Düşmanını savunabilmek bir avukat için inanılmaz bir onurdur. Jacques Vergés
[/box]
Mesleğe başladığım yıllarda kıdemli avukatlardan sıkça duyduğum, bana ilk duyduğumda saçma gelen bir söz vardı: “avukatın tek düşmanı müvekkilidir”. Bu sözün arkasından mutlaka bu önermeyi doğrulayan korkunç bir-iki meslek anısı anlatılırdı.
Bu sözü, yaşadığım olumsuz deneyimlerin desteklemesiyle, ben de bir süre otomatik olarak tekrar edegeldim. Konferanslarımda ve staj seminerlerinde stajyerlere ve meslektaşlarıma, benden öncekilerin bana öğrettiği gibi “avukatın tek düşmanı vardır: o da müvekkilidir” cümlesini kurduktan sonra yaşadığım olumsuz ve can yakıcı birkaç deneyimi ekledim.
Ama bu paradoksal söz, sayısız gerçek olaylara dayansa da, ilk duyduğumdan bugüne kadar beni hep rahatsız etmiştir. Bizzat yaşadığım olaylar, meslektaşlarımın bana anlattığı anılar, Baro yönetim kurulu üyeliği yaptığım sırada incelediğim soruşturma dosyaları, bu sözü büyük ölçüde destekliyordu. Ama mesleğimin varlık nedeni olan ve derdine çare arayan müvekkilleri düşman olarak nitelemeyi de kabul edemiyordum. Sonunda, avukatların müvekkillerine, müvekkillerin de avukatlarına karşı beslediği olumlu ve özellikle de olumsuz duyguların mekanizmasını anlamadan bu sorunun çözümlenmesi veya bu sorunla bilinçli olarak başa çıkılmasının olanaksız olduğuna karar verdim.
Zira avukat ve müvekkilinin birbirlerine karşı hissettikleri olumlu ve olumsuz duygular; danışma, uyuşmazlığın çözümü ve dava sürecini etkilediği gibi, avukatlık sözleşmesinin avukat veya müvekkili tarafından mantıksız nedenlerle sonlandırılmasına, avukatın baroya veya savcılığa şikâyetine ya da avukat ve müvekkili arasında daha ağır uyuşmazlıkların çıkmasına neden olabiliyordu. Pek çok meslektaş, bilgisi ve eğitimi olmayan bu konuda kolaylıkla riskli ilişkilere doğru sürüklenmekte; farkında bile olmadan kendini meslekle bağdaşmayan bir tutumun içinde bulabilmekteydi.
Ülkemizdeki avukatlığının darbımeseli haline gelen bu sözden hareketle konuyu araştırmaya başladım. Araştırmalarım problemin psikanalizin belli başlı konularından biri olan “aktarım ve karşı aktarım” sonunu olduğuna beni ikna etti.
Bu yazımda, avukat-müvekkil ilişkilerinde aktarım ve karşı aktarımın psikolojik dinamikleri, bununla ilgili alınacak önlemleri araştıracağım. Psikanalizle ilgili eserlerde aktarım sorunu, karşı aktarımdan önce incelenir.
Michigan Üniversitesi’nden hukuk ve psikiyatri profesörü Andrew S. Watson, konuyu ayrıntılı olarak incelediği eserinde, aktarımın teşhis edilebilmesi için öncelikle karşı aktarımın incelenmesi gerektiğinden hareketle bu süreci tersine çevirir ve öncelikle karşı aktarımı inceler (s. 78,79). Watson’un görüşüne katılmakla beraber, bu konunun bizim hukuk literatürümüzde avukat müvekkil ilişkileri yönünden hiç incelenmemiş olmasından hareketle psikanalistlerin sistematiğine bağlı kalarak öncelikle aktarım olgusunu inceleyeceğim. Daha sonra hukuksal uyuşmazlıkların psikolojik sonuçları ve bunun aktarım ve karşı aktarımla ilişkisi üzerinde kısaca durduktan sonra, aktarım ve karşı aktarım konusunda avukatın tutumu konusuna değineceğim.
A. Aktarım (Transference)
Psikanalizde; analiz görenin, en erken nesne ilişkilerinden kaynaklanan ve analiz ortamında yeniden canlanmış duygularını büyük ölçüde bilinçsiz olarak psikanaliste yöneltilmesine aktarım denilmektedir (Tükel, s.13). Tanımdaki “en erken nesne ilişkileri” ibaresi, analiz görenin çocukluk döneminde genellikle çocuk üzerinde otoritesi olan (anne, baba, bakıcı, ağabey vs) kişiler ile olan yaşantıları ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle, psikanaliz ilişkisi içinde hasta, geçmişe ait duygu ve tutumlarını farkında olmadan şimdiki bir nesneye yönelterek (psikanalist), şimdiki mekân ve şimdiki zamanda yeniden dramatize eder. Geçmiş yaşantıdaki roller aynı kalmakla beraber oyuncular ve sahne değişmekte ve geçmiş yeniden tekrar edilmektedir. Bunu iki kişilik bir tiyatro oyununun, baş oyuncusu değişmemek üzere her defasında farklı sezonlarda farklı bir oyuncuyla farklı salonlarda sahnelenmesine benzetebiliriz.
Analitik ilişkide aktarım kalıpları otomatik ve bilinçdışı olarak ortaya çıkar. Bir hastanın hekimine bağlanması ve ondan sevgi beklemesinin çoğu zaman bilinçli bir yanı vardır, asıl bilinçdışı olan bunların hastanın geçmişiyle olan ilişkisidir. Bu anlamda aktarım, hastanın anne veya babasıyla olan çocukluktaki ilişkisinin görüşme odasında yinelenmesidir. Buradaki yineleme, geçmişteki olayı hatırlayıp anlatmak değildir, hasta geçmişteki ilişkiyi psikanalist üzerinden yeniden sahneler.
Aktarım, psikanalizde hasta-hekim ilişkisi içinde ele alınmış ve incelenmiştir. Aktarım sadece psikanaliz esnasında görülen ve analiz ortamında ortaya çıkan bir fenomen değildir. Yetişkinlikteki (genellikle güç ve otorite içeren) tüm önemli ilişkilerdeki duygusal yaşantılar, çocukluk dönemindeki özgün yaşantıların bir tür tekrarı, yeniden sahnelenmesi niteliğindedir. Bu anlamda en genel tanımıyla aktarım, şahsın çocukluk çağında kendisi için önemli kişilerle yaşamış olduğu duyguları şimdi ilişki kurduğu kişi veya kişilerle yeniden yaşaması, bu kişileri kendi çocukluğundaki algı ve duygulara göre değerlendirerek tepkiler göstermesidir (Danacı, s.55). Bu anlamda eğitim ilişkisi, mesleki ilişki, otorite ilişkisi veya sevgi temelinde bir ilişki olsun her ilişki, önemli ölçüde bilinç dışı aktarım aksiyonları içerir. Her beşerî ilişkinin, aktarım ilişkisi ile gerçek ilişkinin farklı dozlardaki bir karışımı olduğu söylenebilir. Özellikle bizim kültürümüzde dede, baba, dayı, hala, teyze, ağabey, abla, bacı gibi hısımlık ilişkisi tanımlayan sözcüklerin bu ilişkinin olmadığı kişiler için de kullanımının yaygınlığını dikkate alarak; sosyal ilişkilerde aktarım dozunun yüksek ve bunun kronik olduğunu söyleyebiliriz.
Aktarımın diğer bir özelliği, katmanlı olarak ortaya çıkabilmesi; yani farklı cinsiyetler de olabilen geçmişteki birden çok kişiyle bağlantılı duygu, düşünce ve tutumlar şu andaki tek bir kişiye aktarılabilmesidir (Danacı 56). Yine aktarımın, geçmişte yaşanan olayın birebir canlandırılması ve basitçe tekrar edilmesi olduğu düşünülmemelidir. Aslında aktarımın içeriği, geçmişte yaşanmış olaydaki ruhsal gerçekliktir. Esasen aktarılan, en derin seviyede kişinin ruhsal gerçekliğiyle ilintili bilinçdışı arzu ve fantezilerdir (Tükel, s.35).
Watson, aktarım terimini, avukat müvekkil ilişkisinde bir müvekkilin avukatına karşı olan tüm tepkilerini ifade ettiğini; bu tepkilerin, müvekkilin algı kapasitesi ölçüsünde algıladığı avukatının kişiliğine yönelik tepkileri değil, aynı zamanda geçmişe ait olan ve farkında olunmadan yansıtılan tepkilerin de aktarıma dahil olduğunu ifade etmektedir (s. 75). Watson’un tanımı, psikanalistlerin tanımından biraz daha geniş gözükmekle birlikte, aslında ifade edilmek istenen şey aynıdır. Zira avukatın kişiliğine yönelik tepki, az veya çok çocukluluk yaşantılarının yeniden dramatizasyonudur. Öte yandan biraz önce vurguladığımız gibi, hiçbir aktarım saf değildir; içinde az veya çok bugüne dair gerçek de içerir. Bize göre aktarım, müvekkilin çocukluk çağında kendisi için önemli bir veya birden fazla kişiyle (anne, baba, bakıcı, ağabey, abla vs. ) yaşamış olduğu duyguları, farkında olmadan, avukatı üzerinden yeniden yaşaması, avukatını kendi çocukluğunda yaşadığı algı ve duygulara göre değerlendirerek ona tepkiler göstermesidir.
Bir avukat aktarımın belirtilerini anında teşhis edebilmeli, aktarımın niteliğini ayırt edebilmeli ve müvekkille ilişkisini aktarımın farkındalığıyla yürütmelidir. Aktarımın başlıca belirtileri, müvekkilin avukata yönelik olarak duruma uygun olmayan yoğun ve aşırı olumlu veya olumsuz tepkileri aktarımın tipik belirtisidir. Müvekkilin; randevusuz ziyaretleri, acil bir durumlar hariç sosyal davranış kuralları gereği aramanın uygun olamadığı gün ve saatlerde avukatını sık sık telefonla araması, randevusuna geç gelmesi, randevuyu unutması, avukatın davayla ilgili sorduğu soruya yanıt vermemesi, bilgi ve belge vermekten kaçınması, görüşme gerektiği zamanlarda iletişimi anlamsız biçimde kesmesi, avukatlık ücreti kararlaştırma konusunda kayıtsız davranması, kararlaştırılan ücreti ödememesi gibi davranışlarla avukatına direnç göstermesi diğer tipik bir aktarım göstergesidir.
Aktarım mekanizması, avukatın fiziksel bir özelliği, bir jesti, davranışsal veya ifadesel bir jesti ya da müvekkil tarafından algılanan bir tutumu, geçmişte (genellikle çocukluk döneminde) yoğun bir şekilde olumlu veya olumsuz duygular yaşadığı müvekkilin hayatındaki önemli bir kişinin tam bir imajını oluşturacak şekilde müvekkilin bilinçdışı tarafından otomatik olarak genelleştirilir. Bu tetikleme tamamen bilinçsiz şekilde gerçekleşmektedir. Bu aşamadan sonra geçmişteki yaşantı/lar müvekkil tarafından avukata yöneltilerek dramatize edilir.
Aktarım yaşantısı içindeki müvekkil, yaptığı davranışının kesinlikle farkına varmayacaktır. Bu nedenle, müvekkilin bu otomatik tepkisini, mantıksal gerekçelerle veya onu ikna ederek değiştirmek imkânsızdır. Uygulamada, bu mekanizma avukatlar tarafından bilinmediğinden ve aktarım olgusu teşhis edilmediğinden avukatla müvekkil arasında çok uzun süren tartışmalar yaşanabilmektedir. Müvekkilin kendisi neyi niçin yaptığını fark edene kadar, aktarım niteliğindeki davranışlarının farkında olmayacaktır.
Aktarım olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilir. Olumlu aktarım, sevgi ve sevginin öncül belirtilerinin avukata aktarılmasıdır. Bu duyguların başlıcası; sevgi, hoşlanma, güvenme, anlayışlı bir yaklaşım, teslimiyet, hayranlık, tutku, sevecenlik ve saygıdır. Başka bir ifadeyle, avukatına güvenmek, onu sevmek, saygı göstermek, ona tutulmak ve kendini ona teslim edebilmek olumlu aktarımın işaretidir.
Olumsuz aktarımda ise müvekkiller avukatlarına karşı güvensizdirler; avukatlarının kendilerine bir yarar sağlayacağı umudunu taşımazlar, avukatın yeteneklerini hor görebilirler, avukat onları iten, sevmeyen, vermekten çok almaya bakan ve şahsi çıkarlarını önde tutan bir kişidir. Olumsuz aktarımda müvekkil avukatın işini iyi yapmadığını düşünebilir. Müvekkil avukatına öfke, kızgınlık ve hatta nefret duyabilir. Müvekkil avukatına uyuşmazlığıyla ilgili tevdî ettiği bilgiler nedeniyle korkuya, endişeye ve hatta dehşete kapılabilir, utanç duyabilir. Müvekkiller, karşı cinsten avukatlarına karşı yoğun bir sevgi veya cinsel bir çekim hissedebilirler.
Aktarım, çoğu kez çift değerli (ambivalans) özellik arz eder. Sevgiden nefrete, güvenden güvensizliğe salınım hareketi yapabileceği gibi, aynı anda da yaşanabilir.
B. Karşı Aktarım (Countertransference)
Karşı aktarım ise bir aktarıma muhatap olan şahsın, aktarımı yapana karşı geliştirdiği bilinç dışı duygusal tepkidir. Psikanalizde bu terapistin, hastanın aktarımına karşı geliştirdiği aktarım olarak ortaya çıkar. Bazı yazarlar göre ise terapistin, hastanın tüm davranış, duygu ve isteklerine yönelik tepkisinin karşı aktarım olarak değerlendirilmesi gerekir. Bazıları ise karşı aktarımın hastanın aktarım tepkilerine karşıt bir olay olmadığını; hekimin çocukluk çağında kendisi için önemli kişilerle yaşamış olduğu duyguları müvekkiliyle bilinç dışı olarak yeniden yaşaması, müvekkilini kendi çocukluğundaki algı ve duygulara göre değerlendirerek bilinçsiz tepkiler göstermesidir. Watson, karşı aktarımın, avukat müvekkil ilişkisinde bir müvekkilin avukatına hissettirdiği tüm duygular olduğunu ifade etmiştir (s. 75, 88).
Bu açıklamalardan sonra, yazımızın başında andığımız “avukatın tek düşmanının müvekkili” olduğu yolundaki önermenin, çok uzun süre farklı müvekkillerle yaşanmış çok yoğun olumsuz karşı aktarım deneyimlerinin aşırı genellemeyle tüm müvekkillere yansıtılmış olumsuz bir duygu yaşantısı olduğu yorumunu rahatlıkla yapabiliriz. Bu önerme, bir anlamda mesleki başarısızlığın, eğitim eksikliğinin, mesleğin bir parçası olan sorunlarla başa çıkamamış olmanın itirafıdır. Üstelik böyle bir genel önerme, buna inanmış bir avukatın müstakbel müvekkil ilişkilerinde olumsuz karşı aktarım riskini artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
C. Hukuksal Uyuşmazlıkların Psikolojik Sonuçlarının Yansıtma, Aktarım ve Karşı Aktarım Süreçleriyle Bağlantısı
Hukukçuların, sadece hukuk kural ve kuramlarıyla uğraştıkları düşünülür. Bu görüş uygulamayla teması olmayan akademisyenler için geçerli olabilir. Uygulamadaki bir hukukçu; hukuk kurallarından ve kuramları kadar, ambivalans (çiftdeğerli) bir duygu olan “adalet duygusu”nu korumakla, adalet duygusunun zedelenmesi halinde açığa çıkan intikam, öfke, kin, hınç, nefret, dehşet, kıskançlık gibi çok yoğun negatif beşerî duyguların hukuksal çarelerle dengelenmesi işiyle uğraşan bir insanlık uzmandır.
Bir hukuksal problemin; ekonomik, sosyal, biyolojik ve psikolojik birçok boyutu vardır. Hukuksal uyuşmazlıkların psikolojik kökenleri, ayrı bir incelemenin konusunu oluşturacak kadar geniş bir konudur. Ancak bir hukuksal uyuşmazlığın müvekkilin duygu, düşünce ve davranış dünyasına ciddî etkileri vardır.
Avukata sunulan vakaların çoğunda hukuksal sorunlarla birlikte psikolojik problemler bir aradadır. Özellikle, ceza hukuku, aile hukuku gibi alanlarda avukat çoğu kez bir psikiyatrın müdahalesini gerektirecek derecede bunaltılı veya başka psikiyatrik belirtilerin bulunduğu müvekkiline hukuksal olarak yardım etmek zorundadır. Hukuksal sorun, müvekkilin ruh sağlığını hafif bunaltıdan ağır psikoz derecesine kadar olumsuz olarak etkilemiş olabilir veya uyuşmazlığın sonraki aşamalarında bu belirtiler ortaya çıkabilir. Müvekkil, fiil ehliyetini kaldıran bir psikiyatrik sorun yaşıyor olabilir ve hatta davanın konusunu psikiyatrik bir olay (vesayet ve kayyım davaları) oluşturabilir.
Şiddet içeren bir aile hukuku problemini, psikolojik boyutlarını kale almadan kavramak ve çözmek neredeyse olanaksızdır. Keza cismanî zarar ve ölümlü vakalarda hukuksal yardım görevi üstlenen avukatın, vakanın post travmatik psikolojik etkileri konusunda bilgi ve deneyim sahibi olmadan uyuşmazlığın çözüm sürecini yönetmesi, bu trauma nedeniyle ortaya çıkabilecek avukat-müvekkil sorunlarıyla başa çıkması neredeyse imkânsızdır.
Hatta duygusal olarak nötr olduğu düşünülen ticarî davalar, yoğun duygular içerebilir. Buna en ilginç örneğe bir endüstriyel tasarım hakkına tecavüz davasında rastladım. Müvekkilem, kahve fincanı motifleri tasarımıyla uğraşıyordu. Müvekkilemin davayla ilgili yoğun duygusal tepkileri, davalıya karşı hissettiği çok aşırı öfke, nefret ve intikam duygularına, daha önce hiçbir davamda (hatta Habil-Kabil davaları olarak nitelendirdiğim bir kardeş cinayeti davasında bile) tanık olmamıştım. Üstelik müvekkilin benden önceki avukat, tüm iyi niyetli gayretlerine ve gerçekten dürüst çalışmasına karşın, müvekkilin yer değiştirme mekanizmasıyla yansıtılan intikam ve öfke duygularının kurbanı olmuş ve azledilmişti. Tek hatası, elindeki davanın sadece bir endüstriyel tasarım davası olduğunu sanmasıydı. Bu davanın müvekkilin ruh dünyasındaki öznel sembolizasyonunu çözümleyemeyen bir avukatın davayı sonuna kadar sürdürmesi gerçekten olanaksızdı.
Hatta başkaları için psikolojik olarak çok anlamsız ve önemsiz görünen bir dava müvekkil için, psikolojik olarak çok farklı anlam ve öneme sahip olabilir. Örneğin, yapılacak masrafa ve harcanacak zamana nazaran elde edilecek kazanımın çok düşük olduğu düşünülen bir dava, (avukatından başkasını ilgilendirmeyen) müvekkilin ruh dünyasında, çoğu kez kendisin de farkında olmadığı, çözümlenmesi bir psikanalisti belki de yıllarca uğraştıracak öznel simge olabilir. Uygulamada küçümsenen bir isim tashihi davasının bile, görevim bu olmadığı için ben bunu hedeflemediğim halde, bazen yıllarca süren psikolojik tedaviden daha etkili olabildiğini ve müvekkilin duygu durumunu (mood) değiştirebildiğine bizzat gözlemlediğimde doğrusu çok şaşırmıştım. Bu anlamda, davaların traumatik etkilerinin yanı sıra, sağaltıcı etkilerinin olup olmadığı başlı başına bir araştırma konusudur.
Bu “simge davalar” (ki aslında her dava psikolojik açıdan bir öznel simgeler örüntüsüdür) psikolojik dokusu bilinmediği takdirde avukat müvekkil ilişkileri açısından çok ciddî tuzaklar içerir.
Avukatın müvekkiline hukuksal olarak yardımcı olabilmesi için, her şeyden önce, ele alacağı davanın müvekkilinde yarattığı etkiler ve avukat müvekkil ilişkisine yansımaları konusunda bilinçli olması gerekmektedir.
Bir davanın müvekkilde yarattığı ruhsal durumun avukat müvekkil ilişkisine ve dava sürecine etkileri şunlar olabilir:
a) Müvekkilin avukatına vakayı sunarken, çok açık ve tartışmasız olan olguları, çeşitli derecelerde bilinçsiz olarak çarpıtmasına, inkâr etmesine yol açabilir. Bu olgu, her hangi psikopatolojik belirti göstermeyen kişilerde de, davanın yarattığı baskının etkisiyle savunma düzeneklerinin devreye girmesiyle (özellikle inkâr, akla uygun hale getirme, yansıtma, yer değiştirme savunma biçimlerini baskın olarak kullanan kişiliklerde) istisnasız her vakada karşımıza çıkan normal bir davranıştır.
Bu durum, ilk görüşmede avukata aktarılan öykünün, davanın ilerleyen aşamalarında, görüşmenin kayıt altına alınmış olduğu durumlarda bile, çarpıtılması ve inkârı şeklinde de sıkça görülür. Bu durumlarda müvekkili ahlaksız veya yalancı olarak değerlendirmek doğru ve haklı görülebilecek bir yaklaşım değildir. Çünkü konunun bilinçli yalan söylemeyle ilgisi yoktur. Çevresinde çok dürüst tanınan ve hakikaten dürüst insanlar da dava travması altında, çoğu kez bu şekilde davranırlar. Bu durum avukat tarafından ahlâken yargılanacak, kınanacak bir konu değil; anlaşılması ve başa çıkılması gereken insanî ve meslekî temel sorunlardır.
b) Müvekkilin uyuşmazlığın karşı tarafına hissettiği yoğun olumsuz duyguları (intikam, öfke, hınç, nefret vb.) yer değiştirme (displacement) savunma mekanizmasının etkisiyle yine büyük ölçüde bilinçsiz olarak avukatına yöneltebilir.
Yer değiştirme, aktarımla çok benzer. Daha doğrusu, aktarım yer değiştirmenin özel bir türüdür. Görüşme aşamasında avukatın davanın olası olumsuz sonuçlarına dikkat çekmesi halinde (ki avukatın etik görevidir), müvekkilin anlattığı öykünün tutarsızlıklarına dikkat çektiğinde, bir delilin yetersizliğini vurguladığında veya davayı üstlenmeyi reddettiğinde, avukatın müvekkile yargılayıcı davranması halinde ve hatta avukatın duruşma salonunda karşı taraf avukatıyla selamlaşması durumunda dahi duygusal bir patlama olarak ortaya çıkabilmektedir.
c) Uyuşmazlığın niteliği, aktarımı ve karşı aktarımı kolaylaştırabilir ve hatta kaçınılmaz kılabilir. Bu her davada rastlanabilecek bir olgu olmakla birlikte, aile hukukuna dair uyuşmazlıklarda, uyuşmazlıktaki tarafların sıfatının tetiklemesiyle istisnasız hemen her olayda gerçekleşir.
D. Aktarım ve Karşı Aktarım Konusunda Avukatın Tutumu
Hemen belirtmek gerekir ki, aktarım ve karşı aktarım olgusunu avukat müvekkil ilişkisinde tehlikeli hale getiren aktarım ve karşı aktarımın gerçekleşmesi değildir; zira aktarım ve karşı aktarımın her beşerî ilişkide az veya çok ortaya çıkması kaçınılmazdır. Risk, aktarım ve karşı aktarım sürecinin bilinç dışı olarak ve aniden ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır.
Psikanalizde amaç, aktarımların otaya çıkartılarak analiz edilmesidir. Keza karşı aktarımın da farkına vararak otoanalizle veya suprevizyonla analiz edilerek, ortaya çıkan verilerin analizde kullanımıdır. Başka bir deyimle psikanalistlerin üzerinde çalıştığı malzeme aktarım ve karşı aktarımlardır. Oysa avukatın, müvekkili analiz etmek, onun psikolojik rahatsızlıklarını tedavi etmek gibi bir amacı ve görevi yoktur. Avukat, müvekkilin hukuksal sorununa, yine hukuksal çözümler üretmekle görevlidir. Avukatın aktarım ve karşı aktarımla ilgilenmesinin nedeni, terapi amaçlı değildir. Aktarım ve karşı aktarım; avukatın uyuşmazlıkla ilgili vakıaları doğru tespit etmesini ve hukuksal problemleri teşhis etmesini engelleyebilmesi, müvekkille ilişkisini ve iletişimini olumsuz yönde etkileyebilmesi ve nihayet avukatın kendi ruh sağlığı için risk oluşturması nedeniyle her avukatın bilmesi ve kendini eğitmesi gereken bir konudur.
Hemen belirtmek gerekir ki, “aktarım” ve “karşı aktarım” kendi başına olumsuz bir şey değildir. Özellikle, cinsellikten arınmış bir hoşlanma, sevgi, saygı, güven hoşlanma içeren olumlu aktarım ve karşı aktarım türü, özellikle avukat müvekkil ilişkisinin temeli olan “güven duygusunu” pekiştirmesi açısından yararlı olabilir. Cinsellik içeren olumlu aktarımlar, kin, nefret, öfke içeren olumsuz aktarımlar ve karşı aktarımlar avukat müvekkil ilişkilerinde özel bir güçlük yaratacaktır.
Yine de avukat müvekkil ilişkisinin temeli aktarıma dayanmamalıdır. Zira aktarım ve karşı aktarım çoğu kez çift değerli (ambivalans) özellik arz eder. Bu durum, sevgi-nefret, güven-güvensizlik gibi zıt duyguların salınımlı olarak veya bir arada yaşanması durumudur.
Peki, Aktarım ve karşı aktarım konusunda avukatın tutumu ne olmalıdır?
Bu konuda psikanalistlerin geliştirdiği yöntemlerden mesleğimizin bünyesine uygun olanlarını uygulayabiliniz:
a)Avukat müvekkilini etkin dinleyebilme becerisini geliştirmelidir. Dinleyebilmek, bir başkasına ilgi ve saygı duymayı, sabırlı ve rahat olmayı gerektirir. İyi dinlemenin ön koşullarından biri de empatidir. Empati kişinin kendisini bir an için başkasının yerine koyarak, o durumda neler yapabileceğini, neler düşünebileceğin, nasıl davranacağını anlamaya yönelik bir içebakış (introspection) çalışmasıdır. Empati avukatın kısa bir süre kendi benliğinden ayrılarak müvekkilinin benliğine uzanması, onun benliğine dalması, ona yaklaşması ve onu anlamaya çalışmasıdır. Ancak empati sürecinin çok uzamaması gerekir.
Empatinin uzaması, avukatın müvekkilinin sorunları, kişiliği ve yaşamı ve hukuksal sorunuyla özdeşlemesine yol açar ki; bu, durum avukatın hukuksal yardım görevini yapmasını imkansız hale getirebilir. Avukatın müvekkiliyle kısa süreli empati kurarken; kendi kimliğini unutmaması, müvekkiliyle ilişkisinin hukuksal amaçlarını aklından çıkarmaması, kendi benliği ile müvekkilinin benliği arasında ayrım yapmayı sürdürebilmesi gerekir (Öztürk, s.111 vd).
Empati, aşırıya kaçtığında, aktarımı ve karşı aktarımı tetikleyebilir. Avukat karşı aktarım sürecinde “kurtarma fantezisi” olarak adlandırılan bir ruh haline kendini kaptırabilir. Bu faydalı olmadığı gibi müvekkilin çıkarlarına zarar bile verebilir (Watson s. 84).
b) Avukat, aktarım ve karşı aktarımın ipuçları konusunda uyanık olmalıdır. Özellikle duruma ve bağlama uygun olmayan yoğun ve aşırı olumlu veya olumsuz tepkileri aktarım ve karşı aktarımın göstergesi olduğu akılda tutulmalıdır. Aktarım olgusu tespit edildiğinde karşı aktarım konusunda hassas olunmalıdır. Aktarımın akıbeti karşı aktarımdır (Küey, s.34).
c) Aktarım ve karşı aktarımı teşhis eden avukat, psikanalist veya psikiyatr olmadığını müvekkilinin ruhsal sorunlarını çözme konusunda uzman olmadığını asla unutmamalı, amatör psikologluğa soyunmamalıdır. Bu konudaki analiz ve yorumlarını kendine saklamalıdır. Aksine tutum, avukatlık mesleği açısından bu çok ciddî bir etik sorun oluşturur.
d) Avukat; hukuksal probleme teşhis koyabilmek uyuşmazlığın her yönüyle ilgili bilgi sahibi olmaya çalışmakla birlikte; mesleki sorumluluğunun uyuşmazlığın hukuksal yönüyle ilgili olduğunu ve görevinin hukuksal çözümler üretmek olduğunu her an aklında tutmalıdır.
e) Avukat, aktarım karşısında kendi içinde gelişen olumlu ve özellikle olumsuz karşı aktarım belirtilerini, duruma ve bağlama uygun olmayan yoğun ve aşırı olumlu veya olumsuz duygularını daha başlangıç aşamasında farkına varma, olumsuz karşı aktarım sürecini durdurma ve nedenlerini tespit etme becerisi geliştirmelidir. Aktarımın, psikanalistler için dahi en büyük tehlike kaynağı olarak kabul edildiği unutulmamalıdır (Keser, s. 37.
f) Avukat aktarım karşısında yansız (nötr) davranmalıdır. Avukatlık mesleği, müvekkiline hukuksal yardım mesleğidir. Avukatın müvekkilini hukuk, ahlak ve din kuralları veya her hangi bir değer yargısıyla yargılamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Bu nedenle, müvekkilin sorununa karşı nötr kalmayı becerebilmelidir. Yargılayıcı tutum veya müvekkilden olguyu dinlerken yargı yüklü imâlı sorular, imâlı jestüel hareketler müvekkilin aktarıma veya başka türlü yer değiştirme savunmalarına başvurmasına yol açabilir. Bu avukat açısından ciddi bir etik ihlalidir.
g) Avukat, olumsuz aktarımla veya başka türlü bir yansıtmayla karşılaştığında, metanetini, sabrını ve kibarlığını yitirmemeli, bir noktadan sonra müvekkilini bu tutumunu açıkça yasaklaması gerekse bile, bu durumun kendisinde bir olumsuz aktarım yaratmasına izin vermemelidir. Avukatın bu tutumunun temelinde; müvekkilin aktarım ve yer değiştirme savunmasına dayalı davranışlarının bilinçdışı oluğunu bilmesi yatmaktadır.
h) Avukat, müvekkiliyle yaptığı görüşmeleri mümkün mertebe tutanağa bağlamalı veya onun bilgisi dahilinde kayda almalı; dava ile ilgili hazırlanan dokümanları (dilekçeler, layihalar) müvekkille paylaşmalı ve olguların doğruluğu konusunda onayını almalıdır (Avukatlık Kanunu 53, 54). Avukat, istisnasız bir şekilde, güvenilir olmalı ve müvekkiline güven vermelidir.
i) Avukat el koyduğu işlere ait çekişmeli hakları edinmekten ve bunların edinilmesine aracılık etmekten kaçınmalıdır (Avukatlık Kanunu 47).
k) Hepsinden önemlisi avukat, kendini tanıma konusunda sürekli bir çaba içinde olmalıdır. Belki de avukatlık dahil her mesleğin yegane nihaî amacı, sonucu ve kazanımı budur.
Bunun bir yolu kendi hakkında geçmişe dönük otobiyografik bir çalışma yapmasıdır. Kişi kendisiyle ilgili yaptığı bu çalışmada birbiriyle çelişen birçok hikâye elde edecektir. Bunun nedeni, kişinin kendi oluşturduğu bu hayat hikâyesinin savunma mekanizmalarıyla çarpıtılmış olmasıdır. Tüm çarpıtılmışlığına rağmen, kendini tanıma çalışması buradan başar. Avukatın günlük aktivitelerinde, kitap okurken, film izlerken, sohbet ederken, duruşmada aniden ortaya çıkan kendi güçlü duygularını izlemesi, kaydını tutması ve bu güçlü duyguların neden kaynaklandığını araştırması diğer bir yoldur. Buradaki temel engel, bu “güçlü duyguların” kaynağını çoğu kez bilmek istemememizdir. Bu kendini tanıma çalışmaları, meslektaş grupları oluşturarak çeşitli yöntemler uygulanmak suretiyle (psikanaliz, drama vs) bir danışman liderliğinde yapılabilir (Watson. s. 79–81 ).
Kanımca, kendini tanımaya yönelik çalışmayı savunma mekanizmaları engeli nedeniyle bir avukatın tek başına yapması oldukça zordur ve belli bir düzeyin ötesinde kesinlikle (araştırma kişiliğin çelik çekirdeğine dayandığında) imkânsızdır.
Avukat olmayan danışmalar rehberliğine yapılan çalışma faydalı olmakla birlikte, danışmalar avukatlık mesleğinin gerekleri ve işleyişi konusunda deneyim sahibi olmadığından verimli olmayabilir. Bu konuda meslek kuruluşlarının staj eğitimi ve meslek içi eğitim kapsamında iyi yapılandırılmış eğitim programları geliştirmesi gerekmektedir. Esasen bu konudaki en etkili çalışma; staj aşamasında staj veren avukat rehberliğinde yapılabilir. Ancak, staj veren avukatın bu konuda çalışma yapmış biri olması, yüksek meslekî duyarlılığa, meslek sevgisine ve olgunluğa sahip olması gerekir.
Sonuç
Avukat müvekkil ilişkisinin basit bir hukuksal danışma, bir davanın da sadece hukuksal sorunlardan ibaret olmadığı, bilakis hukuksal sorun olarak tarif ettiğimiz şeyin hukuksal sorun dışında her şey olabileceği; avukat müvekkil etkileşiminin bilinç dışı ve bilinçaltı boyutlarının, bilinçli yürütülen kısmından daha derin ve kapsamlı olduğu anlaşılmaktadır.
Avukat müvekkil etkileşimini, müvekkilin ve toplumun yararına olacak biçimde yürütebilmek için avukatın psikolojik rahatsızlıkların etimolojisi konusunda asgari düzeyde de olsa bilgili olması ve avukat müvekkil ilişkilerinin psikolojik dinamikleri konusunda eğitimli olması, “avukat” rolünü özümsemiş olması ve mesleğini tüm sorunlarıyla birlikte sevmesi gerektiği kanısındayım.
Sanırım, bu yazıda anlatılanları, kendi adıma, tek bir ilkeye indirgemem gerekirse söyleyebileceğim belki de tek cümle şudur: “ Avukat, Kendini Tanı!”
Andew S. Watson, The Lawyer in the Interviewing and Counselling Process, The Bonns-Merill Company, 1976. Ayça Gürdal Küey, “Karşı Aktarım Kavramının Gelişimi, Psikanaliz Yazıları, Aktarım ve Karşı Aktarım, İstanbul, Sonbahar 2008, 27-35. Ayşen Esen Danacı, “Aktarım ve Karşı Aktarım”, ADÜ Tıp Fakültesi Dergisi 2009:10(3), s. 55-58. Orhan Öztürk, Ruh sağlığı ve Bozuklukları, Feryal matbaası, Ankara, 2002. Raşit Tükel, “Aktarım ve Dinamikleri”, Psikanaliz Yazıları, Aktarım ve Karşı Aktarım, İstanbul, Sonbahar 2008, 13-27. Talat Parman, “Ayna aynı Zamanı Gösterir mi? Karşı Aktarım ve Zaman”, Psikanaliz Yazıları, Aktarım ve Karşı Aktarım, İstanbul, Sonbahar 2008, 47-57. Vehbi Keser, “İki Kişilik Alan”, Psikanaliz Yazıları, Aktarım ve Karşı Aktarım, İstanbul, Sonbahar 2008, 35-47.
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK 28.05.1999-05.08.2002 tarihleri arasında Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. 1935 yılında Trabzon’un Of İlçesinde doğmuş, 1950’de Bafra Ortaokulu’nu, 1954’te İstanbul’da Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirmiştir.
Türk, 1964’te Almanya’da Köln Hukuk Fakültesi’nde hukuk doktoru unvanını kazanmış, 1968-1995 yıllarında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuk Anabilim Dalında profesör olarak çalışmış, 1995’te Ankara Üniversitesi Senatosu üyeliğine seçilmiştir. 2001-2011 yıllarında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku ve Ticaret Hukuku dersleri vermiştir.
Eski Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK’ün Politik Yaşamı
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK, 24 Aralık 1995 ve 18 Nisan 1999 milletvekili genel seçimlerinde DSP adayı olarak Trabzon milletvekilliğine seçilmiş, 55. Hükümette Temmuz 1997-Aralık 1998 arasında İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı; 56. Hükümette Ocak-Mayıs 1999 arasında Milli Savunma Bakanı ve 57. Hükümette Haziran 1999-Ağustos 2002 Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. 6 Haziran 2010 ve 30 Haziran 2013 tarihinde yapılan DSP 8 ve 9. Olağan Kurultaylarında Parti Meclisi Üyeliğine seçilmiştir.
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK’ün hukuk alanında yayımlanmış 16 kitabın müellifidir. Ayrıca, edebiyat alanında yayımlanmış 2, halk eğitimi alanında yayımlanmış 1 kitabı vardır. Ticaret Hukuku, Anayasa Hukuku, Seçim Hukuku, Maden Hukuku, Çevre Hukuku ve Medeni Hukuk alanlarında yayımlanmış 125’ten faza inceleme, bildiri, açış konuşması, kanun taslağı, rapor ve çevirisi bulunmaktadır. Gençlik yıllarından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde, özellikle, astronomi, havacılık, edebiyat, kültür, dış politika ve tarih konularında çok sayıda makale, fıkra, deneme, eleştiri ve yazı yayımlamıştır.
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK, 1958 yılında “Akis” Dergisinin düzenlediği “Demokratik Rejim İçinde Yaşamak İsteyen Milletler Ne Yapmalıdır?” konulu yazı yarışmasında birincilik ödülünü almıştır. 1990 yılında “Ticaret Ortaklıklarının Birleşmesi” başlıklı kitabı ile Türkiye İş Bankası Toplum ve İnsan Bilimleri Büyük Ödülünü kazanmıştır.
Yabancı dil olarak Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca bilen Prof. Dr. Türk, evli ve iki çocuk babasıdır.
Turizmde Global Etik İlkeler Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü tarafından 1 Ekim 1999 tarihinde kabul edilmiştir. (Global Code of Ethics for Tourism)
Dünya Turizm Örgütü, 13. Genel Kurulu’nu gerçekleştirdiği Santiago-Şili’de, turizmin toplum ve çevreye olumsuz etkilerini azaltmak, dünya turizminin sorumlu ve sürdürülebilir gelişimini bir dizi ilkeye bağlamak amacıyla, 1 Ekim 1999 tarihinde, Turizmde Global Etik İlkeler Bildirgesi’ni kabul ederek kamuoyuna ilan etmiştir. Etik ilkeler iki yıllık bir hazırlık dönemi sonucunda hazırlanmıştır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü(The United Nations World Tourism Organization (UNWTO):
UNWTO, Birleşmiş Milletler tarafından turizmi geliştirmek ve teşvik etmek için görevlendirilmiş uluslararası bir örgüttür. BM’nin turizm alanındaki uzman kuruluşudur. Örgütün temeli, 1925 yılında Lahey’de kurulan Resmi Turizm Reklam Kuruluşları Uluslararası Birliği ile atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Resmi Turizm Kuruluşları Uluslararası Birliği (RTKUB) olarak yeniden yapılandırılmış, Hükümet-dışı teknik bir kuruluş niteliğindeki Örgüt’ün merkezi Cenevre’ye taşınmıştır. Örgüt, 23 Aralık 2003 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 58/232 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler özel teşkilatı statüsüne kavuşmuştur. DTÖ’nün amacı, uluslararası anlayış, barış, refah ve evrensel değerler ile insan haklarına saygı ilkeleri doğrultusunda, özellikle üye ülkelerin ekonomik gelişimlerini destekler mahiyette, dünya turizmine katkıda bulunmaktır. Örgüt, turizm alanındaki politikaların oluşturulması ve uygulanması konularında küresel bir forumdur. Merkezi ve sekretaryası Madrid’dedir. Türkiye, örgüte 1975 yılında üye olmuştur.
[/box]
Turizmde Global Etik İlkeler Bildirgesi
Bölüm 1: Turizmin Toplumlararası Karşılıklı Anlayışa Katkısı
1. Felsefi ve ahlaki değerler ile kültürel ve dini değerlerin çeşitliliğini kavramak ve bunlara saygı göstermek, sorumlu turizmin temeli ve sonucudur. Turizmin gelişmesinde etkili olan taraflar ve bizatihi turistler, ulusal azınlıklar ve yerli halk da dahil tüm insanların sosyal ve kültürel değerlerine önem vermelidir.
2. Turizm faaliyetleri, ev sahibi bölge ve ülkenin özellik ve gelenekleriyle uyum içinde, alışkanlık ve yasalarına saygı gösterilerek gerçekleştirilmelidir.
3. Ev sahibi topluluk ve yerel profesyoneller, bölgelerine gelecek turistlerin yaşam şekli, beklentileri ve damak zevklerine saygı göstermelidir.
4. Turist ve beraberindeki eşyanın güvenliğinden kamu görevlileri sorumludur. Turistin her türlü zarardan korunması için kamu görevlileri gerekli önlemleri almalıdır. Turistik tesislerin ve kültürel / doğal mirasın korunması milli yasalarla güvence altına alınmalıdır.
5. Başka yöreleri ziyaret eden turistler, her türlü suç, yanlış davranış ya da yerel halkı incitici veya küçük düşürücü davranışlardan kaçınmalıdır.
6. Turist, hangi destinasyonu ziyaret ediyorsa orayla ilgili sağlık, güvenlik başta olmak üzere asgari bilgileri edinmekle yükümlüdür.
Bölüm 2: Turizmin Bireysel ve Kollektif Yönleri
1. Genelde dinlenme, spor ve kültürle ilgili bir faaliyet olan turizm, bireysel ve kollektif organizasyonun bir unsuru olarak açık görüşlülükle gerçekleştirildiğinde, kendini eğitme ve toplum / kültürler arası farkları öğrenmek açısından önemli fırsattır.
2. Turizm faaliyeti insan haklarının, özellikle de çocuk, yaşlı, engelli, etnik azınlıklar gibi daha savunmasız grupların bireysel haklarının gelişmesine katkı sağlamalıdır.
3. Hangi şekilde olursa olsun insan sömürüsü, özellikle cinsel açıdan ve çocuklara uygulandığında, turizmin temel amaçlarına karşıdır. Bu turizmin bir eksikliğidir. Tüm ülkeler tarafından gerekli yasal önlemler alınarak, yasaklanmalı ve cezalandırılmalıdır.
4. Din, sağlık, eğitim, kültür, dil öğrenme amaçlı seyahatler, turizmin yararlı türleridir ve teşvik edilmelidir.
5. Turizmin ekonomik, sosyal, kültürel faydalarının ve getirdiği risklerin ülkelerin eğitim programlarına alınması desteklenmelidir.
1. Turizmin gelişmesinde bütün taraflar, sağlam, sürekli ve sürdürülebilir ekonomik büyüme perspektifinde doğal çevreyi korumakla yükümlüdür. İhtiyaçların giderilmesinde gelecek nesiller dikkate alınmalıdır.
2. Kaynak tasarrufu, özellikle de su ve enerji tasarrufu sağlayan ve atık azaltan yöntemlere öncelik tanıyan turizm türleri, ulusal / bölgesel / yerel kamu yetkililerince teşvik edilmelidir.
3. Okul tatilleri gibi turist akışının arttığı dönemler, turizmin çevre üzerindeki etkisini azaltacak şekilde düzenlenmelidir.
4. Turizm altyapısı ve faaliyetleri, ekosistem, bioçeşitlilik ve vahşi yaşamın korunmasını sağlayacak şekilde hazırlanmalıdır.
5. Doğa turizmi ve ekoturizm, turizmin gelişmesi ve zenginleşmesinde rol oynayan temel unsurlar olarak kabul edilmelidir.
Bölüm 4: Kültürel Mirası Kullanan ve Zenginleştiren Unsur Olarak Turizm
1. Turizm eserleri, insanoğlunun ortak mirasıdır.
2. Turizm politikası ve turizm faaliyetleri, sanatsal / arkeolojik / kültürel mirasa saygı içinde gelecek nesiller dikkate alınarak yürütülmelidir. Müzeler, anıtlar, tarihi kalıntılar özel korumaya alınmalıdır. Özel mülke ait kültürel mirasın halka açılması, sahiplerinin izniyle, desteklenmelidir.
3. Kültürel alanların ziyaretinden elde edilen gelirin en azından bir bölümü, bu alanların korunması ve geliştirilmesi için kullanılmalıdır.
4. Turizm faaliyetleri, geleneksel kültürel ürünlerin bozulması ya da standardize edilmesi yerine, yaşaması ve gelişmesine olanak verecek şekilde programlanmalıdır.
Bölüm 5: Ülke ve Toplumların Refahını Artıran Bir Faaliyet Olarak Turizm
1. Yerel nüfus, turizm faaliyetlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel faydalarından, özellikle de turizmin yarattığı doğrudan ve dolaylı istihdamdan yararlanmalıdır.
2. Turizm politikaları, ziyaret edilen bölgedeki yaşam standardının yükseltilmesine katkıda bulunacak şekilde uygulanmalıdır. Turizm tesislerinin planlanması, mimarisi ve işletilmesi yerel ekonomik ve sosyal dokuya entegre olacak şekilde yürütülmelidir. Yetenekler eşit olduğunda, yerel işgücü tercih edilmelidir.
3. Sorunlu kıyı bölgeleri, adalar, kırsal alanlar gibi ekonomik faaliyetlerin yeterince gelişmediği bölgelerde turizm, refah yaratan bir araç olarak dikkate alınmalıdır.
4. Turizm yöneticileri, özellikle yatırımcılar, gerçekleştirecekleri projelerin çevre ve doğal yaşama etkisini inceleyen araştırmalar yapmalıdırlar. Şeffaflık ve nesnellik içinde, yapmayı planladıklarını yerel halkla paylaşmalı, projelerin olası sonuçları hakkında halkı bilgilendirmelidirler.
Bölüm 6: Turizmin Geliştirilmesinde Tarafların Yükümlülükleri
1. Turizm yöneticileri, turistlere gidecekleri yer, seyahat koşulları, konaklama tesisi hakkında gerçekçi bilgiler sağlamakla yükümlüdür. Kontratta taahhüt edilen doğa, fiyat ve hizmet kalitesiyle ilgili herhangi bir ihlal durumunda, ödenecek tazminatla ilgili açık ve anlaşılır hükümler bulunmalıdır.
2. Turizm yöneticileri, kamu görevlileriyle işbirliği yaparak, turistlerin güvenliği ve sağlığını güvence altına almakla yükümlüdür. Bu amaçla bir sigorta ve acil yardım sistemi kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu konulardaki eksiklikler maddi tazminat ödenmesini gerektirir.
3. Turizm yöneticileri, turistlerin kültürel ve dini vecibelerini yerini getirmesine yardımcı olmalıdırlar.
4. Turist gönderen ve ağırlayan ülkelerin kamu görevlileri, turizm yöneticileri ve onların üye oldukları organizasyonlarla işbirliği içinde, tur düzenleyen firmanın iflası durumunda turistlerin ülkelerine dönmelerini sağlamalıdır.
5. Hükümetler, vatandaşlarını dünyanın değişik bölgelerinde meydana gelen olaylar hakkında bilgilendirmek, uyarmak hakkına / görevine sahiptir. Ancak bu bilgilendirme önyargı ve abartmadan uzak olmalı, destinasyon ülkelerine ya da kendi tur operatörlerine zarar verecek nitelik taşımamalıdır. Seyahat danışmanları ilgili ülkenin yetkilileriyle görüşerek, (varsa) tehlikenin gerçek boyutları hakkında uyarılarda bulunmalı veya normal şartlara dönüldüğü açıklanmalıdır.
6. Basın, özellikle de turizm basını, dünyadaki turizm hareketlerini değiştirecek olaylar hakkında doğru ve dengeli bilgi vermelidir. Sürekli gelişen iletişim teknolojisi ve elektronik ticaret de, bu doğruluk ve güvenilirlik ilkesine sadık olmalıdır.
Bölüm 7: Turizme Katılma Hakkı
1. Dünyanın sahip olduğu değerler, tüm insanlara açıktır. Yerel ve uluslararası turizm hareketine katılmak boş zaman değerlendirmesinin en iyi şekli olarak görülmeli ve her türlü engelleyici unsur ortadan kaldırılmalıdır.
2. Turizm hareketine katılmak, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtilen dinlenme, çalışma saatlerinin sınırlandırılması ve ücretli izin hakkının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
3. Sosyal turizm, özellikle de gruplar halinde yapılan turizm, kamu görevlilerinin desteğiyle geliştirilmelidir.
4. Aile, gençlik, öğrenci, 3. yaş ve özürlülerin turizm hareketine katılması kolaylaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.
Bölüm 8: Turizm Hareketinde Özgürlük
1. Turist, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarınca kendi ülkelerinde ya da ülkelerarası seyahat etme özgürlüğüne sahiptir. Transit geçiş, konaklama ve kültürel alanları ziyaret sırasında gereksiz formalite ve farklı muamele görmemeleri gerekir.
2. Turist, yerel ya da uluslararası iletişim kurma, idari, adli, sağlık hizmetlerinden yararlanma, diplomatik kurallar gereği kendi ülkesinin dış temsilcilikleriyle bağlantı kurma haklarına sahiptir.
3. Turiste, ziyaret ettiği ülkede, kendisiyle ilgili özel bilgilerin gizliliği konusunda güvence verilmelidir.
4. Sınır geçişlerinde uygulanan vize, sağlık, gümrük işlemleri, uluslararası anlaşmalar dikkate alınarak mümkün olduğunca basitleştirilmeli; bu konuda ülkeler arasında ortak bir yöntem geliştirilmelidir. Turizm, sektördeki rekabeti baltalayan vergi ve harçlardan arındırılmalıdır.
5. Turist, uluslararası konvertibiliteye sahip para birimini kullanma hakkına sahip olmalıdır.
Bölüm 9: Turizm Sektöründe Çalışanların ve Girişimcilerin Hakları
1. Turizm sektöründe ücretli veya kendi adına çalışanların temel hakları, sektörün mevsimsel, esnek ve uluslararası olma özellikleri de dikkate alınarak, yerel ve ulusal yönetim birimlerinin gözetiminde garanti altına alınmalıdır.
2. Turizmde ücretli ve kendi adına çalışanlar, eğitim, sosyal güvenlik, iş güvencesi, yaşam koşullarını iyileştirme gibi haklara sahip olmalıdır.
3. Gerekli yetenek ve donanıma sahip kişiler, ulusal yasal çerçeve dahilinde profesyonel anlamda turizmde faaliyet gösterme hakkına sahiptirler. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin sektöre girişinde yasal ve idari sınırlamalar asgariye indirilmelidir.
4. Turizmde çalışanlar arasında bilgi / deneyim alışverişi, sektörün gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Ulusal ve uluslararası yasa ve anlaşmalarla söz konusu alışveriş kolaylaştırılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.
5. Turizmde faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin sektörü kontrol etmesi önlenmeli, bu şirketlerin bölgesel turizmin kalkınmasına yönelik yatırımlara yönelmeleri sağlanmalıdır.
6. Turist gönderen ve alan ülkelerde faaliyet gösteren firmaların ortaklıkları veya dengeli ilişkileri, sektörün sürdürülebilir gelişimine ve kazancın hakça dağılımına önemli katkı sağlamaktadır.
Bölüm 10: Turizmde Global Etik İlkelerin Uygulanması
1. Etik ilkelerin uygulanmasında kamu ve özel sektör işbirliği içinde olmalıdır.
2. Turizm sektöründeki tüm taraflar, turizmin geliştirilmesi, insan hakları, çevre, sağlık gibi konularda, uluslararası hukukun prensipleri dahilinde, başta Dünya Turizm Örgütü olmak üzere, uluslararası örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarını tanımaları ve izlemeleri gerekir.
3. Aynı taraflar, Turizmde Global Etik İlkelerin yorumlanması ve uygulanmasında ortaya çıkacak sorunların giderilmesinde bağımsız bir organ olan Turizmde Etik İlkeler Dünya Komitesi’ni tanımalıdır.
Özel hukuk dalları ile yakından ilgilenmekte ve avukat olarak çalışmaktadır.
Ayrıca çocuk hukuku alanında aktif faaliyetler yürütmüştür. İsveç Lund Üniversitesi Raoul Wallenberg İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Enstitüsü (RWI) Türkiye Programı desteği ile Kasım 2019’da faaliyete başlayan Özyeğin Üniversitesi Disiplinlerarası Çocuk Hakları Laboratuvarı bünyesinde çalışmalar yapmaktadır.
İcra ve iflas hukuku, bankacılık hukuku, sağlık hukuku, tüketici hukuku, fikri mülkiyet hukuku, borçlar hukuku, aile ve miras hukuku, gayrimenkul hukuku, ticaret hukuku, reklam hukuku, sigorta hukuku ve iş hukuku alanlarında çalışmaktadır. Edebiyat ile yakından ilgilenmekte ve metin yazarlığı yapmaktadır.
Meğerki Ne Ola Ki
“Meğerki” hukuk fakültesindeki öğrencilerin sıklıkla zihin karışıklığına sebebiyet veren bir sözcüktür. Günlük hayatta kullanımına pek rast gelinmemesine karşın hukuki metinlerde kullanımı oldukça yaygındır. Öğrencilerin, gerek hukuki metinleri okurken gerek fakülte sıralarında ders dinlerken, içinde “meğerki” geçen cümleleri kavramakta zorlanmaları mümkündür. Bu sebeple, bu kelimenin etimolojisini, kullanımını ve hukuktaki yerini araştırma gerekliliği hissedilmiştir.
Kullanımı kavrandıktan sonra kelimenin sıklıkla hatalı kullanımlarına şahit olunmuştur. Kanaatimizce, hukukta oldukça sık başvurulan bu sözcüğün hatalı kullanımı, telafisi zor yahut imkansız hadiselere yol açmaya müsaittir. İşte bu sebeple, hususi olarak “meğerki” sözcüğü ile ilgili bir yazı kaleme almak arzusu duyulmuştur. Zira kaynaklar dikkatle tarandığında bu hususu özel olarak irdeleyen bir esere rastlanmamıştır. Bu yazıda “meğerki” kelimesinin sözlük anlamından, kullanım şeklinden, kullanımın anlaşılmasını pekiştirmeye yardımcı olması muhtemel örneklerden ve sıkça tanık olunan yanlış kullanımlarından bahsedilmesi hedeflenmektedir.
1. Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğe Göre Meğerki
Meğerki; İstek veya emir kipinde olan ve biri diğerini engelleyecek durumda bulunan iki cümleyi birbirine bağlayan bir sözdür. Örnek: Bu iş bitmeyecek meğerki siz de yardım edesiniz.(1)
Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlükte yukarıdaki gibi açıklanmış ve örneklenmiştir. Ayrıca “meğerki” kelimesinin yazımı hususunda ‘’ki’’ bağlacının bitişik olarak yazılması gerektiğinin de bilinmesinin önem arz ettiği kanaatindeyiz. Zira yalnızca cümle içindeki anlamının yerinde olması değil, yazımının imla kurallarına uygun olmasının da bir hukukçu için dikkate değer olduğu aşikardır.
Burada fazlaca ayrıntısına girmeksizin temel olarak Türkçede ‘’belki, çünkü, hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki’’ kelimelerindeki ‘’ki’’ bağlacının bitişik yazılması gerektiği kuralı hatırlanmalıdır.(2) Hatta ortaokul ve lise dil bilgisi müfredatında bu kelimelerin ‘’SoMBaHÇem’’ şeklinde kısaltılarak ezberletilmeye çalışılması da belki hatırlanmasına yardımcı olacaktır. Bu hayal ürünü kelimedeki büyük yazılan harfler ‘’ki’’ bağlacının bitişik yazıldığı kelimelerin baş harflerine tekabül etmektedir.
2. Meğerki Nasıl Kullanılır?
Türk Dil Kurumu tanımı ve “meğerki” kullanılmış cümlelerin irdelenmesi sonucu “meğerki” kelimesinin kullanımını şu şekilde özetlemek mümkündür: Bir kural ve ardından onun istisnası tek bir cümle halinde “meğerki” ile bağlanarak kurulabilir. Yine, örnek olarak TDK’nin cümlesi incelenecek olursa; ‘’Bu iş bitmeyecek meğerki siz de yardım edesiniz.’’ cümlesi az önce açıklanmaya çalışılan kuralı bilmeyen birisi için pek bir anlam ifade etmeyebilir. Oysaki bu açıklama ile bağdaştırılacak olursa, cümle aslında bu iş bitmeyecek ama eğer siz yardım ederseniz bitecek anlamı taşımaktadır. İlk cümlede görüldüğü üzere kural olarak görülen kesin bir cümle ve “meğerki” bağlacından sonra o kuralın istisnasına yer verilmiştir.
Daha fazla örnek ile bu günlük hayata yabancı kullanımı idrak etmek kolaylaşacaktır:
2.1. Kimse söyleneni yapmıyor meğerki ilahi bir ilham içine doğsun. (3)
Bu cümleden ‘’Kimse söyleneni yapmıyor, ancak ilahi bir ilham içine doğmuş olanlar istisnai olarak söyleneni yapıyorlar. Bir kimse ancak ilahi bir ilham içine doğarsa söyleneni yapıyor, aksi halde kimse söyleneni yapmıyor.‘’ anlamlarını çıkarmak mümkündür.
2.2. Rumeli kıyısında akşam, daima uzakta, daima eşyaya sinmiş bir hal olarak tadılır. Meğerki karşı kıyıdaki yalıların camlarını kanlı bir hasretle tutuşturmasın; önünüzde kıpırdayan denizde yer yer alev parçalarını, sanki bir tarafta bir gül bahçesi yıkılmış, her türlü renkli taştan bir bahar çökmüş gibi yüzdürmesin. (4)
Ahmet Hamdi Tanpınar, Boğaziçi’ni betimlediği bu cümlesinde ‘’ Rumeli kıyısında akşamların her zaman eşyaya sinmiş bir hal olarak tadıldığından ancak karşı kıyıdaki yalıların camlarını kanlı bir hasret tutuşturduğu zaman öyle olmadığından, farklı bir görüntü aldığından’’ bahsetmiştir.(5)
Birtakım edebi cümlelerdeki örneklerinden sonra makalenin esas amacına ulaşmasına vesile olabilecek hukuki metinlerdeki örneklerine yer vermek faydalı olacaktır:
2.3. Bedeli tamamen ödenmemiş nama yazılı paylar, ancak şirketin onayı ile devrolunabilir; meğerki, devir, miras, mirasın paylaşımı, eşler arasındaki mal rejimi hükümleri veya cebrî icra yoluyla gerçekleşsin.(6)
Bu cümlede Ticaret Kanunumuz “Bedeli tamamen ödenmemiş nama yazılı paylar ancak şirketin onayı ile devrolunabilir, kural budur; ancak devir, yukarıda anılan haller yoluyla gerçekleşirse istisnai olarak bu kural geçerli olmayacaktır; bedeli tamamen ödenmemiş nama yazılı payların illa şirketin onayı ile devri koşulu aranmayacaktır.” anlamını “meğerki” bağlacını kullanmak suretiyle tek cümlede özetlemiştir.
2.4. Tasfiye memurlarının üçüncü kişilerle tasfiye amacı dışında yaptığı işlemler şirketi bağlar; meğerki, üçüncü kişinin işlemin tasfiye amacının dışında olduğunu bildiği veya hâlin gereğinden bilmemesinin mümkün olamayacağı ispat edilsin.(7)
Bu cümlede hükme bağlanan kural ise tasfiye memurlarının üçüncü kişilerle tasfiye amacı dışında yaptığı işlemlerin kural olarak şirketi bağlayacağı, ancak üçüncü kişi işlemin tasfiye amacı dışında olduğunu biliyor veya bilmesi gerekiyor ise ve bu durum ispatlanırsa şirketi bağlamayacağıdır.
Çeşitli edebi ve hukuki metinlerden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak kuralın anlaşılmasını sağlamak adına verilen bu örnekler kafi görülmektedir.
3. Sıkça Başvurulan Hatalı Kullanımlar
“Meğerki” kullanımının araştırılması esnasında direkt bu hususta bir kaynağa rastlanılmamıştır. Nitekim bu sebeple bu makalenin kaleme alınmasına ihtiyaç duyulmuştur. “Meğerki” sözcüğünün kullanımı noktasının üzerinde durulmasının eksikliği ve kaynak noksanlığı sebebi ile de sıklıkla bazı kavramlarla karıştırılmaktadır.
3.1. Bunlardan ilki ‘’yeter ki’’ kelimesidir.
Yeter ki; ancak, şu şartla anlamlarını vermek için kullanılır.(8)
Örnek: Yeter ki biri ona iyice bakmış, oturup onunla konuşmuş olsun. Memduh Şevket Esendal’ın bu cümlesinde muhtemelen birisinin aslında göründüğünden daha farklı, belki daha bilgili veya iyi kalpli birisi olduğundan bahsedilmektedir. ‘’Dışarıdan o şekilde görülmese de aslında iyi birisidir ve bu ancak birisi onunla oturup konuşursa ortaya çıkar.’’ anlamı verilmektedir. Görüldüğü üzere “meğerki” kelimesindeki gibi bir kural ve istisnasını belirtmekten uzak bir nitelik taşımaktadır. Yaygın yanlış kullanımına ‘’Bir gün gelecek ve belki de bu anılar, sefil bir insanın bu son itirafları onlara biraz olsun katkıda bulunacak meğerki ben öldükten sonra, rüzgâr bu çamur lekeli kâğıtları avlunun içinde savurmasın.’’ cümlesi örnek verilebilir. “Meğerki” sözcüğünün anlamını içselleştirdikten sonra bu cümlenin manasızlığı açıkça fark edilecektir. Cümleden meğerki çıkarılıp, yeter ki konduğu zaman cümlenin anlam kazandığı görülecektir.
3.2. Bir diğer sıkça karıştırılan kavram ise eğerdir.
Şart anlamını güçlendirmek için şartlı cümlelerin başına getirilen bu kelime, şayet olarak tanımlanmaktadır.(9) Örnek: Eğer Cemil Bey benimle evlenmek istiyor idiyse buna olmaz diyecek herhalde ben değildim.(10). Görüldüğü üzere eğer de “meğerki” sözcüğünün anlamı ile bağdaşmamaktadır. Ayrıca eğer, şartlı cümlelerin başında kullanılmaktadır. “Meğerki” ise kural ve istisna cümlelerinin aralarında tercih edilmektedir.
Sık duyulan yanlış kullanımına misal olarak ‘’Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar uzlaşmaya tabidir meğerki cinsel dokunulmazlığa karşı işlenmiş bir suç değilse.’’ cümlesi gösterilebilir. Burada, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçların uzlaştırmaya tabi olduğu ancak o suç cinsel dokunulmazlığa karşı işlenmiş ise uzlaştırmaya tabi olmadığı anlamı aktarılmak istenmiştir. Oysaki bu cümlenin kuruluş şekli itibari ile eğer cinsel dokunulmazlığa karşı işlenmiş bir suç değilse soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlar uzlaştırmaya tabidir anlamı çıkmaktadır, ancak “meğerki” kullanılmıştır. Dolayısıyla bu, hatalı olmuştur. Doğru cümle ise ‘’ Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlar uzlaştırmaya tabidir meğerki cinsel dokunulmazlığa karşı işlenmiş bir suç olsun.’’ şeklinde kurulabilir.
3.3. Meğerki ile karıştırıldığına şahit olunan son kavram ise meğer sözcüğüdür.
Türk Dil Kurumu bu sözcüğü; bilinmeyen, farkında olunmayan bir durum için kullanılan bir söz, meğerse, oysa, oysaki olarak tanımlamıştır.(11) Örnek: Evinin şaşmaz düzenine, sürekli durgunluğuna meğer ne de alışmış. Attila İlhan’ın bu cümlesi ‘’ Evinin şaşmaz düzenine, sürekli durgunluğuna alışmadığını veya alışamayacağını sanıyordum ancak o alışmış.’’ anlamı taşımaktadır. Çoğu zaman bir durumun sonradan fark edilmesi, öyle olduğunun sonradan öğrenilmesi ve buna şaşırılması hali söz konusudur. Tanıklık edilen yanlış kullanıma ise “Ben sevdiğini sanmıştım meğerki çok yanılmışım.” cümlesi örnek niteliğindedir. Yukarıda da detaylı olarak açıklandığı üzere bu cümlede meğer kullanılması yerinde olacak iken “meğerki” kullanımı hatalı olmuştur.
4.Sonuç
Özetle, “meğerki” sonrası kullanılan istisnai cümledeki vaziyet olmadıkça “meğerki” öncesinde belirtilen kural geçerlidir. Ancak “meğerki” sonrası cümledeki durum geçerli olursa ilk cümledeki kural geçerli olmayacaktır.
Cümlelerinde “meğerki” kalıbını tercih etmek isteyen hukukçuların yukarıda açıklanmaya gayret edilen kurala uygun olarak “meğerki”kalıbını kullanmaları yerinde olacaktır. Böylelikle ilk olarak iletişimin temel unsuru olan dili doğru kullanmaya bir hukukçu olarak azami özen gösterilmiş olacak, ikinci olarak “meğerki” kelimesinin kullanımını doğru bir şekilde öğrendikleri takdirde hukuk fakültesindeki öğrencilerin idraki kolaylaşacak, son ve belki de en mühim husus olarak da birtakım önemli hukuki metinlerde telafisi imkansız veya oldukça güç zararlara sebebiyet vermenin önüne geçilmiş olacaktır.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın ‘örgüt propagandası’ yaptığı iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezası ile tutuklu olarak yargılandığı İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 23 Aralık 2022 günü davanın ilk duruşmasında yapmış olduğu savunmadır.Fincancı, savunmasına başlamadan önce; 64 yaşında olmasına ve sağlık sorunlarına karşın, insanlık onuruna aykırı bir biçimde 5,5 saat boyunca elleri kelepçeli bir biçimde Ankara’dan İstanbul’a getirildiğini ifade ederek “Ben elinde silah olan birisi değilim. Benim tek silahım kalemim, beynim” dedi.
20 Ekim 2022 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “terör örgütü propagandası yapmak” ve “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçlarından başlatılan soruşturma kapsamında 26 Ekim 2022 sabah saatlerinde İstanbul’da gözaltına alan ve 27 Ekim 2022 tarihinde tutuklanarak daha sonra hakkında dava açılan Fincancı, 11 Ocak 2023 tarihindeki karar duruşmasında 2 yıl 8 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılmış ve tahliye ediliştir.
Prof.. Dr. Şebnem Korur Fincancı Savunması
Bugün içinde bulunduğum bu ilginç duruma ilişkin beyanımı sizlerle paylaşmaya başlamadan önce bir teşekkürü dile getirmek istiyorum. Yıllardır yaşamak zorunda bırakıldığımız yargılamalardan sonuncusunda, soruşturmadan kovuşturmaya adım adım olağanüstü hukuki değerlendirmeleri ören, bizden derin ve kapsamlı bir hissiyatla kurdukları sözlerin bu baki kubbede bir seda olduğunu bilen, ancak tüm bunlara rağmen avukatlıkta ısrar eden, üzerine yılmadan 582 avukatlık bir dayanışmayı bir hafta gibi kısa bir sürede başaran avukatlarıma bir teşekkür bu. Özellikle 20 yıldır bu dalgalanmalarda insan onuruna yaraşır bir duruşu başarmış sevgili Meriç Eyüboğlu’na ayrı bir teşekkür borçluyum, bu yılları birlikte geçirmiş, her keresinde beni zenginleştirmiş olduğu için.
Savcı ifademi alırken, artık yorgunluğun üzerime çöktüğü saatlerde hatırlayamadığım araştırmalarımı, çalışmalarımı, yayımlanan kitaplarımı bana hatırlatan, benden önce sıralayan bir avukatım olduğu için çok şanslıyım.
Tutuklama kararına itiraz ise başlı başına Hukuk Fakültelerinde okutulmayı hak ediyor. Tüm “usul güvenceleri” yerine getiriliyormuş gibi yapılırken, ev aramasının canlı yayınında kurgulanan hakikat bükücülükle hem yargı mensupları hem de kamuoyunda olumsuz etkileme çabalarının, yürütme ile yargının olmaması gereken ilişkisinin, masumiyet karinesi ve adil yargılama hakkının daha başında ihlal edilmesi, gözaltı kararı veren savcının daha ifade dahi alınmadan suçluluğuma karar verip, kendince emin olduğu suçu hiç ilgisi olmayan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey üyelerine de yükleyerek görevden alınma talebiyle başvurmasının yürüttüğü bu soruşturmayı da nesnellikten, tarafsızlıktan azade kıldığını, adli tıp bildiği iddiası karşısında ön tanı ile tanı ayrımını yapamıyor olmasının çelişkisini, avukatlarıma bilgi vermeden önce tutuklamaya sevk kararının da basın organlarına servis edildiğini, başından beri hepimizin hukuken değil siyaseten öngördüğü bu tabloyu ortaya koyup, buna rağmen yapılmaması gerekenleri tek tek sıralayarak, hukuku koruma çabaları teşekkürün ötesini hak ediyor. Bu kıymetli metin; ilk yayımlandığında okuyup tutuklandıktan sonra yeniden elime geçtiği için tekrar okuma olanağı bulduğum, Haffner’in “Bir Alman’ın Hikayesi” isimli kitabına bir atıf yapmaya itti beni: “Hepsi kocamış yüksek mahkeme heyeti üyelerinin arasında biraz tuhaf görünen, genç sarışın bir sulh mahkemesi hakimi” diye tanımladığı hakimin, “gleichschaltung-koordinasyon” adına artık kanunlara uymak zorunda olmadıkları, metne değil ruhuna dayanmadıklarında taşrada bir sulh mahkemesine gönderilme riskine karşı uyarısını, incelikle hazırlanan hukuki değerlendirmelerin ve sonunda yüksek mahkeme binasının terk edilmişlik duygusunu hatırlattı. Böylesi bir ruh halini kabul etmedikleri ve adalette ısrar ettikleri için teşekkür ediyorum hepsine.
İçinde bulunduğum, yalnız ben değil Türkiye’de yaşayan herkes için ilginç olduğunu düşündüğüm bu duruma gelince; Sokrates’in savunmasının başında söyledikleri ile başlayayım ben de sözlerime: “Beni suçlayanların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcıydı ki, ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum”.
Ben de bu suçlamaların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum ama kim olduğumu neyse ki unutmadım. İnsanlık tarihinin biriktirdikleri ile Immanuel Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”nde söylediği gibi aklıma, tüm görevlerin en zoru dese de, kendini bilme görevini yeniden tanımlıyorum.
Tüm temelsiz iddiaları reddedecek bir mahkeme kuruyorum zihnimde. Aklımı bir tahakküm aracı olarak kullanmayı değil, özgürlüklerin kaybedildiği, insan onurunun yok edildiği sınırsız iktidara, her türlü değere sahip olarak yok eden katıksız bir güç düzenine boyun eğmeden, tam da Sokrates’in benzetmesiyle “devletin başına musallat olan at sineği” olmaya çalışıyorum.
“Hak yolunda çalışan bir kimsenin devlet adamı değil, sadece yurttaş olarak kalması gerektiği” uyarısına katılıyor ve bu yaşıma kadar da elimden geldiğince bir yurttaş, bir hekim, bir adli tıp uzmanı, bir bilim insanı ve insan hakları savunucusu olarak ödevlerimi olabildiğince eksiksiz yerine getirdiğime, üzerinde düşünmeye değer bir hayatım olduğuna kanaat getiriyorum.
Önce hekimlikle, hekim kimliğimle başlamalı. Virchow’un tanımı benim için hep yol gösterici olmuştur: “Hekim zor durumda olanların avukatı (sesini duyuranı) olmalıdır”. Bu sözü burada saygıyla, sevgiyle andığım patoloji hocam Talia Bali Aykan’dan duyduğum günden beri de, belirtilen ilkeye hep sadık kaldım.
Bu toprakların en zor durumda hastalardan olanlarla Verem Savaş Dispanserinde başladığım hekimlik karşılaşmalarım, Talia hocamın yönlendirmesiyle adli tıp uzmanlık eğitimi ve Spinoza’nın dediği gibi “ıstırap görüldüğünde son bulur” anlayışıyla, kimliğinden bağımsız tüm insanlığın ıstırabını görünür kılma çabasıyla sürdü.
Adli tıbbın özellikle 70’ler ve 80’lerde dünyanın pek çok ülkesinde ıstırabı yaratanın kimliğini gözeten, ıstırabı çekeni bu kimlik ışığında görmezden gelen yapısını değiştirmek üzere, eğitim içeriğimizi, bilimsel yaklaşımın o nesnel ve bağımsız niteliğini geliştirmek için mücadele etmek adına; bilimsel meslek örgütümüz olan Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin kurucularından, bugün Türkiye’de hem ulusal hem de uluslararası saygınlığı olan indekslerde yer alan alanındaki tek bilimsel dergimiz Adli Tıp Bülteni’nin yayın hayatına başlamasının öncülerinden olma onurunu taşıyorum.
Kendim de öğrenerek yol aldığım bu süreçte, adli tıbbın özellikle bağımsız bir yapısı olmadığında devletlerin işlediği iddia edilen suçların görünmez kılınmasında bir araca dönüşebileceğini keşfetme olanağı buldum. İşte bu keşif, Sokrates’in at sineği olarak devleti rahatsız eden insan hakları mücadelemle buluşturdu adli tıp uzmanı kimliğimi. Yaptığım yüzlerce araştırma, yazdığım makaleler ve kitaplar, kitap bölümleri hep ıstırabın kimliğinden bağımsız görünür kılınmasına dair yöntemleri içeriyor. Danışmanlığını yaptığım son tez çalışması gözümüzle göremediğimiz bedensel yaralanmaları görünür kılmak üzere termal kameradan yararlandığımız bir araştırmaydı. Zarar verenin değil, görünür kılanın cezalandırıldığı koşullarda ortaya çıkan zorunlu emekliliğim nedeniyle resmi danışmanlık sıfatım sona erse de, başından sonuna heyecanla yer aldığım bu araştırmada görev üstlenen meslektaşlarıma da teşekkür borçluyum.
İnsan hakları mücadelesini adli tıp uzmanı kimliğimle harmanladığım çalışma yıllarımın başlarından itibaren görünür kılma çabamın cezalandırıldığı ya da cezalandırılmaya çalışıldığı olumsuz durumlar kadar, hatta daha fazla, bu emeğin değer gördüğü bir hayat yaşadım. Bu ilginç sürecin başından beri desteğini hissettiğim, bugün de sizlerin gördüğü tablo, bu değerin yansımasıdır.
BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin hazırlanmasında emeği olan, bugün ne yazık ki aramızda bulunmayan ve Yunanistan için de bir kayıp olarak nitelenmesi gereken sevgili meslektaşım Maria Kalli’yi tanıma, dostu olma, ondan öğrenme olanağı verdi bu hayat bana. Veli Lök (Prof. Dr. Veli Lök, Uluslararası İşkence Kurbanları Rehabilitasyon Merkezi’nin ilk kez verdiği İşkenceyle Mücadele Ödülü’ne layık görüldü. Lök, işkence izlerinin yıllar sonra da tespitini sağlayan kemik sintigrafisi çalışmalarıyla uluslararası literatüre girdi.) hocamı, Fikri Öztop hocamı tanıyıp öğrencileri olabildim.
PHR (Physicians for Human Rights- İnsan Hakları için Hekimler) ile Bosna’da toplu mezarlarda çalışıp ıstırabı görünür kılma çabasında Bob Kirsher’dan, insan hakları ihlallerinde hekim sorumluluğun önemini kavramamı, içselleştirmemi sağlayan Vincent İacapino’dan öğrendim, birlikte çalıştığımız, birbirimizden öğrendiğimiz yolların sonunda bugün bir BM kılavuzu olan “İşkencenin Etkili Soruşturması ve Belgelenmesi El Kitabı- İstanbul Protokolü” yazıldı. İlk baskısında yazarlarından biri olduğum bu kılavuzun 2022 güncellemesinde kurucular kuruluna layık görüldüğüm Türkiye İnsan Hakları Vakfı adına editörlerinden biri oldum.
Tüm dünyadaki işkence rehabilitasyon merkezlerinin bir araya geldiği IRCT (International Rehabilitation Council for Torture Victims- Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Konseyi) içinde dünyanın dört bir köşesinde, hem İstanbul Protokolü eğitimlerinin düzenlenmesi, eğiticiliği, hem de işkence izlerinin görünür olması için, pek çok ülkeden meslektaşımla birlikte çalıştım,
IFEG (Independent Forensic Expert Group- Bağımsız Adli Uzmanlar Grubu) üyesi olarak belgeleme çalışmaları ve birçok ülkenin yüksek mahkemesi tarafından kararlarını yeniden değerlendirme aracı olarak kullanılan tutum belgelerinin hazırlanmasına katkı sundum.
İsrail’de gözaltında ölen bir gencin defin için hazırlanırken çekilen fotoğrafları ve otopsi raporunun karşılaştırması ile hazırladığım tıbbi değerlendirme, yüksek mahkemece dikkate alınıp, Adli Tıp Kurumu başkanının görevden el çektirilmesini sağladı.
Bahreyn’de bir gencin yeniden yaptığım “gayrı resmi” otopsisinde ve aldığım doku örneklerinin incelenmesinde, elektrik işkencesini görüp görünür kılıp, yargıda karşılık bulmasa da, ailesinin ıstırabını bir nebze olsun dindirebilecek öteki göz oldum.
Yaşadığım topraklarda, kendi memleketimde ise ilk cezalandırma girişimini gene bir video ile yaşadım. Gözaltında fenalaşıp, hastaneye kolluk tarafından yolda bulunduğu iddiasıyla getirilen, ölümünün ardından bir veteriner patolog tarafından yapılan otopsisinde “darp cebir izi” görülmeyen gencin, defin için hazırlanırken ailesi tarafından çektirilen videosu yol gösterdi olmayan “darp cebir izi”ni görmemizde, ön tanıya ulaşmamızda. Hastane kayıtları ile işkenceyi tanımlayabildik, tanı koyabildik.
Beyanımın bundan sonrası bu ilginç duruma, adli tıp bildiğini söyleyen savcının iddialarına, o iddiaları benimseyen ve tutuklama kararını veren yargıca, kaçacağım şüphesiyle tutukluluğumun devamına karar verip dosyayı kabul eden sizlere söyleyeceğim sözdür. Yıllarımı verdiğim adli tıbba, hele ki toksik(zehirli) gazlar ve kimyasal silahlar konusunda pek çok ulusal ve uluslararası makale ve kitap yazmış bir bilim insanı olarak, adli tıbbı bildiğini iddia eden savcıdan, kabul edersiniz ki, epeyce fazla vakıf olduğum aşikarken, bilimsel bir tartışma yerine linç girişiminde bulunanlara, tıbbi değerlendirmeye katılmadığını ifade eden tıp dışı insanlara bir çift sözüm var.
O zaman önce bilim felsefesi, bilimsel bilginin oluşum süreci ile adli tıbba dair bazı konuları da açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Nesnel gerçeklerin bilimsel analizinde, bilimsel önermelerle başlayan süreç, bu önermeler bizden çıksa da bilimsel yöntemle yadsıma çabasıyla sürer. Ancak tüm yadsıma adımları sonuçsuz kaldığında, o önermemiz artık bir bilimsel hakikate dönüşür. Buna rağmen B. Russell’ın dediği gibi, “akılcılık, kesinliğin olanaklı olmadığı durumda, olasılığı en kuvvetli görüşe ağırlık verir. Yabana atılmayacak olasılıklar da kenarda durur, yeni kanıtlar bu olasılıkları güçlendirir”.
Burada B. Russell’in kesinliğin olanaklı olmadığı durumda, olasılığı en kuvvetli
görüşe ağırlık verme ifadesinin, yıllar sonra uluslararası kılavuzlarda yerini bulduğunu ve kanıt standartlarının dört temel tanımının ortaya çıktığını söylemek gerekir[1]
1. Makul şüphe: Sorgulanan olayla ilgili şüphe ortaya çıktığı, ancak başka sonuçların da mümkün olduğu durum (%40). Klasik ifade ediliş, “bu makul sonuç muhtemeldir”
2. Olasılıklar dengesi (yeterli delil):Bulguyu destekleyen deliller daha fazladır (%51). Klasik ifade: “Bu makul sonuçtur”
3. Açık ve ikna edici delil: Bulgu için somut destek, belirgin ölçüde delil bulguyu desteklerken sınırlı bilgi tersini önerir (%60). Klasik ifade: “Açıktır ki…”
4. Tartışmasız /kuvvetli delil: Sonuca vardıran veya yüksek düzeyde ikna edici delilin desteklediği bulgu (%80). Klasik ifade: “Tartışılmaz, inkar edilemez”
Burada gerçeğin araştırılması için yapılan çalışmalar tanımlanırken, bir insan hakkı ihlali ile ilgili iddialar olduğunda, sivil toplum örgütleri tarafından yürütülen çalışmalardan söz edilmelidir[2]. Bu çalışmalar uluslararası soruşturma komisyonları aracılığı ile yürütülüp raporlanabilir ancak bir mahkeme yerine geçmez. Hukuki değerlendirmenin bir parçası ve aracı olabilir [3].
İddialar ve bir kuşku ortaya çıktığında, bu tür iddiaların bağımsız ve nesnel ölçütlerle tartışılması, araştırılması toplumda adalet duygusunun sarsılmaması için bir zorunluluktur.
Çünkü başkasına zarar verme, incitme farkına varmasak da bizi, inciteni ve tanık olanları da incitir. Bilim birbirimize zarar verme olanaklarını da arttırır ve bu koşullarda toplumsal yaşamın sürmesini olanaklı kılanın, aklın eyleme egemen kılınması olduğunu söyler Russell, “Sorgulayan Denemeler”inde.
Ne yazık ki son dönemde Kant’ın savunduğu aklın yerine kendilerine yeni Kantçılar diyenlerin akıl dışılığa kayıtsız bir teslimiyetle karşı karşıya kaldığına ve hakikat ötesi çağın hakikat bükücülerinin de bilimsel paradigmada yer edindiğine tanıklık ediyoruz. Bu nedenle Hume’un bilimi reddeden felsefesine değil, kavramları sakatlanmamış bir hakikati kavrama niyetindeki siyaset felsefesine de ihtiyacımız var, bilimin o nesnel ve bağımsız olması gereken yaşamdan yana kurulacak karakterinde. “Her şey boyunduruk altında kaldıkça, her şey yok olup gitmiş demektir, baştakiler canlarının istediği gibi ortadan kaldırır onları” der Rousseau “Toplum Sözleşmesi” eserinde.
Burada Tacitus’u, Agricola’daki sözünü anmadan olmayacak “ub, slitüdinem faciunt, pacem appelant- ıssızlık yarattıkları yerde barış var diyorlar.” Özgürlükten vazgeçip konformizme savrulmanın yıkıma götürdüğünü söyler Rousseau. Nesnel, bağımsız ve yaşamdan yana bilimselliğin, özgürlüğünü feda edemeyeceği muhakkaktır. Bu özgürlüğe karşı kendisinden farklı düşünceleri cezalandırarak “gerçek” üreten faydacıların güvenle söyleyerek, bu üretileni hakikate yaklaştırma çabasını ve nihayetinde ortaya çıkan gerçeği kendisinin bildiğini sanmayı zülüm olarak tanımlıyor Russell.
O nedenle özgür aklın eyleme, bilime egemen olması, gerçeği kendisinin bildiğini sananların zulmünü de önleyecektir. Toplumsal yaşamın sürmesini olanaklı kılmak adına da bu bilimsel yaklaşımların kılavuzlarını oluşturmak, onları da ortak aklın bilimin kötüye kullanılmasının denetim mekanizmaları olarak değerlendirmek gerekir.
Memleketini, insanlarını seven hekimler olarak, uzmanlık alanımın da kattığı bilgilerle, devletin işleyişine koşulsuz bağlılık yemini edemeyeceğimi, bizlerin hekimler olarak bağıtımızın insanlık olduğunu bir kez daha anımsatmak boynumun borcudur. Locke’den Hobbes’a, Leviathan’a uzanan yolda, devlet adını verdiğimiz aygıt, elinde bulunduğu siyasi otoritenin emelleri doğrultusunda erki kötüye kullanabilir. İnsanlık tarihi bu kötüye kullanımlarla, ona karşı mücadelelerin tarihidir zaten.
O nedenle biz yurttaşlara düşen sorumluluk da, erkin kötüye kullanılmasını önleyecek tedbirleri almak, bunun için yan yana dayanışmayla durmak ve uygulamaları titizlikle denetlemektir.
Şirket hastaneleri ile sağlığa ayrılan sınırlı kaynağın 1/5’ini heba etmenin de, sağlığı bir tüketim nesnesine dönüştürme ısrarının da, mesleki bağımsızlığımızı ortadan kaldırma çabalarının da, koruyucu hekimliği, hekimliğimizi değersizleştirerek hastanede karşıladığımız küresel salgında meslektaşlarımızı yitirmemizin sebebi olmalarının da, daha ötesinde kışkırttıkları sağlık talebiyle şiddet nesnesine dönüştürülmemizin de karşısında durmak için bir araya geldiğimiz, adı altında mücadele ettiğimiz Tabip Odaları ve Türk Tabipleri Birliği işte bu denetimi yapacak emek ve meslek örgütlerinden sadece birisidir.
Bugüne dek bu ödevini layıkıyla yapmaya hep gayret etmiş, siyasi otoritenin aidiyeti değişse de, Nusret Fişek hocamızdan beri de bu denetimlerin hesabı sorulmuş, bedel ödetilmeye çalışılmıştır. Bugün de meslektaşlarımızın oylarıyla üstlendiğimiz görevimiz, bir adli tıp uzmanı hekim olarak paylaştığım tıbbi görüşüm ileri sürülerek benzer biçimde kriminalize edilmeye çalışılmaktadır.
Devlet adı verilen aygıt, elinde bulunduğu siyasi otoritenin kimliği doğrultusunda, tüm kurumlarıyla bir suç yapılanmasına dönüştürülebilir. Bu dönüşümün önündeki engel, yok etmeye çalıştıkları toplum olma becerisi, yurttaşların toplum olma ısrar ve sorumluluğu, bunun için ve denetlemek üzere kurdukları yapılanmalar, örgütlerdir. Bu aygıtların işleme konusunda ısrarcı oldukları, uluslararası bağıtlarla ve insanlığa, insanlık değerlerinin korunmasına ilişkin geliştirilmiş örgütlerle önleme çabalarına rağmen yetersiz kalınan, insanlığa dair suçlar ve insan hakları ihlalleri de bir hekimlik uygulaması olarak adli tıp uzmanlığının çalışma alanına girmektedir.
Çalışma alanımızın sınırlandırılması ve kriminalize edilmesi ise kabul edilemez.
Adli tıp uzmanlığı, hekimlik uygulamalarında çok yakından bilinmeyen, tıp fakültesi eğitimi sırasında da pek vakıf olamadığımız bir alandır. Oysa aciller başta olmak üzere hekimlik uygulamalarımızda oldukça sık adli olgularla karşılaşır ama pek fark etmeden etrafından dolaşırız.
Adli olgu deyince, bu devlet aygıtının Türkiye’deki adli tıp yapılanmasından beslenen bir algıyla kolluk, savcılık ve mahkeme ile ilişkili olmasını gerekli görürüz. İş kazaları kayıtlara girmez, meslek hastalıkları görülmez, aile içi şiddet merdivenlerden yuvarlanır, çocuk istismarları atlanır. Bazen de yaralanmalara dair “adli tıp” derslerinden kalanlar birbirine karışır, olmayan istismarlar aileleri dağıtır, ruhsal destekle güçlendirilmeden yapılan cevval bildirimlerle cinsel saldırılar toplumsal bir saldırıya dönüştürülür.
Adli tıp uzmanlığı ve öğretim üyesi olarak üniversitede sürdürdüğüm çalışmalar, uluslararası görevlerdeki gözlemlerim 15 yıllık bir birikimin ardından Tıp Fakültesinde bir adli tıp polikliniği kurma ve resmi adli tıp işleyişinde gözden kaçan, görmezden gelinen veya o işleyişe erişemeyenlerin bireysel başvuru yapabileceği bir birim oluşturma düşüncesi, meslektaşlarımla uzun tartışmaların ardından 1999 yılında hayata geçti. Türkiye’nin ilk adli tıp polikliniği İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı bünyesinde kurulmuş oldu. Bu öncü girişimin ne denli etkili olduğu, bugün Türkiye’nin pek çok yerleşik tıp fakültesinde ve ardından Sağlık Bakanlığı hastanelerinde de adli tıp polikliniklerinin peş peşe ortaya çıkmasından da anlaşılmaktadır. Yıllar içinde bu polikliniğin birçok başvurusu ile hazırlanan tıbbi değerlendirmeler hem ulusal yargı süreçlerinde, hem de AİHM kararlarında Abu Ghraib ve Guentanamo işkence iddialarının araştırılmasında katkı sunan belgeler olmuştur.
Adli tıp uzmanlığı birbiriyle uzlaşmaz tarafları olanların içinde, tüm taraflara eşit mesafede durarak, nesnel bilimsel ölçütlerle zararı saptama, ölçme değerlendirme ve hakikati ortaya koyma çabasının olduğu bir hekimlik uygulamasıdır. Bazen önce istismara uğrayan çocuğu, ardından da demans nedeniyle tüm inhibisyonları ortadan kalkmış istismarcısını ardı ardına muayene edersiniz. İki tarafında yaşadıklarını dikkate alan, nesnellikten ve bilimsellikten ödün vermeyen, insanla karşılaşmanın hekimlik değerlerinden süzülmüş tutumuyla davranırsınız.
Taraflar arasındaki güç dengesizliği ise adli tıp uygulamalarının en zorlu alanıdır. Devletlere uluslararası bağıtlarla tanımlanmış yükümlülüklere aykırı insanlığı karşı suçlar, insan hakları ihlallerine dair iddialarda, iddianın bir tarafı olan devlet, onun araçlarını elinde bulundurma yetkisi olan erk ise, çalışma koşullarının bağımsızlığını garanti edecek bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. İnsanlığa dair ilerlemeler daha önce de belirttiğim gibi bunu sağlayacak kurumlaşma önerileri ve çalışma ilkelerini içeren kılavuzların hazırlanmasını gerektirmiş, uzmanlık alanımızda yaptığım çalışmalar bana da, daha önce de belirttiğim gibi bu kılavuzlardan birinin yazarlarından olma olanağı vermiştir.
İstanbul Protokolü, bir yaşam biçimi olarak benimsediğim hekimliğimin, insanlık için sürdürdüğüm insan hakları mücadelemin bir armağanıdır. Bu kılavuzu hazırlarken esinlendiğimiz Minnesota Protokolü de iddianameye konu olan programda andığım kılavuzlardan diğeridir.
Adli tıp uzmanlığında, hakikat arayışımız sırasında her zaman zarar gören/gördüğü iddia edilenle doğrudan karşılaşma olanağımız olmayabilir.
Ortada bir suç iddiası varsa haliyle suçu ve delilleri gizleme çabası da olabilir ve primer/birincil delillere ulaşmak güçleşir, onları arama gerekliliğini desteklemek için sekonder/ikincil veya dolaylı deliller kullanılabilir. Özellikle insan haklarının korunması bağlamında devletlerin işlediği iddia edilen suçların devletlerden bağımsız araştırılabilmesi için ve bu araştırmaları yapanların dayanaksız biçimde suçlanmalarını önlemek amacıyla hazırlanmış pek çok kılavuzdan birisi de, OHCHR’ın bir BM belgesi olan “Commisions of Inquiry and Fact-Finding Missions on International Human Rights and Humanitarian Law: Guidance and Practice (Uluslararası İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Gerçeği Araştırma ve Soruşturma Komisyonları Rehber ve Uygulama Kitabı)” isimli 2015 tarihli kılavuzu, ayrıca onun ışığında Leiden Üniversitesi’nden bilim insanlarının da katkılarıyla hazırlanmış bir rapor olan; “Report on Digitally Derived Evidence Used in UN Human Rights FactFinding Missions: Approaches and Standards of Proof (Dijital Olarak Elde Edilen Delillerin İnsan Hakları Araştırılmalarında Kullanılması Hakkında Rapor: Kanıt Standardı ve Yaklaşımları)”dır.
Primer (birincil) ve sekonder (ikincil) kaynaklar veya delillerin değerlendirilmesi, açık kaynakların tartışılması ve bu bağlamda fotoğraf, video vb dijital delillerin ele alınmasında gerçeği araştırma komisyonlarının yaptığı değerlendirmelerin yöntemleri belirtilmektedir. Leiden Üniversitesi’nin birçok gerçeği araştırma görevinde dijital delillerin değerlendirilmesini tartıştığı raporunda video ve fotoğrafların orijinalliği doğrulandığında primer bilgi kaynağı olarak kabul edildiği, kurbanlar veya tanıklardan doğrudan elde edilen bilgi ile eşdeğer olduğu belirtilmektedir. Komisyon raporlarının bir kısmında orijinalliğin komisyon tarafından belirlendiği ifade edilip açıklama yer almazken, örneğin 2019 Myanmar raporunda “örgütlerin ham veri ve notları, uzman görüşleri, başvuru ve açık kaynak materyalleri gibi sekonder (ikincil) bilgi ile kontrol edilmiş, dijital doğrulama için…uzman görüşü de alınmıştır” ayrıntılı açıklaması ile bir çok güvenilir bilginin de bir araya getirildiği tanımlanmıştır[4] Bu raporun dayandığı BM Kılavuzu da komisyonların yararlanacağı kaynakları tanımlayarak[5], bilgi kaynaklarını primer ve sekonder olarak sıralamakta [6], c bendinde de video materyal ve fotoğrafları ayrıntılı olarak aktarmakta, görüleceği üzere bu bendi d bendindeki resmi belgelerden ayrı ele almaktadır.
Günümüzde mobil telefonlar yüksek nitelikli fotoğraf ve görüntü elde edilebilmesi özelliği ile ve you tube benzeri kamuya açık alanlar veya facebook gibi sosyal iletişim mecralarına yüklenerek soruşturmacılar için, özellikle de olay yerine ulaşılamadığı koşullarda önemli bilgi kaynağı olabilmektedir. Bu tür kaynaklar propaganda materyali olarak da kullanılabildiğinden bu materyalin orijinalliği, kullanım değeri, üzerinde değişiklik yapılıp yapılmadığı, olayın gerçekleşip gerçekleşmediği, görüntülerdeki kişilerin bu eylemlerde yer alıp almadığı bağımsız kaynakların bir araya getirilmesi ile değerlendirilmeli, özellikle görüntüleri sağlayan tanıkların beyanları da değerli bir bilgi olarak kullanılmalıdır [7].
Propaganda iddiasıyla suçlandığım yayına ve konuşma içeriğine gelince; sorularla birlikte 7 dakikalık konuşma bir komisyon faaliyeti değil, ancak bu tür komisyonlara sekonder (ikincil) bilgi kaynağı olarak sunulan türde bir videonun insan hakları ihlalleri üzerine uzmanlaşmış bir adli tıp uzmanı olarak tarafımdan yapılan adli tıbbi değerlendirmesi. Ayırıcı tanı basamaklarını o kısa yayında aktaramayacağım için, bu değerlendirme sonucu ulaştığım ve kısaca ifade ettiğim bir ön tanıdan söz ediyoruz.
Burada size ayırıcı tanı basamaklarını da aktarmak isterim. Videoda karanlık bir ortamda bulunan kişilerden bazılarında kimi belirtiler gözleniyor. Aynı ortamda o belirti gösterenlere yardım eden ama etkilenmemiş görünenler var. Bu etkisini zamanla yitiren bir uçucu madde-gaz formu düşündürüyor. Bunu destekleyen ve toksik bir gaz formu düşündüren ikinci veri, etkilenenlerden birinin ağzında kanlı köpüklü bir sızıntı olmasıdır. Bu da kanlı köpük dolayısıyla akciğer etkilenmesini, solunum yoluyla alınmış toksik bir gazı destekliyor. Ayrıca bu kişide istemsiz kasılma benzeri hareketler sinir sistemi tutulumunu düşündürüyor. Etkilenen diğer kişide de öforiyi işaret eden belirtiler gözleniyor. Aynı ortamda bulunanlarda, farklı etkilenmeler o ortamda kalma, maruziyet süresi ve yoğunluğu ile ilişkili olabilir. Özellikle uçucu ve havayla yer değiştirme özelliği olan toksik gazların bazılarında ortaya çıkabilen bu tür belirtiler zarara yol açan bir etken varlığı için tıbbi olarak olasılıklar dengesi oluşturduğunda (%51- yeterli delil) bu makul sonuç ışığında yapılması gereken de; o etkenin türü, oraya hangi yolla ulaştığı ve ulaştıran sorumluların saptanması için etkili bir soruşturma ve tıbbi belgelemedir.
Savcının eşanlamlı iki sözcüğü peş peşe kullanıp “teşhis/tanı koyduktan sonra ileri tetkik” isteyemeyeceğim sonucuna varmış olması da bu bilgi eksikliğinin bir tezahürüdür. Videodaki belirtiler üzerine yaptığım “belli ki bir toksik/zehirli gaz kullanılmış durumda” makul sonucuna ulaştığım tıbbi değerlendirme, bir “ön tanı”dır. Çünkü olay yerinde yapılacak inceleme, alınacak örneklerden yapılacak laboratuvar tetkikleri ve cenazelerin Minnesota Protokolü ışığında gerçekleştirilecek otopsileri ile etkili bir belgeleme ve olay yerinin iddia edilen olayla ilişkisi, bir kimyasal etken saptandığı koşulda bunun yasak silah olup olmadığı saptanabilir, dolayısıyla etkili bir soruşturma kılavuzlarda da belirtildiği şekilde bağımsız uzmanlar tarafından araştırılmadan, “tanı” bileşenleri olarak bu zararlı (sağlık üzerinde olumsuz etkileri görülen) etkenin türü, hangi yolla kim veya kimler tarafından bu olay yerine ulaştığı yani sorumluların saptanması olanaklı değildir. O nedenle yayında belirttiğim tıbbi görüş bir ön tanıdır. Tanıya erişebilmek için de etkili ve bağımsız bir soruşturma ve belgeleme gerekmektedir.
Hepimizin hekimlik uygulamalarında ön tanı, hatta tanı sürecinde bize dayatılan o birkaç dakikalık yakınma dinleme, gözlem ve başarabilirsek muayene sürelerine mesleki birikim ve deneyimimizi edindiğimiz yılları da kattığını, sizler de benim kadar bilirsiniz. O bir iki dakikalık video izleme süresinin ardında da, programda birkaç cümleye sığdırmaya çalıştığım 35 yılı aşkın deneyim ve 45 yılı bulan hekimlik bilgi birikimim var.
Yayında da ifade ettiğim, ekte sunduğumuz OHCHR Kılavuzunun Ek 1’inde anılan diğer kılavuzlar da, bu değerlendirmeler için kullanılan kılavuzlar arasındadır.
Bu birikimden heybemde kalan bir örneği de burada paylaşmak yerinde olacaktır. Arap baharının yaşandığı ülkelerden birinde kolluk görevlilerinin yoğun göz yaşartıcı gaz kullanımı ve bir gaz kanisterinin göğsüne isabeti ile aracı içinde öldüğü iddia edilen bir kişi hakkında, ülkenin insan hakları savunucuları aracın ve ölen kişinin fotoğraflarını ileterek göğüsteki yaralanmanın gaz kanisteri isabeti ile olup olmayacağını sormuştu. Araç özellikleri de dahil geçmiş bilgiler ve araç içinde bulunan hava yastığı ortasında yerinden ayrılmaması beklenen metal aksamın araç içindeki fotoğrafı ve şekli ile göğüsteki yaralanmanın uyumlu olduğunu ve bu ölümcül yaralanmanın metal aksamın çarpması ile meydana gelmiş olabileceğini belirtmiştim. Bu bir ön tanı idi, tanı için ayrıntılı inceleme gerekeceğini de ifade etmiştim. Kimse çelişkili bulmamıştı.
Adli tıp uygulamalarında elimizdeki veriler yetersiz olduğunda da, ön değerlendirme raporları hazırlayabiliriz. Siz hukukçuların anlayacağı dilde söyleyecek olursak “geçici rapor” dediğiniz türde raporlar, ek verilerle desteklendiğinde bütünlüklü bir tıbbi değerlendirmeye hazırlık olur. Gene sizin dilinizde yer alan “kati rapor”, bazı meslektaşlarımın da yetersiz adli tıp bilgisi nedeniyle yanlış olarak kullandığı bir terimdir. Bir adli rapor geçici de, kati de olmaz. Ön değerlendirme raporu, sonraki adli tıbbi değerlendirmelere katkı sunar, yeni incelemeler ve verilerle zenginleşerek bütünlüklü, bazı durumlarda seyri değişebilen bir adli tıp değerlendirmesine dönüşebilir. Alanımızın önemli isimlerinden Bernard Knight’in ifadesiyle “adli tıpta ne asla, ne daima” vardır.
O nedenle savcının “hem teşhis ve tanı koyduğum hem de yerinde inceleme yani ileri tetkik önerdiğim dolayısıyla çelişki bulunduğu” tanımlaması adli tıp yönünden bilim dışı bir yaklaşımdır.
Yayın organının niteliği üzerinden bilimsel bir değerlendirmenin suç olarak tanımlanması ise insan hakları savunucusu kimliğimle örtüşmemektedir.
Bir insan hakları savunucusu olarak Arendt’in çok yerinde bir biçimde ifade ettiği “haklara sahip olma hakkı” temel ilkesiyle, yayın organlarının “kim, ne” olarak tanımlandığından bağımsız, ifade özgürlüğü ve toplumun haber alma hakkını gözetme sorumluluğum bulunmaktadır. Bu nedenle de kimin aradığıyla, yayının politik çizgisiyle ve hangi yayına bağlandığımla ilgilenmiyorum. Günümüzün en önemli bulduğum filozoflarından Etienne Balibar’ın adımı, beni insan kılan Kant ve Arendt ile birlikte anarak onurlandırdığı destek metninde ifade ettiği üzere; “Aydınlar ve uzmanlar seslerini yükselterek, suçları duyurarak hukuku ve insan haklarını ihlal eden uygulamaları eleştirerek devleti zayıflatmıyor, meşru otoritesini ortadan kaldırmıyor, aksine hayati öneme sahip olan yurttaşlık görevini yerine getiriyorlar” yaklaşımı, Rousseau’nun da toplum sözleşmesinde belirttiği gibi asıl yasalara uyulmamasının devletin meşruiyetini zedelediği ve “eriyip gitmesine” yol açacağı düşünüldüğünde; bir hekim, adli tıp uzmanı, bilim insanı ve insan hakları savunucu olarak bilimsel özgürlük ve ifade özgürlüğü hakkını kullandığım görülebilir ve hak kullanımı suç olarak tanımlanamaz.
Burada kısa da olsa sevgili Nilgün Toker’in, insan hakları alanında çalışan bir siyaset felsefecisinin aklına da başvurmak isterim. Yurttaş sorumluluğu ve bilim insanı sorumluluğunun birbiriyle ilişkili ancak bilim insanı sorumluluğunun yurttaş sorumluluğunun ötesine uzanan, daha geniş bir alanı kapsayan sorumluluğu.
Bizler bilim insanları olarak önce bilimsel bir kamunun parçası olduğumuz için, yurttaşlık tanımının içerdiği ifade özgürlüğü ile sınırlandırılamayacak biçimde bilimsel kanaatimiz, bilimsel ölçütlerle, bilimsel kamuoyunca tartışılır.
Bilim insanının yurttaşlık alanına, kamuya konuşması ise farklı bir sorumluluktur.
Bilgiden kaynaklı sorumluluğumuz aynı zamanda yurttaş olmaktan kaynaklı sorumluluğumuzla birleştiğinde önemli bir niteliğin taşıyıcısı olacağımız da muhakkaktır. Görme, anlama, bilme kapasitesi bilimsel etkinlik aracılığıyla genişlemiş olan bilim insanı bu kapasiteleri aracılığıyla yurttaşlık alanına, kamuya uyarma, gösterme sorumluluğu da taşımaktadır. Sevgili Nilgün Toker’in tanımlamasıyla bir kamusal entelektüel olarak soru sorma, kamuya hakikat talebi bildirme, dolayısıyla “araştırılsın” dememin anlamı da bu sorumluluğa dayanmaktadır.
Bu beyanı bitirmeden önce altını önemle çizmek istediğim bir konuda Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey Başkanlığı üzerinden, diğer kimliklerimden arındırılma girişimidir. Elbette TTB Merkez Konseyine seçilenler olarak hekimlere ve halk sağlığını korumak adına topluma karşı sorumluluklarımız var. Ancak bu seçim ve üstlendiğimiz sorumluluk bizleri diğer görev ve sorumluluklarımızdan azade kılmıyor. Kimliklerimizi ortadan kaldırmıyor. Örneğin 2. Başkanımız Ali İhsan Ökten hala yetkin bir beyin cerrahı olarak ameliyatlarına devam ediyor, iyi bir fotoğrafçı olarak görsel şölenleriyle de insanları zenginleştiriyor. Onu bu kimliklerden soymak, ayırmak mümkün olmadığı gibi, beni de yalnız bu ülkenin değil dünyanın kabul ettiği adli tıp uzmanı kimliğimden arındırmak, özellikle de insan hakları ihlali iddiaları ortaya çıktığında ilk danışılacak adli tıp uzmanlarının başında geldiğimi yok saymak mümkün değil.
Merkez Konsey üyeleri olarak birbirimizden bağımsız bu kimliklerimiz, bizleri ve çalışmalarımızı beslese de, Merkez Konsey kimliklerimizden ayrı bir varoluşa işaret eder. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey Başkanlığı kimliğini, tek kimlikmiş gibi sunmak, diğer kimliklerimi susturmak, varoluşumu sınırlamak anlamına gelecektir.
Brecht’i anmadan olmaz bu beyanda. Hele ki söz konusu olan “suç” ise: “Nasıl bir zamanda yaşıyoruz ki, suskunlukla geçiştirilen pek çok suçu içinde barındırdığı için ağaçlardan söz etmek neredeyse suç sayılıyor”
Hekimlik insana dair, insanı tüm zararlı etkenlerden koruma ve bu etkilerden arındırma çabası olarak insanlığa karşı suçların karşısında durmaktan, insanlık onuruna yönelik ihlallerle örselenmekten korumaya, zehir akıtan fabrikaları durdurmaktan, zeytinimize, arımıza, börtü böceğimize sahip çıkmaya, savaşların iklim değişikliğine etkisini bugünlerde sıkça gördüğümüz, duyduğumuz ve basit yöntemlerle önlenebilecek kolera salgınlarıyla karşımıza diken her türden halk sağlığına zararlı duruma karşı duruşa, bu yaşam biçimine verilen addır.
Bu yaşam biçimini, duruşumuzu suça dönüştürme çabaları ise beyhudedir. Nazım Hikmet’in dediği gibi “Yaşamak ciddi bir iştir”.
R. Şebnem Korur Fincancı
[1] Geneva Academy Standards of Proof in International Humanitarian and Human Rights FactFinding and Inquiry Missions- Geneva Akademi Uluslararası İnsancıl ve İnsan Hakları Araştırma ve Soruşturmaları Görevinde Kanıt Standartları, s 48-49 [2] Geneva Academy Standards of Proof in International Humanitarian and Human Rights FactFinding and Inquiry Missions- Geneva Akademi Uluslararası İnsancıl ve İnsan Hakları Araştırma ve Soruşturmaları Görevinde Kanıt Standartları, s 11 [3] Geneva Academy Standards of Proof in International Humanitarian and Human Rights FactFinding and Inquiry Missions- Geneva Akademi Uluslararası İnsancıl ve İnsan Hakları Araştırma ve Soruşturmaları Görevinde Kanıt Standartları, s 12-13 [4] Report on Digitally Derived Evidence Used in UN Human Rights Fact-Finding Missions. Approaches and Standards of Proof- Dijital Olarak Elde Edilen Delillerin İnsan Hakları Araştırılmalarında Kullanılması Hakkında Rapor: Kanıt Standardı ve Yaklaşımları, s 10-12 [5] Report on Digitally Derived Evidence Used in UN Human Rights Fact-Finding Missions. Approaches and Standards of Proof- Dijital Olarak Elde Edilen Delillerin İnsan Hakları Araştırılmalarında Kullanılması Hakkında Rapor: Kanıt Standardı ve Yaklaşımları, s 37 [6] Report on Digitally Derived Evidence Used in UN Human Rights Fact-Finding Missions. Approaches and Standards of Proof- Dijital Olarak Elde Edilen Delillerin İnsan Hakları Araştırılmalarında Kullanılması Hakkında Rapor: Kanıt Standardı ve Yaklaşımları, s 42-2. madde ilk paragraf [7] Commisions of Inquiry and Fact-Finding Missions on International Human Rights and Humanitarian Law: Guidance and Practice -Uluslararası İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Gerçeği Araştırma ve Soruşturma Komisyonları Rehber ve Uygulama Kitabı, s 44-45
Tütün Mücadelesi Şartı, 7-11 Kasım 1988 tarihlerinde, İspanya’nın başkenti Madrid’de, Dünya Sağlık Örgütü tarafından düzenlenen Türün Politikası Konusunda Avrupa Konferansında kabul edilmiştir.
Konferans, sigara içmenin 50 ayrı hastalığa neden olduğunu tespit etmiş, sigara içmeyenlerin başkalarından kaynaklı dumanı soludukları için kalp krizleri ve çeşitli kanser hastalıklarına yakalandığı konusunda bilimsel görüşler ortaya konulmuştur. Sigaranın kapalı ortamlarda yasaklandığı ülkelerde ilk altı ayda kalp krizlerinin azaldığının tespit yapılmıştır.
Tütün Mücadelesi Şartı – 1988
Tütün dumanı içermeyen temiz hava,sağlıklı ve kirlenmemiş bir havaya sahip olma hakkının en önemli öğesidir.
Her çocuk ve genç,her türlü tütün tanıtımından korunma hakkına ve herhangi bir tütün ürünü kullanımına başlamaları için yapılan özendirmelere karşı koymak için gerekli bütün eğitim ve yardımları alma hakkına sahiptir.
Bütün vatandaşlar kapalı kamu alanlarında ve toplu taşıma araçlarında dumansız bir have soluma hakkına sahiptirler.
Her çalışan işyerinde tütün dumanı ile kirlenmemiş bir hava soluma hakkına sahiptir.
Her içici alışkanlığının üstesinden gelebilmek için teşvik edilme ve yardım alma hakkına sahiptir.
Her vatandaş tütün kullanımının sonucunda ortaya çıkan çeşitli sağlık risklerine karşı bilgilendirilme hakkına sahiptir.
DUMANSIZ AVRUPA İÇİN 10 STRATEJİ
İnsanların dumansız bir yaşam seçme hakkının anlaşılması ve sağlanması
Ortak kullanıma açık alanlarda dumansız bir ortam sağlanmasının yasalaştırılması
Tütün ürünleri reklamlarının ve tanıtımlarının ve tütün endüstrisi tarafından sağlanan sponsorların yasalarla engellenmesi
Toplumun her üyesinin tütün kullanımının zararları ve pandeminin boyutu ile ilgili bilgilendirilmesi
Tütün kullanımını bırakmak isteyenler için geniş yardım olanaklarının sağlanması
Tütün vergilerinden elde edilen gelirin en az yüzde biririnin tütün kontrolü ve sağlığın iyileştirilmesi için yapılan etkinliklerin finansmanı için kullanılmasının yükümlülük haline getirilmesi
Sürekli ve giderek artan bir şekilde caydırıcı finansal yaptırımlar uygulanması
Nikotinin dağıtımı/yaygınlaştırılması için uygulanabilecek yeni metodların yasaklanması ve tütün endüstrisinin gelecekteki yeni pazarlama stratejilerinin önüne geçilmesi
Pandeminin etkilerinin gözlemlenmesi ve alınan karşı tedbirlerin etkinliğinin değerlendirilmesi
İyi sağlık koşullarının oluşması için çalışan toplumun bütün birimleri arasında birleşmesinin sağlanması
Atatürk Soyadı; 24 Kasım 1934 tarihinde Mustafa Kemal’e 2587 Sayılı Kanun ile verilmiş, Atatürk Soyadının verilmesine ilişkin 2587 Sayılı KEMAL ÖZ ADLI CÜMHUR REİSİMİZE VERİLEN SOY ADI HAKKINDA KANUN 27 Kasım 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
KEMAL ÖZ ADLI CÜMHUR REİSİMİZE VERİLEN SOY ADI HAKKINDA KANUN
Kanun Numarası : 2587
Kabul Tarihi : 24/11/1934
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 27/11/1934, Sayı : 2865
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3, Cilt : 16, Sayfa : 4
Madde 1 – KEMAL öz adlı Cumhur Reisimize ATATÜRK soy adı verilmiştir.
Madde 2 – Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3 – Bu kanun Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur.
Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilerek 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. Soyadı Kanunu Cumhuriyet Devrimlerinin önemli bir parçasıdır. Çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de soyadı taşıması zorunlu kılınmıştır. Kanuna göre soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktır.
Soyadı Kanununun kabulünden ve Mustafa Kemal’e verilen Atatürk Soyadının verilmesinden önce yapılan çalışmalarda 14 farklı soyadının teklif edilmiş, bu soyadları üzerinde düşünüldükten sonra Atatürk soyadında karar kılınmıştır. Atatürk soyadı yanında,; etel, etil, etealp, arız, ulaş, yazır, emen, çogaş, salış, begit, ergin, tokuş ve beşe gibi soyadları üzerinde de tartışmalar yapılmıştır.
İsmet İnönü ve 22 arkadaşının 24 Kasım 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdiği kanun teklifi sonucunda 2865 sayılı Resmî Gazete’de 2587 numaralı kanunla Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Atatürk’ soyadı verilmiştir. Bu kanunun kabulünden kısa bir süre sonra 17 Aralık 1934 tarihinde 2622 Sayılı Kanun kabul edilmiş ve Atatürk soyadının hiçbir şekilde başkaları tarafından kullanılamayacağı karar altına alınmıştır.
24/11/1934 TARĠH VE 2587 SAYILI KANUNLA KEMAL ÖZ ADLI TÜRKĠYE CÜMHUR REİSİNE VERİLEN “ATATÜRK” ADININ VEYA BUNUN BAŞINA VE SONUNA SÖZ KONARAK YAPILAN ADLARIN HİÇBİR KİMSE TARAFINDAN ALINAMAYACAĞINI BUYURAN KANUN
Kanun Numarası : 2622
Kabul Tarihi : 17/12/1934
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 24/12/1934, Sayı : 2888
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3, Cilt : 16, Sayfa : 24
Madde 1 – Kemal Öz adlı Türkiye CUmhur Reisine 24/11/1934 tarih ve 2587 sayılı kanunla verilmiş olan ATATÜRK soy adı yalnız tek şahsına mahsustur, hiç kimse tarafından öz ve soy adı olarak alınamaz kullanılamaz ve kimse tarafından hiç bir suretle bir kimseye verilemez.
Madde 2 – “ATATÜRK” adının başına ve sonuna başka söz konarak öz ve soy adı alınamaz ve kullanılamaz.
Madde 3 – Bu kanun hükmü 24/11/1934 tarihinden başlar.
Madde 4 – Bu Kanunun hükmünü yerine getirmeğe Dahiliye Vekili memurdur.
Tüketicinin Korunması Hakkında Direktif, Brüksel’de 23 Aralık 1985 tarihinde düzenlenerek Avrupa Birliği Konseyi Başkanı tarafından üye devletlere bildirilmiştir.
10 maddeden oluşan Konsey Direktifinden sonra Türkiye, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’da değişiklikler yapmıştır Ayrıca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından Kapıdan Satışlara İlişkin Uygulama ve Esasları Hakkında Yönetmelik çıkarılmış ve direktife uyum sağlanmıştır.
İşyerleri dışında müzakere edilen sözleşmelerle ilgili olarak tüketicinin korunması hakkında 20 Aralık 1985 tarihli KONSEY DİREKTİFİ (85/577/AET)
Avrupa Parlamentosu’nun görüşünü göz önünde tutarak,
Ekonomik ve Sosyal Komite’nin görüşünü göz önünde tutarak,
Bir tacir ile tüketici arasında tacirin işyeri dışında bir sözleşme yapılması veya tek taraflı bir yüklenimde bulunulması üye devletlerde yaygın bir ticari uygulama biçimi olduğundan; söz konusu sözleşme ve yüklenimler bir üye devletten diğerine farklılık gösteren mevzuatın konusu olduğundan;
Söz konusu mevzuatlar arasındaki herhangi bir farklılık ortak pazarın işleyişini doğrudan etkileyebileceğinden; dolayısıyla bu alandaki mevzuatları yaklaştırmak gerektiğinden;
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tüketicinin korunması ve bilgilendirilmesi politikası ön programı özellikle 24 ve 25. paragrafları kapsamında, kapıdan satışlarla ilgili haksız ticari uygulamalara karşı tüketicilerin korunması için uygun tedbirler alınmasını öngördüğünden; Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tüketicinin korunması ve bilgilendirilmesi politikası ikinci programı ön programda tanımlanan eylem ve önceliklerin sürdürüleceğini teyit etmiş olduğundan;
Tacirin işyeri dışında akdedilen sözleşmelerin ayırıcı özelliği, kural olarak sözleşme müzakerelerinin, tacir tarafından tüketicinin hazırlıksız olduğu ya da beklemediği şekilde başlatılması olduğundan; tüketici çoğu zaman, önerinin kalitesini ve fiyatını diğer önerilerle karşılaştıramadığından; bu sürpriz unsur, genel olarak sadece kapıdan sözleşmelerde değil, aynı zamanda, tacir tarafından işyeri dışında akdedilen diğer sözleşme türlerinde de mevcut olduğundan;
Sözleşmeden doğan yükümlülüklerini değerlendirebilmesi için tüketiciye en az yedi günlük bir fesih hakkı süresi tanınması gerektiğinden;
Tüketicinin, bu düşünme süresi hakkında yazılı olarak bilgilendirilmesi için uygun tedbirlerin alınması gerektiğinden;
Üye devletlerin, tüketicilerin yararına olduğunu düşündükleri ölçüde, sözleşmelerin işyerleri dışında akdedilmesine tamamen ya da kısmen yasak getirme veya mevcut bir yasağı yürürlükte tutma özgürlüğünün etkilenmemesi gerektiğinden,
İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞTİR:
Madde 1
Bu Direktif, bir tacirin tüketiciye mal veya hizmet sunduğu ve bir tacir tarafından:
– tacirin işyeri dışında düzenlenen bir kısa gezi sırasında, veya – tüketicinin açık talebi üzerine gerçekleşmeyen ve
(i) tüketicinin ya da başka bir tüketicinin evine yapılan bir ziyaret sırasında; (ii) tüketicinin işyerine yapılan bir ziyaret sırasında;
akdedilen sözleşmelere uygulanır.
2. Bu Direktif, tüketicinin ziyareti talep ettiği anda diğer mal veya hizmetlerin tacirin ticari veya mesleki faaliyetlerinin bir parçasını oluşturduğunu bilmemesi veya makul olarak bilmesinin mümkün olmaması koşuluyla, tüketicinin tacirin ziyaretini talep ettiği mal veya hizmet tedariki sözleşmeleri dışındaki mal veya hizmet tedariki sözleşmelerine de uygulanır.
3. Bu Direktif, tacir tarafından kabul edilmeden önce tüketici açısından bağlayıcılığı olmamasına rağmen tüketici tarafından 1. paragrafta veya 2. paragrafta tanımlananlara benzer şartlar altında yapılan önerilerle ilgili sözleşmelere de uygulanır.
4. Bu Direktif, tüketicinin önerisiyle bağlı bulunduğu hallerde tüketici tarafından 1.paragrafta veya 2. paragrafta tanımlananlara benzer şartlar altında akdi olarak yapılan önerilere de uygulanır.
Madde 2
Bu Direktifin amaçları doğrultusunda:
‘tüketici’, bu Direktif kapsamındaki işlemlerde, kendi ticareti veya mesleği dışında sayılabilecek amaçlarla hareket eden bir gerçek kişiyi;
‘tacir’, söz konusu işlemlerde kendi ticari veya mesleki sıfatıyla hareket eden bir gerçek veya tüzel kişiyi ve tacir adına veya hesabına hareket eden herhangi bir kişiyi,
ifade eder.
Madde 3
1. Üye devletler, bu Direktifin yalnızca tüketici tarafından yapılacak ödemenin belli bir tutarı aştığı sözleşmelere uygulanmasına karar verebilirler. Bu tutar 60 ECU’ dan fazla olamaz.
Konsey, Komisyon’un önerisi üzerine hareket ederek, ilk defasında bu Direktifin bildiriminden itibaren en geç dört yıl içinde ve ondan sonra her iki yılda bir, Topluluk içindeki ekonomik ve parasal gelişmeleri göz önünde tutarak bu tutarı inceler ve gerekli olduğu takdirde değiştirir.
2. Bu Direktif aşağıdaki sözleşmelere uygulanmaz:
(a) gayrimenkul inşaatı, satışı ve kira sözleşmelerine veya gayrimenkule ilişkin diğer haklarla ilgili sözleşmelere;
Gayrimenkul için mal tedariki ve söz konusu malların gayrimenkule dâhil edilmesiyle ilgili sözleşmeler veya gayrimenkulün onarımıyla ilgili sözleşmeler bu Direktifin kapsamı dâhilindedir;
(b) hane halkının mevcut tüketimine yönelik olan ve dağıtıcılar tarafından düzenli olarak tedarik edilen gıda maddelerinin veya içeceklerin veya diğer malların tedarikiyle ilgili sözleşmelere;
(c) aşağıda sayılan şartların her üçünün de gerçekleşmesi koşuluyla, mal veya hizmet tedarikine ilişkin sözleşmelere:
(i) sözleşme, tacirin temsilcisinin bulunmadığı bir durumda, tüketicinin uygun biçimde okuma fırsatı bulduğu tacire ait bir kataloğa dayalı olarak akdedilmişse,
(ii) tacirin temsilcisi ile tüketici arasında mevcut veya müteakip herhangi bir işlemle ilgili olarak temasın sürdürülmesi yönünde niyet mevcutsa,
(iii) hem katalog hem de sözleşme, tüketiciyi, malları teslim aldıktan sonra, mallara makul özeni gösterme yükümlülüğü dışında herhangi başka bir yükümlülüğü olmaksızın, yedi günden az olmayan bir süre içinde malları tedarikçiye iade etme ya da sözleşmeyi bu süre içinde feshetme hakkına sahip olduğu konusunda açıkça bilgilendiriyorsa;
(d) sigorta sözleşmelerine;
(e) menkul kıymetler sözleşmelerine.
3. Üye devletler, 1(2). maddeden derogasyon yoluyla bu Direktifi, tüketicinin haklarında tacirin ziyaretini talep ettiği mal veya hizmetlerle doğrudan bir bağlantısı olan mal veya hizmet tedariki sözleşmelerine uygulamaktan kaçınabilirler.
Madde 4
1. madde kapsamındaki işlemler söz konusu olduğunda, tacirlerin tüketicilere, feshetme hakkının kendisine karşı kullanılabileceği bir kişinin adı ve adresinin yanı sıra, tüketicilerin 5. maddede öngörülen süre içinde feshetme haklarının olduğuna ilişkin yazılı bildirimde bulunmaları zorunludur.
Söz konusu bildirime tarih konur ve bildirimde sözleşmenin tanımlanmasını sağlayan unsurlar belirtilir.
Tüketiciye:
(a) 1(1). maddedeki durum söz konusu olduğunda, sözleşme akdedildiği anda; (b) 1(2). maddedeki durum söz konusu olduğunda, en geç sözleşme akdedildiği anda; (c) 1(3). maddedeki ve 1(4). maddedeki durumlar söz konusu olduğunda, öneri tüketici tarafından yapıldığında,
bu bildirimde bulunulur.
Üye devletler, bu maddede belirtilen bilgilerin verilmediği durumlar için tüketicinin korunmasına yönelik uygun tedbirlerin ulusal mevzuatlarında yer almasını sağlarlar.
Madde 5
1. Tüketici, ulusal mevzuatta öngörülen usule uygun olarak, 4. maddede belirtilen bildirimi almasından itibaren yedi günden az olmayan bir süre içinde bildirimde bulunmak suretiyle taahhüdünün sonuçlarından cayma hakkına sahiptir. Cayma bildiriminin söz konusu süre sona ermeden önce gönderilmiş olması yeterlidir.
2. Bildirimde bulunulması, tüketicinin feshedilen sözleşme kapsamındaki bütün yükümlülüklerden kurtulması sonucunu doğurur.
Madde 6
Tüketici, bu Direktif ile kendisine tanınan haklardan feragat edemez.
Madde 7
Tüketici cayma hakkını kullanırsa, özellikle sağlanan mal veya hizmet bedellerinin ve alınan malların iadesine ilişkin olmak üzere, söz konusu caymanın hukuki sonuçları, ulusal mevzuatlar tarafından düzenlenir.
Madde 8
Bu Direktif, üye devletlerin, tüketicilerin korunması için daha uygun hükümler kabul etmelerine veya mevcut hükümleri yürürlükte tutmalarına engel teşkil etmez.
Madde 9
1. Üye devletler, Direktifin bildirimini takip eden 24 ay içinde bu Direktife uyum sağlamak için gerekli tedbirleri alırlar. Üye devletler Komisyon’u durumdan derhal haberdar ederler.
2. Üye devletler, bu Direktifin düzenlediği alanda kabul ettikleri ulusal mevzuatlarının temel hükümlerinin metinlerini Komisyon’a bildirirler.
Madde 10
Bu Direktifin muhatabı üye devletlerdir.
Brüksel’de 23 Aralık 1985 tarihinde düzenlenmiştir.
Konsey adına R. KRIEPS Başkan
Bu Direktif üye devletlere 23 Aralık 1985 tarihinde bildirilmiştir.
Tüketicinin Korunması Hakkında Direktif, Brüksel’de 23 Aralık 1985 tarihinde düzenlenerek Avrupa Birliği Konseyi Başkanı tarafından üye devletlere bildirilmiştir.
10 maddeden oluşan Konsey Direktifinden sonra Türkiye, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’da değişiklikler yapmıştır Ayrıca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından Kapıdan Satışlara İlişkin Uygulama ve Esasları Hakkında Yönetmelik çıkarılmış ve direktife uyum sağlanmıştır.
İşyerleri dışında müzakere edilen sözleşmelerle ilgili olarak tüketicinin korunması hakkında 20 Aralık 1985 tarihli KONSEY DİREKTİFİ (85/577/AET)
Avrupa Parlamentosu’nun görüşünü göz önünde tutarak,
Ekonomik ve Sosyal Komite’nin görüşünü göz önünde tutarak,
Bir tacir ile tüketici arasında tacirin işyeri dışında bir sözleşme yapılması veya tek taraflı bir yüklenimde bulunulması üye devletlerde yaygın bir ticari uygulama biçimi olduğundan; söz konusu sözleşme ve yüklenimler bir üye devletten diğerine farklılık gösteren mevzuatın konusu olduğundan;
Söz konusu mevzuatlar arasındaki herhangi bir farklılık ortak pazarın işleyişini doğrudan etkileyebileceğinden; dolayısıyla bu alandaki mevzuatları yaklaştırmak gerektiğinden;
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tüketicinin korunması ve bilgilendirilmesi politikası ön programı özellikle 24 ve 25. paragrafları kapsamında, kapıdan satışlarla ilgili haksız ticari uygulamalara karşı tüketicilerin korunması için uygun tedbirler alınmasını öngördüğünden; Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tüketicinin korunması ve bilgilendirilmesi politikası ikinci programı ön programda tanımlanan eylem ve önceliklerin sürdürüleceğini teyit etmiş olduğundan;
Tacirin işyeri dışında akdedilen sözleşmelerin ayırıcı özelliği, kural olarak sözleşme müzakerelerinin, tacir tarafından tüketicinin hazırlıksız olduğu ya da beklemediği şekilde başlatılması olduğundan; tüketici çoğu zaman, önerinin kalitesini ve fiyatını diğer önerilerle karşılaştıramadığından; bu sürpriz unsur, genel olarak sadece kapıdan sözleşmelerde değil, aynı zamanda, tacir tarafından işyeri dışında akdedilen diğer sözleşme türlerinde de mevcut olduğundan;
Sözleşmeden doğan yükümlülüklerini değerlendirebilmesi için tüketiciye en az yedi günlük bir fesih hakkı süresi tanınması gerektiğinden;
Tüketicinin, bu düşünme süresi hakkında yazılı olarak bilgilendirilmesi için uygun tedbirlerin alınması gerektiğinden;
Üye devletlerin, tüketicilerin yararına olduğunu düşündükleri ölçüde, sözleşmelerin işyerleri dışında akdedilmesine tamamen ya da kısmen yasak getirme veya mevcut bir yasağı yürürlükte tutma özgürlüğünün etkilenmemesi gerektiğinden,
İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞTİR:
Madde 1
Bu Direktif, bir tacirin tüketiciye mal veya hizmet sunduğu ve bir tacir tarafından:
– tacirin işyeri dışında düzenlenen bir kısa gezi sırasında, veya – tüketicinin açık talebi üzerine gerçekleşmeyen ve
(i) tüketicinin ya da başka bir tüketicinin evine yapılan bir ziyaret sırasında; (ii) tüketicinin işyerine yapılan bir ziyaret sırasında;
akdedilen sözleşmelere uygulanır.
2. Bu Direktif, tüketicinin ziyareti talep ettiği anda diğer mal veya hizmetlerin tacirin ticari veya mesleki faaliyetlerinin bir parçasını oluşturduğunu bilmemesi veya makul olarak bilmesinin mümkün olmaması koşuluyla, tüketicinin tacirin ziyaretini talep ettiği mal veya hizmet tedariki sözleşmeleri dışındaki mal veya hizmet tedariki sözleşmelerine de uygulanır.
3. Bu Direktif, tacir tarafından kabul edilmeden önce tüketici açısından bağlayıcılığı olmamasına rağmen tüketici tarafından 1. paragrafta veya 2. paragrafta tanımlananlara benzer şartlar altında yapılan önerilerle ilgili sözleşmelere de uygulanır.
4. Bu Direktif, tüketicinin önerisiyle bağlı bulunduğu hallerde tüketici tarafından 1.paragrafta veya 2. paragrafta tanımlananlara benzer şartlar altında akdi olarak yapılan önerilere de uygulanır.
Madde 2
Bu Direktifin amaçları doğrultusunda:
‘tüketici’, bu Direktif kapsamındaki işlemlerde, kendi ticareti veya mesleği dışında sayılabilecek amaçlarla hareket eden bir gerçek kişiyi;
‘tacir’, söz konusu işlemlerde kendi ticari veya mesleki sıfatıyla hareket eden bir gerçek veya tüzel kişiyi ve tacir adına veya hesabına hareket eden herhangi bir kişiyi,
ifade eder.
Madde 3
1. Üye devletler, bu Direktifin yalnızca tüketici tarafından yapılacak ödemenin belli bir tutarı aştığı sözleşmelere uygulanmasına karar verebilirler. Bu tutar 60 ECU’ dan fazla olamaz.
Konsey, Komisyon’un önerisi üzerine hareket ederek, ilk defasında bu Direktifin bildiriminden itibaren en geç dört yıl içinde ve ondan sonra her iki yılda bir, Topluluk içindeki ekonomik ve parasal gelişmeleri göz önünde tutarak bu tutarı inceler ve gerekli olduğu takdirde değiştirir.
2. Bu Direktif aşağıdaki sözleşmelere uygulanmaz:
(a) gayrimenkul inşaatı, satışı ve kira sözleşmelerine veya gayrimenkule ilişkin diğer haklarla ilgili sözleşmelere;
Gayrimenkul için mal tedariki ve söz konusu malların gayrimenkule dâhil edilmesiyle ilgili sözleşmeler veya gayrimenkulün onarımıyla ilgili sözleşmeler bu Direktifin kapsamı dâhilindedir;
(b) hane halkının mevcut tüketimine yönelik olan ve dağıtıcılar tarafından düzenli olarak tedarik edilen gıda maddelerinin veya içeceklerin veya diğer malların tedarikiyle ilgili sözleşmelere;
(c) aşağıda sayılan şartların her üçünün de gerçekleşmesi koşuluyla, mal veya hizmet tedarikine ilişkin sözleşmelere:
(i) sözleşme, tacirin temsilcisinin bulunmadığı bir durumda, tüketicinin uygun biçimde okuma fırsatı bulduğu tacire ait bir kataloğa dayalı olarak akdedilmişse,
(ii) tacirin temsilcisi ile tüketici arasında mevcut veya müteakip herhangi bir işlemle ilgili olarak temasın sürdürülmesi yönünde niyet mevcutsa,
(iii) hem katalog hem de sözleşme, tüketiciyi, malları teslim aldıktan sonra, mallara makul özeni gösterme yükümlülüğü dışında herhangi başka bir yükümlülüğü olmaksızın, yedi günden az olmayan bir süre içinde malları tedarikçiye iade etme ya da sözleşmeyi bu süre içinde feshetme hakkına sahip olduğu konusunda açıkça bilgilendiriyorsa;
(d) sigorta sözleşmelerine;
(e) menkul kıymetler sözleşmelerine.
3. Üye devletler, 1(2). maddeden derogasyon yoluyla bu Direktifi, tüketicinin haklarında tacirin ziyaretini talep ettiği mal veya hizmetlerle doğrudan bir bağlantısı olan mal veya hizmet tedariki sözleşmelerine uygulamaktan kaçınabilirler.
Madde 4
1. madde kapsamındaki işlemler söz konusu olduğunda, tacirlerin tüketicilere, feshetme hakkının kendisine karşı kullanılabileceği bir kişinin adı ve adresinin yanı sıra, tüketicilerin 5. maddede öngörülen süre içinde feshetme haklarının olduğuna ilişkin yazılı bildirimde bulunmaları zorunludur.
Söz konusu bildirime tarih konur ve bildirimde sözleşmenin tanımlanmasını sağlayan unsurlar belirtilir.
Tüketiciye:
(a) 1(1). maddedeki durum söz konusu olduğunda, sözleşme akdedildiği anda; (b) 1(2). maddedeki durum söz konusu olduğunda, en geç sözleşme akdedildiği anda; (c) 1(3). maddedeki ve 1(4). maddedeki durumlar söz konusu olduğunda, öneri tüketici tarafından yapıldığında,
bu bildirimde bulunulur.
Üye devletler, bu maddede belirtilen bilgilerin verilmediği durumlar için tüketicinin korunmasına yönelik uygun tedbirlerin ulusal mevzuatlarında yer almasını sağlarlar.
Madde 5
1. Tüketici, ulusal mevzuatta öngörülen usule uygun olarak, 4. maddede belirtilen bildirimi almasından itibaren yedi günden az olmayan bir süre içinde bildirimde bulunmak suretiyle taahhüdünün sonuçlarından cayma hakkına sahiptir. Cayma bildiriminin söz konusu süre sona ermeden önce gönderilmiş olması yeterlidir.
2. Bildirimde bulunulması, tüketicinin feshedilen sözleşme kapsamındaki bütün yükümlülüklerden kurtulması sonucunu doğurur.
Madde 6
Tüketici, bu Direktif ile kendisine tanınan haklardan feragat edemez.
Madde 7
Tüketici cayma hakkını kullanırsa, özellikle sağlanan mal veya hizmet bedellerinin ve alınan malların iadesine ilişkin olmak üzere, söz konusu caymanın hukuki sonuçları, ulusal mevzuatlar tarafından düzenlenir.
Madde 8
Bu Direktif, üye devletlerin, tüketicilerin korunması için daha uygun hükümler kabul etmelerine veya mevcut hükümleri yürürlükte tutmalarına engel teşkil etmez.
Madde 9
1. Üye devletler, Direktifin bildirimini takip eden 24 ay içinde bu Direktife uyum sağlamak için gerekli tedbirleri alırlar. Üye devletler Komisyon’u durumdan derhal haberdar ederler.
2. Üye devletler, bu Direktifin düzenlediği alanda kabul ettikleri ulusal mevzuatlarının temel hükümlerinin metinlerini Komisyon’a bildirirler.
Madde 10
Bu Direktifin muhatabı üye devletlerdir.
Brüksel’de 23 Aralık 1985 tarihinde düzenlenmiştir.
Konsey adına R. KRIEPS Başkan
Bu Direktif üye devletlere 23 Aralık 1985 tarihinde bildirilmiştir.
Kanunu Esasi, (I. Meşrutiyet), II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edildi. İlk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona erdi. Türkiye Anayasa tarihinin ilk yazılı belgesi olan Kanunu Esasi, mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturdu. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir Anayasal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.
1928
Şair Nâzım Hikmet, 3 yıl hapse mahkûm oldu. Şair, 1927’de hala Sovyetler Birliği’nde iken yeni kurulan bir gizli komünist partiye üye olduğu gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanarak gıyaben 3 ay hapis cezası aldı. 1928 yılında af çıkınca yararlanmak üzere Türkiye Büyükelçiliği’ne giderek vize ve pasaport istedi, vize alamayınca Laz İsmail (Bilen) ile birlikte gizlice Türkiye’ye girerek Hopa’da yakalandı.
1930
İzmir Menemen’de meydana gelen gerici ayaklanmada, yedek subay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki, Cumhuriyet karşıtlarınca öldürüldü.
Japonya’nın savaş dönemi Başbakanı Hideki Tojo ve o dönemin liderlerinden 6 kişi Tokyo’da asıldı. Tokyo’da kurulan Uzak Doğu Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi(Tokyo Savaş Suçları Mahkemesi), başbakanlık da yapmış olan ve ikinci dünya savaşı sırasında Japonya Savaş Bakanlığını yürüten general Hideki Tojo’nun da bulunduğu bazı Japon askeri ve sivil yetkilileri İkinci Dünya Savaşı sırasındaki eylemlerinden ötürü ölüm cezasına çarptırdı. Tjo, 23 Aralık 1948 tarihinde asılarak idam edildi.
1953
Sovyetler Birliği’nin eski Gizli Polis Şefi Lavrenti Beria, idam mangası tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü. Beria, ajanlıkla suçlanıyordu.
Lavrenti Beriya, 20 Temmuz 1953 tarihli Time dergisi kapağında
1967
Fransız düşünür Gracchus Babeuf’un Devrim Yazıları adlı eserinin toplatılmasını protesto etmekten yargılanan aydınlar Yaşar Kemal, Melih Cevdet Anday, Demir Özlü, Şükran Kurdakul, Edip Cansever, Arif Damar, Memet Fuat, Orhan Arsal, Hüsamettin Bozok ve Sabri Altınel yargılandıkları davada beraat etti.
1968
Nazım Hikmet’in şiirlerini “Bütün Eserleri” adlı bir kitapta topladığı için tutuklanan yazar Nezihe Meriç tahliye edildi.
1969
Cumhuriyet Savcılığı, Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenleyen TÖS ve İLK-SEN için kapatma talep etti. İki kurumun yürütme ve yönetim kurulları için ise ceza davası açıldı.
1969
İTÜ Gümüşsuyu Yurdunda 800 polis ve 200 jandarma tarafından arama yapıldı.
1972
“Anarşik faaliyetlerde bulundukları” gerekçesiyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Uğur Alacakaptan’a 6 yıl 3 ay, asistan Uğur Mumcu’ya 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi. Alacakaptan ve Mumcu’ya ayrıca ömür boyu kamu hizmetlerinden yararlanamama ve 11 ay 10’ar gün sürgün cezası verildi.
1974
Milletvekili Seçimi Kanununda ve Siyasî Partiler Kanununda değişiklik yapan 1834 sayılı kanun Resmi Gazetede yayınlandı.
1980
Ankara’daki Mısır Büyükelçiliği’ni basan 4 Filistinli gerilla idama mahkûm edildi.
1981
Alparslan Türkeş, Askeri Savcı Albay Nurettin Soyer hakkında 23 Aralık 1981’de 1 milyon TL’lik manevi tazminat davası açtı. Dava, Askeri Savcı Nurettin Soyer’in hazırladığı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesinde yer alan bazı cümle ve pasajların Türkeş’in kitaplarından tahrif edilerek alındığı, böylece iddianamedeki ağır suçlamalara mesnet yaratılmak istendiği iddiasıyla açıldı.
1982
Barış Derneği Davası’nda 9 ay 27 gündür tutuklu olan 19 sanık tahliye edildi.
1985
Tüketicinin Korunması Hakkında Direktif, Brüksel’de 23 Aralık 1985 tarihinde düzenlenerek Avrupa Birliği Konseyi Başkanı tarafından üye devletlere bildirilmiştir. 10 maddeden oluşan Konsey Direktifinden sonra Türkiye, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’da değişiklikler yapmıştır Ayrıca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından Kapıdan Satışlara İlişkin Uygulama ve Esasları Hakkında Yönetmelik çıkarılmış ve direktife uyum sağlanmıştır.
1986
6 yıl süren Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davası sona erdi. DİSK kapatıldı. 1477 sanıktan 264’ü için 15 yıla kadar varan hapis cezaları verildi.
1990
Yugoslavya’nın üç Cumhuriyetinden biri olan Slovenya’da yapılan referandumda halk bağımsızlık kararı aldı.
1992
İrlanda Anayasasında, çocuk haklarına ilişkin yeni düzenlemeler yapıldı.
1994
Gagauz Cumhuriyeti, 23 Aralık 1994 tarihinde referandum ile özerk bir bölge haline geldi. Moldova’ya bağlı olan Gagavuzya’da Cumhuriyetin ilanının ardından kara karar, Moskova tarafından iptal edilmişti.
1995
10 Aralık günü polis tarafından gözaltına alınan 18 Özgür Gündem gazetesi çalışanından 16’sı serbest bırakıldı; Genel Yayın Yönetmeni G.Ersöz ile Müessese Müdürü A.R.Halis ise tutuklandı.
1996
Bergamalı köylüler yargı kararlarına rağmen siyanürlü altın üretimine devam edilmesini protesto ederek çıplak yürüyüş yaptı.
1998
İstanbul DGM Başsavcılığı, 10 Temmuz’da Mısır Çarşısı’na bomba koyarak 7 kişinin ölümü ve 127 kişinin yaralanmasına yol açtıkları iddiasıyla, aralarında Sosyolog Pınar Selek’in de bulunduğu 5 sanık hakkında ölüm, 10 sanık hakkında çeşitli hapis cezası istemiyle dava açtı.
2000
Pınar Selek’in de yargılandığı Mısır Çarşısı Davası’na ilişkin hazırlanan bilirkişi raporunda patlamayal LPG tüpünden sızan gazın neden olduğu tespiti yapıldı.
2001
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 63 yıl önce mülklerine el konulan 10 Türk vatandaşının davasını haklı bularak Yunanistan’ı tazminat ödemeye mahkum etti.
2003
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ek Protokolleri Türkiye bakımından 23 Aralık 2003 tarihinden itibaren hüküm doğurmaya başladı. Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş ve 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açılmıştı.
2003
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ilk defa bir ulusal kanala program durdurma cezası verdi. Star Televizyonu’nun ana haber bülteninin dört gün yayından kaldırılması kararlaştırıldı.
2005
Hollanda’da bir mahkeme, 1988’de Saddam Hüseyin rejiminin Kuzey Irak’taki Halepçe’ye zehirli gaz atmasının soykırım olduğuna hükmetti. Karar, Saddam’a kimyasal silahlar satan bir Hollandalının yargılandığı davada alındı.
2006
15 üyeli BM Güvenlik Konseyi, İran’a nükleer programı dolayısıyla yaptırım kararı aldı. Askeri yaptırımı bulunmayan karara göre İran’a nükleer katkı yapacak malzeme satışı yasaklandı.
2010
Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla; 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve 6 Şubat 2007’de Paris’te ve ardından New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açılmıştı. Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla BM üyesi ülkeler tarafından imzalanmıştı.
2013
191 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ailesi CHP Milletvekili Hüseyin Aygün ile Meclis’te yaptıkları basın toplantısında, yargı sürecinin tamamlanmasını beklemeden AİHM’ne başvurduklarını açıkladı.
2016
İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasa dışı tüm yerleşim faaliyetlerini “derhal ve tamamen” durdurmasını talep eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ABD’nin ilk kez çekimser oy kullanması sonucunda diğer 14 ülkenin oyu ile kabul edildi.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Osman Kavala’nın tutukluluk halini ‘inceleyen’ mahkeme heyeti oy çokluğuyla aldığı kararı açıkladı. tutukluluk halinin devamına karar verdi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM’in Kavala kararını yerine getirmediği için Türkiye’ye karşı ihlal süreci başlatılmasını istedi.
Osman Kavala
2021
LeMan Dergisi, cezaevlerinde yaşamını yitiren hasta mahpusları kapak yaptı. Türkiye cezaevlerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor. İnsan Hakları Derneği (İHD, cezaevlerinde hayatını kaybeden hasta mahpuslar için 30 kentte, “Yaşamı savunuyoruz” nöbeti yapıyor. Geçtiğimiz bir hafta içinde üç hasta mahpus yaşamını yitirmiş ve hasta mahpus sayısı 1602’ye düşmüştü.
2024
Görev süresi 20 Ocak 2025’te sona erecek olan ABD Başkanı Joe Biden, federal düzeyde idam cezasına mahkum edilmiş 40 hükümlüden 37’sinin cezalarını şartlı tahliye hakkı olmaksızın müebbet hapis cezasına çevirdi. ‘Terör’ ya da ‘nefret saikli katliam’ suçlarından hüküm giyen 3 kişi bu karardan istisna tutuldu.
Beşiktaş taraftar grubu Çarşı mensuplarının yargılandığı 35 sanıklı davada İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, tüm sanıkların “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” suçlamasından beraatine karar verdi. Daha önce verilen beraat kararı Yargıtay tarafından bozulmuştu.
İslam İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Bildirgesi (Kahire Bildirgesi)
İslam İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Bildirgesi (Kahire Bildirgesi), 1990 yılında 45 devletin katılımıyla gerçekleştirilen 19. Dışişleri Bakanları Konferansında alınan karara ek olarak İslam’da İnsan Hakları Kahire Bildirisi olarak kabul ve ilan edilmiştir.
Bu bildiriden önce İslam İşbirliği Teşkilatı, 1983 yılında Dakka’da yapılan 14. Dışişleri Bakanları Konferansında İslam’da İnsan Hakları Dakka Bildirisini yayınlamıştır.
İslam İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Bildirgesi (Kahire Bildirgesi)
İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Üye Devletleri, insan onuruna dair derin inançları ve insan haklarına saygıları ve İslam hukuku ilkelerinin güvence altına aldığı bu hakların gerçekleştirilmesi ve korunmasıyla ilgili taahhütlerinden yola çıkarak, toplumlarının vicdanlarında yer edinmiş yüce değer ve ilkelerini model alarak ve tüm düzeylerde icra ettikleri politikaların temel parametrelerine dayanarak;
İnsanlığın, insan haklarını savunma çabalarına katkıda bulunmak, tüm insanları istismar ve zulümden korumak ve İslam hukukunun yüce ilkelerine uygun olarak herkesin özgürlük ve onurlu bir yaşam sürme hakkını tekrar ifade etmek amacıyla;
İslamiyetin en eski insan hakları antlaşması olan Medine Sözleşmesiyle kabul görmüş erdemli ve gelenekselleşmiş örf ve adetler ile İslam uygarlığının insan hakları nosyonuna temel teşkil edecek adalet, eşitlik ve barış değerlerinin farkında olarak,
Kendi anayasal ve yasal sistemlerine, uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uygun olarak üye devletlerde insan hakları ve temel özgürlükleri, iyi yönetim, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve hesap verebilirliğin geliştirilmesine katkıda bulunan İslam İşbirliği Şartını; güven teşvikini dikkate alarak ve üye devletler arasında ve diğer devletlerle dostane ilişkileri, karşılıklı saygı ve işbirliğini teşvik ederek;
Tüm insan haklarının evrensel, bölünmez ve birbiriyle bağlantılı ve ilişkili olduğunu tekrarlayarak;
Kalkınma hakkının devredilemez bir insan hakkı olduğunu ve kalkınma için fırsat eşitliğinin hem devletlerin hem de bireylerin hakkı olduğunu kabul ederek;
Kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar ve özel ihtiyaç sahibi kişilerinki de dahil insan haklarını korumak ve geliştirmek, İslami aile değerlerini sürdürmek; toplumun doğal ve temel birimi olan ailenin rolünü güçlendirmek, korumak ve geliştirmek; toplulukların haklarını korumak ve dini ve kültürel kimliklerini sürdürmek konusunda İslam İşbirliği Teşkilatı Şartı’nın I. Maddesinin 14, 15 ve 16. Maddelerinde öngörülen kutsal yeminlerini tekrar teyit ederek;
Bileşmiş Milletler (BM) Şartı, Uluslararası Haklar Sözleşmesi ve ilgili uluslararası ve bölgesel insan hakları mekanizmaları ve sözleşmelerini dikkate alarak;
Üye devletler arasında tüm alanlarda koordinasyon, dayanışma, entegrasyon ve bağlılık ve, halkları arasındaki bağları derinleştirme, insan hakları alanında iletişim ve işbirliğini güçlendirme gereğince;
a. Tüm insanlar tek bir aile oluşturur. Irk, renk, dil, cinsiyet, din, siyasi görüş, ulusal veya sosyal köken veya farklı bir statü gözetilmeksizin insan onuru ve temel haklar konusunda hepsi eşittir.
b. Özellikle kadın ve çocukların maruz kaldığı kölelik, esaret, angarya ve insan ticareti her türlü biçimde ve her durumda yasaktır.
MADDE 2: Yaşam Hakkı
a. Allah’ın bahşettiği bir hediye, tüm insanların en kutsal hakkı olan yaşam hakkı yasayla korunur. Bu hakkı tüm ihlallere karşı korumak devletlerin görevidir. Hiç kimse bu haktan yoksun bırakılamaz.
b. Ölüm cezası ancak suçun işlendiği zaman yürürlükte olan yasaya uygun olarak, en ağır suçlar için uygulanabilir. Bu ceza yalnızca yetkili bir mahkeme tarafından verilecek nihai karara uygun olarak uygulanabilir.
c. Hakkında ölüm cezasına hükmedilenler af veya cezasının hafifletilmesini talep etme hakkına sahiptir. Uygun görülmesi halinde tüm cezalarda genel af, af ya da ceza indirimine gidilebilir.
d. Ölüm cezası on sekiz yaşından küçüklere ve hamile kadınlara uygulanamaz.
e. İnsanoğlunun yok edilmesiyle sonuçlanabilecek araçların kullanımı yasaktır.
MADDE 3: Dokunulmazlık
Her insan hayattayken ve öldükten sonra kişisel dokunulmazlığa, namus ve onurunun korunması hakkına sahiptir. Devlet ve toplum kişiden kalanları ve gömüldüğü yeri korur.
MADDE 4: Aile ve Evliliğin Korunması
a. Aile toplumun doğal ve temel ögesidir.
b. Aile, kadın ve erkek arasındaki evliliğe dayanır. Evlenme yaşındaki erkek ve kadınlar evlilikle ilgili kural ve koşullara uygun şekilde evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir. Eşlerin tam ve özgür iradeleri olmaksızın evlilik gerçekleştirilemez. Yürürlükteki mevzuat, kadın ve erkeğin evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinden sonra eşlerin sahip olduğu hak ve yükümlülükleri belirler.
c. Devlet ve toplum, aile haklarının korunmasını sağlama, aile bağlarını güçlendirme, aile üyelerini koruma ve aile üyeleri arasındaki, özellikle kadın ve çocuğa yönelik her türlü şiddet ve istismarı önlemekle yükümlüdür.
MADDE 5: Kadınların Hakları
a. Kadınlar ve erkekler, kadınların uygulanabilir mevzuat ve yasal araçlarla kapsamlı korunması çerçevesinde, onur, haklar ve yükümlülükler bakımından eşittir. Tüm kadınlar ekonomik bağımsızlığa ve ismini ve soyunu sürdürme hakkına sahiptir.
b. Devlet ve toplum, kadının güçlendirilmesini engelleyen zorlukları ortadan kaldırmak, nitelikli eğitim, temel sağlık hizmetleri, istihdam ve mesleki korumaya erişimini sağlamak ve hayatın tüm alanlarına eşit şekilde katılım dahil eşit işe eşit ücret hakkını sağlamak üzere gerekli önlemleri alır.
c. Kadınlar ve kız çocukları her türlü ayrımcılık, şiddet, istismar ve zararlı uygulamaya karşı korunur. Devlet ve toplum Bildirge’de belirtilen haklardan tam olarak yararlanabilmeleri için bu korumayı sağlar.
MADDE 6: Çocuk Hakları
a. Her çocuğa doğum anından itibaren hijenik ve manevi bakımın yanı sıra uygun bakım ve eğitim hakkı tanınması ebeveynler, toplum ve Devlettin sorumluluğundadır. Hem fetüs hem de anne korunur ve onlara özel bakım sağlanır.
b. Çocukların haklarının gözetilmesi, korunması ve hakların her durumda kullanımını sağlamaktan öncelikle ebeveynler sorumludur.
c. Ebeveynler ve yasal vasiler, ahlaki değerleri ve dini inançlarına göre çocuklarının yararı ve geleceğini dikkate alarak, onlar için uygun gördükleri eğitim türünü belirleme hakkına sahiptir.
d. Her iki ebeveyn çocukları, akrabalar da hısımlarına karşı belli haklara sahiptir.
e. Devletler, başta yetim ve özel ihtiyaç sahipleri olmak üzere çocuğun korunması, yaşamını sürdürmesi, gelişmesi ve iyiliğini sağlamak için gerekli yasal, idari ve adli tüm önlemleri alır ve tüm durumlarda, suça itilme riski olması veya mahpus olması fark etmeksizin, çocuk için alınacak tüm önlemlerde temel kriterin çocuğun yüksek yararının olmasını sağlar.
MADDE 7: Hukuken tanınma hakkı
Herkes, hukuk önünde yükümlülük ve bağlılık bakımından yasal statüsünden yararlanma hakkına sahiptir. Bu statünün kaybedilmesi veya zarar görmesi halinde kişi yasal vasisi tarafından temsil edilir.
MADDE 8:
Eğitim hakkı
a. Eğitim temel bir insan hakkıdır ve diğer hakların kullanımı açısından büyük önem arz eder. İnsan Hakları Eğitimi eğitim hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.
b. Devlet ve toplum için bilgi arayışı bir zorunluluk, eğitim sağlanması görevdir. Devlet, insanlığın yararı için erkek ve kadınların, bilim ve akıl, din ve evrenin gerçekleri konusuna aşina olmasını sağlamak için, eğitim alınması konusunda toplum yararına gerekli araçları sağlar ve eğitimsel çeşitliliği korur.
c. Temel eğitim zorunlu ve parasızdır. Yüksek ve teknik eğitim uygun tüm yöntemlerle erişilebilir kılınır.
d. Herkes, kişiliğini geliştirmek ve hak ve yükümlülüklere karşı saygısını güçlendirmek ve bunları korumak için, bütünleşik ve dengeli bir tutumla, aile dahil farklı eğitim ve danışmanlık kurumlarından eğitim alma hakkına sahiptir. Eğitim, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesinin yanı sıra tüm uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında insan haklarına saygıyı, anlayış ve toleransı ve dostluğu güçlendirmelidir.
MADDE 9 Kendi kaderini tayin etme hakkı
a. Kendi kaderini tayin etme hakkı devredilemez bir insan hakkıdır. Herkes kendi kaderini tayin etme ve kendi refah ve kaynakları üzerinde söz sahibi olma ve siyasi sistemleri özgürce seçme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürme hakkına sahiptir.
b. Herkes ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü hakkına sahiptir.
c. Her türlü yabancı işgali ve sömürgecilik tamamen yasaktır. İşgal ve sömürgecilik mağduru olanlar özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkına sahiptir. Her türlü işgal ve sömürünün önlenmesine yönelik mücadeleye destek vermek devletlerin ve insanların görevidir.
MADDE 10 Serbest dolaşım özgürlüğü
a. İçinde veya dışında olduğu farketmeksizin herkes ülkesinde serbestçe dolaşma ve ikametgahını belirleme ve zulme uğraması halinde başka bir ülkeye sığınma hakkına sahiptir. Sığınılan ülke, sığınma gerçekte siyasi olmayan bir suçtan kaynaklanan bir eylemden kaynaklanmadığı sürece kişiye gerekli korumayı sağlar.
b. Hiç kimsenin keyfi veya usulsüz şekilde kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeden ayrılması veya söz konusu ülkenin herhangi bir yerine yerleşmesi engellenemez ve kişi zorla yerleşime zorlanamaz.
c. Hiç kimse ülkesinden sürgün edilemez veya hiç kimsenin ülkesine dönmesi yasaklanamaz.
MADDE 11: Vatandaşlık Hakları
Herkesin kanunla yönetilen bir vatandaşlık hakkına sahiptir. Hiç kimse keyfi veya usulsüz olarak vatandaşlıktan yoksun bırakılamaz veya vatandaşlığını değiştirme hakkından vazgeçemez.
MADDE 12: Çalışma hakkı
a. Çalışma, çalışabilecek durumdaki her kişi için Devlet ve toplum tarafından korunan bir haktır. Herkes kendisine uygun olan ve kendisi ve toplum yararına olan işi seçme özgürlüğüne sahiptir.
b. Çalışan, diğer sosyal güvencelerin yanı sıra iş güvenliği ve emniyeti hakkına sahiptir. Kişi hiçbir şekilde gücünü aşan işte çalıştırılamaz, zorlamaya, sömürüye veya zarara maruz bırakılamaz.
c. Kadın ve erkek ayrımı gözetmeksizin tüm çalışanlar, tatil ödeneği ve terfilerin yanı sıra adil ücret hakkına sahiptir. Çalışandan yasa ve düzenlemelere uygun olarak işine bağlılık ve titizlik beklenir.
d. Çalışan ve iş sahibinin ihtilafa düşmesi halinde, ihtilafın giderilmesi, sorunların çözülmesi, hakların teyit edilmesi ve adaletin yerine getirilmesi için devlet yasal araçlarla devreye girer.
e. Herkes kendi menfaatini korumak amacıyla sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkına sahiptir.
MADDE 13: Meşru Ekonomik ve Mali Kazanç Hakkı
a. Herkes; tekelleşme, hile olmadan ve kendisine veya başkalarına zarar vermeden meşru kazanç elde etme hakkına sahiptir.
b. Tefecilik mutlak surette yasaktır.
MADDE 14: Mülkiyet Hakkı
a. Herkes meşru şekilde elde edilmiş mülkiyet hakkına ve kendisine, başkalarına veya genel olarak topluma halel gelmeden mülkiyetten kaynaklanan haklarına sahiptir. Kamu yararının gerektirmesi ve adil tazminat ödenmesi hali dışında kamulaştırmaya izin verilemez.
b. Hiç kimse keyfi/usulsüz şekilde mülkiyet hakkından yoksun bırakılamaz.
MADDE 15: Fikri mülkiyet hakları
Herkes, uygarlığın yararına ve gelişimine katkı sunacak biçimde, bilimsel, edebi, sanatsal veya teknik yapıtlarının ürünlerinden yararlanma ve bunlardan kaynaklanan manevi ve maddi menfaatlerini koruma hakkına sahiptir.
MADDE 16:
Ulaşılabilir en üst düzey fiziksel ve psikolojik sağlık standartlarından yararlanma hakkı
a. Herkes, kötülüklerden/ahlaksızlıktan uzak, kişisel gelişimini destekleyecek temiz bir çevrede yaşama hakkına sahiptir ve bu hakkı yerine getirmek devletin ve genel olarak toplumun görevidir.
b. Herkes ulaşılabilir en yüksek fiziksel ve psikolojik sağlık standartlarına sahip olma hakkına ve toplum ve kaynakları ölçüsünde devlet tarafından sağlanan tesislere erişim hakkına sahiptir.
c. Devlet, olanakları çerçevesinde, yemek, giyim, barınma, eğitim, bakım ve diğer tüm temel ihtiyaçlar dahil, bireyin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesini sağlayacak iyi bir yaşam sürdürme hakkını sağlar.
MADDE 17: Mahremiyetin korunması
a. Herkes kendisi, dini, bakmakla yükümlü olduğu kişiler, onuru ve mülkiyeti için güven içinde yaşama hakkına sahiptir.
b. Herkes mülkiyeti ve ilişkileri bakımından özel ilişkilerinin yürütülmesinde, evinde, aile içinde mahremiyet hakkına sahiptir. Kişinin gizlice izlenmesi, gözetlenmesi ve adına leke sürülmesi yasaktır. Devlet kişiyi keyfi müdahalelerden korur.
c. Kişisel konut her durumda dokunulmazdır. Sahiplerinin izni olmaksızın konuta girilemez veya sakinleri konuttan hukuksuz şekilde tahliye edilemez.
MADDE 18: Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
a. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.
b. Hiç kimse seçtiği din veya inanca sahip olma veya din veya inancı kabul etme özgürlüğüne zarar verecek zorlamaya maruz bırakılamaz.
c. Ebeveynler, uygulanabilir durumdayken de yasal vasi ,kendi inançlarına uygun olarak çocuklarına dini ve ahlaki eğitim sağlama hakkına sahiptir.
MADDE 19: Fikir ve ifade özgürlüğü
a. Herkes evrensel insan haklarının ayrılmaz bir parçası olan fikir ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımı özel görev ve sorumluluklar gerektirir.
b. Devlet bu hakkın kullanımını korumak ve kolaylaştırmanın yanı sıra meşru ulusal bütünlüğünü, menfaatlerini korumak ve toplumsal uyum, refah, adalet ve hakkaniyeti güçlendirmekle yükümlüdür.
c. Bu hakkın kullanımına yönelik kısıtlamalar kanunla açık şekilde belirlenir ve şu kategorilerle sınırlıdır:
i. Savaş propagandası.
ii. Din, inanç, köken, ırk, etnisite, renk, dil, cinsiyet veya sosyo-ekonomik durum temelinde şiddet veya nefrete teşvik.
iii. Başkalarının insan hakları ve itibarına saygı.
iv. Ulusal güvenlik ve toplum düzeniyle ilgili konular.
v. Kaos veya suçun önlenmesi amacıyla toplum sağlığı ve ahlakının korunmasının gerektirdiği önlemler.
d. Devlet ve toplum, kutsal diğer ilke ve değerlerin yanı sıra birlik, anlayış ve adalet ilkelerinin yayılması ve geliştirilmesi ile nefret, önyargı ve aşırıcılık/radikalizme karşı mücadele için çaba gösterir. İfade özgürlüğü peygamberlerin, dinlerin, dini sembollerin kutsallığına zarar verecek şekilde veya toplumun ahlaki ve etik değerlerini sarsmak içi kullanılamaz.
MADDE 20: Adalet ve adil yargılanmaya erişim hakkı
a. Herkes hiçbir ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Adil yargılanma ve adalet hakkı tam yetkili, bağımsız ve tarafsız mahkemeler aracılığıyla korunur.
b. Suçluluğu savunma hakkı güvence altına alınmış, adil bir yargılama ile kanıtlanana kadar davalı masumdur
c. Kanunsuz suç veya ceza olmaz.
d. Cezai sorumluluğun şahsiliği (cezanın şahsiliği) esastır.
MADDE 21: Özgürlük ve güvenlik ve işkenceye maruz kalmama hakkı
a. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Hiç kimse keyfi tutuklama veya gözaltına tabi tutulamaz. Hiç kimse yasada belirlenmiş haller ve yasanın öngördüğü usuller dışında özgürlüğünden mahrum bırakılamaz.
b. Hiç kimse fiziksel veya psikolojik işkenceye veya zalimane, insanlık dışı ve küçültücü muamele ve cezaya tabi tutulamaz.
c. Herkes gözaltındayken insani muamele görme hakkına sahiptir; tutuklu ve hükümlüler ayrı yerlerde tutulur ve durumlarına uygun muamele görür.
d. Hiç kimse tıbbi veya bilimsel deneye tabi tutulamaz veya organları rızası olmadan ve olası tıbbi komplikasyonlara karşı tam özen olmadan kullanılamaz.
e. Bedensel zarardan korunma güvence altına alınmış, dokunulmaz bir haktır. Bu hakkı korumak devletin görevidir ve kanunla belirlenmiş nedenler dışında ihlal edilemez.
MADDE 22: Kamu işlerinin yürütülmesine katılım hakkı
a. Otorite güvene dayanır ve bunun kötüye kullanımı veya suiistimal edilmesi temel insan haklarının güvence altına alınabilmesi adına mutlak surette yasaktır.
b. Herkes, doğrudan veya özgürce seçilen temsilciler aracılığıyla dolaylı şekilde ülkesindeki kamu işlerinin yürütülmesine katılma hakkına sahiptir. Ayrıca fırsat eşitliği ilkesi çerçevesinde kamu hizmetine girme hakkını sahiptir.
MADDE 23:
Savaş veya silahlı çatışma halinde adil muamele görme
a. Muharip olmayanlar, yaşlılar, hastalar, engelliler, kadınlar, çocuklar, savaş tutsakları ve siviller dahil ancak bunlarla sınırla olmaksızın tüm bireylerin haklarını korumak adına, savaş ve silahlı çatışma durumlarında Uluslararası İnsani Hukuk kuralları uygulanır.
b. Savaş ve silahlı çatışma halinde kutsal yerlere zarar vermek, ağaç kesmek, hasat ve besi hayvanlarına zarar vermek ve sivil bina ve tesisleri tahrip etmek yasaktır.
MADDE 24 Genel hükümler
a. Herkes, İslam hukuku ilkelerine halel getirmeksizin mevcut Bildiride düzenlenen hak ve özgürlükleri kullanma hakkına sahiptir.
b. Bu Bildirideki hiçbir şey, üye devletlerin iç mevzuatlarıyla korunan hak ve özgürlüklerine ve uluslararası ve bölgesel insan hakları araçlarından kaynaklana yükümlülüklerine zarar verecek şekilde yorumlanamaz veya değiştirilemez.
Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir.
Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir.
Yargıtayın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtayın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.
Yargıtayın Görevleri
Yargıtay Kanunu 13. Maddeye göre Yargıtayın görevleri şu şekilde sıralanmıştır:
Temyiz incelemesi yapmak, yani tüm hukuk ve ceza mahkemeleri tarafından verilen kararları son merci olarak inceleyip karara bağlamak
Kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri ilk ve son merci olarak inceleyip karara bağlamak
Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak
Özel kanunlarla Yargıtaya verilen diğer işleri görmek
Yargıtay’da İşbölümü
Yargıtay, hukuk ve ceza dairesi olarak iş bölümü yapmakta bu daireler önceden yapılan iş bölümüne uygun olarak Ceza Mahkemeleri ve Hukuk Mahkemeleri tarafından verilen kararların denetimini yapmaktadır.
Yargıtay Ceza Daireleri, ilk derece ceza mahkemeleri olan Ağır Ceza Mahkemesi, Asliye Ceza Mahkemesi, Çocuk Mahkemesi, Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi, Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi kararlarını temyiz mercii olarak incelemektedir. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Daireleri tarafından ceza hukuku uyuşmazlıklarına ilişkin verilen kararlar da bu kapsamda temyiz incelemesine tabidir.
Hukuk Genel Kurulu, birinci başkanının başkanlığında, hukuk daireleri başkan ve üyelerinden kurulmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ilgili dairenin bozma ilamına karşı ilk mahkemelerin eski kararlarında direnmesi halinde yeni bir temyiz talebi olduğunda toplanarak davayı kesin olarak karara bağlamaktadır.
Ceza Genel Kurulu, ceza daireleri başkan ve üyelerinin birinci başkanının başkanlığında, ceza daireleri başkan ve üyelerinden kurulmaktadır. Ceza Genel Kurulu, ilgili dairenin bozma ilamına karşı ilk mahkemelerin eski kararlarında direnmesi halinde yeni bir temyiz talebi olduğunda toplanarak davayı kesin olarak karara bağlamaktadır. Ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazlarını incelemekte ve karara bağlamaktadır.
Yargıtay İçtihatı Birleştirme Kararları
Yargıtay Büyük Genel Kurulu içtihat farklılıklarını gidermeye ve içtihat birliğini sağlamaya yetkili ve görevlidir. Genel kurulun toplanarak altığı bu kararlar Yargıtay İçtihatı Birleştirme Kararlarıdır. İçtihadın birleştirilmesini Yargıtay Birinci Başkanı doğrudan doğruya isteyebilir. Ayrıca Yargıtay dairelerinin veya genel kurulların verdikleri karar sonucunda veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının başvurusu ile de içtihadı birleştirme kararı alınabilmektedir. İçtihadın birleştirilmesini başka kişi yada mercilerin talep etmesi halinde içtihadı birleştirme yoluna gidilip gidilmeyeceğini Birinci Başkanlık Kurulu karar vermektedir. İçtihadı Birleştirme Kararları benzer hukuki ihtilaflarda adli yargıdaki tüm mahkemeleri bağlamaktadır.
Özdem Sanberk, 1 Ağustos 1938 tarihinde, Mübadeleden önce Türkiye’ye gelen Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldi. Albay olan babasının mesleği nedeniyle ilkokulu yurdun çeşitli yerlerinde okudu. Babasının emekli olması üzerine İstanbul’a geldi.
Galatasaray Lisesi’ni bitirdi ve dayısı Avukat Sadık Arda’yı örnek alarak hukuk okumaya karar verdi. 1958 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1962’de mezun oldu. Üniversitede iken 28 Nisan 1960 yürüyüşüne katıldı.
Dışişlerindeki Görevleri ve Mesleki Yaşamı
Mezuniyetinin ardından 1963 yılı Mart ayında açılan sınava girerek Dışişleri Bakanlığında memur olarak çalışmaya başladı. Başkâtiplik sınavını kazandı ve Dışişleri Bakanlı ekonomi dairesinde göre aldı.
Askerlik görevine, Piyade okulunda keşif takımında başladı ve daha sonra Genelkurmay Muhabere Merkezi’nde tamamladı.
Madrid, Amman, Bonn, Paris ve Brüksel’de Büyükelçiliklerinde çalıştı. Madrid’de çalışırken İspanyolca öğrendi. OECD ve UNESCO Daimi Temsilciliklerinde çeşitli derecelerde görevde bulundu.
Dışişleri’nde ekonomi dairesinde çalıştığı sırada tanıştığı Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın Başbakan olmasından sonra, 1985–1987 yıllarında dış politika danışmanlığını yürüttü.
1987–1991 yılları arasında Avrupa Topluluğu nezdinde Daimi Büyükelçi Temsilci, 1991–1995 yıllarında arasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı ve 1995–2000 yılları arasında da Londra Büyükelçisi olarak görev yapmıştır.
Özdem Sanberk’in Sivil Toplum Alanındaki Çalışmaları
Sanberk, 2000 yılında Hariciye’den emekliye ayrıldıktan sonra sivil toplum ve bilimsel alandaki çalışmalarına devam etti.
İsrail askerlerinin Mavi Marmara gemisine yaptığı baskını ve yaşanan olayları araştırmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından kurulan heyette Türkiye’yi temsil etti.
37 yaşında iken evlendiği eşi Sumru Sanberk’ten Nazlı isminde bir kızı ve iki torunu bulunmaktadır. Babası Manastırlı, annesi ise Yanyalı’dır. Dedesi, Şuray-ı Devlet azasıdır.
Değerler Çıkarlar ve Dönüşüm
Hukukçu Memduh Karakullukçu, Özdem Sanberk ve Sönmez Köksal tarafından kaleme alınan ve Doğan Yayınları Kitap tarafından 2021 yılında yayınlanan “Değerler Çıkarlar ve Dönüşüm” isimli ser Sanberk’in diplomasi alanında çalıştığı uzun yıllara ve hayatına dair izler taşımaktadır.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı, 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile verilen görevleri yapmak üzere Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulmuş, 2012 yılında Arabuluculuk Daire Başkanı görevine başlamıştır.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı, yasanın uygulanmasını sağlamak ve arabuluculuk sisteminin çalışabilmesi için yasa ile verilen görevleri yapmaktadır. Daire Başkanlığı, bir daire başkanı, yeteri kadar tetkik hâkimi ve diğer personelden oluşmaktadır. Daire Başkanlığında, Arabuluculuk Hizmetleri Bürosu, Sicil Bürosu, proje Bürosu, Denetim Bürosu ve Eğitim Bürosu bulunmaktadır.
Dairenin ilk başkanı Veysel Bektaştır. Arabuluculuk Daire Başkanı Hakan Öztatar ise 2013 yılında göreve getirilmiştir. Daire Başkanlığı aynı zamanda Arabuluculuk Kurulunun sekretaryasını yürütmektedir.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı, kurulduğu günden itibaren AB, İngiltere Büyükelçiliği, İsveç Büyükelçiliği, TOBB, Arabuluculuk dernekleri ve başkaca kurumlarla birlikte hukuk uyuşmazlıklarında arabuluculuk uygulamalarının geliştirilmesi projeleri geliştirmiş ve uygulamıştır.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı Adalet Bakanığına bağlıdır
Arabuluculuk Daire Başkanlığının Görevleri ve Faaliyetleri
Başkanlık, Adalet Bakanlığı, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu yararına çalışan vakıf ve dernekler ile uygun görülen gönüllü gerçek ve tüzel kişilerle işbirliği yaparak görevini yerine getirmektedir.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı, arabuluculuk hizmetlerinin düzenli ve verimli olarak yürütülmesini sağlamakta, arabuluculukla ilgili yayınlar yapmakta, bu konudaki bilimsel çalışmaları teşvik etmektedir.
Arabuluculuk Daire Başkanlığı görevleri kapsamında yayınlar da hazırlamaktadır
Arabuluculuk Daire Başkanlığı, arabuluculuğun tanıtımını yapmakta, kamuoyunu bilgilendirmekte, ulusal ve uluslararası kongre, sempozyum ve seminer gibi bilimsel organizasyonları düzenlemekte veya desteklemektedir. Kurum, ülke genelinde arabuluculuk uygulamalarını izlemekte, istatistikleri tutmakta ve yayımlamaktadır.
Arabuluculuk eğitimi verecek kuruluşlar daire başkanlığı tarafından belirlenmekte, arabuluculuk eğitimi verecek eğitim kuruluşları listelesi kurum tarafından düzenlenmektedir.
Arabuluculara ilişkin sicili tutmak, sicile kayıt taleplerini karara bağlamak daire başkanlığını görevidir.
Daire, arabulucular tarafından düzenlenen son tutanakların kayıtlarını tutmakta ve birer örneklerini saklamakta, her yılın başında Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesini hazırlamaktadır.
Arabuluculuk Mevzuatı
Arabuluculuk sisteminin çerçeve kanunu 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu‘dur. Kanun, 07.06.2012 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 22.06.2012 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
İş Uyuşmazlıklarında dava şartı arabuluculuğun esaslarını da düzenleyen İş Mahkemeleri Kanunu 2017 çıkarılmıştır. İş Mahkemeleri Kanunu 7036 kanun numarası ile 12.10.2017 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 25.10.2017 tarihli sayısına yayınlanmış ve 01.01.2018 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. İş Mahkemeleri Kanununa paralel olarak, arabulucuların uzmanlık alanları ve uzmanlığa ilişkin usul ve esaslar Daire Başkanlığı tarafından belirlenmiştir.
Arabuluculuk Kurulu, Türkiye Arabulucular Etik Kurallarını 2017 yılı sonunda düzenleyerek yayınlamıştır. Etik kurallar, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmış, Arabuluculuk Kurulu tarafından gözden geçirilerek kabul edilmiştir.
Arabuluculuğun Gelştirilmesi Projesi
Arabuluculuk Kurulu
Arabuluculuk Kurulu, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu kapsamında görev yapmak üzere Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulmuştur. Kurulun üyeleri, Hukuk İşleri Genel Müdürü, Daire Başkanı, HSK tarafından seçilen hâkim, Türkiye Barolar Birliğinden üç temsilci, Türkiye Noterler Birliğinden bir temsilci, YÖYu tarafından seçilen bir öğretim üyesi, Adalet Bakanının seçtiği üç arabulucu, TOBBB’dan bir temsilci, üç işçi sendikaları konfederasyonundan birer temsilci, işveren sendikaları konfederasyonunca seçilen bir temsilci, TESK’den bir temsilci ve Türkiye Adalet Akademisi Eğitim Merkezi Başkanının yer aldığı 15 kişiden oluşmaktadır. Başkanlığını Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürü yapmaktadır. Kurulun sekretaryası Daire Başkanlığınca yürütülmektedir.
Kurulun başkanı Hukuk İşleri Genel Müdürüdür, kurul mart ve eylül aylarında olmak üzere yılda en az iki kez toplanmaktadır.
Arabuluculuk Kurulu, arabuluculuk hizmetlerine ilişkin temel ilkeler ile arabuluculuk meslek kurallarını belirlemekte, arabuluculuk sınavına ilişkin temel ilke ve standartları tespit etmekte, arabulucuların denetimine ilişkin kuralları belirlemektedir.
Eğitim kuruluşlarının eğitim izinlerini iptal etmek, arabulucunun sicilden silinmesine karar vermek, aidat ve yıllık aidat miktarını belirlemek, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesini onaylamak ve Daire Başkanlığına tavsiyelerde bulunmak kurulun diğer görevleridir.
Arabuluculuk Daire Başkanı Hakan Tatar
Hakan Öztatar
Hakan Öztatar 1977 yılında doğmuş, Malatya Anadolu Lisesinin ardından, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Öztatar, 2000-2002 döneminde “Türkiye’de Avukatlık ve Sorunları” üzerine yüksek lisans eğitimi almış, 1999-2000 yıllarında avukatlık stajını tamamlamıştır. Hakan Öztatar, 2000-2002 döneminde hâkim adaylığı stajını tamamlayarak 2002 yılında Karaman Hâkimliğine başlamış, Baskil ve Finike hakimliği yapmıştır. 2011 yılında Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Tetkik Hâkimliğine atanmış, 2013 yılında Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı görevine getirilmiştir. Hakan Öztatar, İstanbul Tahkim Merkezi (İSTAC) Genel Kurulu ve Yönetim Kurulunda, 2015 yılından bu yana Adalet Bakanlığını temsil etmektedir.
Hakan Öztatar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliğini hazırlayan ekipte yer almış, Lisanslı Yediemin Depoları Hakkında Yönetmelik, Hukuk Mahkemelerinde Bilirkişi Listelerinin Düzenlenmesi Yönetmeliği, Bilirkişi ve Hakem Ücret Tarifeleri, İcra İflas Kanunu Yönetmeliği, Tebligat Kanunu Yönetmeliği için çalışmış, İcra İflas Kanunu Bilim Komisyonunda görev almıştır.
İngilizce ve Almanca bilen Öztatar, İsveç, Avusturya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya’ya çalışma ziyaretlerinde bulunmuş ve konferanslara katılmış, Türkiye’nin pek çok şehrinde düzenlenen konferans, seminer ve panellerde konuşmacı olarak yer almış, Adalet Bakanlığı Meslek İçi Eğitim Programlarında ve Türkiye Adalet Akademisinde dersler vermiştir.
ARABULUCULUK KURULU ÜYELERİ
ADI – SOYADI
KURUMU
ÜNVANI
Feyzullah TAŞKIN
Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü
Genel Müdür
Hakan ÖZTATAR
Arabuluculuk Daire Başkanlığı
Daire Başkanı
İlker KOÇYİĞİT
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Hâkim
Mehmet TUNÇ
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Hâkim
Avukat Kürşat KARACABEY
Türkiye Barolar Birliği
Avukat
Avukat Yurdagül GÜNDOĞAN
Türkiye Barolar Birliği
Avukat
Avukat Bahar GÜLTEKİN CANDEMİR
Türkiye Barolar Birliği
Avukat
Avukat Yakup ERİKEL
Ankara Barosu
Arabulucu
Salih DEMİRKIR
Türkiye Noterler Birliği
Beşiktaş 6. Noteri
İbrahim ÖZBAY
Yükseköğretim Kurulu
Erzincan Üniversitesi
Hukuk Fakultesi Öğretim Üyesi
Fatih SOYSAL
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
Reel Sektör Araştırma ve Gel. ve Uyg. Daire Baş.
Avukat Nihat ŞİMŞEK
Kayseri Barosu
Arabulucu
Avukat F. Yasemin ERTEKİN
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu
Genel Sekreter Yardımcısı
Avukat Muhsin ÖZYAR
Ankara Barosu
Arabulucu
Rıfat İNANÇ
Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı
Eğitim Merkezi Başkanı
Selçuk ERTAN
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
DİSK Genel-İş Sendikası Hukuk İşleri Müdürü
H. Ferhan TUNCEL
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu
TÜRK-İŞ Sendikası Hukuk Müşaviri
Başar AY
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu
Türkiye Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası
Genel Sekreteri
İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) kuruldu. Darülfünun, Cumhuriyet Devrilerinden sonra, 1933 yılında üniversiteye dönüştürüldü.
1849
Suç ve Ceza’nın yazarı Dostoyevski çıkarılan af kanunu sonucunda idamdan kurtuldu. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanan ünlü yazar on ay hapishanede kaldı, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile birlikte affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi için Sibirya’da bulunan Omsk Cezaevi’ne gönderildi.
Fyodor Dostoyevski, bir af kanunu ile hayatta kalabilmişti
1856
Amerikalı avukat, siyasetçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi Frank B. Kellogg doğdu. (Ölümü: 21 Aralık 1937) Rochester, Minnesota‘da hukuk okudu ve avukatlık yapmaya başladı. 1906’da EH Harriman hakkındaki soruşturma için Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu’na özel danışman olarak atandı. Antitröst yasasıyla ilgili davalarda ABD yönetimini temsil eden avukat olarak ün kazandı. 1917’de Senato üyeliğine seçildi. 1923’de Londra büyükelçiliği görevinde bulundu. Calvin Coolidge’in başkanlığı sırasında dış işleri bakanı oldu. ABD dış işleri bakanı olarak en önemli başarısı, ulusal politikanın bir aracı olarak savaşı yasaklayan ve 15 ülkenin katılımıyla Paris’te imzalanan, çok taraflı antlaşma niteliğindeki Kellogg-Briand Paktı‘nın imzalanmasını sağlamak oldu. Bu başarısından dolayı 1929 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. NATO’nun temeli sayılan Kellogg Briand Paktı’na Türkiye, 1929 yılında katıldı. Kellogg, 1930 yılında Milletlerarası Daimi Adalet Divanı’nda görev aldı.
İngiliz yazar, çağdaş romanın en belirleyici özeliklerinden olan psikolojik çözümlemenin öncüsü George Eliot yaşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Kasım 1819) Edebiyat yaşamına eleştirmen ve çevirmen olarak başladı. 1859’da yayımlanan ilk romanı Adam Bede’de gözlenen, günlük yaşamı gerçekçi ayrıntılarla yansıtma yeteneği bundan sonraki yapıtlarının başlıca özelliği oldu. Eliot yazmaktaki amacının “tozlu sokaklardan ve tarlalardan gelen etten kemikten insanların” yaşamlarını yansıtmak olduğunu söyledi.
1894
Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un haksız yere casusluk suçuyla yargılandığı Dreyfus davası, Fransa’da başladı. Dava, Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’ün el yazısıyla yazıldığı iddia edilen belgeye dayanarak açıldı. Dosyada başka delil bulunmamasına ve Dreyfus’un kağıttaki el yazısının kendisinin eli ürünü olmadığını ifade etmesine rağmen, bu belgenin Dreyfus’a ait olup olmadığı araştırılmak yerine Fransız İstihbaratının hazırlamış rapora göre mahkumiyet verilmişti.
Yüzbaşı Alfred Dreyfus
1932
Hindistan’daki İngiliz yönetimi, Mahatma Gandhi‘nin de aralarında olduğu 28 bin mahkûmu serbest bıraktı
İş Teftişi Sözleşmesi’nin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22 Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. İş Teftişi Sözleşmesi 19 Haziran 1947’de ILO tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 13 Aralık 1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşme, sınai iş yerlerinde ve ticari iş yerlerinde teftişi düzenlemekte, bir teftiş sistemi kurulmasını öngörmekte ve bu teftiş sisteminin standartlarını belirlemektedir.
1955
Eski Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Serdar Özgüldür İstanbul’da doğdu. 1976’da Kara Harp Okulunu bitirdi ve subay olarak atandı. 1981 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezuniyetini takiben askerî hâkim sınıfına geçti, muhtelif askerî mahkemelerde hâkimlik ve askerî savcılık görevlerinde bulunduktan sonra Askerî Yüksek İdare Mahkemesi savcısı olarak görev yaptı. 1995 yılında Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyeliğine seçildi, 1995 ile 2002 yılları arasında Birinci Daire üyeliği ve 2002-2004 yılları arasında da bu Mahkemenin genel sekreterliği görevlerinde bulundu. 2000 ile 2003 yılları arasında Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü asıl üyeliği yaptı. 21 Haziran 2004 tarihinde Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine, 22 Mart 2012 tarihinde de Uyuşmazlık Mahkemesi başkanlığına seçildi. 21 Mart 2016 tarihinde bu görevi sona erdikten sonra üye olarak görevine devam etti ve 23 Aralık 2020 tarihinde emekli oldu. Kamu hukuku alanında yüksek lisans ve doktora eğitimi bulunmaktadır.
Amerikalı hukukçu ve politikacı Ted Cruz doğdu. Harvard Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun oldu. 1999 – 2003 yılları arasında, Federal Ticaret Komisyonunda Politika Planlama Dairesi müdürü oldu. George W. Bush’un seçim kampanyalarında iç politika danışmanlığı ve Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nda başsavcı vekilliği görevini yürüttü. Teksas Başsavcı vekili olarak atandı ve 2008’e kadar bu görevde kaldı. Bu makamda en uzun süre bulunan hispanik kökenli hukukçu unvanını kazandı. 2004 – 2009 yılları arasında, Teksas Üniversitesi’nin Hukuk bölümünde, ABD Yüksek Mahkemesi içtihatları alanında, profesör sıfatıyla misafir öğretim görevlisi olarak dersler verdi. 2012 tarihinde senatör oldu ve Ulusal Cumhuriyetçi Senatörler Komitesi başkan yardımcılığına atandı. 2015 yılında ABD Başkanlığına adaylığını açıklamışsa da daha sonra adaylıktan çekildi.
ABD’li hukukçu ve senatör Ted Cruz
1989
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Çevre ve Kalkınma Konferansı hakkındaki 44/228 sayılı ve Bugünkü ve Gelecek Kuşaklar İçin Küresel İklimin Korunmasına Dair 44/207 sayılı kararlarını kabul etti.
1989
Birleşmiş Milletler, Adalarda ve kıyı alanlarında, özellikle alçak konumlu kıyı alanlarında deniz seviyesi yükselmesinin muhtemel zararlı etkilerine dair 22 Aralık 1989 tarih, 44/206 sayılı Genel Kurul kararını kabul etti.
1982
ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Resmi Gazetenin 22 Aralık 1992 tarihli sayısında yayınlandı. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edildi ve Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına aldı, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenledi.
1994
Schengen İcra Komitesi, 22 Aralık 1994 tarihli ve (SCH/Com-ex (94)17 sayılı kararını verdi.
1999
Hükûmet Egebank, Yaşarbank, Yurtbank, Sümerbank ve Esbank’a el koydu
1999
Medenî ve ticarî meselelerde mahkemelerin yetkisi ve mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine ilişkin 44/2001 No’lu Avrupa Birliği Konsey Tüzüğü (EC) kabul edildi
Bilgi Toplumunda Telif Hakları Direktifi, “Bilgi Toplumunda Telif Hakları ve Bağlantılı Hakların Belirli Yönlerinin Uyumlaştırılması hakkında Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi” adıyla 22 Mayıs 2001 tarihinde ve 2001/29/AT sayılı karar ile kabul edildi. Üye devletler, 22 Aralık 2002 tarihinden önce, bu Direktife uygun gerekli kanunları, tüzükleri ve idari hükümleri yürürlüğe koyacaklarını ve komisyona bildireceklerini taahhüt etti.
Polonyalı hukukçu, siyasetçi ve aktivist, Wojciech Borowik yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Haziran 1956) Varşova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre serbest sigortacı olarak çalıştı. İşçi Savunma Komitesi ile Bağımsız Öğrenci Dayanışması Derneği’ne katıldı. Sıkıyönetimden sonra altı aydan fazla bir süre gözaltında tutuldu ve serbest bırakıldıktan sonra bağımsız basınla işbirliği yaptı. 1989’da Yurttaşlar Komitesi Ofisi’nin müdür yardımcılığı görevinde bulundu. 1990’ların başında Sejm parlamentosundaki Dayanışma Grubu’nun sekreteri olarak çalıştı. 1992’den 1993’e kadar “Akşam Ekspresi” adlı reklam bürosunun yöneticiliğini yaptı. İşçi Hareketi’nin kurucularından biriydi. 2002-2004 yılları arasında Merkezi İstatistik Dairesi Başkan Yardımcısı, 2007 yılında Varşova Komünizm Müzesi’nin inşası için oluşturulan ekibin başkanı ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptı. Covit19 nedeniyle yaşamını yitirdi.
2021
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve yönetim kurulu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ü makamında ziyaret etti. Ziyarete, TBB Genel Sekreteri Veli Küçük ile Yönetim Kurulu üyeleri Ali Bayram ve Ramazan Erhan Toprak eşlik etti. Görüşmede Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcısı Zekeriya Birkan, Hukuk İşleri Genel Müdürü Hakan Öztatar, Hukuk İşleri Genel Müdür Yardımcısı Emre Yurtalan, Mevzuat Genel Müdür Yardımcısı Süleyman Özar da hazır bulundu. Erinç Sağkan, avukatlık mesleğiyle şu sorunları dile getirdi: “Takpas’ın avukatların kullanımına yeniden ve biran evvel açılması; KVKK tebliğinde yer alan veri koruma görevlisinin hukukçulardan olması; Ticaret Mahkemelerinin münhasıran yetkisine alınan işlere dönük ilçelerde yaşanan sorunlar ve gecikmeler; Kamu avukatlarının sorunları ve özlük haklarının iyileştirilmeleri; Stajyer avukatlara Bakanlık veya İş-Kur üzerinden ücret ödenmesinin sağlanması; 1 yıllık genç girişimci prim muafiyetinin 3 yıllık süreye çıkartılması; Serbest çalışan avukatların asgari ücrete kadar olan gelirlerine vergi muafiyeti sağlanması ve Avukatların kayıt ve evrak incelemede yaşadığı sorunların giderilmesi.”
2023
ABD New York Doğu Bölgesi Savcılığı, dünyanın en büyük porno sitesi Pornhub’ın yasadışı seks ticaretine karıştığını kabul ederek ve mahkeme ile yaptığı savunma anlaşması gereğince kurbanlara tazminat ödemeyi kabul ettiğini açıkladı. Anlaşmaya göre, hükümete 1,8 milyon dolar ödeme yapılacak ve görüntüleri izinsiz olarak yayınlanan mağdurlara da ayrıca tazminat ödenecek. Karar, porno sitelerine ilişkin olarak AB tarafından yeni düzenlemelerin yapıldığı günlere denk geldi.
2024
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında, “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından resen soruşturma başlatıldı. İstanbul Barosu, 21 Aralık 2024 günü sosyal medya hesaplarından “Uluslararası İnsancıl Hukuk Uygulansın” başlıklı bir bildiri yayınlamıştı. Soruşturma üzerine İzmir Barosu “Eğer uluslararası hukuk ve Avukatlık Kanunu kapsamında görev yapmak suçsa bizi de yargılayın!” şeklinde açıklama yaptı.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi BMİDÇS
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi(BMİDÇS) iklim değişikliği sorununa karşı küresel tepkinin temelini oluşturmak üzere 9 Mayıs 1992’de kabul edilmiştir.
Sözleşme 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
194 Tarafı bulunan Sözleşme, evrensel bir katılıma ulaşmıştır.
İklim değişikliğiyle mücadelenin uluslararası hukuk temellerini oluşturan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin (BMİDÇS) bilimsel gerekçeleri, BM Çevre Programı (UNEP) ile Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) 1988’de ortaklaşa ihdas ettiği Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından “iklim sistemi üzerindeki insan kaynaklı tehlikeli etki” olarak ortaya konulmuştur.
Sözleşmenin nihai amacı, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmaktır. BMİDÇS bir çerçeve sözleşme olarak genel kuralları, esasları ve yükümlülükleri tanımlamaktadır. Sözleşme, iklim sisteminin, bütünlüğü başta endüstri ve diğer sektörlerden kaynaklı karbondioksit ve öteki sera gazı salımlarından etkilenebilecek, ortak bir varlık olduğunu kabul etmektedir.
IPCC’nin ortaya koyduğu insan kaynaklı faaliyetlerin neden olduğu küresel ısınmanın iklim üzerindeki etkilerine karşı, 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılan BMİDÇS, uluslararası alanda atılan ilk ve en önemli adımdır. 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren Sözleşme’ye, aralarında ülkemizin de bulunduğu 196 ülkenin yanısıra, Avrupa Birliği (AB) de taraftır.
BMİDÇS, taraf ülkeleri, sera gazı emisyonlarını azaltmaya, araştırma ve teknoloji üzerinde işbirliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını (örneğin ormanlar, okyanuslar, göller) korumaya teşvik etmektedir. Sözleşme, sera gazı emisyonlarının azaltılması için, ülkelerin kalkınma önceliklerini ve özel koşullarını göz önüne alarak “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesine dayanmaktadır.
Sözleşme, bazı ülkelerin sanayi devriminden sonra iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını atmosfere diğer ülkelerden daha çok salmalarından ötürü daha fazla sorumluluk almaları gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. “Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi ülkelerin bu küresel çabaya sosyo-ekonomik koşulları dâhilinde katkısını öngörmektedir.
Amaç ve İlkeler
Madde 2, Sözleşme’nin nihai amacını “Sözleşme’nin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde tutmayı başarmak” olarak tanımlamıştır. Bu amaç “Böyle bir düzeye, ekosistemlerin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretimini tehdit etmeyecek ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dahilinde ulaşılmalıdır” hükmü ile niteliklendirilmiştir.
Sözleşme’nin genelilkeleri, Giriş bölümünde ve 3. Madde’de yer almaktadır. 3. Madde’de sayılan ilkeler şunlardır:
Eşitlik ilkesi (Madde 3.1)
Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi (Madde 3.1)
İhtiyatlılık ilkesi (Madde 3.3)
Sürdürülebilir kalkınmayı destekleme hakkı ve yükümlülüğü (Madde 3.4)
Sözleşme yukarıda sayılanlara ek olarak, Giriş bölümünde ve diğer maddelerinde “insanlığın ortak kaygısı”, “serbest ticaret” ve “maliyet etkinlik” gibi ilkelere yer vermiştir.
Sözleşme Kapsamındaki Yükümlülükler ve Ülkelerin Durumu
Sözleşme, farklı yükümlülüklere göre ülkeleri üç gruba ayırmış ve tarafların azaltım ve iklim değişikliğinin etkilerine uyuma ilişkin yükümlülüklerini tanımlamıştır. Sözleşme, tüm Taraflar için geçerli yükümlülüklere ek olarak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke Tarafları için farklı yükümlülük türleri ortaya koymaktadır.
Bunlar aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:
1) Tüm Taraflar için geçerli yükümlülükler (Madde 4.1)
Sözleşme kapsamında, tüm Taraflar sera gazı salımları, ulusal politikalar ve en iyi uygulamalar ile ilgili bilgileri toplamak ve paylaşmakla yükümlüdür. Sözleşme, Tarafların ulusal salım envanterleri geliştirmelerini, iklim değişikliği azaltım ve uyumu kolaylaştırma önlemleri içeren ulusal programlar hazırlamalarını ve uygulamalarını ve uygulama ile ilgili bilgileri Taraflar Konferansı’na bildirmelerini gerektirmektedir.
Sözleşme, EK-I’de listelenen gelişmiş ülke Tarafları için daha sıkı azaltım yükümlülükleri belirlemektedir. EK-I Tarafları salımlarını sınırlamaya ve yutaklarını iyileştirmeye yönelik politika ve önlemler geliştirmekle yükümlüdür. Sözleşme ayrıca bu Tarafların 2000 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 yılı düzeylerine getirmeleri için yasal olarak bağlayıcı olmayan bir hedef koymuştur.
EK-II’de yer alan gelişmiş ülke Tarafları, gelişmekte olan ülkelere Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak ve uyum için mali kaynak sağlamak ve teknoloji transferi için adımlar atmakla yükümlüdür.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Türkiye
Türkiye, bir OECD üyesi olarak, BMİDÇS 1992 yılında kabul edildiğinde; gelişmiş ülkeler ile birlikte Sözleşme’nin EK-I ve EK-II listelerine dâhil edilmiştir. 2001’de Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan 26/CP.7 sayılı Kararla Türkiye’nin diğer EK-I Taraflarından farklı konumu tanınarak; adı BMİDÇS’nin EK-II listesinden çıkarılmış fakat EK-I listesinde kalmıştır. Türkiye 24 Mayıs 2004’te 189. Taraf olarak BMİDÇS’ne katılmıştır.
Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur. Protokol kabul edildiğinde BMİDÇS tarafı olmayan Türkiye, EK-I Taraflarının sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüklerinin tanımlandığı Protokol EK-B listesine dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla, Protokol’ün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci yükümlülük döneminde Türkiye’nin herhangi bir sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltım yükümlülüğü bulunmamaktadır.
Türkiye, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) müzakereleri altında kendine özgü bir konuma sahiptir. Bu kapsamda Türkiye, Ek I kapsamında olup da geçiş ekonomisi olmayan ve “özel şartları” Taraflar Konferansı kararlarıyla kabul edilmiş olan tek ülkedir.
Tarihsel sorumluluk, ekonomik potansiyel, teknolojik birikim, insani kalkınma indeksi, hassas ülke konumu vb. göstergeler de dikkate alındığında; Türkiye’nin Ek-I ülkesi olmakla birlikte özel koşulları nedeniyle; diğer Ek-I ülkelerinden farklı bir konumda olduğuna işaret eden 26/CP.7 sayılı Marakeş Kararı önem arzetmektedir. 2001’de Marakeş’te düzenlenen sözkonusu 7. Taraflar Konferansı (COP 7) çerçevesinde, Türkiye’i BMİDÇS Ek-II listesinden çıkarılması kararlaştırılmıştır. Ayrıca, Ek-I’de kalması ancak Ek-I listesinde yer alan ülkelerden farklı bir konumda olduğuna vurguyla; Türkiye’nin özel şartlarının dikkate alınması yönünde çağrıda bulunulmuştur.
Konferanslar ve Türkiye’ni Konumu
2010 yılında Cancun’da düzenlenen 16. Taraflar Konferansı (COP 16) 1/CP.16 sayılı karar çerçevesinde, Türkiye’nin diğer Ek-I ülkelerinden farklı bir konumda olduğunu tanınmış olup; finansman, kapasite geliştirme ve teknoloji transferi imkânlarından yararlanmaya elverişli olduğuna işaret edilmiş; Uzun Dönemli İşbirliği Faaliyeti Geçici Çalışma Grubu’nun belirtilen konuyu değerlendirmeye devam etmesi talep edilmiştir.
2011 yılında Durban’da düzenlenen 17. Taraflar Konferansında (COP 17) yapılan müzakereler neticesinde; 2/CP.17 nolu karar metninde Türkiye’nin özel şartları ile ilgili olarak 170. Madde’de belirtilen karar ile emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum, teknoloji geliştirilmesi ve transferi, kapasite geliştirme ve finansman alanlarında ülkemize sağlanacak desteğin modalitelerinin belirlenmesine ilişkin görüşmelerin sürdürülmesi karara bağlanmıştır.
2012 yılında Doha’da gerçekleştirilen 18. Taraflar Konferansında (COP 18) 1/CP.18 nolu karar metninde, özel koşulları Taraflar Konferansı tarafından tanınan Türkiye’ye finans, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlanmasının önemi vurgulanmış; ulusal iklim değişikliği stratejileri, eylem planları ve düşük emisyonlu kalkınma stratejilerinin veya 1/CP.16 Kararı uyarınca hazırlanan planların geliştirilmesi amacıyla finansman, teknolojik, teknik ve kapasite geliştirmeye yönelik destek sağlanması çağrısı yapılmıştır.
Son olarak, 2014 yılında Lima’daki 20. Taraflar Konferansı (COP 20) 21/CP.20 nolu karar metninde, Türkiye’nin özel durumundan söz edilen 26/CP.7, 1/CP.16, 2/CP.17 ve 1/CP.18 nolu kararlara atıfta bulunulmuş, durumunun Ek-I ülkelerinden farklı olduğu teyit edilmiş ve finansman, teknoloji ve kapasite geliştirme desteğinin önemi tekrar vurgulanmıştır. Metinde devamla, gelişmiş ülkelerin en az 2020’ye kadar özel koşulları tanınmış olan taraflara ulusal stratejilerini uygulamaları, sera gazı emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum ve düşük karbonlu kalkınma stratejilerini geliştirmeleri amacıyla Küresel Çevre Fonu (GEF) dâhil olmak üzere çok taraflı kurumlar, uluslararası kuruluşlar ve ikili fonlar gibi yollarla finans, teknoloji, teknik ve kapasite geliştirme desteği sağlamaları gerektiğinin altı çizilmiştir.
2015 yılında Paris’te yapılan 21. Taraflar Konferansı (COP 21) ile 2020 sonrası için ilk kez küresel ölçekte bütün ülkeler sera gazı emisyon azaltımı taahhüdünde bulunmuşlardır. Anlaşma’nın, farklılaştırmaya imkân vermeyecek şekilde oluşturulması; Sözleşme’nin Ek sistemine atıfta bulunmaması, Türkiye’nin “özel koşulları”nın Paris Anlaşması’na veya COP 21 kararlarına dercedilmesine imkân vermemiştir.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Metni
İşbu Sözleşmeye Taraflar,
Yeryüzü iklimindeki değişikliğin ve bunun zararlı etkilerinin insanlığın ortak kaygısı olduğunu kabul ederek,
İnsan faaliyetlerinin atmosferdeki sera gazları yoğunluklarını arttırmakta olduğu, bu artışların doğal sera etkisini yükselttiği ve bunun yeryüzü sathında ve atmosferde ek bir ortalama sıcaklık artışı ile sonuçlanacağı ve doğal ekolojik sistemlere ve insanlığa zarar verici etki yapabileceği endişesiyle,
Geçmişteki ve günümüzdeki küresel sera gazı salımında en büyük payın gelişmiş ülkelerden kaynaklandığını, gelişme yolundaki ülkelerde kişi başına salımın halen nispeten düşük olduğunu, gelişme yolundaki ülkelerden kaynaklanan küresel salım payının sosyal ve kalkınma gereksinimlerini karşılamak üzere artacağını not ederek,
Sera gazları yutakları ve haznelerinin kara ve deniz ekosistemlerindeki rolünün ve öneminin farkında olarak,
İklim değişikliğine ilişkin tahminlerde, özellikle zamanlama, büyüklük ve bölgesel model bakımından birçok belirsizlikler bulunduğunu not ederek,
İklim değişikliğinin küresel niteliğinin, tüm ülkelerin ortak fakat farklı sorumluluklarına ve imkânlarına ve sosyal ve ekonomik koşullarına uygun olarak mümkün olan en geniş ölçüde işbirliği yapmasını ve etkili ve uygun uluslararası çabaya katılmasını gerektirdiğini kabul ederek,
Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansının 16 Haziran 1972’de Stokholm’de kabul edilen bildirisinin ilgili hükümlerini hatırlayarak,
Devletlerin, Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca, kendi çevre ve kalkınma politikalarına uygun olarak kaynaklarını kullanma hakkına sahip olduğunu ve kendi yetki alanı ya da kontrolü altındaki faaliyetlerin diğer devletler ya da ulusal yetki alanı dışında kalan bölgelerdeki çevreye zarar vermemesini sağlama sorumluluğunu da hatırlayarak, İklim değişikliği karşısındaki uluslararası işbirliğinde Devletlerin hükümranlık hakkı ilkesini tekrar teyid ederek,
Devletlerin etkin çevresel mevzuatı yürürlüğe koymaları, çevre alanındaki standartlar, yönetim hedefleri ve önceliklerinin ait bulundukları çevre ve kalkınma çerçevesini yansıtmaları gerektiğini ve bazı ülkeler tarafından uygulanan standartların diğer, özellikle gelişme yolundaki ülkeler için uygun olmayan ve haksız ekonomik ve sosyal külfete malolacağını kabul ederek,
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı hakkındaki 22 Aralık 1989 tarih ve 44/228 sayılı ve bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 6 Aralık 1988 tarih, 43/53 sayılı; 22 Aralık 1989 tarih, 44/207 sayılı; 21 Aralık 1990 tarih, 45/212 sayılı ve 19 Aralık 1991 tarih, 46/169 sayılı Genel Kurul kararları hükümlerini hatırlayarak,
Adalarda ve kıyı alanlarında, özellikle alçak konumlu kıyı alanlarında deniz seviyesi yükselmesinin muhtemel zararlı etkilerine dair 22 Aralık 1989 tarih, 44/206 sayılı Genel Kurul kararı hükümlerini ve Çölleşmeyle Mücadele Eylem Planının uygulanmasına dair 19 Aralık 1989 tarih, 44/172 sayılı Genel Kurul kararı ilgili hükümlerini de hatırlayarak,
Ayrıca, 1985 tarihli Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi ve 29 Haziran 1990 tarihinde değiştirilip uyumlaştırılan 1987 tarihli Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolünü hatırlayarak,
İkinci Dünya İklim Konferansının 7 Kasım 1990’da kabul edilen Bakanlar Bildirisini not ederek,
İklim değişikliği hakkında birçok devlet tarafından yapılan değerli inceleme çalışmalarının Dünya Meteoroloji Örgütünün, Birleşmiş Milletler Çevre Programının, Birleşmiş Milletle sisteminin diğer organ, örgüt ve kuruluşlarının olduğu kadar diğer uluslararası ve hükümetlerarası organların bilimsel araştırma sonuçlarının karşılıklı değiştirilmesine ve araştırma koordinasyonuna yaptıkları önemli katkıların bilincinde olarak,
İklim değişikliğini anlamak ve ele almak için gerekli adımların, eğer bunlar bilimsel, teknik ve ekonomik endişelere dayanıyor ve bu alanlardaki yeni bulguların ışığı altında tekrar değerlendiriliyorsa çevresel, sosyal ve ekonomik açıdan son derece etkili olacağını kabul ederek,
İklim değişikliğini ele almak için gerçekleştirilecek çeşitli eylemlerin ekonomik olarak gerekli olabilecekleri gibi diğer çevresel sorunların çözümüne de yardımcı olabileceklerini kabul ederek,
Gelişmiş ülkelerin, sera etkisinin çoğalmasına yapmış bulundukları katkıyı da gözönünde bulundurarak ve tüm sera gazlarını dikkate alarak, küresel, ulusal ve anlaşma var ise, bölgesel düzeyde kapsamlı bir karşı stratejiye ilk adım olarak, açık öncelikleri temel almak suretiyle, esnek bir yaklaşımla acilen harekete geçmeleri gereğini de kabul ederek,
İlaveten, alçak konumlu ve diğer küçük ada ülkelerinin, alçak konumlu kıyısı, kurak ve yarı kurak alanları veya sellere, kuraklık ve çölleşmeye müsait alanları bulunan ülkelerin ve hassas dağlık ekosistemlere sahip gelişme yolundaki ülkelerin iklim değişikliğinin zararlı etkilerine daha açık olduklarını kabul ederek,
Bu ülkelerin, özellikle ekonomileri fosil yakıt üretimi, kullanımı ve ihracatına bağımlı olan gelişme yolundaki ülkelerin, sera gazı salımlarının sınırlandırılması için alınan önlemler dolayısıyla karşılaşacakları sıkıntıları kabul ederek,
İklim değişikliğine tepkilerin entegre bir şekilde sosyal ve ekonomik kalkınmayla koordineli olması gereğini, gelişme yolundaki ülkelerin sürdürülebilir kalkınmaya ulaşmak ve fakirliği ortadan kaldırmak yönündeki haklı öncelikli ihtiyaçlarını tamamen dikkate almak ve aksinin kalkınma üzerindeki zararlı etkisinden kaçınma gereğini de gözönünde bulundurmak suretiyle onaylayarak,
Öncelikle gelişme yolundaki ülkeler olmak üzere, tüm ülkelerin sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınmaya ulaşmak için gerekli kaynaklara erişmeye ve gelişme yolundaki ülkelerin bu hedefe yaklaşabilmek için enerji tüketimlerini arttırmaya gereksinimleri olduğunu ve bu gereksinimlerini karşılarken, uygulamayı ekonomik ve sosyal açıdan kârlı kılacak daha etkin enerji kullanımı ve genel ifadeyle sera gazı salımlarının kontrolü imkânlarını dikkate alacaklarını kabul ederek,
Günümüz ve gelecek kuşaklar için iklim sistemini korumak kararlılığıyla,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmaya varmışlardır :
MADDE 1 TANIMLAR
İşbu Sözleşmenin amaçları için:
1. “İklim değişikliğinin zararlı etkisi” doğal halindeki veya yönetim altındaki ekosistemlerin bileşimi, kendilerini onarma yeteneği veya sosyo-ekonomik sistemlerin işlemesi veya insan sağlığı ve refahı üzerinde önemli zararlı etkileri olan iklim değişikliği sonucunda fiziksel çevrede veya biyotada ortaya çıkan değişiklikler demektir.
2. “İklim değişikliği”, karşılaştırılabilir zaman dilimlerinde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik demektir.
3. “İklim sistemi” atmosfer, hidrosfer, biyosfer, jeosfer’in tamamı ve bunların karşılıklı etkileşimleri demektir.
4. “Salımlar”, sera gazlarının ve/veya bunlara kaynaklık yapan öncül maddelerin belirli bir bölge ve zaman diliminde atmosfere salınması demektir.
5. “Sera gazları” hem doğal, hem de insan kaynaklı olup atmosferdeki, kızıl ötesi radyasyonu emen ve tekrar yayan gaz oluşumları anlamına gelir.
6. “Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu”, belirli bir bölgenin egemen Devletleri tarafından kurulan, bu Sözleşme veya protokolleriyle düzenlenen konularda yetki sahibi ve kendi iç mevzuatına göre ilgili belgeleri imzalamaya, onaylamaya, kabul, uygun bulma veya katılmaya tam yetkili kuruluş demektir.
7. “Hazne”, bir sera gazının veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddenin depolandığı iklim sisteminin bir unsuru veya unsurları anlamına gelir.
8. “Yutak”, bir sera gazını, bir aerosolü veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddeyi atmosferden uzaklaştıran herhangi bir işlem, faaliyet veya mekanizma anlamına gelir.
9. “Kaynak” bir sera gazını, bir aerosolü veya bir sera gazının oluşumunda rolü bulunan bir öncü maddeyi atmosfere salan herhangi bir işlem veya faaliyet anlamına gelir.
MADDE 2 AMAÇ
İşbu Sözleşmenin ve Taraflar Konferansının benimseyebileceği herhangi bir ilgili yasal belgenin nihai amacı, Sözleşmenin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı başarmaktır. Böyle bir düzeye ekosistemin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretiminin zarar görmeyeceği ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dahilinde ulaşılmalıdır.
MADDE 3 İLKELER
Taraflara, Sözleşmenin amacına ulaşmak ve hükümlerini yerine getirmek için yapacakları eylemlerinde, diğer hususlar meyanında, aşağıdakiler yol gösterecektir:
1. Taraflar, iklim sistemini, eşitlik temelinde ve ortak fakat farklı sorumluluklarına ve güçlerine uygun olarak, insanoğlunun günümüz ve gelecek kuşakların yararı için korumalıdır. Dolayısıyla, Taraflardan gelişmiş ülkeler iklim değişikliği ve onun zararlı etkileri ile savaşımda öncülük etmelidir.
2. Sözleşmeye Taraf gelişme yolundaki ülkelerin, özellikle iklim değişikliğinin zararlı etkilerine karşı savunmasız olanların ve gelişme yolundaki ülkelerden sözleşme uyarınca gereğinden fazla veya anormal yük altında kalanların ihtiyaç ve özel koşulları tümüyle dikkate alınmalıdır.
3. Taraflar, iklim değişikliği nedenlerini önceden tahmin etmek, önlemek veya en aza indirmek ve zararlı etkilerini azaltmak için önleyici önlemler almalıdır. Ciddî veya önlenemez hasar tehlikesi olan durumlarda, tam bilimsel kesinliğin yokluğu, iklim değişikliğine ilişki politikalar ve önlemlerin mümkün olduğu kadar etkin maliyetli ve en az harcamayla küresel yarar sağlayacak şekilde olmaları gerektiği de dikkate alınarak, bu önlemlerin ertelenmesine neden olarak kullanılmamalıdır. Bunu başarmak için bu tür politikalar ve önlemler değişik sosyo-ekonomik bağlamları dikkate almalı, kapsamlı olmalı, ilgili tüm sera gazı kaynaklarını, yutaklarını, haznelerini ve uygulamayı kapsamalı ve bütün ekonomik sektörleri ihtiva etmelidir. İklim değişikliğine cevap verme çabaları ilgili Taraflarca işbirliğiyle yerine getirilebilir.
4. Taraflar sürdürülebilir kalkınmayı destekleme hakkına sahiptir ve de desteklemelidirler. İklim sistemini insanların neden olduğu değişikliğe karşı koruma politika ve önlemleri, Tarafların herbirinin özel koşullarına uygun olmalı ve iklim değişikliğine cevap verecek önlemleri almak için ekonomik gelişmenin gerekli olduğu dikkate alınarak, bu politika ve önlemler ulusal kalkınma programlarına entegre edilmelidir.
5. Taraflar, özellikle gelişme yolundaki Taraf ülkelerde sürdürülebilir ekonomik büyüme ve kalkınmaya yol açacak açık ve destekleyici bir uluslararası ekonomik sistemi teşvik etmek ve böylece iklim değişikliği sorunlarıyla daha iyi ilgilenebilmelerini sağlamak için işbirliği yapmalıdır. İklim değişikliğine karşı alınan önlemler, tek taraflı olanlar dahil, keyfi, haksız ayırımcı veya uluslararası ticarete gizli bir kısıtlama oluşturmak açılarından bir vasıta oluşturur nitelikte olmamalıdır.
MADDE 4 TAAHHÜTLER
1. Tüm taraflar, kendi ortak fakat farklı sorumluluklarını ve özgün ulusal ve bölgesel kalkınma önceliklerini, hedeflerini ve koşullarını dikkate alarak:
a) Taraflar Konferansınca uygun bulunacak mukayese edilebilir metodolojiler kullanarak, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazlarının insan kaynaklı salımları ve yutaklar tarafından uzaklaştırılanlara ilişkin ulusal envanteri, 12 nci madde uyarınca geliştirecek, dönemler itibariyle güncelleştirecek, yayınlayacak ve Taraflar Konferansına sunulmak üzere hazır bulunduracaklardır.
b) Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazlarının insan kaynaklı salımları ve yutaklar tarafından uzaklaştırılanlarını ele alarak, iklim değişikliğini azaltacak önlemleri içeren ulusal ve uygun durumlarda bölgesel programları ve iklim değişikliğine uyumu kolaylaştıracak önlemleri oluşturacak, uygulayacak, yayınlayacak ve düzenli olarak güncelleştireceklerdir.
c) Enerji, ulaştırma, sanayi, tarım, ormancılık ve atık yönetimi sektörleri dahil, tüm ilgili sektörlerde, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen insan kaynaklı sera gazı salımlarını kontrol eden, azaltan veya önleyen uygulama ve işlemlerin teşvik ve geliştirilmesinde, uygulanmasında ve teknoloji transferi dahil yayılmasında işbirliği yapacaklardır.
d) Sürdürülebilir yönetimi teşvik edecek ve biyolojik kütleye, ormanları ve okyanusları ve diğer kara, kıyı ve deniz ekosistemlerini de içerecek şekilde, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen tüm sera gazı yutak ve haznelerinin korunması ve takviyesini işbirliği halinde teşvik edeceklerdir.
e) İklim değişikliği etkilerine uyum hazırlığında işbirliği yapacak, kıyı kuşağı yönetimi, su kaynakları ve tarım ve özellikle Afrika’daki gibi kuraklık, çölleşme ve sellerden etkilenen alanların korunması ve rehabilitasyonu için uygun ve entegre planlar hazırlayacak ve geliştireceklerdir.
f) İklim değişikliğini azaltmak ve değişikliğe uyum sağlamak amacıyla alınan önlemler ve uygulanan projelerin ekonomi, halk sağlığı ve çevre kalitesi üzerinde zararlı etkilerini en aza indirmek amacıyla, örneğin ulusal düzeyde hazırlanacak etki değerlendirmeleriyle, uygun metodlar uygulamak suretiyle, iklim değişikliği mülahazalarını kendi sosyal, ekonomik ve çevresel politikalar ve eylemleri çerçevesinde mümkün olan en geniş şekilde dikkate alacaklardır.
g) İklim sistemi ile ilgili olarak, bilimsel, teknolojik, teknik, sosyo-ekonomik, sistematik gözlem ve çeşitli karşı stratejilerin ekonomik ve sosyal sonuçlarını ve iklim değişikliğinin nedenleri, etkileri, önemi ve zamanlaması konusunda mevcut belirsizlikleri daha iyi anlamak, azaltmak ya da ortadan kaldırmak amacıyla veri arşivlerinin geliştirilmesine destek verecek, işbirliği yapacaklardır.
h) İklim sistemi ve iklim değişikliği ve karşı stratejilerin ekonomik ve sosyal sonuçları hakkında bilimsel, teknolojik, teknik, sosyo-ekonomik ve hukukî bilginin tamamen, açıklık ve doğrulukla alışverişini teşvik için tümüyle işbirliği yapacaklardır.
i) İklim değişikliği ile ilgili olarak öğretim, eğitim ve kamu bilinci oluşturmakta ve hükümet dışı kuruluşlar da dahil olmak üzere bu işleme en geniş katılımı sağlamayı teşvik için işbirliği yapacak; ve
j) Uygulamayla ilgili bilgileri 12 nci maddeye göre Taraflar Konferansına ileteceklerdir.
2. Taraflardan gelişmiş ülkeler ve EK-I’de yeralan diğer Taraflar aşağıdaki hususları yerine getireceklerini taahhüt ederler:
a) Taraflardan herbiri, insan kaynaklı sera gazı salımlarını sınırlandırarak ve sera gazı yutaklarını ve haznelerini koruyarak ve takviye ederek iklim değişikliğini azaltmak için ulusal
(1) politikalar benimseyecekler ve uygun önlemler alacaklardır. Bu politika ve önlemler, Sözleşmenin amacına uygun olarak, gelişmiş ülkelerin insan kaynaklı salımların uzun vadeli temayüllerini değiştirmede öncü rol oynayacaklarını gösterecek, içinde bulunduğumuz on yıl sonunda karbondioksit ve Montreal Protokolü ile kontrol edilmeyen diğer sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının daha önceki seviyelerine geri çekilmeleri bu değişikliğe katkıda bulunacak ve Taraflardan herbirinin, bu amaç yönündeki küresel çabaya sağlayacakları eşit ve uygun katkılarda Tarafların başlangıç noktalarındaki ve yaklaşımlarındaki, ekonomik yapı ve kaynak temellerindeki, kuvvetli ve sürdürülebilir kalkınmayı devam ettirmeye olan ihtiyaçları, ellerindeki teknolojilere ilişkin farklılıklar ile diğer münferit koşullar dikkate alınacaktır. Bu Taraflar bu tür politika ve önlemleri diğer Taraflarla ortaklaşa uygulayabilecek ve Sözleşmenin, özellikle bu alt paragrafın amacının yerine getirilmesine katkıda bulunmakta diğer Taraflara yardım edebilecektir.
b) Bu yöndeki gelişmeyi desteklemek amacıyla, Tarafların herbiri Sözleşmenin kendisi açısından yürürlüğe girmesinden itibaren altı ay içerisinde ve daha sonra periyodik olarak ve 12 nci madde uyarınca, yukarıdaki (a) alt paragrafında belirtilen politikalarına ve önlemlerine ilişkin ve karbondioksit ve Montreal Protokolü ile denetlenmeyen diğer sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının ayrı ayrı veya ortak olarak 1990 yılı seviyesine çekilmesi amacı ile, altparagraf (a)’da belirtilen dönemde Montreal Protokolü ile denetlenmeyen sera gazlarının beklenen insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından uzaklaştırılması hakkında ayrıntılı bilgi vereceklerdir.
Bu bilgi, 7 nci madde uyarınca Taraflar Konferansının ilk oturumunda ve daha sonra periyodik olarak gözden geçirilecektir.
c) Kaynaklardan çıkan sera gazı salımlarının ve yutaklar vasıtasıyla uzaklaştırılmalarının yukarıdaki (b) alt paragrafı uyarınca yapılacak hesaplamalarının, yutakların fiili kapasitesi ve gazların iklim değişikliğine katkıları dahil, mümkün olan en iyi bilimsel bilgilere dayandırılması gerekecektir. Taraflar Konferansı ilk oturumunda bu hesaplamalar için metedolojiyi tezekkür edip kararlaştıracak ve daha sonra muntazaman gözden geçirecektir.
d) Taraflar Konferansı ilk oturumunda yukarıdaki (a) ve (b) alt paragraflarının uygunluğunu gözden geçirecektir. Bu gözden geçirme, ilgili teknik, sosyal ve ekonomik enformasyonun yanısıra iklim değişikliği hakkındaki mevcut en iyi bilimsel enformasyon ve değerlendirme ışığında yapılacaktır.
Bu gözden geçirmeye istinaden, Taraflar Konferansı yukarıdaki (a) ve (b) alt paragraflarına değişikliği de içerebilecek uygun bir hareket tarzı benimseyebilecektir. Taraflar Konferansı ilk oturumunda yukarıdaki (a) alt paragrafında belirtilen ortak uygulamaya ilişkin kıstaslar hakkında kararlar alacaktır. Alt paragraflar (a) ve (b)’nin ikinci bir gözden geçirilişi en geç 31
Aralık 1998’den önce yapılacak, daha sonra ise, Sözleşmenin amacı yerine getirilinceye kadar, Taraflar Konferansınca kararlaştırılacak aralıklarla muntazaman gözden geçirilecektir.
e) Bu Taraflardan herbiri:
(i) Diğer Taraflarla, Sözleşmenin amacının yerine getirilmesi için geliştirilmiş ilgili ekonomik ve idarî birimlerle gerektiği veçhile eşgüdümü sağlayacaklardır; ve
(ii) Montreal Protokolü ile denetlenmeyen insan kaynaklı sera gazlarının daha yüksek seviyelere ulaşmasına yolaçan faaliyetleri teşvik edici politikalar ve uygulamaları teşhis edip dönemsel olarak gözden geçireceklerdir.
f) Taraflar Konferansı, Ek-I ve II’deki listelere gerekebilecek değişiklikleri getirmek konusunda karar almak amacıyla, mevcut bilgiyi, ilgili Tarafın onayıyla, 31 Aralık 1998’den geç olmamak üzere gözden geçirecektir.
g) Ek-I’e dahil olmayan herhangi bir Taraf, onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinde veya daha sonra herhangi bir zaman Depoziter’e yukarıdaki (a) veya (b) alt paragrafı ile bağlı kalmak istediğini bildirebilir. Depoziter diğer imzacıları ve Tarafları bu bildirimden haberdar edecektir.
3. Gelişmiş ülke Tarafları ve Ek-II’deki diğer Gelişmiş Taraflar, gelişme yolundaki ülke Taraflarının Madde 12, paragraf 1 tahtında üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirirken ortaya çıkan, üzerinde mutabık kalınmış tüm masrafların karşılanması için yeni ve ek malî kaynakları sağlayacaktır. Gelişmiş ülke Tarafları aynı zamanda, gelişme yolundaki ülke Taraflarının bu maddenin 1 inci paragrafı kapsamındaki önlemlerin uygulanmasının gerektirdiği, gelişme yolundaki bir Tarafla, 11 inci maddede atıfta bulunulan uluslararası kuruluş veya kuruluşlar arasında bu maddeye uygun olarak üzerinde anlaşmaya varılan, malî kaynakları, teknoloji transferi de dahil, karşılayacaklardır. Bu taahhütlerin uygulanması, fon akışındaki yeterlilik ve öngörülebilirlik ihtiyacını ve gelişmiş ülkeler arasında uygun külfet paylaşımının önemini dikkate alacaktır.
4. Gelişmiş ülke Tarafları ve Ek-II’de yer alan diğer gelişmiş Taraflar, iklim değişikliğinin zararlı etkilerine en fazla açık gelişme yolundaki ülkelerin bu zararlı etkilere uyum sağlama için yapacakları masrafların karşılanmasına yardım edeceklerdir.
5. Gelişmiş Ülke Tarafları ve Ek-II’de yer alan diğer gelişmiş Taraflar, diğer, özellikle gelişme yolundaki ülkeler Taraflarına Sözleşme hükümlerini uygulayabilmelerini teminen, çevreye uyumlu teknolojiler ve bilgi transferi veya bunlara erişilmesini sağlamak için uygun görülecek teşvik, kolaylık ve finansman tedbirlerini sağlayacaklardır. Bu süreçte, gelişmiş ülke Tarafları, gelişme yolundaki ülke Taraflarının yerel kapasitelerinin ve teknolojilerinin geliştirilmesini ve güçlendirilmesini destekleyeceklerdir. Bunu yapabilecek durumdaki diğer Taraflar ve örgütler de bu tür teknolojilerin transferinin kolaylaştırılmasında yardımcı olabileceklerdir.
6. Taraflar Konferansınca, pazar ekonomisine geçiş sürecinde bulunan Ek-I’de yer alan Taraflara, Montreal Protokolü ile denetlenmeyen sera gazlarının insan kaynaklı salımlarının tarihi seviyelerinin, bir referans olarak seçilmesinin nazarı dikkate alınması dahil, bu Tarafların iklim değişikliği konusuna eğilebilme yeteneklerini kuvvetlendirmek amacıyla, yukarıdaki 2 nci paragraftaki taahhütlerinin uygulanmasında belli bir dereceye kadar esneklik tanınacaktır.
7. Gelişme yolundaki ülke Taraflarının Sözleşmeden doğan taahhütlerini yerine getirmelerindeki başarı derecesi, gelişmiş ülke Taraflarının Sözleşme kapsamındaki malî kaynaklar ve teknoloji transferine dair taahhütlerini yerine getirmedeki etkinliğe bağımlı olacak, ekonomik ve sosyal kalkınma ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının gelişme yolundaki ülke Tarafları açısından birinci ve en önemli öncelik olduğu hususu tümüyle dikkate alınacaktır.
8. Taraflar, bu Maddedeki taahhütlerin uygulanmasında, gelişme yolundaki ülke Taraflarının iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden ve/veya karşı önlemlerin alınmasından kaynaklanan özgün gereksinimlerini ve endişelerini karşılamak için malî kaynak, sigorta ve teknoloji transferi sağlamayla ilişkili girişimleri de içerecek şekilde, Sözleşme kapsamında hangi eylemlerin gerekli olduğunu, başta aşağıdakilere ilişkin olmak üzere tümüyle gözönünde bulunduracaklardır:
a) Küçük ada ülkeleri;
b) Alçak konumlu kıyı alanları bulunan ülkeler;
c) Kurak ve yarı-kurak alanları, ormanlaştırılmış alanları ve orman çürümesine karşı hassas
alanları bulunan ülkeler;
d) Doğal afetlere mütemayil alanları bulunan ülkeler;
e) Kuraklığa ve çölleşmeye karşı hassas alanları bulunan ülkeler;
f) Yüksek kentsel atmosfer kirliliğine sahip alanları bulunan ülkeler;
g) Dağlık ekosistemleri dahil, hassas ekosistemlere sahip alanları bulunan ülkeler;
h) Ekonomileri, büyük ölçüde fosil yakıtların üretiminden, işlenmesinden, ihracaatından ve/veya tüketiminden ve fosil yakıtlarla ilişkili enerji-yoğun ürünlerden gelen gelire bağımlı ülkeler; ve
i) Denize çıkışı olmayan ve transit ülkeler;
Bunların dışında, Taraflar Konferansı, gerektiği ölçüde bu paragrafla ilgili eylemler yapabilir.
9. Taraflar, teknoloji finansmanı ve transferiyle ilgili eylemlerinde, en az gelişmiş ülkelerin özgün ihtiyaç ve durumlarını tümüyle dikkate alacaktır.
10. Taraflar, 10 uncu Madde uyarınca, Sözleşmenin taahhütlerini yerine getirirken Tarafların, özellikle ekonomileri iklim değişikliğine karşı önlemlerin uygulanmasının olumsuz etkilerine hassas gelişme yolundaki ülke Taraflarının durumlarını dikkate alacaktır. Bu özellikle, ekonomileri büyük ölçüde fosil yakıtların üretimine, işlenmesine, ihracatına ve/veya fosil yakıtlarla ilişkili enerji yoğun ürünlerin tüketimine bağımlı bulunan; ve/veya fosil yakıt kullanıp, diğer alternatiflere dönüşümde ciddî güçlükleri bulunan Taraflar için geçerlidir.
a) Bu alandaki gereksiz çifte çabaları en aza indirme ihtiyacını da dikkate alarak, araştırma, veri toplama ve sistematik gözlem faaliyetlerinin tanımlanmasını, yönetilmesini ve değerlendirilmesini amaçlayan, uluslararası ve hükümetlerarası programları, şebekeleri, yerine göre, destekleyecekler ve daha fazla geliştirecekler;
b) Özellikle gelişme yolundaki ülkelerdeki sistematik gözlemleri ve ulusal düzeydeki bilimsel ve teknik araştırma kapasiteleri ve kabiliyetleri güçlendirmek amacına matuf uluslararası ve hükümetlerarası çabaları desteklemek ve ulusal yetki alanı dışından elde edilen veri ve analizlere erişilmesini ve karşılıklı değişimini teşvik edecekler; ve
c) Gelişme yolundaki ülkelerin özel endişelerini ve ihtiyaçlarını dikkate alacak ve iç kapasiteleri ve kabiliyetlerini yukarıdaki (a) ve (b) altparagraflarında atıfta bulunulan çabalara katılmaları amacıyla geliştirmelerinde işbirliği yapacaklardır.
MADDE 6 ÖĞRETİM, EĞİTİM VE KAMU BİLİNÇLENDİRİLMESİ
a) Ulusal yasalarına, yönetmeliklerine ve kapasitelerine göre, ulusal, yerine göre altbölge ve bölge düzeylerinde, aşağıdaki hususları destekleyecek ve kolaylaştıracaklardır;
(i) İklim değişikliği ve etkileri konusunda kamu eğitimi ve bilinçlendirilmesi programları geliştirilmesi ve uygulanması;
(ii) İklim değişikliği ve etkileri konusundaki bilgiye kamunun erişmesi;
(iii) İklim değişikliği ve etkilerine karşı konulmasına ve uygun karşı strateji geliştirilmesine kamunun katılımı; ve
(iv) Bilimsel, teknik ve idarî personelin eğitimi.
b) Aşağıdaki hususlarda, yerine göre mevcut organları kullanarak, uluslararası düzeyde işbirliği yapacak ve teşvik edeceklerdir;
(i) İklim değişikliği ve etkileri hakkında eğitsel ve kamu bilinçlendirilmesi malzemelerinin geliştirilmesi ve değişimi; ve
(ii) Ulusal kurumların güçlendirilmesini ve bu alandaki uzmanların, özellikle gelişme yolundaki ülkelerdeki uzmanların eğitimi için personel değişimi veya görevlendirilmesini de içerecek şekilde, öğretim ve eğitim programları geliştirilmesi ve uygulanması.
MADDE 7 TARAFLAR KONFERANSI
1. Aşağıdaki ilkeler uyarınca bir Taraflar Konferansı oluşturulmuştur.
2. Taraflar Konferansı, bu Sözleşmenin en yüksek organı olarak, Sözleşmenin ve Taraflar Konferansının kabul edeceği tüm hukukî belgelerin uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve Sözleşmenin etkili biçimde uygulanmasını teşvik için, yetkisi dahilindeki gerekli kararları alacaktır.
Bu bağlamda Taraflar Konferansı:
a) Tarafların yükümlülüklerini ve Sözleşme kapsamındaki kurumsal düzenlemeleri, Sözleşmenin amacı ışığında, uygulanmasından kazanılan deneyim ve bilimsel ve teknolojik bilgi gelişiminin ışığında dönemsel olarak inceleyecek;
b) İklim değişikliği ve etkilerine karşı Taraflarca kabul edilen önlemlerle ilgili bilgi değişimini, Tarafların değişik koşulları, sorumlulukları ve kabiliyetleri ve Sözleşme altındaki taahhütlerini dikkate alarak teşvik edecek ve kolaylaştıracak;
c) İki veya daha çok Tarafın talebi üzerine, iklim değişikliği ve etkilerine karşı Taraflarca alınan önlemlerin eşgüdümünü, Tarafların değişik koşulları, sorumlulukları ve kabiliyetleri ve Sözleşme altındaki taahhütlerini dikkate alarak kolaylaştıracak;
d) Sözleşmenin amaç ve hükümlerine uygun olarak, sera gazlarının kaynaklar tarafından salımı ve yutaklar tarafından emilmesine ilişkin dökümün yapılması ve diğerleri meyanında salımı sınırlamak ve bu gazların emilmesini güçlendirmek amacıyla alınan tedbirlerin etkilerinin hesaplanması için, Taraflar Konferansının kararlaştıracağı uygun metodların dönemsel olarak geliştirilmesini ve hazırlanmasını teşvik edecek ve yönetecek;
e) Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde kendisine ulaşan bütün bilgilere dayanarak, Sözleşmenin taraflarca uygulanmasını ve uygulanması halinde alınan tedbirlerin topla etkilerini, özellikle çevresel, ekonomik ve sosyal etkilerini, bunların toplam sonuçlarını ve Sözleşmenin hedefleri doğrultusunda kaydedilen gelişmeleri değerlendirecek;
f) Sözleşmenin uygulanması ile ilgili dönemsel raporları inceleyecek, kabul edecek ve ilan edilmesini sağlayacak;
g) Sözleşmenin uygulanması için gereken bütün sorunlara öneriler getirecek;
h) 4 üncü Maddenin 3, 4 ve 5 inci fıkralarına ve 11 inci Maddeye uygun olarak gerekli malî kaynakları harekete geçirmeye çalışacak;
i) Sözleşmenin uygulanması için gerekliliğine karar verilen alt organları kuracak;
j) Alt organlarının raporlarını inceleyecek ve onları yönlendirecek;
k) Kendisi ve yardımcı organlardan herhangi biri için oybirliği ile tüzük ve malî yönetmelik kuralları saptayacak ve onaylayacak;
l) Gerektiğinde ilgili uluslararası örgütlerin, hükümetlerarası ve hükümet dışı kuruluşların yardımlarını, desteklerini ve sağladıkları bilgileri isteyecek ve kullanacak;
m) Sözleşmenin hedefine ulaşabilmek için, gerekli diğer görevlerin yanı sıra Sözleşmenin kendisine verdiği diğer görevleri de ifa edecektir.
3. Taraflar Konferansı Birinci Oturumunda, kendi ve Sözleşme tarafından oluşturulan ve alt organların Sözleşmenin öngördüğü karar alma mekanizması ile kapsanmayan sorunlara ilişkin karar alma usullerini de kapsayan İçtüzüğünü kabul eder. Bu usuller farklı kararların kabul edilmesi için ne tür çoğunluk gerektiğini belirtebilir.
4. Taraflar Konferansının Birinci Oturumu, 21 inci maddede onaylanmış olan geçici Sekretarya tarafından toplantıya çağrılacak ve toplantı Sözleşmenin yürürlüğe girişinden sonra en geç bir sene içinde yapılacaktır. Daha sonra, Taraflar Konferansı kararda değişiklik yapmaz ise, senede bir kere olağan oturum yapacaktır.
5. Taraflar Konferansı, Konferansın gerekli gördüğü hallerde, veya Taraflardan birinin yazılı isteği üzerine Sekretaryanın sözkonusu isteği Taraflara göndermesinden sonraki altı ay içerisinde, Tarafların en az üçte biri tarafından onaylanması şartı ile, olağanüstü oturumlar yapar.
6. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile Sözleşmeye taraf olan ve taraf olmayıp gözlemci statüsünde bulunan devletler, Taraflar Konferansı oturumlarında gözlemci sıfatıyla temsil edilebilirler. Taraflar Konferansı oturumuna gözlemci sıfatıyla temsil edilmeyi arzu ettiklerini Sekretaryaya haber vermiş olan, Sözleşmenin kapsadığı konularda yetkili Ulusal, Uluslararası, Hükümet veya Hükümetdışı tüm kurum ve kuruluşlar, var olan Tarafların en az üçte birinin reddi bulunmaması kaydı ile bu sıfatla kabul edilebilirler. Gözlemcilerin kabulü ve katılımı Taraflar
Konferansının kabul ettiği İçtüzüğe tabi olacaktır.
MADDE 8 SEKRETARYA
1. Bir Sekretarya kurulmuştur.
2. Sekretaryanın işlevleri şunlar olacaktır:
a) Taraflar Konferansı ve Konferansın Sözleşme gereğince oluşturulan alt organları için oturumlar düzenlemek ve bunlara gerekli hizmetleri vermek;
b) Kendisine sunulan raporları toplamak ve dağıtmak;
c) Taraflar ve bunlar içinde özellikle gelişme yolundaki ülke taraflarına talepleri üzerine Sözleşme hükümleri uyarınca gereken bilgilerin toplanmasında ve dağıtılmasında yardım etmek;
d) Faaliyetleri hakkında raporlar düzenleyip Taraflar Konferansına sunmak;
e) Diğer ilgili uluslararası organların Sekretaryaları ile gereken işbirliğini sağlamak;
f) Görevini etkin bir biçimde yerine getirmek için Taraflar Konferansının gözetimi altında,
gerekli olabilecek idarî ve akdî tasarruflarda bulunmak; ve
g) Sözleşme veya protokollerin herhangi birinde belirtilen diğer Sekretarya işlevlerini ve Taraflar Konferansının belirleyeceği diğer işlevleri yerine getirmek.
3. Taraflar Konferansı, birinci oturumunda, bir daimi Sekretarya atayacak ve işlevi için gereken düzenlemeleri yapacaktır.
MADDE 9 BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK ALT DANIŞMA ORGANI
1. Taraflar Konferansına ve gerektiğinde diğer alt organlara Sözleşme ile ilgili bilimsel ve teknolojik meseleler hakkında zamanında bilgi ve görüş vermekle görevli bir bilimsel ve teknolojik alt danışma organı kurulmuştur. Bütün Tarafların katılımına açık olacak bu organın faaliyeti birçok bilim dalını kapsayacaktır. Bu organ, hükümetlerin ilgili uzmanlık alanlarında
yetkili temsilcilerden oluşacaktır. Organ, Taraflar Konferansına çalışmalarının tüm yönleri hakkında düzenli olarak rapor sunacaktır.
2. Taraflar Konferansının velayeti altında hareket eden ve yetkili uluslararası organların çalışmalarına dayanan bu organın görevleri şunlardır:
a) İklim değişikliği ve bunun etkilerine ilişkin bilimsel bilgilerin durum değerlendirmesini yapmak;
b) Sözleşmenin uygulanması çerçevesinde alınan tedbirlerin bilimsel etkileri açısından değerlendirmeler yapmak;
c) Yenilikçi ve verimli teknolojiler ile “know-how” belirleyecek, bunların gelişmelerini teşvik edici yolları gösterecek ve transferlerini sağlamak;
d) İklim değişikliği konusunda, bilimsel programlar, araştırma-geliştirme için uluslararası işbirliğinin yanısıra, gelişme yolundaki ülkelerin iç kapasitelerini artırmaları için yardım imkânları hakkında tavsiyelerde bulunmak;
e) Taraflar Konferansı ve alt organların bu organa yönelttiği bilimsel, teknolojik ve metodolojik soruları cevaplandırmak.
3. Bu organın işlevleri ve görev talimatı Taraflar Konferansınca daha ayrıntılı hale getirilebilir.
MADDE 10 UYGULAMA ALT ORGANI
1. Sözleşmenin etkinlikle uygulanmasının gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesini sağlamak için, Taraflar Konferansına yardımcı olacak bir uygulama alt organı kurulmuştur. Bu organ, tüm tarafların katılımına açık olup, iklim değişikliği ile ilgili meselelerde uzman olan devlet temsilcilerinden oluşacaktır. Organ, Taraflar Konferansına çalışmalarının tüm veçheleri konusunda düzenli olarak rapor sunacaktır.
2. Taraflar Konferansının velayeti altında hareket eden bu organın görevleri şunlardır:
a) İklim değişikliği ile ilgili en son bilimsel değerlendirmelerin ışığında, Taraflarca alınan tedbirlerin topyekün etkilerini değerlendirmek üzere, 12 nci Maddenin 1 inci paragrafı uyarınca iletilen bilgileri dikkate almak;
b) Taraflar Konferansının 4 üncü Maddenin 2 (d) paragrafında öngörülen değerlendirmeleri yapmasına yardım için, 12 nci Madde 2 nci paragraf uyarınca iletilen bilgileri incelemek;
c) İhtiyaçlar itibari ile kararlarının hazırlanması ve uygulanmasında Taraflar Konferansına yardım etmek.
MADDE 11 MALÎ MEKANİZMA
1. Teknoloji transferi içinde olmak üzere, malî kaynakları bağış veya kolaylıklar yoluyla temin eden mekanizma tanımlanmıştır. Bu mekanizma Sözleşmeye ilişkin politikalarını, program önceliklerini ve yeterlilik kriterlerini saptayacak olan Taraflar Konferansına bağlı ve sorumlu olacaktır. İşlevi, bir veya birden fazla mevcut uluslararası birimlere verilecektir.
2. Malî mekanizma, şeffaf bir yönetim sistemi çerçevesinde, tüm tarafların eşit ve dengeli temsilini esas almıştır.
3. Taraflar Konferansı ve malî mekanizmanın uygulanmasını yapacak birim veya birimler, yukarıdaki paragraflara yürürlülük kazandırmak üzere aşağıdakileri içerecek düzenlemeler üzerinde mutabık olacaklardır.
a) İklim değişikliğine karşı koymak için finanse edilen projelerin Taraflar Konferansı tarafından belirlenmiş olan politikalara, program önceliklerine ve yeterlilik kriterlerine uygunluğunu sağlayacak usuller;
b) Politikaların, program önceliklerinin ve yeterlilik kriterlerinin ışığında, belirli fon tahsisi kararlarının tekrar ele alınabilme usulleri;
c) Birim ve birimler tarafından Taraflar Konferansına 1 inci fıkrada mezkûr sorumluluk prensibine uygun olarak, malî işlemler hakkında düzenli raporlar sunulması mecburiyeti;
d) İşbu Sözleşmenin uygulanması için gerekli ve mevcut malî tutarın önceden anlaşılabilir ve tanımlanabilir bir şekilde belirlenmesi ve bu miktarın dönemsel olarak gözden geçirilme koşulları.
4. Taraflar Konferansı, birinci oturumunda, 21 inci Maddenin 3 üncü paragrafında öngörülen geçici düzenlemeleri inceleyerek ve gözönünde bulundurarak, yukarıdaki hükümlere etkinlik kazandırmak için gerekli düzenlemeleri yapacak ve bunların sürdürülüp sürdürülmeyeceklerini kararlaştıracaktır. Bundan sonra, dört yıl dahilinde, Taraflar Konferansı, mekanizmanın durumunu gözden geçirecek ve uygun önlemleri alacaktır.
5. Sözleşmenin uygulanması için, gelişmiş Taraf ülkeler ikili, bölgesel veya çok taraflı yollardan malî kaynak sağlayabilecekler ve gelişme yolundaki Taraf ülkeler bu kaynaklardan yararlanabileceklerdir.
MADDE 12 UYGULAMAYLA İLGİLİ BİLGİ İLETİŞİMİ
1. Tarafların herbiri, 4 üncü Maddenin 1 inci paragrafı uyarınca Sekretarya kanalı ile Taraflar Konferansına aşağıdaki hususlarda bilgi iletir:
a) İmkânları elverdiği ölçüde, Taraflar Konferansının üzerinde anlaşacağı ve kullanımını teşvik edeceği karşılaştırılabilir metodları kullanarak, Montreal Protokolünce kontrolü öngörülmeyen bütün sera gazlarının kaynaklar tarafından insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından emilmesinin ulusal envanteri;
b) Sözleşmenin uygulanması için Tarafın aldığı veya almayı öngördüğü önlemlerin genel bir tanımı;
c) Tarafın, Sözleşmenin hedefine ulaşılabilmesi için uygun olduğu takdirde, Dünyadaki emisyon eğilimlerini saptamak için gerekli veriler dahil, bildirisinde yer almasını uygun bulduğu bilgileri.
2. Her Gelişmiş Taraf ülke ve Ek-I’e dahil Tarafların herbiri aşağıdaki bilgileri bildirisine dahil edecektir:
a) 4 üncü Madde 2 (a) ve 2 (b) paragrafları altındaki taahhütlerini uygulamak için
benimsediği politikaların ve önlemlerin ayrıntılı tanımını;
b) Hemen yukarıdaki (a) alt paragrafında zikredilen politikaların ve önlemlerin, 4 üncü madde 2 (a) paragrafında belirtilen süre zarfında sera gazlarının kaynaklar tarafından insan kaynaklı salımı ve yutaklar tarafından emilmesi üzerindeki etkilerinin özgün bir tahminini,
3. Ayrıca, herbir gelişmiş Taraf ülke ve Ek-II’de yer alan diğer herbir gelişmiş Taraf, 4 üncü Maddenin 3, 4 ve 5 inci paragrafları uyarınca aldığı önlemlerin ayrıntılarını verir.
4. Gelişme Yolundaki Taraf ülkelerin gönüllü olarak, projelerin icrası için gereken teknolojileri, malzemeleri, donanımı, teknikleri veya uygulamaları belirterek, mümkün olduğu takdirde, projelerin sera gazlarının salımı ve emilmesi sonucu oluşacak bütün ek giderlerinin gelişmelerin ve beklenebilecek avantajların bir tahminini yaparak, finanse edilecek projeler önermeleri mümkündür.
5. Her Gelişmiş Taraf Ülke ve Ek-I’de yer alan herbir Taraf, Sözleşmenin kendileri için yürürlüğe girmesinden sonra altı ay içinde, bir ilk bildirim sunacaktır. Listelerde yer almayan herbir Taraf Sözleşmenin kendisi için yürürlüğe girmesinden veya 4 üncü Maddenin 3 üncü paragrafı uyarınca malî kaynakların eline geçmesinden itibaren üç sene içinde ilk bildirimini sunacaktır. En az gelişmiş Taraf ülkeler, ilk bildirimlerini sunacakları tarih hakkında serbesttirler. Daha sonra, tüm Taraflarca hangi sıklıkta bildirim yapılacağı bu paragrafın öngördüğü değişik bildirim tarihlerini dikkate alarak Taraflar Konferansınca belirlenecektir.
6. Taraflarca bu madde uyarınca yapılan bilgi iletişimi Sekretarya tarafından Taraflar Konferansına ve ilgili alt organlara en kısa sürede iletilir. Gerekirse, Taraflar Konferansı bilgi iletişimi usullerini tekrar gözden geçirebilir.
7. Gelişme yolundaki ülke Taraflarının isteği üzerine, İlk Oturumundan itibaren Taraflar Konferansı, 4 üncü Madde uyarınca alınan karşı önlemler ve önerilen projelerin uygulanması için gereken malî ve teknik ihtiyacın belirlenmesi, ve bu madde uyarınca bilgilerin iletişimi ve bir araya getirilmesi için gerekecek malî ve teknik desteği sağlamak için tedbirler alacaktır. Bu destek uygun oldukça, Taraflar, yetkili uluslararası kuruluşlar veya Sekretarya tarafından bu kuruluşlardan hangisi uygun görülür ise, sağlanabilir.
8. Herhangi bir Taraf Grubu, Taraflar Konferansına önceden bildirmek ve Taraflar Konferansınca belirlenmiş esaslarına uymak şartı ile, verecekleri ortak bir bildirim ile bu madde uyarınca yerine getirmek durumunda oldukları yükümlülüklerini yerine getirdiklerini bildirebilirler, böyle bir bildirimin, bildirim içinde yer alan herbir Tarafın Sözleşme uyarınca üzerine düşeni yerine getirdiği hakkındaki bilgiyi içermesi gereklidir.
9. Sekretarya’ya ulaşan ve Taraflar Konferansı tarafından belirlenecek kriterlere göre bir Tarafın gizli olduğunu belirttiği bilgiler, incelenmesi ve bildirim uyarınca kendisine ulaşması öngörülen organlardan birine iletilmeden önce, gizliliğini korumak için Sekretarya tarafından biraraya getirilecektir.
10. 9 uncu paragraf saklı kalmak ve herhangi bir Tarafın her zaman bildirisini kamuoyuna sunma imkânına halel getirmeksizin, Tarafların bu maddenin uygulanması ile ilgili sunduğu bildirimleri, Sekretarya Taraflar Konferansına sunduğu zamanda, kamuoyunun da bilgisin getirecektir.
MADDE 13 UYGULAMAYA İLİŞKİN SORULARIN KARARA BAĞLANMASI
Taraflar Konferansı, Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin soruların karara bağlanması için,
birinci oturumunda, Tarafların istekleri üzerine hizmetlerine sunulacak çok taraflı bir danışma
süreci oluşturmayı tezekkür edecektir.
MADDE 14 ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ
1. İlgili Taraflar, Sözleşmenin yorumu veya uygulanması ile ilgili olarak iki veya daha fazla Taraf arasında anlaşmazlık çıkması halinde, müzakere veya kendi tercihlerine göre diğer barışçıl yollara başvurarak bu anlaşmazlığın çözümüne çalışırlar.
2. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı olmayan bir Taraf, Sözleşmeyi onay, kabul, uygun bulma veya katılım safhalarında, veya daha sonra herhangi bir zamanda, Depozitere Sözleşmenin uygulanması veya yorumu ile ilgili bir anlaşmazlığa ilişkin bir yazılı belge sunarak bir beyanda bulunduğunda, aynı yükümlülüğü kabul eden bütün Taraflara karşı hukuken ve özel bir anlaşma olmaksızın aşağıdakilerin zorunluluk olduğunu kabul etmiş olmaktadır:
a) Anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanına götürüleceği, tabi ve/veya;
b) Mümkün olur olmaz, Taraflar Konferansının hakemliğe ayrılmış bir eki ile kabul edeceği prosedür uyarınca karar verileceği, Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı olan bir Taraf, hakemlik konusunda (b) altparagrafında öngörülen prosedür uyarınca, benzeri bir bildiri yapabilir.
3. Yukarıdaki 2 nci paragraf uyarınca yapılan bir bildiri, bildiride belirtilen süre sona erinceye veya bu bildirinin feshini yazılı olarak Depozitere tevdi edilmesini izleyen üç ayın sonuna kadar yürürlükte kalır.
4. Anlaşmazlık halinde bulunan taraflar aksine karar vermedikçe, yeni bir beyanın sunulması, bir bildirinin iptalinin tebligatı edilmesi veya bir bildirinin süresinin sona ermesi, Uluslararası Adalet Divanına veya Hakem Mahkemesine sunulmuş işlemleri hiçbir şekilde etkilemez.
5. Yukarıdaki 2 nci paragraf saklı kalmak kaydıyla, eğer Taraflardan birinin diğerine aralarında anlaşmazlık olduğunu duyurduğu tarihten sonra oniki aylık bir süre içinde, ilgili Taraflar 1 inci paragraftaki belirtilen yolları kullanarak aralarındaki anlaşmazlığı giderememişler ise, anlaşmazlığa düşen Taraflardan birinin isteği üzere, anlaşmazlığın giderilmesi için uzlaşma yoluna başvurulur.
6. Anlaşmazlığa düşen Taraflardan birinin isteği üzere bir uzlaşma komisyonu kurulacaktır. Komisyon, ilgili Tarafların her biri tarafından atanan eşit sayıda üyelerden ve bu üyelerce müşterek olarak seçilen bir Başkandan oluşur. Komisyon, Tarafların iyi niyetle inceleyeceği bir Tavsiye sunar.
7. Mümkün olur olmaz, Taraflar Konferansınca, uzlaşmaya ayrılan ek ile tamamlayıcı uzlaşma usulleri kabul edilecektir.
8. Belge aksini gerektirmediği takdirde, işbu maddenin hükümleri, Taraflar Konferansının kabul edebileceği herhangi bir ilgili hukukî belgeye uygulanır.
MADDE 15 SÖZLEŞMEYE DEĞİŞİKLİKLER
1. Herhangi bir Taraf Sözleşmeye değişiklik önerebilir.
2. Sözleşmede yapılacak değişiklikler, Taraflar Konferansının bir olağan oturumunda kabul edilir. Sözleşmede yapılması önerilen herhangi bir değişiklik metni, önerinin kabul edilmesi için sunulduğu toplantıdan en az altı ay önce Sekretarya tarafından Taraflara iletilir. Sekretarya ayrıca önerilen değişiklikleri, Sözleşmeyi imzalayanlara ve bilgi için Depoziter’e bildirir.
3. Taraflar, Sözleşmeye yapılması önerilen her değişiklik üzerinde, oybirliğiyle mutabakata varılması için her çabayı sarfeder. Eğer bu yönde sarf edilen bütün çabalar sonuçsuz kalır ve herhangi bir mutabakat sağlanamaz ise, son çare olarak hazır bulunan ve oy kullanan Tarafların dörtte üçünün oy çoğunluğu ile değişiklik kabul edilir. Depoziter, Sekretarya tarafından kendisine bildirilen onaylanmış değişikliklerin kabulleri için, bütün Taraflara iletir.
4. Bir değişiklik için kabul belgeleri Depoziter’e tevdi edilir. 3 üncü paragraf uyarınca kabul edilen bir değişiklik Sözleşmeye Tarafların dörtte üçünün kabul belgelerinin Depozitere ulaştığı tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren, kabul etmiş olan Taraflar için yürürlüğe girer.
5. Değişiklik diğer herhangi bir Taraf için, sözkonusu değişiklikle ilgili kabul belgesini Depozitere tevdi ettiği tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren, değişiklik yürürlüğe girer.
6. Bu Maddenin amaçları doğrultusunda, “hazır bulunan ve oy kullanan Taraflar” deyimi, oylamada hazır bulunan ve olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamındadır.
MADDE 16 SÖZLEŞME EKLERİNİN KABULÜ VE DEĞİŞİKLİĞİ
1. Sözleşmenin ekleri onun ayrılmaz bir parçasını oluşturacaktır ve, aksi açıkça ifade edilmedikçe, Sözleşmeye yapılan bütün atıflar eklerine de yapılmış addolunur. 14 üncü madde 2 (b) ve 7 nci paragraflarındaki hükümlere halel getirmeksizin, ekler, listelerden, formlardan ve bilimsel, teknik, işlemsel ve idarî özellikteki diğer tanımlayıcı belgelerden oluşmakla sınırlanmış olacaktır.
2. Sözleşmenin ekleri 15 inci Maddenin 2, 3 ve 4 üncü paragraflarında tanımlanmış olan usullere göre, önerilecek ve kabul edilecektir.
3. Yukarıdaki 2 nci paragraf uyarınca kabul edilen bir ek, Depoziterin kabul edildiğini Taraflara bildirdiği tarihten altı ay sonra, bu süre içinde Depozitere sözkonusu eki red ettiğini yazılı olarak bildiren Taraflar için hariç olmak üzere Sözleşmeye Taraflar için yürürlüğe girer. Red duyurusunu geri alan Taraflar için ek, bu duyurunun Depozitere ulaştığı tarihten sonraki doksanıncı günden itibaren yürürlüğe girer.
4. Sözleşme eklerine yapılacak değişikliklerin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girişi, 2 ve 3 üncü paragraflarda yer alan Sözleşme eklerinin önerme, kabul ve yürürlüğe giriş yönteminin aynısına tabi olacaktır.
5. Eğer bir ek’in kabulü veya bir ek’te yapılacak değişikliğin kabulü sırasında, Sözleşmeye de bir değişiklik geliyorsa, o ek veya ek’teki değişiklik, Sözleşmedeki değişiklik yürürlüğe girmeden yürürlüğe girmez.
MADDE 17 PROTOKOLLER
1. Taraflar Konferansı, olağan oturumlarından herhangi birinde, Sözleşmeye protokoller kabul edebilir.
2. Önerilen herhangi bir protokol metni, böyle bir toplantıdan en az altı ay önce, sekretarya tarafından Taraflara iletilir.
3. Herhangi bir protokolün yürürlüğe girme koşulları, bu protokollerle belirlenir.
4. Sadece Sözleşmeye Taraf olanlar bir protokole Taraf olabilirler.
5. Bir protokole ilişkin kararları, sadece o protokole Taraf olanlar alabilir.
MADDE 18 OY HAKKI
1. Aşağıdaki 2 nci paragraftaki zikredilenler hariç, Sözleşmeye Taraf olanların her biri, bir oy hakkına sahiptir.
2. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatları, kendi yetki alanlarında, Sözleşmeye Taraf olan, kendi üye Devletlerinin sayısına eşit oy sayısı ile, oy kullanma hakkına sahiptirler. Bu kuruluşlar, eğer kendi üye Devletlerinden herhangi birisi oy hakkını kullanmış ise oy hakkı kullanmayacak veya kullanmamış ise oy hakkını kullanabilecektir.
MADDE 19 DEPOZİTER
Birleşmiş Milletler Teşkilatının Genel Sekreteri, Sözleşmenin ve 17 nci madde uyarınca kabul edilen protokollerin Depoziteridir
MADDE 20 İMZA
İşbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Teşkilatına veya Birleşmiş Milletlerin uzman kurumlarından birine üye Devletler veya Uluslararası Adalet Divanı Yasasına Taraf olan Devletlerin; bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatlarının, Rio de Janeiro’daki Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı sırasında ve daha sonra New York’taki Birleşmiş Milletler Teşkilatı merkezinde 20 Haziran 1992 ile 19 Haziran 1993 tarihleri arasında imzalarına açıktır.
MADDE 21 GEÇİCİ DÜZENLEMELER
1. 8 inci Maddede belirtilen sekretarya görevleri, Taraflar Konferansının birinci oturumunun sonuna kadar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1990 tarihli ve 45/212 sayılı Kararı ile geçici olarak oluşturulan sekretarya tarafından yerine getirilecektir.
2. Yukarıdaki 1 inci paragrafta belirtilen geçici sekretaryanın Başkanı, objektif bilimsel ve teknik tavsiyelere olan ihtiyaca cevap verebilmesini teminen, İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli ile yakın işbirliği yapacaktır. Yetkili diğer bilimsel kuruluşlara da danışılabilir.
3. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası tarafından oluşturulan Küresel Çevre İmkânı 11 inci Maddede atıfta bulunulan malî mekanizmanın yürütülmesini geçici olarak sağlayacak uluslararası birim olacaktır. Bu bağlamda, 11 inci Maddenin beklentilerine cevap verebilmesi için, Küresel Çevre İmkânının gereği şekilde yapılandırılması ve evrensel üyelik katılımı sağlayabilmesi gerekecektir.
MADDE 22 ONAY, KABUL, UYGUN BULMA VEYA KATILMA
1. Sözleşme, Devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatlarının onayı, kabulü, uygun bulması veya katılımına tabidir. Sözleşme, imzaya kapatıldığı günün ertesi gününden itibaren katılıma açık olacaktır. Onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgeleri, Depozitere tevdi edilecektir.
2. Üye Devletlerinden herhangi biri Taraf olmadığı halde Sözleşmeye Taraf olan herhangi bir bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı, Sözleşmeden doğan tüm yükümlülüklerle bağlıdır. Bu tür bir teşkilatın bir veya daha fazla üye Devletinin Sözleşmeye Taraf olması halinde, bu teşkilat ve üye Devletleri, Sözleşme uyarınca üstlendikleri yükümlülüklerin ifası için her biri üstlenecekleri sorumluluklar hususunda karar vereceklerdir. Bu tür durumlarda, teşkilat ve üye Devletler, Sözleşmeden doğan hakları aynı zamanda kullanma hakkını haiz değildirler.
3. Bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatları, onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgelerinde, Sözleşmenin kapsadığı konularla ilgili olarak yetkilerinin derecesini belirtirler. Ayrıca, bu teşkilatlar, yetkilerinin derecesinde meydana gelen tüm önemli değişiklikleri, Taraflara bildirecek olan Depoziter’e bildirirler.
MADDE 23 YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ
1. Sözleşme, Ellinci onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdiini izleyen, doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
2. Ellinci onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdiinden sonra, Sözleşmeyi onaylayan, kabul eden, uygun bulan veya Sözleşmeye katılan her Devlet ya da bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı için Sözleşme, bu Devlet veya teşkilat onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesini sunduktan doksan gün sonra yürürlüğe girer.
3. 1 ve 2 nci paragrafların amacına ulaşması için, bir bölgesel ekonomik entegrasyon teşkilatı tarafından tevdi edilen herhangi bir belge, kendi üye Devletleri tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmaz.
MADDE 24 ÇEKİNCELER
İşbu Sözleşmeye hiçbir çekince konulamaz.
MADDE 25 AYRILMA
1. Sözleşmenin, bir Taraf için yürürlüğe girdiği tarihten üç yıl sonrasından itibaren sözkonusu Taraf, Depoziter’e yazılı bildirimde bulunarak Sözleşmeden çıkabilir.
2. Çıkış bildiriminin Depoziter tarafından alındığı tarihten bir yıl geçtikten sonra veya bildirimde belirtilecek herhangi bir daha ileri tarihte, sözkonusu çıkış yürürlüğe girer.
3. Sözleşmeden çıkan herhangi bir Taraf, Taraf olduğu bütün protokollerden de çıkmış olarak kabul edilir.
MADDE 26 GEÇERLİ METİNLER
İşbu Sözleşmenin Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca asıl metinleri eşit derecede geçerli olup, Birleşmiş Milletler Teşkilatının Genel Sekreterine tevdi edilecektir.
BU SÖZLEŞME AŞAĞIDA İMZASI BULUNAN TAM YETKİLİ TEMSİLCİLER TARAFINDAN USULÜNE UYGUN OLARAK İMZALANMIŞTIR.
Bindokuzyüzdoksaniki yılı Mayıs ayının dokuzuncu günü New York’ta AKTEDİLMİŞTİR.
EK-1
Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avrupa Topluluğu
Avustralya
Avusturya
Belçika
Beyaz Rusya (a)
Bulgaristan (a)
Çekoslovakya (a)
Danimarka
Estonya (a)
Finlandiya
Fransa
İngiltere ve Kuzey İrlanda
Hollanda
İrlanda
İspanya
İsveç
İsviçre
İtalya
İzlanda
Japonya
Letonya (a)
Litvanya (a)
Lüksemburg
Kanada
Macaristan (a)
Norveç
Polonya (a)
Portekiz
Romanya (a)
Rusya Federasyonu (a)
Türkiye
Ukrayna (a)
Yeni Zelanda
Yunanistan
(a) Pazar ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler.
EK-II
Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avrupa Topluluğu
Avustralya
Avusturya
Belçika
Danimarka
Finlandiya
Fransa
Hollanda
İngiltere ve Kuzey İrlanda
İrlanda
İspanya
İsveç
İsviçre
İtalya
İzlanda
Japonya
Lüksemburg
Kanada
Norveç
Portekiz
Türkiye
Yeni Zelanda
Yunanistan
Belçikalı Yargıçlar İçin Rehber İlkeler, Değerler ve Nitelikler, 25 Haziran 2012 tarihinde Belçika Hâkimler Danışma Konseyi Genel Kurulunca kabul edilmiş ve 27 Haziran 2012’de Adalet Yüksek Kurulu Genel Kurulunca kabul edilerek ilan edilmiştir. Kurul ayrıca bir uygulama kılavuzu hazırlamıştır.
Belçika’da hâkim ve savcılar ile ilgili yargı üst kurulu (Yüksek Yargı Konseyi-High Council of Justice-Conseil Supérieur de la Justice (CSJ) Adalet Yüksek Kurulu’dur.
Belçika halkının güvenini arttırmak amacıyla kurulan Yüksek Yargı Konseyinin üyeleri arasında Adalet Bakanı bulunmamaktadır. Belçika Anayasasının 151. maddesine göre yürütme organından tamamen bağımsız olarak faaliyet göstermektedir. Yargıç adaylarına ilişkin sınavları düzenlemekte ve hakimleri atanmak üzere Adalet Bakanlığına sunmaktadır. Yıllık olarak faaliyet raporu hazırlamakta, bütçesi bu raporlar çerçevesinde belirlenmektedir.
Flaman ve Valon bölgeleri için Yüksek Yargı Konseyi yirmi ikişer üyeden oluşan iki ayrı kurul olarak oluşturulmuştur. Her iki kurul üyelerinden oluşan kırk dört üyeli Genel Kurul bulunmaktadır. Yirmi iki üyeyi hâkim ve savcılar kendi aralarından seçmektedir. Diğer yirmi iki üyenin sekizi sivil toplum örgütlerinden, sekizi hukukçular arasından ve altısı da akademisyenler arasından olmak üzere Parlamento tarafından seçilmektedir. Üyeler en fazla dört yıllık bir süre için seçilebilmektedir.
Yüksek Yargı Konseyinin görevleri; yargı sisteminin işleyişini değerlendirmek, yargı mensuplarının atamalarını yapmak, şikâyetleri incelemek, kanun teklifleri konusunda görüş bildirmek ve yargı mensuplarının eğitimine ilişkin genel kurallar belirlemek ve yönergeler hazırlamaktır. Konseyin disipline ilişkin yetkisi bulunmamaktadır.
Belçika Devleti’nin federal organlarını esas olarak Kral, çift meclisli federal parlamento, federal hükümet ile yargı erkini icra eden mahkemeler oluşturmaktadır. Belçika Anayasası’na göre federal yasama erki (pouvoir législatif fédéral) kolektif olarak Kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kullanılmaktadır (m.36). Federal yürütme erkinin (pouvoir exécutif fédéral) ise Anayasa’da düzenlendiği şekilde Krala ait olduğu belirtilmektedir (m.37). Kral yasama ve yürütme erkleri içerisinde yer almakla beraber, yetkileri oldukça sınırlıdır. Bazı önemli yetkileri de bulunmakla beraber Kralın konumu genel olarak parlamenter bir sistemde devlet başkanının konumuna tekabül etmektedir.
HÂKİMLERE YÖNELİK REHBER İLKELER, DEĞERLER VE NİTELİKLER – BELÇİKA
Sorumlu Editör: Adalet Yüksek Kurulu D/2012/12847/2
Onun daimi özverisi olmadan, bu çalışma ortaya çıkamazdı.
25 Haziran 2012 tarihinde Hâkimler Danışma Konseyi Genel Kurulunca kabul edilmiştir 27 Haziran 2012 tarihinde Adalet Yüksek Kurulu Genel Kurulunca kabul edilmiştir.
GİRİŞ
Bu derlemede yer alan ilke, yorum ve tavsiyelerin amacı hâkimler için davranış kodları oluşturmaktır. Bu ilke, yorum ve tavsiyeler hâkimleri desteklemek, yönlendirmek ve yargı kurumuna kendi etik kodunu daha iyi idrak edebilmesini sağlayan bir çerçeve sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Aynı zamanda, hâkimlerin görevinin karmaşıklığının daha iyi anlaşılması için yasama ve yürütme erklerinin temsilcilerini, yargı mensuplarını ve halkı aydınlatma amacındadır.
Bu belge hâkimlere yönelik bir rehber niteliğindedir. Bir disiplin kodu ve disiplin mercilerinin kullanımına yönelik bir derleme değildir ve disiplin kovuşturmalarında esas alınamaz. İlkeler belirli bir durumda nasıl hareket etmesi gerektiğini sorgulayan hâkime olumlu yönde rehberlik etmek için tesis edilmiştir. Bu sebeple, yasaklar listesiyle sınırlı olabilecek tamamen negatif bir görüşün ötesindedir.
Bu etik kodları 2010 yılında Avrupa Yargı Kurulları Ağının (AYKA) kabul ettiği metinden ve farklı ülkelerin çeşitli etik kodu derlemelerinden esinlenmiştir.
AYKA etik kodunu yargı erkinin temel değerlerinden yola çıkarak tanımlamıştır. Bu temel değerlerden ileri gelen ilke ve kişisel özellikler belirtilmiş ve açıklanmıştır.
Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, sağduyu, ihtiyat, dikkat, saygı, dinleme yetisi, eşit muamele ve yetkinlik ortak değerler olup günümüz toplumunda hâkimler için temel ilkelerdir (Bölüm I).
Hâkim aynı zamanda bilgin, sadık, insancıl, cesur, ciddi, dikkatli, çalışkan olmalı, dinlemeyi ve iletişim kurmayı bilmeli ve açık görüşlü olmalıdır (Bölüm II).
AYKA metni, diğerlerinin yanı sıra, Belçika yargı sisteminin özelliklerine daha iyi yanıt verebilmek için birçok alana uyarlanmıştır.
AYKA metni ayrıca hâkimler tarafından hâkimler için kaleme alınmıştır. İlkelerin çoğu tümüyle savcılar için de geçerlidir. Gerektiği durumlarda, savcılar için uyarlama ve eklemeler yapılabilir.
İşbu rehber, hâkimlik mesleğinin temel değerlerine dair daimi ve nihai bir görüş yansıtmamaktadır. Rehber, genel ilkelerin uygulanmasından doğan iyi uygulamaların tespitini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Böylece, davranış kodları geliştirilebilir ve gelecekte karşılaşılabilecek durumlara uyarlanabilir.
Özel işlevlerine özgü kurallara tabi olarak, işbu davranış kodları aynı zamanda yargı alanında stajyerlere, ticaret mahkemesi yargılama sürecine meslek dışı uzman olarak dâhil edilen tüccarlara, hukuk müşavirlerine ve iş mahkemelerinde görev yapan meslek dışı hâkimlere de hitap etmektedir.
Davranış kodları görevin icrasında esas hâkimin yerine bakan hâkimlere de yöneliktir.
BÖLÜM I – DEĞERLER
1. BAĞIMSIZLIK
İlke
Hâkimler yargı görevlerini dış etkilerden uzak, tamamen bağımsız bir şekilde yerine getirirler.
Bu bağımsızlıkla, davanın unsurları ışığında, bir erkin (yürütme, yasama organı, siyasi, hiyerarşik erkler, ekonomik menfaatler, medya organları veya kamuoyu) hoşuna gitmeyeceği korkusu taşımadan veya bir erki memnun etme arzusuna kapılmadan yasaları uygularlar.
Hâkim yargı görevlerini icra ederken, meslektaşları ve her türlü baskı gruplarından bağımsız olmak da dâhil olmak üzere, bağımsız kalmayı gözetmelidir.
Yorumlar
Ayrıcalık Olmaksızın
Bağımsızlık hâkimlerin menfaatine bahşedilen bir ayrıcalık değildir.
Bağımsızlık, hukuk devleti çerçevesinde vatandaşların hak ve özgürlüklerini korumak için tesis edilmiş bağımsız yargıdan (ve bağımsız addedilen), yasama ve yürütme organlarından yararlanmak için demokratik bir toplumda tüm vatandaşlara tanınan bir haktır (AİHS madde 6, Anayasa madde 151, § 1).
Bireysel ve Kurumsal Bağımsızlık
Hem bireysel hem kurumsal açıdan yargı erkinin bağımsızlığını gözetmek ve bağımsızlığına katkıda bulunmak her hâkimin görevidir.
Böylece, çatışan tarafların, kamu otoritesini elinde bulunduranların veya diğer şahısların hâkimin kararını etkilemeye çalışması engellenir.
Hâkim, bağımsızlığına dair şüphe uyandırabilecek tüm temaslardan kaçınır. Bu, tabi ki, geçici çalışma grupları bünyesinde yasama ve yürütme erklerinin hâkimin uzmanlığından yararlanmasına engel teşkil etmez.
Savcılık
Savcılık görüş bildirme görevinde olduğu kadar araştırma ve bireysel soruşturma görevinde de bağımsızdır (md. 151, §1, Anayasa). Yukarıda bahsi geçen kurallar, Adalet Bakanının olumlu karar verme ve ceza politikası yönergesi çıkarma hakkına halel gelmeksizin, savcılara da uygulanır.
Başka yasal düzenlemeler de Adalet Bakanına savcılığa dair bazı yetkiler vermektedir (örn. md. 143, §§2 ve 3, 143(2), §§1 à 3, 5 „ten 7‟ye, 143(3), 143(dört), 399, 400 ve 1088, Yargı Kanunu).
Bireysel davalarda yetkili savcı veya iş arkadaşları ve savcılık arasındaki temaslar yalnızca yasal düzenlemeler sınırında ve olağan hiyerarşik yolun izlenilmiş olması ve net, şeffaf, yazılı ve izlenebilir şekilde yapılmış olması şartıyla kabul edilir.
Savcılar, Yargı Kodunun 327. maddesi uyarınca bakanlar kurulunda görev icra edebilir. Görevleri müddetince, hâkimlerin etik kodlarına tabidirler. Savcı sıfatıyla öğrendikleri olaylarda, mesleki gizlilik kuralına bağlı kalırlar. Yargı erkini gözetir ve yargı erkinin bağımsızlığını savunurlar ve bakan ve savcılık arasındaki temaslarda 8 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları hakkında üye devletlere yönelik CM/Rec(2010)12 sayılı Tavsiye Kararı, ilke no. 22: ”Yargı bağımsızlığı ilkesi, her hâkimin, hüküm verme görevlerinin ifasında bağımsız olması anlamına gelir. Hâkimler, kararlarını verirken bağımsız ve tarafsız olmalı ve yargı bünyesindeki merciler de dâhil olmak üzere herhangi bir çevreden gelebilecek doğrudan veya dolaylı kısıtlamalardan, usulsüz nüfuz kullanmaktan, baskı, tehdit veya müdahalelerden uzak bir şekilde hareket etmelidir. Yargı erkinin teşkilatlanmasının getirdiği hiyerarşi, bireysel bağımsızlığı zedelememelidir.” yukarıda bahsedilen kurallara uyarlar.
Geçici görevlendirmeleri boyunca, görevleri sona erdiğinde, savcılık bünyesinde tekrar bağımsız ve tarafsız hareket edebilmeleri gerektiği hususunu göz önünde bulundururlar.
Ayrıca, savcılığın yapısı hiyerarşik olduğundan, savcının iç/şahsi bağımsızlığı daha sınırlıdır.
Hâkimler ve savcılar bağımsızlıklarına karşılıklı saygı duyar. Mahkemelerde denetim yetkisinin icrasında (md. 140, 399, 788, 1088 ve 1089, Kanun) savcılık mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını gözetmelidir.
2. TARAFSIZLIK
İlke
Bağımsızlıkla beraber nesnel ve öznel tarafsızlık adil yargılama için şarttır (md. 6, AİHS).
Hâkimin tarafsızlığı gerçek ve görünür tüm önyargıların veya hâkim bir karar alırken ya da karar öncesi tüm işlemlerde yanlı herhangi bir fikrinin bulunmamasıyla tanımlanır.
Hâkim yargı görevlerini korkusuzca, iltimas veya önyargı olmadan yerine getirir.
Yorumlar
Hâkimin Reddi
Hâkim hem görevlerinin icrasında hem görev dışında, yargıya duyulan güveni pekiştirir şekilde davranış sergilemeli ve reddine yol açabilecek durumları en aza indirgemelidir.
Hâkimlerin tarafsızlığı, mesleki uyuşmazlıklara (md. 292-304, Yargı Kanunu) ve hâkimin reddine (md. 828-842, Yargı Kanunu) ilişkin kuralların sıkı bir şekilde uygulanmasını gerektirir.
Sonuç olarak, hâkim aşağıdaki durumlarda davadan çekilir:
-Davaya nesnel olarak tarafsız bakamadığında;
-Bir tarafla yakın ilişkisi olduğunda veya olaylara dair şahsi aşinalığı bulunduğunda, tarafların birini temsil ettiğinde, desteklediğinde veya tarafların birine karşı olduğunda, ya da tarafsızlığının öznellikle lekeleneceği bir durum mevcut olduğunda;
-Davanın sonucunda, kendisinin veya bir aile üyesinin menfaati varsa;
Mevcut veya olası menfaatlerin çatışmasının sebebiyse, taraflı olduğuna dair bir şüphe oluşturmamak için hâkim davada yer almaz veya hemen davadan çekilir.
İş Ortamında Davranış
İş ortamında, özellikle duruşma salonlarında, hâkim ve savcılar sergiledikleri tarafsızlığa dikkat etmeli ve konuya dair bilgisi olmayan insanların gözünde bir tarafla çok yakın ve karmaşık bir ilişkide oldukları izlenimini vermemelidirler.
Aynı ihtiyat ilgili tarafların vekilleri ve davanın tüm aktörlerine karşı gösterilmelidir.
Özel ve Sosyal Hayat
Hâkim özel hayatında, yargılama yetkisinin tarafsızlığına dair kamu gözünde şüphe uyandırmamayı gözetir.
Tarafsızlık ilkesi hâkimin sosyal hayatta yer almasını engellemez. Hâkim toplumdan kendini soyutlamaz. Topluma dâhil olur. Bununla beraber, görevleri ve sosyal hayatı arasında menfaat çatışmasını önlemek amacıyla, hâkimin dikkatli olma yükümlülüğü vardır.
Örgütlenme Hakkı
Hâkimler, tüm vatandaşlar gibi, örgütlenme hakkına sahiptir. Siyasi, felsefi, dini, kültürel, bilimsel, sanatsal, yardım amaçlı, sosyal veya başka amaçlı derneklere üye olabilirler ve bu derneklerin faaliyetlerine katılabilirler.
Bazı yargı mensuplarının tarafsızlığından şüphe etmek için haklı sebeplerin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde, bir tarafın bu konuda sahip olduğunu iddia ettiği kanısı dikkate alınabilir. Bununla beraber bu kanı özel bir ölçüt değildir. Belirleyici soru davada taraflı bir muamelenin nesnel olarak doğrulanabilir olup olmadığıdır. Lakin siyasi bir partiye üyeliğe izin verilirse, aktif siyasi propaganda hâkimin ve yargı erkinin bağımsızlık ve tarafsızlığını tehdit edebilir.
Yasal uyuşmazlıklara halel getirmeksizin, hâkimler bir dernekte başkanlık görevini üstleneceklerse çok dikkatli olmalı ve meydana gelebilecek riskleri önceden değerlendirmelidirler.
Ek Görevler
Yetki dâhilinde ek görevler yürüttüğünde, hâkim bu görevlerin kendi tarafsızlık ve bağımsızlığını tehlikeye düşürmediğinden emin olmalıdır.
İfade Özgürlüğü
Tarafsızlık hâkimin duygu veya görüşünü ifade edemeyeceği manasına gelmemektedir. Hâkim muhtemel önyargılarının ve tercihlerinin farkında olmalı ve her seferinde davayı değerlendirirken önyargı ve tercihlerden etkilenmeden değerlendirip değerlendirmediğini sorgulamalıdır.
Hâkim tam ifade özgürlüğüne sahiptir fakat tarafsızlık ilkesi hâkimi davacıda hâkimin önyargılı olduğu izlenimi yaratmayacak şekilde görüşlerini bildirirken ölçülü ve dikkatli olmaya iter.
Hukuk alanında bilimsel yayınlar hususunda, Yüksek Mahkeme’nin 15 Ekim 2010 tarihli bir kararına atıfta bulunulabilir: ”bir hâkimin hukuki bir konuda bilimsel yayın veya bir hukuk dergisinin yazı kurulu bünyesindeki faaliyetleri aracılığıyla belli bir görüşü benimsemesi hâkimin ilgili alanı ele alan bir davaya bakamayacağı ve aynı şekilde hâkimin müdahalesini nitelemesi gereken ölçü ve tedbir çerçevesinde olması koşuluyla belli bir konuda memnuniyetsizliğini veya memnuniyetini belirtemeyeceği anlamını taşımaz.”
Mahkeme Başkanları
Mahkeme başkanları bağımsızlık ve tarafsızlıklarına dair makul şüphenin davacıların adalete duyduğu güven üzerine çok daha büyük etkisi olduğunun bilhassa farkında olmalıdırlar.
3. DÜRÜSTLÜK
Hâkim görevini dürüstlükle yerine getirir. Toplumda ve özel hayatında da dürüst olmak zorundadır. Dürüstlüğün gereklilikleri hâkimlerin görevlerinin icrasını mümkün kılar, yetkilerini meşrulaştırır ve adalete duyulan güveni temin eder.
Dürüstlük ilkesi iki ödevi doğurur: Doğruluk ve ağırbaşlılık.
3.1. Doğruluk
İlke
Doğruluk hâkimi yalnızca yasa uyarınca cezalandırılan davranışlarda bulunmaktan alıkoymaz aynı zamanda kaba davranışlar sergilemesinin de önüne geçer.
Yorumlar
Yargı Çalışanları
Hâkim, diğerlerinin yanı sıra, yargı çalışanlarının tayininde de görevlerini adam kayırmadan yerine getirir.
Kaynak Kullanımı
Adaletin yönetimi için kendisine tahsis edilen kaynakların, uygunsuz bir amaca yönlendirmeksizin en iyi kullanımını gözetir.
Müdahale ve Üstünlükler
Hâkim, görev yeri değişikliği, atama veya bireysel terfi ya da kendisi veya başkaları için bir üstünlük elde etmek amacıyla meşru olmayan müdahalelerden kaçınır.
Görevlerinin icrasında, kendisi veya yakınları için hediye veya bir çeşit üstünlük kabul etmez.
3.2. Ağırbaşlılık
İlke
Bu ilke hâkimin ne mesleğinin icrasının ne de şahsi davranışının kendi itibarını veya yargının ve adaletin itibarını tehlikeye düşürmediğini gözetmesini sağlar.
Yorumlar
Sosyal Hayat
Ağırbaşlılık ilkesi hâkimlerin kendilerini dünyadan ve toplumdan soyutlamaları anlamına gelmemektedir. Hâkim, davranışı, görüştüğü insanları ve vatandaşların gözünde kendi itibarını ve adaletin itibarını gözeterek ve katıldığı kamuya açık etkinliklerin kendi itibarını ve adaletin itibarını lekelememesine dikkat ederek, sosyal hayata katılır.
Bilgisayar ortamında sosyal iletişim ağlarına katılmak şahsi bir tercih olmakla beraber bu ağlara katılımın hâkimin bağımsızlık, tarafsızlık ve dürüstlüğüne gölge düşürmemesine büyük önem verilmelidir.
Mesleğin İcrası
Kibarlık ve fikri doğruluk hâkimin tüm adalet mensupları, sekreterlik, mahkeme kalemi, davacılar ve basınla olan ilişkilerinde gereklidir.
4. İHTİYAT VE ÖLÇÜLÜLÜK
İlke
Hâkimin ihtiyat ve ölçülülüğü vatandaş olarak haklarının ve mesleğinin zorlukları arasında denge kurmasını gerektirir.
Hâkim kararlarının, adil ve yasal temellere dayalı bir uygulamadan değil de başka faktörlerden etkilenilerek alındığı algısı yaratmayacak şekilde hareket eder.
Hâkim görevinin icrasının ve özel hayatının, davanın taraflarının kendisine ve genel olarak adalete duyduğu güveni zedelememesi için elinden geleni yapar.
Yorumlar
Siyaset
Siyaset alanında, hâkimin, tüm vatandaşlar gibi, siyasi bir görüşe sahip olma hakkı vardır.
Hâkim, medya organlarıyla olan ilişkisinde de aynı şekilde ihtiyatlı olur.
Mahkeme Kararlarına Dair Yorumlar
Hâkim, medya tarafından veya prensip açısından eleştirilse veya temyize gitse de, kararlara dair yorum yapmaktan kaçınır. Kararlarının gerekçesi hâkimin ifade yöntemidir.
Bilimsel veya akademik özgürlüğe ve hâkimlerin basına dair görevine zarar gelmeksizin, hâkim meslektaşlarının kararlarına dair yorum yapmaktan kaçınır.
Pedagojik Rol
Hâkim, hukuk kuralları ve hukuk kurallarının uygulanmasını açıklamak için en iyi ölçüde yetkindir. Ölçülülük ilkesi hâkimin pedagojik bir rol oynamasına engel değildir.
Demokratik Hukuk Devleti
Demokrasi ve temel özgürlükler tehlikede olduğunda, hâkim protesto etme hakkına sahiptir.
Mesleki Gizlilik
Hâkim görevinin icrası çerçevesinde öğrendiği bilgiyi saklı tutar. Mesleki gizlilik hâkimler arası istişareyi engellememekle beraber hâkimler bu istişareyi ihtiyatla gerçekleştirmelidirler.
Özel Hayat
Yasanın zorunlu kıldığı durumlar hariç (örneğin yargı yetkisinin sunduğu imtiyaz çerçevesinde) hâkim görevlerinin icrası hariç üçüncü taraflara karşı hâkimlik sıfatını kullanmaktan kaçınır.
Herkes gibi hâkimin de özel hayatın gizliliği hakkı vardır. Ölçülü olması normal bir sosyal hayat süremeyeceği anlamına gelmemektedir: görevlerinin itibarına veya görevleri icra yetisine zarar vermekten kaçınmak için feraset ve tedbirle hareket etmesi yeterli olacaktır.
5. GAYRET İlke
Kamuoyunun yargıya duyduğu güven için gayret gerekli bir ilkedir.
Hâkim davaya bakarken gayretli davranır. İlgili yasal hükümlere halel getirmeksizin davalar, ortadaki sorun, davanın karmaşıklığı ve hâkimin iş yükü göz önünde bulundurularak makul bir süre içinde görülmeli ve karara bağlanmalıdır.
Yorumlar
Hukuki İşlemin Süresi
Uygulamadaki yasal hükümlere halel getirmeksizin hâkim her bir işlemde belirlenen mühletin taraflar ve kendisi için makul olmasını gözetir.
Hâkim olabildiğince etkili olmak ve kararları gecikme olmadan yasal süre içerisinde verebilmek için tüm gayretiyle çalışır.
Ek Faaliyetler
Hâkim ek faaliyetlerinin (akademik faaliyetler, hukuk dergisi redaksiyon komitesi vb.) esas görevlerinin icrasına zarar vermemesine veya meslektaşlarına fazla iş yüküne sebep olmamasına dikkat eder.
6. SAYGI VE DİNLEME YETİSİ
İlkeler
Tarafsızlık ve dosyanın titizlikle incelenmesi yükümlülükleri hâkimin saygı göstermesine ve karşıdakini dinlemesine engel değildir.
Yorumlar
Genel Olarak İlişkiler
Hâkim halka, avukatlara, meslektaşlarına, idari personele saygı gösterir ve nazik davranır.
Uygunsuz ifadelerde bulunmaktan ve davranışlar sergilemekten sakınır.
Hâkimler bireysel, toplu veya yönetici olarak sorumluluklarının icrasında herkesin saygı ve dinleme değerlerini paylaşması ve gözetmesini temin eder.
Meslektaşlar ve Personelle İlişkiler
Hâkim meslektaşları ve idari personelle olan ilişkilerinde dürüst ve saygılıdır. İdari görevleri ve denetim görevlerini icra ederken de meslektaşlarının ve personelin görev ve yetkinliklerine saygı gösterir.
İşin Organizasyonu
İşinin organizasyonunda, hâkim davanın tüm taraflarının koşul ve ihtiyaçlarına dikkat eder ve bu koşul ve ihtiyaçları mümkün mertebe göz önünde bulundurur. Kendi taahhütlerine, duruşmaların saatlerine ve kararlaştırılan veya uyulması zorunlu mühletlere dikkat etmeye çalışır.
Hâkim tartışmaların sorunsuz ve sükûn içinde geçmesini gözetir ve tüm taraf ve vekillerini aynı dikkatle dinler.
Hâkim Heyeti
Bir heyette hâkim, meslektaşlarının fikirlerini tartışırken ve dinlerken, Yargı Kanununun 777 ve 778. maddelerine halel getirmeksizin saygı gösterir. Çoğunluğa saygı duyar.
7. EŞİT MUAMELE
İlke
Eşit muamele ilkesi hâkimin her bir bireye ayrım yapmadan davranmasını sağlar.
Yorumlar
Hâkim görevlerini tüm taraflar dâhil tüm şahıslara saygı göstererek icra eder.
Hâkim ilgisiz unsurları dikkate almaksızın yasayı uygular. Çeşitli sınıflar arasındaki nesnel farklılıkların bilincindedir ve her tarafın dinlenmiş olduğundan, ifadesinin alındığından ve saygı gördüğünden emin olur. Meslektaşlarının veya personelin ayrımcı davranışlar sergilediğini fark ederse o kişilerle arasına mesafe koyar.
8. YETKİNLİK
İlke
Gerekli bilgi ve niteliklere sahip yetkin hâkimlere sahip olmak toplumun hakkıdır.
Yorumlar Mesleki Bilgiler
Hâkim, özellikle gerekli eğitimleri alarak mesleki bilgilerini taze tutmaya ve geliştirmeye özen gösterir.
Profesyonellik
Hâkim çalışmasında profesyonel ve sistemli bir yaklaşım benimser. Yeni yönler dâhil, her olayın kendine has özelliklerini dikkate alır ve bu özellikleri makul bir sürede inceler.
Esneklik
Hâkim yeni durumlara adapte olabilmelidir.
Ekip Çalışması
Hâkim meslektaşları ve iş arkadaşlarıyla beraber ekip halinde çalışılan bir topluluğun parçasıdır.
BÖLÜM II – NİTELİKLER
Yargılama eylemi birçok niteliğin birleşimini gerektirir.
Yargıya duyulan güven yalnızca bağımsız, tarafsız, dürüst, yetkin ve dikkatli bir hâkimle sağlanmaz.
Hâkim aynı zamanda görevini bilgelikle, sadakatle, insaniyetle, cesaretle, ciddiyetle, ihtiyatla, dinleme, iletişim, çalışma ve açık görüşlülük yetilerine sahip olarak yürütmelidir.
BİLGELİK
Hâkim gerçeklik ve hukuk bilgisiyle, aklıselim, dürüst ve ihtiyatlı tavrıyla bilgeliğini gösterir.
Bu tavır hâkimi rahatlığa itecek çekingenlik veya tutukluk sergilemeksizin görevlerinin icrasında aşırılık ve ölçüsüzlükten uzak tutar.
Yasal belirliliği gözeterek hukukun uygulanmasında yaratıcılık gösterir.
Yasalar toplumla aynı hızda gelişmediğinden, hâkimin yorumlama tekniklerini bilgelikle kullanması gerekmektedir.
Bilgelik sayesinde hâkim taraflara ve üzerine karar vereceği olaylara ilişkin ferasetli olup mesafe koyarak önündeki anlaşmazlıkları sakinlik ve ihtiyatla karşılar.
SADAKAT
Hâkim sadıktır.
Bağımsızlıkla beraber sadakat, hâkim yemin ettiğinde bu sembolik sözün hâkimi hukuk devletine bağlayacağı anlamını taşımaktadır.
Bu taahhüt Anayasaya, demokratik kurumlara, temel haklara, yasaya, hukuki işlemlere, hukuki düzenin teşkilatlanma kurallarına bağlılık anlamına gelmektedir.
Hâkim için sadakatin iki zorunluluğu vardır: bir taraftan kendine verilen yetkilerin icrası vazifesi ve diğer taraftan bu yetkileri aşma yasağı.
Demokrasi ve temel özgürlükler tehlikedeyken hâkimden bu sadakat beklenemez.
İNSANİYET
Hâkimin insaniyet duygusu, mesleki ve özel hayatında tüm şartlar altında insanlara ve insanların haysiyetine saygı göstermesiyle belli olur.
Hâkim davacılarla ve aynı zamanda avukat, idari personel vb. gibi kendi meslek grubundan çalışanlarla ilişkilerinde saygıyı esas alır.
Hâkimin karşılaştığı durumlardaki hassasiyetini de kapsayan insaniyet, aldığı kararların insani boyutunun farkında olmasını sağlar. Olayların takdirinde ve alacağı kararlarda yasayı uygulamasının meşru ve doğru olması için empati, merhamet, iyi niyet, kesinlik ve ciddiyet arasındaki dengeyi iyi kurmalıdır.
CESARET
Hâkim görevini icra ederken cesur davranır.
Bağımsızlıkla birlikte bu cesaret kamu hoşnutsuzluğuna ve yalnızlığa sebebiyet verebilir.
Hâkim; – Bazı işlemleri yürütmek, – İç ve dış baskılara göğüs germek, – Günümüz toplumunda baş gösteren zorluklara cevap verebilmek için hem fiziki hem manevi olarak cesaret gösterir.
Diğer nitelikler gibi bu nitelik de makul bir şekilde uygulanır.
CİDDİYET VE İHTİYAT
Ciddiyet, mahkeme işlemleri boyunca, kibarlıkla, ölçüsüz resmiyet ve uygunsuz mizaç olmaksızın saygılı bir şekilde davranmayı gerektirir. Ciddiyetin korunması ve ihtiyat tüm toplumun ilişkilerini düzenleyen insaniyetten ayrı düşünülemez.
İhtiyatlı hâkim hukuk bilgisini, mantık çerçevesinde, ortak uygulamayı koruyarak davanın özel şartlarıyla birleştirir.
İhtiyat halkın yargıya ve mahkemelere güvenini sürdürmek için hâkime hem mesleki hem özel hayatında rehberlik eder.
ÇALIŞMA KAPASİTESİ
Yargı görevi sıkı çalışma ve sürekli zihinsel çaba gerektirir.
Hâkimin çalışma kapasitesi ve bu kapasiteyi kullanmadaki kararlılığı mesleki yetkinliklerini geliştirmek ve davacının beklediği nitelikte bir çalışmayı garanti etmek için gereklidir.
Hâkim çalışmasını verimlilikle organize eder. Stres ve beklenmedik durumları nasıl yöneteceğini bilerek öz disiplinli davranır, meslektaşlarının fikirlerine dikkat eder, takım çalışmasına ilgilidir.
Son olarak idari görevleri olan hâkim idare becerilerini geliştirmelidir.
DİNLEME YETİSİ VE İLETİŞİM
Hâkim davanın tüm aşamasında tarafları dikkatle dinler.
Dinleme önyargı ve peşin hükümlerden soyutlanmış olmayı gerektirir. Bu nitelik sadece gerçek bir elverişlilik gerektirmez, aynı zamanda kapasite gerektirir. Dinleme tarafsız, mesafeli olmalı fakat küçümser, hor görür nitelikte olmamalı, acıma duygusu olmadan insancıl olmalıdır.
Dinleme yetisi ve dikkat içten gelen yetenekler olmayıp üzerinde çalışılarak edinilir ve hâkimin eğitimine dâhil olmalıdır.
Hâkimin iletişim becerisi vardır. Ölçüyle, saygıyla, ayrımcı olmayan ve sakin bir tavırla kendini ifade eder. Anlamı açık olmayan, saygısız, küçük gören, kırıcı veya gücendirici ifadelerde bulunmaktan kaçınır.
Hâkim anlaşılabilir kararlar vermelidir. Hâkim, verdiği kararı ilgili tüm tarafların anlayabileceği şekilde gerekçelendirmelidir.
AÇIK GÖRÜŞLÜLÜK
Hâkim açık görüşlü olup toplumsal ve kültürel gelişmeleri takip eder.
Avusturya’da Devlet Danışma Meclisinde temsil edilen krallıklar ve eyaletlerdeki vatandaşların genel hakları hakkında 21 Aralık 1867 tarih ve RGBI 142 sayılı Temel Kanun kabul edildi
Uluslararası Savaş ve Çatışma Hukukunun önemli metinlerinden Savaşta Hastane Gemilerinin Devlet Yararına konulmuş Bütün Vergi ve Harçlardan Muaf Tutulmasına dair La Haye Sözleşmesi kabul edildi
1918
Osmanlı Padişahı Vahdettin, Meclis-i Mebûsan’ı feshetti.Yeni seçimler yapıldıktan sonra açılan meclis 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı
1937
Amerikalı avukat, siyasetçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi Frank B. Kellogg yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Aralık 1856) Rochester, Minnesota‘da hukuk okudu ve avukatlık yapmaya başladı. 1906’da EH Harriman hakkındaki soruşturma için Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu’na özel danışman olarak atandı. Antitröst yasasıyla ilgili davalarda ABD yönetimini temsil eden avukat olarak ün kazandı. 1917’de Senato üyeliğine seçildi. 1923’de Londra büyükelçiliği görevinde bulundu. Calvin Coolidge’in başkanlığı sırasında dış işleri bakanı oldu. ABD dış işleri bakanı olarak en önemli başarısı, ulusal politikanın bir aracı olarak savaşı yasaklayan ve 15 ülkenin katılımıyla Paris’te imzalanan, çok taraflı antlaşma niteliğindeki Kellogg-Briand Paktı‘nın imzalanmasını sağlamak oldu. Bu başarısından dolayı 1929 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. NATO’nun temeli sayılan Kellogg Briand Paktı’na Türkiye, 1929 yılında katıldı. Kellogg, 1930 yılında Milletlerarası Daimi Adalet Divanı’nda görev aldı.
Frank B. Kellogg
1943
Türkiye’de çağdaş hukuk sisteminin temellerinin atılmasında önemli katkıları olan Mahmut Esat Bozkurt yaşamını yitirdi (Doğum 1892)
1953
Türk-Fransız Ticaret Antlaşması imzalandı; antlaşma hükümlerine göre Fransa, Türkiye’ye 100 milyon lira tutarında kredi açtı
1959
Kim Dergisi bir ay süreyle kapatıldı. Kim’in sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Şahap Balcıoğlu’na 16 ay hapis cezası verildi
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine, Avusturyalı diplomat Kurt Waldheim seçildi
1972
Doğu Berlin’de iki Almanya arasında Temel Anlaşma imzalandı.
1990
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 45/212 sayılı kararını kabul etti. Alınan kararların uygulanması için seçici sekretaryası oluşturuldu
1999
Hakkında iki ayrı gıyabi tutuklama kararı bulunan, Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk, Londra’da yakalandı
Birleşik Krallık(İngiltere)’ta hemcinsler arasında medeni birliktelik yasallaştı. Elton John ve hayat arkadaşı David Furnish bu yasadan ilk yararlanan çift oldu
AB Komisyonu, Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellemesi müzakerelerini başlatmak için AB Konseyi’nden yetki istedi
2023
Anayasa Mahkemesi’nce(AYM) tarafından verilen hak ihlali kararının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından yerine getirilmemesi üzerine Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Can Atalay tarafından yapılan ikinci başvuru hakkında da ihlal kararı verildi.
İstanbul Beylikdüzü’nde geçen yıl çocuğunun da evde bulunduğu sırada eşi V.B. ve baldızı F.Z.K.’yı öldürdüğü gerekçesiyle ‘Canavarca hisle kasten öldürme’ suçundan 2 kez ağırlaştırılmış müebbet istemiyle Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan F.B.’nin duruşmalarına devam edildi “Ben de bir kız babasıyım. Bu olayın mağduru benim. Ben eşime ve baldızıma sahip çıktım. Tahliyemi talep ediyorum” dedi.
Büyükçekmece 1. Sulh hukuk Mahkemesi, İstanbul’un Esenyurt ilçesinde bulunan bir sitede yapılan kat malikleri toplantısının iptali için açılan davada “vekaletnamenin Türkçe yazılı olma şartı bulunmadığı, başka dilde yazılı olmasının vekaletnamenin sıhhatine etki etmeyeceği”, “Türkçe bilmeyen kişinin yöneticisi seçilmiş olmasının” önünde genel bulunmadığı, “yönetim planında blok temsilcisi olunması için kat maliki olma haricinde vatandaşlık sınırlaması yapılmadığı” gerekçesiyle davanı reddine karar verdi.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında üç büyük porno sitesi Pornhub, Stripchat ve XVideos’ çevrimiçi platform kabul ederek 17 Şubat 2024’ten itibaren uygulanmak üzere, çocuk cinsel istismarının önlenmesi ve küçüklerin korunması konusunda ek yükümlülükler uygulanmasına karar verdi. Daha önce Facebook, YouTube, Instagram ve TikTok gibi internet platformlarına yönelik kurallar getirilmiş ve çevrim içi kullanıcıları korumak ve sistemden kaynaklı riskleri azaltmak için özel önlemler alınması kararlaştırılmıştı.
2024
Gazeteci Samiye Özlem Gürses’in YouTube’da yayınladığı videoda, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile ilgili kullandığı, “Gördüğünüz üzere IŞİD yapısı, yani TSK-SMO yapısı Kürtlerin olduğu bölgelerde küçük küçük kazanımlar elde etmiş” şeklindeki sözleri üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Savcılık tarafından “devletin askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılama” suçundan tutuklama istenen Gürses hakkında Sulh Ceza Hakimliği, yurt dışına çıkış yasağı ve ev hapsi(konutu terk etmeme) kararı verdi.
Sami Selçuk tarafından 1999-2000 Yılı Adli Yıl Açılış töreninde Yargıtay’da yapılan konuşma uzun yıllar gündemde kalmıştır.
Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un devleti, kurum ve kuruluşların işleyişini, demokrasideki aksaklıkları ve 1982 Anayasası’nı ağır bir dille eleştirdiği konuşması basın tarafından “Yargı, siyaseti sarstı” başlığı ile verilmiştir. Selçuk konuşmasında, 1982 Anayasası’nı “ferman anayasası”na benzetmiş ve “antilaik” olarak nitelendirmiştir.
Konuşma, bir hukuk bildirgesi, bilimsel makale, tarihten bu güne evrensel metin ve aynı zamanda resmi bir açılış hitabıdır.
Doç.Dr. Ibrahim Ethem BİLİCİ tarafından yazılan yüksek lisans tezi “Sami Selçuk Örneğiyle Haberde Objektiflik: Adli Yıl Açış Konuşmasının Basında Yansımalarının İncelenmesi – News objectivity with the sample of Sami Selçuk” başlığı ile Selçuk Üniversitesi tarafından onaylanmıştır.
Konuşma ayrıca e-kitap ve basılı kitap olarak yayınlanmıştır.
İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.
Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum.
Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.
Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.
Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendini geliştiren bir toplum istiyorum.
Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği geri istiyorum.
Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum. Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.
Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle vurguluyorum.
Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, “dura dura bayatlayan adalet” (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların “makûs talih”lerinin yenilmesini istiyorum.
Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.[/box]
1999 – 2000 ADLİ YILI AÇIŞ KONUŞMASI – Doç. Dr. Sami SELÇUK Yargıtay Birinci Başkanı
GİRİŞ
Yeni adlî yılı açıyorum.
Açılışı onurlandıran sizlere adlî yargı adına gönül borcumu ödüyor; yeni yılın insanımıza, ülkemize, insanlığa adalet, barış, mutluluk getirmesini; bu yıl yitirdiğimiz 18. Hukuk Dairesi Başkanı, sınıf ve can arkadaşım sevgili Sait REZAKİ ve Yargıtay C.Savcısı sevgili Arif Ünal ERSOY ile öbür meslektaşlarıma Tanrı’dan rahmet, emekliliğe sağlıkla ayrılan bütün meslektaşlarıma yaşam boyu esenlikler diliyorum.
17 Ağustos depremi yalnızca Marmara’yı değil, hepimizi yüreğimizden vurdu. Canlar gitti, evler yıkıldı. Bütün Türkiye ağladı. Yardımseverlik ve acıma duyguları çok yüksek olan halkımız devletiyle oradaydı. Ölenlere rahmet, yaralananlara sağlıklar diliyorum.
Türk Ulusunun başı sağ olsun.
Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını bağışladı.
Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem.
Bildiğim tek şey, belki de dünya tarihinin rakamsal gibi görünen bu önemli dönemecinde beynimin üşüşen binlerce soruyla dolu ve yüreğimin karmaşık duygularla yüklü olduğudur.
Yaşadığımız olgulara bakıyorum. Cumhuriyetimizin 75., Atatürk’ün ölümünün 60. yılını geride bırakırken, çağcıl demokrasinin, küreselleşmenin ve postmodernizmin gündeme taşıdığı sorunları düşündüğümüzde, sanıyorum ki, “yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geçiş, yalnızca kronolojik bir olay olmakla kalmayacak, bir çağ değişimini de beraberinde getirecektir”(1). “Zira “av mevsimi” değil, ama “avlanma çağı” bitmiş, “haklar ve özgürlükler çağı” başlamıştır.
İnsanlık ve Türkiye kendilerine buna göre çeki düzen vermek zorundadır.
Dünyaya bakıyorum. Tüylerim diken diken.
1989’da Latin Amerika’da 100, Güney Asya’da 350, Doğu Asya’da 150, Afrika sahrasının güneyinde 300, öteki bölgelerinde 100 milyon insan açlıkla savaşmış(2). Açlık sorunu çözülmek şöyle dursun, gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurumlar daha da büyümüş. 1998’de dünyada tüketime harcanan para 1975’tekinin iki katı olmuş. Bunun %86’sını zengin, %14’ünü yoksul ülkeler tüketmiş. Dünyanın en zengin üç kişisinin varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden çok. Dünyanın en zengin 15 adamının varlığı, Kara Afrika’nın tüm gelirinin üzerinde. Dünyanın en zengin 225 insanının varlığının yalnızca %4’ü bütün dünyadaki insanların gereksinmelerini karşılayacak ölçekte. Dünyada bilimsel araştırmaların %90’ı Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da yapılıyor. Oran Latin Amerika’da %1,9, Afrika’da ‰5’tir. ABD ve Kanada 1994’te bilimsel araştırmalara 178 milyar dolar, Nijerya 20 milyon dolar harcamış(3). Teknolojiyle doğal dengelerin alt üst edildiği, kültürlerin ve uygarlıkların amansızca çatıştığı, dünya nimetlerinin âdil üleşilmediği acımasız ve acınası bir dünyadır bu.
Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden yalıtılmış bir hukukun ruhsuz diliyle ahlâk ve aklın silahlı bekçiliğine özenmişler(4).
Ülkeme bakıyorum. Sırtını birbirine dönmüş iki Türkiye.
Uzun soluklu düşündüğümüzde ve ileri toplumların tarihleriyle karşılaştırdığımızda, efsanevi bir kurtuluş savaşını başaran, Cumhuriyeti kuran, onca travmalara karşın demokratik sabır ve erginlik sınavından yüz akıyla çıkan, ekonomik ve kültürel dinamikleriyle dışa doğru patlayan, yayılan, genişleyen bir halk. Dipdiri, capcanlı, hep ayakta. Gerçekten büyük bir halk bu. Böyle bir halkın çocuğu olmak bana kıvanç ve umut veriyor. Bu birinci Türkiye’dir, doğru ve gerçek Türkiye’dir. Atatürk’ün kafasındaki bu Türkiye’dir.
Buna karşılık, her şeyi geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdiği yazılı hukuka göre halkıyla mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen, hep içe doğru patlayan, yayılan, genişleyen, birinci Türkiye’ye yetişemeyen, hastalık irisi hantal bir devlet(5). Bu ikinci Türkiye’dir, yanlış ve öykünmeci Türkiye’dir. Atatürk’ün tasarladığı Türkiye bu değildir.
Gönül isterdi ki; ülkemiz sık sık demokrasi göçüğü altında kıvranan bu ikinci Türkiye’yle, Sokrates‘siz, Descartes’sız, Nobel’siz üçüncü bine girmesin. Ama işte giriyor.
Eğer “bunalım”; “dünyanın yaşamakta olduğu hızlı gelişme ve değişme karşısında bir ülkenin uyum yaparken karşılaştığı sorunları, yeterli bir toplumsal değişme perspektifine sahip olmadığı için, doğru olarak algılayamaması ve değerlendirememesi, dolayısıyla bu sorunları çözecek yeterliliği gösterememesi ya da yanlış çözümlere sapması”(6) ise, Türkiye’de bir bunalım vardır.
Bunu çözmek bizlere düşüyor.
Peleponnes savaşında yaşamlarını yitirenlerin ardından söylediği ağıtsöylevinde Perikles, devlet yönetimiyle ilgilenmenin erdemlerinden söz eder. İlgilenmeyenleri “zararsız”, ama “yararsız” yurttaşlar olarak niteler. Bence doğru bir saptamadır bu. Gerçekten diktatörlüklerin büyük önderlere, demokrasilerinse her şeyden önce kendilerini ciddiye alan, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşlara gereksinimleri vardır(7).
Sizlerin önünde, yararlı, ciddi, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşların önünde, yıllardır hukuk bilimi ve uygulamasıyla iç içe yaşamış her hukukçu; yalnızca karar veren bir görüş üreticisi (müçtehit) olarak değil, halkını aydınlatan yol gösterici (mürşit) ve hukuk savaşımcısı (mücahit) olarak da konuşmak durumundadır. Üstelik bu hukukçu, öğrenimde fırsat eşitliğini gerçekleştirememiş bir toplumun çocuğu ise, bu yüzden daha yetenekli birinin zararına ve fakat kendi yararına öğrenim yapma olasılığı yüksek biri ise, özverili halkına daha çok borçlu demektir. Böyle olunca da, gözlemlerini ve saptamalarını, tek yol gösterici bilimin en son doğrularına göre değerlendirmek zorundadır.
Gerçekleri peçeleyerek gerçeklerden kurtulmanın sanal cennetinde yaşama kolaylığı, “gerçekleri söylemekten korkmayınız” diyen Atatürk’ün okullarında yetişmiş bizlere elbette yaraşmaz.
Unutmayalım ki, totaliter eğilimli toplumlar sevaplarını, özgürlük yanlısı toplumlar günahlarını abartırlar. Ama, bu beriki daha güvencelidir(8). Hiç değilse aldatmaz. Kuşkusuz en doğrusu, sorunları kırılmalara uğratmadan indirgemeciliği reddeden bir mantıkla ele almaktır.
Ben ülkemi doğrularıyla yanlışlarıyla, sevaplarıyla günahlarıyla birlikte seven biriyim. Gerçekçiyim.
Hukukun kimliği evrenseldir. Ülkelere göre değişmez.
Sorunlara işte bu bilinçle yaklaşacak, sizleri de düşünmeye çağıracağım. Şimdi bu tarihsel günde, Türk olarak, hukukçu olarak, yurttaş olarak, Atatürk’ün resmi altında, sizlerin önünde temel soruları birlikte soralım ve bilimin ışığında yanıtlayalım: Atatürkçülük ve onun uzun vadedeki amacı neydi? Çağcıl demokrasi nedir? Türkiye hangi noktadadır? “Çağcıl” (moderne) derken, en ileri uygar değerleri yakalamış olanları; “çağdaş” (contemporain) derken, aynı zaman diliminde yaşayanları amaçlıyorum.
*** ATATÜRKÇÜLÜK
Tarih yapan her eylem adamının başına gelenler, Atatürk’ün de başına gelmiştir. Bu bir sınavdır. Atatürk ve Atatürkçülük, bilinçli yurttaşlar sayesinde bu çetin sınavı aşacaktır, aşmalıdır. İnancım budur. Kimileri ona tasarlayarak (taammüden) sövüyorlar. Bu bir haçlı seferidir. Bu konuda diyeceklerim kısa ve kesindir. Bu saygısızlığı bırakınız.
Atatürk kadar, kısa yaşamını halkına harcayan, yoğun yeğin hizmet eden önderler pek azdır. Türk halkının, geri kalmış ülkeler halklarının kurtuluşunda, çağcıllaşmasında en büyük pay onundur. Ben burada konuşuyor, sizler orada başınız dik dinliyorsanız, inananlar camiye, kiliseye, havraya gidiyor, esnaf alışverişini yapıyor, çiftçi toprağını sürüyorsa, bütün bunları ona ve arkadaşlarına borçluyuz. Bu yüzden “Atatürk” kavramı, artık bir ölümlünün adı olmaktan çıkmış, bayrak gibi, yurt gibi toplumsal/ulusal bir “değer” olmuştur. Ceza hukuku bu değeri koruyor. Burada korunan Atatürk’ün resmi, büstü, anıtı değil; insana ilişkin bir değer olan toplumsal ortak duygudur: Atatürk’e bağlılık, sevgi, saygı ve minnet.
Toplum barışı için bu ulusal değerde artık hepimiz birleşelim.
Atatürkçülük karşıtlarının en tehlikelileri, kanımca, donanım yetmezliğinin yüzeyselliğinde yaşayan “gizli antikemalistler”dir. Tuzağa düşmemek için, tarih ve Atatürkçülük bilincimizi bilimin sınamalarından geçirerek onları iyi tanımak durumundayız. Bunların bir kesimi, sondaj, arşiv cımbızıyla Atatürk’ün konjonktürel bir sözünü alarak kendi ideolojileri yararına kötüye kullanmayı huy edinmişlerdir. Sözgelimi, Türkiye Büyük Millet Meclisini açarken “padişah ve halifeyi kurtarmak”tan söz eden Atatürk’ü padişahçı/halifeci; cumhuriyet ve laiklik karşıtı ilan ederler. Bir bölümü de, onu boyutsuz biçimciliğe, giysi, imaj çağdaşlığına, yapay, sahte ve kozmetik batılılaşmaya; farklılaşmaya geçit vermeyen, tekçi, monolitik, totaliter resmî bir Türk kimliğine kilitlerler. Bu yerel “şarkiyatçılar” (terim Edward W. Said’indir), Atatürkçülüğü, Doğunun Batıda alaya alınan imajından kurtulmak için yapılan, geçmişten kopuk biçimsel değişikliklere indirgerler(9).
Gizli antikemalistlerin bir bölümü, Atatürkçülüğü, katı bir ideolojiye dönüştürerek, süre ve içerik açılarından onu güdükleştirip dondurmuşlardır. Süre/zaman dilimi açısından Atatürkçülük, artık var olmayan, yinelenemeyen 1930’ların “asr-ı saadet”ine hapsedilmiştir. Bunlar, 1930’ları 1980’lerle, 1990’larla örtüştürmek gibi, geçmişi şimdiki zamana taşımanın anakronik ironisini yaşar, her sabah yenilenip yeniden kurulan bir dünyada, bugün bile paradoksal biçimde di’li geçmiş zamanda konuşurlar. Eleştirel akılcılıkla Atatürkçülüğü irdeleyenleri yurda ihanetle suçlarlar. Bir akımı/görüşü besleyen biricik damarın eleştiri olduğunu, eleştiri olmazsa o akımın büzülüp içine kapanacağını, melankolikleşeceğini, tek boyutlu bir yapıya dönüşeceğini, Newton’ın “atalet yasası” uyarınca tükeneceğini bilmezlikten gelirler. İçerik açısından bu gizli “antikemalistler”, efsaneleşmiş, sıra dışı bir kahramana duyulan Platoncu hayranlıkla yetinirler, beyin çilesi çekip bir türlü “öze” inemezler. Bu yüzden de, bilim yerine her Allah’ın günü, ozansı, slogancı, sığ sözcüklerle tıka basa kof hamaset dolu yalınkat söylevleri yineler, Atatürk’ü metalaştırırlar. Umberto Eco’nun dediği gibi, bu an büyük bir yangını söndüren çok büyük bir kahramana itfaiyeci unvanının verildiği andır. O anda, bir yandan bilimsel deyişle toplumda yaratılan bıkkınlık/bezginlik karmaşasıyla (Aristeides kompleksi) Atatürk sevimsizleştirilirken, öte yandan onun “en büyük yapıtım” dediği Meclisinin yanı sıra, partisi, mirasını bıraktığı çocukları Türk Tarih ve Dil Kurumları, hukuka kökten aykırı yasalarla bir çırpıda kapatılır; okutulması zorunlu din dersleriyle laiklik ilkesi çökertilir.
Böylece Atatürkçülük diye Atatürkçülük diye Atatürkçülük vurgun yemiştir. Bunları hep birlikte yaşadık ve kahrolduk.
Bütün bunlar, ideoloji yaftasının ayartıcı ve ölümcül çekiciliğinde, kendilerinden menkul ideolojik biatın Atatürkçülüğe çıkardığı talihsiz faturalardır. Gizli antikemalistlerin ortak yöntem yanılgısı, Atatürkçülükten Atatürkseverliğe ulaşacak yerde tersini yapmış olmalarıdır. Atatürk’ü âdeta severken boğmuşlardır. Hem de “Beni görmek (sevmek) demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim düşüncelerimi, duygularımı anlıyorsanız, hissediyorsanız bu yeterlidir”(10) diyen Atatürk’ü.
Kuşkusuz Atatürkçülük bunlardan hiçbirisi değildir.
1920’lerde “Anadolu yaylasındaki ışık”ı(11), bir eylem adamı yakmıştır. Eylem adamlarının, öncelikle Atatürk’ün en iyi tanımı kanımca şudur: “İnsan (Atatürk) yaptığıdır“(12).
Elbette Atatürk, sondaj-arşiv yöntemiyle değil, olsa olsa yaptıkları ve değişmez amacı gözetilerek tanımlanabilir.
İlkin o, halkına inanır. Pragmacıdır. Kendi diliyle “ulusunun vicdanında ve geleceğinde sezinlediği gelişme yeteneğini, ulusal bir sır gibi vicdanında taşıyarak” ve “uygulamayı evrelere ayırıp adım adım yürüyerek”(13) devrimini ustaca gerçekleştirmiştir. Bu pragmacılıktır.
Okur yazarı yok denecek oranda az, feodaliteden kurtulamamış, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi süreçlerini yaşamamış, sınıf katmanları oluşmamış, kültürel değerleri farklı bir halkı, yüzyılları yıllara sığdırarak ve devrim yoluyla yoğunlaşma momentini yakalayarak demokrasiye hazırlama, akılcı/demokrat insanı yaratma kavgasına girişmiştir. “Devrimler gülsuyuyla yapılmaz” (Disraeli). Bu yüzden o, otoriterdir. Ama asla totaliter değildir. Olmamıştır da. Hem de yaşadığı dönemin modasına karşın. Tek biçimli Sovyet insanını (homo sovieticus) ya da faşist insanı yaratmak için, insanların nasıl ve ne düşüneceklerini, nasıl duygulanacaklarını toplum mühendisliğine özenerek belirlemeye çalışan totaliter ideolojilerle kuşatıldığı bir çağda, Meclisi kapatma çağrılarını, padişahlık, ömür boyu cumhurbaşkanlığı önerilerini reddetmiş, ünlü sofrasında sabahlara dek tartışarak politikalar oluşturmuş bir önderdir, Atatürk. Faşizmi getirme önerisine “zorbalık” diye karşı çıkmıştır(14).
Atatürk’ün ağzından bilimle çakışan gerekçeleri şöyledir: “Öğreti istemem, donar kalırız“(15).“Biz de uygulanamaz düşünceleri, kuramsal bir takım ayrıntıları yaldızlayarak, kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun maddî ve manevi olarak çağcıllaşması yolunda eylemi söz ve kuramlara üstün tuttuk”. “Ben manevi miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek, aklın ve bilimin gelişmesini inkâr etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde aklın ve bilimin rehberliğini benimserlerse benim manevi mirasçım olurlar”. Atatürkçülüğün şifresi işte bu sözlerdedir.
Demek, Atatürk ideolog ve ideokrat, Atatürkçülük ideoloji ve ideokrasi değildir. Bilimin yaşama uygulanmasıdır. Yöntemi bilimsellik, amacı demokrasidir.
İdeolojiler, Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler. Zira ampirik olarak yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren “ideolojiler, fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar(16).
Hiçbir görüş/akım, Jüpiter’in kafasından ansızın doğan Minerva gibi, sıfır malzemeyle yaratılamaz. Sokrates Descartes’ı, Descartes Voltaire’i, Hugo’yu, Picasso’yu yaratmıştır. Atatürk de geçmişin ortak kültür belleğini ulusal potada katalizör olarak eritmiştir. Buna göre içli türkülerimizin titreşimleri çok sesli ezgilerle seslendirilecek, Yunus bizim kalacak, Goethe ve Baudelaire’in tadına varılacaktır. Ne köksüzleşme, ne Batıya özenme, ne de görüntüde çağdaş biçimsellik. Yalnızca özümsenmiş çağcıllık. Çünkü “özümsemek koşuluyla başkalarından beslenmek kadar özgün hiçbir şey yoktur. Aslanı aslan yapan özümsediği koyun etidir.” (Paul Valéry).
Atatürk’ün deyişiyle “haraset-i fikriye” sayesinde özgün Türk kimliği yeryüzündeki vazgeçilmez yerini alacaktır.
İnsanlar geçmişten ders alırlar. Ama geçmişte değil, yalnızca şimdiki zamanda yaşarlar.
1930’lara dönülemez. Dönülürse şimdiki zaman da avucumuzdan kayar gider; yarının rüzgârları hiç esmez olur.
1930’lardan ders alarak, ama 1930’ların bekçiliğine özenmeden geleceğe bilimin ışığında gelecekler üretilirse, işte o zaman Atatürk’ün mirasçısı, Atatürkçü olunur. Bunu iyi bilelim.
Şu an, zihinsel patinajdan kurtulmanın; 1930’ları yineleyip ifşa etmenin değil, yarınları gözeterek ve günümüzü iyi okuyarak Atatürkçülüğü sürgit inşa etmenin zamanıdır.
1930’lar, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, tartışmacı demokrasinin fizyolojik işlerliğinin, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” demokrat insanı yetiştirmenin önhazırlık, fidanlık dönemidir. Marliott’un, Atatürk için bir “diktatör değil, bir ulus edükatörü (eğitici)” demesinin nedeni budur(17).
Özetle Atatürk, demokrasiye iki talihsiz denemeyle geçmek istemiş, başaramayarak ertelemiş; “…demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya konulmalıdır.” diyerek bunu gelecek kuşaklara, bizlere bırakmıştır(18).
Görülüyor ki, biz Mustafa Kemaller, 6 Eylül 1999’daki çağcıl bilimin en son verilerine ve değerlerine yaslanan demokrasiyi ne denli iyi algılar, amacımızı buna göre belirler ve optimal demokrasiyi gerçekleştirirsek o denli Atatürk’ün mirasçısı, Atatürkçü olabiliriz(19).
Unutmayalım. Bir toplum, şanlı bir tarihle, kurtuluş savaşıyla, devrimlerle, bunlarda en büyük payı bulunan eşsiz bir önderle, sarsıntısız geçilen bir demokrasi denemesiyle her gün övünüp duramaz. Övünmekle yetinmek, “bir örnekliğin/donmanın tehdidi” (François Jacop) altında yaşamak demektir. Buna hakkımız yoktur. Geleceğe bakalım. İkibinli yıllara evrilirken, demokrasinin biçimsel bir dekora dönüşmemesi için onu iyi algılayıp tanımlamak zorundayız.
Öyleyse ikinci temel soruyu soralım ve yanıtlayalım: Nedir çağcıl demokrasi?
*** ÇAĞCIL DEMOKRASİ
Çağcıl demokrasi, özgür, özerk, eşit bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş özgür halkın, hukukun egemenliği altında, sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına göre, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir.
Özgürlük
Bu tanımdan da anlaşılıyor ki, demokrasinin ilk öğesi ve ortak değeri özgürlüktür.
Özgürlükçülük bir kez benimsenmeye görsün, gerisi gelecektir. Haklar ve özgürlükler, toplumla birlikte ortaya çıkarlar(21). Toplum demokratikse zaten bunları içselleştirmiştir.
Özetle, demokrasinin odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış, baskılardan arınmış, özgür/özerk birey vardır. Her şey bu odağa göre konumlanır. Kurumların, örgütlerin, yöntemlerin, tekniklerin bütünü olan demokrasi, özerklik anlamında bir değer olarak algılanan özgürlük üzerine oturtulmuştur(22).
Bireyin özgürlüğü ilkin beynin özgürlüğünü sağlamakla başlar. Bunun için de devletin görüşler, inançlar karşısında yansız olması gerekir. Görüşler karşısında yansız devlet düşünce özgürlüğünü, inançlar karşısında yansız devlet laikliği güvence altına almış olur. Devlet okullarında bireye bilimin verileri, ideolojik süzgeçlerden geçirilmeden, yansız, nesnel (objektif) olarak sunulur, algılama kapıları açık tutulur.
Birey onları, koşullanmamış, özgür beyniyle kendisi değerlendirecek, seçimini kendisi yapacaktır. Birey insandır; öğrenir. Okullarda bu nedenle öğrenim (instruction) vardır, eğitim (éducation) değil. Demokrasi, düşünceler, inançlar cumhuriyetidir. Düşünceler üzerinde yalnızca kaba baskıyı değil, beyin yıkama biçimindeki dolanlı baskıyı da reddeder. İdeoloji aşılayan, kuşkucu ve sorgulayıcı (agnostik) temele dayanmayan öğrenim demokratik değildir(23). Demokratik toplumun beyni yıkanmış misyoner ve organik aydınlara, devlet makamlarını doldurmaya özgülenmiş uslu yurttaşlara değil, toplumun gelişmesi için Sokratesçe sorgulama ve eleştirel akılcılık alışkanlığını kazanmış bireylere gereksinmesi vardır. Okulların işlevleri böyle yurttaşlar yetiştirmektir. Çünkü toplumun yararı için bireyin devlet gibi düşünmeme, “kurulu düzeni sorgulama, eleştirme, kınama, hatta mahkûm etme özgürlüğü” vardır (Laski).
Esasen, demokrasi, bireysel özgürlükle düzen kavgasına dayanır ve bu, dünün, şimdinin, yarının kavgasıdır(24).
İnsanı insan yapan en soylu organ beyin, beynin en kutsal ürünü düşünce, inançtır. Buna herkesin ve devletin saygı duyması zorunludur.
Bu saygı, bireyin özgürce oluşturduğu düşünceyi, inancı dış dünyaya yansıtma aşamasında ortaya çıkar. “Düşün, ama içinden düşün” demek, “hiç düşünme” demektir. Birey hem düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir. Yasaklarla, kozmik cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce, inanç, bir bilinç küresine hapsedilir, ağızlar kapatılır, kalemler kırılırsa, “kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküleri söylenemez” (Alfonso Reyes). Böyle bir toplum henüz avcılık çağındadır, ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır, insan beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta kendisidir.
Özgürlükçü demokraside herkes özgürlük türküsünü söyler. Dişler kenetlenmediğinden halk söylenmez, söyler, hem de yüksek sesle.
Düşüncelerin, inançların açıklanmasını yasaklama girişimleri dün olanaksızdı, bugün daha da olanaksızdır. Çünkü “insan yok edilebilir, ama teslim alınamaz” (Hemingway).
“Düşünceler kurşuna dizilemez” (Napoléon).
Dünün dünyasını ele alalım. Sokrates’in eylemi Atina yasalarına göre suçtu. Sokrates herkese açıklık, doğrudanlık, yüzyüzelik, sözlülük ilkelerinin uygulandığı öylesine başarılı bir yargılama sonucunda hüküm giydi ki, uygarlığın bu yargılamayla başladığı ileri sürülmüştür (M.C.Anday). Ancak düşüncenin cezalandırılamazlığı unutulmuştu. Bu yüzden Sokrates’i yargılayan 502 yargıçtan hiç birinin adını bilmiyoruz. Ama 2398 yıldan beri “hükümlü Sokrates konuşuyor” (Faruk Erem), Atina adaleti ise lanetleniyor. Ne ki, insanlık bunlardan hiç ders almamış görünüyor.
Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa “doğru”dan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır.
Düşüncelerin açıklanmasını yasaklamak, yalnızca düşünceyi üreten insanın değil, başkalarının dinleme ve değerlendirme özgürlüklerine de saldırıdır. Çünkü ötekilerin düşünceyi dinleme, değerlendirme özgürlükleri, berikilerin düşünceyi açıklama özgürlüklerinin bulunmasına bağlıdır.
Sınırsız özgürlük şeytanlar içindir. İnsanın şeytanlaşmasına elbette göz yumulamaz. Beynin her ürünü söze dönüşüp dışarıya yansıtılamaz. Sövgüler, iftiralar böyledir, düşünce sayılmazlar ve her düzende cezalandırılırlar. Ayrıca hukuk, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları, zorla düşünce dayatmalarını da suç sayar. Ancak bunların dışında kalan şeyler, toplumu sarsan, yüreğinden yaralayan görüşler bile, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırları içinde kalır, suç sayılmazlar(25). Tersi anlayış çoğu zaman düşünce suçudur(26). Esasen “sakıncalı olmayan bir düşünce çoğu zaman düşünce olarak anılmaya değmez” (O. Wilde).
Bugünün gelişmelerini, skandal yaratan, sakıncalı düşünceler sergileyen insanlara borçluyuz.
Ceza hukuku, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları cezalandırırken çok duyarlı olmak, “suçların yasallığı ilkesi“ni çiğnememeye özen göstermek zorundadır. Bu ilke birey özgürlüğünün güvencesi, ceza hukukunun temelidir. Bu yüzden insan hakları bildirilerine, anayasalara (md. 38) girmiştir. Bu ilkenin somut izdüşümlerinden biri de, ceza hükümlerinin açık, belirgin, kesin olmaları, örtülü, gri, belirsiz, mat, değerlendirici ve görece olmamalarıdır. Bu tür sözcüklere yer verilmemelidir. Bu bir alt ilkedir. Bu alt ilkeye uyulmazsa, hem suçların yasallığı ilkesi ve hem de düşünce özgürlüğü sinsice, kurnazca, dolanlı yolla çiğnenmiş olur. Böyle bir hukuk, kendi örgülü saçlarına tutunarak bataklıktan çıktığını söyleyen Baron Von Munchhausen’ın mantığıyla işleyen bir hukuktur.
Özgürlükleri kötüye kullanacakları ya da demokratik sistemi yıkacakları bahanesiyle de düşünceyi açıklama özgürlüğü sınırlanamaz, yasaklanamaz.
Bunun üç temel nedeni vardır:
Birinci neden, düşüncenin özyapısıyla ilgilidir. Her düşünce karşıtıyla vardır ve gücünü karşıtına borçludur. Marksizm liberalizmin, liberalizm Marksizm’in yanlışlarını ortaya koyarak ve yeni sentezler yaratarak düşünceleri güçlendirmişlerdir.
İkinci neden, demokrasinin özyapısıyla ilgilidir. Demokratik toplum, tek gerçek savını ve kültürel tekelciliği reddeder. Her zaman açık uçludur. Özgürlükçüdür. Bu yüzden de hoşgörüsüz yıkıcı akımlara, görüşlere bile hoşgörülü olacak kadar cömert olmak zorundadır. Bu temel ilkeden vazgeçerse demokratik olmayan bir yöntemi
seçmiş ve tuzağa düşmüş olur. Kendi varlığını özsavunma gerekçesi de olsa, bu tutarsızlıktır. Demokratik rejimin kavgası, sürgit bu tuzağa düşmenin ve bu tuzaktan kurtulmanın kavgasıdır. Demokrasi militan olmamalıdır. Demokrasinin amacı, demokratik olmayan rejimleri çökertmek değil, onları özgürleştirmektir(27). Özgürleştireceğim bahanesiyle özgürlük çiğnenemez. Çiğnenirse kısır döngü kırılamaz ve bunalım daha da derinleşir. Demokrasinin bir özelliği bünyesinde her an bir risk taşımasıdır. Riski göze alamayan rejimlerin adı diktatörlüktür(28). Demokrasinin biricik sigortası yine ve ille de demokrasidir.
Üçüncü neden, demokrasinin uçları evcilleştirici, demokratik bağışıklığın sağlamlaştırıcı dehasıyla ilgilidir. Deneyimler göstermiştir ki, aşırı görüşleri, inançları etkisiz kılmanın en iyi çaresi, özgür bırakıp onlarla ilgilenmemektir. Bu tutum, aşırı görüşleri, inançları önce parçalayacak, çoğullaştıracak, ılımlı kılıp evcilleştirecektir(29). Özgürlükçü demokratik toplumlar toplama kampı tohumları dahil, totalitarizmin bütün tohumlarını, içlerinde taşırlar ve hoşgörerek parçalayıp onların serpilmelerini ve bütünleşmelerini önlerler. Dikkat ediniz. Bütün totaliter rejimler bunu iyi bildikleri için, her zaman gelişme ortamını sağlayan çoğulculuğun amansız düşmanı olmuşlardır(30). Eğer uç akımlar yasaklanırsa, demokrasi bu işlevinden, sistemi ayakta ve sağlam tutan demokratik bağışıklıktan yoksun ve ilk fırsatta yıkılma tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır. Tutuklanma Hitler’i yaratmıştır. Sürgün Lenin’i yaratmıştır. Sürgün edilmeseydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma’da noktalayacaktı.
Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış, aykırılığı mayalandırmıştır. Çünkü yasaklanan her görüş, her inanç merakı kışkırtır. Yasaklanan görüş, inanç çapından çok salgılar. Roma katakomblarına sürülen Hıristiyanlık, ilkin bükülmüş bir dal, daha sonra tepen bir daldır. Yasak kapakları kalktığında sel her yeri kaplar. Artık ortada “tartışan insanlar değil, çarpışan ordular vardır.” (B. Russell).
Yasak, önceleri görece bir dinginlik sağlar. Ancak geçicidir, aldatıcıdır. Çünkü baskıyla sağlanan barış, aslında için için süren bir savaştır. Yasaklanan görüşlerin gaddarlık patlamasıyla öç almalarının(31) nedeni, baskı rejimlerinin sistemin bağışıklığını sağlamaktan yoksun kalmalarıdır.
Küçük Hitler’lere mikrofon vermeyerek onları silemeyiz. Hoşlanmasak bile Ku Klux Klanların felsefelerini yayma ve sokakta yürüyüş hakları vardır(32).
Unutmayalım ki, en tehlikeli düşünceler bile insanlığın çılgınlıkları arasında yer almıştır, almalıdır. Çünkü insanlar arasında sağduyu eşit paylaşılmıştır (Descartes).
Yaratıcılık için kaosa da gerek vardır(33).
Düşünsel “anarşi, demokratik ülkelerin en çok değil, en az korkmaları gereken şeydir” (Alexis de Tocqueville).
“Öyleyse ötekinin demokrasiyi yıkma amacı varsa, bırakalım konuşsun. Konuşsun ki, demokrasi içinde sağduyu onu yapayalnız bıraksın. Bu fırsatı demokrasiye verelim, kaçırmayalım. O susturulursa, ona karşı en güvenilir savunma aracından kendimizi ve halkımızı yoksun bırakmış oluruz. bu savunma aracı şudur: Aşırı uçları savunan kaba görüşleri akılcı yöntemlerle reddetme hakkını halkın elinden almak. Demokrasi “ben ötekinden daha iyi düşünüyorum” yolundaki vesayetçi, Jakoben ve tekelci anlayışı reddeder. Bu hakkı halkın elinden alırsa tuzağa düşmüş olur. Böyle bir tuzağa düşen demokrasiyi ise, artık demokratik ilkeler değil, demokrasi düşmanlarının sindirme yöntemleri yönlendirmiş olacak, demokrasi demokrasi olmaktan çıkacaktır” (Cohen). Bu yüzden Jefferson, “Eğer, demiştir, aramızda birliğimizi bozmak isteyenler varsa, onları rahatsız etmeyelim, kendi hallerine bırakalım”.
Unutmayalım ki, yaşamak için gerekli organlarla donatılan insana bunları kullanma fırsatı vermek, gelişmenin önkoşuludur(34).
Özetle özgürlükçülük, başta beynin, düşüncenin, inancın özgürlüğü olmak üzere, ancak demokrasiyle gerçekleştirilebilen, onun olmazsa olmaz öğesidir.
“Özgürlük kişinin özsorumluluk iradesinin olması demektir. Kişinin bizi ayıran mesafeleri koruması demektir. Kişinin doğru zamanda ölmeyi isteyebilecek biçimde yaşaması demektir. Rakiplerine, onları aynı olmaya indirgeyerek değil, onlarla uğraşarak, onlara direnerek ve meydan okuyarak saygı duyması demektir. Bir rakip olarak saygı duyduğu kişiyi kimileyin bir dost olarak seçmesi demektir. Karşılıklı bağımlılığı çatışmayla, çatışmayı saygıyla kaynaştırması demektir. Karşı karşıya kaldığı şeyler yoluyla kendisinden öteye uzanması, bunların benlikte uyandırdığı yokluk, farklılık ve olasılık yankılarında hayat bulması demektir. Çok biçimli özgürlük düşüncesini tek bir kimlik modeline çengelleyerek onu sabit hale getirmeyi reddetmesi demektir.“(35).
Yineliyorum. Özgürlüğü yerli yersiz sınırlayan bir hukuk ve devlet, insanı insan yapan temel öğeye, özgürlüğe ihanet etmiş bir hukuk ve devlettir. Böyle bir düzende hukuk da, devlet de meşru değildir.
Çoğulculuk Çoğulculuk, “Batı politikasının keşfinin övüncü” olarak demokrasinin önkoşuludur(36).
Demokratik toplum kültürel tekelciliği dışlar. Toplumun doğa yasasını gözetir.
Bu yasaya göre her toplumda kafa sayısınca görüş, yürek sayısınca sevgi vardır. Çünkü bireyi birey yapan bireyi tanımlayan şey, eşsiz, benzersiz olma niteliğidir”(37).
İnsanlar arasında tek ortak nitelik farklı oluşlarıdır(38).
Farklılıklar, başkalıklar çağını yaşıyoruz. Bunun anlamı, özgürlük, özellik, çeşitlilik, değişiklik, çok mantıklılık (multiples socio-logiques), çok odaklılık (polycentralisme) demektir(39). Felsefi, siyasal, kültürel çoğulculuk demektir. Çoğul gerçeklik demektir. Son çözüm önerisinin, dayatmacılığın reddi demektir.
Çoğulculuk, bireysel özgürlüğün/özerkliğin doğal sonucudur. Değil mi ki herkes, berikilerle ötekiler dikeylemesine, yataylamasına özgür ve eşittir, öyleyse orada bireyler hiçbir düşünce kalıbına uymak zorunda değildir; çünkü bireydir, “bende” değildir. Birey kendi alınyazısını belirlemede özerktir. Özerk birey olarak demokratik sürece katılacak, öyle kalacaktır. Tek değer değil, değerler çokluğu
yaşanacaktır(40). Çünkü her bireyin yaşam biçimini kültürel bir değere dönüştürme hakkı vardır(41). Doğa tek tip insan yaratan bir klinik değildir; çoğulcudur. Toplumlar da doğal yapıları gereği böyledir. Nitekim Babil Kulesi Söylencesi, Tanrı’nın bile tek dil tasarısından hoşlanmadığının kanıtıdır(42). Sivil toplum, insana özgü değerlerin özündeki çoğulcu yapıyı benimseyen bir toplumdur. Akılcı temeli yalnızca kendisinin oluşturduğunu ileri sürmez(43) ve dayatmaz. Ne katıksız bireyci ne de katıksız kolektivisttir. “Akıl bize, her zaman ötekinden gelir. (…) Farklılıklar düzenli değiş tokuştur. (…) Değiş tokuşun olanaksız olduğu her yerde dayatma, terör vardır. (…) Öteki öteki kaldığı sürece ırkçılık yoktur. Öteki ne zaman ki farklılığa zorlanır, orada ırkçılık başlar. (…) (Hiç kimse boşuna yorulmasın). Ötekinin kökünü kazımak için yapılan her girişim ötekinin yok edilemezliğini kanıtlamaktadır.”(44). Aslında çelişki, çatışma toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmamalı, buna özendirilmelidir. Zira demokrasi bir üst dildir (métalangue), farklılıkların katılıklarını çoğulculuk sayesinde eritir(45). Demokrasinin çokluk ayırdına varılamayan dehası da işte buradadır.
Bu yüzdendir ki, demokrasi, toplum mühendislerinin gelgeç ve kurgusal bir tasarımı değil, toplumsal gelişmeyi sağlayan sorgulayıcı bir araştırma izlencesidir, programıdır. Yaygın sivillik ve çoğulculuk ortamında boy verir. Bütün bunlar ortaya koyuyor ki, toplum ideologların, yöneticilerin hamur gibi yoğurup biçim verecekleri bir varlık değildir(46). Bu amaçla yapılan “devrimler, omuzdaki yükü değiştirmemiş, yalnızca omuz değiştirmiştir” (B. Shaw). O kadar.
Sonuç hep bellidir. Hiçbir kültür çizmeyle yok edilememiştir. Her girişim onu güçlendirmiştir. Tek biçimli insan yaratma dayatması (intégrisme), tehlikeli bir arındırma girişimi(47) olarak ilkin girişimin sahiplerini yok etmiştir.
Kurgusal akılla toplum mühendisliğine özenen Jakobenler, Robespierre, Billaud-Varennes, Saint-Just, Le Pelletier, insanı terörle yeniden üretmeye yeltendiler. Napoléon bütün Avrupa’yı bir kimyager gibi kendi deneyi için kullanacağı bir hammadde olarak gördü(48).
Mussolini, Hitler, Stalin, Franco yalnız milyonlarca cana değil, insanlığımıza, onurumuza da kıydılar. Hepsi de tek biçimli insan yaratma isterisiyle kendilerini Tanrı’nın yerine geçirdiler. Kendi akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayatarak, kendilerinden menkul yol göstericiliği benimseyerek, toplumsal olayların/olguların kişilere, aktörlere teslim olmayacak kadar karmaşık olduğunu düşünmediler. Yarattıkları ideolojik/yanlı Procrustes devlet sayesinde insanların yataklarına uzun gelirse, ayaklarını kestiler, kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler. Kimileyin de insanları önce parçalara ayırdılar. Sonra bu parçaları yeni biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her totaliter rejim gibi, “bir meyve koparmak için ağacı devirdiler” (Montesquieu). Özgür birey yok oldu. Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı. Bu devletti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet “çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık” (Nietzche) olup çıktı. Topluma deli gömleği giydiren böyle bir rejimde ve devlette insanlar maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorundadır. Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artık kendisi değildir. Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir.
Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da kültürel soykırımdır (génocide culturelle).
Artık insanlar tek şey bilir, tek şey düşünürler. Bu da rejimin dayattığı gerçektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde, aslında kimse düşünmüyor demektir. İnsanın yerine kişiliksiz yaratıklar, “hiç kimse”ler (Octavio Paz) geçmiştir.
İdeolojik, militan devletin sonu hep aynıdır. Hızlı yaşlanır (progeria). Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği için meşru değildir. Devleti ayakta tutan zorbalıkla meşruluk arasındaki ilişki ise ters orantılıdır.
İnsan, “yanakları kızaran bir yaratıktır(49), onurludur. Her yönüyle tanınmak, kabul edilmek ister. Devlet ve herkes insana saygılı olmak zorundadır. İnsana, insanın kendisine, insan kümelerine ve ölüm pahasına değer verdiği şeylere, kültüre, dile, kimliğe saygı. Bu saygı insan ruhunun, yaradılışının bileşenlerinden biridir. İnsan olmanın, insan sayılmanın vazgeçilmez koşuludur.
İnsan yalnızca biyolojik gereksinmeleri olan bir varlık değil, hak ettiği değer verilmeyince öfkelenen, aşağılanınca utanan, değerince değer verilince gurur duyan bir yaratıktır(50). Platon buna “thymos” diyordu. Hiçbir insan, kendisine bebekler gibi davranılmasından hoşlanmaz. O her zaman ergindir. Ergin ve özerk olarak tanınmasını ister. Tarihin motörü budur.
Çoğulculuk zenginliktir. Her kültürün çoğulcu kültüre getireceği zenginlik, değişiklik; gelişme ve değişme patlamalarının nedenidir(51). Bu yüzden çoğulcu demokraside berikiler, ötekilerin karşıt görüşlerini sergileme hakları örselendiğinde kendi hakları örselenmiş gibi savunurlar. Çünkü savundukça kendilerinin de çoğalacaklarını bilirler. O yüzden her kültür başlı başına bir değerdir, boşlukların yanı sıra deneyimleri, bilgelikleri, erdemleri içinde taşır. Geleceği, geçmişi ve şimdiyi canlı bir iletişimle bütünleştirir. Eş zamanlı ve tarihsel çeşitlilik çoklu tekliktir (unitas multiplex), insanlığın ortak dokusudur.
İnsanlık dayanışması kültürel çeşitliliğe saygı içinde gerçekleştirildiğinde(52) barışa ulaşılacaktır. Başka başka kültürlerin, kimliklerin bir aradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Çünkü çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır(53). Kültürler arasında değer açısından, yansız devletin ve hukukun egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı vardır(54). Kültürler birbirlerini küçümseyemezler. Okul bahçesinde berikilerin öteki saydıkları bir çocuğa “seninle oynamayız” demelerinin yarattığı acıyı sözcükler anlatmaya yetmez. Bu bir insanlık suçudur(55). SS’lerle ötekileri düşününüz. Aralarında diyalog yoktu. Çünkü eşitlik yoktu. SS’ler ötekileri düşman olarak bile görmüyorlardı. Köpekler, domuzlar, zararlı böcekler gibi görüyorlardı. Ötekiler onların gözünde hayvan bile değillerdi. Sadece birer çöptüler. Çöpün alınyazısı yakılmaktır(56). Bu yüzden insanlık “tek”in yerine “çok”u, ötekilerle berikileri, “Bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine” (N. Hikmet) yaşatan çoğulcu demokrasiyi getirdi. Aynı değil, başka başka şeyler söylendiği için gerçek diyalog başladı. İnsanların devletleştirilmesi aşaması bitti, devletin insancılaşması aşamasına geçildi. Toplumlar barışa, dinamizme kavuştular. Kimileri bunu “tarihin sonu” diye duyurdu(57). Bir bakıma haklıydılar. Çünkü demokrasi, çoğulculuğu, çeşitliliği hem özendiriyor, hem de hoşgörü çimentosuyla bir arada yaşatıyordu(58). Çözülme ve ayrışmanın içinde birleşme vardır(59). Görülmemiş çeşitliliklerimizin içindeki birleştirici ipliklerimizi bulmak gerekir (di)(60). Bulunmuş ve “biz” kavramına ulaşılmıştır. Bunun anlamı, diyalojik ilkeyle birden çok aklın yarışarak dinamiklerin seferber edilmesi, dönüşümlülük ilkesiyle (principe de récursion) yaratma, üretme kesintisizliğine ulaşılmasıdır(61).
Son çözümlemede, doğanın da, toplumun da yapısı çoğulcudur. Doğa da, toplum da çoğulcu dinamiklerine dokunulmasını içlerine sindiremezler. Bu dokunulmazlığın çiğnenmesi durumunda birincisi, kendisiyle birlikte insanı; ikincisi, dokunanları yok etmektedir. Doğal dengenin ve toplumsal barışın bozulmasının kökeninde yatan neden de, çoğulculuğun göz ardı edilmesidir.
Hoşgörü, Görecelik
Bütün bunların doğal sonucu şudur: Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.
Kültürel Kimlik
Çoğulculuğun doğal izdüşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller, düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık, kararların öğesi olarak ortak bilincin ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur(62). Bu yüzden 19-28 Haziran 1972 Helsinki Avrupa Kültür Politikası Konferansında, her kültürel başkalığa saygının öğrenimde aşılanması istenmiş; 26 Temmuz-6 Ağustos 1982 Mexico Konferansında, kültürel kimliklerin savunulmasının toplumları bölmediği, zenginleştirdiği, bunları göz ardı etmenin bunalımlara yol açtığı vurgulanmıştır(63).
Görülüyor ki, çağcıl demokrasi, siyasal kimliği ve istekleri değil, bir kümeye aidiyeti yansıtan, insanı özelliklerini gözeterek kendisi kılan kültürel kimliği korumak zorundadır. Çoğulculuğun doğal sonucudur bu(64). Çoğulcu demokrasi, dayatmacı, hegemonyacı kimliği dışlar. Çünkü dogmaya, dogmalaşmalara göz yumamaz. “Kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen, çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda birleştiren tartışmacı demokrasi(65) iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir. Dinginlik ve barış, yasalarla değil, birey ve devletin çoğulculuk ilkelerine ve izdüşümlerine uymalarıyla sağlanır.
Eleştirel Akılcılık
Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri, tartışma kamu ahlakına girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın alanına giren bir hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden vazgeçilemez.
Katılımcılık
Özgürlük, çoğulculuk, elbette özgür halk yönetimi demek olan demokrasi için yetmez. Demokrasi, düşünceler cumhuriyetidir, diyalogdur. Bu diyaloğu, seçim, partiler, sendikalar, dernekler gibi sivil halk örgütleri, baskı grupları sağlayacak, karar süreçlerine halkın sürekli katılması gerçekleştirilecektir. Özgürlük, çoğulculuk amaç; katılımcılık bunların gerçekleşmesi için araçtır. Yeter ki, katılım, halkın doğru bilgilendirilmesine dayansın. Tersi durumda kararlar sakatlanır ve tutarlı olmazlar.
Aldanmamak için doğru bilgi akışı zorunludur. Devlet sokaktaki insana yalan söyleyemez.
Yansız Devlet
Demokrasinin, özgürlükçülük, çoğulculuk, eleştirel akılcılık, katılımcılık boyutları bir kez benimsenmeye görsün, ardından bütün ilkeler, kavramlar, kurumlar yerli yerine oturacaktır. Başkalığa katlanamayan, yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan, karşıtlarını “takip, tanzim ve tedip” eden, eğitici, ideolojik, militan devlet gidecek, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir. Yansız olduğu için hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir bu. Düşünceler karşısında yansız olduğundan düşünce özgürlüğünü sağlayan, inançlar karşısında yansız olduğundan laik bir devlettir. Yansız devlet kötülüğü gören, ama ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten(66), yaşamın bütün yönlerini denetlemeye kalkışmayan, Hegelci biçimde uyuşmazlıkların yansız hakemi olan, toplum katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin vermeyen(67); yaşamın hiçbir düşünce kalıbına sığdırılamayan zenginliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden öngörülemezliğini gözeten, ötekilerle berikilerin enerjilerini çatıştırmadan yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini çizen, koruyucu, katalizör ve “güvenceci” (Jean-Marie Benoist) bir devlettir bu(68).
Özgür Halk
Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur.
Bilgilendirilmiş ve özgür yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne devlet ne de grup dayatmacılığına izin verir. Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur. İktidarın tek ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim, iktidar, halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın karmaşık ilişkisinde, kararlarında, bu iradenin payı vardır(69).
O yüzden karara herkes saygılıdır. Kararın ve devletin gücü ve meşruluğu bu saygıya dayanır. Seçimden önce yere göğe sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz, bilgisiz gören iktidarlar, kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu gütmeye kalkışırlar. Oy veren bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin hakkı yoktur(70). 19. yüzyılın “demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar ayırımı bitmiştir. 20. yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir olup olmadığı ölçütünün yerini bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi sayesinde olgunlaşıp ulaşabileceği postülası almıştır” (1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amartya Sen)(71). “Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” gerekçesiyle köreltmecilikten (obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu varsayımına dayanan vesayetçi anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük dönemlerindeki onurlu tutumuyla her halk yalanlamıştır. Pretoryen iktidarları iğreti, gayrimeşru gören halklar, önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler (périphérisation olgusu), pretoryen iktidarın uzaklaştırdıkları toplum önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine taşıyarak iktidarı onlara teslim ederler. Bu Duverger’nin “görünmeyen gerçek nöbetçi” dediği halkın başarısıdır ve tarihin her döneminde böyle olmuştur. Çünkü tarihte hiçbir halk örs olmaya katlanamamıştır. Zira, her ülkede
“halk, bir ölüler kümesi değil, kendi kültürünü üretecek (doğal) kurum ve kurallara sahip bir aktörler topluluğudur”(72).
Demokrasilerde, halk devlet için değil, devlet halk içindir(73)
Hukuk
Yansız devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk ve ona biçilen işlevdir. Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı, adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir(74). Yasal metin âdil olmak zorundadır.
Adaletsiz hukuk, yalnızca “yanlış hukuk” değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır (Radbruch), hukukta devletçiliktir.
Demokraside devletin dokunduğu her şey hukuka dönüşmelidir.
Devlet “çok hukuk, az devlet” formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez, ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir. Yasaların genelliği, yasayı yapanlar dahil herkese ayırımsız uygulanabilirliği(75), gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk ve saydam devletin geçmesi gereklidir. Hukukun olmadığı yerde halk “sürü” (Goyard-Fabre), insan “köle”dir (Mauchaussat).
Demokraside, böyle bir hukukun iki işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak ve gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. Yasaklayıcı olmamak. Hukukun zorunlu ilkelerini güvenceye alan bir devlet kendi taahhütlerine uyar. “Yasasız suç ve ceza olmaz”, “yargısız kimse cezalandırılamaz” birer devlet taahhüdüdür.
İşte devlet, işte hukuk. Devlet hukuka saygılı olduğu, hukuk da insanları özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç kazanırlar. Sonuçta her ikisinin de işlevi, özgürlüklerin açılımını sağlamaktadır.
Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir ne de altındadır, yalnızca içindedir. Hukukun karşısında herkes eşittir; her görüş, her inanç hukukun egemenliği altında birlikte yan yana yaşar, yarışır ve gelişir.
Hukukun üstünlüğü dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun oynandığı bir manipülasyon alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini güç, özgürlüğün yerini uşaklık almıştır(76).
Erkler / Güçler Ayrılığı
Peki bu hukuku kim kotaracak, kim uygulayacak, uyuşmazlıkta hukukun ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?
Hukuku, demokrasilerde, halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri, yani yasama erki (iktidarı), gücü, kotarıp düzenler; yürütme erki, gücü uygular; yargı erki, gücü de hukuku yorumlayıp son sözü söyler(77). Buna “erkler, güçler ayrılığı ilkesi” diyoruz.
Erkler, güçler ayrılığı ilkesinin başlıca iki nedencesi vardır.
Birincisi klasiktir, Montesquieu’nündür. Çünkü, diyordu, Montesquieu, deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü kötüye kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar, aslında yasalara göre değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler(78). Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın iktidarı durdurması gerekir (XI. kitap, 4. bölüm). Böylece Montesquieu; Aristo ile birlikte ucun ucun söylenen, Locke’ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin örgütlenme ve hukuk düzeninin işlemesiyle ilgili erkler, iktidarlar, güçler ayrılığı ilkesinin can alıcı noktasını yakalamış oldu.
Özgürlük için başka yol yoktur. İktidar, güç tek elde toplanmamalıdır. İktidar tek elde toplanırsa manipülasyon başlayacaktır(79).
Montesquieu‘ye göre, yasama ve yürütme iktidarları tek elde toplanırsa hukuk zorbalaşır, çünkü zorba yasalar çıkar. Yasamayla yargı ya da yürütmeyle yargı aynı elde toplanırsa, yargı yasalar çıkararak keyfiliğe kayar ya da yürütme zorbalaşır. Üç durumda da özgürlük yoktur.
En kötüsü üç iktidarın tek elde toplanmasıdır. Bu durumda her şey yitirilir. Bunun örneği, üç iktidarı da elinde tutan ve korkunç bir baskı uygulayan Osmanlı Sultanıdır. Ayrıca ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî yönetim var demektir(80).
Erkler, güçler ayrılığının ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu yapısının iktidar olgusuna yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu demokrasi hiçbir iktidarın, gücün tek elde toplanmasına izin vermez. Her iktidar parçalanmıştır(81). Erkler, güçler ayrılığı ilkesi, günümüzde de demokrasinin temelidir, çoğu anayasalarda bulunmaktadır. Saint-Just: “Zorbalar saltanatlarını sürdürmek için halkı bölüyorlar. Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız iktidarı bölünüz” demiş; 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde de erkler ayrılığına yer vermeyen
anayasaların anayasa sayılamayacakları vurgulanmıştır (md. 16).
Montesquieu’nün erkler/güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir: Görevsel, yetkisel açıdan üç erk, iktidar bağımsızdır. Bu bir. Kişiler açısından birbirlerini azledemezler. Bu iki. Maddi açıdan aralarında organik bağlantı yoktur. Bu üç(82). Ne var ki, bu sonuç gerçekçi değildir. Çünkü bu üç erk, iktidar, güç birbirlerinden kopuk değildir. Aralarında işbirliği, dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide(83) ve anayasalarda (1982 Anayasası) bu belirtilmiştir.
Kuramsal tartışmaları bir yana bırakırsak, erkler/iktidarlar ayrılığı ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay olarak iki biçimde yansımıştır.
Birincisi, çoğulcu demokraside iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil, dikeylemesine de çoğulcu olmak zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün merkezde toplanması önlenmekte, merkezle yerel yönetimler iktidarı paylaşarak saydam devlete ulaşılmaktadır(84).
İkincisi, iktidar, yataylamasına, yasama, yürütme ve yargı olarak paylaşılmaktadır. İlk ikisinin kimileyin iç içe olması hoş görülmektedir. Ancak üçüncü iktidarın (tiers pouvoir), yani yargının güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci olarak da öbürleriyle eşit olması zorunluluğu öğreti ve uygulamada vurgulanmaktadır.
Yargının bağımsız olması zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin yargıcı olamaz. Eğer yasa yapanlarla uygulayanlar kendi kendilerinin yargıcı olurlarsa orada özgürlük ve adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık egemen olur(85).
Hukukun en amansız düşmanı güçtür. İktidarların en tehlikeli girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir(86). Salt güce dönüşen bir devlet uyruklarını köle yapar, sömürür. Böyle bir devlette yargı ve yargıç görünüşte vardır, gerçekte yoktur. Orada halkın Tanrı’ya sığınmaktan başka çaresi kalmaz(87).
Öte yandan bağımsız yargı, yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli güvencesidir(88).
Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki konum gibi maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmaları zorunludur(89).
1982 Anayasasının başlangıcında bu eşitlik ilkesi, 140. maddesinde de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.
Bağımsız Yargı
Görülüyor ki, demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor. Demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak, hukuk adına her olayda hukukun ne dediğini nesnel mantıkla söyleyecek bir erke, güce de gereksinme vardır. Bu bağımsız yargıdır.Eğer hukuk uygulaması bağımsız, özerk bir yargının elinde değilse her şey boşunadır.
Toplumun benimsediği hukuku bağımsız olmadığı için objektif biçimde uygulayamayan bir yargı, adaletin ve demokrasinin düş kırıklığıdır.
Siyasete bulanmış ya da bulanma olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde tarttığı izlenimi uyandıran bir yargı, ne denli duyarlı olursa olsun, kirli adalet salgılar.
Adaletteki kirliliği, “adaletsizliği temizleyebilen bir madde ise bugüne değin bulunamamıştır”(90).
Siyasal güçle yargı gücü arasındaki ilişkide, hangisi güçlü ise öbürünü kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar güçlü ise yargı siyasallaşacak, yargı güçlü ise siyasal iktidarı hukukun içine çekecek, onu meşrulaştıracaktır.
Unutmayalım. Siyaset hep hareketlidir, boş oturmaz ve beklemez. Hukuk, siyasetin rahatını bozmaya başladığı anda, siyasal güç de hukuk(91) ve yargıyla oynamaya başlar. Ancak bağımsız bir yargı ve yargıçtır ki, her türlü etkiden arınmış objektif mantıklılık ilkesine (il principio di ragione obbiettiva) göre, hukukun ne dediğini (potere di jus dicere: jurisdictio), yanlar üstü (super partes) üçüncü bir otorite olarak söyleyebilir(92).
Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir “kast” ayrıcalığı değildir. Yargıcın hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir. Toplum, insan yararı içindir. Yargının bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargı organı, kamuoyu, yargıcın kendi inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak karar verebilmesi; “herkesin yasa önünde eşitliği” ve “yasa herkes için eşit uygulanır” kurallarının gerçekleştirilebilmesi için zorunludur.
Ne devlet organları, ne sokağın sıcak mantığı yargıcı etkileyebilmelidir.
Yargıç, yargılarken ve karar verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma salonunun eşiğinde bırakan insandır.
Devletin tüm organlarında çalışanlar meleklerden oluşsalar bile, devletin her işlemi hukukun, dolayısıyla yargının süzgecinden geçecek, en azından bu yol açık olacaktır.
Yargıcın gücü, demokraside çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun sübjektif iradesinden bağımsız, genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini elinde bulundurması, verdiği kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması ve değiştirilememesi onun gücünün önemini kanıtlamaya yeterlidir. Yargının işlevi geçişsiz değil, geçişlidir.
Hukuku yargıçlar keşfeder(93). Zira yasaları yasama organları, ama hukuku yargıçlar yapar(94). Hak ve özgürlüklerin bekçisi yargıdır, yargıçtır. Görülüyor ki, yargı rastgele bir görev değil, sistemi “meşrulaştıran bir kurum”dur(95).
Yargının işlevi hukuk düzenini korumaktır.
Bugün Kara Avrupa’sı sistemini benimseyen gelişmiş ülkelerde bile yargının tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması gerekenler tartışılmakta; bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş olanlardaki yakınmaları da gözeterek düzenlemeler yapmaktadırlar.
***
VE TÜRKİYE
Daha önce dünyadaki ürpertici adaletsizliğe değinmiştim. Bu adaletsizliğin yanı sıra siyaset ve devlet de boş durmuyor. Siyasal düzen, kendine araç kıldığı “plantasyon devlet“e (Jasay, 1985) dönüşmeye savaşıyor.
Devletler, onca anayasal sınırlamalara karşın, geri döndürülemez biçimde güçlenme, polisleşme hevesindeler. Ona verilen özerkliği geliştirme sorumluluğu, bireysel özgürlüklerde gedikler açmakta. Demokrasiler, kendi çıkarlarını güvenceye almak isteyen kümelerin “oy güdülendirmesi” altında(96). Demokrasiler biçimsel bir dekora dönüşme tehlikesindeler(97).
Bunları aşmak için yoğun bir çaba var. İnsanlık, insan hak ve özgürlükleri ortak paydasında birleşmiş, insan hak ve özgürlükleri, bir iç hukuk sorunu olmaktan çıkmış, devletin kendi ve öbür ülkeler yurttaşlarına davranışını öteki devletlerle gönüllü kuruluşların denetlemesi, yani dış müdahale meşrulaştırılmış, ulusal sınırlar delinmiş. Uluslararası insan hakları ve özgürlükleri bildiri ya da sözleşmeleri,evrensel bir ahlak kodu ve insanlığın ortak anayasası olmuş(98). İnsan Hakları Konfederasyonu, “bütün insanların haklarının korunması ve geliştirilmesi, uluslararası topluluğun meşru/hukuksal ilgi alanıdır” diyerek dış müdahale ilkesini onaylamış (paragraf, n.2, 3) ve insan haklarıyla demokrasi ilişkisini “karşılıklı birbirine bağlılık ve dayanışma” olarak nitelemiş(99).
Böyle bir dünyada, Türkiye/Anadolu, kuzeyden güneye sarkan bütün yarımadalara inat, doğudan batıya uzanan tek yarımada konumundaki kural dışılığını sanki yönetiminde, demokrasi anlayışında, öğrenimde, hemen her alanda sürdürüyor. 1950’lerin demokrasisi aşılmış, dünyaya yetmiyor. Bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1950’lerin ölçütlerine göre hazırlanan Avrupa İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesini geniş ve geliştirici yorumlarla yeni anlayışa uyarlamaya çalışıyor. Türkiye Sözleşmenin mimarlarından ve onu iç hukukuna almış. Tıpkı bir zamanlar aldığı İsviçre Medeni Yasası, İtalyan Ceza Yasası gibi. Ama demokrasisini 1950’lerin sözleşmesine bile uyarlayamamış. Hüküm üstüne hüküm giyiyor. Biliyoruz.
Türkiye Batıya en yakın ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış. Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk, eşitlik, demokrasi, sekülerleşme, laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç aldığı evrensel/küresel kavramların içlerini boşaltıp kendince doldurmuş.
Evet, mülkiyet hakkı insana kural olarak mülkiyetini değiştirme, yok etme hakkı tanır. Ama, yararlanma (intifa) hakkı, nesnenin olduğu gibi korunmasını, yalnızca ondan yararlanma hakkını öngörür. Evrensel kavramlar da öyle. Bunlar üzerinde hiçbir insanın ya da devletin mülkiyet hakkı yoktur. Yalnızca yararlanma hakkı vardır.
Atatürk, yıllar önce “Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız kalamayız“ dediği halde, devletimiz yasama organınca benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü içine sindirememiş, “yalnız kovboy”u oynuyor.
Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim olan demokrasi, onu kazanarak onun üzerine kurulması gerekirken, demokrasiyle cumhuriyet sanki karşı karşıya. Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor.
Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi epistemolojisine geçişin sancıları bir türlü dinmiyor, bitmiyor. Peki bu neden böyle olmuştur?
Tanılarımızı (teşhislerimizi) doğru koyabilmek için, toplum mühendisliği özentilerinden arınmış, indirgemecilikten uzak, tartışma, deneme, sınamaya dayanan eleştirel akılcılıkla, nesnel yansızlıkla sorunları irdelemek ve bu soruyu yanıtlamak zorundayız. Böyle bir yaklaşım, kanımca bizi şu saptamaya ulaştıracaktır.
Türkiye, devlet ve toplum olarak, kendisine Kara Avrupası ülkelerini, özellikle Fransa’yı, bir ölçüde de Almanya ve öbür ülkeleri örnek almıştır.
Hukukun Üstünlüğü / Hukuk Devleti
Bu etkinin en çarpıcı örneği 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde görülüyor. Bu maddelerde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “hukuk devleti”nden söz ediliyor, “hukukun üstünlüğü”nden değil. İki ilkenin birbirinin yerine kullanıldığı da var (sözgelimi, 1961 An., md. 77, 92; 1982 An. Md. 81, 102). Oysa bunlar farklı anlayışların ürünüdür.
“Hukuk devleti ilkesi” Kara Avrupalı, özellikle Fransız ve Alman kökenli. “Hukukun üstünlüğü (egemenliği, önceliği) ilkesi” Anglo-sakson kökenli. Her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları da başkadır.
“Hukuk devleti ilkesi”nin boy verdiği Kara Avrupası ülkelerinde, özellikle de Fransa’da “devlet merkezci” bir yönetim, cumhuriyet vardır. Devlet her yerde hazır ve nâzır. Jakoben. Bu ülkelerde hukuku üreten temel güç devlettir. O yüzden de hukuk hep devletten yanadır. Devlet kendi yarattığı hukuk nedeniyle yurttaşlarıyla sürtüşme içinde ve bu hukuku araç kılarak pek çok şeye el atmış durumda. Sıkışınca başvurduğu kavramlardan biri “kamu yararı”. İçeriği belirsiz ve tartışmalı olan bu kavramla hukuk, zaman zaman mistikleştirilmiş, hukuku siyasallaştırma oyununun bir parçası olmuş. “Kamu yararı”, “yönetimin takdir hakkı” ağırlıklı kavramlarla beslenen bir yönetim, hukukta da etkisini göstermiş, “özel hukuk” ve “kamu hukuku” ayırımı ortaya çıkmış. Buna koşut olarak “yargılama birliği” ilkesinden sapılmış. Toplum ve hukuk, devletin vesayetinde ve edilgin. Vesayetçi devletin yukarıdan aşağıya doğru düzenlediği makro anlamda bir toplumsal sözleşme var. Adı anayasa. Amaç, devleşen “Leviathan devleti” hukukun sınırlarında tutmak. Bu ne ölçüde başarılırsa, Kant‘tan, Rousseau‘dan esinlenilen “hukuk devleti”ne, dolayısıyla demokrasiye de ancak o ölçüde ulaşılabilecek.
Bu amaç, bugün de sürüyor. Çünkü Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir türlü erişemediği kör,karanlık, görünmez bir kavrama başvuruyor: “hikmet-i hükümet: la raison d’ Etat”. Hikmeti kendinden menkul “hikmet-i hükümet” kavramından 06.01.1989’da Fransız Yargıtayındaki konuşmasında Başkan Mitterand şöyle yakınmaktadır: “Hukuk, adalet hiçbir biçimde hikmet-i hükümet denilen nesneye kurban edilmemelidir. Uzun yıllar taşıdığım siyasal sorumluluğum döneminde hikmet-i hükümet diye bir nesneye rastlamadım. Ne zaman hikmet-i hükümetten söz edilmişse, bilmelisiniz ki, bu bir başka şeyi gizlemek için uydurulmuş bir bahanedir”. Başbakan William Pitt’in dilinde hikmet-i hükümetin karşılığı devlet “zorunluluk”udur. Mitterand’dan 206 yıl önce 18.11.1783’te Komünler Meclisinde şöyle diyordu: “Zorunluluk, birey özgürlüklerini çiğnemenin özrüdür; zorbaların bahanesi, kölelerin inancıdır”.
Bütün bunlar, Kara Avrupası ülkelerinde devleti, birey zararına dokunulmaz bir nesneye dönüştürmüştür. Savaş, bu dokunulmazlığı sarsma savaşıdır.
Bunun sonucu olarak Kara Avrupasında toplum devletçi kurallara bağlı, içine kapalıdır. İktidar tektir. Yargı da bundan payını almıştır. Erkler, güçler ayrılığından ne kadar söz edilirse edilsin yargı birliği sağlanamamış, yargıyı bağımsız kılma kavgası bir türlü bitmemiştir. Görülüyor ki, “hukuk devleti” küresindeki savaşım, devletin topluma ve bireye karışmasını azaltma savaşımıdır. Temel amaç, kanımca “az devlet, çok hukuk” formülüyle özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu.
Buna karşılık, “hukukun üstünlüğü ilkesi”nin boy verdiği Anglo-Sakson ülkelerinde toplum, sözleşmeci, uzlaşmacıdır. Kendi kendini düzenler. Saydam ve dışa açıktır. Birey yarışmacıdır. Girişim gücü devlette değil, bireyde ve sivil toplum örgütlerindedir, devlet merkezci değildir. Toplum çoğulcu olduğundan iktidar tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar devletin bir kesim temel görevlerini de üstlenmişler. Çoğulculuk kurumsal parçalanmayı, işbölümünü yaratmış, toplum kendi hukukunu kendi üretiyor. Devletin karşısında özerk bir hukuk var. Her şey üretilen bu hukukun hakemliğinde çözülüyor. Bireyle devlet bu hukukun karşısında eşit konumda. Her ikisi de toplumun ürettiği ve dayattığı hukuka bağlı. Toplumun ürünü olduğundan başat, egemen güç hukuk. Devlet ikincil planda. Hukuk yaşanarak, Sokratik yöntemle öğretiliyor, uygulanıyor. Somuttur, esnektir ve de devletten bağımsızdır. Toplum devletin vesayetinde değil, devlet toplumun içindedir. Bu yüzden genellikle yazılı bir anayasaya gerek duyulmamıştır. Bunun sonuçları ise ortadadır: Hukuk devletten bağımsız. Yargı da bağımsız ve çok güçlü. Yargı birliği örselenmemiş. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ayırımına gidilmemiş. Tek bir Yüksek Mahkeme var. Çünkü hukuk birliği sağlanmış. Hukukta özel hukuk, kamu hukuku gibi katı kavramlaşmalara yer yok. Her derecedeki mahkeme, bir yasanın anayasal kurallara, bir tüzüğün yasalara aykırı olup olmadığına karar verebiliyor. İktidar, çoğulcu toplum gereği, parçalı ve aşağıdan yukarıya doğru biçimleniyor. Geniş bir ufuktur, bu. İşte “hukukun üstünlüğü ilkesi” böyle bir gelişmenin sonucu ve demokrasinin de özü. Anglo-Sakson ülkelerinde “hukukun üstünlüğü”, Kara Avrupası ülkelerinde, deyim yerinde ise, “üstünlüğün hukuku” egemen. Bu yüzden bir Fransız hukukçusu, ses getiren yapıtında, Anglo-Sakson ülkelerinde “devletsiz hukuk”un, Kara Avrupası ülkelerinde ise “hukuksuz devlet”in olduğunu söylüyor(100). Haksız da değil.
Fransa Örneği ve Türkiye
İşte Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor.
Demokrasimiz tökezledikçe, dünya üstümüze geldikçe kendi konumumuzu Anglo-Sakson demokrasilerine göre değil, ufuk daraltarak Fransız Cumhuriyetine göre değerlendiriyor, ülkemizi aklamaya çalışıyoruz. Hukukun üstünlüğünden geçtik, hukuk devleti savaşımını bugün bile sürdüren Fransa, 1789’dan bu yana üç kez krallık devirmiş, iki kez krallığa yeniden dönmüş. Dört kez Cumhuriyet yıkmış, beşincisini yaşıyor. Dokuz kez (1830, 1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934, 1958) darbe girişimi yaşamış. 15 kez anayasa değiştirmiş. Bugün bile zaman zaman Jakoben devletliği depreşen bir ülke. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli Yasanın 9. maddesiyle 1881 Basın Özgürlüğü Yasasına eklenen 24 bis. Maddesiyle Yahudilik karşıtı propagandayı suç saymış, Roger Graraudy’yi cezalandırmış. Düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğnemiş. Cumhuriyetten demokrasiye evrilememenin, bir türlü laik olamamanın, yargı bağımsızlığını gerçekleştirememenin sancılarını çekiyor.
De Gaulle’ün ironi tınısı güçlü bir sözü vardır. “Ben Almanya’yı çok severim. Öylesine çok severim ki, bir Almanya bana yetmez. İki Almanya isterim” diyor. Bana gelince. Benim için zaten iki Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa’ya karşıyım. Öbürü Decartes’ın, Montesquieu’nün, Voltaire‘in, Balzac’ın, Sartre‘ın, Camus‘nün, Foucault‘nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Baudrillard’ın Fransa’sı. Benim sevdiğim bu ikinci Fransa’dır, 1968 olaylarını yaşadığım, kültüründen yararlandığım Fransa’dır.
Ya Almanya? Weimar’ın Naziler çoğaldığı için değil, demokratlar azaldığı için yıkıldığını bir türlü kavrayamamış bir ülkedir Almanya. “Hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkelerinin boy verdiği ülkeleri anlatırken, Kara Avrupasını ve özellikle Fransa’yı değil de sanki Türkiye’yi anlatıyormuşum duygularını yaşadığınızı biliyorum.
Cumhuriyet, Demokrasi
Türkiye, tıpkı Fransa gibi, aradaki ayırımı anlamadığından bir türlü cumhuriyetten demokrasiye evrilemiyor.
Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil normlarla demokratik cumhuriyeti yaratabilecek çapta büyük bir halktır.
Demokrasiyi öğrenmenin ve yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara vermeden uygulamaktır(101).
Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir. Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez.
Soyutlayıcı, evrensel ve yurttaşlık yükümlülüklerine dayanan Cumhuriyette devlet, ister istemez merkezcidir, düşçüdür. Çoğulcu kültür ile haklara ve özgürlüklere yaslanan demokrasi gerçekçidir, yereldir, merkezciliğe karşıdır. Çünkü demokraside herkesin bir gerçeği vardır. Cumhuriyet, yönetme, yönlendirme, güdümlendirme aşırılığından yıkılabilir. Cumhuriyette “ulusal oluşumun rektörü de, vektörü de devlettir” (Pierre Nora). Demokrasi ise ya az yönetmeyle ya da hiç yönetmemeyle güç kazanır.
Cumhuriyette hukuku devlet üretir. Devleti memurlar yönetir. Demokraside hukuku halk üretir. Devleti hukuk yönetir.
Cumhuriyet çocukta insanı arar ve çocuk olarak görür. Demokrasi ise insanda çocuğu görür, çocuklara ve kocaman çocuklara çocuk muamelesi yapmadan özgürlük tanır.
Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.
Cumhuriyet önce yurttaşı, sonra bireyi yaratmayı; demokrasi önce bireyi, sonra yurttaşı oluşturmayı amaçlar.
Cumhuriyet eşitliği sever ve savunur, ama eşitlikçi (égalitariste) değildir; yoksulluk onu sarsar. Demokraside herkes, birey de devlet de, hukuk önünde eşittir; yoksulluk onu üzer, ama sarsmaz.
Cumhuriyetin son sığınağı “devlet”, devletin son sığınağı “hikmet-i hükümet”tir. Demokrasinin son sığınağı halk, halkın son sığınağı “hukuk”tur.
Elbette Cumhuriyetin ülküsü kısa vadelidir, ufku dardır, son duraklıdır: Hukuk devleti. Demokrasinin ülküsü de, ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez: Hukukun üstünlüğü(102).
Kuşkusuz Fransa, Almanya, İtalya demokratikleşmede çok büyük adımlar attılar. Ama Anglo-Sakson demokrasilerinin düzeyinde değiller henüz. Fransa da, Türkiye de henüz Cumhuriyetle yönetiliyor. Ama rejimleri optimal demokrasi değil.
Din ve Devlet İlişkisi: Teokrasi, laikçilik (laïcisme), laiklik (laïcité) / Sekülerleşme
Fransa’yı örnek alan Türkiye, din-devlet ilişkisi açısından, Fransa’nın yaşadığı hastalıklardan bir türlü kurtulamamanın sıkıntısını çekmekte, laiklik Türkiye Cumhuriyeti devletinin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir.
Devletin dinler karşısında alacağı tutumlar bellidir.
Birincisinde, dinsel ve siyasal otoriteler, sınırları belirsiz biçimde iç içedirler. Eski ve ortaçağ devletlerinde durum böyledir.
İkincisinde, bütün özel ve kamusal yaşamı din belirler. Devlet, din merkezlidir (théocentrique), değişmez ve ilişilemez dogmalarla yönetilir. Devletin tek dini vardır, öbürleri dışlanmıştır. Bu rejimin adı teokrasidir ve her yerde eşitsizliklerin, ayrıcalıkların, çatışmaların nedeni olmuştur.
Üçüncüsünde, devlet ve din ayırımı ilkesinden yola çıkılır(103). Ancak ayırımın kapsam ve derecesini devlet belirlediğinden, devlet, dini çoğu kez toplumdan dışlar ya da onu güdümler. Dini devletleştiren bu sistemin adı, laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme, laisizm). Şovinizm nasıl ulusçuluğun yozlaşmış, hastalıklı biçimiyse, laikçilik de bir bakıma laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir. Dinleri aşındırmaya yönelik laikçiliğin anayurdu Devrim Fransa’sıdır. Gerçekten Jakobenlerin Fransa’sında laiklik; ruhban sınıfına karşı, ruhban sınıfının yaşamdaki izlerini kazımak için yapılan kinci, tepkici bir devrimin ürünüdür. Din merkezci bir anlayış gitmiş, salt akılmerkezci militan bir anlayış gelmiştir. Bu ise laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme)(104). Katı bir ideolojidir. Descartes’ın akılcılığıyla A.Comte’un bilimsel bir kilisenin temellerini atan pozitivizmi birleşmiş, laikçilik ideolojisine ulaşılmıştır. Laikçilik Fransız okullarında konuşlanarak, “tanrılı din” yerine “tanrısız beşeriyet dini” kurmayı amaçlamış, dini toplum dışına itmiştir. Dine saygısızdır, saldırgandır(105). Toplum mühendisliğine özenen misyoner Fransız laikçileri, 1790 Anayasasında dini sivil otoriteye teslim etmiş, akılcı insan yetiştirmek kaygısıyla Katolik Fransa’da 1794’e değin dinsel etkinlikleri yasaklamışlardır. Bu ve Napoléon döneminde çıkarılan bütün yasalarda Kilise hukukuna tepkinin izleri vardır, bunların bir bölümü bugün de sürmektedir. Jules Ferry Yasasıyla din ve devlet ayırımına gelinmiş, Ferry’nin deyişiyle “tanrısız ve kralsız” bir dünya kurulmak istenmiştir(106). Bugün Fransa’da gittikçe yumuşayan bir laikçilik; yani din ve devlet ilişkisinde katı ve düşmanca bir ayırım (séparation hostile) değil, ılımlı ve dostça bir ayırım (séparation bienveillante) söz konusudur(107). Michelet, “Fransız Devrimi hiçbir kiliseyi benimsemedi. Çünkü kendisi kiliseydi” der(108).
Laikçilik, din ve devlet ayırımı ilkesinden yola çıkan bir anlayış ise de, aynı ilkeden yola çıkan Hollanda ve İrlanda, laikçiliği aşmayı, yumuşak bir biçimde laikliğe geçmeyi başarmışlardır(109).
Dördüncü tutum laikliktir. Laiklikte din ve devlet karşılıklı olarak bağımsızdırlar. Bağımsızlık esasından yola çıkan laiklikte din kuralları devleti, devlet de din kurallarını belirleyemez ve yönlendiremez. Devlet bütün inançlara, dinlere karşı ilgisiz ve eşit uzaklıktadır.
Çoğulcu demokraside laikliğin gerçek ve çağcıl anlamı işte budur. Çünkü çoğulculuk, zaten laik olmayı zorlar(110). Laiklik, dünyasallaşma (sécularisation, sekülerleşme), çoğulcu demokrasinin ana rahminde gelişmiştir. Demokrasinin çoğulcu boyutunun dinler/inançlar açısından somut yaşama zorunlu bir yansımasıdır. Bir rejim demokratikse, çoğulcu; çoğulcuysa, laik/seküler olmak zorundadır. Bu yüzden hukukun üstünlüğüne dayanan Anglo-Sakson demokrasilerinde laiklik/sekülerleşme, bir devrimin değil, doğal bir evrimin sonucu ve sosyolojik bir olgudur. Zira çoğulcu demokraside, hiçbir düşünsel ya da dinsel başkalık yok edilemez, görmezlikten gelinemez, tekelleştirilemez ve başkalarına dayatılamaz. Her dinin, inancın kendi alınyazısını belirleme hakkı vardır. Avrupa Birliği Sözleşmesinin 128. maddesi de bu doğrultudadır(111).
Laiklik, sekülerleşme; toplumsallaşmayı, toplumsal farklılaşmayı, eleştirel akılcılığı, doğal bir sonuç olarak, kendiliğinden yaratmıştır(112). Bunları yaratmak için, toplum mühendisliğine özenilmemiştir.
Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiçbir dini, inancı dışlayamaz ya da kayıramaz; akçalı v.b. biçimlerde destekleyemez. Din okulları açamaz. Ancak, toplulukların din okulları açmasını da önleyemez. Din derslerine engel olamaz; bunların önünü açar. Ne var ki, bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, birey dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır. Din dersleri zorunlu olmayacak, ancak her an ilgilinin buyruğuna hazır bulunacaktır(113). Devlet; bu okulları; kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir.
Görülüyor ki, laiklik ile laikçilik arasındaki temel ayrılık, nedenlerle sonuçların yer değiştirmesinden ve bu yüzden de ayrı ilkelerden yola çıkmalarından kaynaklanmaktadır. Gerçekten laikliğin temel nedeni, çoğulculuktur. Çoğulcu kültürün önemli bir öğesi olan dinler, inançlar başkalıklarının uygulamaya yansımasıdır. Sonucu ise, eleştirel akılcılıktır. Çünkü birey, çoğulcu, kuşkucu, koşullanmamış aklıyla seçimini kendi yapacaktır. Oysa laikçilik, laikliğin sonucu olan akılcılık kaygısıyla yola çıkmakta, akılcı bireyi yetiştirmeyi amaçlamakta, bu amacın gerçekleşmesinde dini başlıca engel olarak görmekte, onu, dolayısıyla çoğulculuğu, demokrasiyi reddetmektedir. Devlet ister istemez pozitivizme kaymakta, kendi ideolojisine uygun bireyler yetiştirmekte, kaş yapayım derken göz çıkarmaktadır. Çünkü bunun sonucunda yetişen birey eleştirel akılcılıktan uzaklaşacak, tekilci akılla düşünecek, salt devletin ideolojisinin savunucusu olacak, geriye de koşullanmış ve hasta bir beyin ve sözde akıl kalacak, ancak “eleştirel” boyut yok olacaktır.
Türk deneyiminin, gerçek laiklikten, sekülerleşmeden değil, Fransız laikçiliğinden esinlendiğinde incelemeciler birleşmektedir(114). Bu saptama doğrudur. Bu anlayışa göre, Türk uygulaması, pozitivist ve akılcı motiflerle bezenen, akılcı insan yaratmaya özenen bir tutumdur. Tanzimatla başlamış, kimi devrimlerle sürmüş, 1937’den sonra anayasalara girmiştir. Referansı çoğulculuk değil, akılcılıktır; bu yüzden de nedenle sonuç birbirine karıştırılmıştır. Oysa hukuk ve devlet yönetimi açılarından neredeyse Fransa’yla bütünleşen Belçika, laiklik konusunda Fransa’nın din ve devlet ayırımı ilkesini reddetmiş, din ve devletin karşılıklı bağımsızlıkları ilkesini benimsemiş, Fransız laikçiliğinin doğurduğu açmazları yaşamamıştır(115).
Acaba Türkiye niçin Fransa’yı örnek almış, Belçika’nın tutumunu ıskalamıştır? Nedeni belli. Çünkü Türkiye demokrasinin farklılıklar rejimi olduğunu, çoğulculuk boyutunu sık sık göz ardı etmektedir.
Şimdi teokrasi, laiklik, laikçilik (laisizm) kavramlarının saydam anlamlarını gözeterek, Pandora’nın kutusunu açalım ve tanıyı (teşhisi) koyalım. Türkiye Cumhuriyetinde, iktidar halkın seçimine dayanmaktadır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti laiktir. Bu bir. Türkiye Cumhuriyetinde Halifelik kaldırılmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ise görünüşte kaldırılmış, aslında Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla bir bakana bağlanarak devlet örgütü içine alınmıştır. Örgütün dini İslam, mezhebi Sünnidir. Devlet, bu din ve mezhebin (resmi) okullarını açmıştır. Örgüt ve okulların finansmanı devlete aittir. Resmi okullarda din dersi okutulması zorunludur. Bu koşullarda konuyu değerlendirelim. Ontolojik olarak yaklaştığımızda, bir din ve mezhebin örgütünü devlet birimi içine alarak anayasal düzeyde güvenceye bağlayan (md. 136) ve laikliğin gerçekleştirilmesini güçleştiren (2820 sayılı S.Partiler Yasası, md. 89), din ve mezhebin okullarını açan, finansmanını sağlayan bir devletin dini ve mezhebi vardır; bir dini ve mezhebi kayırmış, örtülü olarak benimsemiştir. Böyle bir devlet teokratiktir. Bu iki. Konuya teleolojik (amaçsal) olarak baktığımızda ise durum çok farklıdır. Devlet, böylelikle dinlerini bildirmeyenlere ya da uluslararası hukukta benimsenen dinlerden birine inanan her insana nüfus cüzdanı vermemekte, devlet birimleri içine aldığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve açtığı din okulları aracılığıyla dini denetlemekte ve yönlendirmektedir. Bunun adı ise laikçiliktir.
Kurtuluş Savaşında din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur. Ancak çoğulcu demokraside bu tutum sürdürülemez. Kurumlar ve kurallarla düzlüğe çıkmak gerekir.
Laiklik, ülkemizde çarpıcı kırılmalara uğramış, popülist ve/ya da devletçi kaygılarla laiklik, teokrasi ve laikçilik arasında salınıp durulmuştur. Tanı (teşhis) açıktır: Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir.
Laik, teokratik ve laikçi niteliklerinin ağırlıklarını gözettiğimizde, din ve devlet ilişkisi açısından Türkiye Cumhuriyetinin rejimi, demokrasi peçelemesi altında, kimileyin laiklik kırması bir teokrasidir; kimileyin laiklik kırması bir laikçiliktir. Ancak hiçbir zaman tam laik değildir. Güzeli ağlatan, çirkini söyleten kavga da bu yüzden sürmektedir. Kanımca ideolojik laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmenin tam sırasıdır. Fransız laikliği, daha doğrusu laikçiliği, kendi aşırılığı tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü “çığırından çıkmış bir laiklik, kendi içinde kültürel bir “kendini yıkma” tohumunu da taşır”(116). Öyleyse Fransız örneğini bir yana bırakalım. Bu bir. Din, özellikle de İslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını arayalım. Bu iki. Atatürk’ün “gazi”lik gibi dinsel bir ünvanı benimseyerek dini dışlamadığını ve onu katalizör olarak kullandığını unutmayalım(117). Bu üç. “Herkesin bir yolu, ideolojisi, yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak için böyle yaptı. Hayırlarda (tercihlerde) birbirinizle yarışın”(118), “Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönseniz Allah karşınızdadır”(119) diyen, dillerin çeşitliliğini ve 124000 peygamberi kabul eden bir Tanrı, bir din hiçbir topluluğa düşman olamaz. Bağımsız kararı (içtihat), danışmayı (şûra), oydaşmayı, uzlaşmayı (icma: consensus) benimseyen bir din çağcıldır(120), kanımca çoğulcudur, laikliğe elverişlidir. İslamın bu damarını işleyerek onu laiklikle bütünleştirebiliriz. Bu dört.
Düşünce Suçu
Örnek aldığımız Fransa’nın düşünce hükümlüsü Baudelaire’leri, Garaudy’leri var. Ama yine de bizimki kadar övünecekleri (!) düşünce suçluları yok. Bu konuda ciddi iddialar bulunmaktadır. Bunlara göre; Türkiye’de 1993’te 60, 1994’te 102, 1995’te 83, 1996’da 91 gazeteci yazar tutuklanmış; Türkiye İnsan Hakları Vakfına göre 1993’te 18, 1994’te 45, 1995’te 46, 1996’da 31 yazar düşünce suçlusu olarak cezaevine girmiştir. İnsan Hakları Derneğine göre, 1997’de bu rakam 153’tür. Bir başka iddiaya göre de, 1997’de 22 ülkenin cezaevinde toplam 180 gazeteci bulunmaktadır. Bunun 78’i Türkiye’dedir ve birincilik bizdedir. Sayı, Zambiya’da 1, Sudan’da 2, Nijerya’da 8’dir(121).
Bu iddialar değerlendirilmeli, Türkiye yasalarla beyinleri ezilmeye, sesleri kısılmaya çalışılanların ülkesi olarak 21. yüzyıla girmemelidir. Yapılacak iş, salt düşünce suçları olan hükümleri kaldırmak, suçlara eylem çağrısı yapan, suça kışkırtan hükümlerdeki sözcük ve deyişleri, suçların yasallığı ilkesi gereğince, belirgin ve saydam kılmaktır.
Çağcıl demokraside devlet düşünceler karşısında yansızdır. Hukuku, düşünceleri barış içinde yarıştırmak için kullanır, yasaklamak için değil. Yargı bağımsızlığı ve erkler arasında eşitlik Hukukun üstünlüğü değil, hukuk devleti ilkesini benimseyen Kara Avrupası ülkelerinden esinlenen Türkiye, yargı erkinin bağımsızlığını ve öbür erklerle eşitliğini gerçekleştirmeden üçüncü bin yıla girecek mi? Bugün bu soruyu yalnız yargı değil, herkes soruyor.
Daha önce de belirtildiği üzere, yargı her zaman önemli bir iktidar, güç olmuştur. Metafizik dönemde mistik, dinsel (teolojik) dönemde tanrısal, bilimsel dönemde laik bir güçtür yargı.
Bu yüzden de siyaset onu hep kendi buyruğunda görmek istemiştir. Türk’ün geleneğinde yargının bağımsızlığı hep olmuştur. Yüzyıllar önce Musa Çelebi’ye Serasker Bedrettin, “divan bağımsız, hüküm yasal olmalı” diyordu. Adaletin kirlenmemesi için, yargıya kristal özeniyle yaklaşmak zorundayız. Bu konuda yargısını hâlâ bağımsız ve güçlü kılamamış Fransa bize örnek olmamalıdır.
Daha 1991’de Fransız Cumhuriyetçi Parti Başkan Vekili Alain Madelin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bağımsız olmadığını, hukukta devletçilikten hukuk devletine geçmek için yargının bağımsız olması gerektiğini yazıyor(122), aynı yıl eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing ve şimdiki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da bu görüşü paylaşıyorlardı(123).
25.07.1993’te Anayasanın 65. maddesi değiştirilerek, Kurulun oluşmasında Cumhurbaşkanının yetkisi sınırlandırılmış, ancak yakınmalar bitmemiştir. 20 Ocak 1997’de beş büyük reform isteyen Cumhurbaşkanı Chirac, 21 Haziran 1997’de Başbakan Jospin yargının bağımsız olmadığını vurguladılar. 29 Ekim 1997 tarihli Adalet Reformu taslağında, c.savcılarının da bağımsız olmaları, Cumhurbaşkanının başkan, Adalet Bakanının başkanvekili oldukları Kurulda oy haklarının bulunmaması, üye sayısının değişmesi, toplantıların herkese açık yapılması gerektiği belirtilmektedir. İtalya ve Almanya’da tartışmalar sürüyor. Kendi ülkelerinde yargının bağımsız olmadığı söylenen devletleri örnek almak yanlıştır. Kurul üyesi seçimlerinde yürütmenin, siyasal organın etkisine açık, girişim gücü Adalet Bakanlığına bağımlı, bakan ve müsteşarı doğal üye sayılan, ayrı bütçesi, birimleri ve çalışma yeri bulunmayan, oturumları gizli ve yönetsel kararları yargı yoluna kapalı olan bir Kurul ve denetimi Bakanlıkça yapılan bir yargı, yürütme ve yasamanın karşısında bağımsız olamaz.
Yapılacak iş bellidir.
Eski deneyimler gözetilerek yasamanın ve yürütmenin Kurulun oluşmasında etkisi, payı olmamalıdır. Yasamanın Kurula üye seçimi geçmişte başarısız olmuş, yargıya yasama ve yürütmenin etkisini, kısacası politikayı sokmuştur. Metafizik ulusal irade kavramlarıyla bu denenmiş yol yeniden denenmemelidir.
Başka ülkelerden elbette yararlanılmalıdır. Ancak bu konuda iki nokta gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi hukuksal koordinatların örtüşüp örtüşmedikleri, ikincisi o ülkelerde yakınmaların olup olmadığı mutlaka gözetilmelidir. Örneğin, yarı başkanlık sisteminin gereği olarak Fransa’da cumhurbaşkanı yargı bağımsızlığının güvencesidir (Anayasa, md. 64) ve bundan sorumludur. Ancak cumhurbaşkanları orada yargıya hep güvenmiş ve saygı göstermişlerdir. Sözgelimi, hiçbir cumhurbaşkanı, kurulun üç kat aday göstermesinde direnmemiş, önüne gelen tek adayı Kurulun isteği doğrultusunda öngörülen göreve atamıştır. Bundan başka gelişmiş ülkelerde kamuoyunun yargı bağımsızlığı konusundaki duyarlılığı gözetilmelidir. Bu duyarlılık siyasal iktidar üzerinde önemli bir baskı öğesidir.
İki örnek vereyim.
1966 Ben Barka suikastında dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı Casamayor’dan kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş, yargıcın bu müdahaleyi takma adla basında duyurması üzerine Bakan yargıç hakkında disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur. Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten başka kente gidenleri kent dışına çıkarma yetkisi veren Zorunlu Sürgün Yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi Başbakan De Gasperi, düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca, Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayımladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesinin hiçbir davaya bakmayacağını, Roma’dan ayrılıp Napoli’ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı. Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu. Grevler başladı. Bunalım çıktı. En sonunda Başbakan De Gasperi, iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme de Roma’ya döndü.
Türkiye’de her şey “hikmet-i hükümet” sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür. 2398 yıl önce Sokrates’in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında “adalete karışmadığını” övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor.
Kanımca yargının özlükten denetimine değin bütün işleriyle ilgili olarak bağımsız bir Yüksek Yargı Kurulu oluşturulmalı, adlî ve idarî yargı alt kurulları bulunmalı, seçimlerde yasama ve yürütmeye pay verilmemeli, Kurulun kararlarına karşı yargı yolu açık olmalıdır.
Yeni bağımsızlığına kavuşmuş ya da demokrasiye son çeyrek yüzyılda geçmiş ülkeler, gelişmiş ülkelerdeki yakınmaları değerlendirerek sistemlerini kurmaktadırlar. Sözgelimi, İspanya, Hırvatistan, Polonya, Portekiz, Slovenya’da adalet bakanı kurula alınmamış, Bulgaristan’da ve Makedonya’da ise bakana oy hakkı tanınmamıştır. 1982 Anayasasının başlangıcında yasama, yürütme ve yargı erkleri, güçleri arasında eşitlik ilkesine, 140. maddesinde de bu eşitliğin nasıl sağlanacağına değinilmiştir. Kararnameyle yasayı birbirine karıştıran ve yargıçlarla savcıları “memur”laştırmak isteyen kerameti kendisinden menkul bir hukuk anlayışı, Anayasayı çiğneme pahasına, yıllardan beri bu eşitliği göz ardı etmiş, yargının bütçedeki payı yüzde birlerin altına düşürülerek bu eşitsizlik somutlaştırılmıştır. Yasama ve yürütmenin parlak lüksü yargıyı soldururken, aslında yalnızca yargının değil, devletin de saygınlığı, onuru soldurulmuştur.
Bundan yargımız ve halkımız şikâyetçidir. Yavru vatan Kıbrıs, eşitlik sorununu çözmüş ve anavatana bu konuda ders vermektedir.
Meşruluk ve 1982 Anayasası
Çıplak bir uyarıda bulunmak zorundayım. Türkiye meşruluk debisi neredeyse sıfıra yaklaşmış bir Anayasayla yeni yüzyıla giremez, girmemelidir. Meşruluk, toplumbilimin, siyaset biliminin en önemli kavramlarından biridir ve örselenemez.
Halkta, bir kurumun, yasanın ya da yöneten kişi(ler)in, bilinen ve benimsenen kurallara göre oluşmuş bir çoğunluğu arkalarında bulundurduklarına ilişkin yaygın inanç varsa, o kurum, o yasa ya da yöneten(ler) meşrudur (Burdeau, Duverger, Aron, Easton, Kelsen, Lipson, Weber). Meşruluk, toplumdaki barış ve dinginliği sağlayan; kurumu, yasayı, iktidarı ayakta tutan büyülü bir inançtır. En zorba yönetimler bile hep kendilerini meşru göstermeye çalışırlar. Bu yüzden İtalyan Tarihçisi Ferraro: “Meşruluk, sitenin/devletin/toplumun görünmeyen barış meleğidir” der.
Meşruluk iki türlüdür: Biçimsel meşruluk (la légitimité formelle) ve maddî meşruluk (la légitimité matérielle). Çoğunluk kurallara göre sağlanmamış ise biçimsel meşruluk yoktur. Kurallara göre sağlanan çoğunluğun onayı sonradan geri çekilmiş ise maddî meşruluk yoktur.
Acaba 1982 Anayasası biçimsel ve maddi açılardan meşru mudur? Biçimsel meşruluk açısından ele aldığımızda görünüm şudur: Anayasa, halk ya da halkın özgür iradesiyle seçilen bir kurucu iktidar, parlamento tarafından değil, kapatılan parlamentonun sıralarına oturtulan atanmış kişilerce yapılmıştır(124).
İkinci olarak, meşruluk bir karara, işleme, herkesin sonuçları sorgulayabilecek ve eşit biçimde, zorsuz ve yasaksız katılmalarına bağlıdır. İradeler tartışma sürecinden geçmedikçe meşruluktan söz edilemez(125). Çünkü tartışma varsa ve ne denli açıksa, sorunlar o denli saydamlaşır, bilgi edinilir ve yanlışa düşme tehlikesi azalır. 04.06.1888’de Clémenceau, “konuşulan ülkelerde zafer, susulan ülkelerde utanç vardır” demişti.
1982 Anayasası tartışmaya kapalı tutulmuştur.
Üçüncüsü, tartışma yasağına koşut olarak tek yanlı bir beyin yıkama bombardımanından sonra oylama yapılmış, halk iğfal edilmiştir.
Dördüncüsü, Anayasa benimsenmediği takdirde pretoryen diktasının süreceği mesajı verilmiş, ölümü gören eli böğründeki halk çaresiz, sıtmaya razı olmuştur(126).
Beşincisi, içini gösteren, “seni mimlerim” zarflarıyla gizli oy ilkesi çiğnenmiştir. Altıncısı, tek işlemle hem devlet başkanı, hem de Anayasa oylanmıştır. Her ikisini destekleyenlerin ya da onlara karşı olanların sayısı, oranı belirsizdir. Devlet başkanını destekleyenler Anayasaya katlanmışlarsa Anayasa; Anayasayı destekleyenler devlet başkanına katlanmışlarsa devlet başkanı desteksiz kalmış
demektir.
Peki hangisi çoğunluğu elde etmiştir? Bu bir bilmecedir. Ancak bilinen şudur. İkisi de kuşkuyu içinde taşıyor. Üstelik devlet başkanı için zaten seçme söz konusu değil. Çünkü tek adaydır. Seçenekler arasında özgür seçimde bulunamayan birey özerk değildir. Çünkü özgürlük özerklikten önce gelir(127).
Görülüyor ki, toplumla yapılan bu sözleşme (Anayasa) tehditle, fesada uğratılmış bir iradeyle benimsetilmiştir. Göstermelik oylama hukuken sakattır. Bu yüzden Anayasa biçimsel meşruluktan yoksundur, geçersizdir. Unutmayalım ki, bu tür yollarla halkoyuna sunulan anayasaların sağladığı çoğunluk her ülkede %97-%100 arasında gerçekleşmiştir ve görünüştedir (Duverger). Türkiye’de %93 çoğunluk, halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı bir çoğunluktur. “Kurşun yerine oy” kullanılarak (Duverger) kabul ettirilen 1982 Anayasası, hazırlayanlar ve hazırlanış biçimiyle bir tür “ferman anayasası”dır(128).
Gelelim 1982 Anayasasının maddi meşruluk açısından durumuna. Bilindiği üzere anayasalar, örgütlenmiş siyasal birim olan devletin gücünü sınırlayan, bireyin hak ve özgürlük alanlarıyla bunların çiğnenmelerine karşı denetim yollarını belirleyen, iktidarın tek elde toplanmasını önleyerek çoğulculuğu benimseyen, çok iktidar ilişkisinde dengeleri sağlayan, her türlü hukuk dışılığı engelleyen metinlerdir.
1982 Anayasası tersini yapmış, devlet gücünü sınırlayacak yerde hak ve özgürlükleri sınırlamış ve bunları âdeta istisnalar haline getirmiş, halka güvensizliği ruhuna içselleştirmiş, yargı birliğini ve bağımsızlığını örselemiş, demokrasi rejimini değil, cumhuriyet yönetimini öngörmüştür. 1961’in insan hak ve özgürlüklerine “dayanan” devleti (md. 2) gitmiş, hak ve özgürlüklere lütfen “saygılı” (md. 2), “kutsal devlet”i (23.07.1995’e dek dayanabilen bir kutsallıktır bu) gelmiştir.
Devlet ve değerleri her ülkede elbette korunur. Korunmalıdır da. Ama “devlet” kutsallaştırılırsa ilişilemez (tabu) olur çıkar. Çünkü kutsallara dokunulamaz. Görünen o ki, erek (telos) ve varlıkbilim (ontologie) açılarından (Karl Loewenstein ve Giovanni Sartori’nin anayasaları sınıflamalarına göre) 1982 Anayasası, siyasal iktidarın keyfiliğini önleyici, insanların hak ve özgürlüklerinin özünü kollayıcı olmadığından normatif ve güvenceci bir anayasa değildir. Diyanet İşleri Başkanlığının konumuna değin devletin örgütlenmesini ayrıntılarıyla düzenleyip devleti korumayı amaçladığından, toplum dinamikleriyle bütünleşemediğinden, hak ve özgürlükleri istisna olarak algıladığından ve bunları adı var kendi yok ölü bir metne dönüştürdüğünden, görünüşte, nominal, semantik bir anayasadır, bir metindir. Elbise dolabında bekleyen bir balo giysisidir. Çünkü günlük yaşam ve hukukla ilgili değildir.
Anayasaya göre halk ve birey devlet içindir, devlet halk ve birey için değildir. Öyle ki, Belçika’nın getirdiği yasaktan (1831 Anayasası md. 24; 1994 Anayasası md. 31) 151 yıl sonra, devleti koruma kaygısıyla, memur yargılaması için izin sistemini getirmiştir (md. 129/son). Memurîn Muhakematı Hakkında Kanun-ı Muvakkat gibi baskı yasalarını üretmeye kodlanmış bir metindir bu. Anayasa laiklikten söz etmiştir, ama zorunlu din derslerini getirerek laikliğin canına okumuştur, antilaiktir. Bu yüzden de Türkiye bugün, anayasacılık kavramlarına göre belirtilmek gerekirse, bir “anayasalı devlet”tir, ama bir “anayasal devlet” değildir(129).
Taşıdığı bu yapım (imalat) yanlışları nedeniyle derin siyasal ve toplumsal bunalımlar üreten, toplum dokusunu yırtan(130) bu Anayasanın arkasında, artık onu kotaranlar bile durmuyor, duramıyorlar ki, “demokrasiye vurgun Türk çocukları” dursunlar. Çağımızın en büyük matematikçilerinden biri Kurt Gödel’dir. Nazilerden kaçarak Amerika’ya sığınmıştır. Sürekli uzatılan çalışma izinleri sayesinde üniversitede görev almıştır. ABD yurttaşlığına geçmesi gündeme geldiğinde, ABD Anayasasını okur ve sarsılır. Zira Gödel’e göre bu Anayasa diktatörlüğü önleyecek silahlardan yoksundur. Her an bir Hitler yaratabilir. Bu yüzden Gödel, ABD yurttaşlığını reddetmeyi düşünür. Onu zorla inandırmışlardır, yurttaşlık konusunda.
Bugün Türkiye’de 1982 Anayasasını reddeden Gödel’ler çoğunluktadır ve bu Anayasanın maddi meşruluğu da kalmamıştır. Benim burada yaptığım, meşruluk kavramı açısından yalnızca bir hasar saptamasıdır.
Türkiye; hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğü temeline oturan, evrensel ilkelerin tezgâhında yerel ipliklerle dokunan, ortak paydası insan hak ve özgürlükleri olan bir Anayasayla üçüncü bine girmeyi hak etmiştir.
Ancak bir hukukçu olarak şunu vurgulamak zorundayım. Anayasayı eleştirmek başka, ona uymak başkadır. Hiçlikle (butlanla) sakat olan bu Anayasa yeni bir Anayasayla yürürlükten kalkıncaya dek, ona uymak yasal bir yurttaşlık görevidir.
Öte yandan onun meşruluğunu tartışmak, kamuoyunu uyarmak ve halka doğruları söylemek de bir hukukçunun ahlaki bir ödevidir. Ben hem görevimi, hem de ödevimi yerine getirmeyi sürdüreceğim.
*** NELER YAPMALI?
İşte, dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen ve kendini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçülük.
İşte, ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.
Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla kara sevdamız
Türkiye, bizim Türkiyemiz.
Tercih sizlerindir.
Ben Türk halkının “güzeli ağlatan, çirkini söyleten” bir halk olmadığına inanmışımdır. Bu yüzden hep ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalıştım. Hem de, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti bile sokaklarına dek istilaya yeltenen “Türkgilizce”yle değil, vurgun olduğum, ses bayrağım anadilim Türkçe’nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazdım ve konuştum.
Şu anda da, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek tercihlerimi dile getiriyorum.
İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.
Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum.
Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.
Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum. Hoşgörünün de ötesinde “öteki benim eşitim” diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikilerle ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik cumhuriyet
istiyorum.
Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendini geliştiren bir toplum istiyorum.
Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği geri istiyorum.
Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.
Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.
Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle vurguluyorum.
Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, “dura dura bayatlayan adalet” (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların “makûs talih”lerinin yenilmesini istiyorum.
Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.
Yargının ivedi gereksinimlerinin kısa vadede karşılanmasını, 1966 New York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını, böylelikle üst mahkemeleri, yargı kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın ve Türkiye’nin saygınlığına yaraşan yetkin bir adlî yargı istiyorum.
Diyeceklerim şimdilik bunlardır.
Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, 2000 yılında demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye’de ve dünyada buluşmak umuduyla saygılar sunarım.
Yaşasın Türkiye !
REFERANSLAR :
(1) PERES, Shimon, Tarihte Av Mevsiminin Sonu, derleyen: GARDELS, Nathan, (B. ‘Çarakçı’ Dişbudak, Yüzyılın Sonu, (Büyük Düşünürler Çağımızı Yorumluyor), İş B. Yay., İstanbul, 1999, s.315. Geri Dön (2) DEDEOĞLU, Gözde, 21. Yüzyıl Yumuşamak Zorunda, Cumhuriyet, 21.06.1999. Geri Dön (3) TOPUZ, Hıfzı, Globalleşme İçinde Bilimsel Araştırmalar, Adam Sanat, Nisan 1998, s.6. Geri Dön (4) SARTWELL, Crispin, (A. Yılmaz), Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik, Ayrıntı, İstanbul, 1998. Geri Dön (5) Dışa/içe patlayan ülkeler ayırımını ünlü düşünür AKBAR’dan esinlenerek ülkemize uyarladım. Bakınız: AKBAR, S.Ahmed, Bağdat Kapılarında Medya Patronları, GARDELS, s.41. Geri Dön (6) Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) 1998’de oluşturduğu komisyonun “bunalım” tanımı budur: Türkiye’de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları, Ankara, 1998, ÇAVDAR, Ayhan O., Önsöz, s.v. Geri Dön (7) BARBER, Benjamin, R., (M. Beşikçi), Güçlü Demokrasi, Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset, Ayrıntı, İstanbul, 1995, s.18. Geri Dön (8) BOORSTIN, Daniel, J., İmajın Bir Tarihi: Sahte Olaylardan Asıl Gerçeğe, GARDELS, s.256. Geri Dön (9) Bu anlayışın sonuçları ve eleştirisi için bakınız: KADIOĞLU, Ayşe, Cumhuriyet İradesi Demokrasi Muhakemesi, Metis, İstanbul, 1999, s.31-33, 104-106. Geri Dön (10) Cumhuriyet, 11.08.1929. Geri Dön (11) HERRIOT, Edouard, Préface, s.v., ALP, Tekin. Le kémalisme, Paris, 1937. Geri Dön (12) André MALRAUX, bu tanımı şu yapıtında sık sık yineler: Antimémoires, Folio,Paris, 1976, s.16, 38… (Ayraç İçindeki “Atatürk” sözcüğü benim, s.s.). Geri Dön (13) Söylev, Ankara, 1978, I., s.11, 12; MARCHAND, P., Le réveil d’une race, Paris, 1927, s.42; RISLER, J.C., L’ Islam moderne, Paris, 1963, s.21. Geri Dön (14) TURAN, Şerafettin, Türk Devrim Tarihi, Ankara, 1996, III, s.21. 1937’de “altı ok”un Anayasaya sokulması sırasında Anayasa Komisyonu Başkanı merhum Şemsettin Günaltay, yaptığı konuşmada karşıt düşünce açıklamasının yasak ve suç olacağını belirtmiş, merhum Recep Peker de bunu doğrulamıştır. Bakınız: DOĞAN, D. Mehmet, Tek Parti Doğruları Demokrasiye Karşı, Yeni Türkiye, n.17, 1997, s.484. Geri Dön (15) “Öğreti” sözcüğünün buradaki anlamı hiç kuşkusuz ideolojidir. Geri Dön (16) SARTRE, Jean-Paul, L’Etre et le néant, Paris, 1984, s.12. Geri Dön (17)SARIBAY, Ali Yaşar, Demokrasinin “Prelude”ü olarak Kemalizm, Türkiye Günlüğü, n.28, May-Haz., 1994, s.16 vd.; HEPER, Metin, Kemalizm ve Demokrasi, aynı dergi, s.39; MAHÇUPYAN, Etyen, Kemalizm: Bir Geçiş Dönemi, aynı dergi, s.58, 60. Karşıt görüş: ALTAN, Mehmet, Kemalizm Ordunun Resmi İdeolojisidir, aynı dergi, s.61-64. Geri Dön (18) İNÖNÜ’de 1962’deki bir radyo konuşmasında aynı görüşü doğrulamıştır. Geri Dön (19) Yeni bir incelemesinde Mohammed ARKOUN, Atatürk’le ilgili incelemelerin bu tarihsel olayın çok yönlü araştırma alanını henüz tüketemediklerini, düşünme öğesini taşıyanın pek az olduğunu belirtiyor ve kanımca haklıdır (ARKOUN, Mohammed, (E. Öktem, İslami Bakış Açısı İçinde Pozitivizm ve Gelenek Olarak Kemalizm Olayı, Cogito, n.1, 1994, s.49. Geri Dön (20) BURDEAU, Georges, Le libéralisme, Seuil, Paris, 1979, s.181-183. Geri Dön (21) BERNARD, Michel/LAUZON, Léo-Paul, Les rétrolibéraux, Devoir, Québec, 21.12.1994. Geri Dön (22) VECA, Salvatore, (E. Buissière), Ethique et politique, PUF, Paris, 1999, s.157. Geri Dön (23) A.İnsan Hakları Mahkemesinin Kjeldsen (07.12.1976), Kokkinakis (25.05.1993) kararları bu doğrultudadır. Geri Dön (24) BURDEAU, s.44. Geri Dön (25) A.İnsan Hakları Mahkemesinin Handyside (07.12.1976), Sunday Times (26.04.1979), P.M. Ligens (08.07.1986), G. Oberschlich (01.07.1997), T.Komünist Partisi (30.01.1998) kararları. Geri Dön (26) TANİLLİ, Server, Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, 1981, s.30-33. Geri Dön (27) KYMLICKA, Will, (A. Yılmaz), Çokkültürlü Yurttaşlık, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.154, 155, 251 vd.; GÜRAN, Sait, İfade Hürriyeti Üzerinde İdarenin Yetkileri, İstanbul, 1969, s.380. Geri Dön (28) ERDEM, Fazıl Hüsnü, Düşünce Özgürlüğü, Ankara Baro Dergisi, 1998, n.1, s.6, 7, 24, 27. Geri Dön (29) HUNTINGTON, Samuel, P., Anlaşamayan Uygarlıklar, GARDELS, s.81. Geri Dön (30) MORIN, Edgar, Pour sortir du XX ème siècle, Paris, 1984, s.90, 91. Geri Dön (31) CANETTI, Elias, (G.Aygen). Kitle ve İktidar, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.23, 26. Geri Dön (32) SYBERBERG, Hans Jurgen, Almanya’nın Ruhu; Modern Tabu, GARDELS, s.137, 141. Geri Dön (33) BOORSTIN, s.254. Geri Dön (34) BASTIAT, Fréderic, (D. Russell/Y. Arslan), Hukuk, Ankara, 1997, s.62, 65. Geri Dön (35) CONNOLLY, William, (F. Lekesizalın), Kimlik ve Farklılık, Ayrıntı, İstanbul, 1995, s.249-250. Geri Dön (36) VECA, s. 166, 167. Geri Dön (37) JUNG, C.C., (C.E. Sılay), Keşfedilmemiş Kimlik, Ankara, 1998. Geri Dön (38) LYOTARD, Jean-François, (Z. Aslan), Ötekinin Hakları, Liberal Düşünce, n.14, 1999, s.144. Geri Dön (39) LEFEBVRE, Henri, Le manifeste différentialiste, Gallimard, Paris, 1970, s.45, 48. Geri Dön (40) CROWDER, George, Çoğulculuk ve Liberalizm, Diyalog, 1995, s.81. Geri Dön (41) SARIBAY, Ali Yaşar, Postmodernite,. Sivil Toplum ve İslam, İletişim, İstanbul, 1994. s.11. Geri Dön (42) BERLIN, Isalah, Volksgeist’in Geri Dönüşü; İyi ve Kötü Milliyetçilik, GARDELS, s.101. Geri Dön (43) BARRY, Norman, (M. Erdoğan), Komünizm Sonrası Dönemde Klasik Liberalizm, Ankara, 1997, s.101. Geri Dön (44) BAUDRILLARD, Jean, (E. Abora/İ. Ergüden), Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı, İstanbul, 1997, s.117, 119, 120, 122, 137. Geri Dön (45) CONNOLLY, s.248. Geri Dön (46) BASTIAT, s.11. Geri Dön (47) HENRY-LEVY, Bernard, La pureté dangereuse, Paris, 1984, s.XIV. Geri Dön (48) BASTIAT, s.41-57. Geri Dön (49) FUKUYAMA, Francis, (D.-A.Canal), La Fin de l’histoire et le dernier homme, Flammarion, Paris, 1992, s.202 vd. Geri Dön (50) FUKUYAMA, s.17-19. Geri Dön (51) RAPUSCINSKI, Ryzsard, Amerika’da la raza cosmica, GARDELS, s.164, 172, 173. Geri Dön (52) MORIN, Edgar/NAÏR, Sami, Une Politique de Civilisation, Arléa, Paris, 1997, s.33, 34. Geri Dön (53) BURDEAU, s.286. Geri Dön (54) BERLIN, s.103; RAPUSCINSKI, s.178. Geri Dön (55) LYOTARD, Ötekinin…, s.149. Geri Dön (56) LYOTARD, s.145, 147, 150. Geri Dön (57) FUKUYAMA, aynı yapıt. Geri Dön (58) TOURAIN, Alain, Qu’est-ce que la démocratie? Fayard, Paris, 1994, s.9, 37. Geri Dön (59) RAPUSCINSKI, s.178. Geri Dön (60) PAZ, Octavio, Tarihin Sonunda Batı Doğuya Dönüyor, GARDELS, s.192. Geri Dön (61) MORIN, Edgar, Penser l’ Europe, Paris, 1987, s.29 vd. Geri Dön (62) VECA, s.115. Geri Dön (63) TOPUZ, Hıfzı, Kültürel Kimlik, Adam Sanat, Ekim 1998, s.23-26. Geri Dön (64) ERDOĞAN, Anayasal…, s.151, 152. Geri Dön (65) CONNOLLY, s.267 vd. Geri Dön (66) BURDEAU, s.173. Geri Dön (67) BARRY, s.101. Geri Dön (68) DUVERGER, Maurice, Le lièvre libéral et la torture européenne, Paris, 1990, s.98 vd., 189 vd.; KEANE, John, (N. Erdoğan), Demokrasi ve Sivil Toplum, Ayrıntı, İstanbul, 1994, s.49. Geri Dön (69) BURDEAU, s.187, 221. Geri Dön (70) BASTIAT, s.51, 52. Geri Dön (71) İleten: ÇONGAR, Yasemin, Devlet Nereye Demokrasi Nereye (1), Milliyet, 02.08.1999. Geri Dön (72) YAVUZ, Hakan, İslam ve Türkiye, Türkiye Günlüğü, n.29, Tem.-Ağ. 1994, s.231. Geri Dön (73) Kopenhag Belgesi, 26.09.1990. Geri Dön (74) BASTIAT, s.14, 18, 23, 58, 61. Geri Dön (75) PETTIT, Philip, (A. Yılmaz), Cumhuriyetçilik, Bir Özgürlük ve Yönetim Teorisi, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.231; (Bir zamanlar Amerikan Parlamentosu üyeleri, kimi vergilerden kendilerini bağışık tutmuşlardır (Pettit, s.232); ERDOĞAN, Anayasal…, s.79, 80, 182-186. Geri Dön (76) PETTIT, s.231, 233. Geri Dön (77) MONTESQUIEU, Charles de S.B., Oeuvres complètes, Seuil, Paris, 1964, s.536 (II. kitap, 1. bölüm). Geri Dön (78) Ibid, s.532. Eski Yunan düşünürü Thucydides de, her insanın iktidarını sonuna dek zorlama eğiliminde olduğunu söylemiştir. Geri Dön (79) BURDEAU, s.65; PETTIT, s.235, 236. Geri Dön (80) MONTESQUIEU, s.586-588. İlginçtir, Kudüs yolculuğundan dönerken Chateaubriand da “Yalnızca Padişahın özgür, öbür herkesin köle (kul) olduğu bir ülkede kalamam” diyerek İstanbul’da mola vermemiştir. Geri Dön (81) VECA, s.131. Geri Dön (82) EISENMANN, Charles, L’ “Esprit des lois” et la séparation des pouvoirs, Mélanges R. Carré de Malberg, Paris, 1933, s.165, 183; DE MALBERG, Carré, Contribution à la théorie générale de l’ Etat, Paris, 1922, II, s.5, 8, 18, 20, 28, 29, 35, 36, 43, 49, 110, 121, 131, 142; TANİLLİ, s.376, 377. Geri Dön (83) EISENMANN, s.166-179, 187-192; DUGNIT, Léon, La séparation des pouvoirs et l’assemblée nationale de 1889, Paris, 1893, s.15-19, 47-116; BRUN, Henri/TREMBLAY, Guy, Droit Constitionnel, Québec, 1990, s.687 va.; ÖZBUDUN, Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, s.144-153; TEZİÇ, Erdoğan, Anayasa Hukuku, İstanbul, 1986, s.402-408; KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, Ankara, 1976, s.282; TOURAIN, s.50; HAYEK, ileten: YAYLA, Atilla, Siyaset Teorisine Giriş, Ankara 1998, s.113, 114; ERDOĞAN, Anayasal…, s.107. Geri Dön (84) AKTAN, Coşkun Can, Kirli Devletten Temiz Devlete, İstanbul, 1999, s.81. Geri Dön (85) Marchamont Nedham 1657’de buna değinmiştir; ileten: PETTIT, s.236; DUGUIT, s.15; KAPANİ, s.283; BRUN/TREMBLAY, s.389; CASSIN, René, Montesquieu et les droits de l’homme, La pensée politique et constitutionelle de Montesquieu, bicentenaire de l'”Esprit des lois” 1748-1948, Sirey, Paris, 1952, s.118; TEZİÇ, s.408, 409; ÇAĞLAR, Bakır, Politika ve Hukukta Neoliberalizm, Yeni Türkiye, n.25., s.27. Geri Dön (86) PEYREFITTE, Alain, Les chevaux du lac Ladoga. La justice entre les extrêmes, Plon, Paris, 1981, s.524. Geri Dön (87) BOUILLON, Hardy, (A.İ. Savaş), John Locke, Ankara, 1998, s.23-29. Geri Dön (88) ERDOĞAN, Anayasal…, s.105. Geri Dön (89) SEIGNOBOS, Histoire politique de l’ Europe contemporaine, Paris, 1929, I., s.104; DE MALBERG, s.35, 36, 49; DUGUIT, s.16. Geri Dön (90) CONNOLLY, s.247. Geri Dön (91) ÖZDEMİR, Hikmet, Yargı Denetimi Demokrasinin Ahlakıdır, Yeni Türkiye, n.17, 1997, s.365. Geri Dön (92) CORDERO, Procedura penale, Milano, 1985, s.253; DUVERGER, Maurice, Instittutions politiques et droit constitionnel, PUF, Paris, 1975, I., s.177; FOSCHINI, Sistema del diritto processuale penale, Milano, 1965, I., n.333, 336; FAZZALARI, Giurisprudenza volontaria (dir. proc. civ.), Enciclopedia del diritto, Milano, 1970, XIX, s.354; FAZZALLARI, Istituzioni di diritto processuale, Padova, 1986, s.394; BELLAVISTA, Lezioni, 1968, s.153. Geri Dön (93) HAYEK, DWORKIN, ileten: BARRY, s.43. Geri Dön (94) ÖKÇESİZ,Hayrettin, Hukuk Devleti ve Yargıcı, Yeni Türkiye, 1997, n17., s.361. Geri Dön (95) VECA, s.66. Geri Dön (96) BARRY, s.33, 34, 72. Geri Dön (97) ENGELHARD, Philippe, La troisième guerre mondiale est commencée, Arléa, Paris, 1997, s.282. Geri Dön (98) ERDOĞAN, Anayasal…, s.157, 162; BEETHAM, David/BOYLE, Kevin, (V.Bıçak), Demokrasinin Temelleri, Ankara, 1998, s.105. Geri Dön (99) BEETHAM/BOYLE, s.105. Geri Dön (100) COHEN-TANUGI, Laurent, Le droit Sans l’ Etat, sur la démocratie en France et en Amérique, PUF, Paris, 1987. Geri Dön (101) VECA, s.155. Geri Dön (102) TOURAINE, s.61-63, 177; DEPRAY, Régis, Etes-vous démocrate ou républicaine? Le Nouvel Observateur, 30 nov 6 déc. 1989; ERDOĞAN, Anayasal…, s.194 vd.; KADIOĞLU, s.13, 14, 24, 25, 59, 62, 63. Geri Dön (103) ROBBERS, Gerhard, Etat et Eglises dans l’Union Européenne, Baden-Baden, 1997, s.350-351. Geri Dön (104) TOURAINE, s.172. Geri Dön (105) MILOSZ, Czezlaw, Dinsel Hayal Gücünün Kaderi, GARDELS, s.33; VERGİN, Nur, Din ve Devlet İlişkileri: Düşüncenin “Bitmeyen Senfoni”si, Türkiye Günlüğü, n.29, 1994, s.11, 13; KILIÇBAY, M.Ali, Demokrasiye geçit vermeyen düşman kardeşler: Dincilik ve Laikçilik, aynı dergi, s.117-120; YAVUZ, Hakan, İslâm ve Türkiye, aynı dergi, s.236, 237; HOCAOĞLU, Durmuş, Sekülarizm, Laisizm ve Türk Laisizmi, aynı dergi, s.52, 62-64; ANAYURT, Ömer, Fransa’da klasik geleneksel laikliğin çöküşü ve modern laikliğe geçiş, aynı dergi, s.169-173. Geri Dön (106) VERGİN, s.11-15. Geri Dön (107) ROCHE, J./POULLE, A., Libertés publiques, Paris, 1990, s.106; BASDEVANTGAUDEMET, Birigitte, Etat et Eglises en France, ROBBERS, s.129-158. Bu gelişmeye bakarak laikçiliğin, laikliğin çocuk hastalığı olduğunu ileri sürmek (VERGIN, s.13) kanımca doğru değildir. Çünkü ilkesi ayırımdır. Geri Dön(108) İleten: AKYOL, Taha, Jakoben Devlet, Jakoben Hürriyet, Yeni Türkiye, 1997, n.17, s.479. Geri Dön
(109) ROBBERS, s.351, CASEY, James, Etat et Eglises en lrlande, ROBBERS, s.159- 182; BIJSTERVELD, Sophie C., Etat et Eglises aux Pays-Bas, ROBBERS, s.225, 246. Geri Dön (110) DURAND-PRINBORGNE, Claude, La laïcité, Dalloz, Paris, 1996, s.28. Geri Dön (111) ROBBERS, s.351, 352, 358; ARSLAN, Ahmet, İslam, Laiklik ve Çağdaşlaşma, Türkiye Günlüğü, 1994, n.29, s.134; BOUILLON, s.30, 31. Geri Dön (112) WALLIS, Roy/BRUCE, Steve, ileten: KADIOĞLU, s.75, 76. Geri Dön (113) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Kjeldsen (07.12.1976), Kokkinakis (2505.1993) kararları. Geri Dön (114) AKTAN, Gündüz, Dinde Yenileşme ve Devlet, Radikal, 17.07.1999; VERGİN, s.11-15; KADIOĞLU, s.28, 29-33, 51, 75, 81, 97, 98, 121; HOCAOĞLU, s.58-67; TURGUT, Mehmet, Laiklik ve Demokrasi, aynı dergi, s.99, 100, 106; ERDOĞAN, aynı dergi, s.115; KILIÇBAY, s.118; YILDIZER, Refik, Demokrasi ve Agnostizm ya da Kemalist Tek Yolculuk, Yeni Türkiye, 1997, n.17, s.496; AKYOL, s.482. Geri Dön (115) TOFRS, Rik, Etat et Eglises en Belgique, ROBBERS, s.18. Geri Dön (116) BREZINSKI, Zbigniew, Esnek Batının Zayıf Surları, GARDELS, s.64. Geri Dön (117) KADIOĞLU, s.51. Geri Dön (118) Kur’an, Bakara, 148; Maide, 48; Fâtır, 32; Mü’minûn, 61. Geri Dön (119) Kur’an, Bakara, 115. Geri Dön (120) AKBAR, s.54, 55. Geri Dön (121) DÜNDAR, Can, Sabah, 04.05.1997; TUŞALP, Erbil, Hürriyet, 24.07.1999. Geri Dön (122) De l’étatisme à l’ Etat de droit, Le Monde, 04.05.1991. Geri Dön (123) Le Monde, 24.05.1991. Geri Dön (124) CEMAL, Ahmet, Hukuk Kültürümüz “Uygar” mı? Cumhuriyet, 07.09.1998. Geri Dön (125) HABERMAS, MANIN, ileten: ERDOĞAN, Mustafa, Kamu Alanı ve Liberalizm, Yeni Türkiye, 1999, n.25, s.8, 9, 10. Geri Dön (126) TANİLLİ, Server, Apo ve Apolar…, Cumhuriyet, 20.11.1998. Geri Dön (127) RAZ/GRAY, ileten: BARRY, s.65, 67, 68. Geri Dön (128) Deyiş için bakınız: ERDOĞAN, Anayasal…, s.38. Geri Dön (129) ERDOĞAN, Anayasal…, s.32. Geri Dön (130) ÇAĞLAR, Bakır, ileten: AKBAL, Oktay, “İmalat Hatalı Anayasa”, Cumhuriyet, 29.12.1998. Geri Dön
İstisna Hukukunun Akademik Versiyonu: Sinik Kişilik, Sinsi Kimlik / Hilmi Şeker
İstisnalar hariç eserler, derlemeyi alışkanlığa dönüştürdü. Kim ne demişlerden oluşan metinler, akademik eser kabul edildi. Eser addedilen, insanın kaygıları, toplumun sorunlarıyla buluşmak yerine, gücün beklenti, tercihleriyle örtüşmeyi, günü kotarmayı seçti.
Akademik özgürlük: gerçeği yansızlıkla aramanın, güçle baş etmenin, olup bitenleri burada durarak anlamlandırmanın, insani olanakları tartışarak geliştirmenin, insan, doğa ve ekonun dramına, kalıcı ve kati çözümler bulmanın diğer adıdır.
İnsan, doğa ve nesnenin sırrına erişmek, doğanın sakladıklarını bulmak, insanın istifadesine sunmak, dertlerine deva olmak, akademik yansızlığın güvenceye alınmasına bağlıdır.
Yansızlık, akademisyenin, akademinin kendisine, sokağa, topluma, kurum, kuruluş özne, eden ve nesnelere karşı koruması, gücü takmayacak vaziyete gelmesidir.
Özgürlük; sapma ve savrulmaları, başıboşluğu, yabancılaşmayı önleyen, hiyerarşiyi reddeden, kuşkuları, dikkatiyle aşan, etkinliği ve verimliliğini özenle gerçekleştiren bir ilişkiyi önerir.
Etik ilişki değerlerle var olur. Bilimsel düşüncenin üretilmesi, yayılması, uygulanması, kurumsallaştırılmasının, insani değerleri referans alan bir bilimsel ilişkiyle mümkün olacağını inanır. Öznenin nesne ile ilişkisinin insani değerler üzerine inşa edilmesini arzular.
Kavramlara hizmetli, başka özne, nesne ve amaçlara meyilli bilimsel bir ilişki, mensubiyetinin yarattığı körlükle, gerçeği göremez. Kavramları duygularıyla şekillendirir. Nesneyle objektif bir ilişki kuramaz, bilim üretemez. Sorunlara sahici ve doğru bir çözüm bulamaz.
İnsani bilimin, gerçeğe özgür ve eşit bir ortamda tartışılarak erişilmesini savunur. Yasak, baskı ve şiddetin iradeyi fesada uğratmasını, gerçeği talan, tahrif ve tahrip etmesini yasaklar.
Bu değerlerin akademisyenlerin etik kişi değerlerinden özerk olması, akademik özgürlüğü güvenceye alan içsel bir teminattır.
Mevcut düzen, etik değerlerle ciddi bir kavgaya tutuştu. Değerlerin ilişkileri belirleyen olmaktan çıkmasıyla, gerisinde bıraktığı boşluğu, estetik kaygılardan mahrum kişi değerleri doldurdu.
Habis kişi değerleri, hiyerarşi ile gerçek arasındaki çelişkiyi kullanarak, hiyerarşik yapılanmayı hedeflerinin optimum aracı olarak belirledi. Hiyerarşi, gerçekle girdiği her düelloyu kazandı. Bireysel, politik, dini, etnik, ideolojik ve biyografik edenlerin tetiklediği çıkar, kapris, kıskançlık, egomani düşüncenin akıbetini yazdı.
Akademik kadrolar, statükonun tasnifine tabi tutuldu. Özgürlüğe tutkun, bilimden gayrisini görmeyenler, talan ve tahrip ustası seleksiyonun hışımına uğradı. Kişisel istikbalini, gerçeklere yeğleyen akademik astlar yaşamak için sinmeyi seçti.
Duygu, düşünce, kişiliği ile akademik misyonuna yaşam veren değerleri eşikte bıraktı. Doğruları söylemek, tartışmak, yarışmak yerine, kişiliğini, saygınlığını örseleyen ön kabul, talimat ve buyrukların çürüten, uyutan, iç boşaltan ağına takıldı. Takiyeyi örtülü hedefiyle buluşmanın, yegane çaresi olarak gördü.
Akademik karar ve süreçler, nesnel önceliklerin kontrolünden çıkarak, sinsi yapının pragmatik, çıkarcı ve öznel önceliklerinin etkisine girdi.
Sistem, sinik ve sinsileştiren yapısını hukukla kurduğu sıkı dostlukla sürdürülebilir kıldı. Hukuk uzatılan bu eli, her defasında ve içtenlikle kavradı. Akademisyen/akademinin özlemleri, hayal ve umutları çağdışı düzenleme ve yorumlarla kelepçelendi. Özüne yabancılaşan akademi, özgünlüğünü yitirdi. Gelecek özlemlerini berhava eden bu düzeneğe biat etti, varlığını bekasına adadı.
Özgürlük, bir çok yerden ve zaviyeden kuşatıldı. Karanlıkta ısrar eden, diyalektiği hiçleştiren ve yansızlığı zedeleyen ilişkilerin kışkırttığı duyarsız pratikler kirli ve kuralsız saldırının başını çekti.
Yansızlık; diyalektiğin tamamlanmasını, bilginin yenilenmesini ve etik ilişki değerlerinin oluşturulmasını önleyenlerin saldırısından korunamadı. Akademi doğru ve gerçek bilgiyi üretemedi. Anakronizmin özü semiren tuzağına düştü. Ülkenin problemlerine disiplinlerin bakış, teşhis ile çözüm önerilerini hafife aldı. İlişkiler, insani değerlerin belirlediği rotadan çıktı. Yönünü kaybeden bilim, kavramlardan medet uman ilişkilerin çekim alanına takıldı.
Yıldıran, yıpratan ve bıktıran akademik hayat sıralı ilişkinin kamu adına verdiği yetkiyi sömürerek; özü, aidiyetleri ve geleceği için tehlikeli addettiği düşünceyle önü sonu olmayan, her türlü silahı meşru sayan kirli bir mücadeleye girişti. Hukukun açık, açmaz ve desteğinden yararlanmayı bilen bu bakış, kendisiyle yarışma potansiyeli olan her düşünce ve buluşu bezdiren yol ve yordamı keşfetti.
Bilimin zamanı ve kaynağı gasp edildi. Düşüncelerin yek diğerini sınama olasılığı yok edildi. Resmi karizma kutsandı. Ona ilişme ve aşılma yasaklandı. Diyalog talebi yoksanan, itibar göreceği ve huzur bulacağı yeni mekan aramaya koyuldu. Beyin göçü ivme kazandı. Öznelliğiyle baş başa kalan kanı, sağladığı steril ortamla karanlığın efendisi oldu.
Sürekli özellik geliştiren intihaller altın çağını yaşadı. Parmak ısırtan intihaller, aşırmayla baş etmenin altı yolunu yazdırdı. Kaş ile göz arasında aşırılan düşünce, emek, mesai ve buluşların adliye serüveni görmezden gelindi. Orijinal eserlerin referans olma, yarına kalma umarı seraba dönüştü.
Nakarat tez ve eserler, bilimsellik kisvesiyle başkalarının ağzı, dili ve tarzı oldu. Sınırların ötesinde hayat söndüren intihallere, beri tarafta cübbe giydirildi, terfi üstüne terfi ettirilerek intihal özendirildi.
Etik kurullar, caydıran üslere dönüştü. Kılıktan kılığa giren yıldırmaya mobbingle mücadele dernekleri yetişemedi.
Kurullar, standartlarla uyumsuz addedilen özlemlerin terbiye ve tebdil edildiği halden düşürüldüğü mekanlara dönüştü. Uyumu ve uzlaşmayı reddeden projeler nadasa bırakıldı. Şanslı olanlar, öznel neden ve sözde gerekçelerle evcilleştirildi.
Bilim ideali, bıktıran dişliler arasında un ufak edildi. Özgürlük; kör dövüş, yaban tepki, öfke ve içgüdülerin gazabına uğradı. Buluşların ve körpe projelerin gerçeği arama muradı gözünde kaldı.
Cinsiyet; hipokrat yemini ve etik ilişki değerlerini gözünü kırpmadan askıya aldı. Hastalar, cinsine göre tasnif ve tedavi edildi. Geleceğin akademisyeni, cinsinden hareketle saptandı.
Cins; yirmi birinci yüzyılda, herkese inat özgürlüğü belirleyen ilkel ölçüt olmaktan asla vazgeçmedi. Mobbing, canını dişine taktı, kadın için fazla mesai yaptı. Özgün ve özge deneyimlerle kendine yakışanı yaptı.
Kariyer özleminin önü, korumasız an ve geçitlerde insafsızca kesildi. Köşe başını tutanların ima, dayatma ve isteğiyle is kokan yayınlara, onu hayatında bir kez olsun görmeyenler ortak edildi. Bir yayından bir kaç unvan çıkarıldı.
Sömürü; palazlanarak asalak yayın türü ve yayınların sırtından inmeyen özgün bir sınıf oluşturdu.
Akademinin keşfeden, tartışan, çeviren, karşılaştıran, imrendiren geçmişi mazi oldu. Enflasyon akademi kadrolarını vurdu. Herkes profesörler oldu. Yükselme esaslarını dolanan, zamana oynayan etkinliğin niteliği, performansın gerçekliği sınanmadan unvana dönüştürüldü.
Aidiyet duygusunun; kefalet, ima ve işaret ettiği aday haksız, yoğun, yersiz abartılı atıflarla ihya edildi.
Hakiki eser, hakkettiği referansı ıssız bir köşede bekledi durdu. Umuda yenilenler, yükselme standartların desteğinden mahrum kaldı. Tezlerin, kıran kırana tartışılması, özgürce dolaşması, yayılması ve toplumla buluşması önlendi.
Aidiyet çarkı yükselme kriterlerini sömürmede ustalaştı. İçerik yoksunu, ölçütlerle kavgalı, derleme ve sıradan bir dokunuşla tuz buz olacak eserler, ayarlanan ve iradesi rehin alınanlardan istediğini kopardı.
Bir tez, bir kaç makale, bir iki sunum bir ömür üzerine yatılacak turfanda unvanlar için yeterli oldu.
İdari kurullar, akademik usul ve süreçlerin kontrol merkezine ve ati üzerinde söz sahibi olmanın mevzilerine dönüştü. İdari görevlerle, ders taksiminde yarar, getiri, referans ve mazi başat rol oynadı. Dünyayı kasıp kavuran gelişmelerin, sınırların berisinde meydana getirdiği değişiklikler, yarattığı etki sonuçların paylaşılması, ayak oyunlarının insafına kaldı.
İstisnalar hariç eserler, derlemeyi alışkanlığa dönüştürdü. Kim ne demişlerden oluşan metinler, akademik eser kabul edildi. Eser addedilen, insanın kaygıları, toplumun sorunlarıyla buluşmak yerine, gücün beklenti, tercihleriyle örtüşmeyi, günü kotarmayı seçti. Dolanan laflar gerçeği perdeledi.
Başucu, başyapıt ve içtihatlar etrafında dönen görüşler, sanat yapmak yerine kendinden öncekileri tekrarlayarak zanaat olmayı yeğledi. Özgünlük; başa musallat olan kıskançlık, ilkel duygu ve reflekslerle çevrelendi.
Literatür: dayatılan, egemen addedilen görüşe indirgendi. Sınırların berisi, Higgs Bozon sevdalısı dünyayı seyretmekle yetindi. Katı vesayet; farklı olasılıkları ötekileştirerek, onların gerçeğe katkısını, yarışanlardan güç almasına önledi.
Duygular, dipnotlarını yönlendirdi. Ufukları daraltı, dimağları köreltti. İhtiras, çıkar, sarsılma korkusu gözüne kestirdiği kişi ve nesneyi dondurdu. Değişme, yaşama ve yenilenme arzusu hor görüldü. Özensizlikle işbirliği yapan vesayet, özgürlüğün belini kırdı.
Dil, düşünceyi hapsetti. Akademik eserler, zayıf dil, anlatım defolarıyla düşünceyi sendroma soktu. Düşüncenin dile gelmesini, ifadenin özgürleşmesini engelledi.
Bu tablo en çok asistanları vurdu. Bilimle peçelenen habislik, akademinin ilk basamağına yaşamı dar etti, sömürü ve mobbing etkisini derinleştirdi, sınırını tereddütsüz genişletti.
Alttakiler, üstekilerin arzu, istek ve kaprislerine göğüs gerdi. Sömürü, maddi sınırları yoklamaya başladı. Yazgıları akademik çabadan çok, getir götür işlerine tahammül ve kaprislere sadakat belirledi.
Direnenler, döngünün sunduklarından ve sağladıklarından mahrum bırakıldı. Mimlenenler, işin inceliklerini asla öğrenemedi, ileri gidenlerin pamuğa bağlı statüleri son buldu. Adaletin işe iade ettiği akademisyen, daraltılan mekanlarda soluklanamadı, beterine razı oldu.
Mevzuat, olup bitenleri organize etti. Hukuk, akademik özgürlüğün birikim ve kazanımlarını bir kaç tuş ve dokunuşla geri aldı. Hukuki desteğini yitiren akademi, öz dinamikleriyle yaşama ve ayakları üzerinde durmayı bıraktı.
Yeni dünya düzeni; hukuku kendi hedef ve amaçlarını gerçekleştirmekle görevlendirdi. YÖK yasasıyla akademik özgürlük, kişiler ve düşünceler üzerinden herkesin gözü kulağı önünde tasfiye edildi.
Üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerklik talebi dışlandı, değerlerini oluşturması ve kurumsallaşması engellendi. Seçim yöntemlerinin tekçi, baskıcı ve şımarık genleri; politik, ideolojik kodların koridorlarda cirit atmasına refakat etti.
Onca muhalefete rağmen, YÖK, üniversiteleri ele geçirmeyi tamamladı. Düşünce özgürlüğü ile akademik kadroların kontrolünü ele geçirdi. Öznel politik ve ideolojik tercihler üniversitelerin üzerine abandı, el değmedik yer, gidilmedik bir karış toprak bırakılmadı.
Politik, ekonomik, sosyal tercihler, seçim sisteminin açtığı kanalları kullandı. İdeoloji idari kademelere yerleşti.
Güvenlik kaygılarının öne çıkardığı, kişiye has ceza hukukuyla düşünce özgürlüğünü terörle özdeşleştiren TMY, bir fırsatını bulup gerçeğe takan akademisyeni, adliyenin kapısından almayı ihmal etmedi. İstisna hukuku gerçeği söylemenin, bilim yapmanın bedelini ilgilenenlere ziyadesiyle öğretti/ödetti. Yarım kalan akademik eğitim, özgür üniversite, cezaevi ya da sınırların ötesinde sürdürüldü.
Akademik kadroların çalışma özgürlüğü, sözde gerekçelerle önlendi. Emeği ile ekmeği arasında tercihe zorlanan kadroların iradesi fesada uğratılarak bilim yapmaları önlendi, göç etmeleri kolaylaştırıldı.
Mantar gibi çoğalan, boş buldukları her yere konan üniversiteler, rica minnet buldukları akademik kadroları, taşımalı olanlarla takviye ederek bilgiyi, kadro ve üniversiteyi yozlaştırdı. Dekanlar, öğretim üyelerini her açıdan teftiş ederek, onları arza bağladı, arza çakılmak özgürlüğü kısıtladı.
Darbe döneminin yasama desteğiyle hizaya getirdiği akademinin, gerçekle iştigal etmediği, açık yaraların üzerine gitmediği, sinir uçlarına dokunan çözümler üretmediği, toplum ve kamu yararıyla uyumlu eylemediği aşikardır.
Böyle bir akademik tablonun, akademisyenin önüne koyduğu yegane tercih gerçekleri, konjoktürel ve gelenekler üzerinden biçimlendirmesinden başkası değildir.
YÖK yasasının güvenlik algısının özenle ve hassasiyetle vücuda getirdiği özel, özgün sıralı, kadiri mutlak yapının, akademisyen üzerindeki açık, örtülü baskısı sürdükçe, buradan gerçek adına bir şeylerin çıktığını savlamak abesle iştigaldir.
İstisna hukukuyla paslaşan üniversite, memleketin yakıcı sorunlarının herkesin gözü ve kulağı önünde tartışılarak çözülmesine aman vermedi, aksi çabalar pusu atan kavramlardan alınan destekle idari ve güvenlik bürokrasisine havale edildi.
Yakıcı sorunların tartışılma talebi ile tartışmak için mekan arayan entelektüel, tarihçi, yazar, politikacı, akademisyen ve aktiviste kapılarını sıkı sıkıya kapattı. Güvenlik, bütünlük çiftini sıkıştıkça çağıran, tekçi yapı ve uzantılarının çatlak ses istemeyen solosuna biat ederek, bilim ile sanrılar arasındaki kadim krizin altında kaldı. Özgürlük iddiasının kof bir söylem olduğu, manipülasyondan öte bir anlam taşımadığı defalarca teyit edildi.
Güç karşısında debelenen akademi, yurttaşın dram ve trajedisine kalıcı etkili ve meşru bir çözüm bulmak, direnmek yerine, özgürlüğünü eliyle sunmayı, güç ve çıkara cübbe giydirerek yaranmayı seçti. Hızını alamadı, darbeci geleneği doktorayla taltif etmekte beis görmedi. Bir çok açıdan örselenen bilim, kendini saldı. Yakıcı meselelerden uzak, tatlı pembe bir hayatı gerçek olarak lanse etti.
Özgürleşmek, özlemleri gerçekleştirecek dünya ve içinde kıran kırana yarışan düşüncelerden insana, doğaya ve evrene odaklananı öne çıkarmak, vesayeti körükleyen, eskimiş bilgiyle eyleyen, bilim etiğiyle kavgalı, takrir-i sükuna müptela ve çözümsüzlüğü dayatan bu düzenin değişmesine bağlıdır.
Reformun, eskisinden taşıyacağı izlerin, romantik ve nostaljik damarları kabartan potansiyeli onu güvenilmez kılmaktadır. Özgür, özerk, özge ve özlemli bir akademi umuduyla…
20 Aralık, yoksulluğa karşı mücadelede dayanışmanın önemini tüm insanlığa hatırlatma günüdür.
Gün, Birleşmiş Milletler teşkilatı ve üyesi olan devletler tarafından benimsenmiştir. Evrensel değerler konusunda yardımlaşmak, küresel adalet hedeflerini gerçekleştirmek ve bu alanlarda farkındalık yaratmak temel hedeftir.
Girişimin amacı, barış ve güvenliği koruyarak insan hakları ve sosyo-ekonomik gelişmeyi sağlamaktır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri hedeflerine uygun olarak yoksulluk ve diğer sosyal problemleri gündeme getirmek teşvik edilmektedir.
2002 yılında kurulan Dünya Dayanışma Vakfı, 2003’de BM Kalkınma Programı olarak yeniden yapılandırılmıştır.
BMKP’nun öncelikli görevi yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Temel görev; başta en yoksul kesimler olmak üzere insani, toplumsal ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmektir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler önceliklidir.
20 Aralık Uluslararası İnsani Dayanışma Günü Etkinlikleri
Uluslararası İnsani Dayanışma Günü,
Emek sömürüsünün olmadığı işçi hakları odaklı dayanışma,
Çalışma standartlarının iyileştirilmesi,
Eşit ve adil ücret uygulamalarının yaygınlaştırılması,
İşyeri demokrasisi,
İhtiyaç sahiplerine ücret ve sosyal güvenlik haklarının sağlanması
Kültürel çeşitlilik içinde birlik mesajı vermek,
Hükümetlere uluslararası anlaşmalara olan taahhütlerini hatırlatmak,
Dayanışmanın önemi konusunda toplumu bilinçlendirmek
Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini kamuoyunun sürekli tartışmasını sağlamak
kutlama gününün en önemli gündem maddelerindendir.
20 Aralık Dayanışma Günü, serbest piyasa ve devletler tarafından eşitsizliğe ve adaletsizliğe sürüklenen toplumsal kesimlere yönelik girişimleri gündemine almaktadır. Antikapitalist bir bakış açısı benimsenmemiş, ekonomik sorunlara doğrudan müdahaleyi esas almıştır. Dönüşümcü, aşamalı bir toplumsal dönüşüm talepli bir girişimdir. Yerel girişimlerle dayanışma ekonomisini oluşturmak, yerel halkın temel ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak ve devletlerin sahip oldukları ekonomik pastanın adil bölüşümüne vurgu yapmak temel hedeflerdendir. Ülkelerin özellikle en yoksul kesimleri, farkındalık etkinliklerinin odak noktasını oluşturmakta, açlık, susuzluk, sağlık hizmetlerinden yoksunluk gibi temel hizmetleri alamayan kesimlere el uzatılması çağrısı yapılmaktadır. Bu çerçevede, sağlık hizmetlerini ve ilacı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak; doğal veya insan kaynaklı afetlerden zarar görenlere yardım etmek ve evrensel eğitim standartlarına herkesin ulaşmasını sağlamak gerekmektedir.
İşinde başarılı ancak eşcinsel olan bir avukatın (Tom Hanks) birgün AIDS virüsü taşıdığının fark edilmesi ve çok geçmeden çalıştığı hukuk bürosundaki işine sudan bir sebeple son verilmesi üzerine gelişen hukuk mücadelesini anlatmaktadır.
Avukatın patronu ile arası çok iyi olduğu için bu duruma çok şaşırmıştır. Yapacağı bir şey kalmayan avukat, şirketi ve patronu aleyhine dava açmaya karar verir. Böylece AIDS kurbanı bir insanın toplum içindeki yerini sorgulayan bir dava ve hukuk mücadelesi de başlamış olur.
Ve ona bu hukuk mücadelesinde arkadaşı (Denzel Washington) yardımcı olacaktır.
Philadelphia – Künye
Yapım : 1993 – ABD Tür : Dram Süre : 125 dakika Yönetmen : Jonathan Demme Oyuncular : Tom Hanks, Denzel Washington, Antonio Banderas, Mary Steenburgen, Obba Babatundé Senaryo : Ron Nyswaner
“Savcılık bir karar makamı olmadığı halde bugün ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde yükselme sırasında gözetilmek üzere verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, bırakınız başkalarını, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”
Yürürlükten kaldırılan 1929/1412 sayılı Suç Yargılama Yasası’nın (Özgün adı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu) ellinci yılında, yani 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin güzel bir salonunda, U biçimindeki uzunca bir masanın çevresinde toplanmıştık.
Yapıp ettiklerimizi tartışacak, bir bakıma uygulamakta olduğumuz suç yargılama yasası (CMUK), dolayısıyla yargılama hukukuyla hesaplaşacaktık.
Merhum Prof. Dr. Ö. Tosun, gereksiz yere açılan davalar -ki o dönemlerde de, şimdiki gibi, “mahkeme temizlesin” saçmalığıyla davalar açılmaktaydı- yüzünden mahkemelerin yükünün çok arttığını, dava açmada “mecburilik dizgesi”nden (sistem) vazgeçilmesini, Fransa’nın son dönemde benimsediği “yerindelik / takdirilik dizgesi”ne geçilmesini önermişti.
Söz alıp, bu görüşe karşı çıktım.
Bırakınız, içerik olarak, ülkemizde savcılığın adlandırma, kavram ve kurum olarak bile, bilinmediğini ve yerine oturmadığını, savcılığın altı yüzyıllık bir Fransız kurumu olmasına karşın, bu ülkede bile uzun deneyimlerden sonra dava açmada yerindelik (takdire dayanma) dizgesine yeni geçildiğini, bu yüzden öneriye katılamadığımı, ülkemizde savcılığın bugün bile bir KARAR MAKAMI olarak algılandığını, nitekim Batı ülkelerinde savcılığın “kovuşturmaya yer olmadığı kararı”nın değil, “kovuşturmaya yer olmadığıgörüşü”nün yakınanlara bildirildiğini belirtmiş, uygulamada yaşanan çarpık örneklerden birini vermiştim: “Savcılık bir karar makamı olmadığı halde ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”
Bu sözlerim üzerine ömrünü suç hukukunun -ki suçun öğeleriyle ilgili en yetkin yapıtların da yazarıdır- özellikle de suç yargılama hukukunun iyi algılanıp özümsenmesine adamış olan Merhum Prof. Dr. Nurullah Kunter (1911-1994), birden yerinden kalkarak bana doğru yürümüş, “Sen neler söylüyorsun? Gerçekten Türkiye’de savcılar yetkisizlik kararları mı veriyorlar?” diye sormuştu.
“Evet, Hocam, ülkemizde savcılar, yetkisizlik kararları veriyorlar. Karşımızda Adalet Bakanlığının bir sayın genel müdürü ile onun başkanlığında on bakanlık temsilcisi oturmaktadır. Onlara da sorabilirsiniz” demem üzerine, hukuk kavramları, terimleri konusunda çok titiz, bu yüzden de uluslararası bilim çevrelerinde haklı olarak “yetkinci, mükemmeliyetçi, perfectionniste,perfezionista” diye anılan Kunter, ışık saçan o güzel başını ellerinin arasına alarak “eyvah ki, eyvah, demek, yıllarca uğraşmışım, ama hiçbir şey anlatamamışım!?” diyerek âdeta inlemişti.
Ancak yirmi birinci yüzyılın Türk yasa yapıcısı bile, bu çığlığı hiç duymamıştır. “Yok yasa, yap yasa” Osmanlı anlayışıyla 2011 / 6217 sayılı Yasa ile savcıların “yetkisizlik kararı” vermelerini yasallaştırmış, sözüm ona hukuksallaştırmıştır (CYY, m. 161/7)!?
Bununla da yetinilmemiş, sözgelimi, İstanbul, Ankara vb. büyük yerlerde savcılıklar bünyesinde “karar masa”ları bile kurulmuştur.
Bilmiyorum, Merhum Kunter, bu bilinçsizlikler karşısında şimdilerde mezarında rahat uyuyabiliyor mu?
Aslında ülkemizde savcıların bir karar organına dönüşmesinin sonuçlarıyla ilgili öyküler hiç bitmiyor ki!
Bilindiği üzere inananlar açısından Tanrı’nın, inanmayanlar açısından doğanın en görkemli yaratığı insan; insanın da yine en görkemli ve çağımızda bile gizi çözülememiş organı, beynidir. Bu yüzden insanın dış dünyaya yansıttığı düşünce ve inançlar, Tanrı’nın ya da doğanın ürünüdür; demokratik bir düzende bunlar, asla suç konusu olmaz, olamaz. Zira “düşünce, düşünce” ile, başka deyişle “görüş (içtihat) görüşle çürütülemez.” (Mecelle, m. 16). Bu yüzden geçmişte 1926/765 sayılı Eski TCY’nin 141, 142 ve 163’üncü maddelerinden hüküm kuran yargıçlar, aslında Tanrı’yı ya da doğayı cezalandırmışlardır. Bu maddelerin çok partili demokratik düzene geçildikten yıllarca sonra kaldırılması ise, sağ ve sol anlayışların, dolayısıyla demokrasinin, “demokratik bilinç”in, dolayısıyla sağ ve sol akımların gelişimini engellemiş; bilim ve düşünce dünyasında yoksunluklar doğurmuştur. Çünkü özellikle “İnanç özgürlüğü asıldır, yargıçlar, insanların ruhlarını kurtarmaya yeltenemezler” (Locke).
Nitekim yüzyıllardan bu yana yaşananlar, Locke’u doğrulamıştır. Gerçekten Aksaray ili toprakları içinde yirmi sekiz kilisenin yer aldığı belirlenmiş, Ihlara vadisine bitişik Selime kasabasındaki yedinci-dokuzuncu yüzyıl arasında yapılan Katedral’de dünyanın ilk dinsel töreni (ayin) yapılmış; Romalıların baskılarından kaçan ilk Hristiyanlar, Kapadokya’da, Derinkuyu’da ve birçok Avrupa ülkesinde, Ukrayna’dan Filipinler’e dek yeraltı mezarları (katakomb) yapmışlar; inanç ve düşünce özgürlüklerinin tarih boyunca insan için ne denli yaşamsal olduğunu ortaya koymuşlardır. Çünkü insanın iç dünyası bilgimizin dışındadır ve gökyüzü gibi, hem geniştir, hem de aydınlıktır, “Başkalarına ve de hukuka kapalıdır.”(Scheler).
Nitekim 1926 / 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın (TCY) kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası hakkında 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafının en ünlü tümcesi, bu temel ilkeyi şöyle özetlemiştir: “İnsana özgü davranışların dürtülerini, güdülerini (saik) araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” Çünkü böyle bir araştırma, hem hukuk, hem de ceza adaletinde asla gerçekçi değildir. Zira kanıt olabilecek nesne, insanın iç, inanç dünyasıyla, Kant’ın terimleriyle numenal, görülemez (invisible) dünya ile değil, fenomenal, görünebilir (visible) dünya ile ilgilidir, gerçeğin (réalité) bir parçası olmalı, beş duyudan en az biriyle algılanabilmelidir.
Ancak gelin görün ki, soruşturma “yeterli kuşku”ya ulaştığı zaman dava açmakla yükümlü Türk savcıları (CYY, m. 170/2), ruhbilimcilere özenerek, hemen her Allah’ın günü insanların iç dünyasına girmektedirler. Tıpkı “Amiraller Bilidirisi” olayında ve terörü yok etmek için gecesini gündüzünü veren Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un terör suçuyla tutuklanması, şimdi de teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeleri olaylarındaki gibi.
Oysa savcılar, korkutmak, sindirmek, gözdağı vermek, küçük düşürmek, damgalamak için değil, kamu, halk, özgürlük temelinde gelişen hukuk düzeni adına suçları kovuşturmak için vardır ve sanık yararına olan kanıtları da toplamak zorundadırlar.
Demek, ülkemizde yaşananlar, hukuk bilmezliğin ürünü kara bir leke olarak Türk hukuk tarihine yazılmıştır, bu yazılma da sürmektedir. Hem de savcıların eliyle.
Böyle bir ülkede, elbette ne özgürlükten ne de demokrasiden söz edilebilir. Çünkü Merhum Ecevit’in sözleriyle böyle bir ülke, olsa olsa yokluğuna dayanılamaz olan, buna karşılık paylaşıldıkça çoğalan özgürlüğü, başkalarını küçümseyerek yalnızca kendilerine saklayan bencil ve bilinçsizlerin ülkesi olabilir, ancak.
Eğer bütün bu hukuksal gerçeklere karşın yine de bir kamu davası açılmışsa, artık o bir iddianame değil, bir “siyasetname”dir. Böyle bir durumda ise, savcılık, artık bağımsızlığını yitirmiş, yetkisini aşmış, politik kaygıları yargılamaya yansıtmış, yargılama erkinin yansızlığına da gölge düşürmüş demektir.
Bu kaygılarla açılan bir davada sanıklar aklanmış olsalar bile, kendileri ve yakınları, elbette büyük kaygı, üzüntü ve tehdidi birlikte yaşamışlardır.
Oysa uygar bir ülkede yargılama erki, korku odağı değil, tam tersine sadece inanılan, güvenilen ve de sığınılan biricik erktir. Böyle de olmak zorundadır.
Beri yandan ülkemizde dün de, bugün de bunun tam tersine, bir başka yanlış örnek daha yaşanmakta, sözgelimi, savcılar, “Bu söz ya da davranış sövmedir, ancak kuşkulu (şüpheli) eleştiri hakkını kullanmıştır, dolayısıyla söz ya da davranış hukuka uygundur” diyerek kamu davasını açmamaktadırlar.
Bilim ise, savcılara şunları söylemektedir: “Efendiler! Hukuk bir bütündür. Hukuka aykırılığı kaldıran neden, tazminat davası açmak gibi özel hukuk dâhil, bütün hukuk düzenlerinde kesinlikle eylemi hukuka uygun kılan bir kurumdur. Bu nedenle ceza davası açmada yerindelik (takdirilik) dizgesini (sistem) benimseyen Fransa dâhil, hiçbir hukuk düzeninde böyle bir yetki, savcılara asla ve kata tanınmamıştır. Tanınamaz da. Çünkü “Bu söz, aslında her dilde sövme değildir” demek, başka bir şey; buna karşılık, “Bu söz, sövmedir, ancak düşünce özgürlüğü dolayısıyla eleştiri hakkı kapsamına girdiği için hukuka uygundur” demek, çok daha başka bir şeydir.
Zira kısaca birincisinde, yani “Bu söz ya da eylem, dil ya da davranış olarak özünde insana sövme değildir” denildiği zaman, bu eylemle suçun “tipiklik (yasal tanım) ilk ana öğesi oluşmamıştır” denmektedir.
Savcı, elbette böyle bir durumda o eylemi asla kovuşturamayacaktır.
Buna karşılık ikincisinde, yani “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” denilerek, böylelikle de tipiklik öğesinin oluştuğu vurgulanıp dava açıldıktan sonra “Bu sövme, hakaret davranışı, eleştiri hakkını kullanma çerçevesinde kalmıştır” diyerek bir kesin ya da olasılık yargılarında bulunmak, öz açısından hem gerçek yaşamda, hem de hukukta büsbütün başkadır.
Yineleyelim ki, bu son durumun anlamı çok açıktır, birincinin tersidir: Hakaret ya da sövme eylemi, yani suçun tipiklik biçimindeki ilk ana öğesi tam anlamıyla oluşmuştur, suç vardır; dolayısıyla bu belirlemeyle birlikte ve o anda ayrıca “hukuka aykırılık” biçimindeki ikinci ana öğe de belirti (karine) olarak hukuk dünyasında doğup, varlık kazanmıştır.
Ancak bu belirti (karine), eleştiri hakkı dolayısıyla çürütülmeye açık bir belirtidir. Demek, hukuka uygunluk nedenlerinde suç “gerçek (reel) dünya”da doğmakta, ancak hukuka uygun olduğundan “hukuk (düşün) dünyası”nda doğmamaktadır. Dolayısıyla savcı, hakaret ya da sövme olarak gerçekleşen bir eylem söz konusu olduğu zaman, bu beriki dünyaya, yani ikinci dünyaya asla adım atamaz. Çünkü savcı, “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” sonucuna ulaştıktan sonra, eylemin işlendiği konusunda “yeterli kuşku” bulunduğu anda davayı açmakla (CYY, m. 170/2) ve izlemekle yükümlü bir iddia organıdır; ancak asla yargı (hüküm, karar) kuran bir organ, mahkeme değildir. Olamaz da. Kaçınır ve davayı açmayıp kovuşturmazsa bu işlem, “yetki aşımı” (excès de povoir, eccesso di potere) nedeni ve “mutlak butlan” (nullité absolue, nullità absolutà) yaptırımıyla kesinlikle geçersizdir.
Dahası böyle davranan bir savcı, doğru Türkçeyle “yetkiyi saptırma”(abus d’autorité) ya da “yetkiyi kötüyle kullanma” (TCY, m. 257/1) suçunu işlenmiş olur.
Sözgelimi, nasıl insan öldürme suçunda bir hukuka uygunluk nedeni olan “haklı savunma”nın (meşru müdafa) bütün koşulları açıkça var olsa bile, uygulamada yerinde ve hukuka uygun olarak sanık hakkında dava açılıyorsa, hukukun gözünde aynı öz ve nitelikte olan “eleştiri hakkı”nda da durum aynıdır. Çünkü haklı savunmanın ya da eleştiri hakkının koşullarının var olup olmadığını, tarafların da düşüncelerini alarak çözecek olan biricik yetkili görevli duruşma yargıcıdır.
Elbette savcı da, mahkeme önünde konunun tartışılması üzerine eylemin eleştiri hakkı çerçevesinde kaldığını ileri sürebilecektir. Sürmelidir de. Çünkü onun görevi, ille de birini mahkûm ettirtmek değil, hukukun doğru uygulanmasını sağlamaktır.
Nitekim Yasa’nın deyişiyle “etkin pişmanlık” (doğru terimle Fransızca, repentir post délit, İtalyanca pentimento post delictum, İspanyolca arrepentimiento post delictum) ya da kişisel cezasızlık nedeni hangi kuşkulu ya da sanık için varsa, ceza yasasında tanımlanan eylem, hem gerçek, hem de hukuk dünyasında doğmakla ve suç olmakla birlikte, o sanık, taşıdığı kimi kişisel nitelikleri yüzünden cezalandırılamamaktadır. Bu nedenle tek başına suç işleyen, ancak cezalandırılması söz konusu olmayan bir kuşkulu hakkında dava açmakta, mahkemeyi uğraştırmakta yarar görülmeyebilir; dolayısıyla savcı da yerindelik (takdirilik) yetkisini kullanarak Yasa’ya göre (CYY, m. 171/1) böyle bir suça yaptırım uygulanmamasını düşünerek ve de ayrıklı (istisnai) olarak suçu kovuşturmayabilir.
Ne var ki, bu konularda bile çok duyarlı olmak gerekir. Çünkü unutulmamalıdır ki, işlenen eylemin hukuka ve yasalara göre suç olarak görülmesine ve belirlenmesine karşın, suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedeni söz konusu olduğu takdirde, “ceza verilmesine yer olmadığı kararı” (CYY, m. 223/4a, b) bile, lekelenmeme hakkını kesinlikle örselemektedir, örseleyecektir de. Çünkü ceza verilmesinin olanaksız olduğu suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedenlerinin bulunması durumlarında sanık, aslında eylemi işlemiştir ya da işlememiştir. Bu durumda, eski terimle “eylemin sübutu,” henüz belirlenmemiştir ve suçlu olup olmama kesinlikle bilinmemektedir. Sözgelimi, babasının parasını çaldığı ileri sürülen oğlu hakkında, kişisel cezasızlık nedeniyle T. Ceza Yasası (m. 167/ 1-b) doğrultusunda ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin bir yargı, hüküm, aslında başka ad altında verilmiş bir hükümlülük kararıdır. Çünkü böyle bir kararın anlamı şudur: Eylem gerçekleşmiş ve suç bütün öğeleriyle oluşmuşsa da, baba oğul ilişkisine dayanan kişisel bir nedenle sanık cezalandırılamamaktadır. O kadar. Bu açıdan Alman hukukunda aklanma (beraat) kararlarında sanığın yargılandığı eylemden, kanıt yetersizliğinden, suçluluğu kanıtlanmadığından, hukuksal nedenlerden söz edilememesi, sadece sanığın aklandığından söz edilmesiyle yetinilmesi, bu konuda yansıtılan duyarlılığın ne denli önemli olduğunu göstermektedir.
Elbette söylemeye bile gerek yok. Savcıların görevi bellidir: “Halka, kamuya, cumhura ait bir şey, değer (res publica)” çiğnenmişse, bunları çiğneyenlerin cezalandırılmaları için halk, kamu, cumhur (publica) adına dava açmak, bu davayı yine kamu adına sonuna değin izlemek, koşulları varsa çiğneyenlerin, yani suçluların cezalandırılmalarını sağlamak.
Dikkatlere sunmak gerekir ki, yukarıda dile getirilen nedenlerle savcı teriminin başına getirilen “cumhuriyet” sözcüğü, burada bir zamanlar Atatürk’e anlatıldığı üzere, bir yönetim biçimini, cumhuriyeti değil, halk adına, halk için olma olgusunu anlatmaktadır.
Ne var ki, yukarıda yazılanlardan anlaşılacağı üzere, Türkiye’de hiç de öyle değil.
Bu konuda yaşadığım bir örneği de vermek isterim.
Bir gazete yazarı yazısında, bana iğrenç sözcüklerle sövmüştü. Savcılığa başvurdum.
Savcı, iki yanlış gerekçeyle kovuşturmayı kapattı. İki hakkımı da çiğnedi.
Birincisi, yukarıda değinildiği gibi, yetkisini aştı ve bütün Türk savcıları gibi, “eleştiri hakkı”na dayanarak mahkemenin yetkisine giren sorunu, gizli soruşturma evresinde çözdü, o bilinen hukuka aykırı gerekçeyle kovuşturmaya yer olmadığı “karar”ını verdi!?.
İkinci olarak da, hukuk bilgisinden hiç kuşkulanmadan, hukuk dışı bir akıl da verdi, bana: “İstersen” dedi, “suçun işlendiği yerde dava açabilirsin.”
Yaşıyorsa o savcımıza teşekkür ediyorum. Çünkü ömrüm boyunca hukuktan anlayanlar benden akıl sordu. Anlamayanlar ise, o savcımız gibi, akıl verdi.
Ona ve onun gibi düşünenlere sesleniyorum.
O olayda ben yakınandım, efendiler. Suçu oturduğum kentte öğrenmiştim. Yakınan olarak öncelikle oturduğum yer savcılığında dava açmalıydım. Çünkü suç mağduru, yani suç eyleminin kanadı kırık kuşu bendim ve suç yeri de bulunduğum kentti.
Bu denli çok yanlışlar yapan bir savcıya sizler, kamu haklarını koruma ve adaleti gerçekleştirme, insan şerefini koruma görevlerini emanet edebilir misiniz?
Elbette edemezsiniz.
Bu yüzden insan “şeref”inin değerlerin başında geldiğini gözeten Federal Almanya Anayasası, daha ilk maddesinde bu değeri koruma altına almıştır: “İnsanın şeref (özsaygı) ve saygınlığına dokunulmaz. Bütün devlet erki, ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.”
Bunun anlamı ise elbette açıktır, bellidir. Çünkü “Hukuk da, devlet de, insan içindir” (Hominum causa omne ius constitutum est. Digesta).
Sayın savcılar! Unutmayın. O şeref de, o hukuk da, sizin ilgilerinize ve de, özellikle sağlam hukuk bilginize emanet edilmiştir.
The Rainmaker, önemli hukuk ve adalet filmlerindendir. Film bir roman uyarlamasıdır. Eski bir film olmasına rağmen sinema izleyicisinin ilgisini çekmeye devam eden filmlerdendir.
Rudy Baylor, henüz okulu yeni bitirmiş olan çiçeği burnunda bir hukuk mezunudur. Genç yaşına rağmen mesleğine karşı son derece idealist bir tavırla yaklaşmakta ve hukuksal haksızlıklara karşı gelmeye çalışmaktadır.
The Rainmaker -Afiş
Rudy Baylor (Matt Damon) şehrin kenar mahallelerinde büyümüş ve alkolik babasının devamlı kötü muamelesine maruz kalmıştır. Yeni mezundur, genç ve işsiz bir avukattır. Yaşamda ayakta durabilmek ve geçimini sağlamak için bir süre barlarda çalışmak zorunda kalmıştır. Zorlukla bulabildiği bir işte ise çok büyük ve güçlü bir sigorta şirketine karşı tek başına ayakta durması gerekecektir. Nitekim savunduğu orta yaşlı ailenin 22 yaşındaki oğlu lösemi hastasıdır ve sigortadan gelecek para olmadan hayatta kalması imkansızdır.
Rudy, girdiği bu camiada büyük bir şirkete kapak atabilmek için yoğun bir şekilde çalışmaktadır. En sonunda amacına ulaşır ve kendisini büyük bir şirketin avukatlarından biri olarak bulur.
Şimdi sırada adaletin ikiyüzlülüğünü kabullenmek vardır.
Matt Damon, Danny DeVito, Virginia Madsen ve Jori Voight gibi oyuncularla dikkat çeken Rainmaker, tüm zamanların en önemli yönetmenlerinden biri olan Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiştir.
The Rainmaker
Yönetmen : Francis Ford Coppola
Yapım : 1997 / Amerika / 135 Dakika
Oyuncular : Matt Damon, Danny DeVito, Claire Danes
1. Her şeyden önce, Tanrı’nın önünde diz çöktük ve bizim ve varislerimiz için İngiliz Kilisesinin sonsuza dek özgür olduğunu, haklarına eksiksiz bir şekilde, özgürlüklerine de kısıtlanmadan sahip olması gerektiğini bu sözleşme ile teyit ettik. İngiliz Kilisesi için çok önemli ve gerekli görülen seçim özgürlüğünü, baronlarla aramızda çıkan ihtilaftan önce, tamamen kendi irademize dayanarak kabul etmemizden ve efendimiz Papa III. Innocent tarafından da tasdiklerini aradığımız bu sözleşmeyi onaylamamızdan doğacak her şeyin, aynen korunmasını diliyoruz. Bu sözleşmeye biz uyacağız; varislerimizin de sonsuza kadar samimiyetle bu sözleşmeye uyacaklardır. Aşağıda sıralanan tüm özgürlüklere bizim ve varislerimizin sahip olmasını ve olmaya devam etmesini krallığımızın bütün özgür insanlarına kabul ettirdik. Bu bizim ve varislerimiz tarafından onlara ve onların varislerine de kabul ettirilmiş sayılmalıdır.[5] 2. Adalet, satılamaz, geciktirilemez; hiçbir özgür yurttaş, ondan yoksun bırakılamaz.[7] 3. Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan meydana gelen bir kurula danışılmadan, haciz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.[7] 12. Krallığımızda, ülkemizin Genel Meclisinin izni olmadıkça zorla, askerlik hizmeti karşılığı olarak vergi ya da yardım parası alınamaz. Fiziksel varlığımızın diyet verilerek esaretten kurtarılması, en yaşlı oğlumuzun şövalyeliğe kabul töreni veya en büyük kızımızın ilk evliliği durumları bunun dışındadır. Bu üç amaç için makul bir yardım talep edilebilir. Londra kentinin yardım paraları da benzer bir biçimde ayarlanacaktır. 13. Londra kenti, eskiden sahip olduğu tüm özgürlüklerini ve geleneklerini hem karada hem de denizde koruyacaktır. Ayrıca, tüm kentlerin, arazilerin, çiftliklerin ve limanların da kendi ayrıcalıklarını korumalarını istiyor ve onlara bu hakkı bahşediyoruz. 14. Eğer yukarıda bahsedilen o üç durumun dışında yardım parasının ya da askerlik yapmama karşılığında alınacak verginin miktarını belirlemek söz konusu olursa, Krallığımızın Genel Meclisinin toplanması amacıyla, en az 40 gün önceden olması koşuluyla, belirli bir gün ve yerde toplanabilmeleri için, tüm başpiskoposları, piskoposları, manastır baş rahiplerini, kontları ve büyük baronları mühürlü mektuplarla çağıracağız. Ayrıca, en yüksek mevkideki tüm kişileri şerifler ve görevli memurlarımız vasıtasıyla toplantı için çağıracağız. Tüm çağrı mektuplarında toplantının gerekçesini de açıklayacağız. Ve böylece başarıyla yerine getirilen bir çağrıdan sonra, söz konusu olan iş, çağrılanların tümü gelmemiş olsa bile, sadece katılanlardan oluşan meclis tarafından kararlaştırılan günde yerine getirilecektir. 16. Hiç kimse, asilzadelerin ücreti için ya da diğer herhangi bir kiralık arazi için gerekli olandan daha fazla hizmet vermeye zorlanamaz. 20. Özgür bir adam suçun derecesine göre küçük bir suç için yalnızca para cezasına çarptırılabilir. Büyük çaplı bir suç, suçun büyüklüğüne göre para cezasına çarptırılabilir ve bir tüccar da malları korunarak aynı şekilde cezalandırılabilir. Aynı şekilde, bir cani, eğer bizim merhametimize mazhar olursa, para cezasına çarptırılabilir. 38. Bundan böyle hiçbir hakim her hangi bir kimseyi ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez. 39. Kendi zümresinden olanlar ya da ülkenin ilgili yasalarına uygun olarak verilen bir karar olmadıkça hiçbir özgür kişi tutuklanamaz, hapse atılamaz, mal ve mülkü elinden alınamaz, sürgüne yollanamaz ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamaz. 40. Kimseye hakkı ya da adaleti satmayacağız, menetmeyeceğiz ya da geciktirmeyeceğiz. 41. Bütün tüccarlar, kadim ve yerleşmiş geleneklere tabi olmak koşuluyla bütün kötü vergilerden muaf olarak alışveriş yapmak amacıyla kara veya deniz yoluyla emniyetli bir şekilde İngiltere’nin dışına çıkabilirler, İngiltere’ye girebilirler, İngiltere’de oyalanabilirler ya da transit geçiş yapabilirler. Bu olanakları bize karşı savaşan bir ülkenin tüccarları olma durumu hariç savaş zamanında da güvence altındadır. Bize karşı savaşan ülkenin tüccarları savaşın başlangıcında ülkemizde bulunurlarsa biz ya da baş yargıcımız, bize karşı savaşan ülkedeki tüccarlarımızın nasıl muamele gördüklerini tamamıyla öğrenene değin, mallarına ve canlarına zarar vermeksizin, gözaltına alınacaklar ve eğer bizim tüccarlarımız orada bir zarar görmemişlerse onlar da ülkemizde emniyet içinde olacaklardır. 45. Krallığın yasalarını bilmeyen ve bu yasalara tümüyle uyacağına kanaat getirmediğimiz kişileri hakim, vali, şerif ya da sınırlı yetkili hakim olarak atamayacağız. 51. Atlı ve silahlı olarak ülkemize zarar vermek için gelmiş olan tüm yabancı kökenli şövalyeleri, okçuları, kiralık askerleri ve vasalleri barış sağlanır sağlanmaz sınırdışı edeceğiz. 61. Krallığımızda eskiden beri varolan koşulların daha iyi bir hale getirmek, baronlarla aramızda mevcut olan ihtilafın en hayırlı bir biçimde sonuçlandırmak ve Tanrı’nın rızasını kazanmak için yukarıda sayılan maddeleri onayladıktan sonra, şimdi de kapsamlı ve sürekli bir istikrardan yararlansınlar diye aşağıdaki güvenceyi veriyoruz. Krallığımızın sınırları içerisinde bulunan baronlar kendi aralarından diledikleri 25 kişiyi seçecekler ve bu 25 kişi tüm güçleriyle, halihazırdaki bu fermanla kendilerine bağışladığımız ve teyit ettiğimiz barışı ve özgürlükleri uygulayacaklar, bunlara uyacaklar ve karşı tarafın da uymasını sağlayacaklardır. Bu şu şekilde olacaktır: Eğer biz ya da başyargıcımız veya memurlarımız ya da emrimizdeki herhangi bir kimse, herhangi bir durumda, herhangi birine karşı suç işler, güvenlik ve barış kararlarından herhangi birini ihlal ederse ve eğer bu hareket adı geçen 25 barondan sadece dördü tarafından öğrenilirse, bunlar bize gelerek veya yurtdışında isek başyargıcımıza giderek, işlenen suçu bildirecekler ve bu haksızlığı hiçbir gecikme olmaksızın gidermemizi talep edeceklerdir. Bu hatayı, biz ya da yurtdışında isek başyargıcımız düzeltmezse, dört baron olayı geri kalan 21 baronun önüne götürecek ve bütün ülkeyi de arkalarına alarak , kalelerimizin, topraklarımızın ve mülkümüzün elimizden alınması yoluyla, olay kendi isteklerine uygun bir biçimde yeniden yoluna girene dek, bize uygun bir biçimde baskı yapacaklar, haciz uygulayacaklar ve ellerinden başka ne geliyorsa onu yapacaklardır. Ama bu arada bizim, kraliçenin ve çocuklarımızın şahısları dokunulmadan korunacaktır. Ve eğer bir değişiklik yapılırsa daha önceden söz konusu olan uygulamaya uygun bir şekilde yapılacaktır. 63. Bundan dolayı, İngiliz kilisesinin özgür olacağını, ülkemizdeki tebaanın belirtilen bütün yerlerde ve bütün konularda yukarıda bahsedilen bütün özgürlüklere, haklara ve imtiyazlara hem kendileri için hem de varisleri için tam olarak ve serbest bir biçimde sahip olmalarına karar verdik. Ayrıca hem kendi adımıza hem de baronların adına, yukarıda bahsedilen bütün hükümlere her hangi bir kötü niyet olmaksızın iyi niyetle uyulacağı üzerine yemin edildi. Saltanatımızın on yedinci yılında, Haziranın on beşinci gününde Windsor ve Stanes arasındaki düzlükte tarafımıza tevdi edildi.[5]
Yargıtay Önceki Başkanı A. Nazım Kaynak, 05.05.1947 tarihinde Afşin’de doğmuş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun olduktan sonra, Elbistan hakim adayı olarak göreve başlamıştır. Kaynak, sırasıyla Tutak, Göynük, Yerköy Hakimliği ve Yargıtay Tetkik Hakimliği yapmış, 28.05.1996 tarihinde Yargıtay Üyesi olmuş, 19.02.2009 tarihinde Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Başkanı olmuştur.
Hasan Gerçeker‘in yaş haddi ile emekli olması üzerine 02.06.2011 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı’na seçilmiş; 05.05.2012 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmıştır.
Nazım Kaynak, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10 Yıllık Emsal Kararları” adlı ortak eserin sahibidir ve iki çocuk babasıdır.
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir. Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir. Yargıtayın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtayın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.[/box]
Daha sonra Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin yeniden düzenlenmiş Avrupa Şartı olarak anılacak olan belgenin temelleri Lozan’da (Haziran 1988) ve Llangollen’de (Eylül 1991) Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimleri Daimi Konferansınca düzenlenen birinci ve ikinci gençlik politikaları konferanslarında atılmıştı. Bundan hemen sonra da 1992 yılı Mart ayında Daimi Konferansta Şartın kabulüne ilişkin Madde 237 No.lu Karar ve Madde 22 kabul edildi.
Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Avrupa Şartının 10ncu Yıldönümünü Kutlamak Üzere, Avrupa Konseyi Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Meclisi, yine Avrupa Konseyi’nin Gençlik ve Spor Müdürlüğü ile birlikte “Gençler – Kent ve Bölgelerindeki Yaşamın Aktörleri” konulu bir konferans düzenledi. 7-8 Mart 2002 tarihlerinde Krakow’da düzenlenen konferansın genel amacı, Şart’ın on yıllık varlığı boyunca gençlik katılımındaki ilerlemeyi değerlendirirken, aralarında iyi uygulamaların yaygınlaştırılmasının da yer aldığı, gençlik katılımının geliştirilmesine ilişkin yöntemleri tartışmaktı. Konferansa katılanların kabul ettiği Krakow Deklarasyonunda, gençlerin, diğer herhangi bir yaş grubuna dahil bireyler gibi yaşadıkları belediyeler ve bölgelerin vatandaşı oldukları ve bu nedenle her türlü toplumsal katılımdan yararlanmaları gerektiği ve gençlerin, özellikle yerel ve bölgesel hayata katılım olmak üzere, demokratik yaşamın gelişmesindeki rolü teyit edildi, onaylandı ve kabul edildi. Konferans bunun yanı sıra, Avrupa Konseyinin “Demokratik Kurumların Çalışmasını Sağlama” adlı entegre projesine de katkı sağladı.
Katılımcılar aynı zamanda gençlerin çağdaş toplumda gençlerin karşı karşıya kaldıkları yeni sorunlara da bir çözüm bulunması çağrısında bulundular. Bunun sonucunda da Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Meclisinden (CLRAE) ve Avrupa konseyi Gençlik Sorunları Danışma Konseyinden, Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Avrupa Şartında, örneğin bilgi toplumu ve kentlerde güvensizlik gibi yirmi birinci yüzyılın yeni sorunlarına da çözüm getirebilecek şekilde değişiklikler yapılabilmesi için öneriler hazırlayacak uzmanlar tayin etmesini istediler.
Bu amaçla yapılan çalışma toplantıları 2002 yılı sonunda ve 2003 yılı başında düzenlendi. İşte bu çalışma toplantılarında alınan kararlar Şartın mevcut şekline temel oluşturmaktadır. Şartın bu versiyonu üç bölüme ayrılmaktadır. Birincisinde yerel ve bölgesel idarelere gençleri etkileyen çeşitli alanlara ilişkin politikaların nasıl uygulanacağı konusundaki genel yol gösterici ilkeler sağlanmaktadır. İkinci bölümde gençlerin katılımını arttırmaya yönelik vasıtalar sunulmaktadır. Son olarak üçüncü bölümdeyse, gençlerin katılımına ilişkin kurumsal şartların nasıl sağlanacağı belirtilmektedir.
Önsöz
Daha demokratik, katılımcı ve müreffeh toplumlar oluşturmak istiyorsak gençlerin yerel ve bölgesel düzeyde alınan kararlara ve eylemlere katılmaları çok büyük önem taşımaktadır. Herhangi bir toplumun demokratik yaşamına katılma, her ne kadar bunlar da önemli unsurlarsa da, sadece oy verme veya seçimlerde aday olmaktan ibaret değildir.
Katılımcılık ve aktif vatandaşlık daha iyi bir toplum oluşturmaya katkıda bulunacak şekilde eylem ve girişimlere katılma ve bunları etkilemeye yönelik haklara, araçlara, mekana, fırsatlara ve gereğine göre desteğe sahip olmak demektir.
Gençlere en yakın idareler olarak yerel ve bölgesel idareler gençlerin katılımını desteklemede çok önemli bir yere sahiptirler. Bu idareler bu desteği sağlarken gençlerin demokrasi ve yurttaşlığın ne olduğunu sadece duyup öğrenmelerini değil, bunu bizzat uygulama fırsatına sahip olmalarını da sağlayabilirler. Ancak gençliğin toplumsal yaşama katılımı sadece faal yurttaşlar yaratıp geleceğin demokrasisini yaratmaktan ibaret değildir.
Katılımın gençler için anlamlı kılınması için gençlerin karar ve eylemleri daha ileri bir yaştayken değil, gençken etkileyebilmeleri ve yön vermeleri hayati önem taşır.
Yerel ve bölgesel idareler gençliğin katılımını destekler ve yardımcı olurken aynı zamanda gençlerin sosyal entegrasyonuna da destek olurlar. Bunu yaparken gençlere sadece gençliğin sorunlarını ve baskılarını aşmada yardımcı olarak değil, aynı zamanda çoğu kez isimsiz bir anonimliğin ve bireyciliğin egemen olduğu modern toplumun sorunlarını göğüslemede de yardım ederek sağlarlar. Ancak, gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımının başarılı, kalıcı ve anlamlı olabilmesi için, sadece siyasi ve idari sistemlerin geliştirilmesi veya yeniden yapılanması yeterli değildir. Gençliğin toplum yaşamına katılımını desteklemeye yönelik herhangi bir politika veya girişim gençlerin çok çeşitli ihtiyaçlarını, şartlarını ve yönelimlerini dikkate almak zorundadır. Ve ayni zamanda bu politikalar ve eylemlerde mutlaka bir neşe ve eğlence unsuru olmalıdır.
İlkeler
1. Gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımı, yurttaşların yerel toplumsal yaşama katılımına ilişkin olarak Bakanlar Komitesinin Rec (2001) 19 sayılı Tavsiye Kararında belirtilen, vatandaşların kamu yaşamına katılımına ilişkin global politikanın bir parçasını oluşturmalıdır.
2. Yerel ve bölgesel idareler bütün sektörel politikaların bir gençlik boyutu olmasının gerekliliğine inanmışlardır. Bu nedenle bu şartın kurallarına uymayı ve gençler ve temsilcileriyle istişare ve işbirliği yaparak çeşitli katılım biçimlerini uygulamayı üstlenirler.
3. Bu şartta önerilen ilkeler ve çeşitli katılım biçimleri ayrım yapmaksızın bütün gençler için geçerlidir. Bunun gerçekleştirilmesi için de toplumun daha dezavantajlı kesimlerinden gençlerin ve etnik, ulusal, sosyal, cinsiyet bakımından, kültürel ve dil açısından azınlıkta olan gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımının desteklenmesine özel önem verilmelidir.
Bölüm 1: Sektörel prensipler
I.1 Dernek faaliyetleri ve örgütlenmeye, spora, eğlenceye yönelik prensipler
4. Yerel ve bölgesel idareler örgütlü sosyo-kültürel faaliyetleri desteklemelidirler. Dernekler, çeşitli örgütler, gençlik grupları ve toplumsal merkezler tarafından yürütülen bu faaliyetler belediyelerde veya bölgelerde sosyal birlikteliğin temel direklerinden birini oluşturduğu gibi, spor, kültür, el sanatları ve çeşitli meslek kolları, artistik ve diğer yaratıcılık, ifade ve sosyal faaliyet alanlarında gençliğin katılımı için de ideal birer kanal oluşturmaktadırlar.
5. Yerel ve bölgesel gençlik dernekleri sektörünü geliştirme amacıyla yerel ve bölgesel idareler gerekli tedbirleri alarak özellikle de yerel ve bölgesel seviyedeki yaşamda hayati bir rol oynayan gençlik kulübü ve teşkilatlarının başkanları ve yöneticilerinin yanı sıra gençlik görevlilerini eğiten örgütleri desteklemelidirler.
6. Yerel ve bölgesel idareler, dernekleri, gençleri resmi bünyelerine dahil ederek aktif katılımı geliştirmeye teşvik etmelidirler.
I.2 Gençliğe iş bulunmasını destekleyerek işsizlikle mücadeleyi gerçekleştirme prensibi
7. Gençlerin yaşadıkları ekonomik ve sosyal koşullar onların yerel topluma katılma arzu ve yeteneğini etkiler. Gençler işsizken veya yoksulluk içinde yaşıyorlarsa yerel ve bölgesel yaşama katılma konusunda daha isteksiz olma eğilimindedirler. İşsiz gençler toplumda en çok dışlanan kesim olması muhtemel grup olduğundan yerel ve bölgesel idareler gençliğin işsizliğini azaltmak için politikalar geliştirerek girişimlerde bulunmalıdır.
8. Bu nedenlerle yerel ve bölgesel idareler şunları yapmalıdır:
i. İşsiz olan veya işini kaybetme riski taşıyan gençler de dahil olmak üzere, gençlerle, yerel işverenlerle, sendikalarla, eğitim, öğretim ve iş ve işçi bulma kurumu yetkilileriyle görüş alış verişinde bulunarak gençlik arasında işsizliğin nedenlerini araştırmalı ve gençler için iş imkanları bulmaya çalışmalıdırlar. ii. Yerel iş bulma merkezleri kurarak işsiz gençlere anlamlı ve istikrarlı iş bulmalarında uzman personelce yardım ve destek sağlamalıdırlar. İşsiz gençler arzu ederlerse bu merkezlerin yönetimine katılma hakkına sahip olmalıdırlar; ii. Çalışma yeri, teçhizat, eğitim ve mesleki tavsiyelerde bulunarak gençlerin veya gençlik gruplarının işletme, iş yeri ve kooperatif kurmalarına yardımcı olmalıdırlar. iv. Gençlerin sosyal ekonomi, toplumsal kendi-kendine yardım girişimleri veya kooperatiflerle deneyler yapmalarını teşvik etmelidirler.
I.3 Kentsel çevre ve yerleşim, konut politikası ve ulaştırma
9. Yerel ve bölgesel idareler, gençlik temsilcileriyle birlikte, sosyal ilişkileri ve kaliteli kamu alanlarının oluşturulmasını mümkün kılacak, daha entegre ve daha az parçalanmış bir yaşam çevresine dayalı bir kentsel çevre politikası oluşturmaya yönelik koşulları yaratmalıdırlar.
10. Yerel ve bölgesel idareler gençleri istişare mekanizmalarına çok yakından dahil eden, yerel veya bölgesel olarak seçilmiş temsilcileri, ekonomi konusundaki karar verici ilgilileri, dernek başkanlarını ve mimarları bir araya getiren konut ve kentsel çevre politikaları oluşturmalıdırlar. Bunların amacı şöyle ifade edilebilir:
i. Bireylerin kendilerini geliştirmelerini ve kuşaklar arasında gerçek bir dayanışmayı mümkün kılacak daha uyumlu bir çevre için programlar oluşturmak; ii. Konut ve/veya konut yenileme programlarını oluştururken konutlarda yaşayanların sosyal ve kültürlerarası gerçekliklerini hesaba katan kentsel çevre için gayret birliği içeren bir politika oluşturmak.
11. Yerel ve bölgesel idareler, gençlik teşkilatları, kiracı örgütleri ve/veya tüketici kuruluşları, sosyal konut kuruluşları ve sosyal ilişkiler görevlileriyle yakın işbirliği içinde çalışarak aşağıdaki hizmetlerin geliştirilmesini desteklemeli veya mevcut sosyal yapılar içinde aşağıdakileri geliştirmelidir:
i. gençler için konutlarla ilgili yerel bilgi hizmetleri; ii. gençlerin konutlara erişimini sağlamak için yerel programlar (örneğin düşük maliyetli krediler, kira garanti sistemleri).
12. Gençler başlıca kullanıcıları oldukları kamu taşıma araçlarına kolay erişim sayesinde hareket kabiliyeti kazanırlar. Bu hareket kabiliyeti sosyal yaşama katılmada ve tam birer yurttaş olmada vazgeçilmez unsurlardır.
13. Bu nedenle gençler, gerek yerel gerekse bölgesel seviyede kamu ulaştırma araçlarının organizasyonunda yer almalıdırlar. Özel fiyatlar sayesinde en dezavantajlı gençlerin bile seyahat edebilmesi mümkün olmalıdır.
14. Kırsal bölgelerde hareket kabiliyeti ve ulaşım sadece gençlerin toplumsal yaşama katılımı için gerekli olan bir unsur değil yaşam kalitesinin sağlanması için temel bir ihtiyaçtır. Bu nedenle yerel ve bölgesel makamlar halen ulaşım vasıtalarına erişimleri olmaması nedeniyle toplumsal yaşamdan soyutlanan gençler gibi gruplar için kırsal bölgelerdeki hareket kabiliyetini arttırmaya ve ulaştırma hizmeti sağlamaya yönelik kırsal ulaştırma girişimlerini desteklemelidirler.
I.4 Gençlik katılımını yaygınlaştırmaya çalışan bir eğitim ve öğretim politikası
15. Okul gençlerin yaşamlarının önemli bir bölümünü geçirip formel bir eğitim programından geçtikleri bir yer olmakla kalmayıp aynı zamanda yaşamla ilgili pek çok görüş ve bakış açılarının şekillendiği bir kurumdur.
Gençlerin okuldayken toplum yaşamına katılım ve demokrasiyle ilgili bilgiler edinmeleri ve okulda demokrasi, katılım ve yurttaşlıkla ilgili bilgiler verilmesi ve bunlara yeterli kaynak ayrılması büyük önem taşımaktadır. Ancak okul aynı zamanda gençlerin demokrasiyi yaşayarak öğrenecekleri ve karar verme mekanizmasına katılımlarının desteklendiği, yaygınlaştırıldığı ve etkili bir şekilde gerçekleştiğinin ortaya konduğu bir yer olmalıdır. İşte bu nedenlerle:
i. yerel ve bölgesel idareler gençlerin okul yaşamına katılmalarını aktif bir şekilde desteklemeli, gençlerin demokratik öğrenci dernekleri kurmalarını sağlayacak toplantı odaları gibi diğer destekler ve finansal destek sağlamalıdırlar. Bu dernekler bağımsız ve özerk idareli olmalı ve arzu ettikleri takdirde, öğretmenler ve okul yetkilileriyle birlikte çalışarak okulun yönetiminde alınacak kararlara katılma hakkına sahip olmalıdırlar.
ii. Okul müfredat programından yerel ve bölgesel idarelerin sorumlu olduğu durumlarda yerel ve bölgesel idareler öğrencilerle ve öğrenci dernekleriyle müfredat programı ve bu programın geliştirilmesinde sürekli bir istişare içinde bulunulmasını sağlamalıdırlar. Yerel ve bölgesel idareler aynı zamanda yurttaşlık ve siyasi konularla ilgili eğitimin okul müfredatına dahil edilmesini ve bütün öğrencilerin eğitim programlarında bu konulara gereken önemin ve kaynakların sağlanmasını temin etmelidirler.
I.5 Hareket kabiliyeti ve öğrenci değişimine ilişkin prensipler
16. Yerel ve bölgesel idareler gençlere (genç işçiler, öğrenciler veya gönüllüler) karşılıklı değişim programları kanalıyla hareket kabiliyeti sağlanmasından yana olan, sosyal ilişki ağlarını ve Avrupa yurttaşlığı bilincini geliştiren dernekleri veya grupları desteklemelidirler.
17. Yerel ve bölgesel idareler gençleri, gençlik teşkilatlarını ve okullarını, uluslararası kardeş okul veya örgüt faaliyetlerine, her türlü gençlik değişim sistemine ve Avrupa sosyal ilişki ağlarına aktif bir biçimde katılmaya teşvik etmelidirler. Bu idareler gençlere, gençlik örgütlerine ve okullarına, dil eğitimini ve kültürler arası karşılıklı değişim programlarını ve aynı zamanda karşılıklı deneyim mübadelesini teşvik etmek üzere parasal destek sağlamalıdırlar.
18. Yerel ve bölgesel idareler gençleri ve/veya temsilcilerini kardeş okul veya kuruluş komitelerine veya bu tür mübadeleleri gerçekleştirecek diğer organlara dahil etmelidirler.
I.6 Sağlık politikası
19. Gençlerin geliştirdiği ve genel sağlık ve toplumsal yaşam dinamiği kavramının geliştirilmesini teşvik eden projelerin oluşturulup uygulanmasını yaygınlaştırma amacıyla, yerel ve bölgesel idareler gençlik örgütleri, seçilmiş temsilciler ve sosyal refah ve sağlığın yaygınlaştırılmasına yönelik tüm sosyal ve profesyonel gruplar arasında bir istişare mekanizması kurmalı veya geliştirmelidir.
20. Gençler arasında sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanımının yarattığı tahribatla karşı karşıya olan yerel ve bölgesel idareler, gençlik örgütleri ve sağlık kuruluşlarıyla birlikte bu sorunlardan etkilenen gençler için yerel bilgilendirme politikaları ve danışma kuruluşları geliştirmeli veya teşvik etmeli, aynı zamanda genç sosyal hizmet görevlileri ve ilgili gençlere yönelik sigara, alkol, uyuşturucu tüketimini önleme ve iyileştirme stratejileri uygulayan kuruluşların gönüllü çalışanları ve liderleri için özel eğitim politikaları oluşturmalıdır.
21. Cinsel yoldan bulaşan hastalıkların halihazırdaki artışı göz önünde bulundurularak, yerel ve bölgesel idareler gençlere yönelik bilgilendirme kampanyalarını ve önleyici tedbirleri arttırarak toplumda ahlaki yargılamaların ve dışlamanın yer almadığı sosyal ilişkilerin oluşmasını sağlayan bir dayanışma ruhunu teşvik etmelidirler. Bu bilgilendirme ve eylem planlarının uygulanmasında ve tasarımında gençler ve yerel gençlik örgütleri ve sağlık kurumlarının temsilcileri kapsamlı bir şekilde yer almalıdırlar.
I.7 Cinsiyet eşitliği politikası
22. Yerel ve bölgesel idareler, kadın ve erkeklerin yerel ve bölgesel faaliyetlere eşit katılımına ilişkin optimum koşulları hazırlama prensiplerinin bir parçası olarak, genç kadın ve erkeklerin profesyonel yaşamda, derneklerde, siyasette ve yerel ve bölgesel idarelerde sorumluluk mevkilerine getirilmesini desteklemek üzere pozitif girişimlerde bulunmalıdırlar.
23. Yerel ve bölgesel idareler yetkileri dahilinde çocukluk döneminin başlarından itibaren kadınlarla erkekler arasında eşitliğe dayalı bir eğitim politikasını yaygınlaştırmaya çalışmalıdırlar.
24. Kadınlarla erkekler arasında eşitlik politikasını teşvik etmek üzere yerel ve bölgesel idareler:
i. genç kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri gidermeye yönelik orta vadeli bir plan hazırlamalıdırlar; ii. kızlar ve genç kadınlar için fırsat eşitliği sağlayan tedbirleri uygulamalı ve değerlendirmelidirler.
25. Bu amaca ulaşmak için bu politikalar özellikle genç kızlar ve genç kadınların:
i. mesleki nitelik kazandırıcı eğitim kurslarından özellikle haberdar edilmesi sağlanmalı; ii. geleneksel olarak erkeklerin yaptığı işler de dahil olmak üzere mesleki dallarda burslar ve eğitim kursları verilerek genç kızlar ve genç kadınların mesleki beceriler edinmeleri sağlanmalı; iii. kadınlara ayrılan bir kota uyarınca bunlara en yüksek sorumluluk mevkilerinde görevler verilerek kamu alanındaki görevleri yerine getirme konusunda eğitim verilmelidir; iv. genç kızlara ve genç kadınlara yönelik sosyal hizmetler için parasal destek önlemleri uygulanmalıdır.
I.8 Kırsal bölgelere yönelik özel politika
26. Gençliğin katılımını teşvik edici eylem ve girişimlerde bulunurken yerel ve bölgesel idareler kırsal bölgelerde yaşayan gençlerin farklı ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu nedenle de:
i. eğitimle, çalışmayla, konut ve ulaştırma hizmetleriyle ilgili ve diğer sektörel politikaların kırsal bölgelerde yaşayan gençlerin özel ihtiyaçlarını yansıtmasını sağlamalıdırlar. Bu politikalar kırsal bölgelerde yaşamak isteyenlerin bunu yapmasına yardımcı olmalıdır. Kırsal alanlarda yaşayan gençler kentlerde yaşayanlardan daha düşük seviyede sosyal hizmetlerden yararlanmaya katlanmak zorunda kalmamalı veya düşük düzeyde sosyal hizmet beklentisi içinde olmamalıdırlar; ii. kırsal bölgelerde faal olan gençlik örgütlerine ve diğer toplumsal örgütlere parasal ve diğer tür destek sağlamalıdırlar. Bu örgütler kırsal topluluklarda sosyal ve kültürel yaşamı canlandırabilir ve gençler için önemli bir sosyal çıkış yolu oluşturabilirler. Gençlik örgütleri ve diğer toplumsal örgütler gençliğin sosyal yaşama katılmalarında önemli bir rol oynamalarının yanı sıra yaşam kalitesini de arttırarak kırsal kesimlerde ortaya çıkan yalnızlık duygusunun da bertaraf edilmesine yardımcı olabilir.
I.9 Kültüre erişim politikası
27. Sanat ve kültür zevklere, mekanlara ve döneme bağlı olarak sürekli değişim gösteren çok farklı biçimlerde vücut bulur. Ancak sanat ve kültür, birbirini izleyen kuşakların katkıda bulunduğu, geçmiş, halihazırdaki ve geleceğe ilişkin kişisel ve kolektif mirasın parçasıdırlar. Bir anlamda toplumların aynasıdırlar. Gençler, kültürle etkileşimleri ve gerek inisiyatif alma, gerek araştırma gerekse yenilikçi girişim kapasiteleriyle bu kültürel oluşumlara katkıda bulunur ve bunların içinde rol alırlar. Bu bakımdan gençlerin kültürün bütün biçimlerine erişimine izin vermek ve yeni alanlar da dahil olmak üzere yaratıcı faaliyet imkanlarını teşvik etmek önemlidir.
28. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlerle ve örgütleriyle birlikte, gençlerin bilgiye, kültürel faaliyetlerin uygulanmasına ve bu amaçla oluşturulan yerlerde ve bu amaçla geliştirilen yöntemleri kullanarak yaratıcı faaliyetlerde bulunmalarını mümkün kılarak, kültürel oyuncular olmalarına izin verecek politikalar benimsemelidirler.
I.10 Sürdürülebilir gelişmeye ve çevreye yönelik bir politika
29. Çevrenin giderek ve açık bir biçimde bozulduğu bir ortamda yerel ve bölgesel idareler çevresel sorunlarla ilgili bilinç düzeyini arttırmak için okul ve derneklerdeki eğitim projelerine parasal destek sağlamalıdırlar.
30. Gelecekte geçmişin hatalarının yaratacağı sonuçlarla baş etmek zorunda kalacak olan gençler açısından çevresel sorunların birincil önem taşıdığı bilinciyle, yerel ve bölgesel idareler sürdürülebilir kalkınma ve çevre korumasını teşvik eden ve buna gençleri ve gençlerin örgütlerini dahil eden faaliyet ve projeleri desteklemelidirler.
1.11 Şiddet ve suçla savaşmaya yönelik prensipler
31. Şiddet ve suçun kurbanlarının genellikle genç insanlar olduğu hatırda tutulmalıdır. Aynı zamanda, modern toplumda suç ve şiddete karşı uygun yanıtları bulmak da gerekli olduğundan bu sorunlarla savaşıma gençlerin doğrudan katılımının gerekliliğinden hareketle;
32. Yerel ve bölgesel idareler:
i. suç önleme konseylerinin mevcut olan yerlerde gençleri bu konseylere dahil etmeliler; ii. özellikle de suça katılma riski alan veya daha önce suç işlemiş gençlerle çalışmalılar; iii. ırkçı şiddet eylemlerine karşı mevcut her türlü imkanla mücadele etmeliler; iv. okullarda her türlü şiddet olayına karşı çıkmalı ve çözüm getirmeye çalışmalıdırlar. Bunu eğitim ve polis yetkilileri, öğretmenler, veliler ve gençlerin kendileri gibi ilgili tüm aktörlerle işbirliği içinde yapmalıdırlar. v. gerek okulda gerekse okul dışında şiddete karşı ve hoşgörüye yönelik projeleri teşvik eden dernek ağlarının ve programlarının yaratılmasına katkıda bulunmalıdırlar. vi. gençleri cinsel istismardan, tacizden veya diğer kötü muamelelerden korumak ve bu tür muameleye tabi kalanlara psikolojik ve maddi destek ve mahrem danışmanlık hizmeti sağlayacak yapıları oluşturmak için her türlü gayreti sarf etmelidirler.
33. Yukarıdaki hususları uygularken, yerel ve bölgesel idareler gençlerle polis gibi kamu yetkilileri arasında bir güven ve saygı ortamı oluşturulmasına katkıda bulunmalıdırlar.
I.12 Ayrımcılığa karşı politikalar
34. Yerel ve bölgesel idareler insan haklarını yaymağa ve azınlıklara veya engelli gençlere veya ayrımcılığa maruz kalabilecek diğer toplum kesimlerine karşı ayrımcılığı önlemeye yönelik tedbirleri aktif bir biçimde teşvik etmeli ve azınlıkların farklı ihtiyaç, gelenek, kültür ve yaşam tarzlarını dikkate alarak azınlıkların topluma entegrasyonu yoluyla çok kültürlü toplulukların geliştirilmesini teşvik etmelidirler.
35. Bu bağlamda yerel ve bölgesel idareler:
i. bütün vatandaşların kamu alanlarına, mesleki eğitime, okullarda eğitime, konut imkanına, kültürel faaliyetlere ve yaşamın diğer alanlarına eşit erişime sahip olmalarını temin etmek üzere ayrımı önleyici yasaların parlamentodan geçirilmesini sağlamalı veya bu yasaları güçlendirmelidirler. Bu erişim yerel idare temsilcileri, azınlık temsilcileri ve gençlerin kendileri tarafından izlenmeli ve teminat altına alınmalıdır. ii. okul müfredatının bir parçası olarak dinler arası diyaloğu, çok kültürlü, ırkçılık karşıtı eğitimi ve ayrımcılığa karşı eğitimi desteklemelidirler.
I.13 Cinsellikle ilgili prensipler
36. Gençler ailelerine, okula, dini toplumlarına ve diğer “yetkililere” bağımlı oldukları çocukluktan, bağımsız bir yetişkin yaşama geçiş döneminde kişisel ilişkileriyle ilgili (aile içinde veya yakın çevrelerinde, yaşıtlarıyla, bir arkadaşlarıyla ya da sevgilileriyle) bir takım sorunlarla yüz yüze gelebilirler. Her ne kadar bunu itiraf etmeye pek hazır değillerse de, cinselliklerinin ortaya çıkışı ve bunu kullanmaları her zaman pek kolay olmaz. Bunun yanı sıra, cinsel sağlıkla ilgili konularda ısrarlı bir cehalet ve belirli cinsel davranışlarla ilgili riskler konusunda resmi yaklaşımlara karşı bir güvensizlik vardır.
37. Gençlerin bu alanda sağlıklı ve tatmin edici bir duygusal yaşama yöneltilebilmeleri için yerel ve bölgesel idareler velilerle, okul idareleriyle ve bu alanda uzmanlaşmış kuruluşlarla işbirliği içinde:
i. okullarda belirli bir yönlendirme içermeyen cinsel eğitimi; ii. ilişkiler, cinsel yöntemler ve aile planlaması konularında bilgi sağlayan kuruluş ve hizmetleri; iii. ve bu alanda yaşıt gruplarla yapılacak çalışmaları teşvik etmeli ve desteklemelidir.
38. Gençler, gençlere yönelik bu tür bilgilerin ve diğer hizmetlerin planlama, uygulama ve değerlendirmesinde aktif bir biçimde yer almalıdırlar.
I.14 Hak ve yasalara erişim politikası
39. Birlikte yaşanabilmesi için toplumlar herkesin saygı gösterdiği kurallara dayalı olmalıdır. Demokratik toplumlarda bu kurallar yurttaşların seçilmiş temsilcilerince görüşülüp kabul edilir ve özellikle de bütün bireylere hak ve yükümlülükler yükleyen yasal metinlerde olmak üzere somut ifadeler haline getirilir.
40. Bu metinlerin sayısı arttıkça bireylerin bunları bilmesi, saygı göstermesi ve uygulaması da giderek zorlaşmakta, bu nedenle yurttaşlar arasında farklılıklar oluşmaktadır. Gençler doğal olarak bu durumdan kaygı duymaktadırlar.
41. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlerin haklarına erişimini,
i. özellikle okullarda, aynı yaş grupları arasında ve bilgi servisleri kanalıyla gerekli bilgilerin dağıtımını yaparak gençlerin bu konudaki bilgilerini arttırarak, ii. arzu eden gençlerle birlikte faaliyet gösterecek şekilde oluşturulan servislerin desteği ile haklarının uygulanmasını sağlayarak, iii. gençlerin yeni kuralların oluşturulmasına katılımına imkan sağlayarak kolaylaştırmalıdır.
Bölüm II: Gençlerin toplumsal yaşama katılımını sağlayacak vasıtalar
42. Gençlerin toplumsal yaşama gerçek anlamda katılımını sağlamak için bazı araçlar onların kullanımına sunulmalıdır. Bu da gençlere toplumsal yaşama katılım konusunda eğitim verilmesini, onların bilgilendirilmelerini, onlara iletişim vasıtaları sağlanmasını, gençlerin projelerinin desteklenmesini, gençlerin toplumsal davalara bağlılığını ve bu amaçla yaptıkları gönüllü çalışmaların takdir edilerek öne çıkarılmasını içermektedir. Tam ve gerçek anlamda katılım ancak gençlerin siyasi partilerdeki, sendikalardaki ve derneklerdeki rolünün tanınıp takdir edilmesi ve her şeyden de öte, gençlerin kendileri tarafından ve onlarla birlikte kurulan gençlik derneklerinin teşvik edilmesi yolunda çabalar harcandığı zaman gerçekleşir.
II.1 Gençliğin toplumsal yaşama katılım konusunda eğitilmesi
43. Okulların gençlerin yaşamındaki ağırlıklı rolün bilincinde olan yerel ve bölgesel idareler okul ortamında gençlerin toplumsal yaşama katılımı konusunda destek ve eğitim, insan hakları eğitimi ve okullarda gayri resmi öğrenme imkanları sağlamalıdırlar. Yerel ve bölgesel idareler aynı zamanda aşağıdaki faaliyetleri destekleyip teşvik ederek gençlerin örgütsel yaşama ve yerel topluma katılımı için eğitim ve destek sağlamalıdırlar:
i. gençliğin toplumsal yaşama katılımına ilişkin uygulamalar konusunda öğretmenler ve gençlik sosyal görevlileri için mesleki eğitim; ii. okul öğrencilerinin okulda her türlü katılımının sağlanması; iii. okullarda yurttaşlık bilgisi eğitimine ilişkin programlar; iv. gerekli eğitim mekanı ve vasıtası sağlanarak ve iyi uygulamaların bireyler arasında mübadelesini destekleyerek aynı yaş grubunda olanlara eğitim verilmesi
II.2 Gençlerin bilgilendirilmesi
44. Bilgi, toplumsal yaşama katılım için kilit önem taşıdığından, gençlerin kendilerini ilgilendiren ve kendileri için önem taşıyan fırsatlar konusunda bilgiye erişim hakkı sadece yerel ve bölgesel yaşam bağlamında değil, aynı zamanda resmi Avrupa belgelerinde ve uluslararası belgelerde de giderek daha çok yer almakta ve kabul görmektedir.
45. Toplumsal faaliyetlere ve toplum yaşamına katılmak için veya kendilerine yönelik hizmetlerden ve fırsatlardan yararlanabilmek için, gençlerin bunlardan haberdar olmaları gerekir. Kendilerini ilgilendiren ve kendilerinin düzenlediği faaliyetlere ve projelere katılmak çoğu kez gençlerin topluma ve toplumun siyasi yaşamına daha derin bir şekilde katılmalarını cesaretlendiren bir sürece doğru atılan bir adımdır.
46. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlere yönelik mevcut bilgi ve danışma merkezlerini bu merkezlerin gençlerce belirtilen ihtiyaçlara uygun kalitede hizmetleri sağlayacak şekilde desteklemeli ve iyileştirmelidir. Bu tür merkezlerin olmaması halinde yerel ve bölgesel idareler ve diğer ilgili makamlar diğer kuruluşların yanı sıra, okullar, gençlik hizmetleri ve kütüphaneler gibi mevcut yapılardan da yararlanarak gençler için yeterli bilgi merkezlerinin kurulmasına yardımcı olmalı ve bunu teşvik etmelidirler. Bilgiye erişimde güçlük yaşayan (dil sorunları nedeniyle, Internet erişimi olmaması nedeniyle vb.) gençlik gruplarının bilgi ihtiyaçlarını karşılamak için özel tedbirler alınmalıdır.
47. Gençlere sağlanacak bilgi hizmetleri bazı profesyonel ilke ve standartlara uygun olmalıdır.
Kamu yetkililerinin, mümkün olduğunda üzerinde mutabık kalınmış bir dizi ulusal veya bölgesel kalite ölçülerine ve standartlarına göre belirlenmiş bu tür standartlara uyulmasını temin etmeleri ve bu standartların sürekli geliştirilmesini teşvik etmeleri uygun olacaktır. Gençler, gençlik bilgi merkezleri ve hizmetlerinin faaliyet ve ürünlerinin hazırlık, uygulama ve değerlendirmesine katılma ve bu merkezlerin yönetimlerinde yer alma imkanına sahip olmalıdırlar.
II.3 Gençlerin toplumsal yaşama bilgi ve iletişim teknolojileriyle katılımı
48. Bilgi ve iletişim teknolojileri gençlerin toplumsal yaşama katılımına imkan verme ve onları bilgilendirmek üzere yeni olanaklar sunabilir. Bu teknolojiler sayesinde çok çeşitli bilgilerin mübadelesi mümkün olabileceği gibi, karşılıklı etkileşime dayalı olan bu teknolojiler sayesinde gençlerin toplumsal yaşama katılım düzeyi de arttırılmış olacaktır. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler bu teknolojileri, bu imkanlara erişimin, erişim mekanları ve bu yeni vasıtaların kullanılmasına ilişkin eğitim bakımından tüm gençlere sağlanmasının garanti edilmesi koşuluyla, bilgi ve toplumsal yaşama katılım politikalarında kullanmalıdırlar.
II.4 Gençlerin basın yayın faaliyetlerine katılımının teşvik edilmesi
49. Gençler bir taraftan basın ve yayın organlarının ürün ve servislerinin en büyük tüketicileri arasında yer alırken, öte yandan, kendilerini ifade etmek için verilen imkanları arttırmak suretiyle basın tarafından sağlanan bilginin üretiminde yer alarak, basın yayın alanında da faal aktörler haline gelebilirler. Gençler bazı konulara kendi yaklaşımlarını uygulayarak kendi yaş gruplarına aynı konularla ilgili farklı ve daha erişilebilir bilgilerin sağlanmasını mümkün kılabilirler. Bu katılım sayesinde gençler bilginin yapısını anlayarak gerekli eleştirel yetenekleri kazanırlar.
50. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençler tarafından ve gençler için geliştirilen medya organlarının (radyo, televizyon ve yazılı ve elektronik medya vb.) ve diğer ilgili eğitim programlarının oluşturulup faaliyet göstermesini desteklemelidirler.
II.5 Gençleri gönüllü projelerde çalışmaya ve kendilerini toplumsal gayelere adamaya teşvik etmek
51. Gençlere gönüllü toplumsal projelere katılma konusunda destek olunmalıdır. Gerek eğitim kurumlarında gerekse iş dünyasında giderek artan bir performans baskısı altında olan gençlere gönüllü çalışmalara katılmaları konusunda cesaret verilmesi ve bu alandaki başarılarının takdir edilmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler şunları yapmalıdırlar:
i. gönüllü çalışma merkezlerinin kurulması desteklenmeli ve gençlerin bilgi ve tanıtım kampanyaları gibi gönüllü faaliyetlere katılımını teşvik ve desteklemeğe yönelik girişimler geliştirilmelidir. ii. gençlerle, gönüllü projeler gerçekleştiren örgütlerle, eğitim kuruluşlarının yetkilileriyle ve işverenlerle işbirliği içinde gönüllü faaliyetlerin formel eğitim sistemi ve çalışma yaşamında takdir edildiği ve değerlendirildiği sistemler oluşturulmalıdır.
II.6 Gençlerin geliştirdikleri proje ve girişimlerin desteklenmesi
52. Gençler umut ve arzularını herkese yarar sağlayacak proje ve girişimlere dönüştürülebilecek pek çok fikir ve düşünceye sahiptirler. Gerekli desteğin sağlanması halinde bu projeler, hem başarıları hem de başarısızlıklarıyla gençlerin sorumluluk duygularını ve bağımsız ve özerk hareket etme yeteneklerini geliştirerek sosyal yaşamın aktörleri haline gelmelerine yardımcı olur. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler küçük veya büyük olsun, bu projelerin uygulanmasına projelerin icrasında profesyonel kişilerin yer almasına izin vererek ve gençlerin bu projeleri uygulamasında parasal, maddi ve teknik destek sağlayarak yardımcı olmalıdırlar.
II.7 Gençlerin kurduğu örgütleri teşvik etmek
53. Gençlik örgütleri gençlerin ihtiyaç ve ilgilerine hizmet etmeleri ve esas itibariyle gençlerin görüşlerinin yansıtılmasına odaklanmaları nedeniyle özel bir konuma sahiptirler. Bu örgütler aynı zamanda gençlere diğer gençlerle birlikte alınacak karar ve eylemlere katılma fırsatları da verir ve bu sürecin güçlüklerini yaşamalarını mümkün kılacak bir alan sağlar. Bu örgütler belirli bir formel yapıya sahip olan örgütler de olabilir, daha gayri resmi birer gençlik grubu da olabilirler. Gençlerin arzu ettikleri takdirde içinde yaşadıkları toplumda kendi seçecekleri bir gençlik örgütüne katılma fırsatına sahip olmaları önemlidir. Gençler aynı zamanda arzu ettikleri takdirde kendi örgütlerini kurma hakkına sahip olmalı ve bu konuda desteklenmelidirler.
Bu nedenle:
i. Yerel ve bölgesel idarelerin sadece gençlerin faaliyetlerini yürüten, veya onlara hizmet veren ya da gençlerin sesini duyuran ve onların haklarını koruyan gençlik örgütlerini desteklemeye yönelik ayrı bir bütçeleri olmalıdır. Öncelik gençler tarafından ve gençler için işletilen ve/veya gençliğin toplumsal yaşama aktif bir biçimde katılımını mümkün kılan prensip ve sistemleri haiz örgütlere verilmelidir; ii. yerel ve bölgesel idareler gençleri ilgilendiren politikalara ilişkin konularda gençlerle ve gençlik örgütleriyle birlikte Avrupa Konseyi eş-yönetim ilkelerini ve karar verme usullerini geliştirmelidirler. Bu tür eş-yönetim yapılarının oluşturulduğu durumlarda gençlere tam ortak olarak saygı gösterilmesi ve gençlerin isterlerse bu yapıya katılmaması önem taşımaktadır.
II.8 Gençlerin Sivil Toplum Örgütlerine (STK) ve siyasi partilere katılımı
54. Canlı, bağımsız ve faal bir Sivil Toplum Örgütü sektörü gerçekten demokratik toplumların çok önemli unsurlarıdır. Aynı zamanda sivil toplumun diğer sektörleri olan örneğin siyasi partilerin de yerel ve bölgesel seviyede güçlü ve aktif olmaları önemlidir. Herhangi bir ülkenin, bölgenin veya mahallin demokratik yaşamına katılım birkaç yılda bir seçimlerde oy vermekten ibaret değildir. İşte bu nedenle de STK’lara ve siyasi partilere katılım çok önemlidir. Çünkü bu katılım sayesinde vatandaşlar karar ve eylemlere sürekli olarak katılabilmekte ve bunları etkileyebilmektedirler. Bu nedenle de gençlerin toplumlarındaki örgütsel yaşama katılmalarının teşvik edilmesi ve desteklenmesi hayati önem taşımaktadır.
55. Yerel ve bölgesel idareler gençlerin faaliyetlerine ve demokratik karar verme yapı ve süreçlerine katılımını aktif bir biçimde teşvik eden STK’lara parasal ve diğer kaynaklar sağlamalıdırlar.
56. Yerel ve bölgesel idareler, siyasi partilerle işbirliği yaparak ve partizan bir tutum içinde olmaksızın gençlerin genelde partilerin siyasi sistemine katılımını teşvik etmeli ve örneğin bu konuda eğitim gibi spesifik girişimleri desteklemelidirler.
Bölüm III: Gençlerin yerel ve bölgesel faaliyetlere kurumsal olarak katılımı
57. . Birinci bölümde belirtilen sektörel politikaların uygulanabilmesi için yerel ve bölgesel idarelerin gençlerin kendilerini etkileyen karar ve tartışmalara katılımını mümkün kılacak uygun yapı ve düzenlemeleri oluşturmaları gerekmektedir.
58. Bu yapılar, ister köy, ister kasaba, ister kentsel bir mahallede ve hatta bir bölgede olsun oluşturuldukları seviyeye göre farklı şekiller alacaklardır. Bu yapılar gençlerle yerel ve bölgesel idareler arasında gerçek bir diyalog oluşmasını mümkün kılacak koşulları yaratmalı ve gençlerin ve temsilcilerinin kendilerini etkileyen politikalarda söz sahibi olmalarını sağlamalıdır. Bu tür yapı ve kurumlar normal olarak gençliğin ilgi duyduğu her türlü konu ile uğraşan, gerekli kesimleri temsil eden ve kalıcı yapılar olmalıdırlar. Ayrıca, belirli bir konuyu ele almaya yönelik, sadece o amaca yönelik olarak oluşturulacak kurum ve yapılar da düşünülebilir. Bazı durumlarda da farklı kurum ve yapıların birleştirilmesi uygun olabilir.
III.1 Gençlik konseyleri, gençlik parlamentoları ve gençlik forumları
59. Gençlerin yerel ve bölgesel faaliyetlere etkili bir biçimde katılımı toplumdaki sosyal ve kültürel değişimle ilgili farkındalıklarına dayalı olmalıdır ve bu da, bir gençlik konseyi, gençlik parlamentosu veya bir gençlik forumu gibi, daimi bir temsil yapısını gerekli kılmaktadır.
60. Böyle bir yapı bir seçimle, veya gençlik örgütlerinin içinden gençlerin kendi tayin ettikleri üyelerle veya gönüllü örgütlenme esasına göre gerçekleştirilebilir. Buradaki üyelik bileşimi toplumun sosyolojik yapısını yansıtmalıdır.
61. Gençler projelerde doğrudan doğruya sorumluluk almalı ve ilgili politikalarda faal bir rol almalıdırlar. Bu maksatla, yerel ve bölgesel idareler aktif katılımı destekleyecek yapılar oluşturmalı veya bunları desteklemelidir.
62. Bu yapılar gençlerin sorunlarıyla ilgili olarak, özellikle de bu tür kaygılarını yetkililere aktarıp onlara muhtemelen teklifler götürebilecekleri, kendilerini serbestçe ifade edebilecekleri fiziki çerçeveyi sağlayacaklardır. Ortaya atılacak sorunlar bu Şart’ın I. bölümünde ifade edilenlerle benzerlik taşıyabilirler.
63. Bu tür bir yapının üstleneceği görev ve roller şöyle sıralanabilir:
i. gençlerin kaygı duydukları konularda, diğer konuların yanı sıra, yerel ve bölgesel idarelerin teklif ve prensipleriyle de ilgili görüşlerini serbestçe açıklayabilecekleri bir platform sağlamak; ii. gençlere yerel ve bölgesel idarelerin yetkililerine teklifler sunma olanağı sağlamak; iii. yetkililere bazı spesifik konularda gençlerin fikrini alma ve onlarla danışma fırsatı sunmak; iv. gençlerin de yer alacağı projelerin geliştirildiği, izlendiği ve değerlendirildiği bir platform sağlamak; v. gençlere ait dernekler ve örgütlerle istişareyi kolaylaştıracak bir platform oluşturmak; vi. gençlerin yerel ve bölgesel idareler in diğer danışma kurullarına katılımını kolaylaştırmak.
64. Bu tür yapılar, gençlere kendilerini etkileyen sorunlarla ilgili olarak konuşma ve girişimde bulunma fırsatı vererek gençlere demokratik yaşam ve kamu işlerinin yönetiminde eğitim sağlarlar.
65. Bu nedenle, demokratik yurttaşlık ilkelerini öğrenme ve uygulama yeteneklerini geliştirme maksadıyla gençler bu tür yapılara ve bu yapılar kapsamında gerçekleştirilen faaliyetlere katılmaya teşvik edilmelidir.
Özellikle de yetkililerle proje ve diyaloglar başlatan gençler için bu tür yapılar demokratik liderlik alanında da eğitim sağlanması için bir platform oluşturmalıdır.
66. Yerel ve bölgesel idareler ve gençlerin kendileri de, özellikle de gençlerin seçimlere ve halk oylaması gibi diğer seçim ve kamuoyu ölçüm yöntemlerine katılım gibi vatandaşlık haklarını kullanmalarının teşvik edilmesi açısından, gençlerin bu tür yapılara katılımının sağlayacağı bir tür katsayı ya da ‘çarpan’ etkisinden yararlanacaklardır.
III.2 Gençlik katılımına yönelik yapıların desteklenmesi
67. Etkili bir şekilde işleyebilmeleri için gençlik katılımına yönelik kurumsal yapılar (resmi veya gayrıresmi) için kaynak ve destek gerekmektedir.
Bu amaçla yerel ve bölgesel idareler bu kurumların pürüzsüz ve etkili bir şekilde çalışmasını sağlayacak gerekli mekan, parasal imkan ve maddi desteği sağlamalıdırlar. Bu imkanların sağlanması söz konusu yapıların örneğin özel vakıflar ve şirketler gibi diğer kaynaklardan ilave parasal ve maddi destek arayamayacağı anlamına gelmemelidir.
68. Yerel ve bölgesel idareler gençliğin toplumsal yaşama katılımına yönelik yapılara destek sağlanmasını teminat altına almalıdırlar. Bu amaçla söz konusu yapı ve kurumların gerek duyduklarında başvuracakları ve destek tedbirlerinin uygulanmasından sorumlu bir şahsı veya bir grup şahısları garantör olarak belirlemelidirler.
69. Bu şahıs veya şahıslar, siyasi yapı ve kurumlardan ve gençlik katılım kurumlarından bağımsız olmalı ve bu şahısların adaylıkları yukarıda belirtilen her iki kuruluşça da onaylanmalıdır.
70. Yukarıda belirtilen desteğin sağlanmasının teminatı olmanın yanı sıra bu şahsın (şahısların) görevleri arasında şunlar da yer almalıdır:
i. Taraflarca ortaya atılan herhangi bir sorunla ilgili olarak gençlerle seçilmiş yerel ve bölgesel temsilciler arasında bir ara makam olarak faaliyet göstermelidir;
ii. Yerel ve bölgesel idarelerle gençler arasında herhangi bir gerginlik olduğunda gençleri savunan taraf olarak hareket etmelidir;
iii. Yerel ve bölgesel idarelerin gençlerle iletişiminde bir kanal olarak görev yapmalıdır.
iv. Gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılım düzeyini, örneğin projelerinin uygulanmasıyla veya gençlik katılım yapılarında yer alma düzeyleriyle ve bu katılımın etkilerini değerlendirmek üzere gençlerin ve yerel ve bölgesel idarelerin dikkatine sunulacak düzenli raporlar hazırlamalıdır.
470: Bir Attike mıntıkası (demos) olan Alopeke’de heykeltıraş (belki de taş yontucusu veya mermer ustası) Sofroniskos ile ebe Fenarete’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates başlangıçta babasının mesleğini icra etmiş görünmektedir.
441: Sokrates Perikles’in yakın çevresine dahil olur. Alkibiades, Kritias, Harmides gibi genç aristokratlarla yakınlık kurar.
432: Trakya’da Potidea kuşatmasına katılır. Platon‘un Simposion (Şölen) adlı eserinde Alkibiades kuşatmayı anlatırken Sokrates’in olağanüstü fiziki dayanaklılığını nakleder.
424: Delion’da Thebai’liler tarafından bozguna uğratılan Atina ordularında yer alır. Geri çekilme sırasında büyük bir cesaret gösterir ve Alkibiades’i yaralı şekilde terk etmeyerek hayatını kurtarır.
422: Trakya’da Amfipolis seferine katılır. Şayet sefer bu tarihte gerçekleştiyse belirli söylencelerin iddia ettiği gibi Ksenofanes’in hayatının Sokrates tarafından kurtarılmış olması imkânsızdır. Lâkin sefer 414 yılında gerçekleşmiş de olabilir.
422-415: Ksanthippe ile evlenir, üç oğulları olur. Bazı söylentilere göre Sokrastes’in Mirto adında bir karısı daha olmuştur. Ancak bu evliliğin Ksanthippe’le olan evliliğinden önce mi, sonra mı gerçekleştiği bilinmemektedir.
406: Arginuse Adaları (Garip Adaları) muharebesine katılan amirallere karşı açılan davada Kurul’a başkanlık etmektedir. Amirallerin kanuna aykırı surette blok halinde yargılanmalarına karşı çıkan tek kişi olur.
404: Otuz Tiranlar’a itaat etmeyi ve Salamis’li Leon’u tevkif etmeyi reddeder.
399: Sokrates’in yargılanması, mahkumiyeti ve infazı.
Kaynak: Platon Apologie de Socrate, éd. Pierre Pellegrin, Nathan, 2013.
Prof. Dr. Ali Asker(Alesker Aleskerli) 1968 yılında Azerbaycan’da doğdu. 1986-1993 yılları Azerbaycan Teknik Üniversitesinde Radyoteknik Fakültesinde lisans ve yüksek lisans (bileşik) eğitimini tamamladı.
1987-1989 yıllarında SSCB Silahlı Kuvvetleri Transkafkasya Askeri Dairesinde askerlik görevini bitirdikten sonra eğitimine devam etti. Üniversite yıllarında Azerbaycan Milli Harekatının gençlik örgütlenmelerinde yer aldı. Şubat 1992’de Hocalı Soykırımı’nın ardından, gönüllü olarak Azerbaycan Milli Ordusuna yazılarak Birinci Karabağ Savaşı’na iştirak etti. Öğrenim sebebiyle terhis edildikten sonra eğitimine devam etti ve 1993’te uzman mühendis derecesi aldı.
Ali Asker, 1993’te Bakü Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak 1997 yılında yüksek onur diplomasıyla bu eğitim kurumundan mezun oldu.
1997-1998 yıllarında Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde bir sene hazırlık eğitiminin ardından 1998-2000 yıllarında Marmara Üniversitesi SBE Kamu Hukuku Anabilim dalında “Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasında Devlet Sistemi ve Temel Öğeleri” konulu tezini savunarak yüksek lisans derecesi elde etti.
2007 yılında Ankara SBE Kamu Hukuku Anabilim dalı doktora programından “Eski Sosyalist Ülkelerde Siyasi Rejim Değişmeleri” tezini savunarak 2010 yılında mezun oldu.
1998-2000 yıllarında Azerbaycan Millet Gazetesinde temsilci ve muhabir olarak çalıştı. Doktora eğitimi sonrası dönemde Azerbaycan’ın Ayna ve Zerkalo gazetelerinin Türkiye temsilciliğini yürüttü.
Rusya ve Avrasya coğrafyası ülkeleriyle ilgili bölge çalışmaları, hukuk ve tarih üzerine çalışmaları bulunmaktadır.
Yayınlanmış birçok eseri ve makalesi bulunmaktadır. Dünya Anayasalarını Türkçeye kazandırması nedeniyle kendisine 2019 yılında Hukuk Ansiklopedisi Özel Ödülü tevcih edilmiştir.
Asker, değişik düşünce kuruluşlarında Kafkasya, Rus-Slav, Orta Asya ve Türk Dünyası üzerine çalışmalar yapmıştır. SSCB’den ayrılan ülkelerin anayasalarını Türkçe’ye kazandırması ile bilinmektedir. Rusya, Orta Asya, Kafkaslar. Demokratikleşme ve Rejim Değişimleri ile Türk Dünyası çalışmaları alanında uzmandır. ASAM(Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü‘ne rapor, makale ve analizler hazırlamıştır.
Yazdığı Kitap Bölümleri
Azerbaycan Milliyetçiliği. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 552-563)
Mehmet Emin Resulzade. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 749-768)
Ali Asker, Ahmet Bey Ağaoğlu. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 784-797).
Ali Bey Hüseyinzade (Turan). İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 806-822).
Azerbaycan’da Milli Kimlik İnşasının Sosyo-Ekonomik ve Fikri Temelleri (19. Yüzyılın Ortaları- 20. Yüzyılın Başları). İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Kâmil Veli Nerimanoğlu, Ali Asker, Milli Kimlik İnşasında Dil Unsuru ve Dil Politikası, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Üç Dönem Kesitinde Azerbaycan Tiyatrosu: Aydınlanma, Bağımsızlık ve Sosyalizm Evrelerine Bir Bakış, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Geleneksel Toplumdan Cumhuriyete Yönetim ve Hukuk Sisteminin Tarihi Gelişimi, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Azerbaycan Türklerinin Düşünce Hayatında Üzeyir Bey Hacıbeyli’nin Rolü, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Logo
İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR) insan haklarına dair BM faaliyetlerinin odak noktasıdır. Komiserlik, 20 Aralık 1993 tarihinde kurulmuştur. (Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights, OHCHR)
İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Birleşmiş Milletler sistemi genelinde insan hakları faaliyetlerini koordine eden ve Cenevre merkezli İnsan Hakları Konseyini denetleyen İnsan Hakları Yüksek Komiseri tarafından yönetilmektedir. Şimdiki Yüksek Komiser, 2014’te göreve başlayan Ürdünlü prens Zeyd bin Raad‘dan Eylül 2018’de görevi devralan eski Şili Cumhurbaşkanı Michelle Bachelet’tir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15 Mart 2006 tarihinde 60/251 sayılı kararlıyla kurumsal statü kazanmış, daha önce 60 yıl boyunca görev yapmış olan İnsan Hakları Komisyonu’nun işlevlerini üstlenmiştir.
İnsan Hakları Komisyonu(Konsey), antlaşma ile kurulmuş kurumlar (antlaşmalara riayeti denetleyen uzman komiteleri) ve BM bünyesindeki öteki insan hakları organları için bir sekretarya işlevi görmektedir. Ayrıca, insan hakları konusunda saha çalışmaları yürütmekte; tavsiyelerde ve teknik yardımda bulunmaktadır. Düzenli bütçesine ek olarak, bu makamın faaliyetlerinin bir kısmı bütçe dışı kaynaklardan finanse edilmektedir.
Yüksek Komiser, BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), BM Kalkınma Programı (UNDP), BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve BM Gönüllüleri (UNV) gibi insan hakları ile ilgilenen öteki BM kurumları ile işbirliği ve koordinasyonu kurumsallaştırmak için belirli adımlar atmıştır. Komiserlik Makamı benzer şekilde, BM Sekretaryasının bölümleri ile de yakın işbirliği içinde barış ve güvenlik alanlarında da faaliyet göstermektedir. Ofis ayrıca Inter-agency Standing Komitesi’nin bir parçası olarak acil insani yardımlara olan uluslararası tepkiyi kontrol etmektedir.
BM İnsan Hakları Konseyi, BM üyesi her ülkenin insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için göstermiş olduğu performansı incelemek ve bu yolla insan hakları durumunu dünyanın her köşesinde iyileştirmek amacıyla Evrensel Periyodik İnceleme adıyla yeni bir izleme mekanizması oluşturmuştur. Bu mekanizma aracılığıyla Birleşmiş Milletler üyesi 192 Devlet, dört yıllık dönemler halinde incelemeye tabi tutulmaktadır.
Türkiye’yle ilgili ilk inceleme, Konsey tarafından oluşturulan Evrensel Periyodik İnceleme Çalışma Grubunun 3-14 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 8. oturumda tamamlanmıştır. Bu toplantıda Türkiye’yi Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek başkanlığındaki 23 kişilik heyet temsil etmiş, gözden geçirme sürecine 25 BM üyesi ve 29 gözlemci devlet katılmıştır.
Birleşmiş Milletlerİnsan Hakları Yüksek Komiseri
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili faaliyetlerinde baş sorumluluğa sahip olan memurudur. Dört yıllık dönemler için atanılan Yüksek Komiser, herkesin insan haklarının tümünden etkin biçimde faydalanmasını teşvik ve temin etmek; BM bünyesi içinde insan hakları ile ilgili faaliyetleri artırmak ve işbirliğini saptamak; yeni insan hakları standartlarının geliştirilmesine yardımcı olmak ve insan hakları antlaşmalarının tasdikini teşvik etmek gibi birçok sorumlulukla görevlendirilmiştir.
Yüksek Komiser ayrıca, ciddi insan hakları ihlallerine karşı tepki vermek ve önleyici eylemlerde bulunmakla da yetkilidir. Genel Sekreter’in talimat ve yetkisi altında Yüksek Komiser, İnsan Hakları Komisyonu’na ve Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC) vasıtasıyla da Genel Kurul’a rapor sunmaktadır. İnsan haklarına saygıyı temin etmek ve ihlalleri önlemek amacıyla Yüksek Komiser hükümetlerle diyalog içinde bulunmak zorundadır. Bunların yanında, BM bünyesi içinde insan hakları mekanizmasını daha etkin ve verimli hale getirebilmek için söz konusu mekanizmayı güçlendirmeye ve basitleştirip işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır.
Eğitim ve Bilgi
Birleşmiş Milletler için eğitim, temel bir insan hakkıdır ve insan haklarının teşvikinde en etkili araçlardan biridir. Resmi ya da gayri resmi şekilde yapılan insan hakları eğitimi yaratıcı öğretme yöntemleri, bilginin yayılması ve tutumların değiştirilmesi vasıtasıyla evrensel bir insan hakları kültürüne ulaşmak için çalışmaktadır.
BM İnsan Hakları Eğitimi için On yıl (1995–2004)
İnsan Hakları Eğitimi için on yıl projesi, küresel bir insan hakları kültürünü geliştirmeyi ve dünya çapında insan haklarına ilişkin farkındalığı artırmayı hedeflemektedir. Bu çalışma şimdiden 40 kadar ülkenin insan hakları eğitimlerini, konuyu okul müfredatlarına taşımak gibi yollarla, geliştirmelerini sağlamıştır. Benzer biçimde birçok ülke, insan hakları eğitimini geliştirme çabalarına ulusal eylem planları hazırlayarak ulusal kurumları aracılığıyla katılmıştır.
İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi
İnsan haklarının teşviki ve korunmasında BM’nin faaliyetlerinin rolü ve çapı genişlemeye devam etmektedir. BM’nin faaliyetlerinin esas amacı, BM Antlaşması’nda yazıldığı üzere “Birleşmiş Milletler’in halkları”nın onuruna eksiksiz saygıyı temin etmektir. Birleşmiş Milletler, uluslararası mekanizması aracılığıyla, pek çok cephede çalışmaktadır:
Küresel vicdan
Birleşmiş Milletler, devletlerin davranışları için kabul edilebilir, makul, uluslararası davranış standartları belirlemiştir. Genel Kurul’da hazırlanan çeşitli bildirge ve sözleşmeler vasıtasıyla, insan hakları ilkelerinin evrenselliği işaret edilerek, bu standartları tehdit eden uygulamalara karşı bütün dünya uyarılmıştır.
Yasa yapıcı
Birleşmiş Milletler uluslararası hukukun daha önceden yapılmamış bir şekilde kanunlaştırılmasında güdümleyici rol oynamıştır. Bu sayede kadınlar, çocuklar, mahkumlar, tutuklular ve zihinsel engeller gibi grupların insan hakları ve de soykırım, ırksal ayrımcılık ve işkence gibi ihlaller öncesinde neredeyse tümüyle hususi olarak devletlerarası ilişkilere odaklanan uluslararası hukukun temel özelliklerinden biri haline gelmiştir.
Denetleyici Özelliği
Birleşmiş Milletler insan haklarının tanımlanmaktan öte korunmasını teminat altına almada esaslı bir rol oynamaktadır. Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmeleri (1966) uluslararası kurumları, devletlerin yükümlülüklerine nasıl ve ne ölçüde uyumlu yaşadıklarını denetlemekle yetkilendiren antlaşmaların ilk örneklerindendir. İnsan Hakları Komisyonu’nun oluşturduğu antlaşma kurumları, özel raportörler ve çalışma gruplarının her biri uluslararası standartlara uyumu denetleyen ve ihlal iddialarını soruşturan prosedür ve mekanizmalara sahiptirler. Onların özel durumlara ilişkin almış oldukları kararlar, ancak pek az hükümetin karşı gelmek isteyeceği ahlaki bir ağırlık taşımaktadır.
Soğukkanlılık Merkezi
OHCHR insan hakları ihlali iddialarına ilişkin grup ve bireylerden duyumlar almaktadır. Her yıl 100.000’den fazla şikayet alınmaktadır. OHCHR anlaşmalar ve önergelerle getirilen uygulama prosedürleri ışığında kendisine ulaşan haberler için uygun BM kurumları ve mekanizmalarına başvurmaktadır. Acil müdahale istekleri faks (41-22-917-9022) ve e-posta yoluyla (tb-petitions@ohchr.org) OHCHR’ye ulaştırılabilmektedir.
Hak Savunucu
Bir raportör ya da bir çalışma grubunun başkanı işkence veya ilerde olabilecek mahkemelerin yetkisi dışında bir infaz gibi ciddi bir insan hakları ihlalinin gerçekleşmek üzere olduğunu öğrenirse, ilgili devlete durumun aydınlatılmasını ve iddia sahibi mağdurun haklarının korunması garantisini talep eden acil bir mesaj ulaştırmaktadır.
Araştırmacı
Birleşmiş Milletler, insan hakları hukukunun gelişmesi ve uygulanması için elzem olan verileri derlemektedir. Örneğin, bazı ülke bazlı çalışmalar yerli halkların haklarını korumak için geliştirilen bir belgeye dayanak teşkil etmiştir. BM kurumlarının isteği üzerine OHCHR tarafından hazırlanan çalışma ve raporlar, yeni politikalar, ve uygulamalar kurumların insan haklarına olan saygısını arttırmak için yol gösterici olmuştur.
Temyiz Mahkemesi Niteliği
Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Yok Edilmesi Uluslararası Sözleşmesi, İşkenceye Karşı Sözleşme, Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi, Uluslararası Sözleşmesinin Ek Protokolü ve de Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası SözleşmesininBirinci Ek Protokolügereğince, bireyler bütün iç başvuru yollarını denedikten sonra ilgili başvuru prosedürüne onay vermiş olan devletlere karşı şikâyette bulunabilir. Bunun yanında, İnsan Hakları Komisyonu her yıl STK’lar veya bireylerce sunulan sayısız şikayet haberi almaktadır.
Doğru bilgi tespitçisi özelliği
İnsan Hakları Komisyonu belirli suistimal olayları ve belli bir ülkedeki ihlalleri denetlemeye ve rapor etmeye dönük çeşitli mekanizmalar oluşturmuştur. Bu, politik açıdan hassas, insani ve bazen de tehlikeli görev özel raportörlere ya da temsilcilere ve çalışma gruplarına emanet edilmiştir. Onlar görevlerini ifa ederken; bilgi toplamakta, yerel gruplar ve hükümet yetkilileriyle iletişim kurmakta, ilgili hükümet izin verdiği takdirde olay yerine ziyarette bulunmakta ve insan haklarına saygının nasıl güçlendirilebileceğine dair tavsiyelerde bulunmaktadırlar.
Diplomasi
Genel Sekreter ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, mahkumların serbest bırakılması ve ölüm cezalarının tatbiki konularında insan haklarına ilişkin endişelerini üye devletlere gizlilik içinde bildirir. İnsan Hakları Komisyonu apaçık ortada olan şiddet vakalarını engelleme niyetiyle Genel Sekreter’den duruma müdahale etmesini veya durumu inceleyecek bir uzman göndermesini isteyebilir. Genel Sekreter aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in haklı endişelerini iletmek ve saldırılara engel olmak amacıyla arabuluculuk yaparak sessiz diplomasi yürütebilir.
5 Aralık’ta yapılan plesibit üzerine, Konstantin, Yunanistan Kralı olarak Atina’ya döndü.
1920
Guyana’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Janet Jagan göreve başladı. Jagan, 17 Mart 1997 – 19 Aralık 1997 arasında başbakanlık ve 19 Aralık 1997 – 11 Ağustos 1999 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.
Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalandı. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.
1961
Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg) vizyona girdi. Yapımcılığını ve yönetmenliğini Stankey Kramer’in üstlendiği film, izleyiciyi sarsan bir sinematografi ile Hitler’in emrinde çalışan faşist rejime mensup, savaş suçlusu dört yargıcın yargılanmasını ve arka plandaki soykırımı işlemektedir.
Birleşmiş Milletler, silahlı çatışma hallerinde insan haklarına saygı ve sivil nüfusun korunması için temel prensipler konusunda 2444 (XXIII) sayılı kararını aldı.
1972
Büyük Anadolu Partisi, 19 Aralık 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Kapatma kararının gerekçesi 23 Mart 1973 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Büyük Anadolu Partisi, 4 Kasım 1969 tarihinde İstanbul’da kurulmuş, Cumhuriyet Başsavcılığı 11/10/1972 gününde Büyük Anadolu Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açmış, 19 Aralık 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır. 1986 yılında kurulan ve Anayasa Mahkemesi tarafından 1992 yılında kapatılan Büyük Anadolu Partisi(BAP) ile karıştırılmamalıdır.
1978
Maraş Katliamı olarak bilinen Kahramanmaraş Olayları başladı. 26 Aralık‘a kadar süren olaylarda 111 kişi öldü, 176 kişi yaralandı.
1984
Çin ve Birleşik Krallık, Hong Kong’un 1 Temmuz 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devredilmesi konusunda anlaştı.
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 46/169 sayılı Genel Kurul kararını aldı.
1991
Avrupa Birliği, 3925/91 (EEC) sayılı kararıyla, kişilerin Birlik içi uçuşlarında kabin ve el bagajlarına ve Birlik içi deniz geçişlerinde bagajlarına yönelik kontrollerin ve formalitelerin kaldırılması hususundaki Konsey Tüzüğünü çıkardı.
1996
Danimarka, İzlanda ve İskandinav Ülkeleri Schengen‘e dahil oldu. (İsveç, Norveç, Finlandiya)
Shengen Vizesi
2000
Ölüm orucu ve açlık grevlerinin devam ettiği 20 cezaevine müdahale edildi. Hayata Dönüş adı verilen operasyonun ilk gününde, Çanakkale ve Ümraniye cezaevleri hariç 18 cezaevinde eylem sona erdirildi. Olaylar nedeniyle büyük insan hakları ihlalleri yaşandı. Adli Tıp Kurumu, 19 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen operasyonlarda, Bayrampaşa Cezaevi’nde ölen üç tutuklunun savcı denetiminde yapılan otopsisinde, cesetlerin, mermi çekirdekleri çıkarıldıktan sonra Adli Tıp’a teslim edildiklerinin ortaya çıktığını açıkladı.
BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Bireysel Başvuru Usulüne İlişkin İhtiyari Protokol Kapsamındaki Usul Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 19 Aralık 2011 tarihli ve 66/138 sayılı kararıyla kabul edildi. Protokol, 14 Nisan 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, İhtiyari Protokol’ü 24 Eylül 2012 tarihinde imzaladı. Türkiye, İhtiyari Protokol’ü 24 Eylül 2012 tarihinde imzalamış, onayın uygun bulunduğuna ilişkin 9 Mart 2017 tarih ve 6976 sayılı Kanun, 3 Nisan 2017 tarih ve 30027 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
2012
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 19 Aralık 2011 tarihli toplantısında, “Kız çocuklarının çocuk haklarından eşit olarak yararlanmadığını, onlara verilecek her türlü desteğin kız çocuklarına karşı ayrımcılığı ve şiddeti önleyeceğini, onları güçlendireceğini ve bunun toplumsal açıdan yararını önemle vurgulayarak” 11 Ekim gününün “Dünya Kız Çocukları Günü” olarak kabul edilmesine oybirliğiyle karar vermişti. 2012 yılından beri 11 Ekim tarihi, kız çocuklarının eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, gelişim gibi haklarını eşit olarak kullanması ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddete son verilmesi çağrılarının yapıldığı bir gün olarak kutlanmaktadır.
2023
Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 18i tutuklu 108 siyasetçinin yargılandığı Kobanê Davasına devam edildi. Sincan Cezaevi Kampüsü’nde yapılan duruşmasıyı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğlulları ve Tuncer Bakırhan da izledi. Figen Yüksekdağ, esas hakkındaki mütaalaya karşı savunmasını yaptı:“Bizlere karşı sergilenen siyasi tasfiye operasyonunun doğal ve kaçınılmaz sonuçlarından biri yaşanıyor. Toplum ekonomik olarak, değerler yapısı olarak dibe vuruyor. Bununla birlikte yozlaşma, bıkkınlık, sosyal dinamiklerini yitirme durumu yaşanıyor.”
2023
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 54. Hukuk Dairesi, yerel mahkemece görülerek reddedilen bir kira uyarlama davasında, ‘kiralarda yüzde 25 artış düzenlemesini’ tartışmaya açan bir karar vererek yüzde 25 sınırının ‘adil olmadığına’ hükmetti.
2023
Depremin üzerinden 10 aydan fazla süre geçmesine rağmen Malatya’da adliye sorununun çözülemediği, adliyesinin yedi ayrı binada hizmet vermesi nedeniyle avukatların duruşmalara yetişemediği, halkın mağdur olduğu bildirildi. Malatya Barosu, sorunun çözümü için 20 Aralık’ta ‘Tek çatıda adliye’ yürüyüşü düzenleyeceğini duyurdu. Yürüyüşe, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan‘ın da katılacağı açıklandı.
2023
Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi, BİRTEK-SEN ve Özak Tekstil işçilerine yönelik baskılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Valiliğin 29 Kasım 2023 tarihli il genelini kapsayan eylem yasağı kararına atıf yapılan açıklamada: “Mülki amirler, kolluk makamları ve adli makamların bu tutumları, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği gibi birden çok temel hak ve özgürlüğü ihlal etmiş, hukuka aykırı biçimde sınırlandırılmasına yol açmıştır.” denildi.
2023
Atatürkçü Düşünce Derneği, tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceklerini açıklayan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu: ‘Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için kâfidir.’
2023
78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla bir günlük “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katıldığı gerekçesiyle ve “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla 1 yıl 3 ay hapis alması nedeniyle bulunduğu Marmara 5 No’lu Kapalı Cezaevi’nden(Silivri) tahliye edildi.
2023
BM, İsrail saldırısının durması için sesini yükseltti. UNICEF, Gazze’de ampüte edilen çocukların bu kez hastanelerde vurulmasına örnek vererek öfkesini dile getirdi. DSÖ, “Dünyanın bunun devam etmesine izin vermesi inanılacak gibi değil” dedi.
2023
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu, “Hayata Dönüş Operasyonu”nun 23. yıldönümünde açıklama yaptı. Derneğin açıklamasında, hapishanelerdeki hak ihlallerine ve tecrit sistemine değinildi:“Tecridin en ağır halinin uygulandığı 14 F Tipi, 7 S Tipi, 22 Yüksek Güvenlikli ve 14 Y Tipi hapishane ile mahpuslar ağır bir izolasyona tabi tutuluyor.”
2023
Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, Türkiye Adalet Akademisi tarafından düzenlenen “Akademi Söyleşileri” kapsamında hâkim ve savcı adayları ile bir araya gelerek “Cumhuriyet’in 100. Yılında Anayasa Yargısı” başlıklı bir konuşma yaptı. Hakim ve savcı adaylarına konuşma yapan AYM Başkanı Zühtü Arslan, “Uzaktan kumandalı yargı da yargıç da olmaz” dedi.
2023
Gazeteci Murat Ağırel’in Cumhuriyet’te yayımlanan ’50 bin TL’lik biletler’ başlıklı yazısı hakkında yapılan suç duyuru hakkında takipsizlik kararı verildi. Kararda ifade özgürlüğüne vurgu yapılarak “kullanılan dilin haberin niteliği gereği sert, tahrik edici, şaşırtıcı ve çarpıcı olduğu ve fakat basın ve ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı” belirtildi.
Ombudsman Akademik Dergisi, Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından çıkarılan süreli ve hakemli bir yayın organıdır.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamu hizmetlerinin işleyişinde bağımsız ve etkin bir şikayet mekanizması oluşturmak suretiyle, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını denetlemektedir. Kurum, insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde idareye önerilerde bulunmak amacıyla kurulmuştur ve derginin yayını da bu çerçeve içindedir.
Ombudsman Akademik Dergisi
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık yasal görevlerini yapmak yanında görevi ile uyumlu bilimsel çalışmalara da yönelmiş ve 2014 yılından itibaren “Ombudsman Akademik” hakemli dergisi yayımlamaya başlamıştır.
Ombudsman Akademik Dergisinin Yayın Alanı
Ombudsman Akademik Dergisi, kamu yönetiminde karşılaşılan sorunlara bilimsel çözümler bulunmasına ve idarede iyi yönetimin yerleşmesine katkıda bulunmayı amaçlayan ve bilimsel yazılar yayınlayan bir dergidir.
Ombudsman Akademik Dergisinde, Kamu Denetçiliği Kurumunu ve görev alanını ve dünya uygulamalarını doğrudan ilgilendiren konularda, idarenin işlem, eylem, tutum ve davranışı nedeniyle menfaati ihlal edilen bireylerin başvurularını ilgilendiren konularda, idarenin denetimini, hak arama yollarını, iyi yönetim ilkeleri ve benzeri şekilde idare hukuku ve kamu yönetimini ilgilendiren konularda yazılar yayınlamaktadır. Dergi ayrıca, kadın, çocuk, engelli ve benzeri insan hak ve hürriyetlerini ilgilendiren ulusal ve uluslararası mevzuat hükümlerini içeren konular ile adalet sistemimizde uzlaşma ve arabuluculuk gibi konularda bilimsel yayınlar yapmaktadır.
Ombudsman Dergisi Yayın İlkeleri
Ombudsman Akademik Dergisi resmi internet sitesinden Yayın İlkelerini ilan etmiştir. Bu ilkelere göre, yazılar, bilimsel ölçülere uygun, açık ve anlaşılır olmalı, Kamu Denetçiliği Kurumunun faaliyet alanı ile ilgili bütün konularda olmalı, iyi tanımlanmış bir problematiğe dayanmalı ve başlıklar bu problematikle uyumlu olmalıdır. Gönderilecek makaleler, daha önce başka bir yerde yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olmalıdır.
Ombudsman Akademik Dergisi Hakemli Bir Dergidir
Ombudsman Akademik Dergisi Hakemli Bir Dergidir. Ombudsman Akademik Dergisi, 2017 yılından itibaren de TÜBİTAK ULAKBİM Sosyal ve Beşeri Bilimler Veri Tabanında taranmaya başlamıştır.Ombudsman Akademik Dergisinde yayımlanması kabul edilen çalışmaların tüm yayın hakları Ombudsman Akademik Dergisine aittir. Makalesi yayımlanan yazarlara, Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Ödenecek Telif ve İşlenme Ücretleri Hakkında Yönetmeliğe uygun olarak Yayın Kurulu tarafından onaylanan miktarda telif ücreti ödenmektedir. Derginin yayın dili Türkçedir ve Yabancı dillerdeki çalışmaların yayımlanması Editörler Kurulunun kararına bağlıdır.
Akademik Dergi İletişim
Yazışma adresi: Kavaklıdere Mah. Zeytindalı Caddesi No:4 Çankaya ANKARA
İtiraz Hakkı, yasalar karşısında hakkının ihlal edildiğini düşünen her birey ve tüzel kişinin mahkemeler nezdinde hukuki yollara başvurmadan önce idari birimlere yapacağı başvurulardır. Hukuki yola başvurmadan önce gerek devlet organlarına ve gerekse hukuki muhataplarına yapacakları itiraz ile yanlış görülen iş ve işlemin düzeltilmesini talep hakkı kullanılır.
İtiraz hakkından genel olarak devlet organlarının yaptığı işlemlere karşı itiraz anlaşılsa da her türlü işe ve işleme karşı itiraz mümkündür. Örneğin; idari para cezasına itiraz, her türlü idari iş ve işleme karşı itiraz, faturaya itiraz, ödeme emrine itiraz, ihtarnameye itiraz vb.
İtiraz hakkının kullanılmasında en önemli husus yasalarca önceden öngörülmüş olan sürelere dikkat edilmesidir.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gereğince kurulmuş olan Anayasal bir kurumdur. Kuruma özel kuruluş kanunu çıkarılmış ve 6328 sayılı Kanun ile kurum çalışmalarına başlamış, kurumun çalışma ve işleyişine dönük olarak yönetmelikler çıkarılmıştır.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, idarenin işleyişi ile ilgili şikayetler üzerine, devletin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak amacıyla kurulmuştur. Vatandaşlar, devletin ve devlete ait tüm kurum ve kuruluşların yaptığı iş ve işlemler hakkında kuruma başvuru yaparak sorunlarının çözüme kavuşturulmasını talep edebilmektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, TBMM Başkanlığına bağlı, kamu tüzel kişiliğini haiz, özel bütçeli, merkezi Ankara’da bulunan ve Başdenetçilik ile Genel Sekreterlikten oluşan bir kurumdur. Kurum, Ombudsmanlık olarak bilinmektedir. Başdenetçilik, TBMM tarafından dört yıllığına seçilen bir Kamu Başdenetçisi ve beş Kamu Denetçisinden oluşmakta, başdenetçi tarafından yönetilmekte ve temsil edilmektedir.
Kurumun Kuruluş Amacı
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, hukukun üstünlüğünün sağlanması, iyi yönetim ilkelerinin yerleştirilmesi ve halka karşı sorumluluk anlayışı içinde ve hakkaniyet temelinde kararlar alınabilmesi için bir denetim mekanizması olarak kurulmuştur. Kurum, 2013 yılından itibaren faaliyetlerini sürdürmektedir ve “halkın avukatı” sloganıyla çalışarak aldığı kararlar ile idareye yol göstermektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumu Binası
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, idarenin hizmet kalitesinin yükseltilmesine, iyi yönetim ilkelerinin yerleşmesine, insan haklarının gelişmesine, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına çalışmaktadır. Kurum, hak arama kültürünün yaygınlaşmasına, şeffaf, hesap verebilir, insan odaklı bir idarenin oluşmasına katkı sağlamak için faaliyetlerini yürütmektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamuoyunun eleştirisine açıklık ve değişim talebini karşılamak, hızlı ve etkili iletişim olanaklarına uygun olarak davranmaktadır. Kurum, toplumun taleplerine karşı daha duyarlı, katılımcılığa önem veren, açıklık, saydamlık, hesap verebilirlik, tarafsızlık, dürüstlük ve objektiflik ilkelerine bağlı kamu hizmeti verilmesini sağlamak için çalışmaktadır.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamu kurumlarının etik değerlere uygun davranmasını sağlamak, yönetimde yolsuzlukların önlenmesine katkıda bulunmak, kaliteli kamu hizmeti sunulmasını, kamu yönetimine ve kurumlarına güvenin oluşmasını amaçlamaktadır.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Birleşmiş Milletler, OECD ve Avrupa Konseyi gibi Türkiye’nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşların mevzuatına ve çalışmalarına uygun bir kamu hizmeti oluşturmak amacındadır.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık bünyesinde oluşturulan Etik Komisyonu, devletin tüm kurum ve kurulları için, kamu görevlilerinin uymaları gereken etik davranış kurallarını belirlemek, bu kurallara uygun işleyişi sağlamak ve etik kuralların ihlali halinde, yargısal ve idari denetimin yanında, dış denetim yapmakla görevli bulunmaktadır.
Kamu Denetçiliği Kurumu Etik Komisyonunun görevleri, etik kültürünü yerleştirmek ve geliştirmek, personelin etik davranış ilkeleri konusunda karşılaştıkları sorunlarla ilgili olarak tavsiyelerde ve yönlendirmede bulunmak ve etik uygulamaları değerlendirmektir.
Komisyon, kamu görevlilerinin uyacakları mesleki ve etik ilke ve kuralları belirlemek, bunların uygulanmasını gözetmek, kamu görevlilerinin görevlerini eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak yapmalarını sağlamak ve etik kültürü ülkemizde benimsetmek ve yerleştirmek amacıyla kurulan Kamu Görevlileri Etik Kurulunun yaptığı çalışmalarla uyumlu bir program takip etmektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık ve Uluslararası Sözleşmeler
Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık Faks ve E-posta Yoluyla Başvuru Yapılabilmektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumuna, faks veya elektronik posta yoluyla şikayet başvurusu yapılabilmektedir. Faks ve elektronik başvuru yapıldıktan sonra dilekçe asılları, 15 gün içerisinde Kuruma gönderilmelidir.
E-Devlet yoluyla yapılan başvurularda dilekçe aslının kuruma gönderilmesine gerek bulunmamaktadır.
Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletlerin temel amaçlarından birinin, Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edildiği üzere ırk, cinsiyet, dil veya din gibi bir ayrımcılığa tabi tutmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygıyı teşvik etme ve geliştirme olduğunu yeniden teyit ederek,
Temel insan haklarına, insanlık onuruna ve insanın değerine, erkekler ve kadınlar ile küçük-büyük bütün ulusların eşit haklara sahip olduklarına dair inancını yeniden teyit ederek,
Birleşmiş Milletler Şartı’nda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’de, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Bildiri’de, ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ve ayrıca evrensel veya bölgesel düzeyde kabul edilmiş olan ve Birleşmiş Milletler Üyesi Devletlerin kendi aralarında meydana getirmiş oldukları diğer uluslararası belgelerde yer alan prensiplerin gerçekleştirilmesini sağlamayı arzu ederek,
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin hakları ile ilgili Yirmi yedinci maddesindeki hükümlerden esinlenerek,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin, içinde yaşadıkları Devletin siyasal ve sosyal istikrarına katkıda bulunacağını dikkate alarak,
Bir bütün olarak toplumsal gelişme içinde ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir yapıda bütünleyici bir parça olarak ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin haklarını sürekli bir biçimde geliştirmenin ve gerçekleştirmenin halklar ile Devletler arasında dostluğu ve işbirliğini güçlendirmeye katkıda bulunacağını vurgulayarak,
Azınlıkların korunmasında Birleşmiş Milletlerin önemli bir rol oynayabileceğini dikkate alarak,
Birleşmiş Milletler sistemi içinde, özellikle İnsan Hakları Komisyonu’nun, Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Önlenmesi Altkomisyonu’nun, İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmeleri ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili diğer uluslararası insan hakları belgelerine göre kurulmuş olan organların bugüne kadar yaptıkları işi akılda tutarak,
Azınlıkların korunmasında ve ulusal veya etnik, dinsel veya dinsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının geliştirilmesi ve korunmasında Hükümetlerarası örgütler ile hükümetlerdışı örgütlerin önemli işler yapmış olduklarını dikkate alarak,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları konusunda uluslararası insan hakları belgelerinin etkili bir biçimde uygulanmasını daha fazla güvence altına alma ihtiyacını kabul ederek,
Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıkların Korunmasına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1
1. Devletler azınlıkların varlıklarını, ulusal ya da etnik, kültürel, dinsel ve dilsel kimliklerini bulundukları bölgeler içinde koruyup bu kimliklerin gelişmesini destekleyici koşulları teşvik ederler.
2. Devletler bu sonuçlara ulaşmak için uygun yasal ve diğer tedbirleri alırlar.
Madde 2
1. Ulusal ya da etnik, dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişiler (buradan sonra azınlık mensubu kişiler olarak tanımlanacaklardır) kendi kültürlerini sürdürme, kendi dinlerini açıkça ifade etme ve uygulama, kendi dillerini özel yaşamlarında ve kamu alanında özgürce ve hiçbir müdahaleye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın kullanma hakkına sahiptirler.
2. Azınlık mensubu kişilerin kültürel, dinsel, toplumsal, ekonomik ve kamusal hayata etkin bir şekilde katılma hakları vardır.
3. Azınlık mensubu kişilerin ulusal düzeyde ve gerektiğinde bağlı bulundukları azınlıkla ilgili veya yaşadıkları bölgeler hakkında alınan kararlara, bölgesel düzeyde ve ulusal yasalara ters düşmeyecek bir biçimde etkin olarak katılma hakları vardır.
4. Azınlık mensubu kişilerin kendi kurumlarını kurma ve bu kurumları sürdürme hakları vardır.
5. Azınlık mensubu kişiler, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle ve başka bir azınlığa mensup kişilerle olduğu kadar ulusal ya da etnik, dinsel ya da dilsel bağlarla bağlı oldukları başka devletlerin vatandaşı olan kişilerle de, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın, sınırlar ötesi, özgür ve barışçıl ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek hakkına sahiptirler.
Madde 3
1. Azınlık mensubu kişiler, bu Bildirgede yer alan haklar da dahil olmak üzere, diğer bütün haklarından bireysel olarak veya mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın yararlanabilirler.
2. Azınlık mensubu hiçbir kişi için, bu Bildirgede yer alan hakları kullanma veya kullanmama nedeniyle hiçbir dezavantaj söz konusu olamaz.
Madde 4
1. Devletler gerektiğinde, azınlık mensubu kişilerin, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmaksızın ve yasalar önünde tam bir eşitlik içinde, insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam ve etkin bir şekilde yararlanmalarını güvence altına alacak tedbirler almakla yükümlüdürler.
2. Devletler, ulusal hukuku ihlal eden ve uluslararası standartlara aykırı olan bazı özel durumlar hariç, azınlık mensubu kişilerin kendi özelliklerini ifade etmeleri ve kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini, gelenek ve göreneklerini geliştirebilmeleri için uygun koşulları yaratacak tedbirler alacaklardır.
3. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, uygun durumlarda, anadillerini öğrenmeleri veya ana dillerinde öğrenim görmeleri için yeterli olanakları yaratacak uygun tedbirleri almalıdırlar.
4. Devletler, uygun durumlarda, kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusundaki bilgilerini teşvik amacıyla, eğitim alanında uygun tedbirler almalıdırlar. Azınlık mensubu kişiler, topluma ait tüm bilgilere ulaşabilecek yeterli olanaklara sahip olmalıdırlar.
5. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, ülkenin ekonomik gelişme ve kalkınma sürecine tam katılımını sağlayıcı nitelikte uygun tedbirler düşünmelidirler.
Madde 5
1. Ulusal politika ve programların planlanması ve uygulanmasında azınlık mensubu kişilerin meşru hakları gözetilecektir.
2. Devletlerarası işbirliği ve yardım programları, azınlık mensubu kişilerin meşru çıkarları gözetilerek planlanmalı ve uygulanmalıdır.
Madde 6
Devletler, azınlık mensubu kişilerle ilgili sorunlarda, karşılıklı anlayış ve güveni geliştirmek amacıyla, bilgi ve deneyimlerin alışverişi dahil olmak üzere, her konuda işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 7
Devletler bu Bildirgede yer alan haklara saygıyı geliştirmek amacıyla işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 8
1. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin, azınlık mensubu kişilerle ilgili uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini engelleyemez. Devletler, özellikle, taraf oldukları uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalarla üstlenmiş oldukları yükümlülükleri ve taahhütleri iyi niyetle yerine getireceklerdir.
2. Bu Bildirgede yer alan hakların kullanılması hiç kimsenin, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanmasını engelleyemez.
3. Devletlerin, bu Bildirgede yer alan hakların etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak üzere aldıkları tedbirler; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan eşitlik ilkesine hiçbir biçimde aykırılık taşıyamaz.
4. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin egemen eşitliği, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı da dahil olmak üzere, Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı hiçbir faaliyete izin verecek biçimde yorumlanamaz.
Madde 9
Birleşmiş Milletler sisteminin uzman kuruluşları ve diğer organizasyonları, kendi ilgi alanları içerisinde, bu Bildirgede belirtilen hakların ve prensiplerin tam olarak gerçekleşmesine katkıda bulunacaktır.
Devletlerin Ay'da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma
Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies), 1972 yılından 1979 yılına kadar alt komitelerde değerlendirilmiş, 18 Aralık 1979 tarihinde genel Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek imzaya açılmış, 11 Temmuz 1984 tarihinde yeterli imzaya ulaştıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Ay Sözleşmesi ve Ay Anlaşması olarak da adlandırılan sözleşmeye göre, gök cisimlerinde gök cisimlerinin yörüngesinde yargı yetkisi uluslararası topluluğa bırakılmakta; Birleşmiş Milletler Antlaşması ve uluslararası hukukun yetkisi kabul edilmektedir.
Ay Sözleşmesi, uzaydaki faaliyetleri yaygın ülkeler tarafından onaylanmamıştır. Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma olarak bilinen Ay Anlaşması, tüm gök cisimlerinde yargı yetkisini uluslararası topluma bırakmakta ve uzayın insanlığın ortak hazinesi olduğu fikrine dayanmaktadır. Birleşmiş Milletler Şartı‘na paralel düzenlemeler getiren anlaşma insanlı uzay uçuş programına sahip olan gelişmiş ülkeler tarafından onaylanmadığından başarısızlığa uğramıştır.
Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma
Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler,
Devletlerin Ay ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımı yolundaki başarılarını kaydederek,
Dünya’nın doğal bir uydusu olarak Ay’ın, uzayın keşfinde önemli bir rolü olduğunu kabul ederek,
Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımında Devletler arasındaki işbirliğinin eşitlik temelinde gelişimini desteklemeye kararlı olarak,
Ay’ın uluslararası bir çatışma alanı olmasını önlemeyi arzu ederek,
Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin doğal kaynaklarının kullanılmasından doğabilecek yararlan akılda tutarak,
Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’yı, Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma’yı, Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme’yi ve Uzaya Gönderilen Cisimlerin Tescili Sözleşmesi’ni anımsayarak,
Bu uluslararası belgelerdeki hükümlerin, uzayın keşfi ve kullanılmasında gelecekte gerçekleştirilecek ilerlemeleri dikkate almak suretiyle, Ay ve diğer gök cisimlerine ilişkin hususlarda, somut biçimde uygulanması ve geliştirilmesi zorunluluğunu göz önünde tutarak,
Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma’nın TBMM’de kabulü
(Devletlerin Ay ve Diğer Göksel Bedenlere Yönelik Faaliyetlerini Yöneten Anlaşma)
1- Bu Anlaşma’nın Ay ile ilgili hükümleri, Dünya hariç; güneş sistemi içindeki bütün diğer gök cisimleri için de, bu gök cisimlerinden herhangi biri için özel yasal kurallar yürürlüğe girmedikçe, geçerli olacaktır.
2- Bu Anlaşma’nın amaçlan doğrultusunda Ay hakkında yapılan atıflar; Ay’a gidiş için izlenen yollar ve onun etrafındaki diğer yörüngeleri de içerir.
3- Bu Anlaşma, yer ötesinden dünya yüzüne doğal yollardan ulaşan yer ötesi maddelere uygulanmaz.
Madde 2
Ay üzerinde keşif ve kullanma faaliyetleri dahil bütün faaliyetler, diğer Taraf Devletlerin çıkarları gerektiği biçimde dikkate alınmak suretiyle, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasındaki çıkarlara uygun olarak ve uluslararası işbirliği ve karşılıklı anlayışı desteklemek amacıyla, 24 Ekim 1970’te Genel Kurul tarafından kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Şartı Uyarınca Devletler Arasında işbirliği ve Dostane İlişkiler Hakkında Uluslararası Hukuk İlişkilerine Dair Bildiriyi hesaba katarak ve uluslararası hukuk, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca yürütülür.
Madde 3
1- Ay, bütün Taraf Devletlerce yalnızca barışçı amaçlarla kullanılacaktır.
2- Ay üzerinde herhangi bir tehdit, güç kullanımı veya diğer bir düşmanca hareket veya düşmanca hareket tehdidi yasaklanmıştır. Benzer şekilde Ay’dan böyle bir hareketi gerçekleştirmek için yararlanmak veya Dünya’ya, Ay’a, uzay araçlarına, bu araçların personeline veya insan yapısı uzay cisimlerine ilişkin olarak benzer hareketler için kullanma tehdidinde bulunmak da yasaklanmıştır.
3- Taraf Devletler, Ay etrafında bir yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında diğer bir yola, nükleer silah veya diğer her tür kitle imha silahı taşıyan hiçbir araç koyamazlar, Ay toprakları içinde veya yüzeyine böyle silahlar yerleştiremezler veya kullanamazlar.
4- Ay üzerinde askeri üsler ve tesisler kurmak ve tahkimat yapmak, her tür silah denemeleri ve askeri manevralar yapmak yasaklanmıştır. Bilimsel araştırma amaçlarıyla veya diğer her türlü barışçı amaçla askeri personel kullanılması yasaklanmamıştır. Ay’ın barışçı amaçlı keşfi ve kullanımı için gerekli her türlü donatım veya tesisatın kullanılması da yasaklanmamıştır.
Madde 4
1- Ay’ın keşfi ve kullanımı bütün insanlığa ait faaliyet alanı olacak ve ekonomik veya bilimsel gelişme düzeyleri ne olursa olsun, bütün ülkelerin iyiliği ve yaran için yürütülecektir. Mevcut ve gelecek kuşakların çıkarlarına olduğu kadar, BM Şartı’na uygun şekilde ekonomik ve sosyal gelişme koşullarını ve daha yüksek yaşam standartlarını destekleme ihtiyaçlarına gerekli dikkat gösterilecektir.
2- Taraf Devletler, Ay’ın keşfi ve kullanımı ile ilgili etkinliklerde işbirliği ve ortak yardımlaşma ilkesi ile hareket edeceklerdir. İşbu Anlaşma’nın uygulanmasında uluslararası işbirliği; mümkün olan en geniş ölçüde çok taraflı veya iki taraflı olarak ya da uluslararası hükümetlerarası teşkilatlar aracılığıyla yapılır.
Madde 5
1- Taraf Devletler Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerini, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne, dünya bilim çevrelerine” ve kamuya bildireceklerdir. Ay’a yapılan her seyahatin takvimi,.amaları, cereyan edeceği yerler, yörüngelerin parametreleri ve süresine ilişkin bilgiler, seyahatin başlamasından sonra mümkün olduğu kadar kısa zamanda ve bilimsel sonuçlar dahil seyahatin neticeleri hakkındaki bilgileri de seyahat son bulur bulmaz bildirilecektir. Bu seyahatin altmış günden fazla sürmesi halinde, her türlü bilimsel sonuç hakkındakiler dahil, seyahatin cereyanına ilişkin bilgiler, her otuz günde bir dönemsel olarak verilir. Seyahatin altı aydan fazla sürmesi halinde, sonradan sadece bu bilgilere kayda değer eklemeler varsa bildirilir.
2- Bir Taraf Devlet, diğer bir Taraf Devletin, Ay’ın aynı bölgesinde, Ay etrafında aynı yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında aynı hareket yollarında aynı zamanda faaliyetler yürütmeyi planlamış bulunduğunu öğrendiği takdirde, kendi faaliyetlerinin planını ve takvimini derhal diğer Devlet’e haber verir.
3- Taraf Devletler, işbu Anlaşma uyarınca gerçekleştirdikleri faaliyetlerde Ay dahil Uzay’da gözlemlemiş ve saptamış bulundukları insan sağlığını ve hayatını tehdit edici bulguları ve aynı şekilde her türlü yaşam belirtisini Genel Sekretere, uluslararası bilim çevrelerinde ve kamuya bildirir.
Madde 6
1- Ay’da, bütün Taraf Devletler için, herhangi bir ayrıma tabi olmadan; eşitlik temelinde ve uluslararası hukukla uyum halinde, bilimsel araştırmalar yapma özgürlüğü olacaktır,
2- Bilimsel araştırmaları yürütmede ve bu Anlaşmanın hükümlerini geliştirmede, Taraf Devletler Ay’da maden ve diğer cisimlerden örnekler toplamak ve almak hakkına sahip olacaklardır. Bu örnekler, bunların toplanmasını sağlayan Devletlerin uhdesinde kalacaktır ve bilimsel amaçlarla kullanılabilecektir. Taraf Devletler, bu örneklerin diğer ilgi gösteren taraf devletlerce ve uluslararası bilimsel toplulukça bilimsel araştırmalar için kullanılmasına olanak vermeyi göz önünde bulunduracaktır. Taraf Devletler, bilimsel araştırmalar sırasında Ay’ın madenlerinden ve diğer cisimlerinden bu araştırmaları desteklemek amacıyla uygun miktarlarda kullanabilirler.
3- Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde; Ay’a yolculuklar sırasında veya orada bulunan tesislerde bilimsel ve diğer personelin değişiminin arzu edilir olduğu konusunda anlaşmışlardır.
Madde 7
1- Taraf Devletler, Ay’ı keşif ve kullanma faaliyetlerinde bulundukları sırada, oradaki ortamda mevcut dengenin, bu ortamı zararlı değişimlere maruz bırakacak şekilde yabancı maddeler getirilmesi veya başka bir yolla bozulmasını önlemek amacıyla önlemler alırlar. Taraf Devletler dünya dışı maddeler getirilmesi suretiyle veya başka bir yolla yerkürede çevrenin her türlü bozulmasını önlemek amacıyla da önlemler alırlar.
3. Taraf Devletler, bilimsel bakımdan özel ilgi çeken Ay bölgeleri konusunda, bu bölgelerin diğer Taraf Devletlerin haklarına halel getirmeksizin, Birleşmiş Milletler’in yetkili., birimleri ile danışmak suretiyle, haklarında özel koruma anlaşmaları yapılması uygun olan uluslararası bilimsel ayrılmış bölgeler olarak belirlenmeleri için, diğer Taraf Devletlere ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bilgi verirler.
Madde 8
1.Taraf Devletler, bu Anlaşma hükümleri saklı kalmak üzere, yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasında olursa olsun, Ay’ın keşfi ve kullanılması faaliyetlerini gerçekleştirebilirler.
2.Bu amaçla Taraf Devletler özellikle:
a) Uzay Araçlarını Ay’a indirebilirler ve Ay’dan fırlatabilirler;
b) Ay’ın yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasına olursa olsun personellerini, uzay, taşıtlarını, malzemelerini, istasyonlarını, tesislerini ve donatımlarını yerleştirebilirler.
Personel, uzay taşıtları, malzeme, istasyonlar, tesisler ve donatımlar Ay’ın yüzeyinde veya yüzey altında serbestçe hareket edebilir veya hareket ettirilebilir.
Bu maddenin 1. ve 2. paragraftan uyarınca Taraf Devletlerin Ay üzerinde yürüttükleri faaliyetler, diğer Taraf Devletlerce yürütülen faaliyetleri engellemeyecektir. Bunların bir engellemeye neden olmaları halinde ilgili Taraf Devletler, bu Anlaşma’nın 15, maddesinin 2. ve 3. paragraflar uyarınca, danışmalarda bulunurlar.
Madde 9
1- Taraf Devletler, Ay’da insanlı veya insansız istasyonlar kurabilirler. Bir istasyon kuran Taraf Devlet sadece istasyonun gereksinimlerini karşılamak için gerekli yüzeyi kullanacak ve söz konusu istasyonun yerleşim durumundan ve amaçlarından, derhal Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni haberdar edecektir. Aynı şekilde, her sene, bu istasyonun kullanılmaya devam edip etmediğini ve amaçlarının değişip değişmediğini de Genel Sekreter’e bildirecektir.
2- İstasyonlar, bu Anlaşma hükümleri veya Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 1. maddesi uyarınca, Ay üzerinde faaliyetlerde bulunan diğer Taraf Devletlerin personel, taşıt ve malzemesinin, Ay’ın her tarafına serbest girişlerini engellemeyecek tarzda kurulacaktır.
Madde 10
1- Taraf Devletler, Ay’da bulunan kimselerin hayat ve sağlıklarını korumak için, uygulanabilir bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla Ay’da bulunan herkesi, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılması’nda Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 5. maddesi kapsamında bir Astronot ve Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma kapsamında da Uzay Aracı Mürettebatından sayarlar.
2- Taraf Devletler, Ay’da tehlike içinde bulunan kimseleri istasyonlarına, yapılarına, taşıtlarına ve diğer tesislerine kabul ederler.
Madde 11
1- Ay ve onun doğal kaynaklan, bu Anlaşma’nın konuya ilişkin hükümlerinde; özellikle bu maddenin 5. paragrafında ifadesini bulan, insanlığın ortak malvarlığını oluştururlar.
2- Ay, kullanma, işgal, egemenlik ilam veya diğer başka bir yolla hiçbir şekilde ulusal edinim konusu olamaz.
3- Ay’ın yüzeyi ve toprak altı, hükümetlerarası olan veya olmayan uluslararası teşkilatların, ulusal teşkilatların, Devletlerin veya gerçek kişilerin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyi ile bağlantılı yapılar dahil yüzeyine veya yüzeyi altına uzay personeli veya taşıttan, malzemesi, istasyonları, tesisleri veya donatımı yerleştirilmiş olması, Ay’ın yüzeyinin veya toprak altının bir kısmı üzerinde, mülkiyet hakkı yaratmaz. Bu hükümler, bu maddenin 5. paragrafında öngörülen uluslararası rejime halel getirmez.
4- Taraf Devletler, uluslararası hukuk ve bu Anlaşma hükümleri uyarınca; hiçbir ayrım gözetilmeksizin ve eşitlik esasına göre, Ay’ı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahiptirler.
5- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler, Ay’ın doğal kaynaklarının işletilmesi mümkün hale gelir gelmez; söz konusu işletmeyi düzenleyen, uygun usuller dahil, uluslararası bir rejim kurmayı üstlenirler. Bu hüküm, bu Anlaşma’nın 18. maddesi uyarınca uygulanır.
6- Bu maddenin 5. paragrafında öngörülmüş olan uluslararası rejimin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Ay üzerinde keşfedebildikleri bütün doğal kaynaklardan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni, uluslararası bilim çevrelerim ve kamuyu haberdar ederler.
7- Söz konusu uluslararası rejimin başlıca amaçlan şunlardır:
a) Ay’ın doğal kaynaklarının, düzenli ve güvenli bir şekilde geliştirilmesini sağlamak;
b) Bu kaynakların rasyonel bir şekilde idare edilmelerini sağlamak;
c) Bu kaynakların kullanım imkanlarını geliştirmek;
d) Bu kaynaklardan sağlanan faydaların, Taraf Devletler arasında, gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerine ve çıkarlarına ve Ay’ın keşfine, doğrudan doğruya veya dolaylı katkıda bulunan ülkelerin gayretlerine özel bir dikkat sarf etmek suretiyle, hakkaniyete uygun paylaştırılmasını gözetmek;
8- Ay’ın doğal kaynaklarına ilişkin bütün faaliyetler; bu maddenin 7. paragrafında beyan olunan amaçlar ile bu Anlaşma’nın 6. maddesinin 2. paragrafı hükmü ile bağdaşabilecek şekilde yürütülür.
Madde 12
1- Taraf Devletler, Ay üzerinde bulunan personeli, uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı üzerindeki yetkilerini ve denetimlerini muhafaza ederler. Söz konusu, araçlara, malzemenin, istasyonların ve donatımın Ay üzerinde bulunmaları, bunlar üzerindeki mülkiyet haklarını değiştirmez.
2- Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşmanın 5. maddesi hükümleri; bulunmaları gereken yerlerden başka yerlerde bulunan taşıtlara, tesislere ve malzemeye de uygulanır.
3- İnsan hayatını tehlikeye düşüren acil hallerde Taraf Devletler; Ay üzerinde bulunan ve başka Devletlere ait olan malzemeyi, taşıtları, tesisleri, donatımı ve kaynakları kullanabilirler. Bu durumda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri veya ilgili Taraf Devlete derhal haber verilir.
Madde 13
Kendisi tarafından fırlatılmamış olan bir Uzay Aracının veya böyle bir Aracı oluşturan parçaların, bir arıza sonucu Ay’a düştüğünü zorunlu veya beklenilmeyen bir iniş yaptığını belirleyen her Taraf Devlet, bundan, fırlatmayı yapan Taraf Devleti ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni derhal haberdar eder.
Madde 14
1- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletlerin, ister hükümet organları tarafından, ister hükümete ait olmayan birimler tarafından yapılmış olsun; Ay’daki ulusal faaliyetlerinden dolayı uluslararası sorumlulukları olacak ve bu devletler söz konusu faaliyetlerin bu Anlaşma’da beyan edilen hükümlere uygun olarak yapılmasını gözeteceklerdir. Taraf Devletler, yargı yetkileri altında bulunan hükümet dışı birimlerin Ay’daki faaliyetlerinin, kendi yetki ve sürekli gözetimleri altında yürütülmesini sağlayacaklardır.
2- Taraf Devletler, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma hükümlerine ve Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme hükümlerine ilave olarak, Ay üzerinde meydana gelen zararlar halinde sorumluluğa ilişkin ayrıntılı anlaşmaların, Ay üzerindeki faaliyetlerin daha yaygın hale gelmesi sonucunda gerekli hale gelebileceğini kabul ederler. Söz konusu anlaşmalar, bu Anlaşma’nın 18. maddesinde yazılı usul uyarınca hazırlanacaktır.
Madde 15
1- Her Taraf Devlet, diğer Taraf Devletlerin Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerinin bu Anlaşma hükümlerine uygunluğundan emin olma hakkına sahiptir. Bu amaçla, Ay üzerinde bulunan bütün uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı bu Anlaşma’ya Taraf diğer Devletlere açık olacaktır. Taraf Devletler, tasarlanmış bütün ziyaretlerini, istenilen danışmaların yapılabilmesi ve ziyaret edilecek tesislerin bulundukları yerlerde normal işlemlerin engellenmesini önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla önceden bildirirler. Bu maddenin uygulanmasında, bir Taraf Devlet, bizzat kendi adına veya diğer bir Taraf Devletin tam veya kısmi yardımı ile veya Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca ve bu çerçevede uygun olan uluslararası usullere göre hareket edebilir.
2- Bir Devletin bu Anlaşma gereğince kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği veya bu Anlaşmadan doğan haklarının diğer bir Devletçe haleldar edildiği hususunda, inandırıcı nedenleri olan her Taraf Devlet, bu diğer Taraf Devlet ile danışmalar yapılmasını talep edebilir. Böyle bir danışma talebini alan Taraf Devlet, gecikmeksizin, söz konusu, danışmalara başlayacaktır. Talep eden diğer her Taraf Devletin de aynı şekilde, bu danışmalara katılma hakkı vardır. Bu danışmalara katılan Taraf Devletlerden her biri; uzlaşmazlığa kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm arayacak ve bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutacaktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri danışmaların sonuçlarından haberdar edilecek ve almış olduğu bilgileri bütün diğer ilgili Taraf Devletlere iletilecektir.
3- Danışmaların, bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutan ve kabul edilebilir karşılıklı bir çözümle sonuçlanmaması halinde, ilgili Taraflar, uyuşmazlığın koşullarına ve mahiyetine uygun diğer barışçı yollar ile bu uyuşmazlığın çözümü için gerekli bütün tedbirleri alırlar. Danışmalara başlanması hususunda güçlükler çıkması veya danışmaların kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm ile sonuçlanmaması halinde, bir Taraf Devlet uyuşmazlığın çözümü amacıyla, ilgili diğer hiçbir Taraf Devletin rızası olmaksızın, Genel Sekreter’in yardımını talep edebilir, ilgili bir diğer Taraf Devlet ile diplomatik ilişkileri bulunmayan bir Taraf Devlet, söz konusu danışmalarda, tercihine göre, gerek bizzat kendisi, gerek diğer bir Taraf Devlet veya Genel Sekreter aracılığıyla yer alabilir.
Madde 16
17. ila 21. maddeler hariç olmak üzere, bu Anlaşmada Devletlere yapılan atıflar, uzay faaliyetlerinde bulunan her uluslararası hükümetlerarası teşkilata, bu teşkilatın bu Anlaşma’dan doğan hak ve yükümlülükleri kabul ettiğini bildirmesi ve teşkilata üye devletlerin çoğunluğunun bu Anlaşma’ya ve Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten ilkeler Hakkında Anlaşma’ya taraf olması kaydıyla uygulanır. Böyle bir teşkilata üye ve bu Anlaşma’ya Taraf olan Devletler; teşkilatın bu madde hükümleri uyarınca bir bildirim yapmasını temin amacıyla her türlü uygun tedbirleri alırlar.
Madde 17
Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’da değişiklik yapılmasını önerebilir. Bu değişiklikler, bunları kabul eden Anlaşma’ya Taraf her devlet bakımından, Anlaşma’ya taraf olan devletlerin çoğunluğunca kabul edildikleri tarihte; daha sonra Anlaşma’ya Taraf diğer Devletler’in her biri bakımından da kabul edildikleri tarihte yürürlüğe girer.
Madde 18
Bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden on yıl sonra, Anlaşma’nın, geçen zaman içindeki uygulaması dikkate alınarak, Anlaşma’da değişiklik yapılmasının gerekli olup olmadığını incelemek amacıyla, Anlaşma’nın gözden geçirilmesi hususu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun geçici gündemine alınacaktır. Bununla birlikte, bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden beş yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Anlaşma’nın saklayıcısı olarak, Anlaşma’ya taraf Devletlerin üçte birinin talebi ve çoğunluğunun kabulü ile, Anlaşma’yı gözden geçirmek için Taraf Devletler Konferansı toplayacaktır. Gözden Geçirme Konferansı; aynı zamanda, 11. maddenin 5. paragrafındaki hükümlerin uygulanması konusunu da, sözü geçen maddenin 1. paragrafında öngörülmüş olan ilkeye dayanarak ve özellikle ilgili bütün teknik gelişmeleri göz önünde tutarak inceler. ,
Madde 19
1- Bu Anlaşma, New York’ta Birleşmiş Milletler Merkezi’nde bütün Devletlerin imzasına açık olacaktır.
2- Bu Anlaşma, imzalayan Devletlerin onayına tabidir. Bu Anlaşma’yı, bu maddenin 3. fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden önce imzalamamış olan her Devlet, her zaman ona katılabilir. Onay veya katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.
3- Bu Anlaşma, beşinci onay belgesinin tevdi edilmesini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.
4- Onay veya katılım belgelerini bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden sonra tevdi eden her Devlet için bu Anlaşma; söz konusu belgelerin tevdi tarihlerini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.
5- Genel Sekreter, bu Anlaşma’yı imzalamış veya ona katılmış bulanan bütün Devletleri; her imza tarihinden, her onay veya katılım belgesinin tevdi tarihinden, bu Anlaşma’nın yürürlüğe giriş tarihinden ve diğer her türlü bildirimden, derhal haberdar eder.
Madde 20
Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bildirim ile Anlaşma’dan çekildiğini bildirebilir. Böyle bir çekilme, tebligatın alındığı tarihten bir yıl sonra yürürlüğe girer.
Madde 21
Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı şekilde geçerli olan bu Anlaşma’nın aslı; onaylanmış örneklerini imzacı ve katılımcı bütün Devletlere gönderecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce saklanacaktır.
Yukarıdaki hususları tasdiken, Hükümetleri tarafından usulüne uygun şekilde yetkili kılınmış, aşağıda imzası bulunan kişiler; 18 Aralık 1979’da New York’ta imzaya açılmış olan işbu Anlaşma’yı imzalamışlardır.
Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (PDF)
Birleşmiş Milletler zorla kaybetmeyi, “Kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması” şeklinde tanımlamış ve 2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulun 18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı Kararıyla kabul edilmiştir.
Genel Kurul
BM Şartı‘nda ve diğer uluslararası belgelerde yer alan ilkeler uyarınca insanlık ailesinin bütün üyelerinin onuru ve eşitliğinin tanınması ile vazgeçilemez haklarının özgürlük, adalet ve dünyada barış olduğunu bilerek,
Devletlerin, BM Şartı ve özellikle bu Şartın 55. maddesi uyarınca, insan hakları ve temel özgürlüklerin gözetilmesi ile bunlara evrensel olarak saygı gösterilmesi yükümlülüğünde olduklarını göz önünde bulundurarak,
Pek çok ülkede sürekli olarak arzuları dışında göz altına alınan, tutuklanan ya da zorla kaçırılan veyahut da farklı düzeylerinde çalışan hükümet görevlileri veya organize gruplar veya hükümetin doğrudan ya da dolaylı rızası desteği ile veya hükümet adına hareket eden kişiler tarafından özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin akıbetleri hakkında ya da nerede oldukları hususunda bilgi verilmeden veya özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları kanun dışı ortamları takiben ortadan kaybolmalarından derin endişeler duyarak,
Zorla kayıp edilmenin hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı göstermekle yükümlü her toplumun en derin değerlerini baltalamakta olduğunu ve bu tür eylemlerin sistematik olarak yapılmasının insanlığa karşı bir suç oluşturduğunu bilerek;
22 Aralık 1978 tarihinde kabul edilen içeriğinde dünyanın değişik bölgelerinde meydana gelen zorla ya da gönüllü olmayan kaybolmalar ve Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri bu kaybolmaların neden olduğu üzüntü ile acılar hakkındaki endişelere yer veren ve hükümetleri zorla kayıp edilmeye neden olabilecek aşırı eylemlerden yasal olarak sorumlu bulunan güvenlik güçleri ile kolluk güçlerini alıkoymaya çağıran 33/173 kararını hatırlatarak,
12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve 1977 tarihli Ek Protokolleri uyarınca silahlı çatışma kurbanlarının korunacağını da hatırlatarak,
Kolluk Güçlerinin Davranış Kuralları, Kolluk Güçlerinin Ateş Açma ve Güç Kullanma Temel Prensipleri, Gücün Suiistimali ve Ceza Kurbanları için Adaletin Temel İlkeleri Deklarasyonu ve Mahkumlara Muamelenin Standart Minimum Kuralları belgelerini göz önüne alarak,
(Zorla kayıp edilmeleri) önlemek için Gözaltında ya da Cezaevinde bulunan bütün kişilerin Korunması İlkelerine, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in 1989/65 sayılı 15 Aralık 1989’da Genel Kurulca da onaylanan Hukukdışı, Keyfi ve Kısa Yoldan İnfazların Etkili Biçimde Önlenmesi ve Soruşturulmasına Dair Prensiplere sıkıca uyulması gerektiğini bir kez daha yineleyerek, zorla kayıp edilmeyi teşkil eden eylemlerin yukarıda belirtilen belgelerdeki yasakları ihlal ederken zorla kayıp edilmeye neden olan ve ciddi bir suç teşkil eden bütün eylemleri belirleyen ve bu eylemleri önleme yada cezalandırma standartlarını koyan bir belge hazırlamanın daha az önemli olmadığını göz önünde bulundurarak,
Tüm devletler için temel bir organ olarak Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına Dair Bildiri’yi ilan eder;
Deklarasyonun genel olarak tanınması ve saygı gösterilmesi için çaba göstermesini teşvik eder;
Madde 1
Zorlanmış ortadan kaybolma insanlığa karşı bir suçtur. BM şartı amaçlarının inkarıdır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan insan hakları ve temel özgürlükleri ağır ve açık bir ihlali olarak kınanmalıdır ve bu alandaki uluslararası belgeler pekiştirmeli ve daha ileri götürülmelidir.
Zorla kayıp edilme, kişileri kanunun korumasının dışında bırakmakta ve hem kaybolan kişilere hem de ailelerine büyük acılar vermektedir.
Uluslararası hukukun güvence altına aldığı kanunu önünde birey olarak tanınma, serbest bırakılma hakkı ve bireyin güvenliği hakkı ile kişinin işkence ve diğer zalimane insanlık dışı ya da küçültücü davranış ve cezanın konusunu oluşturamayacağı hakkının ihlalini oluşturur.
Madde 2
Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez.
Devletler zorla kayıp edilmeleri önlemek ve ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları ulusal ve uluslararası düzeyde BM ile işbirliği halinde kullanırlar.
Madde 3
Her devlet kendi egemenliği altında bulunan topraklarda zorla kayıp edilmeleri önleyecek ve ortadan kaldıracak etkin, yasal, idari, adli ve diğer tedbirleri alacaktır.
Madde 4
Bütün zorla kayıp edilmelere, ciddiyetleri dikkate alınarak ceza hukukuna göre uygun cezalar verilecektir.
Hafifletici şartlar ulusal düzeyde kurbanların canlı olarak verilmesi ya da zorla kayıp edilme olaylarının açığa çıkmasına katkıda bulunabilecek bilgileri gönüllü olarak sağlayan kişilere zorla kayıp edilmelere karışsalar da uygulanabilir.
Madde 5
Uygulanabilir böylesi cezalara ilave olarak zorla kayıp edilmeler bu suçu işleyenlere ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca ilgili devletin uluslararası sorumluluğu saklı kalarak bu eylemi organize eden, rıza gösteren ya da hoşgörü gösteren devlet ya da devlet makamlarını da sorumlu kılmaktadır.
Madde 6
Hiçbir kamu makamının, sivil, askeri ya da diğer talimat ya da emirleri zorla kayıp edilmeleri haklı çıkarmaz. Böylesi bir emir ya da talimat alan buna uymama hakkına sahiptir.
Her devlet zorla kayıp edilmeye yetki veren ya da teşvik eden emir ve talimatları yasaklamakla yükümlüdür. Kolluk güçlerinin eğitimi bu maddenin 1. ve 2. paragrafları ilkelerine uygun olmalıdır.
Madde 7
Hiçbir durum, savaş tehdidi, savaş ilanı, iç siyasi istikrarsızlık ya da diğer olağanüstü haller zorla kayıp edilmeleri haklı çıkarmaz.
Madde 8
Hiçbir devlet bir kişiyi zorla kayıp edilme tehlikesinin bulunduğuna inanmak için yeterli neden sahip olduğu devlete dönmeye zorlayamaz ya da gönderemez.
Böylesi bir durumun varlığına karar vermek amacıyla yetkili makamlar söz konusu devlette büyük, yoğun insan hakları ihlallerinin varlığı da dahil olmak üzere tüm koşulları dikkate alırlar.
Madde 9
Serbest bırakılma hakkından mahrum edilen kişilerin sağlıkları hakkında açıklamada bulunmak ya da nerede olduğunu bildirme ve serbest bırakılma hakkı mahrumiyetini emreden ya da yerine getirin makamın belirlenmesi araçları olarak çabuk ve etkin adli bir çözüm bulma hakkı 7. maddede atıfta bulunulan koşullar da dahil olmak üzere her şartta zorla kayıp edilmelerin önlenmesini gerektirmektedir.
Bu gibi durumlarda, ulusal yetkililer özgürlüğü elinden alınmış kişilerin tutulduğu tüm yerlere ve her bölümüne ve aynı zamanda böyle insanların bulunabileceği şüphelendiği her yere girebileceklerdir.
Kanun veya herhangi bir uluslararası anlaşma tarafından yetkili kılınan başka bir kişi de bu gibi yerlere girebilecektir.
Madde 10
Özgürlüğü elinden alınan kişi resmi olarak kabul edilen bir yerde gözaltında tutulacak ve ulusal yasalar gereği tutuklanmasından hemen sonra adli merci önüne çıkartılacaktır.
Göz altında tutulan kişiler tarafından aksi talep edilmedikçe, göz altına alınmaları ile ilgili tam bilgi tutuklama yeri veya yerleri transfer de dahil olmak üzere aile fertlerine, avukatlarına veya hukuki olarak konu ile ilgisi olan şahıslara derhal bildirilecektir.
Özgürlüğü elinden alınan kişiler ile ilgili resmi liste göz altında bulundurma yerinin her yerine asılacak ve sürekli yenilenecektir.
Ayrıca her devlet benzeri merkezi bir liste oluşturmak için gerekli olanı yapacaktır. Bu listelerde yer alan bilgiler yukarıda belirtilen şahıslara, bütün adli veya diğer yetkili ve bağımsız ulusal makamlara ilgili ülke kanunlarınca veya o ülkenin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar tarafından yetkili kılınan şahıslara açık olacaktır.
Madde 11
Özgürlüğü elinden alınan kişiler gerçekten serbest bırakıldıklarına dair güvenilir kanıtlarla birlikte serbest bırakılmalıdırlar ve fiziksel olarak hareketlerini tam olarak yerine getirdikleri ve haklarını tam olarak kullanabildikleri şartlar dahilinde serbest bırakılmalıdırlar.
Madde 12
Her devlet kendi iç hukukunda, kişilerin özgürlüğünün elinden alınması için karar verebilecek yetkililerin, böyle kararların verilebileceği şartların, hukuki bir dayanak olmaksızın gözaltı ile ilgili bilgi vermeyi reddeden yetkililere verilecek cezaları belirten kuralları oluşturmalıdır.
Yine her devlet, tutuklama, gözaltında bulundurma, transfer ve hapse koymadan sorumlu tüm kolluk kuvvetlerinin ve güç ve ateşli silah kullanmakla yetkiyi görevlilerin titiz şekilde denetimini sağlamalıdır.
Madde 13
Her devlet, bir kişinin zorla kayıp edildiği iddiasında bulunan, bilgisi olan ya da yasal açıdan ilgisi olan kişilerin yetkili ve bağımsız bir devlet makamına bu şikayetini iletme hakkına sahip olmasını ve yetkililerin de bu şikayeti derhal, titizlikle ve etki altında kalmadan araştırmasını sağlamalıdır. Resmi bir şikayet bulunmasa bile, zorla kayıp edilme ile ilgili yeterli delil elde edilir edilmez, devlet konuyu araştırması için yetkili birime bildirecektir. İncelemeyi kısaltmak ya da engellemek için hiçbir önlem alınamaz.
Her devlet yetkili merciin incelemesini etkin bir biçimde gerçekleştirebilmesi için tanıkların dinlenmesi, ilgili dokümanların temin edilmesi ve olay yerine yapılacak ani ziyaretler dahil gerekli yetki ve kaynağa sahip olmasını sağlayacaktır. İncelemede yer alan herkesin, şikayet sahibi, avukat, şahit de dahil olmak üzere kötü muamele, korkutma ya da tehdide maruz kalmaması sağlanmalıdır.
Bu gibi araştırmaların sonuçları, cezai takibatı tehlikeye sokmadığı sürece, talep halinde ilgili kişilere açık olacaktır.
Herhangi bir şikayeti tevdi edilmesi sırasında veya inceleme esnasında meydana gelebilecek kötü muamele, korkutma, tehdit veya başka bir müdahalenin cezalandırılması için gerekli önlemler alınacaktır.
Yukarıda belirtilen prosedürler çerçevesinde, zorla kayıp edilme durumu açıklığa kavuşmadıkça inceleme devam edecektir.
Madde 14
Bir devlette zorla kayıp edilmeye sebep olan kişi, resmi inceleme tarafından ortaya konulan deliller gerektirdiği takdirde, mevcut uluslararası anlaşmalar çerçevesinde yargılama yapmak isteyen başka bir ülkeye iade edilmediği takdirde soruşturma ve yargılama amacı ile söz konusu devletin sivil yetkilileri önüne çıkarılır. Her devlet kendi yargısı ve kontrolü altına giren ve zoraki ortadan kaldırma eyleminden sorumlu olduğundan şüphelenilen kişileri yargı önüne çıkarmak için gerekli yasal ve uygun tedbirleri almalıdır.
Madde 15
Bir devletin yetkili mercileri mülteci statüsü vermek ya da vermeme konusunda bir karar verdiği zaman yukarıda 4. madde 1.
paragrafta yer alan kişiler için ciddi eylemlere katıldığına dair bilgiler arkasında yatan neden ne olursa olsun göz önünde bulundurulacaktır.
Madde 16
4. madde 1. paragrafta sözü edilen eylemlerde bulundukları iddia edilen kişiler 13. paragrafta belirtilen soruşturma süresince her türlü resmi görevden uzaklaştırılacaklardır. Uluslararası mahkeme özellikle de askeri mahkemelerce değil yetkili ulusal mahkemelerce yargılanacaklardır.
Diplomatik ilişkiler, Viyana Sözleşmesi hükümleri dışında bu yargılamalar esnasında hiçbir ayrıcalık, dokunulmazlık ya da muafiyet tanınmayacaktır.
Soruşturmanın her aşamasında, kovuşturma ve yargılama süresince bu tür eylemlere katıldığından şüphelenilen kişilere İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilgili hükümleri ve diğer ilgili uluslararası anlaşmalar çerçevesinde adil muamele yapılacaktır.
Madde 17
Zorla kayıp etme eylemini gerçekleştirenlerin işledikleri suç, kayıp edilen kişilerin durumu ve yeri hakkında bilgi vermedikçe ve bu gerçek açıklığa kavuşmadıkça devam eden bir suç olarak kabul edilecektir. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 2.maddesinde yer alan öneriler etkinliğini kaybettiğinde bu öneriler yeniden oluşturulana kadar zorla kayıp edilme eylemi ile ilgili dava zaman aşımını tayin eden hükümler geçici olarak durdurulacaktır.
Zorla kayıp edilme ile ilgili dava zaman aşımını tayin eden hükümler esas olacak ve suçun ciddiyetine uygun olacaktır.
Madde 18
Yukarıda 4. madde 1. paragrafta söz edilen suçları işleyen ya da işlediği iddia edilen kişiler af yasasından ya da kendilerine yönelik herhangi bir cezai müeyyide ya da yaptırımdan muaf kılan diğer muamelelerden yararlanamazlar.
Af hakkının kullanılması durumunda, zorla kayıp edilme eylemlerinin ciddiyeti dikkate alınacaktır.
Madde 19
Zorla kayıp edilme eylemlerinin kurbanları ve ailelerinin durumu telafi edilecek ve yeterli tazminat hakkına sahip olacaklardır.
Zorla kayıp edilme neticesinde kurbanın ölmesi durumunda bakmakla yükümlü olduğu kişiler de tazminat hakkına sahip olacaklardır.
Madde 20
Devletler, zorla kayıp edilen kişilerin çocukları, bu sürede doğan çocukların kaçırılmasını engelleyecekler ve bu gibi çocukların aranması ve teşhis edilmesi ve ailelerine iade edilmesi yönünde gayret göstereceklerdir.
Bir önceki paragrafta sözü edilen çocukların çıkarlarının en iyi şekilde korunması dikkate alınarak devletlerde evlat edinme, evlat edinmenin yeniden gözden geçirilmesi ve zorla kayıp edilme sonucu evlat edinmenin iptali ile ilgili bir sistemin mevcut olması gerekmektedir. Ancak ortadan kaybolma sırasında evlat edinilen çocuğun, en yakın aile fertlerinin rızası olduğu takdirde statüsü korunabilecektir.
Zorla kayıp edilen kişilerin ve bu süreçte doğan çocuklarının kaçırılması, gerçek kimliklerini ortaya koyan dokümanların değiştirilmesi ya da el konulması ciddi bir suç unsuru teşkil edecek ve cezaya maruz kalacaktır.
Tüm bu nedenlerle, devletler, uygun olduğu sürece ikili ve çok taraflı anlaşmalar imzalayacaklardır.
Prof. Dr. Faruk Erem 1913 yılında doğmuş ve 15 Ekim 1998’de vefat etmiştir.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdikten sonra Belçika’da hukuk alanında doktora yapmış, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent olarak görev almış, bir yıl İtalya’da kalarak ceza hukuku ve kriminoloji alanında çalışmış, İtalya’dan döndükten sonra Profesör olmuştur.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1950-1952 yılları arasında, dekan olarak idarecilik yapmış ve öğretim üyeliğinden 1978 yılında emekli olmuştur.
Erem, Türkiye Barolar Birliği‘nin ilk Başkanıdır. Birlik Başkanlığından önce sürdürmekte bulunduğu Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği görevinden ayrılarak Barolar Birliği çalışmalarına yoğunlaşmış, 1969 yılında başladığı bu görevini 9 Ocak 1980 tarihine kadar sürdürmüştür. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığında yaklaşık 10 yıl görev yapmış ve Birliğin kurumsallaşarak yerleşmesinde büyük katkıda bulunmuştur. Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın oluşturulmasına veAvukatlık Hukuku Mevzuatına önemli katkılar yapmıştır.
Hümanist bir akademisyen ve idareci olan Erem “Hukukun Üstünlüğü” ilkesinin yerleşmesi için hayatı boyunca çaba göstermiş, eserlerinde ve konuşmalarında hukuka ve insana olan inancını açıkça dile getirmiştir.
Faruk Erem – Ceza Usulü Hukuku
Faruk Erem’in adını ve hatırasını yaşatmak için 26 Eylül 2001 tarihinde, Ankara’da, Faruk Erem Kültür ve Sanat Vakfı kurulmuştur. Vakfın amacı sanata ve sanatçıya destek olmak, her türlü kültürel ve sanatsal faaliyette bulunmak, sanata ve kültüre ilgi duyan herkesi bilgilendir ve yeteneklerini geliştirmek isteyen herkese yardımcı olmaktır. Vakfın tanıtımı ve faaliyetlerinin duyurulması için “Hümanist” adlı dergi çıkarılmaktadır.
Erem’in birçok kitabı ve yüzlerce makalesi vardır. Bir Ceza Avukatının Anıları isimli kitabı geniş kesimlerce okunmuş, sonradan Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Seza hukukunda hümanist doktrini savunmuştur. Binlerce hukukçunun hocasıdır. Türk Ceza Hukukunu derinden etkileyen akademisyenlerdendir. Türkiye Barolar Birliği tarafından her yıl “Faruk Erem Ödülü” yarışması düzenlenmektedir.
Faruk Erem’in Eserleri
Erem, Türk Ceza Hukukunu içtihatlarını ve uygulamalarını derinden etkileyen bilim insanlarından olup Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ceza Usul Hukuku, Adam Öldürme Cürümleri konularında kaynak kitaplar yazmıştır. Çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda makale ve inceleme yazıları olan bir entelektüeldir. Türkiye Barolar Birliği başkanı olduğu dönemlere ait konuşmaları ve bildirileri bilimsel tebliğ niteliğindedir. Banka Hukuku ve Adalet Psikolojisi ile ilgili yapıtları bulunmaktadır. Ötesi, isimli bir şiir kitabı da vardır.
Ötesi- Şiirler
Fantazya
Bir Ceza Avukatının Anıları
ADALET PSİKOLOJİSİ (SUÇLU PSİKOLOJİSİ- USUL PSİKOLOJİSİ- MAHPUSUN PSİKOLOJİSİ)
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
Türk Ceza Kanunu Şerhi
Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler
Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler
CEZA USULÜ HUKUKUNUN UMUMİ NAZARİYELERİ
Hümanist Doktrin Açısından Ceza Hukuku (4 cilt)
Diyalektik Açıdan Ceza Muhakemeleri Usulü
Ceza Hukukunda Ümanist Doktrin
NEDENSELLİK BAĞI VE ÜMANİST DOKTRİN
Ceza Hukuku Önünde SUÇLU ÇOCUKLAR
HÜRRİYET VE SUÇ
ÇAPRAZ SORGU
İRTİKAP CÜRMÜ
ÖLÜM CEZASI
MESLEK KURALLARI (ŞERH)
BANKALAR KANUNU ŞERHİ
ADAM ÖLDÜRMEK CÜRÜMLERİ
Ön Mesele (Meselei Müstehire) Olarak Anayasaya Aykırılık İddiası
İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA VE DİVANINA MÜRACAAT HAKLARI
Osmanlı dönemi Kazaskerlerinden mutasavvıf ve filozof Şeyh Bedrettin öldü. 1411 yılında kazasker tayin edildi ve 1413 yılında görevden alındı. Şeyh Bedreddin İsyanı sonucunda1420 yılında Serez çarşısında idam edildi.
1482
1474-1476 yılları arasında sadrazamlık yapmış olan Gedik Ahmet Paşa, II. Bayezid tarafından idam ettirildi.
1848
İtalyan asıllı Çek filozof ve matematikçi Bernhard Bolzano öldü (Doğumu 1781)
1865
ABD’de kölelik tamamen yasaklandı. Köleliğin yasaklanmasına ilişkin ilk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izledi.
1878
Sovyetler Birliği liderlerinden Josef Stalin doğdu.
Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1859) Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Fakülteyi birincilikle bitirdi. Kamu Hukuku alanında genç yaşta profesör olan ilk kişi oldu. 1890’lı yıllarda hukuk fakültelerinde sosyolojiye giriş derslerinin verilmesi için çalıştı. 1892 yılında Bordeaux Üniversitesi Anayasa Hukuku kürsüsü başkanı oldu. Pek çok sosyoloji dergisinde tanındı ve yabancı hukukçular tarafından görüşlerine atıfta bulunuldu. 1908-1912 yıllarında belediye meclis üyeliği yaptı. 1925’te Mısır Hükümeti tarafından eğitimi teşkilatlandırmak amacıyla davet edildi. František Weyr ve Hans Kelsen ile beraber 1926 yılında Hukuk Teorisi Uluslararası Dergisi’ni kurdu. 1927 yılında Kamu Hukuku Uluslararası Enstitüsü’nün kuruluşuna katıldı. Bordeaux Ekolü olarak da bilinen Kamu Hizmeti Ekolü’nün ilk temsilcileri arasında yer aldı. Görüşleri ve çalışmaları nedeniyle kürsü anarşisti (anarchiste de la chaire) olarak nitelendirildi.
1956
Japonya, Birleşmiş Milletlere kabul edildi.
1956
Birleşik Krallık Parlamentosu(İngiltere), cinayet suçlarında idam cezasının kaldırılması kararı aldı.
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW), Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women adıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 18 Aralık 1979 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, kadınlar için uluslararası bir haklar bildirgesi olarak tanımlanmaktadır. Bir önsöz ve 30 maddeden oluşan belge, kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu tanımlamakta ve bu ayrımcılığı sona erdirmek için eylem planı önermektedir.
1980
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İstanbul davası bin 477 sanıkla başladı
1982
Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinin kabulünden yedi yıl sonra, Birleşmiş Milletler Tıbbi Etik İlkeleri, “İşkence, Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri(Tıbbi Etik Esasları)” adıyla 18 Aralık 1982 tarihinde kabul edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, “Tutuklu ve hükümlülerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunmasında sağlık personeli ve özellikle hekimlerin görevlerine ilişkin tıbbi etik ilkeleri” başlıklı metni kabul etmiş ve Tıbbi Etik ilkeleri oluşmuştur. Birleşmiş Milletler, tutuklu ve hükümlülerin, işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve muamelelere karşı korunmasında sağlık personelinin ve özellikle hekimlerin görevleri nedeniyle uymaları gereken kuralları belirlemiştir.
1984
Abdi İpekçi cinayetini planlamak suçundan aranan Mehmet Şener, İsviçre’de tutuklandı. Aynı gün Ülkücü Gençlik Dernekleri İkinci Başkanı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik hakkında da soruşturma açıldı.
1988
Toplum bilimci ve yazar Niyazi Berkes öldü. ( doğumu 1908)
1990
Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu, 18 Aralık 1990 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildi. Sözleşme, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılması hedeflemektedir. Türkiye sözleşmeyi 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etti
Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri (Declaration on the Protection of all Persons from Enforced Disappearance), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli toplantısında 47/133 sayılı kararı ile kabul ve ilan edilmiştir. Birleşmiş Milletler zorla kaybetmeyi, “Kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması” şeklinde tanımlamış ve 2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.
2000
Kişisel verilerin Avrupa Topluluğu kurumları ve organları tarafından işlenmesiyle ilgili olarak gerçek kişilerin korunması ve bu verilerin serbest dolaşımı hakkında 18 Aralık 2000 tarihli ve (AT) 45/2001 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü Kabul edildi
2001
Uluslararası Göçmenler Günü(Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edildi.
Avrupa Birliği (AB), Elon Musk’ın sahip olduğu sosyal medya platformu Twitter(X)’in, Dijital Hizmetler Yasası’nı (DSA) ihlal edip etmediğini değerlendirmek üzere resmi süreç başlattı. AB, ekimde, X’ten sonra Meta ve TikTok hakkında da soruşturma başlatıldığını duyurmuştu.
2023
Adnan Oktar suç örgütü lehine hakim ve savcılarla ilgili açılan davaya müdahale ettiği iddia edilen kişi ile ilgili haberlerin erişime engellenmesine dönük karara yapılan itiraz kabul edildi. Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği, kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını hatırlatarak basın ve ifade özgürlüğü vurgusu yaptı.
2023
Adana Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik olarak yolsuzluk iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında operasyon düzenlendi.
Anayasa Mahkemesi, 10 Ekim Gar katliamında kamu görevlilerinin ihmali olduğuna ve etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin olarak yapılan bireysel başvuruyu reddetti.
18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü (Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Dünya Göçmenler Günü olarak da anılmaktadır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edilmiştir.
18 Aralık, göçmen haklarının tanınması ve göçmenlerin yaşadıkları sorunların gündeme getirilmesi için duyarlılık günüdür.
Uluslararası Göçmenler Günü, Türkiye’de 2013 yılından itibaren kutlanmaktadır. Dünya genelinde kabul görmüş demokrasi ve hukuk günlerindendir.
Örgüt, “bireylerin uluslararası bir sınırı geçerek veya bir devlet sınırları içerisinde yapmış olduğu yer değiştirme” eylemini göç olarak tanımlanmıştır.
Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu ve Göçmenler Günü
Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu; 18 Aralık 1990’da imzalanmıştır. Sözleşme; siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılmasını hedeflemiştir. Türkiye bu sözleşmeyi Türkiye 13.01.1999 tarihinde imzalamış, 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etmiştir. Sözleşme, 8 Haziran 2004 tarihinde onaylanarak 17.08.2004 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlamıştır.
Göçmen sayısı, son 50 yılda, dünyada ve özellikle Asya ve Afrika’da üç katından fazla artmıştır. İş, aile ve eğitimin yanı sıra çatışma, zulüm ve doğal afet gibi nedenler bu artışı tetiklemiştir.
Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Bölge Teşkilatı (UCLG-MEWA); Türkiye Kent Konseyleri Birliği ve Türkiye Kent Konseyleri Platformu ile imzalamış olduğu protocol çerçevesinde; uluslararası toplumun kabul ettiği günlerde ortak farkındalık yaratma çalışmaları yapmak teşvik edilmektedir. Buna ilaveten, güne özel program ve etkinlikler düzenlenmektedir.
Uluslararası Göçmenler Günü’nde dünya çapında ortak farkındalık amaçlanmaktadır. Etkinlikler için son yıllarda, sosyal medyada #GörDuyFarket etiketi (hashtag) kullanılmaktadır. Ayrıca #YerelinÇağı ve #SKH16 etiketleri bulunmaktadır.
Güney Amerikalı aristokrat, devrim önderi, Simón Bolívar, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Temmuz 1783) Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın bağımsızlığını kazanmasını sağladı. İspanyol İmparatorluğu’na karşı başlatılan bağımsızlık hareketinin siyasi ve askerî liderliğini yaptı. On bir yıl boyunca yönettiği Büyük Kolombiya’nın kurucusu ve ilk devlet başkanıdır.
1897
Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Âli Yücel doğdu. (Ölümü: 26 Şubat 1961) İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi felsefe bölümünü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi‘nden İzmir milletvekili olarak meclise girdi ve art arda dört dönem milletvekilliği yaptı.Giresun’un Görele ilçesinde adına “Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi” kuruldu. İstanbul Üniversitesi‘nin eğitim fakültesi de “Hasan Âli Yücel Eğitim Fakültesi” adıyla kuruldu.
1908
II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı
1925
Türkiye-SSCB Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalandı. Tarafsızlık ve saldırmazlık içeren antlaşmaya bağlı üç protokol bulunuyordu. SSCB antlaşmayı 7 Kasım 1945’te feshetti
1927
Takvim-i Vekayi, “Resmi Gazete” adını aldı. Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de yeniden yapılandırıldı, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlandı. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde aldı.
Türkiye, Avrupa Konseyi Statüsü’ne 13 Nisan 1950 tarihinde katılarak 12 Aralık 1949 tarihli 5456 Sayılı Kanun ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair kanun 17 Aralık 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1949
Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, “5464 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Filipin Cumhuriyeti arasında Vaşington’da imzalanan Dostluk Antlaşmasının onanması hakkında Kanun” adıyla 12 Aralık 1939’da mecliste kabul edildi ve 17 Aralık 1949’da Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Filipinlerle ilk diplomatik temas anlamına gelen Dostluk Antlaşması, ABD’den henüz bağımsızlığını kazanmış olan Filipin Cumhuriyeti ile 13 Haziran 1949 tarihinde Vaşington’da imzalanmıştı.
1963
Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 23., 27. ve 61. maddelerinde değişiklik yapıldı ve bu değişiklikler 31 Ağustos 1965 tarihinde yürürlüğe girdi. Antlaşma, 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da, Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca dillerinde imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmişti. Türkiye Antlaşmayı, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüyle birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamış ve Antlaşmanın kabulüne dair onay kanununu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlamıştı.
1973
Amerikan Psikiyatri Birliği, DSM’den eşcinselliği listesinden çıkararak yönelimin bir hastalık olmadığını açıkladı. Bu kararın ardından ayrımcılığın önlenmesi yönündeki yasal düzenlemeler yerleşmeye başladı.
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları(Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar) , Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17 Aralık 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
2013
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, aralarında çeşitli düzeyde bürokrat ve iş insanlarının olduğu şüpheliler hakkında, yolsuzluk, rüşvet ve kaçakçılık operasyonları başlatıldı. Ülke gündemini bir süre meşgul eden soruşturmalar daha sonra takipsizlikle sonuçlandı ve soruşturmayı başlatanlar görevden alınarak haklarında davalar açıldı.
Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, 15 Aralık 2021 günü yaşama veda etmişti. 1996 -2002 yılları arasında 3 dönem İstanbul Barosu Başkanlığı yapan Sayman için, 17 Aralık 2021 Cuma günü saat 12:00’de Baro’nun önünde yapılan törenin ardından ebedi istirahatgahı olan Karacaahmet mezarlığına doğru yola çıkarıldı.
Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır? / Gökçer Tahincioğlu
Cumhuriyet başsavcılıklarındaki soruşturma dosyası ve suç sayılarına göre, suça sürüklenen çocuklara ilişkin 2024’te 424 bin 911 dosya, 483 bin 16 çocuk kaydedildi. Çığ gibi büyüyen bu sorunla sadece cezalandırmayla, cezaevleriyle, bakanlığın doğru-yanlış uygulamalarıyla nasıl baş edilir?
TBMM’de görüşülmesine başlanan 11. Yargı Paketi gösterdi ki Türkiye’deki suç oranlarının verilen cezaların düşüklüğü ya da yüksekliği ile ilgisi yok.
Hukukçular, deprem davaları, cinayet dosyaları, tecavüz, istismar, gasp suçları dahil neredeyse bütün dosyalarda “denetimli serbestlik” yoluyla ceza indirimi öngören son yargı paketinden sonra kimin, ne kadar indirim alabileceğinin anlaşılması için tablolar hazırlamaya başladı.
Ne yapsınlar?
Düz bir hesap söz konusu değil.
2012’den bu yana çıkartılacak beşinci örtülü af bu. Herkesin durumu bu yasalara göre tek tek belirleniyor.
20 yıl ceza alan kendini dışarıda buluyor, insan öldürmüş hükümlü bir iki senede özgürlüğüne kavuşuyor.
Bu tabloda suça sürüklenen çocuklar meselesinin cezaların yükselmesiyle, yetişkin gibi ceza almalarıyla çözülemeyeceği de ortada.
* * *
11. Yargı Paketi’ne, bu çocuklarla ilgili cezaların artırılması hükmünün konulup konulmayacağı çok tartışıldı.
Sonunda çare bu konuda özel bir çalışma yürütülmesinde bulundu. Doğrusu da buydu…
Zira tablo vahim… Sandığımızdan da vahim.
Adalet Bakanlığı’nın bu çalışma için hazırladığı tablolar bunu gösteriyor.
Bu noktada bakanlığın hakkını teslim etmek gerekir. Bürokratların önemli bölümü, suça sürüklenen çocuk meselesinin cezaları yükseltmekle çözülemeyeceğinin farkında. Almanya, Hollanda gibi ülkelerden örnekler vererek, eğitim ve danışan desteğiyle suç işleyen çocuk sayısının nasıl düştüğünü anlatmaya gayret ediyorlar.
Meselenin sadece cezayla çözülemeyeceğini gösteriyorlar.
Ancak Türkiye’nin içine düştüğü durumda sorunun sadece bakanlığın eğitim çalışmalarıyla, suç işledikten sonra bu çocukların yeniden topluma kazandırılmaya çalışılmasıyla çözülemeyeceği ortada.
Bu çocuklar için, ideolojik kaygılardan uzak, gerçek bir reform çalışmasının yapılması, suç işlemeden önce bu çocuklara ulaşılması gerekiyor.
Son açıklamalarında, organize suç örgütü lideri Sedat Peker bile bu duruma işaret etti. Ancak birileri ısrarla anlamayıp, “başınıza gelir inşallah” diyerek, zaten başına gelmedik kalmamış insanlara akıl vermeye çalışıyor.
* * *
Bakanlığın işi çok. Bir kere bu kadar yüksek sayıda çocuk, suç işlemiş ya da suçun mağduru olmuş hale gelince, önlem almak da güçleşiyor.
Örneğin, mahkeme ya da savcı çocukların ifadesinin özel ortamda alınmasını isterse, uzmanların ifade alması gerekiyor.
Aile Görüşme Odaları adı verilen ortamlarda yapılan bu görüşmeler önemli.
2017’de bu odalarda yapılan görüşme sayısı 1460… 2024’te bu rakam 28 bin 896’ya çıkmış, 2025’te ise şu ana kadar 22 bin görüşme yapılmış.
Açılan davalar da önemli.
Buna göre, açılan davalarda 2023’te 67 bin 934 çocuk hakkında mahkûmiyet, 32 bin 662 çocuk hakkında beraat kararı verildi. 41 bin 803 dosyada hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Düşme, birleştirme, görevsizlik, yetkisizlik kararlarıyla birlikte toplam 202 bin dosya karara bağlandı.
2024’te de 68 bin 98 mahkûmiyet, 32 bin 236 beraat, 47 bin 608 hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verildi. 211 bin 946 dosya karara bağlandı.
Masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür. Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.
Masum; suçsuz, günahsız demektir. Masumiyet, masumluktur.
Masun; korunan, korunmuş olandır. Masuniyet, korunmuş olma durumu, dokunulmazlıktır.
Masumiyet hakkı; sözlükten çıkarıp yaşama geçirmenin çok zor olduğu zamanlarda en çok kullanılan ve baskı dönemlerinde en çok korunması gereken haklar içindedir.
1978’den beri Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulu İnsan Hakları Avukatlar Komitesi Mart 2000’de “Adil Yargılanma Hakkı Nedir / Yasal Standartlar ve Uygulamaya Yönelik Temel Rehber” yayımlamıştır.
Bu rehberin Giriş bölümünde yer alan tanıma göre; adil yargılanma hakkı, kişileri en önemlisi yaşama hakkı ve kişi özgürlüğü olan temel hak ve özgürlüklerin hukuka aykırı ve keyfi olarak kısıtlanmasından veya bunlardan yoksun bırakılmasından korumayı ifade eden uluslararası insan hakları hukukunun bir normudur.
Bir yargılamanın hakkaniyete uygun olan koşulları hakkındaki ilkeler sayısızdır, sürekli değişiklik göstermekte ve değişmektedir. Devletlerin taraf olduğu insan hakları hakkındaki sözleşmelerde yer alan “yükümlükler” ayrıca adil yargılanma hakkını düzenleyebilir.
Rehberde; yargılamanın adilliğini değerlendirirken kullanılan standartların yasal normlarla değerlendirilmesinin olanaklı olduğu belirtilmiştir.
Bu normları şöyle sıralayabiliriz: İlki, yargılamanın gerçekleştirildiği ülkenin kanunlarıdır. Ardından ülkenin tarafı olduğu ulusalüstü sözleşmeler gelir. Sonuncusu geleneksel uluslararası hukuk normlarıdır. [i]
Özü itibariyle; adil yargılanma hakkının en önemli ilkelerinden birisi “masumiyet karinesidir”.
Masumiyet karinesini düzenleyen ulusalüstü sözleşmelerin tanımları bu hakkın ne kadar önemli olduğunu gözetmiştir. Ulusalüstü sözleşmelerde yer alan “masum sayılma” temel insan hakkı ilkesi olarak kabul görmüştür. Sözleşmelerde “masumiyet” ve “korunması” sürekli yer almıştır.
10 Aralık 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin 11. Maddesine göre; “1. Kendisine bir suç isnat edilen herkes, savunması için gereken tüm güvencelere sahip kılındığı açık bir yargılama ile kanun uyarınca suçlu olduğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir.”
4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin 6 ıncı maddesinin 2. Fıkrasına göre; “ Kendisine bir suç isnat /(itham) edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masım sayılacaktır.”
16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. Maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Kendisine suç isnat edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir”
21.11.1969 tarihli Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 8 fıkra 2’de “Bir suç isnat edilen her kişi, yasaya uygun olarak suçluluğu kanıtlanmadığı sürece masum sayılma hakkına sahiptir.” ilk cümle olarak yer almıştır. (M. Semih Gemalmaz. Ulusalüstü İnsan Hakları Hukuku Belgeleri Cilt 1 ve 2. Legal Yayınları. 2010)
Daha birçok insan haklarına dair belgelerde yer alan masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Bu unsur bir hâkimin sanığın suç işlediği hakkındaki bir ön yargıyla duruşmaya girmesini engeller.
Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür.
Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.
Ceza muhakemesinde ispat yükü bakımından en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılması için suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır.
İspat yükünün ters çevrilmesi masum sayılma ilkesinin ihlalidir. Eğer sanık susarsa; bu suskunluktan haksız sonuçlar çıkarılamaz ve/veya susmuştur o halde suçludur denilemez.
En önemli sonuçlardan birisi şudur: Masumluk karinesinin muhatapları tüm devlet organlarıdır, devlettir. Devletin, önceden kişileri mahkûm eden medya haberlerini, yorumlarını durdurma görevi vardır.
Yargılanan ve üzerine suç atılan herkes; savunmasında veya hakkındaki suçlamaya yanıtında kendisini suçlayanları yargılamaktadır. Bu sonuç adil yargılanma hakkının ve masum sayılma hakkının en önemli sonucudur.
Büyükçekmece Adliyesi emanetinde neler oldu; hem ihmal hem denetimsizlik iddiası var!
Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odası binanın giriş katında ve polis merkezinin hemen karşısında! Emanet odasından sorumlu kâtip Kemal Demir ise odadaki iki kasanın anahtarının neden Erdal Timurtaş’ta bulunduğunu açıklayamadı
Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odasındaki hırsızlık, ülke gündemindeki yerini koruyor.
Adliye binası içindeki emanet odasından yaklaşık 150 milyon lira değerinde 25 kilogram altın ile 50 kilogram gümüşten oluşan toplam 75 kilogram kıymetli eşyanın çalınmasıyla birlikte Adalet Bakanlığı devreye girdi.
Olayın ardından baş gösteren bürokratik karmaşa sırasında doğal olarak emanet odasından sorumlu savcı, savcının görevinden sorumlu olan başsavcı vekili, adliyenin bütününden sorumlu başsavcı ile emanet odasından sorumlu şef ve adliye personeli sürecin tam merkezindeler.
Soygunla ilgili hafta sonunda savcılık talimatıyla başlatılan soruşturmada polis, aralarında firari şüpheli Erdal Timurtaş’ın yakınlarının da yer aldığı 10 şüpheliyi gözaltına aldı.
Filmlere konu olabilecek türden yaşanan soygunla ilgili beklendiği üzere, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un onayıyla görevlendirilen iki müfettiş, çalışmalarına perşembe günü başladı. İki müfettiş, olayın öncesini ve sonrasını araştıracak.
Olayın yaşanmasıyla birlikte, gerek İstanbul’dan polis kanadından, gerekse Ankara’dan Adalet Bakanlığı’ndan elde ettiğim veriler, bugünkü Büyüteç’in konusu. Adliyede yaşananların daha kolay anlaşılabilmesi amacıyla bilgileri kendi içinde ayrıştırıp aktardım.
75 kilogram altın ve gümüşün gerçek sahibi kim?
Önce, adliye personeli Timurtaş tarafından çalındığı belirtilen altın ve gümüşün kime ait olduğunu açıklamakta fayda var.
Olayın ortaya çıkmasıyla birlikte çalınan altın ve gümüşün göçmen kaçakçılığı soruşturmasında el konulan mallar olduğu bilgisi doğru. Ancak eksikler var.
Şöyle ki; Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen eylülde “Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılara usulsüz şekilde Türk vatandaşlığını veren” bir suç örgütüne operasyon yaptı.
Suç örgütünün lideri Medet Anlı’nın talimatlarıyla gerçekleştirildiği iddia edilen usulsüz Türk vatandaşlığı hakkı kazanılması işlemlerinde, geçmişte benzerleri ortaya çıkarılan “düşük bedeldeki gayrimenkulleri, ekspertiz raporlarıyla vatandaşlık hakkı için gereken 400 bin dolara yükseltilmesi” işlemlerinin kullanıldığı anlaşıldı.
Anlı ve ekibinin, istekli yabancıları 50 bin dolar karşılığında, yasa dışı işlemlerle vatandaşlık verdiği belirlendi.
Tespitler sonrasında gerçekleştirilen operasyonda Anlı ve ekibinin yanı sıra Kapalı Çarşı’da ticari faaliyet yürüten iki kuyumcu da gözaltına alınıp tutuklandı. Kuyumculara yönelik iddia; Türk vatandaşı olmak isteyen yabancıların getirdiği altın başta kıymetli mücevheratı dövize çevirip suç örgütüne verilmesini sağlamak.
Daha doğrusu, suç örgütünün finans kaynağı sarmalında yer almak!
İşte operasyon sırasında söz konusu iki kuyumcunun tüm mallarına “suçtan elde edilen gelir” iddiası kapsamında el konuldu. Savcılık soruşturmasında, tüm kıymetli eşyanın tutanakları hazırlanıp dosyaya aktarıldı.
Dolayısıyla çalınan kıymetli eşyanın asıl sahipleri Kapalı Çarşı’nın iki esnafı.
İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi) 1 Mayıs 1649 yılında ilan edilmiştir. Evrensel insan hakları belgeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Halihazırdaki rejim altında bir yıl mahkum kalmaktansa önceki kraliyet rejimi altında yedi yıl mahkum kalmayı tercih ederdim. Eğer bu tiranlık rejimi aynı şekilde devam edecek olursa korkarım ki İngiliz halkı Prens Charles için savaşmaya başlayacak. John Lilburne
Levellerlar İngiliz İç Savaşı dönemindeki önemli bir siyasi harekettir. Hareket üyeleri tarafından yazılan Agreement of the People adlı manifestoda; halk egemenliğini, genel genişletilmiş oy hakkı, kanun önünde eşitlik ve dini hoşgörü istekleri dile getirilmiştir. İç savaşın ilk döneminde çok etkili olmuş bir harekettir. Siyasi bir parti olamayan Leveller hareketi tek bir amaca bağlı olmayan, Moderate adlı bir gazete çıkartan, bildiri ve manifestolarla siyaset yapan ilk hareketlerdendir. Hareket üyeleri Kral I. Charles’ın idamının ardından diğer muhaliflerle beraber tasfiye edilmiştir.
John Lilburne Hakkında
John Lilburne, İngiliz İç Savaşı döneminde ünlenen Leveller siyasetçisidir. Durham bölgesinde çok sayıda malikanesi olan büyük toprak sahibi Richard Lilburne’ün oğludur. Doğum tarihi bilinmemekte olup 1614’de doğduğu tahmin edilmektedir. 29 Ağustos 1657 tarihinde ölmüştür. İlk ve orta eğitimini Newcastle’da almıştır. Hollanda’ya kaçmak zorunda kalmıştır. İngiltere’ye döndüğünde 11 Aralık 1637 tarihinde tutuklanmıştır. . Doğuştan gelen özgürlük ve haklar anlamındaki freeborn rights söylemiyle döneme damgasını vurmuştur.
İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi)
Dernek, kazanç paylaşma dışında, belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliktir.
Medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip olan ve 18 yaşını bitirmiş bulunan herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkını kullanabilir.
Siyasi partilerden çıkarılan veya bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan kişiler ile ağır hapis ve 5 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmış olan kişiler dernek kurucusu olamaz.
Deneğin Amacı
Kazanç paylaşmaktan başka bir amaçla bir araya toplanan kişilerin, bilgilerini ve çalışmalarını daimi bir şekilde aynı amaç için bir araya getirerek çalışmak üzere ortaya konulan tüzel kişiliğe dernek denilir. Öğrenci dernekleri, spor kulüpleri, bilimsel dernekler, kamu çıkarlarına yararlı dernekler, işçi ve işveren sendikaları, esnaf dernekleri ve iyilik dernekleri dernek çeşitlerindendir. Dernek kuruluşu için herhangi bir konu şartı bulunmamaktadır. Anayasa ve diğer yasaların kısıtlamadığı tüm alanlarda dernek kurulabilir.
Dernekler, tüzüklerinde dernek olarak kurulma isteğini açıklamak, tüzüklerini kurulduğu yerin mülki amirine vermek ve gerekli yasal prosedürleri yerine getirmek zorundadır. Türk devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak, kanunlara, genel ahlaka aykırı hareket etmek gibi davranışların gerçekleşmesi amacıyla demek kurmak kanunen yasaktır. Uluslararası faaliyette bulunmak amacıyla da dernek kurulamaz.
Bir derneğin tüzüğünde, derneğin adı ve merkezi, derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için ne surette faaliyette bulunacağı, dernek kurucularının ad ve soyadları, meslek veya sanatları, ikametgahları ve uyrukları, derneğe üye olma, üyelikten çıkma ve çıkarılmanın şartları ve şekilleri, dernek genel kurulunun kuruluş şekli, toplanma zamanı, genel kurul görevleri, yetkileri, oy kullanma ve. karar alma usul ve yeter sayıları, yönetim ve denetleme kurullarının ne surette -seçileceği,: asıl ve yedek, .üye sayısı, görev ve yetkileri, derneğin şubesi bulunup bulunmayacağı, bulunacak ise şubelerin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri ve dernek genel kurulunda şubelerin nasıl temsil edileceği, üyelerin yılda verecekleri aidat miktarı, derneğin iç denetim şekilleri, tüzüğün ne şekilde değiştirileceği, derneğin feshi halinde malların tasfiye şekli ve dernek organlarının teşkiline kadar dernek işlerini yürütmeye ve derneği temsile yetkili geçici yönetim kurulu üyelerinin ad ve soyadları ve ikametgahları olmak zorundadır.
Tüzükler derneğin kurulduğu yerin, mülki amirliğince incelenip kanuna aykırı bulunmadığı takdirde sonuç derneğin kuruluşunda bildirdiği tebliğe yetkili kişilerine tebliğ edilir. Faaliyetleri il çevresini kapsayan derneklerin tüzükleri valilikçe, Türkiye ölçüsünde faaliyet gösterecek derneklerin tüzükleri ise İçişleri Bakanlığınca incelenir.
Uluslararası faaliyette bulunma amacını güden derneklerin kurulması, mevcut derneklerin bu yönde faaliyette bulunması, derneklerin yurt dışında şube açması veya yurt dışındaki benzer amaçlı dernek veya teşekküllere katılması Bakanlar Kurulunun iznine tabidir.
Tüzüklerin gazetede yayınlandığı günden itibaren altı ay içinde ilk genel kurul toplantısının yapılması ve dernek organlarının oluşturulması zorunludur. Bu zorunluğa uymayan dernekler feshedilir.
Dernek kurma hakkına sahip herkes, derneklere üye olabilir. Üyeliğe, dernek yönetim kurulu başvurudan itibaren en geç 30 gün içinde karar verir. Dernek üyeleri eşit haklara sahiptir.
Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu zorunlu organlardır.
Dernek nasıl ve ne zaman tüzel kişilik kazanır?
Medeni Kanun’un 56. maddesinde dernekler; gerçek veya tüzel en az yedi kişinin kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip kişi toplulukları olarak tanımlanmaktadır. Medeni Kanun’un 59. maddesine göre dernekler; kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar. Dernekler Yönetmeliğinin 5. maddesinde kuruluş bildirimi ile birlikte verilmesi gereken tüm belgeler liste halinde sayılmıştır. Kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülki amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden Medeni Kanun’un 60. maddesi uyarınca incelenir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde, bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve tespit edilen kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili asliye hukuk mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu cumhuriyet savcılığına bildirir. Cumhuriyet savcısı, mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebilir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve belgelerde kanuna aykırılık veya noksanlık bulunmamış ya da bu aykırılık veya noksanlık belirli sürede giderilmişse, keyfiyet derhal derneğe yazıyla bildirilir ve dernek, dernekler kütüğüne kaydedilir.
Dernek kuruluşu ile ilgili gerekli belgeler Dernekler Yönetmeliği’nin 5. maddesinde belirtilmiş olup, gerekli belgeler şunlardır:
a) Kurucular tarafından her sayfası imzalanmış iki adet dernek tüzüğü,
b) (Mülga bend: 29/12/2009 – 27448 S.R.G Yön\1.mad)
c) Dernek kurucuları arasında tüzel kişiliklerin bulunması halinde; bu tüzel kişilerin unvanı, yerleşim yeri ve kuruluş belgesi ile tüzel kişiliklerin organları tarafından yetkilendirilen gerçek kişi de belirtilmek kaydıyla bu konuda alınmış kararın fotokopisi,
d) Kurucular arasında yabancı dernek veya dernek ve vakıf dışında kar amacı gütmeyen kuruluşlar bulunması halinde, bu tüzel kişilerin dernek kurucusu olabileceğini gösteren İçişleri Bakanlığınca verilmiş izin belgesi,
e) Kurucular arasında yabancı uyruklular varsa, bunların Türkiye’de yerleşme hakkına
sahip olduklarını gösterir belgelerin fotokopileri,
f) Yazışma ve tebligatı almaya yetkili kişi veya kişilerin adı, soyadı, yerleşim yerlerini ve imzalarını belirten liste. Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerdeki dernek kuruluş işlemlerinde istenen belgeler birer artırılarak verilir. Buna göre, dernek kuruluşu için adli sicil belgesi almanıza gerek yoktur. Derneği Büyükşehir belediyesi sınırları dışındaki ilçelerden birinde kuracak iseniz, yukarıda belirtilen belgelerin maddede belirtilenden bir nüsha fazlası ile başvurmak gereklidir. Ancak şayet il merkezleri ile Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kuracak iseniz, maddede belirtilen belgeleri maddede belirtilen nüshalarda hazırlamanız yeterlidir. Dernekler ile ilgili mevzuatta pek çok değişiklik olduğu için, edindiğiniz diğer bilgiler güncel değildir
Dünyanın En iyi 100 Hukuk Fakültesi sıralaması,QS tarafından oluşturulmaktadır. Dünya üniversiteleri ve üniversitelere bağlı fakülteler objektif kriterlere göre değerlendirilmektedir.
Üniversitelerarası sıralama her yıl QS World University Rankings tarafından oluşturulurken farklı konularda ölçütler baz alınmakta ve puanlama sistemi uygulanmaktadır.
QS World University Rankings tarafından Dünyanın En İyi Hukuk Fakülteleri listesi oluşturulurken farklı konularda kriterler baz alınmakta ve puanlama sistemi uygulanmaktadır. Kriterler arasında araştırma, inovasyon, sosyal sorumluluk, özel kriterler, üniversiteye kayıtlı öğrenci sayısı, dünya çapında tanınırlık, fakültenin geçmişi, yayınlanmış makale sayısı ve akademik kadro gibi konular bulunmaktadır. Kriterler arasında araştırma, inovasyon, sosyal sorumluluk, özel kriterler, üniversiteye kayıtlı öğrenci sayısı, dünya çapında tanınırlık, fakültenin geçmişi, üniversitede görevli akademisyenler tarafından yayınlanmış makale sayısı ve akademik kadro gibi konular bulunmaktadır.
Sıralamaya giren birçok fakülte Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin uygulandığı ülkelerdedir. Bu fakülteler, özellikle ABD ve İngiltere’de bulunmaktadır.
Türkiye’den hiçbir hukuk fakültesi sıralamada yer almamaktadır.
Dünyanın En İyi Hukuk Fakülteleri’nin Belirlenme Usulü
Fakülteler arasındaki derecelendirmeler, bir çok faktörü göz önünde bulundurarak, fakülteyi dünya çapında bir eğitim kurumu haline getiren özellikler birlikte değerlendirilerek yapılmaktadır.
Göstergeler arasında, akademisyenler arasında araştırma kalitesinin değerlendirilmesi, üretkenlik, yayınlanmış bilimsel makale sayısı, yayınlanan makalelere diğer akademisyenler tarafından yapılan atıf ve referans sayısı, fakülteye ve akademisyenlere verilen ödüller bulunmaktadır. Eğitim disiplini ve akreditasyonlar kaliteyi artıran faktörlerdendir.
Kalite değerlendirmelerinde, öğrenci geri bildirimleri, ulusal öğrenci anketleri, kariyer destek hizmeti, mezunların çalışma ve iş bulma oranı, öğrenci sayısı ile akademisyen sayısının birbirlerine oranı önem taşımaktadır.
Özellikle; fakültelerdeki öğrencilerin personele oranı, yabancı öğrenci oranı, Erasmus gibi değişim programlarının bulunup bulunmaması, değişim programlarına katılan öğrenci sayısı ve oranı, diğer üniversite ve hukuk fakülteleri ile kurulan uluslararası ortaklıkların sayısı ve işbirliğinin niteliği dikkate alınmaktadır.
Spor tesisleri, bilişim hizmetleri, okul kütüphanesinin olup olmaması, kütüphanedeki kitap sayısı, sağlık imkanları ve öğrenci kulüp ve toplulukları diğer göstergelerdir.
Hukuk Fakültelerinde, online ve çevrim içi hizmetlerin bulunup bulunmaması, sosyal sorumluluklara katılım, çevre ve insan haklarına karşı duyarlılık ve farkındalık projeleri dikkate alınmaktadır. Fakültenin, yenilikçi olması ve yenilikçi fikirleri desteklemesi, öğrenciler ve akademisyenler tarafından geliştirilen proje ve programları dikkate alması önem kazanmaktadır.
Hukuk fakültelerinde, düzenlenen konser ve sergi sayısı, alınan kültürel ödüller, kültür ve sanat yatırımları da kalite sıralamasında dikkate alınmaktadır.
Öğrencilerin burs imkanı, engellilerin eğitime erişim imkanı, toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyet dengesi ve düşük gelirli öğrencilere yapılan sosyal yardımlar diğer objektif kriterlerdir.
Şefik Hüsnü Deymer, 1887’de Selanik’te Avukat Hüsnü Paşa ile Rukiye Hanım’ın oğlu olarak Selanik’te dünyaya geldi. 1912’de eğitime başladığı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde komünist fikirlerle tanıştı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesinde tabip yüzbaşı olarak görev yaptı. 1918 yılında Mondros Mütarekesinin imzalanması ile yeniden sivil yaşama geçti ve İstanbul’da bir muayenehane açtı.
23 Eylül 1919 tarihinde Berlin’den gelen Türk Spartakistleri ile birlikte kurucuları arasında yer aldığı Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası‘nın (TİÇSF) genel sekreterliğine seçildi. Parti, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından kapatıldı. 1922’de Komünist Parti Menifestosu‘nu Türkçeye çevirdi ve Aydınlık dergisinde yayınladı. Ankara’da kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkasının (THİF) kısa sürede kapatılması nedeniyle Türkiye Komünist Partisinin kurulması için faaliyetlde bulundu.
Arkadaşlarıyla birlikte yargılandığı Türkiye Komünist Partisi Davası 15 Ocak 1928’de başladı. Yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü, gıyabında yapılan yargılama sonucunda İstiklal Mahkemesi tarafından bir yıl hapse mahkûm edildi. 1926 yılında Viyana’da parti konferansını düzenledi, Ağustos 1927’de Moskova’dan İstanbul’a geldi ve cezaevine gönderildi. Cezaevindeyken Komünist Enternasyonal’in İcra Komitesi’ne seçildi.
Hüsnü, 20 Haziran 1946’da da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi‘ni kurdu, parti kuruluşunun üzerinden 6 ay geçmeden kapatıldı ve 43 parti yöneticisi ile birlikte tutuklandı. Parti, Örfi İdare Mahkemesinde açılan dava sonucu “komünist mefkûreli şahıslar tarafından kurulduğu ve idare edildiği” gerekçesiyle kapatıldı. Sıkıyönetim Kurulu, partinin 16 Aralık 1946 tarihinde partiyi tüm siyasi faaliyetlerden men etti ve yöneticilerini tutukladı. Dr. Şefik Hüsnü Deymer, beş yıl hapse mahkûm oldu. 1950 affıyla serbest kaldı, 1951’de TKP yöneticisi olarak yeniden tutuklandı.
Türkiye Komünist Partisi Davası 7 Ekim 1954’te sonuçlandı, aralarında Şefik Hüsnü Deymer, Mihri Belli ve Zeki Baştimar’ın da bulunduğu 131 kişi 2-10 yıl arası ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı, 53 kişi beraat etti. Ahmed Arif ise 2 yıl hapis ve 8 ay Urfa’da sürgün cezasına mahkum oldu. Hüsnü, bu davadan 5 yıl 10 ay hüküm giydi, 1957’de tahliye edildi.
Sürgün cezası bitip 1957’de tahliye olmasından bir süre sonra, 7 Nisan 1959’da Manisa’da öldü. Cenazesi Feriköy Mezarlığı‘na defnedildi.
Öldüğünde TKP Genel Sekreteri olarak görev yapıyordu.
Dr. Şefik Hüsnü Deymer Yaşam Öyküsü, Vazife Yazıları / Erden Akbulu
Şefik Hüsnü, bundan 51 yıl önce, 7 Nisan 1959’da, sürgün olarak bulunduğu Manisa’da yaşama gözlerini yumdu. Ömrünün kesintisiz 40 yılı boyunca, 1919’dan 1959’a kadar Türkiye komünist hareketinin örgütlenmesinde, düşünsel platformlarının geliştirilmesinde ve yönetilmesinde önde gelen bir rol oynadı. Yaşamının on yılı aşkın bölümünü cezaevinde, 13,5 yılını siyasal sürgünde geçirdi. Şefik Hüsnü çalışmasına başlarken, önce var olan biyografileri toparladık ve bunları da kitabın II. Bölümünde bilgilerinize sunuyoruz! Ardından Şefik Hüsnü’nün RGASPI (Rusya Devlet Sosyal Siyasi Tarih Arşivi) f. 495, op.266, d. 38 referanslı şahsi dosyasını inceledik. Daha sonra Rasih Nuri ileri Arşivi’nde bulunan Şefik Hüsnü’nün özellikle aile yaşamına ilişkin dosyasının bir nüshasını edindik, Rasih abiye teşekkür ediyoruz. Nihayet Şefik Hüsnü’nün Fransız Ulusal Arşivlerinde bulunan AJ/16/7252 referanslı Paris Üniversitesi’ndeki öğrenci dosyasının bir kopyasına ulaştık. Bu çalışmada elbette bu kaynakların yanı sıra TÜSTAV Komintern Arşivi Döküm l’de yer alan bir dizi belgeden ulaştığımız bilgileri de kullandık. Rasih Nuri ileri Arşivi’nde bulunan, Şefik Hüsnü’nün eşine yazdığı mektup ve kartlar, bizim resmi metinlerden asla erişemeyeceğimiz onun duygu dünyasının kapılarını bizlere açıyor, onun insan yanını anlayabilmemize olanak veriyor. Şefik Hüsnü’nün kullandığı Fransızcanın yüksek seviyesi, edebiyat dünyasına göndermeleri, geniş kültürünün birer örneğini oluşturuyor.
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları, Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17.12.2011 tarihli sayısında yayınlanan “Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar” adıyla genelge olarak düzenlenmiştir.
Sayıştay Denetimi
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç ve kapsam
MADDE 1 – (1) Bu Düzenlemenin amacı; Sayıştay denetçilerinin uyacakları mesleki etik kurallarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.
Dayanak
MADDE 2 – (1) Bu Düzenleme, 3/12/2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 31 inci maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendine dayanılarak hazırlanmıştır.
b) Görev: İnceleme, denetleme ve raporlama işlerini,
c) Mesleki etik kuralları: Sayıştay denetçilerinin uyması gereken etik davranış kurallarını,
ç) Sayıştay denetçisi: Uzman denetçi, başdenetçi, denetçi ve denetçi yardımcısını,
d) Yakın: Sayıştay denetçisinin üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ile görevin tarafsızlık ve dürüstlük içinde yapılmasını etkileyebilecek diğer kişileri, ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Mesleki Etik Kuralları
Mesleki etik kurallarına bağlılık
MADDE 4 – (1) Sayıştay denetçileri, mesleki etik kurallarının önemini kabul eder; bu kurallara her koşulda bağlı kalır.
Bağımsızlık
MADDE 5 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Denetime tabi kamu idarelerinden ve diğer ilgili taraflardan bağımsız hareket eder.
b) Bağımsızlıklarına zarar verebilecek veya böyle bir izlenim uyandırabilecek herhangi bir davranıştan ve ilişkiden uzak durur.
c) Bağımsızlıklarını korumak için her türlü etkiden kaçınır.
Tarafsızlık ve nesnellik
MADDE 6 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görevlerini herhangi bir baskı, etkileme ve yönlendirme olmaksızın yerine getirir; tarafsızlığına zarar verebilecek veya çevresinde böyle bir algıya neden olabilecek herhangi bir faaliyet veya ilişkinin içerisinde yer almaz; her türlü baskıya karşı tarafsızlığını muhafaza eder.
b) Görevleriyle ilgili bilgi ve belgeleri değerlendirirken; adil, tarafsız ve objektif bir şekilde hareket eder; mesleğin gerektirdiği nesnellik ilkesine uyar.
c) Görevleri ile ilgili görüş ve kanaatlerini gerekçeli olarak belirtir.
ç) Raporlarını, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde düzenler ve genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak toplanmış kanıtlara dayandırır.
Dürüstlük
MADDE 7 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görevlerini dürüstlük, doğruluk, dikkat ve sorumluluk duygusu içinde yürütür.
b) Görevlerini yerine getirirken yetkilerini aşarak, kendilerini ve Sayıştayı bağlayıcı açıklama, taahhüt, vaat veya girişimde bulunmaz.
c) Görevlerinin saygınlığını ve güvenilirliğini zedeleyen görüntü, tavır ve davranıştan kaçınır.
ç) Görevleriyle ilgili kamu kaynaklarının kullanımında dürüstlüğü esas alır; kamu bina ve taşıtları ile diğer kamu malları ve kaynaklarını kamusal amaçlar ve hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz; bunların kullanımında savurganlıktan kaçınır.
d) Görevlerinin gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını davranışlarıyla gösterir; kamu hizmetine güven duygusunu zedeleyen, şüphe yaratan ve adalet ilkesine zarar veren davranışlarda bulunmaktan kaçınır.
Eşitlik
MADDE 8 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görevlerini yerine getirirken, kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket eder.
b) Dil, din, ırk, cinsiyet, sosyal ve ekonomik durum, siyasi düşünce ve benzeri diğer sebeplere dayanan farklılıkları gözetmeksizin görevlerini yerine getirir.
c) Görevleri sırasında ve görevleriyle ilişkili olarak herhangi bir kişiye, zümreye ya da kuruma karşı önyargılı hareket etmez yahut bunları kayırıcı veya dışlayıcı davranışlarda bulunmaz.
Çıkar çatışmasından kaçınma
MADDE 9 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görevleri sırasında ve görevleri ile ilişkili olarak yakınlarının ve kendi çıkarlarının söz konusu olabileceği her türlü durumdan kaçınır; bunlarla ilgili olarak denetim, inceleme ve raporlama işlerine katılmaz, görüş ve kanaat bildirmez.
b) Görevlerini tarafsız ve nesnel şekilde icra etmesini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi görünen, kendisine, yakınlarına ve çevresine sağlanan her türlü menfaatin, mali ya da diğer imkânların ve benzeri çıkarların söz konusu olduğu, herhangi bir gerçek ya da potansiyel çıkar çatışmasından kaçınır. Çıkar çatışmasının farkına varır varmaz durumu Başkanlığa bildirir.
c) Son üç yıl içinde görev yaptıkları kurum, kuruluş ve bunların iştiraklerine yönelik inceleme, denetim ve raporlama işlerine katılmaz.
ç) Görevlerini yürütürken, yetki ve nüfuzunu kullanarak hizmetin gerekli kıldığı koşullar dışında, kurumlardan ek hizmet veya imkân talep etmez; kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarını hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz.
d) Kendisine ve yakınlarına çıkar ve imtiyaz sağlamak amacıyla görev, unvan ve nüfuzunu kullanarak kamu görevlileri ve ilgili kişilere mevzuat dışında işlem yaptırmaz veya onları bu yolda işlem yapmaya zorlamaz.
e) Bağımsızlıklarını ve dürüstlüklerini tehlikeye sokabilecek veya zedelemiş gibi algılanabilecek herhangi bir hediye veya ödülü reddeder ve muhtemel bir çıkar çatışmasını önler; tarafsızlığını, performansını, görevini yapmasını veya görüşünü etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan hiçbir hediyeyi kabul etmez.
f) Görevleriyle ilgili olarak, gerçek veya tüzel kişilerden kendileri, yakınları ve diğer kişiler için doğrudan ya da aracı eliyle herhangi bir hediye almaz ve menfaat sağlamaz.
Yetkinlik ve mesleki özen
MADDE 10 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görevlerinin gerektirdiği mesleki bilgi ve becerisini sürekli geliştirmeye gayret eder. Görevlerini yaparken meslektaşları arasındaki ekip çalışmasına ve işbirliğine önem verir; kendisinden beklenen gerekli desteği sağlar.
b) Denetimin planlanması, yürütülmesi, denetim raporunun hazırlanması safhalarında gerekli mesleki özen ve titizliği gösterir.
c) Mesleki yeterliğin bir gereği olarak, görevleri ile ilgili mevzuatı, ulusal ve uluslararası gelişmeleri ve yayınları takip eder.
ç) Yürürlükteki denetim standartlarını, politikalarını, prosedürlerini ve uygulamalarını bilir ve bunları uygular. Denetime tabi kamu idarelerinin faaliyetlerini yönlendiren yasal ve kurumsal prensip ve standartlar hakkında da yeterli bilgiye sahip olur.
Mesleki ve kurumsal bilinç
MADDE 11 – (1) Sayıştay denetçileri, Sayıştayın amaç ve misyonuna uygun davranır; toplumun Sayıştaya ve kendilerine duyduğu güveni sarsabilecek davranışlardan kaçınır.
Mesleğin menfaat temini için kullanılmaması
MADDE 12 – (1) Sayıştay denetçileri;
a) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kendileri, yakınları veya üçüncü kişiler lehine menfaat sağlayamaz ve aracılıkta bulunamaz, kendilerinin veya başkalarının kitap, dergi, CD ve benzeri ürünlerinin satışını ve dağıtımını yaptıramaz, herhangi bir kurum, vakıf, dernek veya spor kulübüne yardım, bağış ve benzeri nitelikte menfaat sağlayamaz, akraba, eş, dost, hemşehri ve siyasal kayırmacılık veya herhangi bir nedenle ayrımcılık yapamaz.
b) Görevlerinin ifası sırasında ya da bu görevlerin sonucu olarak elde ettikleri resmi veya gizli nitelikteki bilgileri, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik, siyasal veya sosyal nitelikte bir menfaat elde etmek için kullanmaz.
c) Denetime tabi kamu idareleri ile kamu görevlileri ve diğer ilgili kişi, kurum ve kuruluşlar nezdinde aracılıkta bulunmaz.
ç) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kurum ve kuruluşlardan seminer, konferans ve benzeri gelir getirici her hangi bir istekte bulunmaz.
Nezaket ve saygı
MADDE 13 – (1) Sayıştay denetçileri, onur kırıcı, küçük düşürücü ve keyfi davranışlar sergilemez; baskıcı, hakaret ve tehdit edici uygulamalarda bulunmaz; birlikte görev yaptıkları ve görevleri ile ilgili diğer kişilere karşı nazik ve saygılı davranır.
Gizlilik ve mesleki sırların saklanması
MADDE 14 – (1) Sayıştay denetçileri, görevleri dolayısıyla elde ettikleri kamuya açık olmayan bilgileri, yetkili olmayan kişi ve kuruluşlara şahsi yorum, tavsiye veya başka suretlerle aktarmaz. Görevleri dolayısıyla öğrendikleri sırlar ile ilgililere ve üçüncü kişilere ilişkin gizli kalması gereken bilgileri kanunen açıkça yetkili kılınan merciler dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişiye açıklamaz; kendilerinin ya da başkalarının yararına veya üçüncü kişilerin zararına kullanmaz.
Yönetici konumunda bulunanların sorumluluğu
MADDE 15 – (1) Yönetici konumunda bulunanlar;
a) Denetçiler arasında ayrım yapmaz, onlara karşı adil, dürüst ve güvenilir olur.
b) Denetçilerin toplumsal ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesine katkıda bulunur ve onları bu konuda özendirir.
c) Mesleki yaşamını özel yaşamından ayrı düşünür ve karar alırken profesyonellik ilkesinden ayrılmamaya özen gösterir ve görev dağılımını hakkaniyet ilkelerine bağlı kalarak yapar.
ç) Denetim planlamasını yaparken denetçilerin bağımsızlığı ve tarafsızlığının zedelenmemesi için gerekli rotasyonu sağlar.
d) Mevzuat ve mesleki gereksinimler dışında, denetçiler arasında kıdem ve unvan ayrımcılığı yapmaz.
e) Denetçilere yönelik özlük haklarını kısıtlayıcı, kariyerlerine zarar verici mesleki tacizde ve çalışma yaşamı kalitesini düşüren psikolojik tacizde (mobbing) bulunmaz ve bunun oluşmasını önleyici gerekli tedbirleri alır.
f) Denetçilere mesleki etik kuralları konusunda uygun eğitimi sağlar, bu ilkelere uyulup uyulmadığını gözetler ve etik davranış konusunda rehberlik eder.
g) Mesleki etik kurallarının, denetçilere uygulanan temel, hazırlayıcı ve hizmet içi eğitim programlarında yer almasını sağlar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Mesleki etik kurallarına uyma
MADDE 16 – (1) Sayıştay denetçileri, görevlerini yürütürken bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kurallarına uymakla yükümlüdür.
(2) Denetçilerin mesleki etik kurallarına aykırı davrandığı iddiası hakkında 6085 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan Meslek Mensupları Yükseltme ve Disiplin Kurulu tarafından, bu Düzenlemede yer alan hükümler çerçevesinde gerekli inceleme yapılarak sonucu ilgililere yazılı olarak bildirilmek üzere Başkanlığa sunulur ve kararın bir sureti ilgilinin özlük dosyasına konulur.
(3) Sicillerin verilmesinde bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kuralları da dikkate alınır.
(4) Mesleki etik kuralları ile ilgili olarak bu Düzenlemede hüküm bulunmayan hallerde genel hükümlere göre işlem yapılır.
Başsavcı ve savcılar
MADDE 17 – (1) Başsavcı ve savcılar 6085 sayılı Kanunun 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki hüküm gereğince bu Düzenlemeye tabidir.
Başka kurumlarda görevlendirilenler
MADDE 18 – (1) Kadroları Sayıştayda kalarak başka kurumlarda görevlendirilen Sayıştay denetçileri, görevlendirildikleri kurumların etik kurallarının yanında bu Düzenlemede yer alan etik kurallara da uymakla yükümlüdür.
Yürürlük
MADDE 19 – (1) Bu Düzenleme yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 20 – (1) Bu Düzenleme hükümlerini Sayıştay Başkanı yürütür.
Avrupa Birliği Hukuku; sözleşmeler kapsamında yer alan tamamlayıcı hukuk ve üye ülkeler arasında imzalanan antlaşmalar, Topluluğun dış ilişkilerinden kaynaklanan hukuki düzenlemeler, Adalet Divanı’nın içtihat hukuku, Topluluğun yasal düzeni çerçevesinde kabul edilen tüm kurallardan oluşmaktadır. AB Hukuk sitemine genel olarak “Müktesebat” denmektedir. Avrupa Birliği Hukuku, Birincil Mevzuat ve İkincil Mevzuat olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir:
Avrupa Parlamentosu, AB kurumları içinde doğruda halk tarafından seçilen organdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşları olan Avrupa vatandaşları beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilirler. Son Parlamento seçimi 2014 yılında yapıldı. Parlamento, bugün için Avrupa Birliği’ne üye 28 devletin toplamda 751 temsilcisinden oluşuyor. Bu rakam, 750 üye ve bir Başkanı içeriyor. Hangi üye devletin kaç parlamenter ile temsil edileceği üye devletlerin nüfuslarına göre tespit edilir.
Avrupa Komisyonu, yasama sürecini başlatan, ayrıca Birliğin yürütme organı olarak AB müktesebatını, bütçeyi ve programları uygulamaktan ve idari denetimden sorumlu kurumdur. Avrupa Komisyonu, her bir üye devletten bir kişinin yer aldığı 28 üyeden oluşur. Bu kişilere “komiser” adı verilir. Her Komiser bir veya daha fazla AB politikasının yürütülmesinden sorumludur. Komisyon adeta bir Bakanlar Kurulu gibi faaliyet gösterir. Komisyon’da komiserlerin yanı sıra, Avrupa Birliği görevlilerinden oluşan 25.000 kişilik bir idari teşkilat da mevcuttur.
Avrupa Konseyi, 1948 yılında hükümetleri temsilen AK Bakanlar Komitesi’nin ve parlamenter kanadı temsilen o dönemdeki adıyla Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’nin birlikte kurulmasıyla oluşturulmuş, bu çift organlı yapılanma daha sonra AB, NATO ve AGİT tarafından da izlenmiştir.
AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalamıştır. AK’ın belkemiğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 4 Kasım 1950 tarihinde kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.
Avrupa Birliği Adalet Divanı, (European Court of Justice) Avrupa Toplulukları Adalet Divanı olarak da tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği üyesi ülkeleri arasında ve Avrupa Birliği hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurum ve en yüksek mahkemedir.
Avrupa Ombudsmanı, Maastricht Antlaşması ile AB kurumsal yapısına kazandırılmış bir kurumdur. Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu tarafından yenilenebilen 5 yıllık bir süre için atanır ve bağımsızlığı da Antlaşmalarda teminat altına alınmıştır.AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 20. maddesinde Avrupa Ombudsmanı’na başvurmak Birlik vatandaşlarının hakları arasında sayılmaktadır. Ombudsman, resen soruşturma başlatabileceği gibi, doğrudan veya bir Avrupa Parlamentosu üyesi aracılığıyla kendisine iletilecek şikayetleri de inceleyebilecektir.Ayrıca, her yıl soruşturmalarının sonuçlarını içeren bir genel rapor da Ombudsman tarafından Avrupa Parlamentosu’na sunulmaktadır.
Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin başbakanları veya devlet başkanları ile Avrupa Birliği Zirvesi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın katılımı ile meydana gelir. Yılda dört defa toplanan Zirve, Birliğin gelişmesi ve Avrupa’nın bütünleşmesi doğrultusunda öncelikleri ve temel politikaları belirleyen kararlar alır. Avrupa Birliği Zirvesi’nin herhangi bir yasama yetkisi yoktur.
İşkencenin Önlenmesi Avrupa KomitesiComité européen pour la prévention de la torture (CPT), Avrupa Konseyi faaliyetleri kapsamında 1987 yılında kabul edilip 1989’da yürürlüğe giren İşkencenin ve İnsanlık dışı Veya Onur Kırıcı Muamele Ve Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi uyarınca oluşturulan bir insan hakları komitesidir. İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi, bu sözleşmeye taraf ülkelere yaptığı programlı ya da önceden haber vermeksizin yapacağı ziyaretlerle o ülkelerde işkence ve benzeri uygulamaların olması muhtemel sivil ya da askeri gözaltı merkezleri, hapishaneler, hastaneler, akıl hastaneleri, göçmen misafirhaneleri ve benzeri gözaltı, tutuklama yada hükümlü merkezlerine yaptığı ziyaretler sonucunda hazırladığı raporlar ve bu raporlarda yer alan tavsiyeler yoluyla işkencenin önlenmesi konusunda uluslararası denetim ve iş birliği sağlamayı amaçlamaktadır.
Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır.
Schengen Vizesi, ismini Avrupa’da bulunan bir ülke olan Lüksemburg’un güney kesimlerinde kalan küçük bir kentin isminden almıştır.Shengen üyesi ülkeler, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç ve İsviçre’dir. Schengen vizesi, Schengen bölgesi ülkelerinden birine gidilmesi halinde alınması gereken bir vize türüdür. Birden fazla Schengen ülkesine gidilecekse ilk gidilecek Schengen ülkesinin vizesinin alınması yeterlidir.
Erasmus Programı, yüksek öğretim arasındaki işbirliğini teşvik etmeye yönelik Avrupa Birliği programıdır. Erasmus‘un amacı Avrupa’da yüksek öğretimin kalitesini artırmak ve Avrupa projeksiyonuna güç katmaktır. Yüksek öğretim kurumlarının birbirleri ile ortak projeler üretip hayata geçirmeleri; kısa süreli öğrenci ve personel değişimi yapabilmeleri için karşılıksız mali destek sağlamakta, yüksek öğretim sistemini iş dünyasının gereksinimlerine uygun olarak geliştirmek ve üniversite mezunlarının iş dünyasında istihdam olanaklarını artırmak için yüksek öğretim kurumları ile iş dünyası arasındaki ilişki ve işbirliğini artırmayı hedeflemektedir.
Temel Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenlemektedir. Belge 13-14 Ekim 2000’de Fransa’nın Biarritz kentinde gerçekleşen AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarının bilgisine sunulmuş ve kabul edilmiştir. Temel Haklar Şartı, 7-8 Aralık 2000 tarihinde “Nice Zirvesi”nde onaylanmıştır.
İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren ‘Avrupa Sosyal Şartı’ izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.
Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü 16 şubat 2011 Strasbourg’da düzenlenerek kabul edilmiştir. Tüzüğün, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanması öngörülmüştür. Tüzük, bütün unsurlarıyla bağlayıcıdır ve tüm üye devletlerde doğrudan uygulanmaktadır.
Maastricht Antlaşması 1992 yılında Maastricht’te imzalanmış olan Avrupa Birliği Antlaşmasıdır ve 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu adını aldı. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturulmuştur. Bu sütunlar Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliğidir. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile ortak bir savunma politikasını başlatmak hedeflenmiştir. Adalet ve İçişleri’nde göç ve siyasi iltica alanlarında bir Avrupa Polis Ofisi kurulmuştur. Maastricht ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Topluluğu bünyesine dahil edilmiştir.
Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştır. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 27 Haziran 2007 tarihinde tevdi edilmiş ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğünün İngilizce tam adı “ Regulation (EU) 2016/679 of the European Parliament and of the Council of 27 April 2016 on the protection of natural persons with regard to the processing of personal data and on the free movement of such data, and repealing Directive 95/46/EC (General Data Protection Regulation)” dır. Kısaca General Data Protection Regulation şeklinde ifade edilmektedir. Genel Veri Koruma Tüzüğü 27 Nisan 2016 tarihinde Brüksel’de kabul edilmiş, Türkçe çevirisi Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yapılarak yayınlanmış, Türkiye mevzuatı tüzüğe uygun hale getirilmiştir. Türkiye’de, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.
Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler tarafından 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434 sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.