Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

0

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildikten sonra vakıflar konusundaki düzenlemeler yeni şartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Hükümet öncelikle, vakıfların millete intikalini ve bir gene müdürlük tarafından idare edilmesini kararlaştırmıştır. Öte yandan halifelik ve şer‘î işlerin idaresi yeni siyasî gelişmeler sonucunda yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Hilâfete karşı gösterilen aşırı ilgi ve Halife Abdülmecid Efendi’nin bazı davranışlarının da etkisiyle halifelikle birlikte; Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi hususunda ortak bir kanaat oluşmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1924’te meclisin açılış konuşmasında eğitimin birleştirilmesini ve dinin siyaset sahnesinden geri çekilerek Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması gerektiğini ifade etmiş ve ertesi gün Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda bu esaslar kabul edilmiştir.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile uyumlu ve paralel bir karardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Vakıfların idaresi ve işleriyle ilgilenen Evkaf Müdüriyet-i Umûmiyyesi(vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuş; Diyanet İşleri Reisliği ile birlikte Başbakanlığa bağlanmıştır.

Ülkedeki bütün cami, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle; imam, hatip, vâiz, şeyh, müezzin ve kayyım gibi görevlilerin işlemleri Diyanet İşleri reisinin yetkisine bırakılmıştır. Müftüler Diyanet İşleri Reisliği’ne bağlanmıştır.

Aynı tarihte çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarının yanında Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olan veya vakıflarca yönetilen mektep ve medreseler de Maarif Vekâleti’ne devredilmiş; bir süre sonra da medreseler kapatılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde çok önemli görevler üstlenen iki büyük kurum revizyona tabi tutulmuştur. Şeyhülislâmlık ve Vakıfların idaresi ayrı ayrı genel müdürlük seviyesine indirilmiş, etkisiz hale getirilerek yeni devlet teşkilatı içerisinde yerini almıştır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce Şer’iyye Mahkemeleri ve Şer’iyye Sicilleri

Osmanlı mahkemelerinde verilen kararların ve tutulan kayıtların toplandığı defterlere Şeriye Sicilleri denilmektedir. Kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer‘iyye ve yaygın kullanımı ile şer‘iyye sicilleri denilen bu defterler; kadı yahut nâibi tarafından tutulmakta ve çeşitli türden belgeleri içermektedir.

Osmanlı Devleti’nde merkezde ve taşrada her tabakadan insanlar arasındaki hukukî ilişkilere dair kayıtları içeren bu defterler; Osmanlı hayatının aile, toplum, ekonomi ve hukuk gibi birçok alanının tarihi için en önemli kaynaklardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce kadıların tuttukları siciller; Osmanlı sistemindeki etkin rolleri sebebiyle sosyal ve yerel tarih çalışmalarında da ana kaynak niteliği taşımaktadır.

Mahkemede görülen davaların veya kişilerin kendi aralarında yaptıkları mukavelelerin kayıt altına alınma usulleri hem fürû-i fıkıh eserlerinin “kitâbü’d-da‘vâ, kitâbü’l-mehâdır ve’s-sicillât” ya da “edebü’l-kazâ/kādî” gibi başlıkları altında, hem de erken dönemden itibaren fıkıh literatürü içinde özel bir tür haline gelen İlmü’ş-şürût ve Edebü’l-kazâ adlı eserlerde genişçe işlenmiştir.

Bu eserlerde “vesika, mahzar, sicil” diye adlandırılan kayıt çeşitleri arasındaki farklar belirtilmiş ve nikâh, bey‘ gibi model akidlerin her birine dair kayıtların şekil şartlarıyla ilgili pek çok örnek verilmiştir.

“Kadı onayı ve kararı bulunmayan kayıt” anlamındaki mahzar ile “kadı onayı ve kararı bulunan kayıt” anlamındaki sicil kavramlarının terim haline geliş süreci literatürden takip edilebilmektedir. Bununla beraber bu kayıtların defterlerde toplanmasının (sicil/sicillât) oluşum tarihi henüz yeterince açıklığa kavuşturulamamıştır.

Şer‘iyye sicil defterlerinin ne zamandan beri var olduğu hususundaki modern tartışmada Manna, erken dönem İslâm tarihi kaynaklarında hiç zikredilmemesinden ve önceki devirlerden günümüze sicil defterlerinin kalmamasından yola çıkarak Ebied ve Mandaville gibi araştırmacıların var sayımlarının aksine bu defterlerin sistematik biçimde sadece Osmanlı döneminde tutulduğunu söylemektedir.

Hâkimin Tarafsızlığı İlkesini Ortadan Kaldıran Hukuk Zihniyeti

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA HÂKİMİN TARAFSIZLIĞI İLKESİNİ ORTADAN KALDIRAN HUKUK ZİHNİYETİ: TAHKİK (ENGİZİSYON) İDEOLOJİSİNİN TEORİ VE UYGULAMADAKİ GÖRÜNÜMLERİ – Avukat Fahrettin KAYHAN

Makale, Ankara Barosu tarafından 11-14 Ocak 2024 tarihlerinde düzenlenen 13. Hukuk Kurultayında Avukat Fahrettin Kayhan tarafından tebliğ olarak sunulmuştur. 

ÖZET

Hâkimin tarafsızlığı hem bir hukuk kuralı hem de bir etik ilkedir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını sübjektif tarafsızlık ve objektif tarafsızlık olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını; objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: İtham sistemi, tahkik sistemi ve karma sistemi. Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma Sistem, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir.

Bu tebliğin tezi, kanunun amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi teori ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

Anahtar Kavramlar: Yargı etiği, hâkimin tarafsızlığı, tahkik sistemi, itham sistemi, karma sistem

GİRİŞ

Hâkimin tarafsızlığı hem küresel olarak kabul görmüş bir hukuk kuralı hem de bir yargı etiği ilkesidir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir.

Hâkimin tarafsızlığına mevcut Anayasamızda yer verilmemişti. 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci maddesi ile Anayasa’nın 9’uncu maddesine “bağımsız” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve tarafsız” ibaresi eklenmiş ve Anayasa’nın 9’uncu maddesi “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” biçiminde değiştirilmiştir. Anayasa’nın 138’inci maddesinde ise “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar” denilerek hâkimlerin bağımsızlığına vurgu yapılmış, ancak hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilmemiştir.

Her ne kadar mahkeme ve hâkim terimleri birbirinin yerine kullanılsa da bunlar ayrı kavramlardır. Mahkeme fiktif bir kurumdur, hâkim ise gerçek kişi. Bu anlamda mahkemenin tarafsızlığından bahsedilemez, gerçek kişilerin yani hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilebilir. Bu kavram kargaşasının uygulamadaki hileli görünümü, bir mahkemenin şubesini açarak dosyanın mahkemenin bir şubesinden diğerine nakli suretiyle yahut bir mahkemedeki hâkim değişikliği ile somut bir dava veya belli davalar için yeni mahkemeler kurarak hâkimin bağımsızlığını bertaraf etmek, tabiî hâkim ilkesini yok saymak, hukukumuzda çok yaygın hileli uygulamalardan biridir.

Nitekim ilk defa, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 15 Şubat 2024 tarihli toplantısında, 2022/23093 sayılı başvuruyla ilgili olarak; mahkûmiyetin dayanağı olan delillerle doğrudan temas eden mahkeme heyeti ile hükmü veren mahkeme heyetinin farklı olması nedeniyle Anayasa’nın 36’ncı maddesinde ifadesini bulan adil yargılama hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vererek bu hileli uygulamayı hukuk tarihimizde ilk kez deşifre etmiştir. Keza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Orhan Şahin v. Türkiye başvurusunda 12 Mart 2024 tarihli kararıyla, kararı veren hâkimlerin tanığı şahsen ve bizzat dinlememiş olmasını adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul ederek “hâkimin değişmezliği” ilkesini vurgulamıştır (Başvuru No: 48309/17)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını “sübjektif tarafsızlık” ve “objektif tarafsızlık” olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını, objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir[1]. Ceza Muhakemesi Kanununun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasında göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.

Hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlık ilkesini yaşama geçebilmesi ceza muhakemesi sisteminin gerekli ve yeterli şartları sağlamasına bağlıdır. Bu tebliğde tarafsızlık ilkesini Türk ceza muhakemesi sistemi açısından inceleyeceğiz.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: itham sistemi, tahkik sistemi ve karma (işbirliği) sistem. Öğretide Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma sistemin, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı olumlu özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir[2].

Bu tebliğin tezi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun görünüşteki amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi mevzuatına, teorisine ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde mevzuat, teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

I – TAHKİK SİSTEMİNİN KARMA SİSTEME EVRİLMESİ VE KARMA SİSTEMİN TAHKİK (ENGİZİSYON) SİSTEMİNE REGRESYONU

Engizisyon (Inqusition) Latincede tahkikat, soruşturma, sorgulama anlamlarına gelen bir sözcüktür. Engizisyon, Orta Çağ’da, Hıristiyanlıkta sapkın (heretik) kabul edilen akım mensuplarını, simya, büyücülük, cadılıkla uğraşanları, Yahudileri (konversolar) ve Hıristiyan olmuş Müslümanları (Moriskolar) yok etmek amacıyla kurulmuş Katolik adli teşkilatı ve muhakeme usulüdür. Kilise ve devlet otoritesi altında faaliyet gösteren Engizisyon, MS XII. yüzyılın sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar aktif olmuştur. Engizisyon Hıristiyan teolojisine dayanan bir sistem olmasının yanı sıra teorik altyapısını Klasik Roma Hukukundan almıştır. Roma’da kölelere, alt sınıflara ve Roma İmparatorluğunun sonlarına doğru Hıristiyanlara uygulanmıştır[3].

Engizisyon sisteminde başlangıçta piskoposlar yargılamayı yürütürken zaman içinde engizisyon mahkemeleri Piskoposların yanı sıra Engizitör (muhakkik, müstantik) denilen görevlilerce yapılmıştır. Engizitörün yanı sıra ona yardımcı olan komiserler, noterler, familerler, gözlemciler gibi görevliler yargılama sürecinde yer almaktaydı. Engizitörler, hem davacı, hem hâkim konumundaydı. Maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmak yargılamanın amacı olduğundan ikrar temel delil konumundaydı. İşkence ikrar elde etmek için başvurulan meşru sayılan bir delil elde etme aracıydı. Engizisyon 16’dan fazla türde işkence yöntemi geliştirmiş, işkenceyi bir adeta bir bilim haline getirmiştir.

Engizisyon sisteminde yargılamanın aşamaları, yemine davet ve af süreci (etkin pişmanlık), mahkemeye celp, sorgulama ve delillerin ibrazı, ikrar elde etmek için işkence ve hüküm aşamasından oluşmaktaydı. Engizisyon sisteminde yargılama gizli ve yazılı yürütülürdü. Engizitör, re’sen bir olaya el koyabilir ve delil toplayabilir. Sanık bir özne değil, yargılamanın nesnesidir[4].

Engizisyon sisteminin başlarında sanıkların savunmalarını avukat vasıtasıyla yapmalarına izin veriliyordu. Sanığın müdafisinin savunması dinlendikten sonra hüküm veriliyordu. Papa III. Innocentius “Si Adversus Vos” adlı fermanıyla avukatların ve noterlerin sapkınlara yardım etmesini yasakladı. Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich 1220-1239 tarihleri arasında yayınladığı fermanlarla sanıkların avukatlık hizmetinden yaralanmalarını yasakladığı gibi, sanıklara yardım eden avukatlar bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderiliyor, malları müsadere ediliyor, sapkın olarak yargılanıyor ve yargılananlara verilen cezalara çarptırıyorlardı[5].

Rönesans ve reform hareketlerinin başlaması ve Fransız Devrimi ile hızlanan hukuk reformlarında tahkik sisteminden tamamıyla vazgeçilmemiş, ancak itham sisteminin kimi özellikleri Kıta Avrupa’sının farklı ülkelerinde farklı oranlara alınarak karma bir sistem oluşturulmuştur. Karma sistemin atası engizisyondur. Karma sistem, içinde engizisyon sisteminin az veya çok kimi unsur ve özelliklerini barındırmaktadır.

Türk ceza muhakemesi hukuku sistemine gelince: Türkiye’de yürürlükte olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundan (CMK) önceki 4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunundan iktibas edilmişti.

Faruk Erem “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları” başlıklı makalesinde bizim hukuk sistemimiz hakkında vardığı sonucu şöyle ifade ediyor:

“Nihayet “Rönesans” (yeniden doğuş) geldi. Engizisyon sistemi sarsıldı, fakat yok edilemedi. Arabulucu anlayışlar, karma usuller ortaya çıktı. Soruşturmanın ilk bölümü gizli, duruşma bölümü aleni idi. Kilise hukukunun direnişi çeşitli karma sisteme sebeb oldu. Engizisyon sisteminin kalın izleri varlığını koruyordu. Alman usul yasası da bu tür izler taşır. Alman usulü dahi tam bir Rönesans ürünü sayılmaz. Fakat Anglo-Saksonların tepkisi tamdı. Türkiye Usul Kanunu(nu) Alman Kanunundan aldı. Alman Kanunu en az karma olan bir sistemi yansıtır. Esasında karma değildir. Belki şiddeti azaltılmış bir engizisyon dönemini yansıtır.”[6]

CMUK’un yürürlüğe girdiği 1929 tarihinden yürürlükten kalktığı tarihe kadar ülkemizde ceza muhakemesi alanında uygulanan sistem işte bu şiddeti azaltılmış engizisyon sistemi olmuştur. Bu dönem yetişen hukukçular, bu sistem ile endoktrine edilmişler ve taklit yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen değişime dirençli bir muhakeme kültürü ve habitusu oluşmuştur.

5271 sayılı CMK’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra durum değişmiş midir? Şimdi ona bakalım.

II – TAHKİK İDEOLOJİSİ, TÜRKİYE’DE HUKUK MESLEKLERİNİN YAPILANMASI VE TARAFSIZLIK

Engizisyon yargılama usulünde davacı ve hâkim sıfatının engizitörde toplandığını belirtmiştik. Ceza Muhakemesi hukukumuza egemen olduğu kabul edilen karma sistemde ise itham sisteminin etkisiyle iddia makamı ile yargılama makamının ayrıldığı iddia edilmektedir. Acaba bu iddia Türk hukuku açısından ne kadar doğrudur? Adlî teşkilata ilişkin mevzuat ve uygulama incelendiğinde hukukumuzda iddia makamı ve yargı makamının söylendiği gibi pek de ayrılmadığını görüyoruz. İddia makamı ile yargılama makamının ayrılığından ziyade birlikteliğini ve yargılamada diyalektiğin yok edildiğini gözlemliyoruz.

A. Hâkim ve Savcı Mevzuatında Birliktelik

1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde hâkimlik mesleği ve savcılık mesleği ayrı ayrı düzenlenmişti. Yüksek Savcılar Kurulu ve Yüksek Hâkimler Kurulu olmak üzere iki kurul mevcuttu. 1982 Anayasasıyla birlikte hâkim ve savcılık mesleği bir arada düzenlenerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulmuştur. Keza 4/7/1934 tarih ve 2556 sayılı Hâkimler Kanunu 12 Eylül darbesinden sonra 2661 sayılı Kanunla Hâkimler ve Savcılar Kanunu olarak değiştirilmiştir. Hâkim ve Savcılık meslekleri aynı ve eşit kabul edilerek, iddia ve yargılama makamları birleştirilmiştir.

B. Hâkim ve Savcılığa Alımda ve Eğitiminde Birliktelik

2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda hâkimlik ve savcılık aynı meslekler olarak düzenlenmiştir. Mesleğe alımları, eğitimleri, atanmaları aynı kurallarla tabidir. 1985 yılında yürürlüğe giren Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile adlî ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi kurulmuştur. Avrupa Birliği‘ne katılım sürecinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyum sağlamak amacıyla, hukuk alanındaki eğitim ile diğer görevleri yerine getirecek bağımsız bir kurumun oluşturulması ihtiyacının doğması üzerine, 2003 yılında 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu kabul edilerek, tüzel kişiliğe sahip, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur. 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 703 Sayılı Anayasa’da Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname‘nin 2. maddesi ile 4954 Sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu yürürlükten kaldırılarak, Türkiye Adalet Akademisi kapatılmıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 60. maddesi ile Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi kurulmuş, 703 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 12. maddesinde Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi organları oluşturuluncaya kadar Akademi tarafından yapılması gereken görev ve hizmetlerin, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yürütüleceği belirtilmiştir. 02/05/2019 tarihli ve 30762 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 34 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kamu tüzel kişiliğini haiz, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan, özel bütçeli, Adalet Bakanlığı ile ilgili ve merkezi Ankara’da bulunan Türkiye Adalet Akademisi yeniden kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi, 28/12/2023 tarih 2019/72 E. 2023/229 K. sayılı kararıyla 34 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Türkiye Adalet Akademisi’nin eğitim programları incelendiğinde; eğitim programlarının tamamının hâkim savcılar ve adaylarına yönelik olduğu, hâkim ve savcı adaylarının birlikte ve aynı eğitime tabi tutulduğu gözlemlenmektedir. Kararnamenin 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde “talepleri halinde noterler ve avukatlar ile eğitim ve öğretim hizmetlerinden faydalanması uygun görülen diğer kişilere yönelik eğitim programları hazırlamak ve uygulamak” Akademinin görevleri arasında sayılmış ise de bu yönde bir eğitim programına rastlanmamıştır.

C. Hâkim ve Savcı STK’larında ve Sosyal Hayatta Birliktelik

Hâkim ve savcı birlikteliğini, bu meslekler için kurulan sivil toplum kuruluşlarında da görmekteyiz. YARSAV, HAKSAV, YARGIDA BİRLİK kuruluşlarının üyelik koşullarını incelediğimizde hâkim ve savcı birlikteliğinin bu STK’larda da devam ettiğini ve içselleştirildiğini görüyoruz. YARGIÇLAR SENDİKASI’nın adından hareketle bu sendikanın sadece yargıçlar tarafından kurulduğu izlenimi veriyorsa da tüzüğünü incelediğimizde hâkim savcı birlikteliğinin burada da devam ettiğini görmekteyiz. Yargıçlar Sendikası Tüzüğünün 7’nci maddesinde sendikaya üye olabilecekler arasında ilginç bir şekilde “büro, bankacılık ve sigortacılık hizmet koluna tabi diğer kamu görevlileri’nin de yer aldığını görmekteyiz. Hâkim savcı birlikteliğinin sosyal hayatta aynı lojmanlarda komşu olmak, aynı sosyal tesislere devam etmek gibi gündelik hayatta da sürdüğünü gözlemlemekteyiz.

D. Hâkim ve Savcıların Çalışma Mekânlarında Birlikteliği ve Cumhuriyet Savcılarının Mekânsal ve Mali Hâkimiyet

Hâkim ve savcıların, adliye saraylarında aynı mekânlarda çalıştıklarını, adliyelerin yönetiminin ise Başsavcılıkta olduğunun da altını çizmek gerekir. Adli mekân politikalarının belirlenmesi ve adliyelerde mekân düzenleme yetkisinin Cumhuriyet Başsavcısında olduğu, adliyelerde Cumhuriyet savcılarının ofislerinin hâkimlere göre daha konforlu olduğu gözden ırak tutulmamalarıdır. [7] Bir müvekkilimizle adliyeden cezaevine giderken müvekkilin telefonundaki yakınına “Avukatımızla savcının sarayından savcının oteline geçiyoruz” demesi Cumhuriyet savcılarının adliyelerdeki hâkimiyetinin sokaktaki vatandaş tarafından da gözlemlendiğini vurucu biçimde göstermektedir. Öte yandan Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanlığı bütçesinden adliyelere ayrılan kısım üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Cumhuriyet Başsavcısı, adliyenin ita amiri konumundadır[8].

 E. Kürsüde ve Müzakere Sürecinde Birliktelik

Hâkim ve savcılar, yazılı hukukta bir dayanağı olmamasına karşın kürsüde de birliktedirler.

Emekli Savcı Ahmet AYVAZ’ın “Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları” isimli eserdeki şu anekdot bu konuya yeterince açıklık getirmektedir:

“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”[9]

Anekdottan anlaşıldığına Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının da katılımıyla dört kişiden oluşan bir heyet olarak çalışmıştır. Kitabın 499. Sayfasındaki anekdottan ise, bu çalışma biçiminin bu mahkemeye özgü olmadığını, yazarın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde çalışırken de savcının heyete dâhil edildiğini, müzakerelere aktif olarak katıldığını anlıyoruz. Hatta DGM’de görülen bir davanın müzakeresinde savcının tahliye talebine mahkeme başkanının müzakere esnasında “Efendim mutlaka cezalandırılması gereken bu insanları nasıl tahliye ederiz, böyle şey olur mu, haydi biz ettik, MİT ve Genelkurmay buna ne der”[10] diye tepki göstermesi ülkemizde egemen olan “hukuk zihniyeti” açısından ve hâkim ve savcıların hangi sosyal ve siyasi etkilerin altında karar verdiği ayrıca incelenmeye değer bir konudur.

Görüldüğü üzere karma sistem olduğu söylenen Türk Ceza Muhakemesi sisteminde iddia makamı ve yargılama makamı hukuken fiilen ayrılmamıştır. Her ne kadar görünüşte bu makamlar ayrıymış gibiyse de iddia makamı ve yargılama makamı rol ve işlevleri birbirine karışacak şekilde iç içe geçmiş durumdadır. Hukukumuzda iddia ve yargılama makamlarının birliğinden bahsetmek abartı olmayacaktır. Türk ceza muhakemesi sisteminde bir tarafta iddia ve yargılamayı birlikte yürüten hâkim ve savcı, diğer tarafta savunmayı temsil eden zayıf ve etkisiz bir müdafilik kurumu bulunmaktadır. Yargılamada üçlü bir diyalektik değil, ikili bir kutupluluk söz konusudur. Hukukumuz açısından sıklıkla vurgulanan sav-savunma-yargı üçlemesi fiilen gerçeği yansıtmamaktadır. Hâkim ve savcı işlevleri birbirinden tam olarak ayrılmamıştır. Hâkim savcı birlikteliği Hâkim Dr. Ali Altıntaş tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

“Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. Elbette Cumhuriyet savcılarının da belli Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin [11] bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. (…)Zira bu durum, adli yargı alanında en büyük sıkıntılardan biri olan yargıçlar ve savcıların bir blok halinde mütalaa edilmesinden kaynaklanan ve savunmayı bir anlamda dışlayan bir yapılanmadır. Bu rahatsız edici durum, “savcı eşittir yargıç” formülü, aslında klasik “sav-savuma-hüküm” yapılanmasına da aykırıdır.”(9)

Hâkim savcı birlikteliğinin uygulamadaki sonucu, zaman zaman hâkimin, iddia makamı rolünü oynamasıdır. Diyalektik olarak iddia savunma arasına çıkması gereken iletişim çatışmaları çatışması, hâkim ve savunma arasına cereyan etmekte hâkimler sık sık davacı gibi hareket etmektedir. Bu ise engizisyon (tahkik) sisteminin en bariz özelliklerinden biridir.

III – TÜRK CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA ENGİZİSYON SİSTEMİ KALINTILARI 
A. İddianamenin İadesi Kurumu

CMK’nun 174’nci maddesinde davaya bakacak mahkemenin/hâkimin kovuşturma başlamadan soruşturma evresine ilişkin bütün belgeleri incelendikten sonra iddianamenin kabul veya iadesine karar vereceği düzenlenmiştir. CMK’nun 175’nci maddesine göre iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur. Başka bir ifadeyle mahkeme kendi bakacağı davayı açmaktadır. Engizisyon sisteminde olduğu gibi hâkim ve savcı sıfatı aynı kişide birleşmektedir. Hâkim, iddianameyi kabul etmekle kovuşturma aşaması başlamadan dava ile ilgili doğal olarak mahkûmiyet yönünde kanaat oluşturmaktadır. İddianamenin kabulüne karar veren hâkimin, duruşma evresinde bu aşamada oluşturduğu önyargıyla hareket etmesi kaçınılmazdır.

B. Sanığın Sorgusunda Yetersiz ve Hileli Düzenlemeler

Ceza Muhakemeleri Kanununun (CMK) 192’nci maddesine göre mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker. CMK 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendine göre sorgu, şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak “dinlenmesini” ifade eder.

CMK’nun 191’inci maddesine göre iddianamenin kabulü kararıyla duruşmaya başlanır. Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. Duruşmada, sırasıyla sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır. Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve CMK’nun 147’nci maddesinde belirtilen diğer hakları bildirilir. Sanık “açıklamada bulunmaya” hazır olduğunu bildirdiğinde, “usulüne göre sorgusu” yapılır. Buna göre sanığın suçla ilgili açıklama yapmaya başlamasıyla teknik olarak sorgu işlemi başlamış olmaktadır.

Sanığın sorgusu “usulüne göre” göre yapılacağına göre bu usul nedir? Anılan madde ve CMK’nun 147’nci maddesinde de sanığın üzerine atılı suçla ilgili açıklama yapmaya başladığı aşamanın “usulüne” ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

Susma hakkını kullanmayan sanık kendisine yüklenen suçla ilgili açıklama yapacak, hâkim de onu dinlemekle ve işittiklerini tutanağa geçirmekle mi yetinecektir?

Hâkim sanığın açıklamaları sırasında veya sonrasında sanığa soru sorabilecek midir? Sorgu soru cevap şeklinde mi yapılacaktır? Sorgu işlemi sanığın hâkim tarafından sorulan soruları yanıtlaması mıdır? Eğer öyle ise hâkimin soracağı soru türlerinde bir kısıtlama var mıdır? Hâkim sorgu esnasında sanığa her istediği soruyu sorabilir mi?

Feridun Yenisey ve Ayşe Nuhoğlu, CMK’nun 147’nci maddesinde düzenlenmesinde şekil ile yetinilip esasın unutulduğunu, sorguda olaya ilişkin sorulup sorulamayacağı ve nasıl sorulacağının düzenlenmediğini belirtmişlerdir. Yazarların kitabın soruşturma işlemleri kısmında ele aldıkları bu sorun hakkında; “susma hakkını kullanmayan şüpheliye soruları ifadeyi alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sorguyu yapan sulh ceza hâkimi sorar. Bu soruların anlattırıcı ve ucu açık sorular olması gerekir. Evet veya hayır ile cevaplandırılabilen yönlendirici soru sorulamaz, zira bu sorular yasak sorgu yöntemi oluştururlar” demektedirler. Bu açıklamaların, ifade ve sorgunun aynı madde içinde düzenlenmesinden hareketle duruşma sorgusu için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yazarlara göre sorgusu sırasında sanığa kapalı uçlu ve yönlendirici soru sorulamaz. Sorgunun, Anglo-Amekerikan sisteminde geçerli olan çapraz sorgu sisteminin ilk aşamasını oluşturan “esas sorgu” (direct examiniton) şeklinde yapılması, çapraz sorgu (cross examinition) tekniklerinin kullanılmaması gerekir. Yazarlar, hâkimin kapalı uçlu ve yönlendirici sorular sorarak çapraz sorgu teknikleriyle sorgu yapmasını yasak sorgu olarak nitelemişlerdir. Yazarlara göre, hâkim sorguda sanığa ancak açık uçlu sorular yöneltebilecektir.[12]

Bahri Öztürk ve arkadaşları ise, sorgunun amacının “MADDİ GERÇEĞE ULAŞMAK” olduğunu belirttikten sonra “BEYAN GERÇEĞE TIPATIP UYGUN OLACAKTIR” ( büyük harf kullanımları yazarlara aittir) cümlesiyle sorgunun amacını belirlemişlerdir. Yazarlar, sorgunun amacının “sanığın direncini kırmak için” şok taktiği, sondaj taktiği, mozaik taktiği, zik zak taktiği gibi “sanığı şaşırtan yöntemler kullanılması” gerektiğini ileri sürmektedirler. Yazarlar, yasak sorgu sayılabilecek çeşitli yöntemler önermektedir. Yazarlar tam bir tahkik ideolojisiyle kaleme aldıkları bu bölümde neyse ki, içinde cevabı da bulunan veya buna yakın olan veya belli hususları sabit sayan soruların (suggesiv sorular) sorulmaması gerektiğini, bu soruların irade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını veya önemli ölçüde sınırlandırdığı için caiz olmadığını ifade etmişlerdir. Başka bir ifadeyle yazarlar hâkimin, sanığa yönlendirici soru soramayacağı kanısındadırlar[13].

Sorgunun nasıl yapılacağına, sorguda sanığa hâkim tarafından soru sorulup sorulamayacağı, sorulabilirse hangi tür soruların caiz olduğuna, sorulara ve sorgu tarzına itiraz etmenin mümkün olup olmadığına ilişkin bir Yargıtay kararına rastlamadık. Feyyaz Gölcüklü, Aralık 1954 tarihinde yayınladığı “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı” başlıklı makalesinde belirttiğine göre yazar bu konuda bir karara rastlamamış. Yazar, hakimin gerçeği öğrenmek için yalan söylemesinin ve sanığa yanıltıcı soru sorulmasının, seçimlik (altenative) soruların, kompleks ve geniş soruların, aldatıcı ve telkin edici soruların, neticesi sanık tarafından görülemeyen soruların sorulmasının sorgunun dürüstlüğü prensibine aykırı olduğunu belirttikten sonra Yargıtay’ın bu konudaki tutumunu şöyle açılıyor:

“…acaba yargıç kanunun sükûtundan bil istifade bu nevi soruları sanığa sorabilecek midir? Sorumuza evvela temyiz mahkemesi içtihatları içinde cevap arayalım. Türk Temyiz mahkemesi içtihatları arasında sanığın sorgusu konusunda verilmiş herhangi bir karara rastlamadık. Bu durum sanığın sorgusunun tamamen dürüst bir şekilde yapıldığının bir delili olduğu gibi, sorgu müessesesine fazla önem verilmeyip tahkikat ve duruşma zabıtlarında sorgunun şekline müteallik kısımların atlandığı, yalnızca cevapların zapta geçirildiği ve binnetice sorgu tekniği Yüksek Mahkemenin meçhulü olduğu manasına da tefsir edilebilir. Hatta bu ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyoruz”[14]

Makalenin kaleme alındığı 1954 yılından bu yana durumda bir değişiklik olmamıştır. Şu anda da bu konularda bir Yargıtay kararı bulmak mümkün değildir. Çünkü “tutanak suiistimali” yoluyla bu konular Yargıtay denetiminden kaçırılmaktadır. Duruşmada sorgu usulü yasal boşluk nedeniyle tamamen hâkimin “keyfine göre” yapılmaktadır. Hâkimler tutanağa geçirmeksizin, sanığı azarlayabilmekte, ihsası rey olacak ve hatta hâkimin taraflılığını gösteren açıklamalarda bulunabilmektedir. Sanığa “yıkıcı çapraz sorgu” teknikleriyle, yönlendirici ve kapalı uçlu soru sorabilmekte, sorulan sorular zapta geçmemekte, sadece cevaplar zapta geçmektedir.

Konu ile ilgili Yargıtay kararı olmasa da, aynı zamanda tecrübeli hâkim olan iki yazarın düşünceleri uygulamaya az da olsa ışık tutmaktadır. Mustafa Artunç ve Mehmet Tevfik Elmas, “Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf” adlı kitaplarında sanığın yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmak istediğini bildirmesi halinde, CMK’nun 147’nci maddesi uyarınca sanığın sorgusunun yapılacağı, sanığın sorguda ayrıntılı olarak dinlenmesi gerektiği, sanığın “önceki beyanlarımı doğrudur, aynen tekrar ederim” şeklindeki sözlerinin tutanağa geçirilmesiyle yetinilmemesi gerektiği, mahkeme başkanı ve hâkimin hem sorgu sırasında hem de sorgu sonrası dosya ile ilgili her türlü soruyu sanığa sorabileceği yönünde görüş bildirmişlerdir. Yazarlar sorgunun soru-cevap şeklinde yapılacağına ilişkin açık bir ifade kullanmamakla birlikte hâkimin sorgu sırasında sanığa “her türlü sorunun” sorulabileceği kanısındadırlar.[15] “Her türlü soru” ifadesi, yönlendirici, yanıltıcı ve kapalı uçlu soruları kapsadığında şüphe yoktur. Yazarların her ikisinin de deneyimli hâkimler olduğu dikkate alındığında, hâkim olarak yaptıkları yargılamalarda sorgu sırasında dosya ile ilgili her türlü soruyu sordukları sonucuna varabiliriz.

Uygulamada rastladığımız başlıca sorgu türlerini kısaca inceleyelim. Bu sorgu türleri karma olarak da uygulanabilmektedir.

    1. Soru Cevap Tarzında Sorgu

Uygulamada en sık rastlanan sorgu tarzıdır. Mahkeme başkanı veya hâkim, iddianameyi açıklamadan sanığa “üzerine atılı suçlamayı biliyor musun?” diye sorduktan sonra “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” diyerek sorguya başlar. Sanık cevap verirken veya sanığın cevabından sonra araya girerek çeşitli sorular sormaya devam ederek sanığı sorgular. Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, genellikle, eğer SEGBİS ile duruşma kayda alınmıyorsa sordukları soruları tutanağa geçmeden sadece sanığın verdiği cevapları tutanağa geçerler.

CMK’nunda mahkeme başkanının veya hâkimin ne tür sorular sorabileceği ve ne tür sorular soramayacağı konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Kanımızca, Mahkeme başkanı veya hâkimin sorguda sanığa, yönlendirici ve aldatıcı sorular soramaması gerekir. Bu konuyu Uygulamada mahkeme başkanı veya hâkim her türlü soruyu sorabilmektedir.

    1. Sanığın Hazırlıktaki İfadesi Üzerinden Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, sanığın dosyadaki hazırlık ifadesini açarak sanığa “hazırlıktaki ifaden doğru mu?” sorusunu yöneltmekte, sanık “doğru” derse ifadeyi okuyarak zaman zaman da sanıktan teyit alarak tutanağa yazdırmaktadır. Oysa CMK’nun 213’ncü maddesine göre aralarında çelişki bulunması halinde; sanığın, hâkim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile Cumhuriyet savcısı tarafından alınan veya müdafiinin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. Bu yöntemle sorgu yapmak kanuna açıkça aykırıdır.

    1. Sanığın Sözlü Savunma Yapması Şeklinde Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” sorusundan sonra genellikle başka soru sormazlar ve sanığın açıklamalarını tutanağa yazdırırlar.

    1. Sanığın Hazırladığı Yazılı Metni Okuması Şeklinde Sorgu

Bu tür sorguya genellikle siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda tanık olmaktayız. Sanık önceden hazırladığı savunma dilekçesini mahkemenin huzurunda aynen okumaktadır. Sanığın okuması sırasında veya sonrasında mahkeme başkanı veya hâkim sorular sorabilmektedir. Bu yöntemin uygulandığı davalarda sanığın savunmasının ses kaydı alınmakta ve daha sonra çözümlenmektedir.

    1. Sorguda Farklı Üsluplar ve Yasak Sorgu Yöntemleri

Mahkeme başkanları ve hâkimler tarafından sorguda farklı yöntemler uygulandığı gibi üslup farklılıkları da dikkat çekmektedir. Hakimden içsel olarak ne yaşarsa yaşasın nötr bir tutum beklenir. Ancak hâkimin mizacına ve psikolojik durumuna göre sanığa tutum ve davranışları değişmektedir. Mahkeme başkanı ve hâkimlerin sorguda duygu durumları değişebilmekte, dava ile özdeşleşebilmekte, transferans ve kontrtransferans yaşayabilmektedirler. Zaman zaman CMK’nun 148’nci maddesine aykırı tutum ve davranış sergileyen sanığa kötü davranan hâkimlere rastlamak mümkündür.

Sonuç olarak CMK’nunda “sanığın sorgusu” yetersiz, hileli ve tuzaklı şekilde düzenlenmiş, engizisyon sistemi bakiyesi bir kurumdur. Sanığın sorgusu, tahkik sisteminden kalma hâkimin objektif ve subjektif tarafsızlığını gölgeleyen bir kurumdur.

C. Hâkimin Re’sen delil toplaması

Mülga 1412 sayılı CUMK’nun 237’nci maddesinin üçüncü fıkrası “Mahkeme vuku bulan talep üzerine veya kendiliğinden şahit ve ehlihibre celbini ve başkaca sübut sebeplerinin ihzar ve iradını emredebilir” hükmünü içermekteydi. Bu maddeye istinaden hâkim, soruşturma esnasında toplanmamış delilleri toplayabiliyordu. 5271 sayılı CMK’na bu hüküm alınmamıştır. Anılan 237’nci maddesinin 5271 sayılı CMK’nundaki karşılığı olan “delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklı 206’ncı maddesinde veya Kanun’un herhangi bir başka maddesinde mahkemenin “kendiliğinden” delil toplamasına dair bir yetkiden söz edilmemektedir. Öğretide CMUK’nun 214’ncü maddesinin ve 237’nci maddesinin üçüncü fıkrasının 5271 sayılı Kanun’a alınmamasının basit bir değişiklik değil, önemli bir zihniyet değişikliğinin ifadesi olduğu ileri sürülmüştür.[16] Başkan ve hâkimin görevini düzenleyen CMK’nun 192. Maddesinde de, delillerin toplanmasından değil, ikame edilmesinden söz edilmesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Bununla birlikte ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma amacının bir gereği olarak mahkemenin de re’sen delil toplama yetkisine sahip olduğu ve özellikle kovuşturma evresinde ortaya çıkan bir delilin toplanmasına talep olmaksızın karar verebileceği ileri sürülmektedir.[17] Anayasa Mahkemesi de mahkemenin pasif konumda olmadığı, aksine yeterli kanaate ulaşıncaya kadar maddi gerçeği araştırmaya devam etmek zorunda olduğunu ve bu bağlamda gerekli tüm araştırmaları re’sen yapmakla yükümlü olduğunu ileri sürmektedir.[18] Yargıtay da ceza mahkemesinin, kovuşturma evresinde hâkim tarafından delil toplamasının önünde yasal bir engel olmadığı görüşündedir.[19] Hâkimin re’sen delil toplaması, engizitör hâkim anlayışının bir ürünüdür.

D. Hâkimin Delilleri Ortaya Koyması

CMK’nun 192nci maddesinin birinci fıkrasına göre “mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker; delillerin ikame edilmesini sağlar.” Delilin ikame edilmesi yani ortaya konulması, okunacak belgelerin okunması veya anlatılması, tanık ve bilirkişilerin dinlenmesi bizzat hâkim tarafından yapılan işlemlerdir. Çelişmeli bir yargılamada deliller “taraflarca”, önce iddia delilleri sonra da savunma delilleri ortaya konulur. Tahkik sistemi ve Karma sistemde ise, insan doğasına aykırı bir şekilde, taraf kavramı yoktur. Mevcut sistemde, hangi delilin ne zaman, hangi sırayla ortaya konulacağı, bir delilin ortaya konulup konulmayacağı konusunda iddia makamının veya savunma makamının bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tahkikat tamamen hâkimin inisiyatifinde yürütülmektedir. Bu engizisyon sisteminin temel bir özelliği olup, hâkimin tarafsızlığını zedeleyen bir durumdur.

E. Sanık Odaklı – Müdafi Engelli Düzenlemeler

Hukukumuzda sanık, bireysel savunma makamı olarak toplumsal savunma makamı olan müdafie nazaran daha merkezi bir konuma sahiptir. Hukuki bilgi ve deneyimi olmayan sanığın bireysel savunma makamı olarak sözde taltif edilmesi, çoğu yazar tarafından bunun savunmaya verilen önemle açıklanması bir aldatmaca, tahkik sisteminin ince bir hilesidir. CMK’nun 215’nci maddesinde göre suç ortağının, tanığın veya bilirkişinin dinlenmesinden ve herhangi bir belgenin okunmasından sonra bunlara karşı bir diyecekleri olup olmadığı katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine sorulur. Aynı kanunun 216. Maddesine göre ise ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir. Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir. Görüldüğü gibi Ceza Muhakemesi sistemimizde savunma olarak bireysel savunmaya yani sanığın kendi kendisini savunmasına sözde özel önem verilmiş, sanığın duruşmanın her aşamasında müdafisinden önce söz alarak aktif olması istenmiştir. Duruşma salonundaki konumlandırma nedeniyle müdafi yardımından yaralanamayan hukuki bilgi ve tecrübeden de yoksun sanığa müdafiinden önce söz verilerek âdeta tuzak kurulmaktadır. Sanığın her ne kadar muhakemenin bir süjesi olduğu ileri sürülse de, sanığın duruşmada engizisyon sisteminde olduğu gibi halen büyük ölçüde obje konumundadır.

F. Tanığın ve Bilirkişinin Dinlenmesindeki Düzenlemeler

CMK’nun 59’uncu maddesine göre “tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.” Aynı Kanunun 201’nci maddesine göre ise Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; tanıklara, bilirkişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Aynı Kanunun 68’nci maddesinin birinci fıkrasına göre Mahkeme, her zaman bilirkişinin duruşmada dinlenmesine karar verebileceği gibi, ilgililerden birinin istemesi halinde de açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağırabilir. Kanundaki tanık dinlenmesine ilişkin düzenlemeler, yetersizdir. Yalancı tanıklık ve hatalı tanıklığa kapı aralayan suiistimal açık düzenlemelerdir. Düzenlemelerin uygulanma biçimi ise düzenlemeden daha da kötüdür. Uygulama hâkimden hâkime mahkemeye değişmektedir. Tanık ve bilirkişilerin hâkim tarafından sorgulanması da engizisyon sisteminin bir kalıntısıdır. Tanık ve bilirkişinin dinlenmesi ve sınanmasında en sağlıklı yöntem itham sistemindeki orijinal haliyle çapraz sorgu metodudur. Öte yandan, CMK’nun 68’nci maddesinde bilirkişilerin duruşmaya çağrılabileceği hükme bağlanmış olmasına rağmen mahkemeler bu yöndeki talepleri genellikle reddetmekte, bilirkişilerin yazılı mütalaasını almakla yetinmektedir. CMK’nun 201’nci maddesinde düzenlenen doğrudan soru yöneltme hakkı mutlak bir haktır. Her iki madde de bilirkişilerin “duruşmaya çağrılmaları halinde” bilirkişilere soru yöneltilebileceği hükme bağlanmamış, bilakis bilirkişilere doğrudan soru yöneltme hakkı her hangi bir koşula bağlanmaksızın mutlak olarak tanınmıştır. Kanun koyucu aksini düşünmüş olsaydı bilirkişileri özel olarak saymazdı. Bu nedenlerle doğrudan soru yöneltme hakkı olanlar, bilirkişiye doğrudan soru yöneltme hakkını kullanmak istediklerini belirterek bilirkişinin duruşmaya çağrılmasını talep ettiklerinde, kanaatimizce hâkim bu talebi kabul etmek zorundadır. Kanunun hâkime bilirkişilerin duruşmaya çağrılması konusunda takdir hakkı tanıyan diğer hükümleri, doğrudan soru yöneltme hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamamalıdır. Bilirkişilerin duruşmada dinlenmemelerinin uygulamadaki sonuçlarına da kısaca değinmek gerekir:

1.Yargı Yetkisinin Fiilen Bilirkişiye Devri Sorunu

Gerek ceza gerek hukuk davalarında bilirkişiye görevlendirilmesi yapıldıktan sonra dosya bilirkişiye veya bilirkişi heyetine teslim edilmekte ve yazılı rapor alınmaktadır. Rapor teslim edildikten sonra yine taraflarca itiraz görürse aynı bilirkişilerden itirazlara karşı ek rapor alınmaktadır. Ek raporlar, genel olarak “kök rapordaki görüşümüzde değişiklik yoktur,” şeklinde olmaktadır. Beyan yazılı olduğu için, itirazlar cevapsız kalabilmektedir. Bu raporlar duruşmada tartışılmamaktadır. Hâkim tarafından raporun okunup okunmadığını tespit etmek mümkün değildir. Çoğu kez bu rapor, aynen karara dönüşmektedir. Bu uygulama nedeniyle bilirkişilik, “taşeron hâkimliğe” dönüşmüş durumdadır. Taşeron hâkimlik nedeniyle dava, fiilen mahkeme dışına taşınmış olmaktadır. Bu sistemde dosyayı okumadan, bilirkişi raporunu olduğu gibi karara geçirerek hâkimlik yapmak pekâlâ mümkündür.

2.İmzacı Bilirkişi ve Bilirkişilik Görevinin 3.Kişiye Devri Sorunu

HMK m. 276 – (1)’e göre bilirkişi, mahkemece kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye bırakamaz. Bilirkişilik bizzat yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak mevcut sistemde bilirkişinin raporu bizzat hazırlayıp hazırlamadığını denetleme imkânı yoktur.

Uygulamada heyet halinde hazırlanan bilirkişi raporlarında raporun tek bilirkişi tarafından imzalanıp kaleme teslim edildikten sonra, sadece hazırlanmış raporu kalemde imzalamak dışına rapora katkısı olmayan uygulamadaki adıyla “imzacı bilirkişilik” kurumu oluşmuştur. 33 yıl gibi uzun sayılabilecek meslek yaşamımızda Fransızca bilmeyen bilirkişilerin Fransızca biliyormuş gibi Fransızca metinler üzerine rapor yazdığını, bilirkişilik bürosu kurup stajyerlere seri şekilde rapor yazdırıldığını, tarafların bürolarında raporun hazırlanıp bilirkişi tarafından imzalanıp mahkemeye verildiğini vs. gördük veya işittik. Yani uygulamada “hâkimlik alt taşeronluğu” da oluşmuş durumdadır.

3.Bilirkişinin Ehliyetinin Tartışma Dışı Kalması Sorunu

Uygulamada bilirkişinin bilirkişilik yaptığı konuda ehil olup olmadığı çoğu kez tartışma dışı kalmaktadır. Mahkemenin seçtiği bilirkişi tartışmasız uzman kabul edilmektedir.

 IV – ENGİZİTÖR HÂKİM VE SAVCI ZİHNİYETİ VE İTHAM SİSTEMİNE KARŞI DİRENÇ

 Avrupa Birliği müktesebatına uyum zorlamasıyla, aslında yapılan değişikliği uygulama iradesi ve hazırlığı olmaksızın, mevzuat düzeyinde bazı sözde iyileştirmeler yapılsa da bu iyileştirmeler tahkik ideolojisiyle yetiştirilmiş hâkim savcılar eliyle emekli Yargıtay başkanı ve ceza hukuku profesörü Sami Selçuk’ın isabetle belirttiği gibi yargılama dolanları ve saptırmalarıyla (détournement de procedure) kısa sürede etkisiz hale getirilir[20]. Bunun en tipik örneği 5271 sayılı kanunun 201’nci maddesiyle getirilen doğrudan soru yöneltme müessesidir. Kanunun yürürlüğe girmesinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen bu düzenlemeye karşı direnç hâlâ devam etmektedir. Çapraz sorgunun düzenlendiği Ceza Muhakemesi Kanunun 201’inci maddesinde “yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir” denilmektedir. İtiraz vaki olmadığı takdirde mahkeme başkanı veya hâkimin soruyu denetleyeceğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun koyucu, aynen benimsemese de maddeyi esinlendiği Anglosakson hukukundaki çapraz sorguya benzer bir soru yöneltme düzeni öngörülmüştür. Ancak, öğretide ceza muhakemesi sistemimizin itham sistemi olmayıp karma sistem olduğu, hâkimin re’sen araştırma yetkisi olduğu gerekçesiyle mahkeme başkanı veya hâkimin soruları itiraz olmasa da denetleme yetkisi olduğu ileri sürülmüştür.[21] Bu görüş engizisyon ideolojisinin bir ürünüdür. Keza yine avukatın dosya incelemesinden, şüpheli ve sanığın müdafiden yararlanma ile ilgili haklarını kullanmasına kadar pek çok kanun hükmünü bu engizitör zihniyete uygulatmaya çalışmak deveye hendek atlatmaktan zordur.

V – SONUÇ VE ÖNERİLER

Sonuç olarak ceza muhakemesi sistemimiz, tahkik (engizisyon) sisteminin çok fazla özelliklerini içinde barındıran bir sistemdir. Olağanüstü dönemlerde ve siyasi davalarda ise türlü işkenceler dâhil olmak üzere saf engizisyon sistemine, yani özüne regrese olup, neredeyse pür engizisyon sistemine dönüşmektedir. Uygulamada sıkça dile getirilen “kolluk fezlekesinin iddianameye iddianamenin hükme dönüşmesi” eleştirisinin temelinde karma sistem ve bu sistemin mahsulü olan engizitör hâkim savcı habitusu yatmaktadır. Bu sistem içinde hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını sağlamak mümkün değildir. Bu konuda ciddi bir hukuk reformu yapılmak isteniyorsa, her şeyden önce kuvvetler ayrılığına dayalı her bakımdan hâkimlik bağımsızlığını ve teminatını sağlayan bir anayasanın varlığı şarttır. Hâkimlik ve savcılık mesleğini, işe alım, sosyal ortam ve çalışma yeri bakımından birbirinden ayırmak ve adliye yönetiminin başsavcıdan alınması gereklidir. 1961 Anayasasında olduğu gibi Hâkimler Kurulu ve Savcılar Kurulu ayrı olmalıdır. Keza hâkimler kanunu ve savcılar Kanunu iki ayrı kanun şeklinde düzenlenmelidir. Savcılık binaları adliyelerden ayrı mekânlarda olmalıdır.

Adliyelerin ita amirliği ve adliye yönetimi başsavcılardan alınmalıdır. Yürütmenin savcılar eliyle yargıya müdahalesinin önüne geçilmeli, hâkimlik ve savcılık meslekleri her yönden birbirinden ayrılmalıdır. Engizisyon yargılamalarına kapı aralayan Ceza Muhakemesi hukukunda karma sistemden tamamen vazgeçilmeli itham sistemine dayalı muhakemede diyalektiği sağlayacak iddia ve savunmanın aktif hakimlerin daha pasif olduğu yeni bir ceza muhakemesi kanunu yapılmalıdır.

KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013.

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi, MEMLEKET Siyaset Yönetim Dergisi, C.7 S.17 2012/17 s. 34-104

ARTUÇ Mustafa ve ELMAS Mehmet Tevfik, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017

AYVAZ Ahmet, Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları, Librum Yayınları, İstanbul, 2017.

CENTEL Nur, ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019.

DEMİRKENT Dinçer, Adaleti Sağlamak Değil, Hakikati İnşa Etmek: Engizisyon Yargılama Usulü, Ankara Barosu Dergisi, 2017/2, s. 204-2017.

DÖNMEZ Burcu, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019.

EREM Faruk, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99

ESGİN Mehmet, Hristiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998.

ESMEIN Adhémar, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

GEDİK Doğan, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941.

GÖLCÜKLÜ Feyyaz, : “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

KISACIK Raşit, Dünyada ve Türkiye’de İşkencenin Tarihi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2017.

KOCAOĞLU Serhat Sinan, “Susma Hakkı,” Ankara Barosu Dergisi 2011 / 1, s. , s. 38.

SELÇUK Sami, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022.

SCHWERHOFF Gerd (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023.

ŞAHBAZ İbrahim, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289.

ŞAHİNKAYA Yalçın, Suçsuzluk Karinesi, Seçkin Yayınları, Ankara, 2008

ÖZBALCI Yalım Yarkın, “Ceza Muhakemesi Hukukunda İçerik ve Denetim Bağlamında Duruşma Tutanakları”, Suç ve Ceza Dergisi, Türk Ceza Hukuku Derneği, İsyanbul 2019, Sayı: 2, s. 141.

OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 105-138.

ÖZTÜRK Bahri, TEZCAN Durmuş, ERDEM Mustafa R. ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2019.

ŞAHİN Cumhur, GÖKTÜRK Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2019.

TANER, Fahri Gökçen Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019.

TOPUZ Gökçen, KONAN Belkıs, “Geçmişten Günümüze Türk Hukukunda Hâkimin Tarafsızlığı” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2017, sayı: 4, s. 763-794.

ÜNVER Yener, HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019.

YENİSEY Feridun ve NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015.

Dipnotlar 

[1] İbrahim ŞAHBAZ,, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289, s. 259.

[2] Burcu DÖNMEZ, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019 s.83-87; Adhémar ESMEIN, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

[3] Mehmet ESGİN, Hırısitiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998, s. 57-59.

[4] Gerd SCHWERHOFF (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023, s 55-69; ESGİN, S. 274-85.

[5] ESGİN, S. 292-293;

[6] Faruk EREM, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99.

[7] Ali ALTINTAŞ, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013s.406-409.

[8] ALTINTAŞ, s. 413 vd.

[9] Ahmet AYVAZ “Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları” Librum Yayınları, İstanbul, 2017, s. 524.

[10] AYVAZ s. 499

[11] Ali ALTINTAŞ, “Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi,” s. 90.

[12] Feridun YENİSEY ve Ayşe NUHOĞLU, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015, s. 625.

[13] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, 2019,s. 374 vd.

[14] Feyyaz GÖLCÜKLÜ, : -“Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

[15] Mustafa ARTUÇ ve Mehmet Tevfik ELMAS, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017, s. 143.

[16] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yay., 2019, s. 334.

[17] Fahri Gökçen TANER, Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019, s. 363, Yener ÜNVER, Hakan HAKERİ, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, 2019, s. 1495; Doğan GEDİK, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941; Nur CENTEL, Hamide ZAFER, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Bası, Beta Basım Yayınevi., İstanbul, 2019, s. 741; (913-963; Cumhur ŞAHİN, Neslihan GÖKTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi., 2019, s. 106-107; Bilal OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 110.

[18] AYM, E. 2015/9, K. 2015/94 ve T. 22.10.2015 (https://normkararlarbilgibankasi. anayasa.gov.tr/).

[19] 9. CD, E. 2013/15382, K. 2014/2802 ve T. 17.03.2014 (https://mevzuat.sinerjias.com.tr/ictihat/yuksek-mahkeme/yargitay%20karari/MFRzWUdMZXViVG9KalJqUnpwbmNMUT09).

[20] Sami SELÇUK, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022, s.615-684

[21] DÖNMEZ, s. 354

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

0
Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde etik ilkelerin çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge,  yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge,  bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.

Bildirgeyi ilan eden HSK Başkanı, bildirgenin yargı mensuplarına deklare edilen bir metin değil, özünde, bizatihi yargı mensuplarının millete bir sözü, taahhüdü olduğunu bildirmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, meslekî sorumluluk içinde Davranan, bütün işlemleri ile karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceklerinin ve toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler.

Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimser,  gerek meslekî gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya onurları ve vicdanları üzerine söz verirler.

1. Hâkim ve Savcılar, İnsan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar

1.1. İnsan onurunun dokunulmaz olduğuna dair medeniyetimizin ve evrensel kabulün bir tezahürü olarak, insan onurunu esas alır; bütün davranışlarında insan hak ve özgürlüklerine uygun hareket ederler.

1.2. İnsan haklarına dayalı devlet ilkesinin, ancak insan hak ve özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması ile gerçekleşebileceğinin farkında ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğun bilincindedirler.

1.3. Bir arada yaşamanın; farklılıklara saygı duymayı, birbirine anlayışla yaklaşmayı ve herkese eşit davranmayı gerektirdiğini kabul ederler.

1.4. Görevlerini yerine getirirken dil, din, mezhep, ırk, etnik köken, uyruk, cinsiyet, siyasi düşünce, sosyal ve ekonomik durum, hemşerilik, yaşam biçimi, yaş, sağlık durumu, dış görünüş, medeni hâl ve benzeri sebeplerle ayrımcılığı kesin bir biçimde reddeder ve ayrımcı bir dil kullanmazlar. Anayasada yer verilen pozitif ayrımcılığın, eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelmediğini bilirler.

1.5. Adalet hizmetinden faydalanmak isteyenler başta olmak üzere, meslektaşları, avukatlar, adalet personeli, tanık, bilirkişi gibi yargısal sürece dâhil olanlara ve topluma eşitlik ilkesinin uygulandığına dair güven verirler. Görev ve yetki alanı içerisinde, bu güveni zedeleyebilecek her türlü davranışı önlerler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 2. Hâkim ve Savcılar bağımsızdırlar

2.1. Bağımsızlıklarıyla adil yargılanmanın ve hukuk devletinin güvencesidirler.

2.2.Yargı bağımsızlığının, yargılama fonksiyonunun baskı ve tesirden uzak bir şekilde yerine getirilmesi için tanındığının bilinciyle hareket ederler.

2.3. Bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler.

2.4. Kararlarını; kişilerin, kurumların ya da kamuoyunun tepkisini çekeceği endişesi duymaksızın ve onları memnun etme kaygısı taşımaksızın bağımsız olarak verirler.

2.5. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için bağımsız olmak kadar, bağımsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

2.6. Bağımsızlığın, sorumsuz ve ayrıcalıklı olmak anlamına gelmediğinin, bilakis hesap verebilirlik ilkesi çerçevesinde adaletin tecelli etmesini sağlama amacı taşıdığının farkındadırlar.

2.7. Kanunlarda belirtilen usul ve esaslara uygun olarak hesap verebilirliğin; bağımsızlıklarını zedelemeyen, aksine toplumsal meşruiyetlerini artırmak suretiyle güçlendiren bir ilke olduğunun bilincindedirler.

3. Hâkim ve Savcılar Tarafsızdırlar

3.1. Adil yargılamanın gereği olarak, herhangi bir tarafa iltimas göstermeden ve ayrımcılık yapmadan tarafsız bir şekilde hareket ederler.

3.2. Tarafsız hareket etmekle yetinmez, objektif bir bakış açısıyla tarafsızlıklarına ilişkin her türlü kuşkuyu bertaraf edecek bir duruş sergilerler. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için tarafsız olmak kadar, tarafsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

3.3. Meslekî ve sosyal hayatlarında tarafsızlık ilkesine aykırı düşebilecek her türlü ayrımcı söylem ve davranıştan kaçınır; konuşma ve beden dilini tarafsızlıklarını ihlal etmeyecek biçimde kullanmaya özen gösterirler.

3.4.  Sosyal medya başta olmak üzere, kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapacakları yorum, değerlendirme ve paylaşımların kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceğini ve tarafsızlıklarını sorgulanır hale getirebileceğini öngörerek hareket ederler.

3.5. Kişisel kanaat ve düşüncelerinin, tarafsızlıklarına gölge düşürmesine izin vermez ve ön yargılı şekilde hareket etmezler. Görevlerini yürütürken ön yargı ve tercihlerinden etkilenip etkilenmediklerini sorgularlar.

3.6. Toplumda, herhangi bir olay ile ilgili olumlu veya olumsuz bir kanaat oluştuğu durumlarda dahi tarafsızlıklarını korurlar.

3.7. Görevlerini yerine getirirken kendileri, yakınları ve sosyal çevrelerini gözetmek amacıyla taraflı davranışlarda bulunmayı reddeder, tarafsızlıklarından ödün vermezler.

3.8.  Görevde olan veya görevinden ayrılarak avukatlık, bilirkişilik, arabuluculuk ve benzeri görevler yürüten meslektaşlarına ayrıcalıklı davranmaz, bu yönde bir izlenim oluşturmazlar.

4. Hâkim ve Savcılar Dürüst ve tutarlıdırlar

4.1. Dürüstlük ve doğruluğun,  mesleğin gerektirdiği yüksek karakterin vazgeçilmez unsurları olduğunun bilinciyle, gerek meslekî yaşamlarında gerekse sosyal hayatlarında bu yönde bir duruş sergilerler.

4.2. Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünür ve göründükleri gibi olurlar

4.3. Mesleki itibarlarının korunması için sözlerini yerine getirmekte hassasiyet gösterirler.

Dürüstlüklerine gölge düşürebilecek durumlar içinde bulunmama konusunda özenli davranırlar.

4.4. Neticesinden olumsuz şekilde etkileneceklerini öngörseler dahi gerek iş ve işlemlerinde gerek söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmazlar.

4.5. Yargısal süreçte aleyhine karar verilen taraf da dâhil olmak üzere, dürüstlüklerinden şüphe duyulmamasını sağlayacak şekilde davranırlar.

4.6. Hukuki güvenlik ilkesi gereği uygulamalarında tutarlılığı gözeterek görevlerini yerine getirirler.

4.7. Tutarlılığı sabit fikirlilik olarak yorumlamazlar ve toplumsal değişimleri dikkate alırlar.

5. Hâkim ve Savcılar Yargıya olan güveni temsil ederler

5.1 Kendilerine duyulan güvenin, yargıya olan güvenle doğrudan ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunun bilinciyle bütün işlem, eylem ve kararlarında yargıya güveni temin eder ve güçlendirirler.

5.2. Vakur duruşlarıyla adına karar verdikleri Türk Milleti başta olmak üzere, herkesin kendilerine güven duymasını sağlarlar.

5.3.Görevlerini yaparken kendilerine duyulan güvene halel getirebilecek bir algı, kuşku veya tereddüt oluştuğunu fark ettiklerinde, görevden çekilmelerinin gerekip gerekmediğini azami dikkat ve özenle değerlendirirler.

5.4.Yargıya olan güveni tartışmalı hale getirebilecek veya zedeleyebilecek tutum ve davranışlardan her zaman ve her yerde titizlikle kaçınırlar.

5.5.Özel hayatlarında, meslekî güvenilirliklerine gölge düşürebilecek davranışlarda bulunmamaya hassasiyet gösterirler.

5.6. İfade özgürlüklerini, yargıya duyulan güveni sarsmayacak ve siyasi tarafgirliğe düşmeyecek biçimde kullanırlar.

6. Hâkim ve Savcılar Mahremiyet gözetirler

6.1.Mahremiyeti, toplumdan bilgi saklamak için değil; aksine yargısal sürece dâhil olanların haklarını koruyarak adaletin yerini bulması amacıyla gözetirler.

6.2. Görevleri nedeniyle vâkıf oldukları devlet sırları, ticari sırlar ile kişilere ve kurumlara ait gizli kalması gereken bilgilerin mahremiyetini korurlar.

6.3. Gizli kalması gereken bilgi ve sırları, kendi yararına ya da başkalarının yarar veya zararına olabilecek şekilde kullanmazlar. Bu bilgilerin mahremiyetini sosyal medya veya başka bir yolla ihlal etmezler.

6.4.Adliye personeli başta olmak üzere, görevleri gereği gizli kalması gereken bilgilere erişim imkânı olanların, gizliliğe riayet etmesini sağlarlar.

6.5. Gizli kalması gereken bilgileri doğru belirlerler. Mevzuatta öngörülen açıklık ve şeffaflık ilkeleri; lekelenmeme, bilgi edinme ve savunma hakları; basın, haber alma ve ifade özgürlükleri ile mahremiyetin karşı karşıya geldiği hallerde, kişilerin şeref ve itibarı ile kamusal yarar arasındaki hassas dengeyi gözeterek hareket ederler.

6.6. Yargıya teslim edilen bilgi ve sırların korunduğuna ilişkin güveni temin eder, bu bilgilerin  ve sırların gizliliğini görevleri sona erse dahi gözetirler.

7. Hâkim ve Savcılar Mesleğe yaraşır şekilde davranırlar

 7.1. Mesleklerinin yaşamlarına kattığı değer ve yüklediği sorumluluğun bilinciyle görevlerinin gerektirdiği hassasiyetle davranırlar.

7.2. Meslekî ve sosyal ilişkilerinde muhataplarına karşı saygı ve nezaket ilkeleri çerçevesinde hareket eder, söz ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisini gözetirler.

7.3 Toplumun kendilerinden yargı hizmetinin kaliteli sunulmasının yanı sıra erdemli olmalarını da beklediğinin bilincindedirler.

7.4 Olaylar ve durumlar karşısında uzlaştırıcı bir dil kullanır, sağduyulu ve temkinli davranırlar.

7.5. Görevin yerine getirilmesi sırasında, diğer meslektaşlarla uyum, işbirliği ve karşılıklı saygı

içinde çalışarak verimli bir iş ortamı oluştururlar.

7.6. Meslekî bilgi ve deneyimlerini meslektaşlarıyla paylaşma hususunda istekli davranırlar.

7.7. İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel, işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken, mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler.

7.8. Meslekî işleyişe ilişkin konular ile yargı kararlarına dair yorum ve değerlendirmelerinde yapıcı ve ölçülü olurlar. Meslektaşlarının yetkinliklerini, yargının saygınlığına ve yargıya olan güvene zarar verebilecek şekilde tartışmaya açmazlar.

7.9. Görevin yerine getirilmesiyle ilgili olan veya ilgili görülebilecek herhangi bir hediye, bağış, borç, yardım ya da iltimas kabul etmezler. Konumları ve mesleklerinin sağladığı nüfuzdan fayda sağlamazlar. Yakınlarının ve birlikte çalıştıkları personelin de bu hususa riayet etmelerini sağlarlar.

7.10. Hizmet gereklerini gözeterek kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarının en etkili ve doğru biçimde, amacına uygun olarak kullanılmasını temin ederler.

7.11. Meslekî saygınlığın korunabilmesi için özel hayatlarına gereken dikkati gösterirler.

7.12. Özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerin, işlem ve kararlarını etkilemesine fırsat vermedikleri gibi etkileme güçleri bulunduğu izlenimine yol açabilecek tavır ve davranışlardan da kaçınırlar. Herhangi birinin de bu izlenimi oluşturmasına imkân tanımazlar.

7.13. Sosyal hayatlarının gereği olarak içinde bulunacakları ortam ve mekânları titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar.

8. Hâkim ve Savcılar Yetkindir ve mesleklerinde özenli davranırlar

 8.1. Görevlerini vicdani kanaatleri doğrultusunda, ahlaki olgunluklarına, ehliyet ve liyakatlerine yaraşır şekilde yaparlar.

8.2. Kararlarının veya işlemlerinin, bu tasarruflardan etkilenenlerin dünyasında ve toplum üzerinde bırakacağı tesirin farkındadırlar.  Bu nedenle, bütün meslekî faaliyetlerinde gereken dikkat, önem ve özeni gösterirler. Her soruna çözüm odaklı ve aynı duyarlılıkla yaklaşırlar.

8.3. Kararlarını hakkaniyetle verebilmek için gerekli bütün bilgi kaynaklarına ulaşmaya ve işlemlerini yeterli gerekçelerle desteklemeye özen gösterirler.

8.4. Meslekî bilgilerini güncel tutmak ve geliştirmek amacıyla gerekli eğitimleri alma; alanıyla ilgili akademik çalışmaları, ulusal ve uluslararası alandaki hukuki gelişmeler ile yargı içtihatlarını takip etme konusunda kendilerini sorumlu hissederler.

8.5. Meslekî yetkinliklerini arttırmanın, dış etkilerden bağımsız olarak karar vermelerine katkı sağlayacağını bilirler.

8.6. Görevlerini adaletin tecellisini geciktirmeyecek şekilde ve makul sürede yerine getirirler.

8.7.Görevlerine bağlılıkları, gayretleri ve çalışkanlıklarının yanı sıra davranışlarına gösterdikleri özen ile de meslek etiği yönünden örnek olurlar.

8.8. Çalışma saatlerini verimli kullanır, kamu hizmetini aksatmamak için azami özen gösterirler. Zamanın herkes için değerli olduğunu bilir ve bu konuda duyarlı davranırlar.

8.9. Atama, yer değiştirme ve özlük haklarına ilişkin diğer hususlarda, hak ve adalete uygun düşmeyen bir istekte bulunmazlar.

Bu bildirge, Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri ve savcılarının takip edecekleri etik ilkeleri belirleyen bağlayıcı bir belgedir. Hâkimler ve savcılar, bu bildirgede belirtilmeyen bir durumla karşılaştıklarında, takip etmeye onur ve vicdanları üzerine söz verdikleri yukarıdaki ilkelerin ruhuna uygun davranırlar.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk Milletine ve O’nun her bir ferdine verilmiş sözüdür.

Hakimler ve Savcılar Kurulu

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

0
Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı koordinasyonunda ve Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörlüğü’nün teknik desteğiyle hazırlanmıştır. 

Milenyum Deklarasyonu ile 189 ülke temsilcisi tarafından benimsenen Binyıl Kalkınma Hedefleri, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarına hız kazandıran yol göstericiler olması ve gelişmiş ülkelerin de bu çabaya katkı sağlamaları için ciddi bir taahhüt oluşturması bakımından büyük önem arz etmektedir.

Binyıl Kalkınma Hedeflerine ilişkin bu ilk Rapor, Türkiye’nin Milenyum Deklarasyonu kapsamında 2015’e kadar üstlendiği hedeflere ilişkin mevcut durumu gösterge temelli olarak değerlendiren kurumsal bir kaynak niteliğindedir. Rapor; yoksulluk ve açlıkla mücadele, temel eğitime erişim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması, anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS ve salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklıklar başlıklarında Türkiye’nin eğilimlerini ve politika çerçevesini ortaya koyan kapsamlı bir izleme metnidir. Metinde, Türkiye’nin birçok alanda hedeflere ulaşabilir durumda olduğu belirtilmekte, ancak coğrafya ve toplumsal cinsiyete bağlı yapısal eşitsizlikler ile bazı alanlarda süregelen riskler ayrıca vurgulanmaktadır. Rapor, kamu politikalarının insan hakları, sosyal devlet ve eşitlik ilkeleriyle kesişen yönlerini anlamaya elverişli resmi bir referans kaynağıdır.

 

 

Salem Yargılaması

1

Salem Yargılaması isimli eser Adana 10. Bölge Adliye Mahkemesi üyesi Yargıç Dr. Gökhan Taneri tarafından hazırlanarak Aristo Yayınevi tarafından basılmıştır.

Salem Yargılaması, Amerikan hukuk tarihinde önemli bir yer tutan Salem yargılamalarına ilişkin bir eserdir. Yazar, çalışmayı incelerken olabildiğince yabancı kaynaklardan yararlanmaya çalışmıştır. Yazar, konuyu incelerken detaylara gizlenmiş pek çok fenomenin bulunduğunu gözlemlemiştir.

Tarihte benzer bir olay olup olmadığını, konuyla ilgili araştırmaların sınırlı oluşu, kültürel kopukluklar nedeniyle anlayabilmenin mümkün olmadığı yazar tarafından dile getirilmiştir. Yazara göre, Amerikan toplumu 300 sene önce yaşanan ve 19 kişinin idamına neden olan olayların sebep ve sonuçlarını unutmak istememekte ve bunlardan sonuçlar çıkartabilmektedir.

Salem Yargılaması isimli eser ile yazar, köleliğe Amerikan tarihindeki bakış, bağnazlığın insan hayatına mal oluşu, tanıklık ve tanıklığın sorgulanması, Amerikan hukuk tarihinde bir kilometre taşı olma özelliği, hayali delillerle kişilerin yargılanıp mahkum edilmesi, suç ikrarının mahkumiyete esas alınması ve cezaya etkisi, işkence, inanç ve hukukun iç içe olmasının yargılamalara etkisi, din adamlarının ve özel hayatlarının yargılamalara etkisi, inanç konusundaki eksik ya da hatalı bilginin yargılamalara etkisi ve idam cezası gibi pek konuya ilişkin değerlendirme yapılmasının mümkün olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre eser iyi bir tarihi çalışmadır.

Salem Yargılaması – Dr. Gökhan Taneri

Salem Cadı Mahkemeleri

Salem Cadı Mahkemeleri ya da bilinen adıyla Salem Cadı Avı, cadılık ve büyücülükle suçlanan insanların cezalandırılmasının hikayesidir. Bu yargılamalar sonunda çoğu kadın olmak üzere birçok insan asılarak öldürülmüş, bir kişi de üzerine kaya büyüklüğünde taşlar konularak idam edilmiştir. Tarihe geçen olaylarda asılanlardan çoğunun cadılıkla ilgisinin olmadığı bilinmektedir. Massachusetts’e bağlı Salem kasabasının Püriten mezhebine bağlı halkı için cadılık en büyük suçtur ve 1692 yılında Sarah Good en popüler cadıdır. Sarah Good Salem Cadı yargılamalarında sanık kürsüsünde sorgulanan ilk kadınlardandır ve Salem kasabasındaki bir kaç genç kızı büyülemekle suçlanmıştır. Bu suçlamalarla 1692 yılında asılarak idam edilmiştir. Yargılama sürecinde kocası ve 5 yaşındaki kızı da aleyhinde tanıklık yapmak için zorlanmıştır. 

Yazarın Diğer Kitapları

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Ağır Ceza Suçları

Kısa ve Özet Kararlar Olası Kast Delil Listeleri ile TCK’da İspat ve Sübut Rehberi

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Avukat Suçları

Borçlar Hukuku Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İdare Hukuku & İdari Yargı Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Anayasa Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İcra ve İflas Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Usul Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ceza Hukuku & Ceza Muhakemesi Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ticaret Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Hukuk Soru Bankası

Uzlaştırmacı Sınavı Soru Bankası

http://aristoyayinevi.com/urun/salem-yargilamasi/

Suat Kutay Küçükler

0
Suat Kutay Küçükler

Suat Kutay Küçükler, 1997 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden yüksek onur derecesi ile mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalında “Carl Schmitt’in Hukuk Düşüncesinde Demokrasi ve Diktatörlük Tartışması” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. Doktora öğrenimini de aynı kurumda sürdürmektedir.

Küçüker, kurucusu olduğu Noktasız Dergi’nin yayın yönetmenliğini yürütmektedir.

28 Şubat Kararları

0
28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır. 28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır.

28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Erbakan ertesi gün; “Milli Güvenlik Kurulu 9 saatlik bir çalışma yapmıştır, bu bir rekordur. Her şeyden evvel, dünkü çalışmalarımızdan duyduğum büyük memnuniyeti, sevinci ifade etmek istiyorum. Bütün konularda tam bir fikir ve görüş birliği içerisinde olduğumuzu gördük” demiştir.

Başbakan Erbakan, kararları ilk başta imzalamamıştır. MGK Genel Sekreterliği tarafından “kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini” duyurulmuştur. Nihayet 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzalamıştır.

Erbakan başbakanlığındaki Hükümet, 18 Haziran’da istifa etmiştir.

Cumhurbaşkanı Demirel, kararların 1997’den 2009’a kadar uygulandığını ve 28 Şubat’ın darbe olmadığını savunmuştur.

28 Şubat Kararları nedeniyle açılan sorumlular hakkında açılan dava, 2012 yılında başlamıştır.

 28 Şubat Kararları

  1. Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komu-tanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.
  2. Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasada belirlenmiş, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimizi ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir.
  3. Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;
    1. Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasanın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu,
    2. . Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayırımı ile demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,
    3. Türkiye’de lâikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,
    4. Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.
  4. Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;
    1. Türkiye’de Şeriat hukukuna dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla; EK-A’daki tedbirlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine,
    2. 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9. maddesine uygun oyarak MGK Genel Sekreterliği tarafından, EK’te belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, basın tarafından Muhtıra olarak tanımlandı.

EK A

  1. Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın
    4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
  2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
  3. Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgi,i Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından::
    1. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tük yurtta uygulamaya konulmalı.
    2. Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, Millî Eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
  5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtilaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
  6. Mevcudiyetleri 677 Sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
  7. İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
  8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’den ilişkileri kesilen personelin diğer kamu ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
  9. Türk Silahlı Kuvvetlerine aşır dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
  10. Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mani olunmalı, bu maksatla İran’a karış komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
  11. Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
  12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
  13. Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan Türkiye’yi çağ dışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurumu ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

Beyhan Güler

0
Yargıç Beyhan Güler

Yargıç Beyhan Güler, 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kasım 1992-Ekim 1995 yılları arasında hakimlik stajı yaptı. 5.10.1995 yılında Rize hakimi olarak göreve başladı. Ardından Gaziantep ili Nurdağı ilçesi, Burdur ili Yeşilova ilçesinde çelişti. 2004-2016 yılları arasında İstanbul hakimi olarak görev yaptı. 2026 yılı itibariye İzmir hakimi olarak görev yapmaktadır.

Yargıç Beyhan Güler, 10.09.2023 tarihinde yapılan genel kurulun ardından Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir. Bu tarihten beri Ayşe Sarısu Pehlivan‘dan boşalan Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yazılarını Birgün Gazetesinde yayımlamaktadır.

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

0

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak tarihinde Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

Bundan tam 229 yıl önce, 1791’de dünya tarihinin en trajik ve en utanç verici olayı gerçekleşti. Modern demokrasinin başlangıç tarihi sayılan 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesini beğenmeyen Olympe de Gouges erkek egemen bulduğu bildirgeye karşı Kadın hakları Bildirgesini yayınladı.

Olympe de Gouges

Gouges öncülüğünde hazırlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1) dünya tarihinde önemli yeri olan Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğini ileri süren devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştı. İnsan hakları tarihinde milat sayılan 1789’un hemen ardından gelen bu bildiri, maalesef bugün literatürde hak ettiğinden daha az yer tutmaktadır.

Oysaki bu bildiri bir öncekinden çok daha önemlidir. “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye en masum cümlelerle başlayan bildiri “Devrimci yobazları” harekete geçirmeye yetmiş ve trajik bir hikâye yaşanmıştır.

Gouges, ölüm makinası giyotine devrimciler tarafından gönderilmiştir. İnsan hakları iddiası ile devrim yapanların başka bir hak talebine karşı bu kadar vahşileşebilmesi günümüzde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında insanlığın hangi cenderelerden geçerek bu günlere geldiğinin de özetidir. Gouges, 2 Kasım 1791 günü ölüme giderken tüm insanlığı erkeklerden ibaret görenlere karşı şu sözleri haykırıyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.”(2)

Olympe suçların en ‘büyüğünü’ işleyerek bir erkekle aynı imkanlara sahip olmak istemiş ve bağışlanamaz bir suç işlemişti. Bağışlamadı egemenler Olympe’yi. Evet, çağdaş tiranlar ve barbarlar hep var oldu. Hiçbir zaman da yok olmayacaklar. Ve cesur yüreklere karşı her zaman acımasız oldular, olacaklar.

Mücadele hiç bitmeyecek

Yıl 1927! Bugün 2020 olduğuna göre bundan tam 93 yıl önce! Olympe de Gouges’un giyotine gidişinden ise 229 yıl geçmiş. Türk aydınlanma devriminin devlet eliyle halka “öğretilmeye” çalışıldığı yıllar. Gouges’un ‘İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan kadın, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.’ sözü “Türk usulü” bir yöntemle hayata geçiriliyor.

İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan ama “normal bir insan” olarak kabul görmeyen kadınlar bu defa Türkiye’de restoranda yemek yeme hakkını deniyorlar. Türkiye’nin ilk kadın hukukçularından olan Latife Hanım ve yine ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu bir restoranda yemek yiyecekler. Yemek yiyecekler ama adeta bir deprem oluyor, fırtına çıkıyor. Bu topraklarda daha evvel yaşanmamış bu sıra dışı devrimsel hareket tüm kalıpları yıkıyor. Kimse ölüme ve giyotine gitmiyor ancak basit bir yemek devlet meselesi haline geliyor. Hikâyenin detaylarına girmiyoruz ancak bu iki kadın kamuya açık bir restoranda yemek yiyor ve Türk tarihinde ilk kez yaşanan, aydınlanma devriminin sembolik adımlarından birine dönüşüyor. (3) Tüm siyasal olayların sert başlıklar taşıdığı ülkemizde büyük bir devrim kansız bir şekilde gerçekleşiyor.

Fransa’da ve başkaca birçok ülkede büyük bedeller ödenerek elde edilen kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün yarattığı hukuk devrimleri ile ete kemiğe bürünüyor ve devlet eliyle geleceğin Türk kadınları özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanınıyor. Türk kadını, eşitliğe giyotin vuranların düzeninden laik ve eşit yurttaşlık temeli üzerine kurulan yeni devletin tanıdığı haklarla “normal insan” olarak kabul ediliyor.

Bugünün Türkiye’sinde “kadın” üzerinden yürütülen tartışmaları analiz ederken işin kökenine inmek ve hakikati konuşmak gerekmektedir.

Hiçbir pürüz ve soru işareti taşımadan, pırıl pırıl kadın haklarını bu topluma armağan eden Cumhuriyet Devrimleri, laiklik üzerinden yeniden tartışılırken “yükselen kadın hareketi” mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Tüm sosyal ve siyasal alanlarda yaşanan kısırlık ve körlük, kadın hakları alanında yükselen hak mücadelesi sayesinde önünü görebilir durumdadır.

Cumhuriyetin yeni kadınları, kendilerine sunulan “insanlık” ve “eşitlik” kavramlarını doyasıya yaşadıktan sonra bu hakların artık vazgeçilmez olduğunu içselleştirmiş, benimsemiş ve bu haklardan vazgeçemeyeceklerini de anlamış durumdalar. Bu içselleştirme hem maddi anlamda miras, çalışma hakkı, ekonomik özgürlük ve diğer mali haklar alanındadır hem de bireysel özgürlükler alanındadır. Bugün artık, Medeni kanunun sağlamış olduğu somut hakları en muhafazakâr kadınlar dahi bırakmak istememektedir. Başlangıçta ve bugün dahi, tepeden inme olarak tanımlanan bir laiklik ve kadın hakları anlayışı insanın doğasına ait özellikler taşıması nedeniyle içtenlikle – kabul görmüş, bir kazanım olarak bugün vazgeçilmez hale gelmiştir.

Laik yaşam ile kadın haklarının ayrılmaz bir bütün olduğu anlaşılmış, sosyal yaşamın bir figürü olmaktan vazgeçemeyen kadınlar laikliğin ve laik rejimin de adeta sigortası olmuş durumdadır.

Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür

Kadim uygarlıklardaki, İlk filozof kadınların, ilk kadın hakları savunucularının, bundan 200-300-400 yıl önce acılar çekerek hak mücadelesinde ön saflarda dayak yiyen Avrupa’daki kadın hakları mücadelesinin aktörlerinin çektiği acılı siyasal mücadeleden gelmeyen, Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür.

Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de 1923 Aydınlanması ile sağlanan ve daha sonra uluslararası sözleşmelerle tahkim edilen yasal zeminin korunması üzerinden yürütülüyor. Toplumsal katmanların tamamına nüfuz edilememiş olsa ve bugün bu mücadele sahada ölümle sonuçlanarak erkek şiddeti ile cezalandırılsa da uzun vadede kazananın kadınlar ve laiklik olacağında kuşku yok.

Türkiye’nin ilk tiyatrocu kadınları, ilk doktorları, ilk yargıçları, ilk avukat kadınları artık binlerce kadın tarafından temsil ediliyor. Yükselen kadın Hareketi hem müktesebatı yeniden güncelliyor hem laikliği kökleştiriyor hem de geleceğin yobazlığına meydan okuyor. Bu meydan okuma muhafazakâr olarak tanımlanan toplum kesimlerinde dahi kendini gösteriyor. Kadınlar ilk kez kendi haklarını doğrudan savunmak zorunda kalıyor. Erkek şiddeti ile binlerce kadının öldüğü günlerde yükselen aydın kadın hareketi geleceği inşa ediyor. Kör rant duvarına çarpan din tüccarlığının kadınlara hiçbir şey vermediğini Türk kadını yeniden idrak ediyor.

Olympe de Gouges’un Yoldaşları

Fransız kadın hakları bildirisini yayınladığı için giyotine giden kadınların safını Türkiye’de İstanbul Sözleşmesini savunan aydın kadınlar dolduruyor. Sözleşmenin kaldırılması için dezenformasyona başvuran cehalet güruhunun her gün öldürdüğü ve şiddete maruz bıraktığı kadınlar Olympe de Gouges’a yoldaş oluyor. Dayak yiyen, cop yiyen ama vazgeçmeyen ve bağnazlığa geçit vermeyen kadınlar, Gouges’un sembolize ettiği yolu izlerken, sahada şiddete uğrayan ve medeni haklarından vazgeçmeyen kadınlar da yaşamın acı hakikatine karşı aydınlığın anahtarı oluyor.

Düşüncelerini açıkladığı için giyotine giden Olympe’nin Türkiye’deki ardılları Medeni Kanun’un ve Laikliğin “kullanıcıları” olarak ve farkında olmadan aynı acı kaderi yaşamamak üzerinden bir savunma hattı kuruyor.  Cumhuriyeti ve evrensel müktesebatı hedef tahtasına koyanların kız çocukları kentli kadınlar olarak restoranlardan çıkmıyor. Kadının kamusal alanda gülmesini dahi yasaklamaya kalkanlara inat kendi çocukları restoranlarda kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyor.

Medeni Kanun’dan Geriye Gidiş Olmaz

Medeni kanunun kendilerine verdiği insani hakların kazanımlarını yaşayan, kadın yurttaşlar bu haklardan bir adım dahi geriye gitmek istemiyor. İster muhafazakâr olsun ister liberal isterse laiklik karşıtı bir düşüncenin etkisinde bulunsun medeni kanunun ve evrensel sözleşmelerle teminat altına alınan somut hakların kendi yaşamı ve geleceği için ne kadar önemli olduğunun ayırdına varan kadınlar bu çizginin bir adım gerisini dahi kabul etmiyor. Kabul etmek bir yana bunun tartışılmasını dahi büyük bir itirazla reddediyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden yürütülen tartışmalar her ne kadar semboller üzerinden yürütülse de aile içi şiddete, sokaktaki şiddete, nafaka tartışmalarına ve kadının ikinci sınıf olarak görülmesine karşı gösterilen direnç geriye doğru gitmenin imkansızlığını resmediyor.

Laiklik Kadınlar Sayesinde Ayakta

Ezici çoğunluğu itibari ile kentlileşme yolunda olan Türk kadını Süreyya Ağaoğlu’nun açtığı yoldan sapmıyor ve laiklik elden gittiğinde bir restoranda yemek yeme hakkının elinden alınabileceğini kadınlara özgü güçlü içgüdü ile hissediyor, peşin peşin reddediyor. Şayet azıcık geriye gidişe izin verilirse Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılan mirastan eşit pay alma hakkı, çalışma hürriyeti, özgür iradesi ile evlenme ve boşanma hürriyeti, istediğinde örtünme istediğinde açılma hakkına sıra geleceğinin farkında olarak hem gerçek anlamda kendi hukukunu savunuyor hem de farkında olmadan laikliğin doğal muhafızı haline geliyor. Kentlileşmekte olan ve büyük bir nüfusa ve özgül ağırlığa tekabül eden kadınlar üzerinden laiklik ve kadın hakları yeniden tanımlanıyor.

Son yıllarda fiili uygulamalarda içi boşaltılan laikliğin dönüşü muhteşem ve vakur olacak, bu muhteşem dönüş kadınlar sayesinde olacak. Türk aydınlanma devriminin kadınların doğal ve sırf insan oldukları için verdikleri hakları bileğinin hakkı ile savunan kadınlar sayesinde.

http://www.toplumcudusunce.com/laikligin-donusu-vakur-ve-muhtesem-olacak/

İbrahim Aycan, Hukukçu
1- https://hukukansiklopedisi.com/kadin-yurttas-haklari-bildirisi-metni/
2- https://www.matematiksel.org/kadinin-sesi-marie-olympe-de-gouges/
3- https://www.milliyet.com.tr/cadde/sureyya-uzmez/restoranlarda-kadin-musteriler-2113543

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı?

0

İbrahim Aycan tarafından kaleme alınan makale ilk olarak 2021 yılı Mayıs ayında www.toplumcudusunce.com adresinde yayınlanmıştır. 

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı? / İbrahim Aycan

Herkes sızlanıyor, herkes var olan durumu eleştiriyor ama kimse kapsamlı bir program önerisi getirmiyor.

Öncelik sıralaması yapıldı mı? Laiklik mi öncelikli, kuvvetler ayrılığı mı, sosyal devlet mi, cumhuriyet devrimleri mi, kapitalizm mi, karma ekonomi mi yoksa vahşi kapitalizm mi? Aynı vahşi ekonomi politikaları uygulanmayacaksa net olarak ne vaat ediliyor?

Sivil toplum ve kurumsal yapılar öngörüsüzlükle malul duruşuna devam ediyor.

Hemen her gün binlerce hak ihlali gerçekleşen ülkede yeniden adil yargılanma nasıl mümkün olacak?

Yargı bağımsızlığı nasıl tesis edilecek? Bugünkü iktidarın yerine gelmeyi uman muhalefet göreve geldiği ilk gün HSK’ya bağımsızlık verecek mi? Adalet bakanını ve müsteşarını kuruldan çekecek mi? Evrensel metinlerin öngördüğü ölçüde tam bir yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı vaat ediyor mu?

Peki, vaat edilmeyen hayallerin rasyonalize edilmesi imkânı var mı?

Pespaye rantın ve hızlıca zengin olma sevdasının çürüttüğü, bir adım sonra da çaresizleştirdiği sosyal katmanlara nasıl bir reçete sunulacak? Toplumsal yaraları sarıp onurlu bir geleceğe insanlar yeniden nasıl hazırlanacak?

İçi boşaltılan devlet kurumları nasıl ayağa kaldırılacak? Bütün dertlerin temel ilacı olan laiklik ilkesi devlete nasıl yeniden egemen olacak? Kanunlarda var olan laiklik yeniden yaşama geçirilebilecek mi? (Bknz: Laikliğim Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak- İbrahim Aycan)  Demokratik parlamenter sistem yeniden kurulacak mı? Bu konuda net ve tereddütsüz bir model bugün ortaya konulacak? Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in içi nasıl doldurulacak? Yoksa meçhul bir önerme olarak mı kalacak?

Kriminal hale getirilmiş  toplumun ürettiği ağır sorunlar nasıl çözülecek? Tıka basa dolmuş cezaevlerinin hali ne olacak? Yeni cezaevleri mi kurulacak yoksa mahkûmlar ıslah edilip suçlu oranı düşürülecek mi? Bunun için plan nedir?

Toplumda ortaya çıkan her türlü sorunun bir husumete dönüşerek adlileşmesine karşı nasıl bir çözüm üretilecek? En küçük bir tartışmada kafa göz birbirine dalan toplumsal yapıyı onaracak bir ilacı keşfedemeyen memnuniyetsizler iktidarı hangi yönden eleştiriyorlar? İktidarı ele geçirince bütün bu problemler bıçak gibi kesilecek mi sanıyorlar?

Yozlaşan siyasal yapı nasıl şeffaflaşacak ve demokratik değerler üreten bir çehreye kavuşturulacak?

Torpilin ve adam kayırmacılığın bitirilmesi için plan hazır mı? Toplumun her kesimine egemen olan nepotizmi kökünden yok edecek formül var mı? Sadece nepotizm hastalığı devam etse bile bugün var olan tüm sorunların devam edeceğinin farkında mı memnuniyetsizler? Yoksa başkalarına tanınan ayrıcalıklar bittiğinde, ayrıcalıklar dünyasında sıranın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?

Giderek tırmanmakta olan ve kadına karşı şiddet olarak görselleşen “hınç ve şiddet toplumu”, barış toplumuna nasıl evrilecek?

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” tanımıyla, ‘eski’nin zaten kötü olduğunu kabul ederek bugüne meşruiyet kazandıran retorikten öte yeni bir modeli ve hangi sorunu nasıl çözeceğini açık açık nasıl konuşacak?

Popülizme ve neo-liberal tahribata karşı mücadele, hasmın yöntemleri ve literatürüyle mümkün olabilir mi?

Yeni bir retorik kurmadan diğer “sanal hikaye” biter mi?

Kapsamlı bir restorasyon planı hazırlamak gerekmiyor mu?

Memleketin her köşesinde devam etmekte olan doğa katliamlarına karşı nasıl bir politika geliştirilecek? Vahşi kapitalist politikalar devam edecekse, aynı katliamlar yaşanmaya devam etmeyecek mi? Sistem değişmeyecekse kabinenin değişmesi neyi değiştirebilir?

Dağa, taşa, ovaya, ırmak üstüne, Karadeniz yaylalarına, Kaz Dağları’na, Boğalı Dağları’na, Taşova’ya; Aydın’dan Hakkari’ye, Çanakkale’den Samsun’a ve Ordu’ya kadar çevreyi tahrip etme üzerine kurulu binlerce maden ruhsatını ne yapacaksınız?

Köyü, kasabası talan edilen, dereleri işgal edilip taşla doldurulan ve isyan eden İkizderelilerin %95 iktidar destekçisi oldukları gerçeği karşısında memnuniyetsizlerin hangi planı var?

Sosyolojinin çaresizliğine ilacı kim bulacak?

Bu ve benzeri soruların cevabını veremeyen toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların geleceği inşa etmesine imkânsız gözüyle bakabiliriz.  Değerli Uğur Tunçay’ın “Var Olanın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı yazısında söylediği gibi “her yangın bir gün söner, ancak her sönen yangın itfaiyenin mi başarısıdır?” Cayır cayır devam eden yangına karşı muhalif ve memnuniyetsiz olanların itfaiyeci olma iddiası var mı?  Tunçay’ın “Bu kadar süre içerisinde iktidarı değiştirecek bir yol ve yöntem geliştirilememiş olması ‘büyük bir tutulmanın’ etkisi altında olduğumuzu göstermektedir.” tespitini de iki türlü yorumlayabiliriz.  Dar anlamı itibariyle, kısır bir siyasal değişim bize yeni bir çözüm üretmeyecektir. Öte yandan “büyük bir tutulma” göndermesi, hem problemin derinliğine işaret ediyor hem de yumurta-tavuk hikâyesine işaret ediyor. Derin ve karanlık bir kuyunun içerisindeysek, bu dipsiz kuyudan tamamen çıkmayı vaat etmeyip sadece bir noktasına kadar çıkabileceğimizi söyleyenler ne kadar umut verici olabilir?

Mafya-Tarikat-Siyaset-Ticaret-Cehalet kördüğümünü çözecek bir formül üretilebilecek mi?

Nitekim, Toplumcu Düşünce yazarı, önceki dönem Kadıköy Belediye Başkanı  Aykurt Nuhoğlu son yazısında “Bizler gidişatın belirsizliğinin farkındayız. Mutsuz insanlara dönüştük, arayış içindeyiz. Bir şey yapıyor muyuz? Emin değilim. Yapar görünüyor olabiliriz. Kendimize mücadele alanları açmak o kadar da kolay değil” diyor ve çaresizliğe vurgu yapıyor.

Bu ağır mutsuzluğun çareleri zihinlerde şimşek gibi çaktı elbette.

Bilim ve düşünce düşmanlığından vazgeçmesi gereken bir toplum!

Şiddetin her türüne karşı çıkan bir kurumsal ve sosyal yapı.

Üretimi birinci amaç haline getirecek bir ekonomik reform.

Tarihten ve geçmişteki hatalardan ders alabilecek bir hakikat arayıcılığı.

Halkı her daim “tali unsur” olarak gören devlet geleneğinin ve arızi defoların hiçbir angajmana tabi olmaksızın açıkça tartışılabilmesi.

Ortak bir hak ve hukukta uzlaşma.

Bunları çoğaltabiliriz.

Nebil İlseven son yazısında “Öte yandan, tabanda, yerel ölçekte bakıldığında, her türlü, zorluk ve kısıtlamaya karşın yaşam sürüyor.  Büyük belirsizlikler içinde göğüslenen sıkıntıları gün gün yaşayarak bilen insanlar, “Gerçek Sorunlar” karşısında “Gerçek Çözümler” üretmenin, bunları yaşama geçirmenin çabasını ortaya koymaya devam ediyorlar. Bu çetin uğraşın gerektirdiği yaratıcılık, emek, uzlaşma, dayanışma gibi unsurlar kavramlar olmaktan çıkıp, yaşamın akışı içinde ekonomik, sosyal, finansal, kültürel alanlarda canlı örneklere dönüşüyor. Tabanda yaşanan bu kollektif enerji ve irade bugün artık Siyaset’in tam da kendisidir. Siyaseti bu gerçeklik içinde görmeyen, görmezden gelen veya bu gerçekliğe uyum gösteremeyen mevcut veya gelecekteki her hangi bir siyasi yapının ikna kapasitesi ve kalıcılık iddiasının anlamlı bir değeri yoktur” diyerek bizi hakikatle yüzleşmeye davet ediyor. İlseven’in “(Bu değerlerin) Evrensellik ilke ve anlayışı ile taçlandırılması ülkenin çağdaş uygarlık yolculuğunda belirleyici bir etkendir.” sözü çok anlamlı ve referans alınması çıtayı bizlere gösteriyor.

Yukarıda sorduğumuz soruları siyasal bağlamda öne süren ve adını “Türkiye Erdoğan sonrasına hazır mı?” diye koyan Ruşen Çakır ise Kemal Can, Burak Bilgehan Özpek ve Ayşe Çavdar ile yapmış olduğu programda aslında bu sorunun yapay bir soru olduğunu kabul etmekle birlikte, kısa  vadeli çözümün bir zorunluluk olduğunu kabul ediyor. Ayşe Çavdar’ın “alnı secdelilerin enkaz yağması” fikri bu dönemin 20 yıl sürmesi karşısında geçersiz bir argümana dönüşüyor Yine Çavdar’ın bir hikayeden çok temaya ihtiyaç olduğu fikri de geçersiz. Oysa ki bu toplumun bir hikaye ve temaya değil, artık hakikate ve hakikatle yüzleşmeyi göze alacak bir çözüme ihtiyacı bulunuyor.

İşin özüne dönük bir çare düşünülmediği takdirde alternatif olabilmenin de mümkün olmadığı aşikar.

Fakat yine de aynı programda Bilgehan Özpek’in kurumların yeniden yapılandırılması ile birlikte toplumun da şekillendirilmesi ve dönüştürülmesi fikri yabana atılır gibi değil. Kendisinin de dediği gibi toplumun yeniden şekillendirilmesi devlet eliyle pekala mümkün olabilir. Bu yöntem her ne kadar otoriter bulunsa da birçok ülkede denendi ve başarılı örnekleri de var. Erken Cumhuriyet Dönemi, Japonya ve Güney Kore örnekleri yanında sosyalist dünyadan Küba, toplumu dönüştürmede önemli örnekler.

Öte yandan bir sosyolojik değişimin kendiliğinden, kültürel ögelerin etkisiyle ve eğitimle yapılması doğal ve insan ömrünü aşan uzun bir süreç gerektiriyor, devlet eliyle ve siyasal modeller oluşturarak bunun yapılması uzun yolu kısaltabilir. Toplumun dönüşme arzusu ise meçhul.  Dönüşüyor ve modernleşiyor gibi görünen toplumun bir anda 50 yıl öncesinin kodlarına dönebilmesi bu konu üzerinde daha derinlikli düşünmeyi gerektiriyor.  Özpek’in önerdiği “ortak vatandaşlık” kavramının bu toplumda yer bulabilmesi ise bir rüya adeta. Evet, kurumsal devlet otoritesi yanında yeni bir kültür yaratan Cumhuriyet bunu nispeten sağlamıştı. Ancak halkın zihninde yerleşemediğini ve kültürel kodların bir türlü değiştirilemediğini de kabul etmemiz gerekiyor.  Peki, bunun çaresi nedir?

Eşit yurttaşlığı kabul etmeyen çoğunlukçu zihniyet nasıl tedavi edilecek?

Evrensel normları sürekli reddeden bir sosyolojiye karşı siyasetin bir çaresi var mı?

Bu noktada, Türk toplumunun saygı duyacağı ve aynı zamanda “korkacağı” tek şeyin yargı kurumu olduğunu varsayabiliriz.  Devlet otoritesinden güç alan, saygın ve eşit yurttaşlığı korumak üzere, evrensel standartlarda davranan bağımsız ve tarafsız bir yargı gücü! Devleti daima kutsallaştıran bir halka karşı; devletin, yargı, hukuk ve Adalet’ten ibaret olduğunu gösterecek bir düzen.

Başka bir alternatif var mıdır?

Zor soruların yanıtları da zor oluyor.

Zihnimiz açık olsun.

Av. İbrahim Aycan

25 Şubat – Hukuk Takvimi

0
25 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1812 1857-1859 ve 1860-1863 yılları arasında Danimarka Konsey Başkanı (Başbakan) olarak görev yapan hukukçu ve devlet adamı Carl Christian Hall dünyaya geldi. (25 Şubat 1812 – 14 Ağustos 1888) Okul ve kolejde seçkin bir kariyerinden sonra hukuku meslek olarak kabul etti. 1857-1859 ve 1860-1863 tarihleri aralığında başbakanlık yaptı. 1870’te Holstein-Holsteinborg kabinesinde bakan olarak seçildi ve bu görevdeyken pek çok yararlı eğitim reformunu hayata geçirdi, ancak yönetim çöktüğünde, 1873’te tamamen siyasetten çekildi. 1879 yazında, apopleksiyle mücadale etti ve hayatının geri kalan dokuz yılını neredeyse yatalak olarak geçirdi. 14 Ağustos 1888’de yaşamını yitirdi. 
1836 Samuel Colt, ürettiği silahın (Colt tabanca) patentini aldı.
1848 “Paris proletaryası” Geçici Hükümet’e Cumhuriyet ilanı için 2 saat süre tanıdı; süre bitmeden Cumhuriyet resmen ilan edildi. Paris halkının Saray’a yürüyüşü sonucunda Normandiya’ya kaçan Kral Louis Philip’in tahtı yakıldı.
1868 İstanbul Hukuk Mektebi hocalarından, felsefeci, tarihçi ve bürokrat Mehmet Ali Ayni (25 Şubat 1868 – 30 Kasım 1945) dünyaya geldi.
1888 Amerikalı avukat ve siyaset adamı John Foster Dulles (Ölümü: 24 Mayıs 1959) George Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra toplanan Versailles Barış Konferansı’nda ABD delegasyonuna hukuk danışmanı olarak atandı. Daha sonra savaş tazminatları komisyonu üyesi olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ana hatlarını oluşturan önerilerinin hazırlanmasına yardımcı oldu. 1945’te Birleşmiş Milletler’in San Francisco Konferansı’nda üst düzey danışmanlardan biri olarak görev yaptı.1953’te Dışişleri Bakanlığına atandı. 1954’te Manila Konferansı’nın toplanmasını sağladı. Soğuk savaş döneminde ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde önemli rol oynadı.
1907 Ömrü Mahkemelerde geçen ve en sonunda katledilen düşünce suçlusu Yazar Sabahattin Ali doğdu.
1915 Hukukçu Dimitrios Gunaris Yunanistan Başbakanı oldu. Ölümü idam ile oldu.
1925 Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununda değişiklik yapılarak ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplandı, yeni İstiklal Mahkemeleri kuruldu, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verildi. “Dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmasına karar verilmiştir.  
1930 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, 1567 Kanun numarasıyla, dünya genelinde büyük ekonomik buhranın yaşandığı dönemde, 25 Şubat 1930 tarihinde çıkarıldı. Resmi Gazetede yayınlanarak üç yıl süreyle geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun süresi, daha sonra çeşitli tarihlerde yayımlanan kanunlarla 25 Şubat 1970 tarihine kadar uzatıldı; son olarak 11 Şubat 1970 tarihinde yayımlanan 1224 sayılı kanunla süresiz olarak uzatıldı.1932 – Brunswick’in Nazi İçişleri Bakanı,1925’den beri “vatansız” olan Hitler’i “Ataşe”olarak atadı ve Hitler Alman vatandaşlığını kazanmış oldu. Böylece Hitler 13 Mart 1932’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Nazi Partisi’nin (NSDAP) adayı olarak katılmaya hak kazandı.1933- İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği miting düzenledi. Bu miting tarihe Vagon-Li Olayı olarak geçti. Fransız Vagon-Li (Yataklı Vagonlar) şirketinin Belçikalı Müdürünün koyduğu Türkçe yasağına tepki gösterildi.
1943 Talat Paşa’nın Almanya’da tahnit edilen naaşı, İstanbul’a getirildi. Aynı gün Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
1948 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson  dünyaya geldi. İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi. 13 Mayıs 2017’de yaşamını yitirdi.
1949 Adli Tıp Enstitüsü başkanlarından Prof. Dr. Sevil Atasoy dünyaya geldi.  Prof. Dr. Şemsi Gök’ün kızıdır.
1950 Arjantinli hukukçu ve Cumhurbaşkanı Néstor Kirchner (Néstor Carlos Kirchner Ostoić) (Ölümü: 27 Ekim 2010) La Plata Ulusal Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1987’de belediye başkanı oldu. Yoksulluk ve işsizliğin yarı yarıya azaltılması, Yargıtay’ın yenilenmesi, insanlığa karşı suç davalarının açılması konuları üzerine çalıştı.2003 yılında Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 2007 yılında Arjantin Valisi olarak görev yaptı. 2009 seçimlerinde Buenos Aires eyaleti Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1952 – Başbakanlıkta kurulmuş olan “ilmi komisyon”, Anayasa’daki antidemokratik maddeleri tespit etti; Anayasa’da antidemokratik 40 kanun var.
1953 Hukukçu ve İspanya Başbakanı José María Alfredo Aznar López dünyaya geldi. Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk okumuş ve 1975’te mezun olmuştur. 1996’dan 2004’e kadar İspanya Başbakanı olarak görev yapmıştır.
1957 Hukukçu Nobusuke Kishi, Japonya Başbakanı olarak görev başladı. 
1965 Ankara Basın Savcılığı’nın talebi üzerine polis, haklarında ihbar bulunan 3 ayrı oyunun (“İsyancılar”- Recep Bilginer, “İçeridekiler”- Melih Cevdet Anday, “Ayak Bacak Fabrikası”) metinlerini tiyatrolardan istedi.
1974 Britanyalı politikacı, hukukçu ve Birleşik Krallık eski Başbakan Yardımcısı Dominic Raab dünyaya geldi. Theresa May hükûmetinde bir dönem, İnsan Hakları Bakanlığı ve Aile Bakanlığı yaptı. 15 Eylül 2021 tarihine kadar da Boris Johnson hükûmetinde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
1979 Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ocak 1895) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.
1980
  • Bedelli Askerlik kabul edildi. Yurt dışındaki işçilerin 20 bin mark ödedikleri takdirde askerlikten muaf olması kararlaştırıldı.
  • CHP iktidarda iken 1979’da karma hale getirilen liselerde AP hükümeti Milli Eğitim Bakanlığı’nca kız ve erkek öğrencilerin ders yılı ortasında ayrılması kararı Danıştay’dan döndü. Kadıköy Kız Lisesi’ne kayıt yaptıran erkek öğrencilerin aileleri Danıştay’a başvurmuştu.
1983 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Prof.Rona Aybay, Doç.Yılmaz Akyüz, Doç.Alpaslan Işıklı ve Doç.Cem Eroğul’un görevlerine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca son verildi.1983- Köy-Koop Davası’nda, “gizli TKP üyesi oldukları” gerekçesiyle -Barış Derneği Davası’nda da yargılanan- CHP eski Milletvekili Nedim Tarhan 8 yıl, 7 kooperatif yöneticisi de 5-8 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı.
1984
  • Hakkari’de Bir Mevsim adlı filmin gösterimi, Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandı.
  • Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın “Özel finans kurumları” kurulmasına ilişkin tebliği yayınlandı.
1985 TRT Yönetim Kurulu, 1980 öncesinde Türk Dil Kurumu’nca türetilmiş olan 205 sözcüğün yayında ve reklamlarda kullanılmasını yasakladı: “Anı, Aymazlık, başyapıt, bellek, betim, deneyim…”
1986
  • Filipinlerde seçimler yapıldı. Muhalefet lideri Corazon Aquino başkan seçildi. Ferdinand Marcos ülkeyi terk etti.
  • DİSK Davası Savunması başladı. Genel Başkan Abdullah Baştürk: “Bu davanın konusu DİSK değildir; 1961 Anayasası’dır, demokrasi ve özgürlüklerdir.”
  • Türk-İş’in İzmir’de düzenlediği “Ekmek, Barış, Özgürlük” mitinginde gözaltına alınan 77 kişiden 63’ü tutuklandı.
1987 Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak izinsiz toplantılar yaptıkları iddiasıyla 8 Mayıs 1996’da DGM’de açılan davada Ekin-Bilar A.Ş.’nin, aralarında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 7 yöneticisi beraat etti
1988 Öğretmen Sıddık Bilgin’in işkencede öldürüldüğü ve ardından “kaçarken vuruldu” süsü verilerek askerlerce tarandığını ve cesedinin karakol bahçesine gömüldüğünü duruşmada tanık olarak dinlenen askerler doğruladı.
1991 Varşova Paktı feshedildi.
1992 Yeni Ülke’den gazeteci Cengiz Altun, Batman’da öldürüldü. 
1993
1994 Almanya, Refah Partisi’nin Bosna’ya yardım adı altında Almanya’ya gönderdiği paralar hakkında soruşturma başlattı.
 1995 Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen iftar yemeğinde konuştu: ”Bize karşı cephe alanlar Fethullah Hoca ile görüşüyor; Fethullah Hoca da bizdendir.”1998- 5 yıllığına yeniden devlet başkanı seçilen hukukçu Fidel Castro: “Bu ülkede asla sosyalizmden kapitalizme geçiş olmayacak”.
1999 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi ve partinin kapatılması için ihtiyati tedbir istemi ile Anayasa Mahkemesine başvurdu.
2000 Salihli Savcısı, Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmak suçundan iddianame düzenledi.
2003 En fazla 62 bin ABD askerinin Irak’a müdahale için 65 helikopter ve 255 uçak ile 6 aylığına Türkiye’nin limanları, havaalanları, demiryolları, hava sahası ve topraklarında konuşlanmasına olanak sağlayan AKP hükümeti tezkeresi TBMM’ye sunuldu.
1994 2004- KESK ve DİSK üyeleri, Meclis’te görüşülmekte olan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nı Kızılay’da protesto etti.2004- Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) kurucusu olduğu öne sürülen Teslim Töre’ye, 11 yıl süren yargılamanın sonucunda, 18 yıl dokuz ay hapis cezası verildi.2004- Yüksek Seçim Kurulu, aday listelerini zamanında yetiştiremeyen CHP’nin Eskişehir’de 28 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere katılamayacağına karar verdi.2005 – Aynur Doğan’ın ‘Keçe Kurdan’ (Kürt Kızı) isimli albümü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yasaklanarak toplatıldı. Şarkılarda, Kürt kızlarını dağlara savaşmaya davet edildiği gerekçe gösterildi.

2005-Almanya, Vakit gazetesinin Avrupa baskısını yasakladı. Gazeteyi yayımlayan Yeni Akit Şirketi’nin mal varlığına el konuldu. Gerekçe olarak, gazetenin özellikle İsrail devletine, Yahudilere ve Batılı toplumsal değerlere karşı kışkırtıcı yazılar yayımlaması gösterildi.

2005 İngiliz avukat ve Uluslararası Af Örgütü‘nün kurucusu Peter Benenson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Temmuz 1921)
2006 Afganistan’da eski İstihbarat şefi Esadullah Servari ölüm cezasına çarptırıldı.1978 yılında ilk komünist Devlet Başkanı Nur Muhammed Taraki’nin dönemindeki görevi sırasında, yüzlerce kişinin öldürülmesi için emir verdiği gerekçesiyle yargılanıyordu.
2008 Şarkıcı Bülent Ersoy hakkında, bir programda söylediği sözler nedeniyle halkı askerlikten soğutma iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Mahkeme Heyeti, 18 Aralık’taki karar duruşmasında; “Ben çocuk doğurmuş olsaydım askere göndermezdim” sözlerini, düşünce özgürlüğü kapsamında sayarak, Ersoy’u beraat ettirdi.
2010 Akademisyen ve ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Nisan 1915)
2013 Takvim gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Diyarbakır Cezaevi eski komutanı Esat Oktay Yıldıran hakkında yazdığı yazı nedeniyle, Yıldıran’ın “Kişisel hatırasına hakaret” iddiasıyla 90 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kütahyalı’nın cezası, mahkeme tarafından paraya çevrildi. Esat  Oktay Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nde bir dönem iç güvenlik komutanı olarak görev yapmış ve 1988’de PKK tarafından öldürülmüştü. Yıldıran’ın sistematik işkenceler yaptığını iddia eden Yıldıran’ın oğlu Timuçin Yıldıran’ın Kütahyalı’ya açtığı dava 2012 yılı Nisan ayında İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı.
2016 Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ile Erdem Gül’ün, “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ve “basın hürriyeti” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması için dosyayı ilgili mahkemeye gönderdi.
2018 PYD eski eş başkanı Salih Müslim Çekya’nın başkenti Prag’da gözaltına alındı. Türkiye iade talep etti. Müslim 2 gün sonra serbest bırakıldı.
2019 Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kuruldu
2026 Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Laiklik Bildirgesinde adı geçen 168 kişi hakkında dava açtıklarını duyurdu.

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı – 2003

0

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı, partinin 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılarak kararın gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlandıktan sonra 3 Şubat Temmuz 1995 tarihinde yapılan başvuru üzerine parti üyelerinin başvurusu üzerine verilmiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi, 6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlamıştır. Partinin kurucuları arasında Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler yer almaktadır.  Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi de değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbirin hedeflenen amaca göre orantısız ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit ederek Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

SOSYALİST TÜRKİYE PARTİSİ – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 26482/95)

NİHAİ KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG
12 Kasım 2003

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26482/95) başvuru no’lu davanın nedeni siyasi bir parti olan Sosyalist Türkiye Partisi ve on üç üyesinin; İlhamı Alkan, Süleyman Zeyyat Baba, Murat Beşer, Sedat Cengiz, Nihat Çağlı, Mehmet Ali Doğan, Aydemir Güler, Kemal İbrahim Okuyan, Uğur Pişmanlık, Ahmet Hamdi Samancılar, Hüseyin Yıldız, Neşenur Domaniç, ve Selma Kuzulugil’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 3 Şubat 1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul’da avukat B.H.Durna tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Birinci başvuran Sosyalist Türkiye Partisi (STP) siyasi bir parti olup Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Kasım 1993 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

STP, 6 Kasım 1992 tarihinde kurularak parti kuruluş bildirisi İçişleri Bakanlığına sunulmuştur.

25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesinde STP’nin feshi yönünde dava açmıştır.

Başsavcı iddianamesinde Anayasal unsurlara ve Siyasi partiler yasasına dayanarak partinin programının ve amaçlarının ulusal birliğe ve toprak bütünlüğüne aykırı olduğunu belirtmiştir.

16 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı davanın esasına ilişkin mütalâasını Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

29 Temmuz 1993’te STP’nin avukatı esas hakkındaki savunmasını iletmiştir.

30 Kasım 1993’te Anayasa Mahkemesi STP’nin kapatılmasına karar vermiştir.

9 Ağustos 1994 tarihinde Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren kararında Anayasa Mahkemesi mezkur davada Anayasanın temel prensiplerini hatırlatarak Türk topraklarında yaşayan kişilerin etnik kökenleri ne olursa olsun ortak kültür çerçevesinde bütünlük arz ettiklerine, bu kişilerin  bir bütün olarak «türk ulusu» olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturduklarına, etnik grupların çoğunlukta veya azınlıkta olmalarına göre ayrılmadıklarına değinmiştir. Mahkeme Anayasaya göre türk vatandaşları arasında ırk ve etnik kökene dayalı siyasi veya hukuki hiçbir ayrım yapılmadığını ve tüm vatandaşların temel yurttaşlık, siyasi ve ekonomik haklarından eşit ölçüde yararlandıklarını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi özellikle kurt kökenli vatandaşların Türkiye’nin her bölgesindeki türk vatandaşları ile aynı haklara sahip olduğunu, Anayasanın kurt kimliğini tanımadığı yönündeki eleştirilerin doğru olmadığını : kurt kökenli vatandaşların kimliklerini dile getirmelerine engel olunmadığının, kürtçenin tüm özel alanlarda; yazılı basında, edebiyatta ve sanatsal eserlerde kullanıldığının altını çizmiştir.

Anayasa Mahkemesi, herkesin onaylamasa dahi Anayasada yer alan esaslara uyma zorunluluğu bulunduğunu, Anayasanın farklı değerlerin savunulmasına değil etnik ayrımcılığa dayalı propaganda yapılmasını yasakladığını, Lozan Antlaşmasına göre bir grubun azınlık olarak nitelendirilmesi için ayrı bir dilin ve etnik bir kökenin olmasının yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programının içeriğinde, Türkiye’den ayrı farklı dil ye kültüre sahip bir kurt halkının varlığından söz edildiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre STP kültlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkında sahip olmalarını, bu amaç bir «bağımsızlık savaşı» vermeleri gerektiğini savunmaktadır. Mahkeme söz konusu partinin bu tutumunun şiddet yanlısı terörist bir grubun provakatif yaklaşımı ile bağdaştırılabileceğini eklemektedir.

Anayasa Mahkemesi sonuç olarak STP’nin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin 2. paragrafında yer alan kısıtlamaların yanı sıra 17. madde çerçevesindeki esasların da ihlali anlamına geldiğini, bu bağlamda yeni bir Avrupa için Paris Şartı‘nın ırkçılığı, etnik kökenden kaynaklı kin ve nefreti, terörizmi mahkum ettiğini, bunun dışında Helsinki Nihai Senedinin sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması prensiplerini garanti altına aldığını dile getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programında Devletin ulusal birliği ve toprak bütünlüğü aleyhinde bir tutum izlenmesi nedeniyle Siyasi partiler kanununun 101. maddesinin a fıkrasına uygun olarak feshedildiği açıklamasını yapmıştır.

HUKUK AÇISINDAN
1. AİHS’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN

Başvuranlar STP’nin feshedilmesi ile Sözleşmenin 11. maddesi ile güvence altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

1. Müdahalenin varlığına ilişkin

Hükümet de STP’nin kapatılması ile dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün güvence altına alındığı Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğini kabul etmektedir. Bu aynı zamanda Mahkemenin de görüşüdür.

2. Müdahalenin yasallığına ilişkin

Benzer müdahalede 2. maddede yer alan «yasayla öngörme» ve «demokratik bir toplum için zaruret» gibi bir ya da birden çok amacı içermediği hallerde 11. maddeye yönelik bir ihlal sözkonusudur.

a) «Yasayla öngörme»

Taraflar sözkonusu müdahalenin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasanın 2,3,14 ve 68 ve Anayasanın 78, 80, 81, 90 ve 101. maddelerine ve 2820 sayılı siyasi partiler kanununa dayanarak yapıldığı ve bu müdahalenin «yasayla öngörüldüğü» hususunda görüş birliği içerisindedirler. Mahkeme bu tespiti ayrıca değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.

b) Meşru amaç

Hükümete göre mevcut müdahale kamu emniyetinin sağlanması, başkalarının haklarının korunması, ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün sağlanması gibi birçok meşru amaca yöneliktir. Başvuranlar ne kürtlerin Türkiye’den ayrılmasını ne de yeni bir kurt devleti kurulmasını savunduklarını ileri sürmüşlerdir. AİHM, mezkur müdahalelerin 11. maddenin 2. paragrafında yer alan ilkelerden en azından biri olan «ulusal güvenliğin» sağlanması amacını taşıdığına itibar etmektedir.

c) «Demokratik bir toplum için gereklilik»
i. Tarafların görüşleri

Başvuranlar STP parti programında özellikle Türkiye’ye veya kürt hareketine değil aynı zamanda global dünya düzenine ve Orta Doğuya değin analizler yapıldığını, toplumun belli bir kesiminin ayrılmasından ziyade halkların birlikteliğine dikkat çekildiğini ve hiçbir şekilde «vatandaşlar arasında etnik ayrımcılık yaparak kine ve şiddete» çağrıda bulunulmadığını savunmaktadırlar.

Başvuranlar STP parti programının genel olarak «halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, türk ve kurt halklarının bir arada yaşaması için dillerinin ve kültürlerinin korunması gerektiğini» savunduğunu ifade etmektedirler.

Hükümet, STP parti programının içeriğinin Türkiye Cumhuriyetinin anayasal ilkeleriyle bağdaşmayan yeni bir siyasi düzen oluşturmak amacıyla türk halkının bir bölümünü yasadışı faaliyetlere teşvik unsurlarını taşıdığını belirtmektedir.

Temel kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe Marksist ve Leninist hedeflerin gündemde kalamayacağına ilişkin Komünist partisinin iddialarım reddeden Alman Anayasasına atıfta bulunan Hükümet, STP’nin parti programının Türkiye Cumhuriyeti Anayasa düzenini görmezden geldiğinin
altını çizmektedir.

Ayrıca «kürt halkı ile türk halkı» arasında ayrımcılık yaparak ve «kürt halkının kendi kaderini kendisi belirleme hakkı» savıyla STP, Türk ulusunda etnik kökene dayalı bir ayrımcılık oluşturmaya çalışmaktadır. Ulusal bazda etnik kökene dayalı bir azınlığın oluşturulmasını savunan bu yaklaşım ulusal toprak bütünlüğü ile bağdaşmamaktadır. Oysa ki ulusal toprak bütünlüğü ayrını yapmaksızın vatandaşların aynı haklara sahip olma esasına dayanmaktadır. Hükümet bu koşullar çerçevesinde STP’nin fesih kararının kamu düzeninin sağlanması ve başkalarının haklarının korunması bakımından «demokratik bir toplum için gerekli» olduğu ve «sosyal bir ihtiyaca cevap »
verdiği kanaatindedir.

ii. AİHM’nin değerlendirmesi

AİHM, AİHS’nin 11. maddesinin, özerk anlamına ve özel uygulama alanına karşın, görülmekte olan davanın AİHS’nin 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fikirlerin korunması ve ifade özgürlüğü AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün önemli unsurlarından biridir. Siyasal Partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde ve çoğulculuğun korunmasındaki önemli rolleri dikkate alındığında bu hükmün öncelikle uygulanacağı açıktır.

AİHM’ye göre çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bu nedenle, AİHS’nin 10. maddesinde öngörülen ifade özgürlüğünün, 2. fıkrası uyarınca, sadece açıklanan bilgi ve fikirlere taraftar olunduğunda, rahatsız etmediğinde ya da farklı olmadığında değil, aynı zamanda; taciz eden, şok eden, rahatsız eden bir nitelik taşıdığında da söz konusudur (Bkz, 7 Aralık 1976 tarihli Handyside- İngiltere kararı, s. 23, § 49, ve 23 Eylül 1994 tarihli Jersild Danimarka kararı, s. 26, § 37).

Siyasi partiler faaliyetlerini kolektif olarak ifade özgürlüğünün uygulanması üzerine oluşturduklarından, AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin güvencesi altındadırlar. (Bkz, 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi- Türkiye karan, §§ 42-43).

Bu noktada AİHM, bir siyasi partinin bir yasada ya da Devletin yasal ve anayasal yapılarında değişiklik yapmayı iki koşulla önerebileceğini düşünmektedir: birincisi bu amaçla kullanılan araçlar yasal ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik ilkelerle uyuşmalıdır. AİHM, liderleri şiddeti teşvik eden, demokrasiye saygı duymayan demokrasiyi, demokraside tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partinin, bu gerekçelerle kendisine karşı uygulanan cezalara karşı Sözleşmenin korumasını ileri süremeyeceğini düşünmektedir (Bkz, 9 Nisan 2002 tarihli Yazar ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 22723/93,22724/93 ve 22725/93, § 49 ve mutatis mutandis, 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless-İrlanda kararı, §§ 46-47, Refah Partisi ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 41340/98, 42342/98, 41343/98 ve 41344/98, § 98).

Ayrıca, AİHS’nin 11 § 2 maddesi uyarınca, demokratik bir toplumda “gerekli” olup olmadığı yani “sosyal bir ihtiyaca” cevap verip vermediği ve izlenen meşru amaç ile arasında bir orantının olup olmadığı konusu da önem taşımaktadır.

AİHM, yerel mahkemelerin görevini ikame etme gibi bir sorumluluk üstlenmediğini fakat alman kararların ve yapılan müdahalelerin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddeye yönelik bir kısıtlama getirilip getirilmediğinin denetim altına alındığını eklemektedir. Davalı hükümetin içtenlikle, özenle ve mantıklı bir şekilde yetkisini kullanıp kullanmadığı ve davanın bütünü ışığında müdahalenin “izlenen yasal amaç için” yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve yetkililer tarafından öne sürülen gerekçelerin “yeterli” olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Mahkemenin ulusal
yetkililerin kuralları AİHS’nin 11. maddesine uygun olarak yerine getirdiklerinden emin olması gerekmektedir (Bkz, mutatis mutantis, aleyhine 2 Eylül 1998 tarihli Ahmed ve diğerleri- İngiltere kararı, Derleme ,§55, İngiltere aleyhine 27 Mart 1996 tarihli Goodwin kararı, §40 görülebilir).

AİHM, STP’nin siyasi faaliyetlerine başlamadan kapatıldığını ve bu önlemin sadece parti programından dolayı alındığını hatırlatmaktadır. AİHM, söz konusu müdahalenin gerekliliğini incelemek için ulusal yetkililerin aldıkları önlemler üzerinde dayanak oluşturacaktır.

AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin STP’nin Kürtlerin gelecekte kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını talep ettiğini ve “bağımsızlık savaşı” yapma hakkını tanıdığını belirttiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi, parti programında Kürt ve Türk Milletlerini ayırarak, Türk Milletinin ve Devletinin bölünmez bütünlüğü aleyhine Türkiye sınırları dahilinde azınlıkların oluşumunu savunduğu gerekçesiyle kendi kaderini tayin hakkının ve özellikle bağımsız bölge fikrinin yasaklanmasını haklı görmüştür.

AİHM’nin görüşüne göre bu tip bir programın Türk Devletinin mevcut prensipleri ve yapısı ile uyumlu olmaması demokrasi ile de çelişkili olması anlamına gelmez; Mevcut bir devletin yapısını sorgulasa dahi farklı politik programların teklif edilmesi ve tartışılması, demokrasinin kendisine zarar vermemesi şartıyla demokratik sistemin vazgeçilmez öğeleridir (Bkz, yukarıda anılan Sosyalist Parti ve diğerleri kararına, s. 1257 § 47).

Sonuç olarak, AİHM, örgütlenme özgürlüğünün yalnızca inandırıcı ve zorlayıcı sebeplerle kısıtlanabileceğinden, AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, siyasal partiler söz konusu olduğunda dar bir yorumu zorunlu kıldığını belirtmektedir. Bu nedenle taraf devletler, AİHS’nin 11 § 2 maddesinde öngörülen zorunluluğun varlığının tespiti konusunda; hem yasalar, hem de bu yasaların uygulanması için alınan kararlar-buna bağımsız yargı organlarının kararlan da dahil- üzerinde sıkı bir Avrupa denetimi olan, sınırlı bir takdir marjına sahiptirler.

STP’nin parti programının tetkiki sonucunda, AİHM, değerlendirmeye alınması gereken unsurlar olan demokratik ilkelerin farklı reddetme biçimlerine veya ayaklanmaya ve şiddete çağrı yapacak herhangi bir unsur görmemiştir (Bkz, 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu -Türkiye kararı, n: 24246/94, § 48).

AİHM’ye göre, demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı sorunları, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubu, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır. Bu bağlamda, parti programının incelenmesi sonucunda STP’nin niyetinin açık olduğu anlaşılmaktadır.(Bkz. Sözü edilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı ve diğerleri, § 57).

Ancak siyasi bir partinin, programında alenen açıklananlardan farklı hedef ve niyetlerinin varolma olasılığı dışlanamaz. Bundan emin olmak için, bu programın içeriği ile, sahibinin eylemleri ve tutumlarını karşılaştırmak gerekir (Bkz, yukarıda anılan TBKP ve diğerleri , § 58 ve Sosyalist Parti ve diğerleri kararlarına, § 48).

Mevcut durumda STP’nin programının herhangi bir somut eylemi ile yalanlanması olanağı yoktur, zira kurulur kurulmaz kapatılmış ve programım uygulama zamanı bile bulamamıştır. Böylece sadece ifade özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan bir davranış ile cezalandırılmış bulunmaktadır.

AİHM, incelemesine sunulan olayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörizme karşı mücadelenin güçlüklerini (Bkz, yukarıda değinilen İrlanda Birleşik Krallık kararı, § 11; ve 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy- Türkiye kararı, §§ 70 ve 80) de dikkate almaya hazırdır. Ancak bu somut olayda, herhangi bir faaliyeti olmaksızın, terörizmin Türkiye’de yol açtığı sorunlarda STP’nin sorumluluğunun olduğu sonucuna varma olanağı verecek herhangi bir kanıt görememektedir.

Tüm bunlar karşısında, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbir, hedeflenen amaca göre orantısızdır ve demokratik bir toplumda gerekli değildir. Sonuç olarak bu tedbir AİHS’nin 1 1 . maddesini ihlal etmiştir.

II. AİHS’NİN 9, 10 VE 14. MADDELERİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN

Başvuranlar aynı zamanda Sözleşmenin 9,10 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. AİHM aynı olaylarla ilgili yapılan bu şikayetlerin 11. madde başlığı altında incelendiğinden bunların ayrıca incelenmesini yersiz bulmuştur.

III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Zarar

STP, partinin kapatılması ve hukuki kimliğini kaybetmesi nedeniyle gelir kaybına uğradıklarım öne sürerek uğradıkları maddi zarar için 10.000.000 FF karşılığı 1.524.490 Euro talep etmektedir.

Maddi ve manevi zarar olarak başvuranların her biri 3.000.000. FF karşılığı 457.347 Euro talep etmektedir.

STP’ye ilişkin AİHM, başvuran partinin taleplerine dair herhangi bir kanıtlayıcı belgeyi Mahkemeye sunmadığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak bu talep kabul edilemez bulunmaktadır. (Bkz. sözü edilen TBKP ve diğ. kararı, § 69).

AİHM, başvuranların ve STP’nin kurucu üyelerinin manevi zarara uğradıklarını kabul etmektedir. Bu yönde AİHS’nin 11. maddesinin ihlalinin tespitinin adil tazmin için yeterli olacağı kanısındadır.

B. Masraf ve harcamalar

Masraf ve harcamalara ilişkin başvuranlar 140.000 FF; 21.342 Euro talep etmektedirler.

Hükümet bu konuda görüş bildirmemiştir.

Mahkeme, adil ve hakkaniyete uygun olarak başvuranlara masraf ve harcamalara ilişkin toplam 10.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.

C. Temerrüt faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3’lük bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.

BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
2. AİHS’nin 9, 10 ve 14. maddelerinin incelenmesine gerek olmadığına;
3. STP’nin manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine;
4. Mevcut kararın başlı başına manevi tazmin için yeterli olduğuna;

5.

a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvuranlara masraf ve harcamalar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulamasına;

6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddelerine uygun olarak 12 Kasım 2003 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

Özet karar çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır. 

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

0
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1978
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3848
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan ve 7 Haziran 1978 tarihinde toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı 64’üncü oturumunda,

1948 tarihli Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Hakkında Sözleşmenin 1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Tavsiyenin hükümlerini not ederek,

1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin bazı kamu görevlisi kategorilerini kapsamadığını ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Sözleşmenin ve Tavsiye kararının işletmedeki işçi temsilcilerine uygulandığını gözönüne alarak,

Bir çok ülkede kamu hizmeti faaliyetlerinin kapsamının önemli ölçüde genişlediğini ve kamu mercileriyle kamu görevlilerinin örgütleri arasında sağlam çalışma ilişkilerinin gerekliliğini not ederek,

Üye devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerin büyük ölçüde çeşitliliğini ve uygulamadaki farklılıkları (örneğin, merkezi ve yerel makamlarından her birinin karşılıklı görevleri, federal, eyalet ve taşra makamlarının görevleri, Devlet işletmelerinin ve özerk veya yarı özerk çeşitli tipte kamu kuruluşlarının görevleri ve çalışma ilişkilerinin mahiyeti ile ilgili olarak) gözönünde tutarak,

Uluslararası bir belgenin uygulama alanının belirlenmesinde ve bu belgeyle ilgili tanımların kabulünde bir çok ülkede kamu sektöründeki çalışmayla özel sektördeki çalışma arasında mevcut farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan özel sorunları, 1949 tarihli Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin kamu görevlilerine uygulanması konusunda ortaya çıkan yorum güçlüklerini ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kontrol organlarının bazı hükümetlerin bu hükümleri kamu görevlilerinin büyük bir kısmını bu sözleşmenin uygulama alanının dışında bırakacak biçimde uyguladıklarını bir çok defa müşahade etmiş olduklarını gözönüne alarak,

Oturum gündeminin 5 inci maddesini oluşturan “Kamu Hizmetinde Örgütlenme Özgürlüğüne ve Kamu Kesiminde İstihdam Koşullarını Belirleme Usulüne İlişkin “çeşitli bazı önerilerin kabulüne karar verdikten sonra,
Bu önerilerin uluslararası bir sözleşme biçimini almasına karar vererek,

1978 tarihli “ Kamu Kesiminde Çalışma ilişkileri Sözleşmesi” adını alan aşağıdaki sözleşme’yi bugün 27 Haziran 1978 tarihinde kabul etmiştir.

BÖLÜM I 
UYGULAMA ALANI VE TANIMLAR 
MADDE 1

Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır.

Bu Sözleşmede öngörülen güvencelerin, görevleri izlenecek politikaları belirleme ve yönetim işleri kabul edilen üst düzey görevlilere veya çok gizli nitelikte görevler ifa edenlere hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

Bu Sözleşme öngörülen güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlisi” deyimi işbu Sözleşmenin 1 inci maddesi uyarınca Sözleşme’nin kapsamına giren herhangi bir kimse anlamına gelir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlileri Örgütü” deyimi oluşumu ne olursa olsun amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olan herhangi bir örgüt anlamına gelir.

BÖLÜM II 
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI 
MADDE 4

Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Böyle bir koruma, özellikle aşağıdaki amaçlara yönelik tasarruflara karşı uygulanacaktır:

Kamu görevlilerinin çalıştırılmalarını, bir kamu görevlileri örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşuluna bağlamak,

Bir kamu görevlisini, bir kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetlerine katılması nedenleriyle işten çıkarmak veya ona zarar vermek.

MADDE 5

Kamu görevlileri örgütleri, kamu makamlarından tamamen bağımsız olacaklardır.

Kamu görevlileri örgütleri kuruluş, işleyiş veya yönetimlerinde kamu makamlarının her türlü müdahalesine karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Bir kamu makamının tahakkümü altında kamu görevlileri örgütlerinin kuruluşunu geliştirmeye veya kamu görevlileri örgütlerini bir kamu makamının kontrolü altında tutmak amacıyle mali veya diğer biçimlerde desteklemeye yönelik önlemler bu madde bakımından müdahaleci faaliyetler olarak kabul edilecektir.

BÖLÜM III 
KAMU GÖREVLİLERİ ÖRGÜTLERİNE 
SAĞLANACAK KOLAYLIKLAR 
MADDE 6

Kamu görevlilerinin tanınan örgütlerinin temsilcilerine, çalışma saatleri içinde veya dışında görevlerini çabuk ve etkin bir biçimde yerine getirmelerine olanak verecek şekilde kolaylıklar sağlanacaktır.

Bu tür kolaylıkların sağlanması idarenin veya hizmetin etkin işleyişini engellemeyecektir.

Bu kolaylıkların niteliği ve kapsamı, bu sözleşmenin 7’nci maddesinde belirtilen yöntemlere göre veya diğer uygun yöntemlerle belirlenecektir.

BÖLÜM IV 
ÇALIŞMA KOŞULLARININ BELİRLENMESİ YÖNTEMLERİ
MADDE 7

Kamu görevlileri ve kamu makamları arasında çalışma koşullarının görüşülmesine olanak veren yöntemlerin ve kamu görevlileri temsilcilerinin anılan koşulların belirlenmesine katılmalarını sağlayan başka her türlü yöntemin en geniş biçimde geliştirilmesi ve kullanılmasını teşvik için gerektiğinde ulusal koşullara uygun önlemler alınacaktır.

BÖLÜM V 
UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ 
MADDE 8

Çalışma koşullarının belirlenmesiyle ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak taraflar arasında görüşme yoluyla veya ilgili tarafların güvenini sağlayacak şekilde kurulan arabuluculuk, uzlaştırma veya tahkim gibi bağımsız ve tarafsız mekanizmalardan yararlanılarak araştırılacaktır.

BÖLÜM VI 
KİŞİSEL VE SİYASİ HAKLAR 
MADDE 9

Kamu görevlileri, diğer çalışanlar gibi yalnızca görevlerinin niteliğinden ve statülerinden kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünün normal olarak uygulanması için gerekli kişisel ve siyasi haklardan yararlanacaklardır.

BÖLÜM VII 
SON HÜKÜMLER 
MADDE 10

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 11

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onayan her üye için onama belgesinin kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 12

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşme’yi onamış olup da bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince ve bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi her on yıllık sürenin bitiminde bu maddenin içerdiği koşullarla feshedebilir.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedilmesinden Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerini haberdar eder.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102’inci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

MADDE 15

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 16

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 12’inci madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bu Sözleşme artık üyelerin onamasına açık bulunmaz.

Bu Sözİeşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşme”yi onamamış bulunan üyeler için herhalde şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

MADDE 17

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi

0
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır. 

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere  bazı önerilerin kabulünü içermektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 2 Haziran 1976
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3851
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nca Cenevre’de toplanan ve 2 Haziran 1976 tarihinde altmışbirinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel konferansı, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını teyid eden ve ulusal düzeyde resmi makamları ile işveren ve işçi kuruluşları arasında etkili danışmanların teşviki için önlemler alınmasını öngören, özellikle Dernek Kurma Hürriyeti ve Teşkilatlanma Hakkının Korunması hakkındaki 1948 tarihli Sözleşme,

Teşkilatlanma ve Toplu Pazarlık Hakkına dair 1949 tarihli Sözleşme, 1960 tarihli (Sınai ve Ulusal Düzeyde) istişare Tavsiye Kararı olmak üzere, mevcut Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiyelerin hükümleri yanında, bunlara etkinlik kazandırmak üzere işveren ve işçi teşkilatlarının danışmalarda bulunmalarını (öngören) çok sayıda Uluslararası Çalışma Sözleşmesi ve Tavsiyelerinin hükümlerini hatırda tutarak, ve

Toplantı gündeminin, “Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulması” başlığını taşıyan dördüncü maddesini gözönüne alarak ve Milletlerarası çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü danışmalar hakkında bazı önerilerin kabulüne karar vererek,

Bu önerilerin Milletlerarası bir sözleşme oluşturacağını kararlaştırmak,

Bindokuzyüzyetmişaltı yılının Haziran ayının yirmibirinci günü Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi 1976 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Bu Sözleşmede “temsilci kuruluşlar” tabiri. teşkilatlanma özgürlüğü haklarından yararlanan en fazla temsil niteliğine haiz işçi ve işveren kuruluşlarını ifade eder.

MADDE 2

İşbu Sözleşme’yi onaylayan Uluslararası Çalışma Teşkilatının her üyesi 5 inci madde 1 inci fıkrada belirtilen Uluslararası Çalışma Teşkilatının faaliyetlerine ilişkin hükümet, işveren ve işçi temsilcileri arasında etkin danışmayı gerçekleştirmeyi sağlayacak usulleri işletmeyi taahhüt eder.

Bu maddenin 1 inci paragrafında öngörülen usullerin şekli ve muhtevası, temsile yetkili kuruluşların mevcut olması ve bu usullerin oluşturulmamış bulunması halinde, her ülkede bu kuruluşlara danışılarak, ulusal uygulamaya uygun şekilde tesbit edilir.

MADDE 3

Bu Sözleşme’de getirilen usullerin amaçları açısından işçi ve işveren temsilcileri, temsile yetkili kuruluşların mevcut olmaları halinde, bunlar tarafından serbestçe seçileceklerdir.

İşçi ve işverenler, danışmaların yapılacağı herhangi bir organda eşit sayıda temsil edilecektir.

MADDE 4

Yetkili makam bu Sözleşme’de getirilen usullerin idari yönden desteklenmesi sorumluluğunu üstlenir.

Yetkili makam ile, şayet mevcut ise, temsile yetkili kuruluşlar arsında, bu usuller konusunda gerekebilecek eğitimin finansmanı için düzenlenmeler yapılacaktır.

MADDE 5

Bu Sözleşme’nin amacına göre üzerinde danışma yapılacak hususlar şunlardır.

Uluslararası Çalışma Konferansı gündeminde yer alan konulara ilişkin sualnamelere verilen hükümet cevapları ile Konferansta tartışılacak öneri metinleri üzerindeki hükümet görüşleri.

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 19 ‘uncu maddesine göre Sözleşme ve Tavsiyeler sunulmasına ilişkin olarak yetkili makam veya makamlara yapılacak teklifler.

Onaylanmamış Sözleşmeler uygulanmaya geçirilmemiş tavsiyelerin, yerine göre uygulanmalarını, onaylamalarını hızlandırabilecek tedbirleri değerlendirmek üzere, uygun aralıklarla gözden geçirmeleri,

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 22’nci maddesine göre Uluslararası Çalışma Bürosuna verilen raporlardan çıkan sorunlar,

Onaylanmış Sözleşmelerin feshine ilişkin öneriler.

Bu maddenin 1 ‘inci fıkrasında atıf yapılan konuların yeterli ölçüde değerlendirilebilmelerini sağlamak açısından, danışmalar, anlaşma ile tespit edilmiş uygun aralıklarla, ancak yılda bir kereden az olmamak üzere yapılacaktır.

MADDE 6

Mevcut olmaları halinde, temsile yetkili kuruluşlarla istişare sonucunda uygun görüldüğü takdirde, yetkili makam, bu Sözleşme ile getiren hususların işleyişi konusunda yıllık bir rapor hazırlayacaktır.

MADDE 7

Bu Sözleşme’nin kesin onay belgeleri tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.

MADDE 8

Bu Sözleşme, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Üyelerinden sadece onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olanları bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her üye için, onay belgelerinin tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 9

Bu Sözleşme’yi onaylamış olan bir üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilebilecek bir bildirim ile feshedilebilecektir. Fesih, tescil tarihinin üzerinden 1 yıl geçmeden muteber olmaz.

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve önceki fıkrada belirtilen on yıllık devrenin sonundan itibaren bir yıl içinde bu madde gereğince feshetmek hakkını kullanmamış her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi her on yıllık devrenin sona ermesinden sonra bu maddede derpiş edilen hükümlere göre feshedebilecektir.

MADDE 10

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onay ve fesihlerin tescil işlerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’nın bütün üyelerine bildirilecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 11

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, önceki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu onay ve fesih işlemlerine dair bilgilerin tamamını Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü hallerde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.

MADDE 13

Genel Konferansın, bu Sözleşme’nin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme’de aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde,

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşme’nin derhal feshi neticesini doğuracaktır.

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren; işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşme’yi, onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamayacak olan üye ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

0
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

ILO Kabul Tarihi: 3 Haziran 1937
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3849
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine; 3 Haziran 1937 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yirmi üçüncü Oturumunda,

Oturum gündeminin altıncı maddesini teşkil eden, konferansın Birinci Oturumunda kabul edilmiş olan sanayi işyerlerine alınacak çocuklar için asgari yaşı tesbit eden Sözleşmenin kısmen düzeltilmesi hakkında bazı tekliflerin kabulünü kararlaştırarak,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini alması gerektiğini düşünerek,
Bindokuzyüzotuzyedi senesinin yirmi iki Haziran günü 1937 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (düzeltilmiş) adı verilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmede sanayi işletmeleri” terimi özellikle şunları içermektedir:

Madenler,taş ocakları ve topraktan her türlü maden çıkarma faaliyetleri,

Malların imal edildiği, tadil edildiği, temizlendiği, onarıldığı, donatıldığı, tamamlanıp satışa hazır hale getirildiği,parçalandığı veya imha edildiği sanayiler veya gemi inşası ve elektrik ile diğer her türlü muharrik gücün üretimi, transformasyonu ve dağıtımı dahil olmak üzere maddelerin bir değişime uğradıkları sanayiler,

Tüm bina, demiryolu, tramvay, liman, depo, dalgakıran, kanal, iç su yolu, karayolu, tünel, köprü, viyadük, kanalizasyon, kuyu, telefon veya telgraf tesisatı, elektrik şebekesi, gaz şebekesi, su şebekesi veya diğer inşaat yapımı, yenilenmesi, bakımı, onarımı, tadili, veya yıkımı, yada bu inşaat faaliyetleri öncesinde yapılan hazırlık ve temel çalışmaları,

Elle taşımacılık hariç olmak üzere, depo, iskele, rıhtım, ve antrepolarda yükleme, boşaltma işlerini de içerecek şekilde karayolu, demiryolu ve iç su yoluyla yolcu ve mal taşımacılığı,

Her ülkenin yetkili makamı, sanayi ile ticaret ve tarımı ayıran sınırı tesbit edecektir.

MADDE 2

Onbeş yaşın altındaki çocuklar kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar.

Ancak, tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilen kişilerin hayatı, sağlığı veya ahlaki bakımından tehlike arzeden işler hariç olmak üzere, milli mevzuat bu çocukların sadece işverenin aile üyelerinin çalıştığı işletmelerde çalışmasına izin verebilir.

MADDE 3

İşbu Sözleşmenin hükümleri, çalışmaları kamu makamlarınca onaylanıp denetlenmek şartıyla, teknik okullarda çocuklar tarafından yapılan işlere uygulanmaz.

MADDE 4

İşbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla her sanayi işletmesi işvereni, istihdam ettiği onsekiz yaşın altındaki kişiler için doğum tarihlerini de gösterir bir kayıt tutar.

MADDE 5

Tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilenlerin hayatı, sağlığı veya ahlakı bakımından tehlike arzeden işler için, milli mevzuat:

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaş veya yaşları tesbit eder veya,

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaşı veya yaşları tesbit etmek üzere uygun bir makamı görevlendirir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22 nci maddesi gereğince sunulacak yıllık raporlar, duruma göre, önceki fıkranın (a) bendine uygun olarak milli mevzuatça belirlenen yaş veya yaşlar hakkındaki ya da önceki fıkranın (b) bendine uygun olarak kendisine yetki verilen makam tarafından bu yetkiye istinaden alınan tedbirler hakkındaki bütün bilgileri ihtiva etmelidir.

BÖLÜM II

BAZI ÜLKELER İÇİN ÖZEL HÜKÜMLER

MADDE 6

Japonya için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 nci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Ondört yaşın altındaki çocuklar, herhangi bir kamu veya özel sanayi işletmesinde veya bunlara bağlı herhangi bir işyerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar: Milli mevzuatın bu yaştaki çocukların sadece işverenin aile fertlerinin istihdam edildiği işletmelerde çalıştırılmasına izin verdiği durumlar bu hükmün kapsamı dışındadır.

Onaltı yaşın altındaki çocuklar, maden ocakları veya fabrikalarda, milli mevzuatta tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

MADDE 7

2 nci, 4 üncü ve 5 inci maddelerin hükümleri Hindistan için geçerli değildir. Ancak, Hindistan yasama meclisi aşağıdaki maddelerin uygulamasına dair kanun çıkardığı takdirde bu maddeler bütün bölgelerde uygulanır.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onüç yaşın altındaki çocuklar demiryoluyla yolcu veya mal, veya posta nakli işlerinde ya da dok, iskele veya rıhtımlarda mal yükleme-boşaltma işlerinde (el ile taşıma hariç) istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar:

Onbeş yaşın altındaki çocuklar, aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Maden ocakları, taş ocakları ve topraktan maden çıkarmayla ilgili diğer işler:

Yetkili makam tarafından tehlikeli ve sağlığa zararlı olarak nitelenen ve bu maddenin kapsamına giren meslekler.

Tıbben çalışabilirliği belgelenmedikçe aşağıda belirtilen kişilerin yine aşağıda belirtilen işlerde çalışmalarına izin verilemez:

Oniki yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalıştırılmasına izin verilemez:

Onbeş yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların maden ocaklarında çalıştırılmalarına izin verilemez.

MADDE 8

Çin için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 inci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onbeş yaşın altındaki çocuklar aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar:

Düzenli olarak 50 veya daha fazla işçi istihdam eden maden ocaklarında; veya

Motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi istihdam eden fabrikalarda milli mevzuat tarafından tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirlenen işlerde.

Bu madde kapsamına giren işletmelerdeki işverenler istihdam ettikleri onaltı yaşın altındaki tüm kişilerin kayıtlarını tutacaklardır. Bu kayıtların yanında, yetkili makam tarafından talep edilen ve kişilerin yaşlarını gösteren birer belge bulunduru1ur.

MADDE 9

Uluslararası Çalışma konferansı, bu konunun gündeme alındığı herhangi bir oturumunda, işbu Sözleşmenin yukarıda yer alan II. Bölümünün maddelerinden herhangi biri veya birden fazlasıyla ilgili olarak üçte iki çoğunlukla değişiklik tasarıları kabul edebilir.

Bu tür bir değişiklik tasarısında, değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler belirtilir ve Konferans oturumunun kapanışını takip eden bir yıl içinde veya istisnai hallerde 18 ay içinde bu değişiklik tasarıları değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından, bu konuda kanun çıkarılması veya diğer ilgili işlemlerin yapılması için kendi yetkili makam veya makamlarına iletilir.

Bu kapsama giren her üye ülke, bu konuda yetkili makam veya makamlarının muvafakatını alması halinde; değişiklik ile ilgili resmi onay belgesini tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderir.

Bu tür bir değişiklik tasarısı, değişiklik tasarısı kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından işbu Sözleşmenin onaylanmasında “kabul edilmiş bir değişiklik” olarak yürürlüğe girer.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 10

İşbu Sözleşmeye ait resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne iletilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 11

İşbu Sözleşme, sadece onay belgeleri, Genel Direktör tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

İşbu Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her ülke için, onay belgesinin Genel Direktör tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyesi iki ülkenin onay belgeleri tescil edilir edilmez, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörü bu durumu bütün üye ülkelere bildirecektir. Genel Direktör, aynı şekilde, Teşkilatın diğer üyeleri tarafından kendisine daha sonra ulaştırılacak onay belgelerinin tescil işlemini de bütün üye ülkelere bildirecektir.

MADDE 13

İşbu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke,Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilecek bir bildirim ile Sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra yürürlüğe girer.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen 10 yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye ülke yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra işbu Sözleşmeyi, her 10 yıllık devre bitiminde bu maddede belirtilen şartlar içerisinde feshedebilir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,gerekli gördüğü her sefer, işbu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen düzeltilmesi konusunun konferans gündemine alınmasına gerek bulunup bulunmadığını inceleyecektir.

MADDE 15

Genel Konferansın, bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde:

Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 13 üncü madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşmenin derhal feshi neticesini doğuracaktır.
Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren, işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşmeyi onaylamayacak olan ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinden biri veya diğeri eşdeğerde geçerlidir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk  Derneği

0

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kurulmuştur. Derneğin merkezi İstanbul Bakırköy’dedir. Derneğe üyelik için hukukçu olma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yasa ve tüzük gereğince, gerçek kişiler ve tüzel kişiler derneğe üye olabilmektedir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği’nin etkinliklerinden bir kare

Derneğin amaç, ilke ve değerleri tüzük ile belirlenmiş olup, “uzlaşı” ,”kültür”, “hukuk” gibi kavramlar, derneğin misyonunu özetlemektedir.

Derneğin Amaçları

Fikir ve sanatın korunup geliştirilmesine, uzlaşı kültürüne, hukuk kültürüne, toplumsal adalet ve barışa katkı sağlamak; dürüst, barışsever, uzlaşmacı kişilerin yetişmesi ve dayanışmasını sağlamak,

Özel olarak fikri ve sınai haklar hukuku alanında, bilişim hukuku alanında, arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözümleri hukuku alanında ve genel olarak tüm  hukuk  alanlarında,  hukuk disiplinleri arasındaki geçişleri de göz önüne  alarak, uzmanlığı esas alan başarılı,  koordineli ve entegre çalışmalar yapmak,

Sulh, Av.K.m.35/A-uzlaşı sağlama, uzlaştırma, arabuluculuk, tahkim ve  diğer alternatif çözüm yollarının  tanıtılması ve geliştirilmesine, taraf vekilliğinin ve avukatlığın etkin olmasına  ve saygınlığına  yönelik çalışmalar yapmak; yapılan çalışmalara destek olmak,

Akran arabuluculuğuna destek vermek , hayatın içinde iletişim ve uzlaşı anlayışını geliştirmek.

Dernek gönüllüleri bir arada

Derneğin İlke ve Değerleri

Dernek yönetim ve faaliyetlerine şeffaflık ilkesinin hakim olması esastır. Gerek dernek içi çalışmalarda ve gerekse derneğin faaliyetlerinde empatik  düşünme, saygı ve hoşgörü esastır. Mesleki dayanışma ve  işbirliği yanında yeniliğe, çağdaş olana,  yaratıcılığa fırsat ve  özgürlük tanınması, özgünlük esastır. Dernek vesayet kabul etmez. Mesleki kurallar, yasal gereklilikler dışında dernek kararlarını alırken özgür ve bağımsızdır. Dernek amaç ve hedefleri çerçevesinde işbirliği ve dayanışma esastır.

Derneğin Hedefleri

Amaçları doğrultusunda gerek üyelerine ve gerekse işbirliği ve dayanışma içerisinde olduğu kişi ve kurumlara yönelik  eğitim programı,  sertifika programı, atölye çalışmaları, seminerler, konferanslar, forumlar, toplantılar, söyleşiler, tanıtıcı gösteriler ve benzer etkinlikler düzenlemek, uzlaşı kültürünün gelişimine, hukuka güvenin artmasına yönelik projeler üretmek, hazırlanmış projelere katılmak ve ortak projeler hazırlayarak bunları yürütmek derneğin hedefleri arasındadır.

Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için plâtformlar oluşturmak; Bir dernek merkezi (UKHD Uzlaşı Merkezi) kurarak bu merkezde arabuluculuk uygulamalarının, uzlaşma sağlama görüşmelerinin, uzlaştırma görüşmelerinin, uzman görüşü hizmetlerinin, kurs ve eğitim çalışmalarının ilgili mevzuata uygun şekilde yapılmasını temin etmek, bu merkeze yapılan başvuruların değerlendirilmesi için bir sistem ve organizasyon yapısı oluşturmak yine dernek tüzüğünde yer alan önemli ve güncel hedeflerdir.

Arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına müracaat, müzakere ve anlaşma aşamalarında taraf vekilli olarak avukatlığın  etkin hale getirilmesi için gerektiğinde başta Barolar ve TBB olmak üzere, ADB, TMPK ve ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapmak, eğitimler, atölye çalışmaları vb. düzenlemek.

Üyelik Sistemi

İki tür üyelik sistemi mevcuttur.  T.C. vatandaşı olup, fiil ehliyetine sahip, dernek amaç ve faaliyetlerine uygun amaç ve faaliyet göstereceği en az üç dernek asli üyesi tarafından referans verilen   gerçek ve tüzel kişiler derneğe asli üye olabilmektedir.

Dernek amaç ve hedefleri doğrultusunda yararlı çalışmalar yapacağına, dernek ile  işbirliği ve dayanışma içinde hareket edeceğine inanılan gerçek ve tüzel kişilere Yönetim Kurulu kararı ile dayanışma üyeliği (onursal üyelik) verilmektedir. Dayanışma üyeleri aidat ödememektedir. 

Derneğin Kurucu Üyeleri 

İhsan BERKHAN, Hasan Oğuz  MÜFTÜOĞLU, Dilek YUMRUTAŞ, Eylem KAHRAMAN, Ali Kemal KARAHODA, Gül Banu KIRTOK TEMEL, Semra COŞKUNTUNA

Yönetim Kurulu Üyeleri

İhsan BERKHAN (Başkan), M. Feyza DAYANIKLI (Başkan Yrd.), A.Kemal KARABHODA (Başkan Yrd.), Gül Banu KIRTOK TEMEL ( Sayman), Eylem KAHRAMAN ( Genel Sekreter)

Denetleme Kurulu Üyeleri

H.Oğuz MÜFTÜOĞLU, Semra ÇOŞKUNTUNA, Hakan KIZILELMA

Avukatlık ve Arabuluculukta Müzakere isimli söyleşiden bir kare – Avukat İhsan Berkhan ve Avukat Recep Duran

Dernek Etkinlikleri ve Eylemleri

Basın Açıklaması

“27.02.2019 tarihinde ise Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Adalet Bakanlığı’nın tarihinde birlikte düzenlediği ‘Ticari Uyuşmazlıklarda Arabuluculuk Sempozyumu’ Ankara’da TOBB İkiz Kuleler Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi .TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, 81 İl’deki Odalarda Tahkim ve Arabuluculuk Merkezleri açmaya başladıklarına vurgu yaparak, “Hiçbir ön yargım olmadan, şunu ifade etmek isterim ki, öncelikle ticari uyuşmazlıklarda arabulucuların hukukçu olma şartı kaldırılmalıdır. İki tarafı tacir olan bir uyuşmazlıklarda tacir ve sanayicilerimiz ve iktisat-finans gibi alanlarda uzmanlaşmış profesyonellerimiz de arabulucu olabilmelidir. Böylece oda ve borsalarımız ticari arabuluculuk konusunda kurumsal olarak daha aktif bir rol üstlenebilecektir” dedi.​ Sn. Hisarcıklıoğlu’nun arabulucu olmak için hukukçu olma şartının kaldırılması yönündeki talihsiz talebi sadece arabulucular değil barolar  tarafından da tepkiyle karşılandı. ANKARA BAROSU Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi tarafından yayınlanan duyuruda “Avukatlık mesleğinin ve hukukçu kimliğinin ön planda olduğu ve uygulama başarısı ve arabuluculuk tutanaklarına hukuk bilgisi-deneyiminin yansıtılmış olmasının önemi dikkate alındığında arabuluculuk sürecinin hukuk eğitimi alan kişiler dışındaki meslek gruplarına açılması toplumda oluşmuş güveni sarsacağı gibi hukuk eğitimi almayan kişiler tarafından düzenlenen hukuka aykırı düzenlemelerin yeni bir yargı yükü oluşturacağı gerçeğinin yadsınamaz olduğu” dile getirilmiştir.

Dernek Başkanı Avukat İhsan Berkhan ile İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu bir söyleşide

Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı

UKHD YK Başkanı Av.Arb.İhsan Berkhan, UKHD YK Üyesi ve Genel Sekreteri Av.Arb. Eylem Kahraman’ın yanı sıra Arabuluculuk Daire Başkanı Umut İlhan Durmuşoğlu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Üyesi Prof.Dr.Kadir Emre Gökyayla’nın da konuşmacı olarak katıldığı, iletişim ve koordinasyonunun Av.Arb.Semra Coşkuntuna, sunum ve moderatörlüğünün Av.Arb. Cansen Erdoğan tarafından yapıldığı Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı panel MSGSÜ Senatoryumunda yapılmıştır.

UKHD, 30 Nisan 2019 da MSGSÜ’de Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı semineri düzenlemiştir.

Dernek, Covid-19 sonrası normalleşme süreci ile birlikte üyelerin önerileri çerçevesinde ve ihtiyaç duyulan alanlarda eğitimler, seminerler düzenlemeye devam edeceğini ilan etmiş; arabuluculuğu, akran arabuluculuğunu, uzlaştırmayı, uzlaşma sağlamayı, avukatlı müzakereyi her ortamda, fikri ve sınai haklarda korumanın önemini, davadan önce, arabuluculuk aşamasında veya dava sırasında hukuki konularda uzman görüşü almanın yargı sürecinin hızlanmasındaki ve adalete erişimdeki önemini vurgulamıştır.

UKHD Adres ve İletişim Bilgileri

Yücetarla Cad. No.3/16 Bakırköy / İstanbul

Telefon: 0212.5424634Fax: 0 5322134237

info@uzlasi.org

http://www.uzlasi.org/iletisim

UKHD Türkiye Temsilcileri

Hiyanet-i Vataniye Kanunu

0

Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Türkiye‘de 29 Nisan 1920’de çıkarılan ve 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılan, vatana ihanet suçuna ilişkin 14 maddeden müteşekkil yasadır. TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu (MÜLGA KANUN NO: 3713/23)
Ceridei Resmiye ile neşir ve ilâm : 7 şubat 1337
Kanun No: 2 RGT: 07.02.1921 RG NO: 1

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

MADDE 1

Makamı Muallayı Hilafet ve Saltanatı ve Memaliki Mahruseyi Şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı defi maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet ve ifsadatta bulunan, haini vatan addolunur.

(Yüce hilafet makamı ve saltanatı ve Ülkeyi yedi yabancı devlet güçlerinden kurtarmak ve saldırıları önlemek maksadına yönelik olarak kurulan Büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.)

MADDE 2

Bilfiil hıyaneti vataniyede bulunanlar salben idam olunur. Ferden zimethal olanlar ile müteşebbisleri kanunu cezanın kırk beşinci ve kırk altıncı maddesi mucibince tecziye edilirler.

(Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.)

MADDE 3

Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve ezminei muhtelifede eşhası muhtelifeyi sirren ve kavlen hıyaneti vataniye cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki suver ve vesaiti muhtelife ile tahriren ve tersimen irtikap eyleyenler muvakkat küreğe konulurlar. Tahrikat ve teşvikat sebebile maddei fesat meydana çıkarsa muharrik ve müşevvikler idam olunurlar.

(konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. Yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar.)

MADDE 4

Hıyaneti Vataniye maznunlarının mercii muhakemesi ikar cürüm edilen mahaldeki bidayet ceza mahkemesidir. Ahvali müstacele ve fevkalade maznunun derdest edildiği mahal mahkemesi de icrayı muhakeme ve itayı karara salahiyettardır.

(Vatana ihanet zanlılarının yetkili mahkemesi suçun işlendiği yerdeki Ceza mahkemesidir. Fevkalade ve aceleyi gerektiren durumlarda zanlının yakalandığı yerdeki ceza mahkemesi de muhakeme yapmaya ve karar vermeye yetkilidir.)

MADDE 5

Hıyaneti Vataniye maznunlarının muhakemesi bidayet ceza mahkemelerinden verilecek gayrı muvakkat tevkif müzekkeresi üzerine her halde mevkufen icra edilir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi, ceza mahkemelerinden verilecek kesin tutuklama belgesi üzerine her yerde tutuklu olarak yapılır.)

MADDE 6

Zabıtayı adliye memurlarının tanzim edecekleri tahkikatı iptidaiye evrakı dairei istinkade tevdi olunmaksızın mahallin en büyük mülkiye memuruna ita olunur ve onun tarafından dahi müddei umumiler vasıtasıyla yirmi dört saat zarfında mahkemeye verilir.

(Adli zabıta memurlarının düzenleyeceği ilk tahkikat belgeleri o bölgenin en yüksek rütbeli mülki memuruna verilir ve onun tarafından savcılar vasıtasıyla mahkemeye iletilir.)

MADDE 7

Hıyaneti vataniye maznunlarına ait muhakemat, bir sebebi mücbir olmadıkça azami yirmi dört günde bir hükme raptolunacaktır. Bu müddeti bila sebebi mücbir tecavüz ettiren mahalli zabıtası ile mahkeme heyeti kanunu cezanın yüz ikinci maddesi zeyli mucibince cürmünün derecesine göre tecziye edilmek üzere mafevki mahkemesince muhakemesi bilicra azami yirmi gün zarfında hükme raptedilecektir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi zorunlu bir sebep olmadıkça yirmi dört günde sonuçlanacaktır. Zorunlu bir sebep olmaksızın bu müddeti aşan görevliler ve mahkeme heyeti Ceza kanununun yüz ikinci maddesi eki gereğince suçunun derecesine göre cezalandırılmak üzere ilgili mahkeme tarafından yirmi gün içinde muhakeme edilerek bir karara varılacaktır.)

MADDE 8

İşbu kanuna tevfikan mahakimden sadır olacak muhakamet kat’i olup Büyük Millet Meclisinden badettastik mahallerinde infaz olunur. Tastik edilmediği taktirde Meclisçe ittihaz edilecek karara tevfiki muamele olunur.

(Bu kanuna uygun olarak mahkemece verilecek olan karar kesin olup Büyük Millet Meclisinin tasdiği müteakip bölgesinde infaz olunur. Tasdik edilmeiği durumlarda, meclisin vereceği karara uygun olarak hareket edilir.)

MADDE 9

İşbu ceraimin emri muhakemesi için mahkemelerce istenecek şahsa, celp ve davete hacet kalmaksızın bila hüküm ihzar müzekkeresi tasvir kılınır.

(Bu suçların muhakemesi için mahkemelerce istenen kişi mahkemenin davet yazısına gerek kalmaksızın mahkeme karşısına çıkarılır.)

MADDE 10

İsyana iştirak etmeyen eşhas hakkında ligarazin isnadatta bulunanlar isnad ettikleri cürmün cezası ile mücazaat olunurlar.

(İsyanlara katılmayanlar hakkında kasten suçlamalarda bulunanlar, iddia ettikleri suçun cezası ile cezalandırılırlar.)

MADDE 11

Haklarında gıyaben hüküm sadır olan eşhas, derdestlerinde işbu kanuna tevfikan ve vicahen muhakemeleri icra olunur.

(Haklarında gıyaben hüküm verilenler, yakalandıkları anda yeniden muhakemeleri icra olunur.)

MADDE 12

İşbu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza, liva ve vilayet merkezlerine ve köy heyeti ihtiyariyeleri müctemian celpedilerek işham ve sureti tebliği mutazammım hey’eti mezkure azalarının imzalarını havi zabıt varakaları tutularak idare meclislerince hıfzedilmekle beraber kavaninin neşir ve ilanı hakkındaki kanuna tevfikan ayrıca neşredilecektir.

(Bu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza ve vilayet merkezlerine ve köy ihtiyar heyetleri çağrılarak ve toplanarak yüzlerine karşı okunarak tebliğ edilir ve tebliğ edildiğine dair imzalı zabıt tutularak saklanır.)

MADDE 13

İşbu kanunun icrayı ahkamına Büyük Millet Meclisi memurdur.

MADDE 14

İşbu kanun her mahalde tarihi tebliğ ve ilanından kırk sekiz saat sonra meri olacaktır.

25 Şubat 1925 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir madde ile “dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Mahkemelerde

0
Mahkemelerde / Sabahattin Ali

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’nin mahkemelerde ve savcılıklarda yaptığı savunmalara dair belgelerin toplandığı kitaptır.

Kitap, yazdıkları ve düşünceleri yüzünden siyasal bir kimlik ile tanınmış olan Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra kızı Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

Mahkemelerde isimli kitap Sabahattin Ali’nin hayatı, eserleri ve makaleleri hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli bir derlemedir.

Sabahattin Ali

Yazar Sabahattin Ali, kitaplarında ileri sürdüğü fikirlerin yanı sıra gazete ve dergilerde yazdığı makaleler sonucunda da hakkında soruşturmalar ve davalarla muhatap olmuştur.

Eski Sinop Cezaevi

Kitapta Sabahattin Ali’nin bizzat kendi yazdığı savunmalar, dilekçeler, mektuplar bulunmaktadır. Çeşitli mahkeme tutanakları, savunma metinleri, mahkeme kararları, hapishanelerin durumunu ve hapis hayatını yansıtan notlar ve belgeler de kitapta bulunmaktadır. Kitaptaki belgeler kısa dipnotlar eşliğinde anlaşılır bir dille özetlenmektedir. Günümüz Türkçesi ile ve kronolojik sıralamaya göre bölümlere ayrılan belgeler o dönemin devlet ve yargı kurumlarının işleyişi hakkında da fikir vermektedir. Sabahattin Ali’nin yaşadıkları ve sakladığı belgeler o yılların Türkiye’sindeki adalet mekanizması ve hapishane düzeni hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu kitabın konusunu oluşturan belgeler o yıllardaki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlılığına dair önemli bilgiler içermektedir.

Müzeye Dönüştürülen Eski Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali Koğuşu

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak ve anlamak isteyenler için isimi önemli bir rehberdir. Kitap, Sabahattin Ali’nin fikri dünyası hakkında da önemli detaylar içermektedir. Bizzat Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı yazı, dilekçe, mektup ve belgeler, fotoğrafları ile beraber kitapta sunulmaktadır. Sabahattin Ali’nin 1945 yılında devlet memuriyetine alınması üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığı ve Mahkemelerde isimli kitaba koyduğu mektup siyasi düşüncelerini özetlemektedir. Ağır Ceza Mahkemelerine, Savcılık Makamlarına, Yargıtay ilgili dairelerine, Sıkıyönetim Mahkemelerine ve devlet makamlarına yazılmış dilekçe ve mektuplar bulunmaktadır. Kitapta Sabahattin Ali’ye yazılmış mektuplar da bulunmaktadır.

Yaşadığı dönem itibariyle adeta toplumsal bir mobbinge uğrayan ve yaşamı adliyelerde geçen yazar, makul bir dil ve soğukkanlı duruşunu dilekçe ve mektuplarına yansıtmıştır.

Yargı makamlarına yazılan dilekçeler genellikle hukuki olmaktan ziyade mantık ve akıl yürütmelerle iddia makamlarını ikna etme arayışındadır.

Maarif Vekaleti Müfettişlerinden/Reşat Nuri:

‘Hülasa: Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı bir tarafını göremedim. Mevzuubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz -aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Sabahattin Ali’nin Yaşamı

Sabahattin Ali, hikayeci, romancı ve şairdir. Devlet memuru olarak öğretmenlik yapmıştır. 1907-1948 yılları arasında yaşamış genç yaşta vefat etmiştir. Edebiyat eserlerinde, gazete makalelerinde ve toplumsal ilişkilerinde sol eğilimini açıkça yansıttığı için sürekli sıkıntılar yaşamıştır. Boyun eğmeyen ve uzlaşmaz kişiliğini edebi gücü ile birleştirmiştir. Düzeni, hükumetleri ve zamanın önemli kişilerini sert bir üslupla eleştirmiştir. Birçok eseri yayımlanmış, hikayeleri ile öne çıkmıştır. Yazarın hayatı neredeyse adalet sistemi ile mücadele ederek geçmiştir. Sürekli olarak mahkemeye verilmiş, kendini savunmuş, aklanmış ya da hüküm giyip hapis yatmıştır. Sabahattin Ali’nin yaşadığı adli sorunlar onun hayatının ve dolayısıyla yazarlığının önemli bir parçasıdır.

“Bir fikre sahip olmak cürüm değilse, ona lisan vermek de cürüm değildir.”

ALDIRMA GÖNÜL

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Sabahattin Ali

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

0

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları (Kodeks sudačke etike) 4 Aralık 12.2006 tarihinde yayınlanmıştır.

Mahkemeler Kanununun (Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, Sayı: 150/05) 107. maddesi uyarınca, Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki Tüm Hâkim Kurullarının Başkanları Konseyi tarafından, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin toplantısında kabul edilmiştir.

Hırvatistan’da, çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi yargı sisteminde yolsuzluğu ve organize suçları önleme amaçlı kanunlar ve bu kanunları yürütecek birimler bulunmaktadır.

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

Hırvatistan Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin en yüksek değerlerine (hukukun üstünlüğü, anayasallık ve yasallık, insancıllık ve etik, insan hak ve özgürlüklerinin korunması) erişmek amacıyla;

Yargı makamının bağımsızlığını, tarafsızlığını, yetkinliğini, eşitlikçiliğini ve saygınlığını temin etmek amacıyla;

Yargısal görevlerin icrasında kişisel ve mesleki sorumluluk, bilinç ve etkinlik konusundaki farkındalığı artırmak amacıyla;

Hâkimlerin kişilerarası ilişkilerinin ve mahkeme çalışanlarıyla ve taraflarla olan ilişkilerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve iyileştirilmesi amacıyla;

Yüksek etik standartlar prensibinin teşvik edilmesi amacıyla;

Yargılama süreçlerine dâhil olan vatandaşlar, tüzel kişiler ve diğer tüm taraflar için yasal korumanın kanuna uygun ve zamanında temin edilmesi amacıyla;

Halkın hâkimlik mesleğinin adilliğine ve etkinliğine duyduğu güvenin güçlendirilmesi amacıyla; Aşağıdaki belgelerde yer alan uluslararası ilkeleri dikkate alarak:

  • BM  Genel Kurulunun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (10 Aralık 1948 tarihli ve 217A(III) sayılı Kararı);
  • “Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” başlıklı BM Kararı, 1985;
  • 22 Ekim 1993 tarihli, 50/181 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli, 48/137 sayılı “İnsan Hakları ve Yargı” başlıklı BM Kararı;
  • Bireylerin, Grupların ve Toplumsal Organların Evrensel Olarak Tanınan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Destekleme ve Koruma Hakkına ve Sorumluluğuna İlişkin Bildirge (8 Mart 1999 tarihinde kabul edilen 53/44 sayılı BM Genel Kurul Kararı);
  • Avrupa Konseyinin “Hâkimlerin Bağımsızlığı, Tarafsızlığı, Etkinliği ve Rolü” hakkındaki R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı;
  • Bangalore Yargı Etiği İlkeleri;
  • 8-10 Ekim 1998 tarihlerinde Avrupa Konseyinde kabul edilen “Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı” ve diğer uluslararası belgeler;
İşbu Yargı Etiği Kuralları aşağıdaki hükümleri öngörür:
1. Etik Kuralları

Yargı Etiği Kuralları, yargısal faaliyetlerin başarılı şekilde yerine getirilmesi için gerekli olan bir etik ilkeler bütünüdür.

2. Anayasallık ve Yasallık

Hâkimin görevi, Anayasaya ve yasalara uygun şekilde ve Hırvatistan Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin bir parçası olan uluslararası anlaşmalara dayanarak hüküm vermek ve Anayasaya, uluslararası anlaşmalara ve Hırvatistan Cumhuriyeti kanunlarına uygun olarak kabul edilen diğer düzenlemeleri uygulamaktır.

3. İnsancıllık ve Etik

Hâkim, mesleki faaliyetlerinde ve özel hayatında insancıl şekilde hareket eder ve mesleki standartlara ve genel kültür standartlarına uygun olarak en yüksek etik ilkeleri uygular.

4. Bağımsızlık

Hâkim; toplum, toplumsal gruplar ve bireyler karşısında bağımsız şekilde hareket eder ve yasal düzenlemeleri yalnızca vicdanına göre yorumlayarak ve uygulayarak hareket eder ve karar verir.

5. Tarafsızlık

Hâkim; görevlerini tarafsız şekilde ve ırk, renk, din, ulusal köken, yaş, medeni durum, cinsel yönelim, sosyal ve maddi statü, siyasi yönelim ve diğer farklılıklar bakımından herhangi bir yanlılık veya iltimas olmaksızın yerine getirir.

Hâkim, yargılama sürecinin hakkaniyetine zarar verebilecek ve bir davada yanlılık izlenimi oluşturabilecek açıklama ve yorumlar yapmaktan kaçınır.

6. Ehliyet

Hâkimin yargısal görevlerini profesyonel şekilde yerine getirebilmesi için hukuka ve hukukun uygulanışına ilişkin yüksek düzeyde bilgi sahibi olması gerekir.

Hâkim, sunulan mesleki eğitim programlarına katılma hakkını ve vazifesini taşır.

7. Eşitlik

Hâkim, yargısal görevlerin icrasında bir davanın tüm taraflarına karşı usule uygun, anlayışlı, saygılı ve eşit şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkim, mahkeme çalışanlarının ve resmi nüfuzu altında bulunan diğer tüm kişilerin, davanın tüm taraflarına karşı eşit muamele göstermesini temin eder.

8. Yargı Görevinin Onuru

Hâkim, mahkeme dışındaki yargısal görevlerini ve faaliyetlerini yerine getirirken mahkemenin ve yargı mesleğinin itibarının ve onurunun korunmasına katkı sağlayacak davranış standartları geliştirmekle yükümlüdür.

Hakim, hâkimlik konumuna yaraşmadığı izlenimi veren her türlü uygunsuz davranıştan uzak durur ve diğer vatandaşlar için külfet olarak nitelenebilecek birtakım sınırlamaları kabul eder.

Hakim, yazılı ve sözlü ifadeleriyle hâkimlik mesleğinin ve konumunun itibarını korur.

Mahkeme başkanı veya bir dairenin başkanı olarak görev yapan hâkim, kendisinin üstün olduğu hissiyatını oluşturmaz.

Hâkim, hâkimlik konumuna uygun olmayan kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz herhangi bir görev icra etmez.
Hâkim; ailesinin, hâkimlik mesleğinin icrasında kendi eylemlerine ve kararlarına uygunsuz etkide bulunmasına müsaade etmez.

Hakim; kendisi, aile üyeleri veya başka bir kişi için özel menfaat elde etmek veya bu kişilerin menfaatlerini desteklemek üzere mesleğin itibarını kullanmaz.

Hâkim; aile üyelerinin, mahkeme çalışanlarının veya yargı erkinin yetkisine tabi olan başka herhangi bir kişinin, hâkimin görevlerini yerine getirirken yaptığı veya yapmayı ihmal ettiği bir şey karşılığında hediye, borç veya iltimas kabul etmesine müsaade etmez.

Hakim, yargı görevinin dışında hukuki danışmanlık veya adli yardım sağlamaz.

Hâkim, usul kuralları aksini gerektirmediği sürece, hâkimlik görevinin icrası kapsamında önceden baktığı herhangi bir davada veya bu davayla ilişkili başka bir davada hâkimlik görevinin sona ermesinden sonra dahi herhangi bir şekilde yer alamaz.

9. Sorumluluk

Hâkim, bakmakla sorumlu olduğu dosyaları sırasıyla karara bağlamalı, dava işlemlerinde herhangi tarafa öncelik vermemelidir.

Hakim, davalara ilişkin çalışmalarında gereksiz gecikmelerin yaşanmamasına özen gösterir ve belirlenecek usulü mümkün olduğunca erken şekilde uygulamakla yükümlüdür.

Hâkim; mesai saatlerinden azami istifade sağlanabilmesi amacıyla iş yükünün mantıklı bir şekilde dağıtılmasından sorumludur.

Hâkim, resmi görevi dâhilinde gerekli olmadığı sürece, mesleğinin icrası esnasında edindiği gizli bilgileri ifşa etmez.

10. Çalışkanlık ve Özen

Hâkim, mümkün olan en yüksek performansı elde etmek için tüm bilgisini ve gayretini ortaya koyar ve tamamlanan iş miktarını artırmak adına kaliteden ödün verilmemesini sağlar.

Hâkim, kabiliyetleri ve ilgi alanları doğrultusunda, kendisini sadece mahkeme ve yargısal karar alma süreciyle ilgili görev ve sorumluluklara değil, hâkimlik görevi ve mahkemenin işleyişi ile ilgili diğer görevlere de adar.

Hâkimin mahkeme dışarısındaki faaliyetleri, yargısal görevlerini düzenli ve düzgün şekilde yerine getirmesine engel teşkil etmemelidir.

11. Dernek Kurma Özgürlüğü

Hâkimler, yargı makamını korumak ve geliştirmek amacıyla, kendi çıkarlarını savunan ve bağımsızlıklarını ve yargı gücünün statüsünü koruyan meslek birlikleri kurma ve bu derneklerin çalışmalarına katılma hakkına sahiptir.

12. Kamuyla İlişkiler

Hâkim, kamu nezdinde hâkimlik mesleğinin itibarını yükseltecek şekilde davranır.

Hâkim, görülmekte olan belirli dava süreçlerine ve bu davalardaki mahkeme kararlarına ilişkin bir görüş ifade etmez.

Hakim; hukuk, hukuk sistemi ve yargı sisteminin işleyişi konularındaki kamusal tartışmalara katılabilir.

Hâkim; kamu içindeyken veya medya, yazılı makaleler, radyo veya televizyon programları, halka açık toplantılar, dersler vs. yoluyla toplumsal olgular konusunda yorumda bulunurken sergilediği görüntünün, ifade ettiği görüşlerin ve genel davranış biçiminin yasal düzenlemelere ve işbu belgenin hükümlerine uygun olmasına azami gayret sarf eder.

Hâkim, dava esnasında ve davayla bağlantılı olarak kendi kişiliğine vurgu yapmaktan ve görüş ve düşüncelerini özellikle medya vasıtasıyla dile getirmekten kaçınır.

13. Hâkimlerle ve Mahkeme Çalışanlarıyla İlişkiler

Hâkimler, mahkemedeki tüm çalışanlara doğru şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkimler, meslektaşlarıyla ilişkilerini ve mesleki işbirliğini geliştirir ve iyi bir şekilde sürdürür.

Hâkim, mahkeme danışmanlarına mesleki gelişimlerinde destek olur.

Hakim, mahkemedeki stajyerlerin hukuk bilgilerini geliştirmelerini sağlamalı, edinilen bilgilerin ve hukuk teorisinin pratikteki uygulanışının isabetli ve eksiksiz olmasına yönelik gayret gösterilmelidir.

Hâkim, mahkeme danışmanlarının ve mahkeme stajyerlerinin etik davranış düzeylerini işbu Etik Kuralları belgesine uygun olarak geliştirir.

14. Etik Kurallarının İhlali

Hâkimler, işbu Etik Kurallarına uymakla yükümlüdür.

Herkes, bir hâkimin bu belgenin hükümlerine aykırı olan davranışlarına dikkat çekme hakkına sahiptir.

Bir şikâyetin hedefindeki hâkimin görev yaptığı mahkemenin hâkimler kurulu başkanı, söz konusu şikâyeti hâkimler kuruluna sunar.

Hâkimler Kurulu, söz konusu hâkimin şikâyete karşı yanıt vermesini sağlar.

Hâkimler Kurulunun bir şikâyetin haklı gerekçelere dayandığını tespit etmesi halinde

Kurul, Etik Kurallarının ihlal edildiği kararını alır.

Hâkim, kararın bildirildiği tarihten sonraki sekiz gün içerisinde Etik Kurallarının ihlal edildiği yönündeki Kurul kararına karşı itirazda bulunma hakkına sahiptir. İtiraz, Mahkemeler Kanunu‟nun 107. maddesinin 2. fıkrasında bahsi geçen Kurul tarafından, Kurul üyelerinin oy çoğunluğuyla karara bağlanır.

Nihai karar, hâkimin görevini ifa ettiği mahkemenin başkanına bildirilir.

İşbu Etik Kuralların ihlaline ilişkin hükümler, Etik Kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen ihlaller için geçerlidir.

15. Nihai Hükümler

İşbu Etik Kuralları, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki tüm Hâkim Kurulları Başkanları Konseyinin bir oturumunda kabul edilmiş ve aynı gün yürürlüğe girmiş olup Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yargılama dönemi, susma dönemidir

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk
Yargılama dönemi, susma dönemidir / Prof. Dr. Sami Selçuk 
Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Aşağıdaki görüşler daha önceleri de sık sık açıklanmıştır. Yeniden anımsatmaya zorlanmak kuşkusuz çok üzücüdür.

Şu noktayı asla unutmamak gerekir: Günümüzde hukuk ve yargı bağımsızlığı bilincine ulaşmış ve “hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş halklara, evet, sadece bu tür toplumlara uygar toplum denmektedir.

Bu toplumların, temel özelliği yargılama erkinin tam bağımsız olmasıdır. Bir suç işlendiğinde suçlanan kişi, yalnızca yasama ve yürütme erklerinden değil, devletlilerden ve sokaktaki insandan da bağımsız olan yargılama organının önüne taşınır; o kişinin yöneltilen suçu işleyip işlemediğinin belirlenmesi istenir. Tam bu aşamada uygar toplumlar yargıçlara şunları söylerler: “Suçlanan kişi, bir nesne, eşya değil, saygınlığıyla donanımlı ve şerefli bir hukuk öznesidir. Sanığa yetkin bir savunma olanağı vererek, ‘insan (özne) için konmuş hukukun’ (hominum causa omne ius constitutum est) içinde kalarak ve dış dünyaya kulaklarını tıkayarak, duyu organlarınla doğrudan ve yüz yüze iletişime geçtiğin tanık, belge, bulgu vb. kanıtlara başvurarak, onu herkesin gözü önünde yargıla, hiçbir gücün, erkin etkisinde kalmaksızın özgür vicdani kanına göre yüzde yüz suçlu olduğuna inandığın takdirde mahkûm et, tersi durumda ise kesinlikle akla!”

Uygar toplumlarda özellikle de devletlilere hukuk bunları dedikten sonra herkes geriye çekilir, hukukun diyeceğini sabırla ve sessizce bekler.

Evet, hukukun üstünlüğünü ve yargının/yargılamanın bağımsızlığını hukuk ve adalet bilinciyle ve sağduyuyla içselleştirmiş uygar toplumların değişmez niteliği budur.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri on yedinci yüzyılda İngiltere’de yaşanmıştır.

Başpiskopos Richard Bancroft‘ın üst mahkemelerin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimini kırmaya çalıştığı dönemde Üst Mahkeme Başyargıcı Edward Coke (1552-1634) ile Kral arasında 1612’de adalet tarihinin ders verici olaylarından ve konuşmalarından biri yaşanmıştır.

Dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesi, yetkisini aşarak ve laik mahkemeyi dışlayarak birini tutuklamak ister. Bunun üzerine olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Bancroft, şu görüşte birleşirler: “Kral, kral adına yargı kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir.”

Evet, yargıçlar, o dönemde geleneksel hukuka göre kral adına karar vermektedirler. Ancak sorun bu denli sıradan değildir. Başka boyutları da bulunmaktadır.

Coke, bunları anımsatarak ve “Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada asla karar veremez. Dava, hukuka göre yalnızca mahkemelerce çözülebilir” diyerek buna karşı çıkar. Doğa, akıl ve mantık konularında öğrenim gördüğünü belirten Kral, hukukun akla, mantığa dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunların yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kral’ın bu konularda yetkin bilgisinden kuşku duymadığını, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklın yetmediğini, uzun deneyimler sonucu elde edilen “hukuksal akıl”la donatılmak gerektiğini söyler. Kral ise, bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağımlı kılınmasının ihanet olduğunu belirtmekle yitinir.

Bunun üzerine Coke, Krallık Kurulunun önünde, kralla çatışmayı göze alarak, adalet tarihine geçen şu ünlü yanıtı verir: “Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır.”

Edward Coke’un “hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nu savunanlara verdiği bu ders verici yanıt ve özdeyiş, ABD Yüksek Mahkemesinin adalet tarihinin ünlü olaylarını yansıtan pirinç kapısındaki kabartmalardan biriyle insanlığın hukuk bilincine kazınmıştır.

Ancak yargıçların yürütme ve yasama organlarına karşı bağımsız olmaları elbette yeterle değildir.

Yargıçlar, dış dünyaya, özellikle basına karşı da bağımsız olmalıdırlar.

Bu da yetmez. Yargıçlar, yargılama yaparken ve yargı kurarken kendi inançlarını ve görüşlerini ayraç içine almalı; kendi görüş ve inançlarına karış da bağımsız olmalıdırlar.

Özetle uygar her toplumda yargı bağımsızlığının en az koşulları bunlardır. O toplumlarda insanlar, yargılama erkinin önüne gelmiş davalar konusunda mahkemelerin kararlarını sabırla beklerler.

16 Temmuz 2016 kalkışması üzerine ve daha sonraları açılan birçok dava ile ilgili yargılamalar, günümüzde de sürmektedir. Bir kesiminde sanık sayısı çoktur; yargıçların işi yorucu, sorumlulukları ağırdır. Bu yargılamaların sonucunda eylemleri sanıkların yaptıkları vicdani kanıya göre belirlendiği takdirde bu eylemlerin suç hukukundaki adları ortaya çıkacaktır.

Bunun için yargıçların her türlü etki ve telkinden (aşılama) uzak, sağlıklı bir ortamda yargılama yapıp karar vermeleri gerekir.

Buna karşılık ülkemizde her Allah’ın günü hukukçular dâhil, her boydan insan, akşamdan sabaha uyuşmazlık konusundaki yargısını mahkemelerden önce açıklamak için yarış içindedir. Hemen herkes, bu konuda yargıçların yerine geçerek görsel ve yazılı basın organlarında hüküm kurmaktadır. Bunların arasında hukukçuların, bilim insanlarının bulunması ise ayrı bir sorundur; bilinçsizlik ve utanç örneğidir!

Aslında bu durum, yargılama erkinin bağımsızlığı ve yansızlığı konularında bilinçsizliğin ötesinde yüzeysel bir aymazlıktır. Bu noktada da kalınmamaktadır. Her boydan siyasetçi de sıraya girmiş. “Suçüstü yakalandıkları halde” sanıkların mahkemelerde “görmedim, duymadım, konuşmadım” dediklerini, ancak “acı sondan kurtulamayacaklarını” dünya kamuoyu önünde yüksek sesle söylüyor. Adalet için karşı çıkması gerekenler de, bu bilinçsizliği aymazlıkla alkışlıyorlar.

İlkin herkese, yargılamalarla ilgili değerlendirme heveslilerine ve özellikle Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin şereflerin ortaya koyarak ant içenlere Anayasa’nın çoğu devletin anayasasında yer alan hükümlerini anımsatmak isterim: “Yargı(lama) yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır” (m. 9, 138). “Suçluluğu (mahkemece) hükmen belirleninceye değin kimse suçlu sayılmaz” (ünlü ve küresel suçsuzluk karinesi, m. 38). “Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ya da kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde (aşılama) bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir demeçte bulunulamaz” (m. 138).

Onlara ve halkımıza şunları söylemek isterim:

Bildiğimce Cumhuriyetin hiçbir döneminde yargıçlar, kararlarını etkileyecek böylesine yersiz ve hastalıklı tartışmalarla kuşatılmamışlar, yargıçların yerine geçilerek hiçbir dönemde bu türden yargılar kurulmamıştır.

Dolayısıyla yargılama erki, yine hiçbir dönemde bu denli güven yitirmemiş, işlevsizleşmemiş, silikleşmemiştir.

Siz istediğiniz kadar “yargılama erki bizde bağımsızdır” diye yırtının. Asıl olan, AİHM’nin kararlarında vurguladığı üzere, yaşanandır, “görünen/görülebilir olan”dır (visible).

Yargıç olmalarını salık verdiğim öğrencilerim bile bunun ayrımında. “Bu koşullarda yargıçlık yapmamızı öneriyor musunuz?” diye soruyorlar.

Kaygılar, tasalar, üzüntüler içindeyim.

Yargılama erkinde bulunduğum sırada böyle bir sorunsalla ve soruyla hiç karşılaşmamışımdır. O dönemi bile beğenmeyenlerin iktidarında bu yaşadıklarım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına bile siyasetçilerin yargıçlara yönelik söylemlerinin girdiği bir dönemi yaşamak, beni hem utandırıyor, hem de kaygılandırıyor.

Efendiler, elbette 16 Temmuz olayında yapılan eylemler, yargıçlar tarafından ele alınacak, değerlendirilecektir.

Ancak şu noktalar asla unutulmamalıdır: Bu eylemin ya da eylemlerin ve bunlara kimlerin katıldığının belirlenmesi yetkisi ve tekeli, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşmayı kotaran yargıçlara; eylemlerin belirlenmesinden sonra bunların hukuktaki adlarının ne olduğunu açıklama tekeli de yine yargıçlara aittir. Siyasetçilere, köşe yazarlarına, sokaktaki insanlara değil.

Yineleme pahasına söylüyorum. Unutmayın. Uygar bir toplumda yalnızca “yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir” (judex est lex loquens). Bu yüzden yargıca “canlı yasa” (Faruk Erem) denmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yargıç, her şeyden önce bir insandır. Adaletin gerçekleşmesi için çabalarken hiç kuşkusuz çok duyarlıdır. Sanıldığının tersine duygusuz bir araç, makine de değildir. Bağımsızlık ve yansızlık dünyasında kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü yenmeye çabalayan yargıç, özellikle de bir suç olayını yargılayan yargıç, suçbilimin kliniğinin katkılarını da gözeterek, suçlulukla savaşıma katılmaktadır. Bu açılardan hem doğru karar vermek, hem de yaratıcı olmak; bütün bunları yerine getirirken de sanık sözcüğünün ve bu niteliği taşıyan kimsenin sıradan bir ad olmadığını gözetmek zorundadır. Yargıç, bu koşullarda yalnızca kuru ve biçimsel bir yargılama yapmamakta, aynı zamanda suçlamayı, sanığı ve onun bütünüyle kişiliğini de duyumsamaktadır. Duruşmadan edindiği izlenimlerle birlikte çağcıl bilimlerin ışığında karar verecektir. Unutulmamalıdır ki, tıpta hasta hekime iç dünyasını açmakta; yargılamada ise sanık, iç dünyasını çoğu zaman gizlemekte, yargıcı yanlış yollara sürüklemeye çabalamaktadır. Bu yüzden yargı kurarken içe bakış yöntemi elbette yetmeyecektir. Öte yandan aşılamalara (telkin) karşı yargıç, çok duyarlı olacak, içgüdüsel (insiyaki) yargılardan özenle kaçınacaktır. Nasıl gündüz saat on iki denilince insanda acıkma duygusu depreşirse, yargıç da, kendisine yönelik aşılamalardan (telkin), bulaştırma gücü yüksek coşkulardan uzak duracaktır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Erem, Faruk, Suç Bilim Açısından Adalet Psikolojisi, Ankara, 1997, s. 252-260).

Öyleyse yargılamanın önüne gelen davalarda lütfen herkes kendini o yargılamayı yürüten yargıçların yerine koysun; onlara bir şeyler tekin etmeye kalkışmasın. Kısaca hiç kimse hiç kimse dışarıdan gazel okumasın ve uygar yüzümüzü lekelemesin.

Tamam anladım. Adalete, hukuka, anayasaya vurgun değilsiniz. Ama hiç değilse yargılamaya ve adalete saygılı olun! Anayasa’ya uyun!

Birincisi, etik bir ödev; ikincisi, anayasal bir görevdir.

Ve her ikisi de, yukarıda değinildiği üzere, uygar insan ve toplum olmanın ölçütüdür.

Evet. Yargılamalar bitinceye değin uygarlık iddiasında olanlara, sadece üç maymunu oynamak düşer. O kadar.

Daha sonra ne isterlerse yapsınlar. İstedikleri kadar görsünler, duysunlar, konuşsunlar, öfkelensinler, bağırıp çağırsınlar!

Ama lütfen şimdilik susma hakkınızı kullanın. Yargılamaya karışma suçunun suçlusu, sanığı olmayın.

Eğer susmazsanız, şunu hiç unutmayın: Yanlış kurulan her kararda, yargının önüne gelemeseniz bile, yargılamanın önüne taşınmasanız bile, bir suçlu olarak sizin de payınız olacaktır.

Sizlere tavsiyem şudur: Türk Ceza Yasası’nın 277 ve 288’inci maddelerini okuyun.

O zaman Yasa’nın iletisinin ne olduğunu ve konunun ne denli duyarlı daha iyi anlarsınız.

Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Evet, görseniz bile, duysanız bile, özellikle asla konuşmayın.

Çünkü yargılama dönemi, susma dönemidir.

Makale T24’te yayımlanmıştır. 



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yapay Zekâ Çağında Sosyal Öğrenme Teorisine Dayalı Usta–Çırak Metoduyla Avukatlık Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA SOSYAL ÖĞRENME TEORİSİNE DAYALI USTA–ÇIRAK METODUYLA AVUKATLIK EĞİTİMİ – Avukat Fahrettin Kayhan

Bilişim çağından sonra son yıllarda yapay zekâ çağından bahsedilir olmuştur. Yapay zekâ verileri benzeri görülmemiş hızlarda işleme ve analiz etme yeteneğiyle hukuk meslekleri de dâhil olmak üzere birçok endüstriyi dönüştürerek çeşitli sektörlerde sıçrama yaratmıştır. Yapay zekânın hukuk sektörüne entegrasyonu, sadece hizmet süreçlerini değil, aynı zamanda hukuk profesyonellerinin, müvekkillerin ve yargı organlarının deneyimlerini dönüştürüyor. Yapay zekâ sözleşme incelemelerine yardımcı olmaktan hukuki araştırmalara kadar, değerli bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Hatta yapay zekânın hukuk mesleklerinin yerini alacağı, avukatlık ve yargıçlık başta olmak üzere hukuk mesleklerinin tarihe karışacağı endişesi sıklıkla dile getirilir olmuştur. Orta vadede bu öngörü imkân dâhilinde olsa bile, yapay zekânın insan avukatların yerini tamamen alacağı fikri şimdilik gerçekçi bir tahmin olmaktan uzaktır.

Hiç kuşkusuz yapay zekâ; hukuka erişimin artırılması, hukuki danışmanlık hizmetlerinin kapsam ve hızının artması ve maliyetinin düşmesi, hukuki belge ve sözleşmelerin hazırlanması, davaların analizi ve strateji geliştirme, mahkeme kararlarının tahmin edilmesi gibi birçok konuda hukukçulara destek olmaktadır. Ancak, hukuk mesleği, kişileri yargı organları önünde savunmak, insan gereksinimlerini anlamak ve karmaşık kişilerarası etkileşimde rol almak gibi temelde beşeri sorunlarla ilgilidir. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine birçok yönden yardımcı olabilirken, insan dokunuşunun yerini alamaz. Hukuk mesleklerinde üstlenilen roller, yapay zekânın şimdilik sağlayamayacağı bir düzeyde insan etkileşimi ve duygusal zekâ gerektirir.

Hal böyle olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz çağda hukukçuların yapay zekâyı rakip olarak görmeyip, ondan bir yardımcı olarak etkin olarak yararlanmaları bir zorunluluktur. Yenilikleri benimsemekte geride kalanlar, yeniliği geç benimseyenler sistem dışı kalmaya mahkûm olacaklardır. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine ve öğrencilere yönelik eğitim materyallerini kişiselleştirerek en güncel hukuki gelişmeler ve mevzuat değişikliklerine erişimi hızlandırmaktadır. Bu, sürekli öğrenme sürecini destekleyerek hukuk pratiğine uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle yapay zekâ, hukuk eğitiminde de vazgeçilmez bir araçtır.

Yapay zekânın avukatlık eğitimine sağladığı en önemli katkı, öğrenme süreçlerini bireyselleştirme kapasitesidir. Öğrenci, bu süreçte kendi hızında ilerleyebilir ve anlık geri bildirim alabilir. Ayrıca karmaşık hukuki meselelerde farklı bakış açılarını görme imkânı bulabilir. Bunun yanında, yapay zekâ destekli analiz araçları öğrencilerin karşılaştırmalı hukuk perspektifi geliştirmesine de katkı sunabilir. Farklı hukuk sistemlerine ilişkin metinlere hızlı erişim, küresel hukuk pratiğine uyum açısından önemlidir. Ancak bu eğitim fırsatları, öğrencinin pasif tüketiciye dönüşmemesi koşuluyla anlam kazanır. Eğitim sürecinde temel amaç, teknolojiyi kullanabilen ama teknolojiye bağımlı olmayan hukukçular yetiştirmektir.

Yapay zekâ çağında meslekte “ustalık” da tartışılır olmuştur. Hukuksal enformasyonun ve teknolojinin ışık hızında değiştiği bu dünyada, ustalığın kıdemle ölçülemeyeceği bir dönüşümü yaşıyoruz. Değil yapay zekâyı kullanmak, UYAP portalını bile etkin olarak kullanamayan, çağdaş araştırma araçlarından yararlanmasını bilmeyen kıdemli bir avukat, avukatlık eğitiminde ne kadar ‘usta’ olarak nitelenebilir? Teknolojiyi etkin kullanamayan avukat, çok erken yaşlanacak ve sistem dışı kalacaktır. Yapay zekâ çağında tecrübenin anlam ve değeri de değişmiştir. Tecrübe, büyük ölçüde yeniliklere uyum becerisi ile ilintili hale gelmiştir. Geldiğimiz noktada çağa uyum sağlamış, teknolojiden etkin şekilde yararlanan beş yıllık bir avukat, otuz yıllık bir avukattan daha tecrübeli sayılabilir. Yenilikleri takip etmeyen bir avukatın bilgileri birkaç yıl içinde eskiyecek ve avukat sistem dışı kalacaktır.

Avukatlık eğitimi, yalnızca hukuki bilginin aktarımından ibaret olmayıp; mesleki reflekslerin kazandırılması, etik değerlerin içselleştirilmesi ve stratejik düşünme becerisinin geliştirilmesini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir. Bu yönüyle avukatlık eğitimi, tarihsel olarak usta–çırak modeli üzerine inşa edilmiştir. Yapay zekânın hukuk alanında giderek daha fazla kullanılması ise bu modelin geçerliliğini yitirdiği değil, aksine yeniden tanımlanması gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Yapay zekâ destekli araçlar; hukuki araştırma, içtihat taraması, metin analizi ve belge hazırlama gibi alanlarda hız ve verimlilik sağlamaktadır. Ancak bu araçların avukatlık eğitiminde etkin ve sağlıklı biçimde kullanılabilmesi, usta–çırak ilişkisinin merkezde tutulmasına bağlıdır. Zira yapay zekâ, hukuki bilgiye erişimi kolaylaştırsa da, hukuki muhakeme, mesleki sezgi ve etik değerlendirme yetisini tek başına kazandıramaz.

Usta–çırak modeli içerisinde yapay zekânın en işlevsel kullanımı, yardımcı ve tamamlayıcı bir rol üstlenmesiyle mümkündür. Eğitim sürecinde çırak (stajyer avukat), dosyayı öncelikle kendisi incelemeli; olay, delil ve hukuki sorun ayrımını yaparak ilk değerlendirmesini oluşturmalıdır. Yapay zekâ bu aşamada, dosyanın özetlenmesi, benzer içtihatların bulunması ve olası hukuki risklerin işaretlenmesi gibi destekleyici işlevler görebilir. Ancak bu çıktılar, ustanın rehberliği ve denetimi olmaksızın kesin doğru olarak kabul edilmemelidir.

Dilekçe yazımı eğitimi bakımından da benzer bir yaklaşım benimsenmelidir. Yapay zekânın doğrudan dilekçe yazan bir araç olarak kullanılması, çırak açısından eğitici olmaktan ziyade köreltici bir etki yaratabilir. Etik ve pedagojik açıdan doğru olan yöntem; çırağın dilekçeyi bizzat kaleme alması, yapay zekâdan yalnızca dil, sistematik ve alternatif argümanlar konusunda destek alması, nihai değerlendirme ve yönlendirmenin ise usta tarafından yapılmasıdır. Bu sayede çırak, yalnızca “nasıl yazıldığını” değil, “neden o şekilde yazılması gerektiğini” öğrenir.

Hukuki araştırma ve içtihat çalışmaları bakımından yapay zekâ, geniş veri havuzlarını kısa sürede tarayabilme avantajı sunmaktadır. Ancak hangi içtihadın somut olay bakımından anlamlı olduğu, hangi kararın uygulamada karşılık bulacağı ve hangi argümanın stratejik olarak öne çıkarılması gerektiği gibi hususlar, ancak ustanın deneyimiyle öğretilebilir. Bu noktada usta–çırak etkileşimi, yapay zekâ çıktılarının eleştirel süzgeçten geçirilmesini sağlayan temel mekanizmadır.

Yapay zekâ çağında modern usta–çırak ilişkisinin bir diğer önemli boyutu, birlikte öğrenme ve tersine mentörlük sürecidir. Genç avukatların ve stajyerlerin teknolojik araçlara daha hızlı adapte olabilmesi, kıdemli avukatların ise mesleki deneyim, strateji ve etik konularda derin bilgiye sahip olması, karşılıklı bilgi paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu durum, klasik tek yönlü eğitim anlayışından farklı olarak, usta ve çırağın birlikte geliştiği dinamik bir modeli ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında avukatlık eğitiminde usta–çırak modelinin terk edilmesi değil, yapay zekâ araçlarıyla güçlendirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ, eğitimin öznesi değil; ustanın rehberliğinde kullanılan bir araçtır. Mesleki sorumluluğun devredilemezliği, insan denetimi ve etik ilkeler korunarak kullanılan yapay zekâ, avukatlık eğitimini niteliksel olarak ileri taşıyabilecek önemli bir imkân sunmaktadır.

Teknolojik gelişmelere rağmen usta–çırak metodu halen değerli ve geçerli bir eğitim modelidir. Model çırağa, yapay zekânın henüz veremeyeceği, mesleki refleks kazandırır, etik ve meslek kültürü aktarımı sağlar, stratejik düşünmeyi öğretir ve gerçek dünyaya adaptasyonu hızlandırır.

Usta–çırak Etkileşiminde Birlikte Öğrenme Süreci (Tersine Mentörlük Uygulaması)

Yapay zekâ çağında usta–çırak etkileşimi, ustanın çırağı yetiştirdiği tek yanlı bir etkileme olmaktan çıkmıştır. Yapay zekânın imkânlarından da yararlanarak birlikte öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi bir zorunluluktur. 38 yıllık bir avukat olarak yapay zekâ ile ilgili teknik bilgileri 2 yıllık ve 4 yıllık kıdemi olan üstatlarımdan öğrendim. Stajyerlerimden öğrenmeye de devam edeceğim. Yazıhanemizde öğrenci stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş meslektaşlarımla yapay zekâdan etkin bir şekilde yararlanma konusunda fikir birliğine vardık. Bu konuda öğrendiklerimizi karşılıklı olarak paylaşacağız. Önceliğimiz “yapay zekâ okuryazarlığımızı” geliştirmek. Ama çalışmalarımızda araştırma ve analiz süreçlerimizi tamamen yapay zekâya devretmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok. Çalışmalarımızda “Yapay zekânın İnsan denetimli kullanımı” ilkesiyle hareket edeceğiz.

Günün Sonunda

Stajyerlerimize Konya Barosu avukatlarından Avukat Ahmet Kerem ÇAKIN üstadımızın “Avukatlar İçin Yapay Zekâ ile Dilekçe Yazımı” adlı Seçkin Yayıncılık’tan çıkan kitabı birlikte çalışmak üzere armağan ettik.

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

0
Mimarlık Etiği

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

Bu taslak UIA ve ACE tarafından yayınlanan etik kurallardan ve TMMOB MİMARLAR ODASI MİMARLIK MESLEĞİNİ UYGULAMA, MİMARLAR ARASI DAYANIŞMA, MİMARLIK ŞEREF VE HAYSİYETİNİ KORUMA YÖNETMELİĞİ’nden yararlanılarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi bünyesinde mimarlık etiği alanında oluşturulan bir kurul tarafından Ekim 2008’de hazırlanmıştır.

(TASLAK) EKİM 2008

Giriş

Bu kodlar nerede uygulanırsa uygulansın, bütün mesleki faaliyetler için geçerlidir. Söz konusu ilkeler topluma, mimarlık ürünleriyle ilgili işverenler ve kullanıcılara, inşaat endüstrilerine ve gerek mesleğin gerekse toplumun mirasını oluşturan bir bilgi ve yaratı devamlılığı olan mimarlık sanat ve bilimine karşı yükümlülükleri kapsamaktadır.

Mimarların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalara uyum sağlama konusunda yetersiz kalmaları veya başarısız olmaları, her zaman bir yasal veya idari süreç başlatılması gerektiği anlamına gelmeyebilir.

Fakat yine de, buradaki kuralların belirlediği çerçevede olmayan davranışlar, bir mimarlık hizmeti sunucusunun çalışma prensibi ve yetkinliği konusunda bir değerlendirme yapılırken dikkate alınması gereken bir nokta olacaktır.

1. Genel Yükümlülükler

1.1.Mimar mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetini kapsayan ve eğitim, sınav, staj, sürekli mesleki gelişim ve deneyim yoluyla gelişen sistematik bir bilgi ve kuram bütününe sahip olmalıdır. Bu süreç, mimarın gerekli standartları karşıladığı konusunda kamuoyuna güvence vermelidir.

1.2. Mimar, mimarlık sanatı ve bilimine ilişkin bilgilerini yitirmemeli ve ilerletmeli, mimarlığın bir bütün olarak ortaya koyduğu kazanımlara saygılı olmalı, bunların gelişmesine katkıda bulunmalı ve mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetiyle uğraşırken bilgiye dayanan ve tarafsız mesleki değerlendirmeleri bütün diğer amaçların üstünde tutmalıdır,

1.3. Mimar, topluma, işverenlerine, meslektaşlarına ve ürettiklerini kullananlara, bilgi ve birikimiyle, mesleki sorumluluk ve görev anlayışı ile hizmet vermelidir,

1.4. Mimar mesleğinin uygulanmasıyla ilgili alanlardaki mesleki bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmek üzere çaba harcamalıdır,

1.5. Mimar, mimarlıkta eğitim, araştırma, staj, tasarım, teknoloji, eğitim, meslek pratiği, yapım yöntemleri ve uygulamayla ilgili tüm alanlarda standartların yükseltilmesi için çalışmalıdır,

1.6 : Mimar, mümkün olduğu ölçüde, ilgili sanatları desteklemeli ve yapı endüstrilerinin bilgi birikimi ve yeterliliğine katkıda bulunmalıdır,

1.7. Mimar, kendi ofis işleyişleri içinde izleme ve değerlendirme işlevini de yerine getiren yeterli ve etkin süreçlerin bulunmasını ve işlerini tam bir şekilde, verimli olarak ve zamanında yürütebilmelerini olanaklı kılacak, yeterli sayıda yetkin ve denetimci eleman bulunmasını sağlamalıdır.

1.8. Mimarın, kabul edilemeyecek bir uzlaşma yoluna gitmek zorunda kalmaktansa, mimarlık hizmetleri veya iş sözleşmesini feshetme hakkı bulunmalıdır.

1.9. Mimar, sözleşme öncesi görüşmelerde bulunurken, aynı iş veya hizmet için başka bir mimar tarafından önerilen ücreti dikkate alarak, daha önce yaptığı ücret önerisinde buna göre değişiklik yapmamalıdır.

2. Topluma Karşı Yükümlülükler

2.1. Mimar, toplum çıkarlarını korumak adına, mesleki faaliyetlerini ve sorumlu oldukları işleri ve hizmetleri düzenleyen yasaların içerik ve özlerine uymalı ve bu tür iş ve hizmetler süresince gerçekleştirdiği mesleki faaliyetlerin toplumsal ve çevresel etkilerini dikkate almalıdır.

2.2. Mimar, mimarlığı ürettiği toplumun değerler sistemine, doğal ve kültürel mirasına saygı duymalı, bunların korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmalıdır.

2.3. Mimar, mümkün olan en yüksek tasarım kalitesine ulaşarak, yalnızca çevreyi iyileştirmek için değil, aynı zamanda bu çevre içindeki yaşam ve yaşama ortamı kalitesinin sürdürülebilir bir şekilde iyileştirilmesi yönünde çaba göstermeli ve yaptıkları işin, bu işin verdiği ürünleri kullanması veya bunların varlığından yararlanması beklenebilecek herkesin en geniş anlamdaki çıkarları üzerindeki etkilerini tam olarak gözetmelidir.

2.4. Mimar, kendisini veya mesleki hizmetlerini hiç bir zaman doğruluktan uzak veya yanıltıcı biçimde sunmamalı veya tanıtmamalıdır. Onların adına çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın, başkalarının da bu tür davranışlarda bulunmasına izin vermemelidir.

2.5. Mimar, mesleki yükümlülükleriyle bağdaşmayacak veya bağımsızlığı, tarafsızlığı veya dürüstlüğü konusunda kuşku uyandırabilecek davranışlarda bulunmaktan veya kendisini böyle bir duruma sokmaktan her zaman kaçınmalıdır,

2.6. Mimar, sahip olduğu bilgiye veya mesleki görüşe ters düşen, ya da başkaları için yanıltıcı veya adaletsiz olduğunu bildiği, ya da mesleği, işvereni veya kullanıcıyı küçük düşürücü herhangi bir yazılı veya başka türlü bir ifadede bulunmamalı, böyle bir ifadeyi desteklememeli veya kabullenmemelidir.

2.7. Mimar bu Etik Kuralları ve bunların yanı sıra, verdiği veya vermeyi amaçladığı hizmetlere ilişkin diğer davranış kuralları ve yasaları incelemeli ve bunlara uymalıdır.

2.8. Mimar, hizmetlerini önyargısız ve tarafsız değerlendirmeler yaparak gerçekleştirmelidir.

2.9. Mimar, bütün mesleki hizmetlerin sağlanmasında, ilgili teknik ve mesleki standartları göz önünde tutmalıdır. Mimarlık sanatı, bilimi ve işinin gerçekleştirilmesinde bağımsız, tarafsız, bilgiye dayalı ve profesyonel görüşler tüm diğer amaçlardan önce gelmelidir.

2.10.Mimar, uygun olduğu oranda, vatandaşlar ve meslek adamları olarak toplumsal faaliyetlere katılmalı ve mimarlıkla ilgili konularda toplumun bilinçlendirilmesine destek verimlidir,

2.11. Mimar, özel sektörde ya da kamu görevlisi olarak mesleğini icra ederken ülke coğrafyasını, iklimsel ve kültürel farklılıkları, toplum ve kullanıcı yararlarını dikkate almalı, işvereni bu çerçevede uyarmalı, bu konuda sorumluluk üstlenmeli, kamuda projelerin elde edilme sürecinde yarışmalar yönteminin uygun olduğu konusunda işvereni ikna etmeye çalışmalıdır.

2.12. Mimar mesleğini icra ederken eserinin içinde yer alacağı kentin kimliğini, bütünlüğünü, görünümünü zedeleyecek çözümlerden kaçınmalı, her bir yapının kent bütünü içindeki öneminin bilincinde olarak çözümler üretmek konusunda sorumlu davranmalıdır.

2.13. Mimar “toplumsal yarar” kavramının bilinciyle hareket etmeli, kentte “rant” odaklı beklentileri içeren mesleği icra faaliyetleri içinde bulunmaktan kaçınmalı, bu tür gelişmelerden Mimarlar Odası’nı haberdar etmelidir.

2.14. Mimar kentin gerçek ihtiyaçlarının tespiti konusunda yol gösterici olmalı, buna yönelik öneriler geliştirilmelidir.

2.15. Mimar mesleğini icra ederken öncü ve geliştirici kimliğini ön planda tutmalı, benzer çevreler oluşmasına karşı olarak özgün ürünler elde edilmesi konusunda sorumlu davranmalıdır.

3. İşverene Karşı Yükümlülükler

3.1. Mimar, gerçekleştirdiği iş ve hizmetleri bağlılıkla, bilinçli olarak, yetkince ve profesyonel bir biçimde yürütmek ve bunu yaparken gerekli dikkati, beceriyi ve titizliği göstererek bağımsızlığını, tarafsızlığını ve dürüstlüğünü korumak konusunda işverene karşı yükümlülük taşır.

3.2. Mimar, işveren veya gelecekteki kullanıcılar tarafından ifade edilen ihtiyaç ve isteklere, bunların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalar ile karşıtlık yaratmaması koşuluyla, saygı göstermelidir. İşvereni veya gerekirse kullanıcıyı, ortaya çıkan veya çıkabilecek karşıtlıklar konusunda hemen bilgilendirmelidir.

Bu konuda açık bir anlaşma sağlanmaması halinde, mimarın ya kurallara uygun bir şekilde bu ihtiyaç ve istekleri karşılaması ya da mimarlık hizmeti veya iş sözleşmesini feshetmesi gerekir.

3.3. Mimar, mesleğiyle ilgili bir işi ancak yeterli bilgi ve yeteneğe sahip olduğunda ve gerektiği durumlarda, belirli bir hizmet için anlaşılan ücretin işverenlerine karşı tüm yükümlülüklerini her yönden karşılamak için yeterli mali ve teknik olanağı sağladığında veya sağlayacağından emin olduğunda kabul etmelidir.

3.4. Mimar, emeklerinin karşılığını, yalnızca ilgili hizmet veya iş sözleşmesinde belirtilen ücretler ve primler kapsamında almalıdır.

3.5. Mimar, işverenlere, güncel veya gelecekteki kullanıcılara, müteahhitlere ve diğer ilgili kişi veya kuruluşlara, haberdar oldukları ve çıkar çatışması yaratabilecek önemli durumları bildirmelidir. İşin sürdürülmesine karar verilirse, mimar mevcut koşulların bahsi geçen kişi veya kuruluşların çıkarlarına zarar vermeyeceğini ve kendi görevlerinin önünde engel oluşturmayacağını garanti altına almalıdır.

3.6. Mimar, işverenlerine ve güncel veya gelecekteki kullanıcılara bağımsız ve tarafsız önerilerde bulunmalıdır.

3.7. Mimar mesleğiyle ilgili işlerini gerekli beceri, dikkat ve özenle, gereksiz gecikmelere yol açmadan ve, kendi denetimleri altında olduğu süreç boyunca, üzerinde anlaşılmış makul bir süre içinde yürütmelidir,

3.8. Mimar, işverenlerini, onlar adına üstlendiği işlerin veya hizmetlerin ilerleyişi hakkında ve bunun yanı sıra, özellikle işveren tarafından kalite veya maliyet konusunda belirli sınırlamaların konmuş olması halinde, hem iş veya hizmetlerin hem de projenin kalitesi ve maliyetini etkileyebilecek tüm konularla ilgili olarak düzenli olarak bilgilendirmelidir.

3.9. Mimar, üstlendikleri proje, iş ve hizmetlerin ölçeğine bağlı olarak yasa karşısında sahip oldukları yükümlülükler için hem miktar hem de süre açısından yeterli bir mesleki sorumluluk sigortasına sahip olmalıdır,

3.10. Mimar, şikayetlere zamanında ve nazik bir şekilde, yazılı olarak cevap vermelidir.

3.11. Mimar, işvereni iş sözleşmesinde yer alsa da almasa da- anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek yöntemler hakkında bilgilendirmelidir:

3.12.Mimar, bir işi alabilmek için özendirici herhangi bir teklifte bulunmayacaktır,

3.13.Mimar müşterilerinin işlerinin mahremiyetine saygı gösterecektir ve gizli bilgileri, müşterinin veya örneğin açıklama yapılmasının mahkeme kararı ile talep edilmesi durumunda olduğu gibi, başka bir yetkili merciin önceden izni olmadan açıklamamalıdır.

4. Mesleğe ve Meslektaşına Karşı Yükümlükler

4.1. Mimar, bağımsızlık, tarafsızlık, mesleki gizlilik ve dürüstlük kurallarını koşulsuz benimseyerek mesleğin saygınlığını korumakla ve mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür,

4.2. Mimar, diğer kişilerin meşru hakları ve çıkarlarına saygılı bir şekilde davranmalı ve bunun yanı sıra da, kendi meslektaşlarının mesleki isteklerini ve katkılarını olumlu bir şekilde kabul etmeli, onların da haklarına saygı göstermelidir.

4.3. Mimar, iş ve hizmetlerine diğerleri –çalışanlar, işveren, kent plancıları, peyzaj mimarları, diğer mimarlar, çok disiplinli profesyonel firmalar veya şirketler, sanatçılar, iç mekân tasarımcıları, inşaat ekonomistleri, uzmanlar, müteahhitler ve proje ekibindeki diğer kişiler- tarafından yapılan katkıları da olumlu bir şekilde kabul etmelidir,

4.4. Mimar, meslektaşlarının eserlerini ve çalışmalarını, tahkir edici olmadan, mimarlık bilim ve sanatının verileri çerçevesinde, dürüst, nesnel ve yapıcı olarak eleştirebilir. Kendi çalışmalarına yönelik bu tarz eleştirileri de hoşgörü ile karşılar,

4.5. Mimar, mesleki etkinliklerini bağımsızlık, tarafsızlık, gizlilik, dürüstlük, doğruluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirmelidir,

4.6. Mimar, yaptığı eylemlerde mesleğin bağımsızlık, tarafsızlık, saygınlık ve dürüstlüğünü sergilemek konusunda çaba göstermeli, kendi temsilci ve çalışanlarının da davranışlarını buradaki etik kurallara uygun bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlamalıdır,

4.7. Mimar mesleki başarısını kendi çalışmaları üzerine kurmalıdır. Meslektaşlarını küçümseyerek ya da kötüleyerek kendini ön plana çıkartmamalıdır. Meslektaşlarının eser ve hizmetlerine karşı tutumunda mesleki saygıyı esas almalıdır,

4.8. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde katılımcıların fikrî haklarının korunmasını içermeyen bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.9. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde sağlanacak iş veya hizmetin açıkça anlaşılamadığı veya seçilecek kişilerin mesleki nitelik değerlendirmesinin ön planda olmadığı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidirler.

4.10. Mimar, önerilen ücretlerin projenin veya mimarın seçiminden önce açıklanacağı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.11. Mimar, mesleki faaliyetleriyle ilgili mali işlemlerin yasalara uygun bir şekilde idare edildiğinden emin olmalıdır,

4.12. Mimarın temsilcileri, imza sahibinin söz konusu projenin tasarımcısı olması veya söz konusu projenin imza sahibinin doğrudan denetimi ve yetkisi altında hazırlanmış olması durumu dışında, yapı izni, planlama izni, yapı yönetmeliği onayı veya diğer ilgili yasal belgelere ulaşmak üzere başvuruyu imzalayamazlar.

4.13. Mesleği düzenleyen bir merci veya bir meslek kuruluşu, kayıtlı veya lisanslı bir mimara veya bir firma, şirket veya mimarlık hizmetlerini sunmak konusunda kayıtlı veya yetkili olan başka bir tüzel kişiliğe karşı şikayette bulunduğunda veya dava açtığında, ilk durumda mi2mar veya büyük ortağı, ikinci durumda ise firma, şirket veya diğer tüzel kişiliğin başkanı veya yöneticisi şahsen (yani bir yasal veya diğer temsilci aracılığı olmaksızın) bu şikayet veya davanın muhatabı olmalıdır.

4.14.Mimar, başka bir mimarın yaptığı bir iş konusunda görüş vermek üzere görevlendirildiği zaman, bu davranış ilerde açılacak veya halen devam etmekte olan bir hukuk davasını açıkça etkilemediği sürece, diğer mimarı durumdan haberdar etmelidir,

4.15. Mimarlar ortakları ve çalışanları için uygun bir çalışma ortamı sağlamalı, onlara emeklerinin karşılığını adil
bir şekilde vermeli ve mesleki gelişmelerini olanaklı kılmalıdır.

Abusus non tollit usum

0
Abusus non tollit usum
Abusus non tollit usum

Abusus non tollit usum, Roma Hukukundan günümüze ulaşmış Latince deyimlerdendir. Bir şeyin yanlış kullanılması onun doğru kullanılamayacağı anlamına gelmez ve suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. Bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir. Bir hakkın kötüye kullanılması, onun doğru kullanımını ortadan kaldırmak için yeterli ve geçerli bir argüman değildir.

Abusus non tollit usum, kötüye kullanımı önlemek için alınacak tedbirlerin o hakkın kullanılmasını yasaklamayı gerektirmemesini ifade etmektedir. Bir eylem, olgu ve olaydan birilerinin zarar görmesi ondan istifade edenlerin istifade etme hakkını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir inanç, doktrin, kural ve bakış açısı çarpıtılabilme ve kötüye kullanılabilme özelliği taşıması nedeniyle tümden zararlı addedilemez. Ateş her tarafı yakıp yıkabilir ancak onun doğru bir şekilde kullanılması ve ateşte yemek pişirilmesi önlenemez. Örneğin, kamu görevlisine hediye vermenin kötüye kullanılması hediye vermenin tamamen yasaklanmasını gerektirmez. Yine, bir yargıç ya da kamu görevlisi görevini kötüye kullanıyor diye o meslek ve kamu görevinin gereksizliği ileri sürülemez.

Türk Medeni Kanunu İyiniyet ve Dürütlük Kuralları 

Medeni Kanunun 2. maddesine göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Medeni Kanunun 3. maddesine göre ise; Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Yani bir hak sahibi hakkını kullanırken ve borçlu borcunu öderken objektif iyi niyet kurallarına uymak, dürüst davranmak, başkalarını zarara uğratmamak zorundadır. Hak sahibi başkasına zarar vermek amacını taşımasa bile hareketi açıkça iyi niyet kurallarına aykırı ise ve başkasını zarara uğratıyorsa veya hak sahibine sağladığı yarar ile başkasına verdiği zarar arasında aşırı dengesizlik varsa bu durumu hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirebiliriz. Anayasa başta olmak üzere, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Türk B.K. hak sahibinin hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içinde hareket etmesini emretmiş aksi davranışın hukuk düzeni tarafından korunamayacağını belirtmiştir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme

0

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de düzenlene Uluslararası Hava Hukuku Konferansı sonunda, 23 Eylül 1971 tarihinde imzalanmıştır. Sözleşme bu nedenle, Montreal Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından imzalanarak 17 Nisan 1975 tarihli ve 1888 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş ve 29 Kasım 1975 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giriştir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme – Montreal Sözleşmesi 

Bu Sözleşmeye taraf olan devletler,

Sivil havacılığın güvenliğine karşı kanun dışı eylemlerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin işletilmesini ciddi şekilde etkilediğini ve dünya uluslarının sivil havacılığın güvenliğine olan güvencesini sarstığını;

Bu gibi eylemlerin ciddi bir endişe konusu olduğuna;

Bu gibi eylemlerin önlenmesi amacıyla suçluların cezalandırılması için uygun tedbirlerin alınmasına ivedilikle gerek olduğunu, düşünerek aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde 1 

1. Herhangi bir şahıs, kanuna aykırı ve kasıtlı olarak;

a) Uçuş halindeki bir uçakta bulunan bir şahsa karşı uçağın emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunursa; veya,
b) Servisteki bir uçağı tahrip eder veya böyle bir uçağı uçamayacak hale getirecek şekilde veya uçuş halinde eninim yetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir hasara uğratırsa; veya,
c) Servisteki bir uçağa, bu uçağı tahrip’ etmesi muhtemel olan veya onu uçamayacak hale getirecek veya uçuş halinde emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel olacak şekilde hasara uğratabilecek bir cihaz veya maddeyi herhangi bir şekilde koyar veya koydurtursa; veya,
d) Hava seyrüsefer kolaylıklarını tahrip eder veya hasara uğratır veya bunların işletilmesine müdahale ederse ve bu fiillerden biri uçuş halindeki uçağın emniyetini tehlikeye düşürebilecek mahiyette ise; veya,
e) Yanlış olduğunu bildiği bilgiler vermek suretiyle uçuş halindeki bir uçağın emniyetini tehlikeye düşürürse, suç işlemiş olur.

2. Keza, bir şahıs :

a) Bu maddenin l’inci paragrafında belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye teşebbüs ederse;
veya,
b) Bu suçlardan herhangi birini işleyen veya işlemeye teşebbüs eden şahsın suç ortağı ise, suç işlemiş olur.

Madde 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

a) Bir uçak, bindirme ve yüklemeyi takiben bütün dış kapılarının kapatıldığı andan, indirme ve boşaltma için bu kapılardan herhangi birinin açıldığı ana kadar uçuş halinde kabul edilir; mecburi iniş halinde, yetkili makamlar, uçağın ve uçaktaki şahısların ve eşyanın sorumluluğunu yükleninceye kadar uçuş devam ediyor kabul edilecektir;
b) Bir uçak, belirli bir uçuş için yer personeli veya mürettebat tarafından uçuş öncesi hazırlıklara başlanılması ile inişten sonraki yirmi dört saat içerisinde serviste kabul edilir; her halde, serviste bulunduğu süre, bu maddenin (a) fıkrasında belirtilmiş olan, uçağın uçuş halinde bulunduğu tüm süreyi kapsayacaktır.

Madde 3 

Her Akit Devlet, l’înci maddede belirtilen suçları, ağır cezalarla cezalandırılacak suçlar haline getirmeyi taahhüt eder.

Madde 4

1. Bu Sözleşme askerî maksatlar ile, gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara uygulanmayacaktır.

2. l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda; uçağın yurt içi veya uluslararası bir sefer yapmakta olmasına bakılmaksızın, bu Sözleşme ancak:

a) Uçağın fiilî veya programlanmış iniş veya kalkış noktası, uçağın tescil edildiği Devletin ülkesi dışında ise; veya,
b) Suç, uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmişse, uygulanacaktır.

3. Bu Sözleşme, bu maddenin 2’nci paragrafı hükümleri saklı kalmak şartiyle, l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda suçlu veya sanığın uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde bulunması halinde de uygulanacaktır.

4. 9’uncu maddede sözkonusu edilen Devletler bakımından ve l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında belirtilen durumlarda, bu maddenin 2’nci paragrafının (a) fıkrasında işaret edilen noktalar aynı Devlet ülkesi içinde bulunursa, bu Devletin 9’uncu maddede belirtilen Devletlerden biri olması halinde, suç o Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmedikçe veya suçlu sanık o Devletten başka bir Devletin ülkesinde ele geçirilmedikçe, bu Sözleşme uygulanmayacaktır.
5. l’inci maddenin l’inci paragrafının (d) fıkrasında öngörülen durumlarda, bu Sözleşme, ancak hava seyrüseferinde kullanılıyorsa uygulanacaktır.

6. Bu maddenin 2, 3, 4 ve 5’inci paragraflarının hükümleri, l’inci maddenin 2’nci paragrafında öngörülen durumlarda da uygulanacaktır.

Madde 5

Her Akit Devlet, suçlar üzerinde, aşağıdaki hallerde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır :

a) Suç, o Devletin topraklarında işlendiğinde;
b) Suç, o Devlette tescil edilmiş bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde;
c) İçinde suçun işlendiği uçak, sanık hâlâ içinde iken kendi ülkesine indiğinde;
d) Suç, esas işyeri veya, böyle bir işyeri olmadığı takdirde, devamlı ikametgâhı o Devletin ülkesinde bulunan bir kiracıya mürettebatsız alarak kiralanmış bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde.

2. Her Akit Devlet, aynı şekilde, sanık kendi ülkesinde bulunduğu ve onu bu maddenin l’inci paragrafında sözkonusu edilen Devletlerden herhangi birine 8’inci madde uyarınca iade etmediği takdirde l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b) ve (c) bentlerinde ve o suçlarla ilgili olduğu ölçüde, l’inci maddenin 2’nci paragrafında belirtilen suçlar üzerinde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır. 3. Bu Sözleşme, millî hukuka göre kullanılan herhangi bir cezai yargı yetkisini bertaraf etmez.

Madde 6 

1. Şartların kendisini yetkili kıldığına kani olduktan sonra, suçlunun veya sanığın ülkesinde bulunduğu herhangi bir Akit Devlet onu gözaltına alacak veya muhafazasını sağlayacak diğer tedbirleri alacaktır. Gözaltına alma ve diğer tedbirler o devletin hukuku uyarınca olacak, fakat ancak, ceza yargılaması veya iade işlemlerinin başlatılmasını mümkün kılmak için gerekli süre boyunca devam edebilecektir.

2. Bu devlet, derhal olayın hazırlık soruşturmasını yapacaktır.

3. Bu maddenin l’inci paragrafı uyarınca gözaltına alınan bir şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal irtibat kurmasında yardımcı olunacaktır.

4. Bir Devlet, bu madde uyarınca, bir şahsı gözaltına alınca.

5. Maddenin l’inci paragrafında belirtilen devletlere, göz altına alınan şahsın vatandaşı olduğu devlete ve gerekli görüyorsa, diğer ilgili devletlere, şahsın gözaltına alındığını ve gözaltına alınmasını gerektiren şartlan derhal bildirecektir.

Bu maddenin 2’nci paragrafında öngörülen hazırlık soruşturmasını yapan Devlet, soruşturma sonuçlarını anılan devletlere derhal bildirecek ve yargı yetkisini kullanmak niyetinde olup olmadığını belirtecektir.

Madde 7

Sanığın, ülkesinde yakalandığı Akit Devlet, eğer onu iade etmezse, herhangi bir istisna tanımadan ve suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, olayı ceza kovuşturması yapılması maksadiyle yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda olacaktır. Bu makamlar kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddi nitelikteki herhangi bir adi suç için öngörülen usuller uyarınca vereceklerdir.

Madde 8

1. Bu suçlar, Akit Devletler arasında mevcut herhangi bir suçluların iadesi antlaşmasında iadeyi – gerektiren suçlar arasında yer almış addolunacaktır. Akit Devletler, aralarında akdolunacak suçluların iadesi konusundaki her antlaşmada, bu suçları, iadeyi gerektiren suçlar olarak dahil etmeyi taahhüt ederler.

2. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlayan bir Akit Devlet, aralarında suçluların iadesi antlaşması bulunmayan diğer bir Akit Devletten, suçlunun iadesi için bir talep alırsa, bu suçlar bakımından, bu sözleş meyi suçlunun iadesi için hukuki bir dayanak kabul edip etmemekte serbesttir. Suçlunun iadesi talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen diğer şartlara bağlı olacaktır.

3. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlamayan Akit Devletler bu suçları, talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen şartlara bağlı olarak kendi aralarında iadeyi gerektiren suçlar olarak kabul edeceklerdir.

4. Akit Devletler arasında suçluların iadesi bakımından, bu suçların her biri, sadece vukubulduğu yerde değil, aynı zamanda 5’inci maddenin 1’inci paragrafının (b), (c) ve (d) fıkralarına göre yargı yetkisini tesis etmesi gereken devletlerin ülkelerinde de işlenmiş gibi işlem görecektir.

Madde 9

Müşterek hava taşıma işletmeleri veya uluslararası işletme teşekkülleri tesis eden ve müşterek veya uluslararası tescile tâbi uçaklar işleten Akit Devletler, her uçak için yargı yetkisini kullanacak ve bu Sözleşme bakımından tescil edilen devlet sıfatını taşıyacak devleti, usulüne uygun olarak, aralarında tayin edecekler ve bu tayinden Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtını haberdar edecekler ve anılan teşkilât da keyfiyeti bu Sözleşmeye taraf olan bütün devletlere duyuracaktır.

Madde 10

1. Akit Devletler, 1. maddede belirtilen suçların işlenmesini önlemek amaciyle, uluslararası ve milli hukuka göre her türlü tedbir almaya çalışacaklardır.

2. l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işlenmesi nedeniyle bir uçuş geciktiğinde veya kesintiye uğradığında, uçak veya yolcular ve mürettebat, ülkesinde bulunan Akit Devlet, mümkün olur olmaz yolcuların ve mürettebatın yollarına devam etmelerini kolaylaştıracak ve uçağı ve yükünü, gecikmeksizin, meşru sahiplerine iade edecektir.

Madde 11

1. Akit Devletler, bu suçlara ilişkin ceza kovuşturmalarında birbirlerine en geniş ölçüde yardım sağlayacaklardır. Her halükârda talepte bulunulan Devletin hukuku uygulanacaktır.

2. Bu maddenin 1. paragrafındaki hükümler, cezai konularda karşılıklı yardımlaşmayı kısmen veya tamamen düzenleyen veya düzenleyecek olan ikili veya çok taraflı diğer herhangi bir antlaşmanın doğurduğu yükümlülükleri etkilemeyecektir.

Madde 12

l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işleneceği inancında olan bir Akit Devlet, milli hukukuna uygun olarak, bü konuda sahip bulunduğu bilgileri 5. maddenin 1. paragrafında belirtildiğine inandığı Devletlere iletecektir.

Madde 13

Her Akit Devlet, aşağıdaki hususlarla ilgili olarak sahip bulunduğu herhangi bir bilgiyi, milli hukukuna uygun olarak mümkün olduğu kadar süratle Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine bildirecektir.

a) Suçun oluş şekilleri,
b) 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca yapılan işlem;
c) Suçlu veya sanıkla ilgili olarak alman tedbirler ve özellikle iade işlemlerinin veya diğer hukukî işlemlerin sonuçları.

Madde 14

1. İki veya daha fazla Akit Devlet arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olarak çıkan ve müzakere yoluyla halledilemeyen bir anlaşmazlık, bunlardan birinin isteği üzerine hakeme havale edilecektir.

Tahkim için istekte bulunulan tarihten itibaren altı ay içinde taraflar hakem heyetinin kuruluşu konusunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, Divanin Statüsü uyarınca yapılacak bir müracaatla anlaşmazlığı Uluslararası. Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmeyi imzalama veya onaylama veya Sözleşmeye katılma sırasında, kendisini bir önceki paragrafla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Akit Devletler, böyle bir ihtirazi kayıt koyan Devlete karşı bir önceki paragrafla bağlı olmayacaklardır.

3. Bir önceki paragrafa göre böyle bir ihtirazi kayıt koymuş olan herhangi bir Akit Devlet, depoziter Hükümetlere bildirmek suretiyle, her zaman bu kaydı geri alabilir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de yapılan Uluslararası Hava Hukuku Konferansına (Bundan böyle Montreal Konferansı olarak anılacak) katılan Devletlerin imzasına Montreal’de 23 Eylül 1971 tarihinde açık olacaktır. 10 Ekim 1971 tarihinden sonra, bu Sözleşme Moskova, Londra ve Washington’da bütün Devletler için imzaya açık olacaktır, tşbu Sözleşmeyi, bu maddenin 3. paragrafı uyarınca yürürlüğe girmeden önce imzalamayan herhangi bir Devlet, her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme, imzalayan Devletlerin onayına tâbi olacaktır. Onay belgeleri ve katılma belgeleri, burada Depoziter Hükümetler olarak tayin edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetlerine tevdi edilecektir.

3. Bu Sözleşme, Montreal Konferansına katılan ve bu Sözleşmeyi imzalayan on Devlet tarafından onay belgelerinin tevdii tarihinden otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

4.Diğer Devletler için bu Sözleşme, işbu maddenin 3. paragrafında belirtildiği şekilde, yürürlüğe giriş tarihinde veya onay ya da katılma belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

5, Depoziter Hükümetler, her imza tarihini, her onay veya katılma belgesinin tevdi tarihi, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi ile diğer hususları, işbu Sözleşmeyi imzalayan ve ona katılan bütün Devletlere derhal bildireceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Depoziter Hükümetler tarafından Birleşmiş Milletler Anayasasının 102. maddesi ve Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesinin (Şikago, 1944) 83. maddesi uyarınca tescil ettirilecektir.

Madde 16

1. Herhangi bir Akit Devlet, Depoziter Hükümetlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle, bu Sözleşmeyi feshedebilir.

2. İşbu fesih keyfiyeti, yazılı ihbarın Depoziter Hükümetler tarafından alındığı tarihten itibaren altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken usulü veçhile Hükümetlerince yetkili kılınan ve aşağıda imzaları bulunan tam yetkili temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Montreal’de, bindokuzyüzyetmişbir yılı Eylül ayının yirmi-üçüncü günü İngilizce, Fransızca, Rusça ve
İspanyolca dillerinde her biri aynı derecede geçerli dört metin halinde ve üçer orijinal nüsha olarak düzenlenmiştir.

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması – 1993

0

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması, 7 Aralık 1993 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşmasınm Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 24 Şubat 1995 Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Estonya – Türkiye İlişkileri

Türkiye Atatürk döneminde, Estonya’yı 23 Ocak 1924’te diplomatik olarak tanıma kararı almıştır. 1924 yılının Mayıs ayında Varşova Orta Elçiliği’ne atanmış olan İbrahim Tali (Öngören)’e, Estonya ile dostluk antlaşması imzalaması için yetki verilmiştir. 1 Aralık 1924 günü Dostluk, Siyasal İşbirliği, İttifak ve Tarafsızlık Antlaşması (Münakit Muhadenet Muahedenâmesi) imzalanmıştır.

“Mün’akit Ticaret ve Seyrüsefain Mukavelenâmesi” 12 Mart 1928 günü Ankara’da imzalanmıştır.  Bu mukavelename daha sonra, 16 Eylül 1929 günü Muahedename’ye dönüştürülmüş, 18 Mayıs 1931 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ve Estonya, gümrük, ticaret, ekonomik, teknik işbirliği ve teknik yardımlar bakımından ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla 13 Mart 1935 ve 6 Haziran 1937 tarihlerinde Ankara’da iki ayrı “Ticaret ve Kliring Anlaşmaları” imzalamıştır. Ticaret Anlaşması ve Kliring Anlaşmasını tamamlayan protokol 29 Ağustos 1938 günü imzalanmıştır.

Nuri Batu, 19 Eylül 1935 günü Estonya Cumhurbaşkanı’na güven mektubu sunarak Tallin’de ilk Türk temsilciliğini açmıştır.

Estonya, iki dünya savaşı arasında yaklaşık yirmi yıl bağımsız bir ülke olarak kaldıktan sonra önce Nazi orduları tarafından işgal edilmiş, 6 Ağustos 1940 tarihinde ise Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiştir.

Estonya da SSCB’den ayrılarak yeniden bağımsızlığını elde etmesi üzerine ilişkiler de yeniden başlamıştır.

2 Ekim 1991 tarihinde imzalanan Ortak Bildiri’yle iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir.

Türkiye ile Estonya arasında 3 Haziran 1997 tarihinde Tallinn’de “Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Serbest Ticaret Anlaşması” imzalanmıştır.

 6 Eylül 2005 tarihinde Ankara’da imzalanan ekli “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Estonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kültür, Eğitim, Bilim, Gençlik ve Spor Alanlarında İşbirliği Programı” tesis edilmiştir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ESTONYA CUMHURİYETİ ARASINDA DOSTLUK VE İŞBİRLİĞİ ANDLAŞMASI

Aşağıda «Taraflar» olarak adlandırılacak olan Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti,

Birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkelerine dayanarak aralarındaki karşılıklı dostluk bağlarını güçlendirmek ve aralarındaki işbirliğini geliştirmek arzusuyla,

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti arasında 1 Aralık 1924 günü imzalanmış olan Dostluk Andlaşmasına olan bağlılıklarını teyid ederek,

Birleşmiş Milletler Yasası, Helsinki Nihaî Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Yasası ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süresince kabul edilen diğer belgelerin amaç ve ilkelerine olan bağlılıklarını yineleyerek,

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

Madde : 1

Taraflar, ilişkilerini karşılıklı yarar, güven ve işbirliği temelinde her alanda geliştirmek ve genişletmek konusunda anlaşmışlardır.

Madde : 2

Taraflar, ilişkilerinin düzenli şekilde gelişmesini sağlamak amacıyla ikili ilişkilerinin seyri ile her ilki tarafı da ilgilendiren bölgesel veya uluslararası konularda düzenli aralarla Dışişleri Bakanlıkları üst düzey yetkilileri arasında siyasî danışmalarda bulunacaklardır.

Madde : 3

Taraflar, iş adamlarının birbirlerinin ülkelerindeki ve üçüncü ülkelerdeki ekonoml’ik ve ticarî projelimle işbirliği; yapmalarını d’esteklleyecekierd’r. Taraflar bu amaçla
ilgili kuruluşları arasında ekonomik alanda danışmalarda bulunulmasını teşvik edeceklerdir. Taraflar, ekonomik, biilimsieil’, tekn’ilk ve hukukî alanlarda düzenlü danışmalarla
bilgi ve deneyim değişimini destekleyeceklerdir.

Madde : 4

Taraflar, ekonomi ve bankacılık dallarında yetkililerin ve uzmanların eğitilmesinde işbirliğine önem verecekler ve bu alanlarda her düzeyde öğrendi ve stajyer değişimini teşvik edeceklerdir.

Madde : 5

Taraflar, parlamentoları ve siyasî partileri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine önem vermektedirler. Bu amaçla taraflar, parlamentolarında karşılıklı dostluk grupları oluşturulması için çaba göstereceklerdir.

Madde : 6

Taraflar, aralarındaki kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi konusunda kararlıdırlar.

Tararlar, ülkelerindeki üniverversitelere, kültürel ve sanat kuruluşlarına, aralarında doğrudan işbirliği yapmalarını önereceklerdir.

Madde : 7

Taraflar, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi ilkeleri çerçevesinde birbirileri nezdindeki resmî misyonlarının etkinliklerini kolaylaşacaklardır.

Taraflar ayrıca, konsolosluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla konsolosluk alanında anlaşmalar imzalamak olanaklarını araştıracaklardır.

Madde : 8

Taraflar, ulaştırma ve haberleşme alanlarında işbirliğinin geliştirilmesinde kararlıdırlar.

Taraflar, basın, radyo ve televizyon alanlarında işbirliğini ve her türlü haber, bilgi ve yayın değişimini ve dağıtımını destekleyeceklerdir.

Madde : 9

Taraflar, kamu kuruluşları, iş çevreleri, meslek ve sanat kuruluşları ile sendikaları arasında ilişkiler kurulmasını destekleyeceklerdir ve anılan kuruluşların temsilcileri arasında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmesini teşvik edeceklerdir.

Madde : 10

Taraflar, aralarındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandıracağı inancı ile kentler ve yerel yönetimler arasında temasların ve işbirliğinin geliştirilmesine katkıda ‘bulunacaklardır. Taraflar bu amaçla, şehirleri arasında «kardeş şehir» bağları kurulmasını destekleyeceklerdir. ‘

Madde : 11

Taraflar, gerekçesi ve amacı ne olursa olsun, her tür terör eylemine karşı olduklarını ve terörizmin hiçbir koşulda haklı gömülmeyeceğini vurgularılar.

Taraflar, uluslararası terörizme, örgütlenmiş suçlara, silah ve uyuşturucu madde ile tarihî ve sanat eserleri kaçakçılığına karşı mücadelede işbirliğinde bulunacaklardır.

Madde : 12

Taraflar, işbu Andlaşma ile geliştirilen işbirliğinin ve dostluk ilişkilerinin, üçüncü ülkelerin çıkarlarına karşı olmadığını ve diğer devletler ile imzalanmış olan ikili ve çok taraflı anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini belirtirler.

Madde : 13

İşbu Andlaşma onaylanacak ve bu Andlaşmanın onayına ilişkin en son ‘bildirimin alımını izleyen gün yürürlüğe girecektir.

İşbu Andlaşma on yıl süreli olup, Taraflardan birinin yürürlük süresinin dolmasından bir yıl önce yazılı olarak feshi ihbarda bulunmaması halinde beşer yıllık sürelerle yürürlükte kalmaya devam edecektir.

Bu Andlaşma Ankara’da 7 Aralık 1993 günü Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha olanak, ve her bir metin de aynı ölçüde özgün olmak üzere imzalanmıştır.  Yorumda farklılık  olması hallinde İngilizce metin dikkate alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı : GEREKÇE ve Meclise Yapılan Açıklamalar 

Estonya ile 1924 yılında kurulan ilişkilerimiz 1940 yılında bu ülkenin Sovyetler Birliği tarafımdan işgal edilmesine kadar gelişerek devam etmiştir. 1940 yılında başlayan Sovyetler Birliği işgalini Türkiye tanımamıştır. İşgalin sona ererek Estonya’nm bağımsızlığını yeniden kazanması üzerine, Bakanlar Kurulu, 3 Eylül 1991 günü Estonya ile ilişkilerimizin yeniden başlatılmasını kararlaştırmıştır. 7 Eylül 1992 günü Vilnius Büyükelçiliğimiz Estonya’ya akredite edilmiştir. Bu yeni dönemde, iki ülke ilişkileri kısa bir süre içinde hızla gelişmeye başlamış ve ikili ilişkilerin pek çok alanında anlaşma taslakları değişimi yapılmıştır. Bu çerçevede sadece üç maddeden oluşan 1924 tarihli «Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşması»nın yerini alacak bir andlaşmanm hazırlanması yönünde de karşılıklı olarak çalışmalar başlatılmıştır.

İmzalanma aşamasına getirilen «Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşması», Estonya Cumhurbaşkanı Lennart Merii’nin Ankara’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, 7 Aralık 1993 günü imzalanmıştır.

‘Bu Andlaşma, dünyamızda yaşanan modernleşmeyi, uluslararası ilişkilerin geçirdiği evreleri, diplomatik, siyasî, ekonomik, kültürel ilişkilerin kazandığı yeni boyutları göz önüne alarak, 1 Aralık 1924 tarihli «Dostluk Andlaşması», ile oluşturulan ikili ilişkilerimizin ahdi altyapısını günümüz koşullarına uyarlamakta ve ikili ilişkilerimizi her alanda, karşılıklı yarar ve saygı temelleri üzerinde ileriye götürme yönünde iki tarafta da bulunan siyasî iradeyi somutlaştırmaktadır.

Andlaşmanın içeriği özetle aşağıda sunulmaktadır:

DİBACE

Tarafların birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde aralarındaki dostluk bağlarını ve işbirliğini geliştirmek arzusunda oldukları belirtilmekte, 1 Aralık 1924 günlü Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşmasına bağlı oldukları teyit edilmekte, BM Yasası ve AGİK belgelerinin amaç ve ilkelerine olan bağlılıkları yinelenmektedir.

Madde : 1

Tarafların, ilişkilerini her alanda geliştirme ve genişletme konusunda mutabık oldukları belirtilmektedir.

Madde : 2

Tarafların, Dışişleri Bakanlıkları arasında düzenli danışmalarda bulunacakları kaydedilmektedir.

Madde : 3

Tarafların, işadamlarının işbirliği yapmasını, ekonomik, bilimsel, teknik ve hukukî alanlarda danışmalarda bulunulmasını özendirecekleri belirtilmektedir.

Madde : 4

Ekonomi ve bankacılık alanlarında eğitim konusunda işbirliği yapılacağı ve öğrenci ve stajyer değişiiminin destekleneceği belirtilmektedir.

Madde : 5

Parlamentolar ve siyasî partiler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla dostluk grupları kurulması yönünde gayret sarf edeceği ifade olunmaktadır.

Madde : 6

Tarafların, kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi yönünde kararlı oldukları, üniversrteleriıne, kültürel ve sanat kuruluşlarına işbirliği yapmalarını önerecekleri belirtilmektedir.

Madde : 7

Diplomatik ve konsolosluk ilişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmeleri uyarınca birbirleriınin resmî misyonlarının faaliyetler>ini kolaylaştıracakları, konsolosluk alanında anlaşmalar imzalama olanaklarını araştıracakları kaydedilmektedir.

Madde : 8

Ulaştırma ve haberleşme alanında işbirliğinin geliştirileceği, basın yayın alanında haber ve bilgi değişimini içerecek işbirliğinıin destekleneceği kaydedilmektedir.

Madde : 9

Tarafların, çeşitli kamu kuruluşları arasında ilişkiler kurulmasını ve geliştirilmesini destekleyecekleri belirtilmektedir.

Madde : 10

Yerel yönetimler arası işbirliğinin geliştirilerek, aralarında kardeş şehir bağlarının kurulmasının teşvik edileceği kaydedilmektedir.

Madde : 11

Tarafların her türüne karşı oldukları terörizmin hiçbir koşulda haklı görülemeyeceği ve uluslararası’ terörizme, örgütlü suçlara ve kaçakçılığa karşı işbirliği yapılacağı vurgulanmaktadır.

Madde : 12

Bu Andlaşmanın hiçbir üçüncü devlete karşı olmadığı, diğer devletlerle imzalanan andlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri etkilemeyeceği belirtilmektedir.

Madde : 13

Andlaşmanın onaylandıktan sonra, onaya ilişkin en son bildirimin karşı tarafa iletilmesini izleyen gün yürürlüğe gireceği, on yıl süreli olduğu, yürürlüğünün sona ermesinden bir yıl önce diğer tarafa yazılı feshi ihbarda bulunulmaması durumunda beşer yıllık sürelerle uzayacağı, Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde düzenlendiği, farklı yorumlama halinde İngilizce metnin esas alınacağı kaydedilmektedir.

Elveda Anayasa

0
Elveda Anayasa-Kemal Gözler

Elveda Anayasa isimli eser Prof. Dr. Kemal Gözler tarafından 2017 yılında yazılmış ve Ekin Yayınevi tarafından basılarak okuyucu ile buluşturulmuştur. Kitabın konusu, yazarın, 2016 yılında tartışmaya açılan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yapılan değişikliklere ilişkin görüşlerinden oluşmaktadır. Yazarın bu konuda yayınlanmış makaleleri de bulunmaktadır.

Elveda Anayasa – Kemal Gözler

Eser yayınlandıktan bir süre sonra Açık Radyo’da her gün bir bölümü okunmuştur. http://acikradyo.com.tr/program/189026/kayit-arsivi

Elveda Anayasa Kitabının Konu Başlıkları
  • Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi
  • Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine
  • Cumhurbaşkanlığı Sistemi Mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?
  • 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir? Anayasa Değişikliğinin Asıl Amacı, HSYK’yi Yeniden Dizayn Etmek, Başbakan ve Bakanların Cezaî Sorumluluklarını Sıfırlamak veya Partili Cumhurbaşkanlığını Getirmek Olabilir mi?
  • Referandum mu, Plebisit mi?
2017 Yılı Anayasa Değişikliği Referandumu Hakkında

Türkiye Anayasasında Değişiklik Referandumu 16 Nisan 2017 tarihinde yapılmış halk oylamasıdır. Anayasası’nın 18 maddesinde yapılan değişiklikler oylanmıştır. Değişiklikler, yürürlükte olan parlamenter sistemin yerine başkanlık sistemi benzeri bir yapının getirilmesi, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, TBMM’deki milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasını ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yapısal değişiklikler yapılmasını ve isminin Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) olarak değiştirilmesini kapsamaktadır. 20 Ocak 2017 tarihine TBMM’de gerekli olan beşte üç oy çoğunluk sağlanmış, 339 milletvekilinin oyları ile anayasa değişikliği teklifi meclisten geçmiş, referandum kararı verilmiştir. Yapılan referandumda 49.798.855 kişi oy kullanmış, %1,73 oranında geçersiz ve boş oy, %51,41 oranında evet, %48,59 oranında da hayır oyu verilmiştir. Değişiklikler ile getirilen yeni sistem için Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu çıkarılmıştır.

Kemal Gözler, Anayasa Değişiklikleri ile getirilen sistemin kuvvetler birliği sistemi olduğunu savunmaktadır

Elveda Anayasa Kitabının Tanıtım Yazısı

“Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren bir Anayasa değişikliği halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylayacağız. Bu Anayasa değişikliğini hazırlayanların Türkiye’ye “başkanlık sistemi” getirmek iddiasıyla yola çıktıkları herkesin malûmu. Ne var ki halkoylamasına sunulan sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Çünkü başkanlık sistemi bir kuvvetler ayrılığı sistemidir.

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsız olarak seçilir ve birbirinden bağımsız olarak görevlerini sürdürürler. Biri diğerinin görevine son veremez. Oysa önerilen sistemde Cumhurbaşkanı da, TBMM de, kendi seçimlerinin yenilenmesini göze almak kaydıyla diğerinin görevini sona erdirebilmektedir. Böyle bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi muazzam bir yalandır.Muhtemelen bu nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi, önerilen sistem için, çoğunlukla “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ibaresini kullanıyor. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem, anayasa hukuku literatüründe şimdiye kadar duyulmuş bir sistem değildir ve eğer hukuk terimleriyle, dilsel simgeler değil, kurumlar kastediliyor ise böyle bir sistemin olması mantıken mümkün de değildir. Yürütme organı, monist yapıdaysa, bu sisteme, ister “başkanlık sistemi”, ister “Cumhurbaşkanlığı sistemi”, isterse “X sistemi” densin, değişen bir şey olmaz.

Prof. Dr. Kemal Gözler

Türkiye’de önerilen hükûmet sistemine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” isminin verilmesi, bir kelime oyunun dan, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükûmet sistemi”dir. Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükûmet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.

Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.

Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükümet sistemi”dir.
Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükümet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.
Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.
Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016 – 2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.
Bu kitabı bunun için yazdım!”
Elveda Anayasa Kitabının İçindekiler

Kitaptan bir sayfa

Önsöz

Bölüm 1.- Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa: 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri

Bölüm 2.- Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine

Bölüm 3.- Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?

Bölüm 4.- 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir?

Bölüm 5.- Referandum mu, Plebisit mi?

Genel Sonuç

Sonsöz

EK BÖLÜMLER

Ek Bölüm 1.- Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine

Ek Bölüm 2.- Hükûmet Sistemleri

Bibliyografya

Dizin

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA 
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri  – Kemal Gözler

” ………. 

………..Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda hürriyet”, “elveda demokrasi”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.”

Makalenin  tamamını okumak için linke tıklayınız

http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm

16 Nisan 2017’de Oylayacağımız Anayasa Değişiklikleri Hakkında Hakkında Eleştiriler
ÖNSÖZ

Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren, Anayasamızın toplam 69 maddesini etkileyen çok önemli bir Anayasa Değişikliği Kanunu halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylanacak. Herkes konuşuyor. Tek konuşmayanlar anayasa hukukçuları! “Topçular” ve “popçular” konuşuyor; anayasacılar susuyor! Bir zamanlar, televizyonlara haber spikerleri kadar çok çıkan meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler? Bir zamanlar, vesayete karşı savaş açan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları dilinden düşürmeyen meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler?

Bu kitabı ben de susanlardan biri olmamak için yazdım!

Aslında ben, sahip olduğum “hukukun saf teorisi” anlayışı gereği, hukuk bilim adamlarının güncel siyasal konulardan uzak durması gerektiğine inanan biriyim. 30 yıl kadar önce genç bir araştırma görevlisi iken, siyasî konularda televizyonlarda konuşan, gazetelere beyanat veren anayasa hukuku hocalarını gördükçe “ben bu hocalar gibi olmayacağım” dedim ve televizyonlara, gazetelere beyanat vermemeye yemin ettim. Bu yeminimi bozmuş değilim. Pek çok defa çağrılmama rağmen, hiçbir zaman televizyonlara çıkmadım ve gazetelere beyanat vermedim. Televizyon kanallarında cahilleri dinledim. Dinlemeye de devam ediyorum. Gün geçtikçe cehaletin de seviyelerinin olduğunu görüyor ve eski cahilleri özlüyorum.

Yine yıllar önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde genç bir araştırma görevlisi iken, sadece gazetelere ve televizyonlara beyanat vermemeye değil; güncel siyasî konularda, akademik tarzda olsa bile yazmamaya da yemin etmiştim. Çalıştığım konu siyasetle iç içe de olsa, geçmişte de bugün de, belirli bir siyasî iktidarı desteklemenin veya ona karşı çıkmanın bir bilim adamının görevi olmadığına inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Ne var ki, geçmişte birkaç olayda, bu ilkem beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, televizyon kanallarında veya gazetelerde olmasa da, akademik dergilerde birkaç makale yazmak zorunda kaldım[1]. Bugün de 16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişikliği hakkında, yukarıdaki ilkemden ayrılıp bu kitabı yazma ihtiyacını hissettim. Çünkü halka Anayasa değişikliğiyle “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” veya “başkanlık sistemi” getirileceği söyleniyor. Oysa aşağıda Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem anayasa hukuku literatüründe yoktur; olması da mümkün değildir. Önerilen sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası ise muazzam bir yalandır. Böyle bir yalan karşısında susacak değilim.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Benim 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 219 sayfalık yüksek lisans tezim “Kurucu İktidar”[2], 1995 yılında Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 774 sayfalık doktora tezim “Anayasayı Değiştirme İktidarı”[3] üzerinedir. İzleyen yıllarda, Anayasa değişikliklerinin usûlü ve sınırlarına ilişkin başka kitaplar ve makaleler de yazdım[4]. Anayasa değişiklikleri konusunda şimdiye kadar yazdıklarımın toplamı herhalde 1500 sayfayı çoktan geçmiştir.  Keza şimdiye kadar, hükûmet sistemleri konusunda da makaleler yazdım[5]. Yine neredeyse her anayasa hukuku kitabımda hükûmet sistemlerine ayrılmış bir bölüm var. Örneğin sadece Anayasa Hukukunun Genel Teorisi isimli kitabımda hükûmet sistemleriyle ilgili konulara 95 sayfalık bir yer ayrılmıştır[6].

Herhalde Anayasa değişiklikleri ve hükûmet sistemleri konusunda herkesin uzman kesildiği bugünlerde, bu konularda, binlerce sayfa yazmış biri olarak benim de konuşmaya hakkım vardır.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Anayasa hukukunu ve özellikle de Anayasa değişikliklerini ve hükûmet sistemlerini bilen bu alanda eserler vermiş bir bilim adamı olarak gözlemlerimi kamuoyuyla paylaşmayı ve bu konuda herkesi uyarmayı üzerime vazife sayıyorum. Yanlış bir Anayasa değişikliğiyle karşı karşıyayız. Bu değişiklik kabul edilirse bu ülke zarar görecek. İşte bu kitapta bu Anayasa Değişikliği Kanununun neden yanlış olduğu ve onaylanması hâlinde ülkeye nasıl zarar vereceği açıklanıyor. Bunu söylemek ve herkesi uyarmak benim ödevim.

Nasıl salgın bir hastalığa yol açan yeni bir virüsün ortaya çıktığını ve hızla yayıldığını gözlemleyen bir tıp profesörü, bu virüsü yetkili makamlara bildirmek ve halkı da bu konuda uyarmak zorundaysa, ben de aynı şekilde, Anayasa değişikliği konusunda gözlem ve eleştirilerimi ilgililerle paylaşmak ve vatandaşları bu konuda uyarmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Hâliyle benim, Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini engelleyecek bir gücüm yok. Benim gücüm ve sorumluluğum, yaptığım gözlemleri ve eleştirileri okuyucularımla paylaşmaktan ibaret.

Doluya yakalandık. Ülkemizdeki siyasal gelişmeler üzerimize dolu gibi yağmaya devam ediyor. Bizler dolu yağarken saçak altına sığınan ve dolunun geçmesini bekleyen insanlar gibiyiz. Bu arada karşıda dolu altında kalmış bir çocuğu görüyoruz. Ona yardım edemiyoruz. Ama vicdanımız sızlıyor. Bugünlerde saçak altına sığınıp, karşıda dolunun altında kalmış çocuğa bakan ve ona yardım edemeyen bir kişinin hissettiği ızdırabı hissediyorum.

Bu kitabı vicdanım sızladığı için yazdım. Geceleri uyuyamadığım için yazdım. İçimden gelen ses “yaz!” dediği için yazdım.

* * *

Ayrıntılarını aşağıda “Anayasacıların Suskunluğu” başlıklı ikinci bölümde açıkladığım gibi ülkemizde bugünlerde bir korku atmosferi hüküm sürüyor. Kendi gölgemizden korkar hâle geldik. “Korku benim ikiz kardeşimdir” diyen Thomas Hobbes misali, korku bugün Türk aydınının ikiz kardeşi hâline geldi. Belki bir gün olur da bugünler geçerse, bu korkudan utanacağız. İnsanların böylesine korktuğu bir ortamda, bırakınız kitap ve makale yazmayı, nefes almak bile zor. Korku bu ülkenin akademik ve entelektüel hayatını boğuyor. Bu kitabı artık korkmayalım diye yazdım. Bu kitabı karanlık gecede, cılız da olsa, bir ümit ışığı olsun diye yazdım.

* * *

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016-2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.

Bu kitabı bunun için yazdım!

* * *

Anayasa hukuku alanında yazdığım pek çok kitap var. Bunların bazılarının her yıl güncelleştirilmiş yeni baskısını hazırlıyorum. Anayasa Hukukuna Giriş kitabımın en son 25’inci, Türk Anayasa Hukuku Derslerikitabımın 20’nci baskısı yapıldı. 16 Nisan’da oylayacağımız Anayasa Değişikliği Kanunu kabul edilirse, anayasal sistemimiz baştan sona değişecek. Bu sistemi kitaplarımın yeni baskılarında eleştirmek zorunda kalacağım. Hâliyle o zaman yapacağım eleştirilerin teorik eleştiri olmaktan başka bir değeri olmayacak. Bu eleştirileri o zaman yapmaktansa, şimdi, Anayasa değişikliği daha kabul edilmemiş iken yapmanın dana doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde, keşke bu eleştirileri zamanında yapsaydım diye pişmanlık duyacağım.

Bu kitabı gelecekte pişmanlık duymamak için yazdım!

* * *

Bu kitap, bazılarının aklına gelebileceği gibi siyasî önyargılarla veya belirli bir siyasî partiyi eleştirmek veya belirli bir siyasî partiye yarar sağlamak amacıyla yazılmış bir kitap değildir. Ben doğru bildiğimi yazıyorum. Yazdıklarımın hangi siyasal partinin işine yaradığı, hangisinin işine yaramadığı hususu beni ilgilendirmez[7].

* * *

Kitabın yazılış süreci hakkında da bilgi vereyim:

Kitabın birinci bölümünü oluşturan makaleyi, Anayasa Değişikliği Teklifi, TBMM Anayasa Komisyonunda görüşülmeye başlandığı günlerde anayasa.gen.tr’de 22 Aralık 2016 tarihinde yayınladım. Amacım Anayasa Değişikliği Teklifini incelemekten ziyade, “ben bu teklife karşıyım” diyebilmekti. Bunu dedikten sonra da Anayasa Değişikliği hakkında tekrar yazmayı da düşünmüyordum. Zira bu tür yazıların iktidar sahiplerini ikna etmediğini zaten bilenlerdenim.

İzleyen iki ay boyunca da Anayasa değişikliği hakkında bir şey yazmadım.

Suskunluğumu ne bozdu? Suskunluğumu bozmama yol açan iki şey oldu: Birincisi çok değerli birkaç meslektaşımın üniversiteden atılması; ikincisi ise Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasa hukukçularının susturulup, cahillerin konuşturulması.

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı Olağanüstü Hâl KHK’siyle dokuz değerli meslektaşım (Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Doç. Dr. Murat Sevinç, Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen,  Yard. Doç. Dr. Kasım Akbaş,  Yard. Doç. Dr. Kıvılcım Turanlı, Yard. Doç. Dr. Uğur Kara, Yard. Doç. Dr. İnci Solak, Dr. Dinçer Demirkent, Dr. İrem Akı)[8] “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı”[9] olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarıldı. Bu kişiler, kendileriyle aynı veya benzer alanda çalıştığım, yazılarını okuduğum değerli bilim insanlarıdır. Bu kişiler terörle işi olacak insanlar değil, pırıl pırıl akademisyenlerdir. Genç olanları Türkiye’nin geleceğidir. Örneğin Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen’in biri Türkiye’de, diğeri İsviçre’de olmak üzere iki ayrı doktorası var. Dr. Şen’in Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law isimli kitabı, meşhur Springer yayınevi tarafından yayınlanmıştır[10]. Kendisi hepimizin imrendiği bir meslektaşımızdır. Böyle bilim insanları kolay yetişmiyor. KHK ile bir gecede üniversiteden atılan bu bilim insanlarının bıraktıkları yerin doldurulması için kaç yıl gerekecek?

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı KHK ile bu değerli meslektaşlarımızın üniversiteden atılmaları beni çok üzdü. “Artık yeter. Bu kadarı da olmaz. Yazmam gerek. Yarın çok geç olacak” dedim ve yazmaya başladım.

İkinci sebep şu: Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasacıların susturulup, birtakım, kerameti kendinden menkul, anayasa hukuku alanında herhangi bir uzmanlığı olmayan, çoğunluğu hukuk doktoru dahi olmayan, sözde uzmanların televizyonlara çıkartılıp konuşturulması beni kızdırdı. Dahası topçular ve popçulara tanınan konuşma hakkının anayasa hukukçularından esirgenmesi beni sinirlendirdi. Ve “yeter artık” deyip yazmaya başladım.

* * *

Anayasa.gen.tr’de 9 Şubat’ta Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in ihracı hakkında bir protesto bildirisi yayınladım[11]. Ardından,

– 17 Şubat’ta adı geçen meslektaşlarımızın atıldığı olağanüstü hâl KHK’lerinin hukukî rejimi incelediğim “15 Temmuz Kararnameleri”,
– 20 Şubat’ta “Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu”,
– 24 Şubat’ta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi?”,
– 1 Mart’ta “16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir ‘Suistimalci Anayasa Değişikliği’ midir?”

– 5 Mart’ta “Referandum mu, Plebisit mi?”

başlıklı makalelerimi anayasa.gen.tr’de yayınladım. Böylece bu kitabın ana metnini oluşturan makaleler[12] ortaya çıkmış oldu.

 * * *

Victor Hugo’nun dediği gibi “zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur”[13]. Bu kitapta ileri sürülen fikirlerin zamanının gelip gelmediğini önümüzdeki haftalarda hep beraber göreceğiz.

Kaynak: Kemal Gözler, “Bu Kitabı Neden Yazdım?” http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-kitap.htm, (20.03.2017)

DİPNOTLAR:

[1]Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan “367 krizinde, Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 2007 yılının Mayıs ayında yayınladığım, CHP’nin tezinin haksız, AKP’nin tezinin haklı olduğunu savunduğum makaledir. Bkz.: Kemal Gözler, “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbnin-secimi-tgunlugu.htm); keza Kemal Gözler, “Hukukun Siyasetle İmtihanı: Kim Sınıfta Kaldı?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.5-16 (http://www. anayasa.gen.tr/kim-sinifta-kaldi.htm). Her iki makalenin ilk versiyonları 2007 yılının Mayıs ayında anayasa.gen.tr’de yayınlanmıştır.

Bunlardan ikincisi 2008’de AKP’ye karşı kapatma davası açıldığında, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusunda içtihadını eleştiren ve AKP’nin kapatılmasının Anayasamıza aykırı olacağını savunan makalemdir: Kemal Gözler, “Parti Kapatmanın Kriteri Ne? Parti Kapatmaya Karşı Anayasa Değişikliği Çözüm mü?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 93, Bahar 2008, s.24-31 (http://www.anayasa.gen.tr/parti-kapatma.htm).

Güncel siyasal konularda yazdığım son makale, 2016 yılının Nisan ayında yayınladığım şu makalemdir: Kemal Gözler, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, http://www. anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf.  

[2]. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, (Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Yahya K. Zabunoğlu), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1990, s109-109. Söz konusu tez daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Bkz. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, Bursa, Ekin, 1. Baskı, 1998, 2. Baskı, 2016, s.87-92.

[3]. Kemal Gözler, Le pouvoir de révision constitutionnelle, Villeneuve d’Ascq, Presses universitaires du Septentrion, 1997, c.I, s.123 (http://www.anayasa.gen.tr/pcr-pdf.htm).  

[4]. Örneğin Kemal Gözler, Judicial Review of Constitutional Amendments: A Comparative Study, Bursa, Ekin Press, 2008 (http://www.anayasa.gen.tr/ jrca.htm); Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi?, Bursa, Ekin, 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm): Kemal Gözler, “Sur la validité des limites de la révision constitutionnelle déduites de l’esprit de la constitution”, Annales de la Faculté de droit d’İstanbul, Vol. XXXI, No 47, Mai 1997, s.109-121 (http://www.anayasa.gen.tr/esprit.htm); Kemal Gözler, “La question de la hiérarchie entre les normes constitutionnelles”, Annales de la Faculté de droit d’Istanbul, Vol. XXXII, No 48, 1998, s.65-92 (http://www.anayasa.gen.tr/hierarchie.htm); Kemal Gözler, “Anayasa Değişikliği Kanunları Üzerinde Cumhurbaşkanının Yetkileri”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 59, Sayı 2001/4, s.35-52 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbyetki.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasıyla Kabul Edilen Anayasa Değişikliği Kanunlarının Resmî Gazetede Yayımlanması Sorunu”, Yasama Dergisi, Sayı 7, Ekim-Kasım-Aralık 2007, s.5-17 (http://www.anayasa. gen.tr/ad-rgde-yayim.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasına Sunulan Anayasa Değişikliği Kanunlarında Halkoylamasından Önce Değişiklik Yapılabilir mi?”, Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu’na Armağan, Ankara, Yetkin, 2009, s.557-572 (www.anayasa.gen.tr/halkoylamasindan-once.htm); Kemal Gözler, “Asli Kurucu İktidar – Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, in Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (Editörler),  Demokratik Anayasa: Görüşler ve Öneriler, İstanbul, Metis Yayınları, 2012, s.45-61 (www.anayasa.gen.tr/tbmm-yeni-anayasa.htm).

[5]. Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık  Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25-47 (http://www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm); Kemal Gözler, “Hükümet Sistemimiz Değişecek mi?”, Türkiye Günlüğü, Bahar 2014, Sayı 118, s.62-69 (www.anayasa.gen.tr/hs-degisecek-mi.htm); Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine Bir Deneme”, Türkiye Günlüğü, Sayı 125, Kış 2016, s.17-21 (www.anayasa.gen.tr/hukumet-sistemi-tartisma lari.htm).

[6]. Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.I, 537-632.

[7]. Nitekim bu kitapta Adalet ve Kalkınma Partisini eleştiren yanlar varsa da, geçmişte, Adalet ve Kalkınma Partisinin işine yarayan yazılarım da oldu. Örneğin AKP’nin kapatılması davasında AKP adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile TBMM AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi huzurunda 3 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları savunmada, üç ayrı defa benim kitap ve makalelerime göndermede bulunarak AKP’yi savunmuşlardır. Bkz.: Anayasa Mahkemesi, 30 Temmuz 2008 Tarih ve E.2008/1, K.2008/2 Sayılı Parti Kapatma Kararı, Resmî Gazete, 24 Ekim 2008, Sayı 27034 (http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2008/10/20081024-10.htm). TBMM çalışmalarında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın benim bir kitabımdan yararlanarak yaptığı bir açıklama için bkz.: TBMM Genel Kurul Tutanağı, 24. Dönem, 4. Yasama Yılı, 72. Birleşim, 19 Mart 2014,https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_ SD.birlesim_baslangic?P4=22111&P5=H&page1=39&page2=39.

[8]. Hâliyle bu isimler, örnek olarak verilmiştir. 686 sayılı KHK ile ihraç edilen daha pek çok akademisyen vardır. Örneklerdeki isimler kendileriyle aynı veya yakın alanda çalıştığım için seçilmiştir.  

[9]. Yukarıda ismi sayılan meslektaşlarımızın ihraç edildiği 686 sayılı KHK’nin 1’inci maddesinde aynen “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır” denmekte ve Ekli (1) sayılı listede bu dört meslektaşımızın isimi sayılmaktadır (Resmî Gazete, 7 Şubat 2017, Sayı 29972 mükerrer, http://www. resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170207M1-1.htm).

[10].       İlker Gökhan Şen, Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law, Cham, Springer, 2015, 298 s.

[11].       Kemal Gözler, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in Kamu Görevinden Çıkarılması Hakkında Bir Açıklama”, http://www. anayasa.gen.tr/kaboglu-sevinc.htm  (Konuluş Tarihi: 9 Şubat 2017).

[12].       “15 Temmuz Kararnameleri” başlıklı makale ve “Kaboğlu ve Sevinç’in İhracına” ilişkin açıklama aynı süreçte yazılmış olsalar da, anayasa değişikliğiyle ilgili olmadıkları için bunları bu kitaba almadım.

[13].       Genellikle Victor Hugo’ya atfedilen bu sözün orijinal şöyledir: “Rien n’est plus fort qu’une idée dont l’heure est venue”.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun

0

Harika Çocuklar Kanunu- Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun, 6650 kanun numarası ile 15 Şubat 1956 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 24 Şubat 1956 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Yasa, Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen ‘İdil Biret ve Suna Kan’m yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun’u(Harika Çocuklar Kanunu) yürürlükten kaldırmıştır. “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası” olarak da bilinen yasanın yürürlükten kalkmasına karşın yeni yasa önceki yasanın kapsamını genişletmiştir. 5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Biret ve Suna Kan’ın müktesep hakları saklı tutulmuştur.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun – Harika Çocuklar Kanunu

Madde 1

Güzel Sanatlarda Fevkalâde İcra ve İbda İstidadı Gösteren Çocukları Memleket Dâhilinde veya Yabancı Memleketlerde Devlet Hesabına Yetiştirmeğe, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi, Güzel Sanatlar Umum Müdürü, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ile Ankara Devlet Konservatuvarı müdürleri, bu müesseselerin mütehassıs öğretmenleri arasından Öğretmenler Kurulunca seçilecek üçer mütehassıs ile fonetik ve plâstik sanatlar sahasında tanınmış kimseler arasından Maarif Vekâletince seçilecek iki mütehassıstan müteşekkil komisyonun tesbit ve teklifi üzerine Maarif Vekili salahiyetlidir .

Madde 2

Birinci maddede yazılı Komisyon:

a) Fevkalâde istidatlı çocukların, tahsil müesseseleri veya yetiştirmeyi deruhde eden mütehassıslarla temas suretiyle, tahsil ve yetiştirilme mahal, müddet ve programlarını tâyin ve tesbit eder ve lüzumu halinde bunları değiştirir.

b) Tahsil ve yetiştirilmeleri esnasında gerekli her türlü kontrol, murakabe ve teftişleri yapar veya yaptırır.

c) Tahsil ve yetiştirilmeleri ile ilgili esas enstrüman, teçhizat ve sair teknik vasıta ve malzemeyi tâyin edip mubayaasına veya lüzumunda hibe edilmesine karar verir .

ç ) Fevkalâde hallerde çocukları taltif veya mükâfatlandırır.

d) Lüzum gördüğü hallerde çocukların tahsillerine devam etmemelerine veya memlekete celbedilmeierine karar verir.

Madde 3

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocukların Devlet hesabına yabancı memleketlerde yetiştirilmelerinde ana ve baba veya bunlardan biri veya vasisi, bulunmadığı takdirde Maarif Vekâletince tâyin edilecek, çocuğa bakmağa muktedir en yakın aile mensuplarından biri refakat eder.

Memleket içinde parasız yatılı olmıyan müesseselerde yetiştirilmeleri halinde de bu madde hükümleri tatbik olunur .

Madde 4

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocuklarla refakatlerinde gönderileceklere, memleket içinde veya dışında yapılacak tediyelerin nev’i ve miktarları he r sene bütçe kanunlarına bağlı formüllerle tesbit olunur .

Madde 5

7/7/1948 tarihli ve 5245 sayılı kanun mer’iyetten kaldırılmıştır.

Muvakkat madde

5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Bir t ve Suna Kan haklarında da müktesep hakları baki kalmak şartiyle, bu kanun hükümleri tatbik olunur .

Madde 6

Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer’idir .

Madde 7

Bu kanunu n hükümlerini icraya Maliye ve Maarif Vekilleri memurdur .
22/2/1956

Dünya Anayasaları

0
Dünya Anayasaları

Dünya anayasaları, devletlerin temel ilkelerini, yönetilenlerle ilişkilerini, ana kuruluşunu; yasama, yürütme ve yargının örgütlenmesini ve birbirleriyle ilişkilerini; vatandaşların temel hak ve ödevlerini düzenleyen ve tüm kişi, kurum ve kuruluşları bağlayan en üst hukuk normlarıdır.

Dünya Anayasaları, her ülkenin kendi devlet kültürünü yansıtmakta, tarihsel bir altyapıları bulunmakta ve ülkelerin günümüzdeki toplumsal, siyasal, hukuksal yapıları hakkında da fikir vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Kanunu Esasi-1876

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir anasayal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

Teşkilatı Esasiye Kanunu-1921

1924 Anayasası

1961 Anayasası

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay Cumhuriyeti Anayasası, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından hazırlanmıştır. 27 Ocak 1937 tarihinde Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, 25 maddeden oluşan kısa ve özlü bir Anayasadır. Türk Anayasa metinleri arasında kendine özgü ve dönemsel bir geçiş Anayasasıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, Halkoylaması sonuçları ile birlikte yine bu Anayasanın 164. maddesi uyarınca Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa % 70,18 oranında kabul oyu ile onaylanmıştır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

Japonya Anayasası

Japonya Anayasası, ikinci dünya savaşından sonra 26 Nisan 1947 tarihinde yayınlanmış ve 26 Temmuz 1947 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Japonya Anayasası, yürürlüğe girdiği 1947 yılından bu yana değişikliğe uğramamıştır. Japonya Anayasası’nda değişiklikler yapılmasına ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Japonya Anayasasının tam metni İtalyanca metinden Türkçeye Arif ERGÜNAY tarafından tercüme edilerek 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 7. cildinde ve 1. sayısında yayınlanmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı garantörlüğünde kabul edilmiş ve bu devletler kabul edilen Anayasanın uygulanmasını sağlamayı taahhüt etmişlerdir. Kurulan devlet ve onaylanan anayasa Dünya Anayasaları içinde başka devletlerin garantörlüğünde olan istisna anayasalardan biridir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Fransa Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İtalya Resmi Gazetesinin 27 Aralık 1947 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kurucu Meclis, 22 Aralık 1947 tarihli oturumunda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış, Geçici Devlet Başkanı İtalya Cumhuriyeti Anayasasını ilan etmiştir. Anayasa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen anayasalardandır. Kazuistik yapıya sahip olmayan Anayasa 139 maddeden ve 18 geçici hükümden oluşmaktadır. İtalya, üniter sisteme sahip parlamenter cumhuriyettir.

İrlanda Anayasası

İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 47 maddeden oluşmaktadır.

İspanya Anayasası

31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edilmiştir. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edilmiştir. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylanmıştır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası

Portekiz Cumhuriyeti Anayasası

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası

Rusya Federasyonu Anayasası

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası

Belçika Anayasası

Danimarka Kraliyet Anayasası 

Polonya Cumhuriyeti Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası

Avusturya Federal Anayasası

Kırgız Cumhuriyeti Anayasası

Özbekistan Cumhuriyeti Anayasası

Türkmenistan Anayasası

Kamboçya Anayasası

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

Küba Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Barolar Birliği tarafından Faruk Erem‘e Armağan ismi ile 1999 yılında yayınlanan eserde yayınlanmıştır.

Çek Cumhuriyeti Anayasası, 01 Ocak 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çek Cumhuriyetinin anayasal düzeni; Birleşmiş Milletler Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesini, bu Anayasa’ya uygun duruma ge­tirilen temel yapılanma yasalarını, 06 Haziran 1992’den itibaren uygulanan Çekoslovak Cumhuriyeti Milli Meclisi, Çekoslovak Sos­yalist Cumhuriyeti Federal Meclisi ve Çek Cumhuriyetinin devlet sı­nırlarını tanımlayan Çek Milli Konseyi’nin temel yapılanma yasa­larını kapsamaktadır.

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

Haşimi Ürdün Krallığı Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlanmıştır.Plan, uluslararası denetim şartı ile Kosova’ya bağımsızlık vermiş ancak Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımamış, kendisine bağlı özerk bir bölge olduğu iddiasından vazgeçmemiştir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası

Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür

0

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 20 Kasım 1959 yılında Çocuk Hakları Bildirgesini, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin kabul tarihi olan 20 Kasım günü tüm dünyada “Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmaktadır. Türkiye’nin 14 Ekim 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme 27 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Dünya çapında en geniş katılımlı olan sözleşmede, çocuk hakları kapsamlı bir şekilde koruma altına alınmıştır.

Sözleşmenin temel ilkelerin de; Çocukların nerede doğduklarına, kim olduklarına, cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın çocuğun üstün yararının gözetilmesi, yaşama ,gelişme ve çocuk katılımının  sağlanması amaçlanmıştır.

Dünyada devam eden savaşlardan, yaşanan göçlerden ve artarak devam eden ekonomik sorunlardan en çok etkilenen dezavantajlı grup  çocuklardır. Başta devletler olmak üzere herkesin çocukları korumak için üzerine düşen sorumluluğu yapması adına, Çocuk Hakları Gününün hatırlanması daha da önem kazanmaktadır.

20 Kasım 2023 “Çocuk Hakları Günü” ise ayrı bir öneme sahip olup, İsrail’in  Gazze’ye yönelik saldırıların da, çocukları kasıtlı hedef almasını, saldırılarını dünya kamuoyunun gözleri  önünde ısrarla sürdürmesini ve uluslararası toplumun da  katliamlar karşısındaki sessizliğini kabul etmiyoruz. Uluslararası toplumun sesiz kaldığı bu saldırılarda 5.500 çocuk yaşamını yitirmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi savaş zamanlarında çocuklara yönelik 6 ağır ihlalden bahsetmekle birlikte; İsrail, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi imzalayan taraf devletler arasında olmasına rağmen, bu ihlallerden 3’ü olan , ‘Çocukların öldürülmesi ve sakat bırakılması, okullara veya hastanelere saldırılar ve çocukların insani yardıma erişiminin engellenmesi’ şeklindeki ihlalleri Gazze’de kasıtlı ve sistematik bir şekilde sürdürmektedir.

Gazze nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasının çocuk olduğu nüfus verilerine göre bilinmektedir. İsrail’in çoğu çocuk olmak üzere korunan sivilleri, hastaneleri, ambulansları, okulları, fırınları, gıda depoları ve su rezervlerini sistematik olarak hedef alması, insanların Gazze Şeridi’ni terk etmesi için kasıtlı aç bırakma politikasından da en çok etkilenen grup çocuklardır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” ye rağmen, başta BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) olmak üzere, BM’nin diğer organları Gazze’de yaşayan çocukları koruma sorumluluğunu yerine getirmemektedir.

BM, savaş ve silahlı çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin hazırladığı listeye İsrail’i dahil etmeyi reddetmiştir.

“BM’nin çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin yıllık kara listesinde İsrail’in hala yer almaması tam anlamıyla Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”ye aykırılık taşımaktadır. BM’nin Gazzeli ve Filistinli çocukları, dünyadaki diğer çocuklar gibi koruma sorumluluğu konusundaki başarısızlığı ve isteksizliğini kınıyor, BM ve bağlı organı UNICEF’i görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Çünkü insanlık çocuklara elindekinin en iyisini vermekle yükümlüdür!

1- Adana Barosu
2-Adıyaman Barosu
3-Afyonkarahisar Barosu
4-Ağrı Barosu
5-Aksaray Barosu
6-Amasya Barosu
7-Ankara Barosu
8-Ardahan Barosu
9-Artvin Barosu
10-Aydın Barosu
11-Balıkesir Barosu
12-Bartın Barosu
13-Batman Barosu
14-Bayburt Barosu
15-Bilecik Barosu
16-Bingöl Barosu
17-Bitlis Barosu
18-Bolu Barosu
19-Burdur Barosu
20-Bursa Barosu
21-Çanakkale Barosu
22-Çankırı Barosu
23-Çorum Barosu
24-Denizli Barosu
25-Diyarbakır Barosu
26-Düzce Barosu
27-Elazığ Barosu
28-Erzurum Barosu
29-Erzincan Barosu
30-Eskişehir Barosu
31-Gaziantep Barosu
32-Giresun Barosu
33-Gümüşhane Barosu
34-Hakkari Barosu
35-Hatay Barosu
36-Iğdır Barosu
37-Isparta Barosu
38-İstanbul Barosu
39-İzmir Barosu
40-Kahramanmaraş Barosu
41-Karabük Barosu
42-Karaman Barosu
43-Kars Barosu
44-Kastamonu Barosu
45-Kayseri Barosu
46-Kırşehir Barosu
47-Kırıkkale Barosu
48-Kırklareli Barosu
49-Kilis Barosu
50-Kocaeli Barosu
51-Konya Barosu
52-Kütahya Barosu
53-Malatya Barosu
54-Mardin Barosu
55-Mersin Barosu
56-Muğla Barosu
57-Muş Barosu
58-Nevşehir Barosu
59-Niğde Barosu
60-Ordu Barosu
61-Osmaniye Barosu
62-Rize Barosu
63-Sakarya Barosu
64-Samsun Barosu
65-Siirt Barosu
66-Sinop Barosu
67-Sivas Barosu
68-Şanlıurfa Barosu
69-Şırnak Barosu
70-Tekirdağ Barosu
71-Tokat Barosu
72-Trabzon Barosu
73-Tunceli Barosu
74-Uşak Barosu
75-Van Barosu
76-Yalova Barosu
77-Yozgat Barosu
78-Zonguldak Barosu

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık

0
Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık / Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Özel hukukumuzun anası Medeni Hukuk ise, Medeni Hukukun atası da iki bin yıl öncesinin Roma Hukukudur.

Medeni Kanun’umuzun sistematiği (plam) ve soyut kavramları hep Roma hukukundan kaynaklanmıştır.

Romalı hukukçuların ürettikleri hukuk metinleri günümüzde yürürlükte olan ulusal hukukların oluşumunda temel harcı oluşturmuştur. Bugün Avrupa hukuklarının temelinde yatan, Romalı hukukçuların yarattığı o eşsiz hukuktur.

Unutulmasın ki hemen hemen bütün özel hukuk kavramlarını ve ilkelerini Romalı hukukçulara borçluyuz. Sözleşme, haksız fiil, haksız zenginleşme, temerrüt, sorumluluk, dürüstlük kuralı, hakkın kötüye kullanılması bu kavramlardan salt birkaçıdır.

Eşya üstünde mutlak ayni hak (ius in rem) — alacak konusunda nispi hak (ius in personam) ayırımı da Medeni Kanun’umuzun temel ayırımını (Eşya Hukuku Kitabı ile Borçlar Hukuku Kitabı ayrışmasını) belirlemiştir.

Aslında Roma hukukuna en az uzak gözüken Anglo-Amerikan dünyasının ve sosyalist dünyanın bile Romalı hukukçuların yöntemini, kavramlarını, sistematiğini ve ilkelerini benimsemiş olması yeterince anlamlı olsa gerektir.

Roma hukukunu tanımak demek, yürürlükteki hukuku tüm yapısal özellikleriyle ve temel ilkeleriyle kavramak demektir. Yasalar değiştirilse bile, onların Roma hukukundan kaynaklanan yapısal özellikleri ve temel ilkeleri değişmez.

İşte bu nedenledir ki günümüzde Avrupa’da yürütülen hukuku birleştirme çabaları da yine ancak Roma hukuku temelinde gelişebilir ve başarıya ulaşabilir.

Roma hukukunun Avrupa hukukuna etkileri konusunda özellikle şu yapıtlara bakılmalıdır:

Koschaker: Europa und das römische Recht, 1966; Kaser, Der römische Anleil am deutschen bürgerlichen Recht, JuS 1967, 337; Knütel, lus commune und römisches Recht vor Gerichten der Europaischen Union, JuS 1996, 768.

Nasıl hümanizmanın ve rönesansın kökeninde iki bin yıllık Grek düşünce ve sanat yaşamı yatıyorsa, alışveriş hukukunun kökeninde de iki bin yıllık Roma hukuku dehası yatar. Avrupa rönesansla antik Grek düşüncesini ve sanatını, resepsiyonla da antik Roma hukukunu içselleştirip özümlemiştir. O kadar ki Batı kültüründen söz edildiği zaman Roma hukuku her zaman bu Batı kültürünün ayrılmaz parçası olarak anılır.

Pekiyi ama nasıl olmuştur da iki bin yıl öncesinin köleci üretim biçiminin hukuk düzeni ortaçağda (feodal dönemde) olduğu gibi, günümüzde kapitalist hatta sosyalist üretim düzenlerinde de geçerli olabilmiştir?

Roma hukuku bu uzun süreli yürürlüğünü tüm üretim biçimlerine ortak, genel geçer meta üretimine (mal alışverişine) ilişkin en üst düzeyde hukuk sistemini oluşturmasına borçludur. Gerçekten de sözleşme ve mülkiyet ilişkilerinin hukuksal gergefini Romalılar denli ustaca işleyen çıkmamıştır tarih boyunca. Bugün hala sözleşmeye ve mülkiyete İlişkin bir sürü hukuksal uyuşmazlıkta Romalı hukukçuların çözümlerine başvurulmasının kerameti işte buradadır.

Roma hukukunun benimsenmesinin özetlenmiş serüveni şöyledir: İmparator Justinianus ki aynı zamanda Ayasofya’nın da manevi mimarıdır, Adalet Bakam Tribonianus‘a eski hukuk ustalarının eserlerini derleyip toplama görevini verir. Tribonianus başkanlığındaki komisyon altl yıllık çalışmayla Corpus İuris Civilis‘i tamamlar. Gelgelelim, Corpus İuris Civilis’in ömrü kısa olur. Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi yüzünden dikiş tutturamaz “Corpus İuris’

Roma hukukunun parlaması 1100 yılında Bologna Üniversitesi’nde Roma kaynaklarının (Digesta‘nın) keşfedilmesiyle olmuştur,

Bu bağlamda glossatorların (açıklayıcı notlar düşenlerin) çalışmaları asla unutulamaz. Onlardır ki Corpus İuris Civilis’i çağın koşullarına uyarlamışlardır. Avrupa da serbest pazar ekonomisinin bu biçilmiş kaftan hazır hukuk modelini örf ve adet hukuku diye benimsemiştir hemen.

Ama Roma hukukunun asıl patlaması, tarihçi hukuk okuluyla doğal hukuk okulunun, değişik yaklaşımlarla da olsa, birlikte Roma Hukukuna sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Roma hukukçularının tek tek olaylara özgü çözümlerini soyutlayıp genelleştiren bu hukukçular (pandektistler, Digesta’cılar) işte bu çözümleri yasal kalıplara dökülmeye elverişli hale getirmişlerdir. Roma hukukunu çağın isterlerine uyarlayan hukukçular asıl onlardır. Bugün geçerli olan “günün koşullarına uygun nesnel yorum yöntemi”ni bile bu Romanistletin (glossatorların ve pandektistlerin) çalışmalarına borçlu olduğumuzu söylemek hiç de abartılı kaçmaz.

Tüm Kara Avrupası yasalarıbda da Roma Hukukunun izleri daha İlk bakışta göze çarpar. 1794 Prusya, 1804 Fransa, 1811 Avustuıya, 1865 İtalya, 1900 Almanya ve 1911 İsviçre Medeni Kanunları hep Roma Hukuku öğelerini içerirler.

Salt Kara Avrupası’nın kapitalist hukuk çevrelerinde değil, ama aynı zamanda sosyalist sistemi benimsemiş hukuk sistemlerinde de Roma’nın alışveriş hukuku yürürlüğünü sürdürmüştür.

Yalnız Anglo-Sakson-Amerikan “common law” sisteminde, özel tarihsel nedenlerle, Roma hukukunun etkisi Kara Avrupasındaki yoğunlukta olmamıştır. İngiltere’de burjuvazi feodaliteyi köktenci biçimde tasfiye edemeyip, feodal aristokrasiyle İktidar ortaklığı kurmuştur. Feodal hukukun çağın değişen koşullarına uyarlandığı bu modelde, yürürlükteki hukuku, yargıcın ”emsal İçtihada” (örnek karar anlamında “judicial precedent”e) bağlı kalan (stare decisis) “yargısal olay hukuku” (judge made case law) belirler. Bu yargısal olay hukuku da kendisine rehber diye yalnız emsal kararları almaz, bunların yanı sıra töreyi (custom) ve hakkaniyeti (equity) de alır. Bu hukuk çevresinde yazılı (yasal) hukuka (statute law) pek ender rastlanır. Bu yazılı kurallar da söyleme ve tarihsel yasa koyucunun iradesine çok sıkı bir bağlılıkla yorumlanır.

İlk bakışta çelişik gibi gözükebilecek olgu şudur: Roma hukukunun etkisinden uzak kalabilmiş olan Anglo-Amerikan hukuku yargısal olay hukukunu (case law) benimsemekle, şekli yargılama hukukunda bu sefer Roma hukukunun uyuşmazlıkların çözümünde tuttuğu yola girmiştir. Demek ki Roma maddi hukukundan kaçanlar, bu sefer Roma usul hukukuna yakalanmışlardır!

Roma Hukukunun çağdaş hukukları etkilemesi üstüne daha ayrıntılı bilgi için bk. Erdoğmuş, Roma Hukuku, İstanbul, 1995, s. 80, i.s.; kanunlaştırma hareketleri ve değişik hukuk sistemleri üstüne daha ayrıntılı bilgiler için bk. Özsunay, Medeni Hukuka Giriş, s. 53 i.s. ve 101 İs.; Oğuz, Karşılaştırılmalı Hukuk, Ankara, 2003, s. 109 i.s.

Köleci üretim biçiminden miras kalma Roma hukukunun sosyalist üretimi savunan düşünürlerce nasıl değerlendirildiğine baktığımızda, bizi ilk karşılaşmamızda şaşırtacak gözlemlere ve saptamalara rastlarız: 

“Özel hukuk, özel mülkiyetle birlikte, doğal, ilkel topluluğun çözülüp dağılması üzerine oluşmuş ve gelişmiştir.

Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişimi, sanayi ve ticaret alanında herhangi bir sonuç vermemiş, üretim biçimleri herhangi bir değişime uğramaksızın, olduğu gibi kalmıştır.

Feodal topluluğun sanayi ve ticaret eliyle çözülüp dağıtıldığı modern toplumlarda ise, özel mülkiyetin ve özel hukukun belirmesi üzerine daha ileri gelişmeler gösterebilecek yepyeni bir dönem açılmıştır.

Ortaçağda geniş ticarette bulunan ilk kent olarak Amalfi, aynı zamanda deniz hukukunu geliştirmiştir.

Sanayi ve ticaret, özel mülkiyeti İlkin İtalya’da, daha sonra da öteki ülkelerde geliştirdikçe, olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş Roma Özel Hukuku da yeniden benimsenip yürürlüğe sokulmuştur.

Daha sonraları, burjuvazinin çıkarları prensler tarafından benimsenip, yine bu prensler tarafından feodâl soyluluğu devirmek için bir araç olarak kullanılacak oranda güç kazanınca, bütün ülkelerde (Fransa’da Onaltıncı yüzyılda) hukukun gerçek anlamda serpilip gelişmesi de başlamıştır.

Bu arada özel hukuk, İngiltere dışında bütün ülkelerde, Roma Hukuku temeline dayanarak büyük hızla ilerlemiştir. Hatta İngiltere’de bile, özel hukukun daha da geliştirilmesi için, (özellikle taşınır mülkiyeti konusunda) Roma Hukuku ilkelerinin benimsenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Hukukun da tıpkı dininki gibi bağımsız bir tarihinin olmadığı asla unutulmamalıdır.”

MARX: Alman İdeolojisi (MMVIII, 63)

‘Roma Hukuku, az veya çok değiştirilerek, burjuva toplumu tarafından benimsenmiştir. Çünkü serbest rekabetin öznesinin, kendisi hakkındaki hukuki tasavvuru Romalı kişiye (persona’ya) uymaktadır.

Roma Hukukunun aktarımının daha başlangıcında (ve hukukçuların bilimsel görüşleri söz konusu oldukça bu gün de) bir yanılgıya dayandığını ileri sürüyorsunuz!

Bir an için böyle olduğunu kabul s bile, bu olgu, söz konusu yasaların modern biçimleriyle (günümüzün hukukçuları Roma hukukunun ters yorumlarına göre onları yeniden kurmak için habire çaba gösterseler de) yanlış anlaşılmış Roma Hukuku olduğu sonucunu yaratmaz. Eğer böyle olsaydı, önceki dönemin sonraki dönem tarafından benimsenmiş her başarısının yanlış anlaşılmış eski biçim olduğu söylenebilirdi..

Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkilerinin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımıdır ki o zamandan bu yana yürürlüğe konan yasaların hiçbirisi bu hukukta herhangi bir değişiklik yapamamışlardır.”

ENGELS: Feodalitenin Çöküşü ve Ulusal Devletlerin Doğuşu

Roma Hukuku, kapitalizm öncesi basit meta üretiminin olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş hukukudur. Ne var ki aynı Roma Hukuku, genellikle, kapitalist dönemin hukuki ilişkilerini, yani burjuvazinin serpildiği sırada gereksindiği, gelgelelim, yöresel örf ve adet hukukunda arayıp da bulamadığı ilişkilerin ta kendisini düzenler.

ENGELS: Kautsky ‘ye Mektup,

(MEYXXXVI, 167)

Bu alıntılar için bk. Serozan, Marx / Engels: Devlet ve Hukuk Üzerine, İstanbul, 2010

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

0
Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü(Body of Principles for the Protection of All Persons under Any Form of Detention or Imprisonment), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1988 tarihli ve 43/173 sayılı kararıyla kabul edilmiştir.

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipleri insan hakları hukukunun önemli bir parçasıdır

Tutuklu ve Hükümlüler İçin Uygulanacak Prensipler Bütünü, her hangi bir biçimde tutulan veya hap solunan herkesin korunması için uygulanır.

TANIMLAR

Prensipler Bütününün amaçları bakımından:
a) “Gözaltına alma”, bir kimseyi suç işlediği iddiasıyla veya bir makamın tasarrufuyla yakalama eylemini;
b) “Tutulan kimse”, bir suç nedeniyle mahkum edilme durumu hariç, kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
c) “Hapsedilen kimse”, bir suçtan mahkum edilmesi nedeniyle kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
d) “Tutma”, yukarıda tanımlanan kişinin tutulmuş olma durumunu;
e) “Hapsetme”, yukarıda tanımlanan kişinin hapsedilmiş olma durumunu;
f) “Yargısal veya diğer bir makam” terimleri, yasaya göre statü ve görev süresi bakımından mümkün olan en çok yetkiye, tarafsızlık ve bağımsızlık güvencelerine sahip yargısal veya diğer bir makamı, ifade eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

1. Madde
İnsani tarzda muamele yükümlülüğü

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, insaniyetin ve insanın doğuştan sahip olduğu insanlık onuruna saygının gerektirdiği bir biçimde muamele görür.

2. Madde
Hukuka uygun tutma

Gözaltına alma, tutma veya hapsetme, sadece kanunun hükümlerine kesinlikle uygun olarak yetkili memurlarca veya bu iş için yetkilendirilmiş kişilerce yerine getirilir.

3. Madde
Saklı Hükümler

Bir Devlet her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen kişilere yasalar, sözleşmeler, hukuki düzenlemeler ve gelenekler ile tanıdığı insan haklarını, bu Prensipler Bütünü’nün bu tür hakları tanımadığı veya daha az ölçüde tanıdığını bahane ederek, tanınmış hakları kısıtlayamaz veya bu hakların kullanımını durduramaz.

4. Madde
Tutmanın ve diğer tedbirlerin yargısal denetimi

Her türlü tutma veya hapsetme kararı ve tutulan veya hapsedilen bir kimsenin insan haklarını her hangi bir biçimde etkileyen bütün tedbirlere yargısal veya diğer bir makam tarafından karar verilir veya bu tedbirler bu makamların etkili denetimine tabi tutulur.

5. Madde
Ayrımcılık yasağı

1. Bu prensipler ırk, renk, cinsiyet, dil, din ve dini inanç, siyasal veya başka bir fikir, ulusal, etnik veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi bir nedenle ayrım yapılmaksızın, bir devletin ülkesinde bulunan herkese uygulanır.

2. Kadınların, özellikle de hamile ve bebekli kadınların, çocukların ve küçüklerin, yaşlıların, hasta veya özürlü kişilerin sadece haklarını ve özel durumlarını korumak amacıyla alınan ve hukuka göre uygulanan tedbirler Ayrımcılık sayılamaz. Bu tür tedbirlere duyulan ihtiyacın bulunup bulunmadığı ve uygulanması, her zaman yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabidir.

6. Madde
İşkence yasağı

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz.

“Zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza” deyimi, tutulmuş veya hapsedilmiş bir kimseyi geçici veya sürekli olarak her hangi bir doğal duyumunu kullanmaktan veya bulunduğu yer ve zamanın farkında olmaktan yoksun bırakma da dahil, fiziksel veya ruhsal bütün istismar edilme hallerine karşı mümkün olan en geniş ölçüde koruyacak bir biçimde yorumlanır.

Hiç bir durum, işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı haklı göstermek için ileri sürülemez.

7. Madde
Kuralların ihlalini cezalandırma ve ihlalleri ihbar ödevi

1. Devletler, bu prensiplerde yer alan haklara ve ödevlere aykırı bütün fiilleri hukuken yasaklar; bu tür eylemleri gerekli yaptırımlara başlar ve bu tür eylemler hakkında yapılan şikayetler konusunda tarafsız soruşturmalar yapar.

2. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan kamu görevlileri, konuyu üst makamlara veya gerektiği takdirde konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözüm getirmeye makamlara veya organlara bildirir.

3. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan her hangi bir kimse, olaya karışan kamu görevlilerin üst makamlarından başka, konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözmeye yetkili diğer makam veya organlara bildirme hakkına sahiptir.

8. Madde
Tutulan kimselerin hükümlülerden ayrı tutulması

Tutulan kişiler, mahkum edilmemiş olmalarının gerektirdiği tarzda muamele görürler. Buna göre tutulan kişiler mümkün olan en kısa sürede hapsedilmiş kişilerden ayrı bir yere konur.

9. Madde
Hukuka uygun tutma

Bir kimseyi gözaltına alan, o kimseyi tutan veya olayı soruşturan görevliler, sadece hukuken kendilerine verilmiş olan yetkileri kullanırlar ve bu yetkilerin kullanılması yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabi tutulur.

10. Madde
İsnatlar konusunda bilgilendirilme hakkı

Gözaltına alınan bir kimse, Gözaltına alındığı anda gözaltına alınma sebepleri konusunda ve hemen sonra kendisine isnat edilen suçlar hakkında bilgilendirilir.

11. Madde
Yargıç tarafından dinlenme ve savunma hakkı

1. Bir yargılama veya diğer bir makam tarafından hemen dinlemesi için kendisine etkili bir imkan verilmeyen bir kimse gözaltında tutulu bırakılamaz. Tutulan bir kimse, kendini bizzat savunma veya hukuken öngörülen usule göre avukattan yardım alma hakkına sahiptir.

2. Tutulan bir kimseye ve eğer varsa bu kimsenin avukatına da, kendisini tutma gerekçelerinin yer aldığı bir tutma kararı hemen tebliğ edilir.

3. Yargısal veya diğer bir makama, tutmanın devamına gerek olup olmadığını inceleme yetkisi verilir.

12. Madde
Gözaltı tutanağı ve tutanağın tebliği

1. Şu konular tam olarak tutanağa geçirilir:
a) Gözaltına alma gerekçeleri;
b) Gözaltına alma zamanı; gözaltına alınan kişinin nezarete konulma zamanı ile birlikte yargısal veya diğer makamın önüne ilk kez çıkarılma zamanı;
c) Ilgili kanun adamlarının kimlikleri;
d) Nezaret yeriyle ilgili tam ve açık bilgi.
2. Bu tutanaklar tutulan kişiye veya ve varsa avukatına hukukun öngördüğü biçimde tebliğ edilir.

13. Madde
Hakların bildirilmesi

Bir kimsenin sahip olduğu haklar Gözaltına alındığı ve tutulması veya hapisliği başladığı anda veya hemen sonra Gözaltına alan, tutan veya hapseden yetkililer tarafından kendisine bildirilir ve bu hakları nasıl kullanabileceği konusunda açıklama yapılır.

14. Madde
Çevirmenden yararlanma hakkı

Kendisini Gözaltına alan, tutan ve hapseden yetkililerin kullandığı dili yeterli ölçüde anlamayan veya konuşamayan bir kimse 10. prensipte, 11. prensibin ikinci fıkrasında, 12. prensibin birinci fıkrasında ve 13. prensipte belirtilen bilgileri anlayabileceği bir dilde edinme ve Gözaltına alınmasından sonra hakkında yapılan hukuki muamelelerle ilgili olarak gerekiyorsa ücretsiz olarak bir çevirmenin yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

15. Madde
Incomminicado tutma yasağı

Bu prensiplerden 16. prensibin dördüncü fıkrasında ve 18. prensibin üçüncü fıkrasında yer alan istisnalar dikkate alınmaksızın, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin dış dünyayla ve özellikle ailesi ve avukatı ile iletişim kurması yaklaşık bir-iki günden daha uzun bir süre engellenemez.

16. Madde
Tutulmasını aileye bildirme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, Gözaltına alınmasından ve tutulduğu veya hapsedildiği yerden başka bir yere nakledilmesinden hemen sonra Gözaltına alınmasını, tutulmasını veya hapsedilmesini ve naklini ve nezarette tutulduğu yeri aile üyelerine veya kendisinin tercih ettiği başka uygun kişilere bildirme veya yetkili makamların bildirmesini isteme hakkına sahiptir.

2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse yabancı ise vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğu veya diplomatik temsilciliği ile, eğer kendisi mülteci ise veya bir Uluslararası örgütün koruması altında ise, Uluslararası hukuka göre bu konuda bilgi alma hakkına sahip yetkili Uluslararası örgüte veya koruması altında bulunduğu Uluslararası örgütün temsilcisi ile iletişim kurma hakkına da sahip olduğu konusunda kendisine hemen bilgi verilir.

3. Tutulan veya hapsedilen kimse küçük ise veya haklarını anlayamayacak durumda ise, yetkili makam bu prensipte belirtilen bildirimi kendiliğinden yapar. Tutulan kimsenin ailesine veya vasilerine bildirimde bulunulması için özel bir dikkat gösterilir.

4. Bu prensipte yer alan bildirimler hiç vakit geçirilmeksizin yapılır veya yapılmasına izin verilir. Ancak yetkili makam, soruşturmanın gerektirmesi halinde bir bildirimin yapılmasını makul bir süre erteleyebilir.

17. Madde
Avukat yardımından yararlanma hakkı

1. Tutulan bir kimse bir avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkına sahiptir. Yetkili makam tutulan kimseyi bu hakka sahip olduğu konusunda bilgilendirir ve bu hakkı kullanabilmesi için kendisine makul kolaylıklar sağlar.

2. Tutulan bir kimsenin kendi seçtiği bir avukatı bulunmuyorsa, adaletin yararının gerektirdiği bütün durumlarda ve kendisinin ödeme yapabilecek gücü olmadığı takdirde ücretsiz olarak, yargısal veya başka bir makam tarafından atanmış bir avukatın yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

18. Madde
Avukatla irtibat hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse avukatı ile iletişim kurma ve avukatına danışma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimseye avukatıyla görüşebilmesi için yeterli zaman ve kolaylıklar sağlanır.
3. Kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen istisnai hallerde güvenliği ve düzeni korumak için yargısal veya başka bir makam tarafından kısıtlamanın zorunlu olduğuna karar verilmedikçe, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin hemen avukatı tarafından ziyaret edilebilme, hiç bir sansüre tabi olmaksızın tam bir gizlilik içinde görüşebilme ve iletişim kurabilme hakkını kullanması geciktirilemez veya kısıtlanamaz.
4. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin avukatıyla yaptığı görüşmeler bir kanun adamı tarafından gözle izlenebilir, ancak dinlenemez.
5. İşlenmekte olan veya işlenmeye teşebbüs edilen bir suç ile bağlantılı olarak tutulan veya hapsedilen kimse aleyhinde deliller bulunması halinde, tutulan veya hapsedilen kimsenin bu prensibe göre avukatıyla kurması mümkün olan iletişimlere izin verilmez.

19. Madde
Aile mensupları ve dış dünya ile iletişim kurma hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimseye kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen makul şartlara ve sınırlamalara tabi olarak, özellikle aile üyeleri tarafından ziyaret edilebilme ve onlarla haberleşme gibi, dış dünya ile iletişim kurabilmesi için kendisine yeterli imkan verilir.

20.Madde
İkametgahına yakın bir yerde tutulma hakkı

Tutulan veya hapsedilen kimse talep ettiği zaman eğer mümkünse genellikle ikamet ettiği yere makul uzaklıktaki bir tutukevinde veya hapishanede tutulur.

21. Madde
İtirafa zorlama yasağı ve yasak sorgulama yöntemi

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimseyi suçunu itiraf etmeye, kendini suçlandırmaya veya başka bir kimse aleyhinde ifade vermeye zorlamak amacıyla bulunduğu durumundan haksız olarak yararlanma yasaktır.
2. Tutulan hiç kimse sorgulanması sırasında şiddete, tehdide veya şahsi kararlarını veya yargılarını zayıflatabilecek sorgulama yöntemlerine maruz bırakılamaz.

22. Madde
Tutulanın sağlığına zararlı tıbbi ve bilimsel deney yasağı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, kendi rızası bile olsa, sağlığına zarar verebilecek tıbbi veya bilimsel bir deneye tabi tutulamaz.

23. Madde
Sorgu tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin sorgulanma süresi ve yapılan sorgular arasında geçen süreler ile sorgulamaları yapan görevliler ve sorgu sırasında hazır bulunan diğer kişilerin kimlikleri tutanağa geçirilir ve bu tutanak kanunda öngörüldüğü şekilde tasdik edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin kendisi veya kanunda belirtildiği takdirde avukata, bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen tutanaktaki bilgileri edinme hakkında sahiptir.

24. Madde
Tıbbi muayene yapılması

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutma yerine veya hapishaneye girişi yapıldıktan sonra mümkün olan en kısa sürede, tam ve doğru şekilde tıbbi muayenesi yapılır; bundan sonra da gerekli olduğu zaman tıbbi bakım ve tedavisi yapılır. Bu bakım ve tedavi ücretsiz verilir.

25. Madde
İkinci kez tıbbi muayene talebi

Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, sadece tutma yerinin veya hapishane güvenliğinin ve düzeninin gerektirdiği makul şartlara tabi olarak, ikinci kez tıbbi muayene yapılması veya tıbbi mütalaa alınması için yargısal veya diğer bir makama talepte bulunma hakkına sahiptir.

26. Madde
Tıbbi muayene tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tıbbi bir muayeneye tabi tutulması halinde, doktorun adı ve muayenenin sonuçları tam ve doğru bir biçimde tutanağa geçirilir. Bu tutanağı edinme hakkı sağlanır. Bunun şekil ve usulü ilgili iç hukuk hükümlerine göre tespit edilir.

27. Madde
Delil toplarken prensiplere uyulmaması

Delillerin toplanması sırasında bu prensiplere uyulmaması, tutulan veya hapsedilen kimsenin aleyhine olarak bu tür delillerin kabul edilmesine karar verilirken dikkate alınır.

 28. Madde
Eşitsel ve kültürel materyalleri elde etme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, mevcut kamu kaynaklarının imkan verdiği ölçüde ve tutma yerinde veya hapishanede güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul sınırlara tabi olarak, makul miktarda eşitsel, kültürel ve basın ürünü ve aracını elde etme hakkına sahiptir.

29. Madde
Tutma yerlerinin denetimi

1. Tutma yerlerinde kanunlara ve hukuki düzenlemelere tam olarak uyulup uyulmadığının denetlemesi için, tutma yerinin idaresinden doğrudan sorumlu makamın dışında yetkili bir makam tarafından atanan ve bu makama karşı sorumlu olan ehliyetli ve deneyimli kişiler tarafından düzenli olarak ziyaret edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, bu tür yerlerde güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul koşullar içinde, bu prensibin birinci fıkrasına göre tutma yerini veya hapishaneyi ziyaret eden kişilerle serbestçe ve tam bir gizlilik içinde iletişim kurma hakkına sahiptir.

30. Madde
Disiplin cezası

1. Tutulan veya hapsedilen kimselerin tutuldukları veya hapislikleri süresince disiplin suçu oluşturan davranışlarının türleri, uygulanabilecek olan disiplin cezasının tanımı ve süresi ile bu tür cezaları verebilecek olan yetkili makamlar, kanunda veya kanuna dayanan düzenlemelerde belirtilir ve usulüne göre yayınlanır.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse hakkında disiplin cezası verilmeden önce kendisi dinlenir. Bu kimse verilen cezanın denetlenmesi için daha üst makamlara başvurma hakkına sahiptir.

31. Madde
Tutulanların bakmakla yükümlü olduklarına yardım

Yetkili makamlar, tutulan ve hapsedilen kimselerin bakmakla yükümlü oldukları kişilere ve özellikle ailelerinin mensubu olan küçüklere ihtiyaç duymaları halinde iç hukuka göre yardım edilmesi için çaba gösterir ve bakım ve gözetimden yoksun kalan çocukların uygun bir biçimde barınmaları için özel tedbirler alır.

32. Madde
Tutmanın hukukîliğine karşı başvurma hakkı

1. Tutulan bir kimse veya avukatı iç hukuka göre her zaman, tutmanın hukukiliğine karşı itirazda bulunmak ve tutulması hukuki deşilse hemen salıverilmesini sağlamak için yargısal veya diğer bir makama başvurma hakkına sahiptir.
2. Bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen dava, süratli bir biçimde görülebilecek basit bir dava olur ve yeterli mali imkanı bulunmayan tutulu kişilerden masraf alınmaz. Bir kimseyi tutan makamlar, makul olmayan bir gecikmeye sebebiyet vermeden bu kimseyi tutmanın hukukiliği denetleyen makamının önüne getirirler.

33. Madde
Kötü muameleyi şikayet hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, kendisine yapılan muamele hakkında ve özellikle maruz kaldığı işkence veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleler konusunda, tutma yeri veya hapishaneden sorumlu makama ve daha yüksek bir makama ve gerekirse denetleme ve hukuki çözüm getirme yetkisine sahip makama şikayette ve talepte bulunma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen kimsenin veya avukatın bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen hakları kullanma imkanı bulunmuyorsa, tutulan veya hapsedilen kimsenin ailesinin bir üyesi veya bu durum hakkında bilgisi olan her hangi bir kimse yukarıda belirtilen hakları kullanabilir.
3. Şikayet edenin talebi halinde, yapılan şikayet veya taleple ilgili gizlilik korunur.
4. Her bir talep veya şikayet hemen ele alınıp incelenir ve gereksiz gecikmeye meydan vermeksizin cevaplanır. Eğer talep veya şikayet reddedilirse veya aşırı bir gecikme varsa, şikayetçi durumu yargısal veya diğer bir makam önüne getirebilir. Tutulan ve hapsedilen kimse veya bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen şikayetçiler bir talepte veya şikayette bulunmaktan ötürü zarara maruz bırakılamazlar.

34. Madde
Tutulma sırasında ölüm veya kaybolma halinde araştırma

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutulması veya hapisliği sırasında ölmesi veya kaybolması halinde, yargısal veya başka makamlar tarafından re’sen veya bu kimsenin aile üyelerinden birinin veya olay hakkında bilgisi olan her hangi bir kimsenin talebi üzerine, ölümün veya kaybolmanın nedenleri üzerinde bir araştırma yapılır. şartlar öyle gerektiriyorsa, tutmanın veya hapisliğin sona ermesinden kısa bir süre sonra ölüm ve kaybolmanın meydana gelmesi halinde de aynı usullere göre bir araştırma yapılır. Bu tür bir araştırma sonucu yapılan tespitler veya verilen bir rapor, yürütülmekte olan cezai soruşturmayı tehlikeye sokmayacak ise, talep edilmesi halinde ilgili kişilere verilir.

35. Madde
Prensiplere aykırılık halinde uğranılan zararların tazmini

1. Bu prensiplerde yer alan haklara aykırı olarak kamu görevlilerinin eylemleri veya ihmalleri nedeniyle uğranılan zararlar, uygulanması mümkün kurallara veya iç hukuktaki sorumluluk hükümlerine göre tazmin edilir.
2. Bu prensiplerde tutanağa bağlanması istenen bilgiler, bu prensipte belirtilen tazminat talepleri bakımından kullanılmak üzere iç hukukta öngörülen usullere uygun olarak verilir.

36. Madde
Masumiyet karinesi

1. Suç işlediğinden kuşkulanılan veya hakkında bir suç isnadı bulunan tutulu bir kimse, savunması için gerekli bütün güvencelere sahip olduğu aleni bir yargılama sonunda hukuka göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır ve buna göre muamele görür.
2. Hakkında soruşturma veya yargılama yapılmakta olan bir kimse, sadece adalet dağıtımını sağlamak amacıyla yasada belirtilen koşullara ve usullere uygun olarak gözaltına alınabilir veya tutulabilir. Bu durmadaki kimselerin, tutmanın gayesi bakımından veya soruşturmanın yürütülmesi amacıyla veya adaletin gerçekleşmesini engellemeyi önlemek için veya tutma yerinde güvenlik ve düzeni sağlamak bakımından kesinlikle gerekli olmayan kısıtlamalara tabi tutulmaları yasaktır.

37. Madde
Yargıç önüne çıkarılma hakkı ve nezarette gördüğü muameleyi beyan hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, gözaltına alınmasından hemen sonra yargısal veya kanunun öngördüğü diğer bir makam önüne çıkarılır. Bu makam hiç gecikmeden tutmanın hukukiliği ve gerekliliği hakkında karar verir. Bu makamın yazılı izni olmadıkça, hiç kimse soruşturma veya yargılama sürerken gözaltında tutulu bulundurulamaz. Tutulan bir kimse, bu tür bir makamın önüne çıkarıldığı zaman nezarette bulunduğu süre içinde kendisine yapılan muamele
hakkında beyanda bulunma hakkına sahiptir.

38. Madde
Salıverilme hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, makul bir sürede yargılanma ve yargılama sürerken salıverilme hakkına sahiptir.

39. Madde
Şartlı olarak salıverilme hakkı

Bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, kanunun öngördüğü istisnai haller dışında, yargılama sürerken, adalet dağıtımı için yargısal veya diğer bir makam tarafından aksine karar verilmedikçe, hukuka uygun olarak yerine getirilen yükümlülük çerçevesinde salıverilme hakkına sahiptir. Bu makam tutmanın gerekli olup olmadığını sürekli olarak denetler.

Genel Hüküm

Bu Prensiler Bütünü’nün her hangi bir hükmü, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi‘nde tanımlanan bir hakkı kısıtlayacak veya bu Sözleşmeye aykırı düşecek biçimde yorumlanamaz.

Judith Butler

0
Judith Butler

Judith Butler, günümüzün en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilmektedir. ABD’li postyapısalcı filozof Judith Butler, 24 Şubat 1956 tarihinde Cleveland, Ohio’da doğmuştur. Musevi asıllı olan Butler’in çocukluğu ortodoks, muhafazakar ve reformcu sinagoglar arasında mekik dokumakla geçmiş, seküler eğitimle üniversite yıllarında tanışmış, dinler ve cinsiyetler üzerine düşünmeye ve çalışmaya başlamıştır.

Judith Butler- Cinsiyet Belası/ Feminizm ve Kimliğin Altüst Oluşu

Michel Foucault’dan etkilenen Butler, Feminizm, cinsiyet ve  kurumlaşmış aidiyetler üzerine yoğunlaşmıştır. Butler, feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında yoğunlaşmış, Postmodern Feminizm akımının öncülerinden olmuştur. Bilimsel çevrelerde bu teorinin önde gelen temsilcisi olarak kabul görmektedir. Kaliforniya Üniversitesinde Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olarak çalışan Butler, European Graduate School’da Felsefe Profesörü’dür.

Queer Kuramı ve Judith Butler

Feminizm, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında bilimsel çalışmalarına devam etmekte, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde ve European Graduate School’da akademik faaliyet yürütmektedir. Butler 1984’te Yale Üniversitesinde “Arzu Özneleri:Yirminci Yüzyıl Fransa’sında Hegelci Yansımalar” adıyla savunmasını verdiği eseri ile felsefe dalında doktora derecesi almıştır.

Butler, 1980’lerin sonuna doğru, farklı öğretim ve araştırma merkezleri arasında feminizmin “ön kabullenilmiş terimlerini” sorgulamak için Batılı feminist teorinin içinde “post-yapısalcı” çalışmalarda bulunmuş; Johns Hopkins University ve Humanities Center (İnsanbilimleri Merkezi) da bilimsel çalışmalar yapmıştır.  Postmodern feminizm kavramı ve teorisi, Das Unbehagen der Geschlechter (cinsiyetlerin huzursuzluğu) kitabının yazarı Judith Butler’ın öncülüğünde eşitlik feminizmi üzerine kurulmuştur. Butler, toplum cinsiyeti ve biyolojik cinsiyet olmak üzere iki cinsiyetten bahsetmiş; cinsiyet kimliklerinin ortak kabul edilebilmesinin cinsiyetler arasındaki farklılıkların daha az güçlü olmasıyla bağlantılı olduğunu savunmuştur.

6
Yaşayan en büyük filozoflardan biri olarak kabul edilen Judith Butler

Teorinin en önemli temsilcisi olan Judith Butler 1990 yılında Gender Trouble, Feminism and the Subversion of Identity ve 1994 yılında Bodies that Matter isimli kitaplarını yazmıştır. Butler, her iki kitabında da gelişmekte olan Queer Teorisi üzerindeki tezlerine devam etmiştir. Butler, Cinsiyet Modeli üzerine makaleler yazmıştır.

Cinsiyet Sorunu: Feminizm ve Kimlik Bozulması

Butler’ın Cinsiyet Sorunu isimli kitabı farklı dillerde 100,000’den fazla satmıştır. Kitap; cinsiyet sorununu, daha önce bu alanlarda çalışmış olan düşünürlerden; Simone de Beauvoir, Julia Kristeva, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Monique Wittig, Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun fikirleri üzerinden eleştirel bir şekilde tartışmıştır.

Ulpianus

0
Ulpianus

Ulpianus, 170 yılında Roma İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Suriye’de doğmuş, hukuk eğitimini muhtemelen öncelikle Beyrut’ta, daha sonra Roma’da almıştır. Klasik dönemin en önemli Romalı hukukçularından biri olarak kabul edilmektedir.

Ulpianus III. asrın başlarında imparator Septimius Severus döneminde emperyal idareye girmiş ve İmparator Caracalla’nın yakın çevresinde yer alarak kamusal görevler üstlenmiş, yüksek yargıç olarak görevlendirilmiştir. Constitutio Antoniniana’nın hazırlanmasında etkili olduğu düşünülmektedir. İmparator Caracalla döneminde düzenlenen bu yasal değişikliklerle köklü reformlar yapılmış, imparatorluğun her özgür insanına, kendi sitesinin verdiği haklar saklı kalarak roma vatandaşlığı hakkı tanınmıştır.

Eserleri ve Hukuk Anlayışı 

Ulpianus, hukuka yenilik getirmekten ziyade kendisinden önce yazılmış eserleri derlemesi, yorumlaması ve kendisinden önceki hukukçuların eserlerine eklemeler ve şerhler yapması ile bilinmektedir. Roma Hukukuna ve günümüz modern hukukuna büyük etkisi olan hukuki eserlerinin kapsamı büyüktür. En önemli eserleri Libri Ad Edictum ve Libri Ad Masarium Sabinum’dir. Öğrencilere yönelik bir el kitabı olarak nitelenen “Institutiones”, Praetor Beyannamesi Şerhi, mahkemelerin örgütlenmesi ve olağan dışı usul hakkındaki kitapları ile “Kurallar” derlemesi bu eserlerden sadece bazılarıdır.  Yaşadığı dönemde dağınık halde bulunan hukuk metinlerini en iyi bilen ilk beş hukukçudan biri olarak tanımlanmaktadır.

Ulpianus, Aristoteles’ten esinlenen hukuk ve adalet tanımları ile yürürlükteki hukuk kurallarını tutarlı biçimde açıklayıp yorumlaması ile meşhurdur. Ona göre hukuk, adaletin hayata geçirilmesidir. Adalet ona göre, herkese kendisine ait olanı vermeye yönelik sürekli ve ebedi bir iradeye dayanmaktadır.

Doğu Roma imparatoru Iustinianus döneminde (527-565) hazırlanan Corpus Iuris Civilis’in en önemli kısımlarından biri olan Digesta’da zikredilen fragmanların yüzde kırkından fazlası Ulpianus’un eserlerinden alınmıştır.

İmparatorluğun en üst idarî görevine tekabül eden praefectus praetorio görevini yürüttüğü sırada 228 yılında çıkan bir askerî ayaklanma sırasında öldürülmüştür.

Mehmet Durakoğlu

0

Mehmet Durakoğlu, 1956’da Sivas’ta doğmuş ve Ankara Atatürk Lisesini bitirmiştir.

Durakoğlu, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, 1986 yılında İstanbul Barosu‘na bağlı olarak serbest avukatlığa başlamış, İstanbul Barosu bünyesinde birçok komisyon, merkez ve kurulda çeşitli görevlerde bulunmuş, son olarak baro başkanlığına seçilmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Metin Feyzioğlu bir arada

İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur. 2004 yılında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçilmiş, 2006’da Baro Başkan Yardımcısı olmuştur.

İstanbul Barosunun eski başkanları Kazım Kolcuoğlu ve Ümit Kocasakal’ın yardımcısı olarak görev yapmıştır.

2010-2012 ve 2012-2014 dönemlerinde İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu Adayı olarak girdiği seçimde % 54,42 oranında ve 13 bin 19 oy alarak baro başkanı seçilmiştir. Durakoğlu, 2018 ve 2021 yıllarında yapılan genel kurul toplantılarında yeniden baro başkanlığına getirilmiş, 2022 yılı Ekim ayındaki genel kurulda görevini Avukat Filiz Saraç’a devretmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal bir arada

Durakoğlu, Baro başkanı seçildiği seçim sonuçları açıklandıktan sonra şu açıklamayı yapmıştır: “İstanbul Barosunda yaşanan seçim yarışı sonucu itibariyle çizginin başarısıdır. İstanbul Barosu’da aydınlanma devriminin temsilcileri kazanmıştır. Bu çizgi, özellikle Türkiye’de yaşanan siyasal konjonktür itibariyle bize yaşatılanlara yaptığımız direnmenin ifadesidir. Biz öncelikle yargı bağımsızlığının olmadığı hukuk devleti olmayı beceremediğimiz, hukukun üstünlüğünü içimize sindiremediğimiz için bu mücadeleyi başlattık. Bunu yaparken çok daha önemlisi avukata dokunduk, savunma hakkının kutsallığını savunurken meslektaşlarımızın mutlu olmasını temin edecek somut işler yaptık. O teminatı vermeye çalışacağız. Aynı çizgide devam edeceğiz. En küçük değişiklik olmayacaktır. Herkes bunu bilmeli. Şu anda kazandığımız zaferlerin başarısıyla kibirlenmeden bir hizmetin inancın sonucu olarak gerçekleştirdiğimizi bilerek yürüteceğiz. Hukuk devleti olabilmemizin mücadelesidir. Avukatların gerçekten avukatlık yapabilecekleri bir Türkiye yaratabilmektir mücadelemiz. Asla Atatürkçülüğümüzden bir adım sapmayacağız. Mücadeleyi devam ettireceğiz.”
Ankara Manifestosu
İstanbul Barosu Başkanı iken Avukat Mehmet Durakoğlu, 24 Şubat 2018 tarihinde Türkiye Barolar Birliğinin Ankara’da yapılan “Türkiye Barolar Birliği ve Barolar Türkiye’dir” sloganıyla düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul toplantısında önemli bir konuşma yapmış, bu konuşma Türkiye’nin her yerinden genel kurula katılan avukatlar tarafından dakikalarca ayakta alkışlanmıştır. Konuşma bir manifesto olarak tarihe geçmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Beşiktaş İlçe Başkanı olarak görev yapmış, 1995, 1999 ve 2002 genel seçimlerinde İstanbul 2. seçim çevresi milletvekili aday listesinde yer almıştır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD), Sosyal Demokrasi Vakfı(SODEV) veTürkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı(TÜSES)‘nda  üyelik ve yöneticilik yapmış, birçok sivil toplum kuruluşunda kurucu, üye ve yönetici olarak yer almıştır.

Dış Ticaret alanında sertifika programlarında dersler vermiş ve aynı konuda birçok makalesi yayınlanmıştır.

Avukat Ahmet Durakoğlu

Mehmet Durakoğlu’nun babası Avukat Ahmet Durakoğlu, TBMM 3. ve 4. Dönem Sivas Milletvekilliği ile 3. Dönem Millet Meclisi Başkanvekilliği yapmıştır. Sivasspor Kulübünün İlk Başkanlığını yapan Ahmet Durakoğlu aynı zamanda Eski Sivas Belediye Başkanıdır.

Evli ve 2 çocuk babasıdır. Makaleleri, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmaktadır. 

Avrupa Polis Etiği Kuralları

0
Uluslararası Polis Standardı
The European Code of Police Ethic

Avrupa Polis Etiği Kuralları(The European Code of Police Ethic), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 19 Eylül 2001 tarihinde kabul edilen (2001) 10 Sayılı Tavsiye Kararı ile ilan edilmiştir.  Avrupa Polis Etiği Kuralları, polisin hedefleri, polisin hukuk devletindeki yasal dayanakları, polis ve ceza adalet sistemi arasındaki ilişki, polisin örgütsel yapısı, polis eylem ve müdahaleleri gibi konuları ele almaktadır.

Kolluk Etiği, Avrupa’da Polis Etiği olarak tanımlanmakta; kavram, polis teşkilatı dışındaki tüm iç güvenlik hizmeti personelini de kapsamaktadır. Özel Güvenlik Sektörü de dahil olmak üzere güvenlik sektöründe yer alan tüm kurumlar etik kurallara uymak zorundadır.

Polis etiği, günlük dilde çok kullanılmayan ancak tüm iç güvenlik birimlerini içerecek anlamda kolluk etiği(law enforcement ethics) olarak ifade edilmektedir.

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Avrupa Polis Etiği Kuralları, konsey üyesi ülkelerden jandarma subaylarının da katılımıyla hazırlanmış olmasına karşın belgeye Avrupa Polis Etiği Kuralları adı verilmiş, Türk Kolluk Etik İlkeleri de Avrupa Polis Etiği Kurallarını örnek almıştır.

Avrupa Polis Etik Kuralları

Avrupa Polis Etiği Kurallarına dair (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek metin ile 66 temel kural belirlenmiştir. Tavsiye kararı, polisin amaçlarını açıklamış, hukuk devletinde polisin yaptığı görevin yasal dayanakları sayılmış, polis ile ceza adalet sistemi arasındaki ilişkilere temel ölçütler getirilmiş, kurumsal yapı tanımlanarak personelin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesine ilişkin prensipler konulmuştur.

Avrupa Polis Etiği Kuralları, polis personelinin eğitimi ve haklarının yanında polis uygulamaları ve müdahaleleri için ana ilkeler ve özel kurallar sayılmıştır. Polisin yapacağı soruşturmalarda uyulacak kurallar ile polisin özgürlüğü kısıtlamasının sınırları belirlenmiş, hesap verebilirlik ve polisin kontrol edilmesi ilkesi benimsenmiştir. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliğinin desteklenmesine vurgu yapılmıştır.

Avrupa Polis Etiği Kuralları

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b maddesi uyarınca,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha geniş bir birlik gerçekleştirmek olduğunu göz önüne alarak,

Tüm gerçek demokrasilerin temelini oluşturan, hukukun üstünlüğünü güçlendirmenin aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin de amacı olduğunu hatırda tutarak,

Ceza hukuku sisteminin, hukukun üstünlüğünü korumada anahtar bir rol oynadığını ve bu sistem içinde polisin rolünün çok önemli olduğunu göz önünde bulundurarak,

Tüm üye devletlerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde suçla etkin bir şekilde mücadele etmeye ihtiyaç duyduklarının farkında olarak,

Polisin faaliyetlerinin büyük ölçüde halk ile yakın ilişkiler gerektirdiğini ve polisin etkinliğinin halkın
desteğine bağlı olduğunu göz önünde bulundurarak,

Birçok Avrupa ülkesinde polis teşkilatlarının kanunu uygulamanın yanısıra, toplum için hizmet işlevi ve buna ek olarak sosyal işlevler de gördüğünün bilincinde olarak,

Toplumun polise duyduğu güvenin, polisin halka karşı gösterdiği tutum ve davranışlarıyla, özellikle de insan onuruna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerine gösterdiği saygı ile yakından ilişkili olduğuna inanmış olarak,

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin Davranış Kuralları Hakkında Birleşmiş Milletler Kararı’nda ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin Kararı’nda ifade edilmiş olan ilkeleri göz önünde tutarak,

Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen ceza hukuku, medeni hukuk, kamu hukuku ve aynı zamanda insan hakları bakış açısından polis faaliyetleri ile ilgili olan belgelerdeki ilke ve kuralları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar ve hükümlerini ve İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Komitesi’nin kabul ettiği ilkeleri akılda tutarak,

Avrupa’da birbirinden farklı polis teşkilatları ve örgütlenme yöntemleri olduğunun farkında olarak,

Hukuk devleti ilkesine dayalı olarak yönetilen demokratik toplumlarda, güvenliği ve bireylerin haklarını korumak için var olan polisin genel hedefleri, uygulamaları ve hesap verebilirliği için ortak Avrupa ilkeleri ve temel noktaları belirleme ihtiyacını göz önüne alarak,

Gittikçe artan bir oranda uygulanmasını ve metninin mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlamak için bu tavsiye kararına eklenen Avrupa Polis Etiği Kuralları içinde ortaya konan ilkelerin, kendi iç mevzuatları, polis uygulamaları ve davranış kuralları açısından üye devletlerin hükümetlerine rehber olmasını tavsiye eder.

Avrupa Polis Etiği Kurallarına İlişkin (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek
Kuralların uygulama alanının tanımlanması

Bu kurallar, geleneksel polis güçleri veya polis servisleri ile kamuya açık olarak görevlendirilen ve/veya kontrol edilen, temel amaçları toplum içinde hukuk ve kamu düzenini korumak olan ve devlet tarafından zor kullanma yetkisi ve/veya bu amaçlarla özel yetkiler verilen diğer kuruluşlar için geçerlidir.

I. Polisin amaçları

1. Hukuk devleti ilkelerine göre yönetilen demokratik bir toplumda polisin ana amaçları:

  • Kamunun huzuru ile hukuk ve kamu düzenini korumak,
  • Özellikle Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve saygı göstermek,
  • Suçu önlemek ve suçla mücadele etmek,
  • Suçu ortaya çıkarmak,
  • Halka yardım ve hizmet sağlamaktır.
II. Hukuk devletinde polisin yasal dayanakları

2. Polis ancak kanunla kurulabilen bir kamu kurumudur.

3. Polis operasyonları her zaman iç hukuka ve ülkenin kabul ettiği uluslar arası standartlara uygun gerçekleştirilmelidir.

4. Polisin faaliyetlerinin dayandığı kanunlar toplum tarafından ulaşılabilir, yeterince anlaşılır ve kesin olmalıdır ve gerekirse bu kanunlar, toplum tarafından aynı şekilde ulaşılabilir ve anlaşılır düzenlemelerle desteklenmelidir.

5. Polis personeli, herhangi bir vatandaş olarak herkesin tabi olduğu aynı kanunlara tabi olmalı ve istisnalar ancak, demokratik bir toplumda polisin görevini uygun bir şekilde yerine getirmesi sebebiyle konulmuşsa haklı görülmelidir.

III. Polis ve ceza adalet sistemi

6. Polisin rolü ile savcılık, yargılama ve ceza infaz sistemlerinin rolleri arasında açık bir ayrım olmalıdır ve polisin bu kurumlar üzerinde herhangi bir kontrol fonksiyonu bulunmamalıdır.

7. Polis, yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığına kesinlikle saygılı olmalıdır; polis, özellikle, hem meşru yargı hükümlerine veya kararlarına karşı itiraz etmemeli ve hem de onların uygulanmasına engel olmamalıdır.

8. Polisin, genel bir kural olarak, yargısal bir görevi yoktur. Polise verilecek herhangi bir yargısal yetki sınırlı ve kanuna uygun olmalıdır. Polisin birey haklarını etkileyen her türlü eylem, işlem veya ihmaline karşı yargı yoluna gitmek her zaman mümkün olmalıdır.

9. Polis ve savcı arasında fonksiyonel ve uygun bir işbirliği olmalıdır. Polisin, bir savcının veya sorgu hakiminin otoritesi altına verildiği ülkelerde, polise, suç soruşturma politikalarına hakim olan öncelikler ve her bir suçla ilgili adli soruşturma süreci hakkında açık talimatlar verilmelidir. Polis, verilen talimatların uygulanması hakkında adli soruşturma amirlerini sürekli bilgilendirmelidir, özellikle adli olayın gelişimi hakkında düzenli rapor vermelidir.

10. Polis, ceza adaleti sürecinde savunma avukatlarının üstlendiği role saygı duymalıdır ve ne zaman gerekse, başta özgürlüğü kısıtlanmış kişiler olmak üzere kişilerin hukuki yardım alma hakkını etkili olarak sağlamak için yardımcı olmalıdır.

11. Polis, acil haller dışında, hapishane personelinin rolünü üstlenemez.

IV. Polisin kurumsal yapısı
IV.1. Genel olarak

12. Polis, halkın saygısını kazanmak maksadıyla, kanunların profesyonel uygulayıcıları ve halka hizmet sunan bir birim olarak örgütlenmelidir.

13. Polis, sivil toplum içindeki kolluk görevlerini yerine getirirken, sivil yetkililerin sorumluluğu altında çalışmalıdır.

14. Polis ve üniformalı personeli, normal olarak, kolaylıkla tanınabilir olmalıdır. 15. Polis, kendisine verilen kolluk görevlerini yerine getirirken, tamamen hesap verebilir sayılması için, diğer devlet kurumlarından yeterli derecede operasyonel bağımsızlığa sahip olmalıdır.

16. Her kademedeki polis personeli, yaptıklarından veya ihmallerinden veya emri altındakilere verdikleri emirlerden şahsen sorumlu ve hesap verebilir olmalıdır.

17. Polis teşkilatı, teşkilat içinde açık bir emir-komuta zinciri oluşturmalıdır. Polis personelinin yaptıklarından veya ihmallerinden sonuçta hangi amirin sorumlu olduğunu saptamak her zaman mümkün olmalıdır.

18. Polis, polis-halk ilişkilerini ilerletecek ve uygun olduğunda diğer hizmet birimleriyle, mahalli topluluklarla, hükümet dışı kuruluşlarla ve etnik azınlık grupları dahil toplumun diğer temsilcileriyle etkili işbirliği geliştirecek şekilde örgütlenmelidir.

19. Polis teşkilatları, faaliyetleri hakkında, gizli bilgileri ifşa etmeden, topluma tarafsız olarak bilgi vermeye hazır olmalıdır. Medya ile ilişkileri düzenleyen mesleki ana ilkeler oluşturulmalıdır.

20. Polis teşkilatı, özellikle önemli ölçüde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygıyı garanti altına almak için polis personelinin dürüst olmalarını ve uygun görev yapmalarını sağlamaya yarayan etkin tedbirlere sahip olmalıdır.

21. Polis teşkilatı içerisinde, her kademede, polislik mesleğinin kötüye kullanılmasını önlemeye ve bu tür yozlaşmayla mücadele etmeye elverişli etkin tedbirler oluşturulmalıdır.

IV.2. Polis personelinin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesi

22. Her seviyedeki polislik mesleğine girişte, bu mesleğin amaçlarına uygun olarak tespit edilmiş kişisel niteliklere ve tecrübelere göre bir seçim yapılmalıdır.

23. Polis, sağlıklı karar verebilmeli, açık, olgun, adil olmalı, iyi iletişim kurabilmeli ve gerekli olan makamlar için liderlik ve yönetim becerisine sahip olmalıdır. Ayrıca, içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve grup sorunlarını iyi kavramış olmalıdır.

24. Ciddi suçlardan dolayı mahkum olanlar polislik mesleğinden çıkarılmalıdır.

25. Polislik mesleğine giriş prosedürleri, adayların geçmişleri hakkında yapılan gerekli araştırmalara müteakip tarafsız olan ve ayrımcılık gözetmeyen bir zeminde gerçekleştirilmelidir. Ayrıca, sonuçta polisin hizmet ettiği toplumu yansıtabilmesi için, etnik azınlık grupları dahil toplumun değişik kesimlerinden kadın ve erkekleri işe alan bir politika benimsenmelidir.

IV.3. Polis personelinin eğitimi

26. Polis eğitimi, demokrasinin temel değerleri, hukuk devleti ve insan haklarının korunması prensiplerine dayanmalı ve polisin amaçları ile uyumlu olacak şekilde geliştirilmelidir.

27. Genel polis eğitimi halka olabildiğince açık olmalıdır.

28. Genel (temel) eğitimi, düzenli aralıklarla yapılan hizmet içi eğitim ve gerektiğinde, uzmanlık, yönetim ve liderlik eğitimi takip etmelidir.

29. Zor kullanma yetkisi ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onun içtihat hukuku ile oluşturulan insan hakları ilkeleri yönünden sınırları konusundaki pratik eğitim, eksiksiz olarak her seviyedeki polis eğitimine dahil edilmelidir.

30. Polis eğitimi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele etmek ve savaşmak için gerekli olan ihtiyaçları tam olarak karşılamalıdır.

IV.4. Polis personelinin hakları

31. Polis personeli, bir kural olarak, diğer vatandaşların sahip olduğu aynı medeni ve siyasi haklara sahiptir. Bu haklar, ancak demokratik bir toplumda polisin görevini yapabilmesi için kaçınılmaz olduğu durumlarda, hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olarak sınırlanabilir.

32. Polis personeli, kamu hizmetlileri olarak, sosyal ve ekonomik haklardan mümkün olan azami şekilde yararlandırılmalıdır. Polis personeli, polislik mesleğinin özel karakteri dikkate alındığında, özellikle kendisini temsil eden kuruluşlar kurmak veya bu şekilde kurulmuş olan kuruluşlara katılmak, emeğine uygun bir ücret almak ve sosyal güvenlik imkanlarından yararlanmak ile özel sağlık ve güvenlik tedbirlerine kavuşmak haklarına sahiptir.

33. Polis personeline karşı uygulanan disiplin tedbirleri, bağımsız bir kuruluşun veya bir mahkemenin teftişine tabi tutulmalıdır.

34. Kamu otoriteleri, görevleri ile ilgili konularda haksız suçlamalara maruz kalan polis personeline destek olmalıdır.

V. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler
V.1. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Genel prensipler

35. Polis ve tüm polis operasyonları herkesin yaşama hakkına saygılı olmalıdır.

36. Polis, hiçbir şart altında, işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı (aşağılayıcı) muamele veya cezalandırma yapmayacak, yapılmasını teşvik veya müsamaha etmeyecektir.

37. Polis, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar kuvvet kullanabilir.

38. Polis, yapmayı planladığı uygulamaların yasallığını her zaman teyit etmelidir.

39. Polis personeli, amirleri tarafından usulüne uygun şekilde verilen emirleri yerine getirmelidir. Ancak, hiçbir yaptırım korkusu duymadan, yasa dışı olduğu açıkça belli olan emirleri yerine getirmekten kaçınmak ve bu tür emirleri rapor etmek de görevidir.

40. Polis, görevlerini, özellikle tarafsızlık ve ayrım yapmama prensiplerinin rehberliğinde dürüst bir şekilde yerine getirmelidir.

41. Polis, bireyin özel hayatına saygı duyulmasını isteme hakkına, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar müdahale etmelidir.

42. Kişisel verilerin polis tarafından toplanması, depolanması ve kullanılması, uluslararası veri koruma prensipleri doğrultusunda yapılmalı ve özellikle de yasal, meşru ve açıkça belirlenmiş bir amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan ile sınırlı tutulmalıdır.

43. Polis, görevlerini yerine getirirken; düşünce, vicdan, din, ifade, barışçıl amaçlı toplantı yapma, seyahat etme özgürlükleri ile mülkiyet hakları gibi bireylerin temel haklarına saygı göstermeyi sürekli akılda tutmalıdır.

44. Polis personeli, halka karşı dürüst ve saygılı olmalı; toplumdaki kolay incinebilir grupların bu durumlarını özel olarak dikkate almalıdır.

45. Polis personelinin, olaylara müdahale esnasında, normal olarak, polis oldukları ve mesleki kimlikleri tespit edilebilir olmalıdır.

46. Polis personeli, polis içindeki her türlü yozlaşmaya karşı çıkmalıdır ve polis içindeki yozlaşmayı kendi amirlerine ve diğer ilgili birimlere bildirmelidir.

V.2. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Özel durumlar
V.2.1. Polis soruşturmaları

47. Polis soruşturmaları, işlenmiş veya işlenmesi muhtemel saldırı veya suç ile ilgili en azından makul bir şüpheye dayandırılmalıdır.

48. Polis, bir suç ile itham edilen herkesin suçluluğu hakkında bir mahkeme tarafından hüküm verilene kadar masum kabul edilmesi ilkesine ve bir suç ile itham edilen herkesin belirli haklara, özellikle de, aleyhlerine yapılan ithamlar hakkında hemen bilgilendirilmeyi isteme ile savunmalarının, tercihlerine göre, bizzat kendileri tarafından veya bir avukatın hukuki yardımı ile yapılmasını isteme haklarına sahip olması ilkesine uymalıdır.

49. Polis soruşturmaları tarafsız ve adil (dürüst) bir şekilde yürütülmelidir. Soruşturmalar; çocukların, gençlerin, kadınların, etnik azınlıkları da kapsayacak şekilde azınlıkların ve kolay incinebilir kişilerin bu durumlarından kaynaklanan ihtiyaçları ile uyumlu ve duyarlı olmalıdır.

50. 48. madde akılda tutularak, polisin doğru ve güvenilir ifade almasını sağlamaya yönelik ana ilkeler tespit edilmelidir. Bu ilkeler, özellikle, ifadesi alınanların ifade alımının sebepleri ve diğer ilgili hususlar hakkında bilgilendirildiği adil ve dürüst bir ifade alma ortamını sağlamalıdır. Polis tarafından yapılan ifade alma işlemlerinin sistemli olarak kayıtları tutulmalıdır.

51. Polis, tanıkların özel ihtiyaçlarının farkında olmalı ve tanıkların tehdit edilme riski altında olduğu durumlar başta olmak üzere, soruşturma boyunca onların korunmasına yönelik kurallara riayet etmeli ve kendilerine gerekli desteği sağlamalıdır.

52. Polis, suç mağdurlarına, ayrım yapmaksızın gerekli desteği, yardımı ve bilgiyi sağlamalıdır.

53. Polis, soruşturma boyunca, ne zaman gerekli olursa tercüme hizmeti sağlamalıdır.

V.2.2. Özgürlüğün polis tarafından kısıtlanması (yakalama)

54. Kişilerin özgürlüklerinin kısıtlandığı durumlar mümkün olduğu kadar sınırlı tutulmalı ve gözaltına alınanlara, onurları, hassasiyetleri ve kişisel ihtiyaçları göz önüne alınarak davranılmalıdır. Gözaltına alınan her bir kişi için sistemli olarak gözaltı kaydı tutulmalıdır.

55. Polis, iç hukuka göre müsaade edilen ölçüde, özgürlüğü kısıtlanan kişilere bu kısıtlamanın nedenlerini ve onlara yöneltilen suçlamanın ne olduğunu derhal bildirmeli ve içinde bulundukları durumda uygulanabilecek olan prosedür hakkında gecikmeksizin özgürlüğü kısıtlanan kişilere bilgi vermelidir.

56. Polis, gözaltında tutulan kimselerin güvenliklerini, sıhhatlerini, temizliklerini, uygun beslenmelerini sağlamalıdır. Polis nezarethaneleri, makul bir büyüklükte olmalı, yeterli aydınlatma ve havalandırma koşullarına sahip olmalı ve dinlenmeye elverişli uygun eşyalar ile donatılmalıdır.

57. Özgürlükleri polis tarafından kısıtlanan kişiler, bu durumlarını, kendi tercih ettikleri üçüncü bir şahsa bildirme ve mümkün olduğunca ve kendi tercihlerine bağlı olarak, hukuki yardım alma ve bir doktor tarafından muayene edilme haklarına sahiptir.

58. Polis, bir suç işlediği şüphesinden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişiler ile diğer sebeplerden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişileri mümkün olduğu kadar birbirinden ayrı yerlerde tutmalıdır. Normal olarak, özgürlüğü kısıtlanan erkekler ile kadınlar ve aynı zamanda yetişkinler ile gençler ayrı ayrı yerlerde tutulmalıdır.

VI. Hesap verebilir olma ve polisin kontrol edilmesi

59. Polis, devlete, vatandaşlara ve onların temsilcilerine karşı hesap verebilir olmalıdır. Polis, etkin bir dış kontrole tabi olmalıdır.

60. Devletin polis üzerindeki kontrolü yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında bölüştürülmelidir.

61. Kamu otoriteleri, polise yönelik şikayetlerin araştırılması için etkili ve tarafsız işleyen bir prosedürü güvence altına almalıdır.

62. Toplum ile polis arasında, iletişim ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu hesap verme mekanizmaları geliştirilmelidir.

63. Üye ülkelerde, bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkeler üzerine kurulu, polis etik kuralları geliştirilmeli ve uygun kurumlar tarafından gözetilmelidir.

VII. Araştırma ve uluslar arası işbirliği

64. Üye ülkeler, hem polis teşkilatı içinden hem de dış kurumlar tarafından polis üzerine araştırmalar yapılmasını sağlamalı ve teşvik etmelidir.

65. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliği desteklenmelidir.

66. Bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkelerin geliştirilmesinin ve uygulanmasının yöntemleri Avrupa Konseyi tarafından dikkatlice incelenmelidir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Felipe Calderón

0
Felipe Calderón

Meksika’nın hukukçu başkanlarından Felipe de Jesús Calderón Hinojosa 18 Ağustos 1962’de dünyaya geldi. Escuela Libre de Derecho’dan mezun oldu. Harvard’dan yüksek lisans derecesi aldı. Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanıdır.

Felipe Calderón, PAN (Partido Acción Nacional) üyesi olarak siyasete atıldı. Uzun yıllar bu partide önemli görevlerde bulundu. 2000–2003 yılları arasında Enerji Bakanı olarak görev yaptı. 2006 yılında tartışmalı bir seçim sürecinin ardından Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanı seçildi.

Başkanlık Dönemi 

2006 seçimlerini sol aday Andrés Manuel López Obrador’a (AMLO) karşı çok az farkla kazandığı için büyük protestolara yol açtı, hile iddiaları gündeme geldi. Başkanlığı “meşruiyet tartışmaları” ile başladı. 1 Aralık 2006 – 30 Kasım 2012 arasında devlet başkanlığı görevini yürüttü.

Uyuşturucu kartellerine karşı açtığı savaş ile tanınmaktadır. 2006’da başlattığı bu güvenlik stratejisi, Meksika’da organize suçla mücadele için geniş çaplı askerî operasyonlara yol açtı. Ancak, bu dönemde şiddet olayları ve can kayıpları da çok arttı. 2006–2012 arasında 60.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Bu, onun en çok eleştirilen politikası oldu. Uluslararası insan hakları örgütleri  tarafından, ordu ve polis güçlerinin kartel operasyonlarında yargısız infaz, işkence, kaybolmalar gibi ağır ihlallerde bulunduğu raporlandı.

Felipe Calderón başkanlık görevinden ayrıldıktan sonra uluslararası konferanslarda konuşmalar yaptı, akademik çalışmalar yürüttü. Harvard Üniversitesi ve ABD’de çeşitli düşünce kuruluşlarında dersler verdi. Çevre ve enerji politikaları üzerine yayınlar yaptı.

Felipe Calderon

Haluk İnanıcı

0
Avukat Haluk İnanıcı

Avukat Haluk İnanıcı, Isparta’da doğdu. Çocukluğu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa ve Karagümrük semtlerinde geçti. İlkokulu Galata’daki Okçu Musa İlkokulu’nda, Ortaokulu ise Karagümrük Ahmet Rasim Ortaokulu’nda okudu.

Ortaokuldaki Milli Güvenlik dersinin öğreteninden aldığı bilgilerle askeri lise sınavlarına girdi ve bu sınavda başarılı olarak Kuleli Askeri Lisesi’nde okumaya hak kazandı. Liseden sonra üniversite sınavına girip fizikçi olmaya karar verdi ancak o yıl askeri öğrencilerin üniversite sınavlarına girmesi yasaklanınca bu isteği gerçekleşmedi.

Daha sonra Ankara Harp Okulu’na başladı ve 1976 yılında bu okuldan mezun oldu, bir yıl piyade, bir yıl da jandarma subay okulunda okudu. Harp Okulu’nda edebiyat, hukuk ve felsefe ile ilgili yoğun okumalar yaptı, ikinci yabancı dilini öğrenmeye çalıştı. Okulda özellikle Prof. Dr. Ergun Özbudun‘dan aldığı hukuk derslerinden ilhamla aynı yıl üniversite sınavına girdi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı.

İlk görev yeri Hozat Er Eğitim Alayı idi. 1978 yılından 1982 yılına kadar dört yıl boyunca komando bölük komutanlığı ve çeşitli ilçe jandarma bölük komutanlıkları yaptı.

12 Eylül 1980 darbe döneminde üsteğmen rütbesindeydi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde darbe karşıtı subay olması nedeniyle Jandarma Üsteğmen rütbesinde iken ihraç edildi.

Ordudan çıkartıldığında üçüncü sınıf öğrencisi olduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1983 yılında bitirdi. Mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamlayarak 1984 yılında İstanbul Barosu’na kaydoldu ve serbest avukatlığa başladı. Avukatlığının ilk yıllarında ceza davalarında müdafilik görevi üstlendi. Daha sonra fikri mülkiyet, basın hukuku, yazılım ve bilişim hukuk alanlarında uzmanlaştı.

Barosu Çalışmaları, Sivil Toplum Faaliyetleri ve Mesleki Yaşamı

İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezinde 15 yıl çalıştı ve Yürütme Kurulu üyeliği görevini yürüttü. 1996-2010 döneminde çeşitli mesleki bölüm başkanlıkları yaptı ve akademik kurullarda yer aldı. Prof. Dr. Yücel Sayman‘ın baro başkanı olduğu 2000-2002 yılları arasında İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. İstanbul barosunun düzenlediği 2006 farazi dava yarışmasının jüri heyetinde yer aldı. 2010 yılı İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda divan başkanlığı görevini yürüttü.

5 Nisan Avukatlar Günü münasebetiyle, Avukat İnisiyatifi adıyla, 111 avukat tarafından ilan edilen bildirinin imzacılarından biri oldu. Türkiye Barolar Birliği tarafından, 2015 yılı Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında hukukçular arasında düzenlenen “Avukatların ve Baroların Sosyal Sorumluluğu” makale yarışmasında jüri üyesi olarak görev yaptı. Aynı yıl meslekte 30. yıl plaketini aldı. 2018 yılında yapılan ve Av. Mehmet Durakoğlu‘nun başkan seçildiği İstanbul Barosu Genel Kurulunda, Av. Rıza Türmen, Bahri Bayram Belen, ve Şerafettin Can Atalay ile birlikte Av. Fikret İlkiz’in yönetim kurulu listesinden aday oldu.
Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu‘nun başkan seçildiği 19-20 Ekim 2024 tarihli İstanbul Barosu genel kurulunda Türkiye Barolar Birliği delegesi seçildi.
6-7 Aralık tarihinde yapılan 38. TBB Genel Kurulu hakkındaki gözlemlerini, hukukun ve avukatların içinde bulunduğu büyük krizi “Bir Delege’nin TBB Genel Kurulu İzlenimleri” başlıklı makalesi ile HukukPolitik’te yayınladı. 

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma

0

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma, Türk Hukuk Devriminin amaçlarına ilişkin tarihi söylevdir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör“ unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi‘nin açılışında yapmış olduğu konuşmanın orijinali Prof. Dr. Coşkun Üçok tarafından sadeleştirilmiş ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 40. Yıldönümü Armağanında yayınlanmıştır.

Atatürk, konuşması ile hukukun devlet ve toplum için önemini vurgulamış, toplum ve devlet yönetimi için hukukçulardan ve yeni fakülteden beklentisini açıklayarak Osmanlı Devleti uygulamalarını eleştirmiştir. Cumhuriyet Devrimlerinin yeni bir hukuk sistemi ile inşa edilebileceğine inanan Atatürk konuşmasında, Ankara Hukuk Mektebinin kuruluş amacının yeni bir hukukçu kuşağı yetiştirerek cumhuriyetin hukukunu yaratmak, uygulamak ve geliştirerek Türk hukuk devrimini gerçek anlamda tamamlamak olduğunu öğütlemiştir.

Ankara Hukuk Mektebi 1927 yılında. Bakanlar Kurulu kararı ile Ankara Hukuk Fakültesi ismini almış, 1940-1941 ders yılı sonuna kadar üç yıl olan okuma süresi o yıldan itibaren dört yıla çıkarılmıştır.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE UYARLANMIŞ HALİ 
Sayın Dinleyenler,

Cumhuriyetin yönetim merkezinde bir Hukuk Okulu açmak vesilesi bugünkü toplantımızı hazırlamış bulunuyor .Bugün tanık bulunduğumuz olay, yüksek memur ve uzman bilginler yetiştirme girişiminden daha büyük bir önemi haizdir. Yıllardan beri süren Türk Devrimi, varlığını ve zihniyetini toplumsal yaşamın temeli olan yeni hukuk esaslarında saptamak ve güçlendirmek çaresine inanmıştır.

Türk Devrimi nedir? Bu devrim, kelimesinin ilkönce işaret ettiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi ifade etmektedir. Bugünkü Devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri bir yana iten en gelişkin biçim olmuştur.

Ulusun varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yâni ulus, dinsel ve mezhepsel bağ yerine, Türk ulusçuluğu bağı ile bireylerini toplamıştır.

Ulus, uluslararası genel savaşım alanında yaşam nedeni ve güç nedeni olacak bilim ve aracın ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini, bir değişmez gerçek olarak ilke saymıştır. Kısacası, baylar, ulus saydığım değişiklik ve devrimlerin doğal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyasal gereksinmelerden esinlenmek ve gereksinmenin değişmesi ve gelişmesiyle durmadan değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyasal bir anlayışı, yaşamı yöneten neden saymıştır. Eğer yalnız altı yıl önceki anılarınızı yoklarsanız, devletin biçiminde, ulus bireylerinin ortak bağlarında güç kaynağı olacak uygarlık yolunun izlemesinde, kısacası; bütün Örgüt ve gereksinmelerini dayandırdığı hükümlerin görüş noktasından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu anımsarsınız. Altı yıl içinde büyük ulusumuzun yaşamının akışında yaptığı bu değişiklik herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en büyük devrimlerdendir.

Çok ulusların kurtuluş ve yükselme savaşımında, sonunu düşünmez derecede coşkun oldukları görülmüştür. Fakat bu gözü dönmüşlük,Türk ulusunun bilinçli coşkunluğuna benzemez. Sözünü ettiğim büyük devrim yolunda Türk ulusunun şimdiye kadar sarf ettiği çalışma, içteki ve dıştaki kötü niyetlilere karşı yorulmaz, yıpranmaz savaşımlar içinde ve doğrudan doğruya ulusal iradenin karşı gelinemez uygulaması alanında ve hukukçular elinde bulunan yasaların ve diğer kuralların varlığından bilinçli olarak, habersiz gibi gözükerek, her şeyden önce Türk ulus ve devletinin yeni varlık biçimini uğraşarak ortaya çıkarmak uğrunda geçmiştir. Şimdi ortaya çıkan bu büyük eserin anlayışını, gereksinmelerini tatmin edecek yeni hukuk esaslarını ve yeni hukukçuları var etmek için girişimde bulunmaya zaman gelmiştir.

Sanırım ki, Ankara Hukuk Okulu ile Cumhuriyet Hukukunu yalnız dış görünüş ve kelime anlamı biçiminde değil, fakat bilinçsel ve anlamsal niteliği ile, yasalarıyla ve hukukçularıyla açıklayacak ve savunacak tedbirleri almaya girişmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski yaşam kuralları, eski hukuk yerine yeni yaşam kurallarının ve yeni hukukun geçmiş bulunması bugün hiç duraksamadan kabul edilecek bir olup-bittidir. Bu olup – bitti sizin kitaplarınızda ve uygulanma değeri olacak yasalarınızda belirtilecek ve açıklanacaktır.

Öğrenci Baylar ve Hukukçu Baylar!

Yeni hukuk esaslarından, yeni gereksinmelerimizin, zorunlu olarak istediği yasalardan söz ederken ‘her devrimin kendine özgü yaptırımı bulunmak zorunludur’ gerçeğine, yalnız bu gerçeğe işaret etmiyorum. Boşuna bir çıkışma eğiliminden kendimi uzak tutarak, fakat Türk ulusunun çağdaş uygarlığın niteliklerinden ve mutluklarından yararlanmak için en aşağı üç yüz yıldan beri sarfettiği çabaların ne kadar elemli ve acı verici engeller karşısında boşa gittiğini tam bir teessür ve uyanıklılıkla göz önüne alarak söylüyorum.

Ulusumuzu düşmeye mahkûm etmiş ve ulusumuzun verimli bağrında dönem dönem eksik olmamış girişim sahiplerini, çaba ve çalışma sahiplerini, en sonunda bıktırmış ve bozguna uğratmış olumsuz ve yok edici güç, şimdiye kadar elimizde bulunan hukuk ve onun içten izleyicileri olmuştur. Belki ağır ve cesurca olan tarihsel gözlemimin, seçkin kurulunuz içinde ve Cumhuriyet Hükümetinin bugün hizmetlerinden yararlanmakta bulunduğu değerli memurlar ve yargıçlarımız içinde kimsenin hayretini gerektirmeyeceğine eminim. Bununla birlikte biraz daha, içimden tasarladıklarımı açıklamak için izin vermenizi rica edeceğim.

Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yâni İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir Dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye kabul için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır. Eskimiş hukukun ve izleyicilerinin basımevinin yurdumuza girmesine izin vermeleri için üç yüz yıl gözlem ve duraksamada bulunmalarını ve basımevinin yandaşı ya da karşıcalığı olarak pek çok güç ve kudret sarf etmelerini gerektirmiştir.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve yeniden ortaya çıkması gücü olmayan bir dönemi ve o dönemin hukukçularını seçtiğim kanısına kapılmayınız. Eski hukukun ve hukukçularının yeni devrim dönemimizde doğrudan doğruya bana çıkarttıkları zorluklardan örnek getirmeye kalksam, başınızı ağrıtma tehlikesiyle karşılaşırım. Fakat bilesiniz ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş anlarında, onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk esaslarına ve bilim esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukuk bilginleri bulunuyordu. Büyük Mecliste egemenliğin kayıtsız – koşulsuz ulusta olduğunu belirten kanunu önerttiğim zaman, bu esasa

Osmanlı Anayasasına aykırılığından dolayı karşı çıkanların başında yine eski ve bilimsel hünerleri ile ulusu aldatan tanınmış hukuk bilginleri bulunuyordu.

Sayın Baylar,

Hattâ Cumhuriyetin ilânından sonra olan feci bir olayı da uyanık bakışlarınızın önünde canlandırmak isterim. En büyük kentimizin bu yurtta belki Avrupa’da öğrenim görmüş yüksek uzmanlardan oluşan Baro kurulu, açıkça halifeci olduğunu duyuran ve duyurmakla öğünen birisini seçip kendisine başkan yapmıştır. Bu olay eskimiş hukuku izleyen eskimiş hukukçuların Cumhuriyet anlayışına karşı içten ve gerçek olan durum ve eğilimini belirtmeye yetmez mi?

Bütün bu olaylar, devrimcilerin en büyük fakat en sinsi düşmanının çürümüş hukuk ve onun düzeltilemez hukukçuları olduğunu gösterir. Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak, devrim esaslarını ve onun içten izleyicilerini ve onların değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların varlığı ve eski hukuk esaslarının yürürlüğü ile ve eski anlayışını içten ve yüreğinde olarak korumada inatçılıkla direnen yargıçların ve avukatların varlığı ile sağlanır.

Bugünkü hukuksal etkinliklerimizin nedenlerini açıklamış oluyorum umudundayız. Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamada dayanağımız, ulusun işe yatkınlığı ve yeteneği ve kesin iradesidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle birlikte, sözünü ettiğim nitelikte anlamış olan seçkin hukukçularımızdır.

Genel yaşamımızın yeni hukuksal esası kuram ve uygulama alanında görünüp gerçekleşinceye kadar geçecek zamanı sağlayan, doğrudan doğruya ulusumuz ve onun devrimindeki yorulmaz ve yıpranmaz güç olacaktır.

Öğrenci Baylar,

Yeni Türk toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak savı ile öğrenime başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız.. Bir an önce yetişmenizi ve ulusun isteğini eylemsel olarak tatmine başlamanızı ulus sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin üzerlerine düşen görevi hakkıyla yerine getireceklerine eminim.

Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açığa vurmakla ve belirtmekle hoşnutum.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN ORİJİNALİ 

Huzzâr-i kiram!

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir.

Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir.

Türk İnkilâbı nedir? Bu inkilâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir. Bu günkü Devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden en mütekâmil tarz olmuştur.

Milletin, idame-i mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıta-i müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet, dinî ve mezhebi irtibat yerine, Türk milliyeti rabıtasiyle efradını toplamıştır.

Millet, beynelmilel umumî mücadele sahasında sebeb-i hayat ve sebeb-i kuvvet olacak ilim ve vasıtanın ancak muasır medeniyette bulunabileceğini, bir hakikat-i sabite olarak umde ittihaz eylemiştir.

Velhasıl efendiler, millet saydığım tahavvülat ve inkılâbatın tabii ve zarurî icabı olarak idare-i umumiyesinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyacattan mülhem ve ihtiyacın tebeddül ve tekâmülüyle mütemadiyen tebeddül ve tekâmül etmesi esas olan dünyevi bir zihniyet-i idareyi mabihülhayat addeylemiştir.

Eğer yalnız altı sene evvelki hatıratınızı yoklarsanız Devletin şeklinde, efrad-ı milletin rabıta-i müşterekesinde, medar-i kuvvet olacak tarîk-i medeniyetin takibinde, velhasıl bütün teşkilât ve ihtiyacatını istisnad ettirdiği ahkâm nokta-i nazarından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu tahattur buyurursunuz. Altı sene zarfında büyük milletimizin cereyan-ı hayatında vücuda getirdiği bu tahavvülat herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam inkılâbattandır.

Çok milletlerin halâs ve itilâ mücadelesinde mütehevvir oldukları görülmüştür. Fakat bu tehevvür Türk Milletinin şuurlu tehevvürüne benzemez Bahsettiğim büyük inkılâp yolunda Türk Milletinin şimdiye kadar sarfettiği mesai; dahilî ve haricî erbab-i kasda karşı yorulmaz, yıpranmaz mücadeleler içinde ve bizzat irade-i milliyenin mukavemet perendaz tatbikatı sahasında ve erbab-ı hukuk elinde bulunan kanunların ve müdevvenatın vücudundan kasden tecahül ederek evvelemirde Türk Millet ve Devletinin yeni şekli mevcudiyetini bilamel meydana çıkarmak uğrunda geçmiştir.

Şimdi vücuda gelen bu büyük eserin zihniyetini, ihtiyacatını tatmin edecek yeni esasat-i hukukiyeyi ve yeni erbab-i hukuku vücuda getirmek için teşebbüs almağa zaman gelmiştir.

Zannederim ki, Ankara Mekteb-i Hukuku ile, Cumhuriyet hukukunu yalnız zahirî ve lâfzı şekliyle değil, fakat şuurı ve izıanı mahiyetiyle, kanunlarıyla ve erbab-ı hukukiyle izah edecek ve müdafaa edecek tedabire tevessül etmiş oluyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski kavaid-i hayat, eski hukuk yerine yeni kavaid-i hayatın ve yeni hukukun kaim olmuş bulunması, bugün gayrikabili tereddüt bir emrivakidir. Bu emrivaki sizin kitaplarınızda ve mabihüttatbik olacak kanunlarımızda ifade ve izah olunacaktır.

Talebe Efendiler ve Hukuk Müntesibi Efendiler!

Yeni hukuk esaslarından, yeni ihtiyacatımızın talebettiği kanunlardan bahsederken ‘her inkılâbın kendisine mahsus müeyyidesi bulunmak zaruridir’ hikmetine, yalnız bu hikmete işaret etmiyorum. Beyhude bir sistem temayülünden nefsimi tahzir ederek, fakat Türk milletinin muasır medeniyetin vasıflarından ve feyizlerinden müstefid olmak için lâakal üç yüz seneden beri sarfettiği gayretlerin ne kadar elemli ve ıstıraplı mevani karşısında heba olduğunu kemal-i teessür ve intibahla göz önüne alarak söylüyorum.

Milletimizi inhitata mahkûm etmiş ve milletimizin feyyaz sinesinde devir devir eksik olmamış olan erbab-i teşebbüsü, erbab-i cehd ve himmeti, en nihayet meftur ve münhezim etmiş olan menfi ve kaahir kuvvet, şimdiye kadar elinizde bulunan hukuk ve onun samimi muakipleri olmuştur. Belki ağır ve cesurane olan müşahede-i tarihiyemin güzide heyetiniz içinde ve Hükûmet-i Cumhuriyyenin bugün hizmetlerinden istifade etmekte bulunduğu kıymetli memurlar ve hâkimlerimiz içinde, kimsenin hayretini mucip olmıyacağına eminim. Bununla beraber biraz daha izah-ı meram için müsaade buyurmanızı rica ederim. Beynelmilel umumi tarihin cereyanında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret takriben aynı senelerde icad edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için erbab-ı hukukun meş’um mukavemetini iktihama muktedir olamamıştır.

Köhne hukukun ve müntesiplerinin matbaanın memleketimize girmesine müsaade etmeleri için üçyüz sene müşahede ve tereddüt etmelerine ve leh ve aleyhte pek çok kuvvet ve kudret sarf etmelerine iztırar hasıl olmuştur.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve kuvve-i ihyaiy’esi ma’dum bir devrini ve müntesiplerini intihap ettiğime zahip olmayınız. Eski hukukun ve onun müntesiplerinin yeni devre-i inkilabiyemizde bizzat bana ika ettikleri müşkülâttan misâl getirmeğe kalksam sizi tasdi etmek tehlikesine maruz kalırım. Fakat bilesiniz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin âvani teşekkülünde ânın bugünkü mahiyet ve vaziyetini esasat-i hukukiyeye ve esasat-i ilmiyeye münafi addedenlerin başında meşhur hukukşinaslar bulunuyordu. Büyük Meclis’de  hâkimiyetin bilâkaydü şart millette olduğunu ifade eden kanunu teklif ettirdiğim zaman, bu esasın Kanun-i Esasi-i Osmaniye mugayeretinden dolayı muarız bulunanların başında yine eski ve fazilet-i ilmiyesi ile milleti iğfal eden maruf hukukşinaslar bulunuyordu.

Muhterem Efendiler!

Hattâ Cumhuriyet ilân olunduktan sonra vukua gelen feci bir hadiseyi de enzar-i intibahımız önünde canlandırmak isterim. En büyük mamuremizin bu memlekette belki Avrupa’da tahsil etmiş yüksek mütehassıslardan mürekkep Baro Heyeti, alenen hilafetçi olduğunu ilân eden ve ilân etmekle iftihar duyan birisini seçip kendisine reis intihap eylemiştir. Bu hâdise köhne hukuk erbabının Cumhuriyet zihniyetine karşı derunî ve hakiki olan vaziyet ve temayülünü ifadeye kâfi değil midir? Bütün bu hâdisat erbab-i inkilâbın en büyük fakat en sinsi hasm-ı canı, çürümüş hukuk ve onun bîderman müntesipleri olduğunu gösterir. Milletin hummalı inkılâp hamleleri esnasında sinmeğe mecbur kalan eski ahkâm-i kanuniye, eski erbab-i hukuk; erbab-i himmetin nüfuz ve âteşi yavaşlamağa başlar başlamaz derhal canlanarak inkılâp esaslarını ve onun samimî muakkiplerini ve onların aziz mefkurelerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların mevcudiyeti ve eski esasat-i hukukiyenin mer’iyeti ile ve eski zihniyetini derunî ve kalbi olarak muhafazada mütemerrit hâkimlerin ve avukatların mevcudiyetiyle müemmendir.

Bugünkü hukukî faaliyetlerimizin esbabını izah etmiş oluyorum ümidindeyim. Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasat-i hukukiyeyi temelinden kal’etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasat-i hukukiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz. Bütün bu icraatta mesnedimiz milletin istidat ve kabiliyeti ve irade-i kat’iyesidir. Bu teşebbüslerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle beraber, bahsettiğim mahiyette anlamış olan güzide erbab-i hukukumuzdur. Hayat-i umumiyemizin yeni esasat-i hukukiyesi nazarî ve tatbikî sahada tecelli ve tahakkuk edinceye kadar geçecek zamanı temin eden bizzat Milletimiz ve onun inkılâbındaki yorulmaz ve yıpranmaz kuvvet olacaktır.

Talebe Efendiler,

Yeni Türk Hayat-i içtimaiyesinin bâni ve müeyyidi olmak iddiasiyle tahsile başlayan sizler; Cumhuriyet devrinin hakikî ülema-i hukuku olacaksınız. Bir an evvel yetişmenizi ve arzu-i milleti fiilen tatmine başlamanızı Millet sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlere terettüp eden vazifeyi hakkiyle ifa edeceklerine eminim.

Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

23 Şubat – Hukuk Takvimi

0
13 Şubat Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
23 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
523 Bizans imparatoru I. Justinianus, Konstantinopolis’te Ayasofya’nın inşası emrini verdi.
1848 Ayaklanan Paris halkı gece silah dükkanlarını, karakolları bastı; sabah Postane, İstasyon ve Emniyet Müdürlüğü’nü ele geçirdi.
1848 Hukukçu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 6. Başkanı John Quincy Adams yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Temmuz 1767) Harvard College‘de Hukuk eğitimi aldı ve Dışişlerinde çalışmaya başladı. 26 yaşında orta elçi unvanı ile Hollanda’ya atandı. 1802 yılında ABD Senatosu’na seçildi. 6 yıl sonra Başkan James Madison’ın özel elçisi olarak Rusya’da görevlendirildi. 1825 yılında Başkan seçildi. Yollar, kanallar, köprüler, üniversiteler ve benzerlerinin inşasına ağırlık vererek Amerikan Sisteminin oluşmasında ve Federal yapının yerleşmesinde önemli çaba harcadı.
1855 Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir
1868 Amerikalı sosyolog William Edward Burghardt Du Bois doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1963)  1638-1870 yılları arasında Doktora tezinde ABD’ye Yönelik Afrikalı Köle Ticaretinin Yasaklanması konusunu işledi. 20. yüzyılın ilk yarısında ABD’de Siyah protesto hareketinin en önemli önderi oldu. 1909’da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’nin (NAACP) oluşturulmasına katkıda bulundu.
1870 Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.
1891 Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas doğdu. (Ölümü: 16 Ocak 1969) 
1897 İsrailli hukukçu ve politikacı Mordechai Namir doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1897) Odessa Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1924 yılında Siyonizm için yaptığı çalışmaları ile ilgili olarak, Sovyet makamları tarafından tutuklandı. Daha sonra Birleşik Krallık Filistin Mandası’nda Davar gazetesinde çalıştı. 1926 yılından 1930 yılına kadar Ahdut HaAvoda partisinde sekreter oldu. 1929-1935 yılları arasında Histadrut‘da istatistik departmanı müdürü olarak görev yaptı. 1949 ve 1950 yılları arasında Doğu Avrupa ve Moskova‘da bir diplomatik misyon oldu. 1950 yılından 1956 yılına kadar Histadrut genel sekreteri olarak görev yaptı. 1956 yılından 1959 yılına kadar Çalışma Bakanı oldu.
1898 Émile Zola, Fransız Hükûmetini anti-semitist tutumundan dolayı eleştirdiği için hapse girdi.
1893 Rudolf Diesel, dizel motorun patentini aldı.
1902 Küba, Guantanamo Körfezini ABD’ye kiraladı.
1904 ABD 10 milyon dolar karşılığında Panama Kanalı bölgesinin kontrolünü aldı.
1918 Kırım Halk Cumhuriyeti Başkanı, avukat, şair ve yazar  Numan Çelebicihan idam edildi. (1885 – 23 Şubat 1918) 9 Aralık 1917 tarihinde kurulan kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti’nin ilk başkanıdır. Kırım Tatarlarının ulusal marşı Ant Etkenmen’in şairidir. Ocak 1918’de Bolşevik güçlerinin Kırım’ı ele geçirmesinin ardından tutuklandı ve idam edildi. Cesedi de Karadeniz’e atıldı. Bugün, sembolik mezarı; Gözleve şehrinin Eskisaray Camii’sinde, babası Abdülkerim Çelebi ve dedesi Ali İbrahim Çelebi’nin yanında bulunmaktadır.Numan Çelebicihan
1919 İtalya’da Benito Mussolini Faşist Parti’yi kurdu.
1921 T.B.M.M. Hükümeti, Ardahan, Artvin ve Batum’un boşaltılması için Gürcistan’a ültimatom verdi.
1921 Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi için Londra’da toplanan konferans (23 Şubat-12 Mart), bir anlaşmaya varılamadan dağıldı.
1923 Yunan hukukçu, yüksek mahkeme başkanı ve siyasetçi Ioannis Grivas dünyaya geldi. 1923 yılında Lokris Bölgesi’nin Kato Titorea kentinde doğdu. Atina kentinde hukuk öğrenimi gördü ve 1954 yılında hakim olarak işe başladı. 1979 yılında Yunanistan Yüksek Mahkemesi üyeliğine atandı. Grivas, 1986 yılında bu mahkemenin başkan yardımcılığını; 1989 yılında ise başkanlığını üstlendi.1989 yılında kısa bir dönem Yunanistan Başbakanı olarak görev aldı. 27 kasım 2016‘da, 93 yaşında iken  hayata veda etti
1924

Danimarkalı savaş suçlusu Grethe Bartram doğdu. (Maren Margrethe Thomsen, 23 Şubat 1924 – 31 Ocak 2017)

1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi kuruluşu 1925 yılında Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirildi, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyuldu, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edildi.
1930 NSDAP ve SA üyesi Horst Ludwig Wessel doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1930) 1926 yılında Friedrich Wilhelm Üniversitesi Unter den Linden Hukuk Fakültesi’nde okurken Ekim 1929’da  kendisini tam zamanlı olarak Nazi hareketine adamak için üniversiteden ayrıldı. ‘Adolf Hitler’in prensipleri artık benimdir. Terör sadece karşı terörle yok edilebilir Komünistlerin ulaştığı yerler inç inç fethedilmelidir’ diyerek komünist karargahlarına baskınlar yapmaya başladı. Ölümünden sonra Joseph Goebbels’in girişimleriyle nasyonal sosyalist hareket tarafından kahraman ilan edildi.
1940 Siyasetçi, Kamer Genç doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 2016) 1966 yılında girdiği Danıştay sınavını kazandı. Danıştay tetkik hakimliği ve Danıştay savcılığı görevlerini yaptı. 1981 yılında Tunceli’den Danışma Meclisi Üyeliği’ne ve Başkanlık Divanı kâtip üyeliğine seçildi. 1983-1987’de mali müşavirlik yaptı. Ardından 4 dönem milletvekili seçildi. 1993’ten 1995’e kadar, 1996’dan 1999’a kadar ve 2001-2002 arası TBMM Başkanvekilliği yaptı.
1944 Çeçen-İnguş Sürgünü: Çeçen-İnguş Sürgünü, Josef Stalin’in emriyle Sovyet hükûmetinin aldığı bir karara dayanarak 23 Şubat 1944’te başlatılan, Çeçen ve İnguş nüfusunun topluca Orta Asya’ya ve Sibirya’ya zorla gönderilmesini ifade eder. Bu sürgün sırasında ve sonrasındaki ağır koşullar nedeniyle nüfusun çok önemli bir kısmı hayatını kaybetmiştir. Bazı çalışmalar doğrudan sayı verip 123 bin insanın öldüğünü yazmaktadır. 
1945 Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması imzalandı. Sözleşmeye, Hasan Saka ile Laurence Adolph Steinhardt imza koydu.Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. 
1947 Uluslararası Standardizasyon Organizasyonu (ISO) kuruldu.
1948 Mustafa Taylan Özgür doğdu. (Ölümü: 23 Eylül 1969) 1968 öğrenci hareketi liderleri arasında yer aldı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurucularındandı. 68 Kuşağı’nın faili meçhul cinayete kurban gitmiş ilk isim oldu ve katilleri hâlâ yakalanamadı.
1951 Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü sorgulanmadan kurşuna dizildi. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra yapılan yargılamada Orgeneral Mustafa Muğlalı insanların kurşuna dizilme emrini bizzat verdiğini açıkladı.
1955 Hukukçu, yazar ve tarihçi Edgar Jean Faure, ikinci kez Fransa Başbakanı oldu. (18 Ağustos 1908 – 30 Mart 1988)
1956 Devlet memur ve müstahdemlerine her sene 3 maaş olarak ödenmekte olan ikramiyelerin sayısı 5’e çıkarıldı. Emekli ve dul ikramiyeleri de birden ikiye çıkarıldı.
1960 Şair Necip Fazıl Kısakürek 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası aldı.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.
1966 Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1973 Sağlık Şûrası yapıldı. Doktorların çoğunluğu kürtaja evet dedi ve ücretsiz kürtaj yapılmasını talep etti.
1973 Tayfun Akgüner, 23 Şubat 1973 ile 1 Temmuz 1975 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Asistanı olarak çalıştı.
1974 CHP-MSP koalisyonunun Adalet Bakanı Şevket Kazan açıklama yaptı: “Af Yasası ile cezaevlerinden tahliyeleri öncesinde görevlendireceğimiz vaizlerimiz mahkumlara bundan sonraki hayatları için nasihatlarda bulunacak.”
1975 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tekstil işkolunda uygulanacak lokavt ve grevleri yasakladı. ODTÜ Akademik Konseyi adına Prof.Cahit Arf’ın yaptığı açıklamada Rektör Hasan Tan’ın “yanıltıcı söylemleri” kınandı.
1977 Yeni atanan ODTÜ Rektörü Hasan Tan bir bildiri yayınlayarak üniversiteyi ve yurtları 15 gün süreyle kapattı.
1978 Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Alaattin Orhan, Mehmet Genç, Osman Z. Yüksel, Mehmet Öztoprak, Necmiye Aba, Alaattin Sevim, Cengiz Kuşçuoğlu tarafından kuruldu.
1980 Ayetullah Humeyni, ABD Elçiliği’ndeki rehinelerin akıbetine, İran Parlamentosu’nun karar vereceğini belirtti.
1981 İspanya’da darbe girişimi oldu. Yarbay Tejero parlamentoyu bastı, parlamenterleri 18 saat rehin tuttu.
1982 İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi hakkında, tutuklama kararı verildi. Orhan Adli Apaydın, Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoglu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Bas, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalci, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadol ve Melih Tümer tutuklanarak cezaevine konuldu.
1982 Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 33 arkadaşı hakkında dava açıldı. Savcı Necmettin Erbakan için 36 yıl hapis istedi. Dava 1983 yılında sona erdi. Necmettin Erbakan laikliğe aykırı hareketten 4 yıl hapis, 1 yıl 4 ay sürgün cezası aldı.
1991 Tayland’da general Sunthorn Kongsompong, kansız bir darbe ile Başbakan Chatichai Choonhavan’ı görevden alarak yönetimi ele geçirdi.
1991 Ankara Birlik Tiyatrosu’nca sergilenen Erol Toy’un “Pir Sultan” adlı oyunu Ankara Valiliği’nce yasaklandı.
1991 TAYAD’ın kapatılmasına karşı yöneticilerin açlık grevine destek için 17 avukat HEP Eminönü İlçe’de 1 günlük açlık grevi yaptı.
1994
  • Önceki gün ortadan kaybolan Elazığ İHD Başkan’ı Av. Metin Can ile doktor Hasan Kaya’dan haber alınamadı. Gözaltına alındıkları anlaşıldı ve bir hafta sonra, işkence edilmiş bedenleri Elazığ-Tunceli yolu üzerindeki Dinar Köprüsü altında 27 Şubat günü 1993 günü bulundu.
  • Şırnak bağımsız milletvekili Mahmut Alınak, Meclis’e sunduğu 50’ye yakın yasa teklifinden bir sonuç alamadığını söyleyerek süresiz açlık grevine başladı.
1996 Otoyol Katili olarak bilinen ve 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilen seri katil William Bonin, 23 Şubat 1996’da Kaliforniya’da zehirli iğne ile infaz edildi. (8 Ocak 1947 – 23 Şubat 1996) Bonin, 5 Ocak 1982’de, 10 genç erkeğe tecavüz etmek ve öldürmek suçundan idam cezasına mahkûm edilmişti.
1998 Anayasa Mahkemesinin Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
1998
  • İstanbul Üniversitesi rektörlüğü; sakallı, baş örtülü ve kimliksiz öğrencilerin yerleşke ve binalara girişini yasakladı.
  • Usame bin Ladin bir fetva yayımlayarak bütün Yahudi ve haçlılara karşı cihat ilan etti.
2000 Avrupa Parlamentosu ve Konseyi, Türkiye’yi kınayan bir açıklama yaptı: “Seçilmiş temsilcilerin tutuklanması kabul edilemez”.
2001
  • Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’da, fuhuşla suçlanan iki kadın, bin kişinin toplandığı Kandehar stadında asıldı. Zinadan suçlu bulunan iki kadınla 10 erkek de kamçılandı.
  • Anayasa Mahkemesi kadınların 58, erkeklerin 60 yaşında emekli olmalarını öngören ve çalışanların “mezarda emeklilik” diye niteledikleri düzenlemeye onay verdi. Emeklilikte kademeli geçişi ise iptal etti.
2003 Pentagon’un Savunma Danışmanı “Karanlıklar Prensi” Richard Perle, Irak’tan sonra sıranın Suriye’ye geleceğini söyleyerek “Umarım Beşir Esad reform yapmayı düşünür” dedi.
2004 Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda Batı şeria’daki Filistin yerleşimlerini ikiye bölen güvenlik duvarının yargılanmasına başlandı. İsrail duruşmalara katılmıyor. Filistin sorunu 1948’den beri ilk defa uluslararası alanda dava konusu oldu.
2005
  • Karikatürcüler Derneği, Başbakan Erdoğan’ın “kedili karikatür” nedeniyle Musa Kart’a karşı açtığı davada Kart’ın 5 bin TL tazminat cezasına çarptırılmasını kınadı. Karikatürü yayınlayan Eskişehir’deki Sakarya Gazetesi’ne açılan tazminat davası ise reddedilmişti.
  • MERNİS-Kimlik Paylaşımı Sistemi Projesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle uygulanmaya başlandı.
2006
  • El-Arabiya televizyonunun kadın muhabiri Etvar Behcet, Iraklı kameraman Adnan Abdullah ve teknik eleman Halid Muhsin Samarra yakınında öldürüldü. Irak’ta 2003’ten beri öldürülen gazeteci sayısı 82’ye çıktı.
  • Necmettin Erbakan’ın “kayıp trilyon” davasından aldığı iki yıl dört aylık hapis cezasını evinde çekmesini sağlayan yasa,TBMM’de 69’a karşı 229 oyla kabul edildi.
2011 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edilerek 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açılmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Ek İhtiyari Protokol’ü 14 Eylül 2005 tarihinde imzalamış, Protokol’ün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair 23 Şubat 2011 tarih ve 6167 sayılı Kanun kabul edilmiş 15 Haziran 2011 tarih ve 2011/1962 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır.
2017 Bosna Hersek, Sırbistan’a karşı yeniden soykırım davasının açılması için Hollanda’nın Lahey şehrindeki Uluslararası Adalet Divanına resmi başvuruda bulundu.
2023
  • İsviçreli siyasetçi ve hukukçu François Couchepin yaşamını yitirdi. (19 Ocak 1935, Martigny – 23 Şubat 2023, Lozan) 1991 ile 1999 yılları arasında İsviçre Şansölyesi olarak görev yapmıştır.
  • Amerikalı siyasetçi ve hukukçu Anthony Scully Earl yaşamını yitirdi. (12 Nisan 1936 – 23 Şubat 2023),
2025 İstanbul Barosu Yönetim Kurulu hakkında soruşturma başlatılması ve görevden alınmaları için davaname hazırlanması üzerine Olağanüstü Genel Kurul toplandı. Toplantıda çoğunluk avukat gruplarının ittifakı ile bir bildiri yayımlandı. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katıldı. 
2026
  • Gazeteci Alican tutuklu bulunduğu Metris Cezaevi’nden Silivri’deki Marmara 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.
  • CHP’nin kurultay davasında Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi, ara kararını açıkladı. Mahkeme, dosyanın İBB davası dosyasıyla birleştirilmesi için İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne müzekkere yazılmasına, birleştirme yönünde görüş gelirse duruşma yapılmaksızın birleştirme kararının verilmesine  karar verdi.
  • İBB soruşturması kapsamında gözaltına alındıktan sonra adli kontrolle serbest bırakılan gazeteciler Yavuz Oğhan, Şaban Sevinç ve Ruşen Çakır’ın yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldı.

  • Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Suriye’de kapatılan El Hol kampı ve cezaevlerinden Irak’a transfer edilen terör örgütü IŞİD şüphelileri arasında bulunan Türk vatandaşlarının geri alınması konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını açıkladı.

  • Avrupa Komisyonu, ABD’nin yeni gümrük tarifeleri açıklamasının ardından Washington’a geçen yıl varılan AB-ABD ticaret anlaşmasına bağlı kalma çağrısı yaptı. Komisyon, öngörülemez tarifelerin transatlantik ticareti olumsuz etkilediğini vurguladı.

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması – 1945

0
Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması - 1945

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır. Antlaşma, 11 Mart 1941 tarihli ABD Kongre kararına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinin Lend‑Lease Kanunu, İkinci dünya savaşı sırasında müttefik ülkelere silah, teçhizat ve diğer savunma malzemeleri verilmesini düzenlemekte olup bu kanunda yazılı yardımların Türkiye’ye de yapılmasına ilişkin esasları ikili antlaşma ile belirlenmektedir.

ABD’nin Türkiye’ye yapacağı savunma yardımlarının şekli ile Türkiye’nin ABD’ye sağlayacağı karşı menfaat ve yükümlülükler antlaşma metninde izah edilmiştir. ABD, Türkiye’ye savunma araçları, hizmetleri ve askerî bilgi sağlayacak; Türkiye de imkânları ölçüsünde ABD’ye bazı maddi ve stratejik menfaatler sağlayacaktır. Anlaşma, Türkiye’yi ABD açısından müttefik statüsüne yaklaştıran, Türkiye’ye askerî yardımın hukuki ve mali çerçevesini çizen bir savunma işbirliği metnidir. Bu antlaşma sonraki yıllarda kurulacak Türk–ABD ilişkilerine (NATO üyeliği, Truman Doktrini, Marshall yardımı vb.) zemin hazırlayan bir metindir.

11 Mart 1941 kanununda derpiş edilen yardıma müteallik esaslara dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti artasında Anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, harb halindeki bir dünyada mülki tamamıyetini ve hükümranlık haklarını koruyabilecek bir durumda bulunmasını teminen mili! müdafaa vasıtalarım takviye etmek İstemesine;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Reisi Cumhurunun, Kongrece isdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanuna tevfikan, Türkiye Cumhuriyeti müdafaasının Amerika Birleşik Devletleri müdafaası için hayati ehemmiyeti haiz olduğunu 7 Kasım 1941 de tesbit etmiş olmasına;

Ve, Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye Cumhuriyetine müdafaa vasıtalarının tevsii için yardımını teşmil ettiğine ve etmekte devam eylemekte bulunduğuna;

Ve, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin bu yardımdan istifade etmesine esas olan kayıt ve şartlarla bilmukabele Amerika Birleşik Devletlerince temin edilecek menfaatlerin nihai şekilde tâyini keyfiyetinin, yardımın şümulü belirinceye kadar ve Amerika Birleşik Devletleriyle Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı menfaatlerine uygun ve dünya sulhunun tesis ve idamesine hadim nihai kayıt ve şart ve menfaatlerin hâdiselerin inkişafı ile daha vazıh bir surette belireceği âna değin, tehiri muvafık olacağına;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, işbu yardımın teminine mütedair ve ânifulbeyan kayıt ve şartların tesbıtinde nazarı itibara alınacak bazı mülâhazalar hakkında şimdiden bir iptidai anlaşma akdini mütekabllen arzu etmeleri üzerine böyle bir Anlaşmanın akdine her hususta usulü veçhile salâhiyet verilmiş ve bunun akdine takaddümen gerek Amerika Birleşik Devletleri gerekse Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tevfikan ifa, istikmal veya icrası muktazi bilcümle icraat şerait ve muamelât usulü dairesinde ifa, istikmal ve icra edilmiş olmasına binaen;

Aşağıda imzası bulunanlar, kendi Hükümetleri tarafından bu maksatla usulü dairesinde salâhiyetdar kılınmışlar ve âtideki hususları karar altına almışlardır:

MADDE – 1

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, Amerika Birleşik Devletleri Reisicıumhurunun devir veya tedarikine salâhiyet vereceği müdafaa maddelerini, müdafaa hizmetlerini ve müdafaa malûmatım vermeğe devam edecektir.

MADDE – 2

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, suhuletleri veya malûmatı Amerika Birleşik Devletlerine temin edecektir.

MADDE – 3

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun rızası olmadan, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından ısdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanun veya bunun maddelerinin hükümlerine tevfikan kendisine devredilen herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının mülkiyet veya zilyedliğini devretmiyecek, veya bunların Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin memuru, müstahdemi
veya ajanı olmıyan herhangi bir kimse tarafından kullanılmasına müsaade etmiyecektir.

MADDE – 4

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının kendisine devri neticesinde, işbu müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatı üzerinde patenta hakkı bulunan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarından birine alt haklardan herhangi birinin tamamlyle korunması zımnında herhangi bir tediye veya muamelede bulunması icabederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti böyle bir muamele veya tediyeyi Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun talebi üzerine ifa edecektir.

MADDE- 5

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile halihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edimemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından •Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımküresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde İşine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.

MADDE 6

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Amerika Birleşik Devletlerine temin edilecek olan menfaatlerin nihai tesbitinde, 11 Mart 1941 tarihinden sonra Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilen ve Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri namına kabul veya tanınmış olan bilcümle mülkiyet, hizmet, malûmat, teshilât veya diğer menafi veya hususat bitamamiha nazarı itibara alınacaktır.

MADDE – 7

Kongrece isdar kılınan 11 Mart 1941 tarihli kanuna ve bunun muaddel şekline tevfikan temin edilen yardıma mukabil Amerika Birleşik Devletlerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilecek menfaatlerin nihai tesbitindeki kayıt ve şartlar, iki memleket arasındaki ticarete yük olmayacak, bilâkis ikisi arasında mutekabilen nafı iktisadı münasebatı teşvik eyliyecek ve cihanşümul iktisadi münasebatın ıslahına yarıyacak mahiyette olacaktır. Bu maksatla mezkûr kayıt ve şartlar; bütün milletlerin hürriyet ve refahının maddi temelleri olan istihsal, istihdam, ve malların mübadele ve istihlâkinin münasip beynelmilel ve dahilî tedbirlerle tevsiine ve beynelmilel ticarette her türlü farklı muamelenin bertaraf edilmesine, gümrük tarifelerinin ve diğer ticari engellerin tenzil ve tahfifine, umumiyetle 14 Ağustos 1941 Müşterek Beyannamesinde Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru ile Birleşik Kırallık Başvekili tarafından ilen sürülen bilûmum iktisadı gayelerin tahakkukuna matuf olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti arasında müştereken kararlaştırılmış tarzı hareketi derpiş eden ve aynı tarzda düşünen bilcümle diğer milletlerin de iştirakine açık bulunan hükümleri ihtiva eyliyecektir.

Yukarda tasrih edilen gayelere, kendi aralarında müştereken kararlaştırdıkları tarzı hareketle, varmak ve aynı tarzda düşünen diğer Hükümetlerin de müşterek tarzı hareketlerini temin etmek maksadiyle, hâkim olan iktisadi şartlara göre en münasip vasıtanın tesbiti zımnında İki Hukümet arasında münasip görülecek yakın bir zamanda görüşmelere başlanacaktır.

MADDE – 8

Şurası tabii mukarrerdir ki, Anlaşma ahkâmının icrası hususunda her Hükümet kendi Anayasasının usullerine tevfikan hareket edecektir.

MADDE – 9

İşbu Anlaşma bugünkü tarihten itibaren mer’i olacaktır. İki Hükümet tarafından müştereken tesbit edilecek bir tarihe kadar meriyette kalacaktır.

Ankara’da 1945 senesi Şubat ayının 23 üncü günü, her İki metin muteber olmak üzere, İngilizce ve Türkçe İkişer nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti namına Hasan Saka 

Birleşik Devletleri Hükümeti namına Amerika Büyük Elçisi Laurence Adolph Steinhardt

Ankara

[Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki anlatmalar 3997 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4772 numaralı kanun altına tahşiye edilmiştir)

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1915 tarihinde Ankara’da imzalanan ve Amerika Birleşik Devletlerinin 11 Mart 1941 tahrili kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olan Anlaşmamın onanması hakkında kanun 

Kanun No: 4780

Kabul tarih: 2/7/1945

Madde 1 11 Mart 1941 tarihli Amerika Birleşik Devletleri kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1945 tarihinde Ankara’da imzalanmış olan Anlaşma hükümleri onanmıştır.
Madde 2 _ Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer
Madde 3 __ Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

İstanbul Barosu Savunması

0
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu'nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulu üyelerinin görevden alınması ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava 4 Mart 2025’te başladı. Dava, 21 Mart 2025 günü İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda yapılan duruşma ile sona erdi. Duruşmayı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, çok sayıda baro başkanı ve yaklaşık 500 avukatın yanı sıra yurt dışından gelen gözlemci baro temsilcileri de izledi. Kaboğlu mahkeme hakimine “Çok şanslı bir yargıçsınız! Çünkü hangi kararı verirseniz verin her türlü 21. Yüzyıl tarihine geçeceksiniz!” dedi. Dava sonunda İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulunun görevlerine son verilmesine karar verildi. İstinaf incelemesi aşaması olması nedeniyle baro yönetim kurulunun görevine devam edeceği açıklandı. Kararın ardından TBB Başkanı Erinç Sağkan önderliğindeki yüzlerce avukat Çağlayan’dan Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş Orhan Adli Apaydın Sokak’taki baro binası önünde basın açıklaması yapıldıktan sonra sona erdi. Mardin Barosu, ‘karanlık karar’ kalkana kadar logosunu karartma kararı aldığını açıkladı. 

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

 İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İstanbul Barosu Başkanı (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 İSTANBUL BAROSU VE DAVANAME (ibbaşkanı: 3.952)

 //savunma, yurttaşları savunur, ama bu davada savunma savunmayı savunuyor//

1.- ‘ADALET, DEMOKRASİ VE ÖZERKLİK’, BAROLARIN HUKUKİ STATÜSÜNÜ BELİRLER

Baroların hukuki niteliği nedir?

Anayasal düzlemde barolar, üç açıdan öne çıkar: kurum olarak (adalet), kurumun yapısı ve örgütlenme modeli olarak (demokratik) ve işleyiş olarak (özerk).

Üçlü, şöyle nitelenebilir: adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem.

1) Adalet: Türkiye Devleti olarak Cumhuriyet’in nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri  ile örtüşen görev ve yetkiler  tanınmış,  sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak(Av. K. 76/1).

 2) Demokrasi: “organları kendi üyeleri tarafından gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişileri” olarak (Any., md.135) Barolar, “demokratik hukuk Devleti” (Any., md.2) bağlamında yer alırlar; aynı zamanda, “çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

3) Özerklik: Adalet anlayışını uygulamaya geçirme ereğinde demokratik kurum olarak Baro çatısı altında yürütülen “kamu hizmeti ve serbest meslek” öznesi avukat, “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” (Av. K. md.1). Avukatlığın amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derece yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır” (md.2).

İşlev olarak; adalet anlayışını sav+savunma+hüküm(S+S+H) üçlüsünde uygulamaya geçirmek:

Barolar, düzenleyici, denetleyici ve yaptırım niteliğindeki işlemlerini değinilen anayasal ve yasal hükümler çerçevesinde kendi yönetim, denetim ve disiplin kurulları yoluyla yapar ve uygulamaya koyar.

Cumhuriyet’in, yani Türkiye Devleti’nin nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri ile örtüşen görev ve yetkiler tanınmış, sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak. Bu, “özgül yetki” olarak tanımlanabilir.

 Hangi hukuk? Hukuk, şu dört katmanlı kurallardan/ normlardan oluşur:

  – Yasalar

  – Anayasa

  – Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler,

  – Hukukun genel ilkeleri.

Hangi insan hakları?  -Anayasa’da öngörülen bütün hak ve özgürlükler yanısıra, madde 2 yoluyla evrensele açılan kapı: “insan hakları”.

Amaç ve faaliyetler olarak,  görev+yetki ve sorumluluk,  Anayasa madde 135 tarafından belirlenen genel çerçeve ve Avukatlık Kanunu tarafından “hukukun üstünlüğü ve insan hakları” olarak belirlenen Barolara özgü ayrıcalıklı görev ve yetkilerini (AMAÇ) yerine getirme ve kullanma aracı 6 ayrı eylem olarak sıralanmış  bulunuyor (Av. K., md.76/1, md.95/21):

–geliştirmek,

-sağlamak,

-savunmak,

-korumak,

-karşılamak,

-işlerlik kazandırmak.

Demokratik işleyişi pekiştirmek (ulusal/yerel/ülkesel)

Ulusal ölçekte (TBMM gibi) yapılar ve yerel ölçekte  (belediyeler gibi) yapılar, hizmet bakımından ülke genelinde örgütlenmiş bulunan KKNMK, üçüncü halkayı oluşturmakta. Hem demokratik kurumlar, hem de tıpkı TBMM gibi işleyişi de demokratik olan Barolar, diğer demokratik birimlerden farklı olarak üyeleri ile ulusal ve yerel demokrasinin güvencesidir: sandığın hukuki güvenliği.

Saptama 1: Baro, işlemlerinde özerktir:

“Özerk işlem veya tasarruflar”,  “adalet işlevi ve demokratik işleyiş”in doğal sonucu olduğundan olası bir yargısal denetim de, kamusal niteliği çerçevesinde HUKUKA UYGUNLUK denetimi ile sınırlı olarak gerçekleştirilmelidir.

2.- BAROLAR, HUKUK VE DEMOKRASİ MERKEZİNDE YER ALIR

Hukukun üstünlüğünü (HÜ) savunmak  ve insan haklarını korumak (İH) çifte görevi ve çok yönlü yükümlülüğü, Barolara, hiçbir kamu veya özel kurum ve kuruluşun sahip olmadığı görev+yetki+ sorumluluk (G+Y+S)  bahşetmektedir.

 Bütün bu açıklananlar, Baroların, -kamunun en zinde güçleri olarak- bir yanda hukuk devleti ve hukuk toplumu arasında, öte yanda demokratik devlet ve demokratik toplum arasında kendine özgü bir işlev, konum ve yere sahip olduğunu gösteriyor. Şöyle ki;

 HUKUK  DEVLETİ (DEVLET) DEMOKRATİK  DEVLET

 BARO

 HUKUK TOPLUMU (TOPLUM), DEMOKRATİK TOPLUM

 Bir başka, -ne kamu ne de özel- hiçbir kuruluş yoktur ki, Barolar derecesinde bu dörtlü için işlevsel ve belirleyici olsun! Bu nedenle Barolar için, hukuk yoluyla demokrasi (HYD) aktörleri nitelemesi de yapılabilir).

Saptama 2: “Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir. Neden-sonuç; nedeni tek: “kuruluş amacı dışı faaliyet” (md.76/2) veya “faaliyet göstermek” (md.77/5); sonuç ise, “görevden alma” yaptırımı.

Gözlem; amaç ve amacı gerçekleştirmeye yönelik araçlar, ayrıntılı ve somut olarak sayılmış bulunuyor. Yaptırıma gelince; hiçbir neden belirtilmemiş. Baro görevlerinin amaç ve araçları açıkça sayıldığına göre; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ihlal eden Baro, görevi dışına çıkmış demektir. Bu nedenle asıl üzerinde durulması gereken, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanına ilişkin ölçütleri belirlemektir.

3.- ADİL YARGILANMA HAKKI, İNSAN HAKLARININGÜVENCESİDİR

TC, Avrupa hukuk ailesinin ve uluslararası toplumun onurlu bir üyesidir.

İnsan hakları değerlerini ilerletmek: olumsuzlukların aşılmasında, Baroların görev ve sorumluluğu kayda değer. “İnsan hakları düşmanları”nın en aza indirilmesinde, birleştirici, kucaklayıcı ve eşitleyici anlamda İnsan hakları değerlerini yaygınlaştırmak gerekir: “özgürlük-eşitlik-haysiyet” denklemini gerçekleştirmeye elverişli evrensel değerlerdir bunlar: yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi.

Adil yargılanma hakkı (AYH), Anayasa ile maddi olarak tanınan hak ve özgürlükler bütününü kapsamına alan usule ilişkin güvence özelliğiyle kendine özgü bir yer tutar. Dürüst yargılanma hakkı” veya “hakkaniyete uygun yargılama”, -esas olarak- mahkemelerin doğru veya yanlış bir karara ulaşıp ulaşmadıklarını değil, başvuruculara tarafı olduğu davada usule ilişkin güvenceler sağlamayı amaçlamaktadır.

AYH, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu bütün büyük hukuk belgelerinin ortak paydasıdır.

Uluslararası ve bölgesel ölçekte hazırlanan insan hakları belgelerinin ve anayasaların kaynağı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), devletler ve insan haklarını korumakla görevli uluslararası organlar yönünden, giderek bağlayıcı bir güç kazanarak referans norm özelliğine kavuşmuş bulunuyor.

İHEB, adil yargılanma hakkını şöyle düzenlemekte:

“Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette  herhangi bir isnadın  tesbitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız  ve tarafsız  bir mahkeme  tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.” (md.10).

Türkiye, İHEB’in amacı doğrultusunda Bakanlar Kurulu Kararı yoluyla gereğini gecikmeden yerine getirmiş bulunuyor (Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-16199).

BM Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, madde 14’e göre; “Herkes, mahkeme ve yargı önünde eşittir. Aleyhine bir suça hükmedilirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri karara bağlanırken, herkesin yasayla kurulmuş, yetkili, bağımsız  ve yansız bir mahkeme tarafından adil ve açık olarak yargılanma hakkı vardır.” (…).

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) madde 6’ya göre; “Medeni hak ve yükümlülükleri ya da hakkında herhangi bir suçlama karara bağlanırken herkesin, yasayla kurulmuş bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde  adil ve açık bir yargılanmaya hakkı vardır.” (…). Madde 13’e göre; “Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, (…) ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir” (md.13).

Türkiye Cumhuriyeti, İH Avrupa Anayasası mekanında yer almaktadır.

İstanbul Barosu da, birçok uluslararası avukatlık kuruluşlarının üyesidir. Örnek olarak; gelen meslektaşlar bu çerçevede ve –diğerleri arasında- kabul edilen Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğini Koruma Sözleşmesi (12-13 Mart 2025) gereği dayanışma ve destek için buradalar. Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa hukuk, iktisat ve siyasal topluluğu içinde yer alan bir Devlet’tir.

Hukuk Devleti (md.2), adil yargılanma hakkına ilişkin Anayasa maddelerinin çerçevesini oluşturur.  Adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak, Anayasa’nın başta md.36-39, 125, 138-142 gelmek üzere çeşitli maddelerinde yer alır.

Adil yargılanma hakkı, “hak arama hürriyeti” kenar başlıklı maddede tanınmış olmakla birlikte (md.36), bu madde ve devamı olan 37 ve 38. Maddeler, “Hakların korunması ile ilgili hükümler” ana başlığı altında düzenlenmiş olup, ‘kanuni hakim güvencesi’ (md.37) ve ‘suç ve cezalara ilişkin esaslar’ (md.38), adil yargılanma hakkının kurumsal çerçevesini ve maddi alt yapısını oluşturmaktadır. Etkili başvuru hakkı güvencesi olarak “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” kenar başlıklı madde 40 örtülü olarak adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirilebilir. Bu hükümler, madde 2’de belirtilen Türkiye Cumhuriyeti nitelikleri çerçevesinde yorumlanmalıdır.

Adil yargılanma hakkını öngören madde 36’yı, madde 2 ve 13 bağlamında, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ışığında yorumlama yetki ve yükümlülüğü, bütün mahkemelerindir. Bu konuda madde 138, genel çerçeveyi koymaktadır: Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Şu halde bütün yargıçlar, Anayasa’nın doğrudan muhatabı olduğu gibi ‘hukuk’un ne olduğu konusunda da yorumlama yetkilerine sahiptir. Kuşkusuz hukukun genel ilkeleri, hukuku somutlaştıran kavramdır.

Saptama 3: İnsan haklarını korumakla yükümlü olan Baro, adil yargının ilk koşulu olan başvuru hakkını dillendiremeyecek ise, adil yargılanma hakkının bileşeni olamaz.

4.- Adil yargılanma hakkı gerekleri, İNSAN HAKLARI ÇEKİRDEĞİ İLE BİTİŞİKTİR

Hakkaniyete uygun yargılamanın beş genel güvencesi var: mahkeme hakkı, hukuki araçların (silahların) eşitliği ilkesi, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, açık ve hızlı usul, yargı kararlarının yerine getirilmesine ilişkin hak. Suçluya bahşedilen iki güvence ise, suçsuz sayılma hakkı (masumiyet karinesi) ve savunma hakları. Bunların çoğunluğu insan haklarının sert çekirdeği ile bitişik durumda olup,  sav+savunma+hüküm DİYALEKTİĞİ bakımından bütünlük ilkesini teyit eder.

Görülmekte olan dava hakkında vurgulanması gerekenler:

–Mahkeme hakkı: Anayasa’ya aykırılık ciddi itirazı gerekçesiz reddedilerek doğal yargıç ilkesi ihlal edilmiştir.

–Hukuki araçların eşitliği ilkesi:   Sav ve Savunma olarak eşit protokol düzeyinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı (CBS), kamu gücünü kullanarak kamuoyunda İstanbul Barosu hakkında sürekli algı operasyonu yürüterek silahların eşitliği ilkesini sürekli ihlal etmiştir.

–Bağımsız ve tarafsız mahkeme: İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi“, oldukça güçlü bir anayasal konuma sahiptir: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yargı organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir şekilde değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” (Any.,m.138).

Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte,  emirler ve yasaklar biçiminde güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır.

Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Böylece, madde 138, yargıcın tarafsız (erdem) karar verebilmesi için bağımsızlığı (statü) sağlamış bulunuyor.

Gerekçeli karar hakkı da, hakkaniyete uygun yargılamanın en temel ilkesidir.

Gerekçelendirme teknikleri farklı olmakla birlikte hepsinde zorunludur ve gerekçe-karar eşzamanlılığı ilkesi geçerlidir.“ Kararı motive eden (saiki olan) nedenlerin belirtilmesi” olarak gerekçelendirme, işlevsel yaklaşım (izlenen amaçlar) veya maddi yaklaşım (içerik) olarak iki açıdan ele alınır.

Gerekçe, yargıcı, bu ya da şu çözüme götüren akıl yürütme (kanıtlama) sürecini betimlemek, ortaya koymak ve açıklamaktır. Gerekçe, “hukukun ne olduğunu söyleme görevi”ne içkin bir yükümlülüktür. Gerekçe, yalnızca hukukun ifadesi değil, aynı zamanda hukukun özüdür.

 İstanbul Barosu’na yöneltilen operasyonlar, gerekçeden yoksundur.

Suçsuz sayılma hakkı da ihlal edilmiştir:

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” yasağı (md.38/4) yetinmeyen Anayasa koyucu,  aynı kuralı,  olağanüstü hal, seferberlik ve savaş halleri için de koymuş bulunmaktadır (md.15/2). İnsan haklarının sert çekirdeği olarak her zaman, herkesin, her yerde yararlandığı suçsuz sayılma hakkı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 22 Aralık 2024’ten itibaren sürekli olarak ihlal edilmiştir.

Saptama 4: Savaş hukukunun uygulandığı bir ortamda bile suçsuz sayılma hakkı, dokunulamaz bir hak olduğu halde, hukukun üstünlüğü ve insan hakları görevi bulunan Baro yönetimi bu haktan yararlanamıyorsa, düşman hukukunu da aşan bir uygulama söz konusudur..

 5.- Barolar olmaz ise adil yargılanma da yoktur

Adalet, devletin temelidir; Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayanır. Adil yargılanma hakkı dışında başka hiçbir hak yoktur ki, devlet örgütlenmesi içerisinde ve yoluyla gerçekleşsin. Bu nedenle AYH, bütün hak ve özgürlüklerin çerçevesidir.

Adil yargılanma- insan hakları ilişkisi, bu bağlamda anlam kazanır: insan hakları, birbirinden ayrılmaz bölünmez bir bütünlük oluşturur. Adil yargılanma hakkı, bütün özgürlük ve hakların  usule ilişkin güvencesidir.

 Ne var ki, mahkemede adalet, Türkiye’nin en önde gelen sorunu ve gündemidir. Bunun konumuz açısından anlamı, adil yargılanma haklarının en çok ihlal edilen haklar olmasıdır. İhlal çokluğu, avukatların savunma haklarının ihlali veya etkisizliği sonucunu doğuruyor. Bu ise, yurttaşların kitlesel mağduriyeti ile sonuçlanmaktadır.

 Bu durum, ülke-toplum ve devlet üçlüsünde şöyle de ifade edilebilir: Devlet açısından  hukuk devleti yokluğu, toplum bakımından toplumsal adalet ve  ülke açısından ise çevresel adalet yokluğu ile sonuçlanır.

 Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri “adalet anlayışı”na dayanır (md.2).

Baroların işlevine gelince; avukatlık mesleği, sav+savunma+hüküm   (S+S+H) diyalektiğinde savunma ile sınırlı olmayıp, yargılama süreci bütününü kapsamına almaktadır.

Bu nedenle, hak arama özgürlüğünü de kapsamına alan adil yargılanma hakkı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olarak baroların varlık nedeni olarak da görülebilir: “Barolar, avukatlık mesleğini  geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

 Saptama 5: Baroyu itibarsızlaştırmayı ve etkisiz kılmayı amaçlayan bu dava (davaname) süreci, ülkemizde adil yargılanma hakkına, haliyle bütün yurttaşların hak ve özgürlüklerine zarar vermiş bulunmaktadır. Bu ise, Anayasa madde 2’nin ihlali anlamına gelir.

 6.- Barolar, anayasal kazanımların ve saygının itici gücü ve koruyucusudur

 Hak ve özgürlüklerde bölünmez bütünlük, devlet erklerinde ise ayrılık, anayasa bilimi ekseni olarak demokratik hukuk devleti anayasasına içkin bir ilke olduğu halde,  erkleri tek kişide birleştirme yönünde belirgin sapmalara neden olan 2017 Anayasa değişikliği, hak ve özgürlük düzenlemeleri üzerine doğrudan değişiklik öngörmedi.

Yürürlükteki 7209 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 7 Kasım 1982’de kabul edilen ve 1987’den 2017’ye kadar 19 kez değişikliğe uğramıştır. 1982 Anayasası’nın en çok eleştirilen yönü, “sınırlı iktidar” ve “güvenceli özgürlük” ikileminde, iktidarın yürütme ekseninde hayli güçlendirilmiş olmasına karşın, özgürlüklerin ölçüsüz bir biçimde sınırlanmış olması idi. 30 yıla yayılan değişikliklerde, iktidarı sınırlama ve özgürlükleri güvenceleme şeklindeki doğrusal çizgi bakımından, birbirine karşıt iki ana eksen söz konusu olmuştur. Anayasa, 1987-2005 yılları arasında ve 2007-2017 yılları arasında usul, içerik ve sonuçlar bakımından “asimetrik anayasa değişikliği” sürecine tabi kılındı.  Şöyle ki; TBMM’de uzlaşma yoluyla 1987-2005 arasında gerçekleştirilen değişiklikler demeti, özgürlükleri pekiştirici ve iktidarı sınırlayıcı bir çizgiyi yansıtır. Buna karşılık, sandık araçsallaştırılarak gerçekleştirilen 2007-2017 çizgisindeki değişiklikler, iktidarı pekiştirici ve kişiselleştirici bir süreci yansıtır.

Anayasal düzen, anayasa metninde yazan kurallar ile sınırlı olmayıp, uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel ilkeleri bütünüdür.

Hukuk, toplumsal yapının omurgası olduğuna göre, hukuk güvenliği yoksa toplumsal barış da yoktur. Baroların görevi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak olduğuna göre (Avukatlık K.,md.76) barolar, toplumsal barış aktörleridir. Barolar, bu görevi, Anayasa madde 135 üzerinden madde 2 çerçevesinde kamu tüzel kişileri olarak yerine getirir.

BAROYA YÖNELİK OPERASYONUN KEYFİLİĞİ, USUL KURALLARINA DA AÇIKÇA VE ÇOK YÖNLÜ OLARAK HER AŞAMADA İHLAL SÜREKLİLİĞİ İLE TEYİT EDİLMEKTEDİR: EĞER İSTANBUL BAROSU’NUN AÇIKLAMASI SUÇ OLUŞTURSA VEYA AMAÇ DIŞI FAALİYET OLARAK NİTELENEBİLİR OLSA İDİ, ASGARİ USUL KURALLARINA UYULURDU; ANAYASA’NIN YORUMA KAPALI EMREDİCİ KURALLARI SÜREKLİ İHLAL EDİLMEZDİ. USUL KURALLARININ SİSTEMATİK VE SÜREKLİ OLARAK İHLALİ, ESASI KARARTMA GAYRETKEŞLİĞİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

MAKSİMUM ANAYASAL GÜVENCELERE KARŞIN düşünce ve ifadenin ANAYASA VE HUKUK DIŞI MÜDAHALELER YOLUYLA ENAZA İNDİRGENMESİ, DEMOKRATİK TOPLUMU SÖNÜMLENDİRME VE SİYASAL MÜNAVEBE YOLUNU KAPATMA RİSKİNİ YARATMAKTADIR.

ADİL YARGILAMA BİLEŞENİNE, BAŞTA SUÇSUZ SAYILMA HAKKI GELMEK ÜZERE adil yargılanma hakkını,  usul ve esas yönünden sistematik ve sürekli ihlal eden SAV ve HÜKÜM, yargılama sürecinde adil yargılama gereklerini yerine getiremez. Dahası, sav ve hükmün savunmaya yönelik hukuk dışı saldırıları, adaletin çökmesi sonucunu doğurur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, GERİ DÖNÜLEMEZ –ULUSAL VE ULUSLARARASI- HUKUKİ VE SİYASAL KAZANIMLARA SAHİPTİR VE BAROLAR, BUNLARI SAHİPLENMEKTEDİR.

SEÇİMLER YOLUYLA BELİRLENEN BARO YÖNETİCİLERİNİN SEÇİM DIŞI MÜDAHELELERLE GÖREVİNE SON VERİLMESİ, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN yadsınmasıdır.

ADİL YARGILANMA HAKKININ GÜVENCELERİ OLAN BAROLAR, MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞINI DÜZENLEYEN MADDE 138 GEREKLERİNE SAYGININ DA BEKÇİLERİDİR.

 Saptama 6: Mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen madde 138, yargıçlara insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü koruma görev+yetki ve sorumluluğunu da vermektedir. Bu bakımdan bu dava, SAV+SAVUNMA VE HÜKÜM diyalektiğinde yargıcın konumunu da test etme niteliği taşımaktadır.

7.- BAROLAR, ANAYASAYA SAYGININ İTİCİ GÜÇLERİDİR

Kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları (KKNMK), Anayasa madde 2’de tanımlanan “demokratik devlet” nitelemesi içinde yer alır. Ulusal ve yerel ölçekte öngörülen demokrasi düzenekleri karşısında KKNMK, üst kuruluşları ile birlikte ulusal ölçekte örgütlü demokratik kuruluşlar olarak mikro-demokrasi ve makro-demokrasi kurumlarını eklemleme ölçeğidir. Bu çerçevede İstanbul Barosu ve barolar, hukuk yoluyla demokrasi aktörleridir.

Baroların bu özelliği, barolar ve siyaset ilişkisini gündeme getirir.  Yargılama sürecinin savunma ayağı olarak bir hukuk kurumu olan Barolar, siyasal kurumların hukuka saygısının da bekçisidir. Anayasaya saygı çerçevesinde siyaset ve hukuk yoluyla demokrasi gerekleri, savunmaya görev ve sorumluluk yüklemektedir.

Türkiye gündeminin ana sorunu olarak Anayasa ihlali, en başta adil yargılanma hakkı gereklerini zedelemektedir. Dürüst yargılama gerekleri sav+savunma+hüküm üçlüsünde görev+yetki+sorumluluk kuralları ile uygulamaya geçirilse de, hak mağduru yurttaşın doğrudan muhatabı savunma, öncelikli olarak etkilenen halkadır. Anayasa’nın sürekli olarak çiğnendiği bir ortamda barolar, hakkaniyete uygun yargılama gereklerinin yalnızca aktörü değil, aynı zamanda antrenörü konumuna gelmiş bulunuyor. Bu nedenle Anayasa’ya saygı, baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir.

Siyasetin hukuk ve anayasa yoluyla yapılması için mücadele eden meslek örgütü ve yargı kurumu olarak barolar ve özellikle İstanbul Barosu, 2017 kurgusu ve uygulaması olarak Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY)’nin hukuka saygısını sağlamada ve yargı bağımsızlığı için erkler ayrılığı ekseninde Türkiye’de hesap verebilir bir hükümet inşasında tarih önünde ve gelecek kuşaklar önünde yükümlülük karşısındadır. Şu kadarını belirtmekle yetinelim: siyaset nedir? Sorusuna yanıt olarak, siyaset, kısaca, seçenekler arasında çözüm üretmektir. Bu bakımdan,  insan onuru ve yaşamı siyasal tercihlerin konusu olamaz; bu nedenle bunlar, siyaset ötesi kavramlardır.

Saptama 6: KAMU KURUMU OLARAK BAROLAR SİYASET YAPMAZ, FAKAT BİR HUKUK KURUMU OLARAK SİYASETİN HUKUK KURALLARI ÇERÇEVESİNDE CEREYAN EDİP ETMEDİĞİNİ İZLER, SAYGIYI TALEP EDER VE GEREKLİ BAŞVURULARDA BULUNUR. Baro başkanı olarak da yapmadım; yapılmasına müsaade etmedim. Ama, AYHAİİM’nin kurulmasına öncülük ettim. Amaç, siyasetin hukuk kuralları çerçevesinde yapılmasını izlemek ve gerekli önlemlerin alınmasın talep etmektir.

 8.- İstanbul Barosu, Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahiptir

Dünya Baroları arasında istisnai bir yere sahip olan İstanbul Barosu tarihi, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme, kurumsallaşma ve anayasallaşma tarihi ile örtüşmektedir.  Süreklilik bakımından, İstanbul Barosu temel norm olarak Kanun-i Esasi’ye göre daha saygın bir yere sahip olmuştur.

İstanbul Barosu,  kurumsal olarak Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini kucaklar; normatif olarak da Baro tarihi, beş anayasal dönemle örtüşür;  mekan olarak, iki kıta üzerinde yetkilerini kullanır.

Barolar,  örgüt ve yapı olarak kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu (KKNMK)  ama, amaç olarak daha çok özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) ve çevresel anayasa hukuku (ÇAH) ekseninde yer alır. İstanbul Barosu’nun faaliyetleri de,  21. Yüzyıl  başı itibariyle  üçlü anayasal düzeni kapsamına alır:  kurumsal anayasa hukuku (KAH), özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) çevresel anayasa hukuku (ÇAH). Marmara Bölgesinde uygulanan (Montreux, Barselona ve Bükreş gibi) çoklu uluslararası sözleşmeler, İstanbul Barosunun etkinliklerine uluslararası boyutlar katmaktadır.

Çağdaşlaşma, hukukileşme ve kurumsallaşma döneminden intikal eden büyük kurumlar arasında yer alan İstanbul Barosu, kırılma ve olağanlaşma ikileminde  – Anayasalar ve darbeler ötesi- süreklilik sembolü oldu. Kuşkusuz,  başkanları ve yöneticileri de,  hukuku etkili kılmaya katkı ile  ileriye götürme  çabasında hep süreklilik sembolü oldu. Bu bakımdan İstanbul Barosu, sav+ savunma+ hüküm (S+S+H) diyalektiğini pekiştirmeye sürekli katkı sundu.

Çeşitlilik  içinde birlik anlayışı,  niceliksel gücü niteliğe dönüştürmeye katkı sundu.

Saptama 8:Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahip olan İstanbul Barosuna sav ve hüküm  makamları da saygı göstermelidir.

9.-  İstanbul Barosu, “ görev,  yetki ve sorumluluk” kuralını titizlikle gözetmektedir

2017 Anayasal kurgu ve uygulamasında Yargının, yürütmenin güdümüne girmesi ile güvence düzeneklerinin azalması,  Baroların görev ve sorumluluğunu önceki döneme göre çok daha arttırdı. Başka bir deyişle, “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak” görev ve yetkisi,  baroların Anayasal düzeni, “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlük” ereğinde savunma sorumluluğunu arttırmıştır.

Bu sorumluluk, hukuk devleti olarak mahkemede adalet ile sınırlı olmayıp, sosyal devlet olarak toplumsal adalet (fırsat ve olanak eşitliği) ve çevre devleti olarak çevresel adaleti de kapsamına almaktadır.

Barolar, toplumun en zinde güçleri olarak kirlenme üçlüsü karşısında HUKUK/İKTİSAT/SİYASET alanında doğru bilgiyi yayma neferleri olmalıdır aynı zamanda.

Unutmayalım ki İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

2017’de Anayasa yoluyla ulusal ölçekte kurgulanan otoriterizm, yerel demokrasiyi önleyemedi. Nitekim 2019’da demokratik muhalefete doğru genişledi;  2024’te yaygınlaştı.  Halkın iradesine saygı yerine kayyum uygulaması yoluyla demokratik kurumları tasfiye yoluna gidildi.

Baroları parçalama, 2020 yasa operasyonu ile başarılamadı: 7249 sayılı yasa ile ilk hedef İstanbul Barosu’nu parçalamaktı; olmadı… İşte davaname, yasal yol başarılamayan demokratik kurumlara operasyonun hukuk dışı yollarla sürdürülmesinden başka bir süreç değildir.

 Saptama 9: İstanbul Barosu ve barolar, hukuk ihlal edilerek demokrasiyi itlaf sürecine seyirci kalmadılar, kalmayacaklar.

10.-İSTANBUL BAROSUNA YÖNELİK OPERASYON, YALNIZCA SAVUNMAYI DEĞİL, YARGI ORGANLARI BÜTÜNÜNÜ İTİBATSIZLAŞTIRMAKTA OLUP ASLA KANIKSANAMAZ, KABUL EDİLEMEZ VE MEŞRULAŞTIRILAMAZ

Aynı protokol düzeyinde bulunan iki kurumun birbiri ile kavga ediyor görüntüsü, acı ama gerçek. İki Adalet aktörünün, adil yargılama hakkı omurgası Baronun kurumsal kimliğini hukuk dışı yollarla çökertme çabası, iki asırlık birikime ihanet değil mi?/

Görev+yetki+sorumluluk dengesizliği bakımından;  bir bildiriyi –üstelik hukuk çerçevesinde-  Baro’nun demokratik kimliğini sönümlendirme vesilesi sayan  savcılığın,  zincirleme Anayasa ve hukuk dışı eylemleri nedeniyle anılması,  Cumhuriyet savcılığı makamının saygınlığını zedelemektedir.

“Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Osmanlı Devleti modernleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti gelişmelerinin ürünüdür.   2017 Anayasa değişikliği ile, tarihimizde ilk kez Devlet başkanlığı ve Yürütme birleştirilerek yaratılan kişisel iktidar, Devlet organlarının ve kamu kurumlarının insan haklarını koruma ve geliştirme yükümlülüklerini yaşamsal kılmıştır. Hükümet, siyasal sorumluluk ve karar alma düzenekleri kaldırılmış olsa da, Türkiye’nin “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlükler”  ikilemindeki  kazanımları çok güçlü olup, OHAL ortam ve koşullarında dayatılan Anayasa değişikliği ile tasfiye edilemez. İki yüzyıllık kurumsallaşma ve hukukileşme, yüzyıllık Avrupalılaşma ve uluslararasılaşma tarihi,  iktidar ve özgürlük ikileminde iktidarın sınırlanması ve insan haklarının güvencelenmesi konusunda geriye dönülmesi olanaksız kazanımları beraberinde getirmiştir.

Kazanımların korunması ve ileriye götürülmesinde bir kamu kurumu olarak aynı zamanda yurttaş mekanında yer alan Baroların belirleyici konumu ve gücü,  ancak “adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem” üçlüsünde pekiştirilebilir.

Saptama 10: Baro’ya yönelik operasyon, sav+savunma+hüküm üçlüsünün oluşturduğu yargı erkini zaafa uğratma riskini taşımaktadır.

11.- HUKUK HAKKI İÇİN BAŞVURU YOLLARININ İŞLETİLMESİNİ İSTEMEK, SORUŞTURMA KONUSU OLAMAZ: İstanbul Barosu açıklaması, Avukatlık Kanunu madde 76’nın öngördüğü görev ve sorumluluk kapsamındadır.

Açıklamada savaşa ve şiddete, herhangi bir yasa dışı örgüte yollama, böyle bir ima veya çağrışım yapan ifade bulunmamaktadır. İnsan hakları bilimi, öğretisi ve yargı kararlarına göre, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları belirlidir. Bu sınırları, savcı (veya savcının konjonktürel öznel değerlendirmesi veya  siyasal bakışı değil),  insan hakları bilimi verileri belirler. Hiçbir zaman, ifade özgürlüğünün koruma alanı dışına çıkmayan ve Avukatlık Kanunu tarafından kendisine yüklenen görevler ( madde 95/21 örneği) çerçevesinde yer alan İstanbul Barosu’nun açıklamaları, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma bağlamında, ifade özgürlüğü güvencelerinden haydi haydi yararlanır.

Bu itibarla, İstanbul Barosu’nu suçlamak, Yasa ile açıkça öngörülmüş olan görev+hak diyalektiği gereği,  yasal bir görevin ifasını engellemektir.

Yargı birimi, başka bir yargı organının ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle hesap soruyor. Sav+savunma+hüküm sacayağı, “adalet” (md.2) in gerçekleşme koşulu olduğuna göre, savın savunmaya saldırması, öncelikle adaleti zaafa uğratır ve bu bakımdan açık bir Anayasa madde 2’ye aykırılık söz konusudur:

 Saptama 11.- İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değil yalnızca, başsavcılığı olarak, İstanbul Barosu Başkanına veya Yönetim Kuruluna değil yalnızca İstanbul Barosu’na kurumsal ölçekte (tüzel kişilik)  bir suçlama yöneltmektedir.

 12.- “SEÇİMLE GELEN SEÇİMLE GİDER”

20 Ekim 2024 günü yapılan seçimlerde İstanbul Barosu Genel Kurulu iradesi ile seçilen yönetim,  İstanbul Barosu’na üye 67.000 avukatı hukukun ortak paydasında buluşturmaya ve ülke genelinde hukuku etkili kılmaya yönelik yoğun çalışmalar yaptı. Avukatlık yasasının kendisine verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde zaman zaman kamuoyunu bilgilendirici açıklamalar yaptı. 21 Aralık günü yaptığı bir açıklama nedeniyle, İstanbul CBS’nin yasa dışı soruşturmasına maruz kaldı.  Bununla yetinmeyen CBS, 14 Ocak 2025 günü bu kez davaname adı altında yine yasa dışı yol ve yöntemle bir dava açtı.

20 Ekim 2024 günü birbiriyle yarışan bütün avukat grupları bu davaya tepki gösterdi ve “seçimle gelen seçimle gider” sloganı ile “hukuk yoluyla demokrasi” ekseninde buluştu.

İstanbul Barosu yönetimi, bu demokratik desteğin de sağladığı meşruluk gücü ile  23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurulu gerçekleştirdi. Kar ve kış ortam ve koşullarına karşı yoğun bir katılımla gerçekleşen genel kurul, Baro yönetimine yöneltilen suçlamaları da boşa çıkardı.

Baro yönetimi hesabını, olağan veya olağanüstü Genel Kurul önünde verir. 20 Ekim 2024’te seçilen İstanbul Barosu yönetimi, 23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurul önünde 4 aylık icraatından aklanmıştır.

Saptama 12: İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu, 23 Şubat 2025 günü İstanbul Barosu yönetimini aklayarak, “hukuk yoluyla demokrasi” dersi vermiştir.

13.- YAPTIRIM SÜRECİ, HUKUK VE YARGIYA GÜVENSİZLİK GÖSTERGESİDİR

Türkiye kadar hukuki ve demokratik siyaset birikimi bulunan hiçbir Devlet’te böyle bir davaya tanık olunamaz. Hukuk ve demokrasi dışı operasyonlar, sonuçlarından bağımsız olarak başlı başına bir yaptırım olup, yargıya güvenin başlıca  ölçüsüdür.

Bu bakımdan, verilecek karar; hukukun üstünlüğü ve insan haklar,  demokratik hukuk devleti ve bunları yadsıma arasında bir tercih niteliği taşıyacak.

 Saptama 13: Türkiye’de hukuk ve yargıya güven konusunda uluslararası kuruluşların endekslerine başvurmaya gerek yoktur. İstanbul Barosu’na yönelik “operasyonlar dizisi”, başlı başına ölçüt oluşturmaktadır.

Sayın Yargıç,

Ve benim de davalı olduğum bir yargı kararından alıntı ile noktalıyorum: ”Sanık olarak gözüken kişilerin zaman ve emeklerini toplumsal çalışmalara karşılıksız adayan bu konudaki çalışmaları, takdirle karşılanan sade ve dürüst kişiler olduğu mahkememizce bilinmekte olup emniyet tahkikatı ile 2908 S.K.’na aykırılıktan dava açılması, öncelikle kendilerinden çok bundan yararlanacak ihtiyaç sahiplerinin mağduriyetlerine neden olmaktadır” (ÇYDD, Beyoğlu 1. Sulh CM, E.2001/2269, Ka.2002/781, 6.6.2002; yargıç Mustafa Gülbay).

İstanbul Barosu’na açılan dava ise, bütün yurttaşları savunmakla yükümlü savunma hakkı öznelerine ayrılması gereken zamanın çoğunu çaldığı için ÇYDD davasına göre çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur.

20 yüzyıla, yargıç Refik Gür kararına gitmeksizin, yüzyılımızın başında verilen bu örnek kararın, İstanbul Barosu yöneticileri hakkında verilecek karar için esin kaynağı olmasını diliyorum.

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Ö. Kaboğlu

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Başkanı olarak şahsı adına yaptığı savunma 

 

İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İbrahim Ö. Kaboğlu (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 DAVALI OLARAK DAVANAME ÜZERİNE BEYANLARIM:

 İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası kazanımlarına da sürekli meydan okuma karşısında, Baroların görev ve sorumlulukları daha da artmaktadır.

 1.- İstanbul BAROSU FAALİYETLERİ, anayasanın değişmez maddesi olarak 2. Madde hükmünün çerçeve kavramları olarak HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMAK VE İNSAN HAKLARINI KORUMAK GÖREV VE YETKİSİ İÇİNDE YER ALMAKTADIR

 Hukuk devleti (md.2), Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı, bütün kamu kurumları için geçerli olduğu (md.11) ve egemenlik kuralı gereği, kaynağını Anayasa’dan almayan hiçbir yetki kullanılamayacağı (md.6) halde, İstanbul Barosu’na yöneltilen işlemler ve eylemler dizisi, bu emredici ve yasaklayıcı Anayasa kurallarına açıkça ve çok yönlü olarak aykırıdır.

Dava açma, ifade alma, gözaltı, tutuklama şeklindeki yaptırımlar dizisi, Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine (md.19 ve 13) açıkça ve çok yönlü olarak aykırılıklar oluşturduğu gibi, adil yargılanma hakkı gereklerini de sıfırlamaktadır: savaş halinde bile geçerli olan suçuz sayılma hakkının yadsınması, ihlallerin ortak paydasını oluşturmaktadır. /fırat…/

 BAROLAR, -İB Başkanı olarak açıklandığı üzere- VARLIK NEDENİ, ÖRGÜTLENME VE İŞLEYİŞ BAKIMINDAN DAYANAĞINI, CUMHURİYETİN NİTELİKLERİNİ DÜZENLEYEN ANAYASA MADDE 2’DEN ALIR.

Baroların işlevi, ADALETİ –olmaz ise olmaz- gerçekleştirme bileşeni; Baroların işleyişi DEMOKRATİKtir; Barolar, işlemlerinde ÖZERK’tir.

İŞLEYİŞİ: SAVUNMANIN ÇATI ÖRGÜTÜ OLAN BAROLAR, DEMOKRATİK, ÖZERK VE BAĞIMSIZ KAMU TÜZELKİŞİLİĞİ İLE DONATILMIŞ KAMU KURUMUDUR.

BU BAKIMDAN SAVUNMA, SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsünde tekil bir konuma sahiptir.

SAVUNMA ÖRGÜTÜ çatısı altında görev yapan AVUKATLAR da, sav +savunma+hüküm diyalektiğinin onsuz olmaz eksenidir.

Demokratik kuruluş olarak İstanbul Barosu, aynı zamanda “çalışmalarını demokratik ilklere göre sürdüren” bir kamu kurumudur (md.76).

İstanbul Barosu, ADALET İŞLEVİni, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN VE İNSAN HAKLARININ SAVUNUCUSU VE KORYUCUSU OLMASIYLA KARAR ORGANLARININİŞLEMLERİ İLE YERİNE GETİRmektedir.

Hukukun üstünlüğü, hukuk devletini de aşan bir kavramdır. Bu nedenle, İstanbul Barosunun görevlerini yerine getirmesini engellemek, egemenlik hak ve yetkisinin gaspı ile eşdeğerdir(md.6

 Saptama 1: İstanbul Barosu üzerinden, savunmayı itibarsızlaştırma ve görevlerini engellemek amacıyla yapılan işlemler dizisi, anayasal olarak ve hukuken yok hükmünde olup, egemenliğin gaspı niteliğindedir.

 2.- BİLDİRİ, ANAYASAL DÜZEN KAPSAMINDADIR

 Adil (dürüst, düzgün) veya hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, her zaman, herkes için ve her yerde geçerli bir hak olarak insan haklarının sert çekirdeğine eşdeğer bir haktır.

 Özgürlükçü anayasacılık geleneğine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da, önce hak ve özgürlükler düzenlenmekte, özgürlükler ve haklara dayanan düzeni gerçekleştirmeye elverişli bir devlet örgütlenmesi, sonradan somutlaştırılmaktadır. Bu anayasal düzen, devletin -yargı bağımsızlığı temelinde- erkler ayrılığı şeklinde örgütlendiği, hukukun ise normlar hiyerarşisine göre yapılandığı hukuk devletidir.

Devlet’in insan hakları karşısında üçlü yükümlülüğü kayda değer: Saygı göstermek, Korumak, İlerletmek ve Geliştirmek.

 Bu çerçevede Devlet, yalnızca anayasal hak ve özgürlüklere saygı göstermek veya korumakla yükümlü değildir; o, aynı zamanda, hak ve özgürlüklerin kullanılmasına elverişli ortam ve koşullar oluşturmak için olumlu yükümlülükler altında da bulunmaktadır (md.5).

 Anayasal hak ve özgürlükler ise, maksimum standart (md.13) VE MİNİMUM STANDART(md.15) arasında geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

 2001’de yeniden yazılan madde 13 belirtilmeye değer:

Hak ve özgürlükleri sınırlama konusunda üç kayıt söz konusudur: yasa kaydı, anayasal nedensellik ilkesi, Anayasa’ya saygı ve güvence ölçütleri; sınırlama hangi nedenle yapılırsa yapılsın şu üç ölçüte aykırı olamaz: Demokratik toplum düzeni, laik Cumhuriyet ve ölçülülük ilkesi. Genel yasak; “öze dokunma”.

 Barolar, karakoldan başlayıp mahkeme kararının uygulanmasına kadar yargılama sürecinin bütün aşamalarında yer alan tek yargı bileşenidir sav+savunma+hüküm üçlüsünde. Yargılama süreci bütününü kucaklayan savunma, Anayasal düzen bütününde de vardır. Savunma, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik yetkisini kullandığı her yerde vardır. Sav ve hükme göre bu üçlü ayrıcalık, savunmaya, sav+savunma ve hüküm üçlüsünde, adil yargılanma hakkının gereklerini, ayrı ayrı ve birlikte öne sürmek ve izlemek bakımından kendine özgü bir konum sağlamaktadır.

 Davaname yoluyla; İstanbul Barosu’na reva görülen ise, maksimum standart ya da Anayasa’nın ve Avukatlık Yasasının emredici hükmünün uygulanması bir yana, minimum standardın bile altında. Anayasa ve hukuk dışı operasyonlarla, savaş halinde bile geçerli olan insan haklarının sert çekirdeği yadsınmış bulunuyor: suçsuz sayılma hakkı.

 Saptama 2: İstanbul Barosu, ayrıcalıklı yetkilerini, büyük bir titizlik içinde özgürlükler anayasa hukuku kapsamında kullanmaktadır.

 3.- TERÖR, KONJONKTÜREL SİYASAL SÖYLEM MALZEMESİ YAPILAMAZ VE DEMOKRATİK MUHALEFETİ SİNDİRME ARACI OLARAK KULLANILAMAZ.

2017’de Cumhuriyet Anayasacılığının sonunu getiren Anayasal kurguya hayır diyenler, “terörist” olarak yaftalanıyordu. Eğer “hayır” demek, terörist olmak idiyse üç anayasal hal yaratan 2017 kurgusunun 7 yıllık uygulaması, “terörist”leri! doğruladı.

Anayasasızlaştırma sürecinde terörist damgasının sıradanlaştığı bir dönemin ardından savın genel siyasal söylemi çağrıştırması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü bağlamında öngörülen anayasal düzen güvencelerini zedeleyicidir.

Öznel ve keyfi uygulamaların önüne geçmek amacıyla Terörle Mücadele Kanunu’nda 2013 değişikliği ile “Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklini alan suçlama hükmüne, istismar edici uygulamaların önüne geçmek amacıyla 2019’da 7188 sayılı yasa şu kayıt eklendi: “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”(RG: 24.10.19-30928).

TBMM’de 7188 sayılı yasanın her aşamasında bulunmuş kişi olarak, şiddete çağrı ve övgü söz konusu olmadıkça yapılan çağrı ve eleştirilerin öznel değerlendirmeler sonucu suç konusu oluşturmasının önüne geçmek amacına yönelik olduğuna tanıklık etmiş bulunmaktayım. İstanbul Baro açıklaması ise, şiddete veya suça çağrı değil, tam tersine hukuka çağrı olup, kesinlikle TMK ile ilişkilendirilemez.

Saptama 3: Eğer eleştiri amacıyla yapılan görüş ve açıklamalar suç değil ise, istemde bulunma, hiçbir biçimde terör ile ilişkilendirilemez.

4.- DEZENFORMASYONDA MANEVİ VE MADDİ UNSUR BİRLİKTE GERÇEKLEŞMELİDİR:

“Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli bir şekilde alenen yayan kimse, …cezalandırılır” (7418 sy. Y., md.29).

TCK madde 217/A düzenlemesi açısından; yasa maddesinin aradığı suçun manevi ve maddi unsurlarının ayrı ayrı sistematik bir biçimde açıklanması bir yana, Savcılık metni, yasa hükmünü kalıp yargıları ile yüklü bir anlatıma dönüştürmüştür: “devletin kurum ve organlarına duyulan güveni olumsuz etkilemeye çalışarak, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle hareket edildiği….eylemin kamu barışını bozmaya elverişli olduğu…suçundan soruşturma yürütülmesini gerektiren olguların bulunduğu,” ibareleriyle, Türkiye’deki 3 avukattan birinin görev yaptığı devasa bir kamu kurumu yöneticilerinin“niyetini okuma” cüreti, gayri ciddi bir yaklaşımla kurgulanan soruşturmanın aynı zihniyetle davanameye dönüştürüldüğünün göstergesidir.

TBMM’de dezenformasyon ile ilgili yasal düzenlemenin ilk adımından AYM başvurusunun yazımına uzanan yasama çalışmasının her aşamasında bulunmuş, lehe ve aleyhe yapılan bütün konuşma ve açıklamalara tanıklık etmiş biri olarak da, Baro açıklaması ve dezenformasyon düzenlemesi arasında herhangi bir bağ ve ilişki kurmanın mümkün olmadığını vurgulamak durumundayım. Doğru ve gerçek bilgiye, anayasal dezenformasyona karşı mücadele için kitap yazacak derecede önem veren bir kişinin dezenformasyon suçu işlemesi, en hafif deyimiyle aymazlıktır.

1 Haziran 2022 Dijital Mecralar Komisyonu…RG’de yayımlandığı 18 Ekim 2022 AYM başvurusuna uzanan yasama ve yargısal başvuru sürecinde yer aldım.

İşte Genel Kurul konuşmalarımdan birkaç cümle:

“Türk Ceza kanununun savaşta yalan haber yayma …maddesinin buraya aktarılmasıdır. Bu…mümkün değildir. Çünkü hak ve özgürlüklere olağan düzende 13. Madde uygulanır. Oysa 15. Madde yalnızca olağanüstü hal ve savaş durumunda uygulanır…özellikle 29’uncu maddesinde yer alan kavramlar Anayasa’nın hiçbir yerinde yoktur; olmayanı kesinlikle koyamazsınız…Siz, ‘dezenformasyonu yasaklayalım’ derken resmi dezenformasyonu, şu anda Türkiye’de var olan, özellikle beş yıldır zirve yapan resmi dezenformasyonu pekiştirme yasasını yürürlüğe koymuş olacaksınız…”(4.10.2022).

Belirtmek gerekir ki, savaş hukukuna özgü hayli teknik bir uygulama alanından olağan hukuk düzenine aktarılmış olsa da, İstanbul Barosu açıklaması ile herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, İstanbul CBS’nin 22.12.2024 gününden bu yana İstanbul Barosu’na yönelik algı operasyonu, ‘resmi dezenformasyon’dur.

Saptama 4.-İnsan hakları Cumhuriyet’in altyapısı (md.14) olduğuna göre Cumhuriyet savcısı da aynı zamanda insan haklarının koruyucusudur. Varlık nedeni “insan haklarını korumak” olan Baroları “hukuk hakkı”nı talep ettiği için sanık sandalyesine oturtması, Cumhuriyet savcısının kendi varlık nedenini de sorgulatmaktadır.

5.- ANAYASA MAHKEMESİ KARARI AÇIK VE BAĞLAYICIDIR: AYM’nin E.2022/129 ta. Ve K.2023/189 sayılı 8/11/23 tarihli (RG.: 23 Şubat 2024-32469) kararı da, madde 217 uygulamasının istisnai niteliğini ortaya koymaktadır:

“38.Ceza hukukunda kişinin bir suç nedeniyle cezalandırılabilmesi için suçun maddi ve manevi unsurlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Yine kurala göre bu bilgi ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olan ve fail tarafından gerçeğe aykırılığı bilinen bu bilginin kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılması şartının gerçekleşmesini aramaktadır. Gerçeğe aykırı bilginin kamu barışını bozmaya elverişli olma şartı suçun maddi unsurlarından biri olarak düzenlenmiştir. Bu bakımdan bir eylemin kural kapsamındaki suçu oluşturduğu yargı makamlarınca değerlendirilirken kamu barışını bozmaya elverişliliği delil ve/veya olgularla ortaya konulacaktır. Son olarak suç ancak gerçeğe aykırı olduğu fail tarafından bilinen bir bilginin sırf halk arasında endişe, korku, panik yaratma saikiyle yayılması halinde oluşacaktır. Bu itibarla anılan şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda kuralda düzenlenen suçun oluşmayacağı açıktır.”

AYM’nin suçun unsurları konusunda yaptığı belirlemeler de, İstanbul Barosu açıklaması ve TCK madde 217 arasında doğrudan veya dolaylı bir bağ ya da ilişki kurmanın olanaksız olduğunu göstermektedir.

Hukuk, fiil- eylem, söz- yazı ve dışa vurulan, yani nesnel olanla ilgilenir; yoksa söylenmeyen ve niyet ile ilgilenmez. Öyle ki, “kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” güvencesi (md.25), dokunulamayan ve insan haklarının sert çekirdeği olarak savaş halinde bile koruma görür (md.15).

Madde 217’deki, “Sırf….saikiyle” ibaresi, söylemin sonuçları ile ilgili olduğundan, suç için “maddi “ ve “manevi” unsurlarının birlikte oluşması gereği AYM tarafından özellikle vurgulanmıştır.

Saptama 5: “Anayasa Mahkemesi kararları… yargı organlarını bağlar” hükmü (md.153/son), bir kez daha hatırlatılmalıdır.

6.- RESMİ DEZENFORMASYONA SON VERİLMELİDİR:

Kaldı ki; AYM kararı bulunmasa da, TCK md.217/A ve İstanbul Barosu açıklaması arasında herhangi bir bağ veya ilişki bulunmamaktadır. Tam tersine; savcılığın İstanbul Barosunu, başkanını ve yönetim kurulunu hedef alan kamuoyu açıklamasının, aradan üç gün geçtikten sonra Adalet bakanlığına izin için başvuru fezlekesinde yokmuş gibi davranması, dosyaya soruşturma konusu ile hiçbir biçimde ilgisi bulunmayan belge ve bilgiler yerleştirmesi (Örn. Özlem Gürses’e ilişkin açıklama), anayasal ve yasal görev+yetki+sorumluluk kuralları dışında kalması bir yana, TCK madde 217’nin tanımladığı fiilin, sav makamının işlem ve eylemleri ile örtüştüğünü göstermektedir. AYM kararı da bu görüşü açıkça teyit etmektedir. Kısaca eğer, 22.12.2024’de açıklanan metin, soruşturmayı başlatan işlem ise, -bakanlık izni olmadığı için- hukuki geçerliliği bulunmamakta; hayır, eğer, soruşturma Adalet Bakanlığı yazısı üzerine açıldı ise, 22.12.2024 açıklaması, bir “DEZENFORMASYON” dur.

Saptama 6: Hüküm (Jurisdictio), savın dezenformasyonu üzerine inşa edilemez.

7.- SORUŞTURMA, KANUNA VE ANAYASAYA AYKIRI DELİLLERE DAYANMAKTADIR.

İstanbul CBS’nin dezenformasyon amaçlı ve hedef gösterici illegal açıklama ve işlemleri sonucu –başta Adalet Bakanlığı gelmek üzere- yapılan yazışmalar, yürütülen soruşturmalar, açılan davalar ve davaname, 22 Aralık günlü “kolluk tutanağı” üzerine inşa edilmiş bulunuyor.

Soruşturma başlatmak için Adalet bakanlığı izni, Avukatlık Kanunu’nun emredici hükmü olduğu, üstelik muhatap avukatlardan beyan alma yükümlülüğü bulunduğu halde, bunları yerine getirmeksizin doğrudan soruşturma başlatılması ve soruşturmanın yalnızca kolluk görevlisi tutanağı esas alınarak yürütülmesi, dayanılan delilde yasallık koşulunun gerçekleşmediğini göstermektedir. Kaldı ki, “polis memuru” imzalı tutanak esas alınarak üretilen hiçbir resmi evrak, kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile desteklenmiş değildir.

(Ankara’da siyasilerin söylem ve eylemleri ile İstanbul’da yargı mensuplarının işlemleri arasındaki asimetrik ilişkiye bu aşamada girmeyeceğim).

Saptama 7: Adil yargılanma hakkını daha baştan yadsıyan usule ilişkin –kolektif, sistematik ve sürekli- ihlaller zinciri, esas açısından davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunun açık bir göstergesidir.

 8.- ‘HUKUK HAKKI’ İSTEMİ, AMAÇ DIŞI FAALİYET DEĞİLDİR

 Davaname, hangi iddiaya dayanmaktadır?

AMAÇ DIŞI FAALİYET VE SUÇ OLUŞTURAN FAALİYET (konusu suç oluşturan faaliyet ne?)

Bu ayrıma göre, “suçsuz sayılma hakkı”nı çifte ihlal yoluyla açılan dava, bizatihi red nedenidir.

Madde 135’e göre, “mesleğin genel menfaatler” göre gelişmesini sağlamak ve “kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamaz” yükümlülüğü ve yasağı, KKNMK olarak yasalara nasıl yansımış bulunuyor?

Avukatlık yasasının öngördüğü “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”, genel menfaatlere uygun olarak yürütülecek kuruluş amacının ortak paydası olarak öngörülmüştür.

“Hukuku talep”, bu kapsama girer. İstanbul Barosu bildirimi de, bir “hukuk talebi” , daha doğru deyişle “hukuk hakkı”dır. Eğer hukuk hakkı, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma alanına girmez ise Barolar, mesleğin genel çıkarlara uygun olarak yerine getirilmesi konusunda hiçbir faaliyette bulunamaz.

Bu açıdan değerlendirildiğinde açılan dava, hukuk talebini, kuruluş amaçları dışına çıkarır. Tam tersine kuruluş amaçları içinde yer alan hukuk talebinin, madde 36’ya göre tek sınırı, “meşru araç”tır: ‘sosyal medya’, meşru araçtır.

İçerik olarak, hukukun üstünlüğü ve insan hakları bağlamında ifade özgürlüğü testine tabi tutmak gerekir. Şu halde soru şu: bildiri metni, ifade özgürlüğü içinde mi? Yoksa yasaklanan alanlar dışında mı?

İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü yelpazesi için 7 meşru yasal eylem sıralanmış bulunuyor: geliştirmek, sağlamak, savunmak, korumak, karşılamak, işlerlik kazandırmak.

Bu yasal eylemler, md.13’teki maksimum (en çok) standart güvencelerinden yararlanıyor ve aynı maddedeki sınırlama ölçütleri ve ana sorun, 7 eylem olarak ortaya konulan faaliyetlerin sınırlama alanına girip girmediğidir:

Tek sınır, şiddete teşvik veya şiddete şiddete başvurma durumları ile nefret söylemi olarak kabul edilen ırkçı, ayrımcı, yabancı düşmanı, savaş propagandası vs. görüşlerin savunulmasıdır.

Şu halde asıl olan, HUKUK HAKKI’nın görev ve yetki sınırları içinde kullanılması; sorumluluk ise, ifade özgürlüğünün korumadığı alanları dışlamaktır.

“Faaliyet gösteren” (md.135 ve 76) ibaresi, tekil değil çoğul. Kaç faaliyet? Hangi faaliyetler? Aynı maddede “tasarruflar”dan söz ediliyor. Tasarrufların karşılığı olan hangi işlemler? Bu sorular havada kalmaktadır.

Biraz sonra, yönetim kurulu üyelerince örnek olarak belli başlı faaliyet alanlarına değinilecek olan İstanbul Barosu’nun yüzlerce hatta binlerce etkinliği arasında, insan hakları hukuku koruma alanı içinde yer alan tek bir bildirisinin Baro’nun “faaliyet gösterme” ve “tasarrufları” alanına sokulması, en hafif ifade ile akla ziyandır.

Kaldı ki, “illegal faaliyetler” şeklinde çoğul bir kullanım iddiasını ortaya koymakla birlikte, Baro’nun “illegal faaliyetler”in neler olduğunu belirtmekten yoksun olan davanamenin kendisi yasa dışı (illegal) nitelik taşımaktadır. Davaname yazıldığı /hazırlandığı sırada ortada henüz Adalet Bakanlığı kovuşturma izni kararı bulunmadığı gibi (çünkü Bakanlık kovuşturma izni kararı aynı tarihi taşımakta), “son soruşturmanın açılması” kararı da haliyle verilmiş değildir (20.02.25).

Baroya yönelik olarak; maksimum standart ilkesi ihlal edildiği gibi “minimum standart” ilkesi de ilga edilmiş bulunuyor. Nasıl? “Suçsuz sayılma hakkı”, savaş halinde bile korunan bir hak olduğu halde, bütün işlemleri en başından itibaren Anayasa ve hukuka aykırı yürüten Başsavcılık, Anayasa ihlalini sistematik ve sürekli hale getirmiş bulunuyor.

Baro’nun, hukukun üstünlüğünü savunmakla yükümlü olması (md.76) bakımından, “hangi hukuk?” sorusunu, hukuk devletinde hukukun yapılanma tarzından (normlar hiyerarşisi) (md.2) hareketle yanıtlamak gerekirse; YASA+ANAYASA+ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER VE HUKUKUN GENEL İLKELERİ sıralaması bütününde varolan Baro, madde 138’de hüküm için öngörülen “hukuk”un keşfi ve ortaya çıkarılmasında da vardır.

Bu itibarla; “illegal faaliyet” ithamı, yalnızca İstanbul Barosu yöneticilerine değil, İstanbul Barosu’na, ama aynı zamanda ve belki daha çok sav makamına hakarettir.

Saptama 8: SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsü, hukukun üstünlüğü (HÜ) ve insan hakları (İH) tarafında mı, yoksa iktidar tarafında mı? Bu soru, davanamenin temel sorunsalı olarak karşımızda duruyor. HÜ ve İH, görev+yetki ve sorumluluğu, “hukuk hakkı” istemini bile dile getiremeyecek ise, hiçbir anlamı kalmaz.

 9-SORUN, YERİNDELİK DEĞİL HUKUKİLİKTİR (görev+suç+yerindelik)

21 Aralık açıklaması, Baroların görev alanı dışında kaldığı için mi, yoksa suç oluşturduğu için mi zincirleme davaların konusunu oluşturmaktadır? Her iki sorunun da yanıtı açık olmakla birlikte, soruşturma, kovuşturma ve davanameye konu olması, denetimi hukukilik sınırları dışına çıkarmaktadır. Bu nedenle görev ve yetkinin kötüye kullanılması sonucu başlatılan yargısal denetim, ancak bir “yerindelik denetimi” olabilir. Ne var k, kamu kurumlarının eylem ve işlemleri üzerinde yerindelik denetimi yapılamaz: “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” (Any., md.125/4).

Kaldı ki, Barolar için yerindelik denetim organı bellidir ve bu da Genel Kurul’dur. Nitekim İstanbul Barosu, aslında 23 Şubat günü yerindelik denetimini yapmış ve “seçimle gelen seçimle gider” ortak slogan ve söylemi ile Baro yönetimini aklamıştır.

İstanbul Barosu’nda ‘Adil Yargılanma Hakkı Araştırma ve İhlalleri İzleme Merkezi’nden “Çevre, İmar ve Afet Merkezi”ne dek 40 Komisyon ve Merkez var. Örneğin, Baro’nun Marmara Denizindeki müsilaj musibeti vesilesi ile Kanal İstanbul’un hukuki ve olası ekolojik riskleri üzerine –yetki alanında geçerli üç uluslararası sözleşme ışığında- bir çalışma yapması, hukukilik-yerindelik ayrımında ‘yerinde’ görülmeyip, ‘amaç dışı’ faaliyet mi sayılacak?

Saptama 9: Yargı denetimi öngörülen ve idari yargı denetimine bağlı olan Baro işlemleri üzerinde kesin yerindelik denetim yasağı, denetim konusu olmaması gereken bir işlemin Asliye Hukuk Mahkemesi denetimine sokulması, haydi haydi böyle bir yasağın geçerli olmasını gerektirir

10.-KİŞİ OLARAK DA SUÇLAMA ASLA KABUL EDİLEMEZ: Türkiye’de birçok ilke imzasını atmış kişi olarak İbrahim Kaboğlu ve terör arasında bağlantı iması dahi, haysiyet zedeleyici bir muameledir. 1974 İçişleri Bakanlığında başladığım meslek yaşamımda yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte Yürütme+Yasama+Yargı üçlüsünde birçok görev üstlenmiş ve onbinlerce hukukçunun yetişmesine katkıda bulunmuş, güncel olarak 67.000 avukatı bağrında barındıran bir kurumun temsilcisi olarak şahsım ve terör arasında bağlantı kurmak, kişiliğime yöneltilen en ağır hakarettir.

2001-2004 yılları arasında BM İnsan Hakları Eğitimi Onyılı Ulusal Komitesi’nin (İHEOYUK) hakim ve savcıların insan hakları eğitiminden sorumlu üyesi olarak uyguladığımız insan hakları formasyon programlarından İstanbul Barosu’ndaki ruhsat törenlerine dek, kullandığım hukuk dili, yargı topluluğu ve kamuoyu tarafından çok iyi bilinmektedir. Öyle ki, staj törenlerinde adil yargılanma hakkı gereklerine değinirken, savunma mesleğine adım atmakta olan genç meslektaşlara, silahların eşitliği ilkesi yerine, hukuki araçların eşitliği kavramını kullanmalarını önermekteyim.

Özgürlükler hukuku ve barış hakkının kuramsal temellerini Türkiye’de inşa eden…“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden hareketle barış hakkının bireysel ve kolektif anayasal temellerinin pekişmesine katkıda bulunan, ulusal ve uluslararası çalışmaları tümüyle saydam olan kişi ve şiddet arasında bağlantı aramak, boşuna çabadır. Kuşkusuz, yaşamını hukuka adamış bir kişinin yine hukukçularca hedef gösterilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin birikim ve kazanımlarının yadsınmasıdır.

Bu vesile ile, 3 Mart 2021 günü TBMM’de yaptığım konuşmadan bir alıntı yapmak isterim:

“Anayasa ciddiye alınmalı, siyasetçiler tarafından gündem değiştirme malzemesi olarak kullanılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki anayasa, bir toplum için -mecaz anlamında olduğu kadar gerçek anlamında da- ekmek, su ve hava kadar önemlidir. Toplumsal uzlaşma ve barış belgesi olan anayasa andına sadakat kadar, kullanılacak anayasa dili de önemlidir. Bir devlette herkesin saygı göstermek zorunda olduğu tek belge, insan hakları ve demokrasiye dayanan anayasadır.

 Kuruluşun 100’üncü yılı ve laikliğin temellerinin atılışının 97’nci yılı kutlu olsun. 3 Mart 1924 tarihi laikliğin temellerinin atıldığı gün olmuştur. Bu belgelerin geleceğe yönelik olarak eşitlik, yurttaşlık ve laiklik ekseninde okunması, günümüz seçilmişlerinin kuruculara saygısının ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğunun bir gereğidir. İçtenlik sınavı günceldir ve sınavların en büyüğüdür.” (TBMM, 1921’in 100. Yılı).

1957 Demirciler Köyü ilkokulunda başlayan ve 2024’te Sorbonne’da noktalanan öğrencilik ve öğretim üyeliği üzerine konuşmayacağım.

Yalnızca Ankara’da İnönü Bulvarının sağ ve sol yakasındaki ilk ve son kamu görevime değineceğim: sağ tarafta İçişleri Bakanlığı, 1974’te göreve başladığım yer ve sol tarafta TBMM, 2023’te görevimi tamamladığım yer.

Bütün görevler, onurla ve üstün görev anlayışı ile ifa edildi. TBMM’de beş yıl süre ile en yoğun çabam, nitelikli yasama ve yargıda liyakat düzenlemeleri yanısıra, TBMM’de önünde hesap verebilir hükümetin yeniden ihdası için Anayasa değişikliklerine yönelik çalışmalarım olmuştur.

 Anayasa’ya uygun ve kamu yararını yansıtan nitelikli yasa için çok yönlü çabalarım karşısında; “Kaboğlu’na sorsak bu Meclis’te yasa yapamayız” tekerlemesini dillerine dolayan vekillere, AYM’nin başvurularımızın %50’sinden çoğunu iptal ettiğini hatırlatarak şöyle seslendim: “…bunlara yanıtı ben vermeyeceğim. Anayasa Mahkememizin kuruluşunda esin kaynağı olan Avusturya, İtalya ve Almanya Anayasa Mahkemelerinden de vermeyeceğim; buna yanıtı yirmi bir yıldır iktidarda olan siyasi partinin doğrudan veya dolaylı olarak atadığı Anayasa yargıçlarımızın kararlarıyla vereceğim; çünkü bu Anayasa karşıtlığı ancak Anayasa Mahkemesi kararlarının burada öne sürdüğümüz ve verilen yanıtlara karşın Anayasa Mahkemesine yaptığımız başvurulardan aldığımız yanıtla ölçülebilir” (28.03.2023).

 Şu kadarını belirtmekle yetineyim: liyakat ve nitelik öncelikli görev anlayışım biliniyor olsa gerek: üst düzey yargı mensupları muhalefet vekili olarak bilgi notları gönderdi; Baro başkanı olarak da, üst düzey yargı mensuplarından sorunlarını dile getirmem yönünde öneriler aldım.

Saptama 10: Protokol sıralamasında eşit düzlemde yer alan iki kurum temsilcisinin birbirini terörist olmakla itham etmesi bir yana, hiçbir hukukçuyu, böyle bir töhmet altında bırakması düşünülemez; hele hele, “suçsuz sayılma hakkı”nın savaş halinde bile bütün yurttaşlar için geçerli olduğu bir anayasal düzende.

11.- HUKUK VE İNSAN HAKLARI, SİYASAL HESAPLAŞMALARIN ARACI OLAMAZ

Kesilmelere ve kırılmalara rağmen, anayasa tarihimizde yaklaşık yüz ELLİ yıllık bir doğrusal çizgi; bir yandan, iktidarın daha çok sınırlanması yönünde kurumsallaşma ve düzeneklerin (mekanizmaların) ortaya çıkması; öte yandan, hak ve özgürlükler yelpazesinin genişlemesi ve bunlara ilişkin güvencelerin artması yönünde olmuştur.

2017 Anayasa kurgusu, çifte yürütme yapısını teke indirip bunu tevdi ettiği kişi parti genel başkanı olunca, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme oluştu. Bu kurgu sonucu olarak, ulusal ölçekte çoğunluğu elde eden parti (veya koalisyonu), yerel yönetim üzerinde de hakimiyet kurma eğilimine girdi (kayyum uygulaması). Bununla yetinmeksizin, demokratik devlet bileşeni olan KKNMK’na el atmaya başladı.

Üç düzlemde demokratik uygulama ve ortaya çıkan çoğunluklar, sürekli farklılaşabilir; çoğunluklar, farklı siyasal grup ve düşünce akımlarına ait olabilir. Bu farklılaşma, ‘çeşitlilik içinde birlik’ olarak nitelenebilir. Zira, yasama organında, yerel yönetimlerde ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarında yapılan seçimler sonucu ortaya çıkan çoğunluklar, görev dönemi sonunda da muhalif gruplarla yarışma sonucu yeniden çoğunluğu elde edeceği gibi azınlığa da düşebilir. Önemli olan, ortaya çıkan çoğunluk hangi siyasal eğilimden olursa olsun, hepsinin “hukuk ortak paydası”nda buluşmasıdır.

2017 Anayasa kurgusu, ulusal ölçekte seçim ve serbest yarışma mantığını değiştirmiş, ‘demokratik yasama’ veya ‘demokratik yürütme’, tek kişi iradesi ve siyasal çizgisinin belirleyici olduğu bir düzeneğe dönüştürülmüştür. Sözkonusu kurgu uygulamasında, Anayasa içi ve dışı alanlar iç içe geçmiş bulunuyor. Örnek: Yürütme (Devlet başkanlığı ve Hükümet), bir kişi olarak CB şahsında birleştirildi (Anayasal); aynı kişinin Parti genel başkanı olması ise, fiili durum. Cumhur İttifakı, yasal düzenleme sonucu; ama aynı ittifakın, yasama ve yürütme koalisyonu yapması, fiili durum.

Ulusal ölçekte, demokratik olmayan kombinezonlarla yetinmeyen Cumhur İttifakı, bu kez yerel yönetimleri de kendi çoğunlukları yönünde oluşturmaya çalıştı. 2019 İstanbul BBB seçiminin tümüyle Anayasa’ya aykırı olarak iptal edilmesi, bu zihniyetin ürünüdür. 31 Mart 2024 seçimleri sonrası yelpazesi genişletilen kayyum uygulaması, aynı zihniyetin ürünü.

Sekter veya sözde demokrasi anlayışı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları (KKNMK)üzerinde geçerli kılınmaya çalışıldı ve hukuk kurumları olarak Barolar, pilot uygulama alanı olarak belirlendi. Baroları parçalamaya yönelik 7249 sayılı yasa bu amaçla çıkarıldı.

Yasa yoluyla Baroları –en azından Ankara ve İstanbul Barolarını- parçaladılar; hatta numaralı Barolar için ayrımcı yasal düzenlemeler de yaptılar; fakat amaçlarına ulaşamadılar. Bu yolla da başaramayınca, bu kez yargı eliyle operasyon girişimi gündeme konuldu. İstanbul Barosu’na karşı 22 Aralık 2024’ten bu yana yürütülen hukuk ve akıl dışı operasyon başkaca açıklanamaz.

Demokrasi, ya hep ya hiç zihniyeti ile bağdaşmaz.

Saptama 11: Davaname sonucunda verilecek karar, “hukuk yoluyla demokrasi” ve yasa ve yargı yoluyla demokrasiyi sönümlendirme süreci arasında bir tercih olacak.

12- BAĞIMSIZ YARGI, HUKUKU VE DEMOKRASİYİ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

İst. Barosu başkanı olarak yargı mensuplarını Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmaya çağırmak, bir hak değil aynı zamanda bir görevdir: madde 138, emirler ve yasaklar bakımından hiçbir istisna tanımayan bir anayasal hükümdür. Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte ve güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır. Vicdan ise, meslek haysiyetine içkin ve içeriği pek yoğun kavram.

 Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Sonuç olarak, Anayasa madde 138 gereklerince verilmesi gereken bu yargı kararı, İstanbul Barosu yöneticileri ve kurum olarak İstanbul Barosu ile de sınırlı olmayacaktır. Potansiyel mağdur durumundaki TC’nin bütün baroları ve TBB ile de hukuk ile sınırlı olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik geleceğine de ilişkin bir karar olacaktır.

Dava ve karar, ne anlam taşır?

 Davayı reddetmek;

 Hukukun üstünlüğünü savunmak,

İnsan haklarını korumak,

Hukuk bilimi ve insan hakları bilimine saygı göstermek,

Anayasa’nın değişmez maddesini sahiplenmektir.

Davayı kabul etmek ise;

Avukatlık Kanunu, Anayasa, TC’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, AK Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi kazanımlarının reddi,

Avukatların demokratik iradelerine de hakaret ve haliyle S+S+H diyalektiğinin yadsınması,

Dahası, 150 yıllık birikimi yadsımakla, Türkiye Cumhuriyeti’ni 1876’nın gerisine mi götürme iradesinin dışa vurumu olacaktır.

Beklentimiz, TC anayasal düzeninin asgari gereklerinin altına düşmemek ve davaname, İstanbul Barosu tarihine bir “kara leke” olarak çoktan geçmiş olsa da, davanamenin reddidir.

Biraz uzatmış olmam, üçlü Tarihsel sorumluluğum nedeniyle: İstanbul Barosu’nu 19878’den bugünlere getirenlere karşı,

“İnsan haklarına dayanan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına ve günümüze dek getirenlere karşı,

Hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına susamış milyonlara karşı.

Davalı Av. Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi – 2025

0
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi, baro yönetimi hakkında başlatılan soruşturma ve görevden uzaklaştırmaya dönük dava açılmasının ardından 23 Şubat 2025 günü Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul Toplantısında ilan edilmiştir. Sonuç Bildirgesi, genel kurul tarafından oybirliği ile seçilen heyet tarafından kaleme alınarak kamuoyuna deklare edilmiştir. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katılmıştır. 

Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro bakanı da katıldı.
Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro başkanı da katıldı.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu’nun 23 Şubat 2025 tarihli Olağanüstü Genel Kurulu, derin bir hukuksuzluk ve adaletsizlik krizinin içinde, anayasal yıkım sürecinin karanlık günlerinde gerçekleştirildi. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve günümüze kadar oluşan yüz elli yılı aşkın anayasal birikim ve hükümet modeli, son on beş yıl içinde ilga edilmiş; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan erkler ayrılığı fiilen lağvedilerek iktidarın tek elde toplandığı “güçler birliği” modeli yürürlüğe konmuştur. Anayasa’ya aykırılıklar ve hak ihlalleri açık, sürekli ve sistematik hale gelmiştir.

Cezasızlık, hukuk devletini çökertmekte; kişiye özel hukuk ve yargılama fiili rejimiyle ayrımcılık ve kanunlar önünde eşitsizlik toplumsal barışı zedelemektedir. Demokrasiyi savunanları baskı altına alan, gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri tutuklayan; işçilerin anayasal haklarını kullanmasını yasaklayan; ister emekli ister iş insanı olsun, memleketin gidişatına dair fikrini açıklayan bütün yurttaşları suçlu ilan eden neticede toplumun tüm demokrasi yanlısı kesimlerini keyfi soruşturma ve tutuklamalarla sindirmeye susturmaya çalışan bu yıkım ve hukuksuzluğa karşı en güçlü en yıkılmaz kale, yargının kurucu unsuru olan savunmadır. Ancak bu hukuk tanımaz tavır, savunmayı temsil eden avukatların meslek örgütü İstanbul Barosuna da yönelmiş; dayanaksız dava ve soruşturmalarla baro yönetimi görevden alınmaya çalışılmaktadır. Görevden alma talepli davanamenin hemen akabinde Yönetim Kurulu üyesi  Fırat Epözdemir’in hukuksuz şekilde tutuklanması, İstanbul Barosuna karşı yürütülen bu hukuk dışı müdahalenin bir parçasıdır.

Çoklu baro sistemiyle avukatları bölmek, baroları parçalamak isteyen zihniyete karşı çıkıldığı, İstanbul Barosu avukatları iktidarın numaralı baro güdümünü elinin tersiyle ittiği için, benzer anlayış bugün yargı erkini ve hukuku kötüye kullanarak İstanbul Barosunu teslim almak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki İstanbul Barosunun tarihi, Türkiye’nin çağdaşlaşma ve demokratikleşme tarihi olduğu kadar onurlu bir hukuk mücadelesinin de tarihidir. Demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin hedef alındığı her dönemde İstanbul Barosu da baskı ve sindirme operasyonlarının hedefi olmuştur.

Avrupa'nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.
Avrupa’nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.

1980 darbesinin karanlık günlerinde, baronun kapısına mühür vurulduğunda efsane baro başkanı Orhan Adli Apaydın, 12 Eylül hukukunu tanımamış, İstanbul Barosu avukatları kapıya asılı mührü söküp atmıştır. O parçalanmış mühür, bugün hâlâ baro binamızın girişinde ortak hafızamızın simgesi olarak durmaktadır. Daha yakın geçmişte, önceki başkanlarımızdan Turgut Kazan görevden alınmak istenmiş; Ümit Kocasakal ve yönetimi Silivri mahkemelerinde yargılanmıştır. Ancak hiçbir başkanımız baskılara boyun eğmemiş, İstanbul Barosu hiçbir zaman biat etmemiştir.

İstanbul Barosuna yönelen bu saldırı, sadece İstanbul Barosuna değil, savunmanın bütününe yönelen, baroları ve avukatları hedef alan bir susturma girişimidir. Biz avukatız; siyasi eğilimlerimiz, hayat görüşlerimiz, kimliklerimiz birbirinden farklı olsa da ortak paydamız hukuka bağlılıktır. Biz binlerce avukat, cübbelerimizi giydiğimizde aynı adalet idealine inanarak hukuku, insan haklarını ve insanlığın ortak değerlerini savunuruz. Bunu yaparken de mağdurun diline, inancına, etnik kimliğine, siyasi görüşüne bakmayız. İktidarların göz ardı etmemesi gereken gerçek şudur ki; avukatlar toplumun vicdanıdır. Avukat susturulursa vicdan da susar, toplum karanlığa gömülür.

Haksızlığa karşı direnmek bir haktır, yükümlülüktür ve insan hayatının en yüce kazanımıdır. Herhalde âlemde bir hak vardır, ve hak kuvvetin fevkindedir (Mustafa Kemal Atatürk).

Hukuk ortak paydasında buluşan barolarımız, siyasal görüş ve grupların tümünün üstündedir. “Anayasa’ya bağlılık çerçevesinde siyaset” ve “hukuk yoluyla demokrasi” mücadelesinin öncüsüdür. Bağımsız ve özgürlükten yana, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumakla yükümlü kurumlar olarak barolar sadece avukatların değil, toplumun, barış ve adalet içinde bir yaşamın da savunucusudur. Hukukun birleştirici gücüyle insanın, hayvanın, doğanın hakkını savunduk, bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - 23 Şubat 2025
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu – 23 Şubat 2025

Ülkesini seven, evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve demokrasiye inanan avukatlar olarak buradan ilan ediyoruz: Seçimle gelen, seçimle gider. Bu ister Millet Meclisi, ister yerel yönetim, isterse barolarımız olsun; halkın iradesinin üstünde hiçbir irade yoktur. Halk iradesi, demokratik cumhuriyetin ve anayasal düzenin temel dayanağıdır.

İstanbul Barosu, Avukatlık Yasası uyarınca “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”la yükümlüdür ve tüm barolar gibi bu yükümlülüğünü yerine getirmektedir.

Baro başkanını ve yöneticilerini avukatlar seçer ve yine avukatlar görevden alır. Genel Kurulumuzun demokratik iradesini hiçe saymak isteyenler bilmelidir ki avukatlar iradelerine yargı eliyle müdahale edilmesine asla izin vermeyecek.

Baroların insan haklarını savunması amaç dışı faaliyet değil asli sorumluluktur. Asıl amaç dışı olan yargı görevi ve yetkisini kötüye kullanmaktır.

Bugün adaletsiz yargı kararlarına, haksız tutuklama ve mahkûmiyetlere imza atanlara, tarih ve toplum huzurundaki sorumluluklarını hatırlatmak isteriz. Açıktır ki; masumiyet karinesini ve anayasayla güvence altına alınmış hakları sistematik olarak ve sürekli ihlal eden, adil yargılama gereklerini yerine getirmeyen yargı mensupları hukuku çiğnemektedir. Biz buna izin vermeyeceğiz, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz.

Ülke olarak bir uçurumun kıyısındayız, hukuk devletine ve demokrasiye dönüş, toplumsal barış için huzur için zorunludur, avukatlar ve barolar olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz. “Hukuk yoluyla demokrasi” ancak anayasaya ve hukukun genel ilkelerine saygı çerçevesinde inşa edilebilir.

Biz avukatlar, yaşadığımız çağa ve topluma karşı görevlerimizi daima yerine getirdik, getirmeye de devam edecek ve;

HUKUK YOLUNDA MÜCADELEDEN ASLA GERİ ADIM ATMAYACAĞIZ.

Men-i İrtikap Kanunnamesi

0

Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir

Kanûnnâme le rüşvet alan, veren ve aracılık eden kamu görevlilerine caydırıcı cezalar getirilmiş, memuriyetten çıkarılma ve hapis ya da sürgün cezaları öngörülmüştür. Kanun ayrıca, memurların yargılanma yerleri ve usulleri hususunda hükümlere yer vermesidir. 

Fasl-ı Rüşvet başlığı altında, rüşvet suçlarının çeşitli türleri ve cezaları belirtilmiştir. 1855 tarihli kanunnamede yer alan hediye konusundaki hükümler, 1850 tarihli hediye nizamnamesi ve 1851 tarihli Kanun-ı Cedid’teki hükümleri teyit etmiştir. Suça ikinci kez karışan kişilere daha ağır cezalar öngörülmüştür; bu cezalar arasında sürgün ve ağır hapis cezaları bulunmaktadır. Rüşvet alıp vermeye yönelik yapılan her türlü anlaşma hem yasaktır hem de rüşvet suçu ile aynı kategoridedir. 

MEN’-İ IRTİKAB KANUNNAMESİ ESBAB-İ MUCİBE LAYİHASI (GEREKÇE)

Velinimet-i iri minnetimizi„ nimet-i cihan Padişahımız efendimiz hazretlerinin mebde-i selamet ve saadetimiz olan cülûs-ı feyz-me’nûs-i hümayunlarından beri, ihya-yı din ve devlet ve İbka-yı mülk ve millet içün, nice himmet-bülend pek çok semerât-ı hayriyesi âlemin meşhuru olmuştur. Mülk ve milletin intizam halinin derece-i kemale îsâli çin matlub-i âli-i hazret-i şehinşahi olan neticenin husulü emrinde, mesâi-i mütevaliye masruf olmuş ise de, idare-i memleketin esasi ve kaidesi olmak lazım gelen nizamat ki ahkâmı daimiyyü’l-cereyan olan evamir-i seniyye-i padişahidir, devam ve tamami-i icrasında zuhur eden kusurlar buna mani ve hail olmuştur. Bu dahi esbab-i mütennevieden neş’et edip başlıcaları nizamat-ı mevzuanın icra ve muhafazasına memur olanların menâfı-i mahsusları galebe ederek ihlaline muktedir olmaları veyahut nizamat-ı mevzuanın tamami-i cerayanı içûn mevkufunaleyhi olmak lazım gelen esbab-ı müteselsilenin mefkud bulunması kaziyeleridir.

Birincisi ki menâfı-i mahsusa maddesidir. Bunun tefsiri irtikâb ve İrtişa olup her nizami ihlal ve iler emri işkâl eden dahi budur. Onun içün bu kere te’kid-i nizamat İrade-i hikmet ifadesiyle şerefsudur buyurulan hatt-, humayun-ı Hazret-i Padişahide bu emr-i mekruhun kamilen ve tamamen def ve İmhasına bakılması hususu mahz-ı keramet olan sair mevadda takdim ile emr ü ferman buyurulmuştur. Bunun mazarrat ve memnuiyeti şer’an ve aklen sabit olmakla ve şimdiye kadar bunun üzerine kitaplar kadar şeyleri yazılmış ve pek çok şeyler söylenmiş olmasiyle burada ne yazılsa ve söylense yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar etmek ve malumu tarif eylemek olacağı bi iştibahtır. İmdi illet matlum ve mühlik olduğu meczum olduğundan şimdi lazım olan şey devasını aramak ve onunda tesirini bulmak kaziyesidir. Bir de İrtişa maddesi şimdi men’ olunacak şey olmayıp her müslüman içûn dinen ve iler insan içûn aklen memnu ve mezmum bir madde olduğundan başka nizamat-ı mevzua-i ahire ile dahi bu memnuiyet mükerreren te’kit ve mücazat, teşdid ve eyman-ı gılâz ile teşyid olunmuş iken malum olan eseri görülemediğinden bunun esbabı aranıldığı halde, çünkü her hüsn-i harekat mükâfat ile davet olunduğu gibi her kabahat mücazat ile men’ olunabilip mükâfat ve mücazat bir kâide ve nizam üzerine mübteni olmak lazım geldiği misillu, her kaide ve nizamin devam üzere cereyanı ve kuvveti dahi ahkâmında asla istisna olmamakla hasıl olup, mesela her bir nizamın tutulmamasına sebep irtişa ve irtikâb maddesi olduğu cümle tarafından itiraf ve tasdik olunur iken men’i zamanında yapılan nizamın temel tutamaması ol nizamın kaidesi olan mücazat icra olunmamasından veyahut emr-i rüşvetin nevi ve miktarında ve mürteşi (rüşvet alan) ve râşinin (rüşset verenin) şahsında istisna olunmasından neş’et eylediği kaziyeleri olduğu anlaşılıyor. Halbuki bir nizamda edna mertebe raiyetsizlik vukuu, onu kamilen ihlale sebep olur. Ayniyle bir lokma, nakz-ı savme bâis olup bir sofra taam yemekten hiç fark olamaz. Bu cihetle her nizam cüzi ve külli ahkâmında riayet ile ve sebeb-i muhafaza-i nizamat olan men’-i irtikâb ve irtişa nizamı ise kâide-i asliyesi olan mücazatın icrası ile sabit şibr-i karar olabilir.

Rüşvet içûn yine bir niza m yapılsa bunun içûn şimdiye kadar yazılmış olan cezaların az çok teşdidinden ibaret olup, halbuki evvelkilerin noksanı mücazatının za’fında olmayıp, adem-i icrasında olduğu emr-i muhakkaktır, terasız ceza yalnız bir vaid (tehdit) derecesinde kalır ise, ol halde “Laanallahurraşi ve’l-mürteşi-Allah rüşveti alana da verene de lanet etsin” tehdidi hikmet-bedîdinden kuvvetli bir şey bulunup yazılamaz. Benabîrin men’-i sahih, rüşvet mürtekibinin emr-i mücazatında ahkâm-ı kanuniyenin tamam-i icrasından başka şeyle hasıl olamaz. Bu kaide esas-ı madde olduğu halde, irtişâya sebep veren hâlâtın dahi bulunup ortadan kaldırılması men’inin esbab-ı asliyesinden olacağı bi iştibahtır. Çünkü rüşvet iki şey için yani ya def-i mazarrat veyahut celb-i menfaat zımnında verildiğinden, bir kimse hod be hod fenalık etmeye veyahut bir faide vermeye muktedir olamadığı anlaşıldıkda, kimse kimseye bir akçe vermez. Menba-ı merhamet ve ma’delet olan zat-ı Hazret-i Şehinşahinin tesisine muvaffak buyurulduk­ları Tanzimat-ı Hayriye’den evvel can ve mal ve namusça kimsede emniyet olmadığından yani her memur-ı mütecebbir, bir adamın canına ve malına ve namusuna doğrudan doğruya suikasda muktedir olduğundan ol vakit her bir adam bu üç şeyden tehlikede gördüğünü muhafaza içûn akçeler vermeye yani canını veya ırzını ve malını satın almaya mecbur olur idi. Hamd olsun şimdi mücerred saye-i Hazret-i Şehinşahide bu şeyler içûn herkesin nâil olduğu emniyet-i kâmile, bu babda rüşvet vermenin ihtiyacını def eylemiş olduğundan, şu günde hiç bir kimsenin hiç bir kimseye bunun içûn rüşvet vermediğine katiyyen hüküm olunabilir.

Defi mazarrat içûn vukubulan emr-i irtişanın esbab-ı külliyesinin indifaıyla başluları mündefı’ olup eğerçi bir adam hakkı olduğu bir maddede memur ve hâkimin hükm-i hodkârisi mazarratından kurtulmak içûn akçe vermesi kalmış ve bu mm dahi mazarratı bedihiyattan bulunmuş ise de, evvelki hallere kıyas olunamayacağı misillû, celb-i menfaat emrinde olan irtişanın keyfiyet ve kemiyetiyle dahi muvazene olunamaz. Bu cihetle şimdi madde-i irtişada asıl at oynatılan meydan, celb-i menfaat ciheti yani şuna buna akçe vererek devletten akçe kazanmak suretidir. Bunda ise madde-i irtişanın zaten mel’uniyetinden başka devlete olan mazarratı cihetiyle iki başlı bir beladır. Bunun fesadı dahi râşi ile mürteşi beyninde olan rabıta-i maneviye-i menfaatin maddeyi mektum tutturmaya sebeb olmasıdır. Def-i mazarrat maddesinde vukubulan emr-i irtişâde bu suret olamaz idi. Mesela mukaddem bir şahs-ı mütecebbirin pençe-i kahrından canını kurtarmak içûn birisi akçe verse, selamete çıktıktan sonra mürteşisini söylemek ihtimali var idi. Halbuki mal-i devleti gasb içûn alınıp verilen rüşvette, râşi ile mürteşi şerîk-i töhmet olduklarından ile’l-ebed ketm-i râzı mucib olur. Bu yolda olan irtişanın menba ve masdarı ise, iltizamat maddesi yani bir takım varidat-ı devleti muvakkaten şuna buna satmak keyfiyetidir. Bunda ahalice ve memleketçe olan mazarrat mertebe-i bedehatte olup, ona dair bir şey söylenmeye hacet görünemez. Lâkin asıl zamanede rüşvet kapısı bu madde olduğundan ve buna nice te’viller ile anahtar uydurmak kabil idüğünden rüşvetin men’-i küllisi içûn bu kapının bütün bütün sed ve bend edilmesi elzemdir. Bu hasıl olur ise, devlet bir büyük bela ve mazarrattan kurtulmuş ve emr-i irtişanın külliyâtı mündefi olmuş olur. Ve büyük akçeler bu yolda alınıp verildiğinden, burası kapanır ise bir takım ufak tefek şeyler kalıp maslahat bu mertebeye indikde kolaylıkla ahkâm-ı kanuniyeyi icra kabil olabileceğinden ve bir iki mücazat ile göz korkacağından az vakit içinde şu madde-i kerihenin indifa-ı kâmili mümkün olabilir denilir.

Emr-i irtişaya sebep veren hâlâtın biri dahi rütbe ve memuriyet için alınıp verilen akçe keyfiyetidir. Kuru rütbenin hiç faidesi olmadığını herkes bildiğinden rütbe isteyen memuriyet tahsili içûn bir serrişte-i iddia kazanmak efkârında olup, memuriyet içûn akçe verenler dahi sadece bir sebeb-i taayyüş bulmak içûn olmayıp, verdiği akçenin bir kaç katını o dahi şundan bundan almak ümidiyle olduğu emr-i aşikârdır. Maaşı muayyen olan bir memuriyeti tahsil içûn bir adam alacağı aylığın iki üçünü peşin verse, onu çıkardıktan sonra iki üç katını almaz ise, memuriyeti niçûn tahsil etmiş olur? Bu cihetle men’-i irtişa içûn rütbeye ve memuriyete istihkakın derecâtını tayin ile bunlara neyi, akçe ile olmayıp hüsn-i hizmetle olmasının bir çaresini bulmak emr-i ehemdir. Çünki irtikâb demek yalnız nakden akçe veya zî-kıymet hediye almak manasına olan rüşvete münhasır olmayıp, her ne suretle olursa olsun, Devlet-i Âliyeye ve İbadullaha mazarratı olan bir maddeyi ligarazın yapmak dahi büyük bir irtikâbtır. Nâehil olan bir adama rütbe ve memuriyet tahsiline çalışmak elbet bir menfaat-i mahsusaya mübteni olacağından, ortada akçe bulunmaması bâdi-i i’tizar olamaz. Zira bir rüşveti men’ eseri olan mazarratı def içûn olduğundan, bu mazarrat ne ile hasıl olur ise onun imhası lazımdır. Mesela âlet-i câriha ile kati etmek ile tesmimin (zehirlemenin) hiç farkı olmayıp men’ olunan telef-i nefis maddesidir. İşte bu mütalaata mebni, Menba-i irtişâ-yı nakdi olan hâzinece iltizam-ı emval hususunun refi lâzimeden olduğu misillû, mastar-ı ırtikâb-ı manevi olan iltizam-ı eşhas usulünün dahi refi pek ziyade düşünülecektir.

Bir de halkı irtikâbdan kurtarmak içûn bir takım taayyüş kapıları açıp ve usul ve idare-i zatiyeyi yoluna koyup, herkesi geçinmek içûn bab-ı devlete düşürmekten ve yağman-giran gibi mal-i hâzineye üşürmekten kurtarmak ve ehil olarak istihdam olunan memûrîn-i devleti ihtiyacen veya ihtiyaten irtikâba sevkeden hâlâttan beri eylemek dahi bu yolda iktiza eden tedâbîr-i külliye ve asliyedendir. Şimdiki halde ehl-i İslamın bir tabakası ya doğrudan doğruya devletin memuriyetinde veyahut devlet memuriyetinde bulunanla­rın hizmetinde bulunarak geçinmeyi itiyat edinmiş ve bir kere bu yola girdiği halde, başka suretle taayyüş etmeyi hatırlarından çıkarmış olmakla, mesela devletin büyük küçük on bin memuriyeti var ise yüzbin talibi olup, bu memuriyetlere lüzumu olan on bin kişi istihdam olunsa 90 bini açıkda ve açlıkda kaldıklarından herbiri bir vasıtaya teşebbüs ile esbab-ı intiaşı tahrime mecbur olmaktadır. Memuriyetler içûn bu kadar talip yani müşteri bulunması, bazargâh-ı irtişanın bittab’ revacına bâis olduğu gibi, bunca aç ve muhtacın söz ve güzârına dahi kulak asmamak kabil olmadığından, eseri yine devletçe muzır olan şefkat-ı zaruriye ile nâehlin istihdamına mecburiyet hasıl ve çünki muhtacîn güruhundan herbirisi bu suretle müstahdemin dairesine konulsa ve o daireden çıkarılan öbür güruha dahil olarak bu devir ve teselsül ile aleddevam tebdil-i memûrîn gibi bir usul-i muzırra ile ihlal-i umûr olunmaktadır. Bunun içûn ihtida vesile-i istihdam addolunan meratib-i divaniyenin bezlden kurtarılmasıyla beraber, her rütbe istihkak-ı sahih üzerine verilir ise hizmet ve memûrîn içûn dahi müstahak ve ehliyet eshabı tedarik olunmuş olacağı cihetle bu maddenin bir kavi ve müstemir usule konulması farz derecesinde bir şeydir.

Bu halde gerek mevcut olup memuriyet bulamayanlar ve gerek rütbeye ve o tarik ile memuriyete nail olamayacaklar içûn dahi başkaca taayyüş kapıları açmak lâzımedendir. Zira her hangi sınıfdan olur ise olsun kesret üzere bikâr adam bulunması devletçe muzır bir keyfiyettir. Memuriyet ve hizmet istihkak ve ehliyete ve sadakat ve hüsn-i harekete tahsis olunduğu halde, bunları dahi kayd-ı ihtiyaç ve ihtiyattan kurtarmak içûn layıkı veçhile geçindirmek ve hüsn-i hizmet ettikçe nâil okluğu memuriyeti bila- sebep elinden gidermemek içûn emniyet verilmek lazımdır. Çünkü şimdi her memur elinde olan hizmetin yarına kalacağını bilmediğinden ve bir diğerine destres oluncaya değin pençe-i zarurete düşeceği gözü önünde olduğundan, artık ne yol ile olur ise olsun, İşsizliği zaman içûn zahire tedarik eder gibi rüşvet almaktan ve çalıp çarpmaktan geri durmadığı misillû, bulunduğu işde kiracı ve belki gündelikçi gibi hareket eylemektedir.

Ehil olarak istihdam olunan memûrîni dahi devletin verdiği vazife-i muayyene ile geçindirmek içûn yeni bir yol açılmak lazımdır. Çünki eser-i itiyad olarak bir takım masarif-i zâide halkı ya medyûn seyahut irtikâba mecbur eylemekte olup, ezcümle kesret-i etba٠ münasebetiyle herkes aldığım ve kazandığını şuna buna yedirmek halinde olduğu derkârdır. Bu hademe maddesi dahi ayniyle devletin zaruri geçindirmesini düşündüğü adamlar gibi olup mesela pek çok kimse vardır ki dâiresini taklil edüp bir suret-i mazbutaya koymak ister. Lâkin nasıl bir takrib dairesine girsin? Birtakım adamları kovsa bunların sokaklarda kalacağı mütalaasıyla nâ-çâr beslemeğe muhtaç olup mansıbda iken bir ordu kadar halkı idare eylediği misillû, ma’zûliyetinde dahi yine bir çoğunu evinde tutmaya mecbur olur. Bu şeylerin hepsine sebep, halkın medar-ı taayyüş-i aslisi olmak lazım gelen ticaret ve hiref ve sanayide olan müşkülat ile devlet hizmetinde veyahut hademe-i devletin hizmetkarlığında görülen sühûlettir. Binanaleyh halka başka tarik ile geçinmek mümkün olduğunu göstermek içûn ticaret ve sanayi ve hirfete sühulet ve revaç vermek ve bir de hüner ve maarif ve ticaret ve sanayide ikmal-i maharet dahi mucib-i şeref ve temeyyüz olduğunu anlatmak lâzımedendir. Bunların ilerlemesi ise ihtida ziraat ve ticaretki memâlik-i Devlet-i Alİyyenin en büyük şeyidir.Onlara her güne suhulet ve emniyeti vermekle hasıl olur. Suhulet-i sermayeye muhtaç olanlar ucuz akça bulmak içûn ve ticaret sandıklan yapılmasına ve mahsulünü kolaylıkla nakl ve füruhat eylemek içûn yollar ve limanlar tesviye olunmasına menûttur. Emniyeti dahi herkese devlete verdiği teklifden başka mal ve mülkünden sahihen mutasarrıf olup bir dava ve nizaı zuhurunda hak ve adi üzere görülmek içûn muhik ve âdil mahkemeler olmasına ve nizamat-ı mevzuanın tamami-i cereyaniyle saye-i devlette her suretle emin ve müsterih olmalarına mütevakkıftır.

Hülasa-i kelam, memûrînin irtikâb ve irtişâdan men’i, Tanzimat-ı matlubenin esası olmakla beraber daima umûr-i devlet bir daire-i müteselsile şeklinde olarak her bir taraf müsavi tutulup tanzim olunmaz ise, lazım olan kuvvet hasıl ve tanzim olunan cihetinin bile yoluna girmesi kabil olamaz. Binanaleyh bâlâda ta’dad olunan şeyler birbirine lazım ve melzum kabilinden olup men’-i irtikâb içûn yapılacak nizam ve kanunun devam ve icrasının mevkufunaleyhi olduğundan bunları dahi beraber düşünmek ve tedâbir-i kaviyyesine teşebbüs eylemek farizadan oluğu misillû, memûrîn içûn kabahat yalnız irtikâb ve irtişâ maddeleri olmayıp onlara müteallik olan sair töhmetlerin cezalarını dahi tayin ile memûrîn içûn bir başka ceza kanunu yapılması ve muamelat-ı umumiyeye müteallik olan kanun-ı cezanın dahi ıslah ve tashihiyle ikisi birleştirilerek umumi bir CEZA KANUNNAMESİ tanzim kılınması icab-ı hal ve maslahattan ve men’-i irtikâb maddesi yapılacak şeylerin esası yani beyan olunan dairenin mihveri makamında olarak eh emmi mühimme takdim kâid esince evvel be evvel onun içûn yapılması lazımgelen nizamın te’sisi farizadan bulunduğundan, mukteza-yı emir ve irade-i seniyye üzere onun müzâkeresine şuru’ ve ibtidar olunup netice-i mütalaa ve mübahase-i âcizânemiz olmak üzere yapılan CEZA-NAME LÂYİHASI, işbu mazbata-i çâkiranemiz ile beraber takdim olunmuştur.

İrtikâb iki kısım olup, birisi rüşvet ve diğeri mal-i devleti sirkat olduğundan, lâyiha-i mezkurede bunlar ayrı ayrı iki fasılda gösterilerek herhalde asıl madde tayin-i ceza keyfiyeti bulunduğundan tabiatıyla ibtida cezanın şiddet ve sureti dermayan-ı bahs olup, irtikâb, her emri ihlale sebep olan bir madde olmakla devletçe pek büyük cünha olduğundan, mürtekibi mücazat-ı ebediyeye layık olup, fakat bu derece şiddet, icrasını rütbe-i imtinaa getirerek yapılan nizamın mensûh kalmasını mucib olacağı lecârüb-i kesîre ile malum olduğundan ve kanunca esas ise ahkâmında istisna vuku bulmamasından olup, halbuki icrada görünen müşkilât bu esası ihlal edeceğinden, mücerred emr-i icrayı derece-i imkâna getirmek içûn cezanın her derece-i irtikâbda te’bidinden sarf-ı nazarla başka yolda şiddet verilmesi ve eğerçi ale’l-ıtlak irtişâ kerih madde ise de, devletin emin diyerek bir işe memur ettiği adamın mal-i devleti sirkat etmesi daha büyük bir fezahat olacağından, sirkat yolunda olan irtikâbın teşdid-i cezasıyla irtişâ maddesi hazine-i celileyi ızrar içûn vukubulmuş ise mürtekibinin sârık cezasına müstahak olmasıyla ve rüşvet için tayin olunan cezalardan daha ağır bir cezayı icabedecek sair cinayet içûn alınıp verilmiş ol cinayet içûn olan cezanın tayin kılınmasıyla emr-i irtişanın eserine göre mücazatı derece derece teşdid olunması daha münasip gibi görünmüş ve ESKİ CEZA KANUNNAMESİNDE madde-i irtişada müttehem olanların ref’i rütbe tarikiyle şahıslarına göre te’dip kılınması sureti gösterilerek bu cihetle zî- rütbe adamların mücazatında kanunen fark ve tefavüt hasıl olmuş olup, ancak bu misillû ahkâm-ı kanuniye istisna kabul etmeyeceğinden ve münteşir olacak kavanini elfaz-ı istisnaiyeden kurtarmak lâzımeden olduğundan şahsına göre tabirinden sarf٠ı nazarla icab-ı veçhile istimal olunmak üzere mücazatınm tenvi’i tercih kılınmıştır.

Bu cihetle şahs-ı mürtekibin kadr٠i zatisi içûn kanupcn fark gösterilmeyip ale’l-umum ilk defada iki nevi ceza yani hapis veyahut nefiy suretleri tayin olunduğu gibi ber-vech-i muharrer emr-i cezanın defa-i ûlâda te’bidinden sarf-ı nazarla mahdut müddetler tayin olunmak istenilmiş ise de KAVANİN-Î SÂBIKADA mürteşinin yalnız almış olduğu rüşvet akçesinin istirdadiyle iktifa olunmuş iken bu kere onun bir misli daha alınması sureti bu yüzden yine mücazatı teşdid edeceği mütalaasıyla beraber, vakıa töhmetçe bir kuruş almakla bir milyar almak bir olup mücazatında tesâvi lazım gelir ise de, mesela 100 kuruş rüşvet almış bir adamla 100 bin kuruş almışın beyninde yine fark-ı külli olduğundan, mal-i irtişanın iki katı alınmasında 100 kuruş alan 100 kuruş ve 100 bin kuruş alan 100 bin daha ilavesiyle vereceğinden ve bir de bâlâda beyan olunduğu vechiyle emr-i irtişâ sirkate veyahut âher cinayete sebep okluğu halde bittab’ onun mücazatı ağırlaşıp bunların berüsünde olan irtişâde ilk def a ile tekerrürün farkı olmak lazım geleceğinden, rüşvet ile müttehem olanların ilk defasında rütbe ve memuriyet ve maaşlarının nef ve kat’ıyla bir sene hapis veyahut iki sene nefiy ile mücazat olunup, mükerrirlerinin min-ba’d devlet hizmetinde kullanılmamak şartıyla cezaları teşdid olunmuş yani kürek cezasını ilavesiyle beraber hapis ve nefiy cezalarının müddetleri dahi tezyid kılınmıştır.

İşte bunun içûn Lâyiha-i ma’ruzanın irtişâ faslına dahil olan1.ve 2. ve 3. maddelerinde mürteşi ve râşinin ve ikisi arasında vasıta olan râişin cünhaları ilk defa olduğu halde bir sene hapis veya iki sene nefiy ve tağrib ile beraber mürteşiden mal-i rüşvetin iki katı alınıp, birisi kendisinin mücazat-ı nakdiyesi ve diğeri râşinin ceza-yı nakdisi olacaktır. Bunlar eshab-ı rütbe ve tarikten olduğu halde ref i esas-ı ahkâm-ı cezaiyeden olup fakat içlerinden islah-ı nefis edip de yine rütbe almaya ve bir hizmete girmeye sâlih olabilenler içûn dahi mücerred kanunda istisna ve ahkâmında halel vukua gelmemek içûn 4. maddesinde dahi bu makulelerin haklarında olacak muamele ve 5. maddesinde dahi mürteşi ve râşi ve râiş ashab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dûçar olacakları cezalar tayin kılınmıştır.

6. ve 7. maddelerinin ahkâmı, râşi ve mürteşi ve râiş güruhunun mükerrirleri haklarında terettüp edecek mücazat-ı kanuniyeyi havidir. Fezahat-i irtişâyı mükerrir olarak mürtekib olanların cezaları ilk dereceden eşed olmasının lüzumu bâlâda beyan olunmuş ve bu suret umur-ı vâzıhadan bulunmuş olduğundan olbabda isbat-ı lüzum zımnında tafsilata hacet görünmemiştir.

8. ve 9. maddelerinden dahi nisa tâ’ifesinin madde-i irtişâda müdahele ve tavassutları vukua gelir ise mürteşiye ve râşiye ve râişeleri ve bunların zevçleri haklarında olunacak muameleler beyan olunmuştur.

Her ne kadar henüz para alınmamış ise de rüşvet içûn senet teati olunmuş veyahut bir mukavele-i sahiha sebkat etmiş ise, bu dahi ayniyle rüşvet telâfisi demek olacağına ve bundan dolayı kanunda bir güne sarahat olmadığı halde, bu misillû bir hal vukuunda türlü tevilat ve bir takım müşkilat zuhura geleceğine binaen, 10. maddede dahi bu husus tasrih ve tayin kılınmıştır. Ve bazan rüşvet verişi mecburi ve ıztırarı olmak mütaalasına mebni, bu yolda akçe verenler veyahut kendilerinden akçe istenmiş olanlar içûn, bazı kuyud ile istisna gösterilmesi iktiza-yı ma’deletten bulunduğundan 11. ve 12. madde ile bunlar haklarında olınacak muamelât irâe olunup: Çünkü mürteşiyi def etmek kadar râşinin dahi önünü kesmek lazım geleceğinden, bu cihetle bir adam kendisine rüş٧et arzolundukda veya verildikde başka yerden duyulmaksızın gelir haber verir ise tahsıne seza olacağı gösterilmesinde ehl-i ırzı teşvik ve râşiliği tahvif kazayayı nâfiası derkâr olmasıyla 13. maddede dahi bu keyfiyet yazılmıştır.

Rüşvet denilen şey yalnız nakden akçe almak olmayıp ligarazın her güne nâmeşru olan temettü dahi rüşvet olacağından ve mübayaat ve muamelat-ı saireden adeta rüşveti burnuna koyup tevilat ile akçe almak kabil göründüğünden bunun dahi men’i lazım gelip fakat bununla mübayaat ve muamelat-ı adiyeye bir güne halel ve suûbet getirilmesi dahi câiz olmayacağından, bunun üzerine tetkikat-ı arnika icrasıyla 14. maddede lazım olan kuyud-ı ihtırazıyenın derciyle beraber böyle müevvel olarak yapılan mübayaat ve muamelat-ı irtişâiyenin suret-i memnuiyeti ve mürtekiblerinin mücazatı gösterilmiştir.

İltizam usulü ber-vech٠i meşruh, masdar ve menba-ı irtişâ olmasıyla bunu kapayıp hem devletçe ve hem halkça menfaatii ve emniyetli bir başka usul bulunması lâzımeden olup fakat vâridat-ı devletin en büyük bir şubesinin emr-ı tahsilini başka bir surete koymak pek çok mütalaat ve tetkikat icrasına mütevakkıf olduğundan ve bu dahi evvelbe evvel yapılacak şey ise de nasıl olsa yapılıncaya ve yerleşinceye kadar biraz vakit geçeceği cihetle o zamana değin usul-i haliyenin cereyanı tabiat-ı maslahattan olacağı misillû bi’l-farz ileride ÎLTÎZAM USULÜ ilga olunsa yine bir takım vâridat olur ki onların bila-mahzur maktûan ihalesi kabil olacağından ve bir de memûrin-i devletin iltizam almaktan men’inde olan (aide ile ol takdirde emval-i devletin münhasıran âdi iltizamcıların elinde kalacağından hasıl olacak mahzur, bi’l-müvazene usul-i mevzua ve nizamat-ı müessesesine tatbikan herkesin iltizam almaklıkda muhtar olması korkulan fesadı mehma emken dâfi’ gibi göründüğünden, hem şimdi cari olan usul bakı oldukça meşhud olan uygunsuzlukların önünü kesmek ve hemtie ileride yine maktuân ihale olunan şeylerde irtikâbı men’ eylemek içûn, furûrât-ı maslahata girişilmeyerek kâide-ı külliye olmak üzere iltizam tarikinde olan usul-i irtişâiyenin memnuiyetiyle mürtekiblerinin mücazatı 15. maddede beyan ve tasrih kılınmış ve 16. maddede dahi ihalat-ı (asidenin icrası ıçûn rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların sirkat cezasına müstahak olacakları gösterilmiştir.

17. maddede dahi çünki bazı rüşvetin devletçe fitne ve fesad ve halkça katl-i nefs gibi cinayat-ı cesime içûn alınıp verilmesi mülahazasına mebni rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların verilmiş olan rüşveti teâti etmiş olanlar ol cinayetin mücazatıyla te’dip olunacağı beyan olunmuştur.

Hidamât-ı devlette bulunan ecnebiler haklarında dahi bir şey denilmesi lazım geldiğinden 18. maddede dahi bunların haklarında olunacak muamele tayın kılınmıştır.

Bundan sonra emval-i mîrîyeden sirkat faslına girilip, kâffe-i memurin saye-i merâhimvaye-i Şahinşâhîde vazife-i muayyeneye nail olduklarından cümlesinin en büyük vazifeleri emval-i devleti kendi malından ağır bilmek ve belki canı gibi muhafaza etmek iken devletin malını sirkat eylemek, pek büyük fezahat ve melanet olduğundan sirkatin tayin-i cezası emrinde güzerân eden mübâhesâtın neticesi olmak üzere 19. ve 20. ve 21. maddeleriyle dahi bu makuleler min-ba’d hizmet-i devlette kullanılmama- ları şart-ı evvel olmak üzere rütbe ve tarikinin refiyle üç sene içûn haps olunmak veyahut yedi sene içûn nefiy kılınmak mücazatı tahsis edilmiştir.

Ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyûnu sirki ve senedâtından kırma tarikiyle akçe alındığı yani ashab-ı matlube alacağı sairlerinden evvel verilmek üzere uyuşularak bir miktarı tenzil ile ita olunup devletten tamamı alınarak, ashab-ı matlûba verilenden üst tarafı irtikâb olunduğu malum olup, bu dahi hem sirkat ve hem de pek büyük fesadlı bir şey olduğundan 22. maddede dahi bu emr-i mekrûhu mürtekib olan memûrînin mücazatı ve 23. de bunların müteallikat ve mensubatlarının bu fezahata cesaretleri vukuunda görecekleri te’dibâtı tayin olunarak bununla sirkat faslı hitam bulmuştur.

Buna zeyl olmak üzere HEDÂYÂ maddesi ayrıca bir fasıl yapılarak yazılıp şöyle ki: İş görmek içûn alınıp verilen zî-kıymet hedâyâ adeta irtişa olduğundan bunu alıp verenlerin te’dibatı irtişa ahkâmına bittabi dahil olur ise de bu hediye maddesi mukaddema mahsusen men’ olunmuş olduğu halde, mukabele veçhile ve suver-i uhrâ ile yine teati olunmakda olduğu mi- sillû düğünlerde eskiden verilen hediyelerin bir kaç katı payendaz ve sair suretlerle taife-i nisa tarafından verilmekte olduğuna ve bu ise zaten ihlal-i kaide eylediğinden başka âr-ı akran belasiyle herkes haremleri eliyle bir çok masraflara girip, memûrini irtikâbdan men’ dahi esbabım yani ihtiyacatını def ile hasıl olacağına binaen: Bunun az çok hedâyânın memûrîn tarafından alınıp verilmesi kamilen ve külliyen men’ edilerek ve haremler marifetiyle verilen hedâyâ dahi bu memnuiyete ithal kılınarak ve hedâyâ٠yı Tesmiyenin kabulü mutlaka emir ve irade ve ruhsatı seniyye-i Hazret-i Şâhâneye muhtaç olduğu tekit olunarak bunların ahkâmı dahi hedâyâ faslına dahil olan 24. ve 25. ve 26. bendlerde beyan ve tasrih olunmuştur.

Kâfle-i cinayet ve enva-ı cünha ve kabahatler mürtekiblerinin evvel emirde bil-etraf ve bervech-i hakkaniyet muhakeme ve töhmetleri sabit ve mütehaklık olmadıkça ve onun üzerine irade-i adalet-ifade-i Hazret-i Şehinşahi celâdet-efza-yı sünuh ve sudur buyurulmadıkça tayin olunan cezalarla mücazatları caiz olmayacağı derkâr olduğundan, bu kâide-i külliyenin dahi ayrıca bir fasılda tekrarı sırasında; o makulelerin nerelerde muhakemeleri lazım geleceğinin ve taşralar memurlarından hangilerinin Dersaadet’te ve kimlerin mahalleri mecâlis-i kebîresinde istintak ve muhakemeleri münasip olacağının tasrih ve tayini ileride bir güne karışıklık ve tereddüde mahal kalmamak içûn elzem görünmüş ve Mecalis-i Kebire-i Eyâlât azasından bu misiliü müttehem zuhurunda muhakemesi kendi bulunduğu meclisde olsa ya icra-yı nüfuz ederek mücazat-ı mükerrereden kurtulması veyahut rüfekası kendisini garaz ve nefsaniyet ederek bigayr٠ı hakkın mağdur olması hatıralarına binaen; onların dahi Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de muhakemeleri sureti tercih olunup Fasl-ı Muhâkemâta dahil bulunan 27. ve 28. ve 29. ve 30. maddelerde dahi bunlar gösterilmiştir.

Çünki yeniden bir nizam ile nizamat-ı mevzua-i kadimede bulunan ahkâmdan biri tahvil ve tağyir olundukta nizam-ı cedidde onu beyan eylemek lazım geldiğinden ve mevcut olan CEZA KANUNNAMESİ ileride tashih ve İslah olunacak ise de ol vakte kadar ahkâmının bittabi cereyanı lazım gelip, bunda ise irtişâ ve sirkat maddelerine dâir ahkâm-ı cezaiye olup, onların hükmü bu nizam-ı cedid ile münfesih olduğunu bildirmek iktiza eylediğinden madde-i mahsusa deyu en sonra yazılan maddede dahi bu suret ifade ve tayin kılınmıştır. Bâlâda arz ve beyan olunduğu veçhile bir kimsenin almış olduğu rüşvet akçesi iki kat olarak yani bir misli dahi zam ile mürteşiden alınıp asıl mal-i rüşvet râşinin verdiği akçe olmakla, bu onun ceza-yı nakdisi ve misli olarak alınacak akçe dahi mürteşinin mücazatı olacaktır. Alınıp verilen akçelerin böyle iki kat olarak istirdadı mürteşi ile beraber râşinin dahi tedibini mucib olacağından başka akçeyi candan muazzez olan namusa tercih edenlerce en tesirli ve şiddetli mücazat olacağı ve miktarı rüşvete göre cezanın tefavütü bu tarikle tayin olunabileceği cihetle hem bu rüşvet maddesinde ve hem de emval-i devletin sirkati töhmetinde bu mücazat esas olarak ittihaz olunmuştur.

Serîka olunan (çalman) şey devletin malı olup zararı ona ait olmasıyla gümrükten mal kaçıranlar hakkında cari olduğu gibi sârıkdan alınacak akçenin hazine-i celileye teslimi lazım geldiğinden, buna dair maddelerde bu suret tasrih olunup, fakat emr-i irtişâda doğrudan doğruya zarar devlete ait olmadığından ve bu yolda alınan akçeyi saye-i şevket-vaye-i Hazret-i Şahanede hazine٠i celilenin kabule tenezzül etmeyeceği misillû aklı ermez kimseler indinde dahi bu şey bir irad içün yapılmış mülahazasının varid olacağı tahattur kılındığından bu suret münasip gibi mütalaa olunarak bu makule nükud-ı me’huzenin suret ve mahall-i hıfz ve sarfı hakkında dahi mahsusu bir nizam yapılması tasavvur olunmuştur.

İşbu mütalaat ile yapılan CEZANAME LÂYİHASININ sebk ve hükmü eikâr-ı acz ve sâr-ı âcizânelerimizin eseri olup noksanı ind-i abîdânemizde müsellem ve meczûm olduğundan ikmali ârâ-yı hakaik intima-yı vükela-yı fiham üzerine şerefsudur buyurulacak emir ve ferman-ı hikmet-beyan-ı Hazret-i Hilafet-Penahiye mütevakkıf ve menût idüğü muhât-ı ilm-i âli buyuruldukda her halde emir ve ferman Hazret-i Men Lehü’l-emrindir.

15 Cemaziyelevvel 1271
Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

MEN’-l ÎRTÎKÂB kanunnamesi

(MUCEBINCE AMEL OLUNA)

FASL-ı RÜŞVET

MADDE 1 — Mürteşi yani gerek bizzat doğrudan doğruya ve gerek adamlar, marifetiyle bi’l-va-sıta rüşvet alan tebea-i şahaneden her kim ve hangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansub ve memuriyette bulunur ise bulunsun ibtida almış olduğu rüşvet kendisinden istirdad ile beraber zecren tamam bir misli daha ahz ve istifa kılına ve bundan maada şahs-ı mürteşi erbab-i mansıb ve memuriyetten ise mansıb ve memuri- yetinden çıkarılarak ve üzerinde bulunan rütbe ve tarik ref ve maaş kat’ edilerek, bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene devlet mahbeslerinde veya iki sene müddetle ve vatanin gayri bir yere nefiy oluna.

MADDE 2-Râşi yani rüşvet veren tebca-i şaltaneden her kim ve herhangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansıb, ve memuriyette bulunur ise bulunsun verdiği rüşvet akçesi bend-i evvelde beyan olunduğu üzere mürteşiden alınarak kendisi bulunduğu mansıb ve memuriyetinden çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise kezalik bir sene hapis veyahut iki sene müddetle nefiy kılına.

MADDE 3— Râiş yani rüşvet alıp verenin arasında vasi ta olan tebca-i Devlet-i Aliyyeden her kim herhangi milletten olur ise olsun ve iler hangi rütbe ve mansıb ve memuriyette bulunur ise bulunsun, bulunduğu mansıb ve memuriyetten çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene liapis veyahut iki sene müddetle nefiy oluna.

MADDE 4—Mevadd-I sabıkada beyan kılındığı vechile mürteşi ve râşi ve raişden devletçe rütbe ve tariki olanların rütbe ve tariki ref olunacak olup firkat bu cünhayı ilk defa olarak İşlemiş iseler ıslah-ı nefs eyledikleri devletçe layıkıyla sabit ve mütehakkık olduktan sonra tashih-i rütbe ve tarikleri ve maaş ve memuriyete nailiyetleri caiz olabilir ise de, bu müsaade inkıza-yı muddet-i cezadan itibaren en ekâllı dört sene-i kamile geçmedikçe tecviz olunmaya.

MADDE 5 —Mürteşi ve râşi ve râiş, erbıb-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere rüşvet akçesi mürteşiden iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muayyen olan müddetlerle ya hapse konulalar veyahut sürgüne gönderileler.

MADDE6—Bir şahıs bir kere irtişâ töhmetiyle müttehem olup te’dibat-ı kanuniyesini gördükten sonra ikinci defa olarak tekrar bu fezahati irtikab eylediği halde, almış olduğu rüşvet kendisinden iki kat olarak istirdad bir de kendisi iki sene küreğe vaz’ veya beş sene nefiy oluna ve erbabı rütbe ve mansıb ve memuriyet ve ashab-ı, maaşdan olduğu takdirde, rütbe ve mansıb ve memuriyeti ref’ ve maaşı kat’ olunup ahir ömrüne kadar bir daha hiçbir vesile ve cihet ile rütbe ve mansıb ve memuriyet ve maaşa ve devletçe hizmete na’iliyeti kat’an caiz olmaya.

MADDE 7—Mükerrir olan râşi ve râiş dahi iki sene küreğe konula veyahut buna bedel beş sene nefye gönderile ve bu makulelerin dahi ahir ömürlerine kadar devlet hizmetlerinde istihdamları caiz olmaya.

MADDE 8—Mürteşi nisa taifesinden olduğu ve kocası olup da madde-i irtişada onun dahi ilminin lâhık bulunduğu bi’l-isbat tebeyyun eylediği surette alman rüşvet kezalik iki kat olarak kendilerinden tahsil olunup, kocasıyla beraber haklarında I. maddede beyan olunan mürteşi cezalan icra oluna ve mürteşiyenin kocası olmadığı veyahut olup da madde-i İrtişâdan haber ve rızası bi’l-muhakeme tahakkuk etmediği surette yalnız kari hakkında mücazat-ı nakdiye icrasından sonra zikrolunan I. maddede muharrer olan hapis cezası icra oluna.

MADDE 9— Râşiye yani rüşvet veren ve râişe yani Vasıta-İ rüşvet olan kanlar ve bunların kocaları haklarında dahi bir sene hapis veyahut buna bedel iki sene nefiy cezalan icra kılına.

MADDE 10—Rüşvet olarak henüz akçe ve eşya alınıp verilmesi olmayıp da, fakat olmayıp da senet veya tahvil verilmiş veyahut senet dahi alınmayarak rüşvet teatisi üzerine yalnız bir mukavele-i mahsusa vukubulmuş olduğu ve bu mukavelenin fiile çıkmaması râşi ve murteşinin defi ine muktedir olan adıkları bazı mevani’den neş’et eylediği bi’l-muhakeme sabit ve mutehakkık olur ise, bu makule mukavelelere biaynihi rüşvet alınıp verilmiş nazariyle bakılıp bunu mürtekib olanlar haklarında mürteşi ve râşi ve râiş cezalan icra oluna. Şu kadar ki bu halde cezayı nakdi olmak üzere mukavele olunmuş olan rüşvet mikdarı akçe raşiden ve bir misli dahi murteşiden ahz ve tahsil olunacaktır.

MADDE 11 —Bir adam can ve mal ve ırzını velhasıl menfaati meşruasını mahafaza içün birine rüşvet vermeye mecbur ve muztar olur da ba’dehu keyfiyeti canib-i hükümete haber verir ise, vermiş olduğu akçe bi’1- istirdad kendisine ita olunup bu rüşveti almış olan şahıs hakkında mürteşî İçin 1. maddede muayyen olan mücazat-ı nakdiye ve te’dibat-i saire tamamiyle icra kılına. Ve bu adam öyle mecburen verdiği rüşveti bervech-i muharrer vaktiyle yani sebeb-i mecburiyet ve kendisince olan havfve haşyet mündefi olduğu anda Dersaadet’te ise bâarzuhal Makam-ı Âli-i Sadarete ve taşralarda bulunduğu takdirde, vali ve mahalleri meclislerine haber vermeyip de âher tarafından duyulduğu takdirde, adeta râşi mücazatıyla te’dip oluna.

MADDE 12—Bir adamın hakka makrun bir işi olup da onun rü’yet ve tesviyesi zımnında müracaata mecbur olduğu memur tarafından akçe istenilir ve o dahi gelir haber verir ve isbat eyler ise, maslahatı ber-vech-i hakkaniyet görüldükten başka kendisinden istenilmiş olan akçe, talibinden ahz ile nefsine mükâfaaten kendisine ita oluna ve rüşveti talip olan hakkında mürteşi mücazatı icra kılına.

MADDE 13—Her ne husus için olur ise olsun kendisine rüşvet arz olunan kimesne ol rüşveti gerek almazdan mukaddem ve gerek aldıktan sonra, âher tarafından duyulmaksızın nihayet iki ay zarfında Dersaadette Makam-ı Vekalet-i Kübraya ve taşralarda ise bulunduğu mahallin en büyük memuruna ve meclisine haber verir İse, hakkında muamele-i tahsilliye icra oluna ve rüşvet-i ma’ruzanın miktarı kadar akçe mücazaten ahz olunarak râşi olan kimesne hakkında 1. maddede beyan olunan sair tedibat dahi icra kılma.

MADDE 14—Bir güne garaz-ı fasit ve sebeb-i memnu tahtında olmayan mübayaat ve muamelat-ı âdiyede bila-istisna herkes muhtar olmakla olbabda hiç kimsenin bir kayıt ile mukayyet olmaması umur-ı rabiyyeden olup, fakat rüşvet yolunda bir mülk veya bir malı vakit ve mahalce değerinden fark-ı fahiş ile dûn veya ziyade bahaya alıp satmak müevvel olarak rüşvet ahz ve i’ta eylemek olduğundan o yolda satılan emlak ve emvalin kıymet-i sahıhasıyla bey’ olunduğu fiyat beyninde olan tefavüt mürteşiden iki kat olarak istirdad bu muarnelat-ı irtişâiyede bulunanlar haklarında yukarıki bendlerde muharrer olan râşi ve mürteşi cezaları tamamiyle icra kılına.

MADDE 15—Devlet-i Aliyenin maktuiyet veçhile verilen emvalinin esas-ı nizam-ı ihalesi mutlaka müzayede-i aleniye ve sahihadır. Büyük ve küçük memûrin-i Devlet-i Aliyye ve sairleri taraflarından bila-müzayede iltizam alanlar veya csna-yı müzayedede taliplerini ürkütenler veya tahammülü derecesine vardırmamak içim icra-yı nüfuz veyahut i’mal-i hiyel ve tedlis ile kapatanlar ve kapattıranlar ve bu makule fesadlı halatta nam-ı müstear ile müşterek olanlar ve her cins ve sınıfdan buna sebep ve vasıta bulunanlar, bu hareketlerinden hazine-i Devlete arız olmuş olan zarar evvel be evvel kendilerinden tazmin ettirildikten ve erbab-ı mansıb ve memuriyetten iseler, ulunduktan mansıb ve memuriyetten azl olunduklarından sonra bir sene müddetle hapse konulalar veyahut buna bedel iki sene içûn nefy ve tağrib edileler.

MADDE 16—Varidat-I devletin ihalesi hizmetinde bulunan memur iter kim olursa olsun, varidat-i devleti aher talip var iken birinden rüşvet alarak dun paha ile ihale eder ise, bunu intikali eden memur, emval-¡ devlet sanki hükmünde olarak sirkat faslına dahil bulunan ıg. maddede beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 17 —Bir kimse diğer bir kimseye bir cinayeti işletmek içûn rüşvet verir ve ol cinayet bâlâda zikrolunan rüşvet cezalarından daha bir ağır cezayı icabeden cinayetlerden olur ise, ihtida mürteşi yani akçeyi alıp cinayeti işleyenden, yalnız teâti olan akçe alındıktan sonra kendisi ve gerek râşi yani akçeyi verip ol cinayeti İşletmiş olan kimse ve bunlar arasında vasıta var ise CEZA KANUNNAME-l HÜMAYUNUNDA ol cinayeti işleyen ve işleten ve vasıta olanliir haklarında muayyen olan cezalar ile mücazat olunacaklardır.

MADDE 18– Düvel-İ ecnebiye tebeasından Devlet-i Aliyye hizmede ve miri ile ticaret ve ahz ü i’ta maslahatında bulunanlardan mürteşi ve râşi ve râiş kabahatlerinden biriyle müftehem olanlar olup da bu töhmetleri subut bulduğu halde, o misillular herhangi hizmet ve maslahatta iseler ondan çıkarılıp fimaba’d Devlet-i Aliyyenin bir hizmetinde ve bir maslahat ve muamelatında kullanılmayacak ve töhmet-i sabiteleriyle haklarında verilen karar müteallik olduğu sefarete resmen beyan olunacaktır.

FASL-I sirkat

MADDE 19 —Her kim emval ve eşya-yı miriyeyi nakden ve aynen sirkat eder ise sirkat etmiş olduğu şey iki kat olarak âhizinden istirdad ve hazine-i devlete teslim olunup fimaba’d hidemat-ı. Devlet-i Aliyyede kullanılmamak üzere kendisi ashab-ı rütbe ve mansibdan ise rütbe ve mansıbı ve nez’ olunarak ve devletten maaşı olduğu takdirde o dahi kat’ edilip kendisi bir sene müddetle küreğe vazı veyahut üç sene müddetle hapis veya beş sene nefiy oluna ve sirkat töhmetiyle müttehem olan kimse rütbe ve maaş ashabından değil ise, hiç bir vakitte rütbe ve memuriyete nail olması ve bir memuriyette kullanılması caiz olmaya.

MADDE 20—Her kim Devlet-i Aliyye hesabına olarak iştirasına veyahut bey’ine veya imaline memur olduğu iler nevi eşyanın bey’ ve ,şirasında ve paha ve miktarında ve imalinde fesad karıştırarak her ne surette olur ise olsun irtikâb eyler ise sârık olacağından bend-i sâbıkada tayin olunan mucazatı göre.

MADDE 21— Bu makule sarıklar erbab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere emval-i mesrûka iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muharrer müddetlerle küreğe veya hapse konula veyahut sürgüne gönderile.

MADDE 22—– Memûrîn-i Devlet-i Aliyyeden ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyunu sirki ve senedatından kırma tarikiyle akçe alanlar veyahut ashab-ı matlubenin alacaklarını te’diye mukabelesinde kendilerin­den ziyade ve sair hedâyâ ahz ve kabul edenler olduğu halde haklarında evvelki bendlerde tayin olunan sarık mücazatı icra oluna.

MADDE 23—Bu misillû memûrînin daireleri tebeasından ve müteallıkat ve mensubatlarından kendilerinin müsaadesiyle sirki kırmasına icra edenler olur ise, sarık cezasıyla mücazat olunup buna müsaade eden memur dahi mansıbından azl ile müsaadesiyle alınmış olan akçenin bir katı zecren kendisinden istifa ile hâzineye teslim kılına.

FASL-I HEDÂYÂ

MADDE 24 —Erbab-ı ihtiyacın atiyye ve sadaka itasına vesile ittihaziyle getirdikleri meyve ve sair me’kulat ve meşrubat gibi kalilü’l- mikdar şeylerin semenin itasıyla kabul ve tevkifinde ve muhabbeten beyne’l- ehibba teati olunan kezalik bazı meyve ve sair me’kûlat ve meşrubat misillû eşya-yı cüz’iyenin dahi ahz ve kabulünde be’s olmayıp bunlardan ve muhtacin ve müstahıkkine ve hademeye hasbice verilen atâyâ ve bahşişlerden maada sair suretlerle alınıp verilecek külli ve cüz’i hedâyâ, memûrîn-i devlet ve haremleri ve daireleri halkı haklarında rüşvet addolunarak alan ve veren ve vasıta olanlar rüşvet faslında beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 25—Devletçe alınıp verilmesi usul-i cariyeden olan hedâyâ-yı samiye ve aleniyenin kabul ve itası mutlaka irade-i seniyye-i Hazret-i Hilafet-Penahi ve ruhsat-ı sariha-i Cenab-ı Zıll-ı İlahiye menüt olmakla, bila ruhsat-ı seniyye o misillû hedâyâyı gerek doğrudan doğruya bizzat ve gerek adamları marifetiyle bi’l-vasıta ahz ve ita edenler haklarında dahi mürteşi ve râşi cezaları icra kılına

MADDE 26—Her nevi düğünlerde ve akit cemiyetlerinde hademe-i devlete mahsus olmak üzere gerek haremler tarafından ve gerek erkekler cânibinden bulunan hademeye adi bahşiş itasından maada payendaz namiyle ve sair te’vilat ve esâmi ile bir akçelik kimseye hediye ita ve kabûlü kat’â câiz olmayacağından bunun hilafında hareket edenler dahi râşi ve mürteşi cezalarına dûçar olalar.

FASL-İ USUL VE MAHALL İ MUHAKEMÂT

MADDE 27– İşbu babda muharrer olan töhmetler erbabı hakla­rında muayyen olan cezaların icrası kendilerinin evvelemirde kemal-i hakkaniyet ve bî tarafane bi’l-muhakeme kabahatlerinin sübutuna ve ba’de’s-sübut hâkipâ-yı Hazret-i Mülûkaneye arz ile irade-i seniyye şerefsuduruna vâbeste ve menûttur.

MADDE 28—Dersaadette bulunan memûrîn-i Devlet-i Aliyye ve sairleri ile taşra valilerinden ve defterdarlar ve mal müdürleri ve kaymakamlar ve mecalis-i kebire a’zasından bu töhmetlerle müttehem olanların muhakemeleri mutlaka Dersaadette Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede icra olunacaktır.

MADDE 29—27. ve 28. maddelerde beyan ve ta’dad olunan memurinden maada taşralarda olan küçük memurlar ve kaza müdürleri ve evrad-ı ahaliden töhmet-i irtikâbı mürtekib olanların muhakemeleri, her eyalet merkezinde bulunan Meclis-i Kebirde rü’yet olunup kararını mutazammın vürud edecek mazbata Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede dahi bi’l-mütalaa tasdik olunduğu halde atebe-i ülya-yı Hazret-i Hilafet- Penahiye arz ve takdim ile istizan kılınacaktır. Gelen mazbata ve evrakdan sübut-ı töhmet hakkında Meclisi Vâlâya kanaat gelemediği surette müttehemin Dersaadet’e Celbiyle Meclis-i mezkûrda bir kere daha istintak ve muhakemesi câiz olacaktır.

MADDE 30 —Bu misillü mevadd-ı memnûadan dolayı vükela-yı Devlet-i Aliyyeden birinin muhakeme ve istintakı lazım geldikde, Meclis-i Tanzimat’ta bi’l-icra yapılacak mazbatası Meclis-i Vükelada dahi tetkik olunarak hâkipa-yı adalet intima-yı Hazret-i Mülûkaneye ref ve takdim edilecektir.

MADDE-İ MAHSUSA

Bâlâda muharrer olan füsul-i erbaanın havi olduğu mevadd-ı muhtelife üzerine mevcut olan Ceza Kanunname-i Hümayununda muharrer ve şimdiye kadar mer’iyyü’l-icra olan ahkâm-ı cezaiye, bunun her yerde ilanı gününden itibaren ilga olunup ba’d-ezin işbu nizam ile amel ve hareket olunacaktır.

15 Cemaziyelûla 1271

Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali
“İŞBU NİZAMNAME LÂYİHASININ HAVİ OLDUĞU MEVÂDDİN CÜMLESİ ÎTTİFAK-İ ARAÎLEMECLİS-Î UMUMİDE KABUL KILINMIŞTIR’’

Gurre-i Cemaziyelâhir 1271

Meclis-i Umuminin elli üyesinin imzası. Hayrullah, Abdullatif ve Ahmet Tevfik isimli üç üye ise şu muhalefet şerhini düşmüşlerdir.

“15. maddede memûrînin iltizam almasına mesağ gösteren fıkra müstesna olmak üzere mevadd-ı sairenin cümlesi makbûlümüzdür.”

(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü No: 65/1-3)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Cumhuriyetin ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında “Ankara Adliye Hukuk Mektebi” olarak kurulmuş, 1946 yılından sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi adıyla eğitime devam etmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin temelleri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un girişimiyle kurulan ve 5 Kasım 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmış olan ”Ankara Adliye Hukuk Mektebi” ile atılmıştır. 1925 yılında Ankara’da bir hukuk okulu kurma fikri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirilmiş, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyulmuş, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edilmiştir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör“ unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir. Türkiyenin ilk kadın avukatı olan Süreyya Ağaoğlu‘nun babası da olan Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu fakültenin ilk öğretim üyelerindendir. 

Okulun kurulma sebebi, çağdaş Cumhuriyet Hukukunu koruyacak, öğretecek ve geliştirecek iyi eğitimli hukukçular yetiştirmektir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında çağdaş hukukçuların varlığı acil bir ihtiyaç olduğundan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bu amaçla kurulmuştur.

İlk TBMM binasında eğitime başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi, 1928 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi,  halihazırda Ankara’nın Cebeci semtinde 34.500 m²’lik bir alana kurulmuş olan “Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü” içerisinde hizmet vermektedir. Aynı kampüs içerisinde, Adalet Meslek Yüksekokulu da bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İş Bankası ortak kuruluşu olan Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü de yine aynı kampüs içerisinde yer almaktadır. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin barınma hizmetleri için Milli Piyango Öğrenci Yurdu, Vehbi Koç Erkek Öğrenci Yurdu ve Cumhuriyet Öğrenci Evi gibi kuruluşlar hizmet vermektedir. Üniversitede yer alan beş kapalı spor salonu, açık hava futbol, voleybol, basketbol sahaları ve tenis kortları, Ankara Üniversitesi Olimpik Yüzme Havuzu, Cebeci Yerleşkesi Spor Salonu, Siyasal Bilgiler Fakültesi Spor Salonu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Spor Salonu, Ziraat Fakültesi Spor Salonu ve Eğitim Fakültesi Spor Salonu hukuk fakültesi öğrencilerine de hizmet vermektedir. Öğrenciler, Sağlık Kültür ve Spor Dairesi olanakları içinde her türlü teşhis ve tedavilerini yaptırmakta ve ilaç gereksinimlerini karşılamakta, Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi hastalara hizmet vermektedir. Fakültede örencilerin istifade edebilecekleri çok sayıda örenci kulübü bulunmaktadır.

Fakültenin E-Kütüphane sistemi bulunmakta binlerce kitap ve dergiye ulaşılabilmektedir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi  1943 yılından bu yana düzenli olarak yayınlanmaktadır.

Fakülte Dekanı Prof. Dr. Muharrem Özen‘dir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2017 yılı itibari ile 110 akademik personel ile öğrenci işleri, kütüphane ve diğer yardımcı hizmetlerde görevli 45 idari ve teknik personel bulunmaktadır. Fakülte, ulusal ve uluslararası üniversitelerle yoğun işbirliği ve akademik ortalık içinde bulunmakta, Erasmus ve diğer öğrenci değişim projelerinde yer almaktadır.

Fakültenin eski dekanları, Prof. Cemil BİLSEL, Ord. Prof. Baha KANTAR, Ord. Prof. Esat ARSEBÜK, Ord. Prof. S. Şakir ANSAY, Prof. Dr. Mesut ALSAN, Prof. Dr. Hüseyin Cahit OĞUZOĞLU, Prof. Dr. Faruk EREM, Prof. Dr. Muvaffak AKBAY, Prof. Dr. Hikmet BELBEZ, Prof. Dr. Osman F. BERKİ, Prof. Dr. Coşkun ÜÇOK, Prof. Dr. Necip BİLGE, Prof. Dr. Akif ERGİNAY, Prof. Dr. Hicri FİŞEK, Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER, Prof. Dr. Yaşar KARAYALÇIN, Prof. Dr. Uğur ALACAKAPTAN, Prof. Dr. Adnan GÜRİZ, Prof. Dr. Erol CANSEL, Prof. Dr. Ö. İlhan AKİPEK, Prof. Dr. Tuğrul ANSAY, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Ali Naim İNAN, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Fırat ÖZTAN, Prof. Dr. Özcan ÇELEBİCAN, Prof. Dr. Ramazan ARSLAN, Prof. Dr. Lale SİRMEN, Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU, Prof. Dr. Mustafa AKKAYA, Prof. Dr. Hüseyin ALTAŞ, Prof. Dr. Arzu OĞUZ‘dur.

Anayasa Mahkemesinin eski başkanları Ahmet Necdet Sezer ve Tülay Tuğcu bu fakülteden mezundur.

Atatürk’ün fakültenin açılışında yapmış olduğu konuşma 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ankara Hukuk Fakültesinin ilk profesörleri

Petras Klimas

0
Petras Klimas,

Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas, 23 Şubat 1891’de dünyaya geldi. Klimas, Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1917’de Litvanya Konseyi’ne seçildi ve 1918’de Bağımsızlık Yasası’nı imzaladı. Fransa, Belçika, İspanya, Portekiz ve Lüksemburg’un Litvanya diplomatik elçisi olarak hizmet verdi. 1940’ta Paris’teki diplomatik görevi sırasında Sovyetler Birliği Litvanya’yı işgal etti. Fransa’daki Naziler, 1942’de Klimas’ı tutukladı ve 1943 yılına kadar bir toplama kampına yolladı. Klimas, Nazi işgali altındaki Litvanya’da Almanların kolonileştirme politikalarına ve yerel halkın haklarının ihlal edilmesine karşı hazırlanan bir protesto muhtırasına destek verdiği için tutuklanmıştı. Kısa bir süre serbest bırakıldı ve Litvanya’ya döndü, ancak 1944’te Litvanya’nın ikinci Sovyet işgali sırasında yeniden tutuklandı. Sibirya’daki bir toplama kampına yollandı ve on yıl orada kaldı. Sağlığı, sonraki yaşamı boyunca kalıcı olarak bozuldu.

Petras Klimas, 16 Ocak 1969’da yaşamını yitirdi ve Petrašiūnai Mezarlığı’na gömüldü.

Litvanya Bağımsızlık Yasası’nın yirmi imzacısından biri olan Klimas sadece bir devlet adamı değil, aynı zamanda çok titiz bir tarihçiydi. Özellikle Sibirya sürgününden döndükten sonra ve öncesinde tuttuğu günlükler ile yazdığı anıları, bugün Litvanya’nın bağımsızlık süreci ve diplomatik tarihi için en önemli birincil kaynaklardan biri kabul edilir. Yazdığı eserler, Litvanya ulusal kimliğinin korunmasında büyük rol oynamıştır.

 
 

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar Konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 1(2001) Sayılı Görüş olarak 23 Kasım 2001 tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges-CCJE) tarafından kabul gören bu görüş; Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair R(94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı ve Bu Belgedeki Standartlar ile Diğer Uluslararası Standartların Söz Konusu Alanlardaki Mevcut Problemlerle ilişkisini belirleyerek farklı ülkelerdeki uygulamaları da irdeleyerek standartları tespit etmektedir. Konseyin görüşü toplam 73 maddeden oluşmakta, görüşün 73. maddesinde, Sonuçlar başlığı altında yapılması gerekenler 11 başlıkta özetlenmektedir.

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), işbu Görüş’ünü, Devletlerin bir ankete vermiş oldukları cevaplar ile CCJE Çalışma Grubunun, CCJE Başkanı ve Başkan Yardımcısının ve CCJE’nin bu konudaki uzmanı Sayın Giacomo OBERTO’nun (İtalya) ayrı ayrı hazırlamış oldukları metinleri temel alarak oluşturmuştur.

2. CCJE’nin kullanımına sunulan kaynaklar arasında, genellikle resmi özelliği haiz olan ve yargı bağımsızlığına dair ilkeleri konu alan bir dizi beyanat da vardır.

3. Özellikle aşağıdaki belgeler, önemli resmi kaynaklara örnek olarak gösterilebilir:

• BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (1985)

• Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair Üye Devletlere yönelik R (94) 12 sayılı Tavsiye
Kararı.

4. Nispeten daha az resmi olan kaynaklar arasında şunlar sayılabilir:

• Avrupa ülkelerinden ve iki uluslararası hâkimlik meslek örgütünden gelen katılımcılar ile Strazburg’da 8-10 Temmuz 1998 tarihinde  kabul edilen, orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de gerçekleştirdikleri toplantıda ve ardından 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999’da Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiş olan Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı,

• Varşova ve Slok’ta 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde gerçekleşen toplantıda ortaya konulan beyanatlar gibi Hâkimler Yüksek Kurulları veya hâkimlik meslek örgütlerinin temsilcilerinin yapmış olduğu beyanatlar.

5. CCJE’nin tartışmalarında bahsi geçen diğer belgelerden bazıları şunlardır:

• Lawasia Bölgesinde yargı bağımsızlığı ilkelerine dair Pekin Bildirgesi (Ağustos 1997), hâlihazırda bu bölgedeki 32 Yüksek Hâkim tarafından imzalanmıştır,

• Latimer House’un Milletler Topluluğu için Rehber İlkeleri (19 Haziran 1998): 23 Milletler Topluluğu ülkesi ve denizaşırı bölgenin temsilcilerinin katılımı ile ve Milletler Topluluğu hâkim ve avukatlarının himayesinde Milletler Topluluğu Sekreteryası ve Milletler Topluluğu Dairesinin desteği ile gerçekleşen bir istişare toplantısının çıktısı.

6. CCJE bünyesinde yapılan tartışmalarda CCJE üyeleri, önemli olanın ilkelerin mükemmelleştirilmesinden ziyade; kurumların uyumlu hale getirilmesi ve böylece hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin eksiksiz uygulanmasının temin edilmesi olduğunu vurgulamışlardır.

7. CCJE ayrıca mevcut genel ilkelerin geliştirilmesi veya yenilerinin ortaya konulmasının da uygun olup olmayacağını değerlendirmiştir.

8. Bu Görüş’ün amacı, ele alınmış olan bir dizi hususa daha detaylı olarak eğilmek ve hâkimlerin bağımsızlığına ilişkin dikkate değer sorun ve hususları tespit etmektir.

9. Aşağıdaki konu başlıklarının ele alınması önerilmiştir:
•Yargı bağımsızlığının mantığı
•Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma düzeyi
• Atama ve terfinin esası
• Atama ve danışma organları
• Hâkimlik teminatı – görev süresi
• Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin
• Maaş
• Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık
•Yargı içinde bağımsızlık
• Hâkimin rolü

Bu konuların ele alınması esnasında CCJE, bağımsızlığa ilişkin olarak dikkatini çeken birtakım zorlukların veya tehditlerin örneklerini tespit etmeye gayret göstermiştir. Ayrıca CCJE, müzakere edilmekte olan ilkelerin (özellikle) hâkimlerin uluslararası mahkemelerde görevlendirilmeleri ve yeniden atanmaları konusundaki düzenleme ve uygulamalar bakımından önemli olduğunu tespit etmiştir. Bu husus 52 ve 54-55 sayılı fıkralarda ele alınmıştır.

Yargı bağımsızlığının mantığı

10. Yargı bağımsızlığı hukukun üstünlüğü için bir ön şart ve adil yargılanmanın temel bir teminatıdır. Hâkimler “vatandaşların hayatları, özgürlükleri, hakları, sorumlulukları ve mal varlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevlendirilmişlerdir” (BM Temel İlkelerinin tekrarı olarak Pekin Bildirgesi’nde ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. ve 6. maddelerinde ifade edilmiştir). Hâkimlerin bağımsızlığı kendi menfaatleri için bir ayrıcalık veya imtiyaz olmayıp adaleti arayan ve bekleyenlerin menfaatinedir.

11. Bu bağımsızlık genel manada topluma karşı olmakla birlikte özellikle hâkimin üzerinde karar vereceği ihtilafın taraflarına karşı da olmalıdır. Yargı, modern demokratik devletin üç temel ve eşit sütunundan birisidir.

Diğer iki sütunla ilgili çok önemli görev ve işlevlere sahiptir. Hükümetlerin ve idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı sorumlu tutulabilmesini sağladığı gibi, yasamaya ilişkin olarak, kabul edilmiş olan mevzuatın uygulanmasını ve artan veya azalan şekilde mevzuatın anayasa veya başka bir üst norma (Avrupa Birliği normları gibi) uygunluğunu temin etmektedir. Bu manada görevlerini yerine getirebilmek için yargının bu organlardan bağımsız olması ve bu bağımsızlığın, anılan organlarla uygunsuz ilişkilerden ve onların etkisinden uzak olmayı da içermesi gerekmektedir.

. Bağımsızlık böylece tarafsızlığın teminatı olmaktadır.
. Bu durumun, bir hâkimin kariyerinin eğitimden atamaya ve terfiden disiplin işlemlerine kadar hemen her yönü üzerinde etkileri vardır.

12. Yargı bağımsızlığı, hâkimler cihetinden tam bir tarafsızlığın var olduğu ön kabulüne dayalıdır. Taraflar kim olursa olsun hâkim kararını verirken tarafsız olmalıdır ve bu tarafsızlık, hâkimin bağımsız bir şekilde yargılama yapmasına engel olan –veya engel olarak görülebilecek- her türlü bağlantı, eğilim veya yanlılıktan uzak olması demektir. Bu kapsamda yargı bağımsızlığı, “hiç kimse kendi davasının hâkimi olamaz” şeklindeki temel ilkenin detaylandırılmış halidir.

Bu ilkenin, yalnızca herhangi bir ihtilafın tarafı olan kimseleri aşan bir etkisi vardır. Yalnızca bir ihtilafın tarafları değil, toplum bir bütün olarak yargıya güvenebilmelidir. Bu sebeple bir hâkim yalnızca tüm uygunsuz bağlantı, yanlılık veya etkiden uzak olmakla kalmamalı, aynı zamanda makul bir gözle bakıldığında da bu uzaklık görülebilmelidir. Aksi halde yargının bağımsızlığına olan güven temelinden sarsılabilir.

13. Yukarıda ifade edildiği şekli ile yargı bağımsızlığının mantığı, bu kavramın uygulamadaki neticelerini ölçebilecek bir ölçü koymaktadır:

Bağımsızlığı sağlamak için gerekli olan özellikler ve her bir devlette anayasa veya daha alt bir hukuk normu ve günlük uygulama gibi varlığını mümkün kılacak araçlar. Bu görüşün odak noktası, bir davaya bakan hâkimin kişisel tarafsızlığının (gerçekte ve görünüşte) gerekliliği ilkesinden ziyade, toplumda yargı bağımsızlığını sağlayan genel kurumsal çerçeve ve teminatlardır. Her ne kadar bu iki konu örtüşüyor olsa da ilk hususu CCJE’nin yargı etiği ve davranış standartları incelemesi çerçevesinde değerlendirmek önerilmektedir.

Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma seviyesi

14. Yargının bağımsızlığı mümkün olan en yüksek dereceli iç hukuk standartları ile teminat altına alınmalıdır. Bu sebeple Devletler yargı bağımsızlığı kavramını anayasalarına dâhil etmeli ve yazılı anayasası olmamakla birlikte yargı bağımsızlığına saygının köklü kültür ve geleneklerle sağlandığı ülkelerde bu kavrama temel ilkelerde yer verilmelidir. Bu yaklaşım, bağımsızlığın hayati önemini vurgularken bir yandan da yazılı bir anayasaları olmasa da uzun bir bağımsızlık geleneğine sahip olan müşterek hukuk (common law) sistemlerinin (özellikle İngiltere ve İskoçya) özel durumlarını dikkate almaktadır.

15. BM temel ilkelerinde yargı bağımsızlığının “devlet tarafından güvence altına alınması ve anayasaya veya iç hukuka dâhil edilmesi” gerektiği ifade edilmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin bağımsızlığı [Avrupa İnsan Hakları] Sözleşmesi’nin hükümleri ve anayasal ilkeler uyarınca teminat altına alınmalı, mesela anayasalara veya başka mevzuata hükümler yerleştirilmeli veya işbu tavsiyenin hükümleri uluslararası hukukun bir parçası haline getirilmelidir” denmektedir (I.2 numaralı ilkenin ilk cümlesinde).

16. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı daha da belirgin bir şekilde, “Tüm Avrupa Devletlerinde, hâkimlerin statüsüne dair temel ilkeler mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenir” demektedir. Avrupa Şartı’nın getirdiği daha detaylı bu tanımlama, CCJE’nin genel desteğini almıştır. CCJE, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı’nın I.2 sayılı ilkesinin ilk cümlesinde yer alan daha genel hükmün değil, bu tarifin kabul edilmesini tavsiye etmektedir.

Atama ve terfinin esası

17. BM temel ilkelerinde şu ifade yer almaktadır (13 sayılı fıkra): “Meslekte yükselmenin bulunduğu sistemlerde hâkimlerin yükselmeleri, başta yeterlilik, dürüstlük ve deneyim olmak üzere nesnel faktörlere dayanır” R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı da aynı görüşü ifade etmektedir: “Hâkimlerin meslekî kariyerlerine ilişkin tüm kararlar objektif kıstaslara dayanmalı, hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri; dürüstlük, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre olmalıdır”. R(94)12 Sayılı
Tavsiye Kararı, bu düzenlemenin anayasa, ceza, hukuk, idare hukuku alanlarını da kapsayacak şekilde adli bir işlevi yerine getiren tüm kişiler bakımından (birçok bakımdan, meslekten olmayan hâkimler ve adli işlev üstlenen diğer kişilere de) uygulanacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenle, gerek atamaların “objektif kıstaslara dayalı” olarak “liyakat temelinde” yapılması gerekse siyasi mülahazaların dikkate alınmaması gerektiği hususlarında genel kabul vardır.

18. (a) “Liyakat temelinde” atamalar ile “objektiflik” konusundaki genel kabullere içerik kazandırılması ve (b) teori ile gerçekliği birbirine yakınlaştırmak hususları asli meseleler olarak ortada durmaktadır.

Mevcut konu takip eden iki konu (atama yapan organ ve hâkimlik teminatı) ile de yakından ilgilidir. 19. Bazı ülkelerde anayasal olarak hâkimlerin atanması konusunda doğrudan siyasi etki söz konusudur. Hâkimlerin seçilerek göreve geldiği sistemlerde (kanton düzeyinde vatandaşlar tarafından veya federal düzeyde Parlamento tarafından seçim yapılan İsviçre’de, Slovenya’da, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti”nde ve Alman Federal Anayasa Mahkemesi ile İtalyan Anayasa Mahkemesinin bazı üyelerinin seçiminde olduğu gibi) gözetilen hedef, hiç şüphesiz, görevlerinin icrasında yargıya doğrudan
bir demokratik zemin sağlamaktır. Bu tür durumlarda hedef, hâkimlerin mesleğe kabulünü veya terfilerini, dar parti politası mülahazalarına bırakmak olamaz. Sistemin bu şekilde kullanıldığı veya kullanılabileceği konusunda bir tehlike söz konusu olduğunda bu usul yarardan ziyade zarar getirebilir.

20. Yargısal atama ve terfilerden sorumlu olan ya da bu süreçte yer alan ayrı bir mercinin bulunduğu yerlerde dahi, uygulamada siyasi mülahazalar mutlaka dışarıda bırakılmıştır denilemez.

Nitekim Hırvatistan’da, böylesi atamaları gerçekleştirmek 11 üyeli (yedi hâkim, iki avukat ve iki öğretim görevlisi) Yüksek Yargı Konseyinin sorumluluğunda olmakla birlikte, Hırvatistan Parlamentosunun Temsilciler Meclisi kanadınca seçilecek bu 11 üyenin kimler olacağı konusunda Adalet Bakanı öneride bulunabilir ve Yüksek Yargı Konseyi, atama yaparken Hırvatistan Parlamentosunun o an iktidarda olan partinin kontrolündeki adli işler komisyonunun görüşünü almak zorundadır.

Her ne kadar, tadil edilmiş olan Hırvatistan Anayasası’nın 4. Maddesi kuvvetler ayrılığı ilkesine atıfta bulunuyorsa da devamında “her türlü karşılıklı işbirliği ve kuvvet sahiplerinin karşılıklı kontrolü”nden bahsetmekte olup bu kesinlikle yargısal atama veya terfilerde siyasi etkilerin tamamen dışlandığı bir durum değildir. İrlanda’da bir yargısal atamalar komisyonu bulunmakla birlikte hepsi komisyon tarafından uygun bulunmuş olan rakip adaylardan hangisi veya hangilerinin neticede Adalet Bakanı tarafından görevlendirileceği hususunu halen siyasi mülahazalar belirleyebilmektedir (ve komisyonun terfilere ilişkin hiçbir rolü yoktur).

21. Diğer ülkelerde mevcut bulunan sistemler arasında kariyer hâkimliği (birçok kara Avrupası hukuku ülkesindeki durum) ile hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirilmesi (örn. Kıbrıs, Malta ve Birleşik Krallık gibi müşterek hukuk ülkeleri ve Danimarka gibi diğer ülkeler) noktasında farklılıklar mevcuttur.

22. Kariyer hâkimliğinin söz konusu olduğu ülkelerde kariyer hâkimlerinin başlangıçta mesleğe kabulleri olağan olarak yapılan sınavlarda gösterilen objektif başarıya dayalıdır.

(a) Yarışma sınavının yeterli olup olmadığı-kişisel özelliklerin değerlendirilmesi gerekip gerekmediği ve uygulama becerilerinin öğretilip ölçülmesinin gerekip gerekmediği ile (b) yürütme ve yasamadan bağımsız bir mercinin bu aşamada devreye girmesinin gerekip gerekmediği hususları önemli noktalar olarak gözlemlenmektedir – örneğin Avusturya’da Personalsenate’ler (beş hâkimden oluşmaktadır) terfiye ilişkin görüş bildirmek bakımından resmi bir göreve sahipken atamalar bakımından bir rolleri yoktur.

23. Öte yandan hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirildiği veya görevlendirilebildiği ülkelerde genelde yarışma sınavları söz konusu olmayıp uygulama becerileri ve ilgili adayı yakından tanıyan kişilerin değerlendirmeleri, yapılacak olan görevlendirmenin temelini oluşturmaktadır.

24. Yukarıdaki durumların tamamında, yalnızca siyasi etkileri dışarıda bırakmak için değil, aynı zamanda, düzenlenmemiş bir usulde  veya kişisel referanslar temelinde atamaların yapıldığı sistemlerde ortaya çıkan kayırmacılık, mevcut durumu koruma ve yandaşlık gözetme (veya “kopyalama”) gibi riskleri de önlemek amacıyla objektif standartların aranması önerilmektedir.

25. Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, doğruluk, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre” belirlenmesini temin etmeyi hedefleyen tüm “objektif kıstaslar”, genel bir özellik arz etmek zorundadır.

Ancak asıl hayati öneme sahip olan, bu kıstasların, sonucu kritik derecede önemli olan belirli bir durumdaki fiili etkisi ve içeriğidir. CCJE, üye Devletlerdeki atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamların; hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, dürüstlük, beceri ve etkinliğin gözetildiği bir liyakat esasına dayalı” olmasını temin etmek amacıyla nesnel kıstaslar geliştirmesi, yayımlaması ve yürürlüğe koymasını tavsiye etmiştir. Bunun yapılmasının ardından, atama veya terfilerden sorumlu olan organ veya merciler bu kıstaslara uygun bir şekilde hareket etmek mecburiyetinde olacaklar ve kabul edilen kıstasların içeriği ve uygulamadaki etkilerinin incelenmesi mümkün olabilecektir.

26. Anketlere verilen cevaplarda genel olarak bu özellikleri taşıyan veya yayımlanmış olan böylesi kıstasların bulunmadığı görülmüştür.

Birleşik Krallık’ta genel özellikleri taşıyan kıstaslar; Adalet Bakanı (Lord Chancellor) tarafından yayımlanmış ve İskoçya yürütme organı da bir istişare belgesi yayımlamıştır. Avusturya hukukunda terfi için kullanılacak kıstaslar düzenlenmiştir.

Kıbrıs ve Estonya başta olmak üzere birçok ülke, atamaları yapmak veya atamalar konusunda görüş bildirmekten sorumlu olan bağımsız hâkim konseylerinin dürüstlüğüne güven duymakla yetinmektedir.

Finlandiya’da ilgili danışma kurulu adayların niteliklerini kıyaslamakta ve atama önerisinde kararının gerekçesini de belirtmektedir. Benzer şekilde İzlanda’da Seçim Komitesi Adalet Bakanına ilk derece mahkemelerinde görev yapacak adaylara ilişkin yazılı bir değerlendirme sunmakta ve Yüksek Mahkeme de Yüksek Mahkemeye atanacakların yeterlilikleri konusunda görüş bildirmektedir.

Almanya’da gerek federal düzeyde gerekse eyalet düzeyinde yargısal atamalardan sorumlu olan konseyler ilgili adayların yargısal atama veya terfiler için uygunluğu konusunda yazılı görüş (detaylı gerekçe olmadan) bildirmekten sorumlu olabilirken bu görüşler Adalet Bakanını bağlamamakta, ancak bu görüşü takip etmemesi durumunda Bakan eleştiriler ile (bazı durumlarda kamuoyundan gelen) karşılaşabilmektedir.

Gerekçelerin belirtilmesi sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ve uygulamada kullanılan kıstasların ne olduğu konusunda açıklayıcı olabilmektedir; ancak bazı durumlarda gerekçelerin belirtilmesinin aleyhine argümanlar ileri sürmek de mümkün olabilir (örn. birbirine yakın adaylar arasında yapılan tercihin hassasiyeti ve bilgi kaynaklarının gizliliği).

27. Litvanya’da terfileri düzenleyen açık bir kıstas bulunmamakla birlikte ilk derece mahkemesi hâkimlerinin performansları, temel olarak istatistiklere dayalı (temyizde bozulan kararlara ilişkin istatistikler de dâhil olmak üzere) bir dizi nicel ve nitel kıstas ile izlenmekte ve Adalet Bakanlığının Mahkemeler Dairesinin raporlarına konu edilmektedir. Adalet Bakanının mesleğe kabul ve terfi konusunda yalnızca dolaylı bir rolü mevcuttur. Ancak bu değerlendirme sistemi Litvanyalı Hâkimler Derneğince “ağır bir şekilde eleştirilmektedir”. İstatistiksel bilgiler mahkemelerin çalışmalarını ve etkinliklerini takip etmek bakımından önemli sosyal araçlardır; ancak atama veya terfi ile ilgisi olsun ya da olmasın objektif kıstasların yerini tutamazlar. Bu manada istatistiklerin bir araç olarak kullanılmasında oldukça özenli olmak gerekmektedir.

28. Lüksemburg’da terfinin normal koşullarda kıdemlilik ilkesi temelinde gerçekleştiği ifade edilmektedir. Hollanda’da halen eski kıdemlilik sisteminin bazı etkileri sürmekte ve Belçika ve İtalya’da kıdemlilik ve yeterliliğe ilişkin objektif olarak belirlenmiş olan kıstaslar terfi kararını şekillendirmektedir. Avusturya’da, Personalsenate’lerin (beş hâkimden oluşmaktadır) Adalet Bakanına yaptığı terfi önerilerinde, ancak adayların mesleki bakımdan aynı niteliklere sahip olduğu durumlarda kıdemin dikkate alınacağı kanunla düzenlenmiştir.

29. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa şartı, “kıdeme dayalı olmayan” terfi sistemlerini ele almakta (4.1 sayılı fıkra) ve Açıklayıcı Not kısmında “bağımsızlık için oldukça etkili bir koruma sağladığı değerlendirildiğinden bu sistemin Şart tarafından hiçbir şekilde dışlanmadığı” ifade edilmektedir.

Yeterli tecrübe terfi için esaslı bir ön şart olmakla birlikte CCJE, kıdemliliğin modern dünyada artık terfiyi belirleyen ilke olarak genel kabul görmediğini değerlendirmektedir. Yargının yalnızca bağımsız olmasında değil aynı zamanda kalitesinde de, özellikle değişim zamanlarında yargı sistemine liderlik edenlerin kalitesinde, kamuoyunun büyük menfaati vardır. Tamamen kıdemliliğe dayalı bir terfi sistemi dinamizmden fedakârlık etme riski taşımaktadır ve bu riskin alınması, bağımsızlık cihetinden gerçek bir kazanım da getirmediğinden gerekçelendirilebilmekten uzaktır. Bununla birlikte CCJE mesleki tecrübeye dayalı kıdem şartlarının bağımsızlığı destekleyebileceğini değerlendirmektedir.

30. İtalya ve bir ölçüde İsveç’te hâkimlerin statüsü, görevleri ve maaşları birbirinden ayrılmış durumdadır.

Maaşlar neredeyse otomatik olarak kıdemi takip etmekte ve genellikle statü veya göreve göre değişiklik göstermemektedir. Statü terfiyle belirlenmekle birlikte farklı bir mahkemede görev almayı gerektirmemektedir. Bu nedenle, temyiz hâkimi statüsüne sahip bir hâkim ilk derece mahkemesinde görev yapmaya devam etmeyi tercih edebilir. Sistem bu yolla, terfi veya görev değişikliği ile elde edilebilecek mali kazanımları ortadan kaldırarak bağımsızlığı artırmayı hedeflemektedir.

31. CCJE kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik meselesini de ele almıştır.

Latimer House Rehber İlkeleri’nde “Yargının tüm kademelerinde yapılacak atamalarda, kadınlar ile erkekler arasında eşitliği temin etmek bir amaç olarak gözetilmelidir” denilmektedir. İngiltere’de, Adalet Bakanının (Lord Chancellor) “rehber ilkeleri”, “cinsiyet, etnik köken, medeni hal, cinsel eğilim,…’den bağımsız olarak” tavizsiz bir şekilde liyakate dayalı atamalar yapılması gerektiğini ifade ederken Adalet Bakanı kadınlar ve
etnik azınlıkların yargısal görevlere talip olmalarını teşvik etmek yönündeki arzusunu açık bir şekilde dile getirmiştir. Bunların her ikisi de açık bir şekilde uygun hedeflerdir.

Avusturya adına katılan temsilci, Avusturya’da eşit derecede nitelikli olan iki adayın varlığı durumunda, daha az temsil edilen cinsiyete sahip olan adayın atanacağını beyan etmiştir. Daha az temsil ediliyor olmak problemine karşı geliştirilen bu kısıtlı da olsa olumlu tepkinin hukuki bir mesele doğurmayacağı varsayılsa dahi CCJE, ilk olarak, az temsil edilmenin cereyan edebileceği alanlardan yalnızca birinin (cinsiyet) ön plana çıkartılmış olması ve ikinci olarak, böyle bir alanda belirli bir ülkedeki koşullar altında ilgili ayrımcılık sebepleri bakımından neyin yetersiz temsil teşkil ettiğinin tartışma konusu edilebileceği hususlarını uygulamadaki zorluklar olarak tespit etmiştir. CCJE Avusturya’dakine benzer bir hükmün genel bir uluslararası standart olarak kabul edilmesini önermemekle birlikte yukarıda üçüncü cümlede bahsedilenler gibi “rehber ilkeler” vasıtasıyla eşitliğin sağlanmasının bir ihtiyaç olduğunun altını çizer.

Atama ve danışma organları

32. CCJE, hâkimlerin atanmasına ilişkin usullerde büyük bir çeşitlilik olduğunu tespit etmiştir. Atamaların “liyakat temelinde” yapılması gerektiği hususunda ise açık bir fikir birliği söz konusudur.

33. Hâlihazırda hâkimlerin mesleğe kabulünde uygulanan farklı usullerin hepsinin avantajlı ve dezavantajlı yanları vardır: Seçimle göreve gelmenin daha güçlü bir demokratik meşruiyet sağlayacağı öne sürülebilirken bu usul, ilgili adayı kampanya yürütme uğraşına, siyasete ve kayrılma ve kayırma arzusuna sokabilir. Seçim işleminin mevcut hâkimlerce yapılması, teknik olarak nitelikli adayların seçimini temin edebilecekken tutuculuk ve kayırmacılık (veya “kopyalama”) gibi risklere yol açmaktadır
ve bazı anayasal düşünce sistemlerine göre demokratik değildir. Yürütme veya yasama tarafından atamaların yapılması meşruiyeti artırmak için önerilebilirse de diğer kuvvetlere bağımlı olma riskini beraberinde getirmektedir. Bir başka usul de bağımsız bir mercinin aday göstermesidir.

34. Hâlihazırdaki yaklaşım çeşitliliğinin, uygunsuz siyasi etkilerin sürdürülmesini zımni olarak kolaylaştıracağı yönündeki kaygıların haklılık payı vardır.

CCJE, konunun uzmanı Sayın Oberto’nun, bazı Devletlerde uygulanan gayriresmî atama usulleri ile yargısal atamalardaki açık siyasi etkinin; yargı bağımsızlığının sağlanması için tamamen siyasi olmayan atama organlarının kurulmasının gerekli olduğu nispeten yeni demokrasiler için yararlı modeller olmadığı yönündeki görüşünü dikkate almıştır.

35. CCJE, yeni demokrasilere bir örnek olarak, Çek Cumhuriyeti’nde hâkim atamalarının Adalet Bakanının önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığını ve terfilerin (nispeten yüksek dereceli bir mahkemeye atanma veya mahkeme başkanı veya başkan vekili olma) Cumhurbaşkanı veya Adalet Bakanı tarafından yapıldığını tespit etmiştir. Yargısal atamalar için adayları seçen kurullarda hâkimler görev alsa da Yüksek Yargı Kurulu bulunmamaktadır.

36. R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı hâlihazırda bu alanda dengeli bir duruş sunmaktadır.

Tavsiye, bağımsız bir atama mercii öngörerek söze başlamaktadır:

“Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri konusunda karar veren merci hükümet ve idareden bağımsız olmalıdır. Bu mercinin bağımsızlığını güvence altına almak için mercinin üyeleri yargı tarafından seçilmeli ve bu merci kendi usul kurallarını kendisi vazetmelidir.”

Ancak daha sonra oldukça farklı bir sistem ele alarak ve öngörerek devam etmektedir:

“Bununla birlikte, anayasa veya diğer mevzuat hükümleri ile geleneklerin, hâkimlerin hükümetçe tayinine müsaade ettiği hallerde hâkimlerin tayin usullerinin gerçekten şeffaflığını ve bağımsızlığını sağlayıcı teminatlar getirilmeli ve bu kararlar, yukarıda sözü edilen objektif kıstasların dışında hiçbir unsurdan etkilenmemelidir.”

Tavsiye Kararının devamında “teminatlara” ilişkin verilen diğer örnekler, resmi usullerin gevşetilmesine yönelik daha da geniş bir kapsam sunmaktadır; bu örnekler, hükümetin “gerçekten uyacağı” tavsiyeler bildiren özel bir bağımsız organ ile başlamakta, “bağımsız mercinin kararına karşı itiraz hakkı” ile devam etmekte ve “kararları veren mercinin uygunsuz etkilere karşı teminat sağlamasının” yeterli olacağı yönünde zayıf (ve net bir şekilde ifade edilmemiş) bir ihtimalle bitmektedir.

37. Bu formül, 1994 yılı şartlarına dayanmaktadır. Ancak CCJE, anayasal ve hukuki “geleneklerin” daha az dikkate alındığı ve resmi usullerin vazgeçilemeyecek birer ihtiyaç olduğu, genişlemiş bulunan günümüz Avrupa’sında bu formülün nispeten belirsiz ve açık olmasından kaygı duymaktadır. Bu sebeple CCJE, hâkimlerin mesleğe kabulü veya kariyerleri ile ilgili tüm kararların objektif kıstaslara dayanması ve bu kararların ya bağımsız bir merci tarafından alınması ya da anılan özellikteki kıstaslara dayanılmaksızın alınmalarına engel olacak teminatlara tabi olması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur.

38. CCJE, hâlihazırda Avrupa Devletlerinin kabul etmiş olduğu sistemlerin çeşitliliğini dikkate alarak daha ileriye gitmenin mümkün olmayabileceğini tespit etmiştir.

Bununla birlikte CCJE, hem mevcut standart ve uygulamalarda yapılabilecek muhtemel değişiklikleri değerlendirmekten hem de genel kabul görecek standartları geliştirmekten sorumlu bir danışma organıdır. Ayrıca, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, aşağıdaki ifadeleriyle hâlihazırda R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararından önemli ölçüde ileri gitmiştir:

“Mevzuat, bir hâkimin seçilmesini, işe alınmasını, atanmasını, kariyer gelişimini ya da görevinin sona ermesini etkileyen tüm kararlarla ilgili olarak, yürütme ve yasama erklerinden bağımsız ve en azından yarısı yargının en geniş şekilde temsili sağlanarak hâkimler tarafından seçilmiş hâkimlerden oluşan bir makamın müdahalesini öngörür.”

39. Açıklayıcı Notta, bağımsız bir mercinin “müdahalesi” ifadesinin; görüş, tavsiye, öneri veya gerçek bir kararı kapsayacak genişlikte kullanıldığı ifade edilmiştir. Avrupa Şartı halen birçok Avrupa ülkesindeki mevcut uygulamaların ötesindedir. (Beklendiği üzere, 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde Varşova’da yapılan Hâkimler Yüksek Kurulları ve hâkim dernekleri toplantısına katılan temsilciler, yargı atamaları ve terfiler üzerinde Avrupa Şartı’nda savunulandan bile daha kapsamlı “kontrol” istemişlerdir.)

40. Anketlere verilen cevaplar, birçok Avrupa Devletinin, atamalar ve (ilintili olduğunda) terfiler konusunda münhasır nitelikte veya daha düşük seviyede yetkiye sahip olan yürütme ve yasamadan bağımsız organlar oluşturduğunu göstermektedir. Örnek olarak Andorra, Belçika, Kıbrıs, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Moldova, Hollanda, Norveç, Polonya, Romanya, Rusya, Slovakya, Slovenya, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” ve Türkiye gösterilebilir.

41. Çek Cumhuriyeti’nde böylesi bir mercinin yokluğu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Malta’da böyle bir merci bulunmakla birlikte, atamayı yapan mercinin buradan görüş sormasının ihtiyari oluşu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Hırvatistan’da ilgili mercinin üzerindeki muhtemel siyasi etki ir problem olarak tespit edilmiştir.

42. Aşağıdaki sistemler, Avrupa Şartı’nın önerilerini karşılayan yüksek yargı kurullarına ilişkin üç örnek teşkil etmektedir:

i) İtalyan Anayasası’nın 104. maddesine göre bu kurul; Cumhurbaşkanı, Yargıtay Birinci Başkanı ve Başsavcısı, hâkimlerce seçilen 20 hâkim ve Parlamentonun her iki kanadının da katıldığı bir oturumla 15 yıllık üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilen 10 üyeden oluşur. 105. madde kapsamında bu kurulun sorumluluğu, “yargı teşkilatına ilişkin düzenlemelere uygun olarak hâkimlerin göreve başlatılması, istihdamı, terfisi ve haklarında disiplin tedbirlerinin alınması” şeklindedir.

ii) Macaristan’ın 1997 tarihli Mahkeme Reformu Kanunu, hâkimlerin atamaları da dâhil olmak üzere mahkemelerin idaresi yetkisini kullanan Ulusal Yargı Kurulunu kurmuştur. Kurul, Yüksek Mahkeme Başkanı (Kurul Başkanı), 9 hâkim, Adalet Bakanı, Genel Savcı, Baro Başkanı ve Parlamentodan iki vekilin katılımıyla oluşmaktadır.

iii) Türkiye’de Yüksek Kurul hem hâkimleri hem de savcıları mesleğe kabul etmekte ve terfi ettirmektedir. Yargıtay ve Danıştay’dan gelen beş hâkimin de aralarında bulunduğu yedi üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı da Kurulun tabii üyesidir.

43. İrlanda, müşterek hukuk sistemine ait bir örnek teşkil etmektedir.

Yargısal Atamalar Kurulu, 1995 tarihli Mahkemeler ve Mahkeme Görevlileri Kanunu’nun 13. bölümü ile kurulmuş ve “yargısal görevlere getirilebilecek kişileri tespit etmek ve Hükümeti bu kişilerin görevlendirilmeye uygunlukları konusunda bilgilendirmek” ile görevlendirilmiştir. Kurul 9 üyeden oluşmakta olup üyeleri şunlardır: Yüksek Mahkeme Başkanı; Üst Mahkemenin, Gezici Mahkemenin ve Bölge Mahkemesinin Başkanları, Genel Savcı, Baro Başkanınca tayin edilen ve fiili olarak mesleğini icra eden bir avukat ve Adalet Bakanınca atanan ticaret, finans veya idare konularıyla uğraşan veya bu konularda bilgi sahibi olan veya adli hizmetlerden yararlanmakta tecrübesi olan en fazla 3 kişi. Ancak bu usul, siyasi etkiyi sürecin tamamen dışında tutmamaktadır.

44. Alman modelinde (yukarıda ifade edilmiştir) federal veya eyalet düzeyinde oluşuna ve mahkemenin seviyesine göre rolleri değişen kurullar vardır.

Tamamen danışma işlevine sahip olan kurullar mevcuttur. Ayrıca, bazı Alman eyaletlerinde, hâkimlerin yetkili Bakan ve hâkimlerin seçiminden sorumlu olan bir komite tarafından birlikte seçilmesi öngörülmüştür. Bu komitenin genellikle veto hakkı vardır.

Almanya’da Adalet Bakanının sürece dâhil olması, kendisinin parlamentoya hesap veriyor olması nedeniyle önemli bir demokratik unsur olarak değerlendirilmektedir. Atamayı gerçekleştiren mercinin yalnızca veya çoğunluk olarak hâkimlerden oluşmaması gerektiği hususu da anayasal bakımdan önemli görülmektedir.

45. Geleneğin ve gayriresmî bir iç disiplinin sayesinde ve teamül gereği bağımsız bir basının yakın takibi altında iyi standartların uygulandığı hukuk sistemlerinde dahi son zamanlarda daha objektif ve resmî teminatların gerekli olduğu gitgide daha fazla kabul görmeye başlamıştır.

Diğer devletlerde, özellikle eski komünist ülkelerde, bu ihtiyaç had safhadadır. CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneriveya fiili b ir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir. Özellikle demokratik açıdan rüştünü ispatlamış köklü bir sisteme sahip olmayan ülkeler bakımından bu husus büyük önem taşımaktadır.

Hâkimlik teminatı – görev süresi

46. BM temel ilkelerinde, R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında ve Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda kanuni emeklilik yaşına kadar görevlendirilmek üzere atama yapılması yerine; yine kanunla belirlenen sabit bir süre için de görevlendirme (atama) yapılması ihtimaline yer verilmiştir.

47. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrasında “bir hâkimlik makamına atandıktan sonra; ama bu atamanın daimi hale gelmesinin teyit edilmesinden önce zorunlu olarak kısa tutulacak bir deneme süresi”nden bahsedilmektedir.

48. Genel olarak Avrupa uygulaması kanuni emeklilik yaşına kadar devam edecek olan tam zamanlı bir atama yapmak yönündedir. Bağımsızlık yönünden bakıldığında en az problem doğuran yaklaşım budur.

49. Birçok kara Avrupası sisteminde göreve yeni başlayacak hâkimler için eğitim veya deneme süreleri öngörülmüştür.

50. Bazı ülkelerde bir takım atamalar kısıtlı bir dönem için yapılmaktadır (ör: Alman Federal Anayasa Mahkemesi için bu süre 12 yıldır). Hâkimlerin uluslararası mahkemelerde (örn. Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) belirlenmiş süreler için görevlendirilmeleri de yaygın bir uygulamadır.

51. Bazı ülkeler (Birleşik Krallık, Danimarka vs.) ayrıca tam zamanlı hâkimlere göre daha kısıtlı veya daha az korunan bir hâkimlik teminatına sahip olan hâkim yardımcılarını da geniş ölçekte görevlendirmektedirler.

52. CCJE, istisnai olarak, tam zamanlı bir yargısal atamanın kısıtlı bir dönem için olabildiği hallerde; şu şartlar sağlanmadığı sürece bu sürenin yenilenebilir olmaması gerektiğini değerlendirmektedir:

i. Kendisinin istemesi halinde, hâkim atamayı yapan organ tarafından yeniden görevlendirilmek üzere değerlendirilmelidir;
ii. Yeniden görevlendirme kararı, siyasi mülahazaları dikkate almaksızın tamamen objektif ve yalnızca liyakate dayalı olarak verilmelidir.

53. CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik ve şeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmektedir (ayrıca bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası).

54. CCJE, ortaya koyduğu değerlendirmelerin uluslararası düzeydeki hâkimlerin pozisyonuna ilişkin özel bir atıfta bulunmadığının farkındadır. CCJE, 1998 tarihli Akil İnsanlar Raporu’nda (Wise Persons’ Report) yer alan ve ulusal yargı kurumları ile doğrudan işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini ifade eden tavsiye kararı (no. 23) ile doğmuştur ve bunun ardından Adalet Bakanlarının Kişinev’de 17-18 Haziran 1999 tarihinde düzenledikleri 22. toplantılarında kabul ettikleri 1. sayılı Kararda CCJE’nin görevi “Avrupa’da hâkimlerin rolünü güçlendirmek ve … Avrupa Konseyinin hukuki belgelerinin güncellenmesi gerekip gerekmediği konusunda tavsiyede bulunmak” için hazırlanan genel eylem planında belirlenen önceliklerin yerine getirilmesine yardımcı olmak şeklinde tanımlanmıştır.

Genel eylem planı ağırlıklı olarak üye devletlerin ulusal hukuk sistemlerine odaklanmıştır. Ancak Avrupa Konseyine üyelik şartları arasında “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi”nin bulunduğu ve bu manada “uluslararası hukuk düzeninde bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisine tabi olmanın Avrupa Konseyinin en önemli standardı olduğu” unutulmamalıdır (Akil İnsanlar Raporu, 9. fıkra).

55. CCJE, uluslarüstü mahkemelerin ulusal hukuk sistemleri bakımından giderek artan öneminin, üye Devletlerin böylesi uluslarüstü mahkemelerde görev yapan hâkimlerin bağımsızlıkları, azledilememeleri,
atanmaları ve görev süreleri konusundaki ilkelere (özellikle yukarıdaki 52. fıkraya bakınız) uymalarını teşvik etmeyi gerekli kıldığını değerlendirmektedir.

56. CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.

Avrupa Konseyi ve bağlı kurumları, kısaca ifade etmek gerekirse, herhangi bir üye Devletin bağımsız olarak sahip olduklarından daha üstün tutulan ortak değerlere yönelik inanç temelinde kurulmuşlardır ve bu inanç hâlihazırda pratik açıdan hatırı sayılır düzeyde etki doğurmuştur. Bu değerlerin uluslararası seviyede uygulanması konusunda ısrarcı olunmaması halinde değerlerin bizzat kendisi ve bunların ortaya konulup uygulanmasına ilişkin süreçler zarar görebilecektir.

Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin

57. Mecburi emeklilik yaşına ulaşıncaya veya önceden belirlenen görev süresi doluncaya kadar hâkimlik teminatının sağlanması yargı bağımsızlığının temel taşlarından birisidir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 12.
fıkrası; R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(ii) ve (3) sayılı ilkeleri ile VI (1) ve (2) sayılı ilkeleri. Avrupa Şartı, bu ilkenin ilgilinin rızası olmaksızın farklı bir birime veya farklı bir yere tayin edilmesini de içerdiğini (mahkeme sisteminin yeniden yapılandırılması halleri ile geçici haller hariç) ifade etse de hem Şartta hem de R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda görev değişikliğinin bir disiplin yaptırımı olarak uygulanabileceği üzerinde durulmaktadır.

58. CCJE, Çek Cumhuriyeti’nde mecburi bir emeklilik yaşı bulunmamakla birlikte “65 yaşına ulaşmasının ardından bir hâkimin Adalet Bakanı tarafından görevinden ayrılması” istenebilmektedir.

59. Özellikle disiplin yaptırımları ile ortaya çıkan azledilememe konusundaki istisnaların varlığı, hızla, hâkimlerin kim tarafından, hangi usulle ve hangi esaslara dayalı olarak disiplin yaptırımına tabi tutulabileceğini akla getirmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın VI(2) ve (3) sayılı ilkeleri, hâkimlerin görevden alınmasına sebep teşkil edebilecek suçların kesin bir şekilde tanımlanması ve disiplin süreçlerinin İnsan Hakları Sözleşmesi’nin usule uygunluk şartlarıyla uyumlu olması hususlarında ısrar etmektedir. Bunun ardından yalnızca “devletler, mahkemenin yetki alanına girmeyen hallerde her türlü disiplin cezası ile tedbiri almakla görevli olan ve kararları üst derecede bir yargı organınca kontrol edilecek veya kendisi üst derecede bir yargı organı sıfatıyla hareket eden özel bir organı kanunla kurmayı düşünmelidirler” denilmektedir. Avrupa Şartı, bu rolü tüm hâkimlerin mesleğe kabul ve kariyerlerine ilişkin bütün hususlarda “müdahale” etmesi gerektiğini önerdiği bağımsız merciye yüklemektedir.

60.CCJE aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmaktadır:

(a) Hâkimlerin azledilememesi; en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alan bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olmalıdır (yukarıdaki 16 sayılı fıkraya bkz.);

(b) Savunma haklarını tam olarak teminat altına alan bağımsız bir mercinin13 müdahalesi, disiplin konularında özel bir öneme sahiptir;

(c) Yalnızca görevden alınmayı gerektirecek fiilleri değil, aynı zamanda mahkeme veya görev yeri değişikliği de dâhil olmak üzere; herhangi bir disiplin işlemi veya statü değişikliğini gerektirecek fiilleri de tanımlayan standartlar geliştirmek yararlı olacaktır.

Davranış standartlarının bağımsızlık konusuyla yakından ilişkili olduğu hususunda şüphe olmasa da CCJE, doğrudan davranış standartlarını ele aldığı daha sonraki bir aşamada Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesinin (CDCJ) değerlendirmesine sunulmak üzere bu hususta taslak metinler içeren detaylı bir görüş hazırlayabilir.

Maaş

61. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda hâkimlerin “maaşlarının kanun ile teminat altına alınması gerektiği” ve “mesleklerinin onuru ve  ile uyumlu olması” gerektiği ifadelerine yer verilmiştir (I(2) (a)(ii) ve III(1)(b) sayılı ilkeler). Avrupa Şartı, “kararlarını ve daha genel anlamda davranışlarını hedef alan baskılara” engel olmada maaşların yeterliliğinin oynadığı role ve iş göremezlik ödemesi teminatının ve emeklilik ödemelerinin yeterli olmasının önemine ilişkin önemli, mantıklı ve gerçekçi bir açıklama içermektedir (6. fıkra). CCJE, Avrupa Şartı’nın ifadesini tamamıyla uygun bulmuştur.

62. Her ne kadar bazı sistemlerde (örn. İskandinav ülkeleri) mesele gelenek haline gelmiş uygulamalar ile çözüme kavuşturulsa da CCJE genel olarak (özellikle yeni demokrasiler söz konusu olduğunda) yargı mensuplarının maaşlarını tenzilata karşı koruma altına almak ve uygulamada en azından hayat pahalılığı ile paralel bir şekilde gerçekleşen maaş artışlarını sağlamak üzere konuya özgü hukuki düzenlemeler yapılmasının önemli olduğunu değerlendirmektedir.

Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık

63. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık, genel kabul gören bir ilkedir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 2. fıkrası ve “Hâkimlerin üzerinde bu şekilde nüfuz kurmayı amaçlayan kişilere karşı kanunla yaptırımlar öngörülmelidir” ifadesini içeren R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2) (d) numaralı ilkesi. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık ve haddi aşan hallerde yaptırım ihtiyacı, genel ilkeler olarak tartışılmaz konumdadırlar.  Ayrıca, CCJE’nin üye Devletlerin kanunlarında bu ilkelerin gereği gibi düzenlenmediğini düşünmesine sebep olacak bir durum da yoktur. Diğer taraftan, bu ilkelerin uygulamaya dönüştürülmesi dikkat, hassasiyet ve bazı durumlarda siyasi kısıtlamalar gerektirmektedir.

Farklı Devletlerden gelen hâkimlerle yapılacak fikir alışverişleri ve onların anlayış ve desteği bu konuda yararlı olabilecektir. Zorluk, neyin uygunsuz etki olduğunu tayin etmek noktasında ve örneğin; adlî süreci siyasetin, medyanın veya başkalarının baskı ve saptırmasına karşı koruma ihtiyacı ile kamu yararı
ile ilgili konuların kamuoyunda ve özgür bir medyada tartışmanın yararlılığı arasında bir denge kurmak noktalarında ortaya çıkmaktadır. Hâkimler kamuya mal olmuş kişilikler olduklarını kabul etmeli ve alıngan veya kırılgan bir yapıya sahip olmamalıdırlar. CCJE, mevcut ilkenin değiştirilmesine gerek olmadığı ancak farklı ülkelerde görev yapan hâkimlerin özel durumlar konusunda karşılıklı tartışmalarının ve görüş alışverişinde bulunmalarının yararlı olabileceği kararına varmıştır.

Yargı içinde bağımsızlık

64. Temel husus, bir hâkimin görevini yerine getirirken hiç kimsenin çalışanı olmadığı, bir devlet vazifesinin sahibi olduğu hususudur. Bu nedenle hâkim yalnızca hukukun hizmetçisidir ve yalnızca hukuka hesap verir. Bir davada karar verecek hâkimin yargının içinden veya dışından bir üçüncü şahsın emir veya talimatı ile hareket etmeyeceği tabiidir.

65. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(i) numaralı ilkesinde “hâkimlerin kararları kanunun öngördüğü temyiz usulü dışında hiçbir incelemeye konu olmamalıdır” ve I(2)(a)(iv) numaralı ilkesinde “genel ve özel af gibi kararlar dışında; hükümet veya idare geriye dönük işletilmek suretiyle yargı kararlarını geçersiz kılacak şekilde karar alamamalıdır” denilmektedir. CCJE, anketlere verilen cevaplarda bu ilkelere genellikle uyulduğu ve herhangi bir değişikliğin önerilmediğini tespit etmiştir.

66. CCJE, dâhili bir yargısal hiyerarşinin varlığının yargı bağımsızlığına karşı muhtemel bir tehdit olabileceğine işaret etmektedir. CCJE, yargı bağımsızlığının yalnızca uygunsuz dış etkilerden uzak olmaya değil, aynı zamanda zaman zaman diğer hâkimlerin tutumları ile ortaya çıkabilecek olan dâhili etkilerden de bağımsız olmaya dayandığı görüşündedir. “Hâkimler; vicdanlarına, olaylara ilişkin yorumlamalarına ve kanunun açık hükümlerine göre davalar hakkında tarafsız biçimde karar vermek noktasında sınırsız bir özgürlüğe sahip olmalıdırlar (R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı, I (2)(d) numaralı hükmü). Burada hâkimler bireysel olarak ele alınmışlardır. İfade ediliş biçimi, müşterek hukuk sistemindeki emsal karar uygulaması (alt derece mahkemesindeki hâkimin yüksek mahkemenin mevcut davadaki hukuki meseleyle aynı olan bir meselede daha önce ortaya koymuş olduğu içtihada uyma mecburiyeti) gibi doktrinleri reddetmemektedir.

67. I (2)(d) numaralı ilke şöyle devam etmektedir:

“Hâkimler, davalarının esası hakkında, yargı dışında hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakılmamalıdırlar”. Bu, her açıdan belirsizdir. Davaların esası hakkında yargının diğer mensuplarına bile “hesap verilmesi”, başlı başına bireysel bağımsızlık ile çelişmektedir. Bir kararın disiplin suçu teşkil edecek kadar uygunsuz olması halinde durum farklı olabilir; ancak bu uzak ihtimalde dahi hâkim “hesap veren” konumunda değil, bir suçlamaya cevap veren konumunda olacaktır.

68. Birçok hukuk sisteminde üst dereceli mahkemelere verilmiş olan hiyerarşik yetkiler, uygulamada bireysel yargı bağımsızlığına zarar veriyor olabilir. Tüm ilgili yetkilerin, yargı içinde ve dışında bağımsızlığı sağlayacak olan bir Yüksek Yargı Kuruluna devredilmesi bu meseleye dair bir çözüm olabilir. Bu durum, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda sunulmuş olan tavsiyeyi akla getirmektedir ki atama ve danışma organları başlığı altında da bu tavsiyeye dikkat çekilmiştir.

69. Mahkeme teftiş sistemlerinin bulunduğu ülkelerde bu sistemler; kararların esası veya doğruluğu ile ilgilenmemeli ve hâkimleri, adalet arayan kişilerin menfaatlerine uygun, itinayla değerlendirilmiş bir karara varmak şeklinde ifade edilebilecek görevlerini gereği gibi yerine getirmekten ziyade etkinlik gerekçesiyle üretken olmaya öncelik vermeleri doğrultusunda yönlendirmemelidir.

70. CCJE, bu manada yukarıdaki 30. fıkrada tarif edilmiş olan ve derece, maaş ve görevin birbirinden ayrıldığı modern İtalyan sistemini dikkate almıştır. Bu sistemin amacı bağımsızlığı güçlendirmektir ve bu aynı zamanda zorlu asliye davalarının (örn. İtalya’da mafya davaları) yüksek nitelikli hâkimler tarafından görülmesi anlamına gelmektedir.

Hâkimin rolü

71. Bu başlık oldukça geniş bir alanı kapsayabilir. Bu alanın büyük bir kısmı; CCJE standartlar konusunu ele alırken detaylı bir şekilde incelenecektir ve o zamana kadar ele alınmaması yerinde olur. Bu, bir siyasi partiye üyelik ve siyasi faaliyetlerde yer almak konuları için de geçerlidir.

72. CCJE’nin toplantıları esnasında ele alınan önemli bir konu da bazı sistemlerde; hâkimlik, savcılık ve Adalet Bakanlığı bürokratlığı arasında geçişin mümkün olmasıdır. Bu geçişliliğe karşın CCJE savcıların rol, statü ve görevlerinin hâkimlerinkilerle paralellik içinde değerlendirilmesinin, CCJE’nin görev sınırlarının dışında kaldığını değerlendirmiştir. Ancak, böyle bir sistemin yargı bağımsızlığına uygun olup olmadığı meselesinin ele alınması gerekmektedir. Bu husustan etkilenen hukuk sistemleri bakımından bunun yüksek önem taşıdığı açıktır. CCJE, ileri bir aşamada, bu konuyu daha detaylı olarak ele alabileceğini; bu çalışmanın hâkimler için davranış kuralları konusu ile bağlantılı olarak yürütülebileceğini; ancak her halükarda daha geniş ölçüde uzman katkısına ihtiyaç duyulduğunu değerlendirmiştir.

Sonuçlar

73. CCJE, üye Devletler bakımından en hayati meselenin hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin tam olarak uygulanmasını sağlamak olduğunu değerlendirmiş ve hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne dair R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında yer alanlar başta olmak üzere ilgili standartları inceledikten sonra şu sonuçlara ulaşmıştır:

(1) Yargı bağımsızlığına dair temel ilkeler tüm üye Devletlerde anayasa veya mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki daha detaylı kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenmelidir (16. fıkra).

(2) Üye Devletlerde atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamlar; hâkimlerin mesleğe kabulünde ve kariyerlerinde niteliklerinin, dürüstlük, yetenek ve etkinliklerinin gözetilmesini ve liyakat esasına dayanmasını temin edecek objektif kriterleri geliştirmeli, yayımlamalı ve yürürlüğe koymalıdır (25. fıkra).

(3) Kıdemlilik terfiyi düzenleyen temel ilke olmamalıdır. Ancak, mesleki tecrübenin yeterliliği önemli bir husustur ve tecrübe uzunluğuna dayalı şartlar bağımsızlığı destekleyebilir (29. fıkra).

(4) CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneri veya fiili bir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir (45. fıkra).

(5) CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik veşeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmiştir (bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası) (53 sayılı fıkra). (6) CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir (56 sayılı fıkra).

(7) CCJE hâkimlerin azledilememesinin, en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alacak bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olması gerektiğini değerlendirmiştir (60 sayılı fıkra).

(8) Hâkimlerin maaşları, rol ve sorumluluklarıyla orantılı olmalıdır ve iş göremezlik ödemeleri ve emekli maaşları yeterli düzeyde temin edilmelidir. Yargı mensuplarının maaşları tenzilata karşı koruma altına alınmalı ve hayat pahalılığındaki artışlara uygun şekilde düzenlenmelidir (61-62 sayılı fıkralar).

(9) Herhangi bir hâkimin görevini ifası esnasındaki bağımsızlığı, her türlü dâhili mahkeme hiyerarşisinden bağımsız olarak mevcuttur (64 sayılı fıkra).

(10) İstatistiksel bilgilerin kullanımı ve mahkeme teftiş sistemleri, hâkimlerin bağımsızlığına halel getirmemelidir (27 ve 69 sayılı fıkralar).

(11) CCJE, işbu Görüş ve CCJE tarafından ileride yapılacak çalışmalar ışığında; yeni tavsiye kararlarının hazırlanması veya R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın tadil edilmesinin yararlı olacağını değerlendirmiştir.

21 Şubat – Hukuk Takvimi

0
21 Şubat - Hukuk Takvimi
21 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1431 Jeanne d’Arc’ın (Jan Dark) yargılanma süreci başladı.
1677 Yahudi kökenli Hollandalı filozof ve Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Baruch Spinoza yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Kasım 1632)
1779 19. yüzyılın en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny  doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1861) “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri ile iz bırakmıştır. .
1842 John J. Greenough, dikiş makinesinin patentini aldı.
1848 Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto kitabını yayımladı.
1866 Venezuelalı devlet adamı, avukat ve diplomat Manuel Felipe de Tovar (1 Ocak 1803 – 21 Şubat 1866) yaşamını yitirdi. 1859’den 1861’e kadar Venezuela devlet başkanlığı yapmıştır.
1879 Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Aralık 1809)
1883 Fransız avukat ve eski başbakan Pierre Waldeck-Rousseau 14 Kasım 1881–30 Ocak 1882 ve 21 Şubat 1883–6 Nisan 1885 tarihleri arasında  içişleri bakanı olarak görev yaptı.
1914 Hukukçu ve büyükelçi Taha Carım dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Haziran 1977)
1901 Küba’da 21 Şubat 1901 tarihli Anayasa kabul edildi.
1921
  • Firariler Hakkında Kanun, 11 Eylül 1920 tarihinde 21 nolu kanun olarak kabul edildi, resmi gazetenin (Ceridei Resmiye) 21 Şubat 1921 tarihinde tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
  • Amerikalı filozof John Bordley Rawls, dünyaya geldi.
  • Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Meclisi, ülkenin ilk Anayasasını kabul etti.
  • Londra Konferansı başladı.
1925
  • Şeyh Sait’e bağlı güçlerin Dersim’e bağlı Kıs ovasında hükümet güçleriyle çarpışması üzerine doğu illerinde sıkıyönetim ilan edildi.
  • Eskişehir Milletvekili Abdullah Azmi Efendi’nin sunduğu önerge ile Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20.000 liralık bir tahsisat kondu.
1927 Time dergisi, Mustafa Kemal Paşa’yı ikinci kez kapak yaptı.
1929
1934
  • Balkan Hekimler Birliği kuruldu.
  • Hukukçu, siyasetçi ve İstanbul Belediye Eski Başkanlarından Aytekin Kotil doğdu. (Ölümü: 9 Ağustos 1992) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1973 yılında Ali Topuz’un Milletvekilliğine seçilmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanlığına getirildi. 1977’de İstanbul Belediye Başkanlığı görevine başladı. 12 Eylül darbesi nedeniyle Millî Güvenlik Konseyi kararıyla 12 Eylül 1980’de görevinden alındı. 1987 yılında Sosya Demokrat Halkçı Parti’den (SHP) İstanbul Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) girdi. 1989 yılında TBMM Başkan Vekilliği görevine seçildi.
  • İzmir Havagazı şirketi satın alındı.
  • Fransa’nın hukukçu başbakanlarından Camille Chautemps il başbakanlık görevine seçildi.
1939 Türkiye, İspanya’daki Franco rejimini resmen tanıdı.
1944 Fransa’nın Nazi işgaline karşı göçmen işçilerden oluşan bir partizan grubu olan L’affiche Rouge (Kırmızı Afiş) önderi, Adıyaman doğumlu Ermeni şair Misak Manuşyan, yoldaşlarıyla birlikte idam edildi.
1949 Hukukçu olmamasına karşın ikinci dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı yapan Bayındırlık Bakanı, Ulaştırma Bakanı, Meclisi Mebusan ve TBMM Milletvekili, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya yaşamını yitirdi.  (1877, Afyonkarahisar – 21 Şubat 1949, İstanbul) Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı görevinde iken İskilipli Atıf’ın idam kararını da vermiştir.Ali Çetinkaya
 1948 Senegalli hukukçu sosyalist siyasetçi ve eski bakan Djibo Leyti Kâ, dünyaya geldi.
1952 Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) bir üyesi oldu. Lizbon’da yapılan toplantıya ilk defa katıldı.
1958 Yüksek Seçim Kurulu, 21 Şubat 1950 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 5545 Sayılı Kanun ile kuruldu. YSK, 1961 Anayasası ile Anayasal bir kuruluş haline gelmiştir.
1958 Barış sembolü, Gerald Holtom tarafından nükleer silahlanmayı protesto amacıyla tasarlandı. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda “D” harfini, çapraz duran çizgiler ise “N” harfini simgeliyor. “N” ve “D” harfleri İngilizce‘de “nuclear” (nükleer) ve “disarmament” (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda "D" harfini, çapraz duran çizgiler ise "N" harfini simgeliyor. "N" ve "D" harfleri İngilizce'de "nuclear" (nükleer) ve "disarmament" (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir.
1960 Fidel Castro, Küba’daki tüm işletmeleri devletleştirdi.
1963 Eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden 1961 ihtilali sözcüsü Alpaslan Türkeş ve Numan Esin sürgünden Türkiye’ye döndü.
1965 Amerikalı siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X New York’ta bir toplantıda konuşma yaptığı sırada uğradığı suikast sonucu öldürüldü.
1969 Personel Kanunu’nun mali hükümlerini iki yıl erteleyen kanun tasarısı Millet Meclisi’nde görüşülerek kabul edildi.
1972 “Silahlı eylem yoluyla anayasal düzeni değiştirmek istedikleri” iddia edilen Dev-Genç’li 226 sanığın ilk duruşması yapıldı.
1974 Yaşar Kemal Türkiye Yazarlar Sendikası başkanlığına seçildi. Türkiye Yazarlar Sendikası aynı yılın 6 Şubat günü kurulmuştu.
1977 Daha önce yasaklanan Emanuelle adlı film Danıştay kararıyla yeniden gösterime girdi.
1978 Yahya Demirel ve ortağı Z. Hakkı Alpaz, vergi kaçırdıkları iddiasıyla yargılandıkları Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesince, 17 ay hapse mahkûm edildiler.
1989 Sovyetler Birliği’nin, Prag Baharı olarak adlandırılan olaylar sonucunda Çekoslovakya’yı işgalini protesto etmek için kendini yakan Çek öğrencinin mezarına çiçek koyan yazar Vaclav Havel, 9 ay hapse mahkûm oldu.
1998 Susurluk Raporu’nun sansürlenen bölümleri ortaya çıktı: Abdullah Çatlı Kenan Evren’in emriyle ASALA’ya karşı kullanıldı; Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer Cizre’de “hedef gözetilerek” öldürüldü.
2000
  • Uluslararası Anadili Günü (International Mother Language Day), 2000 yılından beri her yıl 21 Şubat gününde ve tüm dünyada kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999’da 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadili Günü ilan etmiştir. UNESCO himayesindeki Anadili Günü dünyada kültürel çeşitliliği desteklemek, dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için düzenlenen hukuk ve demokrasi günlerindendir. Anadilde eğitimin temel bir hak olduğu tüm modern dünya tarafından kabul edilmektedir.
  • 27 Eylül 1999’da 10 siyasi tutuklu ve hükümlünün öldüğü yüzlercesinin yaralandığı Ulucanlar Cezaevi operasyon davasında operasyondan sağ kurtulan 86 tutuklu hakkında ‘adam öldürme’nin de bulunduğu ithamlarla toplam 12 bin yıl hapis cezası istendi.
2002
  • Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) idam cezasının “savaş halleri dışında” kaldırılmasını öngören 6 no’lu protokolün kapsamını genişletti. İdamın her koşulda kaldırıldığına ilişkin 13 no’lu protokolün AİHS’e eklenmesine karar verdi.
  • Filistin lideri Yaser Arafat, İsrail’in Ramallah’tan çıkabilmesi için koştuğu şartı kabul ederek üç kişiyi tutuklattı.Tutuklananlar arasında Marksist Filistin Kurtuluş Cephesi’nin askeri liderlerinden Ahid Ebu Golmi de vardı.
2005
  • Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için açılan Eğitim-Sen’in kapatılması istemli davayı kinci kez reddetti. Mahkemenin ilk kararı, Yargıtay tarafından Eğitim-Sen aleyhine bozulmuştu. Yerel mahkemenin direnme kararı ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından 25 Mayıs 2005 gününde bozuldu.
  • Ahmet Kaymaz ve oğlu Uğur Kaymaz’ın Kızıltepe’de öldürülmesiyle ilgili suçlanan polis memurlarının yargılandığı davanın duruşması  sanıkların yokluğunda başladı. Tahir Elçi’nin de aralarında bulunduğu avukatların, polislerin tutuklanması ve duruşmalarda hazır bulundurulması talepleri reddedildi.
  • İstanbul’da Emekçi Kadınlar Birliği üyeleri, 8 Mart’ın ücretli izin günü ve tatil olarak kabulü için Bakanlığa dilekçe gönderdi.
2012 Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Yargıçlar ve Savcılar Sendikası’nın (YARGI-SEN) kapatılmasına ilişkin Ankara 15.İş Mahkemesi kararını “yargıç ve savcıların tek başlarına meslek esasına göre sendika kuramayacağı” gerekçesiyle onadı. Sendika AİHM’ne başvurmaya karar vereceğini açıkladı.
2013
  • Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır-Cemil Kırbayır‘ın oğlu), 21 Şubat 2013’te oğlunun kemiklerini ve katilleri bulamadan yaşama veda etti.
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 28 Şubat Soruşturması kapsamında mahkemeye sevk edilen emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık tutuklandı, emekli Korgeneral Doğan Temel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
2014 TBMM Genel Kurulunda özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını da içeren Yeni “Demokratikleşme Paketi” kabul edildi.
2017 Ankara’da gözaltına alınan HDP Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken tutuklandı; HDP Van Milletvekili Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği düşürüldü.
2018 Siyasi partilerin seçim ittifakına ilişkin düzenleme 26 maddelik kanun teklifi şeklinde, AKP ve MHP’nin ortak imzasıyla TBMM Başkanlığına sunuldu.
2025
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDK’ye yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 18 Şubat’ta gözaltına alınan 54 kişi Çağlayan’daki İstanbul Adliyesine getirildi. DBP, DEM Parti, Devrimci Parti, EMEP, ESP, HDK, SYKP, Yeşil Sol Parti üyesi 30 kişi tutuklandı, 13 kişi hakkında ev hapsi kararı verilirken, 7 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
  • Şilili-Alman hukukçu ve siyasetçi Herbert Mertin yaşamını yitirdi. (29 Nisan 1958 – 21 Şubat 2025)
2026 ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin tüm dünya ülkelerinden ithal ettiği ürünlere uygulanacak yüzde 10’luk küresel tarife oranını yüzde 15’e çıkaracağını açıkladı. Trump, Yüksek Mahkeme’nin önceki gümrük vergisi kararlarını iptal etmesinin ardından, tüm ülkelere ABD’ye ithalatlarında geçici olarak yeniden yüzde 10 tarife getirmişti. Trump, bu vergiyi yüzde 15’e çıkarttığını duyurdu.

Yargıda Çalışma Koşulları Anket Raporu

0
YARGIDA ÇALIŞMA KOŞULLARI RAPORU

Yargıda Çalışma Koşulları Anket Raporu, Türkiye’de yargı hizmetinin saha gerçeklerini nesnel verilerle ortaya koyan bir çalışma olarak 2010 yılında yayımlanmıştır. Rapor, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) tarafından hazırlanmış olup, hâkim, savcı ve adliye çalışanlarının gündelik çalışma koşullarına dair anket temelli analizleri içermektedir. 

Raporun temel amacı, adalet sisteminin en önemli aktörleri olan yargı mensuplarının çalışma koşullarını, iş yükünü ve mesleki tatmin düzeylerini tespit ederek, mevcut sorunları görünür kılmak ve çözüm önerileri sunmaktır. 2010 yılı verilerini temel alan çalışma, Türkiye genelinde çok sayıda yargı mensubunun katılımıyla yürütülmüştür. Yargı çalışanlarının fiziksel çalışma ortamına ilişkin deneyimleri, adliye binalarının durumları, ofis imkânları gibi somut faktörler yanında psikolojik gerilimler, stres ve tükenmişlik düzeyleri de incelenmiştir.  Aşırı iş yükü ve yetersiz dinlenme, raporda öne çıkan en temel sorunlar arasında yer almaktadır. 

YARSAV, tespit edilen sorunlara yönelik somut politika önerileri ve iyileştirme yollarını; çalışma koşullarının iyileştirilmesi, insan kaynakları planlaması, sağlıklı çalışma ortamlarının oluşturulması, mesleki destek ve psikolojik yardım hizmetleri gibi hem kısa vadeli hem de uzun vadeli stratejiler olarak özetlemiştir. 

Çalışma, sürdürülebilir adalet ve bağımsız yargı için alan araştırmasının önemini gösteren kapsamlı bir belge niteliği taşımaktadır.

Yüksek Seçim Kurulu

0
Seçim yasalarına göre yapılan tüm seçimler anayasal güvence altındadır ve yargıç denetimi ile yapılmaktadır

Yüksek Seçim Kurulu, Anayasal bir kuruluştur ve seçimlerin genel yönetim ve denetimini yürüten bir kuruldur. Kurul ayrıca, Yargıtay ve Danıştay’ın kendi içlerinden çıkardıkları üyelerden oluşan seçimlerin yargısal denetimini sağlayan üst yargı makamıdır.

Yüksek Seçim Kurulu, 1982 Anayasasıyla getirilen referandum müessesesinin gereği olarak Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması işlemlerinin genel yönetim ve denetimini de yapmaktadır.

Yüksek Seçim Kurulu, 21 Şubat 1950 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 5545 Sayılı Kanun ile kurulmuş ve 1961 Anayasası ile Anayasal bir kuruluş haline gelmiştir.

Kurulun Tarihçesi

Yüksek Seçim Kurulu, Osmanlı devletinden bu güne kadar çıkarılmış seçim kanunları ve yapılan seçimlerle oluşan demokratik seçim deneyimleri sonucunda kurumsallaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde 1950 yılında ilk kez serbest seçimler yapılmış ve 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu gereği illerde ve ilçelerde seçim kurulları oluşturulmuş, Ankara’da da Yüksek Seçim Kurulu kurulmuştur. Kanun, seçim işlerini l ve ilçe seçim kurullarının yürütmesini, seçim kurullarının vereceği kararların da yargıç gözetim ve denetiminde yapılmasını hükme bağlamıştır. 1950 yılında çıkarılan bu kanun 1961 yılında çıkarılan 298 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmış, ancak Yüksek Seçim Kurulunun çalışma esaslarına ilişkin birçok hüküm yeni kanun ile de korunmuş, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan kurul 1961 Anayasası döneminde de seçimlerin güvenliği ve denetimi işlerini yürütmüştür.

Yüksek Seçim Kurulu, 1961 ve 1982 Anayasalarında Anayasal bir kurum olarak tanzim edilmiştir.

1961 Anayasasının 75.maddesi ile 1982 Anayasasının 79. maddesi içeriği aynıdır: “Seçimler yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulu’nundur. Yüksek Seçim Kurulu kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.”

Yüksek Seçim Kurulu yedi asil ve dört yedek üyeden oluşmakta, üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay genel kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oy ile seçilmekte, kurul üyeleri salt çoğunluk ve gizli oyla Başkan ve Başkanvekilini seçmektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Yüksek Seçim Kurulunun Görev ve Yetkileri

Yüksek Seçim Kurulunun görev ve yetkileri; 5545 sayılı Kanunun 123. maddesinde, 298 sayılı Kanunun 14. maddesinde ve 12/12/2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7062 sayılı Kanunun 6. maddesinde ayrıntılarıyla belirtilmiştir.

Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda Sayılan Görev ve Yetkileri

a) Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

b) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etmek,

c) Cumhurbaşkanı seçimi tutanaklarını kabul etmek ve seçilen Cumhurbaşkanı adına seçildiğine dair tutanak düzenlemek,

ç) Seçmen kütüğünün oluşturulması, güncellenmesi, yönetilmesi ve denetimine ilişkin usul ve esasları belirlemek,

d) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin konular ile görev, yetki ve sorumluluk alanına giren hususlarda prensip kararları almak ve diğer düzenlemeleri yapmak,

e) Seçim sürecinde, seçmenlerin hak ve yükümlülükleri ile seçim iş ve işlemlerinin anlatılması amacıyla radyo ve televizyonlarda zorunlu yayın kapsamında yayınlanmak üzere tanıtım programları hazırlamak veya hazırlatmak,

f) Seçmen kütüğünün önemi ve düzenlenme yöntemleri ile seçmenlerin görev ve sorumlulukları hakkında tanıtım programlarıyla vatandaşları bilgilendirmek,

g) Engelli seçmenlerin oy kullanmalarını kolaylaştıracak her türlü tedbiri almak,

ğ) Yurt dışındaki seçmenlerin oy kullanmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,

h) Görev alanıyla ilgili konularda yurt içinde ve yurt dışında bulunan kuruluşlarla iş birliği yapmak,

ı) Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.

Yüksek Seçim Kurulunun Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 14. maddesinde sayılan Görev ve Yetkileri

1. Seçimlerde, içine oy pusulası konulacak olan zarfların, icabında her seçim için başka başka renk ve ölçüde olmak ve gerek piyasada, gerek Devlet Malzeme Ofisince imal edilen veya ettirilen veya depolarında bulunan zarfların renklerinden ve ölçülerinden farklı ve kağıdında “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigranı bulunmak üzere; yeteri kadar özel zarf imal ettirmek ve bu imalatı, kağıt hamurundan başlayarak zarfın, imaline ve teslim alınmasına kadar olan safhalarını; yapılacak işin hacmi, süresi ve niteliği dikkate alınarak belirleyeceği kendi üye veya üyelerinin veya imal ve teslim yerinde yetki vereceği ilçe seçim kurulu başkanının, il seçim kurulu başkanı ya da üyesi hakim veya hakimlerinin devamlı gözetim ve denetimi altında yaptırmak ve bu zarfları il seçim kurullarına, her ilin ihtiyacına yetecek sayıda, alındı belgeleri karşılığında göndermek,

2. Özel zarfların imali için gerekli “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigran kalıpları ile zarf ölçü kalıplarını yaptırıp gerekli miktarda kağıt ve zarf imalinden sonra saklamak,

Birleşik Oy Pusulaları

Katlanıp bir kenarı yapıştırıldıktan sonra zarf haline gelebilen “Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu” filigranını taşıyan birleşik oy pusulalarını, her (400)’ü ve her (400)’lük paketi, aynı numarayı taşımak üzere bastırmak ve her sandık için bir paket, ilçe seçim kurullarına zamanında ulaştırmak,

3. Bu Kanunda sözkonusu edilen bütün işlemlerin gerektirdiği form, evrak, liste gibi her türlü basılı kağıdın tasarım ve baskısını yaptırmak, il ve ilçe seçim kurullarına zamanında ve ihtiyacı kadar ulaşımını sağlamak,

4. Tüzüklerine göre ilk genel kongresini yapmış olup, illerin en az yarısında ve en az altı ay evvel il ve ilçe teşkilatını kurmuş bulunan siyasi partilerin adlarını, ilçe seçim kurullarının yeniden kurulması için öngörülen ayların ikinci haftasında tespit ve ilan etmek,

5. İl ve İlçe seçim kurullarının teşekkülünü sağlamak, İl seçim kurullarının teşekkülüne, işlemlerine ve kararlarına karşı yapılacak itirazları, oy verme gününden önce ve itiraz konusunun gerektirdiği süratle, kesin karara bağlamak,

6. Adaylığa ait itirazlar hakkında bu Kanun ve özel kanunları gereğince kesin karar vermek,

7. İl seçim kurullarınca, oy verme günü işlemleri hakkında verilmiş olan kararlara karşı yapılan itirazları derhal inceleyip kesin karara bağlamak,

8. İl seçim kurullarınca düzenlenen tutanaklara karşı yapılan itirazları inceleyip kesin karara bağlamak,

9. Seçimlerden sonra, kendisine süresi içinde yapılan, seçimin sonucuna müessir olacak ve o çevre seçiminin veya seçilenlerden bir veya birkaçının tutanağının iptalini gerektirecek mahiyette itirazları, alt kurullara yapılan itirazların silsilesine ve sürelerine uygunluğunu araştırmaksızın inceleyip kesin karara bağlamak,

10. İl seçim kurulları başkanlıklarınca seçim işlerinin yürütülmesi hakkında sorulacak hususları derhal cevaplandırmak ve seçimin bütün yurtta düzenle yapılmasını sağlayacak tedbirleri almak ve bu hususta gereken genelgeleri zamanında yapmak,

Seçimlere Katılma Şartı

11. Siyasi partilerin milletvekili genel ve ara seçimlerine ve belediye başkanlığı ile belediye meclisi, il genel meclisi üyelikleri genel ve ara seçimlerine katılabilmeleri için illerin en az yarısında, oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olmaları veya Türkiye Büyük Millet Meclisinde gruplarının bulunması şarttır.

Bir ilde teşkilatlanma, merkez ilçesi dahil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilat kurmayı gerektirir. Bu esaslar dairesinde seçime katılabilecek siyasi partiler tespit ve seçimin başlangıç tarihinden on gün, seçimin yenilenmesi halinde yenileme kararının ilanından sonraki beş gün içinde ilan etmek,

12. Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü kuruluş ve işleyişi ve diğer çalışma konuları ile ilgili ilkeleri belirlemek, yönetmelikleri yayınlamak, programlarını yapmak ve denetlemek,

13. Yurt Dışı İlçe Seçim Kurulunun oluşturulmasını ve yurt dışında bulunan vatandaşların oy kullanmalarını sağlamak üzere gerekli düzenlemeleri yapmak,

14. Yurt dışı seçim iş ve işlemlerinde seçim takvimi sü-resince Yurt Dışı İlçe Seçim Kurulunun verdiği görevleri yapmak üzere, ihtiyaç görülmesi halinde, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınarak bu Bakanlık mensupları arasından en az daire başkanı seviyesinde görevlendirme yapmak,

15. Seçim türüne göre sandık bölgesi seçmen sayısını belirlemek,

16. Seçim güvenliği açısından gerekli görülmesi durumunda, vali veya il seçim kurulu başkanının oy verme gününden en geç bir ay önce talepte bulunması halinde, o yerdeki sandıkların en yakın seçim bölgelerine taşınmasına, sandık bölgelerinin birleştirilmesine, muhtarlık seçimleri hariç olmak üzere seçim bölgelerinin birleştirilmesi ile seçmen listelerinin karma şekilde düzenlenmesine ve bu hususların ilanına karar vermek,

17. Hastalığı veya engeli sebebiyle yatağa bağımlı olan seçmenlerin, muhtarlık seçimleri hariç, oy kullanmalarını sağlamak için seyyar sandık kurulu kurulmasına, oy kullanılmasına, sayım ve döküm ile birleştirme işlemlerine ilişkin usul ve esasları belirlemek

Oğuz İmregün

0
Prof. Dr. Oğuz İmregün

Profesör Doktor Oğuz İmregün, 21 Şubat 1929’da İzmir’de doğmuştur. Babasının görevi nedeniyle ailesi Aydın iline bağlı Nazilli ilçesinde yaşayan İmregün, henüz 11 yaşında iken İstanbul’a gelmiş ve 1940 yılında Galatasaray Lisesini kazanarak bu okulda eğitim hayatına başlamıştır.

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ile birllikte

Profesör Doktor Oğuz İmregün, leyli meccani olarak okuduğu Galatasaray Lisesinden 1948 yılında mezun olmuş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak 1952 yılında fakülteyi bitirmiştir. Fakülteyi bitirdikten sonra akademik kariyeri tercih etmiş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine öğretim görevlisi olarak girmiş, 1957 yılında doktorasını tamamlamıştır .

1961 yılında Kara Ticareti Hukuku alanında doçent olmuş, 1968 yılında Ticaret Hukuku kürsüsünde profesör unvanını kazanmıştır. İmregün, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki akademik görevine paralel olarak İstanbul Barosuna kayıt yaptırmak sureti ile serbest avukatlık mesleğini ifa etmeye başlamıştır.

Sosyal Yaşamı ve Galatasaray

İmregün, mesleki yaşamının yanında birçok sivil toplum kuruluşunda yer almış, Galatasaray Spor Kulübü yönetim kurulu üyeliklerinde bulunmuş, Alp Yalman’ın başkanlığı döneminde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almış, Galatasaraylılar Cemiyeti Başkanlığı yapmıştır.

Galatasaraylılar Yardımlaşma Vakfı kurucu başkanıdır ve bu vakıfta Mütevelli Heyet Üyeliği görevini de yürütmüştür. İmregün, Galatasaray Kulübü Genel Kurullarında Divan Kurulu başkanlığı da yapmıştır. İmregün, Devlet Tiyatroları Vakfı Kurucu üyesidir.

Galatasaray Kulübü’nün 2017 yılındaki 106. kuruluş yıl dönümünde Prof. Dr. Oğuz İmregün kulübün en yaşlı üyesi sıfatıyla 106. yıl plaketini yaş kütüğüne çakmıştır.

Oğuz İmregün ile Mekteb-i Sultani Röportajı

Oğuz İmregün- İstanbul Barosu Meslekte 60. Yıl Plaket Töreni

Türkiye Barolar Birliğince İstanbul Barosunun ev sahipliğinde 2016 yılında İstanbul Bomonti Hilton Oteli Konferans Salonunda düzenlenen Meslekte 60 Yılını Dolduran Avukatlar Töreninde Baro Başkanı Prof. Dr. Ümit Kocasakal tarafından İmregün’e plaket takdim edilmiştir.

Hatırası, Ticaret Hukuku dersleri verdiği Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde bir sınıfta yaşamaktadır.

2008 yılında by-pass ve aort ameliyatı geçiren Oğuz İmregün 21 Nisan 2018 günü yaşamını yitirmiştir.

Eserleri 

Profesör Doktor Oğuz İmregün’ün Ticaret Hukuku alanında yazmış olduğu eserler Türkiye’de bulunan birçok hukuk fakültesinde ders kitabı olarak okutulmuş, mahkemeler tarafından talep üzerine yazmış olduğu bilirkişi raporları düzenli ve sistematik olarak her yıl kitap olarak basılmıştır.

İmregün’ün, Mevduatı Koruma Bakımından Bankalar Yasası (1957), Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul Kararlarından Doğan Menfaat İhtilafları (1960), Amerikan Ortaklıklar Hukukunun Ana Hatları (1968), Anonim Ortaklıklar (1974), Kara Ticaret Hukuku Dersleri – Genel Hükümler – Ortaklıklar – Kıymetli Evrak, Kıymetli Evrak Hukuku, Kollektif – Komandit ve Sermayesi Paylara Bölünmüş Komandit Ortaklıklar (1989), Ticaret Hukukunun Genel İlkeleri (1989), Tescilli Markayı Kullanma Külfeti – Prof. Dr. Oğuz İmregün’e Armağan (Sami Karahan -1998), Bilirkişi Raporları (18 Cilt, 1971-2001), Ticaret Hukuku (2004) ve Galatasaraylı (2008) isimli eserleri bulunmaktadır.