliğini denetlemesine ve olayları objektif bir biçimde değerlendirmesine imkan sağlanır. Bu amaçla, gazeteciler haber verme özgürlüğüne ve habere ulaşmak için mümkün olduğu kadar her türlü imkana sahip olmalıdır. Bunun gibi, kitle iletişim araçlarının halkın ve bireylerin ilgi alanlarına yanıt verebilmesi, ve böylece haberlerin işlenmesine halkın katılmasının sağlanması da önemlidir.
  3. Kitle iletişim araçları bütün dünyada barış ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi amacıyla, görevleri gereği, özellikle sömürgecilikle, yeni sömürgecilikle, yabancı işgaliyle, her türlü ırksal ayrımcılıkla ve baskıyla mücadele eden, ve kendi ülkeleri içinde seslerini duyurma imkanı bulamayan baskı altındaki insanların seslerini duyurarak, insan haklarının geliştirilmesine katkıda bulunur.
  4. Kitle iletişim araçlarının bu Bildiri’deki prensipleri geliştirme durumunda olabilmeleri için, gazetecilere ve kitle iletişim araçlarının diğer mensuplarına hem kendi ülkelerinde hem de yabancı ülkelerde mesleklerini yapabilmeleri için gerekli şartları güvence altına alan koruma sağlanır.
Madde 3
  1. Barışın ve uluslararası anlayış güçlendirilmesinde ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesinde kitle iletişim araçlarının büyük bir önemi vardır.
  2. Kitle iletişim araçları, önyargıların ve cahilliğin tırmandırdığı saldırı savaşçılığı, ırkçılık, apartheid ve diğer insan hakları ihlalleriyle mücadele ederken, bütün halkların amaçları, düşünceleri, kültürleri ve ihtiyaçları hakkında haberler yayarak, cahilliğin ve halklar arasındaki yanlış anlayışların tasfiye edilmesine, bir ülkenin vatandaşlarının ihtiyaçları ve arzuları konusunda diğer ülkenin vatandaşlarının duyarlı hale gelmesine, ırk, cinsiyet, dil, din veya milliyet ayrımı gözetmeksizin bütün ulusların, bütün halkların ve bütün bireylerin haklarına ve onurlarına saygının sağlanmasına, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi insanlığı yıkıcı büyük belalar konusunda dikkat çekmeye, bu suretle Devletlerin uluslararası gerilimin düşürmelerine ve uluslararası uyuşmazlıkların barışçı ve hakkaniyetle çözmelerini sağlayabilecek politikalar oluşturmalarına katkıda bulunur.
Madde 4

Kitle iletişim araçları, insan haklarının, bütün insanlar ve halklar arasında hak eşitlik ile ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması için gençlerin barış, adalet, özgürlük, karşılıklı saygı ve anlayış ruhu içinde eğitilmeleri konusunda önemli bir role sahiptir. Aynı şekilde, kitle iletişim araçları genç kuşakların bakış açılarının ve düşüncelerinin bilinmesinde önemli bir rol oynar.

Madde 5

Fikir, ifade ve haber alma özgürlüğüne saygı gösterilmesini, ve haberlerin bütün görüşleri yansıtmasını sağlamak için, hakkında haber yayınlanmış ve yayılmış olduğunu düşünen ve görüşleri sunulacak olan kimselerin, barışı ve uluslararası anlayışı güçlendirme, insan haklarını geliştirme, ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı propagandasına karşı mücadele etme çabalarının ciddi surette zarar görmüş olmaları önem taşır.

Madde 6

Adil ve devamlı bir barışın oluşması ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ve siyasal bağımsızlıkları bakımından büyük önem taşıyan haberlerin akışında yeni bir güçler dengesi ile karşılıklı alış verişin kurulması için, gelişmekte olan ülkelere ve bu ülkelerden diğerlerine ve bu ülkeler arasında haber akışındaki eşitsizliği gidermek gereklidir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde esaslı faktör, gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının, kendilerini güçlendiren ve genişleten kaynaklara, ve hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdeki kitle iletişim araçlarıyla işbirliği yapma imkanlarına sahip olmalarıdır.

Madde 7

Kitle iletişim araçları, Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilmiş kararlara temel oluşturan ve evrenselliği tescil edilmiş olan amaçlar ve prensipler ile ilgili bütün bilgilerin çok daha geniş bir alana yayılmasını sağlayarak, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine ve daha adil ve eşitlikçi bir uluslararası düzenin kurulmasına etkili bir biçimde katkıda bulunur.

Madde 8

Mesleki teşkilatlar, gazetecilerin ve kitle iletişim araçlarının diğer görevlilerinin mesleki eğitimlerine katılanlar ve bu kişilerin görevlerini sorumlu bir biçimde yerine getirmelerinde kendilerine yardımcı olanlar, mesleki ahlak kurallarını düzenlerken ve bu kuralların uygulanmasını sağlarken, bu Bildiri’deki prensiplere özel bir önem verirler.

Madde 9

Bu Bildiri’nin ruhuna uygun olarak, haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve daha geniş ve dengeli bir biçimde dağılması için gerekli şartlar ile, gazetecilerin ve diğer kitle iletişim araçlarında çalışan görevlilerin işlerini yaparken korunmaları için şartların yaratılmasına katkıda bulunmak, uluslararası topluma düşen bir görevdir. UNESCO, bu konuda katkıda bulunulması için uygun bir mekandır.

Madde 10
  1. Haber alma özgürlüğünün güvence altına alınmasını ve konuyla ilgili uluslararası belgelerin ve anlaşmaların uygulanmasını düzenleyen anayasal hükümler çerçevesinde, dünyanın her yerinde, bu Bildiri’nin amaçlarını gerçekleştirmek için haberlerin yayılmasına mesleki açıdan katılan teşkilatlar ve kişiler için gerekli şartların yaratılması ve sürdürülmesi zorunludur.
  2. Haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli dağılımın yapılmasını teşvik etmek önemlidir.
  3. Bu amacın gerçekleşmesi için, Devletler tarafından gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının güç kazanmalarını ve güçlerini artırmalarını sağlayacak şartlara ve kaynaklara sahip olmalarının kolaylaştırılması, ve gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdekilerle işbirliği yapmalarını desteklemeleri gereklidir.
  4. Bunun gibi hakların eşitliğine, karşılıklı menfaate ve insanlığın ortak mirasını meydana getiren kültür çeşitliliğine saygı esasına dayanarak, bütün Devletler arasında ve özellikle değişik ekonomik ve sosyal sistemleri olan Devletler arasında haberlerin ikili ve çok taraflı alış verişini teşvik etmek ve geliştirmek temel teşkil eder.
Madde 11

Bu bildirinin bütünüyle etkili olabilmesi için, Üye Devletlerin yasal ve idari düzenlemeleri ile diğer yükümlülükleri çerçevesinde, kitle iletişim araçlarının İnsan Hakları Evrensel Bildiri’nin hükümlerine ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 yılında kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin buna karşılık gelen hükümlerine uygun olarak çalışabilmeleri için, uygun şartların varlığının güvence altına alınması gereklidir.

SAVAŞA HAYIR : Savaşın Kendisini Suç Saymalıyız 

0

SAVAŞA HAYIR : Savaşın Kendisini Suç Saymalıyız

Avukat Mustafa Kemal Güngör‘ün, 17 Mart 2022 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde gerçekleştirilen Adalet Nöbeti’nde yapmış olduğu konuşmanın metnidir.

Değerli basın mensupları, sevgili meslektaşlarım, Adalet Nöbetçileri, sayın konuklar.

103 üncü Adalet Nöbetinde hepinize merhaba.

Evet, bugün barışı savunmak için buradayız.

Bütün dünya sıkıntılı günlerden geçiyor. Hemen yanı başımızda Rusya, tamamen uluslararası hukuka aykırı olarak Ukrayna’yı işgal ediyor. Sivil, asker, binlerce insanın öldüğüne dair haberler geliyor.

Bu kirli savaşın mutlaka durdurulması gerekiyor. Biz Adalet Nöbetçileri olarak; Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini, ’’AMA’SIZ’’, ‘’FAKAT’SIZ’’ şiddetle kınıyor ve SAVAŞA HAYIR ! diyoruz.

Rus Edebiyatının büyük yazarı Tolstoy, 153 yıl önce yazdığı baş yapıtı SAVAŞ VE BARIŞ’ta şöyle diyor.

Her ne kadar bugünlerde Avrupa’nın çok demokratik !! bazı ülkelerinde, büyük Rus sanatçılarının evrensel eserleri yasaklanıyor, programlardan çıkarılıyor, ünlü müzisyenler işlerinden ediliyorsa da, biz bu büyük ayıbı, bu kültür faşizminin utancını onlara bırakıp, yine Tolstoy’a dönelim…

Büyük yazar şöyle diyor;

‘’Savaş başladı. milyonlarca insan birbirlerine karşı dünya mahkemelerinin yüzyıllarca toplayamayacağı sayısız kötülük, cinayet ve suç işledi… Ama savaşta olunduğu için bunlar cinayet, hırsızlık, hainlik,  yani suç sayılmadı.’’

İşte, tam da bunun içindir ki, savaşın kendisini suç saymalıyız.

Kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartıştığımız sürece savaşı önlemek, barışı sağlamak kolay olmayacak.

Bazılarımıza ne kadar naif ve saf görünse de, ‘’AMA’sız’’, ‘’FAKAT’sız’’ barışı talep ediyoruz. Bütün dünya halkları olarak, kim başlatmış olursa olsun, saldıran kim olursa olsun, savaşa karşı çıkmak zorundayız.

İnsanlığın yüzlerce yıllık deneyiminden yola çıkarak, artık bugün sadece savaşta işlenen cinayetleri, tecavüzleri, hırsızlıkları, yolsuzlukları, zorla göçleri değil, savaşın kendisini suç saymalıyız.

Ancak savaşı suç sayan bir bakış açısı, savaşları önleyebilir.

Ukrayna’da savaş başlayalı çok olmadı … (22 gün) ve daha şimdiden harabeye dönen Ukrayna’dan sadece resmi rakamlara göre çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı, üç milyona yakın Ukraynalı, sevdiklerini, evlerini, ülkelerini terk ederek otobüslerle, trenlerle, yürüyerek başka ülkelere, belirsiz bir geleceğe doğru göç ettiler. Dünyanın dört bin yanından iş için, eğitim için Ukrayna’da olan diğer ülke vatandaşları zor koşullarda geri dönmeye çabalıyorlar.

Savaş bütün acımasızlığı ile sürerken, barış için diplomatik yollardan çok yine şiddet içeren askeri, siyasi ve ekonomik tehditler, yaptırımlar deneniyor.

Çünkü, nasıl barışacağımızı bilmiyoruz.

İnsanlık olarak başka bir bakış açısına ihtiyacımız var.

Kendi tarih derslerimizden de biliyoruz. İnsanlık tarihi, savaşların, zafer sayılan işgallerin tarihi.. İşte bunun övünülecek bir tarih olmadığını, tarihin barışın tarihi olması gerektiğini, anlamamız ve anlatmamız gerekiyor.

Savaşı kimin başlattığı, kimin haklı olduğu savaşın kendisinden daha önemli olduğu sürece savaşlar, savaştaki suçlar suç sayılmayacak. Aynen Tolstoy’un 153 yıl önce dikkatimizi çektiği gibi.

Dünyanın ısrarla barışı isteyenlere, barışı savunanlara ihtiyacı var.

Evet, afişimizde de yazılı olduğu gibi, biz Adalet Nöbetçileri olarak, savaşa karşı barışı savunuyoruz ve UKRAYNA’DA SAVAŞA HAYIR DİYORUZ.

Konuşmamı usta şairimiz Özdemir ASAF’la bitireyim… O’nun savaşla ilgili, kısa ve özlü şiiri ile…

Şiirin adı, ‘’BİLDİRİ’’.

‘’Bizler savaş ölüleriyiz.

Bundan böyle karşı karşıya değiliz;

Bildiririz…’’

Paris Prensipleri: İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler

0
Paris Prensipleri

Paris Prensipleri (İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun 3 Mart 1992 tarihli 1992/54 sayılı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 20 Aralık 1993 tarihli 48/134 sayılı kararlarıyla kabul edilmiştir.

Paris Prensipleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanmıştır.

Paris Prensipleri: İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler
Yetkileri ve Görevleri

1. Ulusal kuruluşlar, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin yetkilerle donatılır.

2. Ulusal kuruşlar olabildiğince geniş ve açıkça belirlenmiş görevlerle görevlendirilir. Bu görevleri, oluşturulmaları ve yetki alanları Anayasa’da yer alır veya hukuksal geçerliği olan bir metinle saptanır.

3. Ulusal kuruluşlar özellikle şu görevleri yerine getirirler:

(a) Hükümete, parlamentoya ve diğer ilgili bütün organlara, bunların talebi üzerine veya kendi inisiyatifleriyle, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin konularda görüş bildirir, tavsiyelerde bulunur, öneriler ve raporlar sunar; ulusal kuruluşlar bunları kamuya açıklamaya karar verebilir; ulusal kuruluşların bu görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporlarının ilgili oldukları alanlar ve yetkili oldukları konular şunlardır:

(i) İnsan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması konusundaki yasama ve yürütme hükümleri ile yargının düzenlenmesiyle ilgili hükümler; bu amaçla ilgili olarak ulusal kuruluşlar, yürürlükteki yasaları, mevzuatı ve yasa tasarıları ile yasa önerilerini incelerler ve metinlerin, insan haklarının temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmeleri için uygun gördükleri tavsiyeleri yaparlar; gerek gördükleri takdirde, yeni yasaların kabul edilmesini, yürürlükteki yasaların uyumlu hale getirilmesini ve idari önlemlerin alınmasını veya değiştirilmesini tavsiye ederler;

(ii) Uygun gördükleri insan hakları ihlalleri vakalarına el koyarlar;

(iii) İnsan haklarının ulusal düzeydeki genel durumu ve daha özel sorunlar üzerine raporlar hazırlarlar;

(iv) Ülkede olup biten insan hakları ihlalleri vakalarına hükümetin dikkatini çekerler, bu ihlallerin son bulması için hükümete her türlü girişimi önerirler ve gerektiği takdirde hükümetin tavır ve tepkilerine ilişkin görüş bildirirler.

(b) Ulusal düzeyde yürürlükte olan yasaların, mevzuatın ve uygulamaların, insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler ve mekanizmalarla uyumlu hale getirilmesini ve hayata geçirilmesini teşvik ederler ve sağlarlar;

(c) Bu belge ve mekanizmaların onaylanmasını veya bu sözleşmelere girmeyi teşvik ederler ve bunların hayata geçirilmesini sağlarlar;

(d) Devletlerin, sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin organlarına ve komitelerine veya bölgesel kuruluşlara sundukları raporların hazırlanmasında katkıda bulunurlar, gerektiğinde de, bağımsızlıklarına bağlı kalarak bu konuda görüş bildirirler;

(e) Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve bütün alt kuruluşlarıyla, bölgesel kuruluşlarla ve diğer ülkelerin insan haklarını geliştirme ve koruma konusunda yetkili ulusal kuruluşlarıyla işbirliği yaparlar;

(f) İnsan hakları eğitimi-öğretimi ve araştırma programlarının geliştirilmesi için (ilgili kuruluşlarla) işbirliği yaparlar ve bu programların okul, üniversite ve meslek çevrelerinde uygulanmasına katılırlar.

(g) İnsan haklarını ve ayrımcılığı –özellikle de ırk ayrımcılığına- karşı mücadeleyi, bilgilendirme ve eğitim yoluyla kamuoyunu duyarlı hale getirerek ve bütün kitle iletişim araçlarına başvurarak tanıtırlar.

Oluşturulma Biçimleri ve Bağımsızlık ile Çoğulculuk Güvenceleri

1. Ulusal kuruluşların oluşturulması ve üyelerinin seçimle veya başka bir yoldan belirlenmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili (sivil) toplum güçlerinin çoğulcu bir biçimde temsil edilmesini sağlayacak gerekli bütün güvencelerin var olduğunu gösteren bir usulle yapılmalıdır.

Bu da özellikle,

(a) İnsan hakları ve ırk ayrımcılığına karşı mücadeleyle ilgili sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve örneğin hukukçu, hekim, gazeteci ve bilim insanlarını bir araya getiren sosyal-mesleki kuruluşların,

(b) Din ve felsefi düşünce akımlarının,

(c) Üniversitelerin ve nitelikli uzmanların,

(d) Parlamentonun,

(e) (ancak istişari mahiyette katılmak koşuluyla) yönetimin temsilcileriyle etkin bir işbirliğine imkan veren yetkilerle veya bu temsilcilerin bu kuruluşlara katılımıyla gerçekleştirilebilir.

2. Ulusal kuruluşlar, çalışmalarını gerektiği gibi yürütebilmeleri için, uygun bir altyapıya, özellikle de yeterli mali kaynaklara sahip olmalıdır. Bu kaynaklar kendi personelini istihdam etmeyi ve kendi mekanlarına sahip olmayı sağlamalıdır, öyle ki hükümetten bağımsız olabilsinler ve bu bağımsızlıklarını tehlikeye düşürecek mali bir kontrole tabi olmasınlar.

3. Ulusal kuruluş üyelerinin, üstlendikleri görevde gerçek bağımsızlığın koşulu olan istikrarın sağlanması için, atanmaları kararname ile yapılmalı ve görev süresi belirtilmelidir. Kuruluşun oluşturulmasındaki çoğulculuğun zedelenmemesi koşuluyla, bu üyelerin yeniden atanması mümkün olmalıdır.

İşleyiş Biçimleri

İşleyişlerinin çerçevesi içinde ulusal kuruluşlar:

(a) Hükümetin sunduğu veya kendi üyelerinin ya da onlara başvuranların önerdiği, veya kendi inisiyatifleriyle, yetki alanlarına giren bütün konuları özgürce araştırmalıdırlar,

(b) Kendi yetkileriyle ilgili durumları değerlendirmek için gerekli bütün kişileri dinlemeli, bütün bilgi ve belgeleri edinmelidirler;

(c) Görüşlerini ve tavsiyelerini kamuoyuna doğrudan doğruya veya basın aracılığıyla bildirmelidirler;

(d) Düzenli bir şekilde ve ayrıca ihtiyaç duyulduğu zaman, usulüne uygun olarak davet edilen bütün üyeleriyle toplanmalıdırlar;

(e) Gerekirse, kendi bünyelerinde çalışma grupları oluşturmalı ve işlevlerini yerine getirmede yardımcı olacak yerel ve bölgesel seksyonlar kurmalıdırlar;

(f) Yargı gücü olsun-olmasın insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla yükümlü diğer organlarla (özellikle de ombudsman, arabulucu ve buna benzer organlarla) karşılıklı olarak danışma ilişkileri sürdürülmelidir;

(g) Sivil toplum kuruluşlarının, ulusal kuruluşların yaptıklarını güçlendirme oynadığı önemli rol göz önüne alınarak, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması, ekonomik ve sosyal gelişme, ırkçılığa karşı mücadele, (çocuklar, yabancı işçiler, sığınmacılar, bedensel ve zihinsel özürlüler gibi) güçsüz grupların korunması için çalışan veya uzmanlaşmış alanlara yönelen sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerini geliştirmelidir.

Yargı Kurumlarınınkine Benzer Yetkileri Olan Kuruluşların Statüsüne İlişkin Ek İlkeler

Ulusal kuruluşlara, kişisel durumlarla ilgili şikayetleri dinleme ve başvuruları kabul etme yetkisi verilebilir. Kişiler, temsilcileri ve üçüncü kişilerden, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve temsil gücüne sahip diğer her türlü kuruluşlardan yapılan başvuranları kabul edebilirler. Bu durumda, ulusal kuruluşların yukarda belirtilen yetkileriyle ilgili ilkeler zedelenmeksizin, kendilerine verilen işlevlerde şu ilkelerden esinlenebilirler:

(a) Uzlaştırma yoluyla veya yasaların belirlediği sınırlar içinde bağlayıcı kararlarla, ya da, gerekli görüldüğü taktirde, gizlilik içinde dostane çözümler arama;

(b) Başvuru sahibini hakları konusunda, özellikle de kendisi için açık olan yollar hakkında bilgilendirme ve onun bu yollara ulaşmasını kolaylaştırma;

(c) Şikayetleri ve başvuraları kabul etme veya yasayla belirlenmiş sınırlar içinde yetkili diğer mercilere aktarma;

(d) Yetkili mercilere tavsiyelerde bulunma, özellikle de başvuru sahiplerinin haklarını elde etmelerini engelleyen yasa, tüzük ve idari uygulamalar için uyarmalar ve değişiklikler önerme.

Thanat Khoman

0
Thanat Khoman

Taylandlı hukukçu, diplomat ve siyasetçi Thanat Khoman 9 Mayıs 1914’te dünyaya geldi. Siam’ın (Tayland) ilk hukuk fakültesi mezunlarından biri oldu. Tayland dışişleri bakanlığından aldığı bursla eğitimine Bordeaux  ve Paris’te devam etti. 1939’da Yüksek Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü (IHEI) ve Sciences Po’dan dereceler aldı.1940 yılında Paris Üniversitesi’nde hukuk doktorasını tamamladı.

Diplomatik Görevleri

1941’den 1943’e kadar Tokyo’daki Tayland büyükelçiliğinde ikinci sekreter olarak görev yaptı. Washington, DC ve Delhi’deki Tayland büyükelçiliklerinde maslahatgüzarlıkda dahil olmak üzere bir dizi diplomatik görevde bulundu. 1950’de New York’ta BM Asya ve Uzak Doğu Ekonomik Komisyonu (ECAFE) başkanlığına seçildi. 1952’den 1957’ye kadar Tayland’dan Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi yardımcısı olarak görev yaptı. 1957’de Tayland’ın Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi görevine terfi etti.

1959’da Tayland Dışişleri Bakanı olarak atandı. 1962’de ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk ile imzaladığı tebliğ (Rusk-Khoman Communiqué), ABD’nin Tayland’a yönelik güvenlik garantilerini pekiştirmiş ve Vietnam Savaşı döneminde Tayland’ın stratejik konumunu belirlemiştir. 1967 yılında ASEAN’ın kurulmasını sağlayan Bangkok Bildirgesi‘nin mimarlarından biridir ve örgütün ‘beş kurucu babasından’ biri olarak kabul edilmektedir.

1979-1982 yılları arasında Tayland’ın en köklü partilerinden biri olan Demokrat Parti‘nin (Phak Prachatipat) genel başkanlığını yürütmüştür.1980 – 1982 yılları arası Tayland başbakan yardımcılığı görevinde bulundu.

3 Mart 2016 tarihinde, 101 yaşında Bangkok’taki Ramathibodi hastanesinde hayatını kaybetmiştir. Güneydoğu Asya’da bölgesel uzlaşma ve işbirliğinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulunmuş bir liderdir.

Yargı Sistemi Üzerine Denemeler

0
Yargı Sistemi Üzerine Denemeler, Prof. Dr. Mustafa Tören YÜCEL tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılı Şubat ayında Seçkin Yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.  Kitabın ekinde çeşitli araştırma sonuçları ile yargı etiği ve adil bir yargı sisteminin tesisi üzerine yayınlanmış uluslararası metinler de sunulmuştur.
Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz‘in eserin tanıtımı için yazmış olduğu açıklama:
“Yargıya Sosyolojik Bakış, Kültürel Kalıplar ve Yargılama, Yargı Reformu, Bütçe ve Yargının Etkililiği, Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler, Makul Süre/Yargılamada Gecikme, Usul ve Demokrasi, Objektiflik/Tarafsızlık, Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği, Hukuk Davaları, Ceza Davaları, Adli Hata, Mahkeme Yönetimi, Ceza Mahkemeleri, Mahkumiyet / Beraat Oranları, Yargı Reformunda Avukatların Rolü, Bilirkişi Sorunu, Çapraz Sorgulama, Davranış Kurallarını İçselleştirme, Mağdurların Korunması, Onarıcı Adalet, Adli Yargıda Yolsuzluk, UYAP ve Yargı (E-Adalet), Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (legisprudence), Üst Mahkemeler, Hukuk Eğitimi ve Klinik Çalışma…
Kitabın içeriğini oluşturan bu başlıkları ardı arkasına saymak bile toplumumuzun hukuk alt sisteminde nasıl bir reforma, ne denli gereksinim duyulduğunu doğrudan gösteriyor.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel bu yapıtıyla Yargıyı ve reformunu demokratik siyasal yapıyla ilişkilendirerek, birinin gereklerinin ötekinin önkoşulu olduğunu da ortaya koymuş oluyor.
Hukuk Sosyolojisi’nin bir alt disiplini olan Yargı Sosyolojisi’nin yazarın kılgısal ve kuramsal meslek yaşamında çok özel bir ilgi ve çalışma alanı oluşturduğunu burada bize sunduğu bilgi birikimiyle ve seçtiği metodolojiyle görmek çok kolaydır.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel’i bu çalışmasından dolayı kutluyorum. Bilim çevresinin, yargı ve siyaset erbabının bu önemli yapıtı görmezlikten gelmemesini diliyorum.”
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel Hakkında
Mustafa Tören Yücel, 1937 yılında doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu olan ve New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LLM, JSD dereceleri olan Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel,  Adalet Bakanlığı bünyesinde uzun yıllar Genel Müdürlük yapmıştır.   Çeşitli üniversitelerde (Ankara Sosyal Hizmetler Akademisi, Polis Akademisi, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dil Tarih Coğrafya Faültesi) Öğretim Görevlisi olarak çalıştıktan sonra, halen tam zamanlı olarak Çankaya Üniversitesi Hukuk Falültesinde  Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi Ana Bilim Dalı  Başkanı olarak akademik görevini sürdürmektedir. Uzun yıllar Avrupa Konseyi suç/ceza adaleti sorunları projelerinde görev alan Yücel’in özgün yapıtlarından bazıları şunlardır: Adalet Psikolojisi (6.bası Ank., 2007), Kriminoloji (İst., 2004), Hukuk Sosyolojisi (4. bası Ank., 2005), Hukuk Felsefesi (2. bası 2006), Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi (4. bası TBB Ank., 2007).

İÇİNDEKİLER

Bemerkungen Des Herausgebers

Editörün Notu

Önsöz

Kısaltmalar

1. Giriş
2. Yargıya Sosyolojik Bakış
3. Kültürel Kalıplar ve Yargılama
4. Usul ve Demokrasi
5. Yargılama ve Medya
6. Yargı Reformu
7. Bütçe ve Yargının Etkililiği
8. Makul Süre/Yargılamada Gecikme
9. Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği
10. Mahkeme Yönetimi
11. Hukuk Davaları
12. Ceza Davaları
13. Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler
14. Objektiflik/Tarafsızlık/Impartiality
15. Mağdurların Korunması
16. Onarıcı Adalet
17. Ceza Mahkemelerinde Mahkumiyet/Beraat Oranları
18. Adli Hata
19. Yargı Reformunda Avukatların Rolü
20. Bilirkişi Sorunu
21. Çapraz Sorgulama (Cross–Examination)
22. Hukuk Eğitimi ve Halkın Sesi
23. Hukuk Eğitiminde Klinik Çalışma
24. Hukuk ve Sosyal Bilimler Arasında Etkileşim
25. Adli Yargıda Yolsuzluk
26. Uyap ve Yargı (E–Adalet)
27. Üst Mahkemeler/İstinaf
28. Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (Legisprudence)
29. K.N.Llewellyn’in “Hukuki Araştırmanın Koşulları, Amaçları ve Metotları” Makalesinden
30. Hukuki Olgular Araştırması
31. Strateji Oluşumu
32. Sonuç

EKLER

Ek 1: Yargı Sistemi Üzerine Tüketici Anketi
Ek 2: Yargılama Sürecinde Karara Bağlanan Dava Oranları ile Süre Saptama Formülleri
Ek 3: CEPEJ. Adli Zaman Yönetimi (Saturn) Rehber İlkeleri
Ek 4: Soruşturma, Kovuşturma veya Yargılama Hedef Sürelerinin Belirlenmesi ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik
Ek 5: 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Kararı
Ek 6: Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
Ek 7: Hâkimler ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Üzerine Bordeaux Bildirisi Demokratik Bir Toplumda Hâkimler ve Savcılar (18/11/2009)

Kaynakça
Özgeçmiş

Mekân ve Hukuk

0

Mekân ve Hukuk / Yargıç Hilmi Şeker 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: hilmi-seker.jpgMahkeme ile savunma arasındaki gerilimin, içine sujelerin konumlanmasını alacak denli genişlemesi, gözlerin duruşma salonlarında olup bitene çevrilmesini gerektirdi. Hümanizmi dilinden düşürmeyen hukukun, bu söylemini mekânlara nasıl yansıttığı veya yerleşkeleri yaratan adli politikanın bu söylemi ne denli realize ettiği sınanmaya muhtaçtır.

İnsanı baz alma iddiası, masumiyet karinesince korumaya alınan bireyin, hukuki yardımdan mutlaka ve dilediğince yararlanmasını vaad ederken, kendisini kavrayan kuşkunun verimli ve etkili olanla dağıtılmasından yanadır. Avukatla iletişim kurma ve yardımından istifadeyi, adil yargılanmanın odağına alan sistem, bundan ödün verme titrine mesafe koyar.

Savunma hakkının, tavizlerle istisnaya uğratılmasını soğuk karşılayan deneyimler, kırılmanın zorunlu olması halinde, ödünün makul seviyede tutularak, muhtemel kayıpların, alternatiflerle dengelenmesini ister. İma yoluyla ivme kazanan bu üslup, hakka yönelen eylem ve işlemlerin meşru, hukuki ve demokratik yöntemlerle sorgulanmasını önerir.

Avukatın tedarik ettikleriyle ilerlemek, yardımına tutunmak, desteğiyle eylemek gerçek ve doğruya kilitlenen tahkikatın özlemidir. Bu umar, vaad edilen yardımın, teorik veya hayali olmasını reddetmekle yetinmez, olanak ve kolaylıklar zincirinin etkin, verimli ve pratik önlemlerle takviye ve tahkim edilmesini vitrin eşitliğine tercih eder.

Savunmanın hukuki yardım ve destek almasına değer atfeden adalet, avukat yardımının tek başına oluşan duraksama ve kaygıları gidermede akim kalacağına inanır. Vekilin, asile vaad edilen yardım ve kolaylığı sunabilecek yeti, güç ve imkâna sahip olması, efkârın ihtiyacı olan huzura, yargılamanın gereksinim duyduğu selamete yaklaşması demektir.

Ortamın ifade olanağını kısması halinde, sağduyunun inisiyatif alarak, savunmayı hükümden düşüren amilleri etkisiz kılması zorunludur.

Savunmanın, yakasına yapışan vasatlardan arınabilmesi, çoğulcu yargıya iman eden ve toplum yararını diyalektik yargıda gören demokratik yaşamların beklentisidir. Savunmanın, istisnai deneyimlerle kısıtlanması ya da çekilmeye zorlanması, çekilme veya kısıtlamanın kaçınılmaz veya mutlak olması koşuluna endekslidir. Kısıtlanma veya yok olma tehlikesiyle burun buruna gelen savunmanın, kendine gelebilmesi veya kuşatmayı yarabilmesi, kayıpları önleyecek yığınağın tedarikine bağlıdır.

Etkili ve verimli bir temsil; asille vekil arasındaki bağın kuvveti, iletişimin sıhhati, duruşma atmosferi ve türbinin yarattığı baskıyı emecek bir karşı güce, önlem veya dengeleyici sermayeye ihtiyaç duyar.

Duruşma salonuna çöken ve savunmaya yönelen otoriter havanın, devreye alınacak tedbirlerle dağıtılma düşüncesi, yanların eşit ve özgür koşullarda yarışma fikrinin tezahürüdür. Yarışan düşünler arasında meşru ve hukuki olmayan yöntem ve aparatlarla dezavantaj yaratma yasağı, düşünme, konuşma, tartışma eşitliğini sağlama, konuşma özgürlüğünü çarpıklıkların etkisinden uzaklaştırma ve hükmü, demokratik spektrumla oluşturma ödevinden kaynaklanır.

Meramın yerini bulması, aralarında nesne ve öznelerin yerleşme planının da olduğu birçok kısıtlayıcının tesirinden uzaklaştırılmasına bağlıdır. Değerlerin korunması, yaşamı kolaylaştıran, koşulların varlığına ihtiyaç duyar.

Siyaset ile adli kültür arasındaki ilişkinin; aralarında yargılama akıl, yöntem ve süreçlerinin de olduğu bir dizi kurumu politik irade etrafında şekillendireceğini, yaşam alanlarını farklı edenlerin desteğini alan adli kültürün verileriyle oluşturacağını unutmamak gerekir. Meydan, heykel ve yapılarını ulus devlet idealine göre biçimlendirmiş bürokratik, vesayetçi, merkezcil, tekil, homojen ve katı politikanın, adli formlara ilgisiz kalmasını savlamak mümkün görünmemektedir. Adli kanavanın, mimariyle kurduğu saklı ilişki; hakları, kadir kütlenin emrine vermekte, ipleri eline geçiren mimari devasa cüssesi ve erişilmez aklıyla adil yargılamayı psikolojik engellerle tanıştırmaktadır. Geçmişi limana eviren bu tarzın, yargılama şema ve teşkilatına nüfuz edeceğini, hukuku ananelerle biçimlendirerek, hakikati peçeleyeceği muhakkaktır.

Birçok krizi tetikleyen ve savunmayı hükümden düşüren paternal disiplin anlayışı yerini küresel öncüllerle uyumlu, sakin, ağırbaşlı duygudaş ve katılımcı yaklaşıma bırakmayı denemelidir. İnsana özgülediği savlanan yerleşkelerin yanların eşitlik ve özgürlük talebini karşıladığını, görünen adaletin talepleriyle uyuştuğunu ya da mimarinin; ekonomik, sosyal ve idari ilkelerle barışık, estetik, yaratıcı ve işlevsel olduğunu söylemek veya kullanışsız, çirkin ve donuk, bireyi hiçleştiren, çevreyle zıtlaşan ve yarınsız yapısıyla adalet vaad ettiğini savlamak olanaksızdır.

Değerlere oynayan yargıç, yargılama salonunu, demokratik yargının amaçlarıyla uyumlu bir fon ve ortama kavuşturarak, kargaşa yaratan, savunmayı soluksuz bırakan, aşağılayan, aşkınlıkları görenek, gelenek, alışkanlıkla meşrulaştıran ve hırpalayarak yargılama tutkusunu gözden geçirmelidir.

Buyurgan yargılama anlayışı, gücü merkez alan, usuli işlemleri ideolojik beklentilerin uzantısı olarak gören, tartışmayı gereksiz addeden, yargıyla işi olanları horgören kendine has bir ayinler zinciridir. Münhasır bu tavır, monoloğa düşkün huyu ve tartışmadan hoşlanmayan benliğiyle, kişisel kanıları hükme dönüştürmekte tereddüt etmez. Dahası birey, toplum ve kamunun fiziksel, biyolojik ve sair gereksinimleriyle yargılama diyalektiği arasındaki ilişkiyi saptamadaki eksiklik, adil yargılanma/görünen adalet veya nitelikli yargılama kurumuyla salon mimarisi ve dağılımın yarattığı olumsuz hava arasındaki çelişkinin teşhisini güçleştirmektedir.

Oluşturulan manzara; yasak delile teveccüh eden, sanıktan delile erişmeyi marifet sayan tutanakları hükme eviren anlayışla sanığın gereksinimlerini hafife alan yaklaşımın ittifak etmelerini kolaylaştırır. Mevzubahis birliktelik; duruşma salonlarındaki eşitsizliğe, özne ve nesnelerin yerleriyle oynamakla başlar. İddia, hükümle aynı yeri paylaşırken, iddianın hükme dönüşme olasılığı kolaylaştırılarak, vizyon ve vitrin eşitsizliğinin tahammülü zorlanır.

Savunmayı zeminde ve korkuluklarla tutarak yalnızlaştıran irade, ithama irtifa kazandırarak mekânlar ve mimari üzerinden ortaçağı meşrulaştırır. Nesne olarak telakki ettiği sanık ve uzantılarını, yargılama diyalektiğinden tart etmekte beis görmediği gibi, eşitsizliği ve kuralsızlığı tetikleyerek savunmayı gün ortası, biçare ve yüzüstü bırakmakta tereddüt etmez. Sanığın yemek, su, dinlenme gibi doğal ihtiyaçlarını görmezden gelir, saatlerce ayakta bekletilen sanığın insan olduğu unutulur. Aç, susuz, yorgun ve biçare sanıktan, kürsüyü paylaşan iddiayla baş etmesi beklenirken, suçlamayla gereksinimleri arasında bırakılan savunma özüne ihanete zorlanır.

İradesi ihtiyaçlarına teslim olan savunmanın, kendine yontması, yarışanıyla baş etmesi, hükmün inşasındaki paydaşlığını ve hükme kaynak aktarma işlevini gerçekleştirmesi hayal olur. İradesi fesada uğrayan, törpülenen, iştahı kesilen, hevesi kursağında bırakılan, korkuluklara hapsedilen, ruhu teslim alınan, eşiğe konulabilen, susmaya zorlanan, sesi kısılan, dilinden mahrum, söylediklerini duyuramayan, aşağılanan, taciz ve tecride maruz kalan bireyin işlevini gönlünce gerçekleştirmesi, rolünü dilediğince oynaması bir başka bahara kalır. Yabancısı olduğu bir ortamda, belki de ilk defa karşılaştığı usul ve süreçlerle ilerlemenin güçlüğüne yenilerini ilave eden sanığın, omuzlarına binen onca yükle bir başına yürümeye zorlanması aşkınlıktır. İddiaya direnmek, söyleme karşı koymak, kuşkuyu çürütmek yerine, ihtiyaçlarının uğultusunu dinlemeye zorlanan aklın “hakka” katkı vermesi mümkün olmaz.

Usuli rasyonalitenin özgür bir savunma için tasarladığı teminatları çelmelemek, ajandasını ilama dönüştürmek, yöntem, seçenek ve süreçleri hiçleştirmek, ötekinin gerçek ve doğrusunu dışlamak totaliter yargının idealize ettiği bir ahlak anlayışıdır. Genetik özelliklerini; Yıldız, Divan-ı Harb-i Örf-i, İstiklal, Yassıada, Sıkıyönetim, DGM üzerinden Özel Yetkili Mahkemelere aktaran gelenek; malına, özgürlüğüne ve canına yönelen iddiayı, tüm varlığıyla göğüslemeye ve püskürtmeye çalışan savunmayı, örtülü amaçlarından aldığı destek ve istisna hukukuyla tedip, tenkil ve itaate zorlar.

Savunmayı, akıntıya karşı kürek çekmeye icbar eden ve özgürlüklere gözünü diken ikircikli ruh hali sürdükçe, mekân ve yasalarda devrim, reform ve revize olarak lanse edilen her değişiklik, geleneksel mimariyle tökezleyecek, güncelle bağını koparan bu fiiliyat emek, mesai ve kaynak kaybını kamuya yüklemekte sakınca görmez. Ayakta yargılamayı genetik aktarımla izaha yeltenen bu mantaliteyle kol kola yürümekten haz duyan örgütlenme tarzı, resmi olanı bilgiye tercih edecek ya da bilgiyi hiyerarşinin emrine vererek, hukukun yurttaş mekânından çekilmesine göz yumar.

Güvenliğin savunmayı alt etmesine seyirci olmak, güvenlik bağlamlı çözümlerden medet uman, otoriter menşeli çözümlerle yürümeyi meziyet zanneden, gücü yücelten düzenlerin dört elle sarıldığı yaşam tarzıdır. Yargılamayı ezaya, sanığı çilekeşe mahkemeyi cefahaneye dönüştüren duruşma anlayışının yerini, çoğalarak yürüyen, tartışarak eleyen, özgürlük, eşitlik ve adalete oynayan, yargıcı kürsüde tutan, uyuşmazlığı nesnel yöntemlerle yürüten, enteraktif, ekonomik, seri, çevresiyle barışık, sulha eğilimli, gücü frenleyen yargılama vizyonuna bırakma zamanıdır. Bu perspektif, hâkimi yanlarla özdeşleştirmekten sakınan, duruşma yerine yargılamayı, saymak yerine tartmayı, birey ve toplumla ödeşmenin gereği sayar.

Yerleşme planını, insani değerlerin yönetimine bırakan bakış, yargılama salonlarını birey ve toplumun yaşam alanı addederek, demokratik tercihlerle şekillenmesini, çoğulcu yargının hevesi olarak belirlerken, kürsüler arasındaki irtifa farkını ve dağılım eşitsizliğini sıfırlayarak, marangoz hatası veya tecrit kültüründen nemalanan yerleşimi yakınma sebebi olmaktan çıkarır. Mefruşat, koruma ve ulaşım üzerinden yargıçları sınıflandıran ya da mekânlar üzerinden hiyerarşiyi perçinleyen, yaşam alanlarını erişilmez kılan düzenin, tahrik ve teşvik ettiği eşitsizlikle kürsü barışının sağlandığını savlamak abesle iştigaldir. Genetik huyların tetiklediği çelişki ve iç çekişlerle halden düşen bünyenin, fetret haliyle eşitlik vaad etmesi, özgürlük borcunu ödemesi, yargıyı yönetmesi, birey ve toplumu demokratikleştirmesi ve adalet dağıtması inandırıcı değildir. Yapıları saraya dönüştürmek; insani olana meyleden, sahici ihtiyaçları saptayan, hak ve özgürlükleri özümseyen, mimariyi yargının eşi ve eşitine dönüştüren, kürsüler arası muvazeneyi koruyan, yargıyı teknolojiye havaleden kaçınan anlayışla kaimdir.

Mimariyi, ilgisi açılışla sınırlı bürokrasi ve adliyeden bihaber teknokratlara temlik eden politikanın, emek ve mesaisini mahkemelere erişime, yargılama diyalektiğine ve hükmün selametine özgülediği söylenemez. Yargının, sağlamlık, işlevsellik ve güzellik standardından habersiz, adliyeleri işletmelerle yarıştıran anlayışın, adli kaygılarla hareket ettiği veya küresel öncül, destek ve değerlerden ilham aldığı görülmemiştir. Erişim hakkını pas geçen, ulaşımı erişim engeline dönüştüren, erişimi mali olanağa endeksleyen plazavari oturum anlayışının, savunma olanak ve kolaylığını öne çıkarma, ihtiyaçları karşılama, ekolojik demokrasiyle anılma derdi olmadığı gibi, adliyelerin yapı elemanlarıyla, devasa girişiyle vitrine çıkması ya da kafe, resturant, lostra salonu ve devasa lobisiyle yarışması tanrıça Themis’in gözlerini açıkta bırakmıştır.

İnsani değerlere küs, mekandaşları nefes almaktan alıkoyan, ışık ve renkten yoksun, suni solunumla yaşayan tabiattan bihaber mekânları sarayla özdeşleştirmek ciddi bir yanılgıya tekabül eder. Adliyeleri toplulaştırmak, erişimi kısıtlamakla yetinmez, erişilmez kılınan yargıç giderek tanrılaşır. İlahlaşmayı önlemek, yargıca ulaşımı kolaylaştırmak veya yurttaş ile mahkeme arasındaki zaman ve mekân engellerini örselemekle mümkündür. Adım mesafesinde olmak, erişimin önündeki psikolojik engelleri hükümden düşürerek, adil yargılanma hakkını yakınlık ölçüsünde sorun olmaktan çıkarır. Savunmayı sembollerle yücelten hukukun yarını, yargı camiası ve yanların psikolojisine nüfuz eden ve yargıcı erişilmez addeden tayfla vedalaşma yeteneğine bağlıdır.

İthamın yakıcılığına direnen sanık; güce yaslanan, kürsüyü yargıçla üleşen, elindeki olanaklar zinciriyle, avantaja yürüyen, sanıkla arasındaki mesafeyi açan iddiayla insani koşullarda baş etmenin olanaklarına kavuşturulmalıdır. Fısıltıyı hiçe sayan, sır saklama ödevinden bihaber, buhrana yatkın, tribünün ilgisini dezavantaja dönüştüren, görme açısını kısan, yorulmayı tetikleyen, anlaşılmaz gelenek ve formalitelerle sanığı bunaltan, avukatlarla istişare ve işbirliğini reddeden bir yerleşme planının, sonu malum yargılama pratiğiyle adil yargılamayı kucakladığını savlamak inandırıcı değildir.

Gerilimi tetikleyen usulün hüküm sürdüğü bir ortamda; hakim, metin, sakin, mekin ve fehime muhtaç gerçeğin hükümle buluşması hülyadır. Otoritenin hiyerarşiyle ittifakı, bilgiyi dışlayarak hak ve özgürlükleri esir alır.

Gerçek, bilgiye muhtaçtır. Bilginin horlandığı bir mekânda, gerçeğin uç vermesi mümkün olmaz. Gücü arkasına alarak kabadayılık etmeye, vicdanın sesi ve bilginin mazisi izin vermez. Katlardan medet uman bir aklın, patinaja yatkın dinamikleriyle toplumsal ve bireysel barışa yaşam alanı yaratması birey, devlet ve toplumu demokratikleştirmesi olanaksızdır. Siyaset mesai, kaynak ve zamanını adlileşmeyi tetikleyen, konaklarda keyif çatan ve birey, toplum ve kamusal değerlere ilişmeyi huy edinen patojenleri demokratik yöntemlerle çevrelemeye özgülemelidir. Arşa meraklıların, arza dağılanları ve orada olup bitenleri yeterince görmesi ya da içtimai devinimin adli yansımalarını kâfi derecede okuması mümkün olmaz.

Herkesin, meşru ve hukuki usullerle yargılanma hakkı vardır. Tartışma metodolojisi, hükmün beklenen sonuçları doğurmasını doğru ve sahici usullerle oluşması koşuluna endekslerken, bu hedefin sapmalarla ıskalanmasını yasaklar.

Güvenlikle savunma özgürlüğü arasında seçime zorlanmak, duruşma salonlarını gerilime bırakmak, savunmayı hafife alan otoriter hukuk anlayışlarının inşa ettiği duruşma kültürünün sabıkalı türüdür. Kendisini kılıflamakta mahir bu tarz, coğrafi dostluklardan aldığı ilhamla, savunmayı özel araçlarla çevrelenmesi gereken bir nesne olarak görür.

Bu sürüm, spor, toplantı ve düğün salonlarını yargılama mekânlarına devşiren, sanıkları numaralandıran, hizaya getiren, üniforma giydiren ve marş söyleten, yoran, ehlileştiren, ihtiyaçlarıyla terbiye eden, far ışığında yargılayan, kanun yolunu etkisiz kılan, nedametten yoksun, kibirli, uyumlu ve yücelten anlayışla soydaştır.

Siyah beyaz görüntülerle belleğe kazılan, etki ve sonuçlarıyla hak ve özgürlükleri bir ömür uhdesinde tutan, yarattığı tahribatlarla toplumu takatten düşüren, kitlesel cinnete çağrılı, ruhlarda, vücutlarda sağaltılmaz yaralar, silinmez izler bırakan, yargıcı merkezin uzantısına indirgeyen, cezaya tapan zihniyet ve üslubun vestiyere gitme zamanıdır.

Güncel salonlar, yargılama yönetimini yanlara bırakmakta, işaret parmağını şakağına götürerek, gerçeği hukukla tartıp salonu fehim, mekin, metin ve sakin bir iklimin hâkimiyetine bırakmayı köklü dönüşüm ve anlamlı katkı olarak telakki eder. Böyle bir bakış, savunmanın empati talebini, gerçek uğruna çırpınışını, kılı kırk yaran uğraşını içtihatlarla çeliştiğinden ötürü lüzumsuz ve boşa çaba olarak telakki etmez. Yükselen adli politika mekânlarla kan tazelerken yaşlanan yargının, küresel değerlerin gerisinde kalmanın havliyle, ayartıcı ve kışkırtan dilini sermayeye dönüştürerek, çelişkiyi derinleştireceğini unutmamak gerekir.

Barışa arkasını dönen politika, gerisinde huzursuzluğu tetikleyen bürokrasi, kavgadan nemalanan toplum ve soluk soluğa kalan mimariler bırakır. Homurdanan bir toplum, adlileşmeye mahkûmdur.

Siyaset, kavgayı tetiklemek yerine, kavgayı sönümleyecek eş, eşit, özgür, barışçı, plüral ve demokratik bir toplum yarattığı ölçüde çağdaştır. Gerilimde gözü olanlar adlileşmeyi teşvik ederken, huzurda sebat edenler barışçı politikalarla memleketi yaşanılır, mutlu ve müreffeh bir iklimin bereketine bırakır. İlki davalaşmanın gerisinde bıraktığı envanterin yaratacağı etki ve sonuçtan habersiz, kütlelerle övünürken, diğeri; yarının barışla, toplumun sağduyuyla, aidiyetlerin dengeyle, geçmişin sığınak olmaktan çıkarılmasıyla, modernliğin içselleştirilmesiyle mümkün olacağının ayırdına vararak, yapıları mimari ve mühendislik harikası, barışın güvencesi saraylara dönüştürür.

Adliyelerle övünmek, en yalın haliyle huzursuzluğu ikrar etmektir. Huzursuzluğa, mekânların yetişmesi hayaldir. Didişen bir toplumda, özgürlük ve demokrasinin uç vermesi, emeğin değere dönüşmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir teşekkülün adalet, kardeşlik, eşitlik ve özgürlükle buluşması veya sosyolojiyle inatlaşan adli siyasetin akıbet ve ikbal vaat etmesi mümkün değildir.

Hilmi Şeker/İstanbul

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine- Avukat Vedat Ahsen Coşar 

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, “insanın insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen retoriği haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin siyasal ve hukuksal bir kavram ve kurumdur.

İnsan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını- da ifade eder.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

Marks’ın özlü deyişi ile utanç “kendi kişiliklerinde duygusal devrimi gerçekleştiremeyenlerin bir eylemidir. ”O nedenle şiddet suçlarının artması aynı zamanda insan için, insanlık için bir azalmadır.

Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin insanla veya insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.

En temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkının göz önüne alındığı, bu hakkın ilk ihlalini yapan Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu geçmişteki bütün zamanlarda ve her yerde onu yerinde insanla birlikte görürüz. İlk çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına kazıdıkları günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet imgesi üzerinde kurulu olması bu tespitin en somut göstergesidir. 

İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu dokuzuncu yüzyıla ilişkin açıklamalar kapsamlı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında evrimin doğal bir element olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyılın insanına hemen hakim olmuştur. Bu bağlamda bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in “ doğal seleksiyon ” üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı biyolojidir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görüyoruz. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud insan aklının çalışması üzerine kurdukları kuramlarında farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.

Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Hannah Arendt “Şiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Bu açıklamalar bağlamında bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır ve insanla, insanlarla birliktedir ve şiddet pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili bir araçtır. İnsanlar bu etkili aracı küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde şiddet olmuştur.

İnsanlık tarihinin kayıt ettiği en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, itaat gibi soruların sorulmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dâhil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.

Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru olsun bunların bilinmesinde, temsil ettikleri mücadelelerin hatırlanmasında elbette çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.

Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu demokrasi, hukuk devleti, insan hakları yeniden keşfedilmiş ve bunlar giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.

Yaşananlar yaşanmış ama yaşananlardan ders alınmamıştır. Ders alınmadığının en büyük kanıtı ise günümüzde Gazze’de yaşananlardır. O nedenle şiddeti insanlık tarihinin sözlüğünden çıkarmak mümkün değildir. Ama insanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı anlamına gelmez. Şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için sanırım geçmişimizle yüzleşmemiz, insan, insanlık ve toplum olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız ancak bu şekilde mümkün olur. 

Bu konuda en büyük görev ise sanırım aydınlara düşmektedir. O nedenle, sözlerime çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son veriyorum: “Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dâhilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklıdır.”

Sadri Maksudi Arsal

0

Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 23 Temmuz 1878’de Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyet olan Tataristan’ın başkenti Kazan’ın Taşsu köyünde dünyaya geldi. Asıl adı, Sadreddin Nizametdinoviç Maksudov idi.

Paris Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü.

Paris’teki eğitiminin ardından Rusya’ya döndü. Duma’da (Rusya Parlamentosu) Kazan’dan temsilcisi olarak bulundu ve bölgenin doğal lideri durumuna geldi. Rusya Türklerinin sorunlarını dile getirmede öncü rol üstlendi. 1917 yılında Ufa’da kurulan muhtar Türk devletinde Millî Meclis’in başkanı ve Millî İdare başkanı olarak fiilen devlet başkanı olarak kısa bir süre görev yaptı. Asimilasyona karşı çıktı, anadilin ve millî kültürün korunması yönünde çalıştı. “İstanbul Muallimler Birliği’nin topladığı Dil Kongresi’nde Türk dil devrimini savundu.

Bolşevizm’in Rusya’da tam olarak hakim olması üzerine Finlandiya’ya ve oradan da Paris’e geçerek Sorbonne Üniversitesinde akademik faaliyetlerine devam etti.

Paris’te Türk Tarihi dersleri verdi. 1925 yılında Türkiye’ye davet edildi. Atatürk’ün daveti üzerine, yeni kurulmuş olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi Kürsüsü’nün başına geçmeyi kabul etti. Hayatının geri kalan kısmını bütünüyle Türk tarihi ve dili hakkında çalışmalar yapmaya vakfetti.

Cumhuriyetin ilk hukuk fakültesi olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucu hocalarından oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü’nde dersler verdi.

Sadri Maksudi Arsal

Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında önemli katkılarda bulundu.

IV. dönem Şebinkarahisar, V. dönem Giresun ve IX. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ulus inşası sürecine büyük katkıları oldu ve Türkçülüğün temelini atanlar arasında yer aldı.

Türk-Fransız Kültür Cemiyeti idare heyeti üyeliğini yürüttü.

Türkiye’yi yurt edinen Rusya Türklerinden olan Arsal, Türkiye’de az sayıda kişiye verilen Ordinaryüs Profesör payesinin sahiplerindendir. Ömrünün  ilk kırk yılı siyasi mücadelerle, geri kalanı ise bilimsel çalışmalarla geçmiştir. 

1955 yılında “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı eserini yayınladı. Türkiye’de hukuk alanında temel derslerden olan “Türk Hukuku Tarihi” disiplinini kuran isim oldu.

Ünlü Rus yazar Tolstoy, Sadri Maksudi’den “Akıllı Tatar Çocuğu” diye bahsetmiştir.

20 Şubat 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Hukukçu, akademisyen, düşünür ve siyasetçi olarak Türkiye tarihinde derin izler bıraktı. Hatırası, İstanbul Üniversitesinde, Sadri Maksudi Arsal Hukuk Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi‘ne ismi verilerek yaşatıldı.

Diplomat, hukukçu, akademisyen ve senatör kızı Adile Ayda tarafından 1991 yılında kaleme alınan ve Kültür Bakanlığı Yayınları tarafından basılan “Sadri Maksudi Arsal” isimli kitapta yaşam öyküsü anlatılmaktadır. Torunu Gönül Ayda Pultar, yazar ve akademisyendir. (DEDEM SADRİ MAKSUDİ ARSAL)

BAZI ESERLERİ

Robinson Crusoe Tercümesi  – 1883

Hukukun Umumi Esasları (Hukukun Pozitif Felsefesi), 1937)

Hukuk Tarihi Dersleri, 1938

Hukuk Tarihi, Ankara, [1927-1928

Umumi Hukuk Tarihi, 1941

Hukuk Felsefesi Tarihi, 1946

Türk Tarihi ve Hukuk, 1947

Türk Hukuku Tarihi, 1930

Fransa Hukuku Tarihi, 1948

Teokratik Devlet ve Laik Devlet, 1040

Türk Tarihinin Ana Hatları, 1932

Hukukun Umumî Esasları – S. Maksudi Arsal

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası – Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a armağan özel sayısı

Hukuk Felsefesi Tarihi -Sadri Maksudi Arsal

Türk Tarihi ve Hukuk / Sadri Maksudi Arsal

YARGIÇ SORUMLULUĞU : HUKUKU KORUMAK

0
Başar Yaltı - Avukatlık ve Felsefe
Yargıç Sorumluluğu: Hukuku Korumak / Av. Başar YALTI
Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir.

Hukuk devleti, devletin veya kamu görevlilerinin yapacakları haksızlıklara/yasadışılıklara karşı yurttaşı korumak üzere geliştirilmiş bir toplumsal barış ve güven projesidir. Devlet gücünü elinde tutanların, bu gücü kötüye kullanma eğiliminde oldukları tarihsel gerçeğine uygun olarak geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, yargı kurumuna yürütme ve yasama işlemlerini denetim görevi ve yetkisi tanınmış, kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak hukuk devleti kavramı, salt yargı organı ve yargıçları bulunan bir devlet anlayışına indirgenemez. Bir hukuk devletinde, öncelikle devlet adına yetki kullanan kamu görevlilerinin “hukuka” uygun davranmaları, her türlü devlet iş ve işleminin, hukukun öncelikli ve üstün sayıldığı bir anlayışla ele alınarak yürütülmesi doğal bir süreç olarak görülür.

Yurttaşların, devletin / kamu uygulamalarının hukuka uygun olmadığından kuşku duymaları halinde ise yargı denetimine başvurma haklarının olduğu, böyle bir olanağı her zaman kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamanın da yine devletin görevi olduğu bilinir. Kısaca, bir hukuk devletinde hukuk, sorun yargının önüne gelmeden önce varlığını gösterir ve yurttaşlar, hukuksal güven içerisinde oldukları duygusunu her aşamada yaşarlar.

Hukukun üstünlüğü

Oysa ülkemizde, devlete ait iş ve işlemlerin hukuka uygun yürütülmesi yerine, haksızlığa uğrayan kişinin hak arama olanaklarına sahip olması ve bu hakkı kullanabilmesi olarak algılanan bir hukuk devleti anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayış, devleti kutsallaştıran ve hukukun üstünde gören bir düşüncenin ürünüdür. Bu nedenle, kendisini devletle özdeşleştiren kimi kamu görevlileri kendilerini hukukun üstünde ve dışında görmekten çekinmezler. Uygulamaları da bu yönde olur. Böyle eksik ve eskimiş bir hukuk anlayışının, hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını söylemek bile gerekmez.

Hukuk devleti ile ilgili olarak ikinci bir yanlış kavrayış daha bulunmaktadır. Sanılıyor ki, bir işlemi savcı veya yargıç gerçekleştiriyorsa o işlem hukuka uygundur ve bu anlamda dokunulmazdır. Oysa hukuku asıl yozlaştıran bu anlayıştır. Hukuk kavramı hukukçu ile ilintili olsa da her yargı işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilemez. Bu, bizatihi hukukun kendisine ve asıl amaç olan adalet kavramına aykırı düşen bir yaklaşımdır.

Hesaplaşma

Hukuku içselleştirememiş bir hukukçunun yargıç, savcı ve avukat sıfatı taşıması, yaptığı işlemleri hukuka uygun hale getirmez. Hukuka uygunluk, işlemi yapanın kimliğinden bağımsız bir kavramdır. Yargıç, savcı ve avukatların yanlış karar verme olasılığı her zaman vardır. Önemli olan, yargılamanın diyalektiği içinde üretilecek son kararın “adil” bir karar olmasıdır. Ayrıca, yargılama sürecinin kendisinin de haksızlık ve hukuksuzluk üretmemesi, yargılama adaletine uyulması gerekir. Bu nedenledir ki, haksız yere bir kişinin hapse girmesindense, bin suçlunun “dışarıda” olması yeğ tutulur.

Oysa hukukun gündemden düşmediği şu günlerde, kimi savcı ve yargıçlar “hukuka” aykırı kararlara imza atmaktan çekinmiyorlar. Hukuku toplumsallığın üretildiği, barış ve uygar ilişkiler ortamı olmaktan çıkartarak, hesaplaşma arenasına çevirdikleri izlenimi veriyorlar. Ortaya çıkan toz duman içerisinde, hukukun kime hizmet ettiği bilinmiyor, giderek meşruluk temeli kayboluyor ve doğal olarak kamusal niteliğini yitiriyor. Örneğin, tüm yurttaşların dinlenmesine ilişkin bir kararın altına bir yargıç sonucunu düşünmeden imza koyabiliyor; özensizlik o noktaya varıyor ki, kendi meslektaşları için, hatta kendisi için dinleme kararı verdiğinin farkında olmayabiliyor.

İnsanlar, temel hak ve özgürlüklerinden yılları aşan süreyle yoksun bırakılabiliyor. En doğal demokratik hakların kullanılması sanki suç imişçesine, yargı eliyle korku yaratılabiliyor. Hukukun, özgürlük ve barış sağlama işlevi tersine dönerek, toplumsal huzur yok edilebiliyor.

Yargı siyasallaşırsa

Yukarıda örnekleri sayılan ve benzerleri fazlasıyla yaşanan işlemleri “hukuk” olarak kabul etmek ve bunları yaşatanları “hukukçu” olarak tanımlamak elbette mümkün değil. Bütün bu olup bitenler hukuk değilse, ne yapılmak istendiğini sorgulamak gerekmez mi? Böyle bir sorgulama bizi ister istemez, yargının siyasallaştırıldığı sonucuna götürecektir.

Hukuku üstün ve yararlı kılan onun toplumsal işlevidir. Bu işlev, barış ve adaleti gerçekleştirmek, korkusuz, eşitlikçi bir toplum yaratmak amacına yöneliktir. Bu amacın pratik sonuçlarının toplumca görülüp yaşanması gerekir. Hukukun işlev ve sonuçları ise mahkeme kararlarında kendisini gösterir.

Hukuksal gerçekçilik bakımından hukukun işlevini son tahlilde mahkeme/yargıç yerine getirir. Yargı siyasallaşırsa bu işlev yerine gelmez. Bu nedenle, yargıcın önüne gelen olaylarda kamusal vicdanı tatmin eden bir karar vermesi, onun kaçınamayacağı, zorunlu bir görevidir. Bunun doğal sonucu olarak, yargıç kararı keyfilik kaldırmaz, belirsizlik içeremez, kuşku uyandıramaz ve soyut / gerekçesiz olamaz. Yargıçlara yüklenen bu sorumluluk, aynı zamanda hesap verilebilirlik anlamındadır. Çünkü yargıç hukukun üstünde değildir. Hukuk, yargıca karşı da işletilebilir.

Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir. Kimse bizim yetkimiz yok, görevimiz değil diyerek sorumluluktan kaçamaz. Yargılamanın temel unsuru olan avukatlar ve barolar da “yargı bağımsızdır(!), yargılamanın işine karışılamaz” diyemezler. Halkın hukuk temsilcileri olarak hukuksuzluğa anayasal bir görev olarak müdahale etmelidirler. Çünkü artık apaçık görülüyor ki “bir toplumda bir kişiye yapılmış haksızlık, o toplumun tümüne yöneltilmiş tehdit demektir”.

Av. Başar YALTI – Cumhuriyet 8 Mayıs 2009

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik

0

“Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik”, isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır.

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik – İbrahim Aycan

Kafasını kuma gömmüş bir toplum ile karşı karşıyayız. Anayasanın en başında büyük ve kalın harflerle yazılı olan temel bir kuralın her gün çiğnendiği, çiğnendikçe adeta yokluğa mahkûm edildiğinin varsayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Herkesin temel güvencesi, yaşamının, düşüncelerinin, inançlarının ve hayallerinin garantörü olan laiklik ilkesi her ne kadar anayasal ve yasal güvence atında olsa da fiili olarak her gün ayaklar altına alınmakta, insanlığın ve içinde yaşadığımız toplumun ortak müktesebatı yok sayılmakta ve sanki bu durum normalmiş gibi kafalar kuma gömülmektedir. Çare bu değil! Çare bu olmasa ve çarenin ne olduğu bilinse de ikiyüzlülük tam gaz devam ediyor. Oysaki toplumun tamamı büyük bir tehdit altındadır.

Karanlık Çöktüğünde Mumla Arıyoruz

Bir yanda inançlarının ve inandığı dinin ritüellerinin daha görünür kılınmasından memnun geniş bir kitlenin olduğu varsayılmaktayken diğer yanda laikliği yaşam biçimi olarak görmeye alışmış nitelikli sosyal katmanlar ve geniş kitleler filmin sonunu merak ederek izleyici koltuğuna oturmuş görünüyor. Birinci grup daha proaktif şüphesiz. Her yaşanan yeni günde yaratıcılıktan uzak ve bayatlamış emrivakiler ile de facto durum yaratmanın hazzını yeterli görüyor. Kimi çatlak sesler laiklik ilkesini kaldırmayı önerse de bunun imkânsız bir hayal olduğu zihin altına kazınmış bir gerçeklik. Öte yanda kendi özgürlüğünün derdine düşmüş kitleler laikliğin içinin boşaltılmasına ve tüm ülke sathının laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesine karşı nasıl bir tavır koyabileceğinden emin olamayan bir profil çiziyor ve yaşanan tüm gelişmeleri adeta uzun metraj bir film gibi izliyor. Birinci kitlenin çaresizliği kendi amaçsızlığına saplanırken ikinci kitle yeni bir yol ve yeni bir pratik önermekten özenle kaçınıyor. Oysaki hayatın gerçekleri sinema filmi tadında izlenecek bir hikâye değildir.

Laikliğin Altını Oymak: Cahilce ve Ahmakça Bir Tavır

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve yaşam biçimine karışılmaması ve saygı göstermesini amaçlayan hukuksal güvencenin devlet tarafından kesin olarak sağlandığı hukuksal rejimin adıdır. Bu nedenle laiklik her ne kadar sosyal ve siyasal yanları olsa da esasen temel bir hukuki kavramdır. Böylesine herkesi kapsayan ve kucaklayan bir ilkenin altının oyulması ve günlük kamusal uygulamalarla içinin boşaltılması en başta kime zarar verebilir? Tabi ki tüm topluma! Ve hatta en çok da altını oyanlara! Ezberlenmiş retoriklere iman ederek kendisini laiklik karşıtı bir pozisyona konumlandıranların cehaleti tam da buradan geliyor. Kendi inancının ve ibadet özgürlüğünün garantisi olan bir kuralı yok etmekten kendisine fayda umanların vay haline! Yok etmek için elinden geleni yaptığı kurala yarın kendisi ihtiyaç duyduğunda hangi müktesebat imdada yetişecek? İflah olmaz bir çoklu kültürün var olmaya devam ettiği bir ülkede konjonktürel durumlara bel bağlamak cahilce ve ahmakça bir beklenti değil midir?

Toplumsal Huzurun Dinamosu

Demokrasi ve barış içinde yaşayan bir toplum olmanın tek yolu laik bir kültürü şart kılmaktadır. Bunun başka bir yolu olmadığı gibi temel bir ön koşulu da bulunmaktadır: “Hukuk kurallarının tanrısal buyruklar yerine insanlar tarafından yaratılması.”  Ne demektir bu? Dogmatik, değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen, yüzyıllardır hatta binlerce yıldır değişmeyen dinsel kuralların devlet erkinin hareketlerine yön vermemesidir. Kamusal alana herhangi bir dinin, mezhebin, cemaatin, tarikatın yada inanca dayalı ekolün emirlerinin hükümran olmamasıdır. Bu konunun sürekli yeni problemler ürettiği bazı yaşamsal alanları görmezden gelecek olursak, kamu gücü kullananlar tarafından laiklik ilkesine sürekli sadakat dile getirilmekte ve dinsel bir hükümranlık da iddia edilmemektedir.

İçinde yaşadığımız ülkede -en azından kâğıt üzerinde- hukuk kuralları laik devlet ilkesine temel olarak bağlıdır ve henüz bu kağıtlar yırtılmamıştır. Yırtılmamıştır ancak yaşadığımız fiili durumların ve söylem düzeyindeki ihlallerin, kanunlara uyum endeksinde dünyada alt sıralarda ve Avrupa’da en alt sırada yer alan bir toplumdaki karşılığı toplumsal travma ve dinsel argümanlarla tetiklenmiş kaotik bir ortamdan ötesi değildir.(1) Toplumun benimsediği laik kültür ağır bir dinsel söylem bombardımanı ile dolaylı yoldan şeytanlaştırılırken dindar-dinsiz ayrımı yapmaksızın tüm toplumsal katmanlardaki huzursuzluğun derinleşmesi tam da bu nedenledir.

Alt kültür temsilcileri tarafından köpürtülen hilafet tartışmaları, İstanbul Sözleşmesi ve kadın erkek eşitliği tartışmaları, LGBTİQ bireylerin dinsel atıflarla sapık ilan edilmeleri, açıktan dillendirilemeyen ancak nafaka hakkı üzerinden medeni kanuna yapılan saldırılar, Atatürk’e söz edilememesine karşın onun yarattığı aydınlanma devrimi ögelerine bel altı vuruşlar, batı sermayesinin tepe tepe kullanılmasına rağmen batının kendi iç dinamiklerinden kaynaklı demokratik zafiyetlere serbest salvolar, çocuk yaşta evlilik-cinsel istismar tartışmaları ve benzeri kof gündem maddelerinin tamamı din ve laiklik ekseni üzerinden yaratılan huzursuzluk başlıkları olarak öne çıkıyor.  “Kızlı erkekli” evler tartışması, Kadıköy-Beşiktaş vapurundaki mini etekli kadınlar, muhafazakarlık ötesi bir bağnazlığın sözcülerinin sürekli şımartılması ve dokunulmaz kişiler gibi lanse edilmesi, fundamentalist olduğu kamuoyunca bilinen kişilere yüksek cenahtan yapılan şovlu ziyaretler, “karıları kızları helaldir” gibi uçuk saldırılar ve Türkiye’de kadın haklarının serüvenini yok sayan benzeri durumlar ise temel tartışmaları besleyen sansasyonel gürültüler olarak kayda geçiyor. Huzursuzluğun kaynağında laikliği günün birinde yok etme umut ve iştahının olduğu aşikar.(2)

Oysaki laiklik; kişinin istediği dine ya da ideolojiye inanması, dinini ve düşüncelerini açıklayabilmesi, propagandasını yapabilmesi ve yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmaması; devletin ise tüm bu hukuki güvencelerin garantörü olmasıdır. Özetle, kendi dinsel inancını devlet eliyle ya da zorbalıkla başkalarına dayatmamak kaydıyla esasen laiklik dindar olmak isteyenlerin de hukuksal güvencesidir. İşin kör düğüme dönüştüğü yer her zamanki gibi demokrasinin temel sınırı olan başkalarının özgürlüğüne müdahale noktası olmaktadır. Kendi inanç kurallarının başkaları üzerinde de egemen olmasını isteyen bir din anlayışı laiklik ilkesine saldırmadan yapamamakta, huzuru da baltalamaktadır.

Büyük bir hayretle yaşadığımız de facto durum laikliği ortada kaldırmamakta ancak hukuk sistemini uygulamada deforme etmekte ve ülkemizi zaten içselleştiremediği temel hukuk prensiplerinden tamamen uzaklaştırmaktadır. (3)  Kâğıt üzerinde var olan insan hakları ve temel normlar mahkeme kararlarında ve idari tasarruflarda “olağan dönemlere” göre karşılığını daha az bulmaktadır. de facto durumun diğer bir zararı, şiddet dilinin ve çatışma kültürünün yaygınlaşmasına zemin hazırlamasıdır. Laiklik, ortadan kalkmamasına rağmen toplumsal barış nispi olarak ve kademeli şekilde bozulmaktadır. Açık ve şeffaf bir şekilde tartışılmaktan ve konuşulmaktan kaçınılan ve fiili duruma yansıyan kötü niyetler, toplumsal ve siyasal alanda mertlik, dürüstlük ve şeffaflığın da köküne kibrit suyu dökmekte; değerler aşınması, yozlaşma ve ilkesizlik egemen olmakta, halkın saygı duyacağı kurumsal yapılar işlevselliğini yitirmektedir.

Laikliğin Hukuk Sistemimizdeki Yeri

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli parçalarından birisi laiklik ise diğeri de tevhidi tedrisat olarak bilinen eğitim birliğidir. Anayasal hükümlerle koruma altına olan her iki devrimin birlikte anılması tesadüf değildir. Zira-Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve tüm eğitim kurumlarının laik temel üzerine bina edilmesi laikliğe inanan bir toplum inşa etmenin de temel şartı olarak görülmüştür.

Laiklik, toplumun dünya işlerinde kimsenin dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmaması olduğuna göre eğitim sisteminin de buna göre düzenlenmesi işin doğası gereğidir. Çünkü, Türkiye’de Laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanmayı, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi ve demokrasiyi sağlamanın temel şartı olarak görülmüştür. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmış olan laik düşünceyi ancak 1937 yılında anayasal hüküm haline getirebilen Türkiye hem çok geriden gelmiş hem de geriden gelmenin zafiyetiyle hızlı davranmak zorunda kalmıştır. Bu zorunlu hız ve devlet eliyle yürütülen toplumsal inşa, devletin din kurallarına göre şekillenesini isteyenler tarafından jakoben olmakla da itham edilmiştir.(4)

Kökeni laikos olan ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesinden gelen, Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan, İngilizce ve Almancada ise Latince kökeni olan ‘saecularis’ kelimesinde karşılığını bulan ve bugünkü Türkçe’ye  ‘Seküler’ kavram ile dahil olan laiklik, alt kültür egemenliğini reddeden bir üst hukuki normdur.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir. Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanımamaktadır. Laik devlet, hâkim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışmadığı gibi kimsenin dinsiz yada ateist olmasını da öngörmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmıştır. Laiklik ilkesinin 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak devlet yönetiminde temel kural haline getirilmesine karşın 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda da 1928 yılından itibaren devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. Egemenlik tanrısal bir buyruğa değil “Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir.” denilerek halka bırakılmıştır.(5)  TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.(6) (Diyanet İşleri Başkanlığının tek bir mezhep inancına hizmet etmesine ve kurumsal olarak laiklik ilkesine aykırı olmasına ilişkin eleştiriler dipnot olarak kenarda durmalıdır. Dini temsil iddiasında olan yapıların sınır tanımayan çeşitliliği ve temsili bir otoriteden yoksun oluşu bu kurumun varlığını zorunlu kılmıştır. Laik bir devlette Diyanet kurumunun yeri olmamalıdır, şayet olacaksa tüm dinleri ve belli nüfusa tekabül eden inançları temsil etmelidir)

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama gerçekleşmiştir.  Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yılında çıkarılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girmiş, daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.(7)

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi“ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir. Anayasanın 174. maddesi (8)ise Cumhuriyet Devrimlerini(9) ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Dinin Masumiyeti ve Laiklik

Laiklik İlkesini anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek olmadığını, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını belirtmiş, din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da öngörmüştür. İçinde yaşadığımız son dönemde, din ile ahlakın uzunca bir süre özdeşleştirilerek sunulması ve din adına temsilcilik yapanlar tarafından ahlak alanında oldukça düşük bir performans gösterilmesi sonucunda dinsel inanca sahip kitlelerin önüne büyük bir kaos çıkmış bulunmaktadır. Üstelik bu defa “Din iyidir, kötü uygulamanın sebebi dini yeterince anlamayan müslümanlardır” savunma retoriği de kitleler nezdinde meşruiyetini yitirmiştir. Din, bireylerin kişisel yaşamında saygın ve masum bir yerde dururken kamusal alana hükmeder hale gelmesi oranında temsilcilerin ürettiği tüm ahlaka uzak uygulamalar dinin sırtına yüklenmektedir. Dinin masumiyeti kitleler nezdinde bizzat siyasal temsilcileri tarafından kirletilmekte, laikliğin çizdiği ince çizginin kırılması hem devlete hem de dine olan saygının büyük bir erozyona uğramasına neden olmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalar bu erozyonu doğrulamaktadır. Bu çerçevede muhafazakâr gençlikteki ateist ve deist akımları ve diyanetin çözüm üretmeyen demagojik açıklamalarını(10) bir kenara koyarken, her devirde büyük saygı görmüş devlet kurumlarına olan güven oranlarının dramatik düşüşünü zikretmeden geçmemek gerekir.(11)

Laikliğin Sağladığı Özgürlük Alanı ve Alt Kültürün Küstah Cesareti

Laiklik, din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dinî olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir. Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik de değildir. Laiklik evrenseldir, tüm insanlığı kapsayıcıdır. Evet laik devlet düzen dinsizdir. Çünkü laik devletin dini adalettir! Bu yüzdendir ki, laik devletlerin nüfus cüzdanı olan anayasalarında din hanesi boştur, o hanede Hukuk Devleti yazar. Fakat laik devlette her tür dinden ve inançtan bireyler gerçek bir özgürlüğe sahiptir. Herhangi bir dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması laik hukuk sisteminin emridir. Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tüm vatandaşlara eşit ve tarafsız şekilde davranmak zorundadır. Bu bir ateist olabileceği gibi bir Budist ya da Şintoist de olabilir.

Laik devlette kimsenin camiye, kiliseye veya sinagoga giderek ibadetin ne kadar kötü bir şey olduğunu orada bulunanlara anlatma ve baskı uygulama salahiyeti yoksa kimsenin de bir meyhaneye gidip rakı içenlere içkinin kötülüklerini anlatarak keyfini bozma veya plajda güneşlenenlerin huzurunu bozma hakkı yoktur. Laik devlette bir Budist inek eti yenilen restorana girip masaları dağıtamaz; kendisi inek eti yemiyor diye başkalarının inek eti yemesine müdahale edemez. Kamusal duvara çarpan saldırı içgüdüsü saldırganın kendi inancı ve varsa tanrısı ile baş başa kalmasını sağlar. Kimse bir başkasının dogmalarına göre yaşamını tanzim etmek zorunda değildir; ki bu baskı yurttaş üzerinde ne kadar hissedilirse devlet de o kadar laiklikten ve huzur ortamından o kadar uzaktır.

Elinde İncil ile seçim propagandası yapan alt kültür temsilcisi faşist Trump’ın aksine birinci sınıf Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Hristiyan ritüeline uyulmadığı için insanlar kınanmıyor. Avrupa ülkelerinde liderler ellerinde İncil, miting meydanlarında dolaşmıyor. Buna mukabil Avrupa’da siyasi liderler bir usulsüz otel faturası yüzünden mahkemelerde sürünebiliyor.  Hatta ceza kanunlarında hüküm olmasa da etik kurallar gereğince toplumuna hesap veriyor. Öte yandan, dinsel dogmaların gazete manşetlerini süslediği hiçbir ülkede darbe ve siyasi komplo dışında hiçbir siyasi lider ahlak dışı ilişkiler nedeniyle hesap vermiyor. Bilimselliği tartışmalı olsa da İslam dininin en iyi yaşandığı ülkeler endeksi ateizmin en yüksek oranlar taşıdığı ülkeleri, özellikle de Hollanda, İzlanda, İsveç gibi ülkeleri işaret ediyor! Eline haritayı alıp, en çok insanın öldürüldüğü ülkeleri görmek isteyenlerin gözleri istemsiz biçimde laiklikten uzak ülkelere kayıveriyor.(12)

Ülkemizde, din ve laikliğin toplumsal alanda iç içe geçmiş tartışmaların odağında olmalarına karşın, hukuk sisteminde laiklik ilkesinin köklü ve kesin şekilde kural haline dönüşmüş olması çatışma alanlarını da kendiliğinden doğurmaktadır. Din ve özellikle de mezhep üzerinden toplumsal hayatı dizayn etmek üzerine kurgu yapan alt kültür ideolojileri, din olarak tanımladığı toplumsal aforizmaları gelecek tasavvurunun inşasında masalsı bir argüman olarak ileri sürmekte ve gerçek dışı tarihsel atıflarla toplumu baskılayarak jurnallemektedir.

Gerçekliğinden koparılarak sunulan, akait yerine kıssalara dayanan, arkaik bir mitoloji ve hurafe üzerine bina edilen “mezhepçi din” hiçbir sorunu çözemediği gibi yeni sorunları toplumun önüne getirmekte ve bir “alt kültür” olarak çözümsüzlük yaratmakta, her çözümsüz kaldığında ırkçılığı imdada çağırmaktadır. Masal tadındaki gelecek tasavvuru esasen milliyetçiliğin ve daha özelde ırkçılığın arkasına saklanmakta, ahlaktan soyutlanmış müteahhit dinciliğinin yetersizliği kamufle edilmektedir. Kısırdöngünün adı evrensellik karşıtı alt kültür saldırısından başka bir şey değildir!

Tarihsel Kısırdöngü

İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Barosunun iki yılda bir düzenlediği Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumunda yapmış olduğum “Dante’nin Evrensel Krallığında Uluslararası Hukuk mu yoksa çatışma mı galip gelecek? Medeniyetler çatışmasında senaryo taraflar ve rolleri” başlıklı bildirimde de vermiş olduğum trajik birkaç örneği burada tekrar etmek istiyorum. (13)

Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez; 2014 yılında vermiş olduğu bir röportajda hak ettiğinden daha az ilgi gören sözler söylemişti. Görmez, “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz” diye konuşmuştu. (14)

Bugün İslam Dünyası olarak kullanılan içi boş karamın kapsama alanında fikir kıtlığı çekildiği anda haçlı seferleri ileri sürülmekte; kendi iç sorunlarını ve yetersizliklerini başkalarına yıkarak kurtulma yolu seçilmektedir. Haçlı Seferleri analizlerine ayrılan zamanın bir kısmı Sıffin Savaşına ayrıldığı takdirde daha rasyonel sonuçlara varılabilir. Sıfin Savaşı, Dördüncü Halife Ali ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Muaviye arasında 657 yılında patlamış; yüzyıllar sonra ortaya çıkan İŞİD’in merkez üssü Rakka civarında büyük kan dökülmüştür. Her iki tarafın askeri kapasitesinin yaklaşık 100.000 kişi olduğu ve toplamı 200.000 kişi olan, 70.000 civarında insanın öldüğü bu savaşta yer alanların mevcudu 300-400 yıl sonra saldırıya geçen en baba haçlı ordusundan daha büyüktür.(15) Dünya nüfusunun artışını da dikkate aldığımızda dinsel paradigmanın iflasını müşahede etmemek imkansızdır.

Bugün Suriye ve Irak bölgelerindeki çatışmaları dikkate aldığımızda 1400 yıl önceki çılgın iktidar savaşlarının benzer şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Sorunu tarihsel kaynağından tartışmaya başlamadığımız takdirde doğru sonuçlara ulaşma imkânı da bulunmamaktadır.

Fas Tevhid ve Islah Hareketi’nin Başkan Yardımcısı Muhammet Tullabi, Marksist-Leninist bir örgütün üst düzey yöneticiliğinden 90’lı yılların başlarından itibaren İslami hareketin saflarına geçmiştir. Ona göre İslam dünyası entelektüel açıdan komadadır ve bölgeye şizofrenik bir tarih bilinci hâkimdir.

Tullabi, “ABD’nin küresel düzlemde işlediği hatalar nedeniyle değil, daha çok tarihin alttan alta işleyen kanunları nedeniyle meydana gelen bir medeniyet değişimi ve medeniyetin doğuya göç etmesi nedeniyle olacak. Ben Avrupa’da görüştüğüm öğretim üyeleri ya da düşünürlere Avrupa Birliği’nin bu yüzyılın ortasında çökeceğini söylüyorum. Bu aynı zamanda Batı’nın sönümlenmesinin başlangıcı olacak. Bizler İslam dünyası olarak yükselmekte olan Doğu güçleriyle, yani Konfüçyüs medeniyeti ve Hindu medeniyeti havzası güçleriyle bir çatışmaya girmekten kaçınmamız gerekiyor… Çin, bu devasa İpekyolu projesiyle bizim yeniden doğuşumuzu sağlayabilir ancak bu aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuzunun sona ermesiyle sonuçlanacaktır.” demekte ve yine başka bir medeniyetten düşman olarak gördüğü Batı’ya karşı yardım dilenmektedir.(16)

Gerçeği Görmemek Üzerine Kurgulu Özeleştiriler

Tullabi’nin“ Hak olan bir inanca sahibiz ancak davranışlarımız batıl. Batılılar ise teoride temelsiz olmasına rağmen davranış ve tutum noktasında hakkı temsil ediyorlar. Batı üretken, demokratik, şeffaf ve toplumsal adalete önem veriyor. Bütün bunlar İslam’ın desteklediği ve önemsediği değerler.” sözü ise yukarı da bahsettiğimiz “İslam dini iyi ama Müslümanlar çok kötü” tezinin bir başka şekilde ifade edilmesidir. Batı diyerek yaftaladığı medeniyetin din üzerinden değil laiklik üzerinden kurgulanmış bir medeniyet olduğunu kurnazca gizlemekte; din üzerinden bir medeniyet tasavvuru ve kültür coğrafyası tezi ileri sürmektedir. Din ile ilgili sorunlarını 200 yıl önce çözüp bitiren batı ile hala dinsel dogmaların kısırdöngüsünde çırpınan kendi dünyasını rakip olarak görmesi cehaletin okumuş versiyonu olarak kayıtlara geçmektedir.

İslam ülkesi olarak bilinen ülkelerdeki en küçük karmaşa ve ekonomik sorun sonucunda bu ülkelerde yaşayan insanların Batı ve Dinsiz olarak tanımlanan ülkelere göçmek için sıraya girmeleri de (İşin insani boyutunu ayrı tutmak kaydıyla) ayrı bir ikiyüzlülük siyasetinden başka bir şey değildir. Yine sözde ve hayali İslam Coğrafyası ülkelerinin elit ve yönetici sınıflarının neredeyse tamamının çocuklarını batı ülkelerinin modern okullarında ‘dolar’ tarifesine göre okutması ikiyüzlü ve ahlaktan yoksun alt kültür kompleksinin başka bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Hem zorda kalanların hem de elitlerin “düşman” cenaha koşmaları laik medeniyetin evrenselliğini ayrıca kanıtlamaktadır.

Çoklu hukuk ve yolsuzluk kavramları ile anılan Malezya’nın Başbakanı Mahathir Muhammed ise, “Müslüman ve İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var. Müslümanlar hiçbir şey yapmasa dahi terörizmle suçlanıyor. Dünya genelinde birçok savaş var ve bu savaşların çoğu İsrail’in kuruluşuyla bağlantılı… Bugün aracılar yoluyla dünyayı Yahudiler yönetmektedir. Başkalarını kendileri için savaştırıp ölüme yollamaktadırlar. Sosyalizmi, komünizmi, insan haklarını ve demokrasiyi icat ettiler; böylece onlara eziyet çektirmeyi yanlış yaptırdılar, diğerleriyle eşit haklardan yararlanmaktadırlar” demekte, rasyonaliteden ve akıldan uzaklaşmanın fotoğrafını çizmekte; başka din ve başka bir ülkenin mağduriyet ve yobazlık siyaseti üzerinden kendini ve kendini tanımlamakta gerek kendi ülkesinde gerekse tüm dünyada laik, özgür ve akılcı düşüncenin egemen olmasına yeni bariyerler koymaktadır. (17)

Kendi dinini merkeze koyarak uydurulan masalsı hayallerin boş olduğu hem tarihte defalarca deneyimlendi hem de günümüzde deneyimleniyor. Tarihte hiçbir din devleti; günün koşullarına göre tüm halkına refahı, hukuk devletini ve sosyal adaleti bir arada sağlayamadı. Laiklikten uzak her türden ve ekolden uygulama bugün halen dünyanın birçok yerinde mevcut ve sadece kan üretiyor. Bunu görmek için, bağnaz dinciliğin labirentinden çıkamayarak deizme saplanan gençliğe söyleyecek sözü olmayanların kafasını kumdan çıkarmaları yeterli! İddialı olabilir ancak masal tadında bir yaşam isteyenlerin yeri gökkuşağı rengindeki laiklik şemsiyesinin tam altıdır.

Yapılması gereken tek çıkar yol, her türlü bilim dışı bagajlardan kurtulmaktır. Her türlü tarikat, cemaat, mezhep ve sosyal cenahtan çekinmeden laik düzeni savunmak, açıkça ve alenen savunmaktır.

1- World Justice Project-Rule of Law Index
2-Türkiye’de kadın haklarının serüveni
3-Temel Hukuk Prensipleri– Hukukun Evrensel İlkeleri
4-Türk Modernleşmesinde “Jakoben Laiklik” Sorunsalı
5-Teşkilatı Esasiye Kanunu
6- Tevhid-i Tedrisat Kanunu
7- https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1961-anayasasi/
8- Anayasanın 174. maddesi
9- Cumhuriyet Devrimleri
10- Türkiye’de deizm tartışması: Muhafazakar gençlik dinden uzaklaşıyor mu?
11- Abdulhamit Gül: “Türkiye’de yargıya güven önceleri yüzde 60-70’lerdeyken şimdilerde yüzde 20’lerin altına düşmüştür”
12-2018’de yayınlanan İslam dinine en uygun yaşayan ülkeler endeksinde (Islamicity Index) Türkiye 95. sırada yer aldı. İslam’a en uygun yaşayan ilk 40 ülke arasında ise Müslüman olan hiçbir devlet bulunmadığı da iddialar arasında yer alıyor.
13-Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumu
14- Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez’in 2014 yılında vermiş olduğu röportaj: ‘Bir günde katledilen bin Müslümanın yüzde 90’ını Müslüman katlediyor’
15- Sıffin Savaşı -İslam Ansiklopedisi
16-https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/28/muhammet-tullabi-medeniyetin-agirlik-merkezi-doguya-kayiyor/
17-Malezya Başbakanı Mahathir: İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var

Butler Yasası 

0
Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act) , eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act), eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı. Mecliste 71’e karşı 6 oyla neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Tennessee Senatosu, 24’e karşı 6 oyla ve ezici çoğunlukla yasayı onayladı. Yasa spesifik bir şekilde, İncil’de öğretildiğinin aksine, insanın ilahi yaratılışını reddeden herhangi bir doktrinin öğretilmesini yasadışı ilan etmişti. İlahi Yaratılış hikayesini inkar eden herhangi bir teoriyi anlatmak veya ve insanın bir hayvan takımından geldiğini öğretmek yasaklandı. Yasa, jeolojiye ilişkin katı kurallar getirmedi, dünyanın yaşına ve arkeolojik bilimsel teorilerin öğretilmesine açıkça kısıtlama getirmedi. Köktendinci ve kutsal inanç temelli yasa ABD’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı. Suç işleyen öğretmenlerin her suç için 100 ila 500 dolar arasında para cezasına çarptırılacağı öngörülen yasa 1 Eylül 1967 tarihinde yürürlükten kaldırıldı.

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi. Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü. Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması

0
Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye adına Yusuf Kemal Tengirşenk ve Rıza Nur, Afganistan adına General Mehmed Veli Han tarafından imzalanmıştır. Antlaşma, TBMM hükümetinin doğulu devletlerle yaptığı ilk dostluk antlaşması olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarının ilklerinden olan Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1928 yılında Ankara’da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak taahhüdü tadil edilmiştir.
İngiltere’nin egemenliğinde bulanan Afganistan’ın 1919 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra Rusya’dan yardım istemek üzere Moskova’ya göndermiş olduğu heyetin yaptığı görüşmeler sonucunda Rusya, Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır. Türkiye Heyetinin Moskova’da bulunduğu sırada, bağımsızlığını henüz kazanmış olan Afganistan’ın temsilcilerinin de orada bulunması vesilesiyle iki ülke arasında bir ahitname imzalanmıştır.
Antlaşmanın 2.maddesinde, “Taraflar birbirlerinin istiklâlini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini bu milletlerin istediği idare tarzına müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu belirtiyordu” denilmekte ve istiklal mücadelesi veren iki halkın dayanışması vurgulanmaktadır.
Antlaşmaya göre; Türkiye Afganistan’a kültürel bakımdan yardım etmeyi, subay ve öğretmen göndermeyi taahhüt etmiş; iki ülke arasında ticaretin geliştirilmesi, posta teşkilatının kurulması ve iki taraftan birinin tanımadığı antlaşmayı diğerinin de tanımaması gibi hususlar yer almıştır. Antlaşmadan sonra Afganistan Hükümeti Ankara’ya elçi göndermiş, bu durum hareketi TBMM’ni meşruiyeti bakımından olumlu sonuçlar doğurmuştur.

turk-afganistan-dostluk

Afganistan ve TBMM karşılıklı olarak birbirinin varlığını ve bağımsızlığını resmi olarak kabul etmiş, iki ülkeden birinin saldırıya uğraması halinde diğer tarafın kendisine saldırılmış olarak kabul etmesi ilkesi benimsenmiş, karşılıklı yardımlaşma ve destek sözü verilmiştir. Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını tanıyarak Ankara’ya elçi gönderen ilk Müslüman ülke Afganistan olmuştur.

TÜRKİYE – AFGANİSTAN ANTLAŞMASI

Moskova, 1 Mart 1921

(Metin)

Bismillâhirrahmanirrahim,

Yüce Türkiye Devleti ve Afganistan, içtenlikle birbirine bağlı, bir umut ve kutsal amaçla gönülleri dolu olarak; nesnel ve moral bakımdan bütünüyle yüksek ortak çıkarlara sahip bulundukları ve bu devletlerden birinin mutluluk ve felâketinin ötekinin mutluluk ve felâketine neden olacağı kanısı ve inancıyla; Doğu dünyasının uyanma ve kurtuluşunun başlangıcının sevinçle görüldüğü şu anda, geçmiş zamanlardaki gibi bağlantısız (irtibatsız) ve yalnız kalınamayacağı ve kendilerine kimi tarihsel görevler düşmekte olduğu bilinci içinde; bir vücudun parçası gibi, Taraflardan birine gelecek sıkıntı ve dertten öteki Tarafın etkilenip üzüntü duymasını doğal sayan bu iki kardeş Devlet ve ulus, aralarında öteden beri var olan moral birliği ve doğal ittifakı siyaset alanına geçerek, bu ittifaka somut ve resmi bir nitelik verip tüm Doğunun gelecekteki mutluluğu için hayırlı bir başlangıç olmak üzere, uğurlu bir İttifak Antlaşması yapmayı kararlaştırmışlardır. Bu amaçla,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetince:

Hükûmet üyelerinden Ekonomik İşler Bakanı Yusuf Kemal ve

Eğitim İşleri Bakanı Dr. Rıza Nur Beyler;

Yüce Afganistan Devletince:

Olağanüstü Büyükelçi Sayın General Mehmet Veli Han; yetkili Temsilci olarak atanmışlardır. Adı geçen yetkili Temsilciler, birbirlerinin yetki belgelerinin düzenli olduğunu görerek, aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir:

Madde 1

Çok şükür bağımsız bir yaşam sürdüren Türkiye Devleti, içtenlikle ve gönülden bağlar ile bağlı bulunduğu Yüce Afganistan Devletini gerçek anlamıyla bağımsız tanımayı bir görev bilir.

Madde 2

Bağıtlı Yüksek Taraflar, tüm Doğu uluslarının kurtuluş, bütünüyle her Ulusun istediği herhangi bir rejim ve hükûmet biçimi ile kendisini yönetmekte özgür olduğunu açıklar; Buhara ve Hayve Devletlerinin bağımsızlığını tanırlar.

Madde 3

Yüce Afganistan Devleti, yüzyıllardan beri İslâmiyet’e önderlik ve ona üstün görevler yapmış olan, Hilâfet dünyasını elinde tutan Türkiye’nin bu alanda lider olduğunu, bu fırsattan yararlanarak da, açıklar.

Madde 4

Bağıtlı Taraflardan biri, Doğuyu istilâ, ya da sömürge yapma siyasetini izleyen her hangi bir emperyalist Devlet tarafından ötekine yapılacak saldırıyı bizzat kendine yapılmış sayarak, elindeki araçlar ve olanaklarıyla, onu püskürtmeyi kabul eder.

Madde 5

Bağıtlı Taraflardan her biri, ötekinin anlaşmazlık içinde bulunduğu üçüncü devletin çıkarlarına uygun, ya da öteki bağıtlı Tarafın çıkarlarına zararlı her hangi bir devletlerarası antlaşma ve sözleşme yapmamayı ve herhangi bir devletle antlaşma imzalayacağı zaman öteki Tarafa haber vermeyi yükümlenir.

Madde 6

Bağıtlı Taraflar, arasındaki ekonomik ve ticaret ilişkilerinin ve Konsolosluk işlemlerinin düzenlenmesi için gerekli sözleşmeleri ayrıca yapacaklar ve şimdiden birbirlerinin Başkentlerine Büyükelçi göndereceklerdir.

Madde 7

Bağıtlı Taraflar iki ülke arasında düzenli ve özel postalar kurarak, siyasal durumları ile eğitim, ticaret vb. durumlardan ve her türlü gereksinim ve isteklerinden, karşılıklı ve en ivedi olarak, birbirlerine bilgi vereceklerdir.

Madde 8

Türkiye Afganistan’a kültür alanında yardım etmeyi, öğretmen ve subay göndermeyi ve bu öğretmenler ve subayların en az beş yıl görevde kalmasını ve bu sürenin sonunda, Afganistan isterse, yeniden eğiticiler göndermeyi yükümlenir.

Madde 9

Bu Antlaşma en kısa sürede onaylanacak ve o andan başlayarak yürürlüğe girecektir.

Madde 10

Bu Antlaşma iki örnek olarak Moskova’da düzenlenmiş ve Tarafların tam yetkili Temsilcilerine imza edilip verilmiştir. Antlaşma Hicri yılın bin üç yüz otuz dokuzunda, Cemaziyelahirin yirmi birinci gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı günü imza edilmiştir.

Olağanüstü Büyükelçi Veli
Yusuf Kemal
Doktor Rıza Nur