Ana Sayfa Blog Sayfa 28

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Galatasaray Üniversitesi, yabancı dille eğitim veren bir Devlet üniversitesidir. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciler Fransızca  bilmemeleri halinde bir yıl hazırlık eğitimi görmektedirler.

Fakülte dekanı Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu‘dur.

Hazırlık eğitiminin ardından başlayan Lisans Programı her biri iki yarıyıldan oluşan dört öğrenim yılında, toplam sekiz yarıyılda tamamlanır. Yürürlükte olan yönetmeliğe göre öğrencilerin devam zorunluluğu vardır ve Fakültede ders geçme esası uygulanır.

Öğrenciler, Kamu Hukuku ve Özel Hukuk alanlarında tezli yüksek lisans ve doktora; Ekonomi Hukuku, Spor Hukuku, İnsan Hakları Hukuku ve Bankacılık Hukuku alanlarında tezsiz yüksek Lisans eğitimi görebilmektedirler.

2006-2007 öğrenim yılından bu yana Hukuk Fakültesi`nin kontenjanı 50 öğrencidir. Bu öğrencilerden yirmi beşi Türkiye ile Fransa arasında imzalanan anlaşma gereği Fransızca eğitim yapan liselerin son sınıf öğrencilerinin katıldığı ve Galatasaray Üniversitesi tarafından düzenlenen ayrı bir “iç sınav” ile belirlenir. Diğer yirmi beş öğrenci ÖSYM tarafından düzenlenen merkezi sınavla alınır. Lise birincileri için bir, yabancı uyruklu öğrenciler için ise iki kişilik kontenjan ayrılmıştır.

Türk Özel Hukukunun büyük oranda İsviçre ve Türk Kamu Hukukunun ise Fransız hukukundan esinlenmiş olmasını dikkate alan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde programlar ve eğitim, Türkçe ve Fransızca olacak şekilde düzenlenmiş ve Türk öğretim üyelerinin yanı sıra Fransızca konuşulan ülkelerden de öğretim üyelerine görev verilmiştir.

Fakültede halen iki Fransız öğretim üyesi, 10 profesör, 13 doçent, 9 yardımcı doçent ve 16 araştırma görevlisi  görev yapmaktadır. Ayrıca, 2002 yılında İsviçre’deki Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Fakülte arasında bir İşbirliği Konvansiyonu imzalanmış olup, bu konvansiyon bilimsel alandaki işbirliğinin yanında, iki Fakülte arasında öğretim elemanı değişimine de olanak tanımaktadır.

Öğrenim dili, kural olarak, Türk Hukuku’nun uygulanmasına ilişkin derslerde Türkçe, diğer bütün alanlarda Fransızcadır. İngilizce zorunlu ikinci yabancı dildir. Bu diller dışında üçüncü bir yabancı dil de öğretilmektedir. Gerektiğinde, dersin özelliği gözönüne alınarak, eğitim dili İngilizce de olabilir ve bu ders, yabancı bir öğretim üyesi tarafından verilebilir.

Uluslararası öğrenci değişim programı SOCRATES-ERASMUS çerçevesinde Fakülte ile Paris I (Panthéon-Sorbonne) Üniversitesi, Paris II (Panthéon-Assas) Üniversitesi, Tours François Rabelais Üniversitesi, Picardie Jules Verne Üniversitesi, Montpellier Üniversitesi, Nantes Üniversitesi, Orléans Üniversitesi, Angers Üniversitesi, Rennes I Universitesi, Rouen Üniversitesi, Strasbourg Üniversitesi, Neuchâtel Üniversitesi (İsviçre), Fribourg Üniversitesi (İsviçre), Louvain Katolik Üniversitesi (UCL) (Belçika), Vrije Amsterdam Üniversitesi (Hollanda), Urbino Üniversitesi (İtalya) ve Tübingen Üniversitesi (Almanya) arasında anlaşmalar imzalanmış olup, bu anlaşmalar kanalıyla öğrencilerin eğitimlerinin bir kısmını Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, İtalya’da, Almanya’da ve Hollanda’da yapmaları mümkündür. Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile imzalanan konvansiyon çerçevesinde, özellikle lisansüstü düzeyde öğrenci değişimine olanak tanınmıştır.

 

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları

0
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanların için Davranış Kuralları

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 1979 tarihinde 34/169 sayılı karar ile kabul edilmiştir. (Kolluk Görevlileri İçin Davranış Kuralları – Code of Conduct for Law Enforcement Officials)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Logosu
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları
Madde: 1

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar; her zaman yasaların kendilerine yüklediği görevleri, hukuka uygun olarak, topluma hizmet amacıyla ve herkesi yasa dışı faaliyetlere karşı koruyarak yerine getirmeli, bunu yaparken de mesleklerinin gerektirdiği yüksek sorumluluk düzeyini korumalıdırlar.

Açıklamalar:

a. “Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar” ifadesi, atama veya seçimle gelmiş olsun, polis yetkilerini kullanan ve özellikle yakalama veya tutuklama yetkisi olan bütün kanun temsilcilerini içerir.

b. Polis yetkilerinin, üniformalı veya sivil olarak askeri makamlarca veya devlet güvenlik güçleri tarafından kullanıldığı ülkelerde; yasaların uygulanmasından sorumlular tanımı, bu teşkilatların elemanlarını da kapsar.

c. Topluma hizmet ifadesi ile özellikle, toplum üyelerinin (vatandaşların) kişisel, ekonomik, sosyal veya diğer alanlarda duyabileceği acil yardım ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hizmetler kastedilmektedir.

ç. Bu madde, sadece şiddet eylemlerini, mala verilen zararları ve diğer zarar verici eylemleri hedef almamakta, fakat bunun da ötesinde, ceza yasaları ile yasaklanmış bütün eylemleri kapsamaktadır. Bu madde aynı zamanda cezai ehliyeti olmayan kişiler tarafından yapılan eylemlere de uygulanır.

Madde: 2

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerini yerine getirirken, her zaman insan onuruna saygı göstermek ve onu korumak ve herkesin temel haklarını savunmak ve korumak durumundadırlar.

Açıklamalar:

a. Burada söz konusu olan temel haklar, ulusal ve uluslar arası hukuk tarafından tanımlanan ve korunan haklardır. Bu konuda uluslar arası belgelerin en uygun olanları şunlardır:

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi,

Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslar Arası Antlaşma,

Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiri,

Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Bildirisi,

“Apartheid” Suçunun Ortadan Kaldırılması ve Durdurulmasına İlişkin Uluslar Arası Sözleşme,

Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Durdurulmasına İlişkin Sözleşme,

Tutuklulara Uygulanacak Asgari Nitelikteki Kurallar,

Konsolosluklar Arası İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi.

b. Bu madde hakkında yapılacak ulusal açıklamalarda, ulusal veya mahalli mevzuatta bu hakları tanımlayan ve koruyan maddelerin belirtilmesi uygun olur.

Madde: 3

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kesin zorunluluk halinde ve görevlerinin yerine getirilmesi için gereken ölçüde kuvvete başvurabilirler.

Açıklamalar:

a. Bu hüküm, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların ancak istisnai durumlarda kuvvete başvurabileceklerini altını çizerek vurgulamaktadır.

b. Her ne kadar bu hüküm yasaların uygulanmasından sorumlu olanlara, içinde bulundukları koşullara göre bir suçu önlemek veya yasal olarak suçluları veya şüpheli olanları yakalamak veya yakalanmalarına yardım etmek gibi makul sayılacak durumlarda kuvvete başvurma müsaadesini de içermekte ise de bunlar sınırın ötesinde kuvvete başvuramazlar.

c. Ulusal hukuk, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların kuvvete başvurmalarını genellikle orantılı olma ilkesine göre kısıtlamaktadır. Bu itibarla bu hükmün yorumlanmasında ulusal orantı ilkesini dikkate almak gerekecektir.Bu hüküm, hiçbir halde, güdülen meşru amacı aşan bir orantıda kuvvete başvurmaya
izin verdiği biçimde yorumlanamaz.

ç. Ateşli silahların kullanılması en son çare olarak düşünülür. Özellikle çocukların söz konusu olduğu durumlarda, ateşli silahları kullanmamak için mümkün olan her şey yapılmalıdır. Genel olarak, bir suçtan şüpheli görülen kişinin silahla veya herhangi diğer bir şekilde karşı koyması veya başkasının hayatını tehlikeye düşürmesi ve daha hafif girişimlerin onu etkisiz kılmaya veya yakalamaya yetmeyeceği durumlar dışında, ateşli silahlara başvurulmamalıdır. Ateşli silahların her kullanılışında, durum derhal yetkili makama bildirilmelidir.

Madde: 4

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kişiler ve kurumlar hakkında elde ettikleri özel ve gizli bilgileri, görevlerinin yerine getirilmesi veya adaletin ihtiyaç duyduğu durumlar zorunlu kılmadıkça saklı tutmak zorundadırlar.

Açıklamalar:

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerinin gereği olarak bir takım bilgiler toplarlar. Bunlar, kişilerin özel hayatıyla ilgili olabileceği gibi onların çıkarlarına ve özellikle de şöhretlerine zarar verici nitelikte olabilir. Bunların saklanması ve kullanılmasında son derece titiz davranılmalı ve söz konusu bilgiler, ancak ve sadece servisin ihtiyaçları ve adaletin yararı için açıklanmalıdır. Başka amaçlar için yapılan her açıklama görevin kötüye kullanılmasıdır.

Madde: 5

Yasaların uygulanmasından sorumlu olan hiçbir kişi, işkence yapmak veya diğer herhangi bir ceza vermek veya zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı muamele yapmak gibi davranışlarda bulunamaz, bunları teşvik edemez ve bunlara karşı hoşgörü gösteremez. Ayrıca işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı ve alçaltıcı ceza ve muameleleri haklı göstermek için, üstlerinden emir aldığını veya savaş halini veya yakın bir savaş tehlikesini, milli güvenliğin tehdit edildiğini, ülkedeki siyasi istikrarsızlığı veya diğer herhangi olağanüstü bir durum ileri süremez.

Açıklamalar:

a. Bu yasaklama, Genel Kurulca kabul edilen, Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiriden kaynaklanmaktadır.

Buna göre: “Bu eylem insan onuruna ağır bir saldırıdır ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaçlarını tanımama ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve (insan hakları alanında diğer uluslar arası belgelerde) açıklanan insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi suçları ile cezalandırılmalıdır.”

b. Söz konusu Bildiride, “işkence” aşağıdaki gibi tanımlanmıştır: “İşkence sözcüğü, kamu görevlileri veya onların teşvik ettikleri kişiler tarafından bir kimseye, kendisinden veya diğer üçüncü kişilerden bilgi veya itiraf elde etmek veya yaptığı veya yaptığından şüphelenildiği bir eylemi cezalandırmak veya kendisini veya başkalarını sindirmek amacıyla bilinçli olarak bedenen veya ruhen ağır bir acı veya eziyet veren bir eylem olarak tanımlanmaktadır. Bu terimin anlamı, meşru olarak uygulanan ve tutuklulara uygulanacak asgari kurallara uygun bir yaptırımdan kaynaklanan acı veya eziyet durumlarını kapsamaz.”

c. “Zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı ceza veya muamele” kavramları, Genel Kurulca tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, bu kavramlar ister bedeni ister ruhi acı niteliğinde olsun ilgililerin bu konudaki yetkilerini kötüye kullanmalarına karşı en geniş bir şekilde yorumlanmalıdır.

Madde: 6

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kendilerine teslim edilen kişilerin tam bir sağlık içinde olmalarını sağlamak ve özellikle de gereken her defasında, durumun zorunlu kıldığı tıbbi bakım önlemlerini vakit geçirmeden almakla yükümlüdürler.

Açıklamalar:

a. “Tıbbi bakım” ifadesi, doktorlarla diğer sağlık personelinin verdiği hizmetleri içermektedir. Gerekli olduğu veya istendiği zaman bu hizmetlerin verilmesi gerekir.

b. Genel olarak sağlık personeli yasaları uygulama servisine bağlı olmamakla birlikte; yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, gözaltına aldıkları kişilerin kendi servisleri dışındaki sağlık personeli tarafından bakılması veya onlarla konsültasyon yapılması gerektiği hakkında kendi doktorlarınca yapılan önerileri kabul etmek durumundadırlar.

c. Tahmin edileceği gibi, kanunların uygulanmasından sorumlu olanlar, kanunların çiğnenmesinden veya bu nedenle meydana gelen kazalardan zarar görenlerin de tedavilerini sağlamakla yükümlüdürler.

Madde: 7

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, hiçbir rüşvet eylemine girişmemelidirler. Ayrıca bu tür eylemlere şiddetle karşı çıkmalı ve onu bastırmalıdır.

Açıklamalar:
a. Bütün rüşvet olayları gibi yetkinin her türlü kötüye kullanılması da yasaların uygulanmasından sorumlu olanların görevleri ile bağdaşmaz. Yasaların uygulanmasından sorumlu bir kişinin rüşvet alma suçunu İşlemesi halinde, yasaların bütün etkinliği ile kendisine de uygulanması gerekir. Aksi halde kendi memurlarına yasaları uygulayamayan veya uygulamak istemeyen bir hükümetin, yasaların bunlar tarafından vatandaşlara uygulanmasını umması beklenemez.

b. Rüşvetin tanımı ulusal hukuku ilgilendirmekle beraber, bu kavram sorumlu kişi tarafından görevinin ifası sırasında veya görevi dolayısıyla istenen veya kabul edilen bir hediye, vaat veya bir avantaj karşılığında, yapılmaması gereken bir şeyi yapmak veya yapması gereken görevi yapmamak veya görevin tamamlanmasından sonra haksız yere bu avantajlardan birini kabul etmek şeklinde açıklanabilir.

c. Yukarıda geçen “rüşvet eylemi” ifadesi, rüşvete teşebbüs eylemini de kapsar.

Madde: 8

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, yasalara ve bu kurallara saygılı olmak zorundadırlar. Bunlar, aynı zamanda yasaların ve bu kuralların çiğnenmesini önlemek ve yeteneklerini en iyi şekilde kullanarak bu eylemlere şiddetle karşı koymak durumundadırlar.

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, ciddi bir nedene dayanarak, bu kurallardan birinin ihlal edildiği veya ihlal edilmek üzere olduğu kanısına varırlarsa, durumu üstlerine veya ihtiyaç halinde diğer makamlara veya yetkili kontrol ve başvuru mercilerine bildirirler.

Açıklamalar:

a. Bu kurallar, ulusal mevzuatta veya uygulamalarda yer aldığı zaman dikkate alınmak durumundadır. Eğer ulusal mevzuat ve uygulamalardaki hükümler bu kurallardan daha kesin ise, bu taktirde söz konusu hükümler dikkate alınır.

b. Bu maddenin amacı, bir taraftan kamu güvenliğinin büyük ölçüde dayandığı bir teşkilat içinde zorunlu olan disiplin ile öte yandan insan kişiliğinin temel haklarına tecavüz halinde alınacak önlemler arasında bir denge sağlamaktır. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, söz konusu haklara yapılan tecavüzleri hiyerarşik yolla bildirmekle, başka başvuru yerlerinin olmaması veya bunların yetersiz kalması halinde ise yasal diğer önlemleri almakla yükümlüdürler. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanların, bu kurallardan birinin çiğnenmiş veya çiğnenmek üzere olduğunu bildirdikleri için idari veya diğer herhangi bir yaptırıma tabi tutulmalarının söz konusu olmayacağı açıktır.

c. “Yetkili kontrol veya başvuru makam veya mercileri” ifadesinden, ister yasaların uygulanmasından sorumlu servise bağlı olsun ister bağımsız olsun, ulusal mevzuata göre kurulmuş ve düzenleme yapmaya ve bu kurallara yapılan tecavüzlerle ilgili şikayetleri dinlemeye yetkili bütün makam ve merciiler kastedilmektedir.

ç. Bazı ülkelerde kitle haberleşme araçları yukarıdaki “c” fıkrasında tanımlananlara benzer bir kontrol görevi yapıyormuşçasına değerlendirilmektedir. Bu gibi ülkelerde yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, bu tür tecavüz olayların son başvuru mercii olarak ve ülkelerinin yasa ve geleneklerine ve bu kuralların 4. maddesine uygun bir şekilde kitle haberleşme araçları aracılığı ile kamuoyuna duyurabilirler.

d. Bu kuralların gereklerine göre hareket eden yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, içinde görev yaptıkları toplumun ve bağlı oldukları teşkilat ile kendi benzerlerinin saygısına, aktif moral desteğine ve yardımına layıktırlar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

0

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edilmiştir. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

GİRİŞ

İnsanlar toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim açısından geniş bir çeşitlilik sergilerler. Bu özellikler açısından çeşitlilik, topluma egemen cinsiyet ve cinsellik düşüncesi tarafından belirlenen normlarla değerlendirilir. İnsan cinselliğinin sadece üremeye yönelik olduğu, cinsiyetin keskin sınırlarla ayrılmış kategorilerden oluştuğu, cinsiyetlerin eşit olmadığı, erkek ve kadın cinsiyet kategorilerinin birçok açıdan eşit kabul edilmeyecekleri, bu cinsiyet kategorilerini de bedensel özelliklerin, özellikle de üremeyle ilişkili beden yapılarının belirlediği, cinsel ilgi, yönelim ve davranışın da sadece üremenin mümkün görüldüğü eşlere yönelik olabileceği düşüncesi birçok toplumda egemen düşünce biçimidir.

Bu düşünce biçimi; karşı cinse yönelen dışında cinsel yönelimi olanları, doğduğunda üreme organları temel alınarak tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olanları, cinsiyet ifadesi toplumda kendi cinsiyetinden beklenenle uyumlu olmayanları ve bedensel özellikleri belirli bir cinsiyetle ilişkili olduğu varsayılan nitelikleri bütünlüklü veya tutarlı şekilde karşılamayanları normalin dışında bırakır. Bu özelliklere sahip kişiler kendilerini heteroseksüellik dışında cinsel yönelimle ilgili olarak eşcinsel (lezbiyen, gey), biseksüel; cinsiyet kimliği ve ifadesiyle ilgili olarak trans, transgender, transseksüel, travesti; bedensel cinsiyetle ilgili interseks olarak adlandırabilmektedirler. Bu kimlikler; cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimle ilgili insana ilişkin tüm çeşitliliği yansıtmamaktadır. Yıllar içinde değişen kavramlar ve ifade biçimleri olmakla birlikte, günümüzde bu çeşitliliği ortaya koymak için kimlik gruplarının ilk harfleri sıralanarak LGBTİ, bunların dışında ve bu sınırlardan bağımsız varoluşları yansıtmak üzere de ‘+’ eklenerek LGBTİ+ ibaresi kullanılabilmektedir.

Cinsel kimlikle ilgili kimi özelliklerin normal dışı kabul edildiği düşünce ikliminin hakim olduğu toplumlarda kurumsallaşan modern tıp, bir süre bu çeşitliliğin bazı öğelerini bozukluk, hastalık olarak değerlendirmiştir. Günümüzde, herhangi bir cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimin bir insanı daha sağlıklı kılmadığı gibi, hasta da etmediği bilinmektedir. Cinsiyet ve cinsel kimlikle ilgili özelliklerin uzmanlar tarafından değiştirilmesine yönelik girişimlerin etkinliğine ilişkin bilimsel dayanak ve kanıtlar yoktur; ayrıca bu girişimler tıbbi etiğe de aykırıdır. Aksine, bu girişimlerin kişilerin ruhsal ve bedensel iyilik haline olumsuz etkileri olabildiğine işaret eden bulgular mevcuttur.

Kadınlara ailede ve toplumda yüklenen roller, her alanda karşılaştıkları cinsiyetçilik ve buna bağlı olarak kaynaklara, bilgiye, bakıma ve temel sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizlik, kadın sağlığını olumsuz etkileyen etmenlerdir. Kadınlar, sırf toplumsal cinsiyetlerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılık nedeniyle ek pek çok sağlık sorunu ile karşılaşmaktadırlar. Yaş, yoksulluk, engellilik, kırsal bölgede yaşıyor olmak, mültecilik ve göçmenlik, etnik ve dilsel farklılıklar, seks işçiliği, mevsimlik tarım işçiliği, cezaevi koşulları,  fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalma ve savaş gibi olağanüstü koşullar bu eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir.

Norm dışı kabul edilen özelliklere sahip gruplar, o zaman aralığında kültüre hakim olan iktidar ilişkileri zemininde gelişen damgalanma ve ayrımcılığa maruz kalırlar. Damgalanma ve ayrımcılığın bu gruplarda daha fazla bedensel hastalık ve ruhsal bozukluk saptanmasıyla ilişkili olduğu yinelenen çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu gruplarda gözlenen sağlık eşitsizliği, maruz kaldıkları damgalanma ve ayrımcılığın yanı sıra sağlık hakkına erişimle ilgili deneyimlenen engellerle de ilişkilidir. Sağlık hizmetlerinin kuruluş ve işleyiş biçimi, sağlık çalışanlarının ayrımcı tutumları, bu durumda önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutuma maruz kalma beklentisi, kişilerin sağlık çalışanlarından tıbbi olarak önemi olabilecek bilgileri saklama gereği duymalarına, tetkiklerden kaçınmalarına, tedaviye uyum gösterememelerine neden olabilmektedir.

Cinsel yönelimleriyle ilgili güçlük yaşayan kişiler ve aileleri, gereksinim duyduklarında sağlanan ruhsal destekten fayda görmektedirler. Doğduğunda tayin edildiği cinsiyetten farklı cinsiyet kimliği olan kişilerin, yaşadıkları ruhsal zorlanmanın dindirilmesi için bedensel özelliklerinin kendilerini tanımladıkları cinsiyetle uyumlu hale getirilmesiyle ilgili talepleri olabilmektedir. Bu tıbbi bakım, kişinin talep ve gereksinimleri doğrultusunda başta psikiyatrik destek, hormon tedavileri, cerrahi işlemler olmak üzere birçok tıbbi işlemi kapsayabilmektedir. Cinsiyet geçiş veya uyum süreci olarak adlandırılan bu sürecin ruhsal iyilik haline katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu bakıma erişebilme ve tıbbi işlemlerin sosyal güvenlik kapsamında değerlendirilmesi ile ilgili güçlükler kişilerin yaşadığı zorlanmayı artırmaktadır. Cinsiyetin yasal olarak taşınması süreciyle ilgili yasal düzenlemelerin belirli tıbbi işlemler gerektirmesi, zorunlu cerrahi ve kısırlaştırmayı kapsaması günümüzde hak ihlali olarak değerlendirilmektedir.

ÖNERİLER
Türk Tabipleri Birliği konuyla ilgili aşağıdaki ilkeleri benimser:
  1. Herhangi bir toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim kişiyi daha üstün, daha fazla hak sahibi kılmadığı gibi, haklardan mahrum bırakılmasına neden olamaz.
  2. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimle ilgili ayrımcı tutum ve davranışlar içine girmemeli, bu özelliklerinden dolayı kişilere sağlık hizmeti vermekten kaçınmamalıdır.
  3. Her bireyin toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimiyle ilgili beyanları esastır ve sağlık çalışanları kişinin bu bağlamdaki özerkliğine saygı gösterir.
  4. Toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim çeşitliliğinin herhangi bir öğesi ruhsal hastalık değildir.
  5. Cinsiyet ve cinsel kimliği fark etmeksizin tüm bireylerin herhangi bir kısıtlama ve ayrımcılık olmadan cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili bilgilenme, eğitim ve hizmet alma hakkından yararlanması güvence altına alınmalıdır.
  6. Üreme sağlığı yöntemlerine erişimle ilgili engeller kaldırılmalı, başta kadınlar olmak üzere herkesin bu konuda nitelikli sağlık hizmeti almaları sağlanmalıdır.
  7. İstenmeyen gebeliklerin, güvenli olmayan düşüklerin, bebek ve anne ölümlerinin önlenmesi için gerekli bilgilendirme ve sağlık hizmetleri sağlanmalıdır.
  8. Hekimler, kadın yaşamının her dönemine toplumsal cinsiyete duyarlı bir gözle bakabilmeli; kadınların her yaşa özgü sağlık sorunlarını ve bunlara yol açan ya da riskleri artıran sosyal, kültürel ve biyolojik etmenleri, içinde bulunduğu bağlamda ele alabilmeli çözüm yollarını doğru tanımlayabilmelidir.
  9. Sağlık politikaları oluşturulurken sağlık hakkını toplumsal cinsiyet temelli bir yaklaşım ile savunmak, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için temel bir koşul olmalıdır.
  10. Hekimler çocuk yaşta ve zorla evliliğin bir insan hakkı ihlali olduğunun farkında olmalıdır.
  11. Hekimler her hastayı değerlendirirken, toplumsal cinsiyete dayalı, nefret suçlarına kadar varabilen şiddet olasılığını değerlendirmeli, sağlıkla ilgili sonuçlarını saptamaya yönelik tutum geliştirmelidir.
  12. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim ile ilgili ayrımcılığa uğrama olasılığı bulunan kişilerle çalışırken ayrımcılığın ruhsal ve bedensel sağlığa etkilerini göz önünde bulundurmalıdır.
  13. Kişinin cinsel yönelimi hekim tarafından tayin edilemez. Tayin etmeye yönelik tıbbi işlem ve muayene yapılmasının bilimsel dayanağı yoktur; kişinin bu değerlendirmeye zorlanması kabul edilemez.
  14. Kişinin doğduğunda tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olması durumunda, bedensel özelliklerinin cinsiyetiyle uyumlu hale getirilmesi, ruhsal desteği de içeren bir tıbbi süreç gerektirebilir. Bu tıbbi sürece erişim, sağlık hakkı kapsamında değerlendirilmeli ve sağlık güvencesi içine alınmalıdır.
  15. Cinsiyet geçişine yönelik ruhsal destek, hormon tedavileri ve cerrahi işlemler başta olmak üzere bütün tıbbi işlemlere sağlık güvencesi kapsamında, birden çok uzmanlık alanının eşgüdümlü olarak iş görebildiği bir hizmet modeliyle erişebilmenin sağlanması gereklidir.
  16. Yasal kayıtlardaki cinsiyetin değiştirilmesi süreci, zorunlu tıbbi girişimleri içermeyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Yasal düzenlemeyle ilgili çalışmaların sağlıkla ilgili meslek kuruluşları ve konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla yürütülmesi önerilir.
  17. Cinsiyet farklılaşmasının beklendiği gibi gelişmediğinin doğumda ya da yaşamın erken bir döneminde saptandığı durumlarda, yaşamsal risk nedeniyle tıbbi endikasyon olmadıkça, geri dönüşü olmayan tıbbi işlemler olabildiğince ertelenmeli, kişinin karar verme süreçlerine katılabilecek olgunluğa erişmesi beklenmelidir.
  18. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitimi ve sürekli mesleki gelişim müfredatlarında cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili çeşitlilik aktarılmalı ve bu özellikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalan grupların kendilerine özgü sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik yaklaşımlara yer verilmelidir.
  19. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitim süreçlerinde, bu eğitimlerin verildiği ve sağlık hizmetlerinin sunulduğu kurumlarda toplumsal cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
  20. Cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğiyle doğrudan ilişkili nedenlerle tıbbi tedavi gereksinimi duyanlarla çalışırken gruba özgü uygulamalar konusunda hekim, kendini yetkin ve yeterli görmüyorsa başvuranı bu hizmeti verebilecek kişi ve kurumlara yönlendirmelidir.
  21. Sağlık ve sağlık emek gücüne ilişkin göstergelerin toplumsal cinsiyete duyarlı hale getirilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.
  22. Hekimler, konuyla ilgili toplumsal farkındalığın geliştirilmesi için çalışmalar yapmalıdır.
  23. Toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlik özellikleriyle ilişkili ayrımcılığı, nefret söylemini ve nefret suçlarını önlemeye ve cezalandırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  24. Devletin toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve korunması ile ilgili görev ve sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın mevzuatta tanınması ve diğer ayrımcılık tiplerine karşı uygulanan yaptırımların bu ayrımcılık tipi için de aynen geçerli olmasını yasal güvenceye bağlamayı da içerir.

Vasfi Raşid Seviğ

0

Vasfi Raşid Seviğ (Hasan Vasfi Seviğ, 1887 yılında Yemen’in Menahe kentinde doğdu. Dönemin Mutasarrıflarından Mehmet Reşit Paşa ve Lütfiye Hanım’ın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) 1906 yılında  tamamladı.

Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okudu. Fransa’da Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam etti.

Hukuk stajını Almanya’da tamamladı. 1909’da Fransa’ya giderek Paris Hukuk Fakültesi’nden lisans diploması aldı (1912)

Hukuk eğitiminin ardından yurda döndüğünde Birinci Dünya Savaşı seferberliği başlamıştı. Bu nedenle 30 Ağustos 1914’te talimgâha alındı. Süvari Asteğmen ve daha sonra Teğmen rütbesiyle Kafkas cephesinde savaşa katıldı. 12 Aralık 1917’de terhis edildi. Akabinde Adliye Nezâreti (Adalet Bakanlığı) tarafından Saksonya Mahkemelerinde staj yapmak üzere Almanya’ya gönderildi.

Kariyerine yazarlık ve avukatlıkla başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki akademik kariyerinin yanı sıra avukatlık mesleğini sürdürdü.

28 Eylül 1924’te, Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliğinde tercüman olarak görev yapmaya başladı.

 23 Ocak 1925’te Anadolu Ajansı’nın Paris Muhabirliğine atandı ve bir süre bu görevde çalıştı.

Birinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan hukuki sorunların, Barış Antlaşmalarına göre kurulan ve 16 Ağustos 1926’da, Lozan Barış Antlaşmasına göre İstanbul’da kurularak 1925-1938 yılları arasında İstanbul’da faaliyet gösteren Karma Hakem Mahkemeleri tarafından çözülmesi aşamasında Türkiye’nin ilk Muhtelit Hakem Mahkemeleri’nin Türkiye temsilcisi olarak atanmıştır.

Vasfi Raşid Seviğ, yerel seçimlerde CHP Adalar İlçesi temsilcisi olarak İstanbul Şehir Meclisi’nde görev yapmıştır.

Fransızca ve Almanca dillerini bilen Vasfi Raşid Seviğ, 1935 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde Roma Hukuku profesörlüğüne atanmıştır. 1942 yılında ise Ordinaryüs Profesör unvanını almıştır.

1943 yılından itibaren Roma Hukuku ile birlikte Medeni Hukuk dersleri vermiştir.

30 Nisan 1947’de Medeni Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir.

30 Nisan 1947’de Medenî Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir. 29 Nisan 1957’de, 70 yaş sınırını tamamlaması nedeniyle emekliye ayrılmış ve avukatlığına devam etmiştir.

1965 yılında Ankara Hukuk Fakültesi Profesörler Kurulu tarafından  kendisine ‘Onursal Hukuk
Doktoru’ payesi verilmiştir

Siyasi Kariyeri

Hasan Vasfi Sevig, Cumhuriyet Halk Partisi’nden IV. Dönem Şebinkarahisar ve V. Dönem Sivas milletvekili olarak seçilmiştir. IV. Dönemde, Şebinkarahisar temsilcisi olarak 4 Mayıs 1931’de Meclis’e katılmış ve İçişleri Komisyonu’nda görev yapmıştır. Dönem boyunca İş Kanunu Tasarısının incelenmesi için III. toplantı yılında kurulan geçici komisyonda görev almıştır.

V. Dönemde ise  Sivas milletvekilliğine seçilerek yasama organındaki görevini 2 Nisan 1939’a kadar sürdürmüştür.

Türkiye toplumunda hukuk, akademi ve siyaset alanındaki katkılarıyla tanınan; Yazarlık, avukatlık, Berlin Elçiliği tercümanlığı, Anadolu Ajansı Paris muhabirliği, Muhtelit Hakem Mahkemelerinin Türkiye Ajansı, İstanbul Meclisi Umumi Azalığı, Muhtelit Hakem Mahkemeleri Türk Hükûmeti Mümessilliği, Ankara Hukuk Fakültesi Roma ve Medeni Hukuk Profesörlüğü, TBMM IV. Dönem Şebinkarahisar, V. Dönem Sivas Milletvekilliği yapan Hasan Vasfi Seviğ, 23 Kasım 1971 tarihinde yaşamını yitirmiştir.

Hasan Vasfi Seviğ’in Eserleri:

  • Romanın Hususi Hukukunun Institution|ları Sistem ve Tarihçe (1937)
  • Roma Hukuku Tarihçe ve Institution(1939)
  • Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku Cilt I (1938),
  • Üniversite ve Hukuk Fakültesi (1951),
  • Toprak Hukuku Dersleri (1953)
  • Askeri Adalet (1955)
  • “Sistem ve Tarihçe”
  • Doktrin ve İçtihatlar Açısından Türk İcra ve İflas Kanunu – İcra
  • İnkılapların Öğrettikleri
  • İdare Hukuku
Romanın Hususi Hukukunun Institution’ları Sistem ve Tarihçe

Bu taksimin Roma hukukçularınca umumi olmadığını ve Gaius’un şahsi düşüncesinin eseri bulunduğunu iddia eden Savigny taksimin taraftarlarına şöyle bir cevap verir. Personis’in birinci kısmı neyi ihtiva ediyor? Birçok müellifler Status nazariyesini ihtiva eylediğini kabul ederler. Bu müelliflerin Status’e verdikleri manaya göre hak süjesi olarak telakki edilen şahısların başka hallerini ihtiva eyler demek olur. Bu halde hak süjeleri nazariyesini ihtiva eder diyebiliriz de. Bu halleri tabii ve medeni olmak üzere ikiye ayrılır. Tabii haller, yaş, sıhhat ve saire… Medeni haller hukuka ehliyet için lazım olan hallerdir: Hürriyet, site hakkı ve Sui juris olmak maddesi; bunlara esaslı haber de denir. Bu suretle tarif edilmiş olan statü ne Gaius’un ne de Justinian’ın birinci kitabında bulunmaz.

Hugo de Personis’in birinci kısmı hukuka ehliyet nazariyesini ihtiva eder ve üç capitis demunutio’nun tekabül eylediği üç şartı zikreder der. Fakat Gaius’un ve Justinian’ın birinci kitaplarının muhteviyatı bu faraziyeyi reddeyler. Mesela üçüncü taksimin (birinci kitap S. 142) hukuka ehliyet ile hiç bir münasebeti yoktur. Çünkü tutela hukuka ehliyetsizliğe ve bu yoksuzluğun yerine bir şey koymak çarelerine taalluk etmez. Çünkü tutela hareket edebilmek, bir şeyi yapabilmek, ehliyetsizliği: olaya ehliyetsizlik yerine bir şey koymak çarelerini arar. Sonra üç esas şartları tamamlayacak olan cives Latin ile Peregrini arasındaki farklar da eksik kalmıştır. Binaenaleyh her iki Institutes’lerin birinci kitaplarının Hugo’nun sisteminin müsait olamayacağı derecede hem fazlalığı hem de eksikliği vardır.

İnstitutes’lerin birinci kitapları hakikatte Medeni kanunların aile hukuku ismini verdiği kısmı ihtiva eder. Jus Persona’nın tabiri Savigny’ye nazaran status ve conditio hominum tabirleriyle bir manadadır. Çünkü bu tabirler gayri muayyen bir insan halini ifade etmiyor, belki aile münasebetlerindeki bir insanın hususi vaziyetini: kocalık, babalık, tutor’luk gibi hususi vaziyetini ferdin aile ile olan muhtelif münasebetlerini ifade ediyor.

Roma Hukuku Tarihçe ve Institution

Medeniyetin iktisat amilleri: “İktisaden zayıf bir millet fakr-ü sefaletten kurtulamaz, kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz, içtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz.” “Çiftçi ve çoban bu millet için unsuru aslidir.” Medeni olduklarını kabul eylemediğimiz kavimler hakkında kullandığımız “vahşi” veya “yabani” tabirleri neye delalet eder: Öyle zannederim ki haklarında, bu tabirlerle hüküm verdiğimiz adamların objektif hallerini ifade eylemekten ziyade bizim gururumuzu ifade eyleyen sübjektif hislerimize tercüman olur. Hiç olmazsa bize yabancı gelen adetler karşısında hissettiğimiz reaktionu (aksülameli) ifade eder. Kullandığım vahşi ve yabani tabirin onların da, bize öğretebilecek şeyleri olan, hiç olmazsa misafirperverliği ve bazı ahlaki hareketleri öğretebilecek kudretleri olan kimseleri hor görmekte olduğumuzu anlatır.

Medeniyetin bir cetvelini, bir araya gelmeleriyle medeniyeti vücuda getiren amillerin bir fihristini tanzim eylesek bu adamların beşerin yaşayabilmesi için zaruri ne varsa hepsini bulmuş ve icat eylemiş olduklarını ve bize yalnız hayatı güzelleştirmek ve yazıyı bulmak vazifesini bırakmış olduklarını görürüz.

Üniversite ve Hukuk Fakültesi

Fakültemizin ilk Dekanı Devletler Umumi Hukuku Ordinaryüs Profesörü rahmetli Cemil Bilsel İstanbul Üniversitesi tarihine dair neşreylediği eserde üniversitemizin mazisi olan medreselerden bahsederken “zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretim, imparatorluğun gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak gerilemiş ve düşmüş, talebelik, softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştur.” der. Bu sözlerin, kanaatimce hakikatin tam ifadesi olabilmesi için cümlenin birinci kısmında ufak bir tertip değişikliği ve ikinci kısmında ufak bir ilave yapmak gerekir: “Zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretimin gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak İmparatorluğumuz da gerilemiş ve düşmüştür.” Üniversiteler vatan vücudunun hayat usaresi ifraz eden guddeleridir ve bir vatanin’ mukadderatı üniversitelerinin mukadderatına tabidir.

Hükumet için ilim ve ahlak birer zaruri vasıftır; çünkü ahlak ve ilim memleketin idaresi ve saadeti için bir lazımedir. 1918 mağlubiyetinden sonraki Almanya’nın Hariciye Nazırı Stressem’in bir nutkunda aşağı yukarı şöyle bir fikir ileri sürüyordu: “Fransa, on ilinin çöle çevrilmiş olduğundan şikâyet ediyor. Üniversiteleri ayakta duran bir memleketin çöle çevrilmiş illerinin dahi mamureye döneceği muhakkaktır. Fakat üniversiteleri inhitat eden bir memleketin mamurelerinin mukadderatı, önünde de sonunda da çöle çevrilmektir. Alman ülkesi çiğnenmedi fakat üniversiteleri inhitat eylemeğe başladı.” En korkunç mağlubiyetler ve en korkunç tahripler, üniversitelerinin hayatiyetini korudukları Almanya’yı bir türlü ezdiremiyor; üniversitelerimizin kifayetsizliği ise yurdumuzun kalkınmasına imkân vermiyor. Rahmetli meslektaşımın yukarıda zikreylediğim cümlesinin ikinci kısmı da tamamlanmak şartıyla doğrudur. Yalnız, medrese talebeliği, softalık ve yobazlık manasına gelir olmamıştı; ne yazık ki medrese hocalığı da softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştu. Talebenin büyüklüğü veya küçüklüğü hocalarının büyüklüğüne veya küçüklüğüne tabidir.

İnkılapların Öğrettikleri

Gazetecilik ve Matbaacılık T.A.Ş. tarafından İstanbul’da yayınlanan Vasfi Raşit’in İnkılâpların Öğrettikleri kitabının basım yılı 1934’tür. Ancak yazar tarafından kitabın son satırında ‘Ankara: Onuncu yıl’ ifadesine yer verildiğinden İnkılâpların Öğrettikleri’nin de 1933’te kaleme alınıp bir yıl sonra yayınlandığı anlaşılmaktadır. Kitap 42 sayfadır ve ne başta ve ne de sonda İçindekiler’e yer verilmemiştir. Bunun yerine her bir sayfanın sağ üstüne, her sayfada değişen başlıklar konulmuştur ki bundan murat o sayfanın o başlıkta verilen konuya tahsis edildiğidir. Bir çeşit İçindekiler sayfasını andıran bu başlıklar sırasıyla şöyledir: “Lüzumsuz İnkılâplar–Hakikî İnkılâplar, İnkılâp-İhtilâl-Islahat, İnkılâpta Kan– Terör, Diktatörlük- Kuvvetli İcra Reisleri, Kuvvet ve Hak, 1324 İnkılâbı, Hakikî İnkılâplar Sâridir, Muvaffak olmuş İnkılâplar, Zihniyet Savaşları, İnkılâplar birer ilerlemedir, İrtica korkunç bir hatadır, İnkılâbı ve neticelerini korumak borçtur, İnkılâba küsenler, İnkılâp bir bütündür, Büyüklüğün hassası büyütmektir.

Askeri Adalet

Askeri ceza kanunundan bahsetmeden evvel umumi ceza kanunundan ayrı bir askeri ceza kanununa lüzum olup olmadığını araştırmak lazım gelir… Ordu, milletler için tahammül edilmesi lazım bir zarurettir. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salah” hakikati hala cari olagelmektedir.

Binaenaleyh Askeri Adalet, “Clemenceau” (Klemanso) nun Fransız Mebuslar Meclisinde söylemiş olduğu gibi; “Ordu denilen zaruretin zaruri kıldığı bir şeydir. Çünkü zaruri olan ordunun, ordu vasfına layık olabilmesi için kuvvetli bulunması da zarurettir… Ordunun kuvveti ise disiplindedir.” Disiplinin ne olduğunu müşahhas bir surette görmek ve anlamak biz İslamlar için çok kolaydır. Bunun için cemaatle namaza bakmaklığımız kâfi gelir. Cemaatle namaz, aynı zamanda cemaatin askeri bir şefi olmuş bulunan ve manası şef demek olan imamın iradesinden başka bir iradesi olmayan cemaatin harp nizamında toplanarak yaptıkları ibadet tarzıdır. Disiplin ordu komutanının iradesinden başka bir irade beslememekten ibarettir. Gerçektir ki cemaatle namaz, ordunun dini vazifesini görüş tarzıdır. Cemaatle namaz, ordu teşkilatından ayrı bir kurul değildir; çünkü cemaatle namaz ordunun illet-i gayesini yerine getiren bir teşkilat olarak vücuda gelmiştir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde devlete esas teşkilatını mutlaka askeri teşkilat verdirir.

Devletin ordudan ayrı olmasına imkân olmaz. Binaenaleyh, bütün dini ve siyasi menfaatler kurulmuş askeri menfaatlere gelip eklenir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde halk bir ordudur. Ordunun muhtaç olduğu şef yani “İmam” askeri bir şeftir; askeri imamdır. Aynı zamanda ordular başkomutanı olan Devlet başkanı “Müslümanların imamı” veya “Müminlerin emiri” unvanını taşır. “İmam” kelimesi askeri komutanların taşıdıkları bir unvan olan “Emir” kelimesi ile aynı manaya gelir.

Bütün orduların dini ve siyasi olmak üzere iki vazifesi var idi. Bu iki vazife birbirine o kadar sıkı bir surette bağlı idi ki bu vazifelerden birine ehliyetsizlik, diğerine de ehliyetsizliği intaç eylerdi.

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav

0

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav/ Av. Vedat Ahsen Coşar 

Rahmetli Atila Sav’ın aziz hatırasına olan derin saygımla…   

Ömer Atila Sav

İzmir Yayınevi (İLYA) tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta, kitabın yazarları Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke’nin anlattıkları son derece öğretici, belki de yaşanmış bir hikâye var. Hikâye şöyle; “Çin’e gezmeye giden bir Avrupalı, Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler. Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıkla­masını ister. Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?’ Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar. Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşa­maya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık ka­zanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der. Bunları dikkatlice dinley­en Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkân verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler. ‘Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür. Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar. Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.

Vedat Ahsen Coşar

Bu Çin hikâyesini, bizim de benzer bir kültürden geldiğimizi, tıpkı Çinliler gibi, bizim de, insana hizmet edenlere, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insana sunanlara ‘usta’ dediğimizi ifade etmek için an­lattım. Avukat olarak, Ankara Barosu olarak, bizim de ustalarımız vardı, halen de var. Mesleğimize, meslek örgütümüze hizmet etmiş olan bu ustalardan vefat edenleri anmak, yaşayanları sağlıklarında onurlandırmak, onları baronun kurumsal hafızasına kaydetmek, onlara olan kurumsal, mesleki ve kişisel borcumuzu ödememiz gerekiyordu. Bu borç, meslek ustalarımıza olan vefa borcumuzdu. İnsanı insan yapan en önemli hasletlerden birisidir vefa duygusu. Ama öyle de olsa vefa duygusu her insanda bulunmaz. Erdemli insanlarda bulunur sadece. Vefa duygusu insani bir özellik olduğu kadar kurumsal bir özelliktir de. Vefalı kurumlar, vefası olan kurumlar kendisine hizmet etmiş olan insanları unutmaz, unutturmaz. Gerek bu duygu ve düşüncelerle, gerekse Ankara Barosu’nun yazılı bir tarihini, belleğini oluşturmak, mesleğimize ve baromuza hizmet etmiş olan üstatlarımızı yeni gelen nesillere tanıtmak amacıyla 2007 yılı ortalarında bir dizi etkinlik başlattık. Etkinliğin ismi yaşayan meslek ustalarımız için ‘Meslek Üstatlarına Saygı Günü’, vefat edenler için ‘Meslek Ustalarını Anma Günü’ idi.

Atila Sav. Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, Ankara Barosu Başkanlığı, Bakanlık, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı, milletvekilliği yapmış bir üstadımız. Ama sanki bir fani için çok büyük değerde ve önemde bulunan bu makamlarda hiç oturmamış gibi, afrası tafrası olmayan, oğlu yaşındaki benim ve başkalarının yanında önünü ilikleyen, saygılı mı saygılı, sade mi sade, görev adamı mı görev adamı. Örnek bir insan, örnek bir eş, örnek bir baba, örnek bir avukat, örnek bir entelektüel. Kurul üyesi mi? Kurul üyesi. Kurul toplantısına herkesten önce o gelir. En hazırlıklı o gelir. O kadar disiplinli yani. Ben kendisini hem ismen, hem şahsen baro başkanı olmazdan önce de tanıyordum ve saygı duyuyordum. Ama baro başkanı olduktan sonra kendisini daha yakından tanıma fırsatı ve olanağı buldum. Açık söylemem gerekir ise, bu süreçte kendisinden çok, ama çok şey öğrendim. En başta Hukuk Kurultayları olmak üzere düzenlediğimiz etkinliklerde, engin deneyimi, bilgisi, sağduyusuyla bize rehberlik etti, 2006-2008 yönetim dönemimizde kurduğumuz Ankara Barosu Ombudsmanlığı’nda, ilk ve son (son, zira bu kurum ne yazık ki bizim görevden ayrılmamızdan sonra göreve gelen Prof.Dr.Metin Feyzioğlu yönetimi tarafından lağvedilmiştir) ombudsman olarak önemli ve değerli hizmetler yaptı. Ankara Barosu olarak bu değerli meslek ustamıza olan vefamızı, teşekkürümüzü, saygımızı düzenlediğimiz ‘Atila Sav’a Saygı Günü’ etkinliğimizle ödemek istedik. 16 Kasım 2007 günü yapılan etkinlikle, Atila Sav’a olan borcumuzu tam olarak ödeyemedik belki, ama öyle de olsa ödemeye çalıştık. Atila Sav’ın dostlarının katıldığı etkinliğin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaparak, hem bizim için, hem de Atila Sav için özel ve anlamlı olan bu güne katkı yaptım.

(…)

‘Mevlana anlatıyor; ‘Üstat dün elinde bir mumla kentin çevresinde dolaşıyordu. Devden, canavardan bezdim, bir insan istiyorum, insan diyordu. Şu mayaları gevşek yoldaşlardan soğudum, bıktım, usandım. Tanrı aslanını, Zaloğlu Rüstem’i istiyorum. Dediler ki, biz aradık bulamadık. Dedi ki, o bulunmayan yok mu? İşte ben onu istiyorum.’

Üstadın aradığı, bulmak istediği ‘Gezmek lazım her yeri / Bulmak için bir eri” diyen tasavvuf usta­larının aradığı, bulmak istediği ‘er kişidir’. Yani ‘adamdır’, yani ‘adam gibi adamdır.’

İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğum 70’li yıllarda adını duyduğum, Ankara’ya geldikten ve eylemli olarak avukatlık yapmaya başladığım 1975 yılından bu yana tanıdığım, Baro Başkanı olun­caya kadar Baromuza ve Türkiye Barolar Birliği’ne başkanlık yapmış bir meslek büyüğü, bir ağabey olarak uzaktan sevgi ve saygı duyduğum, Baro Başkanı olduğum Ekim/2004 tarihinden bu yana bir­likte çalışma ve dolayısıyla çok daha yakından tanıma olanağı bulduğum, kişi olarak benden, kurum olarak Ankara Barosundan desteğini, deneyimlerini, bilgisini hiç ama hiç esirgemeyen Sayın Atila Sav, tasavvuf ustalarının aradığı ‘er kişidir’, ‘adam gibi adamdır.’

Çoğumuz için gelecek olan hemen her şeyi geride bırakmış, bu bağlamda Bakanlık yapmış, millet­vekilliği yapmış, Ankara Barosu’nun, Türkiye Barolar Birliği’nin başkanlıklarını yapmış, yaptığı bütün bu görevlerde olumlu izler ve kalıcı eserler bırakmış olan Sayın Atila Sav, saygın ve rafine kişiliğiyle, beyefendiliğiyle, dürüstlüğüyle, entelektüel birikimiyle, çalışkanlığıyla, sadeliğiyle, mütevazılığıyla, sorumluluk anlayışıyla, çalışma disiplini ve üretkenliğiyle, hukukçu ve avukat kimliğiyle, ağabeyliğiyle örnek alınması gereken kişidir.

“Dostluk için temelleri atmaya çalışan bizler / Kendimiz dostça olamadık” diyor Berthold Brecht. Büyük usta Brecht’in bu maksimi birileri ve hatta çokları için doğru olabilir. Ama bu sevgili Atila Ağabey için doğru ve geçerli değildir. O hem kendi için ve hem de başkaları için dost olanlardandır, dostça olanlardandır. Baro başkanı olarak görev yaptığım geride kalan üç yıl içinde, bu dostluğu kendisinden hep gören bir kişi olarak burada sizin huzurunda kendisine teşekkür etmek isterim.

Kişisel ilişkilerine olduğu kadar, mesleki ve siyasi ilişkilerine dürüstlük, doğruluk standartları getiren, yazmaya, tiyatroya ve sanata olan ilgisiyle entelektüel bir duruş sergileyen, hiçbir zaman ve hiçbir türdeki otoriterliğe sıcak bakmayan, bulunduğu ortama içtenlik, sevecenlik, alçakgönüllülük, güven, yapıcılık gibi pozitif enerjiler ve değerler katan, günümüz toplumunda aydının yeri ve birey ile kurumlar arasındaki ilişkiler konusunda örnek bir kişi olan Atila Ağabey’den hepimizin öğrendiği ve daha da öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor, kendisine çok sevdiği ailesiyle birlikte uzun ve sağlıklı bir yaşam diliyorum.

16 Aralık – Hukuk Takvimi

0
16 Aralık – Hukuk Takvimi
705

Çin tarihinin tek kadın İmparatoru, Wu Zetian yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Şubat 624) Kendi kızını boğarak öldürdü. İktidarının ilk dönemlerinde öz oğlu da dahil Tang Hanedanının kalan üyelerini yok ederek iktidarını pekiştirdi. Tang Hanedanına sadık insanları devletin içinden temizledi, devlet adamlarının çoğunluğunu ya öldürdü ya da sürgüne gönderdi. Kendi soyunu daha önemli gösterebilmek için Tang Hanedanının soyuyla ilgili kayıtlarla oynadı. Önceki hanedandan kalan devlet bürokrasisini  büyük oranda revize ederek yandaşlarının ve sevdiği kişilerin konumunu güçlendirdi. Devlet yapısında önemli reformlar yaptı; ekonomik ve sosyal yapıda büyük değişikliklerde bulundu.

Wu Zetian
1594

Cadı olduğu öne sürülen İskoç Allison Balfour, cadılık ve büyücülükten suçlu bulunarak idam cezasına çarptırıldı. 1563 İskoç Cadılık Yasası’na göre 1594 yılında gerçekleştirilen bu cadılık davası, kendisinden en çok bahsedilen İskoç büyücülük vakalarından biri oldu.

1809

Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse doğdu. (Ölümü: 21 Şubat 1879) Leiden Üniversitesi‘nde Roma Hukuku ve Çağdaş Hukuk alanında eğitim aldı. Avukatlık yaparak çalışmak üzere Amsterdam’a döndü ve ruhsatını aldı. 1845 yılında Maliye Nezareti İthalat ve İhracat Haklar Daire Başkanlığı’na  atandı ve bu görevi üç yıl sürdürdü. 1848’de Maliye Bakanı olarak atandı. Ekonomiyi liberalleştiren reformları hayata geçirdi. Serbest ticaretin güçlü bir destekçisi olarak, transit geçiş hakkını elde etti ve Ren ve IJssel’deki nakliye hakları üzerindeki vergiyi durdurdu. Ayrıca, posta hizmetinde bir hükümet tekeli kurarak posta sisteminde reform yaptı. 6 kez Maliye Bakanı olarak görev yaptı ve Hollanda ekonomisini liberalleştiren birçok reforma öncülük etti. 1872’de fahri Devlet Bakanı unvanını aldı. 68 yaşında Koloni İşleri Bakanı olarak atandı.  1872’de bakanlık yapmaktan vazgeçti ancak 1877’den itibaren bir dönem daha Sömürge İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 4 Haziran 1868- 4 Ocak 1871 tarihleri arasında Hollanda Başbakanlığını yürüttü. 

Hollanda’nın hukukçu Başbakanlarından Philip van Bosse
1901

Amerikalı kadın antropolog Margaret Mead doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1978) Barnard College‘da Lisans derecesini, Columbia Üniversitesi‘nden yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. Okyanusya halklarıyla ilgili kültürel çalışmaları önemli bulunu. Kadın hakları, çocuk yetiştirme, ahlak, nükleer silahlanma, ırklararası ilişkiler, uyuşturucu kullanımı, nüfus planlaması, dünyada açlık gibi birçok sorunu inceledi ve kültürel farklılıklar konusunda yeni fikirler geliştirdi. Cinsiyete göre şekillenen rollerin kültürlerarası farklılıktan kaynaklandığını savundu. Üç ilkel toplulukta bu rol farklılığını inceledi. Güney Pasifik ve Güneydoğu Asya geleneksel kültürlerinde cinsiyete karşı tutumları detaylandıran raporları 1960’ların cinsel devriminde önemli etkide bulundu. “Yirminci yüzyılın tartışmasız en ünlü antropoloğu” olarak nitelendi. Ölümünden sonra, Başkan Jimmy Carter tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Öldüğünde büyük bir lidere yakışan şekilde yası tutuldu.

Margaret Mead’in biyografisi Paul Shankman tarafından kitaplaştırıldı. 
1904

Banat Batırova doğdu. (Ölümü: 19 Temmuz 1970), Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın oldu. Milletvekili olarak görev yaptı. SSCB’nin gelişimine katkıda bulunan; sanat, bilim, spor, askeri alanlarda başarılı olanlara verilen Lenin Nişanı’na layık görüldü. Adı Ufa’daki köyünde bir caddeye verildi. Heykeltıraş Tamara Pavlovna Nechaeva, “Başkurdistan kolkhoznitsa pancar yetiştiricisi” adıyla Batırova’nın heykelini yaptı.

Banat Batırova
1925

Milletler Cemiyeti, Ankara Antlaşmasının hemen öncesinde tüm Musul Vilayetini Irak’ta bırakan 16 Aralık 1925 tarihli kararını ilan etti. Musul vilayetinin İngiliz manda yönetimi altında bulunan Irak’a bağlanması, “Brüksel Hattı” denilen Musul vilayetinin kuzey sınırının Türkiye-Irak sınırını oluşturması ve Irak’taki İngiliz manda  yönetiminin en az 25 yıl sürmesi önerilen İnceleme Komisyonunu raporu Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından Türkiye’nin karşı çıkmasına karşın, aynen onaylandı. Ankara Antlaşması ise,  5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara’da imzalandı. 18 maddeden oluşan ve “Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” yahut “Musul Antlaşması” olarak da bilinen bu antlaşma ile Türkiye-Irak sınırı belirlenerek iyi komşuluk ilişkileri tesis edildi.

1946

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi’ni kapattı. Partiler 16 Aralık 1946 tarihinde tüm siyasi faaliyetlerden men edildi ve yöneticileri tutuklandı. İstanbul İşçi Sendikalar Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü de kapatıldı. Ayrıca,  YığınNoror, GünSesSendikaDost dergi ve gazeteleri yasaklandı. Yarın gazetesi ve Büyük Doğu dergisinin yayınları 4 ay süreyle durduruldu.

1953

16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti.

1966

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açıldı. Sözleşme, 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.

1966

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edildi ve imza, onay ve katılmaya açıldı. Sözleşme, 27. Madde uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı.

1966

Sığınma hakkına ilişkin BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) kararı kabul edildi.

1970

Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine ilişkin Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalandı.

1971

Hint-Bengal güçleriyle süren 9 aylık savaşın ardından 16 Aralık 1971’de Bangladeş bağımsızlığını kazandı ve o tarihten beri 16 Aralık, Bangladeş Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.

1972

Vladimir İlyiç Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı kitabını yayımlamaktan yargılanan  Sol Yayınları sahibi  Muzaffer Erdost’un 7,5 yıllık mahkûmiyeti Yargıtay’ca onandı.

1977 Birleşmiş Milletler Örgütü, 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
1990 Jean-Bertrand Aristide, Haiti’nin ilk demokratik seçimlerini kazandı ve seçimle başa gelen ilk Başkan oldu.
1991 Kazakistan, Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1991 Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin, sivil havacılık güvenliği alanında oluşturulan ortak kurallar ile ilgili tüzüğü 16 Aralık 2002 tarihli 2320/2002 (EC) sayılı kararla ilan edildi.
2018

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayında geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edildi. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

2020 İsviçreli hukukçu ve politikacı Flavio Cotti yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Ekim 1939) Fribourg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Locarno’da avukatlık yaptı ve memleketi Ticino’da siyasi kariyerine başladı. 1962’de yeni kurulan Partito popolare demokrato ticinese’nin başına geçti. Kantonda, Ekonomi, Adalet, Askeri ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak çalıştı. 1981’de kantondaki Hristiyan Demokrat Partisi’nin başkanlığına seçildi ve 1981’den 1984’e kadar ulusal partinin başkanlığını yürüttü. 1986’da Alphons Egli’nin yerini alarak İsviçre Federal Konseyi’ne parlamenter olarak seçildi ve 1993 yılına kadar Federal İçişleri Bakanı olarak çalıştı. 1993’ten itibaren Dışişleri oldu. 26 Kantondan oluşan İsviçre Konfederasyonunda “eşitler arasında birinci” olarak tanımlanan Devlet Başkanlığı makamına 1991’de ve 1999’da iki defa seçildi. 1996 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) başkanlık etti. 30 Nisan 1999’da istifa etti. Görev yaptığı dönemde İsviçre’nin BM’ye üye olması ve Avrupa Birliği‘ne entegrasyonu ve tam üyeliği için için üstün çabalar sergiledi. AB entegrasyonunda başarısız oldu ancak ülkenin BM’ye girişini hızlandırdı ve 2002’de üyelik gerçekleşerek İsviçre BM’nin 190. üyesi oldu. Cotti, politikayı bıraktıktan sonra Credit Suisse yönetim kurulu üyeliği dahil olmak üzere çeşitli İsviçre şirketlerinde danışmanlık yaptı. 16 Aralık 2020’de Covit19 nedeniyle 81 yaşında iken hayatını kaybetti. İtalyanca, Fransızca, Almanca ve İngilizce biliyordu. 

Hukukçu ve Eski İsviçre Devlet Başkanı Flavio Cotti
2020 Türkiye Barolar Birliği eski başkanı ve bakan Avukat Ömer Atila Sav, Ankara’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Mayıs 1931, Ankara)

TBB eski başkanı Avukat Ömer Atila Sav’ın ölümünün 1. yıldönümünde düzenlenen törende konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan, Sav’ı “hukuk mesleğinin duayeni ve kutup yıldızı” olarak tanımladı.
2021 Hayvanları Koruma Kanunu Uygulama Yönetmeliği taslak metninde evdeki hayvan sayısına sınırlama içeren düzenlemenin yer aldığı iddia edildi. Yönetmeliğin, site ve apartmanlarda 3 köpek veya 5 kedi şeklinde sınırlama getirmeyi öngördüğü Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER) tarafından açıklandı.
2021 Avrupa Birliği (AB), binalardan kaynaklanan seragazı emisyonlarını azaltmak için Binalarda Enerji Performansı Direktifini değiştirmeyi teklif etti. Teklife göre, bina stokunun yüzde 30’unu oluşturan en enerji verimsiz binaların veya en düşük enerji derecesine (F veya G) sahip yaklaşık 60 milyon binanın 2033 yılına kadar yenilenmesi öngörülüyor. İklim Değişikliği Performans Endeksine göre, ülkelerin hiçbirinin, Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu olmadığı açıklanmıştır.
2021 İlaç firması Pfizer, özel sağlık sigortası koşullarını güncelleyerek, evli çalışanların eş ve çocuklarını kapsayan özel sağlık sigortası poliçelerine “ayrı veya aynı cinsiyetten partnerlerin” de eklendiğini duyurdu.
2023 TMMOB’de Gezi Davası tutukluları için gerçekleştirilen 600. Adalet Nöbeti eyleminde, tutukluların serbest bırakılması istendi. Gezi davası tutukluları arasında eski Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Tayfun Kahraman ve Mimarlar Odası Hukuk Müşaviri Can Atalay da bulunuyor. Anayasa Mahkemesi kararına karşın serbest bırakılmayan avukat Can Atalay da nöbete bir mesaj gönderdi: “Biz, beceremediği için değil tercih etmediğinden kötülük yapmayanlarız. Biz, büyük insanlığın ferdi olmanın sevincini paylaşanlarız. Biz, bambaşka bir dünyanın mümkün olduğunu bilen, buna ulaşmak için olduğu her yerde çabalayanlarız.”
2021 1 Ağustos 1933 tarihinde İtalya’nın Padua kentinde doğan İtalyan felsefeci ve siyaset teorisyeni Antonio Negri, 16 Aralık Cumartesi günü Fransa’nın başkenti Paris’te 90 yaşında hayatını kaybetti. Negri, 1960 ve 1970’lerdeki siyasi aktivistlerin şiddetinden sorumlu olduğu gerekçesiyle toplam 34 yıl hapis cezası daha verilmiş, milletvekili seçildikten sonra serbest bırakılmış, dokunulmazlığının İtalya Temsilciler Meclisi tarafından kaldırılması üzerine Uluslararası Af Örgütü ve Félix Guattari’nin yardımıyla Fransa’ya gitmiş, Fransa’daki çalışmalarının ardından 1997 yılında gönüllü olarak hapis cezasını çekmek için İtalya’ya dönmüş hapis cezasının hafifletilmesi üzerine 2003 yılında serbest bırakılmıştı. Türkçeye çevrilen kitapları arasında; “Aykırı Spinoza”,  “Yaban Kuraldışılık”, “Marx Ötesi Marx”, “İmparatorluktaki Hareketler”,  “Yıkıcı Politika”,  “Avrupa ve İmparatorluk”, “Bizim Gibi Komünistler”, “Félix Guattari ile yazışmalar”, “Devrim Zamanı”, “Dioynisus’un Emeği” ve “Çokluk” ve “İmparatorluk”  gibi eserler bulunuyor.

2024

16 Aralık – Hukuk Takvimi

Franz Kafka

0

Franz Kafka, 3 Temmuz 1883 tarihinde, o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan Prag şehrinde, Yahudi bir ailenin 6 çocuğundan ilki olarak dünyaya gelmiştir.

Kafka, 6 yaşındayken, kendisinden yaşça küçük erkek kardeşleri Georg ve Heinrich ölmüştür. Üç kız kardeşi ile yaşayan Kafka’nın ailesi ile ve özellikle de başarılı bir işadamı ve sert bir mizaca sahip olan babasıyla ilişkisi bozuk olmuştur. Lise eğitiminden sonra Prag Charles Ferdinand Üniversitesi’ne kimya öğrenimi görmek üzere kaydını yaptırmış ancak iki hafta sonra bu üniversiteyi bırakarak, Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir. Hukuk öğrenimi Kafka’ya yazmak için zaman ve imkan kazandırmıştır.

Kafka, 1901–1906 Prag’daki Karl-Ferdinand Üniversitesi’nde öğrenim görmüştür. Daha sonra beş yıllık hukuk eğitimi almıştır. Albert Weber’in yanında hukuk stajı yapmıştır.

Hukuk öğreniminden sonra 1907 yılında “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştır. Max Brod ile tanışıp dost olması ile aynı yıllarda edebiyat dünyasına girmiştir.

Kafka en yakın arkadaşı Max Brod’a, ölümünden sonra eserlerini yakmasını söylemiş, arkadaşı tarafından yerine getirilmeyecek bir vasiyette bulunmuştur. 1923’te yazılarına odaklanmak için Berlin’e gitmiş ama kısa bir müddet sonra yakalandığı tüberkülozdan ötürü hayatını kaybetmişir. Hastalanan Kafka, bir sanatoryuma götürülmüş ve 3 Haziran 1924’te Klosterneuburg’da 41 yaşında hayata veda etmiştir.

1933–1945 yılları arasında da tıpkı diğer bütün saygın Yahudi yazarlar gibi yasaklanan yazarlar arasındaydı. Hatta Kafka, Nazi döneminde yasaklanan yazarların başında geliyordu. Eserleri yakılacak kitaplar listesindeydi. Max Brod, 1939 yılında Hitler komutasındaki Alman orduları Prag’a girmeden önce Kafkanın eserlerini ülke dışına kaçırmıştır. Kafka’nın Prag’daki evi daha sonra müze haline getirilmiştir.

1963 yılında Prag’daki Liblice Şatosu’nda Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Konferansa Roger Garaudy, Ernst Fischer gibi yazarlar katılmıştır.

Kafka’nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri

 

1909–Ein Damenbrevier
1909–Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909–Gespräch mit dem Betrunkenen (Sarhoşlarla Sohbet)
1909–Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912 – Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 – Betrachtung (Gözlem)
1913 – Das Urteil (Yargı)
1913 – Der Heizer (Ateşçi)
1915 – Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 – Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde)
1918 – Der Mord (Cinayet)
1918 – Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi)
1919 – In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 – Der Kübelreiter
1924 – Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)

 

 

 

Kafka’nın Ölümünden Sonra Yayımlanan Eserleri
1905 – Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasviri)
1907–1908 – Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 – Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914–1915 – Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 – Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916–1917 – Der Gruftwächter
1916–1917 – Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917 – Eine Kreuzung
1917 – Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917 – Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917 – Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917 – Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917 – Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919 – Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 – Heimkehr Brod’un Başlığı
1920 – Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 – Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 – Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920 – Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920 – Die Truppenaushebung
1922 – Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922 – Das Ehepaar
1922 – Der Aufbruch (Gezinti)
1922 – Gibs auf Brod’un Başlığı
1924 – Der Bau Brod’un Başlığı
1925 – Der Prozess (Dava)
1926 – Das Schloss (Şato)
1927 – Der Verschollene (Amerika)

KAFKANIN ÜNLÜ SÖZLERİ
“Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu”
“Beni Hayal Kırıklığına Uğratan Benden Başkası Değil”
“Olmamasına Razıyım Oluyormuş Gibi Olmasın”
“Bir Noktadan Sonra Vazgeçmek İmansızdır, Erişilmesi Gereken Noktada Orasıdır.”
“Beyinlerimiz Savaşsın İsterdim ama Görüyorum ki Siz Silahsızsınız Bayım”

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme

0

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalanmış, 14 Ekim 1971 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme; literatürde “Uçakların Kanun Dışı Yollarla Elle Geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesi” olarak da bilinmektedir. İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört nüsha olarak imza edilmiştir.

Türkiye tarafından; Millet Meclisi Adalet ve Dışişleri, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet ve Dışişleri, Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından müzakere edildikten sonra, “Uçakların kanundışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesinin onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun” adıyla 30 Kasım 1972 tarihli ve 1634 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş, 7 Aralık 1972 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

KANUN GEREKÇESİ 

Uçak kaçırma olaylarının milletlerarası sivil hava servislerinin emniyet içinde faaliyette bulunmalarını cidden tehdit ve dünya milletlerinin sivil havacılığa olan güvenini sarsan bir kapsam kazanması üzerine, konu Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtınca de alınmış, anılan Teşkilâtın Hukuk Komitesi tarafından uçaklara kanuna aykırı şekilde el konulması sorununu çözümlemek amacıyle milletlerarası bir Sözleşme tasarısı hazırlanmış, bu olaylara karşı alınacak tedbirleri görüşmek ve bu konuda milletlerarası bir Sözleşme akdetmek amacıyle aynı Teşkilât 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında La Haye’de diplomatik bir konferans tertiplemiş, bu konferansa Hükümetimiz de bir heyetle katılmıştır. Konferans sonunda öngörülen tedbirleri ihtiva eden bir Sözleşme metni memleketimiz dahil 50 ülke tarafından imzalanmış 10 devlet tarafından onaylanmasını müteakip 14 Ekim 1971 tarihinde Sözleşme yürürlüğe girmiştir. 1969 yılında muhtelif ülkelere ait 42 uçak, 1970 yılında 37 uçak, 1971 yılında ise 10 uçak hava korsanları tarafından kaçırılmış bulunuyordu.

«Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesi hakkında Sözleşme» ile sağlanan hususlar özetle aşağıda sıralanmıştır.

1. Son yıllarda milletlerarası camianın huzurunu kaçıran uçak kaçırma fiillerine karşı hukukî tedbirler öngörülmektedir.
2. Uçak kaçırma fiili veya buna teşebbüs suç sayılmıştır.
3. Bu suçluların şiddetle cezalandırılması öngörülmüştür.
4. Uçak kaçırma fiili âdi bir suç sayılmış ve suçluların iadesi anlaşmalarında iadesi mümkün suç olarak yer alması öngörülmüştür.
5. Suçlunun iade edilmemesi halinde uçağın kaçırıldığı ülke yetkilileri suçluyu cezalandırmak için gerekli tedbirleri alacaktır.

UÇAKLARIN KANUN DIŞI YOLLARLA ELE GEÇİRİLMESİNİN ÖNLENMESİ HAKKINDA SÖZLEŞME

Başlangıç
İşbu sözleşmeye taraf olan devletler:

(Uçuş halindeki) uçağı veya kontrolünü ele geçirme şeklindeki kanunsuz fiillerin fert ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin faaliyetini ciddî olarak etkilediğini ve dünya halklarının sivil havacılık güvenliğine karşı itimadını zayıflattığını nazarı dikkate alarak;

Bu fiillerin vukua gelmesinin vahim endişe verici bir mevzu teşkil ettiğini nazarı dikkate alarak;

Bu eylemlerin tekerrürüne mâni olmak gayesiyle, suçluların cezalandırılmaları için uygun tedbirlerin alınmasına acil ihtiyaç olduğu nazarı dikkate alarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

MADDE  1

Uçuş halindeki bir uçakta bulunan herhangi bir şahıs;

a) Kanun dışı olarak, zorla veya tehditle veya diğer herhangi bir korkutma yolu ile, uçağa el koyar veya uçağın kontrolünü ele geçirirse veya böyle bir harekete teşebbüs ederse, veya
b) Böyle bir hareketi yapan veya buna teşebbüs eden bir şahısla suç ortağı olursa suç işlemiş sayılır. (Bu hareket bundan böyle «suç olarak tanımlanacaktır».)

MADDE 2

Her Âkit Devlet suçu (şiddetli) cezalarla cezalandırmayı taahhüt eder.

MADDE 3

1. Bu Sözleşmenin amaçları bakımından, binişi müteakip bütün dış kapıların kapanmasından, tahliye için kapılardan birinin açılması anma kadar bir uçak her zaman uçuş halinde sayılır. Mecburî iniş halinde, uçak ile uçaktaki yolcu ve malların sorumluluğu yetkili makamlarca deruhte edilinceye kadar uçuşun devam ettiği farz olunur.

2. Bu Sözleşme, askerî hizmet ile gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara tatbik edilmez.

3. Bu Sözleşme, ancak içinde suç işlenen uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî, uçağın kayıtlı olduğu devlet toprakları dışında bulunduğu takdirde tatbik edilir; uçağın milletlerarası veya yurt içi sefer yapmakta olması önemli değildir.

4. 5nci maddede zikredilen hallerde; içinde suç işlenen uçağın kalkış ve mutat iniş mahallerinin mezkûr maddede zikredilen devletlerden birinin kendi toprakları içinde bulunduğu takdirde bu Sözleşme tatbik edilmez.

5. Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs, uçağın kayıtlı olduğu devletten. başka bir devletin topraklarında bulunduğu takdirde, bu uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî neresi olursa olsun, bu maddenin 3 ve 4ncü paragrafları mahfuz kalmak kaydıyla, 6, 7, 8 ve 10ncu maddeler tatbik olunur.

MADDE 4

1. Her Âkit Devlet, aşağıdaki hallerde, suç ve suçlu olduğu iddia edilen şahıs tarafından suçla murtabit olarak yolcu ve mürettebata karşı girişilen her türlü diğer şiddet hareketleri hakkında kendi kaza yetkisini tespit için gerekli tedbirleri alacaktır:

a) Suç, o devlette kaydedilmiş bir uçakta işlendiği zaman,
b) Suçun içinde işlendiği uçak, suçlu olduğu iddia edilen şahsı hamilen o devlet topraklarına indiği zaman,
c) Suçun, iş merkezi veya belli bir işyeri olmamakla beraber daimî ikametgâhı o devlette bulunan bir şahsa mürettebatsız olarak kiralanmış bir uçakta işlenmesi halinde.

2. Her Âkit Devlet, suçlu olduğu iddia edilen şahsın kendi topraklarında bulunması ve bu maddenin 1nci paragrafında belirtilen devletlerden herhangi birine, bu şahsı 8nci madde uyarınca iade etmemesi halinde, suç hakkında kendi kaza yetkisini tespit için aynı şekilde gerekli tedbirleri alır.
3. İşbu Sözleşme, Millî Kanuna uygun olarak icra edilecek cezaî kaza hakkını haleldar etmez.

MADDE  5

Müşterek hava nakliyatı yapan müesseseler veya, müşterek veya milletlerarası kayda tabi uçak işleten milletlerarası acentalar kuran Âkit Devletler, usulüne uygun olarak, her uçak için aralarından kazaî yetkiyi kullanacak bir devleti tayin edecekler ve bu devlet Sözleşmenin amaçları bakımından, uçağın kayıtlı olduğu devlet yetkilerini haiz olacak ve keyfiyetten, Sözleşmeye Âkit Devletlere tebliğ edilmek üzere, Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtına bilgi vereceklerdir.

MADDE 6

1. Suçlunun veya suçlu olduğu iddia edilen şahsın. kendi toprakları üzerinde bulunduğu her Âkit Devlet, şartların kifayet ettiği hususuna kanaat getirdiğinde, bu şahsı tutuklayacak veya mevcudiyetini temin edecek diğer tedbirleri alacaktır. Nezaret veya diğer tedbirler o devlet kanunlarına göre alınacak, ancak müddet, sadece cezaî takibat veya iade hususundaki formalitelerin tamamlanması için gerekli olan müddeti geçmeyecektir.

2. Bu devlet, hadise ile ilgili hazırlık tahkikatına derhal tevessül edecektir.

3. Bu maddenin 1 nci paragrafına göre nezaret altına alman şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal temasa geçmesine yardım edilecektir.

4. Bu madde hükümlerine göre, bir devlet, bir şahsı tutukladığı takdirde, uçağın kayıtlı olduğu devlete, 4ncü maddenin 1 (c) paragrafında belirtilen devlete ve tutuklanan şahsın tabiyetinde bulunduğu devlete veya uygun gördüğü takdirde, diğer ilgili devletlere, böyle bir şahsın tutukluluk durumu ve tutukluluğunu icabettiren şartları derhal bildirecektir. Bu maddenin 2nci paragrafı uyarınca hazırlık tahkikatını yapan devlet, netice hakkında mezkûr devletlere derhal bilgi verecek ve kaza yetkisini kullanıp kullanmamak hususundaki niyetini açıklayacaktır.

MADDE 7

Suçlu olduğu iddia edilen şahıs topraklarında bulunan Âkit Devlet, bu şahsı iade etmezse, istisnasız ve suç kendi arazisinde işlensin veya işlenmesin, vakayı takibat maksadıyle yetkili makamlarına havale etmeye mecburdur. Bu makamlar, o devletin kanunlarına göre ciddî mahiyette sayılan adi suçlarda olduğu şekilde karar vereceklerdir.

MADDE 8

1. Suç, Âkit Devletler arasında mevcut iadei mücrimin anlaşmalarında iadesi mümkün bir suç olarak sayılacaktır. Âkit Devletler suçu, aralarında yapacakları bütün iadei mücrimin anlaşmalarına, iadesi mümkün bir suç olarak dercetmeyi taahhüt ederler.

2. İadeyi bir anlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlayan Âkit Devlet, aralarında iadeimücrimin mukavelesi olmayan diğer Âkit Devletin iade talebiyle karşılaştığında, eğer isterse, bu Sözleşmeyi suçla ilgili olarak iadenin kanunî mesnedi sayabilir. İade, kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunlarında öngörülen diğer şartlara uygun olarak yapılır.

3. İadeyi, bir anlaşmanın bulunması şartına bağlamamış olan Âkit Devletler kendi aralarında bu suçu, iadeyi mümkün bir suç olarak tanıyacaklardır. Bu halde iade talebedilen devlet kanunlarında belirtilen hükümlere tabi olacaktır.

4. Âkit Devletler arasında iade maksadıyle, suç sadece vukubulduğu yerde işlenen bir suç olarak değil, aynı zamanda, 4 ncü maddenin 1 nci paragrafı uyarınca kendi kaza yetkisini uygulaması talebeclilen devletlerin topraklarında işlenmiş bir suç olarak kabul edilecektir.

MADDE 9

1. 1 nci maddenin (a) paragrafında mezkûr herhangi bir fiil vukubulduğu veya böyle bir ihtimalin varidolduğu hallerde, Âkit Devletler, uçağın kontrolünü meşru komutanına iade etmeye veya meşru komutanının uçak üzerindeki kontrolünü muhafazaya matuf uygun tedbirleri alacaklardır.

2. Yukarıdaki paragrafta, mezkûr hallerde, uçağın veya uçağın yolcularıyle müretebatının bulunduğu her Âkit Devlet, yolcuların ve müretebatm mümkün olan en kısa zamanda seyahatlerine devamını kolaylaştıracak ve uçak ile yükünü kanunî sahiplerine gecikmeden iade edecektir.

MADDE 10

1. Âkit Devletler, suçla ilgili cezaî takibata geçilmesi hususunda ve 4 ncü maddede bahsi geçen hallerde biribirlerine mümkün olan en büj/ük ölçüde müzaharette bulunacaklardır. Kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunları her halde tatbik edilecektir.

2. Bu maddenin 1 nci fıkrasındaki hükümler cezaî konularda bütünüyle veya kısmen, karşılıklı müzaharet maksadıyle halen mevcut veya aktedilecek ikili veya çok taraflı diğer andlaşmalarla derpiş edilen taahhütleri haleldar etmeyecektir.

MADDE 11

Her Âkit Devlet, sahibolduğu aşağıdaki hususlarla ilgili herhangi bilgiyi, millî kanunlarına uygun olarak, en seri şekilde Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine verecektir:
a) Suçun şartları,
b) 9 ncu madde uyarınca girişilen işlem,
e) Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs hakkında alman tedbirler ve özellikle iade formalitelerinin sonuçları,

MADDE 12

1. İki veya daha fazla Âkit Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması hususunda ortaya çıkan ihtilâf müzakere yoluyle halledilmez ise, taraflardan birinin talebi üzerine, hakeme sunulacaktır. Tahkim talebi tarihinden itibaren altı ay içinde tataraflar hakem heyetinin teşekkül tarzı hususunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, anlaşmazlığı, isterse, Divan Statüsünün bu konuda öngördüğü şartlara uygun olarak, Milletlerarası Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmenin imza veya tasdikinde veya Sözleşmeye katılırken, bir önceki paragrafla kendisini bağlı saymadığını beyan edebilir. – Böyle bir ihtirazı kayıt ileri sürmüş olan herhangi bir Âkit Devlete karşı diğer Âkit Devletler önceki paragrafla bağlı sayılmayacaklardır.

3. Önceki paragrafta belirtildiği şekilde bir ihtirazî kayıt dermeyan etmiş Âkit Devlet, bu kaydı, Depoziter hükümetlere tebliğ suretiyle her zaman geri çekebilir.

MADDE 13

1. Bu Sözleşme, Lâ Haye’de 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında yapılan Milletlerarası Hava Hukuku Konferansına (bundan böyle Lâ Haye Konferansı olarak tanımlanacak) katılan devletlerin imzasına 16 Aralık 1970 tarihinde Lâ Haye’de açılacaktır. .31 Aralık 197Ö tarihinden itibaren Sözleşme, Moskova, Londra ve Vaşington’da, bütün devletler için imzaya açık olacaktır. Bu maddenin 3 ncü fıkrasına göre, işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce, Sözleşmeyi imzalamamış olan herhangi bir devlet her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme mümzi devletlerin tasdikine tabi olacaktır. Onay ve katılma belgeleri, burada Depoziter olarak tanımlanan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, İngiltere ve Kuzey – İrlanda Birleşik Kırallığı ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerine tevdi olunacaktır. 3. Bu Sözleşme, Lâ Haye Konferansına katılmış olan, 10 mümzi devletin, onay belgelerini tevdi tarihinden itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

4. Diğer devletler için, bu Sözleşme, işbu maddenin 3 ncü paragrafında belirtildiği şekilde yürürlüğe giriş tarihinde veya onay veya iltihak belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

5. Depoziter hükümetler, bu Sözleşmeyi imzalayan ve ona iltihak eden devletleri, bu Sözleşmenin imza, onay belgelerinin tevdi ve yürürlüğe giriş tarihleri ile diğer hususlar hakkında serian haberdar edeceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Birleşmiş Milletler Yasasının 102 nci maddesi ve Beynelmilel Sivil Havacılık Konvansiyonunun (Şikago 1944) 83 ncü maddesi uyarınca depoziter devletlerce tescil edilecektir.

MADDE  14

1 — Herhangi bir âkit devlet depoziter devletlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşme’yi feshedebilir.
2 — Fesih keyfiyeti yazılı olarak yapılan ihbarın depoziter devletler tarafından alındığı tarihten 6 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Yukarıdaki hususları tasdikan usulü veçhile Hükümetlerince salahiyetli kuman murahhaslar bu Sözleşmeyi imza etmişlerdir. Her biri İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört metinde aynı derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde, 16 Aralık 1970 günü La Haye’de tanzim edilmiştir.

15 Aralık – Hukuk Takvimi

0
15 Aralık Hukuk Takvimi, geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan olayları, yasal düzenlemeleri, bildirgeleri, uluslararası sözleşmeleri ve diplomatik adımları kronolojik olarak sunar. Bu takvimde, doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler yer alır. Her gün, tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeleri kayıt altına alarak kolektif hukuki hafızayı güçlendirmeyi amaçlar.
15 Aralık – Hukuk Takvimi

15 Aralık – Hukuk Takvimi

37
Julio-Claudian Hanedanı’nın beşinci ve son Roma İmparatoru Neron doğdu. (Ölümü: 9 Haziran 68)Alt sınıfların haklarını korumak için çalıştı. Bu sınıfın muhatap olduğu kefalet ve cezalar için sınırlamalar getirdi. Senato’nun, bir kölenin işlediği suçtan ötürü aynı evdeki tüm kölelerin sorumlu tutulmasına ilişkin kanun tasarısını veto etti. Yolsuzlukları önlemek için tedbirler aldı. Magistra ya da vekillerin, rüşvet almasını önlemek için halka açık eğlencelere gitmesini yasakladı. Haraç ve rüşvete karışan devlet görevlilerini görevden uzaklaştırıldı. Üst düzey memurların vergi toplarken fakirlere haksızlık yaptıkları yönündeki suçlamalar üzerine, vergi toplama işini daha düşük seviyede memurlara verdi, eleştiriler devam edince tüm dolaylı vergileri yürürlükten kaldırmaya teşebbüs etti ancak Senatonun itirazı ile sadece oranlar düşürüldü. Devletin gizli vergi kayıtları halka açık hale getirildi.
1791 Amerikan Haklar Bildirgesi kabul edildi. Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesiydi.
1861 Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud doğdu. (Ölümü: 29 Şubat 1944) Helsinki Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Bölge mahkemelerinde ve Turku Temyiz Mahkemesi’nde yargıç yardımcısı olarak görev yaptı. 1892’de,  Senato’da kanun hazırlama komitesinde üye olarak çalışmaya başladı ve altı yıl komitede çalıştı, vergi kanunlarını yeniden kaleme aldı. Avukat olarak çalışmak üzere Helsinki’ye taşındı ve hem Diyet’in hem de gizli bir topluluk olan Kagal’ın siyasi faaliyetlerine katıldı. 1905’te yeni bir parlamenter sistemin doğuşunda kilit bir rol oynadı ve 1906’da yeni Parlamento’ya Genç Fin Partisi üyesi olarak girdi. 1907’de Parlamento Başkanı seçildi. Çoğunluk olan Sosyal Demokratlar onu “yasadışılığın en iyi bilinen muhalifi” olarak gördü. Rusya’daki Çarlık rejimine karşı çıkması nedeniyle 1914 yılında Sibirya’ya sürüldü. Finlandiya’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra 4 Temmuz 1930 – 18 Şubat 1931 arasında ilk başbakan olarak görev aldı. Akabinde Cumhurbaşkanı seçildi ve 2 Mart 1931 – 1 Mart 1937 arasında görev yaptı. 

Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud
1925 Şah Rıza Pehlevi krallık yeminini etti ve Kaçar Hanedanı’nı sonlandırarak, Pehlevi Hanedanı’nı kurdu.
1927 Medeni Hukuk alanında duayen akademisyenlerden olan Prof. Dr. Kemal Oğuzman Gümüşhacıköy’de doğdu. (Ölümü: Ölümü: 30 Haziran 1995)
1934 Somalili hukukçu politikacı Abdullahi Yusuf Ahmed doğdu. (Ölümü: 23 Mart 2012) Somali Ulusal Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Askeri çalışmalar için yurtdışına taşındı. Eski Sovyetler Birliği’nde Frunze Harp Okulu’nda Askeri Topoğrafya dalında derece elde etti ve İtalya’da ek askeri eğitim aldı. 1997’de kurulan Somali Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin eş başkanı olarak görev yaptı. 23 Temmuz 1998’de, tek kamaralı Yaşlılar Konseyi tarafından Puntland’ın ilk Başkanı olarak atandı. 2011’de, anılarını anlatan, Mücadele ve Komplo başlıklı kitabını yayınladı.
1948 TBMM’de Sivas Kongresi’ne seçilen Temsil Heyeti üyeleriyle, TBMM’nin birinci döneminde bulunan üyelere, vatan-ı hizmet tertibinden aylık bağlanması hakkında kanun kabul edildi.
1949 Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)’nun İstanbul Bürosu açıldı.
1958 Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, 4 yıl içinde basın suçundan 238 gazetecinin mahkûm olduğunu açıkladı.
1970 İsmail Hakkı Ketenoğlu, Anayasa mahkemesi başkanlığına seçildi. Görev süresi 13 Temmuz 1971’de son buldu. Ketenoğlu, 1906 yılında Kastamonu’da doğdu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni 1928 yılında bitirdi. Aynı yıl Gaziantep Savcı Yardımcılığına atandıktan sonra değişik il ve ilçelerde savcılık ve hâkimlik yaptı. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevinde bulunduktan sonra 1952 yılında Yargıtay Üyeliğine, 1956 yılında da Yargıtay İkinci Başkanlığına seçildi. 1956-1958 arasında Yargıtay 5. Ceza Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 3 Ağustos 1959’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı ve 14 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrıldı. TBMM Genel Kurulunun 28 Mayıs 1962 tarihli toplantısında Anayasa Mahkemesi Asil Üyeliğine atandı ve 15 Aralık 1970 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi, 13 Temmuz 1971 tarihinde bu mahkemeden de emekliye ayrıldı. 1973 genel seçimlerinde Adalet Partisi’nden Ankara milletvekili olarak parlamentoya girdi. 1977’de yaşama veda etti.

İsmail Hakkı KETENOĞLU
1985 Mauritiuslu siyasetçi Seewoosagur Ramgoolam yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Eylül 1900)Ülke genelinde onun döneminde bağımsızlığın elde edilmesi nedeniyle Ulusun Atası olarak adlandırıldı. 150 yıllık Britanya hakimiyetinin ardından gelen bağımsızlık sonrası ilk başbakan oldu. 1973 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ödülüne layık görüldü. Mauritius’ta bulunan bir botanik bahçesi ile uluslararası havaalanına adı verildi.
1989 Avrupa Topluluğu Topluluk Patentine İlişkin Lüksemburg Antlaşmaları kabul edildi.
1992 Hukukçu ve bürokrat Adnan Öztrak yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1915) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. İçişleri Bakanlığı Vekalet Maiyet Memurluğu, Yenice, Elmadağ ve Keçiören Nahiye Müdürlüğü yaptı. Şarkikaraağaç ile Kızılcahamam’da Kaymakamlık, Çalışma Bakanlığı Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık Genel Teftiş Başmüşavirliği görevlerini yerine getirdi. Basın Yayın Umum Müdürlüğü Fen. Hey. Reisliği, Teknik Malzeme Tedariki Büro Müdürlüğü, Serbest avukatlık ile TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

Adnan Öztrak
1997 Türkiye ile Rusya arasında Mavi Akım olarak bilinen projeyi içeren anlaşma imzalandı.
1999 Avukatlara, Avrupa Birliği üyesi bir başka devlette o devletin kendi avukatlarıyla aynı şartlarda, orijinal mesleki unvanlarını kullanarak, sürekli ve kısıtlamaya tabi olmadan mesleklerini icra etme imkanını veren 16 Şubat 1998 tarihli 98/5/CE sayılı Direktif 15 Aralık 1999’da uygulamaya konuldu.
2002 Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD), adli tıp uzmanı görev tanımı, çekirdek müfredat ve meslekte yeterlilik kurulu yapılanmalarını oluşturarak ECLM (Avrupa Adli Tıp Komitesi)’ye gözlemci üye olarak kabul edildi.
2017 Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi olarak atandı. Bilir, 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçildi
2021 Hatay Barosuna kayıtlı Avukat Ünsal Kirmit, yazıhanesinde cansız bulundu. İki yıllık Avukat Kirmit’in ölümü ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Ölüm nedeninin intihar olabileceği ihtimali bulunuyor.

Avukat Ünsal Kirmit
2021 İstanbul Barosu eski başkanlarından Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, yaşamını yitirdi. Yücel Sayman, 1939’da Konya’da doğdu. 1957’de Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 1962’de ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1963’te aynı fakültede asistan olarak akademik hayata atıldı. Yüksek lisansını, Strazborug’da “Le Droit des Etrangers d‟acquérir la Propriété Immobiliére en Turquie; Strasbourg” adlı tezi ile 1968’de tamamladı. “Un Essai de Théorie sur Les Sociétes En Droit International Privé” başlığı altındaki teziyle, 1969 yılında, Strasbourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. 1978’de hukuk doçenti oldu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ‘Devletler Özel Hukuku’ Anabilim dalında öğretim üyesi olarak göreve başladı. 1992’den itibaren Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı olarak görev yaptı. Birlik’te yönetim kurulu üyeliğini üstlendi. 1996 yılında başkan seçildiği İstanbul Barosu’ndaki görevine aralıksız olarak üç dönem devam etti. İstanbul Medipol Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 25.04.2011 tarihinde hukuk profesörü unvanını kazandı. 2002 yılında, Sosyal Demokrasi Vakfı tarafından kendisine “İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü” tevcih edildi. Evrensel Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Bu gazetede yazdığı yazılarını 2008 yılında “Özgürlük Zamanı” adıyla kitaba dönüştürdü. 1982 yılında “Türk Devletler Özel Hukukunda Evlenmenin Kuruluşu” ve 2006 yılında da “Avukatlık Zamanı” isimli eserleri kaleme aldı. 2018 yılında “Gerçekliğimin Suretinde Düşler, Düşünceler” isimli eseri basıldı. 2013 yılında “çözüm ve müzakere” sürecinin alt yapısını oluşturmak üzere kurulan 63 kişilik Akil İnsanlar heyetine Marmara Bölgesi’nden katıldı. “Akil insan sözü beni rahatsız ediyor, akil falan değilim” dedi. Çok sayda makale yazdı, bilimsel toplantılarda tebliğler sundu, yüzlerce panel, konferans ve sempozyumda konuşmacı ve yönetici olarak yer aldı. Fransızca ve İngilizce biliyordu.

Prof. Dr. Yücel Sayman
2021 ABD Kongre binası baskınında yer almakla suçlanan sağcı gruplar “Proud Boys” ve “Oath Keepers” üyesi 31 kişiye dava açıldı.
2021 Malta, kişisel esrar kullanımını yasallaştıran ilk AB ülkesi oldu. Esrarın kişisel kullanım için sınırlı ekimini ve bulundurulmasını onayladı. Yeni yasa cumhurbaşkanının onayına sunuldu.
2021 Güney Kore’nin en büyük süt şirketi, ‘kadınların ineğe dönüştüğü’ ve gizlice görüntü almayı normalleştiren reklamıyla büyük tepki topladı. Şirket özür diledi ve reklam yasaklandı.
2021 Avrupa Birliği’nin en üst yargı organı olan Avrupa Adalet Divanı, ebeveynleri aynı cinsiyetten olan ailelerin haklarını güçlendiren bir karar aldı. Divan, ortak çocukları olan lezbiyen çifte İspanya’da verilen doğum belgesinin AB genelinde geçerli olduğuna hükmetti.
2023 Hakem Halil Umut Meler’e yumruk atan Ankaragücü Kulübü Başkanı Faruk Koca ile birlikte 4 kişi hakkında “kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralama”, “kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralamaya teşebbüs”, “tehdit”, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanuna aykırılık” suçlarından cezalandırılması talebiyle düzenlenen iddianame Ankara Batı 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Milletvekili Turhan Çömez ve beraberindekiler, Ankara’daki Somali Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yaparak, motokurye Yunus Emre Göçer’in ölümüne neden olan Somali Cumhurbaşkanının oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud’un ülkeyi terk etmesine tepki gösterdi.
15 Aralık – Hukuk Takvimi

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP

0

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP,  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ nun 42. maddesi gereğince, sektörün önde gelen müzik yapımcılarının girişimiyle kurulmuş meslek birliğidir. MÜ-YAP, 03.08.2000 tarihinde Kültür Bakanlığının onayı ile tüzel kişilik kazanmış ve faaliyetlerine başlamıştır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, müzik yapımcılarının ve müzik yapımcılığının gelişmesini ve kamuoyu tarafından tanınmasını sağlamakta, ses tespitlerinin izinsiz olarak çoğaltılmasını ve kullanılmasını önlemek için mücadele etmekte ve kamuoyunu bilinçlendirme çalışmaları yapmaktadır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP tüzel kişi üyelerinin sayısı 196’nın üzerindedir. MÜ-YAP’a üye tüzel kişilik sahibi şirketlerin Türkiye Müzik Endüstrisi içindeki payı yüzde 80’in üzerindedir. MÜ-YAP’ın kamuya açıklanan resmi rakamlarına göre, Türkiye’de uluslararası repertuarı temsil eden müzik dünyası temsilcilerinin % 95’inden fazlası MÜYAP üyesidir.

MÜ-YAP ve Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)

MÜ-YAP, Bakanlar Kurulunun 22.11.2001 tarihli kararıyla Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)’nin Türkiye Ulusal Grubu olarak kabul ve tescil edilmiştir. Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, Türkiye’de Müzik Endüstrisi’nin ve telif hakları sisteminin gelişmesine katkı sağlamakta, Dünya Kayıt Endüstrisini temsil eden Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği IFPI Ulusal Grubunun Türkiye Ulusal Grubu temsilciliğini yürütmektedir. Bu çerçevede IFPI tarafından düzenlenen toplantılara katılmakta, Temsili Alan Komite Toplantılarına, Ulusal Grup Toplantılarına ve Korsanla Mücadele Toplantılarına katılmakta, bu toplantılar raporlanmaktadır.

MÜ-YAP’ın Amacı

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, izinleri alınarak ve bedelleri ödenerek tespiti yapılmak suretiyle piyasaya sürülen albümlerin sahibi olan müzik yapımcılarından almış olduğu yetki belgeleri ile yerli ve yabancı kayıtlara ilişkin yasal hakları birlik faaliyetleri çerçevesinde koruma amacındadır. MÜ-YAP, Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 80. Maddesi çerçevesinde üyelerine ait hakların kullanımına, bu yetki belgelerinin kapsamı içinde  izin verme yetkisine sahip tek kuruluştur.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, tüzüğünün gerektirdiği çerçevede icraya konu eser yada sesleri ilk defa tespit eden ve eser sahibinin haklarına komşu hakları bulunan ses taşıyıcısı müzik yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak, haklarını izlemek; alınacak tazminatların ve tespitleri içeren ses taşıyıcılarının kullanılmasından kaynaklanan telif bedellerini toplayarak hak sahiplerine dağıtımını sağlamakla görevlidir. Sektörün ekonomik anlamda güçlenmesini sağlamak da MÜ-YAP’ın amaçları arasında yer almaktadır.

Birliğin Kurucu Yönetimi ve Mevcut Yönetim Kurulu

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP’ın 23 Kasım 2000 Tarihli İlk Genel Kurul Toplantısında Seçilen ilk Yönetim Kurulu üyeleri, Tempa Tüm Elektrikli Mamuller Paz. Tic. A.Ş. temsilcisi olarak Aydın Oskay, Sony (Türkiye) Müzik ve Sanat A.Ş. adına Ali Melik Ayraçman, Neşe Müzik Yapım San. ve Tic. A.Ş. adına Neşe Demirkat, Emre Grafson Müz. San.  Dan. ve Tic. A.Ş. adına Hüseyin Emre ve Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık olmuştur.

Birliğin 15 Mart 2017 Tarihli Olağan Genel Kurul Toplantısında seçilen son Yönetim Kurulu üyeleri ise Seyhan Müzik Prodüksiyon İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. adına Bülent Seyhan, Süper Müzik Yapım Prodüksiyon San. ve Tic. Ltd. Şti.adına Deniz Erdem, Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık, Ada Yayıncılık ve Müzik Tic.Ltd.Şti. adına Bülent Forta ve Doğan Müzik Yapım ve Tic. A.Ş. adına Samsun Demir’den oluşmuştur. Birliğin başkanı Bülent Seyhan’dır.

MÜ-YAP Faaliyetleri 

Lisanslama ve Dağıtım

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyelerine ait bağlantılı hakları korumakta, üyelerine ait yapımların (fonogramların) ve yapımlarda yer alan kayıtların radyo ve televizyonlar ile yeni medyada kullanımları dahil, otel, lokanta, bar, diskotek, mağaza ve benzeri kamuya açık alanlarda kullanımları nedeniyle lisans sözleşmeleri imzalayarak telif bedellerini toplamakta, telif bedellerini birliğin Dağıtım Yönergesi çerçevesinde üyelerine dağıtmaktadır.

Korsanla Mücadele ve Hukuk

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyesi olan müzik yapımcılarına ait kayıt ve albümlerin korsan üretimlerini ve internet üzerinden gerçekleşen her türlü izinsiz müzik kullanımlarını, dosya paylaşımlarını önlemekte, koruması altında bulunan fonogramları lisans almadan, izinsiz kullanan kişi ve kurumlarla mücadele etmektedir.

Sektör Çalışmaları

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, ulusal ve uluslararası müzik pazarındaki gelişmeleri takip etmekte, üyeleri için Türkiye ve Dünya Müzik Endüstrisi hakkında veri üretmekte, ulusal ve uluslararası toplantılarda, fuarlarda, konferanslarda ve çeşitli etkinliklerde Türkiye Müzik Endüstrisini temsil etmekte ve endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.

İnternet Denetimleri;

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, kurmuş olduğu teknik ekiple korsan sitelerin takibini sağlamakta, bu sitelere ilişkin hukuki girişimlerde bulunmaktadır. Birlik, ses kayıtlarını izinsiz biçimde yayınlayan sitelere ihtarname göndermekte, ihtarı dikkate almayanlar hakkında yasal süreç başlatmaktadır. MÜ-YAP, 2004 yılından itibaren 2.000’in üzerinde siteye erişimi engellemiş veya kapattırmıştır.

2016 yılında, Türkiye’de ziyaretçi sayısı bakımından en çok takip edilen, izinsiz müzik yayını ve çeşitli yoğunluklarda reklam bulunduran 31 site saptanmış, IFPI’ya bildirilmiş, bu sitelerden izinsiz kullanılan repertuara ait linkler kaldırılmıştır.

Fiziki Denetimler

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, yaptığı fiziki denetimlerle korsanla mücadele etmekte, başta sahil kentleri olmak üzere benzin istasyonları ve müzik marketleri denetlemekte ve haksız kullanım tespiti halinde yasal işlem başlatmaktadır. Feribot ve iskeleler, turistik tesisler ve diğer kamuya açık alanlar sürekli denetim altında tutulmaktadır.

MÜ-YAP İletişim 

http://tr.mu-yap.org

E-posta : muyap@mu-yap.org

Tel :+90 212 292 46 13

Faks :+90 212 292 46 17

Adres : Kuloğlu Mh. Turcanıcıbaşı Cd. No: 10 Kat: 4 Beyoğlu / İstanbul

 

BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme

0

BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (International Covenant on Civil and Political Rights), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş ve 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açılmıştır. Sözleşme, 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İnsan Hakları Komitesi’ne ilişkin 41. madde ise, 28 Mart 1979 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin denetim organı, İnsan Hakları Komitesidir.

Türkiye Sözleşme’yi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme’nin onaylanmasını uygun bulan 4 Haziran 2003 tarih ve 4868 sayılı Kanun, 18 Haziran 2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bakanlar Kurulu’nun 7 Temmuz 2003 tarih ve 2003 /5851 sayılı kararıyla Sözleşme’nin onaylanması kararlaştırılmış ve Sözleşme’nin resmi Türkçe çevirisi, 21 Temmuz 2003 sayılı ve 25175 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Türkiye, onay belgelerini 15 Eylül 2003 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi etmiş ve 49. madde uyarınca, Sözleşme Türkiye bakımından 23 Aralık 2003 tarihinden itibaren hüküm doğurmaya başlamıştır.

Türkiye, Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini, Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca Türkiye’nin diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını ve Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel sınırları itibariyle onaylanmış bulunduğunu belirten üç beyanda bulunmuştur. Ayrıca, Sözleşme’nin 27. maddesine çekince konmuştur. Bu çekinceye göre, Türkiye Cumhuriyeti Sözleşme’nin etnik, dinsel ve dil azınlıklarının haklarına ilişkin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Lozan Barış Andlaşması ile Eklerinin ilgili hükümlerine göre uygulama hakkını saklı tuttuğunu ifade etmektedir.

MEDENİ VE SİYASİ HAKLARA İLİŞKİN ULUSLARARASI SÖZLEŞME

16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul Kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmıştır.

  1. Madde uyarınca, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir
Giriş

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilmiş olan ilkelere uygun olarak, insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu gözönünde bulundurarak,

Bu hakların, kişinin doğuştan sahip olduğu onurundan kaynaklandığını kabul ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi‘ne uygun olarak, kişisel ve siyasal özgürlüğe ve korku ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğüne sahip özgür insan ülküsüne ancak herkesin kişisel ve siyasal haklarının yanı sıra ekonomik, sosyal ve kültürel haklarından da yararlanabileceği koşulların yaratılması ile ulaşılabileceğini kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin insan hak ve özgürlüklerine bütün dünyada saygı gösterilmesini ve bunlara uygun davranılmasını teşvik etmek yükümlülüğünü gözönüne alarak,

Diğer bireylere ve bağlı olduğu topluluğa karşı görevleri olan bireyin, bu Sözleşme’de tanınan haklara saygı gösterilmesi ve bunların geliştirilmesi için çaba gösterme sorumluluğu altında bulunduğunu dikkate alarak,

Aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmışlardır:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

BÖLÜM I

MADDE 1

  1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar.
  2. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olanaklarından yoksun bırakılamaz.
  3. Özerk olmayan ve Vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Yasası’nın hükümleri uyarınca, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir.

BÖLÜM II

MADDE 2

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet kendi ülkesinde yaşayan ve yetkisi altında bulunan bütün bireylere ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından hiçbir ayırım gözetmeksizin bu Sözleşme’de tanınan hakları sağlamak ve bu haklara saygı göstermekle yükümlüdür.
  2. Mevcut mevzuatta ve diğer yasal tedbirlerde henüz düzenleme bulunmayan durumlarda, bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet, kendi anayasal kurallarına ve bu Sözleşme’nin hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşme’de tanınan hakların uygulanmasını sağlamak bakımından gerekli olan yasama ve diğer tedbirleri almakla yükümlüdür.
  3. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet:

(a) Bu Sözleşme ile tanınan hakları ve özgürlükleri ihlal edilmiş olan her şahsın, bu ihlal resmi sıfatla görev yapan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa bile, etkin şekilde telafi edilmesini güvence altına almakla;

(b) Böyle bir telafi talebinde bulunan herkesin haklarının yetkili yargı, yürütme ya da yasama organlarınca ya da Devletin yasal sisteminde öngörülen başka bir yetkili organ tarafından karara bağlanmasını ve yargısal telafi olanaklarının sağlanmasını güvence altına almakla;

(c) Bu hukuki yollardan sağlanan kararların yetkili organlarca uygulanmasını güvence altına almakla yükümlüdür.

MADDE 3

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de yer alan bütün medeni ve siyasal haklardan erkeklerle kadınların eşit yararlanmasını güvence altına almakla yükümlüdürler.

MADDE 4

  1. Ulusun hayatını tehdit eden ve varlığı resmen ilan edilmiş olan olağanüstü bir durumun ortaya çıkması halinde, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülüklerine aykırı olmamak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din ya da toplumsal kökene dayalı bir ayrımcılık içermemesi kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde olmak üzere, bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden ayrılan tedbirler alabilirler.
  2. Bu hükme dayanılarak Sözleşme’nin 6, 7, 8 (1. ve 2. fıkralar), 11, 15, 16 ve 18 nci maddelerine aykırılık getirilemez.
  3. Aykırılık hakkından yararlanmak isteyen bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, hangi hükümleri uygulamaktan kaçındıklarını ve bu davranışta bulunmalarına yol açan nedenleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla, bu Sözleşme’ye Taraf diğer Devletlere derhal bildireceklerdir. Böyle bir aykırılığı sona erdirdikleri tarih konusunda da yine aynı kanal aracılığıyla bir bildirimde bulunacaklardır.

MADDE 5

  1. Bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm, herhangi bir Devlete, gruba ya da kişiye, bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin herhangi birinin ortadan kaldırılmasına ya da bu Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlanmasına yönelik herhangi bir faaliyete girişme ya da bu yönde bir harekette bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.
  2. Bu Sözleşme’ye taraf olan herhangi bir Devlette yasalara, sözleşmelere, yönetmeliklere veya teamüllere göre tanınmış olan ya da var olan temel insan haklarından hiçbiri, bu Sözleşme’nin bu gibi hakları tanımadığı ya da daha sınırlı olarak tanıdığı gerekçesiyle sınırlanamaz ve kaldırılamaz.

BÖLÜM III

MADDE 6

  1. Her insanın doğuştan gelen yaşama hakkı vardır. Bu hak yasalarla korunacaktır. Hiç kimsenin yaşamı keyfi olarak elinden alınamaz.
  2. Ölüm cezasını kaldırmamış olan ülkelerde idam hükmü, ancak suçun işlendiği anda yürürlükte olan yasalara uygun olarak ve bu Sözleşme ile Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hükümlerine aykırı olmamak şartı ile, en ağır suçlar için verilebilir. Bu ceza ancak yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş kesin bir karar üzerine uygulanabilir.
  3. Yaşamdan yoksun bırakma eyleminin soykırım suçunu oluşturması durumunda, bu maddenin hiçbir hükmünün Sözleşme’ye Taraf Devletlerden hiçbirine Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hükümlerinden doğan herhangi bir yükümlülüğüne herhangi bir biçimde aykırılık olanağını vermeyeceği açıktır.
  4. Ölüm cezasına çarptırılan herkesin, cezanın affedilmesini ya da daha hafif bir cezaya çevrilmesini istemeye hakkı vardır. Genel af, özel af ya da ölüm cezasının değiştirilmesi kararı her durumda verilebilir.
  5. Ölüm cezası onsekiz yaşın altındaki kimseler tarafından işlenen suçlar için verilemez ve hamile kadınların idam cezaları yerine getirilemez.
  6. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sözleşme’ye Taraf herhangi bir Devlet tarafından, idam cezasının kaldırılmasını geciktirmek ya da önlemek için kullanılamaz.

MADDE 7

Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz.

MADDE 8

  1. Hiç kimse köle durumunda tutulamaz; kölelik ve köle ticaretinin her şekli yasaklanacaktır.
  2. Hiç kimse kul durumunda tutulamaz.
  3. (a) Hiç kimseden zorla ya da zorunlu olarak çalışması istenemez.

(b) 3. fıkranın (a) bendi, bir suçun karşılığı olarak ağır işlerde çalışma cezası verilen ülkelerde yetkili bir mahkeme tarafından verilen böyle bir karar uyarınca ağır işte çalıştırmayı engeller biçimde görülemez.

(c) Bu fıkra açısından, “zorla ya da zorunlu çalıştırma” terimi:

(i) Bir mahkemenin yasal kararıyla gözaltında bulunan ya da gözaltına alınmasının ardından şartla salıverilmiş bir kimseden normal olarak istenen ve (b) bendinde belirtilmemiş olan bir iş veya hizmeti,

(ii) Askeri nitelikteki herhangi bir hizmeti ve bu hizmete katılmayı vicdani bakımdan reddetme hakkının tanındığı ülkelerde de bu hakkı kullananlardan yasal olarak istenen herhangi bir ulusal hizmeti,

(iii) Toplumun varlığını ya da refahını tehdit eden olağanüstü hal ya da felaket durumunda istenen herhangi bir hizmeti,

(iv) Olağan kişisel yükümlülüklerin bir bölümünü oluşturan herhangi bir iş ya da hizmeti kapsamayacaktır.

MADDE 9

  1. Herkesin kişi özgürlüğü ve güvenlik hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz veya tutuklanamaz. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeplere ve usule uygun olmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
  2. Tutuklanan herkese, tutuklandığı anda, tutuklanma nedenleri ve hakkında ileri sürülen iddialar derhal bildirilecektir.
  3. Bir suç işlediği iddiasıyla yakalanan ya da tutuklanan herkes, derhal bir yargıcın ya da yasalarla yargı erkini kullanmaya yetkili kılınmış bir başka resmi görevlinin önüne çıkarılacak ve uygun bir süre içinde yargılanma ya da salıverilme hakkına sahip olacaktır. Yargılanmayı bekleyen kişilerin gözaltında tutulmaları genel kural olmayacaktır; ancak, salıverme, sanığın duruşmalarda, adli takibatın diğer safhalarında ve gerekli hallerde hükmün infazında hazır bulunması için güvencelere bağlanabilir.
  4. Yakalanma ya da tutuklanma yoluyla özgürlüğünden yoksun bırakılan herkesin, mahkemenin gecikmeksizin tutuklamanın yasallığı konusunda karar vermesini ve yakalamanın yasal olmaması halinde, salıverilmesini kararlaştırması için mahkemeye başvurma hakkı vardır.
  5. Yasal olmayan bir yakalama ya da tutuklama işleminden mağdur olan herkesin, icrası kabil zorunlu tazminat hakkı olacaktır.

MADDE 10

  1. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan herkese insanca ve kişinin doğuştan sahip olduğu onura saygı gösterilerek davranılır.

2.(a) Sanık durumunda olan kişiler, istisnai durumlar dışında, hüküm giymiş kişilerden ayrı tutulacaklar ve hüküm giymemiş kişilerin statüsüne uygun ayrı işlem göreceklerdir.

(b) Küçük sanıklar, yetişkin olanlardan ayrı tutulacaklar ve durumlarının karara bağlanması için mümkün olan en kısa sürede mahkeme önüne çıkartılacaklardır.

  1. Cezaevi sistemi, asıl amacı mahkumların ıslahı ve topluma yeniden kazandırılması olan bir sistem olarak ele alınacaktır. Küçük suçlular yetişkinlerden ayrı tutulacak ve kendilerine yaşlarına ve yasal statülerine uygun biçimde davranılacaktır.

MADDE 11

Hiç kimse, sırf bir akitten doğan yükümlülüğünü yerine getiremediği gerekçesiyle hapsedilemez.

MADDE 12

  1. Yasal olarak bir Devletin ülkesinde bulunan herkes, o ülke içinde özgürce hareket etme hakkına ve ikametgahını seçme özgürlüğüne sahiptir.
  2. Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terketmekte özgürdür.
  3. Yukarıda sözü edilen haklara, ulusal güvenliği, kamu düzenini, kamu sağlığını ya da genel ahlakı veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak üzere yasalarla konmuş ve bu Sözleşme’de tanınan diğer haklarla uyumlu olanlar dışında herhangi bir sınırlama konulamaz.
  4. Hiç kimse, kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz.

MADDE 13

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden birinin ülkesinde yasal olarak bulunan bir yabancı, bu ülkeden ancak yasalara uygun olarak verilmiş bir karar uyarınca sınırdışı edilebilir ve ulusal güvenlik bakımından zorunlu nedenler aksini gerektirmedikçe, sınırdışı edilmesine karşı nedenler ileri sürmesine ve durumunun yetkili makamlar ya da yetkili makamlarca özel olarak atanmış kişi ya da kişilerce yeniden gözden geçirilmesine ve bu amaçla yetkili merciler önünde temsil edilmesine izin verilecektir.

MADDE 14

  1. Herkes mahkemeler ve yargı organları önünde eşittir. Herkes, bir suçla itham edildiğinde ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilirken, yasalar uyarınca kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve kamuya açık bir duruşma hakkına sahiptir. Demokratik bir toplumda ahlak, kamu düzeni ya da ulusal güvenlik gerekçeleriyle ya da tarafların özel hayatları bunu gerektirdiğinde, ya da özel durumlarda, mahkeme, açıklığın adalete zarar vereceği düşüncesine vardığı takdirde, mahkemenin gerekli gördüğü ölçüde, basın ve dinleyiciler duruşmaların tümü ya da bir kısmının dışında tutulabilirler. Ancak, küçüklerin çıkarları aksini gerektirmedikçe, ya da duruşmalar çocukların vesayetine ilişkin evlilikle ilgili uyuşmazlıklar hakkında olmadıkça, ceza ya da hukuk davalarında verilecek herhangi bir kararın aleni olması zorunludur.
  2. Bir suçla itham edilen herkes, yasalara göre suçlu olduğu kesinleşene dek masum kabul edilmek hakkına sahiptir.
  3. Herkes, itham edildiği suçla ilgili olarak, tam bir eşitlik içinde, aşağıdaki asgari garantilere sahip olacaktır:

(a) Kendisine, en kısa zamanda ve anlayacağı bir dilde, aleyhindeki iddianın niteliği ve nedenleri hakkında ayrıntılı bilgi verilmesi;

(b) Savunmasını hazırlayabilmek ve kendi seçtiği avukatla temas edebilmek için yeterli zaman ve kolaylıkların tanınması;

(c) Gereksiz bir gecikme olmadan yargılanması;

(d) Yargılanmada hazır bulunması ve kendisini ya doğrudan ya da kendi seçtiği avukat yardımı ile savunması; avukatı yoksa, bu hakkının var olduğunun kendisine bildirilmesi; adaletin gerektirdiği her durumda kendisine bir avukat tayin edilmesi ve böyle durumlarda ödeme yapma olanağı yoksa bu yardımın parasız olarak sağlanması;

(e) Aleyhindeki tanıklara soru sorabilmesi ya da soru sordurabilmesi, lehindeki tanıkların da aleyhindeki tanıklarla aynı şekilde sorgulanabilmelerinin sağlanması;

(f) Mahkemede kullanılan dili anlamıyor veya konuşamıyorsa bir tercümanın parasız yardımının sağlanması;

(g) Kendi aleyhinde tanıklıkta bulunmaya ya da suç itirafına zorlanmaması.

  1. Küçükler için yargılama bu kişilerin yaşları ve topluma yeniden kazandırılmaları düşüncesi gözönüne alınarak yürütülecektir.
  2. Bir suçtan hüküm giyen herkes, mahkumiyet ve cezanın yasalara uygun olarak daha yüksek bir yargı organınca yeniden incelenmesi hakkına sahip olacaktır.
  3. Kesin bir kararla bir suçtan dolayı mahkum olan ve daha sonra hakkındaki hüküm, adaletin yanlış tecelli ettiğini kat’i şekilde ortaya koyan yeni veya yeni ortaya çıkan bir maddi delil dolayısıyla bozulan veya bu sebeple affa uğrayan bir kişi, evvelce bilinmeyen maddi delilin zamanında ortaya çıkmamasında kısmen ya da tamamen kendi kusuru bulunduğu ispat edilmediği takdirde, böyle bir hükmün sonucunda ceza çekmesinin karşılığı olarak yasalara uygun şekilde tazminata hak kazanır.
  4. Hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz.

MADDE 15

  1. Hiç kimse, işlendiği zamanda ulusal ya da uluslararası hukuk bakımından suç sayılmayan bir fiil ya da ihmal yüzünden suçlu sayılamaz. Suç sayılan bir fiile, işlendiği zaman yürürlükte olan bir cezadan daha ağır ceza verilemez. Fiilin işlenmesinden sonra yasalarda bu fiile karşılık daha hafif bir ceza öngörülecek olursa, fiili işleyene bu ikinci ceza uygulanır.
  2. Bu maddenin hiçbir hükmü, işlendiği sırada uluslar topluluğunun kabul ettiği genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil ya da ihmal yüzünden bir kimsenin yargılanmasını ya da cezalandırılmasını engelleyemez.

MADDE 16

Herkes, her yerde, kanun önünde kişi olarak tanınma hakkına sahip olacaktır.

MADDE 17

  1. Hiç kimsenin özel hayatına, ailesine, evine ya da haberleşmesine keyfi ya da yasadışı olarak müdahale edilemez; hiç kimsenin şeref ve itibarına yasal olmayan tecavüzlerde bulunulamaz.
  2. Herkesin, bu gibi müdahalelere ya da tecavüzlere karşı yasalarca korunma hakkı vardır.

MADDE 18

  1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olacaktır. Bu hak, herkesin istediği dine ya da inanca sahip olması ya da bunları benimsemesi özgürlüğünü ve herkesin aleni veya özel olarak bireysel ya da başkaları ile birlikte toplu olarak, kendi din ya da inancını ibadet, icra, bunun icaplarını yerine getirme ya da öğretme bakımından ortaya koyma özgürlüğünü de içerir.
  2. Hiç kimse, kendi seçtiği bir din ya da inanca sahip olma ya da bunu benimseme özgürlüğünü zedeleyecek bir baskıya maruz bırakılamaz.
  3. Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, ana-babaların ve, uygulanabilir olan durumlarda, yasalarca saptanmış vasilerin, çocuklarına kendi inançlarına uygun bir dinsel ve ahlaki eğitim verme özgürlüklerine saygı göstermekle yükümlüdürler.

MADDE 19

  1. Herkes, kimsenin müdahalesi olmaksızın istediği düşünceye sahip olma hakkına sahiptir.
  2. Herkes, düşüncelerini açıklama hakkına sahiptir; bu hak, herkesin, ülkesel sınırlara bağlı olmaksızın her çeşit bilgiyi ve fikri, sözlü, yazılı ya da basılı biçimde, sanat eserleri biçiminde ya da kendi seçeceği herhangi bir başka biçimde araştırma, edinme ve iletme özgürlüğünü de içerir.
  3. Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen hakların kullanılması, özel bazı görev ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Dolayısıyla, bunlara bazı sınırlamalar da konulabilir; ancak, bu sınırlamaların yasalarda öngörülmüş olması ve;

(a) Başkalarının haklarına ve şöhretine saygı bakımından ve;

(b) Ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ya da kamu sağlığı ve genel ahlakın korunması bakımlarından gerekli olması zorunlu olmalıdır.

MADDE 20

  1. Her türlü savaş propagandası yasalarla yasaklanır.
  2. Ulusal, ırksal ya da dinsel nefretin ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddete kışkırtma şeklini alacak biçimde savunulması yasalarla yasaklanır.

MADDE 21

Barışçı toplantı hakkı tanınacaktır. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez.

MADDE 22

  1. Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla biraraya gelip dernek kurma hakkı vardır.
  2. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler ya da polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulmasını engellemez.
  3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf olan Devletlere, bu Sözleşme’de öngörülen güvencelere zarar verecek yasama tedbirleri alma ya da hukuki uygulamalarda bulunma yetkisini vermez.

MADDE 23

  1. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir ve toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahiptir.
  2. Evlenebilecek yaşta bulunan erkeklerle kadınlara, evlenme ve bir aile kurma hakkı tanınacaktır.
  3. Evlenmek niyetinde olan eşlerin tam ve özgür rızası olmaksızın hiçbir evlilik bağı kurulamaz.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaklardır. Evlilik sona erdiğinde, çocuklar için gerekli olan koruyucu hükümler öngörülmesi sağlanacaktır.

MADDE 24

  1. Her çocuk, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin, reşit olmayan kişi statüsünün gerektirdiği koruma tedbirlerinin ailesi, toplumu ya da devleti tarafından alınması hakkına sahiptir.
  2. Her çocuk, doğumundan hemen sonra nüfus kütüğüne kaydedilecek ve bir isme sahip olacaktır.
  3. Her çocuğun bir vatandaşlık kazanma hakkı vardır.

MADDE 25

Her yurttaş, 2. Maddede belirtilen ayrımlara ve makul olmayan kısıtlamalara bağlı olmaksızın:

(a) Doğrudan doğruya ya da özgürce seçilmiş temsilciler aracılığı ile kamu yönetimine katılma;

(b) Genel, eşit ve gizli oyla belirli dönemlerde yapılan, seçmenlerin iradelerini özgürce ortaya koymalarını garanti eden gerçek seçimlerde oy kullanma ve seçilme;

(c) Genel anlamda eşit olarak, ülkesinin kamu hizmetlerine girme hak ve fırsatına sahiptir.

MADDE 26

Herkes yasalar önünde eşittir ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin yasalarca eşit derecede korunur. Bu bakımdan, yasalar her türlü ayrımı yasaklayacak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi, her bağlamda ayrımcılığa karşı eşit ve etkili korumayı temin edecektir.

MADDE 27

Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.

BÖLÜM IV

MADDE 28

  1. Bir İnsan Hakları Komitesi kurulacaktır. (Bu Sözleşme’de bundan böyle Komite olarak anılacaktır). Bu Komite onsekiz üyeden oluşacak ve aşağıda belirtilen görevleri yürütecektir.
  2. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin vatandaşlarından, yüksek ahlaki karaktere sahip ve insan hakları alanında ehliyetleri ile tanınan kişilerden oluşacak, hukuk deneyimi olan bazı kişilerin Komite’ye katılmasının yararı da gözönünde bulundurulacaktır.
  3. Komite üyeleri seçim yolu ile gelecekler ve kendi kişisel sıfatları ile görev yapacaklardır.

MADDE 29

  1. Komite üyeleri, 28. maddede belirtilen niteliklere sahip olan ve Sözleşme’ye Taraf Devletlerce bu görev için aday gösterilen kişilerin listesinden gizli oyla seçileceklerdir.
  2. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet iki kişiden fazla aday gösteremez. Bu kişiler, aday gösteren Devletin vatandaşları olmalıdır.
  3. Bir kimse, yeniden aday gösterilebilecektir.

MADDE 30

  1. İlk seçim, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten sonra en geç altı ay içinde yapılacaktır.
  2. 34. Madde uyarınca boşalan üyelikler için yapılacak seçimlerin dışında, seçim tarihinden en az dört ay önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere, üç ay içinde Komite üyeliği için aday göstermeleri için yazılı bir çağrıda bulunacaktır.
  3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu şekilde aday gösterilenlerin alfabetik listesini, aday gösteren Devletleri de belirterek hazırlayacak ve bu listeyi her seçimden en az bir ay önce bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere iletecektir.
  4. Komite üyelerinin seçimi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde düzenleyeceği, Sözleşme’ye Taraf Devletler toplantısında yapılır. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden üçte ikisinin toplantı nisabını oluşturacağı bu toplantıda Komite’ye, Taraf Devletlerin hazır bulunan ve oy kullanan temsilcilerinin oylarının en çoğunu alan ve salt çoğunluğunu sağlayan adaylar seçilecektir.

MADDE 31

  1. Komite’de aynı Devletten birden fazla üye bulunamaz.
  2. Komite’nin seçiminde üyeliğin adil coğrafi dağılımı esası ve farklı uygarlık biçimleri ile belli başlı hukuk sistemlerinin temsili esası gözönünde bulundurulur.

MADDE 32

  1. Komite üyeleri dört yıllık bir süre için seçilirler. Tekrar aday gösterilmeleri halinde yeniden seçilme hakları vardır. Ancak, ilk seçimde seçilen üyelerden dokuzunun süresi iki yıl sonunda dolar; ilk seçimden hemen sonra, 30. Maddenin 4. fıkrasında belirtilen toplantı Başkanı tarafından çekilecek kura ile bu dokuz üyenin adları saptanır.
  2. Görev süresinin sona ermesi üzerine, bu Sözleşme’nin bu bölümünde yukarıda yer alan maddeler uyarınca seçimler yapılır.

MADDE 33

  1. Öteki üyelerin oybirliği ile varacakları görüşe göre Komite üyelerinden biri, geçici nitelikte bir hazır bulunmama durumu dışında başka bir nedenle görevini yapamaz hale gelmiş ise, Komite Başkanı durumu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirir; o da o üyeliğin boş olduğunu ilan eder.
  2. Komite üyelerinden birinin ölümü ya da görevden çekilmesi halinde Başkan hemen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne durumu bildirir, o da ölüm ya da çekilmenin hüküm doğurduğu tarih itibariyle bu üyeliğin boş olduğunu ilan eder.

MADDE 34

  1. 33. Madde uyarınca bir üyeliğin boş olduğunun ilan edilmesi halinde ve yeri boşalan üyenin görev süresi ilan tarihinden sonra altı ay içinde sona ermiyorsa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri durumu bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere bildirir, onlar da boşluğu doldurmak amacı ile 29. Madde uyarınca iki ay içinde aday gösterebilirler.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu şekilde aday gösterilen kişilerin alfabetik bir listesini hazırlar ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere iletir. Boş bulunan üyelik için seçim, Sözleşme’nin bu bölümünün ilgili hükümlerine uygun olarak yapılır.
  3. 33. Madde hükümlerine göre ilan edilen boşluğu doldurmak üzere seçilen Komite üyesi, işbu madde hükümleri uyarınca yeri boşalmış olan üyenin kalan süresinin sonuna kadar görev yapar.

MADDE 35

Komite üyeleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun onayı ile, Komite’nin sorumluluklarının önemi gözönüne alınarak, Genel Kurul tarafından saptanacak koşullara göre Birleşmiş Milletler’in kaynaklarından maaş alırlar.

MADDE 36

Bu Sözleşme uyarınca Komite’nin görevlerinin etkili bir biçimde yürütülebilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gerekli eleman ve kolaylıkları sağlar.

MADDE 37

  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Komite’nin ilk oturumunu Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde toplar.
  2. Komite, ilk oturumundan sonra, kendi çalışma usullerinde öngörülen zamanlarda toplanır.
  3. Komite normal olarak Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi’nde toplanır.

MADDE 38

Komite’nin her üyesi, göreve başlamadan önce, görevlerini tarafsız ve vicdanına göre yürüteceği konusunda Komite önünde and içer.

MADDE 39

  1. Komite, memurlarını iki yıllık bir süre için seçer. Memurlar yeniden seçilebilirler.
  2. Komite, çalışma usullerini kendisi belirler; ancak bu kurallar, diğer hususların yanısıra:

(a) Toplantı yeterlik sayısının oniki üyeden oluşacağını;

(b) Komite kararlarının, mevcut üyelerin çoğunluğu ile alınacağını da içermelidir.

MADDE 40

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınan hakların gerçekleştirilmesini sağlamak üzere aldıkları tedbirler ve bu hakların kullanılmasında kaydedilen gelişmeler konusunda:

(a) Bu Sözleşme’nin ilgili Taraf Devletler bakımından yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içinde;

(b) Bundan sonra da Komite ne zaman isterse, rapor sunmakla yükümlüdürler.

  1. Bütün raporlar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulur. Genel Sekreter bu raporları, incelenmek üzere Komite’ye sunar. Raporlarda, eğer varsa, bu Sözleşme’nin uygulanmasını etkileyen unsur ve güçlükler belirtilir.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Komite’ye danıştıktan sonra, bu raporların ilgili ihtisas kuruluşlarının yetki alanlarına giren bölümlerini, bu kuruluşlara iletebilir.
  3. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin kendisine sunduğu raporları inceler. Kendi raporlarını ve uygun göreceği görüşleri Taraf Devletlere iletir. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin kendisine gönderdiği raporların birer örneği ile birlikte kendi görüşlerini Ekonomik ve Sosyal Konsey’e de iletebilir.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu maddenin 4. fıkrası uyarınca belirtilen görüşler hakkındaki kendi görüş ve yorumlarını Komite’ye sunabilirler.

MADDE 41

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf olan bir Devlet, Komite’nin başka bir Devletin bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği yolundaki iddiasını içeren her türlü başvuruyu kabul etme ve inceleme yetkisini bu madde uyarınca tanıdığını herhangi bir anda bildirebilir. Bu maddede belirtilen başvuruların Komite tarafından kabul edilip incelenmesi ancak, bunların Komite’nin kendisi bakımından yetkili olduğunu bildiren bir Taraf Devlet tarafından yapılması halinde mümkündür. Böyle bir bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devleti ilgilendiren başvurular Komite tarafından kabul edilemez. Bu madde uyarınca kabul edilen başvurular, aşağıdaki usule uygun olarak ele alınır:

(a) Bu Sözleşme’ye Taraf olan herhangi bir Devlet, başka bir Taraf Devletin bu Sözleşme’nin hükümlerini yerine getirmediği görüşüne varırsa, sorunu, yazılı başvuru yoluyla o Taraf Devletin dikkatine sunabilir. Başvuruyu alan Devlet, başvurunun alınmasından sonra üç ay içinde sorunu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklama ya da herhangi bir yazılı beyanla ilgili Devlete açıklamada bulunur. Bu açıklamanın mümkün ve uygun olduğu ölçüde soruna ilişkin uygulanan, uygulanacak olan ve uygulanabilecek nitelikte olan iç hukuk usullerine ve çözüm yollarına ilişkin bilgiyi de içermesi gerekir.

(b) İlk başvurunun alınmasından sonra altı ay içinde bu sorun ilgili her iki Taraf Devleti de tatmin edecek bir biçimde düzeltilmemiş ise, ilgili Taraf Devletlerden herhangi birinin, ilgili Devlete ve Komite’ye bildirmek suretiyle, sorunu Komite’ye götürme hakkı vardır.

(c) Komite’nin kendisine iletilen herhangi bir sorunu ele alması ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilmiş ilkelerine uygun olarak bütün iç hukuk yollarına başvurulduğu ve bu yolların tüketildiği kanısına varması halinde mümkündür. Başvurulan çözüm yollarının makul olmayan bir biçimde uzaması halinde, bu kural geçerli olmayacaktır.

(d) Komite, bu maddede öngörülen başvuruları incelerken kapalı oturum yapar.

(e) Bu maddenin (c) bendi saklı kalmak üzere Komite, sorunun bu Sözleşme’de tanınan insan hak ve temel özgürlüklerine saygı temeli üzerinde dostane bir çözüme kavuşturulması amacı ile, ilgili Taraf Devletler nezdinde iyi niyet girişimlerinde bulunur.

(f) Komite, kendisine iletilen herhangi bir sorunda, (b) bendinde sözü edilen Taraf Devletlere, gerekli bilgileri Komite’ye vermeleri için çağrıda bulunabilir.

(g) Sorun Komite’de ele alındığı zaman, (b) bendinde sözü edilen ilgili Taraf Devletler, Komite’de temsil edilme ve sözlü ve/veya yazılı beyanlarda bulunma hakkına sahiptirler.

(h) Komite, (b) bendinde belirtilen bildirimin alınmasından sonra oniki ay içinde aşağıda gösterilen şekillerde bir rapor hazırlar:

(i) (e) bendinde öngörülen biçimde bir sonuca ulaşıldığı takdirde, Komite, raporunu, vakıaların kısaca ortaya konması ve varılan sonucun belirtilmesi ile sınırlar;

(ii) (e) bendinde öngörülen biçimde bir sonuca ulaşılamamışsa, Komite raporunu vakıaların kısaca belirtilmesi ile sınırlar; ilgili Taraf Devletlerin yazılı beyanları ile sözlü beyanlarının tutanakları da bu rapora eklenir.

Her durumda, rapor ilgili Taraf Devletlere bildirilir.

  1. İşbu maddenin hükümleri, Sözleşme’ye Taraf on Devletin maddenin 1. fıkrası uyarınca bildirimde bulundukları zaman yürürlüğe girer. Taraf Devletler bu bildirimlerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletirler, Genel Sekreter de bunların birer örneğini öteki Taraf Devletlere gönderir. Böyle bir bildirim Genel Sekreter’e duyurulmak suretiyle her zaman geri alınabilir. Böyle bir geri alma, daha önceden bu madde uyarınca yapılmış bir başvurunun konusunu oluşturan herhangi bir sorunun ele alınmasını engellemez; bildirimin geri alındığı yolundaki duyuru Genel Sekreter’in eline geçtikten sonra, geri alan Taraf Devlet yeni bir bildirimde bulunmadıkça, herhangi bir Taraf Devletten başka başvuru kabul edilmez.

MADDE 42

  1. (a) 41. Maddeye uygun olarak Komite’ye iletilen bir soruna ilgili Taraf Devletleri tatmin edecek bir çözüm bulunamamış ise, Komite, ilgili Taraf Devletlerin önceden alınmış rızalarıyla bir ad hoc Uzlaştırma Komisyonu (Bundan böyle Komisyon olarak anılacaktır) kurabilir. Komisyon, sorunun bu Sözleşme’ye saygı temeli üzerinde dostane bir çözüme ulaştırılması amacıyla, ilgili Taraf Devletler nezdinde iyi niyet girişimlerinde bulunur;

(b) Komisyon, ilgili Taraf Devletlerin kabul edeceği beş kişiden oluşur. İlgili Taraf Devletler, Komisyon’un oluşum biçiminin tümü ya da bir kısmı hakkında üç ay içinde bir anlaşmaya varamazlarsa, Komisyon’un üzerinde anlaşmaya varılamayan üyeleri Komite’nin üyeleri tarafından ve kendileri arasından gizli oy ve üçte iki çoğunlukla seçilir.

  1. Komisyon üyeleri kişisel sıfatlarıyla görev yaparlar. İlgili Taraf Devletlerin, bu Sözleşme’ye Taraf olmayan bir Devletin ya da 41. Madde uyarınca bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devletin vatandaşı olamazlar.
  2. Komisyon Başkanını kendisi seçer; çalışma usullerini kendisi belirler.
  3. Komisyon toplantıları normal olarak Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi’nde yapılır. Ancak, Komisyon’un Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve ilgili Taraf Devletlere danışarak saptayacağı başka uygun yerlerde de toplantı yapılabilir.
  4. 36. Maddeye uygun olarak kurulan sekretarya, bu madde uyarınca kurulacak Komisyonların işlerini de yürütür.
  5. Komite’nin edindiği ve derlediği bilgiler, Komisyon’a da verilir ve Komisyon diğer gerekli bilgileri vermeleri için ilgili Taraf Devletlere çağrıda bulunabilir.
  6. Komisyon, sorunu tam olarak inceledikten sonra, ancak her durumda sorunu ele almasından başlayarak en geç oniki ay içinde, ilgili Taraf Devletlere bildirilmek üzere Komite Başkanı’na bir rapor sunar.

(a) Komisyon, sorunun incelenmesini oniki ay içinde tamamlayamamış ise raporunu, çalışmaları konusunda kısa bir açıklama ile sınırlar;

(b) Bu Sözleşme’de tanınan insan haklarına saygı temeli üzerinde dostane bir çözüm bulunabilmiş ise, Komisyon raporunu vakıaların ve varılan sonucun kısaca belirtilmesi ile sınırlar;

(c) (b) bendinde öngörüldüğü şekilde bir sonuca ulaşılmamış ise Komisyon’un raporu, ilgili Taraf Devletler arasındaki sorunlara ilişkin bütün vakıalar konusundaki bulgularla, sorunun dostane bir çözüme ulaştırılması imkanları konusunda Komisyon’un görüşlerini kapsar. Bu rapor, ilgili Taraf Devletlerin yazılı beyanları ile sözlü beyanlarının tutanaklarını da içerir.

(d) Komisyon’un raporu (c) bendinde öngörülen biçimde sunulmuş ise, ilgili Taraf Devletler, raporu almalarından sonra üç ay içinde, Komisyon raporunda belirtilen hususları kabul edip etmediklerini Komite Başkanı’na bildireceklerdir.

  1. Bu madde hükümleri, Komite’nin 41. Maddede öngörülen sorumluluklarını haleldar etmemektedir.
  2. İlgili Taraf Devletler, Komisyon üyelerinin tüm harcamalarını, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin belirleyeceği tahminlere göre eşit olarak paylaşırlar.
  3. İlgili Taraf Devletlerin bu maddenin 9. fıkrası uyarınca ödeme yapmalarından önce, gerekirse Komisyon üyelerinin harcamalarını karşılamak üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri yetkili kılınır.

MADDE 43

Komite üyeleri ile, 42. Maddeye göre atanabilecek ad hoc uzlaştırma komisyonlarının üyeleri, Birleşmiş Milletler’in Ayrıcalıkları ve Dokunulmazlıkları Sözleşmesi’nin ilgili bölümlerinde Birleşmiş Milletler adına görev yapan uzmanlar için öngörülmüş bulunan kolaylıklardan, ayrıcalıklardan ve dokunulmazlıklardan yararlanma hakkına sahiptirler.

MADDE 44

Bu Sözleşme’nin uygulanması ile ilgili hükümler, Birleşmiş Milletler ile ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinde ve sözleşmelerinde öngörülen insan hakları alanında izlenecek usullere halel getirmez ve bu hükümler, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin bir uyuşmazlığı, kendi aralarında yürürlükte olan genel ya da özel uluslararası andlaşmalara uygun olarak çözmek için başka usullere başvurmalarını engellemez.

MADDE 45

Komite, Ekonomik ve Sosyal Konsey aracılığı ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na yıllık çalışma raporları sunar.

BÖLÜM V

MADDE 46

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bu Sözleşme’de ele alınan konularda Birleşmiş Milletler ve ihtisas kuruluşlarının çeşitli organlarının sorumluluklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinin hükümlerini haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

MADDE 47

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, tüm halkların doğal zenginlik ve kaynaklarından tam olarak ve özgürce yararlanma ve bunları kullanma konusunda kendiliklerinden sahip bulundukları hakları haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

BÖLÜM VI

MADDE 48

  1. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler’in ya da onun ihtisas kuruluşlarından herhangi birinin üyesi olan ya da Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne Taraf olan bütün Devletlerin, ya da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye Taraf olmaya çağrılan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.
  2. Bu Sözleşme, onaylamaya tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
  3. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen her Devletin katılmasına açıktır.
  4. Katılma, bir katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle gerçekleşir.
  5. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, her onaylama ya da katılma belgesinin kendisine iletildiğini, bu Sözleşme’yi imzalamış ya da ona katılmış olan bütün Devletlere bildirecektir.

MADDE 49

  1. Bu Sözleşme, otuzbeşinci onay belgesinin ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletilmesi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. Otuzbeşinci onay belgesinin ya da katılma belgesinin iletilmesinden sonra bu Sözleşme, onaylayan ya da buna katılan her Devlet bakımından, o Devletin kendi onay ya da katılma belgesinin iletilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 50

Bu Sözleşme’nin hükümleri, hiçbir sınırlama ya da istisna olmaksızın Federal Devletlerin bütün kesimleri bakımından geçerli olacaktır.

MADDE 51

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf olan her Devlet değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletebilir. Bunun üzerine Genel Sekreter bütün değişiklik önerilerini bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere göndererek, bu önerileri ele almak ve bunlar üzerinde bir oylama yapmak amacıyla bir Taraf Devletler konferansı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını bildirmelerini ister. Taraf Devletlerden en az üçte birinin böyle bir konferans toplanmasını desteklemesi halinde Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında böyle bir konferans toplar. Konferansda hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik, onaylanmak üzere Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulur.
  2. Değişikliklerin yürürlüğe girmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca onaylanması ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasal kurallarına uygun olarak kabul edilmesiyle olur.
  3. Değişiklikler yürürlüğe girdiği zaman, bunları kabul eden Taraf Devletleri bağlar; öteki Taraf Devletler ise bu Sözleşme’nin hükümleri ile ve daha önce kabul etmiş oldukları değişiklikler ile bağlı kalırlar.

MADDE 52

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 48. Maddenin 5. fıkrasındaki bildirimler dışında, aynı Maddenin 1. fıkrasında belirtilen bütün Devletlere aşağıdakileri bildirmekle yükümlüdür:

(a) 48. Maddede belirtilen imzalar, onaylamalar ve katılmalar;

(b) 49. Madde uyarınca bu Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi ve 51. Madde uyarınca bir değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi.

MADDE 53

  1. Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivinde saklanacaktır.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’nin onaylı örneklerini 48. Maddede belirtilen tüm Devletlere gönderecektir.

BİRİNCİ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini, BM Yasası (Charter) (özellikle 1. ve 2. maddeler) çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.”

Text of the Declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that; it will implement its obligations under the Covenant in accordance to the obligations under the Charter of the United Nations (especially Article 1 and 2 thereof).”

İKİNCİ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan Taraf Devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.”

Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that it will implement the provisions of this Covenant only to the States with which it has diplomatic relations.”

ÜÇÜNCÜ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nın ve yasal ve idari düzeninin yürürlükte olduğu ülkesel sınırlar itibarıyla onaylanmış bulunduğunu beyan eder.”

Text of the Declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that this Convention is ratified exclusively with regard to the national territory where the Constitution and the legal and administrative order of the Republic of Turkey are applied.”

ÇEKİNCE

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Sözleşme’nin 27. maddesi ile ilgili olarak konan çekincenin metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşması ve Ek’lerinin ilgili hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutar.”

Text of the Reservation of the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey reserves the right to interpret and apply the provisions of Article 27 of the International Covenant on Civil and Political Rights in accordance with the related provisions and rules of the Constitution of the Republic of Turkey and the Treaty of Lausanne of 24 July 1923 and its Appendixes.”

Sözleşmenin TBMM tarafından kabulüne dair metne buradan ulaşabilirsiniz.

Amerikan Haklar Bildirgesi

0
Bill of Rights - USA

Amerikan Haklar Bildirgesi, 15 Aralık 1791 tarihinde kabul edilmiştir.

Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesidir. Haklar Bildirisi (Bill of Rights), ABD Anayasası’nın 15 Aralık 1791’de tek bir bölüm olarak kabul edilen ilk 10 ek maddesidir. Bu maddelerle birey haklarına ilişkin güvenceler ve federal yönetimle eyalet yönetimlerine getirilen sınırlamalar pekiştirilmiştir.

American Bill of Rights – Amerika Haklar Bildirgesi
Amerikan Haklar Bildirgesi
  1. Kongre, din kurumuna saygı göstermeyen, dinin serbestçe uygulanmasını engelleyen ya da ifade ve basın hürriyetini ortadan kaldıran veya barışçı bir şekilde toplantı yapma hakkını ve şikayetlerinin düzeltilmesi için hükümete dilekçe verme hakkını engelleyen hiçbir kanunu çıkaramaz.
  2. İyi teçhiz edilmiş bir ordu özgür bir devletin güvenliği için elzemdir; ancak, halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilemez.
  3. Barış zamanında sahibinin izni olmadan, savaş zamanında ise kanunla belirlenen çerçevenin dışında hiçbir asker her hangi bir meskene yerleştirilemez.
  4. İnsanların kendilerinin, evlerinin, işlerinin ve paralarının makul olmayan araştırma ve müsaderelere karşı emniyet içinde olma hakkı arama tezkeresi olmadan ihlal edilemez; ancak, özellikle araştırılacak yeri tarif eden bir yemin ya da yemin yerine geçebilecek bir söz ile desteklenen makul bir sebep varsa kişiler alıkonulabilir ve müsadere yapılabilir.
  5. Kara kuvvetlerinde, deniz kuvvetlerinde ya da orduda hizmet ifa ederken; savaş durumunda ya da halkın tehlikede olması halinde ortaya çıkan durumlar hariç; hiçbir kişi Büyük Jürinin iddianamesi ya da raporu olmaksızın büyük ya da yüz kızartıcı suçlar için mahkemeye gelmekle yükümlü tutulamaz; aynı suç için iki defa ölüm cezasına çarptırılamaz; her hangi bir cezai vak’ada kendisinin aleyhine şahitlik etmeye, kanuni süreç hariç canından ya da malından mahrum kalmaya ve tam tazmin olmaksızın özel mülkiyetini kamunun kullanımına bırakmaya zorlanamaz.
  6. Cezai davaların tümünde, sanık, kamuya açık ve hızlı bir şekilde yargılanma hakkına, kanunda daha önceden belirlenen bölgelerden ve suçun meydana geldiği bölgeden oluşturulacak tarafsız bir jüri ile yargılanma hakkına, suçlamanın niteliği ve nedenleri hakkında bilgilendirilme hakkına, kendi aleyhinde şahitlik edenlerle karşı karşıya gelme hakkına, kendi lehine şahitlik edecek olanların zorla şahitlik için getirilmeleri hakkına ve savunmasının yapılması için bir dava vekilinin yardımının sağlanması hakkına sahiptir.
  7. Değeri 20 Doları aşan davalarda jüri tarafından yargılanma hakkı sağlanır ve bir jüri tarafından muhakeme edilen hiçbir vak’a; genel hukuk kurallarına göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başka herhangi bir mahkemece yeniden görülemez.
  8. Aşırı kefalet talep edilemez, aşırı para cezası konulamaz, zalimce ve görülmedik bir cezalandırmaya başvurulamaz.
  9. Anayasada sayılan belirli haklar diğer hakların aleyhine ve onları ortadan kaldıracak bir şekilde yorumlanamaz.
  10. Amerika Birleşik Devletleri tarafından eyaletlere devredilmeyen ya da yasaklanmayan erkler eyaletlere ya da halka aittir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab

    Download [453.96 KB]

Bill of Rights – USA

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun

0

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun, 1951 yılında malvarlığının önemli bir bölümünü kaybeden CHP’nin mallarının geri kalanına el koymak amacıyla Demokrat Parti tarafından 14 Aralık 1953 tarihinde çıkarılmıştır.

 

Halkevlerinin Kapatılmasına ve CHP’nin Malvarlığına El Konulmasına Dair Kanun

 

16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun“ ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satılmış, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçmiştir. Maliye Bakanlığı yayınladığı beyanname ile 29 Aralık günü mesai bitiminde CHP’nin tüm mal varlığının teslim alındığını duyurmuştur.  Ankara’daki Genel Merkez binası, Ulus Gazetesi ve Matbaası ile tüm mal varlığı Maliye Bakanlığı memurlarına teslim edilmiştir. Ulus Gazetesi, 15 Aralık 1953 tarihindeki son sayısında siyah bir başlıkla yayınlanmıştır.

CHP’nin malvarlığına el konulması baskı rejiminin gücünü daha da artırmış, baskının dozu girerek artmış ve  toplumsal muhalefete yönelmiş, Mart 1954-Mayıs 1958 döneminde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmış, bunlardan 238’i cezalandırılmıştır.

 

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun

MADDE 1

Cumhuriyet Halk Partisinin her ne şekil ve suretle olursa olsun Umumi Muvazeneye dâhil dairelerle katma bütçeli idarelerden, hususi idare ve belediyelerden, köylerden, iktisadi Devlet Teşekkülleri ve bunların müesseselerinden ve diğer âmme hükmi şahıslarından doğrudan doğruya veya dolayısiyle vâki iktisapları, nüfuz ve hâkimiyetine dayanan haksız iktisaplardır. Bu sebeple mezkûr Partinin bu kanunun meriyete girdiği tarihte malik olduğu bütün menkul ve gayrimenkul mallarla para, haklar ve alacaklar ve sair kıymetler Hazine mülkiyetine intikal eder.

 Ancak münhasıran parti binası olarak kullanılan yerlerdeki menkul eşyadan parti faaliyeti için zaruri oldukları Maliye Vekâletince kabul edilecek olanlar Cumhuriyet Halk Partisine bırakılır.

MADDE 2

1 nci madde mucibince Hazineye intikal eden her türlü mallarla hak, alacak, para ve sair kıymetlere kimin elinde veya yanında bulunursa bulunsun Maliye Vekâletince derhal el konulur.

Maliye Vekâleti tarafından Resmî Gazete veya diğer neşir vasıtalariyle yapılacak tebligat el koyma hükmünde sayılır.

MADDE 3

Maliye Vekâletince el konulan mallardan gayrimenkullerin tapu kayıtlan, hiçbir talep ve müracaata hacet kalmaksızın Hazine namına tashih olunur.

Tapuda kayıtlı olmıyan gayrimenkuller. Tapu idarelerince, talep üzerine Hazine namına tescil olunur. 5830 numaralı Kanunun 10 ncu maddesi hükmü, yukarıki gayrimenkuller hakkında da tatbik olunur.

MADDE 4

Tapu kayıtlarını çevirme ve sair muamelelerin icrasında Damga Resmi ile diğer resim ve harçlar alınmaz.

MADDE 5

Cumhuriyet Halk Partisi ve bütün teşkilâtı 2 nci madde mucibince el konulacak mallarla para, hak, alacak ve sair kıymetlerin tesbiti hususunda Maliye Vekâletince veya mahallî mal dairelerince istenilecek malûmatı ve vesikaları on beş gün içinde vermeye mecburdurlar.

MADDE 6

Muvazaa yoliyle veya başkaca hileli muamele ve sebeplerle üçüncü şahısların uhdelerine geçmiş bulunan gayrimenkul mallarla menkul mal, para ve kıymetler hakkında umumi hükümler caridir. Ancak bu sebeplerden her hangi birisine dayanılarak dâva ikamesi halinde mahkemelerce müruruzaman defi dinlenmez ve bu iddialar her türlü delil ile ispat olunabilir.

MADDE 7

5 nci madde mucibince istenilen malûmat ve vesikaları müddeti içinde vermiyenler ve bu kanun hükümlerine göre el konulması icabeden mallarla para, hak, alacak ve sair kıymetleri 2 nci madde gereğince yapılacak tebligatta yazılı müddet içinde teslim etmiyenler, kaçıranlar, saklıyanlar ve bu fiillere iştirak edenler hakkında Türk Ceza Kanununun 276 ncı maddesinin birinci fıkrasındaki ceza tatbik olunur. Zamanında teslim edilmiyen veya kaçırılan veya saklanan malların, para ve kıymetlerin Tahsili Emval Kanunu gereğince müteşekkil tahsilat komisyonlarınca takdir ve tesbit edilecek değerleri ile teslim edilmiyen, kaçırılan veya saklanan paralar ve haklar kendilerinden müştereken ve müteselsilen tahsil olunur. Bu maddedeki tahsilat komisyonlarınca görülecek vazifeler, Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü hakkındaki Kanunun meriyete girmesini mütaakıp mezkûr kanunun 90 ncı maddesinde yazılı komisyonlar tarafından görülür.

MADDE 8

Bu kanun mucibinceyapılacak her türlü icrai muamelelerde Tahsili Emval Kanunu hükümleri uygulanır.

MADDE 9

Bu kanun neşri tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 10

Bu kanun hükümlerini icraya îcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD)

0

Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD) 1992 yılında İstanbul’da “adli tıp uzmanları ve asistanları arasında sosyal ve bilimsel dayanışmayı sağlamak, hak ve menfaatlerini korumak, adli tıp alanındaki ulusal ve uluslararası bilimsel çalışına ve araştırmaları izlemek, adli tıp biliminde yüksek bir standart oluşturmak, bu alandaki araştırına ve çalışmaları teşvik etmek, konuyla ilgili bilim adamları arasında bilgi ve görgü alışverişini organize etmek, adli tıp biliminin geliştirilmesi ile ilgili konularda finans desteği sağlamak, bu amaçla her türlü teknolojik donanıma destek vermek, tesis oluşturmak, adli tıpla ilgili konularda adli makamlara yardımcı olmak, kamuoyunu aydınlatmak” amacıyla kurulmuş bir uzmanlık derneğidir.

ATUD, TTB tarafından 1993 yılında oluşturulan Tıpta Uzmanlık Dernekleri Koordinasyon Kurulu’nun başlangıcından itibaren asil üyesi olup IALM (Uluslararası Adli Tıp Akademisi), ECLM (Avrupa Adli Tıp Komitesi) ilkeleri doğrultusunda adli tıp uzmanı görev tanımı, çekirdek müfredat ve meslekte yeterlilik kurulu yapılanmalarını 14-15 Aralık 2002 tarihlerinde oluşturmuş ve ECLM’ye gözlemci üye olarak kabul edilmiştir.

ATUD 1996 yılından itibaren düzenli olarak “Adli Tıp Bülteni” adında bilimsel hakemli bir dergi yayınlamakta, adli tıp anabilim dalları ile birlikte 2 yılda bir “Adli Bilimler Kongresi” ve “Adli Bilimler Sempozyumu” ile aylık bilimsel toplantılar düzenlemektedir.

ATUD; adli tıp alanında ulusal ve uluslararası projelerde yer almaktadır. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve bu alanda çalışan ulusal ve uluslararası kuruluşlarla yürüttüğü dört yıllık bir çalışma sonunda Birleşmiş Milletler’in temel belge olarak kabul ettiği “İstanbul Protokolü’nde hem üyeleri hem de kurumsal olarak ATUD’un imzası vardır. ATUD, “İstanbul Protokolü” eğitimlerinin yurt içi ve yurtdışı eğitimlerinde de üyeleriyle aktif olarak yer almıştır.

1997 yılında Bosna’da İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yapılan çalışmalarda toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin kimliklendirilmesi ve ölüm nedenlerinin belirlenmesi için BM tarafından oluşturulan uluslararası ekipte çalışmalarda bulunmuş, kanıtlarını uluslararası savaş suçları mahkemesine iletmiştir. Birinci basamak için adli tıp hizmetleri, insan hakları eğitimi, çocuk adaleti çalışma grubu, adli rapor formları ise ATUD’un düzenlediği veya katıldığı toplantılarda oluşturulmuştur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

ATUD, adli tıp hizmetlerinde bilimselliğin, bağımsız ve özerk yapılanmanın, bilirkişiliğin ayrılmaz parçalan olduğunu savunmuş ve Adli Tıp Kurumu’nun bu çerçevede yeniden yapılandırılması için çalışmalarda bulunmuş ve model önerileri geliştirmiştir. ATUD Meslekte Yeterlilik Kurulu Türkiye’deki adli tıp akademisyen ve uzmanlarının birçoğunun katılımı ile “Adli tıp hizmet modeli ve insan gücü planlaması” kitabını yayınlamış ve ilgili kumulların dikkatine sunmuştur.

Adli Tıp Uzmanları Derneği, amacını genel olarak; topluma sunulan uzman hekimlik hizmetinin olanaklı olan en yüksek düzeye çıkarılması ve sürdürülmesi için çalışmak, uzmanlık derneklerinin eğitim, araştırma, hasta bakımı ve toplum sağlığı alanındaki etkinliklerinin izlenmesi, iyileştirilmesi, yönlendirilmesi ve bu etkinliklerin eş güdümünü yapmak, tıpta uzmanlık eğitiminin çağdaş bir düzeye eriştirilmesi için standartların oluşturulması, denetlenmesi, değerlendirilmesi ve korunması ile ilgili ulusal hedef ve koşulların saptanarak özgün Türkiye modelini işlerliğe kavuşturmak ve uzman hekimlerin mesleki durumunu ve unvanını ulusal ve uluslararası alanda savunmak olarak nitelendirmektedir.

Dernek, toplumsal cinsiyet eşitliği, bilirkişilik, eğitim, burs ve bilimsel çalışmalar alanında faaliyetini yoğunlaştırmıştır.

Derneğin başkanı Akça Toprak Ergönen’dir.

Bağlantılar :

http://www.adlitipbulteni.com

http://www.atud.org.tr/

Yargı, barolar ve sorumlulukları

0
Kötü yasa yoktur, iyi yargıç vardır

Yargı, barolar ve sorumlulukları / Avukat Dr. Başar Yaltı

Devlet sisteminin denetim organı olarak yargının temel işlevi, hukuka aykırılıkların giderilmesine yardım etmek, bireysel ve toplumsal adaleti sağlamaktır. Bu görev yargılama yoluyla yerine getirilmektedir. Yargılama; yargıç, savcı ve avukat üçgeninde yaşanan diyalektik bir süreç olduğundan adaletin yerine gelip gelmemesinden, diğer unsurlarla birlikte avukatların ve meslek örgütleri olan baroların da sorumlulukları bulunduğu açıktır.

Türkiye’de 81 il barosu dışında Avukatlık Kanunu’nda 2020 yılında yapılan değişiklik sonucu biri İstanbul’da diğeri ise Ankara’da olmak üzere kurulan iki baroyla birlikte 83 baro bulunmaktadır. Bu barolara kayıtlı avukat sayısı ise (31.12.2023 tarihi itibarıyla) 185 bin749’dur.

İki ana görev 

Baroların ve üst örgüt olan Türkiye Barolar Birliği (TBB)’nin Avukatlık Kanunu’nda tanımlanmış iki ana görevi bulunmaktadır:

  1. Avukatların özlük haklarını geliştirmek, avukatlık mesleğinin düzenini sağlamak.
  2. Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak. (Avukatlık Kanunu m76/1, m.95/21, m.110/17)

Ne yazık ki barolar ve TBB’nin her iki görevin yerine getirilmesi bakımından çok başarılı olmadığı duygusu hemen her avukatta bulunmaktadır. Zaten uzun yıllardan beri, hukuk ve yargı sisteminin olumlu bir görüntü vermediği gerek hukukun üstünlüğü sıralaması dikkate alındığında (142 ülke arasında 117. sırada) gerekse yargıya güven endekslerinde (sondan üçüncü) kendisini göstermektedir.

SEÇİM YAKLAŞIRKEN 

Mevcut siyasal iktidarın (tek adam yönetimin); ülkeyi ve yargı sistemini felç eden, anayasayı askıya alan, yargı kararlarını tartışmalı hale getiren ve uygulamayan, kuvvetler ayrılığını ve hukuk güvenliğini yok eden, yargıyı giderek özelleştiren, avukatı teknisyenleştiren ve yok sayan, ülkeyi suç ve suç örgütlerinin cenneti yapan, buna karşın düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanılmaz hale getiren, toplumda adalete olan güveni yok eden uygulama ve politikaları karşısında genel olarak sessiz ve tepkisiz kalan baroların ve TBB’nin payının olduğu görmezden gelinemez. Siyasal iktidar adeta dikensiz bir gül bahçesinde bulunmakta, istediği her şeyi yapabilmekte, hukuku ve yargı sistemini kullanarak yaptıklarını meşrulaştırmakta, siyasal sistemi dahi düzenlemekte, yaşananlara hukuk kurumlarının hiçbirisinden bir tepki gelmemektedir.

Böyle bir ortamda barolar, genel kurullarını toplayarak baro yönetimlerini ve TBB başkan ve yönetimini belirleyecek olan delegeleri seçecek.

Ekim ayı içerisinde seçilecek baro yönetimleri ile aralık ayında seçilecek TBB yönetimini bekleyen görev ve sorumlulukların çok ağır olduğu ortadadır. Mevcut siyasal iktidarın “yeni Türkiye” adı altında 22 yıldan beri oluşturmaya çalıştığı yeni yurttaş tipi ve sıradanlığın bir değer olarak dayatıldığı kültürüne karşı halk, tepkisini son seçimde göstermiştir. Topluma önderlik etmesi beklenen meslek kuruluşlarındaki (bu arada barolardaki) sessizlik ve tepkisizlik ise duyarsızlık noktasına ulaşmıştır. Bu durumun değişeceğine ilişkin bir işaret, ne yazık ki ufukta gözükmemektedir. İstanbul ve Ankara gibi Türkiye’deki avukatların neredeyse yarısını barındıran iki baroda süren seçim yarışında ele alınan konular ve seçim çalışmaları gözlendiğinde, koltuk kapma yarışındaki siyasetçilerden farklı bir görüntü ortaya çıkmamaktadır.

DAYANIŞMADAN UZAK

Yargının ve ülkenin ağır sorunları karşısında bu alanda dayanışmadan uzak bir görünüm sergilenmektedir. Öte yandan içine girdiğimiz dijital çağın, yapay zekâdaki gelişmelerin, yaşanan toplumsal yozlaşmanın da farkında olarak bu yönde yeni ve yaratıcı projelerin üretilmesi gerekirken bu yapılmamaktadır.

Baro yönetimlerinin, avukatlık mesleğinin sorunlarına, yargı sisteminin işleyişine, ülkede yaşanan hukuksuzluklara ve çağın gereklerine yabancı kalması ise avukatların barolara yabancılaşması sonucunu yaratmaktadır. Ülkede yaşanan ekonomik kriz avukatları da sarmalına aldığından, geçim kaygısı diğer bütün duygu ve düşüncelerinin önüne geçmekte, böylece iki yüz bine yakın avukatın küskün hali, iktidarın yaşattığı hukuksuzluklara can suyu olmaktadır.

BİRLİKTELİĞİN GÜCÜ

Oysa barolar ve TBB’nin topluma umutsuzluk yaşatma hakları yoktur. Yasal düzenin barolara ve TBB’ye, sorunların aşılmasında yetki ve imkân tanımadığı gibi kolaycı bir savunmanın arkasına sığınılmamalıdır. Çünkü, baroların yaşanan olumsuzluklar karşısında toplumu arkasına alan bir farkındalık üretmesi halinde, “hak verilmez alınır” ilkesinin yaşam bulması olanak içindedir. Böylece, seçilecek baro yönetimleri; yolsuzluk, hukuksuzluk ve keyfilikler karşısında demokratik bir mücadelenin cesur öncüleri olarak mevcut karanlık ortamdan çıkma fırsatı yaratabilirler. Siyasallaşarak tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirmiş mevcut sisteme karşı sürdürülecek mücadelenin başarıya ulaşmasının olmazsa olmaz koşulu ise avukatların birlikte hareket etmesi ve dayanışmacı bir mücadelenin sergilenmesidir.

Yargı sisteminin ve ülkenin içinde bulunduğu koşullardan şikâyetçi olan ve bu duruma itiraz eden avukatların, sorunlarla mücadelede görev üstlenmekten ve risk almaktan kaçamayacakları dayanışmacı mücadele demokratik bir haktır. Zaman gereksiz çekişmelerin değil, organize kötülüğe karşı aydınlığın ışığını, birlikteliğin gücünü sergileme zamanıdır.

Yargı, barolar ve sorumlulukları başlıklı makale Cumhuriyet Gazetesi’nin 5 Ekim 2024 tarihli sayısında yayınlanmıştır. 

Avrupa Birliği

0

Merkezi Strazburg’da bulunan Avrupa Konseyi’ne 47 devlet üyedir. Türkiye Avrupa Konseyi’ne 9 Ağustos 1949 tarihinde katılmıştır.

Avrupa Birliği Maastricht Antlaşması (1993)’nın yürürlüğe girmesinden itibaren üç uluslararası örgütün birleşmesine dayanmaktadır: 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile 1958 yılında kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Euratom. Tüzel kişiliği haiz olan bu örgütlerin her birinin sınırlı bir amacı bulunmaktaydı. Avrupa Birliği ise kendisine çok daha geniş bir gaye edinmiştir. Avrupa Birliği, geleneksel hedeflerin yanı sıra, ortak bir dış işleri ve güvenlik politikası oluşturulmasını amaç edinmiştir. Birlik ayrıca 2001 yılında bir “Temel Haklar Şartı” kabul etmiştir. Başlangıçta hukukî bir kapsamı bulunmayan bu metin Lizbon Antlaşması (2009)’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte bağlayıcı nitelik kazanmıştır. Avrupa Birliği üye devletlerin egemenliklerinin bazı unsurlarını devralmıştır. Örgütün yürütme erki Avrupa Komisyonu ile Avrupa Birliği Konseyi arasında paylaşılmıştır. Avrupa Parlamentosu ise yasama erkine kısmen sahiptir.Topluluk hukukunun farklı üye devletlerde yeknesak bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bu hukukun yorumlanması ulusal yargı mercilerine bırakılmamıştır. Avrupa Birliği Adalet Divanı antlaşmanın ve Birlik tarafından kabul edilen düzenlemelerin (tüzükler, yönergeler vs.) yorumlanması tekeline sahiptir. Avrupa Birliği her şeyden önce büyük bir pazar ve bir serbest dolaşım alanıdır. Birliğin kalkınma düzeyleri çok farklı 27 devleti kapsar hale gelmesinden beri ülkelerin koruyucu mevzuatı için bir rekabet etkenine dönüşen bu pazar ve özgürlükler endişelere yol açmaktadır. Bu endişeler kendisini 2005 yılı referandumlarında Hollanda ve Fransa’da alınan ret sonuçlarında göstermiştir. O dönemden beri gerçekleştirilen yenilikler eski dinamizmi yeniden canlandırmamıştır.

Birlik, üye devletlerce paylaşılan farklı kültür, dil, gelenek gibi değerleri kucaklamaktadır. Ülkeler demokrasiyi en iyi yönetim şekli olarak benimseyip uygularken, toplumların çoğulcu politikalar fikrini savunmakta, din ve düşünce özgürlüğünü de desteklemektedir. Ayrıca Birlik, gelişmiş ülkelerin daha fakir olan kesimlere ve bölgelere yardım yapmak zorunda olduğuna inanmakta ve bu prensiplere uyulan bir barış ortamını da birlikte yaşama değeri olarak kabul etmektedir. Birliğe aday olan ülkeler de üye ülkeler gibi hukukun üstünlüğünü kabul etmek, düzenli bir demokratik yapıya, işler bir pazar ekonomisine, üyelik şartlarını yerine getirebilme kapasitesine sahip olmak zorundadırlar. Bunun yanında, ticaret ve ekonomi, vatandaşlık hakları, özgürlük, güvenlik ve adalet, bölgesel gelişme ve çevrenin korunması gibi konularda AB mevzuatını da uygulamaları gerekmektedir.

Avrupa Konseyi 1950 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etmiştir. 1959 yılında ilk oturumunu gerçekleştiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu Sözleşme’nin uygulanmasını gözetmekle görevlidir. İç hukuk yollarını tüketmiş olmaları kaydıyla bireyler Mahkeme’ye başvurabilirler.

AB’ye üye ülkeler

AB’ye üye ülkeler Almanya, Avusturya, Belçika, İngiltere, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’dır.

Üye Resmi Adı Katılım Yılı Nüfusu
Federal Almanya Cumhuriyeti 1958 82.314.906
Avusturya Cumhuriyeti 1995 8.316.487
Belçika Krallığı 1958 10.584.534
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda BirӀeşik KraӀӀığı 1973 60.587.300
Bulgaristan Cumhuriyeti 2007 7.679.290
Çek Cumhuriyeti 2004 10.306.709
Danimarka Krallığı 1973 5.457.415
Estonya Cumhuriyeti 2004 1.342.409
Finlandiya Cumhuriyeti 1995 5.289.128
Fransa Cumhuriyeti 1958 63.392.140
Hırvatistan 2013 4.398.150
Hollanda Krallığı 1958 16.372.715
İrlanda Cumhuriyeti 1973 4.239.848
İspanya Krallığı 1986 45.116.894
İsveç Krallığı 1995 9.142.817
İtalya Cumhuriyeti 1958 59.131.287
Kıbrıs Cumhuriyeti 2004 766.400
Letonya Cumhuriyeti 2004 2.281.305
Litvanya Cumhuriyeti 2004 3.373.991
Lüksemburg Büyük Dükalığı 1958 476.200
Macaristan Cumhuriyeti 2004 10.066.158
Malta Cumhuriyeti 2004 404.962
Polonya Cumhuriyeti 2004 38.635.144
Portekiz Cumhuriyeti 1986 10.599.095
Romanya Cumhuriyeti 2007 21.565.119
Slovak Cumhuriyeti 2004 5.396.168
Slovenya Cumhuriyeti 2004 2.013.597
Helen Cumhuriyeti 1981 11.125.179

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri

0

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri, Türkiye Bilimler Akademisi Genel Kurulu tarafından 14.12.2001 tarihinde kabul edilmiştir. Akademi, kuruluşundan itibaren Bilim Etiği konusunda yaptığı çalışmaların sonuçlarını, belirlediği ilkeleri ve görüşleri kamuoyuna duyurmuş, Akademi Bilim Etiği Komisyonunun çalışmaları sonucunda hazırlanan “Bilimsel Araştırmalarda Etik ve Sorunları” başlıklı rapor Akademi Genel Kurulunca 2001 yılında benimsenmiş, Genel Kurulda tartışılarak ilan edilmiştir.

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri

1. Gerçeğe Uygunluk:

Veriler, sadece bilimsel yöntemlerle yürütülen gerçek deney ve gözlemlerden elde edilir. Verilerin değerlendirilmesinde, yorumların ve kuramsal sonuçların elde edilmesinde bilimsel yöntemler dışına çıkılmaz.  Bu yöntemlerle varılan sonuçlar saptırılamaz, elde edilmemiş sonuçlar araştırma sonuçları imiş gibi gösterilemez.

2. Bilimsel Araştırmanın Zarar Vermemesi:

Araştırmanın deneklere zarar vermemesi, deneklerin olası riskler konusunda açık şekilde bilgilendirilmesi ve deneye katılım kararının etki ve baskı olmaksızın özgürce alınması gerekir. Deneyin deneklere, deneyi yapanlara, çevreye ve insan sağlığına zarar vermemesi elzemdir. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda deney hayvanının gereksiz yere zarar ve acı görmemesi gözetilmelidir.

3. Sorumluluk ve Haklar:

Bilim insanları araştırma sonuçları ile ilgili olarak toplumu bilgilendirmek, olası zararlı uygulamalar konusunda uyarmakla yükümlüdürler. Kendi vicdani kanaatlerine göre zararlı sonuçlara ve onaylamadıkları uygulamalara yol açabilecek araştırmalara katılmamak bilim insanlarının hakkıdır.

4. Yazarlar:

Araştırma sonuçları araştırmayı yapanların tümünün isimleriyle yayınlanır. Araştırmanın tasarlanması, planlanması, yürütülmesi ve yayına hazırlanması aşamalarında etkin katkıda bulunmamış kişilerin isimleri yazar isimleri arasına katılamaz.

5. Kaynak Gösterme ve Alıntılar:

Bilimsel yayınlarda ya da genel kamuoyuna dönük olarak yayınlanan her türlü makale, derleme, kitap ve benzeri yayınlarda daha önce yayınlanmış veya yayınlanmamış bir çalışmadan yararlanılırken o çalışma bilimsel yayın kurallarına uygun biçimde kaynak olarak gösterilmelidir. Evrensel olarak tanınan bilim kuramları, matematik teoremleri ve ispatları gibi önermeler dışında, hiçbir yapıt tümüyle ya da bir bölümü ile izin alınmadan ve asıl kaynak gösterilmeden çeviri veya özgün şekliyle yayınlanamaz.

6. Bilim İnsanı ve Akademik Etkinliklerde Etik:

Bilim insanı, akademik yaşamının bütün evrelerinde ve  öğretim, yönetim ve akademik değerlendirmelere ilişkin görevlerde bilimsel liyakatı temel ölçüt olarak kabul eder,  temel etik kurallarının dışına çıkmaz ve bu kuralların dışına çıkılmasına göz yummaz. Eğitimin eksik verilmesi, kopyacılık, akademik ilerleme ve ödül  jürilerinde bilimsel liyakat ölçütlerinin dışına çıkmak, kişileri kayırmak ve benzer davranışlar kabul edilemez.

Kirletilen Hukuk

0
Kirletilen Hukuk

Profesör Doktor Aydın Aybay tarafından kaleme alınan makale 28 Ağustos 2008’de Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır. 

Hukuk mesleği ve hukukçuluk hınçlarla, hırçınlıklarla ve cehaletle kirletilmemesi gereken bir temiz alan olmalıdır. Bu nedenle, birkaç kendini ve haddini bilmez, şan-şöhret uğruna siyasetçilerin maşası olmayı kabul eden ruh hastası kişilerin hukuku kirletmelerini en kısa sürede mutlaka önlemek gerekir.

Çeşitli derece öğretim kurumlarında görev yapan hocaların, sınıflarında ders gören öğrencileri hakkında türlü yönlerden değerlendirmeler yapmaları doğal bir olgudur. Hoca, her şeyden önce o kurumda uygulanmakta olan sınav sistemine göre, öğrencilerin bilgi düzeyini sınayarak, onlar hakkında bir kanaat notu vermek zorundadır. Bu, kuşkusuz öğrencinin bilgi edinme ve bilgiyi kullanma yeteneğinin ölçülmesinin ürünü bir nottur. Ama, uzun meslek yaşamında işini seven ve bir pedagog gibi ciddiyetle yapan bir hocanın değerlendirmeleri bununla sınırlı kalmaz. Bu öğretmen tipi, görevini yaparken, öğrencilerin öğrenimle ilgili sorunları yanında, ister istemez, onların kimlik ve kişiliklerinin oluşması ile ilgili birçok özel ve hatta bazen mahrem bilgiye de ulaşır. Bu bilgi, öğrencinin, ekonomik durumu, aile yaşamı, hatta (yaşına göre) gönül ilişkilerine kadar geniş bir alanı kapsayabilir. Önemli olan şudur: Öğrencisini öğrenim süresi boyunca böylece izleyen ve değerlendiren hocanın edindiği kanaat, onun (öğrencinin) öğrenim sonrası yaşamı hakkında da önemli ipuçları verir. Onun, okul sonrası iş ve meslek yaşamı ile ilgili herhangi bir nedenle bir değer yargısı verilmesi söz konusu oldukça bu kanaat önemlidir.

Örneğin, öğrenci öğrenimini tamamladıktan sonraki meslek yaşamında her nasılsa başarılı sayılacak belli bir konuma ulaşmış ise, onun eski hocalarının hakkındaki değerlendirme ve kanaatlerini öğrenmek ilginç olur. Çünkü, bulunduğu mevki ile bağdaşmayan davranışları tespit edilen eski öğrencisinin ne mal olduğunu veya olacağını en iyi, onu yakından izlemiş olan öğretmen bilir. Örneğin, yaptığı usulsüz iş ve işlemler nedeniyle kamuoyunda dile düşmüş yüksek mevki sahibi birinin, geçmişi kurcalanırken, okul yıllarında nasıl biri olduğunu mutlaka hocalarına sormak gerekir.

Bu konuyla ilgili olarak, ortaöğretimden sonra, hukuk öğrenimi görmek için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolan öğrencilerle ilgili birkaç kişisel tespitimi açıklamak istiyorum. (Bunlar 1950-1960 ve hemen sonraki yıllara ait saptamalardır): Kaydolan öğrenciler fakültenin birinci sınıf amfisinde dersleri izlemeye başlamalarının hemen ardından (birkaç hafta içinde) fiilen iki kola ayrılırlar: Büyük Kentliler ve Taşralılar.

Bu ayrım, kimi istisnalarla, sonraki yıllarda da sürer gider. Bu, bölünme, arkadaşlık ilişkileri ve yakın dostluklar kurulmasındaki süreçleri de belirler. Bu temel ayrımın yanı sıra, daha çok taşralılar cenahında yer alan bazı alt ayrımlar da vardır. Bunların en önemlisi anti sosyaller denilebileceklerin yer aldığı ayrımdır. Bunlar, diğer sınıfdaşları ile sosyal ilişkiler kurmakta zorlanan, içine kapanık, mutsuz görünüşlü gençlerdir. Bu nedenlerle, aslında çevrelerinin kusuru olmamasına karşın, kendilerini sınıftaki topluluklardan dışlanmış”, “izole olmuş gibi görürler. Bu duygu ve anlayış, onları gitgide daha da yalnız ve gergin yapar. Bu tür dertleri olmayan sınıfdaşlarına karşı bu yüzden gizli gizli kıskançlık ve husumet duyarlar. Üstelik, bu yapıları nedeniyle, başarılı bir öğrenci grafiği de çizemezler; sınavlarda orta derecenin üstünde not almaları çok nadir bir olaydır. Sonunda, bu antisosyal takım, düşe kalka, ama topluma karşı içlerine işlemiş hınç, husumet ve kıskançlık duygularıyla fakülteden mezun olurlar.

Hedef adalet hizmeti

Hukuk fakültesini bitiren mezunların çoğunun meslek hedefi adalet hizmetidir. Hemen her ülkede durum böyledir. İstisnalar bir yana bırakılırsa, hukuk diploması alanların hepsi yargıç, savcı, avukat veya noter olmak ister. İşte bizim, öğrencilik yaşamındaki izole haliyle mezuniyet mertebesine erişen antisosyal gencimizin de hedefi budur. Çevresine karşı üzerinden atamadığı husumet, kıskançlık duygularıyla hemhal olarak, özellikle yargıçlık, savcılık gibi kendisine güç verecek meslek alanına talip olur ve girer. Bu onun için tam bir tatmin aracı olurken çevre için patlamaya hazır bir tehlikeli seçenektir. Şimdi artık o, bu aşamada, kendisine sen değil siz diye hitap edilen bir kişidir. Burada artık, yılların birikimi olan hınç ve husumetin zorlaması sonucunda, bir çeşit yükselme (sublimasyon=aşağılık duygusundan kurtulma) çabası ile, bu kez o, herkese sen diye hitap etmeye başlar ve vaktiyle yaşadığı ezikliğin öcünü alırcasına görevini yaparken, saygın ve kellifelli kişilere böyle hitap etmenin vazgeçilmez keyfini sürer. Bunlar, aslında, topluma karşı masum sayılabilecek intikam davranışlarıdır. Ama daha tehlikeli olan, bu antisosyallerin daha yüksek düzeydeki konumlara geçmeleridir. Örneğin bunlar, siyasal bir tahrikle açılmış bir davada, evvelce huzurlarına kabul edilmek için hiçbir şansları bulunmayan ünlü bir yazarı, bir işadamını, bir generali sorgulamakla görevlendirilmiş olabilirler. Bu olgu, onların birikmiş hınç ve husumetlerini tatmin için rüyalarında bile göremeyecekleri bir fırsattır.

Çoğunun ne doğru dürüst bir kültür birikimi, ne de kendi meslek alanlarında dişe dokunur bir yaratıcılıkları olmadığı halde, çoklukla maşa olarak kullanıldıklarını da bile bile, hemen bu zevkli işe koyulurlar. Bu takımın çoğunun yabancı bir kültür diline aşinalığı yoktur. Yabancı/yerli kültür dünyası ile temasları da olmamıştır.

Sevgili Hocam merhum Prof. R.Sarıcanın deyişi ile yaşamında Ünlü bir ressamın tablosuna içi titreyerek bakmamıştır; heykel deyince de İstanbul Üniversitesi binasının önündeki anıt aklına gelir! Kafkayı belki de Çek milli futbol takımının kalecisi İbseni de bir ihtimal İsveçin milli güreşçisi zanneder.

Bu anlattıklarımın hayal ürünü veya abartılı olduğunu söyleyecek meslektaşlarıma diyeceğim şudur: Çevrelerine derinlemesine baksınlar; hemen yanı başlarındaki çalışma arkadaşlarını “alıcı gözüyle gözlemlesinler; geçmişi, öğrencilik günlerini, o günlerin yaşantısını ve ilişkilerini anımsasınlar, anlattıklarımı somutlayan bir sürü örnek saptayacaklardır. Ülkemizin adli yaşamının talihsizliği de işte buradadır. Hukuk mesleği ve hukukçuluk yukarıda sözünü ettiğim hınçlarla, hırçınlıklarla ve cehaletle kirletilmemesi gereken bir temiz alan olmalıdır. Bu nedenle, birkaç kendini ve haddini bilmez, şan-şöhret uğruna siyasetçilerin maşası olmayı kabul eden ruh hastası kişilerin hukuku kirletmelerini en kısa sürede mutlaka önlemek gerekir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü

0
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilmiştir. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1950 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin  görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir. Mülteciler Yüksek Komiserliği statüsünde, bu teşkilatın himayesine girecek mültecilerin tarifi yapılmıştır. Tüzüğün odak noktası, mülteci statüsündeki insanların en temel haklarının korunması, bulundukları ülkede bu hakların yenilenmesi, yaşama hakkı, işkence ya da ayrımcılığa maruz kalmamaları, insan onuruna ve ailelerinin korunmasına saygıyı sağlamaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) kurulmadan önce bu görevi Birleşmiş Milletler Mülteciler Teşkilâtı (İRO) yürütmüş, Avrupa’nın çeşitli bölgelerine dağılan mültecilere yardım işlerini 1948 yılından itibaren yürütmüştür.  Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) yaptığı çalışmalar sonucunda 1954 ve 1981’ yıllarında Nobel Barış Ödülü almıştır. BMMYK’nin en önemli görevi, mültecilerin kaçtıkları ülkelere geri gönderilmemelerini ve temel haklarına saygı gösterilmesini garanti altına alarak uluslararası koruma sağlamaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü
GENEL KURUL KARARI 428 (V)

Genel Kurul, 319 A (IV) sayılı ve 3 Aralık 1949 tarihli kararı doğrultusunda,

1. Bu kararın ekini, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisinin Tüzüğü olarak kabul eder;

2. Hükumetleri, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseriyle Komiserlik Ofisinin yetki alanına giren görevlerini yerine getirmesinde, özellikle de:

(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmelere taraf olarak ve bu sözleşmelerin uygulanması için gerekli tedbirleri alarak;

(b) Mültecilerin durumlarını iyileştirmeye ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayılarını azaltmaya yönelik önlemlerin uygulanması için Yüksek Komiserlik ile özel antlaşmalar yaparak;

(c) En muhtaç durumda olanları da dışlamayacak şekilde, mültecilere kendi topraklarına girme izni vererek;

(d) Mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmek amacıyla, Yüksek Komiser’in harcadığı çabalara yardım ederek;

(e) Mültecilerin, özellikle sığındıkları ülkenin vatandaşlığını kazanmalarına yardımcı olmak yoluyla toplum tarafından özümsenmelerini teşvik ederek;

(f) Mültecilere, seyahat belgeleri ve ulusal makamlarca diğer yabancılara sağlanan ve özellikle de yeniden yerleşimlerini kolaylaştıracak belgeleri sağlayarak;

(g) Mültecilere kendi mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olan mallarını transfer etme izni vererek;

(h) Mültecilerin sayıları, durumları ve onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında Yüksek Komiserliğe bilgi vererek; işbirliği yapmaya davet eder.

3. Genel Sekreter’den, bu kararı ve ekini, BM üyesi olmayan ülkelere de kararın uygulanmasında işbirliklerini sağlayabilmek için iletmesini talep eder.

I. BÖLÜM
Genel Hükümler

1. Genel Kurul’un yetkisi altında hareket eden Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Birleşmiş Milletler’in nezareti  altında, bu Tüzüğün kapsamı içine giren mültecilere uluslararası koruma sağlamak ve bu tür mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşlerini ya da onların yeni ülkelerinin toplumları ile kaynaşmalarını hızlandırmaları için Hükumetlere ve ilgili hükumetlerin onay vermesi koşuluyla özel kuruluşlara yardım ederek mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler aramak görevini üstlenecektir.

Bu görevin yerine getirilmesi sırasında, özellikle sorunlar bas gösterdiğinde ve örneğin söz konusu insanların uluslararası statüleri ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık çıkması durumunda, Yüksek Komiser, eğer kurulmuş ise, mültecilerle ilgili danışma komitesinin fikrini soracaktır.

2. Yüksek Komiser’in görevi kesinlikle siyasi olmayan nitelikte, insancıl, sosyal ve kural olarak mülteci grupları ve kategorileri ile ilgili olacaktır.

3. Yüksek Komiser, kendisine Genel Kurul veya Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından verilen politika talimatlarını izleyecektir.

4. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yüksek Komiser’in konu ile ilgili görüsünü aldıktan sonra, Konsey’in, üyelerini mülteci sorununun çözümüne gösterdikleri ilgi ve bağlılığı esas alarak seçtiği Birleşmiş Milletler üyesi olan veya olmayan ülkelerin temsilcilerinden oluşan mülteciler ile ilgili bir danışma komitesi kurmayı kararlaştırabilir.

5. Genel Kurul, Yüksek Komiserlik Ofisinin çalışmalarını 31 Aralık 1953’ten sonra da sürdürüp sürdürmeyeceğine dair düzenlemeleri, sekizinci olağan toplantısından geç olmamak kaydıyla gözden geçirecektir.

II. BÖLÜM
Yüksek Komiser’in Görevleri

6. Yüksek Komiser’in yetkileri:

A.

(i) 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 Düzenlemeleri, 28 Ekim 1933 ve 10 Şubat 1938 Sözleşmeleri, 14 Şubat 1939 Protokolü veya Uluslararası Mülteci Organizasyonu Anayasası ile mülteci olarak kabul edilen her kisiyi kapsar.

(ii) 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olayların sonucunda ve ırkı, dini, milliyeti ya da siyasal görüsü nedeniyle zulüm görmekten haklı sebeplerle korkan, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu korkudan dolayı veya kişisel tercihi dışındaki sebeplerden dolayı söz konusu ülkenin korumasından yararlanamayan veya yararlanmak istemeyen; ya da bir ülkenin vatandaşlığına sahip olmayan ve eskiden sürekli ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan, söz konusu korku sebebiyle ya da kendi kişisel tercihi dışındaki sebeplerle bu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen herhangi bir kisiyi kapsar.

Uluslararası Mülteci Örgütü tarafından, bu kurulusun görev süresince alınan sığınma kararları, bu paragrafın koşullarına uyan kişilerin mülteci statüsü almasını engellemez;

Yukarıdaki A kısmında tanımlanan herhangi bir kisi eğer aşağıdaki koşullara sahip ise, bu kisinin, Yüksek Komiserliğin yetkisi alanı içinde bulunma durumu sona erer:

(a) Uyruğunda olduğu ülkenin korumasına gönüllü olarak tekrar dönmüş; veya

(b) Uyruğunu kaybetmiş iken gönüllü olarak geri kazanmış; veya

(c)Yeni bir uyruk kazanmış ve yeni uyruğuna girdiği ülkenin korumasından yararlanmaya başlamış; veya

(d) Terk ettiği veya zulüm görme korkusu ile dışında durmayı tercih ettiği ülkeye gönüllü olarak yeniden yerleşmiş; veya

(e) Mülteci olarak tanınmasına balı koşullar ortadan kalkmış olmasından dolayı, uyruğunda olduğu ülkenin koruması altına girmeyi reddettiğini artık kişisel tercihin dışındaki nedenlere dayandıramamaktaysa, yalnızca ekonomik nitelikli nedenler geçerli sayılamaz; veya

(f) Milliyeti olmayan bir kisi olarak, mülteci kabul edilmesine yol açan koşullar ortadan kalktığı ve eskiden yasamakta bulunduğu ülkeye dönme imkanı doğduğu için, o ülkeye dönmemek konusunda kişisel tercihinden başka sebepler ortaya koyamıyorsa;

B. Irkı, dini, milliyeti ve siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya eğer milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen ya da uyruğunu taşıdığı ülkenin hükümetinin korumasından yararlanmak veya eğer milliyeti yoksa eskiden ikamet ettiği ülkeye dönmek istemeyen her kisiyi kapsar .

7. Yüksek Komiser’in 6. paragrafta tanımlanan yetkileri aşağıdaki kişileri kapsamaz:

(a) Birden fazla ülkenin vatandaşı olup bir önceki paragraflarda tanımlanan şartlar, uyruğunda olduğu tüm ülkeler için geçerli olmayan kisiler; veya

(b) Yasamakta olduğu ülkenin yetkililerince o ülkenin milliyetinin getirdiği hak ve yükümlülükleri elde ettiği kabul edilen kisiler; veya

(c) Birleşmiş Milletler’in diğer organ veya kurumlarından koruma veya yardım almaya devam edenler; veya

(d) Suçluların iadesi antlaşmalarının şartlarına uyan bir suç veya Uluslararası Askeri Mahkeme’nin Londra Tüzüğünün VI. maddesinde veya İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 14. Madde, 2. paragrafının şartlarında belirtilen bir suçu işlediğini düşünmeye yol açacak ciddi nedenler olan kisiler.

8. Yüksek Komiserlik yetki alanına giren mültecileri koruma görevini aşağıdaki şekillerde yerine getirecektir:

(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası antlaşmaların onaylanması ve sonuçlandırılmasını sağlayarak, başvurulara nezaret ederek ve değişiklik tekliflerini tesvik ederek;

(b) Hükümetler ile özel antlaşmalar yapıp mültecilerin durumunu iyileştirerek ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayısını azaltmak için tasarlanan önlemlerin hayata geçirilmesini tesvik ederek;

(c) Gönüllü geri dönüşleri veya yeni topluluklara uyum sağlamayı teşvik eden hükümetlere ve özel çabalara yardım ederek;

(d) En muhtaç kategorileri dışlamamak suretiyle mültecilerin ülke topraklarına kabulünü tesvik ederek;

(e) Mültecilerin mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olanları, transfer etmelerine izin almak için çaba göstererek;

(f) Hükümetlerden sınırları dahilindeki mültecilerin sayıları ve durumları ile onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında bilgi alarak;

(g) Hükümetler ve ilgili Hükümetlerarası kuruluşlar ile yakın temas içinde olarak;

(h) Mülteci sorunlarıyla ilgilenen özel örgütler ile kendisinin en uygun bulduğu biçimde temasa geçerek;

(i) Mültecilerin refahı ile ilgili özel kuruluşların çabalarının düzenlenmesini kolaylaştırarak

9. Yüksek Komiserlik, kendi emrine tahsis edilen kaynakların sınırları içinde, geri dönüşler ve yeniden yerleşmeler dahil olmak üzere, Genel Kurul’un karar vereceği ek faaliyetlerde bulunacaktır.

10. Yüksek Komiser, mültecilere yardım amaçlı aldığı kamu veya özel kaynakları yönetecek ve bunları böylesi bir yardımı en iyi şekilde kullanacağına inandığı özel kuruluşlar ve eğer uygunsa kamu kuruluşlarına dağıtacaktır.

Yüksek Komiser, uygun olmadığını veya kullanamayacağını düşündüğü herhangi bir yardımı reddedebilir.

Yüksek Komiser, Genel Kurul’un ön onayını almaksızın Hükümetlere yönelik veya genel herhangi bir yardım çağrısında bulunmayacaktır.

Yüksek Komiser bu alandaki faaliyetleriyle ilgili bir beyanatı yıllık raporuna dahil edecektir.

11. Yüksek Komiser görüşlerini Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve bunların yan organları önünde bildirmeye yetkili kılınacaktır.

Yüksek Komiser, Ekonomik ve Sosyal Kurul aracılığı ile Genel Kurula yıllık rapor verecektir; bu rapor Genel Kurul’un gündeminde ayrı bir konu olarak ele alınacaktır.

12. Yüksek Komiser çeşitli uzman kuruluşları işbirliğine davet edebilir.

III. BÖLÜM
Örgütlenme ve Mali Kaynaklar

13. Yüksek Komiser, Genel Sekreter’in aday göstermesi üzerine Genel Kurul tarafından seçilecektir. Yüksek Komiser’in görev süresi Genel Sekreter tarafından teklif edilecek ve Genel Kurul tarafından onaylanacaktır. Yüksek Komiser, 1 Ocak 1951 tarihinden itibaren 3 yıllık bir süre için seçilecektir.

14. Yüksek Komiser aynı süre için kendi milliyetinden olmayan bir Yüksek Komiser Yardımcısı atayacaktır.

15.

(a) Yüksek Komiserlik Ofisinin personeli, verilen tahsisatın sınırları içinde Yüksek Komiser tarafından atanacak ve bu personel görevini yerine getirirken Yüksek Komiser’e karsı sorumlu olacaktır.

(b) Bu personel, Yüksek Komiserlik Ofisinin amaçlarına kendini adamış kisiler arasından seçilecektir.

(c) Personelin istihdam şartları, Genel Kurul tarafından kabul edilen personel yönetmeliğince belirlenenler olacak ve kurallar Genel Sekreter tarafından resmen ilan edilecektir.

(d) Koşullar, personelin istihdamını ek ödeme yapılmaksızın sağlayacak şekilde oluşturulabilir.

16. Yüksek Komiser, mültecilerin ikamet ettiği ülke hükümetlerine, buralara temsilci atanmasının gerekliliği konusunda danışmalıdır. Bu gerekliliği tanıyan bir ülkeye, o ülkenin Hükümeti tarafından onaylanan bir temsilci atanabilir. Yukarıdakilere bağlı olarak aynı temsilci birden fazla ülkede görev yapabilir.

17. Yüksek Komiser ve Genel Sekreter ortak ilgi kaynağı olan konularda irtibat ve danışma için uygun düzenlemeler yapacaklardır.

18. Genel Sekreter, bütçe sınırları dahilinde Yüksek Komiser’e her türlü imkanı sağlayacaktır.

19. Yüksek Komiserlik Ofisi İsviçre’nin Cenevre kentinde olacaktır.

20. Yüksek Komiserlik Ofisinin masrafları Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanacaktır. Genel Kurul aksine karar vermedikçe Yüksek Komiserlik Ofisinin idari harcamalarının dışında hiçbir harcama Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanmayacak ve Yüksek Komiserliğin faaliyetlerine bağlı tüm diğer harcamalar gönüllü bağışlardan karşılanacaktır.

21. Yüksek Komiserlik Ofisi Yönetimi Birleşmiş Milletlerin Mali Düzenlemelerine ve Genel Sekreter tarafından resmen açıklanan mali kurallara tabi olacaktır.

22. Yüksek Komiserliğin kaynaklarıyla ilgili muamelelere ait kayıtlar, eğer Birleşmiş Milletler Hesap Kontrolörü İdare Heyeti kaynakların tahsis edildiği kuruluşlardan gelen denetlenmiş hesapları kabul ederse, İdare Heyetinin denetimine tabi tutulacaktır.

Bu tip kaynakların muhafazası ve tahsis edilmesiyle ilgili idari düzenlemeler Birleşmiş Milletler’in Mali Düzenlemeleri ve Genel Sekreter’in resmen açıkladığı kurallara uygun olacak şekilde Yüksek Komiser ve Genel Sekreter arasında kararlaştırılacaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)

14 Aralık – Hukuk Takvimi

0
14 Aralık Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.

14 Aralık – Hukuk Takvimi

1799
ABD’nin kurucusu ve ilk başkanı George Washington öldü.

1870
Hukukçu ve Avusturya İkinci Cumhuriyet’inin ilk devlet başkanı Karl Renner doğdu. (Ölümü: 31 Aralık 1950) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu‘nun federalist bir şekilde yeniden yapılandırılmasını savundu. 1918-1920 arası hükûmet liderliği ve 1919-1920 yıllarında dışişleri bakanlığı yaptı. I. Dünya Savaşı‘ndan sonra yapılan Saint-Germain-en-Laye Barış Anlaşması‘na katılan delegasyonda görev yaptı. Habsburg yasaları ve genişletilmiş bir sosyal yasa aracılığıyla Birinci Avusturya Cumhuriyeti’nin anayasal temellerini attı. 1920’den 1934’e kadar Avusturya parlamentosu Ulusal Konsey üyeliği ve 1931-1933 yılları arasında parlamento başkanlığı yaptı. Avusturya’nın Nazizm’den kurtarılmasından sonra Nisan 1945’te Avusturya Cumhuriyeti’ni yeniden kuracak olan geçiş hükûmetini kurdu. Aynı yılın Aralık ayında da İkinci Cumhuriyet’in ilk devlet başkanı seçildi.
1897
Avusturyalı hukukçu ve siyasetçi Kurt Schuschnigg doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1977) Freiburg Üniversitesi’nde ve Innsbruck Üniversitesi’nde hukuk okudu ve burada AV Avusturya’ya üye oldu1922’de mezun olduktan sonra Innsbruck’ta avukat olarak çalıştı. ilk olarak sağcı Hıristiyan Sosyal Partisi’ne katıldı ve 1927’de o zamanın en genç milletvekili olarak Nationalrat’a seçildi. 1932’de Adalet Bakanı olarak atandı ve 24 Mayıs 1933’ten itibaren Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. Parlamenter sistemin kaldırılmasını ve idam cezasının geri getirilmesini savundu. Sosyalist Şubat Ayaklanmasından sonra birkaç isyancının infazı için baskı yaptı ve “işçi katili” olarak ün kazandı. 1934’te Avusturya’nın otoriter Federal Devletini kurdu. 36 yaşında şansölye seçilerek bu göreve gelen en genç kişi oldu. Dolfuss gibi Avusturya’yı kararnameler ile yönetti. Avusturya’nın işgali sırasında Almanya tarafından tutuklandı. ve 12 Mart 1938 günü ev hapsine alındı, 28 Mayıs’a kadar evinde hapis tutuldu. Gestapo tarafından uykusuz bırakıldı ve SS mensupları tarafından fiziki ve psikolojik işkence yapıldı. Savaştan sonra ABD’ye iltica etti ve 1948’den 1967’ye kadar Saint Louis Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri verdi.
1908
Sürgüne gönderilen ve 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda İstanbul’a dönen Kemalpaşazâde Said Bey Şûrâ-yı Devlet(Danıştay) Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi. Bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli oldu.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1914
Hukukçu ve 1979-1984 yılları arasında Batı Almanya Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış olan Karl Carstens dünyaya geldi. (Ölümü: 30 Mayıs 1992)  Yale Hukuk Okulun’da eğitim gördü.  Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında master ve doktora derecelerini aldı. 1940 yılında Nazi Partisi’ne katılarak II. Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’ta Teğmen rütbesi ile bir uçaksavar topçu biriminin bir üyesi oldu. Savaşın ardından Bremen’e dönerek avukatlık yaptı ve 1949 da  Senatoda danışman olarak görev yaptı. 1955 yılında Hristiyan Demokrat Parti’ye katıldı. 1954-1955 yılları arasında Almanya’nın Avrupa Konseyi nezdindeki temsilcisi oldu. 1960 yılında Köln Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. Aynı yıl Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olarak görevlendirildi. 1967-1968 arası Savunma Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1968-1969 yılları arası ise Başbakanlık müsteşarı olarak görev yaptı. 1972 yılında Alman Senatosu olan Bundestag’a seçildi. 1973-1976 yılları arasında CDU/CSU senato grubunun başkanlığını üstlendi. 1976 yılında partisinin senatoda çoğunluk kazanması üzerine Senato Başkanı seçildi ve bu görevini 3 yıl boyunca sürdürdü. 23 Mayıs 1979 tarihinde parlamento tarafından 5. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 30 Mayıs 1992’de yaşamını yitirdi.

1932
Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi 14 Aralık 1932’de dünyaya geldi.  Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.

1939
Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti üyeliğinden çıkarıldı
1947
Bulgar asıllı ekonomist ve Brezilya’nın ilk kadın Devlet Başkanı Dilma Vana Rousseff, doğdu. 1 Ocak 2011 – 31 Ağustos 2016 arasında iki dönem görev yaptı. Yolsuzluk suçlamaları nedeniyle Brezilya Senatosu tarafından görevinden alındı.

Lula Dilma ve ABD Başkanı Obama bir arada Beyazsaray’da
1950
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilerek Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği kuruldu. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla kurulan Mülteciler Yüksek Komiserliğinin görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir.
1951
Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalandı. 5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylandı ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952  tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1953
Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız’ İktisaplarının İadesi hakkında Kanun kabul edildi. 1951 yılında malvarlığının önemli bir bölümünü kaybeden CHP’nin mallarının geri kalanına el konuldu. 14 Aralıkta meclisten geçen ve 16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti. Partinin bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte malik olduğu bütün menkul ve gayrimenkul mallarla para, haklar ve alacaklar ve sair kıymetler Hazine mülkiyetine intikaline karar verildi. Kanun ile, Partinin bütün mallarını kapsamamakta, umumî muvazeneye dahil dairelerle katma bütçeye dahil dairelerden, hususî idare ve belediyelerden, köylerden, İktisadî Devlet Teşekkülleri ve bunların müesseselerinden ve diğer amme hükmî şahıslarından, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak elde edilen kazançlar iptal edildi.
1955
Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Kamboçya, Seylan (şimdiki Sri Lanka), Finlandiya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Ürdün, Laos, Libya, Nepal, Portekiz, Romanya ve İspanya Birleşmiş Milletler Örgütü’ne katıldı.
1960
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) kuruldu. 9 Ortak Pazar üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA’ya üye 7 ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada tarafından kuruldu. Türkiye de anlaşmayı imzaladı.

1960
Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edildi. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etti; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yineledi.
1960
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edildi, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmişti.
1960
ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 162 sayılı kanun ile kabul edildi. Resmi Gazetenin 21 Aralık 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 5 Haziran 1957 tarihinde kabul edilmişti.
1966
Danimarkalı kadın politikacı Helle Thorning-Schmidt doğdu. Kraliçe II. Margrethe tarafından tayin edildi ve 3 Ekim 2011 tarihinde göreve başlayarak Danimarka’nın ilk kadın Başbakanı oldu. 2015 yılındaki seçimlerde yenilmesinden sonra Danimarka Başbakanlığından ve Sosyal Demokrat Partinin liderliğinden istifa etti.

Helle Thorning-Schmidt
1967
Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1967′ tarihinde kabul edildi.
1974
Birleşmiş Milletler, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri 14 Aralık 1974 tarihinde yayınlandı.
1976
Demokratik Kamboçya Anayasası, Milli Kongre tarafından 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edildi ve 5 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.

Kamboçya Anayasası
1989
Şili’de ilk demokratik seçimler yapıldı
1989
İnsan haklarının önde gelen savunucularından SSCB’li nükleer fizikçi Andrey Saharov yaşamını yitirdi. (Doğumu:21 Mayıs 1921)  SSCB’de reformların yapılmasını ve komünist olmayan ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını destekledi. 1975 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Yönetimin baskısı sebebiyle  1986 yılına kadar ülke içinde sürgünde yaşadı.
1990
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edildi. On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.
1990
Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi Birleşmiş Milletler Rehber Kuralları (Riyad İlkeleri), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 14 Aralık 1990 tarihli ve 45/112 sayılı kararıyla kabul ve ilan edildi
1990
Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde kabul edildi. Havana Kuralları olarak da bilinmektedir.
1994
Kapatılan Demokrasi Partisi (DEP) avukatlarından Avukat Faik Candan öldürülmüş olarak bulundu.
1995
Bosna, Sırbistan, Hırvatistan arasında Dayton Antlaşması, Daytan-Ohio’da(ABD) imzalandı. Antlaşmaya, Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Miloševi; (Sırbistan) ve Franjo Tucman (Hırvatistan) imza koydu. Eski Yugoslavya’da son üç yıldır süren savaş sona erdi.
1999
Fransa’dan Türkiye’ye iadesi kararlaştırılan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkiye’ye getirildi.
2001
Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri(TÜBA), Türkiye Bilimler Akademisi Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 2001 tarihinde kabul edildi.
2001
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, Türkiye’de 14 Aralık 2005’te yürürlüğe girdi. Sözleşme, 10 Aralık 2003’te imzalanmıştı. Yolsuzluğa karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi olarak da anılmaktadır.
2006
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edildi. Kanun 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girdi
2007
Arjantin, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşme‘ye katıldı
2015
Türkiye- AB müzakere sürecinde 17 no’lu “Ekonomik ve Parasal Politika” faslının açılmasına karar verildi
2018
Belçikalı ekonomist, suç bilimi uzmanı, yazar ve siyasetçi Jean-Pierre Van Rossem yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Mayıs 1945)
2021
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Borrell, birliğin dışişleri bakanları toplantısına Kıbrıs’ta Kapalı Maraş’ın kısmen açılmasına karşı yaptırım olasılığı da içeren bir belge sunduğunu söyledi.
2021
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Gazeteci Nazlı Ilıcak’ın ‘terör örgütü üyesi olduğuna dair somut kanıt bulunmadığı’ yönünde ihlal kararı vererek Türkiye’nin Ilıcak’a manevi tazminat olarak 16 bin Euro ödemesine hükmetti.
2021
Hapishanelerdeki hasta mahpusların durumuna dikkat çeken İHD İzmir Şubesi, Türkiye hapishanelerinin “İnsan hakları ihlal merkezlerine” dönüştüğünü belirtti.
2021
Konya’nın Meram ilçesinde 30 Temmuz’da Dedeoğulları ailesini öldüren Mehmet A. ile Çalık ve Keleş aile fertlerinin yargılandığı davanın ilk duruşması, Konya 4.üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.
2021
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne(TSK) bağlı Libya Görev Grubu Komutanlığı’nda görevlendirilen 56 uzman çavuş, komutanlarını kendilerine mobbing yapmakla suçlayarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na (CİMER) toplu şikâyet dilekçesi verdikten sonra ihraç edildi. Haklarında disiplin soruşturması başlatılan askerlerin görevlerine son verildi ve haklarında adli soruşturma da başlatıldı.
2021
Bartın Kayadibi Çavuş Köyü’nde 25 Temmuz 2021’de M.D. isimli erkek, bir köpeğe tecavüz etti. Yurttaşların şikâyeti üzerine şahıs önce gözaltına alındı ve tutuklandı. Bartın Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği, Bartın Çevre Kültür ve Doğal Varlıkları Koruma Derneği, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği ile Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin davaya katılım talepleri kabul edildi.
2021
Venedik Komisyonu(Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu), Orbán rejiminin “küçüklere LGBTQ+ tasvirlerini yasaklayan” yasaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu bildirdi: “Bu yasalar ayrımcı, ifade özgürlüğünü ve anne babaların çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştirme hakkını ihlal ediyor.”

14 Aralık – Hukuk Takvimi

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname

0

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1967′ tarihinde kabul edilmiştir.

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname

Genel Kurul,

Sığınma hakkına ilişkin Beyanname ile ilgili olarak 19 Aralık 1962 tarihli 1839 (XVII), 20 Aralık 1965 tarihli 2100 (XX) ve 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) sayılı kararları hatırlayarak,

21 Kasım 1959 tarihli 1400 (XIV) sayılı Genel Kurul kararına uygun olarak; Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından başlatılan yasa oluşturma çalışmalarını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki Beyanname’yi kabul eder:

Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda beyan edilen hedeflerin, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, bütün uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmek ve ekonomik, toplumsal, kültürel ya da insani nitelikli uluslararası sorunların çözümü ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı yapılmaksızın insan hakları ve temel özgürlüklere saygının geliştirilmesi ve teşvik edilmesi için uluslararası işbirliğinde bulunmak olduğunu kaydederek,

14. maddesinde:

“1. Herkes zulüm karşısında başka ülkelere sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma hakkına sahiptir.
2. Gerçekten de siyasi olmayan suçlar ya da Birleşmiş Milletler ilkeleri ve amaçlarına aykırı eylemlerden kaynaklanan kovuşturmalar söz konusu olduğunda bu hakka başvurulamaz”
, ifadesi bulunan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini düşünerek,

“Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terletmek ve kendi ülkesine geri dönmek hakkına sahiptir”; ifadesini içeren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. Maddesinin 2. Paragrafını hatırlayarak,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesinden yararlanma konumunda olan kişilere bir Devlet tarafından sığınma hakkı tanınmasının barışçıl ve insani bir eylem olduğunu ve, bu biçimiyle, bir başka Devlet tarafından düşmanca bir eylem olarak görülemeyeceğini kabul ederek,

Devletlerin, sığınma ve mültecilerin ve vatansız kimselerin statüsüyle ilgili mevcut belgelere karşı gelmeksizin, devlete sığınmaya ilişkin uygulamalarında aşağıdaki ilkelere dayanmalarını tavsiye eder:

1. Madde

1. Bir Devletin, egemenliğini kullanarak, sömürgeciliğe karşı mücadele edenler dahil olmak üzere; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesine giren kişilere tanıdığı sığınmaya, tüm öteki Devletlerce saygı gösterilecektir.

2. Sığınma, arama ve sığınma olanağından yararlanma hakkı hakkında, barışa karşı bir suç / bir savaş suçu, ya da insanlığa karşı bir suçu, bu tip suçlarla ilgili hükümleri belirlemek için hazırlanan uluslararası belgelerde tanımlandığı şekilde suçları işlediğini düşünmek için ciddi nedenler bulunan herhangi bir kimse tarafından ileri sürülemez.

3. Sığınma hakkı tanımaya ilişkin temellendirmenin değerlendirilmesi, sığınma hakkını tanıyan Devlete ait olacaktır.

2. Madde

1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen kişilerin durumu, devletlerin egemenliğine ve Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine zarar vermemek üzere, uluslararası topluluk için önem taşır.

2. Bir Devlet, sığınma hakkı tanıma ya da tanımayı sürdürme konularında güçlüklerle karşılaşırsa, Devletler tekil olarak ya da bir arada ya da Birleşmiş Milletler aracılığıyla, uluslararası dayanışma ruhu içinde, söz konusu Devletin üzerindeki yükü hafifletmek için gerekli önlemleri alacaklardır.

3. Madde

1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen hiç kimse, sınırda reddedilme, ya da sığınma hakkı aradığı ülkeye daha önce girmiş ise sınır dışı edilme ya da zulme uğrayabileceği herhangi bir ülkeye zorla geri döndürülme gibi önlemlere maruz kalmayacaktır.

2. Bu ilkeye istisna, ancak olağanüstü nedenler olan ulusal güvenlik ya da kitlesel nüfus akışı durumunda olduğu gibi nüfusun korumasını sağlama amacıyla tanınabilir.

3. Bir Devlet herhangi bir durumda bu maddenin 1. Paragrafında belirtilen ilkeye istisnanın haklı çıkarılabileceğine karar verirse, ilgili kişiye uygun gördüğü koşullarda, geçici sığınma ya da başka yollarla bir başka ülkeye gitme olanağını tanıma olasılığını değerlendirecektir.

4. Madde

Sığınma hakkı tanıyan Devletler, sığınma hakkı elde etmiş kimselerin; Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı etkinliklerde bulunmalarına izin vermeyeceklerdir.

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi

0

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi, Mitchel P. Roth tarafından yazılmış ve Barışhan Erdoğan tarafından Türkçe’ye çevrilerek 2017 yılında Can Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.  

Suç ve cezalandırma sistemlerinin tarihsel gelişimi üzerine çalışan araştırmacı Mitchel P. Roth, Texas’taki Sam Houston Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Cezaevleri, seri cinayetler, organize suç ve terörizm gibi konuları ele alan çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Mitchel P. Roth

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Kitabın Sunuş Yazısı 

Suç ve ceza… İnsanlık tarihinin başlangıcından gelip günümüzün dijital dünyasına bağlanan iki kavram. Ve bu uzun yolculuk boyunca cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, yolsuzluklar, savaş suçları, bunların yanı başında idam, hapishane, sürgün, toplumsal baskı, linç…

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Mitchel P. Roth 

Göze Göz’de Mitchel P. Roth oldukça güç, büyük ölçekli bir işe soyunuyor, suç ve cezanın farklı farklı coğrafyalarda, farklı farklı zaman dilimlerinde izini sürerek evrensel bir tarihini yazmaya gayret gösteriyor. Bu çalışmada Hammurabi Kanunları’na da Roma hukukuna da şeriata da Anglosakson hukuk geleneğine de yer var; yazar değişen zaman ve mekan içinde suçun tanımının yaşadığı evrimi, belli bir kültürde veya bir dönemde suç kabul edilenin bir başkasında nasıl normale dönüştüğünü, bununla birlikte doğal olarak suç karşısındaki yaptırımların da farklılaşıp yeni bir kimliğe büründüğünü incelikli, ayrıntılı bir biçimde ele alıyor.

Ümit Özdağ Savunması

0
Ümit Özdağ Savunması

Prof. Dr.. Ümit Özdağ hakkında 19 Ocak 2025 günü Antalya’da Zafer Partisi İl Başkanları İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “cumhurbaşkanına hakaret” suçunu işlediği iddiasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle dava açılı. Savunma İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkan Özdağ’ın 29 Nisan 2025’teki duruşmada mahkemeye karşı resmi beyanıdır.

Ümit Özdağ Savunması

Sayın Hâkim;

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Ocak 2025 tarihinde, Ak Parti Mersin İl kongresinde, Ak Parti Mersin il delegeleri ve üyelerine bir konuşma yapmıştır. Erdoğan konuşmasında şöyle demiştir:

“Ülkemizin ilk 80 yılına, asırların yorgunluğuyla, 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin, milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini ödedik.”

19 Ocak 2025’te Antalya’da Zafer Partisi il başkanları toplantısında, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın, İstiklal Harbimizin önderi ve Cumhuriyetimizin kurucu Atatürk’ün politikalarını, milletimizin inancına tarihine ve kültürüne ağır bedeller ödeten politikalar olarak gösteren açıklamasına, şu ifadeler ile cevap verdim:

“Bu mücadelede, bu politik fikri mücadelede, mücadele ettiğim PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleri vardır. Bütün bunlar karşısında Zafer Partisi, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır.

Ancak ne yazık ki, Zafer Partisi ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece bunlara karşı değil, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan, dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor; “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik.”, demiş.

Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı Seferine maruz kaldık. 1. Haçlı Seferi 1095 yılında başladı, son haçlı seferi 1914,1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı Ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon oldu ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlendi, silahlandı, sanayisini inşa etti. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etti. Sonra Hatay’ı aldı. Sonra Kıbrıs’ta devlet kurdu.

Emin olun ki, son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamıştır. Erdoğan casus FETÖ’yü Türk devletine soktu, Türk devletini FETÖ’ye teslim etti, FETÖ’ye paralel devlet kurdurdu. Hiçbir Haçlı Seferi Türk milletini Deist, Ateist, Hristiyan yapamamıştır. Erdoğan döneminde Türk milletinin geniş kesimleri Allah’la aldatanlardan dolayı dinlerinden soğumaya başladılar ve Erdoğan döneminde Deist, Ateist oranı %16’yı aştı. Erdoğan bilmelidir ki; Cumhuriyeti kuran kadrolar Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldırmamış, aksine Atatürk ve silah arkadaşları, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, kültürüne ve tarihine saldıran, tarihi “Fesli bir Deli”den öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan; Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarptırarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek, Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Ve, milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Ve yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir ve Zafer Partisi olarak biz ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır!”

Sayın Hâkim;

Bu iki konuşma, siyasi parti genel başkanları arasında gerçekleşen bir polemikten öte bir nitelik taşımamakta, en ufak bir hakaret niteliği de taşımamaktadır. Konuşmamın iki yerinde de “Erdoğan ve AKP” ifadeleri birlikte geçmektedir. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı kimliğine değil, AKP Genel Başkanı kimliğine yönelik bir cevap olduğu ortadadır. Konuşma Antalya’da yapılmış olmasına rağmen; İstanbul Başsavcılığı, 20 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile hakkımda soruşturma başlattı. Aynı gün Ankara’da, saat 18.30 sularında, 100’e yakın polis memurunun, bulunduğumun lokantanın çevresini kuşatması sonrasında gözaltına alındım.

Aynı akşam polis ve PÖH ekipleri tarafından, ortalama 150 km hızla bir konvoy eşliğinde İstanbul’a getirildim. Geceyi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde 2 metrelik bir kalasın üstünde geçirdim. 21 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ifadeye getirildiğim savcılık tarafından, Kayseri’de 30 Haziran 2024’te çıkan Suriyeli sığınmacılar ile ilgili olayları kışkırtma iddiası ile tutuklamaya sevk edildim. Bundan anladığım, Kayseri Başsavcılığı’nın ve Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nün; Kayseri’de gerçekleşen olayları benim kışkırttığım kanısına, ya 7 aydır varamamışlar ya da bu kanıya varmışlar ancak görev ihmali yapıp gereken soruşturmayı açmamışlardır.

Sayın Hâkim;

Bugün yargılanmakta olduğum, Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile ilgili, savcılık daha sonra iddianame hazırlamış ancak suç unsuru olduğu iddia edilen konuşmamda hangi ifadelerimin ve neden hakaret olduğunu ifade etmemiştir.

Sayın Hâkim;

Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ilgili düzenleme, Parlamenter Sistem döneminde, tarafsız yani partisiz Cumhurbaşkanını korumak için yapılmış bir düzenlemedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde bu maddenin anlamı ortadan kalkmıştır. Cumhurbaşkanının ne zaman siyasi parti genel başkanı, ne zaman Cumhurbaşkanı olduğuna kendisinin karar verdiği bir ortamda, demokratik siyaset ortadan kalkmaktadır. Ben, Mersin Ak Parti İl Kongresinde konuşan Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştirdim ve Cumhurbaşkanına hakaretten; 100 polis tarafından kuşatılıp, 25 polis tarafından gözaltına alındım. Bu; milletvekili dokunulmazlığına sahip olmayan hiçbir siyasetçi, hiçbir genel başkan ve hiçbir vatandaş Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştiremez demektir. Bu hal; demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir hal değildir.

Sayın Hâkim;

Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan ile yaşadığımız tartışmanın konusu tarihtir, Türk Tarihi ve Türkiye’nin bugünüdür. Bundan dolayı, bugün burada yapacağım savunmanın da tarihsel bir arka planı olacaktır.

Türk Milleti, tarihin en uzun devletli milleti olma niteliğine sahip iki milletinden birisidir. Türkler ve Çinliler, milattan önce 2000 yılından, milattan sonra 2000 yıllarına kadar 4 bin senelik bir muazzam zaman diliminde, devlet organizasyonu çerçevesinde varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Türk Milleti’nin İslam öncesi tarihi; İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ana hatları üzerinden 3 bin yıla yayılır.

Türk milleti; Karahanlı Kağan’ı, Saltuk Buğra Han’ın önderliğinde, takriben 1000 yıl önce İslam dinini kabul etmiş; Karahanlı Devleti ilk Müslüman Türk Devleti olurken, bugün sahip olduğumuz Müslüman Türk milli kimliğimiz de oluşmaya başlamıştır. Karahanlıları Gazneli Türk Devleti izlemiştir. Gazneli Devleti, değişik Müslüman devletleri, bir devlet çatısı altında yönetme konusunda Türklerin ilk devlet stajı olmuştur.

Büyük Türk Tarihinin şanlı sayfalarına imza atan Selçuklular ise Oğuzların Kınık boyundandır. Tuğrul Bey komutasında Türklerin bir bölümü, Dandanakan Savaşı’nın (1040) açtığı yol ile, İran Platosu üzerinden Anadolu’ya ulaşmışlardır.

Dandanakan Savaşı ve Selçuklular’ın İran Platosu üzerinde Anadolu ve Ortadoğu’ya ulaşmalarının stratejik olarak iki büyük sonucu vardır:

Anadolu’ya ulaşmak, Anadolu’nun ebediyen Türkleşmesini ve ikinci anavatan olmasını sağlamıştır. Anadolu’dan önce ulaşılan Ortadoğu’ya varış ise İslam dünyasının içine düştüğü amansız istikrarsızlığa son verişi sağlamıştır.

Selçuklu ordularının Ortadoğu’ya inişi başlarken, Abbasi Halifeliği yok olmanın eşiğindedir. Basra Körfezi, El Cezire ve Arabistan’ı denetimi altına alan Karmatilik; İslam’ı reddeden, mal ve kadında ortaklığı savunan vahşi komünist bir hareket olarak devletleşmiştir. Karmatiler Şam’a kadar ilerlemiş, 930’da Mekke’yi işgal etmişlerdir. Kâbe soyulmuş, otuz bin hacı katledilmiştir. Bu ilkel komünist devlet, yüz yıla yakın devam edecektir. Aynı dönemde; İran’da Zerdüşiliği temsil eden Büveyhi Saltanatı iktidarı gasp etmiştir. Büveyhiler, Bağdat’taki Abbasi Halifesini kontrolleri altında tutmaktadır.

Mısır’da Fatimi Şia anlayışı, Firavunlar dinini canlandırma yolundadır. Altıncı Fatimi Halifesi El Hakim Bi Emrillah kendisini tanrı ilan etmiştir. İslam dünyasındaki bu parçalanmadan istifade eden Bizans ise saldırıya geçmiş, İslam’ın dört yüz senelik kazanımlarını püskürterek, Antakya’yı işgal etmiş, Lübnan’a girmiştir. Bizans, Kudüs’ü almaya ve İslam Dinini, Arap Yarımadasına hapsetmeye hazırlanmaktadır.

İşte Selçuklu Türk orduları böyle bir ortamda, Oğuz Elinden Ortadoğu’ya inmeye başlamışlardır. Maide Suresi 54. ayette ”Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun, Allah onların yerine kendisinin sevdiği onların da kendisini seveceği müminlere karşı boyunları aşağıda kafirlere karşı başları yukarıda Allah yolunda savaşan dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir işte o Allah’ın bir lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan her şeyi bilendir.” denmektedir.

Bir tarihçi, Türk tarihinin bu kesitinde yaşananları şöyle izah etmektedir;

”Tarihin bu kesitinde olaylar arasında olağanüstü bir eşzamanlılık mucizevi bir senkronizasyon vardır. Bizans haçını taşıyan zulüm orduları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye’yi istila ve bölgenin, İslam halkını bin bir hakaret ile kat ve esir ederken, Karmatiler Kabe’yi tahrip ve telvis ederken, Türklerin İslam oluşu tesadüfi değildir. Cenabı Hak, ordularını sahneye sürmektedir.

Türkler Allah’ın Ordusu olarak göreve çağrıldıklarını hissetmişlerdir.”

Tuğrul Bey nereye geldiğini, niçin geldiğini ve kim olduğunu bilmektedir. 1043’te Halife Kaim’e gönderdiği mektupta kendisini şöyle tanıtır: ”Ben hür insanların evladıyım ve Hunların Kral hanedanına mensubum.” Diğer bir ifade ile Tuğrul Bey, Oğuz Han’ın torunu olduğunu ifade ederken, yüksek Türklük bilincini ortaya koymaktadır.

Abbasi Halifesi El Kaim Bin Emrillah, Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet eder. Tuğrul Bey ve Selçuklu ordusu, 1055 yılının Ramazan ayında Bağdat’a girer ve Buveyhi baskılarına son verir. Bölgedeki asayişsizliği sona erdirir.

24 Ocak 1058’de Bağdat’ta düzenlenen bir tören ile halife; Tuğrul Beyi, Doğunun ve Batının sultanı ilan eder. Tuğrul Bey’e iki kılıç takılır, başına sarık ve taç giydirilir. Sırtına, 7 İklime hakimiyeti işaret eden, tek yakalı yedi kaftan konulur.

Prof. Dr. Halil İnalcık ‘’bu andan itibaren İslam dünyasının riyaseti fiilen olduğu gibi hukuken de Türk soyuna Türk hükümetine ve hükümetlerine geçmiştir.” demektedir.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e; Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı “Sultanül İslam, Rikniddünya ve D’Din” denmesinin kişisel bir iktidar olayı olmadığı, Türklüğün İslamiyet için yüklendiği misyon, o çağda, bütün Türk aydınlarınca ve milletçe bilinmekte, şevkle övünçle benimsenmektedir.”

Sayın Hâkim;

26 Ağustos 1071 Türklerin Anadolu’ya yakın tarihte kitlesel olarak girişlerinin başladığı tarihtir. Türklüğün Anadolu’daki tarihi Sümerler ile başlamıştır. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk el yazmalarında bu husus şöyle ifade etmiştir; “Bundan yedi bin sene evvel, Elcezire’de, beşeriyetin ilk medeniyetini kuran Sümer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir.” (Afet İnan, Medeni Bilgiler, 11. Baskı, İstanbul, Şubat 2019, Örgün Yayınevi, s. 48)

İskit Türklerinin ve Hunların da Anadolu’ya girdikleri bilinmektedir. Daha sonra milattan sonra, 4. 5. ve 6. Yüzyıllarda, Türkleri, Anadolu’da Balkanlardan ve Kafkaslardan gelip yerleştirilen bir kavim olarak görürüz. Bizans ile iş birliği yapan bu grupların birçoğu Hıristiyanlaşmışlardır. Abbasi ordusundaki Türk Hassa birliklerinin de Tarsus’tan başlayıp Erzurum’a kadar uzanan hat üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle 9. yüzyılda bu bölgelerdeki Türk nüfusu artmış, Eskişehir’e kadar uzanan hatta birçok kent geçici olarak Türkler tarafından işgal edilmiştir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türk askeri varlığına, Bizans ancak 928-964 arasında son vermiş, Erzurum’dan Adana’ya kadar olan bölge Bizans orduları tarafından geri alınmıştır. Bu bölgedeki Türklerin yenildikleri dönemde yüz bin atlı çıkardığı bilinmektedir. Yani Türklerin 1071 öncesinde de Anadolu’daki sayıları küçümsenecek bir ölçüde değildir.

Selçukluların ilk Anadolu Seferini 1015-1016’da Çağrı Bey gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Selçuklular, Anadolu’nun sınırlarını özellikle de Güney Kafkasya’yı denetim altına almışlardır. 18 Eylül 1049’da Kutalmış Bey’in kazandığı Pasin Muharebesi, askeri açıdan Malazgirt’ten daha az önemli değildir ve Bizans yüz bin esir vermiştir. 1054’te Tuğrul Bey, 1055’te Yakuti Bey, Anadolu’ya tekrar girmiş, 1058’de Malatya’yı almışlardır. Selçuklular 1059’da Urfa’yı kuşatıp, aynı yıl Sivas’ı almış, 1068’de, 60’lı yıllarda Anadolu’ya birçok kez giren Afşin ise Sakarya Nehri kıyısına ulaşmış ve yine Afşin komutasındaki Türk ordusu 1070’te Denizli’ye girmiştir.

Özetle, Türkler Anadolu’ya aniden, 1071 yılında Malazgirt’le gelmemişlerdir. Hem tarihsel ve etnik bir derinliğe sahiptirler. Hem de bu coğrafyada hakim siyasi ve askeri güçlerle 1071 öncesindeki elli yıl içinde değişik boyutlarda mücadele etmişlerdir. Ancak; 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan’ın kazandığı zafer ile Türk tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem; Türk Milleti’nin tek başına İslam Dünyası’nın kılıcı ve kalkanı olarak, birleşik Hristiyan Avrupa kıtasına karşı bugüne kadar sürecek olan savaşıdır. Bu savaşın ilk aşamasında, 1071-1683 arasındaki 612 yılda Türk Milleti, Malazgirt’ten Viyana önüne kadar ilerlemiştir. Bu savaşın ikinci aşamasında ise Türk Milleti; 1683’te Viyana’dan, 1921’de Sakarya kıyılarına kadar Birleşik Hristiyan Batı karşısında, 238 sene süren bir gerileme; hatta yok oluşa yaklaşmayı yaşamıştır.

Malazgirt Savaşı’nın Türk tarihinde yeni bir başlangıç olduğunun, dönemin Türk aydınları da farkındadır. Karahanlı soyundan Prens Kaşgarlı Mahmut Malazgirt’ten altı ay sonra 25 Ocak 1072’de yazmaya başladığı ve 10 Şubat 1074’te bitirdiği Divan-ı Lügatit Türk’te şöyle demektedir: ”Allah’ın devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuş olduğunu ve Türklerin üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk soyundan çıktı dünya milletlerinin dizgini Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler Cenabı Hak tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile beraber olan kavimler bile aziz oldu. Böyle kavimler Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır. Onlara derdini dinletebilmek ve bu suretle her arzuya nail olabilmek için de Türkçe öğrenmek lazımdır.”

Malazgirt Savaşı’nın bir diğer önemi, 1071’in önemi; bir Avrupa Devleti olan Doğu Roma’nın, nihai olarak yenilmesi ile bir Avrupa Devleti toprağı olan Anadolu’nun, Türklerin kesin hakimiyetine girmesinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim, 1071’den dört sene sonra İznik’i alınmış ve Süleyman Şah tarafından 1080’de taht şehri ilan etmiştir. İznik’in Türk Başkenti olması ve üç yüz yirmi beş konsilinin toplandığı Ayasofya Kilisesi’nin cami yapılması, Avrupa’da şok etkisi yaratmıştır. Anadolu’nun fethi 1083’te tamamen bitmiştir.

İkinci bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef Batıya Avrupa’ya ilerleyerek Avrupa kıtası üzerinde hakimiyet kurmak olmuştur.

Öte yandan, Hristiyan Avrupa’nın Anadolu’nun fethine tepkisi, Malazgirt’ten yirmi dört sene sonra olmuş 1096’da ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır.

İlk Haçlı Seferi’nin Anadolu’ya ulaşmasını takiben Sultan 1. Kılıç Arslan’ın Haçlı Ordusuna karşı uyguladığı vur-kaç savaşları ile bu ordunun beşte dördünü imha etmesine yol açmıştır. Buna rağmen Haçlı Ordusu 1099’da Kudüs’ü fethetmiştir. Bu seferin sonucunda Bizans, Batı Anadolu’ya tekrar dönmüş, Antalya’da bir Latin Kontluğu kurulmuştur. Bunu izleyen diğer seferler de Türkleri Anadolu’dan atmayı başaramamıştır.

Türklüğün Anadolu’da tutunması; 1116-1155 arasında kırk yıl hüküm süren, Sultan 1. Mesut döneminde gerçeklemiş ve oğlu 2. Kılıç Arslan’ın, 1176’da yüz bin kişilik Bizans ordusunu, Miryokefalon Savaşı’nda ezmesiyle kesinleşmiştir. Prof. Dr. Abdülhaluk Mehmet Çay şöyle demektedir: ”26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi yeni yurt arayan Türk Milleti’ne bir müjde idi. 17 Eylül 1176 Miryokefalon Savaşı ise Anadolu’yu ilelebet Türk yapan bir zaferdir.”

Birinci Haçlı Seferi’ni sekiz Haçlı Seferi daha izlemiştir. Bunlar; İkinci Haçlı Seferi (1147-1149), Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192), Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204), Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221), Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229), Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254), Sekizinci Haçlı Seferi (1270), Dokuzuncu Haçlı Seferi (1271-1272)’dir.

Sayın Hâkim;

Bu Haçlı Seferleri Türk milletini geriletmiş, Türk ordularını ve Türk devletini yıpratmış, Anadolu’nun vatanlaşmasını geciktirmiş ancak hiçbir zaman Türk ordularını yenememiş ve Anadolu’nun Türk milletine yurt olmasını engelleyememiştir. Haçlı Seferleri’ni aşan Osmanlı Türklüğü, Anadolu’da sağlam temeller üzerine oturunca 1352’de Avrupa’ya ilk adımını atmıştır. Türk ordularının Rumeli’de ilerlemesinin karşısına yine Haçlı Orduları çıkmıştır. Sırpsındığı Savaşı (1364), Birinci Kosova Savaşı (1389), Niğbolu Savaşı (1396), Varna Savaşı (1444), İkinci Kosova Savaşı (1448), Türk ordularının Haçlı Ordularına karşı kazandığı zaferlerin isimleridir.

Yahya Kemal Beyatlı, Türk tarihinin o muhteşem yüzyılını şöyle ifade eder:

“Bin atlı, akınlarda, çocuklar gibi şendik.

Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik.

Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi “İlerle!”

Bir yaz günü geçtik, Tuna’dan kafilelerle.”

Rumeli’ye ilk adımı atmamızdan yüz bir sene sonra İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. İstanbul’un Fethi’nin, aynı zamanda bir Türklük şuuru olduğunu, dönemin tarihçisi Aşıkpaşazade Derviş Ahmet Âşıkî’nin şu satırlarında buluruz; “Fethin evvel Cuma günü Ayasofya’da Cuma namazı kılındı. Ve hutbe-i İslam okundu. Sultangazi Mehmet adına kim ol Murat Gazi Han oğludur. Ve ol Gazi Mehmet Han oğludur. Ol dahi Sultan Beyazıd Han oğludur. Ve ol dahi Murat Gazi Hünkâr oğludur. El Halil Gökalp nesli kim Oğuz Han oğludur.”

Sayın Hâkim;

İstanbul fethedilirken dönemin tarihçisi Aşık Paşazadenin, Oğuz Han’a atıfta bulunmasındaki, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesine yazdığı mektuptaki, Divan-ı Lügat-ı Türk’teki Prens Kaşgarlı Mahmut’un temsil ettiği Türklük bilincinin, dört yüz elli sene sonra Fatih Sultan Mehmet Han’da da yaşadığını göstermektedir.

Türk ordularının Haçlı Ordularını yenerek, Avrupa içindeki ilerlemesi devam etmiştir. 1521’de Belgrad fethedilmiştir ve bugün bize duygusal olarak çok uzak gelen Belgrad için dedelerimiz sevgi dolu türküler yakmışlar:

“Belgrad kal’ası, Zemlin ovası,

Atlısı geçemez değil ki yayası”

1526’da Nazlı Budin, Türk Devletinin ve milletinin ruhunun bir parçası olmuştur. Budin’i fethetmeden önce 29 Ağustos 1526’da kazanılan Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Milleti’nin zihnine şu dizeler ile kazınmıştır:

“Çadırlar toplansın, tuğlar dikilsin,

Tekbir sedaları arşa yükselsin.

Tuğlar başa geçsin Gülbank çekilsin.

Destur saldıralım düşman eline,

Destur saldıralım Macar eline.”

Kızıl Elma artık Viyana’dır! Budin’de, doğudan batıya sıralanan yedi cami inşa eden Osmanlı Türkleri, en batıdaki caminin adını, Kızıl Elma cami koymuşlardır. 1529’da Viyana kuşatılmıştır. Bunlar olurken Avusturya Arşidükü 1. Ferdinand’ın elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu Türk Milletini şu cümleler ile değerlendirmektedir:

“Topraklarımıza hücum edenler bizim bildiğimiz zafer kazanma yöntemlerini bilmeseydi kuvvetleri bizim kuvvetlerimize denk olsaydı ve buna rağmen bu düşmanlara göğüs germeseydik bize korkak denilebilirdi. Fakat bu düşman Tanrı’nın gazabı sonucunda bize karşı gönderilmiş eski zamanlarda Attila büyük babalarımız zamanında Timur şimdi de Osmanlı tufanı gibi bir beladır.”

Özetle Fatih Sultan Mehmet, Türk olduğunu nasıl biliyor ise Avrupalılar da; Attila, Timur ve Osmanlı’nın Türk olduğunu bilmektedir.

Sayın Hâkim;

1529’da Viyana’yı kuşatan Osmanlı Türk ordusu, yüz elli dört sene sonra, 1683’te Viyana’yı, 2. kez kuşatmıştır. Dünya tarihinde yüz elli dört sene yaşayan devletlerin sayısı az iken, bir milletin, bir ordunun, Kızıl Elmasını gerçekleştirmek için yüz elli dört sene sonra tekrar aynı şehri kuşatmasının tarihte bir başka örneği yoktur. Ünlü psikiyatrist ve uluslararası çatışma çözümleyicisi Prof. Dr. Vamık Volkan bu iki kuşatmanın Viyana’nın zihnini nasıl şekillendirdiğini şöyle anlatıyor:

”Geçen yıl -2006’da- Viyana Üniversitesi’nde eğitim verdim. Ansızın farkına varıyorum ki Viyana Kuşatması bir adım ötede dokunuyorsun o geliyor, hafızalarda o var.”

Viyana, Avrupa; Türk Kuşatmasını hiç unutmadı. Bir görevi de Türk ordusunun gelip gelmediğini kontrol etmek olan gözetleme kuleleri, ancak 20. yüzyılda yıkıldı. 1683’te Türk Milleti’nin; Birleşik Hristiyan Avrupa karşısında Viyana önünde başlayan geri çekilişi, 1686’da Nazlı Budin’in kaybıyla sonuçlandı. Yüz elli sene sonra; İstanbul, Üsküp, Bursa kadar Türk olan Nazlı Budin düştü. Türk Milleti, Balkan Savaşı mağlubiyetini yaşayana kadar, 1912’ye kadar, Nazlı Budin travmasını aşamadı.

Bugün de tarih şuuru yüksek insanlarımız için Budapeşte Nazlı Budin’dir. Bir iş adamı arkadaşım Budin’e gidiyor. Budin’i savunurken şehit düşen ve mezar taşına “Kahraman Düşman” diye yazılan, Arnavut Abdurrahman Abdi Paşa’nın başında Fatiha okurken, hüngür hüngür ağlıyor. Aynı mezarın başında ben de dua ettim, gözyaşı döktüm. O ziyaretim sırasında, Budin’de uzun yıllardır yaşayan bir Türk iş adamı ile sohbet ederken bana, hafta sonları Tuna üzerindeki Kızlar Adası’nda koşarak spor yaptığından bahsetti. Sordum, “O adaya neden Kızlar Adası deniyor, biliyor musun?” “Hayır, bilmiyorum.” dedi. Anlattım; “Budin Kuşatması devam ediyordu ve şehrin düşeceği anlaşılmıştı. Türk ordusu, Budin’de yaşayan otuz bin Türk kadını gemilerle tahliye etmek için adada topladı ama bu tahliye olmadan düşman gemileri, adaya çıkarak kadınları esir aldı. Otuz bin Türk kadını, Avrupa’da esir pazarlarında köle olarak satıldı.” dedim. Arkadaşım ağlayarak “Bir daha o adaya ayak basmayacağım” dedi.

Sayın Hâkim;

O Türk kadınları yüzlerce ağıt yakmıştır. O ağıtlardan birisinde, Razi Kadın şöyle ağlamaktadır.

Esir olduk kaldık bunda kimimiz,

Arşa çıktı bizim âh ü zarımız,

Aramızda şehid oldu çoğumuz,

Kıyamet gününü gördük diyesiz.

Ben Razi Kadınım, oldum zârıcı,

Her karanlığa bir aydınlık verici,

Elimde kalmadı, altınla inci,

Yanık derdim, yoktur derman diyesiz.

Nazlı Budin’in kaybının ortaya çıkardığı travma, bütün devlet coğrafyamızda yüzlerce sene şu mısralar ile ifade edildi:

Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu.

Bülbülün figânı, bağrımı deldi.

Gül alıp satmanın, zamanı geldi.

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu,

Camilerde namaz kılınmaz oldu,

Mamur olan yerler, hep harap oldu,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Budin’in içinde uzun çarşısı,

Orta yerde Sultan Ahmet Camisi,

Kâbe suretine benzer yapısı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Budin’in içinde Serdar kızıyım,

Anamın babamın iki gözüyüm,

Kafeste besili kınalı kuzuyum,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Cephane tutuştu aklımız şaştı,

Selâtin camiler yandı tutuştu,

Hep sabi subyanlar ateşe düştü,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Serhatlar içinde Budin’dir başı,

Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı,

Çerkez Alemdar’dır şehitler başı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Kıble tarafından üç top atıldı,

Perşembe günüydü güneş tutuldu,

Cuma günüydü Budin alındı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Viyana önünden 1683’te başlayan geri çekiliş, on altı sene süren savaştan sonra Karlofça Anlaşması (1699) ile sonuçlandı. Kanuni’nin ölümünden yüz otuz üç sene sonra, Osmanlı padişahı ilk kez toprak kaybetti. Türküler ile 1071’den 1683’e kadar ilerleyen bir ordu ve bir millet, şimdi ağıtlar ile geri çekilmektedir. Artık anneler ağıt ninniler söylemektedir:

“Uyan yavrum sabah oldu,

Kuşlar eyler figanı.

Baban şehit geçti artık,

Uyumanın zamanı.

Nenni yavrum nenni nenni,

Serhatlar bekler seni.”

Karlofça bugün Kuzey Sırbistan’da küçük bir kasaba. Anlaşma, Karlofça Kasabası’nın kuzeyinde, küçük bir tepenin üzerine kurulan bir çadırda imzalanmış, çadırın dört kapısı varmış. Türk heyeti güney kapısında, Alman heyeti kuzey kapısında, arabulucu olan devlet heyetleri de doğu ve batı kapılarından girmişler. Sonra çadırı temsilen dört kapılı bir kapı yapılmış tepeye. 1999’da Karlofça Anlaşması’nın üç yüzüncü yılında anma toplantısına Türk Büyükelçisi de davet edilmiş. Türk büyükelçisi, “Eğer kilitli tutulan güney kapısını açarsanız gelirim” cevabını vermiş. Düzenleme komitesi “olur” cevabını verince, Türk Büyükelçisi kılıcını kuşanan askeri ateşe ile birlikte güney kapısından üç yüz sene sonra tekrar girmiş. O günden sonra kapı yine kilitlenmiş. Batı Dünyası, Türk milletine karşı duyduğu kin ve korkuyu, ruhunun derinliklerinde yaşatmaya devam ediyor.

Karlofça mağlubiyetini, 1718’de Venedik ve Avusturya ile imzalanan Pasarofça Anlaşması izlemiş. Sonra 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım’ın kaybı yaşanmıştır.

  1. yüzyıl İlber Ortaylı’nın ifadesi ile “İmparatorluğun en uzun yüzyılı”dır. Yıkılış ve soykırım yüzyılıdır. Mora İsyanı ve bir gecede on iki bin Türk’ün katledilmesi, 1812’de Gagavuz Yeri’nin Rus ordusu tarafından işgali, Belgrad’ın düşmesi (1815).

Belgrad. Bize ne kadar yabancı ne kadar uzak bir kent ismi değil mi?

Sayın Hâkim;

Belgrad’a 1977 yılında gitmiştim. Daha doğrusu Belgrad’dan bir Şubat günü geçmiştim. Soğuk, puslu bir kentti. Sevmemiştim. Oysa dedelerimiz bu kenti çok sevmişler. Bu kent için çok, çok fazla kan dökmüşler. Çok ağıt yakmışlar. O ağıtları okuyunca dedelerimizden utanmıştım.

“Belgrad’dan yola çıktım, sabah 5 idi,

Kuran’ımla martinim bana eş idi.”

Ya da

“Belgrad yolu uzun urgan,

Üstümüzde yoktur yorgan.

Ağla benim enneceğim,

Ben Belgrad’da kaldım kurban.”

Belgrad Kalesi’ni çeviren hendeklerin, kan ile dolu olduğunu ifade eden mısraları okuduğumda, yıllar sonra çok duygulanmıştım. Ve 1977’de Belgrad’dan geçerken sevmediğim için kendimden utanmıştım. Sonra Belgrad Kalesi’ni ziyaret ettim. Ve kan ile dolan o hendekleri gördüm. İmparatorluğun en uzun yüzyılı, en acı yüzyılıdır.

1877-1878 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi) ile çöküş daha hızlanmıştır. 93 Harbi’nden Plevne Müdafaasını anlatan şu mısralar aklımızda ve kalbimizdedir:

“Tuna Nehri akmam diyor,

Etrafımı yıkmam diyor.

Şanı büyük Osman Paşa,

Plevne’den çıkmam diyor.”

1912-1913 Balkan Savaşı ile Rumeli’den tasfiye edilmemiz; Bursa, Konya gibi Türk kentleri olan Selanik’in, Üsküp’ün düşmesi… Bu sefer Selanik için ağıt yakarız:

“Vapurun halkasına,

Denizin dalgasına,

Ben yârimi yolladım,

Selanik kavgasına.”

Ya da Edirne kadar Türk, Manastır için:

“Manastır’ın ortasında var bir havuz,

Kula düşman olmuş Arnavut, Bulgar, Sırp, Yunan boğaz boğaz.”

Özetle; 1071’den 1683’e kadar altı yüz on iki sene ilerleyen bir millet, 1683’ten 1921’e kadar iki yüz otuz sekiz sene süren bir geri çekiliş yaşamıştır. Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı kitabında, arşiv belgeleri ile 1810-1918 arasında, Balkanlar ve Kafkaslarda beş milyon Türk’ün katliama uğrarken, beş milyon Türk’ün Anadolu’ya geri çekildiğini ifade etmiştir. Türk Milleti, tarihin en büyük ve en uzun soykırımlarından birisini yaşamıştır.

Rumeli’de, nehirlerde, binlerce Türk bebeğinin cesedi akmıştır. 20.yüzyılın başında Balkan Harbi’nde yaşadığımız travma o kadar büyüktür ki; Nazlı Budin travması, toplumsal hafızamızdan silinir. Nasıl büyük olmasın? Bulgar çetelerinden saklanmak için; derelerde, sazlıklar içine saklanan anneler, ağlayan, emzikteki bebeklerinin sesi duyulmasın ve Bulgar çeteciler diğer çocuklarını öldürmesin diye kendi elleriyle bebeklerini suda boğmak zorunda kalırlar.

Balkan Savaşı’nın üzerinden 3 sene geçmeden; bu sefer amacı Osmanlı Türk Devleti’nin paylaşılması olan, Birinci Dünya Savaşı başlar. Hızlı ve radikal reformlar ile savaşa hazırlanan Türk ordusu, kahramanca savaşır. Öyle uğursuz bir savaştır ki; müttefikimiz olan Almanlar bile dostumuz değildir. İsmet Paşa; İstanbul’da, Genel Kurmayda, birlikte çalıştığı bir Alman Kurmay Subay ile sohbet ederken “Almanya bu savaşı kazanır ise ödülü ne olacak?” diye sorduğunda, aldığı cevap “Türkiye” olmuştur.

Türk ordusu; bütün olumsuzluklara rağmen, adım adım savaşarak geri çekilmiştir.

1917’de Kudüs’e giren İngiliz ordusu komutanı, son Haçlı Seferi’nin başarıya ulaştığını duyurmuştur. İngiliz ordusu Kudüs’e girdiği zaman; müttefikimiz Almanya’da da kiliseler, zafer çanı çalmışlardır. İngiliz başbakanı, “Türkler Asya’nın Kızılderilileridir. Akıbetleri de öyle olacaktır.” demiştir.

1919’da dünyada üç yüz milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu üç yüz milyon Müslümanın ancak yüzde üçünün dokuz milyonun yaşadığı Sakarya ile Aras arasındaki coğrafya işgal altında değildir. Ve Birleşik Avrupa Hristiyanlığı; bu coğrafyada direnmek isteyen Türk Milletini yok etmek için Son Haçlı Ordusu olarak Yunan Ordusu’nu kiralamış, Anadolu’nun içlerine sürmüştür.

Sayın Hâkim,

Türk Milleti’nin 1683’te Viyana önünde başlayan ve kesintisiz 238 sene süren geri çekilişi, nihayet Sakarya kıyılarında durmuştur. Sakarya kıyılarında çarpışan ordular; sadece Yunan ordusu ile Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları değildir. Sakarya kıyılarında; Alparslan’ın orduları, Bizans orduları ile savaşmıştır. Kılıç Arslan’ın, Murat Hüdavendigar’ın, Yıldırım Beyazıd’ın, Fatih’in, Kanuni’nin orduları; Haçlı orduları ile savaşmıştır. Özetle; Mustafa Kemal Paşa, Sakarya kıyılarında, 1071-1921 arasındaki 850 senede yaşanan bütün savaşlar adına, Türk tarihi adına savaşmıştır. Şair Necip Fazıl Kısakürek bunu şöyle özetlemiştir.

‘’Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.’’

Sırtına Türk tarihi vurulan Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Sırtına Sakarya’da Türk tarihi vurulan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Savaşı’ndan 11 ay sonra 26 Ağustos 1922’de şu emri vermiştir: ‘’Garp cephesindeki ordularımız tevfikatı sübhaniyeye(Allah’ın iradesine ve yardımına) istinaden; Ağustos’un 26’sı, Cumartesi günü, düşmana taarruza başlayacaktır.’’

Büyük Taarruz 1683’ten sonra, kalıcı sonucu olan ilk Türk hücumu ve zaferidir. Plevne Müdafaası savunma savaşıdır. Çanakkale Savaşı, savunma muharebesidir. Kut-ül Amare zaferi savunma savaşıdır. Ancak; geri çekilen bir ordu, 239 sene sonra, 26 Ağustos 1922’de taarruza geçmiştir. Bu taarruz, Türk İstiklal Harbi’nin zaferle sonuçlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının yolunu açmıştır.

Sayın Hâkim,

Mustafa Kemal Atatürk sadece yaşadığı dönem içinde değerlendirilerek anlaşılamaz. Atatürk’ün dünya ve Türk tarihi içindeki konumu ancak; 1683 2. Viyana bozgunu sonrasında başlayıp, 238 sene sonra 1921’de Sakarya kıyılarına kadar devam eden Türk milleti ve Türk devletinin, soykırım ve tehcirlerle üç kıtadan, Anadolu’ya çekilmesi ve yok olmasını durduran tarihi şahsiyet olarak anlaşılır ve doğru tespit edilebilir.

Alparslan Türkeş “Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.” derken, bu gerçeği ifade etmektedir. Evet, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.

Atatürk, Budin’in kıyılarından itibaren ağıt yakan, toprak kaybeden, vatan yitiren, geri çekilen, mağlup olan bir milleti, tekrar Zafer’e götüren liderdir. Atatürk, Allah’ın Türk Milleti’ne lütfudur. Atatürk’ün kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için 2. Ergenekon’dur. Atatürk, manevi anlamda Ergenekon’dan çıkışta Türk milletine yol gösteren Bozkurt, Börteçine’dir.

Cumhuriyetimizin kuruluşu, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Türk milletinin tarihi, inancı ve kültürü aleyhine politikaların izlendiği, faşizan dönemi değil, Haçlı Seferleri ile yok edilmek istenen bir milletin yeniden dirilişidir. Atatürk döneminde; Türk tarihi yüzyıllar sonra ilk kez bir hanedan tarihi olmaktan kurtularak, Büyük Türk Tarihi zemininde bilimsel olarak incelenmeye başlamıştır. Hunlar ile başlayıp; Göktürk, Uygur, Karahanlı üzerinden, Osmanlı’ya ulaşan 16 büyük Türk İmparatorluğu adeta yeniden keşfedilmiştir. Büyük tarihçi Fuat Köprülü, Osmanlı tarihini yazması için görevlendirilmiştir. Örnekleri çoğaltmak için burada gerekli zamana sahip değiliz.

Atatürk döneminde; Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, Türk Milleti Kuran-ı Kerim’i Türkçe metinden okuma imkanını elde etmiştir.

Erdoğan’ın Atatürk eleştirileri haksız, temelsiz, asılsız ve bilimsel olarak içi boş iddialardır. Erdoğan’ın, Atatürk dönemine yönelik eleştirilerinin temelinde, Atatürk’ün benimsediği laiklik politikası vardır. Türk Milleti 24 Ocak 1058’de, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi tarafından, Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı ilan edilmesinden itibaren; tek başına İslam Dünyası’nın, Birleşik Hristiyan Batı Medeniyetine karşı hem kılıcı hem kalkanı olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir millet; Türk Milleti’nin taşıdığı büyüklükte bir yükü taşımamıştır. 1058’de başlayan bu savaşı; Türk Milleti, 1922’ye kadar tek başına sürdürmüştür. Bütün bu süre içinde, Türk Milleti, 1914-1918 arasında, din kardeşlerinden, bu mücadelede, sadece 1 kez destek istemiş; ancak yüzlerce yıl, Osmanlı’nın koruması, refahı ve barışı altında yaşayanların çok büyük bölümü; destek vermediği gibi, Haçlı ordularının yanında yer almıştır.

Sayın Hâkim;

Bugün Gazze’de bir soykırım gerçekleşmektedir. İsrail ordusu Gazze’yi insafsızca bombalamaktadır. Bu soykırım gerçekleşirken, Müslüman Arap ülkelerinden, Gazze için hiçbir anlamda politik, ekonomik ve sosyal destek gelmemektedir. Aksine, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri İsrail ordusu ile ortak tatbikatlar yapmaktadır. Oysa Türk Milleti; Gazze ve bütün Arap İslam dünyasını bin sene tek başına birleşik bir medeniyete karşı savunmuştur. Bu savunmanın sonunda milletimiz sadece; politik, askeri, ekonomik ve kültürel bir yıkım yaşamakla kalmıştır. Demografik olarak da yıkım eşiğine gelmiştir.

İşte Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırması, bu jeopolitik ve stratejik gerekliliğin sonucuydu. 1923’te devletimiz, 1526’da Nazlı Budin’i fetheden devletin gücünde olsaydı, hilafeti kaldırmak, Mustafa Kemal Atatürk’ün aklına dahi gelmezdi.

Bu hususu Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle açıklamıştır:

“Millete anlattım ki bütün Müslümanları içine alan bir devlet tesis etmek vazifesi ile yükümlüymüş gibi hayal edilen bir halifenin, vazifesini yerine getirebilmesi için, Türkiye devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar büyük bir mesuliyeti bu kadar gayrı mantıki bir vazifeyi üzerine alamaz.

Milletimiz, asırlarca bu manasız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde, milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde, kavrulup mahvolan, Anadolu evlatlarının miktarını biliyor musunuz dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu, görüyor musunuz?! dedim.

Halifeye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslam dünyasının işlerinde tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifesi yalnız Anadolu halkında değil onun 8-10 misli nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verebilecek bir parçası kalmamıştır, dedim.

Diğer bir noktayı da halka iyice izah edebilmek için şunları beyan ettim: Biran için farz edelim ki, dedim, Türkiye mevzubahis vazifeyi kabul etsin… Bütün İslam alemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekala ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler derlerse ki, “bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklal ve hakimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz!

O halde Türkiye halkının bütün bu gayret ve fedakarlığı sadece bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?!

Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve yetki vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti.”

Türk Milleti açısından, laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; bunun ötesinde bir milli güvenlik ve milli varlığını koruma stratejisidir. Birleşik Hristiyan Batı ile bin seneye yakın bir süre tek başına savaşmak zorunda kalan Türk Milleti, 20. yüzyılın başında tükenme noktasına gelmiştir. Artık dini bir savaşı sürdürebilecek güce sahip değildir. Cumhuriyet’in önceliği; Türk Milleti’nin varlığının korunmasına, güvenliğinin sağlanmasına ve Türk halkının hak ettiği refaha kavuşmasına ilişkin mücadelenin verilmesi olmuştur.

Erdoğan’a verdiğim cevap ancak bu çerçevede değerlendirilebilir.

Sayın Hâkim;

Ben, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etmedim. Ben, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün politikalarının milletin inancı tarihi ve kültürünü yıprattığı ifadelerini reddederek Erdoğan’ın izlediği politikaların Türk Milleti’nin inancı, tarihi ve kültürünü yıprattığını ifade ettim.

Erdoğan’ın izlediği politikaların sonuçlarını konuşmamda tek tek ifade ettim. Erdoğan’ın, “casus FETÖ’yü Türk Devleti’ne soktuğunu, Türk Devleti’ni FETÖ’ye teslim ettiğini, FETÖ’ye paralel devlet kurdurduğunu’’ ifade ettim.

Erdoğan 15 Temmuz 2008 tarihli Ak Parti Grup Toplantısında, bir FETÖ kumpası olan Ergenekon davalarının savcısı olduğunu söylemiştir:

“Milletimiz bunu yakından takip ediyor, değerlendirmesini de buna göre yapıyor. Çünkü kim kimlerin avukatlığına soyunmuş bunlar çok önemli. Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken bize de savcılık görevini sağ olsun onlar veriyor. Bu da güzel bir şey. Niye savcı millet adına vardır, iddia makamı millet adına ordadır, biz de millet adına evet hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım.”

Ayrıca Ergenekon kumpas davalarının savcısı, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’e; Erdoğan’ın kendi makam aracını tahsis ettiği de basına yansıyan hususlar arasındadır.

Erdoğan, daha 15 Temmuz FETÖ’cü Darbesi öncesinde, FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğunu bizatihi kendisi açıklamıştır. Erdoğan, Mart 2014 Trabzon mitinginde, FETÖ ile ilgili şunları söylemiştir:

“…Bir kısım medyayı da kiraladı. Onlarla birlikte bazı işveren çevrelerini de şantajlarla emir komutası altına aldı. Şimdi bizi yıpratmak için gayret içindeler. Fakat diyorum ki, bak benim abdestimden şüphem yok, namazımdan da şüphem yok. Sen abdestinden şüphesi olanlarla uğraş. Bizimle uğraşamazsın. Ama sen şu anda ülkenin milli güvenliğini tehdit eden çalışmalar içindesin. Başbakanı, cumhurbaşkanını, meclis başkanını, bakanları dinleyemezsin. Hiçbir hakim bununla ilgili karar veremez. Ama bunlar maalesef casusluk örgütü olduğu için bizi dinlemeye varıncaya kadar bu yollara başvurdular. Düşünebiliyor musunuz? Ülkeyi yönetenlerin haremine giriyorlar. Bunu tehdit unsuru olarak kullanıyorlar.

Geçenlerde benimle ilgili söylediği ifade şu, Yazıklar olsun, yazıklar olsun!” “Bu uzun bize çok hainlik yaptı!’’ dedi. Nasıl hainlik yaptıysak on yedi üniversite kurmak için geldiler hepsini onadım. Bu muydu hainlik? Bu ne vicdandır be! Okullar için yer istedi, verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet hükümet başkanlarına bunları refere ettik. Olimpiyat dediler her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya! Ne istediniz de alamadınız?’’

FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğu hususu, 15 Temmuz darbesi sonrasında kurulan TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporunda şöyle denmektedir:

“…Türkiye’nin dış politika güvenlik ve istihbarat alanındaki plan ve faaliyetlerini ifşa etmek devlet sırlarını ortaya dökmek maksadıyla ve mensupları aracılığıyla casusluk faaliyetleri yürütmektedir…” Örgüt devlet kaynakları üzerinden gayrı milli merciler adına casusluk faaliyetleri gerçekleştirilerek elde ettiği bilgileri yabancı istihbarat kurumlarına pazarlamıştır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3, 2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı sf.87-88) Erdoğan, Türk Devleti’nin milli güvenliğini tehdit eden casusluk örgütü olan FETÖ’ye her türlü desteği verdiğini Fettullahçı Terör Örgütü’nün personel ihtiyacını karşılayabilmesi için okul ve eğitim faaliyetlerine destek verdiğini, bu casus örgütün uluslararası alanda faaliyet gösterebilmesi için referans olduklarını beyan etmiştir.

FETÖ’nün casusluk örgütü olduğu, Erdoğan’ın TBMM Komisyonu’nun raporunun ve birçok mahkeme kararının gösterdiği gibi kesindir. FETÖ paralel devlet yapısını, Erdoğan’ın yanlış politikaları sayesinde kurmuştur. Erdoğan bu tespitimi de Şubat 2014’te gazetecilere FETÖ ile ilgili yaptığı şu açıklaması ile doğrulamıştır:

“2010 Referandumunda FETÖ’nün tek hedefi vardı. İdari ve adli yargıyı ele geçirmek ve bunu başardılar. Dolayısıyla “yargıya bu iş gittiği zaman orada da biz gereğini yapacağız’’ dediler. Hem birinci mahkemede hem üst mahkemede çözmüş oldular. Üç ayağını da tamamladılar. İşin istihbarat ayağı, emniyet ayağı, yargı ayağı.”

Erdoğan’ın her türlü desteği verdiğini beyan ettiği FETÖ, 2010 Referandumu ile ihtiyaç duyduğu zemine kavuşmuş ve Erdoğan’ın ifadesi ile Türk istihbaratını, Türk Emniyetini, Türk Yargısını yani Türk Devletini ele geçirmiştir.

Fettullahçı Terör Örgütü’ne yönelik soruşturma kapsamında bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen eski hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyesi Kerim Tosun, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede: “160’lar olarak belirlenen Yargıtay üyelerinin yüz yirmiye yakının cemaat mensubu olduğunu biliyorum.” diyen Kerim Tosun, bu kişilerden bir kısmıyla cemaat sohbetlerinde tanıştığını belirtti.

Nazım Kaynak: “Yargıtay başkanı olduktan sonra Yargıtay’da dairelerin iş bölümü değiştirildi. Bu değişikliği de bizzat cemaat gerçekleştirdi. Kamuoyunda bilinen cemaat için önemli olan Balyoz, Şike, Hipnoz, Kurdoğlu gibi davalar cemaatin güçlü olduğu dairelerin görev alanına girdi.” diye belirtmişti.

Ağustos 2016 Diyanet İşleri Başkanlığı Olağanüstü Din Şurasında konuşan Erdoğan: “Bunlar TSK’nın içinde örgütlenmiş ve saati geldiğinde oradaki silahları millete doğrultabilecek karakterde olan bir örgüttür diyorduk, inanmıyorlardı.

Yapının başında yer alan kişi ve kadro konusundaki tüm tereddütlerimize rağmen, yurt içinde yurt dışında yürütüyor gibi göründükleri yaygın eğitim, yardım, dayanışma faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Dedik ki, bir ortak yanımız var dedik. Özellikle 2012 yılından sonra bu yapıyla ilgili rezervlerimizi çok açık koymuştuk. Bu dönemde hızlanan TSK kadrolarına yönelik operasyonlar ve davalar ile ilgili de ciddi şüphelerim oluştu ve yetkilileriyle de bunları paylaştım. Çok yakından tanıdığım uzun yıllar içinde birlikte çalıştığım bazı komutanlara yöneltilen suçlamaların ve tutuklamaların gerekçeleri beni ikna etmiyordu.

Her şeye rağmen bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmamın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem Milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de Milletim de bizi affetsin.”

08.06.2018 tarihinde CNN Türk’e vermiş olduğu mülakatta; “FETÖ’yü biz büyüttük, aldatıldık” cümlesini de yine Recep Tayyip Erdoğan kurmuştur.

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in 2015’te yayınlanan “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor” adlı kitabında ise, MGK tavsiye kararına karşı ne yaptıklarını aynen şöyle anlatıyor:

“Devlet ve ordu içindeki bu “FETÖ’cü paralel yapılanma tehlikesine” karşı MGK’nın Tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım ve gelen yazıyı ‘dosyasına’ kaldırmaya karar verdik.

Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı ve hakkında hiçbir işlem yapılmadı.

Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı ve onları endişeye sevk edecek bir sonucun doğmamasına özen gösterildi.

Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ise ben üstlenmiştim.”

Bu riski üstlenmenin bedeli; Ergenekon, Balyoz, casusluk, Selam Tevhid, MİT tırları, dava görünüşlü istihbarat operasyonları ile Türk ordusunun ağır psikolojik saldırıya maruz kalması, Deniz Kuvvetlerimizin ikinci bir Navarin baskını yaşaması, askeri sırlarımızın yabancı servislerin eline geçmesi, yargı ve polis, istihbarat servislerimizin bir casus örgütün denetimine girmesi olmuştur. Türk devlerinin stratejik hafızası örselenmiştir. Nihayet Genelkurmay Başkanlığı, FETÖ’nün eline geçince 15 Temmuz darbesi yaşanmış, yüzlerce yurttaşımız şehit olurken, TBMM’miz bombalanmıştır.

Görüldüğü üzere Erdoğan; FETÖ’nün TSK’ya yönelik operasyonlarını bildiğini, Allah dedikleri için müsamaha gösterdiklerini itiraf etmiştir.

Fetullahçı Terör Örgütü tarafından sınav sorularının çalınmasına göz yumularak yüksek öğretim kurumları ve kritik devlet kadrolarının casusların eline geçmesine müsamaha gösterilmiştir. Yapılan istatiksel analizlerde, FETÖ’nün 2000-2013 yıllarında kritik alanlar dahil tüm ÖSYM sınav sorularını ele geçirdiği tespit edilmiştir. (Organize ve Mali Suç Örgütü Olarak Fettullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Çalıştay Raporu, 11 Şubat 2017, Ankara, sf.42)

Darbe girişiminden yargılanan kişiler Kara Harp Okulu mezunlarının yüzde doksanının FETÖ ile ilişkili olduğunu itiraf etmişlerdir. Nitekim, 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi sonrasında;

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 150’si general 24706,
Emniyetten yaklaşık 38000,
Adli ve idari yargıdan yaklaşık 4000,
YÖK’ten 2346,
Sağlık Bakanlığı’ndan 2018,
Maliye Bakanlığı’ndan 1642,
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 1519,
İçişleri Bakanlığı’ndan 369,
Başbakanlık’tan 302,
Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 605,
TRT’den 312 olmak üzere toplamda 125.678 FETÖ’cü bürokrat ihraç edilmiştir.
Bu sayı dahi tek başına, Erdoğan tarafından üstlenilen riskin büyüklüğünü göstermektedir. Nisan 2025’te iktidarın yarı resmi yayın organı olan Yeni Şafak gazetesinin, ekonomideki başarısızlığın nedeni olarak, ekonomi bürokrasisi içindeki kripto FETÖ’cüleri göstermesi, tehlikenin hala devam ettiğinin göstergesi değil midir?

Bu kadrolara ve görevlere AKP ve Erdoğan döneminde gelmişlerdir. Erdoğan’ın; FETÖ’nün, Türk Devleti’nin harimi ismetine girmesine müsamaha gösterdiklerine ve FETÖ’ye, her istediklerini verdiklerine yönelik itirafları ile 15 Temmuz sonrası yargılama süreçleri ve devlet kurumlarınca yapılan tespitler; bu Haçlı casus örgütünün, Türk Devletine büyük zararlar verdiğini göstermektedir. Erdoğan ve resmi makamlar sözlerimi doğrulamıştır. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk Devleti’nin içine sızamamış, Türk Devleti’nin maneviyatını bozmaya yeltenememiştir.

Sayın Hâkim;

Casus FETÖ Terör Örgütü devlet içinde örgütlenip, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Yargısı ve sonuç olarak Türk Milleti ve Türk Devleti’ne karşı; Ergenekon Balyoz, casusluk, MİT müsteşarının tutuklanması ve MİT tırları operasyonlarını yaparken, Erdoğan Başbakandı. Ve Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrasında “Rabbim ve Milletim beni affetsin.” diyerek; FETÖ ile yapılan iş birliğinin, FETÖ’ye, devlet kurumlarını teslim etmenin yanlış olduğunu, bundan pişman olduğunu ifade ve kabul etmiştir.

Sayın Hâkim;

Bu yanlış politikaların, bütün Haçlı Seferlerinden daha fazla, Türk Devleti’ne zarar verdiğini söyledim. Çünkü Haçlı Seferleri, Anadolu’ya dışardan, Avrupa’dan geldi. Ancak son Haçlı Seferi FETÖ, Anadolu’dan bir beşinci kol olarak ülkemize saldırdı. Erdoğan, son Haçlı Seferi olan FETÖ’ye karşı önlem almakta çok gecikmiştir.

2003 yılında, MGK’da, FETÖ’nün bir Haçlı Seferi casus örgütü olduğu konusunda yapılan uyarıyı ciddiye almayan Erdoğan; 2015’e kadar, Türk Devleti’nin ve sonunda Ak Parti iktidarının, en yakın mesai arkadaşlarının hedef alınmasının önünü açmıştır.

FETÖ, Haçlı Seferi olduğunu da gizlememiştir. Haçlı Seferlerini olumlu gören FETÖ terör örgütü elebaşı Fettullah Gülen, 20 Ağustos 2016 tarihinde “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınlarınıza, kızınıza ilişmezler, mabedinize ilişmezler, ilişmemiş haçlılar…” demiştir. (Farklı Boyutlarıyla FETÖ-PYD, Ankara 2019, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.93, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı:30.01.2019/6)

FETÖ elebaşı; Papa 2. Jean Paul’a Şubat 1998 tarihli mektubunda, “…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için papalık konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz…” demiştir. Hatta FETÖ elebaşı ve yanındakiler, Vatikan ziyaretlerinde, Papa’nın elini öpmüşlerdir. Aynı şekilde Erdoğan ve Ak Parti tarafından büyük tarihçi kabul edilen, “Amerikan kuklası bir halife gelse, gelsin de kim gelirse gelsin. Hilafeti geri getirelim.” “Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı, ne şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı” sözlerinin sahibi olan Kadir Mısıroğlu’nun hocası, Şeyh Nazım Kıbrısi de Papa’nın özel olarak kendisini ziyarete geldiğini beyan etmiş ve adamlarına Papa’nın elini öptürtmüştür. Papalık tarafından, defaatle dinler arası diyaloğun amacının, özellikle Asya kıtasının Hıristiyanlaştırılması olduğu belirtilmiştir. Papa 2. Jean Paul’un 1999 yılında yaptığı Noel Konuşmasının iyi anlaşılması gerekir. Papa konuşmasında “…Birinci bin yılda Avrupa’yı Hıristiyanlaştırdık, ikinci bin yılda ise Afrika ve Amerika kıtasını, üçüncü bin yılda ise hedefimiz Asya’dır…”, “…Kilisemiz, bütün insanlığın mutluluğu içindir. Dinler arası diyaloğun bizim için anlamı, bütün insanları İncil’e ve Kilise’ye yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur…” demiştir.

Dinler arası diyalog toplantıları; öncelikle Müslümanları, İslam hakkında şüpheye düşürme keza sinsi bir şekilde Hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi Protestanlaştırma ve özünden uzaklaştırma planlarını bünyesinde taşıyan, Vatikan merkezli post modern bir misyon hareketidir. (Din İstismarı ve FETÖ Gerçeği, İstanbul, 2018, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 128)

Bilindiği üzere FETÖ elebaşının da cenazesi, İslam’ı usullere göre değil Protestan usullere göre gömülmüştür. Türkiye’deki kurumsal dini düşünceyi yozlaştırma maksadına matuf bu çaba, İslam dinini temel bilgi ve meşruiyet kaynaklarını (Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sünneti) zayıflatma amacı taşımaktadır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3,2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı s.34)

Yüksek öğretim, milli eğitim, diyanet ve devletin kritik noktalarını ele geçiren FETÖ, Türk Milleti’ne karşı bu inançsızlaştırma ve Hıristiyanlaştırma planını uygulamıştır. FETÖ ele başı “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü yani Muhammed Allah’ın resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” demiştir. (FETÖ Elebaşı Küresel Barışa Doğru (Kozadan Kelebeğe-3) s.131)

AKP ve Erdoğan’ın bütün istediklerini vermesi sayesinde, devletin imkanlarını kullanan FETÖ, benzeri propagandalarla, Türk Milletine inkültürasyon projesini uygulamıştır. Bin yıldır malıyla, canıyla Haçlı Seferlerine karşı mücadele eden bu milletin çelik zırhına, imanına saldırarak inançsızlaştırmaya çalışmıştır. Resullullah Hz. Muhammed’e olan her türlü sevgiyi din dışı addeden Vehabiliği, ajanlarıyla kurdurarak, Osmanlı’nın sonunu getiren Batı; aynı inançsızlaştırma araçlarıyla ve FETÖ eliyle Türk gençlerini inançlarından uzaklaştırmıştır.

Erdoğan, son Haçlı Seferi FETÖ’nün, devletin içinde devlet kurmasına, Erdoğan’ın ifadesi ile “paralel devlet” kurmasına izin vererek; Türk Devleti’nin, bütün Haçlı Seferleri’nden fazla zarar görmesine yol açmıştır.

Yaptığım bu tespit, düşünce hürriyeti kapsamında ifade edilmiş bir siyasi eleştiridir.

Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi ancak 2011 seçimlerinden sonra çok yavaş başlamış, 17/25 Aralık 2014’ten sonra güçlenmiş ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra gerçek bir mücadeleye dönüşmüştür. Özetle Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi 2014 sonrasında başlamış olsa da bu, daha önce gerçekleşen tahribatın varlığını ortadan kaldırmamaktadır.

Erdoğan anılan politikalarını eleştirdiğim dönemde “Cumhurbaşkanı” değil “Başbakan”dır. Diğer bir ifade ile söz konusu eleştiriler teknik olarak Cumhurbaşkanının değil Başbakanın politikalarına yöneliktir.

Sayın Hâkim;

Erdoğan, savunmamın başında bahsettiğim ve benim verdiğim cevap sebebiyle yargılandığım konuşmasında; Atatürk döneminde izlenen politikaları, Türk Milleti’nin kültür ve tarihine zarar verdiğini ifade etmiştir. Oysa Erdoğan döneminde, Türk Milleti’nin geniş kesimleri, Allah ile Türk milletinin manevi değerleri ile milletimizi aldatanlardan dolayı, dinlerinden soğumaya başlamış ve Erdoğan döneminde deist, ateist sayısı yüzde on altıyı aşmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Din İşleri Yüksek Kurulu’nun karar ve yayınlarında bu durum: “Türkiye’de deizm ve ateizmin artması, Müslümanların sözleri ve fiilleri arasındaki uçuruma ahlak bağlamında bir tepki” şeklinde açıklanmıştır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.53, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)

Görüntüde dindar görünen bazı kişilerin, dünyevi veya şahsi çıkarı söz konusu olduğunda, tam tersi bir davranış ve tepki gösterdiği görülen bir gerçektir. Bu durum “gösterişçi dindarlık/şov Müslümanlığı” olarak kavramsallaştırılmıştır. Ülkemiz ve İslam coğrafyası üzerinde düşündüğümüzde; dindarlık görüntümüz ile günah ve dünyevi olanı haksız elde etmeye yönelişimiz tam bir çelişki arz etmektedir.

Bu gerçek ekonomik veya siyasi kriz zamanlarında tavan yapmakta fırsatçılık adeta en geçerli akçe konumuna yükselmektedir. Dindarların bu çelişkileri, dindar olmayan çevrelerin yaşantılarını daha bir tahkim etmekte ve onları dinden ve dini alandan uzaklaştırıcı bir etken olmaktadır. Günümüzde deist veya ateist olduğunu iddia eden kişilerin bu yöne gitmesindeki temel etkenlerin dindarlar tarafından sergilenen bu ahlaki çelişkiler olduğu kendi beyanlarından anlaşılmaktadır. Onların bu çelişkileri, dindarlar üzerinde sürekli görmeleri kendi ateist ve deist duruşlarını da güçlendirmektedir. Böylece takva boyutunu yakalayamamış Müslüman kişi; yaşantısıyla, doğrudan dine zarar verirken dolaylı olarak da din karşıtı akımların güçlenmesine ve insanların oralara doğru kaymasına katkı sağlamaktadır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.154, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)

Din ve dini değerlerin, tarihi geçmişi olmasına rağmen, son zamanlarda giderek artan bir biçimde, bir kısım dini görünümlü cemaat, tarikat ve gruplar tarafından, ticari ve siyasi yönden dünyevi amaçlar için istismar edilmesi; dinin ve dine bağlılığın, insanlar katında değerini düşürmektedir. Bu durum, bazı insanları dinden uzaklaştırarak dinsizliğe ve ateizme sürüklemektedir. Dinin ticari ve siyasi ikbal için istismar edilmesi, düpedüz Kuran’ın ruhuna, İslam’ın evrensel ve ebedi amaçlarına aykırıdır. (Selim Özarslan, Ülkemizde Ateizme Yönelme Sebepleri, Diyanet İlmi Dergi cilt:55 sayı:4 Ekim-Kasım-Aralık 2019, sf. 1022)

Sayın Hâkim;

2011 sonrasında 5 milyon kayıtlı ve 2 milyon kayıtsız Suriyeli, 2 milyon Afgan, 2 milyon Afrikalı ile İranlı, Pakistanlı, Rus, Ukran ve sair 2 milyon sığınmacı ve kaçak Anadolu’ya sokulmuştur. Bu durumun milli dokumuzu bozmasının yanında; gelenlerin içerisinde yüksek sayıda Selefi cihatçı zihniyette kişiler mevcuttur. Selefiler, Bektaşilik dahil ehlisünnet geleneğinden gelen cemaat ve tarikatların baş düşmanıdır.

Emperyalizm tarafından kullanılmaya en yatkın gruplardan birisi olan Selefilik’e örnek olarak İŞİD ve El-Kaide verilebilir. Maalesef ki milyonlarca sığınmacı ve kaçağın kontrolsüzce ülkemize akın ettirilmelerinin sonucu olarak, Selefilik de Anadolu içerisinde hızla yayılmaktadır. Anadolu’nun demografisinin bozulması, Türk Milleti’nin kültür ve inancının bozulmaya çalışılması, Türk Devleti’ne casusların sokulması, Erdoğan’ın beyanlarıyla devlet kurumlarının resmî açıklamalarıyla doğrulanmaktadır.

Sözlerimde Erdoğan’ın kişiliğini hedef alan hiçbir hakaret unsuru yoktur. Eylem ve politikalarının eleştirisi vardır. Bunları Erdoğan’ın kendisi söylemekte, kabul etmekte ve hatta “Rabbim ve Milletim beni affetsin” diyerek, pişmanlığını dile getirmektedir.

Erdoğan’ın kendisinin kabul ettiği, benimsediği fikirlerinin tarafımca dile getirilmesi, Hakaret fiilinin TCK kapsamında tanımlanan unsurlarına uygun düşmediği için isnat edilen fiilin sübuta erdiğini kabul etmek mümkün değildir.

Sayın Hâkim;

Son olarak; sahip olduğum devlet terbiyesi sebebiyle, tüm Türk vatandaşlarının edinmesi gerektiğini düşündüğüm bir düstura değinmek zorundayım.

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı en sert şekilde yıllardır eleştiriyorum. Bu eleştirilerimden dolayı hiç hakaret iddiası ile hakkımda soruşturma açılmadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim, ancak hiç hakaret etmeyi düşünmedim. İzlediği politikalar ve yanlış bulduğum açıklamalardan ötürü ne kadar öfkelensem de hakaret etmeyi düşünmedim. Çünkü ister Cumhurbaşkanına hakaret için yasal düzenleme olsun ister olmasın; Recep Tayyip Erdoğan, armasında 16 Türk Devleti’nin varlığının ifade edildiği kadim Türk Devleti’nin son halkası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet başkanıdır.

Benim geldiğim ve mensubu olmaktan şeref duyduğum Türk Milliyetçisi siyaset geleneğinde devlet başkanlarına hakaret edilmez. Siyasi olarak eleştirsek dahi, önünde Türk Sancağının eğildiği tek makam olan Türk Devlet Başkanı’na hakaret edilmez. O makamda olduğu sürece, o makama saygımızdan ötürü Cumhurbaşkanlığı makamını ve makamın onurunu sadece korumak değil aynı zamanda iç ve dış düşmanlara karşı savunmak da her namuslu Türk Cumhuriyeti yurttaşının görevidir. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı bilmektedir ki Ümit Özdağ gerek 15 Temmuz gerek 15 Temmuz sonrasında gerçek ve muhtemel saldırılara karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında, FETÖ gibi yapılanmalara karşı durmuştur.

Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan herkesten, Erdoğan dahil, İstiklal Harbimiz Başkomutanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duyulmasını beklemek de bizim milli namusumuza düşen görevdir.

Aynı şekilde Cumhurbaşkanı olsa dahi; hataları söylemek ile hakaret etmeden ve eleştiri sınırlarını aşmadan eleştirmek, savunmamda bahsettiğim yargı kararlarında da belirtildiği gibi bir “yurttaşlık görevidir”.

Nitekim benim burada bir başka davadan ötürü tutuklu bulunmamın nedeni, terörsüz Türkiye adı verilen, Öcalan ve PKK terör örgütü ile yapılan ikinci müzakere sürecine Zafer Partisi’nin karşı çıkmasıdır. Birinci terörle müzakere sürecinde analar ağlamasın diyerek yola çıkılmıştı. Elbette analar ağlamasın ancak müzakere ederek bir anlaşma sağlamaya çalıştığınız yapı, sorumlu, namuslu, sözüne güvenilir insanlar topluluğu değil ki. Aksine bu yapı Türkiye’ye düşman her devlet ile açık kapalı iş birliği yapmış, uyuşturucu dahil her türlü kriminal faaliyetin içinde olan bir katiller çetesidir.

Bu çetenin yöneticilerinin, binlerce insanı hiç acımadan ölüme gönderdiğini, binlerle asker ve sivili şehit ettiğini biliyoruz. Bundan dolayı birinci terörle müzakere süreci sonunda analar daha fazla ağlamıştır. Üstelik birinci terörle müzakere sürecinden istifade eden PKK; YPG adı altında Türkiye’nin göz yumması, hatta 2013’e kadar desteği ile Suriye’nin kuzeyinde yapılanma ve işgal fırsatı bulmuştur. O zaman PKK ile müzakere olmaz diye uyarmıştık, bugün de uyarıyoruz. Terörsüz Türkiye, Allah korusun, daha fazla terörlü bir Türkiye’ye yol açmamalıdır. Terör örgütü ve arkasındaki emperyalist güçler; 20. yüzyılın başında, Musul-Kerkük’ü vatandan kopararak petrol kaynaklarımızı gasp ettikleri gibi 21. yüzyılın başında da Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerimizi kopararak, hem su kaynaklarımızı gasp etmeyi hem de Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki bağı kopartmayı amaçlamaktadırlar.

Dün olduğu gibi bugün de; PKK’ya güvenmenin doğru olmadığını söylüyorum, Zafer Partisi söylüyor. PKK’yı tatmin etmek için Anayasamızı değiştirmeyelim. Milli üniter ve laik devletten vazgeçmeyelim. PKK, gerçekten şartsız teslim olacak ise kimse buna karşı çıkmaz. İşte bugün, benim burada olmamın nedeni; PKK ile müzakere değil, mücadele edelim dememdir.

İktidarın çok sevdiği bir propagandist gazeteci vardır. İsminin baş harfleri ROK’tur. ROK, Öcalan ile müzakerelerin de gayrı resmi sözcüsüdür. ROK, İmralı süreci başladığı zaman; “Bu süreçte Türk Milliyetçiliği yapana, bedel ödetecekler.” demiştir. Ben şimdi Silivri’de tutuklu olarak, Öcalan için rehin tutularak, bu bedeli ödüyorum.

Allah, Türk Milletini ve Türk Devletini korusun. Ben bu bedeli, hayatım boyunca güvenliği için mücadele ettiğim, Türk Milleti ve Türk Devleti için elbette öderim. Ben burada bulunarak; şehitlerimizin aziz anılarına, gazilerimizin değerli varlıklarına saygı duruşunda bulunuyorum.

Sayın Hâkim;

Sonuç olarak, suç unsuru olduğu iddia edilen sözlerim; yukarıda açıkladığım gerekçelerle, siyasi eleştiri sınırlarını aşmadığından, beraatımı talep ederim.

Anayasamızın 138. maddesinin 1 ve 2. fıkraları; “Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında, mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bir Alman köylüsünün Berlin’de hakimler var diyerek, kralına kafa tuttuğu bir dünyada, Türkiye’de hakimlerin olduğunu, bazı vicdanların ve onurların, tek efendisinin sadece onur ve vicdan taşıyan o kişiler olduğunu biliyoruz.

“Adalet mülkün temelidir” düsturunu, sadece duvarda yazan bir yazı olmaktan çıkarıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yapacak olan husus; sizin, Anayasaya, yasalara, hakkaniyete ve hukukun diğer kaynaklarına uygun olarak ve Türk milleti adına, milletin vicdanına uygun ve bağımsız olarak vereceğiniz hükümdür.

Tüm Türk Milletine ve bağımsızlığını koruma mücadelesi veren Türk yargı mensuplarına saygılarımı sunarım.”

Marie Le Jars de Gournay

0

 Marie Le Jars de Gournay, 1565 – 1645 yıllarında yaşamıştır.

Rönesans dönemini düşünürlerinden Marie Le Jars de Gournay felsefenin yanı sıra fizik, geometri, tarihle de ilgilenmiştir.

Montaigne ile tanışması hayatındaki önemli noktalardan biridir. Onunla tanıştıktan sonra düşüncelerini daha özgür biçimde getirme olanağı bulmuştur.

“Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üzerine” kaleme alır ve bu eserinde erkek ve kadının ruhen eşit olduğunu savunur.

Dilin önemi üzerine de dikkat çekici araştırmalar yapmıştır.

 

“İnsan esasen ne erkektir ne de dişi. Cinsiyetin farklı olmasının amacı, cinse özgü biçim farkını oluşturmak olmayıp yalnızca üremeye yarar… “

       Marie Le Jars de Gournay: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği Üzerine

 

 

Sienalı Katharina / Katharina von Siena

0
Sienalı Katharina

Sienalı Katharina (Katharina von Siena) 1347 – 1380 yılları arasında yaşamıştır.

Dominikan bir rahibe, skolastik teolog ve filozof olan Sienalı Katharina bir azize olduğu gibi Katolik inancının 6 koruyucu azizinden biridir.

Aynı zamanda Papa 2. Jean Paul tarafından “Doctor of the Church” ilan edilmiştir. “The Dialogue of Divine Providence” isimli yaptında mistik görüşlerini dile getirmiştir.

“Katerina ilk kez 6 veya 7 yaşında iken Mesih İsa’nın hayalini görmüştür. 1367 yılında Dominiken Üçündü Tarikatına katılır. Bir mahrumiyet ve ibadet hayatı sürmeye başlar. Yavaş yavaş birçok öğrenciyi çevresinde toplar. 1375 yılının başında, aylarca Siena’ da kaldıktan sonra, Katerina Pisa’ ya gider. 1 Nisan 1375 günü stigmatize (kutsal yara izlerine sahip) olur. 18 Kasım 1375’te papalık devletlerinin ayaklanmaları başlar. Katerina bütün gücüyle Papa XI. Gregorius’ u Roma ya geri getirmek için çalışır. 20 Eylül 1378’de yeni bir skisma (ayrılık) olur ve Katerina iki ayrı eğilim arasında kalır. 29 Nisan 1380 yılında, hayatını Papa ve Kilise için sunarak ölür.”

Non Bis In Idem

0

Non bis in idem(Aynı suçtan iki kez yargılama olmaz) ilkesi, aynı nedene dayalı olarak mükerrer yargılama yapılamayacağını ve iki kere hüküm kurulamayacağını ifade eden, Roma Hukuku döneminden günümüze kadar gelen Latince hukuk terimidir. Kavram literatürde “Ne Bis in İdem” olarak da kullanılmaktadır. Latince dilinde ‘ne’ ya da ‘non’ olumsuzluk anlamı taşımakta, ‘bis’ ‘tekrar’, ‘idem’ ise ‘aynı’ anlamlarına gelmektedir. İlkenin uygulama alanı bulabilmesi için aynı kişiye ait tek bir fiil olması gerekmektedir.  Geçmişte yapılan yargılama ile verilen kesin hükmün gelecekte bir daha yargılanma tehlikesini ortadan kaldırması bireysel özgürlüklerle doğrudan ilgili olarak kabul edilmektedir.

Mükerrer cezalandırma yasağı; suçta ve cezada kanunilik ilkesi, suç ve cezaların geçmişe yürütülememesi, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, cezalandırmada şahsilik ilkesi ve cezalarda orantılılık ve belirlilik ilkesi gibi çekirdek ceza hukuku güvenceleri ile birlikte hem suçlarda hem de kabahatlerde uygulama alanı bulmakta; adil yargılanma hakkının gereği ve evrensel bir kural olarak kabul edilmektedir.

Ceza Hukukunda Non Bis in İdem

Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesinin 7. fıkrası Non Bis in İdem ilkesini düzenlemektedir. Bu hükme göre; “Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava davanın reddine karar verilir”.

Türk Ceza Kanunu 44. maddesi ise Fikri İçtima başlığı altında “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır”. demekte ve bir eylemden ötürü birden fazla cezalandırmayı yasaklamaktadır.

Kabahatler Kanunu’nun 15. maddesi ise “Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.” şeklindedir.

Non bis in idem ilkesine göre başka bir ülkede aynı eyleme dayanılarak yargılanan ve hüküm giyen kişi ikinci defa yargılanamaz ve cezalandırılamaz. Bu görüşe muhalif olanların tezine göre ikinci defa yargılama yapılabilmesine karşın eğer ceza daha fazla ise yabancı ülkedeki cezadan mahsup yapılarak kalan kısmın infaz edileceği savunulmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında “Non Bis in İdem” ilkesine doğrudan yer verilmemiş olmasına karşın Yargıtay‘ın kararları ilkenin daha net bir şekilde uygulanması ve yeniden yargılamanın yasaklanması yönünde olmuş ve tartışmalara son vermiştir.

El principio: non bis in idem (Cuadernos “Luis Jiménez de Asúa”)
Uluslararası Hukukta Ne Bis In Idem (Non Bis In Idem)

Aynı eylem hakkında iki kez yasal işlem başlatılamayacağı yasal bir doktrin olarak dünya hukukuna yerleşmiş durumdadır. 1966 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Medeni Haklar ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi, iki farklı devletin yapacağı bazı yargılamaları istisna tutarak çifte yargılama tehlikesinden kurtulma hakkını garanti etmektedir. Aynı suçtan iki kez yargılama yapılmaması ilkesi Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü tarafından da kabul edilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ise istisnasız bir şekilde aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmamayı insan hakkı olarak kabul etmiş; 7. Ek Protokolü ile olağanüstü hallerde dahi bu güvenceye aykırı hiçbir tedbir ve kısıtlamaya gidilemeyeceğini kararlaştırmıştır.  

Ne Bis In Idem, aynı eylemden ötürü mükerrer yargılama ve cezaya çarptırmaya izin verilmemesi anlamına gelen ve evrensel bir ilke olan ceza hukuku kuralıdır. Ceza Hukukuna özgü bir kavram olan ve Roma Hukukundan modern hukuka intikal eden “non bis in idem”; aynı suç için iki defa ceza uygulanmasını yasaklayan temel kuraldır. Ne Bis in Idem, tek suça tek ceza olmasını gerektirmekte; sanığın daha önce aynı suçtan tutuklanmış veya beraat etmiş olduğunu gösteren bir belge bulunması halinde defi olarak ileri sürülebilen uluslararası ceza hukuku kuralıdır. Kesişen yargı yetkisi bulunması ve yetki tartışması olan durumlarda yabancı bir ülkede yapılan kovuşturma diğer ülkelerde aynı suçlar nedeniyle aynı kişi hakkında yeni bir yargılama yapılmasının önüne geçilebilecektir.

Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmeye göre; ”Hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz veya cezalandırılamaz.”

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 7. Ek Protokolü

Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 7. Ek Protokolü ile düzenlenmiştir. 22 Kasım 1984 tarihinde kabul edilen bu ek protokol Türkiye’de 1 Ağustos 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

“Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı

1. Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usulüne ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkum edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkum edilemez.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, yeni veya yakın zamanda ortaya çıkarılan delillerin veya önceki muamelelerde davanın sonucunu etkileyebilecek esaslı bir kusurun varlığı durumunda, ilgili devletin ceza yargılaması usulü ve yasasına uygun olarak davanın yeniden açılmasını engellemez.

3. Sözleşme’nin 15. maddesi çerçevesinde bu madde ile derpiş olunan yükümlülüklere aykırı hiçbir tedbir alınamaz.”

Kabahatler Kanunu’nun 15. maddesi
“İçtima

(1) Bir fiil ile birden fazla kabahatin işlenmesi halinde bu kabahatlere ilişkin tanımlarda sadece idarî para cezası öngörülmüşse; en ağır idarî para cezası verilir. Bu kabahatlerle ilgili olarak kanunda idarî para cezasından başka idarî yaptırımlar da öngörülmüş ise;, bu yaptırımların her birinin uygulanmasına karar verilir.

(2) Aynı kabahatin birden fazla işlenmesi halinde her bir kabahatle ilgili olarak ayrı ayrı idarî para cezası verilir. Kesintisiz fiille işlenebilen kabahatlerde, bu nedenle idarî yaptırım kararı verilinceye kadar fiil tek sayılır.

(3) Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.”

Corpus Juris Civilis

0

Corpus Juris Civilis, Justinianus öncülüğünde, M.S.528-534 tarihleri arasında gerçekleştirilen büyük bir hukuk derleme çalışmasıdır. İmparatorluk görevlisi Tribonianus’un yönetimi altındaki bir heyet tarafından Latince olarak yayınlanmıştır.

Özel hukuka ilişkin bölümlerin ağır basması nedeniyle Vatandaşlar Hukuku Derlemesi yahut Medeni Hukuk Külliyatı adı verilmiştir.

Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile ve tümü ile toplanmıştır. Roma İmparatorluğu’nda yüzyıllar boyunca geçerli olan temel hukuk kaynaklarının, hukukçuların eserlerinin ve Roma imparatorlarının yayınladığı fermanların belli bir sistematik içinde bir araya getirildiği eserdir.

C.I.C. olarak kısaltılan ve vatandaşlar hukuk derlemesi adı verilen bu çalışmada anayasa, idare, ceza ve kilise hukuklarına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Gaius‘un Institutiones’i başta olmak üzere klasik roma hukukçularının eserleri örnek alınmak sureti ile hazırlanmıştır.

Corpus Iuris Civilis, dört ana bölümden oluşmaktadır:
    1. Codex: Justinianus’a kadar yayınlanmış imparator emirnameleri bulunmaktadır. Önceki kanunların toplanıp bir araya getirildiği bölümdür. Codex, Hadrianus zamanından itibaren mevcut tüm imparatorluk yasaları derlenmiştir. 

    2. Digesta (Pandectae): Hukuk bilginlerinin görüşlerinin toplandığı bölümdür.  Ayrıca, bu bölüm, hukukçuların çeşitli davalardaki hukuki yorumlarını içermektedir. Özellikle, Ulpianus gibi büyük Roma hukukçularının yazıları, güncel fermanlarla birlikte 533 yılında yayınlanmıştır.  

    3. Institutiones : Hukukun temel kavramlarını ve ilkelerini açıklamıştır. Bu bölüm, özellikle hukuk öğrencileri için yazılmış bir ders kitabı mahiyetindedir.
    4. Novellae: Üç bölümden oluşan külliyata, Justinianus döneminde çıkartılan yeni kanunların eklenmesi ile oluşmuş bölümdür. Daha önceki kanun derlemelerinde bulunmayan yeni hükümleri içermektedir.

Bu derleme, Orta Çağ’da yeniden keşfedilmiş ve böylelikle, modern medeni hukukun temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Pandekt Hukukunun gelişimi ile günümüz hukukuna aktarılmıştır. Corpus Juris Civilis, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Batı hukuk sistemlerinin gelişiminde etkili olmuştur.

Mona Lisa Hırsızlığı (1911)

0
Mona Lisa Hırsızlığı (1911)
fMona Lisa tablosu, Louvre Müzesi‘nden müze eski çalışanı tarafından 21 Ağustos 1911 sabahı çalındı. Louvre Müzesi çalışanı kılığında içeri giren Vincenzo Peruggia, Leonardo da Vinci’nin başyapıtı Mona Lisa’yı (La Gioconda) duvarından sökerek yanında götürdü.
Polisin elindeki tek ipucu, tablonun söküldüğü çerçevenin camındaki bir parmak iziydi. O dönemde Paris’teki sanat çevresi yakından soruşturuldu; hatta Pablo Picasso ve şair Guillaume Apollinaire bile sorgulandı. Ancak sonuç alınamadı ve tablo adeta “ortadan kayboldu.
Soruşturma önce sonuçsuz kaldı. Tablo iki yıl sonra bulundu. Çalan kişi bir antikacıya gönderdiği mektup sayesinde yakalandı. Tablonun çalınma sebebi ise maddi amaçlı değildi. Mona Lisa, 1913’te Floransa’da ortaya çıktı. Mektupta tablonun “İtalya’ya ait olduğu ve geri dönmesi gerektiği” yazıyordu.
Sanık Vincenzo Peruggia tutuklandı ve bir yıl on beş gün hapis cezası verildi. 7 ay kadar hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Mona Lisa, Louvre müzesine iade edildi. Peruggia’nın gerekçesi maddi çıkar değil, milliyetçi bir duyguydu. Leonardo da Vinci İtalyan olduğundan, tablonun İtalya’da kalması gerektiğini savunuyordu. B
u hırsızlık tarihin en büyük sanat hırsızlığı olarak adlandırıldı. 1914’te Mona Lisa, büyük bir törenle Louvre Müzesi’ne iade edildi. Bu olay, tabloyu tüm dünyada daha da meşhur hale getirdi. O güne kadar sadece sanat çevrelerinde tanınan Mona Lisa, olaydan sonra tüm dünyanın ilgisini çekti ve ünü katlanarak arttı.

Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

0
Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

ATIF 
KONU BAŞLIĞI
YAZAR
YIL
MAKALE GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN… – BÜTÜN DÜNYA DERGİSİ BURCU TAYANÇ 2018
MAKALE ÇOĞALAN HUKUK FAKÜLTELERİ NURETTİN BİLİCİ 2018
YÜKSEK LİSANS TEZİ R-39 NUMARALI RUSÇUK ŞER’İYYE SİCİLİ’NİN ÇEVİRİ YAZISI VE TAHLİLİ MUHAMMET FATİH BOZAN 2018
KİTAP DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI ZİYNET BAHADIR 2018
KİTAP TÜRK‹YE’DE HASTA MAHPUS OLMAK BERİVAN KORKUT (TCPS) 2018
DOKTORA TEZİ KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CEZA USUL HUKUKUNDA TUTUKLAMA SANİYE ALBAŞ 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ YENİ MEDYA VE DEMOKRASİ İLİŞKİSİ: YENİ MEDYANIN DEMOKRASİYİ İŞLEVSELLEŞTİRME POTANSİYELİ ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA Birsen KESKİNBIÇKI 2019
TEBLİĞ FUAT SEZGIN’IN ÜNIVERSITEDEN UZAKLAŞTIRILMA SÜRECI VE ALMANYA’YA YERLEŞMESI YUSUF ÇAKICI 2019
KİTAP GENEL KAMU HUKUKUNA EMEK VERENLER İLYAS DOĞAN 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ HERKESİN GİREBİLECEĞİ BİR YERDE BIRAKILMAKLA BİRLİKTE KİLİTLENMEK SURETİYLE YA DA BİNA VEYA EKLENTİLERİ İÇİNDE MUHAFAZA ALTINA ALINMIŞ OLAN EŞYA HAKKINDA HIRSIZLIK SUÇU MUSTAFA ALBAKIR 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ ARABULUCULUK EĞİTİMİNİN AVUKATLARIN ARABULUCULUĞA YÖNELİK TUTUMLARINA ETKİSİ NUR ÖZDEN 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ KİŞİLİK HAKLARI AÇISINDAN UNUTULMA HAKKI TUBA YILDIZ 2019
MAKALE THE ORGANIZATIONAL STRUCTURE OF THE CENTRAL ORGANIZATION OF THE TURKISH REPUBLIC MINISTRY OF EDUCATION Çiğdem Apaydın 2020
 MAKALE MAVİ VATAN’DAN AÇIK DENİZLERE – ULUSLARARASI ANDLAŞMALARA ÇEKİNCE KONULMASI VE HUKUKİ ETKİLERİ DZ.YZB. ZAFER BAŞER

DZ.YZB. FATİH GÖKTAŞ

2020
TEBLİĞ BASIN YAYIN YÜKSEK OKULLARINDAN İLETİŞİM FAKÜLTELERİNE GEÇİŞ SÜRECİNDE HALKLA İLİŞKİLER EĞİTİMİ: TANIKLARIN ANLATILARI ESRA ÖZTÜRK 2022
MAKALE AYRIMCILIK YASAĞI – İSTANBUL ADALET DERGİSİ  EBUBEKİR USLU 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ 2000 SONRASI TÜRKİYE SİNEMASI’NDA ÖZEL MÜLKİYET SORUNU Tamer DAĞAŞ 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ BM ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİNDE ÇOCUĞUN İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ASLI GELİŞ 2020
MAKALE İSLAMİ FEMİNİZM VE TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI ŞERİFE ALTIPARMAK, HATİCE BUDAK 2020
MAKALE İLK DÖNEM KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ’NDE MİLLİYETÇİLİK VE MİLLÎ KİMLİK (1991-2019) HİKMET DEMİRCİ 2020
MAKALE SELF-DETERMİNASYON HAKKI BAĞLAMINDA KABİL EMAZİĞLERİ VE KABİL ÖZERKLİK HAREKETİ RABİA TURHAN 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ KUZEY KIBRIS’TA HABER ÜRETİCİLERİNİN MESLEKİ VE TOPLUMSAL DEĞER ALGILARI: DEMOKRASİ, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE HABER ÜRETİMİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR İNCELEME SERDAR EREN 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ ANAYASAL DEMOKRASİNİN MEŞRUİYETİ Ayşe Eylem Erkıpçak 2020
KİTAP TÜRKIYE’DE ÖĞRETMENLIK MESLEĞININ GELIŞIM SÜRECININ DEĞERLENDIRILMESI (1920-2020) Kısmet DELİVELİ 2020
 KİTAP  GAZETECİLERİN MESLEĞE İLİŞKİN DEĞER YARGILARI ÜZERİNE BİR İNCELEME: KIRGIZİSTAN ÖRNEĞİNDE Erdoğan AKMAN, Niyazi AYHAN  2020
 KİTAP

Kıbrıs Müzakere Süreci Seyir Defteri

M. Ergün Olgun  2020
 MAKALE ULUSLARARASI SÖZLEŞME METİNLERİKAPSAMINDA: CİDDİ ÖLÇÜDE SINIR AŞAN ÇEVRESEL KİRLİLİĞE NEDEN OLMA YASAĞI ÜZERİNE GELİŞMELERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ONUR KORU 2021
MAKALE KADES UYGULAMASI / TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK Aysel KATARCI 2021
MAKALE İbn Haldun’un Özgünlüğü Eser Bektaş 2021
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRKİYE VE ÜRDÜN’DEKİ İLKÖĞRETİM FEN BİLİMLERİ DERSİ ÖĞRETİM PROGRAMLARININ ÖGELERİNE GÖRE KARŞILAŞTIRMASI MANAL OMAR HASAN HAMED 2021
KİTAP TÜRKMENİSTAN’DA KAMU YÖNETİMİ / TÜRK DÜNYASINDA KAMU YÖNETİMİ TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI KARŞILAŞTIRMALI SİYASAL VE YÖNETSEL SİSTEMLER SEFA USTA – SAİD ABDULRASUL SADAT 2021
TEBLİĞ AZERBAYCAN CUMHURİYETİ İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ARASINDA KARŞILIKLI ADLİ YARDIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ METANET PAŞA ESGEROVA 2021
ARAŞTIRMA – RAPOR KÜRT MESELESİNDE ANAYASAL ÖNCELİKLER / TÜRKİYE’DE ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ VE ANAYASA YAPIMI  VAHAP COŞKUN 2021
MAKALE NOTERİN HUKUKİ STATÜSÜ VE NOTERLİK KANUNU’NUN 162. MADDESİ UYARINCA SORUMLULUĞU ÜZERİNE BİR İNCELEME Ü. TUĞÇE TEKBEN 2021
KLAVUZ AÖF KİTAPLARI ÖĞRENCİ KULLANIM KILAVUZU ANADOLU ÜNİVERSİTESİ 2021
MAKALE KARŞILAŞTIRMALI 1921 ANAYASASI – 1921 TEŞKÎLÂT-I ESÂSÎYE KANUNU VE MAKALELER HASAN TAHSİN FENDOĞLU 2021
MAKALE SSCB’DEN AYRILAN TÜRK CUMHURİYETLERİNİN YEREL YÖNETİM PERSPEKTİFLERİ ALPER ÖZMEN 2021
MAKALE ZEYTİN HUKUKU AZİZ ORHAN ÇİMEN 2021
DERS NOTU PEDİATRİDE TIBBİ MALPRAKTİS Murat Elevli, Kamil Şahin 2021
MAKALE ESKİÇAĞDA NOTERLİK… MUSTAFA ÇİMEN 2021
MAKALE UZAY HUKUKU 1: DOĞUŞU, ANLAŞMALAR VE HUKUKİ REJİMİNİN BELİRLENMESİ NİMET NUR ÖZGÜNSEVEN 2021
MAKALE UZAY HUKUKU 2: ELON MUSK PROJELERİ VE UZAYDA SİLAHLANMA NİMET NUR ÖZGÜNSEVEN 2021
RAPOR “GÜVENLİK BİRİMİNE GELEN VEYA GETİRİLEN ÇOCUK İSTATİSTİKLERİ, 2021” -HEM FAİL HEM KURBAN: SUÇA İTİLEN ÇOCUKLAR TÜİK 2021
MAKALE HUKUK TARİHİNİN KİLOMETRE TAŞLARI MEDİHA GÜL ERDEM 2021
MAKALE From social policy to labour economics and industrial relations in Turkey: a critical history of an academic discipline Erdem Cam 2021
YÜKSEK LİSANS TEZİ ULUSLARARASI İNSANCIL HUKUK BAKIMINDAN SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SİVİLLERİN, OBJELERİN VE ÇEVRENİN KORUNMASI SİMGE DENLİ 2021
RAPOR POLİS VAZİFE VE SALAHİYETLERİ KANUNU MADDE 16 KAPSAMINDA YARGISIZ İNFAZLAR RAPORU MEHMET TURSUN, SİNEM HUN

(BARAN TURSUN VAKFI -NORVEÇ HELSİNKİ KOMİTES)

2021
KİTAP 21. YÜZYILDA TÜRKİYE’NİN EKONOMİK, SOSYAL VE STRATEJİK ANALİZLERİ Levent AKSU 2021
 makale Ensuring Child Safety on Video on Demand Services:
The case of “Cuties” Movie
Merve Can Maraşlı  2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ AKILLI GÜÇ KAVRAMI ÇERÇEVESİNDE İRAN DIŞ POLİTİKA ARAÇLARI: IRAK ÖRNEĞİ (2003-2020) Kerem AYSU  2022
 KİTAP Risk Altında Bulunan Çocuklar Ve Eğitimleri PROF. DR. BERRİN AKMAN  2022
RAPOR İZLEME KURULLARI RAPORU – 2021 CEZA İNFAZ SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM DERNEĞİ 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRK VE AZERBAYCAN HUKUKUNDA VATANDAŞLIĞIN KAZANILMASI GULNAR EYYUBOVA 2022
KİTAP Özerklikler Devletinden Asimetrik Federalizme: İspanya’da Bölgesel Yönetimlerin İdari ve Mali Desantralizasyonu Gokhan Zengin 2022
KİTAP ÇEVRE EĞİTİMİ  Hasan Genç, Emel Atlı 2022
RAPOR TÜRK DEVLETLERI TEŞKILATI AÇISINDAN KKTC’NIN JEOPOLITIK ÖNEMI  İSMAİL ŞAHİN 2022
TEBLİĞ II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ’NDE HİLÂL-İ AHMER CEMİYETİ’NİN YURT DIŞINDA EĞİTİM GÖREN ÖĞRENCİLERE YÖNELİK FAALİYETLERİ İSMAİL AYHAN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ İRAN VE TÜRKİYE DEVLETLERİ ÜZERİNDEN SİYASAL İSLAM’IN ULUS-DEVLETLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ SAİT ÇAKMAK 2022
KİTAP MÜHENDİSLİK ALANINDA TEORİ VE ARAŞTIRMALAR COŞKUN ÖZALP 2022
MAKALE HABER ÜRETİM SÜRECİNDE GAZETECİLERİN BİLGİYE ERİŞMEDE YAŞADIĞI ZORLUKLAR FATMA ABDUKAYA 2022
KİTAP TIBBİ DOKÜMANTASYON VE SEKRETERLİK PROGRAMININ TARİHÇESİ Aliye YAŞAYACAK 2022
MAKALE YARGITAY DAİRELERİNİN KURUMSAL PERFORMANSININ PANEL VERİ ZAMAN SERİSİ ANALİZLERİ İLE İNCELENMESİ MURAT KORKMAZ, MÜKERREM ATALAY ORAL, GİRAY SAYNUR DERMAN, HASAN BASRİ KORUKLUOĞLU, ONUR BAYKAN, AYHAN AYTAÇ 2022
YÜKSEK LİSANS TÜRK CEZA HUKUKUNDA GÖÇMEN KAÇAKÇILIĞI SUÇU AHMET MİRZA DURAN 2022
MAKALE İZMİR BASINI’NDA ZÜRİH VE LONDRA ANTLAŞMALARI EVREN KONAKÇ 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ MÜZMİN BİR KRİZ OLARAK FİLİSTİN – İSRAİL KRZİ: TARİHSEL, POLİTİK VE HUKUKSAL BİR DEĞERLENDİRME CÜNEYT YALÇIN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ 2018 TARİHLİ İMAR BARIŞI DÜZENLEMESİNİN ULUSLARARASI HUKUKTAKİ ÇEVRE VE MÜLKİYET HAKLARI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ NURETTİN ATALAY 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ İKTİSADÎ DEMOKRASİ BAĞLAMINDA İKTİSADÎ ÖZGÜRLÜK VE TÜRKİYE’DE İŞÇİ SENDİKALARI ŞENİZ GÖKÇEN 2022
KİTAP HASTA VE HASTA YAKINLARININ HASTA HAKLARI KONUSUNDAKİ FARKINDALIKLARININ BELİRLENMESİ ABDULLAH SARMAN, AHMET YASİN YEŞİLDAĞ, AYTEN TURAN KURTARAN 2022
MAKALE JAPONYA ANAYASASI’NI DEĞİŞTİRMEK YALIN AKÇEVİN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRK CEZA KANUNUNDA KİŞİLERİN HUZUR VE SÜKÛNUNU BOZMA SUÇU EMRE DİLEK 2022
MAKALE KOVİD-19 PANDEMİ DÖNEMİNDE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ DİJİTAL DİPLOMASİ FAALİYETLERİ (MART 2020-EYLÜL 2021) (DİGİTAL DİPLOMACY ACTİVİTİES OF THE MİNİSTRY OF FOREİGN AFFAİRS DURİNG THE COVİD-19 PANDEMİC PERİOD (MARCH 2020-SEPTEMBER 2021) HÜSEYİN ŞEYHANLIOĞLU 2022
MAKALE LEGAL DESİGN HAKKINDA M. TURAN ÖZER 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ YUNANİSTAN-ARNAVUTLUK DENİZ SINIRI SORUNU MELTEM ÖZER 2022
MAKALE DEĞİŞİM ZAMANI: TAM DA ŞİMDİ! VEDAT AHSEN COŞAR 2022
MAKALE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ: TÜRKİYE’DE İÇ HUKUKA ETKİSİ VE TOPLUMUN TEPKİSİ MERYEM HAZAL ÇAMURCU 2022
TEBLİĞ SORUŞTURMAYA YER OLMADIĞI KARARININ CEZA MUHAKEMESINDEKI YERI AYŞE NUHOĞLU 2022
DOKTORA TEZİ HALKLA İLİŞKİLERİN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ TARAFINDAN KULLANIMI: ÇEVRE ALANINDA FAALİYET GÖSTEREN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN HALKLA İLİŞKİLER ÇALIŞMALARININ GRUNIG’İN MÜKEMMELLİK MODELİNE GÖRE İNCELENMESİ SERHAN SALEPCİGİL 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ SEYAHAT HÜRRİYETİNİN 1982 ANAYASASINA GÖRE HUKUKİ DÜZENİ AHMET FURKAN MIHCI 2022
 MAKALE  SAVAŞ HUKUKU  DİGESTA DERGİ 2022
DOSYA Claude Lefort, demokrasi ve iktidarın boş yeri Textum Dergi 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ Çocuk Kanallarında Yayınlanan 3-6 Yaş Grubu Çocuklarına Yönelik Çizgi Filmlerin Çocuk Hakları Açısından İncelenmesi Fatma Nur Tonkul  2022
TEBLİĞ YARGIÇ VE EMPATİ MEHMET AKİF TUTUMLU 2022
RAPOR YARGI SİSTEMİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI MAKALE YARIŞMASI VE ANKET ÇALIŞMASI RAPORU HFSK 2022
MAKALE EGEMEN KÜLTÜR GÖLGESİNDE KADIN: İRAN İSLAM DEVRİMİ SONRASINDA İRAN’DA KADIN OLMAK SELİM ÇAKIR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ ÂFÂK VE İMDÂDÜ’L-MİDÂD MECMUALARININ ÇEVİRİ YAZIYA AKTARILMASI VE DEĞERLENDİRİLMESİ ŞÜKRİYE DEMİR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ SAĞLIK HİZMETİ SUNUMUNDA ÖZEL YAŞAMIN GİZLİLİĞİNİN KORUNMASI VE İDARENİN MAHREMİYET HAKKI İHLALLERİNDEN DOĞAN SORUMLULUĞU MELTEM YALÇIN 2022
KİTAP HEMŞİRELİK HİZMETLERİNDE MANEVİ BAKIM GÜNSELİ UZUNHASANOĞLU 2022
TEBLİĞ BİLGİ EDİNME DEĞERLENDİRME KURULUNUN ÜLKEMİZDE İNSAN HAKLARI ALANINDA ÇALIŞAN DİĞER KURUMLARLA KARŞILAŞTIRILMASI ALİ AKYILDIZ 2022
MAKALE ASALA TERÖR ÖRGÜTÜ – ASALA; KURULUŞU, EYLEMLERİ VE DAĞILIŞ SÜRECİ STRATEJİK ORTAK 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ ÂFÂK VE İMDÂDÜ’L-MİDÂD MECMUALARININ ÇEVİRİ YAZIYA AKTARILMASI VE DEĞERLENDİRİLMESİ Şükriye DEMİR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ 1951 CENEVRE SÖZLEŞMESİ VE TÜRK HUKUKUNDAKĠ GEÇĠÇĠ KORUMA STATÜSÜNÜN KARŞILAŞTIRMASI ÜZERĠNE YAPAY ZEKÂ ÇALIŞMASI NECMİYE MERVE  ŞAHİN 2022
MAKALE Court Attorneys, Policies and Executions in the Process ofransition to the Ministry of Justice (1920-1923) Adliye Vekâletine Geçiş Sürecinde Görevli Adliye Vekilleri, Politikalar ve İcraatlar (1920-1923) İsa DURNA 2022
 MAKALE 12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİNE GİDEN SÜREÇTE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ KRİZİ Dilek YİĞİT YÜKSEL  2022
 MAKALE

İsteğe Bağlı Yayın Hizmetlerinde Çocukların Korunması: “Minnoşlar” Filmi Örneği

Merve Can Maraşlı  2022
 MAKALE

Türkiye’de İşçi Sağlığı, İşyeri Hekimliği ve Meslek Hastalıkları Biliminin Kurucularından, Dr. Engin Tonguç’un Biyografisi (26 Nisan 1928 Ankara – 29 Aralık 2016 Soma)

PROF.DR.M.ŞEREFETTİN CANDA

 2023
DOKTORA TEZİ SEKÜLARİZM’İN TARİHSEL GELİŞİMİ VE EDEBİYATA YANSIMASI: BİLGE NATHAN, DOKUMACILAR VE NOTRE DAME’IN KAMBURU ESERLERİ ÖRNEĞİ AŞKIM ÖĞÜT MARANGOZ 2023
DOKTORA TEZİ OTOMATİK BİLGİ DEĞİŞİM ANLAŞMALARI VE OLASI ETKİLERİ AZİZ ÖZBEK 2023
MAKALE Seri Katiller Fatma Betül SOLMAZ 2023
KİTAP MÜKELLEF HAKLARI VE VERGİ UYUMU Abdullah KAPLAN 2023
MAKALE HÂKİMİN ÖFKELİYKEN HÜKÜM VERİP VEREMEYECEĞİ İLE İLGİLİ BİR HADİSİN İNCELENMESİ Hayyire YÜKSEK, Ayşe GÜLTEKİN 2023
MAKALE HAYALLERİNİN PEŞİNDE KOŞAN BİR EFSANE: MARTIN LUTHER KING – HELEZON DERGİSİ HIZIR İLYASOĞLU 2023
MAKALE DREYFUS DAVASI: FRANSIZ ADALETİNİN KÖR OLDUĞU DAVA BATUHAN AĞAŞ 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ İNSAN HAKLARI, YARGI VE BÜYÜME ARASINDAKİ İLİŞKİ  GÜL ŞAFAK 2023
MAKALE ÇOCUKLARIN ARAÇ OLARAK KULLANILDIĞI DİLENCİLİK SUÇUNUN ÇOCUK HAKLARI BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ MERVE ÇETİNER 2023
DOKTORA TEZİ OTOMATİK BİLGİ DEĞİŞİM ANLAŞMALARI VE OLASI ETKİLERİ AZİZ ÖZBEK 2023
 RAPOR TÜRKİYE LİMANCILIK SEKTÖRÜ 2023 RAPORU – SÜRDÜRÜLEBİLİR LİMANLAR TÜRKİYE LİMAN İŞLETMECİLERİ DERNEĞİ  2023
MAKALE DOĞU AKDENİZ’DE YAŞAMAKTA OLAN ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜNDE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ÖNLEYİCİ DİPLOMASİSİNİN ETKİSİ SARP KAYRAK 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRKİYE’NİN 2015-2020 YILLARI ARASINDA SURİYE’NİN KUZEYİNE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ASKERİ OPERASYONLARIN KUVVET KULLANMA HUKUKU BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ SİMAY SULTAN DOĞAN 2023
MAKALE TÜRKİYE’DE AVUKATLAR VE MESLEKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ Ahmet Kemal FENDOĞLU 2023
KİTAP HAVAYOLU UÇUŞ OPERASYONLARININ İŞLEYİŞİNDE HAVACILIK EMNİYETİ VE HAVACILIK GÜVENLİĞİNİN GELİŞİMİ MUSTAFA ALTINTAŞ 2023
MAKALE CUMHURİYETİN 100. YILINDA TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ  – STRATEJİK BAKIŞ DERGİSİ  CUMHURİYETİN 100. YILI ÖZEL SAYISI SELMA ŞEKERCİOĞLU BOZACIOĞLU 2023
MAKALE SENDİKALAR VE TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ KANUNU ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE’DE MESLEK SENDİKACILIĞININ UYGULANABİLİRLİĞİ TARTIŞMASI EMRE ERTAN, NAİM GÖKTAŞ 2023
KİTAP YARGITAY VE İSTİNAF KARARLARI IŞIĞINDA FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU’NDA BANDROL – CEZA VE USUL HÜKÜMLERİ-  BANDROL SAHTECİLİĞİ MANEVİ, MALİ VE BAĞLANTILI HAKLARA TECAVÜZ SUÇLARI İNTERNETTEKİ İHLALLERE KARŞI MÜCADELE TEREDDÜTLER-CEVAPLAR ASIM EKREN 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ CUMHURİYET DÖNEMİNDE EHL-İ VUKUF (BİLİRKİŞİLİK) KURUMU 1927-2016 FATMA ŞAHİNTÜRK 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ AZERBAYCAN DIŞ POLİTİKASINA YÖN VEREN TEMEL BELGELER RASHAD NURİYEV 2023
MAKALE ATATÜRK VE BALIKESİR: GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN BALIKESİR ZİYARETİ (1925) KARESİ GAZETESİ’NE GÖRE KENAN ZİYA TAŞ 2023
MAKALE KÜRESEL İKLİM KRİZİ İLE MÜCADELEDE ULUSLARARASI HUKUKUN RÖLÜ VE EKOKIRIM SUÇU ERDİ ŞAFAK, YETER TABUR 2023
LİSANS TEZİ ÜRK-YUNAN SORUNLARI VE AK PARTİ DÖNEMİ TÜRKİYE YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ ENES PALA 2023
TEBLİĞ ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI KAPSAMINDA EBEVEYNLERİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÇOCUĞUN UNUTULMA HAKKI ECEM ERDEM 2023
KİTAP TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATINA ÜYELİK POTANSİYELİ TAŞIYAN ÜLKELER BEYZA ALPASLAN 2023
MAKALE TARİKATLAR KAPATILAMAZ ÇÜNKÜ… ŞAHİN FİLİZ 2023
KİTAP ÇOCUK KORUMAYA DAİR HUKUKİ DÜZENLEMELERSPORDA ÇOCUK KORUMA YAVUZ YILDIZ 2023
MAKALE BİLDİRGENİN 75. YILINDA İNSAN HAKLARI BETÜL ÇOTUKSÖKEN 2023
MAKALE A CRİME AGAİNST HUMANİTY AND THE TRAGEDY OF GENOCİDE: AN EVALUATİON THAT ISRAEL SHOULD BE SUED FOR STATE TERRORİSM AGAİNST PALESTİNİANS (BİR İNSANLIK SUÇU VE SOYKIRIM TRAJEDİSİ: İSRAİL’İN FİLİSTİNLİLERE UYGULADIĞI DEVLET TERÖRÜ NEDENİYLE YARGILANMASI GEREKTİĞİNE DAİR BİR DEĞERLENDİRME) YILMAZ ARI 2023
MAKALE KÖTÜ ÇEVİRİ YOKTUR, BASİRETSİZ TACİR VARDIR METİN CELÂL 2023
MAKALE ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ VATANDAŞI OLAN SPORCULARIN ULUSLARARASI MÜSABAKALARA KATILIMI (PARTICIPATION OF ATHLETES WHO ARE CITIZENS OF THE TURKISH REPUBLIC OF NORTHERN CYPRUS IN INTERNATIONAL COMPETITIONS IN TERMS OF INTERNATIONAL LAW) TOLGA CANDAN, OZAN EMİN HALHALLI 2023
MAKALE DEVLETİN ACZ HALİNE DÜŞTÜĞÜ KAPKARA BİR GÜN AYŞE SARISU PEHLİVAN 2023
RAPOR Ekolojik ve Sürdürülebilir Tekstiller Uludağ Tekstil İhracatçıları Birliği 2023
MAKALE Cezaevi Yönetiminde İnsan Haklarını Yansıtan Bir Yaklaşım: Cezaevi Koşulları ve İhlalleri Ayşenur GÜR 2023
MAKALE  BİR KORUMA SORUNSALI OLARAK MEKÂNSAL VE KENTSEL BELLEĞİN YİTİMİ AYŞEGÜL ALTINÖRS ÇIRAK, YUNUS EMRE SARIKAYA 2023
KİTAP ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE SOSYAL MEDYA BAĞIMLILIĞI VE DİNDARLIK İLİŞKİSİ BATMAN ÖRNEĞİ SENA PARLAR 2023
MAKALE Polisin İdari Kolluk Yetkileri ve Ölçülülük İlkesi Turgay ÜNSAL 2023
DOKTORA TEZİ TÜRKİYE’DE VERGİ KAÇAKÇILIK SUÇUNUN NON BIS IN IDEM KURALI AÇISINDAN ÖNCELENMESİ  Taner SARISOY  2023
MAKALE  Uluslararası Hukukta Havacılık Hukuku ve Uzay Hukukunun karşılaştırılması  Bilal TANRIVERDİ  2023
KİTAP ÖZBEKİSTAN’DA KAMU YÖNETİMİ: TÜRKİYE İLE KARŞILAŞTIRMALI ANALİZ Sefa USTA 2023
KİTAP Avrupa Birliği Politikalarında İklim Değişikliği: Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik C. Uğur Özgöker,  Akile Hevin Mendekli Sözbilir 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ CUMHURİYET DÖNEMİNDE EHL-İ VUKUF (BİLİRKİŞİLİK) KURUMU 1927-2016 FATMA ŞAHİNTÜRK 2023
 MAKALE

Türkiye’de Kadın Cinayetlerinin Medyada Temsili: “Farkındalık” mı, “Rol Modeli” Oluşturma Riski mi?

Cihan OĞUZ  024
YÜKSEK LİSANS TEZİ AVRUPA ENTEGRASYONUNUN TEMEL SEBEBİ OLARAK SOĞUK SAVAŞ FEHİME SEÇME 2024
PROGRAM 2024-2025 MAHKEME BÜRO HİZMETLERİ PROGRAM KILAVUZU TOKAT MESLEK YÜKSEKOKULU 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE İDARİ REFORM VE DIŞ TEKNİK YARDIMLAR: BİRİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI DÖNEMİ TÜRK-ALMAN TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI İNCELEMESİ NURSEL KÖKSAL GÜLCÜ, HİLAL KARAVAR 2024
MAKALE EKONOMİK SİSTEMLER VE TEMEL ANAYASACILIK AKIMLARI BAĞLAMINDA ÜRKİYE’NİN ANAYASAL EKONOMİK DÜZENİ NİHAT BULUT 2024
MAKALE YEŞİL YÖNETİM ANLAYIŞININ GÜNÜMÜZ KAMU YÖNETİM ANLAYIŞINDA UYGULANABİLİRLİĞİNİN GÜNCELLENMESİ SEDA KULU BAY 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ HÜKÜMLÜ VE TUTUKLULAR HAKKINDA VERİLEN DİSİPLİN CEZALARI ASİYE ŞİMŞEK 2024
RAPOR 7 EKIM 2023 VE SONRASI İSRAIL’IN GAZZE SALDIRILARI VE ULUSLARARASI HUKUK – SETA  YÜCEL ACER, FETHULLAH BAYRAKTAR 2024
MAKALE YASAMA SORUMSUZLUĞU DERYA EĞİLMEZ 2024
TEBLİĞ SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMANIN ULUSLARARASI HUKUKTA ÇEVRESEL BOYUTUYLA İNCELENMESİ ESMA İBA ÇAPLIK 2024
KİTAP  İLK YÜZYILI BİTERKEN CUMHURİYET. DEMOKRATİKLEŞME MOMENTLERİ, SIRADAN İNSANLAR VE SİYASET. DERLEYEN: GENCER ÖZCAN, ÖMER TURAN, BÜKE BOŞNAK, TUĞÇE ERÇETİN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
MAKALE TÜRKİYE VE KUZEY MAKEDONYA CUMHURİYETİ’NDE HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ARABULUCULUK KURUMUNUN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKALARI BAĞLAMINDA KARŞILAŞTIRILMASI MERVE ÇEÇI 2024
 KİTAP  YARGI VE YARGILAMA ETİĞİ  SALİH AKGÜL, VEDAT AHSEN COŞAR 2024
MAKALE Çocuk Hakları, Tarihî Gelişimi ve Çocuk Suçluluğu (Children’s Rights, Historical Development and Juvenile Delinquency) Süleyman Emre ZORLU, Ayşe Sena BİLGİN 2024
MAKALE Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Üzerine Neşet TOKU 2024
MAKALE KADIN HAKLARI ÖNCÜSÜ OLYMPE DE GOUGES VE KADIN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİSİ ESRA ASzorlLAN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE İDARİ REFORM VE DIŞ TEKNİK YARDIMLAR: BİRİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI DÖNEMİ TÜRK-ALMAN TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI İNCELEMESİ NURSEL KÖKSAL GÜLCÜ, HİLAL KARAVAR 2024
MAKALE TÜRKİYE’NİN AKKA ANTLAŞMASINDAN ÇEKİLMESİ STRATEJİ DÜŞÜNCE VE ANALİZ MERKEZİ 2024
MAKALE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE AVRUPA KONSEYİ BÜNYESİNDE ÇOCUK HAKLARI ÜZERİNE İMZALANAN ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER – BONA FİDE DERGİSİ MEHMET KIŞLIK 2024
KİTAP UTANCIN SOSYOLOJISI: GELENEKTEN DIJITAL ÇAĞA TOPLUMSAL KONTROL NURIYE ÇELİK, NADIR ATEŞOĞLU 2024
RÖPORTAJ HAKİMLER VE SAVCILAR DERNEĞİ RÖPORTAJI  HAKİMLER VE SAVCILAR DERNEĞİ 2024
MAKALE KARS ANTLAŞMASI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ, TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASINA ETKİLERİ MEHMET ALİ BOLAT 2024
MAKALE KARS ANTLAŞMASI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ, TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASINA ETKİLERİ YEŞİM SARAÇOĞLU 2024
DOKTORA TEZİ YAPAY ZEKÂ TEKNOLOJİLERİNİN EKONOMİ VE SİYASET BAĞLAMINDA ORTAYA ÇIKARDIĞI YENİ TOPLUMSAL DİNAMİKLERİN ABD, ÇİN VE TÜRKİYE ÜZERİNDEN İNCELENMESİ NURCİHAN BAHTİYAR 2024
KİTAP SINIR VE SINIR GÜVENLİĞİ: KAVRAMLAR, KURAMLAR VE UYGULAMALAR İLHAN İSTANBULLU 2024
KİTAP YETERİNCE YEŞİL MİYİZ? NURAN ÖZTÜRK BAŞPINAR 2024
KİTAP FATMA BEYHAN (NİL TİPİ): İLK TÜRK KADIN HAKİMSINIRLARI AŞANLAR: OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ERKEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ÖNCÜ KADINLAR TÜRKAN MELİS PARLAK 2024
MAKALE İSLAMCILIK VE MİLLİYETÇİLİK KESİŞİMİNDE UYGUR TÜRKLERİ: İSLAMCI VE MİLLİYETÇİ DERGİLERİN YAYINLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME Büşra Nur YILMAZ 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE GENÇ AVUKATLIK BARAN CAN KAYA 2024
MAKALE YARGILAMA FELSEFESİ (ADJUDİCATİON PHİLOSOPHY) MUSTAFA TÖREN YÜCEL 2024
MAKALE HUKUK DAVALARI ANATOMİSİ (THE ANATOMY OF CİVİL LAWSUİTS) MUSTAFA TÖREN YÜCEL 2024
TEBLİĞ SAĞLIKLI KENT PLANLAMA BAĞLAMINDA SAĞLIKLI YAŞAM TARZI VE SAĞLIK İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME N. DAMLA YILMAZ USTA, GAMZE ÖZALP 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ İŞ UYUŞMAZLIKLARINDA ARABULUCULUK TÜRLERİ VE KARŞILAŞTIRILMASI AYŞEGÜL TANER COŞKUN 2024
TEBLİĞ AHLAK, ETİK VE ÖZGÜRLÜKÇÜ HUKUK  HALUK İNANICI 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ UNUTULMA HAKK SEVDA VANÇİN 2024
RÖPORTAJ HİLMİ ŞEKER İLE HUKUKTA GEREKÇE VE SÜREÇ ADALETİ RÖPORTAJI HİLMİ ŞEKER 2024
KİTAP GÜÇLÜNÜN HAKLI OLDUĞU BİR DÜNYADA, GAZZE’DEKİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİ VE REHİNE KRİZİ HAKKINDA FARKLI PERSPEKTİFLER: SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM  (DİN SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN BAZI GÜNCEL DİNİ MESELELER VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ EDİTÖRLER) BÜŞRA KUTLUAY ÇELİK 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ ULUSLARARASI SİYASET AÇISINDAN DAİMÎ TARAFSIZLIK İLKESİNİN BÖLGESEL BARIŞ VE İSTİKRARIN SAĞLANMASINDAKİ ROLÜ: TÜRKMENİSTAN ÖRNEĞİ AGAMYRAT BORYYEV 2024
MAKALE İSTİKLÂL MARŞI’NIN ANAYASA’NIN BAŞLANGIÇ KISMINA VE ANDİÇME METİNLERİNE DAHİL EDİLMESİNE DAİR DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ SÜLEYMAN ARSLAN 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ HÜKÜMLÜ VE TUTUKLULAR HAKKINDA VERİLEN DİSİPLİN CEZALARI ASİYE ŞİMŞEK 2024
MAKALE TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN 100. YILINDA GÜNÜMÜZ EĞİTİMİNE BİR BAKIŞ SEDAT KAYA 2024
DERS NOTU KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÖZGÜR ZEYDAN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
DOKTORA TEZİ 19. YÜZYIL ÜSKÜDAR ÖRNEĞİNDE YETiMLER (1850-1856) Necla KIZILDAĞ PALTA 2024
 MAKALE Düşünüm Dergisi –Aralık 2024  ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu  2024
KİTAP SAĞLIK HAKKI KAPSAMINDA HEKİMİN CEZAİ SORUMLULUĞU Süleyman AKKAYA 2024
KİTAP NURSİNG AND ETHİCS  – PALYATİF BAKIM VE ETİK ÖZLEM UĞUR 2024.
DOKTORA TEZİ

Modern Dönemde Müslüman Zihnin Dönüşümü ve Nahda Hareketi

SALİH EMRE ÖZDEMİR  2024
 MAKALE Realpolitik Bağlamda İran’ın Azerbaycan Politikası Kadir Sancak  2025
MAKALE A CASE STUDY OF CYANIDE GOLD MINING: THE İLİÇ LANDSLIDE ANALYSIS FROM THE PERSPECTIVE OF ECOCIDE AND INTERNATIONAL LAW SİYANÜRLÜ (ALTIN MADENCİLİĞİNE İLİŞKİN BİR VAKA ÇALIŞMASI: İLİÇ HEYELANI EKOKIRIM VE ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİNDEN ANALİZLER) KUTLUHAN BOZKURT 2025
MAKALE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ Ali Rıza ERDEM 2025
RAPOR Anayasa Mahkemesi Çalışma Raporu Themis Court Simulations 2025
MAKALE İtalyan Edebiyatının En Bilinen 5 Yazarı İrem Eraktaş 2025
MAKALE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ Ali Rıza ERDEM 2025
MAKALE A CASE STUDY OF CYANIDE GOLD MINING: THE İLİÇ LANDSLIDE ANALYSIS FROM THE PERSPECTIVE OF ECOCIDE AND INTERNATIONAL LAW  (SİYANÜRLÜ ALTIN MADENCİLİĞİNE İLİŞKİN BİR VAKA ÇALIŞMASI: İLİÇ HEYELANI EKOKIRIM VE ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİNDEN ANALİZLER) Kutluhan BOZKURT 2025

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim

0

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim, 2510 Numaralı İskan Kanununa dayanılarak 26 Haziran 1937 tarihinde kabul edilerek 13 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

İskan Kanunundaki tanıma göre; “Türkiye’de yerleşmek amacıyla tek başına ya da topluca gelmek isteyen ve özellikle Türk soyundan olan ya da Türk kültürüne ait kimseler” muhacir sayılmış ve İçişleri Bakanlığının göstereceği mahallere yerleştirilmişlerdir. Bu kişilere çeşitli vergi muafiyetleri getirilmiş ve kendilerine kanunun öngördüğü miktarlarda arsa ve toprak tahsis edilmiştir. Tamim ile, muhacirlere, yerleştikleri iskan bölgelerine göre beş ve üç yıllık mutlak vergi muafiyeti getirilmiştir.

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim

Özü: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan muafiyetin tatbik şekli hakkında

25/4/193 5 tari h ve 9918/63/113 sayılı umumî yazıya ektir: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan vergi muafiyetlerinden:

1 — Serbest muhacir olarak kabul edilip istedikleri yerlerde yerleşenlerle.
2 — Gerek serbest, gerek iskân Kanunu mucibince hükümet tarafından yerleştirilmiş muhacir olarak memlekete kabul edilenlerden , memur ve müstahdem vaziyetinde olarak maaş ve ücretle çalışan, Muhacirlerin de istifade edip edemiyecekleri ve vergi muafiyetlerinin başlangıç tarihler i tereddüdü mucib olduğu anlaşıldığından keyfiyet berveçhi zir tavzih olunur.

A – 2510 numaralı iskân Kanununu n 3 üncü maddesinde muhacir, «Türkiye’de yerleşmek maksadile dışarıdan münferiden veya müctemian gelmek isteyen Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler, işbu kanun hükümlerine göre Dahiliye Vekilliğinin emrile kabul olunurlar. Bunlara (Muhacir) denir.» şeklinde tarif edilmiştir.

Kanunun vergi muafiyetlerine aid ola n 37 nci maddesinde, «muhacirler, mülteciler… aşağıdaki muafiyetlerden istifade ederler.» denilmek suretile muhacir sıfatını alanların serbest olsun veya hükümetçe iskân edilsin mutlak surette muafiyetten istifade edecekleri kabul edilmiştir.

Bu itibarla kanunun neşrinden sonra her hangi bir suretle Türkiye’ye gelerek serbest muhacir olarak kabul ve kendilerine muhacir kâğıdı verilmiş olanların, isteklerile yerleştikleri mahallin 1 v e 2 numaralı
mıntaka olduğuna göre beş veya üç senelik vergi muafiyetlerinden istifade ettirilmeleri lâzım gelir.

B – Kanun muhacir sıfatını haiz olanların vergi muafiyetini mutlak surette kabul etmiş olduğundan bunlar ister memur ve müstahdem olarak umumî, mülhak ve hususî bütçelerden veya hakikî ve hükmî şahıslardan maaş ve ücret alsınlar isterse bir meslek, ticaret veya san’atla iştigal etmek suretile kazanç temin etmekte bulunsunlar vergi muafiyetinden mutlak olarak istifadeleri lâzım gelir.

Ancak iskân kanunundaki muafiyet kazanç, toprak, yapı ve yol vergilerine maksur ve münhasır olması ve kendi kanunlarında da başkaca muafiyet hükmü bulunmaması dolayısile muhacir memurların istihkakları buhran, muvazene ve hava kuvvetlerine yardım vergilerine tabidir.

2416 numaralı kanun u değiştiren 2728 numaralı kanundaki (2510 numaralı iskân kanunundaki muafiyetler mahfuzdur) şeklindeki hüküm, ancak hizmet erbabı haricinde kalan kazanç vergisi mükelleflerinin kazanç vergisinin beşte biri nisbetinde tarh olunan buhran zammına şamil olup hizmet erbabı vaziyetinde olan muhacirlerin buhran vergisinden muafiyeti hakkında bir hükmü tazammun etmediğinden tatbikatta bu cihete de dikkat eylemek icabeder.

C – 2510 numaralı kanunu n 37 nc i maddesini n (A ) fıkrasında « (1) numaralı mıntakaya iskân edilenler yerleştikleri yıl sonundan başlayarak beş yıl ve (2) numaralı mıntakaya yerleştirilenler, yurtlandırdıkları yıldan başlayarak üç yıl toprak, yapı, kazanç ve yol vergilerinden muaf tutulurlar…» diye yazılı bulunmuştur.

Madde metnindeki (yerleştirilenler) ve (yurtlandırıldıkları) tabirleri hükümetçe her türlü yardıma raazhar kılınarak iskân edilenlerin muafiyet mebdelerini tayin maksadile istimal edilmiş olup bunların muafiyetin tatbiki için mevcudiyeti zarurî şeraitten addedilerek serbest muhacirlerin hükümetçe (yerleştirilmediği) veya (yurtlandınlmadığı) mülâhazasile muafiyetten istifade ettirilmemeleri icabetmez.

D – Serbest surette yerleşen muhacirlere aid muafiyet başlangıcının da bu hükümlere mütenazıran tayini zarurî olduğundan 1 numaralı mıntakada serbest surette yerleşen muhacirlerin, aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl sonundan itibaren beş sene ve 2 numaralı mıntakada yerleşenlerin de yine aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl başından başlamak üzere üç sene müddetle vergiden muaf tutulmaları iktiza eder .

2510 numaralı kanunun neşri tarihi olan 21/6/193 4 tarihinden evvel Türkiye’ye gelmiş olan muhacirlerin bu muafiyetlerden istifade ettiril­melerine imkân yoktur. Muafiyetlerin tatbikinde bu kayda son derece dikkat olunması lâzımdır.

Ona göre muamele yapılması esbabının temini ve keyfiyetin merkez ve mülhak kazalar malmemurlarına da tebliği rica olunur.

26/6/193 7

Milletvekili Yemini

0
Anamuhalefet Partisi

Milletvekili Yemini, parlamentoya üye olarak seçilen milletvekillerinin, anayasaya bağlılığını yemin ederek bildirdikleri metindir. Bir milletvekilinin seçildikten sonra göreve başlayabilmesi için önce ant içmesi gerektiği genel olarak kabul edilmiştir.

Anayasanın 81’inci maddesi milletvekillerinin göreve başlarken ant içmelerini öngörmektedir.

Türkiye’de, ant içmemiş bir milletvekilinin göreve başlaması mümkün değildir.

Bir milletvekili, mazeretsiz olarak ant içmeye gelmez veya usulüne uygun olarak ant içmezse göreve başlamamış sayılmaktadır. Beş birleşim günü katılmayan, andiçmekten kaçınan milletvekilinin üyeliğinin düşmesine, TBMM karar vermelidir

Yemin eden kişi metni TBMM kürsüsünden yüksek sesle okumaktadır.

Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar da yemin etmek zorundadır.

Anayasa’nın Milletvekili Yemini’ni düzenleyen 81. Maddesi: ‘ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde andiçerler:

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Anayasa hükmüne uygun şekilde hazırlanan TBMM İç tüzüğünün İlk toplantı ve andiçme” başlıklı 3. maddesi de milletvekillerinin ant içmesini düzenlemektedir:

“Milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulunca Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu kanallarında ilânını takip eden beşinci gün saat 15.00’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu çağrısız olarak toplanır. Bu birleşimde, önce milletvekillerinin andiçme töreni yapılır. Andiçme töreninde bulunmayan milletvekilleri, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Andiçme, her milletvekilinin, Anayasadaki metni kürsüden yüksek sesle okuması suretiyle olur. Ara seçimde milletvekili seçilenler, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Milletvekilleri, seçim çevresi, soyadı ve adlarının alfabe sırasına göre andiçerler.”

12 Eylül Askeri Darbesinin ardından kurulan dikta rejimi tarafından 29 Haziran 1981’de düzenlenerek Resmi Gazetede yayınlanan Kurucu Meclis Hakkında Kanun ile yeni anayasayı hazırlamak üzere Danışma Meclisine seçilenlerin görevlerine başlarken andiçmeleri öngörülmüştür. Metin şu şekildedir:

«Danışma Meclisi üyesi olarak çalışmalarımda Devletin varlığı ve bağımsızlığını, ülkenin ve milletin bütünlüğü ve bölünmezliğini koruyacağıma, toplumun huzuru, milli dayanışma ve sosyal adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; hukukun üstünlüğünü sağlayacak demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine andiçerim.»

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme

0
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30.08.1961 tarihinde New York’ta kabul edilmiş ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, vatandaşlık hakkını sağlamayı ve vatansızlık hallerinin önüne geçilmesini; dünyada yaşayan herkesin bir vatandaşlığının olmasını ve vatandaşlığı bulunmayan kimsenin kalmamasını hedeflemektedir.

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, 1961 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, vatansız kalma tehlikesi içinde bulunan kişilerin bir vatandaşlık edinmesini ve vatandaşlığı kaybetme yoluyla vatansız kalacak olanların vatandaşlığının korunmasını teşvik etmektedir. Vatansızlıkla sonuçlanabilecek durumlarda, kişilerin vatandaşlıktan mahrum edilmemesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Türk Vatandaşlığı Kanunu vatandaşlık hukukunun temel ilkelerinden olan bu aslarından biri olan “herkesin bir vatandaşlığının olması suretiyle vatansızlığın önlenmesi” kuralına uygun hükümlere göre düzenlenmiştir.

VATANSIZLIĞIN AZALTILMASINA DAİR 1961 SÖZLEŞMESİ

Sözleşmeci Devletler,

4 Aralık 1954 tarihindeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen  karar uygun bir biçimde hareket ederek,

Uluslararası antlaşmalar yoluyla vatansızlığın azaltılmasının istenilir olduğunu düşünerek,

Aşağıdakileri kabul etmişlerdir:

Madde 1

1. Bir Sözleşmeci Devlet, kendi ülkesinde doğmuş olan ve aksi takdirde Vatansız duruma düşecek bir kişiye vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Bu vatandaşlık hakkı aşağıdaki biçimlerde tanınır:

(a) kanuni olarak doğumla, ya da

(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.

Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.

Bu paragrafın, (b) alt-paragrafındaki koşullara uygun olarak vatandaşlık hakkını tanıyan bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşlık hakkını, ulusal hukuku tarafından belirlenen belli bir yaş sınırı ve diğer şartlara bağlı olarak da tanıyabilir.

2. Bir Sözleşmeci Devlet, aşağıdaki şartlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak bu Maddenin 1. paragraf (b) alt-Paragrafı ile uyumlu olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:

(a) başvurunun, her koşulda ilgili kişiye yasal ruhsat elde etmek zorunda kalmaksızın başvuruyu kendi kendine yapabileceği en az bir yıllık bir süre tanıyacak şekilde Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen, onsekiz yaşından daha geç başlamayan ve yirmibir yaşından daha önce bitmeyen bir süre içinde yapılması;
(b) ilgili kişi Sözleşmeci Devletin topraklarında, başvurunun hemen öncesinde beş yıl ya da toplam olarak da on yılı aşmamak üzere, ilgili Devlet tarafından belirlenecek bir süre boyunca daimi olarak
ikamet etmesi;
(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenmiş bir suçtan dolayı mahkum olmaması ya da herhangi bir adi suçtan dolayı beş yıl veya daha uzun sürelik bir hapis cezası almaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

3. Bu Maddenin 1 (b) ve 2. paragraflarında belirtilen hükümlerin dışında, eğer bir çocuk Sözleşmeci Devletin topraklarında meşru yollardan dünyaya gelmiş ve annesi ilgili Devletin vatandaşlığını taşıyor ise bu çocuk, aksi taktirde vatansız duruma düşmesi durumunda doğumunda o devletin yurttaşlığını alır.

4. Bir Sözleşmeci Devlet aksi takdirde vatansız duruma düşecek ve belirlenen başvuru yapma yaşını geçtiği ya da istenen ikamet koşullarını sağlayamadığı için toprakları içinde doğduğu bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığını alamayan bir kişiye, ilgili kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin ilk olarak bahsedilen Sözleşmeci Devletin yurttaşı olması durumunda vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babanın ya da anneninkiyle aynı olması bu Sözleşmeci devletin ulusal hukukuna göre belirlenir. Bu türden vatandaşlık için bir başvuru gerekiyorsa, bu ulusal hukukta belirtildiği biçimde, başvuranın kendisi tarafından ya da başvuran adına gerekli mercilere yapılacaktır.

Bu Maddenin beşinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak bu türden bir başvuru reddedilemez.

5. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin dördüncü paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:

(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;

(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;

(c) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

Madde 2

Sözleşmeci Devletin topraklarında bulunan kimsesiz bir çocuk, aksi kanıtların yokluğu durumunda, ebeveynlerinin yurttaşı olduğu Devletin toprakları içinde doğmuş olarak kabul edilir.

Madde 3

Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini belirlemek amacıyla, olası durumlarda, bir gemi ya da uçakta meydana gelen doğumlar, geminin taşıdığı bayrağın sahibi olan ya da uçağın kayıtlı olduğu Devletin toprakları içinde yapılmış olarak kabul edilirler.

Madde 4

1. Bir Sözleşmeci Devlet, Sözleşmeci Devletin topraklarında doğmamış ancak aksi takdirde vatansız duruma düşecek bir kişiye, kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin bu Devletin vatandaşlığına sahip olması durumunda vatandaşlık hakkı tanır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babasınınki ya da anasınınki ile aynı olması ilgili Sözleşmeci Devletin ulusal hukukuna göre belirlenir.

Bu paragrafın hükümlerine uygun olarak, aşağıdaki durumlarda vatandaşlık hakkı tanınır:

(a) kanuni olarak doğumla, ya da

(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.

Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.

2. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin birinci paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan bir ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkı tanıyabilir:

(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;
(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;

(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenen bir suçtan dolayı mahkum olmaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

Madde 5

1. Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin evlilik, evliliğin sona ermesi, meşru yollar, tanıma ya da evlat edinme gibi kişisel durumundaki değişmelerden dolayı vatandaşlığının sona erdirilmesini içeriyorsa, böyle bir sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesi şartına bağlı olmalıdır.

2. Bir Sözleşmeci Devletin hukukuna göre, gayri meşru yollardan dünyaya gelmiş bir çocuğun, babasının tayin edilmesi sonucunda ilgili Devletin vatandaşlığını kaybetmesi durumunda, ilgili mercilere yapacağı
yazılı başvuru ile vatandaşlık hakkını tekrar elde etmesi için kendisine bir şans verilecektir ve bu başvurusuna dair şartlar birinci ve ikinci paragraftakilerden daha aşırı olamaz.

Madde 6

Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin vatandaşlık hakkının sona ermesi ya da elinden alınması durumunda, kişinin eşi ya da çocuklarının vatandaşlıklarının sona erdirilmesini içeriyorsa, bu sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da başka bir vatandaşlığın elde edilmesi
şartına bağlı olur.

Madde 7

1. (a) Bir Sözleşmeci Devletin hukukunun vatandaşlık hakkından feragate izin vermesi durumunda, bu feragat, başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesine kadar vatandaşlık hakkının sona
erdirilmesi ile sonuçlanamaz.

(b) Bu paragrafın (a) alt-paragrafındaki hükümler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. ve 14. Maddelerinde belirtilen ilkeler ile uyumsuzluk gösterdiklerinde geçerli olamaz.

2. Yabancı bir ülke uyruğuna geçmeye çalışan bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının, bu yabancı ülkenin vatandaşlığını elde etmemesi ya da elde edeceğinin güvencesini almaması halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilemez.

3. Bu Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen hükümlere bağlı olarak, bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının vatandaşlık hakkı, ayrılık, yurtdışında ikamet, kayıt olamama ya da benzer bir nedenden dolayı vatansız kalmasına yol açacak biçimde sona erdirilemez.

4. Yabancı bir ülkenin uyruğuna geçen bir kişinin, gerekli mercilere vatandaşlık hakkını saklı tutmak istediğini belirtmediği taktirde, ardarda yedi yıldan daha az olmamak üzere Sözleşmeci Devletin hukukunda belirtilen süre boyunca yurtdışında ikamet etmesi halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilebilir.

5. Bir Sözleşmeci Devlet vatandaşının yurt dışında doğması halinde, ilgili Devlet hukuku, ilgili kişinin vatandaşlık hakkını reşit olmasından sonraki bir yıllık sürenin bitiminde saklı tutmasını bu sürede Devlet sınırları içinde ikamet etmesine veya ilgili mercilere başvuru şartlarına bağlı tutabilir.

6. Bu Maddede belirtilen durumlar dışında, bu Sözleşmenin hükümleri ile açık olarak yasaklanmasa bile, hiç kimse bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından, vatansız durumda kalma ile sonuçlanacak biçimde çıkarılamaz.

Madde 8

1. Bir Sözleşmeci Devlet, hiç kimseyi vatansız duruma düşürecek biçimde vatandaşlıktan çıkaramaz.

2. Bu Maddenin 1. paragrafındaki hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir kişi aşağıdaki durumlarda bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından çıkarılabilir:

(a) 7. Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen durumlarda, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılması mümkün olabilir;

(b) Vatandaşlık hakkının yalan beyan ve sahtekarlıkla elde edildiği durumlarda.

3. Bu Maddenin 1. paragrafında belirtilen hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir Sözleşmeci Devlet, imza, onay ya da kabul aşamasında bu hakkın uygulanmasına, bu aşamayla aynı zamanda ulusal hukukunda da varolan aşağıdaki konularda çekince koyarsa, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılma hakkını saklı tutabilir:

(a) Kişinin Sözleşmeci Devlete sadakat yükümlülüğünü bozacak biçimde

(i) Sözleşmeci Devletin açıkça belirtilen bir yasağa karşı gelerek bir diğer Devlete hizmet vermiş veya hizmet vermeye devam etmek; veya bir başka devletten hizmet karşılığı parasal çıkar sağlamış ya da sağlamaya devam ediyorsa, ya da

(ii) Devletin yaşamsal önemdeki çıkarlarına ciddi olarak zarar verici bir biçimde hareket ediyorsa;

(b) Kişi başka bir Devlete karşı bir bağlılık yemini etmişse, ya da resmi bir beyanda bulunmuşsa, ya da Sözleşmeci Devlete bağlılığını yadsıdığı kanıtlarla saptanırsa.

4. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Maddenin 2. ya da 3. paragraflarında izin verilen durumlarda, hukuk çerçevesinde, bir mahkeme ya da bağımsız bir organ tarafından adil bir duruşma hakkı sağlamadan hiç kimseyi vatandaşlıktan çıkaramaz.

Madde 9

Bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşı olan hiç kimseyi ya da hiçbir grubu ırk, etnik, dinsel ve politik nedenlerle vatandaşlıktan mahrum edemez.

Madde 10

1. Sözleşmeci Devletler arasındaki toprak devri ile sonuçlanan antlaşmalar, hiç kimsenin bu devir nedeni ile vatansız kalmamasını güvence altına almak amacıyla gerekli hükümleri kapsamalıdır. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Sözleşmeye taraf olmayan ülkelerle yapacağı antlaşmalarda da, bu türden hükümlerin yer alması için elinden gelen çabayı gösterecektir.

2. Bu türden hükümlerin yokluğunda, kendisine toprak devredilen ya da başka yollarla toprak elde eden bir Sözleşmeci Devlet, bu devir ya da elde etme sonucunda vatansız kalma durumunda olan kişilere vatandaşlık hakkını verecektir.

Madde 11

Sözleşmeci Devletler altıncı onay ya da kabul belgesinin tesliminden hemen sonra, bu Sözleşmenin yararlarını talep eden kişilerin taleplerini inceleyecek ve uygun mercilere başvurmalarını sağlamakta yardımcı olacak bir organın Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde kurulmasına çalışacaklardır.

Madde 12

1. Bu Sözleşmenin 1. Madde 1. paragraf ya da 4. Madde hükümlerine bağlı olarak, kanuni olarak doğumla vatandaşlık hakkını tanımayan bir Sözleşmeci Devlet, gerekli durumlarda, 1. Madde 1. paragraf ya da 4.
Madde hükümlerini bu Sözleşmenin Yürürlüğe girdiği tarihten sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygularlar.

2. Bu Sözleşmenin 1. Madde 4. Paragrafı hükümleri, Yürürlüğe girişinden sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygulanır.

3. Bu Sözleşmenin 2. Maddesindeki hükümler, bir Sözleşmeci Devletin toprakları içinde, bu Sözleşmenin söz konusu Devlet için Yürürlüğe girmesinden sonra bulunan kimsesiz çocuklara uygulanır.

Madde 13

Bu Sözleşme, bir Sözleşmeci Devletin hukukunda yer alan ya da alacak olan veya iki veya daha çok Sözleşmeci Devlet arasında bağıtlanan herhangi bir sözleşme, antlaşma ya da antlaşmada yer alan ya da alacak olan vatansızlık hallerini azaltmada daha etkili hükümleri etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 14

Diğer yollarla çözümlenemedikleri taktirde, bu Sözleşmenin yorumlanması ya da uygulanması ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık, anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin başvurusu ile Uluslararası Adalet Divanına iletilmelidir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme herhangi bir Sözleşmeci Devletin Uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu bütün özerk olmayan, vesayet altındaki, sömürge ve diğer anakara dışı ülkelerde de geçerlidir: İlgili Sözleşmeci Devletler, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen hükümlere bağlı olarak, imzalama, onay ya da kabul aşamasında, Sözleşmenin uygulanacağı anakara dışı ülke ya da ülkelerin imzalama, onay ya da kabul sonucu ipso facto/kendiliğinden uygulamaya dahil edildiklerini bildireceklerdir.

2. Vatandaşlık konularında anakara dışı ülkelerin, anakara ülke ile aynı muameleye tabi olmadığı durumlarda ya da Sözleşmenin anakara dışı ülkelerde uygulanması için Sözleşmeci Devletin anayasal hukuku ya da uygulamalarında anakara dışı ülkelerin ön onayının alınmasının gerektiği durumlarda, Sözleşmeci Devlet Sözleşmenin, Sözleşmeci Devlet tarafından imzalanmasından itibaren on iki aylık bir süre içinde anakara dışı ülkenin onayını almak için her türlü çabayı gösterir ve bu onay alındığında Sözleşmeci Devlet bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirir. Bu Sözleşme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren bildirimde belirtilen ülke ya da ülkelere uygulanır.

3. Bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen on iki aylık sürenin bitimi sonunda, ilgili bütün Sözleşmeli Devletler Uluslararası ilişkilerinden sorumlu oldukları ve bu Sözleşmenin uygulanması konusundaki onayının saklı tutulduğu anakara dışı ülkelerle yapılan bütün danışma sonuçları konusunda Genel Sekreteri bilgilendirirler.

Madde 16

1. Bu Sözleşme 30 Ağustos 1961 ile 31 Mayıs 1962 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde imzaya açılacaktır.

2. Bu Sözleşme aşağıdakiler adına imza edilebilir:

(a) Birleşmiş Milletler üyesi olan tüm Devletler;

(b) Gelecekteki Vatansızlığın Ortadan Kaldırılması ya da Azaltılması konusundaki Birleşmiş Milletler Konferansına katılmak üzere davet edilmiş bütün Devletler;

(c) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından imzalamaya ya da katılmaya davet edilen bütün Devletler.

3. Bu Sözleşme onaya açıktır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilir.
4. Bu Sözleşme, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen Devletler tarafından katılıma açıktır. Katılma, katılım belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilmesinden sonra geçerlilik kazanır.

Madde 17

1. İmza, onay ve katılma süresince, herhangi bir Devlet 11. 14. ya da 15. Maddeler çerçevesinde çekince koyabilir.

2. Bu Sözleşmeye başka hiçbir çekince konulamaz.

Madde 18

1. Bu Sözleşme altıncı onaylama ya da katılım belgesinin teslim tarihinden iki yıl sonra Yürürlüğe girer.

2. Bu Sözleşmeyi onaylaması veya bu Sözleşmeye katılımı altıncı onay ya da katılım belgesinin teslimi sonrasında gerçekleşen her Devlet için Sözleşme, onay ya da katılım belgelerinin teslim tarihinden doksan gün sonraki tarihte veya bu Maddenin 1. paragrafına uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihinde, hangisi daha geç ise, yürürlüğe girer.

Madde 19

1. Herhangi bir devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılacak yazılı bir ihbar ile istendiği an bu Sözleşmeyi feshedebilir. Bu türden bir fesih, Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır.

2. 15. Maddede belirtilen hükümlere bağlı olarak, bu Sözleşmenin bir Sözleşmeci Devletin anakara dışı ülkelerinde geçerli olduğu durumlarda, bu Devlet istenildiği an, ilgili ülkenin de onayını alarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bu Sözleşmeyi bu ülkeden ayrı olarak feshettiğini bildirebilir. Bu fesih, ihbarın Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır ve Genel Sekreter diğer tüm Sözleşmeci Devletlere bu ihbar ve tarihi veya alındısı hakkında bilgi verir.

Madde 20

1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 16. Maddede belirtilen, Birleşmiş Milletlerin tüm Üyelerine ve üye olmayan Devletlere aşağıdaki belgeleri bildirir:

(a) 16. Madde çerçevesindeki imzalama, onay ya da katılmalar;
(b) 17. Madde çerçevesindeki çekinceler;
(c) 18. Maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihi;
(d) 19. Madde çerçevesinde yapılan fesihler.

2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, en geç altıncı onay ya da katılım belgesinin tesliminin tamamlanmasından sonra 11. Maddede belirtilen bir organın aynı maddeye uygun şekilde kurulması konusunu Genel Kurul’un dikkatine sunar.

Madde 21

Bu sözleşme Yürürlüğe giriş tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayıt edilir.

Yukarıdaki hususları onaylayarak, gereğince yetkili kılınmış olan aşağıdaki imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamıştır.

New York’ta, bin dokuz yüz altmış bir yılının Ağustos ayının otuzuncu gününde Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olmak suretiyle bir nüsha olarak düzenlenmiş olup Birleşmiş Milletler arşivine konacak ve onaylı örnekleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bütün Birleşmiş Milletler Üyelerine ve bu Sözleşmenin 16. Maddesinde belirtilen üye olmayan Devletlere gönderilecektir

Belçika Federalizmi

0

Belçika Federalizmi / Dr. Fehmi Kerem Bilgin

Belçika’nın önemli frankofon aydınlarından Jules Destrée, 24 Ağustos 1912 tarihinde yayınladığı “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisinde Belçika Kralı I. Albert’e şöyle seslenmişti: “İki halka hükmetmektesiniz. Belçika’da Valonlar ve Flamanlar mevcuttur. Belçikalılar yoktur.”

Destrée bu çarpıcı ifadelerin ardından, Valon ve Flaman Bölgelerinin özerkleşmesini savunduğu bildirisinde, “bağımsız ve özgür iki halkın birliğinden oluşan bir Belçika”nın kurulmasını tavsiye etmekteydi.[1] Destrée’nin hazırladığı bu tarihi metin, tek resmi dilli üniter bir devlet olarak kurulan genç Belçika Krallığı’nın çeşitli aşamalardan geçerek federal bir devlete dönüşmesine yol açan etnik, dilsel ve bölgesel gerilimler hakkında önemli bir referans kaynağı teşkil etmektedir.

Belçika 1970’lerin başına kadar az sayıda kurumsal ve anayasal reforma sahne oldu. Ancak çeşitli dönemlerde etkilerini farklı boyut ve biçimlerde gösteren sosyal, ekonomik ve siyasal etkenlere bağlı olarak, 1970’ten itibaren yaklaşık on yılda bir gerçekleşen beş önemli reform çerçevesinde merkezkaç nitelikli (centrifuge) bir federalizasyon sürecine girildi.[2] Federal devlet kavramı belirli bir tipolojiye tekabül etmesi itibariyle bazı temel ilkelere dayanmaktadır.[3] Bu ilkeler ışığında federalizmin genel bir teorisinin yapılması mümkün olmakla beraber[4], farklı federal örgütlenme modelleri doğrultusunda federalizm çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir.[5] Bu bağlamda Belçika federalizmi de farklı toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek suretiyle Belçika’nın ülkesel bütünlüğünü ve toplumsal barışını korumaya hizmet eden kendine özgü karmaşık bir federal sistem teşkil etmektedir.

Bu incelememizde Belçika federalizmini, hukuki bir perspektif dâhilinde siyasi ve tarihi verilerden de yararlanarak ana hatlarıyla ele alacağız.

Belçika Federalizminin Ortaya Çıkışı

Birinci Fransız İmparatorluğu’nun Napolyon’un düşüşüyle son bulmasının ardından 1815 yılında gerçekleştirilen Viyana Kongresi’nde Belçika toprakları Fransa’dan koparılarak, iki yüzyıllık ayrılıktan sonra tekrar Hollanda’ya bağlandı.[6] Ancak Kral I. Willem’in otoriter yönetimi altında Hollandalıların her bakımdan hâkim konumda bulunduğu yeni Hollanda Krallığı’nın kuzey ve güney kesimleri arasındaki dinsel, etnik ve iktisadi farklılıklar kısa zamanda sorunlar yaratmaya başladı.

1828 yılında Katolikler ve liberaller Belçika’nın bağımsızlığı için faaliyetlere başlayarak, temel özgürlükler üzerindeki uzlaşmalarını içeren bir ittifak anlaşmasına vardılar. Tüm farklılıklarına rağmen Hollanda hâkimiyetinden kurtularak kendi amaçlarını hayata geçirmek için birleşmeyi başaran bu iki kesimin önderliğinde gerçekleştirilen şiddetli bir ihtilal neticesinde, Belçika 1830 yılında bağımsızlığını kazandı.[7]

İhtilalin ardından yapılan bir seçimle üyeleri belirlenen Ulusal Kongre’nin (1830–1831) ilk görevlerinden birisi Anayasa’nın hazırlanması olacaktı. 7 Şubat 1831 tarihinde kabul edilen Belçika Anayasası yeni devletin temel ilkelerini belirlemekteydi: Belçika, parlamenter bir rejimle yönetilen, devlet başkanının kral olduğu, çeşitli temel hak ve hürriyetlerin anayasal teminat altında bulunduğu üniter bir devlet olacaktı. Bu çerçevede Anayasa’nın 23.maddesinde bireylerin diledikleri dilde konuşma özgürlüğü güvence altına alınmakla beraber, resmi dil olarak Fransızca kabul edilecekti.[8] Böylelikle idare, yargı ve eğitim alanlarında Fransızca kullanılacak, resmi işlemler bu dilde yazılacak ve yayımlanacaktır.

Belçika’nın kuruluşunda benimsenen tek resmi dilli üniter devlet modeli, günümüzde genellikle ülkenin toplumsal gerçekleri ile bağdaşmayan isabetsiz bir tercih olarak değerlendirilmektedir.[9] Bununla beraber birçok yazar bu kararın ilgili dönemin bağlamında ele alınması gerektiğini vurgulamaktadırlar.[10] Bu bağlamda üniter bir devlet modelinin benimsenmesi üç temel etken ile açıklanabilir: uluslararası baskılara karşı güçlü bir devlet kurma ihtiyacı, 1830 yılında “Belçikalı” kimliğinin hâkim olması ve devleti kuran elit kesimin özelliklerinin dilsel farklılıklara siyasi bir anlam yüklemeye elverişli olmaması. Gerçekten de o dönemde Brüksel’de ikamet eden Belçika eliti frankofondur; üst kesim içerisinde Felemenkçe konuşanlar dahi genellikle Fransızca bilmektedirler. Esas itibariyle iktisadi ve siyasi gücün dili olarak görünen Fransızca, bir halktan ziyade toplumsal bir sınıfın dili olarak algılanmaktadır. Öte yandan seçmen olabilmeyi “cens” olarak adlandırılan belirli bir vergi miktarını ödeme şartına bağlayan “censitaire” oy sistemi (suffrage censitaire)[11] siyasal katılımı elit kesime hasretmektedir.

Nüfusun dilsel dağılımını kesin olarak tespit etmek ise güçtür. Nihayet yürütmenin yayınlarında Fransızca kullanımı, bu dilin Felemenkçe lehçelerinin çeşitliliğine nazaran yeknesak yapısına bağlı olarak işlevsel bir gerekçeyle de açıklanmaktaydı. Bu çerçevede “Belçika üniter bir devlet haline gelmekte ve ilke olarak, dil meselesi kamusal alandan tahliye edilmekteydi.”[12]

Ancak Fransızcanın yeni devletin tek resmi dili olarak kabul edilmesinden kısa bir süre sonra Flaman Hareketi doğdu. Yazar ve sanatçıların katkılarıyla gelişen Flaman Hareketi, Felemenkçenin tüm kamusal hizmetlerde kullanımını savunan dilsel bir hareket niteliği arz etmekteydi.[13] Halkın Felemenkçe konuşan kesimi, İdare ile olan ilişkilerinde sıklıkla Fransızca konuşmaya çalışmak zorunda kalmaktaydı. Ayrıca Belçika’daki dilsel ayrışma sınıfsal bir boyut taşımaktaydı.[14] Endüstriye hâkim olan sermaye sahipleri frankofon iken, ana dilleri Felemenkçe olan işçiler Fransızca bilmemekteydiler. Bu toplumsal ortamda güçlenen Flaman Hareketinin çeşitli siyasi partilerdeki Flaman kökenli politikacılar üzerindeki baskıları sonuç vermeye başladı. 1873 ve 1898 yıllarında öncelikle Flaman Bölgesi’nde, daha sonra ise ülke genelinde Fransız ve Flaman dillerinin eşitliği ilkesi benimsenerek yargı, idare ve eğitim alanlarında Felemenkçenin de kullanımına olanak tanıyan dilsel kanunlar (lois linguistiques) kabul edildi.[15] Nihayet, işçi hareketinin baskıları neticesinde 1893 yılında censitaire seçim sisteminin terk edilmesi ve erkek nüfus bakımından – eşit olmasa da –  genel oy hakkının kabulüyle beraber, Flamanlar demografik üstünlüklerini siyasi yönde kullanabilir hale geldiler. Bu çerçevede bölgesel ve topluluksal bir bilincin gelişmesiyle Flaman kimliği belirginleşti. Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre bu faktörler Flaman Hareketinin talep ve gerekçelerinin evrimini açıklamaktadırlar:

“Başlangıçta bireysel haklar söylemine dayanılarak ülkenin kuzeyinde çift dilliliğin yerleştirilmesi vurgulanmaktaydı. 20. yüzyılın başından itibaren, daha kolektivist bir söylem, etnisite ve yersellik ilkelerine başvuran argümanlara dayanarak, Flaman Bölgesi’nde kamu idaresi ve eğitimde tek dilliliği talep eder hale geldi.”[16]

Belçika’da süre giden etnik-dilsel çekişmeye bağlı olarak, 1932 yılında kabul bir kanunla Belçika’da dilsel bölgelerin varlığı tanındı. Bu doğrultuda ülkenin kuzeyinde Felemenkçenin, güneyinde ise Fransızcanın hâkim olacağı her biri tek dilli iki ayrı bölge oluşturulurken, Brüksel yöresi bakımından çift dillilik esası muhafaza edildi. Böylelikle ülke genelinde çift dillilik esası terk edilirken, idare, yargı ve eğitim alanlarında ilgili bölge dilinin kullanılması ilkesi kabul edilmiş olmaktaydı.[17] Bu surette ülke bütününde çok dilliliğin kabul edildiği bir Belçika’dan, federalizasyon sürecine yönelen bir Belçika’ya geçilmiş oldu.

Bundan sonraki aşamada 1961, 1962 ve 1963 yıllarında kabul edilen dilsel kanunlarla ülkenin dilsel bölgelere ayrılması bakımından yeni düzenlemelere gidildi. Öncelikle nüfus sayımlarında dil kullanımına ilişkin verilerin toplanmasına yönelik sorular sayım fişlerinden ayıklandı. Böylelikle sayımlara dayanılarak bucakların dilsel statülerinin değiştirilmesi imkânı kaldırılmış olmaktaydı. Diğer yandan, daha çarpıcı bir biçimde, vilayetlerin dilsel bakımından homojen bir yapıya kavuşturulması amacıyla dilsel sınırlar yeniden tespit edildi. Bu çerçevede tartışmalara rağmen çeşitli bucak, mahalle ve komların farklı dilsel bölgelere transferi gerçekleştirildi. Nihayet çift dilli Brüksel Bölgesi’nin genişlemesini istemeyen Flaman siyasetçilerin baskısıyla, Brüksel Bölgesi 19 bucakla sınırlandı. Ara bir formül olarak Brüksel’in etrafında yer alan altı bucakta Fransızca konuşanlara dilsel “kolaylıklar” (facilités) sağlanarak bu bucaklara özel bir dilsel statü verildi. 1961–1963 yıllarında yapılan dilsel düzenlemeler, özellikle Flaman Hareketi’nin taleplerini karşılamaktaydı.[18]

Flaman siyasi hareketleri, Flamanların demografik üstünlüğünün yanında, Valon ve Flaman Bölgeleri arasındaki iktisadi dengenin tersine dönmesinden de güç almaktaydılar. Zira II. Dünya Savaşı ertesinde, ülkenin sınaî merkezi konumunda bulunan Valon Bölgesi’ndeki kömür ve çelik endüstrisi çöküşe geçerken, Flaman Bölgesi yabancı yatırımların, dış ticaretin, orta ölçekli işletmelerin ve hizmet endüstrisinin gösterdiği büyük gelişmeyle beraber 60’lı yılların başında iktisadi üstünlüğü ele geçirmişti.[19]

Belçika artık bölgesel partilerin arttığı ve federalizm projelerinin yaygın biçimde savunulmaya başlandığı bir döneme girmişti. Yaşanan hükümet krizlerinin de tetiklemesiyle 1970 yılında gerçekleştirilen önemli bir anayasal reformla federalizasyon sürecinin ilk adımı atıldı. Anayasa’nın yeni hükümleri uyarınca Belçika’da üç Kültürel Topluluğun ve üç Bölgenin varlığı kabul edildi. Bunlar sırasıyla Fransız, Felemenk ve Alman Toplulukları ile Valon, Flaman ve Brüksel Bölgeleri olarak tayin edilmişti.[20]

Federal bir sisteme meyleden bu karmaşık kurumsal yapının benimsenmesinin ardında, Flaman ve Valonların beklentilerinin farklılaşması yatmaktaydı. Flamanlar dilsel kazanımlarını korumayı ve kültürel özerkliklerini elde etmeyi arzularken, Valonlar iktisadi düşüşlerine ve sayısal zayıflıklarına çare bulmayı amaçlamaktaydılar. Bu bağlamda Belçika’nın yeni kurumları her iki topluluğun ortak kaygılarına da cevap vermekle beraber[21], Kültürel Topluluklar özellikle Flamanların beklentilerini karşılarken, Bölgelerin Valonların iktisadi menfaatlerini koruması umulmaktaydı. Toplulukların yetkileri daha ilk aşamada belirlenmişti. Her bir Topluluk, dillerin kullanımı ve kültür (eğitim bakımından sınırlı yetkiler dâhil olmak üzere) alanlarında, kanun gücüne sahip kararnameler (décret) yapabilen yasama organları ile donatılmıştı. Bu ilk reform neticesinde tamamlanmış bir federal sistem oluşturulmamıştı. Zira Kültürel Toplulukların mali özerkliği olmadığı gibi, karar organları ulusal parlamenterlerden oluşmakta ve yürütme organları (exécutifs) merkezi hükümet ile iç içe geçmiş bulunmaktaydı.[22] Bölgelerin yetki ve organlarının belirlenmesi ise Anayasa ile özel bir kanuna bırakılmıştı.

1980 yılında gerçekleştirilen ikinci bir reformla Bölgelerin düzenlenmesi ve Toplulukların özerkliği sorunu konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Temel kırılma noktasını Brüksel Bölgesi’ne ilişkin tartışmaların oluşturduğu uzun müzakereler neticesinde Bölgelere ilişkin özel kanun kabul edildi. Flaman ve Valon Bölgeleri bir yandan yasama ve yürütme organlarına kavuşturulurken, diğer yandan bayındırlık, çevre, konut, ekonomi, enerji ve istihdam gibi yersel anlamda bölgeye bağlı konularda yetkilerle donatıldılar. Buna rağmen Brüksel Bölgesi’nin durumu Flamanlar ve Frankofonların uzlaşamaması nedeniyle askıda bırakıldı.[23] Topluluk ve Bölgelerin yürütme organlarının ulusal hükümetin üyesi olmayan bakanlardan kurulması kabul edildi; bunların yasama meclislerini teşkil eden konseyler (conseils) ise ulusal meclisler olan Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinden oluşmaktaydı. Nihayet Topluluklara sağlık politikası ve sosyal yardım alanlarında yeni yetkiler tanındı.[24]

1988-1989 yılında yapılan düzenlemelerle Belçika’da tamamlanmış bir federal rejimden söz etmek mümkün hale geldi. Bu çerçevede ulusal düzeyden bağımsız siyasi organlarla donatılmış olarak Başkent-Brüksel Bölgesi oluşturuldu. Aynı reform dâhilinde Bölge ve Topluluklara yeni yetki devirleri gerçekleştirilirken, federe birimlerin mali kaynaklarını belirleyen özel bir kanun kabul edildi.[25]

Bununla beraber Belçika’nın resmen federal bir devlet olarak nitelenmesi 1993 reformuyla gerçekleşti. 17 Şubat 1994 tarihli Belçika Anayasası daha ilk maddesinde Belçika’nın federal bir devlet olduğunu hüküm altına aldı. Yeni Anayasa ile Bölge ve Toplulukların yasama organları üyelerinin doğrudan ulusal düzeyden bağımsız seçimlerle belirlenmesi kabul edildi. Federe birimler ayrıca sınırlı bir oto-organizasyon yetkisi elde ettiler. Nihayet Belçika’yı ortadan ikiye ayıran temel dilsel sınırın tam üstünde bulunan ve coğrafi olarak Brüksel’i de kapsayan Brabant Vilayeti üç birime ayrıldı: Flaman Brabant Vilayeti, Valon Brabant Vilayeti ve zaten federe bir birim statüsüne kavuşmuş bulunan Brüksel Bölgesi.[26] Böylelikle Belçika’daki vilayet sayısı 10’a yükselmiş olmaktaydı.

Belçika’da federalizme ilişkin son önemli reform 2001 yılında gerçekleştirildi. Mali açıdan Bölgelere ek vergiler getirme imkânı getirilerek kısmi bir mali özerklik tanınırken, Topluluklara yeniden finansman sağlandı. Ayrıca özellikle tarım, dış ticaret ve kalkınma yardımı alanlarında Bölge ve Toplulukların yetkileri genişletildi.[27] Günümüzdeki haliyle Belçika federalizmi esas olarak bu beş temel aşama çerçevesinde şekillenmiştir.

1.Bölüm :

Kurumsal Çerçeve

Belçika federalizminin kurumsal çerçevesinin betimlenmesi için analitik bir yaklaşım benimsenmesi uygun olacaktır. Bu nedenle ilk adımda Belçika Devletinin federe birimlerini oluşturan Topluluklar ve Bölgeler analiz edilmeye çalışılacaktır (A). Bundan sonraki aşamada, federal yönetim düzeyinin başlıca organları incelenecektir (B).

  1. Federe Birimler: Topluluklar ve Bölgeler

Belçika Anayasası’nın Birinci Başlığı, Belçika Devleti’nin örgütlenme modelini genel olarak betimlemekte ve bilhassa, bu devletin federe birimlerini saymaktadır. Buna göre “Belçika, topluluklardan ve bölgelerden oluşan federal bir devlettir.” (m.1) Bu surette iki farklı federe birim türünü içeren Belçika Devleti, tek bir tipe tekabül eden federe birimlerden oluşan federal devlet modellerine ayrılmaktadır. Böylelikle Belçika federalizmi bölgelere dayalı yersel / ülkesel (territorial) bir federe birim türünün yanında, yersel olmayan bir unsur (non-territorial component) içermesi itibariyle kendine özgü federal bir sistem teşkil etmektedir.[28] Belçika’nın federe birimlerini oluşturan Topluluk ve Bölgelerin spesifik yetkileri olup, bunlar arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmamaktadır. [29]

Bu çerçevede Belçika üç Topluluk içermektedir: “Fransız Topluluğu, Flaman Topluluğu ve Almanca Konuşanlar (Germanophone) Topluluğu”. Öte yandan dilsel topluluklar düzeyindeki örgütlenmenin haricinde, Belçika Devleti yersel düzeyde tanımlanmış birimler olarak üç Bölgeyi kapsamaktadır: “Valon Bölgesi, Flaman Bölgesi ve Brüksel Bölgesi”. Valon ve Flaman Bölgelerinin her biri, Anayasa’da ismen tayin edilmiş bulunan beşer vilayeti kapsamaktadırlar.

Nihayet Belçika dört dilsel bölgeden oluşmaktadır: “Fransız dili bölgesi, Felemenk dili bölgesi, çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi ve Alman dili bölgesi”. Söz konusu dilsel bölgeler bucakların dilsel-bölgesel aidiyetlerinin yanında, Toplulukların düzenleyici işlemlerinin etki alanını belirlemek bakımından önem arz etmektedirler. Zira Belçika Krallığı’ndaki her bir bucak söz konusu dilsel bölgelerden birinin parçası olmak durumundadır. Dilsel bölgelerin sınırlarının değiştirilmesi, Anayasa’nın m.4 § 3 hükmünde düzenlemiş bulunan özel nisaplara dayalı karmaşık bir karar usulü dâhilinde kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkündür. Söz konusu özel çoğunlukla kanun kabul usulü, Anayasa’nın birçok maddesinde toplulukların menfaatlerini ilgilendiren konuların düzenlenmesi bakımından benimsenmiştir.

Belçika Anayasası federe birimlerin organlarını da düzenlemektedir. Buna göre her bir Topluluk ve Bölgenin, anayasal yetkilerle donatılmış birer parlamentosu (parlement) ve birer hükümeti (gouvernement) bulunmaktadır. Topluluk parlamentoları, ilgili topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla veya bir bölge parlamentosu üyesi sıfatıyla, doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşacaktır. (m.116 § 2, 1) Öte yandan Fransız ve Flaman topluluklarının organları (parlamentolar ve hükümetler), özel çoğunlukla kabul edilmiş bir kanunla düzenleneceği şekilde, sırasıyla Valon ve Flaman Bölgeleri’nin yetkilerini icra edebilecektir. Bu istisnai durum haricinde her bir bölge parlamentosu, ilgili bölge parlamentosu üyesi veya bir topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla doğrudan seçilen vekillerden oluşacaktır.

Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri beş yıllık bir süre için seçilirken, parlamentolar bir bütün olarak her beş yılda bir yenileneceklerdir. Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri, federal düzeyde çift meclisli sistemin benimsendiği Belçika’da Temsilciler Meclisi üyesi olamazken, üyeleri kısmen Topluluk parlamentoları tarafından tayin edilen Senato’da bu yolla senatör olabileceklerdir. (m.119)

Her bir Topluluk ve Bölge hükümetinin üyeleri ise bunların parlamentoları tarafından seçilecektir. Bölge ve Topluluk hükümetlerinin oluşum ve işleyişleri özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla düzenlenebilecektir. Ancak Almanca Konuşanlar Topluluğu Hükümetinin oluşum ve işleyişi alelade bir kanunla düzenlenebilecektir. (m.123)

Federe düzeyin kurumsal yapısı açısından Belçika Anayasası’nın ilk aşamada analitik bir tablo çizmesine rağmen, uygulamada Topluluk ve Bölgeler arasında önemli kesişme alanları bulunması nedeniyle Belçika federalizmi çapraşık bir sistem arz etmektedir. W. Swenden’e göre, Brüksel’in ve Almanca Konuşanlar Topluluğu’nun özel durumları bir yana bırakılacak olursa, Belçika’da Topluluklar netice itibariyle aynı zamanda yersel düzeyde de örgütlenmiş olmaktadırlar. Zira Fransız ve Flaman Topluluklarının sırasıyla, her biri küçük gruplar teşkil eden Flaman Bölgesi’nde yaşayan Fransızca konuşanlar ile Valon Bölgesi’nde yaşayan Felemenkçe konuşanlar üzerinde yetkileri bulunmamaktadır. Bu nedenle toplulukların yetki alanını belirleyen “kişisellik” ilkesi esas olarak ancak Brüksel düzeyinde işlemektedir.[30]

  1. de Coorebyter ise Belçika’da üç Topluluk ve üç Bölgenin varlığını hüküm altına alan Anayasanın 2. ve 3. maddelerinin esasen bir kurgu (fiction) ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Gerçekte Bölgeler ve Topluluklar kendi içlerinde farklılaşırken, topluluksal komisyonlar kurumsal yapılanmayı daha da karmaşıklaştırmaktadır. Yazara göre Belçika sistemi kesinlikle söz konusu anayasal hükümlerin görünürdeki basitliğine sahip değildir.[31] Gerçekten de Belçika federal sistemi, Anayasa’da ortaya konulan genel kurumsal şemaya nazaran önemli değişiklikler geçirmiştir. Brüksel’de yaşayan Felemenkçe konuşanların, Belçika’daki Flamanların oldukça küçük bir oranını teşkil etmesi sebebiyle, Flaman Topluluğu ve Flaman Bölgesi kurumlarını birleştirmişlerdir. Buna bağlı olarak hâlihazırda, bir Flaman Parlamentosu ve Hükümeti bulunmaktadır; Flaman Bölgesi’nde mukim bulunan yurttaşlara yönelen bölgesel yetkiler ve yine Flaman Bölgesi’nde yaşayanlar ile Brüksel’deki Felemenkçe konuşanları kapsayan topluluksal yetkiler söz konusu flaman organları tarafından kullanılmaktadır.[32]

Kendi içlerinde Flamanlar kadar dayanışma göstermeyen Frankofonlar cephesinde ise durum daha karmaşıktır. Belçika’daki Fransızca konuşanların dörtte birinin Brüksel’de yaşaması sebebiyle, Flamanların aksine, Fransız Topluluğu ve Valon Bölgesi kurumlarını birleştirmemişlerdir. Bu doğrultuda ayrı Bölge ve Topluluk organları varlıklarını sürdürmektedirler. Bununla beraber Fransız Topluluğu Parlamentosu, bütünüyle Brüksel ve Valon bölgesel parlamentolarına doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşmaktadır.[33] Öte yandan Fransız Topluluğu yetkilerinin bir kısmını Valon Bölgesi ile Fransız Topluluksal Komisyonu’na (Commission communautaire française) devretmiştir. Valon Bölgesi ise bazı yetkilerini Almanca Konuşanlar Topluluğu’na nakletmiştir.[34]

2. Federal Düzey: Federal Meclisler ve Federal Hükümet

Belçika Devleti’nin federal organlarını esas olarak Kral, çift meclisli federal parlamento, federal hükümet ile yargı erkini icra eden mahkemeler oluşturmaktadır. Belçika Anayasası’na göre federal yasama erki (pouvoir législatif fédéral) kolektif olarak Kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kullanılmaktadır (m.36). Federal yürütme erkinin (pouvoir exécutif fédéral) ise Anayasa’da düzenlendiği şekilde Krala ait olduğu belirtilmektedir (m.37). Kral yasama ve yürütme erkleri içerisinde yer almakla beraber, yetkileri oldukça sınırlıdır. Bazı önemli yetkileri de bulunmakla beraber Kralın konumu genel olarak parlamenter bir sistemde devlet başkanının konumuna tekabül etmektedir. Kral özellikle, ülkede bulunan yabancı devlet temsilcileri nazarında ve yabancı ülkelere gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerle Belçika Devleti’ni temsil etme işlevini görmektedir.[35] Bu nedenle esas itibariyle federal yasama erki Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından, federal yürütme erki ise federal hükümet tarafından icra edilmektedir.

Federal meclislerin üyeleri ulusun bütününü temsil etmekle beraber, Anayasa’da öngörülen belirli hallerde Fransızca ve Felemenkçe düzeyinde dilsel gruplara (groupes linguistiques) ayrılmaktadırlar. Aynı zamanda iki federal meclisin üyesi olmak mümkün değildir. Temsilciler Meclisi nisbi temsile dayalı bir seçim sistemi çerçevesinde doğrudan seçilen 150 milletvekilinden oluşmaktadır. Senato ise 71 senatörden oluşmaktadır. 25 senatör Felemenk Seçim Kurulu (collège électoral néerlandais) tarafından seçilirken, 15 senatör Fransız Seçim Kurulu (collège électoral français) tarafından seçilmektedir. Söz konusu Seçim Kurullarının oluşumu, ilgili seçim çevreleri ve seçmen olabilme koşulları kanunla belirlenmektedir. Bunun dışında Flaman ve Fransız Toplulukları Parlamentoları kendi bünyelerinden 10’ar senatör tayin ederken, Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu da kendi içinden sadece 1 senatör tayin etmektedir. Nihayet kalan 10 senatörün 6 tanesi,  Felemenk Seçim Kurulu ile Flaman Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilirken; 4 tanesi de Fransız Seçim Kurulu ile Fransız Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilmektedir. Bu son grup senatörler, ortaklaşa belirlenmiş senatörler (sénateurs cooptés) olarak da anılmaktadırlar.

Bu karmaşık yapı içerisinde çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nin menfaatleri de göz ardı edilmemiştir. Yukarıda betimlenen senatör grupları içerisinde belirli sayıda senatörlerin seçim gününde Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ikamet etmeleri asgari sayılarla teminat altına alınmıştır. Belçika Senatosu’nun oluşumunda sosyal anlamda topluluksal (communautaire) yaklaşımın etkisi belirgin olmakla beraber, birçok federal sistemlerdeki ikinci meclislerin aksine, Senato’nun “federe birimleri temsil eden bir kurum olarak tasarlanmadığı” ifade edilmektedir. Gerçekten de Senato’da Bölge yönetimleri temsil edilmediği gibi, federal yasama organında federe birimlerin menfaatleri federal meclislerde oluşturulan dilsel gruplar aracılığıyla korunmaktadır.[36]
Belçika Federal Hükümeti ise, Bakanlar Kurulu (Conseil des ministres) ve federal devlet sekreterlerinden (secrétaires d’Etat fédéraux) teşkil etmektedir. Anayasa azami 15 üyeden oluşan Bakanlar Kurulu’nun, Başbakan haricinde eşit sayıda Fransızca ve Felemenkçe konuşan bakanlardan oluşmasını öngörmektedir.[37] Bakanlar Kral tarafından atanır ve azledilirler. Bu durum Federal Hükümetin bir parçasını oluşturmakla beraber, Bakanlar Kurulu’nun üyesi olmayan, ancak bir bakana bağlı durumda bulunan federal devlet sekreterleri için de geçerlidir. Devlet sekreterleri ilke olarak ancak yetkili oldukları veya kendilerini yakından ilgilendiren konuların incelenmesi esnasında Bakanlar Kurulu’na eşlik ederler. Ancak son yıllarda uygulamada devlet sekreterlerinin Bakanlar Kurulu toplantılarına başından sonuna kadar iştirak ettikleri görülmektedir. Anayasal bir statü teşkil etmeyen Devlet Bakanı (ministre d’Etat) sıfatı ise ülkeye önemli hizmetler görmüş olan kimselere Kral tarafından verilen onursal bir unvandan ibarettir. Devlet Bakanları, federal hükümette ve federal meclislerde yer alamazlar. [38]

2.Bölüm :

Operasyonel Çerçeve: Yetki Dağılımı

Belçika Anayasası’nın 35.maddesi Belçika federal sisteminde yetki dağılımına ilişkin olarak temel bir hüküm getirmektedir. Buna göre federal otorite, münhasıran Anayasa’da ve Anayasa uyarınca kabul edilen kanunlarda belirlenen alanlarda yetkili olacaktır. Söz konusu maddenin 2. fıkrasına göre, Topluluklar ve Bölgeler ise, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla belirlenen şartlar ve usuller dâhilinde diğer alanlarda yetkili olacaklardır.

Buraya kadar bakıldığında Belçika federalizmine hâkim ilkenin federal organların ancak kendilerine anayasal düzeyde atfedilen sınırlı sayıdaki yetkileri kullanabilmesi, geriye kalan alanların ise Topluluk ve Bölgelerin yetkisine bırakılması olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak mevcut durum esasen bunun tam da tersine tekabül etmektedir. Zira 35.maddenin “geçici” son fıkrası uyarınca, 2. fıkrada işaret edilen özel çoğunlukla kabul edilecek olan kanun, 35.maddenin yürürlüğe gireceği tarihi de belirleyecektir. Oysa söz konusu özel kanunun halen kabul edilmemiş olması sebebiyle 35.madde hukuki bir etkiden yoksun bulunmaktadır. Siyaseten hassas bir konu teşkil eden 35.maddenin askıda kalmasına bağlı olarak, geçici olması gereken bir durum 1993 yılından beri devam etmektedir.[39]

Bu sebeple mevcut durumda federe birimler yalnızca kendilerine açıkça atfedilmiş bulunan yetkileri (compétences attribuées) kullanabilirken (A), federal organlar artakalan yetkileri (compétences résiduelles)  muhafaza etmektedirler (B).[40]

  1. Topluluk ve Bölge Yetkileri

Belçika Anayasası özellikle Toplukların yetkilerini ayrıntılı bir biçimde düzenlemektedir. Söz konusu yetkiler oldukça kapsamlıdırlar. Buna göre Fransız Topluluğu ile Flaman Topluluğu Parlamentoları kararnameler aracılığıyla kültürel konuları; zorunlu eğitimin başlangıcı ve sonu, diplomalara ilişkin asgari standartlar ile harçlar rejimi haricinde eğitimi ve bu alanlara ilişkin olarak topluluklar arası ve – antlaşmaların akdi de dâhil olmak üzere- uluslararası işbirliği konularını düzenleyebilme yetkisine sahiptirler.

Ayrıca bu Toplulukların parlamentoları, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, “kişiselleştirilebilir konular” ile “dillerin kullanımını” düzenleyebilmektedirler. Kişiselleştirilebilir konuların neler oldukları ve bu konularda uluslararası işbirliği ile topluluklar arası işbirliği hususları özel çoğunluğa tâbi kanunla belirlenebilmektedir. Hâlihazırda kişiselleştirilebilir konular sağlık ve bireysel yardım konularını kapsamaktadır. Toplulukların yetkisine giren dillerin kullanımı ise idari konuları; resmi makamlarca kurulan, sübvanse edilen veya tanınan kurumlarda eğitimi; çalışanlar ile işverenler arası sosyal ilişkileri ve yasalarca işletmelere şart koşulan işlem ve belgeleri kapsamaktadır.

Bu surette Fransız ve Flaman Toplulukları Parlamentolarına tanınan düzenleme yetkileri büyük öçlüde alman dili bölgesi bakımından Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu’na da tanınmıştır. Anayasa’da belirtilen bu yetkilerin haricinde, özel çoğunlukla kabul edilen çeşitli federal kanunlar zanaatları, gençlik politikasını, turizmi, önleyici sağlık hizmetlerini ve sosyal yardım politikası ile bilimsel araştırmanın bazı bölümlerini de Toplulukların yetki alanına dâhil etmektedirler.[41]

Belçika Anayasası, Topluluklara tanıdığı yetkilere halel gelmemek şartıyla, Bölge organlarının düzenleme yetkisine tâbi kılınacak alanların özel çoğunlukla kanunları ile belirleneceğini hüküm altına almaktadır (m.39). Ayrıca söz konusu özel kanunlar bölgesel organların yetkili kılındıkları alanlarda benimseyecekleri kuralların hukuki gücünü tespit edecek ve bu çerçevede bunların kararnamelerine kanun gücü tanınabilecektir (m.134). Bugün özel çoğunluk kanunları Bölgelerin yetkileri arasında şu konuları saymaktadırlar: “istihdam politikası dâhil olmak üzere bölgesel ekonomik kalkınma, sınaî yeniden yapılanma, çevre, doğanın muhafaza edilmesi ile kırsal kalkınma, konut, imar, kentsel yenilenme, su kaynakları ile atık su, enerji politikası (ulusal altyapı ve nükleer enerji hariç olmak üzere), yol yapımı, suyolları, bölgesel hava limanları ve yerel kamu taşımacılığı, tarım ve dış ticaret.”[42]

Swenden Belçika’da toplulukların ve bölgelerin kapsamlı özerk düzenleyici yetkilerinin, söz konusu federe birimlerin özerk idari organları ile at başı gittiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Belçika, Alman federal modelinin karakteristik bir özelliği olan “idari federalizm” (administrative federalism) sistemini benimsememiştir. Belçika’da federal yasalar federal organlar tarafından, Bölge ve Toplulukların yasaları ise bölgesel organlar tarafından uygulanmaktadır. Öte yandan Belçika federalizmini Alman modelinden ayıran bir diğer özelliği ikili federasyon (dual federation) olma niteliğidir. Swenden’e göre Almanya’nın aksine, Belçika’da oldukça az sayıda eş güdümlü federal yasa, ortak eylem programları ve çerçeve mevzuat bulunmaktadır. Bu doğrultuda, Bölgelerin gelir vergilerini artırma yetkisi müstesna olmak üzere, Belçika’da federal ve bölgesel hukuk eşit düzeyde bulunmakta, her ikisi de münhasıran anayasaya tâbi bulunmaktadırlar.[43]

2.Federal Yetkiler

Belçika’da federal erk ülkenin bütünü üzerinde, Topluluk ve Bölgelere atfedilmeyen yetkilerin yanında, kendisine açıkça ayrılan yetkileri de kullanmaktadır.

  • Topluluk ve bölgelere atfedilmeyen yetki alanları esas itibariyle şunlardır: adalet, sosyal güvenlik, milli savunma ve emniyet, dış politika, medeni hal ve vatandaşlığa ilişkin düzenlemeler, ülkeye giriş, yabancıların ikamet ve yerleşimi, gerçek kişilere ve şirketlere ilişkin vergiler, şirketlere ilişkin mevzuat.
  • Sarahaten federal erke atfedilen yetkiler ise şu alanlara ilişkin bulunmaktadır: Çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ve özel dilsel statüye tâbi bucaklarda dillerin kullanımı, sosyal entegrasyon gelirleri ve yaşlı kimselere yönelik gelir teminatı, hastanelere ilişkin kurumsal mevzuat ve sağlığa ilişkin diğer temel kurallar, federal bilimsel kurumlar, federal kültürel kurumlar, besin zinciri güvenliği, nükleer enerji, özerk kamu işletmeleri.[44]

Genel olarak bakıldığında, federe birimlere yetki devri konusunda federal devletin temkinli davrandığı ve ulusal dayanışma kaygısıyla federalizasyon sürecini son haddine kadar götürmediği ifade edilmektedir.[45] İşsizlik sigortası, emekli maaşları ve sağlık bakımlarının büyük bir kesimin kapsayan sosyal güvenlik harcamaları yalnızca federal düzeyde değil, aynı zamanda bir bütün olarak Belçika’da kamu harcamalarının en büyük kesimini teşkil etmektedir.[46] Flamanlar federal yetkilerin daha geniş bir kısmının federe birimlere aktarılmasını talep ederken, Frankofonlar genellikle federal erkin mevcut yetkilerinin korunmasından yanadırlar. Özellikle sosyal güvenlik ve maliye politikasına ilişkin yetkilerin devri konusundaki ihtilafın arkasında, iktisadi gelişmişlik alanında fark gösteren Flaman ve Valon Bölgeleri arasındaki sosyal ve ekonomik çekişme yatmaktadır. Bugün Belçika’nın en zengin bölümünü teşkil eden Flaman Bölgesi, maliye ve sosyal güvenlik politikaları vasıtasıyla Valon Bölgesi lehine gerçekleşen transferlerden rahatsızlık duymaktadır.[47]

Anayasayı değiştirme yetkisi Federal Parlamento’ya aittir.[48] Bunun için öncelikle hangi anayasal hükümlerin değiştirilmesinin gerekli olduğuna dair federal yasama erkinin bir ön beyanına ihtiyaç vardır. Bu beyanı takiben her iki meclis lağvedilerek kırk gün içersinde seçime başvurulması suretiyle meclislerin yenilenmesi yoluna gidilecektir. Yenilenmiş meclisler Kral ile beraber anayasal değişikliğe sunulan hususlar üzerinde anlaşmaya varmalıdırlar. Bu aşamadan sonra ilgili anayasal değişiklikler her bir meclisin üye tam sayısının üçte ikisinin toplanması, kullanılan oyların üçte ikisinin değişiklik lehinde bulunmasıyla gerçekleştirilebilecektir (m.195).

Belçika federalizmi federal siyasetin belirlenmesinde Bölgelerin katılımını teminat altına alan ve genel olarak federal yönetimin dilsel toplulukların menfaatlerine zarar verebilecek yasalar yapılmasını önleyen çeşitli mekanizmalar içermektedir. Devlet içi federalizm (intra-state federalism) kavramıyla ifade edilen bu türden mekanizmaların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:[49]

Öncelikle,  ülkenin genel siyasetini belirleyen Bakanlar Kurulu, başbakan dışında ana dilleri Fransızca ve Felemenkçe olan eşit sayıda bakanlardan oluşmakta ve siyasal bir gelenek olarak oydaşma (consensus) ile karar almaktadır. Bakanlar Kurulu içerisinde bir görüş ayrılığının ortaya çıkması ve hiçbir surette bir uzlaşmaya varılamaması halinde ilgili dosya ertelenmektedir. Bu türden durumların çoğunda ilgili dosya, üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir öneri hazırlanmak üzere kabine içi bir çalışma grubuna tevdi edilmektedir.[50]

Öte yandan Belçika Anayasası, federal düzeyde dilsel toplulukların menfaatlerini korumalarına hizmet eden ve siyasi literatürde “alarm zili” olarak anılan parlamenter bir mekanizma öngörmektedir[51] (m.54). Buna göre federal meclislerdeki dilsel gruplardan birine mensup üyelerin dörtte üçü tarafından imzalanmış bir önerge ile bir kanun tasarısı veya teklifi hükümlerinin topluluklar arası ilişkilere ağır surette zarar verecek nitelikte olduğu beyan edilebilmektedir. Bu durumda parlamenter süreç askıya alınmakta ve ilgili önerge Bakanlar Kurulu’na sunulmaktadır. Bakanlar Kurulu ise otuz gün içerisinde önerge ile ilgili gerekçeli mütalaasını vererek, ilgili meclisi bu mütalaa hakkında ya da değiştirilmiş kanun tasarı veya teklifi hakkında karar vermeye davet edecektir. Aynı kanun tasarı veya teklifi hakkında dilsel bir grubun üyeleri tarafından bir kere uygulanabilecek olan bu usul topluluksal menfaatlerin korunmasına yarayan bir vasıta teşkil etmektedir.

Nihayet yukarıda da belirtildiği üzere Anayasa uyarınca, toplulukların menfaatlerini ilgilendiren birçok konunun düzenlenmesi, federal meclislerdeki dilsel grupların özerk biçimde katılımını içeren ve ağırlaştırılmış nisaplara tâbi bir usulle kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkün olabilecektir. Buna göre bu türden bir “özel çoğunluk kanunun” kabulü, iki federal meclisteki dilsel grupların üye çoğunluğunun toplanmasını takiben, her bir dilsel grupta kullanılan oyların çoğunluğuyla ve iki dilsel gruptaki olumlu oyların toplamının, kullanılan tüm oyların üçte ikisine ulaşması ile mümkün olabilecektir. Böylelikle dilsel gruplar çerçevesinde örgütlenen topluluklar, menfaatlerine aykırı gördükleri özel kanunların kabulünü engelleme imkânına sahip olmaktadırlar. Hiç şüphesiz ki uygulamada bu usul, özellikle ülke genelinde demografik olarak en geniş azınlığı teşkil eden ve bu nedenle de her iki federal mecliste de üye sayısı bakımından Felemenkçe konuşanlara nazaran azınlıkta kalan Frankofonların menfaatlerini korumalarına yaramaktadır.[52]

Sonuç

Belçika federalizmi siyasi iniş çıkışların sıkça yaşandığı nispeten uzun bir demokratik federalizasyon süreci neticesinde şekillenmiştir. Bununla beraber Belçika’da gerçekleştirilen köklü kurumsal reformlar, kendilerine yön veren bütüncül bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmamışlardır; zira Belçika’da federalizm siyasal bir projeden çok toplumsal barışı sağlamaya yönelik bir vasıta olarak algılanmıştır.[53] Bu bağlamda Belçika federalizmi hassas bir toplumsal mutabakata bağlı bazı temel ilkeler üzerinde yükselmekle beraber, ampirik niteliği belirgin olan karmaşık bir siyasal evrimin ürünü olarak gözükmektedir.

Sürekli olduğu kadar öngörülmesi güç bir gelişim halinde bulunan Belçika federalizmi dinamik bir karakter taşımaktadır. Bu bağlamda, Belçika federalizminin geleceği konusunda en yetkin uzmanların dahi tahminlerde bulunmaktan kaçındığı ifade edilmektedir.[54] Flamanlar, Valonlar ve hatta Brükselliler arasında federal sistemin yeniden yapılandırılmasına ilişkin siyasal tartışmaların bitmek bilmediği, ayrılıkçı görüşlerin rahatlıkla savunabildiği bir ortamda, Belçika federalizminin ıslahı[55], Belçika’nın bölünmesinin iktisadi sonuçları[56] veya ulusal dayanışma bilincini artıracak tedbirler[57] gibi konular sosyal bilimciler ve entelektüeller açısından alelade tefekkür alanları teşkil etmektedir. Federal sisteminin değişken yapısı nedeniyle Belçika, bir “kurumsal istikrarsızlık” ortamı olarak nitelenebilmiştir.[58] Belçika federalizminin dinamik niteliği, onu gerçek manada “kurumsal bir laboratuara” dönüştürmektedir.

Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre Belçika’da gerçekleştirilen reformlar ülkedeki dilsel ve bölgesel farklılıkları tanımaya ve kurumsallaştırmaya yönelmişlerdir. Belçika’da bir “entegrasyon federalizmi”nden ziyade, bir “intikal federalizmi”nin (fédéralisme de dévolution) söz konusu olması sebebiyle bu durum kaçınılmazdı. Ancak ağır basan bir Belçikalı kimliğinin inşasına yönelik çabaların ve birlik konusundaki kaygıların eksik kalması nedeniyle Belçika’daki reformlar “parçalanmışlığın kurumsallaşmasını” sonuçlamışlardır.[59] Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, Belçika federalizmi bir bakıma kendi başarısının kurbanı olmuş görünmektedir.

Belçika’nın federal deneyimi çeşitli açılardan bir “ilham” kaynağı oluşturabilir. Bu bağlamda Belçika, federalizmin felsefi/etik teorisi açısından önemli bir referanstır.[60] Siyaset bilimi bakımından Belçika’da yaşanan gelişmeler, “kurumların kutsal olmadıklarını, şekillendirilebilir olduklarını ve toplumsal barış amaçlarına cevap verdiklerini” gösterebilir.[61] Netice itibariyle dünyada güncel siyasi tartışmanın önemli kavramlarından olan “üniter ve federal yapılar, günümüzde, ulus devletin örgütlenme biçimleridir. Her iki sistem de, ulusal birliğin sağlanmasına hizmet eden araçlardır.”[62] Bu bağlamda Belçika deneyimi, siyasal örgütlenme modelleri bakımından bir arayış içerisinde olan ve merkezkaç nitelikli bir federalizasyon sürecine yönelmeyi arzulayan devletler bakımından önemli bir emsal teşkil etmektedir. Ancak siyasal örgütlenme modelleri ülkelerin tarihsel gelişimlerinin, sosyal yapılarının ve siyasi kültürlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu alanda doğrudan bir takım ön kabullere dayanan genel şemalardan veya özgün koşullar içersinde oluşmuş belirli federal sistemlerden hareketle yapılabilecek düzenlemeler isabetsiz neticelere yol açabilirler. Böyle bir durumda bir siyasal uzlaşma projesi olarak görülen federal seçenek bir çekişme aracına dönüşebilir. Belçika’nın federal deneyimi bu bakımdan da önemli derslerle doludur. [63]

Kaynakça
BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, 76 p.
BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », [http://www.institut-destree.eu/Documents/Publications/2007-02-24_J-Brassinne_Ph-Destatte_Quatrieme-Voie_FR.pdf], 24 février 2007, 4 p.
COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], 5 p.
DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, 13 p.
DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], 3 p.
DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p.
GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol. 6, n° 10, pp.1297–1318.
GOUPIL, “Vers un espace public federal?”, Revue nouvelle, n° 4 / avril 2007, pp.4-11.
KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), « Fédéralisme et identités collectives au Canada et en Belgique : des itinéraires différents, une fragmentation similaire », Canadian Journal of Political Science, vol. 29, n° 3 (Sep., 1996), pp. 435-468.
PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, pp.26–28.
POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada : parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion : Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, pp.26-32.
SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12-13 April 2003, 21 p.
TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, pp.469-476.
TULKENS (H.), « Le fédéralisme, la démocratie et la Belgique », Reflets et perspectives de la vie économique, 2007/1, Tome XLVI, pp.65-73.
UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.21–45.
VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, 18 p.
VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p.
WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationales des sciences sociales, 2001/1, n° 167, pp.79-87.
[1] Wikipedia (fr.), “Jules Destrée”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Jules_Destr%C3%A9e]; BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, p.15.
[2] VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, p.2.
[3] Bknz. UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.125 vd.
[4] Ör. Bknz. GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol.6, n° 10, pp.1297–1318.
[5] TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, p.469.
[6] Wikipedia (fr.), “Belgique”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Belgique#Histoire].
[7] BLAISE (P.), op. cit., p.6.
[8] Söz konusu madde esasen geçici hükümetin 18 Kasım 1830 tarihli bir kararname ile benimsediği ilkeleri teyit etmekteydi. Bu kararnameye göre İdare ile yurttaşlar arasındaki ilişkilerde dilsel özgürlük ilkesi geçerli olmakla beraber, yürütmenin yayınları resmi dil statüsünü haiz tek dil olan Fransızca kaleme alınacaktı. Bu halde farklı dilde konuşanların sayısının gerekli kıldığı ölçüde ilgili metinlerin tercümeleri de bulunacaktı. Bknz. KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440.
[9] Ör. DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, p.2 : Yazar, nüfusun çoğunluğunun flaman lehçelerinde konuştuğu bir ülkede tek dilli frankofon bir devletin kurulmasının bir yanılgı olduğunu belirtmektedir. Öte yandan Belçika’nın bir bakıma “suni” bir devlet olduğu yolundaki ifadelere çeşitli polemiklerde rastlanmaktadır. Bu bağlamda Belçika hakkında “1815 diplomasisinin düşük çocuğu” veya “halkların sonu gelmeyen flörtlerinin yan ürünü” gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Aktaran. COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, p.1.
[10] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440.
[11] Wikipedia (fr.), “Suffrage Censitaire”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Suffrage_censitaire].
[12] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440.
[13] PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, p.26.
[14] DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], p.2.
[15] BLAISE (P.), op. cit., p.10-13.
[16] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 441.
[17] Bununla beraber nüfusun % 30’undan fazlasının ilgili bölgenin dilinden farklı bir dil konuştuğu bucaklarda, kendi dilini kullanmak mümkün olacaktı. Öte yandan Brüksel çevresinde yer alan bir bucak dâhilinde nüfusun % 50’sinden fazlasının Fransızca konuşuyor olması halinde söz konusu bucak çift dilli Brüksel Bölgesi’ne bağlanacaktı. Bknz.  BLAISE (P.), op. cit., p.20.
[18] BLAISE (P.), op. cit., p.25.
[19] SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12–13 April 2003, p.3–4.
[20] BLAISE (P.), op. cit., p.30.
[21] DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », op. cit., p.1.
[22] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 457.
[23] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.2.
[24] BLAISE (P.), op. cit., p.30.
[25] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 458.
[26] BLAISE (P.), op. cit., p.31.
[27] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.4.
[28] SWENDEN (W.), op. cit., p.6.
[29] BLAISE (P.), op. cit.,  p.34.
[30] SWENDEN (W.), op. cit., p.7.
[31] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12.
[32] SWENDEN (W.), op. cit., p.7.
[33] Ibid.
[34] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12.
[35] BLAISE (P.), op. cit., p.45.
[36] UYGUN (O.), op. cit., s.376–378.
[37] Bu durum seçilmişleri siyasi düzeyde tek bir kültürel kimlik seçmeye zorlamaktadır. POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada: parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion: Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, p.27.
[38] Kralın başkanlığında toplanan devlet bakanları Taç Kurulu’nu oluştururlar. İstişari bir kurul olan Taç Kurulu Belçika tarihinde yalnızca beş defa toplanmıştır. Bknz. http://www.belgium.be/eportal.
[39] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.4.
[40] Wikipedia (fr.), “Répartition des compétences dans la Belgique fédérale”, [http://fr.wikipedia.org]. Federal devletlerde genellikle kurucu unsurlar olarak federe birimlerin, merkezi yönetim düzeyine atfedilen yetkiler haricindeki artakalan/bakiye yetkileri (residual competence) muhafaza ettikleri görülmektedir. Bununla beraber, Kanada, Hindistan, Güney Afrika ve Belçika’da bakiye yetkiler merkezi yönetime aittir. Bknz. GAMPER (A.), op. cit., p.1309.
[41] SWENDEN (W.), op. cit., p.8.
[42] SWENDEN (W.), op. cit., p.8.
[43] SWENDEN (W.), op. cit., p.9.
[44] BLAISE (P.), op. cit., p.44; Ayrıca bknz. [http://www.belgium.be/eportal].
[45] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5.
[46] SWENDEN (W.), op. cit., p.8.
[47] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5.
[48] BLAISE (P.), op. cit., p.44.
[49] SWENDEN (W.), op. cit., p.11.
[50] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique).
[51] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique).
[53] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456.
[54] COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, in [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], p.1.
[55] Ör. BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », 24 février 2007, 4 p.
[56] DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p.
[57] Ör. VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p
[58] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.15.
[59] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456-457.
[60] Ör. WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationale des sciences sociales, 2001/1, n° 167, p.84.
[61] POIRIER (J.), op. cit,, p.32.
[62] UYGUN (O.), op. cit., s.152.
[63] Aynı yönde. POIRIER (J.), op. cit,, p.32.

İnsan Trajedisine Kulak Tıkayan Pratik: Sisyphus’le Özdeşleşen Çağcıl Adalet

0

İnsan Trajedisine Kulak Tıkayan Pratik: Sisyphus’le Özdeşleşen Çağcıl Adalet

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Bilim, insan trajedi ve dramının yarattığı etki ve sonuçlarla mücadelenin adı iken; hukuk, bu buluşun, öfkeyle mücadele eden türevinden başkası değildir. Yargılama, hukuku somutlaştıran, onun adalet, erdem, etik, bilgi ve gerçek ihtiyacını karşılayan diyalektik bir süreçtir. Bu sürecin en az hedefi, gerçeği birlikte aramak, yargılamayı etik değerler hanesine evirmek, kuşkular kolonisine hükmetmek, gerçekle özdeşleşen bir hükme erişmek ve adaletin hukuka nüfuz etmesini temin etmektir.

Aktüel yargılama anlayışının amacı, hükmün adil görünmesini sağlamak, bireysel kavgalar, uyuşmazlıklar ve huzursuzluklarla örselenen, yıkıma uğrayan toplumsal barışı inşa etmek ve onu daim kılmaktır.

Yargı pratiği, insanın toplumsal zaaflarıyla vücuda getirdiği kin, intikam, öfke ve huzursuzluğu kontrol eden, diyalektikle soğutan bir prosestir. İnsanın ve toplumun adalet, barış, huzur ve güven ihtiyacını optimum şekilde karşılamak yargılamanın işlevidir. Görevin, sayılanları deontolojik ilkeler eşliğinde gerçekleştirmekten başka şansı yoktur. İşleyişi tavsamak, diyalogdan kaçınmak kaosu tetiklemekten başka bir amaca hizmet etmez. Adaletsizlik, toplumsal kargaşanın kadim aracı, maruf ve meşhur müsebbibidir.

Hilmi Şeker

Zaaflara paçasını kaptıran muhakeme, alelade beklentileri de karşılayamaz. Bilimin kontrolünden çıkan, bilgi, pratik etik ve mekanik ihtiyaçlarını gideremeyen yargılama kolektif bir hakikat  olamaz. Dimağları terk eden sorumluluk, yerini hukuktan neşet eden trajediye bırakır. Bu bağlamda;

Yargılama, eşit ve özgürler arası bir diyalog olduğunu öğrenemedi. Kürsüyü üleşen iddia, görüntüyü avantaja dönüştürdü. Savunma ile iddia arasındaki eşitsizlik, çelişmeli yargı ilkesini işlemez kıldı. Mağdur ve müdahil, iddianın payandası ve teferruatı olmaktan öteye gidemedi. İddia, umumiyetle, hükme damgasını vurdu. Delillerin kabul edilebilirliği lafta kaldı. Retorik, tatlı dili ve güler yüzüyle, hükmü bir çok kez iğfal etti. Mağdur haklarının hükümden pay alma isteği, kitabi kalmakla yetindi. Ara kararı, kimin için, ne kadar çalıştı, hüküm ve gerekçeye katkısı tartışmalı kaldı. Bilirkişilik, her hal ve şartta son sözü söyleyen oldu. Hüküm, sıkıştığında mütalaa ve titri maddiyata dönüştüren uzman görüşüne sığındı.

Kürsü, istismar edilen kurumun her daim yanında veya arkasında oldu. Yüz bulan kurum, hükmün beynine ıstampa gibi indi. Burnundan kıl aldırmayan, kutsanarak şımaran mütalaaların aşkınlıklarıyla müsebbibi oldukları yan etkiler, çoklu, derin ve yaygın mağduriyetler her fırsatta ve bulabildiği her yerde yargının hanesine külfet olarak yazılmayı sürdürdü.

Zaaflarını fırsata dönüştüren bilirkişilik, yargılamanın dibine kurduğu tahtla, almaşık kürsü, örtülü egemen, paralel yargı yetkisinin güncel hamilidir artık. İş yükü, organizasyon bozukluğu ile alt yapı eksikliğini istismar eden uzman ve bilirkişi görüşleri, istisnalar hariç, sabuklamaya başladı. Aşkınlıklarından neşet eden şöhreti, dur durak bilmeyen  huyları, dizginlenemeyen alışkanlıklarıyla toplum, doğa ve bireyin adalet beklentisini ensesinden yakaladı.

Eyvallahı olmayan kurum bireyin yaşam hakkına, özgürlük ile malvarlığına hükmetti. Hükmü, her fırsatta iliklerine değin şekillendirdi. Raporların dümen suyuna giren hüküm, her tarafı istila eden kuşkularla mücadele etmek yerine;  görünen  adaletle zıtlaşan, gerisinde sayısız soru işareti bırakan mütalaayı içselleştirmeyi ve yinelemeyi ya da alıntılamayı seçti.[1]

Sesini duyuramayan yaşamın, mütalaaya cepheden saldırma, çürütme istekleri, raporun önüne yatan sevk ve idarenin baş edilemeyen inadıyla çaresizliğe dönüştü. Mağdur/müdahil, hüküm ve gerekçeden dilediği hisseyi alamadı. Gerekçeyi oluşturan imecenin parçası olamadı.  Hüküm, içselleştirdiği iddia/savunma ile bilirkişinin uzantısına dönüştü. Merakı katlanan yurttaş, hükmün duyarsızlığının ihmalden mi, yoksa kasıttan mı olduğunu ne yaptıysa öğrenemedi.[2] Adalet umarı,  aynı yargı şeması içinde, farklı roller tarafından defalarca sukutu hayale uğratıldı. Kuşkuları yerinden edeceği zannıyla, hazırlanan her soru[3] ekmeğini şüpheden kazanan, kuşkuyu varlık sebebi sayan, gerçeği dert edinen birini bulamadı. Mahkeme kapısı, bin bir umuda, umara kapandı. İlgisizlik, duyarsızlıkla ittifak eden sözde raporlar zihinleri dumura uğrattı.[4] İşleri rast giden, yüzü gülen kuşku hiç beklemediği kadar palazlandı.

Olup bitenler bununla kalmadı. Gerekçe, açıkta kalan sorularla yetmezliğe girdi.[5] Yargılama, kaçamak yanıtlar mizanı bozan sorularla işi geçiştirdi.[6] Mahkeme, dört gözle beklenen temellendirme işini, tutanaklara ciro etmeyi alışkanlık edindi. Damarlarından malumat çekilen gerekçe, “kim ne demişlerle” idare etmeye, ayakta kalmaya çalıştı. Muhakeme, soru-yanıtlarla beslenen alternatif temellendirme fırsatını da tepmekte mahsur görmedi.[7] Sorulardan medet uman iddianın, yanıtsızlığın yarattığı kaygı ile eşitsizliği giderecek olanaklardan mahrum bırakılması yanlışlar koalisyonuna zirve yaptırdı.[8] Yargılama, acil çıkışlarını kaçırmakla monologa dönüştü.[9]

Yaşam hakkının inatla yinelediği sorular,  bel bağladığı kanun yolundan da beklediği yanıtı alamadı.[10] Mağdur hakkından sorumlu iddia makamı, yaşam hakkının bu çabasını meraklı mütalaaya, gerçekle özdeşleşen görüşe dönüştüremedi.[11]  Yanıtını alamayan sorularla vücut bulan nakıs hüküm, görünen adalet talebini berhava eden  rezervin paydaşı oldu.

Yanıtsızlık, artırdığı kuşkuyla hükmü sendroma soktu. Yetmezlik, yaşam hakkı ve ötesindeki mağduriyetin adalete erişim talebinin acısını katladı. Bilirkişiye ciro edilen yargı yetkisi, yurttaşın gerçeği arama talebini bilinmeyen bir zamana erteledi. Kuruma yapılan yatırım ve bu uğurda heba edilenler, onun yargılama ve hüküm üzerindeki tekelinin uzun soluklu olacağına delalet eder. Disiplinsizliğin tekelle düeti, yargının bilirkişiliği kendi yıkımını gerçekleştirmeye teşvik eden hatta örgütleyen mekanizmaya dönüştürdü.

Hiç kuşkusuz mütalaa ikna edici ve inandırıcı olduğu sürece bağlayıcıdır. Bilirkişi raporunun hükme dönüşebilmesi, gerçeğin paydaşı olabilmesi gecesini gündüzüne katmasına bağlıdır. Hakikat arayışı endişesinden mahrum, empatiden bihaber mütalaa asla didinemez.

Gerekçesizlik, ne dersek diyelim, her defasında adaletin önüne çıkan bir temellendirme defosu olmakta ısrar etti. Ortaya çıktığı her yerde, önüne her ne varsa katan temelsizlik, bana uzak diyenleri en zayıf anında ve ummadığı yerinden yakaladı.

Gerekçesizliklerle ittifak yapan mütalaa, görüş ve hükümlerin, çürütülme taleplerini hafife almaları, hor görmeleri yargılamayı bir bütün olarak güvenilmez kıldı. Mütalaanın hükme damga vurması, eş zamanlı olarak ona her taraftan ve meşru vasıtalarla saldırma istek ve ihtiyacını tetikledi.[12] Saldıran soruların geri tepmesiyle, kıpırdayamayan çelişmeli yargı, beklenen hamleyi yapamadı. Tabulaşan mütalaa ve görüşler, tahlili tartışmayı eleyerek ilerlemeyi oracıkta sıkboğaz etti. Diyalektik denge, herkesin gözü kulağı önünde masayı devirdi, adil yargılama hakkı ile vedalaştı. Etkin soruşturma ereği, ardışık, taklitçi ve sadakate yeminli mütalaalarla sönümlendi.

Adil yargılanma, deontolojik kaygıların vücuda getirdiği usulü ilkelerin piridir. Teleolojik mesele ve hedeflerle ilgisi nadirdir. Daha ziyade sonuçtan bağımsız, hükmün usuli  güvencelerin sağladığı koşullarda, etik ilişki değerlerinin sağladığı atmosfer ve iklimden neşet edip etmediğiyle iştigal eder.

Hükmün mükemmelliği, onun etik ilişki değerleri ile deontolojik ilkelere ihanetini unutturamaz. Diyalojik ilkeler karşısındaki sorumluluğunu gideremez. Güvencelere sadakatsiz hüküm, alnına çalınan lekeyle toplum ve kamusal alanlara çıkamaz. Vurgunculuk, kara çalma, çekiştirme ve meşruluk tartışmalarıyla bir hayli zayıflar. İyiden iyiye örselenerek, saygınlığını yitirir. İmrenilesi olmak, kuşkusuz, iyi, doğru, adil olmaktan öte özellikler gerektirir.

Etik değerler, yargılayan, yargılanan ve muhakemenin zaaflarıyla baş etme iradesinin görkemli icadıdır. Yargının, yansızlık, bağımsızlık ve  adalet  gibi beklentileri karşılayabilmesi, düşkünlüğünü aşabilmesi, güven tazeleyebilmesi belleğini tazelemesine, kaybettiklerini bulmasına, değerleri yeniden keşif etmesine bağlıdır.

Erdemli olmak, hukuk pratiğinin yegane arzusudur. Hukuk, adalet ve kuramın, yargılama hayatı ve süjelerinden bir diğer beklentisi de budur. Bu umarın, yargılamayı insani zaaflardan arındıracak, görünen adaletsizlikleri bertaraf edecek, gerçeği zehirleyen girişimlerle mücadele edecek etkin usuli güvencelerle karşılanması elzemdir.

Uygulamanın etik kaygılardan yoksunluğu, hukuku bilim, pratiği bilime ve insana hizmet eden, olanakları çoğaltan, ihtiyaçları gideren, doğayı onaran, zenginleştiren, çoğullaştıran ve sağaltan olmaktan çıkardı. Ve  hüküm kendini tekrarlayan, sıradanlaştıran endüstriye dönüştü.

Yargı, amaç-deperini unuttu. Somut olay adaletini sıkı sıkıya kavrayan bir hükme hepten hasret kaldı. Duyarsızlık, aynılaşarak benzeşmeyi keşif etti. Yargı, adalet ihtiyacını bant üzerinde yürüyen iş parçasıyla özdeşleştirdi. Deva olmak yerine kibri, bahane ve lafazanlığıyla başına dert açtı. Sömürülen usul, bezdiren yargılama adli mobbing’e dönüştü. Yansızlık, ibretlik sapmalardan ötürü gün yüzü görmedi. Kürsü nevi şahsına münhasır çözümlerle adlileşmenin paydaşı oldu. İçtihatlar, ilam ve onamalar, yanıtını arayan ve sorularla özdeşleşen haykırışların üstünü kalın bir örtüyle maskeledi.

İşte, teori, etik ve pratikten umudunu kesen birey, ihtiyacı olan görünen adaleti sınırların ötesinde aramaya koyuldu. Yurttaş son meteliğini, yüreğini köz, gözünü kör, dimağı dumur ve yerini dar eden bu yangını söndürmeye, acıyı dindirmeye harcadı. Memleketin muhakemesi, sapmalarını egale eden, kendisiyle didişen tuhaf bir şampiyona dönüştü.  Dinmeyen adalet arayışı çağcıl Sisyphus’lar yarattı.

[1] Makul süreyi ihlal potansiyeline sahip dava (2007) beraatla sonuçlandı. İddia’ ya göre meydana gelen ölüm şüpheli doktorların mesleki ihmallerinden neşet ediyordu. Gerçeklik yargısı, biri üniversite, biri YSŞ biri ATK ihtisas dairesi diğeri ise ATGK’ den olmak üzere dört rapor aldı. Bunlardan Üniversite ile ATD ile ATGK alınanlar yek diğerini teyit ederken, üçlünün sorulan soruları teğet geçmeleri onları ortak paydada buluşturuyordu. YSŞ ise kendi içinde diyalektiği sağlayarak, oy çokluğuyla olumlu kuşkuyu teyit ediyordu. Mahkeme; ATGK’ nin 27 soruyu havada bırakan mütalaasını içselleştirerek kuşkuları aştığını açıkladı. Mütalaayı alıntılayan ve kusurun bilirkişi tarafından belirlendiğinin deklare eden hüküm, tartışmayı teğet geçmekle yetinmemiş diyalogdan yoksun raporu içselleştirerek bir çok usuli güvence yanında gerekçe hakkını da ciddi bir şekilde ihlal etmişti.

[2] Mahkeme, hükmünü meşru, makul ve doyurucu hale getiren nedenler konusunda beklenen açıklamayı yapamadı. Bilirkişi raporunu referans alarak tekrarlaması, D.3.D.19.12.2002 T. ,2001/3496 E,2002/4361 K.Y.2HD.08.03.2005 T., 200571236 E. 2005/3525 K.; Y.2.HD.06.03.2003T.2003/1626–2684; Be­au­mar­tin/Fran­sa da­va­sı ile yargısal aşkınlık/gerekçe defosu olmakla yetinmedi, bireyi Hiro Balani/İspanya kararıyla ima edildiği üzere mahkemenin beraat hükmünü sahici nedenlere dayalı olarak öğrenme olanağını da bertaraf etti.

[3] Katılan ile temsilcilerinin gerçeğin açığa çıkarılması için hazırladıkları 16 daha sonra 27 soruluk dilekçe yerel mahkeme tarafından gözetilmediği gibi, yargı şeması içinde konuşlanan ardışık mahkeme tarafından da görmezden gelindi. Hükme onayıyla kefil olan ilam, sorulan hiç bir soruya yanıt vermemekle gerekçesizliğin sorularla tolare edilme olanağını da ortadan kaldırmıştır. Onamanın hükmü içselleştirmesi, müdahillerin bir çok temyiz nedenini teğet geçmesi, sonuçla görünen adalet arasındaki krizin ikna ve inandırmakta akim olan hüküm yararına sonlandırıldığına delalet etmektedir.  Oysa Gerger/Türkiye; Oberschıck/Avusturya kararlarına göre mahkeme,  her soruya ayrıntılı yanıt vermekle ödevliydi.

[4] Yargıtay, 12.CD. 13.02.2014 T., 2013/27721 E. , 2014/3542 K. sayılı ilamıyla müdahillerin eşitlik, özgürlük, çelişmeli yargı ve gerekçe  odaklı temyiz isteğini görmezden gelmekle kalmadı, hükmün gerekçesini de içselleştirdi. Dahası esasa etkili olmayan hususta yaptığı düzeltmeyle de, hükme katılma isteği, gerçeği birlikte inşa, yaşam hakkına saygı, bozulan barışın bireysel taleplerle inşası isteğini sukutu hayale uğrattı.

[5] Müdahil; özellikle  27 soruyla yargıcın kendisiyle baş başa kaldığı alanda, sorunu ortaya koymak, nasıl aşılacağını belirlemek velhasıl tipikliğin hayatını değiştirmek, güzergahını tayin etmek istedi.  Yargıtay’a verilen temyiz dilekçesiyle, adil yargılanma hakkının bir çok açıdan ihlal edildiğine vurgu yapılmasına rağmen, Yargıtay klasik işlevlerinin her ikisini de ciddi şekilde ihlal eden yerel mahkeme ilamını şablon gerekçelerle onadı.

[6]  Mahkemenin temellendirme ödevinden imtina etmesi, tutanakları birey, toplum ve kamuyla ibralaşmaya icbar etti. Bu gerekçenin isteyebileceği en son şeydir. Daire’nin bu gerekçe kusurunu hükmü onayarak sahiplenmesi, içtihatların gerekçe defolarıyla ezeli dostluğunun bir başka görünümüydü.

[7] Müdahil yanıtlanması istemiyle mahkeme ve bilirkişilere 16 soru hazırladı. Özenle hazırlanan bu soruların her biri olumlu ya da oluşuz bir çok kuşkunun aşılarak hükmün gerçekle özdeşleşmesine özgülenmişti. Görmezden ve duymazdan gelinen sorularla, somut olayda hükmün kendisini almaşık yöntemlerle temellendirme fırsatını da bertaraf etti. Kuş­ku­nun ay­rın­tı­lı so­ru­lar­la ber­ta­ra­f edilmesi, ih­la­li ön­le­yen almaşık bir temellendirme biçimidir. AHİM, sorulan 768 soruyla kuş­ku üze­rin­de­ki sis ara­lan­dığına, ge­rek­çe­ye olan sa­mi­mi ih­ti­yacın, her şe­yin gün yü­zü­ne çık­ma­sıy­la so­na er­diğine karar vermişti. 25852/94 Avus­tur­ya, 15 Ma­yıs 1996. Ay­rı­ca, 15957/90 Bel­çi­ka(dec.)30.03.1992,72 D.R. 195.; 20664/92 Bel­çi­ka,(dec.)29 Ha­zi­ran 1994,78 D.R.97) Re­id,2000,137, dn.22;Pa­pon/ Fran­sa (54210/00, 15.10.2001) Cen­giz/De­mi­rağ/Er­gül/ McBri­de/Tez­can, 210.

[8] Feldbrugge Kararı; Jasper ve Fitt…İnceoğlu 298-301

[9] De Haes ve Gijsels/Belçika tecrübesi; imkan ve kolaylıkların eşitsizlik kaynağı olmasını yasaklar. İmkan ve kolaylıklardan yararlanma, iddiaların mahkemeye sunulmasındaki eşitsizlik, müdahillerin delillere saldırarak onları çürütme olanağını yok eder.  Mole/Harby, 2001, 40  İddianın soruları görmezden gelmesi, müdahillerin yanıt ihtiyacını pekiştirir. Mütalaaya saldırma, çürütme girişiminin karşılık görmemesi, savunmanın test edilme ihtimalini  yarattığı avantajla sekteye uğratır. Hadjianastassiou/Yunanistan

[10] Ankara 4.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 23.05.2013 T. 2007/256 E., 2013/486 sayılı beraat hükmü, temyiz edildiğinde, yanıtlanması gereken soru sayısı 27’ye yükselmişti. Pekişen ve şiddetlenen meraka rağmen Yargıtay, görünen adaletin tecellisinden gayri ereği olmayan soruları  görmezden geldi.

[11] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.Bölüm, 24.11.2013 T. 2013/287987 sayılı tebliğnamesi,  mağdur haklarının görünen adaletten sorularla hisse alma çabasını kursağında bırakan bir başka metin oldu. Bu metin, merakları körelmiş üç raporun konsorsiyomunu, hekimler katındaki diyalektiği karşılayan rapora yeğleyerek, sayıların ağırlığı alt etmesine vesile oldu. Yargılamanın kamusal ve toplumsal beklentileri tehdit eden zaaflarına arka çıktı. Mahkumiyet ve beraate eşit yaklaşma ödevini de ertelemiş oldu.

[12] İddianamenin suç işlenmiştir tezinden uzaklaşan mütalaaya evrilmesi, kamusal işlevlerin çelişkilerini eyit eden bir başka olgudur.

12 Bkz. H.Şeker. “Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri” İst. Barosu Dergisi, C.84, Sayı 2010/6, ss.3491-3518; Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çapraz Sorgu, ıgul yayınları no.7, Ocak 2006; M.T.Yücel. Yargı Reformu ve Demokrasi Çankaya Üniv. 2011, ss.155-157;

13 Aralık – Hukuk Takvimi

0
13 Aralık Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.

13 Aralık – Hukuk Takvimi

1250
Yaptığı hukuk reformları ile bilinen Roma İmparatoru II. Friedrich yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Aralık 1194) 1212-1220  arasında Almanya krallığı yaptı. 22 Kasım 1220’de Kutsal Roma Germen İmparatoru oldu ve Papa III. Honorius tarafından törenle imparatorluk tacı giydirildi. Büyük babası II. Rugerro’nin 1140’ta başlattığı “Ariano Assis” adı verilen seri hukuk reformu sürecini devam ettirerek  hukuk sistemini güçlü temellere oturttu. II. Friedrich’in pekiştirdiği bu hukuk reformunun ilk kısmı 1220’de imparatorluk tacını giymesinden hemen sonra hazırlanan “Capua Assisleri” adli kanunlar ile başladı ve en gelişmiş meyvesini 1231’de kanunlaştırılan “Malfi Esas Kanunu” veya diğer adı ile “Liber Augustalıs” kanunu ile aldı. Ülkenin kanunlarının hep birlikte yazılıp toplanması ile ortaya çıkan hukuk sistemi  ve külliyat Orta Çağ için çok ileri bir hukuk anlayışını doğurarak etkilerini günümüze kadar sürdürdü. Bu hukuk sistemini ortaya çıkaran kanunlar Avrupa hukuku ve kanunları için bir örnek teşkil etti. Bu kanunlarla Sicilya Krallığı bir mutlak monarşi olmaya devam etti ancak devletin kanun ve kuralları açık bir şekilde ilan edildi. “Malfi Esas Kanunu” küçük değişikliklerle 1819’a kadar Sicilya hukukunun temelini oluşturmaya devam etti.

1521
Engizisyon Mahkemesi yargıcı ve Papa V. Sixtus doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1590) Eğitimine Montalto’daki manastırda başladı ama Ferrara ve Bologna’da devam etti. 1547’de Siena’da papazlık unvanı ile de kutsandı. 1557’de Papa IV. Pius tarafından Venedik Engeziyon mahkemesine başkan seçildi. Bu mahkemenin başkanı iken gösterdiği fanatik ve merhametsiz tutumu Venedik Cumhuriyeti idarecilerinin hoşnutsuzluğuna yol açtı ve devletin isteği üzerine bu görevden alınıp Roma’ya getirildi. Roma’da Vatikan’da Vatikan hukuk idaresinde savcılık yaptı. Minorit tarikatın en yüksek Papazı ve papalık yüksek eğitim kurumu olan Sapienza’da profesörlük görevleri verildi. 24 Nisan 1585’ten öldüğü tarih olan 27 Ağustos 1590!a kadar Roma Katolik Kilisesinde papalık yaptı.

1902
Yunan hukukçu, yazar ve eski başbakan Panagiotis Kanellopoulos(Παναγιώτης Κανελλόπουλος) doğdu. (Ölümü: 11 Eylül 1986) Atina Üniversitesi’nde hukuk okudu. Siyaset, hukuk, sosyoloji, felsefe ve tarih ile ilgilendi. “1402 doğumluyum” adlı kitabı nedeniyle Atina Akademisi tarafından ödüllendirildi. II. Dünya Savaşı sırasında Yunan Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 1 Kasım 1945 – 22 Kasım 1945 arasında kısa bir süre Başbakanlık yaptı. Savaştan sonra ulusal birlik hükûmetinde yeniden bakanlık yaptı. 9 Temmuz 1961’de Başbakan Yardımcısı olarak, Almanya Başbakan Yardımcısı Ludwig Erhard ile Yunanistan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) arasında yapılan Antlaşma Protokollerini imzaladı. Atina’daki imza töreninden sonra, Almanya, Fransa, İtalya, Beika, Lüksemburg ve Hollanda‘dan oluşan üst düzey heyet arasına katıldı. Altı üyeli grup, bugün 28 üyesi olan Avrupa Birliği‘nin öncülüydü.  1963’te Ulusal Radikal Birliği partisinin (ERE) lideri olarak Karamanlis’in yerine geçti. 3 Nisan 1967’de başbakanlık makamına geldikten kısa süre sonra 21 Nisan 1967 darbesi meydana geldi. Darbe döneminin sonun kadar yedi yıl boyunca ev hapsinde tutuldu. Darbe sonrası geçiş dönemi başbakanlık tekliflerini reddetti. Ara dönemden (Metapolitefsi) sonra parlamento kariyerine Yeni Demokrasi partisinin üyesi olarak devam etti.
1902
Amerikalı sosyolog Talcott Parsons doğdu. (Ölümü: 8 Mayıs 1979) Amherst Koleji’nde felsefe ve biyoloji okudu. 1944’te sosyoloji profesörü oldu. 1946-56 yılları arasında Sosyal İlişkiler Bölümü başkanlığını yürüttü. 1949 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığı yaptı. Parsons, temel olarak, klinik psikoloji ve sosyal antropolojiyi sosyoloji ile birleştiren bir akademik yönelim ortaya koydu. “Eylem” konusuna duyduğu ilginin yanı sıra, geniş boyutlu sistemler, toplumsal düzen, bütünleşme ve denge sorunları üzerinde durdu. “The Social System” adlı eseri klasikleşti.

Talcott Parsons: An Intellectual Biography
1925
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. 677 Sayılı Kanun, 30 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilmişti.
1937
Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim, 2510 Numaralı İskan Kanununa dayanılarak 26 Haziran 1937 tarihinde kabul edildi. 13 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1950
ILO 81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 13 Aralık 1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylandı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22. Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1951
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 5 Aralık 1951’de kabul edildi. Resmi Gazetenin 7931. sayısında 13 Aralık 1951’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1957
Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on Extradition) 13 Aralık 1957 tarihinde Avrupa Konseyine üye devletler tarafından kabul edildi. Paris’te imzalanan uluslararası Sözleşme, suçluların iadesine ilişkin olarak imzalanan çok taraflı sözleşmelerin en önemlilerindendir ve günümüzde suçluların iadesine ilişkin mevzuatın kaynağı konumundadır.
1960
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, Yeni Gün ve Öncü gazetelerini 3 gün süreyle kapattı.
1966
Rum asıllı Türk hukukçu ve siyasetçi Ahilya Moshos doğdu. (Ölümü: 13 Aralık 1966) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Adliye Nezareti(Adalet Bakanlığı) Umûru Cezaiye Kalemi Kâtibi, İstanbul Bidayet (İlk Derece) Mahkemesi Savcı Yardımcılığı, Üsküdar Bidayet Mahkemesi  ve İstanbul İstinaf Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Baş muavinliği ile Beyoğlu Bidayet Mahkemesi Üyeliği ve Serbest Avukatlık yaptı. TBMM 9. dönemde (1950-1954) DP İstanbul milletvekili olarak meclise giren 4 gayrimüslim milletvekilinden biri olarak Türk siyasal yaşamında kendine yer buldu ve Cumhuriyet döneminde parlamentoya giren az sayıdaki gayrimüslim milletvekillerinden biri oldu. 

1974
Malta’da Cumhuriyet ilan edildi.
1974
Yazar ve diplomat Yakup Kadri Karaosmanoğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Mart 1889) İstanbul Hukuk Mektebi‘ne kaydoldu ancak okulu üçüncü sınıfta terk etti. Mardin ve Manisa Milletvekilliği yaptı. Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği görevinde bulundu. Kadro dergisini kurdu. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşerek Kemalizm’i değiştirmekle suçlanıp kapanmasından sonra diplomat olarak yurt dışında çeşitli görevlerde bulundu. Anadolu Ajansı‘nın kurucuları arasında yer aldı ve ajansın yönetim kurulu başkanlığını yürüttü. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer aldı. Daha sonra bireyci düşüncelerden uzaklaşarak toplumculuğu kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirildi. Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlattı. En ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. 

1975
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30 Ağustos 1961 tarihinde New York’ta kabul edildi ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girdi.

Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme
1978
Hollanda’da bir mahalle, kendisini “Bağımsız Devlet” ilan etti.
1985
Yaşadığı Ülkenin Uyruğunda Olmayan Kişilerin İnsan Hakları Bildirisi, Birleşmiş Milletler tarafından 13 Aralık 1985 tarihinde kabul ve ilan edildi.
1985
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri,  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylandı.
1995
Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını onayladı.
2000
İnsan Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Protokolü; 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde İtalya’nın Palermo kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında kabul edilerek ve 25 Aralık 2003 tarihinde yürürlüğe girdi. Özgün adı, “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol”dür. (Protocol to Prevent, Suppress and Punish Trafficking in Persons, Especially Women and Children, supplementing the United Nations Convention against Transnational Organized Crime)
2004
Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet’nin, 1970 ve 1980’li yıllardaki Akbaba Operasyonu sırasında suç işlediği gerekçesiyle evinde gözetim altında tutulmasına ve hakkında yeni dava açılmasına karar verildi.
2006
Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edildi ve 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
2017
İnternet’in Türkiye’de yaygınlaşması için yaptığı çalışmalarla tanınan akademisyen, mühendis, matematikçi, bilgisayar bilimci ve aktivist Mustafa Akgül yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Mayıs 1948) ODTÜ Matematik ve Yöneylem Araştırmaları bölümünden mezun oldu. 1981’de Waterloo Üniversitesi’nden Kombinatorik ve Optimizasyon üzerine doktora derecesini aldı. ABD’de Delaware Üniversitesi ve North Carolina State Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 1987 yılında Bilkent Üniversitesi’ne geçerek ölümüne kadar öğretim üyeliği yaptı. 1993 yılında Bilkent Üniversitesi alan adı dahilinde, dönemin GNU/Linux kullanıcılarının haberleşmeleri için kurduğu “linux@bilkent.edu.tr” e-posta listesi ile başlayarak, ölümüne kadar özgür yazılım ve İnternet özgürlüğü üzerine yaptığı Türkiye’de İnternet Konferansı, İnternet Haftası, Akademik Bilişim Konferansı, Linux Yaz Kampı gibi öncü çalışmaları sebebiyle “Türkiye’de İnternet’in babası ve Türkiye’de özgür yazılımın babası” unvanlarıyla anılmaktadır.
2019
ABD Kongresi’nin üst kanadı olan Senato, Ermeni Soykırımı’nı oybirliğiyle tanıdı. Ermenistan Başbakanı Paşinyan ise Senato’nun bu kararını ‘adalet ve hakikatin zaferi’ olarak tanımladı.
2021
Barınma hakkının ciddi bir maddi yük haline gelmesini protesto etmek amacıyla Ankara’ya gitmek isterken polis müdahalesiyle gözaltına 90 öğrenci serbest bırakıldı.
2021
Çankaya Belediyesi eski başkanı Bülent Tanık’a “barış ve insan haklarını savunma konusunda gösterdiği özel çabalar ve Türk-Yunan dostluğu alanında verdiği sürekli katkılar” dolayısıyla barış ödülü verildi.
2021
Sosyal Demokrasi Derneği, Türk Tabipleri Birliği’ne, pandemi sürecinde sağlık emekçilerinin özverili çalışması ve yaşam hakkı için verdiği mücadele nedeniyle İnsan Hakları Ödülü verdi.
2021
Adana Çukurova’da Nazik Sancar evli olduğu erkek Ömer Sancar tarafından katledildi. Fail gözaltına alındı.
Gazeteci Hasan Cemal hakkında 2014 ve 2016 yıllarında attığı iki tweet gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla dava açıldı; davanın ilk duruşması 12 Nisan’da görülecek…
2021
Türk Tabipleri Birliği, grev kararı aldı. Çarşamba günü aciller dışında sağlık hizmeti sunulmayacak.
2021
Başkentte 13 Aralık 2018’de 9 kişinin öldüğü yüksek hızlı tren (YHT) kazasına ilişkin 10 sanığın yargılandığı davada tutuklu tek sanığın tahliyesi kararlaştırıldı. Mahkeme, kazanın yaşandığı tarihte TCDD Genel Müdürü olan İsa Apaydın’ın tanık sıfatıyla dinlenilmesine de karar verdi.
2021
Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, HDP İstanbul 4. Olağan Kongresi hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu açıkladı.
2021
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın adını değiştirmek üzere mahkemeye yaptığı başvuruda adını “Ali Eren Karadeniz” olarak değiştirmek istediği ortaya çıktı
2021
Anayasa Mahkemesi, TİP Hatay Milletvekili Av. Şerafettin Can Atalay hakkında daha önce verilen hak ihlali kararının yerel mahkeme ve Yargıtay tarafından uygulanmaması nedeniyle yapılan ikinci bireysel başvuruyu Genel Kurul’a sevk etti.
2021
17 yaşındaki Habib Çetinel’i kan davası nedeniyle 12 Haziran 2020’de kurşunlayarak öldürdükleri iddiasıyla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 26 Kasım 2021 tarihinde ağırlaştırılmış müebbet ve 26’şar yıl hapis cezası alan altı sanık hakkındaki kararın istinaf mahkemesi tarafından kaldırılması üzerine yapılan yeniden yargılama sonucunda 6 kişiden 5’i hakkında  beraat kararı verildi.
13 Aralık – Hukuk Takvimi

Yargı Etiği Belgeleri

0
Yargı Etiği Belgeleri
Yargı Etiği Belgeleri

Yargıçlar, Savcılar ve Mahkemelerle İlgili Yargı Etiği Belgeleri  

Hakimin Evrensel Şartı

Hakimin Evrensel Şartı, Hâkimler Uluslararası Derneği Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilmiştir. (1999 Basısına bağlantı] Şart, Santiago de Chile’de 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. [Yeni Evrensel Şartın orijinal metni- The Universal Charter of the Judge] Metnin Türkçe’ye tercümesini, Dr. Fehmi Kerem Bilgin ve Stj. Avukat Furkan Alim Göller, Hukuk Ansiklopedisi için yapmıştır.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri
Bangolore Yargı Etiği İlkeleri, Yargıda Doğruluğun Güçlendirilmesine Yönelik Yargı Grubu tarafından kabul edilen 2001 Bangalor Yargı Etiği Taslak Belgesi’nin 25-26 Kasım 2002 tarihlerinde Lahey Barış Sarayı’nda düzenlenen Yüksek Mahkeme Başkanları Yuvarlak Masa Toplantısında revize edilmiş halidir.
Hakimlerin Magna Carta’sı
Hakimlerin Magna Carta’sı, Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi Magna Carta Çalışma Grubu tarafından Temel İlkeler adı altında 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilmiştir. Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges-CCJE), 10. yıldönümü vesilesiyle 11. genel oturumunda, hâlihazırda kabul etmiş olduğu Görüşlerin temel sonuçlarını özetleyen ve düzenleyen Hâkimlerin Magna Carta’sı (Temel ilkeler) belgesini kabul etmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunulan bu 12 Görüşün her biri, bu belgede ele alınan konulara ilişkin ilave hususlar içermektedir.
Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı
 Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı, Avrupa ülkelerinden ve uluslararası yargıç örgütlerinden gelen katılımcılar tarafından 10 Temmuz 1998 tarihinde Strazburg’da kabul edilmiştir. Kabul edilen metin, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de yaptıkları toplantıda ve 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999 tarihinde Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiştir.
 Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002  tarihinde kabul edilmiştir.
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar
 Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar Konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 1(2001) Sayılı Görüş olarak 23 Kasım 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Konseyin görüşü toplam 73 maddeden oluşmakta, görüşün 73. maddesinde, Sonuçlar başlığı altında yapılması gerekenler 11 başlıkta özetlenmektedir.

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary),  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edilmiş, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri
Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri; Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 9(2014) Sayılı Görüş’tür. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, üye devletlere yönelik hazırlanan  “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanması çerçevesinde görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE); Roma Şartı olarak tanımlanan Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri(European norms and principles concerning prosecutors) 17 Aralık 2014 tarihinde kabul ederek onaylamıştır.
Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri 
Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri (European Guidelines on Ethics and Conduct for Public Prosecutors – The Budapest Guidelines) 31 Mayıs 2005’de Avrupa Savcıları Konferansında kabul edilmiştir.
Demokratik Bir Toplumda Hakim ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Hakkında Bordeaux Bildirisi
Demokratik Bir Toplumda Hakim ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Hakkında Bordeaux Bildirisi 8 Aralık 2009 tarihinde kabul edilmiştir. (JUDGES AND PROSECUTORS IN A DEMOCRATIC SOCIETY-Bordeaux Declaration) Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges – CCJE) ve Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (Consultative Council of European Prosecutors – CCPE), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından hâkim-savcı ilişkileri konusunda bir görüş hazırlanması talebinde bulunması üzerine her iki konsey tarafından birlikte kabul edilen bu Görüş hazırlanarak kabul edilmiştir. Avrupa Konseyine sunulan bu görüş “Bordeaux(Bordo) Bildirisi” olarak adlandırılmaktadır.
Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik 1994 Tarihli Tavsiye Kararı 
 Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik 1994 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince Bakan Vekillerinin 13 Ekim 1994 tarihli 518. Toplantısında “Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı” adıyla kabul edilmiştir. Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik 1994 Tarihli Tavsiye Kararı; Avrupa Birliği üyeleri ve aday ülkelerin yargı kurumları için referans belge olarak kabul edilmektedir. Belge, hakimlerin seçimi ve kariyerleri hakkında karar verecek makamın, idare ve hükümetten bağımsız olması prensibini getirmekte, bağımsızlığın sağlanması için bu makamın üyelerinin yargı tarafından seçilmesi ve çalışma usullerinin de bağımsız makam tarafından belirlenmesini ölçü olarak koymaktadır.
Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında 2010 Tarihli Tavsiye Kararı
Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında 2010 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında Üye Devletlere Yönelik CM/Rec(2010)12 Sayılı Tavsiye Kararı” olarak 1098. Bakan Yardımcıları Toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilmiştir. Tavsiye Kararı 74 maddeden oluşmaktadır.
Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş 
Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü’ne dair Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş  20 Kasım 2015 tarihinde kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) savcıların rolüne ilişkin olarak 57 maddeden oluşan görüşü ve tavsiye liste halinde sıralanan 11 maddeden oluşan  tavsiye listesini hazırlamıştır.
Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Bildirisi
Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Bildirisi, 23 Nisan 1999 tarihinde Uluslararası Savcılar Birliği (The International Association of Prosecutors-IAP) tarafından onaylanmıştır.
Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü
 Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır. AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. Tavsiye kararı 39 maddeden oluşmakta ve savcılara ilişkin Yargı Etiği Belgeleri arasında önem arz etmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargı Etiği Kuralları 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargı Etiği Kuralları, mahkemenin genel kurulu tarafından 23 Haziran 2008 tarihinde kabul edilmiştir. Mahkeme tarafından güncellenen etik kodlar(Resolution on Judicial Ethics) 1 Eylül 2021 tarihinde yürürlüğe girmek üzere 21 Haziran 2021 tarihinde kabul edilerek mahkemenin web sayfasında yayınlanmıştır. Mahkeme, güncellenen kararında, görevdeki yargıçlar ile birlikte eski yargıçları da etik kurallardan sorumlu tutmaktadır. Mahkeme dışı faaliyetler ve alınan ödül ve hediyeler de  etik kuralların gözlemi altındadır. Yargı görevinin doğasında bulunan yükümlülükler daha şeffaf şekilde denetlenmesi ve halkın mahkemeye olan güvenini arttırmak etik kuralların temel amaçlarındadır. Etik kuralların eski versiyonu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları, yargı sürecinin meşruiyetini ve etkinliğini sağlamak, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına katkıda bulunmak amacıyla genel uygulamaya ilişkin kılavuz ilkelerdir. Kurallar, Yargıçların mesleki rolleriyle ilgili mahkeme içinde ve dışındaki davranış standartlarını düzenlemektedir. Mahkemenin Yargı Etiği Kodları (Code of Judicial Ethics), 19 Ocak 2021 tarihinde güncellenmiş, 7 Ekim 2022 tarihinde mahkemenin web sitesinde yayınlanarak ilan edilmiştir.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır. Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır. 

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları  

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları(Code of Conduct for Members and Former Members of the Court of Justice of the European Union), 2007 yılında kabul edilen Davranış Kurallarının yerine geçmek üzere kabul edilerek 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kurallar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve eski üyelerinin tamamı için geçerlidir. Adalet Divanının görevdeki üyeleri ve eski üyeleri; Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları ile birlikte Antlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Tüzüğü (the Statute of the Court of Justice of the European Union) ve Adalet Divanı İçtüzüğü tarafından belirlenen etik standartlara uymakla yükümlüdür. Adalet Divanı, bu standartlardan kaynaklanan yükümlülükleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Davranış Kuralları ve şeffaflık gereğince, üyelerin dış faaliyetleri her yıl Divan’ın internet sitesinde yayınlanmaktadır.  2016/C 483/01 nolu karar ile kabul edilen Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri
Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri, Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından 8.12.2017 tarihinde oy birliği ile kabul edilmiştir. Yargıtaya özgü etik ilkelerin belirlenmesi kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Savcıları etik davranış ilkeleri belirlenmiş, bu ilkeler Yargıtay Cumhuriyet Savcıları tarafından 19.10.2017 tarihinde kabul edilmiştir
Türk Yargı Etiği Bildirgesi
Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde düzenlenen Yargı Etiği Belgeleri’nin genel çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge,  yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir. Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge,  bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.
Yargıtay Personeli Etik Davranış İlkeleri
Yargıtay Personeli Etik Davranış İlkeleri, 19 Ekim 2017 tarihinde Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü CİRİT’in onayı ile kabul edilmiştir. Bu ilkeler Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’ne uygun olarak yorumlanmak ve uygulanmak üzere Yargı Etiği Belgelerinden biri olarak düzenlenmiştir.
 Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
 Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır. Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır.

Hakimlerin Uzmanlaşması

Hakimlerin Uzmanlaşması başlıklı ve CCJE(2012)15 sayılı görüş (ON THE SPECIALISATION OF JUDGES), Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi’nin (CCJE) 5-6 Kasım 2012’de Paris’te düzenlenen 13. genel toplantısında kabul edilmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi 

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından 08 Mart 2022 tarihli ve 2022/639 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilmiştir. Türk Yargı Etiği Bildirgesi‘nin, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlediğine özel vurgu yapılmış; hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kurallarının, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflediği açıklanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkeleri
 Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkeleri, 19 Ekim 2017 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca başkanlığında toplanan Yargıtay Cumhuriyet savcıları tarafından oybirliği ile kabul ve ilan etmiştir. Yargıtay, hukuk, demokrasi ve insan haklarının en önemli teminatlarından olan Cumhuriyet savcılarının toplumda oluşturması gereken güven, şeffaflık ve topluma karşı hesap verebilirlik ilkelerinin yaşama geçmesi için Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkelerini düzenlenmiştir.
Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Tavsiye Kararı
Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Tarafından Üye Devletlere Hazırlanan “Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Hukuki Kuralların Düzenlenmesi” İle İlgili Tavsiye Kararı No. R (2003) 13 adıyla, bakan Temsilcilerinin 10 Temmuz 2003 tarihindeki 848’inci toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı
Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yönelik R(86) 12 Sayılı Tavsiye Kararı olarak 16 Eylül 1986 tarihli 399. Toplantıda kabul edilmiştir. Tavsiye Kararı, mahkemelerin iş yükünün azaltılması için yargı makamlarının asli işi olmayan bir takım işlerin devletlerin diğer organlarının yetki alanına aktarılmasını öngörmektedir.

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER, CEPEJ (Avrupa Adaletin Etkililiği Komisyonu) tarafından hazırlanarak 8 Aralık 2011 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. (IMPLEMENTING THE SATURN TIME MANAGEMENT TOOLS IN COURTS) CEPEJ’in SATURN Merkezi davaların uzunluğuna ilişkin sorunların daha iyi anlaşılması için çalışmaktadır.

Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri 

Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri, Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu(CEPEJ) tarafından 10-11 Aralık 2008 tarihli CEPEJ’in 12. Genel Kurulunda kabul edilmiş, 11 Eylül 2009 tarihinde Strasbourg’ta güncellenmiştir.  Pilot Mahkemeler Ağı’nın 10 Eylül 2009 tarihli toplantısının ardından Satürn Merkezi tarafından önerilen değişiklikler dikkate alınmıştır.

Türkiye Futbol Federasyonu Etik Davranış İlkeleri
Türkiye Futbol Federasyonu Etik Davranış İlkeleri, 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun gereğince Türkiye Futbol Federasyonu Statüsünü esas alarak Türkiye Futbol Fedfsosyerasyonuna bağlı tüm birimleri bağlamak üzere hazırlanan Etik Kurulu Talimatı ile düzenlenmiştir. Etik Kurulu Talimatı, TFF Yönetim Kurulu’nun 24.11.2009 tarihli toplantısında kabul edilmiş ve TFF’nin resmi internet sitesinde (www.tff.org) 02.12.2009 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Talimat daha sonra bazı değişikliklere uğramıştır.
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları
 Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları, Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17.12.2011 tarihli sayısında yayınlanan “Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar” adıyla genelge olarak düzenlenmiştir.
Yargı Reformu Strateji Belgesi
Yargı Reformu Strateji Belgesi, hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin oluşturulması amacıyla Avrupa Birliği Hukuku perspektifi çerçevesinde hazırlanarak ilan edilmektedir. Yargı Reformu Strateji Belgelerinin ilki 2009 yılında hazırlanmış, 2009 yılında hazırlanan belge 2015 yılında güncellenerek ilan edilmiş; Strateji Belgelerinin üçüncüsü 30 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmıştır. Yeni strateji belgesi önceki belgelerin devamı niteliğindedir. Yargı Reformu Strateji Belgesi 2023 Yargı Vizyonu hedefiyle Güven Veren ve Erişilebilir Bir Adalet Sistemini amaçlamaktadır. 

Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri

Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri, (Avrupa Konseyi Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri Hakkında Tavsiye Kararı), Bakanlar Komitesince, Bakan Vekillerinin 28 Şubat 1984 tarihli 367. Toplantısında R(84) 5 Sayılı Tavsiye Kararı olarak kabul edilmiştir.

Yabancı Ülkelerde Yargı Etiği Düzenlemeleri

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları
Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları
Estonyalı Hakimlerin Etik Kuralları 
Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları
Belçikalı Yargıçlar İçin Rehber İlkeler, Değerler ve Nitelikler
Ukrayna Yargı Etiği Kuralları

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir

Avukatlarla İlgili Belgeler 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Avukatlık Meslek Kurallarına Dair Turin İlkeleri
Uluslararası Avukatlar Birliği Morelia Şartı
Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü
Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler-Havana Kuralları
Avukatların Mesleklerini İcra Etme Özgürlüklerine İlişkin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Ülkelere Tavsiye Kararı (2000)21
Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı
Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin Tavsiye Kararı
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kuralları
Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği 
Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi tarafından “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı” 
Avukatlık Hukuku Mevzuatı ve Uluslararası Metinler

İnfaz Kurumları İle İlgili Belgeler 

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar
Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kurallar
Avrupa Cezaevi Kuralları 
Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları 
Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

Kamu Görevlileri ve Kolluk Güçleri İle İlgili Belgeler 

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları
Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası
Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları
Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri
Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler
Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi
Avrupa Polis Etiği Kuralları
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kuralları 
Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi
Kamu Hizmetlerinin Sunumunda Uyulacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik 
Türk Kolluk Etik İlkeleri
İşkence, Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri

Arabuluculukla İlgili Belgeler 

Avrupa Arabulucular Davranış (Etik) Kuralları
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Moskova İnsani Boyut Konferansı Belgesi
Aile Arabuluculuğu ve Cinsiyet Eşitliğine ilişkin Tavsiye Kararı
Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları 
Singapur Arabuluculuk Konvansiyonu
Yargı Etiği Belgeleri; Yargıçlar, Savcılar, Avukatlar, Kolluk, Noterler, Arabulucular, İnfaz Kurumları ve Kamu Görevlileriyle ilgili kuralları içermektedir

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları 

0
Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları(Code of Conduct for Members and Former Members of the Court of Justice of the European Union), 2007 yılında kabul edilen Davranış Kurallarının yerine geçmek üzere kabul edilerek 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kurallar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve eski üyelerinin tamamı için geçerlidir.

Adalet Divanının görevdeki üyeleri ve eski üyeleri; Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları ile birlikte Antlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Tüzüğü (the Statute of the Court of Justice of the European Union) ve Adalet Divanı İçtüzüğü tarafından belirlenen etik standartlara uymakla yükümlüdür. Adalet Divanı, bu standartlardan kaynaklanan yükümlülükleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Davranış Kuralları ve şeffaflık gereğince, üyelerin dış faaliyetleri her yıl Divan’ın internet sitesinde yayınlanmaktadır.

2016/C 483/01 nolu karar ile kabul edilen Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları 
(Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve Eski Üyeleri için Davranış Kodları)

Avrupa Birliği Adalet Divanı;

Avrupa Birliğinin İşleyişi Antlaşmasını, özellikle de bu antlaşmada yer alan 253., 254., 257. ve 339. maddeleri göz önünde bulundurarak;

Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 2., 4., 6., 8., 18. ve 47. maddeleri ile, Avrupa Birliği Adalet Divanı Usul Kurallarının 4 ila 6. maddelerini kapsayan bölümünü ve genel mahkemenin usul kurallarının 5 ila 7. maddelerini kapsayan bölümünü göz önüne alarak;

Avrupa Birliği Adalet Divanı üyelerini ve eski üyelerini kapsayan, hem Statüde, hem de usul kurallarında yer alan hükümlerin içerdiği yükümlülükleri tanımlayan davranış kuralları belirlemenin uygun olacağı düşüncesiyle;

İşbu davranış kurallarını kabul eder.

Madde 1
Kapsam

Bu davranış kodları, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan ya da oluşturmuş olan mahkeme ya da yargı makamlarının üyeleri ile eski üyeleri için geçerlidir.

Madde 2
İlkeler

1. Üyeler, kendilerini tamamen görevlerinin icrasına adarlar.

2. Üyeler, görevlerini tam bir bağımsızlık, dürüstlük, tarafsızlık ve meslek haysiyeti ile, tam bir sadakat ve ketumlukla ve bu davranış kodlarında belirlenmiş olan kurallara uygun şekilde yerine getirirler.

Madde 3
Bağımsızlık, Doğruluk ve Mesleki Haysiyet

1. Üyeler görevlerini herhangi bir kişisel ya da ulusal çıkar gözetmeden, tam bir bağımsızlık ve doğrulukla yerine getirirler. Görevlerini icra ederlerken, birliğin kurum, kuruluş, büro ve ajanslarından, üye devlet hükümetlerinden ya da kamusal yahut özel herhangi bir teşekkülden talimat almaz, gelebilecek talimatları da uygulamazlar.

2. Üyeler, bağımsızlıklarının sorgulanmasına sebebiyet verebilecek hiçbir hediyeyi kabul etmezler.

3. Üyeler, bulundukları mevkiin gerektirdiği mesleki haysiyete saygı duyarlar.

4. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyunun bağımsız oldukları yönündeki algısını, dürüstlüklerini ya da kurumun itibarını olumsuz yönde etkileyebilecek ifade ve davranışlardan kaçınırlar.

Madde 4
Tarafsızlık

1. Üyeler, kişisel bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek ya da bu şekilde algılanabilecek durumlardan kaçınırlar. Herhangi bir şekilde kişisel bir çıkarlarının bulunduğu davalara bakmazlar ya da dâhil olmazlar.

2. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyundaki tarafsızlık algılarını olumsuz yönde etkileyebilecek söz ve davranışlardan kaçınırlar.

Madde 5
Kişisel Çıkarların Bildirilmesi ve Açıklanması

1. Üyeler, bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek bir çıkarlarının olduğu davalara bakacakları durumlarda, bu durumu üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına bildirirler.

2. Üyeler hâkimlik görevlerini üstlendikten hemen sonra, mahkemenin ya da üyesi bulundukları yargı merciinin başkanına, 3. paragrafta belirtildiği şekilde bir mali çıkar bildirimi sunarlar.

3. Söz konusu bildirimde, üyenin doğrudan bir mali çıkarının bulunduğu ve bu mali çıkarın büyüklüğü nedeniyle, üyenin bakacağı davada yer alması durumunda bir çıkar çatışması algısıyla sorgulanabileceği tüm teşekküller yer alır. Üye söz konusu bildirimde, ana sermayesinde sahip olunan belirli hisseler ya da bonolar yahut yatırım kâğıtları gibi türlerde bir mali çıkarının bulunduğu tüm teşekkülleri belirtir. Bu fıkra, üyenin üçüncü bir tarafça isteğe bağlı şekilde yönetilen hisselerini elinde bulundurduğu teşekkülleri kapsamaz.

4. 3. paragrafta belirtildiği şekilde sunulan bildirimde bulunan teşekkül listesinde bir değişikliğin meydana gelmesi durumunda, mümkün olan en yakın zamanda ve değişiklik meydana geldikten sonra en geç iki ay içerisinde, yeni bir bildirim sunulur.

5. 3. paragrafta atıfta bulunulan bildirim, bu davranış kodlarının ekinde yer alan form kullanılarak sunulur.

6. 1. paragraf ila 3. paragrafı kapsayan bölümde belirtilen bildirimlerin ve deklarasyonların amacı, ilgili mahkeme ya da yargı merciinin başkanına, üyenin davaya zemin hazırlayan ihtilaf sonuçlandığında herhangi bir kişisel çıkar elde edip etmeyeceğini anlama olanağı tanımaktır.

Madde
6 Sadakat

1. Üyeler, kuruma karşı sadakat yükümlülüklerine riayet ederler.

2. Üyeler, özellikle kendi dairelerinde görev yapanlar olmak üzere, kurumun memur ve çalışanlarının hizmetlerinden saygılı bir şekilde faydalanırlar.

3. Üyeler, kurumun maddi kaynaklarını sorumlu şekilde kullanırlar.

4. Üyeler, kurum dışında, kurumun itibarını zedeleyebilecek beyanlarda bulunmaktan kaçınırlar.

Madde 7
Ketumluk

1. Üyeler, duruşmaların gizliliği ilkesine riayet ederler.

2. Üyeler, adli ve idari meselelere bakarlarken, ketum olma görevlerine riayet ederler.

3. Üyeler davranışlarını belirlerken ve kendilerini ifade ederlerken, bulundukları mevkiin gerektirdiği sınırlamaları göz önünde bulundururlar.

Madde 8
Dış Faaliyetler

1. Üyeler, kendilerini tamamen mesleki görevlerine adayabilmek amacıyla, çalışmaya hazır ve ulaşılabilir olma yükümlülüklerine her koşulda uymayı taahhüt ederler.

2. Üyeler, dış faaliyetlerle, o faaliyetler ancak bu davranış kodlarının 2 ila 4. maddelerini kapsayan bölümü ile 6. ve 7. maddeleri kapsamındaki görevleri ile uyumlu olduğu sürece iştigal edebilirler. Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 4. maddesinin 2. paragrafında hükme bağlanan istisnaya zarar vermeksizin, üyelerin görevlerini yerine getirmeleri sonucunda ortaya çıkabilecek faaliyetler haricinde başka bir mesleki faaliyette bulunulması, bu davranış kodlarında belirlenen yükümlülüklerle uyumsuz sayılır.

3. Üyeler, yerine getirdikleri görevle yakından ilişkili dış faaliyetlerle iştigal etmek için yetkilendirilebilirler. Bu bağlamda:

-Üyelere, üyesi bulundukları kurumu, mahkemeyi ya da yargı merciini törenlerde ve resmi etkinliklerde temsil etme yetkisi verilebilir.

-Üyelere, diğer hususlarla birlikte, AB yasalarının ulusal ve uluslararası mahkeme ya da yargı mercileri ile paylaşılmasına ve bu mahkemelerle iletişim sağlanmasına ilişkin Avrupa‟nın çıkarlarını gözeten etkinliklere katılma yetkisi verilebilir. Üyeler bu bağlamda, öğretim faaliyetlerine, konferanslara, seminerlere ve sempozyumlara katılma yetkisi de alabilirler.

Yalnızca katılınan öğretim faaliyetleri karşılığında ilgili öğretim kuruluşunun kuralları uyarınca, ücret söz konusu olabilir.

Üyelerin üyesi bulundukları mahkemece veya yargı merciince yetkilendirilerek gerçekleştirdikleri faaliyetler, faaliyet gerçekleştikten sonra, kurumun web sitesinde yayınlanacaktır.

4. Üyeler buna ek olarak, hukuki, kültürel, sanatsal, toplumsal, sportif ve hayır işlerine ilişkin alanlarda faaliyet gösteren vakıf ve benzer kuruluşlar ile öğretim ve araştırma kuruluşlarında, ücretsiz şekilde görev yürütme hususlarında yetkilendirilebilirler. Bu durumda, bağımsızlıklarına ve ulaşılabilirliklerine zarar verebilecek, ya da bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek yönetsel ya da idari bir faaliyette bulunmamayı taahhüt ederler.

“Vakıflar ve benzer kuruluşlar” ifadesi, yukarıda atıfta bulunduğumuz alanlarla ilgili kâr amacı gütmeyen, kamu yararına faaliyetler yürüten sivil toplum kuruluşlarını ve dernekleri ifade etmektedir.

5. 3. ve 4. paragrafın kapsadığı faaliyetlerden birine katılmak isteyen bir üye, bu hususa özgülenmiş bir formu kullanarak, üyesi bulunduğu mahkeme veya yargı merciinden ön izin alır.

6. Faaliyet sonucunda ortaya çıkacak yayınlar ve telif hakları için önceden yetki alınması gerekmez.

Madde 9
Divandaki Görevleri Son Bulan Üyelerin Görevleri

1. Görevleri son bulan üyeler de, doğruluk, meslek haysiyetine riayet, sadakat ve ketumluk görevleriyle bağlıdırlar.

2. Üyeler, görevleri son bulduktan sonra,

– ilişikleri kesilirken eskiden üyesi bulundukları mahkeme veya yargı merciindeki derdest olan davalara ve

– sonuçlanmış da olsa, hâkim ya da avukat olarak baktıkları davalarla direkt ve açıkça bağlantılı davalara hiçbir şekilde dahil olmamayı ve,

-görevleri son bulduktan sonraki üç yıl boyunca, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan mahkemeler veya yargı mercilerinde görülen davalarda, yazılı ya da sözlü savunma yoluyla, davanın taraflarından hiçbirini temsil etmemeyi taahhüt ederler.

3. Eski üyeler, 1. paragrafta yer alan görevlerine riayet etmek koşuluyla, 2. paragrafın üç cümlesinde atıfta bulunulan davalar dışındaki davalarda temsilcilik, danışmanlık, uzmanlık, ya da arabuluculuk yapabilir, tavsiye verebilir, hukuki görüş beyan edebilirler.

4. Eski üyeler bu maddenin uygulanmasına ilişkin bir şüphe duymaları durumunda, Adalet Divanı Başkanına başvurabilir. Adalet Divanı Başkanı, 10. maddede hükme bağlanan komitenin görüşünü aldıktan sonra bir karar verir.

Madde 10
Kodların Uygulanması

1. Adalet Divanı Başkanı, danışma komitesinin yardımıyla, bu kodların usulüne uygun şekilde uygulanmasını temin etmekten sorumludur. Danışma komitesi, divanda en uzun süredir görev yapmakta olan üç üye ile, bu üç üyeden biri değilse Başkan Yardımcısından oluşur. Söz konusu kişinin genel mahkeme üyesi ya da eski üyesi olması durumunda, komitenin müzakerelerinde, genel mahkemenin başkanı, başkan yardımcısı ve bir üyesi hazır bulunur. Adalet Divanı Yazı İşleri Müdürü, komiteye yardım eder.

2. Komite, Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü hükümlerine halel getirmeden, bir üyenin ya da eski üyenin kodları uygulayıp uygulamadığına dair münferit bir davada, o üyeyi ya da eski üyeyi dinledikten sonra görüşünü ona iletir.

Madde 11
Yürürlüğe Girme

1. Bu davranış kodları, eski davranış kodları olan (OJ C 223, 2007, p. 1) belgesini ilga eder ve onun yerini alır. Kod, 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girer.

2. Bu davranış kodlarının yürürlüğe gireceği tarihte üyelik görevlerini sürdürmekte olan üyeler, en geç yürürlüğe girme tarihinden bir ay sonra, mali çıkar bildirimlerini, üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına sunarlar.

Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi

0

Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi  – Hilmi Şeker 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] “Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi” başlıklı bu makale sistemden kaldırılan Güncel Hukuk Dergisi‘nde yayımlanmıştır [/box]

Hrant Dink davasında, kozmik oda, mit ile yargı arasında sır/giz üzerinden meydana gelen gerilim, krizin siyaset ve toplum nezdinde yarattığı huzursuzluk, akla  Dreyfus Davası’nı getirdi. Davada, sır olduğundan bahisle savunmadan saklanan dosyalarla Dreyfus’ un özgürlüğünden edilmesiyle; iktidar, etnisite, din ve ideolojiyle düet yapan sırrın, yargıyı hükümden düşürme potansiyeline tanıklık edildi.

E’mile Zola’ nın ” Suçluyorum” başlıklı meşhur mektubu olmasaydı, sırlarla inşa edilen  mahkûmiyet, Dreyfus’u özgürlüğünden etmekten başka, Şeytan Adası’ nı da devasa bir mezara dönüştürecekti. Alfred Dreyfus davasından 113 yıl sonra bir başka kisveyle sahne alan sır; gerçeği perdeleyerek yargılama, hüküm ve halkın cinayetin işlendiği koşullar, gerçekleşme biçimi ve sorumlularına dair bilgiye erişimini engelledi.

Susurluk’ta devlet-siyaset-bürokrasi-mafya dörtlüsünü suç üstü yakalayan trafik kazasının yarattığı buhranı aşmaya çalışan soruşturmanın, erişemediği on iki sayfalık idari rapor ve uzantıları “devlet sırrı” olarak kutsandı. Basın sırrı tefrika yaptı, sır gezmedik yer, çalmadık kapı bırakmadı. Sırra erişmek yargı için seraba dönüştü. Yıllar sonra Ergenekon iddianamesi ve ardılları sırların maskesini düşürdü, ipliğini pazara çıkardı. Sır devlete, devlet sırlarına sadık kaldı, sır ve devlet ikilisi yargıya dünkü çocuk muamelesi yaptı.

Prestijini sırlara borçlu devlet, ulusal çıkar, güvenlik, kamu düzeni, yararı ve hizmeti üzerinden içine kapanmaya devam etti. “Kol kırılır yen içinde kalır” özdeyişi devlet ve sırlarına kol kanat gerdi. Meclis tüm gayretine rağmen sırrın zerresine erişemedi, ilişemedi. Sır öznelerle özdeşleşti, dokunulmazlıklarla palazlandı.

Sırrın devletle birleşip mala, özgürlüğe, yaşama, toplum ve demokratik değerlere pervasızca saldırması bireysel, toplumsal ve kamusal gereksinimleri hafife alması, toplumla ibralaşmaktan kaçınması ve işi cinayeti örtbas etmeye kadar vardırması sır- yargı ilişkisini tartışmaya açtı.

Entelektüelin direnci; sırrın suçla işbirliğini, yargıyı yozlaştıran genetiğini, tarih, toplum, demokrasi karşıtlığını ve anaerobik yaşamının unutulmasını, zamanın sırrı kollamasını engelledi. Devletin çatlak ve dehlizlerindeki yaşamın, politika karşıtlığı haramiliğin birey, toplum ve kamu nezdindeki maliyetinin anlaşılmasını nispeten kolaylaştırdı.

Diyalektik döngüyü önleyen, yargıyı işlevsiz ve işsiz bırakan sır, sürprize altın çağını yaşattı. Kaba pozitivizmin akıl hocalığı yaptığı sır, etnik, ideolojik ve politik edenlerin rüzgarını arkasına alarak maruf ve malum yerlerde geliştirdiği özelliklerle tahkikat, duruşma salonu ve basın üzerindeki tahakkümüne devam etti.

Son vaka sırrı elinde tutan kirli siyasetle, onu disipline etmek isteyen liberal hukuk arasında istenmeyen çekişmenin, iktidar siyasetini sinir uçlarından yakalayarak felç etme yeteneğini anımsattı. Sır ve gizin el ve göz mesafesinde tutulması gereken ikamesiz, hegemonik bir buluş olduğunu yaşatarak gösterdi.

Sır ve gizin geleneksel iktidar iksiri olması, iktidarın sırlarla kurumsallaşma isteği ile hükmü tartışmalı kılan genetiği, yargıyla ilişkisinin dünü, bugünü ile yarınını bilince çıkardı.

Hrant Dink davasında; yargılamanın gereksinim duyduğu ve cinayetin ard alanını açığa çıkaracak bilgilerin mahkemeden saklanması, korunan bilginin davayla ilgisi, sırrın kamusal ağırlığının saptanması, kimlerle, ne kadar ve niçin paylaşılması gerektiği, sırrın ifşasının sürdürülebilirliği, diyalektiğin sırla ilişkisi, hüküm üzerindeki basıncı ve baskının neyle nasıl dengelendiğine ilişkin sorunlar varlığını korudu.

Sırla yargının doğrudan temas kuramaması, ifşa edilememenin yarattığı yetmezliğin aşılamaması, sırrı kontrole alacak düzenden yoksunluk onun kolay yutulacak bir lokma olmadığını gösterdi.

Ricayı görmezden gelen istihbarat, cübbeyi karizmasından edişini bellekler an be an not aldı. Darasız, hükmü doyurmaktan aciz ve müstear hale getirilen malumat sözde sır olarak deşifre edildi. Aza alışık, verilene razı kürsü geleneği, tedariksiz yakalandı. Kürsüye bırakılan sır meselesini karşılama ve aşmada izleyeceği strateji, atacağı adımlar konusunda tek başına ve biçare kaldı.

Malzeme ayıklamadaki deneyimsizlik, sırla ilişkinin tek taraflı olduğuna tanıklık etti. Ağır usuli hatalara rağmen, mahkeme sırrın kırıntılarıyla döngünün gereksinimini kendince karşıladı.

Politik ve ideolojik tercih, kültleşen sırra dokunma ve nüfuz etme olasılığını kaynağına iade edilen ve taraflardan saklanan bilgiyle imkânsızlaştırdı. Sır mütaalanın inayeti, yargının kutsamasıyla varlığını pekiştirdi.

Sus payı, sözde sır olarak hükme esas alındı. Yargılanan nesne ile alakası saptanan kısmın, yanlardan saklanması, yanların bu bilgi ve belgeye erişememesi, ayak sürüyen sorun olarak öne çıktı. İlişmezlik yasağının aşılamaması, sır üzerinden dokunulmazlık kazanan özne, nesne ve paradigmada hayal kırıklığı yarattı. Sükut-u hayal her şeyin eskisi gibi olmayacağını gösterdi.

Mevcut malzemenin ortaya konulmaması, yanlarla paylaşmaması, sırrın varlığını koruyacağına ilişkin kaygıları körükledi. Halkla arasına ördüğü duvar, güçle arasına kurduğu köprüyle özgüvenini yeniledi.

Görünen adaletten medet uman toplum, yaşam hakkına cepheden saldıran, kürsüyü hiçleştiren krizin, rehber ve standartların desteğiyle aşılmasından yanadır. Sırla aynı kabtan yiyen etnik saldırının örselediği güvenin tazelenmesi paramasonik iktidar formunun açığa çıkarılmasına, yönetim ve yargının demokratikleşmesine bağlıdır.

Özgürlüklerin genişleme isteği ile rejimlerin bastırma, vesayet ve anestezik siyaset arasındaki kadim çekişme sırlara yaşam alanı yarattı. Sırra sahip olanın muktedir olacağının fark edilmesi, sırların cazibesini katladı, siyasetin iştahında bir kabarmaya yol açtı.

Atinin iktidarını belirleyen esrarın bir başına ve korumasız bırakılmasının ne denli yaşamsal ve yakıcı olduğu anlaşıldı. İktidarın çeperini yoklayan sır ve gizin, zamanı geldiğinde hükmünü icrada tereddüt etmeyeceğini öğretti. Tedirginliğini birinci ağızdan paylaşan iktidar, rafa kaldırdığı sır ve giz tasarısını alel acele tozlarından arındırdı.

Mecalsiz hukukun, düello yapan güçleri idare etmesi imkânsızdır. Palazlanan gücün acze düşmüş hukuku tunç yasasıyla yönetmesi, adaletin kanunla ikame edilmesi an meselesidir. Hegemonik tutkunun sırra yaslanarak eylemeye özgülenen ruh halinin, siyaset, hukuk, yargı, toplum demokrasiye maliyeti tartılmaya muhtaçtır.

İstihbaratın yargıya teslim edilmemesi, koruma eşiğinin tahkimi, işin gövde gösterisine dönüşmesi, sırrın siyasetle alakasını kuran, paha biçilmez politik araç veya rakibini alt edecek eşsiz bir buluş olduğunu gösterdi.

Sürpriz bu gelişme memleketi kavşağa getirdi. Ya kişisel hak ve özgürlükler güçlendirilerek sırrın bireysel ve toplumsal hak/özgürlüklerle yaşamasına olanak sağlanacak ya sır ve giz birey, toplum ve kamusal hayata hükmetmeye devam edecek ya da sırrı avucuna alacak üçüncü bir yol bulunacak.

İlki liberal hukukun önerisine, ikincisi ulus devletleri besleyen, demokrasiyle derdi olan, düşünce özgürlüğü, bilgi edinme hakkıyla saydam yönetimden dem vuran güzergaha, üçüncüsü ise sırrı ihtiyaç olmaktan çıkaran iktidar formuna tekabül eder.

Hüküm: kuşkunun aşılmasıyla erişilen varsayımsal gerçek, tezlerin yarışıyla vücuda gelmiş nesnel düşünce, birçok badire atlatmış rafine emir, tez ve dayanakların sınanmasıyla ulaşılan mütaala, metodolojinin refakatiyle yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi manasına gelir.

Gerçekle özdeşleşme; hükmü var eden ard alanının açıklığa kavuşması, herkesi ve her şeyi kapsayan düşünsel geçmişle olanaklıdır.

Usul, kuşkunun hangi araç ve kişilerle, nasıl bir prosedür izlenerek aşılması gerektiğine dair yol ve yordamın adıdır. Bu haliyle metodoloji kuşku ile hüküm arasındaki kesitte karar, işlem, söz ve eylemlerin güvenliğini sağlar. Yöntem varlığını öteden beri gerçeğin açığa çıkarılması, kazının itinayla yürütülmesi, hakikatin tahrif edilmesini önlemeye, hükmün kaynağını saf ve temiz tutmaya adar.

Yöntem yasası, hükmün gerçek ve doğru rotada ilerlemesini, izlediği usul ve esaslarla saydamlığı, ikna eden ve inandıran yargı oluşturmayı misyon edinir. Adil bir hüküm, sıradan yöntem ve araçlarla değil, onu etkin, verimli ve saygın kılacak aparat ve usullerle oluşmayı tercih eder.

Yargılama: ön yargıdan özerk, saplantıdan uzak düşüncelerin, orta yerde dillendirdiği ve yarıştığı özgün bir diyalog türüdür. Kendisini olumlu ya da olumsuz kuşku olarak sunan davanın, çekinmeden açıktan açığa, eşit ve özgürler arası diyalogla enine boyuna tartışılarak hükme dönüşmesini hedefler.

Eşitlik yanlar arasında usuli dengeyi sağlar, dezavantajı yasaklar. Düzen, tertip ve diyalojik teminat sunar. Varlığını salt adaletin düşünüldüğü, hüküm sürdüğü bir iklim ve atmosferi sağlamaya adar. Sunum ve dayanaklarını çeliştirir, hükmün kabul edilebilir ve yarayışlı olanla inşasına odaklanır.

Çelişmeli yargı ilkesi  hükmün yazgısını belirleyen materyale erişme, edinme, sınama, ve çürütme özgürlüğünün adıdır. Dezavantaj yasağı olarak da ifade edilen eşitlik, nizalı dava hakkı aracılığıyla ortaya konulan argümanı tartarak anlamlandırır, gerçek ve doğruluğunu sınayarak değere dönüştürür.

AİHM kesin ve gerekli olmak kaydıyla hükmün yazgısını belirleyebilen malzemenin meşru nedenlerle gizlenmesini, geri çekilmesini sıcak karşılar. Ancak bu olasılıkta savunmanın sırra erişememesinden kaynaklanan dezavantajın karşı önlemlerle dengelenmesini önerir.

AİHM sırrın korunabilmesi için her şeyden evvel kamusal darasının alınması gizlenen bilginin savunma için öneminin belirlenmesi, sırrın niteliği hakkında savunmanın bilgilendirilmesi, gizliliğin sürdürülebilirlik koşullarının sınanması gerektiğini içtihat eder.

Test, malzemenin niteliğini, savunma için önemini, kamusal değerini, sürdürülebilirliğini, hüküm üzerindeki etkisini muhakeme, taraf ve hüküm açısından taşıdığı değeri, gizli kalmasındaki kamusal yararı ve tarafların konu hakkındaki refleksini ölçmeyi hedefler.

Sırdan etkilenene argümanın niteliği, içeriği hakkında optimum bilgi verme, yargılamaya iştirakini teşvik etme, delilin deşifre edilme olanağı ile ek savunma imkanı verme, gizin gerisinde bıraktığı dezavantajı dengeleyen uygun adımlar olarak öne çıkarılır.

Sır ve gizin yarattığı boşluğun taraf, toplum ve kamu üzerinde yarattığı baskının debisi, AİHM’ i yargı-sır ilişkisinin yaşanma biçimi ile gizlilik kararının alınma prosedürünü denetlemeye icbar eder. Mahkeme’nin ilgisi eşitlik ve çelişme ilkesinin ihmal edilmemesi, sırrın bireyi korumasız bırakmamasıyla mahduttur. Yerel giz ve sır politikası görev tanımının dışında bırakılırken, sır ve gizin görünen adaletle yargılama diyalektiğine yaşattığı stres, fobi ve sendromla mücadele yetkisi saklı bırakılır. Sırrın içeriğine yönelik ilgisizlik, gizlerle sırların AİHM güvencesiyle yoluna devam edeceğine delalet eder.

Ulusal güvenlik ve türevlerinin bahanelerle sınırları zorlama ve hakkın özünü örseleme kapasitesini kontrole alır. Güvenlik endişesi ve delilin yargılama konusuyla ilgisinin, kanıta erişimi riske etmemesi için, mahkeme sınırlamanın orantılı olup olmadığını sınamayı gerekli görebilir. Sır ile bilgilenme talebi arasındaki çekişmeyi yararlar üzerinden yarıştırarak, sırrın şımarıklığını ve aşkınlığı enterne edebilir.

Sır politikasının denetim dışı bırakılarak, sırrın dava üzerindeki tasarrufunun yargının kontrolüne bırakılması ehveni şerdir. İfşanın talebe bağlanması, sırrı yargılama ve hüküm üzerinde örtülü eylemeye  teşvik eder. AİHM’ in sözde gerekçelerle sır ve gizi kutsaması, uzantısı olduğu ideolojik ard alanın tercihidir. Sırrın meşrulaştırılma çabası, onun demokrasi ve hukukla çelişkisini örselemez.

Sırdan etkilenenin içinde yer almadığı denklem ve formül eşitliği sağlayamaz, çelişmeli yargının vaad ettiklerini telafi edemez. Sırrın, yargılananla ilgisinin sınanamamasının yarattığı yetmezliği aşacak tedbir ve karşı dengeleyicilerden yoksunluğun, kanun yolunun çaresizliğiyle yaptığı ittifak diyalektiği ve diyalogu halden düşürür.

Adil yargılama, adalete erişimin diyalektik fazına odaklanır, buraya nüfuz etmeyi tercih eder. Bu aşama, bilgiye erişim ile adil yargılama arasında köklü ve yaygın bir ilişki inşa eder. Bilgiye erişilip kılcallarına nüfuz edilmeden etkin, verimli bir savunma ve diyalogdan söz edilemeyeceğine vurgu yapar.

Diyalojik kuralların hiçe sayılmasıyla vücuda gelen bir yargı ruhanidir ve mukaddes zamanların izindedir, meşru, makul, inandırıcı ve ikna edici olamaz. Engizisyon’ u ayakta tutan, sırlarla ittifak eden, dur durak bilmeyen itham ve isticvabıydı. Sırrın objektif sınırını büzdüğü, içini boşalttığı bir hükmün hukuk, tarih ve toplum tarafından benimsemesi mümkün olmaz. Sırrın hükümle güçlü bağı, hüküm için taşıdığı hayati değeri anlatacak yetidedir. Bu bağı anlayamayan ve kuramayan sevk ve idarenin, gerçeği bulma fikir ve pratiği sahici olmaktan uzak kalır. 

Sır ile hukuk sistemi arasındaki çekişmeyi, yarış veya anlaşmayı yöneten ideolojik, politik, ekonomik, sosyal veya konjoktürel tercihlerdir. Sır; derinleşmenin değme aracı, kavramları sömürmenin argümanı, iktidarın hamisidir. Gizlenerek egemen olma, belirsiz ve anlaşılmaz kalarak kültleşme arzusu, giz iktidar ilişkisinin ağırlıklı istinadıdır. Kişiyi, malı veya nesneleri yücelten hegemonik rejimlerin, sırrı kutsamaları yarına kalmanın diğer adıdır.

Ulus devlet ideolojisi, oluşturduğu sır paradigmasıyla bireyin yaşamına, özgürlüğüne, malvarlığına, düşüncesine mahremine, sokak ve mahallesine hükmetmeyi varlık sebebi sayar. Güç ayakta kalmayı; özgürlüklerin yakasına yapışan, insana yaşamı dar eden, hadleri zorlayan fobik istihbarata borçludur. Kuytu ve koyaklarda gezinmek ve her milimine vakıf olmak, yozlaşan gücün varlık sebebi, insana nüfuz etmenin sırrı, muhaberatın iktidar tutkusudur.

Tek geçerli ve somut gerekçe göstermeden duruşma salonunu halka kapamak, hazırlık tahkikatını kamu ve taraflardan kaçırmak, toplumun sinir uçlarını yoklayan trajik ve dramatik kalkışmaların akıbetini toplumdan saklayan, sıfır gerekçeli yayın yasağıyla halkın gerçeği referans alarak haberi yorumlama ve gücü denetleme özgürlüğünü yok etmek, ceza hukukuna kan kusturan dönemlerin kalıntısıdır. Sırrın genetik atası, kamu düzeni ve milli güvenliğin mucidi, Roma Hukuku’nu dize getiren, masumiyeti lekeleyen Germen Hukuku ile onun genetik ardılı modernitedir.

Demokratik değerlerle kavgalı rejimin oluşturduğu küplerle sırdaş hukuk, emsallerle bağını koparır, kibir yapar, en nihayet huy ve makas değiştirerek içine kapanır. Sırrı kurumsallaştırarak kültleştirir. Hak ve özgürlükleri usandırma, demokrasiyi geriletme, siyaseti iktidarlaştırma, yönetimi yozlaştırmanın türevlerine odaklanır.

Gereklilik ve ölçülülük: düşünce, öğrenme ve denetleme ihtiyacının kapanma, savunma ve güvenlik ihtiyacıyla uluorta çekişmesini önleyen liberal ayardır. Sırrı ehlileştirerek, özgürlüklerle makul, seviyeli bir ilişkiye zorlar, giz ve sırrın selameti için topluma göstermelik taviz verir.

Sırrın hukuk dışına çıkması, sırrın devleti peçelemesi, alternatif otorite ve suça şerik olması, hak ve özgürlükleri talan, yargılamayı berhava etmesi önlenerek tansiyon düşürülür. Sırrın yaratacağı etki ve sonuçlar bir miktar örselenir, usuli dengeleyici önlemlerle sır ve giz emniyetli yerde tutularak koruma seviyesi artırılır.

AY’nin 90.maddesi AİHS’in duruşma salonunun, giz ve sırla kuracağı ilişkinin çerçevesini belirler. Rehberler, andıçlanan bilginin kendisini kabul edilebilir kılma çabasını insancıl testlerin takdirine terk eder. Uygulamanın, Strasbourg’ un sırları evcilleştiren, yargılama ve hüküm üzerindeki baskısını azaltan rezervini dönüştürecek potansiyelden mahrumiyeti standartları anlamsız kılar, hak ve özgürlükleri işlevsiz ve işsiz bırakır.

Kollektif hak ve özgürlükleri savunan, devleti demokratikleştiren ve öznellikleri nesnelleştiren, birlikte ve ortaklaşa iktidarlaşmayı öneren seçenekte toplum, iktidar ve  devlet tabana yayılır. Siyaset, yönetim ve iktidarın sırla işi kalmaz.

Demokratik desteğin sırları enterne edeceğine dair güçlü beklenti, özgürlüklerle çelişen sırların yaratacağı etki ve sonuçların önünde sonunda alt edileceğine, erişim, adil yargılanma hakkı ve demokrasi için kabus olmaktan çıkarılacağına dair umutları besler.

Yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi, devletin toplumsallaşması, toplumun soluklanması, sır ve gizin pervasız, şımarık ve pişkin tavrına son verilmesi yurttaş, tarih, toplum, demokrasi üzerindeki vesayetinin kaldırılması, özgürlüklerin acil çıkışlarının çoğaltılması, halkın yaşam alanının genişletilmesiyle olanaklıdır.

Sonuç:

Sırla aynı kabtan yiyen Mukaddes Ofis’in kansız yaptırımlarla özdeşleşen aklını ve icraatını tuşa getiren AİHM ve prototipleri  yerel gizin ifşası, tartışılması ve bertaraf edilmesi için içten bir çaba sarf etmez. Sırlarla simbiyotik bir ilişki kurulmasına cevaz vererek, misyonunu, sırrın görünen adalet üzerindeki baskısını kontrolle sınırlar. Böylece sırdan beslenen yargıyla türlü ittifaklar geliştiren mutant monarşilerin inşasına ve kurumsallaşmasına rıza gösterir. Sırrın demokratik, toplumsal ve etik değerleri sömürmesine göz yumarak, halkın görünen adaletten beklentisini berhava eder.

Sırra sadakat, giz ve sırrın duruşma salonu, hazırlık tahkikatı, kanıtları ve basını kapsayacak denli yaygınlaştırmak vesayeti tetikler. Gizin, dava konusuyla ilgisinin denetlenememesinin geride bıraktığı diyalog ve diyalektik boşluğun yönetilmemesi yargıyla toplum arasındaki çelişkiyi derinleştirir.

Şımaran sır; yarattığı özne, nesne, yer ve zaman bağlamlı dokunulmazlıkla onlarca soruşturmanın üstünü ustaca örter. Lekelediği masumiyeti, ceza ve infazla mükellef hükme indirger. Gizin girdabına giren bir yargılamanın, devletin çatlaklarında asırlardır mayalanan eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi karşıtlığını açığa çıkarması mümkün olmaz.

Sır, sırtını ideolojik tekele yaslar, homojenik tutku, etnik sevda, istismar edilen dini kültür sırrın özellik geliştirmesine katkı sunar. Muhakeme imkanı yok sırla girdiği her tartışmayı kaybeder, giz hükmün yazgısını belirler. Yargı, eli mahkum palazlanan sırla ilişmezlik ve saldırmazlık anlaşmasını tazeler, muhakeme özgürlüklerle vedalaşır, hüküm eser ve esiri olduğu güçle yekvücut olur.

Kişisel hak ve özgürlüklerin içi boşalır. Saldırıya açık hale gelir. Kollektif özgürlükler seraba dönüşür. Hüküm sağaltmak, onarmak ve gidermek yerine, meşru umarları sükutu hayale uğratır. Aklı salonda kalan birey, ötesini göremeyen toplum, strese giren ve fobilerine yenilen demokrasi, hamilik yapacak yeni bir yargı ve yargılama arayışına girişir.

 Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Peder Bey’in Yargısı

0
Peder Bey'in Yargısı
Kemal Şahin

Peder Bey’in Yargısı, Yargıç Kemal Şahin tarafından 2016 yılında kaleme alınmıştır. Şahin, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi Üyesi olarak yargıçlık yapmaktadır.

Yargıç Kemal Şahin Hakkında

20 Mayıs 1968’de Elazığ’ın Palu İlçesi’nin Zazaca ismiyle “Ekrag” Türkçe ismiyle “Burgudere” köyünde doğmuştur. İlkokul, orta okul ve lise eğitimini Palu ilçesinde tamamlamıştır. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni kazanarak lisans eğitimine Ankara’da başlamış ve 1992 yılında mezun olmuştur. 20 Mayıs 1993 yılında yargıç adaylığına ve Ekim 1995’te kura ile Burdur Adliyesi’nde fiilen yargıçlığa başlamıştır. Yargıçlıkta sırasıyla Batman-Beşiri, Yozgat-Yerköy, Ankara-Kazan ve İstanbul-Küçükçekmece Adliyelerinde görev yapmıştır.

Peder Bey’in Yargısı

Peder Bey’in Yargısı” adlı kitabından ötürü Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından soruşturmaya uğramıştır. Yargıç Kemal Şahin, hiçbir ayırım gözetmeksizin ve de hiçbir hiyerarşi yaratmaksızın tüm “ötekiler”in yasal güvence altında olmasını savunmuş, içinde bulunduğu yargı sistemi hakkında rasyonel tespitlerde bulunmuştur. Şahin, “yargı siyasallaşmamalı” ya da “siyaset yargıdan elini çekmeli” şeklindeki klasik inançların yerine siyasal ve toplumsal alanın, adli ve hukuki alanda “yargı” tarafından çiğnenmesinin önüne geçebilmenin yegane yolunun yargıyı siyasallaştırmaktan geçtiğini ileri sürerek halka ait bir hukuk ve yargının inşası için radikal bir teklifte bulunmuştur.

Yargıç Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda, çözüm önerilerini Murray Bookchin’e ait bir slogan başlığı altında sunmuştur: “Çıkış Yolu: ” Cumhuriyeti Demokratikleştir! Demokrasiyi Köktencileştir!”

Kemal Şahin’in 2016 yılında yazdığı Peder Bey’in Yargısı isimli kitap; “bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.” şeklinde takdim edilmiştir.

Kitabın Sunumu

Kemal Şahin’in yazmış olduğu Peder Bey’in Yargısı isimli kitabın tanıtımı şu şekilde yapılmıştır: “Açlık sınırında yaşayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, sosyal devletten nasibini alamayan ve kentlerin belli yoksul kesimlerinde yoğunlaşan insanların bilinçli bir şekilde salt mülkiyete yönelik suç işledikleri bir olgudur. Bu, sürekli adaletsizlik üreten bir toplumsal yapıda, varlığını sürdürme ihtiyacını derinden hissedenlerin, toplumsal yapıya karşı itirazı ya da isyanı mıdır? Ya da yoksul ve yoksun bırakılmış varlıksız sınıfın, zengin ve varlıklı sınıftan öç alma duygusu mudur? Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.

http://www.hurriyet.com.tr/hsykdan-hakimin-kitabina-sorusturma-40442923

https://www.cnnturk.com/kultur-sanat/kitap/adli-makinenin-isleyisi-peder-beyin-yargisinda

İlhan Çomak’a mektup: Yargı alanı, samimiyet ve sahicilik değil, sahtelikler alanıdır

İnayet Aydın

0
Prof. Dr. İnayet AYDIN

Prof. Dr. İnayet Aydın, Artvin’in Borçka İlçesine bağlı Murgul nahiyesinde 1963 yılında dünyaya geldi. bir öğretmen çocuğu olarak 1966 yılında üç yaşında iken ailesi ile birlikte Çanakkale’ye yerleşti. İlkokula Soğucak Köy İlkokulunda başladı ve Bayramiç İlçesinde Milli Hakimiyet İlkokulu’nda bitirerek Bayramiç Ortaokuluna kayıt oldu. Ortaokuldan sonra yine Bayramiç Lisesi’nde eğitimime devam etti. 12 Eylül öncesi gerilimli yıllarda mezun oldu ve yükseköğrenim hakkı kazanan nadir kişilerden biri oldu. İki Yıllık Çanakkale Eğitim Enstitüsünü kazandı, aynı yıl Çanakkale merkeze taşındı. İki yıl Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik eğitimi aldı, stajını yaptı. 

Akademik Eğitimi 

Yeniden üniversite sınavına girerek 1981-1982 öğretim yılında “Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini kazandı, Lisans öğrenciliği boyunca halk oyunları ve halk müziği ile yakından ilgilendi. Prof. Dr. Haydar Taymaz, Prof. Dr. İbrahim Ethem Başaran, Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu, Prof. Dr. Mahmut Adem gibi alanın duayenlerinden dersler aldı. 1985 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünden mezun oldu. Üniversitede iken burslu öğrencisi olduğu Sümerbank’ın Bankacılık Personel ve Eğitim Müdürlüğünde memur olarak iki buçuk yıl çalıştı.

Sümerbank’ta çalışırken bir yandan da Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünde yüksek lisans eğitimime başladı. Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında “3308 Sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu Gereğince Sümerbank Banka Şubelerinde Ticaret Lisesi Öğrencilerine Yaptırılan Beceri Eğitimi” başlıklı tezi ile 1988 yılında yüksek lisans eğitimimi tamamladı. 

Akademik Çalışmaları 

1988 Yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı. Araştırma görevliliği ile birlikte Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında doktora çalışmalarına da başladı. 1993 yılında “ Eğitim Yönetiminde Stres Kaynakları” konulu tezi ile Doktor unvanını kazandı, aynı bölüme Yardımcı Doçent olarak atandı. 1990 Yılından itibaren Fakültede “Hizmet İçi Eğitim, Personel Yönetimi, Örgütsel Davranış, Yönetimde İnsan İlişkileri, Yönetimde Örnek Olaylar, Yönetimde Stres, Eğitim Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar, Meslek Etiği, Teftiş Teknikleri, Eğitim Sisteminde Teftiş, Öğretimde Denetim, Çağdaş Denetim Yaklaşımları, Alternatif Okullar, Yönetimde Etik” gibi pek çok ders verdi. Immanuel Kant’ın “Teorisiz uygulama kör, uygulamasız teori boştur” sözünü rehber edindi. 

1996 yılında 8 ay süre ile YÖK/ Dünya Bankası Milli Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında kazandığı bursla Amerika Birleşik Devletleri- OHIO “University of Cincinnati’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı.

1997’de Doçent, 2003’te Profesör olarak atandı. 2012 yılından bu yana Ankara Üniversitesi Hizmet İçi Eğitim Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Yüzlerce kamu ve özel sektör kurumunda hizmet içi eğitim ve yönetim seminerlerinde programcı, koordinatör ve öğretici olarak görev aldı; ihtiyaç saptama ve değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirdi.

İnayet Aydın ve Kamu Etiği

Etik Eğitimi ve Yönetici Eğitimi seminerleri vermektedir. Yönetsel Mesleki ve Örgütsel Etik, Eğitim ve Öğretimde Etik, Kamu ve Özel Kesimde Hizmet İçi Eğitim, Akademik Etik gibi 10 kitabı bulunmaktadır. Türkçe ve yabancı dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitap bölümü yazarlıkları bulunmaktadır.

Danışman olarak 150’ye yakın yüksek lisans ve doktora tezini yönetmiştir. 200’e yakın tez jürisinde, 40’a yakın doçentlik jürisinde görev almıştır. 

Avrupa Konseyi ve Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu işbirliğinde yürütülen “Ethics for the Prevention of Corruption in Turkey-(TYEC1)” ve “ Project on Consolidating Ethics in the Public Sector in Turkey(TYEC 2)”projeleri ile Avrupa Birliği ve Hâkimler Savcılar Kurulu işbirliğinde yürütülen “Project of Strengthening Judicial Ethics in Turkey” projelerinde danışman ve uzman olarak görev almıştır.

Yargı Etiği Çalışması 

YARGITAY YARGI ETİĞİ İLKELERİ EĞİTİMİ KOLAYLAŞTIRICI EL KİTABI‘nı 2019 yılında Yargıç Mustafa Saldırım ile birlikle hazırlamıştır. 8 Aralık 2017 tarihinde Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’nin hayata geçirilebilmesi kapsamındaki bu çalışma, İsmail Rüştü CİRİT‘in bakanlığı döneminde, Yargıtay Başkanlığı tarafından finanse edilen ve Yargıtay Başkanlığı ile UNDP tarafından yürütülen “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” kapsamında basılmıştır.

 

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları

0

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları (Tokyo Kuralları), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2 Nisan 1991 tarihli tavsiye kararı ile kabul edilmiştir. Tokyo Kuralları olarak da bilinmektedir. (United Nations Standard Minimum Rules for Non-custodial Measures (The Tokyo Rules) 

Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları (Tokyo Kuralları)

Genel Kurul,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve Medeni ve Siyası Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşmenin yanı sıra, hukukla çatışan kişilerin haklarına ilişkin diğer uluslar arası insan hakları belgelerini hatırda tutarak. Aynı şekilde, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Birinci Kongresi tarafından kabul edilen, Suçluların Tretmanı için Minimum Standart Kuralları ve bu kuralların ulasal politikalara ve uygulamalara yaptığı önemli katkıları da hatırda tutarak,

Hapis dışı alternatifler hakkındaki, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresinin 8 numaraları kararını da hatırlayarak,

Aynı zamanda, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ve Cezaevi Mevcudunun Azaltılması ve Suçluların Sosyal Entegrasyonları ile ilgili Birleşmiş Milletler 7. Kongresinin 16 sayılı kararını da hatırlayarak,

İlaveten 21 Mayıs 1986 tarih ve 1986/10 sayılı hapis dışı alternatiflere dair Ekonomik ve Sosyal Konsey kararının, Genel Sekreterden, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ile İlgili Birleşmiş Milletler 8. Kongresine sunulmak üzere, bu konu ile ilgili temel prensiplerin formüle edildiği bir bakış açısı ile hapis dışı alternatifler hakkında bir rapor hazırlamasının istenildiği XI. bölümünü de hatırda tutarak,

Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinini, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanının geliştirilmesi için en etkili olabilecek yöntem ve tedbirlere dair bölümün yer aldığı dördüncü oturum raporunda da vurgulandığı üzere, Suçluların kurum dışında tretmanı alanında mahalli, milli bölgesel ve uluslar arası yaklaşım ve stratejilerin geliştirilmesi ve minimum standart kurallar formüle etmenin gerekli olduğunun farkında olarak:

Hapsin alternatiflerinin, suçluların tretmanı bakımından hem kendileri hem de içeresinde bulundukları toplum için en üst seviyede yarar ağlayacak etkili bir metot olabileceğine inanarak.

Özgürlüğü sınırlamanın, sadece kamu güvenliği, suçun önlenmesi, adil ve caydırıcı cezalandırma bakımlarından haklı görülebileceğinin ve ceza adalet sisteminin nihai amacının suçlunun topluma yeniden kazandırılması olduğunun bilincinde olarak,

Birçok ülke artan cezaevi mevcutları ile cezaevi kalabalığının, Mahpusların Tretmanına İlişkin Minimum Standart Kuralların uygun bir şekilde tatbiki açısından güçlüklere sebep olduğunu vurgulayarak;

Suçların önlenmesi ve kontrolü komitesinin başardığı işin yanı sıra, 8. Kongre için bölgesel hazırlık toplantıları ile suçun önlenmesi ve tretmanı hakkındaki toplantının II. Numaralı konusu olan “Hapis Sorunları Hakkında Ceza Adaleti Politikaları, Diğer Ceza Yaptırımları ve Alternatif Tedbirler” hakkındaki toplantılarında başardığı işi takdirle karşılayarak,

Hapis dışı tedbirlere ilişkin minimum standart kuralların geliştirilmesinde başardığı görev sebebiyle Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tredmanı ile ilgili Birleşmiş Milletler Asya ve Uzak doğu Enstitüsü’nün yanı sıra ilgili birçok hükümler arasında ve hükumet dışı kuruluşlara özellikle Uluslar arası Ceza ve Cezaevi Vakfı’na hazırlık çalışmalarından dolayı minnetlerini ifade ederek,

1. Bu karar ekindeki Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler için Minimum Standart Kuralları kabul ederek ve Suçun önlenmesi ve Kontrolüne Dair Komitesinin Tavsiyelerinin “Tokyo Kuralları” adıyla tanınmasını kabul eder;

2. Tokyo Kurallarının mili, bölgesel ve bölgelerarası düzeylerde ülkelerin siyası, ekonomik, sosyal ve kültürel şartları ve gelenekleri de dikkate alınarak uygulanmasını tavsiye eder;

3. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını Politika ve uygulamalarında tatbik etmeye davet eder;

4. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını özellikle yasa uygulayıcı memurların, savcıların, hakimlerin, tretman memurlarının, avukatların, mağdurların, sosyal hizmetlerin ve hapis dışı tedbirlerin uygulanması ile ilgili hükumet dışı kuruluşların ayrıca yürütme, yasama ve kamu oyunun dikkatine sunmaya davet eder;

5. Üye devletlerin, 1994 yılından başlayarak her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulamasına ilişkin rapor vermesini rica eder;

6. Bölgesel Komisyonları, Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Mahkûmların Tretmanı Enstitülerini, uzman kuruluşları ve Birleşmiş Milletler teşkilatı içerisindeki diğer birimler ile hükümetler arası kuruluşların yanı sıra ilgili hükumet dışı kuruluşları Ekonomik ve Sosyal Konseye danışmanlık statüsünde Tokyo Kurallarının uygulanmasına aktif olarak katılmaya çağrı;

7. Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine bu tavsiye kararının uygulanmasının öncelikli olarak, nazari dikkate alması gerektiğini duyurur;

8. Genel Sekreterden Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinin 12.oturumunda onaylanmak üzere Tokyo Kurallarına yorumlayıcı hazırlık çalışmaları yapmasını, hukuki güvencelere özel dikkat sarf ederek kuralların uygulanmasını ve benzer prensipleri belirlemesini talep eder;

9. Birleşmiş Milletler suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı enstitülerini bu görevde genel sekretere yardımcı olmaya davet eder;

10. Hükumetler arası ve hükumet dışı kuruluşlar ile diğer ilgili kuruluşların bu gelişimi aktif olarak katılmalarını ister.

11. Genel sekreterden, Tokyo Kurallarının mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlayıcı, hükümetlere, hükümetlerarası ve hükümet dışı kuruluşlarla ilgili diğer birimlere de duyurulması da dâhil olmak üzere gerekli işlemleri yapmasını talep eder.

12. Aynı zamanda genel sekreterden, 1994 yılından başlamak üzere her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili çalışmaları bir rapor halinde Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.

13. İlaveten, Genel Sekreterden talepleri halinde üye devletlere Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili yardımcı olmasını ve bunların Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.

14. Bu kararın ve bu karara ek metnin Birleşmiş Milletlerin ilgili bütün birimlerinin dikkatine sunulmasına bir sonra basılacak Birleşmiş Milletler dokümanı olan “insan hakları: Uluslar Arası Belgelerin Bir Derlemesi” başlıklı dokümana ilave edilmesini rica eder.

1. GENEL PRENSİPLER
1. Temel Amaçlar

1.1 Bu Asgari Standart Kurallar, hapis dışı önlemlerin kullanılmasını geliştirmek için temel prensipleri ve
hapse alternatif bir cezaya tabi olan kimseler için minimum korunmaları düzenler.

1.2 Bu kurallar, ceza adaletinin yerine getirilmesinde ve özellikle suçlulara muamele konusunda toplumun daha fazla katılımının sağlanması ve ayrıca suçlular arasında topluma karşı sorumluluk duygusunun geliştirilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

1.3 Bu kurallar, her ülkenin kendi siyasal, ekonomik ve sosyal ve kültürel koşulları ve o ülkenin ceza adalet sisteminin amaç ve hedefleri göz önüne alınarak uygulanacaktır.

1.4 Üye devletler bu kuralları uygularken kamu güvenliği ve suçun önlenmesi bakımından suçluların bireysel hakları, mağdurların hakları ve toplumun kaygıları arasında adil bir denge sağlamak için çaba göstereceklerdir.

1.5 Üye devletler, hapse alternatif başka önlemler sağlamak ve böylece hapis cezasının uygulanmasını azaltmak ve insan haklarına uygunluğu, sosyal adalet şartlarını ve suçlunun ihtiyacı olan rehabilitasyonu dikkate alarak ceza adalet sistemini modernleştirmek için kendi hukuk sistemlerinde hapis dışı önlemler geliştireceklerdir.

2. Hapis dışı önlemlerin kapsamı

2.1. Bu kuralların ilgili hükümleri, ceza adaleti yönetiminin her aşamasında soruşturan, yargılayan ve hükmü infaz edilen herkese uygulanacaktır. Bu kuralların amacı bakımından söz konusu kişilerin zanlı, sanık ya da mahkum olup olmadıklarına bakılmaksızın bu kişiler “suçlu” olarak adlandırılacaklardır.

2.2 Bu kurallar ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da diğer bir fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer bir konum gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmaksızın uygulanacaktır.

2.3. Ceza adalet sistemi, suçun niteliğine ve ağırlığına, suçlunun kişiliğine ve geçmiş yaşamına, toplumun suça karşı korunmasına daha fazla uygunluk sağlamak ve hapis önlemlerinin gereksiz yere kullanılmasından kaçınmak için, dava öncesinden hüküm sonrasına kadar her aşamada, bir dizi hapis dışı önlem öngörmelidir. Getirilen hapis dışı önlemlerin sayısı ve türü, hükmün infazını mümkün kılacak
biçimde belirlenmelidir.

2.4. Yeni hapis dışı önlemlerin geliştirilmesi teşvik edilmeli, bunlar yakından izlenmeli ve uygulamaları sistematik olarak değerlendirilmelidir.

2.5. Yasal koruma araçlarına ve hukuk kurallarına uygun olarak, suçluların toplum içinde ele alınmasına özen gösterilmeli, yasal önlemlere ya da dava açma yoluna başvurmaktan mümkün olduğu kadar kaçınılmalıdır.

2.6. Hapis dışı önlemler, asgari müdahale prensibine uygun bir biçimde uygulanmalıdır.

2.7. Hapis dışı önlemler, suçtan ve cezadan arındırma çabalarının bir parçası olarak kullanılmalı ve bu yöndeki çabalara müdahale ya da bunları geciktirme amacı taşımamalıdır.

3. Yasal koruyucular

3.1 Hapis dışı önlemlerin konulması, tanımlanması ve uygulanması kanunla tayin edilmelidir.

3.2 Bir hapis dışı önlemin seçimi, suçun niteliği ve ağırlığı, suçlunun kişiliği ve geçmiş yaşamı, infazın amaçları ve mağdurun hakları bakımından yerleşik ölçülere göre yapılan değerlendirmeye dayanmalıdır.

3.3 Yargı organının ya da diğer yetkili bağımsız makamların bu konudaki takdir yetkileri, yargılamanın her aşamasında tam bir sorumluluk içinde ve sadece hukukun üstünlüğüne uygun olarak kullanılacaktır.

3.4 Resmi bir muhakemeden ya da yargılamadan önce ya da bunların yerine uygulanacak olan ve suçluya bir yükümlülük getiren bir hapis dışı önlem, suçlunun rızasını gerektirecektir.

3.5 Hapis dışı önlemlerin uygulanması hakkındaki kararlar, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olacaktır.

3.6 Suçlu, hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında kişisel haklarının etkileyen konular hakkında yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamlara talepte ya da şikayette bulunma hakkına sahip olacaktır.

3.7 Suçluya başvuru için gerekli mekanizma ve mümkün olduğu takdirde, uluslararası hukukta tanınmış insan haklarına aykırılık ile ilgili her hangi bir şikayet için tazmin sağlanmalıdır.

3.8 Hapis dışı önlemler, suçlu üzerinde tıbbi ya da psikolojik deneyler yapılmasını ya da suçluya gereksiz yere fiziksel ya da ruhsal zarar verebilecek tehlikeleri içermeyecektir.

3.9 Hapis dışı önlem uygulanan suçlunun insanlık onuru her zaman korunacaktır. 3.10 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun hakları, hapis dışı önlem kararı veren yetkili makamın tayin ettiği ölçüden daha fazla kısıtlanmayacaktır.

3.11 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun özel yaşamının gizliliğine olduğu kadar, ailesinin de özel yaşamının gizliliğine saygı gösterilecektir.

3.12 Suçlunun şahsi sicili kesinlikle gizli tutulacak ve üçüncü kişilere verilmeyecektir. Bu kayıtlara giriş, sadece suçlunun dosyasını düzenlemekle doğrudan ilgili olan kişilerle ya da usulüne uygun olarak yetki verilmiş kişilerle sınırlandırılacaktır.

4. Saklı Hükümler

4.1 Bu kurallardaki hiç bir hüküm, suçlulara muamele ve onların temel insan haklarının korunması ile ilgili durumlarda, Mahpuslara Muamele için Asgari Standart Kurallar, Gençler için Adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları, Her Hangi bir Biçimde Tutulan ya da Hapsedilen Kişilerin Korunması için Prensipler Bütünü ya da uluslararası toplum tarafından tanınan diğer insan hakları belgelerinin ve standartlarının uygulanmasını önleyecek bir biçimde yorumlanamaz.

II. DAVA ÖNCESİ AŞAMA
5. Dava öncesi önlemler

5.1 Gerektiği zaman ve hukuk sistemine uygun olduğu takdirde; polis,savcılık ya da cezai konularla meşgul olan diğer makamlar, toplumun korunması, suçun önlenmesi ya da hukuka saygının geliştirilmesi ve mağdurun hakları bakımından soruşturmayı sürdürmenin gerekli olmadığını takdir etmeleri halinde, suçluyu serbest bırakma yetkisine sahip olmalıdırlar. Serbest bırakmanın uygunluğu konusunda karar verebilmesi amacıyla, her hukuk sisteminde bir takım belirli ölçüler geliştirilmelidir. Küçük suçlar için savcılar, gerektiği takdirde, hapis dışı önlemlerin uygulanmasına karar verebilirler.

6. Tutuklama tedbirinden kaçınma

1. Dava öncesi göz altında tutma, aynı zamanda, iddia edilen suçun soruşturulması ve toplumun ve mağdurun korunmasına özen göstererek ceza muhakemesinde son çare olarak uygulanmalıdır.

2. Dava öncesi göz altında tutmaya alternatif önlemler, mümkün olduğu kadar erken bir aşamada uygulanmalıdır. Göz altında tutma, 5.1 sayılı kuralda belirtilen amaca ulaşmak için gerektiğinden daha uzun bir süre devam etmemeli ve insanca ve doğuştan sahip olunan insanlık onuruna saygı esasına uygun olarak yerine getirilmelidir.

3. Dava öncesi göz altında tutmaya başvurulması halinde, suçlunun, yargısal ya da diğer bir yetkili bağımsız makama itirazda bulunma hakkı olacaktır.

III. YARGILAMA VE KARAR AŞAMASI
7. Sosyal araştırma raporları

7.1 Sosyal araştırma raporları edinme imkanı bulunması halinde, yargısal makamlar, yetkili bir kurum ya da kuruluş tarafından hazırlanan bir araştırma raporu edinebilirler. Bu tür bir rapor, suçluların suç işleme eğilimi ve mevcut suçları hakkında sosyal bilgileri içermelidir. Bu raporda ayrıca, hüküm verme usulüne ilişkin bilgiler ve tavsiyeler de yer almalıdır. Rapor, gerçeklere dayalı, objektif ve tarafsız olmalıdır ve sübjektif görüşler açık bir şekilde belirtilmelidir.

8. Mahkumiyet Şekilleri

8.1 Hapis dışı önlemlere karar vermeye yetkili ve elinde hapis dışı alternatifler konusunda geniş bir uygulama alanı bulunan yargısal makam, bu kararı verirken, suçlunun topluma kazandırılma ihtiyacını, toplumun korunmasını ve mümkün olduğu takdirde kendilerine danışılacak olan mağdurların menfaatlerini de dikkate almalıdır.

8.2 Hüküm veren makamlar vakaları aşağıdaki şekillerde çözüme kavuşturabilir:

(a) Tembih, ihtar ve kınama gibi sözlü yaptırımlar;
(b) Şartlı tahliye;
(c) Statü cezaları;
(d) Para cezası ve günlük para cezası gibi ekonomik yaptırımlar ve mali cezalar;
(e) El koyma ve kamulaştırma kararı;
(f) Mağdura iade ya da tazminat kararı;
(g) İnfazı durdurulmuş ya da ertelenmiş ceza;
(h) Denetimli gözetim ya da yargısal denetim;
(i) Kamu hizmetlerinde çalıştırma kararı;
(j) Kampa gönderme;
(k) Ev hapsi;
(l) Kurum dışı muamele yöntemlerinin başka her hangi bir türü;
(m) Yukarıda sıralanmış olan önlemlerden bir kaçının beraber uygulanması.

IV. MAHKUMİYET KARARI SONRASI AŞAMA
9. Mahkumiyet kararı sonrası önlemler

9.1 Mahpusları bir kuruma yerleştirmekten kaçınmak ve onları toplumla yeniden, en erken şekilde katılmalarına yardımcı olmak için, yetkili makamların elinde çok sayıda hüküm sonrası alternatif uygulamalar bulunmalıdır.

9.2 Mahkumiyet sonrası önlemler şunlardır:

(a) Memlekete gitme izni ve geçici yurtlarda kalma;
(b) Çalışma ya da eğitim amaçlı salıverme;
(c) Şartlı tahliyenin çeşitli türleri;
(d) Cezada indirim;
(e) Af

9.3 Af dışında kalan hüküm sonrası önlemler, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olmalıdır.

9.4 Hapis dışı bir program için, her hangi bir biçimde bir kurumdan çıkarılma, mümkün olan en kısa süre içinde ele alınmalıdır.

V. HAPİS DIŞI ÖNLEMLERİN UYGULANMASI
10. Gözetim

10.1 Gözetimin amacı, suçun tekrar etme olasılığını azaltmak ve suçlunun yeniden suç işleme ihtimalini en aza indirecek şekilde toplumla yeniden bütünleşmesini sağlamaktır.

10.2 Bir hapis dışı önlemin gözetimi de içermesi halinde, gözetim hukuken öngörülen özel şartlarda, yetkili makamlar tarafından yürütülecektir.

10.3 Verilen bir hapis dışı önlemler çerçevesinde, her bir özel olayda suçlunun işlediği suç üzerinde kafa yormasına yardımcı olmak amacıyla, ona en uygun gözetim ve muamele yöntemi belirlenmelidir.

Gözetim ve muamele periyodik olarak denetlenmeli ve gerekli görülen değişiklikler yapılmalıdır.

10.4 Gerekli olduğu durumlarda, suçlulara psikolojik, sosyal ve maddi yardım ile, toplumla bağlarını güçlendiren fırsatlar ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan imkanlar sağlanmalıdır.

11. Süre

11.1 Hapis dışı önlemin süresi, hukuka uygun olarak yetkili makam tarafından belirlenmiş süreyi aşmayacaktır.

11.2 Suçlunun, hapis dışı önleme olumlu cevap vermesi durumunda, bu önlemin daha erken sona erdirilmesine karar verilebilir.

12. Koşullar

12.1 Eğer yetkili makam, suçlu tarafından yerine getirilmesi gereken koşulları belirleyecekse, suçlu ve mağdurun ihtiyaçları ve hakları ile toplumun ihtiyaçlarını dikkate alacaktır.

12.2 Yerine getirilmesi gereken şartlar pratik, açık ve mümkün olduğu kadar az olmalıdır, bu şartlar suçlunun yeniden suç işleme olasılığını azaltmayı ve mağdurun ihtiyaçlarını da dikkate alarak suçlunun toplumla yeniden bütünleşme şansını arttırmayı hedefleyecektir

12.3 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasından önce suçluya, bu tedbirin uygulanması konusundaki şartlar ile yükümlülükleri ve hakları ile ilgili yazılı ve sözlü olarak açıklama verilecektir.

12.4 Bu şartlar, suçluda meydana gelen gelişmeye uygun olarak, yasal hükümlere göre yetkili makamlar tarafından değiştirilebilir.

13. Muamele süreci

13.1 Verilen bir hapis dışı önlem çerçevesinde, suçluların ihtiyaçlarını daha etkili bir biçimde karşılamak
için, gerekli hallerde sosyal çalışma, grup terapisi, ikametgah içi programlar gibi değişik projeler ile çeşitli suçlu kategorilerine uygun özel muamele programları geliştirmelidir.

13.2 Muamele programı, gerekli eğitimi almış ve pratik tecrübeye sahip uzman kişiler tarafından yürütülmelidir.

13.3 Muamelenin gerekli olduğuna karar verilmesi halinde, suçlunun özgeçmişi, kişiliği, yetenekleri, zeka durumu, sahip olduğu değerleri ve özellikle suçu işlemesine sebep olan şartları anlamak için her türlü çaba sarf edilmelidir.

13.4 Yetkili makam hapis dışı önlemlerin uygulanmasında, toplumun ve toplumsal destek sistemlerinin yardımına başvurabilir.

13.5 Muamele programlarının etkili bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak için mümkün olduğu kadar yönetsel düzeyde ekip halinde sosyal çalışmaya yönelik görevler verilmelidir.

13.6 Her bir suçlu için, yetkili makam tarafından ayrı bir dosya açılacak ve muhafaza edilecektir.

14. Disiplin ve disiplin koşullarının ihlali

14.1 Uyulması gereken şartların suçlu tarafından ihlal edilmesi, hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması ile sonuçlanabilir.

14.2 Hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması kararı yetkili makam tarafından verilmelidir. Ancak bu karar, hem gözetim görevlisinin hem de suçlunun sunduğu vakaların dikkatli bir biçimde incelenmesinden sonra verilmelidir.

14.3 Hapis dışı önlemin başarısız olması, otomatik olarak hapis önleminin uygulanmasına yol açmamalıdır.

14.4 Bir hapis dışı önlemin değiştirilmesi ya da kaldırılması halinde, yetkili makam uygun başka bir hapis dışı önlemin uygulanması için girişimde bulunacaktır. Hapis cezası ancak, başka uygun bir cezanın bulunamaması durumunda verilebilir.

14.5 Gözetim altındaki bir suçlunun koşulların ihlali sebebiyle gözaltına alınma ve tutuklama yetkisi
kanunla belirlenecektir.

14.6 Hapis dışı önlemin değiştirilmesine ve kaldırılmasına karşı suçluya yargısal ya da diğer bağımsız bir makam önünde itirazda bulunma hakkı tanınacaktır.

VI. PERSONEL
15. İşe alma

15.1 Personelin ise alınmasında ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da başka bir fikir, milli ya da sosyal köken, mülkiyet, doğum ya da başka her hangi bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmayacaktır. Personelin ise alınmasıyla ilgili politika, ulusal politikalarla onaylanmış pozitif ayrımcılığı dikkate almalı ve gözetim altında tutulacak suçluların çeşitliliğini göz önünde tutmalıdır.

15.2 Hapis dışı önlemleri uygulamak üzere görevlendirilmiş olan kişiler, bu ise kişisel olarak uygun olmalı ve mümkün olduğu kadar mesleki eğitime ve pratik tecrübeye sahip bulunmalıdır. Görevlilerin nitelikleri açıkça belirlenmelidir.

15.3 Nitelikli meslek görevlilerini istihdam etmek ve çalışmalarını sağlamak için, bu görevlere uygun hizmet şartları, yeterli maaş ve işin niteliğine uygun menfaatler sağlanmalı, mesleki gelişme ve meslekte ilerleme için geniş fırsatlar yaratılmalıdır.

16. Görevlilerin eğitimi

16.1 Görevlilere verilen eğitimin amacı, suçluların topluma kazandırılmaları, suçluların haklarının güvence altına alınması ve toplumun korunması konusunda görevlilerin sorumluluklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu eğitim görevlilere, ayrıca ilgili kuruluşlar ıle işbirliği yapma ihtiyacı ile faaliyetleri koordine etme konusunda bir anlayış da vermelidir.

16.2 İşe başlamadan önce görevlilere hapis dışı önlemlerin niteliği, gözetimin amaçları ve hapis dışı önlemlerin uygulanmasında çeşitli modeller hakkında bilgileri içeren bir eğitim verilecektir.

16.3 Görevliler işte çalışmaya başladıktan sonra, meslek içi eğitim ve bilgi tazeleme kurslarına katılarak, bilgilerini ve mesleki kapasitelerini sürdürüp geliştirmelidirler. Bu amaca uygun ve yeterli tesisler sağlanmalıdır.

VII. GÖNÜLLÜLER VE DİĞER TOPLUMSAL KAYNAKLAR
17. Toplum katılımı

17.1 Kendilerine hapis dışı önlemler uygulanan suçlular ile aile ve toplum arasındaki bağların güçlendirilmesindeki en önemli faktörlerden ve başlıca kaynaklardan biri olması nedeniyle, halkın katılımı teşvik edilmelidir. Halkın katılımı, ceza adaletinin yönetimi yönündeki çabaları tamamlayacaktır.

17.2 Halkın katılımı, bireyler için kendi toplumunun korunmasına katkıda bulunma fırsatı olarak kabul edilmelidir.

18. Toplumun anlayışı ve işbirliği

18.1 Hükümet kuruluşları, özel sektör ve genel olarak toplum, hapis dışı önlemleri geliştiren gönüllü kuruluşlara destek vermeleri için teşvik edilmelidir.

18.2 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasında toplumun katılımına olan ihtiyaç konusundaki duyarlılığı arttırmak için konferanslar, seminerler, sempozyumlar ve başka faaliyetler düzenlenmelidir.

18.3 Hapis dışı önlemlerin daha geniş çapta uygulanmasına ve suçluların toplumla bütünleşmelerine yardımcı faaliyetlerin yürütülmesine yol açacak şekilde, toplumda yapıcı bir tutum oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla her türlü medya aracı kullanılmalıdır.

18.4 Toplumun, hapis dışı önlemlerin gerçekleştirilmesindeki rolünün önemi hakkında bilgilendirilmesi için her türlü çaba sarf edilmelidir.

19. Gönüllüler

19.1 Gönüllüler, söz konusu ise olan ilgileri ve yetenekleri esas alınarak özenle seçilip ise alınmalıdırlar. Yapacakları işteki özel sorumlulukları bakımından kendilerine gereği gibi eğitim verilmeli, yetkili makamların desteğinden ve danışmanlığından yararlanılmalı ve kendilerine yetkili makamlarla görüşme fırsatı verilmelidir.

19.2 Gönüllüler, suçlulara ve ailelerine danışmanlık hizmeti vermek, kapasitelerine suçluların ihtiyaçlarına göre başka şekillerde uygun yardımlarda bulunmak suretiyle, suçlular ile ailelerini toplumla daha derin bağlar geliştirmeleri yönünde teşvik etmelidirler.

19.3 Gönüllüler, görevlerini yerine getirirlerken, kazalara, yaralanmalara ve kamusal sorumluluklara karşı sigorta edilmelidirler. Çalışma sırasında uğradıkları zararlar için yaptıkları belgeli masraflar kendilerine geri ödenmeli, toplumun huzuru için verdikleri hizmetler bakımından toplumun kendilerini daha fazla tanımaları sağlanmalıdır.

VIII. ARAŞTIRMA, PLANLAMA, POLİTİKA OLUŞTURMA VE DEĞERLENDİRME
20. Araştırma ve planlama

20.1 Planlama sürecinin esaslı bir yönü olarak, suçluların hapis dışı önlemler ile muameleleri hakkındaki araştırmaların organize edilmesine ve geliştirilmesine, resmi ve özel kuruluşların katılımını sağlamak için çaba gösterilmelidir.

20.2 Hapis dışı önlem uygulanan kişilerin, uygulayanların, toplumun ve politika oluşturanların karşılaştıkları problemler hakkında düzenli olarak araştırma yapılmalıdır.

20.3 Suçlulara hapis dışı muamele uygulanması konusundaki verilerin ve istatistiklerin toplanması ve analizi için ceza adalet sitemi içerisinde araştırma ve enformasyon mekanizmaları oluşturulmalıdır.

21. Politika oluşturma ve program geliştirme

21.1 Ceza adalet sisteminin bütünleyici bir parçası olarak, ulusal gelişim süreci içinde, hapis dışı önlemler için programlar sistematik olarak planlanmalı ve uygulanmalıdır.

21.2 Hapis dışı önlemlerin daha etkin bir biçimde uygulanması amacıyla düzenli olarak değerlendirmeler yapılmalıdır.

21.3 Hapis dışı önlemlerin amaçlarını, fonksiyonunu ve etkinliğini değerlendirmek için periyodik denetimler yapılmalıdır.

22. İlgili kuruluş ve faaliyetler ile bağlantı kurma

22.1 Hapis dışı önlemlerden sorumlu olan birimler ile, ceza hukuku sisteminin diğer kolları, resmi ve gayri resmi sosyal gelişme ve yardım kuruluşları arasında, sağlık, barınma, eğitim, iş ve kitle iletişimi
alanlarındaki bağlantıların kurulmasını kolaylaştırmak için çeşitli düzeylerde gerekli mekanizmalar
geliştirilmelidir.

23. Uluslararası işbirliği

23.1 Kurum dışı muamele alanında, ülkeler arasında bilimsel işbirliğini geliştirmek için çaba sarf edilmelidir. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve suçlulara muamele ile ilgili kuruluşları vasıtasıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin Sosyal Gelişme ve İnsani İlişkiler Merkezi’nin, Suçun Önlenmesi ve Ceza Adalet Birimi ile yakın ilişki halinde, üye devletler arasındaki hapis dışı önlemler hakkında araştırma, eğitim, teknik yardım ve bilgi alış verişi güçlendirilmelidir.

23.2 Şartlı Cezaya Mahkum Edilen ya da Şartlı Tahliye Edilen Suçluların Gözetiminin Transferi Hakkındaki Model Anlaşmaya uygun olarak, hapis dışı önlemlerin alanını başka ülkelere de yaygınlaştırmak ve uygulanmalarını kolaylaştırmak için karşılaştırmalı çalışmalar ile mevzuatın uyumu
çalışmaları yürütülmelidir.

Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi

0
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi Kabul Tarihi: 5 Haziran 1957
Kanun Tarih ve Sayısı: 14.12.1960 / 162
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 21.12.1960/10686

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından vâki davet üzerine 8 Haziran 1957 tarihinde Cenevre’de 32 nci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı, toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden cebri çalıştırma meselesini inceledikten,

Cebri çalıştırmaya mütedair 1930 tarihli Sözleşme hükümlerini gözönünde tuttuktan,

Esarete müteallik 1926 tarihli Sözleşmenin, mecburi veya cebri çalıştırmanın esarete müşabih şartlara yol açmaması için gerekli bütün tedbirlerin alınmasını derpiş etmekte olduğunu; esaretin, esir ticaretinin ve esarete benzer müesseselerle tatbikatın ilgasına dair olan 1956 tarihli ek Sözleşmenin ise, borç yüzünden kulluk ve köleliğin tamamen ilgasını istihdaf eylediğini; ve ücretin himayesi hakkındaki 1949 tarihli Sözleşmenin, ücretlerin muntazam fasıllarla ödenmesini derpiş eylediğini ve ücret tediye usullerinin, işçiyi işinden ayrılmasını mümkün kılacak her türlü fiili imkanlardan mahrum bırakacak tarzda olmasını men ettiğini nazarı itibara aldıktan,

Ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasında, istihdaf edilen ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde beyan olunan insan haklarını ihlal edici mahiyette olan muayyen cebri veya mecburi çalıştırma şekillerinin ilgasına mütedair diğer tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin Milletlerarası bir Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra, 1957 yılı Haziran ayının işbu yirmi beşinci günü Cebri Çalıştırmanın İlgası Hakkında 1957 Sözleşmesi adını alacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, cebri veya mecburi çalıştırmayı menetmeyi ve,

Siyasi bir cebir veya eğitim tedbiri olarak veya muayyen siyasi fikirlere sahip olan veya bu fikirleri beyan eden şahıslara veya kurulu siyasi, iktisadi veya içtimai nizama karşı ideolojik bakımdan muhalefetlerini izhar eden kimselere bir ceza olarak,

İktisadi gelişme gayesiyle el emeğini seferber etme ve el emeğinden faydalanma metodu olarak,

Çalışma disiplini olarak,

Grevlere iştirak etmiş olmayı tecziye tedbiri olarak,

Irki, içtimai, milli veya dini bir tefrik vasıtası olarak,

Hiçbir şekilde cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurmamayı taahhüt eder.

MADDE 2

Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, bu Sözleşmenin 1 inci maddesinde tasrih edilen şekildeki cebri veya mecburi çalıştırmanın derhal ve tamamen ilgasını temin etmek üzere müessir tedbirler ittihazını taahhüt eder.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 4

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Umum Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, bu Sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 5

Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu, ilk Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devrenin hitamında, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne göndereceği ve Umum Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedilebilir. Fesih, feshin tescili tarihinden itibaren bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, bundan evvelki fıkrada zikrolunan 10 yıllık devrenin hitamından itibaren bir yıl içinde bu maddede derpiş edilmiş olan fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi,

Her on yıllık devrenin hitamında, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 6

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bilumum onama ve fesihlerin tescil edildiklerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, kendisine gönderilen sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 7

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, yukarıdaki maddelere tevfikan tescil etmiş olduğu bütün onama ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi gereğince tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 8

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, lüzum göreceği zamanlarda, bu Sözleşmenin tatbikatı hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun kısmen veya tamamen tadil keyfiyetinin Konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 9

Konferansın, bu Sözleşmeyi kısmen veya tamamen tadil eden yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde, yeni Sözleşme başka bir şekil derpiş etmedikçe;

Tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki beşinci madde hükümleri nazarı itibaren alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammum edecektir.

Bu Sözleşme, tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren artık üyelerin onanmasına açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp ta tadil edici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla yürürlükte kalmakta devam edecektir.

MADDE 10

Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi Birleşmiş Milletler Rehber Kuralları – Riyad İlkeleri

0
Çocuk Koruma Kanunu
Çocuk Koruma Kanunu

Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi Birleşmiş Milletler Rehber Kuralları (Riyad İlkeleri), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 14 Aralık 1990 tarihli ve 45/112 sayılı kararıyla kabul ve ilan edilmiştir. (United Nations Guidelines for the Prevention of Juvenile Delinquency – The Riyadh Guidelines)

ÖNSÖZ
Genel Kurul,

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile genç insanların haklarına ve esenliklerine ilişkin, Uluslararası Çalışma Örgütü standartları dahil diğer uluslararası belgeleri dikkate alarak,

Ayrıca, Çocuk Hakları Bildirgesi’ni, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi ve Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nı (Pekin Kuralları) dikkate alarak,

Genel Kurul’un, Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi tarafından tavsiye edilen Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nı kabul ettiği 29 Kasım 1983 tarih ve 40/33 sayılı Genel Kurul kararını anımsatarak,

Genel Kurul’un, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/35 sayılı kararıyla, çocuk suçluluğunun önlenmesi alanında özel programlar ve uygulamalar geliştirmelerinde Üye Devletler’e yardımcı olacak yardım, bakım ve topluluk katılımını vurgulayan standartların belirlenmesi yönünde çağrıda bulunduğunu; bu arada Ekonomik ve Sosyal Konsey’den, standartların yaşama geçirilmesinde kaydedilen mesafeyi Suçların önlenmesi ve Suçlulara Muamele 8. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne iletmesi talebinde bulunduğunu anımsatarak,

Ayrıca, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, 21 Mayıs 1986 tarih ve 1986/10 sayılı kararıyla, 8. Kongreden, çocuk suçlarının önlenmesiyle ilgili standartları kabul gözüyle değerlendirmesini talep ettiğini anımsatarak,

Çocuk suçluluğunun önlenmesi için ulusal, bölgesel ve uluslararası nitelikte yaklaşımlara ve stratejilere gerek duyulduğunu belirleyerek,

Her çocuğun, ücretsiz eğitim başta olmak üzere temel insan haklarına sahip olduğunu teyit ederek,

Yasalarla herhangi bir sorun yaşasınlar ya da yaşamasınlar, kendi başına bırakılan, ihmale uğrayan, istismar edilen, uyuşturucu kullanımına sürüklenen, marjinal koşullarda yaşayan ve genel olarak sosyal risklerle karşılaşan çok sayıda çocuk olduğunu bilerek,

Suçluluğun önlenmesi ve toplumun esenliği yönünde benimsenen ilerici politikaların sağladığı yararları dikkate alarak,

1. Suç Önleme ve Denetim Komitesi ile Genel Sekreter’in, çocuk suçluluğunun önlenmesi alanındaki yönlendirici ilkelerin geliştirilmesinde başardıkları önemli işleri memnuniyetle kaydederek;

2. Riyad’daki Güvenlik Çalışmaları ve Eğitim Merkezi’nin, Viyana’daki Birleşmiş Milletler ofisi ile işbirliği içinde, 28 Şubat – 1 Mart 1989 tarihlerinde Riyad’da toplanan Çocuk Suçluluğu Uzmanları Uluslararası Toplantısı’na ev sahipliği yaparak sağladığı katkılar dolayısıyla teşekkürlerini sunar;

3. Bu kararın ekinde yer alan ve Riyad İlkeleri olarak anılacak Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler İlkeleri’ni kabul eder;

4. Üye Devletler’e, kapsamlı suç önleme planlarında, bu İlkeleri ulusal yasalarına, politikalarına ve uygulamalarına yansıtmaları; bu İlkeleri, politikaları belirleyenler, çocuk adalet sisteminde çalışanlar, eğitimciler, kitle iletişim araçları, uygulayıcılar ve akademisyenler dahil olmak üzere en geniş kesime tanıtmaları çağrısında bulunur;

5. İlkelerin, Birleşmiş Milletler’in bütün resmi dilleriyle mümkün olan en geniş biçimde tanıtılması için Genel Sekreter’den talepte bulunur ve Üye Devletler’i de bu yöndeki çalışmalara davet eder;

6. Ayrıca, İlkelerin yaşama geçirilmesi için uyumlu çabalar gösterilmesini sağlamak üzere Genel Sekreter’den talepte bulunur ve başta Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu olmak üzere ilgili bütün kuruluşlarla bireysel uzmanlara aynı yönde çağrıda bulunur;

7. Ayrıca, Genel Sekreter’den, sosyal risk içeren belirli durumlara, çocukların sömürülmelerine, bu arada çocukların suç araçları olarak kullanıldıkları durumlara ilişkin araştırmaların yoğunlaştırılması, böylece kapsamlı karşı önlemler alınarak bunları Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 9. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne iletilmesi talebinde bulunur;

8. Ayrıca, Genel Sekreter’den, çocuk adaletine ilişkin olup, Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Yönlendirici İlkeleri’ni (Riyad İlkeleri), Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Kuralları’nı ve bu belgelerde yer alan hükümlerin yorumlarını içeren toplu bir çocuk adaleti standartları elkitabı çıkartması talebinde bulunur;

9. Birleşmiş Milletler Sistemi içindeki ilgili bütün organları, buradaki kararların yaşama geçirilmesi için gerekli önlemleri almak üzere Genel Sekreter’le işbirliği yapmaya davet eder;

10. İnsan Hakları Komisyonu Azınlıkların Korunması ve Azınlıklara Ayrımcılık Yapılmasını Önleme Alt Komitesi’ni, hükümlerini yaygınlaştırmak üzere bu yeni uluslararası belgeyi dikkate almaya davet eder;

11. Üye Devletler’i, İlkelerde yer alan hükümlerle ilgili pratik meselelere ve politika konularına ilişkin teknik ve bilimsel grup çalışmalarını, pilot ve örnek nitelikteki projeleri desteklemeye; gençlerin özel gereksinimlerine, sorunlarına ve duyarlılıklarına yanıt vermek üzere geliştirilmiş topluluk temelli hizmetlere yardımcı olmaya hararetle davet eder ve Genel Sekreter’den bu yöndeki çabaların eşgüdümünü sağlamasını talep eder;

12. Ayrıca, Üye Devletler’i, ilkelerin yaşama geçirilmesi konusunda Genel Sekreter’i bilgilendirmeye ve elde edilen sonuçları düzenli olarak Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne bildirmeye davet eder;

13. Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne, Dokuzuncu Kongre’den, Riyad İlkeleri’nin yaygınlaştırılması ve yerleştirilmesi ve bu kararda yer alan tavsiyelerin yaşama geçirilmesi alanında alınan mesafe konusunda bilgi talep etmesini ve bu hususları ayrı bir madde ile sürekli gündemde tutmasını istemesini tavsiye eder.

I. TEMEL İLKELER

1. Çocuk suçluluğunun önlenmesi suçun önlenmesinin özlü bir ögesidir. Gençler toplumda yasaya uygun ve yararlı etkinliklere kendilerini adayarak, bu tavra ve insancıl görünümlü bir yaşama uygun uğraş edinerek, suç üretmeye yönelik olmayan bir anlayış kazanabilirler.

2. Çocuk suçluluğunun önlenmesi çabalarının ürünlerini vermesi için, tüm toplumca, ergenlik çağındakilerin, kişilikleri göz önüne alınarak yetişen körpe çocukluklarından itibaren coşkularını, yaşama sevinçlerini dışa vurmaları hoş görülerek ve desteklenerek uyum içinde gelişmelerinin sağlanması gerekir.

3. İşbu yönlendirici ilkelerin yorumları sonrasında çocuğa yönelik bir yönelim kalıbının kabulü isabetli olur. Gençler; toplumda etkin bir taraf rolü üstlenmelidirler. Toplumsallaştırma ve denetim önlemlerinin basit nesneleri olarak görülmemelidirler.

4. Yönlendirici ilkeleri uygulamaya geçirmek için tüm önleme programı ulusal adalet sistemlerine, uygun olarak, küçük çocuklardan başlayarak gençlerin esenliğine yönelik olmalıdır.

5. Yeni suçluluk önleme politikalarının kabulünün zorunluluğu ve önemini teslim etmek kadar, çocuğun yetişmesine ağır olumsuz bir etkiye neden olmayacak ve başkası için bir zarar taşımayan bir davranışı suçlama ve cezalandırmadan kaçınılmasını hedefleyen önlemlerin sistemli olarak incelenmesi ve işlenmesi de gerekmektedir.

Bu politikalar ve önlemler, aşağıda sıralanan ögeleri içermelidir:

(a) Özellikle eğitim konusunda, gençlerin çeşitli gereksinimlerini karşılamaya dönük ve tüm gençlerin, özellikle “tehlikede bulunduğu” aşikar olan ya da “sosyal risk” durumundaki ve özel bir dikkat ve koruma gereksinimi gösterenlerin kişisel gelişimlerini güvenceye alacak bir destek kadrosu tesisini öngören hükümler;

(b) Suçluluğun önlenmesi için özel olarak uyarlanmış görüşler ve mevzuat metinleri, idari usuller, kurumlar, kuruluşlarla yasa ihlallerine yol açan güdüleri, gereksinimleri ve suça yönelmiş azaltmayı ve bu davranışı ortaya çıkaran koşulları bertaraf etmeyi hedefleyen bir hizmetler ağı aracılığı ile somutlaştırılmış kavramlar ve yöntemler kabulü;

(c) Temel hedef olan çocuğun yararı uğruna icra edilen ve adalet ve nasafetten esinlenen resmi müdahale;

(d) Gençlerin esenliğinin, gelişmesinin, haklarının ve çıkarlarının korunması;

(e) Bir gencin davranış ya da yöneliminin genel toplum kurallarına ve değerlerine uygun olmadığı bilincinin çoğu kez olgunlaşma ve büyüme sürecinde kendini göstermeye başladığı ve bireylerin çoğunda ergenlik çağına geçişle bu olumsuzlukların kendiliğinden kaybolma eğilimi gösterdiğinin bilincine varılması;

(f) Uzmanlar arasında egemen olan görüşe göre, bir genci “yoldan çıkmış”, “topluma zaralı” ya da “topluma zarar vermeğe eğimli” olarak nitelemenin, çoğu kez bu sınıflandırmaya girenlerden sonuncusu nezdinde cezayı gerektiren bir davranışın sistematik olarak gelişmesinde payı olduğunun bilincine varılması.

6. Çocuk suçluluğunu önlemede yerel topluluk hizmet ve programlarının özellikle klasik tipte hiçbir hizmetin bulunmadığı yerlerde işlerlik kazanması ve toplumsal denetimin klasik çarelerine en son çare olarak başvurulması uygun olur.

II. YÖNLENDİRİCİ İLKELERİN KAPSAMI

7. İşbu Yönlendirici İlkeler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin ve Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nın (Pekin Kuralları) olduğu kadar tüm çocukların ve tüm gençlerin hakları, yararları ve esenliklerini ilgilendiren diğer belgeler ve kuralların genel çerçevesi içinde yorumlanacak ve uygulanacaklardır.

8. İşbu Yönlendirici İlkeler her Üye Devlet’e özgü ekonomik, sosyal ve kültürel yapının içeriği içinde uygulanacaktır.

III. GENEL ÖNLEM

9. Kamusal yönetimin her basamağında, özellikle aşağıdaki konuları öngören eksiksiz bir önleyici önlemler planı kurmak gerekmektedir.

(a) Sorunun derinliğine çözümlemeleri ve mevcut programlar, hizmetler, donanımlar ve kaynakların envanteri;

(b) Önleme etkinliklerinde görevli kurum ve kuruluşlara olduğu kadar bunların personeline açıklıkla belirlenmiş sorumluluklar verilmesi;

(c) Resmi ve hükümet dışı kuruluşlar arasında, önleme faaliyetlerinin eşgüdümü mekanizmalarının varlığı

(d) Tanısal çözümlemelere dayanan, uygulamaları sırasında ısrarla izlenmeleri ve özenle değerlendirilmeleri gereken politikalar, programlar ve stratejilerin belirlenmesi;

(e) Suç işlenmesi olasılıklarını etkin bir biçimde azaltılacak yöntemlerin kabulü;

(f) Geniş bir hizmetler ve programlar dizisi yoluyla toplumun katılımı;

(g) Çocuk suçluluğunun önlenmesinde elbirliği ile yürütülen etkinliklerin düzene konması için, özel sektöre, hedef topluluğun ileri gelenlerine ve çalışma sorumlularından, çocuklara gösterilecek ihtimamdan sorumlu kuruluşlara ve keza yargı kademelerine çağrı yapmak suretiyle merkezi iktidar, ara yönetimler (eyalet, federe devlet, bölge ve il yönetimleri), yerel yönetimler arasında karşılıklı disipline dayalı sınırlı bir işbirliği;

(h) Özellikle, toplumsal kaynakları, gençler arasında yardımlaşmayı ve mağdurlar lehine tazminat ve yardım programlarını da devreye sokarak, gençlerin, suçluluğu önleme politikalarına ve sürecine katılımı

(i) Her düzeyde uzmanlaşmış personel toplanması.

IV. SOSYALLEŞME SÜREÇLERİ

10. Özellikle, aile, toplum, “akran” grupları, okul, mesleki oluşma ve iş dünyasının dolaşık yolundan ve hayır kurumlarına yapılacak başvurularla, tüm çocukların ve tüm gençlerin başarılı şekilde sosyalleştirilmesini ve bütünleştirilmesini kolaylaştıracak tipte önleme programlarına çok önem vermek gerekir. Sosyalleştirme ve bütünleştirme süreci içinde eksiksiz olarak, eşit partner olarak tanınmaları gereken çocuk ve gençlerin kişisel özgüven ve mutluluklarına gereken dikkat ve önemin gösterilmesi zorunludur.

A. Aile

11. Her toplum ailenin ve onun tüm üyelerinin gereksinimlerine ve esenliğine büyük önem vermelidir.

12. Aile, çocuğun ilk basamak toplumsallaştırmasından sorumlu merkezi bir birim olduğundan kamu otoriteleri ve sosyal şlar tarafından geniş aile de dahil, ailenin bütünlüğünü sürdürecek çabalar harcanmalıdır. Toplum, aileye çocuklar için özen ve koruma sağlamada ve onların ve zihinsel esnekliklerini güvenceye alınmasında yardım etmekle sorumludur. Yeterli sayıda ana okulu temini öngörülmektedir.

13. Devlet, çocukların istikrarlı ve huzurlu bir aile ortamında yetişmesi için gerekli önlemleri almalıdır. Özellikle ebeveynlere, istikrarsızlık ve geçimsizlik hallerinin üstesinden gelebilmeleri için zorunlu sosyal yardımı sağlanmalıdır.

14. Bir yandan, istikrarlı ve huzurlu bir aile ortamı yaratılmadığı, öte yandan toplumun ana-babaya gerekli yardımı sağlama çabaları başarısızlığa uğradığı ve bu bakımdan geniş aile çevresine de güvenilmeyeceği zaman ikame aile ocaklarına (koruyucu ya da evlat edinen ebeveyn) başvurma öngörülmelidir. Bunlar istikrarlı ve huzurlu bir aile atmosferini olabildiğince en yetkin şekilde yaratılmalı ve çocuğa, onu, bir aile ocağından diğerine “dolaştırıp durma” duygusundan uzaklaştıracak “süreklilik” izlenimini sağlamalıdır.

15. Ekonomik, sosyal ve kültürel durumun hızlı ve düzensiz evriminden etkilenmiş ailelerin çocuklarına, özellikle yerli azınlık ailelerin ve göçmen ve sığınmacı ailelerin çocuklarına özel bir özen gösterilmelidir. Bu evrim, çoğu kez, toplumdaki itibar ve kültür anlaşmalıkları yüzünden çocukların geleneksel eğitimi bakımından ailenin toplumsal gücü için darbe olasılığı taşıdığından çocukların toplumsallaştırılmasında yenileştirici ve toplumsal açıdan yapıcı özel olanak ve koşullar aranmalıdır.

16. Gerekli programları ve etkinlikleri başlatarak, aileleri ve çocukların bakımı ve gelişmesini ilgilendiren rolleri ve görevleri ile kaynaştırma kıvamına getirmek ebeveyn ile çocuklar arasındaki olumlu ilişkilerin tesisini harekete getirmek, çocukların ve gençlerin kaygı ve dertlerine karşı ebeveynlerini duyarlı kılmak ve aile ve toplum etkinliklerine gençlerin katılımını özendirmek gerekir.

17. Devlet aile bağlantısı ve uyumunu geliştirme, çocuğun esenliği ve geleceği açısından uygun düşmedikçe ailesinden ayrılmasını önleme çabası içinde olmalıdır.

18. Ailenin ve geniş ailenin toplumsallaştırma işlevi üzerinde ısrarla durmak önemlidir. Eşit haklara sahip taraflar olarak gençlerin katılımını, dolayısıyla onların toplumdaki gelecek rol ve sorumluluklarını tanımak daha az önemli değildir.

19. Tatmin edici bir toplumsallaştırma çocuğun hakkını güvenceye almak için, devlet ve diğer yetki kademeleri, salt mevcut toplumsal ve adli kuruluşlara başvurmakla kalmamalı, aynı zamanda geleneksel kuruluşlar ve törelerin işlevsiz kaldığı hallerde yeni tip önlemler yaratılmalı ya da öngörülmelidir.

B. Eğitim

20. Devlet tüm gençlerin resmi eğitime alınmalarını sağlamak yükümlülüğü altındadır.

21. Eğitim sistemleri öğretim ve mesleki formasyon verme ötesinde, özellikle şu noktalara kendilerini adamalıdır:

(a) Çocuğa temel değerleri ve kendisine ait kültürel kimlik ve geleneklere, yaşadığı ülkenin değerlerine, kendi tarihinin değişik uygarlıklarına kendi uygarlığından farklı diğer uygarlıklara, insan hakları ile temel özgürlüklere saygı tavrı kazandırma;

(b) Gençlerin kişilikleri, zihinsel ve bedensel yetenek ve eğilimleri doğrultusunda tanım olarak kendilerini gerçekleştirmelerini sağlama;

(c) Eğitim sürecini gençlere bilgi dikte etmekle sınırlandırmak yerine, onları etkin ve yapıcı tarza sevk etmek;

(d) Gençlerde okula ve topluma ait olma ve kimlik duygusunu geliştirecek etkinlikleri destekleme;

(e) Gençler nezdinde, değişik görüş ve düşüncelere olduğu kadar kültür ve başka değer farklılıklarına saygı ve anlayışın özendirilmesi;

(f) Gençlere mesleki formasyon hakkında bilgi ve danışma, iş olanakları ve meslek hakkında görüşler sağlama;

(g) Gençlere manevi destek verme, onlara psikolojik kötü muamele uygulamama;

(h) Sert disiplin önlemlerinden, özellikle fiziksel cezalardan kaçınma.

22. Eğitim sistemlerinin, ana-baba, gençlerin etkinlikleriyle ilgilenen yerel topluluk örgütlenmeleri ve kuruluşlarla işbirliği araması gerekir.

23. Gençlere ve ailelerine, hukuku olduğu kadar, yasa karşısında haklarını ve sorumluluklarını ve evrensel değerler sistemini, özellikle Birleşmiş Milletler Belgeleri’ni tanıtmak gerekir.

24. Eğitim sistemlerinin özellikle ilgi odağı “toplumsal tehlike” durumundaki gençler olmalıdır. Bu konu üzerinde, özel olarak uyarlanmış önleme programlarını, pedagojik yöntem ve araçları dikkatle incelemek ve tümüyle kullanmak gerekir.

25. Gençlerin alkole, uyuşturucu ilaçlara ve benzer maddelere alıştırılmasının önlenmesi, toplu politika ve stratejilerle sürekli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır. Öğretmenler ve diğer eğitim görevlileri bu sorunları önleme ve çözümleme için ekipler oluşturmalıdırlar. Okul ve üniversite topluluklarına, alkol de dahil olmak üzere uyuşturucuların tüketimi ve kötüye kullanılması hakkında bilgiler sağlanmalıdır.

26. Okul; gençler, özellikle kendilerine özgü gereksinimleri olan kötü muamele ve eziyet gören, ihmal ve istismar edilenler için tıbbi özen, danışma ve diğer hizmetlerin sağlanmasına yarayacak haberleşme ve uygulama merkezi olma görevini üstlenmelidir.

27. Çeşitli eğitimsel etkinlikler ile, öğretmenleri ve diğer erginleri olduğu kadar öğrenci topluluğunu da gençlerin özellikle yeteneksiz, sorunlu ve az gelirli gruplara ya da etnik ya da diğer azınlık gruplarına mensup olanların sorunları, gereksinimleri ve toplu temsiller için duyarlı kılma çabası içinde olmalıdır.

28. Okul ve öğretim sistemleri, didaktik ve pedagoji programlar, yöntem ve yaklaşımlar ve keza eleman toplama, nitelikli öğretim görevlisi yetiştirme konularında en yüksek düzeyi ve yetkili mesleki kuruluşlar ve kademeler aracılığı ile sürekli bir denetim ve değerlendirmenin sağlanmasını hedeflemelidir.

29. Okul, toplumdaki grupların işbirliği ile, gençlerin ilgi alanlarına uygun program dışı etkinlikler hazırlayıp yönetmeyi de görevleri içine almalıdır.

30. Okula devam kurallarına uymakta güçlük çeken, keza aynı nedenden öğrenimlerini terk eden çocuk ve gençlere özellikle yardımcı olmak gerekir.

31. Okul adil ve eşitliğe dayanan politikalar ve kurallar geliştirmelidir ve öğrenciler okul politikasını, özellikle disiplin ve karar alma politikasını belirlemekle görevli karar organlarında temsil edilmelidir.

C. Yerel toplum

32. Gençlere ve ailelerine verilecek, onların gereksinim ve beklentilerini yanıtlayacak olup, yerel toplum desteğine dayanan uygun bilgilendirme ve danışma hizmetleri zaman geçirmeden devreye konmalı ya da zaten mevcutsa güçlendirilmelidir.

33. Yerel toplumun “sosyal tehlike” durumundaki çocuklar için toplumsal gelişme, eğlenme ve dinlenme donanımı ve özel sorunlar için verilmeye hazır hizmetler merkezleri gibi gençlere toplumsal destek sağlayacak çok çeşitli araçları ortaya koyması, varsa bunları takviye etmesi gerekir. Bunu yaparken bireyin haklarını gözden uzak tutmamalıdır.

34. Aile ocağında artık barınamayan ya da hiç yuvası bulunmayan gençleri kusursuzca barındıracak özel mahalleler düzenlenmelidir.

35. Gençlerin ergenlik çağından sorunsuzca geçişlerini sağlayacak bir yardımcı hizmetler ve önlemler bütününü işlerliğe koymak gerekir. Özellikle uyuşturucu madde tutkunu gençlerin yararına işlev olarak tedavinin hedef alındığı vurgulanan danışma ve müdahaleler özel programı düzenlenmelidir.

36. Gençlik konusunda uğraş veren hayır örgütlenmeleri, Devlet’ten ve diğer kuruluşlardan parasal ve başka yardımlar almalıdırlar.

37. Yerel gençlik kuruluşları yapılandırılmalı, varsa bunlar güçlendirilmeli ve bunlara toplumsal sorunların izlenmesi ve yönlendirilmesi işlevinde tam bir katılımcı statüsü kazandırılmalıdır. Bu örgütlenmeler toplu hayır etkinlikleri, özellikle yardım gereksinimi olan gençler yararına projeler üretme girişimine özendirilmelidir.

38. Kamu kuruluşları ilk olarak yuvasız ya da sokaklarda yaşayan çocukları ilgi odağı yapmalı ve onlara gerekli hizmeti sağlamalı, özellikle gençler güçlük çekmeden barınma donanımları, araçları hakkında bilgi, iş bulma olanakları ve diğer yardım kaynaklarını yerel düzeyde elde edebilmelidirler.

39. Gençlere kolaylıkla ulaşabilecekleri, özel ilgi konusu oluşturan geniş bir dinlendirici ve eğlendirici donanımlar ve hizmetler yelpazesi yaratılmalıdır.

D. Kitle iletişim araçları

40. Kitle iletişim araçları, gençlerin, çeşitli ulusal ve uluslararası kaynaklardan gelen bilgi ve belgelere ulaşmalarını sağlamaya özendirilmelidir.

41. Kitle iletişim araçları, gençlerin toplumdaki olumlu rolünü belirginleştirmeye özendirmelidir.

42. Kitle iletişim araçları, toplumda gençler için sunulan hizmetler ve olanaklar hakkında istihbarat yayınlamaya özendirilmelidir.

43. Genelde kitle iletişim ve özelde de televizyon ve sinemayı pornografi, uyuşturucu ve şiddete az yer vermeye, şiddet ve istismarın sunumunu çocuk için olumsuz açıdan vermemeye, özellikle çocuklar, kadınlar ve kişisel ilişkiler söz konusu olduğunda gurur incitici ve aşağılayıcı sahnelerin gösterilmesinden kaçınmaya ve eşitlik ilkelerini ve eşitliğe dayanan örnekleri işlemeye yönlendirmelidir.

44. Kitle iletişim araçları, toplumsal plan üzerindeki rolleri ve sorumluluklarının öneminin, keza gençler üzerindeki uyuşturucu ve alkol istismarı ile ilgili mesajları ile yaratacakları etkinin bilincinde olmalıdırlar. Bu etkiyi, mesajlarını tutarlı ve yansız biçimde yayınlayarak bu istismarı önleme hizmetine adamalıdırlar. Tüm düzeylerde uyuşturucu sorununa karşı duyarlılık kazandıracak etkili kampanyalar düzenlemeyi özendirmelidirler.

V. SOSYAL POLİTİKA

45. Kamu otoriteleri gençler için hazırlanmış plan ve programlara ve tıbbi bakım, akıl sağlığı, beslenme, yerleştirme, alkol ve uyuşturucu istismarının önlenmesi ve uyuşturucu kullananların tedavisi vb. konusunda hizmetler, donanım ve personelin finansmanı için yeterli kredi tahsisine öncelikle önem vermelidirler ve bu yardımdan fiilen gençlerin yararlanmasına özen göstermelidirler.

46. Çocukların kurumlara yerleştirilmesi son çare olmadıkça devreye girmeyecektir ve kesinlikle zorunlu süreyi aşmayacaktır. Bu durumda temel düşünce çocuğun yararı olacaktır.

Bu tür resmi müdahalelere sığınma ölçütleri kesinlikle belirlenecek, normal olarak aşağıda sıralanan hallerle sınırlandırılacaktır:

(a) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasinin verdiği ağır eziyet altındadır;

(b) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasileri tarafından cinsel, bedensel ya da duygusal şiddete maruz bırakılmıştır;

(c) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasileri tarafından ihmal, terk ya da istismar edilmiştir;

(d) Çocuk ya da ergen ana-babası ya da vasilerinin davranışı ile bedensel ya da ruhsal olarak tehdit altındadır;

(e) Çocuk ya da ergen, kendine özgü bir davranışı yüzünden bedensel ya da fizyolojik ağır bir tehlikeye maruzdur ve ilgili kurum dışında ne kendisi, ne ana-babası ya da vasileri, ne de yerel toplum hizmetleri, kuruma yerleştirmekten başka araçlarla tehlikeyi bertaraf edebilecektir.

47. Kamu kuruluşları, ana-baba ya da vasilerinin bu görevi üstlenmeye güçleri olmadığı durumda devletçe finanse edilerek, gençlere tam zamanlı öğretimi izleme ve meslek sahibi olma olanağı sunacaktır.

48. Ciddi bilimsel araştırmalar sonucuna dayanan suçluluğu önleme programlarını işlerliğe koymak, sonra uygulamayı düzenli aralıklarla gözden geçirmek ve değerlendirmek ya da gerekiyorsa değiştirmek gerekir.

49. Gençleri bedensel ya da tinsel mağdur haline getirerek ve istismar edilmelerine neden olacak ya da böyle bir durumun belirtisini teşkil eden davranış ve koşul tipi üzerine hazırlanmış bilimsel istihbaratı uzmanlara ve kamuya yaymak gerekir.

50. Genel olarak plan ve programlara katılım gönüllü olmalıdır ve gençlerin kendilerinin bu plan ve programların tasarlanmasında, ele alınmasında ve icrasında yer almaları gerekir.

51. Hükümetler, mağduru çocuklar olan aile içi kavga ve şiddeti bertaraf etmek ve çocuklara hakkaniyete uygun muamele edilmesini sağlamak için ceza hukuku sisteminin içinde olsun olmasın önlemleri ve stratejileri tasarlamaya, işlemeye ve uygulamaya başlamalı ya da bu etkinlikleri sürdürmelidir.

VI. YASAL DÜZENLEMELER VE ÇOCUK ADALET SİSTEMİNİN YÖNETİMİ

52. Hükümetler tüm gençlerin haklarını ve esenliklerini geliştirmeyi ve korumayı hedefleyen yasalar ve yönetmelikler kabul etmeli ve uygulamalıdır.

53. Gençlerin kötü muamele ve istismara maruz kalmalarını ve suç işlemede kullanılmalarını yasaklayacak yasal düzenlemeleri kabul etmeli ve uygulamalıdırlar.

54. Hiçbir çocuk ya da genç, evde, okulda ya da başka yerlerde sert ve aşağılayıcı ceza ve ıslah tedbirlerinin konusu olmamalıdır.

55. Çocukların ve gençlerin her tür silaha ulaşmasını kısıtlamayı ve denetim altına almayı öngören yasal metinlerin kabul ve uygulamasının öngörülmesi gerekir.

56. Gençlerin daha sonradan suça, lekeli ve ezik bir yaşama itilmelerini önlemek için bir yetişkin tarafından işlendiğinde suç niteliğinde kabul edilmeyen ya da ceza konusu olmayan fiiller bir genç tarafından işlenirse yaptırıma bağlanmamasını öngören yasal metinler kabul edilmelidir.

57. Gençlerin statüsünün, haklarının ve yararlarının korunup korunmadığını ilgililerin özgüledikleri hizmetlere kusursuz olarak sevk edilip edilmediklerini denetleyecek bir aracı memuriyet ya da benzeri işlevlerle görevlendirilmiş bir organ oluşturulması öngörülmelidir. Atanmış olan aracı ya da başka bir organ aynı zamanda Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin Yönlendirici Riyad İlkeleri’nin, Pekin Kuralları’nın uygulanmasını denetleyecektir. Aracı düzenli aralıklarla bu belgelerin uygulanma sürecinde elde edilen gelişmeler için, savaşını savunmakla görevli birimler kurulmalıdır.

58. Görevli organların kadın-erkek tüm personeline yasa ve diğer yetkili organlarına uyma ve saygı anlayışını gençlerin özel gereksinimlerine yanıt vermeyi bilmeleri ve gençleri yargı sistemi dışına taşırabilmeyi hedefleyen olanak ve programları tanımaları ve olabildiğince kullanmaları için gerekli formasyon verilmelidir.

59. Çocukları ve gençleri uyuşturucu kullanımı ve alış verişine karşı korumayı öngören yasal düzenlemelerin kesinlikle kabulü ve uygulanması gerekir.

VII. ARAŞTIRMA, POLİTİKA GELİŞTİRME VE KOORDİNASYON

60. Özellikle uygun düzenlemelerle oluşturulmuş mekanizmalar yoluyla, ekonomi, toplum, eğitim ve sağlık kuruluşları ve servisleri, yargı sistemi, gençlik için kuruluşlar, yerel toplumsal kuruluşlar ve kalkınma kuruluşları ve diğer kurumlar arasında gerekli ilişki ve sektörler arası ve çok yanlı disipline dayanan işbirliğinin geliştirilmesine odaklanmak gerekir.

61. Çocuk suçluluğu, suçluluğun önlenmesi ve çocuklar için yargı konusunda projeler, programlar, etkinlikler ve girişimler için bilgilendirmeyi, deneyim kazanmış uzmanlık alış verişini; ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde yoğunlaştırmak gerekir.

62. Uygulamacıların, uzmanların ve karar organlarının ortak çalışmaları ile genç suçluluğu, suçluluğun önlenmesi ve çocuk adaleti konusunda bölgesel ve uluslararası işbirliği yaratmak ve takviye etmek gerekir.

63. Suçluluğun önlenmesi konusunda, onun uygulamalı aşamaları veya özellikle formasyon kazandırıcı etkinlikler ve pilot projeler ya da tanıtıcı gösteriler yöntemi hakkındaki ya da genç suçluluğunun önlenmesi ve gençlerin toplumsal suçluluğu ile ilgili açık temaları içeren büyük çaptaki uygulamalar üzerindeki teknik ve bilimsel işbirliği tüm Hükümetler’in Birleşmiş Milletler sisteminin ve diğer ilgili kuruluşların çok güçlü bir desteğinden yararlanmalıdır.

64. Çocuk suçluluğun ve gençliğin topluma zararlarının önlenmesi yolunda etkili özel koşullar yaratılması üzerine ortak bilimsel araştırma çalışmalarının gerçekleşmesini ve bunların sonuçlarının geniş çapta yayınlanmasını özendirmek gerekir.

65. Birleşmiş Milletler organları, kurumları, kuruluşları ve yetkili büroları çocuklar, çocuk adalet sistemi ve suçluluğun önlenmesi ile ilgili çeşitli sorunlar üzerinde çok sıkı bir işbirliği ve eşgüdüm sürdürmelidirler.

66. Birleşmiş Milletler Örgütü Sekreterliği, mevcut yönlendirici ilkeler temelinde ve ilgili kuruluşların işbirliği ile, suçluluğun önlenmesinin etkili özel koşulları üzerinde araştırmada, bilimsel işbirliğine ve bunun uygulanmasının sürekli incelenmesi ve denetimi sonucu önemli başka seçenekler oluşturulmasında etkin rol almalı ve bunları yaparken güvenilir istihbarat kaynağı olmalıdır.

Deliberate Intent

0
Deliberate Intent

Deliberate Intent, “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Gizemli biri tarafından “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitabı yazılmıştır. Kitabın konusu adam öldürmenin incelikleri ve iyi bir cinayetin nasıl işlenebileceğidir. Kitap 1999 senesinde yayıncısı tarafından imha edilmiş ve piyasadan çekilmiştir. Nedeni ise 3 kişiyi öldüren bir kiralık katilin aynen yazarın öğrettiği şekilde cinayetleri işlemesidir.

Deliberate Intent, kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Fikir özgürlüğü ve edebiyatın şiddet övgüsü yada suça özendirme olarak değerlendirilmesi bütün dünyanın güncel konularından birisi. Dizi ve film senaristlerinin tutuklanması ile birlikte düşünüldüğünde filmin güncel anlamı daha büyük. Elindeki bıçakla meyve mi yoksa insan mı keseceğine elbette insanın kendisi karar verecektir.

Praetor

0

Praetor, Eski Roma’da yurttaşlar arasındaki hukuki anlaşmazlıkları çözen yargıç ve idareci konumundaki görevlidir.

Roma’nın gücünün artması, toprakların genişlemesi, gittikçe artan sayıda yabancının kentlere göç etmesiyle birlikte eski usulün çözmeye elvermediği yeni ihtilâf türleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kanun davaları usulünün esnetilerek dönüştürülmesi gerekli hale gelmiştir. Bu görev halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen praetor’a düşmüş, Praetor Beyannameleri, halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen Praetor’lar tarafından oluşturulmuş ve Roma Hukuku’nu geliştirmiştir.

Praetorlar, çıkan uyuşmazlıklar sonucunda yapılan yargılamalarda verdikleri hükümler ile bağlayıcı içtihatlar oluşturmuş; ihtiyaç oldukça yeni davalar yaratarak hukuku söylemenin yeni tarzlarını geliştirmiş, kendilerini çevreleyen meslek hukukçularının (jurisprudent) yardımıyla, bir “formula” oluşturmuşlardır.

Preator içtihatları Roma Hukukunun günümüze ulaşan en önemli kaynaklarından biridir. Formula, Praetor’un hâkimi atarken, uygun bir kanun hükmünün bulunmaması halinde, ona ihtilâfı ne şekilde çözebileceğini gösterdiği bir tür küçük programdır.

Praetor, sürekli bir hukuk yaratma süreci içerisinde bulunmuştur. Bu süreç, Cumhuriyet döneminin son iki yüzyılında ve İmparatorluk döneminin başlarında Roma hukukunun başlıca yaratıcı kaynağı olmuştur. Ancak bu son devirde praetorlar dinamizmini yitirmiş, yeni praetorlar eski beyannameleri değiştirmeksizin kopyalamakla yetinmeye başlamışlardır.

Praetor Beyannameleri ve Iulianus

M.S. 130 yılına doğru imparator Hadrianus büyük hukukçu Iulianus’tan beyannamelere nihaî bir tertip vermesini istemiştir. Böylelikle Daimî Beyanname (Edictum perpetuum) ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede praetor’ların faaliyeti emperyal mevzuatla birlikte müteakip yüzyıllarda hukukî yaşamı düzenlemeyi sürdürmüştür. Geç İmparatorluk döneminin büyük hukukçuları Daimî Beyanname şerhleri (Libri ad Edictum) hazırlamışlardır. Bunlardan en meşhur olanı Ulpianus’un şerhidir.

Romalıların Yükselişi ve Çöküşü

Bona Fide Hukuk Dergisi

0
Bona Fide Hukuk Dergisi
 
Bona Fide Dergisi, Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri tarafından çıkarılan E-Hukuk Dergisidir. İlk sayısı 2023 yılında yayınlanmıştır. Prensip olarak her ayın 11.nde yeni sayı çıkmaktadır. Derginin önceki sayılarına web sitesinden ulaşılabilmekte ve PDF formatında okunabilmektedir. Yayına, fakülte akademisyenleri de destek vermektedir. 
 
Dergi yayıncıları olarak Rabia Türk, Yaşar DELİÇAY, ZEYNEP ÖĞRETEN, SİMAY HEBİL, İREM ÇEBİ ve ABDÜLMALİK KURT emek vermektedir. BonaFide Ekibi çeşitli podcastlarle okuyucu kitlesine yeni nesil içerikler de sunmaktadır. 
Bona Fides; hakkaniyet, dürüstlük ve iyiniyetin ilkesidir. “Adaletin temeli verilen sözlere ve anlaşmalara sadakati ifade eden Bona Fides’tir.”
 
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””
]Bona Fide Dergisi, “Hukuk yok mu?” dediğinde bunu adaleti çağırmak için kullanan toplumumuzda tersine dönen erdemlerin; akılda, kalpte, hukuk sistematiğinde ve genç hukukçularda var olduğuna dair bir kıvılcımın ifadesidir. Yasalılığın, hakkaniyetin, insan onuruna saygının, doğayı anlayan bir yaşantı biçiminin imkanını savunmaktadır.
[/box]
 
Derginin web sitesinde yer bulan Ulusüstü Kadın Hakları, Hayvan Hakları, Deprem Özel, Çevre Hukuku, Uluslararası İnsancıl Hukuk, Tahkim Arabuluculuk ve Çocuk Hakları konulu sayılarımız okurlara hak temelli yaklaşım, hukuk bilgisi ve sağduyu vaat etmektedir. 
 
Dergi Manifestosuna göre; “Hukuk kişisel fikirlerden bağımsız, açıkça saptanabilen, vicdana sadakatin ve doğruluğun karşılığıdır. Kurallar ve sözler yığını değildir. Yaşayanların akıllarında tezahür eden soyluluğun ruhudur. Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır.”
 
Derginin sloganı “Dünyada barış, insanda iyiniyet olmalı.”. 
 
Dergi bünyesinde Akademi adıyla etkinlik ve çalışmalar da yapılmaktadır. Bu çerçevede ÇEVRE HUKUKU EL KİTAPÇIĞI hazırlanmıştır.
 

Derginin Twitter, Instagram, Linkedin sosyal medya hesapları bulunmaktadır. Diğer bilgilere ulaşmak için İLETİŞİM FORMU‘na tıklayınız. 

 

Bona Fide Hukuk Dergisi

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri

0

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etmiş; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yinelemiştir.

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri

Genel Kurul,

Dünya halklarının (milletlerinin) temel insan haklarına insanın vakar ve değerine, erkeklerin ve kadınların ve büyük ve küçük (bütün) milletlerin eşit haklarına olan inançlarını yeniden teyit etmek ve daha geniş hürriyet içinde sosyal gelişmeyi ve daha iyi hayat standartlarının iyileştirmek için Birleşmiş Milletler Şartı‘nda ilan ettikleri kararlılığı akılda tutarak,

İstikrar ve refahın ve bütün halkların eşit haklarına ve kendi kaderini kendi tayin etme hakkına, ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayırımı yapmadan, herkes için insan haklarına ve temel hürriyetlerine evrensel saygı ve riayet ilkelerine dayalı, barışçı ve dostane ilişkilerin şartlarını yaratma ihtiyacının bilincinde olarak,

Bütün bağımlı halkların ihtiras halindeki hürriyet isteğini ve onların bağımsızlıklarını elde etmedeki belirleyici rolünü kabul ederek,

Bu hakların hürriyetlerinin inkarından veya onun önündeki engellerden; gittikçe artan ihtilafların ortaya çıktığını, bunun dünya barışı için ciddi bir tehlike teşkil ettiğinin farkında olarak,

Birleşmiş Milletlerin Sömürge altındaki ve Muhtar olmayan ülkelerde bağımsızlık hareketini kolaylaştırmadaki önemi rolünü göz önünde tutarak,

Dünya halklarının ateşli bir şekilde bütün tezahürleriyle sömürgeciliğin Sona ermesini arzu ettiğini kabul ederek,

Sömürgeciliğin devam etmesinin milletlerarası ekonomik işbirliğinin gelişmesini önlediğine; bağımlı halkların sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini engellediğine ve Birleşmiş Milletlerin evrensel barış idealine aykırı olduğuna kani olarak,

Halkların doğal zenginliklerini ve kaynaklarını, karşılıklı yararlanma ilkesi ve milletlerarası hukuka istinat eden milletlerarası ekonomik işbirliğinden doğan herhangi bir yükümlülüklerine halel gelmeksizin, serbest bir şekilde kendi amaçları için tasarruf ede- bileceklerini teyit ederek,

Kurtuluş sürecinin karşı konulmaz olduğuna ve ciddî buhranlardan sakınmak için; sömürgeciliğe ve onunla bağlantılı bütün ayırma ve ayırım yapma uygulamalarına son verilmesi gerektiğine inanarak,

Son senelerde çok sayıda bağımlı ülkenin hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmalarını alkışlayarak ve bağımsızlığı henüz kazanmamış olan bu ülkelerde gittikçe artan güçlü hürriyet temayülünü kabul ederek;

Bütün halkların devredilmez tam hürriyet, egemenliklerini kullanma, ve millî ülkelerinin tamlığı hakkına sahip olduklarına kani olarak; sömürgeciliği bütün şekil ve tezahürleriyle çabuk ve şartsız olarak sona erdirme zaruretini resmen ilân eder.

Ve o amaçla;
Aşağıdaki hususları beyan eder;
  1. Halkların yabancı tahakkümüne, hakimiyetine ve sömürüsüne tabi bulunması temel hakların inkârıdır. Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırıdır ve dünya barış ve işbirliği için bir
  2. Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasî statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip
  3. Siyasî ekonomik, sosyal veya eğitsel hazırlığın yetersiz olması hiçbir surette bağımsızlığı geciktirmenin bir mazereti olmamalıdır.
  4. Bağımlı milletlerin tam bağımsızlık haklarını barışçı bir şekilde ve serbestçe kullanmalarına imkân vermek için; onların aleyhine yöneltilmiş olan bütün silahlı hareketler veya her çeşit baskıcı tedbirler sona erecektir; ve millî ülkelerin bütünlüğüne saygı gösterilecektir.
  5. Vesayet altındaki ve Muhtar olmayan Ülkelerde veya bağımsızlıklarını henüz elde edememiş olan diğer bütün ülkelerde tam bağımsızlık ve hürriyet haklarını kullanmalarına imkân vermek için; onların serbestçe açıklanmış irade ve arzularına uygun şekilde herhangi bir ırk, inanç veya renk ayırımı yapmadan bütün yetkilerin bu ülkelerin halklarına şartsız ve kayıtsız bir şekilde devri için acil tedbirler alınacaktır.
  6. Bir ülkenin millî birliğinin ve ülke bütünlüğünün kısmen veya tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir teşebbüs Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkeleri ile bağdaşmaz.
  7. Bütün Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı’na, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne ve bu Bildiri hükümlerine, bütün Devletlerin eşitliğine ve iç işlerine karışmama ve bütün halkların egemen haklarına ve ülke bütünlüğüne saygı esasına göre sadakatle harfiyen riayet edeceklerdir.

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Orhan Hançerlioğlu

0
Orhan Hançerlioğlu

Orhan Hançerlioğlu 19 Ağustos 1916’da İstanbul’da doğdu.

1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. hukuk eğitiminin yanı sıra felsefe ve edebiyatla da yakından ilgilendi. Üniversite yıllarından itibaren şiir ve öykü denemeleri yayımlandı.

1943-1946 yıllarında, Meriç, Karaisalı, Keşan’da kaymakamlık yaptı. Kaymakamlığın akabinde İstanbul Belediye Müfettişliği görevine getirildi.

1950 yılında Emniyet şube Müdürlüğü görevine ve 1952 yılında ise İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürlüğü görevine atandı.

1954’ten sonra İETT Hukuk İşleri Müdürü olarak çalıştı. 1978 yılında bu kuruma iken emekliye ayrıldı. 

Hukukçu, kamu idarecisi, yazar ve araştırmacı kimlikleri ile çok yönlü ve üretken bir yaşam sürdü.

Sanat hayatına şiirle girdi. 1936 yılında Kıvılcım isimli bir şiir kitabı çıkardı.

Türk Dil Kurumu üyesiydi. Dil ve düşünce alanında yaptığı çalışmalarla tanındı. 1956 yılında “Ali” adlı romanıyla Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazandı.

Romanlarında kırsal kesimin sorunlarını ve kent yaşamında insan ilişkilerini, kişilerin psikolojik açmazlarını irdeledi. Düşünce akımlarını, düşünce sorunlarını konu edinen ve erdem açısından ele alan eserler yazdı.  

1956-58 yılları arasında TRT uzun dalga radyo yayınında akşam saatlerinde “Binbir Gece Masalları” isimli programda seslendirme yaptı.

1970’li yıllardan itibaren çok önemli bir kültür hizmeti sundu. Özellikle “Felsefe Sözlüğü” ve “Dünya İnançları Sözlüğü” gibi ansiklopedik çalışmaları, Türkiye’de felsefe, dinler tarihi ve düşünce akımlarına dair temel başvuru kaynakları arasında yer aldı. Türkiye’de felsefi kavramların Türkçeleştirilmesi ve halka ulaşması konusunda öncü bir rol oynadı. Sosyal sorunları edebiyat aracılığıyla dile getirmesi, onu aynı zamanda bir toplumcu gerçekçi yazar kimliğiyle öne çıkardı.

Yeni Ufuklar ve Yeditepe dergilerinde yazılar yazdı.

 9 Temmuz 1991 tarihinde, İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Roman ve Öykü Kitapları
  • Yedinci Gün
  • Ali
  • Ekilmemiş Topraklar
  • Bordamıza Vuran Deniz
  • Karanlık Dünya
  • Kutu Kutu İçinde
  • Oyun
  • Büyük Balıklar
Sosyal Bilimler Alanındaki Eserleri

“Günümüz düşünce kültürüne temel olan kavramları açıklayan seçkin bir başvuru kaynağı!” Orhan Hançerlioğlu’nun yıllarca ve özenle üstünde çalıştığı bu sözlük, felsefe akım ve kavramlarını kuşatıcı bir biçimde açıklıyor. Bu niteliğiyle Felsefe Sözlüğü, bir yandan evrensel düşünce dünyasının panoramasını çizerken öte yandan felsefecilerin yaklaşımlarıyla ilgili önemli ayrıntıları da ele alıyor. Felsefe Sözlüğü, felsefe akım ve kavramlarının Osmanlıca, Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca karşılıkları ile bu dillerde ayrı ayrı kavramlar dizinine ek olarak felsefe alanında geniş bir kişi diziniyle konusunda kapsamlı bir rehber…

Sözlük Çalışmaları
  • Felsefe Sözlüğü
  • Türk Dili Sözlüğü
  • Dünya İnançları Sözlüğü
  • İslam İnançları Sözlüğü
  • Ruhbilim Sözlüğü
  • Toplumbilim Sözlüğü
  • Ekonomi Sözlüğü
  • Ticaret Sözlüğü

 FELSEFE ANSİKLOPEDİSİ iki bölümde düzenlenmiştir. Birinci bölüm kavram ve akımları, ikinci bölüm düşünürleri kapsar. Her bölüm, bağımsız bir bütündür. Genel dizin ve kişi adları dizininden başka Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Sanskritçe, İbrânice, Çince, Slavca olmak üzere on dört dilde düzenlenmiş olan özel dizinler, her bölüm ve her cilt için ayrı ayrı hazırlanmıştır. Yazarın, anlaşılmaz sanılanı anlaşılıra dönüştürmekte ve yapraklar dolusu sözle anlatılabilecek olanı birkaç satırla anlatabilmekte gösterdiği büyük yetenek, ansiklopediyi herkesin rahatça okuyabileceği bir anlatıma kavuşturmuştur

Zeytin Hukuku

0
Zeytin Hukuku - Atina Akropolü

Zeytin Hukuku – Aziz Orhan ÇİMEN

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Aziz Orhan ÇİMEN

Hukukçu, Gıda Mühendisi ve Tarım Ekonomisti Arabulucu Aziz Orhan ÇİMEN 11 Ekim 1977’de Erzurum’da dünyaya geldi. Nazilli Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ayrıca Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nde başladığı yüksek lisansını “IPARD Programı’nın Kırsal Alanda Ekonomik Kalkınmaya ve Yararlanıcılara Katkıları ve Beklentiler Üzerine Bir Araştırma” başlığı altındaki tezi ile 2017 yılında tamamladı. Aynı yıl TODAİE Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans eğitimi aldı. Halen Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunda İç Denetçi olarak görev yapmaktadır. Tarımsal Üretim Sözleşmelerinde Uzman Arabuluculuk eğitmeni olarak faaliyette bulunan ÇİMEN, İngilizce bilmektedir ve evlidir.

[/box]

Zeytin Hukuku

Barışı, bereketi, sağlığı ve ölümsüzlüğü temsil eden zeytin etimolojik olarak dünya dillerinde Zeta, Zai, Zertum, Zeirtum, Zait, Zaitun, Zeytun, Elaiwa, Elaia, Olea, Oliva, Olive, Oleum, Oli, Huile, Oil, Aceite kelimeleriyle ifade edilir. Tüm kutsal kitaplarda zeytin ağacı kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, gururun, zaferin, refahın, bilgeliğin, aklın, arınmanın ve yeniden doğuşun, kısaca insanlık için en önemli erdem ve değerlerin sembolüdür. Batı medeniyetlerinden bahsedilip zeytinin geçmişini batıya dayandıran birçok inanış olmasına rağmen ne yazık ki Anadolu’dan söz edilmemektedir. Ancak mitolojinin ve kutsal kitapların kaynağı olan coğrafi alan, zeytinin mitoloji ve kutsal kitaplardaki yeri düşünüldüğünde, gerçekte zeytinin anavatanının Anadolu olduğu ve buradan Dünya’ya yayıldığı ileri sürülebilir.

Zeytin ağacına ilişkin mevcut en eski veri Ege Denizindeki Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 39 bin yıllık zeytin fosillerdir. Zeytinyağına ilişkin en belirgin izler ise M.Ö 4500 yıllarında Akdeniz’deki Girit Medeniyetinde görülmektedir. Rallo ve arkadaşlarına göre Akdeniz’de zeytinciliğin tarihçesi ve yayılışı yanda gösterilmektedir. Günümüzde İngilizce immigrant tree (mülteci ağaç) denilen zeytin Arjantin’den Çin’e ve Avusturalya’ya kadar geniş bir alanda yetiştirilmektedir.

Türkiye Zeytin Üretim Bölgeleri HaritasıTürkiye açısından önemli tarım ürünlerinden biri olarak gösterilen zeytin hem sofralık olarak hem de yağlık olarak işlenmesi nedeniyle gıda piyasası için katma değeri yüksek bir tarım ürünüdür. Dünya ticaretine bakıldığında. üretim açısından ilk beş ülke arasında olduğumuz zeytinin korunması büyük önem arz etmektedir. International Olive Council (IOC) verilerine göre dünya verim ortalamasının üzerinde verime sahip olmasına rağmen Türkiye zeytin üretim alanları bakımından 5. sırada, zeytin üretiminde ise 4. sırada bulunmaktadır. Türkiye’de zeytin üretimi Marmara, Körfez, Güney Ege, Gediz, Kıyı ve Doğu Akdeniz, Doğu Karadeniz olmak üzere altı bölgeye ayrılmıştır. Dünyanın önemli zeytin üreticilerinden olan   Türkiye’de özellikle 2005-2013 yılları arasında uygulanan destekleme ve tahsis etme çalışmaları ile zeytin ağaç varlığında önemli derecede artış meydana gelmiş ve ağaç sayısı yaklaşık 180 milyon olmuştur.

Yukarıda bahsedildiği üzere zeytin ve zeytinyağı hem tarihsel hem kültürel hem de ekonomik anlamda Dünya ve Türkiye açısından önemli bir tarımsal ürün olmasının yanında aynı zamanda yaşam biçimidir. Zeytin hukuku açısından bakılacak olursa, tarihte zeytin ile ilgili hukuksal geçmiş ilk olarak Atina Anayasası’nda yer almıştır. Aristotales tarafından kaleme alınan “Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır.” sözü zeytin ağacının tarihteki yerini ve önemini anlatmaktadır. Ancak tarihteki bilinen ilk zeytin koruma kanununu, aristokrat sınıfa dahil olmayan -yani soylu kanı taşımayan- orta sınıf bir Atinalı olan Solon koymuştur. Solon’un zeytin koruma kanununda bir zeytin ağacını kesen veya zarar verenin ölüm cezasına çarptırılacağı yazmaktadır. Solon ayrıca Atina ekonomisini dardan kurtarmak için, zeytin ağacı dikmeyi ve zeytinyağı ihracatını desteklemiş ve şehrin kendi kendini doyurabilmesi için diğer gıda ürünlerinin ihracatını yasaklamıştır.

Zeytin hukukunun Türkiye’deki gelişimine bakılacak olursa, 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen ardından zeytinciliğin geliştirilmesi için yönetim büyük bir çaba içine girmiştir. Cumhuriyet yönetimi, öncelikle 1927 yılında “Zeytincilik Kanunu Layihası” çıkararak, zeytinciliğe bir devlet politikası olarak sahip çıkmıştır. Günümüzde ise zeytin ağacı Türkiye’de 3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun (Zeytin Kanunu) ile korunmaktadır. Zeytin Kanunu bugün dahi Ülkemizdeki her hangi bir ağaca özgü ilk ve tek kanun olarak yürürlükte olmasının yanı sıra dünyada zeytinliklerin korunmasına yönelik tek kanundur.   Ayrıca söz konusu kanun hükümleri 9/7/1956 tarih ve 6777 sayılı Kanun gereğince sakız ve nevileriyle harnupluklara da teşmil edilmiştir.

1939 tarihinde yürürlüğe giren Zeytin Kanunu 1995 ve 2008 yıllarında revize edilerek son haline getirilmiştir. 2002 yılından itibaren ise TBMM’ne Zeytin Kanunu’nun değişikliği hakkında yedi kanun teklifi sunulmuştur. Ancak söz konusu kanun teklifleri Genel Kurul gündemine gelmeden oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle geri çekilmiştir. Kanunun yeniden düzenlenmesi için Meclis Araştırma Komisyonları kurulmuş olmasına rağmen herhangi bir sonuç alınamamıştır.

Zeytin Kanunu’nun çoğu maddesi şu anda fiili olarak uygulanmamaktadır. Ancak özellikle Kanunun 14., 17. ve 20. maddeleri üzerinde durulması gereken maddelerdir. 14. madde hem 1995 yılında hem de 2008 yılında değiştirilmiştir. 1995 yılında yapılan değişiklikle daha önce zeytin sahalarına yapılmaması gereken ağıllar için en az 1 km. sınırı getirilerek zeytin sahalarının koyun ve keçiden daha fazla korunması amaçlanmıştır. 2008 yılı değişikliği ile de şikayet üzerine sadece adli para cezası değil hapis cezasının da verilebileceği hüküm altına alınmış ve aynı zamanda şikayete bağlı olması sebebiyle Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesi hükmünce uzlaştırma kapsamında olan bir suça dönüşmüştür.

1995 ve 2008 yılı değişiklikleri ile tamamen değiştirilen 17. madde ile Devlete zeytinciliğin ıslahı, yeni zeytin dikim alanlarının tespiti, zeytin dikim ve yetiştirilmesinin teşviki ile verimin artırılması, hastalık ve zararlılarla mücadele ile ürün elde etmekte masrafları azaltıcı araç ve gereçlerin imal ve ithalinde gerekli kolaylıkları sağlama konusunda ödev verilmektedir. Ayrıca zeytin hastalık ve zararlıları ile mücadele amacı ile birliklerin kurulmasının önü açılmıştır. 2008 değişikliği ile birliklerin kurulmasının yönetmelikle düzenleneceği ve zeytinliklerine bakmayan üreticiye ağaç başına on Türk Lirası idarî para cezası verileceği hükmü getirilmiştir.

Kanunun en önemli ve günümüzde en fazla tartışılan maddesi 20. maddedir. Maddenin ilk halinde zeytin sahalarında sadece yağhane ve fabrika yapımının Bakanlık iznine tabi olması gerektiği varken, 1995 değişikliği ile daha da korumacı bir şekilde zeytinlik sahalarına en az 3 km. mesafede zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılması ve işletilmesi yasaklanmıştır. 2008 değişikliği ile ancak belediye sınırları içindeki zeytin sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması hâlinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşmanın % 10’unu geçemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca madde ile zeytin ağacının sökülmesinin Bakanlık iznine tabi olduğu ve aksi durumda kişilere yönelik yaptırımların neler olacağı düzenlenmektedir.

Zeytin hukuku kapsamında önemli olan diğer bir düzenleme de Zeytin Kanunu’na dayanılarak hazırlanan Zeytinciliğin Islahı Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmeliktir. Yönetmelik ile ekolojik yönden uygun bölgelerde ve zeytin yetiştiriciliğine elverişli sahalarda zeytinlik kurulmasını sağlamak, mevcut zeytinliklerde ürünün miktar ve kalitesini yükseltmek ve maliyeti düşürmek, birim alandaki verimi artırmak, zeytinyağı ve sofralık zeytin işletmelerindeki teknolojik yapıyı günün koşullarına uygun hale getirmek üzere gerekli teknik, ekonomik, ticari ve sosyal tedbir ve organizasyonları sağlamak amaçlanmaktadır.

2012 yılında Yönetmeliğin Zeytinlik Sahalarda Sanayi Tesisi Kurulmasının Önlenmesi başlıklı 23. maddesi değiştirilmiş ve Tanımlar başlıklı 4. maddesine zeytinlik saha tanımı eklenmiştir. Yapılan değişiklikle;

  • Jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları,
  • Bakanlıklarca kamu yararı kararıalınmış plan ve yatırımlar,
  • Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri,
  • İlgili Bakanlıkça kamu yararı kararıalınmış madencilik faaliyetleri petrol ve doğal gaz arama ve işletme faaliyetleri,
  • Savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlara yönelik yatırımların, yolu açılmaya çalışılmıştır.

Tanımlar bölümüne eklenen “Zeytinlik Saha: Orman sınırları dışında bulunan ve Devletin hüküm ve tasarrufunda olan yabani zeytinlik, antepfıstığı ve harnupluklar ve her nevi sakız çeşitleri veya şahıs arazisi olan tapuda bu şekilde kayıtlı sahalar ile orman sınırları dışında olup da 17/10/1983 tarihli ve 2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun kapsamında bulunmayan zeytin yetiştirmeye elverişli makilik ve fundalıklardan oluşan en az 25 dekarlık alan” tanımla 25 dekardan küçük alanların zeytinlik olarak sayılmaması sağlanmıştır. Söz konusu değişiklik ve ekleme ile Kanun ile korunan zeytin ağacının bir anlamda korunması yönetmelikle kaldırılmıştır. 2015 yılında Danıştay Sekizinci Dairesinin 19/2/2015 tarihli ve Esas No: 2012/6113; Karar No: 2015/998 sayılı kararı ile bahse konu düzenleme iptal edilinceye kadar yaklaşık üç yıl süre ile normlar hiyeraşisine aykırı olan düzenleme yürürlülükte kalmıştır.Zeytin hukuku açısından yukarıda açıklanan kanun ve yönetmelik dışında Zeytin Hastalık ve Zararlıları İle Mücadele Birliklerinin Kuruluş ve Çalışma Esaslarına Dair Yönetmelik, Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği önemli düzenlemeler arasında sayılabilir. Bunun dışında mevzuatımızda başta anayasa olmak üzere zeytine ve Zeytin Kanununa atıf yapılan başka düzenlemelerde bulunmaktadır.

SONUÇ

Dünya’da başka hiçbir ülkede olmayan bir şekilde 1939 yılından itibaren kanunu olan zeytin, ne yazık ki korunamamaktadır. Çünkü gelişmekte olan bir ülke olması sebebiyle Türkiye’nin özellikle sanayi, madencilik, enerji ve ulaşım alanlarında yatırım yapması gerekmektedir. Yapılan yatırımların Türkiye’nin gelişmiş illerinde, yukarıda belirtilen zeytin üretim bölgelerinde yapılması nedeniyle zeytin ile sanayi, maden, enerji ve ulaşım yatırımları karşı karşıya kalmaktadır. Bunun sonucunda ise alınan kamu yararı kararlarında zeytin kaybetmektedir. Diğer taraftan kentleşmenin plansız olması ve turizm bölgelerinin imara açılması da zeytin açısından telafisi imkansız sonuçlar doğurmuştur.

Görüldüğü üzere sürekli gündemde olan Zeytin Kanunu’nun tarım, sanayi, şehirleşme, turizm, madencilik, çevre, ulaşım gibi sektörlerdeki Ülkemiz ihtiyaçları doğrultusunda ve zeytinlik alanlarda yaşanan koruma sorunlarına çözüm üretilmesi amacıyla yeniden ele alınıp düzenlenmesi gerekmektedir. Aksi halde zeytin çoğumuzun farkında bile olmadığı, Belediye Zabıta Yönetmeliği 34. maddesinde tanımlanan kokartın yan kenarlarındaki zeytin dalı kümesi kadar değer görecektir.

Yapılacak düzenleme ile zeytin bahse konusu sektörlere yapılan yatırımlarla karşı karşıya kalmamalı ve korunmalıdır. Çünkü var olan Kanun hem ikincil mevzuatla delinmeye çalışılmakta hem de Kanun’un hükümleri doğrultusunda yapılması gereken denetimler yapılmamaktadır. Böylelikle Kanunu olmasına rağmen korunamayan zeytin gerçekten korunabilir olacaktır. Ayrıca sadece zeytin değil üretiminde Dünya’da söz sahibi olduğumuz ve stratejik olarak önemli tarım ürünleri olan özellikle incir, kayısı, fındık, çay, üzüm vd. içinde benzer şekilde koruma sağlanması gerekmektedir.

Aziz Orhan ÇİMEN /  Hukukçu – Gıda Mühendisi – Tarım Ekonomisti

KAYNAKLAR
Akçiçek, E., Oran, N.T. 2015. Zeytinyağı ve Sağlık, SİDAS Yayınları, İstanbul.
Bayramer, G., Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye’de sofralık zeytin – zeytinyağı ihracatçılarının sorunları ve çözümüne yönelik yaklaşımlar, Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 13(1), 141-150.
Eğilmez, M. 2005. Hitit Ekonomisi, İstanbul: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları.
Göktaş, M.A. 1966. Zeytin ve Zeytinyağının Türkiye Ekonomisindeki Rolü. Doktora Tezi. Ege Üniversitesi, İzmir.
Harwood, J.L.ve Yaqoop, P. 2002. Nutritional and health aspects of olive oil. Eur.J.Lipid Sci. Technol.104, 685-697.
Özaltaş, M., Savran, M.K., Ulaş, M., Kaptan, S. Ve Köktürk, H. 2016. Türkiye Zeytincilik Sektör Raporu, ISBN: 978-605- 175-57-9, ss. 301.
Rallo, L., Escobar, F. and Barranco, D. 1999. El Cultivo del Olivo. Mundi-libro Prensa. Madrid Spain.
Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye Zeytinciliğinde Tarihsel ve Ekonomik Gelişmeler, Zeytin Bilimi 1 (1) 2010, 15-22.
Ünsal, A. 2007, Ölmez Ağacın Peşinde Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. Yapı Kredi Yayınları 6. Baskı, İstanbul.
Ünsal, A. 2011 (8. Baskı). Ölmez Ağacın Peşinde-Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Zeytin ve Zeytinyağı ile Diğer Bitkisel Yağların Üretiminde ve Ticaretinde Yaşanan Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla oluşturulan (10/27, 34, 37, 40, 102) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, 2008, TBMM.
www.mevzuat.gov.tr
www.resmigazete.gov.tr
https://www.drtanzeytinyagi.com/zeytinin-tarihcesi
http://apelasyon.com/Yazi/97-olumsuz-agac-zeytin-kutsal-toren-derleme
http://www.sahatarim.com.tr/anatolianolive.aspx
http://olivasa.com.tr/zeytin/dinlerde-zeytin/
http://www.marmarabirlikakademi.com/tr/zeytin-kutuphanesi/zeytinin-tarihcesi
https://hukukansiklopedisi.com/m-o-640-560/
http://old.internationaloliveoil.org/
http://www.fao.org/faostat/en/#home

Grigori Zinoviyev

0
Grigori Zinoviyev

Ukraynalı hukukçu, devrimci ve Sovyet komünist lider Grigori Zinoviyev, 23 Eylül 1883 tarihinde, Rus İmparatorluğunda bugünkü Ukrayna’nın Herson ili Kirovograd kentine Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Ovsel Gerşon Aronov Radomıslski’dir. Babası süt danası yetiştiren bir çiftlik sahibiydi. Gençliğinden itibaren devrimci faaliyetlerine katıldı ve 1901 yılında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisine üye oldu.

1902 yılında tutuklanmaktan kurtulmak için İsviçre’nin Bern kentine iltica etti ve Paris’te de faaliyetlerini sürdürdü. Bu dönemde Bern Üniversitesi’nde kimya ve hukuk okudu.

1903 yılında parti bölündüğünde Bolşevik’in kurucuları arasında yer aldı ve Vladimir Ilyich Lenin’in en yakın yoldaşı olarak tanındı. 1917’de Lenin ile birlikte Rusya’ya döndü. 1919’da kurulan III. Enternasyonal (Komintern) yürütme komitesinin başkanlığına getirildi. Ayrıca Parti Politbüro üyesi seçildi.

1924 yılında Lev Troçki’ye karşı cephe alıp Lev Kamenev ve Josef Stalin’le birlikte “Troika”‘yı kurdu. 1925’de Leningrad merkezli yeni bir muhalefet oluşturdu.

14. Parti Kongresi’nde Josef Stalin’in savunduğu “Tek ülkede sosyalizm” tezine karşı çıkarak Lev Troçki ile “Birleşik Muhalefet”i örgütledi. 1926’de Politbüro üyeliği ve Komintern başkanlığından alınarak partiden ihraç edildi.

1927 yılında 15. Parti Kongresi’nde öz eleştirisini yaparak tekrar partiye döndü. Kazan Üniversitesi rektörlüğü ve Komünist Partisinin organ yanını olan Bolşevik’in genel müdürlüğüne getirildi.

1932’de tekrar partiden ihraç edilerek Kaluga’ya sürgüne gönderildi. 1933’de tekrar affedilerek Moskova’ya döndü ve Moskova Tüketici Birliği Merkez Birliği kadrolarına alındı.

Yargılanması, İdamı ve İade-i İtibar

1 Aralık 1934’te suikasta uğrayan Sergey Mironoviç Kirov’un cinayetine adı karıştığı iddiasıyla partiden ihraç edilerek tutuklandı. 1935 yılında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve  siyasi mahkûm kampına gönderildi. 1936’de “Moskova Davası”nda 1932’deki Stalin’e karşı olan suikastı planladıklarına dair iddiaya dayanan “Birleşik Merkezi” olayının yanı sıra Ekim Devrimine karşı ihanet ettiği için de yargılandı. Stalin’in kendilerini öldürmeyeceğine dair sözüne inanarak kerhen suçlarını kabul etti. Ancak 25 Ağustos 1936’da idama mahkûm edilip aynı günü tüm ailesiyle beraber idam edildi. 13 haziran 1988’de SSCB Yüksek mahkemesi, 1936’da Zinovyev hakkında verilen kararı iptal etti.